Lukata (Buluntu Mal) İle İlgili Hükümler

Tanımı

İslâm hukukunda sahibi tarafından kaybedilmiş ve başkası tarafından bulunmuş olan mala “lukata” denir. Farklı bir tabirle lukata, bir kişinin yolda bulduğu ve emanet olarak aldığı maldır. Ayrıca bir malın lukata kabul edilebilmesi için, sahibi tarafından bilerek terk edildiğine dair bir emarenin bulunmaması yani yitirilmiş, düşürülmüş veya unutulmuş bulunması ve aynı zamanda mütekavvim bir mal olması gerekir. Lukata, daha ziyade para ve eşyalar için kullanılır. Eğer bulunan şey bir hayvan ise buna dâlle denirken, bulunan çocuğa ise lakît ismi verilmiştir. Daha açık bir ifadeyle lakît, açlık korkusu veya zina töhmeti gibi bir sebepten ötürü ailesi tarafından sokağa atılmış çocuk demektir.[1]

Lukatanın Alınması

Yitik bir mal bulan kimsenin bunu alıp almamasıyla ilgili mezhepler tarafından farklı hükümler ortaya konulmuş olsa da genel itibarıyla fakihler, alınmadığı takdirde zayi olması kuvvetle muhtemel olan bir malın, sahibine teslim edilmek üzere bulunduğu yerden alınmasının müstehap veya vacip olduğunu ifade ederken; böyle bir tehlikenin bulunmadığı durumlarda ise bunun mubah veya müstehap olduğunu belirtmişlerdir. Hanefiler telefinden korkulan bir malın alınmasını vacip, fakat böyle bir ihtimalin bulunmadığı durumlarda lukatanın alınmasını müstehab görmüşlerdir.[2] Mâliki ve Şâfiîlere göre de bunun hükmü müstehabtır. Onlar bu hükümlerine iyilik ve takvada yardımlaşılmasını emreden âyet-i kerimeyle,[3] Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadisini delil getirmişlerdir:

وَاللَّهُ فِي عَوْنِ العَبْدِ مَا كَانَ العَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ

“Bir kul, kardeşine yardım ettiği sürece Allah da onun yardımcısıdır.”[4]

Hanbelî fakihleri ise,

مَنْ آوَى ضَالَّةً فَهُوَ ضَالٌّ مَا لَمْ يُعَرِّفْهَا

“Kim lukatayı alıkoyarsa, onu ilân etmediği sürece yanlış bir yoldadır.”[5] hadisiyle, ضَالَّةُ الْمُسْلِمِ حَرَقُ النَّارِ “Müslümanın lukatası bir ateş alevidir.”[6] hadisinden hareketle, telef olmasından korkulmadığı sürece yitik bir malın alınmamasının daha faziletli olduğunu ifade etmişlerdir. Çünkü böyle bir mal, kişiyi haram yemekle karşı karşıya getirebilir.[7] Fakat diğer mezhep imamları bu hadislerin, buluntu malı sahiplenmek maksadıyla alan kişiyi zemmettiğini ifade etmişlerdir.

Ayrıca fakihler böyle bir malı almanın müstehap olması hükmünü, alan kişinin onu sahiplenmeyeceğine ve kendisi adına kullanmayacağına dair nefsinden emin olması şartına bağlamışlardır. Dolayısıyla malın üzerine konmaktan korkan bir kişinin, böyle bir malı alması da mekruh olacaktır.[8]

Bu itibarladır ki bir kişinin bulduğu bir malı, sahibine vermek niyetiyle alması çok önemlidir. Çünkü böyle bir mal emanet konumundadır. Cenâb-ı Hak,

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا

“Şüphesiz ki Allah, size emanetleri ehline vermenizi emreder.”[9] âyet-i kerimesiyle emanetlerin ehline teslim edilmesini emretmiştir. Aksi takdirde böyle bir kişinin gaspçı sayılacağı, dolayısıyla da haram irtikâp etmiş olacağı ifade edilmiştir. Yani lukatayı sahibine vermek üzere alan bir kişi, netice itibarıyla bir iyilik peşinde olduğu için sevaba lâyık görülürken, onu kendisi adına alan kişi daha baştan hadisin ifadesiyle alevli bir ateşe sahip olmaktadır.

Hülasa böyle bir mal bulan kimse, öncelikle malın zayi olma ihtimalinin bulunup bulunmadığına bakmalıdır. Eğer kişi, bulduğu malın zayi olmasından korkuyorsa sahibine vermek üzere onu almalı ve sahibini bulana kadar onu güzelce muhafaza etmelidir. Eğer mal, güvenilir bir yerde duruyor ve zayi olma ihtimali de bulunmuyorsa, kişi onu alıp almama hususunda muhayyerdir. Dilerse sahibinin onu bulacağı veya bir başkasının o malı alarak sahibine teslim edeceği düşüncesiyle onu almayabilir; dilerse de sahibini bularak malını ona teslim etmek maksadıyla bu malı alarak muhafaza edebilir. Genel itibarıyla almasının daha faziletli olduğu ifade edilmiştir.

Lukatanın Tazmini

Lukata, onu alan kimsenin yanında emanet hükmündedir. Buna göre kastı olmaksızın ve kusuru bulunmaksızın elindeki buluntu malın telef olması veya zarar görmesi durumunda yed-i emin konumundaki o kişi tazminle yükümlü tutulamaz. Fakat bu hüküm, lukatayı sahibine vermek üzere alan kimse hakkındadır. Onu mülk edinmek için alan kişi hakkında ise gasp hükümleri uygulanacağı için o, malın telefinden veya zarar görmesinden de sorumlu tutulacaktır.[10]

Şahit Tutmak

Bir kişinin bulduğu bir malı hangi niyetle aldığı başkaları tarafından bilenemeyeceği için, onun iki şahit tutması gerektiği ifade edilmiştir. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler şahit tutmanın sünnet olduğunu ifade etseler de Hanefîlere göre bu, vaciptir.[11] Vücubiyetin delili, şu hadis-i şeriftir:

مَنْ وَجَدَ لُقَطَةً فَلْيُشْهِدْ ذَا عَدْلٍ أَوْ ذَوِي عَدْلٍ وَلَا يَكْتُمْ وَلَا يُغَيِّبْ فَإِنْ وَجَدَ صَاحِبَهَا فَلْيَرُدَّهَا عَلَيْهِ وَإِلَّا فَهُوَ مَالُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ

“Kim bir yitik mal bulursa bir veya iki adaletli kimseyi (bu malı emaneten aldığına dair) şahit tutsun. Onu gizlemesin ve kaybetmesin. Eğer sahibini bulursa, malı ona iade etsin. Eğer sahibi çıkmazsa, o zaman o aziz ve celîl olan Allah’ındır. Allah da onu istediğine verir.”[12]

Lukata bulan bir kişinin, “Kayıp bir malını arayan kimseyi görürseniz, bana yönlendirin.” demesi şahitlik adına yeterlidir. Bulduğu bir malı aldığına dair kimseyi şahit tutmayan kimse, malın telef olması veya noksanlaşması durumunda tazminle mükellef olur. Onun bu malı, sahibine teslim etmek üzere aldığını ifade etmesine de itibar edilmez. Çünkü niyetleri yalnız Allah bilir. Asıl olan, zahire göre hükmedilmesidir. Fakat şahit tutmanın sünnet olduğunu söyleyen fukaha aksi görüştedir. Hanefiler de şahit tutmanın mümkün olmadığı veya zor olduğu durumlarda bunu vacip görmemiş ve tazmin mükellefiyetini kaldırmışlardır.[13]

Lukatanın İlânı ve İlân Süresi

Bulunan lukatanın durumunun gözden geçirilmesi, alınacaksa onun iyi niyetle alınması ve bu esnada iki şahidin tutulmasının yanında bu konuda yerine getirilmesi gereken diğer bir sorumluluk da lukatayı alan kişinin onun sahibini bulmak için çevresindeki insanlara bunu duyurması ve ilân etmesidir. Bütün fakihler bunun vacip olduğu konusunda müttefiktir.

Genel itibarıyla fıkıh kitaplarında bu ilân süresinin bir yıl olduğu ifade edilmiştir. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle, Hanefilerden İmam Muhammed bu görüştedir. Onlar bulunan malın az veya çok olması arasında da bir fark görmemişlerdir.[14] Fakat İmam Ebû Hanife, malın az veya çok olmasına göre ilân süresinin değişeceğini ifade etmiş; bulunan malın on dirhemden az olması durumunda onu bulan kimsenin kâfi göreceği belirli bir süre ilân edilmesini yeterli görmüştür. Fakat bulunan mal, on dirhemden daha fazla ise ona göre de bunun bir yıl ilân edilmesi gerekir.[15]

Cumhurun bu konudaki delili şu hadis-i şeriftir: Bir adam Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek lukatanın hükmünü sorduğunda şu cevabı almıştır:

عَرِّفْهَا سَنَةً ثُمَّ احْفَظْ عِفَاصَهَا وَوِكَاءَهَا فَإِنْ جَاءَ أَحَدٌ يُخْبِرُكَ بِهَا وَإِلَّا فَاسْتَنْفِقْهَا

“Bir sene boyunca onu ilân et ve sonra onun mahfazasını ve bağını muhafaza et. Eğer birisi gelir de sana ondan haber verirse (malını ona teslim edersin.) Aksi takdirde onu kullanırsın.” Adam koyunun hükmünü sorduğunda da Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle cevap vermiştir:

لَكَ أَوْ لِأَخِيكَ أَوْ لِلذِّئْبِ

“O, ya senin yahut din kardeşinin veya kurdundur.” Adam’ın kaybolmuş devenin hükmünü sorması üzerine ise Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bundan hoşnut olmamış ve şöyle buyurmuştur:

مَا لَكَ وَلَهَا مَعَهَا حِذَاؤُهَا وَسِقَاؤُهَا تَرِدُ الْمَاءَ وَتَأْكُلُ الشَّجَرَ

“Ondan sana ne? Su tulumu ve çarığı beraberinde. Suya gider ve ağaçları yer.”[16]

Hanefiler genel itibarıyla, ilân süresinin bir yıl olmasının mecburî olmadığını ifade etmiş, malın değerine, şartlara ve onu bulan kimsenin kanaatine göre bir yıldan daha az süren ilânın da yeterli olabileceğini söylemişlerdir. Onlara göre önemli olan, malı elinde tutan kimsenin, mal sahibinin artık bu malı aramayacağına kanaat getirmesidir. Dolayısıyla hadiste ifade edilen sürenin bir bağlayıcılığı yoktur. Bu sürenin tayini, bulan kimsenin takdirine bırakılır. Bazı hadislerde ilân için bir süre belirtilmeyip bunun mutlak bırakılması da bunu göstermektedir.[17]

Konuyla ilgili rivâyet edilen şu hâdise de duruma göre ilân süresinin bir yıldan daha az olabileceğine delâlet etmektedir: Hazreti Ali, çarşıda bulduğu bir dirhemle birlikte Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek bunu ne yapması gerektiğini sorduğunda Allah Resûlü, عَرِّفْهُ ثَلَاثًا  “Onu üç gün ilân et.” buyurmuştur. Hazreti Ali, üç günün sonunda mal sahibini bulamamış ve tekrar ne yapması gerektiğini sormak üzere Allah Resûlü’ne müracaat etmiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, bunu kullanabileceğini ifade etmiştir. Bunun üzerine Hazreti Ali, üç dirheme arpa, üç dirheme hurma, bir dirheme et, bir dirheme de yağ satın aldıktan sonra bir dirhem de artmıştır. Daha sonra malın sahibi gelerek Hazreti Ali’den malını talep etmiştir. O da, Allah Resûlü’nün kendisine bunu yiyebileceğine dair izin verdiğini söylemiştir. Bunun üzerine mal sahibi Allah Resûlü’ne giderek olup bitenleri haber vermiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Hazreti Ali’ye, malını adama iade etmesini emretmiştir. Hazreti Ali’nin, onu tükettiğini söylemesi üzerine Nebiyy-i Ekrem,

إِنْ جَاءَنَا شَيْءٌ أَدَّيْنَاهُ إِلَيكَ

“Eğer bize bir şey gelirse, onu sana veririz.” buyurmuştur.[18]

Bulunan malın kıymetine ve şartlara göre bu sürenin bir yıldan daha fazla olması da gerekebilir. Nitekim konuyla ilgili bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde yüz dinar bulunan bir altın kesesinin üç yıl ilân edilmesini istemiştir. Konuyla ilgili rivayet şu şekildedir: Ubey b. Ka’b şöyle demiştir: “Ben bir kese bulup aldım. İçinde yüz dinar vardı. Akabinde Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) geldim. O da bana bunu bir sene boyunca ilân etmemi söyledi. Ben de bir sene onu ilân ettim. Fakat onu bilen kimseye rastlamadım. Sonra yine Allah Resûlü’ne geldim. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir sene daha ilânı sürdürmemi emretti. Fakat yine sahibini bulamadım. Üçüncü defa Nebiyy-i Ekrem’e geldiğimde şöyle buyurdu:

اِحْفَظْ وِعَاءَهَا وَعَدَدَهَا وَوِكَاءَهَا فَإِنْ جَاءَ صَاحِبُهَا وَإِلاَّ فَاسْتَمْتِعْ بِهَا

“Bu paranın kesesini, sayısını ve kesenin ağız bağını muhafaza et. Eğer onun sahibi gelirse keseyi ona ver. Aksi takdirde ondan faydalan.”[19]

İlânla İlgili Şartlar

Fıkıh kitaplarında ilânın nerelerde, hangi sıklıkta ve nasıl yapılacağıyla ilgili bir kısım hükümler de ortaya konulmuştur. Buna göre ilânın gündüzleri, malın bulunduğu gün ve ona denk gelen diğer haftalarda, malın bulunduğu yerde, camilerde, çarşıda ve insanların toplanmış olduğu daha başka kalabalık yerlerde yapılması gerekir. Fakihler malın ilk bulunduğu dönemde her gün, daha sonraki zamanlarda haftada bir, daha sonra ise ayda bir iki defa ilân yapılmasını yeterli görmüşlerdir. Bir de ilân yapan kimsenin, malın cinsini, türünü, bulunma tarihini ve bulunma yerini açıklaması gerektiği ifade edilmiştir. Fakat onun, daha sonra malın asıl sahibini bulabilmek için malın bütün vasıflarını söylememesi gerekir.[20]

Bütün bu hükümlerin asıl maksadı, mal sahibini bulma adına o dönemin imkânlarının âzami ölçüde değerlendirilmesi olduğundan, günümüzde teknik ve teknolojinin sağladığı imkânları da değerlendirerek daha farklı yol ve yöntemlerin kullanılması da mümkündür.

Özellikle büyük şehirlerde bu tür buluntu malların sahiplerine ulaştırılması için, belediyelerin veya bir kısım emanetçi bürolarının devreye girmesi daha faydalı olacaktır. Yani bulunan malların bu tür yerlere bırakılması ve bir mal kaybeden kimsenin de buralara müracaatta bulunması mümkündür. Nitekim bir kısım kurum ve kuruluşlarda buna benzer uygulamalar görülmektedir. Aksi takdirde, büyük yerleşim yerlerinde bulunan eşyaların sahiplerine iadesi çok zor,  hatta imkansız olacaktır.

Yitik Hayvanların Hükmü

Fakihlerin çoğunluğu yukarıdaki hadis-i şeriften yola çıkarak at, inek ve deve gibi kendisini tehlikeden koruyabilecek hayvanlara dokunulmaması gerektiğini hükme bağlamıştır. Fakat Hanefilere göre kaybolmuş veya kaçmış olan bu tür malların da sahibi adına alıkonulması caizdir. Hanefilerin maksadı, bu tür hayvanları telef olmaktan ve kötü niyetli insanların vereceği zarardan korumaktır.[21] Nitekim Hazreti Osman döneminde kaybolan develer toplatılarak bir süre ilân edilmiş, sahibi gelmediği takdirde de satılıp parası muhafaza edilmiştir. Hazreti Ali döneminde ise bunlar satılmamış, onların masrafları devlet hazinesinden karşılanmış, sahibi geldiğinde ise bu masraflar ondan alınmıştır.[22]

Davarlar veya kaz, ördek ve tavuk gibi kendi hâline terk edildiğinde zayi olma riski büyük olan hayvanlar ise bütün fakihlerin ittifakıyla lukata olarak alınır ve sahibi bulunana kadar alıkonur. Sahipleri geldiğinde bunlar elde duruyorsa sahiplerine teslim edilir; eğer tüketilmişlerse bedelleri verilir. Yukarıdaki hadisten hareketle fakihlerin çoğunluğu tarafından sahibi bulunamadığı durumlarda bu tür hayvanların yenilebileceği ifade edilmiş olsa da Hanefiler bu hükmü sadece fakirlere münhasır görürler. Yani zengin olan insanların sahibi bulunamayan bu tür hayvanları tüketmeleri caiz değildir. Onların bunu fakir birisine tasadduk etmeleri gerekir.[23]

Değersiz Malların Durumu

Değersiz olan veya değeri çok düşük olan mallar için ilân mecburiyeti şart koşulmamış ve bunların bulan kişi tarafından kullanılabileceği ifade edilmiştir. Burada değersiz mallardan kastedilen, daha ziyade onu kaybeden kimsenin peşine düşmeyeceği tahmin edilen, çekirdek, meyve kabuğu, çaput, değnek ve ip gibi mallardır. Bu tür malların tespitinde örfün yeri de unutulmamalıdır. Ayrıca maddî değeri düşük olan buluntu malların bulan kişi tarafından kullanılabileceği ifade edilmiş olsa da bu izin, sahibi geldiğinde bunun değerinin ona ödenmesiyle kayıtlıdır. Zira bu tür mallar üzerinde mal sahibinin mülkiyeti devam etmektedir.[24]

Lukatanın Sahibine Teslimi ve Masraflar

Mal sahibi çıkıp geldiğinde eğer malın kendisine ait olduğunu ispat edebiliyorsa malı kendisine teslim edilir. Hanefiler dışındaki mezhepler, gelen kişinin malının vasıflarını ve ayırt edici özelliklerini söylemesinin yeterli olduğunu ifade ederken, Hanefiler onun delil ile bunu ispat etmesi gerektiğini söylemişlerdir.[25]

Malı bulan kimsenin, malın bulunmasıyla teslimi arasında geçen süre içinde yapmış olduğu ilân ve bakım masraflarını mal sahibinden alma hakkı vardır. Fakat Hanefî fakihleri sadece hâkim kararıyla yapılan masrafların alınabileceği kanaatindedir. Kişinin kendiliğinden yapmış olduğu masraflar ise teberru sayılacaktır. Hanefiler bunu, bir başkasının borcunu onun emri olmaksızın ödeyen kimsenin durumuna benzetmişlerdir. Meselenin kazaî boyutunu bir tarafa bırakacak olursak, mal sahibinin bu masrafları ödemesinin ahlâki bir görev olduğunda şüphe yoktur.[26]

Lukatanın Temliki

Daha önce de kısmen ifade edildiği üzere, mal sahibinin bulunamaması durumunda Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre, bulunan mal bulan kimseye ait olacaktır.[27] Onların delili, ilândan sonra malın sahibi gelmediğinde, bu malın bulan kimseye ait olacağını bildiren hadislerdir.[28]

Fakat Hanefiler bir kişinin bulduğu malı alabilmesi için fakir olmasını şart koşmuşlardır. Zengin olan kişilerin yapması gereken ise bu malı fakirlere tasadduk etmektir. Fakir kimselerin onun yakınları olmasının bir önemi yoktur. Yani yakın akrabaya da fakir oldukları takdirde lukata malı verilebilir.[29]

Bir yıl geçtikten sonra da olsa mal sahibi geldiğinde malını alma hakkına sahip olur. Bu durumda mal elde duruyorsa aynen iade edilir; eğer kullanılmışsa bedeli ödenir. Onların delili ise şu hadis-i şeriftir:

لَا تَحِلُّ اللُّقَطَةُ مَنِ الْتَقَطَ شَيْئًا فَلْيُعَرِّفْهُ سَنَةً فَإِنْ جَاءَهُ صَاحِبُهَا فَلْيَرُدَّهَا إِلَيْهِ وَإِنْ لَمْ يَأْتِ صَاحِبُهَا فَلْيَتَصَدَّقْ بِهَا وَإِنْ جَاءَهُ فَلْيُخَيِّرْهُ بَيْنَ الْأَجْرِ وَبَيْنَ الَّذِي لَهُ

“Bulan kimse hakkında lukatanın hiçbir şeyi helâl değildir. Onun bu malı bir sene boyunca ilân etmesi gerekir. Eğer sahibi gelirse onu sahibine iade etsin. Sahibi gelmediği takdirde onu tasadduk etsin. Eğer daha sonra sahibi gelirse o, sevapla (yani böyle bir tasadduku onaylamakla) malını geri almak arasında muhayyerdir.”[30]

Eğer eldeki mal bir fakire tasadduk edildikten sonra mal sahibi çıkıp gelirse, dilerse bu tasadduku geçerli sayar. Çünkü izinsiz gerçekleşen böyle bir tasaddukun, onun onayına ihtiyacı vardır. Fakat onun onayından önce de kendisine tasaddukta bulunulan fakirin mal üzerindeki mülkiyeti sabit olur. Fakat böyle mal sahibi buna icazet vermezse, lukatayı alan kimse bunu tazmin eder. Çünkü o, elindeki malı sahibinin izni olmaksızın bir başkasına vermiştir. Her ne kadar onun bu muamelesine şeriat tarafından izin verilmiş olsa da bu izin tazmin yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Eğer mal, fakirin elinde aynen duruyorsa mal sahibinin onu geri alma hakkı vardır. Malı tazmin eden kişinin, bunun bedelini almak için fakire müracaat hakkı da yoktur.[31]

Dipnotlar

[1] Bkz. Heyet, “Lukata”, el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 35/295; Saffet Köse, “Lukata”, DİA, 27/223-225.

[2] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 2/93.

[3] Mâide sûresi, 5/2.

[4] Müslim, Zikr 38; Ebû Dâvud, Edeb 67; Tirmizî, Hudûd 3.

[5] Müslim, Lukata 12; İmam Mâlik, el-Muvatta, 4/1099 (2809).

[6] Tirmizi, Eşribe 11; İbn Mâce, Lukata 1.

[7] İbn Kudâme, el-Muğnî, 6/73.

[8] Vehbe Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/614.

[9] Nisâ sûresi, 4/58.

[10] Merginânî, el-Hidâye, 2/417.

[11] Vehbe Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/615.

[12] Ebû Dâvud, Lukata 1; İbn Mâce, Lukata 2.

[13] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 2/93.

[14] Vehbe Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/621.

[15] Merginânî, el-Hidâye, 2/417.

[16] Buharî, Lukata 1-11; Müslim, Lukata 1-9.

[17] Serhasî, el-Mebsût, 11/3.

[18] Ebû Ya’lâ, el-Müsned, 2/332.

[19] Buharî, Lukata 1.

[20] Heyet, “Lukata”, el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 35/299-300.

[21] Merginânî, el-Hidâye, 2/418.

[22] Saffet Köse, “Lukata”, DİA, 27/225.

[23] Saffet Köse, “Lukata”, DİA, 27/225.

[24] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/96; İbn Kudâme, eş-Şerhu’l-kebîr, 6/320.

[25] Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/625-626.

[26] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/97.

[27] Vehbe Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve edilletuhû, 6/627.

[28] Buharî, Lukata 1; Müslim, Akdiye 10; İbn Mâce, Lukata 2.

[29] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/98.

[30] Hâkim, el-Müstedrek, 5/322 (4389); Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 2/353 (2208).

[31] Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-inâye, 3/96.

Bankalardan Alınan Teminat Mektubunun Hükmü

Tanımı

Ticaretini yaptığı veya imal ettiği bir malı satan veya hizmet sunan bir kişi bunun karşılığını peşin alacağı gibi, vadeli de alabilir. Fakat vadenin söz konusu olduğu bir muamele, riski de beraberinde getirmektedir. Hususiyle insanlar arası güvenin zayıfladığı dönemlerde, alacağını zamanında tahsil edememe endişesi daha da artmaktadır. Geçmiş dönemlerde alacaklar daha ziyade rehin ve kefil yoluyla garanti altına alınırken, günümüzde bu daha çok teminat mektuplarıyla sağlanmaktadır.

Özellikle bütün dünyayı etkisi altına alan kapitalist sistemle birlikte büyük sermayeler oluşmuş ve buna bağlı olarak da büyük yatırımlar yapılmaya başlanmıştır. Tabi ki alışverişin, yatırımın veya taahhüdün büyüklüğüne göre üstlenilen risk de büyüyecektir. Böyle büyük riskleri ise sıradan fertlerin üstlenmesi elbette çok zor olacaktır. İşte bu aşamada bankalar devreye girmiş ve yatırımcı, müteşebbis ve tüccarların ihtiyaç duyduğu güvenceyi sağlamıştır.

Konusu ve içeriğine göre farklı çeşitleri olan teminat mektuplarıyla ilgili farklı tanımlar yapılmıştır. Yapılan tanımlardan birisi şu şekildedir: “Borçlunun alacaklıya karşı üzerine aldığı bir edimi yerine getirmemesi halinde, belirli bir miktar parayı alacaklının ilk talebinde ona derhal ödemeyi kabul ve taahhüt ettiğine dair banka tarafından verilen mektuba, banka teminat mektubu denir.” Bir diğer tanım ise şu şekildedir: “Teminat mektubu, bankanın muayyen bir işin gerçekleştirilmesini, bir malın teslimini veya bir borcun ödenmesini muhataba taahhüt eden müşterisinin, bu taahhüdün evvelce muhatap tarafından saptanan koşullara uygun olarak yerine getirilmemesi halinde belirli bir paranın, banka tarafından muhataba ödeneceğini garanti altına alan belgedir.”[1]

Bankaların kendisine hitaben teminat mektubu verdiği kişiye muhatap denirken, bankanın lehine gayr-i nakdî kredi açtığı ve teminat mektubu verdiği borçluya da lehtar denilmiştir. Dolayısıyla teminat mektubu sözleşmesinin, banka, muhatap ve lehtar olmak üzere üç tarafı vardır.[2]

Banka, teminat mektubunu vermekle bir borç altına girmiş olmaz. Bilâkis bankanın borçlu duruma gelmesi, muhatabın üstlendiği borcu ödememesiyle ortaya çıkar. Böyle bir durumda lehtar yazılı bir taleple bankanın üstlendiği borcu ödemesini talep ettiğinde, bankanın herhangi bir hâkim kararına ihtiyaç olmaksızın derhal bu borcu ödemesi gerekir. Banka, teminat mektubunda ödemeyi taahhüt etmiş olduğu borcu lehtara ödedikten sonra, bunu tahsil etmek üzere muhataba müracaat etmektedir.

Hukuki Niteliği

Teminat mektupları kısaca bankaların vermiş olduğu bir garantidir. Bankalar vermiş oldukları bu mektuplarla, belirli bir edimi yerine getirmekle yükümlü olan şahıs veya şirketlerin üstlenmiş oldukları riskleri garanti etmektedirler. Garanti mektubu vermek bankalara mahsus bir işlem olmasa ve bankaların dışındaki şahıs ve tüzel kişiliklerin de böyle bir hakkı bulunsa da mevcut uygulama daha ziyade bankalarla şahıs veya tüzel kişiler arasında gerçekleşmektedir. Bununla birlikte bankaların dışındaki daha başka kurum ve kuruluşların da teminat mektubu vermesi pekâlâ mümkündür.

Teminat mektuplarının nasıl bir akit çeşidi olduğuyla ilgili hukukçular arasında bir ittifak yoktur. Çünkü hukukumuzda bununla ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır. Fakat bunun tespiti hem sözleşmenin hüküm ve sonuçlarına hem de şer’î hükmüne etki ettiği için önem arz etmektedir. Günümüz hukukçularının bazıları teminat mektuplarının başkasının fiilini taahhüt niteliği taşıdığını ve bir çeşit garanti sözleşmesi olduğunu ifade etmişlerdir. Dolayısıyla onlara göre teminat mektupları, kefalet sözleşmesi sayılamaz. Çünkü bunlar, asıl borca bağlı fer’î bir nitelik taşımadıklarından kefaleti de aşan bir yükümlülük içerirler ve ondan bağımsız kabul edilirler. Buna karşılık bazıları da bir kısım gerekçelerden yola çıkarak teminat mektuplarının bir çeşit kefalet sözleşmesi olduğunu ifade etmişlerdir. Üçüncü bir görüşe göre ise teminat mektupları karma nitelikli bir sözleşmedir.[3]

 Önceleri teminat mektuplarının kefalet sözleşmesi olduğu fikri hâkim iken, günümüzde onların garanti sözleşmesi niteliğinde olduğu genel kabul görmektedir. Bu konuda hüküm bildiren İslâm hukukçuları ise genellikle teminat mektuplarını bir çeşit kefâlet sözleşmesi olarak kabul etmiş ve hükmünü buna göre değerlendirmişlerdir. Bununla birlikte teminat mektuplarının bir vekâlet olarak gören veya vekâlet ve kefâletin birlikte bulunduğu karma bir akit olarak değerlendirenler de vardır.

Bir kısım şekil şartlarını bir kenara bırakarak, yapılan akdin maksadı açısından meseleye bakıldığında, teminat mektuplarının bir çeşit kefalet olduğunda şüphe yoktur. Bununla birlikte sözleşmede ileri sürülen şartlara göre teminat mektubunun kefalet özelliğini kaybetmesi de mümkündür.

Fıkhî Açıdan Değerlendirmesi

İktisadî şartların zorlamasıyla ve ticarî ilişkilerdeki güvenin azalmasıyla birlikte ortaya çıkan teminat mektupları, yeni bir sözleşme türü olduğu için İslâm hukukçuları tarafından ele alınmış ve hakkında farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Teminat mektuplarının fıkhî hükmü ele alınırken daha ziyade bankanın almış olduğu komisyon ve masraf üzerinde durulmuştur. Zira İslâm hukukuna göre kefalet akdi kişiye sevap kazandıran bir teberru mahiyetinde olduğundan, taat sayıldığından ve bir çeşit yardımlaşma akdi kabul edildiğinden ötürü, kefilin ücret alması caiz görülmemiştir. Fakihler buradan hareketle teminat mektuplarının hükmünü araştırmışlardır.

Biz burada öncelikle araştırmacıların konuyla ilgili görüşlerini verecek ve arkasında da kısa bir değerlendirmede bulunacağız.

Diyanet Vakfı’nın çıkarmış olduğu ansiklopedide teminat mektuplarının hükmüyle ilgili şu kısa değerlendirmeye yer verilmiştir: “Yeni çalışmalarda teminat mektubunda görülen problemli durumların başında teminat mektubunun teberru mahiyetli kefaletin aksine bir ücret mukabilinde yapılması gelmektedir. Konuyu kefalet hükümleri çerçevesinde ele alanların bazıları bunu câiz görmezken diğerleri ihtiyaç, zaruret gibi gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmışlar, ücretle vekâlete benzetenler ise sunulan birtakım hizmetlerin karşılığı olmak üzere teminat mektubu mukabilinde alınan ücrete karşı çıkmamışlardır.”[4]

Konuya ihtiyaç ve zaruretler açısından bakan Hamdi Döndüren ise günümüzde uhrevî beklentiyle büyük meblağları üstlenecek bir kefil bulma imkânı kalmadığını ifade ettikten; ilk dönemlerde imamlık ve müezzinlik gibi taat özelliği taşıyan hizmetlerin bir bedel karşılığında yapılmasının tecviz edilmemesine karşılık, devir değişip bunları meccanen yapan kimse kalmayınca dinin ve toplumun zarara uğramaması adına sonraki Hanefî fakihlerinin bu tür hizmetler karşılığında ücret alınmasına fetva verdiklerini belirttikten sonra teminat mektuplarıyla ilgili şu hükmü vermiştir: “Kefâlet bir taat olduğuna göre, teminat mektubu için alınan komisyon ve masrafları da diğer taatler için alınan ücrete kıyas etmek mümkündür. Müslümanların teminat mektubu gerektiren bütün işlerden el çekmesi, problemi çözmek için yeterli değildir. Buna göre bir Müslüman teminat mektubu almak zorunda kalırsa, para karşılığı kefil tutmuş olur.”[5]

Kendisine sorulan bir soruya verdiği cevabında Hayrettin Karaman da meseleye kefilin aldığı ücret açısından yaklaşarak şu cevabı vermiştir: “Teminat mektubu alabilirsiniz, bunun için bankaya ödediğiniz meblağ faiz değil, hizmet karşılığıdır, bir nevi ücrettir… Fıkıh kitaplarında kefaletten dolayı ücret almanın caiz olmadığı bildirilmiştir. Ancak bir kurumun “teminat mektubu” şeklindeki kefaleti, fertler arasında yapılan kefaletten farklıdır. Kurumun giderleri vardır ve bu giderler her işlemle ilgili bulunmaktadır. Bir teminat mektubu işlemi yapılırken kurumun mesela mekânı, personeli ve aletleri kullanılmaktadır. Bu sebeple bireyler arasında yapılan kefalet işleminden kefilin ücret alması caiz olmasa bile kurumun teminat mektubu bundan farklı olduğu için onun ücret alması çağımızda tartışılmış, benim de aralarında bulunduğum birçok fıkıhçı tarafından caiz görülmüştür.”[6]

İshak Emin Aktepe, katılım bankaları hakkında yapmış olduğu çalışmasında teminat mektuplarının hükmüyle ilgili şunları kaydetmiştir: “Teminat mektubu bir kefâlet işlemi olduğu için komisyon alınıp alınamayacağı tartışılmıştır. Çünkü İslâm hukukçuları geçmişte kefâleti iyilik saymışlar ve komisyon almayı uygun bulmamışlardır. Ayrıca geçmişte zenginlerin fakirlere kefâleti daha yaygın olduğundan olsa gerek fakirler lehine taraf olmuşlardır. Aslında kefâletten komisyon alımını yasaklayan bir dini delil yoktur. Günümüz bankacılığında da teminat mektubu vermek bankaya hem külfet yüklemekte hem de mükellefiyetler vermektedir. O halde bankanın buna karşılık komisyon almaması; teminat mektubu vererek ticârî şirketlere iyilikte bulunması beklenemez… Bireysel kefâlet karşılığında komisyon almak uygun görülmese de kurumsal kefâletlerde komisyon alınabileceği ifade edilmiştir. Zira bankalar teminat mektubu verebilmek adına pek çok masraflar yapmakta ve ayrıca sadece sözde değil belge düzenleyerek kefil olmaktadırlar. Katılım bankalarının sadece fiilî masrafları için komisyon alabileceğini söyleyenler de vardır.”[7]

Bazıları ise kefilin ücret almasının cevazını, örfün değişmesine bağlamışlardır. Onlara göre geçmiş dönemlerde karşılıksız kefil olma gibi iyilikler kolayca yapılabiliyordu. Fakat bugün bu tür davranışlar azalmıştır. Dolayısıyla fukahanın kendi dönemindeki örfü esas alarak ivazsız akitlerden birisi kabul ettiği kefâlet akdinin bugün ivazlı akitler arasında dahil edilmesi mümkündür. Ayrıca teminat mektubu verilmesi, aralarında insanî ilişkilerin gelişmesi arzulanan fertler arasında değil, her işi malî işlemlerle ilgili olan kuruluşlar arasında gerçekleşmektedir.[8]

Buraya kadar bankaların ücretle teminat mektubu vermelerinin caiz olduğuna dair görüşlere yer verdik. Fakat bunların yanında fakihlerin bir kısmı buna karşı çıkmış ve kefilin ücret almasının haram olduğundan hareketle, bankaların teminat mektubu mukabilinde ücret almasını da caiz görmemiştir.

Bunlardan birisi olan Vebhe Zühayli, teminat mektubunun şer’î hükmüyle ilgili görüşünü şu ifadelerle açıklamıştır: “Çağdaş araştırmacılar, İslâmî teşekküllerin fetva kurulları ve fıkıh akademileri, karşılığı olan teminat ile karşılığı olmayan teminatı birbirinden ayırmaktadırlar. Toplam veya kısmî karşılığın bulunması durumunda bankanın yaptığı hizmetlerden dolayı ücret alması caizdir. Banka, istifade eden taraf ödemede bulunduğu zaman bu ücreti, teminat altına alınan maldan dolayı alırken; eğer ödeme yapmamışsa o takdirde de malı muhafaza edip verdiği hizmetlerden dolayı almaktadır. Bu cevaz, ücretle vekâletin caiz oluşuna dayanmaktadır ki banka vekâlet görevini yerine getirmektedir.

Karşılığı olmayan teminat mektubuna gelince, sadece teminattan dolayı ücret almak caiz değildir. Çünkü kefalet veya teminat akitleri teberru/karşılıksız akitlerdir. Kefilin teminat tutarını ödemesi (ve karşılığında ücret alması) halinde bu fiili, kredi alanın aleyhine kredi verene menfaat sağlayan bir karz akdine benzer ki bu, şer’an haramdır. Teminat tutarını ödemediği hâlde, sırf kefalet akdine karşılık aldığı ücret de caiz değildir. Çünkü kefalet teberru akitlerindendir. Bankanın bu durumda ücret alması olsa olsa sadece idarî hizmetler ve yaptığı masraflar karşılığında caiz olabilir, ivaz karşılığında herhangi bir artış söz konusu olmadığından bu son durumdaki ücret faiz sayılmaz; ücreti takdirde suiistimal (aşırılık) olmaması ve benzer hizmetlere ödenen ücretleri aşmaması şartıyla sadece yapılan işin ücreti olmuş olur.”[9]

İslâm Fıkıh Akademisi’nin 1985 yılında Cidde’de yapmış olduğu toplantıda konuyla ilgili almış olduğu karar ise şu şekildedir:

  1. Karşılığı olsun veya olmasın teminat mektubu ile sağlanan garantörlük mukabilinde ücret almak câiz değildir (ki genelde bu ücret belirlenirken garanti miktarı ve süresi dikkate alınır).
  2. Her iki çeşit teminat mektubunu çıkarmak için yapılan idarî masrafların karşılanması ise şer’an câizdir. Ancak burada ecr-i misil sınırını (benzer hizmetlere ödenen meblağı) aşmamaya dikkat edilmelidir. Borcun tümü veya bir kısmı garanti edilirken, teminat mektubu çıkarmak için gereken masrafların hesaplanmasında, bu teminatın ödenmesi işinin gerektireceği meblağ dikkate alınabilir.[10]

Konuyla ilgili çalışma yapan ed-Darîr de dört mezhebin fıkıh kitaplarından, kefaletten ücret almanın caiz ve helâl olmadığına ve bunun kefaleti batıl kılacağına dair iktibaslarda bulunduktan sonra, buradan hareketle bankaların vermiş oldukları teminat mektupları mukabilinde ücret almalarının da caiz olmadığını ifade etmiştir. Ona göre bankaların teminat mektubu karşılığında almış oldukları bedel, faizdir veya bunda faiz şüphesi vardır. Ayrıca o, alınan ücretin caiz olduğunu savunanların delillerini de tek tek ele alarak değerlendirmiş ve neticede bu delillerin alınan ücretin cevazına delâlet etmeyeceğini söylemiştir.[11]

Al-Baraka Kurumu’nun 1405’te Tunus’ta düzenlediği ikinci toplantısında 12 numarayla çıkan fetvada da şu husus belirlenmiştir: “Verdiği teminat mektubuna karşılık yatırılan bedeli İslâm Bankası’nın, mudarebe yoluyla ve diğer mûdîlere uygulanan şartların aynısıyla işletmesi caizdir.” Yani teminat mektubuna karşılık verilen bedel, yatıranın lehine işleyen bir yatırım vedîası (hesabı) mesabesinde kabul edilmekte, yatırımcının kâra olan ortaklığı da tıpkı diğer yatırımcılar oranında olmaktadır.[12]

Değerlendirme

Hiç şüphesiz konuyla ilgili görüşler bunlardan ibaret değildir. Fakat genel itibarıyla meselenin kefalet ücretinin caiz olup olmadığına dayandığı görülmektedir. Teminat mektubunu bir çeşit kefalet akdi olarak gören araştırmacıların çoğunluğu, teminat mektupları karşılığında bir ücret/bedel alınmasını da caiz görmemişlerdir. Fakat bazıları teminat mektubu vermenin bir çeşit vekâlet akdi olduğunu veya vekâlet ve kefaletin birlikte bulunduğu karma bir akit olduğunu ifade etmiş ve kefilin ücret almasının caiz olmasından hareketle buna da cevaz vermişlerdir.

Bunun yanında bazı araştırmacılar, Kur’ân ve Sünnet’te kefalet ücreti almayı yasaklayan herhangi bir nas bulunmamasından hareketle, teminat mektupları bir çeşit kefalet olsa bile, bunlar karşılığında ücret alınmasında bir mahzur görmemişlerdir. Onlara göre eşyada ve muamelelerde asıl olan ibaha olduğuna göre, kefilin ücret almasını yasaklayan bir nas bulunmadığı sürece bu konuda bir haramlıktan da bahsedilemez. Bazıları ise kefaletin bir teberru akdi kabul edilmesini ve kefilin ücret almasının yasak olmasını örfe bağlamış, örfün değişmesiyle bu hükmün de değişebileceğini ifade etmişlerdir.

Teminat mektuplarının caiz olmasına getirilen delillerden bir diğeri de üstlenilen riske göre menfaat/ücret elde edileceğini ifade eden, “el-Harâcu bi’d-damân”, “el-Gunmu bi’l-gurmü” şeklindeki fıkhî kaidelerdir. Netice itibarıyla bankalar da teminat mektubu vermekle ciddî bir risk altına girdiklerine göre, bu nispette bir ücret almaları da caiz olacaktır.

Yukarıda da görüldüğü üzere teminat mektubu almanın caiz olduğunu savunanların ileri sürdüğü delillerden bir diğeri de maslahat, ihtiyaç ve zarurettir. Onlara göre günümüzün gelişen dünyasında tüccarın ve iş adamlarının teminat mektubu olmaksızın iş yapmaları çok zordur. Hâlbuki İslâm’da asıl olan kolaylaştırmaktır. Dolayısıyla bu konuda da genişlik gösterilmesi ve teminat mektuplarının tecviz edilmesi İslâm’ın genel ilkelerine uygun olacaktır.[13]

Her ne kadar kefilin ücret alması bir kısım gerekçelerden yola çıkarak tecviz edilmiş olsa da bize göre bu, doğru değildir. Bu konuda naslarda doğrudan bir açıklama bulunmaması da hükmü değiştirmez. Öncelikle ifade etmek gerekir ki kefalet akdinin ivazsız bir akit olduğu yani kefilin ücret almasının caiz olmadığı konusunda icma vaki olmuştur. Yani bütün mezhep imamları bu konuda müttefiktir. Bilindiği üzere icma da kesin delillerden birisidir.

Bunun öncelikli sebebi, kefalet akdinin teberru özelliğinin bulunmasıdır. Yani birisine kefil olmak Allah katında makbul ve sevaplı bir amel olduğu için bunun karşılığı da ahirette verilecektir. Ayrıca İslâm hukukunun akitlerde gözettiği en önemli hedeflerden birisi, onların eşitlik ve adalet ilkesi üzerine kurulması ve taraflardan herhangi birisinin haksızlığa düşmesine mâni olmasıdır. Yani akit kuran tarafların almış olduğu bir bedelin mutlaka bir karşılığı olmalı ve bu da garar ve cehalet içermemelidir. Hâlbuki kefilin alacağı ücretin bir karşılığı yoktur. Her ne kadar bazıları tarafından onun üstlendiği risk, alacağı ücretin mukabili olarak görülse de bunun oldukça belirsiz ve meçhul olduğu ortadadır. Yani böyle bir riskin bedeli kime göre ve neye göre belirlenecektir? Birisine borç vermede de böyle bir risk vardır. Fakat İslâm’a göre borç veren kimsenin alacağı her fazlalık veya elde edeceği her menfaat faiz sayılmıştır. Çünkü bu, karşılığı olmayan bir faydadır.

Dolayısıyla kefilin alacağı ücret bir çeşit faiz sayılabilir. En azından bu, ciddî bir faiz şüphesi içermektedir. Öyle ki Ahmed Mustafa ez-Zerkâ, konuyla ilgili şu değerlendirmesinde kefalet ücretiyle, borçludan alınan faiz parasının aynı mantığa dayandığını ifade etmiştir: “Fakihlerin kefalet ücreti almanın haram olduğu hükmünde ittifak etmelerinin gerekçesini uzun bir süre anlayamadım. Fakat meseleyi enine boyuna düşündükten sonra fıkıh metinlerinin konuyla ilgili haramlık hükmünün hikmetini açıklayan şöyle bir fikir aklıma geldi: Ben kefalet ücreti almanın caiz olduğunu söylediğim zaman, ribanın haramlık hücciyeti de yok olur ve onun haramlığının hikmetini açıklama imkânı kalmaz. Çünkü biz haram kılınmış bir faiz olduğu gerekçesiyle borç veren kimsenin bir fayda temin etmesini yasaklıyoruz. O hâlde biz, kefilin sırf bir risk altına girdiği için üstlendiği malı ödeme ihtimalinden yola çıkarak onun ücret almasını kabul ettiğimiz zaman bunu nasıl açıklayabiliriz?”[14]

İktisadın aynı zamanda bir toplum düzeni oluşturması açısından meseleye bakıldığında konuyla ilgili şunları söylemek de mümkündür. Kefalet akdi, insanlar arasındaki itimat ve güvene dayanır ve aynı zamanda yardımlaşma ve dayanışmayı sağlar. Ticaretle meşgul olan bir insanın altına gireceği borçlar için kefil bulabilmesi için, itibarına dikkat etmesi ve güvenilir bir kişi olması gerekir. Eğer o, gayrimeşru bir kısım işlerle meşgul olur, ticareti kurallarına göre yapmaz ve böylece güvenini kaybederse, kimse ona kefil olmak istemeyecektir. Fakat kefillerin ücret alması caiz görüldüğünde, toplum nezdinde hiçbir itibarı kalmamış kimseler bile vereceği parayla kendilerine kefil bulabilecektir. Dememiz o ki kefilliğin ücretsiz yapılması, tüccarı da dürüst ve güvenilir olmaya zorlayan bir faktördür.

Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere kefilin ücret alması, kefalet akdinin temel yapısına terstir. Fakihlerin ücret şartı koşulan bir kefalet akdinin batıl olacağını ifade etmeleri de bu sebeptendir. Elbette kefilin, kefillik işini üstlenirken gireceği masrafların onu kefil tutan kişi tarafından karşılanması mümkündür. Burada önemli olan kefilin, sırf kefillikten dolayı ücret almamasıdır.

Kaldı ki teminat mektubuyla ilgili fıkhî açıdan problem olan tek mesele, kefilin ücret alması da değildir. En başta bu mektubu veren kurumlar faiz üzerine kurulu olan bankalardır. Alınan mektup karşılığında onlara verilen her ücret ise faizli sisteme yardım anlamı taşıyacaktır. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, günahta yardımlaşılmamasını emir buyurmuştur.

Üstelik müşteri borcunu ödeyemediği için teminat mektubunu elinde bulunduran lehtar, bankadan alacağını tahsil ettiği takdirde, bankayla müşteri arasında bir borç ilişkisi doğmakta ve müşteri borcunu bankaya hemen ödemediği takdirde banka cari fiyat üzerinden faiz hesaplamaktadır. Burada müşterinin borcunu zamanında ödemesi ise çok düşük bir ihtimaldir. Çünkü onun ödeme gücü olsa zaten borcunu bankaya ödettirmek zorunda kalmayacaktır. Dolayısıyla böyle bir işlemin faize götürme ihtimali de söz konusudur.

Günümüzdeki ticarî hayatın işleyişi hakikaten teminat mektuplarını, zaruret olmasa da bir ihtiyaç hâline getirmiştir. Fakat Müslümanların vazifesi, İslâm fıkhını mevcut işleyen sistemin arkasından koşturmak değil, bilâkis ticarî ve iktisadî hayatı onun ortaya koymuş olduğu kural ve kaidelere uygun bir şekilde düzenlemek olmalıdır.

Muamelelerini İslâm hukukunun kurallarına uygun yaptıkları sürece günümüzde faaliyet gösteren faizsiz finans kurumları bir alternatif olabilir. Bankalardan teminat mektubu almak isteyen müşteriler ise alacakları teminat mektubunun değerine eşdeğer bir parayı banka hesabına yatırarak veya bu değerde bir akarlarını bankaya rehin vererek bankanın bunları elinde tutmasını ve teminat mektubunun karşılığını ödemek zorunda kaldığında da bu borcu müşterinin hesabındaki paradan veya elindeki rehinden ödemesini sağlayabilirler. Böylece bankayla müşteri arasında kefalet değil bir vekâlet ilişkisi doğmuş olur. Fakihler kefilin ücret almasını caiz görmeseler de vekilin ücret almasında bir mahzur görmemişlerdir.

Dipnotlar

[1] İzzet Başara, “Banka Teminat Mektuplarının Hukukî Niteliği”, TBB Dergisi, 2009, sayı: 83, s. 303.

[2] Sezai Reisoğlu, “Banka Teminat Mektupları ve Uygulamada Ortaya Çıkan Sorunlar”, Bankacılar Dergisi, 2002, sayı: 43, s. 94-95.

[3] Sezai Reisoğlu, “Banka Teminat Mektupları ve Uygulamada Ortaya Çıkan Sorunlar”, Bankacılar Dergisi, 2002, sayı: 43, s. 94-95; İzzet Başara, “Banka Teminat Mektuplarının Hukukî Niteliği”, TBB Dergisi, 2009, sayı: 83, s. 307-310.

[4] Yunus Apaydın, “Kefalet”, DİA, 25/177.

[5] Hamdi Döndüren, Kur’ân ve Sünnet’e Göre Güncel Fıkhî Meseleler, Işık Yayınları, İstanbul, 2011, s. 282.

[6] http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00124.htm

[7] İshak Emin Aktepe, Sorularla Katılım Bankacılığı, Türkiye Katılım Bankaları Birliği, İstanbul, 2012, s. 123.

[8] Muhammed Abdülhalim Ömer, “Prof. Dr. Vehbe Zühayli’nin ‘Finans ve Borsa’ Konulu Tebliğiyle İlgili Müzakere Raporu”, 1. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, edr. Mehmet Bayyiğit, Kombad Yayınları, s. 375.

[9] Vebhe Zühayli, “Finans ve Borsa”, 1. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, edr. Mehmet Bayyiğit, Kombad Yayınları, s. 294.

[10] Vebhe Zühayli, “Finans ve Borsa”, 1. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, s. 295.

[11] es-Sadîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr, “Hıtâbâtü’d-damân fi’ş-şerîati’l-İslâmiyye”, Mecelletü’l-mişkât; http://elibrary.mediu.edu.my/books/MAL06512.pdf

[12] Vebhe Zühayli, “Finans ve Borsa”, 1. Uluslararası İslâm Ticaret Hukukunun Günümüzdeki Meseleleri Kongresi, s. 295.

[13] Bkz. Muhammed Nûr Abdullah, Hıtâbü’d-damâni’l-masrifî (Yüksek Lisans Tezi), Küba Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 2009, s. 20-23.

[14] es-Sadîk Muhammed el-Emîn ed-Darîr, “Hıtâbâtü’d-damân fi’ş-şerîati’l-İslâmiyye”, Mecelletü’l-mişkât; http://elibrary.mediu.edu.my/books/MAL06512.pdf

Sarf Akdi

Kısaca sarf akdi, paranın parayla değiştirilmesi, paranın başka bir para karşılığında satılması demektir. Alışveriş akdinde bedeller mal ve paradan oluşurken, sarf akdinde her iki bedel de paradan oluşur. İslâm’ın ilk dönemlerinde söz konusu akit daha ziyade altın ve gümüş paraların değiştirilmesinden ibaret olsa da günümüzde paranın özellik ve fonksiyonlarına sahip olan her türlü değer, sarf akdinin konusunu oluşturur. Dolayısıyla ister bir ülkenin kullanmış olduğu para birimi, ister başka ülkelere ait döviz, isterse bütün çeşitleriyle altın ve gümüş olsun, bütün bunlar birbiriyle değiştirilmek istendiğinde sarf akdi kurulmuş olur ve bir kısım şartlara dikkat edilmesi gerekir.

Günümüzde sarrafların ve döviz bürolarının yapmış olduğu işlemlerin tamamı sarf akdinden oluşmaktadır. Aynı şekilde bankaların bir kısım işlemleri de sarf akdini oluşturur. Nitekim sarraf kelimesi doğrudan, harcamak, nakletmek, çevirmek ve değiştirmek gibi anlamlara gelen s-r-f kökünden türediği gibi, bankaların Arapça karşılığı olan “masrif” kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Aynı şekilde döviz bürolarının İngilizcedeki karşılığı olan “exchange” sözcüğü de değiştirmek anlamında kullanılmaktadır.

Fakat sarf akdi sadece bahsi geçen kurumların yapmış oldukları işlemlerle sınırlı değildir. İki kişinin sahip olduğu paraları birbiriyle değiştirmeleri ve dolayısıyla sarf akdi yapmaları da pekâlâ mümkündür. Meselâ bir kişinin sahip olduğu altın veya dövizi, TL karşılığında bir başkasına satması bir çeşit sarf akdidir.

Karşılıklı icap ve kabul gerektirmesi, akdin taraflarının eda ehliyetine sahip olması, akdin bir konusunun bulunması ve bunun da kendisine göre bir kısım şartlara sahip olması gibi özellikleriyle sarf akdi diğer akitlere benzese de faizin oluşmasını engelleme adına bu konuda dikkat edilmesi gereken bir kısım özel şartlar vardır. Farklı bir ifadeyle sarf akdi, yapısı itibarıyla faize yol açmaya müsait olduğundan, onunla ilgili ileri sürülen şartlar tarafları faizden uzak tutmaya yöneliktir.

Daha sonra da detaylı olarak üzerinde durulacağı üzere İslâm’da temel itibarıyla iki çeşit faiz vardır: Borç ve alışveriş faizi. Alışveriş faizi de kendi içinde fazlalık faizi (ribe’l-fadl) ve veresiye faizi (ribe’n-nesie) olmak üzere ikiye ayrılır. Borç faizi Kur’ân-ı Kerim’de yasaklanırken, alışveriş faiziyle ilgili hükümler hadislerde gelmiştir. Borç faizi, karz-ı hasen veya daha başka bir akit neticesinde oluşan bir borcun, daha sonraki bir zamanda fazlasıyla alınmasıdır.

Alışveriş faizi ise belirli özellikleri taşıyan malların birbiriyle peşin veya vadeli değişiminde ortaya çıkan bir faiz çeşididir. İşte alışveriş faizine konu olan mallardan birisi de her çeşidiyle paralardır. Zira konuyla ilgili hadis-i şerifler, birbiriyle değiştirilmesi düşünülen altın ve gümüşle ilgili olarak şu şartları getirmiştir: Eğer bunlar kendi cinsleriyle değiştirileceklerse yani bedellerin her ikisi de altından veya gümüşten oluşuyorsa, bedellerin hem peşin hem de eşit miktarda olması gerekmektedir. Bedellerin farklı olması durumunda yani altının gümüşle değişiminde ise dikkat edilmesi gereken husus sadece bedellerin peşin ödenmesidir.

Konuyla ilgili olarak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

لَا تَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ وَلَا تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلَا تَبِيعُوا الْوَرِقَ بِالْوَرِقِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ وَلَا تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلَا تَبِيعُوا مِنْهَا غَائِبًا بِنَاجِزٍ

Misli misline olmadıkça altını altınla satmayın! Birini diğerinden ziyade yapmayın! Misli misline olmadıkça gümüşü de gümüşle satmayın! Birini diğerinden ziyade yapmayın! Bunlardan hâlihazırda mevcut olmayanı mevcut olanla satmayın! (Yani bunlar arasındaki alışverişi peşin yapın, veresiye yapmayın!)”[1] Söz konusu hususlara dikkat edilmediği durumda, faizli bir akit yapılmış olacaktır.

Fıkıh kitaplarında sarf akdiyle ilgili ele alınan hükümleri şu şekilde özetlemek mümkündür.[2] İlk olarak sarf akdinden bahsedilebilmesi için bedellerin para veya para hükmünde olması gerekir. Fıkıh literatüründe para denildiğinde ilk akla gelen, altın ve gümüştür. Altın ve gümüş yaratılış itibarıyla para özelliği taşıdığından, ister külçe hâlinde bulunsun, ister kalıba dökülsün, ister ziynet eşyası yapılsın, isterse para olarak basılsın, her hâlükârda onlar para olarak kabul edilmiş ve sarf akdinin konusunu oluşturmuştur. Fakat diğer madenlerden veya kâğıttan yapılan paralar da piyasada tedavülde olduğu sürece sarf hükümlerine tâbi olacaktır.

Sarf akdinin caiz olabilmesi için, -değişime konu olan mallar ister aynı cins ister farklı cins olsun- mutlaka peşin yapılması gerekir. Dolayısıyla taraflar birbirinden ayrılmadan önce bedelleri kabzetmelidirler. Hadislerde gelen, “yeden bi yedin”, “hâe bi hâe” ifadeleri buna delâlet etmektedir. Buna riayet edilmediği takdirde veresiye faizine (ribe’n-nesie) düşülmüş olacaktır. Esasen sarf akdinin en önemli özelliği de budur. Yani onun peşin yapılmasıdır.

Öyle ki İmam Mâlik, Nâfi ve İbn Ömer vasıtasıyla Hazreti Ömer’den şu rivayeti nakletmiştir:

لا تَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالذَّهَبِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا الْوَرِقَ بِالْوَرِقِ إِلَّا مِثْلًا بِمِثْلٍ وَلاَ تُشِفُّوا بَعْضَهَا عَلَى بَعْضٍ وَلاَ تَبِيعُوا الذَّهَبِ بالْوَرِقَ أَحَدُهُمَا غَائِبٌ وَالْآخَرُ نَاجِزٌ وَإِنِ اسْتَنْظَرَكَ إِلَى أَنْ يَلِجَ إِلَى بَيْتِهِ فَلاَ تُنْظِرْهُ إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمُ الرَّمَاءَ  

“Misli misline olmadıkça altına karşılık altın satmayın; bir kısmını diğerine karşı fazla saymayınız. Misli misline olmadıkça gümüşe karşılık gümüş satmayın; bir kısmını diğerine karşı fazla saymayınız. Gümüşle altını biri peşin diğeri veresiye olacak şekilde satmayın. Hatta (müşteri) evine girmek için isin isterse, ona izin verme. Şüphesiz ki ben sizin faize düşmenizden korkuyorum.”[3] Burada Hazreti Ömer, bedellerin teslimi sırasında, faiz oluşabileceği endişesiyle, eve gidip gelecek kadar bile bir sürenin geçmesini nehyetmiştir.

Sarf akdinde, bedellerin karşılıklı kabzedilmesi gerektiğinden, şart muhayyerliği de caiz değildir. Yani taraflardan birisi, daha sonra tek taraflı olarak akdi fesh edebilme şartını ileri süremez.

Sarf akdinin peşin olmasının yanı sıra, eğer bedeller aynı cins paralardan oluşuyorsa, miktarların da eşit olması gerekmektedir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerde “mislen bi misin”, “sevâen bi sevâin” gibi ifadelerle bunu şart koşmuştur.[4] Buna göre meselâ bir altınla başka bir altının değişiminde, onların ayarlarının farklı olması veya onlardan birisinin üzerinde işçilik yapılmış olması gibi durumların da bir önemi yoktur. Bu tür durumlarda bedellerin farklı miktarlarda değişimi faiz oluşturduğundan, bedellerin aynı olması durumunda ise taraflardan birisinin zarar etme ihtimali bulunduğundan, bu altınların birbiriyle değiştirilmesi yerine farklı bir cins parayla satılması düşünülmelidir.

Normal şartlarda göz kararı satışa (beyü’l-cüzâf) istihsanen cevaz verilmiş olsa da bu cevaz, sarf akdinde aynı cins malların değişimi söz konusu olduğunda geçerli değildir. Böyle bir akit, fasit kabul edilmiştir.

Bedeller aynı cins olduğunda eşit olmaları zorunlu olsa da farklı cins paraların birbiriyle değişiminde böyle bir şart aranmaz. Yani altının gümüşle veya altın ve gümüşün kendileri dışındaki bir parayla değişiminde miktarların değişmesi faiz oluşturmaz. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), altının altınla, gümüşün gümüşle, buğdayın buğdayla, arpanın arpayla, hurmanın hurmayla ve tuzun da tuzla eşit miktarlarda ve peşin olarak değiştirilmesi gerektiğini belirttikten sonra şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا اخْتَلَفَتْ هَذِهِ الْأَصْنَافُ فَبِيعُوا كَيْفَ شِئْتُمْ إِذَا كَانَ يَدًا بِيَدٍ

“Bedeller, farklı cins mallardan oluştuktan sonra peşin olmak kaydıyla dilediğiniz gibi alışveriş yapın.”[5] Böyle bir sarf akdinde bedellerin tahmin ve göz kararıyla belirlenmesinde de bir mahzur yoktur.

[1] Müslim, Müsâkât 75.

[2] Bkz. Bilal Aybakan, “Sarf”, DİA, 36/138-140.

[3] İmam Mâlik, el-Muvattâ, 4/917 (2337).

[4] Müslim, Müsâkât 82, 88.

[5] Müslim, Müsâkât 81.

Nesh Vâkıası ve Bazı Gerçekler

Kur’ân olsun, İslâm olsun, 14 asır öncesi ve sonraki birkaç asırlık döneme has olmayıp, o günden Kıyâmet’e kadar gelmiş ve gelecek her ferd, her toplum, her zaman, her şart ve her seviye içindir. Hayat, hiçbir zaman durağan değil, sürekli hareket halinde tekâmül eden bir vakıadır. Ferdî ve içtimâî hayatta gel-gitler birbirini takip eder ve hadiseler serâ ile süreyyâ mesafesinde gider gelir; öyleyse bu gel-gitlerin her dairesi, hattâ dairedeki her insan, her şart ve her hadise için ayrı bir hüküm olmak gerektir ve bu hükümler İslâm’ın sadefinde birer dürr halinde mevcuddur. Mühim olan, bu dürrü bulmak, Kur’ân’ın dalga boylarını iyi keşfetmek, onun tek tek her şart, her zaman, her fert ve her seviyeye bakan aydınlatıcı tayfını görebilmektir. Bu yapılamadığı zaman, tartışmaların bunaltıcı havasından kurtulmak da mümkün olmayacaktır.

Nâsih-mensûh mevzuu Kur’ân ilimleri alanında en çok tartışılan mevzulardan biridir. Ebû Müslim el-İsfahanî(1) (Ö.H.322) gibi birkaç âlim dışında Kur’ân’da nesh’in mevcûdiyetini kabûl etmeyen yok gibiyse de, mensûh âyetlerin sayısı konusunda çok çeşitli görüşler vardır. Bir dergi yazısı çapındaki bu incelemede, nesh mevzûuna çeşitli yönleriyle yaklaşılmaya çalışılacak ve kanâat-i âcizânemce Kur’ân’ı ve İslâm’ı anlama hususunda çok mühim bir yeri olan bu mevzû, değişik açılardan irdelenecektir.

Nesh N-S-H fiil kökünden gelir. Kelime mâ’nâsı itibariyle, ‘yok etmek, gidermek, değiştirmek’ demektir. Günlük dilde, “Güneş gölgeyi neshetti-giderdi”; “İhtiyarlık gençliği neshetti-giderdi” gibi ifadelerde bu kelime mâ’nâları vardır. Ruhların bedenden bedene göçü hurâfesi için kullanılan tenasüh (geçişme) ile, bir kitabı çoğaltmak, kopyesini çıkarmak mâ’nâsındaki ‘istinsah’ ve çoğaltılmış suret demek olan nüsha kelimeleri de nesh kökünden gelir.(2)

Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah, şeytanın attığını iptal eder, giderir (nesheder); sonra da Kendi âyetlerini ihkâm buyurur” (Hacc, 22/52) âyetinde nesh, silme, giderme, yok etmek mâ’nâsında kullanılmakta; “Muhakkak ki işlediklerinizi yazıp çoğaltıyorduk” (Câsiye, 45/29) âyetinde istinsâh; “Ne zaman ki, Musa’nın öfkesi yatıştı ve o zaman levhaları aldı; onların nüshasında Rabb’lerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet vardır” (A’raf, 7/154) âyetinde de nüsha kelimesi geçmektedir.

Nesh, Kur’ân ilimleri sahasında ıstılah olarak, ‘bir nassın hükmünü sonra gelen bir nassla veya şer’î bir delil ile şer’î bir hükmü kaldırmaktır’ şeklinde ta’rif edilir.(3) Neshin ıstılah mâ’nâsıyla Kur’ân-ı Kerîm’de, “Biz, benzerini veya daha iyisini getirmeden bir âyeti neshetmez veya unutturmayız” (Bakara, 2/106) âyetinde ve bunu açıklayıcı olarak da, “Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman, Allah ne indirdiğini bilirken , ‘Sen iftira ediyorsun’ derler. Hayır, çokları bilmiyorlar. De ki: “İman edenleri sağlamlaştırmak ve Müslümanlar için de hidâyet ve müjde olmak üzere onu Rûhü”l-Kuds’ Rabb’inden hakla indiriyor” (Nahl, 16/101-102) âyetinde geçtiği ifade edilmiştir. Şu kadar ki, ikinci âyette nesh kelimesi yerine, neshi bir mâ’nâda açıklayıcı olarak, ‘bir âyetin yerine başka bir âyetle değiştirme’ mâ’nâsında ‘tebdil’ kelimesi kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de neshin yanı sıra, ‘unutturmak” da söz konusu edilir. Nitekim, Bakara Sûresi’nin 106’ıncı âyetinde, “nesheder ya da unutturursak” denmektedir. Şu kadar ki, âyette geçen ve ‘unutturursak’ mâ’nâsı verilen, ‘nünsiha kelimesi, Ömer, İbn Abbas, Nehâî, Atâ, Mücahid, Abd İbn Umeyr, İbn Kesir ve Ebû Amr tarafından ‘nense’ha şeklinde okunmuştur ki, bu takdirde mâ’nâ, ‘ertelersek’ demek olur.(4) Alışverişte ‘veresiye, geri bırakılmış borç’ mâ’nâlarına gelen ‘nesle’ ve câhiliye döneminde haram ayların yerlerini değiştirme mâ’nâsında kullanılan ‘nesî’ kelimeleri bu kelimeyle münasebettardır. Kur’ân-ı Kerîm’de ayrıca “Sana okutacağız da unutmayacaksın, ancak Allah’ın dilediği müstesnâ” (A’lâ, 87/6-7) âyetinde unutturmaktan da söz edilmektedir.

Ebû Müslim el-İsfahanî’ye kadar âlimler Kur’ân-ı Kerîm’de umûmiyetle üç türlü neshin varlığına kâildiler:(5)

1. Hükmü neshedildiği halde, lâfzı bakî kalan âyetler. “Her nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi orasıdır” (Bakara, 2/215) âyetini, “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” (Bakara, 2/144) âyetinin neshetmesi gibi.

2. Lâfzı neshedilip de, hükmü bakî olan âyetler. Rivayet olarak Hz. Ömer’e isnad edilen recm âyeti buna misal olarak verilmektedir.(5-a)

3. Hem hükmü, hem de lâfzı neshedilen âyetler. “Ademoğlu’nun iki vâdi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. Ademoğlu’ nun iç boşluğunu topraktan başka bir şey doldurmaz. Ancak, tevbe edenin tevbesini Allah kabûl eder” meâlinde bir âyetin var olduğu rivayet edilmekte ve üçüncü tür neshe delil gösterilmektedir.

Müfessirler ilk dönemde mensûh âyetlerin sayısını 260’a çıkarıyorlardı. Mutezilî âlimlerden Ebû Müslim el-İsfahanî, Kur’ân’da neshin olmadığını iddia etti. Merhum Subhi es-Salih, neshi kabûl eden veya etmeyen müfessirlerin bir kısmının, Kur’ân âyetlerinin birbirini ve Sünnet’in de âyetlerin hükümlerini ta’mim, tahsis, tafsil, takyit etmesi gibi mühim gerçekleri neshle karıştırmış olabileceklerini ileri sürer.(6)

Celâleddin es-Suyûtî, Kur’ân’daki mensûh âyetlerin sayısını 20 olarak tesbit etmiştir.(7) Şah Veliyyullah Dehlevî, bu sayıyı 5’e, Türkiye’de Ömer Rıza DOĞRUL da 0’a indirdi. Ömer Rıza DOĞRUL, Tanrı Buyruğu’nda Müslim’in bazı hadislerini mevzû, Suyûtî’yi de pek zayıf ilân ettikten sonra, bütün hadis kitaplarını karıştırdığı halde, nesh hakkında tek bir rivayet bulamadığını belirtir ve Kur’ân’da nesh olmadığını iddia eder.(6-a) “Sana okutturacağız da unutmayacaksın” âyetini delil ittihaz edinir ve arkadan gelen istisnânın nefy ifade ettiğini ileri sürer. Bakara Sûresi’nde neshle ilgili âyetin, Kur’ân’ın, önceki şeriatları neshini ifade ettiği iddiasıyla, neshi Ömer Rıza DOĞRUL gibi dünden bugüne kabûl etmeyenler olmuştur.

Bu tür tartışmalara hiç girmeden, gerek Kur’ân-ı Kerîm’i gerekse nesh vakıasını anlamada “ibnü’l’vakt’ olmaktan çıkıp, zamanın te’sirâtından tecerrüd edip, bir gavvas gibi mazinin a’makına girmek, mantığın terazisiyle tartıp, her şeyin menbaını bulmak” gereklidir.(8) Aksi halde, dar kalıpların içinde Kur’ân sadefindeki dürrü bulmak pek mümkün olmayacaktır.

Kur’ân olsun, İslâm olsun, 14 asır öncesi ve sonraki birkaç asırlık döneme has olmayıp, o günden Kıyâmet’e kadar gelmiş ve gelecek her fert, her toplum, her zaman, her şart ve her seviye içindir. Hayat, hiçbir zaman durağan değil, sürekli hareket halinde tekâmül eden bir vakıadır. Ferdî ve içtimaî hayatta gelgitler birbirini takip eder ve hadiseler serâ ile süreyyâ mesafesinde gider gelir; öyleyse bu gel-gitlerin her dairesi, hattâ dairedeki her insan, her şart ve her hadise için ayrı bir hüküm olmak gerektir ve bu hükümler İslâm’ın sadefinde birer dürr halinde mevcuddur. Mühim olan, bu dürrü bulmak, Kur’ân’ın dalga boylarını iyi keşfetmek, onun tek tek her şart, her zaman, her fert ve her seviyeye bakan aydınlatıcı tayfını görebilmektir. Bu yapılamadığı zaman, tartışmaların bunaltıcı havasından kurtulmak da mümkün olmayacaktır.

Şu üç âyete bakalım: “Size gece ve gündüzü iki âyet yaptık. Gecenin âyetini sildik, gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık..” (İsra, 17/12). “Allah, bâtılı siler, hakkı kelimeleriyle yerine getirir” (Şûrâ, 42/24). “Allah dilediğini siler ve dilediğini de yerinde tutar; ana kitap O’nun kalındadır” (Rad, 13/39).

Birinci âyette, gece ve gündüzün âyetinden kast aydınlık ve karanlık olabileceği gibi, İbn Abbas’ın tefsiri üzere, ay ve güneş de olabilir. Buradan, ayın bir zamanlar güneş gibi olduğu fikri doğmuştur. Aynı şekilde, bir zamanlar gece ve gündüzün olmayıp, yalnızca gece ve gündüzden birinin olduğu da anlaşılabilir. Sonradan bu iki âyetten biri silinip karartılmış, diğeri de ışıklı yapılmıştır ki, “Rabbimiz’den bir lütuf arayalım ve yılların sayısıyla hesabı bilebilelim.” (İsra, 17/92). İkinci âyette, bâtılın silinip, hakkın yerine getirildiği belirtilmektedir. Bu âyetin birinci âyetle mâ’nâ münasebeti vardır. Gece bâtılı, gündüz de hakkı temsilen kullanılabilir. Tarihte zaman zaman bâtıl, bir köpük şeklinde hakkın üstünde görünebilir; fakat her defasında Allah onu siler ve yerine hakkı hâkim kılar. Demek ki, bu bir defaya has değildir; aynen gece ve gündüz gibi cereyan etmekte ve “O günler ki, Biz onları insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmran, 3/140) âyetinde de ifade olunduğu üzere, bir devri dâim göstermektedir. Üçüncü âyette, gece gibi, bâtıl gibi veya daha başka şeyler gibi, Allah’ın dilediği bazı şeyleri sildiği, bazılarını yerinde bıraktığı ve bunun da ezelî ilminde saklı olduğu ifade edilmektedir.

İşte, nesh vâkıası aynen yukarıdaki âyetlerde açıklandığı şekildedir. Bu, Allah’ın koymuş olduğu bir kanundur ve hem kâinatta, hem insan hayatında ve dolayısıyla hem de İslâm’da cereyan etmektedir.

İslâm’ın insanın ferdî ve içtimaî hayatında gerçekleşme süreci Fetih Sûresinin sonunda bir ekine benzetilir. Bunun için önce, İslâm ekini veya ağacının tohumu olan ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlüllah’ hakikati, kalp toprağına, ekilecek ‘toprak’ müsaitse orada kök salacak ve hem ferd plânında, hem toplum plânında gövdesini çıkaracak, yükselecek, dallanacak, zaman zaman budanacak, sonra yaprak-çiçek açacak, en sonunda da meyvesini verecektir. Bu her zaman, her yerde, tek tek her ferd ve her toplum için geçerlidir. Bu yüzden, İslâm’ın her hükmünü aynı şekilde değişik şartlarda herkese ve her topluma uygulamak büyük hatadır.

Bir gün bir sahabî Rasûlullah’a gelir ve “en hayırlı amel hangisidir ya Rasûlallah?” diye sorar. Cevap, “Allah’a iman” olarak gelir. Bu soru onlarca sahabî tarafından farklı zamanlarda Allah Rasûlü’ne sorulur ve cevaplar ekseriyetle değişik verilir. Namazın en fazla önem kazandığı, ”Sabır ve namazla Allah’tan yardım istenilmesinin” (Rad, 2/45, Bakara, 2/153) en çok gerekli olduğu bir zamanda namaz en hayırlı ameldir; hicretin önceliği aldığı bir zamanda hicret, zekâtın önceliği aldığı bir zamanda zekât, anne-babaya itaatin her şeyin üstüne çıktığı bir zamanda anne-babaya itaat ve bir durumda da hacc-ı mebrûr en hayırlı amel olur. Aynı şekilde, zekâtla mükellef olmayan bir kişi için “en hayırlı amel zekâttır” denmeyeceği gibi, hacca gidecek durumu olmayan kişi için de “en hayırlı amel, hacc-ı mebrûrdur” denmez. Bütün bunlarda, kişilerin husûsî durumları, İslâm ağacının hangi merhalede olduğu, toplumun İçinde bulunduğu şartlar ve zaman, ayrı ayrı pay sahibidir.(9)

Açıklamalarımızı misâllendirecek olursak:

İslâm’ın tebliği sürecinde henüz iman etmemiş bir insana “içki içme, kumar oynama, çalma” demek abes olabilir. İslâm’ın tevhîdî plânda hâkim olmadığı, kalb ve kafalara henüz tam olarak hükmetmediği, kendine has iktisadî ve içtimâî nizamını henüz kurmadığı bir dönemde, İslâmî hadleri uygulayacak bir makam da henüz olmadığından, hadler devreye konamaz. Bu çerçevede, meselâ, zina eden kadınların Allah, haklarında bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedilmesini Kur’ân emreder. Bilâhare, bunlara 100 değnek vurulması hükmü getirilir ve böylece hapsetme hükmü neshedilmiş olur. Bu hükümde, kadınların hür mü cariye mi, evli mi, bekâr mı olduğu tasrih edilmemiş, fakat sünnet, evliyken zina edenlerin recmini teşri’ ile hükmü tafsil etmiş ve söz konusu hükmün bekârlar hakkında olduğunu ortaya koymuştur. Bu hüküm, kıyâmete kadar bakîdir fakat, İslâm yurdunda irtidad başgösterecek olur ve İslâm hayata hâkim olamazsa bu hüküm uygulanma imkânı bulamaz.

Yine, cihad, İslâm’ı yaşayıp yaşatma mücadelesine verilen addır. Bu, gerektiğinde sözle olur; gerektiğinde kalble, gerektiğinde elle olur. Elle, kılıçla yapılan cihadın adı ‘kıtâl’dir. Kur’ân, ‘kıtâl’e ancak Medine’de izin vermiştir. Böylece, Mekke’de kıtâlin yasak olması hükmü neshedilmiştir ama, bu daha sonra dünyanın herhangi bir yerinde, hattâ her yanında Mekkî şartların yeniden dirilmeyeceği mâ’nâsına gelmez. Bundandır ki, neshedilen hükümlerin lâfızları Kur’ân’da kalmıştır ve bunların elbet, belki de her zaman uygulanma şartı doğacaktır. Zamanı gelir, ‘kıtâl’ gerekir, zamanı gelir, ‘kıtal’e izin olmaz; sözlü tebliğ şart olur. Bu, şartlara ve zamana göre değişiklik gösterebildiği gibi, aynı dönemde ve aynı şartlarda bazı kişilerin husûsî durumlarına göre de değişebilir. Mü’minlerin bazıları olur ki, en hassas yerlerde bulunurlar ve ağızlarını hiçbir zaman açmamaları, onlar için cihadın en efdâli haline gelir.

Kur’ân, bazen neshin illetini de söyler. Meselâ, bir dönem için “kâfirler üzerine ezici bir üstünlük sağlayıncaya ve husûsî plânda, savaş meydanında onları ezinceye kadar esir almanın yakışık almayacağını” ifade eder (Enfal, 8/67). Bu üstünlük sağlanınca da esir almakta beis olmaz. Fakat, öyle zaman olur, günler öyle dolaşır gelir ki, mü’minler yeniden henüz esir almanın caiz görüleceği üstünlük noktasına henüz erişmemiş olurlar. Bu noktada, esir almadan öldürme hükmü yeniden devreye girer.

Bir diğer, tipik misâl, zekât karşısında müellefe-i kulûbun durumudur. Sünnetin bile Kur’ân’ı neshedip neshedemeyeceği tartışmalı olduğu halde, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûbu zekât verilecek sekiz sınıfın içinden çıkardığı bazı âlimlerce ileri sürülmüş, hattâ kabûl görmüştür. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti döneminde, Rasûlullah’ın kendi zamanında zekâttan pay verdiği müellefe-i kulûb’dan iki kişiye artık zekât ödenmesine karşı çıkmıştır. Aslında bu hâdise bir nesh hadisesi değildir. Ne kadar aziz ve büyük de olsa, Hz. Ömer’in Kur’ân’ı ve sünneti neshedemeyeceği ortadadır. Fakat, Kur’ân’ın rûhunu iyi kavramış bulunan Hz. Ömer’in bu davranışı, neshin mantığı gereğidir. Bu iki kişi, Hz. Peygamber (sav) zamanında müellefe-i kulûbun içine girdiği halde, Hz. Ebû Bekir zamanında girmiyorlardı ki, kendilerine zekât verilsin. Müellefe-i kulûb, kalbleri İslâm’a ısındıracakları ve şerlerinden emin olunması gereken kişileri içine alır. Hz. Ömer’in zekâttan düştüğü kişiler bu ikinci sınıftandı ve artık, Hz. Ömer’in de ifade ettiği üzere, İslâm’ın onlara ihtiyacı yoktu. Acaba, en az yüz yıldır Müslümanlar Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer dönemini mi yaşıyorlar ki, müellefe-i kulûb ebediyen ortadan kalkmış olsun? Aynı şekilde, Hz. Ömer, hattâ Yavuz ve Kanunî dönemlerinde bile dünyanın her yanında müellefe-i kulûb bulunabilirdi. Herkes Müslüman oluncaya kadar -o da olacaksa- müellefe-i kulûb müessesesi devam edecektir.

Demek oluyor ki nesh, İslâm’ın dinamizmini, her zaman, her şartta, her kişiye uygulanabilir ve her mes’eleye cevap verebilirliğini ortaya koyan çok mühim bir vakıadır. Bunu başka şekilde anlamak, bir yanda neshi bütünüyle reddetmek ve karşı yanda Kur’ân-ı Kerîm’de her zaman için Kıyamet’e kadar ve mutlak mâ’nâda mensûh âyetlerin varlığını kabûl etmek, kanaat-i âcizanemce, İslâm’ı en açık ve bilinmesi gerekli en hayâtı bir yanından mahrum bırakmak demek olur. Bu yüzden, İslâm’ın bu ilk şaşaalı asırlarında mensûh âyetlerin sayısını 260’a çıkarmak da, İmam Süyûtî’nin bu sayıyı 20’ye, Şah Veliyullah Dehlevî’nin 5’e indirmesi de herhalde yanlış ve birbirine zıt şeyler olmasa gerektir. Bu büyük imamlardan her biri mes’eleyi kendi zaman ve şartlarında değerlendirmiş olabileceği gibi, şu önemli hususu da nazara almış olabilirler:

Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri -ahkâm âyetleri dahil- hiçbir zaman tek bir mâ’nâya hamledilmez. Melekût âleminin hakikatları, şu madde âleminde, şarta, kişiye, zamana, renge, aynaya göre izafiyet arzetmektedir. Âyetlerin de bu şekilde şarta, kişiye, döneme, aynaya, renge bakan yönleri vardır. Bu sebeple, mensûh kabûl edilen bazı âyetler öyle mâ’nâları bünyesinde taşımaktadır ki, o âyet, o mâ’nâ katmanlarıyla Kur’ân’ın bütünlüğü İçinde çok mühim bir yer İşgal eder. Meselâ, “Her nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi orasıdır” âyetinin, “Yüzünü Mescid-i Haram’a çevir” âyetiyle nesholduğu ileri sürülmektedir. Fakat, mensûh kabûl edilen bahis mevzûu âyetin ahkâm ifade etmesi, sadece bir yönüyledir. -Kaldı ki, Efendimiz (sav) Mescid-i Haram’dan önce herhangi bir tarafa değil, yine tek bir yöne, Kudüs tarafına yönelerek namaz kılıyorlardı; bu yüzden, bu âyetin kıble hükmü ihtiva edip etmediği bile tartışılabilir. Âyet, ayrıca, yönlerin izafîliği, Allah’ın her türlü yönden ve bir yönde bulunmaktan münezzeh olduğu ve asla mekâna tabi olmadığı, yeryüzünde kıble için tek bir yöne değil, namaz kılınan yerin Kâbe ile olan pozisyonu gereği her yöne yönelindiği, doğu-batı-güney-kuzey bütün yönlerin ve mekânın Allah’a ait olduğu, Nûr âyetinde de ifade olunduğu üzere, Allah’ın nûrunun, Kur’ân’ın ve İslâm’ın şark, garb gibi tek bir yöne ircâ edilemeyeceği ve zaman-mekân üstü olduğu, her yerde ve her şekilde Allah’ın rızasını kazanmaya bir yol bulunduğu, kişinin istediği zaman, istediği yerde ve her halükârda, arada hiçbir aracı olmaksızın yüzünü Allah’a çevirip O’nunla temasa geçebileceği, dünyanın her yanında Allah’tan gelmiş hakikatlerin bulunabileceği gibi ilk etapta akla gelen daha pek çok mâ’nâlara da muhtemeldir ki, mensûh âyetlerin sayısını bir hayli kısan âlimlerimiz, bu hususları da haklı olarak göz önüne almış olabilirler.

Netice olarak, ifrat da tefrit de zararlıdır; ehl-i hakikat belli zaman ve mekânla sınırlı olmamalıdır. Kur’ân’a yaklaşmada seleften a’zamî ölçüde istifade edilmekle beraber, onlara takılıp kalınmamalı ve Kur’ân’ın en karanlık noktalara da ışık tutan aydınlığını sonuna kadar keşfedebilmek için zamanı, mekânı, çevreyi, şartlan, husûsî durumları, İslâm’ın cihanşümullüğünü her zaman göz önüne almalı, her sahadaki ilmî gelişmeleri yakından takip etmeli; tefekkür, teemmül, tedebbür, teakkul, tefakkuh gibi Kur’ân’ın sıkça üzerinde durduğu melekeler sonuna kadar kullanılmalıdır. (Yeni Ümit, 24. Sayı)

Taha F. Ünal

DİPNOTLAR

1. Asli adı Muhammed b. Bahr’dır. Ebu Müslim el-İsfahanî ismiyle meşhurdur. Mu’tezile âlimlerinin büyüklerinden biridir. H.322’de vefat etti. En önemli eseri, Camiut-Te’vil’dir. (Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 262)

2. Ragıp el-İsfahanî, el-Müfredat, s. 746-47, (İst. 1986, Kahraman Yay.)

3. Doç. Dr. Suat YILDIRIM, Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân İlimlerine Giriş. s. 19,(İst, 1983).

4. E. Hamdi YAZIR, Hak Dini, Kur’ân Dili, I, 380 (İstanbul 1983, Azim Bsk.)

5. Zerkeşî, el-Burhan, H, 41-47

5a. Hadis için bkz.; Müsned, V/183; Darimî, II, 179; Müstedrek, IV, 360.

6. Subhi es-Sâlih, Mebahis, 259-274 (1990 Beyrut 18, Bsk.) Terc., Kur’ân İlimleri, s. 204-217, ç., S. Şimşek, (Konya – Hibaş yay. Ts.)

6a. Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1980 s. LXXXVl-XCI (4.Baskı)

7. Suyutî, el-İtkân, 11, 30 vd. (4. Bsk. 1978 – Mısır- el-Halebî Bsk.)

8. B. Said Nursî, Muhakemât, 5. Mukaddeme

9. Bu konuda Prof. Dr. İbrahim Canân’ın hazırladığı ve Ebedî Risâlet Sempozyumuna sunduğu basılmamış tebliğinde doyurucu malumat vardır. (Y.Ü.)

Recim Hakkında

Recm, lügatte sövmek, kötülemek, kovmak, taşlamak demektir. Fıkıhta ise, zina eden evli, hür, Müslüman erkek ve kadının ölünceye kadar taşlanması manasına gelir.

İslam ceza hukukunda recm cezasının varlığını, sabitliğini ispattan önce bir hususa dikkatleri çekmekte fayda var. Recm, bir büyük suçun cezasıdır. Adil olan Allah ve Resulü, elbette suça uygun ceza takdir etmişlerdir. Bu açıdan suçun büyüklüğünü bilmeyen, kabul etmeyen, anlamayanlar, elbette cezanın uygunluğunu, münasipliğini ve hikmetlerini de anlamayacaklardır. Öyleyse zinanın ne kadar çirkin, zararlı, nesilleri, aileyi ve toplumu bozucu olduğunu idrak edip benimsemedikten sonra, sadece gayri Müslimlerin değil, Müslümanların bile recmin ne kadar da uygun bir ceza olduğunu idrak etmeleri zor olacaktır.  Günümüzde, değişik kurumlar, yayın organları ve organizasyonlar tarafından zina bir suç olarak görülmemekte, bilakis teşvik edilmektedir. Zinanın suç sayılmasını, özgürlüğün kısıtlanması olarak algılamaktadırlar. Hâlbuki zina, evvela şahsın kendisini, sonra ailesini, sonra neslini sonra da toplumu bozar. Zinanın yaygın olduğu toplumlarda, aileden bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir toplum ise zamanla yok olmaya mahkûmdur. Bugün zinanın yaygın olduğu milletlerin, nasıl da nüfus endişesi içerisinde olduğu ilgililerin malumudur. Bazı ülkeler, yirmi yıl sonra bu kadar, otuz yıl sonra şu kadar diyerek nüfuslarının azalacağından endişe etmekte ve gençleri evliliğe özendirmekte hatta çocuk sayısına göre ailelere ciddi ücretler vermektedirler.  Zira bu ülkelerde zina yaygındır. Bu da evliliğin önündeki en büyük handikaptır. Zinaya açık bir toplumlarda, insanlar şehevi isteklerini zaten bir şekilde tatmin ettiklerinden dolayı aile kurmaya gerek duymamakta, aile kursa bile eşine sadık kalmamakta ve böylece evlilikler çok kısa sürmektedir. % 70’lere varan boşanma oranları bunun bir delilidir.

Her şeyden önce zinanın önlenmesi için Allah’a iman ve Allah korkusu şarttır. Allah’tan korkmayan bir insandan her şey beklenebilir. Ancak bununla beraber caydırıcı bir kısım tedbirlerin konulmasına ihtiyaç vardır. Dinimizin yaptığı da budur. Zira insan her zaman Allah’tan yeteri kadar korkamayabilir ya da içindeki Allah korkusunu her yerde her zaman canlı tutamayabilir. Bir an nefsine uyar ve büyük bir günah işleyebilir. Tam o esnada, insanlar arası uygulanan bir müşahhas cezayı hatırlamaya ihtiyaç duyar ki bu ceza Allah’tan korkmaya sevk etsin. İşte recmin böyle bir özelliği vardır. Evet, zinanın cezası olarak takdir edilen recm, zinaya karşı caydırıcı bir unsurdur. Ayrıca bu caydırıcı ceza, insanların görebileceği yerde uygulanır ki maksat hâsıl olsun. Nitekim Nur Suresinin ikinci ayetinde, bekârken zina edenlere uygulanan celd cezasını, müminlerden bir grubun izlemesi istenmektedir. Öyle anlaşılmaktadır ki bu istek, müminlerin ibret alması ve böyle bir suça cesaret edilmemesi içindir.

Recm cezası İslam’dan önceki dinlerde ve sistemlerde de mevcuttu. Moğol, Mısır ve Çin hukuklarında burun kesme, cinsi uzvunu kesme ve idam, Babil, Asur ve İbrani hukuklarında idam, Hint hukukunda yakma ve köpeklere yedirme gibi cezalar belirlenmişti. Eti, Yunan ve Roma hukuklarında da idam cezası vardı.

Zinayla alakalı ayetler

Recm, Kur’an’da açıkça zikredilmemiş ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti ile sabit olmuş, dört halife döneminde uygulanmış, sahabe tarafından manevi tevatür derecesinde kabul edilmiş ve üzerinde icma oluşmuştur. Bu konuda Haricîler ve bir kısım mutezililerden başka ihtilaf eden de olmamıştır.   İlk itiraz edenler, haricilerdir.

Zina edenlerle alakalı Nisa suresi 15 ve 16. ayetlerde umumi manada şöyle buyrulur:

وَاللَّاتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَةً مِنْكُمْ فَإِنْ شَهِدُوا فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللهُ لَهُنَّ سَبِيلاً ()  وَاللَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَآذُوهُمَا فَإِنْ تَابَا وَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُوا عَنْهُمَا إِنَّ اللهَ كَانَ تَوَّابًا رَحِيمًا

“Zina eden kadınlarınız hakkında dört şahit isteyin! Eğer dört kişi şahitlik ederlerse, ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah kendilerine bir yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun. Sizden iki kişi fuhuş yaparsa onlara eziyet edin! Eğer tövbe edip hallerini ıslah ederlerse onları cezalandırmaktan vazgeçin! Çünkü Allah, tevvab ve rahîmdir: (tövbeleri kabul eder ve çok merhametlidir).”

Bu iki ayette, zina edenler hakkında iki ceza vardır: Evlerde alıkoyma ve eziyet etme. Evlerde alıkoyma kadınlar için, eziyet de erkekler içindi.  Daha sonra bu ayetlerdeki cezalar Abdullah b. Abbas’ın ifadesine göre Nur suresinin ikinci ayetiyle neshedilmiş,  yani hükmü ortadan kaldırılmıştır. Ayette şöyle buyrulur:

الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِئَةَ جَلْدَةٍ وَلاَ تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللهِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

“İmdi, zina eden kadın ve erkeğin her birine yüz değnek vurun! Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, Allah’ın hükmünü uygulama işinde sakın acıma hissi sizi etkisi altına alıp da uygulamayı engellemesin! Hem onların bu cezalandırılmalarında müminlerden bir cemaat da bulunup şahid olsun!”

Bu ayetten sonra bekâr zinakârlara yüzer değnek vurulmuş, evlilere ise Peygamber Efendimizin (s.a.s) beyanı istikametinde recm cezası verilmiştir. Kur’an’ın açıklayıcısı olan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ayette açıkça belirtilmeyen evli-bekâr ayırımını bir hadisi şeriflerinde şöyle ortaya koymuşlardır:

خُذُوا عَنِّي خُذُوا عَنِّي قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لَهُنَّ سَبِيلًا الثَّيِّبُ بِالثَّيِّبِ جَلْدُ مِائَةٍ وَرَمْيٌ بِالْحِجَارَةِ وَالْبِكْرُ بِالْبِكْرِ جَلْدُ مِائَةٍ وَنَفْيُ سَنَةٍ

“Hükmü benden alın. Allah onlar için bir yol açmıştır. Evlenmiş olan, evlenmiş olanla zina ederse cezası yüz değnek ve recmdir. Bekâr bekâr ile zina ederse cezası yüz değnek ve bir yıl sürgündür.”  Bu hadisi şerifte belirtilen “Allah onlar için bir yol açmıştır” ifadesi, Nisa Suresindeki “Allah onlara bir yol açıncaya kadar..” ifadesinin bir beyanı, açıklaması olmaktadır. Böylece, kime ne ceza uygulanacağı hadisi şerifle sabit olmuştur.

Bu hadisi şerif, aynı zamanda Nisa suresinin 15 ve 16. ayetlerini nesheden ikinci bir kaynaktır.

Recm ile alakalı diğer bazı hadisi şerifler şöyledir:

عَنْ جَابِرٍ أَنَّ رَجُلًا زَنَى بِامْرَأَةٍ فَأَمَرَ بِهِ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَجُلِدَ الْحَدَّ ثُمَّ أُخْبِرَ أَنَّهُ مُحْصَنٌ فَأَمَرَ بِهِ فَرُجِمَ

Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapmış olan bir kimse için celde ile cezanın tatbik edilmesini emretti. Sonra, onun muhsan (evli) olduğu bildirildi. Bu sefer recmedilmesini emretti ve o kimse recmedildi.”

عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ أَنَّ امْرَأَةً مِنْ جُهَيْنَةَ أَتَتْ نَبِيَّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهِيَ حُبْلَى مِنْ الزِّنَى فَقَالَتْ يَا نَبِيَّ اللَّهِ أَصَبْتُ حَدًّا فَأَقِمْهُ عَلَيَّ فَدَعَا نَبِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَلِيَّهَا فَقَالَ أَحْسِنْ إِلَيْهَا فَإِذَا وَضَعَتْ فَأْتِنِي بِهَا فَفَعَلَ فَأَمَرَ بِهَا نَبِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَشُكَّتْ عَلَيْهَا ثِيَابُهَا ثُمَّ أَمَرَ بِهَا فَرُجِمَتْ ثُمَّ صَلَّى عَلَيْهَا فَقَالَ لَهُ عُمَرُ تُصَلِّي عَلَيْهَا يَا نَبِيَّ اللَّهِ وَقَدْ زَنَتْ فَقَالَ لَقَدْ تَابَتْ تَوْبَةً لَوْ قُسِمَتْ بَيْنَ سَبْعِينَ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ لَوَسِعَتْهُمْ وَهَلْ وَجَدْتَ تَوْبَةً أَفْضَلَ مِنْ أَنْ جَادَتْ بِنَفْسِهَا لِلَّهِ تَعَالَى

İmrân İbnu’l-Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a Cüheyneli, zinâdan hamile kalmış bir kadın geldi ve “Ey Allah’ın Resûlü! Ben bir hadd cürmü işledim, cezasını bana tatbik et” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da kadının velisini çağırıp:  “Buna iyi muamelede bulunun. Çocuğu doğurunca kadını bana getirin!” buyurdu. Velisi öyle yaptı. (Doğumdan sonra gelince) Resûlullah kadının elbisesini üzerine bağlamalarını emretti. Sonra taşlamalarını söyledi ve taşlandı. Üzerine cenaze namazı kıldırdı. (Bunu gören) Hz. Ömer: “Bu zâniye kadına namaz mı kıldırıyorsun?” dedi. Aleyhissalatu vesselam Efendimiz: “Bu öyle bir tevbe yaptı ki, onun tevbesi Medine ahalisinden yetmiş kişiye taksim edilseydi onların hepsini rahmete bandırırdı. Sen Allah için canını vermekten daha efdâl bir amel biliyor musun?” diye cevap verdi.”

حَدَّثَنَا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ بُرَيْدَةَ عَنْ أَبِيهِ أَنَّ مَاعِزَ بْنَ مَالِكٍ الْأَسْلَمِيَّ أَتَى رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي قَدْ ظَلَمْتُ نَفْسِي وَزَنَيْتُ وَإِنِّي أُرِيدُ أَنْ تُطَهِّرَنِي فَرَدَّهُ فَلَمَّا كَانَ مِنْ الْغَدِ أَتَاهُ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنِّي قَدْ زَنَيْتُ فَرَدَّهُ الثَّانِيَةَ فَأَرْسَلَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ أَتَعْلَمُونَ بِعَقْلِهِ بَأْسًا تُنْكِرُونَ مِنْهُ شَيْئًا فَقَالُوا مَا نَعْلَمُهُ إِلَّا وَفِيَّ الْعَقْلِ مِنْ صَالِحِينَا فِيمَا نُرَى فَأَتَاهُ الثَّالِثَةَ فَأَرْسَلَ إِلَيْهِمْ أَيْضًا فَسَأَلَ عَنْهُ فَأَخْبَرُوهُ أَنَّهُ لَا بَأْسَ بِهِ وَلَا بِعَقْلِهِ فَلَمَّا كَانَ الرَّابِعَةَ حَفَرَ لَهُ حُفْرَةً ثُمَّ أَمَرَ بِهِ فَرُجِمَ فَرَجَمُوهَا فَيُقْبِلُ خَالِدُ بْنُ الْوَلِيدِ بِحَجَرٍ فَرَمَى رَأْسَهَا فَتَنَضَّحَ الدَّمُ عَلَى وَجْهِ خَالِدٍ فَسَبَّهَا فَسَمِعَ نَبِيُّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَبَّهُ إِيَّاهَا فَقَالَ مَهْلًا يَا خَالِدُ فَوَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَقَدْ تَابَتْ تَوْبَةً لَوْ تَابَهَا صَاحِبُ مَكْسٍ لَغُفِرَ لَهُ ثُمَّ أَمَرَ بِهَا فَصَلَّى عَلَيْهَا وَدُفِنَتْ

Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissâlatu vesselâm)’a, Mâiz İbnu Mâlik el-Eslemî (radıyallâhu anh) gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazihasını işledim, beni temizlemeni istiyorum” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu reddetti (geri çevirip meselenin üzerine gitmedi). Ancak Mâiz ertesi gün tekrar geldi. Yine: “Ey Allah’ın Resûlü, ben zinâ fazihasını irtikab ettim!” diye ikinci sefer itirafta bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adamın kavmine birisini yollayarak: “Onun aklında bir noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına rastladınız mı?”diye tahkik ettirdi. Ancak hep beraber: “Biz onu gördüğümüz kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl (ve feraset) sahibi biliyoruz” dediler. Mâiz üçüncü sefer müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onlara yine birini göndererek adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur olmadığını söylediler. Adam dördüncü sefer müracaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve taşlandı.

Recm hakkında daha pek çok rivayet vardır. Recm hadisesini rivayet eden sahabilerin sayısı 30’u geçmektedir. Bunlar arasında Abdullah b. Abbas, Ebu Hureyre, Cabir b. Abdullah, Ebu Said el Hudri (radıyallahu anhüm) gibi hadis rivayetinde önde gelen sahabiler de vardır.

Allah Resulü (aleyhissalatü vesselam), recmi hem sözleriyle emretmiş hem de kendisi bizzat uygulamıştır. Hadis kaynaklarında zikredilen ve “Recmü’s seyyib= Evli zinakarın recmedilmesi” “Babün fi’r recm  = Recm konusunda” gibi başlıklar altında anlatılan Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) uyguladığı 4–5 kadar recm hadisesi vardır. Buradan da anlaşılmaktadır ki Efendimiz, sözlerini uygulamalarıyla teyid etmiş ve recmin İslam Ceza Hukuku’nun uyguladığı cezalardan biri olduğu hakikatini ortaya koymuştur. Evet, recm, Efendimizin söz ve uygulamalarıyla manen tevatür derecesinde sabit olmuş bir cezadır.  Bazı kaynaklarda manevi mütevatir yerine meşhur denilir ki, en azından meşhur derecede rivayet edilmiş ve ümmetin kabulü olmuş bir mesele inkâr edilemez.

Daha sonra dört halife tarafından da bu ceza uygulanmıştır.

Hazreti Ömer, recmi uygulamayı anlattığı bir konuşmasında şöyle demiştir:

رَجَمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَرَجَمَ أَبُو بَكْرٍ وَرَجَمْتُ وَلَوْلَا أَنِّي أَكْرَهُ أَنْ أَزِيدَ فِي كِتَابِ اللَّهِ لَكَتَبْتُهُ فِي الْمُصْحَفِ فَإِنِّي قَدْ خَشِيتُ أَنْ تَجِيءَ أَقْوَامٌ فَلَا يَجِدُونَهُ فِي كِتَابِ اللَّهِ فَيَكْفُرُونَ بِهِ

“Allah Resulü recmetti, Ebu Bekir (r.a) recmetti ben de recmettim. Allah’ın kitabına ziyade yapmış olmaktan korkmasaydım, recm ile alakalı ayeti Mushaf-ı Şerife yazardım. Çünkü bir zaman gelip bazı insanların kalkıp biz recmi kitapta göremiyoruz deyip onu inkâr etmelerinden korkuyorum.”  (Tirmizi, Hudud 7) Tirmizi, bu hadise sahih diyor ve Hazreti Ömer’den bu rivayetin başka bir şeklinin de rivayet edildiğini bildiriyor.

Hazreti Osman ve Hazreti Ali’nin recmettiklerine dair haberler de mevcuttur. Hazreti Osman (r.a) döneminde yaşanan bir hadise şöyledir: Bir kadın evlendikten altı ay sonra doğum yaptı. Hazreti Osman, kadının zina ettiğini düşünerek recmedilmesine karar verdi. Hazreti Ali (r.a), müdahale ederek, Kur’an’da hamilelik ve emzirmenin toplam 30 ay, süt emzirmenin ise iki yıl olarak beyan edildiğini, 30 aydan 24 ay çıktığında 6 ay kaldığını dolayısıyla bir hamileliğin en az süresinin 6 ay olduğunu açıkladı ve kadının recm edilmemesi gerektiğine hükmetti. Hazreti Osman, Hazreti Ali’yi haklı bularak cezanın uygulanmaması için adam gönderdi. Fakat kadın o zamana kadar recmedilmişti.

Hazreti Ali (r.a), kendi döneminde bir kadına önce celde vurmuş daha sonra da recmetmiş ve demiştir ki, “Allah’ın kitabına göre celde vurdum, Allah Resulü’nün sünnetine göre de recmettim”.  Hazreti Ali efendimiz, bu uygulamasında Ubade b. Samit’ten gelen şu rivayeti esas almıştır. Efendimiz buyurmuşlar ki:

اَلثَِّيبُ بِالثَّيِّبِ جَلْدُ مِائَةٍ وَالرَّجْمُ وَالْبِكْرُ بِالْبِكْرِ جَلْدُ مِائَةٍ وَالنَّفْىُ

“Dul dulla zinâ yaparsa yüz sopa ve recm, bekâr bekârla zinâ yaparsa yüz sopa ve sürgün cezası uygulanır.”  Fakat âlimlerimizin çoğunluğu, diğer rivayetleri de göz önünde bulundurarak, zina eden evli kişiye celde vurulmadan recmedilmesinde ittifak etmişlerdir.

Görüldüğü gibi, recm, Kur’an’da açıkça zikredilmemekle beraber, hem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hem de dört halife zamanında uygulanmış ve bu konuda sahabe arasında icma oluşmuş olup itiraz eden çıkmamıştır. Evet, recm cezası, sünnet ve sahabenin icmaı ile sabittir.

Recmin İslam’da olmadığını söyleyenlerin iddiaları ve bu iddialara cevaplar

Recm cezasına itiraz edenler sadece bir kısım Haricîlerle bazı Mutezilîler ve onların bugünkü takipçileri olmuştur/olmaktadır. Şimdi onların itiraz noktalarına temas edelim.

Recmin Kur’an’da olmadığı meselesi

Hariciler ve onların fikirlerini savunanlar, Kur’an’da yok diye recmi inkâr ediyorlar. Evet, recm Kur’an’da zikredilmemektedir ancak biz Kur’an’da açıktan zikredilmeyen pek çok şeyi kabul ediyoruz. Namazın rekâtlarından, zekâtın şartlarına oradan da alışverişin hükümlerine kadar çok sayıda hükmü Kur’an’da bulamadığımız halde uyguluyor ve yaşamaya çalışıyoruz. Burada en büyük kaynağımız sünnet-i seniyyedir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’an’ın açıklayıcısı ve temsilcisidir. Açıkladığı ve temsil ettiği her şeyi biz, Kur’an’ın gölgesinde yaşanmış bir hayat olarak kabul eder ve alırız. Ayrıca Kur’an, Efendimiz’e (aleyhissalatü vesselam) hüküm koyma yetkisi de vermiştir.  Recm de Efendimiz’in uyguladığı ve fakat Kur’an’da açıktan bulamadığımız hususlardandır. Nitekim bir hadisi şerifte Hazreti Ömer bir zamanlar bazılarının çıkıp recmi biz Kur’an’da göremiyoruz deyip inkâr edeceklerini haber verir ve recmin önceden Kur’an’da lafzen olduğunu, daha sonra lafzının neshedilip hükmünün baki kaldığını, Efendimiz döneminde de Hazreti Ebu Bekir döneminde de recmin uygulandığını, dolayısıyla kendisinin de uygulayacağını söyler.

Burada önemli olan husus Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in recmi uyguladığına dair rivayetlerin bize aktarılış şekli ve kuvvetidir. Bu da hadisi şeriflerin çeşitleri ve dereceleriyle alakalıdır. Hariciler, recm ile alakalı hadislerin derecesini ahad kabul ederek, bunların Kur’an’ı tahsis veya nesh edemeyeceğini belirtmiş ve recmi inkâr etmişlerdir. Şimdi bu meseleyi değerlendirelim:

Recmi bildiren hadislerin haber-i âhad olduğu iddiası

Ahad haber, ravi sayısı açısından mütevatir haber seviyesine çıkamayan hadisleri ifade eder. Ravi sayısı, bir olabileceği gibi, iki, üç ve daha yukarısı da olabilir. Ancak derece bakımından tevatüre ulaşmaz. Sünnet-i seniyyenin büyük çoğunluğu ahad haber yoluyla rivayet edilmiştir. Ahad haber (haber-i vahid) yakîn ifade etmediği, içinde zan barındırdığı için itikadî meselelerin ana unsurlarında mesned kabul edilmez ancak hem itikadî meselelerin tafsilatında, hem de amelî ve ictihadî meselelerde müracaat edilecek bir kaynak olduğu konusunda Sahabe, tabiîn ve daha sonraki imamlar arasında ittifak vardır. Bu konuda Ehl-i Sünnet, Şia, Hariciler ve Kaderiyye gibi fırkaların her biri kendi ölçüleri içinde icma etmişlerdir. Sadece sahabeden bir asır kadar sonra mutezile tarafından bu icma delinmiştir. Onların bu tavrı, elbette ahad haberin hükümlere kaynak teşkil etmesine mani değildir.

Ahad haberin çeşitleri vardır: Bir ravi tarafından rivayet edilenine haber-i vahid, iki ravi tarafından rivayet edilenine aziz, ikiden fazla ravi rivayet etmişse meşhur hadis denilir. Meşhur hadisle sabit olmuş hüküm mütevatir haber gibi yakîn hâsıl etmese de yakîne yakın bir kesinliktedir ve aynen mütevatir haber gibi Kur’an’ın umûmî hükümlerini tahsis eder, mutlak beyanları kayıt altına alabilir.

Recm ile alakalı hadisler, ahad haberle gelmiş görünüyorsa da netice itibariyle meşhur olmuş bir haberdir ve manevi mütevatir derecesindedir. Hatta Razi, recm haberlerine doğrudan tevatür demektedir. Velev ki, mütevatir olmasa bile netice itibariyle meşhur ya da manevi mütevatir olan bir haberin Kur’an’ı tahsis ya da nesh etmesi ise caizdir.

Yarısı, iki katı meselesi

Nisa suresi 25. ayette şöyle buyrulmaktadır:

وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلاً أَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِإِيمَانِكُمْ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ فَانْكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلِهِنَّ وَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلاَ مُتَّخِذَاتِ أَخْدَانٍ فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ وَأَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

“Sizden eşraftan olan hür mümin kadınlarla (muhsanât) evlenecek serveti bulunmayanlar, ellerinizin altında olan mümin cariyelerle evlenebilirler. Allah sizin kadr-u kıymetinizi imanınızla bilir. Zaten siz müminler hep aynı aileden sayılırsınız. Öyleyse, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek, namuslu kadınlar olmak üzere onları, sahiplerinin izniyle nikâhlayın! Mehirlerini de güzellikle kendilerine verin!

Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır. Cariye ile evlenme, sizden sıkıntıya düşmekten (zinaya sapmaktan) korkanlar içindir, yoksa sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber Allah gafurdur, rahîmdir (affı ve merhameti boldur).”

Haricîler bu ayette geçen

الْعَذَابِ مِنَ فَإِذَا أُحْصِنَّ فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ

“Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır.” cümlesinden şu neticeye varmışlardır: “Bu ayette evli cariyelerin zina cezası, hür ve evli kadının zina cezasının yarısı deniliyor. Evli hür Müslüman kadınların zina cezası recm olduğunu düşünürsek, recmin yarısı nasıl olacak? Demek ki, hür evli kadınların zina cezası recm değil.”

Hâlbuki ayetteki “muhsanat” kelimesi, hür ve Müslüman olup hem evli kadınlar için kullanılıyor hem de bekâr kadınlar için kullanılıyor. Bunu mezkûr Nisa suresi 24 ve 25. ayetten anlıyoruz. 24. ayette geçen muhsanat kelimesi, evli kadınlar manasındadır. 25. ayette geçen “muhsanat” kelimesi ise, hür mümin kadınlar manasındadır. Burada evli olanlar manasında kullanılmamıştır. Zaten böyle bir şey de düşünülemez. Zira evli bir kadınla evlenilmez.

Bu durumda, evli cariyelerin cezasını, 24. ayetin başındaki muhsanat=evli olanlara göre değil de 25. ayette geçen muhsanat= hür olanlara göre düşünmeli ve hür bir bekâr kadının zina cezasının yarısı olan 50 celdeye hükmedilmelidir. Zira birkaç manaya gelen bir kelimenin manalarından birini tercih (tevil) imkânı varken, o kelimeyle alakalı tevatür derecesindeki bir hükmü (recmi) ortadan kaldırmaya kalkmak, kolaya kaçmak ve usulsüzlük olur.

Bir hükmün birkaç manaya taalluku varsa, manalardan birinin geçtiği yerde hüküm ona göre sabit olur.  Evet, evli bir cariyenin zina cezası, evli hür kadının cezasının yarısı olamaz. Çünkü recmin yarısı yoktur. O halde buradaki yarısı ifadesi recmin değil hür bekâr kadına verilen ceza olan celdin yarısıdır ki o da elli sopadır.

Zina eden evli cariyenin cezasının 50 celde olacağı hem hadisi şeriflerde beyan edilmiş, hem sahabe tarafından uygulanmış hem de ümmetin âlimleri tarafından ittifakla kabul edilmiştir.  Bu hükme sahabeden karşı çıkan olmamıştır. İbni Mesud’a (r.a) evli bir cariyenin zina cezası sorulduğunda 50 celde demiş ve Nisa 25. ayetteki beyanı 50 celde olarak tefsir etmiştir.

Ahzab suresinin 30. ayetinde geçen ve Peygamber hanımlarına hitaben beyan buyrulan iki kat ceza da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Hâşâ onlardan öyle çirkin bir günah sadır olmamıştır ama peygamber hanımı ve müminlere örneklik makamında bulunmalarından dolayı, işleyecekleri günahın cezasının diğer kadınlara nisbeten iki kat olacağı tembihinde bulunulmuştur. Çünkü ceza, imkânlarla doğru orantılıdır. Efendimizin hanımları hakkındaki bu ayet, aynı zamanda onların sahip oldukları şerefi nazara vermekte ve adeta denilmektedir ki; bulunduğunuz makam çok büyüktür, bu büyüklüğe layık hassasiyette yaşamanız gerekir.

Nur Suresi 2. ayetten sonra recm uygulanmadı söylentisi

Haricîlerin iddialarından birisi de, Peygamberimizin uyguladığı recm cezalarının, Nur Suresinin 2. ayeti inmeden önce olmasıdır. Onlara göre bütün recm uygulamaları, Nur suresi 2. ayetiyle neshedilmiştir.  Hâlbuki vakıa bunun tam tersidir. Rivayetlerin pek çoğu Nur suresinin 2. ayetinin inmesinden sonra meydana gelmiştir. Özellikle Maiz kıssası bunun en önemli delilidir. Nur suresi, ifk hadisesi esnasında inmiştir. İfk hadisesi hakkında üç farklı tarih tespit edilmiştir. Hicretin 4, 5 ve 6. senelerinde vuku bulmuştur denilmektedir. En son tarih hicretin 6. senesidir. Hâlbuki Maiz’e verilen ceza hicretin 6. senesinden sonra gerçekleşmiştir. Çünkü hadiseyi görüp bize anlatan Hazreti Ebu Hureyre, Medine’ye hicretin yedinci senesinde gelmiştir. Yine aynı kıssayı anlatan Hazreti İbni Abbas ise, Medine’ye annesiyle beraber hicretin 9. senesinde gelmiştir.

Bu meselede diğer bir delil de, Gamidiyeli kadının recm cezası uygulanırken Hazreti Halid b. Velid’in de hazır bulunması, kadına taş atması, yüzüne sıçrayan kandan dolayı kadın hakkında ağır söz söylemesi, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) de onu sakinleştirmesidir.  Hâlbuki Nur suresi 2. ayet, en müsamahalı ihtimalle hicretin 6. senesinde inmiş, Halid b. Velid ise hicretin sekizinci senesinde İslam’la müşerref olmuştur.

Recmin tazir cezası olarak uygulandığı iddiası

Sahabe dönemindeki recm cezalarının birer tazirden ibaret olduğunu söyleyenler de vardır. Hâlbuki dört halifenin hepsinin de bir tazir cezası olarak recmi seçmeleri düşünülemez. Zira recm, isbatı zor ve ağır bir cezadır. Bunun yerine daha yumuşak, hayatta kalmalarını sağlayıcı bir cezayı seçerlerdi. En azından bekârlara verilen sopa cezasını tercih ederlerdi. Çünkü zinanın ispatının zorluğunu ve bu konuda Allah Resulü’nün müsamahakâr tavrını göz önüne alarak, kolay kolay recme teşebbüs etmezlerdi/edemezlerdi. Dolayısıyla böyle bir iddia çok makul görülmemektedir.

Recm ayetlerinin daha önce Kur’an’da bulunduğunu kabullenememeleri

Recmi kabul etmeyenler, recm ile alakalı daha önce Kur’an’da zikredilen ayetin varlığını ve sonradan lâfzen neshedilip hükmen baki kaldığını kabul etmiyorlar.  Hâlbuki bu konuda gelen rivayetler tevatür derecesindedir. Rivayet şöyledir:

عن ابن عباس رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: سَمِعْتُ عُمَرَ رَضِىَ اللّهُ عَنْهُ يَخْطُبُ وَيَقُولُ: إنَّ اللّهَ تَعالى بَعَثَ مُحَمّداً بِالْحَقِّ، وَأنْزَلَ عَلَيْهِ الْكِتَابَ، فَكَانَ مِمَّا أنْزَلَ عَلَيْهِ آيََةَ الرَّجْمِ، فَقََرَأنَاهَا وَوَعَيْنَاهَا، وَرَجَمَ رسول اللّهِ ورَجَمْنَا بَعْدَهُ، وَأخْشى إنْ طَالَ بِالنَّاسِ زمَنٌ أنْ يَقولَ قَائلٌ مَا نَجِدُ الرَّجْمَ في كِتَابِ اللّهِ تَعَالى فَيَضِلُّوا بِتَرْكِ فَرِيضَةٍ أنْزَلَهَا اللّهُ تَعالى في كِتَابِهِ، فإنَّ الرَّجْمَ في كِتَابِ اللّهِ حَقٌّ عَلى مَنْ زَنى إذَا أحْصَنَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ قَامَتِ الْبَيِّنَةُ، أوْ كَانَ حَمْلٌ، أوِ اعْتِرَافٌ وَاللّهِ لَوَْ أنْ يَقُولَ النَّاسُ: زَادَ في كِتَابِ اللّهِ تَعالى لَكَتَبْتُهَا. أخرجه الستة.

İbni Abbas (radıyallahu anhüma) anlatıyor: “Hz. Ömer’i (radıyallahu anh) hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:

“Allah Teâla hazretleri Muhammed’i (aleyhissalâtu vesselâm) hak (din ile) gönderdi ve O’na Kitab’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: “Biz Kitabullah’da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah’ın kitabında indirdiği bir farzı terk ederek dalâlete düşebilecektir.  Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil, şahitlik veya itiraf yoluyla- sübût bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’da mevcut bir haktır. Allah’a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: “Ömer Allah Teâla’nın kitabına ilâvede bulundu” demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah’a) yazardım.”

Daha önce Kur’an’da lâfzen ve hükmen bulunup sonradan lafzı neshedilen ayetlere örnek, sadece recm ayeti değildir. Diğer bir örnek de on defa emme ile sütkardeş olma meselesidir.

Pek çok hadis imamının rivayet ettiği bu haberde Hazreti Ömer’e itiraz eden sahabi çıkmamıştır. Eğer böyle bir itiraz olsaydı, mutlaka bilinir ve nakledilirdi. Bu ayetin lafzının ve tilavetinin sonradan meşhur sünnetle ya da mütevatir sünnetle neshedildiğine, fakat hükmünün baki kaldığına dair ulema arasında icma vardır.

Sonuç:

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in söz ve fiillerinde yerini bulan, dört halife ve sahabe döneminde uygulanan daha sonra da ümmetin âlimleri tarafından ittifak ve icma ile kabul edilen recm cezasını inkâr etmeye yol görünmüyor. Öyleyse bunu inkâr edenlerin inkârlarının sebeplerini irdelemek gerekiyor. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu sebeplerden;

Birincisi, böyle bir cezayı günümüzde uygulanamaz görmeleri. Her şeyden önce, bir hükmün bazı zamanlarda uygulanamaz/uygulanmaz olması, o hükmün inkârını gerektirmez. Böyle durumlarda, hükmün sabitliğini değil, uygulanamama sebeplerini tartışmak gerekir.

İkincisi, recmi inkâr edenlerin sadece Kur’an’ı ölçü almaları, Sünneti seniyyeyi, sahabe uygulamalarını, ümmetin âlimlerinin ittifakını kabul etmemeleri. Bu husus, zaten bazılarınca pek çok meselenin inkârının temelini oluşturmaktadır.  Hâlbuki sünnet olmadan Kur’an, sahabe olmadan da sünnet anlaşılmaz. Bu konuda da yine ümmet ittifak etmiştir.

Üçüncüsü, recmi inkâr eden ya da kerih hatta vahşet gören batı karşısında takınılan aşağılık kompleksi ya da savunma refleksi. Özellikle günümüzde İran, Nijerya gibi bazı ülkelerde uygulanan ve belki de kasıtlı olarak medyada yer bulan bir iki recm hadisesi dolayısıyla yazılan makalelere baktığımızda bu kompleksi ya da refleksi bariz görmekteyiz. Mesela Nijerya’da 2004 yılında uygulanan recm cezasının akabinde yazılan yazılar, recme karşı olanların oluşturduğu mahalle baskısı altında yazılmışa benzemektedir.

Hâlbuki recm, makalenin başında da temas edildiği gibi, caydırıcılık yönü ağır basan, toplumu ve nesilleri korumaya yönelik, rast gele uygulanamayan, Maiz hadisesinde olduğu gibi uygulanmaması için şüphelere müracaat edilmesi bizzat Peygamberimiz tarafından teşvik edilen bir cezadır. Nitekim Rahmet peygamberi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur: “Elden geldiğince, şüphelerle hadleri (cezaları) düşürün”

Dördüncüsü, recmedilen insana acıma bahanesi. Bazıları, bir insanın taşlanmasına, şefkat hislerinin müsaade edemeyeceğini savunurlar. Hâlbuki burada bir insan feda edilirken bir toplum kurtulmaktadır. Zira cezayı gören insanlar, kolay kolay bu suça teşebbüs edemeyeceklerdir. Bu da toplumun saadetini ve geleceğini korumaya yardım edecektir. Hem bu ceza dinin bir emridir. Dinin sahibi olan Allah, herkesten daha merhametlidir. Dinde böyle bir ceza konmuştur ki, bir insan yüzünden toplum bozulmasın ve topluma merhametsizlik olmasın. Zira bir insana acıyacağız diye toplumun saadetini, geleceğini, devamını tehlikeye atmak, daha büyük bir merhametsizliktir.  Merhamet sahibinden daha fazla merhamet etmeye kalkışmak, büyük bir dengesizlik ve zulümdür. Nitekim, Nur Suresinin ikinci ayetinde cezaların uygulanmasında ortak ölçü olarak alınabilecek şekilde: “acımanız tutmasın” buyrulmaktadır.

Ayrıca recme sebep olan zina suçunun ispatı çok zordur; ya suçun sahibi şahıslar bizzat gelip yetikli mercie itiraf edecekler ya da olayı bizzat yakından görmüş dört tane şahit gerekecektir. Bu zorluğundan dolayıdır ki, hem Efendimiz zamanında hem de sonraki dönemlerde recm cezası çok az uygulanmıştır. Kendisine gelip dört defa suçunu itiraf eden Maiz’e, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çeşitli mazeretler ileri sürerek cezayı uygulamamaya çalışmış, sarhoşluk, delilik gibi şeylerin olup olmadığını sormuş, gidip tevbe etmesini, Allah’ın affedeceğini ifade etmiş, fakat Maiz’in vicdanî rahatsızlığının ifadesi olan ısrarları neticesinde ceza tatbik edilmiştir. Hatta cezanın uygulanması sırasında Maiz’in kaçmaya teşebbüs ettiği, Efendimiz’e anlatıldığında “Keşke bıraksaydınız” buyurmuştur. Zina eden bir kadın hakkında da Efendimiz, benzeri rahmet buudlu yaklaşımlarda bulunmuştur. Efendimizin bu yaklaşımlarından anlaşılmaktadır ki, recm cezası, ufak bir söylentiyle rast gele uygulanacak bir ceza değildir. Tespit şartları çok zordur.

Bu kadar zor şarlarda uygulanan ve uygulanmasında pek çok sebep ve hikmet bulunan bir cezadan dolayı İslam’ı dünyaya –hâşâ- vahşet dini olarak göstermek veya bu cezayı İslam’a yakıştıramamak, ya büyük bir yanılgıdır ya derin bir cehalettir ya da din düşmanlığının ifadesidir. Vakıa, zinanın suç olarak görülmediği, bilakis teşvik edildiği, hatta kanunlarla koruma altına alındığı bir dünyada elbette zinaya uygulanacak ceza da yadırganacaktır ve bu bahaneyle İslam’a saldırılacaktır. Fakat Müslüman ilim adamlarının, bu saldırılar karşısında suskun kalmamaları, aksine İslam’ı akıl, mantık, maslahat, hikmet, sosyolojik, psikolojik vs. bütün açılardan savunmaları ve anlatmaları gerekir.

Asrı saadette, iman, irfan, ahlak öyle perçinlenmişti ve toplum öyle yüksek bir ruha sahipti ki, bir insan büyük bir günah işlediğinde gelip kendisini Allah Resulünün önüne atıyor ve bana ne gerekiyorsa uygula diyordu. Sonunda ölüm de olsa, cezasına razı oluyordu. Toplumun, iman, ahlak noktasında oldukça zaafa uğradığı günümüzde elbette recmi anlamak ve kabullenmek kolay olmayacaktır. Öyleyse bu zamanda recmi gündeme getirip tartışmanın bir faydası yoktur. Fakat kasıtlı olarak gündeme getirenlere karşı da acziyet gösterilmemeli ve dinî değerlerin arkasında durulmalıdır. Evet, önemli olan bizim Müslümanlar olarak, her zaman ve her zeminde İslam’ın değerlerine sahip çıkmamız, çirkin gördüklerini çirkin, güzel gördüklerini güzel görmemiz ve hepsinin altında yatan maslahat ve hikmetleri aramamızdır.

Hürmet-i müsahara ne demektir?

Açıklama: Bir baba kızına eşine dokunur gibi dokunursa hanımı o erkeğe ebediyyen boş oluyor peki dokunmaya karşı hassas olan bir bayanı yakın akrabasından birisi (amca, dayı vs.) öptüğünde gayr-i ihtiyari etkileniyorsa bu durum nasıl izah edilmelidir? Hürmet-i müsaharanın oluşmasını ayrıntılı bir şekilde anlatır mısınız?

Bilindiği gibi akrabalık üç şekilde meydana gelir. Kan bağı yoluyla, süt emzirme neticesinde ve sıhriyet dediğimiz evlenme yoluyla. Bu üç yoldan birisiyle teessüs eden akrabalık neticesinde, erkek için bazı kadınlarla evlenmek haram hâle gelir. İşte hürmet-i müsahara, evlilik neticesinde oluşan akrabalarla evlenme yasağını ifade eder. Mesela bir erkeğe, evlendiği kadının annesiyle yani kayınvalidesiyle evlenmesi haram olur.

Hürmet-i müsahara, Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde sadece sahih evlilik neticesinde oluşurken, Hanefî ve Hanbelîlerde zina ile de meydana gelmektedir. Hatta zinanın mukaddimeleri sayılan şehvetle öpme, dokunma, bakma gibi bir kısım fiiller de hürmet-i musaharayı doğurur. Mesela bir kişi bir kadınla zina ettiğinde artık, o kadının usul ve füruuyla (çocukları ve anneleriyle) evlenemez. Yine buna göre bir erkeğin kayınvalidesiyle arasında bahsettiğimiz türden bir münasebet gerçekleşecek olursa, hanımı artık kendisine haram olur. (bkz.: Cezerî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, 4/61-65). Aslında bu hüküm, meydana gelmesi muhtemel olan bir kısım kötü fiillerin önüne geçmek için bir tedbir niteliğindedir. Diğer bir ifadeyle bununla aile ve akrabalık bağlarını koruma hedeflenmiştir.

Genellikle burada anlaşılmayan husus; dokunma, öpme ve bakma neticesinde nasıl hürmet-i müsaharanın gerçekleşeceğidir çünkü yakın akrabalar arasında bu tür münasebetler sıklıkla vuku bulduğundan, bu durum kaçınılması zor bir hâl arz etmektedir. Hatta ebeveyn ile çocuklar arasında bile hürmet-i müsahara gerçekleşebileceği için (mesela bir baba şehvetle kızını öpse, hanımı kendisine haram olur) konunun iyi anlaşılması ve ona göre bir tavır alınması gerekmektedir.

Evet, Hanefî mezhebinde, zina fiilinin hürmet-i müsahara doğuracağı hükme bağlanmıştır. Zaten özellikle yakın akraba arasında gerçekleşmesi çok zor olan bu fecaatin, meydana geldiğinde taraflara böyle bir ceza yüklemesinin anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Ama zinanın mukaddimeleri diyebileceğimiz diğer fiillerle de haramlığın ortaya çıkacağını izah etmek gerekiyor. (Serahsî, el-Mebsût, 4/378).

Evet, her öpme veya dokunma haramlık oluşturmayacağı gibi hangi bakmaların bu neticeyi vereceği de fıkıh kitaplarında ayrıntısıyla açıklanmıştır. Buna göre hürmet-i müsaharanın meydana gelmesi için öpme veya dokunma anında kişide karşı tarafa karşı bir şehvet ve arzunun bulunması gerekir. Genellikle bunu tespit için de ölçü olarak, tenasül uzvunun hareket etmesi ve kişinin, bu fiilin devamını arzulaması gösterilmiştir. Ayrıca bu durumun tam fiil esnasında vuku bulması gerekir. Eğer kişi dokunduktan sonra şehvet duyacak olsa, bu hâl haramlık meydana getirmez. Diğer yandan kalın elbise üzerinden dokunma veya okşamaların haramlık oluşturmayacağı ifade edilmiştir. Ancak elbise vücut ısısını hissettirecek derecede ince olur ve bu elbise üzerinden kadına temas eden kişide bahsettiğimiz şartlar tahakkuk ederse bu takdirde hürmet-i müsahara meydana gelir. (İbn Âbidîn,Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/31).

Diğer yandan kadının şehvet unsuru olan göğüs veya avret mahallerini elleme hususunda yukarıdaki şartlar aranmamış ve bu durumda doğrudan haramlığın ortaya çıkacağı ifade edilmiştir çünkü kişide böyle bir arzu ve şehvet olmadan bir kadının bu uzuvlarına dokunması pek mümkün değildir.

Bakmanın da hürmet-i müsahara doğuracağını ifade etmiştik. Bunun şekline gelince, kadının eline, yüzüne, baldırına hatta göğsüne vs. bakmakla böyle bir haramlık tahakkuk etmez. Haramlığın oluşması için kişinin galiz avret dediğimiz kadının tenasül uzvunu açıkça görmesi gerekir ki hürmet-i müsahara meydana gelsin. Hatta bir kişi, ayakta dikilen bir kadının avret mahallini görecek olsa, bu durum hürmet oluşturmaz. (İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/32).

Bu anlatılanlardan yola çıkacak olursak, bir Müslüman’ın kendisine mahrem olan kadınlarla münasebetlerine son derece dikkat etmesi gerektiğini anlayabiliriz. Diğer yandan her öpme veya dokunmada böyle bir hürmetin meydana gelmeyeceği bilinmeli ve ifade ettiğimiz şartların meydana gelip gelmediğine bakılmalıdır. Aslında kalbi ve duyguları temiz olan bir Müslüman, yakın akrabasına karşı böyle bir duygu beslemez. Bilakis onlara karşı hürmet duyar. Onların ellerini öpecekse, hürmet duygularıyla öper.

İslâm’da Savaş Hukuku Prensipleri

İslâm, savaşı insan tabiatının yol açtığı tabiî ve arızî bir hâdise olarak ele almış, onu dengelemek için de kaideler koymuş ve onu sınırlamıştır.İslâm’da barış asıldır. Bununla beraber bir Müslüman savaşmak zorunda kaldığında diğer insanların insanlık şeref ve haysiyetini rencide edemez. Çünkü sevgili Peygamberimiz, savaşmak mecburiyetinde kaldığında bile Müslüman’ın dininin çizdiği çerçeveyi ve tavrı koruması gerektiğini vurgulamıştır. Başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere her halife, etrafa asker gönderirken yalnızca muharip statüsünde olanlarla savaşmalarını hedef göstermiş ve: “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü tâate vermiş ruhbanlara ve mabetlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.! Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz.”1 diye emirler vermişlerdir.Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde, rahmet ve savaş kelimelerini bir arada kullanarak şöyle buyurmaktadır: “Ben rahmet peygamberiyim, ben savaş peygamberiyim.”2 Bu iki kelimeyi bir arada kullanması, O’nun savaşlarının bile bir rahmet olduğuna işarettir. O’nun katıldığı savaşlar adaleti temin için yapılan savaşlardır, insanlık tarihindeki diğer savaşlar ise genellikle yıkımdır, ölümdür ve felakettir. Allah Resûlü, her şeye olduğu gibi savaşa da ayrı bir mânâ kazandırmıştır. İnsanlar ölmeden, mamur yerler harap olmadan, dünya ateşe verilmeden de savaşın olabileceğini göstermiştir. Savaş sonrası, düşman tarafına ve düşman ölülerine gösterdiği merhamet eşi görülmemiş bir üstünlüktür. O’nunla savaşan kimselerin hemen savaş sonrasında Müslümanlığı kabul etmeleri, O’na kılıç çeken insanların biraz sonra O’na asker olmaları, O’nun en büyük zaferlerindendir.3On senelik Medine döneminde yirmiden fazla savaşa katılan Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ortalama senede iki sefer savaşa çıkmış oluyordu. Vefatı esnasında Arap Yarımadası tamamen İslâm Devletinin hâkimiyeti altındaydı. Bu savaşlarda düşman tarafından ölen insanların sayısı yaklaşık olarak 250, Müslümanlardan şehit olanların sayısı da yaklaşık 150 civarındadır.4 Demek ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanları imha etmek için savaşmamıştır. O’nun savaşlarında sivil halkın canına ve malına dokunulmamıştır. O’nun, savaşlarında da rahmet olmasını, savaşlarda takip ettiği prensiplerden hareketle görmeye çalışalım:

Sivilleri öldürmemek

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşta sivil halkın öldürülmesini yasaklamıştır. Savaşmayan sivil kimselerin canlarının ve mallarının koruma altına alınmasına azami derecede dikkat göstermiştir. Bugünkü modern dünyada cereyan eden savaşlarda büyük bir problem hâlini alan “Savaş esnasında sivillerin ve çevrenin korunması” prensibi, Allah Resûlü’nün döneminde en güzel şekilde tatbik edilmiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Bedir ve Uhud gazalarını şehir dışında yaparak, Hendek Savaşı’nda da şehrin etrafını hendeklerle çevreleyerek sivil halkı koruma altına almıştır. Mekke fethinde de ayrı bir taktik uygulayarak düşman tarafındaki sivillerin korunmasını göz önünde bulundurmuş ve bunu başarmıştır. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşta öldürülmesini yasak ettiği kişileri şu şekilde sıralayabiliriz:a. Kadınlar ve çocuklar: Peygamberimiz’in savaşlarında kadın ve çocukların öldürülmesi yasaktır. Peygamber Efendimiz’in savaşlarından birisinde, bir kadın öldürülmüş olarak bulundu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşlarda kadınların ve çocukların öldürülmesini yasakladı.5b. İhtiyarlar: Savaşta ihtiyarların öldürülmesi de yasaktır. Çünkü onlar da muharip statüsünde değildir. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir askerî birlik veya bir orduyu uğurlarken şöyle derdi: “Allah’ın adı ile yola çıkın. Allah’ın dini için Allah adına savaşın. İhtiyarları öldürmeyin.”6c. Din Adamları: Aynı zamanda: ” … çocukları ve manastır ehlini öldürmeyin.”7 diye emir vermişlerdir. Hadîs-i şerîfteki ifadesi ile “Manastır ehli/Mabed ehli” olan bu insanlar da Müslümanlarla savaşmayıp, kendilerini ibadete verdikleri müddetçe öldürülmezler.d. İşçi ve Hizmetçiler: Bu iki sınıf, savaşmak niyetinde olmayan mustaz’af zümredendirler. Düşmanla beraber olmaları öldürülmelerini gerektirmez. Resulullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gönderdiği seriyelere emir verirken şöyle buyurmuşlardır: “İşçileri ve hizmetçileri öldürmeyin.”8Bu saydığımız insanlar savaşa iştirak etmedikleri müddetçe canları koruma altındadır. İslâm hukukçuları böylece sivil halk-asker ayrımını asırlar önce tespit etmiştir. Fakat sivillerin savaşa katkıları durumunda, hüküm, tabiî ki değişecektir, Ka’b b. Eşref’te olduğu gibi. Ka’b b. Eşref, şiirleriyle Müslüman kadınlara iftiralar atan ve mü’minleri birbirine düşüren bir Yahudi’ydi. Hattâ o yılan dilini, Allah Resûlü’ne bile uzatmaktan çekinmezdi. Tabiî Müslümanlar bu durumdan çok rahatsız olurlardı ama, her defasında Resûlullah’ın tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı. Fakat İslâm’ın en azılı düşmanı olan Ka’b b. Eşref, düşmanlığına ve fitne çıkarmaya devam edince Peygamber Efendimiz’in emriyle Muhammed b. Mesleme tarafından öldürüldü. Çünkü o, büyük bir ihanet şebekesinin başındaydı. Öldürülmesi hukuk ve asayişin muhafazası adına mutlak bir zaruret hâline gelmişti.9Bütün bunlarla birlikte Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabilerine mümkün olduğu kadar az ölüm olması yönündeki tavsiyeleri, öldürmenin zaruret ilkesiyle olan yakın münasebetini ve o zaruret miktarınca caiz olacağını göstermektedir.

Müsle yapmamak

Müşriklerin, savaşta öldürdükleri kimselerin, intikam maksadıyla kulak, burun ve tenasül uzuvlarını kesmek, karınlarını yarmak gibi âdetleri vardı. Buna “müsle” denirdi. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud Savaşı’nda amcası Hz. Hamza’nın cesedini parçalanmış olarak görünce derin bir üzüntü duydu ve: “Eğer Allah bana zafer nasip ederse, Hamza’ya yapılanın karşılığında otuz müşrike aynı muameleyi yapacağım.” dedi. Bunun üzerine: “Ceza verecek olursanız size yapılanın misliyle cezalandırın. Ama eğer sabrederseniz bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl 16/126) âyeti nâzil olunca, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yemininden vazgeçti ve keffâret ödedi.10

Anlaşmaları bozmamak

Yapılan bütün anlaşmalara ve akitlere titizlikle saygı gösterilmelidir. Çünkü Resulullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) diğer insanlarla olan bütün anlaşmalara, bunlardan gelmesi muhtemel veya potansiyel kayıp veya kazanca bakmaksızın sâdık kalırdı. Genellikle insanlar, kendi yararlarına olduğu müddetçe anlaşmalara sadık kalırlar; fakat kendilerinin çıkarlarına ters düştüğünde ise anlaşmalarını bozarlar. İslâm, Müslümanların ve İslâm Devleti’nin, vaatlerini daima yerine getirmesini zorunlu görevleri arasında saymıştır: “Bir de sözleşme yaptığınızda Allah’ın huzurunda verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kefil ederek bağlandığınız yeminleri te’kid ettikten sonra bozmayın. Hiç şüphe yok ki Allah yaptığınız her şeyi bilir. Bir topluluk, diğer bir topluluktan sayıca, nüfuzca veya malca daha çok olduğu için, yeminlerinizi aranızda bir aldatma ve işi bozma sebebi kılıp da ipliğini sağlamca büküp eğirdikten sonra çözen, böylece bütün emeğini boşa çıkaran ahmak kadının durumuna düşmeyin.” (Nahl, 16/91-92)11Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) uygulamalarıyla anlaşmalara sâdık kaldığını ortaya koymuştur. Meselâ Hudeybiye Anlaşması yazıldığı fakat henüz imzalanmadığı bir dönemde, Ebû Cendel b. Süheyl zincirli bir hâlde O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmiş ve yardım istemişti. Bunun üzerine anlaşmayı Kureyş adına imzalamak için gelmiş bulunan Süheyl b. Amr: “Bu anlaşmaya göre iadesini istediğim ilk kişi budur.” dedi. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebû Cendel’e: “Bizimle bu insanlar arasındaki anlaşma biraz önce bir sonuca bağlandı, öyleyse Allah bir çıkış yolu gösterene kadar sabret!” dedi.12Resulûllah Efendimiz yerel kabileler ve Arabistan Yarımadası’nı çevreleyen devletlerin yöneticileriyle birçok anlaşma yapıp, bu anlaşmaların şartlarına titizlikle bağlı kalmıştır. Antlaşma yaptığında, hiçbir zaman antlaşmayı ihlâl etmemiştir. Bu, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) en önemli prensiplerinden biri olmuştur ve her zaman sözlerine ve antlaşmalarına riayet ederek, takipçilerine de böyle davranmalarını tavsiye etmiştir.

Düşmanın kadınlarına tecavüz etmemek

İslâm’a göre, yabancı bir kadına tecavüz etmek, cezayı gerektiren bir suçtur. Ebân b. Osman’ın rivayetine göre Peygamber Efendimiz’in, ordu komutanlarına verdiği emirler içinde bu yasakla ilgili olarak şu sakındırıcı ifadeler yer almaktadır:”Askerlerinizin bozgunculuk (fesat) yapmasına engel olun! Çünkü fesat çıkaran her ordunun kalbine Allah bir korku salar. Askerlerinizi hıyanetten sakındırın! Çünkü hıyanette, çalıp çırpmada bulunan her ordunun başına Allah bir başka belayı gönderir. Yine askerinizi zinadan alıkoyun! Çünkü Allah, zina yapan her askere ölüm ve salgın musallat eder.”13Savaş sırasında Müslümanların kadınlarına tecavüz edilmişse, bu, Müslüman askerlere düşman kadınlarına tecavüz etme hakkını vermez.14 Bu dahi, İslâmiyet’in milâdî 7. asırdan beri kadınlara tecavüzü “bir savaş suçu” kabul ettiğini göstermektedir. Oysa bu fiil, modern dünyada “savaş suçu” olarak ancak 2001 yılında kabul edilmiştir. 1994’te Sırp askerleri yaklaşık 50 bin Müslüman kadına ve genç kıza tecavüz ettikten yedi sene sonra Lahey’de kurulan mahkeme, sadece üç Sırp askerini suçlu bulmuş ve onları hapse mahkûm etmiştir. Bu mahkemenin verdiği karardan sonra uluslararası camia, savaş sırasında kadınlara tecavüzü “savaş suçu” saymıştır.

Düşman rehineleri öldürmemek

Müslümanlarla düşmanları arasındaki bir antlaşmada: “Eğer düşmanlar antlaşmaya ihanet ederek Müslüman rehineleri öldürürlerse, onların rehinelerini öldürmek de bize helâl olur diye antlaşma metninde şart koşulsa ve düşmanlar antlaşmaya ihanet ederek Müslüman rehineleri öldürseler, yine de Müslümanların düşman rehinelerini öldürmeleri caiz olmaz. Bu hususta Müslümanlar icmâ etmiştir.”15Hattâ karşı taraf, Müslüman rehineleri öldürse bile, bu yasak, İslâm’daki suç ve ceza anlayışının ferdî olmasından dolayı devam eder.

Elçileri öldürmemek

Elçiler, bulundukları yabancı ülkede öldürülmez, hattâ ne şekilde olursa olsun tutuklanamaz ve alıkonamaz. Elçiyi kabul eden devlet, bu kişilerin kişiliklerine, hürriyetlerine ve vakarlarına karşı yönelen herhangi bir saldırıyı önlemek için bütün önlemleri almakla yükümlüdür. Kişi dokunulmazlığı, sadece elçilerin şahsını değil, beraberinde bulunan aile üyeleri ile diğer görevlileri de kapsamaktadır.16 Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde irtidat eden Müseylemetü’l-Kezzab’ın Medine’ye gönderdiği temsilcilere Allah Resûlü’nün şu hitabı konumuzu aydınlatabilecek niteliktedir: “Eğer elçilerin öldürülmesi caiz olsaydı, sizi öldürürdüm.”17 Bu hâdise, Resûl-i Ekrem’in kendisine gelen yabancı devlet elçilerinin diplomatik dokunulmazlığı konusuna ne kadar saygı gösterdiğinin açık bir ispatıdır.

İşkence yapmamak

Allah Resûlü savaş ortamında dahi, her hâl ve şartta düşmanı bedenen ezmeyi ve öldürmeyi esas gaye edinmemiştir. Ayrıca insanlar düşman da olsa merhamet duygularını kabartacak ve acınacak duruma düştüklerinde onlara acımak gerektiğini ifade etmiş ve düşmana işkence yapılmasına izin vermemiştir. Süheyl b. Amr Mekke müşriklerinin ileri gelenlerindendi. Bu insan, hicretten önce Peygamberimiz’e hakaret eden ve baskı uygulayanlardandı. Bedir Savaşı’nda esir edildi. Bir ara kaçmaya teşebbüs etti. Yakalanıp getirildi. Süheyl iyi bir hatipti. Sözleriyle insanları etkilemeyi başarırdı. Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Elçisi! Bana izin ver, şunun ön dişlerinden ikisini sökeyim de, bir daha senin aleyhine konuşma yapamasın.” dedi. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Hayır, ben ona işkence yapamam. Hem, ben ona işkence edersem Allah da beni cezalandırır. Ayrıca umulur ki o, bir gün iyi bir davranışta bulunur.” buyurdu.18 Gerçekten Peygamberimiz’in vefatından sonra Süheyl b. Amr Mekke’de irtidat (İslâm’ı terk etme) olayları baş gösterince, “Ey Mekkeliler! Siz Allah’ın dinine en son girenlerden oldunuz. Bari en önce çıkanlardan olmayın.” diyerek Mekkelilerin irtidat olaylarına katılmalarını önlemiştir.19

Çevreye zarar vermemek

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşta arazinin ve mamur yerlerin harap edilmesini yasaklamıştır. Vefatından az önce, ordu komutanı Üsâme b. Zeyd’e şu tavsiyelerde bulunmuştur: “İnkârcı saldırganlarla çarpışın. Ahde vefasızlık etmeyin. Meyve veren ağaçları kesmeyin, sürüleri tahrip etmeyin.”20″O kâfirleri kızdırmak için herhangi bir hurma ağacı kesmiş iseniz veya kökleri üzerinde bırakmışsanız bu, hep Allah’ın izniyle ve o yoldan çıkmışları cezalandırmak için olmuştur.” (Haşr Sûresi, 5) âyetinde bahsedilen bazı ağaçların kesilmesi hâdisesi, Beni Nadîr’in kalesine karşı askerî operasyonların gereği idi. Bu gibi özel durumlar dışında, Hz. Peygamber’in ağaçların ve ürünlerin tahrip edilmesini kesinlikle yasakladığı, bilinen bir hükümdür ki hemen bütün müfessirler buna işaret ederler.

Savaş esirlerine iyi muamele

Müslümanlar, bir devletler hukuku sorunu olarak ilk defa Bedir Savaşı’nda esir gerçeğiyle karşılaştığı için bu savaşın ertesinde nazil olan şu âyetler, esirlerle ilgili ilk düzenlemeyi yapmıştır:”Bir Peygamberin, dünyada zafer kazanıp küfrü zelil kılmadıkça, esirler edinip onları fidye karşılığında serbest bırakması uygun düşmez. Siz dünya metâını istiyorsunuz. Allah ise âhireti kazanmanızı istiyor. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir). Eğer (içtihad neticesi verilen hükümlerden ötürü azap etmeyeceğine veya ganimetleri helâl kılacağına dair) Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazdığı daha önceki bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu. (Ama bundan böyle fidyeyi ve ganimeti size mubah kıldım) artık aldığınız ganimetleri helâl ve hoş olarak yiyin. Allah’a karşı gelmekten sakının! Gerçekten Allah gafurdur, rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” (Enfâl, 8/67-69)Konuyla ilgili son düzenleme de Muhammed Sûresi’ndeki şu âyet-i kerimeyle yapılmıştır:”…Nihayet onları iyice mağlup edince, bağı sıkı tutun, onları esir alın. Savaş bitince onları ister bir lütuf olarak karşılıksız salıverir, ister fidye alarak bırakırsınız. Durum şu ki: Allah dileseydi, onlardan intikamlarınızı alır, onları cezalandırırdı. Fakat O, sizi birbirinizle denemek için savaşı emrediyor.” (Muhammed, 47/4)Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), esirlere çok iyi davranmıştır. İslâm’dan önce, Arap Yarımadası’nda harp esirlerine ait hususî ve muayyen bir muamele tarzı yoktu. Bazen öldürülürler, bazen köle hâline getirilirler (özellikle kadın ve çocuklar), bazen kurtuluş fidyesi alınarak ve bazen hiçbir karşılık alınmadan serbest bırakılırlar ve nihayet bazen de karşı tarafın elinde bulunan esirlerle karşılıklı değiştirilirlerdi.”21Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaş esirleri üzerinde çok hassasiyet göstermiş ve özellikle Bedir esirleri konusunda çok merhametli davranmıştır. Savaş esirlerinin öldürülmelerini kesinlikle yasaklamış, onları güvenli bir şekilde koruyabilmek için, kendi askerleri arasında taksim etmiş ve askerlerine onlara güzellikle muamele etmelerini, merhametli ve müşfik davranmalarını ashabına sık sık tavsiye etmiştir. Bu tavsiyeyi bir emir dikkatiyle uygulayan ashab efendilerimiz, ekmeklerini esirlere vermiş, kendileri hurma ile yetinmişlerdir. Elbisesi olmayan esirlere de elbise temin edilmiştir.22 Zaten “Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler.” (İnsan, 76/8) âyeti, kâfir olmasına rağmen esire yemek yedirmenin faziletinden bahseder. Ayrıca esirlere açlık-susuzluk da dâhil olmak üzere hiçbir işkence türü uygulanamaz.Allah Resulü, Bedir’de esir alınan 70 kişiye bir cemîlede bulunmuş, onların kırılan gururlarını, rencide edilen onurlarını tamir etmek istemişti. Meselâ, bütün esirler, zincirler içinde Allah Resulü’nün huzuruna getirildiğinde o güne kadar Müslümanlara kötülük yapmış bu insanların hepsi kılıçtan geçirilebilirdi. Oysaki Efendimiz, o derin şefkatiyle bunları affetmiş ve “Bunları bağışlayalım” demiştir. Vâkıa Cenâb-ı Hak, esirlerin bağışlanmasındansa, bedelle bırakılmalarını tavsiye edecekti; ama Resulullah’ın tavrı böyle incelerden inceydi. O gün bir kısım esirler de okuma-yazma bilmeyen on Medineliye okuma-yazma öğretip salıverileceklerdi. Evet, bu bir cemîleydi. Bir kere, ölüm bekleyen bu insanlara fidye teklifi, onları seve seve fidye vermeye sevketmişti. Zaten verdikleri; bir zaman Müslümanların Mekke’de kalan mallarından alıp-çaldıkları şeylerin karşılığıydı.23Esirlerin, toplama kamplarında değil, toplum içinde ve bir Müslüman evinde karnı doyurulmuş, giydirilmiş hattâ vasiyetleri bile yerine getirilmiştir. İslâm Hukuku’nun yüzyıllar önce getirdiği bu insanî hükümler, İslâm dünyası ve medeniyet alanı dışında ancak 18. yüzyılda terennüm edilmeye başlanmış ve ancak 1949 Cenevre Konferansı ile nihâî şeklini almıştır. Onların da ne kadar uygulandığı tartışılır.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) esirlere yaptığı muameleyi şu şekilde maddeleştirilebiliriz:

1. Fidye karşılığı serbest bırakma: Bu durum Bedir’de olmuştur. Bunlardan zengin olanlar fidye karşılığında serbest bırakıldılar. Yoksul olanlar da karşılıksız serbest bırakıldı. Diğer bir kısmı da Müslüman çocuklara okuma-yazma öğretmek şartıyla serbest bırakıldılar.242. Karşılıklı mübâdele: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), müşriklerden aldığı esirleri bazen de, müşriklerin elinde bulunan esirleri hürriyete kavuşturma karşılığında serbest bırakırdı. Yani karşılıklı esir mübâdelesi yapardı.3. Karşılıksız serbest bırakma: Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde esirlere yapılan muamelenin en güzeli ve en fazla uygulananı da budur. Bedir esirlerinden bir kısmı karşılıksız serbest bırakılmışlardır. Müreysî, Mekke fethi ve Huneyn savaşlarında böyle yapılmıştır. Serbest bırakılan esirlerin hemen hepsi de neticede Müslüman olmuşlardır.4. Esirlerin Öldürülmesi: Asr-ı Saâdet’te savaşlarda esir alınanlar öldürülmemiştir. Öldürme sadece bir kere vukû bulmuştur, o da Bedir Savaşı sonrası olmuştur. Bedir’de alınan esirlerden Nadr b. Hâris ve Ukbe b. Ebî Muayt öldürülmüşlerdir. Bu iki esir, esir oldukları için değil, daha önce işlemiş oldukları suçlardan dolayı cezalandırılmışlardır.25Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşlarında gaye ve hedef, insanları öldürmek değil, yaşatmaktır. Öteden beri insanlık tarihinde cereyan eden savaşlarda ve bugünkü modern dünyanın savaşlarında gaye ve hedef, düşmanı bütün varlığı ile yok etmektir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu yanlış anlayışa dur demiş, savaşlarda gaye ve hedefin insanları öldürmek değil, yaşatmak olduğunu hem sözü ve hem de tatbikatı ile göstermiştir. Çünkü cihad, her zaman düşmana zarar verilerek yapılmayabilir. Bazen zor durumda kaldıkları zamanlarda düşmana insanî yardımda bulunmak da cihad kapsamına girer. Böyle bir davranış, düşmanlık duygularının azalmasına ve düşmanın gücünün kırılmasına da yarayabilir. Hicretten sonra Mekke üzerine çöken kuraklık ve kıtlık yıllarında Peygamberimiz Mekke’ye tahıl, hurma, hayvan yemi ve nakit ihtiyacı için altın göndererek yardımda bulunmuştur. Ümeyye b. Halef ve Safvan b. Ümeyye gibi Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri, bu yardımı kabul etmek istemedilerse de Ebû Süfyan Peygamberimiz hakkında: “Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın. Çünkü O, akrabalık hakkını gözetti.”26 diyerek şükran duygusunu ifade etmiştir.

Sonuç

Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaş stratejisinin esas hedefi; kendi dinini müdafaa etmek, onun doğruluğuna ikna olanların bu dini özgürce kabul edebilmeleri için engelleri ortadan kaldırmak ve hiçbir korku ve zorlama olmaksızın onun gereklerini yerine getirmek idi. Resulullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hedefi, düşmanlarıyla savaşmak ve onları öldürmek değil ancak onların, kendisine ve inançlarına göre yaşamak isteyen diğer insanlara yaptıkları zorbalıkların önüne geçmek idi.Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlar için gerçek bir velînimet idi. Onların ızdırap ve meşakkatlerini azaltmak için gönderildi, savaşmak için gelmedi, fakat savaşa zorlandı. Bu konudaki tutumunu kendine tâbi olanlara öğüt verirken şu kelimelerle kesin bir şekilde ifade etmiştir. “Ey Müslümanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz; Allah’tan afiyet dileyiniz. Fakat düşmanla karşılaşınca da sabrediniz…”27 Bu hadîs kesinlikte ortaya koymaktadır ki, İslâm’da barış esastır; savaş istisnadır (hastalık gibi) ve düşmanlarının hareketleriyle zorunlu hâle gelir. Onun için savaşmak, hemen hiçbir devrede Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için gaye olmamıştır. Savaş O’nun en son başvurduğu çaredir. Zîrâ karşı cepheye daima alternatifli gidilmiş ve harp en son olarak zikredilmiştir.Bir ordu komutanı olarak Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) katıldığı savaşlarda sivil halkın canına ve malına dokunulmamıştır. Esirler en iyi muameleyi görmüşlerdir. Yaralı ve hasta olanlara gereken ilgi gösterilmiş ve düşman ölüleri defnedilmiştir. Ölülerin uzuvları kesilmemiş, müsle yapılmamıştır. Savaş öncesi ve sonrası yağma ve talana tenezzül edilmemiştir. O’nun katıldığı savaşlarda şahsî çıkar, ırk asabiyeti, maddî menfaat, öç alma duygusu, sömürü vb. gibi câhilî duygular kesinlikle yoktur.Savaşa ait pratik uygulamaları ile Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından ortaya konan önemli bir prensip; düşmana merhametli ve insanî muameledir. Zîrâ O (sallallâhu aleyhi ve sellem), savaşın kötülük ve dehşetini azaltmak ve onu daha insancıl kılmak için bütün gayretini göstermiştir. Savaş gerçeğine medenî ve insanî kavramları kazandırması Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlık medeniyetine yaptığı en büyük katkılardan biridir. O, eski ulusların kaba, barbar âdet ve alışkanlarını temizlemiş ve bunların yerine âdil, iyiliğe yönlendirici ve insancıl, evrensel kuralları yerleştirmiştir. Gerçekten O (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşa, modern ve uluslararası yaklaşım için gerekli temelleri ortaya koymuştur.

* Sakarya Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi dayduz@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1 Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut 1985, 1/300; Ebû Davud, İstanbul ts., Cihad 90, 121. 2 Taberî, Câmiu’l-Beyân, Kâhire ts., Hicr suresi 86. âyetin tefsiri. 3 Mustafa Ağırman, Yeni Ümit Dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 2007, Sayı : 77. 4 Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, (trcm. Salih Tuğ), Yağmur yay., İstanbul 1991., s.21. 5 Buhari, Cihad, 148, İstanbul ts.; Müslim, Cihad, 24-25, İstanbul 1955; Ebû Davud, Cihad 90. 6 Ebu Dâvud, Cihad, 90. 7 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/ 300. 8 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/ 413; Ayrıca Bkz, İbn Mace, Beyrut 1975, Cihad, 30. 9 Buhârî, Megâzî 15, 16; Müslim, Cihad 119. 10 Heysemî, Mecmau’z- Zevâid, Beyrut ts., 6/120. 11 Müslümanların diğer insanlarla olan ahitlerini ve anlaşmalarını yerine getirmeleri hususunda Kur’ân’da başka âyetler de vardır. Meselâ bkz: Âl-i İmran, 3/76-77, Mâide, 5/1, Tövbe, 9/4. 12 Buhârî, Şurût 15; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/330; İbn Hişâm, es-Sîre, I-II, Beyrut ts., 2/318. 13 Mâverdi, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, Beyrut ts., s.54. 14 Ebû Zehra, Prof. Muhammed, İslâm’da Savaş Kavramı, (çev. C. Karaağaçlı), İstanbul 1976, s.42. 15 İmam Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybanî, Şerhu Kitabi’s-Siyeri’l-Kebîr, (Serahsî’nin şerhi ile birlikte), Beyrut 1997, 5/44. 16 Ebû Yûsuf, Yakûb b.İbrahim el-Ensârî, Kitâbu’l-Harâc, Matbaatu Selefiyye ve Mektebetuha, Kahire, 1392, s. 204. 17 Ebû Davud, Süleyman b. Eş’as b. İshâk el-Ezdî, es-Sicistânî, es-Sünen, Thk. Muhammed Muhyiddin Abdulhamid, Dâru İhyai’s-Sünneti’n-Nebeviyye, Beyrut, ty. Cihad,165(3/84). 18 İbn Hişâm, es-Sîre, 1/649. 19 İbn Hişam, es-Sîre, 2/666. 20 Vakıdî, Megazî, Oxford 1966, 3/1117-1118. 21 Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, (trcm. Salih Tuğ), Yağmur yay., İstanbul 1991, s.75. 22 Taberî, Târîhu’t-Taberî, 2/460. 23 M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, İstanbul 1994, 2/54. 24 İbn Sa’d, Ebû Abdullah Muhammed b. Sa’d el-Menî’, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts., 2/22. 25 İbn Hişâm, 1/708-710. 26 Âsım Köksal, İslâm Tarihi, İstanbul, 1981, 14/304. 27 Buhârî, Cihâd 112; Müslim, Cihâd 20.

İslâm’da Savaş Hukuku

İnsanlık tarihinin her döneminde, devletlerarası meseleler öncelikle diplomatik yollarla aşılmaya çalışılmış, bu yolların tıkanmasıyla da savaşlar kaçınılmaz olmuştur. Ordularını en modern silâhlarla teçhiz edip savaş meydanlarında karşı karşıya gelmekten çekinmeyen toplumlar, zafer elde etmek için her türlü yolu mubah görse de, bazı davranışlara tahammül gösterememiş, savaşmaktan da vazgeçemeyince, karşılıklı olarak bazı insanî ve hukukî kurallar koymak zorunluluğu hissetmiştir.

Günümüzde insanlık için daha korkunç bir hâl alan savaşların bugünkü hukukî kaidelerle, milletlerarası çeşitli kuruluşlarca önlenmek veya böyle bir görüntü verilmek istenmesine rağmen, dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak çatışmalar devam etmektedir. Bu açıdan bakıldığında İslâm hukuku hem savaşların önlenmesinde, hem de savaş esnasında uygulanacak kaidelerin belirlenmesinde hikmet dolu bir birikime sahiptir.

İslâm’da asıl hedef barıştır

İslâm hukukunun temel hedeflerinden biri de yeryüzünde barışı hâkim kılmaktır. İslâm hukuku, savaşın ferdî ve içtimaî hayat akışı içinde mecbur kalındığında başvurulacak bir yol olduğunu, ancak bunun belli esaslar dâhilinde yapılması gerektiğini kabul etmektedir. Savaş bir gâye değildir; sadece bir vasıta, ama mecburî durumlarda başvurulacak bir vasıtadır. Bu mânâda, İslâm savaş hukukunda savaşın müdafaa hususiyeti ağır basmaktadır. Buradaki müdafaa sadece varlığını koruma gâyesi taşımaktadır. Aşırı gidilmesi yasaklanmıştır. Allah (celle celâluhu) Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle buyurmaktadır: “Size karşı harp açanlara, siz de Allah yolunda harp açın. Sakın aşırı gitmeyin; çünkü Allah aşırıları sevmez.” (Bakara–190)

İslâm’da diplomatik yollar tükenmişse, savaş kaçınılmaz bir yoldur; fakat ulaşılmak istenen bir hedef değildir. Esas olan, Allah’ın (celle celâluhu) rızasıdır. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), on senelik Medine döneminde yirmiden fazla savaşa katılmıştır. Senede ortalama iki defa harbe çıkmıştır. Vefatında ise Arap Yarımadası bütünüyle Müslüman olmuştu. Bu harplerde düşman tarafında ölenlerin sayısı yaklaşık 250, Müslümanlardan şehit olanların sayısı ise 150 civarındaydı. Bu O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), insanları imha için savaşmadığını göstermektedir.

Güç kullanma yetkisi devlete aittir

İslâm tarihindeki uygulamalara bakıldığında, savaş kararını ancak devlet alabilir. Her isteyen insan veya grubun devleti bir kenara iterek, hukukun dışında rastgele savaş ilân etmesi ve güç kullanması söz konusu olamaz. Ebû Yusuf, savaşı yapacak ordunun bile savaş kararı alamayacağını söyler. Bu görüş, Maverdî tarafından da teyid edilir; hattâ Serahsi’nin Şeybanî Şerhi’nde “bir İslâm ülkesine karşı hasmâne harekata geçen bir ülkeye karşı İslâm hükümetinden müsaade almadan, harp ilân edilemeyeceği” ifade edilir. Günümüzde İslâm’ı temsil ettiklerini iddia eden bazı kuruluşların kendi içlerindeki organizasyonlarla ülke içinde veya diğer ülkelere karşı başvurdukları şiddet veya gücün kabul edilemez bir husus olduğu açıktır.

  İslâm’da savaş hukuku kaideleri ve bunların uygulanışı

Bir Müslüman savaşmak mecburiyetinde kaldığında, diğer insanların insanlık şeref ve haysiyetini rencide edemez. Çünkü savaş durumlarında bile, dinin çizdiği sınırların korunması gerektiği vurgulanmıştır. Modern dünyada meydana gelen savaşlarda büyük bir problem hâlini alan “sivillerin ve çevrenin korunması” hususu, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde en güzel şekilde tatbik edilmiştir.

Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) savaşlarında, kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar, kendini ibadet-i taata vermiş din adamları, işçi ve hizmetçiler savaşa iştirak etmedikleri müddetçe canları koruma altına alınmıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir askerî birliği veya orduyu sefere uğurlarken onlara “Allah’ın adı ile yola çıkın. Allah’ın dini için Allah adına savaşın. İhtiyarları öldürmeyin!” buyururlardı. Bununla birlikte Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), sözünün devamında, “Manastır ehlini öldürmeyin.” buyurarak Müslümanlara karşı gelmedikleri müddetçe din adamlarının da öldürülmelerini yasaklamıştır. İşçi ve hizmetçilere gelince; onlar savaş niyetinde olmayan mustaz’af zümreler olarak tavsif edildiklerinden, düşmanla beraber olmaları onların öldürülmelerine sebep teşkil etmeyeceği yine Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından dile getirilmiştir.

Savaşta sivil halkın öldürülmesini yasaklayan Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), öldürülen insanlara karşı cahiliye döneminden kalma “müsle yapma” âdetini de ortadan kaldırmıştır. Müşriklerin savaş esnasında intikam duygularıyla öldürdükleri kimselerin kulak, burun ve tenasül uzuvlarını kesmek, karınlarını yarmak gibi âdetleri vardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Uhud Savaşı’nda amcası Hz. Hamza’nın (ra) cesedini parçalanmış olarak gördüğünde derin bir üzüntü duymuş ve: “Eğer Allah bana zafer nasip ederse, Hamza’ya yapılanın karşılığında otuz müşrike aynı muameleyi yapacağım.” demişti. Bunun üzerine: “Ceza verecek olursanız size yapılanın misliyle cezalandırın. Ama eğer sabrederseniz bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/12) mealindeki âyet nazil olunca, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yemininden vazgeçti ve kefâret ödedi.

Çevreye zarar vermeme

Mâbetlere ilişmek, ağaçları yakmak, hayvanlara dokunmak, araziyi, mâmur yerleri, yeraltı ve yerüstü servetlerini heder etmek de harp yasaklarındandır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), vefatından kısa bir süre önce, ordu komutanı Usame b. Zeyd’e (ra) şu tavsiyelerde bulunmuştur: “İnkârcı saldırganlarla çarpışın. Ahde vefasızlık etmeyin. Meyve veren ağaçları kesmeyin. Sürüleri tahrip etmeyin.” Bazı muhasaralar sırasında -Beni Nadr kabilesine yapılan askerî operasyon gibi- gerektiği kadar ağaç kesimi; “O kâfirleri kızdırmak için herhangi bir hurma ağacı kesmişseniz veya kökleri üzerinde bırakmışsanız, bu, hep Allah’ın izniyle ve o yoldan çıkmışları cezalandırmak için olmuştur.” (Haşr Sûresi–5) mealindeki âyette ifade edildiği üzere istisnadır. İstisnaî durumlar hâricinde, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), ağaçların ve ürünlerin tahrip edilmesini kesinlikle yasaklamıştır.

Esirlere muamele

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), esir ve rehinelere merhamet edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Esirlerle alâkalı hukukî mânâda ilk düzenlemeler, Bedir Savaşı sonrası yapılmıştır. Savaştan kısa bir zaman sonra nâzil olan “…. Nihayet onları iyice mağlup edince, bağı sıkı tutun, onları esir alın. Savaş bittiğinde ister lütuf olarak karşılıksız salıverir, ister fidye alarak bırakırsınız. Durum şu ki: Allah dileseydi, onlardan intikamlarınızı alır, onları cezalandırırdı. Fakat O, sizi birbirinizle denemek için savaşı emrediyor.” (Muhammed, 47/4) mealindeki âyet, bir savaş hukuku problemi kabul edilebilecek bu durumun çözümünü kolaylaştırmıştır.

 

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), Bedir Savaşı esirlerine son derece merhametli davranmıştır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), esirler zincirli şekilde huzuruna getirildiğinde, “Bunları bağışlayalım.” diyerek engin şefkatiyle hepsini affetmiştir. Öldürülmelerini yasaklamış, daha iyi korunmaları için onları askerleri arasında taksim etmiş, onlara müşfik olunmasını istemiştir. Bu, emir telâkki edilmiş, Sahabe Efendilerimiz (ra); “Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah rızası için fakire, yetime ve esire ikram ederler.” (İnsan, 76/8) mealindeki âyeti referans alarak, ekmeklerini esirlere verip, kendileri hurmayla yetinmişlerdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ayrıca bir cemile yaparak, fidye verip serbest kalabilecek durumdaki bu esirleri, on Medineliye okuma-yazma öğretme şartıyla serbest bırakmıştır. Sonraki dönemlerde esirler, toplama kamplarında değil, sosyal hayatın içinde, meselâ bir Müslüman’ın evinde karnı doyurularak, giyim ihtiyaçları karşılanarak ağırlanmış; hattâ vasiyetleri bile yerine getirilmiştir.

Emniyet, selâmet, huzur mânâlarını ihtiva eden İslâm, öncelikle sulhu savunmuş, savaş kaçınılmaz olduğunda ise, nasıl davranılacağını, nelerin yasak olduğunu detaylı bir şekilde düzenlemiştir. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) uygulamalarıyla şekillenen bu düzenlemeler, milletlerarası savaş büyük bir katkı sağlamıştır.

Habip Balcı, Sızıntı Dergisi Sayı 431

h.balci@sizinti.com.tr

Kaynaklar  – İsmail Kıllıoğlu, “Savaş ve Hukuk”, İlim ve Sanat, Temmuz-Ağustos 1986, Sayı 8, cilt 2, s. 32.   – Davut Aydüz, “İslâm’da Savaş Hukuku Prensipleri”, Yeni Ümit, Temmuz-Ağustos-Eylül 2012.   – M. Fethullah GÜLEN, Sonsuz Nur, İstanbul 1994.

Çalıntı olduğu bilinen mal satın alınabilir mi?

Yapılan bir alışverişin sahih ve caiz olabilmesi için, alışverişe konu olan malın meşru ve helâl olması gerekir. Buna göre domuz eti, şarap veya murdar hayvan alım-satımı caiz olmadığı gibi, bir kişinin çaldığı veya gasp ettiği bir malı satması ve bir başkasının da bunu satın alması da aynı şekilde caiz değildir. Çünkü başka birisinden çalınmış veya gasp edilmiş bir mal, çalan veya gasp eden kişi hakkında haram olacaktır. Söz konusu malın bizatihi kendisinin helâl olmasının da bir önemi yoktur.

Öte yandan hırsızlık veya gasp gayrimeşru birer kazanç yolu olduğu için, çalınan veya gasp edilen bir malın mülkiyeti bir başkasına intikal etmez. Farklı bir ifadeyle, hırsızlık yapan bir kimse her ne kadar çaldığı malın zilyedi olsa da onun gerçek maliki değildir. Dolayısıyla bir insanın mülkiyeti altına almadığı bir malı bir başkasına satması da sahih değildir. Malın gerçek sahibinin ise ne malının çalınmasına ne de bu malın bir başkasına satılmasına rızası olmayacaktır. Hâlbuki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mü’minin malının ancak gönül hoşnutluğu ile alınabileceğini beyan buyurmuştur.[1]

Buna göre satın alacağı bir malın, hırsızlık, gasp veya haksız kazanç yoluyla elde edildiğini bilen bir kişinin, bu malı satın alması caiz değildir. Nitekim konuyla ilgili olarak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

  مَنِ اشْتَرَى سَرِقَةً وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهَا سَرِقَةٌ فَقَدْ شُرِكَ فِي عَارِهَا وَإِثْمِهَا

Çalıntı bir malı, çalıntı olduğunu bilerek satın alan kimse, onun günah ve ayıbına ortak olmuş olur.”[2]

Ayrıca çalıntı bir malı satın almak, “Düşmanlık ve günahta yardımlaşmayın.”[3] âyetinin mazmununa da zıttır. Zira böyle bir malı satın alan kişi, batıl yollarla insanların mallarını alan hırsız veya zâlim insanları desteklemiş ve cesaretlendirmiş olacaktır ki bunun da düşmanlıkta yardımlaşma sayılacağında şüphe yoktur.

Bununla birlikte yukarıdaki hadis-i şerifte geçen, “bilerek” kaydı önemlidir. Çünkü bir insanın bilmeden böyle bir mal satın almasının bir vebali olmayacaktır. Fakat fıkhın birçok meselesinde olduğu gibi burada da kesin olarak bilmenin yanında zann-ı galibe de itibar edileceğini ifade etmek gerekir.

Konuyla ilgili Fetava-i Hindiyye’de şu hükme yer verilmiştir: “Çarşıda satılan malların durumunu soruşturan bir kişi, bunların çoğunluğunu haram malların oluşturduğunu, çarşı esnafı arasında faizli muamelelerin ve fasit akitlerin cereyan ettiğini öğrenirse, böyle bir kişinin yapacağı alış-veriş hakkında üç ihtimal vardır. İlk olarak eğer bu kişi zann-ı galibiyle satın alacağı malın bir başkasından zulüm yoluyla alındığını ve çarşıda satıldığını bilirse, söz konusu mal elden ele dolaşmakta olsa bile onun bu malı almaması gerekir. İkinci olarak bu kişi satın alacağı malın bizatihi haram olduğunu bilir fakat onun helâl olan başka bir mal ile karıştığını ve ayrılmasının da mümkün olmadığını anlarsa, aynı şekilde onun bu malı satın almaması gerekir. Eğer satın alırsa kerahatle birlikte bu mal onun mülkiyetine dâhil olur. Üçüncü olarak eğer bu kişi söz konusu malın gasp edilmemiş olduğunu ve faiz ile de alınmadığını bilirse, onu alması caiz olur.” Söz konusu ihtimallerden sonra bütün bu hükümlerin fetva gereği verildiği söylenmiş ve evlâ olan davranışın ise şüpheli şeylerden sakınmak olduğu ifade edilmiştir.[4]

Söz konusu hükümler günümüzde satın alınması düşünülen bir mal ile ilgili karar vermede de yönlendirici olacaktır. Buna göre bir malın çalıntı olup olmadığı kesin olarak biliniyorsa, bu bilgiye göre hareket edilmesi gerekir. Bilinmediği durumlarda ise zann-ı galibe bakılmalıdır. Meselâ sattığı malın kesin olarak çalıntı olduğu bilinmese bile, hırsızlığı veya zalimliğiyle meşhur bir insanın mallarını satın almak caiz olmayacaktır. Çünkü zann-ı galiple böyle bir kişinin elinde bulunan malların gayrimeşru yollarla elde edildiğine hükmedilir. Aynı şekilde sokak aralarında dolaşarak veya yollara tezgâh kurarak piyasa fiyatının çok altında mal satan kimselerin sattıkları bu mallara en azından şüpheyle yaklaşılması ve bunlardan uzak durulması ihtiyata daha muvafıktır.

Çalınan veya gasp edilen bir mal emanet hükmündedir. Bu malın uygun bir şekilde muhafaza edilmesi ve sahibine geri verilmesi gerekir. Dolayısıyla malın asıl sahibinin ispat ettiği takdirde malını hırsızdan veya gaspçıdan geri alma hakkı bulunduğu gibi, onların sattığı kimselerden de geri alma hakkı vardır. Çalıntı bir malı satın alan kimsenin elindeki malın ücretini ödediğini ileri sürerek buna itiraz etme hakkı da yoktur. O, elindeki malı asıl sahibine iade eder ve uğradığı zararı karşılaması adına da hırsıza başvurur ve parasını ondan ister.

[1] Dârakutnî, Sünen, 3/424 (2885); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 34/299 (20695).

[2] Hâkim, el-Müstedrek, 2/41 (2253); Beyhakî, es-Sünenü`l-kübrâ, 5/547 (10826); İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 4/453 (22060).

[3] Mâide sûresi, 5/2.

[4] Heyet, el-Fetâva’l-Hindiyye, 5/364.

Yılbaşını Kutlamak

Yılbaşı, miladî takvimin başlangıcıdır. Miladî takvim ise, Avrupalılar tarafından ortaya çıkarılmış olup 60-70 yıldır kabul ettiğimiz, siyasî, hukukî, ticarî ve günlük işlerimizde kullandığımız bir takvimdir ve dünyaca kabul görmüştür. Ancak, bu tarihin Hazreti İsa ile irtibatlandırılması ve çeşitli şekillerde kutlanması üzerinde durmak gerekir.

Kısa Bir Tarihçe

Milat, kelime olarak “doğum zamanı” demektir. “Milattan önce”, “milattan sonra” gibi ifadelerdeki milattan maksat Hazreti İsa’nın doğumudur. Ancak, bu tarihin Hazreti İsa’nın doğumuyla alakası tarihen sabit değildir. Böyle olduğu halde Avrupalılar tarafından Hazreti İsa’dan çok sonra ortaya çıkarılmış ve O’nun adına kutlanmaya başlamıştır. Kutlama zamanlarındaki ihtilaf da bunu göstermektedir. Zira Katolikler yılbaşını 25 Aralık’ta karşılarken, Ortodokslar 6 Ocak’ta kutlarlar.

Yılbaşı ile beraber ifade edilip kutlanan Noel, esasen Antalya’da veya Afrika’da yaşamış bir “aziz” ile çocuklara hediyeler dağıtan bir “kelt tanrısı”nın kimliğinden harmanlanmış efsanevî bir kimliktir. Asıl adı, Aziz Nikola’dır. Milletlere göre ismi değişiklik arz etmektedir. Hıristiyanlar tarafından efsaneleştirilmiş olan bu azizin ismi, 17. asırda ilk defa Almanya’daki kutlamalarda anılmış ve kutsal bir zat olarak Hıristiyanlık âleminde yayılmıştır.  Aziz Noel, Hıristiyanlarca, dinini yaşayan, samimi, ruhanî bir kimliğe sahipken, 1931 yılında Coca Cola’nın bir reklam figürü olarak kullanmasından sonra bu kimlik tamamen değişerek ekonomik ve kültürel bir boyut kazanmış ve bugün olduğu gibi kışın kızakla kayarak çocuklara hediyeler dağıtan, evlere konuk olan adeta sihirli bir şahıs haline gelmiştir. Hâl-i hazırda Kuzey Kutbunda oturan, yıl boyunca orada cinleri ve perileriyle hediyeler hazırlayan ve sadece yılbaşı gecesi şehre gelerek hediyeler dağıtan bir kişi olarak kabul edilmektedir.

Hazreti İsa’nın 1 Ocak’ta doğumu, Aziz Nikola’nın 6 Ocak’ta ölümü (bu iki olay da kesin tespit edilebilmiş değildir) ve kış gün dönümünün birleştirilmiş hali gibi duran bu tarih, bugün dinî unsurlarla beraber bütün Hıristiyanlarca bir kutlama ve anma vesilesi olmaktadır.

Bu anlatılanlardan şu neticeye ulaşabiliriz: Aslen daha önce de Avrupa milletleri arasında var olan kış gündönümü kutlamaları, üzerine dinî kisve giydirilerek, Hazreti İsa ile bir ruhanî görünüme, Aziz Nikola vesilesiyle de ayrı bir esrarengiz yapıya büründürülmüş ve bugün tamamen bir ticaret ve eğlence unsuru haline getirilmiştir. Nitekim, cola reklamı olarak kullanılmasından sonra bugünkü halini kazanması, işin büyük bir sektör haline geldiğini göstermektedir.

İşin Bize Bakan Yönü

Bize gelince, Hıristiyanlar tarafından kutlanan ve sağlam temellere dayanmayan böyle bir meselede ve ayrıca Mecusi kültürüne ait olup baharın gelişinde kutlanan Nevruz, güz mevsiminde icra edilen Mihrican gibi bayramlarda, Müslümanca tavrımızı ortaya koymamız ve işin önce dine bakan yönünü düşünmemiz gerekir. Bir defa böyle bir hadiseye iştirak etmemiz dinen caiz değildir. Fıkıh kitaplarımızda ve bugünkü alimlerimizin değerlendirmelerinde; Hıristiyanların yılbaşı gibi kutlamalarına iştirak etmemizin ve bugünler için hediyeleşmemizin en yumuşak ifadesiyle hükmü “büyük günah”tır.[1] Kaldı ki, meselenin hükmünü, küfür ve şirke kadar götüren İman Rabbani gibi kalp ve ruh ufkunun büyüklerinden muteber alimlerimiz de vardır.[2] Dayandıkları deliller ise bazı ayet ve hadislerdir: Ayetlerden bir örnek: “Günah işlemek ve başkasına saldırmak hususunda birbirinizi desteklemeyin.”(Maide Suresi, 5/2) Yılbaşı kutlamalarının çeşitli günah ve saldırılara açık olduğu herkesçe malumdur. Sarhoş oluncaya kadar içip kavgaya sebebiyet verenlerin durumu, buna şahittir. Bir başka ayet: “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur.” (Hud Suresi, 11/113)İşlenen günahlara iştirak etmek, zulme meyletmek kavramı içerisinde değerlendirilebilir. Hadislerden örnek olarak şu veciz beyanları verebiliriz: “Kim bir kavme benzerse, o onlardandır.” (Ebu Davud, Libas, 4; Müsned, 2/50) “Bizden başkasına benzeyen bizden değildir.” (Tirmizî, İstizan, 7) Burada Peygamber Efendimiz’in, saçını tararken, Yahudilere benzememek için onların saç şekline göre değiştirdiğini de hatırlayıp geçelim.

Yabancılaşmaya Doğru

İşin bir diğer tarafı, bizim milli kültürümüzün korunmasıdır. Başka milletlere ait kutlama ve benzeri usuller, bizi önce şeklen ve dil olarak sonra da fikren yabancılaşmaya zorlar. Zira, kendimizden uzaklaşmamız, basit şeylerle başlar. Önce dil ile ifade edilir o yabancı unsurlar, sonra şeklimize, giyim kuşamımıza yansır, sonra da fikir suretine bürünür ve zamanla kültür haline gelir. Yılbaşı için alınan elbiseler, hediyeler, süslenen evler, dükkanlar, çam ağaçları, gönderilen tebrikler, mesajlar, kesilen hindiler, bu arada yapılan konuşmalar, söylenen sözler..vs. hepsi bizi adım adım yabancılaşmaya doğru sürükler. Belli bir zaman sonra bir bakarız ki, biz onlar olmuşuz, onlar da biz. Aramızda bir fark kalmamış. Halbuki bizim kendimize ait dini bayramlarımızın yanında milli bayramlarımız da vardır. Kutlanacaksa bu günler kutlanmalı, böylece dinî ve millî yapımız hem kendi hayatımızda hem de neslimizin ruhunda canlı tutulmalıdır. Mevcut kutladığımız bayramlarımızın dışında kutlanabilecek millî ve dinî bayramlara örnek olarak, Hicrî yılbaşını, Malazgirt zaferini, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu vs. verebiliriz.

İşin bir de ekonomik boyutu vardır. Bu kutlamalar yaklaşırken büyük bir alışveriş furyası başlar. İnsanlar çoğu zaman, daha sonra kullanamayacağımız, bir gecelik veya bir günlük eşya ve hediye alışverişinde bulunurlar. Kullanılabilir olsa bile bunlar, genellikle zaruri ihtiyacın dışındadır ve belki de etrafın zorlamasıyla alınır. Bu arada fuzuli harcamalardan sürekli kazananlar, bizim dünyamıza ait olmayan batı menşe’li firmalar ve şirketler olur. Kendi sınırlı imkânlarımızla geçinmeye çalıştığımız halde, yaptığımız harcamalarla bazılarına büyük boyutlarda kazanç ve ferah feza bir hayat sağlarız. Bunu da düşünmek icap eder. Ayrıca bu harcamalar, bizi başkalarına özenmeye sürükler ve işi, lüks hayata alışmış olan ve israfın içinde zevk sürenlerle boy ölçüşmeye kadar vardırır.

Netice olarak diyebiliriz ki, yılbaşına küçük bir söz ve muamele ile dahi iştirak etmek, en hafif ifadesiyle caiz değildir, günahtır.  İnsanı ciddî vebal altına sokar.

[1] Bkz. Beşer Faruk, Günlük Hayatımız, 123; Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı,  3/469-470.

[2] Mektubât-ı İmam Rabbanî, 453. mek;  İbni Abidin, (terc.)  17/310; Fetâvây-ı Hindiyye, (terc,) 2/276.

Osmanlı’da Hukukun Üstünlüğü

Osmanlı hakkındaki yanılgılardan birisi, padişahın, dönemin kralları gibi sınırsız yetkilere sahip zannedilmesidir. Böyle olunca, krallıkla idare edilen ülkelerdeki gibi, Osmanlı Devleti’nde de her işin padişahın iki dudağı arasında olduğu kanaati hâsıl olmaktadır. Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin idarî yapısı o dönemin monarşik krallıklarından çok farklıdır. Padişah ve kendisine bağlı yöneticiler hukuk kurallarına uygun şekilde hareket etmek mecburiyetindedirler.

Osmanlı devlet yapısını şekillendiren Fatih Sultan Mehmed, meşhur Teşkilât Kanunnâmesi’nde evletin iki temel unsuru olarak ehl-i örf ve ulema sınıfını saymaktadır. Ehl-i örfün, yani yönetici sınıfın başında sadrazam; ulema sınıfının başında ise şeyhülislâm yer almaktadır. Padişah devlet yönetiminde ehl-i örf ile ulema arasında denge kurmakta ve bunları birbirleriyle denetlemektedir.  

Ulema sınıfı her ne kadar askeriye denen devlet memurları grubunda yer alsa da, onlardan daha arklıdır. İlk olarak, ulemanın reisi olan şeyhülislâm Divân-ı Hümâyun üyesi değildir. Hâlbuki ehl-i örfün reisi olan sadrazam, Divân-ı Hümâyun’un hem üyesi hem de başkanıdır. Dolayısıyla padişah, sadrazam üzerinde doğrudan doğruya yetkilerini kullanırken, şeyhülislâm üzerinde o derece müessir değildir. Dinin temsilcisi olarak şeyhülislâm padişahı da denetleyici bir makamdır. Benzer şekilde, ulema sınıfı da ehl-i örf sınıfından bağımsız ve onları denetleyici bir statüde bulunmaktadır. Böyle olunca ulema sınıfı ve şeyhülislâm padişahtan kısmen bağımsız bir grubu teşkil etmektedir.

Padişahın sınırlı yetkileri

İslâm hukuku padişaha sınırlı bir yasama yetkisi vermiştir. Dolayısıyla padişahın mutlak yasama yetkisinden bahsedilemez. Çünkü İslâm hukukunda bu yetki Allah’a (celle celâluhu) ve ikinci derecede Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) aittir.

Padişah kendisine tanınan sınırlı yasama yetkisini üç şekilde kullanabilir. İlk olarak, İslâm hukukuna ait hükümleri kanun hâline getirebilir. Meselâ, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye böyle bir kanundur. İkinci olarak, İslâm hukukuna ait farklı görüşlerden birisini tercih edebilir. Üçüncü olarak, İslâm hukukunun düzenleme yapmadığı alanlarda, yine İslâm hukukunun genel prensiplerine uygun olarak kanun hazırlatır.

Padişahın yürütme ile alâkalı yetkileri de sınırlanmıştır. Yürütmenin başı olan padişah Fatih döneminden itibaren Divân-ı Hümâyun’a (bakanlar kurulu) bizzat başkanlık etmeyi bırakmıştır. Bu dönemden itibaren veziriazam, Divân-ı Hümâyun’a başkanlık etmiş ve alınan kararları telhis ve takrir yoluyla padişaha arz etmiştir.

Yargılama yetkisi esas itibariyle padişaha ait olmakla birlikte, uygulamada padişah yargı yetkisini vekil olarak görevlendirdiği kadılar aracılığıyla kullanmıştır.

Şeyhülislâmların denetleme vazifesi

İslâm tarihinde ilk defa Hz. Ömer (ra) döneminde başlayan eyaletlere, valilerden bağımsız, doğrudan merkeze bağlı kadılar tayin etme geleneği, Osmanlı Devleti’nde de uygulanmıştır. Günümüzdeki yargının yasama ve yürütmeyi denetleme görevi İslâm tarihinin ilk devirlerine kadar gitmektedir. Osmanlı Devleti aynı fonksiyonu başında şeyhülislâmın bulunduğu ulema sınıfı aracılığı ile gerçekleştirmiştir. Üstelik bu denetim Batılı sistemlerde olduğu gibi sadece hukuk çerçevesinde kalmamakta, daha şümullü olarak dinî alanda da yapılmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin bu idarî sistemi başta İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılı devletleri de etkilemiştir. İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri, yönetim sistemlerini yapılandırırken Osmanlı Devleti’nin hukukun üstünlüğüne dayalı idarî yapısını örnek almıştır. Söz gelimi İngiltere’de idarî yargı ve adlî yargı ayrımı bulunmamaktadır. Tıpkı Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi idarî davalara adlî yargı hâkimleri bakmaktadır.

Şeyhülislâmın yürütmeyi denetlerken azledilme endişesi yaşamaması gerekmektedir. Bu sebeple ilk dönemlerde şeyhülislâmlar ömür boyu görevde kalmışlar ve herhangi bir şekilde azil endişesi yaşamamışlardır. Bu dönemlerde padişahların şeyhülislâmları görevden alma yetkileri bulunmamaktadır. Osmanlı klâsik dönemine tekrar dönülmesi için bir risale kaleme alan Koçi Bey, padişahın şeyhülislâmı azil yetkisinin olmadığını söylemektedir:

“Bir âlim, şeyhülislâm olduktan sonra artık mazul olmazdı. Zîrâ fetva mansıbı aziz, şerefli ve güzide bir ilmî mansıptır. Onun hürmeti başkasına benzemez, azil kabul etmez ve âlim o makama layık olmaz. Öncelikle şeyhülislâm olan kimseler fazilet ve kemal sahibi olmalarının dışında padişah hazretlerine uygun bir lisanla nasihat ederek doğruyu söylemekten geri kalmazlardı. Ayrıca din ve devletin bozulmaması için çalışır ve insanların haksızlığa uğramaması için uğraşırlardı. Şeyhülislâmlığa böyle bir âlim getirildikten sona bir daha azledilmemelidir.”1

Yukarıdaki metinden de anlaşılacağı gibi Osmanlı’da ulemanın en seçkinleri şeyhülislâmlık makamına getirilmiş ve bu seçkin âlimler diğer yöneticiler bir tarafa, gerekirse padişahı da eleştirmişlerdir. Bunlardan Molla Fenari, Yıldırım Bayezid’in şahitliğini reddetmiş; Molla Gürani, Fatih’i ciddiyetle tenkit etmiş; Zenbilli Ali Efendi, 2. Bayezid’in görüşme talebini reddetmiş ve Yavuz Sultan Selim’in hukuka aykırı icraatlarına karşı durmuştur.2

Divan-ı Mezalim

İslâm devlet geleneğinde adalet mülkün yani devletin temeli kabul edilmekte, devletin bekâsı doğrudan doğruya vatandaşın hoşnutluğuna bağlanmaktaydı. Halkın şikâyetlerini dinlemek ve adaleti yerine getirmek hükümdarın başta gelen görevlerinden sayılırdı. Bu sebeple İslâm devletlerinde hükümdarın bizzat başkanlık ettiği ve halkın şikâyetlerini dinleyip hüküm verdiği Darü’l-adl, Divân-ı A’la veya Divân-ı Mezâlim denilen mahkemeler kurulmuştu.3

İlk Osmanlı hükümdarlarından Orhan Gazi ve 2. Murad sabahları saray kapısı önünde yüksek bir yere çıkarak halkın şikâyetlerini dinler ve hüküm verirlerdi. Osmanlı hükümdarları Divân-ı Hümâyun’da başkanlık vazifesinden çekildikten sonra da, Kasr-ı Adâlet veya Adâlet Köşkü denilen bir yerde, divana açılan pencere arkasından halkın şikâyetlerini dinlemeye devam etmişlerdi.4

Bir idarî yapıda adaletin varlığı, yöneticilerin halk ile aralarına engeller koymamaları ile anlaşılır. İhtiyaç sahipleri ve haksızlığa uğrayanlar her zaman durumlarını arz edecek bir makam bulabilmelidir. Bu husus üzerinde duran Kınalızâde Ali Çelebi, ülkede adaletin sağlanabilmesi için padişahın meydanda olması, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşılaması, haksızlığa uğrayanları koruyup kollaması ve mağduriyetlerini gidermesi gerektiğini söylemektedir. Padişah mümkünse her gün halkın meselelerini dinlemeli, mümkün değilse haftada veya ayda bir gününü mutlaka bu işe ayırmalıdır.5 Osmanlı padişahları Divan-ı Mezalim geleneğini sürdürmüşler, halkın kendilerine ulaşabilmesi için uygun şartları hazırlamışlardı.

Kazalarda yönetimin kadılara bırakılması

Osmanlı Devleti’nde uygulanan yönetim sisteminin orijinal taraflarından birisi de, kazalarda yönetimin kadılara bırakılmış olmasıdır. Kaza, kadının hukukî ve idarî yetkilerini kullandığı birim demektir. Kazalarda ehl-i örf denilen yönetici sınıftan kimseler olduğu hâlde, yönetimin kadılara bırakılması, hukukun üstünlüğünü, ilmin saygınlığını gösteren çarpıcı bir durumdur. Bu sisteme göre kazalarda bulunan bütün devlet görevlileri kadıya bağlı olarak görev yapmaktadır. Dolayısıyla idareciler kadıya bağlı olarak çalıştırılarak hukukun üstünlüğü sağlanmış olmaktadır.

Ayrıcalıklı sınıfların olmaması

Osmanlı Devleti’nde adalete ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir yapının olmasının bir sebebi de toplumda ve devlette ayrıcalıklı sınıfların olmamasıdır. Aynı dönemde Avrupa’da bulunan asiller, ruhbanlar ve burjuvalar gibi sınıflar Osmanlı toplumunda görülmez. Osmanlı toplumunda kanun egemenliğini sarsacak şekilde ayrıcalıklı sınıflara yer yoktur. Ehl-i örf (yönetici) sınıf, hiçbir zaman Avrupa’daki derebeyleri gibi toprağın ve köylülerin sahibi değildir, sadece devleti temsil eden yöneticilerdir. Ulema sınıfı da Avrupa’daki ruhbanlara benzemez. Ruhban sınıfının Avrupa’da halk üstünde kuvvetli yetkileri vardır. Ulema sınıfını oluşturan müderris, kadı, müftü ve imamların insanlar üzerinde ruhbanlar gibi yetkileri yoktur. Bunlar kendilerine verilen görevleri hukuk çerçevesinde yapan memurlardır.6

Kanun karşısında herkesin eşit olması

Osmanlı toplumu kanun karşısında herkesin eşit olduğu insanlardan oluşur; bir köylü ile padişah bu noktada eşittir. Mahkemeler sıradan insanı yargıladığı gibi padişahları da yargılama yetkisine sahiptir. Osmanlı tarihinde padişahların sıradan insanlar gibi mahkemede yargılandığı davalar bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in bir gayrimüslim mimar ile olan davası bunlardandır.

Fatih, Rum Mimar Sinanüddin Yusuf b. Abdul­lah’ı Fatih semtindeki Havariyyun Kilisesi’nin arazisi üzerinde bir cami inşasıyla görevlendirmişti. Bunun için mimara gerekli malzemelerin yanısıra iki büyük mermer sütun da teslim etmiş ve caminin Ayasofya’dan daha büyük olması gerektiğini söylemişti. Fatih, tamamlanan caminin Ayasofya’dan daha büyük yapılmamasından ve teslim ettiği iki mermer sütunun üçer arşın kısaltılmış olmasından dolayı mimara öfkelenmişti. Mimar Sinanüddin ise sütunları kısaltmasaydı, caminin kubbesinin çok yüksek olacağını ve depremlere dayanamayacağını söylemişti. Bu cevabı ikna edici bulmayan Fatih, Mimar Sinanüddin’in ellerini kestirmişti.

Bunun üzerine Mimar Sinanüddin, padişahı İstan­bul ve Eyüp kadılarına şikâyet etmiş; ancak onlar padişahı yargılamayı göze alamamışlardı. Daha sonra bu şikâyeti Üsküdar’da kadılık yapan Hızır Çelebi’ye ulaştırmıştı. Kadı Hızır Çelebi, mimarı dinledikten sonra padişahı mahkemeye davet etmişti. Çağrıya icabet eden Fatih, mahkemede başköşeye oturmak isteyince, Kadı Hızır Çelebi ihtarda bulunmuştu: “Oturma Beğüm! Hasmunla mürafaa-i ser olup ayak beraber dur.”

Hızır Çelebi, davacı ve davalıyı dinledikten sonra kısas olarak Fatih Sultan Mehmed’in de elinin kesilmesine karar vermişti. Padişah sükûnetle kararı dinlerken mimar hayretler içinde kalmıştı. İstanbul fatihi koskoca Sultan Mehmed’in eli kesilecekti. Bir süre sonra kendisine gelen mimar, kısas yerine diyet -yani tazminat- ödenmesine karar verilmesini talep etmişti. Bunun üzerine mahkeme Fatih tarafından mimara ömür boyu günlük 10 akçe diyet ödenmesine karar vermişti. Fatih ise, bu 10 akçeyi 20 akçeye çıkarmıştı.7

Atamalarda kanunlara uygun davranılması

Osmanlı’da hukukun üstünlüğünü gösteren kurallardan birisi de, bir göreve atama yapılırken kanunlara uygun davranılması ve bu kanunların padişah da dâhil kimse tarafından değiştirilememesidir. Osmanlı Devleti’nde idarî, askerî veya ilmî bir makama gelmek için belirli şartlar ve kurallar vardı. Bu kurallara aykırı olarak bir kimsenin o makama tayin edilmesi mümkün değildir. Padişah da olsa bu kurallara uymayan kimse bir makama atanamazdı. Meselâ, Yavuz Sultan Selim gibi otoriter bir padişah Çaldıran Savaşı sırasında görüşlerini çok beğendiği Baş Defterdar Pîrî Mehmed Çelebi’yi sadrazamlığa getirmek istediği hâlde bunu yapamamıştır. Şah İsmail’i uzun bir takip sonunda yakalayıp savaşa mecbur eden Yavuz, istişare meclisini toplamış, vezirler askerin yorgun olduğunu ve hemen savaşa girilmemesi gerektiğini söylemişti. İstişare meclisindekilerden birisi olan Pîrî Mehmed Çelebi ise askerin içinde Şah İsmail sempatizanlarının bulunabileceğini ve beklendiği takdirde bunların organize olarak isyan çıkarabileceğini, bundan dolayı hemen savaşa girilmesinin daha doğru olacağını söylemişti. Bu görüşü çok isabetli bulan Yavuz: “İşte yegâne doğru görüş sahibi, yazık ki vezir olamamış.” demişti. Bir makama gelebilmek belirli kurallara bağlı olduğu için Yavuz Sultan Selim, Pîrî Mehmed Çelebi’yi hemen sadrazam yapamamış, ilk önce üçüncü vezirliğe tayin etmiş ve ancak 3 sene 3 ay 11 gün sonra sadrazamlığa atayabilmişti.

Kanunî döneminde de atama kurallarına aynı şekilde uyulduğu görülmektedir. Bu dönemde Barbaros Hayreddin Paşa, Cezayir’i ve kendi donanmasını Osmanlı hizmetine sunduğu hâlde, ömrü boyunca beylerbeyilikte kalmış, hiçbir zaman vezir olamamıştı. Barbaros Hayreddin Paşa, Preveze Deniz zaferini kazanmış olmasına rağmen vezirliğe getirilmedi. Bunun sebebi ise kaptan-ı deryalığın payesinin beylerbeyilik olmasıydı. Benzer şekilde Turgut Reis, Trablusgarb’ı fethettiğinde, Kanunî buranın beylerbeyiliğini kendisine vereceğini vaat ettiği hâlde bunu yapamamış; onun yerine Tacura Sancakbeyi Hadım Murad Paşa’yı tayin etmişti. Yine Turgut Reis 1553 yılında Korsika seferinde büyük başarı gösterince Kanunî kendisine Cezayir Beylerbeyiliği ve Kaptan-ı Deryalık vermek istemiş; ancak Rüstem Paşa’nın karşı çıkması sebebiyle atamayı gerçekleştirememişti. Turgut Reis’in Trablusgarp Beylerbeyi olması ise, ancak Hadım Murad Paşa’nın vefatı üzerine gerçekleşebilmişti.8

Kanunî devrinde İstanbul’da bulunan Avusturya Elçisi Busbek göreve atamaların liyakate göre olduğunu, başka herhangi bir ölçünün kullanılmadığını şu sözleriyle ifade etmektedir: “Hiç kimse sırf filanın neslinden gelmiş olmak dolayısıyla diğerlerinden mümtaz bir mevkiye çıkamaz… Sultan, herkesin vazife ve memuriyetini verirken ne servete önem verir ve ne de boş ricalarla iddialara kulak asar. Yalnız liyakate bakar, seciye arar, fıtrî kabiliyet ve istidadı düşünür. İşte bu şekilde herkes kendi liyakat ve kabiliyetinin karşılığını görür. Her memuriyetin başında o görevi en iyi yapacak bir kişi bulunmaktadır. Türkiye’de herkes makam ve ikbalini kendisi gerçekleştirir. Türkler insanlarda kabiliyetin anne-babadan geçtiğine ve miras gibi elde edildiğine inanmazlar. Namussuz, tembel ve atıl olanlar hiçbir zaman yükselemezler, itibarsız ve hakir bir hâlde kalırlar. Türklerin her teşebbüslerinde başarılı olarak hâkim bir millet hâline gelmelerinin ve her gün sınırlarını genişletmelerinin sırrı budur. Bizde liyakat ve iktidara yer ayrılmamıştır. Bizde her şey doğuşa bağlıdır. Yüksek mevkilere çağrılacak adamların kimin neslinden geldiklerine bakılır.”9

Netice olarak, Osmanlı Devleti’nde padişahtan sıradan vatandaşlara kadar herkes hukuk kurallarına uygun hareket etmek mecburiyetindeydi. Devletin idarî ve hukukî sistemi, hukukun üstünlüğüne göre kurulmuştu. Başında şeyhülislâmın bulunduğu ilmiye ve yargı teşkilâtı, idarecileri denetler, gerektiğinde yargılardı. Kazaların yönetimi kadılara bırakılmış, buralardaki devlet memurları kadıya bağlanmıştı. Osmanlı Devleti’nin uyguladığı hukukun üstünlüğüne dayalı bu devlet sistemi, günümüzde ülkemiz ve dünya ülkeleri için örnek olmaya devam etmektedir.

Sızıntı Dergisi, Doç. Dr. Abdullah Demir a.demir@sizinti.com.tr

DİPNOTLAR
  1. İsmail Hami Danişmend, İstanbul Fethinin İnsanî ve Medenî Kıymeti, İstanbul 1953, s. 38-39 (sadeleştirilmiştir).
 
2. Danişmend, İstanbul Fethinin İnsanî ve Medenî Kıymeti, s. 39.
 
3. Halil İnalcık, “Osmanlı Hukuk Sisteminde Adaletin Üstünlüğü”, Adalet Kitabı, Ankara 2007, s. 141.
 
4. İnalcık, “Osmanlı Hukuk Sisteminde Adaletin Üstünlüğü”, s. 141.
 
5. Fahri Unan, “Osmanlı Devlet Felsefesi’nde Adalet”, Adalet, Ankara 2007, s. 114.
 
6. Abdullah Demir, Ahmed Cevdet Paşa ve Ruhbanlık Üzerine, Sızıntı, Ocak 1998.
 
7. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, Millet Kütüphanesi, Ali Emiri Koleksiyonu, I/36; Abdurrahman Adil, Hâdisat-ı Hukukiyye, İstanbul, 1932, s. 185-186; İsmail Hami Danişmend, Fetih ve Fatih, Timaş Yayınları, İstanbul, 2008, s. 116- 117.
   
8. Danişmend, İstanbul Fethinin İnsanî ve Medenî Kıymeti, s. 40.
   
9. Ogier Chiselin Busbecq, Türk Mektupları, çev. H. Cahit Yalçın, İstanbul 1939, s. 82-83.
 

Hukuk, Hukukun Üstünlüğü ve Uygulama

Toplum düzeninin sağlanıp huzur ve güvenin yerleşmesinde, şahıs veya komitelerin üstünlüğünden ve sözlerinin geçerli olmasından çok, hukuk prensiplerinin üstün olması gerekmektedir. Kanunlar ne kadar iyi olursa olsun, eğer cemiyette, sadece zayıflara uygulanırsa, bu kanunlar o cemiyete faydadan çok zarar getirirler. Avrupa’da, güçsüzlere tatbik edilen özel kanunların, birçok problemi ve yan tesirleri de beraberinde getirdiğini görüyoruz. Kendi çocuklarını bile yiyen 1789 ihtilâli ile ancak belli noktalara gelinebilmiştir. Ama şu gün için bile dünyanın pek çok yerinde çifte standartlar uygulanmaya devam etmektedir. Orta Amerika’da, Güney Afrika’da Filistin ve Afganistan’da yapılan uygulamalar gözler önündedir. Medenî Avrupa’nın işçilerimize reva gördüğü ayırım da meydandadır. Çeşitli baskısı çıkarılan kanunlar da herkes tarafından bilinmektedir, bu durumda hukuk yönünden eşitlikten veya hukukun üstünlüğü prensibinden bahsedilebilir mi?

Halbuki 1400 sene önce Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu prensip hususunda tavizsiz davranışını ortaya koymuş, bilhassa asîl bir hırsız kadının cezasının kaldırılması için araya girenleri çok zor bir durumda bırakmıştır. Kanunları uygulamada bazı insanları müstesna sayma keyfiliğe müsâit tavizler verme, kitlelerde İşkence ve zulümlere yol açtığı için, Hristiyan âlemi bunun kötülüklerini uzun müddet sırtında taşımış, daha sonra, kanunların çiğnenmemesi için denetleyici kontrol sistemleri geliştirme mecburiyetinde kalmıştır. Çoğunluğa dayanan sistemlerin, siyasî iktidarlara tanıdığı imkânların sebep olacağı zararları önlemek için de Anayasa Mahkemelerini ve diğer Yüksek mahkemeleri kurmuşlardır. Ama bunlar da hâlâ bir kısım haksızlıkları önleyememektedir. Dolayısiyle kitleleri meydana getirecek insan unsurunun çok iyi eğitilmesi gerekmektedir. Bunun için de imân duygusunun, şaşmaz ilâhî adaletin, gelecek bir muhteşem hesap gününün kalplere yerleştirilmesi ve buna bağlı bir mesuliyet anlayışının vicdanlara ışık tutmasının sağlanması icap etmektedir.

Sosyal düzen kurallarından biri olarak bilinen hukuk, günümüzde, kişilerin birbirleriyle ve toplumla olan ilişkilerini düzen-iyen ve ihlâli halinde müeyyidelerle, devlet desteğiyle desteklenen kurallar bütünü olarak tanımlanmaktadır. Arapça asıllı olan hukuk, hak teriminin çoğuludur. Haklar anlamınadır. Ne var ki, dilimizde hukuk denilince, haklar anlaşılmaz fakat bir tür sosyal düzen kurallar akla gelir.

İlk insanlardan beri var ola gelen hukuk kuralları köken, kaynak itibariyle farklı farklı durumlar arz eder. Vahye dayanan ilâhî kaynaklı hukuk kuralları olduğu gibi, beşerî kaynaklı, hukuk kuralları da vardı r. Mesela Roma, Babil, Germen … hukuku birer beşerî kaynaklı hukuk sistemleridir. Yahudi hukuku, İslâm hukuku… da birer ilâhî kaynaklı hukuk düzenleri olarak bilinir. Beşerî kaynaklı hukuk sistemleri yalnızca dünyevî ilişkileri ve olanı düzenlerken ilâhî vahye dayananlar kişiler arasındaki dünyevî ilişkiler yanında işin ahlâkî yönünü, Allah ile kulu arasındaki ilişkileri, ibâdet biçimlerini de düzenlemektedir, olanla birlikte olması lâzım gelen üzerinde de durulmaktadır.

Nitekim böyle bir kapsam genişliği nedeniyledir ki, İslam fıkhının tanımı, “Kişilerin, yararlarına ve zararlarına olan şeyleri bilmesi ilmi” şeklinde yapılmaktadır. Böyle olunca da kişinin yarar ve zararına olan şeyler yalnızca karşılıklı ilişkilerden doğan şeyler olmayıp, ibâdet gibi şeyleri yapıp yapmamaktan doğan yararlar ve zararlar da bu tanımın içerisine girmektedir. Oysa günümüz beşerî hukuk sistemleri, ibâdet ilişkilerini, kişilerin yaratanıyla olan görevlerini bir vicdan işi haline getirmiş kişilerin kendi istek ve iradelerine bırakmıştır. Yapanlar ve yapmayanlar hakkında herhangi bir müeyyideyi öngörmemektedir.

Yalnızca dünya ile olan ilişkilerde kuralları ihlâl durumu karşısında her hukuk sisteminde bazı cezalar öngörülmüştür. Bunlardan amaç, yapılan işlemlerin geçersizliğini sağlamak, haksızlıkta bulunanları cezalandırmak, başkalarını da benzeri davranışlarda bulunmaktan önlemektir. Nitekim “hukukun üstünlüğü” ilkesi bütün anayasalarca benimsenmekte, birer ilke olarak anayasalara yerleştirilmektedir. Bu temel ilkelere, kurallara uymayanlar her kim olursa olsun, uymamalarının karşılığını kesinlikle bulma, cezai müeyyidelerle karşılaşma ortamı yine hukukla sağlanılmıştır. Esasen böyle yapılmazsa o zaman hukuk düzeninden de söz edilemez. Orada keyfîlik, kişilerin iradelerinin üstünlüğü söz konusudur. Kur’ân da, geçmiş milletlerin ileri gelenlerinin ilâhî kitaplarındaki bazı emirferi kendileri için uygulamadıklarından, zayıflar için uyguladıklarından, nefislerine ağır gelen kuralları uygulamayıp kendi arzuları doğrultusunda koydukları kuralları uyguladıklarından yer yer bahsedilmekte ve sırf bu sebeple helak oldukları ifade buyrulmaktadır. Aynı durum beşerî hukuk sistemlerinde de görülür; orada da kilise babalarının, derebeylerinin, kralların emirleri hep zayıflar, güçsüzler için işlemiş, ileri gelenler için özel hükümler uygulanmıştır. Pek tabiî böyle bir sakat uygulama saltanatlarının kısa zamanda sönmesine, çökmesine sebep olmuştur. 1789 Fransız İhtilâli sırf bu keyfî durumu sona erdirmek, hukukun üstünlüğünü toplumda geçerli kılmak için yapılmamış mıdır?

Hz. Muhammed (a.s.), kendi döneminde getirdiği dinin kurallarını tam hâkim ve geçerli kılmak için tavizsiz hareket eylemiş, kuralları çiğneyen, onlara uymak istemeyenleri ağır bir dille yermiştir. Bir keresinde, asillerden bir kadının hırsızlıkta bulunduğu haberi kendisine ulaşınca yargılaması sonucu elinin kesilmesine karar vermiş, fakat kadının kabilesinden bazıları onun için aracı olmuşlar, cezanın infaz edilmemesini Hz. Peygamberden istemişlerdir. O da. “Hırsızlıkta bulunan kızım Fâtıma bile olsa elini keserim, cezası ne ise onu uygularım.” buyurmuştur.

Görülüyor ki, şu örnekte ve uygulamada da güdülen amaç, kitlede kuralların tavizsiz uygulanması, hukukun üstünlüğünün sağlanılması, kişilerin keyiflerine, arzu ve isteklerine, takdirlerine bırakılmamasıdır. Yine Kur’ânda Allah (cc), Peygamberine şu emri vermiştir; “O halde(ey Habibim sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin…” (Hûd 11/112)

İşte gönderilen bütün emir ve yasaklara basta Peygamber olmak üzere onun yolunda yürüyen, onunla beraber olan herkesin eksiksiz uymaları kesin bir şekilde açıklanmaktadır. Bunun bir istisnası, keyfîliğe yol açıcı bir kapısı bulunmamaktadır. Sırf bu emrin gelişi üzerine rivayete göre Nebî (a.s.),”Hûd suresi beni yaşlandırdı.” buyurmuşlardır. Elbette gelen dini eksiksiz bir şekilde esasen uygulayan ve böyle hareket etmesini bir kez daha vurgulayan bu âyetler karşısında Nebi (a.s.)ye düşen görev, daha da hassas davranmasıdır. Bu ağır emir karşısında kim yaşlanmaz, ihtiyarlamaz? Ama biraz yumuşak davranma, biraz tavizkâr hareket, görülüyor ki, kitlelerde ne zulümlere, işkencelere yol açmış, ne engizisyon mahkemeleri kurulmuş ve bîçâre insanları yargılayıp ateşe veya darağacına götürmüştür.

Osmanlılarda yöneticilerin ve özellikle de Padişahların Cuma namazı kılmak üzere selâtîn camilerine gidişleri ve dönüşleri sırasında çevrede ve geçeceği yol üzerinde toplanan halkın “Gururlanma Padişahım! Senden büyük Allah var.” sözleri de o zamanki toplumda hukukun, kuralların üstünlüğünü sağlamanın bir yolu ve yöntemi idi. Dolayısıyla yöneticilerin keyfî hareket edemeyeceği, bir üstün gücün ve o güçten kaynaklanan üstün kuralların bulunduğu her fırsatta hatırlatılmış oluyordu.

İşte bizim geçmişimizden bu örnekler, hukukun üstünlüğünü sağlama açısından geçmişteki durumu ve uygulamaları göstermektedir. Az önce de belirtildiği gibi, batıda ezilen toplumlar, ezenlere karşı başkaldırmaya başlayınca ilk işleri, keyfîliklerin önüne geçmek için, hukukun üstünlüğü ilkesini toplumda hâkim kılmak olmuştur. Hukuk kurallarını çiğnemesi umulan üstün iktidarlara, yöneticilere karşı da onları frenlemek, denetlemek üzere çeşitli adlarla yargılama makamları kurmuşlardır. İdarenin her türlü eylem ve işlemini yargı denetimine tabi tutmuşlardır. Yasama organında siyâsî iktidarların sayısal üstünlük nedeniyle istediği kanunları çıkarabilme durumu karşısında da onu denetlemek üzere Anayasa Mahkemeleri ya da Yüksek Mahkemeler kurmuşlardır. Kişiler hakkında karar verme durumundaki hakimlerin keyfîliklerini önleme açısından da ilk mahkemelerin üzerinde bir üst mahkeme kurma söz konusu olmuştur.

Bütün bunlardan amaç, toplumda kişi arzuları yerine, kurulu hukuk düzeninin, sisteminin gereklerini hakim kılmaktır. Aslında bunları söylemek ve yazmak bile zaiddir. Zira medenî toplum olmanın esasen gereği de bu değil midir? Medenî insanlar hep böyle demez mi? Evet öyle der. Ama bir de dünyadaki uygulamaya bakılırsa durumun hemen hiçbir yerde iç açıcı olmadığı açık seçik görülür. En medenîyim diyen toplumlarda bile yamyamlar diyarındaki uygulamayı kıskandıracak, gölgede bırakacak kişisel, keyfî uygulamalar görülmektedir. İşte İsrail deki yürekler paralayan durum. İşte Afganistan’ın güdümlü yöneticilerinin, kendi vatandaşlarına reva gördüğü durum. Güney Afrika, Orta Amerika ve daha nice yerlerdeki hukuk düzeni adı altında hukuku açıkça çiğneyici tasarruflar. İşçilerimizin emeğini ucuz bir şekilde değerlendirenlerin, onlara söz verdikleri halde ülkelerinde serbest dolaşım hakkını tanımayan sözde Avrupalı dostlar! Kendi ülkelerindeki haksız uygulamaları görmezlerken, bir başka ülkedeki yönetimleri insan haklarını çiğnemekle itham edenler… Bu durumda nerede kaldı hukukun üstünlüğü?

Kısacası, hukukun üstünlüğü ilkesi bugün nerede yaşanıyor? Yara almadığı bir yer gösterilebilir mi? Adamlara, güçlülere, etkin mafya örgütleri arzularına göre yasaların çıkarıldığı ve uygulandığı bir Küba veya orta Amerika ülkesinde elbette hukukun üstünlüğünden söz edilemez. Bir Hindistan da veya bir başka uzak doğu ülkesinde azınlıktaki din mensuplarına adetâ hayat hakkı tanımazca-sına baskı yöntemi uygulama, devlet teşkilâtından çıkarma ve daha nice muameleleri reva görme karşısında, ne ölçüde hukukun üstünlüğü ilkesi vardır denilebilir? Dünyanın neresine bakılırsa bakılsın durum birbirinden pek farklı değildir.

O halde bu ilke hep satırlarda mı kalacaktır? Elbette kalmaz. Önemli olan, birinci planda ele alınması gereken kurallar değil insanlardır. Onlar ne ölçüde iyi yetiştirilirse, kuralların başarısı da ona göredir. İnsan sevgisinden mahrum kalanların, o sevgiden mahrum yetişen ve yetiştirenlerin etkin olduğu toplumlarda en ideal kurallar bile kısa zamanda başarısız hale gelir. Kilise babaları yerine başka babaların modern çağda etkinliğini insanoğlu görür. Oysa insanın bütün arzusu, slogan halinde olmayan gerçek bir sevgi, kardeşlik, dirlik ve düzendir. Herkes de bunu tesisle görevlidir. Değilse gelecek bir felâket iyi ve kötüyü ayırt etmeden herkesi ve hepimizi kasıp kavurur da hiç kimse bunun dışında kalamaz.

Bütün müslümanlara, dinlerinde devamlı birlik ve bir vücud gibi olmalarını, hiç bir suretle Dinde ayrılık yapmamalarını vasiyet ederim.

Allah’ın yardımı birliktedir. Müslümanlar ayrılığa düşmezlerse onları kimse mağlub edemez.

Dinin hükümlerini nefsinde ihlas ile tatbik edeni kimse aldatamaz. Cin ve şeytan o insana gelebe edemez.

Allah, Esmâ-i hüsnâsıyla bilinir. Cenâb-ı Hakkın asarını, Kudret ve azametini düşün, Zât ve mahiyetini düşünme.

Esmâ-i hüsnânın çokluğu bir merkezde düşünülürse Tevhid olur. Tevhid kuvvettir.

Dâima Allah’tan başkasını unut. Zâkir olursun. Böyle olan kimse her yerde zâkirdir. Kalp ve lisâniyle Allah’ın zikrine devam edenlerin kalbine Allah Zât-ı Ehadiyetine karşı iştiyak nuru ilka eder. Gözü açılana haya gelir.

Haya makamında Fetih başlar. Fetih, kalb gözünün Tevfik-i Rabbani ile açılmasıdır. Bu göz açıldımı ahlâk, fazilet, doğruluk o kimse için asla değişmeyen, değiştirilemeyen bir haslet olur, onsuz yaşayamaz- (Muhyiddin îbn Arabi)

Yeni Ümit Dergisi, Dr. A. Şafaklı

Ahlak, Hukuk, Adalet

Hukuk kuralları, uyuşmazlıkları adalet esasına uygun olarak çözerse kendinden beklenilen faydayı yerine getirmiş olur. Adaletin temini için hukukun muhteviyatının toplumun kabul ettiği meşruiyet zeminine dayanması, vazettiği kurallarda boşluk olmaması, uyuşmazlığın ve taraflarının doğru tahlil edilerek vakıaya en uygun olan hüküm ile anlaşmazlığın sona erdirilmesi gerekli olan şartlardan bazılarıdır. Hukuk kurallarının gerek adaleti tesis ederken gerekse hakkı seri olarak ihtiyaç sahiplerine tevdi ederken üzerinde dikkatle durması gereken bir konu vardır ki o da hukukun tatbikçisi, uyuşmazlığın çözücüsü ve adaletin tevzi makamı sıfatıyla hakimdir. Hukuk, felsefi ya da pratikteki tatbikat açısından eksiklerini, boşluklarını ikmal etse, kuralları ile tüm uyuşmazlıkları kapsayan ve bunları çözebilecek gücü kudreti haiz olacak bir konuma sahip de olsa, soyut kuralların elinde şekillendiği, kalıbını bulduğu kişi sıfatıyla uyuşmazlıkta son sözü söyleyecek olan hakim adaletin oluşumunu etkileyecektir.

Soyut bir şekilde ifade edilen kanunlar, bu özelliklerden dolayı mütevellit her hâdiseyi çözme gibi bir iddiaya sahip olsalar da mezkur iddiaları şöyle ya da böyle hakim eliyle olur. Hakim olayları çözerken birbirine benzer sayısız olayı soyut ve sabit metinlere dayamak zorundadır. Tabiîdir ki bu durumda hakim, etrafını çevreleyip sınırlandıran soyut kurallar arasında kalan takdir hakkını kullanarak hukukun oluşumuna yorumlarıyla, uygulamalarıyla ve oluşturduğu teamüllerle katkıda bulunmaktadır. Takdir hakkı da hukuku yorumlamada hukukun süjelerine dar bir saha bırakmaktadır.

Hukukun süjelerinin hukukun oluşumuna etkileri, uzun vadede hukukun sadece maddî yönüyle ilgili görünse de hukukun ruhuna da sirayet edecek bir gücü haizdir. Ahlâk kurallarının hukukun maddî yönüne etkisi önemlidir. Bununla birlikte vurgulamak istediğimiz gerçek: Adalet idesine ulaşılması istenirken maddî hukuk hükümlerinin uyuşmazlıklara uygulanmasında hukukun süjelerinin yeterli hukukî malumata/tecrübeye sahip olup olamamalarının yanında en az bunlar kadar önemli bir eksiklik olan ahlâkî değerlerin de varlığı/yokluğudur.

Hukuk birbirinden ayrı biçimde yakın ve uzak sayısız amaçlara hizmet eder. Hukuk bunu, toplumun gerçekleri doğrultusunda gerçekleştirmelidir. Bu amaçlar içinde bazıları durum ve şartlara göre önceliğe sahip olurlar. Öncelikler, öne geçen değer yargılarına göre belirlenmelidir. Hukukun geçerli değerlendirmelerinden söz edildiği zaman, o dönemde topluma egemen olan eğilimler etkileyici olmalıdır. Kuralları belirlemesi gereken eğilimleri oluşturan ahlâkî değerler, toplumsal ilişkilerin genel anlamda yansımalarıdır. Toplumların sürekli değişim geçirmeleri gerçeğiyle, süregelen değişim içinde toplum yönetimine egemen olan kimselerin ahlâkî tutumları, davranışları, anlayışları hukuka yansır ve hukuk düzeninin oluşumunu biçimlendirir. Hukukun amacı, öne geçen değer yargılarına göre belirmeye başlar. Bundan sonra ise yeni düzenlemeler, değişmiş olan yeni amaca göre yapılır. Hukukun amacı da bir değer yargısı olduğundan, diğer değerlere öncülük eder, onları yönlendirir, kurallar biçiminde gerçekliğe kavuşmalarına yardımcı olur.

Hukukun objektif yanı olduğu gibi sübjektif yanı da vardır. Hukukun meydana getirilmesi sürecinde, hukukun uygulanmasında esneklik söz konusudur. Hukukun süjeleri, karşılaştıkları somut meseleleri çözerken ister istemez kendi sübjektif değer yargılarının etkisinde kalacaklardır. Hukukun süjelerinin verecekleri kararlarda, ne kadar genel kurala bağlı olurlarsa olsunlar, kuralların somut olaylara yansıması söz konusu olduğundan sübjektif değer yargıları hukuk uygulamasında özel bir yere sahiptir.

Hukuk ile ahlâk ve bunlara bağlı olarak adaletin birbirinden ayrılmaz değerler olduğu bir gerçektir. Hukuk felsefesi açısından hukuk ile ahlâk arasında bazı farkların olması bütünüyle her iki olgunun fonksiyonel olarak birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülmesinden ileri gelir. Hukuk ve ahlâk arasındaki ilişkiye kaynak, ulaşılmak istenen toplumsal uzlaşma, davranışlara meşruiyet zemininde yön verme gibi farklı pencerelerden bakılacak olursa fonksiyonel yaklaşımın açtığı uçurumlar azaltılmış, hatta bazı noktalarda kapatılmış olunur. Laik kökenli hukuk sistemleri her ne kadar ahlâkı hukukun oluşum kaynakları arasında sayıyorsa da bu, samimiyetle ve içtenlikle söylenilen bir söz gibi gözükmemektedir. İçtenlikle söylendiğini kabul etsek bile meseleye sadece fonksiyonel yaklaşım, aradaki ilişkiyi kısır ve şekilci kılmaktadır. Şayet hukuk ile ahlâk arasındaki münasebet şekilcilikten ve kısırlıktan uzak olmasaydı, aynı kaynaktan gıdalanan, aynı toplumun malı olan, aynı meşruiyet zemininde toplumsal uzlaşmayı sağlamaya yönelen bu iki kavram, ahenk içinde arz-ı endam ederdi. Halbuki pek çok ülkede ve özellikle ülkemizde yerel ahlâkî anlayışlar bir yana, evrensel ahlâk kurallarına uygun kanunlar yapılması yoluna gidilir, ya da böylesi ahlâkî ilkeleri ihlal eden kanunların ilgası düşünülürdü.

Hukuk-ahlâk ilişkisi sadece hukukun kökeni, oluşumu ile ilgili bir mesele değildir. Felsefî düzlemde tartışılıp hayata aktarılamayan ahlâk-hukuk ilişkisinin entelektüel gevezelikten öte mânâsı yoktur. Ahlâkın en azından evrensel ilkeler dahilinde hukuka taşınması ve hukukun oluşumunda rol oynaması gerekir. Hukuk bilimi, karakteristik yapısından kaynaklanan bir defada oluşup artık ikinci müdahaleye kadar sabit kalan bir olgu olmayıp, hak sahibini her tespit edişte yeniden ona bir şeyler katıldığına, yani bünyesinin sürekli yenilendiğine göre ahlâkî hükümlerle de dinamikliği nispetinde ilişkisi var demektir. Hukukun süjeleri, adalet ilkesini yerine getirmeye çalışırken ve hukuk biliminin dinamik yapısı içinde ona yorumlarıyla yön verirken, başka bir ifade ile hukuku belirlerken baz alacakları ahlâkî kaideleri içselleştirmiş olmaları gerekir. Hukuka yön verecek olan hukukun süjeleri tarafından yaşanmayan, anlaşılmayan ve hatta karşı çıkılan ahlâk kurallarının, ne hakim söylemin aksine hukuka kaynaklık etmesi, ne de bu ahlâk kurallarının toplum menfaatine kullanılması bahis mevzudur.

Hukukun kaynağı konusunda Duguit ve Kelsen gibi iki büyük hukukçu farklı cümlelerle de olsa toplum şuuruna, din, ahlâk gibi evrensel değerlere göndermeler yapmaktadır. Pozitivizmi temsil eden Duguit e göre hukuk kurallarının kaynağı toplumu meydana getiren insanların kolektif şuurudur. Bu şuura aykırı olarak konulan kurallar ölü doğacağından yürürlük şansı olmayacaktır. Kelsen e göre, anayasa dahil tüm normlar geçerliliğini temel bir normdan alır. Temel normun geçerliliği siyaset, ahlâk ve dine dayanır. Hukuk felsefesi açısından hukukun kaynağı konusunda yapılan tartışmalarda örnek olarak verdiğimiz hukukçuların düşünceleri gibi bu konuya hakim olan düşünce: hukukun kaynağının toplum vicdanı, halk şuuru, ahlâk, din gibi evrensel referanslar olması şeklindedir. Laik hukuk felsefesinin isabetli görüşlerine karşın tenkit edilecek durum uygulamanın hukuk-ahlâk arasında kurduğu illüzyonik bağdır. Hukukun kaynaklarının sayıldığı yerlerde kaynaklar ile ortaya konan hükümler arasında kayda değer bir bağın gösterilemeyişi uygulamanın illüzyonunun ortaya çıktığı yerdir. Bu meyanda felsefi düzlemde ne söylenirse söylensin ortadaki hakikat, vâzı-ı kânun olan kanun koyucu ların sayılan kaynaklarla ilgisiz-alâkasız hükümler sevk edebilmeleri bu yolda kendilerine engel olabilecek bir üst normun ya da denetcinin olmayışıdır.

Dinler, yeryüzünde ahlâk anlayışının ve ahlâk kurallarının tebliğcisi olmak ve müntesiplerine tebliğlerini teklif etmek sıfatıyla ister istemez ahlâk-hukuk arasında bir bağ kurar. Lâik hukuk açısından ilkin yadsınacak bu durum, hukukî ve ahlâkî yönleri ilâhî olan bir İslâm hukuk sisteminde ise çok büyük bir öneme sahiptir. Lâik kökenli hukuk sistemlerinde hukukun kaynağı ne olursa olsun sonuçta bu kaynak ilâhîliğin dışındadır. Lâik bakış açısından ahlâk kurallarının kökeni ilâhî bile olsa †ki bu dahi ilâhî olmaktan çıkıp içtimaî olmuştur†hukuk ile iki ayrı membadan beslendiği için biri diğerini göz önüne almak zorunda kalmamıştır. Günümüzde bunun o kadar çok misali vardır. Hukuk, ahlâksızlığı yer yer meşrulaştırmakta, hukukun süjeleri ister istemez bu meşruiyet kazanmış gayr-i meşru kuralları uygulamak zorunda kalmaktadırlar.

İnsanlarda adalet, hukuka bağlılık şuuru, hukukun üstünlüğüne olan inanç, mer î kanunlarla sağlanamaz. İnsanların kanunları anlama ve uyma zorunluluğuna erişebilmeleri için geçen zaman, onlara aynı zamanda mer î kanunlara karşı takınılacak tavrı da öğretmektedir. Bunun aksini iddia etmek, insanı yetiştiği zeminden ayrı, hüdâyı nâbit görmenin ifadesidir. İnsanlar, içinde yetişmiş oldukları ortam, eğitim seviyeleri ve hepsinden önemli olarak daha belirleyici faktör olan ahlâkî değerlere bağlı olarak hayatlarını sürdürürler. Toplumsal hayatta düzeni ifade edecek olan adalet, hukukun üstünlüğüne olan inanç ve hukuka bağlılık şuuru, insanın hayat perspektifine sıkı sıkıya bağlıdır.

Bir tarafta cüz î dahi olsa hukukun oluşumuna katkıda bulunan hukukun süjeleri vardır; diğer tarafta keyfemayeşa denebilecek rahatlıkta herhangi bir üst referansa bağlılık hissetmeden vâzı-ı kânun (kanun koyucu) bulunmaktadır. Birisi bağlı olması gereken ahlâk ilkeleri dahil hemen hiçbir kuralla bağlı değildir ve başıboş şekilde kanun koyabilme imkânına sahiptir. Diğeri ise ister istemez kanun koyucunun kurallarını uygulamak durumdadır.

Hukuk, ahlâk ve adalet üzerinde derin düşünülmesi gereken kavramlardır. Hemen her safhada hukukun oluşumunun ahlâk kuralları ile desteklenmemesinin yanında kanun koyucu dan asgari seviyede ahlâkî davranış beklenmemektedir. Yürürlükteki normlarda kanun koyucunun ahlâkî davranışları belirtilmemiştir. Herhangi bir ahlâkî kural ile çerçevelenmemiş kanun koyucu, nasıl olur da kabul etmek ve uymakla yükümlü tutulmadığı ahlâk kurallarına bütünüyle uygun kanun koyabilir? Aksi bir davranışta önündeki engel nedir? Normalde kanun koyucudan böyle bir davranışın beklendiği söylense bile, denetim ve norm yokluğu, böylesi bir beklenti ifadesinin tamamen vicdanî ve kişisel olduğunu gösterir. Pek çok gayr-i meşrunun caiz hale getirilip, terviç edildiği ortamda kanun koyucunun ahlâkî denetim gibi bir mekanizmaya ihtiyaçları olup olmadığı ayrıca düşünülmesi gereken bir konudur. Meselâ günümüzde kamuoyunda ahlâk yasası olarak bilinen ve öncelikle kamu idarecilerini ve milletvekillerini ilgilendiren taslak bazı ahlâkî hükümler içermektedir. Buna rağmen taslakta, konumuzla alâkalı olarak kanun koyucuların kanun koymaları ile ahlâkî yönleri ve konulan kanunların ahlâkiliği gibi bir düzenleme olamadığını üzülerek ifade edelim. Taslakta yer alması istenen hükümlerin pek çok Avrupa ülkesinde uygulanıyor olması ne kadar takdire şayan ise günümüze kadar ülkemizde benzer bir çalışmanın yapılmamış olması da o kadar üzücüdür.

Yeni Ümit Dergisi, Sayı 12, Akif Gültepe

İmam Buharî ve Sahih’i

İMAM BUHÂRÎ (v.256/870) (Geniş kapsamlı çalışma)

Muhammed b. İbrâhîm el-Cu’fî el-Buhârî, h.194/810 yılında Buhara’da doğmuştur. Künyesi Ebû Abdillâh’tır. Dedesinin dedesi olan Berdizbeh Mecusi idi. Onun oğlu Mugîre, Buhara Valisi Cu’feli Yemân vasıtasıyla müslüman olmuştur. Buhari bundan dolayı “Cufi” nisbesiyle de anılmıştır.

On yaşına doğru Buharalı muhaddislerden hadis öğrenmeye başladı. On altı yaşına geldiği zaman İbnü’l-Mübarek ve Veki b. Cerrah’ın kitaplarını tamamen ezberlemişti. Bu sırada annesi ve kardeşi ile hacca gitti. Daha sonra onlarla birlikte memleketine dönmeyip Mekke’de kaldı ve orda hadis tahsil etti. Daha sonra da bu maksatla ilim merkezlerini dolaşmaya başladı. Şam, Basra, Hicaz, Kûfe, Bağdat ve Mısır’ı gezdi, oralardaki üstadlardan hadis tahsil etti. Buhârî kendisinden hadis yazdığı muhaddislerin sayısının 1080 olduğunu söyler. Ezberlediği hadis sayısı ise, kendi ifadesiyle, 100.000’i sahih, toplam 300.000’dir.

40 yıl kadar süren ilim yolculukları sonunda Nişabur’a yerleşmek istemiştir. Fakat mihne olayından Buhârî de zarar görmüş, Muhammed b. Yahya ez-Zühli’nin rekabeti yüzünden Nişabur’u terketmiştir. Sarayında hadis hocalığı yapmayı kabul etmediği için de Halid b. Ahmed ez-Zühli tarafından Buhara’yı terketme mecburiyetinde kalmıştır. Semerkand’a gimek üzere yola çıkmış ancak Hartenk kasabasında hastalanmış ve orada 256/870 yılında Ramazan bayramı gecesi (1 eylül 870 cuma) 62 yaşında vefat etmiştir

İmam Buhârî hadise hizmet konusunda hiçbir fedakarlıktan çekinmemiştir. Hemen her şeyini bu uğurda harcamıştır. Yiyip içmeye önem vermez, az konuşur, talebeye iyilik ederdi. Gece gündüz Kur’an okuduğu da rivayet edilmiştir.

İmam Buhârî’nin ahlaki faziletleri, te’kid ettiği raviler hakkındaki sözlerinde de görülür. Son derece mutedil ve insaflıdır. En ağır cerh ifadeleri (münkerü’l-hadis) o kişinin güvenilmeyecek kadar zayıf olduğu, (seketü anh) muhaddislerin onun hakkında fikir beyan etmediğini söylemekten ibarettir.

Sevdi yegane eğlence ok atıcılığıydı. Uzun süre yanında kalmış olan katibi Muhammed b. Ebu Hâtim, birlikte oldukları süre içinde sadece iki defa hedefe isabet ettiremediğini belirtmiştir.

Yazdığı hadisler kitaplarda kalmamış, hafızasına da nakşetmiştir. Onun hadis bilgisi devrin bilginlerince insaf sınırlarını aşacak tarzda yoklanmıştır. Bir keresinde yüz kadar hadisin sened ve metinleri karıştırıldıktan sonra Buhârî’ye okunmuş ve ne düşündüğü sorulmuştur. O da hepsini ezberden düzeltmiş ve soranları kendine hayran bırakmıştır.

İbn Huzeyme “Şu gökkubbenin altında Rasulullah’ın hadislerini Buhârî’den daha iyi bilen ve daha iyi ezberlemiş olan birini görmedim” demiştir. Buhârî’yi yakından tanıyan alimlerin bu gibi takdirkâr ifadeleri, onun ilmî şahsiyeti ve otoritesi hakkında fikir vermektedir.

Telif hayatına daha öğrencilik yıllarında başlamıştır. et-Tarihu’s-Sagîr, et-Tarihu’l-evsât, et-Tarihu’l-Kebîr, el-Edebu’l-Müfred, ed-Duafâ gibi eserleri yanında Sahihu’l-Buhari diye meşhur olan eseri Camiu’s-Sahih, müstesna bir yere sahiptir.

el-CÂMİU’S-SAHÎH

Tam adı “el-Câmiu’l-Müsnedü’s-Sahîhu’l-Muhtasar min Umûri Rasulillah sallallahu aleyhi ve selem ve Sünenihi ve Eyyâmih” olan eser “Sahîhu’l-Buhârî” diye şöhret bulmuştur.

Buhârî, hocası İshak b. Râhûye(v.238)’nin, “Rasulullah (s.a.v.)’in, sahih hadislerini muhtasar bir kitapta toplasanız” diye temennide bulunması üzerine tasnif etmiştir.

Buhârî, Sahih’ini altı yüz bin hadis arasından seçmiştir. Mekke’de ve Buhara’da telif ettiğine dair rivayetler vardır. On altı yıl sürdüğü düşünülürse, eserini Mekke’de yazmaya başladığı, daha sonra Buhara, Medine ve Basra’da yazıp tamamladığı anlaşılır.

Concodance’a göre, 97 kitap ve 3730 bâbdan oluşmaktadır. Mükerrerler dahil 7275, hariç ise dört bine yakın hadis vardır.

Buhârî eserini bir ibadet vechi içinde hazırlamıştır. Rivayete göre her hadisi önce abdest alıp veya gusledip iki rekat namaz kıldıktan sonra yazmıştır.

Hadis rivayet ettiği hocalarının sayıları iki yüz seksen dokuzdur.

Eserdeki kitap ve bablarda hadis sayısının değişik rakamlarla tespiti ise bazı babların kitap kabul edilmesi, bir hadisin bazen uzun, bazen kısa olarak birkaç yerde geçmesi sebebiyle farklı sayımı, iki ayrı isnadla rivayet edilen hadislerin kimine göre bir, kimine göre iki rivayet kabul edilmesi, bazı nüshalar arasındaki farklar gibi değişik tespitlerden kaynaklanmaktadır.

Bab Başlıkları

el-Camiu’s-Sahih’in bab başlıklarına “terceme” adı verilir. Bu tercemeler ve muhtevaları diğer hadis kitaplarından farklı özellik taşımaktadır. Buhârî bab başlıklarını çoğu zaman ayet-i kerimelerden, bazen hadislerden iktibaslarla ve bazen de serbest şekilde fakat fıkhî bir anlam taşıyacak tarzda seçtiği ibarelerle tanzim etmiştir.

Fıkhî kanaatlerini bab başlıklarında aksettirdiği için (فقه البخري في تراجمة) “Buhârî’nin fıkhı tercemelerinde bulunur” sözü şöhret bulmuştur.

Tercemelerinde kesinlik ifade eden kalıplarla (cezm sigalarıyla) zikrettiği rivayetler güvenilirdir.

Buhârî sahih hadisleri toplamıştır. Ancak bazen istidlâl kabilinden ve tercemelerde olmak kaydıyla zayıf hadis zikreder. Öteki hadisler gibi değil, senedsiz olarak verir.

Bablar ve bablar içindeki hadislerin sıralanışı da fıkhî bir sonuca varma eğilimindedir. Şartlarına uygun yeteri kadar hadis bulamadığı bir babda veya fıkhî görüşünü özellikle belirtmek istediği bir konuda, ilgili ayetleri, ta’lik yoluyla rivayet ettiği hadisleri, sahabe, tebiin ve meşhur imamların sözlerini tercemede zikreder. Herhangi bir mezhebe bağlı değildir. Daha çok kendi kanaatini destekleyen görüşleri nakleder.

Bazı bab başlıkları altında hadis yer almaz. Bununla Buhârî eserinde yer almasa bile o konuda güvenilir hadislerin bulunduğuna işaret eder.

Ta’likleri

Sadece ilk ravinin adını zikretmek suretiyle yapılan nakillerdir. Camiu’s-Sahih’in bab başlıklarında çok görülür. Bu bir isnad kusuru kabul edildiği için bazı alimlerce tenkide uğramıştır. Ancak, o, eserini mümkün olduğu kadar kısa ve özlü telif etme düşüncesiyle bu yola başvurmuştur.

Tekrarları

Buhârî, bazen de, bir hadisi ilgili olduğu konularda, ondan hüküm istinbatı düşüncesiyle değişik isnadlarla rivayet ederek muhtelif kitapların çeşitli bablarında hadisi bölerek(takti) tekrarlar.

En fazla tekrarladığı rivayet Hz. Aişe’nin Berire’yi satın alıp kölelikten kurtarması ile ilgili olan Berire hadisidir, yirmiden fazla yerde tekrarlanmıştır.

Aynı senetle iki yerde rivayet etmesi ise çok nadirdir

Hadislerdeki farklı bilgi ve hükümlerin öğrenilmesi, birden fazla sahabe tarafından rivayet edildiğinin anlaşılması, birbirine zıt görünen bazı hadislerin sağlam isnad zincirlerinin ortaya çıkması, bazen kısaca rivayet edilen bir hadisin uzun bir metni olduğunun görülmesi gibi sebeplerle hadisleri tekrarlamıştır.

Şartları

Diğer kütüb-i sitte imamları gibi Buhârî de aldığı hadisleri hangi şartlara göre seçtiğini zikretmemiştir. Eser incelenmek suretiyle tespit edilmiştir.

Buhârî hocasından sahabeye kadar son derece güvenilir muhaddisler tarafından muttasıl bir isnad ile nakledilen rivayetleri eserine almıştır. Senetteki her bir hoca ile talebenin uzun süre görüşmüş olması esastır. Müslim ise aynı asırda yaşamış olmalarını yeterli görür. Buhârî bu konuda çok daha titiz davranmıştır.

Rivayeti

Buhârî, Sahih’ini bizzat kendisi on binlerce talebeye okutmuştur. Bin kadarı Sahih’in ravisi olmuştur. Ancak sadece beş tanesinin ismi bilinmektedir. Bu raviler Firebrî(v.320), Nesefî(v.295), Nesevî(v.290), Bezdevî(v.329) ve Mehâmilî(330)’dir.

Firebrî’nin rivayeti, Sahih-i Buhârî’nin sonraki nesillere intikalini sağlayan yegâne nüsha olmuştur. Firebrî nüshasının rivayetleri zaman içinde bir takım ek çalışmalara konu olmuştur.

Yunûnî(v.701), kendinden önceki faaliyetlerden geniş ölçüde yararlanmak suretiyle Firebrî’den gelen Buhârî nüshaları arasındaki farkların giderilmesine çalışmıştır. Bugün elde bulunan Buhârî nüshalarının yarısından fazlasını Yunûnî nüshasından yapılan istinsahlar ve baskılar teşkil etmektedir.

Abdulhamid Han’ın emriyle ve Yunûnî nüshası esas alınmak suretiyle Mısır’da 1313’te yapılan 9 ciltlik baskı en güvenilir neşirdir.

İslam Dünyasındaki Yeri

Kur’an-ı Kerim’den sonra en büyük ilgiyi Sahih-i Buhârî görmüştür. Sevap kazanmak,  maddi manevi sıkıntılardan kurtulmak, her türlü murada nail olmak arzusuyla da okunmuştur.   Kur’an-ı Kerim ile birlikte Sahih-i Buhârî hatimleri yapıldığı, hata Kuran üzerine olduğu kadar Sahihayn üzerine de yemin edildiği bilinmektedir. Önemli işlere başlarken de Sahih-i Buhârî’yi hatmetme geleneği vardı. Mesela Balkan Savaşlarından önce, TBMM açılacağı zaman da Sahih-i Buhârî hatimleri yapılmıştır.

Hatmü’l-Buhârî adıyla yazılan kitaplar, Sahih-i Buhârî’nin nasıl okunacağına yöneliktir.

 

Muhtasarları

Camiu’s-Sahih’ten seçmeler yaparak meydana getirilen çalışmalar arasında şu eserler zikredilebilir:

–  İbn Ebu Cemre(v.699)’nin Camiu’n-Nihâye adlı eseri başta kendisi olmak üzere birçok alim tarafından şerh edilmiştir.

–  Ahmed ez-Zabîdî(v.893)’nin et-Tecridü’s-Sarîh adlı eseri meşhur bir çalışmadır ve dilimize tercüme edilerek şerh edilmiştir.

                                          –  Ziyaeddin ed-Dağıstani’nin  Zübdetü’l-Buhârî adlı eseri Sahih-i Buhârî’deki kavlî hadisleri bir araya getirme maksadıyla yazılmıştır.

Şerhleri

Sahih-i Buhârî’yi şerhetmenin önemini vurgulayan İbn Haldun’un isteği gerçekleşmiş ve hakkında bir çok çalışma yapılmıştır. Kâtip Çelebi’nin tespitine göre 82 şerh yazılmıştır. Sonrası da hesaba katıldığında 100’den fazla şerhi olduğu söylenebilir.

–                                     Hattabi(v.388)’nin İ‛lâmu’s-Sünen adlı eseri ilk Sahih-i Buhârî şerhi olarak bilinmektedir. Buhârî’den bir asır sonra kaleme alınmıştır.

Bu şerhlerden bugün elde mevcut ve mütedavel olanlar:

–                                     Kirmani(v.786)’nin el-Kevâkibü’d-Derârî adlı eseri hadislerdeki müşkilleri açıklamakta, gramere, hadis usulüne, fıkha, ravilere ve onların çeşitli durumlarına dar bilgiler vermekte, birbirine zıt gibi görünen hadislerin arasını telif etmektedir.

–                                     İbn Hacer’in Fethu’l-Bârî bi-Şerhi Sahîhi’l-Buhârî adlı eseri Sahih-i Buhârî şerhlerinin en mükemmeli olarak kabul edilmektedir. Mukaddimesi, müstakil bir cilt halinde Hedyu’s-Sâri adı ile kaleme alınmıştır. Bu mukaddime Sahih-i Buhârî hakkında bilinmesi zaruri olan bilgileri ihtiva eder. İbn Hacer, Ebu Zer nüshasını esas almıştır. Açıklamaya gerek gördüğü kelimelerin lügat manasını, irabını, hadisteki edebî inceliklerini, fıkhî hükümleri ve görüş ayrılıklarını ayrıntılı bir şekilde ortaya koymaktadır. Rivayetleri hadis tekniği açısından değerlendirmeye tabi tutar. Esere yöneltilen çeşitli tenkitleri de cevaplandırır. Hangi hadislerin Müslim’de yer aldığını da söyleyen eser daha sonra yazılan bütün şerhlere kaynak olmuştur.

–                                     Aynî(v.855)’nin Umdetü’l-Kâri fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî adlı eseri Sahih-i Buhârî şerhleri içinde Fethu’l-Bâri ile birlikte en çok itibar görenidir. İlk hadisinde takip ettiği, hadisi otuz değişik açıdan inceleme metodunu ikinci hadisten itibaren azaltarak terk etmiş, daha sonra rivayetleri beş altı yönden ele almakla yetinmiştir. Eserde okuyucuların karşılaşabileceği çeşitli problemler halledilmiş, doyurucu bilgiler verilmiştir.

–                                     Katsallânî(v.923)’nin İrşâdü’s-Sârî li şerhi Sahîhu’l-Buhârî adlı eseri kısa ve özdür, Fethu’l-Bâri’nin özeti gibidir. Fethu’l-Bâri ve Umdetü’l-Kâri’den sonra üçüncü sırada anılagelmiştir.

BİBLİYOGRAFYA

El-Azami, Mustafa, “Buhari, Muhammed b. İsmail”, DİA, İstanbul 1992, VI, s.368-372.

Çakan, İsmail L., Hadis Edebiyatı, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003.

Kandemir, Yaşar, “el-Camiu’s-Sahîh”, DİA, İstanbul 1993, VII, s. 114-123.

Sönmez, M. Ali- Başaran, Selman, Hadis Usûlü ve Tarihi, U.Ü. Basımevi, Bursa, 2001.

Cuma Hutbe Duası

Birinci Hutbe:

اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ

أَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ. كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ وَ لاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَ لاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَ لاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَ نَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَ سَنَدَنَا وَ مَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ. وَ رَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ.

صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ أَوْلاَدِهِ وَ أَزْوَاجِهِ وَ أَصْحَابِهِ وَ أَتْبَاعِهِ وَ أَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ الَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ.

فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ الله الرَّحْمنِ الرَّحِيم

(Bir âyet okunur ve Türkçe hutbeye başlanır.)

Hutbe bitince şöyle devam edilir:

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ 

:…(Bir âyet okunur ve oturulur.)

İkinci Hutbe:

İkinci hutbe için tekrar ayağa kalkılır:

اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}.

لَبَّيْكَ

 (Ayakta salavât okunur) …

Salavâttan sonra şu âyet okunarak minberden inilir:

إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

عباد الله : Allah’ın Kulları!

إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ : Allah’a karşı çok saygılı olun. Lütufları kadar saygılı olun. Merhameti kadar saygılı olun. Gönlünüz ona karşı saygıyla dolup taşsın. Yozlaşmadan tevakkî edin. Bodurlaşmadan tevakkî edin. İnce, hassas kalpli insanlar gibi yaşayın. Allah’ın emrine itaat edin. Allah’ın himayasine girin. Allah’a itaatten bir an dûr olmayın.

إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي : Muhakkak Allah, adaletle emrediyor. Kur’an’da buyurduğu hayat tarzıyla; sırat-ı mustakîm ile emrediyor.

En geniş manasıyla ihsanla, Hakk’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmakla… siz görmeseniz de O sizi görüyor ya! Bin hadiseyle mevcudiyetini size hissettiriyor ya. Kalbinizin atışı ve çarpışıyla mevcudiyetini size duyuruyor ya.

Ve yine en geniş manasıyla, yakınlarınıza bir şey vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyet’in ufkunuzda bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle size emrediyor.

وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

: Ahlaksızlığın her çeşidinden, gizlisinden açığından, dinin emirlerini tanımayıp serkeşlik yapmanın her türlüsünden, Allah’ın ve Rasulüllah’ın çirkin gördüğü bütün şeylerden sizi nehyediyor.

Böylece size nasihat ediyor. Ta düşünesiniz; bir  sürü eğri – büğrü yol içinde, sırat-ı müstakimi bulasınız, Kur’an’nı yaşıyasınız, emn-ü eman içinde Cennet’e dahil olasınız…

أقم الصلاة. إن الصلاة تنهى عن الفحشاء والمنكر ولَذِكْرُ الله أكبر والله يعلم ما تصنعون

صدق الله العظيم…

Namaz ve Kalb Sağlığı

Allah’ın (celle celâluhu) yarattığı, emrettiği, yasakladığı hiçbir şeyde çirkinlik, gayesizlik, başıboşluk ve abesiyet yoktur. Sathî bir bakışla tabiattaki bazı hayvan ve bitkileri zararlı veya gereksiz olarak değerlendirmek, hikmetini anlamakta zorlandığımız teklif ve emirleri faydasız görmek çok yanlıştır. Yanlış anlamaya fırsat vermeden ilâve etmek gerekir ki; başta ibadetler olmak üzere, Allah’ın (celle celâluhu) bütün emir ve yasakları, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnet’i başta olmak üzere, iman etmekle mükellefiyet altına girdiğimiz dinimize ait taabbudî davranışlar, hikmet ve faydaları için yapılmaz. Dinin bütün emir ve yasaklarında bizim için elbette fayda ve hikmetler vardır; fakat bunları asıl gaye ve hedef kabul ederek kulluk yapılmaz. Bu nokta inanan bir Müslüman için çok önemlidir.

Bu açıdan bakılınca; perhiz/diyet yaparak zayıflamak, sağlık gayesiyle aç kalmak ayrı bir şey, oruç tutmak çok daha ayrı bir şeydir. Turistik seyahat için Mekke’ye gitmek farklı, hac gayesiyle gitmek çok daha farklıdır. Aynı şekilde; kalb sağlığı, iskelet ve kas sistemini koruma gayesiyle spor yapmak başka, namaz kılmak çok daha başka bir şeydir.

Bu ibadetlerle bizi yükümlü kılan Rabbimiz (celle celâluhu), hikmet ve merhametinin bir buudu olarak onlara bizim için faydalar da koymuştur. Meselâ; domuz eti ve alkol haramdır, hiç düşünmeden bu emre uymamız gerekir. Böyle olunca, alkolden ve domuz etinden gelecek birçok hastalıktan da korunmuş oluruz. Muhal farz, domuz eti ve alkol, sağlık için çok faydalı olsaydı bile, bir Müslüman’ın haram olduğu için bunlardan uzak kalması icap ederdi.

Allah (celle celâluhu) nasip etmiş, yaklaşık on yıl önce hacca gitmiştim. Mescid-i Nebevî’de, namaz aralarındaki müsait vakitlerde, genellikle kaza namazlarımı eda ediyordum. Farkında olmadan, namazlarımı hızlı kılıyormuşum. Yanımda namaz kılan biri el-kol hareketleriyle bu hususta beni uyardı. Bana nazikçe namazımı daha yavaş ve doğru kılmam gerektiğini anlattı. Geçen gün üniversitede öğrencilerin organize ettiği bir seminer, bana bu hâdiseyi tekrar hatırlattı.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksek­oku­lu talebeleri, düzenledikleri bir seminerde, günlük yapılması gereken basit egzersizleri katılımcılara uygulamalı gösterdiler. Gün içinde belirli aralıklarla beli öne, sağa, solo ve arkaya eğmemizi, başı sağa ve sola yatırmamızı, döndürmemizi tavsiye ettiler. Benim en dikkatimi çeken şey, her hareketin en az beş saniye kadar sürmesini önemle vurgulamaları ve sözkonusu hareketleri paketler hâlinde, günde en az 3-5 defa yapılmasını söylemeleriydi. Bütün bunlar bana namazdaki “tadil-i erkân”ı hatırlattı.

İbadetlerin sağlığa faydalarına dâir çeşitli şeyler duymuş veya okumuşuzdur. Ancak ibadetlerin sağlıkla münasebetine dâir ilmî makale azdır. İbadetler, Allah (celle celâluhu) emrettiği için yapıldığından, inanan insanlar bu tür bir hikmet arayışına girmemektedir. Ancak, namazla alâkalı objektif bir makale ile karşılaşınca, bunun daha geniş kitlelere duyurulması gerektiğini düşündüm.

Milletlerarası bir dergide yayımlanan “Effect of Muslim Prayer (Salat) on a Electroencephalography and Its Relationship with Autonomic Nervous System Activity” (Namazın Beyin Dalgaları Üzerine Tesiri ve Otonom Sinir Sistemi ile Münasebeti) başlıklı makalede, namaz kılmanın beyin ve kalb sağlığına faydaları anlatılmış. Makalede ayrıca namaz kılmanın, sempatik sinir sisteminin tesirini azalttığına, parasempatik sistemin vücuttaki tesirlerini artırdığına vurgu yapılıyor. Sempatik sistem, kalbi hızlı çalıştırıp tansiyonu yükseltirken; parasempatik sistem, tam aksine kalbi yavaşlatıp tansiyonu düşürür. Genel olarak, sempatik sistemi baskın olan insanlar erken ölürken, parasempatik sistemi baskın kişiler, Allah’ın izniyle, istatistikî olarak daha uzun yaşar. Makaleye göre; namaz, bedenî ve ruhî rahatlamaya vesile olmakta, endişeyi azaltmakta; dolayısıyla kalb, damar ve beyin sağlığı için oldukça faydalı olmaktadır.

Bütün bunlar bize Allah’ın merhamet ve fazlını bir defa daha hatırlatmaktadır. Namaz kılarak hem O’nun (celle celâluhu) emirlerini yerine getirmenin huzurunu yaşıyoruz, hem de beden ve ruh sağlığımız için faydalı bir şey yapıyoruz.

Sözkonusu makalede, namaz hareketlerinin sürelerine de temas ediliyor: kıyam ve kıraat 60-90 saniye, rükû 10-15 saniye, rükûdan kıyama kalkınca yaklaşık 5 saniye, secde 10-15 saniye, iki secde arasında oturma yaklaşık 5 saniye, ikinci secde 10-15 saniye, son oturma 30-60 saniye.

İlmihal kitaplarında rükû ve secdelere dâir bazı hususlara dikkat çekilir. Rükûda, kol ve bacaklar sakinleşinceye kadar beklemek, rükûdan kalkınca beli iyice doğrultmak ve hemen secdeye gitmemek gerekir. Secdede de durum benzerdir.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşadığı dönemde söz ve uygulamalarıyla bizzat gösterdiği hususlar, bugün ilmî makalelerce de doğrulanmaktadır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Namazından çalan kimse, en fena hırsızdır.” buyurduğunda, ashâb-ı kirâm: “Ey Allah’ın Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem)! İnsan kendi namazından nasıl çalabilir?” diye sorar. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Rükû ve secdelerini tam yapmaz, rükû ve secdelerde belini iyice doğrultmaz da ondan.” (Ahmed bin Hanbel-Taberani-İbni Huzayme-Hakim). Başka bir hadîste ise, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Rükû ve secdelerini yerine getirirken belini doğrultmayan kimsenin namazı yeterli değildir.”

Namazı tadil-i erkân ile kılmak diğer bütün mezheplerde farz iken, Hanefi mezhebinde vaciptir. Tadil-i erkân hem namazın ve hem de bedenin sıhhatine vesile olmaktadır.

Bir namazda vücuttaki bütün kasların çalıştığına dâir bir makale, dergimizde yayımlanmıştır (Şubat, 1997, Sayı:217, Dr. Aslan Mayda). Benzer şekilde, Allah’ın emir ve yasaklarının her birinde sayısız hikmet bulunabilir. Her ne kadar ibadetleri Allah (celle celâluhu) emrettiği için yapıyor olsak da, inanan bilim insanları olarak bunların fıtrata uygunluğunu, hikmet ve faydalarını ortaya çıkarmak bizlerin bir görevidir.

Prof. Dr. Ömer Arifağaoğlu, Sızıntı Dergisi, Sayı: 442 o.arifagaoglu@sizinti.com.tr

İslâm’da İnsan Haklarının Sınıflandırılması

İslâm hukuku kuralları; din, can, akıl, nesil ve malın korunmasını hedefler. Din, can, akıl, nesil ve mal; insanın korunması gereken en temel haklarıdır. Diğer hak ve hürriyetler, bu beş hakkın içerisinde yer alır.

DİNÎ HAK ve HÜRRİYETLER

Esas itibariyle dinler, insanlık tarihi boyunca, hak ve hürriyetlerin kaynağı ve koruyucusu olmuşlardır. Dinler aslî özelliklerini kaybedip bozulmaya başlayınca, hak ve hürriyetleri sınırlayabilmiş ve ortadan kaldırabilmişlerdir. İslâm; Kur’ân ve hadîs gibi temel kaynaklarına bağlı kalındığında, hak ve hürriyetleri korumuştur.

İslâm dini, Müslümanlara ve gayrimüslimlere inanç ve ibadet özgürlüğü tanımıştır. “Dinde zorlama yoktur.”1, “Sizin dininiz size, onların dini onlaradır.”2 mealindeki âyetlerde ve benzer mealdeki hadîslerde, İslâm dininin kabul edilmesinde zorlama olmadığı ifade edilmektedir. Bu inanç ve ibadet hürriyeti sayesinde, İslâm ülkelerindeki gayrimüslimler, İslâm’ın ilk asırlarından günümüze kadar inançlarını koruyabilmiştir.

YAŞAMA HAK ve HÜRRİYETİ

Yaşama hakkı, âyet ve hadîslerde korunması gereken en önemli haklardan biri olarak anlatılmış; insan öldürmek, büyük günah ve suç olarak tanımlanmıştır. İslâm hukukuna göre, bir insanı kasten öldürmenin cezası kısastır: “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı.”3; “Savaş gibi haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Haksız yere öldürülen kimsenin velisine hakkını alması için yetki verdik. O da artık öldürmekte ileri gitmesin.”4

Yaşama hak ve hürriyetinin en temel dinamiklerinden birisi, vücut bütünlüğünün korunmasıdır. Bir insanı öldürmek yasak olduğu gibi, onun vücut bütünlüğünü ortadan kaldırmak da yasaktır. “Biz Tevrat’ta onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşı ödeşme yazdık. Ancak kim hakkından vaz geçerse, bu onun günahlarına kefaret olur.”5

İslâm; yaşama hakkının en fazla ihlâl edildiği savaşları bile kural ve kaidelerle düzenlemiştir. Bu ihlâllerin önüne geçmek için savaş hukuku çerçevesinde kanun ve kurallar belirlenmiştir. Buna göre, savaşlarda veya savaş dışı durumlarda soykırım yapılamaz. Savaş hâlinde kaçanlar ve yaralılar öldürülmez. Fiilen savaşa girmeyen kadınlar, çocuklar, din adamları ve işçiler öldürülmez. Hayvanlara ve bitkilere zarar verilmez.6

DÜŞÜNME ve İFADE HÜRRİYETİ

Dinin ve hukukun korumayı hedeflediği üçüncü unsur akıldır. Din ve hukuk, akıllı olan insanları muhatap alır. Deliler, bunaklar, çocuklar, uyuyanlar, sarhoşlar dinî ve hukukî açıdan mesul sayılmazlar. Bu açıdan akıl, düşünme ve düşündüklerini ifade etme hürriyeti dinin ve hukukun temelinde yer alır.

Düşünme ve düşündüklerini ifade etme hürriyetinin önemli bir unsuru, “emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker” (iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama) görevidir. Bir Müslüman kötü bir şeyle karşılaştığı zaman, o kötülüğü gücü yeterse eli, yetmezse dili ile engellemelidir. Buna da gücü yetmezse, o kötülüğe karşı kalbinden buğzetmelidir.7

İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevi, meşru muhalefet hakkı olarak da isimlendirilebilir. Meşru muhalefet hakkı, hukuk dairesi dışına taşmadan insanların, toplumun ve devletin icraatlarını eleştirebilmektir. Meşru muhalefet hakkı, insanların, toplumun ve devletin daha iyiye gitmesi için çok önemlidir. Bir toplumda ve devlette meşru muhalefet kanalları tıkandığı takdirde, insanlar kanundışı yollara sapmak zorunda kalırlar.

İslâmiyet’in ilk dönemlerinde iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevi hakkı ile yerine getirilirken, Emeviler’den itibaren hilâfetin saltanata dönüşmesiyle hükümdar korkusu sebebiyle bu vazife tam mânâsıyla yerine getirilemez olmuştur. Hâlbuki iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama, Müslümanlar için sadece hak değil, aynı zamanda bir görev, bir farzdır.8 “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”9mealindeki âyet bunu Müslümanlara emretmektedir.

AİLE HAK ve HÜRRİYETİ

İslâm hukukuna göre, herkes aile kurmak, evlenmek ve çocuk sahibi olmak hakkına sahiptir. Fertler ailenin temelini oluşturduğu gibi, aile de toplumun temelini oluşturur. Maddî ve mânevî açıdan sağlıklı fertler, sağlıklı aileleri ve sağlıklı aileler de sağlıklı toplumları meydana getirir.

“İçinizden bekârları, köle ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah onları lütfu ile zenginleştirir.”10; “Kadınlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise gibisiniz.”11; “Gençler! İçinizden aile geçindirebilecek güçte olanlar evlensin. Çünkü evlilik gözü haramdan sakındırır, iffeti daha iyi korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar.”12; “Evlenmek benim sünnetimdir. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir. Evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”13 gibi mealleri verilen âyet ve hadîslerle evlilik teşvik edilmiştir.

Aile haklarının önemli bir bölümünü, çocuk hakları oluşturmaktadır. İslâm hukukuna göre çocuk hak ehliyetine sahip olarak doğar, yedi yaşında temyiz kudretine ulaşır, ergenliği ile birlikte tam ehliyetli olur. Yeni doğan çocuk iyi bir isim verilmesi, akika kurbanı kesilmesi, iyi bir şekilde bakılması, güzel bir şekilde eğitilmesi, malları varsa korunması gibi temel haklara sahiptir. Ergenliğe ulaşana kadar bu şekilde haklarla korunan çocuk, ergen olduğu zaman tam ehliyete sahip olur, her türlü hukukî işlemi kendi başına yapabilir.

Kadın hakları da aile hak ve hürriyeti içinde yer almaktadır. İslâm dini kadını, erkek ile aynı statüde kabul etmekle birlikte, kadın ve erkeğin kendine has özelliklerinden dolayı bazı farklı düzenlemeler getirmiştir. Esas itibari ile kadın da erkek gibi dinî, hukukî, insanî, siyasî, ticarî hak ve hürriyetlere sahiptir. Bununla birlikte kadının kendisine has bazı hususiyetlere, erkeğin de kendisine has bazı özelliklere sahip olması sebebi ile hak ve hürriyetlerde bazı farklılıklar söz konusu olmuştur. Erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi, bir erkek şahide karşılık iki kadın şahidin istenmesi bu farklılıklardandır. Kadının erken ergenliğe ulaşıp erken doğurganlık yeteneğini kaybetmesi, buna karşılık erkeğin geç ergenliğe ulaşmakla birlikte çok ileri yaşlara kadar baba olabilmesi, birden fazla kadınla evliliği gerektiren sebeplerden birisidir. Ayrıca savaşların çok olduğu dönemlerde sahipsiz kalan kadın ve çocukların korunup kollanması için de birden fazla evlilik gerekli görülmüştür.

İslâmiyet’in kadın hakları ile alâkalı getirdikleri ileri seviyede olmasına rağmen, İslâm tarihi boyunca geleneklerden kaynaklanan önemli kısıtlamalar sözkonusu olmuştur. Geleneklerden kaynaklanan bu kısıtlamalar, sanki İslâm dininin gereği gibi düşünülmüştür. Hâlbuki İslâmiyet, kadın ve erkeğin durumuna uygun hak ve hürriyetleri tanımıştır. Gelenekten kaynaklanan sınırlamaları ortadan kaldırmak, İslâmiyet’in kadına tanıdığı hakları uygulamak gerekmektedir.

Aile ile alâkalı haklardan birisi de, özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığıdır. İslâmiyet insanların özel hayatlarının gizli kalmasını esas alır, özel hayatın araştırılmasını yasaklar. Kişinin özel hayatı, diğer insanlara ve topluma zararlı değilse, devlet tarafından müdahale söz konusu olmaz. Aşağıda meali verilen âyetlerde bu husus açıkça belirtilmiştir:

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.”14; “Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz. Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar artık oraya girmeyin ve eğer ‘Dönün!’ denirse, siz de dönün, bu sizin için daha temizdir.”15

EKONOMİK HAK ve HÜRRİYETLER

Mülkiyet hakkı, önemli bir haktır. İslâmiyet mülkiyet hakkını kabul etmiş ve korumuştur. Buna göre, herkes malını istediği gibi kullanma hakkına sahiptir. Ancak mülkiyet hakkı, başkasının hakkına dokunursa, kullanımı sınırlandırılır. Mülkiyet hakkını kullanırken, komşuların mallarına zarar verilemez. Meselâ, bir kimse malı üzerinde mülkiyet hakkını kullanırken, komşu binanın zayıflamasına veya yıkılmasına yol açamaz. Mülkiyet hakkı, kamu yararı sebebi ile devlet tarafından da sınırlandırılabilir. Bazı bina ve araziler kamu yararı sebebi ile kamulaştırılabilir. Komşuluk hukukundan başka, şuf’a ve irtifak hakları sebebi ile de mülkiyet hakkı kısıtlanabilir.16

Ekonomik haklardan birisi de çalışma hakkıdır. İslâmiyet çalışma hakkı çerçevesinde herkesin meşru dairede istediği işte çalışmasına imkân vermiştir. Kişinin alın teri ile elde ettiği kazanca kimse müdahale edemez. Tasarruf ve teşebbüs özgürlüğü herkese tanınmıştır. Özel teşebbüs esas olmakla birlikte, sosyal adaleti sağlayacak tedbirlerin de alınması gerekir. Herkes meşru dairede her türlü işi ve ticareti yapma hakkına sahiptir. Devlet özel teşebbüsü artıracak, sosyal adaleti sağlayacak, çalışma hürriyetini temin edecek her türlü imkânı hazırlar. Bunun için devlet yolların güvenliğini sağlar. Soyulan tüccar ve vatandaşların zararlarını tazmin eder.17 Böylece vatandaşın çalışma hak ve özgürlüğünü tam mânâsıyla kullanmasını sağlamış olur.

Netice olarak; insan hak ve hürriyetleri tarih boyunca toplumların başlıca meseleleri olmuş ve hâlen de olmaya devam etmektedir. Kölelikten, sefaletten, en zor şartlarda çalıştırılmaktan bugünlere gelen insanoğlu, hak ve hürriyetlerinin artırılmasını istemektedir. İslâm dini ve hukuku, insana layık olduğu hak ve hürriyetleri vermiş olmakla birlikte, devlet ve toplumların bunları tanıyıp uygulamasında sıkıntılar yaşandığı görülmektedir.

Doç. Dr. Abdullah Demir, Sızıntı Dergisi, Sayı: 442. a.demir@sizinti.com.tr

DİPNOTLAR

1. Bakara, 256.

2. Kafirun, 6.

3. Bakara, 178.

4. İsra, 33.

5. Maide, 45.

6. Belkıs Konan, “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Açısından Osmanlı Devletine Bakış”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XV, Yıl 2011, Sayı 4, s. 260.

7. “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Artık bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” Müslim, İman, 78.

8. Osman Keskioğlu, İslâm Hukuku Açısından Hukuk ve İnsan Hakları, İzmir 1996, s. 135.

9. Ali İmran, 104.

10. Nur, 32.

11. Bakara, 187.

12. Buhari, Nikah 3; Savm 10; Müslim, Nikah 1.

13. İbn Mace, Nikah 1.

14. Hucurat, 12.

15. Nur 27-29.

16. Ekinci, Osmanlı Hukuku, s. 203.

17. Ekinci, Osmanlı Hukuku, s. 203.

Kardeş Katli Meselesinin Şer’î Dayanağı Var mıdır?

Bu sorunun cevabı, ilgili maddenin de izahı demektir. Önce İslâm hukukundaki suç ve cezaları görelim: Bilindiği gibi İslâm hukukunda, üç çeşit suç ve ceza vardır:

1) Had suç ve cezalarıdır. Hırsızlık (hadd-i şirb), yol kesmek (kat’-ı tarik), zina (hadd-i zina), dinden dönmek (irtidâd) ve devlete isyan (bağy) suçlarından ibaret olan bu suçların, unsurları teşekkül ettiği takdirde, tatbik edilecek cezaları, Allah ve Resûlü tarafından tespit edilmiştir. Bunlarda mühim olan, unsurların teşekkülüdür. Unsurlardan birisi eksik olursa had cezası tatbik edilmez; ancak ulul-emr tarafından tespit edilecek tazir cezaları uygulanır. Meselâ, dört şahidle zina yaptığı ispat edilemeyen suçluya, zina haddi tatbik edilmeyecektir. Ancak üç şahitle zina yaptığı ispat edilen suçlu, bütün bütün cezasız da bırakılmayacaktır. İşte unsurları teşekkül etmeyen bu suçlara tatbik edilecek cezalara tazir cezaları denir ve ulul-emr tarafından tespit edilir.

2) Şahsa karşı işlenen cinâyet suçlarıdır ki, cezaları kısas veya diyettir. Bunların da çoğu cezaları, Allah ve Resûlü tarafından tespit edilmiştir.

3) Tazir suç ve cezalarıdır ki, biraz önce zikredilen had veya cinayet gruplarına girmeyen (esrar içmek gibi) yahut girdiği halde o cezaların tatbiki için gerekli unsurlara sahip olmayan (üç şahitle ispat edilen zina suçu gibi) suç ve cezalardır. İşte bu bölümde ulul-emrin tespit ettiği veya kadı tarafından takdir edilen cezalar tatbik edilecektir. Bu kısa mukaddimeden sonra, kardeş katli ve bunu emreden kanun maddesinin tahlilini, önce nazarî plânda ele alalım, sonra da tatbikattaki örneklerin hangi gruba girdiğini beraber mütalaa edelim. Bu mütalaamızdan önce şunu da gözü önüne alalım: Her hukuk sisteminde, Osmanlı Hukukunda nizam-ı âlem yani âlemin nizamı, günümüzdeki ifadesiyle kamu düzeni ve kamu yararı için vaz’edilen idam cezaları vardır. Biraz sonra açıklayacağımız vechile, Türk Ceza kanunun 125 ile 163. maddeleri arasındaki bütün hükümleri, devlete yani âlemin nizamına karşı işlenen suçları tanzim etmekte ve daha birinci maddesinde devletin toprağı ve bağımsızlığını dağıtmaya ve bölmeye ma’tuf bütün hareketleri, idam cezası ile cezalandırmaktadır. Dünyadaki bütün ceza hukuku sistemlerinde de, devlete isyan suçları, benzeri hükümlerle önlenmeye çalışılmıştır. Şimdi bu tür hükümlerin, İslâm hukukunda nasıl yer aldığını ve bu hükümlerin Fâtih’in kanunnâmesindeki hükümle nasıl bağdaştırılabildiğini açıklamaya çalışalım.

Kardeş katli meselesinin birinci şer’î dayanağı, her hukuk nizamında bulunan devlete isyan suçudur. Biraz önce açıkladığımız gibi, devlete isyan suçu, İslâm hukukunda, had suç ve cezaları arasında yer alan bağy adı altında düzenlenmiş ve unsurları tahakkuk ettiği takdirde idam cezası ile cezalandırılmıştır. Bağy suçunun unsurları, devlete (imama, sultana) karşı ayaklanmak, kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirmeyi amaçlamak (muğalebe) ve açık bir isyan kasdı içinde bulunmaktır. Bağy suçunun cezaları, unsurlarının tahakkukuna göre değişir: Sultandan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu teşkil etmeyen ve bir yerde toplanarak baş kaldırmayanlara dokunulmamalıdır. Propaganda yaparlarsa ikaz edilirler, ileri giderlerse tazir cezaları ile cezalandırılırlar. Devlete isyan ettikleri an, savaşla yola getirilirler ve cezaları idamdır. Yalnız bunlar müslüman oldukları için, çoluk-çocukları esir edilmez ve malları ganimet sayılmaz. Bunlara verilen ölüm cezası bir had cezasıdır ve hikmeti de devleti yani nizam-ı âlemi korumaktır

İşte Osmanlı hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her çeşit itaatsizliği, umumi rahatı ve nizam-ı âlemi ihlal edecek olan her türlü isyanı ve memlekette anarşi çıkarma hareketlerini (fesâd bis-sa’y), bağy suçu kabul etmiş ve buna sebep olanları da bâği olarak vasıflandırmışlardır. Bu isyan suçunun cezasının da idam cezası olduğunu, fetvalarında açıklamışlardır. İsyan eden Padişahın kardeşi de olsa, şer’î hüküm değişmeyecektir. Meselâ Yavuz Sultan Selim’in, birisi Şi’îlerle ve bir diğeri de eşkiya ile ittifak ederek Devlete isyan eden ve bağy suçunda aranan şartlara uygun bir şekilde bu suçu işleyen kardeşlerine karşı olan tutumu, tamamen şer’îdir. Fâtih’in kanun maddesindeki kardeş katlinin birinci grubunu, bu tip hâdiseler teşkil etmektedir. Ancak nazariyat bu olmakla beraber ve söz konusu madde bu şekilde tefsir edilebilmekle birlikte, tatbikat, her zaman nazariyatı takip etmemiş, kanuna rağmen, şartlar teşekkül etmeden idamlar verilmiştir. Beşikteki bir bebeğin öldürülmesini, elbetteki müdafaa etmek yahut buna uyuyor demek de mümkün değildir. Ancak Fâtih, kanunnâmesinde böyle bir durumu da emretmemektedir.

Osmanlı tarihindeki kardeş katilleri ve idamların yarıya yakının, bir had cezası olan bağy suçuna sokulduğunu verilen fetvalardan anlıyoruz. Ancak şunu da hatırlatmak istiyoruz ki, bazen bağy denilen had suçunun şartları teşekkül etmediği halde, araya giren jurnalcilerin ve yalancı şahitlerin beyanıyla, Şeyhülislâmlardan bağy suçu imiş gibi fetva alındığı da görülmüştür. Kanunî’nin oğlu Şehzade Mustafa hakkındaki fetvalar buna misal teşkil etmektedir. Bu konuda Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan şu belgenin izahları enteresandır:”Buğat yani asiler ise, Mülteka ve benzeri fıkıh kitaplarına göre, mevcut hükümete ve Padişaha karşı müslümanlardan bir veya bir kaç kişi isyan etmeleri ve hükümetin emirlerine itaat etmemelerinden ibarettir. Müslümanlar, bağy ve isyanda ısrar ederlerse, idam olunurlar. Ancak fitneyi teskin için idamdan hafif cezalar yeterli ise, bunlar tatbik olunmalıdır. Şurası dikkat çekicidir ki, Mülteka’yı şerheden âlimler, bağilerin cinayetleri hakkında, çok geniş mânâlar vermişlerdir. Meselâ Padişah’ın meşru emirlerine karşı her nevi itaatsizliği ve umumi rahatı (nizam-ı âlemi) ihlal edecek her çeşit kıyam, hareket, fitne, fesad, insanları katl, malları gasp ve devlet işlerini engelleme gibi halleri, bağy saymışlardır”.

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz

Namazın Önemi

Namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir.

“Dua, ibadet, bağışlanma dilemek, yalvarmak” anlamında Farsçadan Türkçemize “namaz” olarak geçen ve “tazim için eğilmek, kulluk” gibi mânâlara da gelen “salât” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de 99 yerde geçer1. Tam 33 yerde zekât emrinden hemen önce namaz emri vardır. Bu durum aslında namazın önemine oldukça açık bir işarettir. Zikrettiğimiz 33 ve 99 rakamlarının, namazlardan sonra Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından emredilen 33 “Sübhânallah”, 33 “Elhamdülillâh” ve 33 “Allâhuekber” mübarek tesbihlerinin sayılarına ve toplamlarına denk geliyor olması da dikkat çekicidir.

Bakara Sûresi’nin üçüncü âyetinde, “O kimseler ki, gaybe inanırlar.” cümlesi ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamete, haşr u neşre, kaza ve kadere “iman rükünleri” öz bir şekilde beyan buyrulmaktadır. Öz ya da işaret yolu ile iman rükünlerine dikkatler çekildikten sonra insan zihni, İslâm rükünlerine de aynı şekilde temas buyrulmasını beklerken, âyet-i kerîme İslâm’ın rükünlerinden ikisine ismen ve sarahaten temas etmektedir. Bunlardan birincisi namazın ikamesi diğer bir tabirle gereği üzere kılınması, ikincisi ise maddî/manevî kazançlardan infakta bulunmadır. (Bakara, 2/3)

“Namazı kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 2/43) mealindeki âyet-i kerimede, önce İslâmî rükünlerden “namaz” ve hemen arkasından “zekât” zikredilmektedir. Pasaj/cümle diğer bir İslâmî rükünden bahisle ilerleyecekmiş gibi görünürken, namazın önemli bir cüz’ü olan “rükû” emri “وَارْكَعُوا” “rükû edenlerle birlikte siz de rükû ediniz” şeklinde çoğul hâlde zikredilmekte, dolayısı ile “namazların cemaatle edası” keyfiyetine güçlü bir işaretle, rükû rüknüne de tam bir sarahatle temas buyrularak nazarlar yeniden namaza tevcih edilmiş olmaktadır. (Bakara, 2/43)

Başka bir âyet-i kerimede ise mealen; “Sizin veliniz/dostunuz ancak Allah Teâlâ’dır. Ve O’nun peygamberidir ve imân etmiş olanlardır. O imân edenler ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler..” (Mâide, 5/55) buyrularak “dostlar” nazarlara verilmekte, bu dostların ancak Allâh (celle celâluhu), Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Allâh’a (cc) iman eden müminler olduğu beyan buyrulmaktadır. Devamında “dost” özelliği taşıyan müminlerin vasıfları verilmektedir. Dostların ilk özelliği namazı tam manası ile ikâme eden kimseler olmalarıdır. İkinci özellikleri zekâtlarını aksatmadan vermeleridir. Üçüncü olarak ise -zihinler, bu dostların oruç ve hac gibi diğer İslâmî özelliğinin zikredilmesini beklerken- namazları cemaatle ifa etmeleri, cemaat hâlinde yaşama ve bizzarure cemaatten ayrılmama özellikleri “وَهُمْ رَاكِعُونَ” “onlar rükû eden müminlerdir” mânâsındaki tek bir kelime ile ifade edilmektedir. (Mâide, 5/55)

Namaz o derece önemli bir ibadettir ki, Hz. Adem’den (as) itibaren bütün peygamberlerin ve dinlerin tebliğinde yer almıştır. Hz. İbrahim (as) (İbrahim, 14/40), Musa (as) (Mâide, 5/12), Şuayb (as) (Hud, 11/87), Zekeriyyâ (as) (Ali İmran, 3/37) ve İsa (as) (Meryem, 19/31) ve diğer peygamberlerin namaz ile emredildiklerini Kur’ân-ı Kerîm bizlere haber vermektedir.

İslâm’ın Beş Temel Şartından Biri

Namazın, İslâm’ın beş şartından birisi olduğunu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan buyurmaktadır.2 Bilindiği üzere bu temel şartlardan “namaz” ve “oruç” bedenî, kalbî, ruhî, aklî, zihnî ve sırrî bir ibadet durumunda iken, “zekât” ve “hac” az önce sayılanlara ilâve olarak aynı zamanda malî bir ibadettir. Şayet bir Müslüman’ın malî durumu zekât ve hac rükünleri için yetersiz ise, bu durumda böyle bir kimse için geride kalan seçenekler sadece “namaz” ve “oruçtur”. Bilindiği üzere namaz ve oruç için herhangi bir malî külfet söz konusu değildir. Buna rağmen namaz ve orucu (hafazanallah) önemsememe gibi bir sıkıntı varsa, böyle bir kimse ebedî hayatı konusunda müthiş derecede tedirgin olmalıdır.

Malî ve bedenî ibadetler mukayesesine kısaca temas etmişken, “Zenginler sevapça daha ileride midirler?” gibi zihinlere gelebilecek bir soru açısından şu rivayeti aktarmakta fayda mülahaza etmekteyiz:

Ebû Zerr’den (ra) rivayet edildiğine göre bazı insanlar: “Ey Allah’ın Resulü, zenginler bütün sevapları alıp götürüyorlar; çünkü onlar da bizler gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, ayrıca zenginliklerinden dolayı sadaka da veriyorlar.” dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah sizlere sadaka verme ve bu yönde sevap kazanma imkânı vermedi mi sanıyorsunuz? Her Sübhanallah demek bir sadakadır, her Allahüekber demek bir sadakadır, her Elhamdülillah demek bir sadakadır, her Lâ ilâhe illallah demek bir sadakadır, iyiliği emretmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır.” buyurdular.3

Beş Vakit Namaz

Cenâb-ı Hakk, mealen: “Namazlara ve orta namaza devam edin” (Bakara, 2/238), “şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır” (Nisa, 4/103), “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl” (Hûd Sûresi, 11/114), “Güneşin doğuşu ve batışından önce, gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün her iki vaktinde tesbih et” (Taha, 20/130), yüksek beyanları ile günde beş vakit namazın müminler için çok önemli bir vazife ve sorumluluk olduğunu bizlere hatırlatmaktadır. Ayrıca Nisa, 4/103; İsra, 17/78; Nur, 24/36; Rum, 30/17-18; Kaf, 50/39-40; Dehr (İnsan), 76/25-26 âyet-i kerîmelerinde de beş vakit namaza ve vakitlerine temas edilmektedir.

Cabir b. Abdillah (ra) anlatıyor: “Namaz vakitlerini öğretmek için Cebrail (as) Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi. Cebrail (as) imamet için öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasına durdu. İnsanlar da Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasına durdu. Cebrail (as) güneş tepeden henüz döndüğü sırada öğle namazını kıldırdı. Cebrail (as), her şeyin gölgesi bir misli olunca yine geldi. Daha önce yaptığı gibi tekrar öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onun arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde ikindi namazını kıldırdı. Cebrail (as) güneş batınca tekrar geldi. Yine öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde akşam namazını kıldırdı. Sonra Cebrail (as) şafak (ufuktaki kızıllık) kaybolunca yeniden geldi ve öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu halde yatsı namazını kıldırdı. Sonra Cebrail (as) fecir vakti olduğunda (sabah) tekrar geldi ve öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde sabah namazını kıldırdı.

İkinci gün, Cebrail (as) bu defa kişinin gölgesi bir misli kadar olunca geldi ve bu defa öğle namazını kıldırdı. Sonra kişinin gölgesi iki misli olunca geldi. Bu defa da ikindi namazını kıldırdı. Sonra güneş batınca geldi ve önceki gün yaptığı gibi akşam namazını kıldırdı. Akşamı kıldıktan sonra uyuduk. Sonra uyanıp tekrar uyuduk. Tekrar uyanınca Cebrail (as) geldi ve dünkü yaptığı gibi yatsı namazını kıldırdı. Daha sonra tan yerinin beyazlığı yayılınca geldi. Daha yıldızlar parıldamakta iken dün yaptığı gibi sabah namazını kıldırdı. Cebrail (as) sonra dedi ki: “Dünkü kıldırdığım vakitlerle bu günkü kıldırdığım vakitler arasındaki zamanlar namaz vakitleridir.”4

Ashab hazeratı mescidde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte otururken, Dımam İbnu Sa’lebe gelerek İslâm’ın temelleri ile alâkalı bazı sorular sormuş, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) cevaplarını almış, sorularından birisi de şu şekilde olmuştur: “Allah Teâlâ adına soruyorum: Gece ve gündüzde beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?” Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’a yemin olsun evet!” demiştir.5

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Namazlarınızı benden gördüğünüz şekilde kılınız.” buyurmuş6, namazların vaktinden soran bir adama da: “İki gün namazları bizimle kıl.”7 diyerek namazların vakitlerini, rekât sayılarını ve kılınış şekillerini uygulamalı olarak talim buyurmuştur.

Günlük namazların beş vakit kılınması konusunda Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet gayet açıktır. Dolayısı ile gerek geçmişte ve gerek günümüzde, günlük namazların kaç vakit olduğu ve kılınış şekilleri ile ilgili en küçük bir ihtilaf yoktur.

Vaktinde Kılmak

Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ashab hazeratı çeşitli vesilelerle hangi amelin daha faziletli olduğunu sormuşlar, nübüvvet feraseti kaynaklı ferdî farklılıkların gözetildiğini düşündüğümüz cevaplar almışlardır. Ancak namaz yüksek bir öneme sahip olduğu için, namazı emreden birçok âyet-i kerîmenin yanısıra Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namazın vaktinde kılınmasına verdiği önemin ve hassasiyetinin doruk noktasında olduğunu görmekteyiz. Ümmü Ferve’nin rivayetine göre, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) “Hangi amel efdaldir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “İlk vaktinde kılınan namaz!”8

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ali’ye (ra) şu tembihte bulunmuştur: “Ey Ali; Vakti girdiği zaman namazı sakın geciktirme.”9 Hz. Ömer’in (ra) rivayetine göre de bir adam gelerek; ‘Ey Allah’ın Resûlü! İslâm’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sormuş, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da; ‘Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurmuştur.”10

Kıyamet Gününde Kulun İlk Hesaba Çekileceği Amel

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı tamam ise, felaha erer ve kurtulur. Fakat namazı yoksa kaybeder ve zararlı çıkar. Şayet farzlarında noksanlar çıkarsa, (en iyi şekilde bilmesine rağmen) Azîz ve Celîl Rabb’i: ‘Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız.’ der. O kulun farzlardaki eksikleri varsa nafileleri ile tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir.”11

Dinin Direği

“Namaz dinin direğidir.” mealindeki hadîs-i şerîf, Müslümanlar arasında yerleşmiş ve meşhur olmuştur. Ancak zaman zaman da olsa bazı kimseler bu beyanın sıhhati ile ilgili yersiz şüphe yaymaya çalışmaktadır. Hâlbuki bu cevâmiu’l-kelim (az ve öz sözcüklerle çok şeyi ifade etme, konuşulan mevzuda az sözle kapsamlı ifade) cümlenin diğer hadîs kitaplarında da şahitleri bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Muâz b. Cebel’e şöyle buyurmuştur: “Sana bütün işin başını ve onu ayakta tutan direğini, zirve noktasını söyleyeyim mi? Ben, söyle ey Allah’ın Resulü dedim. Şöyle buyurdu: “İşin başı İslâm, onu ayakta tutan direği namaz, zirve noktası ise Allâh için çabalamaktır.”12

Şeyhü’l-İslâm İbn Hacer, “Namaz dinin direğidir” mealindeki hadîs-i şerîf için “Ravileri sika/güvenilir.”13demekte, İmam Beyhakî de Şuabu’l-Îman’ında bu hadîs-i şerîfi şu şekilde aktarmaktadır: Hz. Ömer’in (ra) rivayetine göre bir adam gelerek; Ey Allah’ın Resulü! İslâm’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sordu. Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem); ‘Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurdu.14

Allâh’a (celle celâluhu) En Yakın Olunan Ân: Secde

Secde, namazda alnı, burnu, elleri, dizleri ve ayak parmak uçlarını da kıbleye bakacak şekilde yere koyarak Allah’ı (celle celâluhu) gönülden ve ürpererek anma ve namaza ait temel bir rükündür. Abdullah b. Abbas (ra) rivayetine göre Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın parmak uçlarıdır.”15

Secde kelimesi türevleri ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de 92 yerde geçmektedir. Secde, namazın en önemli hareketi, ibadet ve kulluğun özü ve esasıdır. Kul, secde ile taatullah, haşyetullah, marifetullah ve muhabbetullahın en yüksek mertebelerine ulaşma imkânı bulur. “Secde et ve (Rabb’ine) yaklaş!” (Alak, 96/19) ki aynı zamanda secde âyetidir, kulun Allâh’a en yakın olacağı ânın secde anı olduğunu haber vermektedir. Ebu Hüreyre (ra)’den rivayete göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kulun, Allah’a en yakın olduğu zaman secdede olduğu ândır. Bu sebeple secdelerde çok dua edin.”16

Manevi Kirleri Temizlemesi

Namaz sürekli bir temizlenme ve arınma ameliyesidir. İnsanın gün içerisinde el ve yüzünü defalarca yıkama lüzumu hissetmesi gibi, insanın batınî lâtifeleri de gün içerisinde beş vakit namaz ile bir arınma ve temizlenme ihtiyacı içerisindedir ve bunu sağlayacak olan tek husus, Allâh rızası gözetilerek kılınacak vakit namazlarıdır.

Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: “Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle söylediğini işittim: “Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz?” “Bu hâl, onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!” dediler. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler.” Buyurdu.17

Kötülüklerden Alıkoyması

Kur’ân-ı Kerîm’de namaz ile ilgili âyet-i kerîmelerden, namaz kılan kimsede zihnî, ruhî ve kalbî oldukça önemli değişim ve dönüşümlerin gerçekleştiğini, bunun yüksek ahlâk olarak davranışlara yansıdığını, iman-ibadet-yüksek ahlâk vetiresinde namazın büyük ehemmiyeti olduğu anlaşılmaktadır. “Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?” (Hûd, 11/87) mealindeki âyet-i kerime, bir yönü itibarı ile namaz ve insanın fiilleri arasındaki uyum ve irtibatı söz konusu etmektedir. Bu irtibatı gösteren diğer bir âyet-i kerime ise mealen şu şekildedir: “(Resulüm!) Sana vahiy edilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem); “Her kimin kıldığı namaz kendisini hayâsızlıktan ve münkerden alıkoymuyor ise onun namazı yoktur.”18 buyurmaktadır. Ümmü Seleme’den (r.anhâ) rivayete göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Namaza dikkat edin, namaza!” buyurmuştur19.

Terkindeki Tehlike

Kur’ân-ı Kerîm’de namazın terki veya önemsenmemesi ile alâkalı olarak mealen şöyle buyrulur: “Namazlarından gaflete düşen (kıldıkları namazın değerini bilmeyen, namazlarının vaktini önemseyerek terk eden ya da vaktinde kılmayan) musallîlere veyl olsun!” (Mâun, 107/4-5)

“Veyl” kelimesini İbn Abbas (ra) azap, Osman b. Affân (ra) Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ile Cehennem’de bir dağ20, Ebu Said el-Hudrî (ra) yine Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ile Cehennem’de bir kişinin ancak kırk yıl aşağıya düşerek varabileceği bir çukur21 olarak tanımlamıştır.

“Sakar” adlı Cehennem’e girişin gerekçesi sorulduğunda, orada bulunanların ilk söyledikleri sebep, namaz kılmayışları olmaktadır. “Her bir kişi kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. Ashabu’l-yemîn müstesnâ, onlar Cennetlerdedirler. Suçlulara sorarlar: ‘Sizi Sakar’a (Cehenneme) ne sürükledi?’ Derler ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik, yoksullara yedirmezdik, (günaha, yanlışlıklara) dalanlarla birlikte dalardık. Din gününü de yalanlardık. Nihayet ölüm gelip bize çattı.’ Artık şefaat edebileceklerin şefaati de onlara fayda vermez.” (el-Müddessir, 74/38-48)

Namazı terk edenlerle ilgili bir diğer âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk mealen şöyle buyurur: “Bunlardan sonra ise namazı zayi eden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar Ğayy (Cehennem) ile karşılaşacaklardır.” (Meryem, 19/59) Bu âyet-i kerimeyi tefsir eden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebu Umame el-Bâhilî’nin (ra) rivayeti ile şunları aktarmaktadır:

“Eğer bir kaya parçası Cehennem’in kenarından aşağıya atılacak olursa, yetmiş yıl düşse bile Ğayy ve Âsâm’a ulaşmadıkça Cehennem’in en derin noktasına ulaşmış olmaz.” “Ğayy ve Âsâm nedir?” diye sorulunca da şöyle buyurdular: “Bunlar Cehennem’in dip tarafındaki iki kuyudur. Cehennemliklerin irinleri buralardan akar. Allah Teâlâ’nın: “Namazı terk eden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar Ğay ile karşılaşacaklar.” (Meryem, 19/59) âyet-i kerîmesi ile “Kim bunları işlerse Âsâm ile karşılaşır.” (Furkan, 25/68) buyruklarında söz konusu ettiği kimseler bunlardır.”22

Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) namazdan bahsetti. Buyurdu ki: “Her kim şu beş vakit namazı eksiksiz kılarsa, namazı kıyamet gününde ona bir aydınlık, hakkında delil ve kurtuluş olur. Her kim de bu beş vakit namazı gereği gibi kılmazsa ne nur, ne delil ne de kurtuluş olur. Kıyamet gününde de Karun, Firavun, Haman ve Ubeyy ibn-i Halef ile birliktedir.”24

Hz. Ebu’d-Derda’nın (ra) rivayetine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine şöyle bir tavsiyede bulunmuştur: “Parça parça kesilsen de, yakılsan da Allah’a ortak koşma ve farz olan namazı bilerek terk etme. Kim ki farz olan namazı bilerek terk ederse, Allah’ın koruması ondan uzaklaşmıştır.”25

Sonuç

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kişinin namazı terk ile küfre düşeceğini haber vermiş,26 namazın terk edilmesinin şirk olduğunu belirtmiş,27 “Namazı olmayanın (kâmil mânâda) dini yok demektir. Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir,28 diyerek namazın mümin için dindeki merkezî konumuna dikkat çekmiştir. Maddî ve mânevî hastalıkların temelinde namazsızlık vardır. Çünkü namaz bir nur, bir aydınlık sağanağıdır.29 Kulun Allâh (celle celâluhu) ile doğrudan irtibatını sağlayan kopmaz bir bağdır.

Huşu ile Allâh’a (celle celâluhu) yönelenler için namaz; huzur ve itminanın tükenmeyen kaynağı, bilhassa iftitah, kıyam, kıraat, rükû ve secde rükünleri ile biiznillah mülhime, mutmainne, râziye, marziyye ve sâfiyye mertebelerine yükselebilme platformu, rüyetullah saadetine (Mutaffifîn, 83/23, 35; Kıyâmet, 75/23) mazhariyetin üssü ve likâullaha (Enâm, 6/154; Rad, 13/2) yüksek seviyede inanabilmenin de kilididir. Ancak diğer taraftan namaz, Allah’a (celle celâluhu) mülâkî olacaklarını kabul etmeyenler (Enâm, 6/31; Yunus, 10/45; Secde, 32/10) içinse zor ve ağır bir ibadettir (Bakara, 2/45).

Hz. İbrâhim’in (as) şu güzel duası hitâm-ı misk nevinden olsun: “Ya Rabb! Beni de, neslimi de namazı devamlı ve dosdoğru kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabb!” (İbrahim, 14/40)

Yeni Ümit Dergisi, 110. sayı, Yard. Doç. Musa Kazım Gülçür

Dipnotlar

1. M.F. Abdülbaki, Mucem, “slv” md.

2. Buhari, iman 1; Müslim, iman 22; Nesai, iman 13; Tirmizi, iman 3.

3. Müslim, zekât 53.

4. Nesâî, mevâkît 10.

5. Buhari, ilm 6; Müslim, iman 10; Tirmizi, zekât 2; Nesâî, siyam 1.

6. Buhari, ezan, 18; Müslim, mesâcid, 293; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/436; Dârimî, salât 42.

7. Müslim, mesacid 176, 177; Tirmizi, salat 115; Nesâî, mevâkît 12.

8. Ebu Davud, salat 9; Tirmizi, salat 127; Müslim, iman 137; Buhari, mevâkît 5.

9. Tirmizi, salat 127.

10. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550).

11. Tirmizî, mevâkît 188. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, salât 149; Nesâî, salât 9; İbni Mâce, ikâmetu’s-salâh 202; Tirmizi, salât, 306; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 1/291-292.

12. Tirmizî, iman 8.

13. İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-Habîr fî Tahrîci Ehâdîsi’r-Râfi’i’l-Kebîr, 1/308, Müessesetü Kurtuba-1995.

14. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550) Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2003.

15. Buharî, ezan, 133, 134, 137, 138; Müslim, salât 227-231; Ebu Dâvud, salât 150-151; Nesâî, iftitâh 40; İbn Mâce, ikâmetu’s-salâh 19; Müsned, 1/285, 286.

16. Müslim, salât 15; Nesâî, mevâkît 35; Tirmizi, deavât 118; Müsned, 2/121.

17. Buhâri, mevâkît 6; Müslim, mesâcid 282; Tirmizî, emsâl 5; Nesâî, salât 7; Muvatta, sefer 91.

18. Münavî, Feyzü’l-Kadir, VI/221; Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur, VI/465; Deylemî, Firdevs, III/622.

19. Müsned, 1/290.

20. Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, 3/163-164, Kahire-2001.

21. İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 16/508 (7467).

22. Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, 8/206, (7731), Mektebetü İbn Teymiyye, Kahire, trsz.

23. Heysemi de Mecmau’z-Zevâid’inde bu hadîs-i şerîfi nakletmekte ve şöyle demektedir: “Hadisin senedinde zayıf raviler vardır. İbn Hibban, bu ravilerin sika olduklarını ancak hata da yapabildiklerini söylemektedir.” (Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 10/713 (18591), Dâru’l-Fikr, Beyrut-1994).

24. Müsned, 2/169, Darimi, 2/301, İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/329 (1467); Beyhakî, Şuabu’l-Îman, 3/312.

25. Müsned, 5/238.

26. Müslim, îmân 134; Ebû Davud, sünnet 15; Tirmizî, iman 9; İbn Mace, ikâmetu’s-salâh 17; İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/305 (1454).

27. İbn Mâce, ikâmetu’s-salâh 77.

28. Taberanî, el-Mu’cemüs-Sağîr, 1/113; Suyûtî, el-Câmius-Sağîr, 2/387.

29. Müslim, taharet 1.

Flört mü, Nişanlılık mı? Evlilik Öncesi Süreç

Ta baştan sağlam esaslar üzerine kurulmuş ve maddî-mânevî saadetin dalgalanıp durduğu bir yuva, milletçe var olmanın en sağlam bir temel taşı ve faziletli fertler yetiştirmenin de mübarek bir mektebidir.

Evlilik, yüksek hedefleri olan ve ebediyete uzanan bir beraberlik olduğu için, ciddiyet ve dikkat ister. Şüphesiz başta gösterilecek dikkat, daha sonra ortaya çıkması muhtemel birçok problemin önüne geçecektir. Hem dinimiz, hem de onun gölgesinde gelişip şekillenen geleneklerimiz bu konuda bize yardımcı olacak ve bir kısmı dinen bağlayıcı olan hüküm ve uygulamalar taşımaktadır. Konu iki temel safhada ele alınabilir: Eş seçimi ve adayların birbirini tanımaları…

Burada daha çok adayların birbirlerini tanıma konusu üzerinde duracağız. Zîrâ bu konuda başta evlenecek gençler olmak üzere, mütedeyyin aileler dâhil, birçok kişide ciddi kafa karışıklığı bulunmaktadır. Modern hayat, evlenecek kişilerin birbirlerini yeterince tanımaları için flörtün dışında bir yolun olmadığını söylemekte ve maalesef toplumda bu yolun kaçınılmaz olduğu düşüncesini hâkim kılmaya çalışmaktadır. Oysa modernleşmenin ve ona bağlı gelişen dünyevîleşmenin, önümüze koyduğu hattâ dayattığı her uygulama olduğu gibi kabul edilecek olursa, hem din, hem de insanlık ciddi yaralar alacaktır. Flört yerine, dinimiz ve geleneklerimizin şekillendirdiği eş seçimi ve onun devamı olan nişanlılığın, evlenecek adayların birbirlerini tanıma metodu olarak öne çıkarılmasının isabetliliği, ahlâkîliği, yeterliliği ve önemi üzerinde durmaya çalışacağız. Kefaet yani denklik prensibinin eşlerin huzurlu bir yuva kurmalarındaki önemini de vurgulamak gerekir.

Eş Seçimi

Aile kurmada en önemli ve ilk adım şüphesiz eş seçimidir. Eş seçiminde geleneksel olarak uygulanmaya devam edilen adayların rızasına dayalı bir nevi görücü usulünün İslâm’a, örf ve adetlerimize daha uygun bir usul olduğunu da vurgulamak gerekir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi evliliklerinde bu usulü uyguladığı gibi, kızlarını veya ashabını evlendirirken de bu usulü uygulamıştır. Yani akraba veya dostların önerisi ve adayların birbirlerini görüp rıza göstermesi metoduyla evlilikler gerçekleşmiştir. Akraba ve dostların önerisi, adayın dindarlık, karakter, güzellik, aile çevresi ve hattâ maddî durumu gibi konular göz önüne alınarak gerçekleşeceğinden, karar vermede ciddi şekilde yardımcı olacaktır. Geriye adayların, Sünnet’e uyarak birbirlerini görmesi kalmaktadır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesi olan bu görmeyi günümüzde, ölçüsü dairesinde görüşme şeklinde yorumlamanın hadîs-i şerîfin ruhuna aykırı olmadığı kanaatindeyiz.

Sahabeden evlenmek isteyen Muğire b. Şu’be’ye, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Evleneceğin kişiye bak/gör, Zîrâ bakmak/görmek aranızdaki bağlılığı arttırır.” buyurmuştur.1 Başka bir hadîs-i şerîfte şu ifadeler bulunuyor: “Allah bir şahsın kalbine bir kadına evlilik teklif etme düşüncesini koymuşsa, ona bakmasında bir sakınca yoktur.”2 Evliliğin geleceği, eşler arasındaki sevgi ve bağlılık için adaylar birbirlerini görmeli ve ölçüsü dairesinde bir iki defa görüşmelidirler. Ancak bu görüşmelerin bir-iki defayı aşmaması, ardından hemen akrabaların devreye girmesi ve asla flörte dönüşmemesi gerektiğini belirtmek gerekir. Bu tavsiye ve görüşmelerden sonra karar müspet olursa artık nişanlılık safhası başlar.

Nişan

Evlilikte nişanlılık safhası hem dine hem de geleneklere dayanmaktadır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Aişe Validemiz’le nişanlılığı bu uygulamanın aynı zamanda bir Sünnet olduğunu da göstermektedir.

Nişandan önce yapılan sözlülük de, her ne kadar dinî literatürde pek yer almıyorsa da, artık ülkemizde yaygınlık kazanan bir uygulamadır. Aslında bu uygulama nişana verilen değer ve merasim zenginliğinden kaynaklanmaktadır. Önce usulüne göre kız istenir ve fazla zaman geçirmeden nişan merasimi yapılır. Bazı bölgelerde sözlülük pek uygulanmaz, tarafların akrabaları uygun bir şekilde gerekli görüşmeyi yapar, işi belli bir olgunluğa getirirler. Ama asıl ilân ve merasim nişan töreniyle olur. Bazı yerlerde bu törenin neredeyse evlilik kadar abartıldığı da olur. Sözlülük döneminin çok kısa tutulması, istenmeyen bazı nahoş durumların ortaya çıkmasına ve dedikoduların yayılmasına engel olması açısında önemlidir. Sözlülük, tabir yerinde ise kızı (dolayısıyla erkeği) yöresel ifadesiyle kınalamak olduğundan kısa zamanda nişan yapılması gerekir.

Evlilik ciddi bir iş olduğundan, tarafların birbirlerini tanımaları da ciddi olmalıdır. Taraflar ve aileleri birbirlerini en ciddi şekilde sözlülük ve kısa zamanda onu izleyen nişanlılıkla tanıma yoluna gitmeli; onun dışında kalan ve birçok sakıncaları bulunan flört ve benzeri gayr-i ciddi yollara kapı açmamalıdırlar.

Flörte Dönüşen Nişanlılık

Nişanlılık dönemiyle ilgili dikkat çekilmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Nişanlılık ne erkek ve kız, ne de diğer akrabalar arasındaki mahremiyeti kaldırmaz. Nikâh kıyılıncaya kadar mahremiyet açısından yabancı sayılırlar. Durum böyle olunca da nişanlıların el ele tutuşup yalnız başlarına gezmeleri, hattâ daha ileri gidip sarılıp öpüşmeleri caiz olmadığı gibi halvet-i sahihaya meydan verecek şekilde kapalı mekânlarda bulunmaları da caiz değildir. Hem nişanlıların hem de ailelerinin mahremiyet kurallarına uymadan görüşmeleri de dinen sakıncalıdır. Mesela kızın annesi ‘damadım diyerek’ erkeğin yanında annesi gibi davranmamalıdır, Zîrâ o dinen daha yabancıdır.

Diğer bir konu da gençlerin günaha girmeden birbiriyle dolaşabilmeleri için dinî nikâh kıyılmasıdır. Nişanlılık dönemi nikâhı denilebilecek bu uygulama neredeyse din kılıfına sokulmuş flört hâline gelmiştir. Yani helâl flört… Hattâ bundan da daha tehlikelidir. Zîrâ nikâhın varlığı gençlerin daha ölçüsüz davranmalarına sebep olmakta ve maalesef geri dönüşü imkânsız mahzurlu neticeler doğurmaktadır. Nikâhın düğünle birlikte hatta resmî nikâhtan sonra kıyılması daha uygundur. Hangi niyetle ve hangi safhada olursa olsun, kıyılan nikâh tarafları karı-koca yapar ve maddî-manevî bütün hak ve sorumlulukları gerçekleştirir. Dolayısıyla nişanlılar ve akrabaları bu dönemde dikkatli olmalı, birbirlerini tanıma konusunu abartmamalı ve bu bahane ile ortaya çıkabilecek nefis ve Şeytan’ın hilelerine dikkat ederek ahlâkî kuralları ihlâl etmemelidirler.

Şimdi de bir nebze flört üzerinde durmak istiyoruz. Maalesef bazı mütedeyyin aileler bile çocuklarının flört yaparak evlenmelerini hoş karşılamakta ve bu uygulama gittikçe yaygınlık kazanmaktadır.

Flört

Flört, evlenme niyetiyle bir kız ve erkeğin hissî münasebetler kurması ve bu münasebeti aşırıya gitmeden uzun süreli bir beraberlik içerisinde sürdürmesi şeklinde tarif edilmektedir. Böyle masumane bir şekilde tarifi yapıldığından, yukarıda dediğimiz gibi, bazı mütedeyyin aileler tarafından bile hoş karşılanmaktadır. Ama maalesef durum böyle değildir. Flörtün hem dinî, hem psikolojik, hem de sosyal birçok zararı bulunmaktadır. Meselâ;

1. Yanlarında mahremleri olmadan, nikâh düşen kız ve erkeğin baş başa kalması caiz olmadığı gibi, yanlarında mahremleri bulunsa bile, el ele tutuşup gezmesi de caiz değildir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Yanında mahremi olmadan bir kadın bir erkekle baş başa kalmasın.”3; “Bir erkekle bir kadın baş başa kalırsa üçüncüleri şeytandır.”4

Evlenme niyetiyle yapılacak görüşme; görme ve usulüne uygun bazı meseleleri konuşmadan ibarettir. Bu ifadeler ışığında meseleye bakıldığında, hem erkek, hem de kız için flörtün dinen sakıncalı, hattâ haram olduğu hemen anlaşılır.

2. Flört eden iki gencin yanında mutlaka Şeytan hazır bulunacaksa, münasebetlerini ölçülü sürdürmeleri kolay değildir. Mânen iki taraf da zararda olmakla beraber, dünyevî açıdan daha çok kız zararlı çıkmaktadır. Psikologlar şu tespitlerde bulunurlar: “Flörtle eş arayan kadın için süre ne kadar uzun olursa, kadının muhatabını o kadar iyi tanıyacağına ve o nispette doğru karar vereceğine inanılır. Zîrâ, kötü niyetliler hâriç, kadının genellikle başlıca gâyesi evliliktir. Ancak flört süresi ne kadar uzarsa, erkek karşı cinsten o kadar sıkılacaktır.

3. Flört yaparak adayların birbirlerini daha iyi tanıyacakları, dolayısıyla daha sağlıklı ve mutlu bir evlilik yapacakları düşüncesi de yanlıştır. Flört ederek evlenen kişilerin çok kısa bir zaman sonra boşandıkları, boşanmasalar bile, mutlu olmadıkları yapılan anketlerle tespit edilmiştir. Bunun böyle olması normaldir, zîrâ haram işleye işleye yapılan yani haram üzerine bina edilen bir evlilikte huzur olmayacağı gibi, gerçek huy ve karakterlerini gizleyerek yapılan flörtle de muhatap tanınamaz. “Bunca beraberliğe rağmen seni tanıyamamışım…!” şeklindeki sözler bunun acı bir itirafıdır. Tanıyamaz çünkü gerçek huylar hiç ortaya çıkmamış ve ‘köprüden geçinceye kadar…’ mantığı uygulanmış; evlenip köprüden geçince her şey ayan beyan olmuş; ama bu sefer de iş işten geçmiştir. Ya boşanma, ya da mutsuz bir hayat…

Bazen de işin tersi cereyan ediyor ve flört döneminde bazı gerçek huylar görmezlikten gelinebiliyor. Özellikle evliliğe kilitlenmiş kadın, flört döneminde, erkeğin şiddete meylini, aldatma riskini, kötü alışkanlıklarını, ailesini aşağılama gibi huy ve davranışlarını onu kaçırmamak için görmezlikten gelir, isabetli değerlendiremez ve daha sonra da pişman olur. Bir bilim adamı flörtle alakalı şu ifadeleri kullanıyor: “Flört ilişkisine deneyim ya da deneyimsizlik açısından yaklaşmak çok sağlıklı değildir. Çünkü flörtte maske vardır. Ergenler ve yetişkinler çoğu zaman beklentiye göre tavır alabilir. Flörtün artık bir yaşam tarzı olarak ifade alanı bulduğu modern batı toplumlarında boşanmaların fazla oluşu ve gittikçe artma eğilimi göstermesi flörtün evlilik için deneyim sağladığı tezini çürüten en önemli pratiklerden biridir. Flört bazılarının iddia ettiği gibi masum bir duygusal deneyim değildir.”5

Ayrıca, bekârken çok kimseyle görüşen, çok kimseyle eğlenen erkek ve kızda, evlendikten sonra da çok kimseyle görüşme arzusu devam eder. Bir kişiye bağlı kalmak, zamanla onu sıkmaya başlar ve değişiklik arayışına girer. Bu da evliliği dinamitler…

Evliliğin ciddiyetine ve tabiatına bakıldığında nişanlılığın flörte göre çok daha üstün ve sakıncasız olduğu görülmektedir. Zîrâ nişanlılık,

-meşrudur, hattâ Sünnet’tir, -ciddidir, -ölçülüdür, -akrabaların ve çevrenin gözü önünde cereyan etmektedir, -sadece evlenecekler değil, bütün akrabalar birbirlerini yakından tanıma fırsatı bulmaktadır, -bu safhada nikâh kıyılmasa iki taraf açısından da riskleri azdır, -taraflar mahremleriyle beraber daha rahat görüşürler, -taraflar ciddi bir evlilik niyetiyle nişan yaptıklarından gerçek duygu ve huylarını daha rahat ortaya koyarlar, -her gün duyduğumuz kız yüzünden kavgalar, cinayetler ve intiharlar olmamaktadır, -işin ciddiyeti ve akrabaların da işin içinde olması kötü niyetlerin önüne geçmektedir, -sosyal, psikolojik ve dinî netice ve mükellefiyetleri olan bir süreç olduğundan, gönül eğlendirmeye kapalıdır, vs.

Nişanlılık sadece tarafların birbirlerini deneme dönemi değil, evliliğin başlangıcı olmakla birlikte bu dönemdeki detaylı tanışmalar neticesi gerekirse geri dönmeye de müsait bir süreçtir. Tarafların birbirlerine kapalı kalan, ama kabullenilmesi zor olan bazı gizli durum, huy ve alışkanlıkları da bu dönemde ortaya çıkacağından, usulüne uygun yapılıp devam ettirilen bir nişanlılık döneminden geri dönülebilir. Şayet nişanlılık dönemi normal ölçülerle devam etmişse, taraflar fazla yara almadan ayrılmış olacaklardır. Ama nikâh kıymak ve evli gibi davranmak şeklindeki yanlış uygulamalar yapılmışsa, taraflar psikolojik, sosyal ve ekonomik açıdan yara alacaklardır. Kısacası nişanlılık hem geniş dairede tanıma, hem de evliliğe hazırlık dönemidir.

Nişanlılığın psikolojik, sosyolojik, örf ve adet, ahlâkî, dinî ve hukukî boyutları iç içedir. Elbette, aynı zamanda sosyal bir müessese de olan nişanlanmayla ilgili gelenek ve göreneklerden hangilerinin fıkıh kapsamına girdiği ve İslâm’a aykırı olup olmadığı iyi analiz edilmelidir.6

Netice

Günümüzde, mütedeyyin olanlar dâhil birçok aile, çocuklarının kendi başlarına tanışıp flört ettikleri kişilerle evlenmelerinin gelecekteki aile hayatları adına daha sağlıklı olacağını düşünmekte ve sosyal, psikolojik ve dinî mahzurlarına rağmen flörte göz yummaktadır. Oysa hem bu tür münasebetlere uzun yıllardır göz yuman Batı ülkelerindeki ailenin durumu, hem yapılan istatistikler, hem de din, örf ve adetlerimiz flörtün evlenmede uygun bir metot olmadığını ortaya koymaktadır. Bunun yerine sözlülük ve nişanlılık din, örf ve geleneklerimize daha uygun ve yukarıda belirtildiği gibi daha ciddi, seviyeli, suiistimale kapalı ve sorumluluk yükleyici olduğu için tercih edilmeli ve aile kurumu daha bu ilk adımda sağlam temellere oturtulmalıdır.

Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Abdulhakim Yüce

DİPNOTLAR

1. Tirmizî, Nikâh, 5.
2. İbn Mace, Nikâh, 9.
3. Buharî, Nikâh, 111.
4. Müsned, 1/176.
6. Sosyal ve fıkhî açıdan konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. Ahmet Güneş, Dinimizde ve Örfümüzde Nişanlanma, Yeni Ümit Dergisi, 2009, s.83, yıl: 22, ss. 34-40.

Kuşluk (Duha) Namazı

Diğer adı, Duha namazıdır. Peygamberimiz’in kuşluk vaktinde nafile namaz kıldığına ve ashabına bu vakitte namaz kılmayı tavsiye ettiğine dair çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Peygamberimiz’in kuşluk vaktinde 12 rekât namaz kılan kişi için Allah’ın cennette bir köşk bina edeceğini müjdelediği nakledilmektedir. (Tirmizi, Vitr, 15)

Kuşluk namazı kılmak müstehap olup, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden, yani güneşin doğması üzerinden takriben 45-50 dakika geçmesinden zeval vaktine kadar olan süre içerisinde iki veya dört veya sekiz veya on iki rekât kılınabilirse de, en faziletlisi sekiz rekât kılmaktır.

Enflasyon Oranında Ödeme

Alışverişlerde ve borç alıp vermelerde gündeme gelen önemli konulardan biri de enflasyon farkıdır. Bir alışveriş yapıldıktan veya bir borç verme işlemi gerçekleştikten sonra, ödeme gününe kadar paranın değerinin düşmesi ya da çıkması durumunda alacaklının veya borçlunun zarara uğrama ihtimali vardır. Bu zararın miktarını önceden belirlemek ya da tahmin etmek, özellikle dalgalı seyreden ekonomilerde mümkün değildir. Bu noktadan hareketle borçlanmalarda meydana gelen ve gelmesi muhtemel olan bu zarar telafi edilmeli midir, telafi edilecekse bunun şekli ve metodu ne olmalıdır şeklinde sorular akla gelmektedir.

Öncelikle genel kuralı hatırlatalım: Bir borç, baştan belirlenen miktar ne kadarsa o kadar ödenir. Bir insan yaptığı alışverişten doğan on ay vadeli 1000 liralık borcunu, vadesi geldiğinde 1000 lira ödemelidir. Bir yıl sonra ödemek şartıyla 1000 lira borç alan bir kimse, vadesi geldiğinde borcunu 1000 lira olarak vermelidir. Aynı şekilde 1000 lira borç alan bir kimse, ödeyeceği zaman onu 1000 lira olarak ödemelidir.

Kural böyle olmakla beraber, enflasyonun yüksek ve dalgalı olduğu ülkelerde ödeme dönemindeki ödenen miktarın nominal (üzerinde yazılı) değeri değişmese de reel değeri ve alım gücü mutlaka değişir. Enflasyon düştüğünde paranın değeri yükselir, enflasyon yükseldiğinde ise paranın değeri düşer. Enflasyonun sebebi ister piyasadaki paranın miktarı ister o paranın devir hızı isterse faiz oranının artması gibi başka bir şey olsun, neticede o, paranın değerine olumsuz manada tesir etmektedir. Mesela enflasyon oranının yüzde yirmi olduğu bir ülkede, bir yıl önce borç alınan 1000 liranın gerçek değeri (alım gücü), bir yıl sonra ödeneceği zaman 1200 liranın alım gücüne eşdeğerde olur. Bu durumda borçlu borcunu 1000 lira olarak ödese, alacaklıyı 200 lira zarara uğratır. Paranın değer kazandığı durumlarda ise bunun tersi yaşanır ve bu defa da borçlu zarara uğrar.

Bu problemi ele alan fıkıh âlimlerimiz konuyla alakalı bazı içtihatlarda bulunmuşlardır. Bu içtihatların çoğunluğu, borcun yazılı olarak belirlenmiş olan nominal değerle ödenmesi yönündedir. Yani bir kimse 1000 lira borç almışsa veya yaptığı alışverişte 1000 lira borçlanmışsa o kimse borcunu ne zaman öderse ödesin 1000 lira öder.[1]

Bu genel görüşün aksine Hanefilerden İmam Ebu Yusuf, Abbasiler zamanında baş kadılık görevinde bulunmuş , bu münasebetle pek çok problemle karşı karşıya kaldığından dolayı farklı bir içtihatta bulunmuştur. Ona göre borcun, borçlanmanın gerçekleştiği tarihteki değerine göre ödeme yapılmalıdır.[2] Yukarıdaki misal üzerinden devam edecek olursak, yüzde yirmi enflasyonun olduğu bir ülkede, bir yıl önce 1000 lira borç alan kişi, bir yıl sonra bunu 1200 lira olarak ödemelidir. Çünkü bir yıl önceki 1000 liranın alım gücü, yani değeri, bir yıl sonra 1200 liraya karşılık gelir. Burada miktarlar eşit olmasa ve şeklen bir faiz oluşsa da paranın değeri açısından bakıldığında eşit değerde ödeme yapılmış olur.

Alınan borcun aynı miktarda geri ödenmesi gerektiğini belirten ve çoğunluğu oluşturan âlimlerin az önceki görüşleri ele alınırken o âlimlerin yaşadığı zamanın şartlarını göz önünde bulundurmak gerekir. Zira o dönemde tedavülde olan altın ve gümüş paraların değeri çok fazla değişmiyordu. Değişse de bu, itibara alınacak bir miktara ulaşmıyordu. Sonradan yapılmaya başlayan bakır, demir ve diğer madenlerin karışımından oluşan paralar (fülüs) genelde küçük işlemlerde kullanılıyordu. Bunların meydana getirdiği değişiklikler ise yine dişe dokunur miktarda değildi. Fakat daha sonra fülüs ve kağıt paralar tedavüle girip altın ve gümüşü temsilen piyasada yer almaya başlayınca, bunlardaki değer değişimi ulemayı meşgul etmeye başladı.[3]

İmam Ebu Yusuf’un az önceki içtihadında da diğer âlimlerde olduğu gibi o zamanda yaşanan örfün ve şartların büyük tesiri vardır. Zira onun döneminde, altın ve gümüşle beraber madenlerden yapılmış fülüs adı verilen paralar kullanılıyordu. Hem taşıma hem de güvenlik açısından fülüslerin avantajı daha büyüktü. Ancak fülüslerin değerinde meydana gelen değişmeler İmam Ebu Yusuf’u düşündürmüş ve neticede onu söz konusu içtihada sevk etmiştir. Onun bu içtihadına göre fülüslerle yapılan borçlanmalar, dirheme endeksli yapılacak, ödeme gününde dirhemin değerine eşit miktarda fülüs ödenecekti. Bu içtihad daha sonra Hanefî mezhebinin genel görüşü olarak kabul edilmiştir.[4]

Burada dikkatimizi çeken husus, İmam Ebu Yusuf’un fülüsü dirheme (gümüşe) endekslemesidir. – Gümüşe endeksleme, gümüşün bugünkü düşük değerine bakarak yadırganmamalıdır. Zira o dönemde gümüşün piyasadaki gücü de altın gibiydi. Dolayısıyla gümüş yerine altın da olabilirdi.- Çünkü altın ve gümüş zatî değeri olan paralardır. Eski çağlardan beri para ve ticaret işlerinin dayandığı en temel değerler altın ve gümüş olmuştur. Bu ikisi, yaratılıştan değerlidir ve İslam Hukuku’nda da hılkî (yaratılıştan) para olarak kabul edilmiştir. Diğer bir ifadeyle altın ve gümüş, hem mal olarak hem de para olarak kullanılabilmektedir.

Fülüs, banknot, kâğıt para gibi sonradan tedavüle sokulan paralar ise maddi değeri olmayan, mal olarak kullanılamayan, altın ve gümüşün değerini temsil eden itibarî paralardır. Yani bunların değeri, üzerlerinde yazılan miktara dayalı olarak tamamen itibari bir değerdir. Kendisinden yapıldıkları demirin, bakırın, kâğıdın değeri ya yoktur ya da yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla İmam Ebu Yusuf, itibarî değere sahip olan paranın yapısından kaynaklanan değer kaybını, zatî değeri olan altın ve gümüşe endeksleyerek gidermiş olmaktadır. Böylece borçlu da alacaklı da mağduriyet yaşamamış olur. Zaten fülüs cinsinden olan paralar revaçta oldukları müddetçe her bakımdan altın ve gümüş gibi kabul edilmişlerdir. Zira onları temsilen piyasada bulunmaktadırlar.[5]

Bu değerlendirmelerin ışığında, günümüzde bu konuda yaşanan problemlerin çözümü için denebilir ki, yapılan borçlanmalar zatî değeri olan altın gibi bir şeye endekslenerek yapılmalıdır. Böylece şeklen de olsa bir faiz şüphesinden ve iki taraftan birinin zarara uğrama ihtimalinden kurtulmuş olunur. Burada şöyle bir itiraz akla gelebilir: Altında bugün ciddi anlamda dalgalanmalar olabiliyor. Çok yükseldiği takdirde borç alan kişi mağdur olmaz mı? Bu şekilde borçlanmanın diğer bir faydası da borç verme gibi sevabı yüksek bir hasletin toplum içinde yayılmasına vesile olmasıdır. Çünkü zarara uğrayacağını düşünen hiç kimse başkasına borç vermek istemez. Bu da Müslümanlar arasındaki borç vererek muhtaçların yardımına koşma ahlakını ciddi manada tahrip eder.

Günümüzde borçlanmalar zatî değerinin olması yönüyle altına endekslenerek yapılabilir. Altın yerine gümüş de olabilirdi. Fakat bugünkü piyasalarda gümüş, altın kadar belirleyici bir değere sahip olmadığından dolayı bu mümkün görünmemektedir. Borçlanmaları altına endekslemedeki maslahattan yola çıkarak günümüzün piyasa belirleyici ölçülerinden olan Dolar ve Euro’ya endeksleyerek de borç ilişkisine girilebilir. Zira bunlar bütün dünyanın kabul ettiği maddî değer ölçüleridir.

Eğer başlangıçta buna dikkat edilmeyerek para üzerinden bir borçlanma gerçekleşmişse, bu durumda da şunlar söylenebilir. Eğer borçlanılan para miktarı yüksek değilse ve borç ilişkisinin üzerinden paranın değerini ciddi ölçüde etkileyecek kadar bir süre geçmemişse, şüpheden uzak durma adına herhangi bir arttırma, eksiltme veya endekslemeye gitmeyerek doğrudan alınan miktar üzerinden bir ödeme yapılabilir. Mesela bugünün şartlarına göre borç olarak verilen 1000 liralık bir borcun, üç beş ay sonra geri alınırken yine aynı miktarda alınması, insaniyet açısından daha uygun olur.

Fakat yüksek miktarda bir borç ilişkisi söz konusuysa ve paranın üzerinden de onun alım gücüne ciddi etki edecek ölçüde uzun bir süre geçmişse, bu durumda alınan paranın olduğu gibi geri ödenmesi alacaklıyı ciddi zarara uğratır. Bu sebepledir ki söz konusu paranın verildiği günkü değerinin hesaplanarak, ona göre bir ödeme yapılması adalet ve hakka uygun bir davranış olur. Tam olarak bunun tespiti zor olsa da, altın fiyatı ve temel kuru gıda fiyatları gibi bir kısım ölçülerden yola çıkılarak böyle bir hesaplama yapılabilir. Her ne kadar böyle bir işlem fakihler arasında ihtilaflı olduğundan bir kısım şüpheler içerse de, enflasyon oranının yüksek olduğu ülkelerde meydana gelen borçlanmaların hak ve adalete uygun bir şekilde ödenmesi adına böyle bir yol takip edilmesinde ihtiyaç ve zaruret bulunmaktadır.

[1] Hıraşî, Şerhu Muhtasar-ı Halîl, 5/55; Remlî, Nihayetü’l-muhtâc, 4/228; İbn Kudâme, el-Muğnî, 4/244; Ayrıca bkz: Beşir Gözübenli, Günümüz Faiz ve Finansman Problemleri, s. 148-153.

[2] İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, 4/534.

[3] Nihat Dalgın, Gündemdeki Tartışmalı Konular -2, s. 417.

[4] İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, 4/534.

[5] Beşir Gözübenli, Günümüz Faiz ve Finansman Problemleri, s. 136.

Aşûre Günü Üzerine

Aşûre günü, kamerî ayların birincisi olan Muharrem ayının 10. günüdür. Bugünle alakalı üzerinde durulan iki önemli husus vardır: 1. Hazreti Musa ve Yahudilerin Firavun’un zulmünden bugün kurtulması. 2. Hazreti Nuh aleyhisselam’ın gemisinin Cudi dağının başına oturması ve o günden bu yana bütün sami dinlerinde oruç tutulması.

Hatta müşriklerin de Hazreti İbrahim’den bu yana bu orucu tuttuğu, dolayısıyla peygamberimizin de bu oruca iştirak ettiği, bir ara bıraksa da Medine’ye geldiğinde tekrar tutmaya başladığı rivayet edilir. Arapların bugün yaptığı işlerden biri de Kabe’nin örtüsünün değiştirilmesidir.[1]

Aşûre gününün orucu hakkında İbni Abbas (r.a.) bize şu malumatı aktarır: “Rasulullah aleyhissalatu vesselâm Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşure gününde oruç tuttuklarını gördü ve: “Bu oruç nedir?” diye sordu. Kendisine şöyle cevap verildi: “Bu gün iyi bir gündür. Allah Teâlâ bu günde Musa (a.s.) ile İsrailoğullarını düşmandan kurtarmıştır. Bu sebeple Musa (a.s.) bu günde oruç tutmuştur.” Peygamber Efendimiz de aleyhissalatu vesselâm: “Ben Musa’ya sizden daha yakınım” buyurdu ve bu günde oruç tutulmasını emretti.” [2]

Bu durum Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar devam etti. Daha sonra ise Rasulü Ekrem aleyhissalatu vesselâm Aşure orucu mevzuunda insanları muhayyer (serbest) bıraktı. Şu hadis-i şerif bu muhayyerliği ifade eder: “Bu gün Aşure günüdür. Bu günde oruç tutmak sizlere farz olmamıştır. Dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın.” [3]

Evet, aşure günü oruç tutmak ve o gün Hazreti Musa aleyhisselam ve ümmeti, firavunun zulmünden kurtulduğu için oruç tutarak Allah’a şükretmek, Peygamberimiz tarafından tavsiye edilen nafile ibadetlerdendir. Şu kadar var ki, sadece aşure gününü oruçlu geçirmek mekruh görülmüş, önceki veya sonraki günle beraber tutulması tavsiye edilmiştir. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Aşure orucunu tutun; ancak bir gün önce veya bir gün de sonra tutarak Yahudilere muhalefet edin.”[4] Burada, her ne kadar Yahudilerin tutmuş olduğu bir oruç devam ettirilse de, bize ait bir renkle bir üslupla devam ettirilmesi gayreti görülmektedir Efendimiz’de. İbni Abidin, bizden önceki ümmetlere ait hükümlerden bizim için de geçerli olanlara örnek verirken kısasla beraber, aşure orucunu da zikreder. [5]  Bu oruç kitaplarımızda bazen sünnet, bazen müstehap bazen de nafile olarak zikredilir. Her üçü de doğru olmakla beraber aşure orucu, sünnetin nafile kısmındandır. Sahabe efendilerimiz, aşure orucuna çok ehemmiyet verirler, çocuklarına da tuttururlardı. Hatta çocukları acıktığında onları oyuncaklarla oyalamaya çalışırlardı.[6]

Bugün Yapılabilecek Diğer Ameller

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, İbn-i Mesud’dan rivayet edilen bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kim ailesine Aşure günü geniş (cömert) davranırsa Allah da ona senenin geri kalan günlerinde lütuf ve ihsanlarını yağdırır.” [7] Sahabe’den Cabir (r.a.) diyor ki: “Ben bunu kırk yıl denedim, hiç aksamadı.” Tabiînin büyüklerinden Süfyan Sevrî de der ki: “Biz bunu denedik ve öyle olduğunu gördük.” Bu konuda pek çok hadis rivayeti mevcuttur. Bazıları zayıf olsa da sahih olanları da vardır ve İbn-i Abidin, çok yoldan rivayet edilmesinden dolayı, bunların hepsinin “hasen hadis” derecesine çıktığını söyler.[8]

Ayrıca Peygamber Efendimiz aleyhi ekmelüt tehayâ, aşure günü göze sürme çekmeyi tavsiye buyurmuş ve faydasını da şu şekilde beyan etmiştir: “Kim aşure günü sürme sürünürse, ebediyyen göz ağrısı çekmez.”[9] Bazı fıkıh kitaplarımız, bu mevzunun Peygamberimiz tarafından teşvik olarak beyan edildiğini belirtmişlerdir.[10]

Bugünde pişirilen aşure tatlısı tahminimizce, Peygamberimizin bugün “aileye karşı cömertçe davranmamızı” teşvik etmesini yorumlayan geçmiş büyüklerimizin, atalarımızın bir uygulamasıdır ve güzeldir de. Aşure tatlısı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilirdi. Helvacıların nezaretindeki aşçılar ve kiler ağaları tarafından hazırlanan aşure, muharremin onundan itibaren “aşure testisi” adı verilen özel kaplarla saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılırdı. Anadolu’da zengin aileler ve esnaf teşkilatları tarafından pişirilen aşure, sebilciler, duagûlar ve halkın iştirak ettiği merasimlerle dağıtılır, bazı bölgelerde aşure dağıtımından sonra kurban kesilirdi.

Evet, bizde de bu vesileyle, aile içinde bir bayram havası tüter, çocuklar kendilerine değer verilmesinin hazzını duyar, güzel duygularla dolu bir gün geçirilir. Belki de gelecekte yaşanacak güzellikler için bugün bir başlangıç olur. Bugün akraba ve komşulara ikramda bulunulur, böylece hal hatır sormak için güzel bir vesile elde edilmiş olunur. Bu zamana kadar yaşanan tecrübelerden hareketle söyleyecek olursak, aşure tatlısı akrabaların kaynaşmasına, uzak yakın komşuların birbirlerini hatırlamasına, güzel tanışmalara ve yumuşamalara vesile olmuştur. Hatta, yurt dışında yaşayan gönül erleri, aşure aşı vesilesiyle pek çok gönle girmesini bilmişlerdir.

Bugünün Duası

Bir kere daha aşure gününün, milletçe ve insanlık olarak güzel günlerin yaşanmasına vesile olması dileğiyle, makalemizi Kulubu’d Daria’da geçen aşure duasıyla bitirelim. Gümüşhanevi hazretleri’nin derlemiş olduğu Mecmuatü’l Ahzab’ta, İbni Arabi cildinin 600. sayfasında, bu eserin muhtasarı olan Kulubu’d- Daria’nın da 737. sayfasında geçen duanın meali şöyledir:

Bismillahirrahmanirrahim. Allahım, Sen, Ebedî’sin, Kadîm’sin, Evvel’sin. Sonsuz keremin ve fazlın hürmetine, önümüzdeki yeni yıl içinde bizi, şeytandan, onun avenelerinden ve dostlarından korumanı isterim. Sürekli kötülüğü emreden, fenalık isteyen nefsime karşı yine Sen’den yardım dilerim. Beni Sana yaklaştıracak amellerle benim her türlü derdime deva bahşetmeni ümid ederim. Ey Celal ve İkram Sahibi, Ey Merhametlilerin en Merhametlisi, rahmetini beklerim!

[1] – Buhari, Savm, 69; Müsned, 6/244.

[2] –  Buhari, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 127; Ebu Davud, Savm, 63.

[3] –  Buharî, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 116; Muvatta, Sıyam, 34.

[4] – Müsned, 1/241.

[5] – İbni Abidin, Terc. 1/114.

[6]  – Buhari, Savm 47.

[7] –  Cami’üs-Sağîr, 6/ 235.

[8] –  İbni Abidin, Terc. 15/557.

[9] -Beyhaki Şuabü’l İman’da, (3797). İbni Abbas’tan zayıf isnadla merfu hadis olarak rivayet etmiştir.

Ayrıca bkz: Nasbu’r Raye, 2/455-456).

[10] – Hidaye, Kitabu’s Savm, 1/151.

Hicret ve Niyet

Hicret, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın Mekke’den Medine’ye yapmış oldukları mukaddes göçün adıdır. Bu kutlu mekân değişikliğinin tarihi, Hazreti Ömer tarafından ay takviminde yılbaşı olarak tayin edilmiştir. Bu yıl, 13 Ekim Salı’yı, Çarşambaya bağlayan gece hicrî yılbaşı gecesi olmaktadır. Bu vesileyle hicretten bahsetmek, özellikle de hicretteki “niyet” faktörüne nazarlarınızı çekmek istiyoruz.

Hicret, Peygamberimizden (aleyhissalâtu vesselam) sonra her dönemde olmuştur, bugün olmaktadır, kıyamete kadar da olacaktır. Zira dini anlatmak, Allah’ın adını her tarafa duyurmak, Peygamberimiz zamanında olduğu gibi bugün de en büyük vazifedir ve bu kutsi vazifeyi yerine getirmek için hicret etmek, her devirde şart olmuştur. Yurdunu yuvasını terk ederek yakın uzak bütün diyarlara dağılan ve tek gayesi Allah’ın adını, Peygamberin yâdını, İslam’ın güzelliklerini insanların gönüllerine yerleştirmek olan hicret erleri, hiçbir devirde eksik olmamıştır. Allah eksik etmesin. Allah’a şükürler olsun ki, bugün de, değişik unvan, meslek, usul ve metodlarla dünyanın muhtelif yerlerine giderek oralarda dinimizi ve milletimizi temsil eden hakka adanmışları müşahede edebiliyoruz.

Ciddî bir niyet gerekiyor

Hicrette “niyet” unsurunun ehemmiyetine bir hadis-i şerif çerçevesinde bakmaya çalışalım. Aişe validemizin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), şöyle buyururlar:

“Mekke fethinden sonra artık (hususi manasıyla) hicret bitmiştir. Fakat bununla beraber Rabbin adını cihanın dört bir yanına duyurma gayreti ve bu niyete kilitlenme şeklinde (kıyamete kadar) devam edecektir. O halde (bu uğurda) bir nefer olmanız istendiğinde hiç tereddüt etmeden gerekeni yapın.”(Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 45, Cihâd 1, 27, 184; Müslim, Hac 445)

Evet, hususi olarak hicret bitmiştir. Yani, Allah Resulü’nün yaptığı gibi topluca, herkesin iştirak ettiği ve kimin ne için Mekke’den çıktığı belli olacak şekilde yapılan hicret artık bitmiştir. Şimdi, bundan sonra sağa sola yapılan göçler, ciddi manada niyete ihtiyaç duyularak yapılacaktır. Mekke’den Medine’ye gidilirken, herkesin niçin gittiği belliydi ve herkeste hicret niyeti saklıydı. Ramazan’da tutulan oruç, her ne niyetle tutulursa tutulsun, Ramazan orucu yerine geçeceği gibi, o dönemde Peygamberimizle beraber Mekke’den çıkıp Medine’ve varan herkes hicret niyetiyle çıkmış kabul ediliyordu. Daha sonraları ise, yapılan seferler ise cihad etmek ve Allah’ın adını dört bir tarafa duyurmak için yapıldı. İşte hicretin mahiyeti bu iki hususa bağlandı. Cihad için de niyet esas olduğuna göre mesele sadece niyet üzerinde yoğunlaşıyor demektir.

Evet, hicret niyetiyle yapılan her sefer, hicret sevabı kazandırır. Başta şuurlu bir niyet şarttır. Zira, hadisi şerifte bugünkü hicretin kabulü, mana ve muhtevası ciddi bir niyete bağlanmıştır. Daha sonra da bu niyeti korumak esastır. Hicret niyetiyle gidildiği halde sonradan bu niyet korunamamış, gidilen maksadın aksine bir hayat yaşanmaya başlanmışsa, bu durum niyetin bozulduğuna işarettir ve kaybetmeye sebeptir.

Sonradan niyet olur mu?

Başta hicret niyetiyle gidilmeyip sonradan niyet hicrete çevrilirse, o da başta hicret niyetiyle göç edenler gibi sevaba nail olur. Bu durum “innel hasenâti yüzhibnesseyyiâti = İyilikler kötülükleri giderir” ayetince de teyid edilen bir durumdur.

Giderken; çalışmak, üniversite okumak vs. için giden bir insan, gittiği yerlerde belli bir şuura erer ve dinine hizmet etmeye başlarsa, bu da onun hicreti olur. Aslında bu durum, hicretin esas manasını da içine almaktadır. Zira peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, hicretin temel esprisini açıklarken şöyle buyururlar: “Gerçek Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakiki muhacir de Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.” (Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65.)

Aslında bu hadisi şerife göre yerinde duran ve iradi olarak günahları terk eden insan bile hicret etmiş sayılır. Dolayısıyla vatanlarını şu veya bu sebeple terk edenler, sonradan şuurlanır, günahlara açık hayatlarını düzeltir ve dinin ruhuna uygun yaşamaya çalışırlarsa onların sıfatları da muhacir olarak kaydedilir inşallah. Allah, hicret edenlerin hicretlerini kabul, hicret edemeyenlere de hicret etmeyi nasib etsin.

Allah’ın Varlığının Delilleri (Tevhit Delili)

Varın ispatı yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Hâlbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman ispat edilemez…

İki ispat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatte ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifade etmez.

Bir sarayın kapılarından 999’u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!.. Zaten 999’u herkese açıktır. Hem de ardına kadar… İşte o kapı ve o delillerden birkaçı:

  1. İmkân Delili

Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve yokluğu müsavidir. Var olduğu gibi, olmayabilir de. Var olurken de, hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dahilindedir. Yani en az var olan kadar olmayan da var olma şansına sahiptir. Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce var olmayı, sonra da var olma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Hudûs Delili

Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vak’alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz malûl, sebepsiz netice ve sanatkârsız sanat mümkün değildir. Sebepler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Hayat Delili

Hayat şeffaf bir muamma!.. Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güç’e delâlet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcı’sını gösterir ve ilân eder. O, muamma oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah’tır (celle celâluhu).” der..

  1. İntizam Delili

Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım’a delâlet eder ki, O da ancak Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Sanat Delili

Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:

Çok büyük sanat değerine sahiptir;

Çok kıymetlidir;

Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;

Çok sayıda olmaktadır;

Karışık ve çeşit çeşittir;

Devamlıdır.

Hâlbuki zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (celle celâluhu) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!.

  1. Hikmet ve Gaye Delili

Her varlıkta kendine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda ve bir netice takip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gayesizlik, mânâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde âleminde, ne bitki ve hayvanat dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin.. öyle ise, kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allah’a (celle celâluhu) isnat etmekle mâkul bir yol tutmuş olabiliriz.

  1. Şefkat-Merhamet ve Rızık Delili

Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkça ispat ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta ve ispat etmektedir.

  1. Yardımlaşma Delili

Birbirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle bir yardımlaşmada âdeta aynı bütünün parçaları hâline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak el birliği içinde ve aynı gaye etrafında toplanıp bitkilerin imdadına koşuyor ve bu imdada koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vacibü’l-Vücud bir Zât’ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir…

  1. Temizlik Delili

İnsandan arza, arzdan semanın derinliklerine kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât’ı (celle celâluhu) anlatmaktadır.

Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada karadelikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verâsındaki Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.

  1. Simalar Delili

Esasen bütün mahlûkata teşmili mümkün iken, meseleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki simasını ele alarak mevzua yaklaşmış olalım:

Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat’iyen benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk’ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, simada yer alan uzuvları başka simalardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak surette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle teçhiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sinesinde kalb bulunan her vicdan sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (celle celâluhu) gösterir ve tanıttırır…

  1. Sevk-i İlâhî Delili

Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda sanat harikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde kendilerine öğretilen malumatla ve yaratılıştan gelen bir kabiliyetle iş görüyorlar. Hâlbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu hâlde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu hususiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât’tır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş…

Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu ilâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu harikulâdelik, ancak ve ancak Allah’ın (celle celâluhu) bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantıkî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır…

  1. Ruh ve Vicdan Delili

Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği ruhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk’ı bildiren delillerdendir. Dünyada emir âlemini temsil eden cevher ruhtur ve ruh, bu âleme ancak terakki ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzuumuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mahiyeti noktasında hiçbir münasebeti olmayan ruhun kendine mahsus bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ı ilân eden en mühim delillerden biridir.

Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rabb’e dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk’ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdan, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla O’nunla irtibat hâlindedir. Zaten “Elest Bezmi”nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdan değil midir? İşte vicdan, bu şahitliğin hakkına riayet zaruret ve mecburiyetinin sevkiyle “Allah” demektedir…

  1. Fıtrat ve Tarih Delili

Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzuh ve açıklıkta bir realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı temin eden yapıları itibarıyla delâlet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan men eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zât’tır. Bu Zât da, hiç şüphesiz Allah’tır (celle celâluhu).

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hatta gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir mânevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarurettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât’la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât’tır. Ve O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Duygular Delili

İnsan, binlerce duyguyla teçhiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ı tanıtır. Bu duygu, insanda var olan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, daima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakikî mânâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdi edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiçbiri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıadır, inkârı da kabil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir.. ve ebedî hayatı da yine O verecektir.

  1. İttifak Delili

On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zira ortada bir ittifak hâdisesi var. Hâlbuki bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce peygamber, yüz binlerce evliyâ ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır.” hakikatidir. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği hâlde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış nebiler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..?

  1. Kur’ân Delili

Kur’ân-ı Kerim’in kelâmullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın varlığının da bürhanları durumundadır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna dair yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzu ile alâkalı İslâm kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, meselenin ispat yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle “Allah vardır.” derler.

  1. Peygamberler Delili

Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk’ı anlatan bürhanlara dahil edilmelidir. Zira peygamberlerin varlıklarının gayesi, tevhid, yani Allah’ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini ispat eden delillerin serdi, şu andaki mevzumuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arz edelim ki, bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir.” demektedir.

FARKLI BİR AÇIDAN TEVHİD DELİLLERİ

  1. KISIM: İRÂDE DELİLİ:

Bu kısımda, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inayetine istinad ederek kâinatın var olmasını; bu varlığın Allah’ın varlığına delalet etmesini; kâinatta cereyan eden her hadisenin bir iradeye göre ve muhteşem bir nizamla olmasını, Cenâb-ı Hakk’ın varlığının delilleri olarak arzedeceğim.

Şu içinde yaşadığımız kâinatın varoluşu, varlığını devam ettirme keyfiyeti, bir kısım kanunlara, nizamlara bağlanmıştır. Ciddi bir tefekküre, tahlile tabi tutulduğunda bu kanunların, nizamların kendi dilleriyle “Bizi Allah yarattı” dedikleri işitilecektir.

Kâinata, irade delili ile bakıp araştırdığımızda, eşyanın körü körüne akan bir sel gibi sürüklenmediğini; her hadisenin bütün yönleriyle hesap edildiğini; herşeyin enine-boyuna ölçülüp-biçildiğini; bütün mahlukatın bir düzen ve nizam altında dünyaya gelip, yine bir düzen ve nizam içinde göçtüğünü görüyoruz. Ve irade delilinin, adeta şöyle haykırdığını işitiyoruz: “Kâinatta tesadüfî, rastgele hiçbir hadise yoktur. Herşeyi, herşeyin dizginini elinde tutan Allah, istediği gibi evirir-çevirir, istediği şekle sokar…”

 ATOMLARI HAREKET ETTİREN KUVVET NEDİR?

Canlıların en küçük parçası olan hücrenin içine girdiğinizde, harikalarla karşılaşırsınız. Mesela, insan vücudunu teşkil eden hücreler ile hayvanların ve bitkilerin hücrelerini teşkil eden hücrelerin birbirinden farklı olduğunu görürsünüz. İnsan vücudundaki bir hücrenin hemoglabin sayısı altmışdokuzbin ise hayvan hücresindeki hemoglobin sayısı kırkbindir. Bu sayılar hiçbir zaman değişmez. Bunların dizilişi ise karşı karşıya, birbirine mütekabil zincirler gibidir. O halkaların herhangi birine müdahale edildiği an, zincir bozulacak ve canlının hayatiyetinin kaybolmasına sebeb olacaktır. O küçücük müdahalenin neticesi olan değişme, canlının ölümüne malolacaktır.

Her hücrenin içindeki kimyevî maddeler farklı miktar ve çeşitliliktedir. Kimisinde demir, kimisinde fosfor, kimisinde magnezyum bulunmakla birlikte miktarları da farklıdır. Hücrenin yapısına göre değişiklik gösteren bu miktar ve çeşitlerin değişmesi ihtimali ve imkanı da yoktur. İlmî araştırmalar neticesinde, basit bir misal olarak dikkatinizi çektiğim, vücudun en küçük parçası olan hücrenin bu boyutu ile ilgili olarak, şu hakikata varıldı: “Zerreleri hareket ettiren, atomlara yol gösteren; bunları şekillendirip, nizama sokarak insanı, hayvanı, bitkiyi ve bütün eşyayı karekteristik hususiyetlerle ayrı, ayrı yaratıp yaşatan Allah’tır.”

Kimya araştırmacıları, Hegel ve Bughner devrinde ortaya atılmış olan “Protoplazma nazariyesi”nden meded umdular. “Madem ki, yeryüzündeki atomlar insanı varetmeye, yaratmaya müsait değildir. O hâlde ilk canlı başka bir kürede meydana gelmiştir. Mesela, Merih’te meydana gelerek bir kısım anaforlar veya fırtınalar ile hayat cürsümeleri hâlindeki protoplazmalar dünyamıza indi ve hayata menşe’ oldular.Sonra stoplazma, sonra hücre, sonra canlılar meydana geldi” dediler.

Münakaşası yapılan böyle bir nazariyenin kabulüne ve böyle bir şeyin vuku bulmasına imkan yoktur. Düşünüp, kıyaslayalım. Akıllı bir canlı olan insan, binlerce yıllık ilminin ve tekniğinin birikimi ile geliştirdiği füzeyi, binbir hesap ve ihtimamla uzaya gönderiyor. Onun atmosfere girdiği anda sürtünme ile yanabileceği; iç ve dış basınç farklarıyla deforme olup parçalanabileceği; yörüngesinden uzaklaşıp, kaybolabileceği; kullanılan yakıtın tehlikeli durumlara sebebiyet verebileceği; astranotların beslenmesi, solunumu, psikolojik yapıları, vs. gibi milyonlarca menfî durum ve ihtimal hesap ediliyor. En küçük bir hata ve yanlışlığın yapılagelen herşeyi faydasız hâle getireceği bilindiğinden, tesadüflere göre hareket edilmiyor.

Yani, özel olarak eğitilmiş kişiler, özel alaşımlı metallerden yapılmış füzeler ve binbir hesapla belirlenmiş yörüngelerle fezadaki en yakın bir menzile gitmek tesadüfe bırakılmıyor da; bir hayat cürsümesi, bir protoplazma, binlerce menfi şarta, ışık hızıyla hesap edilen mesafelere, kozmik anaforlar ve manyetik fırtınalara, ultroviyole ışın bombardımanlarına rağmen; dünyamıza geliyor, bir köteye konuyor… Mağmalarla ve çevre şartlarıyla mücadele edip yaşama kavgası veriyor…Sabırla, müsbet şartların oluşmasını bekliyor… Sonra stoplazma meydana geliyor… Hücre teşekkül ediyor… Parçalanıyor, ikinci hücre, üçüncü hücre, dördüncü hücre ve basit canlılar… Ardından daha mükemmelleri ve insan…

O hayat cürsümesinin başka bir kürede meydana gelebileceğini kabul etsek bile burada karşımıza çıkan zorluklar orada karşımıza çıkmayacak mı? Dünya gibi, canlıların yaşamasına en müsait ortamda bile meydana gelemeyen bir protoplazmayı, yaşamaya elverişsiz olduğunu bildiğimiz o gezegenlerde nasıl meydana getireceksiniz?

Uzaklara gitmeyin. Buyrun, aynı elementleri, aynı maddeleri alın. En basit bir hücrenin terkibini yapmaya çalışın. Mahiyetini bildiğinizi, terkibini bildiğinizi iddia ettiğiniz, basit bir canlı olan tek hücreli amipe hayatiyet veriniz. Ama, hiçbir şeye ve hiçbir hücreye hayatiyet veremezsiniz, veremeyeceksiniz de…

İşte bu nazariyenin de kıymeti; beşikteki bebelere bile anlatamayacağınız bir safsasata.(12)

HAYATIN MENŞEİ NEDİR?

Allah (cc), basit gördüğümüz sineğin adını anarak şöyle diyor: “Ey insanlar, kulak veriniz, dikkat kesiliniz. Size bir misal irad edilecek. Onlar ki, eşyanın var oluşunu, hilkatin şu intizamını ve mükemmeliyetini, Allah’tan başka şeylere vermek istiyorlar. Hâlbuki onların hepsi toplansa bir tek sineği dahi yaratamazlar.”(13)

Elhak yaratamazlar, kanadını bile değiştiremezler. İlmî tekamülleri sonsuzluğa doğru gitse; hepsi bir araya gelseler, bilgilerini üst üste yığıp, yeni keşifler yapıp, yeni teknolojiler geliştirseler; yine de Cenâb-ı Hakk’ın yaratılış mucizesine ulaşıp, bir tek sineğin kanadını bile değiştiremezler. Kur’ân böyle diyor, ilim de böyle diyor. Bunun dışında bir söz edilemez artık.(14)

“Sinek onlardan birşey alıverse.” Yani, sizin vücudunuzu teşkil eden, milimetrenin binde biri olan mikronla ölçülebilen, x ışınları ve elektromikroskoplarla görülebilen hücrenin içindeki çekirdeği aldığınız an, onu ölüme mahkum eder, hayatiyetine son verir de yeniden iade edemezsiniz.(15)

Cenâb-ı Vacib-ül Vücud Hazretleri bu ayetlerin pencerelerinden ma’rifete giden yolu gösteriyor. Bizlere ma’rifet havasını teneffüs etme imkanını bahşediyor.

Böylece, O’na ait ma’nâları görüyor, düşünüyor, bedbinlikten kurtuluyor; eşyanın ve kendimizin gelişigüzel, kapkaranlık bir meçhule gitmesi kaygısından uzaklaşıyoruz. Herşeyin dizginini elinde tutan Cenâb-ı Hakk’ı tanıyor, o zimamdarın istediği istikamette gitmenin şuuruna eriyor, “Elhamdülillah” diyoruz.

Dünyanın ömrü, binlerce sene devam etse, ilim binlerce derece mesafe kat etse; Kur’ân ayetleri yine aynı hakîkatları haykıracak, ilmî hakikatların hiçbiri ile çelişmeyecektir.

Allah’ı inkar etmek isteyenler son bir ümitle; kurumuş tütün yapraklarını parçalayıp ezdiler ve hayatîyet eseri bırakmadılar. Ertesi sene, o yaprak tozlarını başka tütün yapraklarıyla karıştırdılar, bir canlılık emaresi müşahade edince de “İşte, var ettik, hayat yarattık” dediler. Fakat elektromikroskopla meselenin inceliklerini araştırdıkları zaman, hücrenin çekirdeğinde ve stoplazmada bulunan RNA ve DNA dedikleri terkiplerle karşılaşıp, yine mağlub oldular. “Allah-u Halik-u Külli şey” dediler.(16)

Kâinatın her parçasında, her zerresinde Allah’a ait ma’nâları müşahade etmek, Cenâb-ı Hakk’ın Yed’i Kudreti’nin işleyişini görebilmek için, bütün kâinatı bir labaratuara sokup tetkik ve tahlil etmemiz elbette çok zordur. Fakat bir duvarın veya kubbenin taşlarını elimizle üst üste koyduğumuz gibi; elimizin yettiği, aklımızın erdiği, ilmî seviyemizin ulaşabildiği noktalarda, bulabildiğimiz malzemeyi kullanıp, bu mevzuda alınacak ve verilecek dersi idrak etmeyi Cenâb-ı Hakk’tan istiyoruz.

Yukarıda arzettiğim hususlar, umumi ma’nâda, hayatın menşei hakkında kafi ve vafi bir fikir vermiş olamaz. Ancak, Allah’ı göstermesi ve O’nun ma’rifetine sevketmesi bakımından yeterlidir.

Kur’ân ve ilim ittifakla, insanın yaratılmasını ve yaratılışın menşeini, menbaını bildiriyor. Cenâb-ı Vacib-ül Vücud ve Tekaddes Hazretleri “İnsanı ben yarattım, Ahsen-i Takvim sırrına mazhar ettim. Hilkatin gayesini anlamayan, yaratılışındaki derin hikmete ve esrara vakıf olamayan, düşünmeyen insanı esfel-i safiline, aşağıların aşağısına ben ittim. Ben insanı Eşref-i mahluk olarak yarattığım hâlde, o ‘ben maymundanım’ dedi. İşte o kadar aşağılara ittim onu” diyor.(17)

Sonra da, hilkatte menşei bilmemenin, eşyanın yaratılışındaki hikmete vakıf olamamanın kötü neticesini şöyle ifade ediyor: “İlim ve fennin dürbünü, gözlüğüyle eşyaya bakıp, Allah’a îmanı elde eden; kainattaki ma’rifet derslerini okuyup, yüzünü secdeye koyan; gururunu kırıp, benliğinden vazgeçen; îman ve salih amel dairesinde bulunanları böylesine aşağıların aşağısına düşmekten korudum. Ma’rifete giden felaha götüren, kendime gelen yolu gösterdim” demek suretiyle bize hilkatte menşei bilmemenin, eşyanın yaratılışındaki hikmete vakıf olamamanın kötü neticesini ifade etmiş oluyor.

İLİM KUR’ÂN HAKİKATLARI İÇİN NE DİYOR?

Aynı zaviyeden bakıp, aynı îmanla dinlediğimiz zaman, ilmin de Kur’ân-î hakikatları ifade ettiğini görüyoruz. Yahudiler, dinsizler ve materyalistler hangi oyunla, sahtekarlıkla ve gözboyacılığıyla müslümanların karşısına çıkıp, îmanlarına kastetmeye çalışırlarsa çalışsınlar, ilim, ilelebed “Allah vardır! Herşeyi yaratan O’dur!” diye haykıracaktır.

Hendese ile meşgul olan ilim adamı, kâinattaki muhteşem ölçüyü, nîzamı ve hikmeti müşahadesi neticesinde; kâinatın herşeyden müstağni, mükemmel ve ganiyy-i mutlak saniî’ni görecek: “Bu kâinata geometrik ölçüler içinde en mükemmel şekli veren bir Mühendis-i ekmel, bir Mühendis-i ekber vardır ki, bu muhteşem ve mevzun şekli o yaratmıştır” diyecektir.

İlim adamları, geçmiş yıllarda, Büyük sahra’da üçgenler ve dörtgenler gibi geometrik şekiller yaparak, diğer gezegenlerdeki şuurlu varlıklara, varlığımızı göstermeye çalıştılar. İlim adamlarının böyle bir şeyi yapmaya tevessül etmeleri, kâinata hakim bir hendesenin varlığını kabul ve itiraf etmeleri demektir. Böylece, kâinatın herhangi bir yerinde bulunabilecek şuurlu varlıklara, kâinata hakim olan hendeseye vakıf insanların varlığını göstermeye çalıtmışlardır.

Kâinata ilim nazarıyla bakıldığında “Allah vardır! z” hakikatını görmemek, adeta imkansız olduğu gibi, sathî ve müstakil nazarlarla bakıldığı zaman da bu hakikat görülemeyecektir. Çünkü, küllî olarak düşünülemeyecektir. Eline aldığı cerrahî aletlerle insanın içine girip, kandamarları içinde gezen ama külliyatı, bütünü idrak kabiliyetinden mahrum bir operatör gibi olacaktır. Yani, teker teker her parçayı alıp, her organı tahlil ve teşrih eden ama bu parçaların neticede vardığı noktayı idrak edemeyen, kavrayamayan bir cerrah gibi olacaktır. Eski mantıkçıların “külliyatı idrak” dediği idrak kabiliyetinden mahrum olduğu için, îman edemeyecektir.

İşte eşyanın zahiri olan Şehadet âlemi! İşte eşyanın ledünniyatı!

Mevcud olan, zahirde gördüğümüz muhteşem ve mükemmel dış âlemi vareden şey, yine eşyanın batınında, ledünniyatında gizlidir. Kim ne derse desin, eşyanın zahirini inceleyen -inad-ı küfrî ile başlarını kuma sokmamış- ilim adamları “Kâinatın bilinmeyen, bilemediğimiz, kudretine akıl erdiremediğimiz bir Halık’ı vardır ki, müşahade ettiğimiz bu muhteşem nizamı, intizam-ı ekmeli meydana getiren O’dur” itirafında bulunmaktadırlar.

Müdakkik ilim adamlarından Jean diyor ki: “Kim ne derse desin, kâinatın muhteşem yaratıcısı, onu bir hesap ve plan içinde yaratmıştır. Çünkü hesapsız ve plansız hiçbirşey yoktur.” İlim dünyasına birçok yenilikleri ve İzafiyet teorisini getiren Einstien da: “İlim ne kadar ileriye giderse gitsin, insanlar ilk mistiklerden birinin dediği gibi diyecektir:”Görünen şeyler, görünmeyen şeyler tarafından meydana getirilmiştir.”

KÂİNATIN KUMANDANI KİMDİR?

Nazarını kâinata gezdiren insanın, kendisini ve diğer mahlukatı mükemmel bir tenasüb ile yaratıp gıdalandıran; hazık bir hekim gibi, herşeyi insanlara yarayışlı hâle getiren Allah’ı anlamaması ve tanımaması basiretsizliktir, körlüktür.

Dikkat edildiğinde, insan vücudunun nelere ihtiyacı varsa, hepsinin en uygun şekilde istifadesine sunulduğu görülür. Mesela mikroskopla görülebilen ve mikronla ölçülebilen hücrelerin bile gıdalanması ve hayatiyetlerini devam ettirmeleri sözkonusudur. Asitlerden ve aminoasitlerden mürekkep hücre, ortadaki çekirdek ve etrafındaki stoplazma ile dıştaki incecik zardan müteşekkil elsiz, ayaksız bir şeydir.

En küçük dış müdahalelerden bile zarar görüp hayatiyetini yitirebilecek bu çok hassas yapı, ağzımıza koyduğumuz herşeyden ve teneffüs ettiğimiz havadan nasibini alır.Gerekli minaralleri, vitaminleri, karbonhidratları ve oksijeni temin edip, hareket eder ve çoğalır. Bulunduğu yer ve yapısı itibariyle yürümesi, uçması ve yüzmesi mümkün değildir ama, o hücre, yaratılışının gereği hemen her yöne hareket eder, hemen heryere gider ve bölünerek ürer. Bir iken iki, üç, dört olur. Hususiyetlerini koruyarak mevcudiyetini devam ettirir.

Bir hücrede mütahade edilen bu keyfiyet müteselsil daireler hâlinde, kâinatın her tarafında da müşahade edilir. Hücreyi büyütseniz insan, insanı büyütseniz kâinat olur. Kâinatı küçültseniz insan, insanı küçültseniz atom meydana gelir. İşte kâinatta böylesine bir tenasüb ve tevhid vardır. Bu açıdan: “Kürre-i Arz nedir?” sorusuna: “İnsanı var eden, onu birtakım arzular ve ihtiyaçlarla yaratan Allah’ın o ihtiyaç ve arzulara cevab vermek üzere hazırladığı bir sofra, bir ambar veya bir eczahanedir” cevabı verilebilir.

Yüzünüzü semaya çevirip, uzaktan uzağa göz kırpıp, bize tebessüm eden yıldızlarla yaldızlanmış gökyüzüne baktığınızda; yeryüzündeki kumlardan daha çok ve bizim küremizden binlerce defa büyük küreleri, en küçük bir düzensizliğe meydan vermeden gezdirip dolaştıran, ahenkle yörüngelerinde tutan Allah’ın mevcudiyetini, kudretini ve kayyumiyetini göreceksiniz. Hâttâ, dünyamıza düşerken atmosferde yanıp parçalanan meteorların, adeta, şeytanların başına vurup: “Dikkat et, bunlar Allah’ın kudret ve irâdesiyle dönüyor.” dediklerini duyacaksınız. Bu perspektifle baktığınızda, elektronikten kozmolojiye, atom fiziğinden radyolojiye kadar herşeye hükmü geçen Sani-i Hakîm’i göreceksiniz. Yıldızların, güneşlerin, galâksilerin, kozmik bulutların, hâttâ en küçük meteorların kendi dilleri ile “Allah vardır. Bizi, feza boşluğunda tutup, birbirimize çarptırmadan gezdiren, ahenkle dolaştıran O’dur” dediklerini duyacaksınız.

Zerrelerden gezegenlere kadar herşeyin, Allah’ın emirlerini dinlemeleri ve O’nun emirlerine amade oluşlarını müşahade için kâinata baktığınızda da, O Kumandan-ı Ekmel’in, O Kumandan-ı Ekber’in, adeta, ordularına “İleri Marş!” emrini verişi gibi, zerrelere “Yürüyün!” dediğinde yürüdüklerini, kürelere “İleri!” dediğinde hareket ettiklerini ve herşeye istediği nizamı verdiğini göreceksiniz.

İşte bunları müşahade ederek, ilminiz ve aklınızı kullanıp tefekkür ederek, kâinatın Kumandan-ı Ekmel’ini bulduğunuz an, siz de: “Ey büyük kumandan! Seni tanımaya, azametine uygun kulluk yapmaya geldim” diyecek, secdeye kapanacak, O’nun büyüklüğünü ve kendi küçüklüğünüzü idrak ederek kulluğun tadına varacak, sermest olacaksınız.

TEFEKKÜR: İLMİN TEBESSÜM EDEN YÜZÜNDE ALLAH’I GÖREBİLMEKTİR

Materyalistlerin, Allah’ı inkar için kullandıkları ilim, bilakis O’nu tanımak ve bilmek için şarttır. İlim, Allah’ın varlığını ve birliğini isbat edip basiretsizlerin gözlerindeki perdeyi yırtmak için bir dayanaktır.

İlmin hangi yönüne bakarsanız bakın, onun mütebessim çehresinde Allah’ı göreceksiniz. O bakış ve görüşle arzu, iştiyak ve hahişkârlık içinde araştırmalara yöneleceksiniz. Labaratuarların içine girip ilmin dekaikine vakıf oldukça da, Cenâb-ı Hakk’a ait ma’nâları yakalayacaksınız. Her hücrede hayat çekirdeğini bulduğunuz gibi, Allah’a ait ma’na çekirdeklerini de bulacaksınız. Îmanınız ve yakîniniz ile araştırma şevkiniz artacak, ilmî ve teknolojik seviyeniz yükselecek, yeni yeni merhaleler kat’edeceksiniz.

Allah hakkındaki kanatları sağlam ve tefekkür dairesi geniş olanlar, ahiret nimetlerinden de en fazla istifade edip, Cennet’teki layezel cilvelere ve ra’şelere en çok mazhar olanlar olacaktır. Allah’ın mütemadî tecellilerine ve değişik nimetlerinin akıp-gelişine; hayatının her lahzasında değişik mütalaalar ile tefekkür edip, Kâinat Kitabı’nın değişik sayfalarını mütalaa eden insanlar mazhar olacaktır.

Kur’ân’ın tefekkür hususundaki ikazlarına ve teşviklerine uymuş, îman şuurunu gerçekten kavramış olan mü’minin, ilim ve fen açısından geri kalmasına imkan yoktur. Mü’minler, eğer geri kalmış, yeni ufuklara ulaşamamışlarsa, Kur’ân’ın ikazlarına uymamış, îman şuuruna erememitler demektir.

Ma’rifetin artması, millî harsın artması, ilim ve teknikte ileriye gidilmesi, müslümanların meskenet ve mezelletten kurtulması, ahiretin kazanılması; Allah hakkında gerçek ma’rifetin elde edilmesi, tetkik, tefekkür, teemmül ve araştırmalar neticesinde hasıl olacaktır.

Cenâb-ı Hakk-dinsizlerin ve bir kısım muhakemesizlerin İslâm tefekkürüne karşı çıkıp, perde germeleri neticesinde- tefekkürü unutmuş olan müslümanlara, tefekküre giden yolu göstersin, düşünmeye sevketsin. Kendi yapımızı, en küçük parçalarımızı, kâinatta cereyan eden hadiseleri, mikro alemden makro aleme kadar herşeyi düşünmek ve tefekkür etmek suretiyle; asırlardan beri kaybettiklerimizi yeniden elde ederek, izzetimizle arz-ı endam etmeye muvaffak etsin. Allah tevfik ve inayetiyle o tatlı ve mutlu günleri göstersin… Amin. (18)

HAYAT ve VARLIK SIRRI:

Hayat ve varlık birer sırdırlar. Birşeyin yoktan var olmasında hayat sırrı,ruh ve can sırrı, mevzubahistir. İnsan, bunlara ülfet ettiği ve alıştığı için harikalıklarını düşünmez bile. Rahmet sırrının tecellisi olan, annenin yavrusuna şefkatini izah edemez. Anne karnının, yavru için şefkat yüklü bir beşik hâline gelmesini ve yavrunun nazeninane beslenmesini izah edemez. Yumurta ve sprem nasıl hayatiyet buluyor, nasıl ruh ve can kazanıyor? İlim, kendi sathî bakışıyla bunları izah edemez. Şundan, sonra şundan, ondan sonra da şundan dolayı olmuştur diyemez. Keza, cansızlar nasıl can buluyor izah edemez. Kâinattaki varolma sırrı ve hayatiyet sırrı karşısında, bu oluşu kavrayamayan ve küfre ait “Varlık nazarîyesi”nin başbuğu gibi, yerden biten nebat karşısında “Hayret ediyorum, nasıl varoluyor?” diyerek şaşkınlığını ve temsil ettiği nazarîyenin çürüklüğünü ilan eder.

Bediüzzaman, “Varlık ve hayat; bunların her iki tarafı da nuranîdir” diyor. Yani sizin yaptığınız şeylerin görünen dış kısmı, mülk tarafı perdedir, perdelidir. Mesela, evlenmezseniz çocuğunuzun olmayacağını zannedersiniz. Ama evlenmek, anne ile babanın biraraya gelmesi, çocuğun olması için bir perdedir. Allah, o sebebi icraatına perde yapmıştır. Eşyanın yaratılışına ve hayatîyetlerinin devam keyfiyetine baktığımız zaman da, hepsinin zahirî sebeblere bağlı olduğunu görürüz. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın icraatına birer perdedir. Ki, Allah’ın kudret ve iradesinin, zahiren, basit ve hasis şeylere taallaku görülmesin, izzet ve azametine halel gelmesin. Bu hususu, o mübarek zat, fevkalade oturaklı ve üstün bir ifade ile beyan eder: “İzzet ve azamet ister ki: Esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.”

Allah’ın izzeti,akıl almaz galebesi, azameti, büyüklüğü ve insan ihatasının ulaşamayacağı varlığı ister ki, zahirî sebebler icraatına perde olsun. Ama O’nun Tevhid ve Celâl’i de vardır. Tevhid ve Celâl’i ise Allah’ın mülkünü kimseye takdim ettirmez, kimseye vermez. Cenâb-ı Hakk, Tevhid’le herşeye sabip çıkar: “Mülk benimdir!” der. Celâl’iyle şimşekler çaktırır: “Benim mülkümü kimseye veremezsin!” der. Kur’ân bunu şöyle anlatır: “Ruhtan sana sorarlar. Ey Habib’im de ki, O benim Rabb’imin işidir. O’nun kanunudur.” Herkesi susturur, cevab veremez hâle getirir.

Ruha sahip çıkabilir misiniz? “Onu ben yaptım, yaratabilirim” diyebilir misiniz? Ve ruh şudur, şundan-bundan teşekkül etmiştir, diyerek ilimle, fenle izah edebilir misiniz? Hayır!. Çünkü, ruh ve can meselesinin hem mülk, hem de melekut tarafları perdesizdir, şeffaftır.

Allah, hepimizi, kendisine apaçık bir delil olan bu meselenin hakikatına erdirip, ma’rifetine kandırsın. Kâlblerimizi îman ve Kur’ân nuruyla münevver eylesin. Bizleri her türlü inhiraftan, ma’sun ve mahfuz, Tevfikat-ı sübhaniye’sine mazhar, ma’rifet semasına i’la eylesin… Amin.(19)

  1. KISIM: HAYAT DELİLİ

Herşeyin Allah’ın dilemesi ile olduğunu ifade eden “İrade delili”nin sonunda “Hayat delili”nin kapısına geldik. Müşkül, zor ve ağırdır ama mühim bir meseledir. Allah dilediği kadar tahlile muvaffak kılar, bazılarınız çok şey anlamasa bile meselenin hülasa ve özünü kavrar.

Kur’ân-ı Kerim “Allah ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır” (20) buyuruyor. Hiçbir canlı yok iken O, yok’a varlık rengi verdi. Âlemi, var olan, kendi rengine boyadı, kendine ayine yaptı. Bir anda, bir nefhada varettiği zamanı, mekanı, zerreleri, bütün eşyayı ve terkipleri dilediği anda da yine bir nefhada yok eder, herşeyi baştan sona siler. Murad edip yok’u varettiği gibi var’ı da yok eder. Zerreler âleminden birşeyler toplar, hamur eder, kıvama getirip bir şekil verir ve seni yaratır. Ahsen-i takvim suretini verir, güzelleştirir, insan eder. Sonra da bir gül gibi soldurur, pörsütür. Kudret eliyle var ettiği seni, yine Kudret eliyle yok eder. Allah, böylece diriden ölüyü, ölüden de diriyi çıkarır.

Kur’ân yine ferman ediyor: “O Allah, öyle Allah’tır ki, bir tek nefisten sizi yarattı.”(21) Herşeyi tek şeyden yarattı. Hayvanların bir atası, nebatatın ise bir ilki olduğu gibi insanların da bir babası var. Allah, sizi, o tek nefisten, Hazret-i Âdem’den yarattı. O’ndan, önce, eşini yarattı, sonra çift çift ve tek tek sizi üretti, çoğalttı. Böylece Kur’ân hilkatın ve hayat vermenin dizgininin Allah’ın elinde olduğunu, insanların babasının Hazret-i Âdem olduğunu ifade ve ilan etti.

Burada ayrı bir hususa işaret edeceğim. Meseleler cemaatin anlayış seviyesine indirilip halk diliyle bile anlatılsa, düşünme yolu kendisine unutturulmuş kimseler çoğu meseleleri anlayamaz. Çünkü, üç-dört asırdan beri, bu milletin düşünme melekeleri dumura uğratılmıştır. Allah’ı ve İslâm’ı gereği gibi bilemeyen saf müslümanlar tarafından “düşünme, günaha girersin” denilerek tefekkür kapıları kapatılmıştır. Kafirler ve din düşmanları tarafından da başka manialar ve engeller konularak müslümanlar düşünemez hâle getirilmiştir. Bu sebeble, okuyanı veya dinleyeni Allah’ın ma’rifetine götürecek Îmanî dersler, düşünmeye alışık olmayan insanımızın beynini zonklatıyor, bazen de rehavete sevkediyor. Buna rağmen, bu hâllere ehemmiyet vermeyip meselelerin takdimini lüzumlu buluyorum.

MELEKÛT: EŞYANIN NİÇİNİ ve NEDENİ

İlim, akıl ve Kur’ân bir meselede ittifak etmişlerse, o meselenin karşısına çıkmaya imkan yoktur. Kimse o meselenin zıddı bir iddiada bulunamaz. Allah, Kur’ân dili ile “Biz, sizi bir Âdem’den yarattık, bir nefisten yarattık” dese; ilim de bunu te’yid eder şeyler söyleyip, deliller ortaya koysa, fikri ve aklı olan insan bunun aksini düşünemez.

Kur’ân bize bir tefekkür kapısı açıyor: “O insanlar göklerin ve yerin melekûtuna bakmıyorlar mı? Kendilerine tebessüm eden pırıl pırıl yıldızların ötesindeki âlemi idrak süzgeçlerinden geçirip anlamaya çalışmıyorlar mı? Yerin de melekûtuna dikkat etmiyorlar mı?”(22) diyor.

Melekût, eşyanın niçini, nedeni ve ledünniyatı demektir. Yani, yeryüzü nasıl varolmuş? Hangi kanunlarla mevcûdiyetini koruyup, üzerindeki mahlûkata döşeklik ediyor? İşte Kur’ân bu gibi sorularla nazarımızı ledünniyata tevcih etmemizi istiyor. Sonra da: “Allah bunları neden yarattı? Hilkate esas ne idi? İnsanı neden yarattı? Bunu hiç düşünmüyorlar mı?”(23) diyerek. İnsanın elinden tutuyor, atomlar âlemine götürüyor. Zerreler âleminden alıyor, annenin karnına tevcih edip, ceninin teşekkülüne baktırıyor. Yumurta spremle nasıl birleşiyor? İçinde neler meydana geliyor? Hücreler nasıl çoğalıyor? Yavru nasıl teşekkül ediyor? Yumurta, sprem, kan… Derken bir çiğnem et oluyor, kemik hâline geliyor ve o kemiğe yine et giydiriliyor. Bütün bunlar nasıl oluyor? Senin elinden tutup, fikren gezdiriyor. Vücudundaki bir hücrenin içine sokup, göremediklerini gösteriyor. Seni neden ve nasıl yarattığına, yaratılışının hangi şeye bağlı olduğuna dikkat-i nazarını celbediyor.

“Allah’ın insanı neden yarattığına, insanın yaratılışını hangi şeye bağladığına o insanlar bakmıyor mu?” Evet, “Bakmıyor mu?” tabiriyle ifade ediyor. Bakmıyorsa görmüyor demektir. Görmeyen insan da Allah’ı anlamayacak demektir. Öyleyse nazarımızı ilk çevireceğimiz yer göklerin ve yerin melekûtudur. Kur’ân bizi düşünmeye davet ederken, neticeye ulaştıracak bir düşünceye çağırıyor. Size, birileri, herhangi bir işi yapmanızı söyleseler. Bunu belli bir maksatla söylerler. Siz de, kendi aklınız, ilminiz ve idrakinize göre o işin nedenini, niçinini ve nasılını düşünerek; kendi ufkunuza göre, o işle ilgili bir neticeye varırsınız. İşte bunun gibi, insanlara yapılan beşerî veya İlahî her teklif bir neticeye ulaştırmak içindir.

Allah’ın: “Göklerin ve yerin iç yüzünü düşünün, ledünniyatına bakın, niçin ve nedenler âlemine dikkat edin” demesi; oturup, boşu boşuna düşünün demek değildir. Labaratuara girin, kimya gözüyle, fizik dürbünüyle, biyoloji mikroskobuyla bakın. Herşeyi derinlemesine inceleyin, tahliller ile sentezlere varın. Atamon hareketinde “Allah vardır!” Hücrenin yapısında, “Allah birdir!” Nebülozların dönüşünde “Allah en büyüktür!” haykırışlarını duyun demektir.

YARATILIŞ MUCİZESİ:

İnsan, Allah’ın dediği ve ilmin tasdik ettiği gibi, Hazret-i Âdem’den mi neş’et etmiştir, yoksa canlı bir organizmanın tekamülü ile mi meydana gelmiştir?

Kur’ân diyor ki: “Hazret-i İsa’nın yaratılışı hakkında tereddüte düşüyorlar. Allah’ın kudretini anlamayan, hayatın menşeini ve mahlûkatın ayakta duruş keyfiyetini derkedemeyen gözleri perdeli insanlar ‘Hazret-i İsa, babasız nasıl oldu?’ diyerek, hayret ediyorlar.” Kur’ân, Hazret-i İsa’nın yaratılışını mucize olarak anlatırken, nazarlarımızı Hazret-i Âdem’in yaratılışına çeviriyor. Hazret-i İsa’nın yaratılışı da, tıpkı Hazret-i Âdem’in yaratılışı gibidir. Allah Âdem (as), yeryüzündeki bütün varlıkların terkiplerinde bulunan, onları meydana getiren şeylerin esasından mürekkep olan çamurdan yarattı. O çamuru Destgah-ı Kudret’inde yoğurdu, Âdem (as) şeklini verdi. “Allah O’na ol dedi. O da bir kanunla oluverdi.” (24)

Bazıları “tekamül nazarîyesi” diyerek, mağara devri hikayeleri anlatırlar. “Önceleri yosunlar vardı. Sonra su kenarlarında basit mahluklar oluştu. Bunlar tekamül ederek hayvanlar ve maymunlar hâline geldi. Maymunlar da tekamül ederek, tedricen insan hâline geldi, bugünkü formunu aldı” diyerek, yaratılışı sakat ve çürük bir mantığa oturtmaya çalışırlar. (25)

Bu safsata münakaşa bile edilmeyecek bir mevzu iken, maalesef Batı’da ve İslâm dünyasında münakaşa edilir hâle getirildi. İlimle hiçbir alakası olmayan bir hülya iken, Allah’ı inkar eden materyalistlerin sımsıkı sarıldıkları kurtarıcıları hâline geldi. İlmî araştırmalarla belgeleyemedikleri ve isbat edemedikleri bu safsatayı, kendileri bile inanmadıkları halde, inananları inançlarından koparmak için yalancı belgeler ve gerçek olmayan fosillerle kabul ettirmeye çalıştılar. Hâlâ mekteplerde ve ilim kürsülerinde bu hezeyanlarını ve yalancı nakaratlarını tekrar ile telkin etmekteler. (26)

Bunlar, müslümanları, sımsıkı bağlı oldukları îman ve ma’nâ bağlarından koparmak içindir. Müslümanların dağınık ve derbeder hâle gelmesinin, ancak îman bağlarının çözülmesi ile mümkün olacağını bildikleri için bu uydurmalar yapılagelmektedir. Namazsız, niyazsız ve secdesiz; vicdânı, kâlbi ve alnı hepsi birbirinden paslı, Allah’ı bilmez müslüman dünyasının hâline bakın. Sokaklardaki behaim gibi dolaşanlara bakın. Onların bu hâle gelişleri, Allah’ı bilmemeleri ve kâlblerine atılan şüphe tohumlarının yeşerip akıllarını, idraklerini ve iradelerini işgal etmelerinin neticesidir.

İNSAN ve HAYVANLARIN YAPI FARKLARI:

Allah, insanı ve diğer mahlûkları ayrı ayrı hülasalardan, bariz farklarla yaratmıştır. Onların bu farklı mahiyetleri ve hususiyetleri bütün itirazcıların itirazlarına cevab verecek keyfiyettedir. Bilhassa insanların ve hayvanların, nesilden nesile verasetle intikal eden hususiyetleri; yavruya atalarından miras kalan maddî benzerlikler, ruhî ve manevî temasüller… Bir çocuğun, atalarından veya akrabalarından herhangi birisine şeklen benzemesi olan maddî veraset gibi, iç yapısı, ruhî siması, karekteri ve huyları gibi manevî verasetler… Mesela, Resûl-ü Ekrem’in, ceddi, Hazret-i İbrahim’e benzemesi, sizin de, bir kısım huy ve eşkal ile babanıza veya dedenize benzemeniz…

Karakteristik yapı ve hususiyetlerin nesilden nesile, verasetle intikali, vücudu teşkil eden hücrelerdeki kromozonlar ve genler vasıtası ile olmaktadır. baba ile gelecek nesiller arasındaki bağı, kromozonlar ve genler sağlamaktadır. Bunlar insan ve hayvanların vücudunda ayrı ayrı sayılarda ama sabit miktardadır, değişmez. Mesele sadece bu açıdan, yani veraset açısından bile ele alınacak olsa, hiçbir zaman, hiçbir hayvan insan olamaz.

Allah, mahlûkatın yaratılışı ile insanın yaratılışını ayrı ayetler ve ayrı ifadelerle anlatarak, bu hususa dikkatimizi celbediyor. Suyun hayata menşe’ olduğunu anlatırken, insanı ayrı bir şekilde mütâlaa ederek “insanı biz alaktan yarattık”(27) diyor.

Tekamülcüleri aldatan zaman şeridine takılan bir kısım canlıların; kısmî, cüz’î değişmelere uğramasıdır. Geçmiş devirlere ait bazı kafataslarının ve vücut yapılarının bugünün insanınkinden farklı oluşu, bir kısım insanların sima ve renklerinin değişik oluşu gibi şeyler, tekamülcülere, bugünün insan formu ile eski devirlerlerde yaşayan maymunlar arasında birleştirici unsurlar olduğu zehabını vermiştir. Bu zehaba kapılanlar, cüz’î değişmeleri ve farkları değerlendirmek suretiyle insana menşe’ bulmaya çalışmışlar; dört ayaklı bir mahlûku ataları kabul etmişlerdir. Öyle yanlış bir tercih yapmışlardır ki, ruh yapısı, şuur yapısı ve -biraz önce arzettiğimiz- verasetin intikalini temin eden kromozonların yapısı ile keyfiyeti bakımından tekamüle hiç de uygun olmayan bir hayvanı seçmişlerdir.(28)

LABORATUARDA CANLI YARATILABİLİR Mİ?

Bir mahlûkun, bir tek sıfatının değişebilmesi için, -Buton’un hesaplarına göre- bir milyon neslin geçmesi lazımdır. Yani burnunuzun şeklinin veya kulağınızın yerinin değişmesi için bir milyon neslin geçmesi gerekir.

Drosophila adındaki bir çeşit meyve sineği laboratuara alınarak, üzerinde denemeler yapıldı. Çeşitli kimyasal maddeler enjekte edilmesi sonucunda kısmî değişiklikler meydana getirildi. Ama bu değişiklik, kanatlarının biraz kıvrılması, biraz daha çirkin ve anormal hâle gelmesiydi. Bunun üzerine, sevinçle: “Tamam! Canlıları bazı müdahalelerle değiştirmek mümkündür. İşte biz bunu başardık.” dediler. Hâlbuki, istatistikler bu tür çalışmaların neticesinde, yüzde seksen oranındaki sineğin yapısının bozulduğunu, çirkinleştiğini ve hiçbir şekilde, daha güzel gelişmiş bir forma gelmediğini ortaya koyuyordu. Geriye kalan yüzde yirmisi ise, daha gelişmiş bir formda oluyorlar ancak kısa zamanda ölüyorlardı. En mühim problem ise, gelişmiş formların yeni nesillere aktarılamamasıydı. Neticede kendileri de tatmin olmadılar yine mağlub, yine müzmehil kaldılar. (29)

Mağlubiyete doymayıp, Allah’ı inkar için başka vesile ve vasıtalar araştırdılar. Sonra da, yeni bir iddia ile ortaya çıkıp: “Geçmiş zamanlardaki atların beş tırnağı varken, zaman ile, bu tırnaklar azaldı ve bugünün tek tırnaklı atları meydana geldi. Demek ki muhit ve ihtiyaçlar, zamanla değişiklikleri, tekamülleri meydana getiriyor. İnsan da başka bir varlıktı, zamanla değişip bu hâle geldi” dediler.

Bir lahza durup, düşünelim. Bunu yapan ve yaratan Allah olduktan sonra, tek tırnaklı olan at beş tırnaklı olsa veya beş tırnaklı at tek tırnaklı olsa ne farkeder? Allah, dilediğince yaratır, dilediği gibi yaşatır. Ama işin aslı böyle değil. Tekamülcülerin dediği gibi hiç değil.

Evveliyetle, bildiğimiz atların ceddi kabul edilecek tek tırnaklı bir at neslinin geçmiş zamanlarda yaşadığı katiyetle iddia edilemez. Ayrıca, insanın atası olduğunu söyledikleri maymunun, tekamül ederek insan hâline gelebileceğini ispat edebilmek için öne sürülen bu delil mantıkî değildir. “Beş tırnaklı at, tek tırnaklı at hâline geldi” demek, her hangi bir hayvanın at hâline gelmesi demek değildir. Aynı hayvanın bir vasfının değişmesi, beş tırnağının, tek tırnak hâline gelmesi demektir.

İddialarına mantıklı bir izah getirebilmeleri için, geçmiş devirlerde yaşayan herhangi bir hayvanın at hâline geldiğini isbat etmeleri gerekmez miydi? Tekamüle delil olarak ortaya çıkardıkları, atın tırnaklarının azalması küllî bir değişmeye misal teşkil edemez. Eğer, gerçekten, herhangi bir hayvanın tekamül edip at hâline geldiğini isbat ederek, insanın da başka bir mahlûktan tekamül edebileceğini söyleselerdi; biz de o zaman, belki inanır: “Tekamül varmış, oluyormuş” derdik. -haşa ve kella- Ama küllî bir tekamüle, vasıflarda meydana geldiği iddia edilen cüz’î bir değişmenin misal olabileceğini bile kabul etsek. Beş tırnaklı bir atın, tek tırnaklı hâle gelebilmesi için elli milyon senenin geçmesini beklememiz gerekecektir. Kendi hesaplarına göre de, hayatın başlangıncından bugüne kadar geçen süre bu tırnakların değişmesine yetmeyecektir. O hâlde, bir atın tırnaklarının değişmesine bile yetmeyen zaman, bir maymunun insan hâline gelmesine nasıl yetecek ki!?

Bir diğer husus, beş tırnaklı at ile tek tırnaklı at arasında, birbirini bağlaması gereker milyonlarca ara nesilden ancak beş nesli sayabilmeleridir. Sadece dört tırnaklı, üç tırnaklı ve iki tırnaklı at formlarını misal verirler. Sanki bir gece önceki beş tırnaklı at, sabaha kadar dört tırnaklı hâle gelmiş. Bir başka gün, bir tırnağı daha düşmüş. İleriki günlerde veya gecelerde de diğer iki tırnak düşüvermiş ve tek tırnaklı at arz-ı endam etmiş. Buton’un tesbitine göre, bir sıfatın değişmesi için gerekli olan bir milyon ara nesil nerededir? Meçhul… İşte bu iddianın da kıymet-i harbiyesi.(30)

Kimya ve fizik laboratuvarlarında canlı yaratma sevdasına düştüklerinde de, benzeri gülünç durumlara düştüler. Maddenin terkip ve tahlilleri neticesinde canlı var etmeye uğraşanlardan Ruslar, yirmi sene çalıştıktan sonra 1962’de gazetelere de yansıyan şekliyle aynen şöyle dediler: “Biz şu kanaata vardık ki, kimya ile fizik ile fizikoşimik ile canlı varetmeye, labaratuarda bu işe muvaffak olmaya imkan yoktur. Varolan canlı başka bir elle varolmuttur.”

Neticede, böyle safsata ve hezeyanları duyup, gördükçe kâinatın her vechesinde, binlerce dil ile: “Allah herşeyin yaratıcısıdır. Herşeyin dizgini O’nun elindedir. Başka bir sebeb veya şey O’nun mülkünde tasarruf edemez.” hakikatının velvelelerle haykırıldığını duymanın ve o cılız iddiaların, bu velveleler arasında boğuluşunu görmenin hazzına eriyoruz.

III. KISIM: İNÂYET ve HİKMET DELİLİ:

Kâinattaki bütün etya görülüp-gözetilmekte ve üzerlerinde hassasiyetle titrenilmektedir. Bütün canlılara, adeta, şefkatli bir anne gibi kol-kanat gerilmektedir. Ayaklar altında gezen, her an çiğnenip, ezilme ihtimali olan en küçük canlıların bile hayatîyetleri titizlikle muhafaza edilmektedir. Keza, en küçükten en büyüğe herşey birbirinin imdadına koşturulmaktadır.

İnâyet delili cümlesinden olarak, dağlar, taşlar şak şak yarılıp, nebatatın filizlenmesine müsait toprak hâline gelirler. Yeryüzü bütün unsurlarıyla, bitkilerin yeşerip, büyümesi için seferber olur. O sert kayalar, üzerlerine düşen çekirdeğin kök salıp, filiz verebilmesi için paramparça olurlar. Toprak, hava su; mikroorganizmalar, mineraller, elementler; otlar, ağaçlar, çiçekler; ağaçların üzerinde tebessüm eden meyveler; kuşlar, böcekler, balıklar; mikroplar, büyük-küçük bütün hayvanlar hepsi birbirinin imdadına koşar birbirine azık ve gıda olurlar. Neticede hepsi de istifademize sunulur. Mesela, denizlerde gezen bir balık, mikroorganizmalar ve yosunlarla beslenip, mineraller, proteinler ve vitaminlerle dolu bir konserve hâline gelerek imdadımıza koşar, gözümüze fer, pazumuza kuvvet, beynimize kudret verir.

Bütün bunları gördükten sonra fevkalade hassasiyet, şefkat ve merhametin eseri olan icraatların gelişigüzel olamayacağını anlar, birbirinin imdadına koşan herşeyin “İnâyet eli” ile sevkedildiğini idrak ederiz. Bu delil ile bütün işleri yürüten, idare eden, malum bir maksada doğru iten Allah’ın varlığını ve kâinatı O’nun yarattığını anlarız.

Mesela, insanın en hassas ve kıymetli cihazı olan beynin ayaklar altında veya karında değil de, omuzlar üzerindeki, fevkalade sağlam bir mahfaza olan kafatası içinde bulunması, tesadüfî değildir. İlmi kıstaslar ile de mükemmel bir hikmet ve faydayı muhtevi olduğunu gördüğümüz bu icraatın arkasında, Allah’ın Hikmet ve İnâyet eli vardır.

Mesela, anne rahmine düşüşten bebekliğe, bebeklikten gençliğe, gençlik çağlarından, olgunluk ve ihtiyarlık çağlarına kadar; gecede – gündüzde, yazda – kışta, değişen her demde; hastalıkta – yorgunlukta, değişen her hâl ve şartta, gerekli olan gıda ve sair ihtiyaçların yaratılışı… Bunların midenin ve diğer uzuvların yapısına göre hazırlanması; en uygun ve münasib tatlarda, kıvamlarda, ambalajlarda, yer ve zamanlarda ihsan edilmesi, yine Allah’ın “İnâyet eli” ile birlikte işleyen, fevkalade şumullü, ince ve hassas “Hikmet eli”ni de gösteriyor.

Kısaca temas ettiğimiz İnâyet ve Hikmet delillerini layık-ı vechiyle ele alıp, tahlil etmek istesek ciltlerle kitap yazmamız gerekir. Ama Cenâb-ı Hakk’ın şu Kitab-ı Kebir-i Kâinat’taki asar-ı san’atını tefekkür etsek; göklerde gezen yıldızların içine girip mahiyetlerini araştırsak; denizlerin içine, mağmaların derinliklerine dalsak; akyuvarlara, alyuvarlara binip hücreden hücreye dolaşsak, heryerde: “Allah vardır, birdir! İnâyet ve Hikmet eliyle bütün kâinatı bizler için seferber edip koşturan, besleyip hayatiyetimizi devam ettiren O’dur” dediklerini müşahade edeceğiz.

KÂİNATTA PLANSIZ HİÇBİR İCRAAT YOKTUR

Kâinatın en uzak köşelerinden Dünya’mıza kadar, en büyük galeksilerden Ay’ımıza kadar hesapsız ve nizamsız hiçbir şey yoktur. Herşeyde, her hadisede, her icraatta bir plan ve hesap vardır. Yapılan tetkikler ve araştırmalar da kâinatta derin bir hendese ve hesabın hâkim olduğu kanaatini vermektedir. Kim, hangi nazarla bakarsa baksın bunu müşahade edecektir.

Mesela, hendese ile uğraşanlar, kendi perspektifleriyle bakıp, istedikleri yerlere nazarlarını dikip, istedikleri noktayı ele alsınlar. Nerede olursa olsun, heryerde hendesî ölçüler ve şekiller göreceklerdir. Şuuraltlarındaki üçgenlerin, dörtgenlerin, helezonların, elipslerin veya sarmalların her çeşidi ve boyutu ile karşılaşacaklardır.

Mesela, matematikle uğraşanlar, içinde bulunduğumuz Güneş sistemini ele alsalar; en yakınındakinden en uzağındakine, bütün gezegenler arasındaki mesafeleri ölçseler, bu mesafeler arasında sabit oranlar, formüle edebilecekleri bağlantılar arasalar, sadece birbirleriyle değil, bütün kâinatla alakalı formüller, oranlar ve bağıntılar bulacaklardır.

Araştırmacılar, yaptıkları bir araştırmada, Mars ile Jüpiter arasındaki bilinen mesafenin belirli oranlara ve formüllere uygun gelmediğini görünce şaşkına dönmüşlerdi. Fakat, ondokuzuncu asrın başlarından yirminci asrın başlarına kadar geçen zaman içinde, bu iki gezegen arasında binden fazla meteoridin, belirli bir yörünge ile gezdiğini görünce “Burada ayrı bir hesap vardır. Bilemediğimiz bir oran, bir formül vardır. Bunu da zamanla tesbit edebiliriz” dediler.

Biz burada, meselelere birer kapı açıyor, tefekkür ufkunda bir ışık yakıyoruz. Kâinatın geniş sayfalarındaki Allah’a ait ma’nâların, ma’rifet üsareleri halinde damlamasına, cazibe ve cezbenin Allah muhabbeti ma’nâsını taşımasına, O’na ait malûmatların birer çekirdek ve nüve hâlinde takdim edilmesine -kametine uygun ifade edilemese bile- gayret ediyoruz. Onun için, Allah’ın yarattığı herşeyde bir hesap ve nizam olduğuna misaller veriyor, bundan ötesini tefekkür ufkunuza havale ediyoruz.

SEBEPLER ve TABİAT KANUNLARI YARATICI OLABİLİR Mİ?

Burada, yanlış kanaatler neticesinde revaç bulan mesnetsiz ve çürük iki anlayış üzerinde duracağız. Eşyayı sebeblere vererek “sebebler yarattı” diyenler ile fen adına ortaya çıkıp Cenâb-ı Hakk’ın icraatını “tabiat kanunları”na vererek Allah’ı inkara yeltenenlere sille-i te’dib de bulanacağız.

“Eşyayı sebebler yarattı” denilerek herşeyin bir meçhule bağlanması ilim adamı işlenen böyle bir cinayetin ifadesidir. Maalesef bu, kendini ilim adama sayan bir kısım insanlar nazarında da rağbet ve revaç bulmuştur. Hâlâ böyle bir muhal ve hurafenin tesirinde kalan bu insanlara Cenâb-ı Hakk’ın varlığını anlatmak, sebeblerin Allah’a ayine olduklarını göstermek lazımdır.

Meydana gelen herşeyin bir kısım sebeblere bağlı olduğunu görmekteyiz. Çiçeklerin tebessüm etmesi için yağmurun yağması, güneşin şualar neşretmesi, rüzgarın esmesi, toprağın tavına gelmesi, mevsimlerin değişmesi, yeryüzünün bütün gezegenler ile tenasüb içinde bulunması gibi sebeplerin içtimaı gerekmektedir. Ama bu sebebler gerçekten bir çiçeği yaratabilecek, ondaki revnekdar hayatı varedebilecek kabiliyet ve kudrette midirler? Üzerinde asıl durulacak ve düşünülecek nokta budur.

İnsanın ve diğer canlıların yaratılışını bir kısım sebeblere bağlayanlar: “Daha önce şöyle olmuştur, sonra anne ile babanın izdivacı, sonra döllenmeler, üremeler ve türemeler vuku bulmuştur…” gibi şeyler söylerler. Bir çocuğun yaratılışını, karanlıklar ve bilinmezler içindeki spermin yumurtaya ulaşmasını, yumartanın döllenmeye hazır hâle gelip beklemesini, ceninin kan ve fışkı arasında ışıksız, havasız bir ortamda beslenmesini, doğum vakti gelince en uygun pozisyonu almasını ve diğer gelişmeleri annenin meşimenine verirler. Üstelik Cenâb-ı Hakk’ın mümtaz ve antika bir sanatı olarak kıymet ve değerini ancak O’nun bildiği ve ahsen-i takvim suretinde yarattığı insanın yaratılışını, bir kadın ile erkeğin şehevî hislerinin tatminine bağlayarak, onu sefil arzuların semeresi olarak mütalaa ederler.

Resûl-ü Ekrem’in huzuruna gelen dağdan inmiş, baldırı çıplak bir bedevi şöyle diyordu: “Bir yerdeki deve pisliği, oradan devenin geçtiğine delalet etmez mi? Bir yerdeki ayak izi, orada yürüyen birisinin mevcudiyetine delalet etmez mi? Sema burç burç nizam içinde, yıldızlar ve güneşler ahenkle hareket etmekte, yeryüzü vadi vadi insanlığın ihtiyaçlarına hitab edip cevap vermekte… Bütün bunlar, herşeyi yaratan ve herşeyi bilen Alîm ve Hakîm bir Allah’ın varlığına delalet etmez mi?”(32) O baldırı çıplak bedevi, laboratuar tahlilleriyle bile Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve azametini göremeyen gafil ilim adamlarından daha ileriye gitmiş, esbab perdesini yırtmış, sebeplerin neticesine varıp Allah’ı bulmuş, idrak sahibi bir insandı.

Hayatın ve yaratılışın hiçbir sebebe bağlanamayacağını, “Hayat sırrı”nı izah ederken arzetmiştim. Hayat ve yaratılış bir muammadır ama, ötesinde bulunan mübeyyin kudret izleri ile müzeyyen bir muamma. Ve o muammayı çözmek, bahsi geçen bedevinin bakışı ve anlayışı içinde bakmakla mümkündür. Böylece kâinattaki çeşit çeşit eserler, çok çeşitli izler ve yollar görülecek, bilinecek, kör, şuursuz ve ma’nâsız şeylere bağlanılmayacaktır.

EŞYA BİRBİRİNE HEM MAHKUM HEM DE HAKİM OLABİLİR Mİ?

Her varlık çeşitli atomlardan mürekkeptir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bu atomlar, kâinattaki umumi aşk, cezbe ve incizabdan nasibdar olarak birbirleri etrafında vecd ile döner, birleşir, kendilerinden büyük varlıkları meydana getirmeye çalışırlar. İnsanların ve diğer mahlûkatın vücudunu teşkil eden bu atomlar şuursuz ve cansızdırlar. Hâttâ atomun parçalanıp enerji hâline gelmesi, maddenin kaybolması durumu ” Atom madde midir, değil midir?” istifahamını da karşımıza çıkarmıştır. Buna rağmen, mahiyeti tam olarak bilinemeyen, “Madde mi, değil mi?” tartışması yapılan atomda ruh, can ve hayatîyet aranması, hele ruhu, canı ve hayatı verebileceğinin düşünülmesi hangi aklın ve mantığın tezahürüdür?

Bütün vücutlar, batbata vererek bir kubbe meydana getiren tatlar gibi birbirine dayanan atomların teşkil ettiği uzuvlardan meydana gelmiştir. Eğer, Allah’ı kabul etmez, bütün uzuvlar ile vücutları O’nun yaratıcılığına vermezsek; adeta, birlikte uzuvlar teşkil eden atomların hem emredip hem de itaat ederek, hem hâkim hem de mahkûm durumunda olduklarını kabul etmemiz gerekecektir. Herhangi bir atom diğerine: “Gel, yanyana duralım, başbaşa verelim. Sen altta kal ben üste çıkayım. Şöyle bir varlık meydana getirelim.” gibi şeyler diyecektir. Veya aynı şeyleri başka bir atom söyleyecektir. Hangisi böyle şeyler dese, diğerleri ona itaat edecek, karşı koymadan kabul edecektir. Birbirinin emsali ve aynısı olan şeyler, yine birbirinin hâkimi ve mahkûmu olacaklardır. Aynı zamanda, her atom kâinattaki bütün dengelere, kanunlara ve şartlara uygun olarak istedikleri uzvu, istedikleri canlıyı meydana getirebilecek sonsuz ilme, iradeye ve ihataya sahip olacakdır.

Bu durumda, eğer, Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti inkar edilip, birbirinin aynı ve emsali şeylerin hem hâkim hem de mahkûm olabileceği kabul edilse bile; her zerreye Eflatun kadar akıl, Aristo kadar muhakeme ve çağları aşan dâhilerinki kadar deha vermek gerekecektir. Bu ise Cenâb-ı Hakk’a layık görülmeyip, O’na verilmeyen kudret, irâde, ilim ve hikmetin şuursuz, ruhsuz ve cansız atomlara layık görülmesi demektir. Böyle bir muhal elbette irâde, ilim ve şuurdan mahrum akılsızlara layık bir iddiadır.

Mesela, parmağınızın ucuna bakın. Oradaki başbaşa vermiş milyarlarca atom, adeta bir kubbeyi meydana getiren taşlar gibidir. Parmağı teşkil eden kemik, tırnak, kılcal damarlar, sinirler vs. hepsi de atomların birleşmesiyle meydana gelmişlerdir. Aynı zamanda kâlbinizdeki ve beyninizdeki bir kısım atomlar müstesna, -onlarda molekül halinde değişir- vücudunuzun tamamı değişmektedir. Bütün insanlar her an değişmekte ve üç-dört senede tamamen başka bir vücuda sahip olmaktadırlar.

İşte bedeninizi teşkil eden atomlar, çeşitli yollarla ayrılıp yerlerini yeni gelenlere bırakırken, çok hassas bir hesap ve plana uygun olarak hareket ederler. Öyle ki, kulağınız veya bir başka uzvunuz hiç bir zaman olduğundan küçük veya büyük hâle gelmez. Gözlerinizin rengi, çenenizin şekli, kaşlarınızın kavsi değişmez. Hastalık ve maraz belirtisi olan arızalar müstesna, vücudunuzun herhangi bir yerinde şişlikler veya yarıklar meydana gelmez. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine ait plana göre teşkil edilen hücreler ve atomlar hadlerini aşmaya kalksalar “Dur! Hududun burasıdır. Buradan ileriye geçemezsin!” emriyle karşılaşırlar. İlmî, şuurî, iktidarî ve irâdî bir sevk ile tedvir ve tedbir edilirler.

FARKLILIKLAR ve ZITLIKLARA RAĞMEN UYGUNLUK NASIL OLUYOR?

Yaratılan herşeyde, hâttâ zıtların biraraya gelmesinde bile, birbiriyle uygunluk görülmektedir. Vücudumuzun fizyolojik, anatomik ve ruhî yapılanışı ile yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve galaksilerin yapılanışı arasında hiçbir aykırılık yoktur. Herhangi bir aykırılık mevzu bahis olsaydı, nebatlardan, hayvanlardan ve aslî unsurlardan istifade ile ihtiyaçlarımızı temin edemeyecek, böylece hayatımızı idame ettiremeyecek, mahvolup gidecektik. Cenâb-ı Hakk birbirinin zıddı şeyleri hayatîyetimize mastar yapmakta, onlar arasındaki mübayenetle hayata ayrı bir neşve katmaktadır. Artı ve eksi kutupların zıtlarını çekip, aynılarını itmesi veya erkek ile dişinin birbiriyle alakası gibi münasebetlerin yanında, insan ile nebat arasındaki tatlı alışveriş gibi… Nebatat ile insanların, biri oksijen alıp karbondioksit verirken, diğerinin karbondioksit alıp oksijen vermesi… Adeta, ellerinde bulunan emtiayı takas ederek ticaret yapmalarını, arz ve talepleri ile yeryüzündeki hayatın devamına vesile olmalarını Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine vermediğimiz takdirde, cansız ve şuursuz atomlara yaratıcılık vermemiz gerekecektir ki, bu yüz derece akılsızlığı gösterecek bir hurafedir, deliliktir.

Diğer bir nokta da şudur: Her varlık zamanla çeşitli suretlere girer, hergün ayrı bir şekil alır. Bazı canlılar saniyede, bazıları günde, bazıları ayda, bazıları da yılda birkaç defa değişir, farklı suretlere girerler. İşte bunlar her bir şekil, tavır ve suret için ayrı ayrı modeller ve kalıplar ister. Siz, bezlere sarılmış bir bebek, sokaklarda oynayan bir çocuk veya arzularının itişi ile sağa-sola koşan bir delikanlı iken, ayrı ayrı tavırlar ve kalıplar içinde bulunursunuz. Kudret ve İrâde elinin ahirette göstereceği filimlere, her anınız, ayrı ayrı şekiller ve pozlar olarak kaybedilmektedir. İşte bu tavırların hepsi aslî hüviyetini kaybetmeyen ayrı kalıplar ister ki, herhangi bir tavır ve hareketinizin akabinde kafanızın duruşu, vücudunuzun endamı, iç organlarınızın şekli ile ahlak, huy ve karekterinizde kalıcı değişmeler olmasın.

İlim adamları karakter, manevî yapı ve maddî sima gibi hususiyetlerin kromozonlar tarafından taşındığını ve nesilden nesile aktarıldığını söyleyerek, herşeyi onlara bağlıyorlar. Ama tamamen maddeden müteşekkil ve değişmeye mahkum olan kromozonlar bu işi nasıl yapabilirler? Bütün hususiyetlerini, şifrelerini ve sırlarını kendi yerlerine geçen zerelere bırakmaya ve değişmeye mecbur iken nasıl oluyor da hiçbirşeyi karıştırmadan aktarabiliyorlar? Hangi sırla karekteristik yapılar değişmiyor, fizyonomiler bozulmuyor da uzuvlar kemal buluyor?

Hâlbuki mütemadi değişmeler var. Yenilen şeyler, teneffüs edilen hava, içilen sular, dışarıya atılan şeylerle yer değiştirirken; aslî unsurların hiç değişmemesi ve bozulmaması gösteriyor ki, eşya var edilmeden evvel bir hesap ve hendeseye tâbi tutulmuş, o planlar ve kanunlara göre Âlem-i şehadete gönderilmiştir. Böylece hiçbir karışıklık ve hecr-ü merç meydana gelmemiş, âlemler birbiriyle çekişmemiştir.

Mesela, Allah bir ağacı yaratırken, ona öyle bir mahiyet vermiştir ki, güneşin yakıcı şualarına maruz kaldığı hâlde zarar görmez, bilakis özümleme yaparak gelişmesini temin eder. O ağaca böyle bir karakter verilmeseydi, kavurucu güneş şuaları altında hayatîyetini devam ettiremeyecekti. Keza suda bulunan erimiş ve havada gaz hâlinde bulunan oksijen ile bunlara göre yaratılmış kara ve deniz hayvanlarının ciğerleri, solungaçları ve bunun gibi binlerce misal…

Sizi, binlerce koridora açılan bir kapıdan girmeye mecbur etseler. Geçeceğiniz o koridorların herbirinin adab, usul ve kanunları farklı; giyeceğiniz kıyafetler, yiyeceğiniz şeyler ve alacağınız tavırlar değişik; giriş-çıkış şekilleri, yürüme ve durma tarzları, kapıları açıp-kapama usulleri vs. hepsi ayrı ayrı olsa, siz, hiçbir bilgi ve tecrübeniz olmadan; muhakeme, irade ve insiyatiften mahrum olarak o koridorlara itilseniz, herşeye rağmen bir baştan girip öbür başa kadar, bütün usul ve kaidelere riayet ederek geçip, hiç hata yapmadan öbür taraftan çıkabilir misiniz? Böyle bir teyin vukuu dütünülebilir mi?

Bütün mahluklar, hususiyle Ahsen-i takvim sırrına mazhar olan insan ruhî, bedenî, şehevî gadabî ve aklî yapısı, melekiyete ve şeytaniyete ait yönleriyle her an başka bir koridora, farklı bir Labirente girmekte, kendileri için meçhul olan mukadder ve muhakkak neticeye doğru, her şart ve duruma göre tavır ve şekil alırken aslî hüviyetlerini muhafaza etmektedirler. İşte bu hâl ve keyfiyet, Allah’ın siyanet bulutu hâlinde bütün eşyayı ihata eden mutlak ilmine, irâdesine ve mevcudiyetine delalet eder: “Allah vardır! Bütün sebebleri, sebeblerin de sebeblerini yaratan Müsebbib-ül Esbab O’dur.” der.

TABİAT NEDİR?

“Kâinat nasıl meydana geldi?” sorusunu sorduğumuzda bazıları hiç düşünmeden: “Tabiat yarattı” derler. Biz sorulara devam edip “Tabiat nedir? Şu ağaçlar, kuşlar, sularda oynaşan balıklar, kulaklarımızda yankılanan cıvıltılar nedir?” dediğimizde de: “Bunların hepsi tabiattır. Tabiat kanunlarıdır” diyeceklerdir. “Pekala insanlar, hayvanlar ve diğer varlıklar nasıl meydana geldi?” sorumuza da “Tabiat yarattı” şeklinde cevap vereceklerdir. Nedir bu muamma? Nedir bu heyula? Nedir bu tabiat?

Ledünniyata karşı olup, hikmetlere göz kapayan ilim bilmezler Kant’a kızarlar, Kant eşyayı “nomen-fenomen” şeklinde ikiye ayırmıştır. -Kant’ın düşüncesinin isabetliliği veya isabetsizliğini burada tartışmıyacağız- Buna bizim dilimizde “Şehadet âlemi- Gâyb âlemi” veya “mülk-melekut” denilmektedir. Eşyanın mülk tarafı yani Şehadet âlemi, gözle görülen varlık alemi ile onların tâbi olduğu ahval ve asardır. Melekut, yani gayb âlemi, hayat mekanizmasını harekete geçiren illetler, hikmetler âlemidir. Maddecilerin Kant’a kızmalarının sebebi ise inkar ettikleri madde dışı âlemi kabul etmesidir.

Tabiat, lugat ma’nâsıyla seciye, ahlak demektir. Maddecilerin anladıkları ma’nâ ise, madenler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, sistemler, vs. herşeydir. Onların anladıkları gibi, tabiat eşyanın kendisi ise “Kâinatı kim yarattı? İnsanı kim yarattı?” sorularına “Tabiat yarattı” cevabını vermekle, “Tabiatı tabiat yarattı. Yeryüzünü yeryüzü yarattı. Taşlar, ağaçlar, kuşlar, insanlar, atomlar, galaksiler, herşey kendi kendini yarattı” demiş olmaktadırlar. Bu ise garipliğin, acaibliğin ve tenakuzun tezahürü olan bir safsatadır.

Eğer, tabiat demekle eşyanın bir kısmı hususiyetlerini, hâllerini ve vasıflarını kastederek, sıcaklık-soğukluk, çekme-itme, artı-eksi vb. gibi eşyanın arizî hallerini söylemek istiyorlarsa, biz soracağız: “Kromozonları ve taşıdıkları şifreleri kim yarattı? Karakterler, renkler, huylar vb. hususiyetleri kim verdi?” Onlar da, eşyayı vasıflarının yarattığı cevabını vererek yine gülünç duruma düşeceklerdir. Biraz iz’anları ve mantıkları kalmışsa, hiçbir cevap vermeyeceklerdir. Zira böyle birşeyi kabul etmek: “O şeyi vasıfları yarattı. İlim alimi, sanat sanatkarı, resim ressamı yarattı” demek gibidir.

Toprağa düşen bir tohum, Allah’ın icraatına perde olan nemi ve sıcaklığı da neşv ü nemasına uygun bulunca ukde-i hayatisini salıverir, başını yukarılara uzatıp hava, köklerini aşağılara bırakıp gıda alır. Şimdi tabiatçılara sorsak: “Çekirdek çatladı, kök saldı, filiz verdi. Bu iş nasıl oldu? Kendi kendine mi oldu? Su, hava veya toprak mı yaptı? Tohumdaki ukde-i hayatiye nereden geldi?” Birbirine bağlı, müteselsil yüzlerce, binlerce soru… Tohumun meydana gelmesine ve onun yeşermesine sebeb olan herşey için bir başka sebeb, o sebeb için de başka bir sebeb arayan sorular zinciri ard arda gelir. “Onu kim yaptı? O dediğinin sebebi ne? Bu nasıl oldu? Şu neden öyle? O niye böyle?” gibi mütemadi devam eden sorular…

Mekanik sistemlerle hareket eden bir otomobile bakınız. Onun hareketinin bir kısım şeylere bağlı olduğunu görürsünüz. Deposuna konulan benzini gaz pedalının püskürtmesi, bujilerin ateşlemesi, ateşlemeyi yanmanın takib etmesi, hararetin harekete dönüşmesi, hareketin tekerleklere intikali ve otomobilin uçarcasına gitmesi… Bütün bunlar, o mekaniğin vasıfları, hususiyetleridir. Bu durumda “Benzine yanma kabiliyetini veren, pulvarize olabilmesini öğreten kimdir? Ateşlenen benzin ile ısınan hava pistonları itmeyi nereden öğrenmiştir? Mekanikî itmenin-çekmenin, dairevî hareketlerin sistematiğini ortaya koyan kimdir?” gibi sorulara: “Bu mekaniği meydana getiren benzinin yanma kabiliyetidir, havanın genleşme kabiliyetidir vs.” denilemeyecektir. Çünkü bunlar birer hususiyet ve vasıftır. Vasıflar, hususiyetler ve sıfatlar zata tesir edemez.

Binaenaleyh bugün moda hâline getirilip, “Herşeyi yaratan doğa kanunlarıdır, tabiattır” denilerek, neslimize empoze edilen düşünce asılsız ve esassız, gülünç birşeydir. Eşyanın varlığını doğa ve tabiat denen şeye havale etmenin kıymet-i ilmiyesi olmamakla beraber, ahmaklık ve akılsızlık alameti olarak farklı bir değeri vardır.

Hulusa, eşya vardır, nizamlı ve hikmetlidir, her parçasında, her zerresinde Cenâb-ı Hakk’a ait ma’nâlar gizlidir. Sebeblerin tesir-i hakikileri yoktur. Tabiat kanunları denilen şeyler mahiyetleri meçhul bir kısım arizî vasıflardır. Çekme-itme kanunu, yerçekimi kanunu kılcallık ve sair tabiat kanunları mahiyetleri anlaşılamayan ama rizayi hesaplarla formüle edilmeye çalışılan birer nam, birer addır.

Yerinde kullanılmayan ilim dallarıyla neslimize dalalet ve sapıklık enjekte edilmeye, şüphe ve tereddüt tohumları ile kâlb ve ruhlarının bozulmasına çalışılmakta olan günümüzde bu mevzuda yapılacak her araştırma ve tahkik, Allah’ın ma’rifeti ile ilimlerde terakkiyi temin edecektir. Kâlbimizi îman ziyasıyla tezyin edecek, her adımla ölmezliğimizin, yokluğa atılmayışımızın bahtiyarlığı ve saadeti ile sermest olacağız. Böylesine bir îman anlayışına yükseldikten sonra Allah’ın tevfik ve inayeti ile aşamayacağımız hendek, geçemediğimiz vadi kalmayacaktır.

Resûl-ü Ekrem, insanların himmet ve gayretlerini tahkiksiz, araştırmasız, teemmülsüz ve tetkiksiz olarak birşeye bağlamalarından kurtararak, Cenâb-ı Hakk’a bağlamıştır. Tetkik, teemmül ve tefekkür neticesinde elde edilecek tahkiki îmanın yolunu göstermiştir. Bundan ötürüdür ki, hakiki îmanı elde etmiş mü’minler kâinattaki bütün hadiseler aleyhlerine dönse bile sarsılmaz, mukavemet ederler.

Cenâb-ı Hakk bizlere basiret ve ma’rifet ihsan etsin. Herşeyde O’nun varlığını ve birliğini müşahade edelim. Tefekkür, araştırma ve tahkik yoluna girerek, taklidî îmandan kurtulup, O’na îmanımızı artıralım. Amin…

Vedîa Akdi

Bırakmak, terk etmek gibi mânâlara gelen vedia kelimesi, fıkhî ıstılahta bir kimseye koruması için bir malın emanet olarak bırakılmasına veya bırakılan bu malın kendisine denir. Fıkıhta emanet verme işlemine îdâ’, emanet verilen şeye vedîa, emaneti veren kimseye mûdi’, emanet alan kimseye de mûda’ veya vedî’ denir.[1] Emanet bırakma her ne kadar gönüllülük esasına bağlı bir muamele olsa da fıkıhta o, bir çeşit akit olarak kabul edilmiştir.

Mahiyeti

Mahiyet itibariyle gönüllü iyilik ve bağış anlayışına dayanan vedîa akdi, bir çeşit vekâlet hükmünde kabul edilmekle birlikte vekâlet akdinden farklı olarak malda tasarrufta bulunma yetkisi vermeyen, malı korumaya yönelik bir akit türüdür. Bu hususiyetiyle vedîa akdi, vekâletin özel bir şekli olarak kabul edilmiştir.[2]

Öte yandan vedîa akdi, taraflar için bağlayıcı olmayan gayr-i lâzım akitlerden kabul edilmiştir. Buna göre mûdi’ (emanet veren), malı istediği bir vakitte geri isteyebilir. Mûdinin istemesi durumunda da mûda’ (emanet alan) malı geri vermekle yükümlüdür. Ayrıca akit yapılsa bile mûdinin malı emanete vermeme hakkı bulunmasının yanında emanet alanın da dilediğinde bu akdi feshedip malı geri verme hakkı vardır. Çünkü emanetçi zaviyesinden vedîa akdi bir teberru (gönüllü iyilik, bağış) mahiyetinde olup o, akdi devam ettirmeye mecbur bırakılamaz.

Vedîa akdinin teberru mahiyetinde olması, bu akitte ücret alınmamasını gerektirmektedir. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki akid esnasında ücret şart kılınır veya örfte de bu konuda bir uygulama bulunursa emanet alan kimsenin ücret alma hakkı vardır.[3] Emanete verilen malın bizatihi kendisinden kaynaklanan ziyade ve gelirler ise maldan sayıldığı için bunlar mal sahibine ait kabul edilir ve bunların da asıl mal gibi korunması gerekir.[4]

Hükmü

Güç yetirebilen bir kimse için vedîa kabul etmek müstehap görülmüştür. Zira insanların bu tür sosyal yardımlaşmalara ihtiyaçları vardır. Nitekim Mekke’de Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) emanet bırakılan mallar bulunmaktaydı. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret etmeden önce sahiplerine vermesi için bu malları Hazreti Ali’ye (radiyallahu anh) bırakmıştır.[5]

Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى

“İyilikte bulunmak, fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın.”[6] buyrularak yardımlaşmaya teşvikte bulunulmuştur. Bir hadis-i şerifte ise insanların birbirine yardım etmesinin ne gibi güzel neticeler doğuracağı şu şekilde ifade edilmiştir:

وَاللهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ

“Bir kimse, Müslüman kardeşine yardım ettiği sürece Allah da ona yardım eder.”[7]

Şartları

Hanefilere göre vedîa akdinin temel rüknü, icap ve kabul; diğer üç mezhebe göre ise icap ve kabulün yanında taraflar ve akdin konusu olan maldır.[8]

İcap ve kabulde kullanılan lafızların her ikisi sarahaten (açıkça) olabileceği gibi biri sarahaten diğeri delâleten (işaret ve ima ile) veya her ikisi de delâleten olabilir. Mesela bir kimse dükkan sahibine hitaben, “Şu malımı sana emanet ettim.” diyerek malı ona bırakıp gitse dükkan sahibi de bunu gördüğü halde susup bir şey demezse vedîa akdi gerçekleşmiş olur. Bu misalde verilen vedîa akdinde icap sarahaten, kabul ise delâleten yapılmış olur.[9]

Vedîa akdine konu edilen malın belirli olmasının yanında dinen mubah ve teslim edilebilir bir vasıfta olması gerekir. Buna göre havadaki kuşun, denize düşüp de çıkarılması mümkün olmayan bir hayvanın emanete verilmesi sahih olmaz.[10]

Vedîa akdinde tarafların akıllı ve mümeyyiz olmaları gerekir. Bülûğa ermiş olmaları ise şart değildir. Bu çerçevede deli veya gayri mümeyyiz bir çocuğun vedîayı kabul etmesi veya bir malı vedia olarak bırakması sahih olmaz. Bu kimselerden emanet kabul eden, malı gasbetmiş sayılacağı gibi bu kimselere emanet mal verenlerin malları zayi olduğunda malın bu kimseler tarafından tazmin sorumluluğu yoktur. Ancak kendisine vedîa akdi konusunda izin verilmiş mümeyyiz bir çocuğun emanet alması veya vermesi sahih olur.[11]

Malın Korunması

Vedîa akdinin sonucu olarak vedîa, emanetçinin elinde bir emanettir. Emanetçi, bu mal kendisinden talep edildiğinde onu geri vermekle mükelleftir. Mal kendisine teslim edildiğinde emanetçinin malı koruma görevi başlamış olur. Malın korunmasında örf ve teâmül belirleyici bir konumda bulunur. Buna göre emanetçinin emanet malı kendi malı gibi koruması gerektiği prensibi kabul görmüştür.[12] Hırz-ı misl olarak adlandırılan muhafaza etme mekânı, kişinin kendi mallarını koyduğunda ziyan olmayacakları bir mahiyette ve genel itibariyle mal saklamaya elverişli bir yer olmalıdır.[13] Bu mekânın emanet malı saklamada bir emsal oluşturup oluşturmadığı örfe göre tespit edilir.

Mûdi’ emanet malını verirken bu malın korunmasını, mûdaın kendi şartlarına göre kabul edebilir. Ayrıca mûdi isterse malın korunma şekli, mahiyeti, zamanı ve yeri hakkında kendisine göre şartlar ileri sürebilir. Elbette mûdinin ileri sürdüğü bu şartların mûda’ açısından yerine getirilmesinin imkân dâhilinde olması gerekir.

Vedîa akdinde malın korunması hususunda mûdaın dikkat etmesi gereken hususlardan birisi de onun malı, değerini eksiltmeyecek şekilde korumasıdır. Mûda bu noktada gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Mûdaın alacağı bu tedbirler de malın mahiyetine göre değişir. Söz gelimi, bir hayvan bırakılmışsa onun sulanması ve yeminin verilmesi, yün bırakılmışsa bunun güve için ilaçlanması, mekanik bir alet bırakılmışsa onun yağlanması mûda tarafından yerine getirilmelidir. Hanefi mezhebine göre bu tür tedbirlerin alınması için mûdinin akid esnasında bunları belirtmesi ve istekte bulunması gerekir. Diğer mezheplere göre ise böyle bir talepte bulunmasına gerek yoktur. Ancak malın kendisinden kaynaklanan bakım masraflarının mûdi tarafından karşılanması gerektiği hususunda mezhepler arasında ittifak vardır. Eğer bu masraflar mûdi tarafından ödenmezse mûdaın bu alacağına karşılık emanet verilen malı hapsetme hakkı vardır.[14]

Vedîada Tasarruf

Vedîa akdi çerçevesinde emanet malı elinde bulunduran kişi, sahibinin izni olmadan bu malda satış, kiralama, ödünç veya rehin verme gibi herhangi bir tasarrufta bulunamaz. Eğer mûdi, emanet mal hakkında mûdaa herhangi bir tasarruf yetkisi verirse, bu akid vedîa akdinden vekâlet akdine dönüşmüş olur.

Vedîanın Tazmini

Vedîa akdine konu olan mal, mûdaın elinde emanet hükmündedir. Bu mal, emanetçinin herhangi bir kasdî hareketi veya bir kusuru olmaksızın telef veya zayi olursa tazmin edilmez. Kusuru olmadığı halde emanet mal emanetçiye tazmin ettirilseydi bu takdirde insanlar emanet almaktan kaçınır, bunun sonucunda da insanlar için pek çok maslahat yerine gelmemiş olurdu.[15] Ancak vedîa, emanetçinin kusuru sebebiyle zarara uğrar veya telef olursa bunun emanetçi tarafından tazmin edilmesi gerekir. Bu konuda fakihler arasında ittifak bulunmaktadır.

Vedîanın tazminini gerektiren başlıca sebepler ise şunlardır: Vedîanın izinsiz kullanılması, mal sahibinin rızası olmaksızın başka bir malla karıştırılması, başka bir kimseye verilmesi, vedîanın nakledilmesi, yolculuğa çıkarken birlikte götürülmesi, mûdaın vediayı inkâr etmesi, malın korunmasında ihmal gösterilmesi, vedîanın gerekli bakımının yapılmaması ve vedîanın sahibine geri verilmemesi. Bu tür davranışlar vedîa akdinde güven hususuna halel getirdiği için malın tazminini gerektirir.[16]

Akdin Sona Ermesi

Vedîa akdi ya karşılıklı rıza ile ya da tek taraflı fesih ile sona erer. Bunun haricinde taraflardan birinin vefat etmesi veya akid ehliyetini kaybetmesi ya da vedîanın mülkiyetinin başka bir kimseye geçmesi gibi durumlarda vedîa akdi sona ermiş olur. Hanefilere göre mûdaın kusurlu davranışı sebebiyle vedîa akdi sona ermez sadece mûda’ malı tazmin etmekle yükümlü tutulur.[17]

[1] Heyet, “Vedîa”, el-Mevsûâtu’l-fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye, 43/5.

[2] Heyet, “Vedîa”, el-Mevsûâtu’l-fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye, 43/9.

[3] Mustafa Yıldırım, “Vedîa”, DİA., 42/597.

[4] Mecelle, md. 798.

[5] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/472 (12696).

[6] Mâide Sûresi, 5/2.

[7] Müslim, Zikr 38; Ebû Dâvud, Edeb 60.

[8] Bâbertî, el-İnâye, 8/484.

[9] Ö. Nasuhi Bilmen, Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 4/151.

[10] Bâbertî, el-İnâye, 8/484.

[11] Kâsânî, Bedâiu’s-sanâi’, 6/207.

[12] Mecelle, md. 780.

[13] Mecelle, md. 781-782.

[14] Mustafa Yıldırım, “Vedîa”, DİA., 42/597.

[15] Merginânî, el-Hidâye, 3/213.

[16] Mustafa Yıldırım, “Vedîa”, DİA., 42/597.

[17] Molla Hüsrev, Dureru’l-hukkâm, 2/245.

Kredi Kartıyla Altın Alımı

İslâm hukukuna göre altın ve gümüş, para cinsindendir. Para çeşitlerinin birbiriyle mübadelesine ise sarf akdi denir. Dolayısıyla günümüzdeki sarrafların ve döviz bürolarının yapmış oldukları bütün işlemler, sarf akdinin hükümlerine göre değerlendirilir.

Sarf akdinin diğer akit çeşitlerinden farklı bir kısım özellik ve şartları vardır. Bunların en başında gelen şart ise bedellerin karşılıklı olarak peşin ödenmesidir. Yani sarf akdinin yapıldığı mecliste, taraflar bedelleri birbirlerine peşin olarak vermeli, karşı taraf da bunu kabzetmelidir. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Altın altınla misli misline ve peşin olarak; gümüş gümüşe misli misline ve peşin olarak satılmalıdır.”[1] Konuyla ilgili diğer bir hadis-i şerifte ise Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Altın ve gümüşten peşin olmayanı peşin olan karşılığında satmayınız.”[2] buyurmuştur.

Hadis-i şeriflerden de açıkça anlaşıldığı üzere sarf akdinde bedellerin karşılıklı olarak peşin ödenmesi zorunludur. Dolayısıyla her iki taraf veya taraflardan birisi için vadenin söz konusu olduğu bir sarf akdi, fasit kabul edilmiştir. Zira vadenin bulunması, akit meclisinde kabzın gerçekleşmesine mâni olur. Fakat taraflar birbirinden ayrılmadan yani akit meclisi dağılmadan vade şartı iptal edilerek peşine çevrilirse bu durumda akit yeniden sahih hâle gelir.

Ayrıca sarf akdinde bedeller karşılıklı olarak peşin verilmediği takdirde ribe’n-nesie (veresiye faizi) ismi verilen bir çeşit faiz muamelesi meydana gelir ki, bu da haramdır. Ribe’n-nesie, aralarında ölçü/tartı ile cins birliği bulunan malların veresiye olarak mübadelesi demektir ki, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), إنَّمَا الرِّبَا فِي النَّسِيئَةِ “Hiç şüphesiz veresiyede faiz vardır.”[3] sözleriyle bunun açıkça faiz olduğunu beyan etmiştir.

Buna göre sarraftan veya başka bir şahıstan altın satın alan bir kimsenin, aldığı altının bedelini peşin olarak vermesi gerekir. Aksi halde hem yaptığı akit fasit olacak hem de kendisi faize girmiş olacaktır. Diğer yandan bu kişinin aldığı altının çeşidi de önemli değildir. Yani veresiye olarak gram, çeyrek veya yarım altın almak caiz olmadığı gibi, bilezik, küpe veya gerdanlık gibi ziynet eşyaları almak da aynı şekilde caiz değildir.

Altının kredi kartıyla satımına gelince, bu konuda iki tür satış söz konusudur: Tek çekimle yapılan satış ve taksitle yapılan satış. Kredi kartıyla taksitli altın satışında araya vade girdiğinden dolayı faiz oluşmakta ve dolayısıyla bu, caiz olmamaktadır. Tek çekim halinde ise, her ne kadar fiyat peşin ödenmiş gibi görünse de araya zaman girmektedir. Zira tek çekimle çekilen paralar, yaklaşık kırk gün sonra satıcının hesabına geçmektedir. Ancak bazı âlimler, sarrafın sattığı altının karşılığının banka tarafından hemen hesabına geçirilmesi durumunda haramlığın ortadan kalkacağını söylemişlerdir.[4] Çünkü onlara göre önemli olan, müşterinin borcunu bankaya ne zaman ödediği değil, sarrafın sattığı ürünün karşılığını hemen alıp almamasıdır. Müşterinin altını almasına mukabil sarraf da bunun bedelini bankadan hemen peşin olarak alıyorsa, bedeller aynı mecliste karşılıklı olarak kabzedilmiş olacağından satış da caiz olacaktır.

Ne var ki böyle bir satış sözleşmesinde de bir kısım mahzurlar vardır. İlk olarak müşterilerin, sarrafın bankayla yapmış olduğu anlaşmayı bilmeleri genel itibarıyla mümkün değildir. İkinci olarak da, pos cihazıyla yapılan satışların karşılığı bankadan peşin olarak alındığında, banka bir miktar kesinti yapmaktadır ki, bunun caiz olup olmadığı da tartışmalıdır.

Bu itibarladır ki, altın alan kimselerin aldığı altının bedelini peşin vermeleri en uygun olan yoldur. Altın veresiye alındığında açıkça haram işlenmekte, kredi kartıyla tek çekimle alındığında da en azından şüpheli bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır. İslâm ise şüpheli şeylerden uzak durmayı tavsiye etmiştir. Bununla beraber, günümüzün şartları düşünüldüğünde, altın alımlarında bazen zaruret hali oluşabilir. Alternatifin olmadığı bazı zaruri durumlarda insanlar, bu konuda bazı fetva verenlerin fetvalarına da istinaden, kredi kartlarını kullanarak tek çekimle altın alabilirler.

Diğer yandan altına ihtiyacı olan fakat yanında peşin parası bulunmayan kimseler için karz-ı hasen bir çıkış yolu olabilir. Yani onlar sarraftan altını borç olarak alır ve daha sonra aldıkları altını geri öderler. Böyle bir muamelede ise şeran bir mahzur yoktur.


[1] Buharî, Büyu’ 78; Müslim, Musâkât 81.
[2] Buharî, Büyu’ 78; Müslim, Musâkât 75.
[3] Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, 6/141 (12113).

[4] Vehbe Zuhayli, el-Muâmelâtu’l-mâliyyetü’l-muâsıra, s. 133; http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0178.htm

Teşrik tekbiri nedir, nasıl getirilir?

Zilhicce ayının sekizinci gününe “terviye”, dokuzuncu gününe “arefe”, kurban bayramı olan onuncu gününe “nahr”, bundan sonraki üç güne de “teşrik günleri” (eyyâm-ı teşrik) denmektedir. Bayramın iki, üç ve dördüncü günlerine teşrik günleri denmesinin sebebi, bu günlerde teşrik tekbiri getirilmesidir.

Nitekim hadiste, “Arefe günü, nahr/kurban günü (kurbanın birinci günü) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz Müslümanların bayramıdır.”(Ebu Dâvud, Savm 49) buyrulmuştur. Hacılar Mina’da olduklarından dolayı, bu üç güne Mina günleri de denir. (İbn Mâce, Menâsik 57)

Teşrik tekbirleri, Kurban bayramının arefe günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar, toplam 23 vakit, her farzın selâmından sonra kadın-erkek, seferî-mukim ayırımı olmaksızın her mükellefe vaciptir. Teşrik tekbiri şöyledir:

اللهُ أَكْبَرُ اللهُ أَكْبَرُ لَا إلَهَ إلَّا اللهُ وَاَللهُ أَكْبَرُ اللهُ أَكْبَرُ وَللهِ الْحَمْدُ

 “Allahü Ekber, Allahü Ekber. Lâ ilahe illâllahu vallâhu ekber. Allâhü Ekber ve lillâhilhamd.”

Anlamı şöyledir: “Allah herşeyden yücedir, Allah herşeyden yücedir. Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah herşeyden yücedir, Allah herşeyden yücedir. Hamd Allah’a mahsustur”.

Teşrik tekbirleri arefe günü sabah namazıyla başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar(ikindi namazı dahil) , yirmi üç vakit farz namazının arkasından birer defa denmesi vaciptir. Sadece kurban bayramına mahsustur.

Teşrîk tekbirlerinin başlangıcı Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme olayına kadar uzanır. İbrahim (a.s), gördüğü sahih rüya üzerine oğlunu Allah yolunda kurban etmeye karar verir. Kurban hazırlıkları sırasında Cebrail (a.s) gökten buna bedel olarak bir koç getirir. Dünya semasına ulaştığında yetişememe endişesi ile Cebrail (a.s); “Allahu ekber Allahu ekber” diyerek tekbir getirir. İbrahim (a.s) bu sesi işitince başını gökyüzüne çevirir ve onun bir koçla geldiğini görünce; “Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber” diye cevap verir. Bu tekbir ve tevhîd kelimelerini işiten ve kurban edilmeyi bekleyen İsmail (a.s) da; “Allahu ekber velillâhi’l-hamd” der. Böylece kıyamet gününe kadar sürecek büyük bir sünnet başlatılmış olur.

Allah’a Sığınma: İstiâze

Allah’a sığınma, O’na iltica etme, şeytanın azdırması ve saptırmasına karşı en önemli bir sığınak ve dinamiktir. Bu dinamiğin behemehâl kullanılması şarttır.

Bu dar hacimli yazıda istiâze kavramı üzerinde durulmaya çalışılacak ve istiâze dualarına bazı örnekler verilecektir.

“Eûzü” diyerek Allah’a yönelen bir kul Rabb’ine istiâze etmiş olur. İstiâze, Cenab-ı Hakk’a iltica etme, sığınma, O’nun himaye ve korumasını dileme gibi mânâlara gelmektedir. Dua ile istiâze arasında bir umum-husus farkı olduğu görülmektedir. Dua istiâzeden daha geniş bir kavramdır. Zîrâ duada hem hayır ve iyilik isteme hem de kötülüklerden Allah’a sığınma vardır. İstiazede ise bunlardan sadece ikincisi yani şerlerden ve endişe sebebi hususlardan Allah’a, onun inayet ve rahmetine iltica söz konusudur.

Niçin ve Neden İstiâze? Âciz, zayıf, emel ve arzuları nihayetsiz, imkânları çok kısıtlı, ömrü boyunca şeytan, nefs-i emmâre ve bunlara ilâve olarak şehvet ve gazap gibi bir yönüyle düşman sayılabilecek kuvve(t)lerle mücadele etme durumunda olan insanın, hem hayır istikametindeki emellerini gerçekleştirmek hem de düşmanlarının tuzak ve komplolarından kurtulmak için, gücü ve merhameti sonsuz Rabb’ine iltica ve istiâze etmekten başka çaresi yoktur. Bu çarenin varlığını fark eden ve ona başvuran insan temel problemlerini halletmiş sayılır. Çünkü şeytan ve onun âdeta bir santral gibi kullandığı nefse karşı insanın en büyük zırhı istiâze yani Cenab-ı Allah’ın ulu dergâhına sığınmaktır.

Günümüzde maalesef pek çok insan inanmış dahi olsa âdeta şeytan yokmuş gibi davranmakta, bu yanlış düşünceleri de onları şeytan ve avenesinin tehlikeli desîse ve oyunlarına karşı her zaman açık hâle getirmektedir. Evet, komplocu, tahripçi ve yıkımcı şeytanın en tehlikeli desîselerinden biri insanın gözünü, yaptığı hata ve kusurlara karşı kapaması, o kusurları fark ettirmemesi; insan fark etmiş olsa bile şeytanın ona te’vil ettirmesidir. Bu komploya düşenler, şeytanın kendini inkâr ettirmek sûretiyle onlara bir çelme taktığının farkına varamamaktadırlar. Hâlbuki düşmanı olduğunun farkında olanlar sürekli teyakkuz hâlinde bulunurlar/bulunmalıdırlar. Tehlikeli zeminlerde fütursuzca dolaşanlarınsa acımasız avcıların tuzağına düşmesi pek tabiîdir. İşte savunma gayesiyle donanımındaki boşlukları kapama endişesi ve heyecanı taşımayan insan, nefsin ve şeytanın zehirli oklarına hedef olmakta ve çok defa da onların bir oyuncağı hâline gelivermektedir. Evet, şeytan vardır ve Kur’ân-ı Mübîn’in ifadesiyle insanoğlunun amansız ve inatçı düşmanıdır. İlk insan olan Hazreti Âdem’den bu yana hep ayakları kaydırmak için uğraşan, akla-hayale gelmedik türlü türlü tezyîn ve tesvîllerle Allah’ın kullarını şaşırtıp dalâlet vâdilerine sürüklemek için ant içmiş bir şeytan. “Şeytan işlemekte oldukları mâsiyet ve günahları onlara süslemiş, cazip göstermişti. (tezyîn)”(En’am sûresi, 6/43); “Kendilerine doğru yol iyice belli olduktan sonra, gerisin geri dinden çıkanlara muhakkak ki şeytan önce fit vermiş, sonra da onları uzun emellere düşürmüştür. (tesvîl)”(Muhammed sûresi, 47/25) mealindeki âyet-i kerîmeler bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Yine, Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi vesellem)’in ifadelerine bakıldığında da şeytanın, “insanoğlunun damarlarında tıpkı kanın çok rahat aktığı gibi akmakta”(Buharî, Ahkâm, 21) olduğu görülecek ve anlaşılacaktır.

İnsana düşen nefs-i emmaresinin yaptı(rdı)klarına karşı her zaman tavır almasıdır. Çünkü Kur’ân-ı Mübîn’in ifadesiyle, “Nefis her zaman kötülüğü emreder.”(Yusuf sûresi, 12/53) İnsan için nefsinden daha büyük bir düşman yoktur. Nefsini beğenenler hiçbir zaman onun kusurlarını göremezler. Ancak her zaman onu itham altında tutanlardır ki, nefislerinden kaynaklanan ayıpları görüp hissedebilirler. Cenâb-ı Allah da, mâsiyet çukurlarından taat zirvelerine taşımayı murad buyurduğu kullarına evvela nefsinin kusurlarını gösterir. Nefsinin ayıp ve kusurlarını gören insan tevbe ve istiğfarda bulunur, istiâze mülahazalarıyla Hakk’ın yüce dergâhına yüz sürer. Bunu yapabilen de şeytanın şerrinden ve nefs-i emmareye maskara olmaktan kurtulur.

İstiâze Allah’ın Emri ve Resûllerin Yoludur Kur’ân-ı Kerîm’de, Hadîs-i Şerîflerde ve değişik dua mecmualarında pek çok istiâze duaları yer almaktadır. İstiâze dualarından muradımız, içinde “eûzü, neûzü; eıznî, eıznâ; ecirnî, ecirnâ/sığınıyorum, sığınıyoruz” gibi ifadelerin yer aldığı yakarışlardır.

Cenab-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’de,

فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

“Kur’ân okuyacağın zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”(Nahl sûresi, 16/98) buyurmaktadır. Bu emre binaen inananlar da Kur’ân-ı Azîm’i tilâvet edecekleri zaman O’nun hidayetinden tam istifade edebilme yolunda şeytanın desiselerinden etkilenmemek ve kalb ve ruhlarını tertemiz hâle getirmek için,

أَعُوذُ بِاللهِ مِنْ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

“Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” derler. Bu, lafzı itibariyle bir haber cümlesi olsa da mânâsı açısından bir dua cümlesidir, bir yakarıştır. “Allah’ım, şeytanın şerrinden beni koru!” mânâsına gelmektedir. Buradan ayrıca şöyle bir ders çıkarılabilir. İnsan Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvet etmek istediği zaman şeytanî her türlü mülâhazadan arınmalı, O’nu tertemiz bir gönülle okumalıdır. Ayrıca, Kur’ân elinde olan bir insanı bile tezyîn ve tesvîlleri ile kandırabilen şeytan sâir iş ve durumlarında hayli hayli kandırabilir demektir. Dolayısıyla her zaman şeytana ve oyunlarına karşı teyakkuz hâlinde bulunmak gerekir.

Cenab-ı Allah’ın, kullarını istiâzeye çağırdığı Mü’minûn sûre-i celîlesinin 97 ve 98. ayet-i kerîmelerinde de,

وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Sen de ki: Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından Sana sığınırım!” buyrulur. Yine, “de ki: Sabahın Rabb’ine sığınırım, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden” ve “de ki: İnsanların Rabb’ine, insanların yegâne Hükümdarına, insanların İlahına sığınırım. O sinsi şeytanın şerrinden. O ki insanların kalplerine vesvese verir. O şeytan, cinlerden de olur, insanlardan da” meallerindeki, Allah Rasûlü’nün namazlarında okuduğundan başka sabah-akşam ayrıca üçer defa okumuş olduğu Felak ve Nâs sûreleri konumuza örnek ve delil olarak zikredilebilir. Bilindiği üzere bu iki sûreye birden “Muavvizeteyn” denilmiştir ki, bunlarla Allah’a sığınılır demektir.

Nitekim yine Kur’ân-ı Hakîm’de görüldüğü üzere, Hazreti Musa (aleyhisselâm),

أَعُوذُ بِاللهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ

“Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.”(Bakara sûresi, 2/67); Hazreti Nuh (aleyhisselâm),

أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ

“Bilmediğim bir şeyi Sen’den istemekten yine Sana sığınıyorum Rabbim.”(Hud sûresi, 11/47) ve Hazreti Yusuf (aleyhisselam), مَعَاذَ اللهِ “Allah’a sığınırım.”(Yusuf sûresi, 12/23) ifadeleriyle istiâzede bulunmuşlardır.

Az önce zikredilen Müminûn Sûresi’nin 97 ve 98. âyetleri de Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelüt­tehâyâ) bir istiazesidir. Efendiler Efendisi’nin lâl ü güher ifadelerinde istiâzeye çokça rastlanmaktadır. Elbette hepsini buraya dercetmek mümkün değildir. Biz Server-i Kâinat Efendimiz’in sabah-akşam okumuş olduğu birkaç istiâze duasını buraya almakla iktifa edeceğiz.

Efendiler Efendisi’nin Bazı İstiâzeleri Muhakkak ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz her hususta olduğu gibi dua ve istiâze hususunda da bizler için en güzel örnektir. Cenab-ı Hak’tan nelerin ve nasıl istenmesi gerektiğini en iyi O bildiği gibi, hangi hususlardan ne şekilde istiâze edilmesinin daha münasip olduğunu da O bilir. Bu mülâhazalarla biz dualarımızda Cenâb-ı Hak’tan, umumî mânâda Peygamber Efendimiz’in dilediği hayırları diler, istiâze ettiği şerlerden de istiâze ederiz. Bununla beraber Nebiy-yi Ekrem Efendimiz’in hususî olarak Allah Teâlâ’ya sığındığı bazı istiâze cümlelerini de buraya kaydetmekte yarar görüyoruz.

أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ

“Mahlûkatının şerrinden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım.” (Müslim, Zikir, 54-55; Tirmizî, Deavât, 40; İbn Mâce, Tıb, 46; Dârimî, İsti’zan, 48.)

أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ الَّتِي لاَ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلاَ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَذَرَأَ وَبَرَأَ وَمِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمِنْ شَرِّ مَا يَعْرُجُ فِيهَا وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأَ فِي اْلأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمِنْ شَرِّ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمِنْ شَرِّ كُلِّ طَارِقٍ إِلاَّ طَارِقًا يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمٰنُ

“Yarattıklarının, gökten inen ve oraya yükselen, yerde biten ve yerden çıkan şeylerin şerrinden, gece ve gündüzün fitnelerinden, -hayırla gelenler müstesna- meydana gelen hâdiselerin şerrinden, ne bir iyinin ne de bir kötünün kendilerini aşamayacağı, Rahmân olan Allah’ın tastamam kelimelerine ve O’nun vech-i kerîmine sığınırım.”(Müsned, 3/421)

اَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ

“Her türlü şeytandan, şom kazadan ve kem gözlerden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım.” (Buharî, Enbiyâ, 10; Ebû Dâvud, Sünne, 20; Tirmizî, Tıb, 18) Buradaki kelimelerden murad Kur’ân-ı Hakîm olabilir. Tastamam olması da, o kelimelerin fayda ve şifa verici olmaları ya da herhangi bir eksiklikten uzak bulunmalarıdır. Elbette, doğrusunu Allah bilir.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ وَالْبُخْلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ

“Allah’ım, tasa ve hüzünden Sana sığınırım. Âcizlik ve tembellikten Sana sığınırım. Korkaklık ve cimrilikten Sana sığınırım. Borç altında ezilmekten ve düşmanların kahrından da yine Sana sığınırım.”(Buharî, Deavât, 36)

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ نَفْسِي وَمِنْ شَرِّ كُلِّ دَابَّةٍ أَنْتَ اٰٗخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ﴿ إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Allah’ım, nefsimin ve perçemlerinden tuttuğun her canlının şerrinden Sana sığınırım.” (Müsnedü’l-Hâris, 2/953) Şüphesiz ki Rabb’im dosdoğru yol üzerindedir.(Hûd sûresi, 11/56)

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْكُفْرِ وَالْفَقْرِ، اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

“Allah’ım, Sana sığınırım küfürden ve fakirlikten. Allah’ım, Sana sığınırım kabir azabından. Sen’den başka ilâh yoktur.”(Ebu Davud, Edep, 110)

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْكَسَلِ وَالْهَرَمِ وَسُوءِ الْكِبَرِ وَفِتْنَةِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلاٰخِرَةِ

“Allah’ım, tembellikten, kocamaktan, ihtiyarlığın dertlerinden, dünyanın fitnesinden ve Âhiret azabından Sana sığınırım.”(Müslim, Zikir ve Dua, 74-76)

Allah Resûlü (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüt­ta­hiy­yât) Efendimiz gerek namazlarının akabinde, gerekse sâir zamanlarda daha başka hususlardan da Allah’a sığınmış, ashabına dolayısıyla ümmetine de sığınmalarını tavsiye etmiştir. Efendimiz’in hadîs-i şerîflerine bakıldığı zaman ezcümle O’nun, Allah’ın gazabından, Cehennem ve kabir fitne ve azabından, zenginlik ve fakirlikle imtihan olmaktan, Deccal fitnesinden, şekavetten, düşmanlara maskara olmaktan, belâlara maruz kalmaktan, hastalıklardan, erzel-i ömür tabiriyle ifade buyurdukları ele ayağa düşmekten, bunamaktan, dünya imtihanlarından, haşyet duymayan kalbden, kabul olmayan duadan, doymayan nefisten, yaşarmayan gözden, fayda vermeyen ilimden, şikak, nifak ve sû-i ahlaktan, hubs u habâis şeklinde söyledikleri erkek ve dişi şeytanlardan ve onların her türlü desiselerinden Allah’a iltica ettiği görülmektedir. İşte namazlarımızdan sonra bizim,

اَللّهُمَّ أَجِرْنَا

سُبْحَانَكَ يَا اَللهُ تَعَالَيْتَ يَا رَحْمٰنُ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ

سُبْحَانَكَ آهِيًا شَرَاهِيًّا تَعَالَيْتَ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ اْلأَمَانَ اْلأَمَانَ أَجِرْنَا من النار

gibi dua ve tesbihatlarla “Allah’ım bizi koru…” diyerek yakarışa geçmemiz ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sığındığı şeylerden Allah’a sığınmamız evvel emirde O’nun sünnet-i seniyyesine ittiba içindir. Yine Cevşen-i Kebir’de her bir hizbin sonunda okuduğumuz

سُبْحَانَكَ يَا لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ الْأَمَانَ الْأَمَانَ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ

“Sübhansın ya Rab! Sen’den başka yoktur ilâh. Eman diliyoruz Sen’den, koru bizi Cehennem’inden!” duası da Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) mübarek diliyle yapılmış bir istiâzedir. Aslında Cevşen’in bizzat kendisi bir istiâzedir.

Esmâ-i Hüsnâ ile İstiâze Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin bu son hususla alâkalı şu mütalaası ne kadar dikkat çekicidir:

“Çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptelâ olan insan, münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm), Cevşen-i Kebîr nâmındaki münâcâtında bin bir ismiyle dua ediyor, ateşten istiâze ediyor. İşte şu sırdandır ki sûre-i

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ. مَلِكِ النَّاسِ. إِلٰهِ النَّاسِ. مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ

‘de üç unvan ile istiâzeyi emrediyor.”1

Hak Teâlâ’nın kulları olarak bizler aslında bu dersi yani Cenâb-ı Allah’a değişik isimleriyle istiâzede bulunup sığınma ders ve edebini Cevşen’den ve Allah dostlarının dualarından öğrendiğimiz gibi, onlardan daha önce Felak ve Nâs sûre-i celîlelerinden öğreniyoruz. Şöyle ki, Cenâb-ı Allah kullarına bu iki sûrede

رَبِّ الْفَلَقِ، رَبِّ النَّاسِ، مَلِكِ النَّاسِ، إِلَهِ النَّاسِ

diyerek istiâzede bulunmalarını Resûlü vasıtasıyla emretmektedir. Görüldüğü üzere burada Rab, Melik ve İlâh isimleri zikredilmektedir.

Bu iki sûreyi okuyan mü’min, insî ve cinnî düşmanlardan, onlardan gelebilecek kötülüklerden, hastalık ve musibetlerden, değişik fiyasko ve başarısızlıklardan Allah’a sığınırken, O Kudreti Sonsuz’un, evvelâ bütün insanları topraktan yaratan, terbiye ederek tekemmül ettiren, onlara akıl ve iz’an veren, insanlık vazifelerini duyurarak bütün mahlûkat içinde mümtaz bir hâle getiren ve Rubûbiyet mefhumunu öğreterek Kendi varlığını sezdirip hak ve hayır uğrunda çalışma yolunu gösteren bir Rabb-i Ecell-i A’lâ olduğunu mülâhazaya alır.

İkinci olarak, Kendisine sığındığı Yüce Zât’ın, insanların hepsini hükmü altında tutan, ilim ve hikmetinin muktezasınca onları hayır ve kemâle yönlendiren, dilediğini mülk verip şah yapan, dilediğini de padişahlıktan atan, dilediğini azîz, dilediğini zelîl etmek kudretine mâlik bulunan Melikler Meliki, Padişahlar Padişahı, Hükümdarlar Hükümdarı bir Melik olduğunu düşünür.

Üçüncü olarak da, sığındığı kapının, kullarının Kendisine her dâim ibadette bulundukları bir Hak Ma’bûd’un, yaratma, icat etme, varlık sahasına çıkarma ve o sahadan çıkarma, sevap ile mükâfatlandırma, azap ile cezalandırma gibi küllî tasarruflara, önüne geçilemez kudrete mâlik, samediyet, celâl ve ikram sahibi bir İlah’ın kapısı olduğunu düşünür.2

İşte Cenab-ı Hakk’a değişik isimleriyle istiâzede bulunan bir insan, bu üç ismi okurken içine girdiği düşüncelerin benzerlerini mânâ ve muhtevalarına göre diğer esmâ-i hüsna için de mülahazaya alabilir. Özetle diyebiliriz ki, Cenab-ı Allah’ın birbirinden güzel isimleri olan esmâ-i hüsna, istiâze açısından da büyük ehemmiyet ve kıymete sahiptir.

Netice Mü’min, havl ve kuvvetin yegâne sahibi Rabb’ine istiâze etmeden ne masiyetlere düşmekten kurtulabilir, ne de lâyıkıyla kulluğunu yerine getirebilir. Ne şeytanın oyunlarından azade kalabilir, ne de nefs-i emmareye mağlup düşmekten korunabilir. Bundan dolayı, Kur’ân-ı Kerîm, Hadîs-i Şerîfler ve dua mecmualarında yer alan istiâze dualarına sık sık müracaat etmeli ve gönlünün sesiyle her zaman Rabb’inin koruyup kollamasına olan ihtiyacını dile getirmelidir. İnananlar için en güzel örnek olan rusül-ü kiram efendilerimizin (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselam) ve Allah dostlarının (rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) yolu budur.

*İlâhiyatçı-Yazar myilmaz@yeniumit.com.tr

Dipnotlar Sözler, sh. 356 Hak Dini Kur’ân Dili, Felak sûresi tefsiri

İslâm’ın Genetik ve Embryolojik Çalışmalara Yaklaşımı

Genetik biliminin son yıllarda ulaştığı nokta, varlığın mülk yanında, Kur’ân’ın tabiriyle “âfâk”ta keşfedilen insanlık tarihinde önemli bir husustur. Ancak bu son nokta da demek değildir. Hatta insana bir bütün olarak baktığımızda bu tür buluşlar, yine Kur’ân’ın tabiriyle onun “enfüs”ündeki inkişaflarıyla at başı gitmiyorsa, insanlar küstahlaşabilir ve kendilerine verilen “halife”lik unvanına yakışmayan tavırlar içine de girebilirler.

A. Kopyalamanın Mahiyeti Bir canlı ile aynı genetik bilgiye sahip bir başka canlıyı üretmeye veya oluşturmaya genetik kopyalama denir. Diğer ifadeyle genetik kopyalama, aynı DNA1 yapısına sahip başka bir canlı oluşturmaktır. Fakat pratikteki uygulaması açısından bitki, hayvan ve insanda bir bütün şeklinde olabildiği gibi; tedavi maksatlı yapılan kısmî klonlamalar da söz konusudur. Çünkü her kopyalama üreme ve çoğalmaya yönelik değildir.

Üreme gayesi için kopyalamada canlıdan alınan uygun bir vücut hücresinin çekirdeğinde bilgi taşıyan kodlanmış DNA molekülü, içinden çekirdeği boşaltılmış (DNA bilgisi alınmış) yumurta hücresinin sitoplazmasına yerleştirilerek eşeysiz bir embriyo2 oluşturulmaktadır. Sonra bu embriyo taşıyıcı anne rahmine yerleştirilmektedir. Sonuç olarak yumurta içerisine yerleştirilen hücre çekirdeği kimden alınmışsa, teorik olarak onunla aynı genetik yapıya sahip bir canlının gelişmesine zemin hazırlanmakta3 ve üreme gerçekleşmektedir.

Üreme amaçlı elde edilen kopya, henüz embriyonik gelişmenin ilk safhalarındayken bazı hücreler ayrılarak çoğaltılabilir. Çünkü genetik kopyalamada normal tüp bebek işlemiyle çekirdek nakli yapılan yumurta hücresinin bölünmesiyle gerçekleşen hücrelerin sayısı normal gelişme süreciyle birlikte önce 2, 4 veya 8 gibi belirli bir hücre seviyesine ulaşır. Ve bu hücreler rahmin çeperine tutunduklarında, sayıları 32 veya daha fazlaya ulaşmış olur. Fakat hücre sayısı 16’yı geçtikten sonra, yani 5. gün bilinmeyen bir sırla4 artık hücreler kemik, kas, sinir v.s. gibi özelleşmiş dokuları meydana getirmek üzere germinel tabakaları (ektoderm, mezoderm ve endoderm) meydana getirmeye başlarlar. Hücre sayısı 32 olmadan öncesi itibarıyla, yani zigottan (nutfe) 4 gün sonraya kadar bu hücrelerden her birinde öyle bir çoğalma ve gelişme potansiyeli vardır ki, kendileri müstakil hale geldiğinde tam bir cenin5 oluşturabilmektedirler. Bu da her bir embriyodan 16 genetik ikizin olabileceği manasına gelmektedir.

Normal şartlarda insan üremesine suni müdahale caiz olmaz. Fakat fıkhî anlamda zaruret durumları bundan istisna edilir. Mesela bu konuda husyeleri6 alınacak bir erkeğin veya sürekli düşük yapmak.. gibi bazı sebeplerle hâmile kalamayacak bir kadının, vâkıada oluşmuş bulunan cenininin ölmesi durumunda, yedek konumda sonra döllendirilmek üzere tamamıyla istisnai ve kanun güvencesi altında saklanan nutfeleri, yani sperm veya yumurtaları olabilir.7 Çünkü bu durum, meşru nikah altındaki eşlerin nutfelerini, tüp bebek usulü birleştirme sayılır. Bu sebeple suni döllenme kategorisine girer. Fakat ölen cenin çoğaltılamaz. Zira suret ve heykel yapma konusunda bile belli şart ve yasakların var olduğu bir dinde,8 genetik kopyalamaya cevaz vermek düşünülemez.9

Tedavi Amaçlı Klonlama Tıbbi ilim ve uygulamalar yeterli seviyeye ulaşmadan önce bir insandaki eksik uzuv, ya bizatihi o kişinin kendinden, ya başka bir insandan veya bir hayvandan alınarak telafi edilmeye çalışılmaktaydı. Fakat gen teknolojisinin gelişmesiyle, ihtiyaç duyulan bazı organların üretimi de gerçekleşecek gibi görülmektedir. Henüz deri gibi sadece bir örtü konumundaki dokular üretilmeye başlamıştır. Ancak böbrek ve karaciğer gibi şekilli ve kompleks organlar henüz yapılmamış olmakla beraber ümit verici gelişmeler yaşanmaktadır. Bu ameliyeye göre insan hücresinin çekirdeğinden alınan DNA şifresi bir hayvan hücresine yerleştirilmekte, sonra da gelişmeye bırakılmaktadır. Bu işlem sırasında hayvanda herhangi bir zarar görüntüsü oluşmamaktadır. Ortaya çıkacak organda ise normaline göre pek bir farklılık olmayacaktır. Üstelik insan vücudu tarafından da kullanılabilecektir.10 Dolayısıyla bu konuya hükmü açısından bakıldığında, organ nakli gibi bir uygulama olduğu görülmektedir.

Bu tür klonlamada elde edilen embriyo anne rahmine yerleştirilmez. Çünkü bazı teknik işlemlerle embriyodaki kök hücrelerinin11 istenen dokuya konmasıyla, oradaki asıl hücrelere uygun bir şekilde farklılaşması sağlanmaktadır. Böylece istenen bir organ meydana getirilmiş olacaktır. Örneğin bu yöntemle karaciğer ve böbrek gibi organlar elde edilebilecektir. Dolayısıyla bu yolla insanın kendi dokularının aynısı oluşturulabilecek ve transplantasyon12 işlemlerinde kullanılabilecektir.13

Bitkilerde Klonlama Mevcut bilim ve teknolojiye göre bitki ıslah çalışmaları yapılabilmektedir. Zira canlıların karakterlerinin tamamını, sahip oldukları DNA’lar belirlemektedir. Bu sebeple biyoteknoloji14 ile DNA molekülü içindeki tek bir geni ayırmak ve istenen bir özelliği ortaya koyan başka bir türe yerleştirmek mümkün olduğu gibi, istenmeyen bir özelliği alıp çıkarmak da mümkün hale gelmiştir. Bu durum ise bitkilerde yeni klonlamaların olması manasına gelmektedir.

B. Kopyalama-Yaratma İlişkisi Klonlama, tüp bebek türü bir işlem sayılır. Çünkü kopyalama bir yaratma değildir. Bilakis yaratılmış materyaller üzerinde sadece kısmî bir tasarruftan ibarettir.15 Zira bu işlem, var olan bir imkânı kullanmak manasına gelmektedir. Diğer ifadeyle; var olan canlı bir üreme mekanizmasına, zaten mevcut olan bir genetik bilgiyi eklemekten ibarettir. Bu sebeple hiçbir zaman mevcut bir geni transfer yapana yaratıcı denemez. Fakat hücreler yoktan yaratılarak bir sonuca gidilseydi, belki buna yaratma denebilirdi.16 Bu gerçekten anlaşılan sonuç, kopyalama fiilinde yoktan yaratmak manasından öte, yaratılış kanunlarına ıttıla kesbetmenin oluşturduğu bir netice vardır. Bu sebeple kendisine, “yaratılış kanunundan istifade etmek” manası yüklenebilir.17

C. Kopyalamanın Meşruiyet Ölçüleri Genetik kopyalama yapmaya aceleden verilecek bir cevaz kararı yanlış olur. Fakat somut bir yapı eksikliği olan ürünlere genetik müdahale yapılabilir. Çünkü bu durum tedaviye girer.

Genetik sahasında uygulanamayacak kategorik yasaklardan çok; bir yandan meşru dairede araştırma ve geliştirmelerin yapılması, diğer taraftan olumsuz temel risklerin en aza indirgenmesinin akıllıca düşünülmesi ve düzenleyici etik modellerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu noktada insana, topluma ve ekosisteme zarar vermemek şartıyla, genler üzerinde biyolojik ve tıbbî nitelikte bilimsel çalışmalar yapmak, İslami açıdan bir sakınca taşımamaktadır. Dolayısıyla bu noktadaki temel şart; dinî beş temel maksat (makâsıd-ı hamse) olan din, can, akıl, nesil ve mal konusunda terki mümkün olmayan maslahatlar ile evrensel etik değerlere aykırılık taşımamadır.18

Söz konusu bu şartlar gözetilmediği takdirde, insanoğlu sorumluluğu dışında kalan pek çok uygulama alanında, gayr-ı meşru tatbikatları gerçekleştirebilir. Ve bunun neticesinde çok bilinmeyenli problemler zuhur edebilir. Mesela kobay niyetiyle üretilmiş bir insan, kendisini kobay olarak görmek istemeyebilir. Bu durumda ona bakarak; “Biz seni kobay olarak oluşturmuştuk” demek, herhalde kabul edilebilir bir gerekçe sayılmayacaktır.

Farz-ı muhal kobay olarak üretilen insan kendisine ait bu statüyü kabul etse bile, daha farklı problemler ortaya çıkabilecektir. Mesela şayet o evlense ve muhsan konumda zina yapsa, üzerine de şer’î ceza olan haddin tatbiki gerekse; bu durumda varlık sebebinin ortadan kalkması söz konusu olacaktır.

Bütün bu varsayım ve gerçekler, bitki ve hayvanlardaki genetik kopyalamadaki çerçeveyi, asgari olarak maslahatın ağır bastığı durumlara bağlamaktadır. İnsandaki genetik kopyalama ise sadece tedavi maksatlı uygulamalara inhisar etmektedir. Çünkü diğer şıklar için İslami açıdan bir meşruiyet gerekçesi mümkün görünmemektedir.

Normal şartlarda insan kopyalama caiz olamaz ve yasaklanmalıdır. Çünkü insan klonlaması ile ilgilenen sosyolog, hukukçu ve diğer bilim adamlarının; insan kopyalanmasının yasaklanması konusunda görüş birliği içerisinde olduğu görülmektedir. Bu durum ise böyle bir uygulamanın doğru olmadığını, dolayısıyla da kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Fakat tedaviye yönelik bilimsel araştırmaların devam etmesi noktasında da ittifakları vardır. Çünkü burada yapılan ameliye bir insanı bütünüyle kopyalamak değil, onun bazı hastalıklarına tedavi bulmaktır. Binaenaleyh bu çerçevede incelemelerin devam etmesi zaruridir. Dolayısıyla bunun İslâm’a aykırı bir yanı bulunamaz. Zaruret durumundaki kopyalamada ise, şu hükümler geçerlidir. Bizim de aynı görüşte olduğumuz bu sonuç, İslâm Konferansı Teşkilatı’na bağlı olarak çalışmalarını sürdüren Mecmau’l-Fıkhı’l-İslamî’nin (İslam Fıkıh Akademisi), 23-27 Safer 1418 yani 28 Haziran – 3 Temmuz 1997 tarihleri arasında Cidde’de düzenlenen 10. dönem Toplantısı’nın 10d/1/99 sayılı kararında, “el-İstinsâhu’l-Beşerî” başlığıyla ele alınmıştır. Keza 9-12 Safer 1418/ 14-17 Haziran 1997 tarihleri arasında Fas Krallığı’nda, Akademi’nin de yardımıyla, merkezi Kuveyt’te bulunan İslam Tıbbî Bilimler Örgütü tarafından düzenlenen 9. Tıbbî Fıkıh Toplantısı’nda ortaya konan araştırma, inceleme ve tavsiyeler gözden geçirilmiş; fakihlerin ve tıp doktorlarının konuyla ilgili yaklaşım ve tartışmaları dinlenmiş, sonra da insan kopyalanması konusunda benzer netice ve mütalaalara varılmıştır. Dolayısıyla bu noktada şu şartlara riayet edilmesi gerekmektedir:

1. Yumurta ve sperm nikahlı karı-kocadan olmalıdır. 2. Sperm ve yumurtanın birleştirilmesi, nikahlı dönem içine denk gelmelidir. Buna göre önceden alınan nutfeler, boşanma veya karı ve kocadan birisinin ölümü gerçekleştikten sonra birleştirilemez. 3. Bu uygulama başka alternatiflerin kalktığı son şans olarak icra edilmelidir. Çünkü aksi bir durum doğal ve fıtrî hayata müdahale sayılır.

Neticede böyle bir uygulama tüp bebek türü bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Vücuttan alınan hücre ile döllenme yapılması ise, yaratılış kanunlarına aykırı olduğu için hiçbir zaman ve hiçbir şekilde caiz olmayacaktır.19

D. GDO’lu Ürünlerin Helallik ve Haramlık Durumu Açık şer’î bir emri çiğnemediği sürece genetik çalışmalar maslahat ve mefsedet kaidesine göre değerlendirilir. Çünkü bu sahada açık bir nas yoktur. Bu sebeple de GDO’lu ürünler20 Yüce Yaratıcı’nın işine karışmak manasına gelmez. Fakat yeryüzünde hassas kriterler üzerinde bulunan dengeler sarsılırsa, bu sefer bir fesat anlamının ortaya çıkacağı kesindir. Üstelik bu durum her şeyin kendi içindeki ve dışındakilerle olan fıtrî uyumunu ihlal edebileceği için, başta insan sağlığı açısından açık bir tehdit kapsamına girebilir. Böylece zararı kesin olan bir yiyecek,

يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ

“O Peygamber onlara iyiliği emreder, kötülüğü meneder, temiz şeyleri helâl ve pis şeyleri haram kılar. Onların ağırlıklarını ve üzerindeki zincirleri indirir” âyet-i kerimesinde21 geçen habâis (kötü şeyler) kapsamına girer, dolayısıyla da helal olmaz.

Bu konudaki ayrı bir gerçek ise genetik kopyalama işlemindeki gen nakillerinin İslami ölçülere göre yapılması gereğidir. Fakat şu anda dünya üzerindeki bilimsel gelişmelerdeki ölçüleri İslam değil, çalışmayı yapan ve yaptıranlar belirlemektedir. Bu durumu ise daha çok maddi menfaatler, dolayısıyla da üretici firmaların talepleri belirlemektedir. Zira domates gibi bir bitkiye maymundan veya domuzdan bir gen nakli yapılması, İslam’a göre caiz olmaz. Çünkü bu hayvanlar şer’an necis sayılırlar ve kullanılamazlar. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç durumunda koyun ve keçi gibi eti, sütü ve kullanılabilecek diğer yanları helal olan hayvanlardan gen nakli yapılma zorunluluğu vardır.

Şayet İslâm’a göre yenmesi haram kılınan necis bir hayvandan gen nakli yapılırsa, söz konusu şey (mesela domates) necis hale gelir. Çünkü bu durumda domuz veya maymuna ait gen, istihaleye (değişim) uğramış ve yeni bir hüküm almış sayılmaz. Bu sebeple böyle bir nakle caiz denebilmesi için zaruret hükümlerinin oluşması gerekmektedir. O da terki halinde ölümcül bir durumun oluşması demektir. Bu neticeye göre ise gen nakilleriyle pek çok helal madde harama dönüşebilir. Üstelik bu durumu kimse de bilemez. Bu sebeple de genetiği değişmiş ürünleri tespit etmek ve onların helal olduğunu belirlemek gerekecektir. Bu durum ise mesela bir domatesin bile helal olduğunu gösterici damgaları zorunlu kılacaktır. Böylece hayatın bir yönüyle zorlaşacağı, ama helal sertifikalarının yaygınlaşmasıyla da kolaylaşacağı bir hal alacaktır.

Sonuç Bitki, hayvan ve insan açısından genetik kopyalama veya genetik üzerinde değişiklik yapma konusunda genel olarak şu temel ölçütleri söyleyebiliriz:

1. Ana rahminin kiralanması veya yumurta, sperm ve kopyalama işleminde, karı-koca arasına üçüncü kişilerin girdiği her durum haramdır.

2. Şer’î ilkeler dairesinde maslahatı sağlayıp mefsedeti giderecek şekilde; bakteri,22 mikroskobik canlı, bitki ve hayvanlar üzerinde genetik kopyalama veya genetik değiştirme teknikleri kullanmak şer’an caizdir. Çünkü bu türlerin hepsi insanların faydası adına vardır ve onların istifadesine sunulmuştur. Zaten şu âyetler de bu gerçeği göstermektedir:

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا

“Yer yüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan Odur.”23

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Kendi tarafından bir lütuf olarak hizmetinize veren O’dur. Elbette bunda düşünecek kimseler için ibretler vardır.”24 Zaruret olmadan yaratılış kanunlarına müdahale etmek caiz değildir.

Genetik kopyalama konusundaki uygulamalara genel olarak bakıldığında, mefsedetin maslahattan fazla olduğu görülecek ve pek çoğu haram sayılacaktır. Ayrıca mesele, “İlâhi dengeye müdahale ve ilâhi olan yaratılışı değiştirme” açısından değerlendirildiğinde, haramlığın daha da pekiştiği görülecektir. Çünkü insan elinin olayların sonunu bilmeden müdahalesi söz konusudur.

3. Burada hatırlatılması gereken diğer bir nokta ise çok yeni ve önemli bir gelişme olan, üstelik değişik açılardan tehlikeli bulunan insan kopyalama ve bu ameliyenin icra edildiği laboratuarların, değişik hedefler için propaganda alanı olmasını önlemektir. Bu sebeple başta İslâm ülkeleri olmak üzere bütün dünya, bu konudaki gerekli kanun ve düzenlemeleri yapmak durumundadır. Neticede, araştırma kurulları veya uzmanlarının kullanabilecekleri kapılar bile gerektiğinde doğrudan veya dolaylı olarak kapatılabilmelidir.

4. Genetik kopyalama ve değiştirme terimlerinin tespiti ve bu sahadaki ilgili şer’î hükümlerin belirlenmesi hususunda ilmî toplantılar düzenlenmek bir zarurettir. Bunu temin gayesiyle başta İslâm ülkeleri olmak üzere bütün dünya, ulemanın eşgüdüm halinde çalışması gerektiği bir konumda bulunmalıdır. Bu sebeple de biyoloji alanındaki yaratılış kurallarını tespit etmek ve gerektiği zaman başvurmak amacıyla, uzmanlardan ve din âlimlerinden oluşan teknik komisyonlar kurulmalıdır. Ayrıca bu sahalarda İslâmi ilkeler ışığında  araştırmalar yapacak bilimsel kurumlar tesis edilmelidir.

* Fırat Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmail Köksal

Kaynaklar

ADAM, Hüdaverdi, Kelam Perspektifinden Genetik Kopyalama, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003.

AHMED B. HANBEL, el-Müsned, Çağrı Y., İst.-1413/1992, 2. baskı.

ASIM BELAVİ, Görüş (İslam ve Tıp Açısından İnsan Kopyalamak Caiz mi?), İst.-2003.

AYDAR, Hidayet, Genetik Şifre Kopyalama ve Kur’ân, Elif Y., İst.-2003.

AYDIN, Baki, Dünden Bugüne Genetik Bilimi, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003.

BASAL, Abdünnasır, İslama Göre Kopyalama (İslam ve Tıp Açısından Kopyalama Caiz mi), Bilge Y., İst.-2003.

BOZKURT, Yıldız, Klonlama-Nedir Ne Değildir?, Zafer Dergisi, Mayıs 2003.

el-BUHARİ, Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail el-Camiu’s-Sahih, Çağrı Y., İst.-1413/1992, 2. baskı.

ed-DEHLEVİ, Şah Veliyyullah b. Abdürrahim, Huccetullahi’l-Baliğa, İdaratü’t-Tıbaati’l-Münire, 1352, 1. baskı.

DİYANET İşleri Başkanlığı, Konuyla ilgili Köprü Dergisinin sorularına 22.08.2003’te verilen cevap, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003. ERDOĞAN, Mehmet, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, Rağbet Y., İst.

GÜRSOY, Serdar, DNA Ahlakı, Sızıntı Dergisi, Haziran 2001.

HACVİ, Muhammed b. Hasen es-Sealibi el-Fasi, el-Fikru’s-Sami fi-Tarihi’l-Fıkhi’l-İslami, Daru’t-Türas, Kahire.

KAROL, Sevinç,-Zekiye Suludere-Cevat Ayvalı, Biyoloji Terimleri Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Y., Ankara-1998, 1. baskı ve 2000 2. baskı. KOCATÜRK, Utkan, Açıklamalı Tıp Terimleri Sözlüğü, Sevinç Mtb., Ank.-1986, 3. baskı.

KÖKSAL, İsmail, Genetik Kopyalamanın Fıkhî Yönü, Beyan Y., İst.-2005.

MEŞEL, Ali, Genetik kopyalamanın Bilimsel Açıklaması (İslam ve Tıp Açısından İnsan Kopyalamak Caiz mi), Bilge Y., İst.-2003. OK, Gökçe, Hafiziyetin Tecellisi: Genler, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003.

OK, Gökçe, Genetik Kavramlar Sözlüğü, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003.

eş-ŞEVKANİ, Muhammed b. Ali b. Muhammed, Neylü’l-Evtar bi-Şerhi Müntehe’l-Ahbar min Ehadisi Seyyidi’l-Ahyar li’bni Teymiyye, Matbaatü Mustafa el-Babi, son baskı.

TESHİRİ, Ayetullah Muhammed Ali,, Nazra fi’l-İstinsah ve Hukmühü’ş-Şer’i, Mecelletü’l-Mecmai’l-Fıkhi’l-İslami, Mü’temeru’l-Mecmai’l-Fıkhi’l-İslami, sayı 10, cüz 3.

YAMAN, Ahmet, İslam Hukuku Açısından Genetik Kopyalama www.diyanet.gov.tr/diyanet/ARALIK2K/bilim.htm

Dipnotlar

1. DNA, deoksiribo nükleik asidin kısaltılmış şeklidir. Birçok organizmanın kalıtsal karakterlerinin tayininde rol oynayan, hücre bölündüğü zaman kendi kopyalarını yaparak oğul hücrelere geçen genetik materyaldir. Adenin, sitozin, guanin ve timin bazlarından biridir. Fosforik asit ve deoksiriboz şekerinden oluşan nükleotidlerin oluşturdukları, birbirlerine hidrojen bağlarıyla bağlanarak kıvrılmış iki zincirli sarmal yapıdır. (Karol, 161)

2. Embriyo, farklı iki eşey hücresinin birleşmesiyle bir canlı oluşmasıdır. (Ok, Genetik Kavramlar Sözlüğü, 102) Gebeliğin ikinci ayı sonuna kadar olan cenine verilen isimdir. (Kocatürk, 248) Yumurtadan meydana gelen, yumurta zarı ve yumurta kabuğu ile korunan, ya da vücudun içinde bulunan ve gelişmenin erken evrelerinde olan genç organizmadır. (Karol, 200)

3. Basal, Abdünnasır, İslama Göre Kopyalama, 97-100.

4. Genelde bu sır, zâhiren gen ve çevrenin etkisi olarak kabul edilmektedir.

5. Henüz annesinin rahminde bulunan çocuğa cenin denir. (Erdoğan, 53)

6. Testisleri.

7. Meşel, 188-189.

8. Bkz.: Buhari, Libas 89, 97 (7/64-67); Ahmed b. Hanbel, 1/308.

9. Dehlevi, 2/130; Şevkani, 2/113-116; Hacvi, 2/423-425.

10. Asım Belavi, 268-269.

11. Aldıkları komut veya sinyale göre farklı hücre tipine dönüşebilen veya kendisini yenileyebilen hücrelere kök hücre denir. (Aydın, 10)

12. Bir kimseden alınan doku parçası veya organın diğer bir kimseye veya aynı kimsenin bir yerinden alınan doku parçasının harabiyet gösteren diğer bir kısmına nakledilmesine transplantasyon denir. Buna göre o, doku veya organ aktarılması manasına gelmektedir. (Kocatürk, 790)

13. Bozkurt, Yıldız, Klonlama-Nedir Ne Değildir?, Zafer Dergisi, Mayıs 2003.

14. Özellikle DNA ve hücreyle ilgili konularda kullanılan biyolojik tekniklere verilen ad. (Ok, 101)

15. Gürsoy, 216-217; Diyanet, 100.

16. Bkz.: Adam, 64.

17. Teshiri, Görüş, Mecmeu’l-Fıkhi’l-İslami, 355.

18. Bkz.: Diyanet İşleri Başkanlığı, Konuyla ilgili Köprü Dergisinin sorularına 22.08.2003’te verilen cevap, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003, s. 99.

19. Bkz.: Çev.: Yaman, Ahmet, Bkz.: İslam Hukuku Açısından Genetik Kopyalama www.diyanet.gov.tr/diyanet/ARALIK2K/bilim.htm ; Aydar, 297

20. GDO, genetiği değiştirilmiş organizma demektir.

21. Ârâf suresi, 7/157.

22. Kendine has bazı özellikleri olan küçük canlılara bakteri denmektedir. (Bkz.: Karol, 71-72)

23. Bakara suresi, 2/29.

24. Câsiye suresi, 45/13.

Şeytan ve Vesvese

Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzi ve silah, vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese ’ ok ve mermisini kullanır. Şeytan’ın Yaratılış Hikmeti Şeytan, “uzak olmak, muhalefet etmek” veya “yanmak ve helâk olmak” mânâlarına gelmektedir.1 Şeytan ile eş anlamlı kullanılan İblis kelimesi ise “ümitsiz ve kederli olmak”2 demektir. Şeytan ve İblis, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve helâke sürüklenen varlıklardır. İnsana dışarıdan gelen ve onu yönlendiren düşünce ve duygular iki şekildedir: Rahmanî veya Şeytanî. Rahmanî olan güzel duygu ve düşünceler Allah’tan ilham şeklinde tecelli eder. Bunlarla Allah Tealâ, kuluna, doğru yolu bulması, iyiyi ve güzeli hayatında gerçekleştirmesi için yardım eder. Şeytan da insanoğlunu, Allah yolundan ve rızâsından uzaklaştırmak için gayret eder. Onun aklına olmadık düşünceler, kalbine de olumsuz duygular sokar.3 Kur’ân-ı Kerîm’de ilk isyan ve küfrün İblis’ten geldiği belirtilmektedir.4 Meleklerin arasında bulunan İblis’in Allah’ın emrine karşı gelerek, Âdem’e secde etmemesi olayında İblîs’in “melek mi, cin mi” olduğu İslâm âlimleri tarafından tartışılmıştır. Zîrâ âyette İblis ile melekler beraber zikredilmektedir.5 Bu âyetten hareketle bazı müfessirler, İblis’in de önceleri bir melek olduğunu (hattâ isminin Azâzil olduğunu), bu isyandan sonra meleklik sıfatını kaybettiğini ve kendisine Allah tarafından farklı özellikler verildiğini iddia etmişlerdir.6 Fakat Kehf Sûresi’ndeki

كاَنَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أمْرِ رَبِّهِ

“O (İblis), cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı.”7 şeklindeki âyeti delil alan bazı müfessirler ise, İblîs’in melek değil, cin türünden ayrı bir varlık olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca meleklerin yaratılış özellikleri arasında “Allah’ın emrine karşı çıkmamak ve emredileni yerine getirmek”8 vasfı da bulunmaktadır. O hâlde isyankâr İblîs’in, önceleri melek türünden bir varlık olamayacağı anlaşılmaktadır.9

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Melekler nurdan, cinler ise öz ateşten yaratıldı. Âdem de (Kur’ân’da) size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.” buyurmuşlardır.10 Şeytan da cinlerden olduğuna göre, onun da yaratılışı ateştendir. Yine hadîste “Kızgınlık Şeytandandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürüldüğü gibi, sizden biri kızdığı zaman hemen abdest alsın.”11 tavsiyesi yapılmıştır. Demek ki öfke ve kızgınlığın kaynağı da Şeytandır. Nitekim bu husustaki bir başka hadîs

إذاَ إشْتاَطَ السُّلْطاَنُ تَسَلَّطَ الشَّيْطاَنُ

“Sultan öfkelenip kızınca, Şeytan ona musallat olur (böylece hak ve adaletten ayrılır.)”12 şeklinde nakledilmektedir. Şeytan, Âdem’e secde etmeme sebebini açıklarken “kendisinin ateşten, insanın çamurdan yaratıldığını”13 belirterek, yanlış kıyas yapmıştır. Şeytan’ın bu kıyası kabul edilecek olsa dahi, toprak üretken, ateş ise tüketen yani tahrip olduğu için, müsbet olarak üretken olan imâr (toprak), menfi anlamdaki tahripten (ateşten) daha evlâ olmalıdır. Şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde et!” emrine uymadığı için meleklerin arasından kovulup sürgün edilmiştir. Ancak o da imtihan dünyasında Allah’ın kullarını, O’nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir.14 Böylece Şeytan, kendine uyan diğer cinleri ve insanları da kullanarak vazifesini yapmaya çalışmaktadır.15 Belki Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının da bir hikmeti olmazdı. Zîrâ, Allah’ın (celle celâlühü) asla günah işlemeyen ve Şeytan’ın vesvesesine maruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok mahlûkâtı vardır. Dolayısıyla “Neden Şeytan yaratıldı.” diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, birtakım şerlerden dolayı Şeytan’ın varlığı da aynı hikmete mebnidir.16

Allah (celle celâlühü), yarattığı insanların mahiyetlerinde gizli bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak Şeytan’ı çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran Şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır. İnsanoğlu, insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmektedir. Zîrâ Hz. Ebû Bekirler böyle yetişmiş, Ebu Cehiller de böyle çoğalmıştır. Dolayısıyla Ebu Cehil’in kendi irâdesinin sevkiyle Cehennem’e sürüklenmesinde Şeytan’ın rolü olduğu gibi, Hz. Ebu Bekir (ra) gibi elmas ruhlu binlerce evliyanın, Cennetlere yükselmesinde de Şeytan’la mücadelenin fonksiyonu vardır. Şu hâlde şer olan, Şeytan’ın yaratılması değil, ona tâbi olup şer fiileri işlemektir. Nasıl ki herhangi bir cinayetin mesulü, o cinayette kullanılan bıçak veya tabanca değil, cinayeti işleyen kişidir. Aynı şekilde, Şeytan da insanın işlediği şerlerde vasıtadır. Olaylarda Şeytan âdi birer sebep olup, hakikî illet insanın iradesidir. Şeytan, inanmış, iman ve akide açısından kuvvetli, Allah ile irtibatı kuvvetli, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Belki mü’mine vesvese oklarını göndererek bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyleri aklına düşürebilir. O hâlde Şeytan’dan gelen vesveselere karşı da uyanık olmalıyız. Nitekim Şeytan şöyle der: Ben mal sahibine üç şeyde vesvese vermeye çalışırım. Malı helal olmayan yerden edinmesine uğraşırım. Malı hak olmayan yerlere harcatmaya çalışırım. Mala karşı içine sevgi ve muhabbet veririm ki hayır yollarına harcamasın.17 Bunlar Şeytan’ın vazifesi ve vesvesesidir.

Vesvese ve Kaynağı Vesvese, “şüphe, tereddüt, gizli söz, kişinin içinden geçen düşünceler” mânâsında insanı kötü, din ve ahlâk dışı davranışlara yönelten his ve duygulardır. Bu anlamdaki vesvesenin kaynağı Şeytan’dır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Şeytan’ın Hz. Âdem ile Havva’ya verdiği vesvese anlatılırken “Rabbin sizi bu ağaçtan yemenizin yasaklamasının sebebi: (yediğiniz takdirde) iki melek olacağınızdan veya cennette ebedi kalacağınızdandır.”18 şeklinde haber verilmektedir. Görüldüğü gibi vesvesenin ilk kaynağı Şeytan’dır. Zîrâ kendisinin ulaşamadığı Cennet nimetini kıskanarak, insanın Cennet’te devamlı kalmasına razı olmadığı için, insanı vesvese ile kandırmaya ve Cennet’ten çıkarmaya çalışmıştır. Bununla birlikte vesvesenin bir diğer kaynağı ise kişinin kendi nefsidir. Kur’ân’da bu meseleye şöyle değinilmektedir.

وَلَقَدْ خَلَقْناَ الإنْساَنَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine vesveselerini (fısıldadıklarını) biliriz.”19 Buradaki fısıltı, vesvese kişinin gönlünden geçirdiği kötü ve gizli duygulardır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda “Kişinin içinden geçirdiği kötü duygular (şirk, yalan, talan v.s.) fiiliyata dökülmedikçe sorumluluğu yoktur.”20 buyurarak, elde olmayan sebeplerle hatıra gelen düşüncelerden dolayı vebal olmadığını belirtmişlerdir. Sahabe-i kiramdan bazıları Hz. Peygamber’e gelerek, söylemesi dahi günah olan bazı söz ve düşüncelerin zihinlerine geldiğinden bahsetmişler. Peygamberimiz de böyle duyguların Şeytan’dan fısıldandığını ve bunun da imandan kaynaklandığını söylemişlerdir. Demek ki kötü veya günah olan şeyleri düşünmek günah değil, bizzat kötülüğü yapmak günahtır. Böyle düşünceler kalbden inanarak değil, Şeytan’ın fısıldamasıyla meydana gelen vesveselerdir. Vesvese, Şeytan’ın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar atmasına benzer. Bu da Şeytan’ın insana, bilhassa mü’mine karşı dünyada yaptığı bir oyundur. Çünkü Şeytan, küfür ve dalâlet adına alt edemediği mü’mine karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ okunu kullanmaktadır. Nitekim vesvese kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, bilakis hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Ayrıca Şeytan inanmış, iman ve inanç yönüyle tam, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Ancak kalbini bulandırır ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışır. Şu halde abdest ve namazda “Eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere önem verilmemelidir. Şâyet böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz iade edilebilir. Ama devamlı oluyorsa, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvun yıkandığı kabûl edilmeli ve namazın da tamam olduğu kanaatıyla hareket edilmelidir.21 Cebrail (as) Peygamberimiz’e abdesti öğrettiğinde, bevl sızıntısından hasıl olacak vesveselerin önlenmesi için, abdest aldıktan sonra elbisesinin altına su serpmesini emretmişti.22 Zîrâ Şeytan, mü’minde iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet aşkı olduğunu bildiği içindir ki, karşı taarruza geçmektedir. Şeytan’ın yaptığı, fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, cazip ve çekici göstermektir. Şu hâlde gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin mü’mine zararı olmaz. Vesvese, mü’minin gözünde üflemekle uçup giden tüy kadar zayıf olmalıdır. Mü’min Şeytan karşısında ye’se düşüp, “Artık ben mahvoldum!” deyip, mağlûbiyeti kabûl etmemelidir. Bilakis mukavemet göstermeli ve böyle bir şey arız olduğunda, mesela çok kızdığında ayakta ise oturmalı, oturuyorsa uzanmalı veya kalkıp abdest almalı ve iki rekât namaz kılmalıdır.23 Hadîste: “Abdest sırasında vesvese veren bir Şeytan vardır ki adı “el-Velehân”dır. Öyleyse suyun vesvesesinden (uzuvların yeterince yıkanmadığı vesvesesini atandan) kaçının!.”24 şeklinde ikaz edilmektedir. Şu hâlde özellikle abdest ve ibadetteki tereddüt ve vesvese Şeytan’dan kaynaklanmaktadır. Ezan okunduğunda Şeytan’ın kaçtığı, ezan bitince vesvese vermek üzere geri döndüğü ve insanın nefsine (kalbine) girerek falan şeyi hatırla, falan şeyi hatırla diyerek, kişinin kaç rekât namaz kıldığını unutturduğu da haber verilmektedir.25 Demek ki Şeytan namazda dahi musallat olabilmektedir. Bazen de insî ve cinnî şeytanlar vesveseyi şöyle vermektedir: Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyaya gelecek değilsin. Geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve dünya nimetlerinden istifade et!.

İnsî ve Cinnî Şeytanların Vesveseleri Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

 وَكَذاَلِكَ جَعَلْناَ لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَياَطِينَ الإنْسِ وَالْجِنِّ يوُحِى بَعْضُهُمْ إلىَ بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً. وَلَوْ شاَءَ رَبُّكَ ماَ فَعَلوُهُ

“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı.”26 Burada peygamberlere dahi insan ve cin şeytanlarının düşmanlık yaptıkları açıkça beyan edilmektedir. Demek ki Allah’ın en seçkin kulları olan peygamberler, İlâhî hakikatleri tebliğ ve yaşatma uğruna büyük mücadeleler sergilemişlerdir. Burada ifade buyuruluğu gibi Allah dileseydi o “insan ve cin şeytanları” düşmanlık yapamaz, aldatıcı ve kandırıcı telkinlerde bulunamazlardı. Allah’ın bunları peygamberlere düşman kılması, bir yandan peygamberlerin güçlükler karşısındaki sabır ve kararlılıklarını ölçmek; bir yandan da her bir ümmete, üstün ideallere ağır meşakkatleri, güçlü direnişleri yenerek ulaşılabileceğini; kişinin değerinin de bu yoldaki azim ve sebatıyla ortaya çıkacağını göstermektir. Allah’ın hikmetli yaratışı ve bu yaratmanın bir eseri olan insan aklı ve mantığı uyarınca, peygamberlerle onlara uyanların iman ve amellerinin değer kazanması için böyle bir mücadele gereklidir.27

Hz. Peygambere “Ya Resulallah! Vesveseye müptelayım.” diyen Sahabe-i Kiram’a Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

تِلكَ مَحْضُ الإيمانِ

“Endişe edilecek bir şey yok. O mahz-ı imândır, imânın ta kendisidir.”28 buyurmuşlardır. Çünkü Şeytan kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz, sermayesiz kimselere vesvese okları göndermez. Bir gün Peygamberimiz Ebu Zer el-Gıfari’ye “İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah’a sığındın mı?” deyince Ebu Zer (r.a) hayret ederek “İnsanlardan da Şeytan var mıdır?” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz de “Evet, vardır (belki de daha şerlidir)” buyurmuşlar.29 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Nâs Sûresi’nde sinsice kötülüğe sürükleyen cinlerin ve insanların şerrinden Allah’a sığınılması öğütlenmektedir.30 Bu sûrede insanların rablerinin de hükümdarlarının da ilâhlarının da sadece Allah olduğu ve yalnızca O’na sığınmak, O’na bağlanmak O’nun hükümranlığını tanımak gerektiği vurgulanmaktadır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), her insanın kendine ait bir cini (şeytanı) bulunduğunu bildirmiştir31 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir defasında “Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına girmeyiniz. Çünkü Şeytan, her birinizin içinde, vücudunda kanın dolaştığı gibi (kendini hissettirmeden) dolaşır.” buyurmuştu. Sahabe-i kiram da “Sende de dolaşır mı ey Allah’ın Resülü? deyince, bu defa

وَمِنِّى وَلَكِنَّ اللّٰهَ أعاَنَنِى عَلَيْهِ فَأسْلَمُ

“Bende de (dolaşır), ancak Allah bana yardım etti de onun şerrinden selamette kaldım.”32 buyurmuşlardır. Ayrıca bir başka hadîste

كَلُّ بَنِى آدَمَ يَمَسُّهُ الشّيطانُ يَوْمَ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ إلاَّ مَرْيَمَ وَابْنَهاَ

“Her doğan çocuğa Şeytan mutlaka temas eder. Ancak Meryem ve oğlu (İsa) bundan müstesnadır.”33 şeklinde haber verilerek, Şeytan’ın Hz. Peygamber, Hz. İsa ve annesine (Meryem’e) dokunamadığı belirtilmektedir. “Ömer bir yola girdi mi, Şeytan o yolu bırakır başka yola girer.”34 buyuran Hz. Peygamber, “İnsî ve cinnî şeytanların Ömer’den kaçtığını görüyorum.”35 diyerek, Hz. Ömer’in imanını ve Şeytan’a karşı kuvvetini anlatmaktadır. Demek ki Kur’ân ve marifetullah ile dolu bir kalbe Şeytan nüfuz edemez. Şu hâlde mü’minler Şeytan’ın kışkırtmalarına karşı daima dikkatli ve ihtiyatlı bulunmalıdır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bir sefer dönüşü ashabıyla gece istirahata çekildiğinde Bilal-i Habeşi’yi sabah namazına kaldırması için nöbetçi bırakmıştı. Hz. Bilal de yorgunluktan uyuyakalınca, güneş doğmuş ve sabah namazı geçmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz:

إنَّ هَذاَ وَادٍ بِهِ شَيْطاَنٌ

“Burası Şeytanlı bir vadidir (Şeytan saltanat kurmuştur)”36 buyurarak, topluca oradan uzaklaşmışlar ve namazlarını cemaatle kaza etmişlerdi. Hikmet-i İlâhî böyle bir hâdise, Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde ilk ve son olarak vuku bulmuştur. Şu hâlde her zaman Şeytan’ın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, Şeytan’ın ve Şeytanî hislerin avı ise, evrad u ezkâr, Allah’ı zikir ve O’nunla irtibat, bütün şer kuvvetlere karşı bir kalkandır.

Vesveseden Korunma Yolları Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

وَإماَّ يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطاَنِ نَزْغٌ فاَسْتَعِذْ بِاللّٰهِ

“Eğer Şeytan’dan bir fit (vesvese) gelip seni dürterse hemen Allah’a sığın.”37 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ise:

فَإذاَ ذَكَرَ اللّٰهَ خَنَسَ عِنْدَهُ

“Âdemoğlu Allah’ı zikrettiğinde Şeytan yanından gizlenir, siner.”38 şeklinde haber vermektedir. Şu hâlde Şeytan’ın vesvesesinden emin olmak için öncelikle açıktan zikir olan cemaatle namaz ihmal edilmemeli ve özellikle “nâs” ve “felak” sûrelerine devam edilerek Kur’ân ile irtibat kesilmemelidir. Peygamberimiz

الشَّيْطاَنُ يَهُمُّ بِالوَاحِدِ وَالْإثْنَيْنِ فَإذاَ كاَنوُا ثَلاَثَةً لَمْ يَهُمَّ بِهِمْ

“Şeytan bir veya iki kişiyi aldatmaya yeltenebilir. Üç kişi (cemaat) oldu mu onlara musallat olamaz.”39 buyurmuşlardır. Bir başka rivâyette de:

إنَّ الشّيْطاَنَ ذِئْبُ الإنْساَنِ كَذِئْبِ الْغَنَمِ وَعَليْكُمْ  بِالْجَماَعَةِ وَ العاَمَّةِ وَالْمَسْجِدِ

“Şeytan insanın kurdudur. Tıpkı koyunlara saldıran kurt olduğu gibi (kurt, sürüden ayrılan koyunu yakaladığı gibi, o da cemaatten ayrılanı kollar) Siz cemaatten, sevad-ı azamdan ve camiden ayrılmayın!”40 buyrulmuştur. Cemaat de Kur’ân ve Sünnet çizgisindeki “sevad-ı azam” denilen büyük topluluklardır. Nitekim vesvese, daha çok kendini can ü gönülden dine vermiş, dizginleri Şeytan’ın elinden koparıp almış, Allah’a (celle celâlühü) karşı ubudiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı Müslümanlarda olur. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve kabiliyete karşı Şeytan’ın bir kıskançlık ve reaksiyonu olmaktadır. Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan nefisperestlerde olur. Ancak Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Şeytan, hiçbir zaman mü’minin kalbinde Allah’ı (celle celâlühü) marifet ve muhabbetinin, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet’ine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz. Ona ibâdetlerini terk ettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü’min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah’a (celle celâlühü) kurbiyet kazanmakta ve manen yükselmektedir. Bununla birlikte vesvese, hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberek kabul edilmelidir. Tıpkı saat zembereği gibi insanın kalbi de vesveseyle kurulduğu sürece daimâ çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür. Çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. İtikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü’minde böyle bir “Cihad-ı Ekber”i yaptırtan kaynaktır. Bu yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Böyle bir vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Çünkü Kur’ân’da, “Muhakkak, Şeytan’ın hilesi zayıftır.”41 şeklinde haber verilmektedir. Şu hâlde vesvese, bir araya toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer. Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert hâline getirmediğiniz zaman, vesvesenin hiçbir zararı olmaz.42 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Şeytan sizden herhangi birine gelir de: ‘Bu koca kâinatı yaratan, düzene koyan kim?’ der. Sen de ‘Rabb’im olan Allah’tır.’ dersin. Hattâ sonunda Şeytan: ‘Rabbini kim yarattı?’ der. Şeytan’ın vesvesesi bu hâle gelince, euzu besmeleyi çekerek Allah’a sığının!”43 tavsiyesini yapmışlardır. Bu da itikadî açıdan Şeytan’ın mü’mine zarar veremeyeceğini göstermektedir.

Sonuç Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de Şeytan’ın insana düşman olduğunu belirterek,44 onun peşinden gidilmesini yasaklamıştır.45 Böylece onun kışkırtmalarına ve dürtmelerine karşı uyanık olunması istenmiştir. Şeytan’a karşı en önemli silâh, başta güçlü bir iman; Allah ile irtibat, her türlü dinî ve dünyevî konularda doğru ve yeterli bilgiler ile dinî ve ahlâkî duyarlılık gerekmektedir. Bu donanıma sahip olan insanlar, kendilerini Şeytan’ın kışkırtmalarından koruyacak kudret ve imkânı, Şeytanî baskılara karşı direnecek irade gücünü de kazanmış olurlar. Zîrâ Şeytan son derece kurnazca hileli, aldatıcı yollara başvurarak insanları yoldan çıkaracağına yemin etmiştir.46 Ancak ihlâslı, Allah rızâsını bütün ölçülerin üstünde tutan gerçek dindarları yoldan çıkaramayacağını da özellikle belirtmiştir.47 Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kim bir kötülük yapmayı içinden geçirir de bunu yapmazsa Allah ona bir tam iyilik (hasene) yazar.”48 buyurarak, Şeytan’ın kışkırtma ve vesvesesiyle meydana gelecek olan kötülükten, samimi ve temiz yüreklilikle vazgeçebilenlere bir müjde vermektedir. Öyle ise, Şeytan vesveselerle taarruza geçtikçe, biz de Allah ve Resûlü ile irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve maneviyatımızı güçlendirmeliyiz. Meselâ, namazda Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Mi’rac yolculuğunu hatırlama vesveseyi kesebilir. Keza eûzü besmeleye içtenlikle devam, Şeytan’ın uzaklaşmasına vesile olacaktır.

O hâlde vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Vesveseye hiç önem vermeden, yapılan amel eksik bile olsa, mezhep imamlarından birinin görüşüne uygundur deyip geçmek, vesveseyi ortadan kaldıran en güzel davranışlardan biridir. Meselâ Şafii Mezhebi’nde abdestte niyet ve tertip farz olmakla birlikte, Hanefî Mezhebi’nde Sünnet kabul edilmektedir. Dolayısıyla Şafiî Mezhebi’ne mensup bir kişi abdest aldıktan sonra önceden niyet yapıp yapmadığında tereddüt etse, Hanefi Mezhebi’nde niyetin Sünnet olduğunu düşünerek, vesveseye kapılmadan abdestinin tam olduğu kanaatine varabilmelidir. Bunun için de elbetteki ilim gerekir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

فَقِيهٌ واَحِدٌ أشَدُّ عَلىَ الشَّيْطاَنِ مِنْ ألْفِ عاَبِدٍ

“Tek bir fakih (âlim), Şeytan’a bin âbidden daha yamandır (aldatması zordur).”49 buyurarak, marifetle olan ilmin Şeytan’a karşı da muhkem bir zırh olacağı belirtilmiştir. Şu hâlde Şeytan’ın iğvası ve vesvesesi, Kur’ân ve Sünnet bilgisinden uzak olan kimselerde daha fazla görülür. İslâm’ın güzelliklerini ruhunda yaşayan kimselerde ise Şeytan’ın vesvesesi uzun ömürlü olmaz ve zarar vermez.

*Araştırmacı-Yazar msarik@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 264.

2. Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 70.

3. Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı, I, 295.

4. Bkz. Bakara 2/34.

5. Bkz. Sâd 38/73-74.

6. Bkz. İbn Kesir, Muhtasar, I, 53.

7. Kehf 18/50.

8. Tahrîm 66/6.

9. Bkz. Kurtubi, el-Cami li ahkâmi’l-Kur’ân, I, 294.

10. Müslim, Zühd, 60.

11. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 226.

12. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 226.

13. Bkz. Araf 7/12.

14. Bkz. A’râf 7/11-17.

15. Bkz. En’âm 6/112.

16. M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, I, 199.

17. Bkz. Gümüşhanevî, Ramuzu’l-ehâdis, II, 332.

18. Araf 7/20.

19. Kâf 50/16.

20. Müslim, İman, 201.

21. Bkz. Mevsilî, el-İhtiyar, I, 11.

22. Bkz. İbn Mace, Taharet, 57.

23. Bkz. Tirmizi, Fiten, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 226.

24. Tirmizi, Taharet, 43.

25. Buhari, Ezân, 4.

26. En’am 6/112.

27. Bkz. Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, II, 361.

28. Müslim, İmân, 211.

29. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 178.

30. Nâs 114/1-6.

31. Darimi, Rikak, 25.

32. Tirmizi, Rada, 17; Benzer rivâyet Müslim, Münafıkun, 70.

33. Buhari, Enbiya, 44; Müslim, Fezâil, 147.

34. Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 22.

35. Tirmizi, Menakıb, 18.

36. Muvatta, Vukûtu’s-salat, 26; Benzer rivâyet için bkz. Müslim, Mesacid, 309.

37. A’raf 7/200.

38. Bkz. Suyuti, Fethu’l-Kebir, II, 185.

39. Muvatta, İsti’zân, 36.

40. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 233.

41. Nisa, 4/76.

42. Bkz. Gülen, M. Fethullah, İnancın Gölgesinde, I, 210.

43. Müslim, İman, 214.

44. Fâtır 35/6.

45. Bakara 2/168.

46. Bkz. Hicr 15/40.

47. Bkz. 38/83.

48. Buhârî, Rikak, 31.

49. İbn Mace, Mukaddime, 17.

Tabiat Kanunlarını Nasıl Anlamalıyız

Tabiatın mahiyeti apaçık bilindiği hâlde, onu, olduğundan farklı göstererek, nesillere yaratıcı bir güç gibi takdim etmek, ilimlere karşın bir muaraza ve her biri başlı başına harika birer sanat eseri olan şu dünya sergilerindeki bütün antika eserleri de tahkir sayılır. Tabiat Kanunu Nedir? Tabiat kanunu nedir? Materyalist bir bakış açısıyla bu sorunun cevabı Foulguié’nin Felsefe Sözlüğü’nde ‘tabiatta ve nesnelerde mevcut olan emredici kural’ şeklinde verilir. Yine aynı sözlükte kozalite açısından tabiat kanunu, ‘sebep ile sonuç arasındaki nedensellik ilişkisi’ olarak görülür.1

Materyalist filozof ve bilim adamları, belli olaylar ve özellikler arasındaki münasebetleri zorunlu olarak görmüşler ve kullandıkları önermelerde bu zorunlu gördükleri ilişkileri ‘tabiat kanunu’ olarak ifade etmişlerdir. Sonra da önermelerindeki bu ifadeye dayanarak olaylar arasındaki ilişkilerin illiyete dayalı tabiat kanunu olarak nitelendirilmesini tartışmasız olarak kabul etmişlerdir. Bunu, tümdengelime dayalı bir argümanın öncüllerinden çıkarılan bir hükmün zorunluluğuyla özdeş veya ona benzer zorunlu bir bağ olarak yorumlamışlardır.

Ne var ki illiyete dayalı ‘tabiat kanunları’, olanın neden öyle olduğunu asla açıklayıcı değildir. Zîrâ, ‘tabiat kanunları’ dediğimiz bu tekdüzelikler ancak olanı tasvir edebilirler, gözlemlenen olayın varoluş sebebiyle ilgili bir bilgi vermezler.

Bu noktada materyalist bilim adamlarının yanılgısı, ‘ne’ sorusunun cevabı olabilecek gözlemlerini, ‘neden böyle’ sorusunun cevabı imiş gibi kabullenip bir hüküm çıkartmalarıdır. Bu ise varlık hakkında bir enformasyon değil, bir ‘yorum’dur. Şu hâlde, ispatlanamayan böyle bir bilimsel açıklama bir ön yargıdan başka bir şey değildir. Kur’ân’ın terminolojisini kullanırsak bu sadece bir ‘zan’dır.

Bilimler, varlıklarını eşyadaki düzenli akışa (kanunlara) borçludurlar.2 Eşyanın yaratılışındaki düzen, Yaratıcı’nın eşyayı yaratış biçimidir. İnsanlar bu düzeni kavrayarak Yaratıcı’nın yaratış biçimine yaklaşırlar. Bu yaratış biçimi bütün varlığın düzenini belirler. Kâinatın düzeni veya tabiat kanunları dediğimiz şey, bu yaratış biçiminin görüntüsüdür, yoksa belirleyicisi değil. Yani, eşya belli bir biçimde var edildiği için tabiat kanunları vardır; tabiat kanunları var olduğu için eşya belli bir biçimde var oluyor, değildir.

Yaratılışta carî bir nizam (tekdüzelik) vardır; fakat bu, tam anlamıyla öngörülemez, çünkü bunun –Allah’ın emri ve iradesi hâriç- bundan sonra da aynı şekilde olmasını gerektiren hiçbir şey yoktur. Yaratılış, Allah öyle irade ettiği için tekdüzedir; daha da ötesi, yaratılışta, Allah’ın başka bir şekilde değil de, bu şekilde yaratmasını zaruri kılacak hiçbir şey yoktur. Varlığın düzenlilik içinde devam eden işleyişi, ancak ve ancak mutlak irade, ilim, kudret, hikmet ve rahmet gibi sıfatlara sahip bir Yaratıcı’nın doğrudan idare ve tasarrufuyla izah edilebilir, zîrâ mevcudatta tezahür eden bütün küllî fiiller, her şeyi ihata eden bir kudretin tecellileri olduğunu göstermektedir.

Bugün her şeyi maddede arayan materyalist araştırmacıların elinde bilim, yalnızca doğrudan doğruya gözlemlenen şeyin tasvirini yapmakla yetinmez; gözlemlenen olgularla ilgili ispatı yapılamayan tahminî açıklamalara da gider. Esasında bilimin görevi, olaylar arasındaki illet ve sonuç ilişkisini keşfetmeye çalışmaktır. Diğer bir ifadeyle, ilmî verileri toplamak sonra da bu verilerden hareketle varlıkta Allah’ın koymuş olduğu kuralları tespit etmektir. Ne var ki, söz konusu materyalist araştırmacıların bilimsel gayretlerinin odağında, ‘gördükleri düzenli akışı olaylardan sorumlu ‘zorunlu illetler’ olduğunu ileri sürmek’ gibi bir mârifeti(!) vardır. Yaratıcı’yı tanımak ve kabul etmek istemedikleri için, O’ndan bu şekilde kurtulmuş olabileceklerini düşünürler. Ancak tek bir Allah’ı kabul etmekten kaçındıkça, sonsuz ilâhları kabul etmek zorunda olduklarını görmezler.3

Sebeplerle sonuçlar arasındaki ilişkiyi sebeplere vererek (yatay olarak) değerlendiren materyalist filozof ve bilim adamlarına mukabil İslâm kelâmında bu ilişki Tevhid inancının gereği olarak doğrudan Müsebbibü’l-esbaba verilmiştir. Meselâ İmam Maturidî (ö.333/944) şöyle der: Eşyanın düzene kavuşması her şeyi yerli yerine koyan hakîm ve alîm bir varlık sayesinde olmaktadır. Eşyaya/nesnelere ait tabiatlar (özellikler) için de bu durum aynen geçerlidir. Hattâ bu tabiatlar hakkında evleviyetle geçerlidir, çünkü onlar zıt özellikler taşırlar, bu da aralarında uyumsuzluğun doğmasına sebep bir durumdur. Ancak varlıkta dâimî bir uyum görülmektedir. İşte mevcutlar arasında gözlemlenen bu uyum/âhenk ve onun devamlılığı, hiç şüphesiz ki, her şeyi hakkıyla bilen (Alîm) ve hükmü her şeye geçen (Kâhır) bir idare edicinin (Müdebbir) varlığına delâlet etmektedir.4

Yeniden vurgulamak gerekirse tabiat kanunları, insanların okuyup anlamlandırabileceği şekilde eşyanın düzenli bir tarzda Allah tarafından yaratılıp devam ettirilmesidir. Keza, tabiat kanunları, eşyanın varoluşunun sebebi değil, sonucudur. Yani, maddeyi ve hareketleri doğuran, kanunlar değildir, aksine, kanunlar var olan maddeden ve onun hareketinden doğarlar. Bilim dalları da bu kanunların sonucudur; onlar var olduğu için bilimler vardır. H. Pagels’in ifadesiyle, ‘..evren kodlanmış, kozmik kodla yazılmış bir mesajdır ve bilim adamlarının görevi bu mesajın şifresini çözmektir.’5

Gerek geçmişte gerekse bugün ‘sebep ve sonuç arasında zaruri bir bağın bulunmadığını’ anlamalarına rağmen bir kısım filozof ve bilim adamı yaratıcı gücün varlığının zorunlu oluşunu bir türlü kabullenememişlerdir. Meselâ determinizmin artık bir anlam ifade etmediğini kabullenen Nobel fizik mükâfatı sahibi Richard Feynman bunlardan birisidir. O şöyle der: “Size tabiatın ne şekilde davranacağını anlatacağım. Onun bu şekilde davranabileceğini kabul ederseniz, onu çok sevimli ve büyüleyici bulacaksınız. Eğer yapabilirseniz, kendinize sürekli olarak ‘ama bu nasıl olabilir’ diye sormayın; çünkü çabanız boşunadır; şimdiye kadar hiç kimsenin kurtulamadığı bir çıkmaz sokağa girersiniz. (Doğanın) neden böyle olabildiğini hiç kimse bilmiyor…”6

Öyle görünüyor ki R. Feynman gibi filozof ve bilim adamlarının bir noktadan sonra ötesine adım atamamış olmalarının temelinde, ön yargılarının şekillendirdiği şartlanmalar ve de nefsanî duyguların baskısı gibi saikler yatmaktadır:

Birinci olarak, varlığın meydana gelişini ele alırken, ‘müteal/aşkın bir boyut, rasyonel değildir’ diyerek teorilerini kuranların, böyle bir boyuta ulaşan muhtemel bütün yolları ‘rasyonel değildir’ diyerek baştan kapatmaya kendilerini mahkûm bırakmaları kaçınılmaz olmaktadır. Bu itibarladır ki Kur’ân-ı Kerîm, kâinatın yaratılışını anlamlandırabilecek olanların ancak, şartlanmışlık ve nefsanîliklerle fıtrî ayarı/dengesi bozulmamış temiz kalb/akıl sahipleri (ulü’l-elbâb) olabileceğini bildirir: “Semavatın ve arzın yaratılışında (varediliş biçiminde), gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip-gidişinde ulü’l-elbâb için gerçekten âyetler (açık işaret ve anlamlar) vardır.” (Âl-i İmrân, 3/190)

İkinci olarak, inkârcı bilim adamlarının, varlığın işleyişini tesadüfe dayalı zorunlu illetlerle yorumlamalarının temelinde hesaba çekilme kaydından kurtulma ve yükümlülüklerden kaçma gayreti söz konusudur; eğer kanunlar tesadüfen ortaya çıkıp sebep-sonuç münasebetiyle zaruret hâlini alarak devam ediyorsa, o zaman insan, davranışlarından niçin ve kime karşı sorumlu olsun? Açıktır ki nefsanî sâiklerden kaynaklanan böyle bir düşünce başlangıcı tesadüfe dayalı bir determinizm fikrini zihinlere rahatlıkla yerleştirebilmektedir. Şu hâlde bu düşüncenin mantığını aramak gerekmez, çünkü bu bir istektir. Kur’ân, inkârcıların düşünce dünyalarını şöyle dile getirir:

“Onlar yalnızca zanna ve nefislerinin hevâlarına/arzularına uymaktadırlar.” (Necm, 53/23) “Eğer onlar senin bu çağrını kabul etmezlerse bil ki onlar sadece hevâlarına uymaktadırlar.” (Kasas, 28/50)

Bu âyetlerin ışığında inkârcıların arzuları şöylece özetlenebilir: İnsan serbest olsun, istediğini yapsın, iyi-kötü, sevap-günah gibi şeyler olmasın, tesadüfen gelinen dünyada rastgele yaşanıp rastgele çekilip gidilsin.

Kanun-Mucize Münasebeti Kelime olarak, ‘acz’ kökünden7 gelen mucize, genel anlamda, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı olay8 olarak tarif edilir. Buna göre, kâinatta gözlemlediğimiz her bir varlık, her şeyi bir düzen içinde yapan ve yürüten Allah’ın bir mucizesidir. İnsan dâhil hiçbir sebep yüce Yaratıcı’nın kurduğu düzenden bağımsız olarak bir şeyi meydana getiremez.

Aslında, insanın çevresinde meydana gelen olaylar, yani hayatın kendisi mucizeler kümesidir. Fakat her şey âdet hâline geldiğinden, insan, bütün bu olayların insanı âciz bırakan birer mucize olduğunun farkına varamaz. Sözgelimi insanın kendisi, bizatihi bir mucize olduğu gibi, ondaki akıl, bir mucize, kan dolaşımı, sinir sistemi vs. hepsi ayrı bir mucizedir. Ne var ki zihnimiz, düzen içerisinde gözlemlediği olayları ‘sıradan olaylar’, bildiği düzenin dışında gördüğü olayları ise, ‘mucize’ olarak düşünür. Oysa her zaman gördüğümüz için ‘sıradan’ diye adlandırdığımız olaylar da birer mucizedir.

Kur’ân-ı Kerim’de ‘âyet’ lafzı, gerek olağan, gerekse olağan dışı her bir kevnî olayı içine alabilecek bir anlama sahiptir; kâinatta -alışılmış olsun veya olmasın- görünen her tür olay haddizatında O’nun ilim, irade, kudret vb. sıfatlarını gösteren birer âyettir. Nitekim Mekkelilerin, peygamberden -önceki peygamberler gibi-, kendi iddiasını desteklemek için, mucize anlamında âyetler getirmesini istediklerinde, Kur’ân çok kere buna cevap olarak kâinatta birbiri ardınca düzenli olarak vukû bulan olayları hatırlatır.

Eşya ve hâdiseleri vahyin ışığında seyredemeyen bir insan ülfet ve alışkanlıklarının etkisi altında bu âyetlerin mucizelik yönünü unutur ve mucizenin sadece alıştığı ve gördüğü şeylerin tersine meydana gelen veyahut bunların değişmesi şeklinde ortaya çıkan şeyler olduğunu zanneder. Öyle ki, insanlar yanlışlıkla tabiat olaylarının ortaya çıkışını sadece tabiî sebeplere dayandırmaları sebebiyle orada Allah’ın irade ve kudretini göremez olurlar, ancak harikulâde (tabiatüstü/olağan dışı) bir mucize vuku bulduğu zaman, bunun hakiki Fâil’inin Allah olduğu konusunda en ufak bir şüpheye düşmeden kabul ederler. İşte Yüce Yaratıcı, gerek hiçbir şeye mecbur olmadığını göstermek, gerekse zihinlerin sebepler ve kanunlar ağına takılıp kalmasını önlemek için zaman zaman farklı (istisnaî) icraatlarda bulunur ki, biz bunları mucize olarak adlandırırız. Allah, bu harikulâde âyetleriyle, bize irade ve kudretinin sebep ve kanunları aşan sınırsız ve sonsuz bir keyfiyette olduğunu hatırlatır.

Evet, insan zihni alışık olduğu, kendisine tanıdık gelen bir şey gördüğünde onu sebeplerle açıklar ve sebeplerle açıklayabildiği için de söz konusu hâdiselerin vukuunu kolaylıkla onlara (sebeplere) verir. Orada âdeta Allah’a ihtiyaç duymaz ve olayın mucizevî boyutunu görmez. Yani zihne, sadece olağandışı/garip şeyler mucizevî gelir; böylesi bir olayı bildiği, alışık olmadığı sebeplerle açıklayamadığı için de onu tereddütsüz Allah’a verir. Oysaki temelde her şey bir mucizedir, ancak, her şeyin bir mucize oluşunu, yani bütün sebeplerin o şeyi vücuda getirmede âciz kalışını, zihnin, o şeylere âşina oluşu ve alışkanlıkları perdeler.

Esasında mucize kavramı/deyimi Kur’ân’da ve hadîs­lerde geçmemektedir. Bu mânâyı ifade için Kur’ân ve hadîs rivayetlerinde ‘âyet’ ve ‘burhan’ kelimeleri kullanılmıştır. Bunun gibi erken dönem hadîsçileri de ‘delîl’ ve ‘alâmet’ tabirlerini tercih etmişlerdir. Fakat zamanla kelâm kitaplarında mucize kelimesinin yaygın bir isim hâline geldiği görülmektedir.

Kelâm âlimlerinin sadece Allah’ın olağandışı icraatları için ‘mucize’ kavramını kullanmaları, teknik bir zaruretten olsa gerektir. Nitekim onlar ‘âyet’ kelimesinin yerine koydukları mucize için ‘âdet dışı/üstü bir iş’ anlamında ‘emrun hârikun li’l-âdet’ ifadesini kullanmakla9 her iki olayın da Allah’a ait bir iş olduğuna işaret etmiş olmaktadırlar.

Şimdi -sırf bu noktadan hareketle- mucizeyi şöyle tarif edebiliriz: Mucize, peygamberlerin sıdkını ve vahyin sıhhatini desteklemek için, Allah’ın tabiatta yürüttüğü akışı, mutad olandan farklı bir şekle intikal ettirmesidir.

Kanunların Varlık Hikmeti Kevnî kuralların varlık hikmetini maddeler hâlinde ele almadan önce, ‘kanun’ kavramından ne anlamamız gerektiğine değinmemiz yararlı olacaktır. İlgili başlık altında da önemle ve ısrarla vurguladığımız üzere, kanun, eşya ve olayların Yaratıcı tarafından sebep-sonuç çizgisinde düzenli bir silsile halinde varlık sahasına çıkarılıp devam ettirilmesinin bize akseden görüntüsüdür. Kısa bir hatırlatmadan sonra şimdi varlığın kanunlarla idare edilmesinin hikmetine geçebiliriz.

Allah’ın, insanların istediği sonuçları doğrudan değil de, sebep-sonuç ilişkisine dayalı belli kanunlara/kurallara bağlı olarak yaratmasının elbette ki hikmetleri vardır. Biz bilebildiğimiz kadarıyla birkaç tanesini zikretmek istiyoruz:

a. Yüce Yaratıcı biz kâinatı anlayabilelim, isimleri/unvanları itibariyle Kendisini daha yakından tanıyabilelim diye koymuş olduğu kuralları, sebep-sonuç düzeninde yürütmeyi dilemiştir. Unutulmamalıdır ki, Yaratan’ın sonuçları yaratmak için sebeplere ihtiyacı yoktur, çünkü O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır (İnnellahe ğaniyyun ani’l-âlemîn). (Bkz., Al-i İmran 3/197; Ankebut 296; Lukman 31/26; Hacc 22/64) Ancak, O’nun nasıl yarattığını anlamak için bizim sebeplere bağlı olarak gerçekleştirilen bir yaratılış şekline ihtiyacımız söz konusudur. Nitekim bu maksada yönelik olsa gerektir ki, Kur’ân, dikkatlerimizi daima yüce Yaratıcı’nın hayat verme ve yaratma gibi fiillerine çevirir: “Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Ölümünden sonra, arza nasıl hayat verdiğine (bir bak)” (Rûm 30/50); “Allah’ın, yaratma işini nasıl başlattığına ve sonra onu nasıl tekrarladığına bir bakmazlar mı?” (Ankebût 29/19)

b. Kanunlarda tedrîcilik söz konusudur. Bu ise insana İlâhî san’atın azamet ve inceliklerinin safha safha görülüp seyredilmesi imkânını sunar.

c. Kanunlar, düzenlilik ve süreklilik arz eden kevnî icraatlar olması cihetiyle, insana yaşadığı âlemde nasıl adım atması gerektiği hususunda sağlıklı bir fikir verir. Aynı zamanda bu kanunlar, istediği bir sonuca nerede ve nasıl ulaşacağı konusunda ona güven ve huzur verir. Bu da insanlar için şükrü gerektiren bir durumdur. Nitekim Rahmân Sûresi’nde, Ay ve Güneş’in belli bir hesapla/düzenle hareket ettirildiğine, semanın belli bir mizanla/ölçüyle yükseltilip konumlandırıldığına ve arzın bitki ve canlı varlıkların istifadesine uygun biçimde dizayn edildiğine dikkat çekildikten sonra şu cümleye yer verilir: “Şu hâlde, Rabbinizin nimetlerinin hangisini yalanlayabilirsiniz.” (Rahmân, 55/5-13)

d. Kanunlarla ilgili olarak vurgulanması gereken bir nokta da şudur: Fikirlerin gelişmesi, ilim ve medeniyetlerin teşekkülü için de kanunların varlığı gereklidir. Şöyle ki insanoğlu var olduğu günden beri, merak ve ilgisini belli bir ölçü ve düzen içerisinde yaratılan madde/eşya üzerinde yoğunlaşmaya vermiştir; bunun neticesi olarak da şifrelerle yaratılan varlığın sırlarını deşifre ederek açığa çıkmasına vesile olmaktadır. Neticede medeniyet ve teknoloji denilen şeyler, onun bu gayretleriyle günümüzdeki seviyesine ulaşmıştır. Hâlbuki işin başından her şey kuralsız/şifresiz olarak yaratılmış olsaydı, merak ve tecessüs kalmayacağından araştırma ve incelemeler de olmayacak ve insanlar dünyadan gelip-geçme sıralarını savmaya çalışacaklardı. Bir diğer ifadeyle insan, doğduğu gün, öleceği günü beklemekten başka bir işi olmayan bir varlık olacaktı. Bundan anlıyoruz ki varlığın sebepler ve kanunlarla idare edilmesi, insan istidadının inkişaf ettirilmesi ve onun imtihanıyla yakından ilgilidir. Yüce Yaratıcı dileseydi, varlığı kanunlara bağlı olarak idare etmeyebilirdi. Sözgelimi, O bize, ‘yer çekimi’ olarak isimlendirdiğimiz ‘yere indirim kanunundan’ hiç söz ettirmeyebilirdi; isteyene istediği zaman, boşlukta istediği sürat ve şekilde dolaşma imkânı verebilirdi. Veya dünyaya gelmesi istenilen bir çocuğun teşekkülü için, mücerred bir istemeyi/duayı şart koşardı da insan çocuğu kapısının önünde hazır bulabilirdi. Ancak bu durumda, beşerin zihnî ve iradî gayretleri, bilgi ve ilgi kaynakları kurumuş olurdu.10

Ayrıca Yaratıcı’nın düzenli icraatlarının adı olan tabiat kanunları taklit edilmeye açık durumdadırlar. Sözgelimi, belli bir süre ve tavuğa ait belli bir sıcaklık altında yumurtadan civcivin var oluşunu gören insanoğlu bunu aynen taklit etmiştir; bilinen bu belli süre ve belli sıcaklığı yumurtaya uygulayan ziraatçılar tavuk olmaksızın civcivin elde edilmesine –bi iznillah- muvaffak olmuşlardır. Yani ilimlerin gelişmesi de varlıktaki Allah’ın koyduğu kanunları keşfedip teknolojiye dönüştürmekten ibarettir.

Sonuç Allah’ın eşyanın akışından sorumlu kılmak üzere ‘kanun’ isimli yaratmış olduğu bir varlık yoktur. Kanunlar, sadece olayların cereyan ediş şeklinin tasviridir. Yani bizim ‘kanun’ dediğimiz şey, yüce Allah’ın eşyayı düzenli bir devamlılık içinde yaratma ve yarattığını devam ettirme usulünden başka bir şey değildir. Diğer bir ifadeyle, kanun, her an hükmünü icra eden sübhanî âdetin sebep-sonuç çizgisi içinde bize yansıyan görüntüsünden ibarettir. Kelâmcıların ifadesiyle bu âdetullahtır. Allah bu kanunlarla insanlara yol gösterir ve onların bu kurallara uygun hareket etmesini ister.

*Dicle Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi yozturk@yeniumit.com.tr

Kaynakça Y. Bauguenaya, Bilimin Marifetullah Boyutları, İstanbul 1998. S. Hayri Bolay, E. Boutroux’ta Zorunsuzluk Fikri, MEB., İst. 1999. H. Ziya Ülken, Bilim Felsefesi, Ülken yay. 1983. Ebu Mansur el-Maturîdi, Kitabu’t-Tevhîd, İstanbul 1979. Heınz R. Pagel, Kozmik Kod II, (çev. N. Bahar), İst. 1993. Richard Feynman, Fizik Yasaları Üzerine, Tübitak yay. Ankara 2000. M. F. Gülen, İnancın Gölgesinde, Nil yay. İstanbul 1996. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Beyrut 1996. N. es-Sabunî, Maturîdiye Akaidi, (çev. B. Topaloğlu), Ankara 1991. S. Taftazanî, Sa’düddin, Şerhu’l-Makasıd, Beyrut 1989. Seyyid Ş. el-Cürcanî, Şerhu’l-Mevakıf, (nşr.: eş-Şerif er-Radî), Matbaatu’s-Seâde, ts.

Dipnotlar 1. Bolay, Boutroux’ta Zorunsuzluk Doktrini, s.143 (P. Foulguié-R. SaintJean, Dictionnaire de la Langue Philisophique, s.423-414’den naklen) Ayrıca bkz., Ülken, Bilim Felsefesi, s. 4-7. 2. Kanun belirli ve devamlı bir münasebeti ifade eder; onda bir plan, program ve nizam vardır. Bu itibarla ilimler, daima kanunlarla meşgul olur; tesadüfleri meşguliyet sahasına almaz ve onlarla uzaktan yakından ilgilenmezler. Zira, tesadüf kanunla zıtlaşmanın adıdır, bir diğer ifadeyle, tesadüf gelişigüzelliğin ve başıboşluğun adıdır. 3. Geniş bilgi için bkz. Y. Bauguenaya, Bilimin Marifetullah Boyutları, s. 67-73. 4. Bkz., el-Maturîdî, Kitabu’t-Tevhid, s.117. 5. H. Pagels, Kozmik Kod II, s. 159. 6. R. Feynman, Fizik Yasaları Üzerine, ,s.151. 7. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, V, 369. 8. Bkz., es-Sabunî, Maturidiye Akaidi, s.105. 9. Bkz., et-Taftazanî, Şerhu’l-Makasıd, V, 11; el-Cürcanî, , Şerhu’l-Mevakıf, VIII, 223. 10. Geniş bilgi için bkz. M.F. Gülen, İnancın Gölgesinde, I, 26-33.

Bir Dil Belâsı: Cidal

Her şeyi tenkit, her şeye itiraz, bir yıkma hamlesidir. Şayet insan, bir şeyi beğenmiyorsa, ondan daha iyisini yapmaya çalışmalıdır. Zira yıkmaktan harabeler, yapmaktan da mâmûreler meydana gelir. Konuşma kabiliyeti, Allah’ın insanlara verdiği nimetlerin en büyüklerinden biridir. İnsan bu kabiliyeti ile diğer varlıkların üstüne çıkar ve yeryüzünün halifesi mukaddes bir varlık hüviyeti kazanmış olur. Bu nimet sayesinde bir fert Allah’a ubudiyetini en kâmil mânâda ifade etmeye çalışır; temsil keyfiyetinin hemen sonrasında tebliğ vazifesini îfa eder; yaptığı tesbihat, tahmidat ve tekbiratla zikrin en mükemmelini dillendirir ve neticede insanın dilinde gülşenler açar. Aristo, her ne kadar insanın özünde potansiyel olarak mevcut bulunan eşref-i mahlûkat olabilme hasletini alt derekelere düşürürcesine, onu hayvan-ı nâtık olarak vasıflandırsa ve benliğindeki kıymeti tam mânâsı ile teslim edemese de ondaki konuşma özelliğine vurgu yapar ve öteki varlıklardan ayırt edici bir vasıf olarak mevcudiyetinde bulunan beyan becerisini öne çıkarır. İnsanın konuşması onun düşünmesini de tazammun eder; zîrâ bir fert, “ne ölçüde zengin ve renkli bir dille konuşabiliyorsa, o ölçüde düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa, o çerçevede de konuşabiliyor demektir.”1 Bu sayede o, hak ve hakikate tercüman olduğunda tekellüm ve tefekkür buudları sayesinde öteki yaratılmışlar karşısında üstünlük kazanır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşsiz vasıfları arasına “bürhan-ı nâtık”2 olmasını eklerken Kur’ân-ı Kerîm kelimeleri için de “melek-i nâtık”3 tavsifinde bulunur ki, bu tanımlamalar Efendimiz’in ve Kur’ân’ın konuşan, kâinatı anlatan, kevn ü mekânı açıklayan, ebedî âlemin sırlarını beyan eden en büyük deliller olduğuna işaret eder.

Allah insanı yaratmış ve ona beyanı, güzel söz söylemeyi öğretmiştir (Bkz. Rahmân Sûresi, 4) ve insan da dünden bugüne fikirlerini, inançlarını, duygularını hep konuşarak dışarıya yansıtmıştır. Fertler dildeki maharetleri ve beyan güçleri vesilesiyle nice “mamureler meydana getirmiş, söz ibrişiminden dantelâlar örgülemiş ve kelime cevherlerinden ne eşsiz gerdanlıklar tanzim etmişlerdir”4; etmişler ve dilin yaratılış keyfiyetini algılayarak; bu kavrayışa uygun şekilde dillerini tam kullanılması gerektiği biçimde değerlendirmişlerdir. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) şimdiye kadar gelmiş bulunan ve bundan sonra da gelecek olan dil üstadlarının sultanı ve baş tacıdır.

Belâgatin ve talâkâtin pîr-i mugânı ve şem-i tâbânı olan Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) her konuda olduğu gibi dilin en münasip şekilde istimali konusunda da rehber-i ekmeldir. O, bir cevâmiü’l-kelim’di5; üslûbunu tam yerli yerinde istihdam eden bir söz ve beyan sultanı idi; kelimeleri büyük bir derinlikle, dili dupduru bir halâvetle seslendirirdi; ifadeleri her zaman özlü bir desendeydi; sözleri hep kudsî bir gayeye matuf, kelimeleri de her dâim birer hikmet ışıltısı idi. Sözlerinden süzülen lâl-ü güher beyan neşideleri muhataplarına birer bahar esintisi yaşatır ve dinleyenlerin kalbleri O’nun hitabeti ile tomurcuklanırdı. O pırıltılı âb-ı hayat kaynağından nebeân eden billur nağmeler kalb yamaçlarında nurdan bir menşûr oluşturur ve o prizmadan süzülen latif, nazif ve fasih lisanla zümrüt yamaçlarda goncalar açardı. O (aleyhi ekmelüttehâyâ), hikmetin lisan-ı fasihi idi: kendisine tevcih edilen her meseleyi tam bir rasanetle çözüme kavuşturur; nezih ve muslih lisanı ile müşkillerden ve mübhemlerden muzdarip gönüllere, onları mahcup etmeden, kimseyi kırmadan ve vicdanları incitmeden huzur ve itminan soluklardı.

Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanan ve kendi hayat çizgisini O’nunki ile bütünleştirmeye çalışanlar için dil, insanı ulaşılması çok zor noktalara taşıyabilecek bir nimet, onu âlâ-yı illîyyîn-i kemâlâta çıkarabilecek bir zinet olabileceği gibi; bu kavrayıştan uzak duranlar için bir nikmet ve onu esfel-i sâfilîne düşürecek bir musibet de olabilir. Nitekim, Ebu Said el Hudrî, Efendimiz’den, “Âdemoğlu sabaha erdi mi, bütün azaları, dile temenna edip: ‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zîrâ biz sana tâbiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikamette oluruz; sen sapıtırsan biz de sapıtırız’ derler.”6 hadîsini naklederken dilin nelere sebep olabileceğini takrir etmektedir. Bu anlamda istikametini yitirmiş dil alîllerinin müptelâ olduğu bir kısım tedavisi güç hastalıklar onlarda onulmaz yaralar açacak ve toplumda telâfisi zor sarsıntılar oluşturacak bir hüviyettedir. Yalan, iftira, kovuculuk, alay ve istihza ya da gıybet ve tenkit gibi insanın mukaddes kişiliğini zedeleyen bu illetlerden biri de hiç şüphesiz cidaldir.

Dildeki Yara: Cidal Cidal, lügat olarak ce-de-le kökünden gelir ve sağlam olmak, sert olmak, ipi sağlam bükmek, örgüyü iyi düğümlemek gibi mânâlar içerir; bu asıllardan mülhem cedelleşmek, husumeti şiddetli olmak, şiddetli kin gütmek ve tavizsiz nefret etmek anlamlarına gelmektedir. Arapçada cidal, mirâ veya muhasama gibi sözcüklerle tarif edilmek istenen mefhum Türkçede, sözle mücadele, ateşli konuşma, niza, kavga7; münazara, münakaşa, tartışma ya da cedelleşme8 gibi kelimelerle tarif edilir. ‘Cidal’ kelime itibariyle; başkasının sözüne itiraz edip onunla mücadeleye tutuşmak, galip gelmek için gerekirse içindekinin aksini söylemek, yersiz ve hedefi belirsiz tartışmalara girişmek, sürekli başkalarıyla uğraşmak, söz kavgası yapmak ve üstün görünmek için çekişip durmak gibi anlamlar ihtiva etmektedir.

Kavram, bir mantık terimi olarak “meşhur olan (meşhurat) ve doğru kabul edilen (müsellemat) öncüllerden oluşmuş kıyas” şeklinde; felsefe ve kelâmda ise “bir düşüncedeki çelişkileri tartışarak gösterme sanatı” biçiminde tanımlansa9 ve sözcük anlamı olarak da kendi çağrışım alanı içerisinde ciddi uğraş vermek, mücadelede bulunmak, yoğun çaba sarf etmek gibi fiiller barındırsa da bizim burada ele almak istediğimiz konu; dilin, yaratılış gayesine uygun düşmeyecek bir yolda sarf edilmesi olacaktır. Nitekim, “Kur’ân’da gerçek bilgiye ve kesin delile dayanmayan, yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek suretiyle hakikati reddetme ve bâtılı savunma amacına yönelik tartışma yasaklanmış, buna karşılık kesin delil ve gerçek bilgiden hareketle yanlış fikirleri çürütme ve gerçeği ispat edip savunma maksadıyla yapılan tartışmalar caiz görülmüş”tür.10 Bu anlamda İslâm, memduh ve meşru cedeli takdir ve tavsiye ederken böbürlenmeye, kendini temize çıkarmaya ve farklı fikirleri tümüyle reddetmeye sebep olan cidali çirkin bir ahlâk ve kötü bir huy olarak kabul etmiştir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), bir hadîs-i şerîflerinde “Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.”11 buyurarak cidalin ve münakaşanın bir toplumu doğru yoldan ve itidalden uzaklaştırabileceğini; uhuvveti dağıtıp, fertler arasında gerçekleştirilmesi arzulanan kardeşlik bağlarını zayıflatacağını haber vermiş ve ihtilafa yol açacağı mevzuunda ikazlarda bulunmuşlardır. Bu zaviyeden dünya çapında bir uhuvvet ve kardeşlik remzi olan hacda yapılması sakıncalı bulunan işlerden biri de cidaldir. (Bkz. Bakara Sûresi, 197)

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Mârifet­nâ­me’sin­de “Dilin Âfetleri”12ni sıralarken, çekişmekten ve münakaşa etmekten bahsettiği gibi; İmam Gazzali Hazretleri de İhya’da “Âfâtü’l-Lisan” bölümünde nefsin dili kullanarak yaptığı iki kötülüğü anlatır ki, bunlar münakaşa esnasında bir kişinin, “ilmini ve faziletini göstermek suretiyle üstünlüğünü ispat etme ile başkasının eksikliğini göstererek ona hücum etme hevesi”13 olduğunu belirtir. İnsanın, benliğinde bulunan gururdan ve tahrip etme isteğinden ötürü dilini, heva ve hevesleri yörüngesinde kullanması onun nefsine boyun eğmiş olmasının bir alâmetidir ve cidal yaparak bu iki kötü hasletini desteklemiş ve takviye etmiş olmaktadır.

Fethullah Gülen Hocaefendi ise, cidal ve nizâın yol açtığı tehlikelere şu şekilde dikkat çekmektedir:

Bu şekilde cereyan eden hemen bütün tartışmalarda, böylesi fikir düellosuna iştirak eden herkesin bir kısım ön kabulleri vardır ve münazırlar, herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp yapıp kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini vermektedirler. Öyle ki, bu hususta ölesiye bir gayret sarf eder; yer yer kelime ve mantık oyunlarına girer; hasımlarını ilzam etme, mahcup düşürme… gibi yakışıksız şeylere başvurur ve hakikate karşı hep kapalı dururlar. Hakikatin/hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek musâhabeyi bir cidal, bir mugalâta ve diyalektiğe çevirirler ki, artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme ve devre dışı bırakma (diskalifiye) mülâhazasıyla hareket eder ve bütün gayretleriyle böyle bir düşünce üzerinde yoğunlaşırlar. Bu tür bir musâhabeye ise kat’iyen münazara denmez; dense dense ona zihnî ve fikrî özürlülerin tartışması denir.14

Cidalin yapıldığı yerde olumsuz bir hava oluşur, hakperestlik değil nefisperestlik hâkim olmaya başlar. Artık belli bir tahammül seviyesinden sonra insanlar birbirlerini dinlemekten vazgeçer ve taraflar kendilerinin mutlak doğruluğunu ortaya koyabilmek için türlü türlü yalanlar, aldatmacalar, realitenin çok ötesinde abartmalar ve hilâf-ı vâki beyanlarla meşru/gayrimeşru ayrımına girmeksizin içlerinde ne varsa boşaltırlar. Nefsini müdafaa etmek için söylenen her sözün altında bir cidal gölgesi gizli olabileceği gibi davranışlarında mutlaka bir haklılık payı bulan, eleştirilmeye katlanamayan, kendini lâyuhti ve lâyüs’el gören ve de göstermek isteyen ve neticede sürekli kendini savunma gayreti içerisinde olan insanın benliğinde bulunan bu hasletler de hep cidalin birer dışavurumu olarak görülebilir.

Cidal yapan, kendi sözlerinin doğruluğunu ispatlayabilmek için muhatabının her kelimesinde bir hata bulmaya çalışır; onun sözlerini bütünüyle ademe mahkûm etmek için uğraşır ve söz sırası kendine gelse de gelmese de onu alt etmek için fırsat kollar. İşin nihayetinde de fertler arasındaki ittihat ve ittifak yerini küskünlüğe, kırgınlığa, tamiri güç gönül yaralanmalarına bırakır. Hakkın hatırı değil, kişinin enaniyeti âli tutulur duruma gelir ve mücadil, kinle, hırsla ya da hasetle beslediği ve bilediği heva ve hevesini kullandığı öfke edalı kelime ve üslûpla destekleyerek karşısındakini mahcup ve mahkûm etmeye çalışır.

Kalbler arasında ayrılıkların oluşmasına yol açan cidal; duygu ve düşünce birliğini dağıtır ve hedeflenen muhabbetin yerine iftirakı koyar; faziletfüruşluk tutkusuna kendini kaptırmış fertlerin etrafa buğz ve düşmanlık nazarıyla bakmalarına yol açar; ve hak ve doğruluğun yerine diğer insanların beğenisini kazanma niyetini yerleştirir. Menfaat, çıkar ilişkisi, enaniyet ya da kavga ve cidal üzerine oturtulmuş bir zeminde fertlerin huzura ulaşması çok zordur. Mugalata ve demagojinin yol açtığı yıkım ile fertler kendi ön kabullerini ve peşin hükümlerini bir kenara atma civanmertliğini gösteremezler ve tartışan taraflar bir hakikatin neşv ü nema bulmasını ya da bir fikir kristalinin belirmesini değil kendi mülâhaza dairelerinin diğer düşünceleri yutmasını ve tartışma mahallinden bir tek kendi fikrinin sağ çıkmasını hedeflemektedirler. Kur’ân-ı Kerîm ve Efendimiz bazı değişmez değerlerin ya da gaybî konuların tartışılmasına15; belli mevzularda şüphe uyandıracak bir biçimde soru sorulmasına (Bkz. Zuhruf Sûresi, 58); hiçbir delile dayanmaksızın âyetler hakkında münakaşaya girişilmesine (Bkz. Mü’min Sûresi, 35) de cevaz vermemişlerdir. Bununla beraber, Peygamber Efendimiz, haklı dahi olsa nefis ve enaniyetin hâkim olduğu münakaşadan vazgeçenlere ise Cennet’te ev verileceğine kendisinin kefil olduğunu bildirmişlerdir.16

Cidalden Kurtulma Yolları Bir Müslüman’ın dili kullanma mevzuunda üstlenmesi gereken görevlerden biri hiç şüphe yok ki tartışma ve konuşma âdâbına uygun hareket etmektir. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, “Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve bir mücadeleye girmen gerektiğinde söz ve davranışlarında daima güzel olan şekli tercih et.” (Nahl Sûresi, 125) buyurarak muhataplar hangi seviyede ve kim olursa olsun, onların kalblerini kazanacak, onları incitmeyecek en güzel şekilde tartışmak icap ettiğine17 işaret eder. Yalnızca Müslümanların kendi aralarında yaptıkları muhaverelerde değil; gayrimüslimlerle yapılan konuşmalarda da Kur’ân “Ehl-i Kitabla -içlerinden zulmedenler müstesna- en iyi bir şekilde mücâdele ediniz” (Ankebût Sûresi, 46) buyurarak bize kavl-i leyyin çerçevesi içinde fikir beyan etmemizi, kimseyi yaralamadan, hafife almadan, alay ve istihzada bulunmaksızın iletişim ve etkileşim kurmamızı emreder ve muhatabın yaratılışından kaynaklanan bir kısım karakteristik özellikleri bir yana onun din tercihini bile göz önünde bulundurmaksızın tartışma ve münazara âdâbını Efendimiz yoluyla bütün Müslümanlara öğretir.

Çözüm getirmeyecek hattâ insanlar arası münasebetleri zedeleyebilecek olan münakaşa yerine, yapılabiliyorsa gerçekçi fikir ve çözüm önerileri sunulmalı, farklı fikirlere saygılı davranmanın bir eksiklik sebebi olmayacağı hatırlanmalıdır. Başkalarının fikir ve katkılarına değer verme, dinlemeyi etkin bir şekilde kullanma ve bilgiyi paylaşıma açık tutma, çoğu problemin kolayca çözümlenmesine katkıda bulunur. Bunun için uygun sorular sorma ve açıklamalar yapma, gerektiğinde esnek davranma, dilin âfetlerinden korunabilmede birer dalgakıran görevi üstlenebilir.18

Üstad Hazretleri, huzur ve saadet motifli bir medeniyet oluşturmak isteyen fertler için hayatlarında kaçınması gereken özelliklerden birinin cidal olduğunu belirtme sadedinde şunu söyler: “ [Bir mü’minin] Hayattaki düsturu, cidal kıtal yerine düstur-u teavündür. O düsturun şe’nidir ittihat ve tesanüt; hayatlanır cemaat.”19 Fertler münakaşa ve tartışmalarla meşgul olmak yerine, yardımlaşmaya, birlikte hareket etmeye ve ortak akıl oluşturmaya gayret etmelidirler. Toplumun hayat bulacağı ve yeniden kendi kıvamına ulaşacağı bir dönem, problemlerin kıtal ve kavga yoluyla yatıştırılması ile değil ancak düşüncelerin birbirini destekler ve düzeltir mahiyette dillendirilmesi ile; üslûbun nezaket ilmikleri ile örgülenmesi neticesinde gerçekleşebilir.

İkili görüşmelerin sürtüşmeye dönüşmemesi konusunda fertlerin üzerine düşen başka bir mesuliyet de enaniyetlerin frenlenmesinde ve hakkın hatırının âli tutulmasında yatar. İnsan haklı dahi olsa karşı tarafta bulunan kişinin ruh hâletini ve hissiyatını düşünerek hareket etmelidir. Bir hadîs-i şerîflerinde Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Kim haksız olduğu bir münakaşayı terk ederse kendisine Cennet’in kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münakaşayı terk edene de Cennet’in ortasında bir ev kurulur.”20 buyurarak cidal ve tartışmanın haklı taraf için de haksız taraf için de terk edilmesi lüzumu üzerinde durur ve cidalin terki neticesinde her iki tarafa da verilecek mükâfattan bahseder.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri nefsin bu özelliğine dikkat çekerek insanı Allah’a çok kısa bir zaman içerisinde yaklaştıracak adımları sıralarken birinci hatvede nefsin tezkiye edilmemesini vurgular ve nefsin her daim kritiğe tâbi tutulması hususunda şunu belirtir: “İnsan yaratılışında kendi nefsine muhip olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar sevdiği bir şey yoktur. Kendisini ancak mâbuda layık senalar içinde methediyor. Nefsini bütün ayıp ve kusurlardan tenzih etmekle, -haklı olsun, haksız olsun- kemal-i şiddetle müdafaa ediyor.”21 Fert haklı da olsa haksız da olsa sırf muhatabını incitmemek ve nefsine yenik düşmemek için; kurtuluşu, kendine taparcasına muhabbet beslemede değil, Allah’tan ötürü insanları sevmede bulmalıdır.

İnsanın bu meş’um ve mel’un hastalıktan kurtulması için üzerine düşen bir diğer sorumluluk da iradî olarak harekete geçirilebilen sevgi hasletini ve muhabbet duygusunu bütün fertlere yansıtabilmesi olsa gerek. İnsan etrafında bulunan herkese sevgi nazarı ile bakmalı ve dilinde açması muhtemel kötülük tohumlarını sevgi hisleri ile törpülemelidir. Lisanın şenaate kilitlenmesi sonrasında oluşacak bulanıklığın önüne geçmek insanlara sevgi hisleri ile yaklaşma koşuluyla gerçekleşebilecektir. Benliğinde yer etmiş bulunan başkalarını düşünmeme ve sadece kendini sevme yörüngeli bu yırtıcı sıfatlar ancak sevgi, herkesi kendi konumunda değerlendirme, fertlere Allah’tan ötürü mülâyemetle yaklaşma yoluyla silinebilir.

İslâm’ın müntesiplerine teklif ettiği; cidal, tartışma ve münakaşa değil; diyaloga, herkesi kendi konumuna göre değerlendirip onlara değer vermeye ve fertlere en azından insan olma vasıflarından ötürü saygı göstermeye dayalı bir hayat tarzıdır. Asr-ı Saadet’ten kaynağını alan ve çağlar boyunca medeniyet denizinde çeşitli “sulh adacıkları”yla kendini belli eden bu anlayış günümüzde de tam mânâsı ile uygulamaya konulduğunda insanlığın bu problemli ve çatışmalı dönemi sona erecek ve huzur solukları dünyanın her köşesinde hissedilmeye başlayacaktır.

*Araştırmacı-Yazar iakyol@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Fethullah Gülen, Beyan, Nil Yayınları, İstanbul 2004, s. 35. 2. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Şahdamar Yayınları, İstanbul 2004. 3. Bediüzzaman Said Nursi, Lemeat, 4. Fethullah Gülen, Beyan, Nil Yayınları, İstanbul 2004, s. 21 5. Bkz. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/172, 212. 6. Tirmizi, Zühd 61. 7. Bkz. Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, Hizmet Vakfı Yayınları, İstanbul 8. Bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, İstanbul 2004, 5. cilt s. 267 9. TDV İslâm Ansiklopedisi, Cedel maddesi. 10. Agm. 11. Tirmizi, Tefsir (Zuhruf) 3250. 12. Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Alem Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 746 13. İmam Gazzali, İhyau Ulum’id-Din, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 3. cilt s. 259. 14. Fethullah Gülen, Münazara ve Diyalektik, Yağmur Dergisi, Temmuz-Eylül 2005, sayı 28. 15. Bkz. Tirmizi, Kader 1. 16. Bkz. Tirmizi, Birr 58. 17. Ali Ünal, Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, Define Yayınları, İstanbul 2007, s.595. 18. Abdulkadir Halit, Âdâb-ı Muaşeret, Rehber Yayınları, İzmir 2007, s. 181. 19. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Şahdamar Yayınları, İzmir 2007, s. 776. 20. Tirmizi, Birr, 58. 21. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Şahdamar Yayınları, İstanbul 2007, s. 192.

Kur’ân’la Konuşan İnsanlar

Kur’ân sayesinde insan, Allah’a muhatap olma gibi, mevkilerin en yükseğine yükselmiştir. Böyle bir mevkide bulunduğunun şuurunda olan bir insan, kendi dilindeki Kur’ân’da Rabbini dinler, Rabbiyle konuşur ve Rabbiyle konuştuğuna yemin etse, yemininde yalancı sayılmaz. Dünya var olduğu günden bu yana, hiçbir millet ve insan topluluğu, Müslümanların Kur’ân-ı Kerîm’e; okuma, anlama, ezberleme, hayata taşıma gibi hususlarda gösterdikleri ihtimamı, başka bir kitaba göstermemişlerdir. Kur’ân’a gösterilen bu yerinde ihtimam, onun indirilmeğe başladığı ve şartların son derece ağır olduğu Mekke döneminden, günümüze kadar farklı şekillerde tezahür etmiştir. Sahabiler, Mekke müşriklerinin ağır baskılarına ve işkencelerine rağmen, Kur’ân’ı hayatlarının gayesi hâline getirmiş, onun uğrunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardır. Şartlar olabildiğince ağırdır. Allah Resûlü’nün yanına gitmek, nazil olan âyetleri öğrenmek ve onları hayata taşımak âdeta ölümle eş değerdir. Ancak buna rağmen onlar bundan yılmamış, aksine ona karşı daha da iştiyakları artmıştır. Medine döneminde ise, Mekke’deki bu zor şartlar nispeten ortadan kalkmış, gerek Muhacirler gerekse Ensar ve yeni Müslüman olanlar, ilk ve en önemli işleri olarak Kur’ân’ı öğrenmiş ve ezberlemişlerdir. Onlardaki Kur’ân’a karşı olan bu ilginin birden fazla sebebi vardır.

Kur’ân’a Önem Verilme Sebeplerinden Bazıları Öncelikle Kur’ân, bir söz mu’cizesi olarak, edebiyat, şiir ve hitabetin zirvesinde bulunan o dönemin Arap Yarımadası’ndaki muhataplarının dikkatini çekiyor, onları cezbediyor ve âdeta büyülüyordu. Duydukları her bir Kur’ân âyeti, onlarda yeni sarsıntılar meydana getiriyor ve onlara yeni âlemlerin kapısını açıyordu. Dolayısıyla ashap, büyük bir ilgi ve iştiyakla onunla meşgul oluyordu.

İkinci olarak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayatın her safhasında Kur’ân’a önem verdiğini gösteriyor, onun önemine vurgu yapıyor, yazılması ve ezberlenmesine teşviklerde bulunuyor ve Kur’ân ezberleyenlere ayrı bir yer veriyordu. Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu iltifatları da ashapta ayrı bir teşvik unsuru oluyordu.

Üçüncü önemli bir faktör de Kur’ân’ın bizzat kendisinin, okunmasına ve ezberlenmesine yaptığı teşviklerdir. Bu teşvikleri duyan ashap, belirtilen semerelere ulaşmak için ona sahip çıkıyordu. Hatta işleri yoğun olup, bağ-bahçede çalıştığından dolayı her gün Hz. Peygamber’in yanına gelemeyen sahabîler de, inen vahiyleri Hz. Peygamber’den dinleme ve onu belleyip ezberleme işini nöbetleşe yapıyor, böylece gelen yeni vahiyler, hiç kimsenin dikkatinden kaçmıyordu.

Kur’ân, gerek Mekke’nin zor şartlarında, gerekse Medine’de kendisini özellikle bu işe veren ashab-ı suffe tarafından, büyük bir ihtimamla ezberleniyor, müzakere ediliyor ve çevre beldelere de ulaştırılıyordu. Kısa bir süre içerisinde Kur’ân’a verilen bu önem, onun kitaplaşmasında ve pek çok nüsha hâline getirilerek her yere ulaştırılmasında da gözden kaçmamaktadır. Fethedilen yerlerin genişliğine ve oralardaki insanların Kur’ân’ın okunmasına verdikleri öneme baktığımızda, “Ashap döneminde değişik İslam memleketlerindeki Mushafların sayısı, yüz binden az değildir. Kaldı ki Hz. Ömer el-Fâruk (r.a.), beytü’l-maldan, sadece Kur’ân’ı ezberleyip, derinliğine üzerinde düşünmeyi ihmal ederler düşüncesiyle, Kur’ân’ı hem ezberleyip hem de anlaşılmasıyla meşgul olanlara tahsisat ayırıyordu. İbn Mesûd ve İbn Abbas (r.a.) gibi sahabiler, Kur’ân’ın hem ezberini hem de onunla ilgili derin bilgiyi beraberce öğrenenlerdendi.

Gerek Kur’ân, gerekse Kur’ân’la ilgili diğer ilimleri Kûfe’de İbn Mesûd’dan okuyarak mezun olan pek çok âlim vardı. Söz gelimi Ebû Mûsa el-Eş’arî, Basra’nın camisinde, talebelerini gruplara ayırır, her gruba öğretmesi için bir öğretmen tayin eder, sonra da kendisi bunların hepsine güneşin doğuşundan öğlen vakti girinceye kadar, Kur’ân’ın hem talim hem de ezberletilmesi dersini verirdi. Şam’da vefat edinceye kadar aynı faaliyeti her gün Ebu’d-Derdâ (r.a.) da yapardı.”1

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sonrası Kur’ân’a Gösterilen İhtimam Büyük bir iştiyakla devam eden bu yoğun Kur’ân öğrenme ve onu anlama faaliyeti, ilerleyen zamanlarda daha da artarak ve müesseseleşerek devam etti. Birinci derecede Kur’ân’ı ezberleyen ve anlayan Kur’ân muallimleri, bunu sistemli bir şekilde başka coğrafyalara da taşımaya başladılar. Böylece Müslümanların bulunduğu her ev ve bölge âdeta bir mektep hâline geldi. Bu mektepte öğrenilen ve ezberlenen kitap ise Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan’dı. Tâbiin ve tebe-i tâbiin asrı, giderek artan büyük bir ivmeyle adeta Kur’ân asrı hâline geldi. Tarladaki çiftçiden, şehirdeki en üst seviyedeki insana, 5-6 yaşındaki çocuktan ev işlerini yürüten hanıma kadar herkes, Kur’ân’la içli dışlı yaşamaya başladı. Cadde, ev, sokak adeta Kur’ân’la aydınlanıyordu. Hayatla buluşmaya başlayan çocuklara ilk öğretilen ve ezberletilen şey de yine Kur’ân’dı.

Kur’ân’a duyulan bu yerinde ve gerekli ilgi, sadece şehir merkezleriyle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda köylere, ülkelerin en ücra köşelerine kadar ulaşmıştı. Öyle ki, merkeze en uzak yerlerden birinde, onun bir kelimesini veya bir harfini yanlış okuyan biri çıksa, yapılan bu yanlışı anında düzeltecek ve onu doğru okunuş şekline yönlendirecek pek çok kimse vardı. Kur’ân, sadece lâfzıyla okunan ve ezberlenen bir kitap değildi. Okunmasının yanında aynı zamanda yaşanan, hayata canlılık katan dinamik bir yapıya da sahipti. Çünkü Kur’ân, insanların gündelik konuşmalarında, muamelelerinde, anlaşmazlıklarında, ticaretlerinde temel ölçü olarak kabul edilirdi. Deyim yerindeyse Müslümanların ana gündemini, onlara hayat kaynağı olacak olan Kur’ân teşkil ediyordu.

Yukarıda belirttiğimiz husus için Hz. Ömer (r.a.) döneminden bir, tebe-i tabiin devrinden de iki örnek vererek, Yüce Kitabımız’ın o dönemdeki insanlar tarafından nasıl da özümsenip yaşandığını göstermiş olacağız.

Mehirle İlgili Âyetin Anlaşılmasına İtiraz Eden Kadın Birinci örnek Hz. Ömer’in hilafeti döneminde meydana gelmiştir. Hz. Ömer (r.a.) tarihin de kabul ettiği üzere, adalette zirve bir halifeydi. Her şeyin yerli yerinde olmasını, adaletten şaşılmamasını, hayatına vazgeçilmesi mümkün olmayan bir prensip yapmıştı. Dolayısıyla toplumda, bu anlamda meydana gelen adaletsizliklere hemen müdahale ediyor ve doğrusunu gösteriyordu. Nasılsa o sıralarda, evlenecek kızlara erkek tarafından verilmesi gerekli olan ve İslâm’ın da kesin bir miktar koymayıp, kişilerin durumuna ve örfe bıraktığı mehirde miktar yüksek tutulmaya başlanmış, bundan dolayı da evlilikler zora girmişti. Hem bir halife ve hem de Kur’ân’ın ruhunu çok iyi bilen biri olması sebebiyle Hz. Ömer (r.a.), bu durumu gündeme getirdi ve bir gün içlerinde kadınların da bulunduğu bir topluluğa hitap ederken bu mesele üzerinde durdu. Müslümanlara evlilik akdi esnasında tespit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini ve evliliklerin zorlaştırılmamasını hatırlattı. Tam da bu esnada Hz. Ömer’i (r.a) dinleyenlerden ve adını bile bilmediğimiz bir kadın, en arka taraflardan şöyle seslendi:

“Ya Ömer! Senin, bana ulaşmayan Peygamber Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyduğun öğrendiğin bir şey mi var? Çünkü Kur’ân’da

وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا فَلاَ تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا

“Bir eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın…” (Nisa 4/20) buyruluyor. Ya Emire’l-müminîn! Allah’ın verdiği imkânı geri almak doğru olur mu?” deyince Hz. Ömer (r.a.) derhal inceliğin farkına varıp, cemaatin huzurunda o hanımın haklı olduğunu kabul etti.2 Âyet, evliliklerde mehir olarak -insanların durumlarına göre- kilolarca altın vermenin de olabileceğine işaret ediyordu. Ancak Hz. Ömer meseleye toplumun karşı karşıya kaldığı bir problem açısından bakıyor, kadın ise haklı olarak âyette işaret edilen nokta açısından bakıyordu.

Görüldüğü üzere, konuşulan bir mesele hakkında, ashabın içinden herhangi bir kimse, hemen Kur’ân’dan ilgili başka âyetlerle irtibat kurabiliyor ve meseleyi enine boyuna tartışabiliyordu. Burada dikkatlerden kaçmayan diğer bir durum da, itirazı yapan hanımın, Efendimiz’in eşlerinden veya ashabın ilimle meşhur simalarından biri olmayıp, herhangi bir sahabi olmasıdır. Ashabın içinden herhangi biri Kur’ân’a bu kadar detaylı bir şekilde vakıfsa, hayatını Kur’ân’a adamış, Allah Resûlü’nün yanından ayrılmayan kişileri varın siz düşünün!

Âyetlerden Getirdiği Delillerle Kurtulan Sahabi Konuyla ilgili olarak vereceğimiz ikinci örnek de yine Hz. Ömer (r.a.) devrinden. Hz. Ömer (r.a.), bir gece Medine’de dolaşıyordu. Birden evlerden birinden bir adamın şarkı söylediğini işitti. Hemen evin duvarından çıkarak eve girdi:

-Ey Allah’ın düşmanı yaptığın kusuru Allah’ın örteceğini mi zannettin, diye seslendi. Adam:

-Ey mü’minlerin emiri, dur, acele etme. Eğer ben, Allah’a karşı bir bakımdan hata işlediysem, sen üç bakımdan hata işledin.

1- Allah Tealâ, Kur’ân-ı Kerîm’de: وَلَا تَجَسَّسُوا “Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.” (Hucurât 49/12) bu­yurduğu hâlde, sen kusur araştırdın.

2-

وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا

“Evlere kapılardan girin.” (Bakara 2/189) buyurdu­ğu hâlde, sen evin duvarına çıkarak içeri girdin.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Ey iman edenler! Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahiplerinden izin isteyip onlara selâm vermeden girmeyiniz. Böyle yapmanız sizin için daha münasiptir. Olur ki düşünür, hikmetini anlarsınız.” (Nûr 24/27) buyurduğu hâlde, sen evime izinsiz girdin ve üstelik selâm da vermedin, diye kar­şılık verince Hz. Ömer (r.a.):

“-Eğer ben seni affedersem, sen de be­ni affeder misin?” dedi. Adam: “- Evet” deyince, Hz. Ömer (r.a.): “-Affettim” diyerek evden çıkıp gitti.3

Bu örnekte de görüldüğü üzere, bir konu hakkında toplumdaki herhangi bir kimse, yeri geldiğinde Kur’ân’dan ilgili âyetleri hemen hatırlıyor ve kullanabiliyordu. Yine bu şahsın ashabın önde gelenlerinden biri olmayıp, hattâ henüz nebizden bile tam olarak vazgeçememiş bir sahabi olması da ayrıca dikkate değer bir husus olsa gerek. Ama buna rağmen Kur’ân’a vâkıf ve yeri geldiğinde rahatlıkla ondan deliller getirebilmektedir.

Kırk Yıl Sadece Kur’ân’la Konuşan Kadın Şimdi vereceğimiz misal ise, tebe-i tâbiin asrından. Bu asırda yaşayan Müslümanlar da, Kur’ân’la öyle bütünleşmişlerdi ki, âdeta etle-kemik gibi olmuş, muhtevası kılcallarına kadar nüfûz etmiş ve pek çok kimse için âdeta Kur’ân, en çok bilinen ve üzerinde konuşulup düşünülen bir kitap hâline gelmişti. İşte aşağıda anlatacağımız hanım, bunun canlı örneklerinden birisidir:

Yaşanan bu hâdiseyi anlatan, tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîste devasa bir âlim olarak kabul edilen Abdullah b. Mübarek’tir (h.182). Şöyle anlatıyor yaşadıklarını:

“Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken tek başına yolculuk yapan bir kadınla karşılaştım. Ona selâm verdim. Ancak selamımı: سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ “Rabb-i Rahim’den sözle olan bir selâm yine onlara…” (Yâ Sîn 36/58) âyetini okuyarak aldı. “Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. مَنْ يُضْلِلِ اللهُ فَلاَ هَادِيَ لَه “Allah kimi şaşırtırsa onu doğru yola getirecek yoktur.” (A’raf 7/186) âyetini okuyarak cevapladı.

Yolunu kaybettiğini anladım ve nereye gitmek istediğini sordum. Soruma:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى

“Bir gece, kulu Muhammedi, Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren O zatın şanı ne yücedir! Bütün eksikliklerden uzaktır O!” (İsra 17/1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hac mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor. “Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. ثَلاَثَ لَيَالٍ سَوِيًّا “Tam üç gündür” (Meryem 19/10) şeklinde cevap verdi. İhtiyacı olacağı düşüncesiyle yiyecek-içecek bir şeyler verme teklifinde bulundum. Bu defa ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ “Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın.” (Bakara 2/187) âyetini okudu.

Kendisine, içinde bulunduğumuz zaman diliminin Ramazan ayı olmadığını hatırlattım. Buna karşılık o:

وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ

“Her kim de, farz olmadığı halde gönlünden koparak bir hayır işlerse, mükâfatını görür. Zira Allah şükrün karşılığını verir. O, az amele çok mükâfat verir ve her şeyi bilir.” (Bakara 2/158) âyetiyle cevap verdi. Yolculukta orucun açılabileceğini hatırlatınca:

وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 2/184) âyetini okudu.

Neden benim gibi konuşmuyorsun dedim.

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“Ağzından çıkan bir tek söz olmaz ki yanında, bu iş için hazırlanmış gözcü olmasın, onun söylediğini ve yaptığını kaydetmiş olmasın.” (Kâf 50/18) âyetini okudu.

Hangi kabileden olduğunu sordum.

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولاً

“Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsrâ 17/36) âyetiyle cevap verdi. Hata ettiğimi, dolayısıyla kusura bakmayıp hakkını helâl etmesini istedim.

لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

“Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur.” (Yusuf 12/92) âyetiyle cevap verdi.

Kendisine, deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum.

وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللهَ بِهِ عَلِيمٌ

“Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah muhakkak onu bilir.” (Bakara 2/215) âyetiyle mukabelede bulundu. Devemi yanına getirdim. Tam binecekken:

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ

“Mümin erkeklere bakışlarını kısmalarını söyle.” (Nûr 24/30) âyetini okudu. Gözlerimi başka tarafa çevirdim. Tam binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi birazcık yırtıldı.

وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ

“Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir.” (Şûrâ 42/30) âyetini mırıldandı. Biraz sabretmesini ve devesini tutup bağlayacağımı söyleyince:

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ

“Biz çözümü ihtiva eden hükmü Süleyman’a bildirdik.” (Enbiyâ 21/79) âyetini okuyarak, deveyi sevketme konusunda benim daha başarılı olduğumu ima etti. Peşinden deveye bindi ve

سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ

“Bunları bizim hizmetimize veren Allah yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. O lutfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf 43/13-14) âyetlerini okudu.

“Deh” deyip deveyi hızlandırdım. Bu defa

وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ

“Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.” (Lokman 31/19) mukabelesinde bulundu.

Yürürken şiir okumaya başladım. Bu kez:

فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ

“Artık Kur’ân’dan kolayınıza gelen miktarı okuyun.” (Müzzemmil 73/20) dedi. Şiir okumak haram değil ki!” deyince:

وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُولُو الأَلْبَابِ

“Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri anlar ve düşünürler.” (Bakara, 2/269) âyetiyle cevap verdi.

Bir süre yolculuğa devam ettikten sonra, evli olup olmadığını sordum.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَسْأَلُوا عَنْ أَشْيَاءَ إِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ

“Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın! (Mâide 5/101) âyetini okudu. Derken bu hanımın kafilesine arkadan yetiştik. Kendisine kafile içinde kimsesinin olup olmadığını sordum. Bu defa da bana:

الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

“Mal mülk, çoluk çocuk… Bütün bunlar dünya hayatının süsleridir.” (Kehf 18/46) dedi.

Anladım ki, çocukları var. Onların isimlerini sordum.

وَاتَّخَذَ اللهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً

“Allah İbrâhim’i dost edinmiştir.” (Nisâ 4/125),

وَكَلَّمَ اللهُ مُوسَى تَكْلِيمًا

“Allah Mûsâ’ya da hitab ederek konuştu.” (Nisa 4/164) ve

يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ

“Yahya! Kitaba var kuvvetinle sarıl” (Meryem 19/12) âyetlerini okudu.

“Ey İbrahim, ey Musa, ey Yahya!” diye kafileye doğru seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldiler. Kadın onlara para verdi ve:

فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ

“Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın hangi yiyecek daha hoş ve helâl ise ondan size azık tedarik etsin.” (Kehf 18/19) dedi. Gençler yiyeceği getirince kadın bana:

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ

“Kendilerine şöyle denilir: “Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!” (Hakka 69/24) dedi.

Bütün bu gördüklerim karşısında gençlere dedim ki: Şayet annenizin bu durumunu bana söylemezseniz, bu yemekten asla yemem!” Gençler dediler ki: “Annemiz, ağzından Cenâb-ı Hakk’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır bu şekilde sadece Kur’ân’la konuşur.”

Abdullah b. Mübarek, yaşadığı bu ilginç olayı, Kur’ân’da her şeyin bulunduğuna delil olarak değişik zamanlarda anlatırdı.4

Görüldüğü üzere yukarıdaki örnekten, iki önemli husus karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, toplumdaki derin Kur’ân anlayışı. İkincisi de Kur’ân’ın, ortaya çıkabilecek meseleler karşısında bilen için yeterli çözüm ve cevapları ihtiva ettiği gerçeğidir.

Özellikle ilk üç nesil, Kur’ân’ın hem lâfız ve mânâsıyla bütünleşmiş, hem de hayatın bütün sahalarında onu belirgin bir şekilde yaşamışlardır. Aynı zamanda onlar, aradıkları her şeyi mutlaka Kur’ân’da bulacakları inancına da sahiptiler. Zîrâ Yüce Beyan’da her şey ya ima, ya işaret ya da sarahat derecesindeki açıklıkla kendi kıymet ve büyüklüğüne göre onda mevcuttur.

Nitekim Allah Resûlü’nün bereketli duasına mazhar olan ve “tercümanu’l-Kur’ân” lakabıyla bilinen İbn Abbas Hazretleri de: “Ben her şeyi Kur’ân’da bulabilirim! Hatta devemin yularını bile kaybetsem, onu da Kur’ân’da bulabilirim!”5 deyince, bunu duyanlar belki biraz da taaccüple bunun nasıl olacağını sormuşlar. O da: “Kur’ân’da bu konuya işaret eden:

فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

“Eğer bu konuları bilmiyorsanız ilim adamlarına sorunuz. (Nahl 16/43) âyetiyle cevap vermiştir. Buna göre İbn Abbas Hazretleri, herhangi bir konuyu kim en iyi biliyorsa, onu o kimseye sormayı ve işleri ehline havale etmeyi bu âyetten çıkarmış oluyor.

Sonuç Yüce Allah’ın yeryüzüne göndermiş olduğu ve kıyamete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olacak olan Kur’ân-ı Kerîm, gökyüzünün emini olan Cibril tarafından, yeryüzünün emini olan Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) 23 yılda peyderpey indirilmiş, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu eşsiz beyanı ezberlemiş, yaşamış, vahiy kâtiplerine yazdırmış ve bütün Müslümanlara eksiksiz olarak tebliğ etmiştir.

Müslümanlar, gerek Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde, gerekse daha sonraki dönemlerde, Hatemü’n-Nebiyyin olan Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerine önemli bir emanet olduğunu sıkı sıkıya tembih ederek bıraktığı bu mu’ciz beyanı, hem okumuş, hem ezberlemiş ve hem de hayatın her alanında yaşamaya azami gayret sarfetmişlerdir.

Kur’ân’la olan bu sıcak ve yakın ilişki, ister istemez onların hem kültürlerini, hem gelenek ve göreneklerini, hem de hayatlarını derinden etkilemiştir. Şiirlerinde, hitabetlerinde, sohbetlerinde ve gündelik hayatlarında, adeta Kur’ân’la yatıp yine Kur’ân’la kalkmışlardır. Bu, son derece tabiîdir. Zîrâ bugün meselâ bir spor veya siyaset alanına baktığımızda, kahvehanedeki insandan, bağ-bahçesinde çalışana, ilkokuldan, en yüksek tahsil derecesine varıncaya kadar herkes bunlarla yakından ilgilendiğinden, bu konularla ilgili olup bitenden, konuyla ilgilenen şahıslardan, meselenin en detay noktalarına varıncaya kadar, herkesin üzerinde tartışmalar yapacak kadar bilgisinin olduğunu görmekteyiz. Yani bir milletin pazarında neye rağbet varsa, ister istemez o konu insanların gündeminde, ilgi alanında, dolayısıyla hayatlarının derinliklerinde yerini alabilmektedir. Bu açıdan baktığımızda özellikle Peygamber Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) itibaren ilk üç asrın en fazla rağbet ettikleri şeyin Kur’ân olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla Kur’ân, onların her zaman konuştukları, müzakere ettikleri, hayatlarının bereketini buldukları ve zevkle okudukları bir kitap hâlinde bulunmuştur. Tarihten konuyla ilgili sunduğumuz yukarıdaki birkaç misal, pek çok örnekten sadece üçüdür.

Burada, o devrin insanının, Kur’ân’a olan ilgisinin yanında, -özellikle de üçüncü misalde gördüğümüz gibi- bu insanların hayatlarını ne kadar dikkatli yaşadıklarının da bir göstergesi vardır. Kırk yıl boyunca bir hanımın, yanlış bir şey konuşurum düşüncesiyle Yüce Allah’ın sözünden başka bir kelâmla konuşmaması, buna açıkça işaret etmektedir.

*Sakarya Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Muhittin Akgül makgul@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Kevserî, Muhammed Zâhid, Makâlât, s.103-110.

2. Bkz: İbn Kesîr, Tefsîr, Nisa 20.âyetin Tefsiri.

3. Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummâl, 3/808.

4. Ahmed el-Hâşimi, Cevâhiru’l-Edeb, 1/261.

5. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, En’âm Sûresi 38. Âyetin tefsirinde.

İslâm’a Davette Kavl-i Leyyin ve Mülayemet Esası

İslâm bize, “kötülükleri iyilikle savmamızı”, hak ve hakikate davet için firavunun karşısına çıkıldığında dahi kavl-i leyyin, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin, (yumuşak söz, yumuşak tavır ve yumuşak hâl) yolunu emir ve tavsiye buyurmaktadır. İnsanları en çok etkileyebilecek ve onların gönüllerini en çok kazanabilecek hususların başında şüphesiz yumuşak söz ve tatlı dil gelmektedir. Zîrâ yumuşak söz ve güler yüz, insanın gönlüne, kalbine ve ruhuna daha munis gelir. Bu yüzden yumuşak sözlü insanlar, toplum içinde sıcak ve yakın bir ilgiye mazhar olurlar ve her zaman sevilirler.

Biz bu makalemizde önce İslâm davet usûlünün en temel prensiplerinden olan “kavl-i leyyin”in ne anlama geldiğini ve Kur’ân’da nasıl bir çerçeveye oturtulduğunu inceleyeceğiz. Daha sonra da, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında ve tebliğ metodunda yumuşak sözün ve yumuşak davranışın önemine, yani “kavl-i leyyin” prensibine temas edecek ve buradan hareketle de bütün tebliğ erlerinde bulunması gereken özelliklere ışık tutmaya çalışacağız.

A. Kur’ân’da Yumuşak Söz (Kavl-i Leyyin) “Lîn” kelimesi sertlik ve kabalığın zıddı olup nezaket, kibarlık, yumuşaklık ve yumuşak huyluluk anlamlarına gelir.1 Yine “Lin” kelimesi güzel muamele etme ve affedici olma mânâlarını da kapsamaktadır. “Yumuşak söz” şeklinde tercüme edilen “kavl-i leyyin” ifadesi ise nezaketle, şefkatle ve tatlı dille konuşma anlamlarını ihtiva etmektedir.2 Kavl-i leyyinden başka hilm ve rıfk kelimeleri de benzer anlamda olup ağırbaşlılık sükunet sabır ve yumuşaklık3 mânâlarına gelir. Özellikle hilm kelimesi daha ileri bir seviyeyi ifade ederek öfkenin kabarması hâlinde itidal ve sükuneti koruma şeklinde açıklanmıştır.4 Bu çerçevede “lîn” kelimesi insanlar arası münasebetlerde yumuşaklık, yumuşak davranma ve tatlı dille konuşma olarak tanımlanabilirken “hilm” kelimesi ise beşerî münasebetlerde hoşgörülü ve bağışlayıcı davranışlar sergilemeyi sağlayan ahlâkî bir erdem olarak açıklanabilir.5

Bu kısa kavram tahlilinden sonra Kur’ân-ı Kerîm’de kavl-i leyyin prensibinin nasıl yer aldığına temas edebiliriz.

Yüce Allah, Kur’ân’da Hz. Musa ve Hz. Harun’a yönelik şöyle hitapta bulunmaktadır:

اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى

“İkiniz Firavun’a gidin; çünkü o, iyice azdı. Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alır, yahut hiç değilse biraz çekinir.”6

Görüldüğü gibi Yüce Allah, Hz. Musa ve kardeşini Firavun’a gönderirken onlara yumuşak söz söylemelerini emretmektedir. Yüce Allah tarafından verilen bu emir, bir Müslüman’ın düşmanına olan tutumunu belirlemede temel kriter olarak dikkat çekmektedir. Buna göre âyette “kavlen leyyinen” ifadesinin kullanılması, Firavun’a karşı hem nasıl konuşulacağına hem de nasıl davranılacağına ışık tutmaktadır. İbn Abbas, âyetteki “kavlen leyyinen” ifadesini, Hz. Musa ve Hz. Harun’un konuşmalarında sert ve kaba olmayıp latîf olmaları şeklinde yorumlar.7 Aynı şekilde bazı müfessirler de bu ifadeyi, nezaket, kibarlık ve yumuşaklık olarak açıklamışlardır.8 Bikâî bu âyeti esas alarak “emri bi’l-ma’ruf” görevini yerine getiren insanların muhatapların seviyesine göre derece derece en güzel şekilde yumuşak davranmaları gerektiğine özellikle dikkat çekmektedir.9

Buna göre Hz. Musa’ya emredilen tebliğ metodundan anlaşılan, Allah’a davet konusunda kabalık ve sertliğin terk edilerek yumuşak söz ve şefkate mutlaka yer verilmesidir. Bir tarafta insanların en azgın ve kibirli olanı, diğer tarafta da Allah tarafından insanlar arasından seçilmiş, mertebesi en yüksek kul bulunmaktadır. Durum böyle olmasına rağmen Yüce Allah, Hz. Musa’ya, Firavun’la konuşurken yumuşaklıkla ve nezaketle davranmasını emretmektedir.10 Burada dikkati çeken önemli bir husus, Kur’ân’ın düşünmeyi, Allah’tan korkmayı “kavl-i leyyin”e bağlamasıdır. Bu yaklaşım mefhum-u muhalifiyle ele alınacak olursa,“Sertlikle üzerine giderseniz ne düşünür ne de haşyet duyar.” mânâsını çıkarmak mümkündür. Ayrıca söz konusu âyette korkulan veya umulan bir durumun beklendiği ve o işin mümkün olabileceği “lealle” edatıyle ifade edilmiştir. İlahî Beyan’daki bu üslûp, muhatap Firavun bile olsa yumuşak bir tavrın karşıdaki insanı yumuşatacağı ve onu da tezekküre sevk edeceği mânâsına geliyordu.11

Şu hâlde tanrılık iddiasına kalkışabilecek kadar haddini aşan bir kişinin nasihat dinleyip Allah’tan korkması ümidinin, yumuşak söze bağlı kılınması, konumuz açısından oldukça önem arz etmektedir.

Diğer taraftan başta Mukatil (v. 150/767) olmak üzere bazı müfessirler “kavlen leyyinen” ifadesini Nâziât Sûresi’nde geçen

اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى

“Firavuna git, zîrâ o iyice azdı! Ona de ki: kendini arındırmaya gönlün var mı?”12 âyetiyle tefsir etmişlerdir.13 Soru tarzında gelen bu cümle son derece nazik, kibar ve muhataba değer veren bir hitap özelliğine sahip olması yönüyle Hz. Musa’nın Firavun’la konuşurken nasıl bir üslûp kullanması gerektiğini bildirmektedir. Bu da peygamberlik makamına yaraşır bir şekilde muhatapla konuşurken -düşman bile olsa- son derece tatlı ve yumuşak bir hitap seçmektir. Böylece Kur’ân, daha evvel zikredilen tatlı dille ve nezaketle konuşma hususuna,14 Nâziât Sûresi’nde geçen bu âyetle tekrar dikkat çekmektedir.

Yine Firavun’la konuşurken onun konumunu dikkate alacak şekilde bir künye ile hitap etme de,15 bu âyet etrafında yapılagelen tefsirlerdendir.16 O dönemde Firavun’a yönelik farklı şekildeki lâkaplarla (ebu murre, ebu’l-abbas, ebu’l-velid, ebu musab) hitap edildiği söylenmektedir. Künyeyle hitap etme ise genel olarak muhataba bir değer ve şeref verildiğini gösterir.

Fazl b. İsa, Kur’ân’da Firavun’a karşı gösterilen yumuşaklık ve nezaketten esinlenerek İlahî ahlâkı şöyle ifade eder:

“Ey kendisine düşmanlık yapana bile sevgisini gösteren Allah’ım, Kim bilir seni dost edinene ve sana yakarışta bulunana nasıl yakınlık gösterirsin!” Yine bu âyetten ilham alan Yahya b. Muaz, ağlayarak duygularını şu özlü ve mânâ yüklü cümlelerle dile getirir:

“İlahî “Ben ilahım.” diyerek Sana ilâhlık taslayana işte Sen’in merhametin, Kimbilir “Sen Allah’sın.” diyerek Sen’in ilâhlığını kabul edene karşı Sen’in merhametin nasıl olur!”17

Ayrıca Kur’ân’daki “kavl-i leyyin” ifadesi çerçevesinde dikkatleri çeken bir husus da şudur: Hiçbir insan, Firavun gibi kötü olamayacağına göre her ne inançtan olursa olsun, diğer insanlara karşı sertliği ve kabalığı bırakarak yumuşak tavır sergileme, güler yüz gösterme ve tatlı dille konuşma, insanlar arası münasebetlerin sağlıklı bir zemine oturması için Kur’ân’ın getirdiği temel ilkeler arasında yer almaktadır.

Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun er-Reşid’in yanına bir gün zahid bir kişi gelir. Bu zât, yaptığı işlerden dolayı halifeye öyle sert bir dil kullanır ki, Harun er-Reşid: “Bu senin yaptığın nasihat ve irşad değil, insaflı ol.” deme mecburiyetinde kalır ve şunu söyler: “Cenab-ı Hak senden daha çok hayırlı birisini (Hz. Musa ve Hz. Harun’u) benden çok daha şerli birisine (Firavun’a) göndermiş ve yumuşak sözle muamele etmelerini, güzel bir şekilde davette bulunmalarını emretmiştir.”18

Müfessirlerin genel olarak kavl-i leyyin hususunda yaptıkları yorumlardan çıkan sonuç, Hz. Musa ve kardeşinin, Firavun’u hak dine çağırırken, son derece nazik, kibar ve yumuşak bir şekilde konuşmuş olmasıdır.19 Özellikle vurgulamak gerekir ki yumuşak söz ve yumuşaklık, insanların gönüllerinde daha çok tesir uyarmakta ve genel olarak daha faydalı neticeler doğurmaktadır. Bu yüzden iki Peygamber, Firavun’a karşı yumuşak bir üslûpla konuşmuş ve ona “Sen yalancısın.”, “Sen azabı hak ediyorsun.” şeklinde incitici bir üslûp kullanmamışlardır.20 Büyük Müfessir Fahruddîn er-Râzî davette yumuşak davranmanın kalb ve gönüllere daha çok tesir edeceğini buna mukabil kaba ve sert davranışın da nefreti ve kabul etmemeyi netice vereceğini bildirmektedir.21

Yumuşak söz ve tatlı dil sadece Hz. Musa ve kardeşine ait bir tutum değil bütün peygamberlerin Hakk’a davet metotlarının genel karakteristik özelliğidir. Çünkü peygamberlerin, Hakk’a davetlerinden maksat büyüklük taslamak, fayda vermeyen sert ve kaba sözler sarf etmek, muhatabı kırmak ve incitmek değil, muhatapta hidâyet ışığının uyanmasına vesile olmaktır.22 Nitekim Kur’ân, Hz İbrahim’in sıfatlarını anlatırken mealen; “İbrâhim çok yumuşak huylu, şefkatli ve kendisini Allah’a teslim eden bir kuldu.”23 buyurarak bu hususa dikkatleri çekmektedir.

İslâm alimlerinin bu âyet etrafında yaptıkları yorumlardan hareketle tebliğde bulunan insanların yani tebliğ erlerinin, muhatapları kim olursa olsun hatta Firavun, Nemrut, Şeddad gibi kalb ve kafaları imana kapalı ve küfre programlanmış insanlar bile olsa, anlatacakları hususları yine “kavl-i leyyin ” ile anlatmaları gerektiği sonucuna varılabilir.

Sözünü ettiğimiz çerçevede bir Peygamber’den amansız bir düşmanı karşısında en öncelikli ve en önemli görevlerinden biri olan risalet vazifesini yerine getirirken bile yumuşak ve hoşgörülü olması isteniyorsa, risalet görevi dışındaki ferdî ve sosyal hayat alanlarında diğer insanlarla ilişkilerinde mülayemet, incelik, şefkat ve hoşgörü gibi pozitif değerlere yer vermesi ve bunları esas alması evleviyetle gerekmektedir.

B. Peygamber Efendimiz ve Mülâyemet Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlığa İslâm dinini tebliğ etmiş ve İslâm’a davet vazifesini bütün Müslümanlara bir görev ve miras olarak tevdi etmiştir. Ancak O, ümmetine sadece tebliğ görevini değil, tebliğ görevinin metodunu ve nasıl yapılması gerektiğini de miras olarak bırakmıştır.

Kuran, Hz. Peygamber’e (sallallahü aleyhi ve sellem) hitaben

اُدْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ

“Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et.” buyurarak tebliğ görevinin nasıl yerine getirileceğini bildirmektedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yirmi üç yıla yaklaşan peygamberlik hayatı boyunca insanları dalâletten hidâyete, zulmetten nura ve küfürden imana çağırırken onlara son derece yumuşak davranmış ve en güzel şekilde muamele etmiştir. Çünkü O, Kur’ân’ın ifadesiyle pek üstün bir ahlâk üzerindedir.24

Hz. Peygamber’in yüce ahlâkı, hoşgörülü oluşu, yumuşaklığı ve yufka yürekliliği sarih bir şekilde Âl-i İmrân Sûresi’nde geçen

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi.”25 âyetiyle vurgulanmakta ve övülmektedir. Hz. Peygamber’in katı kalbli olması durumunda ise, insanların onun etrafından dağılacağı ifade edilerek, davranışlarında sevgi, hoşgörü ve bağışlama prensiplerine devam etmesi istenmektedir.26 Şüphesiz bu âyet, Hz. Peygamber’in büyüklüğünü, yüce ahlâkını, onun kaba davranışlardan uzak bulunduğunu, şefkat ve merhametle dopdolu olduğunu ve yumuşaklıkla muamele ettiğini göstermektedir.

Razî, bu âyetin ışığında Resûlüllah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) risaleti ile ahlâkı arasında güzel bir münasebet kurarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün âlemlerin imamı olduğuna göre, onların en halimi ve en güzel ahlâklısı olması gerekir.”27 Demek ki Hz. Peygamber’deki bu güzel ahlâk, yumuşaklık ve yufka yüreklilik, O’nun peygamberliğinin ve bütün insanlara rehber olmasının gereğidir.

Bir başka açıdan bakıldığında İslâm gibi evrensel bir mesaj getiren ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan bir peygamberin olumsuz vasıflar taşıması, kaba ve sert davranış sergilemesi düşünülemez. Çünkü kaba ve katı kalbli bir kimse başka bazı erdemlere sahip olsa da, muhataplarında nefret uyandırır. Bu durumda insanlar böyle bir kimseyi dinlemek ve onunla konuşmak istemezler. İncitici ve sert bir üslûpla konuşma elbette muhatabın uzaklaşmasını netice verir.

Hz. Peygamber, hadîs-i şerîflerinde de Yüce Allah’ın her işte yumuşaklığı sevdiğini ve sertlik ve kabalığa karşı vermediği şeyleri yumuşaklığa verdiğini bildirmektedir.28 Bir başka ifadeyle, Yüce Yaratıcı, yumuşaklığa karşılık verdiği şeyleri, kabalık ve sertlik karşısında vermemektedir. Nitekim Yüce Allah’ın bir kulu sevdiği vakitte, ona rıfkı ihsan edeceği ifade edilmiş29 ve bazı nebevî beyanlarda yumuşaklık ve mülâyemetten mahrum olanların bütün hayırdan mahrum kalacağı belirtilmiş ve30 الرفق يمن “Yumuşaklık berekettir.”31 buyrulmuştur.

Yumuşak davranma ve mülâyemetle ilgili bir başka hadîs-i şerîfe göre ise zulme uğradığında sabreden, kendisine kötülük edilince affeden ve cahilce davranışlara maruz kaldığında onlara yumuşaklıkla ve mülayemetle muamele eden insanların kıyamet gününde cennete koşarak gideceği ifade edilmiştir.32

Yine Hz Peygamber, (gündüzleri) oruç tutan (geceleri) ibadetle geçiren kişinin ulaştığı dereceye, kulun güzel ahlâkla ve mülâyemetle ulaşabileceğini bildirmektedir.33 Bu konu etrafında çok önemli tahşidatlarda bulunan Hz. Peygamber, en yakınında bulunan Hz. Aişe’ye (r.a) bir gün şöyle buyurmaktadır:

“Ya Aişe! Sen Yumuşak davran. Çünkü yumuşaklık bir şeyde bulunursa kesinlikle onu süsler ve bir şeyden çıkarsa da mutlaka onu çirkinleştirir.”34

Bu çerçevede Hz. Peygamber’e ait daha pek çok nurlu beyanlar bulunmaktadır. Bunlar arasında konumuzla yakından ilgisi bulunan şu nebevî beyanlar, varlık gayeleri insanlara hak ve hakikati anlatmak olan müminler için çok önemli tavsiye ve öğütler ihtiva etmektedir:

“Cehennem’e haram olan veya Cehennem’in kendisine haram olduğu kimseyi size haber vereyim mi?

Cehennem her yumuşak huylu, uysal, sakin, kolaylık gösteren ve insanlara yakın duranlara haram kılınmıştır.35

“Rıfktan nasibi verilen bir kimseye hayırdan da nasibi verilmiştir. Yumuşaklıktan nasibi verilmeyen bir kimse ise hayırdan da mahrumdur.”36

İşte Hz. Peygamber’den gelen bu öğüt ve tavsiyeler, müminlerin güzel ahlâkı ve yumuşaklığı, kendi fıtratlarına mal etmeleri gerektiğini göstermektedir.

Şu halde kavl-i leyyin çerçevesinde baştan beri zikredegeldiğimiz İlahî hitaplar ve hadîsler bir bütün olarak değerlendirildiğinde tebliğ insanının sadece yumuşak sözle konuşmasının yetmediği, bununla birlikte yumuşaklığın onun aslî vasfı hâline gelmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde, pek çok olumsuz hâdiselerin ve yanlışların yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Yani, kavl-i leyyin, mürşidin fıtratı ile bütünleşmemişse ve içinden gele gele o hâli yaşayamıyorsa, er-geç damarına basıldığında iç kimliği ortaya çıkacak ve tamiratı tahribata çevirecektir. Böyle bir sertlikle karşı karşıya kalan muhataplar da, onun temsil ettiği düşünceden de, davadan da uzaklaşacaklardır. Bu yüzden kavl-i leyyinin fıtrat hâline getirilmesi tebliğ ve irşatta bulunanlar için çok önem arz etmektedir. Bu da ancak hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin, kalb-i leyyin ve şekl-i leyyin ile mümkün olacaktır.37

Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken bir husus şudur: Yumuşaklık ve mülâyemet, hiçbir zaman davet konusu olan iman ve İslâm esaslarının yumuşatılması ve değiştirilmesi mânâsına gelmez. Bu yüzden denebilir ki yumuşaklık, davet konularında tedriciliğe riayet ederek, İslâm’a davet metodunda söz konusudur.

Sonuç Netice itibariyle Müslümanların her devirde insanları hak ve hakikate çağırırken peygamberlerin çizgisinde olmaları ve onların davet usûlüne uygun davranmaları gerekmektedir. Peygamberler ise insanlara şefkat ve merhamet duygularıyla muamele etmişler ve davet metotları olarak genellikle yumuşak davranmayı ve tatlı sözle konuşmayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden müminin, hizmet insanının herkesten daha duyarlı davranarak muhataplarına karşı kullanacağı dilin ve sergileyeceği davranışların yumuşak olmasına itina göstermelidir.

Unutulmamalıdır ki, en sert ve en katı insanlar bile tatlı dil ve güler yüz karşısında yumuşama gösterebilir. Dilimize yerleşmiş olan “Tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır.” atasözü de bu hususu çok veciz bir şekilde açıklamaktadır. Bu yüzden muhatap kim olursa olsun, tebliğ görevini yerine getiren kimselerin muhataplarına bir şeyler anlatabilmeleri için mülâyim ve müsamahakâr olmaları vazgeçilmez şartlardır. Bir başka ifadeyle iyiliği emreden her kişinin üzerine düşen, yumuşak sözle konuşmak ve hoşgörülü olmaktır.38 Zîrâ “Yumuşaklık, Hakk’a davetin esasıdır.” Hakk’a davet ve tebliğ âdâbı ise, bir yandan sertlik ve kabalığın terk edilmesini, diğer yandan da mülâyemet ve yumuşaklığı gerektirmektedir. Şu hâlde mülâyemet gösterme, yumuşak huylu ve geçimi kolay bir insan olma, tebliğ ve irşat vazifesini yerine getiren bir müminin, en önemli vasıfları arasında sayılabilir.

*Araştırmacı-Yazar Dr. Ali Can, Yeni Ümit acan@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, “lyn” mad., Beyrut; Râzî, Muhtâru’s-Sıhâh, Çağrı Yay., İstanbul, 1987, s. 611.; İsfehânî, el-Müfredat, “lyn” mad., Beyrut. 2. Semerkandî, Bahrü’l-Ulûm, Beyrut, 2/344; İbn Âşûr, Tefsirü’t-Tahrir ve’t-Tenvir, Tunus, 16/225. 3. Razi , Mefâtîhu’l-Gayb, Beyrut, 1990, 10/140. 4. İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, “Hilim”, mad.; Cürcani, et-Tarifat, “Hilim”, mad., 5. DİA., “Hilim” mad., 6. Tâhâ, 20/44. 7. Fîrûzâbâdî, Tenvîru’l-Mikbâs min Tefsîri İbn Abbâs, Tahrân, s. 262. 8. Mâverdî, en-Nuket ve’l-Uyûn, Beyrut, 1992, 3/405. 9. Tâhâ, 20/44. 10. Râzî, a.g.e., 3/153; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 3/154. 11. M.Fethullah Gülen, Prizma-1, 40; Kırık Testi-5, 223. 12. Nâziât, 79/18. 13. Mâverdî, en-Nuket ve’l-Uyûn, 3/405. 14. Tâhâ, 20/44. 15. Mehmed Vehbi Efendi, Hulasatü’l-Beyan, İstanbul, 1966, 8/ 3291. 16. Taberî, Câmiu’l-Beyân, Beyrut, 1984, 16/169. 17. Hâzin, Tefsirü’l-Hazin, Beyrut, 1995, 3/205; Âlûsî, a.g.e., 16/195. 18. İbnu’l-Cevzi, el-Muntazam, Beyrut, 8/328. 19. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 3/154. 20. Cezâirî, Eyseru’t-Tefâsîr, 1993, 3/353. 21. Râzî, a.g.e., 13/33. 22. İbn Âşûr, 16/225. 23. Hud, 11/75. 24. Kalem, 68/4. 25. Âl-i İmrân, 3/159. 26. Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs, 3/196. 27. Razi, a.g.e., 9/50. 28. Buhârî, İstitâbetu’l-Mürteddîn, 4; Müslim, el-Birr ve’s- Sıla ve’l-Âdâb, 23. 29. Taberanî, Mu’cemu’l-Kebir, 2/306 30. Ebû Davûd, Edeb, 12 31. Beyhakî, Şuabü’l-İman, 6/139. 32. Beyhaki Şuab’ü-İman, 6/263. 33. Ahmed b. Hanbel, 6/133;Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, 6/232. 34. Ebû Davûd, Cihad, 2; Sahihi ibn Hibban, 2/310. 35. Ahmed b. Hanbel,1/415;Beyhakî, Şuabu’l-İman, 2/215. 36. Tirmizî, Kitabü’l-Birri ve’ss-Sılat, 67. 37. M.Fethullah Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, s. 275. 38. Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs, 3/196.

Mevlâna ve Yunus Emre’de Dinler ve Mezhepler Arası Barış: Sebepler ve Çözümler

Aç herkese, açabildiğin kadar sineni; ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın mahzun bir gönül!.. Abdestümüz namâzumuz dogrılukdur tâatumuz, Işkıla bağladuk kamet safumuzı kim ayıra! Yunus Emre

İnsanlar arasında dünyevî sebeplerle ortaya çıkan düşmanlık ve savaşları ortadan kaldırmak ve çeşitli çatışmaları barışa dönüştürmek, dinlerin önemli gayelerinden biridir. Dinler bunu çoğu zaman başarmıştır da. Meselâ İslâm dini, nesiller boyu birbirine düşman olan Medine’deki Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki düşmanlığı kısa sürede ortadan kaldırıp kalıcı bir barışa dönüştürmüştür. Bununla birlikte, dinlerin ve hattâ mezheplerin, kendi aralarında bile her zaman barış içinde olamadıkları gerçeği, tarihî ve güncel bir realitedir. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Ortaçağ’daki din savaşları ve modern dönemdeki mezhep kavgaları günümüzde de bazen açıktan bazen gizliden, bazen birinci sebep olarak bazen de ikinci, üçüncü dereceden bir sebep olarak varlığını sürdürmektedir. Yine üzülerek, şaşırarak ve kınayarak belirtilmesi gereken bir husus da, din ve mezhep eksenli olan veya olmayan savaşlarda din insanlarından bazılarının da savaş kışkırtıcılığı ve savunusu yapabilmesidir.

Açık konuşmak ve dürüst olmak gerekirse, öyle görünüyor ki, her dinin kutsal saydığı metinde barışa çağıran pek çok ifade olduğu gibi, az veya çok savaşa izin veren ifadeler de vardır. Yine öyle görünüyor ki, her dine mensup din adamları arasında, metaforik tabirle söylemek gerekirse, şahinler olduğu gibi güvercinler de vardır. Bugünün barışsever din insanlarına düşen görevlerden biri, dinin özündeki barışçıl ifadeleri evrenselleştirmek ve âlimler arasında da barışsever şahsiyetleri modelleştirmek olsa gerektir. İslâm dininin yetiştirdiği bu tür örnek şahsiyetlerden ikisi, Mevlâna ve Yunus Emre’dir.

Mevlâna ve Yunus Emre, dinler ve mezhepler arası düşmanlıkları önlemek ve farklı inançlardan insanların barış içinde yaşamalarını sağlamak için kendi dönemleri için olduğu gibi bugün de geçerli olan analizlerde, önerilerde ve öğütlerde bulunmuşlardır. Bu makalede biz, Mevlâna ve Yunus Emre’ye göre, önce, dinler ve mezhepler arası anlaşmazlıkların sebeplerini –ve tabiî ki ekonomik, siyasal vb. değil, din ve ahlâk eksenli sebeplerini- belirlemeye çalışacak, sonra da, bu sebeplerin ortadan kaldırılması ve kalıcı barışın sağlanması için her ikisinin getirdiği dinî ve ahlâkî öneri ve öğütleri irdeleyeceğiz.

1. Yolların Farklılığını Abartmamak, Kaynağın ve Gayenin Birliğine veya Benzerliğine Bakmak Öyle anlaşılıyor ki, Mevlâna’ya göre, birçok tarihî kurum gibi, dinlerin de kaynağı, yöntemleri ve gayeleri ayrı ayrı dikkate alınmalıdır. Ona göre, bu üç açıdan bakıldığında, dinlerin yolları ve yöntemleri farklı farklıdır, ama kaynağı ve gayeler aynıdır. O, bu durumu günümüz Batı dünyasında da sıkça alıntılanan ve epigraf yapılan bir kandil ve ışık teşbihiyle dile getirir: … değişen kandildir ancak.

Bu kandille fitil başkadır; ama ışığı başka ışık değildir, hep o yandandır.1

Bu ifade yolların farklı ama kaynağın aynı olduğunu belirtmektedir. (Mevlâna burada, dinlerin nihai kaynağının Tanrı olduğunu, peygamberler farklı ise de, saçtıkları İlâhî ışığın bir olduğunu, farklı zamanlarda farklı peygamberler gelmişse ve değişen tarihî, içtimaî ve kültürel şartların gereği olarak ayrıntılarda bazı farklılıkları hayata geçirmişlerse de, İlâhî ışığın parıltısının kıyamete dek hep bir ve aynı kalacağını, çünkü Allah’tan kaynak aldığını söylemektedir.)

Mevlâna’daki kandil ve ışık teşbihinin bir benzeri de Yunus Emre’de vardır; o da “yetmiş iki millet”le ilgili çeşme ve su benzetmesinde bulunur ve çeşmeler farklı olsa da suyun aynı su olduğunu öne sürer:

Bir çeşmeden sızan su acı datlı olmaya Edebdür bize yirmek bir lüleden sızaram.2

Mevlâna’nın, dinlerin gayelerinin birliği konusundaki görüşleri daha da açıktır. Ona göre, dinlerin yolları, yöntemleri ayrı ise de, gayeleri birdir. Kendi ifadesiyle, “Her peygamberin, her erenin bir yolu-yordamı vardır; fakat değil mi ki Tanrı’ya götürmede, hepsi de birdir.”3 Kendisinin konuştuğu bir toplulukta gayrimüslimlerden ağlayan, sevinen, türlü hâller gösterenlerin olduğu gerçeği karşısında, bunun nasıl mümkün olduğunun sorulması üzerine o bu konudaki görüşünü açıkça dile getirir ve örneklendirir:

“Yollar her ne kadar çeşitli ise de gaye birdir. Görmüyor musun ki Kâbe’ye giden ne çok yol vardır. Bazısının yolu Rum’dan, bazısının Şam’dan, bazısının Acem’den, bazısının Çin’den, bazısının da deniz yolundan Hint ve Yemen’dendir.”4

Dinlerin yollarının farklı, kaynakları ve gayelerinin aynı olduğunu söylemek, din fenomeni ve tarihiyle ilgili bir görüştür. Bu görüş doğru kabul edildiğinde, dinler ve mezhepler arasında barış hedeflenirse, neyin yapılmaması ve neyin yapılması gerekir. Mevlâna’ya göre yolların farklılığını hepten görmezden gelmesek bile abartmamalı, yollardan ziyade kaynağın ve gayenin birliğine bakmalıyız. Zîrâ onun ifadesiyle,

“… yollara bakarsan, ayrılık büyük ve sınırsızdır.”5

Mutlak, Sonsuz ve Sınırsız olan Tanrı’nın sonlu insanlarca kavranmasının –fil hikayesinde anlatıldığı üzere6- doğurduğu güçlükler, Allah’ın farklı yollar sayesinde her bir dine veya mezhebe mensup insanın “mayasını meydana çıkarmak” ve “cins olanını olmayanından ayırt etmek” gibi bir yöntem takdiri,7 ve bu gibi tabii ve İlâhî sebepler yanında, insanların da yollara iyice şaşı bakmaları dinler ve mezhepler arasındaki aynılık veya benzerliklerin görülmez olmasına, aksine farklılıkların artmasına ve abartılmasına yol açmıştır. Yolların farklılığına takılıp kalmak, aynı gayedeki insanların birbirinden ayrılmalarına, birbirini ötekileştirmeleri, dışlamaları ve hattâ düşman görmelerine kadar gidebilmektedir. Oysa farklılıkların öne çıkarılması ikiliği, ikilik de zayıf düşmeyi ve hatta yok olup gitmeyi doğurabilmektedir. Onun ifadesiyle,

“Sırçaya bakarsan yiter gidersin; çünkü sırça yüzündendir ikilikle sayıya sığış.”8

Peki sırçaya, kandile, fitile, yani yolun biçimindeki farklılıklara takılmak; ikilik, ayrılık, düşmanlık, kavga ve savaş doğuruyorsa, ne yapmak gerekir? Cevap bellidir! Sırçaya değil ışığa bakmak, kaplar ve yollardaki farklılıklara değil, kaynaklar ve hedeflerdeki benzerlik ve aynılığa bakmak gerekir. Böyle baktığımızda önceden ötekileştirdiğimiz insanları ayrı değil bir görür, düşman değil dost görürüz. Mevlâna’nın deyimiyle, yollara değil de,

“… gayeye, maksada bakacak olursan hepsi birleşmiş, hepsinin kalbi Kâbe hakkında anlaşmış ve orada bir olmuştur.”9

Doğru yere bakmanın getirdiği bu birleşme ve anlaşma hâli de, ikiliği, zayıflığı ve yok olma tehlikesini ortadan kaldırıp, sonu gelmez kavgalar ve savaşlardan kurtulmayı sağlar:

Fakat ışığa bakarsan ikilikten, sonu, önü olan sayıdan kurtulursun.

Ey varlığın özü, inananla ateşe tapanın, Yahudi’nin ayrılığı, aykırılığı, hep bakış, görüş yüzündendir.10

Dolayısıyla, kalıcı barışın yakalanabilmesi için yapılması gereken şeylerden ilki, bakış açımızın odağını değiştirmektir. Sonradan ortaya çıkan farklılıklardan ziyade kaynak ve hedef birliğine veya benzerliğine odaklanmalıyız. (Nitekim Mevlâna, bu düşüncelerine pratik hayatında da uymuş ve aslında Şafii mezhebinden olan Çelebi Hüsameddin’in Mevlâna’nın mezhebi olduğu için Hanefiliğe geçmek isteyişini gerekli ve uygun görmeyip, sevgi ve aşk yolunu takip edip insanları da bu yola sevk ettiği sürece, kendi mezhebine uyup onu takip etmesinin daha uygun olacağını belirtmiştir.11

Mevlâna için bunları söylemek, yolu ve yoldaki farklılıkları hiç önemsememek anlamına gelmemektedir; daha ziyade, odak noktamız, farklılıklar değil benzerlikler olursa daha iyi olur demektir. Nitekim ötekini tanımak ve ötekinin inançları ve hayat tarzıyla ilgili daha doğru ve daha fazla bilgi sahibi olmak da onlarla barış içinde bir arada yaşamanın yollarından bir diğeri olarak gösterilmektedir.

2. Anadil ile Yetinmeyip, Ötekilerin Dillerini ve Hâllerini de Öğrenmeye Çalışmak Mevlâna’ya göre, dinler, mezhepler, kültürler arası ayrılığın, iletişimsizliğin, iyiliği emir ve kötülükten nehiy konusunda işbirliği yapamayışın ve hattâ bazen kavga edişin bir başka sebebi de, ötekinin dilini anlayamamak, onun düşünce ve duygu dünyası hakkında bilgisiz olmaktır. Mesnevî’de bununla ilgili enfes bir hikâye vardır:

Bir adam, dört kişiye bir para verdi. Bunların biri, ben dedi bu parayı engûra vereceğim.

Öbürü Araptı, hayır dedi; a azgın, ben engûr istemem, ineb isterim.

Öbürüyse Türktü, bu para dedi, benim; ineb istemem ben, üzüm isterim.

Öbürü de Rumdu, bırakın şu lafları dedi; istafil istiyoruz biz.

Kavgaya giriştiler; savaşa kalktılar; çünkü adların mânâsından haberleri yoktu.

Ahmaklıktan birbirlerine yumruk vuruyorlardı; bilgisizlikle dopdoluydular, bilgidense bomboş.12

Bu güzel öyküye göre, birbirinin lisanını bilmemek ve sadece lisanını bilmemek de değil –ki herkesin lisanını bilmek imkânsızdır– birbirinin hiç olmazsa beden dilinden ve hâl dilinden de anlamamak ve anlamaya gayret etmemek, kavgaların ve savaşların sebeplerinden biridir. Bu durumda yapılması gereken şeylerden biri, ötekini iyice dinlemeden ve anlamadan kavgaya tutuşmamak, aksine, kavga etmeden barış içinde yaşayabilmek için, çok yakın yaşamak durumunda olduğun insanların mümkünse dillerini, lisanlarını az çok bilmek, değilse, hiç olmazsa kültürlerini iyice tanıyarak ve empati kurarak beden dillerinden ve/veya hâl dillerinden anlayabilecek üstün bir düzeyde olmaktır. Nitekim Mevlâna der ki, Orada yüz dilli, sır sâhibi üstün bir er olsaydı, onları barıştırıverirdi.13

Bir insanın çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir toplumdaki bütün komşularının konuşma dilini öğrenmesi imkânsızdır. Ancak bunun olamadığı yerde hiç olmazsa onların hâllerini anlamaya çalışması mümkündür ve yararlıdır. İnsanların farklı diller ve kültürler içinde olmasının Tanrı’nın takdiri ile de alâkası vardır ve insanlar farklı diller ve ifadeler içinde de olsa aynı hâlleri, aynı tecrübeler ve deneyimleri yaşamakta ve hedeflemektedir. Bu durumda ötekilerin dilleri ve dualarının dış görünüşündeki farklılıklardan ziyade, içerikteki ifadeleri ve içlerindeki hâllerine dikkat etmeliyiz. İçteki iyi niyetler ve iyi hâllere baktığımızda, barış içinde yaşamamız biraz daha kolaylaşacaktır. Nitekim Mevlâna’nın ifadesiyle, İlâhî bir perspektiften şöyle bir açıklama, uyarı ve öğütle karşılaşmaktayız:

Herkese bir huy verdim; herkese bir çeşit tâbir düzdüm. Onun için övüş olan, senin için yeriştir; ona baldır da sana zehir.

Bizse tamamiyle, temizlikden de münezzehiz, pislikten de; ağırcanlılıktan da temiziz, çeviklikten de.

Ben, buyruklarımı, bir fayda elde edeyim diye buyurmadım; kullarıma cömertlikte bulunayım diye buyurdum.

Hintlilere Hintlilerin tâbirleri övüştür; Sintlilere Sintlilerin tâbirleri.

Ben, onların beni tesbihleri yüzünden arınmam; bu tesbih yüzünden gene onlar arınır, onlar inciler saçarlar.

Biz dile, söze bakmayız, cana, hâle bakarız.14

Yunus Emre de, farklı diller ve farklı tebdiller içinde de olsa her din ve mezhepten insanın aslında aynı Bir’e ve aynı hedefe yöneldiğini ve bunun göz ardı edilmemesi gerektiğini söyler:

Onsekiz bin âlem halkı cümlesi bir içinde Kimse yok birden artuk söylenür dil içinde Cümle bir anı birler cümle ana giderler Cümle dil anı söyler her bir tebdil içinde15

3. Kulaktan Dolma Bilgi ile Yetinmeyip, Ötekinin Dinini veya Mezhebini Öğrenmeye Çalışmak Farklı din ve mezhep mensupları arasındaki ayrılığın, anlaşmazlığın ve bundan doğan olumsuz sonuçların bir başka sebebi de, ona göre, yetmiş iki milletin birbirinin dinini, mezhebini tanımaması, birbirinin dini yaşantısından haberdar olmaması, aralarında diyalog olmaması ve birinin ötekinden şüphe etmesi ve onu sapıklıkla suçlamasıdır. Bununla irtibatlı olarak o şöyle der:

Her şey, ayrı bir çeşitte tesbih eder seni; hem de bunun haberi bile yoktur öbürünün hâlinden. İnsan, cansızların tesbihini inkâr ededursun; o cansız, kullukta ustadır. Hattâ yetmiş iki milletin her birinin, öbüründen haberi yoktur da onun tesbihinden şüphe eder. … … …

Sünnînin özel bir tesbih edişi vardır ama Cebrînin de, bunun tersine, bir başka tesbihi vardır da ona sığınır.

Sünnînin, Cebrînin tesbih edişinden haberi yoktur; Cebrîye de, Sünnînin tesbih edişi tesir etmez.

Bu, boyuna o sapıktır, yol yitirmiştir der durur; ama onun hâlinden de haberi yoktur, kalk buyruğundan da.16

Bu durumda, barışa giden yollardan biri de bilhassa yakın yaşamak durumunda olduğumuz öteki dinler ve özellikle mezheplere mensup insanların inançları, ibadetleri ve ahlâkları ile ilgili doğru bilgi sahibi olmamızdır.

Öteki dinler ve mezheplerle ilgili doğru bilginin ve yakından tanımanın, bizi, ‘onların hepsi de hakmış’ gibi bir noktaya götüreceğinden korkmamalıyız ve böyle bir noktaya da zaten gitmemize gerek yoktur ve gitmemeliyiz. Bunun yerine, bu doğru bilgi ve tanımanın bizi, onların hepsi tamamen bâtılmış noktasından çıkarmasına izin vermeliyiz ki, olması arzu edilen sonuç budur. Nitekim Mevlânâ, Mesnevi’de, “Birbirine aykırı mezhepler arasında şüphede kalış, bunlardan sıyrılıp çıkış, kurtuluş” başlığı altında bu konudaki görüşünü kalp (sahte) para ve altın para teşbihinin de yardımıyla oldukça açık bir biçimde ortaya koymaktadır:

Her biri, duyanlar, kendisini o köyün adamı sansın diye bu yolun izlerini söyler-durur.

Gerçek olarak şunu bil ki bunların hepsi de doğru değildir; fakat bu sürünün hepsi yollarını kaybetmiş de değildir.

Çünkü hak olmadıkça bâtıl meydana çıkmaz; ahmak, kalp parayı altındır ümidiyle alır.

Dünyada yürüyüp duran geçer akça olmasaydı, kalp paralar nasıl harcanabilirdi?17

Peki bu durumda ne yapmamak ve ne yapmak gerekir? Öteki dinler ve özellikle mezheplerin tamamına bütünüyle bâtıl dememeli; bunun yerine, ondaki hak olan yönleri, iyi ve güzel tarafları açık yüreklilikle teslim ve takdir etmelidir. Mevlâna’nın öğüt verici ifadeleriyle, Öyleyse, bütün bu sözler bâtıldır deme; bâtıllar, hak ümidiyle gönüle tuzak kesilmişlerdir.

Öyleyse hepsi de hayâl, hepsi de sapıklık deme; dünyada hayâlsiz gerçek yoktur. … … …

Dünyada ayıplı şeyler olmasaydı alış-veriş edenlerin hepsi de ahmaklaşır-giderdi.

Kumaş tanımak pek kolay olurdu; mademki ayıplı yok; ehil olmayan kim oluyor, ehil kim?

Fakat her şey ayıp olsaydı, o vakit de bilginin faydası olmazdı; hepsi odunsa burada öd ağacı yok demek.

Her şey hak diyen kişi, ahmağın biridir; her şey bâtıl diyen de kötü kişidir.18

Dolayısıyla, her din ve her mezhep aynı derecede ve eşit ölçüde haktır demek durumunda –Mevlâna’nın tabiriyle “ahmaklığında”– olmamakla birlikte –ki bu başka bir tartışma konusudur– kendimizinkinin dışındaki her mezhep bâtıldır demek kötülüğüne de düşmemeliyiz. Hem doğru bilgi sahibi olmanın ve yakından tanımanın getirdiği teolojik gerçeklikler hem de bir arada barış içinde yaşamanın gerektirdiği içtimaî gerçekler bunu gerektirmektedir.

4. Hep Kınamak ve Hor Görmek Yerine, Empatili Olmak, Az Kınamak ve Hoş Görmek Mevlâna’ya göre, dinler ve mezhepler arası anlaşmazlıklar ve kavgaların sebeplerinden biri de, ötekileri hep kınamak, eleştirmek ve hor görmektir. Bir de bu arada Allah’ın takdirini hiç dikkate almamak, bu bağlamda ailenin, eğitimin ve çevrenin din ve mezhep seçiminde aslında önemli bir rol oynadığını görmezden gelmek ve kendi doğrumuzu salt kendi gayretimizle bulmuşuz gibi bir gururla ötekileri sertlikle ve şiddetle eleştirmek ve kınamak. Oysa ona göre, Allah takdiri de dikkate alınarak biraz empati ile bakılmalı ve öteki dinler ve mezheplerin dini görüşlerinin yanlış gözükenlerini hiç eleştirmemek gibi tümüyle pasif veya ilgisiz kalınmamakla birlikte, bu tür eleştiriler daha az ve daha dikkatli yapılmalıdır. Nitekim o, ötekileri ve hatta ötekilerin kötülerini fazla kınamamamız konusunda bizi uyarır:

“Yürü, kork da kötüleri az kına, az yer; Allah takdîri tuzağına karşı güçsüz-kuvvetsiz olduğunu bil.”19

Sadece kötüler de değildir az kınamamızı istediği; kâfirleri bile hor görmememizi, merhamet ve hoşgörü ile karşılamamızı öğütler: “Hiçbir kâfire hor gözle bakmayın”20 der, “Hepsinin de canı, Allah nimetine karşı kâfirdir ama biz, bütün kâfirlere bile acırız.”21 Zira “Bize göre kâfirlik âfettir ama Tanrı’ya göre onda da bir hikmet var.”22

Yunus Emre’nin az kınamayı da yersiz bulduğu; çünkü aynı kaynaktan beslendiğimiz için bunu edebe aykırı gördüğü anlaşılmaktadır.

Bir çeşmeden sızan su acı datlı olmaya Edebdür bize yirmek bir lüleden sızaram.23

Bu şiirde onun, dinlerin kaynağını bir gördüğü, dinleri tek bir çeşmeden sızan suya benzettiği anlaşılıyor. Tek bir çeşmeden sızan suları acı tatlı diye ayırmak, yargılamak, yermek, kötülemek de edebe aykırı görülüyor. Dolayısıyla bu şiir bağlamında düşünüldüğünde onun yetmiş iki milleti hak görme suçunun, biraz teolojik, mistik ve tarihsel sebeplerle, dinlerin kaynağının bir olduğuna inandığından, biraz da, etik ve empatik sebeplerle, ötekini yermeyi edebe, terbiyeye, olgunluğa aykırı bulmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Ötekileri yerli yersiz eleştirerek dışlamayıp, onlara bir gözle bakmanın yararı, insanlar arasında muhabbetin, sevginin, dostluğun artmasıdır. Yunus’a göre, tarihin tâ eski zamanlarından beri hatta bugüne dek insanların yaptıkları savaşlara baktığımız zaman onlardan bir kısmı gerçekten din ve mezhep anlayışlarının farklılıkları yüzünden çıkmıştır. Bir kısmı da din ve mezhep âlet edilerek çıkartılmıştır. Yunus, kimsenin dinine yalan, yanlış veya hakikate aykırı dememekle, mücadelelerin azalması ve hatta barışın ve muhabbetin doğması arasında yakın münasebet görmektedir:

Biz kimse dinine hilâf dimezüz Din tamâm olıcak toğar muhabbet24

5. Ayrılıkçı Değil Birleştirici Olmak, Kavgadan Değil Tanışma, Barış ve Sevgiden Yana Olmak Mevlâna’ya göre, dinler ve mezhepler arasındaki anlaşmazlıkların sebeplerinden biri de ayrılıkçı ve bölücü bir tavır içinde olmamız ya da bu tür tavırlar içinde olan insanların görüşlerine kanmamızdır. Oysa ayrılıktan zayıflık, birlikten kuvvet doğar. Daha dinî açıdan bakıldığında da, doğru olan, ufak tefek farkları ve hatta hataları da görmezden gelerek buluşturmaya, birleştirmeye çalışmaktır. Mevlâna bu hususu meşhur Musa ve Çoban hikâyesi eşliğinde çok etkileyici bir biçimde ifade etmektedir:

Musa, yolda bir çoban gördü; A Tanrı, A Allah diyordu; Nerdesin ki kulun olayım senin; çarığını dikeyim, saçlarını tarayayım senin.

Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım senin; A ulular ulusu, süt getireyim, sunayım sana.

Elceğizini öpeyim, oyacıklarını ovayım; uyuma çağın gelince yerceğizini silip süpüreyim.

Bütün keçilerim feda olsun sana ey andığım zaman hey-heyler, hay-haylar ettiğim.

Çoban bu çeşit boş sözler söyleyip durmadaydı.. Musa, a kişi dedi, bu sözleri kime söylüyorsun?

Çoban, bizi yaratan kişiye; hani şu yeryüzüyle gökyüzü, ondan meydana geldi ya dedi.

Musa dedi ki: Eyvahlar olsun; pek kötü bir hâle düşmüşsün; Müslüman olmadan kâfir oldun-gitti.

Bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne ağıza alınmayacak laf; ağzına pamuk tıka. … … …

Çoban, ey Musa dedi; ağzımı diktin, bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın-yandırdın.

Elbisesini yırttı, yana-yakıla bir âh etti; başını aldı, çöllerin yolunu tuttu.

Musa’ya Tanrı’dan vahiy geldi; Tanrı dedi ki: Kulumuzu bizden ayırdın.

Sen, buluşturmak, birleştirmek için mi geldin, ayırmak için mi?

Gücün yettikçe ayrılık yoluna ayak basma; benim için en hoşlanılmayan şey, boşamaktır.25

Yunus Emre de, Mevlâna gibi, haklı olarak, ayrılıkçılığı, bölücülüğü ve kavgayı yermiş, aksine hep birliği ve birlikteliği övmüş, sevgiyi ve Yüce Sevgili’yi söylemiştir.26 Özellikle mezhepler arası barış ve kardeşlik bağlamında Yunus Emre, Müslümanlar arasında ayrılıkçılık ve fitne peşinde olanlara şöyle meydan okur:

Abdestümüz namâzumuz dogrılukdur tâatumuz Işkıla bağladuk kamet safumuzı kim ayıra27

Yunus, hayata ayrılıkçılık ve kavga için değil, hem Yaradana hem de birbirimize karşı dostluk, kardeşlik ve sevgi için geldiğimizi ve asıl görevimizin gönüller yapmak, dostluklar kurmak ve sevgi bağları oluşturmak olduğunu söyler:

Ben gelmedüm da’viyüçün benüm işüm seviyüçün Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmaga geldüm28

Yunus’un, kendi dindaşlarına da, onlar da “elin yüzin yumaz değül”29 dediği öteki dinlerin mensuplarına da çağrısı, öncelikle barışmaktır ve o bunu, “Beri gel barışalum yadısan bilişelüm”30 diyerek dile getirir; sonra da, “Hakk’a âşık olan kişi” olmak, “bir kez gönül yıkmamak” için gayret etmek ve bunların neticesinde “sevmek ve sevilmek”tir. Dinler ve mezhepler arası barışla ilgili sözlerin özü, sonucu ve hatta evrensel formülü Yunus’un şu mısralarında dile gelmiş olsa gerektir:

Gelün tanışık idelüm işin kolayun tutalum Sevelüm sevilelüm dünye kimseye kalmaz.31

*Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi cyaran@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Mevlâna, Mesnevî ve Şerhi, Şerh. Abdülbâki Gölpınarlı, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), c. III, s. 158, (1253-56). (Bu esere bundan sonra kısaca Mesnevî diye atıfta bulunulacaktır.) 2. Yunus Emre, Yunus Emre Divanı, Hazırlayan, Faruk Timurtaş, (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1986), s. 93. (Bu esere bundan sonra kısaca Divan olarak atıfta bulunulacaktır.) 3. Mevlânâ, Mesnevî, I, s. 523, (3098). 4. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 5. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 6. Bkz. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 168, (1260-70). 7. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 188, (1505-06). 8. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 158, (1252-59). 9. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 10. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 158, (1252-59). 11. A. Selahaddin Hidayetoğlu, Mevlana Mohammed Jelaleddin Rumi (Konya: Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, 2006), s. 42. 12. Mevlânâ, Mesnevî, II, s. 499, (3689-95). 13. Mevlânâ, Mesnevî, II, s. 499, (3689-95). 14. Mevlânâ, Mesnevî, ss. 273-76, (1718-57). 15. Yunus Emre, Divan, s. 167. 16. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 188, (1497-1506). 17. Mevlânâ, Mesnevî, II, ss. 417-18, (2927-46); vurgu C.S.Y. 18. Mevlânâ, Mesnevî, II, ss. 417-18, (2927-46); vurgu C.S.Y. 19. Mevlânâ, Mesnevî, I, s. 646, (3906). 20. Mevlânâ, Mesnevî, VI, s. 377, (2456). 21. Aynı eser, III, s. 214, (1801). 22. Aynı eser, I, s. 384, (2006). Yunus Emre de bu manada şöyle der: Kimin kâfir idüp kimin müselmân Anı kimse itmez illâ ol eyler Bkz. Yunus Emre, Yunus Emre Divanı II, Mustafa Tatcı, (İstanbul: M.E.B. Yayınları, 1997), s. 151, (95/7). 23. Yunus Emre, Divan, s. 93. 24 Yunus Emre, Divan, s. 12. 25 Mevlânâ, Mesnevî, ss. 273-76, (1718-57). 26. Semih Sergen, Yunus Emre: Kuruyuduk Yaş Olduk, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2000), s. 93. 27. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 123 (170b, CLIV). 28. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 90 (125b, XCVI). 29. Yunus Emre, Divan, s. 91. 30. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 116 (161a, CXLI). 31. Aynı eser, s. 56.

Prof. Dr. Sadık Yaran, Yeni Ümit

Ekonomik Hayata İslâmî Bir Bakış

Haram-helâl mülâhazasına bağlı olarak alış-veriş yapan bir tüccarın, işinin başında geçirdiği ve geçireceği dakikalar ibadet sayılır. Modern dünyada ekonomik kriterler belirlenirken daha çok fayda ve zarar ilkesine göre hareket edilir. Çünkü çağdaş dünyadaki ekonominin temel hedefi, maddî açıdan her gerekeni yapmak ve ideal hayata kavuşmaktır. Bu sebeple herkesçe kabul edilen ve tartışmasız olan üst kriterleri yoktur ve olamaz. Fakat İslâm’a göre faizin yasaklığı, ihtikârın haramlığı, serbest piyasanın hâkim olması.. gibi pek çok hüküm, bu sahayı doğrudan ilgilendirmektedir. Bu durum ise modern iktisat anlayışı ile İslâm’ın çok noktada farklılaştığını göstermektedir. Bu meseleyi önce İslâmî anlayışı sunarak, sonra da modern sistemlerle mukayese ederek iki başlıkta ele alabiliriz. Biz modern sistemi “Ekonomik Sistemler ve İslâm” adı altında başka bir yazıya havale edeceğiz.

Bir Müslüman’ın kendi inancı çerçevesinde vazgeçemeyeceği temel ekonomi prensipleri vardır. Bunları açık ve net bir şekilde ifade edebilirsek, İslâm ekonomisinin karakteristiğini belirlemiş oluruz. Bunlar şunlardır:

A. İslâma Göre Mülk Allah’ındır İslâm’a göre gerçek hâkim ve her şeyin sahibi Allah’tır. Dolayısıyla insanlar geçici olarak ve O’nun adına mal-mülk sahibi kılınmışlardır. Bundaki maksat ise imtihana tâbi tutmak ve neticede gerçek kulluğu temin etmektir. Bu anlayış, niyâbeten bir mülkiyet hakkı vermesi gerekçesiyle, daima müvekkilin maksatlarının asıl hedef yapılması neticesini vermektedir. Dolayısıyla İslâm’daki ekonomik özgürlük, diğer ekonomik sistemlerin farklı olarak kendine has bir yapı arz eder.1

Bu cümleden olarak beşerî sistemlerde var olan her isteğe göre mutlak tüketim anlayışı, İslâm ekonomisinde olmayacaktır. Çünkü bencillik duygusuyla ve israf kategorisine girecek lüks tutkulara fıkıhta cevaz bulunamayacak, yapılsa bile helâl kabul edilmeyecektir. Ayrıca aşırı ve lüks tüketim uygulaması; fiyatların yükselmesine ve dar gelir sahiplerinin ezilmesine sebep olacağından farklı bir mesuliyet gerektirecektir. Dolayısıyla bu tür uygulamalarda bir haksızlık ve zulüm söz konusudur. Zîrâ zenginler isteklerine göre müsrifâne tatmin yolları ararken, fakirler aleyhine bir süreç hazırlamaktadırlar. Üretimi devamlı kılmak veya değişimi yaşamak için moda değiştirmelerine başvuran anlayış, israfın yasaklığı gerekçesiyle kendi özel hayatları açısından, toplumu meşru olmayan bir yöne tevcih ile de sosyal hayat açısından kabul görmeyecektir.2

Beşerî sistemlerde malı elde etmek, aynı zamanda onun istenildiği gibi tüketilebileceği hakkını vermektedir. Zîrâ malı kazanan onun mutlak sahibidir ve üzerinde dilediği tasarrufu yapabilir. Bu noktada taşkınlıkları engelleyici olarak getirilen ölçüler, yine beşer prensibi olduğu için aşılmaz değildir, dolayısıyla sabit sayılmaz. Fakat İslâm’da beşerüstü ve net prensiplerle, tüketimin ancak meşru yoldan yapılabileceği beyan edilmiştir. Çünkü bir bütün olarak şer’î hükümlere uyma gereği bu sonucu vermektedir. Bu durum, mutlak insaniyet için değişmez güzelliklerin kalmasına sebep olacaktır.

Beşerî sistemlerin ifrat ve tefrit sapmalarına mukabil, İslâm kültüründe karşılıklı yardımlaşma ve hediyeleşme öne çıkar. Çünkü muhtaca yardım İlâhi bir emirdir. Ayrıca Müslüman Müslüman’ın kardeşi sayılır ve ona hiçbir zaman zulüm etmeyeceği, onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağı prensibi dinde riayet edilmesi gereken bir esastır.3 Yine mülkün kişiler elinde emanet olması, inançlı insanı emaneti yerinde kullanmaya memur ve razı eder. Bu da gerektiği yerde borç vermek ve yardımda bulunmak gibi neticeleri doğurur.

B. Mal, Meşru ve Faydalı Olan Şeydir Mal, insan tabiatının istediği ve biriktirdiği şeydir. Fakat İslâm’a göre şahıs veya tarafların kabul ettiği her şey mal sayılmamaktadır. Çünkü bir şeyin mal kabul edilmesi için onun İslâm’a göre de faydalı bulunduğu kesinlikle kabul edilmesi gerekmektedir.4 Meselâ domuz eti helâl olmadığı, dolayısıyla mütekavvim (meşru bir değeri olan) konumda olmadığı için İslâm’a göre mal kabul edilmezken, faydasının anlaşılmadığı dönemde hayvan gübresi, yine murdar et ve kendisine ihtiyaç olmaması durumunda köpek de bizatihi kıymet ve değeri haiz olmadığı için mal kabul edilmemiştir. Bu sebeple İslâm’a göre Müslümanlar açısından alkollü içecek türleri hiçbir zaman mal tanımı içine girmez.

C. Ekonomi Serbest Piyasaya Dayanır Arz ve talebin tam rekabet şartları içinde karşılaştığı, dışarıdan müdahalelerin olmadığı ekonomik modele serbest piyasa denmektedir. İslâm iktisadıyla ilgili kaynaklar değerlendirildiğinde çıkan sonuçlardan birisi, İslâm’a göre ekonomik piyasanın serbest olma gereğidir. Bu konuda söylenebilecek deliller şunlardır:

1. Hz. Peygamber’den (sallallahü aleyhi ve sellem) mallara fiyat koyması istendiği zaman, O bunu kabul etmemiş, aksine rızkı bollaştıran ve azaltanın Yüce Allah olduğunu beyan ederek reddetmiştir.5 Bu durum açıkça bâyi ve müşteri arasında kendi şartları içinde oluşacak piyasayı göstermektedir.

2. Serbest piyasa ekonomisine kaynak olabilecek bir başka hadîs şudur: “İnsanları alış-verişte serbest bırakınız. Zîrâ Allah böylece insanları birbirlerinden faydalandırıp rızıklandırır. Bu sebeple birisi diğerinden tavsiye almak isteyince esirgemesin, nasihat etsin.”6 Bu iki delil açık ve net olarak serbest piyasa ekonomisini göstermektedir.7 Bu tercihin normal şartlarda doğru olduğunun göstergesi, pratik uygulamada ekonomik hayatın tahrik gücünün kâr motifinden kaynaklanmasıdır.8

3. İslâm’a göre ihtikârın (karaborsa) yasaklanması da serbest piyasaya müdahaleyi men etmekten olsa gerektir. Çünkü karaborsacılıkta Allah’ın rızık olarak verdiği ve şu an için sahibinin elinde mevcut olan bir malın, toplumun ihtiyacı olmasına rağmen sırf bencil bir düşünceyle pazardan çekilmesi söz konusudur.9

İhtikârı yasaklamadaki maksat, tekelleşmeden istifade ile normal şartlarda satıcının belli bir nispetle satacağı kâr haddini yükseltme isteğini, mukabilinde de halkın ezilme durumunu engellemektir. Bu uygulamada imkânları toplum aleyhine sömürü olarak kullanmak isteyen birisine mâni olmak söz konusu olduğu için gayet hikmetli bir uygulamadır.

İhtikârla ilgili bir hadîste Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), “Kim yiyecek maddelerini kırk gün saklarsa Allah ondan, o da Allah’tan uzak olur.” buyurmuştur.10 Bu kadar şiddetli bir tehdidin sebebi, karaborsa ile sun’î bir kıtlık oluşturulması ve bundan egoistçe fiyat artışı sağlanmasıdır. Çünkü bunun neticesinde halka kıtlık veya sıkıntı gelmektedir. Bu durum ise, içtimaî açıdan mal sahiplerine karşı soğuk ve kinle dolmuş bir toplum oluşturur.11

Serbest piyasanın gereği olarak kâr haddi koymak yasak olacaktır. Fakat istisnâi olarak tezahür edebilen tekelleşme veya satıcılar arasında anlaşmadan gelen sömürüleri engellemek için hîn-i hacette istihsânen uygulanabileceği de prensipte kabul edilmiştir.

4. Köylülerin pazardan men edilemeyeceğine yönelik emirler de serbest piyasa ekonomisini gösterir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şehirli köylü adına satış yapmasın. İsterse köylü adına alışveriş yapacak şahıs, onun babası veya kardeşi olsun.”12 Hattâ köylü mallarının yolda karşılanıp alınmasını yasaklayan emir de, bu mânâda serbest piyasayı teyit eden delillerdendir.13

Meseleyi tahlil açısından baktığımızda şunu görmekteyiz: Âdet olarak dışardan gelen mallar belli ellerde toplandığında, bu durum beraberinde bazı tekelleşmeleri getirmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) söz konusu zararı men için onların pazara rahatça girme ve alışveriş yapma imkânlarını sağlamıştır.

Serbest piyasa tam rekabeti sağlayarak14 kaliteyi yükselttiği gibi, üretilen kaliteli malların ucuza satılmasını da sağlayarak iki yönlü bir şekilde tüketiciye fayda sağlamaktadır. Aynı zamanda her üretici kendi kârını hesap ettiğinden, mevcut üretimi en ucuza temin etmeyi de bir başka taraftan düşünerek, kaynakları gereksiz yere tüketmeme ve işçileri verimli kılma gibi başka faydaları da temin etmektedir.

D. İktisadî Muamelelerde Taraflar İçin Herhangi Bir Bilinmezlik Olamaz İktisadî faaliyetlerde ve insanlar arası mal tebâ­dülünde asıl olan, hakkaniyeti temindir. Bu sebeple borç münasebetlerinde tarafların aldatılmaması ve muameleye herhangi bir hilenin karışmaması için, taraflarca her şeyin açık ve net olarak ortaya konması gerekmektedir. Bu da iktisadın temeli olan alışveriş akdinin bir netlik üzere yapılmasını teminle mümkündür. Bu netlikse akitlerdeki temel unsur olan rıza ve irade beyanının gerçek temellere oturmasını gerektirmektedir.

Normal şartlarda taraflar, ancak bildiği ve razı olduğu şartları kabul ederler. Bu sebeple rızayı zorlayan, yanıltan veya farklı beyana sevk eden durumlar ile eksik veya yanlış bilgi sebebiyle oluşan rıza hâli gibi durumlar, fıkhî açıdan satım akdine engel kabul edilmiştir. Dolayısıyla söz konusu durumlar doğrudan hile ve aldatma kapsamında değerlendirilir. Hattâ bu durumun, yanlış veya abartılı reklâm ile aldatıcı promosyondan olması arasında bir fark yoktur. Neticede şahısların tam bir hürriyet içinde ve bilerek karar vermesi asıldır. Bunu engelleyen her unsur akdi bozar veya ilgili tarafa muhayyerlik hakkı verir.

Yine bu gerekçe ile olmayan (madum) malın satışı yasaklanmıştır. Hattâ kısmen olmayan bir malın satışı mânâsına gelen selem akdindeki helâllik, ancak söz konusu malın belli vasıflarının netleşmesi şartıyla istisnai olarak ve zaruret gerekçesiyle oluşmuştur.15 Çünkü normal şartlarda, olmayan bir mal satılmaz. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de,

لاَ تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَ

“Yanında olmayanı satma.” buyurmuşlardır.16

Bu yasağın hemen görünen hikmeti, fiyatı artıracak olan sun’î aracılarla gereksiz yükselmeyi önlemek olduğu gibi daha pek çok hikmetleri de vardır. Çünkü sözkonusu hâl, mal ve gerçek değerini bilememekten doğan bir aldanmaya sebep olabilir. Bunu açıklar mahiyette hadîs-i şerîfte, “Kim bir yiyecek maddesini alırsa, eline geçmeden satmasın.” buyrulmuştur.17 Yine gereksiz yere alım satım yapılarak fiyat yükseltmenin önüne geçilmek istenmesi olabilir. Hattâ bu durum satanın kısmen ucuza mal vermesine sebep olabilir. Bu konuda Abdullah b. Ömer şunu anlatır: Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında halk, daha zahire pazara gelmeden satın alırdı. Bunun üzerine tacirlere memur gönderdi ve pazara gelmeden satmayı yasakladı.18

Yine şehirlilerin veya tacirlerin taşradan gelen köylü mallarını, sahiplerinin fiyatları bilmemeleri gerekçesiyle kandırarak yolda almaları ihtimali olduğundan, böyle bir alışveriş yasaklanmış veya satım akdi gerçekleşip de aldandıkları ortaya çıktığı zaman köylülere muhayyerlik hakkı tanınmıştır. Çünkü taraflardan birisi için bir belirsizlik söz konusudur.19

Yine neceş, yani gerçek alıcı olmayanların sanki malı alacakmış gibi görünerek fiyata müdahale yapması İslâm’da yasaklanmıştır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), وَلَا تَنَاجَشُوا “Fiyatları kızıştırmayınız.” buyurmuştur.20 Çünkü bu muamelede sun’î bir artış vardır. Eğer gerçek alıcı olayın farkında olsa bu şekildeki bir fiyatı kabul etmeyecektir. Dolayısıyla onun rıza, irade ve beyanına müdahale edilmiştir. Diğer yönüyle bayi, istediği fiyata satamadığı malını elden çıkartmak için hileli bir yol bulmuştur. Fakat normal şartlarda gerçek alıcıların katıldığı açık artırmalar caizdir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) fakir bir sahabinin eşyasını, en fazla fiyat verene satmıştır.21

Götürü (mücazefe veya cüzaf) usulü ile satışın caiz olabilmesi için satılan malın bir bilen tarafından tahmin edilmesi şartı da buna binaendir.22 Söz konusu malın tartılamaması, ölçülememesi veya net miktarının belirlenememesi sonucu ruhsat olarak uygulanan götürü yolu, mutlak mânâda bilinmezlik mânâsına değildir. Zîrâ bilinemeyen satışta neye karşılık hangi bedel verileceği de belli olmaz.

E. Toplumdaki Serveti Yaymak İlâhî Bir Maksattır İslâm ekonomisiyle ilgili temel ahkâma baktığımızda, tekelleşmenin önüne geçerek serveti yayma gayesi güttüğünü açık bir şekilde görmekteyiz. Zekât ve sadaka vermek, kurban kesmek, infak etmek emirlerinde bu tezahür açık olduğu kadar; faiz ve ihtikârın yasaklanması ile miras taksiminde malı yayma gayesinde de açıktır.23

Yine servet sahiplerinin üretimsiz, emeksiz ve risksiz olarak mal sahibi olma talepleri önlenmiş ve sınırsız zenginleşme duygularına set çekilmiştir. Dolayısıyla ya karz-ı hasen yoluyla ecrini Allah’tan bekleyerek karşılıksız borç verecektir veya para talep eden şahısla yatırıma ortak olacaktır. Bu da sermaye sahibinin, elini taşın altına koyması mânâsına gelmektedir. Zîrâ kâr ve zarara ortak olacaktır.

Sebebi ne olursa olsun her türlü karaborsanın yasaklanmasında, yine tabii piyasaya müdahale ve insanların çözümsüz durumlarından istifade düşüncesini engelleme vardır. Böylece imkân sahiplerinin aşırı büyümesine mâni olunmuş ve toplum içinde kısmen bir denge politikası oluşturulmuştur. Duruma göre narh koyma da bu çerçevede değerlendirilir. Fakat bundaki sürenin alt ve üst sınırları, -gerçek niyet kişilerin kalblerinde olmakla beraber- hukukî açıdan objektif kriterlerle zaman ve şartlara göre belirlenecektir.24

Ayrıca şu âyet-i kerîmede malın yayılması prensibi açıkça ifade edilmiştir:

مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“Allah’ın fethedilen ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler; Allah, Peygamber, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa onu terk edin. Ve Allah’tan korkun. Çünkü O’nun azabı çok çetindir.”25

Hz. Ömer, Enfal Sûresi 41. âyeti yorumlayarak fethedilen arazilerin beşte dördünü mücahitlere dağıtmazken, Haşr Sûresi 7. âyetteki mezkur tröstleşme engelinden güç almış ve arazileri sahiplerinin ellerinde bırakarak haraç gelirlerinin devlete lazım olan meşru giderlere bir kaynak olmasını uygun görmüştür. Aynı zamanda malın neticede onlara döndüğüne karar vermiştir ki, sahabenin çoğu bu uygulamayı tasvip etmiştir. Bu sebepten Hanefî ve Malikîler, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber’de fethedilen araziyi mücahitler arasında dağıtmasını, yönetici olması hasebiyle maslahat gereği yaptığı bir tasarruf kabul etmiştir.26

F. Kazanç Emeğe Göre Belirlenir Emek kapsamındaki temellüklerde, emek ve kazanç arasındaki eşitliğe riayet etmek temel İslâmî bir kaidedir. Bu sebeple sanat, ticaret ve ortaklıklar; hile ve sömürüye dayanmamak zorundadır.

Söz konusu kaidenin bir neticesi olarak faiz haram kılınmıştır. Ayrıca kumar gibi şans oyunları yasaklanmış, oralardan elde edilecek gelirler helâl kabul edilmemiştir.

Bu durum üretimsiz bir emeğin geçerli olmayacağını da göstermektedir. Zîrâ kumar oynayan bir grubun elindeki para artmamakta, sadece el değiştirmektedir. Mesela kumar oynanarak geçen bir aylık zaman diliminde yeni üretim yapılmadığı gibi, mevcut mal da muhafaza edilememiştir. Böyle bir gayret ise malayaniden de öte zararlı kabul edilecektir.

Kazancın emeğe göre belirlenmesi konusunda işlenmesi gereken en önemli konulardan birisi faizdir. Çünkü faizin haramlığı, karşılığı olmayan bir fazlalık içermesine dayanmaktadır. Bu sebeple çağdaş ekonomilerin en temel iktisat usullerinden birisi olan faiz konusuna burada değinmek gerekmektedir.

Faiz (ribâ), malın mal ile değişimi mahiyetindeki bir akitte, karşılığı bulunmayan fazlalığa denmektedir. Ödünç işlemlerinde ve alışverişte karşılığı bulunmayan hakiki veya hükmî fazlalık da bu kapsamdadır.27 Şari’ Tealâ açık ve net bir şekilde faizi yasaklamıştır. Bu sebeple faizin haramlığı konusunda hiçbir mezhepte ihtilâf söz konusu olmamıştır. Çünkü ondaki ihtilâf sadece faizin şümulü noktasında kalmıştır. Faizin haram kılınmasının sebepleri araştırıldığında şunlar görülür: Salt faizde gerçek mânâda emek, üretim ve risk yoktur.28 Çünkü faizde ise hem anapara güvence altında, hem de kâr güvence altındadır. Bu yönüyle faiz sanki misliyattan alınan bir kira gibidir.29 Bu durum ise yasaklanmasına gerçek bir gerekçedir. Zîrâ böyle bir sonuç, emeksiz kazanma mânâsına gelmektedir. Bu noktada faizin zararları; faizi veren tarafın sürekli olarak ve risksiz bir şekilde zenginleşmesi, buna karşılık faizi alan tarafın ise fakirleşmesi veya çok az bir kâr elde etmesi; faizle birlikte yatırımsız bir kâr yolunun açılmasıyla, sermaye sahiplerinin el emeği, üretim ve gerçek ticaret.. gibi usûllere başvurmaması; neticede işsizliğin artması; maliyet enflasyonunun oluşması; nihayetinde sürekli menfaat hesapları yapan kişilerden oluşan bir toplumda sevgi, kardeşlik ve yardım duygusunun azalmasıdır. Bu durum ise içtimâî açıdan büyük bir kaosa sebep olur. Zîrâ beşer tarihinde en büyük sıkıntılar şu iki düşünceden kaynaklanmıştır: Bunlardan birincisi “Sen çalış ben yiyeyim.” fikridir. Bu fikir diğer açıdan “Ben çalışmadan kazanayım.” şeklinde ifade edilebilir. İkincisi ise “Ben tok olduktan sonra başkaları açlıktan ölse bana ne?!” fikridir. Bunun diğer ifadesi ise “Ben muhtaç değilsem, kimse beni ilgilendirmez ve kimseye yardım edemem.” şeklindedir. İslâm birinci düşünceyi faizin yasaklanmasıyla, ikinci düşünceyi de zekât ve onu tamamlayan fıtır sadakası, nafaka, kurban.. gibi sair emirlerle ortadan kaldırmıştır.30

G. Muamelelerde İslâmî Kurallar Belirleyicidir Her sistem gibi İslâm da bir muamelenin geçerliliğini, kurallarına uyulmasına bağlamıştır. Öyleyse devir ve şartlar ne olursa olsun, İslâm ekonomisinin temel doktrinlerine aykırı düşen ticarî ve iktisadî muameleler, kendi açısından geçersiz olacaktır. Dolayısıyla sözkonusu tasarrufat Allah katında mesuliyeti mucip olur. Bu yönüyle İslâm toplumlarının ekonomik yapısı kendine özgü bir farklılık arz edecektir. Bu sebeple faize dayanan, belirsizlik (garar) içeren, yalancı şahitlerin karıştığı, hürriyetin kısıtlandığı, hile karışmış ve ihtiyaç olmadığı hâlde imkânlar gereği israfa sebep olan harcamalar.. türünden muameleler İslâmî açıdan reddedilecektir. Tabi israf meselesi değerlendirilirken zaruri olanlar, rahatlık ve kolaylık sağlayanlar ile lüks maddeler farklı değerlendirilir. Hattâ gerek yokken harcanılanlar daha da farklıdır.31 Dolayısıyla ticarî ve iktisadî muamelelerde İslâm’a aykırı hiçbir işlem meşru sayılmayacağı gibi, bu işlemin netice verdiği mal da helâl ve meşru sayılmayacaktır.

Serbest piyasanın hâkim olduğu bir ortamda ticari hareketlilik oldukça yaygınlaşacaktır. Bu noktada İslâm’ın temel prensiplerini aşmama yasağı, belli seviyede bazı tahditler koyacaktır. Bunlardan birisi de herhangi bir şahsın pazarlığı üzerine pazarlık yapmamaktır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) “Biriniz diğerinin alış verişi üzerine pazarlık yapmasın. Kardeşi malı satın alacağı sırada almaya kalkmasın.” buyurmaktadır.32

Meşru dairede oluşacak şirketleşmeler ile ibaha alanı kapsamında geliştirilecek muameleler, sürekli olarak yeni ufuklar açacaktır. Bu geniş alan, mal bir taraftan, işletme de diğer taraftan olmak üzere anlaşılacak değişik kâr nispetleriyle ortaklıkların kurulabilmesine yol açacaktır. Bu tür akde mudarabe denir.

Bu alanda başka türlü şirketler de vardır. Önemli olan meşru dairede üretim ve kâr yapmaktır.33 Bu sebeple İslâm ekonomisi tamamıyla yasaklardan oluşan bir sistem değil, aksine belli istisnaları yasaklayan bir sistemdir.

İslâm’ın koyduğu iktisadî şartlarla, spekülatif olmaktan öte gerçek bir piyasa oluşacağından, toplum ekonomisi de hakiki temeller üzerine bina edilecektir.34

*Fırat Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ikoksal@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Nakvi, N. Haydar, Ekonomi ve Ahlak, Çev.: İlhan Kutluer, İnsan Y., İst.-1985, s. 96; Gülen, İktisâdî Mülahazalar, Nil Y., İst.-2009, s. 248. 2. Beşer, Faruk, İslâmda Sosyal Güvenlik, DİB Y., Ank.-1987, s. 32. 3. Buhari, Mezalim 3, (3/98). 4. İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar, Tahkik: Adil Ahmed – Ali Muhammed, Daru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut-1415, 1. baskı., s. 3/615. 5. San’ani, Muhammed b. İsmail, Sübülü’s-Selam Şerhu Büluği’l-Meram, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, by yok, 1379/1960, 4. baskı, s. 3/32. 6. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/512; Miras, Kamil, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, DİB Y., Ank., bt yok, 8. baskı, s. 6/473. 7. Samurkaş, Ali İhsan, Türkiye’de ve Hz. Muhammed Döneminde Enflasyon Düşüncesi, Rehber Y., Ank.-1993, 1. baskı, s. 433. 8. İslâmda Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Düşünce Y. Ank.-1978, s. 164. 9. Döndüren, Hamdi, İslâmî Ölçülerle Ticaret Rehberi, Erkam Y., İst.-1419/1998, s. 288-290. 10. İbn Hanbel, 2/33. 11. Nüveyhi, Muhammed, Ekonomik Adaletin Temelleri, Çev.: Ahmet Yaprak, Beyan Y., s. 26. 12. Ebu Davud, Süleyman b. el-Eş’as, es-Sünen, Çağrı Y., İst.-1413/1992, 2. baskı, Büyu 45 (3/720). 13. Buhari, Büyu 72 (3/28). 14. Demirci, Rasih, Ekonominin Temelleri, TDV Y., Ank.-1996, 1. baskı, s. 84-86. 15. Döndüren, Ticaret ve İktisat, 129, 310-315. 16. Ebu Davud, Büyu 68, (3/768-769). 17. Buhari, Büyu 54, (3/23). 18. Miras, Tecrid-i Sarih, 6/446. 19. Döndüren, Hamdi, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Erkam Y., İst.-1993; s. 228-231. 20. Ebu Davud, Büyu 44, (3/719). 21. San’ânî, Sübülü’s-Selâm Şerhu Bülûği’l-Merâm, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, by yok, 1379/1960, 4. baskı, s. 3/279; Döndüren, Ticaret ve İktisat, 231. 22. Karâfî, Fürûk, el-Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut-1424/2003, s. 3/207,233; Döndüren, Ticaret ve İktisat, 337. 23. Yeniçeri, Celal, İslâm İktisadının Esasları, Şamil Y., İst.-1980, s. 449-451. 24. Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 292. 25. Haşir suresi, 59/7. 26. Buti, Muhammed Said Ramazan, Davabıtu’l-Maslaha fi’ş-Şeriati’l-İslâmiyye, el-Mektebetü’l-Emeviyye, Dimaşk-1386 /1966, 1. baskı, s. 169. 27. Mergînânî, Hidaye, Kahraman Y., İst.-1996, s. 3/61; Özsoy, İsmail, Faiz, DİA, s. 12/110. 28. Özsoy, İsmail, Faiz ve Problemleri, Nil Y., bt yok, İzmir, s. 173-174. 29. Ersoy, Arif, Faizsiz Banka ve İşlevleri (Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli), İlmi Neşriyat, by ve bt yok, s. 34. 30. Nursi, Said, İşaretü’l-İ’caz fi Mezanni’l-İcaz, Çev.: Abdülmecid Nursi, Yeni Asya Y., İst., bt yok, s. 49. 31. Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 191. 32. Buhari, Büyu’ 58 (3/24). 33. Aliyyü’l-Kârî, Fethu Bâbi’l-Inâye, 3/58; 3/58; ed-Dîbû, İbrahim, Akdü’l-Mudarebe, Matbaatü’l-İrşad, Bağdat-1393/1973, s. 401 vd. 34. Bu makalenin hazırlanmasında büyük ölçüde “İslâm İktisadının Temelleri” isimli çalışmamız etkili olmuştur. Bilimname Dergisi, Kayseri-2005, s. 73 vd.

İslâm’da Fert ve Devlet İlişkisi

Onu kutsama, mukaddes sayma gibi bir yanlışlığa düşmeden devlete karşı saygılı olmak bir vatandaşlık vazifesidir. İnsanoğlu sosyal bir varlıktır. Klan toplumundan örgütlenmiş devlet düzenine kadar geçen zaman içinde dünyaya her gelen kişi kendini yerleşik kurallara göre hareket eden bir toplum içinde bulmuştur. Bu kurallara aykırı davranan kişi kınanmadan en ağır cezaya kadar uzanan müeyyidelerle karşılaşır.

Fert ve devlet münasebetine İslâm açısından bakmak istersek Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) nübüvvet görevine başladığı ândan itibaren Arap Yarımadası’nın bütün kavim ve kabilelerinin Müslüman olduğu, nübüvvet görevinin tamamlandığı âna kadar geçen zaman içinde, değişen şartlara göre fertlerin devletle ilişkisinin nasıl bir şekil aldığına bakmak uygun bir yöntemdir diyebiliriz.

Müslümanların içinde yer aldıkları yönetim şekillerini, yönetimin bütünüyle müşriklerde olduğu Mekke Site Devleti dönemi; Müslümanların yönetime gayrimüslimlerle ortak oldukları birinci etap Medine dönemi; Müslümanların yönetimi bütünüyle ele aldıkları ikinci etap Medine dönemi olmak üzere üç dönem içinde ele alabiliriz.

Mekke Dönemi Mekke dönemi, Müslümanların müşrik yönetimin içinde azınlık olarak bulundukları dönemdir. Bu dönemde Müslümanlar, müşrik çoğunluğun baskı ve işkencelerine maruz kalıyorlardı. Öldürmeye kadar varan işkencelere tahammül ediyorlar, inançlarından taviz vermiyorlardı. Bu devirde Müslümanlar aslâ bir asayiş problemi ortaya çıkarmıyor, toplumda huzursuzluk sebebi olacak bir harekette bulunmuyorlardı.

Toplumun yerleşik inançlarına aykırı olarak, kişilerin “Rabbim Allah’tır.” demeleri toplumun asayişini ve düzenini bozan bir durum olarak kabul edilemez. Bu inanç hürriyetinin tabiî sonucudur. Bu dönemde nazil olan müteaddit âyetlerle Kur’ân’da inanç hürriyeti defaetle vurgulanmıştır. Meselâ Kâfirun Sûresi 6. âyette “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” buyrulmuştur. Rabbim Allah’tır dedikleri için müminlerin işkence edilmeleri ve öldürülmelerinin haksızlık ve zulüm olduğu Bürûc Sûresi 8. âyette mealen “Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd olan Allah’a iman etmeleri idi.” şeklinde açıklanmaktadır. Kişilere inanç özgürlüğünü tanımanın esas itibariyle eşyanın tabiatına uygun olduğu, baskı ve zorlamanın inançla ilgili konularda yeri olmadığı A’râf Sûresi 88. âyette mealen şöyle açıklanmaktadır: “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: «Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz.» (Şuayb): İstemesek de mi? dedi.” İnanç özgürlüğü temel hak ve özgürlükler kapsamına giren kişilik haklarındandır. Kimsenin inancının kimseyi ilgilendirmeyeceği Mutaffifin Sûresi 29-33. âyetlerde şu ifadelerle açıklanmıştır: “Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi. Yanlarından geçerken kaş göz hareketleriyle onları küçümserlerdi. Ailelerine döndüklerinde yaptıkları bu işlerle övünüp eğlenirlerdi. Müminleri gördüklerinde ‘şüphesiz bunlar sapıtmış’ derlerdi. Hâlbuki bunlar, onların üzerlerine gözeticiler olarak gönderilmemişlerdi.”

Evet, Müslümanların neye inandıkları müşrikleri ilgilendirmezdi. Çünkü Allah hiç kimseyi inanç konusunda başkasının üzerine muhafız olarak göndermemiştir. Kısaca müşriklerin Müslümanların inancına karışma hakları yoktu. Bu sebeple Müslümanlara inançları dolayısıyla yapılan her müdahale zulüm ve haksızlık oluyordu. Buna rağmen Hz. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân’da beyan edilen siyaset paralelinde davranmış, onca işkenceler, öldürmeler, baskı ve hakaretlere rağmen en küçük bir asayiş problemi çıkarılmasına müsaade etmemiştir. Ancak müminlerin, Allah’ın âyetlerini alaya alan inkârcılarla oturmamak suretiyle pasif bir tepki koymaları gerektiği Nisâ Sûresi 140. âyette şu mealde ifade edilmektedir: “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze geçinceye kadar inkârcılarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz”.

Mekke döneminde Müslümanlar güç kullanma biçiminde tepki vermediler. Bu yönde yapılan taleplere Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) izin vermedi. İkinci Akabe Biatı’nın tamamlanmasından sonra Abbas b. Ubâde “Ey Allah’ın Resülü! Sen’i hak din ve Kitap’la gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer Sen istersen yarın Mina halkını kılıçtan geçiririz.” dedi. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Bununla emrolunmadık.” buyurdu. (İbn İshak, İbn Hişam Sire III, 90; İbn Sa’d Tabakat, I, 223; Ahmed b. Hanbel III, 462)

Resûlullah Efendimiz, müşriklere karşı güç kullanmak bir yana onlar aleyhine beddua etme talebini dahi kabul etmemiştir. Habbâb ve onun gibi işkenceye maruz kalan bazı Müslümanlar Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe’deyken varıp “Ya Resûlullah bizi dinimizden döndürmele­rinden korktuğumuz şu kavme karşı bizim için Yüce Allah’tan yardım dilemez misin? Bizim için Allah’a dua edemez misin?” diye hâllerinden şikâyet ettiler. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara; “Vallahi sizden önceki müminlerden bir kimse yakalanır, kendisi için yerde bir çukur kazılır, o kimse o çukura dizlerine kadar gömülür, sonra bir testere getirilir, başının üzerine konulup biçilerek ikiye bölünürdü de bu işkence onu dininden döndüremezdi. Allah’tan korkunuz. Hiç şüphesiz Allah sizin için fetih ihsan edecektir. Vallahi yüce Allah bu işi muhakkak tamamlayacaktır. Öyle ki hayvanına binmiş bir kimse San’a ile Hadramevt arasında San’a’dan çıkıp Hadramevt’e kadar gidecek de Yüce Allah’tan başka hiç kimseden korkmayacak. Fakat siz acele ediyorsunuz” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, V. S.109-111; Buhari, VIII, 56)

Buradan çıkan sonuç şudur: Diledikleri inanca sahip olmak ve inançlarının gereğini yerine getirmek fertlerin devletten talep edebilecekleri tabiî haklarıdır. Fertlerin de devlete karşı inanç özgürlüğü talebinden öte toplumun huzur ve sükûnunu bozacak davranışlarda bulunmamaları ve asayiş problemi çıkarmama yükümlülükleri vardır. Müşriklerin canlarına, mallarına, ırz ve namuslarına tecavüz etme hakları yoktur. Birlikte yaşamanın gereği olan ortak yükümlülüklere katılırlar. Olumlu icraatlar için oluşturulan teşkilâtlara destek olurlar. Hz. Rasûlullah’ın “hılfü’l füdûl”e katılması bunun bir misâlidir. Hz. Rasûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’na tâbi olan müminlerin Mekke döneminde ortaya koydukları tablo budur. Bu dönemde Kur’ân Müslümanlara ferdî olarak köle azad etmelerini, fakirleri, miskinleri, yetimleri doyurmalarını, onlara yardım etmelerini emrediyordu. Müslümanlar da güçleri yettiği nispette bu ilâhî emirleri yerine getiriyorlardı. Özellikle sahipleri tarafından işkence edilen Müslüman köleleri satın alıp azad eden Hz. Ebû Bekir’in zor durumda olan Müslümanlara yardım faaliyetleri içinde özel bir yeri vardır.

Hiçbir mümin inanç farklılığından kaynaklanan bir sebeple Mekke Site Devleti içinde bir asayiş problemi çıkarmamıştır. Eğer çıkarsalardı maruz kaldıkları hakaretler, baskı ve işkencelerden ötürü çok da haklı olacakları sebepler mevcuttu. Halkının çoğunluğu gayrimüslim olan ülkelerde yaşayan Müslümanlar için Hz. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’na tâbi olmuş Müslümanlarda dikkate alınacak çok örnekler mevcuttur.

Mekke Müslümanlarının bir diğer örneği de Habeşistan’a hicret eden Müslümanlardır. Bilindiği üzere Mekke’de baskı, zulüm ve işkenceler tahammül sınırını aşan bir noktaya doğru artmaya devam edince Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) izniyle bazı Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettiler. Habeşistan’a ilk hicret nübüvvet’in 5. yılı Recep ayında yapıldı. Muhacirler Habeşistan’da himaye gördüler. Güvenlik içinde incitilmeksizin ibadetlerini yapabildiler. Garânik olayından sonra Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlar geri döndüler. Mekke müşriklerinin işkence ve baskıları daha da artmaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz baskı ve işkenceye maruz kalan Müslümanlara ikinci defa Habeşistan’a hicret izni verdi. İkinci hicrete 101 kişinin katıldığı rivayet edilir. Muhacirler Habeşistan’da rahat ve huzura kavuştular. Kimseden korkmaksızın ibadetlerini yapabildiler. (Bak: İbn-i Hişam, 4/184-7). Müslüman muhacirlerden Habeş halkı ve Habeş hükümdarını rahatsız edecek herhangi bir olumsuzluk ve asayiş ihlâli vuku bulmadı.

Gayrimüslim bir toplum içinde Müslümanlar inançlarından dolayı baskı ve işkenceye maruz kalıyorlarsa, başka bir ülkeye sığınma imkânını da bulamıyorlarsa Müslüman kimliklerini gizleyebilirler. Böyle bir durumda inançlarını gizlemeleri imanlarına zarar vermez. Hudeybiye Anlaşması sırasında Mekke’de yaşayan ve Müslümanların henüz tanıma imkânı bulamadıkları bazı Müslüman erkek ve kadınların bulunduklarını Kur’ân haber veriyor. Bu Müslümanlarla ilgili olarak Fetih Sûresi 25. âyette; “Onlar, inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram’ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını menedenlerdir. Eğer (Mekke’de) kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek çiğnemeniz sebebiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemezdi). Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.” buyrulmuştur.

Müslüman’ın baskı ve tehdit altında kalbi imanla dolu olduğu hâlde canını kurtarmak için zâhiren küfür ifade eden sözler söylemesi de kişinin imanına zarar vermez. Gözleri önünde anne ve babası şehit edilen Ammar b. Yâsir’in öldürülmekten kurtulmak için küfür ifade eden sözler söylemesinin imanına zarar vermediği Nahl Sûresi 106. âyette şu ifadelerle açıklanmıştır: “Kalbi imanla dolu olarak mutmain iken, dini inkâr etmeye mecbur bırakılıp da yalnız dilleriyle inkâr sözünü söyleyenler hâriç, kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederek gönlünü inkâra açar, göğsüne küfrü yerleştirirse, onlara Allah tarafından bir gazap, hem de müthiş bir azap vardır.”

Keza Kur’ân’da kavminin zulmünden korkarak imanını gizleyen müminlerden de söz edilir. Firavun’u ve Firavun kavmini bir olan Allah’a iman etmeye davet eden Hz. Musa’yı tekzip eden kavminin başına gelebilecek bir azaptan endişe eden ve o âna kadar imanını gizlemiş olan bir müminin kavmini ikna etmeye çalıştığı Mümin Sûresi 28-29. âyetlerde şu ifadelerle anlatılır: “Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri çıkıp şöyle hitap etti: ‘Ne o, siz bir insan ‘Rabbim Allah’tır.’ dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Hâlbuki o Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mucizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendisinin aleyhinedir. Ama şayet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şu bir gerçektir ki Allah haddi aşan, yalancı kimseleri kurtuluşa erdirmez. Ey benim sevgili halkım! Bugün hâkimiyet sizindir, ülkede üstünlük sizdedir. Ama yarın Allah’ın azabı başımıza gelir çatarsa, söyler misiniz hangi kuvvet bizi kurtarabilir.’ dedi.”

Ve yine Yâsîn Sûresi 20-22. âyetlerde bir Karye halkını uyarmak ve hakka davet etmek üzere gönderilen elçileri tekzip etmeleri üzerine o karye halkından iman etmiş ve imanını gizlemiş olan bir kişinin gelip kavmini ikna etmek üzere ne şekilde nasihatte bulunduğu şu ifadelerle açıklanmaktadır: Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam gelmiş ve şöyle demişti: “Ey Milletim! Gönderilen elçilere uyun. Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Siz de O’na döndürüleceksiniz.”

Kişi inancını serbestçe açıklayamıyor ve gereklerini yerine getiremiyorsa imanını serbestçe açıklayabileceği ve inancının gereklerini yerine getirebileceği bir memlekete göç etmelidir. Bu husus Nisâ Sûresi 97. âyette şöyle ifede edilir: “Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: ‘Ne yaptınız bakalım?’ deyince, ‘Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik.’ diyecekler, melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir!” Ancak imanını izhar ve gereğince amel edebilme imkânından mahrum kalmış ve bulunduğu beldeden başka bir beldeye hicret edebilme imkânını bulamamış kimsenin imanını gizlemesi caizdir ve imanının Allah katında makbul olacağı mezkûr âyetlerden anlaşılmaktadır.

Birinci Medine Dönemi Medine’ye hicretle birlikte Müslümanlar için yeni bir dönem başlamıştı. Müslümanlar Medine Site Devleti’nde yönetime ortak olan bir inanç grubunu oluşturuyorlardı. Hicret’le birlikte Mekke’den gelen muhacirlerin Medine’de barınma probleminin halledilmesi gerekiyordu. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medineli Müslümanlarla muhacirleri birebir kardeş yaparak bu problemi sühûletle hâlletti. Bu suretle ensar, sahip oldukları varlık ve imkânlarını muhacir kardeşleriyle paylaşmak yükümlülüğünü yüklendiler. Kur’ân’ın ifadesiyle ensar bu görevi hiç yüksünmeden yerine getirdi. Haşr Sûresi 9. âyette ensar şu ifadelerle övülmektedir: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir sıkıntı hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Ayrıca Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’de huzur ve güvenin sağlanması, dışarıdan vuku bulacak saldırılara karşı topyekun savunma yapılması için Medine’de, o günkü adıyla Yesrib’de oturan diğer kabile ve cemaatlerle bir sözleşme akdetti. Bu sözleşmeyle nasıl bir birlik oluşturulacağı, taraflardan her birinin bu birlik içindeki konumlarının ne olacağı belirleniyordu. Sözleşmenin birinci maddesi “Bu yazı, Allah’ın Resulü Muhammed tarafından Kureyşli ve Medineli müminler, Müslümanlar ve bunlara sonradan iltihak edenler ve onlarla beraber cihat edenler içindir.” ifadesiyle sözleşmenin kimleri kapsadığını belirliyordu. Bu kapsama giren tarafların Medineli olmayanlara karşı bir birlik oluşturduklarını “İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet oluştururlar.” ifadesiyle açıklıyordu.

Yahudiler, Medine’nin sakinleri ve sözleşmenin tarafları olarak Medine’ye dışarıdan vâki olabilecek bir saldırıda Müslümanlarla birlikte şehri savunacaklardı. Bu hüküm sözleşmede şu ifadelerle yer alıyordu: “Müslümanlar ve Yahudiler Medine’ye hâriçten bir saldırı vukuunda müttefikan karşı koyacaklardır.” Sözleşmenin suç işleyen fertlerin cezalandırılmasına bir engel oluşturmayacağı da sözleşmede belirtilmiştir. Bu hüküm sözleşmede şu ifadelerle yer almıştır: “Bu yazı, bir haksız fiil veya cürüm işleyenin ceza görmesine engel olamaz. Harbe çıkan da Medine’de kalan da emniyet içindedir. Haksız bir fiil işlemek müstesnadır.”.Bu madde çerçevesinde sözleşme, Müslim gayrimüslim her ferde kimsenin canına, malına, şeref ve haysiyetine tecavüz etmeme yükümlülüğü getiriyor, aksi hâlde uygulanacak cezâi müeyyidede ayırım gözetilmeyeceği belirtiliyordu. Her bir topluluk bir âkile oluşturuyor, kendilerinden birinin cinayet işlemesi durumunda maktulün diyetini birlikte ödemeyi taahhüt ediyorlardı.

Diğer taraftan bu dönemde müminler olarak Müslümanlara Kur’ân ve Sünnet’le mükellefiyetler yükleniyordu. Bunların bir kısmı oruç, cuma ve bayram namazları gibi ibadetler, zekât, fitre ve öşür gibi mâlî, cihat gibi hem mâlî hem bedenî mükellefiyetler, tesettür gibi ferdî ve içtimâî nitelikli emirler, evlenme, boşanma ve miras gibi aile hukuku ile ilgili hükümler, katil ve yaralama suçları için kısas ve diyetler, hırsızlık, kazif ve zina suçları için belirlenen hudûd gibi cezâî hükümler nazil oluyor ve Hz. Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları açıklıyor ve uyguluyordu. Böylece müminlerin bir taraftan Rablerine karşı kulluk borçları, diğer taraftan Müslüman kardeşlerine ve devlete karşı hak ve yükümlülükleri belirleniyordu. Devlet, özellikle seferberlik durumunda müminlerden zekât dışında sefer masraflarını karşılamak üzere fedakârlıkta bulunmalarını istiyordu. Buna mukabil devlet de müminlerin canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumakla mükellefti.

Bu dönemde İslâm toplumu içinde Müslümanlarla anlaşma yapmış zimmî adı verilen ehl-i kitap bir zümre de bulunuyordu. Bunlar Müslümanlara karşı savaş açmış ya da savaş hazırlığı yapmaya başlamış sonunda mağlup olmuş veya mağlup olacaklarını anlayarak barış teklif etmiş olan kavim ve kabilelerdir. Yapılan anlaşma şartlarına göre ödedikleri vergileri karşılığında bunların devlet tarafından canları, malları, ırz ve namusları koruma altına alınmıştır. Mesleklerini, sanatlarını güven içinde icra edebilirler, ticaretlerini yapabilirlerdi.

Bu dönemde Müslümanlar Medine halkından bir fert olarak diğer gruplarla barış içinde yaşamak ve haklara saygılı olmakla mükelleftiler. Ancak bir Müslüman olarak kendi cemaatlerine karşı ayrıca yardımlaşma ve dayanışma mükellefiyetleri vardı. Bu yardımlaşma ve dayanışma, sözleşme şartlarına riayet eden diğer grupların aleyhine olmuyordu. Sözleşme şartlarına riayet eden kişiler ve gruplara Müslümanlar güvence veriyorlardı. Bu husus sözleşmede şu ifadelerle yer alıyordu: “Allah ve Resulü Muhammed himayelerini, bu sahifeyi tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza edenler üzerinde tutacaklardır.” Anlaşmanın bu maddesi sözleşmenin gayrimüslim taraflarından herhangi birine dışarıdan bir saldırı olursa Müslümanlara, mütecavize karşı müttefikin yanında yer almak mükellefiyetini getiriyordu.

İhanetleri ve Müslümanlara düşmanlıkları açığa çıktığı ândan itibaren fert ve cemaat olarak Müslümanların sözleşme şartlarına bağlılık mecburiyetleri kalkmış, geriye sadece Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) sadakat, Müslüman toplumuna tebaiyet borçları kalmıştı.

Hz. Resûlullah ve Müslümanlar fert fert ve cemaat olarak sözleşme şartlarına harfiyen riayet ettiler. Sözleşmenin tarafı olan gruplarla barış içinde birlikte yaşamaya özen gösterdiler. Ancak özellikle Yahudi gruplar sözleşmenin tarafı olan Müslümanlarla dayanışma içinde olmak yerine içeride asayişi bozmaya ve dışarıda Müslümanlar aleyhine müttefikler aramaya başladılar. Buldukları her fırsatta Müslümanlara ihanet ettiler. Resûlullah’ı zehirlemekten suikast plânıyla öldürmeye kadar her yolu denediler. Sonunda Müslümanlarla giriştikleri savaşlarda ya öldürüldüler ya da sürgün edildiler. Sonuçta Müslümanlar Medine’de tek hâkim unsur hâline geldiler.

Medine Dönemi İkinci Etap Medine’de Müslümanlar tek hâkim unsur hâli­ne geldikten sonra fertlerle devlet arasındaki mü­na­se­betler bakımından, gayrimüslim grupların yö­netime ortak olmadıkları saf bir idarî yapı vücut bulmuş oldu. Fertlerin devlete, devletin fertlere karşı yükümlülüklerini belirleyen ahkâm âyetleri nazil olmaya devam ediyor, bu âyetleri açıklayan ve tamamlayan Sünnet’le, şahsın hukukundan milletlerarası hukuka kadar her alanda hukukî hükümler vazediliyordu. Dînî veya dünyevî bir konuda Allah ve Resulü bir şeyi emredince Müslüman’ın itirazsız itaat etmesi emrediliyordu. Bu hüküm Ahzâb Sûresi 36. âyette şu ifadelerle yer alıyor: “Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, artık işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulü’ne âsî olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”

Ancak farklı şekillerde karara bağlanabilecek bazı idarî konularda Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) konuyu istişareye açardı. Meşveret konusu olan mesele hakkında herkesin görüş bildirme, başka bir deyişle görüş ve kanaatleriyle yönetime katılma hakkı vardı. Bedir, Uhut ve Hendek savaşları öncesi strateji olarak nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda açılan istişareler gibi. Hz. Resûlullah’ın istişareye açtığı pek çok hâdise rivayet edilmiştir. Zîrâ Kur’ân’da yönetimle ilgili konularda (nasıl bir yol izleneceği hususunda) müminlere danışması emrediliyor. Bu hüküm Âl-i İmrân Sûresi 159. âyette mealen şöyle buyruluyor: “Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, yapılacak işler hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” Diğer taraftan müminlerin de yönetimle ilgili konularda temel ilkelerinin meşveret olduğu yine Kur’ân’da Şûrâ Sûresi 38. âyette mealen şu ifadelerle açıklanmıştır: “Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla îfâ ederler. İşlerini istişare ile yürütürler, kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan hayırlı işlerde sarf ederler.”

Bu dönemde Müslümanların muhatap oldukları ve çok tekrarlanan emirlerden biri de Allah için cihada iştirakti. Cihat çağrısı yapıldığında her bir mümin kendi imkânlarıyla teçhizat dâhil sefer hazırlıklarını yapar ve cihada iştirak ederdi. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gazvelerinin hiçbirinde savaşı isteyen taraf olmamıştır. Her defasında savaşı kabule zorlanan taraf olmuştur. Zîrâ Kur’ân’da Müslümanlara düşmanlık yapmayan, barış hâlinde yaşamak isteyenlere iyi davranılması emredilmiştir. Bu hüküm Mümtehine Sûresi 8. âyette şu ifadelerle yer alır: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” Bu âyette “Allah adaletli davrananları sever.” ifadesi “Sizinle barış içinde olmak isteyenler kendilerine barışla mukabeleyi hak ederler. O hâlde siz de onlara barışla mukabele edin. Zîrâ Allah hak edene hakkının verilmesini sever” mânâsını ihtiva etmektedir.

Allah (celle celâlühü) müminlere, İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık edenleri dost edinmelerini menetmiştir. Bu konuda Kur’ân’da müteaddit âyetler mevcuttur. Mümtehine Sûresi 9. âyette mealen şöyle buyrulmaktadır: “Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” Aynı konu Âl-i İmrân Sûresi 118. âyette mealen şu ifadelerle yer almıştır: “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (Ayrıca bakınız Âl-i İmrân 3/28; Mâide 5/51,57; Enfâl 8/73; Nisâ 4/144; Mümtehine 60/1)

Buna mukabil müminlerin tam bir birlik, bütünlük ve dayanışma içinde olmaları gerektiği Kur’ân’da müteaddit âyetlerde emredilmiştir. Buna misâl olarak Tevbe Sûresi 71. âyetin mealini zikredelim: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alıkorlar; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve Peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakîmdir.” İhtilafın ve tefrikanın güç kaybına sebep olacağı Enfâl Sûresi 46. âyette şu mealde ifade edilmiştir: “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp za’fa düşersiniz, kuvvetiniz kaybolur. Bir de tam mânâsıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” Bu hükümlerle müminler topluma ve devlete karşı birlik ve bütünlük içinde bulunmanın gereklerine göre davranma mükellefiyetini yüklenmiş oluyorlar.

Mümin, Allah ve Resülü’nün bütün emirlerine itaatle mükellef olduğu gibi “ülü’l-emr”in, dinin açık hükümlerini ihlâl etmeyen kararlarına, emir ve talimatlarına da itaat etmelidir. Bu husus Nisâ Sûresi 59. âyette şu ifadelerle açıklanmıştır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulüne ve sizden olan ülü’l-emre de itaat edin. Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arzediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” “İşler ehli olmayana tevdi edildiğinde kıyameti bekleyin.”1 mealindeki hadîste geçen “iş” kelimesi, kamu yönetimiyle ilgili olan işleri ifade eder. Bu mânâda âyetin meali “kamuya ait işleri üstlenmiş olan ümera”nın karar ve talimatlarına uymayı emretmektedir.

Devletin izin ve onayına bağlı işlerde onay almadan emrivâkilerde bulunmamak gerektiği hükmü, “Kişi için mubah olan emîrinin rıza gösterdiği şeydir.”2 mealindeki hadîse dayanır. Hadîste bahis konusu olan izin, iktâ ve ihya gibi daha ziyade ammeye ve hazineye ait mal ve imkânların fertlere tahsis izni ve kararıdır.

Sonuç Nübüvvetin başlangıcından Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatına kadar gelişim tablosunu incelediğimizde Müslümanlar, azınlıkta oldukları Mekke Site Devleti içinde, huzur ve sükûnu bozacak hiçbir asayiş problemi çıkarmamışlardır. Toplumun tamamını ilgilendiren ve toplum lehine olan yükümlülüklerden kaçındıklarına dair bir haber gelmemiştir. Aksine “hılfü’l-füdûl” misâlinde olduğu gibi hayırlı organizasyonun içinde yer almışlardır. Ancak inançlarından taviz vermemişlerdir. Zîrâ bir olan Allah’a inanmalarının başkalarına zarar vermeyen tercihleri ve en tabiî hakları olduğu inancındadırlar.

Bu dönemde Habeşistan’a göç eden Müslümanlar Habeşistan’da aynı tavrı devam ettirmişler, inançlarına saygı gösteren Habeş hükümdarına da hiçbir sıkıntı çıkarmamışlardır. Habeşistan muhacirleri, her vesileyle hükümdar Necaşi’den övgüyle söz etmişler ve memnuniyetlerini ifade etmişlerdir.

Medine’ye hicretle birlikte muhacirler yeni bir yurt edinmiş oldular. Ensar da sahip oldukları servet ve imkânları muhacirlerle paylaşarak Medine’nin gayrimüslim halkı yanında bir Müslüman grup oluşturdular. Medine’nin dışa karşı savunmasını güçlendirme, içeride asayişi temin etmeye yönelik, gayrimüslim unsurlarla akdedilen sözleşme hükümlerine göre bir taraftan gayrimüslimlerle barış içinde birlikte yaşama, diğer taraftan bir Müslüman olarak Allah ve Resülü’nün emirlerine itaat etmek ve şûrâ kararlarına uymakla yükümlüydüler. Bu dönemde ibadetler, muamelat ve mücâzât alanında peyderpey inmeye devam eden âyetler ve bu âyetleri şerh eden sünnetlerle, ilâhî emirler dînî tamamlama yönünde bir seyir takip ediyordu.

Bu dönemde sıklıkla rastlanan, Müslümanları ortadan kaldırma teşebbüsleri sebebiyle cihat âyetleri de nazil oluyordu. Müslümanlar fiilî bir saldırıyla karşı karşıya kaldıklarında veya bir saldırı hazırlığı yapıldığına dair istihbârî bir bilgi geldiğinde cihada çağrılıyorlardı. Cihat çağrısını alan her Müslüman, eğer gücü yetiyorsa sefer için gerekli olan masraflarını kendisi karşılar, ortak giderlere de katılırdı. Mazeretsiz olarak cihada katılmayanlar hakkında şiddetli itâblar içeren âyetler nazil oluyordu.

Gayrimüslim unsurların Medine’yi terk etmelerinden sonra Müslümanlar yönetime bütünüyle sahip oldular. Allah ve Resülü’nün emirlerine itaat, Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şahsında devlete itaat kabul ediliyordu. Artık gayrimüslim cemaatler yok, zimmî sıfatıyla “Ehl-i Kitap” fertler vardı. Müslümanlar zimmîlerin hukukuna da riayet etmek durumundaydılar. Müslüman fertlerin, devletin emir ve talimatlarına uymaları gerektiği ‘ülü’l-emr’e itaat kavramında ifadesini bulmuştur. Ülü’l-emr Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram yapamaz. Bunun dışında Ülü’l-emr’in yönetimle ilgili aldığı ve şer’i hükümlerle çelişmeyen her karar bağlayıcıdır, itaat edilmesi gerekir. Ülü’l-emr mubahlar alanında geçici önlemler olarak yasaklayıcı bazı kararlar da alabilir. Fertlerin bu kararlara da uyma zorunluluğu vardır.

Buna mukabil devlet de fertlerin canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumak, halkın huzur ve sükûnunu temin etmekle mükelleftir. Fertlere her alanda yapacakları meşru faaliyetleri için özgürlük ve güven ortamını sağlamakla da mükelleftir. Devletin bu görevi Adiyy b. Hâtim’in naklettiği şu rivayette net biçimde açıklanıyor. “Adiyy b. Hâtim anlatıyor. Ben Resûlullah’ın yanındaydım. Bir adam geldi yoksulluktan şikâyet etti. Sonra biri geldi yol kesen haramilerden şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): ‘Ey Adiyy! Sen Hîre’yi gördün mü?’ dedi. Görmedim ama hakkında bilgi aldım dedim. Bana dedi ki eğer ömrün olursa sen bir kadının devesinin üzerinde Hîre’den yola çıkıp Allah’tan başka hiç kimseden korkusu olmaksızın gelip Kâbe’yi tavaf ettiğini göreceksin.’ buyurdu.”3

Ülü’l-emr âyetinden değişen ve gelişen zamanın şartlarına göre devletin fonksiyonlarında değişmeler oldukça bu paralelde âmme otoritelerinin şer’î hükümlere aykırı olmayan emir ve talimatlarına uymak gerekir. Buna mukabil fertlerin sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel taleplerini devletin yerine getirmesi de gerekir.

* Din İşleri Yüksek Kurulu Eski Başkanı Prof. Dr. Hamza Aktan haktan@yeniumit.com.tr

Dipnot 1.

إِذَا وُسِّدَ الأَمْرُ عَلَى غَيْرِ أَهْلِهِ ، فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ

(Bağavi, Şerhüssünneh, Er Rikâk, Babü Eşratis Sâ’ah) 2.

يَقُولُ (إِنَّمَا لِلْمَرْءِ مَا طَابَتْ بِهِ نَفْسُ إِمَامِهِ) مُعَاذٌ فَإِنِّي سَمِعَتُ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ

(Taberani, Müsned-ü Şâmiyyîn, Müsned-ü Mekhûl) 3.

عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ بَيْنَا أَنَا عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذْ أَتَاهُ رَجُلٌ فَشَكَا إِلَيْهِ الْفَاقَةَ ثُمَّ أَتَاهُ آخَرُ فَشَكَا إِلَيْهِ قَطْعَ السَّبِيلِ فَقَالَ يَا عَدِيُّ هَلْ رَأَيْتَ الْحِيرَةَ قُلْتُ لَمْ أَرَهَا وَقَدْ أُنْبِئْتُ عَنْهَا قَالَ فَإِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ لَتَرَيَنَّ الظَّعِينَةَ تَرْتَحِلُ مِنْ الْحِيرَةِ حَتَّى تَطُوفَ بِالْكَعْبَةِ لَا تَخَافُ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ

(Buhari, Sahih, el Menakıb, bab 22)

Kur’ân’da Kâinat’ın Genişlemesi ve Büyük Patlama

Giriş Hubble’ın kâinatın genişlediğine işaret eden yaklaşık on yılda elde ettiği gözlem neticelerini 1929 yılında yayımlamasından sonra, fizikçilerin kâinat hakkındaki görüşleri tamamen değişmeye başlamıştı. Aslında tarihî olarak Hubble gözlemlerini yayımlamadan önce, Einstein’ın 1916 yılında ortaya koyduğu kütle çekimi denklemlerini kullanan Friedmann, kâinatın genişlemesi gerektiğini 1922 yılında yayımladığı bir çalışmayla ortaya koymuştu. Fakat o yıllarda, büyük ölçüde felsefî sebeplerden, kâinatın durağan (static) olması gerektiği düşüncesi oldukça baskındı. Bu yüzden, ilk ortaya koyduğu denklemlerin dinamik bir kâinat öngörmesinden hoşlanmayan Einstein, durağan kâinat modeli elde edebilmek için denklemlerinde küçük bir değişiklik yapmıştı. (Hubble’ın gözlemlerinden sonra Einstein bu değişikliği kariyerinin en büyük hatası olarak tanımlamıştır.) Bu yüzden Hubble’ın gözleme dayalı verileri büyük bir şaşkınlık ve heyecan uyandırmıştı. Zaman içinde Hubble’ın neticelerini destekleyen başka gözlemlerin yapılmasıyla, genişleyen kâinat düşüncesi karşı konulması güç bir gerçek olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. Tabii, kâinat genişliyorsa geçmişte daha küçük olmalıydı ve belki bütün kâinatın küçük bir hacim olarak ortaya çıktığı bir ândan bahsedilebilirdi. Bu bulguları ciddiye alan bir grup fizikçi, kâinatın (yani uzay-zaman ve içindeki bütün maddenin) doğumu ve gelişimi hakkında teorik araştırmalar yapmaya başlamışlardı. Bütün bu gelişmeleri (büyük ihtimal) şaşkınlıkla izleyen ve kâinatın ezelî olması gerektiğini düşünen diğer bir grup fizikçi ise, Hubble’ın gözlemlerini açıklamanın alternatif yolları olabileceğini düşünüp, durağan kâinat düşüncesinde ısrar ediyordu. Bunlardan biri olan Hoyle, 1949 yılında BBC radyoda katıldığı bir programda, genişleyen kâinat ve dolayısıyla kâinatın başlangıcı fikrini eleştirmek için “büyük patlama” (big-bang) ifadesini kullanmıştı. O programda kinayeli bir üslûpla ifade edilen büyük-patlama tanımlaması zaman içerisinde genişleyen kâinat modelini adlandırmak için kullanılmaya başlanmıştı. Böylece kâinat hakkında kimsenin tahmin dahi edemeyeceği yepyeni bir model ortaya çıkmıştı.

Büyük patlama modelinin önemli öngörülerinden biri olan ve patlama sonrası ortaya çıkması beklenen (bu, yeni ateşlenmiş bir silahtan çıkması beklenen duman şeklinde düşünülebilir) elektro-magnetik radyasyonun (kozmik mikrodalga fon radyasyonu) Penzias ve Wilson tarafından 1964 yılında gözlemlenmesiyle, model hakkındaki tereddütler (neredeyse) tamamen ortadan kalkmıştır. Zaman içinde teknolojinin de gelişmesiyle, büyük-patlama modelini destekleyen farklı birçok gözlem ve hassas ölçüm yapılmıştır. Elde edilen gözlem sonuçlarını açıklayabilecek bugün için başka bir kozmolojik model de bulunmamaktadır. Bu sebeple büyük-patlama modeli fizikçiler arasında genel kabul görmüştür. Bu tarihî bilimsel gelişmelerde hiçbir Müslüman bilim adamının katkısının olmaması acı gerçeğini (şimdilik) bir kenara bırakıp, kâinat hakkında gözlem ve teorilere dayanarak elde edilmiş bazı bilgiler vermeye çalışalım.

Kâinat Hakkında Bildiklerimiz Galaksiler kâinat içindeki tipik yapılardır. Güneş Sistemi’nin içinde bulunduğu Samanyolu disk tipinde bir galaksidir. Yapılan ölçümler Samanyolu disk yarıçapının 100.000 ışık yılı, kalınlığının ise 100 ışık yılı olduğunu göstermiştir (1 ışık yılı, ışığın 1 yılda katettiği mesafe yaklaşık 10 trilyon km. olarak tanımlanır. Işık hızı maddenin erişebileceği en yüksek hız olarak kabul edilmektedir. Işık saniyede yaklaşık 300.000 km. yol alır.) Samanyolu galaksisinde güneş gibi yaklaşık 100 milyar yıldız bulunmaktadır. Kütle çekimi dolayısıyla, galaksi merkezlerinde yıldız yoğunluğu daha fazladır (yine kütle çekimi dolayısıyla galaksi merkezlerinde kara-deliklerin var olduğu düşünülmektedir). Gece gökyüzünde gözle görülebilen yıldızlar, Samanyolu içindeki yıldızlardır. (şehirlerden uzak yerlerde, Samanyolunun merkezini parlak bir disk olarak fark etmek mümkündür). Fakat teleskoplar ile daha uzak mesafelere odaklanıldığında, artık başka galaksiler parlak noktasal cisimler olarak gözlenirler (Hubble kâinatın genişlediği sonucuna uzak galaksiler üzerine yaptığı gözlemler sonucunda ulaşmıştı). Galaksilerin bir araya gelmesiyle galaksi kümeleri, ve kümelerin birlikteliğinden ise super-galaksi kümeleri oluşur. Bütün bu baş döndürücü mesafeleri ifade etmek için ışık yılı bile oldukça küçük bir uzaklık birimi olarak kalmaktadır.

Kâinatı tasvir açısından elimizdeki en başarılı teorik model Einstein’ın genel izafiyet teorisidir. Genel izafiyet teorisine göre, uzay-zaman dinamik bir objedir ve eğilip, bükülebilir. Bizim kütle çekimi olarak hissettiğimiz kuvvet ise uzay-zamanın eğriliğinin bir neticesidir. Büyük-patlama modeli, genel izafiyet teorisi içinde tabiî olarak ortaya çıkar. Kâinat hakkında aşağıda bir kısmından bahsedeceğimiz temel bilgiler, genelde gözleme dayalı veriler ile genel izâfiyet teorisi kullanılarak elde edilmektedir.

Büyük-patlama modeline göre, kâinat yaklaşık 13,7 milyar yıl önce çok sıcak ve çok yoğun bir hâlde doğmuştur. Burada kâinat derken uzay-zaman ve içindeki her şeyin kastedildiğini hatırlatmakta fayda vardır. Demek oluyor ki, bizim bildiğimiz zaman ve mekân da büyük patlama ile ortaya çıkmıştır. Bu yüzden, büyük patlama öncesinde ne vardı sorusu, model için mânâsız bir sorudur. Benzer şekilde, günlük hayattan aşina olduğumuz genişleme kavramı bir şeyin başka bir şey içinde ilerlemesini çağrıştırsa da, kâinatın genişlemesini iç ve dış kavramlarına ihtiyaç olmadan, yani kâinatın içinde genişlediği başka bir ortamı düşünmeden, tanımlamak mümkündür.

Büyük-patlama modelinin önemli öngörülerinden biri geçmişte kâinatın termal (ısısal) bir dengede olduğudur. Bu öngörüyü destekleyen gözleme dayalı önemli veriler de bulunmaktadır. Bu sebeple büyük-patlama kelimesi kaotik bir hâdiseyi çağrıştırsa da, kâinatın ortaya çıkışında çok önemli bir denge hâli mevcuttur. Bu denge hâlinin kendiliğinden oluşmasının imkânsızlığı birçok fizikçi tarafından dile getirilmiştir.

Çok sıcak ve çok yoğun bir denge hâlinde doğan kâinat, genişledikçe soğumaya başlamıştır. İlk dönemlerdeki sıcaklık o kadar fazladır ki, maddenin en küçük yapı taşlarından oluşan bir plâzma (çorba) hâli mevcuttur. Sıcaklık azaldıkça plâzmanın yapısı değişir ve farklı kozmolojik evreler ortaya çıkar. Meselâ sıcaklık 1010 dereceye düştüğünde, proton ve nötronlardan atom çekirdekleri oluşmaya başlar. Sıcaklık 3.000 dereceye düştüğünde ise atomlar oluşur. Bu değişik evrelerin varlığını destekleyen birçok gözlem yapılmıştır. Meselâ Penzias ve Wilson tarafından 1964 yılında gözlenen kozmik mikrodalga fon radyasyonu, ilk atomların oluştuğu evreden sonra serbest kalan fotonlardan (yani ışıktan) oluşur.

Büyük-patlama modeli daha birçok önemli detaya sahiptir ve bugüne kadar bu model kullanılarak yapılan hesaplar gözlemlerle uyum içinde olmuştur. Bununla birlikte bilinen fiziğin patlama ânına (sıfır zamanına) yaklaştıkça geçerliliğini yitirdiğini ve yeni teorilere ihtiyaç olduğunu belirtmekte fayda vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Kâinatın Genişlemesi Kur’ân-ı Kerîm’de kâinatın genişlemesine açık olarak işaret edilmiştir. Zâriyat Sûresi’nin 47. âyetinde meâlen şöyle buyrulmaktadır: “Semayı azametle Biz kurduk ve ona durmadan vüs’at veriyor ve genişletiyoruz.” Âyette kâinatın genişlemesine “mûsiûn” kelimesi ile işaret edilmiştir. Fakat burada asıl enteresan olan kelimenin kullanılış şeklidir. Müfessirlere göre âyette geçen “Ve innâ lemûsiûn” bir isim cümlesidir ve Arapçada isim cümleleri sebat ve süreklilik ifade eder. Dolayısıyla “Ve innâ lemûsiûn” cümlesine “Devamlı ve sürekli olarak durmadan genişletiyoruz.” mânâsı verilebilir. Büyük-patlama modeline göre de kâinat doğduğu ândan itibaren sürekli genişlemektedir. Bu âyetle Kur’ân yol gösterici olarak vazifesini de yerine getirmekte ve “genişletiyoruz” ifadesi ile genişlemenin kendi kendine değil bizzat Allah’ın kudretiyle gerçekleştirildiğini vurgulamaktadır.

Büyük Patlama İle İlgisi Olabilecek Âyetler Enbiyâ Sûresi 30. âyette meâlen şöyle buyrulmaktadır: “O kâfirler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi. Biz onları ayırdık; sonra her canlı varlığı sudan yarattık. Hâlâ inanmayacaklar mı?” Bazı müfessirlere göre bu âyette geçen “ratk” (bitişik) ve “fetk” (ayırma) kelimeleri büyük-patlama ânına işaret ediyor olabilir. Yukarıda da özetlemeye çalıştığımız gibi büyük-patlama ânında bütün kâinat çok küçük bir hacim hâlinde bir arada bulunmaktaydı ve daha sonra genişleyerek büyümeye başladı. Kâinat genişledikçe, içindekiler birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Ayette geçen “ratk” ve “fetk” kelimeleri ile bu hâdiseler zinciri işaret ediliyor olabilir.

Bununla birlikte, bazı müfessirler bu âyetin Güneş Sistemi’nin, Dünya’nın ve atmosferinin oluşumuna işaret ettiğini düşünmüşlerdir. Bunun sebebi âyetin devamında canlı varlıkların yaratılmasından bahsedilmesidir. Bu durumda “ratk” güneş sisteminin birlikte olduğu duruma; “fetk” ise gezegenlerin ve Dünya’nın Güneş’ten kopup atmosferin oluşmasına işaret ediyor olabilir. Belirtmek gerekir ki Güneş Sistemi gibi sistemlerin galaksiler içinde oluşması da büyük-patlama modeli içinde düşünülmektedir (bü­yük-patlama modeli sıfır zamanından bugüne kadar bütün evreleri ifade etmek için kullanılır). Dolayısıyla her iki muhtemel açıklamayı da büyük-patlama modeli ile irtibatlandırmak mümkündür.

Büyük-patlama ile ilgili olabileceğini düşündüğümüz başka bir ifade de En’am 14, Yusuf 101, İbrahim 10, Fatır 1, Zümer 46 ve Şura 11. âyetlerde geçen “fâtıri’s semavâti ve’l ard” ifadesidir. Benzer şekilde Enbiya Sûresi 56. âyette de gökler ve yerler ile ilgili “fatarahünne” ifadesi kullanılmıştır. Genel olarak meallerde “fatara” kelimesi “yaratma” olarak tercüme edilmiştir. Fakat Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde “fatara” kelimesinin “yarmak”, “uzunluğuna yarmak” ve “bir misal sebketmeksizin ilk olarak yaratmak” mânâlarına da geldiğini anlatmıştır. “Fatara” kelimesinin bu mânâlarına bakıldığında, “fâtıri’s semavâti ve’l ard” ifadesinin büyük-patlamaya işaret edebileceği düşünülebilir. Şöyle ki, büyük-patlama bütün kâinatın ortaya çıktığı ilk özel yaratılma ânını anlatmaktadır. Bu sebeple “bir misâl sebketmeksizin ilk olarak yaratmak” mânâsı büyük-patlamanın bu özelliğine işaret ediyor olabilir. Ayrıca “yarma” kelimesi büyük-patlama ânını “patlama” kelimesinden daha iyi ifade etmektedir. Uzay-zamanın ortaya çıkması bir tohumun yarılıp çatlayıp ortaya çıkması ile gayet güzel tasvir edilebilir.

“Fatara” kelimesinin Elmalılı Hamdi Yazır tarafından zikredilen mânâlarından “uzunluğuna yarmak” ifadesi de oldukça dikkat çekicidir. Büyük-patlama ile ilgili önemli yanlış anlamalardan biri, kâinatın bir noktadan doğduğunu düşünüp başka bir boşluk içinde genişlediğini hayal etmektir. Büyük-patlama tek bir noktada meydana gelmemiştir. Bugünkü teorik anlayışımıza göre büyük-patlama ile bütün uzay bir anda ve birden ortaya çıkmıştır (yaratılmıştır). Başka bir ifadeyle büyük patlama her yerde meydana gelmiştir. “Fatara” kelimesinin “uzunluğuna yarmak” mânâsı asıl alınırsa, bunun büyük-patlamanın bir noktada gerçekleşmediğine işaret ediyor olabileceği düşünülebilir.

Sonuç Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığımız hususlar göz önüne alındığında, Kur’ân’da kâi­natın yaratılması ile ilgili ayetleri açıkça mu’­cizevi olarak nitelemek mümkündür. Tabii, konu başka açılardan da ele alınıp genişletilebilir. Meselâ, Kur’ân-ı Kerîm’de yedi âyette geçen “yedi-sema” kelimesi ile büyük-patlama sonrası meydana gelen değişik evreler (evrelerin tam sayısını belirlemek mümkün olmasa da Arapçada yedi, yetmiş ve yedi yüz sayılarının kesretten kinaye yani çokluğu ifade için kullanıldığını belirtmekte fayda vardır) veya bazı teorilerin öngördüğü ekstra boyutlara (enteresan olarak son yılların en çok çalışılan teorilerinden sicim teorisinde -string theory- yedi ekstra boyutun varlığı öngörülmektedir) işaret ediliyor olabilir.

Son olarak bu çalışmanın sadece amatör bir deneme olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Asıl yapılması gerekenin ise fizikçiler (özellikle uzmanlık alanı kozmoloji olanlar) ile tefsir ilimlerine vâkıf insanlardan oluşan bir heyetin, konu ile ilgili bütün âyetleri bir bütün hâlinde sistematik olarak ele alması ve hiçbir önyargıya sahip olmadan (Arapça gramer, kelime bilgisi ve tefsir usulü çerçevesinde) analiz edip anlamaya çalışmasıdır. Böyle bir çalışmanın Kur’ân mu’cizesini çok daha iyi ortaya koyacağı aşikârdır.

* Boğaziçi Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Fizik Böl. Öğretim Üyesi ali.kaya@yeniumit.com.tr

Prof. Dr. Ali Kaya, Yeni Ümit

Burçlar Hakkında

Kale, hisar, yüksek köşk manalarına gelen burç, astronomi dilinde ayın ve dünyanın uğrak yerleri olan yıldızlar topluluğunu ifade eder. Kur’ân’da, gökte burçların olduğu bildirilir ve bunlar bakanları hayrete sevk edecek bir güzellikler meşheri, Allah’ı tanıtıcı birer kudret eseri olarak takdim edilir. Böylece burçlar, birer tefekkür tablosu olarak önümüze serilir.(1)

Ayrıca, burçlara yemin edilerek, onlardaki büyük kudret hatırlatılmakta, gökteki ilahi sisteme dikkat çekilmektedir.(2) Bir başka sûrede ise “hubuk” kelimesi “burçlar” manasında beyan edilerek, yıldızların birlik beraberlik içinde ahenkle seyirlerine devam etmeleri nazara verilmiş ve insanların yeryüzünde tevhide ulaşamayıp parça parça olmaları kınanmıştır.(3) Hicr Sûresinde geçen “bürûcen” ifadesi, nekre (belirsiz) olması itibarıyla burçların sayısının belirsiz olduğuna işaret eder. Ancak, bugün sadece on iki tanesi burç ismiyle meşhur olmuş, diğerleri ise “suret” olarak tanıtılmıştır.

Bugün ifrat ve tefritlerin ağında ele alınmaktan kurtulamayan burçların, diğer ifadesiyle yıldızlar topluluğunun insanların ilgisini çekmesinin tarihi çok eskilere dayanır. Sümerlere kadar dayandırılan bu mesele, Mezopotamya’da burçlara ilahlık gücü vermeye kadar hududunu aşmıştır. Yahudilikte, herkesin tesiri altında bulunduğu birer yıldızı vardı ve aynı burç altında doğanlar akraba sayılıyorlardı.

Astroloji bir ilim midir?

Astronomi ile astroloji, önceleri birbirinden ayrı görülmeyip daha ziyade astronomi manasında bir bütün olarak değerlendirilirken, sonraları Astronomi, semadaki cisimler ve olaylarla ilgilenerek insanlığın emrine girmiştir. Gökbilimi manasına gelen astronomi, bugün bir ilim olarak ele alınır ve belli temelleri, metotları olan bir fen şeklinde değerlendirilir. Kur’ân-ı Kerîm, uzay ve içindekilere dikkat çeker. Şu âyet-i kerîme, bunun açık bir delilidir:

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

“Karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için var eden de Odur. Bilen bir kavim için biz delillerimizi böyle açıkladık.”(4)

Bu ve benzer âyetlerden anladığımız kadarıyla, yıldızların yaratılmasında üç büyük hikmet sezilmektedir:

1) Allah’ın kudretine işaret etmeleri

2) Semanın süsü olup, bizi tefekküre sevk etmeleri

3) Yol tayini vazifesi görmeleri.

Astronomiden ayrı bir alan olan astroloji ise daha ziyade yıldızlarla ilgilenip, bunlar vasıtasıyla bir kısım sırlara vâkıf olmaya çalışanların mesleği hâline gelmiştir. Yunancada “yıldız bilimi” manasına gelen bu kelime, gök cisimlerinin ve özellikle de yıldızların insan karakterine tesirini ele alır. Belli bir temele dayandırılamayan, vasıtasız ya da yarı vasıtalı bilgileri içinde barındıran, gelecekten haber vermeyi içeren, bilim denemeyecek bir meşguliyettir.

Kâinatta Her Şey Birbiriyle İrtibatlıdır

Genel manada kâinat bir sistem olarak yaratılmıştır ve bu sistem içerisinde her şey birbiriyle doğrudan ya da dolaylı olarak irtibat hâlindedir. Bir kelebeğin kanat çırpışı, başka bir yerde atmosfer hâdiselerine yön verebilir. Özellikle, bedeniyle dünyanın her şeyine ihtiyaç duyan, ruhuyla zaman ve mekânları aşan insanoğlunun, kâinatın her tarafıyla ilişkisi vardır. Şimdiki zamanı yaşarken geçmiş ve gelecek zamandan da etkilendiği gibi güneşin hareketlerinden, ayın dünyayı takibinden, dünyanın dönüşünden, yıldızların yer değiştirmesinden etkilenmesi de söz konusudur. Hatta yıldızlar kümesi olan burçların, insan karakteri üzerinde bir kısım izleri söz konusu olabilir fakat bütün bunlar, güneşin, yıldızın ve ayın kendisinden değil, onları yoktan var eden ve baş döndüren bir ahenk ve nizam içinde döndüren Allah’tandır. Ne güneşin, ne ayın, ne de yıldızların, kendilerinden kaynaklanan bir kudret ve tesirleri yoktur. Hepsi de Allah’ın emrine âmâde olarak belli bir sistem içerisinde hareket edip durmakta ve böylece Allah’ın varlığına, birliğine ve sonsuz kudret sahibi olduğuna işaret etmektedirler. Hâlbuki bugünkü haliyle astroloji, yıldızların Allah’la irtibatını keserek, onları başıboş birer varlık olarak göstermekte, bunların -hâşâ- tesadüfen bir araya gelip dağılarak insanın kaderini belirlediğini iddia etmektedir.

Evet, dinimiz astronomiye ayrı bir ehemmiyet verip onu öğrenmeyi teşvik etse de bugün tamamen gelecekten haber verme şeklinde yaygınlaşan, yıldızlara olağanüstü güçler verip onların Allah’la irtibatını kesen astrolojinin dinimizde yeri yoktur zira yer gök Allah tarafından yaratılmıştır, yegâne güç O’na aittir ve gaybı da ancak O bilir. Aksini iddia etmek şirk olur. Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

مَنِ اقْتَبَسَ عِلْمًا مِنَ النُّجُومِ اقْتَبَسَ شُعْبَةً مِنَ السِّحْرِ زَادَ مَا زَادَ

“Yıldızlardan bir ilim alan kimse sihirden bir bölüm almış olur. Yıldızlardan aldığı bilgiler arttıkça sihirle olan ilgisi de artmış olur.” (5) buyurur ve astroloji adı altında yıldızlarla meşgul olup, gelecekten haber verme iddiasına girerek sihirle eş değer bir günaha saplanılacağını bildirir. Başka bir hadislerinde ise şöyle beyan ederler:

مَنْ قَالَ مُطِرْنَا بِنَوْءِ كَذَا وَكَذَا فَذٰلِكَ كَافِرٌ ب۪ي مُؤْمِنٌ بِالْكَوْكَبِ

“Şu veya bu yıldızın hareketi sayesinde bize yağmur yağdı” diyenler, beni inkâr etmiş, yıldızlara inanmıştır.”(6) Evet, dikkat edilecek husus, yıldızlarla meşgul olurken, onlara ilahlık vermemek, Allah’ın icraatlarını onlara isnad etmemektir.

Ehl-i Kalb Bazı İslâm Âlimleri Meşgul Olmuşlar

Vâkıa, İslâm âlimlerinden de astroloji ile uğraşanlar olmuştur. Ancak İbrahim Hakkı hazretlerinin de dediği gibi bu zatların yıldızlarla meşgul olmaktan gayesi, insanların kendi nefislerini tanımalarına yardımcı olmak ve Allah’ın gökteki eserlerine hayranlık duymalarına yol açmaktır.

Kalb ehli bazı zatların, burçlardan ve yıldız kümelerinin oluşturduğu şekillerden bir kısım yorumlara varmaları, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği “remle” olayına benzer. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

كَانَ نَبِيٌّ مِنْ الْأَنْبِيَاءِ يَخُطُّ فَمَنْ وَافَقَ خَطُّهُ فَذَاكَ

“Peygamberlerden biri de kuma çizgi çizerdi. Kim çizgisini onun çizgisine uygun düşürürse isabet eder!”(7) Rivayetlere göre İdris (aleyhisselam) ya da Daniyel (aleyhisselam) kum üzerine çizgiler çizerek bazı yorumlarda bulunurmuş.(8) Buna remle denmiştir. Bu hadiste Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Kim remle yapıp çizgilerini o peygamberin çizgisine isabet ettirirse, yorum yapabilir.” Ancak, âlimlerimizin umumi görüşüne göre bu söz, siz onun çizgilerine isabet edemeyeceğinize göre böyle bir yola başvurmanız câiz değildir, demektir. Dolayısıyla çizgiler yoluyla bir şeylerden uğursuzluk çıkarmak câiz görülmediği gibi yıldızlara bakarak bazı asılsız haberler vermek, böylece halkı aldatmak, göz boyamak, hele bu yolla para kazanmak da câiz değildir.

Hanefî fıkıh üstadlarından Merginânî, yıldızlarla ilgilenmede iki neticenin hâsıl olacağını söyleyerek, küfre girmemeye dikkat çeker: “Bilmiş ol ki yıldızlar ilmi, haddizatında kötü değildir çünkü o iki çeşittir:

Birincisi: Hesap yolu iledir ve haktır. Kur’ân’da Allah Teâlâ: “Güneş ve ay hesab iledir.” buyurmuştur. Bundan murad güneşle ayın belli bir düzende gitmeleri yani seyretmeleridir.

İkincisi: İstidlâl (deliller bulma) yolu iledir. Yıldızların seyri ve feleklerin (gezegenlerin) hareketi vasıtasıyla bazı küçük hâdiselerin, Allah’ın kaza ve kaderi ile vuku bulacağına deliller çıkarılır ki bu câizdir. Tıpkı doktorun hasta kimsenin nabzına bakarak hastalığa ve sıhhate dair işaretler çıkarması gibi. Ama hâdiselerin Allah’ın kazası ile olduğuna inanmaz, yahut kendisinin gaybı bildiğini iddia ederse kâfir olur.”(9)

Netice

Netice olarak diyebiliriz ki astrolojinin bir hakîkati olsa da bugünkü şekliyle onunla meşgul olmak çok dikkat edilmesi gereken bir husustur. Âlimlerimizin müsaade ettikleri meşguliyet, yıldızların şekillerine bakarak ve her şeyi Allah’ın ilmine bağlayarak bir kısım yorumlarda bulunma ve Allah’ın kudretine deliller gösterme şeklinde olsa da insanları bir kalıbın içine sokup kaderin hükmünü iptal etmek ve gelecekten haber vermek asla değildir.

Evet, aynı burçta doğan insanların karakterleri birbirine benzese de o burçta doğan bütün insanları bir kalıba sokmak ve hepsi aynıymış gibi düşünmek, herkesin kaderinin ayrı ayrı yazıldığı hakîkatine terstir ve bugünkü astroloji yorumlarının pek çoğu böyle bir tersliği içinde barındırmaktadır. Hâlbuki burçların genel yapısını ve insana tesirini bilmek, insanın kendini tanımasına yardımcı olsa da kesinlikle kaderin hükmüne tesir edemez, insana, “Bu böyledir.” deme salahiyetini vermez. Dolayısıyla insan, burçları kendini tanımak için birer vesile olarak kullansa da esas olan, Kur’ân ve sünnet çerçevesinde yaşayarak iradesinin hakkını vermesidir.

Bu açıdan da “Benim burcum bu, ne yapayım, değişemiyorum, elimden bir şey gelmiyor, burçlarımız aynı veya farklı olduğu için anlaşamıyoruz, geçinemiyoruz.” gibi insan iradesini baltalayan düşünce ve inanışlar caiz değildir zira Allah, insanı burçlarla değil, iradesiyle mesul kılmıştır. İnsan kendini zorlayıp iradesini iyi yönde kullandığında, Allah’ın istediği istikamette ikinci bir tabiat kazanması mümkündür ki hayattan gaye de budur.

Dipnotlar:

[1] Hicr Suresi, 15/16-18; Furkan Suresi, 25/61. [2] Buruc Suresi, 85/1. [3] Zariyat Suresi, 51/7-8. [4] En’am Suresi, 6/97. [5] İbn Mâce, edeb 28; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/227, 311. [6] Buhârî, istiskâ 28; Müslim, iman 125. [7] Müslim, mesâcid 33; Ebû Dâvud, salât 171. [8] Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 3/392. [9] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/103.

Chatleşmek Caiz midir?

İslâm hukukunda bazı hükümlerin ortaya konulmasında kullanılan sedd-i zerâi adında önemli bir prensip vardır ki buna göre normalde mubah olan bazı ameller, kişiyi neticesi itibarıyla günaha götürdüğünden günah addedilirler. Şayet sedd-i zerâi’yi kaba çizgileriyle, topyekün fenalıklara giden yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak şeklinde yorumlayacak olursak, birçok meselenin bu bakış açısıyla açıklığa kavuştuğunu görürüz. Mesela bu zaviyeden zina haram olduğu gibi kişinin zina yapmasına sebep olabilecek harama bakma, yabancı bir kadınla yalnız kalma, avret yerlerini kapatmama veya kadınların fitneye sebep olabilecek hâl ve tavırlara girmeleri gibi bir kısım fiiller de haram olur. Nitekim Kur’ân’da, “Zina yapmayın.” yerine “Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ Sûresi, 32/17) denmesi ne kadar manidardır. Öncelikle chatleşme meselesine bu zaviyeden bakabiliriz. Yani internette chatleşmeler ne gibi neticeler doğuruyor?

Yine usul-u diniyeden olan ve sedd-i zerâi ile aynı manaya gelen bir kaide daha vardır: “Vesileler hangi maksada hizmet ediyorsa onun hükmünü alır.” Buna göre internette gerçekleşen bu karşılıklı konuşmalarla bizim ulaşmak istediğimiz maksat nedir? Veya bu tür karşılıklı ilişkilerin varıp dayandığı nokta neresidir? Acaba hakîkaten hayırlı bir işe mi vesile oluyoruz? Yani konuştuğumuz kişiyle evlenmeyi mi düşünüyoruz? Yoksa karşımızdaki kişiye dinimizi anlatmak gibi bir kastımız mı var? Eğer böyle değil de chatleşen kimseler netice itibarıyla günaha giriyorsa yani bu insanların ahlâkî kişiliği zarar görüyor, chat tiryakisi olarak zamanını israf ediyor, karşısındaki insana yalan söylüyor, internet ortamında müstehcen şeyler konuşuyor ve bu durum onların ailesini ve arkadaşlarını ihmal etmesine sebep oluyorsa hatta bunların da ötesinde işin sonu zinayla neticeleniyorsa baştan itibaren bilgisayar başında geçirilen bütün zamanların günah olacağını söyleyebiliriz.

Biliyor ve duyuyoruz ki bu türlü konuşmalar neticesinde gayrimeşrû ilişkiler yaşanıyor, dolandırıcılıklar ve kandırmalar vuku buluyor, cinayetler işleniyor ve birçok aile yıkılıyor. Nitekim Cumhuriyet Üniversitesi tarafından ortaya konulan bir araştırma, chatleşmeyle ilgili acı gerçeği gözler önüne seriyor. Bu araştırmaya göre internet kafelere gidenlerin yüzde 43’ünün “chat” yaptığı ve bunların yüzde 36’sı arkadaş bulmak, yüzde 14’ü flört, yüzde 34’ü sıradan konuları konuşmak için yüzde 6’sı da müstehcenlik hedefli chatleşiyorlar. Öyleyse dönüp kendimize soralım: Ne için chatleşiyoruz? Kaldı ki dinimizin bize öğrettiği en önemli prensiplerden biri de insanın nefsine güvenmemesidir. Nefis, her daim günahı emreder, insanı günah işlemeye zorlar. İçte böyle potansiyel bir düşman varken, insan herhalde rahat rahat günah ortamlarına giremez/girmemeli.

Dini tebliğ etmek mi?

Diğer yandan bazen hayırlı niyetlerle bu tür diyaloglara giriliyor ancak sonuç itibarıyla hayırlı olmuyor çünkü bir kişinin bir taraftan karşı cinsle sıkı bir diyaloga girip konuşması diğer taraftan da kalb temizliğini ve düşünce duruluğunu muhafaza edebilmesi çok zordur. Hele internet gibi hiçbir kontrol mekanizması olmayan bir ortamda, her an duygu ve düşünce sapmalarının yaşanması an meselesidir. Bunun için eğer internet üzerinden başkalarına dinimizi anlatmak istiyorsak, bunu hemcinslerimize karşı yapalım ve bırakalım bayanlara bayanlar, erkeklere de erkekler tebliğde bulunsun. Böylece kaygan bir zeminde dolaşmamış oluruz.

Denilebilir ki bir kadının erkeğe ya da bir erkeğin kadına dini anlatması sonucunda, hidayet söz konusu olamaz mı? Bir erkek bir kadını irşad edemez mi? İrşad ettikten sonra da evlenmesi mümkün değil midir? Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: “Mevhum müsbet neticeler, muhakkak menfi neticeye tercih edilmez.” Yani, genellikle ve büyük bir ihtimalle sonu olumsuz olan, insanı olumsuz duygulara iten böyle bir diyalog, çok nadir rastlanabilecek, iman dairesindeki mutlu bir evlilik ihtimaline bina edilemez. Yaşanan yüzlerce olay ve yıkılan onlarca aile, bu sözlerimizi ispata yeter. Eğer böyle bir durum oldu ve bir erkek, bir kadınla dinî meseleleri konuşmaya başladıysa, bir tarafın diğerini irşadı da söz konusuysa, bu mesele kısa zamanda ilgili kitaplara ve yetkili hemcinslere havale edilmeli ve aradan çekilmelidir.

Bir de eğer biz birilerine dinimizi anlatmak suretiyle faydalı olmak istiyorsak buna çevremizden başlamalıyız. Yani önce kendi ailemizle, akrabalarımızla ve arkadaşlarımızla ilgilenmeli ve bu daireyi dışa doğru genişletmeliyiz yoksa yakın çevremizi ihmal ederek internette tanımadığımız kimselere faydalı olma mülahazası doğru değildir. Hâsılı, bize düşen, sedd-i zerâi prensibine uyarak, tehlikeli zeminlerde dolaşmamak, emin yerlerde durmaktır. Unutmayalım, günah, içerdiği şüphelerle insanın içini rahatsız eden ve kalbte gel gitler yaşatan şeydir. Son olarak bir hususu daha hatırlatalım ki günah günahı çeker. Binaenaleyh hiçbir kimse hiçbir zaman nefsine güvenmemelidir.

Muska Kullanmak

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gerek manevî gerekse maddî hastalıklardan kurtulmak için bizleri tedavi olmaya teşvik etmiştir. Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte:

تَدَاوَوْا فَإِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلَّا وَضَعَ لَهُ دَوَاءً غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ۽ الْهَرَمُ

“Tedâvi olunuz. Yüce Allah ihtiyarlık hariç her hastalığın şifasını takdir etmiştir.”[1] buyurmuş böylece insanları bir taraftan tedavi olmaya teşvik ederken diğer yandan da her hastalığın bir çaresi olduğunu ifade ederek bizleri araştırmaya teşvik etmiştir. Aynı hususun ifade edildiği bir diğer hadis-i şerif ise şu şekildedir:

مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ دَاءً إِلَّا أَنْزَلَ لَهُ شِفَاءً

“Allah hiçbir dert göndermemiştir ki dermanını da göndermesin.”[2]

Maruz kalınan bir rahatsızlıktan kurtulmak için iki usul vardır: Tıbbî tedavilere başvurmak ve Kur’ân ve sünnette gelen bazı âyet ve duaları okumak. Bunlardan birincisi sebepler planında ilk başvurulması gereken yöntemdir çünkü doktora giderek, ilaç kullanarak veya değişik tedavi yöntemleri uygulayarak hastalığın izalesine çalışmak, sebeplere müraacat bakımından hem bir vazifedir hem de fiilî bir duadır. Bu fiilî duayı yerine getirirken aynı zamanda dilimizle de dua etmeli, böylece Allah’a müracaatta kusur etmemeye çalışmalıyız.

İster maddî isterse manevî tedavi olsun, zikrettiğimiz her iki tedavi usulü de hastalığın iyileşmesi adına başvurulan birer sebeptir yoksa derdi veren Allah olduğu gibi dermanı ve şifayı veren de Allah’tır. Kur’ân’da Hz. İbrahim’in (aleyhisselam):

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ

“Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.”[3] sözüyle bu hakîkate işaret edilmiştir. Evet, hem hastalığımızda hem de hastalığın iyileşmesi adına müracaat ettiğimiz usullerde, tevhid akidemizi her zaman korumamız gerekir.

Muska takmak dindarlık mıdır?

Elmalılı Hamdi Yazır’ın yaklaşımıyla, muska takarak tedavi olmak, halkın pek çoğunun zannettiği gibi dindarlığın bir gereği ve dinin emrettiği bir şey değildir. Belki bu, bazı hususlar gözetildiği takdirde dinin bir müsaadesidir. Dindarlığın muktezası ise muskaya değil doğrudan Allah’a sığınmak, dua ile Allah’tan yardım istemek ve sadece O’na tevekkül etmektir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hakîkati ifade etmek için: “Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir!” buyurduklarında kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar kimlerdir?” diye sual edilmiş ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle cevap vermiştir:

لَا يَكْتَوُونَ وَلَا يَسْتَرْقُونَ وَلَا يَتَطَيَّرُونَ وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

“Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar, teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmayanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!”[4]

Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) başka bir hadislerinde de

إِنَّ الرُّقٰى وَالتَّمَائِمَ وَالتِّوَلَةَ شِرْكٌ

“Rukyelerde, temîmelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet muskası) bir nevi şirk vardır.”[5] buyurarak tedavi için bu tür yollara başvuran kimselerin karşı karşıya bulunduğu tehlikeye dikkatleri çekmiştir.

مَنْ تَعَلَّقَ شَيْئًا وُكِلَ إِلَيْهِ

“Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir.”[6] hadisi de Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda ümmetini ikaz eden ifadelerinden bir diğeridir. Bu hadis-i şerifte anlatılmak istenen husus şudur: Her kim bir menfaati dokunur veya bir zararı uzaklaştırır inanç ve düşüncesiyle bir muska takınır ve bu şeye gönül bağlarsa o kişi taktığı şeye havale edilir çünkü bu kişi kendisine fayda verecek yegâne varlığın Allah olduğunu anlayamamış, yanlış kapıyı çalmıştır. Dolayısıyla bu kişi ne taktığı o şeyden bir fayda görebilir ne de Allah’ın yardım ve inayetine mazhar olabilir.

Dinimizin Tavsiye Ettiği Rukye

Aslında dinimizde okuma ile yani dua yoluyla tedavi (rukye) câizdir çünkü bu konuda varid olmuş onlarca hadis vardır.

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

“Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz.”[7] âyetiyle, “Kim Kur’ân’la şifa taleb etmezse, Allah ona şifa vermez.”[8] hadisinin de bu hususa işaret ettiğini söyleyebiliriz. Yani gerek Kur’ân’da yer alan bazı âyetleri gerekse Efendimiz’den rivayet edilen me’sur duaları vesile edinerek Allah’tan derdimize derman vermesini dilemek meşrudur. Sahâbe zamanında yaşanan şu hadise genellikle okuyarak tedavi olmanın cevazına delil olarak getirilmiştir:

“Biz, Allah Resûlü’nün gönderdiği askerî bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir cariye gelip: “Obamızın efendisi Selim’i bir zehirli soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan biri var mı?” dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona: “Yahu sen rukye bilir miydin?” dedik. “Hayır, ben sadece Fatiha okuyarak rukye yaptım” dedi. Biz kendisine “Allah Resûlü’ne sormadan bize verdiklerine dokunma!” dedik. Medine’ye gelince, durumu Efendimiz’e anlattık. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), (rukye yapan zatı tasdik etme edasıyla) “Fatiha’nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın!” buyurdular.”[9]

Muska Konusunda Dikkat Edilecek Hususlar

Bununla beraber ulema bir başkasına giderek ondan okumasını istemek veya onun verdiği bir muskayı üzerinde taşımanın meşruluğu üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunu belli şartlar altında câiz görürken, diğer bir grup âlim, mutlak olarak muskaya karşı çıkmıştır. Bu konuda varid olan hadislere baktığımızda, her iki tarafın da savunduğu görüşü destekleyecek hadisler bulabiliriz. Genel olarak muskanın mahzurlu olduğunu söyleyenler bunun tevhid akidesine ters olduğunu ve her türlü derde derman olacak tek varlığın Allah olduğunu ifade etmişlerdir.

Muskanın câiz olduğunu söyleyen âlimlerimizin genel olarak ileri sürdüğü şartlar şunlardır:

1– Okunan veya yazılan şeyler âyet ve hadislerden olmalıdır.

2– Manası bilinmeyen esrarengiz birtakım isim, harf, resim ve işâretler kullanılmamalıdır.

3– Bizatihi muskanın bir faydasının olmayacağı ve şifayı verenin Allah olduğu kesinlikle unutulmamalıdır. Yani muska, iyileşmemiz için bir vasıta olmaktan çıkarılarak gaye hâline getirilmemelidir.

4– Tedavi dışında değişik gayeler için kullanılmamalıdır. Kadını kocasına sevdirmek veya iki kişiyi birbirinden nefret ettirmek gibi.

5– Muska yazdırmak için gittiğimiz kişi, dindar ve müttaki olmalı, yaptığı işi çıkar maksatlı değil Allah rızası için yapmalıdır. Yani bu işi ticarete dökmemelidir.

Bu şartlara uyulduğu takdirde, muska takmanın günah olmayacağını söyleyebiliriz. Ancak yine de evlâ olan, muska takmaktan ziyade o muskanın içindeki duaları okumak, duasının makbul olduğuna inandığımız insanlardan dua istemek ve her türlü ihtiyacımızı Allah’tan talep etmektir.


[1] Ebû Dâvud, tıb 1; Tirmizî, tıb 2.

[2] Müslim, selam 69; Buhârî, tıb 1.

[3] Şuara Sûresi, 26/80.

[4] Müslim, iman 371.

[5] Ebû Dâvud, tıb 17.

[6] Tirmizî, tıb 24.

[7] İsra Sûresi, 17/82.

[8] Ali el-Müttakî, Kenzu’l-ummâl, 10/8.

[9] Buhârî, tıb 39.

Helal Lokma ve İffetli Nesiller

“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin!”

 Soru: Haram yiyip içmek manevî hayatı ne ölçüde etkiler; iffetli nesillerin yetişmesinde helal rızkın tesirleri nelerdir?

Cevap: Allah Teâlâ yeryüzünü, semaları ve onlardaki sayısız nimetleri yaratmış ve insanlığın hizmetine sunmuştur. Bütün bu nimetlerden istifade etme hususundaki esas hüküm onların mübah oluşudur; yani, hakkında yasaklayıcı bir hüküm gelmemiş olan şeyler helaldir. “O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı.” (Bakara, 2/29); “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Zât-ı âlîsinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize veren de O’dur.” (Câsiye, 45/13) mealindeki ayet-i kerimeler, yerde ve göklerdeki bütün nimetlerin insanların istifade etmeleri için âmâde kılındığını açıkça anlatmaktadır. Evet, yenilmesi, içilmesi veya kullanılması ayet ya da hadislerle yasaklanmamış olan her şey helaldir.

Şu kadar var ki, Cenâb-ı Hak bir kısım şeyleri yasaklamış ve bu umumî istifade iznini bazı hükümlerle sınırlandırmıştır. Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu hükümlerle yapılması kesin olarak yasaklanan şeylere “haram” denilmektedir. Haramları tayin eden doğrudan doğruya Hazreti Şâri’dir; bu açıdan, sırf Allah’ın emri olduğu için onlara yaklaşmamak gerekmektedir. Bununla beraber, netice itibarıyla her haramın pek çok zararı olduğu ve onun yasaklanmasının sayısız hikmetlerinin bulunduğu da bir hakikattir. Herhangi bir haramı irtikap etmenin bazen maddî, bazen de manevî zararları olur. Mesela, bir lokma haramın, insanı inhirafa götürmesi ve hatta onun çoluk-çocuğunun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusudur.

Zikredildiği üzere, helaller ve haramlar Cenâb-ı Hakk’ın emirleriyle belirlenmiştir; hiç kimsenin kendi düşüncesine göre, helalleri haram ya da haramları helal saymaya hakkı yoktur. Şahsî yorumları neticesinde böyle büyük bir yanlışlığa düşebilecek kimseleri Mevlâ-yı Müteâl şöyle ikaz etmektedir: “Kendi dillerinizin yalan yanlış nitelendirmesiyle uydurduğunuz asılsız sözleri Allah’a mal ederek “bu helaldir, şu haramdır” demeyin. Çünkü, Allah adına yalan söyleyenler asla iflah olmazlar.” (Nahl,16/116)

Hazreti Rezzâk-ı Kerîm, “Allah’ın size rızık olarak yarattığı şeylerden helal ve temiz olmak suretiyle yiyin!” (Maide, 5/88); “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin!” (Bakara, 2/168) mealindeki ayet-i kerimelerle, nimetlerden istifadenin çerçevesini beyan buyurmuş; helal ve temiz rızkın peşine düşülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu itibarla, insan Cenâb-ı Allah’ın nimetlerinden afiyetle yiyip içebilir; fakat, hangi yolla olursa olsun her eline geçeni kullanamaz. Yiyip içtiği şeylerin dinî bakımdan yasaklanmış veya şüpheli şeyler olmamasına ve onlarda şunun bunun hakkının bulunmamasına dikkat etmelidir. Helalinden kazanmalı ve maddî-manevî tertemiz olan şeylerden -meşru dairede kalmak suretiyle- faydalanmalıdır.

Hakk’ın Mahbubu Nasırlı Eller

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “İbadet on parçadan müteşekkildir; bu on parçanın dokuzu helal rızkın aranmasındadır.” buyurarak, haramı, helali gözetmenin ehemmiyetini nazara vermiş; daha pek çok hadis-i şeriflerinde, rızık teminine matuf sa’y ü gayretleri övmüş ve ümmetini helal kazanca teşvik etmiştir. Lâl ü güher bir beyanında, “Öyle günahlar vardır ki, onlara ne namaz, ne oruç, ne de hac keffâret olabilir, onları ancak geçim temini için çalışmak affettirir, siler götürür” buyurmuş; bir başka zaman da, “Çalışmaktan elleri nasır bağlayan ve yorgun olarak uyuyan kimse mağfur olur, günahlarından kurtulur!” müjdesini vermiştir.

Evet, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın nebisi Hazreti Davud da elinin emeğini yerdi.” buyuran Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), alnının teriyle ailesinin iâşesini temin etmeye çalışan herkesi takdir etmiş ve bu hususta her fırsatı değerlendirerek ashabını helal kazanca yönlendirmiştir. Mesela, bir gün Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Sa’d b. Muaz (radiyallahu anh) ile karşılaşıp onunla musâfaha yapmış (tokalaşmış) ve Hazreti Sa’d’ın ellerinin nasırlı olduğunu görünce bunun sebebini sormuştur. Büyük sahabi, “Ailemin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaktan böyle oldu!” deyince, Habîb-i Ekrem Efendimiz, “İşte Allah’ın sevdiği eller!..” buyurarak aziz dostunun nasırlı ellerini işaret etmiştir.

Yüce Rehberimiz, bütün sözleriyle ve örnek hayatıyla göstermiştir ki; şu kısacık ömür öyle de geçecektir böyle de. İnanan bir insan, yaptığı işin zorluk ya da kolaylığından, itibarlı bir meslek olup olmadığından ziyade kazancının helal mi yoksa haram mı olduğuna bakmalı ve ne yapıp edip helal rızkını temine çalışmalıdır. Gerekirse o, gidip bir yerde taş kırmalı ya da eline bir kürek alıp işsizlerin beklediği yerde beklemeli, sonra da fırsatını bulup birinin bahçesinin toprağını atmalı, diğerinin yolunu yapmalı.. ama mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın meşru saydığı bir yolla iâşesini sağlamaya bakmalıdır. Evet, helal kazanma niyet ve gayretinde olduktan sonra icrâ edilen mesleğin türü ya da yapılan işin mahiyeti çok önemli değildir; bazı kimseler bir kısım işleri küçümseseler de, meşru her iş Hak katında makbuldür.

Kalbin Kâtili: Haram Lokma

Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!”

Pek çok hakikati ihtiva eden bu nebevî sözden işarî yolla şu husus da istinbat edilebilir: Şayet kalbe akıp gelen ve onun tarafından da bütün vücuda pompalanan kan, helal rızkın ürünü ise, onunla hem kalb sağlıklı olacak ve sıhhatli çalışacaktır hem de o selim kalbin pompaladığı temiz kanla bütün cesedin sıhhati teminat altına alınmış olacaktır. Aksine, necis kanın deveranıyla meşgul bir kalb bozulmaktan kurtulamayacak ve püskürttüğü kirli kandan dolayı da bütün vücudu fesada uğratacaktır.

Binaenaleyh, Hak dostlarından biri şöyle demiştir: “Bazen haram bir lokma ile kalb öyle bir değişir ve başkalaşır ki, bir daha da eski halini alamaz. Bütün günahlar kalbi katılaştırır ve özellikle gece kıyamına mani olur. Teheccüd namazıyla ve gece ibadetiyle karanlıkları aydınlatmanın önündeki en büyük engel haram lokmadır. Helal lokma da, başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde kalbe müsbet tesir eder ve onu cilalandırır; kalbi iyiliğe ve ibadete sevkeder. Kalblerini murakabe halinde bulunduranlar, haram lokmanın ya da helal rızkın tesirlerini -İslam’ın şehadetinden başka- kendi tecrübeleriyle de bilirler.”

Nitekim Nur Müellifi, haram lokmayı da dahil ettiği tehlikeli alanı anlatırken şöyle söyler: “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa doymuyor; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti kaldıramıyor; yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan sönüyor ve ölüyor. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.”

Haramın insana neler kaybettirdiğini anlama açısından Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şu gaybî ihbarı çok ibret vericidir. Bilindiği üzere, hacca koşanlar ovayı-obayı “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” sözüyle inletirler. Bu söz, mü’minlerin hac esnasında ve ihramda bulundukları müddetçe sürekli tekrar ettikleri mukaddes kelimelerdendir; “Emret yâ Rabbi, buyur yâ Rabbi!.. Çağırdın, biz de geliyoruz yâ Rabbi!.. Davetine sözümüz ve özümüzle geliyoruz, buyur Allahım. Ey ortak ve benzeri olmaktan münezzeh Rabbimiz! Hamd Senin, minnet Senin ve mülk de Senin. Sen teksin, eşsizsin, emsalsizsin, buyur yâ Rabbi!” demektir. İşte, samimi kulların can ü gönülden bu cümleyle mukaddes beldeyi inlettikleri bir anda, sırtında haram parayla alınmış bir elbise ve midesinde haram yoldan sağlanmış bir lokma bulunan bir insan da “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” diye seslenir. Rahmân ü Rahîm (celle celâluhu) kendi hâlis misafirlerini Zâtına has bir memnuniyetle ve ilahî ikramlarla karşılarken, haramla beslenen ve harama bürünen o adama “La lebbeyke ve la sa’deyk” der. Bu söz, kısaca “Lebbeyk’in de sa’deyk’in de senin olsun; sen hoş gelmedin, safalar getirmedin!” manasına gelmektedir.

Demek ki, mü’min, elbisesinin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (celle celâluhu) sığınmalı ve harama düşme endişesiyle gönlü her zaman tir tir titremelidir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Haramdan sakının! Midesine haram lokma giren bir insanın duası kırk gün kabul olmaz.” buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte de, “Allah tayyiptir, helal ve temiz olandan başkasını kabul etmez.” diyerek aynı hususa dikkat çekmiştir.

Bir gün Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri, “Ya Rasûlallah, dua buyur da, Allah Teâlâ, benim her duamı kabul etsin!” istirhamında bulununca, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, helal lokma ile besleniniz! Çok kimse vardır ki, haram yer, haram giyinir; sonra da ellerini kaldırıp dua eder. Böyle birinin duası nasıl kabul olunur ki?” demiştir. Bir başka vesileyle de bu beyanını şöyle teyid etmiştir: “Helal ve temiz gıdalarla beslen ki, duaların kabul olsun.”

Haram Karşısında Sahabe Hassasiyeti

Dahası, Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), haram lokmayla beslenen bir insanın vücudundaki haramın ancak Cehennem’le temizleneceğini belirterek ümmetini uyarmıştır. Helal-haram mevzuundaki bu nebevî teşvik ve tergîblerden dolayıdır ki, başta Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz olmak üzere bütün ehlullah harama bulaşmamaya azamî derecede hassasiyet göstermişlerdir. Selef-i salihînin sergüzeşt-i hayatları bu hassasiyetin misalleriyle doludur.

Bir örnek olması açısından, Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) şu hali hatırlanabilir: Sıddık-ı Ekber, yemeğini getiren hizmetçisine, her defasında onu nereden getirdiğini ve hangi yolla tedarik ettiğini sorardı. Bir defasında, ihtimal uzun zaman aç kaldıktan sonraki bir iftar anında, hizmetçisinin verdiği lokmayı yiyip sütü içinceye kadar her zamanki gibi yemeğin nereden temin edildiğini sormak aklına gelmemişti. Birkaç lokmadan sonra birden durmuş ve endişeli bir ses tonuyla, hizmetçisine “Bu yemek neredendi, bunu hangi parayla almıştın?” demişti. Hazreti Ebu Bekir’in yanında bir köle, bir hizmetçi gibi değil, bir dost, bir arkadaş misali muamele gören insan, “Ben cahiliye devrinde arraflık yapıyordum; fala bakıyor, gâipten haber veriyor ve kâhinlikten para kazanıyordum. O dönemde yaptığım arraflıktan dolayı birisinden alacağım vardı. Dün o adam borcunu getirdi, ondan ücretimi aldım ve bu yemeği de o parayla hazırladım.” cevabını vermişti. Bunu duyan Hazreti Ebu Bekir birden sendelemiş, düşecek gibi olmuş, beti benzi atmıştı. Hemen parmağını gırtlağına kadar sokmuş, zorla istifrağ etmiş ve yediği şeylerin hepsini dışarıya çıkarmıştı. Sonra da, büyük bir mahcubiyetle, “Allahım, midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından da Sana sığınırım.” demişti.

Hazreti Sıddık’ın bu hassasiyetini gören sahabi, “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi! Bu kadarı fazla değil mi? Ne diye kendine bu denli ızdırap veriyorsun?” diye sorunca, Ebu Bekir (radiyallahu anh) şöyle cevap vermişti: “Rasûl-ü Ekrem’den bizzat dinledim; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücudunda bir tek haram lokma bulunan bir kimsenin ancak Cehennem’le temizleneceğini söylemişti.”

Evet, bu hassasiyet, başta Sahabe efendilerimiz olmak üzere bütün selef-i salihînin hayat çizgisinin esasını teşkil ediyordu. Hazreti Ömer de (radiyallahu anh) bir gün yanlışlıkla devlet hazinesine ait olan bir zekât devesinin sütünden içmiş; onun milletin malı olduğunu farkeder etmez de hemen parmağını gırtlağına kadar sokarak istifrağ etmiş; o haramın kanına karışmasına ve bedeninin bir parçası haline gelmesine mani olmaya çalışmıştı.

İffetli Nesillerin Gıdası: Helal Lokma

İbrahim Edhem hazretleri, “Ashab-ı kemal, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” der ve bilmeden de olsa haram yiyip içmekten çok korkardı.

Hazreti Mevlânâ da, “İlim de hikmet de helal lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helal lokmayla meydana gelir. Bir lokma, haset ve hileyi netice verirse, cehalete ve gaflete sebeb olursa, bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?” demiş; hem sâlih bir insan olmanın hem de sâlih evlat yetiştirmenin helal rızıkla çok alâkalı olduğuna vurguda bulunmuştur.

Bir başka Hak dostu ise “helal lokma”nın iffetli nesiller üzerindeki tesirine şöyle dikkat çekmiştir: “Bu zamanda marifet ehli ve hakikat eri olan kimselerin ortaya çıkmayışının sebebi, iç temizliğinin ve batın tasfiyesinin eksikliği, hatta yokluğudur. Batın tasfıyesi ise, her şeyden önce helal lokma ile olur, helal yiyecek azalınca marifet ve hakikat kaybolur.”

İşte, ayet-i kerimelere, hadis-i şeriflere ve selef-i salihînin ikazlarına kulak verdiğimizde açıkça görüyoruz ki, selim bir kalbe sahip sâlih birer kul olabilmemiz için mutlaka haramlardan kaçınmalı ve helallerle iktifa etmeliyiz. Temiz nesiller yetiştirebilmek için de, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımızı ve ailemizin diğer fertlerini helal, hoş ve temiz gıdalarla besleme mecburiyetindeyiz. Şüphesiz, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek ya da kökü yerin derinliklerine uzanan, dalları semaları tutan mübarek bir ağaca dönüşerek gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla ve meyveleriyle insanlığa hizmet edecektir. Gayr-i meşrû yollarla elde edilen kazanç ancak bir cehennem zakkumu mesabesindedir ve o kazançla beslenen çocuklar da bir gün mutlaka hem anne-babasına hem de topluma kan kusturacaktır. Allah korusun, şayet yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, hem kendi manevî hayatımızı karartıyoruz hem de çocuklarımızın saadet ihtimalini yok ediyoruz demektir. Bu itibarla, zaman değişse de, asır başkalaşsa da, herkes gayr-i meşrû yollara sapsa ve helal haram demeden dünyevî imkanlardan istifade etse de, biz haram yiyemeyiz, bakmakla mesul olduğumuz kimseleri de haramla besleyemeyiz.

Hekimler, çocuk bekleyen bir kadına diyazem gibi rahatlık verici ilaçların dahi verilmemesini, çünkü bu tür ilaçların rahm-i mâderdeki ceninin maddî yapısına tesir edebileceğini, bir kısım uzuvlarının bozulmasına yol açabileceğini söylemektedirler. Bu ilaçlar her bebeğe ve her dönemde tesir etmeyebilir; fakat, yüzde bir ihtimal bile olsa, annenin, hekimin tavsiyesine uyarak hassas hareket etmesi ve özellikle doğumdan önceki birkaç aylık dönemde bu tür ilaçlardan uzak durması gerekir. Aynen bunun gibi, Abdulkadir Geylanî, İmam Şazilî, Şah-ı Nakşibend ve İmam Gazâlî misillü mana aleminin sultanları da tasavvufi tecrübeleriyle haram lokmanın insanlar üzerinde menfi tesir icra ettiğini ve haramla beslenen anne-babadan dünyaya gelecek çocuğun da -istisnalar hariç- manevî yapısının bozuk olacağını belirtmektedirler. Onlar da bu sahanın hekimleri olarak haram lokmaların bazı haramzâdelerin meydana gelmesine yol açtığını söylemektedirler.

İmam Gazâlî, haram yiyip içen bir kadının sütüyle beslenen çocuğun, ileride habîs şeylere ve çirkin işlere meyledeceğini söyler. Çocuğu, ancak haram yemeyen sâliha bir kadının emzirmesi gerektiğini, çünkü haramdan hâsıl olan sütün bereketinin olmayacağını ve ondan emzirdiği veya haram yedirdiği zaman çocuğun tabiatının o haramla münasebeti bulunan kötü şeylere yöneleceğini belirtir. “Çocuğun şirret olmasının kaynağı haram yemektir.” der. Ehlullah’tan biri de “Ahmak ve gafil kadının sütü zarar verir; gafletle emzirdi isen kustur!” diyerek bu konudaki hassasiyet ölçüsüne işaret eder.

Öyleyse, çocuğunun fizikî ve biyolojik açıdan sağlıklı doğması için gereken her şarta riayet eden ve yüzde bir-iki nispetinde dahi olsa her ihtimali değerlendirip en doğru olanı yapmaya çalışan valideynin, onun manevî yönden sıhhatli olması için de aynı hassasiyeti göstermesi gerekmez mi?

“Mübarek” Bir Damat

Seleflerimiz bu hususta o derece dikkatli davranmışlardır ki, ailelerinin helal rızıkla beslenmesi, çocuklarının manevî açıdan da selim fıtrat üzere doğması ve sıhhatli büyümesi için adeta tir tir titremişlerdir. Menkıbelerde asla değil fasla bakılması gerektiğini bir kere daha hatırlatarak anlatacağım şu hadise de bu hassasiyetin güzel bir misalidir.

Bir devirde, Merv şehrinin Kadısı, kızının evlilik çağına geldiğini düşünür ve ona layık bir eş aramaya başlar. Dünürcüler birer birer kapıya dayansa da Kadı efendinin acelesi yoktur, adayları teker teker değerlendirir, biricik kızını vereceği en uygun insanı bulmaya çalışır. O günlerde Kadı bir rüya görür; rüyasında kendisine kızını “Mübârek” adlı kölesine vermesi söylenir. Aynı rüyayı birkaç defa görünce ve kölesini değişik şekillerde deneyip onun sâlih bir insan, hayırlı bir damat adayı olduğuna kanaat getirince, bu düşüncesini eşe-dosta açar. Bazıları daha münasip, asil ve zengin kimseler de bulunabileceğini söyleyerek kadı kızının bir köleye verilmesine razı olmasalar da, Merv Kadısı kararını vermiştir. Kızının da rızasını alır, kölesini çağırır ve onları evlendirir.

Nikahın üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiştir ki, Kadı Efendi, kızının ve damadının hallerini sormak için onları ziyaret edince, kızcağız “Babacığım, damadın çok iyi bir insan ama daha peçemi indirmedi, evlendiğimizden beri benden uzak duruyor; yediriyor, içiriyor, fakat elini elime sürmüyor.” der. Kadı bu hale taaccüp eder, hemen damadını bulur ve ona bu davranışının sebebini sorar. Aldığı cevap karşısında Kadı gözyaşlarına boğulur ve kızını doğru insana verdiğini görmenin sevinciyle şükür hisleriyle dolar. Damat şöyle der: “Efendim, ne olur alınmayınız, su-i zanda bulunduğumu zannetmeyiniz; fakat, siz şehrin kadısısınız, size çok gelen giden olur, evinize hediyeler yollanır; Cenâb-ı Hakk’ın bana bir emaneti ve hediyesi olan kızınızın o şüpheli şeylerden yemiş olmasından korktum. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bedendeki haram bir lokmanın tesirinin ancak kırk günde geçeceğini söylediğini öğrenmiştim. Muhtereme eşimi hiç değilse kırk gün alın terimle kazandığım helal lokmayla beslemek istedim; ta ki, Hâlık-ı Kerîm nasip ederse, evladımız sâlihlerden olsun.”

Evet, bu bir menkıbedir; aynıyla olmuş mudur bilinmez. Evlenen herkesin böyle bir erbaîn çıkarması da gerekmez. Mübarek adlı o Hak erinin kırk gün beklemesi sübjektif bir meseledir. Ne var ki, maneviyat aleminin sultanlarından, büyük veli Abdullah bin Mübarek işte o temiz izdivaçtan neş’et etmiştir.

İmam-ı Azam’ın Babası ve Helallik Alma Gayreti

Mevzu açısından benzer bir hadise de İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin muhterem pederi Sâbit hakkında anlatılmaktadır: Sâbit, bir gün dere kenarında abdest alırken, suya düşmüş bir elma görür. Abdestini tamamladıktan sonra, nasıl olsa çürüyüp gideceğini düşünerek “Bari zâyi olmasın!” der ve o elmayı alıp yer. Fakat, çok geçmeden tükürme ihtiyacı hisseder ve tükrüğünde kan görür. O zamana kadar benzer bir haline şahit olmadığı için o kanın yediği elmadan ileri geldiğini düşünür ve onu yediğine çok pişman olur. Elmanın sahibiyle helalleşmek için dere boyunca yürür; sorup araştırır ve sonunda adamı bulur. Hadiseyi ona anlatıp helallik dileyince adam hakkından vazgeçmek için onu uzun bir süre yanında çalıştırır, değişik şekillerde imtihan eder, sâlih bir Hak eri olduğuna inanınca da son bir şart koşar: “Benim kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var. Bununla evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim.” der. Sâbit Hazretleri âhirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul eder.

Nikahları kıyılınca Sâbit Hazretleri henüz yüzünü göremediği zevcesinin bulunduğu odaya girer; fakat, odaya girmesiyle çıkması bir olur. Hemen kayınpederine koşup, “Bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok!” der. Kayınpederi tebessüm ederek, “Evladım o benim sana nikahladığım kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allah Teâlâ hanenizi mübarek ve mesut etsin.” cevabını verir.

İşte böyle bir ana ve babadan da İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri dünyaya gelir. Tabii, bu da bir menkıbedir. Fakat, önemli olan, İmam-ı Azam gibi bir sultanın yetişmesine dayelik eden o yuvanın hangi esaslar üzerine bina edilmiş olabileceğine dair ip uçları yakalayabilmek ve bunlardan kendi hesabımıza ibretler çıkarabilmektir.

Annenin Tığı Oğlun Çuvaldızı Oluverir!..

Evet, bir bebeğin, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlanarak helal ve meşrû rızıkla beslenmesi fevkalâde önemlidir. Öyle ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir vâkıa olarak -muvakkaten dahi olsa- çocuğa akseder. Anne-babanın damarlarındaki bir parça haram, çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Ebu Vefa Hazretleri bu mevzuyu anlatırken şahsî hayatından ve kendi çocuğunun bir huyundan misal verir: Hazret’in oğlu sürekli elinde bir çuvaldızla dolaşmakta ve devamlı surette tulumlarla su taşıyan insanların tulumlarını delmektedir. Ebu Vefa Hazretlerinin üzülmesine gönülleri razı olmayan ahâlî bu durumu uzun süre gizli tutar ve şikayetçi olmazlar. Fakat, zamanla iş çığırından çıkar ve çekilmez hale gelir; halk mecburen meseleyi Hak dostuna açar ve oğlundan şikayetçi olurlar. Hazret, oğlunun yaptıklarını öğrenince gerçekten çok üzülür ve bir o kadar da şaşırır. Durumu eşine anlatır; bunun sebebinin ikisinden biri olduğunu söyleyip hanımından çocuğa hamileyken yanlış bir harekette bulunup bulunmadığını sorar.

Anne düşünür taşınır ve eşine şunları söyler: “Çocuğun doğmasından birkaç ay evvel komşunun evine gitmiştim. Orada portakal ve nar gibi meyveler gördüm. Canım çok çekti ama istemeye de utandım. Komşum görmeden elimdeki örgü tığımı meyvelere saplayıp saplayıp ağzıma götürdüm ve böylece onları tadarak meyve arzumu giderdim.” Ebu Vefa hazretleri bunu duyunca “İşte tığını meyveye saplayıp birkaç damla da olsa izinsiz ve haram olan meyve suyunu tatman, evladımızda tulumları delme şeklinde tezahür etti. Şimdi huzur-u kibriyaya yönel, ağla ki Allah günahını affetsin.” der. Annenin, kabahatini anlayıp ağlayarak dua dua yalvardığı ve sonra da komşusundan helallik aldığı aynı anda, çocuğunun içini bir pişmanlık hissi doldurur ve “Bu yaptığım iş bana hiç yakışmıyor. Artık, böyle bir şey yapmayacağım” diyerek elindeki çuvaldızı atar.

Hâsılı, kendimiz ve çocuklarımız hakkında en çok korkmamız gereken hususlardan biri de haram yemek olmalıdır. Zira, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Haram lokma ile beslenip büyüyen bir insana ateş daha layıktır.” buyurmuştur. Her haram, ya yiyip içenden ya da onun çoluk çocuğundan burada olmazsa ötede mutlaka çıkacaktır. Evet, helal, kalbin cilası olduğu gibi, haram da onun karasıdır. İbadetlerinin mûteber, dualarının makbul ve çocuklarının sâlih birer kul olmasını arzu edenler, helal dairesinden ayrılmamaya azamî îtîna göstermelidirler.

Helal Gıdanın Önemi

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyet-i kerîmede yerde ve gökte bulunan bütün varlıkları insan için yarattığını ifade etmiş, farklı âyet-i kerîmelerde insanlara ihsan ettiği nimetlerden numuneler sunmuş ve nihayet bazı âyet-i kerîmelerde de mubah ve helâl dairesine bir sınır getirerek bizim için haram kılınan yiyecekleri açıklamış ve bunlardan uzak durmamızı emretmiştir. Konuyla ilgili âyet-i kerîmelere baktığımızda genel olarak Yüce Allah’ın temiz, hoş ve faydalı gıdaları insanlara helâl; pis, nâhoş ve zararlı gıdaları da haram kıldığını görüyoruz. Meselâ konuyla alâkalı Allah Teâlâ Bakara Sûresi’nde bütün insanlığa hitaben:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْأَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًا

“Ey insanlar! Yeryüzünde olan bütün nimetlerimden helâl hoş olmak şartı ile yiyiniz.”1 buyurmak suretiyle, insanlara helâl ve hoş rızıklardan yemeyi emretmiştir. Birkaç âyet-i kerîme sonra ise mü’minlere hitaben şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ

“Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helâlinden yiyiniz!”.2 Başka bir âyet-i kerîmede de Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hüküm koyma hak ve salâhiyetini ifade etme sadedinde,

وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ

“Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.”3 buyrulmuştur.

Bu âyet-i kerîmelerde icmalen temiz-pis veya helâl-haram olarak vasıflanan gıdaların neler olduğu, başka âyetlerde tafsilâtlı bir şekilde ifade edilmiştir. Ancak, “Eşyada asıl olan ibahadır/mubahlıktır.” kaidesinde de ifade edildiği gibi, hakkında yasaklayıcı bir hüküm bulunmayan gıdalar helâl olduğu için, bunlar tek tek sayılmamıştır. Çünkü önemli olan, haramların bilinmesidir. Buna göre Kur’ân-ı Kerîm’de; domuz, meyte, kan, Allah’tan başkası adına kesilen hayvan ve şarap haram kılınan yiyecek ve içeceklerdir.4 Sünnet-i Sahiha’da ise bunlara ilâveten, azı dişleri ve pençeleriyle avlanan yırtıcı hayvanlar, yırtıcı kuşlar ve eşek de haram kılınmıştır.5 Bütün bunlar haram olduğu gibi, bunların katıldığı yiyecek ve içecekler de haramdır.

Kur’an ve Sünnet’in yasaklayıcı beyanlarının yanında, yiyecek ve içecekleri haram duruma getiren diğer bir faktör de, onların elde edilme şeklidir. Buna göre, rüşvet, faiz, gasp, hırsızlık, hile, yağmacılık gibi yollarla kazanılan gıdalar da helâl olmazlar. Bu açıdan yiyip içtiklerinin helâl olmasını isteyen bir Müslüman, bir yandan dinin helâl kıldığı gıdaları arayacak, diğer yandan da bu gıdaları helâl ve meşru yollardan temin edecektir.

MEŞRU DAİRENİN GENİŞLİĞİ

Meşru dairede yer alan ve insanlığın istifadesine sunulan nimetler insanı harama düşürmeyecek ölçüde geniştir. Nebiyy-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir dualarında: “Allahım helâl nimetlerinle benim gözümü, gönlümü öyle doyur ki harama dönüp bakmayayım.”6 buyurmak suretiyle helâl daireyle iktifa etmenin önemine işaret etmiştir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade etmiştir: “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”7

Hakikaten haram kılınan yiyecek ve içecekler düşünüldüğünde, helâl olanların yanında bunların çok daha az olduğu görülür. Meselâ, Allah, domuzu yasaklamış; ancak koyun, keçi, inek, deve gibi evcil hayvanların yanında birçok yabanî hayvan etini de helâl kılmıştır. Aynı şekilde sarhoş edici içkilerin haram kılınmasına karşılık, insanın istifade edebileceği çok sayıda meşrubatın mubah olduğu görülür.

Kaldı ki, aslında bazı gıdalardan uzak durulması da yine insanın menfaatinedir. Zîrâ günümüzde yapılan araştırmalarda, İslâm’ın yasakladığı yiyecek ve içeceklerin insanlar için ne denli zararlı olduğu çok daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de “rics” yani pis bir madde olduğu ifade edilen8 domuz etinin insan bünyesine verdiği zararlar üzerinde bugüne kadar onlarca makale ve kitap çalışması yapılmıştır.9Keza Kur’ân-ı Kerîm’de bazı faydalarının bulunmasının yanında zararlarının çok daha fazla olduğu ifade edilen10ve kesin olarak haram kılınan11 alkollü içkilerin, yüzlerce hastalık ve probleme sebep olduğu neredeyse bütün dünya tarafından kabul edilmiştir.

Günümüzde ortaya çıkan birçok hastalık ve rahatsızlığın alınan gıdalarla yakından ilişkisi olduğu bir gerçektir. Bu sebeple hastalıkların tedavisinde yenilip içilen gıdalar kontrol altına alınmaktadır. Her işinde sayısız hikmetler bulunan Cenâb-ı Hakk’ın bazı yiyecek ve içecekleri haram kılmasında da insanlar için birçok fayda ve maslahatlar vardır.

Ancak burada bir hususu ifade etmeliyiz ki, samimi bir Müslüman faydasına ve zararına bakmadan İslâm’ın haram kıldığı her türlü yiyecekten uzak durmalıdır. Çünkü İslâm’ın birçok emrinde olduğu gibi helâl ve haramların da taabbudîlik (sırf Allah’ın emretmesi) sırrı ağır basmaktadır. Buna göre dinen haramlığı kesin olan bir gıdayı terk etmemizdeki asıl sebep ondaki zararlar değil, Allah’ın onu haram kılması olmalıdır.

HELÂL GIDA TALEBİNİN ÖNEMİ

Konuyla alâkalı âyet-i kerîmelerden anlaşıldığı kadarıyla, Allah’ın insanlar için yaratmış olduğu ve onlara rızık olarak ihsan ettiği yiyecek ve içeceklerde, helâl ve temiz olanlar bırakılarak, haram ve pis olan gıdalardan istifade edilmeye kalkışıldığında, Şeytan’ın yoluna girilmiş, takva dairesinden uzaklaşılmış, kendisine karşı şükredilmesi gereken nimetlere nankörlük edilmiş, ubudiyetin dışına çıkılarak haram irtikâp edilmiş ve Allah’a imanın gereği de yerine getirilmemiş olacaktır ki, böyle bir akıbetin gerek fert gerekse toplum plânında daha başka komplikasyonlara da sebebiyet vereceği, günah ve fesada açık bir toplum vücuda getireceği muhakkaktır. Zîrâ Yüce Allah pek çok âyet-i kerîmede, ihsan ettiği rızıklardan, helâl ve hoş gıdalardan yemeyi emrettikten hemen sonra, şeytanın peşinden gitmememizi,12 kendisine iman ettiğimiz Allah’tan sakınarak takva dairesi içinde hareket etmemizi,13 şayet sadece Allah’a (celle celâluhu) ibadet ediyorsak O’na şükretmemiz gerektiğini14 ve yeryüzünde fesat çıkarmak suretiyle taşkınlık yapılmamasını15 emretmesi ve aynı zamanda kendisine iman etmeyi ve ubudiyette bulunmayı hatırlatması16gibi hususlar, helâl gıdalarla beslenmenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermesinin yanında, bu sınırın ihlâl edilmesinin de, insanları fesat, tuğyan, nankörlük ve taşkınlığa sürükleyebileceğine işaret etmektedir.

Ayrıca Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîflerinde:

يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَا يُبَالِي الْمَرْءُ مَا أَخَذَ مِنْهُ أَ مِنَ الْحَلَالِ أَمْ مِنَ الْحَرَامِ

“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”17buyurmak suretiyle, insanların helâl ve harama dikkat etmeden bir hayat yaşamalarını âhirzaman fitnelerinden birisi olarak göstermiştir. Aynı zamanda biz bu hadîs-i şerîften hassas bir Müslüman’ın yediği içtiği şeylerin helâl olmasına dikkat etmesinin çok önemli olduğunu da çıkarıyoruz.

Öte yandan Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı kıssada geçen şu hâdise de konumuz açısından dikkat çekicidir. Dinlerini yaşamak için bir mağaraya çekilen Ashab-ı Kehf, 309 yıl orada kaldıktan sonra uyanırlar. Daha sonra içlerinden birisini kendilerine yiyecek getirmesi için şehre gönderirler. Kur’ân-ı Kerîm onların bu durumunu şu ifadelerle anlatır:

فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ

“Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın en temiz yiyecek ne ise ondan size azık tedarik etsin.”18 Buna göre onlar, şehre gönderecekleri kimseden kendilerine getirecekleri rızkın “ezkâ” olmasını istemektedirler. Müfessirler, bu kelimeyi tefsir sadedinde, “daha tayyib”, “daha kaliteli”, “daha tatlı”, “daha ucuz”, “daha lezzetli”, “daha çok” gibi mânâlar yanında bir de “daha helâl” mânâsını zikretmişlerdir. Hattâ bazı rivayetlerde, bu şehir halkının, hayvanları putlar için kurban ettiği ve domuz kestiği ifade edilerek, “ezka” dan kastın, helâl kesilmiş hayvan olduğu ifade edilmiştir.19 Bütün bu mânâlardan yola çıkarak, herhalde bu âyet-i kerîmenin, günümüzde çokça zikredilen helâl ve güvenli gıda talebinin önemine işaret ettiğini söyleyebiliriz. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de,

طَلَبُ الْحَلَالِ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ

“Helâl talebi, her Müslüman üzerine vaciptir.”20buyurmak sûretiyle meselenin ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

Özellikle gıda sektörünün çok karmaşık bir hâl aldığı, gıdalarda menşei belirsiz birçok katkı maddesinin kullanıldığı, genetiği değiştirilmiş ürünlerin yaygınlaştığı, sektörün temelinde genellikle gayrimüslimlerin veya dinî hassasiyeti bulunmayan Müslümanların yer aldığı, insan sağlığından ziyade para kazanma hırsının öne çıktığı bir dönemde böyle bir araştırma ve hassasiyet ayrı bir önem ve ehemmiyet kazanmaktadır. Çok sayıda domuz çiftliğinin bulunduğu, senede ortalama yedi yüz bin ile bir milyon arasında domuzun tüketildiği, gıda endüstrisinde çok sayıda gıda katkı maddesinin yer aldığı, gıdalardaki etiketlerin doğru ve tam yazılmadığı, hâlâ hayvan kesiminde İslâmî usule uygun kesimin tam oturmadığı ülkemizde de Müslümanların hassas davranmaları gerekmektedir.21

HARAMLA BESLENMENİN UHREVÎ ZARARLARI

Cenâb-ı Hak, Mü’minûn Sûresi’nde şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ

“Siz ey peygamberler! Helâl ve hoş şeylerden yiyip için, makbul ve güzel işler işleyin! Zîrâ Ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.”22 Bu âyet-i kerîmede peygamberlere ve onların şahsında bütün müminlere hitaben, helâl ve hoş rızıklardan yemeleri ve sonra da salih ameller işlemeleri emredilmiştir. Ancak helâl rızık yeme emrinin salih amelden önce gelmesi gösteriyor ki, salih amelde bulunabilmek, helâl rızıkla beslenmeye bağlıdır.23 Demek ki, haramlarla beslenen bir insanın amellerinin de salih olabilmesi zordur.

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) de birçok lâl ü güher beyanıyla haramdan uzak kalmanın önemine dikkat çekmiş ve haramla beslenen bir vücudun maruz kalacağı tehlikelere işaret etmiştir. Bir yerde Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) haram giren bir midenin maruz kalacağı akıbeti ifade etme sadedinde şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَوَّلَ ما يُنْتِنُ من الْإِنْسَانِ بَطْنُهُ فَمَنْ اسْتَطَاعَ أَنْ لَا يَأْكُلَ إلا طَيِّبًا فَلْيَفْعَلْ

“İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, bir insan gücü yettiğince karnına temiz olmayan şeyleri sokmamaya çalışsın!”24

Başka bir hadîs-i şerîflerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) haramla beslenen bir insanın duasının bile kabul olmayacağını şu çarpıcı beyanlarıyla ifade etmiştir: “Seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip, buyurdu ki:

وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ وَقَدْ غُذِّىَ بِالْحَرَامِ فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لَهُ

“Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?”25

Deylemî’nin İbn Mes’ud’dan rivayet ettiği: “Kim haram bir lokma yerse, Allah onun kırk gece namazını ve kırk sabah da duasını kabul etmez. Haramın besleyip büyüttüğü her et için en layık olan yer cehennemdir. Muhakkak haramdan bir lokma bile eti besleyip büyütür.”26 hadîs-i şerîfi de helâl lokmayla beslenmenin ne derece ehemmiyetli olduğunu çarpıcı bir şekilde beyan etmektedir.

BÜYÜKLERİN HARAM KARŞISINDAKİ HASSASİYETLERİ

Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabe efendilerimizin ve daha sonraki ehlullahın haram lokma karşısında nasıl bir hassasiyet ve titizlik örneği sergilediklerine bakınca meselenin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün yatağına yatmış; fakat sabaha kadar uyuyamamış ve yatağında dönüp durmuştu. Sabah olduğunda mübarek zevceleri O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sıkıntısının sebebini sorduğunda Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) cevabı şu olmuştu: “Yatağımı hazırlarken yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan ise! İşte sabaha kadar bunu düşündüm, bunun ızdırabıyla sağa sola dönüp durdum. Bir türlü gözüme uyku girmedi.”27 Aslında bu hurmanın sadaka ve zekât hurması değil de kendisine gelen bir hediye olması daha kuvvetli bir ihtimaldi. Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine gelen sadaka ve zekâtları hiç bekletmeden hemen ihtiyaç sahiplerine ulaştırırdı. Buna rağmen O (sallallahu aleyhi ve sellem), bu kadar küçük şüphe karşısında bile hassas davranıyor ve bu yönüyle ümmetine de hüsn-ü misal teşkil ediyordu.

Başka bir gün Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) torunu Hazreti Hasan’ın zekât hurmalarından birisini ağzına attığını görünce hemen onu ağzından çıkartmış ve şöyle demiştir: “Bilmiyor musun, Âl-i Muhammed zekât malı yiyemez.”28

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tilmizleri olan sahabe efendilerimiz de midelerine haram bir lokmanın girmemesi hususunda aynı hassasiyeti taşımışlardır. Meselâ bir gün Hazreti Ebu Bekir (r.a.), hizmetçisinin getirdiği yiyeceği yemeye başladıktan sonra bunu nereden getirdiğini sorar. Onun bu yiyeceği Cahiliye döneminde kâhinlikten kazandığı parayla aldığını öğrenince de derhal parmağını gırtlağına kadar sokar ve yediklerini zorla dışarı çıkarır. Ardından da midesinde kalanlardan dolayı Allah Teâlâ’ya istiğfar eder.29

Yanlışlıkla bir zekât devesinin sütünü içen Hazreti Ömer’in tavrı da bundan farklı değildir. O da aynı şekilde kendisini istifraya zorlayarak haramın vücuduna karışmasına fırsat vermemiştir.30 Çünkü onlar Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) haramla beslenen bir vücudu ancak Cehennem ateşinin temizleyeceğini öğrenmişlerdi.

Şimdi de haramın insan üzerindeki menfi tesirini Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin başından geçen bir hâdiseyle misallendirelim: Hazret, oğlunun elindeki çuvaldızla insanların bin bir zahmetle uzaktan taşıdıkları su tulumlarını deldiğini öğrenir. Bu durumun sebebini öğrenme adına kendisini muhasebeye çeker ancak çocuğun bu davranışına sebebiyet verebilecek bir hatasını bulamaz. Eve gelince meseleyi bir de hanımına anlatır ve onu da muhasebeye sevk eder. Anne, düşünür taşınır ve sonunda yaptığı bir hatayı kocasına anlatır. Buna göre o, çocuğun doğmasından birkaç ay önce komşunun evine gider ve orada portakal ve nar gibi meyveler görür. Canı çok çekmesine rağmen hayâsı ev sahibinden istemeye mâni olur. O da komşusu görmeden elindeki tığı meyvelerden birine batırır ve çıkan suyu içer. Bunları dinleyen Ebu’l-Vefâ Hazretleri çocuğun bu kabahatinin sebebini anlar ve karısından, önce komşusuna giderek helâllik istemesini sonra da Allah’a tevbe ve istiğfar etmesini ister. O, bunları yapınca birden çocuğun içini bir pişmanlık hissi sarar ve artık bu yanlışından vazgeçer.31

ALLAH DOSTLARININ TAVSİYELERİ

Bediüzzaman Hazretleri haramların insanda meydana getireceği tahribata şu veciz ifadeleriyle dikkat çeker: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.”32 Demek ki, bazen mideye giren haram bir lokma bile insanı batırabilir. Haram lokmanın insanın kalbî ve ruhî hayatına nasıl zarar verdiğini anlatma adına hak dostlarının çok önemli tespitleri vardır. Kalbin katılaşması, ibadet aşk u şevkinin sönmesi, gece kıyamının bitmesi, duaların kabul olmaması, insan lâtifelerinin ölmesi, iffetin yok olması vb. hususlar haramın zararlarından bazılarıdır.

Kalb ve ruh ufkunun kahramanı birçok Allah dostu haram gıdayla beslenmenin insanın mânevî hayatında nasıl bir tahribe yol açtığı üzerinde durmuşlardır. Sehl ibn-i Abdullah et-Tüsteri konuyla ilgili şunları söylemiştir: “Sıddıkların alâmetlerinin kendisine zâhir olmasını isteyen kimse, helâlden başka bir şey yemesin ve sadece sünnete uygun ameller işlesin.”; “Her kim haram yerse, onun organları da isyan eder. Kendisi bu durumu ister istesin ister istemesin, ister bilsin ister bilmesin fark etmez.”; “Bir kul şu dört haslete sahip olmadığı sürece imanın hakikatine ulaşamaz: Sünnetleriyle birlikte farzları yerine getirmek; şüpheli yiyeceklerden de korunarak helâl yemek; yasakların açığından gizlisinden uzak durmak; vefat edene kadar bu sayılan mevzularda sabır göstermek.”33

Şah Şucâ’ el-Kirmânî de harama bakmaktan gözünü muhafaza edenin, kendini nefsanî arzulara kapılmaktan koruyanın, daimî murakabe ile bâtınını, sünnete tâbi olmakla da zâhirini ihya edenin ve helâl lokma yemeyi alışkanlık hâline getiren kimsenin firasetinin şaşmayacağını ifade etmiştir.34

İmam Gazzali Hazretleri de selef-i salihinden konuyla alâkalı şu sözleri nakletmiştir: “Bazen olur ki, kulun kalbi yediği bir yiyecekten dolayı ters çevrilir ve tıpkı tabaklanmış derinin büzülüp çekildiği gibi büzülüp çekilir de bir daha da eski durumuna dönemez.”; “Biz başka değil sadece helâl yiyecekleri yeriz. Bu sebepledir ki, kalblerimiz müstakim olur, hâlimiz aynı kalır, melekût âlemine muttali olur ve ahiret âlemini müşahade ederiz.”35

Hazreti Mevlâna ise helâl lokmanın insan üzerindeki tesirini şu sözleriyle dile getirmiştir: “İlim de hikmet de helâl lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helâl lokmayla meydana gelir. Bir lokma, haset ve hileyi netice verirse, cehalete ve gaflete sebep olursa, bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?”36

Bunların yanında Abdullah b. Abbas, Cenâb-ı Hakk’ın midesinde haram bulunan bir kimsenin namazını kabul etmeyeceğini, İbrahim b. Ethem, yüce makamlara ermenin, mideye gireni kontrol etmekle mümkün olacağını, Fudayl b. İyaz, midesine girenleri bilen kimseyi Allah’ın sıddıklardan yazacağını, Yahya b. Muaz, Allah’ın hazinelerinden bir hazine olan itaatin anahtarının dua, anahtarın dişlerinin ise helâl lokma olduğunu, ifade etmişlerdir.37

TÜKETİCİLERE DÜŞEN VAZİFELER

1- Öncelikle her tüketicinin helâl gıdanın önemine, bunun İslâm’ın katî bir emri olduğuna inanması ve bu konuda bir arayış içinde olması gerekir. Yani iş öncelikle zihinde hâlledilmelidir ki bu, davranışlara da yansısın.

2- Helâl gıda arayışında şuurlu hareket edilmelidir. Bunun için de, öncelikle İslâm’da helâl ve haram kılınan gıdaların neler olduğunun sonra da bunların günümüzde nasıl kullanıldığının bilinmesi gerekir. İslâm’ın haram kıldığı gıdalar bellidir ve bunların sayısı da azdır. Ancak dinimizde haram kılınan alkol, domuz, kan ve murdar hayvan günümüzde pek çok endüstriyel ürünün üretilmesinde hammadde olarak kullanılmaktadır. Meselâ domuzun, yağı, midesi, pankreası gibi neredeyse her bir organından ayrı bir gıda katkı maddesi yapılmaktadır. Hâl böyle olunca, haram lokmanın midesine girmesini istemeyen Müslümanların da bu konuda şuurlu hareket etmekten başka çaresi yoktur.

3- Müslümanların birinci tercihi ucuzluk değil, helâllik ve güvenilirlik olmalıdır. Bu güne kadar gıda alanında televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında yer alan haberlere bakıldığında, bir kısım uygulamaların “gıda terörü” isimlendirmesini haklı çıkaracak derecede olduğu görülecektir. Meselâ, dana kıymasına tavuk sakatatı, kırmızıbibere kiremit tozu, zeytine siyah boya, tereyağına margarin, yoğurta jelâtin, bala tatlandırıcı katılması gibi gıda sektöründe birçok hile yapılmaktadır. Bu açıdan helâl ve sağlıklı gıda tüketmek isteyen Müslümanların, alacakları yiyecek ve içeceklerin muhtevasına ve güvenilirliğine bakmaları gerekir.

4- Haram maddelerden elde edilmiş veya vücuda zararlı olan gıda katkı maddeleri hakkında bilgi sahibi olunmalı ve etiket okuma alışkanlığı kazanılmalıdır. “Müslüman bir ülkede yaşıyoruz.” düşüncesiyle market raflarında ele geçen her ürün alınmamalı, kesinlikle araştırılma yapılmalıdır. Biz Müslüman bir ülkede yaşasak da artık dünyanın bir köy hâline geldiği ve gıda üreticilerinin hepsinin Müslüman olmadığı unutulmamalıdır.

5- Mümkün olduğu kadar endüstriyel gıdalar yerine, tabiî olanlar tercih edilmelidir. Çünkü renklendirmek, raf ömrünü uzatmak, tatlandırmak, kıvamını arttırmak, homojenleştirmek vb. gayelerle endüstriyel gıdaların içine birçok katkı maddesi ilâve edilmekte ve bunların bir kısmı sağlık açısından da risk oluşturmaktadır.

6- Tüketiciler, eğer ürün alırken içine katılan bazı katkı maddelerinden şüphelenirlerse, bunu gerek mail göndererek gerekse telefon açarak üreticilere sormalıdırlar. Onların böyle bir şuurla hareket etmeleri ister istemez üreticileri de belli konularda hassas olmaya zorlayacaktır.

7- Hiç şüphesiz günümüzde Müslümanların gıda konusunda en çok sıkıntı yaşadıkları alanların başında et ürünleri gelmektedir. İslâm, başta domuz olmak üzere bazı hayvanların etini haram kılmış, eti helâl olan hayvanlar için de belli bir kesim usulü getirmiştir. Buna göre hayvanı kesecek kimse Müslüman veya ehl-i kitap olmalı,38kesimden önce besmele çekmeli ve hayvanı “boğazlama usulüyle” kesmelidir. Aksi takdirde hayvan murdar olmuş sayılır. Ancak ülkemizde kesilen hayvanların tamamının böyle bir hassasiyetle kesildiğini söylemek oldukça zordur. O hâlde Müslümanlar, mümkün olduğu kadar aldıkları et ve et ürünlerinin helâl olup olmadığını araştırmalıdırlar.

8- Dünyanın bir imtihan yeri olması hasebiyle dinimiz bazı gıdaları insanlara haram kılmış ve Kur’ân ve Sünnet’te helâl ve haram olan yiyecek ve içeceklerin neler olduğunu açıklamıştır. Fakat kesin haram veya helâl olduğu anlaşılamayan şüpheli bir alan da vardır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Helâl de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur.”39buyurarak bu alana yaklaşmamamızı istemiştir. Bu açında özellikle şüpheli gıdaların oldukça fazla olduğu günümüzde, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hadisleriyle amel etmek son derece önemlidir.

Özetle günümüzde Müslümanlar boğazlarından midelerine inecek her bir gıdaya vize sormalı ve yediklerinin helâl olup olmadığına dikkat etmelidirler. Gerekirse şüphe duydukları gıdalar hususunda uzmanına sorarak, telefon, mail ve daha değişik yollarla firmalara ulaşmalı ve yedikleri gıdaların mahiyetini öğrenme gayreti içinde olmalıdırlar. Evet, -hayatı yaşanmaz kılacak derecede ileri götürmemek şartıyla- yiyecek ve içeceklerimizde ihtiyatlı ve hassas hareket etmek inancımızın bir gereği olarak görülmelidir.

*Yüksel Çayıroğlu, İlahiyatçı – Yazar ycayiroglu@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR

1. Bakara Sûresi, 2/168. 2. Bakara Sûresi, 2/172. 3. Â’raf Sûresi, 7/157. 4. Bkz.: Bakara Sûresi, 2/173; Mâide Sûresi, 5/3; 5/90; Nahl Sûresi, 17/115. 5. Konuyla ilgili rivayetler için bkz.: Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 8/125-146. 6. Tirmizî, Dua 110. 7. Bediüzzaman, Sözler, Altıncı Söz, s. 33. 8. En’âm Sûresi, 6/145. 9. Bkz., Süleyman Kuş, Tahrimu lahmi’l-hınzîr hikmetü ve esbâbu fi’l-ilmi ve’d-dîn, Kahire: Dâru’l-beşîr; Ahmed Cevad, el-Hınzîr beyne mizâni’ş-şer’ ve minzâri’l-ilm, Kâhire: Dâru’s-selâm, 1987; Asaf Ataseven, Din ve Tıp Açısından Domuz Eti, Türkiye Dinayet Vakfı, Ankara, 1987; Muvaffak Muharrir, “Domuzla Gelen Tehlike: Trişinoz”, Sızıntı, sayı: 33. 10. Bakara Sûresi, 2/219. 11. Mâide Sûresi, 5/90. 12. Bakara Sûresi, 2/168; En’âm Sûresi, 6/142. 13. Mâide Sûresi, 5/88; Enfâl Sûresi, 8/69. 14. Bakara Sûresi, 2/172; Nahl Sûresi, 16/114. 15. Bakara Sûresi, 2/60; Tâhâ Sûresi, 20/81. 16. Mâide Sûresi, 5/88; En’âm Sûresi, 6/118; Nahl Sûresi, 16/114. 17. Buhârî, Büyû 7. 18. Kehf Sûresi, 18/19. 19. Bkz. Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2000, 21/88; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Ârabî, 15/230-231; Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl, Beyrut: Dâru’l-fikr, 1979, 4/206. 20. Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/74 (9993); Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 4/5 (9204). 21. Gıda sektöründe yaşanan problemler için bkz.; Hüseyin Kami Büyüközer, Yeniden Gıda Raporu, İstanbul, 2011; Kemal Özer, Şeytan Ne Diyor! İnsan Ne Yemeli Ne Yememeli, Hayykitap, İstanbul, 2011; Reşit Haylamaz, Türkiye’de Domuz Gerçeği, İstanbul: Nil Yayınları, 1996; İsmail Tokalak, Dünyada Gıda ve İlaç Terörü, Gülerboy Yayıncılık, İstanbul, 2010. 22. Mü’minun Sûresi, 23 /51. 23. Bkz.: Fahrettin er-Râzi, Mefâtîhu’l-gayb, Beyrut: Dâru’l-kütübü’l-ilmiyye, 2000, 23/91. 24. Buhâri, Ahkâm 9. 25. Müslim, Zekât 65; Timizî, Tefsir, Bakara. 26. Suyutî, Câmiu’l-ehâdîs, 20/55 (21483). 27. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/193; Hâkim, el-Müstedrek, 2/17. 28. Buhâri, Zekât 60. 29. Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 26; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/97 30. Muvatta, Zekât 31; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/14. 31. Fethullah Gülen, Ölümsüzlük İksiri, Nil Yayınları, İzmir, 2011, s. 134-135. 32. Bediüzzaman, Lem’alar, s. 179-180. 33. Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, II, 89. 34. Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, trc. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 1999, 3. baskı, s. 323-324. 35. Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, II, 89. 36. Mevlânâ, Mesnevî, 1/120. 37. Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, II, 89. 38. Ehl-i kitabın yaşadığı birçok ülkede hayvanların kesiminde, elektrik şoku verme ve tabancayla öldürme gibi farklı usullerin kullanıldığını biliyoruz. Bu usulleri tatbik eden kimse kim olursa olsun söz konusu hayvan yenmez. 39. Buhârî, Îmân 39, Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108.

İçki Ve Uyuşturucudan Korunma Yolları

İçki masasında aklı, kumar masasında bütün varlığı ve mukaddesatı giden bir insanın, Cenâb-ı Hak’la bağlarını devam ettirebilmesine imkân yoktur.

Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insan, bilgi, irâde, konuşma, akıl, idrâk ve tasavvur gibi yönleriyle diğer varlıklardan ayrılır. Bütün dinlerde ve hukuk sistemlerinde, insanın sahip olduğu önemli değerlerin korunma altına alınması da bunun bir göstergesidir. Bu değerler, din, can, mal, akıl ve nesildir. Bu vazgeçilmez değerler olmaksızın, ne fert, ne de toplum, hayatını sağlam ve mutlu bir şekilde devam ettirebilir. Bunlar, hava ve su kadar herkesin ihtiyaç duyduğu değerlerdir. Bu vazgeçilmez değerlerin tamamının karşısındaki müşterek düşmanlardan biri de, günümüzde son derece yaygın olan ve gittikçe de yaygınlaşan içki ve onun bir adım sonrası olan uyuşturucu belâsıdır. Bu makalede, zararlı alışkanlıklardan içki ve uyuşturucular ele alınacak, kişileri bunlara iten sebepler ve nesilleri bunlardan koruma yolları üzerinde durulacaktır.

A. Korunması Gerekli Beş Temel Esas

İnsanın bulunduğu her yerde, din de vardır. Zîrâ din fıtrî bir ihtiyaçtır. Mutlulukların zirvesinde âniden gelen bir sıkıntının, meydana gelecek bir bunalımın insanı kuşatması her zaman mümkündür. Bu olumsuz durumlarda insanın en güçlü sığınağı, dindir. Onun içindir ki, Allah Teâlâ insanları hiçbir zaman rehbersiz bırakmamış, her dönemde onlara kitaplar ve peygamberler göndermiştir.

İnsanın bedenine ve ruhuna zarar veren her şeyi yasaklayan İslâm dini’nin hakkıyla yaşandığı yerlerde içki, uyuşturucu vb. kötü alışkanlıkların hayat hakkı yoktur. Allah, insana emanet olarak verdiği maddî ve mânevî değerleri koruma altına almıştır. Dinî değerlerin yaşanmadığı toplumlarda uyuşturucunun yaygınlaşmasının önü açıktır. Dinin varlığı, aklın varlığına, şuurun yerinde olmasına bağlıdır. Zîrâ insanı insan yapan aklıdır; aklı olmayanın dini de yoktur. İslâm, toplum için bir zarûret olan dîn gerçeğini yerleştirmek maksadıyla, bütün uyuşturuculara karşı savaş açmış, uyuşturucunun azını da çoğunu da yasaklamıştır.

Beden, insanın kendi malı olmadığı için, gelişigüzel onun üzerinde tasarruf yetkisi yoktur. O, insana emanet olarak verilmiştir. Dinimizde emanete riayet etmemek, nifak sıfatı, hattâ yerine göre imanı yok edici olarak nitelendirilmiş,1 vücudumuzun emânet olup, Cenâb-ı Hakk katında bu emânetten tam hesap vermeden ayrılmanın mümkün olmayacağı bildirilmiştir.2 Alkolün vücuda zararları, bir hayli fazladır, bundan kat kat ağır olan çeşitli isimler altındaki uyuşturucuların zararlarının büyüklüğü buna mukayese edilsin.

İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği, akıl sahibi olmasıdır. İslâm’da akıl o kadar önemlidir ki, akıldan mahrum olan bir insanın mükellefiyetleri de yoktur. İslâm dini, aklın fonksiyonlarını iptal eden her şeyi yasaklamıştır. Uyuşturucunun haram kılınmasındaki sebeplerden birisi de, insan için son derece önemli olan aklı devre dışı bırakmasıdır. Uyuşturucu, aklın en büyük düşmanıdır. O, sadece akıl ve düşünceyi değil, aynı zamanda beden sağlığını da bozar. İnsanı insan olmaktan çıkartarak hayvanlaştırır. Bağımlılar, iradelerini de kullanamaz, kendilerine sahip olamaz ve kâr-zararlarını seçemez olurlar.

İslâm dininde, üzerinde hassasiyetle durulan ve korunması istenen değerlerden biri de, sağlam bir neslin yetiştirilmesidir. Bunun temelinde de aile hayatı vardır. Sağlam bir millet, ancak geleceğin teminatı olan nesillere sahip çıkmakla ayakta durabilir. Nesline sahip çıkmayan bir milletin, sonu gelmiş demektir. Uyuşturucunun, nesiller üzerinde sayılamayacak kadar çok zararı vardır.

Malın korunması İslâm’ın önemle üzerinde durduğu hususlardan biridir. Dünya ve âhiretin dengeli olması için, hem dünyanın hem de âhiretin kazanılması gerekir. Ancak kazanılan malın, gayr-ı meşru yollarda kullanılması, saçıp savrulması, İslâm’da haram kılınmıştır.

Belirtilen bu beş temel esasın, birbiriyle sıkı bir münasebeti vardır. Birinin yokluğu, diğerlerini olumsuz yönde etkilediği gibi, birinin varlığı da diğerlerinin korunmasına bağlıdır. Dolayısıyla bütün insanlığın huzuru için, bu beş temel hususun önemle üzerinde durulması ve korunması gerekmektedir.

B. Uyuşturucunun Hükmü

İslâm, insanların mutluluğuna ve saâdetine vesile olan şeyleri emretmiş, tehlikeli ve zararlı olanları da yasaklamıştır. Kur’ân, insanların kendilerini tehlikeye atmalarını (Bakara 2/195), canlarına kıymalarını, (Nisa 4/29) içki ve uyuşturucu maddelerini kullanmalarını kesin olarak haram kılıp yasaklamış, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “İçki, bütün kötülüklerin anasıdır.”3 “İçkiye devam edenin durumu, puta tapan gibidir.”4“Allah, içkiye, onu içene, içirene, satana, sattırana, sıkana, sıktırana, taşıyana, kendisi için taşınana ve parasını yiyene lânet etmiştir.”5 “Çoğu sarhoş edenin, azı da haramdır.”6 sözleriyle, bunları kullanmanın hürmetini açıkça ifade etmiştir.

Gerek Kur’ân ve gerekse hadîslerde, içki ve uyuşturucularla alâkalı yasak, sadece belli bir madde üzerine has kılınmamış, özellikle kullanılmasında meydana gelecek neticeler dikkate alınmıştır ki, o da aklın örtülmesi, düşüncenin yok olması ve aklın kendine has işlevi yerine getirmekten mahrum kalmasıdır. Yani konulan yasak, aklı ihlâl eden her madde içindir. Buna göre, akla zarar veren, onun işlevini yitirmesine sebep olan ve insanı sağlam düşünmeden mahrum bırakan içki, esrar, afyon, eroin, kokain ve morfin gibi her türlü uyuşturucu madde, İslâm’ın yasak kapsamına girmektedir.

C. Uyuşturucuya İten Sebepler

Bu bölümde de insanları uyuşturucuya iten sebepler üzerinde kısaca durulacaktır. Zararları açıkça herkes tarafından bilinmesine, pek çok insanın uyuşturucu yüzünden ölmesini medyanın teşhir etmesine, kullananların içine düşmüş bulundukları kötü durumların televizyonlarda gösterilmesine, gazete sayfalarında çarşaf çarşaf yayımlanmasına rağmen, acaba insanlar neden hâlâ bu kötü alışkanlığın arkasına düşmekte ve onun pençesinde kıvranmaktalar? Her geçen gün bu kurbanların sayıları azalması gerekirken, neden artarak devam etmektedir? İnsanları uyuşturucu bataklığına düşürebilecek bazı sebepler şunlardır:

1. Rûhi Boşluk

Uyuşturucuya iten sebeplerin başında, insanların rûhî yönden tatminsizlikleri ve kendilerini boşlukta hissetmeleri gelmektedir. İnsan, sadece cesetten ibaret bir varlık değildir, cesedin yanında, ondan ayrılmayan bir de “rûh”u vardır. Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi, rûhun da kendine göre ihtiyaçları vardır. Mide aç kaldığında cesedin rahatsızlanması gibi, rûhun açlığında da insanda mânevî rahatsızlıklar tezahür etmektedir.

Günümüzde maddî yönden gelişmiş ülkelerin gençliğine bakıldığında, bu durum açıkça görülmektedir. Maddî yönden her türlü imkâna sahip olan bazı ülkelerin gençleri, rûhlarını doyurmayıp aç bıraktıkları için, çareyi uyuşturucuda bulmaktadırlar. Hakiki gıdası verilmeyen rûh, doyumu yanlış yerlerde aramakta ve yanlış yollara sapmaktadır. Maddî şeylerin her türlüsünü tadıp da, doymayan genç, doyumu başka kapılarda aramakta ve bunların başında da uyuşturucu gelmektedir.

2. İnançsızlık

Öteden beri bütün insanlar, “Biz neyiz, nereden geldik ve nereye gidiyoruz?” sorularına cevap aramışlardır. Ne olduğunu, nereden geldiğini, öldükten sonra nereye gideceğini bilmeyen ve dîni bir inancı da olmayan birinin kafasında, çözümsüz duran pek çok karmaşık problem vardır. Zîrâ çevresinde ölüp de bir daha da geri dönmeyenler karşısında, akıllı birinin iç huzuru bulması son derece zordur. Yine refah seviyesi ne olursa olsun, dinî bir inanıştan yoksun kalmış insanların ruhları doyumsuzdur. İşte bu doyumsuzluk, bu kimseleri, içki ve uyuşturucuya itebilmektedir.

İnancın zayıf olduğu veya hiç olmadığı yerlerdeki kimselerin, bu açıdan çok sıkıntılı olduğu görülmektedir. Zîrâ yapılan istatistiklerin neticeleri, durumun son derece vahim olduğunu göstermektedir. Meselâ Dr. Carl Jung, “Modern Man in Search of Soul” isimli eserinde şöyle demektedir: “Son otuz sene içinde dünyanın her tarafından hastalar bana müracaat ettiler. Yüzlercesini tedavi ettim. Otuz beş yaşını geçmiş olanlarının hasta olmalarının asıl sebebi, dinî inançlarını kaybetmeleri idi. Bunlar, hayata dinin penceresinden bakmıyorlar, dindar arkadaşları gibi davranmıyorlardı. Dinî inançlarına yeniden kavuşmadan da tamamen iyileşmiyorlardı.”7

Yine yapılan istatistiklerde açıkça görülmektedir ki, fakir olmalarına rağmen dinî inancın olduğu yerlerdeki intihar oranları, diğer yerlerdekilerle mukayese edilemeyecek kadar azdır.8 Demek ki sadece maddî problemleri halletmek, mutlu olmak için yeterli değildir. Çünkü madde her şeyi halletmemekte, inancın zayıf olduğu veya hiç olmadığı topluluklarda, suç oranlarında önemli artış olmaktadır. İnsanlar, değişik bunalım ve arayıştan ötürü kendilerini rahatlatıcı olarak uyuşturucuya kaptırmakta, onunla tatmin olmak, huzura kavuşmak, saadeti bulmak istemekte ve güya akıllarını kurcalayan birtakım sorulardan da böylece uzaklaşmış bulunmaktadırlar.

3. Tatminsizlik

Yaratılışı gereği insanın pek çok şeye ihtiyacı vardır. Onları gidermeden veya gidereceğine inanmadan doyuma ulaşamaz. İnsanların düşünceleri sonsuz, istekleri sınırsız, arzuları sayısızdır. İnsanların bütün isteklerine bu dünyada ulaşmaları da imkânsızdır. Zenginlikte, makamda, hayat tarzında üst limit yoktur. Ulaşılan her üst seviyede, bir müddet sonra sıkılan insan, ondan daha ötesini ister ve bu istek de hiç bitmez. Her ulaştığı seviyede aradığını bulamayan insan, bu defa tatmini başka şeylerde aramaya başlar ve ona ulaşmak için de her yolu mübah sayar.

Hâlbuki kalbler, ancak Allah’ı anmakla huzur bulur; ruhlardaki acılar ancak O’nun emirlerini yerine getirmekle diner, insan ancak bunları yaptığında sükûna erer. Marifetullaha yükselemeyen ve Allah’ı hatırlamayan kalbler, hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, kalb huzuru, gönül huzuru tadamaz, hayat boyu çırpınır durur. Nitekim: “..İyi bilin ki kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d 13/28) hakîkati de bunu göstermektedir.

4. Başa Gelen Musibetlerden Kurtulma

İnsanın başına bazı sıkıntıların gelmesi tabiidir. Bu durumda insan çoğu defa, kurtuluş yolu olarak içki veya uyuşturucunun pençesinde çareler aramaya başlar. Acıyı hissetmemek, sıkıntıyı duymamak ve karşılaştığı kötü durumundan uzaklaşmak için içmeye başlar. Ve böylece sanki kısa bir dönem için alınan bir içimlik veya çekimlik uyuşturucu, sonu gelmez içmeleri ve çekmeleri arkasından getirir.

Çağımızın önde gelen rûh hekimlerinden Ayhan Songar Bey’in konuyla ilgili şu tespitleri oldukça önemlidir: “Alkol evvelâ, rûhî veya bedenî ıstırabı bastırmak için alınır. Şahıs, alkol sayesinde çevre ile münasebetlerinin düzeldiğini, daha rahat konuştuğunu, neşelendiğini, dertlerinden kurtulduğunu söyler. Gittikçe buna, mide-bağırsak, karaciğer, damar ve sinir sistemi bozuklukları gibi bedeni ilgilendiren bazı hastalıklar eklenir.”9

Songar Hoca, bunun dört aşamada olduğunu ve 4. aşamadaki bağımlının, kısa bir süre bile alkolden uzak duramadığını, gittikçe gündelik dozun arttığını ve değil bırakmanın, dozun biraz azaltılmasının bile, şiddetli kesilmelere sebep olduğunu ve iki yudum arasındaki kısa devrede, kesilme belirtisi gösterdiği için, alkollü içkiyi biberona koyup devamlı surette emen kişiler tanıdığını belirtmektedir.10

Hâlbuki mü’min, başına gelenlere, sabırla karşı koyar. Zaten o, bu tip belâlara önceden hazırlıklı ve donanımlıdır. Tevekkül ettikten sonra başına gelenleri, kader açısından ve imtihan vesilesi olarak değerlendirir. Ve aynı zamanda başına gelenlerin âhiret âleminde karşısına birer mükâfat olarak çıkacağına inanır. Çünkü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) konuyla alâkalı: “Mü’minin başına küçük bir ağrı veya sıkıntı, hastalık, hüzün, hattâ kendini üzen bir keder gelirse, onunla günahlarından bazısı silinir”11 müjdesini vermektedir.

5. Taklit ve Özenti

İnsanları uyuşturucuya iten önemli bir sebep de taklit ve özentidir. Taklit ve özentinin ne kadar tesirli olduğunu şu örnek gayet güzel ortaya koymaktadır. ABD’li bir yazar olan Bradshaw, 17 yıl süreyle alkolizmden çektikten sonra içkiyi bırakarak şöyle demektedir: “Pek çok açıdan, günün birinde alkolik olacağım çocukken aklıma gelebilecek en son şeydi. Çoğu gece babamın içip içip bizi terk etmesi yüzünden ağlaya ağlaya uyurdum. Yatakta korkudan donmuş durumda yatıp, onun gece eve dönmesini bekler, neler olabileceğini asla bilemezdim. Alkolizmden ve temsil ettiği her şeyden nefret ederdim. Günden güne, onun içkisini bir saplantı hâline getirdim. Her ne kadar büyük bir çelişki gibi görünse de, çoğu alkoliğin çocukları da alkolik olmaktadır. Alkolik olmasalar da bir alkolikle veya başka takıntılı kişilik bozukluğu olan birisiyle evlenmektedirler.” Yazar daha sonra alkol tedavisi için hastaneye başvurur ve alkolden tamamen uzaklaşabilmek için din eğitimi alır.12

6. Kötü Arkadaş Çevresi

İnsanın kişiliğinin oluşmasında, iyi veya kötü bazı hasletleri kazanmasında âile kadar önemli başka bir kurum daha vardır ki, o da arkadaş çevresidir. Kişiye düşen, iyi insanlarla beraber olma, arkadaşlık etme ve böylece iyi bir insan olmaya gayret etmektir. Aksine kötü alışkanlıkları olan kişilerle sıkı bir münasebete giren insanların, onlardan etkilenmesi, belli bir süre sonra da onların özelliklerini taşıması kaçınılmazdır. Kur’ân mealen: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Doğrularla birlikte olun.” (Tevbe 9/119) tavsiyesiyle bu konuya dikkatlerimizi çekmektedir.

Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) iyi arkadaşla kötü arkadaşın misâlini, misk taşıyanla, körük çekene benzetmiş,13 kişinin, arkadaşlık yaptığı kişinin dini üzerine olduğunu da vurgulayarak, konuya dikkatlerimizi çekmiştir.14

Uyuşturucuyla alâkalı istatistikler de göstermektedir ki, bu kötü alışkanlığa düşmenin en büyük sebebi arkadaş çevresidir. Arkadaşların teklif veya ısrarlarıyla önce bir tadımlık, yudumluk veya çekimlik olarak alınan uyuşturucu maddeler, bilahare vazgeçilmez bir tutku haline gelerek, insanın kanına işlemektedir. Ve aynı zamanda başlayan her kurban, kendisine yeni dostlar aramakta, böylece bu kötü alışkanlık, bir zakkum gibi serpilip sağa-sola dal budak salmaktadır.

D. Uyuşturucudan Korunma Yolları

Her derdin devası, her hastalığın ilâcı ve her problemin de bir çözümü vardır. Uyuşturucuya gelince, önemli olan, henüz bu korkunç belânın kucağına düşmeden, insanları korumak ve bu canavara kaptırmamaktır. Zîrâ uyuşturucuya başlayan bir insanın ondan dönüşü çok zordur. Aşağıda sayılacak tedbirler, korunmada önemli faktörlerdir:

1. Vicdanlara Bekçi Koyma

Allah korkusu veya sağlam bir dine inanma da diyebileceğimiz vicdanlara bekçi koyma, koruyucu tedbirlerin en başta gelenlerindendir. Bu olmaksızın, diğer tedbirlerin olumlu bir neticesini alma adeta imkânsızdır. Yaptıklarından bir gün mutlaka hesap vereceğini düşünen bir insanın, herhangi bir kötülüğe yeltenmesi zordur. Bu da herkesin başına bir polis dikmekle değil, Allah tarafından görülüyor olma şuurunun insanlara kazandırılmasıyla olur.

Maddî olarak ne kadar yasak konulursa konulsun, hangi zecrî kanunlar çıkartılırsa çıkartılsın, vicdanlara bu şuur verilmeyince, meselenin hâlledilmesi güçtür. Yakın tarihte cereyan eden şu örnek de bunu göstermektedir.

ABD 1919–1933 arasında tam 14 yıl içkiyle mücadele etmiş. Havadan, karadan ve denizden bütün yollar gözetim altına alınmış, bunun için 60 milyon dolardan fazla sarfiyat, 9 milyar sayfa kitap-yayın, 300 insan idam, 532.335 hapis ve milyarlarca mal haczedilmiştir. Ancak hiçbir başarı elde edilememiştir. Ve 1933 yılında kanun yürürlükten kaldırılmıştır.

Daha sonra Amerika’da (New York’ta) içki aleyhtarları tarafından Yeşilay Cemiyeti gibi bir dernek kurulmuş. Bu dernek, dünyada içkinin ilk önce kim tarafından yasak edildiğini araştırmış. Karşılarına Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) çıkmıştır. “Onun hatırasını yâd etmek üzere bir eser yapalım, heykelini dikelim.” demişler. Cemiyet mensuplarından bazıları bu teklife : “Onun getirdiği din öyle bir dindir ki, umumun menfaatine hasredilmeyen hiçbir esere eser denmez, para harcatılmaz.” itirazı gelince, cemiyet tarafından bir çeşme yaptırılması ve adına da “Muhammed’in Çeşmesi” denilmesi teklifi kabul edilmiştir.15

2. Rûhî Tatminin Temini

İnsanın ruhunda, değişik sebeplerden dolayı zaman zaman sıkıntılar, endişeler, korkular ve boşluklar oluşabilmektedir. Ruhtaki boşluktan dolayı meydana gelen stresin olmaması için, ruhun ihtiyacına cevap vermek gerekmektedir. Bu da ancak, dünyaya mümince bakma ve âhiret inancıyla mümkündür. İnanan insanın nazarında bu dünya gelip geçici bir yer hükmündedir.

İnsanı boşluğa sürükleyen ve üzüntüye sevk eden bir faktör de, ölümdür. Ölüm karşısında insanın müteessir olmaması imkânsızdır. İşte böyle bir durumda doyurulmayan ruh, kurtuluş çaresini ölümü düşünmemekte bulmaktadır. Çocukları, gençleri, ihtiyarları, hâsılı herkesi ölüm korkusu karşısındaki sarsıntıdan kurtarmak, ancak ebediyet gerçeğinin ruhlara duyurulmasıyla olabilir.

3. Dua

Çağırmak, yalvarmak ve istemek mânâlarına gelen dua, insanın kendi âcizliğini ve zayıflığını anlayıp, durumunu her şeyi bilen ve her şeye güce yeten Yüce Yaratıcı’ya (celle celâluhu) açması, yalvarması, arzu ve isteklerini O’na bildirmesidir. Dua, insanın, çözemediği meselelerle karşılaştığında, büyük bir sıkıntıya maruz kaldığında, her zaman baş vuracağı, içini boşaltacağı, böylece rûhî bir huzura kavuşacağı sığınaktır. Yüce Yaratıcı’mız (celle celâluhu) kendisinin bize her zaman için çok yakın olduğunu, dilediğimiz zaman kendisine açılabileceğimizi ve aynı zamanda isteklerimize karşılık vereceğini beyan buyurmaktadır. (Bakara 2/186). Böyle bir garantisi olan kimsenin, dünyada huzursuz olması, randevusuz, vakitsiz ve hiçbir engelle karşılaşmadan dertlerini anlatacağına ve onların çözümlerini bulacağına inanan bir kimsenin, rûhen çökmesi, karamsarlığa düşmesi ve hayata küsmesi düşünülemez.

Duasız bir toplum boşlukta demektir. Bu sahada önemli araştırmaları olan Alexis Carrel’in şu tespitleri oldukça yerindedir: “Ahlâkî ve mânevî duygular bir milletin faal unsurları arasında yer alır. Bunlar yok oluşa yönelirse, o milletin kesin çöküşü başlamış ve bağlarından koparak yok olmaya giden vasata girilmiş demektir. Bu sebeple, duâ ihtiyacını kendinde öldüren bir toplum, pratikte fesat ve çöküşten korunabilecek unsurlara artık sahip değildir.”16 “Hiçbir millet, duâyı terk ettiği için olduğu kadar, kendini ölüme hazırlamamış, çöküş ve alçalmaya maruz kalmamıştır.”17 Başka bir sözünde de şöyle demektedir: “Bir kişinin yapabileceği en kuvvetli iş duâdır. Dua, dünyanın çekim kuvveti gibi gerçek bir kudrettir. Hiçbir tedavinin fayda vermediği vak’alarda, insanların sadece duâ gücü ile hastalıklardan ve melankoliden kurtulduklarını gördüm.”18 Gandhi de: “Dua ve ibadet olmasaydı ben çoktan çıldırırdım.”19 demiştir.

Evet duâsıyla, sıkıntılarını ve dertlerini, kendisini her zaman duyan, gören ve istediklerine cevap veren birinin olduğuna inanan insan, rahatlayacak, karamsarlığa kapılmayacak ve uyuşturucu almakla sıkıntılardan kurtulacağım(!) saplantısıyla uyuşturucunun kucağına düşmeyecektir.

4. İyi Arkadaş Ortamı

Uyuşturucu ve diğer kötü alışkanlıklara müptelâ olmamak için, arkadaş faktörü çok önemlidir. İyi bir arkadaş ve dost, kişiye hep iyi şeyleri gösterir, iyi yerlerde dolaştırır ve iyi alışkanlıklar kazandırır. Özellikle anne ve babalar, çocuklarının kimlerle arkadaşlık kurduklarını izlemeli, bu konuda onlara gerekli ikazları yapmalıdırlar. Gerekirse, çocuğa iyi arkadaşlar bulmalı ve bu noktada ona yardımcı olmalıdırlar.

5. Dinin Emirlerine Uyma

Din, insanı dünya ve âhiret saâdetine götüren bir müessesedir. Bu müessesenin ayakta durması ve kendisine uyanları mutluluğa götürmesi de, elbette belirli kurallarla mümkündür. İyi bir dindar, aynı zamanda inandığı dinin kurallarına uyan kimsedir. Ve bir insanın dindarlığının ölçüsü de zaten bununla değerlendirilir. Uyuşturucuyla, dinin kuralları arasındaki münasebete bakacak olursak, evvela uyuşturucunun bir israf yönü vardır. İsraf, saçıp-savurma ise haram kılınmış, (A’raf 7/31) ve bu işi yapanlar da şeytanın kardeşi olarak nitelendirilmiştir. (İsra 17/27).

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “İçki içen, içerken (kâmil) mümin olarak içmez.”20 “Her kim dünyada içki içer de ondan tevbe etmeden ölürse, Cennet’e girse bile, oranın şarabından içemez.”21buyurmuştur. Dinî kurallara bağlı bir mü’minin, bu ifadeler karşısında uyuşturucuya yaklaşması, onu kullanması düşünülemez. Dinin kuralları, insanlara yasaklar koymak suretiyle onları zora koşmak değil, aksine onları zararlı olan şeylere karşı korumak içindir.

6. Özendirmenin Yasaklanıp, Kötülüğünün Anlatılması

Alkol ve uyuşturucuya başlamanın ilk sebebi, daha çok özenti, arkadaş çevresi ve ortama uymadır. Alkol ve uyuşturucunun her türlüsüne, medyanın bütün bölümlerinde yasak getirilmeli, reklâma, özendirmeye ve uyuşturucuyla alâkalı hiçbir görüntüye izin verilmemelidir. Ve aynı zamanda resmî davetlerde, toplantılarda, özellikle de okulların kapanış şenliklerinde içkiden uzak durulmalı, değişik vesilelerle onun, ferde ve topluma verdiği zararlar anlatılmalı, fert ve devlet plânında bu iş ele alınmalı, özellikle de gençlerin şuurlandırılması devletin siyaseti hâline gelmelidir.

Netice

Uyuşturucu, milletleri yok eden, gençlerin beyinlerini uyuşturan, toplumda huzursuzluk ve kargaşa ortamının çıkmasına sebep olan son derece tehlikeli bir maddedir. Geleceğimizin güven altına alınmasında, özellikle büyük şehirlerde meydana gelen düşündürücü ve son derece korkunç hâdiselerin artmamasında, uyuşturucuyla mücadelenin önemli bir payı vardır. Bu mücadelenin sadece belli bir teşkilât tarafından yürütülmesi de yeterli değildir. Topyekun millet olarak her fert ve müessese, kendi imkânlarıyla bununla mücadele etmeli ve yukarıda kısaca korunma çarelerini ele alırken üzerinde durduğumuz hususlar göz ardı edilmemelidir.

*Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi makgul@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR

1. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/135. 2. Tirmizî, Kıyâmet 1. 3. Nesâî, Eşribe 44. 4. İbn Mâce, Eşribe 3; Ahmed b. Hanbel, 1/272. 5. Ebû Dâvûd, Eşribe 2; İbn Mâce, Eşribe 6. 6. Ebû Dâvûd, Eşribe 5; Tirmizî, Eşribe 3. 7. Saffet Senih, İbadetin Getirdikleri, Nil Yayınları, İzmir 1995, s. 21-22. 8. Aynı yer. 9. Songar, Ayhan, Çeşitleme, Kubbealtı Cemiyeti Neşriyatı, İst. 1981, s.150-151. 10. Aynı yer. 11. Müslim, Birr 52; Tirmizî, Cenâiz 1. 12. Saygılı, Sefa, Dünyada Alkol ve Uyuşturucu, Yeşilay Sayı 757/1996, s. 10. 13. Buhârî, Buyu’ 38; Müslim, Birr 146. 14. Tirmizî, Zühd 45. 15. Baykal, M. Hulusi, Tıbbi Tetkikler, Konya; Senih, Saffet, (a.g.e’den naklen), s.23-24. 16. Alexis Carrel-Ali Şeriati, Dua, (Ter: Kerim Güney), s. 56. 17. A.g.e, s. 124. 18. Senih, a.g.e, s. 18-19. 19. Öner, Öner, Necati, Stress ve Dini İnanç, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1988, s. 14. 20. Buhârî, Mezâlim 30; Müslim, İman 100. 21. İbn Mâce, Eşribe 2; Ebû Dâvûd, Eşribe 5.

Şeytanın Zehirli Oku: Harama Bakmak

Bizim bu dünyaya gönderilişimizin bir gayesi olduğu gibi, sahip olduğumuz her bir organımızın da bir yaratılış sebebi vardır. Bizler her bir uzvumuzu yaratılış istikametinde kullanmakla mükellefiz. Mesela gözlerimiz Allah’ın bizlere bahşettiği çok değerli birer nimet olduğuna göre, bu nimetin şükrünü eda etmek de ancak onları Rabbimizin razı olacağı bir yolda kullanmakla mümkün olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu enfes ifadeleriyle şu şekilde ele alır: “Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer, Cenab-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer göz Allah hesabına kullanılırsa hem büyük bir kıymet kazanır, hem de göz gibi bir nimete sahip olma ve onu Allah yolunda kullanmanın manevî zevkini yaşatır. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve O’nun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mûcizât-ı san’at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.” (Sözler, s.25)

Geniş manasıyla günahı; İlahi emirlere ve yasaklara aykırı inanç, söz, fiil ve davranışlar; dince suç sayılan işler şeklinde tanımlayabiliriz. Fehthullah Gülen Hocaefendi’nin ifadeleri içinde ise günah; bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşma; iradenin yüzüne atılmış bir tükürük ve ruha içirilmiş bir zakkum; insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir duman, vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, ruhun aldığı bir yara ve muvazenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmektir. İnsanın bu çukura yuvarlanmasını gerektirecek büyük-küçük birçok günah vardır. Ama bunların içerisinde bizim de üzerinde duracağımız bir günah çeşidi, zinanın ilk adımı sayılabilecek harama nazardır.

Burada haram olan nazar, kastî ve iradi olan bakıştır. Yani burada nehyedilen husus çarşıda, pazarda yürürken kişinin ani olarak gözüne çarpan haramlar değil, onun bizzat bakmayı murad ederek, bakışlarını harama çevirmesi ve bu menhiyatı işlemesidir. Efendimiz’in (s.a.s) Hz. Ali’ye (r.a) tavsiyelerinde bu mesele açıkça görülmektedir:

“Ey Ali, elinde olmadan gözüne ilişen bir haram ikinci defa bakma. Zira ilk bakış lehinedir, ama ikinci bakış aleyhinedir.” (Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud, Nikâh 44)

Aynı şekilde Hz. Cerir (r.a) Resülüllah’a ani bakıştan sorduğunda ona “nazarını hemen çevir” buyurur. (Müslim, Âdâb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 44)

Demek ki, bizler gözümüze bu şekilde nahoş görüntülerin gelmemesi için daha baştan dikkatli olacak, ancak gözümüze ilişen böyle bir tablo karşısında da hemen bakışımızı başka tarafa çevireceğiz.

Harama Bakmak Kalbe Saplanan Zehirli Bir Ok Gibidir

Kişinin gözlerini haramdan koruması bizzat Kur’an’da emredilmiştir: “Mümin erkeklere bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve zinadan korumalarını söyle. Bu, onlar için en uygun olan davranıştır. Allah yaptıkları her şeyden hakkıyla haberdardır. Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini günahtan korumalarını söyle!” (Nur, 24/30-31) Aynı şekilde Allah Teala “zinaya yaklaşmayın” emriyle, zinanın öncüsü sayılabilecek her türlü söz ve davranışı yasaklamıştır. Bu yasağın içine öncelikle harama nazarın girdiğini söyleyebiliriz. Çünkü müstehcen görüntülere bakmak bir taraftan mü’minler arasındaki hürmet ve muhabbeti yok ederken, diğer yandan kişinin ahlaki ve dini yönden derin yaralar almasına ve sahip olduğu birçok duygunun sönmesine veya ölüp gitmesine sebep olmaktadır.

Efendimiz (s.a.s) bir kudsî hadiste bu günahın mahiyetini tasvir ederken şöyle buyuruyor: “Harama bakış şeytanın oklarından zehirli bir oktur. Kim benden korktuğu için bundan sakınırsa, bu hareketine karşılık ona öyle bir iman bahşederim kî, o imanın tadını tâ kalbinin derinliklerinde hisseder.” (Münzirî, et-Tergib ve’t-Terhîb, III, 63). Demek ki, bir açık saçık görüntüyle karşılaşan kişinin önünde iki seçenek vardır: Ya bu günahı irtikap ederek şeytanın bu zehirli okuna hedef olacak; ya da Allah korkusundan dolayı bu günahtan yüz çevirecek ve bu amelinin neticesinde kalbinin derinliklerine kadar işleyecek bir iman neşvesi tadacak. İşte bu imtihan dünyasında tercih kula kalıyor.

Başka bir hadislerinde Peygamber Efendimiz (s.a.s), gözleri haramdan korumanın, Allah katında ne kadar makbul bir amel olduğunu şu ifadeleriyle anlatıyor: “Kıyamet günü bütün gözler ağlayacaktır, ancak şunlar müstesna: Allah’ın haramlarına bakmayan gözler, Allah yolunda seher vakti uyanık olan gözler, Allah korkusuyla sinek başı (gibi yaşlar) döken gözler.” (et-Terğib ve’t-Terhîb, 3:35) Buradan anlıyoruz ki, Cenab-ı Hak haramlar karşısında ürperti duyup, gözlerini o çirkin manzaralardan sakındıran kullarını, orada mahzun etmeyecek ve o gözleri ağlatmayacaktır.

Kişinin helal olmayan görüntülere bakması karşılığında, onun ruhî ve manevi hayatında oluşacak tahribatlar Risale-i Nurda şu şekilde anlatılıyor: “Nasıl ki merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder, öyle de, ölmüş kadınlar suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine hissiyât-ı ulviye-yi insaniyeyi sarsar, tahrip eder.” (Sözler, s. 381) “Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” (Lemalar, 655)

Gözünü Haramdan Sakınan Kişiye Vacip Sevabı Vardır

Burada üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir nokta vardır. Her haramı terk, insana bir vacip işlemiş gibi sevap kazandırır. Yani kişi sevap haznesini, haramlardan kaçarak da doldurabilir. Hatta yerine göre, kişinin bu yönden kazanacağı sevaplar daha çok olabilir. Çünkü günümüz şartlarını düşündüğümüzde, çok sık haramlarla baş başa kalabilmekteyiz. Bu haramlara karşı bizim göstereceğimiz her karşı koyuş, mertebemizin yükselmesinde bizim için ayrı bir basamak olacaktır. Biraz daha açarsak, çarşısıyla pazarıyla, televizyonuyla, internetiyle günümüz dünyası haramlara çok açık hale gelmiştir. Aynı ölçüde bizler, harama girmeme konusunda azmimizi ve gayretimizi arttıramazsak farkında olmadan düşmeye başlayabiliriz. Ve (Allah muhafaza) öyle bir an gelir ki geri dönüşü çok zor olabilir. Ve yine günahların neticesinde kalbimizde oluşan o siyah noktalar, öyle bir gün gelir ki, bütün kalbimizi kaplar da, biz farkında bile olamayız.

Dolayısıyla, daha baştan günaha karşı tavrımızı açıkça ortaya koymalıyız. Ve böyle bir günah işlediğimizde, ona hiç hayat hakkı tanımamalı ve derhal derin bir pişmanlık içerisinde tövbe ve istiğfarla o günahın izalesine bakmalıyız.

Yakın Haramlığı

Yazımımızda; “ebediyen haram olan yakınlar” ile “evlilik neticesinde oluşan akrabalara ait haramlık” konusunu, Kur’ân-ı Kerîm’in güneşten parlak âyet-i kerîmeleri ve Sünnet-i Sahîha’nın aydınlık beyanları ışığı altında ele almaya çalışacağız. Zîrâ hayatî önemi haiz haram ve yasakların, insanı gündüz gibi aydınlatan ve rahmete gark eden nassların ikazları doğrultusunda yeniden ele alınmasında, “soy/neseb” haramlığı ile “evlilik/sıhriyyet” haramlığının şerî delil ve gerekçeleriyle tekrar hatırlanmasında fayda bulunmaktadır.

Bilhassa günümüzde şiddetin, uyuşturucunun, içki kullanımının ve aile yapısını bozucu çarpık münasebetlerin sıradanmış gibi gösterilmesi toplumumuzu rahatsız etmekte ve sıklıkla şikâyet konusu olmaktadır. Nikâhsız hayat, zina, anormal yaşantılar teşvik edilmekte; derbeder, düzensiz, savruk, sorumsuz ve ahlâkî sınır tanımayan fert veya toplulukların yaşayış tarzları özendirilmeye çalışılmaktadır. Bu da genç şahsiyetlerin bir kısmında dinî/ahlâkî erozyonlara sebep olmakta; uzun zamanlardan beri oluşmuş yerel ve evrensel örf, âdet ve değerlerimizde sarsıntılar meydana getirmektedir.

Belki bin seneden beri yığınağı yapılan yıkıcı ve tahrip edici unsurlar, insanımızın kalbî hayatı ve dinîbakış açısının dehşetli şekilde zarar görmesi için çabalamaktadır. Hemen her türlü vasıtayı kullanarak mânevî hayata hücum edenler, büyük bir kitle kuvvetine sahip olmuştur. Bu habis ruh, sadece bizi değil, insanlık âlemindeki umumî vicdanı da uzun bir zamandan beri bozmaya; vicdan ve ruhun temel rükünleri sayılan irade, zihin, his ve lâtife-i Rabbâniyede zirveleri hedefleyen samimi ruhları âtıl hâle getirmeye çalışmaktadır.

Aile ve toplumu ayakta tutan hayatî kural ve dayanakları tahrip anaforuna karşı; ruh ve zihinlerin, bozulmaya meyletmiş vicdanların, manevî büyük yaralar almış kalblerin, Kur’ân ve Sünnet’in evrensel, kıyamete kadar geçerli, aydınlık getiren hakikatleri, şifa veren iksir ve beyanları ile hayata döndürülmesi elzem gözükmektedir.

Ebedî Haramlar

Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflere göre, erkeklere kesin ve ebedî haramlar üç gruptur:

Birincisi, neseben yakınlık veya diğer bir tabirle kan hısımlığı sebebi ile haram olanlar.

İkincisi, müsâhera yani “evlilik/nikâh” sebebi ile haram olanlar.

Üçüncüsü, “süt emme” yani sütkardeşliği yolu ile meydana gelen haramlar.1

Şahıslar arasında “kan, süt emme ve evlenme” gibi tabiî veya akdî bir bağ ile teessüs eden akrabalık münasebeti Türkçemizde “hısımlık” kavramı ile karşılanmaktadır.2

Allâhu Teâlâ, bir insan için hem “nesep/soy” hem de “sıhriyyet/nikâh” sebebi ile oluşan bağa önce şu âyet-i kerîme ile işaret etmektedir:

وَهُوَ الَّذى خَلَقَ مِنَ الْمَاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَديرًا

“Ve işte insanı sudan yaratan, onu soy sop ve evlilik yoluyla kazanılan yakınlık, bağlılık (duygusuyla) donatan O’dur; (evet,) çünkü Rabbin sınırsız kudret sahibidir.” (Furkan, 25/54)

Bu âyet-i kerîmenin yer aldığı Furkan Sûresi, Mekke döneminin ortalarında, Yâsin Sûresi’nden sonra nâzil olmuştur. İniş itibarı ile kırk ikinci sıradadır. Biraz sonra meâlini vereceğimiz âyet-i kerimelerin yer aldığı Nisa Sûresi ise Medine döneminde Ahzâb Sûresi’nden sonra nazil olmuştur. İniş itibariyle doksan ikinci sıradadır. Buradan şu anlaşılabilir: Cenab-ı Hak, “nesep/soy” ve “nikâh/evlilik” yolu ile oluşan yakınlık (sıhriyyet) ve bu yakınlığın oluşturacağı mahremiyete, önce Furkan Sûresi’ndeki âyet-i kerîmede yer alan “neseb” ve “sıhr” kelimeleri ile işaret etmiştir. Zihin, ruh ve kalblerde bu kavramların yerleşmesinden sonra, Allah Teâlâ Medîne döneminde inzâl buyurduğu Nûr Suresi 22. ve 23. âyet-i kerimelerde, kendileri ile nikâh bağı kurulmasını ebedî ve kesin olarak yasakladığı “on dört sınıf” kadını tek tek sıralayarak tafsîl etmiştir. Şöyle ki:

“Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.

Size şunlarla nikâhlanmanız haram kılınmıştır: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri (kayınvalideleriniz), kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Fakat zifafa girmediğiniz eşlerinizin kızlarını nikâhlamanızda beis yoktur.

Keza kendi sulbünüzden oğullarınızın hanımları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi nikâhınız altında birleştirmeniz de haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Allah gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nisa, 4/22–23)

İbni Abbas (ra), “Allâh Teâlâ bu âyet-i kerimede neseb/soy bakımından yedi kişiyi, sıhrden/evlilikten doğan yakınlık sebebi ile de yedi kişiyi haram kılmıştır.” demektedir.3

Âyet-i kerîmede kendileri ile nikâh bağı kurulması kesin bir şekilde haram kılınan bu kadınlardan yedisi “nesep/soy” cihetindendir. Bunlar:

“Anneler, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ve kız kardeşlerin kızları.”

Kendileri ile nikâh bağı kurulması kesin olarak haram kılınan kadınlardan diğer yedisi ise, “nesep/soy” cihetinden değildir. Bunlar:

“Sütanneler, sütkız kardeşler, karıların anneleri (kayınvalideler), kendileriyle zifafa girilmiş kadınların başka kocadan kızları (üvey kızlar), iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında bulundurulması, oğulların hanımları (gelinler) ve babaların daha önce evlenmiş olduğu hanımlar.”

Cenâb- Hakk’ın “Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin.” (Nisa, 4/22) ve “Size anneleriniz haram kılındı.” (Nisa, 4/23) beyanları ile kastedilenin, onları nikâhlamanın haramlığı olduğu açıkça anlaşılan bir husustur. Çünkü haramlık veya helâllik, zâtlara nispet edildiği zaman, bu durumda fiillerin haramlığı kastedilmiş olmaktadır. Buna göre meselâ: “Size leş ve kan haram kılındı.” (Maide, 5/3) denildiğinde herkes buradaki maksadın, bunları yememe olduğunu net bir şekilde bilmektedir.4

Annelerin ve kızların haram oluşu, Hz. Âdem devrinden bu zamana kadar bilinen ve tartışılmaz bir husustur. İlâhî dinlerin hiçbirinde, anne ve kızlar ile evlenmenin helâl olduğu hükmü yer almamıştır.5

Haram Kılınanların Nevileri

1– Anneler

Haram kılınanların birinci nevi annelerdir. Âyet-i kerîmede geçen “ümm/anne” kelimesi lügatlerde, yakın ifade olarak insanın kendisini doğuran kimseyi yani anneyi, uzak ifade bakımından ise nineleri tanımlamaktadır. “Ümm/anne” kelimesi genel olarak, bir şeyin başlangıcı, varlığı, yetiştirilmesi ve iyileştirilmesindeki temel unsur mânâsındadır. Sonradan gelenlerin kendisine bağlı bulunduğu her şeye “ümm/anne” denilmekte, nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, bütün bilgilerin kaynağı olan levh-i mahfuz için “ümmü’l-kitâb” (ez-Zuhruf, 43/4) tabiri kullanılmaktadır.6 Eğer “ümm/anne” kelimesi, hem anneler hem de nineleri hakikî olarak niteleyen bir kelime olarak kabul edilirse, hem anneler hem de nineler için ortak bir kelime hükmüne geçer. Bu durumda Cenâb-ı Hakk’ın, “Anneleriniz, size haram kılındı.” buyruğu, bütün anneler ve bütün ninelerin haram kılınması konusunda doğrudan bir nass olur. Ama “ümm/anne” kelimesi anneler için hakikat, nineler için mecaz kabul edilirse, bu durumda ninelerin nikâhının haramlığı yine nassa, âyete dayanmış olur.7

2– Kızlar

Haram kılınanların ikinci nevi kızlardır. Ayrıca erkekler veya kadınlar yoluyla, bir kimseye füru itibarı ile soy bağı bulunan her kadın da o kimsenin kızı sayılır. Oğlun kızı, kızın kızı gibi.

3– Kız Kardeşler

Haram kılınanların üçüncü nevi de kız kardeşlerdir. Buna, anne-baba bir kız kardeşler, baba bir kız kardeşler ve anne bir kız kardeşler dâhildir. Ancak bir kimsenin hanımı ile evliliği boşanma ya da vefat gibi bir sebeple sona ererse, o kimse boşandığı ya da vefat etmiş karısının kız kardeşi ile evlenebilir. Nitekim Hz. Osman (ra) Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Rukiyye Validemiz ile evlenmiş, bir müddet sonra Rukiyye Validemiz’in vefatı üzerine Efendimiz”in (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer kızı Ümmü Gülsüm Validemiz’le evlenmiş ve kendisine bu evliliklerine hürmeten “iki ışık sahibi” mânâsına “zinnureyn” lâkabı verilmişti.

4–5– Halalar ve Teyzeler

Haram kılınanların dördüncü ve beşinci nevileri ise, halalar ve teyzelerdir. Usul itibarı ile soyunun kendisine varıp dayandığı her erkeğin kız kardeşi o kimsenin halasıdır. Bazen hala, anne cihetinden de olur ki bu, annenin babasının kız kardeşidir. Yine usul itibarı ile her kadının kız kardeşi de o kimsenin teyzesidir. Bazen teyze, baba cihetinden de olur ki bu, babanın annesinin kız kardeşidir.8

6–7– Kız Yeğenler

Haram kılınanların altıncı ve yedinci nevileri, erkek kardeş ile kız kardeşlerin kızları yani kız yeğenlerdir. Erkek ve kız kardeşlerin kızları ile ilgili hüküm, insanın kendi sulbünden gelen öz kızları hakkındaki hüküm gibidir.

İşte bu yedi kısım, âyet-i kerîme ile “soy/nesep ve rahimler” cihetinden haram kılınmışlardır. Allah’ın, “nesep ve rahim” bakımından nikâhını haram kıldığı her kadının haramlığı ebedî olup, hiçbir şekilde helâl olmaz.9

8–9– Sütanne ve Sütkız Kardeşler

Haram kılınanların sekizinci ve dokuzuncu nevileri, âyet-i kerîmede; “Sizi emziren (süt) anneleriniz ve sütkız kardeşleriniz.” şeklinde beyan edilmektedir.

Cenâb-ı Hakk, nikâhları haram olduğu için süt emzirmiş kadınları da “sütanneler” diye adlandırmıştır. Nitekim yine benzer haramlıktan dolayı, “(Peygamberin) hanımları da, müminlerin anneleridir.” (Ahzab, 33/6) mealindeki âyette, ezvâc-ı tâhirat “müminlerin anneleri” olarak tavsif edilmişlerdir.

Allah Teâlâ, bu âyette sütannelerin ve sütkız kardeşlerin nikâhlanmasının haram olduğunu açıkça belirtmiştir. Fakat bu haramlık sırf sütanne ve sütkız kardeşlerle bitmemektedir. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Nesep bakımından haram olanlar, süt cihetinden de haram olurlar.”10 buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak emzireni “anne”, emzirenin öz kızını da süt emen erkek çocuğa “kız kardeş” mesabesinde kabul etmekte, böylece süt emmeyi “soy/nesep” yerine koymuş olmaktadır. Dolayısı ile Cenâb-ı Hak, soy/nesep yönü ile yedi sınıfın nikâhlanmasını haram kıldığı gibi -ki bunlar yukarıda sıralandı- süt emme yolu ile sütannelerin, sütkız kardeşlerin, süthalaların, sütteyzelerin, süterkek kardeşlerin kızlarının ve sütkız kardeşlerin kızlarını da haram kılmaktadır.

İnsanın sütannesi, neseben annesi dışında emziren kadındır. Yine aynı şekilde bu süt emzirene, ister nesep cihetinden olsun, ister süt emme cihetinden olsun, “anne” olarak nispet edilen her kadın da yine o süt emmiş kimsenin sütannesi sayılır. Sütkız kardeşler üç çeşittir: Birincisi, “ana-baba bir” sütkız kardeştir. İkincisi, “baba bir” sütkız kardeşindir. Üçüncüsü, “ana bir” sütkız kardeştir.11

10– Hanımların Anneleri (Kayınvalideler):

Haram kılınanların onuncu nevi, “Hanımlarınızın anneleri” lafızları ile ifade edilenler yani kayınvalidelerdir. Bu ifadeye, hanımların öz anneleri ile birlikte, annesi ve babası cihetinden olan bütün büyük anneleri (nineleri) girer.

11– Üvey Kızlar

Haram kılınanların on birinci nevi ile ilgili olarak Cenâb-ı Hakk (celle celâluhu) mealen şöyle buyurmaktadır: “Kendileriyle (zifafa) girdiğiniz karılarınızdan olup himayelerinizde bulunan üvey kızlarınızla evlenmeniz size haram edildi. Eğer üvey kızlarınızın anneleriyle zifafa girmemişseniz, onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur.” (Nisa, 4/23)

“Rebâib” kelimesi Arapçada “rebîbe” kelimesinin çoğuludur ve bir kimsenin hanımının, başkasından olan kızı mânâsına gelmektedir. Kelime mânâsı “terbiye edilmiş” demektir. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın “rabâib” tabirinden maksat, “sizin terbiye ve himayenizde olan kız çocuğu” demektir. Bir kimse bir kadınla nikâhlandığı ve cinsî münasebette bulunduğu zaman, o kadının o erkekten olmayan diğer kızı ya da kızları o erkeğe icmâ-ı ümmetle haramdır.12

12– Gelinler

Haram kılınanların on ikinci nevi, Cenâb-ı Hakk’ın, “Keza kendi sulbünüzden oğullarınızın (öz erkek çocuklarınızın) hanımları (gelinler)” mealindeki âyeti kerîme ile ifade ettiği kimselerdir. “Kendi sulbünüzden” ifadesi, evlât edinilmiş olanları hâriç bırakmaktadır. İslâm’ın ilk yıllarında, evlâtlıklar, oğul mesabesinde idi. Hâlbuki bir kimseye, kendi sulbünden olmadığı müddetçe, evlâtlığının hanımı haram değildir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Zeyneb binti Cahş el-Esedî’yi nikâhlamıştır. Zeyneb binti Cahş, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halasının kızı idi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Zeyneb Validemiz’i, Zeyd İbn Harise’nin (ra) boşamasından sonra nikâhlamıştır. Müşrikler, “O, oğlunun karısı ile evlendi.” deyince, Cenâb-ı Hakk, “Allâh, evlâtlıklarınızı öz oğullarınız kılmamıştır.” (Ahzab, 33/4) mealindeki âyeti indirdi ve: “Biz onu sana nikâhladık ki, bundan böyle evlâtlıkları, eşleriyle münasebetlerini kestikleri (onları boşadıkları zaman), o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri her zaman gerçekleşir.” (Ahzab, 33/37) buyurdu.

Allâh Teâlâ’nın, “Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları” ifadesinin zahiri, sütoğullarının hanımlarını kapsamıyor gibi görünse de Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Neseb yönünden haram olanlar, süt emme (rada) yoluyla da haram olurlar”13 buyurmuştur. Binaenaleyh bu hadis-i şerîf, sütoğulların hanımları ile evlenmenin de haram olduğunu açıkça ifade etmektedir. Çünkü “Onların dışındakiler size helâl kılındı” (Nisa, 4/24) mealindeki âyet umumî bir hüküm iken, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “Nesep yönünden haram olanlar, süt emme (rada) yoluyla da haram olurlar.” ifadesi, âyet-i kerîmeden daha hususi bir ifade olmaktadır. Böylece, âyetin umumi mânâsı, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen bu haber-i vâhid ile tahsis edilmiş, sınırlandırılmıştır. Bu âyetin, torunun hanımının da dedeye haram olmasını gerektirdiği açıktır.14

13- İki Kız Kardeşi Bir Nikâh Altında Bulundurmama

Haram kılınanlardan on üçüncü nevi, Hak Teâlâ’nın “Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da aynı şekilde haram edildi.” mealindeki buyruğu ile iki kız kardeşin aynı nikâh altında bulunamayacağıdır. “Ancak, daha önce geçen geçmiştir.” mealindeki buyruğun mânâsı ise, Cenâb-ı Hakk’ın, “Çünkü Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” mealindeki buyruğun delaletiyle, İslâm’ın gelişinden önceki bu tür nikâhların bağışlandığı şeklindedir.15

14- Babaların Önceden Evlendiği ve Boşamış Olduğu Kadınlar

Haram kılınanların on dördüncü nevi, “Babalarınızın evlendiği kadınlarla asla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.” (Nisa, 4/22) mealindeki âyet-i kerîmede ifade edilenlerdir. Âyet-i kerîmede beyan buyurulduğu üzere, babaların evlenmiş ama boşanmış olduğu kadınlarla asla evlenilemez ve bu kesin bir haramdır.

Şu âna kadar ifade edilen mutlak evlenme engelleri hiçbir şekilde ortadan kalkmazken, nisbî/göreceli evlenme engelleri belirli hâllerde ortadan kalkabilir ve önceden evlenmeleri yasak olanlar geçerli bir şekilde evlenebilirler. Ancak nisbî evlenme engelleri kalktığında olabilecek evlilik konusuna burada şimdilik girmiyoruz.

Zina neticesinde hürmet-i müsâheranın (evlilik bağı ile oluşan haramlık) gerçekleşmiş olup olmayacağı hususunda Hanefî imamlar ile Şafiî fukahası ayrılmaktadırlar. Şafiîler şu görüşleri ileri sürmektedirler: Nikâh, bir akid, bir sözleşme mânâsı taşımaktadır. Bir nakle göre İmam Şafiî Kur’ân-ı Kerîm’de “nikâh” ve “tezvîc” kelimelerinin geçtiği âyet-i kerîmeleri okumuş ve şöyle demiştir: “Cenab-ı Hakk nikâha iki isim vermiştir; nikâh ve tezvîc.”16 Dolayısı ile İmam Şâfiî’nin, evlenilmesi haram kılınan kadınları beyan buyuran âyet-i kerîmelerin, “akid/sözleşme” mânâsı taşımayan gayrimeşru cinsî mukarenetlere şâmil olmadığını kabul ettiği, gayrimeşru mukarenetlere nikâh kelimesini teşmil etmediği açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Buna cevaben Hanefî ve Hanbelî fukahası ise şöyle demektedirler: Nikâh kelimesi, lügatte mutlak anlamda cinsî münasebet mânâsınadır.17 Yani hem helâl hem de haram cinsî mukarenet için, Arapçada nikâh kelimesi kullanılmaktadır.18 Binaenaleyh nikâh kelimesi, hem meşru hem de gayrimeşru mukarenetlere şâmildir.19 İmam Beyhakî de bu anlamı teyid için Resülullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim, bir kadının fercine bakarsa, o kimseye o kadının annesi de kızı da haram olur.”20 buyurduğunu rivâyet etmektedir. Dolayısı ile hürmet-i musaheranın (evlilik bağı ile oluşan haramlık) bazen gayrimeşru bir bakışla bile gerçekleşebileceğine dikkat çekmiş olmaktadır. İmam Beyhakî, bu rivâyeti, mânâ itibarı ile yakın diğer bir rivâyetle de desteklemekte, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim, bir kadının fercine bakarsa, Allâh onun yüzüne bakmaz.”21 şeklindeki ikazını bizlere aktarmaktadır.

Ömer Nasuhi Bilmen, yukarıdaki hadîs-i şerîfte bakışı yasaklayan hükmün, bir insanın nikâhlısı olsun olmasın bütün kadınlarla ilgili olduğunu söylemektedir. Ayrıca Bilmen, gayrimeşru beraberlik, hürmet-i musâherayı (evlilik bağı ile oluşan haramlığı) doğurabileceğini “cüz’iyyet” kavramı ile izah etmektedir. Ona göre cüz’iyyet, haramlığı doğuran bir sebeptir. Bir insan, nasıl kendi nefsi ile münasebete giremezse, bu haram ise, kendi cüz’ü ile de ilişkiye giremez. Çocuk, erkek ile kadından meydana gelmesi itibarı ile anne ile babanın birer cüz’ü, parçası, yani kan bağı hâline gelir. Bu cüz’iyyetin veya kan bağının oluşması anne, kız, baba, oğula kadar herkese kadar uzanır. Ayrıca cüz’iyyet, yani kan bağı, hissî (duyu ile algılanabilir ve biyolojik) bir durum olduğundan cüziyyet (kan bağı) hem sahih nikâhlı, hem de zinada yani nikâhsız mukarenetlerde (beraberlik) de meydana gelir.

Zina ile hürmet-i müsâherenin meydana gelişi hükmü, bir şer’i ceza esasına da dayanmaktadır. Zina eden erkek, zina ettiği kadının yakınları olan ve normalde evlenebileceği kadınlarla evlenemez duruma düşmekte, bu kadınlar ona haram hâle gelmekte, böylece zina yapmış olduğu için büyük bir hak mahrumiyetine maruz kalmaktadır. Zina ettiği kadının usûl ve fürûundan hiçbiriyle evlilik akdine salahiyeti kalmamaktadır. İslâmî ceza usulünde baba veya anne katilinin mirastan mahrumiyeti de böyle bir hak mahrumiyeti esasına dayanmaktadır.

İşte, zina neticesinde “neseb” ya da “iddet” meydana gelmiyor olsa dahi, bu durum hürmeti müsaherenin de oluşmayacağını göstermemektedir. Çünkü zina neticesinde nesebin tahakkuk etmemesi, cüz’iyyetin (kan bağının) oluşmadığı için değil, nesebin gerçekleşiyor ya da gerçekleşmiyor olduğuna dair temel bir şüphenin varlığı sebebiyledir. Bu temel şüphe, zinakarın daha başkaları ile de ilişkide bulunmuş olabileceği düşünülerek, doğan çocuğun zina edene kadına ve erkeğe aidiyetinin gerçekleşmemesi durumudur.22

Netice

İnançlı bir erkek veya kadının, kendisine nikâh düşen kimselere karşı alabildiğine dikkatli davranması gerektiği açıktır. Ancak bundan daha fazla “neseben, sıhren ve radâen” (süt emme ile) nikâhlanamayacağı erkeklere ve kadınlara karşı daha dikkatli, daha saygılı ve daha ölçülü davranmalıdır. Sınır tanımazlık, ahlâkî zayıflık, kıt düşünce -hafizanallah- bir de dinî kurallar konusunda bilgisizlik ve lakaytlıkla birleşirse toplum dokusu örselenmiş, neslin geleceği tehlikeye atılmış, cehaletin ve bağnazlığın kol gezmesine göz yumulmuş demektir.

Bütün bu olumsuzlukların yegâne çare ve tedavisi; evrensel, aynı zamanda kıyamete kadar bütün insanlığın kurtuluş ve şifa reçetesi Kur’ân-ı Kerîm ve Nebevî beyanların geniş caddesinde ve dairesinde bulunmaktır. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfelerin fert ve toplumlar için getirmiş olduğu yüce ve yüksek hakikatlerin muhtaç gönüllere ulaşması dilek ve temennileri ile..

İstifade Edilen Kaynaklar

Beyhakî en-Neysabûrî, Ahkâmu’l-Kur’ân li’l-İmam eş-Şâfiî, Dâru İhyâi’l-Ulûm, Beyrut-1990.

Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslamiye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu.

Cessâs el Hanefî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Lübnan-1992.

Dağcı, Şamil, “İslam Aile Hukukunda Evlenme Engelleri.

El-Mevsûatu’l-Fıkhiyye, Vezâratu’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmî, Kuveyt-1986.

Hüseyin b. Ali el-Beyhakî, Kitâbu Süneni’l-Kübrâ mea’l-Cevheri’n-Naki, Dâiratu’l-Maârif, Haydarabad-1353.

İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Lübnan-1999.

İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan, trsz.

İsmail b. Hammad el-Cevherî, es-Sıhâh Tâcu’l-Luğati ve Sıhâhi’l-Arabiyyeti, Dâru’l-İlm Li’l-Mollâyîn, Beyrut-1984.

Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredat fî Ğarîbi’l-Kur’ân, Mektebetu Nezzâr, trsz.

Râzi, Fahruddîn, Tefsiru’l-Kebir Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru’l-Fikr, Beyrut, Lübnan-1981.

Musa Kazım Gülçür

mkgulcur@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. El-Mevsûatu’l-Fıkhiyye, 36/210, Vezâratu’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmî, Kuveyt-1986.

2. Dağcı, Şamil, “İslam Aile Hukukunda Evlenme Engelleri”, s. 195.

3. İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 1/ 478, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan, trsz.

4. Râzi, Tefsiru’l-Kebir Mefâtîhu’l-Ğayb, 10/26, Dâru’l-Fikr, Beyrut, Lübnan-1981.

5. Râzi, ae., 10/27.

6. Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredat fî Ğarîbi’l-Kur’ân, 1/27, Mektebetu Nezzâr, trsz.; İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, 2/137, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Lübnan-1999.

7. Râzi, ae., 10/28.

8. İbnu’l-Arabî, ae., 1/479.

9. Râzi, ae., 10/30.

10. Buhârî, nikâh 20, 27; Müslim, radâ 1, 2.

11. Râzi, ae., 10/30-31.

12. İbnu’l-Arabî, ae., 1/486.

13. Müslim, rada 3.

14. Râzi, ae., 10/35-36.

15. Râzi, ae., 10/39.

16. Beyhakî en-Neysabûrî, Ahkâmu’l-Kur’ân li’l-İmam eş-Şâfiî, 1/181, Dâru İhyâi’l-Ulûm, Beyrut-1990.

17. İbn Manzûr, ae, 49/4537, “nekeha” maddesi; İsmail b. Hammad el-Cevherî, es-Sıhâh Tâcu’l-Luğati ve Sıhâhi’l-Arabiyyeti, 1/413, Dâru’l-İlm Li’l-Mollâyîn, Beyrut-1984.

18. Cessâs el Hanefî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/112, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Lübnan-1992.

19. Cessâs, ay.

20. Hüseyin b. Ali el-Beyhakî, Kitâbu Süneni’l-Kübrâ mea’l-Cevheri’n-Naki, Nikâh, 7/170, Dâiratu’l-Maârif, Haydarabad-1353.

21. Beyhakî, ay.

22. Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslamiye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, 2/98.

Makyaj ve Sınırları

Allah (celle celâluhû), bütün kâinatı baş döndürücü bir güzellikte yarattığı gibi bu kâinatın en câmi meyvesi olan insanı da en güzel bir surette var etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmede:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِٓي أَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ

“Biz insanı en mükemmel surette yarattık.”[1] buyrulmaktadır. Tefsircilerimiz bu âyetteki, “Ahsen-i takvim/en güzel şekilde, tam kıvamında” ifadesinin, manevî güzellik manasına gelebileceği gibi fizikî güzellik şeklinde de anlaşılabileceğini söylemişlerdir.

Böyle bir girişten sonra bu yazıda ele almak istediğimiz konuya gelelim. Günümüzde makyajın özellikle kadınlar arasında çok yaygınlaştığını görüyor, hatta erkeklerin bile kendilerine göre makyaj yapmaya başladıklarına şahid oluyoruz.

Fransızca “maquillage” kelimesinden Türkçe’ye geçen makyaj kelimesi; “yüzü güzelleştirmek için boyama, yüz boyama, yüz bakımı” gibi manalara gelmektedir. Her şeyin orta yolunu bizlere gösteren İslâmiyet, Allah’ın yaratılıştan insana vermiş olduğu güzelliklerini gösterme manasına gelen süs, makyaj, takı ve güzel giyimi belli kayıtlarla mubah kılarken, Allah’ın bizlere takdir buyurduğu fıtratı bozmaya yönelik süs ve makyaj türlerini ise yasaklamıştır. Şeytan, Allah’a karşı geldiği o ilk anda, insanların bu türlü fıtratı bozucu şeylere kalkışacağını söyler ve bu konudaki rolünü şöyle ifade eder:

وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ

”Şüphesiz onlara (insanlara) emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.”[2]

Makyajın yapılış gayesi, süslenmek ve dikkat çekmektir. Makyaj yapan kadın, başta başkalarının dikkatini çekmek için yapmasa ve sadece kendimi güzel görmek istiyorum dese bile, netice itibarıyla makyaj, özellikle erkeklerin dikkatini çeken bir unsurdur. Yani, başta mesele -muhâl farz- günah olmasa bile, netice itibarıyla insanı günaha itmektedir. Kaldı ki her süslenen insan, mutlaka başkalarını mülahaza dairesine alarak süslenir ve az veya çok güzel görünme isteğini ortaya koyar. Yukarıda da belirttiğimiz gibi güzellik duygusu fıtrîdir ve Allah’ın istediği istikamette kullanılırsa sevap kazandırır, tersi olursa, günahların bir davetçisi hâline gelir.

İnsanda ve özellikle kadında fıtrî olan güzel görünme hissi, dinimiz tarafından -bütün duygularda olduğu gibi-  tadil edilmiş ve bir kadının nerede ve kime karşı süsleneceği açıklanmıştır. Buna göre  bir kadının süslenmesi iki şekilde olur: Birincisi, ev içinde. Yani kocası için süslenmesi, ona güzel görünmesi ve onu cezb etmesi. Bu maksatla süslenen bir kadın, kocasını günahlara girmekten alıkoyacağından sevap kazanır zira bu hâliyle o, kocasının aklını ve duygularını dışarıdan içeriye, sokaktan eve çevirmektedir. İkincisi, ev dışında. Yani başkaları düşünülerek yapılan süslenme ve makyaj.

Makyajla Gelen Günahlar

Kadının dışarıda makyajlı hâlde bulunması, beraberinde bazı günahlara yol açar:

1- Başkalarını kendisine baktırarak günaha sokma,

2- Olduğundan başka görünerek insanları aldatma,

3- Allah’ın verdiği sureti ve vücudu beğenmeme manasına gelen şekil değişikliklerine girme.

Evet, İslâm, süslenip güzel görünmeye karşı değildir. Sadece insandaki bu duyguyu, günah işlemeye, duyguların bulanmasına ve insanlar arası kargaşaya sebebiyet vermeyecek şekilde sınırlandırmıştır. İslâmiyet’in hoş görmediği nokta, keyfe kâfi olan meşru dairenin dışına çıkarak sadece kendisini değil başka insanları da günaha sevk edecek ve onların içerisinde bazı olumsuz fikirleri harekete geçirecek şekilde süslenmektir.

Asr-ı saadette bu konuda bazı tedbirler alınmış ve camide namaz gibi önemli bir ibadette dahi kadının süslenmesi ve koku sürünmesi, bir engel olarak görülmüştür. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:

أَيُّمَا امْرَأَةٍ أَصَابَتْ بَخُورًا فَلَا تَشْهَدْ مَعَنَا الْعِشَاءَ الاْٰخِرَةَ

“Kendisine buhur (koku) değen kadın sakın bizimle yatsı namazına katılmasın.”[3]

Bir kadının kokular sürünerek dışarıya çıkmasının ne manaya geleceğini şu ikaz edici beyanlarıyla Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) öğreniyoruz:

كُلُّ عَيْنٍ زَانِيَةٌ وَالْمَرْأَةُ إِذَا اسْتَعْطَرَتْ فَمَرَّتْ بِالْمَجْلِسِ فَهِيَ كَذَا وَكَذَا يَعْن۪ي زَانِيَةً

“Her göz zina eder. Kadın koku sürünür sonra da erkeklerin bulunduğu bir topluluğa uğrarsa o da zina işlemiş olur.”[4]

Bu konuda insan, “Başkasının benim yüzümden günaha girmesi beni ilgilendirmez. Ben güzel görünmeyi seviyorum ve süsleniyorum. Herkesin günahı kendine” diyemez zira bir günaha sebep olan, o günahı işlemiş gibi olur.

Bugün, yapılan masraflı süslemelere göre insanlara değer verilebilmektedir. İnsanlık adına çok acı olan bu durum, insanı insan yapan vasıfların bir tarafa bırakılmasına ve neticede değerlerin alt üst olmasına sebebiyet veren hususlardan birisidir. İnsanların şehevî duygularını tahrik etmek, haram olan usullerle insanların teveccühünü kazanmaya çalışmak, kendini güzel bir vasıfla ve fikirle değil de şekille ifade etmeye çalışmak, insanların bizi sağlıklı şekilde değerlendirmelerine mâni olmak yani onları aldatmak vs. hepsi başlı başına birer günahtır ve işte makyaj bu tür günahları içinde barındırmaktadır.

Bu arada, makyajda kullanılan boyaların, parfümlerin ne içerdiği de ayrı bir mesele. Maalesef, çoğunun hangi maddeden ve nasıl yapıldığını, içinde ne gibi katkılar barındırdığını bilmiyoruz fakat bilmediğimiz şeyleri kullanmakta da mahzur görmüyoruz!

Aslında Kur’ân’ı rehber edinen ve O’nun emrine âmâde olan cennete talip kadınlar için şu âyet ne kadar güzel bir uyarıcı ve mürşiddir: “Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve günahtan korumalarını söyle. Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler. Zînet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar dışında kimseye göstermesinler. Saklı zînetlerine dikkat çekmek için ayaklarını da vurmasınlar! Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felâha eresiniz!”[5]

Bu âyet-i kerîme bir Müslüman kadının Allah’ın kendisine vermiş olduğu ziynetleri ve ziynet takılan yerleri, hangi sınırlar içerisinde ve kimlere karşı muhafaza etmesi gerektiğini açık ve seçik olarak belirtmiştir.


[1] Tin Sûresi, 95/4.

[2] Nisâ Sûresi, 4/119.

[3] Müslim, salât 143; Ebû Dâvud, tereccül 7.

[4] Tirmizî, edeb 35; Ebû Dâvud, tereccül 7.

[5] Nur Sûresi, 24/31.

Taaddüd-ü Zevcât (Çok Evlilik)

Özellikle son asırlarda İslâm hakkında yapılan tartışmaların merkezinde kadının yer aldığı görülmektedir. Kadının şahitliği, mirastaki payı, erkekle eşit olup olmaması, evlilikteki konumu, çalışması, boşama hakkı vb. konuların yanında, İslâm’ın erkeklerin birden çok kadınla evlenmelerine izin vermesi de hakkında çokça tartışmanın vuku bulduğu meselelerdendir. Çok evliliğe karşı çıkılmasının temelinde, bu uygulamanın kadın-erkek eşitliğini ortadan kaldırdığı, kadın hak ve hürriyetlerini engellediği, modern hayat tarzının gereklerine uymadığı vb. gerekçeler yer almıştır. Gayrimüslimler, İslâm’a saldırmak için kendilerince bu konu hakkında açık bir kapı bulduklarını zannetmişler, içimizdeki bazı Müslümanlar da gerek iman zâfiyetinden, gerek meselenin hikmet ve maslahatlarını kavrayamamaktan, gerekse Batının kültürel baskısı altında kalmanın verdiği kompleksten dolayı taaddüd-ü zevcât hakkında tenkitlerde bulunmuşlardır. Müslim ve gayrimüslimlerin bu meseleyi dillerine dolamalarına karşılık, eli kalem tutan münevverlerimiz de konu hakkındaki tenkit ve eleştirilere cevap mahiyetinde yazılar kaleme almışlardır. Ancak bunlardan bazılarında, feminist yaklaşımların, Batı medeniyetinin ve yaşanılan çağın sosyal ve kültürel etkisinde kalınarak ifrat ve tefritlere girildiği de olmuştur.

Çok evlilik, Batılılarca genellikle tenkide maruz kalsa da bazı Batılı düşünürler, çok evliliğin sosyal ahlâk ve ekonomik açıdan örnek bir uygulama olduğunu ve Batıdaki çoğu erkeğin tek kadınla yetinmediğinden ahlâksızlıkların ve gayrimeşrû çocukların ortaya çıktığını ileri sürerek bu uygulamayı bu problemler için bir çözüm şekli olarak düşünmüşlerdir. Biz ise bu yazımızda, tarihte çok evliliğe temas ettikten sonra meselenin İslâm hukukundaki yerini, hükümlerini ve şartlarını tespit etmeye çalışacak ve İslâm’ın bu hükmü vaz’ etmesindeki hikmet ve maslahatlara işaret edeceğiz.

Tarihte Çok Evlilik

Çok evlilik bazılarının zannettiği gibi İslâm’la başlayan bir uygulama değildir. İslâmiyet’ten önce Babil, Yunan, İran, Çin ve Hint gibi birçok toplum ve medeniyette görülen çok evlilik, İslâmiyet’ten sonra da diğer medeniyetlerde varlığını sürdürmüştür. Çok evliliğin dince meşru kabul edilmesi İslâm’la vücuda gelmiş de değildir. Çok evlilik, Brahmanizm ve Zerdüştlük gibi Doğu dinlerinde meşru kabul edildiği gibi Yahudilik ve Hristiyanlıkta da onu yasaklayan bir hüküm mevcut değildir. Bilakis, Kitab-ı Mukaddes’te, Hz. İbrahim, Hz. Ya’kûb, Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman (aleyhimüsselam) gibi bazı peygamberlerin çok kadınla evli olduklarından bahsedilir. Diğer yandan Hammurabi kanunlarında da çok kadınla evlilik kabul edilmiştir. Bütün bunlar göstermektedir ki taaddüd-ü zevcât müessesesi, dinî olmaktan ziyade sosyal bir mesele olarak eski devirlerden beri birçok toplum ve dinde cari olmuştur.[1]

Cahiliye döneminde de durum bundan farklı değildi. Taaddüd-ü zevcât Araplar arasında yaygın bir uygulama olup, herhangi bir sayıyla ve ahkâmla sınırlı olmadığından istismara açıktı. Hatta o dönemde erkekler zevceleri üzerinde her türlü hakka malik olduğundan, kadınlar kocalarının vefatıyla, onun vârislerine miras kalıyordu. Cahiliye döneminde çok kadınla evlenmek, daha çok ekonomik imkânlar ve sosyal statüyle ilgili olduğundan güç ve servetin de bir göstergesi sayılıyordu.

İslâm’da Çok Evlilik

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), Müslüman olarak sahabe saflarına katılanlara dörtten fazla olan eşlerini boşamalarını söylemesi, bu uygulamanın Cahiliyede cari olduğunu göstermektedir. Mesela Kays b. el-Haris, nikâhı altında sekiz kadın varken Müslüman olduğunu, durumu Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) anlattığında, eşlerinden dört tanesini seçip diğerlerini boşamasını emrettiğini söylemiştir.[2] Gaylân es-Sekafi de Cahiliye devrinde nikâhına aldığı on karısıyla birlikte İslâm’a girmiş ancak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu eşlerinden dört tanesini seçmesini emretmiştir.[3] Bunlardan başka, kaynaklarda, Müslüman olduğunda; Nevfel b. Muaviye el-Kinani’nin nikâhı altında beş eşi, Urve b. Mes’ud es-Sekâfi’nin nikâhında on eşi, Safvan b. Ümeyye el-Cumahi’nin nikâhında sekiz eşi bulunduğu ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sahabilere eşlerinden dört tanesini seçmelerini emrettiği rivayet edilmiştir.[4]

Görüldüğü üzere İslâmiyet çok evliliği bidayeten tesis etmemiş yani bir taneden dörde çıkarmamış, bilakis zaten sınırsız bir hâlde cari olan bu uygulamayı dörtle sınırlamış ve ona dair bazı ahkâm ve şartlar koyarak onu ıslah etmiştir. Bu durumu Bediüzzaman Hazretleri özetle şöyle ifade etmiştir: “Dörde kadar evlilik; tabiata, akla, hikmete uygun olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, sekizden, dokuzdan dörde indirmiştir. Özellikle dört evliliğe öyle şartlar getirmiştir ki bu şartlar gözetildiğinde hiçbir zarar ortaya çıkmaz. Bazı açılardan şer gibi görünse de bu, şerrin en hafifidir. Şerrin en hafifi (ehvenüşşer) ise tam adalet olmasa da mevcut şartlarda uygulanabilen en iyi adalettir (adalet-i izafiye). Kaldı ki insanların her hâlinde yüzde yüz hayır olmaz çünkü bir kısım şerler de söz konusudur.”[5] Yine Üstad’ın ifadesiyle, İslâm’ın bidayeten tesis ettiği hükümlerde hakiki bir güzellik ve tam bir hayır vardır. Ancak dinin bazı ahkâmı, İslâm’ın geldiği dönemde cari olan bir kısım uygulamaları ta’dile yöneliktir. Kölelik ve taaddüd-ü zevcâtta olduğu gibi bu tür hükümler bütünüyle hayır olmasa da ehvenüşşerdir. İslâm bunları bulundukları bozuk halden kurtararak, insan tabiatına en uygun hâle getirmiştir. Kaldı ki beşerin bütün uygulamalarında mutlak bir hayrın bulunması tecrübe ve realitelere terstir.[6]

Burada anlatılmak istenen husus şudur: Taaddüd-ü zevcât, kendine mahsus bazı mahzurları ihtiva edebilir. Ancak bütün zaman ve şartlar göz önüne alındığında temin ettiği fayda ve maslahatlar daha çok olduğu için meşru kılınmıştır. Aslında aynı durum bir yönüyle tek kadınla evlenen insan için de söz konusudur. Yani hiç evlenmemenin de evliliğe nazaran hususi mahiyette üstün yanları bulunabilir. Ancak insanların umumu ve genel ahvali düşünüldüğünde evliliğin gerekliliği hiç kimse tarafından inkâr edilemez. Bu açıdan özellikle içinde yaşanılan kültür ortamıyla, zaman ve şartların etkisinde kalınarak çok evliliği mutlak bir şer gibi görmek doğru değildir. İslâm evrensel bir din olduğu için getirdiği hükümlerde, bütün zamanların ve bütün insanlığın ihtiyaç ve maslahatını esas alır.

Meseleye bu zaviyeden baktığımızda çok evlilikten beklenen bazı faydalar şunlardır: (1) Zina ve fuhşiyatın yayılmasını men etmek, (2) Nüfusun meşru surette artmasını temin etmek, (3) Bazı şartlarda himayesiz kalan kadınlara sahip çıkmak, (4) Kadın nüfusunun arttığı dönemlerde kadınların ırz ve namuslarını muhafaza etmek.[7] Bu faydalara baktığımızda taadddüd-ü zevcâtın meşru kılınmasındaki temel maksadın, sedd-i zerâi[8] ve maslahat ilkesine dayandığını görürüz. Bazı Batı ülkelerinde evlilik dışından doğan çocuk sayısının evlilik içi doğan çocuk sayısından daha fazla olduğunu ve çok evliliğe karşı çıkılmasına rağmen sayısız kadınla beraber olan insanların yaşadığı toplumlardaki zina ve ahlâksızlığın hangi boyutlara ulaştığını gördüğümüzde veya savaş sonrası bazı ülkelerde ortada kalan yüz binlerce kadının maruz kaldığı sıkıntıları düşündüğümüzde herhalde meselenin hikmetlerini anlamakta güçlük çekmeyiz çünkü İslâm, nesebe çok önem verdiği gibi “Zinaya yaklaşmayın.”[9] emriyle de nesebi bozacak bütün yolları kapamaya çalışmıştır.

Burada göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus da İslâmî hükümlerin bir bütünlük içinde değerlendirilmesi gerektiğidir. Çoğu zaman dinî hükümlerin uygulanmasında sıkıntıların çıkması, bu hükümlerin mahiyetinden değil, ortamın İslâm’a göre düzenlenmemesinden kaynaklanmaktadır.

Çok Evliliğin Hükmü

Diğer yandan çok evliliğe karşı çıkılmasının temelinde yatan en önemli sebeplerden birisi de sanki İslâm’ın her erkeğe dört kadınla evlenmeyi emrediyormuş gibi bir anlayışın olmasıdır. Hâlbuki birden fazla kadınla evlenmek, dinî bir mecburiyet yani bir farz veya vacip değil; bir ibaha ve müsaadeden ibarettir.[10] Buna göre her erkek kendi şartlarını ve durumunu gözden geçirerek ikinci evliliği yapmaya kendisi karar vereceği gibi her kadın da evli bir erkekle evlenip evlenmeme hususunda seçim hakkına sahiptir. Dolayısıyla eğer ikinci evliliğin gerçekleşmesiyle her iki taraf için de ortaya çıkması muhtemel bazı zararlar söz konusu olacaksa, bunu en iyi şekilde tespit edecek ve evlilik yapıp yapmamaya karar verecek olan tarafların kendileridir.

Diğer taraftan ister tek evlilik olsun ister çok evlilik, kişilerin durumuna göre evliliğin hükmü değişir. İslâm fıkıhçıları şahsın özel durumunu nazar-ı itibara alarak nikâhın hükmünün değişeceğini söylemişlerdir. Buna göre; mehir ve nafakaya sahip olan bir kimsenin zinadan korunması ancak nikâhlanmak suretiyle olursa evlenmesi farz, nikâhlanmadığında zinaya düşme tehlikesi bir endişe olarak bahis mevzuu ise evlenmesi vacip olur. Bazı fukaha evlenmenin kişiye vacip veya farz olması için karısına zulmedeceği korkusunun bulunmaması gibi bir şart daha ilave etmişler; böyle bir korku bulunması hâlinde o kişinin evlenmesinin mekruh olacağını söylemişlerdir. Aynı şekilde zina korkusu bulunsa bile mehir ve nafakaya sahip olmayan kimsenin evlenmesi de mekruh görülmüştür.[11] Gerekçe olarak da mehir ve nafakanın kul hakkı olduğu, zinadan kaçınmanın ise Allah hakkı olduğu, bu iki hak karşılaştığında kul hakkının tercih edileceği gösterilmiştir. Ancak böyle bir kimsenin başkalarından borç alma imkânı varsa bunu yapması da mendup ve hatta duruma göre vacip olur zira iffetli ve namuslu kalmak niyetiyle evlenmek isteyen bir kimsenin fakirlikten korkmaması gerektiği âyetle sabittir.[12] İtidal hâlinde olan yani harama düşme tehlikesi bulunmayan, malî ve bedenî bir engeli de olmayan bir kimsenin evlenmesi ise sünnet-i müekkededir. Bunun yanında bir kişinin evlendiği takdirde evlilik hukukuna riayet etmeyip, karısına zulmedeceği kesin olarak bilinirse bu kişinin evlenmesi haram, eğer bu bir ihtimal dâhilinde ise evlenmesi mekruhtur.[13]

Evet, buradan anlaşılmaktadır ki İslâm’a göre herkes gelişigüzel evlenemeyeceği gibi gelişigüzel ikinci ve üçüncü evliliği yapması da mümkün değildir. Şahısların özel durumlarına göre evliliğin hükmü nasıl değişiyorsa, aynı şekilde birden fazla kadınla evlenmelerinin de hükmü değişecektir. Bazıları için duruma göre bu bir mecburiyet bazıları için ise mekruh veya haram hükmünü alabilir. Buna göre ikinci evliliği yapacak erkeğin malî gücünün kadınların mehir ve nafakalarını karşılamaya yetecek miktarda olması ve bu kişinin âyet-i kerîmede ifade edilen adalet şartına uyması yani eşlerine zulmetme korkusunun bulunmaması gerekir.

Kur’ân’ın Evliliğe Bakışı

Kur’ân-ı Kerîm’de evliliğin hikmet ve faydalarına işaret eden, kadın ve erkeğin birbirlerine karşı haklarından söz eden, eşlerin birbiriyle iyi geçinmelerini tavsiye eden vb. aile müessesesiyle ilgili bir hayli âyet-i kerîme bulunmaktadır. Ancak biz burada sadece konumuzla ilgili birkaç hususa işaret edeceğiz.

Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresinde

وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ

“Onlarla hoşça güzelce geçinin.”[14] buyurarak, aile huzuruna ve iyi geçime dikkat çekiyor. Başka bir âyet-i kerîmede ise:

وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُۤوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: Kendilerine ısınmanız için size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.”[15] buyurmak suretiyle aile içinde bulunması gereken en önemli iki esas olarak “rahmet” ve “meveddet”e işaret ediyor. Âraf Sûresinde de:

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا

“O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da gönlü kendisine ısınsın/huzur bulsun diye eşini yarattı.”[16] beyanında bulunarak evlilikten beklenen bir diğer maksat olarak eşler arasındaki samimiyet, sıcaklık, huzur ve sükûnete dikkat çekiliyor.

Buradan anlıyoruz ki evlilikten maksat, eşlerin huzur bulacağı, karşılıklı, saygı, sevgi, muhabbet ve hürmetin olduğu, eşlerin birbirine karşı hüsn-ü muaşeretle muamelede bulunduğu kısaca mümin için bir nevi cennet bahçesi kabul edilebilecek bir yuva vücuda getirmektir. Aynı zamanda Cenâb-ı Hak: وَأَخَذْنَ مِنْكُمْ مِيثَاقًا غَل۪يظًا “Hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme konusunda sağlamca teminat da aldılar.”[17] buyurmak suretiyle, evliliği, erkeğin hanımına verdiği önemli ve ciddi bir teminat saymıştır. Elmalılı, buradaki misakın, Allah’ın emri ve Peygamberin sünneti üzere yapılan nikâh akdi ve ahkâmı olduğunu, bunun gereği olarak da erkeğin evlilik devam ettiği sürece karısına karşı güzel bir surette sohbet ve muaşeret etmeyi taahhüt ettiğini ifade etmiştir.[18]

Âyet-i kerîmelerin tavsif ettiği evlilik modeli sadece tek evlilikte değil, bundan sonraki yapılacak evliliklerde de geçerli olmalıdır. Eşler arasında güzel geçimin, sevgi ve şefkatin, saygı ve hürmetin bulunması Kur’ânî bir esas olduğuna göre ikinci evlilik yapmayı düşünen bir erkek bunları nazar-ı itibara almak zorundadır yoksa ikinci evlilik yapacak bir kişinin ilk evliliği tehlikeye girecekse, eşleriyle arasında bu Kur’ânî düsturlar ihlal edilecekse, bulunduğu konum itibarıyla ciddi bir itibar kaybına uğrayacaksa, çevresi tarafından suizanların oluşmasına sebebiyet verecekse, bu kişinin dinin bu ruhsatını kullanması doğru değildir. Dolayısıyla meseleyi bazılarının zannettiği gibi sadece şehevî hislere bağlı görmek oldukça eksik ve yanlış bir değerlendirmedir.

Eşler Arasında Adâlet Şartını Temin

Kur’ân-ı Kerîm’de çok evliliğe müsaade eden âyet-i kerîme şu şekildedir:

وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاّ تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذٰلِكَ أَدْنَٓى أَلَّا تَعُولُوا

“Himayeniz altındaki yetim kızlarla evlenince haklarını gözetemeyeceğinizden, adaleti sağlayamayacağınızdan endişe ederseniz, onlarla değil, size helâl olup arzu ettiğiniz diğer kadınlarla iki, üç veya dört hanım olmak üzere evlenin. Eğer bu takdirde de aralarında adaleti gerçekleştirememekten endişe ederseniz, bir kadınla veya elinizin altında olan cariyelerle yetinin. Bu durum, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”[19]Âyet-i kerîme iki, üç veya dört eş almayı adalet şartına bağlamıştır. Âyet-i kerîmeye göre hanımları arasında adaleti sağlayamamaktan korkan bir kişinin tek kadınla evli kalması vaciptir.[20] Yani, ikinci, üçüncü veya dördüncü evliliği yapmak, bunlar arasında tam bir adalet şartını gerçekleştirmeye bağlıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Bir kimsenin iki hanımı olur, birine daha fazla meylederse, kıyamet gününde bir tarafı çarpık olarak gelir.” ifadeleriyle meselenin önemine dikkat çekmiştir.[21]

Diğer yandan âyet-i kerîmenin sonunda: ذٰلِكَ أَدْنَۤى أَلاَّ تَعُولُوا “Bu durum, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” buyrulmak suretiyle, taaddüd-ü zevcât erkeğe ağır bir külfet ve vazife yükleyeceği için eşleri arasında hakka riayet edemeyip adaletsizlikten korkan kimselerin tek kadınla evli kalmalarının veya sahip oldukları cariyelere kanaat etmelerinin, zulüm şaibesinden uzak olduğu için en salim yol olduğu belirtilmiştir.

Fıkıh kitaplarının nikâh bahislerinin “kasm” ve “nafaka” bölümlerinde eşler arasında riayet edilmesi farz olan adaletin nerelerde aranacağı tafsilatıyla anlatılmıştır. Özetle, birden fazla kadını nikâhı altında tutan bir erkek, bunların yaşlı-genç, bakire-dul, eski-yeni veya hasta-sağlıklı gibi vasıflarına bakmadan bunların yanında eşit miktarda kalmalı; sohbet ve hüsn-ü muaşerette aralarında eşitliği gözetmeli; mesken, yeme-içme ve giyim gibi nafaka içinde değerlendirilen aslî ihtiyaçların karşılanmasında da adaletten ayrılmamalıdır. Eğer koca, eşleri arasında adaleti gözetmez ve eşlerden birisi bu durumu mahkemeye şikâyet ederse hâkim, kocaya bir ceza takdirinde bulunarak, bundan sonra ona adaletli davranmayı emreder[22] hatta Mâlikî ve Hanbelî mezhebine göre eğer koca hâkimin uyguladığı cezaî müeyyideye rağmen ıslah olmazsa, hâkimin eşleri talak-ı bâin ile boşama veya nikâhı feshetme yetkisi vardır.[23]

Bütün bunlar şeklî ve zahirî yönden gözetilmesi gereken adalet olup, bunun ötesinde kişi eşlerine karşı kalbî meyillerinden sorumlu değildir çünkü bu, takati aşan bir durumdur. Nitekim Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresinde:

وَلَنْ تَسْتَط۪يعُۤوا أَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَۤاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَح۪يمًا

“Ey kocalar! bütün benliğinizle isteseniz dahi eşleriniz arasında tam adaleti sağlayamazsınız. Öyleyse bir tarafa büsbütün gönlünüzü kaptırıp da öbürünü kocasızmış gibi bir vaziyette bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, işlerinizi iyileştirir ve haksızlıktan sakınırsanız, unutmayın ki Allah Gafurdur, Rahîmdir.”[24] buyurarak kalbî temayüllerde tam bir eşitliğin sağlanmasının mümkün olmadığını ifade etmiştir. Hz. Âişe’den nakledildiğine göre Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de eşleri arasında taksimde adaletli davranır ve sonra da şöyle dua ederdi:

اَللّٰهُمَّ هٰذَا قَسْم۪ي ف۪يمَا أَمْلِكُ فَلَا تَلُمْن۪ي ف۪يمَا تَمْلِكُ وَلَا أَمْلِكُ

“Allah’ım! Bu benim gücümün yettiği taksim (adalet), gücümün yetmediğinden beni sorumlu tutma.”[25]

İslâm’ın Çok Evliliğe İzin Vermesinin Hikmetleri

Buna geçmeden önce bir hususun üzerinde durmakta fayda mülahaza ediyoruz. Bazılarının zannettiği gibi taaddüd-ü zevcât İslâm tarihinde bütün erkeklerin başvurduğu bir uygulama değildir. Osmanlı devletinde bile birden fazla kadınla evli olan erkek sayısının en fazla yüzde on olduğu ifade edilmiştir ki bu da on erkekten dokuzunun tek kadınla evli kaldığı anlamına gelir. Yüzde onluk kesimin de çoğu iki kadınla evli kalmıştır.[26] Günümüz İslâm ülkelerinde ise bu oran daha da düşüktür. Bu durum göstermektedir ki İslâm toplumlarında çok evlilik kadınların suiistimal edildiği ve sorumsuzca kullanılan bir kurum değil, geçerli sebeplerin bulunduğu ve ihtiyaç duyulduğu zamanlarda başvurulması gereken bir çare olarak görülmüştür.

Günümüz dünyasını göz önünde bulundurduğumuzda şöyle bir değerlendirme yapmamız da mümkündür: İslâm dünyasında birden fazla kadınla evlenen erkeklerin sayısı, Batı’da kadınlarla evlilik dışı ilişkide bulunan erkeklerden çok daha az olmuştur. Yine dinin bu müsaadesi sayesindedir ki İslâm dünyasında nesebi gayr-i sahih çocuklara rastlanmamış, kadınlar ve çocuklar himayesiz ve kimsesiz bırakılarak başkalarına muhtaç hâle getirilmemiş ve toplumda gayrimeşrû ilişkiler yayılmamıştır.

Diğer yandan tarihin değişik dönemlerinde savaşlar sonucunda kadın nüfusu erkek nüfusuna oranla çok artmıştır. Bir örnek vermek gerekirse, 2. Dünya savaşından sonra Almanya’da kadınların nüfusu erkeklerden 7.300.000 daha fazla idi ve bunların 3 milyonu da duldu. Nitekim savaş sonrasında buna bir çare bulunamadığı için birçok Alman kadın küçük menfaatler karşılığında müttefik güçlerin kötü emellerine alet olmak zorunda kalmıştır. 1948 yılında Münih’te düzenlenen Uluslararası gençlik konferansında, cinsiyet oranlarındaki bu dengesizliğe bir çözüm bulunamaması üzerine katılımcılardan bazılarının poligamiyi (çok evliliği) önermeleri ve bunun konferansın kapanış bildirgesine dâhil edilmesi de dikkat çekicidir.[27]

Günümüz dünya toplumlarında da kadın ve erkek nüfusu arasındaki dengenin bozulduğu bir gerçektir. Mesela Amerika’da erkeklerden 8 milyon fazla kadın vardır. Bazı Orta Asya ülkeleriyle, Afrika ülkelerinde veya savaşların görüldüğü Bosna Hersek ve Kosova gibi ülkelerde de benzer bir orantısızlık göze çarpmaktadır. İşte bütün bu durumlarda çok evlilik kabul edilmediği takdirde, mecburen, metreslik, eşcinsellik veya fuhuş gibi gayrimeşrû ilişkiler kabul edilmek zorunda kalınacak ya da kadınlar ömür boyu bekâr kalmaya itilmiş olacaklardır.

Meseleyi kadın ve erkeğin fizikî yapılarının tamamen farklı olması noktasında da düşünebiliriz. Kadınlar erkeklere nazaran daha uzun ömürlüdür. Erkeklerden daha önce bâliğ olurlar ve çocuk sahibi olma yaşları da erkeklerden daha düşüktür. Erkeklerden farklı olarak ayın belli bir kısmını âdetli geçirirler. Hamilelikleri, çocuk doğurmaları ve lohusa olmaları da kendilerine has bir özelliktir. Fizikî olarak erkeklerden daha zayıftırlar. Tek tek bütün bu farklılıkları düşündüğümüzde meselenin hikmetini biraz daha iyi anlayabiliriz.

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm:

نِسَۤاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ

“Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır.”[28]buyurarak kadınların annelik yönlerine dikkat çekerken, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de:

تَزَوَّجُوا الْوَدُودَ الْوَلُودَ فَإِنّ۪ي مُكَاثِرٌ بِكُمُ الْاُمَمَ

“Vedûd (çok seven) ve velûd (çok doğuran) olanla evlenin zira ben (kıyamet günü) diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övüneceğim.”[29]buyurarak ümmetin çokluğunun ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Buna göre izdivacın en mühim gayesinin tenasül (neslin artması) olduğunu düşündüğümüzde, çok evliliğin bir hikmetini daha anlamış oluruz.

Son olarak bir hususa daha temas edelim. Günümüz Batı medeniyeti çok evliliği tasvip etmese de bu durum bütün dünya kadınlarının bakış açısını yansıtmaz. Nitekim birçok Afrikalı kadın, kendini yalnız hissettiğinden kocasını tekrar evlenmeye zorlamaktadır. Nijerya’nın bir şehrinde yapılan bir anket sonucuna göre ankete katılan kadınlardan yüzde altmışı kocalarının başka bir kadınla evlenmelerini memnuniyetle karşılamıştır. Aynı şekilde Kenya’daki bir araştırmaya göre 100 kadından 76’sı çok evliliğe olumlu bakmıştır. Aynı ülkenin kırsal kesiminde bu oran daha da artmış ve 27 kadından 25’i çok eşle evliliğin tek eşle evlilikten daha iyi olduğunu düşünmektedir. Amerika’da çok evliliği tatbik eden Mormonlar da[30] eşlerden biri diğerine yardım ettiği için bu uygulamanın hem kariyer hem de çocuk bakımı açısından daha ideal bir yol olduğuna inanmaktadırlar.[31]

Çok Evlilikte Kadının Durumu

Bazıları taaddüd-ü zevcâtın (çok evliliğin) kadın-erkek eşitliğini ortadan kaldırdığını söyleyerek, kadına da böyle bir hak verilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Ancak kadının birden çok erkekle evlenmesine sınırlı birkaç kabile ve toplum dışında tarihte rastlanmadığı gibi günümüzde yapılan anketlerde de kadınların bunu istemedikleri ortaya çıkıyor.[32] Zira öncelikle kadının psikolojik ve fizikî yapısı böyle bir duruma müsaade etmez. Erkeğe nazaran daha nahif ve narin bir yapıda yaratılan bir kadının dört erkekle evlenmesi, onlara hizmet etmesi, onların ihtiyaçlarını karşılaması aklen de mümkün değildir.

Evliliğin en önemli gayelerinden birisinin tenasül (neslin devam etmesi) olduğunu düşündüğümüzde de bir kadının birden fazla erkekle evliliğinin yanlışlığı anlaşılacaktır çünkü bir kadının bir çocuk doğurması yaklaşık bir seneyi bulmakta ve erken bir dönemde doğurganlık özelliğini kaybetmektedir. Erkekler için ise durum böyle değildir. Onlar ileri yaşlarına kadar çocuk sahibi olabilme özelliklerini devam ettirirler. Dolayısıyla birden fazla erkekle evlenen bir kadın onların çocuk isteklerine de cevap veremeyecektir.

Meseleyi erkek açısından düşündüğümüzde de böyle bir durumun ne kadar kötü olduğu anlaşılır zira fıtraten bozulmamış ve deformasyona maruz kalmamış hiçbir kimse karısını bir başkasıyla paylaşmak istemez. Birden fazla erkekle evli olan bir kadının sahip olduğu yuvada mutluluk ve huzurun bulunması mümkün değildir. Burada çatışma ve rekabet hâkim olur.

Diğer açıdan bu durum İslâm’ın çok önem verdiği ve kendisine miras, evlenme yasağı, velâyet vb. birçok hükmü bağladığı nesebin karışmasına da sebep olacaktır çünkü bu durumda çoğu zaman çocuğun babası karışacak ve ortaya farklı problemler çıkacaktır. Dolayısıyla insan fıtratına aykırı olan böyle bir uygulamayı İslâm’ın câiz görmesi mümkün değildir.

Diğer yandan bir erkeğin ikinci veya üçüncü evliliği yapmasının ilk eşinin hakkını ihlal edeceği ve aralarında kıskançlığa sebep olacağı söylenerek buna karşı çıkılmıştır. İfade etmeliyiz ki İslâm, hükümlerini duygu ve kalbî meyilleri göz ardı etmeksizin akıl ve mantık üzerine bina etmiştir. Toplumun temelini oluşturan aile gibi bir kurumda da aynı durum geçerlidir. Dolayısıyla daha önce de ifade ettiğimiz gibi çok evliliğe müsaade edilmesinde cüzi birtakım zararlar akla gelse de mesele tüm insanlık çapında düşünüldüğünde, kadın ve erkeğin fıtratları nazar-ı itibara alındığında ve evliliğin hikmet ve gayesi olan tenasül açısından meseleye yaklaşıldığında bu konuda itiraza mahal olmadığı görülecektir.

Her kadının evlenme hürriyetine sahip olduğunu ve evli bir erkekle evlenip evlenmeme kararının kadına ait olduğunu söylemiştik. Diğer yandan ikinci evlilikte ilk eşin rızası şart değilse de[33], her kadın böyle bir ihtimale binaen evlenmeden önce kocasından tefviz-i talak dediğimiz boşama hakkını alarak erkeğin ikinci evliliğini önleyebilir. Bu bir temlik (mülk edindirme) olduğundan kocanın bundan geri dönmesi de mümkün değildir. Bu durumda kadının hakkının ihlal edildiğinden bahsetmek çok doğru bir yaklaşım değildir.

Netice

Evet, İslâm getirdiği ahkâmla, tarihte birçok toplum ve kültürde görülen, Cahiliye döneminde de yaygın bir uygulama olan çok evliliği ta’dil ve ıslah etmiş, onu belli bir sayıyla sınırlamış ve eşler arasında adalet ve müsavatın gözetilmesini isteyerek hukukî bir çerçeve altına almıştır. İslâm’ın çok evlilikle ilgili hükmü, bir emir olmaktan ziyade, belli hikmet ve maslahatlara mebni bir izin mahiyetindedir. İçinde yaşadıkları kültür ortamının etkisiyle çok evliliği tenkit edenlerin, bu tenkitlerinde haksız oldukları açıkça ortaya çıkmıştır çünkü meseleyi doğru anlayabilmek için bütün zamanları ve bütün insanlığın durumunu göz önünde bulundurmalı, kadın ve erkek yapısını nazar-ı itibara almalı, izdivaçtaki maksadı kavramalı ve toplum realiteleri göz ardı edilmemelidir. Mesele umumi planda böyle olmakla birlikte, ikinci evlilik dinin ideal olarak bize takdim ettiği bir evlilik modeli olmaktan ziyade, ehven-i şer olarak vaz’ eylediği bir uygulamadır. Dolayısıyla dinin bu ruhsatından faydalanmak isteyen kişilerin, buna ihtiyaç olup olmadığını, ilk evliliklerinin selameti ve çevrenin tepkisini iyi değerlendirmeleri ve özellikle tek evliliğin yaygın bir uygulama hâline geldiği yerlerde daha dikkatli olmaları gerekir.


[1] bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, “Taaddüd-ü Zevcât”, Sebilürreşad Dergisi, 23/590; Kevser Kamil Ali, “Çok Evlilik”, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 8/365, 366.

[2] Ebû Dâvud, talâk 35.

[3] Tirmizî, nikâh 33.

[4] Adnan Demircan, “Cahiliye ve Hz. Peygamber Döneminde Çok Kadınla Evlilik”, İstem Dergisi, sayı: 2.

[5] Bediüzzaman, Münazarat, s. 121.

[6] Bediüzzaman, Münazarat, s. 121.

[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 2/114.

[8] Sedd-i zerâi, günahlara giden yolları kapatarak yaşama ortamını emniyet altına almak demektir.

[9] İsrâ Sûresi, 17/32.

[10] Sabûnî, Tefsir-u Âyâti’l-Ahkâm, 1/397-398.

[11] Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de:

يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ! مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ

“Ey gençler topluluğu! Sizden evliliğin külfetlerini yerine getirmeye gücü yeten evlensin. Kimin buna gücü yetmezse oruç tutsun zira oruç kişiyi korur.” (Buhârî, savm 10) buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir.

[12] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/6.

[13] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/7.

[14] Nisâ Sûresi, 4/19.

[15] Rum Sûresi, 30/21.

[16] A’raf Sûresi, 7/189.

[17] Nisâ Sûresi, 4/21.

[18] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, s. 1321.

[19] Nisâ Sûresi, 4/3.

[20] Sabûnî, Tefsir-u Âyâti’l-Ahkâm, 1/400; Ayrıca bkz: Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/80; 82.

[21] Nesâî, işretü’n-nisâ 3; İbn Mâce, nikâh 47.

[22] bkz. Serahsî, el-Mebsût, 5/217-219.

[23] Kevser Kamil Ali, “Çok Evlilik”, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 8/366.

[24] Nisâ Sûresi, 4/129.

[25] Ebû Dâvud, nikâh 37; Hâkim, Müstedrek, 2/204.

[26] Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s. 417, 418.

[27] Şerif Muhammed, “İslâm ve Diğer Geleneklerde Kadın”, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 55.

[28] Bakara Sûresi, 2/223.

[29] Ebû Dâvud, nikâh 4; Nesâî, nikâh 11.

[30] 1800’lü yıllarda kurulan bir Hristiyan cemaatidir.