Başkalarının eksiklikleri karşısında nasıl hareket etmeliyiz?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Öncelikle temel bir düsturumuz olan “nefsimizin savcısı, başkasının avukatı olma” disiplinini hatırdan çıkarmamamız gerekir. Yani içimizde en ufak bir görünüp bilinme arzu ve temayülü karşısında hemen harekete geçmeli, tevsi-i tahkikatta bulunmalı ve gereğini yapmalıyız. Ancak başkalarının tavır ve davranışlarını tecessüs etme, süzüp değerlendirme gibi bir vazifemizin olmadığını da unutmamalıyız. Evet, başkaları hakkında suç dosyaları oluşturmak bize ait bir iş değildir. Biz, yanımızda yerden yere vurulan, hakkında su-i zan edilen ve hatta yüz tane suçuna rastladığımız kimselerle karşılaştığımızda dahi bunların hepsini unutmuş olarak onlarla münasebetimizi sürdürürüz/sürdürmemiz gerekir. Ancak her ne kadar genel üslubumuz itibarıyla, başkaları hakkında tecessüste bulunma ve bir savcı gibi davranma vazifemiz olmasa da, eğer bir arkadaşımızın şöyle-böyle vücudunda bir sivilce çıkmış veya çiçek ya da kızamık gibi bir rahatsızlığa maruz kalmışsa, yani rahatsızlığı her halinden görünüyorsa, böyle bir insanın tedaviye ihtiyacı olduğunu da göz ardı edemeyiz. Bu durum karşısında eğer söylediklerimizin müessir olabileceği ve o kardeşimizin maruz kaldığı hastalıktan sıyrılmasına bir vesile teşkil edeceğini düşünüyorsak uygun bir üslupla ona yardımcı olmaya çalışırız. Şayet bizim ikazda bulunmamıza, bu durumla ilgilenmemize tepkisi olacaksa, o zaman da başkasını devreye sokar ve iyileşmesi adına ne söylenmesi gerekiyorsa onları bir başkası vasıtasıyla ifade etme gayretinde bulunuruz. Çünkü bazen bize karşı bir hazımsızlık hissi varsa, diyeceğimiz çok güzel şeyler bile reaksiyona sebebiyet verebilir ve karşı tarafta temerrüt duygusunu tetikler. Dolayısıyla böyle nazik bir konuda bir insanı fasit bir daire içine veya yanlış bir kulvara itmeme adına ille de ben söyleyeceğim dememeli, Üstad Hazretleri’nin İhlas Risalesi’nde ifade buyurduğu gibi, başkasına söyletmek hoşumuza gitmelidir. Eğer önemli olan husus, hastalık sahibinin maruz kaldığı problemden sıyrılıp kurtulmasıysa, o zaman kime karşı tepki olmayacaksa o konuşturulmalıdır.

Bu konuda dikkat edilecek önemli diğer bir husus da, samimi olduğumuz yakın arkadaşlarımızdan bir-iki insanla eğri-büğrü, yamuk-yumuk halimizi onların tembihiyle görme adına karşılıklı bir akitte bulunmamızdır. Yani bu kişilerle aramızda öyle bir kardeşlik tesis edeceğiz ki, Kur’an ve Sünnet zaviyesinden gördükleri eksiklerimizi, eğri büğrü yanlarımızı rahatlıkla bize söyleyip ikazda bulunabilecekler. Mesela namaz, bir mü’minin hayatındaki en ehemmiyetli, en ciddi bir iştir. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan buyuruyor ki: Şüphesiz, namazı huşû içinde edâ edenler kurtuldu.” (Mü’minun Suresi, 23/1-2) Her şeyden mefhûm-u muhalif çıkarmak doğru olmasa da -zira onun kendine göre bir kısım şartları ve kaideleri vardır- bu âyetin mefhûm-u muhalifi alınacak olursa şunu söyleyebiliriz: Namazını hudû ve huşû ile, kalb havasının esinti ve feveranlarına, kalbte oluşan heyecanlara göre edâ etmeyenler kurtulamazlar. Evet, namaz derin bir konsantre ile kulluğa kilitlenmeyi, iç-dış bütünlüğüyle Allah’a teveccühte bulunmayı ve onun her bir rüknünü edâ ederken saniye ve saliseleri vicdanında duyarak, yaşayarak ikame etmeyi iktiza eder. Yani namaz insanın kalb, vicdan ve hisleriyle onunla bütünleşmesini gerektirir. Bu yönüyle namazın gaflete tahammülü yoktur. İşte benim mukavelede bulunduğum, sözleştiğim arkadaşım, namazımı bu derinlikleriyle ikame etmediğimi gördüğünde beni uyarmalı ve “Allah aşkına senin konumunda bulunan bir insanın namazı böyle mi olmalı! Millet sizin gibi insanların namazına bakıp ona göre hareket  ediyor. Eğer insanlar sizin bu namazınıza bakıp “namaz böyle de kılınırmış” der ve namazlarını verip veriştirirlerse, ötede hâlimiz nice olur!” demelidir.

Bu arada şunu du ifade edeyim ki, bir mukavele yapmış, birbirimize söz vermiş olsak da, yine de ikaz ve tembihte bulunurken denge çok iyi korunmalı, hissiyat tahrik edilip tepkiye sebebiyet verecek davranışlara girilmemelidir. Çünkü insan tabiatında, yanlışlarının söylenmesine karşı bir tepki hissi vardır. Bu sebeple yapılacak tembihler yumuşak söz, yumuşak üslup ve yumuşak bir edâ ile yapılmalıdır.

Hâsılı, nâm, nişan, şöhret, unvan, paye, makam, mansıp vs. bunların hepsi öldürücü birer tehlikeli virüstür. AIDS’den daha tehlikeli olan bu hastalıklar, günümüzde salgın hastalık gibi yayılmıştır. AIDS sadece insanın cismaniyetine karşı bir tehlike oluşturmasına mukabil bunlar insanın ruhî ve kalbî hayatına karşı birer tehdit unsurudur. Eğer vefa ve şefkat hissimiz varsa ne pahasına olursa olsun bu tür virüslere maruz kalmış insanların elinden tutup onları kurtarma gayreti mü’min olmamızın bir gereğidir.

M. Fethullah Gülen

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

26|70|Hani babasına ve toplumuna şöyle demişti: "Siz neye ibadet ediyorsunuz?"
Sura 26