Fıkıh Kitaplarında “Üç Gündüz ve Gece Yürüme”Denilerek Kayıt Altına Alınan ve Yaklaşık 90 km Olarak Bilinen Sefer Mesafesinde Bir Değişiklik Bahis Mevzu mudur?

Bugüne kadar bilinen şeyler, seferilikte mesafenin yani mekanın esas alındığı ve dolayısıyla bu mesafe ne ile ve ne kadar zamanda alınırsa alınsın insanın seferi olacağı gerçeğiydi. Halbuki belki de Elmalılı Hamdi Yazır’dan başlayan bir çizgi ile günümüzde bazıları seferilîkte mesafenin değil zamanın ve meşakkatin esas alınması lazım geldiğini ve bunun için de hangi vasıta ile yolculuk yapılırsa yapılsın, ancak üç günlük bir yolculuktan sonra seferî olunacağını söylemektedirler. Bu açıdan tartışmalara bir son vermek ve bu konuda nihaî hükmü öğrenme hepimizin isteği ve arzusudur.

İşte bu gaye ve düşünce ile seferilik meselesinin sadece bu yönünü köşemizin sınırları içinde ele alıp incelemeye çalışacağız.

Fıkıh kitaplarımızda fukahanın meseleye bakış açısı şu şekildedir. Deve veya yaya yürüyüşü ile üç gündüz ve gecede alınan mesafe seferilik mesafesidir. Burada vasat yani orta bir yürüyüş esas alınarak, çok hızlı veya yavaş yürüyüşe itibar edilmeyecektir. Kara yolculuğu için ortaya konan bu ölçü, deniz yolculuğunda aynıyla geçerli değildir, Denizde, denizin şartları içinde yine üç gündüz ve gecede alınan mesafe esastır. Fukaha bu ölçüyü Efendimiz (s.a.s)’in şu hadisine dayanarak vermişlerdir. “Mukim kimse tam bir gün bir gece, seferi üç gün üç gece mesh eder.”(1)

Yalnız, yolculuklarda üç gün üç gece yürümek şart değildir. Hergün istirahatların da hesaba katıldığı sabahtan öğleye kadar olan orta bir yürüyüş esastır. Ayrıca sefer mesafesi hakkında bazı kaynaklarda zikredilen, “üç merhale, üç konak”tabiri buraya kadar söylediklerimize ters değildir. Zira o günkü ölçüler içinde bir insan günde ancak bir merhale yürüyebiliyor ve o konaklarda dinlenerek ertesi gün yolculuğuna devam ediyordu.

Son olarak Hanefi alimleri seferiliğin tahakkuk edeceği yolculuğu zaman olarak günde altı saatten on sekiz saat, mekan olarak da onbeş fersah olarak belirlemişlerdir. Ortalama bir fersah 5 km olduğuna göre, demek ki 90 km’lik bir yolculuğa çıkmak insanı seferi kılar. Hatta insan bu mesafeyi çok hızlı bir şekilde giderek üç günden kısa bir zamanda da olsa, yine seferidir. (2)

Buraya kadar arzetmeye çalıştığımız bilgiler, sadece Hanefi mezhebince kabullenilmiş, fıkıh kitaplarımızda yer alan bilgilerdir. Sair mezheplerin bu konuda kabullendiği hükümler bazı noktalarda Hanefi mezhebi ile örtüşmekte, bazı noktalarda ise ayrılmaktadır.

Günümüze gelince; başta da belirttiğimiz gibi belki de Elmalılı Merhum ile başlayan bir çizgide bazı kimseler üç gün ve üç gece yapılacak olan yolculukta, “sevâd-ı âzam”denilen ümmetin çoğunluğunun yolculuklarında kullanmış olduğu vasıtanın esas alınması gerektiği, onun vasat bir seyirle 18 saatte alacağı mesafe ile ancak seferiliğin tahakkuk edebileceğini söylüyorlar. Onlara göre, bu hükmün tesbit edildiği dönemde ulaşım genelde ya yaya olarak yada deve ile yapılmaktaydı. Bu sebeple onlar ölçü olarak ele alındı. Günümüzde ise artık yolculuklar ne yaya ne de deve ile yapılmaktadır. Ayrıca nasıl dağda yolculuk yapıldığında inişi çıkışı daha fazla olduğu için o şartlar altında yapılan üç günlük yolculukta -ki bu kafiyen 90 km’yi bulmaz- seferilik tahakkuk ediyor veya deniz yolculuğunda denizin sakin, rüzgarın mutedil olduğu şartlar baz olarak alınıyorsa, şimdi de halkın çoğunluğunun yolculuklarını yaptığı vasıtalar bu meselede esas alınmalıdır. Meselâ bu tren ise, onunla 18 saat gidilmeli ve trenin 18 saat içinde vasat bir hızla alacağı mesafe veya otobüs ise yine onun 18 saat içinde alacağı mesafe, seferilik mesafesi olmalıdır.

Öte yandan İslam, üç gün üç gecelik yolculuğa çıkana yolcu demiş ve namazları kısaltma, orucu tutmama gibi bir takım kolaylıklar sağlamıştır. Bir iki günlük yolculuk yapacak olanlara yolcu, seferi dememiştir. (3)

Elmalılı’nın 20 sayfayı bulan mevzu ile ilgili açıklamalarına bir bütün halinde baktığımızda karşımıza onun hareket noktası olan iki mühim unsur çıkıyor. Bunlardan birincisi, yukarıda bahsettiğimiz, Efendimiz ve daha sonra fıkıh ekollerinin ortaya çıktığı dönemlerde, yolculuğun genellikle yaya olarak veya deve ile yapılmasıdır. Onun için seferilik mesafesini tespitte bunların ölçü alınması kadar doğal bir şey yoktur. Günümüzde ise yolculuk hem şartları hem de vasıtalar itibarıyla değişmiştir. Öyleyse bu ölçünün günümüz vasıtalarına göre değiştirilmesi, İslâmı tağyir, fukahayı red vs. değil belki dinin ruhu ve ümmetin maslahatı adına yapılması gerekli olan bir şeydir.

Bu görüşü ortaya atan ve savunanların ikinci hareket noktaları, meşakkattir. Yani günümüz şartları içinde otobüs, tren, gemi, yada uçakla 90 km’lik mesafeyi alan insanların hemen hemen hiçbir meşakkat, sıkıntı ve zorluk ile karşılaşmamalarıdır. Bu konuda şöyle diyor merhum Elmalılı: “…Bir gün akşama kadar ayakları patlayarak yaya yol giden bir adama bile verilmeyen kolaylığı, trenle üç-beş saatte gidenlere vermek gerekir, demek pek büyük haksızlık olmaz mı?”Ve üslûbunu biraz daha sertleştirerek “…tren yolcusuna İslâm öyle bir imtiyazı hangi kitapta vermiş de ona şer’î müsaade demeye kadar gidiyorsunuz? Ve fıkıh kitaplarında meşhur bir görüş varmış var sayıyorsunuz?”(4)

Bizim ise bu mesele ile alâkalı arzettiğimiz çıkış noktasından daha farklı bir mülâhazamız olacak. İslamî emir ve yasaklarda illet (sebep) ayrıdır, hikmet ayrıdır. Bunların mutlaka birbirinden bağımsız olarak mütalâa edilmesi şarttır. Aksi halde önü alınmaz fikrî kargaşaların içine girme ihtimali vardır. Buna göre; mesela namaz kumada illet, Cenâb-ı Hakk’ın emridir. Hikmet ise onun bizlere sağlayacağı dünyevî ve uhrevî sayılamayacak kadar çok olan faydalardır.

Yani namaz kılan insanın eklemlerinde kireçlenme olmaması, kan dolaşım seyrinin normal olması, beynin kan ile beslenmesinin rantabl olması vs. Şimdi namaz kılmada bu faydalar olmasaydı biz namaz kılmayacak mıydık? İşte bu misalde olduğu gibi seferilik mevzuunda da esas olan sefer mesafesinin alınması ve ardından Cenâb-ı Hakk’ın yolcuya tanımış olduğu kolaylıkların uygulanmasıdır. Yolculuğa çıkan şahsın Efendimiz (s.a.s)’in de bir hadislerinde beyan buyurdukları gibi “yolculuk, azaptan bir parçadır”(5) fehvasınca sıkıntı ve meşakkat içinde olması o kolaylaştırıcı hükümlerin ancak hikmetleri olabilir. Burada illet, sefer yani yolculuktur. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri bir eserinde bu mevzuya temas eder ve aynen şöyle der: “Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise tercihe sebeptir; icaba ve icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Mesela, seferde namaz kısaltılır, iki rekat kılınır. Şu şer’î ruhsatın illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kısaltılır. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa namazın kısaltılmasına illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise maslahat ve hikmeti, illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihat arziyedir, semavî değildir.”(6) Burada makâsıd-ı şeriayı arzederken, Şafiî mezhebine tâbi olmasına rağmen Bediüzzaman Hazretlerinin Hanefi mezhebi nokta-i nazarından tahlil yapması ayrıca üzerinde durulmaya değer bir husustur.

Seferilikte çekilen meşakkatin şahıstan şahısa değişeceği de muhakkaktır. Herkesin kendi istek, arzu, beklenti, yada karakterleri itibarıyla değişkenlik arzeden bu sosyo-psikolojik olay üzerinde, objektif kaideler vaz’etme doğru olmasa gerek. Bazısı vardır ki uçak yolculuğu yapar, sıkıntı üzerine sıkıntı çeker. Bazısı da vardır ki aynı mesafeyi otobüsle yada taksi ile alır, olabildiğine rahat eder. Bu açıdan ulaşım vasıtalarının lüks yada seri olmasına göre değil evinden, işinden, vatanından ayrı yolculuk yapan şahısların hallerine, düşüncelerine bakarak karar vermenin bu konuda daha isabetli olacağı kanaatini taşıyorum.

Ayrıca; seferiliğe taalluk eden hükümler açısından seferilik ayrı bir önem taşımaktadır. Namazların kısaltılması, (7) kadının mahremi olmaksızın sefer mesafesi yolculuğa yalnız çıkmaması, (8) Ramazan’da oruç tutup-tutmama muhayyerliğinin yolcuya tanınması (9) gibi meseleler seferililikle içli-dışlı olan şeylerdir. Dolayısıyla baştan beri mütalâa ettiğimiz hususta ölçünün değişmesi, bu hükümlerin de değişmesini netice verecektir. Buna göre bir kadın trenle 18 saatlik bir yolculuğa yalnız çıkabilecek, bu kadar müddet yolculuk yapmayan bir insan Ramazan orucunu tutmak zorunda kalacak vs. Bu açıdan, bahis konusu yapılan meselenin toplum hayatımız, sosyal yaşantımız itibarıyla getireceği-götüreceği şeylerin de hesabının inceden inceye yapılması şarttır.

Sonuç olarak; beraberinde birçok hükümlerin de değişmesini netice verecek olan sefer mesafesi meselesi üzerinde ferdî ve indî yorumlardan ziyade, ehliyetli insanlardan teşekkül eden ilmî bir heyetin kararına şiddetle ihtiyaç vardır. Bu konuda ortaya konan ferdî yorumlar, ümmet-i Muhammed arasında fikir dağınıklığına sebebiyet verecektir. Nitekim merhum Elmalılı belki de bu hususu sezdiği için meşhur makalesini “Bir kitapta bir görüşün açıklanması ile herkesin ona uymaya mecbur olduğu iddia edilemez. Fetva sorumluluğu da bana ait değildir. Ben de bir görüş açıklamasında bulundum.”(10) diyerek bitirmiştir. Bizim bu konuda söyleyeceğimiz son söz Merhum Elmalılı’nın sarahaten ifade buyurduğu hususun -meşakkat meselesi hariç- İslam hukukunun temel öğretileri ile örtüştüğü, aklî ve mantıkî esaslar üzerine oturduğudur. Fakat son sözü, ilmî yeterliliğe sahip bir heyetin söylemesi gerektiği görüşünde ise ümmet-i Muhammed’in maslahatı ve dinin ruhu açısından ısrar etmekteyiz.

Ahmet Kurucan

[1] Nasbu’r-Raye, 2/183 [2] Hidaye, Merginanî, 1/80; İhtiyar, Mevsılî, 1/79; Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’1-İslâmî, 2/315; el-Mevsuatu’1-Fıkhıyye, 25/30 [3] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 10/235 [4] Elmalık Hamdi Yazır, a.g.e., 10/248 [5] Buhari, Umre, 19; Cihad, 126 [6] Said Nursî, Sözler, 468 [7] Nisa, 101 [8] Buhari, Taksir, 4; Müslim, Hac, 413-424 [9] Bakara, 184-185 [10] Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., 10/255

Otobüste namaz kılabilir miyiz, köyümüzde seferi sayılır mıyız?

Efendim, seyahatlerde ilk tedbir, namaz vakitlerinde durmayacağını tahmin ettiğiniz vasıtaya abdestli olarak binmektir. Çünkü her şeyden önce abdest varsa mecbur kalınca hemen namazı kılma imkanı da vardır. Abdest yoksa fırsat olsa da namaz kılma imkanı yok demektir…

Bunu böylece ifade ettikten sonra yolculuk sırasında bilinmesi gereken mühim maddeleri şöyle sıralayabilirim:

1) Seyahatlerde içinde yolculuk yaptığınız vasıtanın namaz vakti çıkmadan bir yerde duracağını ümit ediyorsanız namaz için beklemelisiniz. Vakit içinde durduğu yerde hemen inip namazınızı normal şekilde kılmayı tercih etmelisiniz. Çünkü yerde kılınan namaz tamdır. Vasıta içinde koltukta kılınan ise eksiktir. Kıyamı, secdesi yarımdır. Tamı kılmak mümkünken elbette yarımı tercih etmek uygun olmaz. Bu sebeple, sorumlulardan namaz kılmak için müsait yerde durmasını teklif etmeli, vaktin sonunda da olsa yerde kılmaya gayret göstermelidir…

2) Vasıtanın durmayacağına kanaatiniz kesinleşmiş, vaktin sonuna doğru da yaklaşılmışsa, artık daha fazla beklemeye sebep yoktur. Namazınızı kazaya bırakmaktansa hemen oturduğunuz koltukta mümkün olan nasılsa öylece kılmalısınız. Koltuktaki oturuşunuzu namazda ayakta durmak, biraz eğilmeyi rüku’a eğilmek, biraz daha aşağıya eğilmeyi de secdeye inmek olarak kabul eder, namazınızı oturduğunuz koltukta böylece kılarsınız. Bu sırada başınızı önünüzdeki koltuğa dayamak, koymak gibi bir mecburiyetiniz olmaz. Başın ayakların ucuna bakıyor şekilde boşluğa secde etmesi yeterlidir.

3) Koltukta namaza başlarken ilk tekbiri kıbleye yönelik olarak almak güzel bir başlangıç olur. Ancak bu da mümkün olmuyorsa kıble mecburiyeti de kalkar. Böylece, otobüste abdestli bulunan kimse vaktin sonuna yaklaşınca namazını oturduğu yerden kolayca kılar, yerine getirilmesi mümkün olmayan bir zorluk ve imkansızlıkla karşı karşıya kalmaz…

4) Bütün bu kolaylıklara rağmen yine de namazını vasıta içinde kılma fırsatını kaçırmış olan kimse için her şey mahvoldu, bütün çareler bitti, manevi hayat da tümüyle gitti.. demek değildir. Rabbimiz af ve mağfiret sahibidir. Bu durumda yapılacak ilk iş, varılan yerde kılınamayan bu namazı hemen kaza ederek kılmak, namaz borcuyla kalmamaya özel bir dikkat göstermek, böylece vaktinde kılma sevabından mahrum kalsa da borcundan kurtulma huzurunu yaşamak…

5) Doksan kilometreyi geçen yolculuklarda kılınamayan namazlar, sonra kaza edilirken yolcu namazı olarak kaza edilir. Yani kısa kılınır. Borç ne kadar ise kaza edilecek namaz da o kadar olur.

6) Yolcu şayet ikamet ettiği yerden çıkıp da vaktiyle doğup büyüdüğü köyüne gidiyorsa, yol boyunca seferi sayıldığı halde köyüne varınca (bir görüşe göre) seferiliği biter, diğer görüşe göre köyünde de olsa seferiliği devam eder. Bu konuda iki farklı içtihat vardır. Bunlar iyi bilinmediğinden farklı cevaplardan şaşırmalar olmaktadır.

Bu sebeple, aile ve çocuklarıyla ikamet ettiği yerden kalkıp (doksan kilometreden uzak olan) doğup büyüdüğü memleketine doğru yola çıkan kimse, yol boyunca seferi olduğu halde vardığı memleketinde (evi, bahçesi, tarlası duruyorsa İmam-ı Muhammed’e göre) seferilik biter… Artık burada namazlarını tam olarak kılar. Çünkü evi, tarlası duruyor. Demek ki çifte vatandaşlık geçerli bu görüşte. İki uçtaki vatanlarda seferilik yok. Sadece yol boyunca vardır.

Diğer iki imama göre ise, vaktiyle terk ettiği memleketine gelince de seferiliği devam eder. Çünkü burasını bırakmış, yeni bir memleket edinmiştir. Onun memleketi artık ailesiyle yaşadığı yeni yeridir. Terk ettiği doğup büyüdüğü eski memleketinde artık seferi sayılır. (Şayet on beş günden az kalacaksa.) On beş günden çok kalacaksa zaten seferilik nerede olursa olsun hemen bitmiş olur…

Hangi içtihat tercih edilmeli? Her iki görüşle de amel edenler vardır. Dileyen birinci görüşü tercih eder, evi, tarlası bulunan memleketine gelince seferiliği hemen bitirebilir. Namazlarını kısaltmadan kılar. Çünkü insanın kendi köyünde kendisini misafir sayması pek de cazip gelmez…

Müçtehitlerimizin bu gibi farklı içtihatlarının hayır getireceğine önceden işaret eden Efendimiz;”Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır!”buyurmuştur. Hangi içtihadı tercih ederseniz ondaki rahmete nail olursunuz, demektir… Ahmet Şahin

Kerahet Vakitleri İçinde Kaza Namazı Kılınır mı?

Namaz, Allah tarafından Müslüman olan her insan üzerine teklif olunan farz bir ameldir. Bu husus, birçok ayet ve hadis-i şerifte net bir biçimde izah edilmektedir. Ama bir insan İslâm’a geç uyandı, hayatının belli bir döneminde namaz kılmadı ise, onları kaza etmek mecburiyetindedir.

Kaza, bir farz veya vacibi vakti çıktıktan sonra yapmak demektir. Dolayısıyla namaz kendilerine farz olduktan sonra onu özürsüz olarak kılmayan kişiler elbette günahkar olur. Namazların kaza edilmesi gerektiği hakkında Allah Rasulü (sav) Enes b. Malik’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte “Biriniz uyuyarak ya da unutarak namazını kılamadıysa hatırladığı an hemen o namazı kılsın. Zira Allah, “Beni anmak için namaz kılın” buyurmaktadır.” (1)

Yine Nebiler Serveri (sav), Hz. Enes’in rivayet ettiği bir başka hadiste “Kim uyuyarak veya unutarak namazını geçirirse o namazın kefareti, hatırladığında onu kılmasıdır. Bunun haricinde onun kefareti yoktur” demektedir. (2) Ayrıca Allah Rasulü (sav) bir yolculuk esnasında nöbetçinin uyuyakalması neticesi sabah namazını kılamamış, peşi sıra onu hemen kaza etmiş (3), Hendek Savaşında savaş sebebiyle ikindi namazını fırsatını bulamamış ve onu da güneş battıktan sonra kaza etmiştir. (4)

Aslında soru ile direkt irtibatı olmasa da ” fevt edilen namazların kazası yoktur” gibi düşüncelerin dolaştığı günümüzde, bu sözde fikirlerin bir geçerliliği olmadığını birkaç hadis ile arzedelim istedik.

Gelelim kerahet vakitleri içinde namaz kılınıp kılınamayacağına; hepimizin bildiği gibi kerahet vakitleri beş tanedir ve bunlar Allah Rasulü (sav) tarafından iki ayrı hadiste beyan edilmiştir. Bunlara göre, güneşin doğma, istiva (göğün ortasında durduğu vakit) ve batma anları ile (5), sabah namazından sonra güneş doğana ve ikindi namazından sonra güneş batana kadar olan vakittir. (6) Bu vakitler içinde -cuma ve günün ikindi namazı hariç- namaz kılmak, ölüleri gömmek, tilavet secdesi yapmak, cenaze namazı kılmak mekruh sayılmıştır. Kerahet vakitleri içinde ilk üç vaktin başlangıç ve bitiş süreleri ortalama 40-50 dakika arasıdır. Yani güneşin doğması ile bir mızrak boyu yükselmesi, güneşin tam tepe noktasından zevale doğru gitmesi ve sararma vaktinden batımına kadar olan bu 40-50 dakikalık süreler, kerahet vakti olarak kabul edilmiştir. Buna göre güneşin doğmasından 40-50 dakika sonrası ve öğle ezanı ile akşam ezanı vakitlerinden 40-50 dakika öncesi kerahet vakitleridir.

Mezheplerin bu konudaki hükümlerine gelince; Hanefî mezhebine göre, saydığımız beş vakit içinde namaz kılmak tahrimen mekruhtur. Şafiî mezhebine göre ilk üç vakit içinde tahrimen mekruh, diğer iki vakitte tenzihen mekruhtur. Malikilere göre ilk üç vakitte nafile namaz haram, diğer iki vakitte tenzihen mekruh ve Hanbelilere göre ise, beş vakit içinde de namaz kılmak haramdır. (7)

Burada ilk üç vakit içinde namaz kılmanın (mezheplerin farklı hükümlerine göre) haram veya mekruh olmasının illeti Efendimiz (sav)’in beyanına göre güneşin doğarken ve batarken güneşe tapan kafirlerin ibadet vakti olması, istiva anında ise cehennemin tutuşturulmasıdır. Sabah ve ikindi namazlarının edasından sonra namaz kılınmamasının hikmeti ise, bu vakitlerde namaz kılmak mesnun değildir. Çünkü, Allah Rasulü (sav) hayat-ı seniyeleri içinde bu vakitlerde hiç namaz kılmamıştır. Bununla beraber bu kerahet vakitleri içinde namaz kılınca, mea’l kerahe caiz olup, iadesi gerekmez. (8)

Fakat kaza namazları mezhepler içinde ehemmiyetine binaen farz ve nafile namazlardan ayrı mütalâa edilmiştir. Buna göre, Hanefi mezhebi ilk üç vakit içinde kaza namazı kılmak caiz değil derken, sabah ve ikindi namazlarından sonra caiz demektedir. Maliki, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ise, kerahet vakitleri de dahil bütün vakitlerde ” kim bir namazı uyuyarak ya da unutarak kılamamışsa, hatırladığı an onu kılsın” hadisine dayanarak kaza namazlarının kılınabileceği hükmünü çıkartmışlardır. (9)

Netice itibarıyla; namaz bizim Rabbimize karşı olan kulluk borcumuzdur. Dolayısıyla onu her halükârda ve her türlü şartlar altında yerine getirmekle mecbur ve mükellefiz. Şayet şu ya da bu sebeple, bunları vaktinde yerine getirmedi veya getiremediysek, ölümün her an başımıza gelebileceği, Rabbimizin ” neden, niçin?” soruları karşısında hacaletimizden iki büklüm olacağımızı hatıra getirerek, onları İslam’ın öngördüğü şartlar içinde kaza etmemiz gerekmektedir.

Ahmet Kurucan

[1] Ahmed bin Hanbcl, Müsned, 3/184 [2] Buhari, Mevâkîtü’s-Salât, 37 [3] Buharı, Mevâkîtü’s-Salât, 35 [4] Buharı, Mevâkîtü’s-Salât, 36; Müslim; Mesâcid, 209 [5] Müslim, Müsâfirin, 294 [6] Müslim, Müsâfirin, 285, 286 [7] Vehbe Zuhayli, el-fıkhu’1-İslâmî, l /521 [8] Müslim, Müsâfirin, 294 [9] Vehbe Zuhayli, a.g.e, 2/143-144

Güneş ve Ay Tutulmasında Niçin Namaz Kılınır?

Güneş ve ay tutulmasında ikişer rekât nafile namaz kılmak, tutulmaları önlemek, yahut gidermek için değildir. Belki bu hâdiseler, böyle ibadetlerin vakitleri olmasındandır. Nasıl güneş göğün tam ortasına gelince öğle namazının vakti geldi, diyor, namaz kılıyorsak; güneş tutulunca, yahut ay kapanınca da, işte böyle iki rekât sünnetin vakti geldi deyip Resûlullah’a ittiba ederek namaza duruyor, dünyayı ve kâinatı vaz ettiği kanunlarıyla idare eden Rabbimize hamd ve şükürler ediyoruz. Kaldı ki, iki rekât namaz kılma sünneti, sadece bu iki hâdiseye münhasır değildir. Bütün felâketlerde, sel yangın, zelzele ve düşman tehlikesi gibi hallerde Allah’a yönelmek, mahuz kalınan bu gibi afetlerden ümmet-i Muhammed’i korumasını niyaz etmek de sünnettendir. Her türlü beşerî tedbirlerin yok olup, tesirsiz kaldığı demlerde Rabbimizden meded umup, imdad istemek en güzel ve zaruri bir ilticadır. Başka Ümit kapısı, imdat yeri de yoktur zaten. Dinî meseleleri bilmeyen bazı itikatsız kimseler, bu namazları, başlayıp bitmesi hesaplarla belli olan bu hâdiseleri önlemek, yahut gidermek için kılınan namazlar zannettiklerinden itiraz ediyor, ehl-i imanı zan altında tutmak istiyorlar. Halbuki, bu gibi hâdiseler böyle namazların vaktidir, edâ etme zamanıdır. Yoksa önleme, giderme sebebi değildir. Nitekim günde beş vakitte kıldığımız namazlar da, zamanı değiştirmek, gidişatı önlemek için olmayıp vakitlerinin gelişinden dolayı kılınan namazlar olduğu gibi. Ahmet Şahin

Doktor Hastasını Bırakıp Cumaya Gidebilir mi?

Hastanın cumaya gidip gelinceye kadar müsaade etmeyecek kadar sıkı bir bakıma ihtiyacı varsa, bu ihtiyacı karşılayacak cuma mükellefiyetinde olmayan biri de mevcut değilse (cuma kendisine farz olmayan kadın gibi) bu bakıcı cumaya gitmeye mecbur olmaz. Cuma yerine öğle namazını kılmakla o günkü ibadet mükellefiyetini eda etmiş olur. Namaz borcuyla kalmaz.

Bu husus, bütün zaruri mecburiyetler için böyledir. Cuma namazında imtihana girmek zorunda kalan talebe, girmediği takdirde bu hakkını kaybediyor, bir daha kolayca o hakkı elde edemiyorsa imtihana girer, çıkınca kılınmış olan cuma namazı yerine o günkü öğle namazını kılar. Böylece öğle vakti ibadet mükellefiyetini yerine getirmiş olur. Cumayı kılamamışsa da öğleyi kılmış olmakla öğle ibadeti borcundan kurtulmuş olur.

Dinimizde, ya hep, ya hiç’cilik yoktur. Elbette ki, en güzel olanı cumayı kılmaktır. Şayet büyük veya küçük zaruretlerden dolayı cumayı kılamamışsa artık her şey mahvolmuş, dini hayatı yıkılmış demek değildir. Cumayı kılamayan, hiç olmazsa öğle namazını kılar, böylece yapılması lâzım geleni yapar. Öğle ibadeti borcunu eda etmekle vicdanen müsterih olur. Mesuliyet, bu hakkını kullandırmayan idarecilere ait bulunur. Ahmet Şahin

Seferî Olan Kimseye Cuma Namazı Farz mıdır?

Seferi kimseye cuma farz değil, demek, cuma kılarsa câiz olmaz, demek değildir.

Belki seferî kimse cumayı kılmaya mecbur değil demektir. Yâni seferî kimse fırsatını bulur da cumasını kılarsa, yerli kimse gibi cuması sahih olur. Ayrıca öğle namazı kılmaya mecbur olmaz. Öğleyi kılarsa kaza niyetiyle kılar, iyi etmiş olur. Ahmet Şahin

Önce Kim İmam Olur?

Sayacağımız vasıflar kimde bulunursa imamlığı önce o yapacağından, tereddütleri zâil olur… İmamlık yaparken kimler ön sırayı alır?

1) Bir topluluğun içinde imamlık yapacak olan, o topluluğun namazın farzını, sünnetini en iyi bileni olmalıdır. Hangisi namazla alâkalı mes’eleleri diğerlerinden daha fazla bilir, namazın neden bozulup, neden sehiv secdesi gerekeceğini iyi kestirirse o, imamlıkta en önde gelir, ilk hak onundur.

2) Bundan sonraki sırada, okuyuşu güzel olan, tecvid üzere okuyan gelir. Hangisi Kur’ân-ı Kerîm’i güzel okur, tecvidine riayetle edâ ederse o imamlık yapar.

3) Bundan sonra da, takvâ üzere olanı seçilir. Haram – helâl titizliğinde önde geleni tercih edilir.

4) Dördüncü olarak yaşlı olanı seçilir, beşerî duyguları yorulmuş, ruhî tarafı artık gençleşmiş ihtiyarlar imamlığa dâvet edilir.

5) Beşinci olarak ise, herkesle iyi geçinen güzel ahlâklı kimse tercih edilir. Bıraktığı iyi intiba yüzünden imamlığı tasvip göreceği düşünülür. Fıkıh kitapları, bir cemaat ve topluluk içinde imamlık yapacakların sırasını böyle tespit eder.

Şu sıralamalarda kimlerin imamlık yapmaları gerektiği açıkça izah edildiğinden, artık falan, ya da filân yapmalı şeklinde bir şüpheye hiç sebep yoktur. Namazla alâkalı farzı, vâcibi, sünneti hangisi en iyi biliyorsa, ilk imamlık hakkı onundur. Bu hak ona âittir. Bundan sonra da iyi Kur’an okuyan, tecvidi ve usûlünü en iyi bilen imamlık yapacaktır… Şurasını da unutmamak gerekir ki, bu saydığımız sıra, vazifeli kimse bulunmadığı, yahut hâne sahibi imamlığa talip olmadığı takdirdedir. Şâyet orada imamlığa resmen tâyin edilmiş biri varsa, hak onundur. Yahut da ev sahibinin olur. Ancak, bu saydığımız sıra, onların müsaadesinden sonra bahis mevzuu olur. Hatırlanması gereken bir başka husus da, bu sıraya riayet edilmeden yapılan imamlığın da sahih olduğudur. Cemaat içinde namazın farzını, vâcibini, sünnetini en iyi bilen biri varken, böyle bilgi sahibi olmayan bir başkasını imamlık yapmaya zorlayabilirler. Mihraba o geçebilir. Biz onun arkasında da Resûl-i Ekrem Efendimizin şu hadîs-i şerîf’i bütün fıkıh kitaplarında nazara verilmektedir: “Her iyi ve kötünün arkasında namazınızı kılın!”Şu kadar var ki, yakınımızda iki imam varsa, biz bunun en bilgili ve takvâlısını tercih ederiz. Öteki kötü tavırlıya gitmek istemeyiz. Buna da şu hadîs-i şerîf teşvikçi olur: “Müttakî bir imamın arkasında namaz kılmak, Peygamber arkasında namaz kılmak gibidir.” Ahmet Şahin

Bazı Günahları İşlediğini Bildiğimiz İmamın Arkasında Namaz Kılamaz mıyız? Bu Halinden Dolayı İmamın, Dedikodusunu Yapmamız Câiz midir?

Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Her iyi ve günahkâr kimsenin arkasında namazınızı kılın”buyumuş, bize bu mevzuda en nihâî ölçüyü vermiştir. Demek ki, imamın bazı günah ve hatalarını bilsek, yahut tahmin etsek bile arkasında namaz kılmaktan vaz geçip dedikodusunu yapmamız uygun olmaz. İslâm büyükleri imamın kusur ve hatalarını öne sürüp de arkasından dedikodu yapmayı uygun bulmamış, Yezid ve Velid gibi bir sürü fısk-ı fücûrun sahiplerinin arkasında bile namazlarını kılmış, ıslahları için gayret göstermişlerdir.

Bu yüzden fıkıh kitaplarında, fâsık imamın arkasında namaz kılınacağı yolunda hükümler vaz edilmiştir.

Ancak, hal ve tavırlarını beğenmediğimiz imamı bırakıp beğendiğimiz imama gidebiliriz. Bu bir tercih meselesidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz takvâ imamın arkasında kılınan namazı Peygamber arkasında kılınan namaza benzetmiş, imamın takvâsının tercihe şâyân olduğuna işarette bulunmuştur.

Ancak bu, beğenmediğimiz imamın gıybetini yapmaya, hakkında söylentiler çıkarmaya cevaz vermez. İmamı ikâz ve faydalı olmak başka şey. Söylentilere sebep olacak bir fitne meydana getirmek de bir başka şey. Fitneden korkmak lâzımdır. Çünkü fitneye sebep olana lânet vardır.

Bununla beraber cemaati kaçıran imamı ikâz eden hadisler de vardır. Birinin meâli şöyledir:

— Kendisinden nefret ettirdiği insanlara imamlık yapmakta ısrar eden kimseye Allah lânet eder!

Cemaatini sevmeyen, kendisini onlara sevdirmeyen imama bundan daha ağır ikâz ve ihtar olur mu? İmam, cemaati küstüremez, kendisi de cemaatine küsemez, küçük görüp basite alamaz. Onların görüş ve düşüncelerine saygı duyacak, haklı olanlarını benimseyecek, olmayanlarını da yumuşak bir dille izah edip, doğrusunu gösterecektir. İrşad makamının gereği budur.

Şüphesiz ki cemaat da böyle imamın dedikodusunu yapamaz, söylentilere sebep olamaz. Olursa fitneci damgasını yemekten kurtulamaz. Ahmet Şahin

Namazda elbiseyi düzeltmek namazı bozar mı?

Namaz kılarken havaların sıcak olmadığı zamanlarda cübbe giyiyorum. Eğilip doğrulurken zaman zaman cübbe üzerimden kayıyor, üzerine bastığım oluyor ve çekip tekrar düzeltiyorum. Ayağa kalkınca cübbeyi toparlıyorum. Bunun namazın sıhhatine zararı var mı?

Bu yapılan davranışın namazı bozma şüphesinin bulunması, bunun amel-i kesirden sayılıp sayılmamasıyla alakalıdır. Bunun için öncelikle bunun açıklamasını yapmak gerekir.

Amel sözlükte; iş, eylem, hareket demektir. Kesir ise çok anlamına gelir. Sıfat tamlaması olarak amel-i kesir, “çok hareket” demektir. Fıkıhta namazı bozan işlerle ilgili olarak kullanılan bir terimdir. Bir kimse namazda iken, dışarıdan gören kimsenin onun namazda olmadığına kanaat getirecek derecede ilâve hareketler yapıyorsa buna “amel-i kesir” denir. Eğer dışarıdan bakan kişi, namaz kılanın namazda olup olmadığında şüphe ederse, buna “amel-i kalîl (az hareket)” denir. Namazda yapılan çok hareket (amel-i kesir) namazı bozar. Meselâ namaz kılan kimsenin, namaz içinde ceketini çıkarması, çorap giymesi, birisiyle konuşması gibi. Paltonun eteklerini toplama, takke veya sarığı düzeltme gibi hareketler ise az hareket (amel-i kalîl) sayılır ve namazı bozmaz.

Fıkıh kitaplarımızda, amel-i kesîr ve kalîl için şu ölçüler verilmiştir:

1) Uzaktan bakanın namaz kılan şahsın, yapması sebebiyle namazda olmadığına şüphe etmediği iş amel-i kesîr; namazda olup olmadığında şüphe ettiği iş ise amel-i kalîl’dir. 2) Âdet olarak iki elle yapılan iş amel-i kesîrdir. Bunun bir elle yapılması hükmü değiştirmez. Sarık sarmak, kemer bağlamak gibi. Âdeten bir el ile yapılan iş amel-i kalîldir. Takke giymek ve çıkarmak gibi. Ancak bunu üç defa tekrar ederse ameli kesîr olur.

3) Birbiri ardınca yapılan üç hareket amel-i kesir, değilse amel-i kalîl sayılır. 4) Amel-i kesîr kasten yapılan iştir.

5) Durum namaz kılanın görüşüne bırakılır. Onun çok gördüğü iş ameli kesir, az gördüğü ise amel-i kalîldir.

Buna göre cübbeyi düzeltirken amel-i kesirde bulunulmamalı, mümkün olduğu kadar az hareketle bu düzeltme işini yapmalıdır. Böyle yapıldığı takdirde bu davranış ameli kesire girmez ve dolayısıyla namaz bozulmaz.

Bir kişi başka mezhepten bir imama uyabilir mi?

Mezhep ayrılığı imamete ve iktidaya (imama uymaya) engel değildir. Yani, bir şafi imama, bir Hanefi veya bir Hanefi imama bir Şafi uyabilir.

Kendi mezhebinden olmayan bir imama uyan kimse, o imamda kendi mezhebine göre namaza mâni olacak bir şey görmedikçe ve yakinen bilmedikçe ona uyarak namaz kılması caiz, namazı da sahihtir. Ancak arkasında namaz kıldığı imamda kendi mezhebine göre namazı bozacak bir durumu gören, buna vâkıf olan kimsenin o imama uyması caiz olmaz. Bu, Hanefi ve Şafilerin görüşüdür. Maliki ve Hanbelîlere göre, namazın kabul olması için imamın kıldırdığı namazın kendi mezhebinde sahih olması cemaat için de yeterli görülmüştür.

Gusül Abdestiyle Namaz Kılınır mı?

Gusül abdesti almakla abdestte almış olunur. Fakat, gusül alırken abdesti bozan durumlardan birisi gerçekleşirse sadece gusül almış olunup abdest alınmış olmaz. Gusül abdesti alınırken abdesti bozan durumlardan birisi olmadıysa o gusül abdestiyle namaz kılınılabilir.

Namazda Kaçıncı Rekatta Olduğumuzu Unutursak Ne Yapmalıyız?

Bir kimse, kıldığı bir namazın rekatlarında şübhelense bakılır: Eğer bu şübhe kendisine ömründe ilk kez arız olmuşsa, o namazı yeniden kılar. Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “Sizden biri namazında kaç rekat kıldığı hususunda şüpheye düşerse namazı yeniden kılsın.” buyurmuştur.(1) Fakat birkaç defa olmuşsa araştırır ve kanaatine göre hüküm verir. Bu hususa dair hadisi şerif de şöyledir: “Sizden biri şüphelendiği zaman doğruyu araştırsın ve galip kanaatine göre namazını tamamlasın.”(2)Namazı yeniden kılması gerekmez. Araştırmada kalbin şahidliği yeterlidir. Mesela,sabah namazını kılarken bir rekat mı kıldım, iki rekat mı? diye şübhelenip de bir rekat kılmış olduğuna kalben hüküm verse, ihtiyaten buna bir rekat daha ilave eder. Bu husustaki tereddütlerinden dolayı da sehiv secdeleri yapar. Aksine olarak iki rekat kılmış olduğuna hüküm verirse bu takdirde oturur. Teşehhüdden ve selamdan sonra sehiv secdelerini yapar. Hiç birine karar veremiyorsa, az olanı esas alır, çünkü az olanda kesinlik vardır. Bu konuda ise, şöyle bir hadisi şerif beyan buyurulur: “Sizden biri namazında şüphe ederse, üç mü yoksa dört mü kıldığını bilemezse, şüphelenmeyi bıraksın ve en az rekatı esas alarak namazına devam etsin.”(3)Bu durumda bir rekat daha kılar; ancak bu takdirde şübhelendiği rekatin sonunda oturur. Ondan sonra kalkıp o bir rekatı kılar. Çünkü önceden iki rekat kılmış olması ihtimali vardır. Bu durumda namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.Dört rekatlı bir namaza başlamış olan kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı, ikinci rekat mı? olduğunda şübhe edip bir bir karar veremezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve her bir rekatın sonunda ihtiyat olarak bir kere teşehhüd mikdarı oturur; bu şekilde dört defa kade yapılmış olur. Çünkü birinci sayılan rekatın ikinci ve üçüncü sayılan rekatın dördüncü rekat olması ihtimali vardır.Bir kimse kıldığı rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı? olduğundan şübhe etse, bu rekatın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemezse, bunu ikinci rekat sayar. Geri kalan rekatları da tamamlar. Akşam namazı ile vitir namazı bu hükmün dışındadır. Bu şekildeki bir şüphelenme bu namazlardan birinde olursa, oturmak gerekir. Çünkü şübhelenilen rekatın üçüncü rekat olması da ihtimal dairesindedir. Bu durumda teşehhüdden sonra bir rekat daha ilave edilir. Çünkü şübhelenilen rekatın ikinci rekat olması da mümkündür. Sonunda da sehiv secdeleri yapılır.Dört rekatlı namazlarda, kılınan rekatın dördüncü rekat mı, beşinci rekat mı olduğunda ve sabah namazında kılınan rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda, akşam ile vitir namazlarında da kılınan rekatın üçüncü rekat mı, dördüncü rekat mı, olduğunda şübheye düşülse, sonunda oturulur ve teşehhüdden sonra kalkılıp bir rekat daha kılınır. Çünkü bu rekatların üçüncü, dördüncü veya beşinci rekat olması muhtemeldir. O halde ilave edilen birer rekat ile fazla olan mikdar nafile olmuş olur. Sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu şübhe, kıyam veya rükü veya rükudan kıyama geçiş halinde olduğuna göredir. İlk secde yapıldıktan sonra şübhelenme olursa, ittifakla namaz batıl olur. Çünkü şübhe edilen rekat fazla olup son oturuşun terk edilmiş olması ihtimali vardır.

Dipnotlar:

1- Zeylaî, Nasbu’r Râye, 2/1732

2-Buhari, Sehv 6-7; Müslim, Salât 19-20

3- Zeylâî, a.g.e. 2/174

Cemaatle Kaza Namazında İmamla Cemaatin Aynı Namazı mı Kılması Gerekir?

Cemaatin imama uymasının bazı şartları vardır. Bunlardan biri de, imamla cemaatin kıldıkları namazın aynı olmasıdır. Veya imamın namazı cemaatin namazından daha üstün olmalıdır. (Nafile namazı kılan kişinin farz namazı kılan imama uyması gibi). Buna göre Hanefî mezhebinde cemaatle kaza namazı kılmanın şartı, imam ve cemaatin aynı vaktin namazını kılmalarıdır. Eğer cemaat farklı bir namazı kılıyorsa bu nafile yerine geçer.

Cuma Namazını Kılamadığımızda Öğle Namazını Cemaatle Kılabilir miyiz?

Özürlü, mahpus ve yolcuların cumadan önce ve sonra şehirde öğle namazını cemaatle eda etmeleri kerahet-i tahrimiye ile mekruhtur. Çünkü bunda cemaatı azaltmak ve şeklen bir aykırılık vardır. Bu ibare, cuma günü camiden başka bütün mescitlerin kapanacağını ifade eder. Cumayı kaçıran şehir halkının dahi öğleyi cemaatle kılmaları mekruhtur. Onlar öğleyi ezansız, ikametsiz ve cemaatsiz olarak kılarlar. Hastanın, öğleyi imam namazdan çıkıncaya kadar geciktirmesi müstehaptır. Geciktirmezse mekruh olur. Sahih kavil budur.

Özürlü kimselerin cuma günü öğle namazını cemaatle kılmaları mekruh olunca özürsüzlerin bunu yapması evleviyetle mekruh olur. (İbni Abidin Ter, 3/.324)

Ancak bir yerde cuma namazının farz olması için gereken şartlar bulunmuyorsa yani cuma namazı kılınmıyorsa, orada öğle namazı cemaatle kılınabilir.

Cuma namazının ilk ve son sünnetleri sünnet-i müekkede mi yoksa sünnet-i gayri müekkede midir?

Cuma namazının ilk ve son sünneti sünnet-i müekkededir. Bu sünnetler hadislerde şu şekilde yer almaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) cumadan önce dört rekât nafile namaz kılmış, ashab-ı kiram da buna devam etmiştir. (İbni Mace, İkame, 94) Buhârî dışında cemaatin, Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre, Nebi (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz, cuma namazını kıldığı zaman, bundan sonra dört rekât daha kılsın” (Müslim, Cuma, 67)

Cumayı üst üste üç defa mazeretsiz terk edenin kalbi mühürlenir mi?

Hadisi şeriflerde “Özürsüz olarak üç defa Cuma namazını kılmayanın kalbi mühürlenir…” “… İslam’a sırtını dönmüş olur.” “Kim Cuma namazını özürsüz terk ederse münafık olarak yazılır.” “Ya cumayı terk etmeyi bırakırlar, ya da Allah kalblerini mühürler de gafillerden olurlar” buyrulmaktadır. (Ebu Davud, Salât 210; Tirmizi, Salât 359; Nesai, Cuma 2) Müslümanlıktan çıkar şeklinde ifade yoktur. Dolayısıyla Cuma namazlarını terk edenleri bir kâfir gibi göremeyiz. Ancak durumunun çok kritik olduğu da aşikârdır. Çünkü kalbi mühürlenir, münafık olur, İslam’a sırtını dönmüş olur deniyor. Bir de dikkat edilirse, sebepsiz yere deniyor. Demek ki, vakti ve imkânı olanlar eğer Cuma namazına bile bile gitmezlerse çok tehlikeli bir duruma düşmüş olurlar. Küfre giden bir yol açılmış demektir. Dine kolay yönelemez o insan. İçinde Allah inancını tam hissedemez. Allah’tan kuvvetli bir vesile olması lazım ki doğru yola girebilsin.

Her günaha olduğu gibi, cumayı terk günahına da hemen tevbe gerekir. Daha önce bir takım sebeplerden dolayı, dinde çok önemli bir farz olan bu ibadeti yerine getiremeyen kişi, pişmanlık ve tövbeyle tekrar Allah’a yönelmeli ve kararlılık içerisinde namazlarını kılmaya çalışmalı ve bol bol sadaka vermelidir.  (Ebu Davud, Salat 211)

Hutbe okunurken cumaya gelenin cuması kabul olur mu?

Açıklama: Ben cuma namazlarında genelde cemaate geç katılıyorum. Bu bazen zaruretten olsa da genelde ihmalden kaynaklanıyor. Camiye girdiğimde hutbenin bir kısmı okunmuş oluyor. Bu durumda benim kıldığım Cuma namazları sahih midir? Cuma namazının sahih olması için hutbenin asgari ne kadarını dinlemek gerekir?

Hutbe, Cuma namazının sıhhat şartlarındandır. Yani hutbesiz bir namaz sahih olmaz.

Ebu Ha­ni­fe’ye gö­re hut­be­nin rük­nü Al­lah Teâlâ’yı zik­ret­mek­ten iba­ret­tir. Bu yüz­den hut­be niye­tiy­le yal­nız “Elhamdulillâh” ve­ya “Süb­ha­nal­lah” ya­hut “Lâ ilâhe il­lal­lah” de­ni­le­cek ol­sa ye­ter­li olur. Çün­kü “Al­lah’ı zik­ret­me­ye ko­şun” ayet-i ke­ri­me­sin­de zik­rin azı ile ço­ğu ara­sın­da bir ayı­rım ya­pıl­ma­mış­tır. Hz. Os­man’ın ha­li­fe olun­ca ilk cu­ma hut­be­sin­de “Elhamdulillah” de­dik­ten son­ra di­li tu­tul­muş ve inip cu­ma na­ma­zı­nı kıl­dır­mış­tır.

Ebu Yu­suf ile İmam Mu­ham­med’e gö­re, hut­be de­ne­cek ka­dar uzun bir zik­rin ya­pıl­ma­sı ge­re­kir. Bu da “Ta­hiy­yat” mik­ta­rı hamd ve salâvat ile Müslümanlara du­a­dır.

Haftada bir gün bir mekânda toplanmış olan müminlerin başta dini konular olmak üzere, onların hayatlarını kolaylaştıracak, ilişkilerini uyumlu hale getirecek her konuda aydınlatılması için hutbe bir vesile ve bir fırsattır. Hutbe esasen bu gayeyi gerçekleştirmek için düşünülmüştür; bu sebeple her ne kadar farz olan miktarı Ebu Hanife’ye göre Allah’ı zikretmekten ibaretse de, Müslümanların namaza zamanında gelmeleri ve en güzel şekilde sünnetleriyle beraber bu vazifelerini ifa etmeleri gerekir.

Bu bilgiler ışığında soruya baktığımızda Cuma namazının hutbesinin başına yetişemeyen kimsenin namazı sahih olduğu görülüyor. Ancak ihmalkârlıktan dolayı ve özellikle de bunu alışkanlık haline getirerek kişinin Cuma namazına devamlı geç gelmesi tasvip edilecek bir davranış değildir. Diğer yandan bu şekilde hutbenin yarısında camiye gelen kişi, Cuma namazının sünnetini de vaktinde kılmamış olur.

İşyerinden cumaya izin vermiyorlar, ne yapabilirim?

Açıklama: Ben bir fabrikada çalışıyorum. Bizim fabrikada Polonya’dan getirilen makinemiz var. O makine hiç durmuyor. Bu yüzden cuma namazını kılmamıza izin verilmiyor. Böyle bir durumda takınmamız gereken tavır ne olmalıdır?

Cuma namazı akıl-baliğ olmuş her erkeğe farzdır. Bundan dolayı cumaya gitmek için her hangi bir özrü bulunmayan kişilerin Cuma namazını eda etmeleri gerekir. Kişiyi cumadan alıkoyan özürler arasında bir işte çalışması yoktur. Yani öncelikle kişinin bir işte çalışmasının, cumaya gitmemek için bir özür olamayacağını belirtmek gerekir. Ancak kişi başka bir iş bulamıyorsa ve çalıştığı işte de Cuma namazını kılma imkânı yoksa o kişi ailesinin nafakasını kazanmak zorunda olduğundan yeni bir iş bulana kadar onun için bir zaruret durumundan söz edilebilir. Ve o kişi Cuma yerine öğle namazını kılar.

Normal şartlarda patronun işçilerini namazlardan alıkoyma gibi bir hakkı yoktur. Bir kişi bir işe başlarken iş sahibiyle belirli bir saat karşılığında çalışmak için anlaşsa bile o çalışma saati aralığında kalan namazlarını kılması gerekir. Ve bununla anlaşmayı ihlal etmiş olmaz. Çünkü namaz kılmak Allah hakkıdır. Ve Allah hakkının bulunduğu bir yerde kul hakkından söz edilemez.

Bundan dolayı öncelikle bizler bir işe başlarken namazlarımızı ve özellikle Cuma namazımızı kılabilecek miyiz, bunu düşünmeli gerekirse bu meseleyi iş sahibine açmalı ve ona göre işe başlamalıyız.

Şimdi sizin durumunuza baktığımızda şunları söyleyebiliriz. Sizin yapmanız gereken iş sahibiyle görüşerek cumayı kılabilmek için çözüm aramaktır. Bunun için de gerekirse makinenin kısa bir süreliğine durdurulması, bu mümkün değilse, Cuma saatinde çalışabilecek bir gayr-i müslimin iş başına geçirilmesi veya kadın bir işçi bulunması gibi bir şey yapılabilir. Bunların dışında meseleyi halledemiyorsanız, yeni bir iş aramanız, iş bulduğunuzda da hemen oradan ayrılmanız gerekir. Zira dünyamızı kazanalım derken ahiretimizden olamayız. Cuma namazı ise, ahiret açısından çok önemlidir.

Tek başına namaz kılan kimseye birisi uyduğunda ne yapılır?

Açıklama: Tek başına namazın farzını kılan kimseye başka birisi gelip uyduğunda, imam sesli okumaya hemen mi geçmeli, yoksa o sureyi bitirip yeni sureyi mi sesli okumalı ya da okuduğu sureyi tekrar baştan alıp mı okumalı?

“Cehrî namazlarda imama kıraati cehr (açıktan okuma) vacip olduğundan, Fatiha’yı yahut onun bir miktarını ve hatta surenin bile bir miktarını sırren okuduktan sonra kendisine iktida olunsa, onları cehren iade lâzım olur.” (Nimetü’l İslam, s.281)

Görüldüğü üzere sabah, akşam veya yatsı namazının farzını kılan kimse, kendisine birisinin uyduğunu anladığında, okuyuşunu açıktan yapar. Ve eğer okuması gereken kıraatin bir kısmını gizli okuduysa, baştan alarak yeniden sesli okuması icap eder.

İmamlığa kim daha layıktır?

Açıklama: Ben imam hatip lisesi mezunuyum ve su an üniversitede okuyorum. Arkadaşlarla beraber aynı evde kalıyorum. Cemaatle namaz kılacağımız zaman arkadaşlar benim imam olmam için ısrar ediyorlar. Ancak ayağımdan kaynaklanan bir rahatsızlıktan dolayı diz ustu oturamıyorum yan oturuyorum imam olmamda bir sakınca var mı?

Namazda imamlığa ehil olmanın bir sırası vardır. Buna göre “Namaz hükümlerini en iyi bilip, güzel Kur’an okuyan, daha müttaki olan, yaşça büyük olan, ahlâkça daha üstün olan, sesi daha güzel olan, elbisesi daha temiz olan, insanlar arasında itibarı daha fazla olan” bu sıralamada tercih edilirler. Arkadaşlarınızın sizi imamlığa geçirme sebebi, muhtemelen “imam hatiplidir, ilmihal bilgilerini daha iyi bilir, Kur’an’ı bizden düzgün okur” şeklindeki kanaatleridir. Bu konuda, başka imamlık yapabilecek selahiyette olan yoksa, siz imamlığın bütün şartlarını yerine getirmeye çalışarak o makama geçer ve namazını en güzel şekilde kıldırmaya gayret edersiniz. Başka ehil kimsenin olmadığı yerde, imamlığa geçmemeniz, bir mesuliyet doğurabilir. İmamlıkta, kıraatin düzgünlüğü, ilmihal bilgilerinin hazmedilmiş olması yanında temizliğe ayrı bir ehemmiyet gösterilmesi gerekir.

Ayrıca, “Abdestli kişinin teyemmümlüye; abdest uzuvlarını yıkamış olan kişinin, meselâ mest üzerine veya sargı üzerine meshetmiş olan kişiye; ayakta duranın oturan kişiye iktidâsı da, bunun tersine bir iktidâ da sahihtir.”

Sizin ayağınızın üzerine oturamamanız, abdesti bozan bir özürden kaynaklanmıyorsa, imamlık yapmanızda bir mahzur yoktur. Eğer özür grubuna giriyorsa, özürlülerin özürlü olmayanlara imamlık yapması caiz değildir. Yan oturamamanın, imamlığa mani bir tarafı yoktur.

Namazda unutarak fazla rekat kılarsak ne yapmalıyız?

Açıklama: 4 rekâtlık bir namazda unutarak 5. rekâta veya 2 rekâtlık bir namazda unutarak 3. rekâta kalktığımızda ne yapmalıyız?

Eğer son oturuşu yapmadan ayağa kalkarsa, hüküm aşağıdaki gibi olur: “Namazın farz olan son oturuşu yapmayarak sehven fazla rekâta kalkmış olan kimse tamamen kalkmış olsa da o rekâtı eğer ruku ve secde ile tamamlamadıysa hemen oturur, tahıyyatı okur ve farzı geciktirmiş olduğundan dolayı sehiv secdesi yapar. Bunda farz ile nafile birdir. Eğer ayaktayken hatırlasa veya hatırlamasa da yani bilerek veya bilmeyerek ruku ve secdesiyle rekatı tamamlarsa farzı nafileye dönüşmüş olur, namazı tekrar kılması gerekir.”

Eğer son oturuşu yaptıktan sonra fazla rekâta kalkması ise hüküm aşağıdaki gibi olur: “Son oturuşu yaptıktan sonra rukuyu yapmış bile olsa hemen oturup tahiyyatı okumadan selam verir. Çünkü bir rekâttan daha azı terk olunabilir. Ayakta iken selam verse dahi olur ama sünneti yerine getirmemiş olur. Çünkü sünnet olan oturarak selam vermektir. Eğer dördüncü rekâtta oturup sonra sehven kalkan kimse ruku ve secdesiyle bir rekat kılarsa bu farz olan dört rekatı iptal etmez. Bu kimse fazladan kılmış olduğu bu rekata bir rekat daha ilave eder ve iki rekat nafile kılmış olur. Fakat bu kimse vacip olan selamı tehir ettiği için ister ayaktayken hemen oturmuş olsun isterse fazladan iki rekât okuyarak oturmuş olsun, sehiv secdesini yapar. Bu iki rekat nafile namaz, vaktin son sünneti yerine geçmez.”

Kaynak: Nimetü’l İslam, Mehmed Zihni Efendi

Namaza başlarken dil ile niyet şart mıdır?

Bütün ibadetlerde olduğu gibi namazda da niyet şarttır. Niyet aslen bir azimden ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi ve bir işin ne için yapıldığını bilmesi demektir.

