Akıl mı yoksa kalp mi önemlidir, ikisi arasında nasıl bir denge kurulmalıdır?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Akla gereğinden daha fazla önem veren ilim adamları rasyonalizm içinde boğulmuşlardır. Akıl, yerine göre önem arz eder. Ancak, kalb öndedir, akıl ona yardımcıdır. Akıl, İnsanı belli bir noktaya götürür. O noktadan sonra akıl fayda vermez. Orada onu taşa vurup kırmak ve yolun sonrasına kalb ayağıyla devam etmek gerekir. Akıl, burada kalbe “Haydi top senin çevgan senin artık.” der.

Böyle bir benzetme ile Mevlana da dahil bazı sufiler Cebrail aleyhisselam’a aklı evvel (ilk akıl) demişlerdir. Zira o, Miraç’ın bir noktasında “Buradan daha ileri gidemem.” demiş; Efendimiz (sav) yalnız olarak yoluna devam etmiştir. Ben Cebrail için öyle diyemem, uygun bulmuyorum; ama bu işin ehli olan Mevlana bu konuda çok ısrarlı. Ben her gün Cebrail’e salat u selam okuyorum. Fakat, bazen düşünüyorum, “O bir melek, terakki etmesi söz konusu değil. Benim duam onun hakkında ne ifade edecek?” Yine de okumaya devam ediyorum.

Kur’an’da “akıl” kelimesi geçmez. Hep muzari sîgası ile “ya’kilûn, ta’kilûn” (Bkz.: Bakara, 2/44, 73, 76) buyrulur. Muzarî fiilin özelliğine bakılacak olursa şu mânâ düşünülebilir: “Kendisinde cehd ü gayret gösterilen, devamlı üzerinde durularak işlenen pratik akıl.” Dediğimiz mânâdaki “akıl”, mâzi sîgası ile yoktur. Çünkü mâzîlikte durgunluk ve durağanlık vardır. Mâzi sîgası ile akıl sadece bir yerde geçer o da konumuz dışındadır.

Berzah aleminde herkes inandığı şekilde karşılık görür. Allah (cc) yardımcımız olsun. Hiç kimseye ve hiçbir amele değil, sadece Allah’a güvenmeli. Sizin vesileliğinizle milyonlarca İnsan Müslüman olsa bile bunlara değil sadece Allah’a güvenmeli. Çünkü, mürekkep balığı gibi ortalığı bulandıran nefis denen bir şey var.

Namazda iki şahıs arasında boşluk kalmamalı. Bu konu çok hassas ele alınmış ve Sahabe Efendilerimiz onu titizlikle uygulamış. Omuzlarını, topuklarını birbirlerine yapıştırmışlar. Topuklar birleştirilirken İnsanın kendi ayakları arasında bir boşluk oluşsa da bu önemli değildir. İster namazda, ister namaz dışında kişinin kendi boşluğundan daha önemli olan şey kardeşleri ile arasındaki boşluktur. Çünkü o “fürücât min şeytan” dır.

Bilen İnsan çok; fakat, bildiğini temsil eden İnsan çok az. Bilginin irfana dönüşüp onun da davranışlarımıza aksetmemesi bizim eksikliğimiz.

“Menkıbelerde asla değil de fasla bakılır.” prensibinden yola çıkarak ifade etmek istiyorum: Cenâbı Allah, Hz. Musa’ya “Bana mahlukatın en hakîrini bul, getir.” diyor. O da çirkince bir kelp bulup tasmayı kafasına geçiriyor ve yola revân oluyor. Yolda nebî firasetiyle birden irkiliyor; tasmayı köpekten çıkarıp kendine takıyor ve öylece huzura varıyor. Cenâbı Allah, “Ya Musa! Önceki halde gelseydin seni helak ederdim.” buyuruyor.

İmam Azam’ın meclisinde bazılarının ifadesine göre elli bin müçtehit vardı. Hadi o kadar olmasın, biz beşbin diyelim. Düşünün, hepsi müçtehit bu İnsanların. İşte, İmam Azam bunlarla her meseleyi müzakere ederdi. Koca İmam’ın önce “şöyledir” deyip sabaha kadar düşündükten sonra ertesi gün “Sizin görüşünüz doğruymuş, ben görüşümden vazgeçtim.” dediği pek çoktu. Diyebilirim ki, konuştukları meselelerin yüzde altmışında bu durum cereyan etmiştir.

Bir İnsan dâhi olabilir ancak normal zekaya sahip olsa da danışarak iş yapan ondan daha başarılı olur. Bazıları öyle bencil ve egoisttir ki, kesinlikle danışmaz. Kendi sığlığı belli olmasın diye de çevresinde hep çukur İnsanları bulundurur; etrafında kabiliyetli İnsanlara hakkı hayat tanımaz.

Merhum Bekir Berk’den bir hatıra: Hür Adam Gazetesi’nde bir yazı çıkıyor. Bu yazıda herkesin yeis içinde olduğu, hatta Üstad’ın bile ümitsizliğe kapıldığı anlatılıyor. Bekir Berk hemen bir yazı yazıyor ve gazeteye gönderiyor. Yayınlanan yazıda Üstad’ın hiçbir zaman yeise düşmediğini ifade ediyor. O gece bir rüya görüyor. Rüyada, kendisi bir yolun kenarında bekliyor. Uzaktan bir fayton geliyor ve yanında duruyor. Faytondan Üstad uzanıyor, onun omuzlarını kavrıyor ve alnından öpüyor. Tam bu sırada telefon çalıyor ve uyanıyor. Rüyası kesildiği için kızgın kızgın telefonu kaldırıyor. Telefonun öbür ucunda Sungur Abi diyor ki: “Bekir Bey, Üstadımız yanımda. Seni alnından öpüyor!”

Ramazanın son on gününde itikaf yapmalı, elden geldiğince geceleri yatmamalı ve teravihleri uzun uzun kılmalı. Üstadımız da Ramazanı Şerif’in son on gecesinde talebelerini uyarır, o mübarek zaman dilimini en iyi şekilde değerlendirmelerini istermiş.

Her bir günah, kendinden önceki bir günahın çocuğu, kendinden sonraki birisinin de annesidir.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

15|95|Alay edip eğlenenlere karşı biz sana yeteriz.
Sura 15