Allah’ın Sevmediği Helâl: Boşanma

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Boşanma, din nazarında mubahların en sevimsizidir. Ne var ki, ruhsat ve cevazının sevimsizliği kadar, men edilmesi de gayri tabiî ve gayri fıtrîdir.

Yeryüzünün en eski sosyal kurumlarından biri olan aile, içtimaî hayatın âdeta bir minyatürüdür. Nesli devam ettirme, aile fertlerine psikolojik ve sosyal güven sağlama işlevinin yanında, kültürel değerleri gelecek nesle aktarma işini de önemli ölçüde aile üstlenir. Ailenin sosyal yapının oluşumundaki inkâr olunamaz fonksiyonu, netice olarak toplumun ve devletin şekillenmesinde de hissedilir.

Bu yüzden İslâm hukukunda kadın ile erkeğin birlikte yaşamasının sosyal ve hukukî çerçevesini belirleyen evlilik sözleşmesi ayrıntılı anlatılır. Bu konuda birçok emredici ve düzenleyici kurallardan söz edilir. Esasen, İslâm hukukunda evlilik sözleşmesi, bir yönüyle hukukî bir işlem ve akit; bir yönüyle de ibadet olarak değerlendirilir1. Bu anlayışın tabiî bir yansıması olarak evlilik ve boşanma konusu, bazı fıkıh kitaplarının ve bazı hadîs mecmûalarının tertibinde ibadet bölümünün akabinde yer alır. Ayrıca evlilik ve boşanmanın “hukûkullah” arasında sayılması, evlilik müessesesinin dinî ve sosyal boyutunu gösterir.

İslâm hukukunda evlenme hükümleri “nikâh”, boşanma hükümleri ise “talak” başlığı altında incelenir. Sözlükte iki kişinin birbirinden ayrılması mânâsına gelen talak, İslâm hukuk terimi olarak evlilik bağının çözülmesiyle eşlerin birbirinden ayrılmalarını ifade eder. Bu özelliğinden dolayı temel fıkıh kitaplarında talak bölümleri, hem kocanın tek taraflı irade beyanıyla yaptığı boşamayı (talak), hem bir bedel karşılığında anlaşarak meydana gelen boşanmayı (muhalaa) hem hâkim kararıyla meydana gelen boşanmayı (tefrik) hem de boşama hakkının kadına da verilmesini (tefviz-i talak) ihtiva eder. Çağdaş İslâm hukukçuları ise talak başlığında sadece kocanın tek taraflı boşamasını ele alırlar. Diğer boşanma çeşitleri olan muhalaa, tefrik ve tefviz-i talakı ise ayrı ayrı başlıklar altında incelerler.

Biz bu yazıda Kur’ân-ı Kerîm’de boşanma çeşitleri olarak zikredilen talak, îlâ, zıhar ve mülaaneyle ilgili âyetler hakkında genel bilgiler vermekle yetineceğiz. Meselelerin daha iyi anlaşılması için bazı âyetlerin sebeb-i nüzullerine dikkat çekeceğiz. Hemen belirtelim ki, başlığın Kur’ân-ı Kerîm boyutuyla sınırlandırılması metodolojiyle değil, yazının kapsamıyla ilgilidir. Dolayısıyla, konunun sünnetle ve fıkhî detaylarıyla ilgili boyutlarına burada değinmeyeceğiz.

1. Talak Kur’ân-ı Kerîm’de ahkâm âyetleri genelde icmalîdir. Fakat ceza, miras ve aile hukuku sahasında Kur’ân-ı Kerîm’de, tafsilatlı hükümler ihtiva eder. Kur’ân-ı Kerîm’de, kadın ve aile hukukuyla ilgili olarak yüzün üzerinde âyet bulunmaktadır. Bu âyetlerin önemli bir bölümü, evlilik ve evlilik sonrasıyla ilgilidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de evlilik birliğinin sürdürülmesi için özellikle Müslümanların dinî hassasiyetlerine dikkat çekilir. Bu kapsamda iffete, güzelliğe, iyiliğe, mârufa, ihsana, takvaya, Allah’ın sınırlarına riayet etmeye, Allah’a ve ahirete imana daima vurgu yapılır. Aile müessesesinde hem erkeklerin hem de kadınların fedakârlık yapmaları gerektiği belirtilir. Ayrıca hem erkek hem de kadın aileleri, karı koca arasındaki problemlerin çözümünden sorumlu tutulur. Bütün bunlara rağmen çözüm bulunamazsa, ayrılma en son çare olarak mubah görülür.

Kur’ân-ı Kerîm’de, erkeğin mânevî bir bağla bağlandığı karısını üç defa boşama hakkı vardır. Cahiliye’de sınırsız olan boşama sayısını Allah, üç talakla sınırlandırmıştır. “Boşanma iki defadır” (Bakara, 2/229) âyeti, boşanmaların tek celsede sonuçlandırılmamasını beyan eder.2 İslâm hukukçuları, iki veya üç talakı bir anda söyleyip, boşanmaların tek celsede vuku bulmasının Kitap ve Sünnet’te nehyedildiği hususunda tereddüt etmezler. Hattâ bu konuda, selefin ittifak ettiğini naklederler.3 Dolayısıyla İslâm hukukunda boşanmanın, her ay bir boşanma olmak üzere en az üç aylık bir sürece yayılması güzel (hasen); üç ay aralıklarla dokuz aylık bir sürece yayılması ise daha da güzel (ahsen) olarak değerlendirilir. Tam aksine ilgili zaman şartlarına riayet edilmeyen boşanmalar, İslâm hukukunda “bid’at” olarak isimlendirilir. Zaten, hayız hâlinde boşamanın haram olduğunu bildiren âyet (Talak, 65/1), boşanma zamanı itibariyle bir kısıtlama mahiyetindedir.

Bilindiği gibi, İslâm aile hukukunda talak sünni ve bid’i olmak üzeri iki kategoride değerlendirilir. İslâmî prensipleri uygun olan boşanmaya sünni talak, İslâmî prensiplere uygun olmayan boşanmalara ise bid’i talak denir. Ayrıca boşanma sonrası erkeğin tek taraflı iradesiyle geri dönüşü mümkün olan boşanmalara ric’i talak, hem erkeğin hem de kadının irade beyanıyla geri dönüşü mümkün olan boşanmalara ise bain talak denir.

İslâm, birinci, hattâ ikinci boşama hakkı kullanılmış olsa bile, kocaya “ric’at” (karısına geri dönüp evliliği devam ettirme) hakkı tanır. Bu konuda, Ahmed b. Hanbel, “Dikkatle inceledim, Kur’ân-ı Kerîm’deki boşamayla ilgili âyetlerin tamamı, ric’î talâktır.” tespitini yapar. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler.” (Bakara, 2/228) buyurulur. Hattâ Kur’ân-ı Kerîm, birinci veya ikinci boşanma sonrası kadınların bekleme sürelerinin (iddet) sona ermesi hâlinde, koca karısına geri dönmek isterse, mâni olunmamasını ister (Bakara, 2/232). Zaten, boşanmış kadının iddet süresince kocasının evinde kalması hem hakkı, hem de sorumluluğudur. Bu süreçte kocanın karısına geri döndüğünü belirten sözlü ifadesi veya geri döndüğüne işaret eden fiilî davranışıyla bile, aile birliği yeniden kurulabilmektedir.

Eğer, birinci, hattâ ikinci boşanma, -bazı kinaî lafızlarda olduğu gibi- bâin talakla gerçekleşmişse, evliliğin devamı kararında kadının irade beyanına müracaat esastır. Bununla, kadının mağduriyetinin giderilmesi hedeflenir. Çünkü kadın, evliliği devam ettirmede veya sona erdirmede özgürdür. Şayet kadının hür iradesi, evliliğin devamı yönünde olursa, tekrar bir mehir belirlenerek yeni bir nikâh akdi gerekir.4

Bu aşamalardan sonra da netice alınamamış ve ayrılık tek çözüm hâline gelmişse, İslâm eşleri zoraki beraber yaşamaya mahkûm etmez. Zaten, üç ayrı boşama tecrübesi, şartlarda bir değişme olmadığı sürece, bu aile birliğinin yürütülemeyeceğine delil olarak yeterli görülür.5 Buna göre boşanma, kronikleşen geçimsizliklerde başvurulabilecek en son çaredir.

Her şeye rağmen önü alınamamış, karı-koca birbirinden tamamen ayrılmış ve dün birlikte tüttürdükleri aile ocağı bugün bütünüyle sönmüşse, “Her kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, bilsin ki Allah ona kâfidir.” (Talâk, 65/2-3) ve “Eğer karı koca boşanarak birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah her birini kendi kudretiyle, muhtaç duruma düşmekten korur. Allah’ın ihsanı geniştir.” (Nisâ, 4/130) ifadeleriyle, boşanmış çiftler, neticeye razı olmaları ve karamsarlığa düşmemeleri hususunda “teselli” edilir.6

Bu hükümlere ek olarak Kur’ân-ı Kerîm’de, “Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz.” (Bakara, 2/230) buyurularak, erkeğin aynı kadınla tekrar evlenebilmesi için hem fiilî olarak başka bir erkekle evlenip boşanmış olması hem de kadının hür iradesi şart koşulur. Böylece boşanmanın geri dönüşü olmayan bir hâdise olduğu vurgulanır ve tarafların kıskançlık damarlarına dokunulur. Pratik hayatta çok az karşılaşılmasına rağmen, yine de bu durumda bile geri dönüşün mümkün olmasının bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılması, aile birliğinin devam ettirilmesi açısından oldukça dikkat çekicidir.

En önemli özelliğiyle Kur’ân-ı Kerîm’de, boşanmayla ilgili hükümlerden sonra bunların Allah’ın koyduğu yasalar olduğu belirtilir ve bu yasaların bozulmaması, bu sınırların aşılmaması emredilir. Bu yasalara aykırı hareket eden kişiler, “zâlim” olarak tavsif edilir (bkz. Bakara, 2/229; Talâk, 65/1).

Yine boşanmayla ilgili âyetlerde, “mâruf”, “ihsân” ve “cemîl” sözcüklerinin kullanılmasıyla, ayrılma esnasında söz düelloları, birbirlerinin kusurlarını deşifre etmeleri, hattâ muhtemel karşılıklı iftiralar engellenerek, boşanmaların medenî bir şekilde neticelenmesi istenir (bkz. Bakara, 2/229, 231; Ahzâb, 33/28, 49; Talâk, 65/2). Ayrıca, ayrılma sonrası mehir ve nafakanın hâricinde kadına ayrı bir meblağın (mut’a) verilmesi gerekmektedir. Bu bedelin boşanan kadının yarasını sarmaya yönelik bir gönül alma ve bir tazminat mahiyetinde olduğu söylenebilir.

2. Îlâ Kur’ân-ı Kerîm’de talaktan farklı diğer bir boşanma çeşidi olarak îlâ anlatılır. Îlâ, sözlükte yemin etmek mânâsına gelir. İslâm hukuk terimi olarak ise, kocanın karısına dört ay veya daha fazla süreyle yaklaşmayacağına yemin etmesini ifade eder.7 Cahiliye örfüne göre boşanmayla paralel hükümleri söz konusudur. Kur’ân-ı Kerîm, bu uygulamayı dört ay süreyle sınırlandırır (Bakara, 2/226). Şayet dört ay içerisinde dönerse, boşanma meydana gelmez. Fakat dört ay içerisinde dönülmezse, boşanma meydana gelir. Bu sebeple İslâm hukukunda îlâ, “talâk-ı müeccel” olarak değerlendirilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hanesiyle ilgili bazı hâdiseler anlatılır. Bunlardan birisi îlâ hâdisesidir. Rivayete göre, bir defasında ihtimal Peygamberimiz’in bazı hanımları belki biraz daha müreffeh bir hayat isterler. Bu isteğe muhatap olan Peygamberimiz bir ay uzlete çekilir. Bu konuda Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e tek cümle söyler: “Bunlar benden, elimde olmayan şeyler istiyorlar.”8 Çok geçmeden, bu hususta âyet nazil olur. “Ey Peygamber! Eşlerine söyle: Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/28-29) buyurularak, Allah Resulü’ne bizzat Cenâb-ı Hak tarafından hanımlarının serbest olduklarını bildirmesi beyan edilir (Ahzâb, 33/28).

İlgili âyetlerin nazil olması üzerine Peygamberimiz, önce Hz. Âişe’den başlayarak İlâhî emrin gereğini yapar. Dünya hayatını yahut âhiret yurdunu tercih hususunda serbest olduğunu bildirir. Anne babasına danışıp konuşmadan acele karar vermemesini tavsiye eder. Böyle bir teklife Hz Âişe’nin tereddütsüz cevabı ise, “Bunun hakkında mı anne-babama danışacağım? Vallâhi ben, Allah’ı, Resulullah’ı ve ahireti tercih ediyorum.” olur. Diğer hanımları da farklı davranmazlar, aynı teklife aynı ifadelerle karşılık verirler. Böylece, Peygamberimiz’in hanımları irade imtihanlarını başarıyla kazanırlar. Çünkü onlar, Allah Resulü’nden ayrı kalmayı ölümden beter bir musibet kabul ederler. Netice olarak, meşhur îlâ hâdisesinde hanımlarının bu tercihlerine, Peygamberimiz’in de çok sevindiği görülür.9

Başka bir âyette, hanımlarından ayrılmayı veya onlarla birlikte kalmayı tercih hakkı Peygamberimiz’e de verilir. Peygamberimiz de hanımlarından ayrılmamayı tercih eder. Bu karşılıklı olarak birbirlerinden ayrılmamayı tercih etmeleri üzerine Allah, “Böyle yapman onların mutlu olmalarına, üzülmemelerine ve hepsinin senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur. Allah kalblerinizde olanı bilir. Allah hakkıyla bilendir, halîmdir. Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen -elinin altında bulunan cariyeler hâriç- güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine başka hanımlar alman sana helâl değildir. Allah her şeyi gözetler” (Ahzâb, 33/51-52) buyurarak, hem ilgili hâdisenin bu şekilde neticelenmesi övülür, hem de müminlerin anneleri olan bu hanımlar, Allah tarafından iltifat görür. Zaten, “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” (Tahrîm, 66/1) itabından, Hz. Peygamber’in hanımlarının rızasını gözetme ve gönüllerini hoşnut etme hususundaki hassasiyetini anlayabiliriz.

3. Zıhar Kur’ân-ı Kerîm’de Cahiliye Araplarında çok yaygın bir boşanma türü olan zıhardan bahsedilir. İslâm hukuk terminolojisinde zıhar, kocanın karısını ebedî haram olan bir mahremine benzetmesini ifade eder.10 Burada konumuz açısından zıharla ilgili olarak, Mücadile Sûresi ilk âyetlerinin nazil olmasına vesile olan olay, aile birliğinin sürdürülmesi açısından oldukça dikkat çekicidir. Rivayete göre, Havle binti Sa’lebe’nin kocası Evs b. Sâmit ihtiyarlar ve biraz da hassaslaşır. Bir gün hanımıyla bir tartışma esnasında öfkelenip; “Sen bana anam(ın sırtı) gibisin.” deyiverir. Fakat çok geçmeden, kocası yaptığına pişman olur. Hanımını kendine çağırır. Fakat kadın ihtiyatlı davranır ve Allah Resulü’ne olanları anlatmasını ister. Kocası, ben utanırım soramam, der. Kadın “Öyleyse ben sorarım.” diyerek Peygamberimiz’in huzuruna gelir ve önüne diz çöker. Olanları ve kocasından karşılaştığı kötülükleri gözyaşlarıyla Peygamberimiz’e anlatmaya başlar. Peygamberimiz, “Yâ Havle, kocan hem amcan oğlu, hem de yaşlı bir kişi. Allah’tan kork!” diyerek sözünü keser ve öfkesini yatıştırmaya çalışır. Havle, “Yâ Resulallah, Evs benimle evlendiğinde ben genç idim. Fakat yaşım ilerledi, birçok evlâtları oldu, şimdi de beni anası gibi kıldı ve beni kimsesiz bırakıverdi.” diyerek sözüne kaldığı yerden devam eder. Cahiliye örfüne göre koca karısına bu sözü, boşama maksatlı söylerdi ve bir daha onunla evlenemezdi. İslâm’da ise, ilk kez böyle bir hâdise meydana geliyordu. Dolayısıyla Resulullah, “Bu konuda bir şeyle emir olunmadım. Kanaatim, haram olmuşsun.” buyurarak, toplumdaki yerleşik genel örf ve âdet hükmünü esas alır. Kadın, kocasından ötürü, “Vallahi boşama zikretmedi.” diyerek ruhsat talebinde bulunur. Peygamberimiz tekrar “Haram olmuşsun!” hükmünü yineler. Kadın ruhsat talebinde ısrar eder. Fakat sonuç alamayınca, bu defa da hâlini Allah’a arz eder. Kadın hane-i saadette, “Allah’ım, yalnızlığımı, kimsesizliğimi ve bana zor gelecek olan ayrılmamın acısını sana arz ederim. Küçük çocuklarım var. Onları kocama bıraksam, zayi olacaklar. Yanıma alsam, aç kalacaklar. Allah’ım, sana arz ederim. Allah’ım, Peygamberine bir vahiy indir.” diyerek, yaşlı gözlerle başını semaya yöneltir. Havle, henüz hane-i saadetten ayrılmadan hemen Kur’ân âyetleri nazil oluverir.

Bu vahiyden sonra Peygamberimiz, “Yâ Havle, müjdeler olsun!” buyurur ve “Kocası hakkında seninle tartışan ve hâlini Allah’a arz eden kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir. İçinizden zıhar yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.” (Mücâdile, 58/1-2) mealindeki yeni nazil olan âyetleri okur.11 Cahiliye döneminde talakın en şiddetlisi olarak uygulanan zıhar, artık bundan böyle, Kur’ânî tabirle “çirkin ve asılsız bir sözden”den ibarettir. İlgili âyetlerle Câhiliye örfü ilga edilir, yok hükmünde değerlendirilir. Ancak böyle bir söz söyleme bir suç kabul edilir ve fert psikolojisi açısından, kefareti verilene dek, “muvakkat haram” hükmü getirilir (Mücadile, 58/3-4). Âyette belirtildiğine göre, haram hükmünün kalkması için zıhar yapanın bir köle azat etmesi, buna imkân bulamayanın iki ay peşpeşe oruç tutması, buna da gücü yetmeyenin altmış fakiri doyurması gerekir (Mücadile, 58/3-4). Zıhar kefaretinin bir insanı hatayla öldürme kefaretiyle eşit olması -altmış fakiri doyurma hâriç- oldukça mânidardır (krş. Nisa, 4/92).

4. Karı-Kocanın Lânetleşmesi (Mülâane) Kur’ân-ı Kerîm aile hukuku ile ilgili olarak, öncelikle kadın ve erkeğin iffet ve namuslarına karşı yapılacak isnatları şiddetle cezalandırır. Diğer hukukî muamelelerden farklı olarak sadece zina suçunun ispatı için dört görgü şahidinin tanıklığı istenir. Bu şartlarda ispat edilemeyen bir durumda, -olay fiilen vuku bulmuş olsa bile- görgü şahitleri, hukukî bakımdan ebediyen susmak zorundadırlar. Aksi takdirde kendileri suçlu duruma düşecekler ve belirtilen cezaî müeyyide, bu hâdiseyi deşifre eden kişilere uygulanacaktır (Nur, 24/4). Çünkü, bazı olayların şuyuu vukuundan beterdir. Bu atasözünün en tipik örneklerinden birisi, iffetli bir bayanın zina iftirasına maruz kalmasıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de iffetli bir bayana zina iftirasında bulunmayı ifade eden kazif, genel bir hükümdür. Bu genel hükme karşılık, kendi hanımını zina ederken gören şayet bu kadının kocası ise, hüküm farklı bir statüde değerlendirilir. Çünkü aile birliği açısından üçüncü şahıslarla kocanın aynı hükme tâbi olması durumunda böyle bir hükmün kocaya haksızlık olacağı açıktır. Buna göre, eşleri aleyhinde zina ithamında bulunup da dört görgü şahidiyle ispat edemeyecek kocalar için âyette, karısının suçu kabul etmemesi ve kocasının da ithamında ısrar etmesi hâlinde, mülaaneden sonra mahkeme kararıyla boşanacakları; fakat koca aleyhine kazif cezası uygulanmayacağı belirtilmiştir (Nur, 24/6-9). Bu farklı iki ayrı hükümde, suç unsurları yönüyle aynı nitelikler söz konusudur. Fakat ceza hukuku bakımından, aynı konuda üçüncü şahıslarla koca, hüküm bakımından farklılık arz etmektedir.

Sonuç İslâm’da, katolik mezhebinde olduğu gibi ayrılmayı yasaklayan bir sistem benimsenmediği gibi, günümüzde olduğu gibi eften püften bahanelerle ve basit gerekçelerle meydana gelen boşanmalar da hoş görülmez. Kur’ân-ı Kerîm’de zaman zaman ortaya çıkabilecek çeşitli ailevî problemlerin çözülebilmesi için, öncelikle eşlerin özverili olmaları istenir. Ayrıca hem erkek hem de kadın aileleri, muhtemel problemlerin çözümünden sorumlu tutulur. En önemli özelliğiyle âyetlerde ihsan, takva, mâruf, zulmetmeme, Allah’ın sınırlarını aşmama şeklindeki çeşitli anlatımlarla, Müslümanların karakter ve dinî değer yargılarının Allah’a iman ve ahirette hesap verme şuuruyla oluşması istenir. Aile hayatında dünyevî mazeretlerin değil, uhrevî düşüncelerin hâkim olması beklenir.

Kur’ân-ı Kerîm’de boşanma çeşitleri olarak talak, îlâ, zıhar ve mülaaneden bahsedilir. Talakla ilgili olarak yeni bir düzenleme getirilir. Îlâ ile ilgili hükümle, cahiliye örfü tashih edilir ve yeni bir teşrii hüküm beyan edilir. Zıharla ilgili olarak, cahiliye örfü tamamen ilgâ edilir ve yok hükmünde değerlendirilir. Mülaaneyle ilgili âyet ise, suç unsurları yönüyle kazifle aynı olduğu hâlde sonuçları bakımından farklılık gösterir. İffetsizlik hâriç, ilgili âyetlerin bütününde aile birliğinin korunması hedeflenir. Başka bir anlatımla, Kur’ân-ı Kerîm’de boşanma son değil, en son çaredir.

*Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Ahmet Güneş

Kaynak: Yeni Ümit Dergisi, s. 93, yıl 2011.

Dipnotlar 1. İbn Abidin, Haşiye, İstanbul 1984, III, 3. 2. İbnü’l-Arabî, Ahkamü’l-Kur’an, Beyrut 1985, I, 190; Zemahşerî, Keşşâf, Beyrut 1995, I, 269. 3. Cassâs, Ahkamu’l-Kur’an, Beyrut 1985, ll, 78. 4. Mevsılî, Abdullâh b. Mahmûd, el-İhtiyâr li- ta’lîli’l-muhtâr, İstanbul 1980, lll, 147. 5. Aktan, Hamza, İslâm Aile Hukukunda Boşanma ve Yorumu, Erzurum 1982, s. 14. 6. Cassâs, lll, 271. 7. Bkz. Bakara, 2/226; Mergînânî, el-Hidâye şerhu bidâyeti’l-mübtedi’, İstanbul 1986, II, 11. 8. Ahmed b. Hanbel, lll, 328. 9. Buhârî, Tefsîru’l-Kur’an, 5; Müslim, Talâk, 30-35. 10. Kâsânî, Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes’ûd, Bedâiu’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, Beyrut 1986, lll, 229. 11. Bkz. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1992, Vlll, 60-67; Elmalılı, M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, Vll, 4775-4776.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

58|16|Yeminlerini kalkan edinip Allah'ın yolundan alıkoydular. Küçük düşürücü bir azap var onlar için.
Sura 58