Namazla ilgili niyet, Yüce Allah’ın rızası için ihlâsla namazı kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Niyet kalbe aittir. Kalbden niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet geçerli değildir. Namaza başlarken yapılacak olan niyetin illa dille söylenmesi yani niyet edilen şeyin telaffuz edilmesi şart değildir. Niyetin mahalli kalptir. Niyet, yapılacak olan şeyi kalbin kast etmesidir. Hanefî fıkıh âlimleri kalbin kastettiği o ibadete, dilin tercüman olmasını müstehap görmüştür. Yalnız İmam Rabbani’nin bu konuyla ilgili bir görüşü vardır. O koca imam diyor ki, “Gafletin hüküm-fermâ olduğu şu devirde, niyet ağızla yapılmamalı, dilin telaffuzu terk edilmeli. Çünkü ağız bunu söylerken, asıl kalp yapması gerekli olan kastı terk edebilir.”

Buradan hareketle, ağzı ile niyeti söylerken, kalbi ile de bu akdi yapacak ve namaz sonuna kadar şuurluca akdine sadık kalacak olanların Arapça veya Türkçe niyetini söylemesinde bir mahzur yoktur. Aksi halde, dil ile söyleyeyim derken kalp bundan gafil ise bu durum tehlikelidir. Bir müstehap yapayım derken, farz olan niyet terk edilmiş ve namaz batıl olmuş olur.

Sonuç olarak vesveseye mübtela olmuş olabilirsiniz. Şeytanın oyunlarından birisi de budur ki ibadet edenlere vesvese verir. Acaba ibadetim oldu mu, gibi soruları ibadet edenin sinesine bırakır. O şahısta zamanla namazını tekrar kıla kıla, abdestini ala ala kendisinde bıkkınlık ve ümitsizlik hasıl olur. Hafızanallah “zaten benim ibadetimde kabul olmaz ki” deyip ümitsizliğe girer ve büsbütün yoldan çıkar ve şeytanı sevindirir. Değerli Kardeşim bu vesveseye ehemmiyet vermeyiniz ve namazlarım kabul oluyor mu diye teessür etmeyiniz. Zira vesveseler önem verdikçe şişer, büyürler ve başa bela olurlar. Allah’a çokça dua edin ve ona tevekkül kılın. Allah yardımcınız olsun…

Vitir namazının üçüncü rekâtında, kunut duasını okumak şart mıdır?

Kunut duasını okumak, İmam Azam’a göre vacip, diğer imamlara göre ise sünnettir. Kunut duasını bilmeyenler, “Rabbena Atina” duasını okuyabilirler. Bunu da bilmeyenler, üç kere “Allahümmeğfirli” veya üç kere “Yâ Rabbî” diyebilirler. Ancak, İmam Azam gibi bir zatın vacip demesini nazara alarak, kunut duasını en kısa zamanda ezberlemek ve okumak gerekir. Bu, hassasiyetimizin bir remzi olacaktır. Hem, ezberlenmesi zor bir dua da değildir.

Taşın üzerine secde etmek caiz midir?

Şiiler, Efendimiz’in (s.a.s.) ve ashabın namaz kılarken yere yani kum ve toprak üzerine secde ettiklerini halı, kilim gibi şeylere secde olamayacağını söylemişlerdir. Ehl-i sünnete göre önemli olan secde yerinin temiz bulunması ve secde etmeye elverişli sertlikte olmasıdır. Vakıa, Efendimiz zamanında mescidin zemininde halı kilim yoktu. Yere yani toprağa secde ediliyordu. Bazı sahabe efendilerimiz, sıcakta kavrulan toprağa secde edemediklerinden dolayı yanlarında taş getiriyor ve serin taşların üzerine secde ediyorlardı. Fakat bu tamamen o zamanki şartlar içerisinde cereyan ediyor ve bir zarurete binaen gerçekleşiyordu. Ayrıca bu husus, namazın huşuuna, huzuruna da mani olmuyordu. Çünkü takvayı esas alan insanların, ibadetlerini nasıl daha kolay ve arızasız yapacaklarına dair bir ihtiyaçtan kaynaklanıyordu.

Şiilerin Kerbela’dan getirilen taşa secde etmeleri ise kerbela hadisesinden sonra mezhebî bir içtihattır. Böyle bir şey, ehl-i sünnet ulemasına göre bidattır. Hem namazın ruhuna da aykırıdır. Namazda insanla Allah arasına bir şey girmemelidir. Namazın dış şekli Efendimiz’den (s.a.s.) aldığımız tarzdadır. Namazın iç yönü ise, onun tamamen Allah korkusu, Allah haşyeti, Allah saygısı içerisinde ve niyaz ile eda edilmesidir. Efendimizin gösterdiği namaz kılma şekillerinde ise, taşa secde etmek yoktur. Dolayısıyla bidattir.

Kirlenmiş iş elbiseleriyle namaz kılınır mı?

Açıklama: Biz bir et firmasında çalışıyoruz. Önlüklerimize ve elbiselerimize devamlı kan bulaştığını düşünecek olursak namazlarımızı nasıl kılmalıyız?

Elbisede, bedende veya namaz kılınan yerde bulunduğunda namazın sıhhatine engel olan pis şeylere, necaset denir. Fıkıh kitaplarımız necaseti ikiye ayırarak ele almışlardır. Bunlardan kati delille sabit olup, necaset kabul edilmesinde ihtilaf bulunmayanlara necaseti galize (ağır pislik) dendiği gibi, kesin delille sabit olmayanlara da necaseti hafife (hafif pislik) denir. Pis olan bir şeyin namaza engel olan miktarı da, bu iki guruptan hangisine girdiğine göre değişir.

Giysilerde, bedende veya namaz kılınacak yerde bulunan necaseti galizadan, katı ise yaklaşık 3 gr. kadarı; sıvı ise avuç içinden fazla bir alanı kaplayacak miktarı namazın sıhhatine engel olur. Kan da, ağır necasettendir. Dolayısıyla, bedende veya elbisede bulunan kan, avuç miktarını geçecek olursa, namazın sıhhatine engel olur. Meselenin detayı fıkıh kitaplarında taharet bölümlerinde anlatılmaktadır.

Kasaplık mesleğini yapan kişiler, namaz kılarken önlüklerini çıkararak namazlarını kılmalıdırlar. Veya iş yerlerinde temiz bir elbise bulundurmalı ve namaz kılmadan önce bu elbiselerini giyerek ibadetini ifa etmelidirler.

Bu şekilde temizliğe riayet edilemeyen işlerde çalışan kimselerin, elbiselerinin üzerine tulum, önlük vb. gibi şeyler giyerek çalışmaları, namaz vaktinde bunları çıkararak temiz elbiseleriyle namazlarını kılmaları da düşünülebilir.

Burada şunu da ilave etmeliyiz ki, hiç kimse temiz elbisem yok, dolayısıyla namaz kılmamalıyım gibi mazeretlerle namazını terk etmemelidir. Bu hususta mümkün olduğunca önceden tedbirini almalıdır. Bununla beraber, eğer bir kişinin temiz elbisesi yoksa ve namaz vakti içinde buna imkân bulamayacaksa devreye zaruretler girecektir. Ve namazı kılmamaktansa, son çare olarak o haliyle bu kişiye namazı kılması söylenir.

Evden camideki imama uyulabilir mi?

İmamın sesini duymak, ona uymak için şart olmadığı gibi, yeterli de değildir. Esasen teknolojinin ilerlediği günümüzde imamın sesini duymak çok da zor değildir. Önemli olan imamla cemaat arasındaki mesafedir. Buna göre camiden farklı bir evde oturan kişiler, bulundukları yerde imama uyamazlar. Çünkü camideki cemaat saflarıyla, onlar arasında hiçbir bağlantı yoktur.

Namazı kılmış biri aynı namaz için imamlık yapabilir mi?

Açıklama: Şafii mezhebine bağlı biri, namaz kıldığı halde cemaatle namaz için Hanefi mezhebine bağlı birine aynı namazı tekrarlayıp imamlık yapabilir mi?

Burada namaz kılanın ve kıldıranın mezheplerinin farklı olmasından ziyade, kişinin kıldığı bir namazı tekrardan imam olarak kıldırması durumu vardır. Buna göre bir kişi kıldığı farz namazı tekrar kılacak olursa, onun için ikinci kıldığı namaz nafile hükmünde olacaktır. Ve nafile namaz kılanın, farz namaz kılana imamlık yapması caiz değildir. Dolayısıyla soruda bildirdiğiniz şekilde kıldığınız bir namaz için tekrardan imamlığa geçmeniz caiz değildir.

Eşim sabah namazına kalkmakta zorlanıyor, ne yapabilirim?

Açıklama: Eşim, çok şükür namazlarını kılıyor. Ama maalesef sabah namazlarına kalkmada zorlanıyor. Çoğu zaman kalkamıyor. Benim sürekli çağırmama ve kaldırmaya çalışmama rağmen kalkamıyor veya kalkmıyor. Bazen ısrar ediyorum tatsız bir durum oluyor. Sizden ricam takınmam gereken tavır konusunda beni aydınlatmanız. Israrcı mı olmalıyım yoksa kendi haline mi bırakmalıyım?

Öncelikle size bu konuda Nesil Yayınlarından çıkan Cemil Tokpınar’ın “Sabah Namazına Nasıl Kalkılır?” isimli kitabını tavsiye edelim. Bu kitabı öncelikle siz okursunuz ve ardından eşinizin de okumasını istersiniz.

Böyle bir durumda eşinizle, onu sabah namaza kaldırırken değil de, gün içinde daha müsait vakitlerde konuşun. Yani onu zorlamadan incitmeden, güzellikle konuşmayı deneyin. Sabah namazının önemini, bir Müslüman için sabah namazını kaçırmanın söz konusu olamayacağını, en faziletli namazın sabah namazı olduğu gibi mevzuları onunla konuşun. Yani eşinizde öncelikle sabah namazının muhakkak kılınması lazım geldiği, bu namazı kaçırmanın bir Müslüman’a yakışmayacağı düşüncesinin oturması lazım. Ardından da onunla sabah nasıl namaza kalkabileceğiniz hakkında konuşursunuz.

İkinci olarak; namaza kalkamamasının ardında yatan sebeplere inmeye çalışın. Yani nedir onun namaza kalkmasına mani olan şey. Dediğimiz gibi bu namazın önem ve ehemmiyetini mi tam kavrayamamış, uyku problemi mi var, yoksa geceleri çok geç yattığında mı sabah kalkamıyor veya bir rahatsızlığı mı var? Yani önce problemin temeline inmeye çalışın. Ancak bu şekilde çözüm için belli kararlar verebilirsiniz.

Sabah kaldırırken tatlı bir ısrarda bulunsanız da baskıcı, kırıcı olmayın, zora başvurmayın. Çünkü uykudan yeni uyanan bir insanın çok da laf dinleyecek hali olmaz. Bu arada duayı da elden bırakmayalım. Rabbim yardımcınız olsun.

Hangi hallerde namazdan çıkmak caizdir?

Namazı bozmak haramdır. Ancak bazı durumlarda namazı bozmak vacip, bazı durumlarda caizdir.

Saldırıya uğrayan veya suya düşen bir insanın yardım istemesi halinde ona yardım etmek maksadıyla namazı bozmak vacip olur.

Davar sürüsüne kurdun saldırması, gözleri kör olan veya tehlikeyi fark etmeyen bir kimsenin kuyuya veya çatıdan aşağı düşme tehlikesi ile karşılaşması durumlarında bu gibilere yardım için namazı bozmak caizdir. Düşme ihtimali kuvvetli ise o zaman namazı bozmak vacip olur.

Ebenin; doğacak çocuğun veya annesinin ölmesinden yahut bir organının telef olmasından korkması halinde namazda ise namazı bozması, değilse namazı ertelemesi yani kazaya bırakması da yine vaciptir.

Canavar, sel, yangın tehlikesinden korkan veya düşmanla karşı karşıya bulunan kimselerin namazlarını ertelemeleri caizdir.

Nafile namaz kılmakta olan bir kimseyi, anne veya babası, (onun namazda olduğunu bildiği halde) çağırırsa namazı bozabilir. Eğer çocuğunun namazda olduğunu bilmeden çağırırsa namazı bozması vacip olur. Eğer farz namazında ise anne veya babasından biri çağırırsa namazı bozmaz. Ancak bir tehlike dolayısıyla yardım isterlerse namazı bozmak vacip olur.

Bir dirhem gümüş değerinde olan şeyin (başkasına ait olsa bile) çalınma korkusu durumunda farz olsa bile namazı bozmak caizdir.

Kadın, namaz kılarken tencerenin kaynayıp yemeğin taşmasından veya çocuğunun ağlayıp acı çekmesinden korkarsa namazını bozabilir.

Kişinin namazı bozmasının caiz olduğu yerleri aktarmaya çalıştık. Tabii ki, namazı bozmanın caiz olduğu yerler bunlarla sınırlı değildir. Önemli olan ortaya çıkan durumun, namazımızı bozmayı gerektirecek kadar önemli olup olmadığıdır. Yani burada zaruret ve ihtiyaca bakarak hareket etmeliyiz.

İmamla cemaatin mezhebi aynı değilse namazlar sahih olur mu?

Öncelikle şunu belirtelim ki, imamla cemaatin mezheplerinin farklı olması namaza engel değildir. Fakat Hanefi ve Şafilere göre, imamın namazının cemaatin mezhebine göre de sahih olması gerekir. Mesela; Hanefi bir kimse, burnu kanadıktan sonra yeniden abdest almadığını gördüğü Şafii bir imamın arkasında namaz kılsa veya Şafii mezhebine mensup bir kimse, bir kadının eline dokunan Hanefi bir imama uysa, namazı batıl olur. Çünkü cemaat, imamın namazının batıl olduğuna inanmaktadır. Ancak kendi mezhebine göre, imamın abdestini bozan bu durumu görmeyen cemaatin namazına zarar gelmez.

Maliki ve Hanbelîlere göre, namazın sıhhati için şart olan konularda sadece imamın bağlı bulunduğu mezhebe itibar edilir. Çünkü imamın namazı sahih olunca cemaatin namazı da sahih olur. Bununla birlikte imam ve cemaatin mezheplerinin aynı olması daha güzeldir.

Görüldüğü gibi mezhepler arasında ihtilaf olmakla beraber, bir imamın mümkün mertebe, imamlık yaptığı cemaatin de mezhebini göz önünde bulundurması, özellikle de cemaatin mezhebinde abdesti veya namazı bozan durumlardan kaçınması en güzelidir. Ama bunun dışında sünnet ve adaptan olan meselelerde kendi mezhebine göre amel etmesinde bir sakınca yoktur.

Bir de imamın namaz kıldırırken, cemaatin durumunu gözetmesi ve onların arasında yanılma ve karışıklıklara meydan vermemesi gerekir.

İşlerim namazıma engel oluyor, ne yapmalıyım?

Açıklama: Ben namaz kılmak, dinle diyanetle daha fazla ilgilenmek istiyorum ama çevrem buna müsait değil. Turizmci olduğum için sabahtan akşama kadar insanların içindeyim. İşe sabah başlayıp gece bitiriyorum. Bana ne tavsiye edersiniz?

Bir Müslüman’ın yaşamında din ve dünya dengesini tutturması oldukça önemlidir. Çünkü bunların her biri için yapması gereken birtakım vazifeleri vardır.  Hayatında dinî mükellefiyetler ne kadar yer tutacak, dünya meşgaleleriyle hangi ölçüde mübaşerette bulunacak ve bunları yaparken rıza-i ilahiye ne derecede muvafakat gösterebilecek. Evet bu dengeyi tutturabilmek de kişinin hayatını dinin ışığı altında düzenlemesiyle mümkün olacaktır. Yani kişi Kur’an ve Sünnette bu dengenin nasıl kurulduğuna bakacak ve bu vazifeleri yerine getirirken takınacağı tavrı ve davranışlarını da buna göre düzenleyecektir. Yoksa bu ölçünün vahyin aydınlık dünyasına uğramadan akıl ve mantıkla kurulmaya çalışılması kişiyi doğru bir sonuca götürmeyecektir. Zaten peygamberlerin gönderiliş gayelerinden birisi de bizlere bu yolu göstermek değil midir?

Allahu Teala bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor: “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî âhiret yurdunu mâmur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma! (ihtiyacına yetecek kadarını sakla). Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et…” (Kasas Suresi, 28/77) Bununla Rabbimiz bize ifrat ve tefritten kaçınarak bu muvazenenin nasıl kurulabileceğini gösteriyor. Yani kişi ne papazlar ve ruhbanlar gibi bütün bütün dünyayı terkedip manastırlara çekilecek, ne de her şeyiyle dünyaya dalıp ona kul-köle olma sevdasına düşecek. Hayatının her karesinde dünyaya geliş gayesini düşünecek, dünyanın ahiretin bir tarlası olduğunu unutmayacak. Allah’ın değer verdiği şeylere o da değer verecek ve olmazsa olmazlarını buna göre düzenleyecektir. Yoksa sadece dünya için yaratılmış gibi fani ve kısacık olan şu dünya hayatı için bütün vaktini sarf edip, ebedî istirahatgâhı olan ahiret hayatı için hiçbir hazırlık yapmamak akıllıca bir iş olmasa gerektir.

Dinimiz çalışmaya da çok önem vermiş bu ve konuda Efendimiz’den bize bunu teşvik eden birçok hadisi şerif gelmiştir. Fakat kişinin rızkı için çalışıp çabalaması hiçbir zaman dinî vazifelerini yapmasına engel olmamalıdır. Yoksa en önemli iş terk edilerek tali derecede kalan işlerle uğraşılmış olur. Zaten ayette de verilen imkânların ahiret için kullanılması istenirken “dünyadan da nasibini unutma” deniliyor. Başka bir ayeti kerimede de Cenab-ı Hak insanları ve cinleri kendisine ibadet etmeleri için yarattığını ifade ediyor. Fakat hayatın devam ve temadisi için de çalışıp kazanma zorunluluğu vardır. İşte bu noktada bizler bu muvazeneyi Efendimizin hayatını kendimize rehber edinerek kuracağız.

Meselenin bir yönü de şudur. Dini yaşama hassasiyeti dini vazifeleri yerine getirme isteği vb. şeyler öncelikle kişinin bunların lüzumuna inanması ve meseleyi önce kafada bitirmesiyle alakalıdır. Sizin sorunuza bakılırsa zaten bunun ızdırabıyla bu soruyu sorduğunuz anlaşılıyor. İkinci olarak ise bu istek ve arzunun bir sistem olarak hayatın her alanına uygulanması gelir. Yani hayatını dinin emir ve yasaklarına hassasiyetle uyarak sürdürmek ve hayatında buna engel olabilecek maniaları def etmek veya dini yaşamaya uygun hale getirmek. Esas olarak dinin insana yüklediği mükellefiyetlere bakıldığında bunların yerine getirilmesinin insanı zora sokacak bir meşakkat olmadığı anlaşılır. Zaten dinimiz, genel olarak ruhunda “kolaylık” ve “uygulanabilirlik” prensiplerini taşımaktadır. Mesela soruda işlerinizin yerine getirmenize imkân tanımadığı namaza baktığımızda; insanın yirmi dört saatinden bir saatini ayırmasıyla yerine getirilebilecek bir ibadet olduğu görülecektir. Yani bir mü’min abdest ve diğer hazırlıklarla beraber bir saatini ayırdığında dinimizin direği olan ve Kur’anda yüzden fazla yerde zikredilen ve ibadetlerin genel olarak mücessem bir kılıfa bürünmesi diyebileceğimiz namaz ibadetini rahatlıkla yerine getirebilir. Zaten genelde sabah, akşam ve yatsı namazları mesai saatlerinin dışında kılınabilmektedir. Öğle ve ikindi de önceden iyi bir hesaplamayla uygun vakitler bulunarak eda edilebilir.  Yoksa bir Müslüman için namazlarını terk etmesine mazeret olabilecek hiçbir iş ve uğraş söz konusu olamaz. Zira Kur’anda savaş sırasında bile namazın kılınması emredilerek bunun nasıl olacağı uzun uzun zikredilmiştir.

Son olarak şunu söyleyebiliriz; bizim öncelikle farzları yerine getirmede ihmalkâr davranmamamız gerekir. Bunun için işimizi ibadetlerimize göre tanzim etmeliyiz. Biz bu hususta yeterli çabayı gösterirsek elbette Allah da elimizden tutacak ve bize bir çıkış yolu ve kolaylı bahşedecektir inşaallah.

Yatsı namazından önce sünnet namazı var mı? Varsa eğer kaynağını söyleyebilir misiniz?

Yatsı namazının sünneti birkaç delile dayanır:

1- Peygamberimizin “Her iki ezan (ezan ile kamet) arasında kılmak isteyenler için namaz vardır.” hadisi. (Müslim, salatü’l müsafirin, 56). Demek ki, ezandan sonra kamete kadar dört rekat namaz kılınabilir. Nitekim Şafiiler bu hadise dayanarak, Akşam namazından evvel iki rekat namaz kılıyorlar.

2- Hazreti Aişe validemiz rivayet eder: “Allah Resulü (s.a.s) yatsıdan evvel dört rekat namaz kılar, yatsıdan sonra da dört rekat namaz kılar, sonra da yatardı.” Bu ikinci hadisi, bazı fıkıh kaynaklarında görüyoruz. (Haşiyetü’t Tahtavi ala Meragi’l Felah, s. 382) Hadis kaynaklarından Said bin Mansur’un Süneninde şöyle bir rivayete rastlıyoruz: “Kim yatsıdan evvel dört rekat namaz kılarsa, gece teheccüd kılmış gibi olur.” Hadisi, Nesai Ka’b (r.a)’dan, Beyhaki de Aişe validemizden almışlardır. (Ayrıca şu kaynaklarda da yatsının sünnetine dair rivayetler vardır: (Zeylaî, Nasbur Raye, 2/ 145; Şevkânî, Neylü’l-evtar, 3/18)

3- Peygamberimizin akşamla yatsı arasında altı veya on rekât namaz kıldığına dair rivayetler de yatsının sünnetinin olabileceğine işaret ediyor. Altı rekâtın ikisi akşamın sünneti ise, dördü bugün yatsının sünneti olarak kılınan namazdır. Tabi evvabin namazı olması daha kuvvetle muhtemeldir. Zira, evvabin namazı hakkında sahih rivayetler var.

Hâsılı, madem ümmet, umumi bir kabulle bu sünnete devam ediyor, büyüklerimiz de tavsiye ediyor, o halde kılınması efdaldir.

Evde cemaatle kılınan namaz camide kılınan namaz gibi olur mu?

Cemaatin birçok kişiden ibaret olması şart değildir. Bir kişi ile de cemaatin fazileti elde edilir. İmama uyan kişinin bir kadın veya mümeyyiz bir çocuk olması yeterlidir. Bunun için evde ailece cemaatle kılınan namaz da, yalnız başına kılınan namazdan kat kat faziletlidir. Fakat bir özre dayanmaksızın evde cemaatle namaz kılıp camiye gitmemek bid’at ve mekruh sayılmaktadır. Mescidlerde ve camilerde cemaatle kılınan namazların fazileti daha çoktur. Ömer Nasuhi Bilmen

Sünnet namazlarına niyet ederken hem sünnet hem de kaza namazı şeklinde niyet edebilir miyiz?

Bütün ibadetlerde olduğu gibi namazda da niyet şarttır. Niyet aslen bir azimden ve kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi ve bir işin ne için yapıldığını bilmesi demektir.

Namazla ilgili niyet, Yüce Allah’ın rızası için ihlâsla namazı kılmayı istemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir. Bu izahtan da anlaşılacağı üzere, niyet belli olmalı, insan hangi namazı kıldığını bilmeli ve ona niyet etmeli. Bir namazda hem sünnete hem de kaza namazına niyet sahih olmaz.

Akvaryumun önünde namaz kılınır mı?

“Akvaryum karşısında namaz kılmak caiz değildir veya mekruhtur” şeklinde bir hüküm yoktur. Ancak belki şu akla gelebilir. Eğer kişi namazdayken akvaryum ve balıkların hareketi kişinin namazdaki konsantrasyonunu bozuyor, dikkatini dağıtıyorsa mahzurlu olur. Ama akvaryum biraz uzakta ise veya namaz kılan kimseye söylediğimiz manada bir zararı yoksa mahzur söz konusu değildir.

 

Bir kişi başını örtse yani İslami tesettüre riayet etse ancak namazlarını kılmasa durumu ne olur?

Bu ikisi farklı şeylerdir. Yani kişi başını örttüğü için sevabını alır veya başı açık gezme günahından kurtulur ancak namaz kılmadığı için de büyük günah işlemiş olur. Hem başını örtmese hem de namaz kılmasa, ikisinin de günahını alır.

Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, bir Müslümanın namaz kılmaması düşünülemez. Çünkü kâinatta imandan sonra en önemli hakikat namazdır. İbadetlerin içinde en önemlisi namazdır. Bir Müslümanın ahirette ilk hesaba çekileceği amel namazdır. Dinin direği, mümin olmanın alameti ve Müslümanın nuru namazdır. Kişiyi Allah’a en çok yaklaştıracak ve Allah’ın rızasını kazanmasına vesile olacak en önemli amel yine namazdır. Ruhun gıdası ve kalbin huzuru namazdadır. Bütün ibadetleri bünyesinde barındıran yegâne amel namazdır. Bunları uzatabiliriz. Ancak namazın önem ve ehemmiyetini anlatma adına ne dersek diyelim, yine de hakkıyla onu anlattığımızı söyleyemeyiz. Bundan dolayı bir Müslüman Allah’ın kendisine bahşettiği 24 saatin bir saatini yine O’na ayırarak beş vakit namazını kılmaya çalışmalıdır. Yoksa, dünyada hakiki saadeti bulamayacağımız gibi, ahirette de büyük bir hüsrana uğramamız muhtemeldir.

Ezan okunurken ne yapılması gerekir?

Namaz için bir davetiye olan ezan, aynı zamanda dinimizin şeâirindendir. Bu mânâda o, dinde önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple mü’min, bir saygı ve kabul ifadesi olarak ezan okunurken onu hep huşû içinde dinlemeli ve kelimelerini tekrar etmelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ezanı işittiğiniz zaman, müezzinin dediğini deyiniz…” buyurarak bu hakikati dile getirmektedir. Bu şekilde ezanı dinleyen ve kelimelerini tekrar eden mü’min âdeta şunu demek istemektedir: “Ben kalbim, lisanım, beynimdeki her fakültem ve bütün zerrât-ı vücudumla şehadet ederim ki, Senden başka “Mabud-u bilhak”, “Maksudun bil istihkak” yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Hz. Muhammed O’nun resûlüdür. O, bize getirdiği mesajla ölü gönülleri ihyâ etmiş, bizi hak ve hakikate yönlendirmiştir. O gönülden yönelme neşvesiyle, dimağlarımıza ulaşmış bal gibi, ağzımızı her açıp kapadıkça O’nu duyuyor ve doyuyoruz…”

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadislerinde: “Hayye ale’s-salah – Haydin namaza!” ve “Hayye ale’l-felâh – Haydin felâha, kurtuluşa!” kısımlarına gelince; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh – Güç ve kuvvet sadece Allah’ındır.” denilmesini talim buyurmaktadır. Çünkü, “namaz”ı hakkıyla edâ etmek ve “kurtuluş”a ermek çok zor bir meseledir. Mü’min, müezzinin “namaz” ve “kurtuluş”a çağrısını duyunca; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” demekle “Allah’ım! Senin havl ve kuvvetin olmazsa namaz da hakkıyla eda edilemez ve tam mânâsıyla felâha da erilemez.” demiş olmaktadır. Evet, usulü, dinin temeli olan tekbir ve şehadetlerle, fürûu da namaz ve kurtuluş gibi esaslarla örülü olan ezan dantelâsı, her gün beş defa bize bu hakikatleri haykırmaktadır.

Burada istidrâdî olarak şunu da ifade etmekte fayda var: Ezan sesleri arasında doğmuş olmamız, ezan sesleriyle kulağımızın pasının siliniyor olması, Allah’ın büyük bir lütfudur. O lütufları kaynatan kazanın altına, mârifet adına her gün beş defa ateşler salınmakta ve bu ezanlarla o kazanlar kaynamaktadır. Bizlerin de bu lütuflar içinde, o kazanda kaynıyor gibi bir durumumuz var. Eğer biz bütün bunlar karşısında, hâlâ erimiyor ve hâlâ onunla uhrevîleşemiyorsak, o zaman, bizi –hafizanallah– başka bir yerde daha şiddetlisiyle eritirler endişesini taşımalıyız.

Bir kimse namazlarını hiç geçirmediği halde bütün namazlarını kaza etmesi doğru mu?

Belki abdestim tam olmamıştır, belki bilmeden namazım bozulmuştur gibi mülahazalarla tedbirli olma düşüncesiyle insan bütün namazlarını kaza edebilir ve bu takdir edilecek bir durumdur. Ancak, namazlarından şüphe edercesine böyle bir şeyi yapması uygun değildir. Çünkü ibadetlerde şüphe edilmez. Sadece inşaallah Allah kabul etmiştir diye ümid edilir. Bu ümitle beraber, işi şüpheciliğe vardırmadan, tedbirli olma, namazların hakkını verme düşüncesiyle namazlar kaza edilebilir. Bu namazlar, sabah ve ikindi namazları dışındaki diğer namazların ardı sıra kılınabileceği gibi mekruh olmayan sair vakitlerde de ifa edilebilir.

Beş vakit namaz olduğuna dair deliller nelerdir?

Kur’ân’da Beş Vakit Namaz

Kurân-ı Kerim’de namaz vakitleri, genelden özele doğru gidilerek açıklanmıştır. Namazların belli vakitlerde olduğunu bildiren genel bir âyetten sonra, Mekke döneminde beş vakit namaz emredilmezden önce sabah, akşam ve gece namazı olmak üzere üç vakit kılınan namaza, daha sonra da beş vakit namazın vakitlerine sarahat derecesinde işaret edilmiştir. Böylece Kur’ân’da namaz vakitlerinde bir ikmâlin olduğu, yani tedrîcî olarak tamamlanmaya gidildiği söylenebilir.

Beş vakit namaza işâret eden âyetlerden bazıları şunlardır: “Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar belli vakitlerde namaz kıl ve özellikle sabah namazını kıl…” (İsrâ, 17/78), “…Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin yüceliğini ilan et, O’na hamdet. Gecenin bazı vakitlerinde, gündüzün bazı tarafında da O’na ibâdet et ki, Allah’ın rızâsına eresin.” (Tâ-Hâ, 20/130); “Haydi siz akşama girerken, sabaha çıkarken Allah’ı takdis ve tenzih edin, namaz kılın. Göklerde ve yerde hamd, güzel övgü O’na mahsustur. Günün sonunda (ikindi) ve öğleye girerken de O’nu takdis ve tenzih edin, namaz kılın.” (Rûm, 30/17–18).

Kurân’ı tefsir eden âlimler, söz konusu âyetlerin işâreten de olsa beş vakit namaza delâlet ettiğini belirtirler. Meselâ Allâme Elmalılı’ya göre: Bu ve benzeri ayetlerle sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere beş vakit namazın vakitleri tayin edilmiştir. (Elmalılı, 3/71). Sadece Tâ-Hâ Sûresi’ndeki yukarıda geçen âyet, tek başına beş vakit namaza işâret etmektedir: Güneşin doğmasından önce sabah namazı, batmasından önceki ikindi namazı, gecenin bir kısım saatleri akşam ile yatsı, gündüzün bazı taraflarındaki namaz ise öğle namazıdır.

Diğer yandan Bakara Suresindeki şu ayeti kerime de, beş vakit namaza delalet etmektedir.  “Bütün namazları ve orta namazı muhafaza edin” (Bakara Suresi, 2/238). Şöyle ki, burada namazları koruyun derken “salavât” ifadesi kullanılıyor. Bu çoğul bir kelime olduğundan en az üç namaz olması gerekir. Çünkü Arapçada çoğul isim en aza üç şey için kullanılır. Ardından, namazları koruyun dedikten sonra, orta namazı da koruyun deniyor. Bu taktirde, diğerleri en az üç ise bir de orta namaz dört namaz oluyor. Ancak biz bunu dört namaz olarak düşündüğümüzde ayette geçen “orta namaz” ifadesinin işaret ettiği namazı gösteremeyiz. Çünkü dördün ortası yoktur. Öyleyse namazlar en az beş vakit olmalıdır ki, bunun ortası üç olsun.

Âyetlerde işâret edilen bu vakitlerin sınırlarının tam bir şekilde tespiti ve namazların nasıl kılınacağı bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından yapılıp izah edilmiş ve o zamandan beri de Müslümanlar tarafından ihtilâfsız uygulanmıştır. Bilindiği gibi Peygamber Efendimizin (s.a.s.) görevlerinden birisi Kur’an’ı tebliğ etmek, diğeri de onu açıklamak, hayata tatbikini bizzat temsille, yani yaşayarak ortaya koymaktır.

Hadis-i Şeriflerde Beş Vakit Namaz

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Resûlullah’a (s.a.s.) Mi’râc’a çıktığı gece elli vakit namaz farz kılındı. Sonra bu azaltılarak beşe indirildi. Aynı gece kendisine şöyle hitap edildi: ‘Ey Muhammed! Artık, nezdimizde (hüküm kesinleşmiştir) bu söz değiştirilmez. Bu beş vakit, (Rabbinin bir lütfu olarak on misliyle kabul edilerek) senin için elli vakit sayılacaktır. (Buhârî, Bed’ül-Halk, 6; Müslim, Îman, 259; Tirmizî, Salât, 213). Bu hadîs, namazın beş vakit olarak Mi’râc sırasında farz kılındığını ve ilk defa elli vakit olarak emredildiğini belirtiyor. Mi’rac’la ilgili uzun bir hadiste de, aynı şekilde namazın bir hikmete binaen önce elli vakit olarak farz kılındığı, fakat ümmetin buna takat getiremeyeceği endişesiyle beş vakti indirildiği anlatılır. Burada önemli olan bir diğer husus, bu beş vaktin Allah katında elli vakit kılınmış gibi değerlendirileceğidir ki, bu da Ümmet-i Muhammed’e Allah’ın büyük bir fazlıdır, lûtfudur. Esasen bazı âyet-i kerimelerde de, amellerin sevaplarının katlanarak verileceği belirtilir. Meselâ, En’âm, 6/160 âyetinde, Kim Allah’a güzel bir işle gelirse, iyilik işlerse, ona on misli verilir. buyurulmaktadır.

Rabbimiz, namazın ehemmiyetini gereğince takdir etmemiz için onu elli vakit olarak farz kılmış, lütfunun, kereminin genişliğini ifade için de beş vakte indirerek elli vakit olarak değerlendirmeye tâbi tutmuştur (Canan, 7/355).

Beş Vakit Namazın Vakitleri

Beş vakit olarak farz kılınan namazların hangi vakitlerde kılınması gerektiğini de yine Peygamberimizin hadislerinden takip edelim:

İbnu Abbâs (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Cibrîl (Cebrâîl) bana, Ka’be’nin yanında iki gün imamlık yaptı. Bunlardan birincide öğleyi, gölge ayakkabı bağı kadarken kıldırdı (Yani, güneşin, gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru meyletmeye başladığı anda). Sonra, ikindiyi her şey gölgesi kadarken kıldırdı. Sonra akşamı güneş battığı ve oruçlunun orucunu açtığı zaman kıldırdı. Sonra yatsıyı, ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolunca kıldırdı. Sonra sabahı şafak sökünce ve oruçluya yemek haram olunca kıldırdı. İkinci gün yine geldi ve bana imam oldu. Bu defa öğleyi, önceki günkü ikindinin vaktinde her şeyin gölgesi kendisi kadar olunca kıldırdı. Sonra ikindiyi, her şeyin gölgesi kendisinin iki misli olunca kıldırdı. Sonra akşamı, önceki vaktinde kıldırdı. Sonra yatsıyı, gecenin üçte biri gidince kıldırdı. Sonra sabahı, yeryüzü ağarınca kıldırdı.

Sonra Cibrîl (a.s.) bana yönelip: Ey Muhammed! dedi: Bunlar senden önceki peygamberlerin (aleyhimisselâm) vaktidir (yani, Kadı Ebu Bekir el-Arabî’nin açıklamasına göre, namaz vakitleriyle ilgili benzeri bir genişlik, bütün peygamberlere tanınmıştır). Namaz vakti de bu iki vakit arasında kalan zamandır! dedi (Tirmizî, Salât, 1; Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât, 1). Hadîste görüldüğü gibi Cebrâîl (a.s.) bizzat gelip Peygamberimize imam olarak, beş vakit namazın ilk ve son vakitlerini iki gün tatbikatla öğretmiştir. Bu hadisten hareketle İslâm hukukçuları beş vakit namazın belirli vakitlerle sınırlandırılmış bulunduğunun sahîh ve sağlam hadîslerle sâbit olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Bundan dolayı da ilk günden günümüze kadar bütün Müslümanlar namazların bu vakitleri konusunda ihtilâfa düşmemiş ve onları (bazı Şiîler dışında) bu beş vakitte kılmışlar; hâlâ da beş vakit olarak kılmaktadırlar. (Davud Aydüz, Beş Vakit Namaz ve Namazların Cem’i, Yeni Ümit Dergisi, sayı: 68)

Erkeğin namaz kılan bayanı görmesi bayanın namazını bozar mı?

Açıklama: Bir bayanın namaz kıldığı ortamda helal olmayan bir erkeğin bulunması durumunda namaz kılınabilinir mi? Söz konusu erkeğin namaz kılan kadını görmesi namazı bozar mı?

Efendimizin beyanları içerisinde bir kadın için en faziletli ve sevaplı namaz, evinde ve hatta evinin en ücra köşesinde kıldığı namazdır. “Kadınların en hayırlı mescitleri, evleridir.” (Feyzü’l-Kadîr, 3/491)

Bununla birlikte asr-ı saadette kadınların da mescide gelip, namaz kıldıklarını biliyoruz. Bu durumda kadınlar erkeklerin arkasında saf bağlayarak namazlarını kılabilirler. Yani bir bayanın namaz kıldığı ortamda yabancı bir erkeğin bulunması namazını bozmaz. Aynı şekilde kadın namaz kılarken namahrem bir erkek onu görecek olsa aynı şekilde namazı bozulmaz.

Nitekim günümüzde de, Mescidi Haram’da ve büyük camilerde kadınların, erkeklerle beraber namaz kıldıklarını ve erkeklerin kendilerini gördüklerini biliyoruz. Fakat bir kadın büyük camilere de gitse, mümkün olduğu kadar nazarlardan uzak kalmaya çalışmalı, eğer namaz kıldıkları camide mahfel veya ayrı bölümler varsa oraları tercih etmelidir.

Namaza başlama yaşı kaçtır?

Açıklama: Ben 21 yaşından sonra namaz kılmaya başladım. Bu durumda kaç yıl kaza namazı kılmam gerekiyor?

Büluğ, çocukluğun sona erdiği ve kişinin dinî emir ve yasaklarla mükellef tutulduğu sınırdır. Yani kişi büluğ çağına girdiğinde artık ona namaz kılması, oruç tutması vb. gibi ibadetler farz olacağı gibi, dinin yasaklarını işlediğinde de günah işlemiş olur.

Büluğa erme, erkeklerde gerek rüyada olsun gerekse cima ile olsun meninin (erkeklik suyunun) şiddetle dışarı çıkmasıyla yani kişinin ihtilam olmasıyla olacağı gibi bayanlarda da, hayız halinin başlaması ile vukua gelir. Zaten bundan sonra büluğa eren kişide bazı fiziksel değişiklikler de başlayacaktır. Yani namazın kişiye farz olacağı yaş onun büluğ çağına ermesiyle gerçekleşir.

Ancak eğer kişi 15 yaşına girdiği halde hala kendisinde bu özellikler gözükmüyorsa, kişi hükmen bâliğ sayılır. Yani fizikî olarak ergin olmasa da, 15 yaşından sonra büluğa ermiş kabul edilerek ona dinin emirlerini yapması farz olur.

Ayrıca size tavsiyemiz, eğer büluğa erme yaşınızı tam olarak bilemiyorsanız, bunu büluğun başlangıç yaşı kabul edilen 12 olarak alabilir ve namazlarınızı buna göre kaza edebilirsiniz. Siz fazla kılmış olsanız bile, bunlar nafile yerine geçecek ve inşallah sevabını alacaksınızdır. Zaten Efendimiz de, çocukların yedi yaşında namaza alıştırılıp on yaşına geldiklerinde namazı kılmalarını söylememizi istememiş mi?

Elbisede bulunan resimlerle kılınan namaz sahih midir?

Açıklama: Giysilerde dikişle kabartma şeklindeki hayvan figürleri görüyorum. Mesela bir gömleğin cebinin üzerinde bir hayvan kabartması var. Bu namaza engel midir?

Namaz kılanın başı üzerinde veya önünde yahut hizasında sağında solunda veya secde yerinde canlı resmi bulunmak mekruhtur. Dayalı bir yastığın üzerindeki resim de aynı hükme tabidir. Dayalı olmayan döşeli yastıktaki resim mekruh değildir. Canlı resmi, namaz kılanın arkasında bulunursa mekruh olup olmayacağında ihtilaf edilmiştir. En doğrusu, mekruh olmasıdır. Canlı resmi ayaklarının altında veya oturduğu yerde bulunursa mekruh değildir. Çünkü tahkir edilmiştir. Elinde veya yüzüğünün üzerine belli olmayacak şekilde nakşedilmiş bulunursa yine mekruh değildir. Namaz kılan insanın cebindeki paralarda bulunan ufak resimler mekruh sayılmaz.

Evde resim bulundurmak helale yakın mekruhtur. Resimli elbisenin üzerinde onu örten başka bir elbise bulunursa resim örtüldüğü için o elbise ile namaz kılmak mekruh değildir.

Resim, kuş kadar olursa mekruhtur. Daha küçük olursa mekruh değildir. Bununla beraber, başı kesilmiş resimle namaz kılmak mekruh değildir. Yani ister resim başsız çizilmiş olsun; ister sonradan koparılmış veya canlılık eseri kalmayacak şekilde karartılmış, üzerine yeni nakışlar dikilmek suretiyle bozulmuş olsun durum aynıdır, namaza zarar vermez.

Cansız eşya resimleri mekruh değildir. Çünkü biri İbni Abbas’a (r.a.) resim yapmanın hükmünü sormuş İbni Abbas hazretleri ise şu cevabı vermiştir: “Eğer mutlaka yapman lazım geliyorsa hiç olmazsa ağaç ve cansız eşya resmi yap!” (Buhâri, Büyû 104 ; Müslim, Libâs 99)

Bu bilgilerden anlaşıldığı gibi, gömleğin cebinin üzerinde kabartma şeklinde bulunan küçük hayvan resmiyle namaz kılmak mekruh olmaz.

Kaynak: İbni Abidin, Namazı Bozan ve Namazda Mekruh Olan Şeyler

Evde karı-koca 2 kişi cemaatle namaz kılabilir mi?

Cemaatin birçok kişiden ibaret olması şart değildir. Bir kişi ile de cemaatin fazileti elde edilir. İmama uyan kişinin bir kadın veya mümeyyiz bir çocuk olması yeterlidir. Bunun için evde ailece cemaatle kılınan namaz da, yalnız başına kılınan namazdan kat kat faziletlidir. Fakat bir özre dayanmaksızın evde cemaatle namaz kılıp camiye gitmemek bid’at ve mekruh sayılmaktadır. Mescidlerde ve camilerde cemaatle kılınan namazların fazileti daha çoktur. Ömer Nasuhi Bilmen

Kadınlar neden erkeklerle aynı safta namaz kılamıyor?

Aslında kadın ve erkeği, fıtri ve tabii özellikleri içinde ele alıp düşündüğümüzde bu sorunun cevabı kendiliğinden anlaşılacaktır. Ve bu meselenin kadın erkek eşitliğiyle de uzaktan yakından bir alakası yoktur. Bayanlar safının arkasında namaz kılan bir erkeğin duygu ve düşüncelerini koruyabilmesi ve Allah’ın huzurundayken Allah muhafaza şeytani düşüncelerle meşgul olması katî gibidir. Belki bazıları çıkıp böyle bir tehlikeden uzak olduğunu iddia edebilir. Ancak din bütün insanlığa gelmiştir ve hükümler genele göredir.

Evet, kadınların erkeklerin arkasında saf bağlaması onların erkeklerden daha alt seviyede olduğundan değil, bu konuda erkeklerin bazı fıtrî zaaflarından kaynaklanmaktadır. Öyleyse dinimizdeki sedd-i zerâi (günahın yol ve sebeplerini önceden bertaraf ederek tedbir alma) prensibi gereğince bu uygulama gayet yerindedir ve hikmetlidir.

Evvabin Namazı Kaç Rekattir?

Evvâbîn namazı, akşamın müekked sünnetinden sonra mendub sünnet olarak zikrolunan altı rekât namazdır. Bu ismin verilmesinin sebebi, şu mealdeki hadisi şeriftir: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyururlar ki: “Her kim akşam namazından sonra altı rekât kılarsa evvâbînden yazılır.” Sonra da şu ayet-i kerimeyi okurlar: “Muhakkak ki o, günahları bağışlanan evvâbînden oldu”. Evvâb, bir günahta bulunduğu vakit derhal tevbeye girişendir. Evvâbîn de evvâb kelimesinin çoğuludur.

Abdullah İbni Ömer (r.a) Hazretlerinden rivayet edilmiş olduğu üzere Hazret-i Resulûllah Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Akşamdan sonra konuşmadan altı rekât namaz kılanın elli senelik günahı bağışlanmış olur”

Ammar b. Yasir (r.a) Hazretlerinden rivayet edilmiştir ki, Resulûllah Efendimiz Hazretleri: “Akşam namazından sonra altı rekât namaz kılanın günahı deniz köpüğü gibi çok dahi olsa bağışlanmış olur” (Heysemi, Mecmeuz Zevaid, 2/230; Şevkani, 3/64) buyurmuşlar ve konuşmaksızın kaydı ile kayıtlamamışlardır.

Bir başka hadiste de: “Kim akşam namazından sonra aralarında kötü bir şey konuşmaksızın altı rekât namaz kılarsa, (kıldığı bu altı rekâtlık namaz) onun için on iki senelik ibadete denk kılınır.” (Tirmizi, Salât 431)

Bu hadislerde geçen altı rekât namazı açıklarken, bazıları bunun iki rekâtının akşamın sünneti, geri kalan dört rekâtın da evvâbin namazı olduğunu ifade ederken, akşam namazının sünnetinin bu altı rekâttan ayrı olduğunu ifade eden imamlarımız da olmuştur.

Konuyla ilgili hadis kitaplarında yer alan rivayetlerin bazılarında, Peygamberimiz’in (aleyhissalatü vesselam) akşam namazından sonra dört rekat kıldığı ve kılmayı teşvik ettiği de yer almaktadır. (Heysemi, Mecmeuz Zevaid, 2/230; Şevkani, 3/64) Her iki kaynak ta Taberani’den nakleder.) Hanefilerden, evvâbîn namazının, akşam namazının iki rekât müekked sünnetiyle birlikte altı rekât olduğunu söyleyenler, bu rivayeti esas almaktadırlar.

Mezhebde tercih edilen görüşe göre, bu namaz, akşam namazının müekked sünnetinin dışında altı rekâtlık bir namaz olup, Hanefi âlimleri, bu namazın kaç selamla kılınmasının daha faziletli olacağı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, altı rekâtın tümünün bir selamla kılınmasını daha faziletli görürken, bazısı iki selamla, bazısı da üç selamla kılınmasının daha faziletli olacağını söylemişlerdir. (İslam Fıkıh Ansiklopedisi, Vehbe Zühayli)

Netice itibariyle görülüyor ki, evvâbîn namazının altı veya dört rekât olduğu üzerinde durulmuş ve en az dört rekât olduğu konusunda ittifak edilmiş. Öyleyse bizler, akşam namazının sünnetinden sonra en az dört rekât kılmaya çalışmalıyız.

Namaza neden bu kadar ehemmiyet veriliyor?

Aslında bir şeyin önemli olup olmaması bizlerin değerlendirmelerine göre belirlenemez. Eğer öyle olsaydı, insan sayısınca birçok değerli veya değersiz şey ortaya çıkardı. Namazın değerini anlayabilmek için de, Âlemlerin Rabbi Allahu Teala Kur’an’da namaza ne kadar değer vermiş ve yine Onun en sevgili kulu ve Resulünün hayatında namazın yeri neydi ona bakmak lazım.

Kur’an’da en çok yapılması istenen ibadet namazdır. Yüzden fazla ayette Cenab-ı Hak bizlerden namaz kılmamızı istiyor. Ve diğer ibadetlerden farklı olarak namaz her gün hem de beş defa yapılması istenen bir ibadettir. Adeta Allah’a kulluk denildiğinde ilk akla gelen ibadet namaz olmaktadır. Zaten Efendimiz de ahirette insanların ilk hesaba çekilecekleri ibadetin namaz olduğunu ifade buyurmuyor mu? Ayrıca Efendimiz (s.a.s) hayatı boyunca namaza çok büyük önem vermiş savaşta bile namazı bırakmamış ve namaz için gözümün nuru demiştir. Başka bir hadis-i şerifte de dinin direğinin namaz olduğu ifade edilmektedir. Bir de namazın önem ve ehemmiyetini anlayabilmek için onu, namaz kılmayı hayatlarının gayesi gören ve şartlar ne kadar zor olursa olsun namazlarını asla bırakmayan gönül insanlarına sormak lazımdır. Bu konuda Said Demirtaş’ın kaleme aldığı Nesil Yayınlarından çıkan “Namazı Yaşayanlar” adlı kitabı okumanızı tavsiye edebiliriz.

Şimdi namazın önemiyle ilgili aşağıya bir yazı alıyoruz:

Namaz konusunda tembel davranmamızda ve onu zevk ile kılmamıza mani olan bazı nedenler vardır:

1- Günah ve isyanlarımız

2- İmanın taklidî olması,

3- İbadetleri kime karşı işlediğimizi tam olarak bilmemek

4- Namaz ve ibadetlerin bizim fıtrî vazifemiz olduğunu bilmemek ve onu bir yük olarak görmek

5- Namazla bütün mahlûkatın yaptığı vazifelerin tamama erdiğinden gafil olmak,

6- Namaz kıldığımız vakit mevcudatın bizden razı olduğunu bilmemek,

Allah’ımız bizi yoktan var etti. Taş olabilirdik, ağaç veya hayvan olabilirdik. Hattâ bir canavar da olabilirdik. Fakat insan olarak yaratıldık. Bunun yanında Hıristiyan, Yahudi veya Budist de olabilirdik. Ama Müslüman olduk.

Bu nimetler ilk anda aklımıza gelmeyebiliyor. Daha bunlar gibi düşünemediğimiz o kadar nimetler var ki, saymakla bitmez. Bize bir kalem hediye edene teşekkür ediyoruz, bir kitap verene minnet duyuyoruz. Çünkü bunu insanlığın ve nezaketin gereği olarak yapıyoruz. Ya bize bu kadar nimetleri verene teşekkür etmek, minnet duymak gerekmez mi?

İşte namaz en büyük şükür, en açık teşekkürdür. Namaza bütün vücudumuzla katılıyoruz: Elimiz, ayağımız, gözümüz, dilimiz, başımız; aklımız, kalbimiz, hayalimiz bütün duygularımızla… Böylece bütün bu organ ve duygularımızla Allah’ımıza şükrümüzü iletmiş oluyoruz.

Namaz kılmayan insan böyle bir teşekkürü bile yapmıyor. Milyarlar verse elde edemeyeceği nimetlere sahip olmanın değerini fark edemiyor. Allah göstermesin, gözümüzün birisini kaybet sek, dünyanın parasını harcasak yerine aynısını koyabilir miyiz? Bir kaza sonunda dilimizi kaybetsek, fakat bütün dünyanın yarısını versek bir dil bulabilir miyiz?

İnsan olarak her şeye sahip olmak istiyoruz. Dünyada ne varsa bizde de aynısının bulunmasını arzu ediyoruz. İhtiyaçlarımız o kadar çok ki… Sadece bu dünya ile de yetinmiyoruz. Sonsuz bir hayat istiyoruz, Cenneti istiyoruz, Peygamberimizle birlikte olmayı diliyoruz.

Bunları elde etmeye gücümüz yetmeyeceğine göre kimden isteyeceğiz? Her halde bu dünyayı, yıldızlan, gökleri ve âhireti var edenden isteyeceğiz. Onu istemenin de yolu Allah’ı kendimize sevdirmekle olur. Kendimize Allah’a sevdirmenin en iyi yolu da Onun huzurunda her gün beş defa eğilmek, secdeye varmakladır.

Böylece namaz kılmakla Rabbimizin huzuruna çıkmış oluyoruz. İçimize sevinç doluyor, neşe doluyor ve mutluluk doluyor. Kendimizi uçacakmış gibi hissediyoruz; tatlı bir heyecan duyuyoruz. Nasıl heyecan duymayız ki? Bir müdürün, bir valinin, bir bakanın karşısına çıkınca kendimizde nasıl bir sevinç ve heyecan hissediyoruz. Oysa namazda müdürün de, valinin de, bakanın da; hattâ bütün kâinatın Yaratıcısının huzuruna çıkıyoruz. Böyle bir mutluluğu kaçırmak ister miyiz hiç?

Acıkınca yemek yiyoruz, susayınca su içiyoruz, uykumuz gelince uyuyoruz. Böylece o ihtiyaçları gideriyoruz. Ama insan sadece ağız ve mideden ibaret değil ki… Aklımız var düşünüyoruz, kalbimiz var duygular taşıyoruz, ruhumuz var, sonsuz bir hayatı istiyoruz. Aklımızın, kalbimizin, ruhumuzun ihtiyaçlarını nelerle karşılayacağız; hangi gıda vererek bu latifelerimizi doyuracağız? İşte aklımızın gıdası, kalbimizin ihtiyacı, ruhumuzun rahatı ancak el bağlayıp namaza durmakla temin edilmiş olur.

Namaz kılmakla hem maddeten, hem de manen temizlenmiş oluyoruz. Abdest almakla maddî temizliği yapıyoruz; namaza durmakla da günah ve hatalarımızın kirlerinden arınıyoruz.

Peygamber Efendimizle Sahabiler arasında geçen şu kısa konuşma bu meseleyi çok güzel bir şekilde açıklıyor.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) bir gün Sahabilere sordu:

“Ne dersiniz? Birinizin kapısı önünde bir ırmak bulunsa, o kimse o ırmakta günde beş defa yıkansa, vücudunda kirden iz kalır mı?”

Sahabiler cevap verdiler: “Hiçbir kir kalmaz, yâ Resulallah.” O zaman Peygamberimiz şöyle buyurdu:

“İşte beş vakit namaz da buna benzer. Allah, namaz sayesinde günahları siler, temizler.”

Namazdaki asıl temizlik manevî olanıdır. Ruhumuzun ve kalbimizin sık sık temizlenmesine ihtiyaç vardır. Çünkü el, ayak gibi organlarımız nasıl çeşitli sebeplerle kire, toza, toprağa bulanıyorsa, insanlık icabı işlediğimiz çeşitli günah ve kusurlar sebebiyle ruhumuz da manevî kirlere bulanmaktadır. Ama insan ruhunu ve kalbini tutup suya sokamaz. Onun da kendine göre bir yıkama usulü vardır. Bunun yıkanması namazla olur.

Namaz kılmaya alışmamış olan kimseler, bu ezikliği hafifletecek sebepler ararlar. Namaz kılanlarda gördüğü kusurları büyüterek onların da kendisi gibi kusurlu olduklarını, dolayısıyla aralarında pek büyük bir fark olmadığını düşünmeye başlarlar. Kendi kusurunu küçültür, namaz kılanın küçücük bir kusurunu büyütür, hatta “Kalbim temiz!” gibi bahanelerle kendisinin daha üstün durumda olduğunu dahi iddia etmeye başlar.

Aslında insan olarak hiç kimse kusur ve günahlardan arınmış değildir. İbadetlerinde devamlı olan kimsenin bile kendisine göre bazı kusurları olacaktır. Ne var ki işledikleri kötülükler bakımından insanlar arasında bir karşılaştırma yapılsa, namaz kılanların bu konuda daha geride kaldığı görülür.

Evet, sigara içmeyenlerde akciğer kanseri görülür; ama içen kimselerin bu hastalığa yakalanma ihtimali daha fazladır. Bunun gibi her gün beş defa Rabbini hatırlayarak Onun huzuruna çıkan bir kimsenin kötülük yapma ihtimali ile Rabbini ancak başı derde düştüğü zaman hatırlayan bir kimsenin kötülük işleme ihtimali arasında büyük bir fark olacaktır.

Ayrıca namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Kur’ân-ı Kerimde bu mesele şöyle anlatılıyor.

“Sana vahyedilen kitabı oku. Namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz çirkin işlerden ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı zikretmek elbette en büyük ibadettir. Ne yaparsanız Allah hakkıyla bilendir.” (Mehmed Paksu, Gençlik İlmihali, Nesil yayınları, 1999, ss. 83-86)

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz