Bir mü’minin hizmet ömrü birkaç seneden mi ibarettir?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Bir hizmetin başında, o işi başlatan fertler henüz bir imtihana tâbi tutulmamış ve hizmet dışı mülâhazalara dalmamışlarsa, onlar fevkalâde bir aşk ve şevkle vazifelerini yerine getirirler. Ne var ki, bazen bir süre sonra şevk, yerini bedbinlik ve karamsarlığa; canlılık da atalete bırakabilir.

Burada hemen şunu da ifade etmeliyim ki, bu durum herkes için söz konusu da değildir. Vazifeye başladığı ilk günkü aşk ve heyecanını sonuna kadar koruyan pek çok insan vardır. Eski devirlerden de bunun pek çok örneğini göstermek mümkündür. Meselâ Hz. Nuh’un yanında yerini alan kimseler, her zaman yerlerini koruyarak gemiye bininceye kadar onunla beraber olmuşlardır. Çocukluğundan itibaren her zaman Hz. Musa’nın yanında bulunan Hz. Yuşa b. Nun, daha sonraki yıllarda Hz. Hızır’la olan beraberliğinde, Tîh sahrasında kırk sene İsrailoğulları’nın kalbî ve ruhî hayata yükseltilme ameliyesinde ve Amelikalılara karşı verilen mücadelelerde hep Hz. Musa’nın yanında olmuştur.

Bununla birlikte zamanla şevkini kaybeden, bir mânâda huzurla müşerref olduğu hâlde geriye dönenler de az değildir. İsrailiyattan olmakla beraber derin bir hakikati ders vermesi bakımından Hz. Musa’nın (aleyhisselâm) başından geçen şu hâdise oldukça dikkat çekicidir:

Hz. Musa, kendisinden Tevrat’ı dinleyen, yıllarca arkasından koşan bazı kimselerin, zamanla geriye dönüp dağıldıklarını, dünyevî şeyler karşısında çözüldüklerini görür ve bu manzara karşısında üzülür; üzülür zira peygamberliğine ina­nan bazı kimseler onu terk edip yürüdükleri yoldan geriye dön­mek­tedirler. Hz. Musa inkisar içinde ve bu işin hikmetini öğ­ren­me sadedinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle bir soru sorar: “Yâ Rabbi! Nasıl oluyor da bir insan Seni bilip öğrendikten sonra geri­ye dönebiliyor..?” Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona şöyle bu­yu­rur: “Yâ Musa! Onlar gerçekten Beni bilenler değil, gelirken yoldan dönenlerdir.”

Evet, her dönemde bu şekilde yollarda dökülüp kalan pek çok insan olmuştur. Bunlar, tama, makam-mansıp sevdası, korku, tenperverlik, kalb ve ruhu maddiyata kaptırma gibi mülâhazalarla yolda takılıp kalmış ve gerisin geriye dönmüşlerdir. Bu sayılan hususlar, her devrin insanı gibi günümüzün hizmet insanları için de söz konusudur.

Bu konuda diğer bir faktör de “teşettüt-ü ârâ” diyeceğimiz hizmet sâbikûn-u evvelûnunun fikir ihtilafına düşmeleridir. Bu çok önemli bir husustur; zira önde bulunanlar arasındaki düşünce ihtilafı, arkadakilerinin de ihtilafa düşmelerine yol açar. Ki bu durum, arka saflarda bulunanların ümitlerini sarsar, yıpratır ve onların geriye dönmelerine sebebiyet verir. Bundan dolayıdır ki, önde yürüyenlerin çok kararlı olmaları fevkalâde önemlidir.

Bu itibarla da, yapılacak iş ve hizmetler, evvelâ çok iyi istişare edilmeli, iyi-kötü rizikoları ve faydaları nazar-ı itibara alınarak çok iyi planlanmalıdır. Yani herhangi bir dünyevî iş gibi o işin teknisyenleri tarafından her şey çok iyi gözden geçirilmeli, mutabakat sağlanmalı ve sonra teşebbüs edilmelidir. Bu mevzuda kesinlikle herhangi bir kusur yapılmamalıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir işin mukaddematında, esbaba tevessülde kusur etmemeyi talim maksadıyla, mescide devesini bağlamadan girip “Allah’a tevekkül ettim.” diyene: “Önce deveni bağla, sonra tevekkül et!” buyurarak bu hakikati ifade eder. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bununla şöyle demektedir: Bütün zarar yollarını tıkayıp kâr yollarını açtıktan sonra işe koyul ki, neticede kaderi tenkit etme. İşin başında esbaba riayette kusur etme ki, sonunda da “Keşke!” demeyesin.

İşin başında kusur yapıldığı takdirde, sonunda: “Keşke şöyle bir toplantı yapmasaydık!” türünden ifadelere sebebiyet verilir ki, bu da kaderi tenkit olur. Çünkü mazi ve musibetlere kader açısından bakmak icap eder. Bu mevzuda yapılan herhangi bir tenkit ise kadere taş atmak demektir. Kadere taş atan ise kendi başına taş atmış olur. Bu itibarla, hizmet öncüleri kat’iyen kusur etmemeye bakmalı ve mutlaka istişareye riayet etmelidirler. Zira her geriye dönüş, bir kısım fikir ayrılıklarına sebebiyet verir. Bunu bölünmeler takip eder ve o güne kadar yapılanlar bir bir yıkılır gider.

Allah, yapacağı işlerle alâkalı her şeyi Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) önüne ayân beyan sermiş, O da her şeyi açık seçik olarak görüp adımını ona göre atmıştır. Bunda, kimsenin zerre kadar şüphesi olmamalıdır. Bununla beraber O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Bedir, Uhud ve Hendek’te ashabıyla istişare etmiş ve onların reyinin ağır bastığı istikamette tercihte bulunmuştur. Bu, O’nun bir prensibiydi. O, bir cephede kendiyle bulunan kimselerin ruhlarının da orada bulunmasını arzu ediyordu. Zira ruhu O’nunla beraber olmayan bir insanın bedenini götürmesinin de bir mânâsı yoktu.

Bu mânâda Allah Resûlü, İbn Cahş’ı seriyenin başında askerî bir operasyon için Mekke yakınlarında bir yere gönderirken ona sıkı sıkıya tenbihatta bulunuyor ve yanına aldığı adamlarla Mekke’nin önüne kadar gitmesini, beraberindekileri hiçbir şekilde zorlamamasını ve isteyenin evine dönebileceğini söylüyordu…

Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istişareye çok önem verirdi; Uhud savaşı öncesinde de ashabını toplayıp istişarede bulunmuşlardı. Ashab-ı kiramın gençleri, “Yâ Resûlallah! Bedir’de olduğu gibi dışarıya çıkalım. Onlarla göğüs göğüse çarpışalım. Bizi bu şereften mahrum etme!” demişlerdi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) niyeti müdafaa harbi idi. Aslında bu, Allah Resûlü’ne, gördüğü bir rüya ile gösterilen bir stratejiydi. O, rüyasında zırhının içine girdiğini, bir kısım sığırların boğazlandığını ve kılıcının ağzında bir kırılma olduğunu görmüş ve bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurmuşlardı:

“Bu zırh bizim için Medine’nin içidir, gelin müdafaa harbi yapalım. Onlar bize saldırsınlar, biz onları burada karşılarız. O boğazlanan sığırlar, benim ashabımdır; gelin oraya gitmeyelim. Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması, yakınlarımdan birinin ölmesi demektir.”

Evet, Allah göstermiş, tenbihte bulunmuş ve Habib’ine bir sinyal vererek, “Onlara karşı müdafaa harbi yapın!” demişti.

Ancak, bütün bunlara rağmen Allah Resûlü (sallallâhu a­ley­hi ve sellem) istişarede genelin görüşünü esas alarak zırhını ve silahlarını kuşanmıştı. Sonra ashabın büyükleri meselenin farkına varıp gençleri ikna etmiş ve Efendimiz’e gelerek, “Yâ Resûlallah! Gençlerimiz ısrarlarından vazgeçtiler. Siz, nasıl emir buyurursanız öyle yapalım.” demişlerdi. Ama Allah Resûlü, “Bir Peygamber, bir meselede karar verdikten sonra artık geriye dönmez.” diyerek istişarede alınan kararı uygulamaya koymuştu. Şüphesiz bunda da pek çok hikmet vardı…

Evvelâ, Efendimiz dışarıya çıkmayıp da Medine’nin içinde müdafaa savaşı verseydi, bunun üzerine de müşrikler, Hendek’te olduğu gibi etraflarını muhasara etselerdi, bazıları “Peygamber dışarıya çıksaydı, Bedir’deki gibi biz de ganimet alırdık.” diyebilirlerdi. Efendimiz’in tedbiri mevzuunda akıl vermeye kalkma, O’nun tedbirini tenkit etme de –İmam Şafiî’nin nokta-i nazarına göre– küfre girme demekti. O, tedbirinde kat’iyen tenkit edilemezdi.

Allah Resûlü istişare neticesine göre karar verip Medine dışına çıkmıştı. Karar verdikten sonra geriye dönseydi, ihtimal teşettüt-ü ârâya sebebiyet verilecekti ve sahabe arasında fikir ayrılıkları olacaktı. Bazıları, “Peygamberimiz, fikrinden vazgeçirildi.” diyeceklerdi. Hâlbuki karar verdikten sonra fikrinden vazgeçmek, bir irade zaafı ifadesidir ve O pâk dâmen, bu tür şeylerden fersah fersah uzaktır. Bunlar, basit hareketler değildir ve İslâm tarihinde çok mühim hâdiselerdendir. Bu itibarla, işin başında çok iyi düşünmek, isabetli karar vermek ve daha sonra da geriye dönmemek asıl olmalıdır. Zira her geriye dönüş, bir kısım insanların da dökülmesi demektir.

Netice itibarıyla diyebiliriz ki, şayet hizmet kervanı içinde dökülen insanlar varsa, öncelikle bunlar bu meseleyi çok iyi hesap edememiş ve sonra da dayanmasını bilememiş, darılmış, geriye dönmüş kimselerdir. Ne var ki, hizmet öncülerinin hesapsızlığı bununla da kalmaz; o, bazen bir ülkeyi bütün bütün alır götürür.

Bu sorunun sonunda, insanın içinde inkisar hâsıl eden şöyle bir ifade de var: “Bir hizmet insanının hizmet ömrü birkaç seneden mi ibarettir? Böyle ise arkadan gelenler aynı akıbetin tasavvuruyla sarsılmazlar mı?”

Evet, hizmet ömrü, birkaç seneden ibaret olanlar vardır. Bu faaliyetler –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– ihlâs ve Allah’ı hoşnut etme esasları üzerine planlanmıştır. Bu itibarla da bu yolda samimiyet ve ihlâsla yürüyemeyenler döküleceklerdir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine-i Münevvere için“Medine, tıpkı bir körüğün cürufu ayırması gibi insanların kötüsünü iyisinden ayırır.” ifadelerini kullanmaktadır. Medine’nin hususiyeti mahfuz, konu umumîdir; günümüzde de imana ve Kur’ân’a hizmet eden kimseler arasında ihlâsını koruyamayanlar zamanla elenecek ve döküleceklerdir ve bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmeyecektir. Ancak niyazımız odur ki, Rabbimiz, bir adımlık dahi olsa imana ve Kur’ân’a hizmet edenlerin ayağını kaydırmasın ve onları her zaman muhafaza buyursun!

Cenâb-ı Hak, her büyük davanın, temellerinin atıldığı dönemlerde ham ruhların elenmesi için o dava müntesiplerini değişik imtihanlara maruz bırakır. Çünkü temelde elenmeyen ham ruhların, daha sonra meydana gelebilecek çetin imtihanlar karşısında elenmeleri söz konusu olacaktır ki, bu da tam felaket demektir. Bu sebeple işin bünyesine esas teşkil edecek insanların, dönmeyenlerden olması için bir kısım elenmelerin olması zarurîdir. Bediüzzaman’ın, etrafındakilere eleneceklerini, hasların hamlardan ayrılacağını söylemesini hatırlatmakta da yarar var.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında da bu tür elenmeler olmuştur. Meselâ Ureyne kabilesinden bir grup insan Medine’ye gelip bir tür mide rahatsızlığından dolayı hasta olduklarını söyleyip şifası için Efendimiz’den yardım etmesini istemişler; Allah Resûlü de, “Sadaka develeri var. Gidin, onların sütlerinden için.” demişti. Onlar da Efen­di­miz’in işaret buyurduğu yere gidip dediklerini yerine getirip şi­fa bulmuşlar; ama ardından da develerin çobanlarına türlü tür­lü işkenceler yapmış, hatta gözlerini çıkarıp öldürmüş sonra da çekip gitmişlerdi.

Bu haberi alan Allah Resûlü hemen bunları kısa bir süre içinde yakalatmış, “kısas” uygulatmış ve bunun üzerine “Medine, tıpkı bir körüğün cürufu ayırması gibi insanların kö­tü­sünü iyisinden ayırır.”buyurmuşlardı. Medine tıpkı bir körük gibidir. Nasıl ki, körük, kömür ve demirin isini pasını silip temizler, aynen onun gibi Medine de pis ruhlu insanları temizleyip bünyesinden atıverir. Medinemisal aynı misyonu taşıyan şehir ve toplumların da aynı hususiyetlere sahip olması her zaman mümkündür.

Elenenlere örnek olması açısından Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) inanmış, O’nun yanında bulunmuş Reccâl isimli şahsı da hatırlatalım; bu şahıs, daha sonraki yıllarda Yemame’de yalancı peygamber Müseylimetü’l-Kezzab’ın saflarında mürtet olarak öldürülmüştür. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür.

Evet, bunun gibi her dönemde elenen pek çok insan olmuştur. Bugün olduğu gibi yarın da olmaya devam edecektir. Bu hususta kimsenin teminatı yoktur. (Allah bizi muhafaza buyursun!) Bu mevzuda “Ön saflarda koşuyoruz.” türünden düşüncelere kapılmamak gerekir. Böyle bir düşünce yerine, “Birer nefer olarak bu işe intisap ettik. Gelecekte yeşerecek bir bahçeyi suluyoruz.” demeli ve “Rabbim, sağlam ellere teslim edeceğimiz ana kadar bizi takatimizin fevkinde imtihanlara tâbi tutmasın!” dileğinde bulunmalıyız.

Şimdi meselenin esasına gelelim. Bu tür hareketlerde şevk ve gayretin kaybedilip yerini birtakım ferdî ve içtimaî arızalara bırakması çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu durum, insanın içine âdeta bir tortu gibi oturmakta ve zayıfların ümitlerini kırmaktadır. Bunun önüne geçebilmek için şu esaslara dikkat etmek gerekir:

Her şeyden evvel, buraya kadar arz edilen meseleleri nazar-ı itibara alarak, imana ve Kur’ân’a hizmet yolunda asla ümitsizliğe düşülmemelidir. İnanan bir insan, tek başına da kalsa: “Allah benimle beraber olduktan sonra, O’nun tevfikiyle her işin üstesinden gelirim.” duygu ve düşüncesi içinde olmalıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrahim’e “Tek başına bir ümmetti.”[1] demektedir.

Haddizatında Hz. İbrahim tek bir fertti ama onun himmeti, bütün insanlığı içine alacak kadar genişti. O, bütün dünyayı kucaklama azm ü gayreti ve cehdi içindeydi. Ateşe atılırken tek başınaydı. Tek bir insan çıkıp da bu zulme “Dur!” dememişti. Hz. Musa’ya eza ve cefa edilirken saraydan birisi ileriye atılıp, “Ne o, siz bir insan “Rabbim Allah’tır.” dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz?”[2] demişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zuhur ettiği zaman, aynı sözler o zattan intikalen Hz. Ebû Bekir tarafından ifade edilmişti. O, müşrikler, Allah Resûlü’nün üzerine atıldığı zaman kendisini O’na siper etmiş, “‘Allah bir’ dediği için onu öldürecek misiniz?” demişti. Ama Hz. İbrahim, mancınığa konup ateşin içine atılırken yanında hiç kimse yoktu; yoktu ki, gökler harekete geçti. Cibril (aleyhisselâm) geldi ve “İstersen Rabbim sana yardım edecek.” dedi. Hz. İbrahim ise buna karşı sadece “Hasbî, hasbî!” demişti. Bu, bir büyüklüğün, olabildiğine bir derinliğin, Rabbe karşı bir vefanın ve fevkalâdeden O’na itimadın ifadesidir.

İşte bizim yolumuz da, Halîliyye yolu, Hz. İbrahim’in, has­bî­lerin; yani maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlığa âmâde olanların yoludur. Bu sebeple bu yola baş koyanlar tek başlarına kalsalar bile yılmadan, darılmadan, dayanmasını bilmeli ve hep kapıyı dövmeye devam etmelidirler.

İşte bu anlayışta olan bir ferdin, ümitsizliğe düşmesi kat’iyen düşünülemez. Çünkü o bilir ki, muvaffakiyet Allah’tandır. Hidayet edecek ve gönülleri yumuşatacak da O’dur. Bütün şartların olumsuzluğuna rağmen hak ve hakikate ait bir kısım tohumların çeyrek veya yarım asır evvel toprağın bağrına atılan bir kısım tohumların rüşeymler hâlinde başlarını dışarı çıkarmaları tamamen Allah’ın lütfu ise, bundan sonra bunu koruma, muhafaza etme ve geleceğe ait fonksiyonunu eda ettirme de Allah’a aittir. Dolayısıyla bu, bizi çok fazla ilgilendirmez. Hem şe’n-i Rubûbiyetin gereğine karışmak bir suiedeptir. Binaenaleyh, bizim için ümitsizliğe düşmek ve inkisara kapılmak da söz konusu olmamalıdır.

İkinci olarak, mü’minler nerede olurlarsa olsunlar, sık sık birbirlerini ziyaret etmeli ve birbirlerinin meziyetlerinden yararlanmalıdırlar. Bence bugün mü’minlerin buna çok ihtiyaçları var. Çünkü maddî ve kemmî genişleme ölçüsünde, mânevî rabıtalar da ona denk bir kuvvet kazanmazsa, muhit hattı korunamaz. Bu itibarla genişleme arttıkça irtibat daha da kuvvetli olmalıdır. Bunu sağlamak için de mü’minlerin sık sık birbirlerini ziyaret etmeleri, görüşmeleri, meziyetlerini birbirlerine duyurmaları, beraber bir bütün olduklarını sık sık birbirlerine hatırlatmaları gerekir.

Bu da lafla yani ittihat havarisi iddiası ile değil, fiilen göstererek olmalıdır. Kat’iyen “Bana gel!”, “Birleşelim, güç birliği yapalım!” türünden sözler kullanmamalı, birleşmeyi fiilen göstermeli, onu/onları sevdiğini söylemeli, şayet bir yerde başkalarına ait bir hizmet görürse onu alkışlamalı ve devamlı müsamahalı olmalıdır. Mü’minler birbirlerine karşı o denli müsamaha içinde bulunmalıdırlar ki, onların müsamaha atmosferi içine giren bütün kinler, nefretler, küre-i arzın atmosferine çarpan şahaplar gibi eriyip gitmelidirler. Bütün bunların nasıl bir neticeye götüreceğine gelince, o Allah’a aittir.

Son üç çeyrek asırdan bu yana, milletçe ondan evvelki iki asırlık ölmeye, sönmeye ve hâk ile yeksan olmaya mukabil, her yerde çok değişik şekilde gürül gürül bir canlılık baş göstermeye başladı. Hatta belli bir seviyede kemale erdi de denebilir. Şimdi belli bir neslin yetişmesi ve onun kuhûlet çağını idrak etmesi beklenmektedir. Kendini bize Rahmân u Rahîm olarak tanıtan Hz. Allah, hikmetiyle, rahmetiyle ve inayetiyle bu dönemde ekilen tohumları inşâallah koruyacak, başakları muhafaza edecek, civcivlerin palazlanmasını ve kuşların kanat çırpıp pervâz etmesini de temin buyuracaktır. Ve inşâallah hiçbir zaman bütün bütün şevkimiz sönmeyecektir.

En çok bedbin, karamsar ve şevksiz olanınız eğer ben isem, benim düşüncem budur. Etrafımda öyle canlı arkadaşlar var ki, ben şahsen onları görünce kendimden utanıyorum. Evet, onlara bakınca içimden şöyle geçiyor: “Bunlar bizi ak saçlı, yaşlı görüyorlar. Belki onlara engel oluyoruz. Bu sebeple kendilerine düşen vazifeyi de tam olarak eda edemiyorlar. Dünyadan çekip gitsek, ihtimal daha canlı, daha samimî bu işin altına gireceklerdir.” Ufuk böyle görünmektedir. Ufku böyle görmeyenler ise karamsar ruhlardır.

[1] Bkz.: Nahl sûresi, 16/120. [2] Mü’min sûresi, 40/28.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

96|1|Yaratan Rabbinin adıyla oku/çağır!
Sura 96