Allah Tarif Edilebilir mi, Bilinebilir mi?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Allah hakkında, biz bize öğretilenden başkasını bilemeyiz. Akıl, bu sahada bir şey söyleyemez. Bu mevzûda aklın yapacağı şey, vahyin rehberliğini kabulden ibarettir. Bunu şöyle bir misâlle anlaşılır hâle getirebiliriz:

Meselâ; bizler bir çatı altında oturuyoruz. Bir aralık kapının vurulduğunu duyduk. Evet, hakikaten kapı vuruluyordu. İçimizden bazıları, kapının vurulmasından anlaşılanı aşarak, bir kısım mütâlâalarda bulunmaya başladılar: “Efendim kapıyı vuran şöyle bir zâttır, böyle bir zâttır”ilh… Biz, buna tasavvur diyoruz. Bir diğer grup ise, böyle bir meselede, aklın tasavvur etmeye mecâli yoktur. Akla düşen şey, kapının vurulmasıyla arka tarafta birinin bulunduğunu tasdik; fakat kim olduğunu belirleme hususunu, kapıyı vurmak suretiyle kendini bize tanıttırmak isteyen zâta bırakmak olacaktır. Biz buna teakkul akletme, anlama diyoruz.

Bu misâli, mevzuumuza şöylece tatbik edebiliriz: Biz Allah’ı (cc) eserlerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından tecelli-i zât’a (1) yükselerek tanımaya çalışırız. Yani, eserlerinden tecelliden isimleriyle tecelli etmesine geçerek kâinatı dolaşır, sıfatların tecelli ufkuna ulaşır; gaybdan (2) şuhûda (3) yükseliriz ve müşahede zevkimiz arttıkça, tecelli-i zât için sermest ve bîhûs çırpınıp dururuz. Gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh celâl, mehâbet ve korku içinde ra’şedâr (4) olup ürpeririz.

Görülüyor ki Zât-ı Bârî hakkında, bizim “ma’rufumuz”ve “malûmumuz”ölçüsü içinde bir şey diyemiyoruz. O’nun, bilinmesini, kendine has lisan ve lehçesi içinde, şehâdet ve gayb âleminin birleşme noktası olan vicdâna bırakıyoruz. Evet, Allah isimleriyle ma’lûm (5), sıfatlarıyla muhât (6), zâtıyla mevcuttur; Hz. Sıddîk’ın ifâdesiyle: O’nu idrâk, idrâkten acz ifâdesi içindedir. Veya en büyük Tarifçiye isnat edilen bir sözdeki itirafla, “Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’rûf”ölçüsüyle bir mârûf ve malûm’dur.

Kur’ân-ı Kerim’in, O’nun ef’âli ve icraatına dâir verdiği tariflerde ise, O’nu ef’al ve sıfatlarıyla bir Ma’bud-u Mutlak tanır; kemâl sıfatlarla bilinebileceğine kalben yükselir, cemâlde (sonsuz güzellik kaynağı) olan kemâlini (mutlak eksiksizlik ve kusursuzluğunu) görürüz.

Öyle ise, ahd u peymânımızı bir kere daha yenileyerek, şöyle diyebiliriz: Ey Ma’bud-u Mutlak!… Seni hakkıyla bilemediğimiz muhakkak; ama bizlere şah damarlarından daha yakın olduğu ve normo âlemdeki bu yakınlığın içinde, bütün bir semâvatı kitap sayfaları gibi açıp kapamadaki azametini, sineğin gözü ile güneş manzûmesi arasında vâzettiğin şiirimsi âhengi, rûhumuza bir nurlu yol kabul ederek, binlerce, yüzbinlerce menzilde sana ait eserlerle zâtını tanıyor, tecellilerinde bütünleşiyor ve itmi’nana eriyoruz.

M. Fethullah Gülen

Kelimeler

[1] Tecellî-i Zât: Ani ve berki olan Zâtî tecellî. [2] Gayb: Alâmet ve emare ile bilinmeyen, his ve akıl ötesi âlem. [3] Şuhûd: O’na ait emarelerin sezilip duyulduğu âlem. [4] Ra’şedâr: Titreyen, ürperen. [5] Esmâsı ile malûm: Allah isimleriyle bilinir. [6] Muhât: İhata olunmuş kavranmış.

Etiketler:,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

19|30|Sabi dedi: "Ben Allah'ın kuluyum. O bana kitap verdi, beni peygamber yaptı."
Sura 19