Bugünün şartları içinde, İslâm’ı daha iyi anlatabilmek için kelâm, felsefe ve mantıkî eserler okumak mahzurlu mudur?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

İslâm’ı anlatırken devrin ihtiyaçlarını, fikrî açıdan ilhad cephesinin hücum silâhlarını, bunlara nasıl ve hangi silâhlarla mukabele etmek gerektiğini bilmek elzemdir. İnsan kendi devrinde mücadele ederken mücadele silâhlarını bilmezse mağlup olur. Köroğlu, “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu!” diyor. Evet, tüfek ve ateşli silâhlar kullanılmaya başlandıktan sonra artık kılıçla harp yapılmazdı. O devirde savaşmaya mecbursan bunu onun dediği delikli demirle yapacaksın. Bir devirde, Hazreti Fatih (Cennetmekân) İstanbul’un surlarını Şahin adı verilen, o güne göre kocaman bir topla tahrip etmiş ve aşmıştı. Bu top, Avrupa’da hatırı sayılan bir toptu o dönemde. O bile daha sonraki devirlerde müzelik bir nesne hâline geldi ki, sadece seyredilip ibret alınsın diye halkın enzârına arz edilmekte. İşte bunun gibi her devrin kendine göre bir silâhı vardır ve mutlaka o silâh kullanılmalıdır.

Bugün “madde” esas alınmak suretiyle Allah, Peygamber ve Kur’ân inkâr ediliyor. Öyleyse yapılacak şey, devrin ulûm ve fünûnuna tam ıttılâ peyda ederek, inkârın açtığı delikleri yine ona ait malzeme ve unsurlarla kapamaktır. Bu şekilde, halkın kanaati ve inançları takviye edilmelidir ki yapılması gereken de işte budur.

Kelâm ve felsefeye gelince, bunları bilmek de önemlidir; ama çağın problemlerine çözüm vaad etmeleri ölçüsünde. Felsefe, Latince bir kelimedir ve onu biz bir mânâda “hikmet” diye tefsir ederiz. Bize göre felsefe (hikmet), daha ziyade eşyanın iç yüzüyle meşgul olma, ilmin ortaya koyduğu şeylerin ötesinde kısmen meselelerin, niçin ve nedenine de inerek her şeyin sebep ve sonuçlarını inceleyen zihnî ve fikrî faaliyetlerin ayrı bir unvanıdır. Fakat felsefe, doğrudan doğruya eşyayı evvelen ve bizzat mütalaa mevzuu olarak aldığından, yüzde 99.9 eşyanın hakikatini görme hususu üzerinde durur. Bir fikir adamımızın ifadesiyle, felsefe, içinde sadece bir tanesi sağlam olan bir çuval ceviz gibidir. Sağlamı bulabilmek için hepsini teker teker kırmak gerekmektedir. Aslında şimdiye kadar birbirini nakzetmeyen hiçbir felsefî doktrin de olmamıştır. Felsefe ile, felsefe talebesi olamayacak çağda meşguliyetin kalb ve ruhta ciddî yaralar açma ihtimali vardır. –Allah muhafaza buyursun!– Doğru ve ilâhî bilgilerle meşbu olmayanlar için o çok defa tehlikeli olabilir. Ama insan, imanî bilgilerle doluysa, gelen şeyler alttan-üstten akıp gider de ona hiçbir zararı olmaz. Tam olmasa bile Cenâb-ı Hak bu durumu bana da lütfetti. Rüşte ermemiş bir çocuk hava ve edasıyla bazı feylesofların hayat ve eserlerini tetkik edince, çoğunu hem yaralayıcı hem de çürük gördüm ki, hiçbiri insana kemal-i ilmî verecek muhteva ve mahiyette değildi. Hemen birçok feylesof ister septistler ve sofistler, ister onların karşısındaki rasyonalistler olsun hep birbirleriyle cedel hâlinde idiler. Aristo farklı düşünüyor, Zenon değişik şeyler söylüyor; bir cidaldir ki sürüp gidiyordu. Bakıyorsun birbirine muasır feylesofların, hatta birbirine yakın çizgide yürüyenlerin –Kant, Leibniz gibi kimseler– dedikleri birbirine tamamen zıt olabiliyordu. Öyle olunca da insan, hakikatten şüphelenmeye başlıyor ve tereddütten tereddüde sürükleniyor. Öyle ki insanın karşısına birbirini çürüte çürüte her sayfası “hükümsüzdür” damgası yemiş kocaman bir düşünce yığını çıkıyor. Böylece nice hayatlar heder olup gidiyor.

Mâneviyattan yoksun felsefenin sadece bir zevk-i sûrîsi vardır. Tumturaklı laflar, rasyonalist olma, akıllıca sözler söyleme, şunu bunu ilzam etme, kimsenin bilmediği şeyleri bilme gibi, bir mânâda insanı yoldan çıkaracak ve nefsin firavunluğunu, nemrutluğunu şahlandırarak demedik-etmedik bir şey bırakmamaktadır.

Keşke, kendi kıstas ve kriterlerimiz içinde bir felsefemiz ve felsefe tarihimiz olsaydı; ama olmadı. Aksine genç nesillere hep başka dünyalar, düşünce tarzları ve felsefeleri okutuldu. Hem de hiç gözden geçirilmeden ve tashihe tâbi tutulmadan. Vâkıa Fransız felsefe tarihçileri Paul Janet ve Gabriel Sealles tarafından yazılan, kısmen faydalı bir felsefe tarihi var. Elmalılı Hamdi Yazır merhum bunu –felsefe tarihinin adına uygun olmasa bile– Metalib ve Mezahib adıyla tercüme etti. Böyle bir felsefe, konunun meraklıları için faydalı olabilir. İnsan oradan felsefeyi ve feylesofu görüp öğrenebilir. Fakat Türkiye’de henüz herkese faydası olacak “hikmet” diyebileceğimiz felsefenin kendi çizgileriyle mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir. Bundan dolayı, şunun bunun felsefesini okumak, susuz bir kuyuya dibi delik bir kovayı salıp çıkarmaktan farklı olmayacaktır.

Kelâma gelince o, Akaid-i Hakka-i İslâmiye’yi, ulûhiyet, nübüvvet ve haşir gibi meseleleriyle, selefin usûlüyle değil de, kısmen felsefe ve aklî-mantıkî şeyler karıştırmak suretiyle ispat etmede kullanılan farklı bir ilmî yoldur. Şu ana kadar, eslâfımız –Cenâb-ı Hakk’ın rızası ve rahmeti üzerlerine olsun– kelâm yoluyla din-i mübin-i İslâm’ı müdafaa etmişlerdir. Allah’ı Zât’ı ve sıfatlarıyla insanlara anlatırken, devirlerinin ilimlerinden yararlanmış, kendi dönemlerindeki insanları ikna etmeye çalışmışlardır. Burada unutulmaması gereken husus şudur: Onlar o devrin ilimlerine göre konuşmuşlardır. O zamanın ilim anlayışına göre küre-i arz durmakta, güneş dönmektedir. Bugün böyle bir yolun kullanılması doğru olmadığı gibi uygun da değildir. Hatta yanlış riyâzî ve hendesî hesaplarla hasmın karşısına çıkmak isabetli olmadığı gibi aynı zamanda zararlıdır da. Bu tıpkı ağızdan dolma tüfekle tomsonlara (thompson) karşı çıkma gibi bir şeydir…

Öyleyse bugün İslâm anlatılırken, ilmin “Bu, kanundur.” dediği ilmî prensipler değerlendirilmelidir. İlim hiçbir zaman ulûhiyet hakikatini ispata karşı olmadığı gibi, Kur’ân’la da çelişmez. İlim, Allah’ın kâinatından süzülen hulâsa, Kur’ân da Allah beyanıdır. Dolayısıyla bu ikisinin birbirine zıt olması düşünülemez. Aksine bunlar bir hakikatin iki yüzünden ibarettir. Bugünün atom anlayışı, atom fiziği telâkkisi, astronomi ve tababet anlayışı ve fünûn-u müsbete (pozitif bilimler) içinde öyle enteresan şeyler vardır ki, meselâ bir insan anatomisini ele alıp tevhide istidlâl etseniz karşı tarafın dize gelmemesi mümkün değildir. Ben hâlâ bazı ilim adamlarının niçin Allah karşısında doğru bir duruş almadıkları hususunda hayret içindeyim. Esbab ve tabiatla izah edilemeyecek enteresan şeyler var ki, ihtimal bazıları görmemek için devekuşu gibi gözlerini kapatıp başlarını kuma sokuyorlar. Aksine başka hiçbir sebep göstermek mümkün değil. Bir insan tababet tahsili yapsın da mülhid olsun. Buna imkân ve ihtimal veremiyorum. Ama gel gör ki, daha ziyade bir kısım ilim adamları ilhadda ısrar ediyorlar. İnşâallah onların içlerinde bugün az da olsa çoğalma istidadında bulunan, evvelâ kendi dertlerinin hekimi, sonra da başkalarını tedavi etmeye hazır hekimler dertlerimizi ele alacaklar. Biz de işte o zaman sıhhate kavuşacağız.

Şayet bugün bir Kelâm ilmi düşünüyorsak, bunu devrin fünûn-u müsbetesi içinde yapmamız lâzımdır. Beyin yapıcımız bunu, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İttihad etmedikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”[1] şeklinde ifade etmiştir. Bu iki şey imtizaç edince kalb, imanla dolup taşacak, Kur’ân ve hadisin varlığı şerh ettiği görülecek, kalb ve kafa fünûn-u müsbete ufuklarında pervaz edecektir. Ayrıca bu ikisi imtizaç edip evlendiği zaman da neseb-i sahih bir veled doğacaktır. O da annesi babası belli ilim demektir. Şu ana kadar, buna muvaffak olamadık; geleceğin böyle bir şeye hamile olduğu düşüncesindeyim.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Bediüzzaman, Münazarat s.125.

Etiketler:, ,

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

32|4|Allah'tır ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra arş üzerinde egemenlik kurmuştur. O'nun dışındakilerden size ne bir dost vardır ne de bir şefaatçı. Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?
Sura 32