Büyük Zatlara Muhabbette Ölçü Nasıl Olmalıdır?

Print this pageEmail this to someoneTweet about this on TwitterShare on Facebook0Share on Google+0

Açıklama: Allah ve Resûlü’nü seven ve onlara itaat eden zatlara karşı sevgi ve muhabbette ölçü nedir?

 Soruda iki husus söz konusu: Allah’ı seven zatlar ve bu zatları sevmede ölçü. Allah sevgisi, Allah’a iman etmenin, iman ettikten sonra da Zât-ı Ulûhiyeti tam tanımanın bir semeresidir. Allahu a’lem, Cenâb-ı Hak böyle bir iman ve mârifet sayesinde ayrı bir lütuf olarak muhabbetini insanın kalbine atıyor ve onu imandan sonra bir de muhabbetle şereflendiriyor. İşte böyle bir mârifet sayesinde ayrı bir lütuf neticesi olarak da insan, muhabbet-i ilâhiyeye ve bu muhabbete bağlı bir lezzet-i ruhaniyeye mazhar oluyor.

Dünyada elemsiz, kedersiz bir muhabbet varsa o da Allah’a olan muhabbettir. Daha sonra da O’ndan ötürü olan muhabbetlerdir. Zât-ı Ulûhiyetten ötürü olmayan muhabbetlerin neticesi elemdir, ızdıraptır ve mahbupları kaybetmenin neticesi de kederdir, ızdıraptır. Cenâb-ı Hakk’a karşı duyulan muhabbettir ki, mebdei huzur ve hazz-ı mânevî, neticesi de dâr-ı cinândır. Evet, böyle bir muhabbet ta ahiret âlemine kadar uzayıp gider. Orada Cemal-i İlâhî’yi müşâhede etmenin ve daimî bir değişiklik içinde zevk-i ruhanî yaşamanın tek vesilesi de burada Cenâb-ı Hakk’a karşı duyulan işte böyle bir muhabbettir. Ne var ki, ruhunda ve vicdanında ummanlar gibi muhabbeti duymayan bir insana bu muhabbet ve zevk-i ruhanîyi anlatmak da mümkün değildir.

Cenâb-ı Hakk’a muhabbet çok yüksek bir pâyedir. Pek çok âlim Kur’ân’daki itaat âyetlerini muhabbetle tevil ve tefsir ederler. Bu âyetlerdeki Allah’a itaat etmek, Allah’a karşı muhabbet etmek demektir. Haddizatında muhabbet ile itaat birbirinin lâzımı gibidir; bunları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bir insan Allah’ı seviyorsa O’na itaat edecektir. Râbia-i Adeviye’nin dediği gibi: “Çünkü seven sevdiğine itaat eder.” Bir yerde buyruluyor ki: “İnsan, sevdiği zata eğer benzemek kabilse, fıtraten benzemek ister.”1 Hepimiz kılık ve kıyafetimizle dahi, kendisinin hayranı olduğumuz birisine benzemeyi arzu ederiz. “Keşke burnum, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) burnuna benzeseydi. Gözlerim ve kulaklarım da O’nunkiler gibi olsaydı.” arzusu Aleyhissalâtü vesselâm’a karşı muhabbet duyan hemen her ferdin içinden geçer. “Keşke şekil ve şemailimde olsun O’nunla müşterek bir tarafım olsaydı.” demeyen mü’min yok gibidir.

İşte bu, sevenin sevdiğine şeklen dahi benzemeye çalışmasının ifadesidir. Binaenaleyh bir insanın Allah’a karşı içinde böyle delice bir muhabbet varsa, mutlaka Cenâb-ı Hakk’a itaat edecektir. Biz itaatle sevgiyi birbirinden ayrı düşünemiyoruz. Bu bakımdan sualin içinde, Allah’ı seven ve Allah’a itaat edenler deniyor ki, burada birbirinin lâzımı olan iki şey anlatılmış oluyor.

Böyleleri, Kur’ân’da veliyi tarif sadedinde vârid tarife uygun insanlardır:

“İyi bilesiniz ki Allah’ın velilerine korku yoktur, onlar üzüntüye de uğramazlar.”2 “Zira benim Mevlâm, o kitabı indiren Allah’tır ve O bütün iyi kulların koruyucusu olup onları korur.”3 “Rabbimiz Allah’tır.” deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip: ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaad edilen Cennet’le sevinin!’ derler.”4 “Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar olan nebiler, sıddîkler, şehitler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar!”5 ferman-ı sübhanileriyle anlatılanlar yani, Allah’a ve Resûlullah’a itaat edenler, iman edip istikamet içinde yaşayanlar, dürüst olanlar ve aynı zamanda Allah’a velilik mertebesine yükselenler ve dolayısıyla da dünyada ve ahirette kendilerinden korku durumu kalkmış olan kimseler, işte bunlar daima Cenâb-ı Hakk’ın nazarında ve nezdinde yüce bir makama sahiptirler. Kudsî bir hadise göre bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın zimmetinde himaye-i ilâhiyede bulunduklarından dolayı, bunlara karşı adavet edenler iflah olmazlar. Bunlara karşı ilân-ı harp edenler Allah’a karşı ilân-ı harp etmiş sayılırlar ve onları Allah kıskıvrak kıstırır ve mahv u perişan eder. Bunlar evliyâullah, yani Allah dostlarıdırlar. Kerametleri olur veya olmaz, hakikî veliler keramete tâlib ü râğıb değil; belki ondan râğıbdırlar yani yüz çevirmektedirler. Çünkü keramet, kulluklarına karşı dünyevî bir ücret gibidir. Onlar bütün hasenatlarının neticesini Allah’tan beklerler ve onların bütün dertleri, davaları da Cenâb-ı Hakk’ın kendilerinden hoşnut olmasıdır.

İşte bunlar, müstesna ve mümtaz bir zümre oldukları için, bir insanın bunları Allah hatırına sevmesi çok mühimdir. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın nezdinde bu kadar kıymetlidirler ve insanlar için hep bir yâd-ı cemil olarak zihinlerde yaşayacaklardır. Bunlara karşı saygı, dolayısıyla Allah’a karşı bir saygıdır. Meselâ “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın mümtaz bir kulu ve resûlüydü.” diyoruz. Dolayısıyla da O’na karşı bir muhabbet duymaya başlıyoruz. Biz, Hz. Hamza’ya karşı da derin bir saygı duyarız. Çünkü Seyyidinâ Hz. Hamza Resûlüllah’ı seviyordu ve bu sevgisi Allah’tan ötürüydü. Zira o, Efendimiz’le emsal idi; süt kardeşiydi, amcasıydı, çocuklukları beraber geçmişti ama aslanlara meydan okuyan işte bu insan, gururunu kırmış gelip Efendimiz’e inkıyat etmişti. Biz de gönüllerimizde din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmiş ve bu davaya omuz vermiş herkese yaptıklarından ötürü alâka duyarız.

Meselâ, bize, Seyyidinâ Hz. Hamza Efendimiz Fizan’da zuhur etmiş dense, öyle tahmin ediyorum ki birçoğunuz, sanki hacca gidiyormuş gibi derin bir iştiyak ile onu görmeye koşarsınız. Bunun için yapılabilecek her şeye katlanır ve bu rüyayı gerçekleştirirsiniz. İşte bu sevgi Rabbimiz’den ötürüdür. Vâkıa bizde insanî kemalâta, olgunluğa ve eksiksizliğe karşı bir alâka vardır ama, bu alâka Hz. Hamza’ya, Hz. Ali’ye, Ka’kaa’ya ve Sa’d İbn Ebî Vakkas’a (radıyallâhu anhüm) duyduğumuz hayranlık gibi değildir. Biz bunları delicesine severiz. Ama bu muhabbet, Allah ve Resûlullah’tan ötürüdür. Binaenaleyh, insanlığın ayları ve güneşleri sayılan, eskilerin ifadesiyle bu kümmelîni (eksiksiz, kusursuz insanları) sevmek doğrudan doğruya Zât-ı Ulûhiyete karşı bir sevginin ifadesidir.

Bu arada bazıları ifrata gidebilirler. Bu da doğrudan doğruya Allah’ı hiç düşünmeden o şahsın -bazı Şiîlerin Hz. Ali’yi sevdikleri gibisevilmesidir. Kendisinde mutlak kemal ve fazilet gördüklerinden dolayı Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç bakmadan Hz. Ali’yi sevebilirler. Bu bir yanlışlıktır ve bir ifrattır. Onlar bu sevginin mükâfatını görmezler ama biz, ölçülü olarak, Allah’ın sevdiği kullara ve Allah’a itaat eden kullara duyduğumuz sevginin mutlaka faydasını görürüz.

“el-Mer’ü maa men ehabbe İnsan sevdiği ile beraber olur.” ifadesi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek bir hadisidir. Bir sahabi, Aleyhissalâtü vesselâm ile beraber bulunamama endişesinden ötürü bu meseleyi sormuştu: “Yâ Resûlallah, burada hep sizinle beraberiz; oturuyoruz, kalkıyoruz, doyuyoruz ve doygunluğa ulaşıyoruz. Acaba öbür âlemde durumumuz nasıl olacak?” Allah Resûlü onun bir ateş hâline gelmiş âdeta yanan sinesine su serper mahiyette: “el-Mer’ü maa men ehabbe – İnsan sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyorlardı. Burada seviyorsanız orada da beraber olursunuz. Burada cismaniyet itibarıyla idrak edemediğimiz, fakat gönüllerimizde yaşattığımız o zatlarla beraber yaşıyoruz. Bu, bizde sevgi ve alâka adına ikinci bir fıtrat meydana getirecek ve ahiretteki münasebetler de bunun bir uzantısı olacaktır. Gideceğiz, ahirette ve “Yâ Rabbi! Onlar bizim dostlarımızdı.” diyeceğiz. Rabbim oraya imanla gitmeye ve bu Allah dostlarını sevmeye muvaffak etsin!

M. Fethullah Gülen

DİPNOTLAR

  1. Fussilet sûresi, 41/30.
  2. Nisâ sûresi, 4/69.

Etiketler:

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz

Bir Ayet

56|29|Meyve dizili muz ağaçları,
Sura 56