Helal ve Haramın Kişi ve Toplum Üzerindeki Etkileri Nelerdir?

Gerek âyet ve hadislerdeki bir kısım beyanlardan gerekse selef-i salihinin ifadelerinden yola çıkarak, insanın yediği gıdaların helâl veya haram olmasının, fert ve toplum üzerinde manevî bir kısım tesirlerinin olduğunu söylemek mümkündür. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî de: “Bedenin ve ahlakın değişiminde en güçlü sebep yiyeceklerdir.”1 diyerek bu hususa dikkat çekmiştir.

Konuyla ilgili âyet-i kerimelerden anlaşıldığı üzere, Allah’ın insanlar için yaratmış olduğu ve onlara rızık olarak ihsan ettiği yiyecek ve içeceklerde, helâl ve temiz olanlar bırakılarak, haram ve pis olan gıdalardan istifade edilmeye kalkışıldığında, şeytanın yoluna girilmiş, takva dairesinden uzaklaşılmış, kendisine karşı şükredilmesi gereken nimetlere nankörlük edilmiş, ubudiyetin dışına çıkılarak haram irtikâp edilmiş ve Allah’a imanın gereği de yerine getirilmemiş olacaktır ki, böyle bir akıbetin gerek fert gerekse toplum planında daha başka komplikasyonlara da sebebiyet vereceği, günah ve fesada açık bir toplum vücuda getireceği muhakkaktır.

Zira Yüce Allah pek çok âyet-i kerimede, ihsan ettiği rızıklardan, helâl ve hoş gıdalardan yemeyi emrettikten hemen sonra, şeytanın peşinden gitmememizi, kendisine iman ettiğimiz Allah’tan sakınarak takva dairesi içinde hareket etmemizi, şayet sadece Allah’a ibadet ediyorsak Ona şükretmemiz gerektiğini ve yeryüzünde fesat çıkarmak suretiyle taşkınlık yapılmamasını emretmesi ve aynı zamanda kendisine iman etmeyi ve ubudiyette bulunmayı hatırlatması gibi hususlar, helâl gıdalarla beslenmenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermesinin yanında, bu sınırın ihlâl edilmesinin de, insanları fesat, tuğyan, nankörlük ve taşkınlığa sürükleyebileceğine işaret etmektedir.

Allah dostları da helâl ve haram yemenin insan üzerindeki tesirlerini farklı yönlerden izah etmişlerdir. Mesela Sehl b. et-Tüsterî konuyla ilgili şunları söylemiştir:  “Sıddıkların alametlerinin kendisine zâhir olmasını isteyen kimse, helâlden başka bir şey yemesin ve sadece sünnete uygun ameller işlesin.”;  “Her kim haram yerse, onun organları da isyan eder. Kendisi bu durumu ister istesin ister istemesin, ister bilsin ister bilmesin fark etmez.”; “Bir kul şu dört haslete sahip olmadığı sürece imanın hakikatine ulaşamaz: Sünnetleriyle birlikte farzları yerine getirmek; şüpheli yiyeceklerden de korunarak helâl yemek; yasakların açığından gizlisinden uzak durmak; vefat edene kadar bu sayılan mevzularda sabır göstermek.”2

Şah Şucâ’ el-Kirmânî de: “Harama bakmaktan gözünü muhafaza edenin, kendini nefsanî arzulara kapılmaktan koruyanın, daimî murakabe ile bâtınını, sünnete tâbi olarak zâhirini imar edenin ve helâl lokma yemeyi alışkanlık hâline getirenin firaseti şaşmaz.” demiştir.3

Bunların yanında Abdullah b. Abbas, Cenâb-ı Hakk’ın midesinde haram bulunan bir kimsenin namazını kabul etmeyeceğini, İbrahim b. Ethem, yüce makamlara ermenin, mideye gireni kontrol etmekle mümkün olacağını, Fudayl b. İyaz, midesine girenleri bilen kimseyi Allah’ın sıddıklardan yazacağını, Yahya b. Muaz, Allah’ın hazinelerinden bir hazine olan itaatin anahtarının dua, anahtarın dişlerinin ise helâl lokma olduğunu, ifade etmişlerdir.4 

İmam Gazzâlî selef-i salihinden konuyla ilgili şu sözleri de nakletmiştir: “Bazen olur ki, kulun kalbi yediği bir yiyecekten dolayı ters çevrilir ve tıpkı tabaklanmış derinin büzülüp çekildiği gibi büzülüp çekilir de bir daha da eski durumuna dönemez.”; “Biz başka değil sadece helâl yiyecekleri yeriz. Bu sebepledir ki, kalblerimiz müstakim olur, hâlimiz aynı kalır, melekût âlemine muttali olur ve ahiret âlemini müşahade ederiz.”5 Konuyla ilgili âyet ve hadislerin yanı sıra büyük zatların da haram lokma karşısındaki bu söz ve tavırlarından anlaşılan o ki, haram ve şüpheli şeyleri terk etmek, güzel ahlâka sahip olmada, takvaya ulaşmada ve kurbeti yakalamada en başta gelen şartlardandır. Nitekim halkımız arasında da dürüst ve ahlaklı olan bir kişinin, bu hususiyete sahip olmasının altında yatan gerekçeye işaret etme sadedinde “helâl süt emmiş” ifadesinin kullanılması olukça manidardır.

1- Dihlevî, İslâm Düşünce Rehberi, 2/452.

2- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

3- Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s. 323-324.

4- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

5- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

Bir Müslüman niçin helal gıda talebinde bulunmalıdır?

Bir mü’min, dini gereği helâl gıdayı temin etme ve tüketmekle sorumludur. Zira insanın yiyip içtiklerinin helâl olması gerektiği Kur’ân-ı Kerim’in açık emirlerindendir. Birçok âyet-i kerimede insanın helâl ve temiz rızıklardan yemesi emredilmiştir. Misal olması açısından şu âyet-i kerimeleri zikredebiliriz:  “Ey insanlar! Yeryüzündeki nimetlerden helâl hoş olmak şartı ile yeyiniz; Fakat şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o sizin besbelli düşmanınızdır.”1 “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helâlinden yiyiniz.”2

Ayrıca Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı kıssada geçen şu hâdise de konumuz açısından dikkat çekicidir. Dinlerini yaşamak için bir mağaraya çekilen Ashab-ı Kehf, 309 yıl orada kaldıktan sonra uyanırlar. Daha sonra içlerinden birisini kendilerine yiyecek getirmesi için şehre gönderirler. Kur’ân-ı Kerim onların bu durumunu şu ifadelerle anlatır: “Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın hangi yiyecek daha hoş ve helâl ise ondan size azık tedarik etsin.”3 Buna göre onlar, şehre gönderecekleri kimseden kendilerine getirecekleri rızkın “ezkâ” olmasını istemektedirler. Müfessirler, bu kelimeyi tefsir sadedinde, “daha tayyib”, “daha kaliteli”, “daha tatlı”, “daha ucuz”, “daha lezzetli”, “daha çok” gibi mânâlar vermenin yanında bir de “daha helâl” mânâsını zikretmişlerdir. Bütün bu mânâlardan yola çıkarak, herhalde bu âyet-i kerimenin, günümüzde çokça zikredilen helâl ve güvenli gıda talebinin önemine işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Hadis-i şeriflerde de helâl gıdanın araştırılıp elde edilmesinin farz olduğu ifade edilmiştir. Konuyla ilgili Resûl-i Ekrem’den (s.a.s) şöyle bir rivayet gelmiştir: “Helâl talebi, farzlar üstü bir farzdır.”4 Diğer bir rivayet ise şu şekildedir: “Helâl talebi, her Müslüman üzerine vaciptir.”5 Bundan başka Hz. Peygamber: “Helâlinden rızık aramak, cihaddır.”6 sözleriyle helâl rızık peşinde olmanın cihada denk bir amel sayılacağını ifade buyurmuştur.

Konuyla ilgili İbn Mâce’de geçen bir diğer rivayet de şu şekildedir: Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey İnsanlar! Allah’tan korkun (takva dairesine girin) ve (rızık) talebini güzel yapın. Çünkü hiçbir nefis, rızkı konusunda geç kalsa da, onu tamamıyla elde etmeden vefat etmez. O hâlde Allah’tan korkun da helâl olanı alıp haram olanı da bırakmak suretiyle rızık talebini güzel yapın.”7 Ayrıca Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) bir dualarında da: “Allahım, helâl nimetlerinle benim gözümü, gönlümü öyle doyur ki harama dönüp bakmayayım.”8 buyurmak suretiyle duanın yanında ümmetine helâl daireyle iktifa etmenin önemini de talim buyurmuştur.

Hz. Peygamber, Buharî’de geçen bir başka hadis-i şerifte ise: “Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”9 buyurmak suretiyle, insanların helâl ve harama dikkat etmeden bir hayat yaşamalarını ahir zaman fitnelerinden birisi olarak göstermiştir. Hz. Peygamber, burada insanların helâl veya haram olduğuna bakmaksızın bir kısım şeyleri almalarını zem makamında zikrettiğine göre, bu rivayette, Müslüman bir kimsenin yiyip içtiği gıdaların helâl olmasına dikkat etmesinin de emredildiğini söylemek mümkündür.

İşte konuyla ilgili âyet ve hadislerden yola çıkan fukaha da helâl talebinin farz-ı ayn olduğuna hükmetmişlerdir. Hatta helâl gıdanın araştırılması için öncelikle helâl ve haramları bilmek gerekeceğinden yola çıkan fukahadan bazıları, hadislerdeki helâl talebiyle, helâl ve haramların neler olduğunu bilmenin kastedildiğini ve bunun farz-ı ayn olduğunu ifade etmişlerdir.10

1- el-Bakara 2/168.

2- el-Bakara 2/172.

3- el-Kehf 18/19.

4- Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/74 (9993).

5- Teberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 8/274 (8610).

6- Kuzâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 1/83 (32).

7- İbn Mâce, “Ticârât”, 2.

8- Tirmizî, “Daavât”, 111.

9- Buharî, “Büyû”, 7.

10- Büceyrimî, Tuhfetu’l-habîb, 5/185.

Şüpheli şeylerden kaçınmada aşırıya gitmek doğru mudur?

Şüpheli şeylerden kaçınma mevzuunda da işi vehim ve vesveseye vardıracak derecede aşırıya gitmek doğru değildir. Çünkü Resûl-i Ekrem üç defa arka arkaya: “Aklınızı başınıza alın! Aşırı gidenler helak oldular.”1 buyurmak suretiyle, Müslümanları bütün işlerinde ifrat ve tefrite düşmeme konusunda ikaz etmiştir. Buna göre şüpheden bahsedebilmek için, haramlık şüphesini gerektirecek bir delil, sebep veya emare olması gerekir. Mesela bir Müslüman, hiçbir delile dayanmaksızın başka bir Müslüman’ın yemeğini “şüphelidir” korkusuyla yemezse, onun hakkında su-i zana girdiğinden dolayı haram işlemiş olacaktır. Çünkü bir insanın Müslüman olması onun yiyeceğinin helâl olması açısından bir karinedir. Aksi bir delil bilinmediği sürece onun yemeğinin helâl olduğu kabul edilir. Zira bir delilden kaynaklanmayan ihtimale itibar edilmeyeceği önemli bir fıkıh kaidesidir.2

Bu açıdan şüphelerden kaçınmak dinde önemli bir esas olsa da, bu konuda da itidal elden bırakılmayarak vehim ve vesveseden uzak durulmalıdır. Aksi hâlde bu kimseler belli bir zaman sonra hem kendileri zor durumda kalacak hem de çevrelerini yanlış yönlendirmiş olacaklardır. Hele bir de bunlar kaçındıkları konularda bilgi sahibi değillerse, belli bir süre sonra dinin çizmiş olduğu sınırı aşacak ve aşırı titizlikleri aleylerine dönebilecektir.

1- Müslim, “İlim”, 7; Ebû Dâvud, “Sünnet”, 7.

2- Bk. Mecelle, md: 73.

İhtiyat ne demektir?

İhtiyat ise, işlerde daha kesin ve daha sağlam olanı yapma, kişinin kendisi hakkında güvenli ve tedbirli olan yolu tutması, hatadan sakınma ve nefsi günahlara düşmekten koruma gibi anlamlara gelir. İhtiyat, fıkıhta da şüpheli olan ve dinî hükmünün tam net olmadığı konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli usul ve çözümü benimsemeyi ifade eden bir terimdir. Şatıbî, şeriatın, ihtiyat temeli üzerine kurulu olduğunu ve hiçbir zaman tedbiri elden bırakmadığını ifade etmiştir. 1

1- Şâtıbî, el-Muvâfakât, 3/85.

Helal ve haram birbirine karıştığında nasıl hareket etmek gerekir?

Helâl ve haramlar alanında geçerli olan ve pek çok güncel meselenin çözümünde başvurulabilecek olan diğer bir kaide de, bir mesele hakkında helâl ve haram kılıcı delilin veya helâl ve haram kılıcı vasfın ya da helâl ve haram kılıcı sebebin birlikte bulunduğu, bunlardan birinin helâlliğe diğerinin de haramlığı delâlet ettiği ve delillerin kuvveti açısından bunlardan birisini diğerine tercih etmenin mümkün olmadığı durumlarda, haramlık cihetinin tercih edilerek söz konusu meselenin haramlığına hükmetmektir.

Özellikle bugün ortaya çıkan pek çok meselede helâl ve haram karışık hâlde bulunduğundan dolayı, mükelleflerin zihninde tereddüt ve şüpheler hâsıl olmaktadır. Hâlbuki şer’î açıdan bir şeyin aynı anda hem haram hem de helâl olması gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü helâl ve haram birbirinin zıddı olan iki şer’i hükümdür ki, şeriatta aynı anda bir mahalde bir cihetten birbirine zıt iki hükmün bir arada bulunması mümkün değildir. Ayrıca böyle bir durumun kabul edilmesi Şari Teâlâ’nın bir şeyde aynı anda iki zıt hükmü birden murad ettiği mânâsına gelir ki, ilâhi hükümlerde böyle bir durum tasavvur edilemez. Zira mükellefler açısından da, birbirine zıt iki hükümle aynı anda amel etmek imkânsızdır.

Bu itibarladır ki, aslında bir şeyde hem helâl hem de haramlık cihetinin olduğunun zannedilmesi, hakikatte değil, şahsın zâhiri nazarında vuku bulan bir hâdisedir. Dolayısıyla konuyla ilgili diğer delillerin değerlendirilmesinin yanında, zikredilen bu kâide de fukahanın bir hükme varmasında tercih ettirici bir delil olmaktadır. Fakat bu kâidenin bir meseleye uygulanabilmesi için helâl ve haramın aynı kuvvette olması ve birisini diğerine tercih ettirici başka bir faktörün bulunmaması ya da haramın daha baskın olmaması gerekmektedir.

Helâl ve haram kılıcı delil, sebep veya vasfın birlikte bulunduğu ve bunlardan birisini diğerine tercih etme imkânının kalmadığı meselelerde haramlık yönünün tercih edilmesinin altında yatan en önemli düşünce, ihtiyat ilkesidir. Aynı zamanda tümevarım metoduyla anlaşılmaktadır ki, fukaha tearuz ve tercih bahislerinde pek çok fıkhî meselenin çözümünde bu kaideyi kullanmıştır. Önemli bir fıkhî kaide olan, der-i mefâsidin, celb-i menâfiden evlâ olması da, şeriatta haramların terk edilmesinin öncelikli olduğunu göstermektedir. Zira Şâri Teâlâ’nın haramların terk edilmesine verdiği önemin, farzların işlenmesine gösterdiği önemden daha büyük olduğu ifade edilmiştir.1

Genel itibarıyla haramın irtikâp edilmesinin farz olmasına mukabil, helâlin yapılmasının mubah olması düşüncesi de bu kaidenin vücut bulmasında etkili olmuştur. Çünkü farz ve mubahtan birisinin tercih edilmesi gereken bir mahalde, bu iki hüküm arasında tearuzun vuku bulması imkânsız olduğu için farzın/haramın terkinin ağır basacağı açıktır.

Ayrıca Hz. Peygamber’in Adiy b. Hâtim’e ifade buyurduğu şu sözleri de, bu kaidenin dayanmış olduğu önemli bir delildir: “Şayet köpeğini avın üzerine saldın ve besmele de çektiysen, köpeğin yakalayıp öldürdüğü avı ye. Şayet köpeğin avdan yediyse, ondan yeme. Çünkü bu durumda köpek avı kendisi için tutmuştur. Şayet (senin köpeğin) Allah’ın ismi zikredilmeden gönderilmiş köpeklerle karışır ve bunlar hep birlikte bir av yakalayıp öldürürlerse, bu avdan yeme. Çünkü sen bu köpeklerden hangisinin avı öldürdüğünü bilemezsin. Aynı şekilde şayet sen okunla bir av vurur da, bu avı bir veya iki gün sonra bulursan ve avın üzerinde senin okundan başka bir yara da yoksa ondan ye. Şayet av bir suya düştüyse ondan yeme.”2 Müslim’de şu ilave vardır: “Sen avı suyun mu yoksa okunun mu öldürdüğünü bilemezsin.”3

Yukarıdaki hadis-i şerifte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), besmele çekilerek gönderilmiş köpeklerle besmele çekilmeden gönderilmiş köpeklerin beraber tuttuğu veya vurulduktan sonra suyun içine düşen bir avın yenilmemesini emretmesinin sebebi, bu av hayvanlarının ölüm sebebinin kesin olarak helâl yollardan gerçekleştiğinin bilinmemesidir. Bu hayvanların ölüm sebeplerinde, helâl ve haram her iki ihtimalin de bulunmasına rağmen Allah Resûlü’nün haramlık yönünü tercih etmesi, şüpheli şeylerden kaçınma, ihtiyatı esas alma ve haramlık cihetinin tercih edilmesi gibi ilkelerin meşruiyetini göstermektedir.

1- Suyûtî, el-Eşbâh ve’n-nezâir, 1/87.

2- Buharî, “Zebâih”, 8.

3- Müslim, “Sayd”, 7.

Meşru dairenin geniş olması ne demektir?

Bütün mülkün sahibi olan ve dilediğini yapma kudretine sahip Yüce Allah, hiçbir ameli yapmakla zorunlu tutulamaz. Cenâb-ı Hak dileseydi, insana faydalı olan ve onun ihtiyaç duyacağı yiyecek ve içecekleri haram kılabilir ve böylece insanı meşakkat ve sıkıntıya maruz bırakabilirdi. Fakat her işinde pek çok hikmet ve maslahat bulunan Allah Teâlâ böyle yapmamış, haram dairesini oldukça sınırlı tutmuş hatta bunun yanında ya tamamen insana zararlı olan ya da zararı faydasından daha çok bulunan gıdaları veya fiilleri insana haram kılmıştır. Zira bizzat âyet-i kerimelerde haram kılınan alkol ve domuz etinin “rics” olduğu ifade edilerek onların zararlı olduğuna işaret edilmiş, aynı şekilde içkinin zararlarının faydalarından daha fazla olduğu belirtilmiştir.1

Yüce Allah (c.c) kâinatı insanın emrine âmâde kılmış, yeryüzündeki her şeyi insan için yaratmış ve insanı da yeryüzünün halifesi kılarak eşya ve hâdiseler üzerinde ona tasarruf yetkisi vermiştir. Bu açıdan haram olduğuna dair açık bir nass bulunmayan bütün nimetler insan için helâldir ve bu helâller haramlara muhtaç bırakmayacak ölçüde insanın ihtiyacını karşılamaya kâfidir. Zira Allah hiçbir şeyi haram kılmamıştır ki, onun yerine başka bir helâl koymamış olsun. Haram kılınan fiil ve nesneler düşünüldüğünde bunların her birinin yerini tutacak helâl alternatiflerinin bulunduğu görülecektir.

Örnek vermek gerekirse, içki haram kılınmış fakat ona bedel su, süt, bal, ayran ve çeşit çeşit meyve suları gibi pek çok lezzetli içecek helâl kılınmış; ipeğin haram kılınmasına mukabil yün, pamuk ve ketenden mamul elbiseler helâl kılınmış; zina haram olmasına rağmen nikâh yoluyla bir araya gelmek meşru kılınmış; bazı hayvanların etinin yenmesi yasaklanırken, evcil veya yabanî pek çok hayvan eti mubah kılınmış ve yine faizin yerine birçok alış-veriş çeşiti ve ticaret meşru kılınmıştır. Yüce Allah rahmet ve şefkatinin bir eseri olarak helâl dairesini harama nazaran çok daha geniş tutarak, kullarını haramları irtikâp etmeye muhtaç bırakmamıştır.

Helâl dairesinin harama ihtiyaç bırakmayacak ölçüde geniş olmasına ve haramların da azlığına rağmen hâlâ bir mü’min helâl dairesiyle iktifa etmeyerek, ölçü ve sınır tanımayarak elini harama uzatacak olursa, haddini aşmış ve dolayısıyla da Allah’ın gazabını hak etmiş olacaktır. İşte Yüce Allah: “Size verdiğimiz rızıkların en hoş ve temiz olanlarından yiyin. Ama sakın bu hususta haddinizi aşmayın. Yoksa gazabım tepenize iniverir. Kimi de gazabım çarparsa artık o uçuruma düşmüştür.”2 ferman-ı sübhanisiyle kullarını harama girmeme ve dolayısıyla gazab-ı ilahiye maruz kalmama hususunda ikaz etmiştir.

1- el-Bakara 2/219; el-Mâide 5/90; el-En’âm 6/145.

2- et-Tâhâ 20/81.

Haramlardan kaçmak için hile-i şeriyye’ye başvurulabilir mi?

İslâm, bir kısım fiillerin doğrudan ve açıkça işlenmesini haram kıldığı gibi, hakikat ve mahiyeti itibarıyla söz konusu yasakların çiğnenmesi mânâsına gelebilecek hile ve oyunları da yasaklamıştır. Hile, kişinin kendisine vacip kılınan bir hükmü düşürmek veya haram kılınan bir şeyi mubah kılmak için herhangi bir yolla girişimde bulunması ve bunun neticesinde şekil itibarıyla kendisine vacip kılınan şeyin vaciplikten çıkması, haram kılınan şeyin de şeklen helâle dönüşmesidir. Hilenin mahiyet, şekil ve hükmüyle ilgili fukaha arasında oldukça farklı yaklaşımlar bulunsa da, haramları mubah kılmak için hileye başvurmanın caiz olmadığı bizzat âyet ve hadislerle sabittir.

Yüce Allah, bu konuda haddi aşan İsrailoğullarının durumunu şu ifadelerle anlatmıştır: “İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz. Biz böyle yapanlara ‘Aşağılık maymun olun!’ dedik.”1 “Bir de onlara o deniz kıyısında bulunan şehir halkının başına gelenleri sor. Hani onlar sebt (cumartesi) gününün hükmüne saygısızlık edip Allah’ın koyduğu sınırı çiğniyorlardı. Şöyle ki: Sebt gününün hükmünü gözettiklerinde balıklar yanlarına akın akın geliyordu; Sebt gününün hükmüne riayet etmedikleri gün ise gelmiyordu. İşte fâsıklıkları, yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.”2

İsrailoğullarına Cumartesi günü avlanma yasağı konulmuştu ve onlar bu yasağa uymak zorundaydılar. Ancak onlar avlanmanın yasaklandığı bu günde balıkların bolca geldiğini görünce, bu yasağı delme adına hileye başvurmuş ve o gün gelen balıkları özel hazırladıkları havuzlarda biriktirmişler, Pazar günü de gidip onları almışlardı. Her ne kadar zâhir itibarıyla onlar balıkları Pazar günü elde etmiş olsalar da, aslında avlanma yasağının delinmesi Cumartesi günü gerçekleşiyordu. Yani onlar Cumartesi günü balıkları havuzlara hapsediyor, onları yakalamayı garanti altına alıyor ve sadece onları havuzlardan almayı Pazar’a tehir ediyorlardı. Bu sebepledir ki onlar Cenâb-ı Hakk’ın haram kıldığı bir şeyi elde etme adına zâhirde meşru gibi görünen bir yol kullanarak, Allah’ın hükmünü bertaraf etmişlerdir. Çünkü onların bu uygulamlarıyla haram kılınan fiilin illeti ortadan kalkmıyordu.

İşte zâhirde meşru gibi görünse de, hakikatte ona muhalif gibi görünen bütün hilelerin hükmü de aynen bunun gibidir. Zira Allah (c.c) bu hâdiseyi zikretmekle koyduğu yasakları farklı yollardan çiğnemek suretiyle benzer şeylere tevessül etmemeleri noktasında Müslümanlara ders vermiştir.

Benzer bir yasaklama da Sünnet-i Seniyye’de bildirilmiştir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), murdar hayvan ve şarabın yasaklandığını bildirdiğinde bazı sahabiler: “Ya Rasûlallah ölü hayvanların yağıyla gemiler yağlanır, onlar kandillerde kullanılır. Biz de bu amaçla yağını kullanamaz mıyız?” demişler ancak Allah Rasulü bunun haram olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur: “Allah Yahudilere lanet etsin. Allah onlara iç yağını haram kıldığında onlar bunu erittiler, sonra sattılar ve ardından da bunun parasını yediler.”3 Bu hadisten Allah’ın haram kıldığı şeyleri hileyle elde etmeye çalışmanın Allah’ın gazabına sebebiyet verdiği ve böyle bir kişinin de kendilerine gazap edilmiş olan Yahudilere benzeyeceği anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber  (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde de, haram kılınan bir maddenin ücretinin de haram olacağını haber vermiştir.4 Demek ki, İslâm, her ne şekilde olursa olsun haram kılınan bir nesneden istifade etmeyi yasaklamaktadır. Diğer bir ifadeyle haram kılınan bir nesneden doğrudan istifade etmek haram olduğu gibi, onun bedeli yerine geçen şeylerden istifade etmek de nehyedilmektedir. Zira bir şeyin bedeli aslının yerine kaim olur ve onun hükmünü alır. Çünkü haramlığın illeti, haram kılınan nesnenin hakikatine bağlanmaktadır. Eğer haramlık hakikat, mahiyet ve sözün maksadına değil de, görünüş ve şekline bağlı olmuş olsaydı, Yahudiler lânete uğramazlardı.

1- el-Bakara 2/65.

2- el-Â’raf 7/163.

3- Buharî, “Büyû’”, 111; Müslim, “Müsâkât”, 71.

4- Ebû Dâvud, “İcâre”, 30; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/416.

Zaruret durumunda haramlık hükmü değişir mi?

İslâm hukukunun bütün alanlarında etkili olan ve bazen haramları mubah hâle getiren bazen de vacip olan fiillerin terk edilmesini caiz kılan zaruret hâli; kişiyi helâke sürükleyecek derecede aşırı açlık ve susuzluk hâllerinde de haram kılınan gıdaları geçici süreyle helâl hâle getirir. Aslında bir haramı irtikâp etmek önemli bir zarardır. Fakat kişinin hayatının veya bir uzvunun telef olması daha büyük bir zarar olduğundan, hafif olan zarar işlenmek suretiyle, zararın daha büyüğünden kaçınılmış olmaktadır. Hatta cumhur-ı fukaha, aşırı açlığa maruz kalan bir kişinin leş veya domuz eti gibi haram bir şeyi yemesinin veya boğazına takılan bir yemeği geçirmek için yanında bulunan şarabı içmesinin farz olduğunu söylemişler ve bulduğu haram yiyecek ve içeceği kullanmadığından dolayı ölen kimsenin de Allah katında mes’ul olacağını belirtmişlerdir.1 Çünkü böyle bir durumda kişi kendi eliyle kendisini tehlikeye atmış olmaktadır ki, bu da Kur’ân nassıyla yasaklanmıştır.2

Kur’ân-ı Kerim’de dört farklı âyet-i kerimede haram kılınan gıdalar sayıldıktan sonra, zaruret durumunda bunları yemenin mubah hâle geleceği sarih bir şekilde beyan edilmiştir.3 Mesela Bakara sûresinde Yüce Allah, leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etinin haram kılındığını bildirdikten sonra şöyle nida etmiştir:“Kim mecbur kalırsa başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartıyla bunlardan yemesinde günah yoktur. Allah gafurdur, rahimdir.”4 Mâide sûresinde de haram yiyecekler sayıldıktan sonra şöyle buyrulmuştur:“Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa, günaha meyletmeksizin haram olan etlerden yiyebilir. Çünkü Allah gafurdur, rahimdir.”5 Bu âyet-i kerimelerden yola çıkan fukaha, bu meseleyi şu şekilde kaide-i külliye hâline getirmişlerdir: “Zaruretler, haramları mubah kılar.”6

1- Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/154.

2- Bakara sûresi, 2/195.

3-  Bkz. el-Bakara 2/173; el-Mâide 5/3; el-En’âm 6/145; en-Nahl 16/115.

4- el-Bakara 2/173.

5- el-Mâide 5/3.

6- Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-hukkâm şerhu mecelleti’l-ahkâm, 1/ 37.

Zaruret ne demektir?

Zaruret kelimesi lügat mânâsı itibarıyla, zorunluluk, şiddetli sıkıntı, bir şeyi yapmaya mecbur olmak ve ihtiyaç gibi mânâlara gelmektedir. Zaruretin ıstılahî mânâsıyla ilgili olarak ilk dönemden itibaren farklı tanımlar yapılmıştır. Cessas, zarurete dair şu tarifi getirmiştir: “Zaruret, yemeyi terk etmekten dolayı, nefsine veya bazı uzuvlarına bir zarar gelmesi korkusudur.”1 Cürcânî ise zaruret için şu veciz tarifi yapmıştır: “Zaruret, insanın def etme imkânı olmayan bir tehlikeye maruz kalmasıdır.”2 Vehbe Zuhayli’nin yaptığı şu tarif ise daha geneldir: “Zaruret, insanın nefis, uzuv, ırz, akıl, mal veya bunların tâbilerine bir zararın veya eziyetin gelmesinden korkulan tehlike veya şiddetli meşakkatle karşılaşma hâlidir.”3

İlk dönem fakih ve usulcülerinin zaruretle ilgili yaptıkları tarifler daha çok açlık veya susuzluktan dolayı nefsin helâkına dairdir. Yani zaruret meselesinin genellikle muzdar durumdaki kişinin neleri yiyip içebileceğine dair hükümler işlenirken ele alındığını görüyoruz. Farklı bir ifadeyle ilk dönem kaynaklarında daha çok hangi zaruret hâllerinin haram kılınan gıdaları mubah kılacağı üzerinde durulmuştur. Bunun önemli bir sebebi, zaruretle ilgili âyetlerin bu bağlamda varid olmasıdır. Fakat nefsin helâkını önlemek için haramlardan istifade etmek, zaruretin sadece bir çeşidini oluşturmaktadır. Vehbe Zühayli’nin tarifinde de görüldüğü üzere, nefse gelecek bir zararın yanında, mala, akla veya ırza gelecek zararlar da şartlarına göre zaruretin kapsamına girecektir. Ayrıca zaruret açlık, susuzluk ve hastalık gibi kendiliğinden meydana gelebileceği gibi, başkasının zorlamasıyla da tahakkuk edebilir.

1- Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 1/157.

2- Cürcânî, et-Ta’rifât, 1/180.

3- Vehbe Zühayli, Nazariyyetü’d-darûreti’ş-şer’iyye, s. 67-68.

İstihlâk haramlık hükmünü değiştirir mi?

İstihlâk, istihâle gibi değildir. İstihâle geçiren bir maddenin hükmü değişse de, müstehlek hâle gelen bir maddenin hükmü aynı kalmaya devam edecektir.

İstihlak, fıkıh kitaplarında, sular, kuyular, sular dışındaki svıların içine necaset düşmesi, artıklar, süt emzirme, yemin ve içki haddi gibi bölümlerde ele alınmış ve konuyla ilgili farklı hükümler ortaya konulmuştur. Burada ilk dikkat çeken nokta, günümüzün istihlâkla ilgili problemleriyle fukahanın üzerinde durdukları meseleler arasında ciddî farklılıkların bulunduğudur.

Her ne kadar günümüzdeki katkı maddeleriyle ilgili problemlerin çözümünde sular, diğer sıvılar, kuyular ve artıklarla ilgili hükümlerden istifade edilebilirse de, arada bir kısım farklılıkların bulunduğu da bir gerçektir. Buradaki en önemli fark ise, sular, kuyular ve artıklarla ilgili hükümlerin temel dayanağının teysir (kolaylaştırma) ve umum-ı belva olmasıdır. Bu tür konuların işlendiği yerlerde sık sık karşımıza çıkan, “raf’an li’l-haraci”, “teysîran ale’n-nâsi”, “hıfzan li erzâkıhim”, “teummu bihi’l-belvâ”, “ademü imkâni’l-ihtiraz”, “ma yeşükku’l-ihtirâzu minhü”, “meşakkatü’s-savn”, “ala hılâfi’l-kıyâs”, “liecli’l-hâceti”, “liecli’d-darûrati”, “ruhsaten”, “istihsanen” gibi ifadeler de bu tür konularla ilgili hükümlerin konulmasında kolaylık ve zaruret prensibinin gözetildiğini göstermektedir.1

Ayrıca bu tür yerlerde sıklıkla karşımıza çıkan “af” kelimesi de bu hükümlerin dayandığı temel mantığı kavrama açısından önem taşımaktadır. Bununla anlatılmak istenilen mânâ ise, sulara veya kuyulara karışan az miktardaki necasete müsamaha gösterilmesi demektir. Çünkü çoğu zaman kuyuları ve suları necasetlerden korumak zordur. Az miktardaki necasetlerin onları kirleteceğine hükmedildiğinde ise insanlar bu konuda sıkıntıya düşerler. İslâm’da meşakkatin kaldırılması ise önemli bir ilkedir. Bu açıdan da, büyük sulara veya kuyulara karışan az miktardaki necasetler görmezden gelinmiştir. Nitekim sokaklardaki necis çamurlar, elbiseye sıçrayan idrar damlacıkları veya evlerde yaşayan hayvanların artıkları gibi meseleler de umum-ı belva gerekçesiyle affedilmiştir.

Nitekim içine necis bir maddenin (murdar bir hayvanın erimiş iç yağının) karıştığı bir yağın hükmünü ele alan Serahsî, yağın çok ve galip olması durumunda bile söz konusu yağın yenilmesinin caiz olmayacağını ifade etmiştir. Çünkü ona göre böyle bir yağın içinde bulunan necaset hükmen mağlup ve müstehlek durumda olsa bile, gerçekte o, yağın içinde mevcudiyetini korumaktadır. Ayrıca bu durumdaki bir yağın içinde yer alan necasetten ayrılması mümkün olmadığı için, ondan bir parça tüketildiğinde zorunlu olarak necaset de tüketilmiş olacaktır. Hâlbuki İslâm, necis ve haram olan bir maddenin tüketilmesini yasaklamıştır. Serahsî, zaruretin bulunmadığı durumlarda geçerli olan hükmün bu olduğunu ifade etmiştir.2

Modern endüstriyel gıdalara haram veya necis katkı maddelerinin katılmasında böyle bir zaruret veya umum-ı belvanın bulunmadığı izahtan varestedir. Zira haram olarak kullanılan katkı maddelerinin helâl alternatiflerinin kullanılması veya üretilmesi mümkündür. Kaldı ki, muhteviyatında haram katkı maddelerinin bulunduğu gıdaların tüketilmesinde de bir zaruret bulunmamaktadır. Dolayısıyla ortada sıkıntıya düşülen, meşakkat bulunan bir mesele olmadığına göre, bu konuda bir genişliğe gitmenin de bir anlamı yoktur. Bu açıdan da sular konusunda geçerli olan ruhsatın, katkı maddelerine uygulanması, sahih bir kıyas değildir. O halde, böyle bir kıyastan yola çıkarak içine haram ve necis katkı maddelerinin katıldığı endüstriyel gıda ürünlerinin cevazına hükmetmek isabetli görünmemektedir.

Burada göz önünde tutulması gereken diğer bir konu da irade ve kasıt unsurunun dikkate alınmasıdır. Fıkıh kitaplarındaki ilgili bahislere baktığımızda, söz konusu necasetlerin sulara düşmesinde bir kasıt bulunmadığı anlaşılmaktadır.  Büyük havuzlara veya kuyu sularına necaset düşmesi anlatılırken, “eklemek”, “ilave etmek”, “katmak”, “ilhak etmek”, “içine atmak”, “koymak” gibi mânâlara gelen, “damme”,  “vadaa”, “edhale”, “elhaka”, “elka” gibi fiiller yerine; “düşmek” mânâsına gelen, “vakaa” fiilinin kullanılması da bu konuda bize bir fikir vermektedir. Çünkü bu fiil, insan iradesi dışında gerçekleşen hâdiseler için kullanılır. Bu açıdan fukaha istihlâkla ilgili içtihatlarında, suya necaset koymanın hükmünü değil, bir şekilde suya düşen necasetin hükmünü ele almıştır.

İstihlâk neticesinde necisliğin veya haramlığın ortadan kalkacağını söyleyen ve bu konuda çerçeveyi en geniş tutan İbn Hazm ve İbn Teymiye bile, kasıt ve irade unsurunun söz konusu olması durumunda farklı hükümlere gitmişlerdir. Onlar, istihâlede olduğu gibi, istihlâkta da necis maddenin temiz olması için iradenin bulunmamasını şart koşmuşlardır. 3

Ayrıca bu konuda rivayet edilen pek çok hadis-i şerif de, Müslümanları irade ve ihtiyarlarıyla sulara necaset karıştırmaktan nehyetmektedir. Söz konusu Nebevî beyanlardan bazıları şu şekildedir: “Sakın biriniz, akmayan durgun suya bevletmesin.”4; “Biriniz uykudan uyandı mı elini üç defa yıkamadan kaba daldırmasın. Çünkü elinin nerede gecelediğini bilmez.”5; “Köpek yaladığı vakit sizden birinizin kabının temizliği, onu yedi defa yıkamasıyladır.”6;  “Eğer siz ehl-i kitabın kaplarından başka yemek kabı bulursanız, onların kaplarından yemeyiniz! Eğer onların kabından başka bulamazsanız, ehl-i kitâbın kabını yıkayıp onun içinde yersiniz!” 7

Netice itibarıyla fıkıh kitaplarındaki ilgili misallerden yola çıkarak kan, alkol, meyte veya domuz gibi haram kılınan maddelerden elde edilen ve içine katıldıkları ürün içinde müstehlek hale gelen katkı maddelerinin helâl olacaklarını söylemek isabetli görünmemektedir. Zira bu iki hadise arasında umum-ı belvanın yanı sıra kasıt unsuru açısından da fark bulunmaktadır.

Ayrıca fukahanın çoğunluğu, içine necaset düşen su dışındaki diğer sıvıların hükmünü sudan farklı değerlendirmiş ve sularla ilgili ruhsatların bunlara teşmil edilemeyeceğini belirtmişlerdir. Zira hadislerde yırtıcı hayvan artıklarının veya az miktardaki necasetlerin necis hale getirmeyeceği hükmü sulara hasredilmiştir. Yağa düşen fare hakkında rivayet edilen, “Şayet yağ katı ise, fareyi ve onun çevresini atınız. Eğer yağ sıvı ise, artık yağa yaklaşmayınız.”8 hadisi de, necasetlerin diğer sıvıları pisleteceğine delâlet etmektedir.

Suyla diğer sıvıların sahip oldukları özellikler açısından farklı oldukları da bir gerçektir. Su, renksiz, tatsız ve kokusuz bir maddedir. Diğer sıvılar ise böyle değildir. Bu açıdan su içine düşen bir necasetin renk, tat veya kokusunun belli olması diğer sıvılara göre çok daha kolaydır. Diğer sıvıların ise kendilerine göre farklı renk, tat ve kokuları bulunduğundan, içlerine katılan farklı maddeleri saklamaları çok daha kolay olacaktır. Bu sebepledir ki, haram veya necis maddeler bu tür sıvıların içine düştüğünde, ciddi bir miktara ulaşmadığı sürece onlardan bir eser görülmez. Bir de bu sıvılarla içlerine karışan maddeler aynı cins ise bu takdirde bunların ayırt edilmesi daha da zorlaşacaktır. Günümüzün endüstriyel gıdalarına katılan gıda katkı maddelerine bir de bu gözle bakılmasında fayda vardır.

Ayrıca kendisine duyulan ihtiyaç açısından da su, diğer sıvılardan ayrılmaktadır. Zira su, hayat için vazgeçilmez bir maddedir. Temizlikte, içmede, gıda imalâtında, kısaca hayatın hemen her alanında kendisine ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla büyük havuzların küçük bir necasetle necis olacaklarına hükmetmek, insanları ciddî meşakkate sokacaktır. Diğer sıvılar için ise böyle bir zaruret söz konusu değildir.

Öte yandan haram menşeli katkı maddelerinin gıda endüstrisinde kullanılması ve bunların gıda ürünlerine katılması istihâle bölümünde ele aldığımız siyasetü’ş-şer’iyye ve maslahat açısından da problemli görünmektedir. Aynı şekilde istihâle bölümünde üzerinde durulan takva ve ihtiyat ilkelerinin burada da geçerli olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Bunlara ilave olarak Müslüman bir üreticinin haramları hammadde olarak kullanması, makâsıd-ı Şâri’ açısından da problemlidir. Zira bir nesnenin haram kılınmasındaki temel maksat, mükellefleri söz konusu maddeden uzak tutmaktır. Bu yönüyle istihâle ve istihlâk söz konusu olsa bile, yiyecek ve içeceklerin imalâtında haram kılınan maddelerin kullanılmasını bir nevî hile-i şer’iyye olarak görmek mümkündür. Çünkü kişi, yenilip içilmesi haram kılınan bir şeyi, başka yollarla tüketmeye çalışmaktadır. Bu açıdan Müslüman üreticilerin, ürettikleri gıdalarda helâl ve temiz maddeleri kullanmalarının, tüketicilerin ise muhteviyatında tamamıyla temiz ve helâl maddeler içeren gıdaları tüketmelerinin dinin ruhuna ve ilgili nasslara daha muvafık olduğunu düşünüyoruz.

   Son olarak bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz. Bilindiği üzere içine haram menşeli katkıların katıldığı gıdalar, sürekli tüketilen mamullerdir. Buna göre bir insanın ömür boyu yiyip içtiği gıdaları düşünecek olursak, midesine giren haramların da ciddî miktarlara ulaşacağı anlaşılmış olur. Öte yandan mesele fert planından çıkarılarak, toplum açısından düşünüldüğünde, tüketilen domuz, alkol, kan, meyte gibi haramların ne kadar büyük miktarlara ulaştığı anlaşılacaktır.

1- Bkz. Kâsânî, Bedâiu’s-sanâî, 1/79; Nevevî, el-Mecmû’, 1/116; İbn Teymiye, Mecmûu’l-fetâvâ, 21/500.

2-  Serahsî, el-Mebsût, 10/198.

3- İbn Teymiye, Mecmûu’l-fetâvâ, 21/518; İbn Hazm, el-Muhallâ, 7/422.

4- Buharî, “Vudû’”, 68; Müslim, “Tahâret”, 95.

5- Müslim, “Tahâret”, 87; Ebû Dâvud, “Tahâret”, 49.

6- Müslim, “Tahâret”, 92; Ebu Dâvud, “Tahâret”, 37.

7- Buharî, “Zebâih”, 4; Tirmizî, “Siyer”, 11; İbn Mâce, “Sayd”, 3.

8- Ebu Dâvud, “Et’ime”, 47; Nesâî, “Atîra”, 10.

İstihlâkın istihâleden farkı nedir?

İstihâle ve istihlâk arasında ciddi bir benzerlik vardır. Çünkü zahirde her iki durumda da bir maddenin ortadan kaybolması ve sahip olduğu sıfatların değişmesi söz konusudur. Bu benzerliğin yanı sıra bu iki kavramın sözlük mânâlarıyla ele alınması da, aradaki mahiyet farkının görülmesine mâni olmuştur. Dolayısıyla İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye ve İbn Hazm’ın yanı sıra bazı modern araştırmacılar da istihlâkı istihâlenin bir çeşidi olarak görmüş ve onun da tıpkı istihâle gibi necis ve haram maddeleri temiz ve helâl hale getireceğini savunmuşlardır.1

Fakat istihâle ve istihlâk arasında ciddi bir mahiyet farkı bulunduğu aşikârdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, istihlakın meydana gelmesi için iki farklı maddeye ihtiyaç vardır. İstihalede ise böyle bir şart yoktur. Daha da önemlisi istihâle neticesinde bir madde, temel yapısının değişmesi neticesinde ilkinden farklı özelliklere sahip yeni bir maddeye dönüşürken, istihlâkta maddenin aslında bir değişiklik olmamaktadır. Dolayısıyla istihlâk fizikî, istihâle ise kimyevî bir hadisedir.2

Konuyla ilgili doğru hükümlere ulaşabilmek için ilk olarak istihlâkın tanım ve çerçevesinin tam ve doğru olarak ortaya konulması gerekmektedir. Şayet istihlâk ve istihâle arasındaki mahiyet farkı görülemez ve bu ikisinin aynı hadise olduğu ifade edilirse, doğru bir hükme varabilmek mümkün olmayacaktır. Bu açıdan istihâle ve istihlâkın necis maddeleri temizlemede etkisi olduğu kabul edilse bile, bu iki hâdisenin ayrı ayrı ele alınması ve isimlendirmeye dikkat edilmesi ilmî bir yaklaşım olacaktır.

1- İbn Teymiye, Mecmûu’l-fetâvâ, 21/502; İbn Hazm, el-Muhallâ, 7/422; I, 162.

2- Bkz. Ebu Zeyd, el-İntifâ bi’l-a’yani’l-muharreme, s. 239-240.

İstihlâk ne demektir?

Lügat mânâsı itibarıyla yok olma, bitirme, harcama, itlâf edip tüketme demek olan istihlâkın ıstılahi mânâsı ise, az miktardaki haram veya necis bir maddenin, çok miktardaki temiz ve helâl olan başka bir maddeyle karışması neticesinde tat, koku ve renk gibi özelliklelerini kaybetmesi demektir. Her ne kadar çok madde içine karışıp dağıldığından ötürü az olan madde görülmez hale gelse ve eseri yok olsa da o, çok madde içinde varlığını sürdürmeye devam eder. Mesela bir damla alkol bir testi suyun içine damlatıldığında, renk tat ve kokusunu kaybedeceği için müstehlek hale gelecektir.1

1- Bkz. Ebû Zeyd, el-İntifa’ bi’l-a’yani’l-muharrame s. 239; el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “istihlâk” maddesi; Nezih Hammâd, el-Mevâddü’l-muharreme, s. 30.

İstihâle geçirmiş ürünün hükmü nedir?

Mezhep imamlarının ve modern araştırmacıların konuya yaklaşımlarına bakıldığında, teferruattaki bir kısım farklılıklar mahfuz, hemen hepsinin temel itibarıyla istihâlenin maddelerin necaset ve haramlık vasıflarını değiştirici bir özelliğe sahip olduğunu kabul ettikleri görülmektedir. Zira canlı vücutlarında ve yeryüzünde sürekli değişim ve dönüşümler olmakta ve bunun neticesinde yeni yeni maddeler oluşmaktadır. Toprak, ateş, hava ve canlı organizmaları bir istihâle makinesi gibi çalışmakta ve temasa geçtikleri maddeleri bir hâlden başka bir hâle dönüştürmektedirler. Her zaman tahavvül ve tagayyürlerin söz konusu olduğu yeryüzünde bize düşen vazife de, maddelerin önceki hallerini araştırmak değil, elimize aldığımız bir maddenin vasıf ve özelliklerine bakarak onun hakkında bir hükme varmaktır.

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de sütün yaratılışını anlatırken onun kan ve dışkı arasından çıktığını beyan etmiştir ki (Nahl sûresi, 16/66), istihâleye bundan daha güzel bir misal olamaz. Hayvanın yediği temiz gıdalar kan ve dışkıya dönüşmekle necis hale gelmekte fakat daha sonra bunların arasından çıkan süt tekrar temiz hale gelmektedir. İnsan yaratılışının anlatıldığı ayet-i kerimelerin de buna işaret ettiğini söyleyebiliriz. (Bkz. el-Hacc 22/5; el-Kıyâme 75/36/38; el-Gâfir 40/67; el-Mu’minûn 23/14). Ayet-i kerimelere bakıldığında aslı necis bir maddeden yaratılan insanın, birçok istihâlelerden geçtikten sonra kâmil bir hüviyet kazandığı görülmektedir.

O halde, necis veya haram maddelerin istihâle geçirdikten sonra da necaset veya haramlık hükümlerinin devam edeceğini söylemek bir yönüyle tatbiki imkânsız bir hüküm olmaktadır. Zira bu durumda temas halinde bulunduğumuz bütün maddelerin ilk hallerini araştırma gibi bir vazife ortaya çıkmaktadır ki, bunun yerine getirilmesi de teklif-i mâlâ yutaktır. Bu sebepledir ki, temel yapısı ve buna bağlı olarak renk, tat ve koku gibi özellikleri değişen bir maddenin hükmünün de değişeceğini kabul etmek gerekir.

Bir maddenin istihâle geçirdiği nasıl anlaşılır?

Bir maddenin istihâle geçirip geçirmediğini anlamak için, onun son halinin ilk hali hakkında bilgi vermemesini ölçü alabiliriz. Şayet biz, bir maddeden yola çıkarak onun değişimden önceki cinsini veya türünü tespit edebiliyorsak, onun istihâle geçirmediğine hükmedebiliriz. Zira böyle bir durum, maddenin bütün özelliklerinin tamamıyla değişmediğinin göstergesidir. Mesela bir leş topraklaştığında, bu topraktan alınan numune ile onun ilk haline ulaşılabilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde yanan bir maddenin külünden yola çıkarak, söz konusu madde hakkında bilgi sahip olmak mümkün değildir. Zira yanma ve topraklaşma neticesinde maddeler istihâle geçirmişlerdir.

Türkiye’de Diyanet camilerinde Cuma namazı kılınır mı?

Soru: Türkiye’deki diyanetin ve diyanet mensuplarının siyasallaşmalarını ve açıktan Hizmet Hareketi mensuplarını hedef almalarını göz önünde bulunduracak olursak, bu, cumaya gitmeme adına bir mazeret olur mu?

Cevap: Bilindiği üzere Cuma namazı İslam’ın çok önem verdiği ibadetlerden birisidir. Alimler onun İslam’ın çok önemli bir şeairi olduğunu ifade etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Cuma namazına ezan ile çağırıldığınız zaman derhal Allah’ı zikretmeye (hutbe ve namaza) gidin, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için çok hayırlıdır.” (Cuma suresi, 62/9)

Ayrıca Cuma gününün ve Cuma namazının fazilet ve sevabıyla ilgili çok sayıda hadis bulunmaktadır. Mesela bu hadislerin birisinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.” (Ebu Dâvûd, Taharet, 129) ifadeleriyle Cuma’nın farziyetini belirtmiştir. Şu hadis ise Cuma’nın faziletini ifade etmektedir: “Bir kimse güzelce abdest alır sonra mescide gelir, susup okunacak hutbeyi dinlerse, gelecek cumaya kadar ve ondan sonraki üç gün içinde işleyeceği (küçük) günahları affedilir.” (Müslim, Cuma, 24)

Başka bir hadislerinde ise Allah Resûlü, mazeretsiz olarak ve önemsiz görerek üç Cuma’yı terk eden kişinin kalbinin mühürleneceğini beyan buyurmuştur. Bu sebepledir ki kişiyi Cumadan alıkoyan bir zaruret/mazeret olmadıkça Cuma namazı terk edilmemelidir.

Bilindiği üzere Cuma namazı Müslüman, âkıl-bâliğ, hür, mukim, erkek ve sağlığı yerinde olan ve aynı zamanda namaza gitmeye de herhangi bir mânisi olmayan herkese farzdır. Buna göre çocuklara, yolculara, kadınlara, Cuma’ya gidemeyecek durumdaki hastalara veya özgürlüğü olmayan mahpuslara Cuma namazı farz değildir. Aynı şekilde şiddetli yağmur, kar, soğuk ve fırtına gibi durumlara maruz kalmak da cumanın farziyetini düşürür. Kısaca cumaya gittiği takdirde mal ve can güvenliğinin tehlikeye gireceğini düşünen bir kişiden Cuma namazının farziyeti düşecektir.

Cuma kılmayan kişi o günün öğle namazını kılar. Fakat kendisine farz olmamasına rağmen bir kişi Cuma namazı kılacak olursa bu namaz sahih olur ve öğle namazı kılmasına da gerek kalmaz.

Cuma namazıyla ilgili bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra şimdi meselenin günümüze bakan yanına gelebiliriz. Evet, günümüzde politik alanda yapılması gereken siyaset Allah’ın evlerine de sokulmuştur. Din, siyasete alet edilmiştir. Hem de sadece politikacılar değil, bir kısım diyanet mensupları da aynı şeyi yapmaktadırlar. Daha da kötüsü bugüne kadar dinlerine ve ülkelerine hizmet etmekten başka gayesi olmayan ve herkes tarafından dindarlıkları ve ahlaki mazbutiyetleriyle takdir gören Hizmet hareketi mensupları bizzat diyanet tarafından dalalet ve sapıklıkla suçlanmıştır. Üstelik bu suçlamalar cami kürsüsüne ve mihrabına kadar taşınmıştır. Maalesef bir kısım diyanet mensuplarının temsil ettikleri makamın gereklerini hiçe sayarak ve ahiretlerini riske atarak küstahça ifadelerle Hizmet hareketi mensuplarına saldırdıklarına dair yaşanan birçok tecrübe vardır.

Bütün bunlar karşısında sadece Hizmet hareketi mensuplarının da değil insaflı ve vicdanlı bir Müslümanın üzülmemesi ve yaralanmaması mümkün değildir. Hele hutbeyi dinleyenlerin, yüzlerine karşı hakarete varan suçlamalar yapılanların Hizmet hareketi mensupları olduğunu göz önünde bulunduracak olursak, böyle bir pozisyona maruz kalmanın ne derece yıpratıcı olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Ne var ki meydana gelen bütün bu hâdiselerin Cuma namazına gitmeme noktasında bir özür olup olmaması ayrı bir meseledir. Zira bu konunun duygusal ve sübjektif değerlendirmelere tahammülü yoktur. Mutlaka daha objektif ve genel kriterlerden hareket edilmelidir. Neticede konuşulan konu, İslam’ın çok önemli bir ibadetinin eda edilip edilmemesidir.

İbadetler, insanın Rabbiyle irtibatını ifade eden şahsi alanlardır. İbadet ederken kul, Rabbiyle irtibata geçmek, O’na kulluğunu arz etmek, O’nun karşısında kemerbeste-i ubudiyette bulunarak iki büklüm olmak… için bunu yapar. Çevre faktörleri insanı etkilese de bu, ibadet esnasında kurtulunması gerekli bir durumdur. İnsan ibadet ederken Rabbine teveccühe yoğunlaşmalı, bundan başka her şeyi arkasına atmalı, atabilmelidir. Buna tam muvaffak olamıyorsa bile en azından olmaya çalışmalı, kendisini rahatsız eden unsurlara ibadetin hürmetine tahammül etmeli, sabrının, tahammülünün sevabını Rabbinden ummalı. İnşaallah bu da kendisine ecir kazandıracak ayrı bir husus olur. Yani her rahatsız olduğumuz şey için camiyi, cemaati terk edecek olursak bugün bu, yarın başka bir çok sebep çıkar. Cami, cemaat, ibadet, ısrarı hak eden müesseselerdir, şu veya bu sebepten ötürü elimizden çıkmasına müsaade etmemeliyiz.

İşte bu sebepledir ki meydana gelen bu tür esef verici hadiseler Cuma’ya gitmeme noktasında bir mazeret oluşturmaz. Zira burada can ve mal güvenliğini tehdit eden bir durum söz konusu değildir. Eğer birileri böyle bir endişeye kapılırsa elbette hüküm de değişecektir.

Ayrıca bütün diyanet mensuplarının aynı olmadığı da bir gerçektir. Yani bir caminin imamı bu konuda küstahça ifadeler kullanabilirken, başka bir caminin imamının daha insaflı olması mümkündür. Yani çoğu kimse için Cuma namazı kılma adına gideceği camiyi tercih imkanı vardır.

Camilerin hiç kimsenin malı olmadığı, bilakis bütün Müslümanların ibadethaneleri olduğu da bir gerçektir. Dolayısıyla imam ve vaizlerin sınırı aşan suçlayıcı bir kısım ifadelerinden dolayı oraların külliyen terk edilmesi doğru değildir.

Biz, her zaman insanları mescide, ibadethanelere daha da yaklaştırıcı tavırlar ortaya koymak zorundayız. Zira bu mekanlardan bir kere uzaklaşan insanların bir daha ısınması çok zor olacaktır. Hiç kimsenin böyle bir neticeye sebep olmaya ve dinin muhkem hükümleriyle oynamaya hakkı yoktur.

Üstelik Cuma hutbelerindeki bu tür yakışıksız ifadeleri gerekçe göstererek Cumadan, cemaatten uzak kalmak, toplumdaki çatlak ve aykırılıkları daha da büyütecek ve birilerinin ekmeğine yağ sürecektir. Günümüzde ülke zaten kamplara ayrılmış, birbirine düşman hale getirilmiştir. Samimi mü’minlere düşen vazife her şeye rağmen dişlerini sıkıp sabırla ve azimle bu kırık ve çatlakları sarmaya veya en azından daha da arttırmamaya çalışmak olmalıdır.

Elbette hapiste olduğu için veya zulümden, haksız yere hapis yatmaktan veya işkenceye maruz kalmaktan uzak kalma adına toplum içine çıkamadığı için Cuma’ya gidemeyenlerin durumunu ayrı değerlendirmek gerekecektir. Bu durumda gerçek bir zaruret ve özürden bahsedilebilir.

Fakat sırf imamın hutbedeki bir kısım nahoş sözlerinden kaçınma düşüncesinin Cuma’nın farziyetini düşüreceğini söylemek çok zordur. Zira fakihler fasık ve facir bir imamın arkasında bile namaz kılınacağını ifade etmişlerdir. Aynı şekilde sahabeden çokları Emevi sultanlarından Velid ve Yezid gibi kişilerin arkasında namaz kılmışlardır.

Günümüzdeki şartların Cuma’nın farziyetini düşürdüğünü iddia etmenin ve bir kesimin topluca Cuma’ları terk etmesinin gelecekte ne tür neticeleri hâsıl edeceği de iyi hesap edilmelidir. Bu durum toplumda zaten mevcut olan fitneleri, su-i zanları, itham ve suçlamaları daha da büyütecektir.

Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki, birileri canı yandığından veya hutbede söylenilenlere tahammül edemediğinden ötürü cumalara gitmiyorsa elbette bunun hesabını da duygu ve düşüncesine göre Allah’a kendisi verecektir. Fakat hiç kimsenin bu konudaki uygulaması veya tercihi dinî bir hüküm olamaz. Dolayısıyla bu konuda bir protesto hareketi oluşturma, insanları Cuma’dan soğutma, kimsenin yapmaması gerekli bir şeydir.

Bize düşen meselenin dini hükmünü izah etmedir. Elbette bu konuda nasıl hareket edeceğine herkes kendisi karar verecektir. Fakat dini konularda uzman olmayan kimselerin böyle hassas bir meselede kafalarına göre hüküm ve fetva vermeleri sorumluluğu çok daha büyütecektir.

 

Şüpheli yiyecekler karşısında nasıl hareket edilmelidir?

Şüpheli konularda başka hiçbir delilin bulunmaması durumunda ihtiyatın müstakil bir delil olacağı ifade edilmiştir. Zira şüpheli konularda ihtiyatî bir tutum ortaya koyan mükellef, dinî mükellefiyetler karşısındaki sorumluluğundan kesin olarak kurtulmuş olacaktır. Mesela hem mubah hem de haram olma ihtimali bulunan bir meselede, mükellefin haram olma ihtimalini dikkate alarak ondan uzak durması; şayet o şey gerçekte haram ise onu bir haramı irtikâp etmekten kesin olarak kurtarmış olacaktır. Söz konusu meselenin mubah olması durumunda ise mükellef için bir vebal bulunmayacaktır. Böylece ihtiyatlı davranmak, mükellefin kalben tatmin olmasını temin etmiş olacaktır. (Ali İhsan Pala, İslâm Hukukunda İhtiyat İlkesi, s. 45-46; s. 262-263).

Konuyla ilgili nakledilen şu hadis-i şerif de şüpheli olan ve kalbi rahatsız eden şeylerden kaçınmayı emretmektedir: “Helâl olan şeyler de haram olan şeyler de (herhangi bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde) bellidir. Bu ikisinin arasında, her ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilmez. Her kim ki bu şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. (Nasıl ki), bu hayvanların her an koruya dalması muhtemelse, (şüpheli alanda dolaşan kimsenin de haramları işlemesi öyle muhtemeldir.) Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın yeryüzündeki korusu da haramlarıdır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca bütün beden de sıhhatli olur, o bozulunca bütün beden de bozulur. İşte o, kalbdir!” (Buharî, “Îmân”, 39; “Büyû’”, 2; Müslim, “Müsâkât”, 107, 108).

Konuyla ilgili belli başlı diğer hadisler ise şöyledir: “Kul, günah tarafı olan şeylerden kaçına kaçına, günah tarafı olmayan şeylerden bile kaçınır hâle gelmedikçe, müttakiler seviyesine ulaşamaz.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 19);  “Seni kuşkuya düşüren şeyleri terk ederek, seni şüphelendirmeyen şeylere geç.” (Buharî, “Buyû’”, 3). “Günah, gönlü rahatsız edip tırmalayan şeydir.” (Müslim, “Birr”, 14). Hz. Ömer de sahabenin bu konudaki tavrını şu ifadelerle anlatmıştır: “Biz harama düşme endişesiyle helâlin onda dokuzunu terk ederdik.”  (Münâvî, et-Teysîr bişerhi’l-Câmii’s-sagîr, 2/971).  

Bu hadisler, objektif fıkhî ölçüler getirmekten ziyade, daha çok fertleri kanaat-i vicdaniye ve şahsî tercihleriyle baş başa bırakarak, onları, dinî hayatlarında daha hassas yaşamaya teşvik etmektedir. Bu yönüyle ihtiyatın ve şüpheli şeylerden kaçınmanın takva ve vera kavramlarıyla da yakın bir anlam ilişkisi vardır.

Vücuda zararlı olup olmamasına göre gıdaların hükmü değişir mi?

İslâm, yeme ve içme konusunda vaz’ ettiği hükümlerle hayatı koruyucu bazı tedbirler getirmiş ve aldığı önlemlerle insana zararlı olan gıdaları da haram kılmıştır. Diğer bir ifadeyle Allah’ın helâl kıldığı maddelerin insan için faydalı, haram kıldıklarının ise zararlı olduğu söylenebilir. Aynı zamanda insanın kendisine ve başkalarına zarar vermesinin yasaklanmasıyla ilgili dinî hükümler ve konuyla ilgili genel prensipler nazar-ı itibara alındığında, insan bünyesine veya insanın ruh sağlığına zarar veren gıdaların yenilip içilmesinin caiz olmadığı da anlaşılmış olur.

Buna göre akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar veya bozulmuş yemekler insana zararlı olduğu için caiz olmadığı gibi, ister hayvan, ister bitki isterse maden kökenli olsun, insana zarar veren ve sıhhati gideren her türlü gıdanın alınması da caiz olmayacaktır. Bu gıdaların helâl asıllardan üretilmiş olmasının da bir önemi yoktur. Bu açıdan hakkında nass bulunmayan yiyeceklerin hükmünü tespit etmede, onların insana zarar verip vermemeleri, diğer bir tabirle maslahat delili önemli bir ölçü olmaktadır. Fakat zararlı olan gıdalardaki zararlar ortadan kaldırıldığında bu gıdaların tekrar helâl hâle gelecekleri de unutulmamalıdır.

Eğer bir şey katışıksız zararlıysa onun haram olduğu aşikârdır. Aynı şekilde katışıksız faydalı olan şeyler de helâldir. Bunun yanında küçük, önemsiz ve mevhum zararlara itibar edilmeyeceği ifade edilerek, kastî olmadığı sürece bu tür zararlar da zarar vermenin haram olduğuna dair umumî hükümden istisna edilmiştir. (Hilâlî, Kaidetü lâ darara velâ dirâra, 1/293). Zarar ve faydanın iç içe bulunduğu durumlarda ise hangisinin baskın olduğuna bakılacağı ve buna göre bir hükme varılacağı ifade edilmiştir. Zira genellikle dünyadaki nesneler ne tamamen yararlı ne de tamamen zararlıdırlar. Diğer bir ifadeyle dünyada fayda ve zararın, maslahat ve mefsedetin saf hâlde bulunması pek mümkün değildir. Birçok faydalı şeyin zararı olduğu gibi, zararlı şeylerin de faydası vardır. O hâlde bir nesnenin hükmü belirlenirken izlenmesi gereken yol, bir zarar ve fayda mukayesesi yapma ve bunun neticesinde faydası zararından çoksa onun helâl olduğuna, zararı faydasından daha çoksa onun da haram olduğuna hükmetmedir. (Sübkî, el-Eşbâh ve’n-nezâir, 1/123).

Nitekim Yüce Allah içkiyle ilgili ilk indirdiği âyet-i kerimelerden birisinde bu duruma işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Sana şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahları faydalarından daha çoktur.” (Bakara sûresi, 2/219). Zarar ve faydanın eşit olduğu durumlarda ise “Def-i mefasid celb-i menafiden evlâdır.” kaidesi gereğince söz konusu fiilin caiz olmadığına hükmedilir. (Mecelle, md: 30).

Fakat her ne kadar fıkhen zararı faydasından az olan nesnelerin haram olduğuna hükmedilemese de, zararın miktarına göre tenzihî veya tahrimî mekruhluktan bahsedilebilir. Bu yüzden bazı gıdalar haram sınırları içine girmese bile, bir kısım riskler taşıması yönüyle din nazarında matlup olmayabilirler. Pekçok âyet-i kerimede yenilmesine müsaade edilen gıdaların hükmü olarak sadece “helâl” demekle yetinilmeyip, ayrıca “tayyib” vasfının da ilâve edilmesi, böyle bir yaklaşımı desteklemektedir. Bu açıdan zararla ilgili ifade edilen hususları gıdalar hakkında düşünecek olursak Müslümanlara düşen vazife, mümkün olduğu kadar temiz ve zararsız gıda elde etmenin yollarını aramaları ve zararı az da olsa, bile bile zararlı gıda maddelerini üretmekten ve almaktan uzak durmalarıdır.

Burada bir hususa daha işaret etmeliyiz: Çoğu zaman bir maddenin insana zararlı olup olmadığı tecrübe yoluyla bilinebilirse de, özellikle gıdaların çok çeşitlendiği ve karmaşık bir hâl aldığı günümüzde bunun tespiti her zaman kolay olmayabilir. Dolayısıyla fıkıh ilmiyle meşgul olan araştırmacılar, konuyla ilgili müsbet ilimlerin ve uzman kişilerin elde ettikleri araştırma sonuçlarını dikkate alarak, buna göre bir hüküm vermelidir. Dahası gıdalarla ilgili uzun araştırma ve tecrübeler neticesinde elde edilmiş ve kanun maddesi hâline getirilmiş ölçü ve kriterlerin gözetilmesi sadece merî hukukun bir gereği değil aynı zamanda dinî bir mes’uliyettir. Zira Yüce Allah, “Şayet bilmiyorsanız, ilim sahiplerine sorunuz.” (Nahl sûresi, 16/43) kavl-i kerimiyle, bilgi sahibi olunmayan konularda, uzman ve ihtisas sahibi kimselere başrulmasını emretmektedir.

Hiç şüphesiz daha çok temizlik ve hijyen kurallarına gereği kadar dikkat edilmemesinin bir sonucu olarak gıdalarda yer alan bakteri, virüs ve mantar gibi patojenlerin veya insan vücuduna zararlı olan kimyasal ve toksinlerin ya da belli miktarın üzerinde alındığında farklı rahatsızlıklara sebebiyet veren ağır metallerin tespit edilmesi ve aynı zamanda gıdalarda bulunmasına müsamaha gösterilen minumum miktarlarının belirlenmesi gibi hususlar bir ilahiyatçıdan ziyade kimyacıların ve gıda mühendislerinin uzmanlık alanına girmektedir. Buna göre şayet herhangi bir gıda maddesiyle ilgili elde edilen veriler, onun yetkili makamlarca bildirilen aralıkların dışında bir kısım zararlı maddeler içerdiğini gösteriyorsa, bunların insan için zararlı oldukları ortaya çıkmış olacağından söz konusu gıdaların caiz olmadığı da anlaşılmış olacaktır. (Tavîle, Fıkhu’l-et’ime, s. 30).

İstihâle ne demektir?

İstihâle sözlükte, değişme, başkalaşma, eğrileşme, bir hâlden başka bir hâle geçme; imkânsız olma, gayr-i makul olma gibi mânâlara gelmektedir. (Râzi, Muhtâru’s-sıhâh, 1/68). İstihâlenin terim mânâsına gelince, bununla ilgili yapılan açıklamalardan hareketle şu şekilde bir tanım yapmak mümkündür: İstihâle, temel yapısı değişikliğe uğrayan bir maddenin ayn’ının, öncekinden farklı isim, sıfat ve özelliklere sahip olan başka bir ayn’a dönüşmesidir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere bir maddede meydana gelen değişikliğin istihâle olarak isimlendirilebilmesi için onun vasfının, hususiyetinin ve özelliklerinin değil; aslının, zatının, mahiyetinin, tabiatının yani temel yapısının değişmiş olması gerekmektedir.

İbn Âbidin, istihâlenin ayırt edici bu özelliğini bir kısım misaller verdikten sonra şöyle ifade etmiştir: “Bütün bunlar, hakikatin başka bir hakikate değişmesidir;  yoksa sadece vasfın değişmesi değildir.” (İbn Âbidin, Reddü’l-muhtâr, 1/136). İbn Teymiye de, istihâle sonrasında meydana gelen maddenin, öncekinden tamamen başka bir madde olduğunu şu ifadeleriyle anlatmıştır: “Necis maddenin, istihâleyle temiz hâle geldiğini söylemek doğru değildir. Zira necis bir madde, temiz olmaz. Temiz olan madde ise önceki pis madde değil onun istihâle geçirmiş hâlidir. Yani hakikatte ortada tek bir madde vardır.” (İbn Teymiye, Mecmû’u’l-fetâvâ, 21/611).

 İstihale, bir çeşit kimyasal değişimdir. Fakat her kimyasal değişimin istihâle olduğunu söylemek doğru değildir. İstihaleden bahsedebilmek için, bir maddenin kimyasal yapısındaki değişimden ziyade, bir dönüşümün gerçekleşmesi gerekir. Zira pişen yemeklerin bile molekül yapılarında veya moleküller arası bağlarda bir kısım kimyevî değişiklikler olduğu bilinmektedir. Fakat buradan yola çıkarak, pişmiş bir yemeğin önceki halinden tamamen farklı bir madde olduğu iddia edilemez. Bu açıdan bir maddedeki değişikliğin istihâle olarak isimlendirilebilmesi için, o maddenin aslı ve vasfıyla önceki halinden tamamen farklı yeni bir maddeye dönüşmesi gerekmektedir.

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmış olduğu şifa duası

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmış olduğu şifa duası

(El, ağrıyan yere konur ve öyle okunur)                  

اَللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ ، مُذْهِبَ البَأْسِ ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي ، لَا شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ  شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَماً

“Allahım! Ey insanların Rabbi ve ey ıstırapları dindiren! Şifa ihsan et. Senden başka Şâfî (dertlilere şifa veren) yoktur. Öyle bir şifa ver ki hiçbir hastalık bırakmasın.”

Her türlü hastalığa ve musibete karşı okunabilecek bir duadır:

اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ

 اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ

فَرْدٌ حَيٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ… يُرْزَقُونَ

فَرِحِينَ بِمَا أتَاهُمْ سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ.

لِلَّذِينَ أمَنُوا هُدًا وَ شِفَاءٌ.

Not: Her gün münasip bir vakitte baştan sona kadar, suya 19 defa okunacak ve her defasında bir yudum su alınacak. Bu dua, Büyük Cevşen’deki Tahmidiye duasının başındadır. Sabah Namazından sonra okunması tavsiye edilmektedir. Su yerine hurmaya vs. de okunup yenebilir. Bediüzzaman Hazretleri sürekli bu duayı hastalıklarına okumuştur.

Ayak parmaklarını secdede kıbleye çevirmek şart mıdır? Bundan maksat nedir? Secdede ayakları kaldırmak namazı bozar mı?

Ayak parmaklarını secdede kıbleye çevirmek şart mıdır? Bundan maksat nedir? Secdede ayakları kaldırmak namazı bozar mı?

Namazda secdedeyken, ayakların ikisi birden secde boyunca yerden kalkarsa namaz bozulur. Ancak secdeden kalkarken ya da secde esnasında anlık olarak ayakları yerden kaldırmanın namaza bir zararı yoktur.

Ayak parmaklarının secdede kıbleye doğru çevrilmesinden maksat, parmakların bükülmesidir ve bu sünnettir. Bunun tersi olan, parmakları bükmeden ayağın sırtını yere koymak mekruhtur. Çünkü bir sünnetin tersi yapılmaktadır. Ancak bununla beraber bu hareket namazı bozmaz.

Lukata (Buluntu Mal) İle İlgili Hükümler

Lukata (Buluntu Mal) İle İlgili Hükümler

Tanımı

İslâm hukukunda sahibi tarafından kaybedilmiş ve başkası tarafından bulunmuş olan mala “lukata” denir. Farklı bir tabirle lukata, bir kişinin yolda bulduğu ve emanet olarak aldığı maldır. Ayrıca bir malın lukata kabul edilebilmesi için, sahibi tarafından bilerek terk edildiğine dair bir emarenin bulunmaması yani yitirilmiş, düşürülmüş veya unutulmuş bulunması ve aynı zamanda mütekavvim bir mal olması gerekir. Lukata, daha ziyade para ve eşyalar için kullanılır. Eğer bulunan şey bir hayvan ise buna dâlle denirken, bulunan çocuğa ise lakît ismi verilmiştir. Daha açık bir ifadeyle lakît, açlık korkusu veya zina töhmeti gibi bir sebepten ötürü ailesi tarafından sokağa atılmış çocuk demektir.[1]

Lukatanın Alınması

Yitik bir mal bulan kimsenin bunu alıp almamasıyla ilgili mezhepler tarafından farklı hükümler ortaya konulmuş olsa da genel itibarıyla fakihler, alınmadığı takdirde zayi olması kuvvetle muhtemel olan bir malın, sahibine teslim edilmek üzere bulunduğu yerden alınmasının müstehap veya vacip olduğunu ifade ederken; böyle bir tehlikenin bulunmadığı durumlarda ise bunun mubah veya müstehap olduğunu belirtmişlerdir. Hanefiler telefinden korkulan bir malın alınmasını vacip, fakat böyle bir ihtimalin bulunmadığı durumlarda lukatanın alınmasını müstehab görmüşlerdir.[2] Mâliki ve Şâfiîlere göre de bunun hükmü müstehabtır. Onlar bu hükümlerine iyilik ve takvada yardımlaşılmasını emreden âyet-i kerimeyle,[3] Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadisini delil getirmişlerdir:

وَاللَّهُ فِي عَوْنِ العَبْدِ مَا كَانَ العَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ

“Bir kul, kardeşine yardım ettiği sürece Allah da onun yardımcısıdır.”[4]

Hanbelî fakihleri ise,

مَنْ آوَى ضَالَّةً فَهُوَ ضَالٌّ مَا لَمْ يُعَرِّفْهَا

“Kim lukatayı alıkoyarsa, onu ilân etmediği sürece yanlış bir yoldadır.”[5] hadisiyle, ضَالَّةُ الْمُسْلِمِ حَرَقُ النَّارِ “Müslümanın lukatası bir ateş alevidir.”[6] hadisinden hareketle, telef olmasından korkulmadığı sürece yitik bir malın alınmamasının daha faziletli olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü böyle bir mal, kişiyi haram yemekle karşı karşıya getirebilir.[7] Fakat diğer mezhep imamları bu hadislerin, buluntu malı sahiplenmek maksadıyla alan kişiyi zemmettiğini ifade etmişlerdir.

Ayrıca fakihler böyle bir malı almanın müstehap olması hükmünü, alan kişinin onu sahiplenmeyeceğine ve kendisi adına kullanmayacağına dair nefsinden emin olması şartına bağlamışlardır. Dolayısıyla malın üzerine konmaktan korkan bir kişinin, böyle bir malı alması da mekruh olacaktır.[8]

Bu itibarladır ki bir kişinin bulduğu bir malı, sahibine vermek niyetiyle alması çok önemlidir. Çünkü böyle bir mal emanet konumundadır. Cenâb-ı Hak,

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا

“Şüphesiz ki Allah, size emanetleri ehline vermenizi emreder.”[9] âyet-i kerimesiyle emanetlerin ehline teslim edilmesini emretmiştir. Aksi takdirde böyle bir kişinin gaspçı sayılacağı, dolayısıyla da haram irtikâp etmiş olacağı ifade edilmiştir. Yani lukatayı sahibine vermek üzere alan bir kişi, netice itibarıyla bir iyilik peşinde olduğu için sevaba lâyık görülürken, onu kendisi adına alan kişi daha baştan hadisin ifadesiyle alevli bir ateşe sahip olmaktadır.

Hülasa böyle bir mal bulan kimse, öncelikle malın zayi olma ihtimalinin bulunup bulunmadığına bakmalıdır. Eğer kişi, bulduğu malın zayi olmasından korkuyorsa sahibine vermek üzere onu almalı ve sahibini bulana kadar onu güzelce muhafaza etmelidir. Eğer mal, güvenilir bir yerde duruyor ve zayi olma ihtimali de bulunmuyorsa, kişi onu alıp almama hususunda muhayyerdir. Dilerse sahibinin onu bulacağı veya bir başkasının o malı alarak sahibine teslim edeceği düşüncesiyle onu almayabilir; dilerse de sahibini bularak malını ona teslim etmek maksadıyla bu malı alarak muhafaza edebilir. Genel itibarıyla almasının daha faziletli olduğu ifade edilmiştir.

Lukatanın Tazmini

Lukata, onu alan kimsenin yanında emanet hükmündedir. Buna göre kastı olmaksızın ve kusuru bulunmaksızın elindeki buluntu malın telef olması veya zarar görmesi durumunda yed-i emin konumundaki o kişi tazminle yükümlü tutulamaz. Fakat bu hüküm, lukatayı sahibine vermek üzere alan kimse hakkındadır. Onu mülk edinmek için alan kişi hakkında ise gasp hükümleri uygulanacağı için o, malın telefinden veya zarar görmesinden de sorumlu tutulacaktır.[10]

Şahit Tutmak

Bir kişinin bulduğu bir malı hangi niyetle aldığı başkaları tarafından bilenemeyeceği için, onun iki şahit tutması gerektiği ifade edilmiştir. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler şahit tutmanın sünnet olduğunu ifade etseler de Hanefîlere göre bu, vaciptir.[11] Vücubiyetin delili, şu hadis-i şeriftir:

مَنْ وَجَدَ لُقَطَةً فَلْيُشْهِدْ ذَا عَدْلٍ أَوْ ذَوِي عَدْلٍ وَلَا يَكْتُمْ وَلَا يُغَيِّبْ فَإِنْ وَجَدَ صَاحِبَهَا فَلْيَرُدَّهَا عَلَيْهِ وَإِلَّا فَهُوَ مَالُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ

“Kim bir yitik mal bulursa bir veya iki adaletli kimseyi (bu malı emaneten aldığına dair) şahit tutsun. Onu gizlemesin ve kaybetmesin. Eğer sahibini bulursa, malı ona iade etsin. Eğer sahibi çıkmazsa, o zaman o aziz ve celîl olan Allah’ındır. Allah da onu istediğine verir.”[12]

Lukata bulan bir kişinin, “Kayıp bir malını arayan kimseyi görürseniz, bana yönlendirin.” demesi şahitlik adına yeterlidir. Bulduğu bir malı aldığına dair kimseyi şahit tutmayan kimse, malın telef olması veya noksanlaşması durumunda tazminle mükellef olur. Onun bu malı, sahibine teslim etmek üzere aldığını ifade etmesine de itibar edilmez. Çünkü niyetleri yalnız Allah bilir. Asıl olan, zahire göre hükmedilmesidir. Fakat şahit tutmanın sünnet olduğunu söyleyen fukaha aksi görüştedir. Hanefiler de şahit tutmanın mümkün olmadığı veya zor olduğu durumlarda bunu vacip görmemiş ve tazmin mükellefiyetini kaldırmışlardır.[13]

Lukatanın İlânı ve İlân Süresi

Bulunan lukatanın durumunun gözden geçirilmesi, alınacaksa onun iyi niyetle alınması ve bu esnada iki şahidin tutulmasının yanında bu konuda yerine getirilmesi gereken diğer bir sorumluluk da lukatayı alan kişinin onun sahibini bulmak için çevresindeki insanlara bunu duyurması ve ilân etmesidir. Bütün fakihler bunun vacip olduğu konusunda müttefiktir.

Genel itibarıyla fıkıh kitaplarında bu ilân süresinin bir yıl olduğu ifade edilmiştir. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle, Hanefilerden İmam Muhammed bu görüştedir. Onlar bulunan malın az veya çok olması arasında da bir fark görmemişlerdir.[14] Fakat İmam Ebû Hanife, malın az veya çok olmasına göre ilân süresinin değişeceğini ifade etmiş; bulunan malın on dirhemden az olması durumunda onu bulan kimsenin kâfi göreceği belirli bir süre ilân edilmesini yeterli görmüştür. Fakat bulunan mal, on dirhemden daha fazla ise ona göre de bunun bir yıl ilân edilmesi gerekir.[15]

Cumhurun bu konudaki delili şu hadis-i şeriftir: Bir adam Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek lukatanın hükmünü sorduğunda şu cevabı almıştır:

عَرِّفْهَا سَنَةً ثُمَّ احْفَظْ عِفَاصَهَا وَوِكَاءَهَا فَإِنْ جَاءَ أَحَدٌ يُخْبِرُكَ بِهَا وَإِلَّا فَاسْتَنْفِقْهَا

“Bir sene boyunca onu ilân et ve sonra onun mahfazasını ve bağını muhafaza et. Eğer birisi gelir de sana ondan haber verirse (malını ona teslim edersin.) Aksi takdirde onu kullanırsın.” Adam koyunun hükmünü sorduğunda da Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle cevap vermiştir:

لَكَ أَوْ لِأَخِيكَ أَوْ لِلذِّئْبِ

“O, ya senin yahut din kardeşinin veya kurdundur.” Adam’ın kaybolmuş devenin hükmünü sorması üzerine ise Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundan hoşnut olmamış ve şöyle buyurmuştur:

مَا لَكَ وَلَهَا مَعَهَا حِذَاؤُهَا وَسِقَاؤُهَا تَرِدُ الْمَاءَ وَتَأْكُلُ الشَّجَرَ

“Ondan sana ne? Su tulumu ve çarığı beraberinde. Suya gider ve ağaçları yer.”[16]

Hanefiler genel itibarıyla, ilân süresinin bir yıl olmasının mecburî olmadığını ifade etmiş, malın değerine, şartlara ve onu bulan kimsenin kanaatine göre bir yıldan daha az süren ilânın da yeterli olabileceğini söylemişlerdir. Onlara göre önemli olan, malı elinde tutan kimsenin, mal sahibinin artık bu malı aramayacağına kanaat getirmesidir. Dolayısıyla hadiste ifade edilen sürenin bir bağlayıcılığı yoktur. Bu sürenin tayini, bulan kimsenin takdirine bırakılır. Bazı hadislerde ilân için bir süre belirtilmeyip bunun mutlak bırakılması da bunu göstermektedir.[17]

Konuyla ilgili rivâyet edilen şu hâdise de duruma göre ilân süresinin bir yıldan daha az olabileceğine delâlet etmektedir: Hazreti Ali, çarşıda bulduğu bir dirhemle birlikte Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek bunu ne yapması gerektiğini sorduğunda Allah Resûlü, عَرِّفْهُ ثَلَاثًا  “Onu üç gün ilân et.” buyurmuştur. Hazreti Ali, üç günün sonunda mal sahibini bulamamış ve tekrar ne yapması gerektiğini sormak üzere Allah Resûlü’ne müracaat etmiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, bunu kullanabileceğini ifade etmiştir. Bunun üzerine Hazreti Ali, üç dirheme arpa, üç dirheme hurma, bir dirheme et, bir dirheme de yağ satın aldıktan sonra bir dirhem de artmıştır. Daha sonra malın sahibi gelerek Hazreti Ali’den malını talep etmiştir. O da, Allah Resûlü’nün kendisine bunu yiyebileceğine dair izin verdiğini söylemiştir. Bunun üzerine mal sahibi Allah Resûlü’ne giderek olup bitenleri haber vermiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Hazreti Ali’ye, malını adama iade etmesini emretmiştir. Hazreti Ali’nin, onu tükettiğini söylemesi üzerine Nebiyy-i Ekrem,

إِنْ جَاءَنَا شَيْءٌ أَدَّيْنَاهُ إِلَيكَ

“Eğer bize bir şey gelirse, onu sana veririz.” buyurmuştur.[18]

Bulunan malın kıymetine ve şartlara göre bu sürenin bir yıldan daha fazla olması da gerekebilir. Nitekim konuyla ilgili bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde yüz dinar bulunan bir altın kesesinin üç yıl ilân edilmesini istemiştir. Konuyla ilgili rivayet şu şekildedir: Ubey b. Ka’b şöyle demiştir: “Ben bir kese bulup aldım. İçinde yüz dinar vardı. Akabinde Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldim. O da bana bunu bir sene boyunca ilân etmemi söyledi. Ben de bir sene onu ilân ettim. Fakat onu bilen kimseye rastlamadım. Sonra yine Allah Resûlü’ne geldim. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir sene daha ilânı sürdürmemi emretti. Fakat yine sahibini bulamadım. Üçüncü defa Nebiyy-i Ekrem’e geldiğimde şöyle buyurdu:

اِحْفَظْ وِعَاءَهَا وَعَدَدَهَا وَوِكَاءَهَا فَإِنْ جَاءَ صَاحِبُهَا وَإِلاَّ فَاسْتَمْتِعْ بِهَا

“Bu paranın kesesini, sayısını ve kesenin ağız bağını muhafaza et. Eğer onun sahibi gelirse keseyi ona ver. Aksi takdirde ondan faydalan.”[19]

İlânla İlgili Şartlar

Fıkıh kitaplarında ilânın nerelerde, hangi sıklıkta ve nasıl yapılacağıyla ilgili bir kısım hükümler de ortaya konulmuştur. Buna göre ilânın gündüzleri, malın bulunduğu gün ve ona denk gelen diğer haftalarda, malın bulunduğu yerde, camilerde, çarşıda ve insanların toplanmış olduğu daha başka kalabalık yerlerde yapılması gerekir. Fakihler malın ilk bulunduğu dönemde her gün, daha sonraki zamanlarda haftada bir, daha sonra ise ayda bir iki defa ilân yapılmasını yeterli görmüşlerdir. Bir de ilân yapan kimsenin, malın cinsini, türünü, bulunma tarihini ve bulunma yerini açıklaması gerektiği ifade edilmiştir. Fakat onun, daha sonra malın asıl sahibini bulabilmek için malın bütün vasıflarını söylememesi gerekir.[20]

Bütün bu hükümlerin asıl maksadı, mal sahibini bulma adına o dönemin imkânlarının âzami ölçüde değerlendirilmesi olduğundan, günümüzde teknik ve teknolojinin sağladığı imkânları da değerlendirerek daha farklı yol ve yöntemlerin kullanılması da mümkündür.

Özellikle büyük şehirlerde bu tür buluntu malların sahiplerine ulaştırılması için, belediyelerin veya bir kısım emanetçi bürolarının devreye girmesi daha faydalı olacaktır. Yani bulunan malların bu tür yerlere bırakılması ve bir mal kaybeden kimsenin de buralara müracaatta bulunması mümkündür. Nitekim bir kısım kurum ve kuruluşlarda buna benzer uygulamalar görülmektedir. Aksi takdirde, büyük yerleşim yerlerinde bulunan eşyaların sahiplerine iadesi çok zor,  hatta imkansız olacaktır.

Yitik Hayvanların Hükmü

Fakihlerin çoğunluğu yukarıdaki hadis-i şeriften yola çıkarak at, inek ve deve gibi kendisini tehlikeden koruyabilecek hayvanlara dokunulmaması gerektiğini hükme bağlamıştır. Fakat Hanefilere göre kaybolmuş veya kaçmış olan bu tür malların da sahibi adına alıkonulması caizdir. Hanefilerin maksadı, bu tür hayvanları telef olmaktan ve kötü niyetli insanların vereceği zarardan korumaktır.[21] Nitekim Hazreti Osman döneminde kaybolan develer toplatılarak bir süre ilân edilmiş, sahibi gelmediği takdirde de satılıp parası muhafaza edilmiştir. Hazreti Ali döneminde ise bunlar satılmamış, onların masrafları devlet hazinesinden karşılanmış, sahibi geldiğinde ise bu masraflar ondan alınmıştır.[22]

Davarlar veya kaz, ördek ve tavuk gibi kendi hâline terk edildiğinde zayi olma riski büyük olan hayvanlar ise bütün fakihlerin ittifakıyla lukata olarak alınır ve sahibi bulunana kadar alıkonur. Sahipleri geldiğinde bunlar elde duruyorsa sahiplerine teslim edilir; eğer tüketilmişlerse bedelleri verilir. Yukarıdaki hadisten hareketle fakihlerin çoğunluğu tarafından sahibi bulunamadığı durumlarda bu tür hayvanların yenilebileceği ifade edilmiş olsa da Hanefiler bu hükmü sadece fakirlere münhasır görürler. Yani zengin olan insanların sahibi bulunamayan bu tür hayvanları tüketmeleri caiz değildir. Onların bunu fakir birisine tasadduk etmeleri gerekir.[23]

Değersiz Malların Durumu

Değersiz olan veya değeri çok düşük olan mallar için ilân mecburiyeti şart koşulmamış ve bunların bulan kişi tarafından kullanılabileceği ifade edilmiştir. Burada değersiz mallardan kastedilen, daha ziyade onu kaybeden kimsenin peşine düşmeyeceği tahmin edilen, çekirdek, meyve kabuğu, çaput, değnek ve ip gibi mallardır. Bu tür malların tespitinde örfün yeri de unutulmamalıdır. Ayrıca maddî değeri düşük olan buluntu malların bulan kişi tarafından kullanılabileceği ifade edilmiş olsa da bu izin, sahibi geldiğinde bunun değerinin ona ödenmesiyle kayıtlıdır. Zira bu tür mallar üzerinde mal sahibinin mülkiyeti devam etmektedir.[24]

Lukatanın Sahibine Teslimi ve Masraflar

Mal sahibi çıkıp geldiğinde eğer malın kendisine ait olduğunu ispat edebiliyorsa malı kendisine teslim edilir. Hanefiler dışındaki mezhepler, gelen kişinin malının vasıflarını ve ayırt edici özelliklerini söylemesinin yeterli olduğunu ifade ederken, Hanefiler onun delil ile bunu ispat etmesi gerektiğini söylemişlerdir.[25]

Malı bulan kimsenin, malın bulunmasıyla teslimi arasında geçen süre içinde yapmış olduğu ilân ve bakım masraflarını mal sahibinden alma hakkı vardır. Fakat Hanefî fakihleri sadece hâkim kararıyla yapılan masrafların alınabileceği kanaatindedir. Kişinin kendiliğinden yapmış olduğu masraflar ise teberru sayılacaktır. Hanefiler bunu, bir başkasının borcunu onun emri olmaksızın ödeyen kimsenin durumuna benzetmişlerdir. Meselenin kazaî boyutunu bir tarafa bırakacak olursak, mal sahibinin bu masrafları ödemesinin ahlâki bir görev olduğunda şüphe yoktur.[26]

Lukatanın Temliki

Daha önce de kısmen ifade edildiği üzere, mal sahibinin bulunamaması durumunda Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre, bulunan mal bulan kimseye ait olacaktır.[27] Onların delili, ilândan sonra malın sahibi gelmediğinde, bu malın bulan kimseye ait olacağını bildiren hadislerdir.[28]

Fakat Hanefiler bir kişinin bulduğu malı alabilmesi için fakir olmasını şart koşmuşlardır. Zengin olan kişilerin yapması gereken ise bu malı fakirlere tasadduk etmektir. Fakir kimselerin onun yakınları olmasının bir önemi yoktur. Yani yakın akrabaya da fakir oldukları takdirde lukata malı verilebilir.[29]

Bir yıl geçtikten sonra da olsa mal sahibi geldiğinde malını alma hakkına sahip olur. Bu durumda mal elde duruyorsa aynen iade edilir; eğer kullanılmışsa bedeli ödenir. Onların delili ise şu hadis-i şeriftir:

لَا تَحِلُّ اللُّقَطَةُ مَنِ الْتَقَطَ شَيْئًا فَلْيُعَرِّفْهُ سَنَةً فَإِنْ جَاءَهُ صَاحِبُهَا فَلْيَرُدَّهَا إِلَيْهِ وَإِنْ لَمْ يَأْتِ صَاحِبُهَا فَلْيَتَصَدَّقْ بِهَا وَإِنْ جَاءَهُ فَلْيُخَيِّرْهُ بَيْنَ الْأَجْرِ وَبَيْنَ الَّذِي لَهُ

“Bulan kimse hakkında lukatanın hiçbir şeyi helâl değildir. Onun bu malı bir sene boyunca ilân etmesi gerekir. Eğer sahibi gelirse onu sahibine iade etsin. Sahibi gelmediği takdirde onu tasadduk etsin. Eğer daha sonra sahibi gelirse o, sevapla (yani böyle bir tasadduku onaylamakla) malını geri almak arasında muhayyerdir.”[30]

Eğer eldeki mal bir fakire tasadduk edildikten sonra mal sahibi çıkıp gelirse, dilerse bu tasadduku geçerli sayar. Çünkü izinsiz gerçekleşen böyle bir tasaddukun, onun onayına ihtiyacı vardır. Fakat onun onayından önce de kendisine tasaddukta bulunulan fakirin mal üzerindeki mülkiyeti sabit olur. Fakat böyle mal sahibi buna icazet vermezse, lukatayı alan kimse bunu tazmin eder. Çünkü o, elindeki malı sahibinin izni olmaksızın bir başkasına vermiştir. Her ne kadar onun bu muamelesine şeriat tarafından izin verilmiş olsa da bu izin tazmin yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Eğer mal, fakirin elinde aynen duruyorsa mal sahibinin onu geri alma hakkı vardır. Malı tazmin eden kişinin, bunun bedelini almak için fakire müracaat hakkı da yoktur.[31]

Dipnotlar

[1] Bkz. Heyet, “Lukata”, el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 35/295; Saffet Köse, “Lukata”, DİA, 27/223-225.

[2] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 2/93.

[3] Mâide sûresi, 5/2.

[4] Müslim, Zikr 38; Ebû Dâvud, Edeb 67; Tirmizî, Hudûd 3.

[5] Müslim, Lukata 12; İmam Mâlik, el-Muvatta, 4/1099 (2809).

[6] Tirmizi, Eşribe 11; İbn Mâce, Lukata 1.

[7] İbn Kudâme, el-Muğnî, 6/73.

[8] Vehbe Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/614.

[9] Nisâ sûresi, 4/58.

[10] Merginânî, el-Hidâye, 2/417.

[11] Vehbe Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/615.

[12] Ebû Dâvud, Lukata 1; İbn Mâce, Lukata 2.

[13] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 2/93.

[14] Vehbe Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/621.

[15] Merginânî, el-Hidâye, 2/417.

[16] Buharî, Lukata 1-11; Müslim, Lukata 1-9.

[17] Serhasî, el-Mebsût, 11/3.

[18] Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 2/332.

[19] Buharî, Lukata 1.

[20] Heyet, “Lukata”, el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 35/299-300.

[21] Merginânî, el-Hidâye, 2/418.

[22] Saffet Köse, “Lukata”, DİA, 27/225.

[23] Saffet Köse, “Lukata”, DİA, 27/225.

[24] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/96; İbn Kudâme, eş-Şerhu’l-kebîr, 6/320.

[25] Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/625-626.

[26] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/97.

[27] Vehbe Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/627.

[28] Buharî, Lukata 1; Müslim, Akdiye 10; İbn Mâce, Lukata 2.

[29] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/98.

[30] Hâkim, el-Müstedrek, 5/322 (4389); Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 2/353 (2208).

[31] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/96.

Bankalardan Alınan Teminat Mektubunun Hükmü

Bankalardan Alınan Teminat Mektubunun Hükmü

Tanımı

Ticaretini yaptığı veya imal ettiği bir malı satan veya hizmet sunan bir kişi bunun karşılığını peşin alacağı gibi, vadeli de alabilir. Fakat vadenin söz konusu olduğu bir muamele, riski de beraberinde getirmektedir. Hususiyle insanlar arası güvenin zayıfladığı dönemlerde, alacağını zamanında tahsil edememe endişesi daha da artmaktadır. Geçmiş dönemlerde alacaklar daha ziyade rehin ve kefil yoluyla garanti altına alınırken, günümüzde bu daha çok teminat mektuplarıyla sağlanmaktadır.

Özellikle bütün dünyayı etkisi altına alan kapitalist sistemle birlikte büyük sermayeler oluşmuş ve buna bağlı olarak da büyük yatırımlar yapılmaya başlanmıştır. Tabi ki alışverişin, yatırımın veya taahhüdün büyüklüğüne göre üstlenilen risk de büyüyecektir. Böyle büyük riskleri ise sıradan fertlerin üstlenmesi elbette çok zor olacaktır. İşte bu aşamada bankalar devreye girmiş ve yatırımcı, müteşebbis ve tüccarların ihtiyaç duyduğu güvenceyi sağlamıştır.

Konusu ve içeriğine göre farklı çeşitleri olan teminat mektuplarıyla ilgili farklı tanımlar yapılmıştır. Yapılan tanımlardan birisi şu şekildedir: “Borçlunun alacaklıya karşı üzerine aldığı bir edimi yerine getirmemesi halinde, belirli bir miktar parayı alacaklının ilk talebinde ona derhal ödemeyi kabul ve taahhüt ettiğine dair banka tarafından verilen mektuba, banka teminat mektubu denir.” Bir diğer tanım ise şu şekildedir: “Teminat mektubu, bankanın muayyen bir işin gerçekleştirilmesini, bir malın teslimini veya bir borcun ödenmesini muhataba taahhüt eden müşterisinin, bu taahhüdün evvelce muhatap tarafından saptanan koşullara uygun olarak yerine getirilmemesi halinde belirli bir paranın, banka tarafından muhataba ödeneceğini garanti altına alan belgedir.”[1]

Bankaların kendisine hitaben teminat mektubu verdiği kişiye muhatap denirken, bankanın lehine gayr-i nakdî kredi açtığı ve teminat mektubu verdiği borçluya da lehtar denilmiştir. Dolayısıyla teminat mektubu sözleşmesinin, banka, muhatap ve lehtar olmak üzere üç tarafı vardır.[2]

Banka, teminat mektubunu vermekle bir borç altına girmiş olmaz. Bilâkis bankanın borçlu duruma gelmesi, muhatabın üstlendiği borcu ödememesiyle ortaya çıkar. Böyle bir durumda lehtar yazılı bir taleple bankanın üstlendiği borcu ödemesini talep ettiğinde, bankanın herhangi bir hâkim kararına ihtiyaç olmaksızın derhal bu borcu ödemesi gerekir. Banka, teminat mektubunda ödemeyi taahhüt etmiş olduğu borcu lehtara ödedikten sonra, bunu tahsil etmek üzere muhataba müracaat etmektedir.

Hukuki Niteliği

Teminat mektupları kısaca bankaların vermiş olduğu bir garantidir. Bankalar vermiş oldukları bu mektuplarla, belirli bir edimi yerine getirmekle yükümlü olan şahıs veya şirketlerin üstlenmiş oldukları riskleri garanti etmektedirler. Garanti mektubu vermek bankalara mahsus bir işlem olmasa ve bankaların dışındaki şahıs ve tüzel kişiliklerin de böyle bir hakkı bulunsa da mevcut uygulama daha ziyade bankalarla şahıs veya tüzel kişiler arasında gerçekleşmektedir. Bununla birlikte bankaların dışındaki daha başka kurum ve kuruluşların da teminat mektubu vermesi pekâlâ mümkündür.

Teminat mektuplarının nasıl bir akit çeşidi olduğuyla ilgili hukukçular arasında bir ittifak yoktur. Çünkü hukukumuzda bununla ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır. Fakat bunun tespiti hem sözleşmenin hüküm ve sonuçlarına hem de şer’î hükmüne etki ettiği için önem arz etmektedir. Günümüz hukukçularının bazıları teminat mektuplarının başkasının fiilini taahhüt niteliği taşıdığını ve bir çeşit garanti sözleşmesi olduğunu ifade etmişlerdir. Dolayısıyla onlara göre teminat mektupları, kefalet sözleşmesi sayılamaz. Çünkü bunlar, asıl borca bağlı fer’î bir nitelik taşımadıklarından kefaleti de aşan bir yükümlülük içerirler ve ondan bağımsız kabul edilirler. Buna karşılık bazıları da bir kısım gerekçelerden yola çıkarak teminat mektuplarının bir çeşit kefalet sözleşmesi olduğunu ifade etmişlerdir. Üçüncü bir görüşe göre ise teminat mektupları karma nitelikli bir sözleşmedir.[3]

 Önceleri teminat mektuplarının kefalet sözleşmesi olduğu fikri hâkim iken, günümüzde onların garanti sözleşmesi niteliğinde olduğu genel kabul görmektedir. Bu konuda hüküm bildiren İslâm hukukçuları ise genellikle teminat mektuplarını bir çeşit kefâlet sözleşmesi olarak kabul etmiş ve hükmünü buna göre değerlendirmişlerdir. Bununla birlikte teminat mektuplarının bir vekâlet olarak gören veya vekâlet ve kefâletin birlikte bulunduğu karma bir akit olarak değerlendirenler de vardır.

Bir kısım şekil şartlarını bir kenara bırakarak, yapılan akdin maksadı açısından meseleye bakıldığında, teminat mektuplarının bir çeşit kefalet olduğunda şüphe yoktur. Bununla birlikte sözleşmede ileri sürülen şartlara göre teminat mektubunun kefalet özelliğini kaybetmesi de mümkündür.

Fıkhî Açıdan Değerlendirmesi

İktisadî şartların zorlamasıyla ve ticarî ilişkilerdeki güvenin azalmasıyla birlikte ortaya çıkan teminat mektupları, yeni bir sözleşme türü olduğu için İslâm hukukçuları tarafından ele alınmış ve hakkında farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Teminat mektuplarının fıkhî hükmü ele alınırken daha ziyade bankanın almış olduğu komisyon ve masraf üzerinde durulmuştur. Zira İslâm hukukuna göre kefalet akdi kişiye sevap kazandıran bir teberru mahiyetinde olduğundan, taat sayıldığından ve bir çeşit yardımlaşma akdi kabul edildiğinden ötürü, kefilin ücret alması caiz görülmemiştir. Fakihler buradan hareketle teminat mektuplarının hükmünü araştırmışlardır.

Biz burada öncelikle araştırmacıların konuyla ilgili görüşlerini verecek ve arkasında da kısa bir değerlendirmede bulunacağız.

Diyanet Vakfı’nın çıkarmış olduğu ansiklopedide teminat mektuplarının hükmüyle ilgili şu kısa değerlendirmeye yer verilmiştir: “Yeni çalışmalarda teminat mektubunda görülen problemli durumların başında teminat mektubunun teberru mahiyetli kefaletin aksine bir ücret mukabilinde yapılması gelmektedir. Konuyu kefalet hükümleri çerçevesinde ele alanların bazıları bunu câiz görmezken diğerleri ihtiyaç, zaruret gibi gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmışlar, ücretle vekâlete benzetenler ise sunulan birtakım hizmetlerin karşılığı olmak üzere teminat mektubu mukabilinde alınan ücrete karşı çıkmamışlardır.”[4]

Konuya ihtiyaç ve zaruretler açısından bakan Hamdi Döndüren ise günümüzde uhrevî beklentiyle büyük meblağları üstlenecek bir kefil bulma imkânı kalmadığını ifade ettikten; ilk dönemlerde imamlık ve müezzinlik gibi taat özelliği taşıyan hizmetlerin bir bedel karşılığında yapılmasının tecviz edilmemesine karşılık, devir değişip bunları meccanen yapan kimse kalmayınca dinin ve toplumun zarara uğramaması adına sonraki Hanefî fakihlerinin bu tür hizmetler karşılığında ücret alınmasına fetva verdiklerini belirttikten sonra teminat mektuplarıyla ilgili şu hükmü vermiştir: “Kefâlet bir taat olduğuna göre, teminat mektubu için alınan komisyon ve masrafları da diğer taatler için alınan ücrete kıyas etmek mümkündür. Müslümanların teminat mektubu gerektiren bütün işlerden el çekmesi, problemi çözmek için yeterli değildir. Buna göre bir Müslüman teminat mektubu almak zorunda kalırsa, para karşılığı kefil tutmuş olur.”[5]

Kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabında Hayrettin Karaman da meseleye kefilin aldığı ücret açısından yaklaşarak şu cevabı vermiştir: “Teminat mektubu alabilirsiniz, bunun için bankaya ödediğiniz meblağ faiz değil, hizmet karşılığıdır, bir nevi ücrettir… Fıkıh kitaplarında kefaletten dolayı ücret almanın caiz olmadığı bildirilmiştir. Ancak bir kurumun “teminat mektubu” şeklindeki kefaleti, fertler arasında yapılan kefaletten farklıdır. Kurumun giderleri vardır ve bu giderler her işlemle ilgili bulunmaktadır. Bir teminat mektubu işlemi yapılırken kurumun mesela mekânı, personeli ve aletleri kullanılmaktadır. Bu sebeple bireyler arasında yapılan kefalet işleminden kefilin ücret alması caiz olmasa bile kurumun teminat mektubu bundan farklı olduğu için onun ücret alması çağımızda tartışılmış, benim de aralarında bulunduğum birçok fıkıhçı tarafından caiz görülmüştür.”[6]

İshak Emin Aktepe, katılım bankaları hakkında yapmış olduğu çalışmasında teminat mektuplarının hükmüyle ilgili şunları kaydetmiştir: “Teminat mektubu bir kefâlet işlemi olduğu için komisyon alınıp alınamayacağı tartışılmıştır. Çünkü İslâm hukukçuları geçmişte kefâleti iyilik saymışlar ve komisyon almayı uygun bulmamışlardır. Ayrıca geçmişte zenginlerin fakirlere kefâleti daha yaygın olduğundan olsa gerek fakirler lehine taraf olmuşlardır. Aslında kefâletten komisyon alımını yasaklayan bir dini delil yoktur. Günümüz bankacılığında da teminat mektubu vermek bankaya hem külfet yüklemekte hem de mükellefiyetler vermektedir. O halde bankanın buna karşılık komisyon almaması; teminat mektubu vererek ticârî şirketlere iyilikte bulunması beklenemez… Bireysel kefâlet karşılığında komisyon almak uygun görülmese de kurumsal kefâletlerde komisyon alınabileceği ifade edilmiştir. Zira bankalar teminat mektubu verebilmek adına pek çok masraflar yapmakta ve ayrıca sadece sözde değil belge düzenleyerek kefil olmaktadırlar. Katılım bankalarının sadece fiilî masrafları için komisyon alabileceğini söyleyenler de vardır.”[7]

Bazıları ise kefilin ücret almasının cevazını, örfün değişmesine bağlamışlardır. Onlara göre geçmiş dönemlerde karşılıksız kefil olma gibi iyilikler kolayca yapılabiliyordu. Fakat bugün bu tür davranışlar azalmıştır. Dolayısıyla fukahanın kendi dönemindeki örfü esas alarak ivazsız akitlerden birisi kabul ettiği kefâlet akdinin bugün ivazlı akitler arasında dahil edilmesi mümkündür. Ayrıca teminat mektubu verilmesi, aralarında insanî ilişkilerin gelişmesi arzulanan fertler arasında değil, her işi malî işlemlerle ilgili olan kuruluşlar arasında gerçekleşmektedir.[8]

Buraya kadar bankaların ücretle teminat mektubu vermelerinin caiz olduğuna dair görüşlere yer verdik. Fakat bunların yanında fakihlerin bir kısmı buna karşı çıkmış ve kefilin ücret almasının haram olduğundan hareketle, bankaların teminat mektubu mukabilinde ücret almasını da caiz görmemiştir.

Bunlardan birisi olan Vebhe Zühayli, teminat mektubunun şer’î hükmüyle ilgili görüşünü şu ifadelerle açıklamıştır: “Çağdaş araştırmacılar, İslâmî teşekküllerin fetva kurulları ve fıkıh akademileri, karşılığı olan teminat ile karşılığı olmayan teminatı birbirinden ayırmaktadırlar. Toplam veya kısmî karşılığın bulunması durumunda bankanın yaptığı hizmetlerden dolayı ücret alması caizdir. Banka, istifade eden taraf ödemede bulunduğu zaman bu ücreti, teminat altına alınan maldan dolayı alırken; eğer ödeme yapmamışsa o takdirde de malı muhafaza edip verdiği hizmetlerden dolayı almaktadır. Bu cevaz, ücretle vekâletin caiz oluşuna dayanmaktadır ki banka vekâlet görevini yerine getirmektedir.

Karşılığı olmayan teminat mektubuna gelince, sadece teminattan dolayı ücret almak caiz değildir. Çünkü kefalet veya teminat akitleri teberru/karşılıksız akitlerdir. Kefilin teminat tutarını ödemesi (ve karşılığında ücret alması) halinde bu fiili, kredi alanın aleyhine kredi verene menfaat sağlayan bir karz akdine benzer ki bu, şer’an haramdır. Teminat tutarını ödemediği hâlde, sırf kefalet akdine karşılık aldığı ücret de caiz değildir. Çünkü kefalet teberru akitlerindendir. Bankanın bu durumda ücret alması olsa olsa sadece idarî hizmetler ve yaptığı masraflar karşılığında caiz olabilir, ivaz karşılığında herhangi bir artış söz konusu olmadığından bu son durumdaki ücret faiz sayılmaz; ücreti takdirde suiistimal (aşırılık) olmaması ve benzer hizmetlere ödenen ücretleri aşmaması şartıyla sadece yapılan işin ücreti olmuş olur.”[9]

İslâm Fıkıh Akademisi’nin 1985 yılında Cidde’de yapmış olduğu toplantıda konuyla ilgili almış olduğu karar ise şu şekildedir:

  1. Karşılığı olsun veya olmasın teminat mektubu ile sağlanan garantörlük mukabilinde ücret almak câiz değildir (ki genelde bu ücret belirlenirken garanti miktarı ve süresi dikkate alınır).
  2. Her iki çeşit teminat mektubunu çıkarmak için yapılan idarî masrafların karşılanması ise şer’an câizdir. Ancak burada ecr-i misil sınırını (benzer hizmetlere ödenen meblağı) aşmamaya dikkat edilmelidir. Borcun tümü veya bir kısmı garanti edilirken, teminat mektubu çıkarmak için gereken masrafların hesaplanmasında, bu teminatın ödenmesi işinin gerektireceği meblağ dikkate alınabilir.[10]

Konuyla ilgili çalışma yapan ed-Darîr de dört mezhebin fıkıh kitaplarından, kefaletten ücret almanın caiz ve helâl olmadığına ve bunun kefaleti batıl kılacağına dair iktibaslarda bulunduktan sonra, buradan hareketle bankaların vermiş oldukları teminat mektupları mukabilinde ücret almalarının da caiz olmadığını ifade etmiştir. Ona göre bankaların teminat mektubu karşılığında almış oldukları bedel, faizdir veya bunda faiz şüphesi vardır. Ayrıca o, alınan ücretin caiz olduğunu savunanların delillerini de tek tek ele alarak değerlendirmiş ve neticede bu delillerin alınan ücretin cevazına delâlet etmeyeceğini söylemiştir.[11]

Al-Baraka Kurumu’nun 1405’te Tunus’ta düzenlediği ikinci toplantısında 12 numarayla çıkan fetvada da şu husus belirlenmiştir: “Verdiği teminat mektubuna karşılık yatırılan bedeli İslâm Bankası’nın, mudarebe yoluyla ve diğer mûdîlere uygulanan şartların aynısıyla işletmesi caizdir.” Yani teminat mektubuna karşılık verilen bedel, yatıranın lehine işleyen bir yatırım vedîası (hesabı) mesabesinde kabul edilmekte, yatırımcının kâra olan ortaklığı da tıpkı diğer yatırımcılar oranında olmaktadır.[12]

Değerlendirme

Hiç şüphesiz konuyla ilgili görüşler bunlardan ibaret değildir. Fakat genel itibarıyla meselenin kefalet ücretinin caiz olup olmadığına dayandığı görülmektedir. Teminat mektubunu bir çeşit kefalet akdi olarak gören araştırmacıların çoğunluğu, teminat mektupları karşılığında bir ücret/bedel alınmasını da caiz görmemişlerdir. Fakat bazıları teminat mektubu vermenin bir çeşit vekâlet akdi olduğunu veya vekâlet ve kefaletin birlikte bulunduğu karma bir akit olduğunu ifade etmiş ve kefilin ücret almasının caiz olmasından hareketle buna da cevaz vermişlerdir.

Bunun yanında bazı araştırmacılar, Kur’ân ve Sünnet’te kefalet ücreti almayı yasaklayan herhangi bir nas bulunmamasından hareketle, teminat mektupları bir çeşit kefalet olsa bile, bunlar karşılığında ücret alınmasında bir mahzur görmemişlerdir. Onlara göre eşyada ve muamelelerde asıl olan ibaha olduğuna göre, kefilin ücret almasını yasaklayan bir nas bulunmadığı sürece bu konuda bir haramlıktan da bahsedilemez. Bazıları ise kefaletin bir teberru akdi kabul edilmesini ve kefilin ücret almasının yasak olmasını örfe bağlamış, örfün değişmesiyle bu hükmün de değişebileceğini ifade etmişlerdir.

Teminat mektuplarının caiz olmasına getirilen delillerden bir diğeri de üstlenilen riske göre menfaat/ücret elde edileceğini ifade eden, “el-Harâcu bi’d-damân”, “el-Gunmu bi’l-gurmü” şeklindeki fıkhî kaidelerdir. Netice itibarıyla bankalar da teminat mektubu vermekle ciddî bir risk altına girdiklerine göre, bu nispette bir ücret almaları da caiz olacaktır.

Yukarıda da görüldüğü üzere teminat mektubu almanın caiz olduğunu savunanların ileri sürdüğü delillerden bir diğeri de maslahat, ihtiyaç ve zarurettir. Onlara göre günümüzün gelişen dünyasında tüccarın ve iş adamlarının teminat mektubu olmaksızın iş yapmaları çok zordur. Hâlbuki İslâm’da asıl olan kolaylaştırmaktır. Dolayısıyla bu konuda da genişlik gösterilmesi ve teminat mektuplarının tecviz edilmesi İslâm’ın genel ilkelerine uygun olacaktır.[13]

Her ne kadar kefilin ücret alması bir kısım gerekçelerden yola çıkarak tecviz edilmiş olsa da bize göre bu, doğru değildir. Bu konuda naslarda doğrudan bir açıklama bulunmaması da hükmü değiştirmez. Öncelikle ifade etmek gerekir ki kefalet akdinin ivazsız bir akit olduğu yani kefilin ücret almasının caiz olmadığı konusunda icma vaki olmuştur. Yani bütün mezhep imamları bu konuda müttefiktir. Bilindiği üzere icma da kesin delillerden birisidir.

Bunun öncelikli sebebi, kefalet akdinin teberru özelliğinin bulunmasıdır. Yani birisine kefil olmak Allah katında makbul ve sevaplı bir amel olduğu için bunun karşılığı da ahirette verilecektir. Ayrıca İslâm hukukunun akitlerde gözettiği en önemli hedeflerden birisi, onların eşitlik ve adalet ilkesi üzerine kurulması ve taraflardan herhangi birisinin haksızlığa düşmesine mâni olmasıdır. Yani akit kuran tarafların almış olduğu bir bedelin mutlaka bir karşılığı olmalı ve bu da garar ve cehalet içermemelidir. Hâlbuki kefilin alacağı ücretin bir karşılığı yoktur. Her ne kadar bazıları tarafından onun üstlendiği risk, alacağı ücretin mukabili olarak görülse de bunun oldukça belirsiz ve meçhul olduğu ortadadır. Yani böyle bir riskin bedeli kime göre ve neye göre belirlenecektir? Birisine borç vermede de böyle bir risk vardır. Fakat İslâm’a göre borç veren kimsenin alacağı her fazlalık veya elde edeceği her menfaat faiz sayılmıştır. Çünkü bu, karşılığı olmayan bir faydadır.

Dolayısıyla kefilin alacağı ücret bir çeşit faiz sayılabilir. En azından bu, ciddî bir faiz şüphesi içermektedir. Öyle ki Ahmed Mustafa ez-Zerkâ, konuyla ilgili şu değerlendirmesinde kefalet ücretiyle, borçludan alınan faiz parasının aynı mantığa dayandığını ifade etmiştir: “Fakihlerin kefalet ücreti almanın haram olduğu hükmünde ittifak etmelerinin gerekçesini uzun bir süre anlayamadım. Fakat meseleyi enine boyuna düşündükten sonra fıkıh metinlerinin konuyla ilgili haramlık hükmünün hikmetini açıklayan şöyle bir fikir aklıma geldi: Ben kefalet ücreti almanın caiz olduğunu söylediğim zaman, ribanın haramlık hücciyeti de yok olur ve onun haramlığının hikmetini açıklama imkânı kalmaz. Çünkü biz haram kılınmış bir faiz olduğu gerekçesiyle borç veren kimsenin bir fayda temin etmesini yasaklıyoruz. O hâlde biz, kefilin sırf bir risk altına girdiği için üstlendiği malı ödeme ihtimalinden yola çıkarak onun ücret almasını kabul ettiğimiz zaman bunu nasıl açıklayabiliriz?”[14]

İktisadın aynı zamanda bir toplum düzeni oluşturması açısından meseleye bakıldığında konuyla ilgili şunları söylemek de mümkündür. Kefalet akdi, insanlar arasındaki itimat ve güvene dayanır ve aynı zamanda yardımlaşma ve dayanışmayı sağlar. Ticaretle meşgul olan bir insanın altına gireceği borçlar için kefil bulabilmesi için, itibarına dikkat etmesi ve güvenilir bir kişi olması gerekir. Eğer o, gayrimeşru bir kısım işlerle meşgul olur, ticareti kurallarına göre yapmaz ve böylece güvenini kaybederse, kimse ona kefil olmak istemeyecektir. Fakat kefillerin ücret alması caiz görüldüğünde, toplum nezdinde hiçbir itibarı kalmamış kimseler bile vereceği parayla kendilerine kefil bulabilecektir. Dememiz o ki kefilliğin ücretsiz yapılması, tüccarı da dürüst ve güvenilir olmaya zorlayan bir faktördür.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere kefilin ücret alması, kefalet akdinin temel yapısına terstir. Fakihlerin ücret şartı koşulan bir kefalet akdinin batıl olacağını ifade etmeleri de bu sebeptendir. Elbette kefilin, kefillik işini üstlenirken gireceği masrafların onu kefil tutan kişi tarafından karşılanması mümkündür. Burada önemli olan kefilin, sırf kefillikten dolayı ücret almamasıdır.

Kaldı ki teminat mektubuyla ilgili fıkhî açıdan problem olan tek mesele, kefilin ücret alması da değildir. En başta bu mektubu veren kurumlar faiz üzerine kurulu olan bankalardır. Alınan mektup karşılığında onlara verilen her ücret ise faizli sisteme yardım anlamı taşıyacaktır. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, günahta yardımlaşılmamasını emir buyurmuştur.

Üstelik müşteri borcunu ödeyemediği için teminat mektubunu elinde bulunduran lehtar, bankadan alacağını tahsil ettiği takdirde, bankayla müşteri arasında bir borç ilişkisi doğmakta ve müşteri borcunu bankaya hemen ödemediği takdirde banka cari fiyat üzerinden faiz hesaplamaktadır. Burada müşterinin borcunu zamanında ödemesi ise çok düşük bir ihtimaldir. Çünkü onun ödeme gücü olsa zaten borcunu bankaya ödettirmek zorunda kalmayacaktır. Dolayısıyla böyle bir işlemin faize götürme ihtimali de söz konusudur.

Günümüzdeki ticarî hayatın işleyişi hakikaten teminat mektuplarını, zaruret olmasa da bir ihtiyaç hâline getirmiştir. Fakat Müslümanların vazifesi, İslâm fıkhını mevcut işleyen sistemin arkasından koşturmak değil, bilâkis ticarî ve iktisadî hayatı onun ortaya koymuş olduğu kural ve kaidelere uygun bir şekilde düzenlemek olmalıdır.

Muamelelerini İslâm hukukunun kurallarına uygun yaptıkları sürece günümüzde faaliyet gösteren faizsiz finans kurumları bir alternatif olabilir. Bankalardan teminat mektubu almak isteyen müşteriler ise alacakları teminat mektubunun değerine eşdeğer bir parayı banka hesabına yatırarak veya bu değerde bir akarlarını bankaya rehin vererek bankanın bunları elinde tutmasını ve teminat mektubunun karşılığını ödemek zorunda kaldığında da bu borcu müşterinin hesabındaki paradan veya elindeki rehinden ödemesini sağlayabilirler. Böylece bankayla müşteri arasında kefalet değil bir vekâlet ilişkisi doğmuş olur. Fakihler kefilin ücret almasını caiz görmeseler de vekilin ücret almasında bir mahzur görmemişlerdir.

Dipnotlar

[1] İzzet Başara, “Banka Teminat Mektuplarının Hukukî Niteliği”, TBB Dergisi, 2009, sayı: 83, s. 303.

[2] Sezai Reisoğlu, “Banka Teminat Mektupları ve Uygulamada Ortaya Çıkan Sorunlar”, Bankacılar Dergisi, 2002, sayı: 43, s. 94-95.

[3] Sezai Reisoğlu, “Banka Teminat Mektupları ve Uygulamada Ortaya Çıkan Sorunlar”, Bankacılar Dergisi, 2002, sayı: 43, s. 94-95; İzzet Başara, “Banka Teminat Mektuplarının Hukukî Niteliği”, TBB Dergisi, 2009, sayı: 83, s. 307-310.

[4] Yunus Apaydın, “Kefalet”, DİA, 25/177.

[5] Hamdi Döndüren, Kur’ân ve Sünnet’e Göre Güncel Fıkhî Meseleler, Işık Yayınları, İstanbul, 2011, s. 282.

[6] http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00124.htm

[7] İshak Emin Aktepe, Sorularla Katılım Bankacılığı, Türkiye Katılım Bankaları Birliği, İstanbul, 2012, s. 123.

[8] Muhammed Abdülhalim Ömer, “Prof. Dr. Vehbe Zühayli’nin ‘Finans ve Borsa’ Konulu Tebliğiyle İlgili Müzakere Raporu”, 1. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, edr. Mehmet Bayyiğit, Kombad Yayınları, s. 375.

[9] Vebhe Zühayli, “Finans ve Borsa”, 1. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, edr. Mehmet Bayyiğit, Kombad Yayınları, s. 294.

[10] Vebhe Zühayli, “Finans ve Borsa”, 1. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, s. 295.

[11] es-Sadîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr, “Hıtâbâtü’d-damân fi’ş-şerîati’l-İslâmiyye”, Mecelletü’l-mişkât; http://elibrary.mediu.edu.my/books/MAL06512.pdf

[12] Vebhe Zühayli, “Finans ve Borsa”, 1. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, s. 295.

[13] Bkz. Muhammed Nûr Abdullah, Hıtâbü’d-damâni’l-masrifî (Yüksek Lisans Tezi), Küba Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 2009, s. 20-23.

[14] es-Sadîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr, “Hıtâbâtü’d-damân fi’ş-şerîati’l-İslâmiyye”, Mecelletü’l-mişkât; http://elibrary.mediu.edu.my/books/MAL06512.pdf

Sarf Akdi

Sarf Akdi

Kısaca sarf akdi, paranın parayla değiştirilmesi, paranın başka bir para karşılığında satılması demektir. Alışveriş akdinde bedeller mal ve paradan oluşurken, sarf akdinde her iki bedel de paradan oluşur. İslâm’ın ilk dönemlerinde söz konusu akit daha ziyade altın ve gümüş paraların değiştirilmesinden ibaret olsa da günümüzde paranın özellik ve fonksiyonlarına sahip olan her türlü değer, sarf akdinin konusunu oluşturur. Dolayısıyla ister bir ülkenin kullanmış olduğu para birimi, ister başka ülkelere ait döviz, isterse bütün çeşitleriyle altın ve gümüş olsun, bütün bunlar birbiriyle değiştirilmek istendiğinde sarf akdi kurulmuş olur ve bir kısım şartlara dikkat edilmesi gerekir.

Günümüzde sarrafların ve döviz bürolarının yapmış olduğu işlemlerin tamamı sarf akdinden oluşmaktadır. Aynı şekilde bankaların bir kısım işlemleri de sarf akdini oluşturur. Nitekim sarraf kelimesi doğrudan, harcamak, nakletmek, çevirmek ve değiştirmek gibi anlamlara gelen s-r-f kökünden türediği gibi, bankaların Arapça karşılığı olan “masrif” kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Aynı şekilde döviz bürolarının İngilizcedeki karşılığı olan “exchange” sözcüğü de değiştirmek anlamında kullanılmaktadır.

Fakat sarf akdi sadece bahsi geçen kurumların yapmış oldukları işlemlerle sınırlı değildir. İki kişinin sahip olduğu paraları birbiriyle değiştirmeleri ve dolayısıyla sarf akdi yapmaları da pekâlâ mümkündür. Meselâ bir kişinin sahip olduğu altın veya dövizi, TL karşılığında bir başkasına satması bir çeşit sarf akdidir.

Karşılıklı icap ve kabul gerektirmesi, akdin taraflarının eda ehliyetine sahip olması, akdin bir konusunun bulunması ve bunun da kendisine göre bir kısım şartlara sahip olması gibi özellikleriyle sarf akdi diğer akitlere benzese de faizin oluşmasını engelleme adına bu konuda dikkat edilmesi gereken bir kısım özel şartlar vardır. Farklı bir ifadeyle sarf akdi, yapısı itibarıyla faize yol açmaya müsait olduğundan, onunla ilgili ileri sürülen şartlar tarafları faizden uzak tutmaya yöneliktir.

Daha sonra da detaylı olarak üzerinde durulacağı üzere İslâm’da temel itibarıyla iki çeşit faiz vardır: Borç ve alışveriş faizi. Alışveriş faizi de kendi içinde fazlalık faizi (ribe’l-fadl) ve veresiye faizi (ribe’n-nesie) olmak üzere ikiye ayrılır. Borç faizi Kur’ân-ı Kerim’de yasaklanırken, alışveriş faiziyle ilgili hükümler hadislerde gelmiştir. Borç faizi, karz-ı hasen veya daha başka bir akit neticesinde oluşan bir borcun, daha sonraki bir zamanda fazlasıyla alınmasıdır.

Alışveriş faizi ise belirli özellikleri taşıyan malların birbiriyle peşin veya vadeli değişiminde ortaya çıkan bir faiz çeşididir. İşte alışveriş faizine konu olan mallardan birisi de her çeşidiyle paralardır. Zira konuyla ilgili hadis-i şerifler, birbiriyle değiştirilmesi düşünülen altın ve gümüşle ilgili olarak şu şartları getirmiştir: Eğer bunlar kendi cinsleriyle değiştirileceklerse yani bedellerin her ikisi de altından veya gümüşten oluşuyorsa, bedellerin hem peşin hem de eşit miktarda olması gerekmektedir. Bedellerin farklı olması durumunda yani altının gümüşle değişiminde ise dikkat edilmesi gereken husus sadece bedellerin peşin ödenmesidir.

Konuyla ilgili olarak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

لَا تَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ وَلَا تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلَا تَبِيعُوا الْوَرِقَ بِالْوَرِقِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ وَلَا تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلَا تَبِيعُوا مِنْهَا غَائِبًا بِنَاجِزٍ

Misli misline olmadıkça altını altınla satmayın! Birini diğerinden ziyade yapmayın! Misli misline olmadıkça gümüşü de gümüşle satmayın! Birini diğerinden ziyade yapmayın! Bunlardan hâlihazırda mevcut olmayanı mevcut olanla satmayın! (Yani bunlar arasındaki alışverişi peşin yapın, veresiye yapmayın!)”[1] Söz konusu hususlara dikkat edilmediği durumda, faizli bir akit yapılmış olacaktır.

Fıkıh kitaplarında sarf akdiyle ilgili ele alınan hükümleri şu şekilde özetlemek mümkündür.[2] İlk olarak sarf akdinden bahsedilebilmesi için bedellerin para veya para hükmünde olması gerekir. Fıkıh literatüründe para denildiğinde ilk akla gelen, altın ve gümüştür. Altın ve gümüş yaratılış itibarıyla para özelliği taşıdığından, ister külçe hâlinde bulunsun, ister kalıba dökülsün, ister ziynet eşyası yapılsın, isterse para olarak basılsın, her hâlükârda onlar para olarak kabul edilmiş ve sarf akdinin konusunu oluşturmuştur. Fakat diğer madenlerden veya kâğıttan yapılan paralar da piyasada tedavülde olduğu sürece sarf hükümlerine tâbi olacaktır.

Sarf akdinin caiz olabilmesi için, -değişime konu olan mallar ister aynı cins ister farklı cins olsun- mutlaka peşin yapılması gerekir. Dolayısıyla taraflar birbirinden ayrılmadan önce bedelleri kabzetmelidirler. Hadislerde gelen, “yeden bi yedin”, “hâe bi hâe” ifadeleri buna delâlet etmektedir. Buna riayet edilmediği takdirde veresiye faizine (ribe’n-nesie) düşülmüş olacaktır. Esasen sarf akdinin en önemli özelliği de budur. Yani onun peşin yapılmasıdır.

Öyle ki İmam Mâlik, Nâfi ve İbn Ömer vasıtasıyla Hazreti Ömer’den şu rivayeti nakletmiştir:

لا تَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا الْوَرِقَ بِالْوَرِقِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا الذَّهَبِ بالْوَرِقَ أَحَدُهُمَا غَائِبٌ وَالْآخَرُ نَاجِزٌ وَإِنِ اسْتَنْظَرَكَ إِلَى أَنْ يَلِجَ إِلَى بَيْتِهِ فَلاَ تُنْظِرْهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمُ الرَّمَاءَ  

“Misli misline olmadıkça altına karşılık altın satmayın; bir kısmını diğerine karşı fazla saymayınız. Misli misline olmadıkça gümüşe karşılık gümüş satmayın; bir kısmını diğerine karşı fazla saymayınız. Gümüşle altını biri peşin diğeri veresiye olacak şekilde satmayın. Hatta (müşteri) evine girmek için isin isterse, ona izin verme. Şüphesiz ki ben sizin faize düşmenizden korkuyorum.”[3] Burada Hazreti Ömer, bedellerin teslimi sırasında, faiz oluşabileceği endişesiyle, eve gidip gelecek kadar bile bir sürenin geçmesini nehyetmiştir.

Sarf akdinde, bedellerin karşılıklı kabzedilmesi gerektiğinden, şart muhayyerliği de caiz değildir. Yani taraflardan birisi, daha sonra tek taraflı olarak akdi fesh edebilme şartını ileri süremez.

Sarf akdinin peşin olmasının yanı sıra, eğer bedeller aynı cins paralardan oluşuyorsa, miktarların da eşit olması gerekmektedir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerde “mislen bi misin”, “sevâen bi sevâin” gibi ifadelerle bunu şart koşmuştur.[4] Buna göre meselâ bir altınla başka bir altının değişiminde, onların ayarlarının farklı olması veya onlardan birisinin üzerinde işçilik yapılmış olması gibi durumların da bir önemi yoktur. Bu tür durumlarda bedellerin farklı miktarlarda değişimi faiz oluşturduğundan, bedellerin aynı olması durumunda ise taraflardan birisinin zarar etme ihtimali bulunduğundan, bu altınların birbiriyle değiştirilmesi yerine farklı bir cins parayla satılması düşünülmelidir.

Normal şartlarda göz kararı satışa (beyü’l-cüzâf) istihsanen cevaz verilmiş olsa da bu cevaz, sarf akdinde aynı cins malların değişimi söz konusu olduğunda geçerli değildir. Böyle bir akit, fasit kabul edilmiştir.

Bedeller aynı cins olduğunda eşit olmaları zorunlu olsa da farklı cins paraların birbiriyle değişiminde böyle bir şart aranmaz. Yani altının gümüşle veya altın ve gümüşün kendileri dışındaki bir parayla değişiminde miktarların değişmesi faiz oluşturmaz. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), altının altınla, gümüşün gümüşle, buğdayın buğdayla, arpanın arpayla, hurmanın hurmayla ve tuzun da tuzla eşit miktarlarda ve peşin olarak değiştirilmesi gerektiğini belirttikten sonra şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا اخْتَلَفَتْ هَذِهِ الْأَصْنَافُ فَبِيعُوا كَيْفَ شِئْتُمْ إِذَا كَانَ يَدًا بِيَدٍ

“Bedeller, farklı cins mallardan oluştuktan sonra peşin olmak kaydıyla dilediğiniz gibi alışveriş yapın.”[5] Böyle bir sarf akdinde bedellerin tahmin ve göz kararıyla belirlenmesinde de bir mahzur yoktur.

[1] Müslim, Müsâkât 75.

[2] Bkz. Bilal Aybakan, “Sarf”, DİA, 36/138-140.

[3] İmam Mâlik, el-Muvattâ, 4/917 (2337).

[4] Müslim, Müsâkât 82, 88.

[5] Müslim, Müsâkât 81.

Nesh Vâkıası ve Bazı Gerçekler

Nesh Vâkıası ve Bazı Gerçekler

Kur’ân olsun, İslâm olsun, 14 asır öncesi ve sonraki birkaç asırlık döneme has olmayıp, o günden Kıyâmet’e kadar gelmiş ve gelecek her ferd, her toplum, her zaman, her şart ve her seviye içindir. Hayat, hiçbir zaman durağan değil, sürekli hareket halinde tekâmül eden bir vakıadır. Ferdî ve içtimâî hayatta gel-gitler birbirini takip eder ve hadiseler serâ ile süreyyâ mesafesinde gider gelir; öyleyse bu gel-gitlerin her dairesi, hattâ dairedeki her insan, her şart ve her hadise için ayrı bir hüküm olmak gerektir ve bu hükümler İslâm’ın sadefinde birer dürr halinde mevcuddur. Mühim olan, bu dürrü bulmak, Kur’ân’ın dalga boylarını iyi keşfetmek, onun tek tek her şart, her zaman, her fert ve her seviyeye bakan aydınlatıcı tayfını görebilmektir. Bu yapılamadığı zaman, tartışmaların bunaltıcı havasından kurtulmak da mümkün olmayacaktır.

Nâsih-mensûh mevzuu Kur’ân ilimleri alanında en çok tartışılan mevzulardan biridir. Ebû Müslim el-İsfahanî(1) (Ö.H.322) gibi birkaç âlim dışında Kur’ân’da nesh’in mevcûdiyetini kabûl etmeyen yok gibiyse de, mensûh âyetlerin sayısı konusunda çok çeşitli görüşler vardır. Bir dergi yazısı çapındaki bu incelemede, nesh mevzûuna çeşitli yönleriyle yaklaşılmaya çalışılacak ve kanâat-i âcizânemce Kur’ân’ı ve İslâm’ı anlama hususunda çok mühim bir yeri olan bu mevzû, değişik açılardan irdelenecektir.

Nesh N-S-H fiil kökünden gelir. Kelime mâ’nâsı itibariyle, ‘yok etmek, gidermek, değiştirmek’ demektir. Günlük dilde, “Güneş gölgeyi neshetti-giderdi”; “İhtiyarlık gençliği neshetti-giderdi” gibi ifadelerde bu kelime mâ’nâları vardır. Ruhların bedenden bedene göçü hurâfesi için kullanılan tenasüh (geçişme) ile, bir kitabı çoğaltmak, kopyesini çıkarmak mâ’nâsındaki ‘istinsah’ ve çoğaltılmış suret demek olan nüsha kelimeleri de nesh kökünden gelir.(2)

Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah, şeytanın attığını iptal eder, giderir (nesheder); sonra da Kendi âyetlerini ihkâm buyurur” (Hacc, 22/52) âyetinde nesh, silme, giderme, yok etmek mâ’nâsında kullanılmakta; “Muhakkak ki işlediklerinizi yazıp çoğaltıyorduk” (Câsiye, 45/29) âyetinde istinsâh; “Ne zaman ki, Musa’nın öfkesi yatıştı ve o zaman levhaları aldı; onların nüshasında Rabb’lerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet vardır” (A’raf, 7/154) âyetinde de nüsha kelimesi geçmektedir.

Nesh, Kur’ân ilimleri sahasında ıstılah olarak, ‘bir nassın hükmünü sonra gelen bir nassla veya şer’î bir delil ile şer’î bir hükmü kaldırmaktır’ şeklinde ta’rif edilir.(3) Neshin ıstılah mâ’nâsıyla Kur’ân-ı Kerîm’de, “Biz, benzerini veya daha iyisini getirmeden bir âyeti neshetmez veya unutturmayız” (Bakara, 2/106) âyetinde ve bunu açıklayıcı olarak da, “Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman, Allah ne indirdiğini bilirken , ‘Sen iftira ediyorsun’ derler. Hayır, çokları bilmiyorlar. De ki: “İman edenleri sağlamlaştırmak ve Müslümanlar için de hidâyet ve müjde olmak üzere onu Rûhü”l-Kuds’ Rabb’inden hakla indiriyor” (Nahl, 16/101-102) âyetinde geçtiği ifade edilmiştir. Şu kadar ki, ikinci âyette nesh kelimesi yerine, neshi bir mâ’nâda açıklayıcı olarak, ‘bir âyetin yerine başka bir âyetle değiştirme’ mâ’nâsında ‘tebdil’ kelimesi kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de neshin yanı sıra, ‘unutturmak” da söz konusu edilir. Nitekim, Bakara Sûresi’nin 106’ıncı âyetinde, “nesheder ya da unutturursak” denmektedir. Şu kadar ki, âyette geçen ve ‘unutturursak’ mâ’nâsı verilen, ‘nünsiha kelimesi, Ömer, İbn Abbas, Nehâî, Atâ, Mücahid, Abd İbn Umeyr, İbn Kesir ve Ebû Amr tarafından ‘nense’ha şeklinde okunmuştur ki, bu takdirde mâ’nâ, ‘ertelersek’ demek olur.(4) Alışverişte ‘veresiye, geri bırakılmış borç’ mâ’nâlarına gelen ‘nesle’ ve câhiliye döneminde haram ayların yerlerini değiştirme mâ’nâsında kullanılan ‘nesî’ kelimeleri bu kelimeyle münasebettardır. Kur’ân-ı Kerîm’de ayrıca “Sana okutacağız da unutmayacaksın, ancak Allah’ın dilediği müstesnâ” (A’lâ, 87/6-7) âyetinde unutturmaktan da söz edilmektedir.

Ebû Müslim el-İsfahanî’ye kadar âlimler Kur’ân-ı Kerîm’de umûmiyetle üç türlü neshin varlığına kâildiler:(5)

1. Hükmü neshedildiği halde, lâfzı bakî kalan âyetler. “Her nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi orasıdır” (Bakara, 2/215) âyetini, “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” (Bakara, 2/144) âyetinin neshetmesi gibi.

2. Lâfzı neshedilip de, hükmü bakî olan âyetler. Rivayet olarak Hz. Ömer’e isnad edilen recm âyeti buna misal olarak verilmektedir.(5-a)

3. Hem hükmü, hem de lâfzı neshedilen âyetler. “Ademoğlu’nun iki vâdi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. Ademoğlu’ nun iç boşluğunu topraktan başka bir şey doldurmaz. Ancak, tevbe edenin tevbesini Allah kabûl eder” meâlinde bir âyetin var olduğu rivayet edilmekte ve üçüncü tür neshe delil gösterilmektedir.

Müfessirler ilk dönemde mensûh âyetlerin sayısını 260’a çıkarıyorlardı. Mutezilî âlimlerden Ebû Müslim el-İsfahanî, Kur’ân’da neshin olmadığını iddia etti. Merhum Subhi es-Salih, neshi kabûl eden veya etmeyen müfessirlerin bir kısmının, Kur’ân âyetlerinin birbirini ve Sünnet’in de âyetlerin hükümlerini ta’mim, tahsis, tafsil, takyit etmesi gibi mühim gerçekleri neshle karıştırmış olabileceklerini ileri sürer.(6)

Celâleddin es-Suyûtî, Kur’ân’daki mensûh âyetlerin sayısını 20 olarak tesbit etmiştir.(7) Şah Veliyyullah Dehlevî, bu sayıyı 5’e, Türkiye’de Ömer Rıza DOĞRUL da 0’a indirdi. Ömer Rıza DOĞRUL, Tanrı Buyruğu’nda Müslim’in bazı hadislerini mevzû, Suyûtî’yi de pek zayıf ilân ettikten sonra, bütün hadis kitaplarını karıştırdığı halde, nesh hakkında tek bir rivayet bulamadığını belirtir ve Kur’ân’da nesh olmadığını iddia eder.(6-a) “Sana okutturacağız da unutmayacaksın” âyetini delil ittihaz edinir ve arkadan gelen istisnânın nefy ifade ettiğini ileri sürer. Bakara Sûresi’nde neshle ilgili âyetin, Kur’ân’ın, önceki şeriatları neshini ifade ettiği iddiasıyla, neshi Ömer Rıza DOĞRUL gibi dünden bugüne kabûl etmeyenler olmuştur.

Bu tür tartışmalara hiç girmeden, gerek Kur’ân-ı Kerîm’i gerekse nesh vakıasını anlamada “ibnü’l’vakt’ olmaktan çıkıp, zamanın te’sirâtından tecerrüd edip, bir gavvas gibi mazinin a’makına girmek, mantığın terazisiyle tartıp, her şeyin menbaını bulmak” gereklidir.(8) Aksi halde, dar kalıpların içinde Kur’ân sadefindeki dürrü bulmak pek mümkün olmayacaktır.

Kur’ân olsun, İslâm olsun, 14 asır öncesi ve sonraki birkaç asırlık döneme has olmayıp, o günden Kıyâmet’e kadar gelmiş ve gelecek her fert, her toplum, her zaman, her şart ve her seviye içindir. Hayat, hiçbir zaman durağan değil, sürekli hareket halinde tekâmül eden bir vakıadır. Ferdî ve içtimaî hayatta gelgitler birbirini takip eder ve hadiseler serâ ile süreyyâ mesafesinde gider gelir; öyleyse bu gel-gitlerin her dairesi, hattâ dairedeki her insan, her şart ve her hadise için ayrı bir hüküm olmak gerektir ve bu hükümler İslâm’ın sadefinde birer dürr halinde mevcuddur. Mühim olan, bu dürrü bulmak, Kur’ân’ın dalga boylarını iyi keşfetmek, onun tek tek her şart, her zaman, her fert ve her seviyeye bakan aydınlatıcı tayfını görebilmektir. Bu yapılamadığı zaman, tartışmaların bunaltıcı havasından kurtulmak da mümkün olmayacaktır.

Şu üç âyete bakalım: “Size gece ve gündüzü iki âyet yaptık. Gecenin âyetini sildik, gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık..” (İsra, 17/12). “Allah, bâtılı siler, hakkı kelimeleriyle yerine getirir” (Şûrâ, 42/24). “Allah dilediğini siler ve dilediğini de yerinde tutar; ana kitap O’nun kalındadır” (Rad, 13/39).

Birinci âyette, gece ve gündüzün âyetinden kast aydınlık ve karanlık olabileceği gibi, İbn Abbas’ın tefsiri üzere, ay ve güneş de olabilir. Buradan, ayın bir zamanlar güneş gibi olduğu fikri doğmuştur. Aynı şekilde, bir zamanlar gece ve gündüzün olmayıp, yalnızca gece ve gündüzden birinin olduğu da anlaşılabilir. Sonradan bu iki âyetten biri silinip karartılmış, diğeri de ışıklı yapılmıştır ki, “Rabbimiz’den bir lütuf arayalım ve yılların sayısıyla hesabı bilebilelim.” (İsra, 17/92). İkinci âyette, bâtılın silinip, hakkın yerine getirildiği belirtilmektedir. Bu âyetin birinci âyetle mâ’nâ münasebeti vardır. Gece bâtılı, gündüz de hakkı temsilen kullanılabilir. Tarihte zaman zaman bâtıl, bir köpük şeklinde hakkın üstünde görünebilir; fakat her defasında Allah onu siler ve yerine hakkı hâkim kılar. Demek ki, bu bir defaya has değildir; aynen gece ve gündüz gibi cereyan etmekte ve “O günler ki, Biz onları insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmran, 3/140) âyetinde de ifade olunduğu üzere, bir devri dâim göstermektedir. Üçüncü âyette, gece gibi, bâtıl gibi veya daha başka şeyler gibi, Allah’ın dilediği bazı şeyleri sildiği, bazılarını yerinde bıraktığı ve bunun da ezelî ilminde saklı olduğu ifade edilmektedir.

İşte, nesh vâkıası aynen yukarıdaki âyetlerde açıklandığı şekildedir. Bu, Allah’ın koymuş olduğu bir kanundur ve hem kâinatta, hem insan hayatında ve dolayısıyla hem de İslâm’da cereyan etmektedir.

İslâm’ın insanın ferdî ve içtimaî hayatında gerçekleşme süreci Fetih Sûresinin sonunda bir ekine benzetilir. Bunun için önce, İslâm ekini veya ağacının tohumu olan ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlüllah’ hakikati, kalp toprağına, ekilecek ‘toprak’ müsaitse orada kök salacak ve hem ferd plânında, hem toplum plânında gövdesini çıkaracak, yükselecek, dallanacak, zaman zaman budanacak, sonra yaprak-çiçek açacak, en sonunda da meyvesini verecektir. Bu her zaman, her yerde, tek tek her ferd ve her toplum için geçerlidir. Bu yüzden, İslâm’ın her hükmünü aynı şekilde değişik şartlarda herkese ve her topluma uygulamak büyük hatadır.

Bir gün bir sahabî Rasûlullah’a gelir ve “en hayırlı amel hangisidir ya Rasûlallah?” diye sorar. Cevap, “Allah’a iman” olarak gelir. Bu soru onlarca sahabî tarafından farklı zamanlarda Allah Rasûlü’ne sorulur ve cevaplar ekseriyetle değişik verilir. Namazın en fazla önem kazandığı, ”Sabır ve namazla Allah’tan yardım istenilmesinin” (Rad, 2/45, Bakara, 2/153) en çok gerekli olduğu bir zamanda namaz en hayırlı ameldir; hicretin önceliği aldığı bir zamanda hicret, zekâtın önceliği aldığı bir zamanda zekât, anne-babaya itaatin her şeyin üstüne çıktığı bir zamanda anne-babaya itaat ve bir durumda da hacc-ı mebrûr en hayırlı amel olur. Aynı şekilde, zekâtla mükellef olmayan bir kişi için “en hayırlı amel zekâttır” denmeyeceği gibi, hacca gidecek durumu olmayan kişi için de “en hayırlı amel, hacc-ı mebrûrdur” denmez. Bütün bunlarda, kişilerin husûsî durumları, İslâm ağacının hangi merhalede olduğu, toplumun İçinde bulunduğu şartlar ve zaman, ayrı ayrı pay sahibidir.(9)

Açıklamalarımızı misâllendirecek olursak:

İslâm’ın tebliği sürecinde henüz iman etmemiş bir insana “içki içme, kumar oynama, çalma” demek abes olabilir. İslâm’ın tevhîdî plânda hâkim olmadığı, kalb ve kafalara henüz tam olarak hükmetmediği, kendine has iktisadî ve içtimâî nizamını henüz kurmadığı bir dönemde, İslâmî hadleri uygulayacak bir makam da henüz olmadığından, hadler devreye konamaz. Bu çerçevede, meselâ, zina eden kadınların Allah, haklarında bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedilmesini Kur’ân emreder. Bilâhare, bunlara 100 değnek vurulması hükmü getirilir ve böylece hapsetme hükmü neshedilmiş olur. Bu hükümde, kadınların hür mü cariye mi, evli mi, bekâr mı olduğu tasrih edilmemiş, fakat sünnet, evliyken zina edenlerin recmini teşri’ ile hükmü tafsil etmiş ve söz konusu hükmün bekârlar hakkında olduğunu ortaya koymuştur. Bu hüküm, kıyâmete kadar bakîdir fakat, İslâm yurdunda irtidad başgösterecek olur ve İslâm hayata hâkim olamazsa bu hüküm uygulanma imkânı bulamaz.

Yine, cihad, İslâm’ı yaşayıp yaşatma mücadelesine verilen addır. Bu, gerektiğinde sözle olur; gerektiğinde kalble, gerektiğinde elle olur. Elle, kılıçla yapılan cihadın adı ‘kıtâl’dir. Kur’ân, ‘kıtâl’e ancak Medine’de izin vermiştir. Böylece, Mekke’de kıtâlin yasak olması hükmü neshedilmiştir ama, bu daha sonra dünyanın herhangi bir yerinde, hattâ her yanında Mekkî şartların yeniden dirilmeyeceği mâ’nâsına gelmez. Bundandır ki, neshedilen hükümlerin lâfızları Kur’ân’da kalmıştır ve bunların elbet, belki de her zaman uygulanma şartı doğacaktır. Zamanı gelir, ‘kıtâl’ gerekir, zamanı gelir, ‘kıtal’e izin olmaz; sözlü tebliğ şart olur. Bu, şartlara ve zamana göre değişiklik gösterebildiği gibi, aynı dönemde ve aynı şartlarda bazı kişilerin husûsî durumlarına göre de değişebilir. Mü’minlerin bazıları olur ki, en hassas yerlerde bulunurlar ve ağızlarını hiçbir zaman açmamaları, onlar için cihadın en efdâli haline gelir.

Kur’ân, bazen neshin illetini de söyler. Meselâ, bir dönem için “kâfirler üzerine ezici bir üstünlük sağlayıncaya ve husûsî plânda, savaş meydanında onları ezinceye kadar esir almanın yakışık almayacağını” ifade eder (Enfal, 8/67). Bu üstünlük sağlanınca da esir almakta beis olmaz. Fakat, öyle zaman olur, günler öyle dolaşır gelir ki, mü’minler yeniden henüz esir almanın caiz görüleceği üstünlük noktasına henüz erişmemiş olurlar. Bu noktada, esir almadan öldürme hükmü yeniden devreye girer.

Bir diğer, tipik misâl, zekât karşısında müellefe-i kulûbun durumudur. Sünnetin bile Kur’ân’ı neshedip neshedemeyeceği tartışmalı olduğu halde, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûbu zekât verilecek sekiz sınıfın içinden çıkardığı bazı âlimlerce ileri sürülmüş, hattâ kabûl görmüştür. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti döneminde, Rasûlullah’ın kendi zamanında zekâttan pay verdiği müellefe-i kulûb’dan iki kişiye artık zekât ödenmesine karşı çıkmıştır. Aslında bu hâdise bir nesh hadisesi değildir. Ne kadar aziz ve büyük de olsa, Hz. Ömer’in Kur’ân’ı ve sünneti neshedemeyeceği ortadadır. Fakat, Kur’ân’ın rûhunu iyi kavramış bulunan Hz. Ömer’in bu davranışı, neshin mantığı gereğidir. Bu iki kişi, Hz. Peygamber (sav) zamanında müellefe-i kulûbun içine girdiği halde, Hz. Ebû Bekir zamanında girmiyorlardı ki, kendilerine zekât verilsin. Müellefe-i kulûb, kalbleri İslâm’a ısındıracakları ve şerlerinden emin olunması gereken kişileri içine alır. Hz. Ömer’in zekâttan düştüğü kişiler bu ikinci sınıftandı ve artık, Hz. Ömer’in de ifade ettiği üzere, İslâm’ın onlara ihtiyacı yoktu. Acaba, en az yüz yıldır Müslümanlar Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer dönemini mi yaşıyorlar ki, müellefe-i kulûb ebediyen ortadan kalkmış olsun? Aynı şekilde, Hz. Ömer, hattâ Yavuz ve Kanunî dönemlerinde bile dünyanın her yanında müellefe-i kulûb bulunabilirdi. Herkes Müslüman oluncaya kadar -o da olacaksa- müellefe-i kulûb müessesesi devam edecektir.

Demek oluyor ki nesh, İslâm’ın dinamizmini, her zaman, her şartta, her kişiye uygulanabilir ve her mes’eleye cevap verebilirliğini ortaya koyan çok mühim bir vakıadır. Bunu başka şekilde anlamak, bir yanda neshi bütünüyle reddetmek ve karşı yanda Kur’ân-ı Kerîm’de her zaman için Kıyamet’e kadar ve mutlak mâ’nâda mensûh âyetlerin varlığını kabûl etmek, kanaat-i âcizanemce, İslâm’ı en açık ve bilinmesi gerekli en hayâtı bir yanından mahrum bırakmak demek olur. Bu yüzden, İslâm’ın bu ilk şaşaalı asırlarında mensûh âyetlerin sayısını 260’a çıkarmak da, İmam Süyûtî’nin bu sayıyı 20’ye, Şah Veliyullah Dehlevî’nin 5’e indirmesi de herhalde yanlış ve birbirine zıt şeyler olmasa gerektir. Bu büyük imamlardan her biri mes’eleyi kendi zaman ve şartlarında değerlendirmiş olabileceği gibi, şu önemli hususu da nazara almış olabilirler:

Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri -ahkâm âyetleri dahil- hiçbir zaman tek bir mâ’nâya hamledilmez. Melekût âleminin hakikatları, şu madde âleminde, şarta, kişiye, zamana, renge, aynaya göre izafiyet arzetmektedir. Âyetlerin de bu şekilde şarta, kişiye, döneme, aynaya, renge bakan yönleri vardır. Bu sebeple, mensûh kabûl edilen bazı âyetler öyle mâ’nâları bünyesinde taşımaktadır ki, o âyet, o mâ’nâ katmanlarıyla Kur’ân’ın bütünlüğü İçinde çok mühim bir yer İşgal eder. Meselâ, “Her nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi orasıdır” âyetinin, “Yüzünü Mescid-i Haram’a çevir” âyetiyle nesholduğu ileri sürülmektedir. Fakat, mensûh kabûl edilen bahis mevzûu âyetin ahkâm ifade etmesi, sadece bir yönüyledir. -Kaldı ki, Efendimiz (sav) Mescid-i Haram’dan önce herhangi bir tarafa değil, yine tek bir yöne, Kudüs tarafına yönelerek namaz kılıyorlardı; bu yüzden, bu âyetin kıble hükmü ihtiva edip etmediği bile tartışılabilir. Âyet, ayrıca, yönlerin izafîliği, Allah’ın her türlü yönden ve bir yönde bulunmaktan münezzeh olduğu ve asla mekâna tabi olmadığı, yeryüzünde kıble için tek bir yöne değil, namaz kılınan yerin Kâbe ile olan pozisyonu gereği her yöne yönelindiği, doğu-batı-güney-kuzey bütün yönlerin ve mekânın Allah’a ait olduğu, Nûr âyetinde de ifade olunduğu üzere, Allah’ın nûrunun, Kur’ân’ın ve İslâm’ın şark, garb gibi tek bir yöne ircâ edilemeyeceği ve zaman-mekân üstü olduğu, her yerde ve her şekilde Allah’ın rızasını kazanmaya bir yol bulunduğu, kişinin istediği zaman, istediği yerde ve her halükârda, arada hiçbir aracı olmaksızın yüzünü Allah’a çevirip O’nunla temasa geçebileceği, dünyanın her yanında Allah’tan gelmiş hakikatlerin bulunabileceği gibi ilk etapta akla gelen daha pek çok mâ’nâlara da muhtemeldir ki, mensûh âyetlerin sayısını bir hayli kısan âlimlerimiz, bu hususları da haklı olarak göz önüne almış olabilirler.

Netice olarak, ifrat da tefrit de zararlıdır; ehl-i hakikat belli zaman ve mekânla sınırlı olmamalıdır. Kur’ân’a yaklaşmada seleften a’zamî ölçüde istifade edilmekle beraber, onlara takılıp kalınmamalı ve Kur’ân’ın en karanlık noktalara da ışık tutan aydınlığını sonuna kadar keşfedebilmek için zamanı, mekânı, çevreyi, şartlan, husûsî durumları, İslâm’ın cihanşümullüğünü her zaman göz önüne almalı, her sahadaki ilmî gelişmeleri yakından takip etmeli; tefekkür, teemmül, tedebbür, teakkul, tefakkuh gibi Kur’ân’ın sıkça üzerinde durduğu melekeler sonuna kadar kullanılmalıdır.

DİPNOTLAR

1. Asli adı Muhammed b. Bahr’dır. Ebu Müslim el-İsfahanî ismiyle meşhurdur. Mu’tezile âlimlerinin büyüklerinden biridir. H.322’de vefat etti. En önemli eseri, Camiut-Te’vil’dir. (Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 262)

2. Ragıp el-İsfahanî, el-Müfredat, s. 746-47, (İst. 1986, Kahraman Yay.)

3. Doç. Dr. Suat YILDIRIM, Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân İlimlerine Giriş. s. 19,(İst, 1983).

4. E. Hamdi YAZIR, Hak Dini, Kur’ân Dili, I, 380 (İstanbul 1983, Azim Bsk.)

5. Zerkeşî, el-Burhan, H, 41-47

5a. Hadis için bkz.; Müsned, V/183; Darimî, II, 179; Müstedrek, IV, 360.

6. Subhi es-Sâlih, Mebahis, 259-274 (1990 Beyrut 18, Bsk.) Terc., Kur’ân İlimleri, s. 204-217, ç., S. Şimşek, (Konya – Hibaş yay. Ts.)

6a. Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1980 s. LXXXVl-XCI (4.Baskı)

7. Suyutî, el-İtkân, 11, 30 vd. (4. Bsk. 1978 – Mısır- el-Halebî Bsk.)

8. B. Said Nursî, Muhakemât, 5. Mukaddeme

9. Bu konuda Prof. Dr. İbrahim Canân’ın hazırladığı ve Ebedî Risâlet Sempozyumuna sunduğu basılmamış tebliğinde doyurucu malumat vardır. (Y.Ü.)

Recim Hakkında

Recim Hakkında

Recm, lügatte sövmek, kötülemek, kovmak, taşlamak demektir. Fıkıhta ise, zina eden evli, hür, Müslüman erkek ve kadının ölünceye kadar taşlanması manasına gelir.

İslam ceza hukukunda recm cezasının varlığını, sabitliğini ispattan önce bir hususa dikkatleri çekmekte fayda var. Recm, bir büyük suçun cezasıdır. Adil olan Allah ve Resulü, elbette suça uygun ceza takdir etmişlerdir. Bu açıdan suçun büyüklüğünü bilmeyen, kabul etmeyen, anlamayanlar, elbette cezanın uygunluğunu, münasipliğini ve hikmetlerini de anlamayacaklardır. Öyleyse zinanın ne kadar çirkin, zararlı, nesilleri, aileyi ve toplumu bozucu olduğunu idrak edip benimsemedikten sonra, sadece gayri Müslimlerin değil, Müslümanların bile recmin ne kadar da uygun bir ceza olduğunu idrak etmeleri zor olacaktır.  Günümüzde, değişik kurumlar, yayın organları ve organizasyonlar tarafından zina bir suç olarak görülmemekte, bilakis teşvik edilmektedir. Zinanın suç sayılmasını, özgürlüğün kısıtlanması olarak algılamaktadırlar. Hâlbuki zina, evvela şahsın kendisini, sonra ailesini, sonra neslini sonra da toplumu bozar. Zinanın yaygın olduğu toplumlarda, aileden bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir toplum ise zamanla yok olmaya mahkûmdur. Bugün zinanın yaygın olduğu milletlerin, nasıl da nüfus endişesi içerisinde olduğu ilgililerin malumudur. Bazı ülkeler, yirmi yıl sonra bu kadar, otuz yıl sonra şu kadar diyerek nüfuslarının azalacağından endişe etmekte ve gençleri evliliğe özendirmekte hatta çocuk sayısına göre ailelere ciddi ücretler vermektedirler.  Zira bu ülkelerde zina yaygındır. Bu da evliliğin önündeki en büyük handikaptır. Zinaya açık bir toplumlarda, insanlar şehevi isteklerini zaten bir şekilde tatmin ettiklerinden dolayı aile kurmaya gerek duymamakta, aile kursa bile eşine sadık kalmamakta ve böylece evlilikler çok kısa sürmektedir. % 70’lere varan boşanma oranları bunun bir delilidir.

Her şeyden önce zinanın önlenmesi için Allah’a iman ve Allah korkusu şarttır. Allah’tan korkmayan bir insandan her şey beklenebilir. Ancak bununla beraber caydırıcı bir kısım tedbirlerin konulmasına ihtiyaç vardır. Dinimizin yaptığı da budur. Zira insan her zaman Allah’tan yeteri kadar korkamayabilir ya da içindeki Allah korkusunu her yerde her zaman canlı tutamayabilir. Bir an nefsine uyar ve büyük bir günah işleyebilir. Tam o esnada, insanlar arası uygulanan bir müşahhas cezayı hatırlamaya ihtiyaç duyar ki bu ceza Allah’tan korkmaya sevk etsin. İşte recmin böyle bir özelliği vardır. Evet, zinanın cezası olarak takdir edilen recm, zinaya karşı caydırıcı bir unsurdur. Ayrıca bu caydırıcı ceza, insanların görebileceği yerde uygulanır ki maksat hâsıl olsun. Nitekim Nur Suresinin ikinci ayetinde, bekârken zina edenlere uygulanan celd cezasını, müminlerden bir grubun izlemesi istenmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki bu istek, müminlerin ibret alması ve böyle bir suça cesaret edilmemesi içindir.

Recm cezası İslam’dan önceki dinlerde ve sistemlerde de mevcuttu. Moğol, Mısır ve Çin hukuklarında burun kesme, cinsi uzvunu kesme ve idam, Babil, Asur ve İbrani hukuklarında idam, Hint hukukunda yakma ve köpeklere yedirme gibi cezalar belirlenmişti. Eti, Yunan ve Roma hukuklarında da idam cezası vardı.

Zinayla alakalı ayetler

Recm, Kur’an’da açıkça zikredilmemiş ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ile sabit olmuş, dört halife döneminde uygulanmış, sahabe tarafından manevi tevatür derecesinde kabul edilmiş ve üzerinde icma oluşmuştur. Bu konuda Haricîler ve bir kısım mutezililerden başka ihtilaf eden de olmamıştır.   İlk itiraz edenler, haricilerdir.

Zina edenlerle alakalı Nisa suresi 15 ve 16. ayetlerde umumi manada şöyle buyrulur:

وَاللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَةً مِنْكُمْ فَإِنْ شَهِدُوا فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللهُ لَهُنَّ سَبِيلاً ()  وَاللَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَآذُوهُمَا فَإِنْ تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُوا عَنْهُمَا إِنَّ اللهَ كَانَ تَوَّابًا رَحِيمًا

“Zina eden kadınlarınız hakkında dört şahit isteyin! Eğer dört kişi şahitlik ederlerse, ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah kendilerine bir yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun. Sizden iki kişi fuhuş yaparsa onlara eziyet edin! Eğer tövbe edip hallerini ıslah ederlerse onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah, tevvab ve rahîmdir: (tövbeleri kabul eder ve çok merhametlidir).”

Bu iki ayette, zina edenler hakkında iki ceza vardır: Evlerde alıkoyma ve eziyet etme. Evlerde alıkoyma kadınlar için, eziyet de erkekler içindi.  Daha sonra bu ayetlerdeki cezalar Abdullah b. Abbas’ın ifadesine göre Nur suresinin ikinci ayetiyle neshedilmiş,  yani hükmü ortadan kaldırılmıştır. Ayette şöyle buyrulur:

الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ وَلاَ تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

“İmdi, zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurun! Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulama işinde sakın acıma hissi sizi etkisi altına alıp da uygulamayı engellemesin! Hem onların bu cezalandırılmalarında müminlerden bir cemaat da bulunup şahid olsun!”

Bu ayetten sonra bekâr zinakârlara yüzer değnek vurulmuş, evlilere ise Peygamber Efendimizin (s.a.s) beyanı istikametinde recm cezası verilmiştir. Kur’an’ın açıklayıcısı olan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ayette açıkça belirtilmeyen evli-bekâr ayırımını bir hadisi şeriflerinde şöyle ortaya koymuşlardır:

خُذُوا عَنِّي خُذُوا عَنِّي قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلًا الثَّيِّبُ بِالثَّيِّبِ جَلْدُ مِائَةٍ وَرَمْيٌ بِالْحِجَارَةِ وَالْبِكْرُ بِالْبِكْرِ جَلْدُ مِائَةٍ وَنَفْيُ سَنَةٍ

“Hükmü benden alın. Allah onlar için bir yol açmıştır. Evlenmiş olan, evlenmiş olanla zina ederse cezası yüz değnek ve recmdir. Bekâr bekâr ile zina ederse cezası yüz değnek ve bir yıl sürgündür.”  Bu hadisi şerifte belirtilen “Allah onlar için bir yol açmıştır” ifadesi, Nisa Suresindeki “Allah onlara bir yol açıncaya kadar..” ifadesinin bir beyanı, açıklaması olmaktadır. Böylece, kime ne ceza uygulanacağı hadisi şerifle sabit olmuştur.

Bu hadisi şerif, aynı zamanda Nisa suresinin 15 ve 16. ayetlerini nesheden ikinci bir kaynaktır.

Recm ile alakalı diğer bazı hadisi şerifler şöyledir:

عَنْ جَابِرٍ أَنَّ رَجُلًا زَنَى بِامْرَأَةٍ فَأَمَرَ بِهِ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَجُلِدَ الْحَدَّ ثُمَّ أُخْبِرَ أَنَّهُ مُحْصَنٌ فَأَمَرَ بِهِ فَرُجِمَ

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapmış olan bir kimse için celde ile cezanın tatbik edilmesini emretti. Sonra, onun muhsan (evli) olduğu bildirildi. Bu sefer recmedilmesini emretti ve o kimse recmedildi.”

عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ أَنَّ امْرَأَةً مِنْ جُهَيْنَةَ أَتَتْ نَبِيَّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهِيَ حُبْلَى مِنْ الزِّنَى فَقَالَتْ يَا نَبِيَّ اللَّهِ أَصَبْتُ حَدًّا فَأَقِمْهُ عَلَيَّ فَدَعَا نَبِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلِيَّهَا فَقَالَ أَحْسِنْ إِلَيْهَا فَإِذَا وَضَعَتْ فَأْتِنِي بِهَا فَفَعَلَ فَأَمَرَ بِهَا نَبِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَشُكَّتْ عَلَيْهَا ثِيَابُهَا ثُمَّ أَمَرَ بِهَا فَرُجِمَتْ ثُمَّ صَلَّى عَلَيْهَا فَقَالَ لَهُ عُمَرُ تُصَلِّي عَلَيْهَا يَا نَبِيَّ اللَّهِ وَقَدْ زَنَتْ فَقَالَ لَقَدْ تَابَتْ تَوْبَةً لَوْ قُسِمَتْ بَيْنَ سَبْعِينَ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ لَوَسِعَتْهُمْ وَهَلْ وَجَدْتَ تَوْبَةً أَفْضَلَ مِنْ أَنْ جَادَتْ بِنَفْسِهَا لِلَّهِ تَعَالَى

İmrân İbnu’l-Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a Cüheyneli, zinâdan hamile kalmış bir kadın geldi ve “Ey Allah’ın Resûlü! Ben bir hadd cürmü işledim, cezasını bana tatbik et” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da kadının velisini çağırıp:  “Buna iyi muamelede bulunun. Çocuğu doğurunca kadını bana getirin!” buyurdu. Velisi öyle yaptı. (Doğumdan sonra gelince) Resûlullah kadının elbisesini üzerine bağlamalarını emretti. Sonra taşlamalarını söyledi ve taşlandı. Üzerine cenaze namazı kıldırdı. (Bunu gören) Hz. Ömer: “Bu zâniye kadına namaz mı kıldırıyorsun?” dedi. Aleyhissalatu vesselam Efendimiz: “Bu öyle bir tevbe yaptı ki, onun tevbesi Medine ahalisinden yetmiş kişiye taksim edilseydi onların hepsini rahmete bandırırdı. Sen Allah için canını vermekten daha efdâl bir amel biliyor musun?” diye cevap verdi.”

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ بُرَيْدَةَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ مَاعِزَ بْنَ مَالِكٍ الْأَسْلَمِيَّ أَتَى رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي قَدْ ظَلَمْتُ نَفْسِي وَزَنَيْتُ وَإِنِّي أُرِيدُ أَنْ تُطَهِّرَنِي فَرَدَّهُ فَلَمَّا كَانَ مِنْ الْغَدِ أَتَاهُ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي قَدْ زَنَيْتُ فَرَدَّهُ الثَّانِيَةَ فَأَرْسَلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ أَتَعْلَمُونَ بِعَقْلِهِ بَأْسًا تُنْكِرُونَ مِنْهُ شَيْئًا فَقَالُوا مَا نَعْلَمُهُ إِلَّا وَفِيَّ الْعَقْلِ مِنْ صَالِحِينَا فِيمَا نُرَى فَأَتَاهُ الثَّالِثَةَ فَأَرْسَلَ إِلَيْهِمْ أَيْضًا فَسَأَلَ عَنْهُ فَأَخْبَرُوهُ أَنَّهُ لَا بَأْسَ بِهِ وَلَا بِعَقْلِهِ فَلَمَّا كَانَ الرَّابِعَةَ حَفَرَ لَهُ حُفْرَةً ثُمَّ أَمَرَ بِهِ فَرُجِمَ فَرَجَمُوهَا فَيُقْبِلُ خَالِدُ بْنُ الْوَلِيدِ بِحَجَرٍ فَرَمَى رَأْسَهَا فَتَنَضَّحَ الدَّمُ عَلَى وَجْهِ خَالِدٍ فَسَبَّهَا فَسَمِعَ نَبِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَبَّهُ إِيَّاهَا فَقَالَ مَهْلًا يَا خَالِدُ فَوَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَقَدْ تَابَتْ تَوْبَةً لَوْ تَابَهَا صَاحِبُ مَكْسٍ لَغُفِرَ لَهُ ثُمَّ أَمَرَ بِهَا فَصَلَّى عَلَيْهَا وَدُفِنَتْ

Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissâlatu vesselâm)’a, Mâiz İbnu Mâlik el-Eslemî (radıyallâhu anh) gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazihasını işledim, beni temizlemeni istiyorum” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu reddetti (geri çevirip meselenin üzerine gitmedi). Ancak Mâiz ertesi gün tekrar geldi. Yine: “Ey Allah’ın Resûlü, ben zinâ fazihasını irtikab ettim!” diye ikinci sefer itirafta bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adamın kavmine birisini yollayarak: “Onun aklında bir noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına rastladınız mı?”diye tahkik ettirdi. Ancak hep beraber: “Biz onu gördüğümüz kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl (ve feraset) sahibi biliyoruz” dediler. Mâiz üçüncü sefer müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onlara yine birini göndererek adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur olmadığını söylediler. Adam dördüncü sefer müracaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve taşlandı.

Recm hakkında daha pek çok rivayet vardır. Recm hadisesini rivayet eden sahabilerin sayısı 30’u geçmektedir. Bunlar arasında Abdullah b. Abbas, Ebu Hureyre, Cabir b. Abdullah, Ebu Said el Hudri (radıyallahu anhüm) gibi hadis rivayetinde önde gelen sahabiler de vardır.

Allah Resulü (aleyhissalatü vesselam), recmi hem sözleriyle emretmiş hem de kendisi bizzat uygulamıştır. Hadis kaynaklarında zikredilen ve “Recmü’s seyyib= Evli zinakarın recmedilmesi” “Babün fi’r recm  = Recm konusunda” gibi başlıklar altında anlatılan Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) uyguladığı 4–5 kadar recm hadisesi vardır. Buradan da anlaşılmaktadır ki Efendimiz, sözlerini uygulamalarıyla teyid etmiş ve recmin İslam Ceza Hukuku’nun uyguladığı cezalardan biri olduğu hakikatini ortaya koymuştur. Evet, recm, Efendimizin söz ve uygulamalarıyla manen tevatür derecesinde sabit olmuş bir cezadır.  Bazı kaynaklarda manevi mütevatir yerine meşhur denilir ki, en azından meşhur derecede rivayet edilmiş ve ümmetin kabulü olmuş bir mesele inkâr edilemez.

Daha sonra dört halife tarafından da bu ceza uygulanmıştır.

Hazreti Ömer, recmi uygulamayı anlattığı bir konuşmasında şöyle demiştir:

رَجَمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَرَجَمَ أَبُو بَكْرٍ وَرَجَمْتُ وَلَوْلَا أَنِّي أَكْرَهُ أَنْ أَزِيدَ فِي كِتَابِ اللَّهِ لَكَتَبْتُهُ فِي الْمُصْحَفِ فَإِنِّي قَدْ خَشِيتُ أَنْ تَجِيءَ أَقْوَامٌ فَلَا يَجِدُونَهُ فِي كِتَابِ اللَّهِ فَيَكْفُرُونَ بِهِ

“Allah Resulü recmetti, Ebu Bekir (r.a) recmetti ben de recmettim. Allah’ın kitabına ziyade yapmış olmaktan korkmasaydım, recm ile alakalı ayeti Mushaf-ı Şerife yazardım. Çünkü bir zaman gelip bazı insanların kalkıp biz recmi kitapta göremiyoruz deyip onu inkâr etmelerinden korkuyorum.”  (Tirmizi, Hudud 7) Tirmizi, bu hadise sahih diyor ve Hazreti Ömer’den bu rivayetin başka bir şeklinin de rivayet edildiğini bildiriyor.

Hazreti Osman ve Hazreti Ali’nin recmettiklerine dair haberler de mevcuttur. Hazreti Osman (r.a) döneminde yaşanan bir hadise şöyledir: Bir kadın evlendikten altı ay sonra doğum yaptı. Hazreti Osman, kadının zina ettiğini düşünerek recmedilmesine karar verdi. Hazreti Ali (r.a), müdahale ederek, Kur’an’da hamilelik ve emzirmenin toplam 30 ay, süt emzirmenin ise iki yıl olarak beyan edildiğini, 30 aydan 24 ay çıktığında 6 ay kaldığını dolayısıyla bir hamileliğin en az süresinin 6 ay olduğunu açıkladı ve kadının recm edilmemesi gerektiğine hükmetti. Hazreti Osman, Hazreti Ali’yi haklı bularak cezanın uygulanmaması için adam gönderdi. Fakat kadın o zamana kadar recmedilmişti.

Hazreti Ali (r.a), kendi döneminde bir kadına önce celde vurmuş daha sonra da recmetmiş ve demiştir ki, “Allah’ın kitabına göre celde vurdum, Allah Resulü’nün sünnetine göre de recmettim”.  Hazreti Ali efendimiz, bu uygulamasında Ubade b. Samit’ten gelen şu rivayeti esas almıştır. Efendimiz buyurmuşlar ki:

اَلثَِّيبُ بِالثَّيِّبِ جَلْدُ مِائَةٍ وَالرَّجْمُ وَالْبِكْرُ بِالْبِكْرِ جَلْدُ مِائَةٍ وَالنَّفْىُ

“Dul dulla zinâ yaparsa yüz sopa ve recm, bekâr bekârla zinâ yaparsa yüz sopa ve sürgün cezası uygulanır.”  Fakat âlimlerimizin çoğunluğu, diğer rivayetleri de göz önünde bulundurarak, zina eden evli kişiye celde vurulmadan recmedilmesinde ittifak etmişlerdir.

Görüldüğü gibi, recm, Kur’an’da açıkça zikredilmemekle beraber, hem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hem de dört halife zamanında uygulanmış ve bu konuda sahabe arasında icma oluşmuş olup itiraz eden çıkmamıştır. Evet, recm cezası, sünnet ve sahabenin icmaı ile sabittir.

Recmin İslam’da olmadığını söyleyenlerin iddiaları ve bu iddialara cevaplar

Recm cezasına itiraz edenler sadece bir kısım Haricîlerle bazı Mutezilîler ve onların bugünkü takipçileri olmuştur/olmaktadır. Şimdi onların itiraz noktalarına temas edelim.

Recmin Kur’an’da olmadığı meselesi

Hariciler ve onların fikirlerini savunanlar, Kur’an’da yok diye recmi inkâr ediyorlar. Evet, recm Kur’an’da zikredilmemektedir ancak biz Kur’an’da açıktan zikredilmeyen pek çok şeyi kabul ediyoruz. Namazın rekâtlarından, zekâtın şartlarına oradan da alışverişin hükümlerine kadar çok sayıda hükmü Kur’an’da bulamadığımız halde uyguluyor ve yaşamaya çalışıyoruz. Burada en büyük kaynağımız sünnet-i seniyyedir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’an’ın açıklayıcısı ve temsilcisidir. Açıkladığı ve temsil ettiği her şeyi biz, Kur’an’ın gölgesinde yaşanmış bir hayat olarak kabul eder ve alırız. Ayrıca Kur’an, Efendimiz’e (aleyhissalatü vesselam) hüküm koyma yetkisi de vermiştir.  Recm de Efendimiz’in uyguladığı ve fakat Kur’an’da açıktan bulamadığımız hususlardandır. Nitekim bir hadisi şerifte Hazreti Ömer bir zamanlar bazılarının çıkıp recmi biz Kur’an’da göremiyoruz deyip inkâr edeceklerini haber verir ve recmin önceden Kur’an’da lafzen olduğunu, daha sonra lafzının neshedilip hükmünün baki kaldığını, Efendimiz döneminde de Hazreti Ebu Bekir döneminde de recmin uygulandığını, dolayısıyla kendisinin de uygulayacağını söyler.

Burada önemli olan husus Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in recmi uyguladığına dair rivayetlerin bize aktarılış şekli ve kuvvetidir. Bu da hadisi şeriflerin çeşitleri ve dereceleriyle alakalıdır. Hariciler, recm ile alakalı hadislerin derecesini ahad kabul ederek, bunların Kur’an’ı tahsis veya nesh edemeyeceğini belirtmiş ve recmi inkâr etmişlerdir. Şimdi bu meseleyi değerlendirelim:

Recmi bildiren hadislerin haber-i âhad olduğu iddiası

Ahad haber, ravi sayısı açısından mütevatir haber seviyesine çıkamayan hadisleri ifade eder. Ravi sayısı, bir olabileceği gibi, iki, üç ve daha yukarısı da olabilir. Ancak derece bakımından tevatüre ulaşmaz. Sünnet-i seniyyenin büyük çoğunluğu ahad haber yoluyla rivayet edilmiştir. Ahad haber (haber-i vahid) yakîn ifade etmediği, içinde zan barındırdığı için itikadî meselelerin ana unsurlarında mesned kabul edilmez ancak hem itikadî meselelerin tafsilatında, hem de amelî ve ictihadî meselelerde müracaat edilecek bir kaynak olduğu konusunda Sahabe, tabiîn ve daha sonraki imamlar arasında ittifak vardır. Bu konuda Ehl-i Sünnet, Şia, Hariciler ve Kaderiyye gibi fırkaların her biri kendi ölçüleri içinde icma etmişlerdir. Sadece sahabeden bir asır kadar sonra mutezile tarafından bu icma delinmiştir. Onların bu tavrı, elbette ahad haberin hükümlere kaynak teşkil etmesine mani değildir.

Ahad haberin çeşitleri vardır: Bir ravi tarafından rivayet edilenine haber-i vahid, iki ravi tarafından rivayet edilenine aziz, ikiden fazla ravi rivayet etmişse meşhur hadis denilir. Meşhur hadisle sabit olmuş hüküm mütevatir haber gibi yakîn hâsıl etmese de yakîne yakın bir kesinliktedir ve aynen mütevatir haber gibi Kur’an’ın umûmî hükümlerini tahsis eder, mutlak beyanları kayıt altına alabilir.

Recm ile alakalı hadisler, ahad haberle gelmiş görünüyorsa da netice itibariyle meşhur olmuş bir haberdir ve manevi mütevatir derecesindedir. Hatta Razi, recm haberlerine doğrudan tevatür demektedir. Velev ki, mütevatir olmasa bile netice itibariyle meşhur ya da manevi mütevatir olan bir haberin Kur’an’ı tahsis ya da nesh etmesi ise caizdir.

Yarısı, iki katı meselesi

Nisa suresi 25. ayette şöyle buyrulmaktadır:

وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلاً أَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِكُمْ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ فَانْكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلِهِنَّ وَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلاَ مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ وَأَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“Sizden eşraftan olan hür mümin kadınlarla (muhsanât) evlenecek serveti bulunmayanlar, ellerinizin altında olan mümin cariyelerle evlenebilirler. Allah sizin kadr-u kıymetinizi imanınızla bilir. Zaten siz müminler hep aynı aileden sayılırsınız. Öyleyse, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek, namuslu kadınlar olmak üzere onları, sahiplerinin izniyle nikâhlayın! Mehirlerini de güzellikle kendilerine verin!

Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır. Cariye ile evlenme, sizden sıkıntıya düşmekten (zinaya sapmaktan) korkanlar içindir, yoksa sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber Allah gafurdur, rahîmdir (affı ve merhameti boldur).”

Haricîler bu ayette geçen

الْعَذَابِ مِنَ فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ

“Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır.” cümlesinden şu neticeye varmışlardır: “Bu ayette evli cariyelerin zina cezası, hür ve evli kadının zina cezasının yarısı deniliyor. Evli hür Müslüman kadınların zina cezası recm olduğunu düşünürsek, recmin yarısı nasıl olacak? Demek ki, hür evli kadınların zina cezası recm değil.”

Hâlbuki ayetteki “muhsanat” kelimesi, hür ve Müslüman olup hem evli kadınlar için kullanılıyor hem de bekâr kadınlar için kullanılıyor. Bunu mezkûr Nisa suresi 24 ve 25. ayetten anlıyoruz. 24. ayette geçen muhsanat kelimesi, evli kadınlar manasındadır. 25. ayette geçen “muhsanat” kelimesi ise, hür mümin kadınlar manasındadır. Burada evli olanlar manasında kullanılmamıştır. Zaten böyle bir şey de düşünülemez. Zira evli bir kadınla evlenilmez.

Bu durumda, evli cariyelerin cezasını, 24. ayetin başındaki muhsanat=evli olanlara göre değil de 25. ayette geçen muhsanat= hür olanlara göre düşünmeli ve hür bir bekâr kadının zina cezasının yarısı olan 50 celdeye hükmedilmelidir. Zira birkaç manaya gelen bir kelimenin manalarından birini tercih (tevil) imkânı varken, o kelimeyle alakalı tevatür derecesindeki bir hükmü (recmi) ortadan kaldırmaya kalkmak, kolaya kaçmak ve usulsüzlük olur.

Bir hükmün birkaç manaya taalluku varsa, manalardan birinin geçtiği yerde hüküm ona göre sabit olur.  Evet, evli bir cariyenin zina cezası, evli hür kadının cezasının yarısı olamaz. Çünkü recmin yarısı yoktur. O halde buradaki yarısı ifadesi recmin değil hür bekâr kadına verilen ceza olan celdin yarısıdır ki o da elli sopadır.

Zina eden evli cariyenin cezasının 50 celde olacağı hem hadisi şeriflerde beyan edilmiş, hem sahabe tarafından uygulanmış hem de ümmetin âlimleri tarafından ittifakla kabul edilmiştir.  Bu hükme sahabeden karşı çıkan olmamıştır. İbni Mesud’a (r.a) evli bir cariyenin zina cezası sorulduğunda 50 celde demiş ve Nisa 25. ayetteki beyanı 50 celde olarak tefsir etmiştir.

Ahzab suresinin 30. ayetinde geçen ve Peygamber hanımlarına hitaben beyan buyrulan iki kat ceza da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Hâşâ onlardan öyle çirkin bir günah sadır olmamıştır ama peygamber hanımı ve müminlere örneklik makamında bulunmalarından dolayı, işleyecekleri günahın cezasının diğer kadınlara nisbeten iki kat olacağı tembihinde bulunulmuştur. Çünkü ceza, imkânlarla doğru orantılıdır. Efendimizin hanımları hakkındaki bu ayet, aynı zamanda onların sahip oldukları şerefi nazara vermekte ve adeta denilmektedir ki; bulunduğunuz makam çok büyüktür, bu büyüklüğe layık hassasiyette yaşamanız gerekir.

Nur Suresi 2. ayetten sonra recm uygulanmadı söylentisi

Haricîlerin iddialarından birisi de, Peygamberimizin uyguladığı recm cezalarının, Nur Suresinin 2. ayeti inmeden önce olmasıdır. Onlara göre bütün recm uygulamaları, Nur suresi 2. ayetiyle neshedilmiştir.  Hâlbuki vakıa bunun tam tersidir. Rivayetlerin pek çoğu Nur suresinin 2. ayetinin inmesinden sonra meydana gelmiştir. Özellikle Maiz kıssası bunun en önemli delilidir. Nur suresi, ifk hadisesi esnasında inmiştir. İfk hadisesi hakkında üç farklı tarih tespit edilmiştir. Hicretin 4, 5 ve 6. senelerinde vuku bulmuştur denilmektedir. En son tarih hicretin 6. senesidir. Hâlbuki Maiz’e verilen ceza hicretin 6. senesinden sonra gerçekleşmiştir. Çünkü hadiseyi görüp bize anlatan Hazreti Ebu Hureyre, Medine’ye hicretin yedinci senesinde gelmiştir. Yine aynı kıssayı anlatan Hazreti İbni Abbas ise, Medine’ye annesiyle beraber hicretin 9. senesinde gelmiştir.

Bu meselede diğer bir delil de, Gamidiyeli kadının recm cezası uygulanırken Hazreti Halid b. Velid’in de hazır bulunması, kadına taş atması, yüzüne sıçrayan kandan dolayı kadın hakkında ağır söz söylemesi, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) de onu sakinleştirmesidir.  Hâlbuki Nur suresi 2. ayet, en müsamahalı ihtimalle hicretin 6. senesinde inmiş, Halid b. Velid ise hicretin sekizinci senesinde İslam’la müşerref olmuştur.

Recmin tazir cezası olarak uygulandığı iddiası

Sahabe dönemindeki recm cezalarının birer tazirden ibaret olduğunu söyleyenler de vardır. Hâlbuki dört halifenin hepsinin de bir tazir cezası olarak recmi seçmeleri düşünülemez. Zira recm, isbatı zor ve ağır bir cezadır. Bunun yerine daha yumuşak, hayatta kalmalarını sağlayıcı bir cezayı seçerlerdi. En azından bekârlara verilen sopa cezasını tercih ederlerdi. Çünkü zinanın ispatının zorluğunu ve bu konuda Allah Resulü’nün müsamahakâr tavrını göz önüne alarak, kolay kolay recme teşebbüs etmezlerdi/edemezlerdi. Dolayısıyla böyle bir iddia çok makul görülmemektedir.

Recm ayetlerinin daha önce Kur’an’da bulunduğunu kabullenememeleri

Recmi kabul etmeyenler, recm ile alakalı daha önce Kur’an’da zikredilen ayetin varlığını ve sonradan lâfzen neshedilip hükmen baki kaldığını kabul etmiyorlar.  Hâlbuki bu konuda gelen rivayetler tevatür derecesindedir. Rivayet şöyledir:

عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: سَمِعْتُ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ يَخْطُبُ وَيَقُولُ: إنَّ اللّهَ تَعالى بَعَثَ مُحَمّداً بِالْحَقِّ، وَأنْزَلَ عَلَيْهِ الْكِتَابَ، فَكَانَ مِمَّا أنْزَلَ عَلَيْهِ آيََةَ الرَّجْمِ، فَقََرَأنَاهَا وَوَعَيْنَاهَا، وَرَجَمَ رسول اللّهِ ورَجَمْنَا بَعْدَهُ، وَأخْشى إنْ طَالَ بِالنَّاسِ زمَنٌ أنْ يَقولَ قَائلٌ مَا نَجِدُ الرَّجْمَ في كِتَابِ اللّهِ تَعَالى فَيَضِلُّوا بِتَرْكِ فَرِيضَةٍ أنْزَلَهَا اللّهُ تَعالى في كِتَابِهِ، فإنَّ الرَّجْمَ في كِتَابِ اللّهِ حَقٌّ عَلى مَنْ زَنى إذَا أحْصَنَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ قَامَتِ الْبَيِّنَةُ، أوْ كَانَ حَمْلٌ، أوِ اعْتِرَافٌ وَاللّهِ لَوَْ أنْ يَقُولَ النَّاسُ: زَادَ في كِتَابِ اللّهِ تَعالى لَكَتَبْتُهَا. أخرجه الستة.

İbni Abbas (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Hz. Ömer’i (radıyallahu anh) hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:

“Allah Teâla hazretleri Muhammed’i (aleyhissalâtu vesselâm) hak (din ile) gönderdi ve O’na Kitab’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: “Biz Kitabullah’da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah’ın kitabında indirdiği bir farzı terk ederek dalâlete düşebilecektir.  Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil, şahitlik veya itiraf yoluyla- sübût bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’da mevcut bir haktır. Allah’a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: “Ömer Allah Teâla’nın kitabına ilâvede bulundu” demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah’a) yazardım.”

Daha önce Kur’an’da lâfzen ve hükmen bulunup sonradan lafzı neshedilen ayetlere örnek, sadece recm ayeti değildir. Diğer bir örnek de on defa emme ile sütkardeş olma meselesidir.

Pek çok hadis imamının rivayet ettiği bu haberde Hazreti Ömer’e itiraz eden sahabi çıkmamıştır. Eğer böyle bir itiraz olsaydı, mutlaka bilinir ve nakledilirdi. Bu ayetin lafzının ve tilavetinin sonradan meşhur sünnetle ya da mütevatir sünnetle neshedildiğine, fakat hükmünün baki kaldığına dair ulema arasında icma vardır.

Sonuç:

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in söz ve fiillerinde yerini bulan, dört halife ve sahabe döneminde uygulanan daha sonra da ümmetin âlimleri tarafından ittifak ve icma ile kabul edilen recm cezasını inkâr etmeye yol görünmüyor. Öyleyse bunu inkâr edenlerin inkârlarının sebeplerini irdelemek gerekiyor. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu sebeplerden;

Birincisi, böyle bir cezayı günümüzde uygulanamaz görmeleri. Her şeyden önce, bir hükmün bazı zamanlarda uygulanamaz/uygulanmaz olması, o hükmün inkârını gerektirmez. Böyle durumlarda, hükmün sabitliğini değil, uygulanamama sebeplerini tartışmak gerekir.

İkincisi, recmi inkâr edenlerin sadece Kur’an’ı ölçü almaları, Sünneti seniyyeyi, sahabe uygulamalarını, ümmetin âlimlerinin ittifakını kabul etmemeleri. Bu husus, zaten bazılarınca pek çok meselenin inkârının temelini oluşturmaktadır.  Hâlbuki sünnet olmadan Kur’an, sahabe olmadan da sünnet anlaşılmaz. Bu konuda da yine ümmet ittifak etmiştir.

Üçüncüsü, recmi inkâr eden ya da kerih hatta vahşet gören batı karşısında takınılan aşağılık kompleksi ya da savunma refleksi. Özellikle günümüzde İran, Nijerya gibi bazı ülkelerde uygulanan ve belki de kasıtlı olarak medyada yer bulan bir iki recm hadisesi dolayısıyla yazılan makalelere baktığımızda bu kompleksi ya da refleksi bariz görmekteyiz. Mesela Nijerya’da 2004 yılında uygulanan recm cezasının akabinde yazılan yazılar, recme karşı olanların oluşturduğu mahalle baskısı altında yazılmışa benzemektedir.

Hâlbuki recm, makalenin başında da temas edildiği gibi, caydırıcılık yönü ağır basan, toplumu ve nesilleri korumaya yönelik, rast gele uygulanamayan, Maiz hadisesinde olduğu gibi uygulanmaması için şüphelere müracaat edilmesi bizzat Peygamberimiz tarafından teşvik edilen bir cezadır. Nitekim Rahmet peygamberi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur: “Elden geldiğince, şüphelerle hadleri (cezaları) düşürün”

Dördüncüsü, recmedilen insana acıma bahanesi. Bazıları, bir insanın taşlanmasına, şefkat hislerinin müsaade edemeyeceğini savunurlar. Hâlbuki burada bir insan feda edilirken bir toplum kurtulmaktadır. Zira cezayı gören insanlar, kolay kolay bu suça teşebbüs edemeyeceklerdir. Bu da toplumun saadetini ve geleceğini korumaya yardım edecektir. Hem bu ceza dinin bir emridir. Dinin sahibi olan Allah, herkesten daha merhametlidir. Dinde böyle bir ceza konmuştur ki, bir insan yüzünden toplum bozulmasın ve topluma merhametsizlik olmasın. Zira bir insana acıyacağız diye toplumun saadetini, geleceğini, devamını tehlikeye atmak, daha büyük bir merhametsizliktir.  Merhamet sahibinden daha fazla merhamet etmeye kalkışmak, büyük bir dengesizlik ve zulümdür. Nitekim, Nur Suresinin ikinci ayetinde cezaların uygulanmasında ortak ölçü olarak alınabilecek şekilde: “acımanız tutmasın” buyrulmaktadır.

Ayrıca recme sebep olan zina suçunun ispatı çok zordur; ya suçun sahibi şahıslar bizzat gelip yetikli mercie itiraf edecekler ya da olayı bizzat yakından görmüş dört tane şahit gerekecektir. Bu zorluğundan dolayıdır ki, hem Efendimiz zamanında hem de sonraki dönemlerde recm cezası çok az uygulanmıştır. Kendisine gelip dört defa suçunu itiraf eden Maiz’e, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli mazeretler ileri sürerek cezayı uygulamamaya çalışmış, sarhoşluk, delilik gibi şeylerin olup olmadığını sormuş, gidip tevbe etmesini, Allah’ın affedeceğini ifade etmiş, fakat Maiz’in vicdanî rahatsızlığının ifadesi olan ısrarları neticesinde ceza tatbik edilmiştir. Hatta cezanın uygulanması sırasında Maiz’in kaçmaya teşebbüs ettiği, Efendimiz’e anlatıldığında “Keşke bıraksaydınız” buyurmuştur. Zina eden bir kadın hakkında da Efendimiz, benzeri rahmet buudlu yaklaşımlarda bulunmuştur. Efendimizin bu yaklaşımlarından anlaşılmaktadır ki, recm cezası, ufak bir söylentiyle rast gele uygulanacak bir ceza değildir. Tespit şartları çok zordur.

Bu kadar zor şarlarda uygulanan ve uygulanmasında pek çok sebep ve hikmet bulunan bir cezadan dolayı İslam’ı dünyaya –hâşâ- vahşet dini olarak göstermek veya bu cezayı İslam’a yakıştıramamak, ya büyük bir yanılgıdır ya derin bir cehalettir ya da din düşmanlığının ifadesidir. Vakıa, zinanın suç olarak görülmediği, bilakis teşvik edildiği, hatta kanunlarla koruma altına alındığı bir dünyada elbette zinaya uygulanacak ceza da yadırganacaktır ve bu bahaneyle İslam’a saldırılacaktır. Fakat Müslüman ilim adamlarının, bu saldırılar karşısında suskun kalmamaları, aksine İslam’ı akıl, mantık, maslahat, hikmet, sosyolojik, psikolojik vs. bütün açılardan savunmaları ve anlatmaları gerekir.

Asrı saadette, iman, irfan, ahlak öyle perçinlenmişti ve toplum öyle yüksek bir ruha sahipti ki, bir insan büyük bir günah işlediğinde gelip kendisini Allah Resulünün önüne atıyor ve bana ne gerekiyorsa uygula diyordu. Sonunda ölüm de olsa, cezasına razı oluyordu. Toplumun, iman, ahlak noktasında oldukça zaafa uğradığı günümüzde elbette recmi anlamak ve kabullenmek kolay olmayacaktır. Öyleyse bu zamanda recmi gündeme getirip tartışmanın bir faydası yoktur. Fakat kasıtlı olarak gündeme getirenlere karşı da acziyet gösterilmemeli ve dinî değerlerin arkasında durulmalıdır. Evet, önemli olan bizim Müslümanlar olarak, her zaman ve her zeminde İslam’ın değerlerine sahip çıkmamız, çirkin gördüklerini çirkin, güzel gördüklerini güzel görmemiz ve hepsinin altında yatan maslahat ve hikmetleri aramamızdır.

Hürmet-i müsahara ne demektir?

Hürmet-i müsahara ne demektir?

Soru: Bir baba kızına eşine dokunur gibi dokunursa hanımı o erkeğe ebediyyen boş oluyor peki dokunmaya karşı hassas olan bir bayanı yakın akrabasından birisi (amca, dayı vs.) öptüğünde gayr-i ihtiyari etkileniyorsa bu durum nasıl izah edilmelidir? Hürmet-i müsaharanın oluşmasını ayrıntılı bir şekilde anlatır mısınız?

Bilindiği gibi akrabalık üç şekilde meydana gelir. Kan bağı yoluyla, süt emzirme neticesinde ve sıhriyet dediğimiz evlenme yoluyla. Bu üç yoldan birisiyle teessüs eden akrabalık neticesinde, erkek için bazı kadınlarla evlenmek haram hâle gelir. İşte hürmet-i müsahara, evlilik neticesinde oluşan akrabalarla evlenme yasağını ifade eder. Mesela bir erkeğe, evlendiği kadının annesiyle yani kayınvalidesiyle evlenmesi haram olur.

Hürmet-i müsahara, Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde sadece sahih evlilik neticesinde oluşurken, Hanefî ve Hanbelîlerde zina ile de meydana gelmektedir. Hatta zinanın mukaddimeleri sayılan şehvetle öpme, dokunma, bakma gibi bir kısım fiiller de hürmet-i musaharayı doğurur. Mesela bir kişi bir kadınla zina ettiğinde artık, o kadının usul ve füruuyla (çocukları ve anneleriyle) evlenemez. Yine buna göre bir erkeğin kayınvalidesiyle arasında bahsettiğimiz türden bir münasebet gerçekleşecek olursa, hanımı artık kendisine haram olur. (bkz.: Cezerî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, 4/61-65). Aslında bu hüküm, meydana gelmesi muhtemel olan bir kısım kötü fiillerin önüne geçmek için bir tedbir niteliğindedir. Diğer bir ifadeyle bununla aile ve akrabalık bağlarını koruma hedeflenmiştir.

Genellikle burada anlaşılmayan husus; dokunma, öpme ve bakma neticesinde nasıl hürmet-i müsaharanın gerçekleşeceğidir çünkü yakın akrabalar arasında bu tür münasebetler sıklıkla vuku bulduğundan, bu durum kaçınılması zor bir hâl arz etmektedir. Hatta ebeveyn ile çocuklar arasında bile hürmet-i müsahara gerçekleşebileceği için (mesela bir baba şehvetle kızını öpse, hanımı kendisine haram olur) konunun iyi anlaşılması ve ona göre bir tavır alınması gerekmektedir.

Evet, Hanefî mezhebinde, zina fiilinin hürmet-i müsahara doğuracağı hükme bağlanmıştır. Zaten özellikle yakın akraba arasında gerçekleşmesi çok zor olan bu fecaatin, meydana geldiğinde taraflara böyle bir ceza yüklemesinin anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Ama zinanın mukaddimeleri diyebileceğimiz diğer fiillerle de haramlığın ortaya çıkacağını izah etmek gerekiyor. (Serahsî, el-Mebsût, 4/378).

Evet, her öpme veya dokunma haramlık oluşturmayacağı gibi hangi bakmaların bu neticeyi vereceği de fıkıh kitaplarında ayrıntısıyla açıklanmıştır. Buna göre hürmet-i müsaharanın meydana gelmesi için öpme veya dokunma anında kişide karşı tarafa karşı bir şehvet ve arzunun bulunması gerekir. Genellikle bunu tespit için de ölçü olarak, tenasül uzvunun hareket etmesi ve kişinin, bu fiilin devamını arzulaması gösterilmiştir. Ayrıca bu durumun tam fiil esnasında vuku bulması gerekir. Eğer kişi dokunduktan sonra şehvet duyacak olsa, bu hâl haramlık meydana getirmez. Diğer yandan kalın elbise üzerinden dokunma veya okşamaların haramlık oluşturmayacağı ifade edilmiştir. Ancak elbise vücut ısısını hissettirecek derecede ince olur ve bu elbise üzerinden kadına temas eden kişide bahsettiğimiz şartlar tahakkuk ederse bu takdirde hürmet-i müsahara meydana gelir. (İbn Âbidîn,Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/31).

Diğer yandan kadının şehvet unsuru olan göğüs veya avret mahallerini elleme hususunda yukarıdaki şartlar aranmamış ve bu durumda doğrudan haramlığın ortaya çıkacağı ifade edilmiştir çünkü kişide böyle bir arzu ve şehvet olmadan bir kadının bu uzuvlarına dokunması pek mümkün değildir.

Bakmanın da hürmet-i müsahara doğuracağını ifade etmiştik. Bunun şekline gelince, kadının eline, yüzüne, baldırına hatta göğsüne vs. bakmakla böyle bir haramlık tahakkuk etmez. Haramlığın oluşması için kişinin galiz avret dediğimiz kadının tenasül uzvunu açıkça görmesi gerekir ki hürmet-i müsahara meydana gelsin. Hatta bir kişi, ayakta dikilen bir kadının avret mahallini görecek olsa, bu durum hürmet oluşturmaz. (İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/32).

Bu anlatılanlardan yola çıkacak olursak, bir Müslüman’ın kendisine mahrem olan kadınlarla münasebetlerine son derece dikkat etmesi gerektiğini anlayabiliriz. Diğer yandan her öpme veya dokunmada böyle bir hürmetin meydana gelmeyeceği bilinmeli ve ifade ettiğimiz şartların meydana gelip gelmediğine bakılmalıdır. Aslında kalbi ve duyguları temiz olan bir Müslüman, yakın akrabasına karşı böyle bir duygu beslemez. Bilakis onlara karşı hürmet duyar. Onların ellerini öpecekse, hürmet duygularıyla öper.

İslâm’da Savaş Hukuku Prensipleri

İslâm’da Savaş Hukuku Prensipleri

İslâm, savaşı insan tabiatının yol açtığı tabiî ve arızî bir hâdise olarak ele almış, onu dengelemek için de kaideler koymuş ve onu sınırlamıştır.İslâm’da barış asıldır. Bununla beraber bir Müslüman savaşmak zorunda kaldığında diğer insanların insanlık şeref ve haysiyetini rencide edemez. Çünkü sevgili Peygamberimiz, savaşmak mecburiyetinde kaldığında bile Müslüman’ın dininin çizdiği çerçeveyi ve tavrı koruması gerektiğini vurgulamıştır. Başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere her halife, etrafa asker gönderirken yalnızca muharip statüsünde olanlarla savaşmalarını hedef göstermiş ve: “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü tâate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.! Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz.”1 diye emirler vermişlerdir.Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde, rahmet ve savaş kelimelerini bir arada kullanarak şöyle buyurmaktadır: “Ben rahmet peygamberiyim, ben savaş peygamberiyim.”2 Bu iki kelimeyi bir arada kullanması, O’nun savaşlarının bile bir rahmet olduğuna işarettir. O’nun katıldığı savaşlar adaleti temin için yapılan savaşlardır, insanlık tarihindeki diğer savaşlar ise genellikle yıkımdır, ölümdür ve felakettir. Allah Resûlü, her şeye olduğu gibi savaşa da ayrı bir mânâ kazandırmıştır. İnsanlar ölmeden, mamur yerler harap olmadan, dünya ateşe verilmeden de savaşın olabileceğini göstermiştir. Savaş sonrası, düşman tarafına ve düşman ölülerine gösterdiği merhamet eşi görülmemiş bir üstünlüktür. O’nunla savaşan kimselerin hemen savaş sonrasında Müslümanlığı kabul etmeleri, O’na kılıç çeken insanların biraz sonra O’na asker olmaları, O’nun en büyük zaferlerindendir.3On senelik Medine döneminde yirmiden fazla savaşa katılan Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ortalama senede iki sefer savaşa çıkmış oluyordu. Vefatı esnasında Arap Yarımadası tamamen İslâm Devletinin hâkimiyeti altındaydı. Bu savaşlarda düşman tarafından ölen insanların sayısı yaklaşık olarak 250, Müslümanlardan şehit olanların sayısı da yaklaşık 150 civarındadır.4 Demek ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanları imha etmek için savaşmamıştır. O’nun savaşlarında sivil halkın canına ve malına dokunulmamıştır. O’nun, savaşlarında da rahmet olmasını, savaşlarda takip ettiği prensiplerden hareketle görmeye çalışalım:

Sivilleri öldürmemek

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşta sivil halkın öldürülmesini yasaklamıştır. Savaşmayan sivil kimselerin canlarının ve mallarının koruma altına alınmasına azami derecede dikkat göstermiştir. Bugünkü modern dünyada cereyan eden savaşlarda büyük bir problem hâlini alan “Savaş esnasında sivillerin ve çevrenin korunması” prensibi, Allah Resûlü’nün döneminde en güzel şekilde tatbik edilmiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Bedir ve Uhud gazalarını şehir dışında yaparak, Hendek Savaşı’nda da şehrin etrafını hendeklerle çevreleyerek sivil halkı koruma altına almıştır. Mekke fethinde de ayrı bir taktik uygulayarak düşman tarafındaki sivillerin korunmasını göz önünde bulundurmuş ve bunu başarmıştır. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşta öldürülmesini yasak ettiği kişileri şu şekilde sıralayabiliriz:a. Kadınlar ve çocuklar: Peygamberimiz’in savaşlarında kadın ve çocukların öldürülmesi yasaktır. Peygamber Efendimiz’in savaşlarından birisinde, bir kadın öldürülmüş olarak bulundu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşlarda kadınların ve çocukların öldürülmesini yasakladı.5b. İhtiyarlar: Savaşta ihtiyarların öldürülmesi de yasaktır. Çünkü onlar da muharip statüsünde değildir. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir askerî birlik veya bir orduyu uğurlarken şöyle derdi: “Allah’ın adı ile yola çıkın. Allah’ın dini için Allah adına savaşın. İhtiyarları öldürmeyin.”6c. Din Adamları: Aynı zamanda: ” … çocukları ve manastır ehlini öldürmeyin.”7 diye emir vermişlerdir. Hadîs-i şerîfteki ifadesi ile “Manastır ehli/Mabed ehli” olan bu insanlar da Müslümanlarla savaşmayıp, kendilerini ibadete verdikleri müddetçe öldürülmezler.d. İşçi ve Hizmetçiler: Bu iki sınıf, savaşmak niyetinde olmayan mustaz’af zümredendirler. Düşmanla beraber olmaları öldürülmelerini gerektirmez. Resulullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gönderdiği seriyelere emir verirken şöyle buyurmuşlardır: “İşçileri ve hizmetçileri öldürmeyin.”8Bu saydığımız insanlar savaşa iştirak etmedikleri müddetçe canları koruma altındadır. İslâm hukukçuları böylece sivil halk-asker ayrımını asırlar önce tespit etmiştir. Fakat sivillerin savaşa katkıları durumunda, hüküm, tabiî ki değişecektir, Ka’b b. Eşref’te olduğu gibi. Ka’b b. Eşref, şiirleriyle Müslüman kadınlara iftiralar atan ve mü’minleri birbirine düşüren bir Yahudi’ydi. Hattâ o yılan dilini, Allah Resûlü’ne bile uzatmaktan çekinmezdi. Tabiî Müslümanlar bu durumdan çok rahatsız olurlardı ama, her defasında Resûlullah’ın tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı. Fakat İslâm’ın en azılı düşmanı olan Ka’b b. Eşref, düşmanlığına ve fitne çıkarmaya devam edince Peygamber Efendimiz’in emriyle Muhammed b. Mesleme tarafından öldürüldü. Çünkü o, büyük bir ihanet şebekesinin başındaydı. Öldürülmesi hukuk ve asayişin muhafazası adına mutlak bir zaruret hâline gelmişti.9Bütün bunlarla birlikte Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabilerine mümkün olduğu kadar az ölüm olması yönündeki tavsiyeleri, öldürmenin zaruret ilkesiyle olan yakın münasebetini ve o zaruret miktarınca caiz olacağını göstermektedir.

Müsle yapmamak

Müşriklerin, savaşta öldürdükleri kimselerin, intikam maksadıyla kulak, burun ve tenasül uzuvlarını kesmek, karınlarını yarmak gibi âdetleri vardı. Buna “müsle” denirdi. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud Savaşı’nda amcası Hz. Hamza’nın cesedini parçalanmış olarak görünce derin bir üzüntü duydu ve: “Eğer Allah bana zafer nasip ederse, Hamza’ya yapılanın karşılığında otuz müşrike aynı muameleyi yapacağım.” dedi. Bunun üzerine: “Ceza verecek olursanız size yapılanın misliyle cezalandırın. Ama eğer sabrederseniz bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl 16/126) âyeti nâzil olunca, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yemininden vazgeçti ve keffâret ödedi.10

Anlaşmaları bozmamak

Yapılan bütün anlaşmalara ve akitlere titizlikle saygı gösterilmelidir. Çünkü Resulullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) diğer insanlarla olan bütün anlaşmalara, bunlardan gelmesi muhtemel veya potansiyel kayıp veya kazanca bakmaksızın sâdık kalırdı. Genellikle insanlar, kendi yararlarına olduğu müddetçe anlaşmalara sadık kalırlar; fakat kendilerinin çıkarlarına ters düştüğünde ise anlaşmalarını bozarlar. İslâm, Müslümanların ve İslâm Devleti’nin, vaatlerini daima yerine getirmesini zorunlu görevleri arasında saymıştır: “Bir de sözleşme yaptığınızda Allah’ın huzurunda verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kefil ederek bağlandığınız yeminleri te’kid ettikten sonra bozmayın. Hiç şüphe yok ki Allah yaptığınız her şeyi bilir. Bir topluluk, diğer bir topluluktan sayıca, nüfuzca veya malca daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda bir aldatma ve işi bozma sebebi kılıp da ipliğini sağlamca büküp eğirdikten sonra çözen, böylece bütün emeğini boşa çıkaran ahmak kadının durumuna düşmeyin.” (Nahl, 16/91-92)11Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) uygulamalarıyla anlaşmalara sâdık kaldığını ortaya koymuştur. Meselâ Hudeybiye Anlaşması yazıldığı fakat henüz imzalanmadığı bir dönemde, Ebû Cendel b. Süheyl zincirli bir hâlde O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmiş ve yardım istemişti. Bunun üzerine anlaşmayı Kureyş adına imzalamak için gelmiş bulunan Süheyl b. Amr: “Bu anlaşmaya göre iadesini istediğim ilk kişi budur.” dedi. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Cendel’e: “Bizimle bu insanlar arasındaki anlaşma biraz önce bir sonuca bağlandı, öyleyse Allah bir çıkış yolu gösterene kadar sabret!” dedi.12Resulûllah Efendimiz yerel kabileler ve Arabistan Yarımadası’nı çevreleyen devletlerin yöneticileriyle birçok anlaşma yapıp, bu anlaşmaların şartlarına titizlikle bağlı kalmıştır. Antlaşma yaptığında, hiçbir zaman antlaşmayı ihlâl etmemiştir. Bu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) en önemli prensiplerinden biri olmuştur ve her zaman sözlerine ve antlaşmalarına riayet ederek, takipçilerine de böyle davranmalarını tavsiye etmiştir.

Düşmanın kadınlarına tecavüz etmemek

İslâm’a göre, yabancı bir kadına tecavüz etmek, cezayı gerektiren bir suçtur. Ebân b. Osman’ın rivayetine göre Peygamber Efendimiz’in, ordu komutanlarına verdiği emirler içinde bu yasakla ilgili olarak şu sakındırıcı ifadeler yer almaktadır:”Askerlerinizin bozgunculuk (fesat) yapmasına engel olun! Çünkü fesat çıkaran her ordunun kalbine Allah bir korku salar. Askerlerinizi hıyanetten sakındırın! Çünkü hıyanette, çalıp çırpmada bulunan her ordunun başına Allah bir başka belayı gönderir. Yine askerinizi zinadan alıkoyun! Çünkü Allah, zina yapan her askere ölüm ve salgın musallat eder.”13Savaş sırasında Müslümanların kadınlarına tecavüz edilmişse, bu, Müslüman askerlere düşman kadınlarına tecavüz etme hakkını vermez.14 Bu dahi, İslâmiyet’in milâdî 7. asırdan beri kadınlara tecavüzü “bir savaş suçu” kabul ettiğini göstermektedir. Oysa bu fiil, modern dünyada “savaş suçu” olarak ancak 2001 yılında kabul edilmiştir. 1994’te Sırp askerleri yaklaşık 50 bin Müslüman kadına ve genç kıza tecavüz ettikten yedi sene sonra Lahey’de kurulan mahkeme, sadece üç Sırp askerini suçlu bulmuş ve onları hapse mahkûm etmiştir. Bu mahkemenin verdiği karardan sonra uluslararası camia, savaş sırasında kadınlara tecavüzü “savaş suçu” saymıştır.

Düşman rehineleri öldürmemek

Müslümanlarla düşmanları arasındaki bir antlaşmada: “Eğer düşmanlar antlaşmaya ihanet ederek Müslüman rehineleri öldürürlerse, onların rehinelerini öldürmek de bize helâl olur diye antlaşma metninde şart koşulsa ve düşmanlar antlaşmaya ihanet ederek Müslüman rehineleri öldürseler, yine de Müslümanların düşman rehinelerini öldürmeleri caiz olmaz. Bu hususta Müslümanlar icmâ etmiştir.”15Hattâ karşı taraf, Müslüman rehineleri öldürse bile, bu yasak, İslâm’daki suç ve ceza anlayışının ferdî olmasından dolayı devam eder.

Elçileri öldürmemek

Elçiler, bulundukları yabancı ülkede öldürülmez, hattâ ne şekilde olursa olsun tutuklanamaz ve alıkonamaz. Elçiyi kabul eden devlet, bu kişilerin kişiliklerine, hürriyetlerine ve vakarlarına karşı yönelen herhangi bir saldırıyı önlemek için bütün önlemleri almakla yükümlüdür. Kişi dokunulmazlığı, sadece elçilerin şahsını değil, beraberinde bulunan aile üyeleri ile diğer görevlileri de kapsamaktadır.16 Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde irtidat eden Müseylemetü’l-Kezzab’ın Medine’ye gönderdiği temsilcilere Allah Resûlü’nün şu hitabı konumuzu aydınlatabilecek niteliktedir: “Eğer elçilerin öldürülmesi caiz olsaydı, sizi öldürürdüm.”17 Bu hâdise, Resûl-i Ekrem’in kendisine gelen yabancı devlet elçilerinin diplomatik dokunulmazlığı konusuna ne kadar saygı gösterdiğinin açık bir ispatıdır.

İşkence yapmamak

Allah Resûlü savaş ortamında dahi, her hâl ve şartta düşmanı bedenen ezmeyi ve öldürmeyi esas gaye edinmemiştir. Ayrıca insanlar düşman da olsa merhamet duygularını kabartacak ve acınacak duruma düştüklerinde onlara acımak gerektiğini ifade etmiş ve düşmana işkence yapılmasına izin vermemiştir. Süheyl b. Amr Mekke müşriklerinin ileri gelenlerindendi. Bu insan, hicretten önce Peygamberimiz’e hakaret eden ve baskı uygulayanlardandı. Bedir Savaşı’nda esir edildi. Bir ara kaçmaya teşebbüs etti. Yakalanıp getirildi. Süheyl iyi bir hatipti. Sözleriyle insanları etkilemeyi başarırdı. Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Elçisi! Bana izin ver, şunun ön dişlerinden ikisini sökeyim de, bir daha senin aleyhine konuşma yapamasın.” dedi. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hayır, ben ona işkence yapamam. Hem, ben ona işkence edersem Allah da beni cezalandırır. Ayrıca umulur ki o, bir gün iyi bir davranışta bulunur.” buyurdu.18 Gerçekten Peygamberimiz’in vefatından sonra Süheyl b. Amr Mekke’de irtidat (İslâm’ı terk etme) olayları baş gösterince, “Ey Mekkeliler! Siz Allah’ın dinine en son girenlerden oldunuz. Bari en önce çıkanlardan olmayın.” diyerek Mekkelilerin irtidat olaylarına katılmalarını önlemiştir.19

Çevreye zarar vermemek

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşta arazinin ve mamur yerlerin harap edilmesini yasaklamıştır. Vefatından az önce, ordu komutanı Üsâme b. Zeyd’e şu tavsiyelerde bulunmuştur: “İnkârcı saldırganlarla çarpışın. Ahde vefasızlık etmeyin. Meyve veren ağaçları kesmeyin, sürüleri tahrip etmeyin.”20″O kâfirleri kızdırmak için herhangi bir hurma ağacı kesmiş iseniz veya kökleri üzerinde bırakmışsanız bu, hep Allah’ın izniyle ve o yoldan çıkmışları cezalandırmak için olmuştur.” (Haşr Sûresi, 5) âyetinde bahsedilen bazı ağaçların kesilmesi hâdisesi, Beni Nadîr’in kalesine karşı askerî operasyonların gereği idi. Bu gibi özel durumlar dışında, Hz. Peygamber’in ağaçların ve ürünlerin tahrip edilmesini kesinlikle yasakladığı, bilinen bir hükümdür ki hemen bütün müfessirler buna işaret ederler.

Savaş esirlerine iyi muamele

Müslümanlar, bir devletler hukuku sorunu olarak ilk defa Bedir Savaşı’nda esir gerçeğiyle karşılaştığı için bu savaşın ertesinde nazil olan şu âyetler, esirlerle ilgili ilk düzenlemeyi yapmıştır:”Bir Peygamberin, dünyada zafer kazanıp küfrü zelil kılmadıkça, esirler edinip onları fidye karşılığında serbest bırakması uygun düşmez. Siz dünya metâını istiyorsunuz. Allah ise âhireti kazanmanızı istiyor. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir). Eğer (içtihad neticesi verilen hükümlerden ötürü azap etmeyeceğine veya ganimetleri helâl kılacağına dair) Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazdığı daha önceki bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu. (Ama bundan böyle fidyeyi ve ganimeti size mubah kıldım) artık aldığınız ganimetleri helâl ve hoş olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının! Gerçekten Allah gafurdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” (Enfâl, 8/67-69)Konuyla ilgili son düzenleme de Muhammed Sûresi’ndeki şu âyet-i kerimeyle yapılmıştır:”…Nihayet onları iyice mağlup edince, bağı sıkı tutun, onları esir alın. Savaş bitince onları ister bir lütuf olarak karşılıksız salıverir, ister fidye alarak bırakırsınız. Durum şu ki: Allah dileseydi, onlardan intikamlarınızı alır, onları cezalandırırdı. Fakat O, sizi birbirinizle denemek için savaşı emrediyor.” (Muhammed, 47/4)Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), esirlere çok iyi davranmıştır. İslâm’dan önce, Arap Yarımadası’nda harp esirlerine ait hususî ve muayyen bir muamele tarzı yoktu. Bazen öldürülürler, bazen köle hâline getirilirler (özellikle kadın ve çocuklar), bazen kurtuluş fidyesi alınarak ve bazen hiçbir karşılık alınmadan serbest bırakılırlar ve nihayet bazen de karşı tarafın elinde bulunan esirlerle karşılıklı değiştirilirlerdi.”21Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaş esirleri üzerinde çok hassasiyet göstermiş ve özellikle Bedir esirleri konusunda çok merhametli davranmıştır. Savaş esirlerinin öldürülmelerini kesinlikle yasaklamış, onları güvenli bir şekilde koruyabilmek için, kendi askerleri arasında taksim etmiş ve askerlerine onlara güzellikle muamele etmelerini, merhametli ve müşfik davranmalarını ashabına sık sık tavsiye etmiştir. Bu tavsiyeyi bir emir dikkatiyle uygulayan ashab efendilerimiz, ekmeklerini esirlere vermiş, kendileri hurma ile yetinmişlerdir. Elbisesi olmayan esirlere de elbise temin edilmiştir.22 Zaten “Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler.” (İnsan, 76/8) âyeti, kâfir olmasına rağmen esire yemek yedirmenin faziletinden bahseder. Ayrıca esirlere açlık-susuzluk da dâhil olmak üzere hiçbir işkence türü uygulanamaz.Allah Resulü, Bedir’de esir alınan 70 kişiye bir cemîlede bulunmuş, onların kırılan gururlarını, rencide edilen onurlarını tamir etmek istemişti. Meselâ, bütün esirler, zincirler içinde Allah Resulü’nün huzuruna getirildiğinde o güne kadar Müslümanlara kötülük yapmış bu insanların hepsi kılıçtan geçirilebilirdi. Oysaki Efendimiz, o derin şefkatiyle bunları affetmiş ve “Bunları bağışlayalım” demiştir. Vâkıa Cenâb-ı Hak, esirlerin bağışlanmasındansa, bedelle bırakılmalarını tavsiye edecekti; ama Resulullah’ın tavrı böyle incelerden inceydi. O gün bir kısım esirler de okuma-yazma bilmeyen on Medineliye okuma-yazma öğretip salıverileceklerdi. Evet, bu bir cemîleydi. Bir kere, ölüm bekleyen bu insanlara fidye teklifi, onları seve seve fidye vermeye sevketmişti. Zaten verdikleri; bir zaman Müslümanların Mekke’de kalan mallarından alıp-çaldıkları şeylerin karşılığıydı.23Esirlerin, toplama kamplarında değil, toplum içinde ve bir Müslüman evinde karnı doyurulmuş, giydirilmiş hattâ vasiyetleri bile yerine getirilmiştir. İslâm Hukuku’nun yüzyıllar önce getirdiği bu insanî hükümler, İslâm dünyası ve medeniyet alanı dışında ancak 18. yüzyılda terennüm edilmeye başlanmış ve ancak 1949 Cenevre Konferansı ile nihâî şeklini almıştır. Onların da ne kadar uygulandığı tartışılır.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) esirlere yaptığı muameleyi şu şekilde maddeleştirilebiliriz:

1. Fidye karşılığı serbest bırakma: Bu durum Bedir’de olmuştur. Bunlardan zengin olanlar fidye karşılığında serbest bırakıldılar. Yoksul olanlar da karşılıksız serbest bırakıldı. Diğer bir kısmı da Müslüman çocuklara okuma-yazma öğretmek şartıyla serbest bırakıldılar.242. Karşılıklı mübâdele: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), müşriklerden aldığı esirleri bazen de, müşriklerin elinde bulunan esirleri hürriyete kavuşturma karşılığında serbest bırakırdı. Yani karşılıklı esir mübâdelesi yapardı.3. Karşılıksız serbest bırakma: Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde esirlere yapılan muamelenin en güzeli ve en fazla uygulananı da budur. Bedir esirlerinden bir kısmı karşılıksız serbest bırakılmışlardır. Müreysî, Mekke fethi ve Huneyn savaşlarında böyle yapılmıştır. Serbest bırakılan esirlerin hemen hepsi de neticede Müslüman olmuşlardır.4. Esirlerin Öldürülmesi: Asr-ı Saâdet’te savaşlarda esir alınanlar öldürülmemiştir. Öldürme sadece bir kere vukû bulmuştur, o da Bedir Savaşı sonrası olmuştur. Bedir’de alınan esirlerden Nadr b. Hâris ve Ukbe b. Ebî Muayt öldürülmüşlerdir. Bu iki esir, esir oldukları için değil, daha önce işlemiş oldukları suçlardan dolayı cezalandırılmışlardır.25Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşlarında gaye ve hedef, insanları öldürmek değil, yaşatmaktır. Öteden beri insanlık tarihinde cereyan eden savaşlarda ve bugünkü modern dünyanın savaşlarında gaye ve hedef, düşmanı bütün varlığı ile yok etmektir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu yanlış anlayışa dur demiş, savaşlarda gaye ve hedefin insanları öldürmek değil, yaşatmak olduğunu hem sözü ve hem de tatbikatı ile göstermiştir. Çünkü cihad, her zaman düşmana zarar verilerek yapılmayabilir. Bazen zor durumda kaldıkları zamanlarda düşmana insanî yardımda bulunmak da cihad kapsamına girer. Böyle bir davranış, düşmanlık duygularının azalmasına ve düşmanın gücünün kırılmasına da yarayabilir. Hicretten sonra Mekke üzerine çöken kuraklık ve kıtlık yıllarında Peygamberimiz Mekke’ye tahıl, hurma, hayvan yemi ve nakit ihtiyacı için altın göndererek yardımda bulunmuştur. Ümeyye b. Halef ve Safvan b. Ümeyye gibi Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri, bu yardımı kabul etmek istemedilerse de Ebû Süfyan Peygamberimiz hakkında: “Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın. Çünkü O, akrabalık hakkını gözetti.”26 diyerek şükran duygusunu ifade etmiştir.

Sonuç

Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaş stratejisinin esas hedefi; kendi dinini müdafaa etmek, onun doğruluğuna ikna olanların bu dini özgürce kabul edebilmeleri için engelleri ortadan kaldırmak ve hiçbir korku ve zorlama olmaksızın onun gereklerini yerine getirmek idi. Resulullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hedefi, düşmanlarıyla savaşmak ve onları öldürmek değil ancak onların, kendisine ve inançlarına göre yaşamak isteyen diğer insanlara yaptıkları zorbalıkların önüne geçmek idi.Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlar için gerçek bir velînimet idi. Onların ızdırap ve meşakkatlerini azaltmak için gönderildi, savaşmak için gelmedi, fakat savaşa zorlandı. Bu konudaki tutumunu kendine tâbi olanlara öğüt verirken şu kelimelerle kesin bir şekilde ifade etmiştir. “Ey Müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz; Allah’tan afiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz…”27 Bu hadîs kesinlikte ortaya koymaktadır ki, İslâm’da barış esastır; savaş istisnadır (hastalık gibi) ve düşmanlarının hareketleriyle zorunlu hâle gelir. Onun için savaşmak, hemen hiçbir devrede Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için gaye olmamıştır. Savaş O’nun en son başvurduğu çaredir. Zîrâ karşı cepheye daima alternatifli gidilmiş ve harp en son olarak zikredilmiştir.Bir ordu komutanı olarak Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) katıldığı savaşlarda sivil halkın canına ve malına dokunulmamıştır. Esirler en iyi muameleyi görmüşlerdir. Yaralı ve hasta olanlara gereken ilgi gösterilmiş ve düşman ölüleri defnedilmiştir. Ölülerin uzuvları kesilmemiş, müsle yapılmamıştır. Savaş öncesi ve sonrası yağma ve talana tenezzül edilmemiştir. O’nun katıldığı savaşlarda şahsî çıkar, ırk asabiyeti, maddî menfaat, öç alma duygusu, sömürü vb. gibi câhilî duygular kesinlikle yoktur.Savaşa ait pratik uygulamaları ile Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından ortaya konan önemli bir prensip; düşmana merhametli ve insanî muameledir. Zîrâ O (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşın kötülük ve dehşetini azaltmak ve onu daha insancıl kılmak için bütün gayretini göstermiştir. Savaş gerçeğine medenî ve insanî kavramları kazandırması Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlık medeniyetine yaptığı en büyük katkılardan biridir. O, eski ulusların kaba, barbar âdet ve alışkanlarını temizlemiş ve bunların yerine âdil, iyiliğe yönlendirici ve insancıl, evrensel kuralları yerleştirmiştir. Gerçekten O (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşa, modern ve uluslararası yaklaşım için gerekli temelleri ortaya koymuştur.

Dipnotlar 1 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut 1985, 1/300; Ebû Davud, İstanbul ts., Cihad 90, 121. 2 Taberî, Câmiu’l-Beyân, Kâhire ts., Hicr suresi 86. âyetin tefsiri. 3 Mustafa Ağırman, Yeni Ümit Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 2007, Sayı : 77. 4 Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, (trcm. Salih Tuğ), Yağmur yay., İstanbul 1991., s.21. 5 Buhari, Cihad, 148, İstanbul ts.; Müslim, Cihad, 24-25, İstanbul 1955; Ebû Davud, Cihad 90. 6 Ebu Dâvud, Cihad, 90. 7 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/ 300. 8 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/ 413; Ayrıca Bkz, İbn Mace, Beyrut 1975, Cihad, 30. 9 Buhârî, Megâzî 15, 16; Müslim, Cihad 119. 10 Heysemî, Mecmau’z- Zevâid, Beyrut ts., 6/120. 11 Müslümanların diğer insanlarla olan ahitlerini ve anlaşmalarını yerine getirmeleri hususunda Kur’ân’da başka âyetler de vardır. Meselâ bkz: Âl-i İmran, 3/76-77, Mâide, 5/1, Tövbe, 9/4. 12 Buhârî, Şurût 15; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/330; İbn Hişâm, es-Sîre, I-II, Beyrut ts., 2/318. 13 Mâverdi, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, Beyrut ts., s.54. 14 Ebû Zehra, Prof. Muhammed, İslâm’da Savaş Kavramı, (çev. C. Karaağaçlı), İstanbul 1976, s.42. 15 İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî, Şerhu Kitabi’s-Siyeri’l-Kebîr, (Serahsî’nin şerhi ile birlikte), Beyrut 1997, 5/44. 16 Ebû Yûsuf, Yakûb b.İbrahim el-Ensârî, Kitâbu’l-Harâc, Matbaatu Selefiyye ve Mektebetuha, Kahire, 1392, s. 204. 17 Ebû Davud, Süleyman b. Eş’as b. İshâk el-Ezdî, es-Sicistânî, es-Sünen, Thk. Muhammed Muhyiddin Abdulhamid, Dâru İhyai’s-Sünneti’n-Nebeviyye, Beyrut, ty. Cihad,165(3/84). 18 İbn Hişâm, es-Sîre, 1/649. 19 İbn Hişam, es-Sîre, 2/666. 20 Vakıdî, Megazî, Oxford 1966, 3/1117-1118. 21 Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, (trcm. Salih Tuğ), Yağmur yay., İstanbul 1991, s.75. 22 Taberî, Târîhu’t-Taberî, 2/460. 23 M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, İstanbul 1994, 2/54. 24 İbn Sa’d, Ebû Abdullah Muhammed b. Sa’d el-Menî’, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts., 2/22. 25 İbn Hişâm, 1/708-710. 26 Âsım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul, 1981, 14/304. 27 Buhârî, Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20.

İslâm’da Savaş Hukuku

İslâm’da Savaş Hukuku

İnsanlık tarihinin her döneminde, devletlerarası meseleler öncelikle diplomatik yollarla aşılmaya çalışılmış, bu yolların tıkanmasıyla da savaşlar kaçınılmaz olmuştur. Ordularını en modern silâhlarla teçhiz edip savaş meydanlarında karşı karşıya gelmekten çekinmeyen toplumlar, zafer elde etmek için her türlü yolu mubah görse de, bazı davranışlara tahammül gösterememiş, savaşmaktan da vazgeçemeyince, karşılıklı olarak bazı insanî ve hukukî kurallar koymak zorunluluğu hissetmiştir.

Günümüzde insanlık için daha korkunç bir hâl alan savaşların bugünkü hukukî kaidelerle, milletlerarası çeşitli kuruluşlarca önlenmek veya böyle bir görüntü verilmek istenmesine rağmen, dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak çatışmalar devam etmektedir. Bu açıdan bakıldığında İslâm hukuku hem savaşların önlenmesinde, hem de savaş esnasında uygulanacak kaidelerin belirlenmesinde hikmet dolu bir birikime sahiptir.

İslâm’da asıl hedef barıştır

İslâm hukukunun temel hedeflerinden biri de yeryüzünde barışı hâkim kılmaktır. İslâm hukuku, savaşın ferdî ve içtimaî hayat akışı içinde mecbur kalındığında başvurulacak bir yol olduğunu, ancak bunun belli esaslar dâhilinde yapılması gerektiğini kabul etmektedir. Savaş bir gâye değildir; sadece bir vasıta, ama mecburî durumlarda başvurulacak bir vasıtadır. Bu mânâda, İslâm savaş hukukunda savaşın müdafaa hususiyeti ağır basmaktadır. Buradaki müdafaa sadece varlığını koruma gâyesi taşımaktadır. Aşırı gidilmesi yasaklanmıştır. Allah (celle celâluhu) Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle buyurmaktadır: “Size karşı harp açanlara, siz de Allah yolunda harp açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırıları sevmez.” (Bakara–190)

İslâm’da diplomatik yollar tükenmişse, savaş kaçınılmaz bir yoldur; fakat ulaşılmak istenen bir hedef değildir. Esas olan, Allah’ın (celle celâluhu) rızasıdır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), on senelik Medine döneminde yirmiden fazla savaşa katılmıştır. Senede ortalama iki defa harbe çıkmıştır. Vefatında ise Arap Yarımadası bütünüyle Müslüman olmuştu. Bu harplerde düşman tarafında ölenlerin sayısı yaklaşık 250, Müslümanlardan şehit olanların sayısı ise 150 civarındaydı. Bu O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), insanları imha için savaşmadığını göstermektedir.

Güç kullanma yetkisi devlete aittir

İslâm tarihindeki uygulamalara bakıldığında, savaş kararını ancak devlet alabilir. Her isteyen insan veya grubun devleti bir kenara iterek, hukukun dışında rastgele savaş ilân etmesi ve güç kullanması söz konusu olamaz. Ebû Yusuf, savaşı yapacak ordunun bile savaş kararı alamayacağını söyler. Bu görüş, Maverdî tarafından da teyid edilir; hattâ Serahsi’nin Şeybanî Şerhi’nde “bir İslâm ülkesine karşı hasmâne harekata geçen bir ülkeye karşı İslâm hükümetinden müsaade almadan, harp ilân edilemeyeceği” ifade edilir. Günümüzde İslâm’ı temsil ettiklerini iddia eden bazı kuruluşların kendi içlerindeki organizasyonlarla ülke içinde veya diğer ülkelere karşı başvurdukları şiddet veya gücün kabul edilemez bir husus olduğu açıktır.

  İslâm’da savaş hukuku kaideleri ve bunların uygulanışı

Bir Müslüman savaşmak mecburiyetinde kaldığında, diğer insanların insanlık şeref ve haysiyetini rencide edemez. Çünkü savaş durumlarında bile, dinin çizdiği sınırların korunması gerektiği vurgulanmıştır. Modern dünyada meydana gelen savaşlarda büyük bir problem hâlini alan “sivillerin ve çevrenin korunması” hususu, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde en güzel şekilde tatbik edilmiştir.

Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) savaşlarında, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, kendini ibadet-i taata vermiş din adamları, işçi ve hizmetçiler savaşa iştirak etmedikleri müddetçe canları koruma altına alınmıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir askerî birliği veya orduyu sefere uğurlarken onlara “Allah’ın adı ile yola çıkın. Allah’ın dini için Allah adına savaşın. İhtiyarları öldürmeyin!” buyururlardı. Bununla birlikte Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sözünün devamında, “Manastır ehlini öldürmeyin.” buyurarak Müslümanlara karşı gelmedikleri müddetçe din adamlarının da öldürülmelerini yasaklamıştır. İşçi ve hizmetçilere gelince; onlar savaş niyetinde olmayan mustaz’af zümreler olarak tavsif edildiklerinden, düşmanla beraber olmaları onların öldürülmelerine sebep teşkil etmeyeceği yine Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından dile getirilmiştir.

Savaşta sivil halkın öldürülmesini yasaklayan Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), öldürülen insanlara karşı cahiliye döneminden kalma “müsle yapma” âdetini de ortadan kaldırmıştır. Müşriklerin savaş esnasında intikam duygularıyla öldürdükleri kimselerin kulak, burun ve tenasül uzuvlarını kesmek, karınlarını yarmak gibi âdetleri vardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Uhud Savaşı’nda amcası Hz. Hamza’nın (ra) cesedini parçalanmış olarak gördüğünde derin bir üzüntü duymuş ve: “Eğer Allah bana zafer nasip ederse, Hamza’ya yapılanın karşılığında otuz müşrike aynı muameleyi yapacağım.” demişti. Bunun üzerine: “Ceza verecek olursanız size yapılanın misliyle cezalandırın. Ama eğer sabrederseniz bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/12) mealindeki âyet nazil olunca, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yemininden vazgeçti ve kefâret ödedi.

Çevreye zarar vermeme

Mâbetlere ilişmek, ağaçları yakmak, hayvanlara dokunmak, araziyi, mâmur yerleri, yeraltı ve yerüstü servetlerini heder etmek de harp yasaklarındandır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), vefatından kısa bir süre önce, ordu komutanı Usame b. Zeyd’e (ra) şu tavsiyelerde bulunmuştur: “İnkârcı saldırganlarla çarpışın. Ahde vefasızlık etmeyin. Meyve veren ağaçları kesmeyin. Sürüleri tahrip etmeyin.” Bazı muhasaralar sırasında -Beni Nadr kabilesine yapılan askerî operasyon gibi- gerektiği kadar ağaç kesimi; “O kâfirleri kızdırmak için herhangi bir hurma ağacı kesmişseniz veya kökleri üzerinde bırakmışsanız, bu, hep Allah’ın izniyle ve o yoldan çıkmışları cezalandırmak için olmuştur.” (Haşr Sûresi–5) mealindeki âyette ifade edildiği üzere istisnadır. İstisnaî durumlar hâricinde, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ağaçların ve ürünlerin tahrip edilmesini kesinlikle yasaklamıştır.

Esirlere muamele

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), esir ve rehinelere merhamet edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Esirlerle alâkalı hukukî mânâda ilk düzenlemeler, Bedir Savaşı sonrası yapılmıştır. Savaştan kısa bir zaman sonra nâzil olan “…. Nihayet onları iyice mağlup edince, bağı sıkı tutun, onları esir alın. Savaş bittiğinde ister lütuf olarak karşılıksız salıverir, ister fidye alarak bırakırsınız. Durum şu ki: Allah dileseydi, onlardan intikamlarınızı alır, onları cezalandırırdı. Fakat O, sizi birbirinizle denemek için savaşı emrediyor.” (Muhammed, 47/4) mealindeki âyet, bir savaş hukuku problemi kabul edilebilecek bu durumun çözümünü kolaylaştırmıştır.

 

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Bedir Savaşı esirlerine son derece merhametli davranmıştır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), esirler zincirli şekilde huzuruna getirildiğinde, “Bunları bağışlayalım.” diyerek engin şefkatiyle hepsini affetmiştir. Öldürülmelerini yasaklamış, daha iyi korunmaları için onları askerleri arasında taksim etmiş, onlara müşfik olunmasını istemiştir. Bu, emir telâkki edilmiş, Sahabe Efendilerimiz (ra); “Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah rızası için fakire, yetime ve esire ikram ederler.” (İnsan, 76/8) mealindeki âyeti referans alarak, ekmeklerini esirlere verip, kendileri hurmayla yetinmişlerdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrıca bir cemile yaparak, fidye verip serbest kalabilecek durumdaki bu esirleri, on Medineliye okuma-yazma öğretme şartıyla serbest bırakmıştır. Sonraki dönemlerde esirler, toplama kamplarında değil, sosyal hayatın içinde, meselâ bir Müslüman’ın evinde karnı doyurularak, giyim ihtiyaçları karşılanarak ağırlanmış; hattâ vasiyetleri bile yerine getirilmiştir.

Emniyet, selâmet, huzur mânâlarını ihtiva eden İslâm, öncelikle sulhu savunmuş, savaş kaçınılmaz olduğunda ise, nasıl davranılacağını, nelerin yasak olduğunu detaylı bir şekilde düzenlemiştir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) uygulamalarıyla şekillenen bu düzenlemeler, milletlerarası savaş büyük bir katkı sağlamıştır.

Kaynaklar – İsmail Kıllıoğlu, “Savaş ve Hukuk”, İlim ve Sanat, Temmuz-Ağustos 1986, Sayı 8, cilt 2, s. 32.   – Davut Aydüz, “İslâm’da Savaş Hukuku Prensipleri”, Yeni Ümit, Temmuz-Ağustos-Eylül 2012.   – M. Fethullah GÜLEN, Sonsuz Nur, İstanbul 1994.

Çalıntı olduğu bilinen mal satın alınabilir mi?

Çalıntı olduğu bilinen mal satın alınabilir mi?

Yapılan bir alışverişin sahih ve caiz olabilmesi için, alışverişe konu olan malın meşru ve helâl olması gerekir. Buna göre domuz eti, şarap veya murdar hayvan alım-satımı caiz olmadığı gibi, bir kişinin çaldığı veya gasp ettiği bir malı satması ve bir başkasının da bunu satın alması da aynı şekilde caiz değildir. Çünkü başka birisinden çalınmış veya gasp edilmiş bir mal, çalan veya gasp eden kişi hakkında haram olacaktır. Söz konusu malın bizatihi kendisinin helâl olmasının da bir önemi yoktur.

Öte yandan hırsızlık veya gasp gayrimeşru birer kazanç yolu olduğu için, çalınan veya gasp edilen bir malın mülkiyeti bir başkasına intikal etmez. Farklı bir ifadeyle, hırsızlık yapan bir kimse her ne kadar çaldığı malın zilyedi olsa da onun gerçek maliki değildir. Dolayısıyla bir insanın mülkiyeti altına almadığı bir malı bir başkasına satması da sahih değildir. Malın gerçek sahibinin ise ne malının çalınmasına ne de bu malın bir başkasına satılmasına rızası olmayacaktır. Hâlbuki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mü’minin malının ancak gönül hoşnutluğu ile alınabileceğini beyan buyurmuştur.[1]

Buna göre satın alacağı bir malın, hırsızlık, gasp veya haksız kazanç yoluyla elde edildiğini bilen bir kişinin, bu malı satın alması caiz değildir. Nitekim konuyla ilgili olarak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

  مَنِ اشْتَرَى سَرِقَةً وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهَا سَرِقَةٌ فَقَدْ شُرِكَ فِي عَارِهَا وَإِثْمِهَا

Çalıntı bir malı, çalıntı olduğunu bilerek satın alan kimse, onun günah ve ayıbına ortak olmuş olur.”[2]

Ayrıca çalıntı bir malı satın almak, “Düşmanlık ve günahta yardımlaşmayın.”[3] âyetinin mazmununa da zıttır. Zira böyle bir malı satın alan kişi, batıl yollarla insanların mallarını alan hırsız veya zâlim insanları desteklemiş ve cesaretlendirmiş olacaktır ki bunun da düşmanlıkta yardımlaşma sayılacağında şüphe yoktur.

Bununla birlikte yukarıdaki hadis-i şerifte geçen, “bilerek” kaydı önemlidir. Çünkü bir insanın bilmeden böyle bir mal satın almasının bir vebali olmayacaktır. Fakat fıkhın birçok meselesinde olduğu gibi burada da kesin olarak bilmenin yanında zann-ı galibe de itibar edileceğini ifade etmek gerekir.

Konuyla ilgili Fetava-i Hindiyye’de şu hükme yer verilmiştir: “Çarşıda satılan malların durumunu soruşturan bir kişi, bunların çoğunluğunu haram malların oluşturduğunu, çarşı esnafı arasında faizli muamelelerin ve fasit akitlerin cereyan ettiğini öğrenirse, böyle bir kişinin yapacağı alış-veriş hakkında üç ihtimal vardır. İlk olarak eğer bu kişi zann-ı galibiyle satın alacağı malın bir başkasından zulüm yoluyla alındığını ve çarşıda satıldığını bilirse, söz konusu mal elden ele dolaşmakta olsa bile onun bu malı almaması gerekir. İkinci olarak bu kişi satın alacağı malın bizatihi haram olduğunu bilir fakat onun helâl olan başka bir mal ile karıştığını ve ayrılmasının da mümkün olmadığını anlarsa, aynı şekilde onun bu malı satın almaması gerekir. Eğer satın alırsa kerahatle birlikte bu mal onun mülkiyetine dâhil olur. Üçüncü olarak eğer bu kişi söz konusu malın gasp edilmemiş olduğunu ve faiz ile de alınmadığını bilirse, onu alması caiz olur.” Söz konusu ihtimallerden sonra bütün bu hükümlerin fetva gereği verildiği söylenmiş ve evlâ olan davranışın ise şüpheli şeylerden sakınmak olduğu ifade edilmiştir.[4]

Söz konusu hükümler günümüzde satın alınması düşünülen bir mal ile ilgili karar vermede de yönlendirici olacaktır. Buna göre bir malın çalıntı olup olmadığı kesin olarak biliniyorsa, bu bilgiye göre hareket edilmesi gerekir. Bilinmediği durumlarda ise zann-ı galibe bakılmalıdır. Meselâ sattığı malın kesin olarak çalıntı olduğu bilinmese bile, hırsızlığı veya zalimliğiyle meşhur bir insanın mallarını satın almak caiz olmayacaktır. Çünkü zann-ı galiple böyle bir kişinin elinde bulunan malların gayrimeşru yollarla elde edildiğine hükmedilir. Aynı şekilde sokak aralarında dolaşarak veya yollara tezgâh kurarak piyasa fiyatının çok altında mal satan kimselerin sattıkları bu mallara en azından şüpheyle yaklaşılması ve bunlardan uzak durulması ihtiyata daha muvafıktır.

Çalınan veya gasp edilen bir mal emanet hükmündedir. Bu malın uygun bir şekilde muhafaza edilmesi ve sahibine geri verilmesi gerekir. Dolayısıyla malın asıl sahibinin ispat ettiği takdirde malını hırsızdan veya gaspçıdan geri alma hakkı bulunduğu gibi, onların sattığı kimselerden de geri alma hakkı vardır. Çalıntı bir malı satın alan kimsenin elindeki malın ücretini ödediğini ileri sürerek buna itiraz etme hakkı da yoktur. O, elindeki malı asıl sahibine iade eder ve uğradığı zararı karşılaması adına da hırsıza başvurur ve parasını ondan ister.

[1] Dârakutnî, Sünen, 3/424 (2885); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 34/299 (20695).

[2] Hâkim, el-Müstedrek, 2/41 (2253); Beyhakî, es-Sünenü`l-kübrâ, 5/547 (10826); İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 4/453 (22060).

[3] Mâide sûresi, 5/2.

[4] Heyet, el-Fetâva’l-Hindiyye, 5/364.

Kıtmir kolyesi, Allah isminin yazılı olduğu kolye vb. gibi eşyalarla tuvalete, banyoya girmek sakıncalı mıdır?

Kıtmir kolyesi, Allah isminin yazılı olduğu kolye vb. gibi eşyalarla tuvalete, banyoya girmek sakıncalı mıdır?

Şüphesiz ki, ayet ve çeşitli duaları ihtiva eden kitapçıkları kirli yerlere götürmemek, tuvalete sokmamak en güzelidir. Mümkün olsa da buralara girerken münasip bir yere konsa, çıkarken de alınıp yine cebe indirilse. Ama bu, en güzeli olmasına rağmen her zaman mümkün değildir. Diğer taraftan, gerek okumak gerekse korunmak için cepte gezdirilen kitapçığı ‘üzerine alma, gezdirme’ demek de uygun olmasa gerekir. Bu sebeple değerli fıkıh kitabı Mülteka’nın şerhi Dâmâd’dan bir nakil yaparak çıkış yolu tesbit ve tercih edeceğiz. Şöyle denmektedir mezkûr kitaptaki kayıtta: “Cebinde Kur’an ayetlerinden yahut da Allah’ın isimlerinden yazılar bulunan kimsenin, bunlarla tuvalete girmesinde beis yoktur. Bunlar bir şeye sarılı olursa yine beis yoktur. Sarılı olmak hürmete daha yakındır. Bununla beraber, mümkün olduğu kadarıyla tedbir alıp dışarıda temiz bir yere bırakmak daha güzeldir.” Bu konuda verilen bir misalde, yüzük üzerindeki ayet ve mübarek kelimelerden de söz edilmekte, ayet yazılı yüzükle tuvalete girilmemesi gerektiği ifade edilirken, yüzüğün ayet yazılı kısmı avuç içine alınıp da muhafaza edildiği takdirde girilebileceğine de işaret edilmektedir. Bu açıklamalara göre, kitapların bir beze yahut da münasip bir kâğıda ve benzeri özel sargılara sarılıp da cepte bulunması halinde mahzur olmayacağı noktası kuvvet kazanmaktadır. Tuvalete giremeyeceğinden korkarak bunları terk etmektense, cebine koyup hürmetli şekilde muhafaza ederek taşımayı tercih etmekte isabet olsa gerektir. Bu kolyelerin korumasından ziyade, Allah’ın koruduğunu unutmamak gerekir. Bu tür kolyeleri vesile bilmek lazımdır. Allah kuluna zarar verilmesine izin vermediği müddetçe kolye olsa da olmasa da kimse o kula zarar veremez. Asıl koruyan Allah’tır. Eğer bazı musallat olma durumlarından ötürü bir hocanın tavsiyesiyle takılıyorsa bunları çıkarmamakta fayda vardır. Bu durum ileri derecedeyse tuvalete girerken de çıkarılmayabilir.

Osmanlı’da Hukukun Üstünlüğü

Osmanlı’da Hukukun Üstünlüğü

Osmanlı hakkındaki yanılgılardan birisi, padişahın, dönemin kralları gibi sınırsız yetkilere sahip zannedilmesidir. Böyle olunca, krallıkla idare edilen ülkelerdeki gibi, Osmanlı Devleti’nde de her işin padişahın iki dudağı arasında olduğu kanaati hâsıl olmaktadır. Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin idarî yapısı o dönemin monarşik krallıklarından çok farklıdır. Padişah ve kendisine bağlı yöneticiler hukuk kurallarına uygun şekilde hareket etmek mecburiyetindedirler.

Osmanlı devlet yapısını şekillendiren Fatih Sultan Mehmed, meşhur Teşkilât Kanunnâmesi’nde evletin iki temel unsuru olarak ehl-i örf ve ulema sınıfını saymaktadır. Ehl-i örfün, yani yönetici sınıfın başında sadrazam; ulema sınıfının başında ise şeyhülislâm yer almaktadır. Padişah devlet yönetiminde ehl-i örf ile ulema arasında denge kurmakta ve bunları birbirleriyle denetlemektedir.  

Ulema sınıfı her ne kadar askeriye denen devlet memurları grubunda yer alsa da, onlardan daha arklıdır. İlk olarak, ulemanın reisi olan şeyhülislâm Divân-ı Hümâyun üyesi değildir. Hâlbuki ehl-i örfün reisi olan sadrazam, Divân-ı Hümâyun’un hem üyesi hem de başkanıdır. Dolayısıyla padişah, sadrazam üzerinde doğrudan doğruya yetkilerini kullanırken, şeyhülislâm üzerinde o derece müessir değildir. Dinin temsilcisi olarak şeyhülislâm padişahı da denetleyici bir makamdır. Benzer şekilde, ulema sınıfı da ehl-i örf sınıfından bağımsız ve onları denetleyici bir statüde bulunmaktadır. Böyle olunca ulema sınıfı ve şeyhülislâm padişahtan kısmen bağımsız bir grubu teşkil etmektedir.

Padişahın sınırlı yetkileri

İslâm hukuku padişaha sınırlı bir yasama yetkisi vermiştir. Dolayısıyla padişahın mutlak yasama yetkisinden bahsedilemez. Çünkü İslâm hukukunda bu yetki Allah’a (celle celâluhu) ve ikinci derecede Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) aittir.

Padişah kendisine tanınan sınırlı yasama yetkisini üç şekilde kullanabilir. İlk olarak, İslâm hukukuna ait hükümleri kanun hâline getirebilir. Meselâ, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye böyle bir kanundur. İkinci olarak, İslâm hukukuna ait farklı görüşlerden birisini tercih edebilir. Üçüncü olarak, İslâm hukukunun düzenleme yapmadığı alanlarda, yine İslâm hukukunun genel prensiplerine uygun olarak kanun hazırlatır.

Padişahın yürütme ile alâkalı yetkileri de sınırlanmıştır. Yürütmenin başı olan padişah Fatih döneminden itibaren Divân-ı Hümâyun’a (bakanlar kurulu) bizzat başkanlık etmeyi bırakmıştır. Bu dönemden itibaren veziriazam, Divân-ı Hümâyun’a başkanlık etmiş ve alınan kararları telhis ve takrir yoluyla padişaha arz etmiştir.

Yargılama yetkisi esas itibariyle padişaha ait olmakla birlikte, uygulamada padişah yargı yetkisini vekil olarak görevlendirdiği kadılar aracılığıyla kullanmıştır.

Şeyhülislâmların denetleme vazifesi

İslâm tarihinde ilk defa Hz. Ömer (ra) döneminde başlayan eyaletlere, valilerden bağımsız, doğrudan merkeze bağlı kadılar tayin etme geleneği, Osmanlı Devleti’nde de uygulanmıştır. Günümüzdeki yargının yasama ve yürütmeyi denetleme görevi İslâm tarihinin ilk devirlerine kadar gitmektedir. Osmanlı Devleti aynı fonksiyonu başında şeyhülislâmın bulunduğu ulema sınıfı aracılığı ile gerçekleştirmiştir. Üstelik bu denetim Batılı sistemlerde olduğu gibi sadece hukuk çerçevesinde kalmamakta, daha şümullü olarak dinî alanda da yapılmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin bu idarî sistemi başta İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılı devletleri de etkilemiştir. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri, yönetim sistemlerini yapılandırırken Osmanlı Devleti’nin hukukun üstünlüğüne dayalı idarî yapısını örnek almıştır. Söz gelimi İngiltere’de idarî yargı ve adlî yargı ayrımı bulunmamaktadır. Tıpkı Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi idarî davalara adlî yargı hâkimleri bakmaktadır.

Şeyhülislâmın yürütmeyi denetlerken azledilme endişesi yaşamaması gerekmektedir. Bu sebeple ilk dönemlerde şeyhülislâmlar ömür boyu görevde kalmışlar ve herhangi bir şekilde azil endişesi yaşamamışlardır. Bu dönemlerde padişahların şeyhülislâmları görevden alma yetkileri bulunmamaktadır. Osmanlı klâsik dönemine tekrar dönülmesi için bir risale kaleme alan Koçi Bey, padişahın şeyhülislâmı azil yetkisinin olmadığını söylemektedir:

“Bir âlim, şeyhülislâm olduktan sonra artık mazul olmazdı. Zîrâ fetva mansıbı aziz, şerefli ve güzide bir ilmî mansıptır. Onun hürmeti başkasına benzemez, azil kabul etmez ve âlim o makama layık olmaz. Öncelikle şeyhülislâm olan kimseler fazilet ve kemal sahibi olmalarının dışında padişah hazretlerine uygun bir lisanla nasihat ederek doğruyu söylemekten geri kalmazlardı. Ayrıca din ve devletin bozulmaması için çalışır ve insanların haksızlığa uğramaması için uğraşırlardı. Şeyhülislâmlığa böyle bir âlim getirildikten sona bir daha azledilmemelidir.”1

Yukarıdaki metinden de anlaşılacağı gibi Osmanlı’da ulemanın en seçkinleri şeyhülislâmlık makamına getirilmiş ve bu seçkin âlimler diğer yöneticiler bir tarafa, gerekirse padişahı da eleştirmişlerdir. Bunlardan Molla Fenari, Yıldırım Bayezid’in şahitliğini reddetmiş; Molla Gürani, Fatih’i ciddiyetle tenkit etmiş; Zenbilli Ali Efendi, 2. Bayezid’in görüşme talebini reddetmiş ve Yavuz Sultan Selim’in hukuka aykırı icraatlarına karşı durmuştur.2

Divan-ı Mezalim

İslâm devlet geleneğinde adalet mülkün yani devletin temeli kabul edilmekte, devletin bekâsı doğrudan doğruya vatandaşın hoşnutluğuna bağlanmaktaydı. Halkın şikâyetlerini dinlemek ve adaleti yerine getirmek hükümdarın başta gelen görevlerinden sayılırdı. Bu sebeple İslâm devletlerinde hükümdarın bizzat başkanlık ettiği ve halkın şikâyetlerini dinleyip hüküm verdiği Darü’l-adl, Divân-ı A’la veya Divân-ı Mezâlim denilen mahkemeler kurulmuştu.3

İlk Osmanlı hükümdarlarından Orhan Gazi ve 2. Murad sabahları saray kapısı önünde yüksek bir yere çıkarak halkın şikâyetlerini dinler ve hüküm verirlerdi. Osmanlı hükümdarları Divân-ı Hümâyun’da başkanlık vazifesinden çekildikten sonra da, Kasr-ı Adâlet veya Adâlet Köşkü denilen bir yerde, divana açılan pencere arkasından halkın şikâyetlerini dinlemeye devam etmişlerdi.4

Bir idarî yapıda adaletin varlığı, yöneticilerin halk ile aralarına engeller koymamaları ile anlaşılır. İhtiyaç sahipleri ve haksızlığa uğrayanlar her zaman durumlarını arz edecek bir makam bulabilmelidir. Bu husus üzerinde duran Kınalızâde Ali Çelebi, ülkede adaletin sağlanabilmesi için padişahın meydanda olması, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılaması, haksızlığa uğrayanları koruyup kollaması ve mağduriyetlerini gidermesi gerektiğini söylemektedir. Padişah mümkünse her gün halkın meselelerini dinlemeli, mümkün değilse haftada veya ayda bir gününü mutlaka bu işe ayırmalıdır.5 Osmanlı padişahları Divan-ı Mezalim geleneğini sürdürmüşler, halkın kendilerine ulaşabilmesi için uygun şartları hazırlamışlardı.

Kazalarda yönetimin kadılara bırakılması

Osmanlı Devleti’nde uygulanan yönetim sisteminin orijinal taraflarından birisi de, kazalarda yönetimin kadılara bırakılmış olmasıdır. Kaza, kadının hukukî ve idarî yetkilerini kullandığı birim demektir. Kazalarda ehl-i örf denilen yönetici sınıftan kimseler olduğu hâlde, yönetimin kadılara bırakılması, hukukun üstünlüğünü, ilmin saygınlığını gösteren çarpıcı bir durumdur. Bu sisteme göre kazalarda bulunan bütün devlet görevlileri kadıya bağlı olarak görev yapmaktadır. Dolayısıyla idareciler kadıya bağlı olarak çalıştırılarak hukukun üstünlüğü sağlanmış olmaktadır.

Ayrıcalıklı sınıfların olmaması

Osmanlı Devleti’nde adalete ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir yapının olmasının bir sebebi de toplumda ve devlette ayrıcalıklı sınıfların olmamasıdır. Aynı dönemde Avrupa’da bulunan asiller, ruhbanlar ve burjuvalar gibi sınıflar Osmanlı toplumunda görülmez. Osmanlı toplumunda kanun egemenliğini sarsacak şekilde ayrıcalıklı sınıflara yer yoktur. Ehl-i örf (yönetici) sınıf, hiçbir zaman Avrupa’daki derebeyleri gibi toprağın ve köylülerin sahibi değildir, sadece devleti temsil eden yöneticilerdir. Ulema sınıfı da Avrupa’daki ruhbanlara benzemez. Ruhban sınıfının Avrupa’da halk üstünde kuvvetli yetkileri vardır. Ulema sınıfını oluşturan müderris, kadı, müftü ve imamların insanlar üzerinde ruhbanlar gibi yetkileri yoktur. Bunlar kendilerine verilen görevleri hukuk çerçevesinde yapan memurlardır.6

Kanun karşısında herkesin eşit olması

Osmanlı toplumu kanun karşısında herkesin eşit olduğu insanlardan oluşur; bir köylü ile padişah bu noktada eşittir. Mahkemeler sıradan insanı yargıladığı gibi padişahları da yargılama yetkisine sahiptir. Osmanlı tarihinde padişahların sıradan insanlar gibi mahkemede yargılandığı davalar bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in bir gayrimüslim mimar ile olan davası bunlardandır.

Fatih, Rum Mimar Sinanüddin Yusuf b. Abdul­lah’ı Fatih semtindeki Havariyyun Kilisesi’nin arazisi üzerinde bir cami inşasıyla görevlendirmişti. Bunun için mimara gerekli malzemelerin yanısıra iki büyük mermer sütun da teslim etmiş ve caminin Ayasofya’dan daha büyük olması gerektiğini söylemişti. Fatih, tamamlanan caminin Ayasofya’dan daha büyük yapılmamasından ve teslim ettiği iki mermer sütunun üçer arşın kısaltılmış olmasından dolayı mimara öfkelenmişti. Mimar Sinanüddin ise sütunları kısaltmasaydı, caminin kubbesinin çok yüksek olacağını ve depremlere dayanamayacağını söylemişti. Bu cevabı ikna edici bulmayan Fatih, Mimar Sinanüddin’in ellerini kestirmişti.

Bunun üzerine Mimar Sinanüddin, padişahı İstan­bul ve Eyüp kadılarına şikâyet etmiş; ancak onlar padişahı yargılamayı göze alamamışlardı. Daha sonra bu şikâyeti Üsküdar’da kadılık yapan Hızır Çelebi’ye ulaştırmıştı. Kadı Hızır Çelebi, mimarı dinledikten sonra padişahı mahkemeye davet etmişti. Çağrıya icabet eden Fatih, mahkemede başköşeye oturmak isteyince, Kadı Hızır Çelebi ihtarda bulunmuştu: “Oturma Beğüm! Hasmunla mürafaa-i ser olup ayak beraber dur.”

Hızır Çelebi, davacı ve davalıyı dinledikten sonra kısas olarak Fatih Sultan Mehmed’in de elinin kesilmesine karar vermişti. Padişah sükûnetle kararı dinlerken mimar hayretler içinde kalmıştı. İstanbul fatihi koskoca Sultan Mehmed’in eli kesilecekti. Bir süre sonra kendisine gelen mimar, kısas yerine diyet -yani tazminat- ödenmesine karar verilmesini talep etmişti. Bunun üzerine mahkeme Fatih tarafından mimara ömür boyu günlük 10 akçe diyet ödenmesine karar vermişti. Fatih ise, bu 10 akçeyi 20 akçeye çıkarmıştı.7

Atamalarda kanunlara uygun davranılması

Osmanlı’da hukukun üstünlüğünü gösteren kurallardan birisi de, bir göreve atama yapılırken kanunlara uygun davranılması ve bu kanunların padişah da dâhil kimse tarafından değiştirilememesidir. Osmanlı Devleti’nde idarî, askerî veya ilmî bir makama gelmek için belirli şartlar ve kurallar vardı. Bu kurallara aykırı olarak bir kimsenin o makama tayin edilmesi mümkün değildir. Padişah da olsa bu kurallara uymayan kimse bir makama atanamazdı. Meselâ, Yavuz Sultan Selim gibi otoriter bir padişah Çaldıran Savaşı sırasında görüşlerini çok beğendiği Baş Defterdar Pîrî Mehmed Çelebi’yi sadrazamlığa getirmek istediği hâlde bunu yapamamıştır. Şah İsmail’i uzun bir takip sonunda yakalayıp savaşa mecbur eden Yavuz, istişare meclisini toplamış, vezirler askerin yorgun olduğunu ve hemen savaşa girilmemesi gerektiğini söylemişti. İstişare meclisindekilerden birisi olan Pîrî Mehmed Çelebi ise askerin içinde Şah İsmail sempatizanlarının bulunabileceğini ve beklendiği takdirde bunların organize olarak isyan çıkarabileceğini, bundan dolayı hemen savaşa girilmesinin daha doğru olacağını söylemişti. Bu görüşü çok isabetli bulan Yavuz: “İşte yegâne doğru görüş sahibi, yazık ki vezir olamamış.” demişti. Bir makama gelebilmek belirli kurallara bağlı olduğu için Yavuz Sultan Selim, Pîrî Mehmed Çelebi’yi hemen sadrazam yapamamış, ilk önce üçüncü vezirliğe tayin etmiş ve ancak 3 sene 3 ay 11 gün sonra sadrazamlığa atayabilmişti.

Kanunî döneminde de atama kurallarına aynı şekilde uyulduğu görülmektedir. Bu dönemde Barbaros Hayreddin Paşa, Cezayir’i ve kendi donanmasını Osmanlı hizmetine sunduğu hâlde, ömrü boyunca beylerbeyilikte kalmış, hiçbir zaman vezir olamamıştı. Barbaros Hayreddin Paşa, Preveze Deniz zaferini kazanmış olmasına rağmen vezirliğe getirilmedi. Bunun sebebi ise kaptan-ı deryalığın payesinin beylerbeyilik olmasıydı. Benzer şekilde Turgut Reis, Trablusgarb’ı fethettiğinde, Kanunî buranın beylerbeyiliğini kendisine vereceğini vaat ettiği hâlde bunu yapamamış; onun yerine Tacura Sancakbeyi Hadım Murad Paşa’yı tayin etmişti. Yine Turgut Reis 1553 yılında Korsika seferinde büyük başarı gösterince Kanunî kendisine Cezayir Beylerbeyiliği ve Kaptan-ı Deryalık vermek istemiş; ancak Rüstem Paşa’nın karşı çıkması sebebiyle atamayı gerçekleştirememişti. Turgut Reis’in Trablusgarp Beylerbeyi olması ise, ancak Hadım Murad Paşa’nın vefatı üzerine gerçekleşebilmişti.8

Kanunî devrinde İstanbul’da bulunan Avusturya Elçisi Busbek göreve atamaların liyakate göre olduğunu, başka herhangi bir ölçünün kullanılmadığını şu sözleriyle ifade etmektedir: “Hiç kimse sırf filanın neslinden gelmiş olmak dolayısıyla diğerlerinden mümtaz bir mevkiye çıkamaz… Sultan, herkesin vazife ve memuriyetini verirken ne servete önem verir ve ne de boş ricalarla iddialara kulak asar. Yalnız liyakate bakar, seciye arar, fıtrî kabiliyet ve istidadı düşünür. İşte bu şekilde herkes kendi liyakat ve kabiliyetinin karşılığını görür. Her memuriyetin başında o görevi en iyi yapacak bir kişi bulunmaktadır. Türkiye’de herkes makam ve ikbalini kendisi gerçekleştirir. Türkler insanlarda kabiliyetin anne-babadan geçtiğine ve miras gibi elde edildiğine inanmazlar. Namussuz, tembel ve atıl olanlar hiçbir zaman yükselemezler, itibarsız ve hakir bir hâlde kalırlar. Türklerin her teşebbüslerinde başarılı olarak hâkim bir millet hâline gelmelerinin ve her gün sınırlarını genişletmelerinin sırrı budur. Bizde liyakat ve iktidara yer ayrılmamıştır. Bizde her şey doğuşa bağlıdır. Yüksek mevkilere çağrılacak adamların kimin neslinden geldiklerine bakılır.”9

Netice olarak, Osmanlı Devleti’nde padişahtan sıradan vatandaşlara kadar herkes hukuk kurallarına uygun hareket etmek mecburiyetindeydi. Devletin idarî ve hukukî sistemi, hukukun üstünlüğüne göre kurulmuştu. Başında şeyhülislâmın bulunduğu ilmiye ve yargı teşkilâtı, idarecileri denetler, gerektiğinde yargılardı. Kazaların yönetimi kadılara bırakılmış, buralardaki devlet memurları kadıya bağlanmıştı. Osmanlı Devleti’nin uyguladığı hukukun üstünlüğüne dayalı bu devlet sistemi, günümüzde ülkemiz ve dünya ülkeleri için örnek olmaya devam etmektedir.

DİPNOTLAR
  1. İsmail Hami Danişmend, İstanbul Fethinin İnsanî ve Medenî Kıymeti, İstanbul 1953, s. 38-39 (sadeleştirilmiştir).
 
2. Danişmend, İstanbul Fethinin İnsanî ve Medenî Kıymeti, s. 39.
 
3. Halil İnalcık, “Osmanlı Hukuk Sisteminde Adaletin Üstünlüğü”, Adalet Kitabı, Ankara 2007, s. 141.
 
4. İnalcık, “Osmanlı Hukuk Sisteminde Adaletin Üstünlüğü”, s. 141.
 
5. Fahri Unan, “Osmanlı Devlet Felsefesi’nde Adalet”, Adalet, Ankara 2007, s. 114.
 
6. Abdullah Demir, Ahmed Cevdet Paşa ve Ruhbanlık Üzerine, Sızıntı, Ocak 1998.
 
7. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, Millet Kütüphanesi, Ali Emiri Koleksiyonu, I/36; Abdurrahman Adil, Hâdisat-ı Hukukiyye, İstanbul, 1932, s. 185-186; İsmail Hami Danişmend, Fetih ve Fatih, Timaş Yayınları, İstanbul, 2008, s. 116- 117.
   
8. Danişmend, İstanbul Fethinin İnsanî ve Medenî Kıymeti, s. 40.
   
9. Ogier Chiselin Busbecq, Türk Mektupları, çev. H. Cahit Yalçın, İstanbul 1939, s. 82-83.
 

Hukuk, Hukukun Üstünlüğü ve Uygulama

Hukuk, Hukukun Üstünlüğü ve Uygulama

Toplum düzeninin sağlanıp huzur ve güvenin yerleşmesinde, şahıs veya komitelerin üstünlüğünden ve sözlerinin geçerli olmasından çok, hukuk prensiplerinin üstün olması gerekmektedir. Kanunlar ne kadar iyi olursa olsun, eğer cemiyette, sadece zayıflara uygulanırsa, bu kanunlar o cemiyete faydadan çok zarar getirirler. Avrupa’da, güçsüzlere tatbik edilen özel kanunların, birçok problemi ve yan tesirleri de beraberinde getirdiğini görüyoruz. Kendi çocuklarını bile yiyen 1789 ihtilâli ile ancak belli noktalara gelinebilmiştir. Ama şu gün için bile dünyanın pek çok yerinde çifte standartlar uygulanmaya devam etmektedir. Orta Amerika’da, Güney Afrika’da Filistin ve Afganistan’da yapılan uygulamalar gözler önündedir. Medenî Avrupa’nın işçilerimize reva gördüğü ayırım da meydandadır. Çeşitli baskısı çıkarılan kanunlar da herkes tarafından bilinmektedir, bu durumda hukuk yönünden eşitlikten veya hukukun üstünlüğü prensibinden bahsedilebilir mi?

Halbuki 1400 sene önce Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu prensip hususunda tavizsiz davranışını ortaya koymuş, bilhassa asîl bir hırsız kadının cezasının kaldırılması için araya girenleri çok zor bir durumda bırakmıştır. Kanunları uygulamada bazı insanları müstesna sayma keyfiliğe müsâit tavizler verme, kitlelerde İşkence ve zulümlere yol açtığı için, Hristiyan âlemi bunun kötülüklerini uzun müddet sırtında taşımış, daha sonra, kanunların çiğnenmemesi için denetleyici kontrol sistemleri geliştirme mecburiyetinde kalmıştır. Çoğunluğa dayanan sistemlerin, siyasî iktidarlara tanıdığı imkânların sebep olacağı zararları önlemek için de Anayasa Mahkemelerini ve diğer Yüksek mahkemeleri kurmuşlardır. Ama bunlar da hâlâ bir kısım haksızlıkları önleyememektedir. Dolayısiyle kitleleri meydana getirecek insan unsurunun çok iyi eğitilmesi gerekmektedir. Bunun için de imân duygusunun, şaşmaz ilâhî adaletin, gelecek bir muhteşem hesap gününün kalplere yerleştirilmesi ve buna bağlı bir mesuliyet anlayışının vicdanlara ışık tutmasının sağlanması icap etmektedir.

Sosyal düzen kurallarından biri olarak bilinen hukuk, günümüzde, kişilerin birbirleriyle ve toplumla olan ilişkilerini düzen-iyen ve ihlâli halinde müeyyidelerle, devlet desteğiyle desteklenen kurallar bütünü olarak tanımlanmaktadır. Arapça asıllı olan hukuk, hak teriminin çoğuludur. Haklar anlamınadır. Ne var ki, dilimizde hukuk denilince, haklar anlaşılmaz fakat bir tür sosyal düzen kurallar akla gelir.

İlk insanlardan beri var ola gelen hukuk kuralları köken, kaynak itibariyle farklı farklı durumlar arz eder. Vahye dayanan ilâhî kaynaklı hukuk kuralları olduğu gibi, beşerî kaynaklı, hukuk kuralları da vardı r. Mesela Roma, Babil, Germen … hukuku birer beşerî kaynaklı hukuk sistemleridir. Yahudi hukuku, İslâm hukuku… da birer ilâhî kaynaklı hukuk düzenleri olarak bilinir. Beşerî kaynaklı hukuk sistemleri yalnızca dünyevî ilişkileri ve olanı düzenlerken ilâhî vahye dayananlar kişiler arasındaki dünyevî ilişkiler yanında işin ahlâkî yönünü, Allah ile kulu arasındaki ilişkileri, ibâdet biçimlerini de düzenlemektedir, olanla birlikte olması lâzım gelen üzerinde de durulmaktadır.

Nitekim böyle bir kapsam genişliği nedeniyledir ki, İslam fıkhının tanımı, “Kişilerin, yararlarına ve zararlarına olan şeyleri bilmesi ilmi” şeklinde yapılmaktadır. Böyle olunca da kişinin yarar ve zararına olan şeyler yalnızca karşılıklı ilişkilerden doğan şeyler olmayıp, ibâdet gibi şeyleri yapıp yapmamaktan doğan yararlar ve zararlar da bu tanımın içerisine girmektedir. Oysa günümüz beşerî hukuk sistemleri, ibâdet ilişkilerini, kişilerin yaratanıyla olan görevlerini bir vicdan işi haline getirmiş kişilerin kendi istek ve iradelerine bırakmıştır. Yapanlar ve yapmayanlar hakkında herhangi bir müeyyideyi öngörmemektedir.

Yalnızca dünya ile olan ilişkilerde kuralları ihlâl durumu karşısında her hukuk sisteminde bazı cezalar öngörülmüştür. Bunlardan amaç, yapılan işlemlerin geçersizliğini sağlamak, haksızlıkta bulunanları cezalandırmak, başkalarını da benzeri davranışlarda bulunmaktan önlemektir. Nitekim “hukukun üstünlüğü” ilkesi bütün anayasalarca benimsenmekte, birer ilke olarak anayasalara yerleştirilmektedir. Bu temel ilkelere, kurallara uymayanlar her kim olursa olsun, uymamalarının karşılığını kesinlikle bulma, cezai müeyyidelerle karşılaşma ortamı yine hukukla sağlanılmıştır. Esasen böyle yapılmazsa o zaman hukuk düzeninden de söz edilemez. Orada keyfîlik, kişilerin iradelerinin üstünlüğü söz konusudur. Kur’ân da, geçmiş milletlerin ileri gelenlerinin ilâhî kitaplarındaki bazı emirferi kendileri için uygulamadıklarından, zayıflar için uyguladıklarından, nefislerine ağır gelen kuralları uygulamayıp kendi arzuları doğrultusunda koydukları kuralları uyguladıklarından yer yer bahsedilmekte ve sırf bu sebeple helak oldukları ifade buyrulmaktadır. Aynı durum beşerî hukuk sistemlerinde de görülür; orada da kilise babalarının, derebeylerinin, kralların emirleri hep zayıflar, güçsüzler için işlemiş, ileri gelenler için özel hükümler uygulanmıştır. Pek tabiî böyle bir sakat uygulama saltanatlarının kısa zamanda sönmesine, çökmesine sebep olmuştur. 1789 Fransız İhtilâli sırf bu keyfî durumu sona erdirmek, hukukun üstünlüğünü toplumda geçerli kılmak için yapılmamış mıdır?

Hz. Muhammed (a.s.), kendi döneminde getirdiği dinin kurallarını tam hâkim ve geçerli kılmak için tavizsiz hareket eylemiş, kuralları çiğneyen, onlara uymak istemeyenleri ağır bir dille yermiştir. Bir keresinde, asillerden bir kadının hırsızlıkta bulunduğu haberi kendisine ulaşınca yargılaması sonucu elinin kesilmesine karar vermiş, fakat kadının kabilesinden bazıları onun için aracı olmuşlar, cezanın infaz edilmemesini Hz. Peygamberden istemişlerdir. O da. “Hırsızlıkta bulunan kızım Fâtıma bile olsa elini keserim, cezası ne ise onu uygularım.” buyurmuştur.

Görülüyor ki, şu örnekte ve uygulamada da güdülen amaç, kitlede kuralların tavizsiz uygulanması, hukukun üstünlüğünün sağlanılması, kişilerin keyiflerine, arzu ve isteklerine, takdirlerine bırakılmamasıdır. Yine Kur’ânda Allah (cc), Peygamberine şu emri vermiştir; “O halde(ey Habibim sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin…” (Hûd 11/112)

İşte gönderilen bütün emir ve yasaklara basta Peygamber olmak üzere onun yolunda yürüyen, onunla beraber olan herkesin eksiksiz uymaları kesin bir şekilde açıklanmaktadır. Bunun bir istisnası, keyfîliğe yol açıcı bir kapısı bulunmamaktadır. Sırf bu emrin gelişi üzerine rivayete göre Nebî (a.s.),”Hûd suresi beni yaşlandırdı.” buyurmuşlardır. Elbette gelen dini eksiksiz bir şekilde esasen uygulayan ve böyle hareket etmesini bir kez daha vurgulayan bu âyetler karşısında Nebi (a.s.)ye düşen görev, daha da hassas davranmasıdır. Bu ağır emir karşısında kim yaşlanmaz, ihtiyarlamaz? Ama biraz yumuşak davranma, biraz tavizkâr hareket, görülüyor ki, kitlelerde ne zulümlere, işkencelere yol açmış, ne engizisyon mahkemeleri kurulmuş ve bîçâre insanları yargılayıp ateşe veya darağacına götürmüştür.

Osmanlılarda yöneticilerin ve özellikle de Padişahların Cuma namazı kılmak üzere selâtîn camilerine gidişleri ve dönüşleri sırasında çevrede ve geçeceği yol üzerinde toplanan halkın “Gururlanma Padişahım! Senden büyük Allah var.” sözleri de o zamanki toplumda hukukun, kuralların üstünlüğünü sağlamanın bir yolu ve yöntemi idi. Dolayısıyla yöneticilerin keyfî hareket edemeyeceği, bir üstün gücün ve o güçten kaynaklanan üstün kuralların bulunduğu her fırsatta hatırlatılmış oluyordu.

İşte bizim geçmişimizden bu örnekler, hukukun üstünlüğünü sağlama açısından geçmişteki durumu ve uygulamaları göstermektedir. Az önce de belirtildiği gibi, batıda ezilen toplumlar, ezenlere karşı başkaldırmaya başlayınca ilk işleri, keyfîliklerin önüne geçmek için, hukukun üstünlüğü ilkesini toplumda hâkim kılmak olmuştur. Hukuk kurallarını çiğnemesi umulan üstün iktidarlara, yöneticilere karşı da onları frenlemek, denetlemek üzere çeşitli adlarla yargılama makamları kurmuşlardır. İdarenin her türlü eylem ve işlemini yargı denetimine tabi tutmuşlardır. Yasama organında siyâsî iktidarların sayısal üstünlük nedeniyle istediği kanunları çıkarabilme durumu karşısında da onu denetlemek üzere Anayasa Mahkemeleri ya da Yüksek Mahkemeler kurmuşlardır. Kişiler hakkında karar verme durumundaki hakimlerin keyfîliklerini önleme açısından da ilk mahkemelerin üzerinde bir üst mahkeme kurma söz konusu olmuştur.

Bütün bunlardan amaç, toplumda kişi arzuları yerine, kurulu hukuk düzeninin, sisteminin gereklerini hakim kılmaktır. Aslında bunları söylemek ve yazmak bile zaiddir. Zira medenî toplum olmanın esasen gereği de bu değil midir? Medenî insanlar hep böyle demez mi? Evet öyle der. Ama bir de dünyadaki uygulamaya bakılırsa durumun hemen hiçbir yerde iç açıcı olmadığı açık seçik görülür. En medenîyim diyen toplumlarda bile yamyamlar diyarındaki uygulamayı kıskandıracak, gölgede bırakacak kişisel, keyfî uygulamalar görülmektedir. İşte İsrail deki yürekler paralayan durum. İşte Afganistan’ın güdümlü yöneticilerinin, kendi vatandaşlarına reva gördüğü durum. Güney Afrika, Orta Amerika ve daha nice yerlerdeki hukuk düzeni adı altında hukuku açıkça çiğneyici tasarruflar. İşçilerimizin emeğini ucuz bir şekilde değerlendirenlerin, onlara söz verdikleri halde ülkelerinde serbest dolaşım hakkını tanımayan sözde Avrupalı dostlar! Kendi ülkelerindeki haksız uygulamaları görmezlerken, bir başka ülkedeki yönetimleri insan haklarını çiğnemekle itham edenler… Bu durumda nerede kaldı hukukun üstünlüğü?

Kısacası, hukukun üstünlüğü ilkesi bugün nerede yaşanıyor? Yara almadığı bir yer gösterilebilir mi? Adamlara, güçlülere, etkin mafya örgütleri arzularına göre yasaların çıkarıldığı ve uygulandığı bir Küba veya orta Amerika ülkesinde elbette hukukun üstünlüğünden söz edilemez. Bir Hindistan da veya bir başka uzak doğu ülkesinde azınlıktaki din mensuplarına adetâ hayat hakkı tanımazca-sına baskı yöntemi uygulama, devlet teşkilâtından çıkarma ve daha nice muameleleri reva görme karşısında, ne ölçüde hukukun üstünlüğü ilkesi vardır denilebilir? Dünyanın neresine bakılırsa bakılsın durum birbirinden pek farklı değildir.

O halde bu ilke hep satırlarda mı kalacaktır? Elbette kalmaz. Önemli olan, birinci planda ele alınması gereken kurallar değil insanlardır. Onlar ne ölçüde iyi yetiştirilirse, kuralların başarısı da ona göredir. İnsan sevgisinden mahrum kalanların, o sevgiden mahrum yetişen ve yetiştirenlerin etkin olduğu toplumlarda en ideal kurallar bile kısa zamanda başarısız hale gelir. Kilise babaları yerine başka babaların modern çağda etkinliğini insanoğlu görür. Oysa insanın bütün arzusu, slogan halinde olmayan gerçek bir sevgi, kardeşlik, dirlik ve düzendir. Herkes de bunu tesisle görevlidir. Değilse gelecek bir felâket iyi ve kötüyü ayırt etmeden herkesi ve hepimizi kasıp kavurur da hiç kimse bunun dışında kalamaz.

Bütün müslümanlara, dinlerinde devamlı birlik ve bir vücud gibi olmalarını, hiç bir suretle Dinde ayrılık yapmamalarını vasiyet ederim.

Allah’ın yardımı birliktedir. Müslümanlar ayrılığa düşmezlerse onları kimse mağlub edemez.

Dinin hükümlerini nefsinde ihlas ile tatbik edeni kimse aldatamaz. Cin ve şeytan o insana gelebe edemez.

Allah, Esmâ-i hüsnâsıyla bilinir. Cenâb-ı Hakkın asarını, Kudret ve azametini düşün, Zât ve mahiyetini düşünme.

Esmâ-i hüsnânın çokluğu bir merkezde düşünülürse Tevhid olur. Tevhid kuvvettir.

Dâima Allah’tan başkasını unut. Zâkir olursun. Böyle olan kimse her yerde zâkirdir. Kalp ve lisâniyle Allah’ın zikrine devam edenlerin kalbine Allah Zât-ı Ehadiyetine karşı iştiyak nuru ilka eder. Gözü açılana haya gelir.

Haya makamında Fetih başlar. Fetih, kalb gözünün Tevfik-i Rabbani ile açılmasıdır. Bu göz açıldımı ahlâk, fazilet, doğruluk o kimse için asla değişmeyen, değiştirilemeyen bir haslet olur, onsuz yaşayamaz- (Muhyiddin îbn Arabi)

Ahlak, Hukuk, Adalet

Ahlak, Hukuk, Adalet

Hukuk kuralları, uyuşmazlıkları adalet esasına uygun olarak çözerse kendinden beklenilen faydayı yerine getirmiş olur. Adaletin temini için hukukun muhteviyatının toplumun kabul ettiği meşruiyet zeminine dayanması, vazettiği kurallarda boşluk olmaması, uyuşmazlığın ve taraflarının doğru tahlil edilerek vakıaya en uygun olan hüküm ile anlaşmazlığın sona erdirilmesi gerekli olan şartlardan bazılarıdır. Hukuk kurallarının gerek adaleti tesis ederken gerekse hakkı seri olarak ihtiyaç sahiplerine tevdi ederken üzerinde dikkatle durması gereken bir konu vardır ki o da hukukun tatbikçisi, uyuşmazlığın çözücüsü ve adaletin tevzi makamı sıfatıyla hakimdir. Hukuk, felsefi ya da pratikteki tatbikat açısından eksiklerini, boşluklarını ikmal etse, kuralları ile tüm uyuşmazlıkları kapsayan ve bunları çözebilecek gücü kudreti haiz olacak bir konuma sahip de olsa, soyut kuralların elinde şekillendiği, kalıbını bulduğu kişi sıfatıyla uyuşmazlıkta son sözü söyleyecek olan hakim adaletin oluşumunu etkileyecektir.

Soyut bir şekilde ifade edilen kanunlar, bu özelliklerden dolayı mütevellit her hâdiseyi çözme gibi bir iddiaya sahip olsalar da mezkur iddiaları şöyle ya da böyle hakim eliyle olur. Hakim olayları çözerken birbirine benzer sayısız olayı soyut ve sabit metinlere dayamak zorundadır. Tabiîdir ki bu durumda hakim, etrafını çevreleyip sınırlandıran soyut kurallar arasında kalan takdir hakkını kullanarak hukukun oluşumuna yorumlarıyla, uygulamalarıyla ve oluşturduğu teamüllerle katkıda bulunmaktadır. Takdir hakkı da hukuku yorumlamada hukukun süjelerine dar bir saha bırakmaktadır.

Hukukun süjelerinin hukukun oluşumuna etkileri, uzun vadede hukukun sadece maddî yönüyle ilgili görünse de hukukun ruhuna da sirayet edecek bir gücü haizdir. Ahlâk kurallarının hukukun maddî yönüne etkisi önemlidir. Bununla birlikte vurgulamak istediğimiz gerçek: Adalet idesine ulaşılması istenirken maddî hukuk hükümlerinin uyuşmazlıklara uygulanmasında hukukun süjelerinin yeterli hukukî malumata/tecrübeye sahip olup olamamalarının yanında en az bunlar kadar önemli bir eksiklik olan ahlâkî değerlerin de varlığı/yokluğudur.

Hukuk birbirinden ayrı biçimde yakın ve uzak sayısız amaçlara hizmet eder. Hukuk bunu, toplumun gerçekleri doğrultusunda gerçekleştirmelidir. Bu amaçlar içinde bazıları durum ve şartlara göre önceliğe sahip olurlar. Öncelikler, öne geçen değer yargılarına göre belirlenmelidir. Hukukun geçerli değerlendirmelerinden söz edildiği zaman, o dönemde topluma egemen olan eğilimler etkileyici olmalıdır. Kuralları belirlemesi gereken eğilimleri oluşturan ahlâkî değerler, toplumsal ilişkilerin genel anlamda yansımalarıdır. Toplumların sürekli değişim geçirmeleri gerçeğiyle, süregelen değişim içinde toplum yönetimine egemen olan kimselerin ahlâkî tutumları, davranışları, anlayışları hukuka yansır ve hukuk düzeninin oluşumunu biçimlendirir. Hukukun amacı, öne geçen değer yargılarına göre belirmeye başlar. Bundan sonra ise yeni düzenlemeler, değişmiş olan yeni amaca göre yapılır. Hukukun amacı da bir değer yargısı olduğundan, diğer değerlere öncülük eder, onları yönlendirir, kurallar biçiminde gerçekliğe kavuşmalarına yardımcı olur.

Hukukun objektif yanı olduğu gibi sübjektif yanı da vardır. Hukukun meydana getirilmesi sürecinde, hukukun uygulanmasında esneklik söz konusudur. Hukukun süjeleri, karşılaştıkları somut meseleleri çözerken ister istemez kendi sübjektif değer yargılarının etkisinde kalacaklardır. Hukukun süjelerinin verecekleri kararlarda, ne kadar genel kurala bağlı olurlarsa olsunlar, kuralların somut olaylara yansıması söz konusu olduğundan sübjektif değer yargıları hukuk uygulamasında özel bir yere sahiptir.

Hukuk ile ahlâk ve bunlara bağlı olarak adaletin birbirinden ayrılmaz değerler olduğu bir gerçektir. Hukuk felsefesi açısından hukuk ile ahlâk arasında bazı farkların olması bütünüyle her iki olgunun fonksiyonel olarak birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülmesinden ileri gelir. Hukuk ve ahlâk arasındaki ilişkiye kaynak, ulaşılmak istenen toplumsal uzlaşma, davranışlara meşruiyet zemininde yön verme gibi farklı pencerelerden bakılacak olursa fonksiyonel yaklaşımın açtığı uçurumlar azaltılmış, hatta bazı noktalarda kapatılmış olunur. Laik kökenli hukuk sistemleri her ne kadar ahlâkı hukukun oluşum kaynakları arasında sayıyorsa da bu, samimiyetle ve içtenlikle söylenilen bir söz gibi gözükmemektedir. İçtenlikle söylendiğini kabul etsek bile meseleye sadece fonksiyonel yaklaşım, aradaki ilişkiyi kısır ve şekilci kılmaktadır. Şayet hukuk ile ahlâk arasındaki münasebet şekilcilikten ve kısırlıktan uzak olmasaydı, aynı kaynaktan gıdalanan, aynı toplumun malı olan, aynı meşruiyet zemininde toplumsal uzlaşmayı sağlamaya yönelen bu iki kavram, ahenk içinde arz-ı endam ederdi. Halbuki pek çok ülkede ve özellikle ülkemizde yerel ahlâkî anlayışlar bir yana, evrensel ahlâk kurallarına uygun kanunlar yapılması yoluna gidilir, ya da böylesi ahlâkî ilkeleri ihlal eden kanunların ilgası düşünülürdü.

Hukuk-ahlâk ilişkisi sadece hukukun kökeni, oluşumu ile ilgili bir mesele değildir. Felsefî düzlemde tartışılıp hayata aktarılamayan ahlâk-hukuk ilişkisinin entelektüel gevezelikten öte mânâsı yoktur. Ahlâkın en azından evrensel ilkeler dahilinde hukuka taşınması ve hukukun oluşumunda rol oynaması gerekir. Hukuk bilimi, karakteristik yapısından kaynaklanan bir defada oluşup artık ikinci müdahaleye kadar sabit kalan bir olgu olmayıp, hak sahibini her tespit edişte yeniden ona bir şeyler katıldığına, yani bünyesinin sürekli yenilendiğine göre ahlâkî hükümlerle de dinamikliği nispetinde ilişkisi var demektir. Hukukun süjeleri, adalet ilkesini yerine getirmeye çalışırken ve hukuk biliminin dinamik yapısı içinde ona yorumlarıyla yön verirken, başka bir ifade ile hukuku belirlerken baz alacakları ahlâkî kaideleri içselleştirmiş olmaları gerekir. Hukuka yön verecek olan hukukun süjeleri tarafından yaşanmayan, anlaşılmayan ve hatta karşı çıkılan ahlâk kurallarının, ne hakim söylemin aksine hukuka kaynaklık etmesi, ne de bu ahlâk kurallarının toplum menfaatine kullanılması bahis mevzudur.

Hukukun kaynağı konusunda Duguit ve Kelsen gibi iki büyük hukukçu farklı cümlelerle de olsa toplum şuuruna, din, ahlâk gibi evrensel değerlere göndermeler yapmaktadır. Pozitivizmi temsil eden Duguit e göre hukuk kurallarının kaynağı toplumu meydana getiren insanların kolektif şuurudur. Bu şuura aykırı olarak konulan kurallar ölü doğacağından yürürlük şansı olmayacaktır. Kelsen e göre, anayasa dahil tüm normlar geçerliliğini temel bir normdan alır. Temel normun geçerliliği siyaset, ahlâk ve dine dayanır. Hukuk felsefesi açısından hukukun kaynağı konusunda yapılan tartışmalarda örnek olarak verdiğimiz hukukçuların düşünceleri gibi bu konuya hakim olan düşünce: hukukun kaynağının toplum vicdanı, halk şuuru, ahlâk, din gibi evrensel referanslar olması şeklindedir. Laik hukuk felsefesinin isabetli görüşlerine karşın tenkit edilecek durum uygulamanın hukuk-ahlâk arasında kurduğu illüzyonik bağdır. Hukukun kaynaklarının sayıldığı yerlerde kaynaklar ile ortaya konan hükümler arasında kayda değer bir bağın gösterilemeyişi uygulamanın illüzyonunun ortaya çıktığı yerdir. Bu meyanda felsefi düzlemde ne söylenirse söylensin ortadaki hakikat, vâzı-ı kânun olan kanun koyucu ların sayılan kaynaklarla ilgisiz-alâkasız hükümler sevk edebilmeleri bu yolda kendilerine engel olabilecek bir üst normun ya da denetcinin olmayışıdır.

Dinler, yeryüzünde ahlâk anlayışının ve ahlâk kurallarının tebliğcisi olmak ve müntesiplerine tebliğlerini teklif etmek sıfatıyla ister istemez ahlâk-hukuk arasında bir bağ kurar. Lâik hukuk açısından ilkin yadsınacak bu durum, hukukî ve ahlâkî yönleri ilâhî olan bir İslâm hukuk sisteminde ise çok büyük bir öneme sahiptir. Lâik kökenli hukuk sistemlerinde hukukun kaynağı ne olursa olsun sonuçta bu kaynak ilâhîliğin dışındadır. Lâik bakış açısından ahlâk kurallarının kökeni ilâhî bile olsa †ki bu dahi ilâhî olmaktan çıkıp içtimaî olmuştur†hukuk ile iki ayrı membadan beslendiği için biri diğerini göz önüne almak zorunda kalmamıştır. Günümüzde bunun o kadar çok misali vardır. Hukuk, ahlâksızlığı yer yer meşrulaştırmakta, hukukun süjeleri ister istemez bu meşruiyet kazanmış gayr-i meşru kuralları uygulamak zorunda kalmaktadırlar.

İnsanlarda adalet, hukuka bağlılık şuuru, hukukun üstünlüğüne olan inanç, mer î kanunlarla sağlanamaz. İnsanların kanunları anlama ve uyma zorunluluğuna erişebilmeleri için geçen zaman, onlara aynı zamanda mer î kanunlara karşı takınılacak tavrı da öğretmektedir. Bunun aksini iddia etmek, insanı yetiştiği zeminden ayrı, hüdâyı nâbit görmenin ifadesidir. İnsanlar, içinde yetişmiş oldukları ortam, eğitim seviyeleri ve hepsinden önemli olarak daha belirleyici faktör olan ahlâkî değerlere bağlı olarak hayatlarını sürdürürler. Toplumsal hayatta düzeni ifade edecek olan adalet, hukukun üstünlüğüne olan inanç ve hukuka bağlılık şuuru, insanın hayat perspektifine sıkı sıkıya bağlıdır.

Bir tarafta cüz î dahi olsa hukukun oluşumuna katkıda bulunan hukukun süjeleri vardır; diğer tarafta keyfemayeşa denebilecek rahatlıkta herhangi bir üst referansa bağlılık hissetmeden vâzı-ı kânun (kanun koyucu) bulunmaktadır. Birisi bağlı olması gereken ahlâk ilkeleri dahil hemen hiçbir kuralla bağlı değildir ve başıboş şekilde kanun koyabilme imkânına sahiptir. Diğeri ise ister istemez kanun koyucunun kurallarını uygulamak durumdadır.

Hukuk, ahlâk ve adalet üzerinde derin düşünülmesi gereken kavramlardır. Hemen her safhada hukukun oluşumunun ahlâk kuralları ile desteklenmemesinin yanında kanun koyucu dan asgari seviyede ahlâkî davranış beklenmemektedir. Yürürlükteki normlarda kanun koyucunun ahlâkî davranışları belirtilmemiştir. Herhangi bir ahlâkî kural ile çerçevelenmemiş kanun koyucu, nasıl olur da kabul etmek ve uymakla yükümlü tutulmadığı ahlâk kurallarına bütünüyle uygun kanun koyabilir? Aksi bir davranışta önündeki engel nedir? Normalde kanun koyucudan böyle bir davranışın beklendiği söylense bile, denetim ve norm yokluğu, böylesi bir beklenti ifadesinin tamamen vicdanî ve kişisel olduğunu gösterir. Pek çok gayr-i meşrunun caiz hale getirilip, terviç edildiği ortamda kanun koyucunun ahlâkî denetim gibi bir mekanizmaya ihtiyaçları olup olmadığı ayrıca düşünülmesi gereken bir konudur. Meselâ günümüzde kamuoyunda ahlâk yasası olarak bilinen ve öncelikle kamu idarecilerini ve milletvekillerini ilgilendiren taslak bazı ahlâkî hükümler içermektedir. Buna rağmen taslakta, konumuzla alâkalı olarak kanun koyucuların kanun koymaları ile ahlâkî yönleri ve konulan kanunların ahlâkiliği gibi bir düzenleme olamadığını üzülerek ifade edelim. Taslakta yer alması istenen hükümlerin pek çok Avrupa ülkesinde uygulanıyor olması ne kadar takdire şayan ise günümüze kadar ülkemizde benzer bir çalışmanın yapılmamış olması da o kadar üzücüdür.

Yeni Ümit Dergisi, Sayı 12, Akif Gültepe

İmam Buharî ve Sahih’i

İMAM BUHÂRÎ (v.256/870) (Geniş kapsamlı çalışma)

Muhammed b. İbrâhîm el-Cu’fî el-Buhârî, h.194/810 yılında Buhara’da doğmuştur. Künyesi Ebû Abdillâh’tır. Dedesinin dedesi olan Berdizbeh Mecusi idi. Onun oğlu Mugîre, Buhara Valisi Cu’feli Yemân vasıtasıyla müslüman olmuştur. Buhari bundan dolayı “Cufi” nisbesiyle de anılmıştır.

On yaşına doğru Buharalı muhaddislerden hadis öğrenmeye başladı. On altı yaşına geldiği zaman İbnü’l-Mübarek ve Veki b. Cerrah’ın kitaplarını tamamen ezberlemişti. Bu sırada annesi ve kardeşi ile hacca gitti. Daha sonra onlarla birlikte memleketine dönmeyip Mekke’de kaldı ve orda hadis tahsil etti. Daha sonra da bu maksatla ilim merkezlerini dolaşmaya başladı. Şam, Basra, Hicaz, Kûfe, Bağdat ve Mısır’ı gezdi, oralardaki üstadlardan hadis tahsil etti. Buhârî kendisinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının 1080 olduğunu söyler. Ezberlediği hadis sayısı ise, kendi ifadesiyle, 100.000’i sahih, toplam 300.000’dir.

40 yıl kadar süren ilim yolculukları sonunda Nişabur’a yerleşmek istemiştir. Fakat mihne olayından Buhârî de zarar görmüş, Muhammed b. Yahya ez-Zühli’nin rekabeti yüzünden Nişabur’u terketmiştir. Sarayında hadis hocalığı yapmayı kabul etmediği için de Halid b. Ahmed ez-Zühli tarafından Buhara’yı terketme mecburiyetinde kalmıştır. Semerkand’a gimek üzere yola çıkmış ancak Hartenk kasabasında hastalanmış ve orada 256/870 yılında Ramazan bayramı gecesi (1 eylül 870 cuma) 62 yaşında vefat etmiştir

İmam Buhârî hadise hizmet konusunda hiçbir fedakarlıktan çekinmemiştir. Hemen her şeyini bu uğurda harcamıştır. Yiyip içmeye önem vermez, az konuşur, talebeye iyilik ederdi. Gece gündüz Kur’an okuduğu da rivayet edilmiştir.

İmam Buhârî’nin ahlaki faziletleri, te’kid ettiği raviler hakkındaki sözlerinde de görülür. Son derece mutedil ve insaflıdır. En ağır cerh ifadeleri (münkerü’l-hadis) o kişinin güvenilmeyecek kadar zayıf olduğu, (seketü anh) muhaddislerin onun hakkında fikir beyan etmediğini söylemekten ibarettir.

Sevdi yegane eğlence ok atıcılığıydı. Uzun süre yanında kalmış olan katibi Muhammed b. Ebu Hâtim, birlikte oldukları süre içinde sadece iki defa hedefe isabet ettiremediğini belirtmiştir.

Yazdığı hadisler kitaplarda kalmamış, hafızasına da nakşetmiştir. Onun hadis bilgisi devrin bilginlerince insaf sınırlarını aşacak tarzda yoklanmıştır. Bir keresinde yüz kadar hadisin sened ve metinleri karıştırıldıktan sonra Buhârî’ye okunmuş ve ne düşündüğü sorulmuştur. O da hepsini ezberden düzeltmiş ve soranları kendine hayran bırakmıştır.

İbn Huzeyme “Şu gökkubbenin altında Rasulullah’ın hadislerini Buhârî’den daha iyi bilen ve daha iyi ezberlemiş olan birini görmedim” demiştir. Buhârî’yi yakından tanıyan alimlerin bu gibi takdirkâr ifadeleri, onun ilmî şahsiyeti ve otoritesi hakkında fikir vermektedir.

Telif hayatına daha öğrencilik yıllarında başlamıştır. et-Tarihu’s-Sagîr, et-Tarihu’l-evsât, et-Tarihu’l-Kebîr, el-Edebu’l-Müfred, ed-Duafâ gibi eserleri yanında Sahihu’l-Buhari diye meşhur olan eseri Camiu’s-Sahih, müstesna bir yere sahiptir.

el-CÂMİU’S-SAHÎH

Tam adı “el-Câmiu’l-Müsnedü’s-Sahîhu’l-Muhtasar min Umûri Rasulillah sallallahu aleyhi ve selem ve Sünenihi ve Eyyâmih” olan eser “Sahîhu’l-Buhârî” diye şöhret bulmuştur.

Buhârî, hocası İshak b. Râhûye(v.238)’nin, “Rasulullah (s.a.v.)’in, sahih hadislerini muhtasar bir kitapta toplasanız” diye temennide bulunması üzerine tasnif etmiştir.

Buhârî, Sahih’ini altı yüz bin hadis arasından seçmiştir. Mekke’de ve Buhara’da telif ettiğine dair rivayetler vardır. On altı yıl sürdüğü düşünülürse, eserini Mekke’de yazmaya başladığı, daha sonra Buhara, Medine ve Basra’da yazıp tamamladığı anlaşılır.

Concodance’a göre, 97 kitap ve 3730 bâbdan oluşmaktadır. Mükerrerler dahil 7275, hariç ise dört bine yakın hadis vardır.

Buhârî eserini bir ibadet vechi içinde hazırlamıştır. Rivayete göre her hadisi önce abdest alıp veya gusledip iki rekat namaz kıldıktan sonra yazmıştır.

Hadis rivayet ettiği hocalarının sayıları iki yüz seksen dokuzdur.

Eserdeki kitap ve bablarda hadis sayısının değişik rakamlarla tespiti ise bazı babların kitap kabul edilmesi, bir hadisin bazen uzun, bazen kısa olarak birkaç yerde geçmesi sebebiyle farklı sayımı, iki ayrı isnadla rivayet edilen hadislerin kimine göre bir, kimine göre iki rivayet kabul edilmesi, bazı nüshalar arasındaki farklar gibi değişik tespitlerden kaynaklanmaktadır.

Bab Başlıkları

el-Camiu’s-Sahih’in bab başlıklarına “terceme” adı verilir. Bu tercemeler ve muhtevaları diğer hadis kitaplarından farklı özellik taşımaktadır. Buhârî bab başlıklarını çoğu zaman ayet-i kerimelerden, bazen hadislerden iktibaslarla ve bazen de serbest şekilde fakat fıkhî bir anlam taşıyacak tarzda seçtiği ibarelerle tanzim etmiştir.

Fıkhî kanaatlerini bab başlıklarında aksettirdiği için (فقه البخري في تراجمة) “Buhârî’nin fıkhı tercemelerinde bulunur” sözü şöhret bulmuştur.

Tercemelerinde kesinlik ifade eden kalıplarla (cezm sigalarıyla) zikrettiği rivayetler güvenilirdir.

Buhârî sahih hadisleri toplamıştır. Ancak bazen istidlâl kabilinden ve tercemelerde olmak kaydıyla zayıf hadis zikreder. Öteki hadisler gibi değil, senedsiz olarak verir.

Bablar ve bablar içindeki hadislerin sıralanışı da fıkhî bir sonuca varma eğilimindedir. Şartlarına uygun yeteri kadar hadis bulamadığı bir babda veya fıkhî görüşünü özellikle belirtmek istediği bir konuda, ilgili ayetleri, ta’lik yoluyla rivayet ettiği hadisleri, sahabe, tebiin ve meşhur imamların sözlerini tercemede zikreder. Herhangi bir mezhebe bağlı değildir. Daha çok kendi kanaatini destekleyen görüşleri nakleder.

Bazı bab başlıkları altında hadis yer almaz. Bununla Buhârî eserinde yer almasa bile o konuda güvenilir hadislerin bulunduğuna işaret eder.

Ta’likleri

Sadece ilk ravinin adını zikretmek suretiyle yapılan nakillerdir. Camiu’s-Sahih’in bab başlıklarında çok görülür. Bu bir isnad kusuru kabul edildiği için bazı alimlerce tenkide uğramıştır. Ancak, o, eserini mümkün olduğu kadar kısa ve özlü telif etme düşüncesiyle bu yola başvurmuştur.

Tekrarları

Buhârî, bazen de, bir hadisi ilgili olduğu konularda, ondan hüküm istinbatı düşüncesiyle değişik isnadlarla rivayet ederek muhtelif kitapların çeşitli bablarında hadisi bölerek(takti) tekrarlar.

En fazla tekrarladığı rivayet Hz. Aişe’nin Berire’yi satın alıp kölelikten kurtarması ile ilgili olan Berire hadisidir, yirmiden fazla yerde tekrarlanmıştır.

Aynı senetle iki yerde rivayet etmesi ise çok nadirdir

Hadislerdeki farklı bilgi ve hükümlerin öğrenilmesi, birden fazla sahabe tarafından rivayet edildiğinin anlaşılması, birbirine zıt görünen bazı hadislerin sağlam isnad zincirlerinin ortaya çıkması, bazen kısaca rivayet edilen bir hadisin uzun bir metni olduğunun görülmesi gibi sebeplerle hadisleri tekrarlamıştır.

Şartları

Diğer kütüb-i sitte imamları gibi Buhârî de aldığı hadisleri hangi şartlara göre seçtiğini zikretmemiştir. Eser incelenmek suretiyle tespit edilmiştir.

Buhârî hocasından sahabeye kadar son derece güvenilir muhaddisler tarafından muttasıl bir isnad ile nakledilen rivayetleri eserine almıştır. Senetteki her bir hoca ile talebenin uzun süre görüşmüş olması esastır. Müslim ise aynı asırda yaşamış olmalarını yeterli görür. Buhârî bu konuda çok daha titiz davranmıştır.

Rivayeti

Buhârî, Sahih’ini bizzat kendisi on binlerce talebeye okutmuştur. Bin kadarı Sahih’in ravisi olmuştur. Ancak sadece beş tanesinin ismi bilinmektedir. Bu raviler Firebrî(v.320), Nesefî(v.295), Nesevî(v.290), Bezdevî(v.329) ve Mehâmilî(330)’dir.

Firebrî’nin rivayeti, Sahih-i Buhârî’nin sonraki nesillere intikalini sağlayan yegâne nüsha olmuştur. Firebrî nüshasının rivayetleri zaman içinde bir takım ek çalışmalara konu olmuştur.

Yunûnî(v.701), kendinden önceki faaliyetlerden geniş ölçüde yararlanmak suretiyle Firebrî’den gelen Buhârî nüshaları arasındaki farkların giderilmesine çalışmıştır. Bugün elde bulunan Buhârî nüshalarının yarısından fazlasını Yunûnî nüshasından yapılan istinsahlar ve baskılar teşkil etmektedir.

Abdulhamid Han’ın emriyle ve Yunûnî nüshası esas alınmak suretiyle Mısır’da 1313’te yapılan 9 ciltlik baskı en güvenilir neşirdir.

İslam Dünyasındaki Yeri

Kur’an-ı Kerim’den sonra en büyük ilgiyi Sahih-i Buhârî görmüştür. Sevap kazanmak,  maddi manevi sıkıntılardan kurtulmak, her türlü murada nail olmak arzusuyla da okunmuştur.   Kur’an-ı Kerim ile birlikte Sahih-i Buhârî hatimleri yapıldığı, hata Kuran üzerine olduğu kadar Sahihayn üzerine de yemin edildiği bilinmektedir. Önemli işlere başlarken de Sahih-i Buhârî’yi hatmetme geleneği vardı. Mesela Balkan Savaşlarından önce, TBMM açılacağı zaman da Sahih-i Buhârî hatimleri yapılmıştır.

Hatmü’l-Buhârî adıyla yazılan kitaplar, Sahih-i Buhârî’nin nasıl okunacağına yöneliktir.

 

Muhtasarları

Camiu’s-Sahih’ten seçmeler yaparak meydana getirilen çalışmalar arasında şu eserler zikredilebilir:

–  İbn Ebu Cemre(v.699)’nin Camiu’n-Nihâye adlı eseri başta kendisi olmak üzere birçok alim tarafından şerh edilmiştir.

–  Ahmed ez-Zabîdî(v.893)’nin et-Tecridü’s-Sarîh adlı eseri meşhur bir çalışmadır ve dilimize tercüme edilerek şerh edilmiştir.

                                          –  Ziyaeddin ed-Dağıstani’nin  Zübdetü’l-Buhârî adlı eseri Sahih-i Buhârî’deki kavlî hadisleri bir araya getirme maksadıyla yazılmıştır.

Şerhleri

Sahih-i Buhârî’yi şerhetmenin önemini vurgulayan İbn Haldun’un isteği gerçekleşmiş ve hakkında bir çok çalışma yapılmıştır. Kâtip Çelebi’nin tespitine göre 82 şerh yazılmıştır. Sonrası da hesaba katıldığında 100’den fazla şerhi olduğu söylenebilir.

–                                     Hattabi(v.388)’nin İ‛lâmu’s-Sünen adlı eseri ilk Sahih-i Buhârî şerhi olarak bilinmektedir. Buhârî’den bir asır sonra kaleme alınmıştır.

Bu şerhlerden bugün elde mevcut ve mütedavel olanlar:

–                                     Kirmani(v.786)’nin el-Kevâkibü’d-Derârî adlı eseri hadislerdeki müşkilleri açıklamakta, gramere, hadis usulüne, fıkha, ravilere ve onların çeşitli durumlarına dar bilgiler vermekte, birbirine zıt gibi görünen hadislerin arasını telif etmektedir.

–                                     İbn Hacer’in Fethu’l-Bârî bi-Şerhi Sahîhi’l-Buhârî adlı eseri Sahih-i Buhârî şerhlerinin en mükemmeli olarak kabul edilmektedir. Mukaddimesi, müstakil bir cilt halinde Hedyu’s-Sâri adı ile kaleme alınmıştır. Bu mukaddime Sahih-i Buhârî hakkında bilinmesi zaruri olan bilgileri ihtiva eder. İbn Hacer, Ebu Zer nüshasını esas almıştır. Açıklamaya gerek gördüğü kelimelerin lügat manasını, irabını, hadisteki edebî inceliklerini, fıkhî hükümleri ve görüş ayrılıklarını ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaktadır. Rivayetleri hadis tekniği açısından değerlendirmeye tabi tutar. Esere yöneltilen çeşitli tenkitleri de cevaplandırır. Hangi hadislerin Müslim’de yer aldığını da söyleyen eser daha sonra yazılan bütün şerhlere kaynak olmuştur.

–                                     Aynî(v.855)’nin Umdetü’l-Kâri fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî adlı eseri Sahih-i Buhârî şerhleri içinde Fethu’l-Bâri ile birlikte en çok itibar görenidir. İlk hadisinde takip ettiği, hadisi otuz değişik açıdan inceleme metodunu ikinci hadisten itibaren azaltarak terk etmiş, daha sonra rivayetleri beş altı yönden ele almakla yetinmiştir. Eserde okuyucuların karşılaşabileceği çeşitli problemler halledilmiş, doyurucu bilgiler verilmiştir.

–                                     Katsallânî(v.923)’nin İrşâdü’s-Sârî li şerhi Sahîhu’l-Buhârî adlı eseri kısa ve özdür, Fethu’l-Bâri’nin özeti gibidir. Fethu’l-Bâri ve Umdetü’l-Kâri’den sonra üçüncü sırada anılagelmiştir.

BİBLİYOGRAFYA

El-Azami, Mustafa, “Buhari, Muhammed b. İsmail”, DİA, İstanbul 1992, VI, s.368-372.

Çakan, İsmail L., Hadis Edebiyatı, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003.

Kandemir, Yaşar, “el-Camiu’s-Sahîh”, DİA, İstanbul 1993, VII, s. 114-123.

Sönmez, M. Ali- Başaran, Selman, Hadis Usûlü ve Tarihi, U.Ü. Basımevi, Bursa, 2001.

Cuma Hutbe Duası

Cuma Hutbe Duası

Birinci Hutbe:

اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ

أَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ. كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ وَ لاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَ لاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَ لاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَ نَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَ سَنَدَنَا وَ مَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ. وَ رَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ.

صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ أَوْلاَدِهِ وَ أَزْوَاجِهِ وَ أَصْحَابِهِ وَ أَتْبَاعِهِ وَ أَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ الَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ.

فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ الله الرَّحْمنِ الرَّحِيم

(Bir âyet okunur ve Türkçe hutbeye başlanır.)

Hutbe bitince şöyle devam edilir:

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ 

:…(Bir âyet okunur ve oturulur.)

İkinci Hutbe:

İkinci hutbe için tekrar ayağa kalkılır:

اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}.

لَبَّيْكَ

 (Ayakta salavât okunur) …

Salavâttan sonra şu âyet okunarak minberden inilir:

إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

عباد الله : Allah’ın Kulları!

إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ : Allah’a karşı çok saygılı olun. Lütufları kadar saygılı olun. Merhameti kadar saygılı olun. Gönlünüz ona karşı saygıyla dolup taşsın. Yozlaşmadan tevakkî edin. Bodurlaşmadan tevakkî edin. İnce, hassas kalpli insanlar gibi yaşayın. Allah’ın emrine itaat edin. Allah’ın himayasine girin. Allah’a itaatten bir an dûr olmayın.

إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي : Muhakkak Allah, adaletle emrediyor. Kur’an’da buyurduğu hayat tarzıyla; sırat-ı mustakîm ile emrediyor.

En geniş manasıyla ihsanla, Hakk’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmakla… siz görmeseniz de O sizi görüyor ya! Bin hadiseyle mevcudiyetini size hissettiriyor ya. Kalbinizin atışı ve çarpışıyla mevcudiyetini size duyuruyor ya.

Ve yine en geniş manasıyla, yakınlarınıza bir şey vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyet’in ufkunuzda bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle size emrediyor.

وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

: Ahlaksızlığın her çeşidinden, gizlisinden açığından, dinin emirlerini tanımayıp serkeşlik yapmanın her türlüsünden, Allah’ın ve Rasulüllah’ın çirkin gördüğü bütün şeylerden sizi nehyediyor.

Böylece size nasihat ediyor. Ta düşünesiniz; bir  sürü eğri – büğrü yol içinde, sırat-ı müstakimi bulasınız, Kur’an’nı yaşıyasınız, emn-ü eman içinde Cennet’e dahil olasınız…

أقم الصلاة. إن الصلاة تنهى عن الفحشاء والمنكر ولَذِكْرُ الله أكبر والله يعلم ما تصنعون

صدق الله العظيم…

Namaz ve Kalb Sağlığı

Namaz ve Kalb Sağlığı

Allah’ın (celle celâluhu) yarattığı, emrettiği, yasakladığı hiçbir şeyde çirkinlik, gayesizlik, başıboşluk ve abesiyet yoktur. Sathî bir bakışla tabiattaki bazı hayvan ve bitkileri zararlı veya gereksiz olarak değerlendirmek, hikmetini anlamakta zorlandığımız teklif ve emirleri faydasız görmek çok yanlıştır. Yanlış anlamaya fırsat vermeden ilâve etmek gerekir ki; başta ibadetler olmak üzere, Allah’ın (celle celâluhu) bütün emir ve yasakları, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnet’i başta olmak üzere, iman etmekle mükellefiyet altına girdiğimiz dinimize ait taabbudî davranışlar, hikmet ve faydaları için yapılmaz. Dinin bütün emir ve yasaklarında bizim için elbette fayda ve hikmetler vardır; fakat bunları asıl gaye ve hedef kabul ederek kulluk yapılmaz. Bu nokta inanan bir Müslüman için çok önemlidir.

Bu açıdan bakılınca; perhiz/diyet yaparak zayıflamak, sağlık gayesiyle aç kalmak ayrı bir şey, oruç tutmak çok daha ayrı bir şeydir. Turistik seyahat için Mekke’ye gitmek farklı, hac gayesiyle gitmek çok daha farklıdır. Aynı şekilde; kalb sağlığı, iskelet ve kas sistemini koruma gayesiyle spor yapmak başka, namaz kılmak çok daha başka bir şeydir.

Bu ibadetlerle bizi yükümlü kılan Rabbimiz (celle celâluhu), hikmet ve merhametinin bir buudu olarak onlara bizim için faydalar da koymuştur. Meselâ; domuz eti ve alkol haramdır, hiç düşünmeden bu emre uymamız gerekir. Böyle olunca, alkolden ve domuz etinden gelecek birçok hastalıktan da korunmuş oluruz. Muhal farz, domuz eti ve alkol, sağlık için çok faydalı olsaydı bile, bir Müslüman’ın haram olduğu için bunlardan uzak kalması icap ederdi.

Allah (celle celâluhu) nasip etmiş, yaklaşık on yıl önce hacca gitmiştim. Mescid-i Nebevî’de, namaz aralarındaki müsait vakitlerde, genellikle kaza namazlarımı eda ediyordum. Farkında olmadan, namazlarımı hızlı kılıyormuşum. Yanımda namaz kılan biri el-kol hareketleriyle bu hususta beni uyardı. Bana nazikçe namazımı daha yavaş ve doğru kılmam gerektiğini anlattı. Geçen gün üniversitede öğrencilerin organize ettiği bir seminer, bana bu hâdiseyi tekrar hatırlattı.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksek­oku­lu talebeleri, düzenledikleri bir seminerde, günlük yapılması gereken basit egzersizleri katılımcılara uygulamalı gösterdiler. Gün içinde belirli aralıklarla beli öne, sağa, solo ve arkaya eğmemizi, başı sağa ve sola yatırmamızı, döndürmemizi tavsiye ettiler. Benim en dikkatimi çeken şey, her hareketin en az beş saniye kadar sürmesini önemle vurgulamaları ve sözkonusu hareketleri paketler hâlinde, günde en az 3-5 defa yapılmasını söylemeleriydi. Bütün bunlar bana namazdaki “tadil-i erkân”ı hatırlattı.

İbadetlerin sağlığa faydalarına dâir çeşitli şeyler duymuş veya okumuşuzdur. Ancak ibadetlerin sağlıkla münasebetine dâir ilmî makale azdır. İbadetler, Allah (celle celâluhu) emrettiği için yapıldığından, inanan insanlar bu tür bir hikmet arayışına girmemektedir. Ancak, namazla alâkalı objektif bir makale ile karşılaşınca, bunun daha geniş kitlelere duyurulması gerektiğini düşündüm.

Milletlerarası bir dergide yayımlanan “Effect of Muslim Prayer (Salat) on a Electroencephalography and Its Relationship with Autonomic Nervous System Activity” (Namazın Beyin Dalgaları Üzerine Tesiri ve Otonom Sinir Sistemi ile Münasebeti) başlıklı makalede, namaz kılmanın beyin ve kalb sağlığına faydaları anlatılmış. Makalede ayrıca namaz kılmanın, sempatik sinir sisteminin tesirini azalttığına, parasempatik sistemin vücuttaki tesirlerini artırdığına vurgu yapılıyor. Sempatik sistem, kalbi hızlı çalıştırıp tansiyonu yükseltirken; parasempatik sistem, tam aksine kalbi yavaşlatıp tansiyonu düşürür. Genel olarak, sempatik sistemi baskın olan insanlar erken ölürken, parasempatik sistemi baskın kişiler, Allah’ın izniyle, istatistikî olarak daha uzun yaşar. Makaleye göre; namaz, bedenî ve ruhî rahatlamaya vesile olmakta, endişeyi azaltmakta; dolayısıyla kalb, damar ve beyin sağlığı için oldukça faydalı olmaktadır.

Bütün bunlar bize Allah’ın merhamet ve fazlını bir defa daha hatırlatmaktadır. Namaz kılarak hem O’nun (celle celâluhu) emirlerini yerine getirmenin huzurunu yaşıyoruz, hem de beden ve ruh sağlığımız için faydalı bir şey yapıyoruz.

Sözkonusu makalede, namaz hareketlerinin sürelerine de temas ediliyor: kıyam ve kıraat 60-90 saniye, rükû 10-15 saniye, rükûdan kıyama kalkınca yaklaşık 5 saniye, secde 10-15 saniye, iki secde arasında oturma yaklaşık 5 saniye, ikinci secde 10-15 saniye, son oturma 30-60 saniye.

İlmihal kitaplarında rükû ve secdelere dâir bazı hususlara dikkat çekilir. Rükûda, kol ve bacaklar sakinleşinceye kadar beklemek, rükûdan kalkınca beli iyice doğrultmak ve hemen secdeye gitmemek gerekir. Secdede de durum benzerdir.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşadığı dönemde söz ve uygulamalarıyla bizzat gösterdiği hususlar, bugün ilmî makalelerce de doğrulanmaktadır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Namazından çalan kimse, en fena hırsızdır.” buyurduğunda, ashâb-ı kirâm: “Ey Allah’ın Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem)! İnsan kendi namazından nasıl çalabilir?” diye sorar. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Rükû ve secdelerini tam yapmaz, rükû ve secdelerde belini iyice doğrultmaz da ondan.” (Ahmed bin Hanbel-Taberani-İbni Huzayme-Hakim). Başka bir hadîste ise, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Rükû ve secdelerini yerine getirirken belini doğrultmayan kimsenin namazı yeterli değildir.”

Namazı tadil-i erkân ile kılmak diğer bütün mezheplerde farz iken, Hanefi mezhebinde vaciptir. Tadil-i erkân hem namazın ve hem de bedenin sıhhatine vesile olmaktadır.

Bir namazda vücuttaki bütün kasların çalıştığına dâir bir makale, dergimizde yayımlanmıştır (Şubat, 1997, Sayı:217, Dr. Aslan Mayda). Benzer şekilde, Allah’ın emir ve yasaklarının her birinde sayısız hikmet bulunabilir. Her ne kadar ibadetleri Allah (celle celâluhu) emrettiği için yapıyor olsak da, inanan bilim insanları olarak bunların fıtrata uygunluğunu, hikmet ve faydalarını ortaya çıkarmak bizlerin bir görevidir.

İslâm’da İnsan Haklarının Sınıflandırılması

İslâm hukuku kuralları; din, can, akıl, nesil ve malın korunmasını hedefler. Din, can, akıl, nesil ve mal; insanın korunması gereken en temel haklarıdır. Diğer hak ve hürriyetler, bu beş hakkın içerisinde yer alır.

DİNÎ HAK ve HÜRRİYETLER

Esas itibariyle dinler, insanlık tarihi boyunca, hak ve hürriyetlerin kaynağı ve koruyucusu olmuşlardır. Dinler aslî özelliklerini kaybedip bozulmaya başlayınca, hak ve hürriyetleri sınırlayabilmiş ve ortadan kaldırabilmişlerdir. İslâm; Kur’ân ve hadîs gibi temel kaynaklarına bağlı kalındığında, hak ve hürriyetleri korumuştur.

İslâm dini, Müslümanlara ve gayrimüslimlere inanç ve ibadet özgürlüğü tanımıştır. “Dinde zorlama yoktur.”1, “Sizin dininiz size, onların dini onlaradır.”2 mealindeki âyetlerde ve benzer mealdeki hadîslerde, İslâm dininin kabul edilmesinde zorlama olmadığı ifade edilmektedir. Bu inanç ve ibadet hürriyeti sayesinde, İslâm ülkelerindeki gayrimüslimler, İslâm’ın ilk asırlarından günümüze kadar inançlarını koruyabilmiştir.

YAŞAMA HAK ve HÜRRİYETİ

Yaşama hakkı, âyet ve hadîslerde korunması gereken en önemli haklardan biri olarak anlatılmış; insan öldürmek, büyük günah ve suç olarak tanımlanmıştır. İslâm hukukuna göre, bir insanı kasten öldürmenin cezası kısastır: “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı.”3; “Savaş gibi haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Haksız yere öldürülen kimsenin velisine hakkını alması için yetki verdik. O da artık öldürmekte ileri gitmesin.”4

Yaşama hak ve hürriyetinin en temel dinamiklerinden birisi, vücut bütünlüğünün korunmasıdır. Bir insanı öldürmek yasak olduğu gibi, onun vücut bütünlüğünü ortadan kaldırmak da yasaktır. “Biz Tevrat’ta onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşı ödeşme yazdık. Ancak kim hakkından vaz geçerse, bu onun günahlarına kefaret olur.”5

İslâm; yaşama hakkının en fazla ihlâl edildiği savaşları bile kural ve kaidelerle düzenlemiştir. Bu ihlâllerin önüne geçmek için savaş hukuku çerçevesinde kanun ve kurallar belirlenmiştir. Buna göre, savaşlarda veya savaş dışı durumlarda soykırım yapılamaz. Savaş hâlinde kaçanlar ve yaralılar öldürülmez. Fiilen savaşa girmeyen kadınlar, çocuklar, din adamları ve işçiler öldürülmez. Hayvanlara ve bitkilere zarar verilmez.6

DÜŞÜNME ve İFADE HÜRRİYETİ

Dinin ve hukukun korumayı hedeflediği üçüncü unsur akıldır. Din ve hukuk, akıllı olan insanları muhatap alır. Deliler, bunaklar, çocuklar, uyuyanlar, sarhoşlar dinî ve hukukî açıdan mesul sayılmazlar. Bu açıdan akıl, düşünme ve düşündüklerini ifade etme hürriyeti dinin ve hukukun temelinde yer alır.

Düşünme ve düşündüklerini ifade etme hürriyetinin önemli bir unsuru, “emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker” (iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama) görevidir. Bir Müslüman kötü bir şeyle karşılaştığı zaman, o kötülüğü gücü yeterse eli, yetmezse dili ile engellemelidir. Buna da gücü yetmezse, o kötülüğe karşı kalbinden buğzetmelidir.7

İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevi, meşru muhalefet hakkı olarak da isimlendirilebilir. Meşru muhalefet hakkı, hukuk dairesi dışına taşmadan insanların, toplumun ve devletin icraatlarını eleştirebilmektir. Meşru muhalefet hakkı, insanların, toplumun ve devletin daha iyiye gitmesi için çok önemlidir. Bir toplumda ve devlette meşru muhalefet kanalları tıkandığı takdirde, insanlar kanundışı yollara sapmak zorunda kalırlar.

İslâmiyet’in ilk dönemlerinde iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevi hakkı ile yerine getirilirken, Emeviler’den itibaren hilâfetin saltanata dönüşmesiyle hükümdar korkusu sebebiyle bu vazife tam mânâsıyla yerine getirilemez olmuştur. Hâlbuki iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama, Müslümanlar için sadece hak değil, aynı zamanda bir görev, bir farzdır.8 “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”9mealindeki âyet bunu Müslümanlara emretmektedir.

AİLE HAK ve HÜRRİYETİ

İslâm hukukuna göre, herkes aile kurmak, evlenmek ve çocuk sahibi olmak hakkına sahiptir. Fertler ailenin temelini oluşturduğu gibi, aile de toplumun temelini oluşturur. Maddî ve mânevî açıdan sağlıklı fertler, sağlıklı aileleri ve sağlıklı aileler de sağlıklı toplumları meydana getirir.

“İçinizden bekârları, köle ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah onları lütfu ile zenginleştirir.”10; “Kadınlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise gibisiniz.”11; “Gençler! İçinizden aile geçindirebilecek güçte olanlar evlensin. Çünkü evlilik gözü haramdan sakındırır, iffeti daha iyi korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar.”12; “Evlenmek benim sünnetimdir. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir. Evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”13 gibi mealleri verilen âyet ve hadîslerle evlilik teşvik edilmiştir.

Aile haklarının önemli bir bölümünü, çocuk hakları oluşturmaktadır. İslâm hukukuna göre çocuk hak ehliyetine sahip olarak doğar, yedi yaşında temyiz kudretine ulaşır, ergenliği ile birlikte tam ehliyetli olur. Yeni doğan çocuk iyi bir isim verilmesi, akika kurbanı kesilmesi, iyi bir şekilde bakılması, güzel bir şekilde eğitilmesi, malları varsa korunması gibi temel haklara sahiptir. Ergenliğe ulaşana kadar bu şekilde haklarla korunan çocuk, ergen olduğu zaman tam ehliyete sahip olur, her türlü hukukî işlemi kendi başına yapabilir.

Kadın hakları da aile hak ve hürriyeti içinde yer almaktadır. İslâm dini kadını, erkek ile aynı statüde kabul etmekle birlikte, kadın ve erkeğin kendine has özelliklerinden dolayı bazı farklı düzenlemeler getirmiştir. Esas itibari ile kadın da erkek gibi dinî, hukukî, insanî, siyasî, ticarî hak ve hürriyetlere sahiptir. Bununla birlikte kadının kendisine has bazı hususiyetlere, erkeğin de kendisine has bazı özelliklere sahip olması sebebi ile hak ve hürriyetlerde bazı farklılıklar söz konusu olmuştur. Erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi, bir erkek şahide karşılık iki kadın şahidin istenmesi bu farklılıklardandır. Kadının erken ergenliğe ulaşıp erken doğurganlık yeteneğini kaybetmesi, buna karşılık erkeğin geç ergenliğe ulaşmakla birlikte çok ileri yaşlara kadar baba olabilmesi, birden fazla kadınla evliliği gerektiren sebeplerden birisidir. Ayrıca savaşların çok olduğu dönemlerde sahipsiz kalan kadın ve çocukların korunup kollanması için de birden fazla evlilik gerekli görülmüştür.

İslâmiyet’in kadın hakları ile alâkalı getirdikleri ileri seviyede olmasına rağmen, İslâm tarihi boyunca geleneklerden kaynaklanan önemli kısıtlamalar sözkonusu olmuştur. Geleneklerden kaynaklanan bu kısıtlamalar, sanki İslâm dininin gereği gibi düşünülmüştür. Hâlbuki İslâmiyet, kadın ve erkeğin durumuna uygun hak ve hürriyetleri tanımıştır. Gelenekten kaynaklanan sınırlamaları ortadan kaldırmak, İslâmiyet’in kadına tanıdığı hakları uygulamak gerekmektedir.

Aile ile alâkalı haklardan birisi de, özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığıdır. İslâmiyet insanların özel hayatlarının gizli kalmasını esas alır, özel hayatın araştırılmasını yasaklar. Kişinin özel hayatı, diğer insanlara ve topluma zararlı değilse, devlet tarafından müdahale söz konusu olmaz. Aşağıda meali verilen âyetlerde bu husus açıkça belirtilmiştir:

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.”14; “Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz. Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar artık oraya girmeyin ve eğer ‘Dönün!’ denirse, siz de dönün, bu sizin için daha temizdir.”15

EKONOMİK HAK ve HÜRRİYETLER

Mülkiyet hakkı, önemli bir haktır. İslâmiyet mülkiyet hakkını kabul etmiş ve korumuştur. Buna göre, herkes malını istediği gibi kullanma hakkına sahiptir. Ancak mülkiyet hakkı, başkasının hakkına dokunursa, kullanımı sınırlandırılır. Mülkiyet hakkını kullanırken, komşuların mallarına zarar verilemez. Meselâ, bir kimse malı üzerinde mülkiyet hakkını kullanırken, komşu binanın zayıflamasına veya yıkılmasına yol açamaz. Mülkiyet hakkı, kamu yararı sebebi ile devlet tarafından da sınırlandırılabilir. Bazı bina ve araziler kamu yararı sebebi ile kamulaştırılabilir. Komşuluk hukukundan başka, şuf’a ve irtifak hakları sebebi ile de mülkiyet hakkı kısıtlanabilir.16

Ekonomik haklardan birisi de çalışma hakkıdır. İslâmiyet çalışma hakkı çerçevesinde herkesin meşru dairede istediği işte çalışmasına imkân vermiştir. Kişinin alın teri ile elde ettiği kazanca kimse müdahale edemez. Tasarruf ve teşebbüs özgürlüğü herkese tanınmıştır. Özel teşebbüs esas olmakla birlikte, sosyal adaleti sağlayacak tedbirlerin de alınması gerekir. Herkes meşru dairede her türlü işi ve ticareti yapma hakkına sahiptir. Devlet özel teşebbüsü artıracak, sosyal adaleti sağlayacak, çalışma hürriyetini temin edecek her türlü imkânı hazırlar. Bunun için devlet yolların güvenliğini sağlar. Soyulan tüccar ve vatandaşların zararlarını tazmin eder.17 Böylece vatandaşın çalışma hak ve özgürlüğünü tam mânâsıyla kullanmasını sağlamış olur.

Netice olarak; insan hak ve hürriyetleri tarih boyunca toplumların başlıca meseleleri olmuş ve hâlen de olmaya devam etmektedir. Kölelikten, sefaletten, en zor şartlarda çalıştırılmaktan bugünlere gelen insanoğlu, hak ve hürriyetlerinin artırılmasını istemektedir. İslâm dini ve hukuku, insana layık olduğu hak ve hürriyetleri vermiş olmakla birlikte, devlet ve toplumların bunları tanıyıp uygulamasında sıkıntılar yaşandığı görülmektedir.

Doç. Dr. Abdullah Demir, Sızıntı Dergisi, Sayı: 442. a.demir@sizinti.com.tr

DİPNOTLAR

1. Bakara, 256.

2. Kafirun, 6.

3. Bakara, 178.

4. İsra, 33.

5. Maide, 45.

6. Belkıs Konan, “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Açısından Osmanlı Devletine Bakış”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XV, Yıl 2011, Sayı 4, s. 260.

7. “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Artık bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” Müslim, İman, 78.

8. Osman Keskioğlu, İslâm Hukuku Açısından Hukuk ve İnsan Hakları, İzmir 1996, s. 135.

9. Ali İmran, 104.

10. Nur, 32.

11. Bakara, 187.

12. Buhari, Nikah 3; Savm 10; Müslim, Nikah 1.

13. İbn Mace, Nikah 1.

14. Hucurat, 12.

15. Nur 27-29.

16. Ekinci, Osmanlı Hukuku, s. 203.

17. Ekinci, Osmanlı Hukuku, s. 203.

Kardeş Katli Meselesinin Şer’î Dayanağı Var mıdır?

Bu sorunun cevabı, ilgili maddenin de izahı demektir. Önce İslâm hukukundaki suç ve cezaları görelim: Bilindiği gibi İslâm hukukunda, üç çeşit suç ve ceza vardır:

1) Had suç ve cezalarıdır. Hırsızlık (hadd-i şirb), yol kesmek (kat’-ı tarik), zina (hadd-i zina), dinden dönmek (irtidâd) ve devlete isyan (bağy) suçlarından ibaret olan bu suçların, unsurları teşekkül ettiği takdirde, tatbik edilecek cezaları, Allah ve Resûlü tarafından tespit edilmiştir. Bunlarda mühim olan, unsurların teşekkülüdür. Unsurlardan birisi eksik olursa had cezası tatbik edilmez; ancak ulul-emr tarafından tespit edilecek tazir cezaları uygulanır. Meselâ, dört şahidle zina yaptığı ispat edilemeyen suçluya, zina haddi tatbik edilmeyecektir. Ancak üç şahitle zina yaptığı ispat edilen suçlu, bütün bütün cezasız da bırakılmayacaktır. İşte unsurları teşekkül etmeyen bu suçlara tatbik edilecek cezalara tazir cezaları denir ve ulul-emr tarafından tespit edilir.

2) Şahsa karşı işlenen cinâyet suçlarıdır ki, cezaları kısas veya diyettir. Bunların da çoğu cezaları, Allah ve Resûlü tarafından tespit edilmiştir.

3) Tazir suç ve cezalarıdır ki, biraz önce zikredilen had veya cinayet gruplarına girmeyen (esrar içmek gibi) yahut girdiği halde o cezaların tatbiki için gerekli unsurlara sahip olmayan (üç şahitle ispat edilen zina suçu gibi) suç ve cezalardır. İşte bu bölümde ulul-emrin tespit ettiği veya kadı tarafından takdir edilen cezalar tatbik edilecektir. Bu kısa mukaddimeden sonra, kardeş katli ve bunu emreden kanun maddesinin tahlilini, önce nazarî plânda ele alalım, sonra da tatbikattaki örneklerin hangi gruba girdiğini beraber mütalaa edelim. Bu mütalaamızdan önce şunu da gözü önüne alalım: Her hukuk sisteminde, Osmanlı Hukukunda nizam-ı âlem yani âlemin nizamı, günümüzdeki ifadesiyle kamu düzeni ve kamu yararı için vaz’edilen idam cezaları vardır. Biraz sonra açıklayacağımız vechile, Türk Ceza kanunun 125 ile 163. maddeleri arasındaki bütün hükümleri, devlete yani âlemin nizamına karşı işlenen suçları tanzim etmekte ve daha birinci maddesinde devletin toprağı ve bağımsızlığını dağıtmaya ve bölmeye ma’tuf bütün hareketleri, idam cezası ile cezalandırmaktadır. Dünyadaki bütün ceza hukuku sistemlerinde de, devlete isyan suçları, benzeri hükümlerle önlenmeye çalışılmıştır. Şimdi bu tür hükümlerin, İslâm hukukunda nasıl yer aldığını ve bu hükümlerin Fâtih’in kanunnâmesindeki hükümle nasıl bağdaştırılabildiğini açıklamaya çalışalım.

Kardeş katli meselesinin birinci şer’î dayanağı, her hukuk nizamında bulunan devlete isyan suçudur. Biraz önce açıkladığımız gibi, devlete isyan suçu, İslâm hukukunda, had suç ve cezaları arasında yer alan bağy adı altında düzenlenmiş ve unsurları tahakkuk ettiği takdirde idam cezası ile cezalandırılmıştır. Bağy suçunun unsurları, devlete (imama, sultana) karşı ayaklanmak, kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirmeyi amaçlamak (muğalebe) ve açık bir isyan kasdı içinde bulunmaktır. Bağy suçunun cezaları, unsurlarının tahakkukuna göre değişir: Sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu teşkil etmeyen ve bir yerde toplanarak baş kaldırmayanlara dokunulmamalıdır. Propaganda yaparlarsa ikaz edilirler, ileri giderlerse tazir cezaları ile cezalandırılırlar. Devlete isyan ettikleri an, savaşla yola getirilirler ve cezaları idamdır. Yalnız bunlar müslüman oldukları için, çoluk-çocukları esir edilmez ve malları ganimet sayılmaz. Bunlara verilen ölüm cezası bir had cezasıdır ve hikmeti de devleti yani nizam-ı âlemi korumaktır

İşte Osmanlı hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her çeşit itaatsizliği, umumi rahatı ve nizam-ı âlemi ihlal edecek olan her türlü isyanı ve memlekette anarşi çıkarma hareketlerini (fesâd bis-sa’y), bağy suçu kabul etmiş ve buna sebep olanları da bâği olarak vasıflandırmışlardır. Bu isyan suçunun cezasının da idam cezası olduğunu, fetvalarında açıklamışlardır. İsyan eden Padişahın kardeşi de olsa, şer’î hüküm değişmeyecektir. Meselâ Yavuz Sultan Selim’in, birisi Şi’îlerle ve bir diğeri de eşkiya ile ittifak ederek Devlete isyan eden ve bağy suçunda aranan şartlara uygun bir şekilde bu suçu işleyen kardeşlerine karşı olan tutumu, tamamen şer’îdir. Fâtih’in kanun maddesindeki kardeş katlinin birinci grubunu, bu tip hâdiseler teşkil etmektedir. Ancak nazariyat bu olmakla beraber ve söz konusu madde bu şekilde tefsir edilebilmekle birlikte, tatbikat, her zaman nazariyatı takip etmemiş, kanuna rağmen, şartlar teşekkül etmeden idamlar verilmiştir. Beşikteki bir bebeğin öldürülmesini, elbetteki müdafaa etmek yahut buna uyuyor demek de mümkün değildir. Ancak Fâtih, kanunnâmesinde böyle bir durumu da emretmemektedir.

Osmanlı tarihindeki kardeş katilleri ve idamların yarıya yakının, bir had cezası olan bağy suçuna sokulduğunu verilen fetvalardan anlıyoruz. Ancak şunu da hatırlatmak istiyoruz ki, bazen bağy denilen had suçunun şartları teşekkül etmediği halde, araya giren jurnalcilerin ve yalancı şahitlerin beyanıyla, Şeyhülislâmlardan bağy suçu imiş gibi fetva alındığı da görülmüştür. Kanunî’nin oğlu Şehzade Mustafa hakkındaki fetvalar buna misal teşkil etmektedir. Bu konuda Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan şu belgenin izahları enteresandır:”Buğat yani asiler ise, Mülteka ve benzeri fıkıh kitaplarına göre, mevcut hükümete ve Padişaha karşı müslümanlardan bir veya bir kaç kişi isyan etmeleri ve hükümetin emirlerine itaat etmemelerinden ibarettir. Müslümanlar, bağy ve isyanda ısrar ederlerse, idam olunurlar. Ancak fitneyi teskin için idamdan hafif cezalar yeterli ise, bunlar tatbik olunmalıdır. Şurası dikkat çekicidir ki, Mülteka’yı şerheden âlimler, bağilerin cinayetleri hakkında, çok geniş mânâlar vermişlerdir. Meselâ Padişah’ın meşru emirlerine karşı her nevi itaatsizliği ve umumi rahatı (nizam-ı âlemi) ihlal edecek her çeşit kıyam, hareket, fitne, fesad, insanları katl, malları gasp ve devlet işlerini engelleme gibi halleri, bağy saymışlardır”.

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

Namazın Önemi

Namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir.

“Dua, ibadet, bağışlanma dilemek, yalvarmak” anlamında Farsçadan Türkçemize “namaz” olarak geçen ve “tazim için eğilmek, kulluk” gibi mânâlara da gelen “salât” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de 99 yerde geçer1. Tam 33 yerde zekât emrinden hemen önce namaz emri vardır. Bu durum aslında namazın önemine oldukça açık bir işarettir. Zikrettiğimiz 33 ve 99 rakamlarının, namazlardan sonra Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından emredilen 33 “Sübhânallah”, 33 “Elhamdülillâh” ve 33 “Allâhuekber” mübarek tesbihlerinin sayılarına ve toplamlarına denk geliyor olması da dikkat çekicidir.

Bakara Sûresi’nin üçüncü âyetinde, “O kimseler ki, gaybe inanırlar.” cümlesi ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamete, haşr u neşre, kaza ve kadere “iman rükünleri” öz bir şekilde beyan buyrulmaktadır. Öz ya da işaret yolu ile iman rükünlerine dikkatler çekildikten sonra insan zihni, İslâm rükünlerine de aynı şekilde temas buyrulmasını beklerken, âyet-i kerîme İslâm’ın rükünlerinden ikisine ismen ve sarahaten temas etmektedir. Bunlardan birincisi namazın ikamesi diğer bir tabirle gereği üzere kılınması, ikincisi ise maddî/manevî kazançlardan infakta bulunmadır. (Bakara, 2/3)

“Namazı kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 2/43) mealindeki âyet-i kerimede, önce İslâmî rükünlerden “namaz” ve hemen arkasından “zekât” zikredilmektedir. Pasaj/cümle diğer bir İslâmî rükünden bahisle ilerleyecekmiş gibi görünürken, namazın önemli bir cüz’ü olan “rükû” emri “وَارْكَعُوا” “rükû edenlerle birlikte siz de rükû ediniz” şeklinde çoğul hâlde zikredilmekte, dolayısı ile “namazların cemaatle edası” keyfiyetine güçlü bir işaretle, rükû rüknüne de tam bir sarahatle temas buyrularak nazarlar yeniden namaza tevcih edilmiş olmaktadır. (Bakara, 2/43)

Başka bir âyet-i kerimede ise mealen; “Sizin veliniz/dostunuz ancak Allah Teâlâ’dır. Ve O’nun peygamberidir ve imân etmiş olanlardır. O imân edenler ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler..” (Mâide, 5/55) buyrularak “dostlar” nazarlara verilmekte, bu dostların ancak Allâh (celle celâluhu), Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Allâh’a (cc) iman eden müminler olduğu beyan buyrulmaktadır. Devamında “dost” özelliği taşıyan müminlerin vasıfları verilmektedir. Dostların ilk özelliği namazı tam manası ile ikâme eden kimseler olmalarıdır. İkinci özellikleri zekâtlarını aksatmadan vermeleridir. Üçüncü olarak ise -zihinler, bu dostların oruç ve hac gibi diğer İslâmî özelliğinin zikredilmesini beklerken- namazları cemaatle ifa etmeleri, cemaat hâlinde yaşama ve bizzarure cemaatten ayrılmama özellikleri “وَهُمْ رَاكِعُونَ” “onlar rükû eden müminlerdir” mânâsındaki tek bir kelime ile ifade edilmektedir. (Mâide, 5/55)

Namaz o derece önemli bir ibadettir ki, Hz. Adem’den (as) itibaren bütün peygamberlerin ve dinlerin tebliğinde yer almıştır. Hz. İbrahim (as) (İbrahim, 14/40), Musa (as) (Mâide, 5/12), Şuayb (as) (Hud, 11/87), Zekeriyyâ (as) (Ali İmran, 3/37) ve İsa (as) (Meryem, 19/31) ve diğer peygamberlerin namaz ile emredildiklerini Kur’ân-ı Kerîm bizlere haber vermektedir.

İslâm’ın Beş Temel Şartından Biri

Namazın, İslâm’ın beş şartından birisi olduğunu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan buyurmaktadır.2 Bilindiği üzere bu temel şartlardan “namaz” ve “oruç” bedenî, kalbî, ruhî, aklî, zihnî ve sırrî bir ibadet durumunda iken, “zekât” ve “hac” az önce sayılanlara ilâve olarak aynı zamanda malî bir ibadettir. Şayet bir Müslüman’ın malî durumu zekât ve hac rükünleri için yetersiz ise, bu durumda böyle bir kimse için geride kalan seçenekler sadece “namaz” ve “oruçtur”. Bilindiği üzere namaz ve oruç için herhangi bir malî külfet söz konusu değildir. Buna rağmen namaz ve orucu (hafazanallah) önemsememe gibi bir sıkıntı varsa, böyle bir kimse ebedî hayatı konusunda müthiş derecede tedirgin olmalıdır.

Malî ve bedenî ibadetler mukayesesine kısaca temas etmişken, “Zenginler sevapça daha ileride midirler?” gibi zihinlere gelebilecek bir soru açısından şu rivayeti aktarmakta fayda mülahaza etmekteyiz:

Ebû Zerr’den (ra) rivayet edildiğine göre bazı insanlar: “Ey Allah’ın Resulü, zenginler bütün sevapları alıp götürüyorlar; çünkü onlar da bizler gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, ayrıca zenginliklerinden dolayı sadaka da veriyorlar.” dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah sizlere sadaka verme ve bu yönde sevap kazanma imkânı vermedi mi sanıyorsunuz? Her Sübhanallah demek bir sadakadır, her Allahüekber demek bir sadakadır, her Elhamdülillah demek bir sadakadır, her Lâ ilâhe illallah demek bir sadakadır, iyiliği emretmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır.” buyurdular.3

Beş Vakit Namaz

Cenâb-ı Hakk, mealen: “Namazlara ve orta namaza devam edin” (Bakara, 2/238), “şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır” (Nisa, 4/103), “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl” (Hûd Sûresi, 11/114), “Güneşin doğuşu ve batışından önce, gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün her iki vaktinde tesbih et” (Taha, 20/130), yüksek beyanları ile günde beş vakit namazın müminler için çok önemli bir vazife ve sorumluluk olduğunu bizlere hatırlatmaktadır. Ayrıca Nisa, 4/103; İsra, 17/78; Nur, 24/36; Rum, 30/17-18; Kaf, 50/39-40; Dehr (İnsan), 76/25-26 âyet-i kerîmelerinde de beş vakit namaza ve vakitlerine temas edilmektedir.

Cabir b. Abdillah (ra) anlatıyor: “Namaz vakitlerini öğretmek için Cebrail (as) Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi. Cebrail (as) imamet için öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasına durdu. İnsanlar da Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasına durdu. Cebrail (as) güneş tepeden henüz döndüğü sırada öğle namazını kıldırdı. Cebrail (as), her şeyin gölgesi bir misli olunca yine geldi. Daha önce yaptığı gibi tekrar öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onun arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde ikindi namazını kıldırdı. Cebrail (as) güneş batınca tekrar geldi. Yine öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde akşam namazını kıldırdı. Sonra Cebrail (as) şafak (ufuktaki kızıllık) kaybolunca yeniden geldi ve öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu halde yatsı namazını kıldırdı. Sonra Cebrail (as) fecir vakti olduğunda (sabah) tekrar geldi ve öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde sabah namazını kıldırdı.

İkinci gün, Cebrail (as) bu defa kişinin gölgesi bir misli kadar olunca geldi ve bu defa öğle namazını kıldırdı. Sonra kişinin gölgesi iki misli olunca geldi. Bu defa da ikindi namazını kıldırdı. Sonra güneş batınca geldi ve önceki gün yaptığı gibi akşam namazını kıldırdı. Akşamı kıldıktan sonra uyuduk. Sonra uyanıp tekrar uyuduk. Tekrar uyanınca Cebrail (as) geldi ve dünkü yaptığı gibi yatsı namazını kıldırdı. Daha sonra tan yerinin beyazlığı yayılınca geldi. Daha yıldızlar parıldamakta iken dün yaptığı gibi sabah namazını kıldırdı. Cebrail (as) sonra dedi ki: “Dünkü kıldırdığım vakitlerle bu günkü kıldırdığım vakitler arasındaki zamanlar namaz vakitleridir.”4

Ashab hazeratı mescidde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte otururken, Dımam İbnu Sa’lebe gelerek İslâm’ın temelleri ile alâkalı bazı sorular sormuş, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) cevaplarını almış, sorularından birisi de şu şekilde olmuştur: “Allah Teâlâ adına soruyorum: Gece ve gündüzde beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?” Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’a yemin olsun evet!” demiştir.5

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Namazlarınızı benden gördüğünüz şekilde kılınız.” buyurmuş6, namazların vaktinden soran bir adama da: “İki gün namazları bizimle kıl.”7 diyerek namazların vakitlerini, rekât sayılarını ve kılınış şekillerini uygulamalı olarak talim buyurmuştur.

Günlük namazların beş vakit kılınması konusunda Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet gayet açıktır. Dolayısı ile gerek geçmişte ve gerek günümüzde, günlük namazların kaç vakit olduğu ve kılınış şekilleri ile ilgili en küçük bir ihtilaf yoktur.

Vaktinde Kılmak

Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ashab hazeratı çeşitli vesilelerle hangi amelin daha faziletli olduğunu sormuşlar, nübüvvet feraseti kaynaklı ferdî farklılıkların gözetildiğini düşündüğümüz cevaplar almışlardır. Ancak namaz yüksek bir öneme sahip olduğu için, namazı emreden birçok âyet-i kerîmenin yanısıra Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namazın vaktinde kılınmasına verdiği önemin ve hassasiyetinin doruk noktasında olduğunu görmekteyiz. Ümmü Ferve’nin rivayetine göre, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) “Hangi amel efdaldir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “İlk vaktinde kılınan namaz!”8

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ali’ye (ra) şu tembihte bulunmuştur: “Ey Ali; Vakti girdiği zaman namazı sakın geciktirme.”9 Hz. Ömer’in (ra) rivayetine göre de bir adam gelerek; ‘Ey Allah’ın Resûlü! İslâm’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sormuş, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da; ‘Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurmuştur.”10

Kıyamet Gününde Kulun İlk Hesaba Çekileceği Amel

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı tamam ise, felaha erer ve kurtulur. Fakat namazı yoksa kaybeder ve zararlı çıkar. Şayet farzlarında noksanlar çıkarsa, (en iyi şekilde bilmesine rağmen) Azîz ve Celîl Rabb’i: ‘Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız.’ der. O kulun farzlardaki eksikleri varsa nafileleri ile tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir.”11

Dinin Direği

“Namaz dinin direğidir.” mealindeki hadîs-i şerîf, Müslümanlar arasında yerleşmiş ve meşhur olmuştur. Ancak zaman zaman da olsa bazı kimseler bu beyanın sıhhati ile ilgili yersiz şüphe yaymaya çalışmaktadır. Hâlbuki bu cevâmiu’l-kelim (az ve öz sözcüklerle çok şeyi ifade etme, konuşulan mevzuda az sözle kapsamlı ifade) cümlenin diğer hadîs kitaplarında da şahitleri bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Muâz b. Cebel’e şöyle buyurmuştur: “Sana bütün işin başını ve onu ayakta tutan direğini, zirve noktasını söyleyeyim mi? Ben, söyle ey Allah’ın Resulü dedim. Şöyle buyurdu: “İşin başı İslâm, onu ayakta tutan direği namaz, zirve noktası ise Allâh için çabalamaktır.”12

Şeyhü’l-İslâm İbn Hacer, “Namaz dinin direğidir” mealindeki hadîs-i şerîf için “Ravileri sika/güvenilir.”13demekte, İmam Beyhakî de Şuabu’l-Îman’ında bu hadîs-i şerîfi şu şekilde aktarmaktadır: Hz. Ömer’in (ra) rivayetine göre bir adam gelerek; Ey Allah’ın Resulü! İslâm’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sordu. Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem); ‘Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurdu.14

Allâh’a (celle celâluhu) En Yakın Olunan Ân: Secde

Secde, namazda alnı, burnu, elleri, dizleri ve ayak parmak uçlarını da kıbleye bakacak şekilde yere koyarak Allah’ı (celle celâluhu) gönülden ve ürpererek anma ve namaza ait temel bir rükündür. Abdullah b. Abbas (ra) rivayetine göre Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın parmak uçlarıdır.”15

Secde kelimesi türevleri ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de 92 yerde geçmektedir. Secde, namazın en önemli hareketi, ibadet ve kulluğun özü ve esasıdır. Kul, secde ile taatullah, haşyetullah, marifetullah ve muhabbetullahın en yüksek mertebelerine ulaşma imkânı bulur. “Secde et ve (Rabb’ine) yaklaş!” (Alak, 96/19) ki aynı zamanda secde âyetidir, kulun Allâh’a en yakın olacağı ânın secde anı olduğunu haber vermektedir. Ebu Hüreyre (ra)’den rivayete göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kulun, Allah’a en yakın olduğu zaman secdede olduğu ândır. Bu sebeple secdelerde çok dua edin.”16

Manevi Kirleri Temizlemesi

Namaz sürekli bir temizlenme ve arınma ameliyesidir. İnsanın gün içerisinde el ve yüzünü defalarca yıkama lüzumu hissetmesi gibi, insanın batınî lâtifeleri de gün içerisinde beş vakit namaz ile bir arınma ve temizlenme ihtiyacı içerisindedir ve bunu sağlayacak olan tek husus, Allâh rızası gözetilerek kılınacak vakit namazlarıdır.

Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: “Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle söylediğini işittim: “Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz?” “Bu hâl, onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!” dediler. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler.” Buyurdu.17

Kötülüklerden Alıkoyması

Kur’ân-ı Kerîm’de namaz ile ilgili âyet-i kerîmelerden, namaz kılan kimsede zihnî, ruhî ve kalbî oldukça önemli değişim ve dönüşümlerin gerçekleştiğini, bunun yüksek ahlâk olarak davranışlara yansıdığını, iman-ibadet-yüksek ahlâk vetiresinde namazın büyük ehemmiyeti olduğu anlaşılmaktadır. “Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?” (Hûd, 11/87) mealindeki âyet-i kerime, bir yönü itibarı ile namaz ve insanın fiilleri arasındaki uyum ve irtibatı söz konusu etmektedir. Bu irtibatı gösteren diğer bir âyet-i kerime ise mealen şu şekildedir: “(Resulüm!) Sana vahiy edilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem); “Her kimin kıldığı namaz kendisini hayâsızlıktan ve münkerden alıkoymuyor ise onun namazı yoktur.”18 buyurmaktadır. Ümmü Seleme’den (r.anhâ) rivayete göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Namaza dikkat edin, namaza!” buyurmuştur19.

Terkindeki Tehlike

Kur’ân-ı Kerîm’de namazın terki veya önemsenmemesi ile alâkalı olarak mealen şöyle buyrulur: “Namazlarından gaflete düşen (kıldıkları namazın değerini bilmeyen, namazlarının vaktini önemseyerek terk eden ya da vaktinde kılmayan) musallîlere veyl olsun!” (Mâun, 107/4-5)

“Veyl” kelimesini İbn Abbas (ra) azap, Osman b. Affân (ra) Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ile Cehennem’de bir dağ20, Ebu Said el-Hudrî (ra) yine Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ile Cehennem’de bir kişinin ancak kırk yıl aşağıya düşerek varabileceği bir çukur21 olarak tanımlamıştır.

“Sakar” adlı Cehennem’e girişin gerekçesi sorulduğunda, orada bulunanların ilk söyledikleri sebep, namaz kılmayışları olmaktadır. “Her bir kişi kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. Ashabu’l-yemîn müstesnâ, onlar Cennetlerdedirler. Suçlulara sorarlar: ‘Sizi Sakar’a (Cehenneme) ne sürükledi?’ Derler ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik, yoksullara yedirmezdik, (günaha, yanlışlıklara) dalanlarla birlikte dalardık. Din gününü de yalanlardık. Nihayet ölüm gelip bize çattı.’ Artık şefaat edebileceklerin şefaati de onlara fayda vermez.” (el-Müddessir, 74/38-48)

Namazı terk edenlerle ilgili bir diğer âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk mealen şöyle buyurur: “Bunlardan sonra ise namazı zayi eden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar Ğayy (Cehennem) ile karşılaşacaklardır.” (Meryem, 19/59) Bu âyet-i kerimeyi tefsir eden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebu Umame el-Bâhilî’nin (ra) rivayeti ile şunları aktarmaktadır:

“Eğer bir kaya parçası Cehennem’in kenarından aşağıya atılacak olursa, yetmiş yıl düşse bile Ğayy ve Âsâm’a ulaşmadıkça Cehennem’in en derin noktasına ulaşmış olmaz.” “Ğayy ve Âsâm nedir?” diye sorulunca da şöyle buyurdular: “Bunlar Cehennem’in dip tarafındaki iki kuyudur. Cehennemliklerin irinleri buralardan akar. Allah Teâlâ’nın: “Namazı terk eden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar Ğay ile karşılaşacaklar.” (Meryem, 19/59) âyet-i kerîmesi ile “Kim bunları işlerse Âsâm ile karşılaşır.” (Furkan, 25/68) buyruklarında söz konusu ettiği kimseler bunlardır.”22

Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) namazdan bahsetti. Buyurdu ki: “Her kim şu beş vakit namazı eksiksiz kılarsa, namazı kıyamet gününde ona bir aydınlık, hakkında delil ve kurtuluş olur. Her kim de bu beş vakit namazı gereği gibi kılmazsa ne nur, ne delil ne de kurtuluş olur. Kıyamet gününde de Karun, Firavun, Haman ve Ubeyy ibn-i Halef ile birliktedir.”24

Hz. Ebu’d-Derda’nın (ra) rivayetine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine şöyle bir tavsiyede bulunmuştur: “Parça parça kesilsen de, yakılsan da Allah’a ortak koşma ve farz olan namazı bilerek terk etme. Kim ki farz olan namazı bilerek terk ederse, Allah’ın koruması ondan uzaklaşmıştır.”25

Sonuç

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kişinin namazı terk ile küfre düşeceğini haber vermiş,26 namazın terk edilmesinin şirk olduğunu belirtmiş,27 “Namazı olmayanın (kâmil mânâda) dini yok demektir. Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir,28 diyerek namazın mümin için dindeki merkezî konumuna dikkat çekmiştir. Maddî ve mânevî hastalıkların temelinde namazsızlık vardır. Çünkü namaz bir nur, bir aydınlık sağanağıdır.29 Kulun Allâh (celle celâluhu) ile doğrudan irtibatını sağlayan kopmaz bir bağdır.

Huşu ile Allâh’a (celle celâluhu) yönelenler için namaz; huzur ve itminanın tükenmeyen kaynağı, bilhassa iftitah, kıyam, kıraat, rükû ve secde rükünleri ile biiznillah mülhime, mutmainne, râziye, marziyye ve sâfiyye mertebelerine yükselebilme platformu, rüyetullah saadetine (Mutaffifîn, 83/23, 35; Kıyâmet, 75/23) mazhariyetin üssü ve likâullaha (Enâm, 6/154; Rad, 13/2) yüksek seviyede inanabilmenin de kilididir. Ancak diğer taraftan namaz, Allah’a (celle celâluhu) mülâkî olacaklarını kabul etmeyenler (Enâm, 6/31; Yunus, 10/45; Secde, 32/10) içinse zor ve ağır bir ibadettir (Bakara, 2/45).

Hz. İbrâhim’in (as) şu güzel duası hitâm-ı misk nevinden olsun: “Ya Rabb! Beni de, neslimi de namazı devamlı ve dosdoğru kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabb!” (İbrahim, 14/40)

Yeni Ümit Dergisi, 110. sayı, Yard. Doç. Musa Kazım Gülçür

Dipnotlar

1. M.F. Abdülbaki, Mucem, “slv” md.

2. Buhari, iman 1; Müslim, iman 22; Nesai, iman 13; Tirmizi, iman 3.

3. Müslim, zekât 53.

4. Nesâî, mevâkît 10.

5. Buhari, ilm 6; Müslim, iman 10; Tirmizi, zekât 2; Nesâî, siyam 1.

6. Buhari, ezan, 18; Müslim, mesâcid, 293; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/436; Dârimî, salât 42.

7. Müslim, mesacid 176, 177; Tirmizi, salat 115; Nesâî, mevâkît 12.

8. Ebu Davud, salat 9; Tirmizi, salat 127; Müslim, iman 137; Buhari, mevâkît 5.

9. Tirmizi, salat 127.

10. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550).

11. Tirmizî, mevâkît 188. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, salât 149; Nesâî, salât 9; İbni Mâce, ikâmetu’s-salâh 202; Tirmizi, salât, 306; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 1/291-292.

12. Tirmizî, iman 8.

13. İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-Habîr fî Tahrîci Ehâdîsi’r-Râfi’i’l-Kebîr, 1/308, Müessesetü Kurtuba-1995.

14. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550) Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2003.

15. Buharî, ezan, 133, 134, 137, 138; Müslim, salât 227-231; Ebu Dâvud, salât 150-151; Nesâî, iftitâh 40; İbn Mâce, ikâmetu’s-salâh 19; Müsned, 1/285, 286.

16. Müslim, salât 15; Nesâî, mevâkît 35; Tirmizi, deavât 118; Müsned, 2/121.

17. Buhâri, mevâkît 6; Müslim, mesâcid 282; Tirmizî, emsâl 5; Nesâî, salât 7; Muvatta, sefer 91.

18. Münavî, Feyzü’l-Kadir, VI/221; Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur, VI/465; Deylemî, Firdevs, III/622.

19. Müsned, 1/290.

20. Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, 3/163-164, Kahire-2001.

21. İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 16/508 (7467).

22. Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, 8/206, (7731), Mektebetü İbn Teymiyye, Kahire, trsz.

23. Heysemi de Mecmau’z-Zevâid’inde bu hadîs-i şerîfi nakletmekte ve şöyle demektedir: “Hadisin senedinde zayıf raviler vardır. İbn Hibban, bu ravilerin sika olduklarını ancak hata da yapabildiklerini söylemektedir.” (Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 10/713 (18591), Dâru’l-Fikr, Beyrut-1994).

24. Müsned, 2/169, Darimi, 2/301, İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/329 (1467); Beyhakî, Şuabu’l-Îman, 3/312.

25. Müsned, 5/238.

26. Müslim, îmân 134; Ebû Davud, sünnet 15; Tirmizî, iman 9; İbn Mace, ikâmetu’s-salâh 17; İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/305 (1454).

27. İbn Mâce, ikâmetu’s-salâh 77.

28. Taberanî, el-Mu’cemüs-Sağîr, 1/113; Suyûtî, el-Câmius-Sağîr, 2/387.

29. Müslim, taharet 1.

Cuma namazında hutbe esnasında konuşmak namaza zarar verir mi?

Cuma namazında hutbe esnasında konuşmak namaza zarar verir mi?

Peygamberimiz cuma namazı hakkında bir hadisinde şöy­le buyurur:

Kim Cuma günü imama yakın olup susarak hutbeyi dinler ve bir söz söylemezse (birisi sustuğu, diğeri dinlediği için) ona iki se­vap vardır. Kim imama uzak yerde olup tam olarak konuşmayı duymadığı halde susup dinler, her hangi bir söz söylemezse ona bir sevap vardır. Kim imama yakın olup susmaz, dinlemez ve ko­nuşursa ona iki günah vardır. İmama uzak olan, susup dinleme­yen, konuşan kimseye bir günah vardır. Kim ki cuma hutbesi sı­rasında yanında bulunan kimseye sus derse konuşmuş demektir. Konuşanın da cuması yoktur! (Ebu Dâvud)

Buradaki cuması yoktur ifadesinin manası, her ne kadar cuma far­zını ödemiş olursa da cuma sevabından mahrum olur, demektir. Bir başka görüşe göre kılınan cuma, öğle namazına dönüşür demektir.

Bir başka hadiste ise şöyle buyrulmuştur: Arkadaşına hutbe sırasında sus diyen günaha girmiş olur. (Ebu Dâvud) Buradaki günaha girmek ifadesi “sevabı olmayan bir şey söyle­miş” şeklinde de yorumlanmıştır.

Bir diğer hadis de şöyledir: Cuma günü imam hutbe okurken konuşan kimse ciltlerce kitap ta­şıyan merkep gibidir. Ona sus diyenin de cuması yoktur. (Heytemî, Zevâid)

Abdullah b. Ömer’den rivayet olunduğuna göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

Cuma namazında üç tip kimse bulunur:

1. Namazda hazır olup (hutbe sırasında) konuşan kimse. Bunun cuma namazından nasibi budur.

2. Namazda hazır bulunup (hutbe sırasında) dua eden kişi. Allah (c.c) dilerse onun istediğini verir, dilerse vermez.

3. Namazda hazır olup susan ve hutbeyi dinleyen ve camide bu­lunan hiç kimseye eziyet edip, hiç bir Müslümanın omzuna bas­mayan kimse. İşte bu cuma namazı, kendisini izleyen cumaya ka­dar, üç gün fazlası ile işlenen hatalara keffarettir. Çünkü Allah (c.c) “Kim bir iyilikle gelirse ona iyiliğinin on misli vardır” bu­yuruyor. (En’am Suresi, 6/160) (Ebu Dâvud)

Fıkıh bilginleri açık bir şekilde bildirmiştir ki cuma hutbesi sıra­sında konuşmak haramdır. İsterse bu konuşma bir iyiliği emretmek için olsun. Susmak ve hutbeyi dinlemek farzdır. Bu tüm namaz kılanlar içindir. Cuma namazında ilk saflarda bulunanların, imam hutbe okur­ken konuşması daha kötü, daha çok günahtır.

Bundan anlaşılıyor ki imam hutbe okurken kendisini mecbur eden bir durum olmadıkça dünya kelâmı konuşmak uygun değildir. Cema­atin imama yakın olması ile uzak olması arasında fark yoktur. Yolun doğrusuna yöneltecek olan Allah’tır.

Flört mü, Nişanlılık mı? Evlilik Öncesi Süreç

Ta baştan sağlam esaslar üzerine kurulmuş ve maddî-mânevî saadetin dalgalanıp durduğu bir yuva, milletçe var olmanın en sağlam bir temel taşı ve faziletli fertler yetiştirmenin de mübarek bir mektebidir.

Evlilik, yüksek hedefleri olan ve ebediyete uzanan bir beraberlik olduğu için, ciddiyet ve dikkat ister. Şüphesiz başta gösterilecek dikkat, daha sonra ortaya çıkması muhtemel birçok problemin önüne geçecektir. Hem dinimiz, hem de onun gölgesinde gelişip şekillenen geleneklerimiz bu konuda bize yardımcı olacak ve bir kısmı dinen bağlayıcı olan hüküm ve uygulamalar taşımaktadır. Konu iki temel safhada ele alınabilir: Eş seçimi ve adayların birbirini tanımaları…

Burada daha çok adayların birbirlerini tanıma konusu üzerinde duracağız. Zîrâ bu konuda başta evlenecek gençler olmak üzere, mütedeyyin aileler dâhil, birçok kişide ciddi kafa karışıklığı bulunmaktadır. Modern hayat, evlenecek kişilerin birbirlerini yeterince tanımaları için flörtün dışında bir yolun olmadığını söylemekte ve maalesef toplumda bu yolun kaçınılmaz olduğu düşüncesini hâkim kılmaya çalışmaktadır. Oysa modernleşmenin ve ona bağlı gelişen dünyevîleşmenin, önümüze koyduğu hattâ dayattığı her uygulama olduğu gibi kabul edilecek olursa, hem din, hem de insanlık ciddi yaralar alacaktır. Flört yerine, dinimiz ve geleneklerimizin şekillendirdiği eş seçimi ve onun devamı olan nişanlılığın, evlenecek adayların birbirlerini tanıma metodu olarak öne çıkarılmasının isabetliliği, ahlâkîliği, yeterliliği ve önemi üzerinde durmaya çalışacağız. Kefaet yani denklik prensibinin eşlerin huzurlu bir yuva kurmalarındaki önemini de vurgulamak gerekir.

Eş Seçimi

Aile kurmada en önemli ve ilk adım şüphesiz eş seçimidir. Eş seçiminde geleneksel olarak uygulanmaya devam edilen adayların rızasına dayalı bir nevi görücü usulünün İslâm’a, örf ve adetlerimize daha uygun bir usul olduğunu da vurgulamak gerekir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi evliliklerinde bu usulü uyguladığı gibi, kızlarını veya ashabını evlendirirken de bu usulü uygulamıştır. Yani akraba veya dostların önerisi ve adayların birbirlerini görüp rıza göstermesi metoduyla evlilikler gerçekleşmiştir. Akraba ve dostların önerisi, adayın dindarlık, karakter, güzellik, aile çevresi ve hattâ maddî durumu gibi konular göz önüne alınarak gerçekleşeceğinden, karar vermede ciddi şekilde yardımcı olacaktır. Geriye adayların, Sünnet’e uyarak birbirlerini görmesi kalmaktadır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesi olan bu görmeyi günümüzde, ölçüsü dairesinde görüşme şeklinde yorumlamanın hadîs-i şerîfin ruhuna aykırı olmadığı kanaatindeyiz.

Sahabeden evlenmek isteyen Muğire b. Şu’be’ye, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Evleneceğin kişiye bak/gör, Zîrâ bakmak/görmek aranızdaki bağlılığı arttırır.” buyurmuştur.1 Başka bir hadîs-i şerîfte şu ifadeler bulunuyor: “Allah bir şahsın kalbine bir kadına evlilik teklif etme düşüncesini koymuşsa, ona bakmasında bir sakınca yoktur.”2 Evliliğin geleceği, eşler arasındaki sevgi ve bağlılık için adaylar birbirlerini görmeli ve ölçüsü dairesinde bir iki defa görüşmelidirler. Ancak bu görüşmelerin bir-iki defayı aşmaması, ardından hemen akrabaların devreye girmesi ve asla flörte dönüşmemesi gerektiğini belirtmek gerekir. Bu tavsiye ve görüşmelerden sonra karar müspet olursa artık nişanlılık safhası başlar.

Nişan

Evlilikte nişanlılık safhası hem dine hem de geleneklere dayanmaktadır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Aişe Validemiz’le nişanlılığı bu uygulamanın aynı zamanda bir Sünnet olduğunu da göstermektedir.

Nişandan önce yapılan sözlülük de, her ne kadar dinî literatürde pek yer almıyorsa da, artık ülkemizde yaygınlık kazanan bir uygulamadır. Aslında bu uygulama nişana verilen değer ve merasim zenginliğinden kaynaklanmaktadır. Önce usulüne göre kız istenir ve fazla zaman geçirmeden nişan merasimi yapılır. Bazı bölgelerde sözlülük pek uygulanmaz, tarafların akrabaları uygun bir şekilde gerekli görüşmeyi yapar, işi belli bir olgunluğa getirirler. Ama asıl ilân ve merasim nişan töreniyle olur. Bazı yerlerde bu törenin neredeyse evlilik kadar abartıldığı da olur. Sözlülük döneminin çok kısa tutulması, istenmeyen bazı nahoş durumların ortaya çıkmasına ve dedikoduların yayılmasına engel olması açısında önemlidir. Sözlülük, tabir yerinde ise kızı (dolayısıyla erkeği) yöresel ifadesiyle kınalamak olduğundan kısa zamanda nişan yapılması gerekir.

Evlilik ciddi bir iş olduğundan, tarafların birbirlerini tanımaları da ciddi olmalıdır. Taraflar ve aileleri birbirlerini en ciddi şekilde sözlülük ve kısa zamanda onu izleyen nişanlılıkla tanıma yoluna gitmeli; onun dışında kalan ve birçok sakıncaları bulunan flört ve benzeri gayr-i ciddi yollara kapı açmamalıdırlar.

Flörte Dönüşen Nişanlılık

Nişanlılık dönemiyle ilgili dikkat çekilmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Nişanlılık ne erkek ve kız, ne de diğer akrabalar arasındaki mahremiyeti kaldırmaz. Nikâh kıyılıncaya kadar mahremiyet açısından yabancı sayılırlar. Durum böyle olunca da nişanlıların el ele tutuşup yalnız başlarına gezmeleri, hattâ daha ileri gidip sarılıp öpüşmeleri caiz olmadığı gibi halvet-i sahihaya meydan verecek şekilde kapalı mekânlarda bulunmaları da caiz değildir. Hem nişanlıların hem de ailelerinin mahremiyet kurallarına uymadan görüşmeleri de dinen sakıncalıdır. Mesela kızın annesi ‘damadım diyerek’ erkeğin yanında annesi gibi davranmamalıdır, Zîrâ o dinen daha yabancıdır.

Diğer bir konu da gençlerin günaha girmeden birbiriyle dolaşabilmeleri için dinî nikâh kıyılmasıdır. Nişanlılık dönemi nikâhı denilebilecek bu uygulama neredeyse din kılıfına sokulmuş flört hâline gelmiştir. Yani helâl flört… Hattâ bundan da daha tehlikelidir. Zîrâ nikâhın varlığı gençlerin daha ölçüsüz davranmalarına sebep olmakta ve maalesef geri dönüşü imkânsız mahzurlu neticeler doğurmaktadır. Nikâhın düğünle birlikte hatta resmî nikâhtan sonra kıyılması daha uygundur. Hangi niyetle ve hangi safhada olursa olsun, kıyılan nikâh tarafları karı-koca yapar ve maddî-manevî bütün hak ve sorumlulukları gerçekleştirir. Dolayısıyla nişanlılar ve akrabaları bu dönemde dikkatli olmalı, birbirlerini tanıma konusunu abartmamalı ve bu bahane ile ortaya çıkabilecek nefis ve Şeytan’ın hilelerine dikkat ederek ahlâkî kuralları ihlâl etmemelidirler.

Şimdi de bir nebze flört üzerinde durmak istiyoruz. Maalesef bazı mütedeyyin aileler bile çocuklarının flört yaparak evlenmelerini hoş karşılamakta ve bu uygulama gittikçe yaygınlık kazanmaktadır.

Flört

Flört, evlenme niyetiyle bir kız ve erkeğin hissî münasebetler kurması ve bu münasebeti aşırıya gitmeden uzun süreli bir beraberlik içerisinde sürdürmesi şeklinde tarif edilmektedir. Böyle masumane bir şekilde tarifi yapıldığından, yukarıda dediğimiz gibi, bazı mütedeyyin aileler tarafından bile hoş karşılanmaktadır. Ama maalesef durum böyle değildir. Flörtün hem dinî, hem psikolojik, hem de sosyal birçok zararı bulunmaktadır. Meselâ;

1. Yanlarında mahremleri olmadan, nikâh düşen kız ve erkeğin baş başa kalması caiz olmadığı gibi, yanlarında mahremleri bulunsa bile, el ele tutuşup gezmesi de caiz değildir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Yanında mahremi olmadan bir kadın bir erkekle baş başa kalmasın.”3; “Bir erkekle bir kadın baş başa kalırsa üçüncüleri şeytandır.”4

Evlenme niyetiyle yapılacak görüşme; görme ve usulüne uygun bazı meseleleri konuşmadan ibarettir. Bu ifadeler ışığında meseleye bakıldığında, hem erkek, hem de kız için flörtün dinen sakıncalı, hattâ haram olduğu hemen anlaşılır.

2. Flört eden iki gencin yanında mutlaka Şeytan hazır bulunacaksa, münasebetlerini ölçülü sürdürmeleri kolay değildir. Mânen iki taraf da zararda olmakla beraber, dünyevî açıdan daha çok kız zararlı çıkmaktadır. Psikologlar şu tespitlerde bulunurlar: “Flörtle eş arayan kadın için süre ne kadar uzun olursa, kadının muhatabını o kadar iyi tanıyacağına ve o nispette doğru karar vereceğine inanılır. Zîrâ, kötü niyetliler hâriç, kadının genellikle başlıca gâyesi evliliktir. Ancak flört süresi ne kadar uzarsa, erkek karşı cinsten o kadar sıkılacaktır.

3. Flört yaparak adayların birbirlerini daha iyi tanıyacakları, dolayısıyla daha sağlıklı ve mutlu bir evlilik yapacakları düşüncesi de yanlıştır. Flört ederek evlenen kişilerin çok kısa bir zaman sonra boşandıkları, boşanmasalar bile, mutlu olmadıkları yapılan anketlerle tespit edilmiştir. Bunun böyle olması normaldir, zîrâ haram işleye işleye yapılan yani haram üzerine bina edilen bir evlilikte huzur olmayacağı gibi, gerçek huy ve karakterlerini gizleyerek yapılan flörtle de muhatap tanınamaz. “Bunca beraberliğe rağmen seni tanıyamamışım…!” şeklindeki sözler bunun acı bir itirafıdır. Tanıyamaz çünkü gerçek huylar hiç ortaya çıkmamış ve ‘köprüden geçinceye kadar…’ mantığı uygulanmış; evlenip köprüden geçince her şey ayan beyan olmuş; ama bu sefer de iş işten geçmiştir. Ya boşanma, ya da mutsuz bir hayat…

Bazen de işin tersi cereyan ediyor ve flört döneminde bazı gerçek huylar görmezlikten gelinebiliyor. Özellikle evliliğe kilitlenmiş kadın, flört döneminde, erkeğin şiddete meylini, aldatma riskini, kötü alışkanlıklarını, ailesini aşağılama gibi huy ve davranışlarını onu kaçırmamak için görmezlikten gelir, isabetli değerlendiremez ve daha sonra da pişman olur. Bir bilim adamı flörtle alakalı şu ifadeleri kullanıyor: “Flört ilişkisine deneyim ya da deneyimsizlik açısından yaklaşmak çok sağlıklı değildir. Çünkü flörtte maske vardır. Ergenler ve yetişkinler çoğu zaman beklentiye göre tavır alabilir. Flörtün artık bir yaşam tarzı olarak ifade alanı bulduğu modern batı toplumlarında boşanmaların fazla oluşu ve gittikçe artma eğilimi göstermesi flörtün evlilik için deneyim sağladığı tezini çürüten en önemli pratiklerden biridir. Flört bazılarının iddia ettiği gibi masum bir duygusal deneyim değildir.”5

Ayrıca, bekârken çok kimseyle görüşen, çok kimseyle eğlenen erkek ve kızda, evlendikten sonra da çok kimseyle görüşme arzusu devam eder. Bir kişiye bağlı kalmak, zamanla onu sıkmaya başlar ve değişiklik arayışına girer. Bu da evliliği dinamitler…

Evliliğin ciddiyetine ve tabiatına bakıldığında nişanlılığın flörte göre çok daha üstün ve sakıncasız olduğu görülmektedir. Zîrâ nişanlılık,

-meşrudur, hattâ Sünnet’tir, -ciddidir, -ölçülüdür, -akrabaların ve çevrenin gözü önünde cereyan etmektedir, -sadece evlenecekler değil, bütün akrabalar birbirlerini yakından tanıma fırsatı bulmaktadır, -bu safhada nikâh kıyılmasa iki taraf açısından da riskleri azdır, -taraflar mahremleriyle beraber daha rahat görüşürler, -taraflar ciddi bir evlilik niyetiyle nişan yaptıklarından gerçek duygu ve huylarını daha rahat ortaya koyarlar, -her gün duyduğumuz kız yüzünden kavgalar, cinayetler ve intiharlar olmamaktadır, -işin ciddiyeti ve akrabaların da işin içinde olması kötü niyetlerin önüne geçmektedir, -sosyal, psikolojik ve dinî netice ve mükellefiyetleri olan bir süreç olduğundan, gönül eğlendirmeye kapalıdır, vs.

Nişanlılık sadece tarafların birbirlerini deneme dönemi değil, evliliğin başlangıcı olmakla birlikte bu dönemdeki detaylı tanışmalar neticesi gerekirse geri dönmeye de müsait bir süreçtir. Tarafların birbirlerine kapalı kalan, ama kabullenilmesi zor olan bazı gizli durum, huy ve alışkanlıkları da bu dönemde ortaya çıkacağından, usulüne uygun yapılıp devam ettirilen bir nişanlılık döneminden geri dönülebilir. Şayet nişanlılık dönemi normal ölçülerle devam etmişse, taraflar fazla yara almadan ayrılmış olacaklardır. Ama nikâh kıymak ve evli gibi davranmak şeklindeki yanlış uygulamalar yapılmışsa, taraflar psikolojik, sosyal ve ekonomik açıdan yara alacaklardır. Kısacası nişanlılık hem geniş dairede tanıma, hem de evliliğe hazırlık dönemidir.

Nişanlılığın psikolojik, sosyolojik, örf ve adet, ahlâkî, dinî ve hukukî boyutları iç içedir. Elbette, aynı zamanda sosyal bir müessese de olan nişanlanmayla ilgili gelenek ve göreneklerden hangilerinin fıkıh kapsamına girdiği ve İslâm’a aykırı olup olmadığı iyi analiz edilmelidir.6

Netice

Günümüzde, mütedeyyin olanlar dâhil birçok aile, çocuklarının kendi başlarına tanışıp flört ettikleri kişilerle evlenmelerinin gelecekteki aile hayatları adına daha sağlıklı olacağını düşünmekte ve sosyal, psikolojik ve dinî mahzurlarına rağmen flörte göz yummaktadır. Oysa hem bu tür münasebetlere uzun yıllardır göz yuman Batı ülkelerindeki ailenin durumu, hem yapılan istatistikler, hem de din, örf ve adetlerimiz flörtün evlenmede uygun bir metot olmadığını ortaya koymaktadır. Bunun yerine sözlülük ve nişanlılık din, örf ve geleneklerimize daha uygun ve yukarıda belirtildiği gibi daha ciddi, seviyeli, suiistimale kapalı ve sorumluluk yükleyici olduğu için tercih edilmeli ve aile kurumu daha bu ilk adımda sağlam temellere oturtulmalıdır.

Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Abdulhakim Yüce

DİPNOTLAR

1. Tirmizî, Nikâh, 5.
2. İbn Mace, Nikâh, 9.
3. Buharî, Nikâh, 111.
4. Müsned, 1/176.
6. Sosyal ve fıkhî açıdan konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. Ahmet Güneş, Dinimizde ve Örfümüzde Nişanlanma, Yeni Ümit Dergisi, 2009, s.83, yıl: 22, ss. 34-40.

Diplomayı kiraya vermek caiz midir?

Soru: 

Mesleğim mimarlık. Yapı denetim firmaları bünyelerinde mimar çalıştırmak zorunda. Diplomamı aylık belli bir ücret karşılığında kiralamak istiyorlar. Ben hiç bir şey yapmayacağım sadece diplomamı kiraya vereceğim. Ayrıca  Bir hemşirenin veya bir sağlık teknisyeninin diplomasını kiraya verip ondan gelir elde etmesi caiz midir?

Cevap: 

İslam dini yapılan anlaşmalara uyulmasını ve hem özde, hem sözde hem de uygulamalarda doğru olunmasını istemektedir. Bir kimsenin bir iş yerinde fiilen çalışmadığı halde, sadece diplomasının çalıştırılarak, devlete karşı çalışıyormuş gibi gösterilmesi takdir edilmelidir ki yanıltma işlemidir. Öncelikle bu kişi devletine, diplomasını kiraya verdiği ilgili işyerinde belli çalışma saatlerinde bulunduğunu taahhüt etmesine rağmen, orada bulunmamaktadır. Resmiyette mesai saatlerinde işyerinde gözüküp, gizli anlaşma ile, devlete beyan edilen şartların aksine bir uygulama yapmak İslamın öngördüğü dürüstlük anlayışı ile bağdaşmaz.

Ayrıca bu işlemde emek olmadan kazanma söz konusu olduğundan, adı geçen işlem bu açıdan da uygun değildir.

Kamu yararı gözetilerek eczacılık diploması bulunanların, diplomalarını kiralamaları yasaklandığından, bu şekildeki kiralama caiz görülmemiştir. Bundan dolayı resmi prosedüre göre bir kimsenin bu şekilde çalışması doğru değilse, dini açıdan da doğru değildir.

Kuşluk (Duha) Namazı

Diğer adı, Duha namazıdır. Peygamberimiz’in kuşluk vaktinde nafile namaz kıldığına ve ashabına bu vakitte namaz kılmayı tavsiye ettiğine dair çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Peygamberimiz’in kuşluk vaktinde 12 rekât namaz kılan kişi için Allah’ın cennette bir köşk bina edeceğini müjdelediği nakledilmektedir. (Tirmizi, Vitr, 15)

Kuşluk namazı kılmak müstehap olup, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden, yani güneşin doğması üzerinden takriben 45-50 dakika geçmesinden zeval vaktine kadar olan süre içerisinde iki veya dört veya sekiz veya on iki rekât kılınabilirse de, en faziletlisi sekiz rekât kılmaktır.

Kadınlar özel günlerinde neden namaz kılmaz ve oruç tutmaz? Bunun delili var mıdır?

Kadınlar özel günlerinde neden namaz kılmaz ve oruç tutmaz? Bunun delili var mıdır?

Kadınların özel günlerinde namaz kılmaları ve oruç tutmaları haramdır. Bu konuda âyetlerde açık bir beyan bulunmazken, hüküm tamamen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerine dayanmaktadır. Rivayet edilen hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: Sahih bir rivayette Âişe validemizden şöyle naklediliyor: “Ümm-ü Habibe’nin devamlı kanaması olurdu, hiç temizlik görmezdi. Durumu Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) söylenmişti. Efendimiz şöyle buyurdular:

لَيْسَتْ بِالْحَيْضَةِ وَلٰكِنَّهَا رَكْضَةٌ مِنْ الرَّحِمِ لِتَنْظُرْ قَدْرَ قَرْئِهَا الَّت۪ي كَانَتْ تَح۪يضُ لَهَا فَلْتَتْرُكِ الصَّلَاةَ ثُمَّ تَنْظُرْ مَا بَعْدَ ذٰلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ وَلْتُصَلِّ

“Bu, hayız değildir, rahimin bir rahatsızlığıdır. Normal zamanda hayız kanının geldiği kirlilik müddetine baksın. Her ay o müddet boyunca namazını terk etsin. Sonra bu müddet çıkınca her namaz vaktinde yıkansın ve namazını kılsın.”[1] Ayrıca Nesaî’de şöyle bir ilave de vardır:

أمَرَنَا أنْ تَتْرُكَ الصَّلَاةَ قَدْرَ اقْرَائِهَا وَحَيْضَتِهَا وَتَغْتَسِلَ وَتُصَلِّيَ فَكَانَتْ تَغْتَسِلُ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ

“Ümmü Habibe’ye (radıyallahu anhâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), (Her ayda) hayız olup kirli bulunduğu kadar namazı terk etmesini, sonra yıkanıp namazını kılmasını emretti. O, her namaz vaktinde yıkanırdı.”[2]

Konuyla ilgili bir diğer rivayet şöyledir: Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) zamanında bir kadının kanaması vardı. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), bunun hükmünü, onun adına Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) soruverdi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

لِتَنْظُرْ عَدَدَ الْاَيَّامِ وَاللَّيَالِي الَّت۪ي كَانَتْ تَح۪يضُ ف۪يهَا مِنَ الشَّهْرِ قَبْلَ أنْ يُص۪يبَهَا الَّذ۪ي أصَابَهَا فَلْتَتْرُكِ الصَّلَاةَ قَدْرَ ذٰلِكَ مِنَ الشَّهْرِ فَإذَا خَلَّقَتْ ذٰلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ ثُمَّ لِتَسْتَثْفِرْ بِثَوْبٍ ثُمَّ لِتُصَلِّ

“İstihâze kanı başlamazdan önce, bir ay içerisinde, kaç gün ve gece hayız kanı gelmekte olduğuna baksın, her ay o kadar müddette namazı terketsin. Bu zaman çıkınca hemen yıkansın ve (fercine pamuk koyup) bir bezle sargı yaparak namazını kılsın.”[3]

Konuyla ilgili Âişe Validemizin (radıyallahu anhâ) mevlâsı Mercâne şu rivayeti nakletmiştir:

وَعَنْ مَرْجَانَةَ مَوْلَاةَ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا قَالَتْ كَانَ النِّسَاءُ يَبْعَثْنَ إِلٰى عَائِشَةَ بِالدُّرْجَةِ ف۪يهَا الْكَرْسُفُ ف۪يهِ الصُّفْرَةُ مِنْ دَمِ الحَيْضِ يَسْألْنَهَا عَنِ الصَّلَاةِ فَتَقُولُ تَعْجَلْنَ حَتّٰى تَرَيْنَ الْقُصَّةَ الْبَيْضَاءَ تَعْنِي الطُّهْرَ

“Kadınlar Hz. Âişe’ye (radıyallahu anhâ) içerisinde pamuk bulunan bez (veya kap) gönderirlerdi. Bu pamuklar hayız kanıyla sarı lekeler taşırdı. (Bu safhada) namaz kılınıp kılınmayacağını sorarlardı. Hz. Âişe (radıyallahu anhâ): “Beyaz akıntıyı görünceye kadar acele etmeyin!” diye cevap verirdi. Beyaz akıntıdan temizliği kastederdi.”[4]

Bir başka rivayette ise Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kadınlarının dinlerinin eksik olduğunu söylediğinde bunun sebebini sormuşlar, Efendimiz de şöyle cevap vermiştir:

وَتَمْكُثُ اللَّيَال۪ي مَا تُصَلّ۪ي وَتُفْطِرْنَ ف۪ي رَمَضَانَ فَهٰذَا نُقْصَانُ الدّ۪ينِ

“Hayız dönemlerinde namaz kılmazlar, oruç tutmazlar. Bu durum onların dinlerinin eksik oluşunun ifadesidir.”[5]

Bu ve benzeri hadis-i şeriflerden hareketle kadınların âdet günlerinde namaz kılmayacağı ve oruç tutmayacağı sahabe arasında icma hâline gelmiş, ulema arasında da bu konuda ihtilaf olmamıştır.[6]

Evet, kadınlar âdet bittikten sonra oruçlarını kaza ederler fakat namazlarını kaza etmezler. Konuyla ilgili Buhârî ve Müslim’de geçen bir rivayet şöyledir:

وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا أَنَّ امْرَأَةً قَالَتْ لَهَا أَتُجْز۪ي إحْدَانَا صَلَاتُهَا إذَا طَهُرَتْ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ كُنَّا نَح۪يضُ مَعَ النَّبِيِّ فَنُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّوْمِ وَلَا نُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّلَاةِ

“Hz. Âişe’nin (radıyallahu anhâ)anlattığına göre bir kadın kendisine: “Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi, (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi)” diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: “Sen Harûriyye (Hâricî) misin? Biz Resûlullah’la (aleyhissalâtu vesselam) beraberken âdet gördüğümüzde, tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi, fakat namazların kazasını söylemezdi.”[7]

Âdet günlerinden sonra namazların kaza edilmeyeceği, oruçların ise kaza edilmesi gerektiği konusunda da ulema ittifak etmiştir (icma’).[8] Hikmet olarak da namazın çokluğundan dolayı zor geleceği, orucun ise sene boyunca kolaylıkla kaza edilebileceği ifade edilmiştir.

Âişe validemizin ifadelerinde geçen Harûriyye, Kûfe’nin bir köyü olan Harûrâ’ya mensup kişiler demektir. Harûrâ, Hz. Ali döneminde fitne çıkaran Haricilerin ilk toplandığı yerdir. Âişe Validemizin Harûriyye demesinden maksat Hâricîlerdir. Hâricîler, kadının âdet günlerinde kılmadıkları namazları sonradan kaza etmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Âişe validemizin bir maksadı da şu olabilir: Hâricîlerin dinde gereksiz teferruata girmeleri gibi sen de mi gereksiz teferruatlara giriyorsun. Onlar bu yüzden dinden çıkıp gittiler.[9]

[1]      Nesaî, tahâret 135; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 6/128 (24016).

[2]      Nesâî, hayz 2, 3, 4; Ayrıca bkz: Buhârî, hayz 26; Müslim, hayz 64, 66; Ebû Dâvud, tahâret 111; Tirmizî, tahâret 96.

[3]      Muvatta, tahâret 105; Ebû Dâvud, tahâret 108; Nesâî, hayz 134.

[4]      Buhârî, hayz 19; Muvatta, tahâret 97.

[5]      Buhârî, hayz 6, zekât 44; Müslim, küsûf 17; Nesâî, küsûf 17; Muvatta, küsûf 2.

[6]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

[7]      Buhârî, hayz 20; Müslim, hayz 67; Ebû Dâvud, tahâret 105; Tirmizî, taharet 97; savm 68; Nesâî, hayz 17; savm: 64.

[8]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

[9]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

Enflasyon Oranında Ödeme

Alışverişlerde ve borç alıp vermelerde gündeme gelen önemli konulardan biri de enflasyon farkıdır. Bir alışveriş yapıldıktan veya bir borç verme işlemi gerçekleştikten sonra, ödeme gününe kadar paranın değerinin düşmesi ya da çıkması durumunda alacaklının veya borçlunun zarara uğrama ihtimali vardır. Bu zararın miktarını önceden belirlemek ya da tahmin etmek, özellikle dalgalı seyreden ekonomilerde mümkün değildir. Bu noktadan hareketle borçlanmalarda meydana gelen ve gelmesi muhtemel olan bu zarar telafi edilmeli midir, telafi edilecekse bunun şekli ve metodu ne olmalıdır şeklinde sorular akla gelmektedir.

Öncelikle genel kuralı hatırlatalım: Bir borç, baştan belirlenen miktar ne kadarsa o kadar ödenir. Bir insan yaptığı alışverişten doğan on ay vadeli 1000 liralık borcunu, vadesi geldiğinde 1000 lira ödemelidir. Bir yıl sonra ödemek şartıyla 1000 lira borç alan bir kimse, vadesi geldiğinde borcunu 1000 lira olarak vermelidir. Aynı şekilde 1000 lira borç alan bir kimse, ödeyeceği zaman onu 1000 lira olarak ödemelidir.

Kural böyle olmakla beraber, enflasyonun yüksek ve dalgalı olduğu ülkelerde ödeme dönemindeki ödenen miktarın nominal (üzerinde yazılı) değeri değişmese de reel değeri ve alım gücü mutlaka değişir. Enflasyon düştüğünde paranın değeri yükselir, enflasyon yükseldiğinde ise paranın değeri düşer. Enflasyonun sebebi ister piyasadaki paranın miktarı ister o paranın devir hızı isterse faiz oranının artması gibi başka bir şey olsun, neticede o, paranın değerine olumsuz manada tesir etmektedir. Mesela enflasyon oranının yüzde yirmi olduğu bir ülkede, bir yıl önce borç alınan 1000 liranın gerçek değeri (alım gücü), bir yıl sonra ödeneceği zaman 1200 liranın alım gücüne eşdeğerde olur. Bu durumda borçlu borcunu 1000 lira olarak ödese, alacaklıyı 200 lira zarara uğratır. Paranın değer kazandığı durumlarda ise bunun tersi yaşanır ve bu defa da borçlu zarara uğrar.

Bu problemi ele alan fıkıh âlimlerimiz konuyla alakalı bazı içtihatlarda bulunmuşlardır. Bu içtihatların çoğunluğu, borcun yazılı olarak belirlenmiş olan nominal değerle ödenmesi yönündedir. Yani bir kimse 1000 lira borç almışsa veya yaptığı alışverişte 1000 lira borçlanmışsa o kimse borcunu ne zaman öderse ödesin 1000 lira öder.[1]

Bu genel görüşün aksine Hanefilerden İmam Ebu Yusuf, Abbasiler zamanında baş kadılık görevinde bulunmuş , bu münasebetle pek çok problemle karşı karşıya kaldığından dolayı farklı bir içtihatta bulunmuştur. Ona göre borcun, borçlanmanın gerçekleştiği tarihteki değerine göre ödeme yapılmalıdır.[2] Yukarıdaki misal üzerinden devam edecek olursak, yüzde yirmi enflasyonun olduğu bir ülkede, bir yıl önce 1000 lira borç alan kişi, bir yıl sonra bunu 1200 lira olarak ödemelidir. Çünkü bir yıl önceki 1000 liranın alım gücü, yani değeri, bir yıl sonra 1200 liraya karşılık gelir. Burada miktarlar eşit olmasa ve şeklen bir faiz oluşsa da paranın değeri açısından bakıldığında eşit değerde ödeme yapılmış olur.

Alınan borcun aynı miktarda geri ödenmesi gerektiğini belirten ve çoğunluğu oluşturan âlimlerin az önceki görüşleri ele alınırken o âlimlerin yaşadığı zamanın şartlarını göz önünde bulundurmak gerekir. Zira o dönemde tedavülde olan altın ve gümüş paraların değeri çok fazla değişmiyordu. Değişse de bu, itibara alınacak bir miktara ulaşmıyordu. Sonradan yapılmaya başlayan bakır, demir ve diğer madenlerin karışımından oluşan paralar (fülüs) genelde küçük işlemlerde kullanılıyordu. Bunların meydana getirdiği değişiklikler ise yine dişe dokunur miktarda değildi. Fakat daha sonra fülüs ve kağıt paralar tedavüle girip altın ve gümüşü temsilen piyasada yer almaya başlayınca, bunlardaki değer değişimi ulemayı meşgul etmeye başladı.[3]

İmam Ebu Yusuf’un az önceki içtihadında da diğer âlimlerde olduğu gibi o zamanda yaşanan örfün ve şartların büyük tesiri vardır. Zira onun döneminde, altın ve gümüşle beraber madenlerden yapılmış fülüs adı verilen paralar kullanılıyordu. Hem taşıma hem de güvenlik açısından fülüslerin avantajı daha büyüktü. Ancak fülüslerin değerinde meydana gelen değişmeler İmam Ebu Yusuf’u düşündürmüş ve neticede onu söz konusu içtihada sevk etmiştir. Onun bu içtihadına göre fülüslerle yapılan borçlanmalar, dirheme endeksli yapılacak, ödeme gününde dirhemin değerine eşit miktarda fülüs ödenecekti. Bu içtihad daha sonra Hanefî mezhebinin genel görüşü olarak kabul edilmiştir.[4]

Burada dikkatimizi çeken husus, İmam Ebu Yusuf’un fülüsü dirheme (gümüşe) endekslemesidir. – Gümüşe endeksleme, gümüşün bugünkü düşük değerine bakarak yadırganmamalıdır. Zira o dönemde gümüşün piyasadaki gücü de altın gibiydi. Dolayısıyla gümüş yerine altın da olabilirdi.- Çünkü altın ve gümüş zatî değeri olan paralardır. Eski çağlardan beri para ve ticaret işlerinin dayandığı en temel değerler altın ve gümüş olmuştur. Bu ikisi, yaratılıştan değerlidir ve İslam Hukuku’nda da hılkî (yaratılıştan) para olarak kabul edilmiştir. Diğer bir ifadeyle altın ve gümüş, hem mal olarak hem de para olarak kullanılabilmektedir.

Fülüs, banknot, kâğıt para gibi sonradan tedavüle sokulan paralar ise maddi değeri olmayan, mal olarak kullanılamayan, altın ve gümüşün değerini temsil eden itibarî paralardır. Yani bunların değeri, üzerlerinde yazılan miktara dayalı olarak tamamen itibari bir değerdir. Kendisinden yapıldıkları demirin, bakırın, kâğıdın değeri ya yoktur ya da yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla İmam Ebu Yusuf, itibarî değere sahip olan paranın yapısından kaynaklanan değer kaybını, zatî değeri olan altın ve gümüşe endeksleyerek gidermiş olmaktadır. Böylece borçlu da alacaklı da mağduriyet yaşamamış olur. Zaten fülüs cinsinden olan paralar revaçta oldukları müddetçe her bakımdan altın ve gümüş gibi kabul edilmişlerdir. Zira onları temsilen piyasada bulunmaktadırlar.[5]

Bu değerlendirmelerin ışığında, günümüzde bu konuda yaşanan problemlerin çözümü için denebilir ki, yapılan borçlanmalar zatî değeri olan altın gibi bir şeye endekslenerek yapılmalıdır. Böylece şeklen de olsa bir faiz şüphesinden ve iki taraftan birinin zarara uğrama ihtimalinden kurtulmuş olunur. Burada şöyle bir itiraz akla gelebilir: Altında bugün ciddi anlamda dalgalanmalar olabiliyor. Çok yükseldiği takdirde borç alan kişi mağdur olmaz mı? Bu şekilde borçlanmanın diğer bir faydası da borç verme gibi sevabı yüksek bir hasletin toplum içinde yayılmasına vesile olmasıdır. Çünkü zarara uğrayacağını düşünen hiç kimse başkasına borç vermek istemez. Bu da Müslümanlar arasındaki borç vererek muhtaçların yardımına koşma ahlakını ciddi manada tahrip eder.

Günümüzde borçlanmalar zatî değerinin olması yönüyle altına endekslenerek yapılabilir. Altın yerine gümüş de olabilirdi. Fakat bugünkü piyasalarda gümüş, altın kadar belirleyici bir değere sahip olmadığından dolayı bu mümkün görünmemektedir. Borçlanmaları altına endekslemedeki maslahattan yola çıkarak günümüzün piyasa belirleyici ölçülerinden olan Dolar ve Euro’ya endeksleyerek de borç ilişkisine girilebilir. Zira bunlar bütün dünyanın kabul ettiği maddî değer ölçüleridir.

Eğer başlangıçta buna dikkat edilmeyerek para üzerinden bir borçlanma gerçekleşmişse, bu durumda da şunlar söylenebilir. Eğer borçlanılan para miktarı yüksek değilse ve borç ilişkisinin üzerinden paranın değerini ciddi ölçüde etkileyecek kadar bir süre geçmemişse, şüpheden uzak durma adına herhangi bir arttırma, eksiltme veya endekslemeye gitmeyerek doğrudan alınan miktar üzerinden bir ödeme yapılabilir. Mesela bugünün şartlarına göre borç olarak verilen 1000 liralık bir borcun, üç beş ay sonra geri alınırken yine aynı miktarda alınması, insaniyet açısından daha uygun olur.

Fakat yüksek miktarda bir borç ilişkisi söz konusuysa ve paranın üzerinden de onun alım gücüne ciddi etki edecek ölçüde uzun bir süre geçmişse, bu durumda alınan paranın olduğu gibi geri ödenmesi alacaklıyı ciddi zarara uğratır. Bu sebepledir ki söz konusu paranın verildiği günkü değerinin hesaplanarak, ona göre bir ödeme yapılması adalet ve hakka uygun bir davranış olur. Tam olarak bunun tespiti zor olsa da, altın fiyatı ve temel kuru gıda fiyatları gibi bir kısım ölçülerden yola çıkılarak böyle bir hesaplama yapılabilir. Her ne kadar böyle bir işlem fakihler arasında ihtilaflı olduğundan bir kısım şüpheler içerse de, enflasyon oranının yüksek olduğu ülkelerde meydana gelen borçlanmaların hak ve adalete uygun bir şekilde ödenmesi adına böyle bir yol takip edilmesinde ihtiyaç ve zaruret bulunmaktadır.

[1] Hıraşî, Şerhu Muhtasar-ı Halîl, 5/55; Remlî, Nihayetü’l-muhtâc, 4/228; İbn Kudâme, el-Muğnî, 4/244; Ayrıca bkz: Beşir Gözübenli, Günümüz Faiz ve Finansman Problemleri, s. 148-153.

[2] İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, 4/534.

[3] Nihat Dalgın, Gündemdeki Tartışmalı Konular -2, s. 417.

[4] İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, 4/534.

[5] Beşir Gözübenli, Günümüz Faiz ve Finansman Problemleri, s. 136.

Aşûre Günü Üzerine

Aşûre günü, kamerî ayların birincisi olan Muharrem ayının 10. günüdür. Bugünle alakalı üzerinde durulan iki önemli husus vardır: 1. Hazreti Musa ve Yahudilerin Firavun’un zulmünden bugün kurtulması. 2. Hazreti Nuh aleyhisselam’ın gemisinin Cudi dağının başına oturması ve o günden bu yana bütün sami dinlerinde oruç tutulması.

Hatta müşriklerin de Hazreti İbrahim’den bu yana bu orucu tuttuğu, dolayısıyla peygamberimizin de bu oruca iştirak ettiği, bir ara bıraksa da Medine’ye geldiğinde tekrar tutmaya başladığı rivayet edilir. Arapların bugün yaptığı işlerden biri de Kabe’nin örtüsünün değiştirilmesidir.[1]

Aşûre gününün orucu hakkında İbni Abbas (r.a.) bize şu malumatı aktarır: “Rasulullah aleyhissalatu vesselâm Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşure gününde oruç tuttuklarını gördü ve: “Bu oruç nedir?” diye sordu. Kendisine şöyle cevap verildi: “Bu gün iyi bir gündür. Allah Teâlâ bu günde Musa (a.s.) ile İsrailoğullarını düşmandan kurtarmıştır. Bu sebeple Musa (a.s.) bu günde oruç tutmuştur.” Peygamber Efendimiz de aleyhissalatu vesselâm: “Ben Musa’ya sizden daha yakınım” buyurdu ve bu günde oruç tutulmasını emretti.” [2]

Bu durum Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar devam etti. Daha sonra ise Rasulü Ekrem aleyhissalatu vesselâm Aşure orucu mevzuunda insanları muhayyer (serbest) bıraktı. Şu hadis-i şerif bu muhayyerliği ifade eder: “Bu gün Aşure günüdür. Bu günde oruç tutmak sizlere farz olmamıştır. Dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın.” [3]

Evet, aşure günü oruç tutmak ve o gün Hazreti Musa aleyhisselam ve ümmeti, firavunun zulmünden kurtulduğu için oruç tutarak Allah’a şükretmek, Peygamberimiz tarafından tavsiye edilen nafile ibadetlerdendir. Şu kadar var ki, sadece aşure gününü oruçlu geçirmek mekruh görülmüş, önceki veya sonraki günle beraber tutulması tavsiye edilmiştir. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Aşure orucunu tutun; ancak bir gün önce veya bir gün de sonra tutarak Yahudilere muhalefet edin.”[4] Burada, her ne kadar Yahudilerin tutmuş olduğu bir oruç devam ettirilse de, bize ait bir renkle bir üslupla devam ettirilmesi gayreti görülmektedir Efendimiz’de. İbni Abidin, bizden önceki ümmetlere ait hükümlerden bizim için de geçerli olanlara örnek verirken kısasla beraber, aşure orucunu da zikreder. [5]  Bu oruç kitaplarımızda bazen sünnet, bazen müstehap bazen de nafile olarak zikredilir. Her üçü de doğru olmakla beraber aşure orucu, sünnetin nafile kısmındandır. Sahabe efendilerimiz, aşure orucuna çok ehemmiyet verirler, çocuklarına da tuttururlardı. Hatta çocukları acıktığında onları oyuncaklarla oyalamaya çalışırlardı.[6]

Bugün Yapılabilecek Diğer Ameller

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, İbn-i Mesud’dan rivayet edilen bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kim ailesine Aşure günü geniş (cömert) davranırsa Allah da ona senenin geri kalan günlerinde lütuf ve ihsanlarını yağdırır.” [7] Sahabe’den Cabir (r.a.) diyor ki: “Ben bunu kırk yıl denedim, hiç aksamadı.” Tabiînin büyüklerinden Süfyan Sevrî de der ki: “Biz bunu denedik ve öyle olduğunu gördük.” Bu konuda pek çok hadis rivayeti mevcuttur. Bazıları zayıf olsa da sahih olanları da vardır ve İbn-i Abidin, çok yoldan rivayet edilmesinden dolayı, bunların hepsinin “hasen hadis” derecesine çıktığını söyler.[8]

Ayrıca Peygamber Efendimiz aleyhi ekmelüt tehayâ, aşure günü göze sürme çekmeyi tavsiye buyurmuş ve faydasını da şu şekilde beyan etmiştir: “Kim aşure günü sürme sürünürse, ebediyyen göz ağrısı çekmez.”[9] Bazı fıkıh kitaplarımız, bu mevzunun Peygamberimiz tarafından teşvik olarak beyan edildiğini belirtmişlerdir.[10]

Bugünde pişirilen aşure tatlısı tahminimizce, Peygamberimizin bugün “aileye karşı cömertçe davranmamızı” teşvik etmesini yorumlayan geçmiş büyüklerimizin, atalarımızın bir uygulamasıdır ve güzeldir de. Aşure tatlısı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilirdi. Helvacıların nezaretindeki aşçılar ve kiler ağaları tarafından hazırlanan aşure, muharremin onundan itibaren “aşure testisi” adı verilen özel kaplarla saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılırdı. Anadolu’da zengin aileler ve esnaf teşkilatları tarafından pişirilen aşure, sebilciler, duagûlar ve halkın iştirak ettiği merasimlerle dağıtılır, bazı bölgelerde aşure dağıtımından sonra kurban kesilirdi.

Evet, bizde de bu vesileyle, aile içinde bir bayram havası tüter, çocuklar kendilerine değer verilmesinin hazzını duyar, güzel duygularla dolu bir gün geçirilir. Belki de gelecekte yaşanacak güzellikler için bugün bir başlangıç olur. Bugün akraba ve komşulara ikramda bulunulur, böylece hal hatır sormak için güzel bir vesile elde edilmiş olunur. Bu zamana kadar yaşanan tecrübelerden hareketle söyleyecek olursak, aşure tatlısı akrabaların kaynaşmasına, uzak yakın komşuların birbirlerini hatırlamasına, güzel tanışmalara ve yumuşamalara vesile olmuştur. Hatta, yurt dışında yaşayan gönül erleri, aşure aşı vesilesiyle pek çok gönle girmesini bilmişlerdir.

Bugünün Duası

Bir kere daha aşure gününün, milletçe ve insanlık olarak güzel günlerin yaşanmasına vesile olması dileğiyle, makalemizi Kulubu’d Daria’da geçen aşure duasıyla bitirelim. Gümüşhanevi hazretleri’nin derlemiş olduğu Mecmuatü’l Ahzab’ta, İbni Arabi cildinin 600. sayfasında, bu eserin muhtasarı olan Kulubu’d- Daria’nın da 737. sayfasında geçen duanın meali şöyledir:

Bismillahirrahmanirrahim. Allahım, Sen, Ebedî’sin, Kadîm’sin, Evvel’sin. Sonsuz keremin ve fazlın hürmetine, önümüzdeki yeni yıl içinde bizi, şeytandan, onun avenelerinden ve dostlarından korumanı isterim. Sürekli kötülüğü emreden, fenalık isteyen nefsime karşı yine Sen’den yardım dilerim. Beni Sana yaklaştıracak amellerle benim her türlü derdime deva bahşetmeni ümid ederim. Ey Celal ve İkram Sahibi, Ey Merhametlilerin en Merhametlisi, rahmetini beklerim!

[1] – Buhari, Savm, 69; Müsned, 6/244.

[2] –  Buhari, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 127; Ebu Davud, Savm, 63.

[3] –  Buharî, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 116; Muvatta, Sıyam, 34.

[4] – Müsned, 1/241.

[5] – İbni Abidin, Terc. 1/114.

[6]  – Buhari, Savm 47.

[7] –  Cami’üs-Sağîr, 6/ 235.

[8] –  İbni Abidin, Terc. 15/557.

[9] -Beyhaki Şuabü’l İman’da, (3797). İbni Abbas’tan zayıf isnadla merfu hadis olarak rivayet etmiştir.

Ayrıca bkz: Nasbu’r Raye, 2/455-456).

[10] – Hidaye, Kitabu’s Savm, 1/151.

Hicret ve Niyet

Hicret, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın Mekke’den Medine’ye yapmış oldukları mukaddes göçün adıdır. Bu kutlu mekân değişikliğinin tarihi, Hazreti Ömer tarafından ay takviminde yılbaşı olarak tayin edilmiştir. Bu yıl, 13 Ekim Salı’yı, Çarşambaya bağlayan gece hicrî yılbaşı gecesi olmaktadır. Bu vesileyle hicretten bahsetmek, özellikle de hicretteki “niyet” faktörüne nazarlarınızı çekmek istiyoruz.

Hicret, Peygamberimizden (aleyhissalâtu vesselam) sonra her dönemde olmuştur, bugün olmaktadır, kıyamete kadar da olacaktır. Zira dini anlatmak, Allah’ın adını her tarafa duyurmak, Peygamberimiz zamanında olduğu gibi bugün de en büyük vazifedir ve bu kutsi vazifeyi yerine getirmek için hicret etmek, her devirde şart olmuştur. Yurdunu yuvasını terk ederek yakın uzak bütün diyarlara dağılan ve tek gayesi Allah’ın adını, Peygamberin yâdını, İslam’ın güzelliklerini insanların gönüllerine yerleştirmek olan hicret erleri, hiçbir devirde eksik olmamıştır. Allah eksik etmesin. Allah’a şükürler olsun ki, bugün de, değişik unvan, meslek, usul ve metodlarla dünyanın muhtelif yerlerine giderek oralarda dinimizi ve milletimizi temsil eden hakka adanmışları müşahede edebiliyoruz.

Ciddî bir niyet gerekiyor

Hicrette “niyet” unsurunun ehemmiyetine bir hadis-i şerif çerçevesinde bakmaya çalışalım. Aişe validemizin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), şöyle buyururlar:

“Mekke fethinden sonra artık (hususi manasıyla) hicret bitmiştir. Fakat bununla beraber Rabbin adını cihanın dört bir yanına duyurma gayreti ve bu niyete kilitlenme şeklinde (kıyamete kadar) devam edecektir. O halde (bu uğurda) bir nefer olmanız istendiğinde hiç tereddüt etmeden gerekeni yapın.”(Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 45, Cihâd 1, 27, 184; Müslim, Hac 445)

Evet, hususi olarak hicret bitmiştir. Yani, Allah Resulü’nün yaptığı gibi topluca, herkesin iştirak ettiği ve kimin ne için Mekke’den çıktığı belli olacak şekilde yapılan hicret artık bitmiştir. Şimdi, bundan sonra sağa sola yapılan göçler, ciddi manada niyete ihtiyaç duyularak yapılacaktır. Mekke’den Medine’ye gidilirken, herkesin niçin gittiği belliydi ve herkeste hicret niyeti saklıydı. Ramazan’da tutulan oruç, her ne niyetle tutulursa tutulsun, Ramazan orucu yerine geçeceği gibi, o dönemde Peygamberimizle beraber Mekke’den çıkıp Medine’ve varan herkes hicret niyetiyle çıkmış kabul ediliyordu. Daha sonraları ise, yapılan seferler ise cihad etmek ve Allah’ın adını dört bir tarafa duyurmak için yapıldı. İşte hicretin mahiyeti bu iki hususa bağlandı. Cihad için de niyet esas olduğuna göre mesele sadece niyet üzerinde yoğunlaşıyor demektir.

Evet, hicret niyetiyle yapılan her sefer, hicret sevabı kazandırır. Başta şuurlu bir niyet şarttır. Zira, hadisi şerifte bugünkü hicretin kabulü, mana ve muhtevası ciddi bir niyete bağlanmıştır. Daha sonra da bu niyeti korumak esastır. Hicret niyetiyle gidildiği halde sonradan bu niyet korunamamış, gidilen maksadın aksine bir hayat yaşanmaya başlanmışsa, bu durum niyetin bozulduğuna işarettir ve kaybetmeye sebeptir.

Sonradan niyet olur mu?

Başta hicret niyetiyle gidilmeyip sonradan niyet hicrete çevrilirse, o da başta hicret niyetiyle göç edenler gibi sevaba nail olur. Bu durum “innel hasenâti yüzhibnesseyyiâti = İyilikler kötülükleri giderir” ayetince de teyid edilen bir durumdur.

Giderken; çalışmak, üniversite okumak vs. için giden bir insan, gittiği yerlerde belli bir şuura erer ve dinine hizmet etmeye başlarsa, bu da onun hicreti olur. Aslında bu durum, hicretin esas manasını da içine almaktadır. Zira peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, hicretin temel esprisini açıklarken şöyle buyururlar: “Gerçek Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakiki muhacir de Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.” (Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65.)

Aslında bu hadisi şerife göre yerinde duran ve iradi olarak günahları terk eden insan bile hicret etmiş sayılır. Dolayısıyla vatanlarını şu veya bu sebeple terk edenler, sonradan şuurlanır, günahlara açık hayatlarını düzeltir ve dinin ruhuna uygun yaşamaya çalışırlarsa onların sıfatları da muhacir olarak kaydedilir inşallah. Allah, hicret edenlerin hicretlerini kabul, hicret edemeyenlere de hicret etmeyi nasib etsin.

Allah’ın Varlığının Delilleri (Tevhit Delili)

Varın ispatı yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Hâlbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman ispat edilemez…

İki ispat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatte ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifade etmez.

Bir sarayın kapılarından 999’u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!.. Zaten 999’u herkese açıktır. Hem de ardına kadar… İşte o kapı ve o delillerden birkaçı:

  1. İmkân Delili

Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve yokluğu müsavidir. Var olduğu gibi, olmayabilir de. Var olurken de, hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dahilindedir. Yani en az var olan kadar olmayan da var olma şansına sahiptir. Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce var olmayı, sonra da var olma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Hudûs Delili

Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vak’alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz malûl, sebepsiz netice ve sanatkârsız sanat mümkün değildir. Sebepler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Hayat Delili

Hayat şeffaf bir muamma!.. Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güç’e delâlet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcı’sını gösterir ve ilân eder. O, muamma oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah’tır (celle celâluhu).” der..

  1. İntizam Delili

Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım’a delâlet eder ki, O da ancak Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Sanat Delili

Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:

Çok büyük sanat değerine sahiptir;

Çok kıymetlidir;

Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;

Çok sayıda olmaktadır;

Karışık ve çeşit çeşittir;

Devamlıdır.

Hâlbuki zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (celle celâluhu) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!.

  1. Hikmet ve Gaye Delili

Her varlıkta kendine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda ve bir netice takip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gayesizlik, mânâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde âleminde, ne bitki ve hayvanat dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin.. öyle ise, kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allah’a (celle celâluhu) isnat etmekle mâkul bir yol tutmuş olabiliriz.

  1. Şefkat-Merhamet ve Rızık Delili

Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkça ispat ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta ve ispat etmektedir.

  1. Yardımlaşma Delili

Birbirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle bir yardımlaşmada âdeta aynı bütünün parçaları hâline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak el birliği içinde ve aynı gaye etrafında toplanıp bitkilerin imdadına koşuyor ve bu imdada koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vacibü’l-Vücud bir Zât’ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir…

  1. Temizlik Delili

İnsandan arza, arzdan semanın derinliklerine kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât’ı (celle celâluhu) anlatmaktadır.

Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada karadelikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verâsındaki Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.

  1. Simalar Delili

Esasen bütün mahlûkata teşmili mümkün iken, meseleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki simasını ele alarak mevzua yaklaşmış olalım:

Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat’iyen benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk’ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, simada yer alan uzuvları başka simalardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak surette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle teçhiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sinesinde kalb bulunan her vicdan sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (celle celâluhu) gösterir ve tanıttırır…

  1. Sevk-i İlâhî Delili

Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda sanat harikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde kendilerine öğretilen malumatla ve yaratılıştan gelen bir kabiliyetle iş görüyorlar. Hâlbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu hâlde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu hususiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât’tır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş…

Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu ilâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu harikulâdelik, ancak ve ancak Allah’ın (celle celâluhu) bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantıkî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır…

  1. Ruh ve Vicdan Delili

Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği ruhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk’ı bildiren delillerdendir. Dünyada emir âlemini temsil eden cevher ruhtur ve ruh, bu âleme ancak terakki ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzuumuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mahiyeti noktasında hiçbir münasebeti olmayan ruhun kendine mahsus bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ı ilân eden en mühim delillerden biridir.

Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rabb’e dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk’ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdan, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla O’nunla irtibat hâlindedir. Zaten “Elest Bezmi”nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdan değil midir? İşte vicdan, bu şahitliğin hakkına riayet zaruret ve mecburiyetinin sevkiyle “Allah” demektedir…

  1. Fıtrat ve Tarih Delili

Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzuh ve açıklıkta bir realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı temin eden yapıları itibarıyla delâlet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan men eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zât’tır. Bu Zât da, hiç şüphesiz Allah’tır (celle celâluhu).

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hatta gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir mânevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarurettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât’la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât’tır. Ve O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Duygular Delili

İnsan, binlerce duyguyla teçhiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ı tanıtır. Bu duygu, insanda var olan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, daima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakikî mânâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdi edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiçbiri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıadır, inkârı da kabil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir.. ve ebedî hayatı da yine O verecektir.

  1. İttifak Delili

On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zira ortada bir ittifak hâdisesi var. Hâlbuki bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce peygamber, yüz binlerce evliyâ ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır.” hakikatidir. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği hâlde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış nebiler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..?

  1. Kur’ân Delili

Kur’ân-ı Kerim’in kelâmullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın varlığının da bürhanları durumundadır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna dair yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzu ile alâkalı İslâm kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, meselenin ispat yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle “Allah vardır.” derler.

  1. Peygamberler Delili

Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk’ı anlatan bürhanlara dahil edilmelidir. Zira peygamberlerin varlıklarının gayesi, tevhid, yani Allah’ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini ispat eden delillerin serdi, şu andaki mevzumuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arz edelim ki, bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir.” demektedir.

FARKLI BİR AÇIDAN TEVHİD DELİLLERİ

  1. KISIM: İRÂDE DELİLİ:

Bu kısımda, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inayetine istinad ederek kâinatın var olmasını; bu varlığın Allah’ın varlığına delalet etmesini; kâinatta cereyan eden her hadisenin bir iradeye göre ve muhteşem bir nizamla olmasını, Cenâb-ı Hakk’ın varlığının delilleri olarak arzedeceğim.

Şu içinde yaşadığımız kâinatın varoluşu, varlığını devam ettirme keyfiyeti, bir kısım kanunlara, nizamlara bağlanmıştır. Ciddi bir tefekküre, tahlile tabi tutulduğunda bu kanunların, nizamların kendi dilleriyle “Bizi Allah yarattı” dedikleri işitilecektir.

Kâinata, irade delili ile bakıp araştırdığımızda, eşyanın körü körüne akan bir sel gibi sürüklenmediğini; her hadisenin bütün yönleriyle hesap edildiğini; herşeyin enine-boyuna ölçülüp-biçildiğini; bütün mahlukatın bir düzen ve nizam altında dünyaya gelip, yine bir düzen ve nizam içinde göçtüğünü görüyoruz. Ve irade delilinin, adeta şöyle haykırdığını işitiyoruz: “Kâinatta tesadüfî, rastgele hiçbir hadise yoktur. Herşeyi, herşeyin dizginini elinde tutan Allah, istediği gibi evirir-çevirir, istediği şekle sokar…”

 ATOMLARI HAREKET ETTİREN KUVVET NEDİR?

Canlıların en küçük parçası olan hücrenin içine girdiğinizde, harikalarla karşılaşırsınız. Mesela, insan vücudunu teşkil eden hücreler ile hayvanların ve bitkilerin hücrelerini teşkil eden hücrelerin birbirinden farklı olduğunu görürsünüz. İnsan vücudundaki bir hücrenin hemoglabin sayısı altmışdokuzbin ise hayvan hücresindeki hemoglobin sayısı kırkbindir. Bu sayılar hiçbir zaman değişmez. Bunların dizilişi ise karşı karşıya, birbirine mütekabil zincirler gibidir. O halkaların herhangi birine müdahale edildiği an, zincir bozulacak ve canlının hayatiyetinin kaybolmasına sebeb olacaktır. O küçücük müdahalenin neticesi olan değişme, canlının ölümüne malolacaktır.

Her hücrenin içindeki kimyevî maddeler farklı miktar ve çeşitliliktedir. Kimisinde demir, kimisinde fosfor, kimisinde magnezyum bulunmakla birlikte miktarları da farklıdır. Hücrenin yapısına göre değişiklik gösteren bu miktar ve çeşitlerin değişmesi ihtimali ve imkanı da yoktur. İlmî araştırmalar neticesinde, basit bir misal olarak dikkatinizi çektiğim, vücudun en küçük parçası olan hücrenin bu boyutu ile ilgili olarak, şu hakikata varıldı: “Zerreleri hareket ettiren, atomlara yol gösteren; bunları şekillendirip, nizama sokarak insanı, hayvanı, bitkiyi ve bütün eşyayı karekteristik hususiyetlerle ayrı, ayrı yaratıp yaşatan Allah’tır.”

Kimya araştırmacıları, Hegel ve Bughner devrinde ortaya atılmış olan “Protoplazma nazariyesi”nden meded umdular. “Madem ki, yeryüzündeki atomlar insanı varetmeye, yaratmaya müsait değildir. O hâlde ilk canlı başka bir kürede meydana gelmiştir. Mesela, Merih’te meydana gelerek bir kısım anaforlar veya fırtınalar ile hayat cürsümeleri hâlindeki protoplazmalar dünyamıza indi ve hayata menşe’ oldular.Sonra stoplazma, sonra hücre, sonra canlılar meydana geldi” dediler.

Münakaşası yapılan böyle bir nazariyenin kabulüne ve böyle bir şeyin vuku bulmasına imkan yoktur. Düşünüp, kıyaslayalım. Akıllı bir canlı olan insan, binlerce yıllık ilminin ve tekniğinin birikimi ile geliştirdiği füzeyi, binbir hesap ve ihtimamla uzaya gönderiyor. Onun atmosfere girdiği anda sürtünme ile yanabileceği; iç ve dış basınç farklarıyla deforme olup parçalanabileceği; yörüngesinden uzaklaşıp, kaybolabileceği; kullanılan yakıtın tehlikeli durumlara sebebiyet verebileceği; astranotların beslenmesi, solunumu, psikolojik yapıları, vs. gibi milyonlarca menfî durum ve ihtimal hesap ediliyor. En küçük bir hata ve yanlışlığın yapılagelen herşeyi faydasız hâle getireceği bilindiğinden, tesadüflere göre hareket edilmiyor.

Yani, özel olarak eğitilmiş kişiler, özel alaşımlı metallerden yapılmış füzeler ve binbir hesapla belirlenmiş yörüngelerle fezadaki en yakın bir menzile gitmek tesadüfe bırakılmıyor da; bir hayat cürsümesi, bir protoplazma, binlerce menfi şarta, ışık hızıyla hesap edilen mesafelere, kozmik anaforlar ve manyetik fırtınalara, ultroviyole ışın bombardımanlarına rağmen; dünyamıza geliyor, bir köteye konuyor… Mağmalarla ve çevre şartlarıyla mücadele edip yaşama kavgası veriyor…Sabırla, müsbet şartların oluşmasını bekliyor… Sonra stoplazma meydana geliyor… Hücre teşekkül ediyor… Parçalanıyor, ikinci hücre, üçüncü hücre, dördüncü hücre ve basit canlılar… Ardından daha mükemmelleri ve insan…

O hayat cürsümesinin başka bir kürede meydana gelebileceğini kabul etsek bile burada karşımıza çıkan zorluklar orada karşımıza çıkmayacak mı? Dünya gibi, canlıların yaşamasına en müsait ortamda bile meydana gelemeyen bir protoplazmayı, yaşamaya elverişsiz olduğunu bildiğimiz o gezegenlerde nasıl meydana getireceksiniz?

Uzaklara gitmeyin. Buyrun, aynı elementleri, aynı maddeleri alın. En basit bir hücrenin terkibini yapmaya çalışın. Mahiyetini bildiğinizi, terkibini bildiğinizi iddia ettiğiniz, basit bir canlı olan tek hücreli amipe hayatiyet veriniz. Ama, hiçbir şeye ve hiçbir hücreye hayatiyet veremezsiniz, veremeyeceksiniz de…

İşte bu nazariyenin de kıymeti; beşikteki bebelere bile anlatamayacağınız bir safsasata.(12)

HAYATIN MENŞEİ NEDİR?

Allah (cc), basit gördüğümüz sineğin adını anarak şöyle diyor: “Ey insanlar, kulak veriniz, dikkat kesiliniz. Size bir misal irad edilecek. Onlar ki, eşyanın var oluşunu, hilkatin şu intizamını ve mükemmeliyetini, Allah’tan başka şeylere vermek istiyorlar. Hâlbuki onların hepsi toplansa bir tek sineği dahi yaratamazlar.”(13)

Elhak yaratamazlar, kanadını bile değiştiremezler. İlmî tekamülleri sonsuzluğa doğru gitse; hepsi bir araya gelseler, bilgilerini üst üste yığıp, yeni keşifler yapıp, yeni teknolojiler geliştirseler; yine de Cenâb-ı Hakk’ın yaratılış mucizesine ulaşıp, bir tek sineğin kanadını bile değiştiremezler. Kur’ân böyle diyor, ilim de böyle diyor. Bunun dışında bir söz edilemez artık.(14)

“Sinek onlardan birşey alıverse.” Yani, sizin vücudunuzu teşkil eden, milimetrenin binde biri olan mikronla ölçülebilen, x ışınları ve elektromikroskoplarla görülebilen hücrenin içindeki çekirdeği aldığınız an, onu ölüme mahkum eder, hayatiyetine son verir de yeniden iade edemezsiniz.(15)

Cenâb-ı Vacib-ül Vücud Hazretleri bu ayetlerin pencerelerinden ma’rifete giden yolu gösteriyor. Bizlere ma’rifet havasını teneffüs etme imkanını bahşediyor.

Böylece, O’na ait ma’nâları görüyor, düşünüyor, bedbinlikten kurtuluyor; eşyanın ve kendimizin gelişigüzel, kapkaranlık bir meçhule gitmesi kaygısından uzaklaşıyoruz. Herşeyin dizginini elinde tutan Cenâb-ı Hakk’ı tanıyor, o zimamdarın istediği istikamette gitmenin şuuruna eriyor, “Elhamdülillah” diyoruz.

Dünyanın ömrü, binlerce sene devam etse, ilim binlerce derece mesafe kat etse; Kur’ân ayetleri yine aynı hakîkatları haykıracak, ilmî hakikatların hiçbiri ile çelişmeyecektir.

Allah’ı inkar etmek isteyenler son bir ümitle; kurumuş tütün yapraklarını parçalayıp ezdiler ve hayatîyet eseri bırakmadılar. Ertesi sene, o yaprak tozlarını başka tütün yapraklarıyla karıştırdılar, bir canlılık emaresi müşahade edince de “İşte, var ettik, hayat yarattık” dediler. Fakat elektromikroskopla meselenin inceliklerini araştırdıkları zaman, hücrenin çekirdeğinde ve stoplazmada bulunan RNA ve DNA dedikleri terkiplerle karşılaşıp, yine mağlub oldular. “Allah-u Halik-u Külli şey” dediler.(16)

Kâinatın her parçasında, her zerresinde Allah’a ait ma’nâları müşahade etmek, Cenâb-ı Hakk’ın Yed’i Kudreti’nin işleyişini görebilmek için, bütün kâinatı bir labaratuara sokup tetkik ve tahlil etmemiz elbette çok zordur. Fakat bir duvarın veya kubbenin taşlarını elimizle üst üste koyduğumuz gibi; elimizin yettiği, aklımızın erdiği, ilmî seviyemizin ulaşabildiği noktalarda, bulabildiğimiz malzemeyi kullanıp, bu mevzuda alınacak ve verilecek dersi idrak etmeyi Cenâb-ı Hakk’tan istiyoruz.

Yukarıda arzettiğim hususlar, umumi ma’nâda, hayatın menşei hakkında kafi ve vafi bir fikir vermiş olamaz. Ancak, Allah’ı göstermesi ve O’nun ma’rifetine sevketmesi bakımından yeterlidir.

Kur’ân ve ilim ittifakla, insanın yaratılmasını ve yaratılışın menşeini, menbaını bildiriyor. Cenâb-ı Vacib-ül Vücud ve Tekaddes Hazretleri “İnsanı ben yarattım, Ahsen-i Takvim sırrına mazhar ettim. Hilkatin gayesini anlamayan, yaratılışındaki derin hikmete ve esrara vakıf olamayan, düşünmeyen insanı esfel-i safiline, aşağıların aşağısına ben ittim. Ben insanı Eşref-i mahluk olarak yarattığım hâlde, o ‘ben maymundanım’ dedi. İşte o kadar aşağılara ittim onu” diyor.(17)

Sonra da, hilkatte menşei bilmemenin, eşyanın yaratılışındaki hikmete vakıf olamamanın kötü neticesini şöyle ifade ediyor: “İlim ve fennin dürbünü, gözlüğüyle eşyaya bakıp, Allah’a îmanı elde eden; kainattaki ma’rifet derslerini okuyup, yüzünü secdeye koyan; gururunu kırıp, benliğinden vazgeçen; îman ve salih amel dairesinde bulunanları böylesine aşağıların aşağısına düşmekten korudum. Ma’rifete giden felaha götüren, kendime gelen yolu gösterdim” demek suretiyle bize hilkatte menşei bilmemenin, eşyanın yaratılışındaki hikmete vakıf olamamanın kötü neticesini ifade etmiş oluyor.

İLİM KUR’ÂN HAKİKATLARI İÇİN NE DİYOR?

Aynı zaviyeden bakıp, aynı îmanla dinlediğimiz zaman, ilmin de Kur’ân-î hakikatları ifade ettiğini görüyoruz. Yahudiler, dinsizler ve materyalistler hangi oyunla, sahtekarlıkla ve gözboyacılığıyla müslümanların karşısına çıkıp, îmanlarına kastetmeye çalışırlarsa çalışsınlar, ilim, ilelebed “Allah vardır! Herşeyi yaratan O’dur!” diye haykıracaktır.

Hendese ile meşgul olan ilim adamı, kâinattaki muhteşem ölçüyü, nîzamı ve hikmeti müşahadesi neticesinde; kâinatın herşeyden müstağni, mükemmel ve ganiyy-i mutlak saniî’ni görecek: “Bu kâinata geometrik ölçüler içinde en mükemmel şekli veren bir Mühendis-i ekmel, bir Mühendis-i ekber vardır ki, bu muhteşem ve mevzun şekli o yaratmıştır” diyecektir.

İlim adamları, geçmiş yıllarda, Büyük sahra’da üçgenler ve dörtgenler gibi geometrik şekiller yaparak, diğer gezegenlerdeki şuurlu varlıklara, varlığımızı göstermeye çalıştılar. İlim adamlarının böyle bir şeyi yapmaya tevessül etmeleri, kâinata hakim bir hendesenin varlığını kabul ve itiraf etmeleri demektir. Böylece, kâinatın herhangi bir yerinde bulunabilecek şuurlu varlıklara, kâinata hakim olan hendeseye vakıf insanların varlığını göstermeye çalıtmışlardır.

Kâinata ilim nazarıyla bakıldığında “Allah vardır! z” hakikatını görmemek, adeta imkansız olduğu gibi, sathî ve müstakil nazarlarla bakıldığı zaman da bu hakikat görülemeyecektir. Çünkü, küllî olarak düşünülemeyecektir. Eline aldığı cerrahî aletlerle insanın içine girip, kandamarları içinde gezen ama külliyatı, bütünü idrak kabiliyetinden mahrum bir operatör gibi olacaktır. Yani, teker teker her parçayı alıp, her organı tahlil ve teşrih eden ama bu parçaların neticede vardığı noktayı idrak edemeyen, kavrayamayan bir cerrah gibi olacaktır. Eski mantıkçıların “külliyatı idrak” dediği idrak kabiliyetinden mahrum olduğu için, îman edemeyecektir.

İşte eşyanın zahiri olan Şehadet âlemi! İşte eşyanın ledünniyatı!

Mevcud olan, zahirde gördüğümüz muhteşem ve mükemmel dış âlemi vareden şey, yine eşyanın batınında, ledünniyatında gizlidir. Kim ne derse desin, eşyanın zahirini inceleyen -inad-ı küfrî ile başlarını kuma sokmamış- ilim adamları “Kâinatın bilinmeyen, bilemediğimiz, kudretine akıl erdiremediğimiz bir Halık’ı vardır ki, müşahade ettiğimiz bu muhteşem nizamı, intizam-ı ekmeli meydana getiren O’dur” itirafında bulunmaktadırlar.

Müdakkik ilim adamlarından Jean diyor ki: “Kim ne derse desin, kâinatın muhteşem yaratıcısı, onu bir hesap ve plan içinde yaratmıştır. Çünkü hesapsız ve plansız hiçbirşey yoktur.” İlim dünyasına birçok yenilikleri ve İzafiyet teorisini getiren Einstien da: “İlim ne kadar ileriye giderse gitsin, insanlar ilk mistiklerden birinin dediği gibi diyecektir:”Görünen şeyler, görünmeyen şeyler tarafından meydana getirilmiştir.”

KÂİNATIN KUMANDANI KİMDİR?

Nazarını kâinata gezdiren insanın, kendisini ve diğer mahlukatı mükemmel bir tenasüb ile yaratıp gıdalandıran; hazık bir hekim gibi, herşeyi insanlara yarayışlı hâle getiren Allah’ı anlamaması ve tanımaması basiretsizliktir, körlüktür.

Dikkat edildiğinde, insan vücudunun nelere ihtiyacı varsa, hepsinin en uygun şekilde istifadesine sunulduğu görülür. Mesela mikroskopla görülebilen ve mikronla ölçülebilen hücrelerin bile gıdalanması ve hayatiyetlerini devam ettirmeleri sözkonusudur. Asitlerden ve aminoasitlerden mürekkep hücre, ortadaki çekirdek ve etrafındaki stoplazma ile dıştaki incecik zardan müteşekkil elsiz, ayaksız bir şeydir.

En küçük dış müdahalelerden bile zarar görüp hayatiyetini yitirebilecek bu çok hassas yapı, ağzımıza koyduğumuz herşeyden ve teneffüs ettiğimiz havadan nasibini alır.Gerekli minaralleri, vitaminleri, karbonhidratları ve oksijeni temin edip, hareket eder ve çoğalır. Bulunduğu yer ve yapısı itibariyle yürümesi, uçması ve yüzmesi mümkün değildir ama, o hücre, yaratılışının gereği hemen her yöne hareket eder, hemen heryere gider ve bölünerek ürer. Bir iken iki, üç, dört olur. Hususiyetlerini koruyarak mevcudiyetini devam ettirir.

Bir hücrede mütahade edilen bu keyfiyet müteselsil daireler hâlinde, kâinatın her tarafında da müşahade edilir. Hücreyi büyütseniz insan, insanı büyütseniz kâinat olur. Kâinatı küçültseniz insan, insanı küçültseniz atom meydana gelir. İşte kâinatta böylesine bir tenasüb ve tevhid vardır. Bu açıdan: “Kürre-i Arz nedir?” sorusuna: “İnsanı var eden, onu birtakım arzular ve ihtiyaçlarla yaratan Allah’ın o ihtiyaç ve arzulara cevab vermek üzere hazırladığı bir sofra, bir ambar veya bir eczahanedir” cevabı verilebilir.

Yüzünüzü semaya çevirip, uzaktan uzağa göz kırpıp, bize tebessüm eden yıldızlarla yaldızlanmış gökyüzüne baktığınızda; yeryüzündeki kumlardan daha çok ve bizim küremizden binlerce defa büyük küreleri, en küçük bir düzensizliğe meydan vermeden gezdirip dolaştıran, ahenkle yörüngelerinde tutan Allah’ın mevcudiyetini, kudretini ve kayyumiyetini göreceksiniz. Hâttâ, dünyamıza düşerken atmosferde yanıp parçalanan meteorların, adeta, şeytanların başına vurup: “Dikkat et, bunlar Allah’ın kudret ve irâdesiyle dönüyor.” dediklerini duyacaksınız. Bu perspektifle baktığınızda, elektronikten kozmolojiye, atom fiziğinden radyolojiye kadar herşeye hükmü geçen Sani-i Hakîm’i göreceksiniz. Yıldızların, güneşlerin, galâksilerin, kozmik bulutların, hâttâ en küçük meteorların kendi dilleri ile “Allah vardır. Bizi, feza boşluğunda tutup, birbirimize çarptırmadan gezdiren, ahenkle dolaştıran O’dur” dediklerini duyacaksınız.

Zerrelerden gezegenlere kadar herşeyin, Allah’ın emirlerini dinlemeleri ve O’nun emirlerine amade oluşlarını müşahade için kâinata baktığınızda da, O Kumandan-ı Ekmel’in, O Kumandan-ı Ekber’in, adeta, ordularına “İleri Marş!” emrini verişi gibi, zerrelere “Yürüyün!” dediğinde yürüdüklerini, kürelere “İleri!” dediğinde hareket ettiklerini ve herşeye istediği nizamı verdiğini göreceksiniz.

İşte bunları müşahade ederek, ilminiz ve aklınızı kullanıp tefekkür ederek, kâinatın Kumandan-ı Ekmel’ini bulduğunuz an, siz de: “Ey büyük kumandan! Seni tanımaya, azametine uygun kulluk yapmaya geldim” diyecek, secdeye kapanacak, O’nun büyüklüğünü ve kendi küçüklüğünüzü idrak ederek kulluğun tadına varacak, sermest olacaksınız.

TEFEKKÜR: İLMİN TEBESSÜM EDEN YÜZÜNDE ALLAH’I GÖREBİLMEKTİR

Materyalistlerin, Allah’ı inkar için kullandıkları ilim, bilakis O’nu tanımak ve bilmek için şarttır. İlim, Allah’ın varlığını ve birliğini isbat edip basiretsizlerin gözlerindeki perdeyi yırtmak için bir dayanaktır.

İlmin hangi yönüne bakarsanız bakın, onun mütebessim çehresinde Allah’ı göreceksiniz. O bakış ve görüşle arzu, iştiyak ve hahişkârlık içinde araştırmalara yöneleceksiniz. Labaratuarların içine girip ilmin dekaikine vakıf oldukça da, Cenâb-ı Hakk’a ait ma’nâları yakalayacaksınız. Her hücrede hayat çekirdeğini bulduğunuz gibi, Allah’a ait ma’na çekirdeklerini de bulacaksınız. Îmanınız ve yakîniniz ile araştırma şevkiniz artacak, ilmî ve teknolojik seviyeniz yükselecek, yeni yeni merhaleler kat’edeceksiniz.

Allah hakkındaki kanatları sağlam ve tefekkür dairesi geniş olanlar, ahiret nimetlerinden de en fazla istifade edip, Cennet’teki layezel cilvelere ve ra’şelere en çok mazhar olanlar olacaktır. Allah’ın mütemadî tecellilerine ve değişik nimetlerinin akıp-gelişine; hayatının her lahzasında değişik mütalaalar ile tefekkür edip, Kâinat Kitabı’nın değişik sayfalarını mütalaa eden insanlar mazhar olacaktır.

Kur’ân’ın tefekkür hususundaki ikazlarına ve teşviklerine uymuş, îman şuurunu gerçekten kavramış olan mü’minin, ilim ve fen açısından geri kalmasına imkan yoktur. Mü’minler, eğer geri kalmış, yeni ufuklara ulaşamamışlarsa, Kur’ân’ın ikazlarına uymamış, îman şuuruna erememitler demektir.

Ma’rifetin artması, millî harsın artması, ilim ve teknikte ileriye gidilmesi, müslümanların meskenet ve mezelletten kurtulması, ahiretin kazanılması; Allah hakkında gerçek ma’rifetin elde edilmesi, tetkik, tefekkür, teemmül ve araştırmalar neticesinde hasıl olacaktır.

Cenâb-ı Hakk-dinsizlerin ve bir kısım muhakemesizlerin İslâm tefekkürüne karşı çıkıp, perde germeleri neticesinde- tefekkürü unutmuş olan müslümanlara, tefekküre giden yolu göstersin, düşünmeye sevketsin. Kendi yapımızı, en küçük parçalarımızı, kâinatta cereyan eden hadiseleri, mikro alemden makro aleme kadar herşeyi düşünmek ve tefekkür etmek suretiyle; asırlardan beri kaybettiklerimizi yeniden elde ederek, izzetimizle arz-ı endam etmeye muvaffak etsin. Allah tevfik ve inayetiyle o tatlı ve mutlu günleri göstersin… Amin. (18)

HAYAT ve VARLIK SIRRI:

Hayat ve varlık birer sırdırlar. Birşeyin yoktan var olmasında hayat sırrı,ruh ve can sırrı, mevzubahistir. İnsan, bunlara ülfet ettiği ve alıştığı için harikalıklarını düşünmez bile. Rahmet sırrının tecellisi olan, annenin yavrusuna şefkatini izah edemez. Anne karnının, yavru için şefkat yüklü bir beşik hâline gelmesini ve yavrunun nazeninane beslenmesini izah edemez. Yumurta ve sprem nasıl hayatiyet buluyor, nasıl ruh ve can kazanıyor? İlim, kendi sathî bakışıyla bunları izah edemez. Şundan, sonra şundan, ondan sonra da şundan dolayı olmuştur diyemez. Keza, cansızlar nasıl can buluyor izah edemez. Kâinattaki varolma sırrı ve hayatiyet sırrı karşısında, bu oluşu kavrayamayan ve küfre ait “Varlık nazarîyesi”nin başbuğu gibi, yerden biten nebat karşısında “Hayret ediyorum, nasıl varoluyor?” diyerek şaşkınlığını ve temsil ettiği nazarîyenin çürüklüğünü ilan eder.

Bediüzzaman, “Varlık ve hayat; bunların her iki tarafı da nuranîdir” diyor. Yani sizin yaptığınız şeylerin görünen dış kısmı, mülk tarafı perdedir, perdelidir. Mesela, evlenmezseniz çocuğunuzun olmayacağını zannedersiniz. Ama evlenmek, anne ile babanın biraraya gelmesi, çocuğun olması için bir perdedir. Allah, o sebebi icraatına perde yapmıştır. Eşyanın yaratılışına ve hayatîyetlerinin devam keyfiyetine baktığımız zaman da, hepsinin zahirî sebeblere bağlı olduğunu görürüz. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın icraatına birer perdedir. Ki, Allah’ın kudret ve iradesinin, zahiren, basit ve hasis şeylere taallaku görülmesin, izzet ve azametine halel gelmesin. Bu hususu, o mübarek zat, fevkalade oturaklı ve üstün bir ifade ile beyan eder: “İzzet ve azamet ister ki: Esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.”

Allah’ın izzeti,akıl almaz galebesi, azameti, büyüklüğü ve insan ihatasının ulaşamayacağı varlığı ister ki, zahirî sebebler icraatına perde olsun. Ama O’nun Tevhid ve Celâl’i de vardır. Tevhid ve Celâl’i ise Allah’ın mülkünü kimseye takdim ettirmez, kimseye vermez. Cenâb-ı Hakk, Tevhid’le herşeye sabip çıkar: “Mülk benimdir!” der. Celâl’iyle şimşekler çaktırır: “Benim mülkümü kimseye veremezsin!” der. Kur’ân bunu şöyle anlatır: “Ruhtan sana sorarlar. Ey Habib’im de ki, O benim Rabb’imin işidir. O’nun kanunudur.” Herkesi susturur, cevab veremez hâle getirir.

Ruha sahip çıkabilir misiniz? “Onu ben yaptım, yaratabilirim” diyebilir misiniz? Ve ruh şudur, şundan-bundan teşekkül etmiştir, diyerek ilimle, fenle izah edebilir misiniz? Hayır!. Çünkü, ruh ve can meselesinin hem mülk, hem de melekut tarafları perdesizdir, şeffaftır.

Allah, hepimizi, kendisine apaçık bir delil olan bu meselenin hakikatına erdirip, ma’rifetine kandırsın. Kâlblerimizi îman ve Kur’ân nuruyla münevver eylesin. Bizleri her türlü inhiraftan, ma’sun ve mahfuz, Tevfikat-ı sübhaniye’sine mazhar, ma’rifet semasına i’la eylesin… Amin.(19)

  1. KISIM: HAYAT DELİLİ

Herşeyin Allah’ın dilemesi ile olduğunu ifade eden “İrade delili”nin sonunda “Hayat delili”nin kapısına geldik. Müşkül, zor ve ağırdır ama mühim bir meseledir. Allah dilediği kadar tahlile muvaffak kılar, bazılarınız çok şey anlamasa bile meselenin hülasa ve özünü kavrar.

Kur’ân-ı Kerim “Allah ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır” (20) buyuruyor. Hiçbir canlı yok iken O, yok’a varlık rengi verdi. Âlemi, var olan, kendi rengine boyadı, kendine ayine yaptı. Bir anda, bir nefhada varettiği zamanı, mekanı, zerreleri, bütün eşyayı ve terkipleri dilediği anda da yine bir nefhada yok eder, herşeyi baştan sona siler. Murad edip yok’u varettiği gibi var’ı da yok eder. Zerreler âleminden birşeyler toplar, hamur eder, kıvama getirip bir şekil verir ve seni yaratır. Ahsen-i takvim suretini verir, güzelleştirir, insan eder. Sonra da bir gül gibi soldurur, pörsütür. Kudret eliyle var ettiği seni, yine Kudret eliyle yok eder. Allah, böylece diriden ölüyü, ölüden de diriyi çıkarır.

Kur’ân yine ferman ediyor: “O Allah, öyle Allah’tır ki, bir tek nefisten sizi yarattı.”(21) Herşeyi tek şeyden yarattı. Hayvanların bir atası, nebatatın ise bir ilki olduğu gibi insanların da bir babası var. Allah, sizi, o tek nefisten, Hazret-i Âdem’den yarattı. O’ndan, önce, eşini yarattı, sonra çift çift ve tek tek sizi üretti, çoğalttı. Böylece Kur’ân hilkatın ve hayat vermenin dizgininin Allah’ın elinde olduğunu, insanların babasının Hazret-i Âdem olduğunu ifade ve ilan etti.

Burada ayrı bir hususa işaret edeceğim. Meseleler cemaatin anlayış seviyesine indirilip halk diliyle bile anlatılsa, düşünme yolu kendisine unutturulmuş kimseler çoğu meseleleri anlayamaz. Çünkü, üç-dört asırdan beri, bu milletin düşünme melekeleri dumura uğratılmıştır. Allah’ı ve İslâm’ı gereği gibi bilemeyen saf müslümanlar tarafından “düşünme, günaha girersin” denilerek tefekkür kapıları kapatılmıştır. Kafirler ve din düşmanları tarafından da başka manialar ve engeller konularak müslümanlar düşünemez hâle getirilmiştir. Bu sebeble, okuyanı veya dinleyeni Allah’ın ma’rifetine götürecek Îmanî dersler, düşünmeye alışık olmayan insanımızın beynini zonklatıyor, bazen de rehavete sevkediyor. Buna rağmen, bu hâllere ehemmiyet vermeyip meselelerin takdimini lüzumlu buluyorum.

MELEKÛT: EŞYANIN NİÇİNİ ve NEDENİ

İlim, akıl ve Kur’ân bir meselede ittifak etmişlerse, o meselenin karşısına çıkmaya imkan yoktur. Kimse o meselenin zıddı bir iddiada bulunamaz. Allah, Kur’ân dili ile “Biz, sizi bir Âdem’den yarattık, bir nefisten yarattık” dese; ilim de bunu te’yid eder şeyler söyleyip, deliller ortaya koysa, fikri ve aklı olan insan bunun aksini düşünemez.

Kur’ân bize bir tefekkür kapısı açıyor: “O insanlar göklerin ve yerin melekûtuna bakmıyorlar mı? Kendilerine tebessüm eden pırıl pırıl yıldızların ötesindeki âlemi idrak süzgeçlerinden geçirip anlamaya çalışmıyorlar mı? Yerin de melekûtuna dikkat etmiyorlar mı?”(22) diyor.

Melekût, eşyanın niçini, nedeni ve ledünniyatı demektir. Yani, yeryüzü nasıl varolmuş? Hangi kanunlarla mevcûdiyetini koruyup, üzerindeki mahlûkata döşeklik ediyor? İşte Kur’ân bu gibi sorularla nazarımızı ledünniyata tevcih etmemizi istiyor. Sonra da: “Allah bunları neden yarattı? Hilkate esas ne idi? İnsanı neden yarattı? Bunu hiç düşünmüyorlar mı?”(23) diyerek. İnsanın elinden tutuyor, atomlar âlemine götürüyor. Zerreler âleminden alıyor, annenin karnına tevcih edip, ceninin teşekkülüne baktırıyor. Yumurta spremle nasıl birleşiyor? İçinde neler meydana geliyor? Hücreler nasıl çoğalıyor? Yavru nasıl teşekkül ediyor? Yumurta, sprem, kan… Derken bir çiğnem et oluyor, kemik hâline geliyor ve o kemiğe yine et giydiriliyor. Bütün bunlar nasıl oluyor? Senin elinden tutup, fikren gezdiriyor. Vücudundaki bir hücrenin içine sokup, göremediklerini gösteriyor. Seni neden ve nasıl yarattığına, yaratılışının hangi şeye bağlı olduğuna dikkat-i nazarını celbediyor.

“Allah’ın insanı neden yarattığına, insanın yaratılışını hangi şeye bağladığına o insanlar bakmıyor mu?” Evet, “Bakmıyor mu?” tabiriyle ifade ediyor. Bakmıyorsa görmüyor demektir. Görmeyen insan da Allah’ı anlamayacak demektir. Öyleyse nazarımızı ilk çevireceğimiz yer göklerin ve yerin melekûtudur. Kur’ân bizi düşünmeye davet ederken, neticeye ulaştıracak bir düşünceye çağırıyor. Size, birileri, herhangi bir işi yapmanızı söyleseler. Bunu belli bir maksatla söylerler. Siz de, kendi aklınız, ilminiz ve idrakinize göre o işin nedenini, niçinini ve nasılını düşünerek; kendi ufkunuza göre, o işle ilgili bir neticeye varırsınız. İşte bunun gibi, insanlara yapılan beşerî veya İlahî her teklif bir neticeye ulaştırmak içindir.

Allah’ın: “Göklerin ve yerin iç yüzünü düşünün, ledünniyatına bakın, niçin ve nedenler âlemine dikkat edin” demesi; oturup, boşu boşuna düşünün demek değildir. Labaratuara girin, kimya gözüyle, fizik dürbünüyle, biyoloji mikroskobuyla bakın. Herşeyi derinlemesine inceleyin, tahliller ile sentezlere varın. Atamon hareketinde “Allah vardır!” Hücrenin yapısında, “Allah birdir!” Nebülozların dönüşünde “Allah en büyüktür!” haykırışlarını duyun demektir.

YARATILIŞ MUCİZESİ:

İnsan, Allah’ın dediği ve ilmin tasdik ettiği gibi, Hazret-i Âdem’den mi neş’et etmiştir, yoksa canlı bir organizmanın tekamülü ile mi meydana gelmiştir?

Kur’ân diyor ki: “Hazret-i İsa’nın yaratılışı hakkında tereddüte düşüyorlar. Allah’ın kudretini anlamayan, hayatın menşeini ve mahlûkatın ayakta duruş keyfiyetini derkedemeyen gözleri perdeli insanlar ‘Hazret-i İsa, babasız nasıl oldu?’ diyerek, hayret ediyorlar.” Kur’ân, Hazret-i İsa’nın yaratılışını mucize olarak anlatırken, nazarlarımızı Hazret-i Âdem’in yaratılışına çeviriyor. Hazret-i İsa’nın yaratılışı da, tıpkı Hazret-i Âdem’in yaratılışı gibidir. Allah Âdem (as), yeryüzündeki bütün varlıkların terkiplerinde bulunan, onları meydana getiren şeylerin esasından mürekkep olan çamurdan yarattı. O çamuru Destgah-ı Kudret’inde yoğurdu, Âdem (as) şeklini verdi. “Allah O’na ol dedi. O da bir kanunla oluverdi.” (24)

Bazıları “tekamül nazarîyesi” diyerek, mağara devri hikayeleri anlatırlar. “Önceleri yosunlar vardı. Sonra su kenarlarında basit mahluklar oluştu. Bunlar tekamül ederek hayvanlar ve maymunlar hâline geldi. Maymunlar da tekamül ederek, tedricen insan hâline geldi, bugünkü formunu aldı” diyerek, yaratılışı sakat ve çürük bir mantığa oturtmaya çalışırlar. (25)

Bu safsata münakaşa bile edilmeyecek bir mevzu iken, maalesef Batı’da ve İslâm dünyasında münakaşa edilir hâle getirildi. İlimle hiçbir alakası olmayan bir hülya iken, Allah’ı inkar eden materyalistlerin sımsıkı sarıldıkları kurtarıcıları hâline geldi. İlmî araştırmalarla belgeleyemedikleri ve isbat edemedikleri bu safsatayı, kendileri bile inanmadıkları halde, inananları inançlarından koparmak için yalancı belgeler ve gerçek olmayan fosillerle kabul ettirmeye çalıştılar. Hâlâ mekteplerde ve ilim kürsülerinde bu hezeyanlarını ve yalancı nakaratlarını tekrar ile telkin etmekteler. (26)

Bunlar, müslümanları, sımsıkı bağlı oldukları îman ve ma’nâ bağlarından koparmak içindir. Müslümanların dağınık ve derbeder hâle gelmesinin, ancak îman bağlarının çözülmesi ile mümkün olacağını bildikleri için bu uydurmalar yapılagelmektedir. Namazsız, niyazsız ve secdesiz; vicdânı, kâlbi ve alnı hepsi birbirinden paslı, Allah’ı bilmez müslüman dünyasının hâline bakın. Sokaklardaki behaim gibi dolaşanlara bakın. Onların bu hâle gelişleri, Allah’ı bilmemeleri ve kâlblerine atılan şüphe tohumlarının yeşerip akıllarını, idraklerini ve iradelerini işgal etmelerinin neticesidir.

İNSAN ve HAYVANLARIN YAPI FARKLARI:

Allah, insanı ve diğer mahlûkları ayrı ayrı hülasalardan, bariz farklarla yaratmıştır. Onların bu farklı mahiyetleri ve hususiyetleri bütün itirazcıların itirazlarına cevab verecek keyfiyettedir. Bilhassa insanların ve hayvanların, nesilden nesile verasetle intikal eden hususiyetleri; yavruya atalarından miras kalan maddî benzerlikler, ruhî ve manevî temasüller… Bir çocuğun, atalarından veya akrabalarından herhangi birisine şeklen benzemesi olan maddî veraset gibi, iç yapısı, ruhî siması, karekteri ve huyları gibi manevî verasetler… Mesela, Resûl-ü Ekrem’in, ceddi, Hazret-i İbrahim’e benzemesi, sizin de, bir kısım huy ve eşkal ile babanıza veya dedenize benzemeniz…

Karakteristik yapı ve hususiyetlerin nesilden nesile, verasetle intikali, vücudu teşkil eden hücrelerdeki kromozonlar ve genler vasıtası ile olmaktadır. baba ile gelecek nesiller arasındaki bağı, kromozonlar ve genler sağlamaktadır. Bunlar insan ve hayvanların vücudunda ayrı ayrı sayılarda ama sabit miktardadır, değişmez. Mesele sadece bu açıdan, yani veraset açısından bile ele alınacak olsa, hiçbir zaman, hiçbir hayvan insan olamaz.

Allah, mahlûkatın yaratılışı ile insanın yaratılışını ayrı ayetler ve ayrı ifadelerle anlatarak, bu hususa dikkatimizi celbediyor. Suyun hayata menşe’ olduğunu anlatırken, insanı ayrı bir şekilde mütâlaa ederek “insanı biz alaktan yarattık”(27) diyor.

Tekamülcüleri aldatan zaman şeridine takılan bir kısım canlıların; kısmî, cüz’î değişmelere uğramasıdır. Geçmiş devirlere ait bazı kafataslarının ve vücut yapılarının bugünün insanınkinden farklı oluşu, bir kısım insanların sima ve renklerinin değişik oluşu gibi şeyler, tekamülcülere, bugünün insan formu ile eski devirlerlerde yaşayan maymunlar arasında birleştirici unsurlar olduğu zehabını vermiştir. Bu zehaba kapılanlar, cüz’î değişmeleri ve farkları değerlendirmek suretiyle insana menşe’ bulmaya çalışmışlar; dört ayaklı bir mahlûku ataları kabul etmişlerdir. Öyle yanlış bir tercih yapmışlardır ki, ruh yapısı, şuur yapısı ve -biraz önce arzettiğimiz- verasetin intikalini temin eden kromozonların yapısı ile keyfiyeti bakımından tekamüle hiç de uygun olmayan bir hayvanı seçmişlerdir.(28)

LABORATUARDA CANLI YARATILABİLİR Mİ?

Bir mahlûkun, bir tek sıfatının değişebilmesi için, -Buton’un hesaplarına göre- bir milyon neslin geçmesi lazımdır. Yani burnunuzun şeklinin veya kulağınızın yerinin değişmesi için bir milyon neslin geçmesi gerekir.

Drosophila adındaki bir çeşit meyve sineği laboratuara alınarak, üzerinde denemeler yapıldı. Çeşitli kimyasal maddeler enjekte edilmesi sonucunda kısmî değişiklikler meydana getirildi. Ama bu değişiklik, kanatlarının biraz kıvrılması, biraz daha çirkin ve anormal hâle gelmesiydi. Bunun üzerine, sevinçle: “Tamam! Canlıları bazı müdahalelerle değiştirmek mümkündür. İşte biz bunu başardık.” dediler. Hâlbuki, istatistikler bu tür çalışmaların neticesinde, yüzde seksen oranındaki sineğin yapısının bozulduğunu, çirkinleştiğini ve hiçbir şekilde, daha güzel gelişmiş bir forma gelmediğini ortaya koyuyordu. Geriye kalan yüzde yirmisi ise, daha gelişmiş bir formda oluyorlar ancak kısa zamanda ölüyorlardı. En mühim problem ise, gelişmiş formların yeni nesillere aktarılamamasıydı. Neticede kendileri de tatmin olmadılar yine mağlub, yine müzmehil kaldılar. (29)

Mağlubiyete doymayıp, Allah’ı inkar için başka vesile ve vasıtalar araştırdılar. Sonra da, yeni bir iddia ile ortaya çıkıp: “Geçmiş zamanlardaki atların beş tırnağı varken, zaman ile, bu tırnaklar azaldı ve bugünün tek tırnaklı atları meydana geldi. Demek ki muhit ve ihtiyaçlar, zamanla değişiklikleri, tekamülleri meydana getiriyor. İnsan da başka bir varlıktı, zamanla değişip bu hâle geldi” dediler.

Bir lahza durup, düşünelim. Bunu yapan ve yaratan Allah olduktan sonra, tek tırnaklı olan at beş tırnaklı olsa veya beş tırnaklı at tek tırnaklı olsa ne farkeder? Allah, dilediğince yaratır, dilediği gibi yaşatır. Ama işin aslı böyle değil. Tekamülcülerin dediği gibi hiç değil.

Evveliyetle, bildiğimiz atların ceddi kabul edilecek tek tırnaklı bir at neslinin geçmiş zamanlarda yaşadığı katiyetle iddia edilemez. Ayrıca, insanın atası olduğunu söyledikleri maymunun, tekamül ederek insan hâline gelebileceğini ispat edebilmek için öne sürülen bu delil mantıkî değildir. “Beş tırnaklı at, tek tırnaklı at hâline geldi” demek, her hangi bir hayvanın at hâline gelmesi demek değildir. Aynı hayvanın bir vasfının değişmesi, beş tırnağının, tek tırnak hâline gelmesi demektir.

İddialarına mantıklı bir izah getirebilmeleri için, geçmiş devirlerde yaşayan herhangi bir hayvanın at hâline geldiğini isbat etmeleri gerekmez miydi? Tekamüle delil olarak ortaya çıkardıkları, atın tırnaklarının azalması küllî bir değişmeye misal teşkil edemez. Eğer, gerçekten, herhangi bir hayvanın tekamül edip at hâline geldiğini isbat ederek, insanın da başka bir mahlûktan tekamül edebileceğini söyleselerdi; biz de o zaman, belki inanır: “Tekamül varmış, oluyormuş” derdik. -haşa ve kella- Ama küllî bir tekamüle, vasıflarda meydana geldiği iddia edilen cüz’î bir değişmenin misal olabileceğini bile kabul etsek. Beş tırnaklı bir atın, tek tırnaklı hâle gelebilmesi için elli milyon senenin geçmesini beklememiz gerekecektir. Kendi hesaplarına göre de, hayatın başlangıncından bugüne kadar geçen süre bu tırnakların değişmesine yetmeyecektir. O hâlde, bir atın tırnaklarının değişmesine bile yetmeyen zaman, bir maymunun insan hâline gelmesine nasıl yetecek ki!?

Bir diğer husus, beş tırnaklı at ile tek tırnaklı at arasında, birbirini bağlaması gereker milyonlarca ara nesilden ancak beş nesli sayabilmeleridir. Sadece dört tırnaklı, üç tırnaklı ve iki tırnaklı at formlarını misal verirler. Sanki bir gece önceki beş tırnaklı at, sabaha kadar dört tırnaklı hâle gelmiş. Bir başka gün, bir tırnağı daha düşmüş. İleriki günlerde veya gecelerde de diğer iki tırnak düşüvermiş ve tek tırnaklı at arz-ı endam etmiş. Buton’un tesbitine göre, bir sıfatın değişmesi için gerekli olan bir milyon ara nesil nerededir? Meçhul… İşte bu iddianın da kıymet-i harbiyesi.(30)

Kimya ve fizik laboratuvarlarında canlı yaratma sevdasına düştüklerinde de, benzeri gülünç durumlara düştüler. Maddenin terkip ve tahlilleri neticesinde canlı var etmeye uğraşanlardan Ruslar, yirmi sene çalıştıktan sonra 1962’de gazetelere de yansıyan şekliyle aynen şöyle dediler: “Biz şu kanaata vardık ki, kimya ile fizik ile fizikoşimik ile canlı varetmeye, labaratuarda bu işe muvaffak olmaya imkan yoktur. Varolan canlı başka bir elle varolmuttur.”

Neticede, böyle safsata ve hezeyanları duyup, gördükçe kâinatın her vechesinde, binlerce dil ile: “Allah herşeyin yaratıcısıdır. Herşeyin dizgini O’nun elindedir. Başka bir sebeb veya şey O’nun mülkünde tasarruf edemez.” hakikatının velvelelerle haykırıldığını duymanın ve o cılız iddiaların, bu velveleler arasında boğuluşunu görmenin hazzına eriyoruz.

III. KISIM: İNÂYET ve HİKMET DELİLİ:

Kâinattaki bütün etya görülüp-gözetilmekte ve üzerlerinde hassasiyetle titrenilmektedir. Bütün canlılara, adeta, şefkatli bir anne gibi kol-kanat gerilmektedir. Ayaklar altında gezen, her an çiğnenip, ezilme ihtimali olan en küçük canlıların bile hayatîyetleri titizlikle muhafaza edilmektedir. Keza, en küçükten en büyüğe herşey birbirinin imdadına koşturulmaktadır.

İnâyet delili cümlesinden olarak, dağlar, taşlar şak şak yarılıp, nebatatın filizlenmesine müsait toprak hâline gelirler. Yeryüzü bütün unsurlarıyla, bitkilerin yeşerip, büyümesi için seferber olur. O sert kayalar, üzerlerine düşen çekirdeğin kök salıp, filiz verebilmesi için paramparça olurlar. Toprak, hava su; mikroorganizmalar, mineraller, elementler; otlar, ağaçlar, çiçekler; ağaçların üzerinde tebessüm eden meyveler; kuşlar, böcekler, balıklar; mikroplar, büyük-küçük bütün hayvanlar hepsi birbirinin imdadına koşar birbirine azık ve gıda olurlar. Neticede hepsi de istifademize sunulur. Mesela, denizlerde gezen bir balık, mikroorganizmalar ve yosunlarla beslenip, mineraller, proteinler ve vitaminlerle dolu bir konserve hâline gelerek imdadımıza koşar, gözümüze fer, pazumuza kuvvet, beynimize kudret verir.

Bütün bunları gördükten sonra fevkalade hassasiyet, şefkat ve merhametin eseri olan icraatların gelişigüzel olamayacağını anlar, birbirinin imdadına koşan herşeyin “İnâyet eli” ile sevkedildiğini idrak ederiz. Bu delil ile bütün işleri yürüten, idare eden, malum bir maksada doğru iten Allah’ın varlığını ve kâinatı O’nun yarattığını anlarız.

Mesela, insanın en hassas ve kıymetli cihazı olan beynin ayaklar altında veya karında değil de, omuzlar üzerindeki, fevkalade sağlam bir mahfaza olan kafatası içinde bulunması, tesadüfî değildir. İlmi kıstaslar ile de mükemmel bir hikmet ve faydayı muhtevi olduğunu gördüğümüz bu icraatın arkasında, Allah’ın Hikmet ve İnâyet eli vardır.

Mesela, anne rahmine düşüşten bebekliğe, bebeklikten gençliğe, gençlik çağlarından, olgunluk ve ihtiyarlık çağlarına kadar; gecede – gündüzde, yazda – kışta, değişen her demde; hastalıkta – yorgunlukta, değişen her hâl ve şartta, gerekli olan gıda ve sair ihtiyaçların yaratılışı… Bunların midenin ve diğer uzuvların yapısına göre hazırlanması; en uygun ve münasib tatlarda, kıvamlarda, ambalajlarda, yer ve zamanlarda ihsan edilmesi, yine Allah’ın “İnâyet eli” ile birlikte işleyen, fevkalade şumullü, ince ve hassas “Hikmet eli”ni de gösteriyor.

Kısaca temas ettiğimiz İnâyet ve Hikmet delillerini layık-ı vechiyle ele alıp, tahlil etmek istesek ciltlerle kitap yazmamız gerekir. Ama Cenâb-ı Hakk’ın şu Kitab-ı Kebir-i Kâinat’taki asar-ı san’atını tefekkür etsek; göklerde gezen yıldızların içine girip mahiyetlerini araştırsak; denizlerin içine, mağmaların derinliklerine dalsak; akyuvarlara, alyuvarlara binip hücreden hücreye dolaşsak, heryerde: “Allah vardır, birdir! İnâyet ve Hikmet eliyle bütün kâinatı bizler için seferber edip koşturan, besleyip hayatiyetimizi devam ettiren O’dur” dediklerini müşahade edeceğiz.

KÂİNATTA PLANSIZ HİÇBİR İCRAAT YOKTUR

Kâinatın en uzak köşelerinden Dünya’mıza kadar, en büyük galeksilerden Ay’ımıza kadar hesapsız ve nizamsız hiçbir şey yoktur. Herşeyde, her hadisede, her icraatta bir plan ve hesap vardır. Yapılan tetkikler ve araştırmalar da kâinatta derin bir hendese ve hesabın hâkim olduğu kanaatini vermektedir. Kim, hangi nazarla bakarsa baksın bunu müşahade edecektir.

Mesela, hendese ile uğraşanlar, kendi perspektifleriyle bakıp, istedikleri yerlere nazarlarını dikip, istedikleri noktayı ele alsınlar. Nerede olursa olsun, heryerde hendesî ölçüler ve şekiller göreceklerdir. Şuuraltlarındaki üçgenlerin, dörtgenlerin, helezonların, elipslerin veya sarmalların her çeşidi ve boyutu ile karşılaşacaklardır.

Mesela, matematikle uğraşanlar, içinde bulunduğumuz Güneş sistemini ele alsalar; en yakınındakinden en uzağındakine, bütün gezegenler arasındaki mesafeleri ölçseler, bu mesafeler arasında sabit oranlar, formüle edebilecekleri bağlantılar arasalar, sadece birbirleriyle değil, bütün kâinatla alakalı formüller, oranlar ve bağıntılar bulacaklardır.

Araştırmacılar, yaptıkları bir araştırmada, Mars ile Jüpiter arasındaki bilinen mesafenin belirli oranlara ve formüllere uygun gelmediğini görünce şaşkına dönmüşlerdi. Fakat, ondokuzuncu asrın başlarından yirminci asrın başlarına kadar geçen zaman içinde, bu iki gezegen arasında binden fazla meteoridin, belirli bir yörünge ile gezdiğini görünce “Burada ayrı bir hesap vardır. Bilemediğimiz bir oran, bir formül vardır. Bunu da zamanla tesbit edebiliriz” dediler.

Biz burada, meselelere birer kapı açıyor, tefekkür ufkunda bir ışık yakıyoruz. Kâinatın geniş sayfalarındaki Allah’a ait ma’nâların, ma’rifet üsareleri halinde damlamasına, cazibe ve cezbenin Allah muhabbeti ma’nâsını taşımasına, O’na ait malûmatların birer çekirdek ve nüve hâlinde takdim edilmesine -kametine uygun ifade edilemese bile- gayret ediyoruz. Onun için, Allah’ın yarattığı herşeyde bir hesap ve nizam olduğuna misaller veriyor, bundan ötesini tefekkür ufkunuza havale ediyoruz.

SEBEPLER ve TABİAT KANUNLARI YARATICI OLABİLİR Mİ?

Burada, yanlış kanaatler neticesinde revaç bulan mesnetsiz ve çürük iki anlayış üzerinde duracağız. Eşyayı sebeblere vererek “sebebler yarattı” diyenler ile fen adına ortaya çıkıp Cenâb-ı Hakk’ın icraatını “tabiat kanunları”na vererek Allah’ı inkara yeltenenlere sille-i te’dib de bulanacağız.

“Eşyayı sebebler yarattı” denilerek herşeyin bir meçhule bağlanması ilim adamı işlenen böyle bir cinayetin ifadesidir. Maalesef bu, kendini ilim adama sayan bir kısım insanlar nazarında da rağbet ve revaç bulmuştur. Hâlâ böyle bir muhal ve hurafenin tesirinde kalan bu insanlara Cenâb-ı Hakk’ın varlığını anlatmak, sebeblerin Allah’a ayine olduklarını göstermek lazımdır.

Meydana gelen herşeyin bir kısım sebeblere bağlı olduğunu görmekteyiz. Çiçeklerin tebessüm etmesi için yağmurun yağması, güneşin şualar neşretmesi, rüzgarın esmesi, toprağın tavına gelmesi, mevsimlerin değişmesi, yeryüzünün bütün gezegenler ile tenasüb içinde bulunması gibi sebeplerin içtimaı gerekmektedir. Ama bu sebebler gerçekten bir çiçeği yaratabilecek, ondaki revnekdar hayatı varedebilecek kabiliyet ve kudrette midirler? Üzerinde asıl durulacak ve düşünülecek nokta budur.

İnsanın ve diğer canlıların yaratılışını bir kısım sebeblere bağlayanlar: “Daha önce şöyle olmuştur, sonra anne ile babanın izdivacı, sonra döllenmeler, üremeler ve türemeler vuku bulmuştur…” gibi şeyler söylerler. Bir çocuğun yaratılışını, karanlıklar ve bilinmezler içindeki spermin yumurtaya ulaşmasını, yumartanın döllenmeye hazır hâle gelip beklemesini, ceninin kan ve fışkı arasında ışıksız, havasız bir ortamda beslenmesini, doğum vakti gelince en uygun pozisyonu almasını ve diğer gelişmeleri annenin meşimenine verirler. Üstelik Cenâb-ı Hakk’ın mümtaz ve antika bir sanatı olarak kıymet ve değerini ancak O’nun bildiği ve ahsen-i takvim suretinde yarattığı insanın yaratılışını, bir kadın ile erkeğin şehevî hislerinin tatminine bağlayarak, onu sefil arzuların semeresi olarak mütalaa ederler.

Resûl-ü Ekrem’in huzuruna gelen dağdan inmiş, baldırı çıplak bir bedevi şöyle diyordu: “Bir yerdeki deve pisliği, oradan devenin geçtiğine delalet etmez mi? Bir yerdeki ayak izi, orada yürüyen birisinin mevcudiyetine delalet etmez mi? Sema burç burç nizam içinde, yıldızlar ve güneşler ahenkle hareket etmekte, yeryüzü vadi vadi insanlığın ihtiyaçlarına hitab edip cevap vermekte… Bütün bunlar, herşeyi yaratan ve herşeyi bilen Alîm ve Hakîm bir Allah’ın varlığına delalet etmez mi?”(32) O baldırı çıplak bedevi, laboratuar tahlilleriyle bile Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve azametini göremeyen gafil ilim adamlarından daha ileriye gitmiş, esbab perdesini yırtmış, sebeplerin neticesine varıp Allah’ı bulmuş, idrak sahibi bir insandı.

Hayatın ve yaratılışın hiçbir sebebe bağlanamayacağını, “Hayat sırrı”nı izah ederken arzetmiştim. Hayat ve yaratılış bir muammadır ama, ötesinde bulunan mübeyyin kudret izleri ile müzeyyen bir muamma. Ve o muammayı çözmek, bahsi geçen bedevinin bakışı ve anlayışı içinde bakmakla mümkündür. Böylece kâinattaki çeşit çeşit eserler, çok çeşitli izler ve yollar görülecek, bilinecek, kör, şuursuz ve ma’nâsız şeylere bağlanılmayacaktır.

EŞYA BİRBİRİNE HEM MAHKUM HEM DE HAKİM OLABİLİR Mİ?

Her varlık çeşitli atomlardan mürekkeptir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bu atomlar, kâinattaki umumi aşk, cezbe ve incizabdan nasibdar olarak birbirleri etrafında vecd ile döner, birleşir, kendilerinden büyük varlıkları meydana getirmeye çalışırlar. İnsanların ve diğer mahlûkatın vücudunu teşkil eden bu atomlar şuursuz ve cansızdırlar. Hâttâ atomun parçalanıp enerji hâline gelmesi, maddenin kaybolması durumu ” Atom madde midir, değil midir?” istifahamını da karşımıza çıkarmıştır. Buna rağmen, mahiyeti tam olarak bilinemeyen, “Madde mi, değil mi?” tartışması yapılan atomda ruh, can ve hayatîyet aranması, hele ruhu, canı ve hayatı verebileceğinin düşünülmesi hangi aklın ve mantığın tezahürüdür?

Bütün vücutlar, batbata vererek bir kubbe meydana getiren tatlar gibi birbirine dayanan atomların teşkil ettiği uzuvlardan meydana gelmiştir. Eğer, Allah’ı kabul etmez, bütün uzuvlar ile vücutları O’nun yaratıcılığına vermezsek; adeta, birlikte uzuvlar teşkil eden atomların hem emredip hem de itaat ederek, hem hâkim hem de mahkûm durumunda olduklarını kabul etmemiz gerekecektir. Herhangi bir atom diğerine: “Gel, yanyana duralım, başbaşa verelim. Sen altta kal ben üste çıkayım. Şöyle bir varlık meydana getirelim.” gibi şeyler diyecektir. Veya aynı şeyleri başka bir atom söyleyecektir. Hangisi böyle şeyler dese, diğerleri ona itaat edecek, karşı koymadan kabul edecektir. Birbirinin emsali ve aynısı olan şeyler, yine birbirinin hâkimi ve mahkûmu olacaklardır. Aynı zamanda, her atom kâinattaki bütün dengelere, kanunlara ve şartlara uygun olarak istedikleri uzvu, istedikleri canlıyı meydana getirebilecek sonsuz ilme, iradeye ve ihataya sahip olacakdır.

Bu durumda, eğer, Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti inkar edilip, birbirinin aynı ve emsali şeylerin hem hâkim hem de mahkûm olabileceği kabul edilse bile; her zerreye Eflatun kadar akıl, Aristo kadar muhakeme ve çağları aşan dâhilerinki kadar deha vermek gerekecektir. Bu ise Cenâb-ı Hakk’a layık görülmeyip, O’na verilmeyen kudret, irâde, ilim ve hikmetin şuursuz, ruhsuz ve cansız atomlara layık görülmesi demektir. Böyle bir muhal elbette irâde, ilim ve şuurdan mahrum akılsızlara layık bir iddiadır.

Mesela, parmağınızın ucuna bakın. Oradaki başbaşa vermiş milyarlarca atom, adeta bir kubbeyi meydana getiren taşlar gibidir. Parmağı teşkil eden kemik, tırnak, kılcal damarlar, sinirler vs. hepsi de atomların birleşmesiyle meydana gelmişlerdir. Aynı zamanda kâlbinizdeki ve beyninizdeki bir kısım atomlar müstesna, -onlarda molekül halinde değişir- vücudunuzun tamamı değişmektedir. Bütün insanlar her an değişmekte ve üç-dört senede tamamen başka bir vücuda sahip olmaktadırlar.

İşte bedeninizi teşkil eden atomlar, çeşitli yollarla ayrılıp yerlerini yeni gelenlere bırakırken, çok hassas bir hesap ve plana uygun olarak hareket ederler. Öyle ki, kulağınız veya bir başka uzvunuz hiç bir zaman olduğundan küçük veya büyük hâle gelmez. Gözlerinizin rengi, çenenizin şekli, kaşlarınızın kavsi değişmez. Hastalık ve maraz belirtisi olan arızalar müstesna, vücudunuzun herhangi bir yerinde şişlikler veya yarıklar meydana gelmez. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine ait plana göre teşkil edilen hücreler ve atomlar hadlerini aşmaya kalksalar “Dur! Hududun burasıdır. Buradan ileriye geçemezsin!” emriyle karşılaşırlar. İlmî, şuurî, iktidarî ve irâdî bir sevk ile tedvir ve tedbir edilirler.

FARKLILIKLAR ve ZITLIKLARA RAĞMEN UYGUNLUK NASIL OLUYOR?

Yaratılan herşeyde, hâttâ zıtların biraraya gelmesinde bile, birbiriyle uygunluk görülmektedir. Vücudumuzun fizyolojik, anatomik ve ruhî yapılanışı ile yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve galaksilerin yapılanışı arasında hiçbir aykırılık yoktur. Herhangi bir aykırılık mevzu bahis olsaydı, nebatlardan, hayvanlardan ve aslî unsurlardan istifade ile ihtiyaçlarımızı temin edemeyecek, böylece hayatımızı idame ettiremeyecek, mahvolup gidecektik. Cenâb-ı Hakk birbirinin zıddı şeyleri hayatîyetimize mastar yapmakta, onlar arasındaki mübayenetle hayata ayrı bir neşve katmaktadır. Artı ve eksi kutupların zıtlarını çekip, aynılarını itmesi veya erkek ile dişinin birbiriyle alakası gibi münasebetlerin yanında, insan ile nebat arasındaki tatlı alışveriş gibi… Nebatat ile insanların, biri oksijen alıp karbondioksit verirken, diğerinin karbondioksit alıp oksijen vermesi… Adeta, ellerinde bulunan emtiayı takas ederek ticaret yapmalarını, arz ve talepleri ile yeryüzündeki hayatın devamına vesile olmalarını Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine vermediğimiz takdirde, cansız ve şuursuz atomlara yaratıcılık vermemiz gerekecektir ki, bu yüz derece akılsızlığı gösterecek bir hurafedir, deliliktir.

Diğer bir nokta da şudur: Her varlık zamanla çeşitli suretlere girer, hergün ayrı bir şekil alır. Bazı canlılar saniyede, bazıları günde, bazıları ayda, bazıları da yılda birkaç defa değişir, farklı suretlere girerler. İşte bunlar her bir şekil, tavır ve suret için ayrı ayrı modeller ve kalıplar ister. Siz, bezlere sarılmış bir bebek, sokaklarda oynayan bir çocuk veya arzularının itişi ile sağa-sola koşan bir delikanlı iken, ayrı ayrı tavırlar ve kalıplar içinde bulunursunuz. Kudret ve İrâde elinin ahirette göstereceği filimlere, her anınız, ayrı ayrı şekiller ve pozlar olarak kaybedilmektedir. İşte bu tavırların hepsi aslî hüviyetini kaybetmeyen ayrı kalıplar ister ki, herhangi bir tavır ve hareketinizin akabinde kafanızın duruşu, vücudunuzun endamı, iç organlarınızın şekli ile ahlak, huy ve karekterinizde kalıcı değişmeler olmasın.

İlim adamları karakter, manevî yapı ve maddî sima gibi hususiyetlerin kromozonlar tarafından taşındığını ve nesilden nesile aktarıldığını söyleyerek, herşeyi onlara bağlıyorlar. Ama tamamen maddeden müteşekkil ve değişmeye mahkum olan kromozonlar bu işi nasıl yapabilirler? Bütün hususiyetlerini, şifrelerini ve sırlarını kendi yerlerine geçen zerelere bırakmaya ve değişmeye mecbur iken nasıl oluyor da hiçbirşeyi karıştırmadan aktarabiliyorlar? Hangi sırla karekteristik yapılar değişmiyor, fizyonomiler bozulmuyor da uzuvlar kemal buluyor?

Hâlbuki mütemadi değişmeler var. Yenilen şeyler, teneffüs edilen hava, içilen sular, dışarıya atılan şeylerle yer değiştirirken; aslî unsurların hiç değişmemesi ve bozulmaması gösteriyor ki, eşya var edilmeden evvel bir hesap ve hendeseye tâbi tutulmuş, o planlar ve kanunlara göre Âlem-i şehadete gönderilmiştir. Böylece hiçbir karışıklık ve hecr-ü merç meydana gelmemiş, âlemler birbiriyle çekişmemiştir.

Mesela, Allah bir ağacı yaratırken, ona öyle bir mahiyet vermiştir ki, güneşin yakıcı şualarına maruz kaldığı hâlde zarar görmez, bilakis özümleme yaparak gelişmesini temin eder. O ağaca böyle bir karakter verilmeseydi, kavurucu güneş şuaları altında hayatîyetini devam ettiremeyecekti. Keza suda bulunan erimiş ve havada gaz hâlinde bulunan oksijen ile bunlara göre yaratılmış kara ve deniz hayvanlarının ciğerleri, solungaçları ve bunun gibi binlerce misal…

Sizi, binlerce koridora açılan bir kapıdan girmeye mecbur etseler. Geçeceğiniz o koridorların herbirinin adab, usul ve kanunları farklı; giyeceğiniz kıyafetler, yiyeceğiniz şeyler ve alacağınız tavırlar değişik; giriş-çıkış şekilleri, yürüme ve durma tarzları, kapıları açıp-kapama usulleri vs. hepsi ayrı ayrı olsa, siz, hiçbir bilgi ve tecrübeniz olmadan; muhakeme, irade ve insiyatiften mahrum olarak o koridorlara itilseniz, herşeye rağmen bir baştan girip öbür başa kadar, bütün usul ve kaidelere riayet ederek geçip, hiç hata yapmadan öbür taraftan çıkabilir misiniz? Böyle bir teyin vukuu dütünülebilir mi?

Bütün mahluklar, hususiyle Ahsen-i takvim sırrına mazhar olan insan ruhî, bedenî, şehevî gadabî ve aklî yapısı, melekiyete ve şeytaniyete ait yönleriyle her an başka bir koridora, farklı bir Labirente girmekte, kendileri için meçhul olan mukadder ve muhakkak neticeye doğru, her şart ve duruma göre tavır ve şekil alırken aslî hüviyetlerini muhafaza etmektedirler. İşte bu hâl ve keyfiyet, Allah’ın siyanet bulutu hâlinde bütün eşyayı ihata eden mutlak ilmine, irâdesine ve mevcudiyetine delalet eder: “Allah vardır! Bütün sebebleri, sebeblerin de sebeblerini yaratan Müsebbib-ül Esbab O’dur.” der.

TABİAT NEDİR?

“Kâinat nasıl meydana geldi?” sorusunu sorduğumuzda bazıları hiç düşünmeden: “Tabiat yarattı” derler. Biz sorulara devam edip “Tabiat nedir? Şu ağaçlar, kuşlar, sularda oynaşan balıklar, kulaklarımızda yankılanan cıvıltılar nedir?” dediğimizde de: “Bunların hepsi tabiattır. Tabiat kanunlarıdır” diyeceklerdir. “Pekala insanlar, hayvanlar ve diğer varlıklar nasıl meydana geldi?” sorumuza da “Tabiat yarattı” şeklinde cevap vereceklerdir. Nedir bu muamma? Nedir bu heyula? Nedir bu tabiat?

Ledünniyata karşı olup, hikmetlere göz kapayan ilim bilmezler Kant’a kızarlar, Kant eşyayı “nomen-fenomen” şeklinde ikiye ayırmıştır. -Kant’ın düşüncesinin isabetliliği veya isabetsizliğini burada tartışmıyacağız- Buna bizim dilimizde “Şehadet âlemi- Gâyb âlemi” veya “mülk-melekut” denilmektedir. Eşyanın mülk tarafı yani Şehadet âlemi, gözle görülen varlık alemi ile onların tâbi olduğu ahval ve asardır. Melekut, yani gayb âlemi, hayat mekanizmasını harekete geçiren illetler, hikmetler âlemidir. Maddecilerin Kant’a kızmalarının sebebi ise inkar ettikleri madde dışı âlemi kabul etmesidir.

Tabiat, lugat ma’nâsıyla seciye, ahlak demektir. Maddecilerin anladıkları ma’nâ ise, madenler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, sistemler, vs. herşeydir. Onların anladıkları gibi, tabiat eşyanın kendisi ise “Kâinatı kim yarattı? İnsanı kim yarattı?” sorularına “Tabiat yarattı” cevabını vermekle, “Tabiatı tabiat yarattı. Yeryüzünü yeryüzü yarattı. Taşlar, ağaçlar, kuşlar, insanlar, atomlar, galaksiler, herşey kendi kendini yarattı” demiş olmaktadırlar. Bu ise garipliğin, acaibliğin ve tenakuzun tezahürü olan bir safsatadır.

Eğer, tabiat demekle eşyanın bir kısmı hususiyetlerini, hâllerini ve vasıflarını kastederek, sıcaklık-soğukluk, çekme-itme, artı-eksi vb. gibi eşyanın arizî hallerini söylemek istiyorlarsa, biz soracağız: “Kromozonları ve taşıdıkları şifreleri kim yarattı? Karakterler, renkler, huylar vb. hususiyetleri kim verdi?” Onlar da, eşyayı vasıflarının yarattığı cevabını vererek yine gülünç duruma düşeceklerdir. Biraz iz’anları ve mantıkları kalmışsa, hiçbir cevap vermeyeceklerdir. Zira böyle birşeyi kabul etmek: “O şeyi vasıfları yarattı. İlim alimi, sanat sanatkarı, resim ressamı yarattı” demek gibidir.

Toprağa düşen bir tohum, Allah’ın icraatına perde olan nemi ve sıcaklığı da neşv ü nemasına uygun bulunca ukde-i hayatisini salıverir, başını yukarılara uzatıp hava, köklerini aşağılara bırakıp gıda alır. Şimdi tabiatçılara sorsak: “Çekirdek çatladı, kök saldı, filiz verdi. Bu iş nasıl oldu? Kendi kendine mi oldu? Su, hava veya toprak mı yaptı? Tohumdaki ukde-i hayatiye nereden geldi?” Birbirine bağlı, müteselsil yüzlerce, binlerce soru… Tohumun meydana gelmesine ve onun yeşermesine sebeb olan herşey için bir başka sebeb, o sebeb için de başka bir sebeb arayan sorular zinciri ard arda gelir. “Onu kim yaptı? O dediğinin sebebi ne? Bu nasıl oldu? Şu neden öyle? O niye böyle?” gibi mütemadi devam eden sorular…

Mekanik sistemlerle hareket eden bir otomobile bakınız. Onun hareketinin bir kısım şeylere bağlı olduğunu görürsünüz. Deposuna konulan benzini gaz pedalının püskürtmesi, bujilerin ateşlemesi, ateşlemeyi yanmanın takib etmesi, hararetin harekete dönüşmesi, hareketin tekerleklere intikali ve otomobilin uçarcasına gitmesi… Bütün bunlar, o mekaniğin vasıfları, hususiyetleridir. Bu durumda “Benzine yanma kabiliyetini veren, pulvarize olabilmesini öğreten kimdir? Ateşlenen benzin ile ısınan hava pistonları itmeyi nereden öğrenmiştir? Mekanikî itmenin-çekmenin, dairevî hareketlerin sistematiğini ortaya koyan kimdir?” gibi sorulara: “Bu mekaniği meydana getiren benzinin yanma kabiliyetidir, havanın genleşme kabiliyetidir vs.” denilemeyecektir. Çünkü bunlar birer hususiyet ve vasıftır. Vasıflar, hususiyetler ve sıfatlar zata tesir edemez.

Binaenaleyh bugün moda hâline getirilip, “Herşeyi yaratan doğa kanunlarıdır, tabiattır” denilerek, neslimize empoze edilen düşünce asılsız ve esassız, gülünç birşeydir. Eşyanın varlığını doğa ve tabiat denen şeye havale etmenin kıymet-i ilmiyesi olmamakla beraber, ahmaklık ve akılsızlık alameti olarak farklı bir değeri vardır.

Hulusa, eşya vardır, nizamlı ve hikmetlidir, her parçasında, her zerresinde Cenâb-ı Hakk’a ait ma’nâlar gizlidir. Sebeblerin tesir-i hakikileri yoktur. Tabiat kanunları denilen şeyler mahiyetleri meçhul bir kısım arizî vasıflardır. Çekme-itme kanunu, yerçekimi kanunu kılcallık ve sair tabiat kanunları mahiyetleri anlaşılamayan ama rizayi hesaplarla formüle edilmeye çalışılan birer nam, birer addır.

Yerinde kullanılmayan ilim dallarıyla neslimize dalalet ve sapıklık enjekte edilmeye, şüphe ve tereddüt tohumları ile kâlb ve ruhlarının bozulmasına çalışılmakta olan günümüzde bu mevzuda yapılacak her araştırma ve tahkik, Allah’ın ma’rifeti ile ilimlerde terakkiyi temin edecektir. Kâlbimizi îman ziyasıyla tezyin edecek, her adımla ölmezliğimizin, yokluğa atılmayışımızın bahtiyarlığı ve saadeti ile sermest olacağız. Böylesine bir îman anlayışına yükseldikten sonra Allah’ın tevfik ve inayeti ile aşamayacağımız hendek, geçemediğimiz vadi kalmayacaktır.

Resûl-ü Ekrem, insanların himmet ve gayretlerini tahkiksiz, araştırmasız, teemmülsüz ve tetkiksiz olarak birşeye bağlamalarından kurtararak, Cenâb-ı Hakk’a bağlamıştır. Tetkik, teemmül ve tefekkür neticesinde elde edilecek tahkiki îmanın yolunu göstermiştir. Bundan ötürüdür ki, hakiki îmanı elde etmiş mü’minler kâinattaki bütün hadiseler aleyhlerine dönse bile sarsılmaz, mukavemet ederler.

Cenâb-ı Hakk bizlere basiret ve ma’rifet ihsan etsin. Herşeyde O’nun varlığını ve birliğini müşahade edelim. Tefekkür, araştırma ve tahkik yoluna girerek, taklidî îmandan kurtulup, O’na îmanımızı artıralım. Amin…

Vedîa Akdi

Bırakmak, terk etmek gibi mânâlara gelen vedia kelimesi, fıkhî ıstılahta bir kimseye koruması için bir malın emanet olarak bırakılmasına veya bırakılan bu malın kendisine denir. Fıkıhta emanet verme işlemine îdâ’, emanet verilen şeye vedîa, emaneti veren kimseye mûdi’, emanet alan kimseye de mûda’ veya vedî’ denir.[1] Emanet bırakma her ne kadar gönüllülük esasına bağlı bir muamele olsa da fıkıhta o, bir çeşit akit olarak kabul edilmiştir.

Mahiyeti

Mahiyet itibariyle gönüllü iyilik ve bağış anlayışına dayanan vedîa akdi, bir çeşit vekâlet hükmünde kabul edilmekle birlikte vekâlet akdinden farklı olarak malda tasarrufta bulunma yetkisi vermeyen, malı korumaya yönelik bir akit türüdür. Bu hususiyetiyle vedîa akdi, vekâletin özel bir şekli olarak kabul edilmiştir.[2]

Öte yandan vedîa akdi, taraflar için bağlayıcı olmayan gayr-i lâzım akitlerden kabul edilmiştir. Buna göre mûdi’ (emanet veren), malı istediği bir vakitte geri isteyebilir. Mûdinin istemesi durumunda da mûda’ (emanet alan) malı geri vermekle yükümlüdür. Ayrıca akit yapılsa bile mûdinin malı emanete vermeme hakkı bulunmasının yanında emanet alanın da dilediğinde bu akdi feshedip malı geri verme hakkı vardır. Çünkü emanetçi zaviyesinden vedîa akdi bir teberru (gönüllü iyilik, bağış) mahiyetinde olup o, akdi devam ettirmeye mecbur bırakılamaz.

Vedîa akdinin teberru mahiyetinde olması, bu akitte ücret alınmamasını gerektirmektedir. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki akid esnasında ücret şart kılınır veya örfte de bu konuda bir uygulama bulunursa emanet alan kimsenin ücret alma hakkı vardır.[3] Emanete verilen malın bizatihi kendisinden kaynaklanan ziyade ve gelirler ise maldan sayıldığı için bunlar mal sahibine ait kabul edilir ve bunların da asıl mal gibi korunması gerekir.[4]

Hükmü

Güç yetirebilen bir kimse için vedîa kabul etmek müstehap görülmüştür. Zira insanların bu tür sosyal yardımlaşmalara ihtiyaçları vardır. Nitekim Mekke’de Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) emanet bırakılan mallar bulunmaktaydı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret etmeden önce sahiplerine vermesi için bu malları Hazreti Ali’ye (radiyallahu anh) bırakmıştır.[5]

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى

“İyilikte bulunmak, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın.”[6] buyrularak yardımlaşmaya teşvikte bulunulmuştur. Bir hadis-i şerifte ise insanların birbirine yardım etmesinin ne gibi güzel neticeler doğuracağı şu şekilde ifade edilmiştir:

وَاللهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ

“Bir kimse, Müslüman kardeşine yardım ettiği sürece Allah da ona yardım eder.”[7]

Şartları

Hanefilere göre vedîa akdinin temel rüknü, icap ve kabul; diğer üç mezhebe göre ise icap ve kabulün yanında taraflar ve akdin konusu olan maldır.[8]

İcap ve kabulde kullanılan lafızların her ikisi sarahaten (açıkça) olabileceği gibi biri sarahaten diğeri delâleten (işaret ve ima ile) veya her ikisi de delâleten olabilir. Mesela bir kimse dükkan sahibine hitaben, “Şu malımı sana emanet ettim.” diyerek malı ona bırakıp gitse dükkan sahibi de bunu gördüğü halde susup bir şey demezse vedîa akdi gerçekleşmiş olur. Bu misalde verilen vedîa akdinde icap sarahaten, kabul ise delâleten yapılmış olur.[9]

Vedîa akdine konu edilen malın belirli olmasının yanında dinen mubah ve teslim edilebilir bir vasıfta olması gerekir. Buna göre havadaki kuşun, denize düşüp de çıkarılması mümkün olmayan bir hayvanın emanete verilmesi sahih olmaz.[10]

Vedîa akdinde tarafların akıllı ve mümeyyiz olmaları gerekir. Bülûğa ermiş olmaları ise şart değildir. Bu çerçevede deli veya gayri mümeyyiz bir çocuğun vedîayı kabul etmesi veya bir malı vedia olarak bırakması sahih olmaz. Bu kimselerden emanet kabul eden, malı gasbetmiş sayılacağı gibi bu kimselere emanet mal verenlerin malları zayi olduğunda malın bu kimseler tarafından tazmin sorumluluğu yoktur. Ancak kendisine vedîa akdi konusunda izin verilmiş mümeyyiz bir çocuğun emanet alması veya vermesi sahih olur.[11]

Malın Korunması

Vedîa akdinin sonucu olarak vedîa, emanetçinin elinde bir emanettir. Emanetçi, bu mal kendisinden talep edildiğinde onu geri vermekle mükelleftir. Mal kendisine teslim edildiğinde emanetçinin malı koruma görevi başlamış olur. Malın korunmasında örf ve teâmül belirleyici bir konumda bulunur. Buna göre emanetçinin emanet malı kendi malı gibi koruması gerektiği prensibi kabul görmüştür.[12] Hırz-ı misl olarak adlandırılan muhafaza etme mekânı, kişinin kendi mallarını koyduğunda ziyan olmayacakları bir mahiyette ve genel itibariyle mal saklamaya elverişli bir yer olmalıdır.[13] Bu mekânın emanet malı saklamada bir emsal oluşturup oluşturmadığı örfe göre tespit edilir.

Mûdi’ emanet malını verirken bu malın korunmasını, mûdaın kendi şartlarına göre kabul edebilir. Ayrıca mûdi isterse malın korunma şekli, mahiyeti, zamanı ve yeri hakkında kendisine göre şartlar ileri sürebilir. Elbette mûdinin ileri sürdüğü bu şartların mûda’ açısından yerine getirilmesinin imkân dâhilinde olması gerekir.

Vedîa akdinde malın korunması hususunda mûdaın dikkat etmesi gereken hususlardan birisi de onun malı, değerini eksiltmeyecek şekilde korumasıdır. Mûda bu noktada gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Mûdaın alacağı bu tedbirler de malın mahiyetine göre değişir. Söz gelimi, bir hayvan bırakılmışsa onun sulanması ve yeminin verilmesi, yün bırakılmışsa bunun güve için ilaçlanması, mekanik bir alet bırakılmışsa onun yağlanması mûda tarafından yerine getirilmelidir. Hanefi mezhebine göre bu tür tedbirlerin alınması için mûdinin akid esnasında bunları belirtmesi ve istekte bulunması gerekir. Diğer mezheplere göre ise böyle bir talepte bulunmasına gerek yoktur. Ancak malın kendisinden kaynaklanan bakım masraflarının mûdi tarafından karşılanması gerektiği hususunda mezhepler arasında ittifak vardır. Eğer bu masraflar mûdi tarafından ödenmezse mûdaın bu alacağına karşılık emanet verilen malı hapsetme hakkı vardır.[14]

Vedîada Tasarruf

Vedîa akdi çerçevesinde emanet malı elinde bulunduran kişi, sahibinin izni olmadan bu malda satış, kiralama, ödünç veya rehin verme gibi herhangi bir tasarrufta bulunamaz. Eğer mûdi, emanet mal hakkında mûdaa herhangi bir tasarruf yetkisi verirse, bu akid vedîa akdinden vekâlet akdine dönüşmüş olur.

Vedîanın Tazmini

Vedîa akdine konu olan mal, mûdaın elinde emanet hükmündedir. Bu mal, emanetçinin herhangi bir kasdî hareketi veya bir kusuru olmaksızın telef veya zayi olursa tazmin edilmez. Kusuru olmadığı halde emanet mal emanetçiye tazmin ettirilseydi bu takdirde insanlar emanet almaktan kaçınır, bunun sonucunda da insanlar için pek çok maslahat yerine gelmemiş olurdu.[15] Ancak vedîa, emanetçinin kusuru sebebiyle zarara uğrar veya telef olursa bunun emanetçi tarafından tazmin edilmesi gerekir. Bu konuda fakihler arasında ittifak bulunmaktadır.

Vedîanın tazminini gerektiren başlıca sebepler ise şunlardır: Vedîanın izinsiz kullanılması, mal sahibinin rızası olmaksızın başka bir malla karıştırılması, başka bir kimseye verilmesi, vedîanın nakledilmesi, yolculuğa çıkarken birlikte götürülmesi, mûdaın vediayı inkâr etmesi, malın korunmasında ihmal gösterilmesi, vedîanın gerekli bakımının yapılmaması ve vedîanın sahibine geri verilmemesi. Bu tür davranışlar vedîa akdinde güven hususuna halel getirdiği için malın tazminini gerektirir.[16]

Akdin Sona Ermesi

Vedîa akdi ya karşılıklı rıza ile ya da tek taraflı fesih ile sona erer. Bunun haricinde taraflardan birinin vefat etmesi veya akid ehliyetini kaybetmesi ya da vedîanın mülkiyetinin başka bir kimseye geçmesi gibi durumlarda vedîa akdi sona ermiş olur. Hanefilere göre mûdaın kusurlu davranışı sebebiyle vedîa akdi sona ermez sadece mûda’ malı tazmin etmekle yükümlü tutulur.[17]

[1] Heyet, “Vedîa”, el-Mevsûâtu’l-fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye, 43/5.

[2] Heyet, “Vedîa”, el-Mevsûâtu’l-fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye, 43/9.

[3] Mustafa Yıldırım, “Vedîa”, DİA., 42/597.

[4] Mecelle, md. 798.

[5] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/472 (12696).

[6] Mâide Sûresi, 5/2.

[7] Müslim, Zikr 38; Ebû Dâvud, Edeb 60.

[8] Bâbertî, el-İnâye, 8/484.

[9] Ö. Nasuhi Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 4/151.

[10] Bâbertî, el-İnâye, 8/484.

[11] Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’, 6/207.

[12] Mecelle, md. 780.

[13] Mecelle, md. 781-782.

[14] Mustafa Yıldırım, “Vedîa”, DİA., 42/597.

[15] Merginânî, el-Hidâye, 3/213.

[16] Mustafa Yıldırım, “Vedîa”, DİA., 42/597.

[17] Molla Hüsrev, Dureru’l-hukkâm, 2/245.

Kredi Kartıyla Altın Alımı

İslâm hukukuna göre altın ve gümüş, para cinsindendir. Para çeşitlerinin birbiriyle mübadelesine ise sarf akdi denir. Dolayısıyla günümüzdeki sarrafların ve döviz bürolarının yapmış oldukları bütün işlemler, sarf akdinin hükümlerine göre değerlendirilir.

Sarf akdinin diğer akit çeşitlerinden farklı bir kısım özellik ve şartları vardır. Bunların en başında gelen şart ise bedellerin karşılıklı olarak peşin ödenmesidir. Yani sarf akdinin yapıldığı mecliste, taraflar bedelleri birbirlerine peşin olarak vermeli, karşı taraf da bunu kabzetmelidir. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Altın altınla misli misline ve peşin olarak; gümüş gümüşe misli misline ve peşin olarak satılmalıdır.”[1] Konuyla ilgili diğer bir hadis-i şerifte ise Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Altın ve gümüşten peşin olmayanı peşin olan karşılığında satmayınız.”[2] buyurmuştur.

Hadis-i şeriflerden de açıkça anlaşıldığı üzere sarf akdinde bedellerin karşılıklı olarak peşin ödenmesi zorunludur. Dolayısıyla her iki taraf veya taraflardan birisi için vadenin söz konusu olduğu bir sarf akdi, fasit kabul edilmiştir. Zira vadenin bulunması, akit meclisinde kabzın gerçekleşmesine mâni olur. Fakat taraflar birbirinden ayrılmadan yani akit meclisi dağılmadan vade şartı iptal edilerek peşine çevrilirse bu durumda akit yeniden sahih hâle gelir.

Ayrıca sarf akdinde bedeller karşılıklı olarak peşin verilmediği takdirde ribe’n-nesie (veresiye faizi) ismi verilen bir çeşit faiz muamelesi meydana gelir ki, bu da haramdır. Ribe’n-nesie, aralarında ölçü/tartı ile cins birliği bulunan malların veresiye olarak mübadelesi demektir ki, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), إنَّمَا الرِّبَا فِي النَّسِيئَةِ “Hiç şüphesiz veresiyede faiz vardır.”[3] sözleriyle bunun açıkça faiz olduğunu beyan etmiştir.

Buna göre sarraftan veya başka bir şahıstan altın satın alan bir kimsenin, aldığı altının bedelini peşin olarak vermesi gerekir. Aksi halde hem yaptığı akit fasit olacak hem de kendisi faize girmiş olacaktır. Diğer yandan bu kişinin aldığı altının çeşidi de önemli değildir. Yani veresiye olarak gram, çeyrek veya yarım altın almak caiz olmadığı gibi, bilezik, küpe veya gerdanlık gibi ziynet eşyaları almak da aynı şekilde caiz değildir.

Altının kredi kartıyla satımına gelince, bu konuda iki tür satış söz konusudur: Tek çekimle yapılan satış ve taksitle yapılan satış. Kredi kartıyla taksitli altın satışında araya vade girdiğinden dolayı faiz oluşmakta ve dolayısıyla bu, caiz olmamaktadır. Tek çekim halinde ise, her ne kadar fiyat peşin ödenmiş gibi görünse de araya zaman girmektedir. Zira tek çekimle çekilen paralar, yaklaşık kırk gün sonra satıcının hesabına geçmektedir. Ancak bazı âlimler, sarrafın sattığı altının karşılığının banka tarafından hemen hesabına geçirilmesi durumunda haramlığın ortadan kalkacağını söylemişlerdir.[4] Çünkü onlara göre önemli olan, müşterinin borcunu bankaya ne zaman ödediği değil, sarrafın sattığı ürünün karşılığını hemen alıp almamasıdır. Müşterinin altını almasına mukabil sarraf da bunun bedelini bankadan hemen peşin olarak alıyorsa, bedeller aynı mecliste karşılıklı olarak kabzedilmiş olacağından satış da caiz olacaktır.

Ne var ki böyle bir satış sözleşmesinde de bir kısım mahzurlar vardır. İlk olarak müşterilerin, sarrafın bankayla yapmış olduğu anlaşmayı bilmeleri genel itibarıyla mümkün değildir. İkinci olarak da, pos cihazıyla yapılan satışların karşılığı bankadan peşin olarak alındığında, banka bir miktar kesinti yapmaktadır ki, bunun caiz olup olmadığı da tartışmalıdır.

Bu itibarladır ki, altın alan kimselerin aldığı altının bedelini peşin vermeleri en uygun olan yoldur. Altın veresiye alındığında açıkça haram işlenmekte, kredi kartıyla tek çekimle alındığında da en azından şüpheli bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır. İslâm ise şüpheli şeylerden uzak durmayı tavsiye etmiştir. Bununla beraber, günümüzün şartları düşünüldüğünde, altın alımlarında bazen zaruret hali oluşabilir. Alternatifin olmadığı bazı zaruri durumlarda insanlar, bu konuda bazı fetva verenlerin fetvalarına da istinaden, kredi kartlarını kullanarak tek çekimle altın alabilirler.

Diğer yandan altına ihtiyacı olan fakat yanında peşin parası bulunmayan kimseler için karz-ı hasen bir çıkış yolu olabilir. Yani onlar sarraftan altını borç olarak alır ve daha sonra aldıkları altını geri öderler. Böyle bir muamelede ise şeran bir mahzur yoktur.


[1] Buharî, Büyu’ 78; Müslim, Musâkât 81.
[2] Buharî, Büyu’ 78; Müslim, Musâkât 75.
[3] Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, 6/141 (12113).

[4] Vehbe Zuhayli, el-Muâmelâtu’l-mâliyyetü’l-muâsıra, s. 133; http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0178.htm

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz