Namazın Önemi

Namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir.

“Dua, ibadet, bağışlanma dilemek, yalvarmak” anlamında Farsçadan Türkçemize “namaz” olarak geçen ve “tazim için eğilmek, kulluk” gibi mânâlara da gelen “salât” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerîm’de 99 yerde geçer1. Tam 33 yerde zekât emrinden hemen önce namaz emri vardır. Bu durum aslında namazın önemine oldukça açık bir işarettir. Zikrettiğimiz 33 ve 99 rakamlarının, namazlardan sonra Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından emredilen 33 “Sübhânallah”, 33 “Elhamdülillâh” ve 33 “Allâhuekber” mübarek tesbihlerinin sayılarına ve toplamlarına denk geliyor olması da dikkat çekicidir.

Bakara Sûresi’nin üçüncü âyetinde, “O kimseler ki, gaybe inanırlar.” cümlesi ile Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamete, haşr u neşre, kaza ve kadere “iman rükünleri” öz bir şekilde beyan buyrulmaktadır. Öz ya da işaret yolu ile iman rükünlerine dikkatler çekildikten sonra insan zihni, İslâm rükünlerine de aynı şekilde temas buyrulmasını beklerken, âyet-i kerîme İslâm’ın rükünlerinden ikisine ismen ve sarahaten temas etmektedir. Bunlardan birincisi namazın ikamesi diğer bir tabirle gereği üzere kılınması, ikincisi ise maddî/manevî kazançlardan infakta bulunmadır. (Bakara, 2/3)

“Namazı kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 2/43) mealindeki âyet-i kerimede, önce İslâmî rükünlerden “namaz” ve hemen arkasından “zekât” zikredilmektedir. Pasaj/cümle diğer bir İslâmî rükünden bahisle ilerleyecekmiş gibi görünürken, namazın önemli bir cüz’ü olan “rükû” emri “وَارْكَعُوا” “rükû edenlerle birlikte siz de rükû ediniz” şeklinde çoğul hâlde zikredilmekte, dolayısı ile “namazların cemaatle edası” keyfiyetine güçlü bir işaretle, rükû rüknüne de tam bir sarahatle temas buyrularak nazarlar yeniden namaza tevcih edilmiş olmaktadır. (Bakara, 2/43)

Başka bir âyet-i kerimede ise mealen; “Sizin veliniz/dostunuz ancak Allah Teâlâ’dır. Ve O’nun peygamberidir ve imân etmiş olanlardır. O imân edenler ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler..” (Mâide, 5/55) buyrularak “dostlar” nazarlara verilmekte, bu dostların ancak Allâh (celle celâluhu), Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Allâh’a (cc) iman eden müminler olduğu beyan buyrulmaktadır. Devamında “dost” özelliği taşıyan müminlerin vasıfları verilmektedir. Dostların ilk özelliği namazı tam manası ile ikâme eden kimseler olmalarıdır. İkinci özellikleri zekâtlarını aksatmadan vermeleridir. Üçüncü olarak ise -zihinler, bu dostların oruç ve hac gibi diğer İslâmî özelliğinin zikredilmesini beklerken- namazları cemaatle ifa etmeleri, cemaat hâlinde yaşama ve bizzarure cemaatten ayrılmama özellikleri “وَهُمْ رَاكِعُونَ” “onlar rükû eden müminlerdir” mânâsındaki tek bir kelime ile ifade edilmektedir. (Mâide, 5/55)

Namaz o derece önemli bir ibadettir ki, Hz. Adem’den (as) itibaren bütün peygamberlerin ve dinlerin tebliğinde yer almıştır. Hz. İbrahim (as) (İbrahim, 14/40), Musa (as) (Mâide, 5/12), Şuayb (as) (Hud, 11/87), Zekeriyyâ (as) (Ali İmran, 3/37) ve İsa (as) (Meryem, 19/31) ve diğer peygamberlerin namaz ile emredildiklerini Kur’ân-ı Kerîm bizlere haber vermektedir.

İslâm’ın Beş Temel Şartından Biri

Namazın, İslâm’ın beş şartından birisi olduğunu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan buyurmaktadır.2 Bilindiği üzere bu temel şartlardan “namaz” ve “oruç” bedenî, kalbî, ruhî, aklî, zihnî ve sırrî bir ibadet durumunda iken, “zekât” ve “hac” az önce sayılanlara ilâve olarak aynı zamanda malî bir ibadettir. Şayet bir Müslüman’ın malî durumu zekât ve hac rükünleri için yetersiz ise, bu durumda böyle bir kimse için geride kalan seçenekler sadece “namaz” ve “oruçtur”. Bilindiği üzere namaz ve oruç için herhangi bir malî külfet söz konusu değildir. Buna rağmen namaz ve orucu (hafazanallah) önemsememe gibi bir sıkıntı varsa, böyle bir kimse ebedî hayatı konusunda müthiş derecede tedirgin olmalıdır.

Malî ve bedenî ibadetler mukayesesine kısaca temas etmişken, “Zenginler sevapça daha ileride midirler?” gibi zihinlere gelebilecek bir soru açısından şu rivayeti aktarmakta fayda mülahaza etmekteyiz:

Ebû Zerr’den (ra) rivayet edildiğine göre bazı insanlar: “Ey Allah’ın Resulü, zenginler bütün sevapları alıp götürüyorlar; çünkü onlar da bizler gibi namaz kılıyor, oruç tutuyor, ayrıca zenginliklerinden dolayı sadaka da veriyorlar.” dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah sizlere sadaka verme ve bu yönde sevap kazanma imkânı vermedi mi sanıyorsunuz? Her Sübhanallah demek bir sadakadır, her Allahüekber demek bir sadakadır, her Elhamdülillah demek bir sadakadır, her Lâ ilâhe illallah demek bir sadakadır, iyiliği emretmek sadaka, kötülükten sakındırmak sadakadır.” buyurdular.3

Beş Vakit Namaz

Cenâb-ı Hakk, mealen: “Namazlara ve orta namaza devam edin” (Bakara, 2/238), “şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır” (Nisa, 4/103), “Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl” (Hûd Sûresi, 11/114), “Güneşin doğuşu ve batışından önce, gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün her iki vaktinde tesbih et” (Taha, 20/130), yüksek beyanları ile günde beş vakit namazın müminler için çok önemli bir vazife ve sorumluluk olduğunu bizlere hatırlatmaktadır. Ayrıca Nisa, 4/103; İsra, 17/78; Nur, 24/36; Rum, 30/17-18; Kaf, 50/39-40; Dehr (İnsan), 76/25-26 âyet-i kerîmelerinde de beş vakit namaza ve vakitlerine temas edilmektedir.

Cabir b. Abdillah (ra) anlatıyor: “Namaz vakitlerini öğretmek için Cebrail (as) Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi. Cebrail (as) imamet için öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasına durdu. İnsanlar da Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasına durdu. Cebrail (as) güneş tepeden henüz döndüğü sırada öğle namazını kıldırdı. Cebrail (as), her şeyin gölgesi bir misli olunca yine geldi. Daha önce yaptığı gibi tekrar öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onun arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde ikindi namazını kıldırdı. Cebrail (as) güneş batınca tekrar geldi. Yine öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde akşam namazını kıldırdı. Sonra Cebrail (as) şafak (ufuktaki kızıllık) kaybolunca yeniden geldi ve öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu halde yatsı namazını kıldırdı. Sonra Cebrail (as) fecir vakti olduğunda (sabah) tekrar geldi ve öne geçti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında, cemaat de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında olduğu hâlde sabah namazını kıldırdı.

İkinci gün, Cebrail (as) bu defa kişinin gölgesi bir misli kadar olunca geldi ve bu defa öğle namazını kıldırdı. Sonra kişinin gölgesi iki misli olunca geldi. Bu defa da ikindi namazını kıldırdı. Sonra güneş batınca geldi ve önceki gün yaptığı gibi akşam namazını kıldırdı. Akşamı kıldıktan sonra uyuduk. Sonra uyanıp tekrar uyuduk. Tekrar uyanınca Cebrail (as) geldi ve dünkü yaptığı gibi yatsı namazını kıldırdı. Daha sonra tan yerinin beyazlığı yayılınca geldi. Daha yıldızlar parıldamakta iken dün yaptığı gibi sabah namazını kıldırdı. Cebrail (as) sonra dedi ki: “Dünkü kıldırdığım vakitlerle bu günkü kıldırdığım vakitler arasındaki zamanlar namaz vakitleridir.”4

Ashab hazeratı mescidde Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte otururken, Dımam İbnu Sa’lebe gelerek İslâm’ın temelleri ile alâkalı bazı sorular sormuş, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) cevaplarını almış, sorularından birisi de şu şekilde olmuştur: “Allah Teâlâ adına soruyorum: Gece ve gündüzde beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?” Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’a yemin olsun evet!” demiştir.5

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Namazlarınızı benden gördüğünüz şekilde kılınız.” buyurmuş6, namazların vaktinden soran bir adama da: “İki gün namazları bizimle kıl.”7 diyerek namazların vakitlerini, rekât sayılarını ve kılınış şekillerini uygulamalı olarak talim buyurmuştur.

Günlük namazların beş vakit kılınması konusunda Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet gayet açıktır. Dolayısı ile gerek geçmişte ve gerek günümüzde, günlük namazların kaç vakit olduğu ve kılınış şekilleri ile ilgili en küçük bir ihtilaf yoktur.

Vaktinde Kılmak

Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ashab hazeratı çeşitli vesilelerle hangi amelin daha faziletli olduğunu sormuşlar, nübüvvet feraseti kaynaklı ferdî farklılıkların gözetildiğini düşündüğümüz cevaplar almışlardır. Ancak namaz yüksek bir öneme sahip olduğu için, namazı emreden birçok âyet-i kerîmenin yanısıra Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) namazın vaktinde kılınmasına verdiği önemin ve hassasiyetinin doruk noktasında olduğunu görmekteyiz. Ümmü Ferve’nin rivayetine göre, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) “Hangi amel efdaldir?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “İlk vaktinde kılınan namaz!”8

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ali’ye (ra) şu tembihte bulunmuştur: “Ey Ali; Vakti girdiği zaman namazı sakın geciktirme.”9 Hz. Ömer’in (ra) rivayetine göre de bir adam gelerek; ‘Ey Allah’ın Resûlü! İslâm’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sormuş, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da; ‘Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurmuştur.”10

Kıyamet Gününde Kulun İlk Hesaba Çekileceği Amel

Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Kıyamet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli onun namazıdır. Eğer namazı tamam ise, felaha erer ve kurtulur. Fakat namazı yoksa kaybeder ve zararlı çıkar. Şayet farzlarında noksanlar çıkarsa, (en iyi şekilde bilmesine rağmen) Azîz ve Celîl Rabb’i: ‘Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız.’ der. O kulun farzlardaki eksikleri varsa nafileleri ile tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir.”11

Dinin Direği

“Namaz dinin direğidir.” mealindeki hadîs-i şerîf, Müslümanlar arasında yerleşmiş ve meşhur olmuştur. Ancak zaman zaman da olsa bazı kimseler bu beyanın sıhhati ile ilgili yersiz şüphe yaymaya çalışmaktadır. Hâlbuki bu cevâmiu’l-kelim (az ve öz sözcüklerle çok şeyi ifade etme, konuşulan mevzuda az sözle kapsamlı ifade) cümlenin diğer hadîs kitaplarında da şahitleri bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Muâz b. Cebel’e şöyle buyurmuştur: “Sana bütün işin başını ve onu ayakta tutan direğini, zirve noktasını söyleyeyim mi? Ben, söyle ey Allah’ın Resulü dedim. Şöyle buyurdu: “İşin başı İslâm, onu ayakta tutan direği namaz, zirve noktası ise Allâh için çabalamaktır.”12

Şeyhü’l-İslâm İbn Hacer, “Namaz dinin direğidir” mealindeki hadîs-i şerîf için “Ravileri sika/güvenilir.”13demekte, İmam Beyhakî de Şuabu’l-Îman’ında bu hadîs-i şerîfi şu şekilde aktarmaktadır: Hz. Ömer’in (ra) rivayetine göre bir adam gelerek; Ey Allah’ın Resulü! İslâm’da Allah’a en sevimli olan şey nedir?’ diye sordu. Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem); ‘Vaktinde kılınan namaz. Namazı terk edenin dini yoktur. Namaz dinin direğidir.’ buyurdu.14

Allâh’a (celle celâluhu) En Yakın Olunan Ân: Secde

Secde, namazda alnı, burnu, elleri, dizleri ve ayak parmak uçlarını da kıbleye bakacak şekilde yere koyarak Allah’ı (celle celâluhu) gönülden ve ürpererek anma ve namaza ait temel bir rükündür. Abdullah b. Abbas (ra) rivayetine göre Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Yedi kemik (bir rivayette yedi uzuv) üzerinde secde etmekle emrolundum: Bunlar; alın -burnuna da eliyle işaret etti- (Böylece burun-alın bir sayıldı), iki el, iki diz ve iki ayağın parmak uçlarıdır.”15

Secde kelimesi türevleri ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de 92 yerde geçmektedir. Secde, namazın en önemli hareketi, ibadet ve kulluğun özü ve esasıdır. Kul, secde ile taatullah, haşyetullah, marifetullah ve muhabbetullahın en yüksek mertebelerine ulaşma imkânı bulur. “Secde et ve (Rabb’ine) yaklaş!” (Alak, 96/19) ki aynı zamanda secde âyetidir, kulun Allâh’a en yakın olacağı ânın secde anı olduğunu haber vermektedir. Ebu Hüreyre (ra)’den rivayete göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kulun, Allah’a en yakın olduğu zaman secdede olduğu ândır. Bu sebeple secdelerde çok dua edin.”16

Manevi Kirleri Temizlemesi

Namaz sürekli bir temizlenme ve arınma ameliyesidir. İnsanın gün içerisinde el ve yüzünü defalarca yıkama lüzumu hissetmesi gibi, insanın batınî lâtifeleri de gün içerisinde beş vakit namaz ile bir arınma ve temizlenme ihtiyacı içerisindedir ve bunu sağlayacak olan tek husus, Allâh rızası gözetilerek kılınacak vakit namazlarıdır.

Hz. Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor: “Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle söylediğini işittim: “Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde her gün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mı, ne dersiniz?” “Bu hâl, onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!” dediler. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler.” Buyurdu.17

Kötülüklerden Alıkoyması

Kur’ân-ı Kerîm’de namaz ile ilgili âyet-i kerîmelerden, namaz kılan kimsede zihnî, ruhî ve kalbî oldukça önemli değişim ve dönüşümlerin gerçekleştiğini, bunun yüksek ahlâk olarak davranışlara yansıdığını, iman-ibadet-yüksek ahlâk vetiresinde namazın büyük ehemmiyeti olduğu anlaşılmaktadır. “Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?” (Hûd, 11/87) mealindeki âyet-i kerime, bir yönü itibarı ile namaz ve insanın fiilleri arasındaki uyum ve irtibatı söz konusu etmektedir. Bu irtibatı gösteren diğer bir âyet-i kerime ise mealen şu şekildedir: “(Resulüm!) Sana vahiy edilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût, 29/45)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem); “Her kimin kıldığı namaz kendisini hayâsızlıktan ve münkerden alıkoymuyor ise onun namazı yoktur.”18 buyurmaktadır. Ümmü Seleme’den (r.anhâ) rivayete göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Namaza dikkat edin, namaza!” buyurmuştur19.

Terkindeki Tehlike

Kur’ân-ı Kerîm’de namazın terki veya önemsenmemesi ile alâkalı olarak mealen şöyle buyrulur: “Namazlarından gaflete düşen (kıldıkları namazın değerini bilmeyen, namazlarının vaktini önemseyerek terk eden ya da vaktinde kılmayan) musallîlere veyl olsun!” (Mâun, 107/4-5)

“Veyl” kelimesini İbn Abbas (ra) azap, Osman b. Affân (ra) Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ile Cehennem’de bir dağ20, Ebu Said el-Hudrî (ra) yine Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) rivayet ile Cehennem’de bir kişinin ancak kırk yıl aşağıya düşerek varabileceği bir çukur21 olarak tanımlamıştır.

“Sakar” adlı Cehennem’e girişin gerekçesi sorulduğunda, orada bulunanların ilk söyledikleri sebep, namaz kılmayışları olmaktadır. “Her bir kişi kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. Ashabu’l-yemîn müstesnâ, onlar Cennetlerdedirler. Suçlulara sorarlar: ‘Sizi Sakar’a (Cehenneme) ne sürükledi?’ Derler ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik, yoksullara yedirmezdik, (günaha, yanlışlıklara) dalanlarla birlikte dalardık. Din gününü de yalanlardık. Nihayet ölüm gelip bize çattı.’ Artık şefaat edebileceklerin şefaati de onlara fayda vermez.” (el-Müddessir, 74/38-48)

Namazı terk edenlerle ilgili bir diğer âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk mealen şöyle buyurur: “Bunlardan sonra ise namazı zayi eden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar Ğayy (Cehennem) ile karşılaşacaklardır.” (Meryem, 19/59) Bu âyet-i kerimeyi tefsir eden Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebu Umame el-Bâhilî’nin (ra) rivayeti ile şunları aktarmaktadır:

“Eğer bir kaya parçası Cehennem’in kenarından aşağıya atılacak olursa, yetmiş yıl düşse bile Ğayy ve Âsâm’a ulaşmadıkça Cehennem’in en derin noktasına ulaşmış olmaz.” “Ğayy ve Âsâm nedir?” diye sorulunca da şöyle buyurdular: “Bunlar Cehennem’in dip tarafındaki iki kuyudur. Cehennemliklerin irinleri buralardan akar. Allah Teâlâ’nın: “Namazı terk eden, arzularına uyan bir kavim geldi. İşte onlar Ğay ile karşılaşacaklar.” (Meryem, 19/59) âyet-i kerîmesi ile “Kim bunları işlerse Âsâm ile karşılaşır.” (Furkan, 25/68) buyruklarında söz konusu ettiği kimseler bunlardır.”22

Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) namazdan bahsetti. Buyurdu ki: “Her kim şu beş vakit namazı eksiksiz kılarsa, namazı kıyamet gününde ona bir aydınlık, hakkında delil ve kurtuluş olur. Her kim de bu beş vakit namazı gereği gibi kılmazsa ne nur, ne delil ne de kurtuluş olur. Kıyamet gününde de Karun, Firavun, Haman ve Ubeyy ibn-i Halef ile birliktedir.”24

Hz. Ebu’d-Derda’nın (ra) rivayetine göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine şöyle bir tavsiyede bulunmuştur: “Parça parça kesilsen de, yakılsan da Allah’a ortak koşma ve farz olan namazı bilerek terk etme. Kim ki farz olan namazı bilerek terk ederse, Allah’ın koruması ondan uzaklaşmıştır.”25

Sonuç

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kişinin namazı terk ile küfre düşeceğini haber vermiş,26 namazın terk edilmesinin şirk olduğunu belirtmiş,27 “Namazı olmayanın (kâmil mânâda) dini yok demektir. Namazın dindeki yeri, başın bedendeki yeri gibidir,28 diyerek namazın mümin için dindeki merkezî konumuna dikkat çekmiştir. Maddî ve mânevî hastalıkların temelinde namazsızlık vardır. Çünkü namaz bir nur, bir aydınlık sağanağıdır.29 Kulun Allâh (celle celâluhu) ile doğrudan irtibatını sağlayan kopmaz bir bağdır.

Huşu ile Allâh’a (celle celâluhu) yönelenler için namaz; huzur ve itminanın tükenmeyen kaynağı, bilhassa iftitah, kıyam, kıraat, rükû ve secde rükünleri ile biiznillah mülhime, mutmainne, râziye, marziyye ve sâfiyye mertebelerine yükselebilme platformu, rüyetullah saadetine (Mutaffifîn, 83/23, 35; Kıyâmet, 75/23) mazhariyetin üssü ve likâullaha (Enâm, 6/154; Rad, 13/2) yüksek seviyede inanabilmenin de kilididir. Ancak diğer taraftan namaz, Allah’a (celle celâluhu) mülâkî olacaklarını kabul etmeyenler (Enâm, 6/31; Yunus, 10/45; Secde, 32/10) içinse zor ve ağır bir ibadettir (Bakara, 2/45).

Hz. İbrâhim’in (as) şu güzel duası hitâm-ı misk nevinden olsun: “Ya Rabb! Beni de, neslimi de namazı devamlı ve dosdoğru kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabb!” (İbrahim, 14/40)

Yeni Ümit Dergisi, 110. sayı, Yard. Doç. Musa Kazım Gülçür

Dipnotlar

1. M.F. Abdülbaki, Mucem, “slv” md.

2. Buhari, iman 1; Müslim, iman 22; Nesai, iman 13; Tirmizi, iman 3.

3. Müslim, zekât 53.

4. Nesâî, mevâkît 10.

5. Buhari, ilm 6; Müslim, iman 10; Tirmizi, zekât 2; Nesâî, siyam 1.

6. Buhari, ezan, 18; Müslim, mesâcid, 293; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/436; Dârimî, salât 42.

7. Müslim, mesacid 176, 177; Tirmizi, salat 115; Nesâî, mevâkît 12.

8. Ebu Davud, salat 9; Tirmizi, salat 127; Müslim, iman 137; Buhari, mevâkît 5.

9. Tirmizi, salat 127.

10. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550).

11. Tirmizî, mevâkît 188. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, salât 149; Nesâî, salât 9; İbni Mâce, ikâmetu’s-salâh 202; Tirmizi, salât, 306; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 1/291-292.

12. Tirmizî, iman 8.

13. İbn Hacer, Et-Telhîsu’l-Habîr fî Tahrîci Ehâdîsi’r-Râfi’i’l-Kebîr, 1/308, Müessesetü Kurtuba-1995.

14. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 4/300 (2550) Mektebetü’r-Rüşd, Riyad-2003.

15. Buharî, ezan, 133, 134, 137, 138; Müslim, salât 227-231; Ebu Dâvud, salât 150-151; Nesâî, iftitâh 40; İbn Mâce, ikâmetu’s-salâh 19; Müsned, 1/285, 286.

16. Müslim, salât 15; Nesâî, mevâkît 35; Tirmizi, deavât 118; Müsned, 2/121.

17. Buhâri, mevâkît 6; Müslim, mesâcid 282; Tirmizî, emsâl 5; Nesâî, salât 7; Muvatta, sefer 91.

18. Münavî, Feyzü’l-Kadir, VI/221; Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur, VI/465; Deylemî, Firdevs, III/622.

19. Müsned, 1/290.

20. Taberî, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’ân, 3/163-164, Kahire-2001.

21. İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 16/508 (7467).

22. Taberânî, Mu’cemu’l-Kebir, 8/206, (7731), Mektebetü İbn Teymiyye, Kahire, trsz.

23. Heysemi de Mecmau’z-Zevâid’inde bu hadîs-i şerîfi nakletmekte ve şöyle demektedir: “Hadisin senedinde zayıf raviler vardır. İbn Hibban, bu ravilerin sika olduklarını ancak hata da yapabildiklerini söylemektedir.” (Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 10/713 (18591), Dâru’l-Fikr, Beyrut-1994).

24. Müsned, 2/169, Darimi, 2/301, İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/329 (1467); Beyhakî, Şuabu’l-Îman, 3/312.

25. Müsned, 5/238.

26. Müslim, îmân 134; Ebû Davud, sünnet 15; Tirmizî, iman 9; İbn Mace, ikâmetu’s-salâh 17; İbn-i Hibban, Sahih (İbn Belban tertibi), 4/305 (1454).

27. İbn Mâce, ikâmetu’s-salâh 77.

28. Taberanî, el-Mu’cemüs-Sağîr, 1/113; Suyûtî, el-Câmius-Sağîr, 2/387.

29. Müslim, taharet 1.

Kuşluk (Duha) Namazı

Diğer adı, Duha namazıdır. Peygamberimiz’in kuşluk vaktinde nafile namaz kıldığına ve ashabına bu vakitte namaz kılmayı tavsiye ettiğine dair çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Peygamberimiz’in kuşluk vaktinde 12 rekât namaz kılan kişi için Allah’ın cennette bir köşk bina edeceğini müjdelediği nakledilmektedir. (Tirmizi, Vitr, 15)

Kuşluk namazı kılmak müstehap olup, güneşin bir mızrak boyu yükselmesinden, yani güneşin doğması üzerinden takriben 45-50 dakika geçmesinden zeval vaktine kadar olan süre içerisinde iki veya dört veya sekiz veya on iki rekât kılınabilirse de, en faziletlisi sekiz rekât kılmaktır.

Katılım Bankacılığı Nedir, Ne Değildir ?

Dünyada adı İslâm bankaları veya faizsiz bankalar olarak geçen finans kuruluşlarının Türkiye’deki adı katılım bankalarıdır.

Katılım bankalarının bazı işlemleri faize dayalı geleneksel bankalarınkilere çok benzediği, verdikleri kâr payları ile banka faizlerinin birbirine çok yakın olduğu vs. sebeplerle bu kurumlar kıyasıya eleştirilere uğruyor.

Hâlbuki çok tabiî olan bu ve diğer benzerliklere rağmen iki banka türü arasında çok ciddi farklar vardır.

Bu yazıda katılım bankacılığını bugünkü görünümlerini dikkate alarak tanımlayacak, en fazla yaptıkları işlemlerden olan peşin alıp vadeli satma işlemini İslâmî-iktisadî bir perspektiften değerlendirecek ve faiz-kâr benzerlik ve farklılıklarını tespit etmeye çalışacağız.

Katılım Bankacılığının Tanımı

Faiz, iki kişi veya kurum arasındaki bir işlemde bir taraftan diğer tarafa karşılıksız değer aktarımıdır. Faizsiz esasa göre çalışan katılım bankacılığı, kâr ve zarara katılma esasına göre fon toplayıp; ticaret, ortaklık ve finansal kiralama yöntemleriyle fon kullandıran bir bankacılık modelidir.

Katılım bankaları, fon toplama aşamasında kâr-zarar ortaklığını başarıyla uygularken, fon kullandırma aşamasında bu yöntemi kullanmakta zorlanmakta ve bugün daha çok ticarette yoğunlaşmış bulunmaktadır. Kendilerinden beklenen ve ideal olan ortaklık yöntemleri bu kurumlarda şimdilik çok az yer tutmaktadır.

Katılım bankaları fon kullandırma aşamasında günümüzde ağırlıklı olarak kişi ve kurumların mal ve hizmet alımlarını finanse etme, yani onlara bu alımlarda malî destek sağlama fonksiyonu görmektedir.1

Bu özelliklerini dikkate alarak bugünkü hâliyle katılım bankacılığını, parasal işlemlerle mal ve hizmet hareketlerinin birbirine sıkı sıkıya bağlandığı, her para hareketinin mutlaka bir mal veya hizmete karşılık geldiği; gelirin ise, katılım hesabı sahipleriyle kâr ve zarar ortaklığı esasına göre bölüşüldüğü bir sistemolarak da tanımlamak mümkündür.

Yani katılım bankaları sadece para hareketlerinden para kazanamaz; parayı mutlaka bir iktisadî faaliyette değerlendirerek ticarî kazanç elde etmeye çalışır ve kazanç gerçekleşirse, onu ortağı durumundaki katılım hesabı sahipleriyle yani halkla paylaşır.

Katılım hesapları, katılım bankalarında açılan ve sahibine kâr veya zarar getiren vadeli yatırım hesaplarıdır.

Katılım bankacılığının bugünkü uygulamasında elindeki tasarrufuyla kazanç elde etmek isteyen fon (tasarruf) sahipleriyle banka arasında İslâm hukukunda mudârebe denilen bir ortaklık tesis edilir.

Mudârebe, emek-sermaye ortaklığı demektir. Bu ortaklıkta sermaye sahibi emek sahibi müteşebbise parayı teslim eder ve müteşebbis de bu parayı işletir. Kâr elde edilirse, bu kâr taraflar arasında önceden belirlenen oran üzerinden paylaşılır. Kâr elde edilmezse, sermaye sahibine bir şey verilmez. Hattâ zarar meydana geldiğinde, bu zarar da sermayeden düşülür; müteşebbis de boşa çalışmış olur, yani emeğinin zararını çeker.

Bu ortaklıkta tasarruf sahibi sermayeyi, katılım bankası emeği temsil eder. Kâr paylaşım oranı, gerçekleşmiş olan net kârın –anaparanın değil– %80’i sermaye sahibine, yani bankaya para yatırana; %20 bankaya şeklindedir. Bu oranlar piyasa şartlarına göre değişebilir.

Katılım bankası emek tarafı olarak kendisine yatırılan parayı ticarî bir faaliyette veya üçüncü kişilerle kurduğu mudârebe veya diğer ortaklık türleriyle değerlendirerek bir ticaret veya ortaklık kârı elde etmeye çalışır. Kâr gerçekleşirse, katılım hesabı sahipleriyle paylaşır.

Katılım bankalarının bir diğer fon kullandırma yöntemi finansal kiralamadır. Bu yöntemde gayrimenkul veya dayanıklı bir mal, katılım bankası tarafından satın alınarak, mülkiyeti bankada kalmak üzere belli bir süre kullanmak üzere ona ihtiyaç duyan kişi veya firmalara kiralanır.

Kiralamada üretkenliği tabiî, kendinden, belirli ve kesin olan dayanıklı malın kullanım faydası belli bir kira karşılığında satılmış olur. Kullanım faydası kesin olduğundan kiranın da baştan belirlenmesi gerekir.

Leasing adı da verilen finansal kiralamadan kira geliri elde eden katılım bankası, bu geliri katılım hesabı sahipleriyle paylaşır. Genellikle kira ödemesi, anapara ödemesini de ihtiva eder ve kiralama süresi sonunda sembolik bir fiyatla mal müşteriye satılmış olur.

Katılım Bankaları Neden Hiç Zarar Etmez?

Katılım bankalarının katılım hesabı sahiplerine kâr verme garantisi yoktur. Zarar da söz konusu olabilir.

Katılım bankaları katılım hesapları havuzunda biriken paralarla yüzlerce kalem iş yaptığından, bunlardan bazıları başarısız olsa bile, çoğu kârla neticelendiğinden toplamda şimdiye kadar hep kâr dağıtmışlardır. Zararla sonuçlanan projeler ancak dağıtılan kâr paylarının miktarını düşürür.

Meselâ yüz kalem projeden 90 tanesi başarıyla neticelenip 10 tanesi başarısızlıkla sonuçlansa, bunun ortalama neticesi en fazla diyelim ki 100 liraya 10 lira kâr vermek yerine, 9 lira kâr vermek demektir. Nitekim katılım bankaları dâhil bankacılık sisteminde geri dönmeyen alacaklar %2-3 gibi düşük bir seviyededir.

Bu kurumların kâr-zarar esasına göre çalıştığını göstermek için illâ hesap sahiplerine zarar ettirmeleri gibi bir şart söz konusu olamaz. Neticede bu kurumlar zarar etmek için değil, kâr etmek için yola koyulmuşlardır.

Katılım bankaları kendilerine yatırılan paraları çok arzu edilen ortaklık yöntemleriyle değerlendirmekte çeşitli sebeplerle zorlanmakta, bu yüzden daha kolay ve daha az riskli olan mal ve hizmet alım-satımına yönelmektedir. Bu tercih de onların zarar riskini azaltan bir unsurdur.

Katılım bankaları geleneksel faizli bankalardan farklı olarak, ihtiyacı olanlara nakdî (parasal) kredi vermek yerine –çünkü bu doğrudan faizi doğurur ihtiyaç duyulan malı satıcıdan peşin alıp müşterisine vadeli satar. Yazımızın ana konusu, işte bu peşin alıp vadeli satmanın ne ölçüde meşru olduğunu belirlemektir.

Parasal Sermayenin Getirisi ya Faiz veya Kârdır

Elinde bir miktar parasal sermaye bulunan kişi, bunu kendisi işletmeyip bir başkasına işletmek üzere aktardığında bu işlemden ya faiz veya kâr elde eder.

Parasal sermayenin borç verilip anaparaya oranlanarak elde edilen ve önceden belirlenen sabit getirisine faiz; ortaklık yöntemiyle verilip, işin sonunda ortaya çıkan pozitif net kazancın doğması şartıyla ve onunla orantılı getirisine de kâr denir. Geleneksel bankacılıkta para bir mal gibi değerlendirilip, meselâ bugünkü 100 lira vadeli 110 liraya karşılık satılabilir. Buradaki 10 liralık fazlalığın karşılığı aranmaz, bunun neden 10 lira olduğu sorgulanmaz ve ‘faiz’ adı verilen bu fazlalığa ‘sermayenin zaman değeri’, ‘iskonto haddi’ gibi hayalî karşılıklar bulunmaya çalışılır.

Hâlbuki bu 10 liralık faizin karşılığında üretilmiş bir katma değer olmayabilir veya olsa da bu 10 liralık faiz ile üretilen katma değer arasında denge yoktur; 10 liralık faiz, üretilen katma değerden ya azdır veya çoktur.

Katılım bankacılığında ise para, para karşılığında ancak eşit miktarda değiştirilir, yani faizsiz ödünç verilir. Eğer paradan para kazanılmak isteniyorsa, bu kazancın mutlaka topluma sunulan bir hizmet, bir katma değer veya malın değerindeki bir artışa karşılık gelmesi gerekir.

Yani katılım bankacılığında bir parasal işlemde para tarafındaki bir artışın, mal veya hizmet tarafındaki reel bir artışa karşılık gelmesi ve her iki tarafın birbirini dengelemesi gerekir.

Geleneksel bankacılıkta ise bir para hareketi başka bir para hareketine karşılık gelir ve para hareketi mal hareketine bağlanmadığı gibi para hareketlerinin birbirini dengelemesi söz konusu değildir. Bir taraf diğer taraftan ya azdır veya çoktur. Netice, kaçınılmaz eşitsizliktir.

Geleneksel Bankacılık ve Karşılıksız Değer Aktarımı

Geleneksel bankacılık parasal sermayenin borç verilerek ondan sabit gelir elde edilmesine, yani faiz esasına dayanır.

Faiz, borç alınan paradan hiç kazanç elde edilemediği zamanlarda da ödenen veya kazanıldığında da eşitsiz paylaşılan bir gelirdir.

Faiz, bir taraftan diğer tarafa karşılığı olmayan bir değer aktarımıdır.

Faiz, hak edilmemiş veya eşitsiz paylaşılmış bir gelirdir.

Faizin onulmaz özelliği verilen ile alınan miktarlar arasındaki eşitsizliğin sebebi olmasıdır. Ticaret, karşılıklı rızaya, yani verilen ile alınan arasındaki eşitliğe dayanırken faizli işlemlerde bu eşitliğin gerçekleşme ihtimali son derece düşüktür.

Faizli işlemin neticesi baştan öngörülemediği için, ticaretteki karşılıklı rıza hâli de bunda görülmez. Dolayısıyla faiz, başta rıza olsa bile, sonunda iki taraftan birinin haksızlığa uğradığı dolayısıyla pişmanlığın yaşandığı işlemdir.

Geleneksel bankacılıkta bankanın verdiği kredi karşılığında aldığı faiz ile müşterinin kredinin kullanımından elde ettiği kazanç arasında veya aynı şekilde, bankaya yatırılan mevduattan bankanın elde ettiği kazanç ile mudisine ödediği faiz arasında denge kurmanın imkânı yoktur.

Zîrâ faizin miktarı baştan belli iken beklenen kazanç belirsiz olup, onu önceden tespit etmek mümkün değildir. Faizli bir işlemde belirli ve sabit faiz, belirsiz ve muhtemel bir kazanç üzerine bina edilmiştir.

Bu dengesizlik faiz sisteminin en önemli sorunu ve sonucu olup, finansal istikrarsızlık ve krizlerin de kaynağıdır.

Bazı durumlarda bankalar ciddi kârlar elde ederken mudiler ancak önceden belirlenen faiz gelirleriyle yetinmek zorunda kalır. Banka ile mudi arasında gelir paylaşım dengesi kurulamaz.

Veya banka mevduattan hiç veya yeterince kazanç elde edemediği durumlarda da vaat ettiği faizi ödemek zorunda kalır. Yine denge kurulamaz ve banka iflâsları ortaya çıkar.

Faiz sisteminin doğurduğu kaçınılmaz netice, taraflar arasında gelir paylaşım adaletinin sağlanamamasıdır.

Faiz Sistemi, Toplumu İkiye Böler

Faizin sosyal neticesi, toplumu borç verenler ve borç alanlar, sevinenler ve üzülenler hâlinde ikiye bölmesidir.

Her yükselen faiz oranı borç verenleri sevindirirken borç alanları üzer; tersi durumda yani faiz oranının düşmesi halinde borç alanlar veya alacak olanlar sevinirken borç verenler üzülürler. Faiz sisteminde toplumda kader birliği yoktur.

Kâr sisteminde ise, emek tarafı kâr elde ederse, onu sermaye tarafıyla paylaşır. Birlikte kazanır ve dengeli paylaşırlar veya kâr yoksa her iki taraf da birlikte kazanamamış olur.

Kâr sisteminde toplumda kader birliği vardır; kâr veya zarar her durumda dengeli paylaşılır.

Katılım Bankaları, Kâr Esasına Dayanır

Parasal sermayenin emekle eşleşerek ticarî bir faaliyete veya bir ortaklığa girmesi neticesi elde ettiği ve miktarı ancak işin veya vadenin sonunda belirlenebildiği getirisine kâr denir.

Kâr, üretken bir iktisadi faaliyetten kazanç sağlanması şartıyla ve bu kazanç oranında elde edilen bir gelirdir. Kâr sisteminde üretime yapılan katkı ile bu üretimden alınan pay arasında bir denge vardır.

Katılım bankalarında, ister bankaya fon yatıranlar ile banka arasındaki kâr paylaşımında olsun, ister bankadan fon kullananlara sunulan katma değer ile onlardan talep edilen kâr arasında olsun, mutlaka bir denge kurulur.

Bugünkü Katılım bankalarının işlem kalemleri içinde en fazla yer tutan ve üretim desteği olarak adlandırılan yöntem, bir malın banka tarafından peşin alınıp, üzerine bir kâr ilâvesiyle vadeli ve daha yüksek fiyattan satılması işlemidir. Buna murâbaha denir. Murâbaha, katılım bankaları için öngörülen temel bir yöntem değildir. Bu kurumlarda temel yöntem olarak mudârebe ve müşâreke denilen ortaklık yöntemleri kabul edilmiştir. Buna rağmen, katılım bankalarını murâbaha yöntemini kullandıkları için eleştirmek doğru olmadığı gibi, onu faizli krediye benzetmek de büyük bir hatadır.

Hattâ katılım bankaları sadece murâbaha yöntemi üzerine bina edilmiş olsalar bile, bu kurumları bu yüzden eleştirmek yerinde değildir. Çünkü her şeyden önce murâbaha ekonomik değer üreten bir mal veya hizmet ticaretidir. Hiçbir mânâ taşımayan ve ekonomik değer üretmeyen para-para hareketi değil, insanların ihtiyaç duyduğu bir mal-para veya mal-hizmet hareketidir.

Ticaret Mal Hareketidir; Mal Hareketi Değer Üretir

Kur’ân ticaretin helâl, faizin haram olduğunu ilân etmiş, bu ikisinin aynı görülmesini şiddetle reddetmiştir.2

O hâlde ticaret nedir, faizden ne farkı vardır?

Ekonomide esas olan mal ve hizmet üretimi ve bunların yer, zaman ve el değiştirmesidir.

Bir değeri olan ve diğer canlılar dâhil insanların ihtiyacını gideren eşyanın adı maldır. Malın özünde var olan bir değer, ticaret vasıtasıyla artırılabilir.

Değer üreten iktisadî bir faaliyet olan ticaret, malın mekân, zaman veya mülkiyet değerinin artırılmasıdır.

Bir mal ucuz ve bol olduğu bir yerden kıt ve pahalı olan bir yere nakledildiğinde o malın mekân değeri artar. Adana’da kilosu 10 kuruş olan karpuzu İstanbul’da 20 kuruşa satmak karpuza mekân değeri katmaktır.

Aynı şekilde insanların ancak uzun bir tasarruf süresi neticesinde sahip olabilecekleri bir malı, meselâ peşin 100 liraya alıp, onlara vadeli daha yüksek bir fiyata diyelim 110 liraya satmak o malın müşteri nezdinde kısaltılan zaman kadar kullanım faydasını artırmak demektir. Ödenen fiyat farkı da malın zaman değerindeki artışa karşılık gelir.

Bir malın ona ihtiyacı olmayandan alınıp, ihtiyacı olana veya daha az ihtiyacı olandan, daha çok ihtiyacı olana ulaştırılması da bir ticaret olup, bu da malın mülkiyet faydasını artırmak demektir. Meselâ, bir ayakkabı üreticisinden ayakkabıları çifti 20 liradan alıp bir mağazada 25 liraya satmak ayakkabıya mülkiyet değeri katmaktır.

Ticarette malın artırılan faydası bu işi gerçekleştiren emek yani tüccar ve sermayeye kâr olarak yansır.

Nitekim malın zaman, mekân veya mülkiyet değerini artırma çabası başarısızlıkla sonuçlandığında, yani malın değeri düştüğünde, ortaya çıkan zarar da bu işi yapan emek ve sermayeye ait olur.3

Görüldüğü gibi malın mekân, zaman ve mülkiyet (el) değiştirmesi değer üreten bir faaliyettir. Ticaret yoluyla malın değerinin artırılması o malı sıfırdan üretmekten farksızdır. Bu yüzden rızkın onda dokuzunun ticaret kaynaklı olduğu –zayıf da olsa– hadîs-i şerîfte ifade edilmiştir.

Para Hareketi Değer Üretmez

Malların bu şekilde mekân, zaman ve mülkiyet değiştirmesi değer üretirken para ve dövizlerin herhangi bir mal hareketine bağlı olmaksızın sadece el değiştirmesi, meselâ nakdî ödünç alış-verişi veya bir para cinsinin diğer bir para cinsine dönüştürülmesi hiçbir şekilde değer üreten bir faaliyet değildir.

Çünkü para, kendi değeri olmayan, yenilip-içilmeyen; değeri ancak temsil ettiği mala bağlı olan bir sembolik değere sahiptir. Paranın özünde olmayan değer, onun ticaretiyle yani mekân, zaman ve el değiştirmesiyle artacak değildir. Altın da para kategorisindedir.4

Bu sebeple vadeli para, altın ve döviz mübadelelerinden kazanç sağlamak üretilmemiş bir değeri ele geçirmek, yani karşı tarafın zararına bir kazanç elde etmek demektir.

Kısaca ifade etmek gerekirse; altın, para ve dövizlerin el değiştirmesi malların el değiştirmesi gibi değer üreten bir faaliyet olmadığından, bu işlemlerden elde edilen kazanç prensip itibariyle faize girer.5 Yani bir taraftan diğer tarafa karşılıksız değer aktarımı olur.

Nasıl ki, fiyatı Antalya’da 50 kuruş olan portakalı oradan satın alıp İstanbul pazarlarında 1 liraya satmak bir ticarettir. Çünkü portakalın mekân değeri yükseltilmiştir ve ona 50 kuruşluk bir değer katılmıştır. Bu sebepledir ki, İstanbul tüketicisi ona 1 lira vermeye hazırdır. Aksi hâlde bu fiyatı sadece satıcının dayattığını iddia etmek fiyatların tespitinde talep unsurunun fonksiyonunu yok saymak demek olur.

Portakalı Antalya’dan 50 kuruşa alıp onu İstanbul’da 1 liraya satma işleminde, tüketiciye elinin erişemediği bir mekândaki malı onun elinin erişeceği bir mekâna taşımak ticaret olarak adlandırılır ve buradaki 50 kuruşluk fark tüketici nezdinde portakalın değerindeki reel bir artışa karşılık gelir.

Vadeli Mal Satışı ve Malın Zaman Değeri

Malın mekân değerinin artırıldığı bu işlemde bir sakınca yok ise; aynı şekilde, kişinin ancak aylar veya yıllar süren bir tasarruf sonrası edinebileceği bir malı ona hemen şimdi sunmak ve eline vermek de bir ticarettir; dolayısıyla bunda da bir sakınca yoktur. Burada da malın zaman değeri artırılmıştır.

Başka bir ifadeyle, bir malı bir yerde ucuz alıp, başka bir yerde kâr ilavesiyle satmakla, yine bir malı peşin düşük fiyata alıp, ona yıllar sonra ancak sahip olabilecek müşterisine hemen şimdi bir kâr ilâvesiyle vadeli satmak arasında bir fark yoktur. İkisi de ticarettir. İkisinde de malın değerinde bir artış meydana gelmiş ve bu değer artışı, satış kârı olarak satıcıya sunulmuştur.

Kur’ân vadeli alış-verişe, “Ey iman edenler! Birbirinize belli bir vade ile borçlandığınız zaman onu yazın.” 6mealindeki âyetle izin vermiş, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de veresiye mal alarak zırhını rehin vermiştir.

Vadeli satıştaki fiyat farkı, müşterinin bu maldan hemen faydalanmaya başlamasının karşılığıdır. Yani aylar veya yıllar sonrasına ertelenen faydanın hemen elde edilmesi sağlanmıştır. İşte bu değer artışı, vadeli satıştaki fiyat farkının karşılığıdır.

Vadeli mal satışını faize benzetmenin hiçbir makul ve mantıklı tarafı yoktur. Vadeli satışta değer üreten mal hareketi, faizde ise değer üretmeyen, kısır para hareketi vardır.

Diğer taraftan, vadeli satışta müşterinin ödediği fiyat farkı, onun yıllar sürebilecek tasarruf zahmetinin satıcı (veya katılım bankası örneğinde, kendisine kâr payı ödenecek katılım hesabı sahibi) tarafından daha önce çekilmiş olmasına da karşılık gelir.

Yani fiyat farkı daha önceden yapılmış tasarruf zahmetine karşılık gelmekte ve bu zahmet de müşterinin eline maldaki reel bir değer artışı olarak geçmektedir.

Her ne kadar geçmişte bazıları tarafından bu ‘zahmet’ faizi haklı kılan sebeplerden biri olarak anılmışsa da burada bu zahmet, şimdi reel ve belirli bir değer artışına karşılık geldiği için faizden hemen ayrılır. Faizde bu zahmetin karşılığı sadece muhtemel ve belirsizdir.

Başka bir ifadeyle, zahmet çekilerek biriktirilen bir borç paranın sabit getirisi olan faiz ya hayalî-sanaldır, yani gerçekleşmemiş bir kazancın karşılığıdır veya gerçekleşmiş kazanç olsa bile, bu faiz ile borç paranın kazancı arasında denge yoktur.

Vadeli satışta fiyat artışını makul ve haklı kılan başka sebepler de vardır.

Satıcının, ödeme şekline göre malın fiyatında değişiklikler yapması tamamen ekonomik bir hâdisedir. Satılan bir malın bedelini hemen tahsil etmekle daha sonra tahsil etmek arasında satıcı açısından ciddi fark vardır.

Bir malın fiyatı peşin 100 lira ise, bu bedelin sonradan ödeneceğinin ifade edilmesi satıcının satma eğilimini düşürür. Bu, arz eğrisinin sola kayması demektir. Bunun ekonomik neticesi ise doğrudan fiyat artışıdır.

Vade Farkı

Şu hâlde veresiye mal satışında vade farkı faizdeki gibi sadece zamanın fonksiyonu değil, malın kullanım faydasının fonksiyonudur.

Vade farkı; müşteri açısından, kullanımını erkene almak suretiyle malın değerinin artırılmasına karşılık gelirken; satıcı açısından ise, bir taraftan bu değer artışını sağlama katkısının karşılığı bir taraftan da vadeli satışla karşılaştığı bazı mahrumiyet, külfet, risk ve enflasyon kaybının karşılığıdır.

Vade farkının faize en çok benzeyen yönü, bu farkın vade nispetinde, yani vadeye paralel artmasıdır. Buna dayanarak, fıkhî ölçüler içerisinde vade farkına faiz hükmünü vermek mümkün olmadığı gibi, aklen de mümkün değildir.

Çünkü vade uzadıkça satıcının karşılaştığı ve vade farkına karşılık gelen mahrumiyet, külfet ve diğer riskler de aynı nispette artmaktadır.

Aynı şekilde vade uzadıkça müşterinin parasını ödemediği maldan faydalanma miktarı da artar. Artan faydanın artan fiyatla dengelenmesi adalete de uygundur.

Yani vade farkı, malın belirli, kesin ve ölçülebilir olan kullanım faydasının fonksiyonudur. Ödünç parada ise faiz; paranın dolaylı, belirsiz ve muhtemel üretkenliğinin bu üretkenlikle orantılı olmayan ve büyük ihtimalle tutmayacak olan tahminî karşılığıdır.

Vade farkı malın kullanım faydasındaki artışa karşılık geldiğine göre, vade uzadıkça kullanım faydası da artacağından aynı oranda vade farkının artması da normaldir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, peşin veya vadeli olsun, alış-verişlerde kesin fiyat satıcı ile müşterinin îcâb ve kabûl ile üzerinde anlaştıkları fiyat olup, şartlara göre değişen bu fiyatın yüksek veya düşük olması, karşılığında mal olduğu için, hukuken onun faizle alâkasını keser.

Ayrıca, vadeli satış hâlinde bir taraftan satıcının karşılaşacağı aleyhine durumlar, alıcının da ancak bir müddet beklemek suretiyle elde edebileceği bir mala hemen sahip olabilmesi gibi sebepler, vadeli satışlardaki fiyat farkını haklı ve meşru kılar.

Faiz ve Kâr Oranları Niye Birbirine Yakındır?

Piyasada esas olan mal ticareti ve iktisadî kârlılıktır. İktisadî kârlılığın artması sermayeye olan talebi arttırır. Böylece artan kârlılık ödünç sermayenin faizini de artırır. Merkez Bankaları artan kârlılığa paralel olarak faiz oranlarını da arttırır. Tersi durumda da faizleri düşürür. Bu demektir ki piyasa faizlerini kâr oranları belirler; kâr belirleyen, faiz belirlenendir.

Katılım bankalarının vade farkını belirlerken faiz oranlarını ölçü alması bu sebeple sakıncası olmayan bir işlemdir. Esas olan mal ticareti olunca vade farkının neye göre belirlendiğinin önemi yoktur. Kaldı ki, faizleri belirleyen de iktisadî kârlılıktır.

Kâr ve faiz oranlarının birbirine yakın seyretmesinin sebebini bir misâlle anlatabiliriz:

Diyelim ki 100 liralık bir mal ihtiyacı için banka kredisine başvuran bir kişiye banka %10 kredi faizi önermiş olsun. Mevduat faizinin de %8 olduğunu, yani bankaya faizli mevduat yatıranlara da %8 faiz ödendiğini varsayalım.

Bu kişinin katılım bankası alternatifini düşünmesi hâlinde, katılım bankası asla nakdî kredi vermeyecek; müşterisine ihtiyacı olan malı doğrudan kendisinin satmasını teklif edecektir. Bu durumda katılım bankasının 100 liralık mala aynı vade için 110 liradan fazla fiyat önermesi beklenmemelidir.

İşlem gerçekleştiğinde katılım bankasının kârı %10 olacak ve bu kârın da %80’ini yani 8 lirasını da katılım hesabı sahibine kâr olarak verdiğinde katılım bankasının kârıyla geleneksel bankanın faiz oranı kendiliğinden birbirine yakın hattâ eşit olabilecektir.

Bu benzerliğe rağmen katılım bankalarının vadeli satış işlemini geleneksel bankaların faizli kredi işlemine benzetmek doğru değildir.

Banka faiziyle ticaret kârı arasındaki farklar, yukarda ayrıntılı ele alınmıştı. Burada şu hususları ilâve etmekle yetinelim:

Nakdî Ödünç ve Murâbaha Farkı

Katılım bankaları fiilen bir mal veya hizmet ticaretinin gerçekleşmesini sağlar, bu işlemde tam bir tüccar gibi davranır ve bizzat bir katma değer üretirken, kredi işleminde banka sadece ödünç veren durumundadır.

Ödünç vermekle mal satmak arasındaki farkı, bir çocuğun okul çantasına yiyecek koymakla o yiyeceği alacak kadar parayı onun eline vermek arasındaki farka benzetmek mümkündür. Yiyecek garantilidir, para ile ne yapılacağı ise belli değildir. Bu konuda büyüklerin davranışları küçüklerden pek farklı sayılmaz. Bu yüzden bankalar nakdî kredilerde paranın nerede kullanılacağını takip etme ihtiyacı duymaya başlamışlardır.

Geleneksel banka tarafından verilen kredinin ticarî hayata döndürüleceğinin garantisi yoktur. Döndürülse bile, bunu yapan banka değildir. Kredinin bir işte kullanımından oluşacak herhangi bir değer artışı banka adına değil, borçlu adına sağlanır. Bu değer artışının olup olmadığı, ne kadar olduğu bankayı ilgilendirmez. Olmadığı hâllerde bile önceden belirlenen faiz oranı her halükârda ödenmek zorundadır.

Bütün bunlar geleneksel bankanın işlemini “faiz” kategorisine koyarken, katılım bankalarının işlemlerini “ticaret” kategorisi içinde değerlendirmeyi gerektirmektedir.

Bankalardan nakdî kredi alanlar, bu kolay parayı tedbirsizce harcayarak verimsiz hâle getirebilirler. Hâlbuki o para, üzerindeki faiz yüküyle oldukça maliyetli hâle gelmiştir. Borçlu bunu unutur ve onu harcamaktan elde ettiği fayda ile borcun külfeti arasında dengeyi kaçırır.

Katılım bankaları mal sattığından borçlunun ödeyeceği bedel ile elde kullanıma hazır maldan elde edilen fayda arasında kesin bir denge vardır. Para çarçur edilebilirken, mal dengeli ve ihtiyaç gideren bir kullanım imkânı sunar.

Banka kredisinde ödeme günü geldiğinde, elde bir şey kalmamış olabilir. Katılım bankasının sattığı mal ise hâlâ elde olabilir; hattâ dayanıklı bir mal ise zaten varlığı devam eder. Borcun ödenememesi hâlinde malın düşük fiyattan bile olsa, paraya çevrilme ihtimali vardır.

Katılım bankalarının vadeli mal satışı ile geleneksel bankaların faizli ödünç işlemlerini aynı kategoride değerlendirmek, faizle ticareti aynı saymak demektir ki, Kur’ânî bakış bunu şiddetle reddeder. Zîrâ Kur’ân, faizin haram, ticaretin helâl kılındığını ilân etmiştir.

Eşitsiz bir gelir paylaşım sistemi olan faize dayanan sistemlerin istikrarsızlık ve sarsıntılı hâllerini en güzel şekilde anlatan ve faizli kredi işlemiyle mal ticaretini birbirinden ayıran Kur’ân âyeti mealen şöyledir:

“Faiz yiyenler (yani faize dayalı kuruluş veya sistemler), kendisini ancak Şeytan çarpmış kimsenin duruşu gibi –sağa sola sendeleyerek– ayakta durabilirler. Bu onların, ‘Alış-veriş de faiz gibidir.’ demeleri yüzündendir. Oysa Allah alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Kendisine Rabb’inden öğüt erişip faizden vazgeçen kimseye gelince, bundan önce aldığı onundur ve işi Allah’a kalmıştır. Faize tekrar dönenler ise, ateş ehli olarak orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 275)

Kur’ân’ın faizde ısrar edenleri ateş ehli olarak tanımlaması, onlar için ahiret cezasını ifade ettiği kadar, faizli işlemlerin ekonomide meydana getirdiği balonlaşma ve ısınmalara da işaret etmektedir. Ebedîlik ifadesinin ise, faizden vazgeçilmediği sürece, onun sebep olduğu sıkıntı ateşinin sona ermeyeceğine işaret ettiği söylenebilir.

Netice ve Son Söz

Netice olarak, Katılım bankaları hem İslâmî hem de iktisadî mânâda gerçek ticarî kuruluşlardır. Faizden arındırılmış olarak reel iktisadî faaliyetlerden kazanç elde etmeye çalışırlar. Gelir türleri kâr ve kiradır. Ortaklık ve finansal kiralamanın yanı sıra genellikle mal ticareti yaparlar. Malın zaman, mekân veya mülkiyet değişimiyle kullanım faydasını artırarak bunun karşılığında kâr elde eder ve bunu ortağı olan fon sahipleriyle paylaşırlar.

Katılım bankaları günümüzde çoğunlukla vadeli satışlarla malın zaman değerini artırırlar. Faiz oranları ile kâr oranlarının benzerliği, faiz oranlarının iktisadî kârlılığa göre belirlenmesinden ve her iki banka türünün aynı piyasa şartları içinde iş yapmasından kaynaklanır. Benzerliğe rağmen, kâr; nakdî sermayenin mala çevrilmek suretiyle gerçek bir ticaret neticesi topluma sunduğu kesin ve ölçülebilir katkısının sonucudur. Faiz ise, nakdî sermayenin maldan bağımsız olarak, topluma gerçek bir katkı olmadan da elde ettiği hayalî gelirin veya gerçek katkıda bulunduğu zamanlarda da o katkıyla orantısız ve eşitsiz paylaşılmış kazancın adıdır. Faizin olduğu yerde hem fert hem toplum seviyesinde sıkıntı ateşi kaçınılmazdır. Allah, ticaret kârını helâl, faizi haram kılmıştır. Dolayısıyla, usulüne göre işleyen ve gerçek bir mal hareketini sağlayan katılım bankalarının faizle alâkası yoktur.

* Fatih Üniversitesi, Ekonomi Bölümü, Öğretim Görevlisi İsmail Özsoy iozsoy@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Kredi kelimesi, nakdî borç anlamında kullanıldığı için katılım bankaları için geçerli olmayan bir kavramdır. Katılım bankaları nakdî (parasal) kredi vermez, vadeli mal satarak finans desteği sağlar. 2. Kur’an, Bakara 275. 3. Kâr ve zarar ikiz kardeş gibidir; zarar riskini göze almayan kâra hak kazanamaz. Riski göze alan kâra da hak kazanır. Hz. Peygamber (as) sahih hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Kazanç riskin karşılığıdır; riski üz erine alan kazancına da hak kazanır.” (Ebu Dâvûd, Buyû’, 71; Tirmizî, Buyû, 53, 65; Neseî, Buyû’, 15; İbn Mâce, Ticârât, 43) “Zararı garantilenmeyen malın kârı helal değildir.” (Ebu Dâvûd, Buyû’, 68) 4. Altın da para kategorisinde olup, onu diğer paralardan ayıran tek özelliği, kendine has fizikî yapısıyla miktarca arzının ilâhî-tabiî sınırlamaya tâbi olmasıdır. Dünyadaki toplam altın rezervi 50 bin tonun altında, Türkiye’de ise 135 ton kadardır. Böylece altın, tüm insanlığın kabul ettiği tek evrensel gerçek para haline gelmiştir. Bu özelliği onun mal olarak kullanılmasına son derece sınır getirmekte ve onu para kategorisinde tutmayı zorunlu kılmaktadır. Altının zatî zannedilen değeri onun mal vasfından değil, kendine has özellikleri ve fizikî varlığı sayesinde evrensel kabule mazhar olmuş olan para vasfındandır. Yoksa onun son derece sınırlı miktarıyla mal olarak insanlara faydası da son derece sınırlıdır. Bu özelliği onu mal olarak görme imkânını ortadan kaldırmaktadır. Gümüş, arzının bollaşmasıyla para vasfını kaybetmiş, mala dönüşmüştür. 5. Döviz bürolarının aldıkları komisyon bunun dışındadır. Onların aldıkları komisyon değiş-tokuş hizmetinin karşılığıdır. 6. Kur’ân, Bakara, 282.

Duanın Dinimizdeki Yeri ve Önemi

Dua Nedir?

Dua; Arapça bir kelime olup, seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, yardım talep etmek, Allah’a yalvarmak, O’ndan dilekte bulunmak, O’na yakarmak, demektir.

‘Dua’ , küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, âciz olandan güçlü olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Yani dua; Allah ile kul arasında küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya doğru işleyen bir istek ve yalvarmadır.

Kavram olarak ‘dua’, kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve saygı duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. İnsan; ihtiyacı olan herhangi bir şeyi elde etmeye istekli olmasına rağmen ona ulaşmada âciz, güçsüz ve yetersiz olduğunu, Rabbinin ise duasını işiteceğini ve isterse ihtiyacını gidereceğini bilir. Çünkü insan; fâni, sınırlı, zayıf, arzu ve ihtiyaçlarla kuşatılmış bir varlık olarak yaratılmıştır. Allah ise; yaratıcıdır, gücü sonsuz, rahmeti geniş ve iyilikleri boldur. “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ise yalnızca O’dur.” (Fâtır, 35/15) meâlindeki âyetin de işaret ettiği gibi dua; insanın Allah karşısında kendi küçüklüğünün ve çaresizliğinin bilincinde olarak O’ndan bir şeyler istemesidir.

‘Dua’da asıl hedef kulun kendi durumunu Allah’a arz etmesi (sunması) olduğuna göre; bu, kul ile Allah arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide kul, kendini yaratan ve rızık veren Rabbine halini arz eder, acizliğini, güçsüzlüğünü dile getirir, hatalarını ve eksikliklerini iletir; bunun karşısında o Yüce Makam’dan yardım, af ve merhamet, güç ve destek ister. Bu durum, kulun Allah’a bağlılığı ve teslimiyetidir.1

Dua, ibadetin en büyüğüdür. Nitekim hadiste de Peygamber Efendimiz (s.a.s.): اَلدُّعَاءُ هُوَ الْعِبَادَةُ “Dua ibadetin tâ kendisidir.” veya اَلْدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ “Dua ibadetin özüdür, iliğidir.”2 buyurmaktadır. Bu açıdan dua ederken, sanki namaz kılıyor gibi tam bir bağlılık ile kendimizi vererek dua etmeliyiz. Zaten şu ayet de bu duruma işaret etmektedir: “Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin.” (A’raf, 7/55)

Evet dua, ibadetin özü, kulluğun bir parçasıdır. Duası olmayan kimsenin Allah nazarında değeri yok tur. Çünkü ayet-i kerimede, dua etmeye tenezzül etmeyen kâfirlere hitaben, mü’minlerin onlar gibi olmaması istenerek açıkça şöyle buyurulmaktadır: “De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkan, 25/77)

Burada dikkat çekilen husus, dua etmeyenlerin değersizlikleri ve Allah katında onların önemsenecek bir taraflarının olmadığıdır. İster insan olsun ister hayvan, bütün varlıklar, kendilerine has bir dille dua ederler. Ancak hal dili ile dua etmek ve fıtrat diliyle Allah’ı anmak, daha çok hayvanlara ve dilinden anlamadığımız diğer varlıklara aittir. Bildiğimiz ve anladığımız bir dille dua etmek ise sadece insanlara ve cinlere mahsustur.

Bu yüzden özellikle, insan hayatında duanın önemli bir yeri vardır. İnsan bilerek veya bilmeyerek, günün her saatinde, hatta her anında, azaları ve organlarının diliyle dua etmektedir. Bilinçli olarak, kasten yapılan dua ise, bir ibadet olmasının yanı sıra birtakım rahatsızlıklardan da kurtulmaya vesile olmaktadır.3

Duada esas olan, kulun Allah’a muhtaç olduğunu, O’ndan başka çaresi olmadığını bilmesidir. Zaten en çok kabul edilmeye yakın olan da, bu tür dualardır. Yani çok zor bir durumda, adeta denizin ortasında kalmış da her şeyin bittiği anda Allah’a yalvarıyor gibi yalvarmak duaların en makbulüdür.

Duanın Mahiyeti Nedir?

‘Dua’ mü’minler için bir ibadettir. Allah’ı Rab bilip O’nun önünde secdeye kapananlar, ihtiyaçlarını Allah’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. Nitekim Fatiha sûresinde sürekli “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden medet umarız.” derler.

Dua etmeyi önemsemeyenler, ibadeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi kimseler, kibirli kişilerdir. Ancak kibirliler, yani kendilerini üstün makamda görenler, Allah’tan bir şey istemeye tenezzül etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.

Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada Allah’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah’tan yardım isterler:

“İnsan bir sıkıntıya mâruz kalınca gerek yan yatarken, gerek otururken veya ayakta iken, Bize yalvarıp yakarır. Fakat Biz sıkıntısını giderdik mi, sanki uğradığı dertten dolayı Bize yalvaran kendisi değilmiş gibi eski haline geçip gider. İşte (hayat sermayelerini boşuna harcayıp) haddini aşanlara, yaptıkları işler, kendilerine böyle süslenmiş, hoşlarına gitmiştir.” (Yunus, 10/12)

İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibadet ve dua sürekli gündemdedir. Her insan hak veya batıl mutlaka bir dine inanır. Allah’a inananlar Allah’ın, Allah’ı unutanlar ise ilâh diye inandığı bir şeyin önünde ibadet eder, ona sığınır, ondan yardım ister, ya da ondan korkar. Dua etmek de bu tapınmanın bir parçasıdır. İster Müslüman olsun, ister gayrimüslim olsun; kimileri rahata kavuşunca, kendini güçlü hissedince dua etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında duanın yer almaması işin aslını değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak ve yardım istenecek bir kucak ararlar.

Duanın Hakikati Nedir?

Duanın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık, her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, âcizliğini, fakirliğini ve perişanlığını Allah’a arz etmeli ve dua ederken bu makamda olduğunu unutmamalıdır. Muhtaç olduğunu sevgi ve saygıyla Allah’a sunmalıdır.

İnsan, yeryüzünde sürdürdüğü hayatında hangi konumda olursa olsun, -zengin, fakir; yüksek makamların sahibi, makamsız; çevresi geniş veya kimsesiz- her an duaya muhtaç bir varlıktır. Bu, her yönümüzle sınırlı ve zayıf bir yaratık olmamızın sonucudur. Bütün insanlar, duaya aynı oranda muhtaçtır. Ama herkes için duaların ve isteklerin mâhiyeti farklı olabilir. Biz, fakir kimselerin zenginlerden daha çok duaya muhtaç olduklarını zannedebiliriz. Aynı şekilde çevresi kalabalık, adamları çok olan kimselerin, yalnız insanlardan daha az duaya ihtiyaç duyabileceklerini de sanabiliriz. Eğer biz böyle düşünüyorsak, duayı anlamamış sayılırız.

Mesela; fakir bir insan düşünün. Ellerini açmış, Allah’ın “Rezzâk-Bol bol rızık veren” ismini anarak rızkının genişletilmesini istiyor. Bu noktada zengin insanın dua etmesine gerek yok diyebiliriz. Halbuki bu noktada, zengin insan da ellerini açıp “Ya Rabbi, beni, zenginliğinden dolayı Sana isyân eden ve sonra da helâk olan Kârûn gibi şımartma. Bana vermiş olduğun nimetlerin şükrünü edâ etmeyi nasip eyle.” diye dua etmelidir. Görüldüğü gibi, her ikisi de duaya muhtaçtır. Hatta bize duaya daha az ihtiyacı var gibi gözüken zenginlerin, belki de fakirlerden daha çok ihtiyacı vardır. Çünkü varlıkla imtihan edilmek, yoklukla sınanmaktan daha zor ve tehlikelidir. Çünkü;

“Hayır! Rabbinin bunca nimetlerine rağmen kâfir insan kendisini ihtiyaçsız zannetti diye azar.” (Alak, 96/6-7)

“Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamdlere lâyık olan ise ancak Allah’tır.” (Fâtır, 35/15) âyetleri, herkesin Allah’a muhtaç olduğunu ve zengin insanların da azmaması için duaya ihtiyaçlarının olduğunu gösteriyor.

Resûlullah Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Yüce Allah buyurdu ki: ‘Ey kullarım! Hepiniz açsınız; ancak Benim yedirdiklerim hâriç, onlar toktur. O halde sizi yedirmemi isteyin ki, yedireyim. Ey kullarım! Benim giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız; o halde sizi giydirmemi isteyin ki, giydireyim. Ey kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, cinleriniz ve insanlarınız, yüksek bir yerde toplansalar da hepsi Benden (ayrı ayrı şeyler) isteseler, Ben onlardan her birine isteğini versem; bu, Benim yanımdaki (hazine)lerden ancak denize daldırılan bir iğnenin (sudan) eksilttiği kadar eksiltebilir.”4

Demek ki insan ne kadar güçlü ve zengin olursa olsun, Allah karşısında kendini yoksul görmeli. Zaten insan, kendini yoksul görmezse Allah’tan istemenin bir anlamı olmaz.

Dua’nın Hedefi Nedir?

İslâm’a göre duanın ibadet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre dua, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği gibi işleri, görünmeyen bir İlâh’a havale etmek hiç değildir. Dua, bir korkunun, bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.

Dua bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah’ı ve O’na ait hâkimiyeti, ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın gayesini idrak etme, yaşayışı programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, din için çalışmaya azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.

Dua, Allah’tan sürekli bir istemedir. Bu isteme mü’min için inanç, Müslüman olmanın bir işareti, bir hayat hedefidir. O, Allah’ın bitmez-tükenmez hazinelerini, iyi bir mü’min olma uğruna ister, onların yeryüzüne inmesini niyaz eder.

Duanın ana hedefi insanın Allah’a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua kul ile Allah arasında bir diyalog anlamı taşır. Bunun gerçekleşmesi için önce Allah insanı kendi varlığından haberdar etmiş, insan da varlığını benimsediği bu yüce kudret karşısında duyduğu saygı ve ümit hisleri sebebiyle kendisinden daha üstün olanla irtibat ihtiyacını duymuştur. Dua böyle bir irtibat neticesinde insanın bir taraftan kendi ihtiyaç ve eksiklerinin telâfisini, diğer taraftan daha mükemmele ulaşmasını hedefleyen bir diyalog vasıtasıdır. Bir başka söyleyişle dua sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Bu sebeple insan, tarihin hiçbir döneminde duadan uzak kalmamıştır.

Dua, Allah’ın Emri midir?

İnsan, karanlık gecelerde, aydınlık gündüzlerde, yazda-kışta, dağda-ovada, köyde-şehirde, her nerede ve ne zaman olursa olsun daima kendisiyle beraber olan âlemlerin Rabbi’ne muhtaçtır. Bundan dolayı mü’min, yalvarılacak ve kendisine sığınılacak olarak yalnız Allah’ı bilir, O’nu tanır ve O’ndan başkasına boyun eğmeyi O’na vefasızlık sayar. O bilir ki,

-“Rabbinize için için yalvararak, başka nazarlardan uzak, gizlice dua edin. Gerçekten O, haddi aşanları hiç sevmez. Düzeltilmiş olan ülkeyi ifsat etmeyin, karıştırıp bozmayın. Hem endişe, hem de ümit ile O’na yalvarın. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyi kimselere yakındır.” (A’raf, 7/55-56),

-“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na onlarla (o güzel isimlerle) dua edin” (A’raf, 7/180),

-“Kâfirlerin hoşuna gitmese de siz, dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na yalvarın.” (Mü’min, 40/14),

-“.. Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza cevap vereyim).” (Mü’min, 40/60) buyurarak kendisine dua edilmesini emreden Allah (c.c), kapısına gelip kulluğunu ilan eden ve kendisine el açıp yalvaranları huzurundan boş çevirmeyecektir.

Duanın Önemi Nedir?

Her konuda Rabbine muhtaç, âciz ve güçsüz olan kula düşen görev, güçsüzlüğünü bilerek Rabbine dua etmesidir. Mü’minlerin Allah’a dua etmelerini emreden bizzat Rabbimizdir. Kur’ân şöyle diyor: “Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin ki size karşılık vereyim. Zira Bana ibadet, yani dua etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış ve rezil olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mü’min, 40/60)

Kur’ân dua ile başlayıp, dua ile son bulur. Fâtiha sûresi kısa ve özet bir duadır. İnsan-Allah ilişkisinin bütün boyutları bu kısa sûrede özetlenmiştir. Bu yüzden Fâtiha sûresi, namaz ibadetinin temel gereklerinden biri olarak her rekatta okunduğu gibi, namaz dışında da en çok okunan dua olmuştur. Fâtiha sûresinin fazîletiyle ilgili Peygamber Efendimiz’in pek çok hadisi vardır. Aynı şekilde Kur’ân’ın son iki sûresi de birer dua olup, namazlarda ve namaz dışında okunması Sevgili Peygamberimiz tarafından tavsiye edilmiştir.

Bazı insanlar kendilerinin Allah’a muhtaç olmadıklarını düşünürler. Onlar, kendilerini güçlü sanan kibirli kimselerdir. Böyle kimseler Allah’a dua etmeyi lüzumsuz sayarlar, buna ihtiyaçları olmadığını sanırlar. Âyette, dua ile ibadet kavramlarının beraber anılması da önemlidir. Buna göre dua, ibadetin bir parçasıdır ve birbirlerini bütünler.

Rabbimiz, kullarına yakın olduğunu, dua edenlerin dualarına karşılık vereceğini, insanların O’nun çağrısına uymaları gerektiğini haber veriyor.5

Allah, kendisine ibadet ve dua eden kullarına yakındır. Bu yakınlık elbette mecazi olup, Allah’ın kulun ibadet ve duasına önem verdiğini, bunları boşa çıkarmayacağını, dua ve ibadette bulunan kulun derecesinin yüksekliğini ifade eder. Allah (c.c.), dua eden, kendisinden isteyen, kendisine başvuran, âcizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu sevmektedir. Çünkü dua etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmektir, O’nun yüceliğine iman etmektir, O’nun her şeye gücünün yettiğini itiraf etmektir. Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir. Dua etmeyen kulların Allah katında bir değeri yoktur: “De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkan, 25/77)

Bir insanın Allah’a iman ettiğini gösteren önemli alâmetlerden bir tanesi de duadır. Dua eden insan, kendisinin âciz ve zayıf bir kul olduğunu, istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine Allah’ın verebileceğini kabul etmiş olur. Dua, Allah’a kul olmanın en saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kuran’da da mü’minlerin temel vasıflarından birinin “sabah akşam sabrederek Allah’a dua etmek” olduğu şöyle haber verilir: “Rablerine, sırf O’nun rızasını ve cemaline kavuşmayı umdukları için, sabah akşam yalvaranlarla beraber, sıkıntılara karşı candan sabret.” (Kehf, 18/28)

İslâm’da dua’nın önemine ve ibadet olarak faziletine dair birçok âyet ve hadis vardır. Bu âyet ve hadislerde dua etmenin önemi, ne zaman, nasıl ve hangi yöntemlerle dua edileceği, kimlerin duasının kabul olunacağı, hangi kelimelerle dua etmenin daha iyi olacağı, duanın kulun hayatına getireceği şuuru, rahatlığı, dua ile Allah’ın yapacağı bağışları görebiliriz.

Her Zaman mı Dua Etmeli?

İnsan kendini müstağnî görmeye, yani kendini kendine yeterli görmeye başladığı zaman, Allah’tan uzaklaşmaya başlamış demektir. Çünkü dua insanın kendi kendine yetmediğinin göstergesidir.

Sosyal hayatımızda emir, tavsiye ve ricalarını pek yerine getirmediğimiz, bu konuda önem vermediğimiz bir kimseye günün birinde işimiz düşse, kendisine gidip işimizi halletmesini rica etsek, o bize şöyle demez mi? “Hangi yüzle geldin? Sen benim dediklerimi yerine getirdin mi ki, ben de seninkileri yerine getireyim?”

“Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a (yani O’nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. Ayaklarınızı sâbit tutar, kaydırmaz.” (Muhammed, 47/7) Allah’a yardım etmek, O’nun dinine hizmet etmek ve isteklerini yerine getirmektir. Biz Allah’ın dinini yaşar ve hayatımızı O’na göre tanzim edersek, İslâm yolunda çalışırsak Allah da bizi gözetir. Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram kabul etmez ve hayatımızı rastgele sürdürürsek, dualarımızı hangi yüzle yapacağız? Bu, hiç samimiyetle bağdaşır mı?

Dünya hayatında, günü geldiği halde borcumuzu ödemediğimiz bir şahsın kapısının önünden geçmeyiz. Hatta onun evine, dükkânına yakın yerlerde dahi dolaşmayız, kaçınırız, belki karşımıza çıkar diye. Kulluk borcumuzu ödemediğimiz ve isteklerini yerine getirmediğimiz bir zâtın mülkünde dolaşırken de benzer duygular içinde mahcûbiyet duymalı ve dua edip bazı isteklerde bulunmak için O’nunla aramızı devamlı sıcak tutmalıyız.

Yine çoğu zaman yaptığımız gibi, sadece sıkışık anlarımızda ve çaresiz kaldığımızda el açıp ‘Ya Rabbi!’ diyoruz. Diğer zamanlarda Allah’a ihtiyacımız yok zannediyoruz. Hâlbuki insanın Allah’a muhtaç olmadığı bir saniyesi bile yoktur. Nedense insan sanki sadece darda kaldığı anlarda Allah’a muhtaç olduğunu zannederek dua eder. Oysa o her an muhtaç olduğunun şuurunda olmalıdır. İşte bu noktada şuuru yakalamış olmak, hayatın rahat zamanlarında da dua etmeyi gerekli kılar. Zaten duanın aynı zamanda bir ibadet ve kulluk olduğunu söylemiştik. Kulluk ise süreklidir. O halde dua da sadece dar zamanlarda yapılmamalıdır. “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 15/99) Rahat olduğumuz zamanlarda yapacağımız dualar darda kaldığımız zaman yapacağımız duaların kabul edilmesini kolaylaştırır. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulur: “Kim zor ve sıkıntılı zamanlarında dualarının kabul edilmesini istiyorsa, rahat zamanlarında çok dua yapsın.”6

Allah’ın Dinine Hizmet Edenler de Dua Etmeli midir?

Allah’ın dinini tebliğ eden, yani başkalarına anlatan bir kimsenin dua yanı önemlidir. O kimse, sözlerinin tesirli olmasını ancak Cenâb-ı Hak’tan bekler. Mülk sahibi O’dur. Kalbler O’nun kudret elindedir.

Evet, en güzel ve büyüleyici ifadelerin dahi tesir etmediği nice insanlar vardır ki; onlar, yürekten ve candan yapılan dualarla hidayete ermişler, Müslüman olmuşlardır. Dua mü’minin silahı olduğu gibi, tebliğ adamının da ilk ve son sığınağıdır. O, evvela kendilerine İslâm’ı anlatacağı kişilere dua eder, sonra da söyleyeceklerini söyler. Böyle yapması, hiçbir zaman onun akıl ve mantık zemininden ayrılması anlamına gelmez. Aksine her ikisinin de yerini çok daha iyi anlama ve kavrama mânâsına gelir. İslâm’ı anlatma ve tesirde duanın ne müthiş bir tesiri olduğunu gösteren bir-iki misal:

Allah Resûlü (s.a.s.), insanların hidayeti için dine uygun olan her yolu denemiştir. Ama, duayı da hiçbir zaman elden bırakmamıştır. Mesela O, Hz. Ömer’in (r.a.) hidayeti için daima dua edip durmuş ve nihayet bir gün, hem de hiç ümit edilmeyen bir zamanda Allah (c.c.), Hz. Ömer’e (r.a.) hidayet nasip etmiştir. Buna, Allah Resûlü’nün (s.a.s.) duasının bereketi denebilir.

Yine bir gün Ebu Hureyre (r.a.), Allah Resûlü’ne (s.a.s.) gelerek annesi için dua talep etmiştir. Çünkü o güne kadar kadının gönlüne bir türlü İslâm yol bulup girememiştir. Ebu Hureyre’nin isteği üzerine Allah Resulü (s.a.s.) ellerini açar ve: “Allah’ım Ebu Hureyre’nin annesine hidayet et.” diye dua eder. Ebu Hureyre sevinerek mescitten çıkar ve koşarak eve gelir.. tam kapıyı açacağı sırada içeriden annesi Ebu Hureyre’ye, “Olduğun yerde kal, içeriye girme.” der. Ebu Hureyre (r.a.) kapının önünde beklerken kulağına bir su sesi gelir. O, ihtimâl annem yıkanıyor diye düşünür. Biraz sonra da bu yaşlı kadın kapıyı açar ve dışarıya çıkar, kelime-i şehadet getirir ve Müslüman olur. Evet, Ebu Hureyre (r.a.) yanlış duymuyordu. Annesi kelime-i şehadet getiriyor ve Müslüman olduğunu müjdeliyordu. O güne kadar hidayete ermesi için onca uğraşılan bu kadına da Allah Resûlü’nün (s.a.s.) duası yetivermişti.

Sadece Belâ ve Musibet Anlarında mı Dua Etmelidir?

Bir Müslüman’ın, sadece belâ ve musibet anlarında dua edip, daha sonra duayı terk etmesi doğru değildir. Çünkü böyle bir durum, Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan kâfirlerin durumuna benzemektedir. Kâfirler, sıkıntıya düşünce yana yakıla Allah’a kendilerini kurtarması için dua ettikleri halde, sıkıntı geçince Allah’a duayı terk ettikleri gibi, O’na şirk koşmaya başlarlar. Bir Müslüman olarak biz de aynı duruma düşmemeliyiz.

Allah’ın izniyle biz günlük duamızı okur ve devam edersek Kur’ân’da anlatılan kâfirlere benzememiş oluruz. Onun için boş kaldığımız anlarda dudaklarımız devamlı dua ile kıpırdamalıdır.

Bu hususta Hz. Yunus’un hali bize örnek olmalı. Yunus (a.s.), kavminin kendisine inanmaması sonucu, geçmiş kavimleri helak eden bir kısım bela emareleri zuhur edince, bulunduğu beldeden, Allah’tan açık bir emir almadan ayrılmış ve yüklü bir gemiye binmişti. Geminin yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Atılacak kişinin tespiti için gemidekilerle kur’a çekti. Kur’ân’ın ifâdesiyle “Kur’a çekti, (kur’a kendisine isabet ettiği için) yenilenlerden oldu. Yunus (a.s.) yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi.” (Sâffât, 37/141-142).

Hz. Yunus (a.s.), iç içe üç karanlık içinde Rabbine dua etti; deniz, gecenin karanlığı ve balığın karnı. Yunus(a.s.) duasında;

لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ

“Senden başka ilah yoktur. Sen bütün eksiklerden uzaksın, yücesin, ben zâlimlerden oldum” (Enbiyâ, 21/87) diyerek yalvardı. Yüce Allah da; “Biz de onun duasını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte biz, inananları böyle kurtarırız” (Enbiyâ, 21/88) diyerek cevap verdi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Yunus(a.s.)’ı kurtarmasının sebebini onun rahatlık ve bolluk anında da Allah’ı çok zikretmesi olduğunu bildirdi: “Eğer (rahatlık ve bolluk anında da) tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) diriltilecekleri güne kadar onun (balığın) karnında kalırdı” (Sâffât, 37/143-144).

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bir hadislerinde; “Kederli, hüzünlü bir kimse, kardeşim Yunus gibi dua ederse, Allah onun duasına cevap verir. O dua da

لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنْ الظَّالِمِينَ

duasıdır.”7 Öyleyse, “Sıkıntılı anında Allah’ın, duasını kabul etmesi kimin hoşuna gidiyorsa, rahatlık ve bolluk anında Allah’a çok dua etsin.”8

Kişi bolluk ve mutluluk zamanında Allah’a dua etmeye devam ederse, daha sonra başına şiddetli belâ ve musîbetler geldiğinde yine Rabbine dua ettiği zaman melekler; “Ya Rabbi! Bu ses, tanıdık bir kuldan ve tanıdık bir ses. Allah’ım, onun duasını kabul et” derler. Bundan dolayı bazı büyük kimseler şöyle dua etmişlerdir:

اللهُمَّ اِنِّي اُمِرْتُ بِالدُّعَاءِ وَ وُعِدْتُ بِالاِجَابَةِ وَ قَدْ سَاَلْتُكَ كَمَا اَمَرْتَنِي فَاسْتَجِبْ لِي كَمَا وَعَدْتَنِي

“Ya Rabbi! Bana dua etmem emredildi ve duama cevap verileceği de vaat edildi. Senin emrettiğin gibi sana dua ediyor ve senden istiyorum. Vaat ettiğin gibi duama icâbet et.”

* Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt.Üyesi Davut Aydüz dayduz@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR 1. Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 150. 2. Tirmizî, Daavât 1; Ebû Dâvûd, Salât 358. 3. Arif Arslan, Dua ile Ruhsal Tedavi, Samanyolu Yay., s. 18. 4. Müslim, Birr 55. 5. Bkz. Bakara, 2/186. 6. Tirmizî, Daavât 9. 7. Tirmizî, Daavât 82. 8. Tirmizî, Daavât 9.

Kaos Ve Ramazanlaşan Ruhlar

Günümüzün insanı fevkalâde bıkkın, tedirgin, yarınlarından endişeli ve her an beklenmedik bir kısım sürprizlerle karşılaşılacağı paniği içinde iki büklüm. Şüphesiz bunda, bazı karamsarlık tellallarıyla, bazı medya kuruluşlarının, birer uğursuzluk ve ümitsizlik enstrümanı gibi Allah’ın günü kapkaranlık fikirler –onlara da fikir denecekse– döktürmelerinin tesiri çok büyük.. belki de, bu kapkaranlık tablonun gerçek müsebbibi de işte bunlar; zira bunlar, ne zaman ağızlarını açsalar hep öfke, kin, nefret ve gayz mırıldanmakta; mırıldanırken de sanki şuuraltı mahzenleri patlamış da, içlerinde olan her şey şuraya-buraya boşalırcasına, milletin ruhuna her gün ayrı bir şeâmet pompalanmakta; hem de hiç tavır değiştirmeden, yanlış-doğru tefrik etmeden, yapılan bu şeylerin millete neye mal olduğu hesaba katılmadan, kararlı bir nefret ve ihtiras mantığıyla her gün sürekli aynı şeyler tekrar edilmekte. Dahası, toplumun bazı kesimleri diğerlerine karşı potansiyel suçluymuş gibi gösterilerek bunlar arasında ısrarla kavga ortamı hazırlanmakta; hatta her şeyi bütün bütün çıkmazlara sürükleyip devleti çaresizlik içinde göstererek bir kısım antidemokratik oluşumlara kapı aralanmakta ve davetiyeler çıkarılmakta…

İşte böyle kararsız bir ortamda, aklı, mantığı hislerine veya kaba kuvvete yenik heyecan insanlarının yanında, şöyle-böyle düşünen kimselerin bile bazen bu umumî havanın gerginliğinden, bazen sahip oldukları kuvvetten ötürü akla, mantığa, muhakemeye riayet edememelerinden; bazen de çaresiz hâle gelmiş yığınların yeni bir dünya hasretinden, mevcut sıkıntı ve huzursuzluk daha bir şişerek veya öyle gösterilerek, toplumun hemen her kesimini bir kısım alternatif arayışlara sevk etmekte ki, böyle bir kaos içinde bulunan kitlelerin neler yapabileceğini ve yaptırabileceğini kestirmek zor olmasa gerek.

Bereket dört bir yanda böyle iç içe bunalımların yaşandığı bir dönemde, son bir kere daha kendimizi Ramazanın o sımsıcak atmosferi içinde buluyor; herkesin düşe kalka o tozlu-dumanlı yollarda yürüdüğü aynı anda, kendimizi cennetâsâ bir iklimde hissediyor ve bütün bütün mânevîleşerek ruhlarımızda “berd ü selâm”lara erdiğimizi duyuyoruz.

Evet, bazı kimselerin en insafsız şekilde zamanı ve zemini karartıp her şeyi Cehenneme çevirdikleri günümüzde, başımızı kaldırıp iman gözüyle bakabilsek bizi hiçbir zaman yalnız bırakmayan Hak rahmetinin, gökteki hilâlin efsunlu beyanı, mabet ve minarelerin sihirli ifadesi ve mahyaların esrarlı diliyle, bir kere daha gönüllerimize aktığını ve ruhlarımızı mâneviyatın ferahfeza iklimlerine ulaştırdığını duyup hissedecek, tâli’lerimize tebessümler yağdıracağız. Aslında böyle bir uhrevîleşme, üç ayların ufukta belirmesiyle başlar ve Ramazana kadar da her gün-her gece, ona hazırlayıcı bir şive ile tulû eder ve mevsimi gelince de insanlara nur ve huzur aşılayıcı bir edaya ulaşır. İşte Ramazan, böyle üç aylık bir Hızır’la yolculuğun en son halkasını, Allah’a yakın olmanın en net ufkunu ve öteleri vicdanî bir temâşâ ile temâşâ etmenin de en açık tarassut noktasını teşkil eder. Zira Ramazan; varlığın olanca güzelliklerinin, daha net bir şekilde inanan insanların gönüllerine boşaldığı, onların ruhlarındaki inceliğin, letâfet ve nuraniyetin gürül gürül ifade edildiği bir teveccüh ve iltifat ayıdır.. evet onun o cıvıl cıvıl hâli, bütün gök ehlinin bizlere karşı teveccühünün bir aks-i sadâsı gibidir. Ramazanı idrak eden mü’min gönüller, her zaman semanın derinliklerinde perde perde yükselen o melekûtî seslere cevap veriyor gibi kendilerini bir aşk ve heyecan içinde bulur; iman, mârifet ve muhabbetleri ölçüsünde ruhanî zevkler adına ne mûsıkîler ne mûsıkîler dinlerler. Ramazan mûsıkîsinin en tabiî unsurları sayılan mü’min gönüllerin, kendilerini ifade esnasında o içten sesleri ve her lahza değişik bir tedai ile bütün benliklerini saran ledünnî zevkleri bilhassa gece saatlerinde öyle edalara ulaşır ki, konsantrasyonunu tamamlama bahtiyarlığına ermiş her ruh, kendi kendine: “Yoksa Cennet, Ramazanın arka yüzü mü?” diye mırıldanır ve onu âdeta Hakk’a vuslatın bir koyu gibi duyar. Hele sahurlar, sahurlardaki salâ ve temcidler bu umumî havaya kendi boyalarını çalıp gönüllerimize uhrevîlikler yudumlattırdıkları o derin dakikalarda –bu derinliği herkes sezemeyebilir– bizlere ne sürpriz şeyler, ne sürpriz şeyler anlatırlar.

Evet, bir yandan minarelerden taşıp evlerimizin içine akan tekbirler, tehliller, temcidler; diğer yandan sahur telaşıyla bir oraya-bir buraya koşup duran çocuklar, gençliklerinin gerçek bedelini ödeme temkiniyle hareket eden delikanlılar; yüzlerinde-gözlerinde hep inanmış olmanın vakar ve ciddiyeti o mehabet âbidesi yaşlılar, evet, her biri belli ölçekte, tıpkı bir koronun farklı enstrümanlarıymışçasına ayrı ayrı olmanın yanında müşterek ritimleri, aynı tondaki heyecanları, gönül gözleri eşyanın perde arkasında o içten hâlleriyle o kadar derin, o kadar muhtevalı ve o kadar yürektendirler ki umumî tavırları hep Cennet yamaçlarında Hak cemalini temâşâya koşan insanları düşündürür ve hatırlatırlar.

Dünyada Ramazan günleri kadar füsunlu, onlar kadar renkli ve derin bir başka zaman dilimi gösterilemez. O her gelişinde yeni bir şive, yeni bir eda, yeni bir zenginlikle gelir; gelir ve bitevîliği ile kendine has renk renk dilimlere ayrılır: Onda seherler her zaman, göklerin derinliklerinden gelen bir mavilikle tüllenir.. sabah ezanları, sabah namazları başka vakitlerde olmayan bir büyüye dönüşür.. gündüzler iç içe ümitlerin, beklentilerin sırlı koridorları gibi oruçluları bir vuslat hissine çeker.. iftar saatleri, dil-damak lezzetlerinin çehresinde içten içe her zaman şeb-i arûsu çağrıştırır.. teravihler ruhlarımıza Dostla halvet olmanın toyunu-düğününü duyurur.. evet Ramazan o bitevî ışıktan, renkten parçalarıyla duygularımıza sürekli ayrı ayrı şeyler fısıldar.. tam bir yekparelik içinde ötelerin bayıltan renkleriyle gönüllerimizin yamaçlarına boşalır ve bizlere zaman ve mekan üstü ne harikulâdelikler ne harikulâdelikler ihsas eder; eder de, çok defa kendimizi bu dünyanın dışında büyülü bir âlemde dolaşıyor sanırız. Öyle ki, günün her saatinde ve gezdiğimiz her yerde, ötelerden gelip ruhlarımıza boşalan bir ilâhî mevhibe sağanağını duyar, tıpkı çiçeklerin içine girip onların özünü, usâresini emmeye çalışan, çalışırken de hep ayrı bir zevke eren arılar gibi her lahza ayrı bir feyiz ve bereketin doygunluğuyla yaşar ve ayrı bir lezzeti paylaşırız. Böylece, Ramazanın o kendine has esintileri, günün hiçbir saatinde tamamen dinmeden hep sürer gider ve Ramazanlaşan gönüllerimizde; o ezelî teveccüh, o hususî ve ekstradan iltifatlarının yanında; evde, sokakta, mabette, mektepte, kışlada duyduğumuz müşterek heyecanlardan, hayallerimizde derinleşip üstûreleşen manzaralara; iman ve kabullerimizin kesip biçip şekillendirdiği duygularımızdan, mantıklarımızın, muhakemelerimizin temkinli yorumlarına kadar nice konuda bir sürü resim tüllenir ve ruhlarımızı sarar; sarar da hislerimizi, arzularımızı her lahza ayrı bir hazza uyarır ve ayrı bir zevk olur gönüllerimize boşalır. Ramazanlaşan gönüller bu vâridleri bazen doğrudan kendileri duyarlar, bazen başkalarının duygularında veya simalarında hissederler; bazen de, kendi kapalılıkları yüzünden sürekli onlarla konuşmak, şiir söylemek, mûsıkî dinletmek isteyen o mübarek saatleri, dakikaları ne duyar ne de zevk ederler. Böylece içinde arka arkaya semavî sofraların inip kalktığı bir zaman dilimi hep çay gibi akar gider de bir damla ölçüsünde olsun kendini ifade etme fırsatını bulamaz.

Ramazanları anlayan insan aklı, duyan insan vicdanı, zevk eden de insan kalbi olduğuna göre, varlığı görüp hissetmek, duyup değerlendirmek için göze, kulağa, mantığa, muhakemeye ihtiyacımız olduğu gibi, Ramazanı duyup zevk etmek için de akıl, şuur, kalbin harekete geçirilmesine, harekete geçirilip uyanık tutulmasına ihtiyaç hatta zaruret vardır.

Zira çok defa, en aydınlık günlerin içine girer-çıkar, en renkli saatleri tekrar tekrar yaşarız da bunların farkına bile varamayız. Bazen de iyi bir konsantrasyon sayesinde, o ölçüde parlak ve renkli olmayan dakikaları öyle bir duyar ve yudumlarız ki; kendimizi Cennet bahçelerinde ve kevserlerin başında sanırız.

Her şeyden evvel, bu mânevî güzelliklerin gönüllerimize akıp, içlerimizde birer zevke dönüşmesi için, bakış açısı ve teveccühün çok iyi belirlenmesi gerekir. Bu yapılabildiği takdirde, Ramazan birdenbire öyle farklılaşır ve bize o kadar derince işler ki, duygu dünyamızın tomurcuklar gibi sürekli inkişaf ettiğiniduyar ve kendimizi mânâlarla, hislerle taşkın bir atmosfer içinde hissederiz; ederiz de çevremizdeki her şeyin dili birdenbire çözülür ve birer hatip gibi ruhlarımıza en duyulmadık hutbeler irad eder ve bugüne kadar hiç söylenmedik sözler söylerler; seherler-sahurlar, ezanlar-namazlar, minareler-mahyalar, sokaklar-sokaklardaki lambalar, her yerde yükselen Kur’ân sesleri, hafız nağmeleri, imamın solukları-cemaatin çehresi, çocukların çığlığı-yaşlıların temkini.. evet bütün bunlar ruhlarımıza neler söyler neler!. Söyler de o harfsiz, kelimesiz beyanlarıyla gönüllerimize türlü türlü ziyafetler çekerler.

Hemen her Ramazan; arzuları kâinatlar kadar geniş, emelleri ebedler kadar engin gönüllerimize, en sürpriz hisler ve mânâlarla sağanak sağanak boşalır; yağmurla dirilen toprak gibi ruhlarımızı harekete geçirir, duygularımıza yeni bir “ba’sü ba’del mevt” vaad eder, vicdanlarımızı daha bir duyarlı hâle getirir ve lezzet olur oluk oluk içimize akar.. hem bütün kederlerimizi, acılarımızı unutturacak şekilde öyle bir çağıltıyla akar ki, onu hep bir şiirden, bir histen ve iç içe hayallerden örülmüş gibi görür; başka bir derinleşme kaynağı arama vehminden kurtulur, ruhlarımızın Hakk’a kullukla elde ettikleri hürriyet zevkini paylaşır ve “Kul oldum kul oldum; Hakk’a esarette gerçek hürriyeti buldum.” der neşe ile çığlıklar atarız.

Ramazan, hemen her zaman o kadar aydınlıklarla gelir ki, bütün bütün kirlenmiş ve gönül dünyasında iç içe karanlıklar yaşayan nefsin âzat kabul etmez kapı kulları bile, mutlaka onun atmosferinde bir şeyler duyar; bir şeyler söyler ve duygu, düşünce dünyalarında farklı edalara ulaştıklarını hissederler.

Evet, bir kısım gafil gönüller uyuklamaya devam etse de; lâubâli ruhlar serâzat yaşamalarını sürdürse de; ölü vicdanlar ülfete, ünsiyete yenik düşse de Ramazan, o ışıktan, renkten, sesten şivesiyle en paslı kilitleri bile çözerek, ezanları, salâları, sahurları, iftarları ve teravihleriyle sessiz sessiz içlerimize akacak ve en katı gönüllere dahi mutlaka bir şeyler söyleyecektir.. söyleyecektir; zira Ramazan onu söylettirecek güçte ve nuraniyette, insan da bunları seslendirecek fıtrat ve istidattadır.

M. Fethullah Gülen

Sünnette Kurban

Hz.Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Sünnetinde Kurban:

Hadis kitaplarının kurban (udhiyye – edahi) bölümlerinde yer alan rivayetler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, konuyla ilgili hadisleri başlıca şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:

a- İslam’ın değerler sistemine aykırı kurban gelenek ve uygulamalarının yasaklanmasına dair hadisler:

Bu gruptaki hadislerden bir kısmı, mutlak olarak Allah’tan başkası adına hayvan kesimini şiddetle yasaklayan hadisler (Müslim, H.No: 1978), bir kısmı ise, o günkü Arap toplumunda uygulandığı halde tevhid anlayışına aykırı unsurlar içeren kurban çeşitleri ve uygulamalarının (fera, atire gibi) yasaklandığına dair hadislerdir (Buhari, Akika, 3,4; Müslim, H.No:1976).

b- Peygamberimizin (sas) hiç aksatmadan her yıl kurban kestiğine dair rivayetler:

Hadis kitaplarında yer alan rivayetler incelendiğinde, Peygamberimizin (sas) kurbanın meşru kılındığı yıl olan hicretin ikinci yılından sonra vefatına kadar hiç aksatmadan, her yıl kurban kestiği ifade edilmektedir. (Tirmizi, Edahi,11).

c- Yeterli mali imkana sahip olan herkesin kurban kesmesinin gerektiğine dair hadisler:

Peygamberimiz’den, (sas) mali durumu müsait olan Müslümanların her yıl kurban kesmelerini emrettiği birçok hadis nakledilmiştir. Bu hadislerden bir kısmında, kurban kesmenin fazileti anlatılırken, bir kısmında ise, durumu müsait olduğu halde kesmeyenler kınanıyor.

Kurban kesmenin faziletiyle ilgili bir hadiste, Peygamberimiz (sas), Kurban bayramı günü, âdemoğlunun Allah’ın en hoşuna giden amelinin kurban kesmek olduğunu ifade etmiştir. (Tirmizi, Edahi, 1).

Mali durumu müsait olduğu halde kurban kesmeyenlerin kınandığı hadislerden birisinde ise, Peygamberimiz (sas) “Kim imkanı olduğu halde kurban kesmezse, bizim mescidimize yaklaşmasın”buyurarak, konunun önem derecesini farklı bir üslupla belirtmiştir. (İbn Mace, Edahi, 2).

d- Yeterli mali imkana sahip her aileye (ev halkına) kurban kesmenin gerektiğine dair hadisler:

Yeterli mali imkanı bulunan kimselerin kurban kesmeleri gerektiğini bildiren hadislerin bir kısmında ise, bu mükellefiyet, Peygamberimiz (sas) tarafından “Ey insanlar, her sene her ev halkına kurban kesmek gerekir”şeklinde ifade edilmiştir. (Tirmizi, Edahi, 18; İbn Mace, Edahi, 2).

e- Kurbanın kesim vaktine dair hadisler:

Birçok rivayette nakledildiğine göre, Peygamberimiz (sas) kurbanı bayram namazından önce kesmeyi yasaklamış; hatta, bayram namazından önce kurban kesenlerin kurbanlarını iade etmesi gerektiğini emretmiştir. (Muvatta, Dahaya, 4-5; Müslim, H.No:1960-1962).

f- Kurbanlık hayvanlarda bulunması gereken özelliklere dair hadisler:

Bu gruptaki hadislerin bir kısmında (çeşitli vesilelerle), kurban edilecek hayvanların yaşıyla ilgili esaslar anlatılmıştır (Müslim, H.No:1963); bir kısmında ise hastalık ve sakatlık gibi sebeplerden dolayı, hayvanların kurban olmasına engel olan durumları açıklanmıştır. (Muvatta, Dahaya, 1-2).

g- Kurban etinin değerlendirilmesiyle ilgili hadisler:

Kurban etinin değerlendirilmesiyle ilgili esaslar anlatılan hadislerde, bu etlerin, yenilebileceği, yedirilebileceği, biriktirilebileceği ve de tasadduk edilebileceği ifade edilmiştir. Ancak konuyla ilgili bazı rivayetlerde, Peygamberimizin (sas) önceleri kurban etinin üç günden fazla tutulmaması gerektiğini ifade ettiği, ancak daha sonra bu sınırlandırmayı kaldırdığı ifade edilmektedir. Bu sınırlandırmanın gerekçesinin ise, o günlerde Medine’deki fakir insanların (dışarıdan gelen fakir bedevi ziyaretçiler ve de sıkıntı içindeki başkalarının) da bu etlerden nasiplenmelerini sağlamak olduğunu, bizzat Peygamberimiz (sas) açıklamışlardır. Dolayısıyla kurban etinin değerlendirilme şekli hakkındaki rivayetlerde açıklanan esaslar, genellikle bu bilgilendirmeden sonra yer almaktadır. (Muvatta, Dahaya, 6-8; Müslim, H.No:1971-1977).

İslam alimleri, genel anlamda ibadetlerle ilgili ayet ve hadislerden hareketle, kurbanın da mali bir ibadet olması cihetiyle, kesilen kurbanın etinin veya faydalanılabilecek herhangi bir organının kazanç sağlamak için satılamayacağı, satılırsa da satış bedelinin mutlaka tasadduk edilmesi gerektiği görüşündedirler. Buna göre, kurban etinin, derisinin ve sakatatının da dünyevi bir menfaat sağlamak için satılması caiz değildir. Hatta kurbanın ücretle kestirilmesi durumunda kurbanın etinin veya kesilen hayvanın iktisadi değeri olan herhangi bir parçasının ücret olarak verilmesi de caiz değildir. Yani kurbanın tümünün ibadet amacına uygun olarak değerlendirilmesi gerekir.

Hadis kitaplarındaki kurbanla ilgili hadisler bir bütün olarak değerlendirildiğinde anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (sas) her yıl aksatmadan kurban kesmişler ve mali imkanı müsait olan Müslümanların da kurban ibadetini aksatmamaları gerektiğini bildirmişlerdir. Ancak, Peygamberimizin (sas) çeşitli vesilelerle farz ibadetlerden bahsederken, kurbanı her müslümana farz olan ibadetler (namaz, oruç, zekat ve hac) arasında saymadığı görülmektedir. Yani kurban ibadetinin önem derecesinin vurgulandığı hadislerde, bu ibadetin aynî farz (farz-ı ayn) seviyesinde bir ibadet olmadığı da anlaşılmaktadır.

Bu kapsamda, Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz.Ömer (r.a.) dönemindeki kurbanla ilgili bazı uygulamalar da, kurban ibadetinin Kur’an ve Sünnet’le sabit olduğu halde, farz olmadığını anlatmaya yöneliktir. (Kurtubi, XV,108).

Prof. Dr. Beşir Gözübenli

Kurbanın Manası

Kurban kelimesi, Türkçe kökenli olmamakla birlikte, Türkçeleşmiş bir kelimedir. Arapça kökenli olan bu kelimenin sözlük anlamı, mastar olarak “yaklaşmak”, isim olarak ise “yakınlık sağlamaya vesile olan şey” anlamına gelmektedir. Özellikle de Allah’a yakınlık sağlamaya vesile olan şeyleri ifade etmek için kullanılmaktadır.

Dini bir terim olarak ise kurban, ibadet maksadıyla belirli vakitte belirli şartları taşıyan bir hayvanı usulünce kesmek, ya da bu şekilde kesilen hayvanın adıdır.

Kurban bayramında kesilen hayvanı belirtmek üzere Türkçe’de, Arapça kökenli “kurban” kelimesi kullanıldığı halde, Arapça’da bu kavramı ifade etmek üzere daha ziyade, “udhıyye” ve “dahıyye” kelimeleri kullanılmaktadır. Kurban bayramındaki kurbanı ifade etmek için bu kelimelerin tercih edilmesi, genel kanaate göre, kesim vaktinden (kuşluk – “duha”vaktinde kesilmesinden) dolayıdır.

İnsanlık tarihi boyunca bütün semavi dinlerde kurban ibadetinin mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak zaman içerisinde, başta Yahudilik ve Hıristiyanlık olmak üzere bazı semavi dinlerdeki kurban anlayış ve uygulamaları değişikliğe uğramıştır. Semavi dinlerin dışındaki dinlerde de, şekil ve gaye yönüyle farklılıklar bulunsa bile, kurban ibadetinin mevcut olduğu bilinmektedir.

Kurban Çeşitleri

İslam dininde kurban ibadeti, birçok çeşidiyle önemli bir yere sahiptir. Kurban denilince, genellikle kurban bayramında ibadet niyetiyle kesilen kurban akla gelmekteyse de, İslam dinindeki ibadetler arasında, yine Allah rızasını kazanmak için ibadet niyetiyle kesilen başka kurban çeşitleri de bulunmaktadır.

İslam’daki kurban çeşitleri başlıca şunlardır:

a- Kurban bayramında kesilen kurban (udhiyye),

b- Adak (nezir) kurbanı,

c- Hacda kesilen kurbanlar,

d- Akika kurbanı,

e- Nafile (tatavvu) kurbanlar.

Bu kurban çeşitlerinin dini hükümleri veya mükellefiyet dereceleri ile, yükümlülük şartları ve kesilen kurbanların etinden yararlanma kuralları da aynı değildir.

Bu makalemizde ağırlıklı olarak kurban bayramında kesilen kurbanın (udhiyye) dini hükmü üzerinde durulacaktır. Bu itibarla yazıda mutlak olarak zikredilen “kurban”ifadesi, kurban bayramında kesilen kurbanı ifade etmektedir.

Müçtehitlerden bazıları, kurban ibadetini İslam’ın değerler sisteminde en üst düzey hüküm olan farz hükümler kapsamında kabul ederken; bazıları, farza göre daha aşağıda, yani, ikinci derecede mükellefiyet olan vacip (Hanefi anlayışındaki vacip) kapsamında görmüş; bazıları da, müekked aynî (yükümlü her şahsın kendisinin yapması gereken) sünnet olarak değerlendirmiştir. Kurbanı müekked sünnet olarak görenlerden bazıları ise, bir ailede kurban kesmeye mali olarak gücü yeten kimse için müekked aynî sünnet iken, bu kimsenin aile fertlerinden kurban kesmeye (mali) gücü yetmeyenler adına ise, kifaî (birinin kesmesiyle diğerlerinden mesuliyet kalkan) sünnet olduğunu kabul etmişlerdir.

Prof. Dr. Beşir Gözübenli

Ramazan Ayını Nasıl Değerlendirmeliyiz?

Soru: Şahsî hayatımızda eksik bıraktığımız ya da ihmal ettiğimiz şeyleri tamamlama ve önemli bir ahiret yatırımı yapma açısından önümüzdeki Ramazan’ı nasıl değerlendirmeliyiz?

Biz ibadet ü tâati, hem Yüce Yaratıcı’nın hakkı hem de bize ait bir vazife kabul ediyoruz. Ayrıca, onu Allah’a yaklaşmanın bir yolu sayıyor ve Allah’a daha yakın durmaya vesile addediyoruz. Bu zaviyeden, Ramazan-ı şerifte yaptığımız ibadetlerin de katlanarak geriye döneceğine inanıyoruz.

Bakara sure-i celilesinde de ifade edildiği gibi, bazen ibadetler, toprağa atılan bir tohum misali yedi verir, bazen yetmiş verir, bazen de yediyüz verir. İşte, kılınan her namaza, okunan her Kur’an harfine ya da verilen her sadakaya bire on, bazen bire yüz, belki bire bin mükâfatla mukabele edildiği ve Cenâb-ı Allah’ın ziyade lütuflar yağdırdığı bir sürprizler ayıdır Ramazan.

Sürprizler Ayı

Evet, bu ay, çok sürprizlerin olduğu bir aydır; fakat, bu sürprizlerin çoğu burada müşahede edilemeyebilir. Onlar, belki burada sadece kalbde bir inşirah bırakır geçer; gönlü ümitle coşturur, ileriye ümitle bakma duygusunu harekete geçirir; insanın içine bir sevinç atar, gider. Ne var ki, sürprizin esas kendi olarak sunulması öbür âlemde olacaktır. Zaten, Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste, “Salih kullarıma öbür âlemde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” buyurmaktadır. Bu konuda insan idraki ancak fiziki âleme göre bir kısım değerlendirmeler yapabilir. Onun değerlendirmeleri bu âlemin kıstaslarına göredir. Fakat, aşkın şeyleri insan burada tam tasavvur edemez. Yani, kudretin hâkim olduğu, insanın aklına gelen şeylerin hemen oluverip insana sunulduğu ve semavî sofralar halinde arz edildiği bir dünyayı insan tasavvur edemez. Biz ancak fizik âlemini düşünebiliriz. Diğer âlem ise, maddesi farklı, metaı farklı, konumu farklı ve her şeyiyle bu dünyadan çok farklı bir âlemdir. Bu açıdan da onunla alâkalı şeylerin çoğunu ihata edemeyiz ve kavrayamayız. Aslında, o âlemin bir saatlik hayatı, bu dünyanın mesut ve mutlu geçen binlerce senelik hayatına mukabil gelecek derinliktedir. Cenâb-ı Hakk orada cemâlini gösterecektir. Yerde ve gökteki bütün güzellikler, güzelliğinin çok perdelerden geçmiş bir gölgesi, hatta gölgesinin de gölgesi sayılan Zât-ı Ecell ü A’lâ, kendi cemâlini müşahede nimeti bahşedecektir.. sonra da hoşnutluğunu ifade sadedinde, “Ben sizden razıyım” diyecektir. Öbür âlem hususiyetlerine göre böyle Rabbanî bir teveccüh de değişik dalga boyunda bir meltem esintisi gibi mü’min kulları saracak ve salihlere en mutlu anları yaşatacaktır. Evet, bunlar öyle sürprizlerdir ki, insan onları kat’iyen tasavvur edemez. Belki konunun sadece başlıklarıyla alâkalı şifre gibi bazı şeyler anlayabilir. O bile aslında insanın içine inşirahlar salmaktadır. İşte, Ramazan-ı şerif, ibadet ü tâatın böyle katlandığı, ahiret hayatı adına birlerin bin olduğu, sürprizlerle dolu bir aydır.

Diğer taraftan, bu mübarek ayda Allah’a kalkan eller de boş dönmez. Bu açıdan da eğer bu ayı kıymetlendirme ve değerlendirmeyi düşünüyorsak, Cenab-ı Hakk’a gönülden yönelerek, sık sık ellerimizi kaldırmalıyız. Hem kendimiz, hem ülkemiz, hem milletimiz, hem de topyekün insanlık için O’ndan ekstra lütuflar dilemeliyiz. Zaten insan, şayet Ramazan-ı şerifin hakkını veriyor; namaz kılıyor, teravihe gidiyor ve oruç tutuyorsa, o ibadetlerin çağrıştırmasıyla sürekli duayı da telaffuz edecektir. İftar ederken el kaldıracak, imsak ederken duaya duracak, camiden içeri adımını atarken yine dua edecek, namaz kılarken mülahazalarıyla bir kere daha niyazda bulunacak ve hep dua dua yalvaracaktır.

Vicdan Genişliğinin Duaya Yansıması

Hakk’a el kaldırma çok önemli olduğu gibi, el kaldırırken himmet darlığı içinde olmama da pek mühimdir. Allah Teâlâ’nın lütfu çok geniştir; dolayısıyla insan, isteklerini şahsıyla sınırlandırmamalı, sadece ferdî taleplerini sayıp dökerek dualarını daraltmamalıdır. Evet, insan duada bile bencil olmamalı; diğergam davranmalı ve diğerkâm olmalıdır. Başkalarının çıkarlarını, menfaatlerini düşünmeli ve onların kederleriyle de inlemelidir. Bugün hem Efendimiz’e inanan insanların oluşturduğu dünyada hem de Türkiye’mizde bir ölçüde iyi bir noktaya gelinmiş ve güzel şeyler yapılmıştır. Fakat bunu hazmedemeyen insanların bulunduğu da bir gerçektir. Maalesef, içte ve dışta çekemeyen bir hayli kimse vardır. Bunların bir kısmının da tahribat yapmaları ihtimal dahilindedir. İşte, buna meydan vermemek için çok dua etmek ve yalvarmak da Ramazan ayının değerlendirilmesi hesabına göz önünde bulundurulması gereken bir husustur.

Cenâb-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Üd’ûnî estecib leküm-Bana dua edin ki size karşılık vereyim.” (Mü’min, 40/60) buyuruyor. Bu, ne bizim ne de başkalarının mesajı; doğrudan doğruya O’nun kendi beyânı.. “Dua edin icabet edeyim.” diyen -hâşâ- bir âciz değil, her şeye gücü yeten, Kâinatın Sultanı.. “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) mealindeki ayet de ayrı bir dua çağrısı. Böyle olunca, Cenâb-ı Hakk’ın bu vaadine ve davetine binaen biz de ellerimizi açıp sürekli O’na dua etmeliyiz. Dua ederken de, himmetimizi âlî tutarak, yakın çevremizden başlayarak inananları ve bütün insanlığı kucaklamalıyız.

Kur’an-ı Kerim, Hazreti İbrahim’i anlatırken, “İnne İbrahime kâne ümmeten – Muhakkak ki İbrahim bir ümmet idi.” (Nahl, 16/120) buyurmaktadır. Zira, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir ümmettir.” Bir insanın tek başına bir millet olması, bir milletin himmeti genişliğinde himmet taşıması manasına gelir. “Vicdan genişliği” sözcüğüyle de dile getirdiğimiz bu engin himmet, bütün insanlığı kucaklama, geniş bir vicdanla bütün insanlık için Allah’a yönelme ve bütün insanlığın hidayetini, mutluluğunu isteme âlicenaplığıdır. Bu vicdan genişliğinin temsilcisi olan bir insan, bir fert iken adeta bir millet haline gelir; bilhassa Allah nazarında bir millet kıymetine ulaşır.

İşte, duada da böyle bir genişlik söz konusu ise, insan onu daraltmamalı ve dualarını sadece şahsî talepleriyle sınırlandırmamalıdır. Her fert Allah’ın rahmetinin enginliğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli; şahsî kurtuluşunu ve kendine değişik lütuflarda bulunmasını O’ndan istediği gibi bütün insanlara da aynı lütuflarda bulunmasını dilemelidir. Böyle biri, bir Bediüzzaman, bir Mevlana enginliğiyle, bir ayağını kendi akidesi ve kendi düşünce dünyası adına merkeze koyarken, öbür ayağıyla 72 millet içinde dolaşmalı ve herkesi kucaklamaya hazır bulunmalıdır. Bunu ister vicdan genişliği ister himmeti âlî tutma olarak dile getirin, bu duygu bencillikten uzak bulunmanın ifadesidir. Bencillere Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü söz konusu değildir; Allah bakmaz onların yüzüne.. egoistlerin Allah’ın lütuf ve rahmetinden istifadesi mümkün olmaz. Öyle ise, hiç olmazsa Ramazan’da başlamak suretiyle benlikten sıyrılarak biraz başkalarını da düşünmeli, artık başkaları için yaşamalıyız. Belki daha hoş bir ifadeyle, yaşamadan daha çok hayatımızı yaşatma duygusuna bağlı götürmeye çalışmalıyız. Hiçbir şeyi kendi darlığımıza mahkum etmemeli; Allah’ın istediği ve hoşuna gittiği ölçüde, her meseleyi genişçe ele almalı ve himmetimizi âlî tutmalıyız.

İbadet ü taat ve duada bencillikten uzak kalma, himmeti âlî tutma ve bütün akrabayı, dostları, arkadaşları düşünerek, herkesin hayrını isteme.. hatta çerçeveyi daha da genişleterek, yeryüzünde ne kadar insan varsa, hepsinin kalbini imana, İslam’a, ihsana ve Kur’an’a yönlendirmesi için Allah’a yalvarıp yakarma.. bunlar bize bir şey kaybettirmez. Belki de Allah öyle olmasını istiyor ve duaları o mevzuda vesile kılıyordur. Zaten, Efendimiz de öyle istiyor ve diyor ki, “Benim nâmım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak..” Bu sözü, “ulaşmalı” ya da “ulaştırın” şeklinde de anlayabilirsiniz. Çünkü onun insanlığa kazandıracağı çok şey var. Madem istenen şey bu genişliktir, biz de o genişliğe hep açık durmalı ve oturup kalkıp meselelerimizi sürekli o genişlikte Allah’a sunmalıyız.

M. Fethullah Gülen

Kurban Bayramı

Dinî, millî veya ictimaî özel bir kudsiyeti ve ehemmiyeti olduğu için ümmetçe ve milletçe kutlanan gün veya günlere bayram denir. Bayram, bir kısım imtiyazları ve hususiyetleri sebebiyle bir günün diğer günlerde olmayan, o güne has bazı umumî merasimlerle kutlanması olarak da tarif edilebilir. Bugünlerin kendine mahsus bir manası ve tes’îd biçimi vardır. Özünde ise büyük bir neş’e, sürur ve mutluluk bulunur. “Bayram, İslâmî duygu ve düşüncenin sızıp kâsesinden dışarıya çıktığı ve köpürüp her yanı sardığı bir buluşma günüdür.”1

Bayram kelimesinin aslı olduğu ileri sürülen farsça bazrâm veya bezrem kelimesi, sevinç ve eğlence günü manasına gelmektedir ki, çiçekler ve ışıklarla bezenen yere “bazrâm gir, yani gönül açan yer” denilir.4 Arapça’sı ıyd, çoğulu a’yâddır. Bayram tebriğine ta’yîd, bayramlaşmaya da muayede denilir. Bugünlere ıyd denilmesi, bunların bir huzur ve meserret zamanı olup avdetleriyle tefe’ül edilmesinden veya bunlarda Allah Teala’nın birçok avâid-i ihsanı (ihsan gelirleri) tecelli eylediğinden dolayıdır.2 Iyd/bayram kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de tek bir âyette geçmektedir: [Maide 5/114]. Bayramlar, Allah’ın büyük bir ikramı nev’inden “hukuk-u ibâd / kulların hakkı”3 olarak da yorumlanmıştır. İslamiyette bizzat Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah’ın emri doğrultusunda kavlî ve fiilî olarak teşrî’ buyurmuş oldukları dinî bayramlar, haftalık cuma bayramı, senelik de (arafe’yle beraber) kurban ve ramazan bayramlarıdır. “Cenâb-ı Hak, cuma gününü (bayram olarak) bize ihsan etmiştir.”5 Bu hadis-i şerifte cuma günün müslümanların (haftalık) bayram günü olduğu açıkça ifade edilmiştir.

Dinî bayramlar, hicrî birinci yılda meşru kılınmıştır. Rasulullah (sas) hicretle Medine’ye geldiğinde Medinelilerin iki bayram günü vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi. “Bu iki gün(ün mana ve mahiyeti) nedir?” diye sordu. “Biz cahiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!” dediler. Aleyhisselatü vesselam: “Allah Teala, kutlamakta olduğunuz bu iki gününüze karşılık, size onlardan daha hayırlı diğer iki gün lutfetti: yevm-i edhâ (kurban bayramı) ve yevm-i fıtr (ramazan bayramı).”8

İslam dini, her müessesesinde kendi istiklaliyet ve orijinalitesi kurduğu gibi, bu konuda da iki cahiliye adetini kaldırmış, yerlerine ilâhî kaynaklı iki bayram teşrî’ etmiştir. Böylece mü’minlerin bayramı da İslâmca olmuştur. Müslümanların haftalık bayramı olan cuma gününün kılınması farz olan hususî ibadeti cuma namazı bulunduğu gibi senelik bayramları ramazan ve kurban bayramlarının da kılınması vacip olan hususî bayram namazları vardır. Mü’minlerin bayramı ibadetle başlar; zira hakikî sürur Allah’a ibadettedir. Bayramlar getirilen tekbirlerle sonsuzluğa açılır; amel-i salihin artırılması ile ahiret hesabına büyük değerler kazanır. Kur’ân-ı Kerim’inde “Onlara söyle ki, ancak Allah’ın lutfuyla ve rahmetiyle ferahlansınlar!” [Yunus 10/58] buyurmak sûretiyle Cenab-ı Hak, mü’minlere ihsan-ı ilahî ile ferahlanmalarını emretmektedir. Cuma, ramazan, arafe ve kurban bayramları da o İlahî lütufların başlıcalarındandır.

Kurban Bayramı

Kurban bayramı [ıydü’l-edhâ / ıydü’n-nahr], İslam âleminin 10-13 Zilhicce günlerinde kutladığı en meşhur dinî bayramdır. Kur’ân-ı Kerim’de Saffât [37/83-113] ve Hac sûrelerinde [22/26-28] geçtiği üzere Hz. İbrahim’in sünneti olarak tes’îd edilegelmektedir. “Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları keserken O’nun adını ansınlar…” [Hac 22/34] âyeti de bunun daha sonra bütün ümmetlere şamil bir ibadet olduğunu bildirmektedir. Kurban bayramı, Mekke’de nâzil olan “Biz gerçekten sana kevseri verdik. Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” [Kevser 108 /1-2]emr-i İlahîsince yalnızca kendisine farz kılınmış olarak kuşluk namazı (veya şükür namazı) kılmaya ve kurban kesmeye başlayan Rasulullah tarafından ilk defa hicretin birinci yılında Medine’de Allah’ın emri doğrultusunda kavlî ve fiilî sünnetiyle bütün mü’minlere bayram olarak teşrî’ buyrulmuş ve bu günlerde bayram namazı kılmak ve kurban kesmek vacip kılınmıştır.111 Bir hadis-i şerifte: “Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır.”112 buyrulmuştur. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu ve hükümlerini belirlediği bayram olan kurban bayramı, aynı zamanda ilgili hadislerin bildirdiğine göre senenin en kıymetli günüdür veya hayırda arafe gününe denktir. Arafe günü ve kurban bayramı günleri, esasında İslâm’ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde olan hac ibadetinin113 vakitleridir.

Kurban, kelime olarak k-r-b kökünden mastar olarak yaklaşmak, isim olarak ise hizmetiyle sultana yakınlaşmış kişi anlamına gelir. Istılâhî olarak da: Allah’a manen yakınlaştıran şey demektir;114 yani belirli bir havyanı, belirli bir vakitte ibadet niyetiyle kesmektir. Bereketli ve feyiz dolu bayram günlerimizden olan “Kurban bayramı, Hz. İbrahim’in belli bir buudda fedakârlık yaptığı, Müslümanların da bütün samimiyetleriyle günahlarının affına yol aradıkları.. ve bu gâyeye ma’tûf, bazılarının Beytullah’a yüz sürüp, Arafat’ta vakfeye durdukları ve Muhammedî bir ruhla yalvarıp yakardıkları bir gündür.”115 Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i (as) kurban etmek istediği, Cenâb-ı Hakk’ın da büyük bir koç göndererek onu kurtardığı günün yıldönümlerinde kutlanır. Bu bayram, hanîf İslam dininin önderleri olan peygamberin anılarını tazelemek, Allah uğruna canı ve malı feda etmek, bu yolda sabır ve metanet göstermek konusunda onları örnek almak anlamları taşır116

Kurban kelimesi üç âyette yer almaktadır: [Âl-i İmrân 3/183; Maide 5/27; Ahkâf 7/28]. Kelime olarak hadis-i şeriflerde ise nadiren geçmektedir: “Salât, (Allah’a sunulan bir) kurbandır.”117 Ancak kurban bayramı, kurban kesimi, hac ve menasiki ile alakalı pek çok âyet ve yüzlerce hadis bulunmaktadır.118 Kur’an’ın en çok kurban bayramından bahsetmesi onu, diğer bütün günlerin üzerine çıkarmaktadır; zira Kur’ân herşeye kâmet-i kıymetince yer verir. Kur’ân’da kurban ve hacdan başka, bizzat bunların yapıldığı kurban bayramı günlerinden de üç sûrede bahsedilmektedir:

1. Kevser sûresinde geçen “Venhar!” [108/2] ifadesinde mef’ûl mücmel bırakıldığından dolayı, bundan “Nahr/Kurban bayramı yap!” manası anlaşılabileceği gibi, “(Bayram) namazı kıl, kurban kes de kurban bayramı yap!” anlamı da çıkarılabilir ki bazı müfessirler âyetteki namazdan maksadın bayram namazı, nahrdan muradın da kurban bayramında kesilen kurbanlıklar olduğunu belirtmişlerdir. Binâenaleyh “Venhar!” ifadesinin, Allah Rasulü’nün zâtında bütün mü’minlere kurban bayramını, bayram namazı kılıp kurbanlar keserek kutlamayı emretmekte olduğu ortaya çıkmaktadır.

2. Burûc sûresindeki “Şahid ve meşhûd’a kasem ederim ki…” [85/3] âyetinde geçen şâhid ve meşhûd’un ne olduğuna dair yapılan tefsirlerden bir tanesi de, şâhidin arafe günü, meşhûdun da kurban bayramı günü olduğu şeklindedir. “Meşhûd, kurban bayramıdır. Çünkü bu gün, dünyada insanların bir araya gelip toplandıkları en büyük gündür. Yine o günde Mina ve Müzdelife’de doğu ve batıdan birçok insanların bir araya gelirler ve o gün, müslümanların bayramıdır. Meşhûd güne (kurban bayramına) yemin edilmesinin gayesi ise haccın, büyük ve önemli bir iş olduğunu ortaya koymaktadır.

Arafe ve kurban bayramı günleri, Allah Teala’nın büyük saydığı, kıymet verdiği ve hac günlerinin en önemlilerinden kıldığı iki gündür. Dolayısıyla bu iki gün, kendinde bulunan kimselerin, mü’min olduklarına ve İlahi rahmete müstehak olduklarına şehadet eder.”120

3. Yine şu âyet-i kerimeler, ekseriyetle arafe ve kurban bayramı günleri olarak tefsir edilmiştir: “Fecre, on geceye, çifte ve teke, akıp giden geceye yemin olsun ki kıyamet gelecektir.” [Fecr 89/1-4]

4. El-fecr (lam, ahd manasına olarak), kurban ve cuma gibi mübarek günlerden birinin fecri [Mücahid’den gelen rivâyete göre kurban bayramının fecri]; on gece, Zilhicce’nin ilk 10 günü şeklinde [10. gün, kurban bayramının 1. günü oluyor]; çift, kurban bayramının ilk günü, tek de arafe günü; akıp giden gece ise, sabahı bayram olan gecenin seher vakitleri [veya bazı tefsircilere göre, leyle-i cem’ (hacda akşam ve yatsı namazlarının birleştirilerek yatsı vaktinde kılındığı gece) denilen Müzdelife gecesi] şeklinde de tefsir edilmiştir ki, mezkur âyetlerin hemen en kuvvetli tefsir vecihleri böyledir.121 Dolayısıyla bu âyetler, arafe ve kurban günlerine yapılan İlahî yemini dile getirmekte, bu zaman dilimlerinin Allah’ın katındaki ehemmiyet, kutsiyet, fazilet ve kıymetini açıkça ifade etmektedir.

Kurban bayramı, Allah emri doğrultusunda bizzat Hz. Peygamber’in kavlî ve fiilî tatbikatıyla ümmete bayram olarak teşrî’ buyurulmuştur.122 Fazilet ve kudsiyetini bildiren hadislerden hareketle kurban bayramının, Allah katında en hayırlı ve en efdal günü olduğu veya arafe gününe denk olduğu belirtilmiştir. Nitekim ilgili hadislerden birinde: “Allah katında günlerin en büyüğü yevm-i nahrdır (kurbanın birinci günü: Zilhicce 10); bunu fazilette yevm-i nefr takip eder (kurbanın 2. günü: Zilhicce’nin 11).”123 buyrulmuştur. Benzer bir hadiste ise: “Allah katında günlerin en büyüğü, kurban bayramının birinci ve ikinci günüdür.”124 ifadesiyle geçmektedir. Cuma ve arafe gününün de Allah katında en hayırlı gün olduğuna dair hadisleri değerlendiren âlimler, en hayırlı günün kurban veya arafe günü olduğu, ya da her ikisinin birbirine eşit bulunduğu sonucuna varmışlardır; cuma gününü de haftanın en hayırlı günü olduğu yorumunu yapmışlardır.125

Kurban bayramı, namazı ve kurbanlıklar, İslam’ın şeairindendir [Hac 22/26-28, 32]. Dolayısıyla bunlara hürmet etmek Allah’ın emridir. Nitekim âyette “Kim Allah’ın hürmet edilmesini emrettiği şeyleri tazim ederse bu, Rabb’inin nezdinde kendisi için sırf hayırdır…” [Hac 22/30] ve “Kim Allahın şeairini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalblerin takvasındandır.” [Hac 22/32]. buyrulmuştur.

Arafe günü sabah namazı ile başlayan ve kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadarki beş günde her farz namazın akabinde teşrîk tekbirleri getirildiği için bugünlere “eyyâm-ı teşrîk / teşrîk günleri” denilmiştir; ancak hakikatte kurbanın 2, 3 ve 4. günlerine [Zilhicce 11, 12, 13] teşrîk günlerine denilir.126 Nitekim hadiste: “Arafe günü, nahr/kurban günü (kurbanın birinci günü) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz müslümanların bayramıdır.”127 buyrulmuştur. Hacıların Mina’da olduklarından bu üç güne Mina günleri de denir128.

Hikmet açısından, Müslümanların bayramlarda bir araya gelmelerinin, Allah’ı zikirden ve dinî şeairin takdisinden hali kalmaması için bayram namazı ve teşrîk tekbirleri vacip kılınmıştır. Bunun yanında bayram âdeta “mü’minlerin bir nevi gövde gösterisi olması” maksadı da gözetilmiştir ki, çoluk-çocuk, kadın-ihtiyar herkesin bayram yerine katılmaları müstehap kılınmıştır. Rasulullah (sas), bayram namazına giderken ve gelirken yollara dizilenlerin bayramlarını kutlardı.129 Allah Rasulü, bayram namazları sonunda sadaka ve hediyeler verirdi, vermeye teşvik eder, bu verilenlerin günahların bağışlanmasına sebep olacağını bildirirdi.130

“Kurban bayramı, Hz. İbrahim ve İsmâil’den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedâkarlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de muhârebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri içiçedir. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Ka’be, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hakk karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu edâ ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dörtbir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hakk katına yükselen bu sihirli sesleri duyup ve gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.”131

Kurban bayramlarında milyonlarca mü’minin hep bir ağızdan Allahü Ekber demeleri, rubûbiyet-i ilahiyenin “âlemlerin rabbi” ünvanıyla küllî tecellisine karşı küllî bir ubûdiyetle yapmış oldukları bir mukabeledir.132 Bayram namazlarında mü’minlerin kalpleri kulluk cihetiyle ittihad eder (birleşir), dilleri bir kelime üzerinde toplanır. İnsan, Mabud-u Ezelî’nin ulûhiyetine ve hitabının azametine karşı, sayısız kalblerden ve dillerden çıkan dualar ve zikirler ile küllî bir mukabelede, kullukta bulunur. deta bayram namazlarında İslâm âleminin zikir ve tesbihleriyle dünya, büyük bir zelzeleye mazhar olur; bütün kara ve denizleriyle Allahü Ekber der; kıblesi olan Kâ’be-i Mükerreme’nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arafat diliyle Allahü Ekber diyerek, o tek kelime yeryüzünün her bir toprağındaki umum mü’minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül eder. Bir tek Allahü Ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla sonsuz Allahü Ekber’ler vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semaları dahi çınlatır ve berzah âlemlerine de dalgalar göndererek sadâ verir.133

“Ramazan ve kurban bayramlarını Lailahe illallah, Allahü Ekber, Sübhanallah ve Elhamdülillah’lar ile süsleyin.”134 hadis-i şerifi ve benzeri n bayramlarda bolca tekbir, tehlil, tesbih ve tahmidler getirilmesi sünnettir ki âyette de “Allah size hidâyet ettiği için, (bayram) tekbirleri getirerek Zât’ını tazim etmenizi ister.” [Bakara, 2/187]135 buyurulmuştur. Beş vakit namazda, bayram namazında ve hac ibadetinde çok tekbir getirmenin sırrına dair Bediüzzaman şu izahatı getirmiştir:

Bir nevi mi’rac hükmünde olan namazın hakikati, huzur-u İlâhî’ye kabuldür. Her Allahü Ekber’le âdeta bir mi’rac basamağı kat’ ederek, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, maddiyat kayıtlarından sıyrılıp bir küllî ubûdiyet mertebesine veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, “iyyâke na’budu / ancak sana kulluk ederiz” hitabına bir büyük mazhariyettir. Namaz hareketlerinde tekrarla Allahü Ekber denilmesi, mertebeler kat’ etmeye, manevî terakkiye ve cüz’iyattan küllî dairelere çıkmaya işarettir; ve Allah’ın marifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır. İşte Hacda pek kesretli “Allahü Ekber” denilmesi, şu sırdandır. Çünki hacc-ı şerif bil’asale herkes için bir küllî mertebede bir ubudiyettir. Nasılki bir asker, bayram gibi bir özel günde bir mareşal ile birlikte komutanlık dairesinde padişahın huzuruna girer, lutfuna mazhar olur; sair vakitte ancak zabitinin makamı ile onu tanır. Öyle de hacda herbir mü’min ne kadar ami de olsa, mertebeler kat’ etmiş veliler gibi “Yerin ve Göklerin Rabbi” ünvanı ile Allah’ı tanıyıp O’na teveccüh eder; bir küllî ubudiyetle müşerref olur. Elbette hac anahtarıyla açılan rubûbiyetin küllî mertebeleri.. hac dürbünüyle nazarına görünen azametli ulûhiyetin ufukları.. ve yine hac şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişleyen ubudiyet daireleri, kibriya mertebeleri ve tecelliler ufkunun verdiği hararet, hayret, dehşet ve heybet-i rubûbiyet ancak “Allahü Ekber!”ler ile teskin edilebilir ve onunla o inkişaf etmiş, gözle görünen veya tasavvur edilen mertebeler ilan olunabilir. Ve o kibriya mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istila eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine “Allahü Ekber”i tekrarla cevab verir ve nefis ve şeytanların en ehemmiyetli desiselerinin kökünü Allahü Ekber’lerle kesip atar. Hacdan sonra şu manayı, ulvî ve küllî muhtelif derecelerde bayram namazında, yağmur namazında, husuf küsuf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte İslam şeairinin velev sünnet kabilinden dahi olsa ehemmiyeti şu sırdandır136.

Efendimiz (sas) “Kurban kesin; zira kurban, babanız İbrahim’in sünnetidir.”137 , “Hâli-vakti yerinde olduğu halde (dinî ölçüye göre zengin sayıldığı halde), kurban kesmeyen kişi bizim musallâmıza (namazgâhımıza) yaklaşmasın.”138 “İnsanoğlu Allah nezdinde, kurban gününde kurban kesmekten daha sevgili bir iş işlememiştir. O kurban, kıyamet gününde boynuzları, postu ve tırnakları ile gelir. Kurban kanının Allah katında büyük itibarı vardır, kan akıp yere düşmeden Allah katında yüce bir mevkiye ulaşır. Kurbanı temiz ve halis bir kalp ile Allah’a takdim edin.”139 “Kurbanlar, sahipleri için sırat köprüsünü geçmede birer binit haline geleceklerdir.”140 “Kurbanlarınızdan bir kısmını yeyin, bir kısmını tasadduk edin ve bir kısmını da biriktirin.”141 hadisleriyle bayramın, kurbanın ve infakın önemini beyan etmiştir.

Kurban kesimlerinin yapıldığı bayramın 1, 2 ve 3. günlerine ise eyyâm-ı nahr denilir. Ancak kurbanı, yevm-i nahr’le ifade edilen birinci günde kesmek daha faziletlidir. Hür, mukim (yolcu değil), müslüman ve dinî ölçüye göre zengin sayılan (üzerinden bir yıl geçmemiş bile olsa nisâb miktarı mala sahip bulunan) kişilere kurban kesmek vaciptir. Kurban kesimi, bayram namazından sonra başlar, bayramın üçüncü günü akşamına kadar devam eder. Rasulullah’ın sünneti gereğince ve (Rabbin için) kurban kes!” [Kevser 108/2]âyeti zımninde kurbanın kesilmesi vacip olsa da, Allah için kesilmesi farzdır.142 Zira esas olan takvadır ki “Unutmayın ki ne onların etleri ulaşır Allah’a, ne de kanları. Ona ulaşan tek şey, kalblerinizde beslediğiniz takvadır, Allah saygısıdır. O bu hayvanları size âmâde kıldı ki, sizi doğru yola eriştirdiği için Onun yüceliğini ilan edesiniz. Öyleyse güzel davrananları müjdele!” [Hac 22/37] buyrulmuştur.

Yunus Gülendam

Kaynaklar:

1 Gülen, Yeşeren Düşünceler, s.51, TÖV Yay, İzmir, 1996.

2 Dîvân-ı Lügatü’t-Türk, 1/401,3/133.

3 Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslam İlmihali, s.151 , Bilmen Yay, İst. 1990.

4 Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, 1/650, Eser Neş. 3. Bsk. İst. 1971.

5 Buhari, Cuma 1; Müslim, Cuma 21. 8 Ebu Davut, Salât 239, 245; Nesai, Iydeyn 1; Ahmed, 3/103, 178.

Not: Bu yazı Yunus Gülendam’ın Yeni Ümit  dergisinde çıkan Dini Bayramlarımız yazısından derlenmiştir. Yeni Ümit sitesinde ilgili yazının dipnotlarının bir kısmı verilmediği için dipnotlarda eksiklik bulunmaktadır.

Kur’an ve Ramazan

Ramazan, Kur’ân-ı Kerim’in yüce âlemden beşeriyet ufkuna indiği kutlu zamandır. Kur’ân, dünyâ semâsına böyle bir Ramazan ayında doğmuştu. Karanlıklar içinde yolunu kaybetmiş, istikbalinden ümidsiz insanlığın yolunu aydınlatan, ona dünyâda olduğu kadar ebediyet âleminde de kurtuluş ve mutluluk haberi getiren en büyük müjde odur. Kur’ân müjdesinin tazeliğini korumak, insanların ondan alacakları feyzi artırmak için, bu fermanın insanlığı şereflendirdiği Kadir gecesini bulup ihya etmeyi Kerim Mevlâmız : “bin aydan daha hayırlı, daha verimli bereketli bir zaman dilimi” kılmıştır. Bire bin mahsul veren senelik bir bayram yapmıştır.

Ebedî hayatı kazanmak yükümlülüğü ile dünyâya gönderilen ömür sermayesi mahdut, üstelik israfı ve gafleti çok insana, seksen küsur yıllık hep mükâfat ve kârla dolu bir ömrü kazandıran bir gece, ne büyük imkân, ne muazzam bir lütuftur! Bu emsalsiz lütuf, ancak o, Ekremu’l-ekremîn’in tükenmez ihsanından kaynaklanabilir. Bu bağış sebepsiz olmayıp, elbette dikkatlerimizi çektiği önemli bir husus bulunmaktadır. O da Kur’ân’ın ehemmiyetini hatırlatmaktır. Evet, bu teşvik, Kur’ân’ı gündemde tutmak hikmetine râcidir. Peki, Kur’ân niçin bu kadar ehemmiyetlidir? Çünkü Kur’ân Rabbü’l-âlemîn sıfatıyla Allah’ın, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa yönelttiği ezelî hitabıdır talimatlarını ihtiva eden fermanıdır. Büyük kainat kitabının beşer anlayışına yapılmış olan ezelî bir tercümesidir. Kâinattaki varlıkların mânâlarını ve gâyelerini doğru şekilde anlatan bir rehberdir. Gözle gördüğümüz bu şehadet âleminde, görünmeyen yüce gayb âleminin lisanıdır, beyanıdır. Uhrevî âlemlerin mukaddes haritası, maketidir. Bütün insanlığın her türlü mânevî ihtiyacına merci olacak nitelikte ve birçok kitabı çekirdek gibi ihtiva edecek özellikte mukaddes bir kütüphane durumundadır. Bu dünyâ muazzam bir makina tarzında düşünülecek olursa, Kur’ân onun kullanma kılavuzu, kataloğudur. Kur’ân kılavuzu olmadan, insanın ârızasız şekilde çalışması mümkün değildir. Böyle mükemmel bir makina imâl eden müessese, onu katalogsuz bırakmayacağı gibi, o kataloğa göre çalıştıracak uzmansız da bırakmayacaktır. Aynen bunun gibi, dünyâyı yaratan Rabbimiz kılavuz olarak semavî kitaplar ile insanlığı eğitmek ve yetiştirmek üzere peygamberleri göndermiştir. İnsanlık, tekâmül seyri içinde, tek bir dersi dinleyecek seviyeye gelince, mahdut mekânları aydınlatan yıldızlardan sonra, mutlak risalet güneşini izhâr etmiştir. Bu güneş doğalı beri, ondan feyz alan milyonlarca insan, örnek hayatlarıyla, mükemmel ahlâklarıyla beşeriyete fazilet nümunesi olmuşlardır. Bu irşâd devam etmektedir de.

Fakat unutkan, tembel ve nankör olan insanlar, zamanın geçmesiyle, büyük nimet olan bu Kur’ân nimetinin kıymetini unutabilecekleri için, büyük bir teşvikle onlara hatırlatmak, zihinlerinde canlı tutmak ihtiyacı vardır. İnsan rûhunun gıdası olan Kur’ân’da esasen mevcut bulunan turfanda olma özelliğini insanların bilmeleri, kendileri için önemlidir. Zirâ insana hayat veren prensiplerin menbaı odur. Kur’ân-ı Kerim’i hep turfanda “haddan tarıyyen” olarak nitelendiren hadis-i şerif, bu noktaya işaret etmektedir (İmam Ahmed, Müsned, I,7; İbn Mace, Sünen, Mukaddime, 11).

Kur’ân-ı Kerim’in bir nüzûlü vardır, bir de tenezzülatı vardır. Nüzûlü, o Furkan’ın beşeriyyet ufkunda ilk zuhurudur. Tenezzülatı ise, bazı zatların dediği gibi, okuyanın diri ve uyanık olarak okuduğu her defasında Kur’ân semâsından onun kalbine ve aklına inen yeni mânâlar, yeni tecellîler ve irşadlardır. Evet, Kur’ân vahy ile nazil olduğu gibi onun mânâları da vahy sırrına mazhar olarak iner, yani Allah Tealanın ilham etmesiyle insan anlayıp özümsemeye muvaffak olur. Onu layıkıyla anlamak için, insanın, kendisini Kur’ân’a vermesi, Kur’ân’ın Sahibine yönelmesi lazımdır. Yoksa, yeryüzünde büyüklük taslayan, Kur’ân karşısında müstağni davranan mağrurların, onunla irtibatları “se-asrifu” bıçağıyla kesilir: “Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım (onları anlayamayacaklar)” (A’raf, 146). Kur’ân’la konuşan, onunla hitab eden Rahman’ı gözetmeyen, O’na yaklaşma gayreti içinde olmayanlar, haliyle, O’nun ikramlarından yararlanamazlar.

Her mevsim, Kur’ân mevsimidir. Kâinatın kalbi olan Kur’ân, her an kan verir müminlere, âb-ı hayatla sular. Kâinat kitabının mânâlarının açıklayıcısı, müfessiri olarak devamlı surette mü’minleri eğitir, onlara rehberlik eder. Ama Ramazan’da Kur’ân’ın müslümanların hayatını şenlendirmesi, daha muazzam boyutlara ulaşır. İmdi, dalbastı kiraz misâli dünyâlar dolusu ikramlarıyla hayatımızı şereflendiren bu Sultanı karşılamak için bir hazırlık gerekmez mi? Evet, gönül misafirhanemizi, Rahman’ın misafirhanesi olan gönlümüzü kirlerden, süprüntülerden, şehevî isteklerden, hasis menfaatlerden temizlemeye çalışmalıyız. Tâ ki, Kur’ân’ın Sultanı teşrif etsin, nûriyle kalbimizi aydınlatıp basiretimizi açsın, gül kokusuyla bizi ta’tir etsin.

İşte Ramazan orucu, bu tahliye, yani temizleme işini temin eder. Kur’ân’ı karşılama hazırlığına girmiş olur insan. Ramazan’ın, Kur’ân’ın nüzûlü ile ilgili hikmetlerinden biri şudur: Kur’ân-ı Hakîm, Ramazan ayında indirildiğinden, onun nüzûl zamanını yeniden yaşamaya çalışarak, o semavî hitabı güzelce karşılamak için, süflî ihtiyaçlardan, malâyani şeylerden sıyrılıp meleklik vasfı kazanmaya, onlara benzemeye çalışmak gerekir. Ve bir anlamda Kur’ân-ı Kerim’i, yeni nazil olmuşçasına okumak veya dinlemek gerekir. O hitapları, Resul-i Ekrem aleyhi’s-selamdan işitiyor gibi dinlemek, Hz. Cebrail (as)’dan, hatta Kur’ân’la hitab buyuran Rabbül-âlemîn’den işitiyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olup, kendisi tercümanlık ederek başkalarına da dinletmek, böylece Kur’ân’ın indirilmesinin hikmetini, bir dereceye kadar göstermeye çalışmak gerekir. (B. Saîd Nursî, Mektûbat, s. 413). “Yeryüzü bana mescid kılındı” hadis-i şerifinin hakikati, Ramazan-ı şerifte daha bir şa’şaa ile zuhur eder. İslâm âlemi bir cami hükmüne geçer. Milyonlarca hafızlar, Kur’ân okuyanlar, o caminin her köşesinden, gökten gelen o semâvî hitabı, yeryüzü ahalisine duyururlar.

Kur’ân-ı Kerim okumanın, “güzellik ve temizlik” anlamına gelen vuzû (abdest) suyu ile kirlerden, günâhlardan arınmak, temiz bir mâhiyette bulunup kıbleye dönmek, saygı ile oturup mümkünse diz çökmek, aklın telaşsız olduğu bir durumda okumak gibi adaplarından başka tedebbür, tefekkür ve tebettül (başka her şeyden kesilip Rabbi ile olmak) şartı da vardır.

Kur’ân okuyacak kimsenin, yaptığı öbür hazırlıklardan sonra, artık huzura kabul saati gelmiştir. O kabul vakti, insanın en uyanık, en duyarlı olması gereken vaktidir. Rabb’ine münacaat edip, O’nunla konuştuğunu bir an bile unutmamalıdır. Kur’ân’ın “sen” diye hitabettiği: “şöyle yap”, “uyar”, “infak et”, “ihsan et” gibi ikinci şahıs buyrukları başta olarak diğer bütün hitaplarından, esas itibariyle kendisine hitab edildiğini bilecek, onların arasında kendisine verilen işaretleri bulacaktır. O buyrukların ilkin, kendisine yöneltildiğini düşünecektir. Sanki yeryüzünde kendisinden başka bu talimatlara muhatap yokmuş gibi, kendi üzerine alacaktır. Mü’minin dinî şuuru bakımından önemi pek fazla olan bu işâretleri almak için, “tebettül et” yani “Başka her şeyden kesilip yalnız Rabbine yönel!” (Müzzemmil, 8) buyruğuna uymak kâfidir. Meselâ, bu şuur ve hassasiyetle: “Ey örtülerine bürünen! Ayağa kalk ve (insanları) uyar!” (Müddessir, 1-2) hitabını okurken, onun ilk muhatabının Resulullah aleyhisselâm olduğunu bilmekle beraber, kendi hissesini de almaya çalışacaktır: “Ey rahatlık ve konfor örtülerine bürünen!” “Ey mal toplamak derdiyle meşgul olup Allah’ın dinini, güzel yolunu tanıtmayı ihmal eden!” “Ey şöhret afetine müptela olan!” Cüceler ülkesine esir düşen kahraman, ayağının altında karıncalar gibi dolaşan o cücelerin kendisini bağladıkları ipince iplerle yerinden kıpırdayamaz oldu. Sen de önemsemediğin ve fakat birbirine eklenip duran yüzlerce tûl-i emel alâkalarıyla dünyâya kazık çaktığını sanıyorsun. Halbuki ömrün su gibi akıyor, alâka duyduğun şeyler seni bırakmaya hazırlanıyor. İlk bakışta görünmeyen fakat gerçekte var olan o bağlardan kurtulmanın yolunu ara, yırt o perdeleri, aç o iç içe zindan kapılarını, çık açık havaya! Allah’a bağlan, kullara kulluktan, maddeye, konfora, fâniye bel bağlamaktan kurtul! Üstüne saçılmış ölü toprağını silkele artık! Hakikata uyandığında nasıl olacaksan, şimdiden Öyle ol!

“Kasdım budur: Şehre varam

Feryad-ü figan koparam!”

diyen veli şâirimizin yolunu tut! Zirâ dünyâdan gittikten sonra, artık tekrar gelip de ona göre hareket etme imkânı yoktur. Bir Hak dostu, vefatından sonra, mânâ âleminde, bir arkadaşına göründüğünde, onun dünyâya dönme arzusu içinde olduğunu müşahede edince hayretle sorar: “Nasıl olur, dünyâya dönmek mi istiyorsun? O da şöyle cevap verir: “Evet, dünyâya dönmek istiyorum. Asamı elime alarak, ev ev dolaşmak, kapıları kırarcasına dövüp: “Biliyor musunuz ne fırsatları kaçırdığınızı neler kaybettiğinizi?” demek için, dünyâya dönmek istiyorum. Öyleyse, at bu örtüleri üstünden, Hakkâ, hakikata hizmet için kollan sıvama zamanı çoktan geldi ve geçmek üzere.” İşte, mezkûr âyeti okuyan mü’min, üzerinde düşününce, bu kabil işaretler alacaktır. Hakkı tebliğ etme ve gayret göstermede, yeniden kuvvet kazanacaktır.

Müslüman, Kur’ân’ı okurken meleklerle ünsiyet bulup onlarla selâmlaşacak, onların duâlarının kendisiyle beraber olduğunu düşünecektir. Tevhid tarihindeki selefleri olan o salih insanlarla hemhal olacak, insanlığın yıldızları olan Enbiyaya (aleyhimüs selâm) arkadaş olacaktır. Meselâ Hz. Yusuf (as) ile: En yakınlarından gördüğü hıyanete katlanmayı, kuyuya atılarak yalnız Allah’tan medet ummayı, pek güzel, zengin ve nüfuzlu bir kadından gelen ve dünyâ ehlince çok cazip olan teklifi reddedip Allah’a sığınmayı, Rabbinin rızası uğrunda zindana girip orayı medrese-i Yûsufiye’ye (Yusuf Eğitim Tesisine) çevirmeyi, işini en iyi ve muhkem yapmayı öğrenmeyi, şefkatli davranarak insanların gönüllerini kazanmayı ve bu nevi maharetlerim de hakikati tebliğe vasıta kılmayı, sabır gösterme ve takvadan ayrılmama şartıyla iyilerin ecrinin zayi edilmeyeceğini, yani onların mutlaka muvaffak olacaklarını, akıbette hakkın üstün geleceğini… Öğrenecektir. Hülasa, hayat yolunda ilerlerken nebîler, sıddîkler, şehîtler ve sâlihlerin meş’aleler halinde o yolun karanlıklarını dağıttıklarını görerek onların peşinden giden nurlu kafileye katılacak, onlarla arkadaşlık edecektir.

Kur’ân’ın esas muhatabının kendisi olduğunu bilen, onu bu şuurla okuyan mü’min, onun hayat veren nefesiyle, şifâlı eliyle kendisini tedâvi ettiğini hissedecek, gönlünün kirlerden arınmasını farkedecek, tertemiz, mis gibi kokan bir vaziyete gelmenin saadetini yaşayacaktır. Hamlıklarının giderildiğini, katılıkların yumuşadığını anlayıp içinde tatlı, ılık esintiler hissedecektir. Başını alıp gitmekten, Rabb’ini unutup da Allah’ın da kendi durumunu kendisine unutturduğu kimse olmaktan, mayasını, aslını unutup kendisini temize çıkarmaktan, hep kendisini haklı görmekten kurtulacaktır. Hülasa: Eşyâyı yerli yerine oturtacaktır; zaman, mekân, dünyâ, ahiret, eş, iş, evlat, arkadaş, mal, mülk… her birine layık olduğu yeri vermesini öğrenecektir.

İnsanlık, Kur’ân’ın bu hidayetine pek muhtaç. Biz, ona inanan, inandığını söyleyen müslümanlar da ona çok muhtacız. Bu hidayet daha büyük bir zuhurla gelsin de eşyanın hakikatini bir kere daha olduğu gibi göstersin, her şeyi yerli yerine koymayı yeniden öğretsin, neyi ve kimi seveceğimizi, neye ve kime buğzedeceğimizi bildirsin, felaketlerimize son versin.

Yenilenen Kur’ân mevsimlerinden birine daha girmek üzere olduğumuz şu sıralarda, bu bahar esintilerinin tatlı okşamalarını hissetmeye başladığımız şu günlerde, Kur’ân’ın hatmi esnasında yapılması müstehab olan şu duayı yaparak o sultanı istikbal etmeye hazırlanalım: “Ya Rabbî, Kur’ân’ı gönüllerimizin baharı, gözlerimizin nuru, hüzünlerimizin cilası (gecelerimizin sabahı) kıl.”

Prof. Dr. Suat Yıldırım

Ramazan Kur’ân ve Zikir Ayıdır

Allah (c.c) Kur’an-ı Kerim’de Peygamberleri, salih kulları, kumandanları diğerlerinden ayırarak bunlara ayrı bir özellik vermiştir. Yine bunlar gibi, Allah, mekânlardan da bazı yerleri benzerlerinden ayırmıştır. Bu ilâhi kanunun hükmü altına bazı zaman parçaları da girmiştir; Ramazan ayı Allah tarafından sair aylara nazaran farklı özellikler verilerek seçilmiş bir aydır. Allah’ın bu ayı mükerrem kılması iki ayrı âyette belirtilen, Kur’an-ı Kerim ‘in bu ay içinde indirilmeye başlanması sebebiyledir. İnsan bu aydan hidayet ve takva nimetini kazanarak, bütün hayatında bunlardan istifade edebilir.

Oruç, insanı hidayetin hakikatına ulaştırır ve oruç tutan ahlâkında, amelinde hakiki yolu bulur; takvanın hakikatini ruhunda duyar. İnsanların kalbleri bu ay içerisinde daha hüşyar hale gelir, kalbleri inşirah bulur, ruhları yükselir, ulvi bir kıymet alır, gözleri hayırlara karşı alabildiğine açılır. Evet!… Evet! Mü’minlere yakışan. Ramazan ayında Ramazan’ın kudsi gölgesi altında Allah’ın prensiplerine uymadır, hayatlarını hayat kılmadır. Ta ki, bütün yeryüzünde müslümanların İslâm’a dönmelerine, eskisi gibi parlak devirlere kavuşmalarına ve müstakim bir hale ulaşmalarına vesile olsun.

Allah (cc) Kur’ân-ı Kerîm de Peygamberleri, sâlih kulları, kumandanları, bazı mekân ve zamanlan diğerlerinden ayırarak, bunlara ayrı bir özellik vermiştir. Bu hakikate Kasas Sûresinin 68. ayeti işaret etmektedir.

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer, seçim onlara ait değildir.”

Allah, hayır ve hidâyet meşalelerini taşıyarak risâlet vazifesini insanlara tebliğ etmek ve onları ıslah etmek için peygamberler göndermiştir. Nitekim, “Allah Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı” (Al-i İmran 33) ve “Allah buyurdu ki, Ey Musa, ben Tevrat sahifelerimle ve konuşmamla seni insanların başına seçtim.” (A’raf 144) âyeti bunu açıkça bildirmektedir.

Yine bunlar gibi Allah, mekânlardan da bazı yerleri benzerlerinden ayırmıştır. Vahyin ineceği yerler ve ibadet için seçilen özel yerler gibi. Meselâ bunlardan bazıları Mukaddes Vâdi, Kudüs ve Mekke’dir.

“Musa o ateşin yanına gelince, kendisine “ey Musa!” diye seslenildi. Ben senin Rabbinim. Papuçlarını çıkar. Çünkü sen, kutsal vâdide, Tuvâ’dasın. (Taha 11-13) Bu yerlerden birisi de Efendimiz (ASM)’e Miraç’ta basamak olan Kudüs’tür.

“Geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya yürüten Allah’ı bütün noksanlıklardan tenzih ve bütün sıfat-ı kemâliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz.” (İsra 1)

Yine rahmet ve bereketini indirmek, dualara cevap vermek için de bazı geceleri ihtiyar etmiştir. Meselâ,

“Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır” (Kadir 3)

RAMAZAN KUR’AN AYIDIR

İşte Kâinatta cereyan eden zamanlardan mekânlardan seçme, ihtiyar etme kanununa tâbi olarak, Ramazan ayı da Allah tarafından sair aylara nazaran farklı özellikler verilerek seçilmiş bir aydır. Ve bu ayın ismi Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklanır.

“Ramazan ayı ki insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur’ân o ayda indirilmiştir (Bakara 185)

Allah’ın bu ayı mükerrem kılması, iki ayrı âyette belirtilen,

Kur’ân-ı Kerim’in bu ay içinde indirilmeye başlanması sebebiyledir. Bu ayetlerden birincisi Duhan Suresi 1-6 ayetleridir.

“Hâ Mim. Apaçık kitaba and olsunki, Biz onu mübarek bir gecede indirdik.”

İkinci âyet-i kerime ise şerefli ve yüce bir mevkiye sahip olan Kadir Gecesi hakkındadır.

“Biz o Kur’ân’ı Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu nereden bileceksin. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır” (Kadir 1-3)

Pekalâ Kur’ân-ı Kerim nedir? İnsanlığa ne kazandırmıştır?

Kur’an-ı Kerim Allah’ın mü’minlere vermiş olduğu en büyük nimetidir. O nimet içerisinde ayrı bir nimet de Allah’ın rızasını tahsil etme yollarını bize bildirmesidir. Mesalâ, “Gerçekten size Allah’tan bir nur ve açık bir kitap geldi. Onunla Allah, rızasının peşinde gidenleri selâmet yollarına iletiyor ve onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dosdoğru bir yola hidâyet ediyor. (Mâide 15-16)

KUR’AN VE İNSANLIK

Kur’ân-ı Kerim mahlûkatın en hayırlısı olan insana bahş edilen birçok özelliklerden bahsetmektedir. Meselâ, insanın yaptığı işlerin bir mânâ ifade etmesi ve onun dalâlet vadilerinde koşmaması için akıl vermiş ve bununla kişinin inkâr ve taklid zincirlerini kırmasını sağlamıştır. Şöyle ki, insanın yeryüzüne ve gökyüzüne bakıp Allah’ın dünya hayatında kendilerinin faydalanması için musahhar ettiği birçok nimeti görmesi gayet kolaydır. Ama cahiliyyet ve gafletin hükümfermâ olduğu asırlarda, insanlık başkalarını yani baba ve dedelerini taklid ediyordu. Hatta o kadar ki, fikir ve irâde hürriyetlerini dahi kaybetmişlerdi. Dolayısıyla ibâdetlerini körü körüne bir taklid ve mezmum hikâyeler üzerine binâ ediyorlardı.

Sonra Allah (cc) insanlığı cahiliyye karanlıklarından ilmin nuruna çıkardı. Çünkü, insanın kıymetinin artması, yaptığı işlerin değer kazanması onun ilmi ve marifetiyle doğru orantılıdır.

Cehâlete gelince, bazılarının anladığı gibi bununla okuma-yazma bilmeme değil, belki İslâm’ın getirdiği faydalı ilmi bilmeme, ve bilememeyi kasdediyoruz. Evet yapılan işin hakiki mânâsının bilinmemesi veya doğruluğu yanlışlığı düşünülmeden gâfilcesine yapılan bir iş, işte bu şekilde hareket eden cahildir. İsterse dünyanın en kâbiliyetli kişisi olsun. Böyle hareket edenler öylesine cahildirler ki, tıpkı Hz. Muhammed (ASM) gönderildiği zamanda yaşayan cahiliyye arapları gibidir. Cahiliyye arapları hayat seviyelerini yükseltecek, insanlığı mes’ud edecek Kur’ân-ı Kerim’in yüksek ve ulvî mânâlarını idrâk edemediler ve İslâm’ın getirdiği hakikatler karşısında hep câhil kaldılar. Bununla beraber onlar fesahat ve hitâbette en ileri seviyede idiler. Ve Kur’ân-ı Kerim’i anlamaları hiçte zor değildi. Fakat onlar inkâr ve dalâlette kalmayı tercih ettiler.

Halbuki İslâm, insanları putlar karşısındaki zelîl hayatlarından ve insana ibâdet etmekten kurtarmış ve gerçek yol olan Allah’ın yoluna hidayet etmiştir. İnsana Allah’tan başkasına ibâdet etmemesi öğretilmiş, bunun yanında insanların demesi yani “Allah’tan başka Ma’bud-u Hakîki yok.” demesi, inanması ve yaşaması için peygamberler gönderilmiş; kitaplar indirilmiştir. Bu hakikate şu âyet-i kerime delâlet ediyor.

“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, “Benden başka ilâh yoktur, bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiyâ, 25)

İslam insanlar arasındaki sınıf farklılıklarını da ortadan kaldırmış ve büyük bir kuvvet ve sarâhatle “Bütün insanlar Allah (cc) önünde eşittir. İnsanların hepsi Âdem’den (AS), Âdem ise topraktandır. Siyah ile beyaz, hâkim ile mahkûm arasında fark yoktur. Sadece Allah’ın rızasını kazanmak için işlemiş oldukları salih ameller ve yine kalbte istikrar kazanan takva duygusu hariç” diye ilân etmiştir. Allah (cc) “Allah katında en üstün olanınız (Allah’ın emirleri dışına çıkmaktan) en çok korunanızdır.” (Hucurat 13) buyurmaktadır. Allah Rasülü (SAV) ise, “Hepiniz Âdem’den, Âdem ise topraktandır.” “Hiç kimsenin bir diğerine üstünlüğü yoktur. Ancak takvâ hariç” buyurarak bu mukaddes hakikati belirtmiştir.

İslâm aynı zamanda insanlara hayır yollarını göstermiş, şer yollardan uzaklaştırmış, saadet ve şekâvet yolunu belirtmiş, ve âyet-i kerimelerle Allah Resûlü Hz.Muhammed (s.a.v.)’e ittiba etmenin gerekliliğini bildirmiştir. Zira o, bu hakikatlerin müessisidir. Kur’ân-ı Kerim bu hususta şöyle buyurmaktadır.

“O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten men eder, onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar.” (A’raf 157)

RAMAZAN’IN GETİRDİKLERİ

Orucun pek çok gayelerinden önemli ikisi takvâ ve hidâyettir. Allah (cc):

“Ey iman edenler. Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Ta ki MÜTTAKÎLER’den olasınız.” (Bakara 183) buyurmaktadır.

Bir başka âyette ise: “Ramazan ayı ki insanlara yol gösterici, HİDAYET’i doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırdedip açıklayıcı olarak Kur’ân o ayda indirilmiştir” buyrulmaktadır. (Bakara 185) Bu âyetlerden anladığımıza göre oruç, insanı hidayetin hakikatine ulaştırır ve oruç tutan ahlâkında, amelinde hakiki yolu bulur. Yine oruç tutan takvânın hakikatini ruhunda duyar. Oruçlu iken insan, Rabbisine daha ayrı bir yakınlık duyar. O vakit insanın kalbi isyana karşı kapalı, bütün âzâları, Rabbi gadâba getirecek işleri yapmaktan berî olduğu için Rabbisinin yüceliğini daha iyi anlar. İşte o zaman onun kalbinde takvâ duyguları gelişir, rûhu maddenin toz ve dumanlarından safileşerek kendini Allah’a verir. İnsan bu aydan hidayet ve takva nimetini kazanarak, bütün hayatında bunlardan istifâde edebilir. Bunlarla şerre giden yolları, arzu ve hevâ kapılarını kapamaya güç bulur ve yine bunlarla ahlâk-ı âliyeye, bütün hayırlı işlere rağbeti artar.

İnsanların kalbleri bu ay içerisinde diğer aylara nisbetle daha hüşyâr hale gelir, kalbleri inşirah bulur, ruhları yükselir, ulvi bir kıymet alır, hüşyâr hale gelir, gözleri hayırlara karşı alabildiğine açılır. Bu ay içinde mü’min dünya hayatının meşguliyet ve bulanıklığından nefsini uzak tutar, rûhâni lezzet alabileceği şeylere intikal eder. Meselâ, orucuna “Allah’ım, senin isminle oruç tutuyorum” sözüyle başlar, gündüz ancak ve ancak hayır konuşur, Allah’ın râzı olmayacağı hiçbir iş işlemez, iftar ettiğinde de “Allah’ım, isminle orucumu açıyorum” der. Gecesini de, Rabbisine karşı rükûda, secdede, tesbih ederek, dûa ederek, Kur’an okuyarak geçirir. Ve bütün Ramazan’ını böyle geçirip, bayrama ulaştığında, yapmış olduğu ibâdetlerin kendisinin ruhuna yüce ve ulvi mânâlar katmış olduğunu hisseder.

İslâm tarihinde büyük hâdiselerin bu ay içerisinde meydana gelmesi, Ramazan ayında mü’minlerin kazandığı ruh safveti ile doğru orantılı olabileceği ihtimalini akla getiriyor. Zira bu hadiseler, mü’minlerin akideleri sağlamlaştırmak, kelimetullâhı yüceltmek için mukatele ve akidelerini bozacak bütün şer şeylerle mücadele edenlere Allah’tan gelecek olan galebenin, yardımın ve neticesinde dünya ve ukbâ saltanatının mü’minlerle birlikte olacağını fısıldamakta, bildirmektedir.

Yine bunlar bize, İslâm’ın davetine engel olacak düşmanlar safında yerlerini alan ve Allah Resûlü ile beraber bütün mü’minlerin sonunu getirmek isteyen ve zâten münhezim olan müşriklerin hezimetini bizlere bildiriyor.

Bütün bunlar bize İslâm Tarihi içerisinde Ramazan ayında meydana gelen ve kalıcı, silinmez izler bırakan iki önemli hâdiseyi hatırlatıyor.

Birincisi: Büyük Bedir. Bu Savaş Kureyş’in bütün zanlarını ve tâğutlarını yerle bir eden çirkin ve bütün hurafelerin temelini sarsan, fesadın rükünlerini alt-üst eden, bâtılın arşını zîr-ü zeber eden bir savaş.

Bu savaş hicretin ilk yılında Ramazan’ın 18’inde olmuştu ve mü’minler müşriklere karşı büyük ve ezici bir yardıma nâil olmuşlardır. Kaldı ki bu yardım müslümanların daha sonraları hakikatini idrâk ettikleri yardımların başlangıcıydı. Bu savaş hakkında Allah (cc) şöyle buyuruyor.

“Nitekim Allah size Bedir’de de yardım etmişti. Siz o zaman zayıf idiniz. O halde Allah’tan korkun ki şükredesiniz. O zaman sen mü’minlere “Rabbinizin size indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi, yetmez mi? diyordun. Evet, sabredin. