Allah’ın Varlığının Delilleri (Tevhit Delili)

Varın ispatı yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Hâlbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkânsızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki, yok hiçbir zaman ispat edilemez…

İki ispat edici, binlerce nefy ve inkâr ediciye tercih edilir. İki kişi aynı hakikatte ittifak etmişse, binlerce insanın kendi dar pencerelerinden şahsî bakışlarıyla onu inkârları hiçbir değer ifade etmez.

Bir sarayın kapılarından 999’u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkârcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, onun ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mü’min için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!.. Zaten 999’u herkese açıktır. Hem de ardına kadar… İşte o kapı ve o delillerden birkaçı:

  1. İmkân Delili

Âlem, mümkinât nev’indendir. Yani varlık ve yokluğu müsavidir. Var olduğu gibi, olmayabilir de. Var olurken de, hadsiz oluş keyfiyetlerinden herhangi birinin olması imkân dahilindedir. Yani en az var olan kadar olmayan da var olma şansına sahiptir. Her mümkin ise, kendi dışındaki bir sebebe bağlıdır. Öyleyse önce var olmayı, sonra da var olma şekil ve keyfiyetini, olmamaya ve olması mümkün diğer şekil ve keyfiyetlere tercih eden birisi vardır. O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Hudûs Delili

Âlem mütegayyirdir, durmadan değişiyor. Değişen her şey sonradan olmuştur. Bu bakımdan madde ezelî olamaz. Evet, maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi vak’alar, varlığın bir başlangıcı olduğunu gösteriyor. Sonradan olan her varlığın bir yaratıcısı vardır; illetsiz malûl, sebepsiz netice ve sanatkârsız sanat mümkün değildir. Sebepler ise zincirleme devam edip sonsuza kadar gidemez. Öyleyse durmadan değişen, ezelî olmayıp sonradan meydana gelen ve bir ilk sebebe muhtaç olan şu madde âleminin de bir muhdisi vardır. O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Hayat Delili

Hayat şeffaf bir muamma!.. Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve Yaratıcı Güç’e delâlet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcı’sını gösterir ve ilân eder. O, muamma oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vak’adır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah’tır (celle celâluhu).” der..

  1. İntizam Delili

Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım’a delâlet eder ki, O da ancak Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Sanat Delili

Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser:

Çok büyük sanat değerine sahiptir;

Çok kıymetlidir;

Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır;

Çok sayıda olmaktadır;

Karışık ve çeşit çeşittir;

Devamlıdır.

Hâlbuki zâhire göre kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde sanat ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (celle celâluhu) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelir!.

  1. Hikmet ve Gaye Delili

Her varlıkta kendine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda ve bir netice takip edildiği göze çarpmakta ve bir zerrede dahi abes, gayesizlik, mânâsızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşâhede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde âleminde, ne bitki ve hayvanat dünyasında, ne de eşya ve hâdiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin.. öyle ise, kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allah’a (celle celâluhu) isnat etmekle mâkul bir yol tutmuş olabiliriz.

  1. Şefkat-Merhamet ve Rızık Delili

Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkça ispat ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdes’i anlatmakta ve ispat etmektedir.

  1. Yardımlaşma Delili

Birbirine en yakın olandan en uzak olana kadar, bütün mahlûkat birbirlerinin yardımına koşuyor. Aralarında hiç münasebet bulunmayan iki ayrı varlık cins ve nev’i, böyle bir yardımlaşmada âdeta aynı bütünün parçaları hâline gelip birbirini tekmil edip tamamlıyor. Düşünmeli ki, bakteriler, solucanlar ve toprak el birliği içinde ve aynı gaye etrafında toplanıp bitkilerin imdadına koşuyor ve bu imdada koşuş tekerrür edip duruyor. Akıl ve şuurdan mahrum bu varlıkların, aklı hayret ve şuuru hayranlık içinde bırakan bu faaliyetleri, perde arkasında Vacibü’l-Vücud bir Zât’ın hikmet dolu faaliyetini gözler önüne sermektedir. Yani bütün kâinat, bu yardımlaşma diliyle “Allah” demektedir…

  1. Temizlik Delili

İnsandan arza, arzdan semanın derinliklerine kadar bütün kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât’ı (celle celâluhu) anlatmaktadır.

Evet, toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar.. rüzgâr, yağmur ve kar.. denizlerde aysbergler ve balıklar; fezamızda atmosfer, semada karadelikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran mânevî esintiler, hep Kuddûs isminden haber vermekte ve o ismin verâsındaki Zât-ı Mukaddes’i göstermektedir.

  1. Simalar Delili

Esasen bütün mahlûkata teşmili mümkün iken, meseleyi müşahhaslaştırmak açısından, sadece insanı ve her insan ferdini diğerlerinden farklı kılan onun en bariz ayırıcı vasfı durumundaki simasını ele alarak mevzua yaklaşmış olalım:

Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine kat’iyen benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenâb-ı Hakk’ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilândır. Evet, simada yer alan uzuvları başka simalardaki uzuvlardan ayrı yaratmak ve her gözü, mutlak surette diğer gözlerden tefrik ettirici bir özellikle teçhiz etmek, gözünde fer olmasa bile, sinesinde kalb bulunan her vicdan sahibine, bütün bunları yaratıp sonsuz hikmetlerle donatan Zât’ı (celle celâluhu) gösterir ve tanıttırır…

  1. Sevk-i İlâhî Delili

Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda sanat harikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar başka bir âlemde kendilerine öğretilen malumatla ve yaratılıştan gelen bir kabiliyetle iş görüyorlar. Hâlbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu hâlde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu hususiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zât’tır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş…

Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu ilâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu harikulâdelik, ancak ve ancak Allah’ın (celle celâluhu) bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantıkî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır…

  1. Ruh ve Vicdan Delili

Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği ruhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk’ı bildiren delillerdendir. Dünyada emir âlemini temsil eden cevher ruhtur ve ruh, bu âleme ancak terakki ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzuumuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mahiyeti noktasında hiçbir münasebeti olmayan ruhun kendine mahsus bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ı ilân eden en mühim delillerden biridir.

Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rabb’e dönüşler ve O’na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakk’ı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdan, kendi Yaratıcısı’na, O’na perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla O’nunla irtibat hâlindedir. Zaten “Elest Bezmi”nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdan değil midir? İşte vicdan, bu şahitliğin hakkına riayet zaruret ve mecburiyetinin sevkiyle “Allah” demektedir…

  1. Fıtrat ve Tarih Delili

Her insanda iyi ve güzele karşı bir sevgi, buna mukabil kötü ve çirkine karşı da bir nefret hissinin varlığı, aksi hiç kimsenin hatırından bile geçmeyecek vuzuh ve açıklıkta bir realitedir. Demek oluyor ki, bu duygular, ahlâklı davranma ve iyi işler yapma yönündeki meyilleri ve ahlâksızlıktan ve çirkin davranışlardan da nefret verip kaçınmayı temin eden yapıları itibarıyla delâlet etmektedir ki, insana iyiyi, güzeli emreden ve onu kötülük ve çirkin davranışlardan men eden sistemin sahibi kim ise, kendisine bu duyguları veren de, O Zât’tır. Bu Zât da, hiç şüphesiz Allah’tır (celle celâluhu).

Dinler tarihi şahittir ki, beşeriyet hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Bâtıl, hatta gülünç dahi olsa hemen her devirde bir dine inanmış ve bir mânevî sistemi takip etmiştir. Ayrıca, inanmak bir zarurettir; zira o fıtratta vardır. İnsan fıtratına bu ihtiyacı yerleştiren Zât’la, bize inanmayı emreden Zât, aynı Zât’tır. Ve O da Allah’tır (celle celâluhu).

  1. Duygular Delili

İnsan, binlerce duyguyla teçhiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ı tanıtır. Bu duygu, insanda var olan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, daima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakikî mânâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdi edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiçbiri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıadır, inkârı da kabil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir.. ve ebedî hayatı da yine O verecektir.

  1. İttifak Delili

On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zira ortada bir ittifak hâdisesi var. Hâlbuki bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce peygamber, yüz binlerce evliyâ ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır.” hakikatidir. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği hâlde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış nebiler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..?

  1. Kur’ân Delili

Kur’ân-ı Kerim’in kelâmullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın varlığının da bürhanları durumundadır. Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna dair yüzlerce delil vardır ve bunlar, o mevzu ile alâkalı İslâm kaynaklarında en ince teferruatına kadar tafsil edilmiştir. Biz, meselenin ispat yönünü o eserlere havale ile iktifa ediyoruz. Evet, bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle “Allah vardır.” derler.

  1. Peygamberler Delili

Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de, yine Cenâb-ı Hakk’ı anlatan bürhanlara dahil edilmelidir. Zira peygamberlerin varlıklarının gayesi, tevhid, yani Allah’ın varlık ve birliğini ilân etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın varlığına da delil olmaktadır. Ne var ki, onların peygamberliğini ispat eden delillerin serdi, şu andaki mevzumuz dışında kaldığından, teker teker üzerlerinde durmayacağız. Şimdilik sadece şunu arz edelim ki, bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle “Allah vardır ve birdir.” demektedir.

FARKLI BİR AÇIDAN TEVHİD DELİLLERİ

  1. KISIM: İRÂDE DELİLİ:

Bu kısımda, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inayetine istinad ederek kâinatın var olmasını; bu varlığın Allah’ın varlığına delalet etmesini; kâinatta cereyan eden her hadisenin bir iradeye göre ve muhteşem bir nizamla olmasını, Cenâb-ı Hakk’ın varlığının delilleri olarak arzedeceğim.

Şu içinde yaşadığımız kâinatın varoluşu, varlığını devam ettirme keyfiyeti, bir kısım kanunlara, nizamlara bağlanmıştır. Ciddi bir tefekküre, tahlile tabi tutulduğunda bu kanunların, nizamların kendi dilleriyle “Bizi Allah yarattı” dedikleri işitilecektir.

Kâinata, irade delili ile bakıp araştırdığımızda, eşyanın körü körüne akan bir sel gibi sürüklenmediğini; her hadisenin bütün yönleriyle hesap edildiğini; herşeyin enine-boyuna ölçülüp-biçildiğini; bütün mahlukatın bir düzen ve nizam altında dünyaya gelip, yine bir düzen ve nizam içinde göçtüğünü görüyoruz. Ve irade delilinin, adeta şöyle haykırdığını işitiyoruz: “Kâinatta tesadüfî, rastgele hiçbir hadise yoktur. Herşeyi, herşeyin dizginini elinde tutan Allah, istediği gibi evirir-çevirir, istediği şekle sokar…”

 ATOMLARI HAREKET ETTİREN KUVVET NEDİR?

Canlıların en küçük parçası olan hücrenin içine girdiğinizde, harikalarla karşılaşırsınız. Mesela, insan vücudunu teşkil eden hücreler ile hayvanların ve bitkilerin hücrelerini teşkil eden hücrelerin birbirinden farklı olduğunu görürsünüz. İnsan vücudundaki bir hücrenin hemoglabin sayısı altmışdokuzbin ise hayvan hücresindeki hemoglobin sayısı kırkbindir. Bu sayılar hiçbir zaman değişmez. Bunların dizilişi ise karşı karşıya, birbirine mütekabil zincirler gibidir. O halkaların herhangi birine müdahale edildiği an, zincir bozulacak ve canlının hayatiyetinin kaybolmasına sebeb olacaktır. O küçücük müdahalenin neticesi olan değişme, canlının ölümüne malolacaktır.

Her hücrenin içindeki kimyevî maddeler farklı miktar ve çeşitliliktedir. Kimisinde demir, kimisinde fosfor, kimisinde magnezyum bulunmakla birlikte miktarları da farklıdır. Hücrenin yapısına göre değişiklik gösteren bu miktar ve çeşitlerin değişmesi ihtimali ve imkanı da yoktur. İlmî araştırmalar neticesinde, basit bir misal olarak dikkatinizi çektiğim, vücudun en küçük parçası olan hücrenin bu boyutu ile ilgili olarak, şu hakikata varıldı: “Zerreleri hareket ettiren, atomlara yol gösteren; bunları şekillendirip, nizama sokarak insanı, hayvanı, bitkiyi ve bütün eşyayı karekteristik hususiyetlerle ayrı, ayrı yaratıp yaşatan Allah’tır.”

Kimya araştırmacıları, Hegel ve Bughner devrinde ortaya atılmış olan “Protoplazma nazariyesi”nden meded umdular. “Madem ki, yeryüzündeki atomlar insanı varetmeye, yaratmaya müsait değildir. O hâlde ilk canlı başka bir kürede meydana gelmiştir. Mesela, Merih’te meydana gelerek bir kısım anaforlar veya fırtınalar ile hayat cürsümeleri hâlindeki protoplazmalar dünyamıza indi ve hayata menşe’ oldular.Sonra stoplazma, sonra hücre, sonra canlılar meydana geldi” dediler.

Münakaşası yapılan böyle bir nazariyenin kabulüne ve böyle bir şeyin vuku bulmasına imkan yoktur. Düşünüp, kıyaslayalım. Akıllı bir canlı olan insan, binlerce yıllık ilminin ve tekniğinin birikimi ile geliştirdiği füzeyi, binbir hesap ve ihtimamla uzaya gönderiyor. Onun atmosfere girdiği anda sürtünme ile yanabileceği; iç ve dış basınç farklarıyla deforme olup parçalanabileceği; yörüngesinden uzaklaşıp, kaybolabileceği; kullanılan yakıtın tehlikeli durumlara sebebiyet verebileceği; astranotların beslenmesi, solunumu, psikolojik yapıları, vs. gibi milyonlarca menfî durum ve ihtimal hesap ediliyor. En küçük bir hata ve yanlışlığın yapılagelen herşeyi faydasız hâle getireceği bilindiğinden, tesadüflere göre hareket edilmiyor.

Yani, özel olarak eğitilmiş kişiler, özel alaşımlı metallerden yapılmış füzeler ve binbir hesapla belirlenmiş yörüngelerle fezadaki en yakın bir menzile gitmek tesadüfe bırakılmıyor da; bir hayat cürsümesi, bir protoplazma, binlerce menfi şarta, ışık hızıyla hesap edilen mesafelere, kozmik anaforlar ve manyetik fırtınalara, ultroviyole ışın bombardımanlarına rağmen; dünyamıza geliyor, bir köteye konuyor… Mağmalarla ve çevre şartlarıyla mücadele edip yaşama kavgası veriyor…Sabırla, müsbet şartların oluşmasını bekliyor… Sonra stoplazma meydana geliyor… Hücre teşekkül ediyor… Parçalanıyor, ikinci hücre, üçüncü hücre, dördüncü hücre ve basit canlılar… Ardından daha mükemmelleri ve insan…

O hayat cürsümesinin başka bir kürede meydana gelebileceğini kabul etsek bile burada karşımıza çıkan zorluklar orada karşımıza çıkmayacak mı? Dünya gibi, canlıların yaşamasına en müsait ortamda bile meydana gelemeyen bir protoplazmayı, yaşamaya elverişsiz olduğunu bildiğimiz o gezegenlerde nasıl meydana getireceksiniz?

Uzaklara gitmeyin. Buyrun, aynı elementleri, aynı maddeleri alın. En basit bir hücrenin terkibini yapmaya çalışın. Mahiyetini bildiğinizi, terkibini bildiğinizi iddia ettiğiniz, basit bir canlı olan tek hücreli amipe hayatiyet veriniz. Ama, hiçbir şeye ve hiçbir hücreye hayatiyet veremezsiniz, veremeyeceksiniz de…

İşte bu nazariyenin de kıymeti; beşikteki bebelere bile anlatamayacağınız bir safsasata.(12)

HAYATIN MENŞEİ NEDİR?

Allah (cc), basit gördüğümüz sineğin adını anarak şöyle diyor: “Ey insanlar, kulak veriniz, dikkat kesiliniz. Size bir misal irad edilecek. Onlar ki, eşyanın var oluşunu, hilkatin şu intizamını ve mükemmeliyetini, Allah’tan başka şeylere vermek istiyorlar. Hâlbuki onların hepsi toplansa bir tek sineği dahi yaratamazlar.”(13)

Elhak yaratamazlar, kanadını bile değiştiremezler. İlmî tekamülleri sonsuzluğa doğru gitse; hepsi bir araya gelseler, bilgilerini üst üste yığıp, yeni keşifler yapıp, yeni teknolojiler geliştirseler; yine de Cenâb-ı Hakk’ın yaratılış mucizesine ulaşıp, bir tek sineğin kanadını bile değiştiremezler. Kur’ân böyle diyor, ilim de böyle diyor. Bunun dışında bir söz edilemez artık.(14)

“Sinek onlardan birşey alıverse.” Yani, sizin vücudunuzu teşkil eden, milimetrenin binde biri olan mikronla ölçülebilen, x ışınları ve elektromikroskoplarla görülebilen hücrenin içindeki çekirdeği aldığınız an, onu ölüme mahkum eder, hayatiyetine son verir de yeniden iade edemezsiniz.(15)

Cenâb-ı Vacib-ül Vücud Hazretleri bu ayetlerin pencerelerinden ma’rifete giden yolu gösteriyor. Bizlere ma’rifet havasını teneffüs etme imkanını bahşediyor.

Böylece, O’na ait ma’nâları görüyor, düşünüyor, bedbinlikten kurtuluyor; eşyanın ve kendimizin gelişigüzel, kapkaranlık bir meçhule gitmesi kaygısından uzaklaşıyoruz. Herşeyin dizginini elinde tutan Cenâb-ı Hakk’ı tanıyor, o zimamdarın istediği istikamette gitmenin şuuruna eriyor, “Elhamdülillah” diyoruz.

Dünyanın ömrü, binlerce sene devam etse, ilim binlerce derece mesafe kat etse; Kur’ân ayetleri yine aynı hakîkatları haykıracak, ilmî hakikatların hiçbiri ile çelişmeyecektir.

Allah’ı inkar etmek isteyenler son bir ümitle; kurumuş tütün yapraklarını parçalayıp ezdiler ve hayatîyet eseri bırakmadılar. Ertesi sene, o yaprak tozlarını başka tütün yapraklarıyla karıştırdılar, bir canlılık emaresi müşahade edince de “İşte, var ettik, hayat yarattık” dediler. Fakat elektromikroskopla meselenin inceliklerini araştırdıkları zaman, hücrenin çekirdeğinde ve stoplazmada bulunan RNA ve DNA dedikleri terkiplerle karşılaşıp, yine mağlub oldular. “Allah-u Halik-u Külli şey” dediler.(16)

Kâinatın her parçasında, her zerresinde Allah’a ait ma’nâları müşahade etmek, Cenâb-ı Hakk’ın Yed’i Kudreti’nin işleyişini görebilmek için, bütün kâinatı bir labaratuara sokup tetkik ve tahlil etmemiz elbette çok zordur. Fakat bir duvarın veya kubbenin taşlarını elimizle üst üste koyduğumuz gibi; elimizin yettiği, aklımızın erdiği, ilmî seviyemizin ulaşabildiği noktalarda, bulabildiğimiz malzemeyi kullanıp, bu mevzuda alınacak ve verilecek dersi idrak etmeyi Cenâb-ı Hakk’tan istiyoruz.

Yukarıda arzettiğim hususlar, umumi ma’nâda, hayatın menşei hakkında kafi ve vafi bir fikir vermiş olamaz. Ancak, Allah’ı göstermesi ve O’nun ma’rifetine sevketmesi bakımından yeterlidir.

Kur’ân ve ilim ittifakla, insanın yaratılmasını ve yaratılışın menşeini, menbaını bildiriyor. Cenâb-ı Vacib-ül Vücud ve Tekaddes Hazretleri “İnsanı ben yarattım, Ahsen-i Takvim sırrına mazhar ettim. Hilkatin gayesini anlamayan, yaratılışındaki derin hikmete ve esrara vakıf olamayan, düşünmeyen insanı esfel-i safiline, aşağıların aşağısına ben ittim. Ben insanı Eşref-i mahluk olarak yarattığım hâlde, o ‘ben maymundanım’ dedi. İşte o kadar aşağılara ittim onu” diyor.(17)

Sonra da, hilkatte menşei bilmemenin, eşyanın yaratılışındaki hikmete vakıf olamamanın kötü neticesini şöyle ifade ediyor: “İlim ve fennin dürbünü, gözlüğüyle eşyaya bakıp, Allah’a îmanı elde eden; kainattaki ma’rifet derslerini okuyup, yüzünü secdeye koyan; gururunu kırıp, benliğinden vazgeçen; îman ve salih amel dairesinde bulunanları böylesine aşağıların aşağısına düşmekten korudum. Ma’rifete giden felaha götüren, kendime gelen yolu gösterdim” demek suretiyle bize hilkatte menşei bilmemenin, eşyanın yaratılışındaki hikmete vakıf olamamanın kötü neticesini ifade etmiş oluyor.

İLİM KUR’ÂN HAKİKATLARI İÇİN NE DİYOR?

Aynı zaviyeden bakıp, aynı îmanla dinlediğimiz zaman, ilmin de Kur’ân-î hakikatları ifade ettiğini görüyoruz. Yahudiler, dinsizler ve materyalistler hangi oyunla, sahtekarlıkla ve gözboyacılığıyla müslümanların karşısına çıkıp, îmanlarına kastetmeye çalışırlarsa çalışsınlar, ilim, ilelebed “Allah vardır! Herşeyi yaratan O’dur!” diye haykıracaktır.

Hendese ile meşgul olan ilim adamı, kâinattaki muhteşem ölçüyü, nîzamı ve hikmeti müşahadesi neticesinde; kâinatın herşeyden müstağni, mükemmel ve ganiyy-i mutlak saniî’ni görecek: “Bu kâinata geometrik ölçüler içinde en mükemmel şekli veren bir Mühendis-i ekmel, bir Mühendis-i ekber vardır ki, bu muhteşem ve mevzun şekli o yaratmıştır” diyecektir.

İlim adamları, geçmiş yıllarda, Büyük sahra’da üçgenler ve dörtgenler gibi geometrik şekiller yaparak, diğer gezegenlerdeki şuurlu varlıklara, varlığımızı göstermeye çalıştılar. İlim adamlarının böyle bir şeyi yapmaya tevessül etmeleri, kâinata hakim bir hendesenin varlığını kabul ve itiraf etmeleri demektir. Böylece, kâinatın herhangi bir yerinde bulunabilecek şuurlu varlıklara, kâinata hakim olan hendeseye vakıf insanların varlığını göstermeye çalıtmışlardır.

Kâinata ilim nazarıyla bakıldığında “Allah vardır! z” hakikatını görmemek, adeta imkansız olduğu gibi, sathî ve müstakil nazarlarla bakıldığı zaman da bu hakikat görülemeyecektir. Çünkü, küllî olarak düşünülemeyecektir. Eline aldığı cerrahî aletlerle insanın içine girip, kandamarları içinde gezen ama külliyatı, bütünü idrak kabiliyetinden mahrum bir operatör gibi olacaktır. Yani, teker teker her parçayı alıp, her organı tahlil ve teşrih eden ama bu parçaların neticede vardığı noktayı idrak edemeyen, kavrayamayan bir cerrah gibi olacaktır. Eski mantıkçıların “külliyatı idrak” dediği idrak kabiliyetinden mahrum olduğu için, îman edemeyecektir.

İşte eşyanın zahiri olan Şehadet âlemi! İşte eşyanın ledünniyatı!

Mevcud olan, zahirde gördüğümüz muhteşem ve mükemmel dış âlemi vareden şey, yine eşyanın batınında, ledünniyatında gizlidir. Kim ne derse desin, eşyanın zahirini inceleyen -inad-ı küfrî ile başlarını kuma sokmamış- ilim adamları “Kâinatın bilinmeyen, bilemediğimiz, kudretine akıl erdiremediğimiz bir Halık’ı vardır ki, müşahade ettiğimiz bu muhteşem nizamı, intizam-ı ekmeli meydana getiren O’dur” itirafında bulunmaktadırlar.

Müdakkik ilim adamlarından Jean diyor ki: “Kim ne derse desin, kâinatın muhteşem yaratıcısı, onu bir hesap ve plan içinde yaratmıştır. Çünkü hesapsız ve plansız hiçbirşey yoktur.” İlim dünyasına birçok yenilikleri ve İzafiyet teorisini getiren Einstien da: “İlim ne kadar ileriye giderse gitsin, insanlar ilk mistiklerden birinin dediği gibi diyecektir:”Görünen şeyler, görünmeyen şeyler tarafından meydana getirilmiştir.”

KÂİNATIN KUMANDANI KİMDİR?

Nazarını kâinata gezdiren insanın, kendisini ve diğer mahlukatı mükemmel bir tenasüb ile yaratıp gıdalandıran; hazık bir hekim gibi, herşeyi insanlara yarayışlı hâle getiren Allah’ı anlamaması ve tanımaması basiretsizliktir, körlüktür.

Dikkat edildiğinde, insan vücudunun nelere ihtiyacı varsa, hepsinin en uygun şekilde istifadesine sunulduğu görülür. Mesela mikroskopla görülebilen ve mikronla ölçülebilen hücrelerin bile gıdalanması ve hayatiyetlerini devam ettirmeleri sözkonusudur. Asitlerden ve aminoasitlerden mürekkep hücre, ortadaki çekirdek ve etrafındaki stoplazma ile dıştaki incecik zardan müteşekkil elsiz, ayaksız bir şeydir.

En küçük dış müdahalelerden bile zarar görüp hayatiyetini yitirebilecek bu çok hassas yapı, ağzımıza koyduğumuz herşeyden ve teneffüs ettiğimiz havadan nasibini alır.Gerekli minaralleri, vitaminleri, karbonhidratları ve oksijeni temin edip, hareket eder ve çoğalır. Bulunduğu yer ve yapısı itibariyle yürümesi, uçması ve yüzmesi mümkün değildir ama, o hücre, yaratılışının gereği hemen her yöne hareket eder, hemen heryere gider ve bölünerek ürer. Bir iken iki, üç, dört olur. Hususiyetlerini koruyarak mevcudiyetini devam ettirir.

Bir hücrede mütahade edilen bu keyfiyet müteselsil daireler hâlinde, kâinatın her tarafında da müşahade edilir. Hücreyi büyütseniz insan, insanı büyütseniz kâinat olur. Kâinatı küçültseniz insan, insanı küçültseniz atom meydana gelir. İşte kâinatta böylesine bir tenasüb ve tevhid vardır. Bu açıdan: “Kürre-i Arz nedir?” sorusuna: “İnsanı var eden, onu birtakım arzular ve ihtiyaçlarla yaratan Allah’ın o ihtiyaç ve arzulara cevab vermek üzere hazırladığı bir sofra, bir ambar veya bir eczahanedir” cevabı verilebilir.

Yüzünüzü semaya çevirip, uzaktan uzağa göz kırpıp, bize tebessüm eden yıldızlarla yaldızlanmış gökyüzüne baktığınızda; yeryüzündeki kumlardan daha çok ve bizim küremizden binlerce defa büyük küreleri, en küçük bir düzensizliğe meydan vermeden gezdirip dolaştıran, ahenkle yörüngelerinde tutan Allah’ın mevcudiyetini, kudretini ve kayyumiyetini göreceksiniz. Hâttâ, dünyamıza düşerken atmosferde yanıp parçalanan meteorların, adeta, şeytanların başına vurup: “Dikkat et, bunlar Allah’ın kudret ve irâdesiyle dönüyor.” dediklerini duyacaksınız. Bu perspektifle baktığınızda, elektronikten kozmolojiye, atom fiziğinden radyolojiye kadar herşeye hükmü geçen Sani-i Hakîm’i göreceksiniz. Yıldızların, güneşlerin, galâksilerin, kozmik bulutların, hâttâ en küçük meteorların kendi dilleri ile “Allah vardır. Bizi, feza boşluğunda tutup, birbirimize çarptırmadan gezdiren, ahenkle dolaştıran O’dur” dediklerini duyacaksınız.

Zerrelerden gezegenlere kadar herşeyin, Allah’ın emirlerini dinlemeleri ve O’nun emirlerine amade oluşlarını müşahade için kâinata baktığınızda da, O Kumandan-ı Ekmel’in, O Kumandan-ı Ekber’in, adeta, ordularına “İleri Marş!” emrini verişi gibi, zerrelere “Yürüyün!” dediğinde yürüdüklerini, kürelere “İleri!” dediğinde hareket ettiklerini ve herşeye istediği nizamı verdiğini göreceksiniz.

İşte bunları müşahade ederek, ilminiz ve aklınızı kullanıp tefekkür ederek, kâinatın Kumandan-ı Ekmel’ini bulduğunuz an, siz de: “Ey büyük kumandan! Seni tanımaya, azametine uygun kulluk yapmaya geldim” diyecek, secdeye kapanacak, O’nun büyüklüğünü ve kendi küçüklüğünüzü idrak ederek kulluğun tadına varacak, sermest olacaksınız.

TEFEKKÜR: İLMİN TEBESSÜM EDEN YÜZÜNDE ALLAH’I GÖREBİLMEKTİR

Materyalistlerin, Allah’ı inkar için kullandıkları ilim, bilakis O’nu tanımak ve bilmek için şarttır. İlim, Allah’ın varlığını ve birliğini isbat edip basiretsizlerin gözlerindeki perdeyi yırtmak için bir dayanaktır.

İlmin hangi yönüne bakarsanız bakın, onun mütebessim çehresinde Allah’ı göreceksiniz. O bakış ve görüşle arzu, iştiyak ve hahişkârlık içinde araştırmalara yöneleceksiniz. Labaratuarların içine girip ilmin dekaikine vakıf oldukça da, Cenâb-ı Hakk’a ait ma’nâları yakalayacaksınız. Her hücrede hayat çekirdeğini bulduğunuz gibi, Allah’a ait ma’na çekirdeklerini de bulacaksınız. Îmanınız ve yakîniniz ile araştırma şevkiniz artacak, ilmî ve teknolojik seviyeniz yükselecek, yeni yeni merhaleler kat’edeceksiniz.

Allah hakkındaki kanatları sağlam ve tefekkür dairesi geniş olanlar, ahiret nimetlerinden de en fazla istifade edip, Cennet’teki layezel cilvelere ve ra’şelere en çok mazhar olanlar olacaktır. Allah’ın mütemadî tecellilerine ve değişik nimetlerinin akıp-gelişine; hayatının her lahzasında değişik mütalaalar ile tefekkür edip, Kâinat Kitabı’nın değişik sayfalarını mütalaa eden insanlar mazhar olacaktır.

Kur’ân’ın tefekkür hususundaki ikazlarına ve teşviklerine uymuş, îman şuurunu gerçekten kavramış olan mü’minin, ilim ve fen açısından geri kalmasına imkan yoktur. Mü’minler, eğer geri kalmış, yeni ufuklara ulaşamamışlarsa, Kur’ân’ın ikazlarına uymamış, îman şuuruna erememitler demektir.

Ma’rifetin artması, millî harsın artması, ilim ve teknikte ileriye gidilmesi, müslümanların meskenet ve mezelletten kurtulması, ahiretin kazanılması; Allah hakkında gerçek ma’rifetin elde edilmesi, tetkik, tefekkür, teemmül ve araştırmalar neticesinde hasıl olacaktır.

Cenâb-ı Hakk-dinsizlerin ve bir kısım muhakemesizlerin İslâm tefekkürüne karşı çıkıp, perde germeleri neticesinde- tefekkürü unutmuş olan müslümanlara, tefekküre giden yolu göstersin, düşünmeye sevketsin. Kendi yapımızı, en küçük parçalarımızı, kâinatta cereyan eden hadiseleri, mikro alemden makro aleme kadar herşeyi düşünmek ve tefekkür etmek suretiyle; asırlardan beri kaybettiklerimizi yeniden elde ederek, izzetimizle arz-ı endam etmeye muvaffak etsin. Allah tevfik ve inayetiyle o tatlı ve mutlu günleri göstersin… Amin. (18)

HAYAT ve VARLIK SIRRI:

Hayat ve varlık birer sırdırlar. Birşeyin yoktan var olmasında hayat sırrı,ruh ve can sırrı, mevzubahistir. İnsan, bunlara ülfet ettiği ve alıştığı için harikalıklarını düşünmez bile. Rahmet sırrının tecellisi olan, annenin yavrusuna şefkatini izah edemez. Anne karnının, yavru için şefkat yüklü bir beşik hâline gelmesini ve yavrunun nazeninane beslenmesini izah edemez. Yumurta ve sprem nasıl hayatiyet buluyor, nasıl ruh ve can kazanıyor? İlim, kendi sathî bakışıyla bunları izah edemez. Şundan, sonra şundan, ondan sonra da şundan dolayı olmuştur diyemez. Keza, cansızlar nasıl can buluyor izah edemez. Kâinattaki varolma sırrı ve hayatiyet sırrı karşısında, bu oluşu kavrayamayan ve küfre ait “Varlık nazarîyesi”nin başbuğu gibi, yerden biten nebat karşısında “Hayret ediyorum, nasıl varoluyor?” diyerek şaşkınlığını ve temsil ettiği nazarîyenin çürüklüğünü ilan eder.

Bediüzzaman, “Varlık ve hayat; bunların her iki tarafı da nuranîdir” diyor. Yani sizin yaptığınız şeylerin görünen dış kısmı, mülk tarafı perdedir, perdelidir. Mesela, evlenmezseniz çocuğunuzun olmayacağını zannedersiniz. Ama evlenmek, anne ile babanın biraraya gelmesi, çocuğun olması için bir perdedir. Allah, o sebebi icraatına perde yapmıştır. Eşyanın yaratılışına ve hayatîyetlerinin devam keyfiyetine baktığımız zaman da, hepsinin zahirî sebeblere bağlı olduğunu görürüz. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın icraatına birer perdedir. Ki, Allah’ın kudret ve iradesinin, zahiren, basit ve hasis şeylere taallaku görülmesin, izzet ve azametine halel gelmesin. Bu hususu, o mübarek zat, fevkalade oturaklı ve üstün bir ifade ile beyan eder: “İzzet ve azamet ister ki: Esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.”

Allah’ın izzeti,akıl almaz galebesi, azameti, büyüklüğü ve insan ihatasının ulaşamayacağı varlığı ister ki, zahirî sebebler icraatına perde olsun. Ama O’nun Tevhid ve Celâl’i de vardır. Tevhid ve Celâl’i ise Allah’ın mülkünü kimseye takdim ettirmez, kimseye vermez. Cenâb-ı Hakk, Tevhid’le herşeye sabip çıkar: “Mülk benimdir!” der. Celâl’iyle şimşekler çaktırır: “Benim mülkümü kimseye veremezsin!” der. Kur’ân bunu şöyle anlatır: “Ruhtan sana sorarlar. Ey Habib’im de ki, O benim Rabb’imin işidir. O’nun kanunudur.” Herkesi susturur, cevab veremez hâle getirir.

Ruha sahip çıkabilir misiniz? “Onu ben yaptım, yaratabilirim” diyebilir misiniz? Ve ruh şudur, şundan-bundan teşekkül etmiştir, diyerek ilimle, fenle izah edebilir misiniz? Hayır!. Çünkü, ruh ve can meselesinin hem mülk, hem de melekut tarafları perdesizdir, şeffaftır.

Allah, hepimizi, kendisine apaçık bir delil olan bu meselenin hakikatına erdirip, ma’rifetine kandırsın. Kâlblerimizi îman ve Kur’ân nuruyla münevver eylesin. Bizleri her türlü inhiraftan, ma’sun ve mahfuz, Tevfikat-ı sübhaniye’sine mazhar, ma’rifet semasına i’la eylesin… Amin.(19)

  1. KISIM: HAYAT DELİLİ

Herşeyin Allah’ın dilemesi ile olduğunu ifade eden “İrade delili”nin sonunda “Hayat delili”nin kapısına geldik. Müşkül, zor ve ağırdır ama mühim bir meseledir. Allah dilediği kadar tahlile muvaffak kılar, bazılarınız çok şey anlamasa bile meselenin hülasa ve özünü kavrar.

Kur’ân-ı Kerim “Allah ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarır” (20) buyuruyor. Hiçbir canlı yok iken O, yok’a varlık rengi verdi. Âlemi, var olan, kendi rengine boyadı, kendine ayine yaptı. Bir anda, bir nefhada varettiği zamanı, mekanı, zerreleri, bütün eşyayı ve terkipleri dilediği anda da yine bir nefhada yok eder, herşeyi baştan sona siler. Murad edip yok’u varettiği gibi var’ı da yok eder. Zerreler âleminden birşeyler toplar, hamur eder, kıvama getirip bir şekil verir ve seni yaratır. Ahsen-i takvim suretini verir, güzelleştirir, insan eder. Sonra da bir gül gibi soldurur, pörsütür. Kudret eliyle var ettiği seni, yine Kudret eliyle yok eder. Allah, böylece diriden ölüyü, ölüden de diriyi çıkarır.

Kur’ân yine ferman ediyor: “O Allah, öyle Allah’tır ki, bir tek nefisten sizi yarattı.”(21) Herşeyi tek şeyden yarattı. Hayvanların bir atası, nebatatın ise bir ilki olduğu gibi insanların da bir babası var. Allah, sizi, o tek nefisten, Hazret-i Âdem’den yarattı. O’ndan, önce, eşini yarattı, sonra çift çift ve tek tek sizi üretti, çoğalttı. Böylece Kur’ân hilkatın ve hayat vermenin dizgininin Allah’ın elinde olduğunu, insanların babasının Hazret-i Âdem olduğunu ifade ve ilan etti.

Burada ayrı bir hususa işaret edeceğim. Meseleler cemaatin anlayış seviyesine indirilip halk diliyle bile anlatılsa, düşünme yolu kendisine unutturulmuş kimseler çoğu meseleleri anlayamaz. Çünkü, üç-dört asırdan beri, bu milletin düşünme melekeleri dumura uğratılmıştır. Allah’ı ve İslâm’ı gereği gibi bilemeyen saf müslümanlar tarafından “düşünme, günaha girersin” denilerek tefekkür kapıları kapatılmıştır. Kafirler ve din düşmanları tarafından da başka manialar ve engeller konularak müslümanlar düşünemez hâle getirilmiştir. Bu sebeble, okuyanı veya dinleyeni Allah’ın ma’rifetine götürecek Îmanî dersler, düşünmeye alışık olmayan insanımızın beynini zonklatıyor, bazen de rehavete sevkediyor. Buna rağmen, bu hâllere ehemmiyet vermeyip meselelerin takdimini lüzumlu buluyorum.

MELEKÛT: EŞYANIN NİÇİNİ ve NEDENİ

İlim, akıl ve Kur’ân bir meselede ittifak etmişlerse, o meselenin karşısına çıkmaya imkan yoktur. Kimse o meselenin zıddı bir iddiada bulunamaz. Allah, Kur’ân dili ile “Biz, sizi bir Âdem’den yarattık, bir nefisten yarattık” dese; ilim de bunu te’yid eder şeyler söyleyip, deliller ortaya koysa, fikri ve aklı olan insan bunun aksini düşünemez.

Kur’ân bize bir tefekkür kapısı açıyor: “O insanlar göklerin ve yerin melekûtuna bakmıyorlar mı? Kendilerine tebessüm eden pırıl pırıl yıldızların ötesindeki âlemi idrak süzgeçlerinden geçirip anlamaya çalışmıyorlar mı? Yerin de melekûtuna dikkat etmiyorlar mı?”(22) diyor.

Melekût, eşyanın niçini, nedeni ve ledünniyatı demektir. Yani, yeryüzü nasıl varolmuş? Hangi kanunlarla mevcûdiyetini koruyup, üzerindeki mahlûkata döşeklik ediyor? İşte Kur’ân bu gibi sorularla nazarımızı ledünniyata tevcih etmemizi istiyor. Sonra da: “Allah bunları neden yarattı? Hilkate esas ne idi? İnsanı neden yarattı? Bunu hiç düşünmüyorlar mı?”(23) diyerek. İnsanın elinden tutuyor, atomlar âlemine götürüyor. Zerreler âleminden alıyor, annenin karnına tevcih edip, ceninin teşekkülüne baktırıyor. Yumurta spremle nasıl birleşiyor? İçinde neler meydana geliyor? Hücreler nasıl çoğalıyor? Yavru nasıl teşekkül ediyor? Yumurta, sprem, kan… Derken bir çiğnem et oluyor, kemik hâline geliyor ve o kemiğe yine et giydiriliyor. Bütün bunlar nasıl oluyor? Senin elinden tutup, fikren gezdiriyor. Vücudundaki bir hücrenin içine sokup, göremediklerini gösteriyor. Seni neden ve nasıl yarattığına, yaratılışının hangi şeye bağlı olduğuna dikkat-i nazarını celbediyor.

“Allah’ın insanı neden yarattığına, insanın yaratılışını hangi şeye bağladığına o insanlar bakmıyor mu?” Evet, “Bakmıyor mu?” tabiriyle ifade ediyor. Bakmıyorsa görmüyor demektir. Görmeyen insan da Allah’ı anlamayacak demektir. Öyleyse nazarımızı ilk çevireceğimiz yer göklerin ve yerin melekûtudur. Kur’ân bizi düşünmeye davet ederken, neticeye ulaştıracak bir düşünceye çağırıyor. Size, birileri, herhangi bir işi yapmanızı söyleseler. Bunu belli bir maksatla söylerler. Siz de, kendi aklınız, ilminiz ve idrakinize göre o işin nedenini, niçinini ve nasılını düşünerek; kendi ufkunuza göre, o işle ilgili bir neticeye varırsınız. İşte bunun gibi, insanlara yapılan beşerî veya İlahî her teklif bir neticeye ulaştırmak içindir.

Allah’ın: “Göklerin ve yerin iç yüzünü düşünün, ledünniyatına bakın, niçin ve nedenler âlemine dikkat edin” demesi; oturup, boşu boşuna düşünün demek değildir. Labaratuara girin, kimya gözüyle, fizik dürbünüyle, biyoloji mikroskobuyla bakın. Herşeyi derinlemesine inceleyin, tahliller ile sentezlere varın. Atamon hareketinde “Allah vardır!” Hücrenin yapısında, “Allah birdir!” Nebülozların dönüşünde “Allah en büyüktür!” haykırışlarını duyun demektir.

YARATILIŞ MUCİZESİ:

İnsan, Allah’ın dediği ve ilmin tasdik ettiği gibi, Hazret-i Âdem’den mi neş’et etmiştir, yoksa canlı bir organizmanın tekamülü ile mi meydana gelmiştir?

Kur’ân diyor ki: “Hazret-i İsa’nın yaratılışı hakkında tereddüte düşüyorlar. Allah’ın kudretini anlamayan, hayatın menşeini ve mahlûkatın ayakta duruş keyfiyetini derkedemeyen gözleri perdeli insanlar ‘Hazret-i İsa, babasız nasıl oldu?’ diyerek, hayret ediyorlar.” Kur’ân, Hazret-i İsa’nın yaratılışını mucize olarak anlatırken, nazarlarımızı Hazret-i Âdem’in yaratılışına çeviriyor. Hazret-i İsa’nın yaratılışı da, tıpkı Hazret-i Âdem’in yaratılışı gibidir. Allah Âdem (as), yeryüzündeki bütün varlıkların terkiplerinde bulunan, onları meydana getiren şeylerin esasından mürekkep olan çamurdan yarattı. O çamuru Destgah-ı Kudret’inde yoğurdu, Âdem (as) şeklini verdi. “Allah O’na ol dedi. O da bir kanunla oluverdi.” (24)

Bazıları “tekamül nazarîyesi” diyerek, mağara devri hikayeleri anlatırlar. “Önceleri yosunlar vardı. Sonra su kenarlarında basit mahluklar oluştu. Bunlar tekamül ederek hayvanlar ve maymunlar hâline geldi. Maymunlar da tekamül ederek, tedricen insan hâline geldi, bugünkü formunu aldı” diyerek, yaratılışı sakat ve çürük bir mantığa oturtmaya çalışırlar. (25)

Bu safsata münakaşa bile edilmeyecek bir mevzu iken, maalesef Batı’da ve İslâm dünyasında münakaşa edilir hâle getirildi. İlimle hiçbir alakası olmayan bir hülya iken, Allah’ı inkar eden materyalistlerin sımsıkı sarıldıkları kurtarıcıları hâline geldi. İlmî araştırmalarla belgeleyemedikleri ve isbat edemedikleri bu safsatayı, kendileri bile inanmadıkları halde, inananları inançlarından koparmak için yalancı belgeler ve gerçek olmayan fosillerle kabul ettirmeye çalıştılar. Hâlâ mekteplerde ve ilim kürsülerinde bu hezeyanlarını ve yalancı nakaratlarını tekrar ile telkin etmekteler. (26)

Bunlar, müslümanları, sımsıkı bağlı oldukları îman ve ma’nâ bağlarından koparmak içindir. Müslümanların dağınık ve derbeder hâle gelmesinin, ancak îman bağlarının çözülmesi ile mümkün olacağını bildikleri için bu uydurmalar yapılagelmektedir. Namazsız, niyazsız ve secdesiz; vicdânı, kâlbi ve alnı hepsi birbirinden paslı, Allah’ı bilmez müslüman dünyasının hâline bakın. Sokaklardaki behaim gibi dolaşanlara bakın. Onların bu hâle gelişleri, Allah’ı bilmemeleri ve kâlblerine atılan şüphe tohumlarının yeşerip akıllarını, idraklerini ve iradelerini işgal etmelerinin neticesidir.

İNSAN ve HAYVANLARIN YAPI FARKLARI:

Allah, insanı ve diğer mahlûkları ayrı ayrı hülasalardan, bariz farklarla yaratmıştır. Onların bu farklı mahiyetleri ve hususiyetleri bütün itirazcıların itirazlarına cevab verecek keyfiyettedir. Bilhassa insanların ve hayvanların, nesilden nesile verasetle intikal eden hususiyetleri; yavruya atalarından miras kalan maddî benzerlikler, ruhî ve manevî temasüller… Bir çocuğun, atalarından veya akrabalarından herhangi birisine şeklen benzemesi olan maddî veraset gibi, iç yapısı, ruhî siması, karekteri ve huyları gibi manevî verasetler… Mesela, Resûl-ü Ekrem’in, ceddi, Hazret-i İbrahim’e benzemesi, sizin de, bir kısım huy ve eşkal ile babanıza veya dedenize benzemeniz…

Karakteristik yapı ve hususiyetlerin nesilden nesile, verasetle intikali, vücudu teşkil eden hücrelerdeki kromozonlar ve genler vasıtası ile olmaktadır. baba ile gelecek nesiller arasındaki bağı, kromozonlar ve genler sağlamaktadır. Bunlar insan ve hayvanların vücudunda ayrı ayrı sayılarda ama sabit miktardadır, değişmez. Mesele sadece bu açıdan, yani veraset açısından bile ele alınacak olsa, hiçbir zaman, hiçbir hayvan insan olamaz.

Allah, mahlûkatın yaratılışı ile insanın yaratılışını ayrı ayetler ve ayrı ifadelerle anlatarak, bu hususa dikkatimizi celbediyor. Suyun hayata menşe’ olduğunu anlatırken, insanı ayrı bir şekilde mütâlaa ederek “insanı biz alaktan yarattık”(27) diyor.

Tekamülcüleri aldatan zaman şeridine takılan bir kısım canlıların; kısmî, cüz’î değişmelere uğramasıdır. Geçmiş devirlere ait bazı kafataslarının ve vücut yapılarının bugünün insanınkinden farklı oluşu, bir kısım insanların sima ve renklerinin değişik oluşu gibi şeyler, tekamülcülere, bugünün insan formu ile eski devirlerlerde yaşayan maymunlar arasında birleştirici unsurlar olduğu zehabını vermiştir. Bu zehaba kapılanlar, cüz’î değişmeleri ve farkları değerlendirmek suretiyle insana menşe’ bulmaya çalışmışlar; dört ayaklı bir mahlûku ataları kabul etmişlerdir. Öyle yanlış bir tercih yapmışlardır ki, ruh yapısı, şuur yapısı ve -biraz önce arzettiğimiz- verasetin intikalini temin eden kromozonların yapısı ile keyfiyeti bakımından tekamüle hiç de uygun olmayan bir hayvanı seçmişlerdir.(28)

LABORATUARDA CANLI YARATILABİLİR Mİ?

Bir mahlûkun, bir tek sıfatının değişebilmesi için, -Buton’un hesaplarına göre- bir milyon neslin geçmesi lazımdır. Yani burnunuzun şeklinin veya kulağınızın yerinin değişmesi için bir milyon neslin geçmesi gerekir.

Drosophila adındaki bir çeşit meyve sineği laboratuara alınarak, üzerinde denemeler yapıldı. Çeşitli kimyasal maddeler enjekte edilmesi sonucunda kısmî değişiklikler meydana getirildi. Ama bu değişiklik, kanatlarının biraz kıvrılması, biraz daha çirkin ve anormal hâle gelmesiydi. Bunun üzerine, sevinçle: “Tamam! Canlıları bazı müdahalelerle değiştirmek mümkündür. İşte biz bunu başardık.” dediler. Hâlbuki, istatistikler bu tür çalışmaların neticesinde, yüzde seksen oranındaki sineğin yapısının bozulduğunu, çirkinleştiğini ve hiçbir şekilde, daha güzel gelişmiş bir forma gelmediğini ortaya koyuyordu. Geriye kalan yüzde yirmisi ise, daha gelişmiş bir formda oluyorlar ancak kısa zamanda ölüyorlardı. En mühim problem ise, gelişmiş formların yeni nesillere aktarılamamasıydı. Neticede kendileri de tatmin olmadılar yine mağlub, yine müzmehil kaldılar. (29)

Mağlubiyete doymayıp, Allah’ı inkar için başka vesile ve vasıtalar araştırdılar. Sonra da, yeni bir iddia ile ortaya çıkıp: “Geçmiş zamanlardaki atların beş tırnağı varken, zaman ile, bu tırnaklar azaldı ve bugünün tek tırnaklı atları meydana geldi. Demek ki muhit ve ihtiyaçlar, zamanla değişiklikleri, tekamülleri meydana getiriyor. İnsan da başka bir varlıktı, zamanla değişip bu hâle geldi” dediler.

Bir lahza durup, düşünelim. Bunu yapan ve yaratan Allah olduktan sonra, tek tırnaklı olan at beş tırnaklı olsa veya beş tırnaklı at tek tırnaklı olsa ne farkeder? Allah, dilediğince yaratır, dilediği gibi yaşatır. Ama işin aslı böyle değil. Tekamülcülerin dediği gibi hiç değil.

Evveliyetle, bildiğimiz atların ceddi kabul edilecek tek tırnaklı bir at neslinin geçmiş zamanlarda yaşadığı katiyetle iddia edilemez. Ayrıca, insanın atası olduğunu söyledikleri maymunun, tekamül ederek insan hâline gelebileceğini ispat edebilmek için öne sürülen bu delil mantıkî değildir. “Beş tırnaklı at, tek tırnaklı at hâline geldi” demek, her hangi bir hayvanın at hâline gelmesi demek değildir. Aynı hayvanın bir vasfının değişmesi, beş tırnağının, tek tırnak hâline gelmesi demektir.

İddialarına mantıklı bir izah getirebilmeleri için, geçmiş devirlerde yaşayan herhangi bir hayvanın at hâline geldiğini isbat etmeleri gerekmez miydi? Tekamüle delil olarak ortaya çıkardıkları, atın tırnaklarının azalması küllî bir değişmeye misal teşkil edemez. Eğer, gerçekten, herhangi bir hayvanın tekamül edip at hâline geldiğini isbat ederek, insanın da başka bir mahlûktan tekamül edebileceğini söyleselerdi; biz de o zaman, belki inanır: “Tekamül varmış, oluyormuş” derdik. -haşa ve kella- Ama küllî bir tekamüle, vasıflarda meydana geldiği iddia edilen cüz’î bir değişmenin misal olabileceğini bile kabul etsek. Beş tırnaklı bir atın, tek tırnaklı hâle gelebilmesi için elli milyon senenin geçmesini beklememiz gerekecektir. Kendi hesaplarına göre de, hayatın başlangıncından bugüne kadar geçen süre bu tırnakların değişmesine yetmeyecektir. O hâlde, bir atın tırnaklarının değişmesine bile yetmeyen zaman, bir maymunun insan hâline gelmesine nasıl yetecek ki!?

Bir diğer husus, beş tırnaklı at ile tek tırnaklı at arasında, birbirini bağlaması gereker milyonlarca ara nesilden ancak beş nesli sayabilmeleridir. Sadece dört tırnaklı, üç tırnaklı ve iki tırnaklı at formlarını misal verirler. Sanki bir gece önceki beş tırnaklı at, sabaha kadar dört tırnaklı hâle gelmiş. Bir başka gün, bir tırnağı daha düşmüş. İleriki günlerde veya gecelerde de diğer iki tırnak düşüvermiş ve tek tırnaklı at arz-ı endam etmiş. Buton’un tesbitine göre, bir sıfatın değişmesi için gerekli olan bir milyon ara nesil nerededir? Meçhul… İşte bu iddianın da kıymet-i harbiyesi.(30)

Kimya ve fizik laboratuvarlarında canlı yaratma sevdasına düştüklerinde de, benzeri gülünç durumlara düştüler. Maddenin terkip ve tahlilleri neticesinde canlı var etmeye uğraşanlardan Ruslar, yirmi sene çalıştıktan sonra 1962’de gazetelere de yansıyan şekliyle aynen şöyle dediler: “Biz şu kanaata vardık ki, kimya ile fizik ile fizikoşimik ile canlı varetmeye, labaratuarda bu işe muvaffak olmaya imkan yoktur. Varolan canlı başka bir elle varolmuttur.”

Neticede, böyle safsata ve hezeyanları duyup, gördükçe kâinatın her vechesinde, binlerce dil ile: “Allah herşeyin yaratıcısıdır. Herşeyin dizgini O’nun elindedir. Başka bir sebeb veya şey O’nun mülkünde tasarruf edemez.” hakikatının velvelelerle haykırıldığını duymanın ve o cılız iddiaların, bu velveleler arasında boğuluşunu görmenin hazzına eriyoruz.

III. KISIM: İNÂYET ve HİKMET DELİLİ:

Kâinattaki bütün etya görülüp-gözetilmekte ve üzerlerinde hassasiyetle titrenilmektedir. Bütün canlılara, adeta, şefkatli bir anne gibi kol-kanat gerilmektedir. Ayaklar altında gezen, her an çiğnenip, ezilme ihtimali olan en küçük canlıların bile hayatîyetleri titizlikle muhafaza edilmektedir. Keza, en küçükten en büyüğe herşey birbirinin imdadına koşturulmaktadır.

İnâyet delili cümlesinden olarak, dağlar, taşlar şak şak yarılıp, nebatatın filizlenmesine müsait toprak hâline gelirler. Yeryüzü bütün unsurlarıyla, bitkilerin yeşerip, büyümesi için seferber olur. O sert kayalar, üzerlerine düşen çekirdeğin kök salıp, filiz verebilmesi için paramparça olurlar. Toprak, hava su; mikroorganizmalar, mineraller, elementler; otlar, ağaçlar, çiçekler; ağaçların üzerinde tebessüm eden meyveler; kuşlar, böcekler, balıklar; mikroplar, büyük-küçük bütün hayvanlar hepsi birbirinin imdadına koşar birbirine azık ve gıda olurlar. Neticede hepsi de istifademize sunulur. Mesela, denizlerde gezen bir balık, mikroorganizmalar ve yosunlarla beslenip, mineraller, proteinler ve vitaminlerle dolu bir konserve hâline gelerek imdadımıza koşar, gözümüze fer, pazumuza kuvvet, beynimize kudret verir.

Bütün bunları gördükten sonra fevkalade hassasiyet, şefkat ve merhametin eseri olan icraatların gelişigüzel olamayacağını anlar, birbirinin imdadına koşan herşeyin “İnâyet eli” ile sevkedildiğini idrak ederiz. Bu delil ile bütün işleri yürüten, idare eden, malum bir maksada doğru iten Allah’ın varlığını ve kâinatı O’nun yarattığını anlarız.

Mesela, insanın en hassas ve kıymetli cihazı olan beynin ayaklar altında veya karında değil de, omuzlar üzerindeki, fevkalade sağlam bir mahfaza olan kafatası içinde bulunması, tesadüfî değildir. İlmi kıstaslar ile de mükemmel bir hikmet ve faydayı muhtevi olduğunu gördüğümüz bu icraatın arkasında, Allah’ın Hikmet ve İnâyet eli vardır.

Mesela, anne rahmine düşüşten bebekliğe, bebeklikten gençliğe, gençlik çağlarından, olgunluk ve ihtiyarlık çağlarına kadar; gecede – gündüzde, yazda – kışta, değişen her demde; hastalıkta – yorgunlukta, değişen her hâl ve şartta, gerekli olan gıda ve sair ihtiyaçların yaratılışı… Bunların midenin ve diğer uzuvların yapısına göre hazırlanması; en uygun ve münasib tatlarda, kıvamlarda, ambalajlarda, yer ve zamanlarda ihsan edilmesi, yine Allah’ın “İnâyet eli” ile birlikte işleyen, fevkalade şumullü, ince ve hassas “Hikmet eli”ni de gösteriyor.

Kısaca temas ettiğimiz İnâyet ve Hikmet delillerini layık-ı vechiyle ele alıp, tahlil etmek istesek ciltlerle kitap yazmamız gerekir. Ama Cenâb-ı Hakk’ın şu Kitab-ı Kebir-i Kâinat’taki asar-ı san’atını tefekkür etsek; göklerde gezen yıldızların içine girip mahiyetlerini araştırsak; denizlerin içine, mağmaların derinliklerine dalsak; akyuvarlara, alyuvarlara binip hücreden hücreye dolaşsak, heryerde: “Allah vardır, birdir! İnâyet ve Hikmet eliyle bütün kâinatı bizler için seferber edip koşturan, besleyip hayatiyetimizi devam ettiren O’dur” dediklerini müşahade edeceğiz.

KÂİNATTA PLANSIZ HİÇBİR İCRAAT YOKTUR

Kâinatın en uzak köşelerinden Dünya’mıza kadar, en büyük galeksilerden Ay’ımıza kadar hesapsız ve nizamsız hiçbir şey yoktur. Herşeyde, her hadisede, her icraatta bir plan ve hesap vardır. Yapılan tetkikler ve araştırmalar da kâinatta derin bir hendese ve hesabın hâkim olduğu kanaatini vermektedir. Kim, hangi nazarla bakarsa baksın bunu müşahade edecektir.

Mesela, hendese ile uğraşanlar, kendi perspektifleriyle bakıp, istedikleri yerlere nazarlarını dikip, istedikleri noktayı ele alsınlar. Nerede olursa olsun, heryerde hendesî ölçüler ve şekiller göreceklerdir. Şuuraltlarındaki üçgenlerin, dörtgenlerin, helezonların, elipslerin veya sarmalların her çeşidi ve boyutu ile karşılaşacaklardır.

Mesela, matematikle uğraşanlar, içinde bulunduğumuz Güneş sistemini ele alsalar; en yakınındakinden en uzağındakine, bütün gezegenler arasındaki mesafeleri ölçseler, bu mesafeler arasında sabit oranlar, formüle edebilecekleri bağlantılar arasalar, sadece birbirleriyle değil, bütün kâinatla alakalı formüller, oranlar ve bağıntılar bulacaklardır.

Araştırmacılar, yaptıkları bir araştırmada, Mars ile Jüpiter arasındaki bilinen mesafenin belirli oranlara ve formüllere uygun gelmediğini görünce şaşkına dönmüşlerdi. Fakat, ondokuzuncu asrın başlarından yirminci asrın başlarına kadar geçen zaman içinde, bu iki gezegen arasında binden fazla meteoridin, belirli bir yörünge ile gezdiğini görünce “Burada ayrı bir hesap vardır. Bilemediğimiz bir oran, bir formül vardır. Bunu da zamanla tesbit edebiliriz” dediler.

Biz burada, meselelere birer kapı açıyor, tefekkür ufkunda bir ışık yakıyoruz. Kâinatın geniş sayfalarındaki Allah’a ait ma’nâların, ma’rifet üsareleri halinde damlamasına, cazibe ve cezbenin Allah muhabbeti ma’nâsını taşımasına, O’na ait malûmatların birer çekirdek ve nüve hâlinde takdim edilmesine -kametine uygun ifade edilemese bile- gayret ediyoruz. Onun için, Allah’ın yarattığı herşeyde bir hesap ve nizam olduğuna misaller veriyor, bundan ötesini tefekkür ufkunuza havale ediyoruz.

SEBEPLER ve TABİAT KANUNLARI YARATICI OLABİLİR Mİ?

Burada, yanlış kanaatler neticesinde revaç bulan mesnetsiz ve çürük iki anlayış üzerinde duracağız. Eşyayı sebeblere vererek “sebebler yarattı” diyenler ile fen adına ortaya çıkıp Cenâb-ı Hakk’ın icraatını “tabiat kanunları”na vererek Allah’ı inkara yeltenenlere sille-i te’dib de bulanacağız.

“Eşyayı sebebler yarattı” denilerek herşeyin bir meçhule bağlanması ilim adamı işlenen böyle bir cinayetin ifadesidir. Maalesef bu, kendini ilim adama sayan bir kısım insanlar nazarında da rağbet ve revaç bulmuştur. Hâlâ böyle bir muhal ve hurafenin tesirinde kalan bu insanlara Cenâb-ı Hakk’ın varlığını anlatmak, sebeblerin Allah’a ayine olduklarını göstermek lazımdır.

Meydana gelen herşeyin bir kısım sebeblere bağlı olduğunu görmekteyiz. Çiçeklerin tebessüm etmesi için yağmurun yağması, güneşin şualar neşretmesi, rüzgarın esmesi, toprağın tavına gelmesi, mevsimlerin değişmesi, yeryüzünün bütün gezegenler ile tenasüb içinde bulunması gibi sebeplerin içtimaı gerekmektedir. Ama bu sebebler gerçekten bir çiçeği yaratabilecek, ondaki revnekdar hayatı varedebilecek kabiliyet ve kudrette midirler? Üzerinde asıl durulacak ve düşünülecek nokta budur.

İnsanın ve diğer canlıların yaratılışını bir kısım sebeblere bağlayanlar: “Daha önce şöyle olmuştur, sonra anne ile babanın izdivacı, sonra döllenmeler, üremeler ve türemeler vuku bulmuştur…” gibi şeyler söylerler. Bir çocuğun yaratılışını, karanlıklar ve bilinmezler içindeki spermin yumurtaya ulaşmasını, yumartanın döllenmeye hazır hâle gelip beklemesini, ceninin kan ve fışkı arasında ışıksız, havasız bir ortamda beslenmesini, doğum vakti gelince en uygun pozisyonu almasını ve diğer gelişmeleri annenin meşimenine verirler. Üstelik Cenâb-ı Hakk’ın mümtaz ve antika bir sanatı olarak kıymet ve değerini ancak O’nun bildiği ve ahsen-i takvim suretinde yarattığı insanın yaratılışını, bir kadın ile erkeğin şehevî hislerinin tatminine bağlayarak, onu sefil arzuların semeresi olarak mütalaa ederler.

Resûl-ü Ekrem’in huzuruna gelen dağdan inmiş, baldırı çıplak bir bedevi şöyle diyordu: “Bir yerdeki deve pisliği, oradan devenin geçtiğine delalet etmez mi? Bir yerdeki ayak izi, orada yürüyen birisinin mevcudiyetine delalet etmez mi? Sema burç burç nizam içinde, yıldızlar ve güneşler ahenkle hareket etmekte, yeryüzü vadi vadi insanlığın ihtiyaçlarına hitab edip cevap vermekte… Bütün bunlar, herşeyi yaratan ve herşeyi bilen Alîm ve Hakîm bir Allah’ın varlığına delalet etmez mi?”(32) O baldırı çıplak bedevi, laboratuar tahlilleriyle bile Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve azametini göremeyen gafil ilim adamlarından daha ileriye gitmiş, esbab perdesini yırtmış, sebeplerin neticesine varıp Allah’ı bulmuş, idrak sahibi bir insandı.

Hayatın ve yaratılışın hiçbir sebebe bağlanamayacağını, “Hayat sırrı”nı izah ederken arzetmiştim. Hayat ve yaratılış bir muammadır ama, ötesinde bulunan mübeyyin kudret izleri ile müzeyyen bir muamma. Ve o muammayı çözmek, bahsi geçen bedevinin bakışı ve anlayışı içinde bakmakla mümkündür. Böylece kâinattaki çeşit çeşit eserler, çok çeşitli izler ve yollar görülecek, bilinecek, kör, şuursuz ve ma’nâsız şeylere bağlanılmayacaktır.

EŞYA BİRBİRİNE HEM MAHKUM HEM DE HAKİM OLABİLİR Mİ?

Her varlık çeşitli atomlardan mürekkeptir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bu atomlar, kâinattaki umumi aşk, cezbe ve incizabdan nasibdar olarak birbirleri etrafında vecd ile döner, birleşir, kendilerinden büyük varlıkları meydana getirmeye çalışırlar. İnsanların ve diğer mahlûkatın vücudunu teşkil eden bu atomlar şuursuz ve cansızdırlar. Hâttâ atomun parçalanıp enerji hâline gelmesi, maddenin kaybolması durumu ” Atom madde midir, değil midir?” istifahamını da karşımıza çıkarmıştır. Buna rağmen, mahiyeti tam olarak bilinemeyen, “Madde mi, değil mi?” tartışması yapılan atomda ruh, can ve hayatîyet aranması, hele ruhu, canı ve hayatı verebileceğinin düşünülmesi hangi aklın ve mantığın tezahürüdür?

Bütün vücutlar, batbata vererek bir kubbe meydana getiren tatlar gibi birbirine dayanan atomların teşkil ettiği uzuvlardan meydana gelmiştir. Eğer, Allah’ı kabul etmez, bütün uzuvlar ile vücutları O’nun yaratıcılığına vermezsek; adeta, birlikte uzuvlar teşkil eden atomların hem emredip hem de itaat ederek, hem hâkim hem de mahkûm durumunda olduklarını kabul etmemiz gerekecektir. Herhangi bir atom diğerine: “Gel, yanyana duralım, başbaşa verelim. Sen altta kal ben üste çıkayım. Şöyle bir varlık meydana getirelim.” gibi şeyler diyecektir. Veya aynı şeyleri başka bir atom söyleyecektir. Hangisi böyle şeyler dese, diğerleri ona itaat edecek, karşı koymadan kabul edecektir. Birbirinin emsali ve aynısı olan şeyler, yine birbirinin hâkimi ve mahkûmu olacaklardır. Aynı zamanda, her atom kâinattaki bütün dengelere, kanunlara ve şartlara uygun olarak istedikleri uzvu, istedikleri canlıyı meydana getirebilecek sonsuz ilme, iradeye ve ihataya sahip olacakdır.

Bu durumda, eğer, Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti inkar edilip, birbirinin aynı ve emsali şeylerin hem hâkim hem de mahkûm olabileceği kabul edilse bile; her zerreye Eflatun kadar akıl, Aristo kadar muhakeme ve çağları aşan dâhilerinki kadar deha vermek gerekecektir. Bu ise Cenâb-ı Hakk’a layık görülmeyip, O’na verilmeyen kudret, irâde, ilim ve hikmetin şuursuz, ruhsuz ve cansız atomlara layık görülmesi demektir. Böyle bir muhal elbette irâde, ilim ve şuurdan mahrum akılsızlara layık bir iddiadır.

Mesela, parmağınızın ucuna bakın. Oradaki başbaşa vermiş milyarlarca atom, adeta bir kubbeyi meydana getiren taşlar gibidir. Parmağı teşkil eden kemik, tırnak, kılcal damarlar, sinirler vs. hepsi de atomların birleşmesiyle meydana gelmişlerdir. Aynı zamanda kâlbinizdeki ve beyninizdeki bir kısım atomlar müstesna, -onlarda molekül halinde değişir- vücudunuzun tamamı değişmektedir. Bütün insanlar her an değişmekte ve üç-dört senede tamamen başka bir vücuda sahip olmaktadırlar.

İşte bedeninizi teşkil eden atomlar, çeşitli yollarla ayrılıp yerlerini yeni gelenlere bırakırken, çok hassas bir hesap ve plana uygun olarak hareket ederler. Öyle ki, kulağınız veya bir başka uzvunuz hiç bir zaman olduğundan küçük veya büyük hâle gelmez. Gözlerinizin rengi, çenenizin şekli, kaşlarınızın kavsi değişmez. Hastalık ve maraz belirtisi olan arızalar müstesna, vücudunuzun herhangi bir yerinde şişlikler veya yarıklar meydana gelmez. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine ait plana göre teşkil edilen hücreler ve atomlar hadlerini aşmaya kalksalar “Dur! Hududun burasıdır. Buradan ileriye geçemezsin!” emriyle karşılaşırlar. İlmî, şuurî, iktidarî ve irâdî bir sevk ile tedvir ve tedbir edilirler.

FARKLILIKLAR ve ZITLIKLARA RAĞMEN UYGUNLUK NASIL OLUYOR?

Yaratılan herşeyde, hâttâ zıtların biraraya gelmesinde bile, birbiriyle uygunluk görülmektedir. Vücudumuzun fizyolojik, anatomik ve ruhî yapılanışı ile yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve galaksilerin yapılanışı arasında hiçbir aykırılık yoktur. Herhangi bir aykırılık mevzu bahis olsaydı, nebatlardan, hayvanlardan ve aslî unsurlardan istifade ile ihtiyaçlarımızı temin edemeyecek, böylece hayatımızı idame ettiremeyecek, mahvolup gidecektik. Cenâb-ı Hakk birbirinin zıddı şeyleri hayatîyetimize mastar yapmakta, onlar arasındaki mübayenetle hayata ayrı bir neşve katmaktadır. Artı ve eksi kutupların zıtlarını çekip, aynılarını itmesi veya erkek ile dişinin birbiriyle alakası gibi münasebetlerin yanında, insan ile nebat arasındaki tatlı alışveriş gibi… Nebatat ile insanların, biri oksijen alıp karbondioksit verirken, diğerinin karbondioksit alıp oksijen vermesi… Adeta, ellerinde bulunan emtiayı takas ederek ticaret yapmalarını, arz ve talepleri ile yeryüzündeki hayatın devamına vesile olmalarını Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine vermediğimiz takdirde, cansız ve şuursuz atomlara yaratıcılık vermemiz gerekecektir ki, bu yüz derece akılsızlığı gösterecek bir hurafedir, deliliktir.

Diğer bir nokta da şudur: Her varlık zamanla çeşitli suretlere girer, hergün ayrı bir şekil alır. Bazı canlılar saniyede, bazıları günde, bazıları ayda, bazıları da yılda birkaç defa değişir, farklı suretlere girerler. İşte bunlar her bir şekil, tavır ve suret için ayrı ayrı modeller ve kalıplar ister. Siz, bezlere sarılmış bir bebek, sokaklarda oynayan bir çocuk veya arzularının itişi ile sağa-sola koşan bir delikanlı iken, ayrı ayrı tavırlar ve kalıplar içinde bulunursunuz. Kudret ve İrâde elinin ahirette göstereceği filimlere, her anınız, ayrı ayrı şekiller ve pozlar olarak kaybedilmektedir. İşte bu tavırların hepsi aslî hüviyetini kaybetmeyen ayrı kalıplar ister ki, herhangi bir tavır ve hareketinizin akabinde kafanızın duruşu, vücudunuzun endamı, iç organlarınızın şekli ile ahlak, huy ve karekterinizde kalıcı değişmeler olmasın.

İlim adamları karakter, manevî yapı ve maddî sima gibi hususiyetlerin kromozonlar tarafından taşındığını ve nesilden nesile aktarıldığını söyleyerek, herşeyi onlara bağlıyorlar. Ama tamamen maddeden müteşekkil ve değişmeye mahkum olan kromozonlar bu işi nasıl yapabilirler? Bütün hususiyetlerini, şifrelerini ve sırlarını kendi yerlerine geçen zerelere bırakmaya ve değişmeye mecbur iken nasıl oluyor da hiçbirşeyi karıştırmadan aktarabiliyorlar? Hangi sırla karekteristik yapılar değişmiyor, fizyonomiler bozulmuyor da uzuvlar kemal buluyor?

Hâlbuki mütemadi değişmeler var. Yenilen şeyler, teneffüs edilen hava, içilen sular, dışarıya atılan şeylerle yer değiştirirken; aslî unsurların hiç değişmemesi ve bozulmaması gösteriyor ki, eşya var edilmeden evvel bir hesap ve hendeseye tâbi tutulmuş, o planlar ve kanunlara göre Âlem-i şehadete gönderilmiştir. Böylece hiçbir karışıklık ve hecr-ü merç meydana gelmemiş, âlemler birbiriyle çekişmemiştir.

Mesela, Allah bir ağacı yaratırken, ona öyle bir mahiyet vermiştir ki, güneşin yakıcı şualarına maruz kaldığı hâlde zarar görmez, bilakis özümleme yaparak gelişmesini temin eder. O ağaca böyle bir karakter verilmeseydi, kavurucu güneş şuaları altında hayatîyetini devam ettiremeyecekti. Keza suda bulunan erimiş ve havada gaz hâlinde bulunan oksijen ile bunlara göre yaratılmış kara ve deniz hayvanlarının ciğerleri, solungaçları ve bunun gibi binlerce misal…

Sizi, binlerce koridora açılan bir kapıdan girmeye mecbur etseler. Geçeceğiniz o koridorların herbirinin adab, usul ve kanunları farklı; giyeceğiniz kıyafetler, yiyeceğiniz şeyler ve alacağınız tavırlar değişik; giriş-çıkış şekilleri, yürüme ve durma tarzları, kapıları açıp-kapama usulleri vs. hepsi ayrı ayrı olsa, siz, hiçbir bilgi ve tecrübeniz olmadan; muhakeme, irade ve insiyatiften mahrum olarak o koridorlara itilseniz, herşeye rağmen bir baştan girip öbür başa kadar, bütün usul ve kaidelere riayet ederek geçip, hiç hata yapmadan öbür taraftan çıkabilir misiniz? Böyle bir teyin vukuu dütünülebilir mi?

Bütün mahluklar, hususiyle Ahsen-i takvim sırrına mazhar olan insan ruhî, bedenî, şehevî gadabî ve aklî yapısı, melekiyete ve şeytaniyete ait yönleriyle her an başka bir koridora, farklı bir Labirente girmekte, kendileri için meçhul olan mukadder ve muhakkak neticeye doğru, her şart ve duruma göre tavır ve şekil alırken aslî hüviyetlerini muhafaza etmektedirler. İşte bu hâl ve keyfiyet, Allah’ın siyanet bulutu hâlinde bütün eşyayı ihata eden mutlak ilmine, irâdesine ve mevcudiyetine delalet eder: “Allah vardır! Bütün sebebleri, sebeblerin de sebeblerini yaratan Müsebbib-ül Esbab O’dur.” der.

TABİAT NEDİR?

“Kâinat nasıl meydana geldi?” sorusunu sorduğumuzda bazıları hiç düşünmeden: “Tabiat yarattı” derler. Biz sorulara devam edip “Tabiat nedir? Şu ağaçlar, kuşlar, sularda oynaşan balıklar, kulaklarımızda yankılanan cıvıltılar nedir?” dediğimizde de: “Bunların hepsi tabiattır. Tabiat kanunlarıdır” diyeceklerdir. “Pekala insanlar, hayvanlar ve diğer varlıklar nasıl meydana geldi?” sorumuza da “Tabiat yarattı” şeklinde cevap vereceklerdir. Nedir bu muamma? Nedir bu heyula? Nedir bu tabiat?

Ledünniyata karşı olup, hikmetlere göz kapayan ilim bilmezler Kant’a kızarlar, Kant eşyayı “nomen-fenomen” şeklinde ikiye ayırmıştır. -Kant’ın düşüncesinin isabetliliği veya isabetsizliğini burada tartışmıyacağız- Buna bizim dilimizde “Şehadet âlemi- Gâyb âlemi” veya “mülk-melekut” denilmektedir. Eşyanın mülk tarafı yani Şehadet âlemi, gözle görülen varlık alemi ile onların tâbi olduğu ahval ve asardır. Melekut, yani gayb âlemi, hayat mekanizmasını harekete geçiren illetler, hikmetler âlemidir. Maddecilerin Kant’a kızmalarının sebebi ise inkar ettikleri madde dışı âlemi kabul etmesidir.

Tabiat, lugat ma’nâsıyla seciye, ahlak demektir. Maddecilerin anladıkları ma’nâ ise, madenler, bitkiler, hayvanlar, insanlar, sistemler, vs. herşeydir. Onların anladıkları gibi, tabiat eşyanın kendisi ise “Kâinatı kim yarattı? İnsanı kim yarattı?” sorularına “Tabiat yarattı” cevabını vermekle, “Tabiatı tabiat yarattı. Yeryüzünü yeryüzü yarattı. Taşlar, ağaçlar, kuşlar, insanlar, atomlar, galaksiler, herşey kendi kendini yarattı” demiş olmaktadırlar. Bu ise garipliğin, acaibliğin ve tenakuzun tezahürü olan bir safsatadır.

Eğer, tabiat demekle eşyanın bir kısmı hususiyetlerini, hâllerini ve vasıflarını kastederek, sıcaklık-soğukluk, çekme-itme, artı-eksi vb. gibi eşyanın arizî hallerini söylemek istiyorlarsa, biz soracağız: “Kromozonları ve taşıdıkları şifreleri kim yarattı? Karakterler, renkler, huylar vb. hususiyetleri kim verdi?” Onlar da, eşyayı vasıflarının yarattığı cevabını vererek yine gülünç duruma düşeceklerdir. Biraz iz’anları ve mantıkları kalmışsa, hiçbir cevap vermeyeceklerdir. Zira böyle birşeyi kabul etmek: “O şeyi vasıfları yarattı. İlim alimi, sanat sanatkarı, resim ressamı yarattı” demek gibidir.

Toprağa düşen bir tohum, Allah’ın icraatına perde olan nemi ve sıcaklığı da neşv ü nemasına uygun bulunca ukde-i hayatisini salıverir, başını yukarılara uzatıp hava, köklerini aşağılara bırakıp gıda alır. Şimdi tabiatçılara sorsak: “Çekirdek çatladı, kök saldı, filiz verdi. Bu iş nasıl oldu? Kendi kendine mi oldu? Su, hava veya toprak mı yaptı? Tohumdaki ukde-i hayatiye nereden geldi?” Birbirine bağlı, müteselsil yüzlerce, binlerce soru… Tohumun meydana gelmesine ve onun yeşermesine sebeb olan herşey için bir başka sebeb, o sebeb için de başka bir sebeb arayan sorular zinciri ard arda gelir. “Onu kim yaptı? O dediğinin sebebi ne? Bu nasıl oldu? Şu neden öyle? O niye böyle?” gibi mütemadi devam eden sorular…

Mekanik sistemlerle hareket eden bir otomobile bakınız. Onun hareketinin bir kısım şeylere bağlı olduğunu görürsünüz. Deposuna konulan benzini gaz pedalının püskürtmesi, bujilerin ateşlemesi, ateşlemeyi yanmanın takib etmesi, hararetin harekete dönüşmesi, hareketin tekerleklere intikali ve otomobilin uçarcasına gitmesi… Bütün bunlar, o mekaniğin vasıfları, hususiyetleridir. Bu durumda “Benzine yanma kabiliyetini veren, pulvarize olabilmesini öğreten kimdir? Ateşlenen benzin ile ısınan hava pistonları itmeyi nereden öğrenmiştir? Mekanikî itmenin-çekmenin, dairevî hareketlerin sistematiğini ortaya koyan kimdir?” gibi sorulara: “Bu mekaniği meydana getiren benzinin yanma kabiliyetidir, havanın genleşme kabiliyetidir vs.” denilemeyecektir. Çünkü bunlar birer hususiyet ve vasıftır. Vasıflar, hususiyetler ve sıfatlar zata tesir edemez.

Binaenaleyh bugün moda hâline getirilip, “Herşeyi yaratan doğa kanunlarıdır, tabiattır” denilerek, neslimize empoze edilen düşünce asılsız ve esassız, gülünç birşeydir. Eşyanın varlığını doğa ve tabiat denen şeye havale etmenin kıymet-i ilmiyesi olmamakla beraber, ahmaklık ve akılsızlık alameti olarak farklı bir değeri vardır.

Hulusa, eşya vardır, nizamlı ve hikmetlidir, her parçasında, her zerresinde Cenâb-ı Hakk’a ait ma’nâlar gizlidir. Sebeblerin tesir-i hakikileri yoktur. Tabiat kanunları denilen şeyler mahiyetleri meçhul bir kısım arizî vasıflardır. Çekme-itme kanunu, yerçekimi kanunu kılcallık ve sair tabiat kanunları mahiyetleri anlaşılamayan ama rizayi hesaplarla formüle edilmeye çalışılan birer nam, birer addır.

Yerinde kullanılmayan ilim dallarıyla neslimize dalalet ve sapıklık enjekte edilmeye, şüphe ve tereddüt tohumları ile kâlb ve ruhlarının bozulmasına çalışılmakta olan günümüzde bu mevzuda yapılacak her araştırma ve tahkik, Allah’ın ma’rifeti ile ilimlerde terakkiyi temin edecektir. Kâlbimizi îman ziyasıyla tezyin edecek, her adımla ölmezliğimizin, yokluğa atılmayışımızın bahtiyarlığı ve saadeti ile sermest olacağız. Böylesine bir îman anlayışına yükseldikten sonra Allah’ın tevfik ve inayeti ile aşamayacağımız hendek, geçemediğimiz vadi kalmayacaktır.

Resûl-ü Ekrem, insanların himmet ve gayretlerini tahkiksiz, araştırmasız, teemmülsüz ve tetkiksiz olarak birşeye bağlamalarından kurtararak, Cenâb-ı Hakk’a bağlamıştır. Tetkik, teemmül ve tefekkür neticesinde elde edilecek tahkiki îmanın yolunu göstermiştir. Bundan ötürüdür ki, hakiki îmanı elde etmiş mü’minler kâinattaki bütün hadiseler aleyhlerine dönse bile sarsılmaz, mukavemet ederler.

Cenâb-ı Hakk bizlere basiret ve ma’rifet ihsan etsin. Herşeyde O’nun varlığını ve birliğini müşahade edelim. Tefekkür, araştırma ve tahkik yoluna girerek, taklidî îmandan kurtulup, O’na îmanımızı artıralım. Amin…

Tabiat Kanunlarını Nasıl Anlamalıyız

Tabiatın mahiyeti apaçık bilindiği hâlde, onu, olduğundan farklı göstererek, nesillere yaratıcı bir güç gibi takdim etmek, ilimlere karşın bir muaraza ve her biri başlı başına harika birer sanat eseri olan şu dünya sergilerindeki bütün antika eserleri de tahkir sayılır. Tabiat Kanunu Nedir? Tabiat kanunu nedir? Materyalist bir bakış açısıyla bu sorunun cevabı Foulguié’nin Felsefe Sözlüğü’nde ‘tabiatta ve nesnelerde mevcut olan emredici kural’ şeklinde verilir. Yine aynı sözlükte kozalite açısından tabiat kanunu, ‘sebep ile sonuç arasındaki nedensellik ilişkisi’ olarak görülür.1

Materyalist filozof ve bilim adamları, belli olaylar ve özellikler arasındaki münasebetleri zorunlu olarak görmüşler ve kullandıkları önermelerde bu zorunlu gördükleri ilişkileri ‘tabiat kanunu’ olarak ifade etmişlerdir. Sonra da önermelerindeki bu ifadeye dayanarak olaylar arasındaki ilişkilerin illiyete dayalı tabiat kanunu olarak nitelendirilmesini tartışmasız olarak kabul etmişlerdir. Bunu, tümdengelime dayalı bir argümanın öncüllerinden çıkarılan bir hükmün zorunluluğuyla özdeş veya ona benzer zorunlu bir bağ olarak yorumlamışlardır.

Ne var ki illiyete dayalı ‘tabiat kanunları’, olanın neden öyle olduğunu asla açıklayıcı değildir. Zîrâ, ‘tabiat kanunları’ dediğimiz bu tekdüzelikler ancak olanı tasvir edebilirler, gözlemlenen olayın varoluş sebebiyle ilgili bir bilgi vermezler.

Bu noktada materyalist bilim adamlarının yanılgısı, ‘ne’ sorusunun cevabı olabilecek gözlemlerini, ‘neden böyle’ sorusunun cevabı imiş gibi kabullenip bir hüküm çıkartmalarıdır. Bu ise varlık hakkında bir enformasyon değil, bir ‘yorum’dur. Şu hâlde, ispatlanamayan böyle bir bilimsel açıklama bir ön yargıdan başka bir şey değildir. Kur’ân’ın terminolojisini kullanırsak bu sadece bir ‘zan’dır.

Bilimler, varlıklarını eşyadaki düzenli akışa (kanunlara) borçludurlar.2 Eşyanın yaratılışındaki düzen, Yaratıcı’nın eşyayı yaratış biçimidir. İnsanlar bu düzeni kavrayarak Yaratıcı’nın yaratış biçimine yaklaşırlar. Bu yaratış biçimi bütün varlığın düzenini belirler. Kâinatın düzeni veya tabiat kanunları dediğimiz şey, bu yaratış biçiminin görüntüsüdür, yoksa belirleyicisi değil. Yani, eşya belli bir biçimde var edildiği için tabiat kanunları vardır; tabiat kanunları var olduğu için eşya belli bir biçimde var oluyor, değildir.

Yaratılışta carî bir nizam (tekdüzelik) vardır; fakat bu, tam anlamıyla öngörülemez, çünkü bunun –Allah’ın emri ve iradesi hâriç- bundan sonra da aynı şekilde olmasını gerektiren hiçbir şey yoktur. Yaratılış, Allah öyle irade ettiği için tekdüzedir; daha da ötesi, yaratılışta, Allah’ın başka bir şekilde değil de, bu şekilde yaratmasını zaruri kılacak hiçbir şey yoktur. Varlığın düzenlilik içinde devam eden işleyişi, ancak ve ancak mutlak irade, ilim, kudret, hikmet ve rahmet gibi sıfatlara sahip bir Yaratıcı’nın doğrudan idare ve tasarrufuyla izah edilebilir, zîrâ mevcudatta tezahür eden bütün küllî fiiller, her şeyi ihata eden bir kudretin tecellileri olduğunu göstermektedir.

Bugün her şeyi maddede arayan materyalist araştırmacıların elinde bilim, yalnızca doğrudan doğruya gözlemlenen şeyin tasvirini yapmakla yetinmez; gözlemlenen olgularla ilgili ispatı yapılamayan tahminî açıklamalara da gider. Esasında bilimin görevi, olaylar arasındaki illet ve sonuç ilişkisini keşfetmeye çalışmaktır. Diğer bir ifadeyle, ilmî verileri toplamak sonra da bu verilerden hareketle varlıkta Allah’ın koymuş olduğu kuralları tespit etmektir. Ne var ki, söz konusu materyalist araştırmacıların bilimsel gayretlerinin odağında, ‘gördükleri düzenli akışı olaylardan sorumlu ‘zorunlu illetler’ olduğunu ileri sürmek’ gibi bir mârifeti(!) vardır. Yaratıcı’yı tanımak ve kabul etmek istemedikleri için, O’ndan bu şekilde kurtulmuş olabileceklerini düşünürler. Ancak tek bir Allah’ı kabul etmekten kaçındıkça, sonsuz ilâhları kabul etmek zorunda olduklarını görmezler.3

Sebeplerle sonuçlar arasındaki ilişkiyi sebeplere vererek (yatay olarak) değerlendiren materyalist filozof ve bilim adamlarına mukabil İslâm kelâmında bu ilişki Tevhid inancının gereği olarak doğrudan Müsebbibü’l-esbaba verilmiştir. Meselâ İmam Maturidî (ö.333/944) şöyle der: Eşyanın düzene kavuşması her şeyi yerli yerine koyan hakîm ve alîm bir varlık sayesinde olmaktadır. Eşyaya/nesnelere ait tabiatlar (özellikler) için de bu durum aynen geçerlidir. Hattâ bu tabiatlar hakkında evleviyetle geçerlidir, çünkü onlar zıt özellikler taşırlar, bu da aralarında uyumsuzluğun doğmasına sebep bir durumdur. Ancak varlıkta dâimî bir uyum görülmektedir. İşte mevcutlar arasında gözlemlenen bu uyum/âhenk ve onun devamlılığı, hiç şüphesiz ki, her şeyi hakkıyla bilen (Alîm) ve hükmü her şeye geçen (Kâhır) bir idare edicinin (Müdebbir) varlığına delâlet etmektedir.4

Yeniden vurgulamak gerekirse tabiat kanunları, insanların okuyup anlamlandırabileceği şekilde eşyanın düzenli bir tarzda Allah tarafından yaratılıp devam ettirilmesidir. Keza, tabiat kanunları, eşyanın varoluşunun sebebi değil, sonucudur. Yani, maddeyi ve hareketleri doğuran, kanunlar değildir, aksine, kanunlar var olan maddeden ve onun hareketinden doğarlar. Bilim dalları da bu kanunların sonucudur; onlar var olduğu için bilimler vardır. H. Pagels’in ifadesiyle, ‘..evren kodlanmış, kozmik kodla yazılmış bir mesajdır ve bilim adamlarının görevi bu mesajın şifresini çözmektir.’5

Gerek geçmişte gerekse bugün ‘sebep ve sonuç arasında zaruri bir bağın bulunmadığını’ anlamalarına rağmen bir kısım filozof ve bilim adamı yaratıcı gücün varlığının zorunlu oluşunu bir türlü kabullenememişlerdir. Meselâ determinizmin artık bir anlam ifade etmediğini kabullenen Nobel fizik mükâfatı sahibi Richard Feynman bunlardan birisidir. O şöyle der: “Size tabiatın ne şekilde davranacağını anlatacağım. Onun bu şekilde davranabileceğini kabul ederseniz, onu çok sevimli ve büyüleyici bulacaksınız. Eğer yapabilirseniz, kendinize sürekli olarak ‘ama bu nasıl olabilir’ diye sormayın; çünkü çabanız boşunadır; şimdiye kadar hiç kimsenin kurtulamadığı bir çıkmaz sokağa girersiniz. (Doğanın) neden böyle olabildiğini hiç kimse bilmiyor…”6

Öyle görünüyor ki R. Feynman gibi filozof ve bilim adamlarının bir noktadan sonra ötesine adım atamamış olmalarının temelinde, ön yargılarının şekillendirdiği şartlanmalar ve de nefsanî duyguların baskısı gibi saikler yatmaktadır:

Birinci olarak, varlığın meydana gelişini ele alırken, ‘müteal/aşkın bir boyut, rasyonel değildir’ diyerek teorilerini kuranların, böyle bir boyuta ulaşan muhtemel bütün yolları ‘rasyonel değildir’ diyerek baştan kapatmaya kendilerini mahkûm bırakmaları kaçınılmaz olmaktadır. Bu itibarladır ki Kur’ân-ı Kerîm, kâinatın yaratılışını anlamlandırabilecek olanların ancak, şartlanmışlık ve nefsanîliklerle fıtrî ayarı/dengesi bozulmamış temiz kalb/akıl sahipleri (ulü’l-elbâb) olabileceğini bildirir: “Semavatın ve arzın yaratılışında (varediliş biçiminde), gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip-gidişinde ulü’l-elbâb için gerçekten âyetler (açık işaret ve anlamlar) vardır.” (Âl-i İmrân, 3/190)

İkinci olarak, inkârcı bilim adamlarının, varlığın işleyişini tesadüfe dayalı zorunlu illetlerle yorumlamalarının temelinde hesaba çekilme kaydından kurtulma ve yükümlülüklerden kaçma gayreti söz konusudur; eğer kanunlar tesadüfen ortaya çıkıp sebep-sonuç münasebetiyle zaruret hâlini alarak devam ediyorsa, o zaman insan, davranışlarından niçin ve kime karşı sorumlu olsun? Açıktır ki nefsanî sâiklerden kaynaklanan böyle bir düşünce başlangıcı tesadüfe dayalı bir determinizm fikrini zihinlere rahatlıkla yerleştirebilmektedir. Şu hâlde bu düşüncenin mantığını aramak gerekmez, çünkü bu bir istektir. Kur’ân, inkârcıların düşünce dünyalarını şöyle dile getirir:

“Onlar yalnızca zanna ve nefislerinin hevâlarına/arzularına uymaktadırlar.” (Necm, 53/23) “Eğer onlar senin bu çağrını kabul etmezlerse bil ki onlar sadece hevâlarına uymaktadırlar.” (Kasas, 28/50)

Bu âyetlerin ışığında inkârcıların arzuları şöylece özetlenebilir: İnsan serbest olsun, istediğini yapsın, iyi-kötü, sevap-günah gibi şeyler olmasın, tesadüfen gelinen dünyada rastgele yaşanıp rastgele çekilip gidilsin.

Kanun-Mucize Münasebeti Kelime olarak, ‘acz’ kökünden7 gelen mucize, genel anlamda, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı olay8 olarak tarif edilir. Buna göre, kâinatta gözlemlediğimiz her bir varlık, her şeyi bir düzen içinde yapan ve yürüten Allah’ın bir mucizesidir. İnsan dâhil hiçbir sebep yüce Yaratıcı’nın kurduğu düzenden bağımsız olarak bir şeyi meydana getiremez.

Aslında, insanın çevresinde meydana gelen olaylar, yani hayatın kendisi mucizeler kümesidir. Fakat her şey âdet hâline geldiğinden, insan, bütün bu olayların insanı âciz bırakan birer mucize olduğunun farkına varamaz. Sözgelimi insanın kendisi, bizatihi bir mucize olduğu gibi, ondaki akıl, bir mucize, kan dolaşımı, sinir sistemi vs. hepsi ayrı bir mucizedir. Ne var ki zihnimiz, düzen içerisinde gözlemlediği olayları ‘sıradan olaylar’, bildiği düzenin dışında gördüğü olayları ise, ‘mucize’ olarak düşünür. Oysa her zaman gördüğümüz için ‘sıradan’ diye adlandırdığımız olaylar da birer mucizedir.

Kur’ân-ı Kerim’de ‘âyet’ lafzı, gerek olağan, gerekse olağan dışı her bir kevnî olayı içine alabilecek bir anlama sahiptir; kâinatta -alışılmış olsun veya olmasın- görünen her tür olay haddizatında O’nun ilim, irade, kudret vb. sıfatlarını gösteren birer âyettir. Nitekim Mekkelilerin, peygamberden -önceki peygamberler gibi-, kendi iddiasını desteklemek için, mucize anlamında âyetler getirmesini istediklerinde, Kur’ân çok kere buna cevap olarak kâinatta birbiri ardınca düzenli olarak vukû bulan olayları hatırlatır.

Eşya ve hâdiseleri vahyin ışığında seyredemeyen bir insan ülfet ve alışkanlıklarının etkisi altında bu âyetlerin mucizelik yönünü unutur ve mucizenin sadece alıştığı ve gördüğü şeylerin tersine meydana gelen veyahut bunların değişmesi şeklinde ortaya çıkan şeyler olduğunu zanneder. Öyle ki, insanlar yanlışlıkla tabiat olaylarının ortaya çıkışını sadece tabiî sebeplere dayandırmaları sebebiyle orada Allah’ın irade ve kudretini göremez olurlar, ancak harikulâde (tabiatüstü/olağan dışı) bir mucize vuku bulduğu zaman, bunun hakiki Fâil’inin Allah olduğu konusunda en ufak bir şüpheye düşmeden kabul ederler. İşte Yüce Yaratıcı, gerek hiçbir şeye mecbur olmadığını göstermek, gerekse zihinlerin sebepler ve kanunlar ağına takılıp kalmasını önlemek için zaman zaman farklı (istisnaî) icraatlarda bulunur ki, biz bunları mucize olarak adlandırırız. Allah, bu harikulâde âyetleriyle, bize irade ve kudretinin sebep ve kanunları aşan sınırsız ve sonsuz bir keyfiyette olduğunu hatırlatır.

Evet, insan zihni alışık olduğu, kendisine tanıdık gelen bir şey gördüğünde onu sebeplerle açıklar ve sebeplerle açıklayabildiği için de söz konusu hâdiselerin vukuunu kolaylıkla onlara (sebeplere) verir. Orada âdeta Allah’a ihtiyaç duymaz ve olayın mucizevî boyutunu görmez. Yani zihne, sadece olağandışı/garip şeyler mucizevî gelir; böylesi bir olayı bildiği, alışık olmadığı sebeplerle açıklayamadığı için de onu tereddütsüz Allah’a verir. Oysaki temelde her şey bir mucizedir, ancak, her şeyin bir mucize oluşunu, yani bütün sebeplerin o şeyi vücuda getirmede âciz kalışını, zihnin, o şeylere âşina oluşu ve alışkanlıkları perdeler.

Esasında mucize kavramı/deyimi Kur’ân’da ve hadîs­lerde geçmemektedir. Bu mânâyı ifade için Kur’ân ve hadîs rivayetlerinde ‘âyet’ ve ‘burhan’ kelimeleri kullanılmıştır. Bunun gibi erken dönem hadîsçileri de ‘delîl’ ve ‘alâmet’ tabirlerini tercih etmişlerdir. Fakat zamanla kelâm kitaplarında mucize kelimesinin yaygın bir isim hâline geldiği görülmektedir.

Kelâm âlimlerinin sadece Allah’ın olağandışı icraatları için ‘mucize’ kavramını kullanmaları, teknik bir zaruretten olsa gerektir. Nitekim onlar ‘âyet’ kelimesinin yerine koydukları mucize için ‘âdet dışı/üstü bir iş’ anlamında ‘emrun hârikun li’l-âdet’ ifadesini kullanmakla9 her iki olayın da Allah’a ait bir iş olduğuna işaret etmiş olmaktadırlar.

Şimdi -sırf bu noktadan hareketle- mucizeyi şöyle tarif edebiliriz: Mucize, peygamberlerin sıdkını ve vahyin sıhhatini desteklemek için, Allah’ın tabiatta yürüttüğü akışı, mutad olandan farklı bir şekle intikal ettirmesidir.

Kanunların Varlık Hikmeti Kevnî kuralların varlık hikmetini maddeler hâlinde ele almadan önce, ‘kanun’ kavramından ne anlamamız gerektiğine değinmemiz yararlı olacaktır. İlgili başlık altında da önemle ve ısrarla vurguladığımız üzere, kanun, eşya ve olayların Yaratıcı tarafından sebep-sonuç çizgisinde düzenli bir silsile halinde varlık sahasına çıkarılıp devam ettirilmesinin bize akseden görüntüsüdür. Kısa bir hatırlatmadan sonra şimdi varlığın kanunlarla idare edilmesinin hikmetine geçebiliriz.

Allah’ın, insanların istediği sonuçları doğrudan değil de, sebep-sonuç ilişkisine dayalı belli kanunlara/kurallara bağlı olarak yaratmasının elbette ki hikmetleri vardır. Biz bilebildiğimiz kadarıyla birkaç tanesini zikretmek istiyoruz:

a. Yüce Yaratıcı biz kâinatı anlayabilelim, isimleri/unvanları itibariyle Kendisini daha yakından tanıyabilelim diye koymuş olduğu kuralları, sebep-sonuç düzeninde yürütmeyi dilemiştir. Unutulmamalıdır ki, Yaratan’ın sonuçları yaratmak için sebeplere ihtiyacı yoktur, çünkü O, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır (İnnellahe ğaniyyun ani’l-âlemîn). (Bkz., Al-i İmran 3/197; Ankebut 296; Lukman 31/26; Hacc 22/64) Ancak, O’nun nasıl yarattığını anlamak için bizim sebeplere bağlı olarak gerçekleştirilen bir yaratılış şekline ihtiyacımız söz konusudur. Nitekim bu maksada yönelik olsa gerektir ki, Kur’ân, dikkatlerimizi daima yüce Yaratıcı’nın hayat verme ve yaratma gibi fiillerine çevirir: “Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Ölümünden sonra, arza nasıl hayat verdiğine (bir bak)” (Rûm 30/50); “Allah’ın, yaratma işini nasıl başlattığına ve sonra onu nasıl tekrarladığına bir bakmazlar mı?” (Ankebût 29/19)

b. Kanunlarda tedrîcilik söz konusudur. Bu ise insana İlâhî san’atın azamet ve inceliklerinin safha safha görülüp seyredilmesi imkânını sunar.

c. Kanunlar, düzenlilik ve süreklilik arz eden kevnî icraatlar olması cihetiyle, insana yaşadığı âlemde nasıl adım atması gerektiği hususunda sağlıklı bir fikir verir. Aynı zamanda bu kanunlar, istediği bir sonuca nerede ve nasıl ulaşacağı konusunda ona güven ve huzur verir. Bu da insanlar için şükrü gerektiren bir durumdur. Nitekim Rahmân Sûresi’nde, Ay ve Güneş’in belli bir hesapla/düzenle hareket ettirildiğine, semanın belli bir mizanla/ölçüyle yükseltilip konumlandırıldığına ve arzın bitki ve canlı varlıkların istifadesine uygun biçimde dizayn edildiğine dikkat çekildikten sonra şu cümleye yer verilir: “Şu hâlde, Rabbinizin nimetlerinin hangisini yalanlayabilirsiniz.” (Rahmân, 55/5-13)

d. Kanunlarla ilgili olarak vurgulanması gereken bir nokta da şudur: Fikirlerin gelişmesi, ilim ve medeniyetlerin teşekkülü için de kanunların varlığı gereklidir. Şöyle ki insanoğlu var olduğu günden beri, merak ve ilgisini belli bir ölçü ve düzen içerisinde yaratılan madde/eşya üzerinde yoğunlaşmaya vermiştir; bunun neticesi olarak da şifrelerle yaratılan varlığın sırlarını deşifre ederek açığa çıkmasına vesile olmaktadır. Neticede medeniyet ve teknoloji denilen şeyler, onun bu gayretleriyle günümüzdeki seviyesine ulaşmıştır. Hâlbuki işin başından her şey kuralsız/şifresiz olarak yaratılmış olsaydı, merak ve tecessüs kalmayacağından araştırma ve incelemeler de olmayacak ve insanlar dünyadan gelip-geçme sıralarını savmaya çalışacaklardı. Bir diğer ifadeyle insan, doğduğu gün, öleceği günü beklemekten başka bir işi olmayan bir varlık olacaktı. Bundan anlıyoruz ki varlığın sebepler ve kanunlarla idare edilmesi, insan istidadının inkişaf ettirilmesi ve onun imtihanıyla yakından ilgilidir. Yüce Yaratıcı dileseydi, varlığı kanunlara bağlı olarak idare etmeyebilirdi. Sözgelimi, O bize, ‘yer çekimi’ olarak isimlendirdiğimiz ‘yere indirim kanunundan’ hiç söz ettirmeyebilirdi; isteyene istediği zaman, boşlukta istediği sürat ve şekilde dolaşma imkânı verebilirdi. Veya dünyaya gelmesi istenilen bir çocuğun teşekkülü için, mücerred bir istemeyi/duayı şart koşardı da insan çocuğu kapısının önünde hazır bulabilirdi. Ancak bu durumda, beşerin zihnî ve iradî gayretleri, bilgi ve ilgi kaynakları kurumuş olurdu.10

Ayrıca Yaratıcı’nın düzenli icraatlarının adı olan tabiat kanunları taklit edilmeye açık durumdadırlar. Sözgelimi, belli bir süre ve tavuğa ait belli bir sıcaklık altında yumurtadan civcivin var oluşunu gören insanoğlu bunu aynen taklit etmiştir; bilinen bu belli süre ve belli sıcaklığı yumurtaya uygulayan ziraatçılar tavuk olmaksızın civcivin elde edilmesine –bi iznillah- muvaffak olmuşlardır. Yani ilimlerin gelişmesi de varlıktaki Allah’ın koyduğu kanunları keşfedip teknolojiye dönüştürmekten ibarettir.

Sonuç Allah’ın eşyanın akışından sorumlu kılmak üzere ‘kanun’ isimli yaratmış olduğu bir varlık yoktur. Kanunlar, sadece olayların cereyan ediş şeklinin tasviridir. Yani bizim ‘kanun’ dediğimiz şey, yüce Allah’ın eşyayı düzenli bir devamlılık içinde yaratma ve yarattığını devam ettirme usulünden başka bir şey değildir. Diğer bir ifadeyle, kanun, her an hükmünü icra eden sübhanî âdetin sebep-sonuç çizgisi içinde bize yansıyan görüntüsünden ibarettir. Kelâmcıların ifadesiyle bu âdetullahtır. Allah bu kanunlarla insanlara yol gösterir ve onların bu kurallara uygun hareket etmesini ister.

*Dicle Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi yozturk@yeniumit.com.tr

Kaynakça Y. Bauguenaya, Bilimin Marifetullah Boyutları, İstanbul 1998. S. Hayri Bolay, E. Boutroux’ta Zorunsuzluk Fikri, MEB., İst. 1999. H. Ziya Ülken, Bilim Felsefesi, Ülken yay. 1983. Ebu Mansur el-Maturîdi, Kitabu’t-Tevhîd, İstanbul 1979. Heınz R. Pagel, Kozmik Kod II, (çev. N. Bahar), İst. 1993. Richard Feynman, Fizik Yasaları Üzerine, Tübitak yay. Ankara 2000. M. F. Gülen, İnancın Gölgesinde, Nil yay. İstanbul 1996. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Beyrut 1996. N. es-Sabunî, Maturîdiye Akaidi, (çev. B. Topaloğlu), Ankara 1991. S. Taftazanî, Sa’düddin, Şerhu’l-Makasıd, Beyrut 1989. Seyyid Ş. el-Cürcanî, Şerhu’l-Mevakıf, (nşr.: eş-Şerif er-Radî), Matbaatu’s-Seâde, ts.

Dipnotlar 1. Bolay, Boutroux’ta Zorunsuzluk Doktrini, s.143 (P. Foulguié-R. SaintJean, Dictionnaire de la Langue Philisophique, s.423-414’den naklen) Ayrıca bkz., Ülken, Bilim Felsefesi, s. 4-7. 2. Kanun belirli ve devamlı bir münasebeti ifade eder; onda bir plan, program ve nizam vardır. Bu itibarla ilimler, daima kanunlarla meşgul olur; tesadüfleri meşguliyet sahasına almaz ve onlarla uzaktan yakından ilgilenmezler. Zira, tesadüf kanunla zıtlaşmanın adıdır, bir diğer ifadeyle, tesadüf gelişigüzelliğin ve başıboşluğun adıdır. 3. Geniş bilgi için bkz. Y. Bauguenaya, Bilimin Marifetullah Boyutları, s. 67-73. 4. Bkz., el-Maturîdî, Kitabu’t-Tevhid, s.117. 5. H. Pagels, Kozmik Kod II, s. 159. 6. R. Feynman, Fizik Yasaları Üzerine, ,s.151. 7. İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, V, 369. 8. Bkz., es-Sabunî, Maturidiye Akaidi, s.105. 9. Bkz., et-Taftazanî, Şerhu’l-Makasıd, V, 11; el-Cürcanî, , Şerhu’l-Mevakıf, VIII, 223. 10. Geniş bilgi için bkz. M.F. Gülen, İnancın Gölgesinde, I, 26-33.

İslâm’a Davette Kavl-i Leyyin ve Mülayemet Esası

İslâm bize, “kötülükleri iyilikle savmamızı”, hak ve hakikate davet için firavunun karşısına çıkıldığında dahi kavl-i leyyin, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin, (yumuşak söz, yumuşak tavır ve yumuşak hâl) yolunu emir ve tavsiye buyurmaktadır. İnsanları en çok etkileyebilecek ve onların gönüllerini en çok kazanabilecek hususların başında şüphesiz yumuşak söz ve tatlı dil gelmektedir. Zîrâ yumuşak söz ve güler yüz, insanın gönlüne, kalbine ve ruhuna daha munis gelir. Bu yüzden yumuşak sözlü insanlar, toplum içinde sıcak ve yakın bir ilgiye mazhar olurlar ve her zaman sevilirler.

Biz bu makalemizde önce İslâm davet usûlünün en temel prensiplerinden olan “kavl-i leyyin”in ne anlama geldiğini ve Kur’ân’da nasıl bir çerçeveye oturtulduğunu inceleyeceğiz. Daha sonra da, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatında ve tebliğ metodunda yumuşak sözün ve yumuşak davranışın önemine, yani “kavl-i leyyin” prensibine temas edecek ve buradan hareketle de bütün tebliğ erlerinde bulunması gereken özelliklere ışık tutmaya çalışacağız.

A. Kur’ân’da Yumuşak Söz (Kavl-i Leyyin) “Lîn” kelimesi sertlik ve kabalığın zıddı olup nezaket, kibarlık, yumuşaklık ve yumuşak huyluluk anlamlarına gelir.1 Yine “Lin” kelimesi güzel muamele etme ve affedici olma mânâlarını da kapsamaktadır. “Yumuşak söz” şeklinde tercüme edilen “kavl-i leyyin” ifadesi ise nezaketle, şefkatle ve tatlı dille konuşma anlamlarını ihtiva etmektedir.2 Kavl-i leyyinden başka hilm ve rıfk kelimeleri de benzer anlamda olup ağırbaşlılık sükunet sabır ve yumuşaklık3 mânâlarına gelir. Özellikle hilm kelimesi daha ileri bir seviyeyi ifade ederek öfkenin kabarması hâlinde itidal ve sükuneti koruma şeklinde açıklanmıştır.4 Bu çerçevede “lîn” kelimesi insanlar arası münasebetlerde yumuşaklık, yumuşak davranma ve tatlı dille konuşma olarak tanımlanabilirken “hilm” kelimesi ise beşerî münasebetlerde hoşgörülü ve bağışlayıcı davranışlar sergilemeyi sağlayan ahlâkî bir erdem olarak açıklanabilir.5

Bu kısa kavram tahlilinden sonra Kur’ân-ı Kerîm’de kavl-i leyyin prensibinin nasıl yer aldığına temas edebiliriz.

Yüce Allah, Kur’ân’da Hz. Musa ve Hz. Harun’a yönelik şöyle hitapta bulunmaktadır:

اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى

“İkiniz Firavun’a gidin; çünkü o, iyice azdı. Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alır, yahut hiç değilse biraz çekinir.”6

Görüldüğü gibi Yüce Allah, Hz. Musa ve kardeşini Firavun’a gönderirken onlara yumuşak söz söylemelerini emretmektedir. Yüce Allah tarafından verilen bu emir, bir Müslüman’ın düşmanına olan tutumunu belirlemede temel kriter olarak dikkat çekmektedir. Buna göre âyette “kavlen leyyinen” ifadesinin kullanılması, Firavun’a karşı hem nasıl konuşulacağına hem de nasıl davranılacağına ışık tutmaktadır. İbn Abbas, âyetteki “kavlen leyyinen” ifadesini, Hz. Musa ve Hz. Harun’un konuşmalarında sert ve kaba olmayıp latîf olmaları şeklinde yorumlar.7 Aynı şekilde bazı müfessirler de bu ifadeyi, nezaket, kibarlık ve yumuşaklık olarak açıklamışlardır.8 Bikâî bu âyeti esas alarak “emri bi’l-ma’ruf” görevini yerine getiren insanların muhatapların seviyesine göre derece derece en güzel şekilde yumuşak davranmaları gerektiğine özellikle dikkat çekmektedir.9

Buna göre Hz. Musa’ya emredilen tebliğ metodundan anlaşılan, Allah’a davet konusunda kabalık ve sertliğin terk edilerek yumuşak söz ve şefkate mutlaka yer verilmesidir. Bir tarafta insanların en azgın ve kibirli olanı, diğer tarafta da Allah tarafından insanlar arasından seçilmiş, mertebesi en yüksek kul bulunmaktadır. Durum böyle olmasına rağmen Yüce Allah, Hz. Musa’ya, Firavun’la konuşurken yumuşaklıkla ve nezaketle davranmasını emretmektedir.10 Burada dikkati çeken önemli bir husus, Kur’ân’ın düşünmeyi, Allah’tan korkmayı “kavl-i leyyin”e bağlamasıdır. Bu yaklaşım mefhum-u muhalifiyle ele alınacak olursa,“Sertlikle üzerine giderseniz ne düşünür ne de haşyet duyar.” mânâsını çıkarmak mümkündür. Ayrıca söz konusu âyette korkulan veya umulan bir durumun beklendiği ve o işin mümkün olabileceği “lealle” edatıyle ifade edilmiştir. İlahî Beyan’daki bu üslûp, muhatap Firavun bile olsa yumuşak bir tavrın karşıdaki insanı yumuşatacağı ve onu da tezekküre sevk edeceği mânâsına geliyordu.11

Şu hâlde tanrılık iddiasına kalkışabilecek kadar haddini aşan bir kişinin nasihat dinleyip Allah’tan korkması ümidinin, yumuşak söze bağlı kılınması, konumuz açısından oldukça önem arz etmektedir.

Diğer taraftan başta Mukatil (v. 150/767) olmak üzere bazı müfessirler “kavlen leyyinen” ifadesini Nâziât Sûresi’nde geçen

اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَزَكَّى

“Firavuna git, zîrâ o iyice azdı! Ona de ki: kendini arındırmaya gönlün var mı?”12 âyetiyle tefsir etmişlerdir.13 Soru tarzında gelen bu cümle son derece nazik, kibar ve muhataba değer veren bir hitap özelliğine sahip olması yönüyle Hz. Musa’nın Firavun’la konuşurken nasıl bir üslûp kullanması gerektiğini bildirmektedir. Bu da peygamberlik makamına yaraşır bir şekilde muhatapla konuşurken -düşman bile olsa- son derece tatlı ve yumuşak bir hitap seçmektir. Böylece Kur’ân, daha evvel zikredilen tatlı dille ve nezaketle konuşma hususuna,14 Nâziât Sûresi’nde geçen bu âyetle tekrar dikkat çekmektedir.

Yine Firavun’la konuşurken onun konumunu dikkate alacak şekilde bir künye ile hitap etme de,15 bu âyet etrafında yapılagelen tefsirlerdendir.16 O dönemde Firavun’a yönelik farklı şekildeki lâkaplarla (ebu murre, ebu’l-abbas, ebu’l-velid, ebu musab) hitap edildiği söylenmektedir. Künyeyle hitap etme ise genel olarak muhataba bir değer ve şeref verildiğini gösterir.

Fazl b. İsa, Kur’ân’da Firavun’a karşı gösterilen yumuşaklık ve nezaketten esinlenerek İlahî ahlâkı şöyle ifade eder:

“Ey kendisine düşmanlık yapana bile sevgisini gösteren Allah’ım, Kim bilir seni dost edinene ve sana yakarışta bulunana nasıl yakınlık gösterirsin!” Yine bu âyetten ilham alan Yahya b. Muaz, ağlayarak duygularını şu özlü ve mânâ yüklü cümlelerle dile getirir:

“İlahî “Ben ilahım.” diyerek Sana ilâhlık taslayana işte Sen’in merhametin, Kimbilir “Sen Allah’sın.” diyerek Sen’in ilâhlığını kabul edene karşı Sen’in merhametin nasıl olur!”17

Ayrıca Kur’ân’daki “kavl-i leyyin” ifadesi çerçevesinde dikkatleri çeken bir husus da şudur: Hiçbir insan, Firavun gibi kötü olamayacağına göre her ne inançtan olursa olsun, diğer insanlara karşı sertliği ve kabalığı bırakarak yumuşak tavır sergileme, güler yüz gösterme ve tatlı dille konuşma, insanlar arası münasebetlerin sağlıklı bir zemine oturması için Kur’ân’ın getirdiği temel ilkeler arasında yer almaktadır.

Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun er-Reşid’in yanına bir gün zahid bir kişi gelir. Bu zât, yaptığı işlerden dolayı halifeye öyle sert bir dil kullanır ki, Harun er-Reşid: “Bu senin yaptığın nasihat ve irşad değil, insaflı ol.” deme mecburiyetinde kalır ve şunu söyler: “Cenab-ı Hak senden daha çok hayırlı birisini (Hz. Musa ve Hz. Harun’u) benden çok daha şerli birisine (Firavun’a) göndermiş ve yumuşak sözle muamele etmelerini, güzel bir şekilde davette bulunmalarını emretmiştir.”18

Müfessirlerin genel olarak kavl-i leyyin hususunda yaptıkları yorumlardan çıkan sonuç, Hz. Musa ve kardeşinin, Firavun’u hak dine çağırırken, son derece nazik, kibar ve yumuşak bir şekilde konuşmuş olmasıdır.19 Özellikle vurgulamak gerekir ki yumuşak söz ve yumuşaklık, insanların gönüllerinde daha çok tesir uyarmakta ve genel olarak daha faydalı neticeler doğurmaktadır. Bu yüzden iki Peygamber, Firavun’a karşı yumuşak bir üslûpla konuşmuş ve ona “Sen yalancısın.”, “Sen azabı hak ediyorsun.” şeklinde incitici bir üslûp kullanmamışlardır.20 Büyük Müfessir Fahruddîn er-Râzî davette yumuşak davranmanın kalb ve gönüllere daha çok tesir edeceğini buna mukabil kaba ve sert davranışın da nefreti ve kabul etmemeyi netice vereceğini bildirmektedir.21

Yumuşak söz ve tatlı dil sadece Hz. Musa ve kardeşine ait bir tutum değil bütün peygamberlerin Hakk’a davet metotlarının genel karakteristik özelliğidir. Çünkü peygamberlerin, Hakk’a davetlerinden maksat büyüklük taslamak, fayda vermeyen sert ve kaba sözler sarf etmek, muhatabı kırmak ve incitmek değil, muhatapta hidâyet ışığının uyanmasına vesile olmaktır.22 Nitekim Kur’ân, Hz İbrahim’in sıfatlarını anlatırken mealen; “İbrâhim çok yumuşak huylu, şefkatli ve kendisini Allah’a teslim eden bir kuldu.”23 buyurarak bu hususa dikkatleri çekmektedir.

İslâm alimlerinin bu âyet etrafında yaptıkları yorumlardan hareketle tebliğde bulunan insanların yani tebliğ erlerinin, muhatapları kim olursa olsun hatta Firavun, Nemrut, Şeddad gibi kalb ve kafaları imana kapalı ve küfre programlanmış insanlar bile olsa, anlatacakları hususları yine “kavl-i leyyin ” ile anlatmaları gerektiği sonucuna varılabilir.

Sözünü ettiğimiz çerçevede bir Peygamber’den amansız bir düşmanı karşısında en öncelikli ve en önemli görevlerinden biri olan risalet vazifesini yerine getirirken bile yumuşak ve hoşgörülü olması isteniyorsa, risalet görevi dışındaki ferdî ve sosyal hayat alanlarında diğer insanlarla ilişkilerinde mülayemet, incelik, şefkat ve hoşgörü gibi pozitif değerlere yer vermesi ve bunları esas alması evleviyetle gerekmektedir.

B. Peygamber Efendimiz ve Mülâyemet Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlığa İslâm dinini tebliğ etmiş ve İslâm’a davet vazifesini bütün Müslümanlara bir görev ve miras olarak tevdi etmiştir. Ancak O, ümmetine sadece tebliğ görevini değil, tebliğ görevinin metodunu ve nasıl yapılması gerektiğini de miras olarak bırakmıştır.

Kuran, Hz. Peygamber’e (sallallahü aleyhi ve sellem) hitaben

اُدْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ

“Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle dâvet et, gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et.” buyurarak tebliğ görevinin nasıl yerine getirileceğini bildirmektedir. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yirmi üç yıla yaklaşan peygamberlik hayatı boyunca insanları dalâletten hidâyete, zulmetten nura ve küfürden imana çağırırken onlara son derece yumuşak davranmış ve en güzel şekilde muamele etmiştir. Çünkü O, Kur’ân’ın ifadesiyle pek üstün bir ahlâk üzerindedir.24

Hz. Peygamber’in yüce ahlâkı, hoşgörülü oluşu, yumuşaklığı ve yufka yürekliliği sarih bir şekilde Âl-i İmrân Sûresi’nde geçen

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi.”25 âyetiyle vurgulanmakta ve övülmektedir. Hz. Peygamber’in katı kalbli olması durumunda ise, insanların onun etrafından dağılacağı ifade edilerek, davranışlarında sevgi, hoşgörü ve bağışlama prensiplerine devam etmesi istenmektedir.26 Şüphesiz bu âyet, Hz. Peygamber’in büyüklüğünü, yüce ahlâkını, onun kaba davranışlardan uzak bulunduğunu, şefkat ve merhametle dopdolu olduğunu ve yumuşaklıkla muamele ettiğini göstermektedir.

Razî, bu âyetin ışığında Resûlüllah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) risaleti ile ahlâkı arasında güzel bir münasebet kurarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır: “Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün âlemlerin imamı olduğuna göre, onların en halimi ve en güzel ahlâklısı olması gerekir.”27 Demek ki Hz. Peygamber’deki bu güzel ahlâk, yumuşaklık ve yufka yüreklilik, O’nun peygamberliğinin ve bütün insanlara rehber olmasının gereğidir.

Bir başka açıdan bakıldığında İslâm gibi evrensel bir mesaj getiren ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan bir peygamberin olumsuz vasıflar taşıması, kaba ve sert davranış sergilemesi düşünülemez. Çünkü kaba ve katı kalbli bir kimse başka bazı erdemlere sahip olsa da, muhataplarında nefret uyandırır. Bu durumda insanlar böyle bir kimseyi dinlemek ve onunla konuşmak istemezler. İncitici ve sert bir üslûpla konuşma elbette muhatabın uzaklaşmasını netice verir.

Hz. Peygamber, hadîs-i şerîflerinde de Yüce Allah’ın her işte yumuşaklığı sevdiğini ve sertlik ve kabalığa karşı vermediği şeyleri yumuşaklığa verdiğini bildirmektedir.28 Bir başka ifadeyle, Yüce Yaratıcı, yumuşaklığa karşılık verdiği şeyleri, kabalık ve sertlik karşısında vermemektedir. Nitekim Yüce Allah’ın bir kulu sevdiği vakitte, ona rıfkı ihsan edeceği ifade edilmiş29 ve bazı nebevî beyanlarda yumuşaklık ve mülâyemetten mahrum olanların bütün hayırdan mahrum kalacağı belirtilmiş ve30 الرفق يمن “Yumuşaklık berekettir.”31 buyrulmuştur.

Yumuşak davranma ve mülâyemetle ilgili bir başka hadîs-i şerîfe göre ise zulme uğradığında sabreden, kendisine kötülük edilince affeden ve cahilce davranışlara maruz kaldığında onlara yumuşaklıkla ve mülayemetle muamele eden insanların kıyamet gününde cennete koşarak gideceği ifade edilmiştir.32

Yine Hz Peygamber, (gündüzleri) oruç tutan (geceleri) ibadetle geçiren kişinin ulaştığı dereceye, kulun güzel ahlâkla ve mülâyemetle ulaşabileceğini bildirmektedir.33 Bu konu etrafında çok önemli tahşidatlarda bulunan Hz. Peygamber, en yakınında bulunan Hz. Aişe’ye (r.a) bir gün şöyle buyurmaktadır:

“Ya Aişe! Sen Yumuşak davran. Çünkü yumuşaklık bir şeyde bulunursa kesinlikle onu süsler ve bir şeyden çıkarsa da mutlaka onu çirkinleştirir.”34

Bu çerçevede Hz. Peygamber’e ait daha pek çok nurlu beyanlar bulunmaktadır. Bunlar arasında konumuzla yakından ilgisi bulunan şu nebevî beyanlar, varlık gayeleri insanlara hak ve hakikati anlatmak olan müminler için çok önemli tavsiye ve öğütler ihtiva etmektedir:

“Cehennem’e haram olan veya Cehennem’in kendisine haram olduğu kimseyi size haber vereyim mi?

Cehennem her yumuşak huylu, uysal, sakin, kolaylık gösteren ve insanlara yakın duranlara haram kılınmıştır.35

“Rıfktan nasibi verilen bir kimseye hayırdan da nasibi verilmiştir. Yumuşaklıktan nasibi verilmeyen bir kimse ise hayırdan da mahrumdur.”36

İşte Hz. Peygamber’den gelen bu öğüt ve tavsiyeler, müminlerin güzel ahlâkı ve yumuşaklığı, kendi fıtratlarına mal etmeleri gerektiğini göstermektedir.

Şu halde kavl-i leyyin çerçevesinde baştan beri zikredegeldiğimiz İlahî hitaplar ve hadîsler bir bütün olarak değerlendirildiğinde tebliğ insanının sadece yumuşak sözle konuşmasının yetmediği, bununla birlikte yumuşaklığın onun aslî vasfı hâline gelmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde, pek çok olumsuz hâdiselerin ve yanlışların yaşanması kaçınılmaz olacaktır. Yani, kavl-i leyyin, mürşidin fıtratı ile bütünleşmemişse ve içinden gele gele o hâli yaşayamıyorsa, er-geç damarına basıldığında iç kimliği ortaya çıkacak ve tamiratı tahribata çevirecektir. Böyle bir sertlikle karşı karşıya kalan muhataplar da, onun temsil ettiği düşünceden de, davadan da uzaklaşacaklardır. Bu yüzden kavl-i leyyinin fıtrat hâline getirilmesi tebliğ ve irşatta bulunanlar için çok önem arz etmektedir. Bu da ancak hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin, kalb-i leyyin ve şekl-i leyyin ile mümkün olacaktır.37

Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken bir husus şudur: Yumuşaklık ve mülâyemet, hiçbir zaman davet konusu olan iman ve İslâm esaslarının yumuşatılması ve değiştirilmesi mânâsına gelmez. Bu yüzden denebilir ki yumuşaklık, davet konularında tedriciliğe riayet ederek, İslâm’a davet metodunda söz konusudur.

Sonuç Netice itibariyle Müslümanların her devirde insanları hak ve hakikate çağırırken peygamberlerin çizgisinde olmaları ve onların davet usûlüne uygun davranmaları gerekmektedir. Peygamberler ise insanlara şefkat ve merhamet duygularıyla muamele etmişler ve davet metotları olarak genellikle yumuşak davranmayı ve tatlı sözle konuşmayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden müminin, hizmet insanının herkesten daha duyarlı davranarak muhataplarına karşı kullanacağı dilin ve sergileyeceği davranışların yumuşak olmasına itina göstermelidir.

Unutulmamalıdır ki, en sert ve en katı insanlar bile tatlı dil ve güler yüz karşısında yumuşama gösterebilir. Dilimize yerleşmiş olan “Tatlı söz, yılanı deliğinden çıkarır.” atasözü de bu hususu çok veciz bir şekilde açıklamaktadır. Bu yüzden muhatap kim olursa olsun, tebliğ görevini yerine getiren kimselerin muhataplarına bir şeyler anlatabilmeleri için mülâyim ve müsamahakâr olmaları vazgeçilmez şartlardır. Bir başka ifadeyle iyiliği emreden her kişinin üzerine düşen, yumuşak sözle konuşmak ve hoşgörülü olmaktır.38 Zîrâ “Yumuşaklık, Hakk’a davetin esasıdır.” Hakk’a davet ve tebliğ âdâbı ise, bir yandan sertlik ve kabalığın terk edilmesini, diğer yandan da mülâyemet ve yumuşaklığı gerektirmektedir. Şu hâlde mülâyemet gösterme, yumuşak huylu ve geçimi kolay bir insan olma, tebliğ ve irşat vazifesini yerine getiren bir müminin, en önemli vasıfları arasında sayılabilir.

*Araştırmacı-Yazar Dr. Ali Can, Yeni Ümit acan@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, “lyn” mad., Beyrut; Râzî, Muhtâru’s-Sıhâh, Çağrı Yay., İstanbul, 1987, s. 611.; İsfehânî, el-Müfredat, “lyn” mad., Beyrut. 2. Semerkandî, Bahrü’l-Ulûm, Beyrut, 2/344; İbn Âşûr, Tefsirü’t-Tahrir ve’t-Tenvir, Tunus, 16/225. 3. Razi , Mefâtîhu’l-Gayb, Beyrut, 1990, 10/140. 4. İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, “Hilim”, mad.; Cürcani, et-Tarifat, “Hilim”, mad., 5. DİA., “Hilim” mad., 6. Tâhâ, 20/44. 7. Fîrûzâbâdî, Tenvîru’l-Mikbâs min Tefsîri İbn Abbâs, Tahrân, s. 262. 8. Mâverdî, en-Nuket ve’l-Uyûn, Beyrut, 1992, 3/405. 9. Tâhâ, 20/44. 10. Râzî, a.g.e., 3/153; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 3/154. 11. M.Fethullah Gülen, Prizma-1, 40; Kırık Testi-5, 223. 12. Nâziât, 79/18. 13. Mâverdî, en-Nuket ve’l-Uyûn, 3/405. 14. Tâhâ, 20/44. 15. Mehmed Vehbi Efendi, Hulasatü’l-Beyan, İstanbul, 1966, 8/ 3291. 16. Taberî, Câmiu’l-Beyân, Beyrut, 1984, 16/169. 17. Hâzin, Tefsirü’l-Hazin, Beyrut, 1995, 3/205; Âlûsî, a.g.e., 16/195. 18. İbnu’l-Cevzi, el-Muntazam, Beyrut, 8/328. 19. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 3/154. 20. Cezâirî, Eyseru’t-Tefâsîr, 1993, 3/353. 21. Râzî, a.g.e., 13/33. 22. İbn Âşûr, 16/225. 23. Hud, 11/75. 24. Kalem, 68/4. 25. Âl-i İmrân, 3/159. 26. Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs, 3/196. 27. Razi, a.g.e., 9/50. 28. Buhârî, İstitâbetu’l-Mürteddîn, 4; Müslim, el-Birr ve’s- Sıla ve’l-Âdâb, 23. 29. Taberanî, Mu’cemu’l-Kebir, 2/306 30. Ebû Davûd, Edeb, 12 31. Beyhakî, Şuabü’l-İman, 6/139. 32. Beyhaki Şuab’ü-İman, 6/263. 33. Ahmed b. Hanbel, 6/133;Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, 6/232. 34. Ebû Davûd, Cihad, 2; Sahihi ibn Hibban, 2/310. 35. Ahmed b. Hanbel,1/415;Beyhakî, Şuabu’l-İman, 2/215. 36. Tirmizî, Kitabü’l-Birri ve’ss-Sılat, 67. 37. M.Fethullah Gülen, Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar, s. 275. 38. Derveze, et-Tefsîru’l-Hadîs, 3/196.

Asr-ı Saadet’te İrtidat Hâdiseleri

Geçmişte peygamberleri görmüş ve onlarla aynı atmosferi paylaşmış insanlar arasında dahi irtidat vaki olursa, huzurda bulunmanın tadına erememiş ve nebevî ‘sıbga’ (boya) ile boyanamamış bugünkü insanlarda irtidadın olmayacağı düşünülemez. Bu bakımdan, herkes akıbetinden endişe etmeli.

Dinden dönme anlamında irtidat, İslâmî literatürde birçok ilim dalını çeşitli açılardan ilgilendiren bir kavramdır. İrtidat, Kur’anî bir kelimedir ve tefsir ilminin kapsamındadır. Birçok hadis mecmualarında mürtetlerle alâkalı müstakil bir bölüm bulunur. Hz. Ebû Bekir dönemi ridde savaşları yönüyle tarih ilminin mevzusudur. Hâricilerin tekfir anlayışından dolayı, kısmen İslâm mezhepler tarihiyle ilgilidir. İnanç esaslarını ilgilendirmesiyle kelâm ilminin belki de en hassas konularından birini teşkil eder. İlk dönemlerden günümüze kadar aktüalitesini koruyan bir konu olarak, İslâm hukukçularının en tartışmalı problemlerinden birini oluşturur. Diğer ilmî disiplinleri ilgilendirmesinin yanında İslâm hukuku içerisinde bile, fıkhın birçok alt branşlarını; hattâ birbirinden bağımsız alanları ilgilendirmesi konuyu geniş boyutlu kılar. Ridde ve irtidat fıkıh literatürümüzün, siyer bölümünde ve hadler kapsamında; hattâ ibadetler kısmında incelenir.1 Ne var ki, konunun bütün boyutlarına burada değinmek mümkün olmadığı için, biz burada sadece Asr-ı Saadet’teki bazı ferdî irtidat hâdiselerini ve özellikle de Hz. Ebû Bekir dönemi ridde savaşlarını tarihî açıdan değerlendireceğiz.

1. İrtidatın Sözlük Mânâsı

Sözlükte “redde” kelimesi, geri göndermek, geri getirmek, geri çevirmek gibi geniş bir yelpazede kullanılan geçişli bir fiildir.2 Bu kökten türetilen “irtedde” ise, geri çekilmek, geri gelmek, dönmek, terk etmek mânâlarında geçişsiz bir fiildir. İrtedde ani’d-din / ani’l-İslâm ifadesi müslüman olduktan sonra küfre dönmeyi ifade eder. Ridde ani’l-İslâm ifadesi de İslâm’dan dönme mânâsına gelir. Bazı dilcilere göre ise, terim mânâsı olarak “riddet” kelimesi küfre dönmeyi; irtidat ise hem küfre dönme anlamında hem de diğer mânâlarda kullanılır.3

2. Peygamberimiz Dönemi Ferdî İrtidatlar

Peygamberimiz’in (sallahu aleyhi vesellem) davet mektubu Hirakl’e ulaştığında o, Ebû Sufyan’a çeşitli sorular sorar. Bu sorulardan birisi de, “Ümmeti artıyor mu, eksiliyor mu?” şeklindedir. “Artıyor.” cevabını alır. Akabinde, “İslâm’ı kabul edenlerden dönenler oluyor mu?” sorusunun cevabı da “Hayır.” olur.4

Yine de tarihî olarak Mekke ve Medine dönemlerinde nadirattan da olsa bazı irtidat hâdiselerinin olduğu rivayet edilir. Misâl olarak şu hâdise hatırlanabilir: Ümmü Habibe Remle bt. Ebi Sufyan, kocası Ubeydullah b. Cahş el-Esedi ile birlikte müslüman olur. İşkenceler yüzünden, kocasıyla birlikte Habeşistan’a hicret eder. Fakat Habeşistan’da kocası dininden dönerek Hristiyan olur. O, Ümmü Habibe’yi de dininden döndürmeye çalışır; fakat Ümmü Habibe, dininde sebat eder ve bu sebatının mükâfatı olarak Peygamberimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) evlenerek müminlerin annesi olmakla şereflenir.5

Bilindiği gibi, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kan dökülmesini istemediği için Mekke seferini gizli tutar. Hz. Ebû Bekir (ra), kızı Hz. Aişe Validemiz’e (r.anha) sefer istikametini sorduğunda “Bilmiyorum.” cevabını alır. Buna rağmen, Hatib b. Ebi Beltea, Sare isimli kadınla Mekke’deki akrabalarına bir mektup gönderir. Kadının yakalanmasıyla bu hain plân neticesiz kalır. Hz. Ömer, Hatib’in öldürülmesi kanaatindedir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şefkat gösterir ve Bedir ashabından olmasının hatırını gözetir. Bu mektubu taşıyan kadın ise yakalandıktan sonra serbest bırakılır, Mekke’ye ulaştığında da dinden döner.6

Mekke fethi günü Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sahabelere, müşrikler saldırmadıkları sürece onlarla savaşmamalarını emreder. İstisnai olarak bazı kişilere eman verilmeyeceğini de beyan eder. Eman verilmeyenler arasında, irtidat edenler de vardır. Bunlardan biri Abdullah b. Hatal’dır. Müslüman olduktan sonra Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onu sadaka memuru olarak görevlendirir. O ise ihanet ederek arkadaşını öldürür, sadaka mallarını alır ve irtidat eder.7 Mekke fethinde İbn Hatal’ın Kabe’nin örtüsüne sarıldığı Peygamberimize (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verilir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onun öldürülmesi emrini yineler.8

Eman verilmeyen kişilerden birisi de Abdullah b. Sa’d’dır. Abdullah b. Sa’d İbn Ebi Sarh, Peygamberimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kâtiplik yapan bir kişidir. “Dinden çıkanlara şeytan önce fit vermiş.” (Muhammed, 47/25) denilerek durumu anlatılır. Devamında, “Adam irtidat ederek kâfirlere sığındı.” denilir. Bu sebeple Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) fetih günü, nerede olursa olsun onun öldürülmesini emreder. Ancak Hz. Osman onu himayesine alır. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu himayeyi -isteksiz de olsa- onaylar.9 Mikyas b. Hubabe de, müslüman olduktan sonra irtidat edip, müşrik olarak Mekke’ye geri döner.10

Bir Arabî, Peygamberimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) biat eder. Medine’de bir süre kaldıktan sonra hastalığa yakalanır ve Peygamberimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) biatını geri almak istediğini belirtir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buna razı olmaz. Fakat Arabî talebini sık sık dile getirir. Sonra da çekip gider. Bu hâdiseyle ilgili olarak Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Medine körük gibidir. Pisini temizinden arındırır.”11 buyurur.

Ureyne kabilesinden bir grup insan Medine’ye Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna gelir. Yalnız, hava değişikliğinden dolayı hastalanırlar. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, “Dilerseniz zekât develerinin yanına gidin. Develerin sütünden ve bevillerinden içersiniz.” tavsiyesinde bulunur. Onlar da böyle yaparlar ve iyileşirler. İyileştikten sonra, çobanlara saldırıp onları öldürürler. Hayvanlarını gasp eder ve irtidat edip kaçarlar. Bu hâdise Peygamberimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verilince peşlerine adam gönderir ve yakalanıp getirilirler. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptıklarına kısas olarak onların ellerini ve ayaklarını kesip gözlerine mil çektirir ve ölünceye kadar Harre mevkiinde bırakılmalarını emreder.12

3. Peygamberimiz Döneminde Yalancı Peygamberler

Bir gün Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) minbere çıkar ve sahabilere şöyle hitap eder: “Ey insanlar, ben kadir gecesi bir rüya gördüm; ama onu unutmuştum. Rüyamda kollarımda iki altın bilezik gördüm. İkisinden de hiç hoşlanmadım. Onlara üfledim, onlar da uçup kayboldular. Ben bu iki bileziği Yemen ve Yemame’de çıkan bu iki yalancı (peygamber) ile yorumladım.”13

İslâm tarihinde ridde olaylarının sayısı on bir olarak verilir. Bunlardan üçü Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında vuku bulur. İlki, Esved hâdisesidir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onun öldürüldüğü haberini vefat edeceği günün sabahında alır. Vefatından sonra, hâdiseler yeniden patlak verir.

Mesleme, Hanife oğulları arasında peygamberlik iddiasında bulunur. İki yandaşını kendisinin peygamber olduğunu bildiren bir mesajla Peygamberimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderir. Mesleme’nin “Arap Yarımadası’nın yarısı senin, yarısı benim olsun.” teklifini Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Yeryüzü Allah’ındır.” diyerek reddeder. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) temsilcilerden kendi inançları hakkında bilgi alır. Mesleme’nin peygamberliğine inandıklarını söylediklerinde ise, “Allah’a yemin olsun ki, eğer elçilik masuniyetiniz olmasaydı, sizi öldürüp başlarınızı keserdim.” buyurur. İslâm tarihinde o günden sonra adı Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) isimlendirmesiyle Müseylimetü’l-Kezzab olacaktır. Fakat Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında onunla alâkalı daha fazla bir şey yapılamaz14.

Diğer bir peygamberlik iddiasında bulunan kişi, Tuleyha’dır. Kâhin bir kişidir ve Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sağlığında nübüvvet iddiasında bulunur. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) aynı kabileden Hz. Dırar’ı savaşmak maksadıyla Tuleyha’nın üzerine gönderir. Hz. Dırar oraya yürür. Tam savaş hazırlıkları yapıldığı esnada Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat haberi gelir. Tuleyha cesaret alır ve çevredeki kabileler kendisine inanırlar. Gatafan, Hevazin ve Tay kabileleri de onun etrafında yer alırlar. Bu sebeple, Hz. Dırar Medine’ye geri dönmek zorunda kalır.15

4. Hz. Ebû Bekir Dönemi Ridde Savaşları

Hz. Ebû Bekir’in (r.a) halife seçilmesi akabinde, birçok irtidat ve itaatsizlik hâdiseleri görülür. Etrafta meydana gelen olaylar tehlikeli boyutlara ulaşır. Mekkelilerden bile itaat etmek istemeyenler bulunmaktadır. Bu esnada Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından hazırlanmış Üsame ordusu vardır. Hz. Ömer (r.a), bu ordunun gönderilmemesi taraftarıdır. Hz. Ebû Bekir ise çok kararlıdır; “Köpekler kurtlar üzerime saldıracak olsa bile yine de Üsame ordusunu gönderirim.” der. Çünkü ona göre, Üsame’nin gönderilmesi Resulullah’ın emridir.

Bu boşluğu fırsat bilen bazı kabileler, Medine’ye baskın düzenlerler. Gerçi bu beklenmedik bir hâdise değildir. Alınan istihbarat üzerine Hz. Ebû Bekir, halkı camide toplar ve Medine geçitlerine, Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Talha ve Hz. Abdullah b. Mesud’u görevlendirir. Muhtemelen bu isimlere grup başkanları olarak bakılabilir. Beklenen baskın gece gerçekleşir; fakat geri püskürtülür, Medine dışlarına kadar takip edilirler. Ne yazık ki, bu hâdise mütereddit olanların daha hızlı kaymasına sebep olur. 40 gün kadar sonra ise Üsame ordusu geri döner.16

Üsame ordusunun geri dönüşüyle birlikte, etraf kabilelerden oluşan birliklerle Hz. Halid komutasında düzenli ve plânlı harekâta geçilir. Her şeyden önce barış teklifleri yapılır, haksızlık yapılmaması önemle vurgulanır. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun resulüdür demeye, namaz kılmaya, zekât vermeye, Ramazan orucunu tutmaya, haccetmeye, iyiliği emredip kötülükten nehyetmeye, itaate ve cemaate davet gibi kapsamlı bir çağrı yapılır.17

Yalancı Peygamber Tuleyha: İlk olarak Tuleyha üzerine gidilir. Sulh çağrısı yapılır. Fakat bu çağrı kabul görmez. Savaş yapılmak zorunda kalınır. Savaşta mağlup olurlar. Tuleyha, Şam tarafına kaçar. Yakalanan bazı kişiler Hz. Ebû Bekir’in huzuruna çıkarılır. Bunlar arasında mürtetlerden Uyeyne isimli birisi de vardır. Diğer sahabeler: “Ey Allah’ın düşmanı, imandan sonra küfre düştün ve müslümanlarla savaş yaptın,” diyerek onu kınarlar. Hz. Ebû Bekir de ona: “Ey Allah’ın düşmanı, müslüman oldun, Kur’ân okudun sonra da kâfir olarak İslâm’dan döndün. Senin boynunu vuracağım.” diyecektir. Uyeyne ise: “Ey Allah Resulü’nün halifesi, Peygamberimiz bana hep güzel muamelede bulundu. Hâlbuki Resulullah beni sizden daha iyi tanırdı. Benim hakkımda ona hiçbir şey gizli değildi. Ben nifak içindeyken Resulullah dünyadan göçtü. Ne var ki, bugün ben Allah’a tövbe ediyorum. Senden af diliyorum. Beni affet.” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir Uyeyne’yi de amcaoğullarını da affeder; onlara iyi davranır; yedirir-içirir, giydirip gönderir.18

Bu hâdise Tüleyha’ya ulaşınca pişmanlık duyar. Şiir yazıp Hz. Ebû Bekir’e gönderir. Bu şiir, Hz. Ebû Bekir’i çok duygulandırır. Tuleyha’nın Medine’ye dönme niyeti vardır; ama bu niyet Hz. Ebû Bekir’in vefatına kadar gerçekleşmez. Hz. Ömer halife olunca, tövbe eder, müslüman olur ve Hz. Ömer’in huzuruna çıkarılır. Hz. Ömer, Tüleyha’ya sebep olduğu ölüm hâdiselerini hatırlatarak, “Sabit b. Erkam ve Ukkaşe b. Mihsan’ı öldürdüğün hâlde Cehennem’den kurtulmayı nasıl ümit ediyorsun.” diyerek sitem eder. Onun cevabı ise, “İyi ki, tersi olmamış. Çünkü ben ebedî Cehennem’de olacaktım.” olur. Karşılıklı konuşmalar cereyan eder. Hz. Ömer sözlerinin samimiyetine güven duyduğunda alaka gösterir, daha sıcak davranır, yanında kalmasına müsaade eder. Sonra da, Hz. Sa’d b. Ebi Vakkas’la birlikte gönderir. Onun için, yâd-ı cemil bırakarak İslâm’a hizmet etti, denilir.19

Malik b. Nüveyr Hâdisesi: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Temim kabilesine bazı kişileri görevli olarak tayin eder. Malik b. Nüveyr de bunlar arasındadır. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde bazı kabileler zekâtlarını Hz. Ebû Bekir’e gönderir. Fakat Malik göndermeyenler arasındadır. Yalancı kadın peygamber Secah’ın da oraya gelmesiyle, istenmedik olaylar gelişir. Temim oğulları yaptıklarına pişman olur ve İslâm’a geri dönerler. Malik hâlâ kararsızdır. Kabilesiyle birlikte bir yerde toplanır. Tuleyha’dan sonra Hz. Halid’in kendileri üzerine geldiğini öğrendiklerinde, dağılırlar. Esir alınanlar arasında Malik de vardır. Hz. Halid öldürülmelerini emreder. Malik: “Ben namaz kılan bir müslüman olduğum hâlde beni öldürecek misin?” karşılığını verir. Hz. Halid ise “Eğer müslüman olsaydın, zekât vermemezlik yapmazdın ve kavmine de vermemelerini emretmezdin.” diyerek öldürülmesi emrini yineler. Hz. Ebû Bekir bu hâdiseyle ilgili onun içtihadında hatalı olduğunu beyan eder.20

Yalancı Peygamber Müseylime: Müseylime’nin peygamberlik iddiası Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde başlar. Fakat Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde olumsuz münasebetlere rağmen, pek fazla bir şey yapılmaz. Hz. Ebû Bekir döneminde ilk önce diğer kabilelerden başlanması, Müseylime’nin ününün daha da artmasına sebep olur. Başlıca iddiası şunlardır: “Kureyş nübüvvete ve imamete neyle sizden daha fazla layık oluyor? Onlar sizden ne sayıca daha fazla ne de daha şerefli. Mallarınız da onlardan daha çok. Üstelik her gün Cebrail bana da geliyor.” Bu ün, yalancı kadın peygamber Secah’ı da cezbeder, yanına gider ve evlenerek karı koca peygamber olurlar (!) Bu hâdise, Hz. Ebû Bekir döneminde yapılan şiddetli savaşlar neticesinde Müseylime’nin öldürülmesiyle sona erer.21 Bu kabilenin ileri gelenleri, yeni bir fitneye sebebiyet vermemeleri için belli bir yerde mecburi ikametle cezalandırılır. Hz. Ömer’in hilafetinin ilk yıllarında bu kişilerin fitneye sebebiyet vermeleri ihtimali bulunmadığı için, cezaları affedilir ve kabilelerine geri gönderilir.

Bahreyn Bölgesi: Bahreynliler “hilafete İbn Ebi Kuhafe’den daha layığız.” iddiasındadırlar. İran’la gizli anlaşma yaparlar. Müslüman olanlara karşı savaş başlatırlar. Bazen müslümanlar bazen de diğerleri galip gelir. Fakat sonunda oradaki müslümanları muhasara ederek aç bırakırlar. Hz. Ebû Bekir bunlara yardım gönderir ve mağlup edilirler. Farslılara da eman verilir. Liderleri Münzir, çok pişman olur ve Hz. Ebû Bekir’e bir mektup gönderir.22

Yemen Bölgesi: Hz. Ebû Bekir halife olunca, Eş’as b. Kays: “Bu iş Ebû Bekir’den sonra ne olacak?” diyerek isteksizliğini belirtir. İçlerinden birisi, müslümanların kazandıkları zaferleri emsal göstermesine rağmen, Eş’as, coğrafî konumlarının Medine’ye uzak olmasının kendi lehlerine olduğunu söyler. Halk iki gruba ayrılır. Bazıları namazlarını kılmaya ve zekâtlarını vermeye devam ederken, diğerleri zekât vermemeye ve isyana yeltenirler. Bu hâdiseler karşısında Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Yemen valisi olarak görevlendirdiği Hz. Ziyad çok üzgündür. Bazıları isteyerek bazıları da istemeyerek zekâtlarını verirler. Zekât develerine ait bir hâdise de savaş sebebi olarak gösterilir. Muhtemelen bu hâdise, aysbergin görünen yüzüdür ve savaş kıvılcımından ibarettir. Çünkü bir damla, ancak dolu bir bardağı taşırır.

Hz. Ziyad, biriktirdiği malları Medine’ye gönderir ve gönderdiği kişiye, Hz. Ebû Bekir’i olaylardan haberdar etmemesini de tembihler. Diğer bölgelere gider ve onları itaate çağırır. Onlar da, “Ey Ziyad! Bizi, ne size ne bize hiçbir ahdi olmayan bir kişiye mi itaate çağırıyorsun?” karşılığını verirler ve tartışmalar hilâfet ekseninde sürer. Hatta Hz. Ziyad’ı öldürmeye bile yeltenirler. Akabinde kendisi Medine’ye gelir ve olanları anlatır. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ziyad’ı yeni bir müfreze ile bunların üzerine gönderir. Bu haber bazılarını tedirgin eder, “İtaatimizi bildirelim ve gönüllü olarak zekât mallarımızı edâ edelim.” derler. Bazıları aksi kanaattedir. Eş’as da pişmanlık duyar gibidir.

Hz. Ziyad önce Eş’as üzerine yürür; ama Eş’as, Hz. Ziyad’ı mağlup eder. Sonunda hâdiselerden Hz. Ebû Bekir haberdar olur ve çok üzülür. Eş’as’a hitaben bir mektup yazar; “Eğer dinden dönmene ve zekât vermemene valim Ziyad sebep olmuşsa, onu azlediyorum. Size istediğiniz kişiyi vali atayacağım.” Eş’as, mektubu okuduktan sonra elçiye şöyle söyler: “Arkadaşınız Ebû Bekir, biz kendisine muhalefet ettik diye bizi küfürle itham ediyor; fakat arkadaşın kavmimi ve amcam oğullarını öldürdüğü hâlde onu küfürle itham etmiyor.” Elçinin “Çünkü sen müslümanların cemaatine muhalefet ettin.” cevabı üzerine, Eş’as’ın yeğeni elçiyi öldürür. Bazıları bunu kınasa da, Eş’as “Öldürülmesini emretmedim; ama bu katli fazlaca da umursadığım söylenemez.” diyerek duygu ve düşüncesini ifade eder. Savaş yeniden patlak verir ve sonunda takviye bir güçle hâdiseler bastırılır.

Eş’as, Hz. Ebû Bekir’in huzuruna çıkarılır. Bu arada Hz. Ömer, “Ey Allah resulünün halifesi, bu Eş’as b. Kays’dır. Müslüman’dı, Peygamberime iman etti, Kur’ân okudu, haccetti. Sonra da dininden döndü ve zekâtı vermedi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Kim dinini değiştirirse, onu öldürünüz.’ buyurdu. Onu öldür, onun kanı helâldir.”23 diyerek görüşünü belirtir. Eş’as ise şöyle cevap verir: “Ey Allah Resulü’nün halifesi, ben ne dinimi değiştirdim ne de malımda cimrilik ettim. Fakat valin Ziyad, kavmime zulmetti. Suçsuz olanları öldürdü. Olayları tasvip etmedim. Kavmimden yardım istedim ve onlarla savaştım. Olanlar oldu. Yemenli bütün esirleri serbest bırak ki, kız kardeşini de benimle evlendirmen şartıyla yaşadığım sürece sana yardımcı olayım. Ben sizin için iyi bir akrabayım. Bu, Ömer b. Hattab’ın görüşünden daha iyidir.” Hz. Ebû Bekir bir süre suskun kalır. Sonra da başını kaldırır ve “Hayırlı olsun.” ifadesini kullanır. Hz. Ebû Bekir, Eş’as’a son derece iyi davranır24. Eş’as, Hz. Ebû Bekir’in huzuruna çıkarılır. Bu arada Hz. Ömer, “Ey Allah resulünün halifesi, bu Eş’as b. Kays’dır. Müslüman’dı, Peygamberime iman etti, Kur’ân okudu, haccetti. Sonra da dininden döndü ve zekâtı vermedi. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Kim dinini değiştirirse, onu öldürünüz.’ buyurdu. Onu öldür, onun kanı helâldir.”23 diyerek görüşünü belirtir. Eş’as ise şöyle cevap verir: “Ey Allah Resulü’nün halifesi, ben ne dinimi değiştirdim ne de malımda cimrilik ettim. Fakat valin Ziyad, kavmime zulmetti. Suçsuz olanları öldürdü. Olayları tasvip etmedim. Kavmimden yardım istedim ve onlarla savaştım. Olanlar oldu. Yemenli bütün esirleri serbest bırak ki, kız kardeşini de benimle evlendirmen şartıyla yaşadığım sürece sana yardımcı olayım. Ben sizin için iyi bir akrabayım. Bu, Ömer b. Hattab’ın görüşünden daha iyidir.” Hz. Ebû Bekir bir süre suskun kalır. Sonra da başını kaldırır ve “Hayırlı olsun.” ifadesini kullanır. Hz. Ebû Bekir, Eş’as’a son derece iyi davranır24.

Bilindiği gibi irtidat eden kabilelerden bazıları yalancı peygamberlerin etrafında yer alırlar. Bazıları ise müslüman kaldıklarını beyan etmekle beraber, Medine’ye zekât vermeyeceklerini söyleyerek isyan hareketini başlatırlar. Yaklaşık bir yıl kadar süren bu hâdiselerin İslâm tarihindeki adı, ridde savaşlarıdır. Bu kabilelerin durumunu tanımlama için kullanılan ifadeler genel olarak şu şekildedir: Dönenler döndü, irditat edenler irtidat etti, küfredenler küfretti. Fakat gerek müslüman olarak kalanların gerekse de irtidat edenlerin ortak özellikleri Hz. Ebû Bekir’in hilafetini tanımama olduğu söylenebilir. Bu özellik valilerin merkeze çağrılması hengamındaki halka olan davetlerinden de anlaşılır. Sulh çağrısında itaat etme ve cemaate davet maddesi dikkat çeker. Daha önce biat etmeleri hatırlatılır. Anlaşmalarına sadık kalmaları istenir.25

Netice

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemindeki ferdî irtidat hâdiseleri, genellikle ruh hastalığı şeklinde kendini gösterir. Bu hasta ruhlar erkekler arasından çıkabildiği gibi, kadınlar arasından da çıkabilmekte, hattâ bu kişiler, peygamberlik iddiasında bile bulunabilmektedirler. Ayrıca, vahiy kâtipliği yapan Abdullah b. Sa’d İbn Ebi Sarh’ın irtidat etmesi, hiç kimsenin garantisi olmadığını gösterir. Bedir ashabından olmasına rağmen Hatib b. Ebi Beltea örneği ise, mal, makam, kadın gibi hususlarda her müslümanın hassas olması gerektiğini hatırlatır. Diğer taraftan, Mekke fethinde gasp, adam öldürme gibi suçlardan sabıkalı mürtedlerin bile affedilmesi, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şefkatinin bir neticesidir. Hz. Ebû Bekir dönemindeki ridde savaşlarının bazıları tamamen dinden dönme şeklinde, bazıları ise namaz kılmakla beraber, zekât vermemek suretiyle isyan ederek fitne çıkarma şeklinde olmuştur.

————————————————————

*Sütçü İmam Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Ahmet Güneş

agunes@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Bkz. Serahsi, Mebsut, Kasani, Bedai’, Mavsili, İhtiyar, Merginani, Hidaye, İbn Abidin, Haşiye.

2. Asım Efendi, Kamus Tercemesi, byy. ts. I, 1140–1141.

3. İbn Manzur, Ebu’l-Fadl, Lisanü’l-arab, Beyrut 1988, V, 184 vd.

4. Buhari, Bedü’l-Vahy, 6; Es’ad, s. 733.

5. Bintü’ş-Şat, Aişe Abdurrahman, Teracimu seyyidati beyti’n-nübüvve, Kahire 1988, s. 393.

6. Es’ad, Mahmud, İslâm Tarihi, sad. A. Lütfi Kazancı-Osman Kazancı, İstanbul 1983, s. 796.

7. İbn Hişam, es-Siretü’n-nebeviyye, byy. ts. IV, 52.

8. Tirmizi, Cihad, 18.

9. Ebu Davud, Hudud, 1; Nesai, Tahrimu’d-Dem, 15.

10. İbn Hişam, IV, 52–53.

11. Müslim, Hac, 88, Ayni, X, 476.

12. Buhari, Diyat, 22; Müslim, Kasame, 2.

13. Buhari, Ta’bir, 38; Megazi, 70, 71; Müslim, Rü’ya, 21.

14. Buhari, Muharibin, 16, 17; Müslim, Kasame, 9.

15. Hudari, Muhammed, İtmamu’l-vefa fi sireti’l-hulefa, Beyrut 1989, s. 53.

16. Hudari, s. 44.

17. Vakidi, Muhammed b. Ömer Vakid, Kitabu’r-ridde ve nebzetün min futuhi’l-ırak, tah. Babenki Bor, Paris 1989, s. 41–42.

18. Vakidi, s. 47; Hudari, s. 53–55.

19. Vakidi, s. 57; Maverdi, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Habib, Kitabu kıtali ehli’l-bağy mine’l-havi’l-hebir, tah. İbrahim b. Ali Sandukci, Kahire 1987, s. 83.

20. Vakidi, s. 57–60; Hudari, s. 55–56.

21. Vakidi, s. 60–76; Hudari, s. 56–59.

22. Vakidi, s. 82–94.

23. Vakidi, s. 123.

24. Vakidi, s. 124.

25. Vakidi, s. 33, 35.

Bid’at ve Çeşitleri

Kelime olarak bidat, önce bulunmayan veya bir örneği önceleri görülmeyen ve yeni ortaya çıkan fiil, uygulama, kaide ve âdettir.

Dinî literatürde kullanılan bidat kelimesi ise bir terimdir ve sınırlı bir anlam taşımaktadır. Âlimler tarafından yapılan bidat tariflerinden bir kaçını şöyle sıralayabiliriz:

1. Hz. Peygamber’in dine ait söz, fiil ve takrirlerinden bize aktarılanlar sünnet, bunun zıddı da bidattır.(Şatıbî, 4/4).

2. Bidat öyle bir görüşün ileri sürülmesidir ki, o görüşü ortaya koyan ve o görüşle amel eden, şeriatın sahibine (Hz. Peygamber) ve dinin büyüklerine uymamış, dinin kesin esaslarına muhalefet etmiş olur(İsfahanî, 50).

3. Şeriat’ta kendisine delâlet edecek bir kaynak olmadan ortaya çıkarılan şeydir. Dinde bir kaynağı/dayanağı olana bidat denilmez, kelime anlamıyla bidat olsa bile (İbni Receb, 2/127).

4. Bidat, seleften aktarılmayan yeni söz/görüştür.

5. Bidat, sünnete muhâlif olan fiildir (İsfahanî, 43).

6. Resulullah Efendimizden ma’ruf olan bir şeyin hilafına muanede tarikiyle (inatlaşarak) olmayıp, belki bir nevi şüphe ile ihdas edilen (ortaya çıkarılan) bir şeye inanmaktır. İnat ile olursa, o vakit bidat değil küfür olur (Pakalın, 1/232).

7. Bidatın asıl manâsı, sonradan ortaya çıkan şey olmakla birlikte, daha sonra, din konusunda yeni ortaya çıkan eksiklik ve fazlalıklar için kullanıldı. Dolayısıyla dinî literatürde, kâmil manâda tamamlanan dinde, Hz. Peygamber’in sünnetine, şer’î hükümlere, ashap ve tabiûnun görüşlerine tamamen aykırı olan ve sonradan ortaya çıkarılan hâl ve işlere denir (Asım Efendi, Kamus).

8. Bidat, Hz. Peygamber’den alınan gerçeğin hilafına ortaya çıkarılan ve dinin bir parçası olarak telâkki edilen şeydir (Eş-Şekirî, 15).

9. Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan fikir ve davranışlardan biri de ayet ve hadislerin emir veya nehiy şeklinde temas etmediği, sonradan ortaya çıkarılan ve iman veya ibadet olarak dine katılan fikir ve davranışlardır. İşte bidat bunlardır (Karaman, 2/159).

Tarifler, zahiren farklı da olsa, hemen hepsi de ortak gerçeğe işaret etmektedir.

Bidatin Çeşitleri:

Daha önce bidatin, biri sözlük anlamıyla, dolayısıyla her yeniyi kapsayan, diğeri de terim anlamıyla, yani efradını câmi ağyarını mani iki tarifinin yapıldığını belirtmiştik. Birinci tarifi yapanlar daha sonra bidati ikiye ayırarak, bir kısmına bidat-ı hasene diğer kısmına ise bidat-ı seyyie adını vermek zorunda kalmışlardır. Bunlara dinî ve dünyevî bidat adını verenler de vardır. Bu konuda ilim adamlarının izahlarından bir kısmını kaydetmek istiyoruz.

Bidat-ı Hasene, Bidat-ı Seyyie:

Bidatı hasene ve seyyie olarak ikiye ayıran alimlerin ilki, İmam Şafii’dir (204/819). Harmele ibn Yahya, İmam Şafii’den şunu nakleder: “Bidat iki kısımdır: Övülen (mahmûd) ve yerilen (mezmûm). Sünnet’e uygun olana övülen, sünnete muhâlif olana ise yerilen bidat denir.” Beyhakî, İmam Şafii’nin bu sözünü şöyle izah eder: “Yerilen (kötü/seyyie) bidatın dinde dayanacağı bir aslı yoktur. Şer’î ıstılahta buna mutlak bidat denir. Övülen (hasene/güzel) bidat ise Sünnet’e uygundur. Yani Sünnet’ten dayanacağı bir delil vardır. Bu şer’î manâsıyla değil, sözlük manâsıyla bidattır. İmam Şafii’den şöyle bir söz de nakledilmiştir: “Sonradan ortaya çıkan şeyler (muhdesat) iki çeşittir. Bir kısmı, Kitap, Sünnet, Eser veya İcma’dan birine muhâliftir ki, bu dalâlet olan bidattır. Hayır/iyilik olarak ortaya çıkarılan yenilikler ise, ihtilafsız bir şekilde iyidirler, tenkit edilemezler” (Askalânî, 17/10).

İmam Şafii’yi takip eden bir çok âlim de yaklaşık aynı taksimatı benimsemişlerdir. Bunlardan biri de meşhur Şafii alimi İz b. Abdiselam’dır (260/874). Ona göre bidat üç kısma ayrılır:

1. Şeriat’ın mendup veya vâcip olduğuna delâlet edip Asr-ı Saadet’te yapılmayanlara bidat-ı hasene;

2.Şeriat’ın haram veya mekruh olduğuna delâlet edip Asr-ı Saadet’te yapılmayanlara bid’ay-ı kabihe/seyyie;

3.Şeriat’ın mubah olduğuna delâlet edip Asr-ı Saadet’te yapılamayanlara ise mubah bidat denir(Abdüsselâm, 578).

İmam Gazalî (505/1111), bu konuda geniş bilgi vermemekle birlikte, İhya’da, masa veya benzeri bir şey üzerinde yemek yeme konusunu işlerken şöyle diyor: “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan şeylere bidat denir ama, her bidat kötü değildir. Kötü bidat, bir sünnete zıt olan, şer’î bir emri kaldıran ve illeti sabit olan şeydir. Oysa sebepler değiştiğinde, bazen yenilik yapmak (bidat) gereklidir” (Gazalî, 2/6).

Nihaye sahibi İbni Esir ise, konuyu şöyle açıklamaktadır: “Bidat, bidat-ı hüda ve bidat-i dalâl olmak üzere iki çeşittir. Allah ve Resûlü’nün emrettiğine muhâlif olan yenilik, tenkit ve reddedilir. Allah’ın emir ve Resûlü’nün yapılmasını teşvik ettiği genel kurallardan birinin kapsamına giren yenilikler ise övülür. Daha önce bir benzeri bulunmayan, bazı cömertlik çeşitleri gibi hususlar da övülen fiillerdir. Ancak bunlar, Şeriat’a muhâlif olmamalıdır. Çünkü Hz. Peygamber, Kim İslam içinde güzel bir çığır açar ve bu güzel çığır kendisinden sonra da tatbik edilip sürdürülürse, kendi sevaplarından hiç bir şey eksilmeksizin onu sürdürenlerin sevaplarının benzeri kendi lehine yazılır. Ve her kim de İslâm içinde kötü bir âdet çıkarır ve bu kötü âdet kendisinden sonra da sürdürülürse, kendi günahlarından hiç bir şey eksilmeksizin onu sürdürenlerin günahlarının benzeri de o kimse üzerine yazılır” buyurmuştur. (Müslim, “Zekât”, 69; Nesaî, “Zekât”, 64) Hz. Ömer’in teravih için söylediği “bu ne güzel bidat oldu” sözü de buna delâlet etmektedir. Yani övülen bidatlerdendir. Çünkü “bidat” dedikten sonra, “ne güzel” sözüyle bunu övmüştür (İbni Esîr, 1/107).(Tahanevî, 1/133).

Abdulhakk ed-Dehlevî de, “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkıp sünnetinin genel prensiplerine ve esaslarına uyan bidata, hasene, uymayana ise seyyie denir.” şeklinde görüşünü açıklar

Bidatı kısımlara ayıranların tarifleri topluca değerlendirilirse, bidat-ı hasene, aslı dinde olup, faslı [ayrıntıları] formüle edilmeyen; bidat-ı seyyie ise, hem aslı hem de faslı dinde olmayan hususlar olduğu anlaşılır. Bu düşüncede olanlar, bidat-ı haseneye şu örnekleri verirler: Minare, ribat, medrese, han, vb. şeyler inşa etmek; her ilimde kitap yazmak, hadis toplamak ve bunları şerh etmek (Süyutî, 38).

Bidat bir Bütün müdür?

Bidatın hasenesinin, iyisinin, güzelinin olmayacağını; “Her bidat dalâlettir ..” hadisine dayanarak bidatın bir bütün olduğunu savunan âlimler de vardır. Mesela, Şatıbî (790/1388), Zerkeşî (794/1392), İbn Recep (795/1393), İbn Hacer el-Askalanî (852/1448), İbn Hacer el-Heytemî (974/1566), İmam Rabbanî (1563-1625), İmam Birgivî, (981/1573), Suyûtî, (911/1505), muasır alimlerden Muhammed Buhayt, Ali Mahfuz, Muhammed Abdusselam, Mevdudî, Ahmed Ferid, Muhammed b. el-Alevî, İzmirli İsmail Hakkı, Abdullah Draz bunlardandırlar.

Şatıbî, İz b.Abdisselam’ın bidatı ikiye ayıran fikirlerini verdikten sonra şöyle der: “Böyle bir taksimatı gerektirecek hiç bir şer’î delil bulunmamaktadır. Zaten kendi içinde çelişki vardır. Çünkü bidat, nass veya genel kaide cinsinden şer’î bir delili olmayan şeye denir. Eğer o işin vâcip, mendup veya mubah olduğuna delil olabilecek bir dayanak varsa, bidattan söz edilemez. O iş, ya emirler manzumesine dahildir ya da en azından yapılması serbest bırakılmıştır. Hem bidat olsun, hem de vâcip, mendup veya mubah olduğuna delil bulunsun; bu çelişkiden başka bir şey değildir. Haram veya mekruh sayılan bidatlara gelince, bunların haram veya mekruh olduklarına şer’î bir delil varsa onlar da bidat olmazlar; günah ve isyan hükmünü alırlar. Adam öldürme, zina, hırsızlık vs.. bidat değiller, birer günahtırlar” (İ’tisam, 1:191-192). Başka bir yerde de, “bidat çıkaranların bütünü, hasene, seyyie ayırımına sarılarak kendilerini savunurlar. Bu onların tek dayanağıdır” (a.g.e. 1:144) der. İmam Birgivî ise, görüşünü şöyle açıklar: “Bidat kelimesi genel bir kelime olduğu için, aslında red edilmeyen âdet [mubah] cinsi yenilikleri de kapsamına alır. Değilse, şer’î ıstılah olarak bidatın hasenesi yoktur. İbadet cinsinden, bid’ay-ı hasene denilen hususlar araştırılsa, hepsinin, işaret veya delâlet yoluyla Şari’ tarafından serbest bırakılan cinsten oldukları görülür. İbadetlerdeki bidat, sünen-i hüdanın karşıtıdır. Âdetlerdeki yenilikler ise, sünen-ı zaidenin karşıtıdır. İnançtaki bidatların karşıtı da Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın inançlarıdır. İlk dönemlerde bu tür şeylerin konuşulmaması ya ihtiyaç olmadığından ya da başka mühim işlerle uğraşıldığı için vakit bulunmadığındandır” (Birgivî, 9-12). İbn Recep el-Hanbelî de (795/ 1393) aynı görüşü paylaşır (İbn Recep, 2:129). Buharî şarihi İbn Hacer el-Askalanî, (852/1448), “Aslında bidat, geçmişte (Asr-ı Saadet’te) örneği görülmeyip yeni ortaya çıkarılan şeydir. Terim olarak, Sünnet’in mukabili olana denir. Dolayısıyla bidat, mezmum yani seyyi’edir.” der (Askalânî, 17/9). Reşit Rıza da, İ’tisam’a yazdığı tahkikte, sözlük anlamıyla bidatın hasene-seyyie kısımlarına ayrılabileceğini ama terim anlamıyla bütün bidatların seyyie olduğunu söyler.

Temel hizmetlerinden biri Sünnet’i ihya ve bidatla mücadele olan İmam Rabbanî

de bidatın ikiye ayrılmasının uygun olmadığını şöyle açıklar: “Bazı kimseler bidatı, hasene ve seyyie şeklinde ikiye ayırarak, hasene, Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin zamanında olmayıp Sünnet’i kaldırmayan, seyyie ise Sünnet’i kaldıran her amel olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu fakir, bidat olup da güzel, nûranî, iyi olan hiç bir şeye rastlamadı. Onda karanlık, bulanıklık ve yanlışlıktan başka bir şey yoktur.

Bir kimse, basiretinin zayıflığından ötürü, ilk zamanlar bidatta bir tazelik, tatlılık, hoşluk görse bile, bir süre sonra o bidatın pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey olmadığını anlayacaktır. Hz. Peygamber, [dinde] yapılan her yeniliğin bidat, her bidatın da dalâlet olduğunu bildirmişlerdir. Öyle ise bidata hasene (iyi) demek mümkün değildir.

Diğer bir hadiste (İbni Hanbel, 4/105) belirtildiği gibi, her bidat mutlaka bir sünnete engel olmaktadır. Meselâ, bazı âlimler namaza kalben niyetlenmenin yanı sıra, niyeti dille de söylemenin bidat-ı hasene olduğunu söylerler. Hâlbuki bize, Hz. Peygamber, sahabe ve tabiinden, niyetin dille söylendiğine dair, ne sahih ne de zayıf hiç bir haber gelmemiştir. Onlar ayağa kalkınca, ihram (başlangıç) tekbiriyle hemen namaza girmişlerdir. Bu durumda dille söylemek bidat olur. Bazı âlimler buna bidat-ı hasene demişlerdir ama, fakire göre, bu bidat, sünnet bir yana farzı dahi kaldırmaktadır. Çünkü, insanların pek çoğu, sadece dille niyet getirmekle yetinecek, kalp, namazdan gafil olsa bile buna aldırış etmeyecektir. İşte o zaman, namazın farzlarından olan kalben niyet, bütünüyle terk edilmiş olacak ve namazın fesadına sebep olunacaktır. Diğer bidatları da buna kıyas edebilirsin (İ. Rabbani, 1/293).

Bu aktarılanlardan şöyle bir neticeye varıyoruz: Hz. Peygamber’in Biliniz ki, sözün hayırlısı Allah’ın kitabı, yolun hayırlısı da Muhammed’in yoludur. Ve işlerin en kötüsü dinde sonradan çıkarılan şeylerdir. Dinde sonradan çıkarılan her bidat bir sapıklıktır. Ve her sapıklık ateştedir” (Buharî, “İ’tisam”, 2; Müslim, “Cum’a”, 43) hadisi, ıstılahî anlamda her bidatın seyyie olduğunun yeterli ve en güzel delili olmalıdır. Buna mukabil, yukarıda kaydettiğimiz “Kim İslam içinde güzel bir çığır açarsa…” hadisi ileri sürülerek bidat, hasene ve seyyie şeklinde ikiye ayrılmak istenmiştir. Burada tartışma, kanaat-i acizanemce biraz lafzî olmaktadır. Yukarıda da arz edildiği gibi, dine, onun iman, ibadet ve temel muamelat, ukubat esaslarına ait ve zıt, Sünnet’e muhalif, bir itikat, ibadet, muamelat ve ukubat prensibi gibi dinden sayılan, ama dinde aslı olmayan her yenilik bidattır ve bunun asla iyisi olmaz. Buna mukabil, aslı dinde olan, tarikatlarda evrad ü ezkâr gibi, tesbih kullanma gibi uygulamalar ise bidatın içine girmemelidir. Eğer bunlar bidata dahil edilmezse, o zaman bidat da hasene-seyyie diye ayrılmaz. Şu kadar ki, mevlid gibi, dinde olmamakla beraber, dine muhalif de olmayan uygulamalar, dinden sayılmamak, dinî bir ibadet gibi algılanmamak kaydıyla, dine de hizmet eden bir yanı varsa, bu takdirde seyyie bidat sayılmamalıdır.

Bidatı izafî ve hakikî bidat adıyla ikiye ayıranlar da olmuştur. Bunlara göre hakikî bidat ilim adamlarının araştırmaları neticesinde Kitap, Sünnet, İcma veya diğer geçerli bir delile, ne umumi kaide olarak ne de detaylarda dayanan bidattır. Zaten bundan ötürü buna hakikî bidat denilmiştir. Çünkü tamamıyla dayanaksız, uydurma bir şeydir; her ne kadar bunu ortaya çıkaran, bir yerlere yamamaya çalışsa bile. İzafî bidat ise iki yönlüdür. Bir yönüyle şer’î bir delile dayandığı için bidat denilemiyor. Diğer yönden ise hakikî bidat gibi sonradan ortaya çıkmış ve dayanağı da net değildir. Bu özelliğinden ötürü izafî bidat, hakikî bidata düşmemek için kaçınılması gereken bir durumdur (Şatibî, İ’tisam, 1/277)

Nitekim şer’î ahkam açısından net olmayan durumlardan kaçınmak gerektiği şu hadiste dile getirilmiştir: “Helâl olan şeyler bellidir. Haram olanlar da bellidir. Fakat helâl ile haram arasında bir takım şüpheli şeyler vardır [ki, helâl veya haram olduklarını çok kimseler bilmezler.] Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, şerefini, haysiyetini ve dinini kurtarır. Kim de şüpheli şeylere dalarsa, yasak bölge [beylik koru] etrafında koyunlarını otlatan çoban gibi, koruya dalıvermeğe yaklaşmış demektir. İyi biliniz ki, her hükümdarın ilan ettiği bir yasak bölgesi olduğu gibi, Allah’ın da yer yüzündeki koruluğu [yasak bölgesi], haram ettiği şeylerdir” (Buharî, “İman”, 39; Müslim, “Müsakat”, 107).

Yeni Ümit Dergisi

Kur’an’da Reenkarnasyonun Reddi-2

A. Dünyaya Tekrar Dönüş İsteklerinin Reddedilmesi

Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu hususta pek çok âyet vardır. Bu âyetlerin bazısında ölüm anında, bazısında mahşer yerinde hesap verme esnasında, bazılarında cehennem görüldüğü esnada, bazılarında ise cehenneme girdikten sonra inkarcıların dünyaya tekrar dönme istekleri dile getirilmiş, hepsinde de bu isteklere karşılık red (hayır!) cevabı verilmiştir.

a. Ölümden Sonra Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

Birinci durum, yani ahiret aleminin giriş kapısı hükmünde olan ölüm anında dünyaya tekrar döndürülme isteğinin reddedilişi çeşitli âyetlerde ifade edilmiştir. Şu âyet bu konuda çok açık ve kesindir: “Nihâyet onlardan birine ölüm gelip çattığında der ki, Rabbim beni geri gönder! Ta ki boşa geçirdiğim dünya hayatımda artık iyi ameller işleyeyim. Hayır! O, söylediği boş bir laftan ibarettir. Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır” (Mü’minûn, 99-100).

Dünyaya yeniden gelmenin asla söz konusu olamayacağını açık ve kesin bir şekilde ifade eden bu ayet-i kerime’de dünyaya yeniden dönüş isteğinin boş bir laf olduğu ifade edilirken, tekid sadedinde “o, söylediği boş bir laftan ibarettir”buyrulmuş,(6) böylece Allah’ın böyle bir va’di olmadığına ve bu yakarışın asla kabul görmeyeceğine dikkat çekilmiştir.”Onların arkalarında ise, yeniden diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır”ifadesi de diriltilecekleri güne kadar önlerinde bir berzah (7) (dünyaya dönmelerine mani olan bir engel) olup böylece dünya ile ahiret arasında farklı bir hayat boyutunda olacaklarını, dünyaya dönemeyeceklerini belirtmektedir. “Nasıl ki ana rahminden çıkan bir çocuk tekrar oraya dönemiyorsa bu dünya hayatından çıkarak kabir hayatına giden bir ruh da oradan çıkıp geriye tekrar dönemeyecektir.”(8) Böylece bu âyetteki berzah kelimesi de dünyaya tekrar dönüşün olmayacağını bildirmektedir.

Nitekim, dünyaya tekrar dönüş inancının çok yaygın olduğu coğrafyadan bir insan olarak İkbal, “Kur’ân-ı Mübin’de iyice açıklanmış ve hiçbir fikir karmaşasına yer vermeyecek mahiyette olan üç noktaya dikkat etmemiz gerekir”dedikten sonra, ikinci noktada “Kur’ân-ı Kerîm’e göre bu dünyaya yeniden gelmek imkânsızdır. Bu husus aşağıdaki âyette gâyet sarih bir şekilde açıklanmıştır”(9) diyerek yukarıda takdim ettiğimiz âyeti zikretmiştir.

Bu apaçık beyana rağmen “bu âyet, ruhun ayrıldığı bedene dönmeyeceğini ifade ediyor, dünyaya dönmeyeceğini değil”(10) veya “reenkarnasyonun olmadığını değil sürekli dünyaya geri gidip açığını kapatmak isteyenlerin bu isteklerinin reddedildiğine delildir”(11) gibi iddiaların tutarsızlığı açıktır. Çünkü âyette ne eski bedene dönme isteğine ne de bu sözü söyleyenin dünyaya birkaç defa geldiğine dair her hangi bir işaret yoktur. Eğer bu istek dünyaya birkaç kere gelmiş bir kimse tarafından yapılmış olsaydı o zaman cevap olarak, defalarca dünyaya gönderilmedi mi?!… gibi bir üslup kullanılırdı. Nitekim benzer bir âyette pişmanlığını dile getiren inkarcıya şöyle cevap verilmiştir: “Size düşünüp taşınacak kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?! Hem size peygamber de gelip uyardı.” (Fâtır, 37). Bu âyette de insana düşünüp taşınacağı ve öğüt alacağı kadar ömür verildiğinden bahsedilmiş, birkaç kere dünyaya gelmekten bahsedilmemiştir. Böylece her insana öğüt alacağı, düşünüp taşınacağı miktarda -uzun veya kısa- bir süre verildiği belirtilmiştir. Eğer bu süre yeterli olmasa ve yeniden dünyaya gelme ihtiyacı olsaydı âyette bu ifadeler kullanılmazdı.

Yukarıdaki âyete benzer başka âyetler de vardır: “Kendilerine azabın geleceği ve kâfirlerin Rabbimiz bize birazcık mühlet ver de davetine uyalım ve elçine tabi olalım diyecekleri gün hakkında insanları uyar”(İbrahim, 44), “Sizden birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasib ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: Ya Rabbî, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takvâ ehlinden olacağım! diyecek olsa da Allah, vâdesi gelen hiçbir kimsenin ecelini ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır” (Münâfikûn, 10-11).

Bu âyetler dünyaya tekrar dönmenin olmadığını göstermektedir. Çünkü reenkarnasyondan maksat tekâmülü tamamlamak olduğuna göre, eğer bu iddia doğru ise, böyle bir talepte bulunana salihlerden olma fırsatı verilmeli değil miydi?! Halbuki değil dünyaya tekrar gelme, ecelin ertelenmesine dahi izin yoktur. Bu durum: “Allah, eceli gelmiş bir kimseyi asla ertelemez…”ayetiyle açık bir şekilde ifade edilmiştir. Şu âyet de bu hususu desteklemektedir: “Allah’ın belirlediği vakit geldiğinde artık ertelenmez” (Nuh, 4).Bu âyetler reenkarnasyon olmayacağını çok açık bir şekilde bildiriyor. Çünkü ölmek üzere olan kimsenin eceli tehir edilmediğine, ek süre verilmediğine göre, artık ölüm gelip çattıktan sonra yapılacak böyle bir talep asla kabul edilmez. Yani böyle bir istek kabul edilseydi, ölmeden önce gerçekleştirilirdi.

Allah tarafından dünyaya tekrar dönmeye izin verilmeyince, artık insanların kendi gayret ve çabalarıyla da böyle bir şeyi elde etmeleri mümkün değildir. Şu âyette ifade olunduğu gibi: “Haydi görelim sizi, can boğaza geldiğinde, O vakit can çekişenin yanında bulunan sizler bakar durursunuz. Biz ise, ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz. Haydi bakalım eğer âhirette vereceğiniz hesap yoksa, iddianızda tutarlı iseniz, çıkmakta olan o rûhu geri döndürsenize!” (Vakıa, 83-87). Dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade eden bu üslup bu yöndeki ümit kapılarını tamamen kapamaktadır.

b. Mahşer Gününde Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

Şu âyette ise, inkarcıların kıyamet gününde amellerinden hesaba çekildikleri sırada dünyaya tekrar dönme isteklerinin boş bir temenniden ibaret olduğu dile getirilmektedir: “… Acaba şimdi bizim için şefaatçiler var mı ki şefaat etsinler, ya da dünyaya geri gönderilsek de yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapsak. Onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kaybolup gitti” (A’raf, 53).

Böylece, inkarcıların mahşer meydanında iken dile getirdikleri dünyaya tekrar dönme talepleri bu ayetle de reddedilmiş, artık onlar için ne bir şefaatçinin ne de dünyaya tekrar döndürülmenin olmayacağı bildirilmiştir.

c. Cehennem’i Görme Esnasındaki Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

“… Yahut azabı gördüğünde, keşke bir kere daha dönme imkânım olsaydı da iyilerden olsaydım diyeceği günden sakının” (Zümer, 58), “Onların ateşin karşısında durdurulup, ah! Keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak! dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) onlara göründü. Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar” (En’am, 27-28). Bu âyetteki “Onlar dünyaya gönderilseler bile, nehyolundukları şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar”ifadesi mevzumuz açısından çok önemlidir. Çünkü bu ifadeyle, faraza onlar dünyaya tekrar gönderilseler dahi yine aynı şeyleri yapıp Allah’ın yasak ettiği şeyleri işleyecekleri bildirilerek insanların bu dünyaya neden bir daha gönderilmediklerinin gerekçesi ve hikmeti beyan edilmiştir.

d. Cehennem’de İken Dünyaya Dönüş İsteğinin Reddi

“Rabbimiz! bizi cehennemden çıkar! Eğer bir daha (eski halimize ve günahlara) dönersek o zaman gerçekten zalimlerdeniz. Buyurdu ki, kesin sesinizi! Konuşmayın!..” (Mü’minûn, 107-108). “Rabbimiz bizi çıkar da yapmadığımız salih amelleri yapalım” (Fâtır, 37), “(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah! Keşke bir kere daha dünyaya gitseydik de şimdi onların (kötülerin) bizden kaçıp uzaklaştıkları gibi biz de onlardan kaçıp uzaklaşsaydık! İşte böylece Allah onlara, yaptıkları şeyleri pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar ateşten çıkacak değillerdir” (Bakara, 167). Bu son âyet, onların dünyaya dönme talepleri bir yana, ölüp cehennem azabından kurtulma arzularının bile yerine getirilmeyeceğini, aksine, ölümsüz bir şekilde cehennemde ebedî kalacaklarını bildiriyor.

Görüldüğü gibi, bu dört durumun hepsinde dünyaya tekrar dönmek isteyen günahkar ve inkarcıların istekleri kesin bir dille reddedilmiş, böyle bir şeyin yapılmayacağı açık bir şekilde belirtilmiştir. Dolayısıyla bu apaçık âyetlerden sonra bir takım yanlış yorumlara saparak bazı âyetleri aksi manalara hamletmeye çalışmanın çok yanlış bir davranış olduğu ortadadır.

Burada, dünyaya tekrar dönmek muhal olduğuna göre, neden böyle bir temennide bulunuyorlar? şeklinde akla gelebilecek soruya şöyle cevap verebiliriz: Onların bu temennileri, ya böyle bir şeyin imkânsız olduğunu bilmediklerinden, ya da imkânsız olduğunu bildikleri halde, aşırı derecedeki pişmanlıklarını ifade etmekten dolayıdır. Çünkü olmayacak bir şey de temenni edilebilir.(12) Şöyle de düşünebiliriz; onlar her ne kadar dünyaya tekrar dönmenin muhal olduğunu bilseler de, karşılaştıkları dehşetli durumlardan kurtulmak için hiçbir çareleri olmadığından, muhal olduğunu bile bile bunu istemek durumunda kalmışlardır.

* Atatürk Ünv. İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi Doç. Dr. Veysel Güllüce

vgulluce@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR

6- İbn Aşur, Tefsiru’-Tahrir ve’t-Tenvir, Daru’t-Tunusiyye, tsz., XVIII, 123.

7- Âyette geçen berzah hakkında sahabe ve tabiinden şu görüşler nakledilmiştir: Ölümle diriliş arasındaki perde, dünya ile ahiret arasındaki perde, ölüyle ölünün dünyaya dönmesi arasındaki engel, kıyamet gününe kadarki mühlet… (Maverdi, en-Nüket ve’l-Uyun, Beyrut, 1992, IV, 66-67).

8- Celal Kırca, Kur’ân ve İnsan, Marifet Yay., İstanbul, 1996, s. 175.

9- Muhammed İkbal, İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, İstanbul, 1984, s. 160.,

10- Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul, 1991, VI, 118,

11- Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’daki İslâm, Yeni Boyut, İstanbul, 1994, s. 312.

12- Meraği, Tefsir, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut, 1974, VII, 101.

Kur’an’da Reenkarnasyonun Reddi

Reenkarnasyon lügatte tenasüh, tekammüs, tecessüd-ü cedîd (1), ölümden sonra rûhun bir bedenden başka bir bedene, kimi kez de insandan hayvana, hayvandan insana geçmesi, rûh göçü (2) manâlarına gelmektedir. Kelimenin kökü, bedenlenme, bir bedene bürünme manasındaki enkarnasyon’dur. Buna göre reenkarnasyon, tekrar bedenlenme manasına gelmektedir. Renaissance (tekrar doğuş) da aynı manadadır.

Lügatte tenasühle aynı manaya gelmesine karşılık, bilhassa günümüzde bu fikri savunan bazı gruplara göre reenkarnasyon, tenasühten farklı ve daha husûsi bir manâda kullanılmaktadır. Buna göre, reenkarnasyonda bir gerileme ve hayvan bedenlerine intikal söz konusu değildir. Bu yönüyle reenkarnasyon, daha çok doğu öğretilerinde görülen ruhun başka bir varlığın bedenine geçmesini ifade eden tenasüh ve ruh göçünden, başka bir ifadeyle métempsychose ve transmigration’dan (3) tamamen farklıdır. Yeni tenasühçüler olarak da isimlendirebileceğimiz bu kişilere göre, reenkarnasyonun Hint felsefe ve dinlerindeki tenasüh ile esas ve amaç bakımından hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü, tenasühte tekâmül fikri yoktur. Cezâ ve mükâfat esasına göre bir geliş- gidiş vardır. Reenkarnasyonda ise, dünyevî bağlardan kurtulamamış rûhların tekâmül için dünyaya tekrar gelmesi vardır. Varlık, dünyaya her bağlanışında geçmiş hayatlarının toplu ürünü olan bir durumla karşılaşır. Tekâmülde hiç bir zaman aşağı seviyelere dönülmeyeceği (tedennî olmayacağı) kabul edilmiştir.(4)

Günümüzde daha çok ruhçu akımlar tarafından desteklenen bu batıl iddiaya göre, ruhen tekâmül etmemiş ve olgunluğa ulaşamamış ruhlar, tekâmül edinceye kadar tekrar tekrar dünyaya geleceklerdir. Halbuki yakînen incelendiğinde günümüzdeki reenkarnasyon anlayışlarının da, daha çok Hint dinlerinde görülen ve eski bir hurâfe olan tenasüh inancının çağdaş kılıflar içinde sunulmuş yeni bir şekli olduğu görülecektir.

Türkiye’de reenkarnasyonu savunan bazı kimseler, Batı’da aynı fikrin temsilcileri olan insanların Tevrat ve İncil’in bir takım âyetlerini reenkarnasyon teorisine uygun düşecek bir tarzda yorumlamalarından etkilenerek, Kur’ân’dan bu konuya uygun bir şekilde tevil edebilecekleri âyetler arayarak, bu ayetleri gerçek manalarıyla hiç ilgisi olmayan tuhaf tevillerle kendi görüşleri istikametinde yorumlamaya çalışmışlardır. Geçmişte, tenâsüh için yapılan benzer çabalar da onlar için ayrı bir dayanak noktası olmuştur. Halbuki Kur’an, reenkarnasyonu açık bir şekilde reddetmekte ve hiçbir açık kapı bırakmamaktadır. Bu konuda apaçık âyetler ortada varken, onları görmezlikten gelerek başka âyetlerden zorlamalı yorumlarla bu teoriye destek aranmasının ne derece yanlış bir yaklaşım olduğu açıktır.

Doğru olan yaklaşım ise, bir konuda manası açık (muhkem) ve bunun yanında bazı kapalı (müteşabih) âyetler olduğu takdirde, manası açık olanları esas alarak diğer âyetleri onların ışığında yorumlamaya çalışmaktır. İşte bu makalede takdim edeceğimiz âyetlerin çoğu bu konuda açık olup dünyaya tekrar dönüş olmadığını ifade etmektedir.

Dünyaya Tekrar Dönüş İsteklerinin Reddedilmesi

Kur’ân-ı Kerîm’de, çoğu kere iade kavramıyla ifade edilen yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu hususta pek çok âyet vardır. Bu âyetlerin bazısında ölüm anında, bazısında mahşer yerinde hesap verme esnasında, bazılarında cehennem görüldüğü esnada, bazılarında ise cehenneme girdikten sonra inkarcıların dünyaya tekrar dönme istekleri dile getirilmiş, hepsinde de bu isteklere karşılık red (hayır!) cevabı verilmiştir.

Gelecek makalemizde, insanların dünyaya geri dönüş isteklerinin nasıl reddedildiğini safha safha sizlere arz etmeye çalışacağız.

Doç. Dr. Veysel Güllüce

Dipnotlar

1- Munîr Ba’lebekkî, el-Mevrid-90, 24. bsk., Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, Beyrut, 1990, s;

2- Tahsin Saraç ve daha çok hayvan bedenine intikal etme için kullanılmaktadır. (bkz. James Thayer Addison, La Vie Apres LaMort Dans Les Croyans De L’ Humanite, Paris, 1936, S. 87, 92, 125.),

3- Gérard Encausse Papus, Reenkarnasyon, İstanbul, 1999, s. 20, 104; René Guénon, Ruhçu Yanılgı (L’Erreur Spirite), çev. L. Fevzi Topaçoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996, s. 179, 180. Bu kavramlar hakkında daha geniş bilgi için bkz., a.e., s. 179-185. Transmigrasyonun lügât manası, göç, rûh göçü, başka bir varlığa geçmektir (bkz. Saraç, s). Batı’da, başka bir bedene ve daha çok hayvan bedenine intikal etme için kullanılmaktadır. (bkz. James Thayer Addison, La Vie Apres LaMort Dans Les Croyans De L’ Humanite, Paris, 1936, S. 87, 92, 125.),

4- Bedri Ruhselman. Ruh ve Kâinât, Ruh ve Madde Yayınları., İstanbul, 1977, s; Sinan Onbulak. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Dilek yay., İstanbul, 1975; Necati Tarıman, “Reenkarnasyoncu Ne Ola ki?”, Türkiye Günlüğü, sayı, 45, Mart-Nisan, 1997, s. 228.

Fetret Ehli Kimlerdir? Hükümleri nedir?

Hak dinden habersiz olanların (fetret ehlinin) dinî konumu

İslâm âlimleri fetret kavramını “Ey ehl-i kitap! ‘Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi’ demeyesiniz diye, size peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada hakkı açıklayan resûlümüz geldi.” (el-Mâide 5/19) anlamındaki âyette yer alan “alâ fetretin mine’r-rusül…”ifadesinden hareketle tanımlamaya çalışmışlardır.

Buna göre fetret “peygamberlerin gönderilmesine ara verildiği ve vahyin kesildiği ara dönem”, “bir peygamberin ölümü ile diğerinin gelmesi arasında geçen zaman, özellikle Hz. İsâ ile Hz. Muhammed arasında dinî hayatta durulma ve gevşeme devresi olan zaman”olarak tanımlanmıştır. Fetret dönemi ise özellikle Hz. İsâ ile Hz. Muhammed arasındaki peygambersiz geçen ara döneme alem olmuş, gerçekte herhangi iki peygamber arasında vahiy ve risaletin gönderilmesine ara verildiği, hak dinin temel mesajlarının silinmeye yüz tuttuğu dinî durgunluk ve zayıflık dönemleri demektir.

Terim mânasındaki bu fetretin mevcudiyeti âyet, hadis, tarihî ve sosyal realitelerle sabittir. Mu’tezile dahil bütün İslâm âlimleri de bu hususta ittifak etmişlerdir. Zira Hz. Âdem’den beri yeryüzünün şu veya bu bölgesinde daima hak bir dinin mevcudiyetini koruması fetretin vukuuna engel teşkil etmemektedir. Çünkü söz konusu olan hak dinin yeryüzünden tamamen silinmiş olması değil, hak ve batılın birbirine karışması, hak dinin insana veya insanın ona sağlıklı ve doğru bir şekilde ulaşıp ulaşmamasıdır. Bu perspektiften düşünüldüğünde hangi sebepten olursa olsun Hz. Peygamber’den önce ve sonra davetin ulaşmadığı veya çarpıtılmış olarak ulaştığı dönemlerin bulunması daima mümkündür.

Hz. Peygamber’den sonra fetret mümkün mü?

Konuyla ilgili âyet ve hadislerden hareketle İslâm âlimleri fetret döneminin özelliklerini ve fetretin tahakkuk şartlarını ortaya koymuşlar, bu nitelikleri Hz. Peygamber’den sonrasına kıyaslayarak Hz. Muhammed’den sonra da şartlar oluştuğu takdirde fetret dönemlerinin olabileceğine hükmetmişlerdir. Bu özellik ve şartlar şunlardır:

1- Peygamber ve vahyin gönderilmesine ara verilmesi.

2- Bu kesintinin uzun bir zaman dilimini kapsaması veya iki hak din arasındaki zaman uzaklığı.

3- Dinî cehâlet ve gafletin yaygınlık kazanması.

4- İlahî dinin asıl ortaya çıkıp yayıldığı kültürel-coğrafî bölgeye olan uzaklık.

Meselenin en önemli yönlerinden birini de Hz. Muhammed’den sonra fetretin mümkün olup olmadığı hususu oluşturmaktadır. Cüveynî, Eş’ârî, Ebû İshâk el-Isferâyinî gibi bir kısım âlimler, bütün ilâhî dinler gibi İslâmiyet’in de fetrete uğrayabileceğini, bütün dinlerin/şeriatların fetrete uğramasının aklen mümkün olduğunu kabul etmişlerdir. Hz. Peygamber’den sonra İslâm davetinin ulaşmadığı kimselerin bulunmadığını ileri sürmek sadece teorik değil, muhtelif psiko-sosyal engellerin mevcudiyetine binaen yaşanan hayat gerçekleriyle de uyuşmamaktadır. Nitekim iletişim çağı diye adlandırılan yüzyılımızda bile bazı toplulukların İslâm’dan ya hiç haberdar olmadıkları veya çarpıtılmış olarak ya da çok yüzeysel şekilde haberdar oldukları bilinmektedir.

Çeşitli gerekçeler ileri sürülerek Hz. Peygamber’den sonra fetret ehli veya bu konumda bulunan kimselerin varlığı göz ardı edilemez. Zira konu dünyanın herhangi bir yerinde hak dinin mevcut bulunup bulunmaması değil, hak dinin temel hakikatlerinin insanlara veya insanların ona sağlıklı olarak ulaşıp ulaşmamasıdır. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu fetretin ve ehlinin Hz. Muhammed’in bi’setinden önceki zamanlarda ismen ve fiilen, bi’setten sonra ise en azından hükmen var olduğunu kabul etmişlerdir. Ancak bu noktada İslâm âlimleri ‘fetret ehli’ tabirini kullanmada hassasiyet göstermişler, Hz. Muhammed (sas)’den sonra kendisine İslâm daveti ulaşmayanları ifade etmek için doğrudan fetret ehli terimini kullanmamışlar, bunun yerine “kendilerine İslâmî davet ulaşmayanlar”, “sît-i nebi”ve “şâhik-i cebelde yaşayanlar”gibi ifadeleri kullanmışlardır.

Fetret Ehlinin Mesuliyeti

Fetret ehlinin mesuliyeti İslâm âlimleri tarafından fetret ehli ve bu hükümde bulunanların itikadî sorumluluklarına dair genel olarak dört görüş ileri sürülmüştür.

a) Hiç sorumlu olmadığını benimseyenler:

Evzâî, Süfyan es-Sevrî, İmam Mâlik, Dâvûd ez-Zâhirî, Şafiî, Eş’arî, İbn Hazm, Subkî Beyzâvî ve Celâleddin es-Suyûtî gibi Eş’arî ve Şafiî mezhebine mensup âlimlerin büyük çoğunluğu, Hanbelî ve Malikîlerin bir kısmı ile Buhâralı Mâturîdî bilginler bu görüşü kabul etmişlerdir.

Bu görüşte olanlara göre fetret ehli ile İslâm daveti dahil olmak üzere hiçbir peygamberin daveti kendilerine ulaşmayan, herhangi bir dinî inanca ve metafizik düşüncelere sahip olmadan tam bir gaflet içinde yaşayan kimseler, hiçbir dinî yükümlülüğe sahip değildirler. Böyleleri putperest, müşrik ve hatta ateist bile olsalar mazurdurlar, dinî bir sorumlulukları yoktur. Zira din gelmeden ve davet ulaşmadan önce insanların fiillerine Allah’ın herhangi bir hükmü taalluk etmez, hiçbir şekilde akla itibar edilerek dinî bir yükümlülükten bahsedilemez.

b) Âhirette imtihan edileceklerini benimseyenler:

Ahmed b. Hanbel, Beyhakî, İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye, İbn Kesîr gibi Selefiyye mensubu bilginlere göre fetret ehli ve bu hükümde bulunanlar, dünyada herhangi bir dinî sorumlulukları olmamakla beraber âhirette doğrudan cennet veya cehenneme gitmeyeceklerdir. Kıyamet gününde onlar, Allah tarafından cehenneme girmeleri şeklinde bir imtihana tabi tutulacak, Allah’ın emrine itaat ederek cehenneme girenlere cehennem soğuyarak güvenlikli bir yere dönüşecek, itaat etmeyenler ise cehenneme gönderilecektir.

c) Kıyamette sorgulandıktan sonra yok edileceklerini benimseyenler:

Bu görüşte olanların en önemli siması İmam Rabbânî’dir. İmam Rabbânî’ye göre herhangi bir peygamberin daveti kendilerine ulaşmamış fetret ehli müşrikler, dağ başlarında yaşayan putperestler ve müşriklerin çocukları sorumlu olmamakla birlikte ne cennete ne de cehenneme gireceklerdir. Zira bir kimse mükellef değilse onun için ebedîlik söz konusu değildir. Binaenaleyh bu konumda olanlar diriltilip bazı hususlarda sorgulandıktan sonra yok edileceklerdir.

d) Sorumlu olacaklarını benimseyenler:

Başta Ebû Hanîfe, İmam Mâturîdî olmak üzere bu mezhebe bağlı Semerkantlı bilginler, Mu’tezile’nin çoğu, Kerramiyye, bir kısım Şia, Zeydiyye ve Havariç mensupları bu görüşü savunmuşlardır. Buna göre insanın sorumlu olmasının şartı sadece dinin mevcudiyeti değildir, din gelmeden önce de insan sırf aklıyla Allah’a iman ve O’na şükretmek mecburiyetindir. Fetret ehli ve kendilerine davet ulaşmayan kimseler, peygamber gönderilmemesi veya dinî davet ulaşmaması gerekçe gösterilerek her türlü dinî-insanî sorumluluktan muaf tutulamaz.

İmam Mâturîdî’ye göre Allah insanları akıllarıyla kendi vahdaniyetini ve rubûbiyetini bilecek bir fıtrat üzere yaratmıştır. Allah’ın varlık ve birliği konusunda insanların Allah’a karşı ileri sürebilecekleri bir mazeretleri yoktur. Çünkü Allah, düşünüp tefekkür ettikleri takdirde her şeyde insanları Allah’ın varlığına, birliğine ve rubûbiyetine götürecek deliller yaratmıştır. Her ne kadar insanların Allah’a karşı delil ileri sürme hakları yoksa da Allah onların mazeret beyan etmelerinin önüne geçmek için ayrıca peygamberler de göndermiştir. Böylelikle insanoğlu çeşitli fizyolojik ve psiko-sosyal özürlerle malul aklıyla baş başa bırakılmayıp resulleriyle onları desteklemiştir. Bu noktada ise aklın en temel görevi Allah’ı bilmektir. Allah’ı bilme zarûrî değil, istidlâlî bir bilgidir yani belli şartlara ve süreye ihtiyaç duyan bilgilerdendir.

Ne var ki bu görüşte olanların peygamberler gönderilmese de yetişkin insanın ve âkil çocukların Allah’ı bilip inanmak zorunda olduğu şeklindeki görüşleri mutlak mânada değil, “belli bir tefekkür ve tecrübe müddetinden geçtikten sonra kişinin özrü yoktur”tarzında kayıtlanmıştır. Buna göre durum şöyle olmaktadır: Böyleleri sadece aklın varlığından dolayı, muayyen bir tecrübe zamanı geçmeden Allah’a imanla mükellef değildir. Zira akıl tek başına mûcip değildir. Aklın yanı sıra belli bir tecrübe zamanının geçmesi gereklidir. Kendilerine davet ulaşmayan kimseler bu tecrübe zamanı geçtikten sonra Allah’a imanla mükelleftir. Hatta onlar bu tefekkür ve araştırma müddetini yaşayamadan iman veya inkardan hiçbirine kesin olarak inanamadan araştırma süreci içinde öldükleri takdirde cehennemlik olmayacaklardır.

Tecrübe zamanı yaşadıktan sonra akıllarıyla araştırıp iman ettikleri takdirde imanları sahih olur. Tecrübe zamanı bulunduğu, istidlal ve tefekkür imkânı mevcut olmasına rağmen küfre inanmada karar verdiklerinde ise cehennemlik olurlar. Ancak burada tecrübe zamanı her ferdin içinde bulunduğu psikolojik ve sosyo-kültürel şartlarla belirlenmesi gerektiği göz ardı edilmemelidir.

Fetret Ehlinin Ahlâkî-Amelî Sorumluluğu

Fetret ehli ve bu hükümde olanların dinin ibadetler, muamelât ve cezalar gibi fürûa ait ahlâkî- amelî meselelerde herhangi bir sorumluluğun bulunmadığı noktasında genel olarak bir ittifak hasıl olmuştur. Meselâ Ebû Hanîfe davet ulaşmayanları âkil oldukları takdirde sadece Allah’a imanla sorumlu tutarak, diğer dinî hükümlerden mesul olmayacaklarını belirtmiştir. Ona göre şirk diyarında veya Türk yurdunda bulunan bir kimse Kur’ân-ı Kerîm’den ve dinî hükümlerden hiçbir şey bilmese bile Allah’ın varlık ve birliğine iman ettiği takdirde mümindir. İmam Mâturîdî ve Mâturîdîler, ibadetleri ve sair dinî hükümleri bilmenin yegâne yolunun peygamberlerin tebliği yani din olduğunu, hak dinin davetinin ulaşmadığı kimselerin akıllarıyla Allah’ın varlık ve birliğini bilmek mecburiyetinin dışında diğer bütün şer’î hükümlerin din ile sabit olduğunu, dolayısıyla böylelerinin dinî amelî hususları bilmemekte mazeret sahibi olduklarını kabul etmişlerdir.

Eş’arîlere göre de kendilerine hak din ulaşmayanların itikâdî sorumluluklarının bulunmamasına ilaveten onlar şer’î hükümleri bilmemekten dolayı da mazurdurlar. Fetret ehli ve İslâm daveti ulaşmayan kimselerin dinin fürû’una yönelik herhangi bir dinî sorumluluğu bulunmadığı konusunda görüş birliğinde olan İslâm âlimlerinin bu görüşü, dine muhatap olmayan insanların muamelât, cezâî-ahlâkî ve insanî-sosyal hiçbir sorumluluğu olmadığı, böylelerinin âdetâ behîmî bir hayat yaşayabilecekleri şeklinde anlaşılmamalıdır. Zira gerek tartışma konusu olan fetret ehli ve bu hükümde bulunanların inanç sorumlulukları gerekse tartışma konusu olmayan dinin fürû’una ilişkin yükümlülüklerinin bulunmayacağı hususları, dinin temel haklarından olan ulûhiyet (Allah) haklarına ilişkin konulardır. Binaenaleyh İslâm âlimleri fetret ehlinin hükmünü itikat ve amelî konuları içeren ulûhiyet hakları çerçevesinde ele almışlar; mîras, nikâh gibi muamelât, hırsızlık ve cinayet gibi cezâî insan haklarına yönelik sorumluluklarının bulunduğunu belirtmişlerdir. Yoksa hiçbirisi insanoğlunun dinle muhatap olmadığı zaman her türlü kayıttan uzak bir hayat yaşayabileceklerini ileri sürmemişlerdir. Hangi dinden olursa olsun Müslüman olmayan kişilerin çocukları da fetret ehli hükmünde sayılmış, İslâm âlimlerinin çoğunluğunun kabulüne göre mükellef olmadıkları için cennetlik kabul edilmişlerdir.

Son olarak şunu belirtmek gerekir ki kendisine özgü şartlarına göre geçmişi ve Hz. Muhammed’den (sas) sonrası zamanları kapsayan boyutuyla fetret dönemi ve fetret ehli kavramı, hak dinin temel hakikatlerinden tamamen veya kısmen habersiz ya da çarpıtılmış ve şartlandırılmış şekilde haberdar olan yetişkin ve çocuk Müslüman olmayan tüm insanlar için umumî bir rahmet ve ümit kapısı konumundadır. Bu yönüyle fetret dönemi ve şartları, Hz. Adem’den Son Elçi’ye (sas) dek devam eden rahmet dini İslâm’ın umumî rahmet oluşunun bir başka tezahürüdür.

Yrd. Doç. Mustafa Akçay

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz