İÇERİĞİNDE ALKOL BULUNAN GIDALARIN HÜKMÜ NEDİR?

Az miktarda alkol katılmış yiyecek ve içeceklerin hükmünü tespit ederken temel çıkış noktasını istihâle ve istihlâk meseleleri oluşturmaktadır. Fakat bunların yanında alkolün gıdalara katılma maksadının göz önünde bulundurulması gerektiği, gıdalarda alkol kullanılmasına ciddî bir ihtiyaç bulunduğu, alkolün kimyevî bir madde olması itibarıyla Kur’ân’da haram kılınan sarhoş edici içkilerden farklı olduğu ve alkolün necis olmadığı gibi değişik gerekçelerden yola çıkarak meselenin hükmünü tespit etmeye çalışanlar da olmuştur. Bütün bunların yanında alkolün, içilmesi haram kılınan içkilerin esası olmasından hareket ederek, miktarı ne olursa olsun onun katıldığı yiyeceklerin de mutlak mânâda haram olacağını savunanlar da vardır.

Günümüz araştırmacılarının bazısı alkol katılmış yiyecek ve içecekleri mutlak olarak caiz görmemelerine mukabil, bir kesim de, yukarıda ifade edilen gerekçelerden hareket ederek, içinde az miktarda alkol ihtiva eden gıdaların caizliğine hükmetmişlerdir. Burada, içinde alkol bulunan gıdalar için “caiz” fetvasını verenlerin dayanmış oldukları delilleri ele alarak kısaca değerlendirmeye çalışacağız.

İlk olarak istihâle meselesi üzerinde durmak istiyoruz. Daha önce de izah edildiği üzere istihâle neticesinde ilkinden farklı bir maddeye dönüşen nesnelerin hükmü de değişmektedir. Bu açıdan şayet gazlı içeceklere veya diğer gıdalara katılan alkol, kimyevî bir reaksiyona girerek başkalaşıyorsa, elbette ortada haramlık da kalmayacaktır. Alkol ihtiva eden bütün gıdalardaki durumu bilmemiz elbette mümkün değildir. Fakat aromaların çözümünde kullanılan alkolün istihâle geçirmediği ifade edilmektedir.[1]

Gıdalara katılan alkolün caiz olduğuna dair öne sürülen diğer bir delil de, alkolün doğal olarak başka gıdalarda da bulunduğudur. Meyve, ekmek, yoğurt, sirke ve turşu gibi gıdaların bir miktar alkol ihtiva ettikleri bilgisi doğrudur. Meyveler taze olduklarında neredeyse hiç alkol ihtiva etmeseler de, zamanın geçmesiyle birlikte içlerinde bulunan alkol oranı da artmaktadır. Mesela 4 günlük bir muzun 100 gramında ortalama olarak 0,1 gram etil alkol oluşurken, muz 14 günlük olduğunda alkol miktarı da 1 grama çıkmaktadır. Aynı şekilde üzüm ve elma gibi meyvelerden elde edilen meyve suları çok az miktarda alkol ihtiva etseler de, özellikle sıcak ortamlarda bekletildiklerinde zamanla alkol oranı artmakta ve hatta bir süre sonra kabarcıkların oluşmasından ve koku ve tatlarının değişmesinden de anlaşılacağı üzere sarhoş edici hâle gelmektedirler.[2]

Fakat tabiatta yer alan gıdalarda zamanla oluşan alkolün bu gıdaları haram kılacağına dair bir delil yoktur. Yani hiçbir zaman içinde az miktarda alkol oluştuğu ifade edilerek, muz, portakal ve elma gibi meyveler haram kılınamaz. Haram kılınan, sarhoşluk veren içkilerdir. Öte yandan gıdalara sonradan alkol ilave etmeyi, bazı gıdalarda kendiliğinden oluşan alkole kıyas etmek, doğru değildir. Zira ikincisinde mahiyeti itibarıyla sarhoşluk veren ve dolayısıyla da haram olan bir madde kullanılmaktadır. Üstelik buradaki kasıt unsurunun da göz ardı edilmemesi gerekir.

Bazıları, meyve, yoğurt ve ekmek gibi gıdalarda oluşan alkolü etanol olarak isimlendirmiş ve bunun aromaları eritmek için kullanıldığını ve etil alkolden farklı bir madde olduğunu söylemişlerdir ki, bu da doğru bir bilgi değildir. Çünkü etanol ile etil alkol aynı maddedir. Buradaki tek fark isim değişikliğidir. Yani alkol ister bazı gıdaların içinde kendiliğinden oluşmuş isterse içkilerden damıtma yoluyla elde edilmiş olsun aynı maddedir. Bu açıdan meyvelerdeki alkolün helâl olduğu hükmünü böyle bir ayrıma dayandırmak isabetli değildir. Gıdalarda kendiliğinden fermentasyon neticesinde oluşan alkol, sarhoş edici miktara ulaşmadıkça içinde bulunduğu gıdayı haram kılmaz.

Bazıları da etil alkolün kimyevî bir madde olmasından yola çıkarak onu sarhoş edici içkilerden farklı değerlendirmektedir. Evet, etil alkol, C2H5OH formulüne sahip olan ve organik bileşikler içinde önemli bir grup olan alkoller sınıfındandır. Fakat onun nasıl bir madde olduğuyla hükmü arasında doğrudan bir bağlantı kurmak mümkün görünmemektedir. Unutulmamalı ki, etil alkol keyif alma maksadıyla doğrudan içilen bir madde olmasa da, sarhoş edici bütün içkilerin özü ve ruhu konumundadır. Diğer bir ifadeyle, müskiratın haram kılınmasının asıl sebebi, onların etil alkol ihtiva etmeleridir.[3] Çünkü insana sarhoşluk veren, aklı gideren, pek çok organda tahribat yapan asıl madde, içkilerin içinde yer alan etil alkoldür. İçilmesi haram kılınan sarhoş edici bir içkiden etil alkol çıkarıldığında, haramlık hükmü de ortadan kalkacaktır. Bütün bunlar göz önünde bulunduruluduğu takdirde, sarhoşluk veren içkilerin haram görülüp de, sarhoşluğun asıl müsebbibi olan etil alkolün caiz görülmesi kabul edilebilecek bir yaklaşım değildir. Dolayısıyla bizce gıdalara herhangi bir içki katılmasıyla alkol katılmasının hükmünü farklı değerlendirmek isabetli bir yaklaşım değildir.

Aromaların çözümünde kullanılan saf alkolün şaraptan veya diğer içkilerden alınması arasında da bir fark olmaması gerekir. Yani İmam Âzam ve Ebû Yusuf’un şarapla diğer içkileri bazı hükümler açısından birbirlerinden farklı tutmalarıyla ilgili hüküm farklılıkları burada geçerli olamaz. Çünkü alkol hangi içkiden, hangi hammaddeden elde edilirse edilsin, aynıdır. Mesela şaraptan alınmış bir alkolün, rakıdan alınmış bir alkolden hiçbir farkı yoktur. Bunların hepsi aynı formüle sahiptir. Tıpkı farklı maddelerden alınmış her türlü suyun temel yapıları itibarıyla aynı olmaları gibi. Dolayısıyla gıdalarda kullanılan alkolle ilgili böyle bir ayrıma gitmenin şer’î bir gerekçesi olamaz.

Konuyla ilgili üzerinde durulan diğer bir gerekçe de, alkolün maddî olarak necis olmamasıdır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, konuyla ilgili farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Yani mesele ictihadîdir. Fukahadan bazıları, âyet-i kerimede ifade edilen necisliği (rics) sadece hamr’a mahsus görürken, bazıları kıyas yoluyla bütün içkilerin necis olduğuna hükmetmiş, bazıları da buradaki necisliğin maddî değil manevî olduğunu ifade etmiştir. Kanaatimizce alkolün haram olduğu kabul edildikten sonra onun maddî olarak necis olup olmadığını kabul etmenin ele aldığımız konu açısından bir önemi yoktur. Çünkü alkolün haramlığı kabul edildikten sonra necis olduğu kabul edilmese bile, yine de gıdalara katılması caiz olmayacaktır. Çünkü necis maddelerin kullanılması caiz olmadığı gibi, temiz olsa bile haram maddelerin kullanılması da caiz değildir.

İçine az miktarda alkol katılan gıdaların caiz olduğu görüşünün dayandırıldığı diğer bir gerekçe de, zaruret, ihtiyaç ve umum-ı belvadır. Bu görüş sahipleri, gıdalara katılan aromaların çözümünde alkol kullanılmasını zaruret veya ihtiyaç ya da umum-ı belva olarak görmekte ve buna istinaden de bu gıdaların kullanılmasını tecviz etmektedirler. Fakat böyle bir yaklaşıma katılmamız iki sepepten dolayı mümkün değildir. Zira ne alkol katılan gıdaların tüketilmesi ne de aromaların çözülmesi için alkol kullanılması zarurî değildir. Çünkü günümüzde bir insan, alkolsüz birçok gıda maddesine ulaşabilir. Ayrıca günümüzde “ara çözücü” olarak kullanılabilecek daha başka maddelerin de bulunduğu konunun uzmanları tarafından dile getirilmektedir. Nitekim bazı firmalar da, ürünlerinde aromaları alkolden farklı maddeler içinde çözdüklerini ifade etmektedirler. Alkolün daha yaygın olarak kullanılmasının tek sebebi, uzuc olmasıdır. Gıdalara farklı bir lezzet vermek için değişik içkilerin katılmasına gelince, buna ihtiyaç bulunmadığı izahtan varestedir.

Gazlı içeceklerde bulunan alkolü savunma adına ifade edilen hususlardan bir diğeri de, bu alkolün dışarıdan katılmadığı ve ürünün içinde kendiliğinden oluştuğudur. Bir meşrubatın içinde daha sonra kendiliğinden oluşan az miktardaki alkol elbette bu içeceği haram kılmaz. Çünkü meyve sularında da alkol oluşmakta ve zamanla bu miktar artmaktadır. Fakat konunun uzmanlarınca gazozların içinde kendiliğinden alkol oluşmayacağı ifade edilmektedir.[4]

Konuyla ilgili üzerinde durulan meselelerden bir diğeri de kasıt unsurudur. Şöyle ki, bazıları alkolün keyif verme maksadı olmaksızın sadece aromaları çözme kastıyla gıdalara katılmasının caiz olduğunu ifade etmektedirler. Bu bakış açısına göre, alkolün gıdalarda kullanılmasının hangi gerekçeye dayandığı önem taşımaktadır. Şayet alkol, sarhoş etme, keyif verme ve eğlenme kasıtları bulunmadan gıdalara farklı bir amaçla katılacak olursa, haramlık hükmü de bulunmayacaktır. Kanaatimizce böyle bir yaklaşım, haram mantığı açısından isabetli değildir. Zira ilk bölümde haramla ilgili ifade edilen prensiplerden birisi de, iyi niyetin haramları mubah kılmayacağıdır. Eğer bir maddenin haram olduğu kabul ediliyorsa, niyetin onun hükmünü değiştirmemesi gerekir.

Alkol katılmış gıdaların caiz olduğu hükmünün dayandırıldığı diğer bir delil de, çoğu sarhoş edenin azının da haram olduğuna dair varid olan hadis-i şeriflerdir. Buna göre, içeriğinde az miktarda alkol bulunan meşrubatın çok miktarda içilmesi insanı sarhoş etmeyeceği için, bunların ne azının ne de çoğunun haram olmaması gerekir. Bizce burada şu noktanın gözden kaçırılmaması gerekir: “Çoğu sarhoş etmeyenin azı da haram değildir.” hükmü, müstakil hâldeki içecekler için geçerli olmalıdır. Yoksa bu hüküm karışımlara uygulandığı takdirde haram kılınmış içecekleri içme adına çok farklı suiistimaller ortaya çıkacaktır. Zira bu durumda içine bir bardak şarap dökülen testinin suyu da caiz görülecektir. Zira bu testiden içilen birkaç litre su insanı sarhoş etmeyecektir.

Son olarak istihlâk meselesi üzerinde durmak istiyoruz. Zira görünen o ki, alkol katılmış gıdalara fetva verenlerin en önemli delilleri, bu meseleyi sularla ilgili hükümlere kıyas etmeleridir. Büyük havuzlarla ilgili hükümlerin, doğrudan meşrubatlara uyarlanması hatalı bir kıyastır. Çünkü pek çok fakihin de ifade ettiği üzere, büyük suları necasetten korumak çok zor olduğundan ve bu konuda ciddî bir meşakket bulunduğundan dolayı bunlarla ilgili hükümler “kolaylık” prensibi üzerine bina edilmiş olup  “ala hılafi’l-kıyas” sabit olmuştur. Kıyasa aykırı olarak sabit olmuş bir meselenin, başka bir mesele için makisun aleyh (asıl) olamayacağı ise usul-ı fıkıhta kabul edilen bir prensiptir. Ayrıca bu konuda umum-ı belva olduğunun ifade edilmesi de, suları pisliklerden korumanın güçlüğünü göstermektedir. Hâlbuki gıdalara alkol katılmasında bu durumların hiçbirisi yoktur. Çünkü alkol gıdalara kastî olarak katılmaktadır.

Öte yandan pislik karışan büyük havuzların temiz olmaları için, pisliğin renk, tat ve kokusunun suda zâhir olmaması şart koşulmaktadır. Burada da, diğer sıvıların suya kıyas edilmesi doğru değildir. Çünkü kıyasta makisün aleyh (asıl) ile makis’in (fer’) aynı olmaları gerekir. Hâlbuki su, renksiz, tatsız ve kokusuz bir madde olması itibarıyla, içine karışan pisliği kolay kolay gizleyemez. Diğer sıvılar ise böyle değildir. Hele içine renklendiriciler, koruyucular ve aroma maddeleri gibi pek çok katkının katıldığı bir sıvının, içinde yer alan alkolü gizlemesi çok daha kolay olacaktır. Dememiz o ki, hadis-i şeriflerde renk, tat ve koku itibarıyla zâhir olmayan bir pisliğin suları necis yapmayacağıyla ilgili hükümleri, bütün sıvılara teşmil etmek kıyas açısından mümkün görünmemektedir. Ayrıca birisi çıkar da gazozların imal edildiği tankların büyük havuzlara değil, kuyulara kıyas edileceğini söylerse buna da bir şey denemez. Bilindiği üzere fıkıhta kuyular küçük havuz hükmünde kabul edilmiş ve içlerine düşen necis maddelerden dolayı mümkün olduğu durumlarda kuyunun bütün suyunun boşaltılacağı söylenmiştir.

Bütün bu değerlendirmelerden de anlaşılacağı üzere, hangi amaçla olursa olsun gıdalara alkol katılması ve bu gıdaların tüketilmesi caiz görünmemektedir. İslâm’da alkol haram kılındığı için, onun katıldığı gıdalar da mahzurlu hâle gelecektir. Kaldı ki, gıdalarda alkol kullanılması bir zaruret olmayıp, daha çok alışkanlıkların ve maliyet hesaplarının bir neticesidir. Ancak nasıl ki, Müslümanların daha ucuz olduğu gerekçesiyle domuz etini kullanmaları mümkün değildir, aynen öyle de sırf ürünlerinin maliyetini düşürebilmek için alkolün kullanılması da söz konusu olamaz. En azından ürünlerinde alkol kullanan firmalar, Müslümanların inançlarına saygının bir gereği olarak etiket üzerinde bunu belirtmeli ve kanunlar da bu konuda suiistimali önleyen düzenlemeler getirmelidir.

[1] Mustafa Nutku, “Cola Rekabeti”, http://yenisafak.com.tr/arsiv/2003/Temmuz/28/dusunce.html.

[2] Harun Şimşek, Alkol İçeren Yiyecek ve İçecekler, s. 58; Kemal Sümbül, “Fermente Gıdalar ve Alkol”, Sızıntı Dergisi, Mart 1998, sayı: 230.

[3] Bkz. Nezih Hammâd, “el-Edviyetü’l-müştemiletü ala’l-kuhûl ve’l-muhaddirât”, Mecelletu mecmei’l-fıkhi’l-İslâmî, 2003, sayı: 16, s. 99.

[4] Mustafa Nutku, “Gazozlar Helal midir?”, http://www.nurnet.org/gazozlar-helal-midir/.

Aroma ne demektir, hangi gıdalarda aroma kullanılmaktadır?

Aromalar, gıdalarda kullanılan sayıca en fazla katkı gıda maddeleridir. Sayıları binleri bulduğundan dolayı bunların E kodları da yoktur. Gıdaların lezzetini arttırmak, gıdanın işlenmesi, ambalajlanması ve depolanması saflaharında oluşacak tat kayıplarını gidermek ve gıdalara hoş koku kazandırmak maksadıyla kullanılırlar. Aroma maddeleri, bitkisel ve hayvansal kaynaklı olabileceği gibi, sentetik olarak laboratuar ortamında da üretilirler. Ülkemizde kullanılan aromaların yaklaşık olarak % 95’i yurtdışından ithal edilmektedir.

Gıdalara katılan aroma maddelerinin, gıdanın içinde homojen olarak dağılabilmesi için çözünmelerine ihtiyaç vardır. Diğer bir ifadeyle bir çeşit yağ olan aromalar, suda çözünmedikleri için bir ara çözücüye ihtiyaç vardır ki, bu da çoğu zaman alkol olmaktadır. Diğer yandan kiraz likörü gibi doğrudan alkollü içkilerden elde edilen aromalar da vardır. [1]

Aromalar pek çok yiyecek ve içeceğe katılmaktadır. Özellikle gazlı içecekler aromaların çok kullanıldığı gıdalardır. Nitekim 2006 yılında Tüketiciler Birliği’nin on farklı gazozu Tübitak’a inceletmesi sonucunda bunların tamamında oranı % 0,20 ile % 1,56 arasında değişen miktarlarda alkol bulunduğu haberi uzun zaman gündemi meşgul etmiş ve ilahiyatçı çevrelerde konunun hükmüyle ilgili farklı tartışmaların yaşanmasına sebebiyet vermişti. Bu haberlerin medyada ciddî yankılar uyarmasını müteakip bazı üretici firmalar veya yetkili bazı kişiler kendilerini savunma adına, gazozlara katılan alkolün sarhoş etmeyecek miktarda çok az olduğu, alkolün bazı gıdalarda da doğal olarak bulunduğu, Türk Gıda Kodeksi’nin gazlı içeceklere az miktarda alkol katılmasına müsaade ettiği, bu içeceklerde bulunan alkolün dışarıdan katılmaksızın ürünün içinde kendiliğinden oluştuğu, katılan alkolün ürün içinde istihâle geçirdiği gibi farklı açıklamalar yapmış, bazı firmalar ise sessiz kalmayı tercih etmişlerdi.

[1] Harun Şimşek, Alkol İçeren Yiyecek ve İçecekler, s. 99.

Hangi gıdalarda alkol kullanılmaktadır?

Gıda endüstrisinde kullanılan alkolün büyük bir kısmı içki üretiminde kullanılsa da, farklı amaçlarla diğer yiyecek ve içeceklerde de alkol kullanılmaktadır. Mesela hazır pastalar, bazı çikolata çeşitleri, bir kısım kek ve kurabiyeler, soslar, özellikle sosla terbiye edilmiş kuruyemişler ve kahveli içecekler gibi gıdalara farklı bir koku ve lezzet vermek, akışkanlığı hızlandırmak hatta bazen de tüketicileri alkole alıştırma gibi amaçlarla doğrudan alkol veya likör, kanyak, viski ve şarap gibi alkollü içkiler katılabilmektedir. Bunun yanında daha çabuk pişmesini ve yumuşak olmasını sağlamak amacıyla bazı kırmızı ve beyaz etlerin alkolle terbiye edildiği de bir gerçektir. Fakat özellikle ülkemizde alkolün gıdalara katılması daha çok aromalar vasıtasıyla olmaktadır.

Etil alkol nasıl üretilir?

Etil alkol, çeşitli meyve, sebze, tahıl ve bitkilerdeki karbonhidratların (şekerin) mayalar tarafından fermantasyona uğratılmasıyla elde edilir. Üzüm, patates, çavdar, buğdar, arpa, yulaf, pirinç, şeker pancarı ve melas alkol üretiminde en çok kullanılan hammaddelerdir. Bunların dışında, kuru üzüm, hurma, bal, süt ve elma gibi şeker içeren daha pekçok gıda alkol üretiminde kullanılmaktadır.

Fermantasyon, şekerlerin, mikrobiyolojik yöntemlerle farklı bileşenlere dönüşmesini ifade eder. Mayanın içerdiği enzimler, kimyevî tepkimelerden sonra basit şekeri, etanol ve karbondioksite dönüştürürler. Aslında fermantasyon neticesinde bir içkinin etil alkol içeriği en fazla % 12-15’lere çıkmaktadır. Fakat damıtma yöntemiyle alkol oranı % 50-60’lara varan içkiler elde edilmektedir. Etil alkol, uçucu, renksiz, kendine has bir kokusu ve keskin bir tadı olan bir maddedir.  Dünyada üretilen alkolün üçte ikisi içki olarak tüketilmekte, geriye kalan üçte birlik kısmı ise endüstri alanında kullanılmaktadır. Endüstriyel olarak kullanılan alkol daha çok etan gazından elde edilmektedir.[1]

[1] Adem Elgün, “Alkollü İçkiler ve Gıdalarda Alkol”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 133-138; Solomons, Organik Kimya, s. 482-83; Tavile, Fıkhu’l-eşribe, s. 227-228; Harun Şimşek, Alkol İçeren Yiyecek ve İçecekler, s. 12-13.

Alkol nedir, haram olan çeşitleri hangileridir?

Alkoller, hidrokarbonlarda yani sadece hidrojen ve karbon atomlarından oluşan bileşiklerde, hidrojen atomlarından bir veya daha fazlasının yerine hidroksil (oksijen ve hidrojen atomlarının birbirine bağlanmasıyla oluşmuş moleküller) gruplarının geçmesiyle meydana gelen renksiz ve nötr bileşiklerdir. Mesela bir çeşit alkan olan etan bileşiğinin formulü C2H6’dır. Bu demektir ki, alkan molekülü, iki karbon ve altı hidrojen atomundan oluşmaktadır. Şayet bu molekülü oluşturan hidrojen atomlarından birisinin yerine hidroksil gurubu gelirse bu durumda etanol oluşur ki, bunun formulü de C2H5OH şeklinde gösterilir.

Alkoller, organik kimyada önemli bir bileşik grubunu temsil ederler. Bu yönüyle etanol, metanol, propanol, bütanol, gliserol ve etilen glikol gibi pek çok alkol türü bulunsa da mutlak olarak alkol denildiğinde etanol kastedilir. İsmi geçen bu alkol çeşitlerinin sonlarında bulunan -ol eki de bunların alkol grubundan olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu alkoller, etil alkol, metil alkol, propil alkol ve bütil alkol şeklinde de isimlendirilirler.

Yukarıda geçen alkol çeşitlerinden sadece etil alkol (etanol) sarhoşluk verici özelliğe sahiptir. Dolayısıyla sarhoşluk veren içkilerin içinde bulunan ve İslâm’da haram kılınan alkol çeşiti de etil alkoldür. Diğer alkol çeşitleri hakkında doğrudan bir yasaklama söz konusu olmayıp, vücuda zarar vermedikleri sürece bunların gıdalarda kullanılmasında bir mahzur yoktur.[1]

[1] Solomons, Organik Kimya, s. 477-483; Harun Şimşek, Alkol İçeren Yiyecek ve İçecekler, s. 104; Ömer Kılıç, İslâmî ve Tıbbî Açıdan Alkol, s. 40-42; Adem Elgün, “Alkollü İçkiler ve Gıdalarda Alkol”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 133-134; Muhammed Ali el-Bâr, “el-Kuhûl ve’l-muhaddirât”, Mecelletü mecmeı’l-fıkhi’l-İslâmî, sayı: 13, s. 331-333.

Bayram namazında hangi hutbeyi okuyabiliriz?

Öncelikle belirtmek gerekir ki hutbe seçimi hutbeyi okuyacak olan hatibin ihtiyarındadır ve herhangi bir dini konuyu seçerek bayram namazını kıldırdıktan sonra hitap ettiği topluluğa okuyabilir. Bayram namazının eda edileceği her yerde, aynı hutbeyi okuma gibi bir zorunluluk yoktur. Fakat günümüzde ramazan bayramı namazı, normal olmayan bir zaman diliminde eda edileceğinden, namazı kıldıracak kimselerin hutbeyi ve hutbe dualarını bulmalarını kolaylaştırmak için örnek bir hutbe metni hazırlamış bulunmaktayız. Dileyen, bayram namazında bu hutbeyi okuyabilir.

Bayram namazının evde ve nasıl kılınabileceğine dair yazımızı burdan okuyabilirsiniz.

BAYRAM NAMAZI EVDE KILINIR MI?

Bayram namazı hutbesini ve dualarını indir:

Bayram Namazı Evde Kılınır mı?

Son iki üç aydır yoğun şekilde yaşanan Covid-19 salgını, günlük ve sosyal hayatta değişikliklere sebep olduğu gibi toplu şekilde yapılan ibadetlerle ilgili soruları da beraberinde getirmiştir. Merak edilen konulardan birisi de yaklaşan bayram sebebiyle bayram namazının evde kılınıp kılınamayacağıdır.

Bayram namazının hükmü, Hanefî mezhebine göre -Cuma namazı kılması gereken kimseler için- vacip, Şâfiî ve Malikî mezhebine göre sünnet, Hanbelî mezhebine göre ise farz-ı kifâyedir.

Hanefî mezhebinde bayram namazının vacip olmasının şartları Cuma namazının şartlarıyla aynıdır. Buna göre bu şartlar şunlardır: 1) Yetkili imamın kıldırması 2 ) Şehirde kılınması 3 ) Cemaatle kılınması 4 ) Erkek olmak 5 ) Hür olmak 6 ) Sıhhatli olmak 7 ) Mukim olmak yani yolculuğa çıkmış olmamak.

Hanefî mezhebine göre kadınlar, cuma ve bayram namazlarıyla mükellef değillerdir.  Yine Hanefî mezhebine göre bir kimse bayram namazını cemaatle kılmalıdır. Tek başına kıldığı takdirde bayram namazını eda etmiş olmaz.

Cuma namazından farklı olarak bayram namazında hutbe vermek sünnet olup bayram namazının sahih olması için şart değildir. Şafiî ve Malikî mezhepleri ise bayram namazı için vaktinde kılmak haricinde bir şart ileri sürmemişlerdir. (el-Mevsûatü’l-Fıkhiyye, 27/242).

Hanefilerde bayram namazının cemaatle kılınabilmesi için cemaat şartı olduğunu ifade etmiştik. Cuma namazında imam haricinde üç kişi olması gerekirken bayram namazında imam haricinde bir kişinin olması, bu namazın cemaatle kılınabilmesi için yeterlidir. (İbn-i Abidin, 2/166).

Görüldüğü üzere mezheplere göre bayram namazının hükümleri değişebilmektedir. Günümüzde ise Ramazan bayramı namazı, normal olmayan bir zaman diliminde eda edilecektir. Camilerin kapalı olması sebebiyle müslümanlar normal zamanlarda olduğu gibi camilere gidemeyecektir. Bu sebeple Ramazan ayında teravih ve cuma namazlarının camilerde kılınamamış olmasının yanında Ramazan Bayramı namazının da kılınamayacak olması hüzünlü bir Ramazan yaşamamıza neden olmuştur. Fıkıhta yer alan; “Hal/durum daralınca hüküm genişler.” kâidesine göre müslümanların bu bayramda bayram namazını kılıp onun sevabından mahrum kalmamaları adına mümkünse ailesiyle cemaatle, değilse tek başlarına bu namazı evlerinde eda etmeleri mümkündür. Zor zamanlarda/zaruret durumlarında dinin farklı yönlerini temsil eden mezheplerin hükmüyle amel etmek caiz olduğu için bu bayramda da özellikle Hanefî mezhebinde olanlar diğer mezhepleri takliden evlerinde cemaatle ya da tek başlarına namaz kılabilirler.

Cenâb-ı Erhamurrahimin’den insanlığın zor zamanlardan geçtiği bu günleri tez zamanda normale döndürmesini, mescit ve camilerin hakikî misyonunu eda edeceği normal zamanlara dönülmesini niyaz ediyoruz.

Bayram Namazının kılınışı:

Niyet edilirken hangi bayram namazı kılınacaksa o zikredilir. Örnek olarak “Niyet ettim Allah’ım senin rızan için Ramazan Bayramı namazı kılmaya, uydum hazır olan imama” veya aynı şekilde “Niyet ettim Allah’ım senin rızan için Kurban Bayramı namazı kılmaya, uydum hazır olan imama” şeklinde niyet edilir.

Bundan sonra imamla birlikte hareket edilir.

  1. Rekat:

Bayram namazına niyet ettikten sonra tekbir alınır ve eller bağlanır, Sırasıyla imam hatip ve cemaat sessizce “Sübhaneke duası”nı okur,Tıpkı iftitah tekbiri gibi yeniden eller kulak hizasına kaldırılarak ikinci Tekbir alınır ve eller yanlara salınır, sonra üçüncü tekbir alınır ve eller yine yanlara salınır, ardından dördüncü tekbir alınır ve bu sefer eller göbek hizasında bağlanır.

İmam; gizlice “Euzü besmele” çeker, açıktan “Fatiha suresi” ile birlikte “Zammı sure veya zammı sure yerine geçecek miktarda Kur’an-ı Kerim” okur. Cemaat ise sessizce imamı dinler. Rüku ve secde yapılarak ikinci rekata kalkılır.

  1. Rekat

İmam; gizlice “Besmele” çeker, açıktan “Fatiha suresi” ile birlikte “Zammı sure veya zammı sure yerine geçecek miktarda Kur’an-ı Kerim” okur. Cemaat ise sessizce imamı dinler.

Ardından tekrar tıpkı iftitah tekbiri gibi yeniden eller kulak hizasına kaldırılarak birinci tekbir alınır ve eller yanlara salınır, sonra ikinci tekbir alınır ve eller yine yanlara salınır, ardından üçüncü tekbir alınır ve eller yine yanlara salınır, son olarak dördüncü tekbir alınır ancak bu sefer eller kulak hizasına kaldırılmaz ve rükuya gidilir.

Rüku ve secdenin ardından oturulur, “Tahiyyat, Salli-Barik duaları” okunur ve önce sağ tarafa sonra sol tarafa selam verilerek namaz tamamlanır.

Bundan sonra müezzinin refakatinde hep birlikte 3 defa tekbir (teşrik) getirilir. Bu tekbirlerle birlikte imam hatip bayram hutbesi okumak üzere minbere çıkar.

Uyuşturucu kullanmanın hükmü nedir?

Fıkıh kitaplarında bazı uyuşturucu çeşitlerinin hükmüne yer verilmiş ve uyuşturucu kullanan kimseye had cezası gerekip gerekmeyeceği meselesinin üzerinde durulmuştur. Fakihler, kendi dönemleri itibarıyla kullanılan bazı uyuşturucu çeşitlerinin hükmüyle ilgili genellikle haram hükmünü vermişlerdir.[1] Hatta Karafî ve İbn Teymiye gibi fakihler haşhaşın haram olduğu hususunda icma bulunduğunu ifade etmişlerdir.[2] Fakat klasik fıkıh kitaplarının yazıldığı dönemde hem uyuşturucu kullanımı günümüzdeki kadar yaygın ve çeşitli olmadığından, hem de uyuşturucunun zararları tam olarak bilinemediğinden dolayı fıkıh kitaplarında konuyla ilgili fazla tafsilat yer almamıştır.

Fakat günümüzde konuyla ilgili âyet ve hadislerden yola çıkan ulema, her türlü uyuşturucuyu kullanmanın haram olduğu hususunda ittifak hâlindedirler.[3] Uyuşturucuların haram olmasının delilleri şunlardır:

1- Nefsin korunması makasıd-ı hamseden birisi olduğu için ona zarar verecek her türlü maddenin alınması haramdır. Zira insan nefsine zarar vermenin nehyedilmesine dair âyet ve hadislerde yer alan, “Kendinizi öldürmeyin.”[4], “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!”[5], “Zarar yoktur.”[6]  gibi naslar uyuşturucuların haram olmasını gerektirir. Dahası uyuşturucular sadece nefse zarar vermekle kalmıyor, dinin korunmasını istediği beş temel esastan, akla, nesle, mala ve dine de zarar veriyorlar.

2- Ebû Dâvud’da geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Allah Resulü (s.a.s), sarhoş yapan ve uyuşukluk veren her şeyi yasak etmiştir.”[7] Hadis-i şerifte geçen “müskir” lafzıyla insana sarhoşluk verici içkilerin kastedildiği açıktır. Şârihler “müfettir” kelimesinin ise, vücutta hararet ve gevşeklik meydana getiren, göz kapaklarını ağırlaştıran ve organlarda da kırgınlık ve zayıflık hâsıl eden madde mânâsına geldiğini ve bu yönüyle onun uyuşturucu maddelerin haramlığına delil olduğunu söylemişlerdir.[8]

Konuyla ilgili Ebû Dâvud’u şerh eden Âzımâbâdî şöyle bir hâdise nakletmiştir: Acemlerden bir adam Kâhire’ye gelerek haşhaşın haramlığına delil istemiştir. Bunun üzerine asrın uleması bu konuyu halletmek için bir meclis oluşturmuş ve Hafız Zeynüddin Irakî yukarıdaki hadisle istidlal ederek haşhaşın haram olduğunu ifade etmiş ve onun bu yaklaşımı, orada bulunanların çok hoşuna gitmiştir.[9]

3- Şarabın haram kılındığını bildiren âyet-i kerimenin hükmü, illet birliğinden dolayı uyuşturucuları da kapsamaktadır. Çünkü şarabın haram kılınmasının illeti sarhoşluk vermesi yani aklı izale etmesidir. Ayrıca Allah Resûlü (s.a.s) de, sarhoş edici her şeyin haram olduğunu beyan etmiştir.[10] Dolayısıyla sinir sistemini uyuşturup aklın fonksiyonlarını etkileyen ve böylece insanın irade ve düşünme gücünü tamamen veya kısmen yok eden her türlü keyif verici uyuşturucunun da haram olması gerekir. Hatta insan sağlığı ve toplum düzeni açısından içkiye nispetle çok daha zararlı ve tehlikeli olan uyuşturucuların kıyas-ı evlâ tarikiyle haram olacakları söylenmiştir.[11]

Uyuşturucuların içkiye kıyasla haram olacaklarını İbn Teymiye şöyle açıklamıştır: Tesirli haşhaş otu, sarhoşluk verse de vermese de haramdır. Allah’ın emirlerine uymayanlar bu ottan neşe ve zevk almak için kullanıyorlar. Hâlbuki bunların dereceleri de sarhoş eden içkilerin aynısıdır. İçki insana düşmanlığı aşılarken, uyuşturucu maddeler de zilleti, mizaç ve akıl bozukluğunu aşılar. Ayrıca onlar şehvet kapısının açılmasına ve kıskançlığın ortadan kalkmasına sebep olur. O hâlde, bunlardan az veya çok kullanmanın cezası da içki içenlerin cezası gibidir.[12]

4- Âyet-i kerimede tayyibâtın helâl, habâisin ise haram kılındığı bildirilmiştir. Uyuşturucuların tayyibâttan kabul edilerek helâl görülmesine imkân yoktur. Çünkü akla ve bedene verdikleri zararların yanında toplumda meydana getirdikleri felaketler de ortadadır. Bu açıdan uyuşturucular habâis sınıfına gireceği için haram olurlar.

[1] Bkz. İbn Âbidin, Hâşiyetu reddi’l-muhtâr, VI, 458; Nevevî, el-Mecmu’, IV, 156; Buhutî, Keşşâfu’l-kınâ, 6/189.

[2] İbn Âbidin, Hâşiyetu reddi’l-muhtâr, 6/459.

[3] Bkz. San’ânî, Sübülü’s-selâm, 4/35; Tavile, Fıkhu’l-eşribe, s. 418-426; Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 7/211; Nezih Hammâd, “el-Edviyetü’l-müştemiletü ala’l-kuhûl ve’l-muhaddirât”, Mecelletü mecmeı’l-fıkhi’l-İslâmî, 2003, sayı: 16, s. 98.

[4] en-Nisâ 4/29.

[5] el-Bakara 2/195.

[6] İbn Mâce, “Ahkâm”, 17.

[7] Ebu Dâvud, “Eşribe”, 5; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 8/296 (17860).

[8] Hattâbî, Meâlimü’s-sünen, 4/267; Âzımâbâdî, Avnu’l-ma’bud, 10/91; Muhammed Ali el-Bâr, “el-Muhaddirât fi’l-fıkhi’l-İslâmî”, Mecelletü mecmeı’l-fıkhi’l-İslâmî, 1989, sayı: 3, s. 115.

[9] Âzımâbâdî, Avnu’l-ma’bud, 10/91.

[10] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 5.

[11] Heyet, Diyanet İslâm İlmihali, 2/69-70; Nezih Hammâd, “el-Edviyetü’l-müştemiletü ala’l-kuhûl ve’l-muhaddirât”, Mecelletu mecmei’l-fıkhi’l-İslâmî, 2003, sayı: 16, s. 98; Muhammed Ali el-Bâr, “el-Muhaddirât fi’l-fıkhi’l-İslâmî”, Mecelletü mecmeı’l-fıkhi’l-İslâmî, 1989, sayı: 3, s.117.

[12] İbn Teymiyye, Fetâva’l-kübrâ, 4/262.

Ağız ve Diş Temizliği (Misvak)

Kütüb-ü Sitte’nin ittifakla rivayet ettikleri ve arkasında kırka yakın sahabenin imzası bulunan, bu yönüyle de mütevatir olan bir hadislerinde de Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem):

لَوْلاَ أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلاَةٍ

“Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.” buyuruyorlar.1

Ümmetini zora koşma endişesini taşıdığından dolayı böyle bir emirde bulunmamış. Yoksa misvak kullanmak da, aynen abdest gibi namazın farzlarından olacaktı. Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine aykırı düşecekti. Çünkü herkes her yerde misvak bulamayabilirdi…

Misvak kullanmak farz değildir; ama mühim bir sünnettir. Eskiler bu mesele üzerine ciltlerle kitap yazmışlar. Yeni araştırmacılarımız da değişik buudlarıyla misvak mevzuunu ilmî tahlillere tâbi tutup araştırdılar. Gelecekte –inşâallah– onları da okuyacaksınız…

Sivak, “diş temizleme” demektir ve bu sadece misvakla olmaz; parmaklarla, tuzla, macunla, daha başka şeylerle de yapılabilir. Evet, isteyen istediği şekilde dişini temizleyebilir; buna kimsenin diyeceği bir şey yoktur. Ancak, misvağın da kendine göre bir kısım hususiyetlerinin bulunduğu gözardı edilmemelidir.

Şimdi, bir din düşünün ki, o dinin mübelliği (Bâni ve kurucusu değil. Çünkü dinin kurucusu ve bânisi sadece Allah’tır (celle celâluhu). Efendimiz, onun tebliğcisidir.) günde beş on defa misvak kullanmayı, hem de bir sünnet olarak misvak kullanmayı emretmektedir. Bu itibarla diyebiliriz ki, bu din; günümüzün diş temizliği, diş hijyeni anlayışını çok gerilerde bırakmaktadır. Halk yığınları bir yana, ben, diş hekimlerinin dahi günde beş-on defa dişlerini fırçalayacağını zannetmiyorum. Hâlbuki Efendimiz’in –en azından– günlük diş temizliği, bu adedi buluyordu. Gece birkaç defa kalkar; namaz kılar ve her namazdan evvel mutlaka misvak kullanırdı.2 Sabah namazında, işrâk ve kuşluk namazlarında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarında; namaza durmadan ve abdest alırken sürekli misvak kullandığı gibi, bir şey yiyip içtikten sonra da dişlerini temizlemeyi ihmal etmezlerdi. Şimdi bütün bunları sayacak olursak, zannediyorum verdiğimiz rakamdan daha fazla Allah Resûlü’nün misvak kullandığına, yani dişlerini temizlediğine şahit oluruz.

Dipnot:

  1. Buhârî, cuma 8; Müslim, taharet 42; Ebû Dâvûd, taharet 25; Tirmizî, taharet 18; Nesâî, taharet 7.
  2. Buhârî, vudû 73; Müslim, taharet 42-48.
Kaynak: https://www.peygamberyolu.com/agiz-ve-dis-temizligi-misvak/

Tıbb-ı Nebevî’de Temizlik

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) yaşayışıyla, davranışlarıyla ve mübarek beyanlarıyla sağlığa büyük önem vermiştir. O (sallallâhü aleyhi ve sellem), kısa dünya hayatında, ebedî hayatı netice verecek bir semere almak için, sağlık ve afiyeti Allah’ın (celle celâlühü) en büyük nimetlerinden saymış; sağlıklı bir vücutla ibadet yapmayı tavsiye etmiştir. Dualarında Allah’tan sağlık ve afiyet istemiş, sağlığın korunmasında vücudun hakkının olduğunu ve bunun ihmale gelmeyeceğini önemle belirtmiştir. Sağlığın büyük ölçüde temizlikle irtibatlı olduğunu İlâhî ilmiyle keşfedip, bu konuda önemli tavsiyelerde bulunmuş; hattâ temizliği imandan saymıştır.

Her hareketiyle terbiye istikametinde rehberlik yapan Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), kendinden önceki tıbbî müdahalelerden ve tıp anlayışlarından farklı, vahiy kaynaklı tıbbî tavsiyelerde ve müdahalelerde bulunmuştur. Bu müdahalelerden biri de, koruyucu hekimlik adına tavsiye buyurduğu temizlik kaideleridir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), temizlik kurallarının uygulanmasına, en iradeli varlık olan insanın uzuvlarından başlamış ve bunu yakın çevreden uzak çevreye doğru halkalar şeklinde genişleterek devam ettirmiştir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), uygulama ve tavsiyelerinde, koruyucu ve tedavi edici hekimlik adına kıyamete kadar geçerli olacak ve her zaman sağlık ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde hiç noksan bırakmamıştır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) temiz ve yeterli suya ulaşma hakkını, temel insan hakkı kabul etmiş ve bunu “Bütün insanların, sosyal ve ekonomik durumu ne olursa olsun, temel ihtiyaçlarını karşılayacak temiz ve yeterli miktarda içme suyu elde etmeye hakkı vardır.” (Birleşmiş Milletler Konferansı, 1977) şeklinde ilân etmiştir. Oysaki Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), temizlik kurallarının önemini insanlara anlatırken, temizlikte kullanılan suya da ayrı bir ehemmiyet vermiştir. Su, temizlik için en hayatî maddedir. Temizlik için yeterli, kullanılabilir suyun temini gerekmektedir. Canlı olarak yaratılan her varlığın temel maddesi sudur. Bu harika madde, canlılar yaratılmadan önce ve sonra temel ihtiyaç maddesi olarak canlıların kullanabileceği özelliklerle yeryüzünde hazırlanmıştır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), suyun teminine, tazeliğine ve çeşidine ait hadîsler buyurmuştur. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), temiz içme suyu temin edilmesini teşvik etmiştir. Medine’ye hicret ettiğinde, Rume kuyusundan başka kuyu yoktu, bu kuyu da bir Yahudi’nin elindeydi. Kuyunun sahibi suyu yüksek fiyata satıyordu. Efendimiz: “Rume kuyusunu kim satın alıp, bütün Müslümanların faydalanmasını sağlayacaktır? Onun için Cennet’te bundan daha iyisi vardır.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Osman kuyuyu satın almış ve Müslümanların faydalanması için vakfetmiştir. (Buhari, Tirmizi, Müsned)

Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem), bir defasında dinlenmiş kuyu suyu, bir defasında da dağdan kaynak suyu istemesinden, insanlar için suyun kalitesine, çıkarıldığı yere ve tadına önem verdiğini anlıyoruz.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), koruyucu hekimlik içerisinde önemli bir yeri olan temizliği, şahsî temizlik ve çevre temizliği şeklinde ikiye ayırmış ve bunları uygulamalı olarak göstermiştir.

Şahsî Temizlik

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), şahsî temizlik konusunda, insan anatomisini peygamberlik ferasetiyle bilerek hareket etmiş ve vücudu bir bütün olarak görmüştür.

Vücudun giriş yerlerinin temizliği

Vücudumuzun giriş yollarından olan ağızdan yiyecek, içecek, hava; burundan hava; gözden gözyaşı salgısı ve görüntü; kulaklardan ise ses girer. Vücudun giriş yerlerinden biri olan ağız temizliğine Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) çok önem vermiştir. Çünkü ağız, elle temas ettiğimiz yiyecek ve içecekler içinde bulunan mikroorganizmalarla ve gözle görülmeyen parçacıklarla kirlenmeye en müsait yerdir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), mikropların ve gözle görülmeyen parçacıkların hastalık yapacak sayıda çoğalmamaları için ağız temizliğine önem vermiştir. Ağız temizliğinde, mekanik temizlikle birlikte misvakın ihtiva ettiği kimyevî maddelerin özelliğini, İlâhî kaynaklı bilgisine dayanarak bizlere neredeyse farz olacak derecede tavsiye etmiştir. Ağız temizliğinde ağız temizleme sayısını, temizlenecek ağız bölgelerini, misvakın kullanma şeklini, ağzın alternatif temizlik yollarını da eksiksiz olarak tavsiye buyurmuştur.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), vücudun bir başka giriş yolu olan burun temizliğine de çok ehemmiyet vermiştir. Hava yoluyla çeşitli küçük parçacıklar ve mikroorganizmalar nefes alış verişte burna girdiği için, burası çabuk kirlenir. O (sallallâhü aleyhi ve sellem), burna fazla miktarda su çekilmesini tavsiye buyurmuş, böylelikle en güzel mekanik temizlik yolunu göstermiştir. Abdest alırken, suyun genze kadar çekilmesini, gece mikroorganizmalar daha fazla ürediği için sabah kalkınca burun temizliğinin yapılmasını tavsiye etmiştir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) dışında, burun temizliğinin önemine dikkat çeken, onun temizlenme şeklini, ne ile temizleneceğini, temizleyicinin miktarını tarif eden ve uygulayan bir sağlıkçı veya sağlık teşkilâtı yoktur.

Giriş yollarından üçüncüsü olan gözlerin korunmasına Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), çok önem vermiştir. Bilhassa abdest alırken abdest suyunu ‘gözlere içiriniz’ tavsiyesi ile göz çukurlarının mekanik temizliğine işaret etmiştir. Trahom hastalığı, günümüz dünyasında yıllık dokuz milyon hasta sayısıyla önemli hastalıkların başında gelir. Dünya Sağlık Örgütü “günde en az bir defa insanlara yüzlerini yıkamayı öğretsek” dokuz milyon trahom hastası olmayacak diye rapor etmiştir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), gözün korunmasında suyun yanında, sürmeyi de tavsiye etmiştir. Sürmeyle gözün görme duyusunun kuvvetleneceğini, görme keskinliğinin artacağını ve sürmenin kirpikleri bitireceğini belirtmiştir. Ayrıca sürmenin akşamları yatarken, miskle karıştırılarak, tek sayıda çekilmesi gerektiğini, en iyi sürmenin, İsfahan sürmesi olduğunu ifade etmiştir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), dış kulakların sesi ileten havanın giriş yerleri olduğu için temizlenmelerine önem vermiştir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), abdest alırken kulaklar için ayrı bir su almış, başparmağı ile kulakların iç ve dış kısmındaki deri kıvrımlarını, kir ve mikroorganizmaların konakladığı yerler olduğu için masaj yapar şekilde mekanik olarak temizlemiştir. Ayrıca zararlı artıklar, kulak kepçesi ile kafatası birleşim yerinin kıvrımlarına yerleştiği için Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), abdest alırken kulak kepçesi arka kıvrımlarının temizliğini yapmıştır.

Vücudun çıkış yollarının temizliği

Vücudun çıkış yolları, her türlü atık maddenin atıldığı yerlerdir. Bu yollardan atılan maddeler, idrar, meni, koruyucu salgılar, adet kanı ve dışkıdır. Bunların hepsi de çeşitli mikroorganizmaların barınması ve çoğalması için uygun ortamlardır. Bundan dolayı Efendimiz, tenasül uzuvlarının ve makat bölgesinin temizliğine önem vermiştir. Böbrek ve idrar yollarının korunmasında soğuğa karşı tedbir alınıp, sıcak tutulmasının yanında, atım ürünü olan idrarın bu bölgeden uzaklaştırılmasını tavsiye buyurmuştur. Bazı mikroplar üreyi parçalayıp amonyak açığa çıkarırken (Proteus sp. gibi), bazıları azot ve karbonu kullanarak idrarda üreyip çoğalır. E. coli gibi mikroplar idrarda çok çabuk üreyerek dışarıya balık kokusu gibi koku verir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), idrarını boşaltan erkeğin uzvunda idrar kalmaması ve idrarın elbiseye bulaşmaması için alınacak tedbirler konusunda tavsiyelerde bulunmuştur.

Erkek tenasül uzvunun, bu yolla bulaşacak hastalıklardan korunması için, sünnet edilmesini tavsiye etmiştir. Sünnet olanların idrar yolu iltihabı, frengi, bel soğukluğu, HIV ve diğer viral hastalıklardan, rahim boynu ve penis kanserlerinden korunduğunu tıbbî araştırmalar göstermektedir. Ayrıca Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), kasık bölgesi hem erkekte hem de kadında kirli bölge olduğu için, bu bölgelerin temiz tutulması, kadın tenasül uzuvlarının korunmasında kasık bölgesi temizliğinin yapılması, adet hâlindeki kadına yaklaşılmaması gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca erkeğin eşine yaklaşmadan önce ve sonra boy abdesti almasını, kadın olsun erkek olsun, zinadan kaçınılması gerektiğini emir buyurmuştur.

Efendimiz anal (makat) bölgenin temizliğinde su kullanılmasını tavsiye buyurmuştur. Mekanik temizlikten sonra su ile temizliğin, bu bölgeyi basur ve fissür (çatlak) gibi diğer anal bölge hastalıklarından koruyacağını beyan etmiştir.

Vücudun dış yüzeylerinin temizliği

İnsan vücudunun dış yüzeyleri denince, vücudun dış bölgesini kaplayan deri ve üzerinde bulunanlar (saç, sakal, kaş, koltuk altı, avret mahalleri, vücudun diğer yerlerindeki kıllar, tırnak) akla gelir.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), el temizliğine çok önem vermiştir. Bugün tıbbî literatür ve Dünya Sağlık Teşkilâtı el yıkamanın önemine dikkat çekmektedir. İnsanlar mikropları ve gözle görülmeyen zararlı parçacıkları çevrelerinden elleri vasıtasıyla alırlar. Alınan zararlı maddeleri ağızlarına, burunlarına, gözlerine, vücudun dış yüzeylerine ve çevreye bulaştırırlar. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), ellerin yıkama şeklini (parmak aralarını iyice ovarak), yıkama zamanını, (yemekten önce ve sonra, uykudan uyanınca), temizlendikten sonra kurulama şeklini (yıkadıktan sonra çırpmamak kaydıyla yaş bırakmak) anlatmış; kirli işlerde sol el, temiz işlerde sağ elin kullanılmasını tavsiye buyurmuştur. Uzak ve yakın tarihte hiçbir kimse veya bir sağlık kuruluşu, insanın temas ettiği şeylerin kirli veya temiz oluşuna göre ellere iş taksimi yapmamıştır. Ellere görev taksimi yaparak koruyucu hekimliğe prensip koyan Efendimiz’dir (sallallâhü aleyhi ve sellem). Bugün Dünya Sağlık Teşkilâtı’nın her insana el yıkamayı öğretmek için çalışmalar yapması güzel bir başlangıçtır. Saç bakımını ve temizliğini Efendimiz ısrarla tavsiye etmiştir. Vücudumuzda bulunan kıllara mikroorganizmalar yerleşir ve buralarda depolanır. Saç ve sakalın şeklinin düzeltilmesini, yıkanıp temiz tutulmasını, saçın temizlenip zeytinyağı ile yağlanmasını, hatme çiçeği, sedir ağacı ve çöven otu gibi temizleyici materyallerin kullanılmasını tavsiye etmiştir ve bunları bizzat kendisi kullanmıştır.

Efendimiz, vücudun dış yüzeyinin temiz tutulması için, cünüplük dışında en az yedi günde bir boy abdesti alınması gerektiğini, bunun Allah’ın hakkı olduğunu belirtmiştir. Cuma ve bayram günleri insanlar namazda bir araya gelirler. İnsanlar, temizlenmeden toplum içine girerlerse, yaydıkları kötü kokularla, yan yana ibadet ettikleri, konuştukları kişilerde sarsıntıya sebep olurlar. Şahısların temiz hava soluma hakkını engellerler. Bundan dolayı kişi, toplum içine çıkmadan bedenini temizlemeli ve Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) yaptığı gibi güzel koku sürünmelidir.

Ayak temizliği de, el temizliği gibi önemli sayılmıştır. Parmak aralarındaki deri kıvrımlarına mikroorganizmalar yerleşir. Bunların kirli ortamda sayıları ve hastalık yapma eğilimleri artar. Abdest alırken farz olduğu için ayak parmak araları iyice yıkanmalıdır. Efendimiz el ve ayak parmakları arasını yıkarken ovuşturmayı tavsiye buyurmuş, tırnakların kesilmesine de dikkat çekmiştir. El ve ayak kısımlarından olan tırnaklar, altlarında kir ve hastalık yapan mikroorganizmaları bulundurduğundan, hastalık âmilleri için buralar birer barınaktır. El ve ayak tırnak altı mikroorganizmaları hem kaynak, hem de taşıyıcı olduğu için, tırnakları keserek kir ve mikropları vücuttan bertaraf ederiz.

Kıllar, özellikle kasık kılları, koltuk altı kılları, bıyık kılları mikroorganizmaları depolayan barındıran, temasla konakçı mikroplar bulunduran yerler olduğu için, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), bu bölgelerin tıraş edilmesini, koltuk altı kıllarının yolunmasını, bıyıkların uzun kısımlarının kesilmesini tavsiye buyurmuştur. Vücudun saç, kasık, bıyık, tırnak, koltuk altı, parmak arası kısımlarının temizliklerinin yapılmasını kendinden önceki peygamberlerden sonra ilk defa Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurmuştur. Bugün dahi Dünya Sağlık Örgütü estetik sebeplerden dolayı bu konuya ciddi derecede önem vermemektedir.

Çevre temizliği

Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) çevre temizliğine ait hadîslerini şu başlıklar altında toplayabiliriz:

– Elbise temizliği

– Yiyecek ve içeceklerin temizliği

– Kapların temizliği

– Ev temizliği (barınılan mekân)

– Uzak çevre temizliği (Sokak, cadde, mahalle, şehir)

Elbise temizliği

Ortaçağ Avrupa’sında insanlar, kir göstermeyen elbiseler giyiyorlardı. Elbiseler uzun süre yıkanmadıkları için kokuyordu. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), koyu, kir göstermeyen elbiseler yerine, kiri gösteren beyaz elbise tavsiye etmiştir. Çünkü beyaz ve açık renkler temizliğin aynasıdır. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), elbise temizliğinin yanında, elbiselere çeki düzen verilmesini de tavsiye etmiştir. Müslümanların günde beş defa elbiselerinin temizliğini kontrol etmesi gereklidir. Çünkü elbise temizliği namazın şartlarındandır.

Yiyecek ve içecek temizliği

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), içtiğimiz suya, yediğimiz yiyeceklere mikroorganizmalar ve zararlı parçacıklar bulaştığı için yiyeceklerin temizliğine önem vermiştir. Bir gün sonrasına kalmış yemeği yememiştir. Efendimiz su kırbasının ağzını bağlattırmış, kendisine açık kapla süt getirene “Üzerini kapatsaydın olmaz mıydı?” demiştir. Yiyecekler mikroorganizmaların üreyeceği ortamlar olduğu için, hastalık âmilinin hava yoluyla bulaşmaması için kapların üzerinin kapatılmasını tavsiye buyurmuştur. Hastalık amillerinin hava yoluyla kaplara ve gıda maddelerine bulaşabileceğini ilk söyleyen Efendimiz’dir (sallallâhü aleyhi ve sellem).

Ayrıca hastalık taşıyan hayvanların yiyeceklere ve kaplara mikrop bulaştırmaması için, açık kapların kapağı yoksa ve içi boş ise, ters çevrilmesini tavsiye etmiş, kapağı olanların ise, yiyecek olsun veya olmasın ağızlarını kapattırmıştır. Herhangi bir sebeple havada 2–3 saat kalan mikroorganizmalar, rüzgârın ve hava akımlarının tesiriyle ağzı açık kaplara bulaşır. Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) su içerken kapların içine solumamayı, bunun için de suyu bir dikişte içmek yerine kabı ağızdan ayırarak, nefesi verdikten sonra içmeyi tavsiye etmiştir. Hasta olanlar tarafından havaya mikroorganizmaların atılmaması ve dışarıdan da mikroorganizmaların ve zararlı parçacıkların alınmaması için, esnerken ağzın kapatılmasını tavsiye buyurmuştur. Hattâ su kırbası gibi kapların ağızları dar olduğu için, onlara ağzı dayayarak ve içlerine soluyarak içmeyi yasaklamıştır. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), ağzı kapalı olmayan kaplara dışarıdan hastalık âmilleri bulaşacağı için “Açık kaplardan su içmeyin.” tavsiyesinde bulunmuştur.

Kapların temizliği

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), kapların temizlenmesi için onların yıkanması gerektiğini belirtmiştir. Hayvanların derilerinde, kıllarında, ifraz maddelerinde farklı mikroplar vardır. Kuşlarda kuş gribi mikrobu; kenede, pirede tifüs; farelerde veba mikrobu; sivrisinekte de sıtma mikrobu bulunur. O, herhangi bir sebeple hayvan tarafından temas edilen bölgelerin farklı sayıda ve biçimde yıkanmasını tavsiye etmiştir. Konakların taşıdığı hastalıkları dikkate alarak, bulaştırdığı kaplara temizlik açısından farklı temizleme muamelesi uygulayan Efendimiz’dir (sallallâhü aleyhi ve selem).

Evlerin temizliği

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), evlerin temiz tutulmasını, hastalık kaynağı olan artık ve süprüntülerin evden uzaklaştırılmasını, yemek artıklarının, üzeri açık yiyeceklerin evde uzun süre bekletilmemesini tavsiye buyurmuştur. Çünkü çöpler mikroorganizmaların ve hayvanların hastalık bulaştırması için en uygun yerlerdir. Bazı mikroplar, üreyerek dört saatte hastalık yapıcı seviyeye ulaşır; bazı mikropların ise üreme süresi yaklaşık 45 gündür. En erken üreyen mikrop hesaba katılırsa, hiçbir zaman yemek artığını açıkta bırakmamamız gerekir.

Uzak çevre temizliği

Uzak çevre dendiği zaman, evimizin dışında kalan alanlar aklımıza gelir. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), çevremizin temiz tutulması gerektiğini, insanların gelip geçtiği, konakladığı alanların, mikropların üreme ortamı olan kan, balgam, tırnak, idrar, gaita, kıl, diş gibi atıklarla kirletilmemesini tavsiye buyurmuştur. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), çevrenin ıslahına da çok önem vermiştir. Hastalık kaynağı olan alanları ıslah ettirmiştir. Medine’ye geldiği zaman sıtma ve hastalık kaynağı olan Buthan vadisinin kurutulması ve ıslah edilmesi için yol göstermiştir. Medine’nin diğer bölgelerinde ıslah çalışmalarını başlatmış, şehrin etrafını koruluk ilân etmiş, bazı bölgeleri tabiî koruma alanı veya ilk millî park gibi kabul edip, ağaçlarını kesilmez, otlarını yolunmaz ilân etmiştir. Bazı bölgelerin otlarının sadece hayvanlara yedirilmesine müsaade etmiştir. Sivrisineği uzaklaştıran idris otunun yolunmasını yasaklamıştır. Bölgenin konumu; ehemmiyeti, ihtiyacı, çevre sağlığı ve dengesi açısından neyi gerektiriyorsa, isabetli bir biçimde gerekeni bazen emir, bazen de tavsiye şeklinde ifade buyurmuştur.

Bir Müslüman, Sünnet’e uyarak insanların faydasına çevreyi imar ediyorsa, ondan canlıların faydalandığı müddetçe amel defterine sevap yazılır. Müminlerin yaşadığı bir belde ihyâ edilmemişse, bunun sebebi orada yaşayanların Sünnet’e uymamasıdır. Kıyametin kopmasına bir gün kalsa bile, ağaç dikmenin gerekliliğini buyuran Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), çevrenin önemini bu beyanlarıyla ne kadar güzel anlatmıştır. Çevrenin güzelleştirilmesine, canlılara faydalı hâle getirilmesine önem veren Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), diğer taraftan çevrede insanlara zarar veren mânilerin giderilmesini imanın şubelerinden sayarak tavsiyede bulunmuştur.

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhü aleyhi ve sellem), tıp konusundaki hadîsleri incelendiği zaman O’nun, koruyucu hekimlik, tedavi hekimliği, genetik, psikoloji, davranış bozuklukları, tercih edilen gıda ve bitki konularında asırlara hükmeden ve kıyamete kadar geçerliliği olan muhteşem beyanlarda bulunduğu görülecektir.


Dr. Arslan MAYDA Sızıntı Dergisi, Mart-2011

Tıbb-ı Nebevî’de Enfeksiyonlardan Korunma

Ancak mikroskopla görülen ve ölümcül hastalıklara yol açabilen mikroplara dâir bazı işaretleri, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) beyanlarında görmekteyiz. Ebû Musa el-Eşari’den (r.a) rivayet edilen bir hadîste, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ümmetimin yok olması kılıç ve taun iledir.” buyurması üzerine, ashab sorar: “Ya Resulullah kılıcı biliyoruz; fakat taun nedir?” Efendimiz: “Gözden gizlilikte cin gibi olan düşmanlarımızın gizlice dürtmesidir. Bunların hepsinde de şehitlik sevabı vardır.” buyurur. (Ebû Davud, Müsned)

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bulaşıcı hastalıklardan korunmada, vücut ve çevre temizliğinin yanında bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Bu bilgiler ışığında baktığımızda, mikroorganizmaları ilk tarif edenin, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu görürüz. O, vebanın, çıplak gözle görülemeyen zararlı bir âmili olduğunu, gizlice yayıldığını ve hastalığın yayılmasını önlemede karantina gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca O, bu tip mikropların insan vücuduna dışarıdan bulaştığını imâ ve işaret buyurmuşlardır.

Esnerken ağzı kapatmak

Akciğer rahatsızlıkları, hava yoluyla bulaşan hastalıkların büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Havada bulunan mikroplar, derin nefes alınınca bronşlara ve akciğerlere kadar inerek hastalık yapar. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sizden biriniz esneyeceği zaman elini ağzına koysun; zîrâ zararlı şeyler ağzına girer.” (Ebû Davud, Müslim, Müsned) buyurmuştur. Esneme sırasında havadaki mikropların bademcikleri geçerek hava keselerine kadar gitmemesi için ağzımızı kapatmamız lâzımdır. Böylece üst ve alt solunum yollarına hava yoluyla bulaşacak hastalıklara mâni oluruz.

Bulaşma mesafesi

19. asırda havadaki toz zerreciklerinin ve mikroorganizmaların mikroskopla görülmesinden sonra, hasta ile sağlam kişiler arasına mesafe koyma anlayışı tıbbî kaideler içine girmiştir. Tıp tarihinde hastalar arasına mesafe koyma meselesine ilk defa Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Cüzzamlı hastadan yırtıcı hayvandan sakınır gibi sakınınız. Cüzzamlı kimse bir vadiye indiği zaman, siz başka bir vadiye ininiz. Cüzzamlı hastalara devamlı olarak bakmayınız. Onlarla konuştuğunuz zaman, sizinle onlar arasında bir veya iki mızrak boyu mesafe bulunsun.” (Müsned, İbn-i Mâce, F. Kadir) mealindeki hadîs-i şerîfiyle dikkatleri çekmiştir. Bugün tıp otoriteleri bu mesafenin 70–80 cm’den az olmamasını tavsiye etmektedir.

Karantina

Tarih boyunca insanları tehdit eden, toplu ölümlere sebep olan veba (taun), humma, sıtma ve çeşitli viral hastalıklardan milyonlarca kişi ölmüştür. Daha önceki yüzyıllarda başgösteren kitle salgınları her zaman dehşetle hatırlanır. Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu husustaki sözlerine kulak verelim: “Bir yerde taun hastalığı olduğunu duyarsanız oraya gitmeyiniz. Eğer bir yerde taun hastalığı meydana gelmiş ve siz orada iseniz hastalıktan kaçmak maksadıyla çıkmayınız.” “Taundan kaçan kimse savaştan kaçan kimse gibi günah işlemiş olur. Hâlbuki taunun çıktığı yerde sabredip durarak ölen kimseye şehit sevabı vardır.” (Ebu Davud, Müsned) Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), karantinayı tam mânâsı ile tarif etmiş ve yukarıdaki beyanlarıyla da uygulanılabilirliğini garantiye almıştır.

Karantinadan kaçan kişiyi savaştan kaçan kimseye benzetmiş, savaştan kaçmanın neticelerini insanlara hatırlatmıştır. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), hasta insanların hastalıklarını sağlamlara bulaştırmaması için karantinayı tavsiye ettiği gibi, hasta hayvanların sağlıklı hayvanların yanına getirilmesini de yasaklamıştır. Bir hadîs-i şerîflerinde “Hayvanlardan hasta olanlar, sahipleri tarafından sakın sağlıklı olanların yanına iletilmesin.” (Buhari, Müslim, E.Davud, Müsned, Faik) buyurmuştur. Veba öldürücü ateşli salgın hastalıktır; taun, sıtma, kızamık, çiçek, aids ve daha sonraları açığa çıkacak salgın hastalıkların tamamına veba denilmektedir. Salgın hastalıkların hangisi olursa olsun Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Hastalığa yaklaşmakta tehlike vardır.” (E. Davud) buyurmuştur.

Ellere vazife taksimi

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), sağ elini temizlik ve yemek. Sol elini istinca ve kirli şeyler için kullanırdı (E. Davud). Temizlik yaparken, başınızı, ağzınızı, burnunuzu, cildinizi kirletilmiş sol elle yıkarken, bilmeden temiz sahaları kirletmiş olursunuz ki, bu da sağlık prensiplerine aykırıdır. Tıp tarihi incelendiğinde, ellerimize vazife taksimi yapan tek ismin Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu anlaşılır. Bütün pis işlerde sol eli, temiz işlerde ise sağ eli kullanmayı tavsiye etmiştir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) temizlenmesinde, taranmasında, ayakkabı giymesinde sağdan başlamayı severdi (Buhari, Müslim). Vücudun atıkları olan dışkı (gaita), idrar, balgam, ter, sümük gibi salgılara veya onların çıktığı organlara sol elle dokunmamız gerekir. Böylece vücudun temiz kısımlarına hastalık yapıcı mikroorganizmaları bulaştırmamış oluruz.

Aksırırken ağzı kapatmak

Üzeri açık bir kapla taşınan yiyeceğe, taşıyan kişinin öksürük ve aksırığıyla veya sinek, böcek ve hava yoluyla mikrop bulaşabilir. Ebû Hüreyre (ra): “Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) aksırdığı zaman elini ve elbisesinin bir parçasını ağzına kapatır ve sesini alçaltmaya çalışırdı.” (Ebû Davud) demektedir. Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hareketi, çevrede bulunan insanları bulaşıcı hastalıklardan korumaya yönelik, İlâhî hikmetin gereği, bir nevî vahiyle kendisine ilhâm edilen mu’cizevî bir davranıştır.

Kapların üzerini örtmek

Yiyecek ve içecek kaplarının kapalı ve temiz olması da sağlık açısından çok mühimdir. Nitekim Peygamber Aleyhisselam: “(Akşam yatarken) kapıları kilitleyiniz. Su kırbalarının ağzını bağlayınız. Boş kapları ters çeviriniz! Dolu kapların üzerini örtünüz ve lâmbaları söndürünüz! Çünkü zararlı yaratıklar kilitli kapıyı açmaz. Bir de fare yok mu, insanların evlerini yakıp yıkar.” (Buhari, Müslim, Müfred) buyurmuştur. O’nun (sallallahü aleyhi ve sellem) boş kapların ters çevrilmesini veya kapaklarının kapanmasını tavsiye etmesi, içlerine bir şey girmemesi içindir. Evde öksüren birisi varsa, açık kaplara mikrop bulaştırır. Ayrıca evcil hayvanlarla, sinek, böcek ve kemirgenlerle bakteri bulaşmasını engellemek için, yiyecek ve içecek kapları kapalı tutulmalıdır.

Ağzı küçük kaplara ağzını dayayarak su içmemek

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kırba gibi kaplara bir kimsenin ağzını dayayarak içmesini de yasaklamıştır (Buhari, M.Aliyye, en-Nihâye, İbn-i Kayyim, Müsned). Su içen kişide, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları varsa, bunu kaba veya içilen sıvıya bulaştırabilir.

İdrarı elbiseye bulaştırmama

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), elbiselerinin temizliğine çok dikkat ederdi. İdrar ve kan gibi mikropların kolayca üreyebileceği besiyerlerinin elbiselere bulaşmaması için ikazda bulunmuştur. Bir hadîs-i şerifte Efendimiz (sallalahü aleyhi ve sellem): “Sizden biriniz sahrada abdest yapacağı zaman idrarının kendi üzerine sıçramaması için yumuşak yer arasın.” (Gümüşhanevî, Nesîmî) buyurmuştur. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), elbisesine idrar bulaşıp kirlenmesin diye, çok titizlik ve hassasiyet göstermiştir.

Kanın toprağa gömülmesi

Mikroorganizmaların üremeleri için karbon kaynağı olarak polisakkarid, yağ, proteinler, azot, enzim, sülfür (koenzim ve protein yapısında), fosfor, oksijen, hidrojen, potasyum, mağnezyum ve demire ihtiyacı vardır. Kanda bunların hepsi bir arada bulunduğundan, kan, tıpta birçok besiyerini zenginleştirmek maksadıyla kullanılır. Besiyerindeki kan ile mikroplar daha kolay ve hızlı ürer. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kan aldırdı. Abdullah b. Zübeyr’e verdi. “Haydi, bu kanı alıp götür! İnsan, köpek, yırtıcı hayvan yalamaması için toprağa göm.” buyurdu (Kübra Hâkim, Keşfül ummal, F. Kadir M. Aliye). Temizlik hassasiyetinin yanısıra, bu tavsiyedeki en önemli maksat, kanın mikropların üremesine uygun bir besiyeri olduğuna dikkat çekilmesi ve kanda bulunabilecek mikroorganizmaların hayvanlar yoluyla etrafa yayılmasının önlenmesidir.

Sümük ve balgamın kaybedilmesi

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sizlerden biriniz mescide sümkürdüğünüz veya balgam çıkardığınız zaman onu kaybetsin, herhangi bir Müslüman’ın cildine ve elbisesine bulaştırıp zarar vermesin.” buyurmuştur (Müslim, Buhari, Müsned, Nesai). Ayrıca O (sallallahü aleyhi ve sellem): Bir topluluğun önünde balgam çıkaran, onu avuçlarıyla gizlesin ve toprağa gömünceye kadar göstermesin (Buhari, Müfred, Müslim, Nesai), buyurarak çıkarılan balgam ve sümüğün toprağa gömülmesini tavsiye etmiştir. Sözkonusu toprak, insan ve hayvanların hiç uğramadığı sahalar olmalıdır. Sümük ve balgam içinde bulunan mikroorganizmaların, faydalı bakteri ve mantarlarla organik bileşiklere dönüştürülüp, zararsız hâle geleceği tek yer topraktır.

Bataklıkların kurutulması

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bataklıkların, sıtma başta olmak üzere bazı hastalıklara yol açmayacak duruma getirilmesi gerektiğini şu hadîse ile ifade etmiştir: Hz. Aişe Mekke’den Medine’ye geldiklerinde Medine, Arabistan mıntıkasının en hastalıklı yeri idi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Buthan vadisinin kurutulması için tavsiyelerde bulunmuştur (Buhari, Müslim, Dârimi, Mâce, K.Ummal, Ramuz, L. Ukul).

Mikropların barınaklarını toprağa gömmek

Hz. Aişe (ra) şöyle der: Peygamber Aleyhisselâm insan vücudundan ayrılan yedi şeyin toprağa gömülmesini emrederdi. Bunlar, saç, tırnak, akan kan, kadınların adet bezi, diş, pıhtılaşmış kan, kadının döl eşi (C. Sağir, F. Kadir, Kenz ül Ummal). Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kan ve kan pıhtısının, saç ve tırnakların insanlara hastalıkları bulaştırıcı ve açıkta bulunduğu zaman insan ve hayvanda hastalık yapıcı mikropların çoğalması için bir besiyeri olacağından, toprağa gömülmesi gerektiğini ilk tavsiye edendir.

Canlıların kullandığı sahaları kirletmemek

Her Müslüman evini temiz tuttuğu gibi, çevresini de temiz tutmalı, su kaynaklarını kirletmemelidir. Peygamberimiz çevre temizliğine gereken önemi vermiş, Müslümanlar da her zaman bu emir ve tavsiyelere uymaya hassasiyet göstermişlerdir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): Ağaç altlarına, gölgeliklere, su membalarına, durgun sulara, yollara, hayvan yuvalarına ve hayvan barınaklarına idrar yapılmasını yasaklamıştır (Müslim, Buhari, E. Davud). Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir defasında “Sakın lânete uğrayanlardan olmayınız.” buyurunca, sahabeler, ‘Bunlar kimlerdir?’ diye sordular. Peygamberimiz de, “Herkesin gelip geçtiği yollara, gölgeliklere, su kenarlarına ve ağaçların altına abdest bozup kirletenlerdir.” (Müslim, Mace, M. Zevaid, Faik) diye cevap verdi. Böylece O (sallallahü aleyhi ve sellem), ortak kullanım alanlarının tükürük, balgam, burun salgısı, idrar ve dışkı ile kirletenlerin dünya ve âhirette lânete uğrayacaklarını beyan buyurmuştur. O (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlara zarar veren her şeyin bertaraf edilmesini istemiş ve bunu imanın şubelerinden biri saymıştır.

Hastalık bulaştıran hayvanların izole edilmesi

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke gibi devamlı haç ve umre vesilesiyle kalabalık insan toplulukların bulunduğu yerlerde, hastalık taşıyan hayvanların beslenmesini uygun görmemiştir. O (sallallahü aleyhi ve sellem), Av, çoban, ziraat köpeği dışında köpek edinmeyin buyurmuştur (Buhari, Müslim).

Yiyeceklerin hastalık yapmayacak şekilde ıslâh edilmesi

Hayvanî gıdalar tam pişirilmeden kullanılınca gıda zehirlenmesi yapabilir. Tam pişirilmemiş deniz ürünleri, sindirim kanalı ve idrar atıkları, çiğ etli mamuller, hayvanlara dokunup elleri yıkamamak veya mikropların bulunduğu havayı solumak; tifo, enterokolit, zatürre, veba, mezenterik adenit, brucellozis, menenjit gibi hastalıklara yol açabilir. Bu hastalıklardan korunmak niçin Efendimiz’in buyurduğu gibi etlerin kokuşmayacak şekilde ıslâh edilmesi lazımdır. O (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda Haccı’nda kurban kesildikten sonra “Ey Sevban! Şu etin kokuşmasını önleyip ıslah et.” (Müslim, E.Davud, S.Kübra, K.Ummal) buyurmuştur. Benzer birçok hadîsten anlaşıldığına göre, çevre ve yiyecekler hayvan ve insan atıklarıyla kirletilmemeli, domuz eti yenilmemelidir. Binek hayvanın üzerine binildiğinde, elbise ve vücut yıkanmalıdır.

Hamam, havuz gibi ortak kullanım alanlarına dikkat edilmesi

Hamam ve havuz gibi ortak kullanım alanlarına mantar hastalığı olanlar alınmamalı veya hastalığı olanlar buralara gitmemelidir. Mantarlar tedaviye dirençli hastalık yapar. Bunların tedavisi zordur. Hastalık tedavi edilse bile tekrar ortaya çıkabilir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Arabistan’da hamam yoktu. Fakat O (sallallahü aleyhi ve sellem) gaybî olarak verdiği bir haberde şöyle buyurmaktadır: “Acem diyarı yakında sizin için fetholunacaktır. Orada hamam denilen evler bulacaksınız. Oraya erkekler peştamalsız girmesinler, kadınları da hasta veya doğum yapmış olmadıkça oraya girmekten men ediniz.” (S.Kübra, İ. Mace, Bağdadi) Sağlam kadınların hastalık kapma riskinden dolayı, hamama girmesi sakıncalı bulunmuştur. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) erkeklerin hamama peştamalsız gitmemesi gerektiğini “Her kim Allaha ve ahiret gününe inanıyorsa, hamama peştamalsız girmesin.” (Bağdadi, Nesai, Müsned) hadîsiyle ifade etmiştir. Ortak kullanım yerlerinde avret yerlerinin açılmasını, çirkin işlere yol açabileceğinden yasaklamıştır.

Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiği kurallar uygulansaydı, tarihteki salgın hastalıklardan hiçbiri olmayacaktı. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü de (WHO), temizlik kurallarının uygulanması ile aynı sonuca varılacağını iddia etmektedir. Hâlbuki İslâmiyet’in getirdiği kurallar, temiz bir hayatı mümkün kılıyordu. İslâmiyet, insanların hayat biçimini şekillendiren bir din olarak inmiştir. Bütün insanların tertemiz bir ortamda yaşama hakkı vardır. Fakat kalabalık şehirlerde yaşayan âhirzaman ümmetine kıyamete kadar yetecek koruyucu hekimlik kurallarını en geniş ve detaylı bir şekilde Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) göstermiş ve kendisi bizzat yaşamıştır.


Yazar: Dr. Arslan MAYDA, Sızıntı Dergisi, Nisan 2011

İslâm’ın Hastalıktan Korunmaya Bakışı ve Duanın Yeri

İslam, korunması gereken değerlerin ilk sırasına insan hayatını koymuştur. O, insanı bir bütün halinde ele alarak onu hem maddi hem de manevi yönüyle korumayı hedefleyen çekirdek esaslar getirmiştir. İnsan sağlığının korunmasında da İslam’ın bu temel bakışı merkezi bir öneme sahiptir. Zira insanın maddi ve manevi yönlerinden sadece birisine değer verilip diğerinin ihmal edilmesi, bütüncül bakış açısından yoksun, dengesiz ve sağlıksız bir yaklaşım olur.  Peygamber Efendimiz, hem hastalıklardan korunmada hem de tedavide maddi ve manevi korunma yollarına ve tedavi metodlarına riayet etmeyi bir esas olarak ortaya koymuştur. İslam’ın insan sağlığı ile ilgili genel yaklaşımından başlayarak salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı maddi ve manevi boyutuyla korunma ve tedavi ile ilgili genel yaklaşımını kısaca ele almak istiyoruz.

Koruyucu Hekimlik (Hijyen). Peygamber Efendimiz, insanı maddî-manevî hastalıklardan koruyabilecek tedbirlere çok önem vermiştir. İnsanın fiziki sağlığı ve hastalıklar ile ilgili olarak da  ilk önce koruyucu hekimliğe (hijyen) çok ciddi önem vermiş ve ve hijyeni insan sağlığı ve tıp ile ilgili tavsiyelerinin merkezine koymuştur. İnsanın yemekten önce-sonra, uykudan kalkınca ellerini yıkaması, zararlı yiyecek, içecek ve yerlerden uzak durması, midesini tıka-basa doyurmaması, dengeli beslenmesi ile ilgili hadisler ilk planda akla gelenlerdir. Hastalık zamanındaki meşakkatler ve masraflar düşünüldüğünde koruyucu hekimlik, insanın hastalıklardan korunmasında oldukça kolay ve ucuz bir yoldur. (Sonsuz Nur, 1/179; Prizma, 2/121)   Bu itibarla insanın her şeyden önce sağlığının koruması; ona zarar verecek yiyecek, içecek, ortam, vs. gibi koruyucu hekimlik adına tespit edilen hususlara riayet etmesi gerekir.

Her ne kadar koruyucu hekimlik tavsiyelerine uyulsa bile insan değişik sebeplerle hasta olabilmektedir. Özellikle de veba, kolera, İspanyol virüsü, Sars ve şu an gündemde olan coronavirus gibi bütün dünyayı tehdit eden salgın hastalıklara karşı (pandemic) korunma ve tedavi yolları hayati önem arzetmektedir.

Bulaşıcı hastalıklara karşı korunma ve tedavi ile ilgili İslam’ın bakış açısını kısaca özetlemek istiyoruz.

Hastalığın Yayılmasını Önleyici Maddî Tedbirlerin Alınması

Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalıklardan korunma ile ilgili olarak sağlıklı kimselerin bu tür hastalığa yakalanmışlarla aynı mekanda bulunmaması, tokalaşmaması gibi  tavsiye ve uygulamaları vardır.

“Eğer bir yerde vebanın olduğunu duyarsanız, sakın oraya gitmeyin, adımınızı atmayın!  Bulunduğunuz yerde de bu hastalık ortaya çıkarsa artık oradan dışarıya çıkmayın!” (Buhârî, tıp 30 (5728); Müslim, selâm 98.)

Bu konudaki bir diğer hadis de bulaşıcı bir hastalık olan cüzama yakalanmış bir insandan uzak durmak ile ilgilidir: “Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçın.” (Buhari,5707)

Bu hadiste de bulaşıcı hastalıklardan nasıl uzak durulması gerektiği ile ilgili çok veciz bir teşbih, metafor üzerinden konu ifade edilmektedir. İnsan nasıl aslandan kaçarken bütün gayretini ortaya koyarsa aynı şekilde bulaşıcı hastalıklardan uzak durmada da aynı hassasiyeti göstermesi gerekir.

Peygamber Efendimiz’in bu konudaki bir diğer uygulaması da sağlıklı insanın bulaşıcı hastalığa yakalanmış kimse ile tokalaşmaması yönündedir.

Sakif kabilesinden gelen bir heyet içindeki cüzamlı bir insan  Peygamber Efendimiz’e bey’at etmek için geldiğinde Allah Resulü, bu şahsa haber göndererek “Şüphesiz ki, biz senin beyatını kabul ettik. Dön, git.  ” buyurarak, onunla musafaha yapmamış ve ona iltifat ederek geri göndermiştir. (Müslim, 2231.)

Bu konuda zikredeceğimiz bir diğer örnek de Peygamber Efendimiz’in salgın hastalıklardan korunmada -diğer tavsiyelerinde- olduğu gibi açılımı gelişen insan sağlığı ile ilgili ilimlere emanet şu hadisidir:

“Bulaşıcı hastalığı olan devenin sahibi, devesini sağlıklı devesi olan kimsenin devesinin yanına getirmesin.” (Buhari, 5771; Müslim, 2221) Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalığa yakalanmış develer üzerinden bildirdiği bu temel yaklaşım bütün canlılar için söz konusu olsa gerektir. Bulaşıcı hastalığa yakalananın sağlıklı olanların yanına uğramaması onlarla aynı mekanı, aynı atmosferi paylaşmaması hastalıktan korunma adına çok önemlidir.

Verilen örneklerde görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz, salgın hastalıklarla mücadelede modern tıbbın “karantina” dediği uygulamanın temel esaslarını ortaya koymaktadır. (Sonsuz Nur, 1/180)

Peygamber Efendimiz’in bulaşıcı hastalıklarla mücadele ile ilgili bu çekirdek beyanlarının  açılımı tıp ilmi ve bu sahadaki uzman doktorların araştırma, tespit ve tecrübelerine emanettir. Zaten işi ehline, uzmanına sorarak ona göre hareket etmek Kur’an’ın hemen her hususta ortaya koyduğu temel bir hayat disiplinidir:  “Şayet bilmiyorsanız, bilenlere sorunuz.” (Nahl, 16/43; Enbiya, 21/7) Bu itibarla başta bulaşıcı ve salgın hastalıklar )contagious, epidemic ve pandemic) olmak üzere bütün hastalıklardan korunma ve tedavide o sahanın uzmanlarının beyan ve uygulamalarının esas alınması gerekir.

Doktorların tespitine göre hapşırma, öksürme, nefes alıp-verme gibi değişik yollarla hastalığa sebebiyet veren virüsler ortama yayılmakta, damlacık enfeksiyonlarına sebebiyet vermekte ve sağlam insanlara bulaşabilmektedir. Dolayısıyla salgın hastalıklardan korunmak için bahsedilen korunma yöntemlerinin yanında doktorların rehberlik ve tavsiyesiyle hastalıklara sebebiyet veren virüs vs.den ortamı dezenfekte eden ultraviyola ışın yayan lambalar da kullanılabilir. Sürekli gelişen ilim ve teknolojiyle daha kapsamlı ve detaylı koruma metodları da bulunabilir.

Peygamber Efendimiz hastalıklardan maddi olarak korunma yöntemlerinin yanında manevi boyutunun önemi üzerinde de çok ciddi durmuştur. Bu manevi korunma da dua ve yakarışlarla sebeplerin Yaratıcısı olan Allah’a  teveccüh etmektir. Zira ayette bildirildiği üzere: “Hasta olduğumda şifa veren O’dur.” (Şuara, 26/80) Yapılan tedavilere tesir gücü vermek ve şifayı ihsan etmek, Allah’ın elindedir. Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımıyla; ilâçlara tedavi özelliklerini veren ve tesiri yaratan, ancak  Şâfî-i Hakikî olan Allah’tır. (30. Lem’a, s. 413)

Manevi/metafizikî korunma dua

Peygamber Efendimiz hayatı hastalıklardan korunmanın metafizik boyutu olan dualarla örgülenmiştir.

Peygamber Efendimiz’in (Sallallahu aleyi ve sellem) hastalık ve her türlü bela ve musibetten  korunmak için okunabilecek duasıyla başlamak istiyoruz. Allah Resulü tarafından her türlü hastalık, bela ve musibete paratoner olarak sabah-akşam üçer kere okunması tavsiye edilen dua şu şekildedir: “Ne yerde, ne gökte adının anılmasıyla hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismiyle korunuyorum ki, O Semî’ ve Alîm ’dir.” (Ebu Davud, 5088; Tirmizi, 3388)

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaklaşımıyla hadisin mana ve muhtevası her türlü hastalık, bela ve musibeti içine alacak şekilde geneldir. Bu duayı sadece felç hastalığına indirgemek mana ve muhtevasını daraltmak anlamına gelir. (Prizma, 2/130) Zira hadiste yerden ve gökten gelecek bütün hastalıklar, bela ve musibetler ifade edilmektedir. Bu itibarla Allah Teâlâ hangi niyetle okunmuşsa ona göre kuluna şifa ve ihsan lütfedebilir.

Yine hastalık, bela ve musibetlerden korunma ile ilgili olarak peygamber Efendimizin sabah-akşam terk etmediği bir diğer dua da  şu şekildedir: “Allah’ım, önümden arkamdan, sağımdan-solumdan ve üstümden gelecek tehlikelerden beni koru. Yere batırılarak altımdan helâk edilmekten azametine sığınırım.” (Ebu Davud, 5074; İbn-i Mace, 3871)

Peygamber Efendimiz zikrettiğimiz bu genel korunma dualarının yanında bir beldeye girerken bulaşıcı hastalıklardan muhafaza için şu duayı da okuyordu: “Allahım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi hastalıklarından bizi koru. Allahım, bizi bu beldenin halkına sevdir! Bu beldenin sâlihlerini de bize sevdir. Allahım, burayı bizim için bereketli eyle.” (Taberani, Mu’cemu’l-evsat, 4755; Heysemi, Mecmau’z-zevaid, 17115)

Dua taşıma

Fıkıh alimlerine göre ayetleri, Allah’ın isimlerini, dua hadislerini teberrüken veya hastalık, bela ve musibetlerin defi için yazıp asmada bir mahzur yoktur. Sebeplere hakiki tesir gücü vermeden şifanın Allah’tan olduğuna inanılarak bu şekilde hareket etmenin dinin ruhuna uygun olmayan bir tarafı da söz konusu değildir. Nitekim, Hz. Aişe, Hz. Abdullah b. Amr b. As, Muhammed b. Sirin, Ebu Cafer Muhammed b. Ali, Said b. Müseyyeb gibi dini bize nakleden İslam büyükleri bunun caiz olduğunu söylemişlerdir. (İbn-i Abidin, 3/364; Fetâvây-ı Hindiye, 5/356; Nevevî, el-Mecmu, 9/56; Kuveyt Fıkıh Ansk. 13/26 )Ahmet b. Hanbel’in, bizzat kendi eliyle yazdığı da rivayet edilmektedir. (İbn-i Müflih, el-Adâbu’ş-Şeriyye, 2/456) Bu şekilde Allah’a ve Allah’ın isimlerine sığınılarak yapılan duaları asanların Yüce Mevla yardımcısı olur.

Mesela, Ayete’l-Kürsî ve Allah’ın Hafız, Hafîz gibi isimleri her türlü hastalık, bela ve musibetten korunma duasıyla birlikte yazılarak belli yerlere asılabilir.

Hastalıklardan gerek korunma ve gerekse de tedavisinde tıbbın ortaya koyduğu yöntem ve uygulamaların yanında dua gibi uygulanması çok kolay bir reçeteyi kullanmanın ne mahzuru olabilir.

Duanın insan psikolojisi üzerine müspet tesirleri de modern bilimlerin reddetmediği bir konudur.

Bir-kaç örnekle anlatmaya çalıştığımız üzere Peygamber Efendimizin hastalıklardan korunmak için ortaya koyduğu yol fiili ve kavli (sözlü) duanın birlikte yerine getirilmesidir.

Bir işin olması için gerekli sebeplere riayet etmek neticenin var edilmesi için fiili bir duadır.  Fiili duayı yaptıktan sonra gönül diliyle samimi ve yürekten o işin olmasını Allah’tan istemek ise sözlü duadır.  Fiili ve kavlî dua birbirini tamamlayan bir bütünün parçaları gibidir. (24. Mektup, 1.Zeyil) Bu itibarla coronavirus gibi pandemic hastalıklardan korunmak için doktorların tavsiyelerini yerine getirmek fiili dua, el açıp yürekten Allah’a yalvarmak ise sözlü duadır. Bu şekilde her iki duayı birlikte yaparak şifa talep etmek Peygamber Efendimiz’in metodudur.

Koordineli tedavi yollarının araştırılması 

Gaybın Son Habercisi Peygamber Efendimiz, ihtiyarlık hariç her hastalığın tedavi edileceğini bildirmektedir:“Birbirinize destek vererek tedavi yollarını bulmada kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından onun tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.” (Ebu Davud, 3855; Tirmizi, 2038; Buhari, 2225)

Hadisin ifadesine göre bir hastalık varsa, muhakkak tedavisi de vardır. Demek ki, en onulmaz gibi görünen hastalıkların da–tabiî Allah’ın tevfik ve inayetiyle–  bir gün tedavisi bulunacaktır. Nitekim tarihe baktığımızda binlerce, milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet veren veba, kolera, İspanyol virüsü, sars gibi belli bir dönem çaresi bulunamayan hastalıklar zamanla tedavi edilir hale gelmiştir. Coronavirus gibi bütün dünya insanının sağlığını tehdit eden pandemic hastalıklara da tedavi-Allah’ın yardımıyla-bulunacaktır.

Zikredilen hadisin Arapça metninde geçen تَدَاوَوْا   (tedavev) birden fazla insanın bir araya gelerek ortak bir iş yapmasını ifade etmektedir. Dolayısıyla küçük bir köy haline gelen dünyada insan sağlığı ile ilgilenen ilim dallarının el ele vererek çalışmasıyla onulmaz, çaresiz gibi görünen veya kabul edilen hastalıkların da tedavisi bulunacaktır.

Peygamber Efendimiz’in bu hadisi insan sağlığı ve tıp ilmi açısından çok önemli bir ufuk göstermekte ve insanlara hastalıkların tedavisini araştırmak konusunda ciddi bir moral ve motivasyon vermektedir. Tabii bunun için de ciddi fonların ayrılması, araştırma merkezlerinin kurulması ve araştırma yapacak ilim adamlarına gerekli imkanların hazırlanması gibi sebeplere de riayet edilmesi gerekir. (Sonsuz Nur, 1/176)

Netice itibariyle, coronavirus gibi salgın hastalıklardan korunma ve tedavide maddî-manevi yolları bir bütün olarak ele alıp ona göre hareket etmek Peygamber Efendimizin çizgisinde yaşama gayretidir.

Dr. Ergün Çapan

İslam’ın hastalıktan korunmaya bakışı ve duanın yeri

Kımız içmek caiz midir?

Kımız, laktik asit ve etil alkol fermentasyonu sonucu meydana gelen fermente bir süt ürünüdür. Kımız, genellikle kısrak sütünden yapılan hoş kokulu, ekşimsi, hafif köpüklü ve içerdiği laktik asitten ötürü serinletici özelliğe sahip bir süt içeceğidir. Kımız binlerce yıldır Türkler tarafından üretilmekte ve tüketilmektedir. Günümüzde ise daha ziyade Orta Asya ülkelerinde üretimi yapılmaktadır. Öyle ki, bu ülkelerde kımız üretimi gerçekleştirmeye yönelik büyük at çiftlikleri kurulmuştur. Fakat Avrupa’nın yanı sıra Çin ve Rusya gibi ülkeler de kımız üretimi gerçekleştirmektedirler. Bazı ülkelerde kısrak sütü bulmak zor olduğundan, su ve şeker katılarak inek sütünden de kımız üretimi gerçekleştirilmektedir.[1]

Kımız üretimi sırasında alkol fermentasyonu da olduğundan, kımız aynı zamanda alkol ihtiva eden bir içecektir. Mesela bir araştırmada incelenen on farklı kımızın % 1.10 ile % 1.75 oranında alkol içerdiği tespit edilmiştir.[2]

Kımızdaki alkol, kımız mayasında bulunan bakterilerin sütteki laktozu parçalamasıyla oluşur. Bu parçalama neticesinde alkolün yanında süt asidi ve karbondioksit de ortaya çıkar. Mikroorganizmaların faaliyet süresi arttıkça kımızdaki alkol miktarı da yükselir. Kımız ihtiva ettiği alkol oranına göre tatlı, orta sert ve sert şeklinde üç çeşite ayrılmıştır. Tatlı ve sert kımızlar % 1 ile % 1.5 oranında alkol içerirken, sert kımızlardaki alkol oranı % 3’e kadar çıkmaktadır. Dolayısıyla içilen kımızın şahısta hafif sarhoşluğa sebep olacağı belirtilmiştir.[3]

İslâm sarhoş edici bütün içkileri haram kıldığı için, diğer içkilere göre alkol oranı daha düşük de olsa, çok içildiğinde kişiyi sarhoş etme ihtimali olan kımız da caiz olmayacaktır. Her ne kadar düşük alkol oranına sahip olan kımızların insanı sarhoş etmeyeceği ileri sürülse de, İslâm’da şüpheli şeylerden uzak durmak önemli bir esas olduğundan, en azından şüpheli olan böyle bir içeceğin de terkedilmesi daha ihtiyatlı olacaktır.

[1] Ö. Kınık vd., “Kımız Üretimi ve Özellikleri Üzerine Bir Araştırma”, Gıda, 2000, 25 (5), s. 379.

[2] Ö. Kınık vd., “Kımız Üretimi ve Özellikleri Üzerine Bir Araştırma”, Gıda, 2000, 25 (5), s. 382.

[3] Hasan Yaygın, “Kımızın Nitelikleri ve Sağlıkla İlgili Özellikleri”, Gıda, 1991, 16 (2), s. 112.

Kefir ve Boza içmek caiz midir?

Daha önce de ifade edildiği üzere kefir ve bozanın az da olsa bir miktar alkol ihtiva ediyor olmaları, konuyla ilgili farklı hükümlerin ortaya konulmasına sebep olmuştur. Bazıları, bozada bulunan alkolün onun içilmesini haram kılacağını söyleseler de, konuyla ilgili görüş beyan eden ilahiyatçıların çoğunluğu bozanın hükmünü onun sarhoş edici vasfına bağlamış ve sarhoş edici olmadığı sürece onun içinde bulunan ve kendiliğinden oluşan az miktardaki alkolün bu içeceği haram kılmayacağını söylemişlerdir.

Konuyla ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değerlendirmesi şu şekildedir: “İslâm dininde sarhoşluk verecek derecede mayalanmamış içeceklerin içilmesi caiz; sarhoşluk verecek derecede mayalanmış içeceklerin içilmesi ise haramdır. Mayalanması kısa süren kefirin alkolsüz olup sarhoş etmediği, besleyici olduğu ve birçok hastalığın tedavisinde kullanıldığı uzmanlar tarafından açıklanmaktadır. Bu nitelikteki kefirin içilmesinde dinen bir sakınca yoktur.[1]

  1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi’nde konuyla ilgili tebliğ sunan Rıfat Oral da, marketlerde satılan boza ve kefirin içilmesinin caiz olduğunu ifade etmiş, ancak bunların son kullanım tarihlerinin iyi takip edilmesi ve açıldıktan sonra da çok bekletmeden tüketilmeleri gerektiğini söylemiştir. Çünkü bu iki durumda da, bunların içindeki alkol miktarı yükselmeye başlayacak ve belki de fark edilmeden bunlar sarhoş edici hâle geleceklerdir.[2]

Netice itibarıyla kefir ve bozanın sarhoş edici birer içki olmadığı ve eğlence maksadıyla da tüketilmediği için caiz olarak görülmesi gerekir. Bunlarda bulunan az miktardaki alkolün (dışarıdan ekstra alkol katılmadığı sürece) bir mahzuru yoktur. Çünkü gıdalarda kendiliğinden oluşan alkol, sarhoş edici miktara ulaşmadığı takdirde, bu gıdaları haram kılmaz. Nitekim birçok meyvede, ekmekte, yoğurtta da alkol bulunmakta ve hiç kimse bu gıdaların içinde bulunan alkol sebebiyle haram olacağını iddia etmemektedir.

Boza ve kefirin zamanla alkolleşmeye müsait birer içecek olmaları da onların içilmesini haram kılmayacaktır. Zira meyve suları da aynı potansiyele sahiptir. Onlar da sıcak ortamda bir süre bekletildiklerinde fermentasyona uğrar ve alkolleşirler. Bu açıdan önemli olan bir içeceğin içildiği andaki durumudur. Allah Resûlü’nün de (sallallâhu aleyhi ve sellem) hurma ve üzüm gibi meyvelerden yapılan nebizi duruma göre birkaç gün içmeye devam ettiğini ve onlarda meydana gelen değişiklikle birlikte onları döktürdüğü rivayet edilmiştir.

Bu itibarladır ki, boza ve kefir taze olup son kullanma tarihleri geçmediği sürece tüketilebilirler. Aynı şekilde bunların kapağı açıldığında da çok bekletmeden tüketilmeleri gerekir. Aksi taktirde bunlar alkolleşmeye maruz kalacaklardır ki, bu durumda onların içilmesi caiz olmayacaktır. Zira sarhoşluk şüphesi bulunan bir içecekten uzak durulmalıdır.

Bununla birlikte bazı âlimlerin özellikle bozaya karşı mesafeli durduğunu ve onun tüketilmesini hoş görmediklerini de belirtmek gerekir. Onların bu yaklaşımlarında bozanın keyif için içilmesinin yanı sıra alkolleşme ihtimalinin bulunması da etkili olmuştur. Dolayısıyla bozadan uzak durmanın da ihtiyat ve takvanın bir gereği olduğunu ifade etmek gerekir.

[1] http://kurul.diyanet.gov.tr/sorusor/konularagore.aspx?altkonu=156&konuindex=bc0c611; erişim tarihi: 23.01.2013.

[2] Rıfat Oral, “İstihlâk”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 131.

Boza nedir?

Darı, mısır, pirinç, buğday, yulaf ve çavdar gibi hububatın hazırlanması, ezilmesi, kabuklarından ayrılması, içine su katılarak pişirilmesi, pişen ürünün soğutulduktan sonra süzülmesi, ardından bunun hafif bir şekilde mayalandırılması ve sonra da şeker eklenmesiyle hazırlanan beyaz/gri renkte, koyu kıvamda, tatlı ve hafif ekşimsi bir lezzette olan içeceğe boza denir. Kelimenin aslı Farsça’da darı anlamında kullanılan “buze” lafzından gelmektedir. Bozanın tarihinin binlerce yıl önceye gittiği ifade edilmektedir. [1]

Ülkesine göre bozanın üretiminde farklı hububat türleri kullanılsa da Türkiye’deki bozaların imalâtında daha çok darı kullanılmaktadır. Bozaya şeker katılmasının maksadı, fermentasyonu hızlandırmaktır. Bir kilo bozaya yaklaşık olarak 150-200 g. şeker eklenir. Şekerli ham bozaya maya olarak, daha önce üretilen başka bir boza katılır. Şekerli bozanın her 16-17 kg.’ı için takriben 300-500 g. maya kullanılmaktadır. 16-25 derecelik bir ortama bırakılan bozanın fermentasyon süresi ise bir günü bulmaktadır. Kefir’de olduğu gibi bozanın fermentasyon sürecinde de laktik asit ve alkol oluşmaktadır. Çünkü bozada bulunan bakteri ve mayalar sayesinde hem asit hem de alkol fermentasyonu meydana gelmektedir. Bozada, asit fermentasyonu neticesinde % 0,35-0,46 asit oluşmaktadır. Bozaya ekşilik tadını veren madde de onun içinde yer alan laktik asittir. Bozanın ferehlatıcı etkisi ise, içinde yer alan ve kısmen erimiş hâlde bulunan karbondioksit maddesinden kaynaklanmaktadır. [2]

Bozada bulunan alkol miktarı, fermentasyon süresine göre değişmektedir. Öyle ki, bazı ülkelerde imal edilen bozaların alkol miktarları % 1’den başlamak üzere % 6’lara kadar çıkmaktadır. Ülkemizde yapılan bozalarda bulunan alkol miktarı ise genel itibarıyla % 1’in altındadır. Mesela İzmir piyasasından temin edilen 9 farklı bozanın kimyasal analiz sonuçlarına göre bu bozaların içerdiği alkol miktarları sırasıyla % 0,03, % 0,04, % 0,05, % 0,06, % 0,07, % 0,08, % 0,12, % 0,13, % 0,35, % 0,39 şeklindedir. Yapılan başka bir araştırmaya göre ise ülkemiz bozalarında alkol miktarı çok az miktarda veya % 0,6 civarındadır. Aynı şekilde Türkiye’deki bozalarda bulunan alkol miktarının % 0,1-0,5 arasında olduğu da konuyla ilgili verilen bilgiler arasındadır. TSE bozada maksimum % 2 alkol bulunmasına izin vermektedir.[3]

Boza Selçuklu ve Osmanlı Devleti’nde de içilen bir içecek olmuştur. Öyle ki, Evliya Çelebi Seyehatname’sinde, 17. Yüzyılda İstanbul da 300 Edirnede ise 97 adet bozahanenin bulunduğunu belirtmiştir. Boza daha çok kışın üretilen ve içilen bir içecektir. Çünkü yaz aylarında bozada bulunan mikroorganizmalar alkol miktarını arttırmakta ve böylece bozanın tadı da bozulmaktadır. Bozadaki alkolleşmenin yükselmesi onun köpürmesinden ve kokusundan da anlaşılabilir. Boza yapısı itibarıyla birçok besin öğesi ihtiva etmektedir. Onun bu özelliği sebebiyledir ki, ona “sıvı ekmek” adını verenler de olmuştur. [4]

[1] Selma Birer, “Boza Yapımı ve Özellikleri”, Gıda Teknolojileri Dergisi, Eylül-Ekim 1987, s. 341-343; Kemal Sümbül, “Fermente Gıdalar ve Alkol”, Sızıntı Dergisi, Mart 1998, sayı: 230; Ufuk Yücel, Ergün Köse, “İzmir’de Üretilen Bozaların Kimyasal Bileşimi Üzerine Bir Araştırma”, Gıda Teknolojileri Dergisi, 2002, 27 (5), s. 395-398.

[2] Selma Birer, “Boza Yapımı ve Özellikleri”, Gıda Teknolojileri Dergisi, Eylül-Ekim 1987, s. 341-343; Harun Şimşek, Alkollü Yiyecek ve İçecekler, s. 110-111; Adem Elgün, “Alkollü İçkiler ve Gıdalarda Alkol”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 140.

[3] Ufuk Yücel, Ergün Köse, “İzmir’de Üretilen Bozaların Kimyasal Bileşimi Üzerine Bir Araştırma”, Gıda Teknolojileri Dergisi, 2002, 27 (5), s. 395-398; Rıfat Oral, “İstihlâk”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 131; Harun Şimşek, Alkollü Yiyecek ve İçecekler, s. 110-111.

[4] Selma Birer, “Boza Yapımı ve Özellikleri”, Gıda Teknolojileri Dergisi, Eylül-Ekim 1987, s. 341-343; Harun Şimşek, Alkollü Yiyecek ve İçecekler, s. 110-111; Adem Elgün, “Alkollü İçkiler ve Gıdalarda Alkol”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 140.

Kefir nedir?

Kefir, inek, koyun ve keçi gibi hayvanların sütünden yapılan ekşi ve köpüklü bir çeşit fermente içecektir. Sütteki laktozun (süt şekerinin) süt asiti bakterileri ile kefir mayaları tarafından parçalanması neticesinde meydana gelmektedir. Fermentasyon sırasında oluşan temel ürünler ise, laktik asit, CO2 ve alkoldür. Çok eski yıllardan beri kullanılan bir içecek olduğu bilinen kefir, sindirimi kolay, serinletici ve işhat açısı bir içecektir. Beyazımsı renkte, bezelye ya da fındık büyüklüğünde olan ve karnıbaharı andırır bir görüntüye sahip olan kefir taneleri, kefir yapımında kültür olarak kullanılmaktadır. Süt içerisinde fermentasyon olayını gerçekleştiren mikroorganizmalar da kefir taneleri içerisinde yer almaktadır.[1]

Kefirin oluşum sürecinde laktik aist ve alkol fermentasyonu birlikte gerçekleştiği için, kefir bileşiminde yaklaşım olarak % 0,5-1 arasında etil alkol ve % 0,7 kadar da asit bulunmaktadır. Geleneksel Orta Asya’da yapılan kefirlerdeki alkol oranı bu şekilde olsa da, gıda firmalarının ürettiği ve marketlerde satılan kefir ürünlerinde alkol miktarı daha da düşmekte ve bu oran % 0,1 ile % 0, 5 arasında değişmektedir. Kefir ihtiva ettiği şeker miktarına göre tatlı, orta sert ve sert gibi isimler almakta ve bunların her birisinde alkol miktarı da değişmektedir. Fakat kefir serin ortamda muhafaza edilmez ve uzun süre bekletilirse alkol miktarı % 2’yi bile geçmektedir. [2]

Kefir sindirim sistemi açısından faydalı olan maya ve bakterilerin yanı sıra, onarım ve tedavi fonksiyonları ile vücuda faydalı olan vitamin, mineral (kalsiyum, magnezyum, fosfor) ve temel aminoasitleri de ihtiva etmektedir. Kefir, bağırsak rahatsızlıklarının hafifletilmesinde ve midede gaz toplanmasının azaltılmasında yardımcı olduğu gibi, bağışıklık ve sinir sisteminin güçlenmesinde, mikrobik enfeksiyonlara karşı direnci arttırmada, kronik yorgunluğu gidermede, stresi azaltmada, kanı temizlemede, yüksek kolestrolün kontrolünde ve kalb-damar rahatsızlıklarından korunmada da önemli rol oynamaktadır. [3]

[1] Erol Ergüllü, Mustafa Üçüncü, “Kefir Mikroflorası Üzerinde Araştırma”, Gıda Teknolojileri Dergisi, Şubat 1983, s. 3; Harun Şimşek, Alkol İçeren Yiyecek ve İçecekler, s. 112.

[2] Erol Ergüllü, Mustafa Üçüncü, “Kefir Mikroflorası Üzerinde Araştırma”, Gıda Teknolojileri Dergisi, Şubat 1983, s. 3; Adem Elgün, “Alkollü İçkiler ve Gıdalarda Alkol”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 140; Kemal Sümbül, “Fermente Gıdalar ve Alkol”, Sızıntı Dergisi, Mart 1998, sayı: 230.

[3] Durmuş Sert, Talha Demirci, Nihat Akın, “Probiyotik Süt Ürünü Kefir: Besinsel ve Terapötik Özellikleri”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 170.

İçkinin faydası var mıdır?

Âyet-i kerimede, “İçki ve kumar da hem büyük günah, hem de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları faydalarından daha çoktur.”[1] buyrulmuş ve içkinin bazı cüzî faydaları bulunduğu ifade edilmiştir. Müfessirler içkideki menfaatin, onu içen kimsenin neşve ve lezzet duyması, yemekleri hazmettirmesi, içki içmenin kişiyi cesaretlendirmesi ve onun ticaretini yapan kimsenin para kazanması gibi hususlar olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca, وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ ifadesinden anlaşılmaktadır ki, içki ve kumarda mevcut olan faydalar umumî olmayıp, hem az ve cüzîdir, hem de sadece bazı fertler itibarıyladır. Onun faydalarının haram kılınmadan öncesine, büyük günahın ise haram kılındıktan sonrasına ait olduğu da ifade edilmiştir.[2]

Bu âyetle ilgili Elmalılı da şu kuşatıcı yorumu yapmıştır: “İçkinin, menfeatleri hakikî ve sağlam menfaat değildir. Onun neşveleri humara inkılâb eder. O arızî şecaat, sebeb-i felâket olur ve o muvakkat kuvvet-i tabiat, sıhhati berbad eder. Kazanılan malın hayrı olmaz. Bir kâr, yüz ziyan getirir. Mübtelâ olanlar yakalarını zor kurtarırlar. Hâsılı neş’e ve lezzetleri ferdî ve muvakkat olduğu hâlde zararları, mefsedetleri hem ferdî ve içtimaîdir, hem bedenî ve hem ahlâkîdir. Emraz-ı sâriye gibi umuma sâridir. Cezasını önünde çekmeyenler sonunda çekerler. Hayal edilen cüz’î bir kâr için, muhakkak ve küllî bir ziyana düşmek de kâr-ı akıl değildir. Def-i mazarrat celb-i menfeatten mukaddemdir.”[3]

[1] el-Bakara 2/219.

[2] Bkz. Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân, 6/286; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/766.

[3] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/766.

İçkinin ne tür zararları vardır?

Alkolün nefse, mala, akla, dine, aileye ve topluma verdiği zararlarla ilgili bu güne kadar birçok makale ve kitap çalışması yapılmıştır. Biz alkolün akla, vücuda, insan psikolojisine, ahlâka, aileye ve topluma verdiği zararlar hakkında tafslilatlı açıklamayı ilgili çalışmalara havale ederek, burada konunun kısa bir özetini vermekle iktifa edeceğiz.

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz asırlar önce cevâmiu’l-kelim beyanlarıyla içkinin insanlık için nasıl korkunç bir tehlike olduğunu ortaya koymuştur. Onun, Ebu’d-Derda’ya şu tavsiyede bulunduğunu görüyoruz: “Sakın içki içme! Çünkü o bütün şerlerin anahtarıdır.”[1] Keza Hz. Peygamber içkiyle ilgili “İçki kötülüklerin anasıdır.”[2] buyurmak suretiyle, birçok problem ve kötülüğün temelinde içkinin yer aldığına işaret etmiştir. Çünkü kendisi büyük bir günah olan içki, aynı zamanda birçok günahın da işlenmesine öncülük yapmaktadır. Aynı şekilde içkinin hükmünü soran ve onun bir tedavi şekli olduğunu ifade eden sahabiye Hz. Peygamber’in cevabı şu olmuştur: “Hayır o bir tedavi değil, bilakis derdin ta kendisidir.”[3]

Aslında Kur’ân-ı Kerim, ifadeleriyle, içkinin günah ve zararlarının faydasından çok daha fazla olduğunu bildirerek, akıl sahiplerini onu terk etmeye davet etmiştir. Yine içkinin kesin olarak haram kılındığı âyet-i kerimede o, “rics” olarak vasıflanarak, maddî ve manevî açıdan nasıl pis ve zararlı bir madde olduğuna dikkat çekilmiştir. Bir sonraki âyet-i kerimede ise, “Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?”[4] ifadeleriyle, içki yoluyla Şeytan’ın insanları nasıl tuzağa düşürdüğü anlatılmıştır. Demek ki içki, hem insanlar arasındaki kardeşlik ve dayanışma duygusunu yok ederek onlar arasında düşmanlık ve kine sebep olmakta hem de insanları Allah’a ibadet etmekten alıkoymaktadır.

Buna göre Kur’ân ve Sünnet mutlak olarak içkiyi haram kılmakla kalmamış, aynı zamanda onun insanlık için ne kadar zararlı bir madde olduğunu da ortaya koymuştur. Görüldüğü gibi, günümüzde yürütülen ilmî çalışmalar içkinin zararlarıyla ilgili bize hiçbir şey söylemese bile, âyet ve hadislerin konuyla ilgili ifadeleri onun insanlık için nasıl zararlı bir madde olduğunu anlamaya kâfidir.

Günümüzde içki ve uyuşturucuların verdiği zararların nasıl ciddî boyutlara ulaştığını, yapılan istatistikler de açıkça göstermektedir. Yeşilay raporuna göre, ülkemizde işlenen genel suçların % 66’sı, trafik kazalarının % 61’i,[5]cinayetlerin % 85’i, boşanmaların % 80’i, akıl hastalıklarının % 50’si alkol ve uyuşturucu kullanmaktan kaynaklanmaktadır. Ayrıca alkol kullanmaktan kaynaklanan intihar vakaları, alkol almayanlara nisbeten % 58 daha fazladır.[6]

Toplumda birçok suçun işlenmesinin temelinde de alkol ve uyuşturucunun yer aldığı görülmektedir. Dünya Sağlık Teşkilâtı’nın Türkiye’nin de dâhil olduğu otuz ülkeyi kapsayan son araştırma raporlarına göre cinayetlerin % 85’i (bu cinayetlerin % 60-70’i aile içinde işlenmektedir), tecavüzlerin % 50’si, şiddet olaylarının % 50’si, eşlerini dövenlerin % 70’i, işe gitmeyenlerin % 60’ı ve akıl hastalıklarının da % 40-50’si alkolden kaynaklanmaktadır. Yine Dünya Sağlık Örgütü, her yıl 2.5 milyon insanın alkol ve alkolün neden olduğu sebeplerden dolayı hayatını kaybettiğini ve dünyada yaşanan ölümlerin % 4’ünün sebebinin alkol olduğunu açıklamıştır. [7]

Hiç şüphesiz içki ilk ve en büyük tahribatı akılda yapmaktadır.[8] Zira içki, aklın fonksiyonunu yerine getirmesini engellemekte, düşünme kabiliyetini zayıflatmakta, zihin faaliyetini ve dikkati yavaşlatmakta, isabetli karar vermeyi engellemekte, edep hissini azaltmakta, insanın şuurlu davranışlar sergilemesinin önüne geçmekte ve adeta onu ne yaptığını bilmez bir varlık hâline getirmektedir. Allah’ın ihsan ettiği aklı gereği gibi kullanamayan bir kimse ise kendisine düşen sorumlulukları yerine getiremeyecek ve hatta istemeden başkalarına zarar verebilecektir. Yukarıda verilen istatistikler de bunu göstermektedir.

Diğer taraftan içkinin pek çok hastalığa sebep olduğu da günümüz tıbbı tarafından açıkça ortaya konulmuştur. İçki, öncelikli olarak karaciğeri tahrip ederek, onun yağlanmasına ve büyümesine sebep olmakta ve neticede siroz hastalığı baş göstermektedir. Aynı şekilde aşırı içki tüketimi mide, sinir sistemi, akciğer, pankreas, bağırsak ve böbrek gibi organlarda hasarlar oluşmasına, kalb atışlarının ritminin bozulmasına, kısırlığa, tansiyon yükselmesine ve uyku bozukluklarına sebep olmakta ve kanser riskini de arttırmaktadır. Sadece Almanya’da her yıl yaklaşık 50.000 insanın bir şekilde alkolün neden olduğu problemlerden dolayı hayatını kaybettiği ifade edilmektedir.[9] Diğer yandan alkolik bir kadının özürlü bir çocuğa sahip olma riski % 35 daha fazladır. Ayrıca ana rahmindeyken alkole maruz kalan bir çocuğun zihnî ve bedenî gelişmesi daha yavaş olmakta ve onda ilerleyen yaşlarda davranış bozuklukları baş göstermektedir. Hamilelikte alkol kullanımı erken doğum ve ölü doğum ihtimallerini de arttırmaktadır. Görünen o ki, alkolün zararı sadece kişiye münhasır kalmamakta o, gelecek nesilleri de tehdit etmektedir.[10]

İçki tüketimi, aile ve toplum yapısında da onulmaz yaraların açılmasına sebep olmaktadır. Açıkçası alkolik anne veya babanın bulunduğu bir ailede, huzur ve mutluluğun bulunması çok zor bir ihtimaldir. Çünkü genel itibarıyla alkolik bir insan kendisini tembellik ve miskinliğe alıştıracak, iş hayatında başarısız olacak ve parasını, enerjisini, vaktini ve sıhhatini alkole sarfedeceğinden ailesine karşı sorumluluklarını da yerine getiremeyecektir. Sarhoş olduğu durumlarda ne yaptığını bilmeyeceğinden onun aile fertlerine karşı acımasız ve zalimce davranması ise kaçınılmaz olacaktır. [11]

Ayet-i kerimenin ifadesiyle içki, insanlar arasında kin ve düşmanlıkların ortaya çıkmasına sebep olacağından, toplum hayatı için de o, tam anlamıyla bir düşmandır. İktisadî açıdan da içki tüketiminin zararları ortadadır. Çünkü o, millî servetin önemli bir kısmının heder olmasına sebep olmaktadır. Alkolün sebep olduğu hastalıklardan kurtulma adına ciddî paraların harcandığı da unutulmamalıdır.

İçki ve uyuşturucunun en büyük zararlarından biri de bunların kısa zamanda bağımlılığa dönüşmeleri ve sonrasında bunlardan kurtulmanın çok zor olmasıdır. Diğer yandan bunları kullanan insanlar zamanla aldıkları alkol miktarını arttırmakta ve bu da insanın helaka doğru gidişini hızlandırmaktadır.

[1] İbn Mâce, “Eşribe”, 1.

[2] İbn Ebi Şeybe, Musannef, 5/97; Dârekutnî, Sünen, 4/247; Nesâî, “Eşribe”, 44.

[3] Ebû Dâvud, “Tıbb”, 11.

[4] el-Mâide 5/90-91.

[5] Kanının bir litresinde bir gram alkol olan bir şoförün, alkolsüz bir şoföre göre 6 misli, bir buçuk gram alkol bulunanın 24 ve 2 gram alkol bulunanın da alkol bulunmayan bir şöfore göre 60 misli daha çok kaza yapma ihtimali olduğu ifade edilmiştir. (Ömer Kılıç, İslâmî ve Tıbbî Açıdan Alkol, s. 195)

[6] Şuayip Özdemir, “Alkol ve Uyuşturucunun Zararları…”, Diyanet İlmi Dergisi, 2004, sayı: 4, s. 104.

[7] Musa Tosun, “İçki”, DİA, 21/463; Harun Şimşek, Alkollü Yiyecek ve İçecekler, s. 20; Adem Elgün, “Alkollü İçkiler ve Gıdalarda Alkol”, 1. Ulusal Helâl ve Sağlıklı Gıda Kongresi, s. 133.

[8] Prof. Dr. Gustav Schimert, yetişkin bir insanın her sarhoş oluşunda, beynindeki 7 milyon hücrenin tamamen zarar gördüğünü ifade etmiştir. (Harun Şimşek, Alkollü Yiyecek ve İçecekler, s. 11)

[9] Almanya’da kişi başına yıllık tüketilen alkol miktarı yaklaşık 150 litredir. Rusya, Ukrayna, Macaristan, Romanya, Portekiz, Fransa, İngiltere gibi ülkelerde ise bu oran daha da artmaktadır. Ülkemizde ise bu oran 20 litre civarındadır. (Harun Şimşek, Alkollü Yiyecek ve İçecekler, s. 22)

[10] Ömer Kılıç, İslâmî ve Tıbbî Açıdan Alkol, s. 110-111; Musa Tosun, “İçki (Tıp Açısından İçki)”, DİA, 21/463; Harun Şimşek, Alkol İçeren Yiyecek ve İçecekler, s. 18.

[11] Bkz. Ömer Kılıç, İslâmî ve Tıbbî Açıdan Alkol, s. 160.

İçkiden tedavi amacıyla faydalanılabilir mi?

Asr-ı saadette bazı kimseler Peygamber Efendimiz’e gelerek içkiyi tedavi maksadıyla kullanıp kullanamayacaklarını sorduklarında, Efendimiz bunu reddetmiş ve içkinin bir şifa olmayacağını ifade buyurmuştur.

Mesela Süveyd b. Târık isimli sahabi, Allah Resûlü’ne gelerek içkinin hükmünü sorduğunda, Allah Resûlü onu içki içmekten nehyetmiştir. Sahabi sorusunu tekrarlamış ancak yine aynı cevabı almıştır. Sahabinin, içkinin bir tedavi çeşiti olduğunu söylemesi üzerine ise Allah Resûlü’nün cavabı şu şekilde olmuştur: “Hayır o bir tedavi değil, bilakis derdin ta kendisidir.”[1]

Öte yandan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), şu hadis-i şeriflerinde de kesin olarak haramla tedavi olmayı yasaklamıştır: “Şüphesiz ki Allah, her dert için bir deva yaratmıştır. O halde tedavi olunuz. Fakat haram şeylerle tedavi olmayınız.”[2]

[1] Ebû Dâvud, “Tıbb”, 11.

[2] Ebû Dâvud, “Tıbb”, 11.

Günümüzde üretilen içkilerin hükmü nedir?

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı rivayetlerle ve muhtelif senetlerle gelen pekçok sahih hadislerinde şüpheye mahal bırakmayacak şekilde her sarhoşluk veren içkinin haram olduğunu ifade etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de katî olarak haram kılınan hamr, lügatte sarhoş edici hâle gelmiş çiğ üzüm suyu mânâsına gelse de, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her sarhoş edici içkinin hamr olduğunu ifade ederek, hamr’ın şer’î mânâsının sarhoş edici bütün içkiler olduğunu ifade buyurmuştur. Allah Resûlü’nün tefsirinin üstünde başka bir tefsir olamayacağına göre, önemli olan onun hamr’ı nasıl tefsir ettiğidir. Bu açıdan sarhoşluk veren bütün içkilerin bizzat Kur’ân âyetiyle haram kılındığını söylemek mümküdür.

Esasen hamr’ın gizlemek, saklamak ve örtmek mânâlarına gelmesi ve şaraba insana sarhoşluk vererek aklı örttüğü için hamr isminin verilmesi de,[1] yukarıdaki mânâyı güçlendirmektedir. Zira fıkıh üsulünde sabittir ki, hükmün müştaka ta’liki, me’haz-i iştikakın illiyyetini iktiza eder. Yani haramlık hükmü, hamr’a taalluk ettiğine ve hamr da gizlemek, örtmek mânâlarına geldiğine göre, aklı perdeleyen diğer içecekler de aynı hükme tâbi olmalıdır. Diğer bir ifadeyle her ne kadar hamr lügavî/hususî mânâsı itibarıyla mayalanmış yaş üzüm suyunun adı olsa da, onun şer’î/umumî mânâsının bütün içkileri ihtiva etmesine bir mâni yoktur. Kaldı ki, hamr’ın umumî mânâsı itibarıyla sarhoş edici bütün içkiler için kullanıldığı ve hatta onun umum içkiler için kullanılmasının daha sahih olduğu Firuzâbâdî, Zebidî ve İbn Manzur gibi dil üstadları tarafından da ifade edilmiştir.[2]

Hamr’ın yaş üzüm suyundan yapılan şarap mânâsına geldiği kabul edilse bile, konuyla ilgili yürütülecek kıyas delili gereği, sarhoş edici diğer içkilerin de haram olduğu anlaşılacaktır. Çünkü cumhur-ı fukaha şarabın haram kılınmasının illeti olarak iskâr (sarhoş edicilik) vasfını göstermişlerdir.[3] Buna göre şarapla aynı illete sahip diğer içkilerin de haram olması gerekir ve bunların da haramlığı âyetle sabit olmuş olur. Çünkü usulcülerin ifadesiyle kıyas müsbit değil muzhirdir. Yani kıyasla yeni bir hüküm ortaya konulmuş olmaz. Bilakis nassın hükmü altına giren fertler tespit edilmiş olur. Burada içkinin illetinin, kişinin sarhoş olması gibi değişken ve subjektif bir ölçüye değil de, objektif ve zâhir bir ölçü olan iskâr vasfına bağlanması, insanları içkiden uzak tutma açısından önemli bir tespittir. [4]

Bir de Kur’ân-ı Kerim’de hamr’ın haram kılınmasının hikmeti/illeti şu ifadelerle açıklanmıştır: “Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.”[5] Hiç şüphesiz söz konusu gerekçeler sadece şaraba münhasır değildir. Şeytanın insanların arasına kin ve düşmanlık sokması veya insanları zikir ve ibadetten alıkoyması yönüyle diğer sarhoş edici içkilerin de, şaraptan bir farkı yoktur.

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin içkiyle ilgili şu yorumları da mevzumuza ışık tutması açısından oldukça önemlidir: “İslâm şeriatı ki, o, ümmet siyaseti, sedd-i zerâi’ ve tahrif kapısını tamamen kapatma konularında en son noktaya ulaşmıştır. İçkinin azının çoğuna davetiye çıkardığını görmüş, içkinin bizzat kendisinin haram kılınmadan, doğabilecek mefsedetleri yasaklamakla yetinmenin bir anlam ifade etmeyeceğini anlamış ve içkiye karşı kesin bir tavır koymuştur. Mefsedetlere götürecek yollardan bir kısmı hakkında ruhsat kapısının aralanması hâlinde dinî siyasetin başarısız olacağını çok iyi bilen İslâm şeriatı, konuyla ilgili yasak hükmünü bütün içki türlerine yönelik olarak ve azını da çoğu gibi mahkûm ederek indirmiştir…

İçkinin haram olması için, onun üzümden yapılmasının şart kılınmasının bir anlamı yoktur. Haramlık hükmünde etkili olan şey, onun aklı izale etmesi ve azının çoğuna götürmesidir. Şu hâlde hamr denilince onunla her türlü içkinin kastedildiği açıktır. Dolayısıyla hiçbir kimsenin çıkarak, üzüm dışında kalan nesnelerden yapılan içkileri helâl sayması ve sarhoşluk vermeyecek kadarını kullanmasını caiz görmesi mümkün değildir… Bilindiği gibi insanlar içkiye düşkündürler, onu içmek için çeşitli bahaneler bulurlar, yollar ararlar. Bu durumda maslahatın tamamlanabilmesi için, onun her halükarda yasaklanması ve böylece hiçbir mazeret kapısının açık bırakılmaması gerekir.”[6]

Günümüzde içki üretimine yönelik büyük bir endüstri sahası kurulmuştur. İçki fabrikalarında çeşit çeşit içkiler üretilmektedir. Hatta şarabın alkol oranı en fazla % 15’e çıkmasına mukabil, günümüzde damıtma tekniğiyle içindeki alkol oranı % 50-60’lara varan içkiler üretilmektedir. Bu durumda şarabın haram görülerek, viski, konyak, cin gibi alkol oranı çok daha yüksek olan ve insanı çok daha hızlı sarhoş eden içkilerin helâl görülmesi mümkün değildir. Alkol oranı şaraptan daha düşük içkiler üretilse bile, sarhoş edici olduktan sonra Allah Resûlü’nün ifadeleriyle bunların tamamı haramdır. Dinde ihtiyatın gereği de budur.

İçkilerin sarhoşluk vermesinin asıl sebebi, ihtiva ettikleri etil alkoldür. Bu yüzden hangi çeşit içki olursa olsun, hepsindeki sarhoşluk maddesi aynıdır. Diğer bir ifadeyle şarabın haram kılınmasını gerektiren madde olan etil alkol; hurma, mısır, buğday gibi diğer gıdalardan elde edilen içkilerde de mevcuttur. Şu halde bunların hepsinin aynı hükme tabi olması ve tamamına haramlık hükmünün verilmesi gerekir

[1] Hz. Peygamber de (s.a.s), hamrı tarif ederken şöyle buyurmuştur: “Hamr, aklı örten şeydir.” (Buharî, “Tefsir”, 108)

[2] Fîruzâbâdî, el-Kâmusu’l-muhît, 1/495; Zebdidî, Tâcu’l-arûs, 11/210.

[3] İçkilerin sarhoşluk vermesinin asıl sebebi, ihtiva ettikleri etil alkoldür. Bu yüzden hangi çeşit içki olursa olsun, hepsindeki sarhoşluk maddesi aynıdır. Diğer bir ifadeyle şarabın haram kılınmasını gerektiren madde olan etil alkol; hurma, mısır, buğday gibi diğer gıdalardan elde edilen içkilerde de mevcuttur. Şu halde bunların hepsinin aynı hükme tabi olması, içkinin haram kılınması arkasındaki temel geyenin bir gereğidir.

[4] Mustafa Baktır,“İçki”, DİA, 21/460.

[5] el-Mâide 5/91.

[6] Dihlevî, İslâm Düşünce Rehberi, 2/471-472.

Nebiz ne demektir ve hanefi mezhebine göre hükmü nedir?

Pek çok hadis-i şerifte ve fıkıh kitaplarında yer alan nebiz kelimesi, daha çok hurma ve kuru üzümün suya atılması ve sonra da bunun ateşte kaynatılmasıyla elde edilen içecekler için kullanılmış ve hem sarhoş edici hem de sarhoşluk vermeyen içecekleri içine almıştır. Zaten bu şekilde elde dilen bir içecek ilk yapıldığı anda sarhoşluk vermeyecek fakat bir süre bekletildiğinde yavaş yavaş alkolleşmeye başlayacaktır.

İbn Teymiye’nin şu açıklamaları da bunu desteklemektedir: “Ulemadan bazıları, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) içmeye ruhsat verdiği ve sahabenin de içtiği nebizin sarhoşluk veren nebiz olduğunu zannetmişlerdir. Hâlbuki vakıa bunun tersinedir. Bilakis Allah Resûlü ve sahabe-i kiram kuru üzüm ve hurma gibi bir gıdayı suya atıyorlar ve bunlar da suyun içine tatlılığını bırakıyordu. Onlar tahammur edinceye (alkolleşinceye) kadar bunu içiyorlar, tahammur ettiğinde ise bu nebizleri içmiyorlardı.”[1]

Suyun içine bırakılan kuru üzüm ve hurmadan iki şekilde içecek/içki yapılmaktadır: Brincisi bunları ateşte pişirerek diğeri de ateşe koymadan. İlkine, nebizü’t-temr ve nebizü’z-zebib denirken, diğerine de, naki’ü’z-zebib ve naki’ü’t-temr denmiştir.

Nebiz kelimesi genellikle kuru üzüm ve hurma için kullanılmış olsa da, suya atıldıktan sonra ateşte kaynatılması suretiyle diğer meyve ve yiyeceklerden de nebiz elde etmek mümkündür. Buradan da anlaşılacağı üzere nebiz, genel itibarıyla içki için değil, hoşaf veya şıra olarak tüketilmek üzere elde edilen bir içecektir. Fakat özellikle sıcak havada bekletilen nebizin bir süre sonra sarhoş edici olacacağı da unutulmamalıdır. Bununla birlikte, nebizin doğrudan içki olarak yapılması da mümkündür.

Hanefi mezhebine göre nebizin hükmü nedir?

Hanefiler, hurma ve kuru üzümden yapılan nebizin mayalanmış ve keskinleşmiş olsa bile içilmesini helâl görmüşlerdir. Aynı şekilde Hanefilere göre ister keskinleşmiş olsun ister olmasın hurma ve kuru üzüm suyunun karıştırılarak azca pişirilmiş hâli de helâldir. Buna halitan denir. Hanefilerin helâl gördükleri bir diğer içecek de, bal, incir, buğday, arpa ve darı gibi yiyeceklerden yapılan nebizdir. Yukarıda geçtiği üzere, Hanefî mezhebine göre kaynayarak üçte ikisi giden üzüm suyu da (müselles) helâldir.[1]

Zira Ammar b. Yâsir, Hz. Ömer’in onu yemeği tatlandırmak için kullandığını ve bu sebeple kendisinin de onu içmeye devam edeceğini söylemiştir. Diğer yandan Hz. Ömer onunla ilgili şöyle demiştir: “Şeytanın nasibi gidene kadar içeceklerinizi pişiriniz (kaynatınız). Hiç şüphesiz içeceğin üçte ikisi şeytanın, üçte biri de sizin nasibinizdir.”[2] Ayrıca müsellesin azının helâl olmasıyla ilgili olarak, onun katı olduğu için azını içmenin fesada sebep olmayacağı ve şarabın hilafına onun azını içmenin çoğunu içmeye davet etmeyeceği söylenmiştir.[3]

Ebû Hanife ve Ebû Yusuf’un bu içkilerin sarhoş etmeyen miktarının helâl olduğu konusundaki en önemli delilleri şu hadis-i şeriftir: “Hamrın bizatihi kendisi, diğer içeceklerin ise sarhoş edici miktarı haram kılınmıştır.”[4]

Hanefiler, yukarıda azının da çoğunun da haram olduğunu belirttikleri dört çeşitin dışındaki nebizlerin helâl olmasını iki şarta bağlamışlardır: Buna göre bir, bunlar zevk ve eğlence kastıyla içilmemeli bilakis güç ve kuvvet kazanma kastıyla içilmeli; ikincisi de bunları içen kimse zann-ı galiple sarhoş olmayacağından emin olmalıdır. Bu içecekler oyun ve eğlence kastıyla içildiklerinde haram olacağı gibi, onları içen kimse zann-ı galiple sarhoş olacağını bilirse yine bunların içilmesi haram olur. Eğer kişi sarhoş edecek derecede bunları içerse kendisine had cezası uygulanır.[5]

Hanefî mezhebiyle ilgili bu hükümler İmam Âzam ve Ebû Yusuf’a aittir. İmam Muhammed ise, içkinin hangi maddeden yapıldığına bakmadan, sarhoş edici bütün içkilerin haram olduğunu söylemiştir. Yani ona göre üzüm, kuru üzüm ve hurmanın yanı sıra, bal, incir, buğday, arpa ve mısır gibi daha başka yiyecek ve içeceklerden elde edilen içkilerin de azı ve çoğu haramdır. İmam Muhammed’in bu hükmünün dayanağı, “Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve her sarhoş edici haramdır.”[6], “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.”[7] hadisleriyle kıyas delilidir.

Daha sonra gelen Hanefî fukahası, insanlar arasında fesadın yayıldığını, bu içeceklerin ibadet ve taate kuvvet vermesi maksadıyla içilmediğini bilakis fâsıkların bir araya gelerek bunları eğlence ve sarhoş olmak kastıyla içtiklerini gerekçe göstererek fetvanın İmam Muhammed’in görüşüne göre verildiğini ve böylece insanların bu içecekleri içmekten mutlak olarak menedildiğini söylemişlerdir.

[1] İbn Teymiye, Mecmu’u’l-fetâvâ, 34/195.

[1] Serahsî, el-Mebsût, 24/5-6; Aliyyü’l-kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/46-49.

[2] Nesâî, “Eşribe”, 53; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 8/301 (17884).

[3] Aliyyü’l-kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/46.

[4] Dârakutnî, Sünen, 4/256; Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, 8/297; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/338.

[5] İbn Âbidin, Reddü’l-muhtâr, 10/33-34; Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/512; Aynî, el-Binâye, 9/537.

[6] Buharî, “Eşribe”, 1; Müslim, “Eşribe”, 73; Ebu Davud, “Eşribe”, 5.

[7] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 5; Tirmizi, “Eşribe”, 3; İbn Mâce, “Eşribe”, 10; Nesâî, “Eşribe”, 25.

[8] İbn Âbidin, Reddü’l-muhtâr, 10/36; Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/512-513; Kâsânî, Bedâiü’s-sanâî, 5/116.

Hanefi mezhebine göre hangi içkiler haramdır?

Hanefiler, Kur’ân’da haram kılınan hamr’ın üzüm suyundan yapılan şarap olduğunu söyleseler de, hadis-i şeriflerden hareketle, hurma ve üzümden yapılan daha başka içkilerin de haram olduğunu ifade etmişlerdir. Hanefî mezhebine göre, azı da çoğu da haram kılınan içkiler dört çeşit olup, bunlar şunlardır:

1- Hamr: Hamr, ateşe konulmamış ve ateşte kaynatılmamış yaş üzüm suyunun bekletilerek kendi kendine mayalanıp, keskinleşip (sarhoş edecek derecede kuvvetlenip), köpüğünü attıktan sonraki çiğ ve keskin durumudur. İmameyn, içkinin keskinleşmesiyle birlikte sarhoş edici olacağını söyleyerek, onun köpüğünü atmasını şart görmemişlerdir. Ebû Hanife ise, içkinin hiç köpüğü kalmayacak şekilde saflaşıp berraklaştıktan yani içkinin, üzüm suyunun eserinden hiç bir şey kalmayacak şekilde şaraba dönüştükten sonra tam mânâsıyla hamr adını alacağını söylemiştir. Müfta bih olan görüş, İmameyn’in görüşüdür. [1]

Hanefî mezhebine göre şarabın haramlığı, Kur’ân, Sünnet ve icma ile sabittir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”[2] Sünnet’teki delil ise şu hadis-i şeriftir: “Hamrın bizatihi kendisi, diğer içeceklerin ise sarhoş edici miktarı haram kılınmıştır.”[3] Yukarıdaki nasslardan yola çıkan fukaha, hamr’ın haramlığının sarhoşluk illetine dayanmadığını bilakis onun liaynihi haram olduğunu söylemişlerdir.[4]

Serahsî, şarabın sarhoş etmeyecek miktarının da haram kılınmasını özetle şöyle açıklamıştır: İçkinin haram kılınmasının illeti iskâr (sarhoşluk) olsa da, şarabın sarhoş etmeyecek ölçüdeki az miktarı da haramdır. Çünkü Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:   “Hamr, aynı ile haram kılınmıştır. Bu sebeple onun azı da, çoğu da; keza her içkiden hâsıl olan sarhoşluk da haramdır.”[5] Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’de içkinin haram kılınma sebebi olarak gösterilen, insanlar arasına kin ve düşmanlık sokmayla Allah Teâlâ’nın zikrinden alıkoyma illetleri şarabın azında da söz konusudur. Bir de şarabın azı, çoğuna davet eder. Şarabın azının içilmesi çoğunun içilmesine götürdüğü için, sedd-i zerâi prensibi gereğince onun azı da çoğu gibi haram olur.[6]

2-  Tılâ: Şayet yaş üzüm suyu çok az pişirilir ve bu pişirmeyle üçte ikisinden biraz azı gider, (buharlaşır) sonra üzüm suyundan kalan miktar mayalanır, keskinleşir ve köpüğünü de atarsa haram olur. Yaş üzüm suyunun yarısı (munassaf) veya daha azı giderse bunun haram olması evleviyetledir. Eğer kaynatılan üzüm suyunun üçte ikisi (müselles) veya daha fazlası gider ve üzüm suyu tatlanırsa (pekmez) onun içilmesi helâl olur. Üzüm suyunun üçte ikisi gitmediği sürece, sarhoşluk kuvvetinin onda mevcut olduğu ifade edilmiştir.[7]

3- Seker (Nakîu’t-temr): Taze hurma suyunun kaynatılmadan kendiliğinden mayalanmış, keskinleşmiş ve köpüğünü atmış çiğ hâline seker denir. Fadih, hurmanın kırılıp yarılması ve arkasından tatlılığının çıkması için sıcak suda bekletilmesi, sonra da keskinleşinceye kadar bırakılmasıdır. Buradan da anlaşılıyor ki, ister fadih ister seker olsun hurmadan elde edilen içecek keskinleştiği takdirde haram olmaktadır.[8]

4- Nakîü’z-zebîb: Kuru üzüm suyunun kaynatılmadan kendiliğinden mayalanmış, keskinleşmiş ve köpüğünü atmış çiğ hâlidir. Yani kuru üzüm, içine atıldığı suya tatlığını bıraktıktan sonra, tatlılığı giderek sarhoş edici hâle gelirse onun içilmesi haram olur.[9]

Hamr’dan sonra zikredilen bu üç çeşit içkinin haram olmasının delili şu hadistir: “Hamr, şu iki ağaçtan yapılır; üzüm ve hurma.”[10]Ayrıca bunların haram olduğuna dair sahabenin icmaı vardır. Ancak bunlar katî değil zannî delille sabit oldukları için bunların haramlığının hamr’ın haramlığından daha hafif olduğu ifade edilmiştir.[11]

[1] Serahsî, el-Mebsût, 24/2; Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/509; İbn Âbidin, Reddü’l-muhtâr, 10/26.

[2] el-Mâide 5/90.

[3] Dârakutnî, Sünen, 4/256; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, 8/297; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/338.

[4] Aliyyü’l-kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/45; Kâsânî, Bedâiü’s-sanâî, 5/112.

[5] Nesâî, “Eşribe”, 48.

[6] Aynî, el-Binâye, 9/505; Serahsî, el-Mebsût, 24/3.

[7] Üzüm suyunun ateşte kaynatılmasıyla onun sıvı kısmı buharlaşmakta ve geriye tatlı ve katı kısmı kalmaktadır. Zaten pekmez de bu yolla elde edilir. Aslında burada üçte iki sınırının konulması zann-ı galibe göre verilmiş bir hükümdür. Çünkü üzümün cinsine göre bu miktar değişebilir. Burada önemli olan kaynayıp buharlaşan üzüm suyunun tatlılığının artmasıyla birlikte artık tahammur özelliğini yitirmesidir. Dolayısıyla üzüm suyunun tatlılaşması ve alkolleşme özelliğini yitirmesi asıl olsa da, bunun mazınnesi olarak, üçte ikinin buharlaşması takdir edilmiştir.

[8] Aynî, el-Binâye, 9/496; İbn Âbidin, Reddü’l-muhtâr, 10/32; Serahsî, el-Mebsût, 24/6.

[9] Aynî, el-Binâye, 9/496; Aliyyü’l-kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/46; Kâsânî, Bedâiü’s-sanâî, 5/112.

[10] Müslim, “Eşribe”, 13; Ebû Dâvud, “Eşribe”, 4; Tirmizi, “Eşribe”, 8; Nesâî, “Eşribe”, 19.

[11] İbn Âbidin, Reddü’l-muhtâr, 10/33; Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/511-512; Aynî, el-Binâye, 9/527.

Hadislerde hangi içkilerin haram olduğu ifade edilmiş ve haram olan miktarı ne kadardır?

Ebû Musa, Resûlüllah’a (s.a.s) gelerek şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Resûlü! Yemen’de yapmakta olduğumuz şu iki içecek hakkında bize fetva ver: Birisi, baldan yapılan bit’, diğeri de mısır ve arpadan yapılan mizr’dir. Bunlar keskinleşinceye kadar nebiz yapılırlar.” Onun bu sorusuna Efendimiz (s.a.s) şu cevâmiü’l-kelim sözüyle cevap vermiştir: “Ben namaza mâni olacak kadar sarhoşluk veren her şeyi yasaklıyorum.”[1]

Ebû Dâvud’da geçen Abdullah b. Amr b. Âs’ın bir rivayetinde de, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Habeşlilerin mısırdan yapmış olduğu “gubeyra” ismindeki içki çeşidini içmeyi nehyetmiş sonra da, sözünün sonunda konuyla ilgili genel prensibi beyan etmiştir: “Allah’ın Peygamberi (s.a.s), şarabı, kumar ve tavla oynamayı, bir de darıdan yapılmış içkiyi (gubeyra) yasaklamış ve ‘Her sarhoşluk veren şey haramdır.”[2]

Deylem el-Hımyerî’nin rivayet ettiği hadis-i şerif ise şöyledir: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben soğuk bir memlekette bulunuyorum. Biz orada ağır iş(ler)le uğraşıyoruz ve şu buğdaydan bir içki imal ederek onunla işlerimize ve memleketimizdeki soğuğa karşı direnç kazanıyoruz. (Bu hususta ne buyurursun)?” diye sordum. (O da bana): “(Bu içki) sarhoşluk veriyor mu?” diye sordu. (Ben) “Evet” dedim. Bunun üzerine; “Öyleyse ondan kaçınınız.” buyurdu. (Ben): Halk onu bırakmıyor, dediğimde; “Eğer bırakmıyorlarsa onlarla savaşınız!” buyurdu.”[3]

Hz. Âişe’ye sabah yapılıp akşam içilen ve akşam yapılıp sabah içilen hurma nebizinin hükmü sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Ekmek ve su bile olsa sarhoşluk veren hiçbir içeceği helâl kılacak değilim.”[4] Hz. Âişe’nin rivayet ettiği benzer bir hadis-i şerif ise şöyledir: Allah Resûlü’ne bal şerbetinin hükmü sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:“Sarhoşluk veren her içki haramdır.”[5]

Burada Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sorulan soruya “helâldir” veya “haramdır” şeklinde bir hüküm vermek yerine, konuyla ilgili genel bir prensip vaz’ etmesi önemlidir. Zira şerbet ve şıra gibi içecekler her zaman aynı hâlde bulunmazlar. Yani bunların tabiatları sabit ve değişmez değildir. Normal şartlarda caiz olan bu gibi içeceklerin zamanla fermantasyon geçirerek sarhoşluk verici bir mahiyet kazanmaları mümkündür.

Yukarıdaki hadislerde sayılanlar, o dönem için içki yapılan belli başlı hammaddelerdir. Bazı rivayetlerde bunlara, mısır ve pirinç de ilave edilmiştir. Sonraki dönemlerde daha başka maddelerden de hamr (içki) elde etmek mümkün olabilir. Nitekim günümüzde karbonhidrat ihtiva eden envai çeşit sebze, meyve ve tahıl içki imalâtında kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, bir içkinin hamr sayılması için hammaddesi değil, sarhoşluk vasfı esastır.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.”[6] buyurmak suretiyle, sarhoş edici çok miktardaki içkinin, azının da haram olduğunu ifade etmiştir.

Ebû Dâvud’da geçen diğer bir rivayet ise şu şekildedir: “Her sarhoş edici şey haramdır. Bir farak[7] (küp) içildiği takdirde sarhoşluk veren bir şeyin tek avucu da haramdır.”[8]  Tirmizî’deki rivayet, “tek yudumu haramdır”şeklinde geçmektedir.[9]

Nesâî’de geçen İbn Ömer’in rivayet ettiği şu hadis-i şerif de çoğu sarhoş eden içkilerin azının da haram olduğunu göstermektedir: Bir adam Allah Resûlü’ne gelerek içkilerin hükmünü sormuş, Efendimiz de (s.a.s) ona şöyle cevap vermiştir: “(Alkolleşme başladığından dolayı) Fokurdayan her şeyden kaçın.”[10]

[1] Müslim, “Eşribe”, 70; Buharî, “Megâzi”, 60; Ebu Dâvud, “Eşribe”, 5; Nesâî, “Eşribe”, 23.

[2] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 4.

[3] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 5.

[4] Nesâî, “Eşribe”, 48.

[5] Buharî, “Vudu’”, 71; Müslim, “Eşribe”, 67, 68.

[6] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 5; Tirmizi, “Eşribe”, 3; İbn Mâce, “Eşribe”, 10; Nesâî, “Eşribe”, 25.

[7] Farak, 16 rıtıllık bir kaptır. Bir rıtıl yaklaşık olarak 2.5 litredir.

[8] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 5.

[9] Tirmizî, “Eşribe”, 3.

[10] Nesâî, “Eşribe”, 48.

Ayet-i Kerime’de haram kılınan “hamr” ne demektir?

Nebiyy-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) hamr’ı şu veciz ifadeleriyle ta’rif etmiştir: “Her sarhoşluk veren şey hamrdır ve her sarhoş edici haramdır.”[1] Nu’man b. Beşir’in rivayet ettiği bir diğer hadis ise şöyledir: “Şarap, şıradan (olduğu gibi) kuru üzümden, kuru hurmadan, buğdaydan, arpadan ve darıdan (da olur.) Ben sizi (bunlar gibi) sarhoşluk veren herşeyden nehyediyorum.”[2]

Aynı şekilde İbn Ömer, Hz. Ömer’in Resûlüllah’ın minberinde şu açıklamayı yaptığını rivayet etmiştir: “Ey insanlar! Hamr’ın haram olduğu hükmü inmiştir. Bilesiniz ki hamr, beş şeyden yapılmaktadır: Üzüm, hurma, bal, buğday ve arpadan. Hamr, aklı örten her şeydir.”[3] Benzer bir rivayette Ebû Dâvud’da geçmektedir: “Üzümden hamr yapılır, hurmadan hamr yapılır, baldan hamr yapılır, buğdaydan hamr yapılır, arpadan hamr yapılır.”[4]

Hattâbî, bu hadisin mânâsını, “Hamr sadece bu beş şeyden yapılır.” şeklinde anlamanın yanlış olacağını ifade etmiştir. Ona göre, hadiste hususiyle bu maddelerin zikredilmesinin sebebi, o zaman için bunların biliniyor olmasıdır. Yoksa daha başka gıdalardan elde edilen içkiler de aynı hükme tâbidir.[5]

Hamr’ın ne mânâya geldiğinin anlaşılması adına İbn Sîrîn’den gelen şu rivayet de önemlidir: “İbn Ömer’in yanına bir adam gelerek şöyle dedi: ‘Ailemiz bize akşam şerbet yapıyor biz de onu sabahleyin içiyoruz.’ İbn Ömer dedi ki: ‘Sarhoşluk veren her şeyden az da olsa çok da olsa seni sakındırırım. Allah’ı sana şahit kılarak sarhoş eden şeyin azından ve çoğundan seni sakındırırım. Allah’ı şahit kılarım ki Hayberliler şundan ve bundan içkiler yapıyorlar ve değişik isimler veriyorlardı. Onların hepsi hamr’dır. Fedekliler de şundan bundan içki yapıyorlar ve onlara değişik isimler veriyorlardı, onların da hepsi hamr’dır.’ İçki yapılan dört şeyi saydı onlardan biri de bal idi.”[6]

Enes b. Malik’ten gelen bir rivayet de şu şekildedir: “İçki bize haram kılınmıştı. Biz içkinin haram kılındığı esnada (Medine’de) üzümden yapılmış hamr’ı çok az buluyorduk. Bizim hamr’ımız daha ziyade büsr ve temr’den (hurma) idi.”[7]

Yine Enes b. Malik, içkinin haram kılınma zamanıyla ilgili şu bilgileri vermiştir: “Bir toplantıda amcalarımla beraberdim ve yaşça en küçükleri ben idim. Onlara şarap dağıtıyordum. O sırada bir adam gelerek: ‘Şarap haram kılındı.’ dedi. Oradakiler de bana, ‘Elindeki şarabı dök.’ dediler. Ben de elimdeki şarabı döktüm. Enes’e, ‘O içki neden yapılmıştı?’ diye sordum. O da, ‘Kuru ve çağla hurmadan yapılmıştı.’ dedi. Ebû Bekir b. Enes, ‘O gün içkileri o idi.’ dedi. Enes te o sözü yadırgamadı.”[8]

Bu rivayette görüldüğü üzere sahabe-i kiram efendilerimiz, içkinin haram kılınması üzerine hurmadan yapılmış içkileri dökmek suretiyle haram kılınan hamr’ın sadece üzümden yapılan içki olmadığını anlamışlardır.

Başka bir rivayette ise Resûl-i Ekrem: “Hamr, şu iki ağaçtan yapılır; üzüm ve hurma.”[9] ifadeleriyle hamr’ın üzüm ve hurmadan elde edildiğini söylemiştir.

Sadece üzümden değil daha başka gıdalardan elde edilen içkilerin de hamr hükmünde olduğunu ifade eden Hz. Peygamber, bununla ilgili şu ikazda bulunmuştur: “Ümmetimden bir kısım insanlar, hamr’ı başka isimler altında içeceklerdir.”[10] Burada Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanların daha sonraki dönemlerde, ismini değiştirmek suretiyle farklı maddelerden yapılan içkiyi tüketeceklerini haber vermiş ve ümmetini bundan sakındırmıştır.

Aşağıda daha detaylı açıklanacağı üzere Hanefi mezhebi dışındaki diğer üç mezhep bu ve benzeri hadislerden yola çıkarak, sarhoşluk veren bütün içkilerin hamr olduğunu ve konuyla ilgili âyet-i kerimenin yasağı kapsamına girdiğini söylemişlerdir. Hanefîler ise hamr’ın, çiğ üzümden yapılan şarap anlamına geldiğini, şarabın dışındaki diğer içkilerin ise Sünnet yoluyla yasaklandığını söylemişlerdir.

Allâme Hamdi Yazır da hamr’ı şu şekilde açıklamıştır: “Hamr, esasen örtmek mânâsına masdar olduğu hâlde, çiğ üzüm şırasından iştidad etmiş ve köpüğünü atmış olan şaraba isim olmuştur. Çünkü aklı bürüyüp örter ve kafayı dumanlar ki buna humar denilir. Hamr’ın bu üzüm şarabına ıtlakı, ıtlak-ı hastır. Bu münasebetle hamr, bir de alelûmum akla humar veren şey mânâsına kullanılır ki, bu mânâca müskiratın hepsi hamrdır.”[11]

[1] Buharî, “Eşribe”, 1; Müslim, “Eşribe”, 73.

[2] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 4.

[3] Buharî, “Eşribe”, 2; Müslim, “Tefsir”, 32.

[4] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 4.

[5] Hattâbî, Meâlimü’s-sünen, 4/262.

[6] Nesâî, “Eşribe”, 20; Buharî, “Eşribe”, 2; İbn Mâce, “Eşribe”, 5; Ebû Davud, “Eşribe”, 4.

[7] Buharî, “Eşribe”, 1.

[8] Nesâî, “Eşribe”, 1; Ebû Davud, “Eşribe”, 2.

[9] Müslim, “Eşribe”, 13; Ebû Dâvud, “Eşribe”, 4; Tirmizi, “Eşribe”, 8; Nesâî, “Eşribe”, 19.

[10] Buharî, “Eşribe”, 6; Ebu Dâvud, “Eşribe”, 6; İbn Mâce, “Eşribe”, 8.

[11] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/761.

Gayrimüslimlerle Dostluk

Gayrimüslimlerle nasıl ilişki kurulacağı ve onlarla dostluk yapılıp yapılamayacağı farklı zamanlarda farklı münasebetlerle sık sık dile getirilen bir konudur. Genellikle bu meseleyi dile getirenler, farklı din mensuplarıyla hoşgörü ve diyaloga dayalı bir ilişki içerisinde olmaya karşı çıkanlardır. Onlar, belirli ayetlerden hareketle Kur’ân’ın gayrimüslimleri “dost” edinmeyi yasakladığını iddia ederler. Çoğu zaman farklı din mensuplarına bakış sadece “dost edinmeme” sınırlarında kalmaz, onlara düşmanlık etmeye, nefretle bakmaya, mallarını boykot etmeye ve hatta terör faaliyetlerini tecviz etmeye kadar gider. Kur’ân’a sathî ve lafızcı yaklaşımın, taassup ve bağnazlığın birer neticesi olan bu tür aşırı ve radikal fikirlerin daha başka aşırılıklara sebep olmaması düşünülemez. Genellikle bu tür ifratlar, tefritleri doğurur. Bu tür tartışmaların gündemde olduğu zamanlarda hemen tarihselci ve modernist yaklaşımlar da kendini gösterir. Bu tür kişiler, konuyla ilgili hükümlerin Kur’ânî temellerini araştırmaya ve anlamaya ihtiyaç duymaksızın hemen bu tür hükümleri tarihselci bakış açısıyla değerlendirir ve reddederler. Aslında “kimlerle”, “hangi münasebetlerin”, “niçin” yasaklandığı doğru anlaşılabilse pek çok itiraza mahal kalmadığı da görülmüş olacaktır. Âyetlerin Yorum ve Tefsir Metodu Kur’ân, manası anlaşılsın ve gereğiyle amel edilsin diye bütün insanlığa gönderilen ve hükümleri de kıyamete kadar baki kalacak olan evrensel bir kitaptır. Fakat onun doğru anlaşılabilmesi için bir kısım hususlara dikkat edilmesi gerekir. Kur’ân, beşer sözü değildir; ilâhî bir kelâmdır. Bu ilahî kelamın kendine has bir üslubu, tabiatı ve meseleleri ele alış tarzı vardır. Kur’ân’daki her bir sure ve ayetin öncesi ve sonrasıyla sıkı bir münasebeti vardır. Bu açıdan ayetler, siyak  (konteks, bağlam) bütünlüğü içinde anlaşılmalı ve parçacı yaklaşımlardan vazgeçilmelidir. Kur’ân’ın herhangi bir yerinden cımbızlanarak alınan bir ayetle doğru hükme ve neticeye ulaşmak mümkün değildir. Kur’ân’ın her bir ayetinin, lafız ve tabirinin delalet ettiği yoğun mana tabakaları vardır. Sathî nazarların veya sadece lafza takılıp kalanların bu manalara açılması mümkün değildir. Yapılması gereken ayetlerin asıl maksatlarına inmeye çalışmaktır. Bunun için de Arapça dil kurallarının, belagat kaidelerinin, edebî sanatların, tefsir metodunun bilinmesi gerekir. Bunların yanında âyetlerin, dinin genel maksatları ve külli ilkeleri içinde anlaşılması; sebeb-i nüzullerin ve âyetlerin nazil olduğu dönemin sosyopolitik özelliklerinin bilinmesi; Allah Resûlü’nün tatbik ve yorumlarına vâkıf olunması; ulemanın getirmiş olduğu tefsir ve izahların bilinmesi de âyetlerin doğru anlaşılması adına oldukça önemlidir. Gayrimüslimleri Dost Edinmeyle İlgili Ayetler Onlarca ayet-i kerimede mü’minlerin kimleri dost edinip edinmeyecekleri; dost edinilmesi yasaklanan kimselerin vasıfları; gayrimüslimlerle kurulacak ilişkilerin niteliği üzerinde durulur. Esasında bütün bu ayetlere toplu olarak bakan kimse hangi gayrimüslimlerle ilgili ne tür davranışların niçin yasaklandığını rahatlıkla anlayabilir. Âl-i İmran suresinde geçen âyet şu şekildedir: Mü’minler, mü’minleri bırakıp, kâfirleri veli edinmesinler! Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur. (Âl-i İmran, 3/28) Nisa sûresinde benzer yasak tekrarlanır: Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri veli edinmeyin. Böyle yaparak Allah’a, aleyhinizde kesin bir belge mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa, 4/144) Aynı surenin devamında kafirleri veli edinenlerin münafıklar olduğu vurgulanır: Münafıklar mü’minlerin dışında kâfirleri dost edinirler. İzzet ve desteği onların yanında mı arıyorlar? Oysa bütün izzet ve kuvvet Allah’ındır.” (Nisa, 4/139) Yukarıdaki iki ayette kafirlerin veli edinilmesi yasaklanırken Mâide suresinde aynı yasak Ehl-i Kitap ile ilgili gelir: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır. Allah böylesi zalimleri doğru yola iletmez.” (Mâide, 5/51) Maide suresindeki şu ayette ise kafirler ve Ehl-i Kitap birlikte zikredilmiş fakat bunların bir kısım vasıflarına da yer verilmiştir: “Ey iman edenler! Dininizi alay ve eğlence konusu yapan ne Ehl-i Kitabı ne de diğer kâfirleri veli edinmeyin. Mü’min iseniz, Allah’ın bu buyruklarına karşı gelmekten sakının.”  (Maide, 5/57) Şu âyet-i kerime ise mü’minlerin kendileri gibi küfre düşmesini arzu eden münafıkların veli edinilmesini yasaklamaktadır: “Ne çok isterler ki siz de kendileri gibi küfre düşesiniz de böylece kendileriyle aynı seviyede olasınız. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin!” (Nisa, 4/88) Tevbe suresindeki şu ayette ise “veli” yerine sırdaş ve gönüldaş kelimeleriyle karşılayabileceğimiz “velîce” kelimesi kullanılır: “Yoksa siz, Allah sizden mücahede edenlerle Allah’tan, Resulünden ve mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri iyice ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı zannettiniz? Halbuki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe, 9/16) Tevbe suresindeki diğer bir ayette ise bilinçli bir tercihle küfürde ısrar eden ve ona teşvikte bulunan kafirlerin veli edinilmesi yasaklanır: Ey iman edenler! Eğer küfrü bilerek ve isteyerek imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi bile veli edinmeyin. İçinizden onları veli edinenler, zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 9/23) Mücadele suresindeki şu ayette kendilerine karşı sevgi ve muhabbet beslenmesi yasaklanan kimseler olarak Allah ve Resûlü’nün düşmanları gösterilir: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir milletin, Allah ve Resulü’nün karşısına çıkan (ve onlara düşmanlık yapan) kimseleri, isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun, sevip dost edindiklerini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı nakşetmiş ve Kendi tarafından bir ruhla onları desteklemiştir.” (Mücadele, 58/22) Mümtehine suresindeki şu ayette de veli edinilmesi yasaklanan kimselerin Allah’a ve mü’minlere düşmanlık yapan kimseler olduğu bildirilir: “Ey iman edenler! Benim de sizin de düşmanlarınızı veli edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği reddettikleri halde, siz onlara sevgi sunuyorsunuz (sır veriyorsunuz). Reslüllah’ı ve sizi, sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için, vatanınızdan kovuyorlar.” (Mümtehine, 60/1) Aynı surenin şu ayetinde ise sırf dinlerinden ötürü mü’minlerle savaşan, onları yurtlarından çıkaran veya buna destek olan kişilerin veli edinilmesi yasaklanır: “Allah sadece, dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yerinizden yurdunuzdan kovan ve kovulmanıza destek veren kâfirleri veli edinmenizi meneder. Her kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 60/9) Yine bu surenin bir başka ayetinde veli edinilmesi yasaklanan kimseler olarak Allah’ın gazap ettiği ve ahiretten ümidini kesen kimseler karşımıza çıkar: Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir güruhu dost edinmeyin. Onlar ki ölüp kabre giren bir kâfir nasıl ahiret mutluluğundan ümidini kesmişse, kendileri de ahiretten öyle ümitlerini kesmişlerdir.” (Mümtehine, 60/13) Âl-i İmran suresinde geçen şu ayette “veli” yerine “bitane” kelimesi kullanılır ve samimi dost edinilmemesi gereken kimselerin vasıfları oldukça detaylı zikredilir: Ey iman edenler! Siz Müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar. Daima sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır. Kalplerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır.” (Al-i İmran, 3/118) Sonraki iki ayette dost edinilmemesi gereken kimselerin özellikleriyle ilgili biraz daha tafsilata girilir: İşte siz o kimselersiniz ki o düşmanlarınızı seversiniz. Halbuki siz bütün kitaplara iman ettiğiniz halde, onlar sizi sevmezler. Hem huzurunuza geldiler mi ‘Biz de inandık!’ derler. Aralarında baş başa kaldıkları vakit size duydukları kin ve düşmanlık sebebiyle parmaklarını ısırırlar. De ki: “Geberin kininizle!” Allah bütün kalplerin künhünü bilir. Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları üzer. Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar…” (Al-i İmran, 3/119-120) Veli Kelimesinin Manası Yukarıda da görüldüğü üzere pek çok ayet-i kerimede kâfirlerin, müşriklerin, münafıkların ve Ehl-i Kitab’ın veli edinilmesi yasaklanmıştır. Maalesef çoğu mealde bu kelime “dost” olarak tercüme edildiği için yanlış anlaşılmaktadır. Halbuki “veli” ve “velayet” kelimeleri Arapça dilinde oldukça farklı ve geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Dost edinme bu manalardan sadece birisidir. Elmalılı Hamdi Yazır bu kelimeyi “tefviz-i umurda bulunma” olarak açıklamıştır ki bu oldukça önemlidir. Bunun manası işlerini bir başkasına bırakma, bütünüyle ona güvenme, onu hami, koruyucu ve yönetici edinme demektir. Dolayısıyla burada yasaklanan husus alışveriş ve ticaret yapma, ziyaret etme, iyilik yapma, birlikte çalışma gibi beşeri münasebetler değildir. Aynı şekilde veli edinme yasağı, arkadaşlık, komşuluk ve akrabalık ilişkilerini devam ettirmeye de mani değildir. Bilakis burada siyasi ve stratejik ilişkiler ele alınmakta ve mü’minlerin sırtlarını başkalarına yaslamaları, iplerini tamamıyla onların ellerine vermeleri, tasarruf yetkilerini onlara devretmeleri yasaklanmakta; mü’minler dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı ihtiyatlı ve tedbirli olmaya çağrılmaktadır. Mü’minlerin sırlarını başkalarına faş etme ve onların arkasından entrikalar çeviren düşmanlara destek olma, mü’minlere zarar verecek şekilde onlarla siyasi ve askeri ittifaka girme gibi fiilleri de bu çerçevede düşünebiliriz. Kısaca mü’minler, İslam’a ve İslam toplumuna zarar verecek bir kısım ilişkiler içine girmekten menedilmişlerdir. Yani gayrimüslimlerin veli edinilmesinin yasaklanmasının temel maksadı, Kur’ân ve Sünnet’in korumayı hedeflediği maksatların başında yer alan “dinin korunmasıdır”. Aynı şekilde diğer ayetlerde kullanılan “bitane” ve “velîce” kelimeleri de sıradan bir arkadaşlıktan çok daha derin bir muhabbeti ve ilişkiyi ifade eden kelimelerdir. Bu kelimeler gönülden bağlılığı, aradan su sızmayacak ölçüde aşırı yakınlığı ifade eder. Dahası bu kelimelerde gönülden bağlanılan kimsenin hayat tarzını benimseme, ona yaranmaya çalışma, onu işlerinin iç yüzüne ve sırlarına muttali kılma ve çıkarların çatışması durumunda onu tercih etme manaları da mevcuttur. Bu tür durumlarda ise başkalarına benzeme, onları örnek alma, asimile olma, kimliği kaybetme, küfre rıza gösterme gibi riskler söz konusudur. Efendimiz’in şu hadisi de bunu hatırlatır: “Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine baksın.” (Ebu Davud, Edeb 19) Birkaç ayette “mü’minleri bırakıp” kaydının yer alması, “kâfirlerin birbirlerinin velileri olduğunun” ifade edilmesi ve birçok ayette mü’minlerin asıl velilerinin Allah’ın, Resûlü’nün ve mü’minlerin olduğunun vurgulanması da oldukça önemlidir. Efendimiz (s.a.s) mü’minleri binadaki birbirine yaslanmış tuğlalara (Buhâri, Salât 88) veya birbirleri arasında sıkı irtibat bulunan bir vücudun uzuvlarına benzetirken (Buhârî, Edeb 27), Kur’an da bütün mü’minlerin kardeş olduğunu belirtmiştir. (Hucurat, 49/10) Dolayısıyla bu tür ayetlerin iman kardeşliğine ve imanın ehemmiyetine vurgu yaptığı, imanla küfrün arasındaki derin mesafeye dikkat çektiği, Allah için sevme ve Allah için buğzetme prensiplerini akla getirdiği, mü’minleri dine ve imana zarar vermekten menettiği de gözden kaçmamalıdır. Sevilmesi veya Dost Edinilmesi Yasaklananlar Öte yandan bazı ayetlerde dost edinilmemesi gereken kimseler olarak mutlak manada Ehl-i Kitap ve kafirler zikredilmiş olsa da bu lafızlar teknik ifadeyle “amm” değil, “mutlaktır”. Dolayısıyla her ne kadar bu ayetlerin sübutu kati olsa da delaleti kati değildir. Yani bütün zamanlarda ve bütün mekanlarda yaşayan gayrimüslimleri içine almaz; bilakis onların içinden belirli vasıflara sahip olan kişilere mahsustur. Bu yüzden bütün gayrimüslimleri aynı kefeye koyup tamamına karşı aynı muameleyi yapmak doğru değildir. “Kitap ehlinin hepsi bir değildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okuyup duranlar vardır; bunlar Allah’a ve ahiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.” (Al-i İmran, 3/113) ayeti de onların tamamının aynı olmadığını gösterir. O halde ayet-i kerimelerde dost edinilmesi ve sevilmesi yasaklanan gayrimüslimler kimlerdir? Esasında yukarıya aldığımız ayetlerin bir kısmında söz konusu kimselerin vasıfları tafsilatlı olarak zikredilmiştir. Bunların bazı ayırıcı vasıfları şunlardır: Allah’a ve Müslümanlara düşmanlık yapmaları, dinlerinden ötürü Müslümanlarla savaşmaları, onları yurtlarından çıkarmaları veya buna yardım etmeleri, ikiyüzlülük yaparak Müslümanları aldatmaları, Müslümanlara zarar vermek için sürekli fırsat kollamaları, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için gayret etmeleri, İslam’ı alay ve eğlence konusu yapmaları. Nitekim şu âyet-i kerime de bu gibi kötü vasıflara sahip olmayan gayrimüslimlerle iyi geçinilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir: “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever.” (Mümtehine, 60/8) Âyet-i kerimede Ehl-i Kitabın yiyeceklerinin (boğazladıkları hayvanların) (Al-i İmran, 3/199) ve onların kadınlarıyla evlenmenin mü’minlere helal kılındığının belirtilmesi de (Mâide, 5/5) hem bu yasağın bütün gayrimüslimleri içine almadığını hem de mutlak olmadığını ifade etmektedir. Zira pekala bir insan evlendiği eşini sevecek ve onunla güzel ilişkiler kuracaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s) de Necran Hristiyanlarını Mescid-i Nebevi’de misafir etmiş, gayrimüslimlerin hasta ziyaretine gitmiş, bir Yahudi’nin davetine icabet ederek onun ikram ettiği koyundan yemiş, gayrimüslimlerle ticaret ilişkisine girmiştir. Hatta O, vefat ettiğinde bile zırhı, borcuna mukabil bir Yahudi’nin elinde rehin bulunuyordu. Efendimiz’in Yahudi ve müşriklerle bir arada yaşama adına imzaladığı Medine Vesikası, Mekke döneminde eziyet gören Müslümanları Hristiyan yönetiminde olan Habeşistan’a göndermesi, müşriklerle yaptığı Hudeybiye sulhu, gayrimüslim kabilelere gönderdiği heyetler ve mektuplar, onlardan gelen hediyeleri kabul etmesi, ihtiyaç duyduklarında onlara malî yardımda bulunması gibi onlarla beşerî ilişkilerde bulunduğuna dair daha pek çok misal zikretmek mümkündür. Efendimiz (s.a.s) kendisi kafir ve müşriklerle sırf küfür ve şirklerinden ötürü alakasını kesmediği gibi başkalarından da böyle bir talep ve istekte bulunmamıştır. Mesela bir gün Hz. Esma henüz Müslüman olmayan annesi ziyaretine geldiğinde Efendimiz’e onunla görüşüp görüşemeyeceğini sormuş ve şu cevabı almıştır: “Evet, hem de akrabalık ilişkilerini gözet ve ona iyi davran.” (Buhari, Edeb 529) Yasağın İllet ve Sebebi Öte yandan, “Hükmün müştaka ta’liki mehazi iştikakın illiyetini iktiza eder (Şayet dinî bir hüküm, türemiş bir kelime üzerine bina edilirse o kelimenin türediği kök, hükmün illetini gösterir).” şeklindeki usul kaidesi gayrimüslimlere dair getirilen yasakların mutlak olmadığını gösterir. Şöyle ki ayetlerde dost edinme yasağını bildiren hükümler “Yahudiler, Hristiyanlar, kafirler, münafıklar” gibi lafızlar üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla buradaki yasağın asıl illeti bu kişilerin zikredilen vasıflarıdır. Buna göre ayetteki yasak, Yahudi ve Hristiyanları Yahudilik ve Hristiyanlıklarında, kafirleri küfründe, münafıkları da nifaklarında dost edinmeyin demektir. O halde güzel olan başka fiillerinden ötürü bu tür insanlarla münasebete geçmek ve onlarla dostluk kurmak mubah olur. Yani bu kişilerin doktorluk, mühendislik, mucitlik, yöneticilik gibi doğrudan dinlerine ait olmayan vasıfları sevilebilir, bunlardan istifade edilebilir. Zira yukarıdaki usul kuralı gereğince bu gibi nitelikler nehyin dışında kalmış olur. Bu durumda böyle bir yasak “din temelli bir dostluğa” münhasır kalır. Onlar dinî inanç ve düşünceyi düşmanlık sebebi haline getirdikleri için Kur’an da bu konuda inananları uyarmıştır. Yani Kur’an’ın asıl tavrı şahıslara değil onların sahip oldukları vasıflara yöneliktir. Nitekim Müslümanlar da pek çok ayet-i kerimede bir kısım kötü sıfatlarından ötürü şiddetle ikaz edilmiş ve kınanmışlardır. Dolayısıyla güzel vasıflara ve insanî ilişkilere dayalı ilişkiler kurmakta bir engel yoktur. Zamanın Tefsiri Bediüzzaman Hazretleri şu izahlarıyla meselenin farklı bir boyutuna dikkat çeker: “Asr-ı Saadet’te, İslâmiyet, din ve inanç sahasında muazzam ve muhteşem bir inkılap meydana getirmiş, bütün zihinleri din noktasına çevirmişti. Dostluklar ve düşmanlıklar bu daire içinde gerçekleşiyordu. Onun için Yahudi ve Hıristiyanlara o zaman birisinin dostluğu, inanç olarak değerlendirildiği için, münafıklık manasını akla getiriyordu. Ama artık şu asırda, dünya büyük bir değişiklik geçirmiş, akıl ve zihinler din ve inançtan ziyade medeniyete, ilerlemeye, ticarete ve dünya işlerine odaklanmıştır. Zaten onların büyük çoğunluğu da dinlerine bağlı değillerdir. Onun için medeniyet, fen, teknik, ticaret ve sanat alanlarında irtibata geçmek için dostluk ve diyaloglar kurmamızın bir sakıncası yoktur.” Günümüzde yaşanan değişimi ve bunun hükümlere olan etkisini anlama adına Bediüzzaman’ın bu izahları oldukça önemlidir. Zira yine onun tabiriyle en büyük müfessir olan zamanın ayetlerin yorumlanmasında çok önemli bir payı vardır. Ayetleri indiği zamanın sosyopolitik şartlarına göre anlamaya ve günümüzün sosyal gerçekliğine göre yorumlamaya çalışmanın doğrudan tarihselcilikle bir ilgisi olmadığını da burada belirtmekte fayda var. Gayrimüslimlerle ilişkileri düzenleyen ayetlerin asıl maksadının dinin korunması olduğunu ifade etmiştik. Elbette Müslümanlar, İslam’ı boğmak için fırsat bekleyen düşmanlara yardım etmemeli, destek olmamalı ve onlarla samimi dostluk ilişkilerine girmemelidirler. Fakat bu tür ayetlerden hareketle bütün gayrimüslimleri “düşman” ilan etmek, onlarla kurulmaya çalışılan diyalog ve hoşgörü çalışmalarının karşısında durmak tek kelimeyle Müslümanların kendi idam fermanlarına imza atmaları demektir. Her geçen gün küreselleşen, toplumun her alanında çoğulculuğun hâkim olduğu, İslam’ın şiddet ve terörle özdeşleştirildiği, İslamifobia’nın sürekli tırmandığı/tırmandırıldığı bir dünyada bu tür katı ve radikal tavırlar, İslam’a ve Müslümanlara çok ciddi zarar verecektir. Özü sevgi, barış ve hoşgörü olan İslam’ın yanlış anlaşılmasına sebep verecektir. Müslümanlarla ilgili yanlış algıları daha da pekiştirecek, İslam aleyhine propaganda yürüten bir kısım odaklara da malzeme sağlayacaktır. Geçmiş asırlarda devletler arası ilişkiler savaş kurallarına göre belirleniyordu. Savaşların arkasındaki en büyük motivasyon kaynağını da din oluşturuyordu. Bütün dünya darulharp ve darulislam şeklinde ikiye ayrılmıştı. Din, devlet ve siyasetle iç içeydi. Hayata anlam veren, davranışları yönlendiren neredeyse tek değer dindi. Farklı devlet ve milletlerin arasındaki sınırlar oldukça belirgindi. Müslümanların bağımsızlığının korunması, gayrimüslimlerden gelebilecek muhtemel bir kısım tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesi adına, onlarla kurulacak ilişkiler oldukça önemliydi. Günümüzde insanlık bilim ve teknikteki gelişmeler sayesinde önü alınamaz, değiştirilemez ve durdurulamaz bir değişim sürecine girmiştir. Artık insanların “dünya vatandaşı” olacağı bir döneme doğru gidilmektedir. İnsanlığın bu kadar iç içe girdiği, evrensel bir kısım değerlerin ortaya çıkmaya başladığı ve hümanist felsefenin önem kazandığı bir dünyada Müslümanların düşüncelerini ve hareket tarzlarını bir kere daha gözden geçirmelerine; Kur’ân’ı yaşadıkları çağın ruhuna uygun olarak anlayıp tatbik etmelerine şiddetle ihtiyaç vardır. Elbette yukarıda zikredilen bu Kur’ânî düsturlar, İslam aleyhine entrikalar çeviren, Müslümanlara düşmanlık yapan kötü niyetli kimselere karşı her zaman geçerlidir. Fakat  Müslümanların içine kapanması ve gayrimüslim dünyadan soyutlanması da hiçbir şekilde İslam’ın bir emri olamaz. Bilakis bu tarz yaklaşımlar İslam’ın ve zamanın ruhundan uzak kalmanın birer neticesidir. Farklı din ve kültürlerden insanlarla iç içe yaşamak durumunda kalan günümüz Müslümanları, mutlaka İslam’ın şefkat, adalet, cömertlik, güvenilirlik, dürüstlük gibi değerlerini temsil etmeli, dünyanın daha huzurlu ve yaşanılabilir bir yer haline gelmesi ve insanlığın ortak problemlerinin halledilebilmesi adına farklı din mensuplarıyla diyalog faaliyetleri yürütmeye, işbirliği yapmaya ve ortak projeler geliştirmeye hazır olmalıdırlar. Dr. Yüksel Çayıroğlu, https://www.tr724.com/gayrimuslimlerle-dostluk/

İçkiyle ilgili Kur’an’da yer alan ayetler nelerdir?

Arap toplumunun içkiye son derece alışık olduğunu ve bol miktarda tükettiğini bilen Yüce Allah, onlara rahmetinin bir eseri olarak içkiyi birden yasaklamamış, bilakis inzâl buyurduğu âyet-i kerimelerle dört farklı aşamada içkiyi haram kılmıştır. Nüzûl sırasına göre bu dört âyet-i kerime şunlardır:

a) Üzümden İçki Elde Edilmesi

Kur’ân-ı Kerim’de içkiyle ilgili nâzil olan ilk âyet-i kerime şu şekildedir: “Hurma ve üzümden hem sarhoşluk veren içki, hem de güzel rızıklar elde edersiniz.”[1]

Burada içkinin helâl veya haram olduğuna dair bir hüküm yer almasa da, âyet-i kerimenin, sarhoşluk veren içki mânâsına gelen “seker” kelimesini, güzel rızık mânâsındaki “rızkan hasenen” kelimesinden ayrı zikretmesi ve aralarını “vav” bağlacıyla ayırmasından anlaşılmaktadır ki, içki, faydalı ve güzel bir rızık değildir. Diğer bir ifadeyle Allah Teâlâ zımnî olarak bu âyet-i kerimeyle içkinin zararlı ve kötü bir içecek olduğuna imada bulunmuştur.[2]

b) Fayda ve Zararının Mukayese Edilmesi

Hz. Ömer ve Muaz b. Cebel gibi bazı sahabe-i kiramın, “Yâ Resûlellah! Hamr hakkında bize bir fetva ver. Çünkü o, aklı gideriyor.” demeleri üzerine[3] içkiyle ilgili şu ikinci âyet-i kerime inzâl buyrulmuştur: “Sana şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahları faydalarından daha çoktur.”[4]

Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede içkinin gühahının (zararının) faydasından daha fazla olduğu ifade edilmek suretiyle akıl sahipleri uyarılmış ve içkinin haram kılınması aşamasında bir adım daha atılmıştır. Öyle ki, söz konusu âyet nâzil olduktan sonra içkinin zararının faydasından daha çok olduğunu nazar-ı itibara alan sahabenin bir kısmı, “Kendisinde büyük günah bulunan bir şeye bizim ihtiyacımız yoktur.” diyerek içki içmenin caiz olmadığı kanaatine varmışlar ve içki içmeyi terk etmişlerdir.[5]

c) İçkiliyken Namaza Yaklaşma Yasağı

Üçüncü olarak nâzil olan şu âyet-i kerimeyle içkiliyken namaz kılma yasaklanmıştır: “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.”[6] İmamlığa geçen bir sahabenin, Kâfirûn sûresindeki zamirleri yanlış okuması ve böylece mânânın bozulması, bu âyetin sebeb-i nüzülu olarak gösterilmiştir.[7] Bu âyet indikten sonra, Allah Resûlü’nün münadisinin, namaza başlarken: “Sarhoş olan, namaza yaklaşmasın!” diye seslendiği rivayet edilmiştir.[8]

Bu âyet-i kerimenin nâzil olmasıyla birlikte, içki içmeye devam eden sahabelerden bir kısmı daha, “Bizi namazdan alıkoyan bir şeye ihtiyacımı yoktur.” diyerek içkiyi bırakmış fakat içki tamamen haram kılınmadığı için bazı sahabeler yatsı namazından sonra içki içmeye devam etmişlerdir. Fakat bazı kimseler içki içip sarhoş olduktan sonra birbiriyle kavgaya tutuşup, birbirlerine Allah’ın razı olmayacağı sözler söylemeye başlayınca Cenâb-ı Hak da Mâide sûresindeki âyetle içkiyi kesin olarak haram kılmıştır.[9]

d) İçkinin Kesin Olarak Haram Kılınması

Son olarak içki hakkındaki kesin yasaklayıcı beyan aşağıdaki âyetlerle gelmiştir: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?”[10]

Bu âyet-i kerimeden yola çıkan âlimler içkinin haramlığı konusunda icma etmiş ve içki içen bir insanın fâsık ve günahkâr, içkiyi helâl sayanın ise kâfir olacağını söylemişlerdir.[11]

[1] en-Nahl 16/67.

[2] Fahrettin er-Râzî, Mefâtihu’l-gayb, 20/55-56; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 5/3107.

[3] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/761.

[4] el-Bakara 2/219.

[5] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/763-764; Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân, 6/286.

[6] en-Nisâ 4/43.

[7] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 1; Taberî, Câmiu’l-beyân, 8/376.

[8] Ebû Dâvud, “Eşribe”, 1.

[9] Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/4; Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân, 6/286.

[10] el-Mâide 5/90-91.

[11] Serahsî, el-Mebsût, 24/3.

Necis suyla yetiştirilen mahsuller helal midir?

Pis su veya pis gübreyle yetiştirilen mahsuller hakkında fukahadan bazıları bu pisliklerin istihâleye uğrayacağını söyleyerek topraktan biten mahsullerin temiz ve helâl olduğunu ifade etmiş, bazıları da pis suyla sulanan mahsullerin veya meyvelerin necis ve haram olacağını söylemiştir.

Hanbeliler necis suyla sulanan veya necis gübreyle gübrelenen meyve, sebze veya tahıl gibi ürünlerin necis ve haram olduğunu dolayısıyla bunların yenilmesinin de caiz olmadığını söylemişlerdir. Çünkü Hanbelilere göre pis su ve pis gübre ürünün bütün cüzlerine ulaşarak onu necis hâle getirmektedir. Onlara göre istihâle bizzat temizleyici olmadığı için, su ve gübrenin bitkilerin içinde değişim geçirmesi de hükmü değiştirmemektedir. Fakat Hanbelî mezhebine göre, şayet bu tür ürünler daha sonra temiz suyla sulanırlarsa bu takdirde temiz ve helâl olurlar. Tıpkı bir süre hapsedilerek temiz yemle beslenen cellâlenin yenilmesinin helâl hâle gelmesi gibi. Onlar İbn Ömer’in şu sözüyle istidlâl etmişlerdir: “Biz Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) arazisini kiraya veriyor ve (orayı kiralayan insanlara) bu araziyi insan pisliği ile gübrelememelerini şart koşuyorduk.”[1]

Hanefî, Malikî ve Şafiîler pis suyla sulanan veya pis gübreyle gübrelenen toprak ürünlerinin mubah olduğunu söylemişlerdir. Fakat Şafiîler söz konusu ürünlerin mubah olması için, bu ürünlerin pis kokmamasını şart koşmuşlar, aksi takdirde bu ürünlerin mekruh olacağını söylemişlerdir.

Hanefî fakihlerinden İbn Abidîn şöyle demiştir: “Fukahanın çoğunluğuna göre necis sularla sulanan ekinler ne haram ne de mekruh olurlar.”[2] Ünlü Şafiî fakihi Şirbinî ise mezhebin görüşünü şu ifadeleriyle nakletmiştir: “Pis sularla sulanan meyveler veya hayvan gübresi gibi necis maddelerin üzerinde biten ekin taneleri mekruh olmaz. Çünkü bu necis maddelerin, meyve ve ekinlerde bir eseri görünmez.”[3]

İmam Gazzâli de, ekinlerin ne kadar çok gübre içinde büyürse büyüsün helâl olacağını; zira bu ürünlerde gübrelerin bir kokusunun ortaya çıkmayacağını söylemiştir.[4] Malikî fakihi Abderi ise: “Pis bir buğday toprağa ekildiğinde, ondan biten ekin temiz olur. Hakeza ağaç necis bir suyla sulansa bile, onun meyvesi temiz olur.”[5] demiştir. Ancak Lahmî, İmam Malik’in necis sularla sulanan ekinleri kerih gördüğünü söylemiştir.[6]

Pis su ve gübreyle yetiştirilen ürünleri mubah görenlerin dayandıkları delil istihâledir. Zira onlara göre bitkilerin içine giren necasetler orada istihâle geçirerek temiz hâle gelmektedir. Çünkü yetişen mahsullerde en renk, ne tad ne de koku olarak toprağa atılan pisliklerden bir eser görmek mümkün değildir.

Günümüzün ilmî yaklaşımları da toprağa atılan pisliklerin, ancak istihâle geçirdikten sonra bitkiler tarafından kullanılabileceğini göstermektedir. Çünkü bitkiler su ve madeni tuzlardan başka bir maddeyi ememezler. Farklı bir tabirle onlar, ancak inorganik maddeleri almak suretiyle beslenir ve büyürler. Dolayısıyla hayvan atıkları gibi organik maddeler, toprak tarafından parçalanarak inorganik maddeye dönüştürüldükten sonra bitkiler tarafından kullanılırlar. Toprağa atılan hayvan gübreleri tam olarak istihâle geçirmeseler bile, bitkiler sadece onların istihâle geçiren kısmını kullanacaklardır.

Esasında Bakara sûresinde yer alan, Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin faydanız için bitirdiğimiz ürünlerin temiz ve güzel olanlarından Allah yolunda harcayın.”[7] âyet-i kerimesi de topraktan çıkan her şeyin temiz olduğuna işaret etmektedir.

[1] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/139 (11536).

[2] İbn Âbidin, Hâşiyetu reddi’l-muhtâr, 6/341.

[3] Şirbinî, Mugni’l-muhtâc, 4/305.

[4] Gazzâli, el-Vasît fi’l-mezheb, 7/165.

[5] Abderî, et-Tâc ve’l-iklîl, 1/97.

[6] Karâfî, Zahîra, 4/104.

[7] el-Bakara 2/267.

Hem karada hem de suda yaşayan canlıların yenilmesi helal midir?

Kurbağa, kaplumbağa, yılan ve timsah gibi hem karada hem de suda yaşayan hayvanlar hakkında da mezhep imamları tarafından farklı görüşler serdedilmiştir. Malikiler bu hayvanların tamamını helâl görürken,[1] Hanefiler de söz konusu hayvanların tamamının haramlığına hükmetmişlerdir.[2] Şafiîler karaya çıksa bile orada hayatlarını devam ettiremeyen su canlılarını caiz görseler de, kurbağa ve timsah gibi karada da hayatlarını sürdürebilen veya kaplumbağa gibi habîs olan ya da yılan ve akrep gibi zehirli olan canlıların haramlığına kail olmuşlardır.[3]

Hanbelî mezhebine göre ise kurbağa, timsah ve yılan dışındaki bu tür hayvanlar mubahtır. Kurbağanın haram olmasının sebebi, Hz. Peygamber’in onu öldürmeyi yasaklamasıdır.[4] Timsah ise köpek dişi bulunduğu ve yırtıcı bir hayvan olduğu için haramdır. Yılanın haram olmasının sebebi de onun zehirli ve habîs bir hayvan olmasıdır.[5]

Ayrıca Hanbeliler, yengeç, su aygırı ve kaplumbağa gibi hem karada hem de denizde yaşayan hayvanların helâl olması için boğazlamayı şart koşmuşlardır. Çünkü Hanbelilere göre bunlar hem karada hem de suda yaşayabildiklerine göre ihtiyaten kara hayvanlarının hükmüne tâbi olmaları gerekir.[6]

[1] Sahnûn, el-Müdevvene, 1/452.

[2] İbn Hümâm, Fethu’l-kadîr, 3/68; İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik, 3/28-29.

[3] Şirbinî, Muğni’l-muhtâc, 4/298.

[4] Ebu Dâvud, “Edeb”, 164-165; Nesâî, “Sayd”, 36.

[5] İbn Kudâme, el-Muğnî, 11/85.

[6] İbn Kudâme, el-Muğnî, 11/83.

Kendiliğinden ölen balıklar yenir mi?

Balıklarda kara hayvanlarının kesim ve avlanılmasında aranılan şartlar aranmaz. Yani balıkları avlayan kimsenin Müslüman olması şart olmadığı gibi, balıkların boğazlanması da şart değildir. Dolayısıyla aşırı sıcak veya soğuk, buzlar arasında sıkışma, su içine hapsedilme, suyun çekilmesi veya suya bir kısım zararlı maddelerin bırakılması gibi sebeplerle ölen balıklar da helâl görülmüştür. Çünkü “Denizin suyu temiz; meytesi de helâldir.”[1] hadisinin yanı sıra İbn Ömer de şöyle demiştir: “Bize iki meyte helâl kılındı: Balık ve çekirge.”[2] Başka bir rivayette de Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah denizde yaşayan canlıları insanlar için boğazlamıştır.”[3]

Öte yandan Hz. Câbir’in rivayet ettiği ve müttefekun aleyh olan diğer bir hadis-i şerifte, bir grup sahabe, çıktıkları bir seferde deniz kenarında büyük bir balina bulmuşlar ve bir ay boyunca bu hayvandan yemişlerdi. Medine’ye döndüklerinde bu hâdiseyi Allah Resûlü’ne (s.a.s) anlatmışlar ve O da şöyle buyurmuştur: “O Allah’ın sizin için çıkardığı bir rızıktır. Yanınızda onun etinden bir şey var mı? Bize de tattırın.” Hz. Câbir, “Bunun üzerine Resûlüllah’a ondan bir parça gönderdik.” demiştir.[4]

Diğer mezheplerden farklı olarak Hanefî mezhebine göre, herhangi bir dış tesir olmaksızın kendiliğinden ölen ve karnı yukarı gelecek şekilde suyun üzerine çıkan balıklar helâl değildir.[5] Yani Hanefî fukahası, balığın ölüm sebebinin bilinmesini şart koşmuştur. Diğer mezhepler yukarıda geçen âyet-i kerime ve denizin meytesinin helâl olduğunu ifade eden nassların umumuyla istidlâl ederek, nasıl öldüğüne bakılmaksızın, ölmüş bütün balıkları caiz görürken, Hanefiler, Hz. Câbir’in rivayet ettiği şu hadis-i şerife dayanmışlardır: “Denizin (sahile) attığı veya (deniz sularını) kendisinden geri çek­tiği (için açıkta kalan) şeyleri yeyiniz. (Fakat) denizde (kendiliğinden zahirî bir sebep olmaksızın ölüp de) su yüzüne çıkan şeyleri yemeyiniz.”[6]

Hanefiler, suyun sıkıştırması, dışarı atması, sert bir nesneye çarpması gibi bir sebep olmaksızın kendiliğinden ölen bir balığın muhtemelen bir hastalıktan ölmüş olacağını dolayısıyla da böyle bir balığın insana zarar vereceğini söylemişlerdir.[7]

[1] Ebû Dâvud, “Tahâret”, 41; Tirmizi, “Tahâret”, 52; İbn Mâce, “Tahâret”, 38; Nesâî, “Tahâret”, 46.

[2] İbn Mâce, “Sayd”, 9.

[3] Dârakutnî, Sünen, 4/267; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 15/278 (40980).

[4] Müslim, “Sayd”, 17; Buharî, “Zebâih”, 12.

[5] Aliyyü’l-kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/69; Serahsî, el-Mebsût, 11/247.

[6] Ebû Dâvud, “Et’ime”, 35; İbn Mâce, “Sayd”, 17.

[7] Serahsî, el-Mebsût, 11/248.

Köpek balığı veya balina yemek helal midir?

Bütün mezheplerin ittifakıyla denizde yaşayan tüm balık türleri helâldir.[1] Zira Kur’ân-ı Kerim’de deniz hayvanlarıyla ilgili şu genel hükme yer verilmiştir: “Hem size hem de yolculara fayda olmak üzere (faydalanmanız için) deniz avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı.”[2]

Başka bir âyet-i kerimede ise deniz hayvanlarından istifade şöyle ifade edilmiştir: “İki denizin suyu bir olmaz: Şu tatlı, içimi âfiyetli, boğazdan kayıverir, o ise tuzlu, acıdır. Bununla beraber her iki denizden de taptaze et yersiniz.”[3]

Dolayısıyla halkın sıkça tükettiği balıkların yanı sıra, balina, yunus balığı, köpek balığı ve diğer balık türlerinin yenilmesi de helâl kılınmıştır.

[1] Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/145.

[2] el-Mâide 5/96.

[3] el-Fâtır 35/12. Buna benzer bir diğer âyet-i kerime de şöyledir: “Yine O’dur ki denizi sizin hizmetinize verdi ki oradan taptaze et yiyesiniz.” (en-Nahl 16/14)

Helal bir hayvanın yenilmeyen uzvu var mıdır?

Bir hayvanın etinin mubah kılınması, onun bütün cüzlerinin yenilmesinin helâl olmasına delâlet etmez. Daha önce kesim esnasında hayvandan akan kanın haram olduğunu açıklamıştık. Çünkü akıcı kanın haramlığı âyet-i kerimeyle sabittir. Yenilmesi helâl kılınan hayvanların diğer uzuvları ise, zararlı, necis ve habîs olup olmamasına göre hüküm almaktadır.

Hayvanın idrar ve dışkısı necis olduğu için bunların yenilip içilmesi de haramdır. Dolayısıyla mide, idrar torbası ve bağırsaklar, içlerinde bulunan pisliklerden temizlenmediği sürece bunların yenilmeleri helâl olmayacaktır. Ancak bunlar içlerinde bulunan necasetlerden temizlendiklerinde caiz olurlar.

Diğer yandan hayvanın bazı uzuvları habâisten kabul edilerek yenilmesi mekruh görülmüştür. Bunlar, hayvanın tenasül organı, husyeleri, rahmi, uykuluğu, idrar torbası ve öd kesesidir.[1] Zira Mücahid’in munkatı olarak rivayet ettiği bir hadis-i şerif şu şekildedir: “Allah Resûlü (s.a.s) bir koyunun şu yedi parçasını yemeyi mekruh görmüştür: Kan, öd kesesi, tenâsül uzvu, husyeler, rahim, uykuluk, idrar torbası.” [2]

Hayvanın derisi ve kemikleri ise temiz kabul edildiği için, vücuda zarar vermediği sürece bunların yenilmesinde bir mahzur görülmemiştir.[3]

[1] İbn Âbidîn, Hâşiyetü redd’il-muhtâr, 6/311; Suğdî, en-Nütef fi’l-fetâvâ, s. 146; Nevevî, el-Mecmu’, 9/70.

[2] Abdürrezzak, el-Musannef, 4/535 (8771); Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 10/7 (20192).

[3] Kâmil Musâ, Ahkâmu’l-et’ime fi’l-İslâm, s. 138-142.

Haşeratı yemenin hükmü nedir?

Haşerât, ister uçsun ister yerde yürüsün yeryüzünde yaşayan küçük hayvancıklara verilen isimdir. Hayvanlar âleminin en kalabalık canlı topluluklarıdır. Yüzbinlerce farklı böcek çeşiti olduğu bilinmektedir. Bunlardan bazılarının iğnesi ve zehiri bulunurken bazıları ise zararsız hayvanlardır. Aynı şekilde böceklerin bir kısmının akıcı kanı bulunmasına mukabil bazılarında ise kan yoktur. Fıkıh kitaplarında böceklerin yanı sıra kurbağa, kaplumbağa, fare, yılan ve kertenkele gibi küçük yer hayvanları da haşerat başlığı altında ele alınmıştır. Haşerat yerine, “haşâşu’l-ard” ve “hevâmmu’l-ard” kelimeleri de kullanılmıştır.

İmam Malik, İbn Ebi Leyla ve Evzaî gibi fakihlere göre haşerat caizdir. İmam Malik, zararlı olmadığı sürece kertenkele dışındaki her türlü böceğin yenilmesini mubah görmüştür. Fakat İmam Malik’in haşeratı mekruh gördüğü de rivayet edilmiştir. Aynı şekilde Malikî fakihlerinden haşeratı mekruh görenler de vardır.[1] Malikilere göre haşeratın helâl olması için, tezkiye şarttır. Kanı olmayan hayvanların tezkiyesi çekirge gibi olsa da, kanı olanların tezkiyesi ancak boğazlamak suretiyle gerçekleşir.

Onlar, nass ile haram kılınanların ancak habâis sınıfına girdiğini, haşerat hakkında ise haram kılıcı bir delil bulunmadığını ileri sürmenin yanıbaşında bir de Milkâm b. Telibb’in babasından yaptığı şu rivayeti delil getirmişlerdir: “Allah Resûlü ile arkadaşlık ettim, sohbetinde bulundum. Ancak haşeratı haram kıldığını duymadım.”[2] Hattâbî, bu hadisin şerhinde şu izahı yapmıştır: “O, bu sözüyle şu mânâyı kastetmiştir: Haşeratın yenilmesinin mubah sayılması, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminin âdetlerindendi. O, bu âdeti bildiği hâlde, onları haşerat yemeyi yasaklamadı.”[3]

Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ise çekirge gibi helâl olduğuna dair hakkında bir nass varid olmadıkça, sinek, karınca, arı, örümcek, hamam böceği ve akrep gibi haşerat sınıfına giren bütün hayvanların haram olduğunu söylemişlerdir.[4] Çünkü onlara göre haşerat, bir kısmı itibarıyla zehirli olmalarının yanında, nefislerin kendisinden tiksinti duyduğu habâis sınıfındandır. Habâis sınıfına giren yiyecekler ise âyet-i kerimeyle haram kılınmıştır.

Ayrıca Yüce Allah, Mâide sûresinde boğulmuş, bir şey vurularak öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanmış, boynuzlanmış yahut canavar tarafından parçalanmış hayvanların etlerinin haram kılındığını bildirdikten sonra إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ ifadesiyle ölmeden önce boğazlananların helâl olacağını ifade buyurmuştur.[5] Buna göre bir hayvanın helâl olması için boğazlanması şarttır. Boğazlamanın mümkün olmadığı hayvanların helâl olması da mümkün değildir.[6]

Milkâm b. Telibb’in rivayet etmiş olduğu hadisin ise zayıf olduğu söylenmiştir. Kaldı ki bu hadisin sabit olduğu kabul edilse bile, söz konusu hadisin, haşeratın helâlliğine delil olmayacağı açıktır. Çünkü râvi, Hz. Peygamber’den haşeratın haram kılındığına dair bir beyan duymadığını söylemiştir. Onun duymaması, başkasının duymasına mâni değildir.[7]

Hanefiler fare, keler, kaplumbağa gibi küçük yer hayvanlarını da haşerâtla birlikte ele alarak onları da habâis sınıfında değerlendirmiş ve haramlığına hükmetmişlerdir. Zaten onlar haşeratı, yerde yaşayan küçük hayvanlar olarak tarif etmişlerdir. Henefiler böcek ve sinek çeşitlerini hiç kanı olmayan hayvanlardan sayarken, fare, yılan, kertenkele, maymun, kirpi, keler, Arap tavşanı, gelincik ve kurbağa gibi küçük yer hayvanlarını ise kanı olsa da, akıcı kanı olmayan hayvanlar olarak değerlendirmişlerdir. Çünkü akıcı kanı bulunmayan hayvanlarda şer’i kesim yapılmaz. Hanefilere göre hiç kanı olmayan hayvanlardan sadece çekirge, akıcı kanı olmayanlardan ise balık türleri helâldir.[8]

Ayrıca Hanefiler, akıcı kanı bulunmayan bazı küçük yer hayvanlarıyla ilgili hadislerde yer alan yasaklayıcı beyanlardan hareket ederek, kıyas yoluyla diğerlerini de bu yasak kategorisinde değerlendirmişlerdir. Mesela Allah Resûlü’ne kirpinin hükmü sorulduğunda, onun habîslerden bir habîs olduğunu ifade etmiş, [9] keler etini yemeyi yasaklamış[10]  ve kurbağanın öldürülmesini de nehyetmiştir. [11]

Şafiî ve Hanbelî mezhelerinde, küçük yer hayvanlarının hükmü hakkında bazı farklı değerlendirmeler vardır. Onlar bir taraftan sünnette öldürülmesi emredilen veya yasaklanan hayvanların yenilmesinin haram olduğunu söylerken diğer yandan da bazı hayvanlar hakkındaki mubah kılıcı rivayetlere dayanarak Hanefilerin haramlığına hükmettikleri bazı küçük yer hayvanlarının yenilmesini de caiz görmüşlerdir.[12] Hadis-i şeriflerde, alaca keler, akrep, alacakarga, fare, kuduz köpek ve çaylağın ölüdürülmesi emredilirken;[13] karınca, bal arısı, kurbağa, çavuş kuşu ve göçegen kuşunun öldürülmesi de yasaklanmıştır.[14]

Bir canlının öldürülmesinin yasaklanması, insanda olduğu gibi ya muhterem olmasından ya da etinin haram kılınmasından kaynaklanır. Buna göre bazı hayvanların öldürülmelerinin nehyedilmesi, onların etinin haram kılındığına bir delildir. Aynı şekilde bir hayvanın öldürülmesinin yasaklanması da onun etinin haramlığına delâlet eder. Çünkü bir hayvanın etinden istifade ancak onun öldürülmesiyle gerçekleşebilir.[15]

[1] Hattâb, Mevâhibü’l-celîl, 4/348-349; Abderî, et-Tâc ve’l-iklîl, 3/230; İbn Kudâme, el-Muğnî, 11/65.

[2] Ebu Dâvud, “Et’ime”, 30.

[3] Hattâbî, Meâlimu’s-sünen, 4/247.

[4] Nevevî, el-Mecmu’, 9/16; Serahsî, el-Mebsût, 11/220; İbn Müflih, el-Mübdi’ şerhu’l-Mukni’, 9/173; Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/146.

[5] el-Mâide 5/3.

[6] Serahsî, el-Mebsût, 11/220; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 3/26; İbn Kudâme, el-Muğnî, 11/65.

[7] Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 8/190.

[8] Kâsânî, Bedâiu’s-sanâî, 5/36; Meydânî, el-Lübâb, s. 348.

[9] Ebû Dâvud, “Et’ime”, 29.

[10] Ebû Dâvud, “Et’ime”, 27.

[11] Ebu Dâvud, “Edeb”, 164-165; Nesâî, “Sayd”, 36.

[12] İbn Kudâme, el-Muğnî, 11/65.

[13] Buharî, “Bed’ü’l-halk”, 16; “Enbiyâ”, 11; Müslim, “Hacc”, 67.

[14] Ebû Dâvud, “Edeb”, 176; İbn Mâce, “Sayd”, 10.

[15] Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/145; Aliyyü’l-kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/68; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 3/26.

Aile İçi Tartışmalarda Uslüp ve İletişim

Günümüzde aile içi iletişimi sekteye uğratan ya da bozan etkenlerden birisi de gereksiz ve faydasız tartışmalardır. Zira tartışma, ilk bakışta masum ve makul hatta iletişimin olmazsa olmaz bir parçası olarak görülse bile kurallarına uygun yapılamazsa zaman içerisinde gönüllerdeki sevgi ve saygıyı aşındıran ve yıpratan menfi bir yönü de vardır. Maalesef çoğu kez de bu başarılamadığı için faydadan çok zarar getirmektedir. Böyle olunca da zahiren sağlıklı iletişim kurmak için birbiriyle tartıştıklarını söyleyen eşler zamanla birbirinden soğur ve uzaklaşır. Hatta yaptıkları tartışmaların kendilerine ve yuvalarına verdikleri zararın farkına bile varamayan eşler, “Acaba birisi bize büyü mü yaptı?” “Yoksa ilişkimize birisi nazar mı değdirdi?” diye de çevrelerinde suçlu aramaya başlar. Halbuki suçlu, dışarıda değil içeride ve başkası değil kendileridir. Tartışmanın temel ilkelerini bilmeyen ya da bildiği halde onları bir kenara bırakıp kendi doğrularından başka doğru tanımayan nefisleridir.

Dolayısıyla tartışmanın, kendisinden beklenen faydaları verebilmesi ve zararlarından emin olunabilmesi için sağlıklı bir zeminde ve belli usullere göre yapılması gereklidir. Bunları başlıca şöyle inceleyebiliriz:

Son Karar Rabbin Huzurunda Verilecek Şuuru

Aile içi ya da ailevî meselelerin dışında da olsa herhangi bir konuyu tartışırken ihsan şuuruyla hareket edilmelidir. Zira Allah, kullarının her haline muttalidir. İhtilaf edilen ve tartışılan her konu da haşir günü O’nun huzuruna getirilecektir. Kur’an’ın beyanıyla: “Hiç şüphe yok ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra da büyük duruşmanın olacağı kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda birbirinizle davalaşacaksınız.”1 Hatta bu ayet-i kerime nazil olduğundaZübeyr İbn-i Avvam, “Ya Resûlallah! Dünyada aramızda olup-biten davalar, tartışmalar, kıyamet günü bize tekrarlanır mı?” diye sorar. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Evet!” buyurur. Bu cevabı duyan Hz. Zübeyr, “O zaman iş, çok şiddetlidir”2 der. Dolayısıyla tartışılan bir konuda haklı olup olunmadığına bakılmadan sırf nefsanî duygularla hareket etmekten sakınmalı, ötelere farkında olunmayan birçok hakla gidilmemelidir.

Aksi takdirde, konuşan kimseler herhangi bir sorumluluk duygusu hissetmeden konuşur ve bu da iletişime zarar verir. Kur’ân-ı Kerim, Asr-ı Saadet döneminde yaşanan bir hadiseyi bize aktararak bu konuda müşahhas bir örnek sunar:

Ensar’dan Evs İbn-i Sâmit, bir gün hanımı Havle binti Sa’lebe’ye kızıp, “Senin sırtın bana anamın sırtı gibidir” demiş ve zıhâr yapmıştı. Çok geçmeden de bu yaptığına pişman olmuştu. Ancak Hz. Havle, o günkü geleneklere ters düşen bu beraberliği onaylamıyordu. Fakat yuvasının da bu yüzden dağılmasını istemiyordu. Sonunda çareyi Allah Resûlü’ne başvurmakta buldu ve durumu Peygamberimiz’e bütün detaylarıyla anlattı; gençliğini kocası uğruna tükettiğini, ona çocuklar verdiğini ama şimdi kendisine yapılan zıhâr adlı boşamadan dolayı ortada kaldığını, buna bir çözüm bulması gerektiğini ısrarla ifade etti. Ancak Efendimiz kendisine, bu konuda yeni bir vahiy gelmediğini ve bilinen haramlık hükmünden başka bir yol olmadığını belirti. Hz. Havle, durumunun çok vahim olduğunu tekrar tekrar ifade ederek ısrar ediyordu. Bütün ısrarlarına ve adeta bu hususta Efendimizle dikkatli bir şekilde tartışmasına rağmen beklediği cevabı alamamıştı.

Hz. Havle, artık ikili konuşmanın ve ısrarcı olmanın faydası olmadığını görünce bir köşeye çekilmiş ve içini Rabbine dökerek şöyle yalvarmaya başlamıştı: “Allahım! Çok yalnızım. Bu ayrılık bana çok acı veriyor. Küçük çocuklarım var; onları babalarına bıraksam perişan olacaklar, kendim alsam aç kalacaklar. Halimi, Sana arz ediyorum. Beni bu sıkıntıdan kurtar! Resûlü’nün dilinden bir vahiy indir.” Havle (radıyallahu anha) duasını bitirdikten kısa bir zaman sonra da ayet nazil olmaya başlamıştı. Biraz sonra Havle’yi çağırtan Allah Resûlü, evliliğinin kurtulduğunu söyleyerek ona bu konuda yeni inen ayetleri okudu ve kendisini müjdeledi.3

Bu konuda inen ayetler şöyle başlıyordu: “Kocası hakkında sana başvurup tartışan/hakkını arayan ve halini Allah’a arz eden o kadının sözlerini elbette Allah işitti. Allah, ikinizin karşılıklı konuşmasını işitir. Çünkü Allah semi’dir, basîrdir (her şeyi işitir ve görür.)”4 Hatta bu olaya şahit olan Hz. Âişe validemiz, “Bütün sesleri işiten Allah ne yücedir! O kadın durumunu anlatırken ve Allah’a yalvarırken öylesine yavaş ve fısıltıyla konuşuyordu ki dediklerinin bir kısmını işitemiyordum.”5 diyerek adeta ilk ayetin, “Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir” mealindeki fezlekesini tefsir etmiş oluyordu. Dolayısıyla bugün zahiren sadece kendi aralarında tartıştıklarını zanneden kimseler, Allah’ın, karşılıklı konuşmalarını işittiği bilincini asla kaybetmemelidirler. Zira bu şuur onları birçok yanlış söz ve davranıştan koruyacaktır.

Mesele, Allah’a ve Resûlü’ne Arz Edilmelidir

Aile içinde tartışılan bir mesele hakkında ayet ya da bir hadis varsa, mevzu tartışmayla vakit kaybetmeden ve ilişkilere zarar vermeden doğrudan doğruya Kur’ân’a ve Sünnet’e arz edilmelidir. Bu hususta Kur’ân’ın müminlere olan emri açıktır: “Hayır, hayır! Rabbine and olsun ki aralarında baş gösteren anlaşmazlıklarda seni hakem ya da hakim kabul edip, sonra da senin verdiğin hükme içlerinde hiçbir sıkıntı ve itiraz duymadan  tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.”6 Dolayısıyla ihtilaf edilen meseleler hakkında her ne kadar bizim bir görüş ve kanaatimiz olsa da doğru olan, hakkında ayet ya da hadis olan mevzular önce oradan bakılmalı, Kur’ân ve Sünnet’in hakemliğine teslim olunmalıdır. Aksi takdirde Kur’an ve Sünnet’i hayatlarının dışında tutup meseleyi sadece tartışarak çözmeye çalışanlar, hem günahkar olurlar hem de vahiy ve sünnetin feyiz ve bereketin de mahrum kalırlar.

Tartışmada Boğulmamalı, Hakka Teslim Olmalı

Tartışma esnasında insan çoğu zaman itidali koruyamaz ve “Her halükârda galip gelmeliyim” diye bilginin doğruluğuna ve yanlışlığına bakmadan delil olarak kullanır ve bu yolla muhatabını susturmaya ya da yenmeye çalışır. Kendi aralarında herhangi bir meseleyi münazara edenler bu hususta dikkatli olmalı, tartışmada haddi aşmamalı ve egolarında boğulmamalıdırlar. Bu mevzuda ümmetini ikaz eden Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın en ziyade buğz ettiği kimse, tartışma esnasında (haklı çıkmak için batıla dalıp) şiddetli bir şekilde mücadeleye devam eden kimsedir.”7Dolayısıyla tartışmada haklı çıkmak değil hakkı birlikte bulmak esas alınmalıdır. Yoksa bu ölçü korunamaz ve tartışma sürdürülürse hem tartışmadan elde edilecek fayda devşirilemez hem de Allah Resûlü’nün beyanıyla büyük bir günaha girilmiş olur: “Günah olarak sana (haksız olduğunu bile bile) tartışmayı devam ettirmen yeterlidir.”8

Bu tür durumda eşler farkında olmadan birbirini kaybettiği gibi günaha da girerek ahirette de birbirlerine kaybettirirler. Dolayısıyla burada ve ötelerde kazanmanın yolu, hak ortaya çıkınca diretmek değil onu kabullenmek ve haklı olandan dilenecek özür varsa dilemek ya da ortada kul hakkı varsa helalleşmektir.

Tartışmada Sulh Esas Alınmalı

Aile içi meseleler tartışılırken dikkat edilmeyen hususlardan birisi de sulh çizgisidir. Kur’an’ın bilhassa ailevî meselelerde tartışmada verdiği ölçü, “…Sulh, daima hayırlıdır…”9 ilkesidir. Buna göre eşler konuşacakları meseleyi daha için başında ele alırken ortak bir noktada buluşmayı hedeflemeli, bunda muvaffak olamasalar bile en azından daima sulha açık bir kapı bırakmalıdırlar. Egolarına kapılıp birbirlerini hiç anlaşamayacakları düşmanları olarak görmemelidirler. Zira evlilikte, kadın ve erkek birbirinin rakibi, düşmanı değil eşi, kardeşi ve tarafıdır. Tartışma masaları da savaş meydanı, eşler de farklı cephelere mevzilenmiş düşman güçleri değildir. Bir beşer olarak içlerine düşmanlık duyguları geldiğinde ise kardeşliği ve aralarında gözetilmesi gereken sıla-i rahimi nazar-ı itibara alarak Allah Resûlü’nün verdiği şu düstura göre hareket etmeyi başarmalıdırlar: “Düşman arıyorsan senin en şiddetli/tehlikeli düşmanın, iki yanın arasında bulunan nefsin (yani egondur.)”10

Bu sayede nefis ve şeytanın, muhaverelerin içine girerek üslubu bozmasına imkân ve fırsat verilmemelidir. Karşılıklı konuşmalar, daima kardeşlik, dostluk, sevgi, saygı, merhamet ve sulh çizgisinde sürdürülmelidir. Zaten ortak bir noktada buluşmayı ve sonunda kucaklaşmayı getirecek olan da sadece sözler değil bu temel ilkelerin korunmasıdır. Bu ölçülerin korunması ve ilişkilerde yaşatılmasından nice hayır ve güzellikler sökün edecektir. Aksine bu esasların gözetilmediği münazaralarda, hiç beklenmedik bir anda bazen bir kelimeden bazen bir cümleden bazen de hiç önemsenmeyen jest ve mimiklerden ortaya yeni düşmanlıklar çıkacak ve bundan dolayı aile içinde, meydan muharebeleri yaşanmaya başlayacaktır.

Kaldı ki devreye düşmanlık duygularının girdiği durumlarda bile eşler nefislerine hakim olup aralarındaki eşlik ve kardeşlik köprülerini tamamen yıkmamaya çalışmalıdır. Zira her ne olursa olsun karşıdaki düşman değil eştir. Bugün aralarında bir meseleden dolayı muvakkat bir sıkıntı yaşansa bile yarın bu geçtiğinde yeniden barışmak ve bir araya gelmek isteyebilirler. Bunun için bir tartışma anında Allah Resûlü’nün insanlığa verdiği temel ölçülerden birisi de şudur: “Sevdiğini ölçülü sev, belki bir gün düşmanın olabilir. Kızdığına da ölçülü kız, belki bir gün dostun olabilir. “11 Aksi takdirde tamamen düşmanlığa kilitli, insaf ve adaletten uzak yaklaşımlar ve sözler, kalpleri katılaştıracak; duygulara kin ve nefret tohumlarını ekecektir. Derken ortada ne vefa ne kardeşlik ne eşlik ne de yarın bir araya gelinmek istediğinde birbirine dönebilecekleri bir dostluk zemini kalmayacaktır. Bu konuda sonradan yaşanan pişmanlıklar ise fayda vermeyecektir.

Tartışmada Boğulmak Nifaktan, Onu Bir An Önce Sonlandırmak İmandandır.

Bir tartışma anında sulhu değil de düşmanlığı önceleyen ve onu derinleştirenleri bekleyen manevi bir tehlike de nifaktır. İlk bakışta ölçüsüzce tartışmaların nifakla bir irtibatı kurulamayabilir. Fakat Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) münafıkların alametlerini saydığı hadislerinin birisinde, yalan söylemenin, söz verip sözünde durmamanın ve emanete ihanet etmenin yanında dördüncü olarak, “Tartıştığında haddi aşmayı, tartışmada boğulmayı ve galip gelmek için haktan uzaklaşarak batıla ve yalana dalmayı ve bu yüzden karşı tarafa haksızlık yapmayı” da sayar.12 Bundan dolayıdır ki Allah Resûlü “Kardeşinle asla tartışmaya dalma ve ona karşı aşırı mizah da yapma ve yerine getirmeyeceğin bir şeyi de ona va’d etme!”13 buyurur.

Buna mukabil ise tartışmayı uzatmamak, onu bir an önce sonlandırıp birlik, beraberliğe ve uhuvvete zarar vermemek imanın kemalindendir ve bunun mükafatı da büyüktür.: “Haklı bile olsa tartışmayı sonlandırma adına ilk adımı atan kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim. Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim. Yine iyi huylu kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefilim.”14 Dolayısıyla en hayırlı en kârlı tartışma en hızlı şekilde sonlandırılan tartışmadır. Erkek ve kadın herkes, bu şaşmaz prensibi hayatında ilke olarak benimseyip ona göre davranırsa yuvalarda tartışmalar, sulh çizgisinden çıkarak kavgaya ve düşmanlığa dönüşmeyecektir. Kaldı ki bu ölçüyü yaşayan ve yaşatanlar ötelere gidip de kendilerine, Resûlüllah’ın cennette va’d ettiği ve kefili olduğu köşkü bulmadan önce, kendi yuvalarının cennet köşklerinden bir köşke dönüşmeye başladığını da göreceklerdir.

Tabii her meselede tartışmanın çok popüler olduğu günümüzde, insanın aklına şu düşünceler de gelebilir. “Ben haklıyım. Niye vazgeçeyim ki? Tartışıp hakkımı zorla alırım. Niçin hakkımı yedirteyim ki..” vs..  Ancak haklı olmak başkadır, hakkı almak başkadır. İnsan, haklı olabilir ve hakkını talep edebilir. Fakat hak talep edilirken asla haksızlık yapılmamalı, şahsa veya yuvaya ait başka haklara da girilmemelidir. Halbuki hakkını tartışma ve ona bağlı olarak kavga yoluyla almaya kalkan kimseler, mutlaka ciddi kul haklarına girerler. Bağırıp çağırıp karşı tarafa hakaret ederek belki söverek belki de fiili müdahalede bulunarak, haklı bile olsalar günaha ve zulme girerler. Hakkı, hukukla arayacağına kaba güç ve kuvvetle arayarak yuvaya ait nice kul haklarını çiğnerler. Onun için istişare edilerek veya hukuki yollarla halledilebilecek pek çok mesele vardır ki haklı kimseleri, makbul olmayan tartışmalardan dolayı Hak katında da halk nazarında da haksız konuma düşürmektedir.

Tartışmada Adaletli ve İnsaflı Olunmalı

İnsaf, adalet dairesinde hareket etmek ve lehine de aleyhine de olsa hakikati itiraf ederek, kabullenmektir. Kur’an’ın ifadesiyle: “Ey iman edenler! Kendinizin hatta anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayın…”15 emrine imtisaldir. İnsaf, her halükarda “..hislerinize uyup asla adaleti terk etmeyin…”16 ilkesini yaşayabilmek/yaşatabilmektir. Zira bir kimsenin tarafı olduğu konulara, nefsine ve hevasına tabi olmadan her türlü önyargılarından ve su-i zanlarından sıyrılarak anlayışla yaklaşması ve kendini, muhatabının yerine de koyarak meselelere daima empatiyle ve adalet duygusuyla bakması çözümün kendisidir. Aksi takdirde ailenin sahip olduğu bütün birikim, bir anlık öfke, benlik ve gurura feda edilecek ve zulme düşülecektir. Bundan dolayıdır ki büyükler, “İnsaf dinin yarısıdır” demiştir. Zaten insaflı olmayan kimse karşı taraftan insaf da göremez.

Muhatabının Faziletleri de Görülmelidir!

Adaletli ve insaflı olmanın bir yansıması da tartışmaya başlarken kötülüğü, yanlışı ya da bir eksikliği seslendirilerek tenkit edilen muhatabın, önce faziletleri ve iyilikleri dile getirmelisin. Yoksa sadece kötülük ve eksikleri seslendirilerek söze başlama, muhatabı gerecek ve hakkı değil nefsini müdafaa yoluna sevk edecektir. Kaldı ki tartışmada hedef muhatabı kınayarak yerin dibine geçirmek değil, asıl olan fikri eleştirmek, çürütmek ya da tutarsızlığını ortaya koymak olmalıdır. Bunun için söze, muhatabı yererek başlamak onun kendisini ve fikrini kıyasıya savunmaya geçireceğinden yanlışa düşmesine sebebiyet verir ki bu noktada sebebiyet veren de günahkâr olacağını hatırdan çıkarmamalıdır.

Bir de böyle acımasızca başlayan ve sürdürülen tenkitlerde mutlaka nefsin/egoların payı vardır. Zira bir insanın her yönünün bütünüyle kötü olması düşünülemez. Mutlaka takdir edilecek faziletleri ve meziyetleri de vardır. Buna göre davranmak daha da adil olmamız sonucunu doğuracak önemli bir vesiledir. Bu hakperestçe yaklaşım karşı tarafın duygularının yumuşamasına ve meseleleri ele alırken onun da dikkatli konuşmasına ve bizim de faziletlerimizi görmesine ve takdir etmesine vesile olacaktır. Bu hususta çarpıcı örneklerden bir tanesi Hz. Âişe ile Hz. Zeyneb validelerimiz arasında yaşanan tatlı rekabete rağmen birbirlerinden bahsederken faziletlerini nazara vermeyi ihmal etmemeleridir.

Mesela, bir defasında Hz. Zeyneb validemiz anılınca Hz. Aişe ondan şöyle bahsetmişti: “…O, Allah Resûlünün katında sahip olduğu değerle benimle denk birisiydi. Fakat gerçekten ben, dinî hayatıyla ondan daha hayırlı, daha takvalı, daha doğru sözlü, daha sadakatli, sıla-i rahimde daha dikkatli bir kadın görmedim. Yine kendisini Allah’ın rızasına yaklaştıracak sadakayı ondan daha çok veren kimseyi de bilmiyorum. Ancak biraz sert bir tabiata sahipti. Ani öfkelenir fakat öfkesine hâkim olur ve hızlı sakinleşirdi.”17

Niyet Okuyuculuğu Yapılmamalıdır

Çözümü beraberinde getirecek tartışmanın temel esaslarından birisi de niyet okuyuculuğu yapmamak ve buna dayalı olarak ya da fikirlerinden dolayı karşı tarafı suçlamamaktır. Bir tartışma esnasında “Aslında ben senin kalbini okuyorum. Senin niyetin başka. Sen şunu söylemek istiyorsun da fakat söylemiyorsun vs..” gibi niyet okumalarıyla muhatap susturulmamalı ve aşağılanmamalıdır. Böyle bir niyet okuma aynı zamanda su-i zan da olacağı için günah işlenilmiş olur. Hatta sadece günahla kalmaz ikili arasında iletişim de zarar görür. Zira böyle bir yaklaşım çoğu zaman karşı tarafça itham gibi algılanır ve ortam ciddi gerilir. Bu gergin ortamda ise müzakere değil ancak kavga yapılır. Dolayısıyla kendi aralarında meselelerini tartışma usulüyle görüşenler, zahire göre hüküm vermeli, bâtinîlikten uzak durmalıdır. Muhatabıyla muamelelerini, “Biz zahire göre hüküm veririz. Kalplerdekini bilen ise Allah’tır!”18 prensibine göre ayarlamalıdır. Aksi takdirde insanların niyetlerini okuma üzerine kurulu bir münazara karşılıklı çatışmaları doğuracak ve iletişime ciddi zarar verecektir.

Bu konuda Allah Resûlü’nün üzerinde durduğu şu hassasiyet çok önemli bir düsturdur: “…Ben insanlarının kalplerini yarmak ve içlerinde olanı araştırmak için emrolunmadım…”19 Dolayısıyla O, bir Peygamber olduğu halde zahire göre hükmeder, insanların gizli taraflarını araştırmazdı. Mesela O, münafıkları ve içlerinde kötü niyet taşıyan kimseleri bildiği halde haklarında zahire göre hüküm verir, onlara muamelelerini gizli bilgiler üzerine bina etmezdi. O’nun güzel ahlakını kendilerine şiar edinen müminlerin her halükârda takip edecekleri yol da budur.

Tartışmada Yumuşak Bir Üslup Sergilenmelidir.

Münazara esnasında muhataba sert ve kaba davranmak da tartışmayı verimsizleştirecek ve karşı tarafın duygularında meydana getirdiği menfi tesirlerle müzakerenin kavgaya dönüşmesine sebebiyet verecektir. Bir atasözümüzde ifade edildiği gibi, “Keskin sirke küpüne zarar” fehvasınca ilk önce kendi üslubunun bozulmasına sonra da karşı tarafta nefret duygularının oluşmasına neden olacaktır. Kabalığın ve sertliğin oluşturduğu kin ve nefret duyguları üzerine ise iletişim kurmak mümkün olmayacaktır. Bu açıdan Allah Resûlünün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatına baktığımızda, Kur’an’da onun örnek ahlaki özelliklerinin bu yönü de dile getirildiğini de görmekteyiz: “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar Senin etrafından dağılıverirlerdi.”20

Dolayısıyla Allah Resûlü, insanlarla münasebetlerini sevgi, saygı ve merhamet üzerine kurduğu gibi güzel ahlakının bir yansıması olarak onlarla tartışmamaya da özen göstermiştir. Allah Resûlü’yle ilgili bir hatırasını anlatan Sâib İbn-i Ebi’s-Sâib, O’nun bu konudaki hassasiyetini şöyle ifade etmektedir: “Peygamberimiz hicret ettikten sonra Medine’ye O’nu ziyarete gelmiştim. Etrafındaki sahabeler beni ona tanıtmaya ve beni methetmeye hakkımda güzel şeyler söylemeye başladılar. Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), ‘Ben, onu sizden daha iyi tanırım’ buyurdu. Ben de buna karşılık, ‘Doğru söyledin, Ya Resûlallah! Anam babam Sana feda olsun! Cahiliye döneminde Sen, benim ortağımdın hem de ne iyi ortaktın. Bana ne karşı koyardın ne de benimle tartışırdın’ dedim.”21

Sonuç 

Tartışma, zahiren faydalı gibi görülse de bahsettiğimiz usullere uygun yapılmadığında faydadan çok zarar getirmekte ve sağlıklı iletişimi bozmaktadır. Bu açıdan o, dilin afetlerinden yani ağır imtihanlarından birisidir. Şeytanın insanın içine girip onu düşmanlığa sevk edebileceği giriş noktalarından birisidir. İnsanın kalbine ve duygularına kin ve nefret tohumları ekebilecek kötü bir huydur. Eşler arasında emniyet ve güven duygusunu yıkan; eşleri birbirinden soğutarak ayrılmalarına sebebiyet verebilecek kötü bir alışkanlıktır. Bundan dolayı biz makalemizin ikinci bölümünde tartışmanın aile içi iletişimi verdiği zararları ele alıp inceleyeceğiz.


Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Zümer Sûresi, 39/31
  2. Tirmizî, Tefsir 40; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, III/21
  3. Ebu Davud, Talak 17
  4. Bkz. Mücadile Sûresi, 58/1-4
  5. Kurtubi, el-Cami’ li-Ahkami’l-Kuran, IX/6440
  6. Nisa Sûresi, 4/65
  7. Buharî, Ahkam 34; Mezâlim 15; Müslim, İlim 2 (2668) ;Nevevî, Şerhu Müslim, VIII/437
  8. Tirmizî, Birr, 58 (1994); Dârimî, I/336 (Hadis No: 296)
  9. Nisa Sûresi, 4/128
  10. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, I/143
  11. Tirmizî, Birr 60
  12. Buharî, İman 24 (34); Müslim, İman, 106; Hadisin daha geniş şerhi için bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, I/90-91
  13. Buhari, el-Edebu’l-Müfred, s. 106 (394); Tirmizî, Birr 58 (1995)
  14. Ebu Davud, Edeb 8 (4800); Tirmizî, Birr 58 (1993)
  15. Nisa Sûresi, 4/135
  16. Nisa, 4/135
  17. Müslim, Fedâil 13 (2442)
  18. Hadis olarak rivayet edilen bu sözle ilgili bkz. Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ.
  19. Buharî, Megazî 61 (4351)
  20. Âl-i İmrân Sûresi, 4/159
  21. Ebu Davud, Edeb 20 (4836); İbn Mâce, Ticârât 63 (2287)

At eti yenebilir mi?

At eti yemek, Şafiî ve Hanbelî mezhepleriyle Hanefî mezhebinden Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre helâl, bazı Malikilere göre haram, İmam Malik ve Ebû Hanife’ye göre ise tahrimen mekruhtur. Bazı Hanefî fakihleri ise bu kerahetin, tenzîhî kerahet olduğunu söylemişlerdir.1

At etini haram görenler, “Hem binmeniz, hem de zinet olsun diye atlar, katırlar, merkepler yarattı.”2  âyet-i kerimesiyle istidlal etmişlerdir. Zira burada at ve katırların insanların binmesi ve zinet olmaları için yaratıldığı zikredildiği halde, daha büyük bir nimet olan onların yenilmesinden bahsedilmemiştir. Âyet minnet makamında sevkedilmesine rağmen, yemenin zikredilmemesi ise bunların etinin caiz olmadığına delâlet eder. Ayrıca, لِتَرْكَبُوهَا ifadesi lam-ı talille gelmiştir. İllet bildiren lam ise, hasr ifade eder. Dolayısıyla bunun mânâsı, “Atlar, katırlar ve merkepler sadece binmek ve zinet için yaratılmıştır.” şeklinde olur.

Öte yandan katır ve eşek, at üzerine atfedilmiştir. Eşek eti caiz olmadığına göre, sanki buradan bu üç hayvanın da aynı hükme tâbi oldukları anlaşılmaktadır. Çünkü eğer bunlar etleri açısından ayrı ayrı hükümlere tâbi olsalardı, birbirleri üzerine atfedilmezlerdi. Son olarak şayet, onların etini yemek mubah olsaydı, bu hayvanların kesilmesi gerekirdi ki, o zaman da Allah’ın (c.c) minnet makamında zikrettiği binme ve zinet nimetleri kaybolurdu.

Halid b. Velid’in rivayet ettiği şu hadis de at etini yemeyi caiz görmeyenlerin delilleri arasındadır: “Ehli eşek eti size haram olduğu gibi at ve katır da haramdır. Yırtıcı hayvanlardan her köpek dişli hayvan ile kuşlardan her pençeli kuş da haramdır.”3

At etini caiz görmeyen fukahanın istidlâl ettiği diğer bir delil de kıyastır. Onlar her ikisinin de toynaklı olmasından hareketle atı eşeğe kıyas etmiş ve atın da haram olan eşekle aynı hükme sahip olduğunu ifade etmişlerdir.

At eti yemenin caiz olduğu görüşünü savunan fukaha ise şu hadisleri delil getirmiştir: Câbir b. Abdillah şöyle demiştir: “Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) Hayber günü eşek eti yemeyi yasakladı, at eti yemeye ise müsaade etti.”4 Ebû Dâvud’da yer alan Hz. Câbir’e ait diğer bir rivayet ise şu şekildedir: “Biz Hayber günü bir takım atları, katırları ve eşekleri kesmiştik. Rasûlullah (s.a.s), bize katırlarla eşeklerin etlerini yemeyi yasakladı, fakat atların etini yeme hususunda bize ruhsat verdi.”5

Konuyla ilgili Hz. Esmâ (r. ah) ise şu hadisi rivayet etmiştir: “Biz Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) zamanında bir at kestik ve onu yedik.”6 İbn Abbas’ın şu sözü de atın caizliğine delalet etmektedir: “Resûlullah (s.a.s), eşek eti yemeyi nehyetti, at eti yemeyi ise emretti.”7

Ayrıca at etinin helâl olduğunu söyleyenler, onun temiz bir hayvan olduğunu, köpek dişlerinin bulunmadığını dolayısıyla da behimetu’l-enâm denilen davarlarla aynı hükme tâbi olması gerektiğini söylemişlerdir.

Ebû Hanife ve bazı Malikiler ise, at etinin hükmüyle ilgili vârid olan hadislerin ihtilâflı olduğunu, selef ulemasının da bu konuda ihtilaf ettiklerini gerekçe göstererek ihtiyaten onun mekruh olduğuna hükmetmişlerdir. Onların at etini mekruh görmelerinin diğer bir sebebi ise atın, genellikle cihad vasıtası olarak kullanılmasıdır. Onun yenilmesi, atların sayısını azaltacağı için bunu mekruh görmüşlerdir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere at eti hakkında ihtilâf edilmiştir. Görebildiğimiz kadarıyla at etini haram gören fukahanın dayandıkları deliller katî değildir. Bir kere Nahl sûresinde geçen âyet-i kerimeden atın haram olduğu hükmünün istinbat edilmesi çok isabetli görünmemektedir. Çünkü bu âyetin sübutu katî olsa da atın haramlığına dair delaletinin kati olduğu söylenemez. Zira âyet-i kerimede, zikri geçen hayvanların yasaklanmasıyla ilgili bir nass yoktur. Atla ilgili hadislere gelince, hiç şüphesiz atın mubahlığına delalet eden hadisler daha sahihtir. Atın eşeğe kıyas edilmesi de uygun değildir. Çünkü eşeğin haram kılınmasının illeti onun toynaklı olması değildir. Bilakis Efendimiz eşeğin haramlık sebebi olarak, onun “rics” olmasını göstermiştir.

Fakat at etinin mubah olduğunu gösteren rivayetlerin daha kuvvetli olduğunu kabul etsek de, konuyla ilgili farklı rivayetlerin ve ihtilaflı görüşlerin bulunmasından hareket ederek ve aynı zamanda özellikle o dönem için atın bir cihad vasıtası olduğundan yola çıkarak onu mekruh gören İmam Âzam’ın bu yaklaşımının da yerinde olduğunu belirtmek isteriz. Ayrıca eğer atın hükmüyle ilgili birbirine zıt olan rivayetlerin arasında bir nesh düşünülecek olursa, at etinin mubahlığını gösteren rivayetler mensuh olacaktır. Çünkü asıl olan ibaha olduğuna göre, bir şeyin önce haram kılınıp sonra mubah kılınması düşünülemez. Dahası “Haram kılıcı delille, helâl kılıcı delil tearuz ettiğinde, haram kılıcı delil tercih edilir.” kaidesini de nazar-ı itibara aldığımızda ihtiyata uygun görüşün İmam Âzam’a ait olan mekruhluk hükmü olduğu ortaya çıkacaktır.

1. Bkz. Serahsî, el-Mebsût, 11/233-234; Kurtubî, el-Kâfî, 1/436; Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/146

2. en-Nahl 16/8

3. Ebu Dâvud, “Et’ime”, 32

4. Buharî, “Zebâih”, 27

5. Ebû Dâvud, “Et’ime”, 26

6. Buharî, “Zebâih”, 24

7. Taberânî, Mu’cemu’l-kebîr, 12/180

Evcil eşek etiyle ilgili hadisler hangileridir?

Kütüb-i Sitte’de eşek etinin haramlığını bildiren çok sayıda hadis yer almıştır. Bu hadislerden bazıları şu şekildedir: Câbir b. Abdillah şöyle demiştir: “Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) Hayber günü eşek eti yemeyi yasakladı, at eti yemeye ise müsaade etti.” (Buharî, “Zebâih”, 27) Enes b. Malik’ten gelen rivayet ise şu şekildedir: “…Biz Hayber’de çok miktar eşek eti elde etmiştik. Bu sırada Hz. Peygamber’in münadisi, ‘Allah ve Rasûlü sizleri eşek etlerinden nehyeder. Çünkü eşek etleri pistir!’ diye nida etti.”  (Buharî, “Megâzi”, 36) Müslim’de şu ziyade vardır: “Tencereler, içindeki eşek etleriyle birlikte ters çevrildi.”  (Müslim, “Sayd”, 35).

Hz. Ali de, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Muhakkak Allah Resûlü (s.a.s) Hayber günü, kadınlarla mut’a nikâhı kıymayı ve ehlî eşeklerin etini yemeyi yasakladı.”  (Buharî, “Megâzî”, 36) Halid b. Velid’in rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ehli eşek eti size haram olduğu gibi at ve katır da haramdır. Yırtıcı hayvanlardan her köpek dişli hayvan ile kuşlardan her pençeli kuş da haramdır.” (Ebu Dâvud, “Et’ime”, 32).

İbn Hazm, evcil eşek etinin haramlığına dair dokuz farklı sahabiden gelen senetlerin güneşin varlığı gibi kesin olduğunu, hatta bu konuda tevatür bulunduğunu, dolayısıyla hiç kimsenin bunun hilâfına görüş bildirmesinin mümkün olmayacağını ifade etmiştir. (İbn Hazm, Muhallâ, 7/407).

Hangi hayvanlar yırtıcı kapsamındadır?

Ağzının dört yanında uzun ve sivri köpek dişleri bulunan, avını yakalamada ve kendisini savunmada bunları kullanan, et yiyen ve fıtraten saldırgan ve yaralayıcı olan hayvanlara yırtıcı hayvan denir. Aslan, kaplan, sırtlan, ayı, tilki, kurt, sincap, kedi ve köpek gibi hayvanlar bu gruba girer. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleriyle bazı Malikî fakihlerine göre yırtıcı hayvanların eti haramdır. (Serahsî, el-Mebsût, 11/ 220; Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/146) Meşhur görüşüne göre İmâm Malik yırtıcı hayvanların etini yemeyi mekruh görmüştür.  (Sahnûn, el-Müdevvene, 1/541).

Ayet-i Kerime’de domuzun değil de domuz etinin haram kılınmasının hikmeti nedir?

Domuzun bütün cüzlerinin haram kılındığına kail olan fukaha, âyet-i kerimelerde domuzun haramlığını bildiren ifadenin لَحْمُ الْخِنْزِيرِ “domuz eti” şeklinde gelmesini mecaza hamletmişlerdir. Buna göre burada “ıtlak-ı cüz, irade-i kül” şeklinde ifade edilen mecaz kaidesi geçerlidir. Yani âyet-i kerimede yer alan haramlık hükmü, her ne kadar domuzun eti üzerine terettüp ediyor görünse de, burada murad edilen mânâ domuzun tamamıdır. Bir hayvandan istifade daha çok et yönüyle olduğu için, lafız bu şekilde gelmiştir. Dolayısıyla hayvanın diğer uzuvları da hüküm yönünden etine tâbidir. (Ebu’s-Suûd, İrşâdü’l-akli’s-selîm, 1/191).

Konuyla ilgili İbn Kesir şu açıklamayı yapmıştır: “Ayette yer alan “lahm” lafzı, yağına varıncaya kadar domuzun bütün cüzlerini kapsar. Bu husus Arap lügatinin özelliklerinden ve dil konusunda oluşmuş örften anlaşılmaktadır.” Âlûsî de şöyle demiştir: “Domuzun bütün cüzlerinin haram olmasına rağmen etin tahsis edilmesinin sebebi, etin, hayvanın en çok yenilen yeri olmasıdır. Buradan hayvanın diğer parçalarının ona tâbi olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca burada haramlığın ‘lahm’ lafzıyla gelmesinin sırrı, birilerinin onu güzel görerek başka etlere üstün tutmaları ve onun haram kılınmasını kabul etmemeleridir.” (Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 2/42).

Ayrıca âyetin devamında gelen, فَإِنَّهُ رِجْسٌ “Şüphesiz o pistir.”(el-En’âm 6/145) lafzında geçen “hu” zamirinin, kendisine en yakın olan muzafun ileyhe (yani hınzır kelimesine) izafe edilmesinin daha uygun olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla âyette her ne kadar domuzun etinin haram kılındığı ifade edilmiş olsa da, âyetin devamında domuzun bizzat kendisinin pis/necis olduğu ifade edilerek Müslümanlar ondan sakındırılmıştır.

Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de haram kılınan tek hayvan olan domuz hakkındaki yasağı لَحْمُ الْخِنْزِيرِ lafzından yola çıkarak sadece etine inhisar ettirmek, tam bir zahirî yorumdur. Zira domuz gibi pis ve habîs bir hayvanın etinin haram kılınıp da, yağının ve diğer uzuvlarının helâl kılınacağını düşünmek, maslahat ve makasıt açısından da kabul edilemez. Kaldı ki, haram kılınan evcil eşek ve yırtıcı hayvanlar düşünüldüğünde, bunlar için bile böyle bir hüküm söz konusu edilmemiştir.

Ebû Dâvud’da yer alan şu hadis-i şerifte de domuzun mutlak olarak haram kılındığının zikredilmesi bu yaklaşımı desteklemektedir: “Şüphesiz Allah içkiyi ve onun parasını, meyteyi ve onun parasını, domuzu ve onun parasını haram kılmıştır.” (Ebû Dâvud, “İcâre”, 64).

Domuzun bütün parçaları haram mıdır?

Cumhur-ı ulema “Hiç şüphesiz o, pisliğin ta kendisidir.” beyanından hareketle, domuzun lizatihi haram olduğunu söyleyerek, onun etinin yanı sıra, yağ, beyin, kemik, bağırsak, süt, deri ve sair organlarının yenmesini caiz görmedikleri gibi, bunlardan herhangi bir şekilde faydalanmanın da helâl olmadığını söylemişlerdir. Hatta Fahruddin er-Razî, İbn Arabî, İbn Hazm, İbn Cüzey, İbn Rüşd ve daha başka âlimler bu konuda icma olduğunu söylemişlerdir.

Domuzun kıllarını kullanmanın hükmü ve derisinin tabaklamayla temiz olup olmadığı hakkında ihtilaf edilmiştir ki, bu da doğrudan bizim konumuz dâhilinde değildir. Kurtubî de domuzun kılları istisna edilecek olursa geri kalan bütün parçalarının yenilmesinin haram olduğu konusunda ihtilâf olmadığını ifade etmiştir. Fakat şunu ifade etmek gerekir ki, bu konuda bazı şaz görüşler olsa da, dört mezhebe göre domuzun kıllarını ve derisini kullanmak da haramdır.

Domuzun bütün cüzlerinin haram olduğu hususu genel itibarıyla günümüz araştırmacıları tarafından da kabul edilen bir husustur. Gıdalarla ilgili çalışma yapan pek çok araştırmacı domuzun bütün cüzlerinin haram olduğuna ve domuzun hiçbir parçasının gıda olmaya elverişli bulunmadığına dikkat çekmişlerdir. 

Meyte ne demektir?

Meyte, şer’î boğazlama yapılmadan ölmüş olan murdar hayvan demektir. Buna göre, eti mubah olan hayvanlardan insan müdahalesi olmaksızın kendiliğinden ölen bir hayvan meyte olduğu gibi, şer’î kesim usullerine riayet edilmeden insan fiiliyle öldürülen hayvan da meyte hükmünü alır.  Nitekim Mâide sûresinde geçen âyet-i kerimede, meyte ve onun beş çeşidinin haram kılındığı ifade edildikten sonra, “Boğazladıklarınız müstesna.” buyrulması, meytenin, şer’î tezkiye yapılmadan ölen hayvan mânâsına geldiğine bir delil teşkil etmektedir. Fukaha, konuyla ilgili kesin yasaklayıcı Kur’ân âyetlerinin delâletinden yola çıkarak, murdar hayvanın etinin haram olduğunda icma etmişlerdir.

Meyte’nin dilimize leş veya lâşe şeklinde tercümesi eksik bir tercümedir. Çünkü leş, ölmüş ve hatta öldükten sonra da kokuşmaya başlamış hayvan için kullanılır. Leşin Arapça’daki karşılığı “cife” kelimesidir. Türkçe’de meyte mânâsını karşılayan kelime ise “murdar” kelimesidir. Çünkü murdara sözlükte, kirli, pis, iğrenç mânâlarının yanında bir de “şeriat hükümlerine göre kesilmemiş hayvan” anlamı verilmektedir.  Ne var ki leş ve lâşe kelimelerinin de meyte (murdar hayvan) yerine kullanıldığı görülmektedir.

İslâm’da helal olan hayvanlar hangileridir?

Eşyada asıl olan mübahlık olduğu için, herhangi bir hayvanın haramlığına dair bir nass yoksa, onun helâl olduğu anlaşılır. Bununla birlikte Kur’ân ve Sünnet’te bazı hayvanların yenilebileceği, mü’minler için bir rızık olduğu açıkça ifade edilmiştir. Buna göre yenilmesinin helâl olduğu hususunda görüş birliği bulunan hayvanları beş grupta toplamak mümkündür.

1- Behîmetü’l-en’âm denilen deve, sığır, manda ve davarlar icma ile helâldir. Konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Behîmetü’l-enâm (otla beslenen evcil hayvanlar) size helâl kılındı.” (el-Mâide 5/1). Diğer bir âyet-i kerime de şöyledir: “Allah kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için hayvanar yaratandır.” (el-Mü’min 40/79).

2- Evcil olan ve pençesi ile avlanmayan tavuk, kaz, ördek, hindi gibi kümes hayvanlarının da helâl olduğu hususunda icma vardır. Kümes hayvanlarıyla ilgili olarak Ebû Musa, Hz. Peygamber’i tavuk eti yerken gördüğünü rivayet etmiştir.

3- Tab’an iğrenç olmayan otçul yabani hayvanların etinin helâl olduğu hususundada da ittifak vardır. Buna göre ceylan, dağ keçisi, vahşî eşek, yaban öküzü ve bufalo gibi toynaklı vahşi hayvanların eti caizdir. Bunlar yapı itibarıyla de davar ve sığır cinsine benzeyen hayvanlardır. Çünkü ashabın bunları avladığına dair rivayetler vardır. Nitekim Allah Resûlü’ne (s.a.s) Ebû Katade’nin avladığı bir yaban eşeğinin hükmü sorulduğunda O (s.a.s) şöyle cevap vermiştir: “Muhakkak o, Allah’ın sizi doyurmuş olduğu bir yiyecektir.” (Buharî, “Zebâih”, 10) Ayrıca eşeğin haram kılındığını bildiren hadislerde yer alan “ehlî” kaydı, onun yabanisinin helâl olduğuna delâlet etmektedir.

3- Güvercin, serçe, bıldırcın, sığırcık, balıkçıl gibi yırtıcı olmayan ve pislik de yemeyen kuşların etleri de ittifakla helâldir. Resûl-i Ekrem, serçe avlayan bir kimsenin onu kesip yemesi gerektiğini ifade etmiştir.

4- Denizde yaşayan balıkların helâl olduğu hususunda da fukaha arasında ittifak vardır.

5- Helâl olduğu konusunda icma bulunan diğer bir canlı da çekirgedir. İbn Ebî Evfâ şöyle demiştir: “Allah Resûlü (s.a.s) ile beraber yedi gazve yaptık. Biz bu gazvelerde onunla birlikte çekirge yiyorduk.” (Müslim, “Sayd”, 52) Konuyla ilgili başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Onlar,  Allah’ın en kalabalık ordularıdır.  Onu ne yerim ne de haram kılarım.” (İbn Mâce, “Sayd”, 9).

Aşırı yemenin günahı ve zararı var mıdır?

Bu konuda önemli ölçü getiren hadis-i şeriflerden birisi şu şekildedir: “Âdemoğlu, mideden daha şerli bir kap doldurmaz. Ona belini doğrultacak birkaç lokmacık yeterlidir. Fakat ille de bundan fazla yiyecekse, bari midesinin üçte birisini yemeğe, üçte birisini suya ve üçte birisini de nefesine ayırsın.”  (Tirmizî, “Zühd”, 47)

Allah Resûlü (s.a.s) başka bir hadislerinde ise, mü’minin bir mideye, kâfirin ise yedi mideye yiyeceğini ifade buyurmak suretiyle, çok yemenin kâfire has bir sıfat olduğuna, mü’minin ise az yemeyi esas alacağına işaret etmiş ve böylece mü’minleri az yemeye teşvik etmiştir. (Buharî, “Et’ime”, 12).

Hz. Peygamber (s.a.s) aşırı yemekten dolayı yanında geğiren bir adama ise şöyle demiştir: “Geğirtini bizden uzak tut. Zira dünyada insanların en çok doymuş olanları, kıyamet günü en çok aç kalacak olanlardır.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 38) Münâvî bu hadis-i şöyle izah etmiştir: “Burada geğirme yasaklanarak esas, onun sebebi olan tokluk yasaklanmıştır ki o, şer’an ve tıbben zemmedilmiştir. Çünkü tokluk kişiyi şeytana yaklaştırır ve nefsi de taşkınlığa karşı kışkırtır. Açlık ise, şeytanın yollarını daraltır, nefsin tahakkümünü kırar ve böylece onların şerlerini bertaraf eder. Tokluktan insanda kadınlara karşı şiddetli arzu neş’et eder. Bunu da mal ve makam arzusu takip eder. Ardından da daha başka hasis şeylere meyletme, rekabet ve hasetlere girme gelir ki, bunlardan da, riya, fahir ve kibir gibi bela ve musibetler ortaya çıkar. Bunlar ise haset, kıskançlık, kin ve adavete davetiye çıkarır. Bunlar ise sahibini sapıklık, münkerat, arsızlık, fuhşiyat ve azgınlıkları işlemeye sürükler ki, işte bunlar da, Allah’ın merhamet etmesi istisna edilecek olursa, kıyamet günü kişinin aç kalmasına ve kurtulamamasına sebeptir.” (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, 5/11)

İbn Haldun farklı kavimler ve hatta hayvanlar üzerinde yaptığı gözlemler neticesinde verdiği misallerle, alınan gıdalarla insanların sahip oldukları karakter ve ahlak özellikleri arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu göstermiştir. Ona göre, rahat ve bolluk içinde yaşayan ve çeşit çeşit gıdalarla beslenen insanlarla, mahrumiyet içinde bir hayat süren ve çok az ve basit gıdalar tüketen insanlar arasında ciddî farklılıklar bulunmaktadır. İbn Haldun’a göre, kırsal, kurak ve çöl alanlarında yaşayan ve arpa, mısır gibi basit yiyeceklerle beslenen insanların renkleri daha canlı, bedenleri daha diri, şekilleri daha zarif, mükemmel ve güzel, ahlâkları aşırılıktan uzak, ilimleri anlayıp kavrama noktasında akılları daha parlak ve keskindir.

Hatta İbn Haldun, çöllerde ve kurak yerlerde yaşayan hayvanların bile, derilerinin parlaklığı, şekillerinin güzelliği, uzuvlarının orantılılığı ve anlayışlarının keskinliği ile diğerlerinden çok farklı olduklarını ifade etmiştir. Buna karşılık her türlü meyve, sebze ve ürünün bulunduğu verimli yerlerde bolluk içinde yaşayan ve ölçüsüzce yiyip içen insanların ise genellikle kıt anlayışlı ve kaba cisimli kişiler olduklarını ifade etmiştir. O, bu durumun sebebini şöyle izah etmiştir: “Çok fazla ve karışık gıda almak, vücutta kötü kokulara ve artıklara neden olur. Bunun sonucunda vücut dengesiz olarak gelişir ve şişmanlıktan dolayı renk perişan ve şekil çirkin görülür. Aynı şekilde bu gıdalardan oluşan bozulmuş ve kötü sıvıların beyne gitmesiyle aklın ve düşüncenin üzeri örtülür ve bunun sonucunda anlayışsızlık, gaflet ve genel olarak bütün iyi hâllerden sapma baş gösterir.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/123-124)

İbn Haldun, çok yemek yemenin negatif tesirlerinin sadece bedende değil, ahlâk ve ibadetler konusunda da etkisini göstereceği ifade etmiştir. Ona göre lüksten uzak duran, zevkleri peşinde koşmayan ve lezzetli yiyeceklerle ömür geçirmeyenler, bolluk ve lüks içinde bir hayat yaşayanlara göre daha dindar ve ibadetlere daha düşkündürler. Hatta o, çok fazla et tüketen, birbirinden farklı çeşit çeşit gıdalar ile beslenen ve kepeksiz buğday ekmeği yiyen insanların kalblerinin katı ve kendilerinin de gafil olacağını ve bundan dolayı da, şehirliler arasında ibadetlere düşkün dindar insanların az olduğunu, abid ve zahidlerin ise daha çok darlık içinde yaşayan insanlar arasından çıktığını belirtmiş ve güç yetirilebildiği takdirde açlık ve az yemenin vücut için her açıdan çok yemekten daha sağlıklı olduğunu ifade etmiştir. (İbn Haldun, Mukaddime, 1/124-125).

Netice itibarıyla diyebiliriz ki, bir mü’minin haram yiyecek ve içeceklerden kaçınması gerektiği gibi, helâlleri de vücuda zarar vermeyecek şekilde ölçülü yemesi gerekmektedir. Aslında Â’raf sûresinde yer alan, “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.”  (el-Â’raf 7/31) Âyet-i kerimesi yeme konusunda bir müslümanın nasıl davranması gerektiğini veciz bir şekilde ifade etmiştir. Zira bu âyet-i kerimede yiyip içmenin mubah kılınması israf etmeme şartına bağlanmıştır. Müfessirlerin de ifade ettiği üzere, ihtiyaç fazlası çok yeme hem yenilen fazla yemek hem de vücut açısından bir israftır. (Bkz. Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân, 7/167).

Haramla beslenmenin uhrevî zararları nelerdir?

Cenâb-ı Hak, Mü’minûn Sûresi’nde şöyle buyurmuştur: “Siz ey peygamberler! Helâl ve hoş şeylerden yiyip için, makbul ve güzel işler işleyin! Zira Ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.” (el-Mü’minun 23 /51) Bu ayet-i kerimede peygamberlere ve onların şahsında bütün müminlere hitaben, helâl ve hoş rızıklardan yemeleri ve sonra da salih ameller işlemeleri emredilmiştir. Ancak helâl rızık yeme emrinin salih amelden önce gelmesi gösteriyor ki, salih amelde bulunabilmek helâl rızıkla beslenmeye bağlıdır. (Bkz. Fahrettin er-Râzi, Mefâtîhu’l-gayb, 23/91) Demek ki, haramlarla beslenen bir insanın amellerinin de salih olabilmesi zordur.

 Resûl-i Ekrem (s.a.s) de birçok lal ü güher beyanıyla haramdan uzak kalmanın önemine dikkat çekmiş ve haramla beslenen bir vücudun maruz kalacağı tehlikelere işaret etmiştir. Bir yerde Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) haram giren bir midenin maruz kalacağı akıbeti ifade etme sadedinde şöyle buyurmuştur: “İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, bir insan gücü yettiğince karnına temiz olmayan şeyleri sokmamaya çalışsın!” (Buhâri, “Ahkâm” 9)

Başka bir hadis-i şeriflerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) haramla beslenen bir insanın duasının bile kabul olmayacağını şu çarpıcı beyanlarıyla ifade etmiştir:  “Seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip, buyurdu ki: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?” (Müslim, “Zekât” 65)

Deylemî’nin İbn Mes’ud’dan rivayet ettiği: “Kim haram bir lokma yerse, Allah onun kırk gece namazını ve kırk sabah da duasını kabul etmez. Haramın besleyip büyüttüğü her et için en layık olan yer cehennemdir. Muhakkak haramdan bir lokma bile eti besleyip büyütür.” hadis-i şerifi de helâl lokmayla beslenmenin ne derece ehemmiyetli olduğunu çarpıcı bir şekilde beyan etmektedir. (Suyutî, Câmiu’l-ehâdîs, 20/55 (21483))

Kurban organizasyonu yapan şahıs veya kurumların dikkat etmesi gerekli olan hususlar nelerdir?

Günümüzde kurban bayramı, tatillere denk geldiğinden ve bir de şehirlerde oturan insanların bizzat kendilerinin kurbanlarını kesmeleri zor olduğundan vekâleten kurban kesimi yaygınlık kazanmaktadır. Özellikle bazı şahıs ve kurumlar kurban kesmek isteyen insanlardan topladıkları paralarla, onlar adına kurban kesmektedirler. Fakat vekâleten kurban kesiminde, para toplanması, hayvanların satın alınması, kesilmesi, kesilen hayvanların etlerinin kurban sahiplerine dağıtılması ve kurbanlıklardan çıkan deri, sakatat ve kafa gibi organların değerlendirilmesi gibi meselelerde çok farklı uygulamalar bulunmakta ve bunların bir kısmı da kurbanın hükmüne ve ruhuna aykırı bulunmaktadır. Bu açıdan bu tür organizasyonlar yapan şahısların dikkat etmeleri gereken şartların açıklanması önem taşımaktadır.

Öncelikle organizasyon sahipleri kurban olmaya elverişli hayvanlar satın almalı yani hayvanların yaşına ve kusursuz olmalarına dikkat etmelidirler. Bunun yanında ihtilâf çıkmaması adına yapacakları işle ilgili bütün şartları netleştirmeli ve bunu da kurban sahipleriyle paylaşmalıdırlar. Yani toplanacak para, kesilecek hayvan, dağıtılacak et, organizasyon masrafı, hayvanın eti dışında kalan parçaların değerlendirilmesi gibi meseleler önceden netleştirilmeli ve kurban sahiplerine söylenerek olurları alınmalıdır.

Ayrıca herkesin keseceği hayvan belirli olmalı ve herkes kestiği hayvanın etini almalıdır. Eğer büyük baş hayvan kesiliyorsa, bunu kesen şahıslar kestikleri hayvanın etini kiloyla eşit miktarda paylaşmalıdırlar. Hatta mümkünse kurban sahiplerine kurbanlarının kesileceği bir zaman aralığı verilmeli ve en azından gelme imkânı olanların kesim esnasında kurbanlarının başında hazır bulunmaları temin edilmelidir. Fakat bu, şart değildir.

Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da, kesilen kurbanların et dışındaki parçalarının kasap ücreti veya organizasyon masrafı olarak verilmemesidir. Zira kurbanın herhangi bir parçası üzerinden maddi menfaat sağlamak mekruhtur. Öyle ki, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kesilen kurbanın boynundaki iple sırtındaki örtünün bile tasadduk edilmesini tavsiye etmiştir. Bu açıdan kesilen kurbanların sakatatları, başları ve derileri ya kurban sahiplerine ya da hayır kurumlarına verilmelidir. Kesim işleriyle ilgili masraflar ise, kurban kestiren kimselerden ayrıca talep edilmeli veya önceden kurban ücretine ilâve edilmelidir.

Anlattıklarımız çerçevesinde düşündüğümüzde, günümüzde bazı firmalar tarafından uygulanan, kurban paralarının ve kesilen kurbanların etlerinin tamamının bir havuzda toplanması, sonra da kurban kesen herkese eşit miktarda et verilmesi türünden uygulamalar doğru değildir. Çünkü bunlar, kurbana ticarî bir hüviyet kazandırmakta ve onun ruhunda yer alan bir kısım mana ve özellikleri zedelemektedir.

Bu sebeple, insanların işini kolaylaştırmak üzere kurban organizasyonları yapan kişi ve kuruluşlar, kurbanı ticari bir mahiyete meta haline getirmemeye, kurban sahiplerinin mümkün olduğu kadar kurbanlarıyla buluşmasını sağlamaya dikkat etmelidirler. Bunun için de isim ve para kayıtları sağlam tutulmalı, kurban kesenlerin kesim yerlerine gitmelerine zemin hazırlamalı, bu mümkün değilse kurban kesimleri kameraya alınmalı, vekâlet uygulanacaksa bunun tam olarak yerine getirilmeli, herkese kendi kurbanının eti gönderilmelidir.

Tabii, eğer kurban sahipleri, kestikleri kurbanların etlerini ve diğer parçalarını, organizasyon yapan hayır kurumuna bağışlıyorlarsa, o zaman her bir kurbanın, sahibi adına kesilmesi yeterli olacak ve etlerin paylaştırılması gibi bir şart da ortadan kalkacaktır. Bağış yapan kurban sahibinin, kurban kesen kurumdan bir miktar et istemesinde de bir mahzur yoktur. Bu etin kendi kurbanının eti olması ise şart değildir.

Kutuplara Yakın Bölgede Namaz Vakitleri

Beş vakit namaz farz kılındıktan sonra Hz. Cebrail, Peygamber Efendimize gelerek namazın hangi vakitlerde kılınacağını öğretmiştir. Üst üste iki gün Allah Resûlü’ne imamlık yaparak beş vakit namazı kıldırmıştır. İlk gün bütün namazları ilk vakitlerinde, ikinci gün ise son vakitlerinde kıldırmış ve sonrasında da namaz vakitlerinin bu ikisi arasında olduğunu ifade etmiştir (Tirmizi, Salat, 1/149; Ebû Dâvud, Salat 2/393). Söz konusu hadislerden hareket eden fakihler de namaz vakitlerini bütün detaylarıyla açıklamış, her bir namaz vaktinin ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğini izah etmişlerdir.

Ne var ki söz konusu hükümler, gece ve gündüzün normal şekilde meydana geldiği yerler hakkında geçerlidir. Kutuplarda veya kutuplara yakın bölgelerde ise gece ve gündüzün deveranı değişmektedir. Kutuplara yaklaştıkça gece ve gündüzlerin süresi uzamakta ve dolayısıyla bir gün içerisinde namaz vakitlerinin hepsi girmemektedir.

Bu tür yerlerde Müslümanların namazlarını nasıl kılacakları meselesi ilk dönemlerden itibaren fakihlerin üzerinde durduğu bir konu olmuştur. Günümüzde bu tür bölgelerde çok sayıda Müslüman yaşadığı için, meselenin hükmü de sık sık gündeme gelmektedir. Bu sebeple bu yazımızda bazı namaz vakitlerinin girmediği yerlerdeki Müslümanların nasıl amel etmeleri gerektiğini ele almaya çalışacağız.

NAMAZIN İLLİYETİ VAKİT Mİ, İLAHİ EMİR Mİ?

Detaya ait bir kısım içtihatları bir kenara bırakacak olursak temel itibarıyla konuyla ilgili iki temel görüş ileri sürülmüştür. Birinci görüşe göre namaz vakitleri namazların sebebidir. Vaktin girmediği durumlarda sebep de ortadan kalkmış olur. Sebep olmayınca da ona terettüp eden sonuç olmaz. Yani namazların farziyeti düşer. Bunu abdest uzuvlarından bir kısmı olmayan kimseye benzetmişlerdir. Nasıl ki mesela bir kolu olmayan kimsenin bu kolunu yıkama farziyeti düşerse, aynen bunun gibi vakti mevcut olmayan namazların mükellefiyetinin de düşeceğini söylemişlerdir.

Fakat çoğunluk ulema, namazın asıl sebebinin ilahî hitap olduğunu ileri sürerek bu görüşe itiraz etmiştir. Bu görüşte olan fakihlere göre vakitler, namazın asıl sebebi/illeti olamaz. Bilakis vakitler, namazların ne zaman kılınacağını tayin etme adına birer “alamet”ten ibarettir.

Tercihe şayan olan görüş de budur. Zira namaz, vakit girdiği için değil, Allah emrettiği için farz olmuştur. Vakitler bu farzların düzenli bir şekilde eda edilmesi adına birer vesileden ibarettir. Bu vesileler ortadan kalksa bile, fukahanın da ortaya koyduğu üzere başka vesilelerin bulunması mümkündür.

Ayrıca namaz, İslâm’ın esasını ve bütün ibadetlerin özünü oluşturur. Aynı zamanda o, Allah’a karşı en büyük şükür vesilesidir. Bu konuda içtihat farklılığı olsa bile, böyle önemli bir ibadetin feyzinden mahrum kalmama adına ihtiyat ve temkine uygun olan içtihadı tercih etmek, yani vakti girmeyen namazları da eda etmek gerekir. Zira İslam uleması ibadetlerde ihtiyat ve temkinin asıl olduğunu vurgulamışlardır.

TEKLİFİ HÜKÜMLER, VAZ’İ HÜKÜMLER

Öte yandan namaz, teknik ifadesiyle teklifî hükümlerden, vakit ise vaz’î hükümlerdendir. En basit ifadesiyle teklifi hükümler, mü’minlere belirli fiillerin yapılmasını veya terk edilmesini emreder, yani onlara yerine getirmeleri gereken bir kısım mükellefiyetler yükler. Vaz’î hükümler ise teklifî hükümlerin uygulanması esnasında ortaya çıkar; bazen onlar için sebep olur, bazen şartlar koyar, bazen de söz konusu hükümlerin mânilerini belirler.

Bu yönüyle asıl olan teklifi hükümlerdir. Dolayısıyla bu hükümlerin uygulanması adına bir yol bulunduğu sürece, terk edilmeleri doğru olmaz. Nitekim bazı ruhsatlara bakıldığında, gerekli olan sebep ve şartların bulunmadığı bazı durumlarda dahi teklifi hükümlerin yerine getirildiği görülür. Mesela abdest, namazın şartıdır. Fakat su bulunamadığı durumlarda teyemmüm ile bu şart yerine gelir.

Aynı şekilde vakitler namazların sebepleridir. Fakat İslam, bazı şartlarda namazların cem edilmesine cevaz vermiştir. Cem’de ise namazlardan birisi kendi vaktinin dışında kılınmaktadır. Demek ki “sebep olmayınca, müsebbep de (sonuç) olmaz” hükmü mutlak değildir. Bunun bir kısım istisnaları bulunmaktadır.

‘NAMAZ VAKİTLERİNİ TAKDİR EDERSİNİZ’

Kutuplara yakın yerlerde yaşayan insanların, vakti girmese dahi namazlarını kılmaları gerektiğini ifade ettik. Peki, onlar namaz vakitlerini nasıl tespit edeceklerdir. Esasında Allah Resûlü (s.a.s) Deccal’ı anlattığı şu hadis-i şeriflerinde, bir taraftan namaz vakitlerinin normal olmadığı yerlerdeki insanların namazlarını tam olarak kılmaları gerektiğine işaret etmiş, diğer yandan da bunun nasıl yapılacağını talim buyurmuştur.

Efendimiz (s.a.s) söz konusu hadislerinde Deccal’ın bir gününün bir yıl, diğer gününün bir ay ve başka bir gününün ise bir hafta kadar uzun olacağını ifade etmiştir. Bunun üzerine sahabeler, bu uzun günlerde bir günlük namazın yeterli olup olmayacağını sormuşlar, Allah Resûlü de, “Hayır bir günlük namaz yeterli olmaz. Namaz vakitlerini takdir edersiniz (namazlarınızı hesaplayarak kılarsınız.)” buyurmuştur (Müslim, Kitabû’l-fiten 20).

Esasında bu hadis-i şerif, namaz vakitlerinin normal olmadığı yerlerde yaşayan insanların ne yapmaları gerektiğine işaret etmektedir. Bu da namazları takdir ederek, yani normal günlerdeki vakitlere kıyas ederek kılmaktır.

EN YAKIN YERİN NAMAZ VAKTİ

Peki, namaz vakitlerinin tam girmediği yerlerde oturan kimseler, nerenin namaz vakitlerini ölçü alacaklardır? Bu konuda görüş beyan edenler, bu tür kimselerin kendilerine en yakın olan normal vakitli yerlere göre namazlarını kılmaları gerektiğini ifade etmişlerdir. Dolayısıyla herhangi bir yerde eğer namaz vakitlerinden bir veya birkaçı girmiyor veya tam olarak belirlenemiyorsa, yapılması gereken, beş vaktin mevcut olduğu en yakın bölgenin takvimine uyarak namazların kılınmasıdır.

Elbette tek tek fertlerin böyle bir hesaplama yapmaları kolay olmayacaktır. Dolayısıyla onlara düşen vazife, bulundukları ülkelerdeki itimat ettikleri dinî otoritelerin tespit ettikleri namaz vakitlerine göre ibadetlerini eda etmektir.

Bu konuda bir içtihada bağlı kalarak namaz ibadetini eda ettikten sonra, mükellefler kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş olurlar. Dolayısıyla, “Acaba tâbi olduğum takvim/vakit doğru mudur?” şeklinde bir endişeye de mahal kalmamış olur. Zira içtihadî meselelerde tek doğru yoktur. Önemli olan itimat edilen bir müçtehidin veya dinî otoritenin görüşüne ittiba ederek ibadetlerin yerine getirilmesidir.

Kur’an’a bakarak namaz kılmak caiz midir?

Ramazan Kur’ân ayı olduğundan itikâfta Kur’ân okumaya ayrı bir önem vermeli, ona daha çok vakit ayırmalıdır. Hem kılınacak nafile namazlar içerisinde zamm-ı sûre olarak hem de namaz dışında, belirlenecek bir program içerisinde Kur’ân okunmalıdır.

Nafile namazlar içerisinde daha fazla Kur’ân okumak için Mushaf’a bakarak da zamm-ı sûre okunabilir. Yaygın olmayan bu konuyla ilgili kısa bir bilgi sunmak istiyoruz.

Namazda kıraat (Kur’ân okumak) farzdır. Hanefi mezhebine göre bu kıraatin her rekâtta Fatiha sûresi olması ve farzların ilk iki rekâtı ile nafilelerin her rekâtında buna zamm-ı sûre eklenmesi vacip iken, Şafiî mezhebine göre her rekâtta Fatiha sûresi okunması farz, farzların ilk iki rekâtı ile nafilelerin her rekâtında zamm-ı sûre okunması ise sünnettir. Bu kıraatin ezberden yapılmasında bir ihtilaf bulunmamaktadır ancak Mushaf’a bakılarak yapılmasında farklı görüşler vardır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatta olduğu sürece vahiy devam ettiğinden, Kur’ân bir Mushaf şeklinde toplanmamış dolayısıyla namazda Mushaf’a bakılarak kıraatte bulunma söz konusu olmamıştır. Ayrıca üzerinde âyetlerin yazılı olduğu kâğıt veya benzeri bir malzemeye bakılarak namaz kılındığına dair herhangi bir uygulama da rivayet edilmemiştir.

Konuyla ilgili rivayet edilen ilk bilgi Buharî’de geçen ve Hz. Aişe validemizin azatlı kölesi Zekvan’ın kendisine imamlık yaptığı ve Mushaf’a bakarak kıraatte bulunduğu şeklindeki şu rivayettir: “Aişe’nin kölesi Zekvan Mushaf’a bakarak ona imamlık yaptı.” (Buharî, Ezan, 54; Beyhakî, Sünenu’l-Kübra, II, 253.)

Metinde bulunmamakla birlikte bazı şerhlerde bu imametin teravih namazında olduğu ifade edilmiştir. Bu rivayete dayanılarak yapılan içtihatların özeti şu şekildedir:

İmam Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Malik ve Hanefi mezhebinden İmam Muhammed ve İmam Ebû Yusuf’a göre kıraatin Mushaf’a bakılarak yapılması, namazı bozmaz. İmam Şafii’ye göre farz veya sünnet ayrımı yapılmaksızın her namaz için caiz iken, İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Malike göre farz namazlarda mekruh, nafilelerde ise caizdir. İmameyn’e göre ise hem farz hem de nafile namazlarda mekruhtur, zira ehl-i kitaba benzerlik söz konusudur. İmam A’zam’a göre ise Mushaf ’a bakılarak yapılan kıraat namazı bozar, zira amel-i kesir ve dışarıdan öğrenme söz konusudur. Ancak elle tutmayıp Mushaf’ın kıble tarafında yüksekçe bir yere konulmasıyla amel-i kesir durumu ortadan kalkar. Hafız olanların Mushaf’a bakarak okumaları namazı bozmaz zira onlar okuduklarını ezber de okuyabildiklerinden dışardan öğrenme sayılmaz. Öyle ise İmam A’zam’a göre sadece hafız olmayanların ezberlerinde olmayan âyetleri Mushaf ’a bakarak okumaları durumunda namazları bozulur.

İmam Ahmed b. Hanbel’in bir görüşüne göre Mushaf’a bakarak kıraat sadece nafilelere hastır; diğer bir görüşe göre ise farz ve nafile ayırımı olmaksızın bütün namazlar için caizdir. Hanbeli mezhebinin meşhur fıkıh eserlerinden Keşşafu’l-Kına’da geçen ifade şu şekildedir: “Namaz kılan kişi hafız bile olsa Mushaf’a bakarak kıraatte bulunabilir. Beyhakî’nin (Beyhakî, Sünenu’l-Kübra, II, 253) rivayet ettiği Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımı Aişe’nin kölesinin Mushaf’a bakarak Ramazan’da kendisine teravih kıldırdığına dair rivayet buna delildir. İmam Zuhrî, “Bizden daha hayırlılar Mushaf’a bakarak kıraatte bulunuyorlardı.” diyor. Farz ve nafile eşittir.”(Keşşafu’l-Kına an Metni’l-İkna, III, 125)

Diğer üç mezhebe göre ise, yukarıda verilen görüşler farz ve nafile ayırımı olmaksızın bütün namazlar içindir. (Geniş bilgi için bkz: el-Mebsut, II, 76; el-Mecmu’, IV, 95.)

Kanaatimize göre ihtilaftan kurtulmak için farz namazlarda Mushaf’a bakarak kıraatte bulunmamak daha uygun görünüyor. Ancak nafile namazlarda, özellikle daha çok evde kılınan teheccüd, kuşluk, evvabin ve mutlak nafilelerde, Mushaf’a bakarak okumak hem daha uzun kıraatte bulunma, hem Kur’ân’ı baştan sona okuma, hem hıfzı koruma vb. güzellikler için müracaat edilecek bir uygulamadır. Bu amaçla, ebatları uzaktan okumaya elverişli büyüklükte özel teheccüd boyu Mushaflar basıldığı gibi Mushaf’ı göğüs hizasına kadar yüksek tutmayı sağlayacak aparatlar da (teheccüd rahlesi denilebilir) imal edilmiştir. Bu arada, o gün okunacak âyetlerin icmali anlamları için önceden kısa bir tefsire de bakılabilir. Böylece belli bir zaman dilimi içinde, kısa bir tefsir eşliğinde Kur’ân-ı Kerim baştan sona okunmuş olur.

İtikâfta mushafa yüzünden bakarak zamm-ı sûreler okunursa daha fazla Kur’ân okuma imkânı olacağı gibi, her defasında farklı yerler okuma, uzun süreli bir itikâfta hatimle teheccüd ve nafile namazları kılma vb. faydalar da elde edilebilir. (Abdülhakim Yüce, İtikaf, s. 58-61)

Nafile ibadet edecek olan kimse eşinden izin almalı mıdır?

Aile huzurunu sağlayan hususlardan biri de, eşlerin birbirlerini tamamlayan bir bütünün birer yarısı görmeleri, dolayısıyla yapılacak hemen her işin eşi bir yönüyle ilgilendirdiğini düşünmeleri ve ona göre davranmalarıdır. Meselelere ailenin harcı olan nezaket, sevgi, saygı, fedakârlık ve hak-hukuk duygu ve düşüncesi çerçevesinde yaklaşılmalıdır. Bu cümleden olarak eşlerin bir iş yaparken birbirlerinden izin almaları garipsenmemeli, hele hele birinin diğerine tahakkümü ve onu köle veya efendi gibi görmesi şeklinde hiç algılanmamalı; aksine eşin (zevcin) diğer yarısına bağlılığı, saygısı, muhabbeti ve hakkına riayeti cümlesinden görülmelidir.

Nafile ibadet meselesine de kısmen bu kural çerçevesinden bakılabilir. Yani nafile ibadet için eşten izin almak da saygı, muhabbet ve hakka riayet cümlesinden görülebilir. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) söz ve uygulamalarında bunun değişik misalleri bulunmaktadır.

Bu uygulamalardan birisini Hz. Aişe validemiz şu şekilde anlatıyor:

“Bir gece Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) yanıma geldi, yatağa girdi, öyle ki cildi cildime değdi. Biraz sonra bana “Ey Aişe izin versen, kalkıp Rabbime ibadet etsem…” dedi. Ben de “Hiç şüphesiz senin yakınlığın benim hoşuma gider ama ben senin arzunun yerine gelmesini de isterim” dedim. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kalktı, abdest aldı, sonra namaza durdu, Kur’ân okudu, ağlamaya başladı. Baktım ki gözyaşları göğsüne doğru akıyordu. Namazın sonunda oturdu, Allah’a hamd ve senada bulundu. Yine ağlıyordu. Öyle ki gözyaşları kucağına dökülüyordu. Sonra sağ yanı üzere uzandı, sağ elini yanağının altına koydu, yine ağlıyordu…” (İbn Hıbban, Sahih, 620; İbn Kesir, Tefsir, 2/828-829.)

Kadınlar açısından da şu misali verebiliriz: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Bir kadın eşi yanında bulunuyorken onun rızası olmadıkça Ramazan dışında (nafile) oruç tutmasın…” (Buharî, Nikâh, 86; Müslim, Zekât, 84; Ebû Davud, Savm, 74.)

Farz ibadetler için kimseden izin almaya gerek bulunmadığı gibi, kimsenin herhangi bir farz ibadete engel olması da düşünülemez. Hadis-i şerifte özellikle orucun zikredilmesi ve eşin evde olma şartının eklenmesi dikkat çekicidir. Âdeta eşlerin haklarından sayılan ailevî münasebete veya farklı yakınlaşmalara engel teşkil edecek bir hal oluşturmamak gerektiği ifade edilmektedir. Zira oruç geceden başlayarak gün boyu devam etmekte ve neredeyse hiçbir yakınlaşmaya izin vermemektedir. Mesela nafile namaz bu derece engelleyici değildir. Bazı fıkıh kitaplarında eşin hasta veya onun da oruçlu olması gibi, başka bir sebeple ailevî yakınlaşmaya müsait olmadığı zamanlarda, böyle bir izne gerek olmadığı özellikle ifade edilerek iznin asıl sebebi ve sınırı vurgulanmıştır. (Kâsânî, Bedai’u’s-Senâi’, IV, 295.)

Hadis-i şerifte açıkça belirtilmemiş olmakla beraber, erkeğin de o gün evde beraber kalacak eşinin rızası dışında nafile oruç tutması acaba bir hak ihlali olmaz mı? şeklinde bir soru akla gelebilir. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yukarıda verdiğimiz davranışına bakılacak olursa en azından erkeğin de eşinden izin alarak nafile oruç tutması beklenen bir nezaket ve eşler arası bağlılık derecesini gösterir bir davranış olduğu söylenebilir. İzin alınması veya konunun hissettirilmesi, eşlerin ona göre davranmalarına da sebebiyet verecektir. Verilen misalde, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) farz olan ve beraberliğe engel olmayan teheccüd namazı için izin aldığını da unutmamak gerekir. Aslında eşlerin beraber nafile oruç tutmaları, hatta diğer nafile ibadetleri de ailece yapmaları en güzel davranış olacaktır. Zira hem yukarıda zikredilen hak ihlalleri ve tartışmalar olmaz hem de ailece yapılan ibadet manen evin her tarafını sarar.

Hadis-i şerifte dile getirilen yasak bazı âlimlerce haramlığa hamledilirken, bazılarına göre kerahet hatta tenzihen mekruh derecesinde yorumlanmıştır. Konumuz olan itikâf için de kadının eşinden izin alması, erkeğin de eşin rıza ve ihtiyaçlarını, yukarıda anlatılan çerçevede, gözeterek itikâfa girmesi en uygun davranış olacaktır. İtikâfa girecek kadın ya eşinin de itikâfa girdiği günleri seçmeli ya da onu haberdar edip onayını almalıdır. Zaten erkek de anlayış gösterecek ve böyle bir eşe sahip olduğu için Allah’a şükredip ev işlerine her zamankinden daha çok yardımcı olacaktır. Şayet kadın nezredilmiş bir itikâfa girmişse, yemek yapmak vb. işler için odasından çıkamaz ve itikâfa halel getirecek iş ve davranışlarda bulunamaz. Ama sünnet veya müstahap bir itikâf ise, odasından çıkabilir; ancak odaya her dönüşünde tekrar itikâfa niyetlenmeli, böylece itikâfı yeniden başlatmalıdır. Şafiî mezhebine göre ise kadın da ancak mescitte itikâfa girebildiğinden, erkekler için gerekli bütün şart ve hususlar onun için de geçerlidir. Allahu a’lem… (Abdülhakim Yüce, İtikaf, s. 52-54)

Allah Resûlü’nün (sav) Cenaze Namazı

Vadesi dolan, vazifesi biten ve muhayyer bırakılınca Refîk-i A’lâ’yı tercih eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hicretin 11. yılı, 12 Rebiülevvel Pazartesi günü, kuşluk vaktinde vefat etmişti.1

Cenazesinin yıkanma zamanı ve yıkanması

Allah Resûlü’nün vefat haberi, O’nu canlarından çok seven Müslümanlar üzerinde derin bir sarsıntı meydana getirmişti. Kayıpların en büyüğünü yaşıyorlardı. Haberi duyanların büyük çoğunluğu, Mescid-i Nebevî’ye koşmuştu. Burada toplananlara hitap eden Hz. Ömer (radıyallahu anh), yaşadığı derin hüznün tesiriyle “Allah Resûlü ölmedi…” diyordu.2 O sırada Sunh’taki evinde bulunan Hz. Ebû Bekir, haberi duyar duymaz atına atlamış ve Mescid-i Nebevî’ye gelmişti. Hz. Ömer, konuşmasına devam ediyordu. Onun etrafında toplananlara “Açılın, açılın!” diyerek ilerlemiş, hiç durmadan doğrudan kızı Hz. Âişe’nin, Allah Resûlü’nün son günlerini geçirdiği ve vefat ettiği odasına girmişti.

İçeri girince Allah Resûlü’nün üzerine örtülen örtüyü kaldırıp alnından öpmüştü. Gözyaşları içerisinde Allah Resûlü’ne bakıp “Anam babam sana feda olsun. Allah’a yemin olsun ki O, senin üzerine iki ölümü cem etmez. Sen takdir edilen ölümü tattın. Ve Sen bundan sonra asla ölüm yaşamayacaksın.” buyurmuş “Sen öleceksin onlarda ölecekler.”3 ayetini okumuştu. Peşinden “Hayatında hoş olduğun gibi bu halinle de ne hoşsun.” demiş ve odadan ayrılmıştı.4O, bu duruşuyla odada bulunanları da teskin etmişti.

Hz. Ebû Bekir, sükûnet doluydu. Allah Resûlü’nün vefatının dışarda bekleyen cemaate anlatılması ve onların da teskin edilmesi gerekiyordu. Hz. Ömer (radıyallahu anh), konuşmaya devam ediyordu. Ondan oturmasını istedi. Cemaat kendisine yönelince hamd u sena da bulundu ve “Kim Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) tapıyor idiyse bilsin ki O, ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ediyor, kullukta bulunuyorsa bilsin ki Allah, Hayy’dır.” buyurdu. Ardından da “Muhammed, sadece bir elçidir. Nitekim ondan önce de nice resuller gelip geçmiştir. Şayet o ölür veya öldürülürse, Siz hemen gerisin geriye dinden mi döneceksiniz? Kim geri döner, dinden çıkarsa, bilsin ki Allah’a asla zarar veremez. Ama Allah hidâyetin kadrini bilip şükredenleri bol bol mükâfatlandıracaktır.” 5 ayetini okudu.6

Hz. Ebû Bekir’in konuşmasıyla Hz. Ömer dahil herkes sakinleşmiş, çok acı da olsa gerçeği kabullenmiş ve hep birlikte kalplerini dolduran hüznü, gözyaşlarıyla dışarı atmaya başlamışlardı. Tam bu sırada Hz. Ebû Bekir’e Ensar’dan bir grubun, Mescid-i Nebevî’ye yürüyerek beş dakika uzaklıktaki Benî Saide Gölgeliği’nde ortaya çıkan son durumu değerlendirmek için toplandığı haberi verilmişti. Allah Resûlü’nün vefatı, Bizans tehlikesi, Allah Resûlü hayattayken başlayan irtidat hadiseleri üzerine bir de orada alınacak yanlış bir karar, sonrası itibarıyla önü alınamayacak problemlere ve bölünmelere sebebiyet verebilirdi. Hz. Ömer’in “Gidelim bakalım Ensar’dan kardeşlerimiz ne düşünüyorlar.” teklifi üzerine yanına Hz. Ömer’i ve Ebû Ubeyde İbn-i Cerrah’ı da alan Hz. Ebû Bekir, Beni Sakife Gölgeliği’ne geldi. Yapılan birkaç saatlik şura ve müzakereler neticesinde Hz. Ebû Bekir’e beyat edilmesi kararlaştırıldı.7

Kuşluk vaktinde vefat eden Allah Resûlü’nün yerine, öğle vakti girmeden Hz. Ebû Bekir halife seçilmişti. Oradan tekrar Mescid-i Nebevî’ye geri dönen Hz. Ebû Bekir, vakit girince öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra ilk iş, Allah Resûlü’nün yıkanması olmuştu. Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’nün yakın akrabaları tarafından yıkanmasını emretti.8 Bunun üzerine Hz. Ali, Hz. Abbas, Hz. Fadl İbn-i Abbas ve Allah Resûlü’nün azatlı kölesi Şükran, gerekli hazırlıkları yapıp Allah Resûlü’nü yıkamak için Hz. Âişe’nin odasına girdiler. Allah Resûlü’nü, üzerindeki elbiseleri çıkarmadan yıkadılar ve sonra da Hz. Âişe’nin verdiği elbiselerle kefenlediler.9

Cenaze namazının kılındığı yer ve zaman

Allah Resûlü, yıkanmış ve kefenlenmişti. Cenaze, namaz için hazırdı. Medine’deki erkek, kadın, köle, cariye hatta çocuklar toplanmış, Allah Resûlü’nün cenaze namazını kılmak için bekliyorlardı. Bu onlara, Allah Resûlü ile son bir kez buluşma ve O’na veda etme imkânı verecekti. Dolayısıyla herkes cenaze namazını kılmak için hazırlanmıştı. Fakat namazı nasıl kılacaklardı. Zira Allah Resûlü’nün cenazesi vefat ettiği Hz. Âişe’ye ait odada bulunuyordu. Bu durumu da Hz. Ebû Bekir’e sordular: “Ey Allah Resûlü’nün (hicret) arkadaşı! O’nun üzerine cenaze namazı kılacak mıyız? Nasıl kılacağız?” Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh): “Evet. Allah Resûlü’nün üzerine namazı, gruplar halinde peyderpey kılın. Bir grup içeri girsin. Tekbir getirsin, namaz kılsın, dua etsin ve çıksın. Ardından diğer grup. Ta ki herkes kılıncaya dek! Bu kapıdan girin, namazı kılın, sonra diğer kapıdan çıkın.” cevabını verdi.10

Bunun üzerine Allah Resûlü’nün vefatının üzerinden çok geçmeden ashâb-ı kiram, dörderli beşerli gruplar halinde hane-i saadete girip tek tek O’nun cenaze namazını kılmaya başlamışlardı. Ehl-i Beyt’inin fertlerinden başlamakla önce erkekler kılmış, sonra kadınlar, sonra çocuklar sonra da köle ve cariyeler.11 Mescid-i Nebevî, o gün en kalabalık günlerinden birini yaşıyordu. Zira Allah Resûlü, hasta yatağındayken haber aldığı bir Bizans saldırısını savmak ve Müslümanları savunmak için ordu toplamış ve dün, ordunun başına komutan tayin ettiği Hz. Üsame’yi bizzat yolcu etmişti. Yola çıkan Hz. Üsame, Allah Resûlü’nün hastalığının ağırlaştığını haber alınca orduyu Cürf’te durdurmuştu.12 Vefat haberini alınca da ordusuyla birlikte Medine’ye geri dönmüştü.13 Askerler, arkada kalan erkekler, kadınlar, köleler, cariyeler ve çocuklar hepsi küçük gruplar halinde içeri dahil olmuş ve Allah Resûlü’nün cenaze namazını kılmışlardı.14

Cenazesi kaç gün bekledi?

Sayı bu kadar kalabalık ve namaz kılınan yer de daracık bir oda olunca cenaze namazının tamamlanması Salı’yı Carşamba’ya bağlayan gecenin yarısına kadar devam etmişti. Biter bitmez de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) defnedilmişti.15 Vefatıyla defni arasında geçen süre yaklaşık 36, 37 saatti. (Pazartesi kuşluk vaktinden yatsıya kadar yaklaşık 8 saat, Salı tam gün 24 saat, Çarşamba gününün gecesinden de yaklaşık 4 saat. Çarşamba gece yarısı defnedilmiştir. Ve unutulmamalıdır ki İslam’da ve o günün anlayışında günün önce gecesi sonra gündüzü yaşanır. Dolayısıyla zannedildiği gibi Allah Resûlü’nün cenazesi üç gün bekletilmemiştir. Bir buçuk günün sonunda cenaze namazının kılınması tamamlanınca gece yarısı defnedilmiştir.)

Cenaze namazının kılınma şekli 

Müslümanlar, küçük gruplar halinde içeri girseler de namazı içerde tek tek kılmışlardı. Böylece ashabı, son kez O’nunla buluşmuş ve arada hiç kimse olmadan O’nun cenaze namazını kılma payesine erişmişlerdi.16

Ehl-i beytin erkeklerinden sonra namazı kılmak için odaya ilk olarak Pazartesi öğle namazından sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Muhacir ve Ensar’ın ileri gelenlerinden odanın alacağı kadarıyla bir grup dahil olmuştu. İçeri girince Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer “es-Selâmu aleyke eyyühe’n-Nebî ve rahmetullahi ve berakâtuhu” diyerek selâm vermiş, diğerleri de onlar gibi Allah Resûlü’nü selamlamışlardı. Grubun önünde ve tam Allah Resûlü’nün karşısında duran Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, “Allahım! Biz şahitlik ederiz ki O (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine indirileni hakkıyla tebliğ etmiş, ümmetini en hayırlı şeylere sevk etmiş, Allah dinini aziz kılıncaya, Allah’ın kelimesi tamam oluncaya ve Allah’ın birliğine inanılıncaya dek O’nun yolunda cihad etmiştir. O’na indirilen söze tabi olmaya bizi muvaffak eyle. O’nun bizi bizim de O’nun tanımamız için bizi buluştur. Zira O, müminlere karşı rauf ve rahimdi. O’na olan imanımızı hiçbir şeyle değişmeyiz. O’nu hiçbir bedel karşılığında satmayız.” diyerek dua etmiş ve orada bulunanlarda bu dualara “Amin! Amin!” diyerek iştirak etmişlerdi.17

Diğer bir zaviyeden Allah Resûlü’nün üzerine binlerce cenaze namazı kılınmıştı. Bu arada Mescid-i Nebevî’de bulanan Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) hem vakit namazlarını kıldırmış, hem Allah Resûlü’nün cenaze namazını organize etmiş hem de insanların beyatını kabul etmişti. İlk hutbesini de Salı günü vermişti.18

Neden odada kılındı?

Vefatını haber alır almaz hane-i saadete gelen Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’nden duyduğu haber üzerine Peygamberlerin öldükleri yere defnedildiğini, dolayısıyla Resûlüllah’ın da öldüğü yere defnedileceğini haber verdi. Bundan dolayı Allah Resûlü, vefat ettiği odadan hiç çıkartılmamış, orada yıkanmış, orada kefenlenmiş ve cenaze namazı da orada kılınmıştı. Hatta kabri kazılırken bile çıkartılmamış, bir grup sahabî cenazesinin bulunduğu seriri, havaya kaldırmış ve bu şekilde kabri kazılmıştı.19

Netice

Her ne kadar vefat haberini duyduklarında derinden sarsılmış olsalar da Hz. Ebû Bekir’in sükûneti ve olaylara zamanında ve doğru müdahalesiyle sahabî, büyük bir imtihanı başarıyla atlatmıştı. Yaklaşık 36, 37 saatlik bir vakit diliminde Hz. Ebû Bekir’in rehberliğinde Allah Resûlü’nü yıkamış, kefenlemiş, cenaze namazını kılmış ve kendilerini idare edecek kimseyi seçmiş, birlik ve beraberliklerini korumuşlardı. Bu da onların iman, ahlak ve muamelede ulaştıkları kemalin apayrı bir göstergesidir. Yaşadıkları bu ağır süreç hiçbir siyasi tefrikaya sebep olmamıştır.

Yazar: Sadık Sefer

Kaynak: https://www.peygamberyolu.com/allah-resulunun-cenaze-namazi%EF%BB%BF/#.XP1z91wzbcc

Dipnot:

  1. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/215; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/282, 294, 295, 296, 313
  2. İbn-i Hişâm, Sîre 2/215
  3. Zümer Sûresi 39/30
  4. İbn-i Hişâm, Sîre 2/216; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/209
  5. Âl-i İmrân Sûresi 3/144
  6. İbn-i Hişâm, Sîre 2/216; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/211; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/280
  7. Detaylar için bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/217-220; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/212-214
  8. Beyhakî, Kübrâ 6735, 6987, 16627
  9. İbn-i Hişâm, Sîre 2/221, 222; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/217-227; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/301-303
  10. Beyhakî, Kübrâ 6735, 6987, 16627; Nesâî, Kübrâ 7081; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 20766; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/228
  11. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/223; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/227, 228, 229, 230; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/306
  12. İbn-i Hişâm, Sîre 2/210
  13. Vâkıdî, Megâzî 2/475
  14. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/227
  15. İbn-i Hişâm, Sîre 2/223; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/229; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/294, 296, 308
  16. İbn-i Hişâm, Sîre 2/223; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/227, 228; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/306
  17. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/229; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/306
  18. İbn-i Hişâm, Sîre 2/220
  19. İbn-i Hişâm, Sîre 2/222, 223; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/230, 231; İbn-i Kesîr, Bidaye 5/308

Kadir Gecesi Nasıl Değerlendirilebilir?

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kadir gecesinin içerisinde bulunduğu Ramazanın son on gününün gecelerinde sabaha kadar ibadet-u taatte bulunmuş, ailesini bu geceleri değerlendirmeleri için teşvik edip tamamen ibadet ve kalp hayatına yönelmiştir.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) özellikle ailesini uyandırması, bu gecelerde aile fertlerine ve hatta çocuklarımıza da dayanabilecekleri ölçüde bu ibadet atmosferini yaşama fırsatının verilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu gecelerde çeşitli sürprizlerle onları ayakta tutarak aile içerisinde manevi bir atmosfer oluşturmak gerekmektedir. Nitekim çocukların ruhî gelişimleri adına böyle altından zaman dilimlerinden istifade etmeleri çok önem arz etmektedir.

Bizler için bereketlerle dolu aşr-ı avâhirde  günlük koşuşturmalarımızı azaltarak bir kenara çekilmenin, kalp ve gönül dünyasına yönelmenin ve böylece uhrevîleşmenin tam zamanıdır. Gönlümüzü ve zihnimizi meşgul edecek şeylerden bu müddet içerisinde biraz daha uzak durmak gerekmektedir. Kalp ve ruhumuzu güncel meselelerin esaretinden kurtaramaz, ibadetlerimizde gündelik problemlerle zihnimizi meşgul edersek  -hafizanallah- yapılan ibadetlerden geriye açlık ve yorgunluktan başka bir şey kalmaz. Dolayısıyla geceleri konsantrasyonumuzu etkileyebilecek faaliyetleri azaltmak ve hem zihnen hem bedenen hazırlık yapmak bu geceleri ihya adına çok önemlidir.

Kadir gecesini değerlendirme adına yapılabilecek bazı amelleri zikretmeden geçemeyeceğiz.

1- Gece ibadeti: Bu geceyi sabaha kadar ibadet-ü taatle özellikle namaz kılarak değerlendirmek gerekir. Nitekim, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kim kadir gecesini namaz kılarak ihya ederse geçmiş bütün günahları affolunur” buyurmaktadır. (Buhârî, “Fażlu leyleti’l-Ḳadr”, 1; Müslim, “Salâtü’l-müsâfirîn”, 175-176)

2- İtikaf: Kadir gecesi için pusuya yatmak olarak da isimlendireceğimiz itikaf; bazı günler, bütün dünyevî meşgalelerini bir kenara bırakarak, dünya işlerini Allah’a teslim edip O’nun (celle celâluhu) kapısında kah el pençe divan durarak, kâh rükû vaziyetinde, kâh başını secdeye koyarak, dualarla, zikirlerle, Kur’an tilaveti ve tefekkürle, işlemiş olduğu günahların ağırlığını atmak ve yeni bir hayata sıçramayı istemektir. Elini, dilini, gözünü, kulağını dünyevi meşguliyetlerden uzak tuttuğu gibi, hayalini de dünyevi hırs ve cazibelerden azade kılarak, bütün âzâ, duygu ve düşünceleriyle kendini Allah’a vermektir. İtikaf, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç terk etmediği bir sünnetidir.

Netice olarak itikaf, özellikle son on gün Kadir gecesini karşılama adına çok ehemmiyet arz eden bir sünnettir.

3- Dua: Bu geceyi değerlendirmenin en önemli vesilelerinden biri de duadır. Dualarımızda özellikle mağdur ve mazlum kardeşlerimiz başta olmak üzere, yeryüzünde hizmet etmeye kendini adamış hakikat erlerini ve dünyanın dört bir yanında bulunan muhtaç ve mazlum mümin kardeşlerimizi unutmamalıyız. Dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan zulmün bitmesi için dua dua yalvarmalıyız. Şunu hiç aklımızdan çıkarmamalıyız; Allah Teâlâ belki bu sıkıntıların hepsini gönülden yapılan bir dua ile bertaraf edecektir. Dolayısıyla dualarımızı “Ya Rabbi istersen ver, istersen verme” mantığıyla ve müstağni bir tavırla değil bütün varlığımızı ortaya koyarak, gönülden süzülen sûzişîn nağmelerle, inilti ve göz yaşları içerisinde yapmalıyız.

4- Kuran Okuma: Kadir gecesi Kur’ân’ın Levh–i Mahfuz’dan dünya semâsına toptan indirildiği ya da Kuran’ın nazil olmaya başladığı gecedir. (Suyutî, Celaleddin, el-İtkan, s. 156) Bu gecede Kur’an’ın her harfinin sevabı katlanarak verilir. Bu gece yapılacak en önemli ibadetlerden birisi de sadece dille değil kalple ve gönülle duyarak, hissederek gözyaşlarıyla Kur’an okumaktır.

5-  Tövbe: Eğer üzerimizde kul hakkı varsa bu günler helalleşmenin, kırgınlık ve dargınlıkları gidermenin, gönül almanın tam zamanıdır. Bu zaman dilimlerinde yapılması çok önem arz eden amellerden birisi de tevbe ve istiğfardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu gece yapılacak en önemli duanın istiğfar olduğunu ifade buyurmuştur. Nitekim Hz. Aişe (radiyallâhu anha): “Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam nasıl dua edeyim?” diye sorar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):

اللَّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي

“Allahım sen afv u keremi bol olansın, affı seversin, ne olur beni affeyle!”şeklinde dua etmesini tavsiye buyurur. ( Tirmizî, Daʿavât, 84; İbn Mâce, Duâʾ, 5)

4- İnfak, İhtiyaç Sahiplerinin Yardımına Koşma,  Muavenet:

Ramazan’da özellikle Kadir gecesinde amellerin karşılığı katlanarak verileceği için özellikle ihtiyaç sahiplerinin ihtiyacını giderme, infakta bulunma, insanların gönlünü alma.. gibi Cenab-ı Hakk’ın merhametini celb edecek her çeşit salih ameli yerine getirmeye çalışmalıdır.

Özellikle ülkelerinde zulüm gören mazlum ve mağdurların sıkıntılarını giderme, onların gönlünü alma, çocuklarını sevindirme bu dönemde çok önem arz eden bir salih amel kapısıdır. Ve böyle büyük sevaplara vesile olan bir kapıya bir mü’minin sırt dönmesi büyük mahrumiyetler yaşamasına sebebiyet verir.

Hz. İbn Abbas (r.a.) Mescid-i Nebevî’de itikaf yapmaktadır. Derken yanına birisi gelir, selam verip yanına oturur. Her halinden sıkıntılı ve dertli  olduğu anlaşılan bu kimseye İbn-i Abbas: “Seni çok üzgün ve dertli gördüm, ne oldu?” der.  Adam: “Vallahi, Hz. Peygamberin Amcasının oğlu! Ödemem gereken bir borç var o sebeple çok üzülüyorum.” der. Hz. İbn-i Abbas: “Gidip alacaklılarla konuşmamı ister misin?” der. O da:  “Arzu edersen, sen bilirsin.” der. Hz. İbn Abbas hemen hazırlanıp çıkar. O’nun mescidden çıktığını gören adam çok şaşırarak “Neden çıktın? Yoksa itikafta olduğunu unuttun mu?” der. İbn-i Abbas, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yakın vakitte vefat ettiği için gözyaşları içerisinde: “Şu kabrin sahibinden şunları işittim der: “Kim bir kardeşinin ihtiyacını gidermek için bir yere gider ve o işi çözerse 10 sene itikaf yapmış sevabı kazanır. Kim sadece rızayı ilahiyi hedefleyerek itikafa girerse Cenab-ı Hakk onunla cehennem arasına üç hendek koyar. Bu hendeklerin her birisi doğu ile batı arası kadar genişliktedir..” (Beyhakî, Şuabu’l-İman, 424-425)

Nasıl ki bazı dönemlerde kampanyalar düzenleyen mağazalardan alışveriş yapabilmek için ehl-i dünya var gücüyle yarışıyor. Belki çok erken vakitlerde o mağazaların önlerinde toplanıp bekliyor, mağazalar açılır açılmaz bütün kuvvetlerini kullanarak içeriye giriyorlar. O kalabalıklar içerisinde belki hayatlarını tehlikeye atarak almak istedikleri şeyleri alıyorlar. Bizler de uhrevî hayatımız adına onlar kadar belki onlardan daha fazla gayret göstermeliyiz. Hadiste ifade edildiği gibi: “Bu gecenin hayrından nasipsiz olan kimse bütün hayırlardan mahrum olur. Böyle bereketle tüllenen bir gecenin hayırlarından ise ancak bedbaht kimsenin nasibi yoktur.” (İbn Mâce, 1644)

Kadir Gecesi Hangi Gecedir?

Kadir Gecesi Hangi Gecedir?

Hiç kimsenin Kadir gecesini kesin olarak tayin etmesi mümkün değildir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her ne kadar bazı gecelerin Kadir gecesi olabileceğini ifade etmiş olsa da kendisine unutturulduğunu ve bu gecenin aranıp bulunması gereken kıymetli bir gece olarak kaldığını söylemiştir.

 Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kadir gecesinin bütün sene içerisinde, Ramazan’da ve Ramazan’ın özellikle son on gününde, son on gün içinde de tek gecelerinde yani 21, 23, 25, 27 ve 29. gecelerinde aranmasını tavsiye etmiştir. (Buhârî, Fadlu Leyleti’l-Ḳadr, 2-3; Müslim, Sıyâm, 205-220) Bazı rivayetlerde ise bu gecenin, Ramazan’ın son 7 gecesi, 23 ya da 27. gecesi olduğu ifade edilmiştir. (Buhârî, Salatu’t-Teravih, 4) Her ne kadar sahabeden nakledilen rivayetlerde Kadir gecesinin Ramazan’ın 27. gecesi olduğu öne çıksa da (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 179-180, Sıyâm, 220-221; Ebû Dâvûd, Şehr’u Ramażân, 2, 6; Tirmizî, Savm, 72) diğer hadislerle birlikte değerlendirildiğinde bu hadisi diğerlerine tercih ettirecek bir sebep görülmemektedir. Dolayısıyla Kadir gecesinin diğer gecelerde olma ihtimali en az 27. gecede olma ihtimali kadar kuvvetlidir.

Ayrıca Kadir gecesinin sabahında güneşin dolunay gibi zayıf ve mat ışıklı doğması, yağmur yağması (Müslim, Salâtu’l-Musafirîn, 25) o gecenin ne çok sıcak ne çok soğuk olması (İbn Huzeyme, 3/330) gibi bazı alametlerinin olduğu da rivayetler arasındadır.

Aslında Kadir gecesinin vakti Fahr-i Kâinat Efendimize bildirilmiştir. Fakat haber vermek için çıktığında iki kişinin münakaşa ettiğini görür. Bunun üzerine: “Kadir gecesini haber verecektim ama münakaşa edenlerle meşgul olurken Kadir Gecesi bana unutturuldu.” buyurur. (Buhârî, Leyletu’l-Kadr, 4) Bu sözüyle O (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem mü’minler arasındaki en ufak bir ihtilaf ve kavganın kendisini nasıl derinden yaraladığına hem de Kadir gecesinin gizli kalmasında bir hikmet-i ilâhiye bulunduğuna işaret etmiştir. Ayrıca burada küçük bir ihtilafın bazen büyük bir bereket kapısını kapatabileceğine de işaret vardır.

Her ne kadar ulemadan bazısı bu gecenin bereketine nail olabilmek için daha başka tayin yöntemleri ve alametler zikretmiş olsalar da Kuran ve Sünnet-i seniyye’nin düsturları bizim için  esas dayanaktır. Zira bu şekilde müphem bırakılması bizlere her geceyi değerlendirme fırsatı sunmaktadır. Zaten bu şekilde bütün geceleri Kadir olarak değerlendirme gayreti içerisinde olmayan bir kimse Kadir gecesinin bereketinden tam olarak istifade edemez.

Evet, Hz. Cibril’in, meleklerle birlikte sabaha kadar yeryüzünü şenlendirdiği böyle bir geceyi yakalayabilmek için sadece 27. geceyi ihya etmek meseleyi çok daraltmak demektir. Bir kimse bütün bir sene bekleyip; sadece Ramazan-ı Şerif’in 27. gecesini ihya etmesi ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın Kadir Gecesi’ni layık-ı vechiyle değerlendiren insanlara lütfettiği eltâf-ı ilâhiyeye mazhar olmayı beklemesi ucuzculuktan başka bir şey değildir. Ucuzcuların ise Kadir Gecesi’nden tam olarak istifade etmeleri çok zordur. Onun için İmam-ı A’zam şöyle demiştir: “Kadir Gecesi sadece belli gecelerde değil, senenin üç yüz altmış küsur günü içindeki her bir gecede aranmalıdır. Siz üç yüz altmış küsur geceyi kemâl-i hassasiyetle ihya ederseniz, Allah Teâlâ da o samimi yüreğinize iltifatlarda bulunur.”

Netice olarak Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyelerinden de anlaşılacağı üzere özellikle son on gün Kadir gecesi gibi değerlendirmeli. “Her geceyi Kadir, her kişiyi Hızır bil.” sözünün gereği olarak en azından bu geceleri dünyaya bütün bütün kapanarak ahiret yamaçlarına kendimizi salmalı ve Kadir gecesini arayanlar kervanına katılmalıyız.

Fidyeyi ödemeye gücü yetmeyen kimse ne yapar?

Fidye, sürekli bulunan bir hastalıktan veya yaşlılıktan dolayı oruç tutamayan kimselerin, tutmaları gereken her gün için bir fakiri iki öğün doyuracak kadar yaptıkları yardıma denir. Fidye iyileşmesi mümkün olmayan hastalar ve çok yaşlı kimseler için bir ibadet sevabına ortak olma vesilesidir. Ancak fidye vermesi gereken kimsenin malî gücü yoksa, bu kimse Allah’tan afv ve bağışlanma talep eder. Eğer bu kimsenin oğulları, torunları yahut yakınları -fidyeyi ödeme zorunlulukları olmasa da- fidyeyi öderseler faziletli bir iş yapmış olurlar.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz