Allah (c.c) hiç kimseye benzemez deniliyor. O halde bizim görmemizle Allah’ın görmesi arasında bir benzerlik yok mudur?

Allah görür biz de görürüz, Allah işitir biz de işitiriz ama birincisi, kesinlikle Allahın işitmesi bizim işitmemize, O’nun görmesi bizim görmemize benzemez. O, her şeyi görür ve işitir, bizim görüp işitmemiz ise çok sınırlıdır. İkincisi, biz Allah’ın gördürmesiyle görür, işittirmesiyle işitiriz. Ne görmemiz ne de işitmemiz kendimizden değildir. Dolayısıyla Allah, zatıyla, sıfatlarıyla fiilleriyle hiç kimseye benzemez. Benzer gibi görünen şeyler, Allah Teala’nın isimlerinin yansımasından ibarettir. Neticede her şey O’na aittir.

Allahtan başkasına rükû ve secde etmek şirk midir?

İbadet maksadıyla Allah’tan başkasına yapılan secde haramdır. Secde derken, bizim namaz kılarken yaptığımız hareketi kastediyoruz. Bunun dışında insanın saygı ile belini bükmesi, başını eğmesi secde değildir. Burada akla meleklerin, Hz. Âdem’e nasıl secde ettikleri gelebilir. Bu meleklerin kendi kendilerine yaptıkları bir secde değil, Allah’ın emriyle yaptıkları bir fiildir. Onlar Allah’ın emrine itaat ve Hz. Âdem’e saygı için bunu yapmışlardır. Tefsirlerimiz buna ibadet secdesi değil, hürmet secdesi demişlerdir. Dolayısıyla bu secde Hz. Âdem’e değil, Allah’a yapılmıştır.

Kur’ân’daki secde ayetleri Allah’a secde edilmesini, O’ndan başkasına secde edilmemesini ifade etmektedir. Mesela, “Gece gündüz, güneş, ay, hepsi O’nun âyetlerindendir. O halde güneşe ve aya değil, onları öylece yaratana secde edin, eğer O’na ibadet ediyorsanız!” (Fussilet Suresi, 41/37) ayeti bu durumu ifade eder.

Allah Resulü’nün (s.a.s.) erkeğin ailedeki konumu ve yüklendiği zor görevi, bu görevde eşinin ona yardımcı olmasını ifade ederken buyurduğu, “Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim. (Tirmizi, Rada’ 10) hadisi de Allah’tan başkasına secde edilemeyeceğini göstermektedir.

Evet, secde bir ibadettir ve ibadetin bir parçasıdır. Binaenaleyh Allah’tan başkasına ibadet edilemeyeceğine göre secde de edilemez.

Başarıları ve müsbet neticeleri Allah’a vermede hassasiyetimiz nasıl olmalıdır?

Her türlü muvaffakiyet ve müsbet netice Allah’a aittir. Hiçbir kul, gücü, bilgisi ve imkânları ne ölçüde olursa olsun, Allah muvaffakiyet vermezse, müsbet hiçbir şey yapamaz. İnsanın yapısı hayra değil, günaha ve tahribe yöneliktir. Müsbet netice ve muvaffakiyetlere gelince, bir defa, bunların tahsili için gerekli mekanizmayı kuran Allah’tır. İnsanın yaptığı, bu mekanizmada bir düğmeye dokunmaktan daha fazla değildir. Ona o imkân ve gücü bahşeden, dokunmasına müsaade eden, o dokunmaya sevk eden de Allah’tır. Eğer Allah izin vermemiş, onu öyle bir donanımla dünyaya getirmemiş, o işi yapmaya sevk etmemiş olsa idi, bir düğmeye dokunmak bile olsa, insanın elinden ne gelirdi? Üstad demiyor mu, insanın ekl ve şürb (yeme-içme) gibi en basit ve iradesine taallûk eden işlerde bile rolü binde bir bile değildir? O halde, hele, sanki Firavunca ve Nemrutça ben yarattım” dercesine, “ben yaptım, ben başardım; bu, bendeki güç ve ilimden dolayı böyle oldu; falan yerde konuştum, işte şu kadar insan müteessir oldu; şöyle yazdım, şu kadar insana tesir ettim” şeklinde hezeyanlar sarf etmek, hattâ bunları düşünmek, akıldan geçirmek, küstahlıktan başka ne manâya gelir? Hiçbir peygamber, “ben yaptım, ben başardım, ben hidayet ettim” dememiştir. “Ben,” firavunların ağzından çıkan sözdür. Şirkin en hafifi “nahnü”, yani “biz”dir; cemaat, millet, kavim, kabile enaniyetidir. Üstad, bu meseleleri, anlamaktan bile aciz olduğumuz Ene ve Zerre Risalesi’nde ne güzel ifade eder! O’nun dediği gibi, “ene”yi, hattâ “nahnü”yü de yırtıp, altındaki “Hüve”yi ortaya çıkarmak, “Hüve”yi göstermek gerekir.

Kanatlarını açtığı zaman bütün semayı kaplayan Hz. Cebrail (as) bile asla “ben” demez ve her şeyi Cenab-ı Allah’a verirken, bize ne oluyor da, “ben” deme küstahlığında bulunuyoruz!?

Bir kulluk deryasına yelken açtık ki, dalgalar amansız çıktı karşımıza, kenara varmaya koymuyor bizi. İstihdam eden Allah’a binlerce hamd ve senâ olsun; olsun da, nâil kılındığımız lütufların zerresini kendimizden bilmeyelim; bilmeyelim ki, O, lütuflarını sonuna kadar devam ettirsin. Bu lütufların bir tanesini, hattâ bir zerresini bile kendimizden bilsek, bilgimize, tedbirimize versek, O, vâridât-ı Sübhaniyesini keser ve “haydi yürüyün bakalım, yürüyebilirseniz,” der. Allah korusun, âhir ömrümüzde kendi kendimize bırakıldığımız için hizlana uğrarız. O’ndan diler ve dileniriz, bizi göz açıp kapayacak kadar bile olsa, Allah Rasûlü’nün o mübarek dualarından ayırmasın: “Ya Hayyu Ya Kayyûm, bi-rahmetike estağîs; eslah lî şe’nî küllehü, ve lâtekilnî ilâ nefsî tarfete ayn: … Göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa, bizi nefsimizle baş başa bırakma” Her şey O’ndan; ne veriyorsa, aczimize, fakrımıza, za’fımıza merhameten veriyor. Akıldan geçer, “en güzel talebeleri yetiştirdim, tedbirimle hiç birinin kılına dokundurmadım.. onları öyle bir sevk ve idare ettim ki..” mülâhazalarına dalar gider. Neden sonra, o hasta kalbine gelir de, mırıldanır, “Vakıa, bunları Allah yaptırdı ya!” Bir gün sana, “hay, Allah hayrını versin! O kadar becerikli idin, başarılı idin.. Allah dediğin O Zâtı şimdiye kadar bulman gerekmez miydi; hâlâ bir yabancı gibi, başı açık, yalın ayak hayallerinle şaşkınlık çöllerinde dolaşıp duruyorsun” demezler mi?.

Bu türden, eskiden de olsa söylenmiş sözleri hatırlayınca, bende depresyon yapıyor. “Bu zenginlik, bana ilmimden dolayı verildi” diyor, kim?: Karun. Böyle konuşanlar, böyle düşünenler, Karun’dur, Firavun’dur. Kendini yenememiş, benliğinin altında kalmış insanların sözlerine, davranışlarına biraz dikkatle nazar etseniz, hepsinde “ben” davulunun öttüğünü, “kendi kabiliyetim ve istidadımla, irademle, bilgimle, marifetimle.. tesiri nâkâbil olanlara tesir ediyorum, sözümü dinlettiriyorum” sözlerinin çınladığını görür veya duyarsınız. Çok dikkatli de konuşsalar, mutlaka bir yerlerinden sızar o mülâhaza…

Vasiyetim olsun, elinizden geldiğince çevrenizi kendi benliğinden, egosundan uzaklaştırmaya çalışın. Eğer bir gün, o ideal nesil, ütopyalarda resmedilen nesil isbat-ı vucud edecekse, o, bencilliği olmayan, “ben” davasından geçmiş, “ene”yi bırakıp, hattâ şirkin en hafifi olan “nahnu”yu da aşarak, “Hüve”de tevhidi yakalamış, “ene”yi yırtıp, “Hüve”yi göstermiş nesil olacaktır.

İnsan, bir başkasıyla rekabete girebilir, fakat Allah’a karşı rekabet hissi düpedüz saygısızlıktır. O bakımdan, her muvaffakiyet, her güzel iş, Allah’a verilmeli ve, “bunu O yaptı” denmelidir. Yememize, içmemize, hemcinsimize duyduğumuz alâkaya bakınca, hayvandan farklı bir yanımızın olduğunu görüyor muyuz? Hattâ, haram-helâl demeden, açlığımıza-tokluğumuza bakmadan, başkalarının haklarını da üzerimize geçirerek, öyle yiyip içiyor ve hayvanlar, hemcinslerine karşı üreme adına senede bir alâka duyarken, biz, tamamen nefsânî arzuların pençesinde doymak bilmez bir hırsla yaşıyoruz. Bu hâlimizle, hayvanların mertebesinde olduğumuz bile söylenebilir mi bilemiyorum. İki Nobel ödülü sahibi Alexis Carrel’in başında bulunduğu bir heyet, 20. Asır gençliğini bütün duygu, tavır ve davranışlarıyla inceleyip formüle ettiklerinde, karşılarına “serseri köpek” resmi çıkmıştı.. saldırgan, başıboş, istediği gibi yer, sonra yan gelip kulağı üzerine yatar.. işte böyle bir tip. Evet, çirkin bunlar ve böyle tasvirler bize yakışmaz ama, gel gör ki, nefis çok daha çirkin.. Estağfirullah, sümme estağfirullah.

Allah karşısında insanın kendisini zelil, hakir, hor görmesi lâzım. Evliyaullahtan bazıları var ki, münacatlarında şöyle derler: “Şu hâlimle, kalbimin şu durumu itibarıyla, iman, İslâm gibi hususiyetler müstesna, kâfirler benden çok iyidir; falan hayvan, filan hayvan benden iyidir.” Evet, insan bir yandan budur; diğer yandan da Allah’ın insanlığımıza terettüp eden bir kısım lûtufları, ihsanları var. Öyle ise, kimse, bu lûtuf ve ihsanlara sahip çıkmamalı. Mü’min, her halinde mütevazi olmalı, mahviyet ve hacalet içinde bulunmalı. Onun için, Kur’an-ı Kerim’de, “Ezilletin alâ’l-mü’minîn (Mü’minlere karşı tevazu kanatları ve yüzleri yerlerde)”, “eızzetin alâ’l-kâfirîn (kâfirlere karşı ise izzetli ve çetin” buyurulur. Hiç kimse, kendisini müzekkâ bilmemeli; böyle bilmek şöyle dursun, hadisteki ifadesiyle, kendini “racül-ü fâcir” bilmeli. Kimse, “ben müfsidim” demez; demez ama, bilmeyerek ifsad etmediği ne malûm? Acaba, vicdanında kendini ikna edecek şekilde, “hakikaten ben bir müfsid miyim?” diye bir mülâhazası bulunmalı değil mi?

Kendisine zerre kadar bile itimat eden insan, İlâhî teveccühleri kaybetmiş demektir. Kimse, nefsine güvenmemeli, âkıbet ve âhireti hususunda emniyette olduğunu sanmamalıdır. Bu manâda mutlak emniyet küfürse, onun en küçüğü de küfre yakınlıktır. Yani, nasıl yeis küfürse, bir insanın âkıbeti ve Âhireti hususunda ameline güvenmesi, Cennet’e gireceğinden emin olması da küfürdür. Böyle bir emniyetin en küçüğünün bulunması da, küfür istikametinde bir adım demektir.

Rabbi’ğfir ve’rham ve ente hayru’r-rahimîn.”

Allahın Vahidiyet ve Ehadiyet sıfatları arasında ne fark vardır, açıklar mısınız?

Vahidiyet tecellisi umûmîdir. Bütün eşyayı ihata eder. Bu ihata ve umumilik içinde insan, tecellî sahibini unutabilir. Mesela, gündüz olduğunda güneş hep görünmektedir. Her tarafı ışıtan ve ısıtan güneşi, gündüz boyunca aklımıza dahi getirmeyiz. Adeta onun varlığını unuturuz. Sonra gözümüzü alan bir aynada güneşin yansımasını görünce hemen onu hatırlarız. Cenab-ı Hakkın tecellî-i vahidiyeti içinde ehadî tecellisini göstermesi de böyledir. Allah

her an Esma-i Hüsnasıyla kâinatta tecelli etmektedir. Ancak, bize kendini hatırlatmak için aynı zamanda her bir şeyde, ayrı ayrı ve hususî manâda tecellî eder. Mesela, umumen    bir rızık verme fiil-i kudsisi vardır kâinatta. Bu rızık verme işini Cenab-ı Hak, insanın bütün yeme içme ihtiyaçlarını, bir ağacın levazımatını tam zamanında ve ihtiyaca göre vermekle hususi dairede de gösterir ve Rezzak ismini hatırlatır. Vahidî tecellî umûmîdir, her şeyi kapsar, ehadî tecelli her varlığın şahsına özeldir, sıfatlara ve kabiliyetlere göre gelir.

Çevresinden dolayı inanmayan insanların durumu ne olacak?

Allahu Teala Malikü’l-Mülk’tür ve mülkünde istediği gibi tasarruf eder. İnsanı yaratan ve bulunduğu konumda onu var eden Allah’tır. Yani bizlere verilmiş birçok nimet vardır ki, bizim irademizin dışındadır. Mesela, bizler hangi ülkede doğacağımıza, kimlerin anne ve babamız olacağına, şekil ve şemailimizin nasıl olacağına, cinsiyetimizin tespitine, içinde doğup neşet edeceğimiz ailenin maddi durumunun veya dininin ne olacağına karar veremeyiz.  Daha bunlar gibi birçok mesele vardır ki, hiçbir dahlimiz ve tercihimiz olmadan bidayette bizim için Cenab-ı Hakk tarafından belirlenmiştir.

Fakat insanın sorumluluğunun başlaması bundan sonra olacaktır. Ve bidayette kendisi için takdir edilen durum ve şartların, aleyhinde veya lehinde olması, kişinin, Allah’ın vermiş olduğu iradeyi ne yönde kullanacağına bağlıdır. Dolayısıyla bizler başlangıç aşamasında bir kimse hakkında kendisine mevhibe nevinden verilen (önceden verilmiş) nimetlere bakarak veya görünüş itibariyle içinde bulunduğu olumsuz durumdan yola çıkarak karar verecek olursak hata edebiliriz. Çünkü zahirde bize göre iyi veya kötü olan nice durumlar vardır ki, işin hakikati hiç de bizim değerlendirmelerimize uymayabilir. Yani bizim hayır gördüğümüz şeylerde şer olabilirken, şer gördüğümüz şeylerde de hayır olabilir. Çünkü kişinin başlangıç itibariyle içinde neşet ettiği durumların, onun hakkında şer veya hayır olması, o kişinin iradesini Cenab-ı Hakk’ın iradesi istikametinde kullanıp kullanmamasına göre farklılık gösterecektir. Mesela, zenginlik veya fakirliği ele aldığımızda, bu her iki durum için de mutlak olarak iyi veya kötü dememiz mümkün değildir. Çünkü aynı mala mülke sahip olan iki kimseden birisi, bu imkânlarını Ümmet-i Muhammed’in terakkisi yolunda kullanarak Allah yolunda bir yükselişe geçerken, diğeri, bunu başkalarına karşı bir tahakküm ve gurur vesilesi yaparak baş aşağı düşebilir. Yine Müslüman bir aile ve çevrede yetişen birisi için, (Allah muhafaza) ülfet ve ünsiyetin etkisiyle veya farklı sebeplerden dolayı küfür ve dalâlet bataklığına düşmesi mümkün iken, İslamiyet nurunun parlamadığı bir ailede yetişen bir kimse için de, ihtida etmesi ve çevresinde meydana getireceği tesirlerle birçok kişinin de hidayetine vesile olması pekâlâ mümkündür.

Meselenin bir diğer boyutu da, dünyanın bir imtihan yeri olmasıyla ilgilidir. Buna göre Allah’ın imtihan şekilleri farklı farklı olduğundan, herkesin imtihanı da bir olmayacaktır. İçinde bulunduğumuz şartların iyi veya kötü olmasının, dünyanın ahirete nispeten kısalığı ve geçiciliği düşünüldüğünde, çok önemli olmadığı görülecektir. Yani önemli olan netice itibariyle ahiret hayatının hoş ve güzel olmasıdır. Bu anlamda Kur’an’da verilen örneklere baktığımızda, Ashab-ı Kehf gibi Firavunun Hanımı gibi veya Firavunun çevresinde olup da iman eden diğer bir kimseden bahsedilir ki, bunlar her ne kadar dünya hayatı itibariyle istedikleri bir ortamı bulamasalar da, ahiret hayatlarını kurtarmışlardır. Bunun tam tersi de mümkündür. Hz. Nuh Aleyhisselam’ın oğluna veya Hz. Lut Aleyhisselam’ın hanımına baktığımızda bu durumu açıkça görebilir. Efendimizin (s.a.s) çevresinde de bu gibi kişiler olmuştur. Onun en yakın amcası iman edemeden dar-ı bekaya göç ederken, yıllarca onun amansız düşmanı olan Ebu Süfyan gibi kimseler iman etmişlerdir.

Neticede kişi nasıl bir çevrede yetişirse yetişsin, Allahu Teala bizlerin doğru yolu bulup Ona hakkıyla ibadet edebilmemiz için Mukaddes Kitapları indirmiş ve bununla da kalmayıp onları açıklayıp hayatında canlı birer örnek halinde bize takdim edecek Kutlu Elçilerini göndermiştir. Bu durumda kullara düşen de, bu mesaja karşı kulaklarını kapayıp ilgisiz kalmak değil, bir arayış içine girerek kendisini hidayete ulaştıracak olan bu kutsal kaynağa sahip olmaya çalışma olmalıdır. Ayrıca insana verilen akıl da, belli ölçüde yine Cenabı Hakk’ın kâinata yerleştirdiği deliller sayesinde Onu bulmaya tanımaya ve ahiretin varlığını kavramaya yetecektir.

Bütün bunlarla beraber unutulmaması gereken bir nokta vardır ki, o da herkesin içinde bulunacağı durum ve konuma göre hesaba çekileceğidir. (Allahu a’lem) İslamiyetin bütün müesseseleriyle hayata geçirilip, dini mübini İslam’ın hakkıyla yaşandığı bir yerde neşet edenle, iman ve İslam adına karanlıkların hâkim olduğu bir yerde doğup büyüyenin hesabı aynı olmayacaktır. Fakat bu gibi konularda biz tamamıyla meselenin hakikatına vakıf olamayız. Bütün bunların yanında, hiç aklımızdan çıkarmamamız gereken bir nokta var ki, o da Allah’ın Âdil ve Hakîm olduğu ve her işini adalet ve hikmetle yaptığı gerçeğidir.

Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatlarının ifade ettiği manayı açıklar mısınız?

Rahman ve Rahim sıfatları, aynı kökten gelen Cenâb-ı Hakk’a ait iki sıfattır. Bu sıfatlar, ihtiva ettiği mânâ itibarıyla birbirinden farklıdır. Rahman sıfatı tıpkı Lâfz-ı Celâle’de olduğu gibi, şu ana kadar başka bir varlığa isim olarak konulmamış, sadece ve sadece Allah’a mahsus bir sıfat olarak bilinmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır, onu tefsir ederken: “Rahman; yeryüzünde canlı-cansız, mü’min-kâfir.. herkese Allah’ın rahmet etmesidir.” şeklinde bir yaklaşımda bulunur.

Rahim sıfatı ise, dünyada iken vazife ve sorumluluğunu bilmiş kişilerin, mazhariyeti ne ölçüde olursa olsun, ahirette mükâfatlandırılmalarını tekeffül ve ifade eder. Evet, görüldüğü gibi Rahman sıfatı mânâ yönüyle daha umûmî görünmektedir.

Kelime ve harflerin çokluğunun mânânın genişliğine delâlet etmesi, Arap dilinde bir esastır. Bu iki kelimenin her besmelede geçmesinden başka, sûrelerin içinde de zikredildiğini düşünecek olursak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin, bereketinin bunca vurgulanmasındaki espriyi daha iyi anlarız. Bir kudsî hadiste, Allah’ın rahmetinin gazabına sebkat ettiği ve onun her şeyi kuşattığı ifade edilir. Allah Resûlü (s.a.s)’nün bir başka hadisinde ise, bu rahmetin sadece insanlara değil; bütün canlılara şamil olduğu vurgulanır. O: “Allah (c.c), rahmetini yüz parçaya ayırmıştır. Onun doksan dokuzunu kendi katında bırakmış, bir parçasını da yeryüzüne indirmiştir. Mahlukatın birbirine karşı merhameti, meselâ hayvanın yavrusunu emzirirken, ona basmamak için ayağını kaldırmasında olduğu gibi, işte bu bir parça merhametten dolayıdır.” buyurur.

Evet, dünyada bu denli geniş olan Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, ahirette de herkes için çok önemli bir nokta-yı istinattır. Allah (c.c)’ın orada kimlere rahmet edip, merhametiyle kucaklayacağını bilemeyiz. Bunun, sadece iman ve amel eden kullara has olduğunu söyleyip dünyada insanlara karşı bir cehennem zebanisi gibi davranmak doğru değildir. Aksine, onlara karşı cennet hâzinleri gibi yumuşak edalı olup, yarım kelimeyle dahi olsa bir kurtuluş yolunun olabileceğini hatırlatmak gerekir. Unutmayalım ki, bazen mükellefiyetlerin tam-tekmil edası bile, insanın kurtuluşuna yetmeyebilir. Bu hakikati, Nebiler Serveri şu hadis-i şeriflerinde beyan buyururlar. Şöyle ki, bir gün Allah Resûlü (s.a.s): “Hiç kimse ameliyle kurtulamaz.” der. Sahabe Efendilerimiz: “Sen de mi ey Allah’ın Resûlü?” diye sorduklarında, O: “Evet, ben de kurtulamam. Ancak Allah rahmet ederse.” cevabını verir. Ama aynı Allah Resûlü (s.a.s) bir başka hadislerinde: “Lailahe illallah deyin kurtulun.” buyurur. Buradan hareketle fukaha, bu kelimeyi söyleyen insanlarla savaşta karşı karşıya gelinmiş olsa bile, kesinlikle öldürülmemeleri gerektiğini söylerler. Bu hususta Allah Resûlü’nün Üsame b. Zeyd, Mikdat b. Esved, Muhallim b. Cessâme (r. anhüm)’ye olan serzeniş ve itapları hepimizin malumudur.

Hâsılı, rahmet hepimiz için çok önemli bir kaynaktır. Rahmetten mahrum kalan, her şeyden mahrum kalır. Her insan, rahmeti kendisi açısından yorumlayıp, ona ehil olup olmadığının muhasebesini yapabilir; ancak başkaları hakkında bu türlü yorumlara girmesi, kesinlikle doğru değildir.

M. Fethullah Gülen

Yalnız Allah’a inanıp Peygamberimiz’e inanmayan bir insan Cennet’e girer mi?

Tefsir, hadis ve kelâm kitaplarında ulemâ, Efendimiz’in devrini ve sonrasını idrak ettikten sonra O’nu (aleyhissalâtü vesselâm) tanımadan necat söz konusu olmadığı hususunu açıkça ifade etmektedirler. Bazı kimseler Efendimiz’e karşı anlamsız bir inat içindedirler. Kaldı ki, Efendimiz onlara kapalı da değildi; bilinip kabul edilmemesi çok garip düşmektedir.

Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, O’nu kabul etmeyenlerin hepsi aynı ölçüde mülhit değildir. O’na açıktan karşı çıkanlar ve getirdiklerine savaş ilân edenler, âkıbetlerini bütün bütün karartmış ve azab-ı ilâhîye istihkak kesbetmiş sayılırlar. Çünkü bunlar tam mülhittirler ve her türlü mesaviye de açıktırlar. Allah, eski devirlerde bu türlü mülhitlerden, Lut kavmi gibi bazılarını yerin dibine batırmış, Âd kavmi gibilerini fırtınayla cezalandırmış, Semud kavmi gibi inatçıları da bir sayha ile hâk ile yeksân etmiştir. Günümüzde Müslümanlar, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi bir kaptana dayandıkları, O’nun mesajını neşrettikleri için geçmiş kavimlerde olduğu gibi toptan helâk olmayacaklardır. Eğer O’na inananlar olmasaydı, dokuz-on asırdır şüheda kanıyla yoğrulmuş bu toprakta, Allah bugünküleri de –ama başka şekilde– mutlaka cezalandırırdı.

Mevzuyla alâkalı ikinci bir husus da, biz Müslümanlar olarak dünyaya İslâm mesajını duyurmadık. İslâmî hak ve hakikati onlara ulaştıramadık. Bu sebeple hakikat onlara karşı kapalı kaldı. Allah, onları hesaba çekerken, bizi de İslâm’ı onlara götüremedik diye hesaba çekecektir.

Üçüncüsü, insanlık içinde, Efendimiz’i hiç duymayan, çok ücra yerlerde bulunan kimseler, bir nevi fetret hayatı yaşamaları itibarıyla –Büyük bir müceddidin beyanına dayanarak ifade ediyorum– inşâallah onlar, fetret devri insanının tâbi olduğu muameleye tâbi olurlar.[1] Çünkü onlar ötede diyebilirler ki: “Müslümanlar bize İslâm hakikatini getirmediler; yâ Rabbi, getirseler inanırdık!” ihtimal, Cenâb-ı Hak da onlara farklı muamelede bulunur.

Soru: Bir hadis-i şerifte, “Lâ ilâhe illallah” diyen, Allah’a eş koşmayan kimsenin Cennet’e gireceği[2] ifade ediliyor. Bu söz, hangi anlamda söylenmiştir?

Gönülden “Lâ ilâhe illallah” diyen, bunu iz’an eden, muktezasını kabullenen ve tasdik eden kimse mü’min demektir ve böyle bir kimse Allah’ı mâbud-u mutlak, maksud-u bi’l-istihkak olarak kabullenmiş demektir. Efendimiz böyle bir kimsenin Cennet’e gireceğini pek çok sahih hadisinde ifade buyurmuşlardır.

Bunun mânâsı şudur: Bir insan “Lâ ilâhe illallah” der, Allah’a karşı ahd ü peymânda bulunur ve bu mazmuna sadakat içinde ruhunu O’na teslim ederse, Allah böyle bir kişiye dilerse azap eder, dilerse onu Cennet’e koyar. Başka bir hadiste bu husus şöyle dile getirilmektedir: “Lâ ilâhe illallah” diyen ve bunun ışığında imandan, irfandan nasiptar olan kimseyi Allah, sonsuz rahmeti gereği ebedî Cehennem’de bırakmaz. Bazı bâtıl mezheplerden, bu türlü kimselerin ebediyen Cehennem’de kalacağına kâil olanlar da az değildir.

Bu arada “Lâ ilâhe illallah” ile kurtulan bir zümre de olacaktır. Bu zümreye ait insanlar hayatlarında ibadet ü taat yapacak kadar değil, sadece “Lâ ilâhe illallah” diyecek kadar bir fırsat bulmuşlardır. Ben biraz da bu tarafa temayül ederek bu hadisin bu zümreye mahsus olabileceğini düşünüyorum. Yoksa bu, onun uzun süre sadece “Lâ ilâhe illallah” diyerek yaşadığı mânâsına değildir. Ancak bunlar, ikrar ve tasdiklerinde sadakat içinde olurlarsa, Allah da dilerse onları affeder. Öyle olmuştur ki bir şahıs Müslüman olmuş, ardından hemen bir harbe iştirak ederek şehit düşmüş ve bir namaz kılma bile kendisine nasip olmamıştır.[3] İşte böyle bir insanın “Lâ ilâhe illallah” demesi onu kurtarır. Diğerlerine gelince, Allah dilerse affeder, dilerse azap eder. Evet, “Lâ ilâhe illallah”ı küçük görmemek gerekir.

[1] Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası s.83. [2] Buhârî, tevhîd 33; Müslim, îmân 153. [3] Müslim, imâret 144.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Allah, “İstediğimi hidayete erdiririm.” buyuruyor. Bu durumda Cenâb-ı Hak, kulları arasında ayrım yapmış olmuyor mu?

Her şeyden önce şunu ifade etmeliyim ki, Allah, eğer kulları arasında bir ayrım yapsa buna kimsenin “Niçin ayrım yaptın?” demeye hakkı yoktur. Allah mülkün yegâne sahibidir ve mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur. Ayrıca bu konuda sorulacak soruyu da edibane ve nezihane sormak gerekir. Cenâb-ı Hak, her şeyi kabza-i tasarrufunda tutan bir Malikü’l-Mülk’tür. O’na karşı insanın böyle bir şey demeye hakkı yoktur. Aslında, böyle bir soru şöyle de sorulabilirdi: Cenâb-ı Hak bir insanı hidayete erdirdikten veya dalâlete attıktan sonra kendi âdet-i sübhanîsi açısından hangi prensibe göre muaheze edecektir? Zira Allah hâkim-i mutlaktır. Kendisi insanı nehyettiği şeyin içine itiyorsa acaba dalâlete itmesi hangi hikmete binaendir ve hangi isminin muktezasıdır?

Evet, Allah (celle celâluhu) dilediğini hidayete sevk eder, dilediğini de dalâlete düşürür. Bu hakikat, Kur’ân-ı Kerim’in mükerrer yerlerinde zikredilir. Bu hususta meşîet-i ilâhî esastır. Hidayet ve dalâlet Allah’ın yaratmasıyladır. Ancak sebebiyet, kulun mübaşeretiyledir. Bu mevzuda kulun mübaşereti o kadar önemsizdir ki, âdeta hiç hesaba katılmamakta ve doğrudan doğruya hidayetin yaratılması Zât-ı Ulûhiyet’e isnat edilmektedir.

İsterseniz konuyu biraz daha açalım: Meselâ, insan yemek yeme ve su içme ameliyesini yapar. Yemek ve içmekle onun hüceyrat-ı bedeninde (bedenindeki hücrecikler) içine giren çeşitli protein ve vitaminler gidip yerlerini alırlar ve bunlar bedende kendilerine ait fonksiyonları ifa ederler. Bütün bu hususlar öyle hassas hesaplara göre cereyan eder ki, insanın sadece lokmayı ağzına koyması bu işleri halletmeye yetmez. İnsana, lokmayı ağzına koyması için gerekli olan eldeki kuvvet, kafadaki plân ve daha değişik şeyler Allah tarafından verilmiştir. İnsan lokmayı ağzına koyar; Allah tükürük bezlerini harekete geçirir, onun ağzını ıslatır. Ağızda daha yemek ıslanırken beyne haber gider ve hemen oradan mideye “Şöyle bir yemek geliyor. Ona göre gerekli olan asidi ifraz et!” diye mesaj gönderilir. Bunun üzerine midedeki bütün fakülteler faaliyete geçer ve mide kendine ait fonksiyonu eda etmeye başlar. Daha sonra bağırsaklara bir mesaj gönderilir ve orada bir kısım lüzûcetli şeyler çeşitli sert asitlerle halledilir.

İnsanın bütün bunlarda hiçbir dahli yoktur. Selülozlu şeyler bağırsaklarda ayrı bir vazife görür. Elma kabuğu gibi şeyler insan vücudunda bunları eritecek enzimler olmadığı için erimez, dışarı atılır. Bütün bunların hepsi fevkalâde bir nizam içinde cereyan eder. Aksi takdirde insanın bağırsaklarında bir kısım problemlerin meydana gelmesi kaçınılmaz olur.

Zannediyorum daha fazla teşrihe de gerek yok. İnsan, ağzına lokmayı koyduktan sonra bu lokma ağza girdiği andan itibaren vücutta faydalı hâle gelinceye kadar bin ameliye görür ve bütün bu ameliyeler içinde –denebilir ki– insanın hiçbir dahli yoktur.

Şimdi nankör biri kalkıp da, “Bütün bu faaliyetlerin hepsini ben kendi irademle yaptım!” dese, Allah’ın icraatında kendini O’na şerik saymış olmaz mı? Oysaki bunun yerine o şöyle demelidir: Ben ağzıma lokmayı koydum, birden bire esrarengiz bir mekanizma gaybî bir el tarafından çalıştırıldı. Binaenaleyh bu lokmanın halledilmesi mevzuunda, her hâlde benim hiçbir dahlim olmadı. Görüldüğü gibi bu mevzuda insanın irade ve meşîeti o kadar cüz’îdir ki, bu işleri ona isnat etmeye imkân yoktur.

Hidayet meselesine gelince, o öyle mühim bir meseledir ki, onda insanın en küçük bir dahli yoktur. Meselâ siz çok defa, bir kalb inşirahı ve inbisatı içinde içinizi döküyorsunuz. Nâfizü’l-kelim ve olabildiğine müessir bir üslûpla anlatacağınız şeyleri anlatıyorsunuz. Ancak bir türlü muhataplarınıza müessir olamıyorsunuz. Ne kadar arzu ediyorsunuz ki, namaza durduğunuz zaman kendinizden geçesiniz. Vecd ve istiğraklar içinde kendinizi unutasınız. Dünya ve mâfihâyı elinizin tersiyle itip O’na yönelesiniz; ama buna muvaffak olamıyorsunuz. Allah, bazen istediklerinizi lütfetse de her zaman olmaz; olması O’nun meşîetine bağlıdır.

İman zevki, aşkı ve onun hazzı, Cennet iştiyakı ve Cenâb-ı Hakk’a yönelmeye teşne olma keyfiyeti öyle ilâhî bir ihsandır ki, Allah bunu sadece dilediklerinin ruhuna ifâza eder de etmedikleri mahrum kalır. Onun için Sadüddin Teftâzânî bu mevzuu tarif ederken, “İman, insanın cüz’î iradesini kullanması suretiyle, Allah’ın insanın içinde yaktığı bir şem’adır.” der. Şem’ayı yakan Allah’tır ve insanın bunda dahli gayet cüz’îdir. Evet, insan cüz’î iradesini kullanır; düğmeye dokunur, Allah da onun hayatını tenvir eder.

İnsan, ağızdaki lokma örneğinde olduğu gibi bu meseleyi de öyle kabul etme mecburiyetindedir.

وَمَا تَشَۤاؤُۧنَ إِلَّاۤ أَنْ يَشَۤاءَ اللّٰهُ “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.”[1] Evet, işin çoğu O’na aittir. İnsana ait olan o kadar küçüktür ki, bunu görmezlikten gelerek bütüne sahip çıkmak Allah’a karşı büyük bir su-i edep ve cüretkârlık olur.

[1] İnsan sûresi, 76/30; Tekvîr sûresi, 81/29.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

İmanlı olarak gitmek yaşayışa bağlı mıdır, yoksa son an meselesi midir?

Kur’ân ve Sünnet’in beyanları içinde, insanın imanlı gitmesine sebep ve vesile olarak; Müslüman olarak yaşamak, Müslümanca düşünmek, Müslümanlık çizgisinde bulunmak gibi esaslar beyan edilmiştir. Meselâ, “Başka değil, Müslüman olarak ölmeye bakın!” (Bakara sûresi, 2/132) âyet-i kerimesiyle, zayıf da olsa “Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.”[1] hadis-i şerifi bu hakikat etrafında ortaya konmuş esaslardır. Hatta denebilir ki insan, şuuraltıyla ölür, şuuraltıyla dirilir ve ona göre de mükâfat görür.

Bir insan, ruh ve dimağını dünyada ne ile doldurduysa, neyin peşinde koşuyorsa, neyi aziz tuttuysa, neyi gönlünde en mutena yere oturttuysa, buradan göçüp giderken de öyle gidecektir. Tıpkı uyuyan bir insanın, şuuraltı müktesebatının tesirinde konuşup düşünmesi ve ona göre hareket etmesi gibi, ahirette o, bu kazanımıyla yeni bir varlığa erecektir. Evet, burada ruh âlemine ait mekanizmalar nelerle teçhiz edilmişse, öteye de onlarla gidilecektir.

Bundan yedi-sekiz asır evvel yaşamış, dört mezhebin fıkhını çok iyi bilen, tefsirinde dört mezhebin fıkhına da ağırlığınca yer veren Malikî mezhebinin o dev imamı İmam Kurtubî, “et-Tezkire fi ahvâli’l-mevtâ ve umûri’l-âhire” isimli eserinde şöyle demektedir: Devrimizde biz öyle kimselere şahit olduk ki, bunlar, nasıl bir hayat yaşamışlarsa vefat ederken gözlerini o hayata ait mülâhazalarla kapamışlardır. Meselâ birisi “Samanı getirin. Hayvanlara ot verin. Merkepleri dışarıya çekin!”, başka birisi: “Şu çocuğuma bakın. Ben biraz raks edip eğlenmek istiyorum.” diyorlardı.

Evet, insan burada ne ile ömrünü geçirmişse, giderken de onunla gidecektir. Bu sebeple insan, burada ruh ve dimağını iyi şeylerle meşbu kılmaya bakmalıdır. Vâkıa bunlar birer sebep, tabiri caizse birer şart-ı âdi ve Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lütfunun imdadımıza yetişmesi için sadece birer davetiyedir. İhtimal Kur’ân-ı Kerim de, “Müslüman olarak ölmek dışında başka türlü ölmemeye çalışın!” (Bakara sûresi, 2/132) derken bu hakikati dile getirmektedir.

Bununla beraber, Cenâb-ı Hak, takva dairesi içinde yaşayan bir insanın elinden –hafizanallah– bütün sermayesini alıp onu baş aşağı götürse de O’na kimsenin bir şey demeye hakkı olamaz. Fakat âdet-i ilâhiye ve rahmet-i sübhâniye açısından Allah Teâlâ’nın şimdiye kadar böyle bir şey yaptığını da bilmiyoruz. Firavun, hayatının en son dakikasına kadar firavunca bir hayat yaşamış ve suyun altında, orada dahi yenemediği tereddütlerle boğulurken imansız olarak gitmiştir. Öte yandan küçük bir iman eseri ve iman reşhasıyla ona yürümüş bir insan da Cennetlere yükselmiştir. Allah Resûlü böyle birini hadis-i şeriflerinde şöyle anlatırlar:

Sizden önceki devirlerde yaşayan bir adam, doksan dokuz kişiyi öldürmüş, sonra, “Buranın en büyük âlimi kimdir?” diye soruşturmuştu. Ona bir rahip gösterilmişti. Bunun üzerine o da rahibin yanına giderek ona, “Doksan dokuz adam öldürdüm, tevbe etsem kabul olur mu?” diye sormuştu. Buna karşılık rahip ise, “Tevben kabul olunmaz!” deyince onu da öldürmüş ve sayıyı yüze yükseltmişti. Daha sonra da oranın en büyük âlimini sorup soruşturup ona giderek:

“Ben yüz adam öldürdüm. Tevbe etsem kabul olur mu?” demişti.

Âlim ise ona: “Evet, senin tevbe etmene kim engel olabilir ki? Ancak filân yere git, orada Allah Teâlâ’ya ibadetle meşgul olan insanlar var; onlarla beraber sen de Allah’a ibadet et ve onlarla ol!” tavsiyesinde bulunmuştu.

Bunun üzerine bu adam yola çıktı ve yarı yola vardığında da öldü. Rahmet melekleri de azap melekleri de bir araya geldi ve onun durumunu görüştüler.

Rahmet melekleri: “Bu adam candan tevbe ederek buraya geldi.”

Azap melekleri ise: “Bu kimse hiçbir iyilik yapmamıştır…” şeklinde mukabelede bulundular.

Derken arkadan insan kıyafetinde bir başka melek bunların yanına gelerek onlara şöyle dedi: “İki belde arasındaki mesafeyi ölçünüz. Hangi tarafa daha yakın ise adam o tarafa aittir.” Bunun üzerine mesafe ölçüldü. Adamı varacağı yere daha yakın buldular.. ve adam rahmet meleklerine teslim edildi.[2]

Evet, âdet-i ilâhî hep bu istikamette cereyan etmiştir. Binaenaleyh bizler, Cenâb-ı Hakk’ın kulları olarak her zaman O’nun âdet-i sübhânîsine ve rahmetine sığınmalıyız. Aksi takdirde Cenâb-ı Hakk’ın hakkımızda adaletle hüküm vermesi çok defa aleyhimizde olabilir. Vâkıa O, her zaman hayrın şerre rüçhaniyeti cihetiyle hükmetmektedir ama, yine de bizler tir tir titremeliyiz. Allah, bazen bir hayırla insanı affeder, bazen de etmez. O Yüce Yaratıcı’dan dileğimiz, bizi ötede hizlan ve hüsran içinde bırakmasın…

Bazen de şöyle bir durum olabilir. Bir insan hayatının sonuna kadar iyi yaşar, –hadisin ifadesiyle– mü’min olarak doğar, mü’min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Veya kâfir olarak doğar, mü’min olarak yaşar, kâfir olarak ölür.[3] Bunlarda da yine mü’minin, iman ve mârifetinin, Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluğunun, sebebiyet cihetiyle tesiri önemlidir. Evet, bir insan bazen günahlara girebilir, fakat onun içinde öyle bir vefa hissi vardır ki, bu his onu kurtarabilir. Nuayman’ı düşünün. O, ashabdan bir zattı. Müslüman olduktan sonra da uzun zaman zararlı meşrubatı bırakamamıştı ve yasak edildiği hâlde ara sıra içiyordu. Bu sebeple kendisine pek çok defa ceza verilmişti. Yine böyle bir had esnasında sahabinin biri ona sebbetme diyeceğimiz uygun olmayan sözler söylemişti. Bunu gören Allah Resûlü, kaşlarını çatarak rahatsızlığını izhar etmiş ve şöyle demişti: “Susun! O, Allah ve Resûlü’nü çok sever.”[4]

İhtimal Nuayman, bu haram meşrubatı içse de içindeki muhabbet-i ilâhiye çok defa onu vicdan azabı içinde bırakıyordu. O, bu günahı işledikten sonra kim bilir nasıl sızlayıp feryad u figan ediyordu. Kim bilir إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّاٰتِ (Hûd sûresi, 11/114) fehvâsınca onun yerine ne güzel haseneler işliyor ve bu haseneler, onun seyyielerini alıp götürüyordu. Aslında hepimizin pek çok seyyiesi vardır. Ancak, çok defa bu seyyielerimizden dolayı Rabbimiz bizi muaheze etmiyor. Bizler, bununla O’nun rahmetinin enginliğini duyuyor ve O’na hamd ü senalarla yöneliyoruz. Bu itibarla her mü’min, diğer mü’min kardeşleri hakkında, “Kusur işleyip günaha girdi. Rabbim onu da Nuayman gibi affeder. Çünkü içinde iman ve muhabbet var.” duygu ve düşüncesi içinde olmalıdır.

Evet, bazen Cenâb-ı Hak, kulunun bazı kusur ve seyyiesine bakmadan, onun güzel tarafını değerlendirir ve onunla o kulunu affeder. Bununla alâkalı şöyle latîf bir misal daha verebiliriz: Hz. Ömer, öyle bir insandır ki O, kendisi gibi, –Efendimiz’in dilinden tanıdığımız ölçülere göre ifade ediyorum– binlerce kişiyi de arkasına alıp, Cennetlere götürecek çapta biridir. Hz. Abbas, işte bu Hz. Ömer’i vefatından sonra rüyasında çok görmek ister. Ancak onu altı ay sonra rüyasında görebilir. Koca halife, Hz. Abbas’a “Hesabı ancak bitirebildik!”[5] der.

Çok mevsuk olmamakla beraber başka latîf bir vak’ada ise şu hususlar anlatılır: Cenâb-ı Hak, herkesi Cennet nimetleriyle serfiraz kılmada işi bir vesileye bağlar. Bu cümleden olarak, İran’ın içlerine giren, dahası tâ Aral gölü önlerine kadar İslâm ordularını sevk eden ve kılı kırk yararcasına Müslümanlığı yaşayan, çok defa sabahlara kadar âh ü efgân eden, her zaman ölüme hazır bulunan ve daima “Dostlar ülkesine bir sürgün!” deyip bekleyen, dünyada iken ahireti yaşayan, işte bu Hz. Ömer’e kendisinin af vesilesi sorulduğunda o şöyle der: Çocuğun biri elindeki kuşa eziyet edip onu hırpalıyordu. Ben de oradan geçerken çocuğa beş-on kuruş verip kuşu aldım ve onu azad ettim. Bana dendi ki, “Seni bu yüzden bağışladık!”

Evet, insanın hangi küçük şeyle bağışlanacağı hiç belli olmaz. Yanlış anlaşılmasın –hâşâ– Hz. Ömer’in hasenatı yok değildi. Ancak onun bağışlanma ufkuna ulaşmasına bu hareketi vesile olmuştu.

Harun Reşid’in zevce-i mükerreme ve muhteremesi Zübeyde Hatun, hayatı boyunca pek çok hayır ve hasenatta bulunmuş, hususiyle de Arafat ve Müzdelife’ye kadar, hacıların ihtiyaçlarını giderebilmeleri için çeşmeler yaptırmış bir hayır âbidesidir.[6] Vefat ettikten sonra Cennet-i Firdevs’te oturduğu görülür ve kendisinin bağışlanma ufkuna ulaşmasına vesile olan şeyin ne olduğu sorulur; o şöyle der: Bir gün meşru dairede yanımda bir çalgı çalınıyordu. Bu esnada ezan-ı Muhammedî sesi duyuldu. Ben, hemen müziği kesmelerini ve ezanı dinlememiz gerektiğini söyledim. İşte bu hareketimden dolayı aff-ı ilâhîye mazhar oldum.[7]

Bunun gibi selef-i salihînden daha niceleri böyle küçük şeylerle Cenâb-ı Hakk’ın af ve mağfiretine mazhar olmuş, kanatlanmış ve Firdevs’e uçmuşlardır. Binaenaleyh, bazen bu kadarcık küçük bir şeyle Cenâb-ı Hak, çok kötü yaşamış bir kimsenin yolunu neticede çevirip iyiye doğru götürür ve meyillerinin fenalık istikametinde tesirine meydan vermez. Aslında hepimizin hayatında, yaşanmış bu tür kareler pek çoktur. Meselâ, düşünün ki bir insan, Allah’ın razı olmayacağı bir mekâna gitmeye niyet edip yola çıktı. Şayet oraya gitse, kendisi gitmeyi dilediği için Allah onun istediği şeyi yaratacak, o da o günaha girecekti. Buna itiraz da edemeyecekti. Çünkü kendisi istemişti, tabiri caizse o günaha dilekçe vermişti. Cenâb-ı Hak da bu dilekçeyi kabul etmişti. Bu arada bu insanın içinde bir sadakat hissinin olduğunu kabul edelim. Tefsirciler, فَاذْكُرُون۪ۤي أَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ âyetini şöyle tefsir etmektedirler: “Siz geniş ve rahat zamanınızda Beni anın ki, Ben de kayacağınız zamanda sizi anayım.” (Bakara sûresi, 2/152) Yani siz dünyada Beni anın, Ben de sizi Sırat’ta anayım. Siz iyi zamanda ellerinizi açıp Bana dua edin, Ben de yanlış bir yere doğru gittiğinizde size mâni olayım.

Şimdi sadakatle yaşamış bu insan, Allah’ın razı olmayacağı bir mekâna niyet edip giderken, Allah o kişinin karşısına bir dostunu çıkarıyor ve o dostu onu alıp hayırlı bir yere götürüyor. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın atâsıdır. Allah, kulunun oraya gitmesini istememiş ve onu bir mü’min kardeşiyle bu şeyden alıkoymuştur. İşte buna atâ-i ilâhî denmektedir. Bu, fevkalâdeden bir durumdur. Öyle ki işte burada bütün sebep ve müsebbepler ters yüz olmuştur.

Sözlerimizi şu duayla noktalayalım: Ey bizim Kerîm Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhâb Sensin. Sen, Kendine teveccüh edenleri kaydırmayacağına dair söz verdin. Sen vaadinde hulfetmezsin. Seni bulduktan sonra kalbimizi kaydırma.

[1] Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 1/332, 7/375, 8/431. [2] İbn Mâce, diyât 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/20. [3] Tirmizî, fiten 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/19. [4] Buhârî, hudûd 4-5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381, 9/246. [5] Bkz.: Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çehar-ı Yâr-ı Güzin s.183. [6] İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam 10/277; İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a’yân 2/314. [7] Bkz.: Halil İbn Şâhîn, el-İşârât s.871.
Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

İtikad nedir, itikad fırkaları hangileridir, mükemmel bir itikad sahibi nasıl olmalıdır?

İtikad, lügatte bir şeye düğüm atmışçasına bağlanmak, gönülden inanmak ve aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir şeyi kabullenmek demektir. Istılahta ise, Allah’ın emrettiği ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesi ile aydınlatıp tavzih buyurduğu hakikatleri kalben tasdik etmektir. Maturidî akidesine göre itikad, dini esasları lisanla itiraf etmekten ibaret olmasına karşılık, bazı Ehl-i Sünnet ulemasına göre o, bunları amel ve davranışlarla da yerine getirmek demektir. Bu yönüyle de itikadın, “iman” mânâsına geldiği söylenebilir.

Sayı itibarıyla itikad mezheplerini tespit etmek oldukça zordur. “Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i Kitap, yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri Cennet’tedir.” Bu da Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattir. “Benî İsrail yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir. “Bu fırka hangisidir?” diye sorulduğunda da, “Benim ve ashabımın üzerinde olduğu çizgiyi takip edenlerdir!” buyurdular.” hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ehl-i Kitab’ın yetmiş iki, Müslümanların ise yetmiş üç fırkaya ayrılacağını ifade buyurmaktadır ki, bu daha sonraları gerçekleşmiş ve Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefatını müteakip Müslümanlar pek çok fırkaya ayrılmışlardır. Ama o günden bugüne Müslümanların hayatlarına ve kaderlerine daha ziyade “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” anlayışı hâkim olmuştur. Meselâ Emeviler, -içlerinde Mutezile’ye taraftar olanlar istisna edilecek olursa- Abbasiler, Selçuklular, Karahanlılar ve Harzemliler büyük çoğunlukları itibarıyla Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat anlayış ve itikadını tercih etmişlerdir. Bünyesinde değişik kavim ve milletler olmasına rağmen Osmanlı Devletinde de, hep hâkim unsur Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olmuştur.

“Mükemmel itikad sahibi nasıl olmalıdır?” sorusuna gelince, yukarıda da ifade edildiği gibi inanılması gerekli olan hususlara, aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanma, mükemmel bir itikaddır. Bu mevzuda ölçü, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğru yolu tarif ederken ifade buyurmuş oldukları “Ben ve ashabımın üzerinde olduğumuz yoldur.” düsturu olmalıdır. Evet, doğru yol, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin (radıyallâhu anhüm) yürüdükleri yoldur.

Biraz daha açalım; mükemmel bir itikada sahip olabilmek için evvelâ nazarî olarak inanılması gerekli olan hakikatlere, Kitap ve Sünnet perspektifinde doğru bir şekilde inanılması gerekmektedir. Meselâ Şiilikten ayrılıp müfrit bir fırka teşkil eden Karmatiler -hangi esaslara dayanıyorlardı bilmem- kendilerinden başka herkesi öldürmeyi en büyük cihad sayıyorlardı. Onlar, her yerde bu inançları istikametinde Müslümanları kılıçtan geçiriyor, Haremeyn-i Şerifeyn’i basıyor ve orada bile, tarihte emsali görülmemiş mezalimler gerçekleştiriyorlardı. İşin en acı tarafı da onlar bütün bu cinayetleri akidelerinin gereği olarak işliyorlardı.

Yine başka bir müfrit fırka olan Haricîler de kendilerini Kur’ân’a çok bağlı görüyor ve bu bağlılığın gereği sayarak, Kur’ân’ın bir tek emrine uymayan herkesi kâfir kabul ediyor, sonra da onu öldürmeyi en büyük cihad sayıyorlardı. Öte yandan bu taife yalana karşı da çok hassastılar. Hatta Ehl-i Sünnet âlimleri bu özelliklerinden dolayı, onlardan hadis rivayet etmede de bir beis görmüyorlardı. Evet, Haricîler yalana karşı fevkalâde sert idiler; zira yalan söylemek onlara göre büyük bir günahtı ve böyle bir günah işleyen kimse dinden çıkmış demekti. Dolayısıyla onun da öldürülmesi gerekirdi. Kur’ân’a böylesine bağlı olmalarına ve günah mevzuunda bu derece tavizsiz olmalarına rağmen Haricîler, ifrat ve tefritlerle dengeyi koruyamamış ve kazanma kuşağında kaybetmişlerdi.

Tarihe bakıldığında, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Benim ve ashabımın üzerinde olduğu yol.” diyerek ifade buyurduğu yolun dışına çıkanların, hep yollarda dökülüp kaldıkları görülecektir. Aslında bu hadis-i şerif bize, nazarî plânda doğru yolun hangisi olduğunu gayet açık bir şekilde ifade etmektedir. Bir insan aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir şeye inanabilir. Hatta bu imanının gereği olarak da Hasan Sabbah’ın müridleri gibi masum insanları rahatlıkla öldürebileceği gibi kendisini de öldürebilir.. ve dahası bu hareketiyle Cennet’e gireceğini de zannedebilir. Nitekim Hasan Sabbah, müridlerine “Bugün falan camiyi bas, on kişiyi öldür. Ben senin Cennet’ini tekeffül ediyorum.” dediğinde onlar, hiç tereddüt etmeden ve gözlerini kırpmadan bunu yapabiliyorlardı. İşte bu, çok sağlam bir itikadla beraber korkunç bir inhiraf ve müthiş bir sapıklığın ifadesidir. O bakımdan evvelâ itikadın çok sağlam ilâhî esas ve prensiplere bağlanması gerekmektedir.

İkinci olarak, itikad çok sağlam nazarî yanlarıyla beraber, amel ve aksiyonla da mutlaka kuvvetlendirilmelidir. Bir insan, devamlı tefekkür yamaçlarında dolaşıp Rab ile münasebet yollarını araştırdığı sürece tahkikî imanı elde edebilir.

Evet, bir kimse her an, kâinatta duyup gördüğü hakikatlerle “mârifetullah” ufkunu açıp inkişaf ettirebiliyorsa bu insan kendi irfan dünyası adına daima gönlünde ışıktan bir dantelâ örüyor demektir. Tefekkürden mahrum zavallı sinelerin imanlarının kuvvetlenmesi çok zor ve -Cenâb-ı Hakk’ın mevhibe-i ilâhiye nevinden ihsanına mazhar olanlar hariç- böylelerinin iman adına ortaya koydukları heyecanları da sadece bir histen ibarettir.

Hakikî inanca gelince, o bütün bunların ötesinde daha farklı bir keyfiyettir. Çünkü inanmış ve inancını tefekkürle yoğurmuş bir insanın sinesi her zaman bir buhurdanlık gibi tüter durur. İşte bu faaliyete “ameliyat-ı fikriye” denilmektedir ve bu, imanı kuvvetlendirmenin önemli bir yoludur. Zira insanın imanda zirve noktaya ulaşabilmesi için her zaman böyle fikrî bir operasyona ihtiyacı vardır.

Üçüncü ve en önemli mesele ise, amelle imanın kuvvetlendirilmesi meselesidir. Sadece bizim düşünürlerimiz değil; Batı’daki bir kısım düşünürler de bu noktaya önem vermişlerdir. Evet, sadece itikadın nazarî yönü ile Allah gerektiği gibi bilinemez. Her ne kadar kişi, nazarî yönden inandığını zannetse de böyle birinin imanının inkişaf etmesi mümkün değildir. Zira iman, ancak amelle inkişaf eder. Rabbine devamlı ibadet eden ve bunu hiç ara vermeden yapan bir insanı -Allah’ın izniyle- şeytanî hiçbir gücün yıkması ve onun imanını elinden alması mümkün değildir. Zira artık onun imanı ibadetle perçinlenmiş ve aksine ihtimal vermeyecek şekilde bütün benliğine mâl olmuştur.

Her şeyin bir tecrübe alanı vardır ve o mutlaka o alanda tecrübe edilmelidir. Kimya ile alâkalı bir mesele, kimya laboratuvarında tahlile tâbi tutulmalı ve böyle bir konu inşaat mühendisliği ile ilgili kriterlerle test edilmemelidir. Yine tıbbın değişik dallarından her birinin kendine ait bir sahası vardır. Bunların bazılarında mahsusat denilen ve daha ziyade görülen, duyulan ve hissedilen pozitif hüviyetteki mevzular ele alınarak tecrübeye tâbi tutulur ki, bu sahaların dışında tecrübe edildiklerinde, kat’iyen istenilen netice elde edilemez. Aynen bunun gibi kalbî ve ruhî hayatı inkişaf ettirmenin de kendine göre bir alanı vardır.. ve başka yollarla ona ulaşılması mümkün değildir. Zira kişinin doğrudan doğruya kendisini çok yüksek hakikatlere verip, onda fâni olması, sık sık zihnen, fikren ve ruhen Allah’a doğru seyahatler tertip etmesine, belli ölçüde de olsa beden ve cismaniyetine baş kaldırmasına bağlıdır. Ehlullahtan, tek bir iman hakikatinin inkişafı için, senelerce uğraşanlar vardır.

Evet, bu mevzuda terakki etmek, çok ciddî gayret göstermeye ve fedakârlıkta bulunmaya vâbestedir. Kaldı ki insan, daima yenilense de, gece-gündüz münavebesi gibi, her zaman ışığı karanlıklar takip edecek ve sürekli yenilenme ihtiyacı hâsıl olacaktır. Bu itibarla bir yandan hâdiseler, zaman ve eşya, insanın ruhunu karartırken öte yandan da o, iman mevzuunda gönül ve ruh dünyasında yeniden bir diriliş gerçekleştirmeli ve tazelenme yollarını araştırmalıdır ki, ötelere diri olarak intikal edebilsin.

İşte böyle davranma, meselenin amelî yönüdür ve çok büyük bir ehemmiyet arz etmektedir. Bu hakikate binaen Kant da, Cenâb-ı Hakk’ın bilinmesi mevzuunda “Nazarî şeylerle Allah bilinemez.” demiştir. İnsan, matematiksel olarak iki kere iki dört eder kat’iyetinde inanılması gereken hakikatleri kafasına koysa bile, bunlar kalb ve latîfelerine yerleşmedikçe o kimsenin tahkikî imana ulaşması mümkün değildir. Zira mücerret iman, işin sadece nazarî yönünü teşkil etmektedir. İmanın, insanın içinde petekleşmesi ise amele bağlıdır.

İman, onu mârifet arayan dimağlarda, gözlerini âfâk ve enfüste gezdiren gönüllerde ve daima bir buhurdanlık gibi tüten sinelerde kökleşip gelişir.. evet bu mevzuda ısrar şarttır. Bu sebepledir ki “ehlullah” seyr u sülûklerinden asgarî kırk günlerini nefsanî lezzetlerden kendilerini uzak tutmaya ayırmış ve kalbî hayata yönelmişlerdir. Bu, “Yeme, içme, yatma ve konuşma kontrol altına alındığı takdirde insan kırk gün içinde, mutlaka belli bir yere gelir.” demek değildir. Ama bu zaman içinde insan, gideceği doğru yolu bulabilir ve az dahi olsa bu yolda bir alışkanlık kazanabilir. Bu öyle bir kazançtır ki, ihtimal o, bu yolu bulduktan sonra, farklılaşması, yeni farklılaşmalara referans hep sağlam adımlarla Allah’a yürüyecektir.

Evet, Allah’a ulaşma adına sağlam bir yol ve sistem bulunduktan sonra, önce bu yolda tam bir gerilime geçilmeli, daha sonra da yüce hakikatlere konsantre olmanın yolları araştırılmalıdır. Bu hususta, daima talepte bulunmak kestirme bir yoldur. Zira “Men talebe ve cedde vecede” fehvâsınca talep eden, talep ettiği şeyin arkasına düşer ve bu yolda ciddiyet gösterirse, er-geç aradığını bulur. Neticede Niyaz-i Mısrî’nin “Mâverâdan bekliyorken bir haber/Perde kalktı öyle gördüm ben beni.” sözüyle ifade ettiği gibi, kişinin gözünden perde aralanınca, hakikat kendi hususiyetleriyle ona belirir ve o kimse, kâinatın her tarafını âdeta bir irfan peteği şeklinde müşâhede etmeye başlar. İşte bu ufka ulaşmış bir insan için artık karanlık yoktur; her yer aydınlanır ve Cennet’e giden bir yola dönüşür.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Madem Allah büyüktür, neden zerre kadar küçük şeylerle uğraşıyor?

Cenâb-ı Hakk’ın umûr-u hasîseyle, yani küçük küçük şeylerle şe’n-i rubûbiyetinin gereği meşgul olması Allah adına bir nakîse değildir. Esasen, büyük şeylerle beraber küçük şeyleri de yapması Allah’ın büyüklüğündendir.

Bazı büyükler vardır ki, onların nazarları sadece büyükleri görür. Dolayısıyla sadece onlarla meşgul olur ve küçükleri göremezler. Meselâ, bir mareşal, ordunun içinde sadece kurmaylarıyla temas ediyorsa, bu temas tam değildir. Büyüklüğün şe’ni odur ki, ara sıra onbaşılık mertebesine de insin ve onu da dinlesin. Bazen eratın arasına çıkıp onlara muhatap olsun. Böylece o, neferlerin mertebesinde neferlere kendi mevcudiyetini hissettirecek ve onları da memnun edecektir ki, bu meşguliyet onun neferlere de ehemmiyet verdiğini gösterecektir. Binaenaleyh işte bu, büyüklüğün önemli bir yanıdır.

Allah (celle celâluhu), sistemlerin yanı başında, insanı da yaratıyor. Sistemlere kıyasla insan mikroskobik bir varlıktır. Evet, koskocaman nebülözler karşısında insana ancak bir mikrop nazarıyla bakılabilir.

Meseleyi daha büyük cisimler açısından ele alacak olursak –şayet muteriz olsa– güneş şöyle diyecektir: “Allah ne diye şu mikrop kadar insanları yarattı? Bizim gibi büyüklerle meşgul olsaydı, şe’n-i rubûbiyetine daha uygun düşerdi!” Bu, böyle teselsül edip gidecektir. Zavallı insan! Sistemler karşısında mikroskobik durumunu unutuyor da mikropların küçüklüğüne bakıyor. Hâlbuki bilemiyor ki, esas mikro âlemde ve zerrât âleminde ne küçükler var ki, bunlar şe’n-i rubûbiyetin birer dili ve tercümanıdırlar.

Allah’ın Zât’ında şeriki olmadığı gibi rubûbiyetinde de ortağı yoktur. Ehad ve Vâhid olan Allah, her şeyin sevk ve idaresini tek başına yapar. Atom çekirdeğinin etrafında elektron ve protonları çeviren bizzat O’dur. Kanunlar sadece itibarî ve izafî şeylerdir. Sistemleri çeviren ve kanunları koyan da Allah’tır. Şayet Allah, başka bir âlemde başka türlü bir düzen kursaydı, biz sünnetullaha bakıp bunların da prensiplerini bulur yine onlardan sabit kanunlar çıkarabilirdik. Meselâ, Nevton’un anlayışıyla, câzibe (yerçekimi) kanunu olmasaydı da, her cisim devamlı bir surette birbirinden uzaklaşsaydı, bu defa biz bunun da kanununu bulur ve “Cisimler birbirini iterler, her cisimde anilmerkez (merkezkaç) bir keyfiyet vardır.” derdik. Bunun aksi de olabilirdi. O zaman biz, “Cisimlerde müthiş bir ilelmerkez (merkezçek) gücü vardır.” derdik. Ölçüyü ve kıstası vaz’eden Allah olduğu gibi bütün bu azim icraatı yapan da O’dur ve icraat yaparken ne makro ne de mikro âlemde işine bir şerikin burun sokmasını istemez. Evet, her şeyi Allah’ın Kendisi yapıyor. Bunu, düşüncemizle bunların içine girdiğimiz zaman anlayabiliyoruz; anlıyor ve görüyoruz ki, tabiat ve sebepler bu işlere zerre kadar parmak karıştırsa, her şey altüst olacaktır. Allah küçük dairede de büyük dairede de şerik istemediği gibi, küçüklerden de merhametini esirgememektedir.

Meselenin dikkatlerden kaçmaması gereken bir yönü de şudur: Küçükler küçüklükleri içinde öyle harika keyfiyet ve sanatlara sahiptirler ki, bunları çok defa büyüklerde bulmak mümkün değildir. Bir mikrobun, bir bakterinin çok büyük bir mahareti ve ince işleri vardır. Bir diş bakterisi, elindeki manivelası ile senin dişinin bir tarafına yanaşır ve sanatını icra etmeye başlar. Dişini eritirken manivelasının sesini başka bir mikrop duyar gelir ona refik (arkadaş) olur. Anlaşıp, senin dişin üzerinde hâkimiyet tesis etmek için bir koalisyon kurarlar ve dişinin iflâhını keserler. Bu işi bir fil yapamaz.

Bu itibarla maharet ve sanat, büyüklük ve küçüklükle mâkusen mütenasiptir (ters orantılı) denebilir. Evet, görülebilse, küçüklerde Allah’ın sanatı daha barizdir. Bu bakımdan mikroskopla bir hücreyi teşrih masasına yatırıp bir kapı kadar büyütsek, hücrenin DNA ve RNA’sının içine girsek, öyle harika icraatlar müşâhede edeceğiz ki, onu, ne filin boyunda ne de hortumunda görmek mümkün değildir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Kuran Oku ve Dinle

Fatiha Suresi
1. بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1|1|Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla...
2. الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
1|2|Hamt, âlemlerin Rabbi Allah'adır.
3. الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
1|3|Rahman'dır, Rahîm'dir O.
4. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ
1|4|Din gününün Mâlik'i/ sultanıdır O...
5. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ
1|5|Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.
6. اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
1|6|Dosdoğru giden yola ilet bizi...
7. صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ
1|7|Kendilerine nimet verdiklerinin, üzerlerine gazap dökülmemişlerin, karanlığa/şaşkınlığa saplanmamışların yoluna...
Sadece ayeti dinlemek için ayet numarasına tıklayınız…

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz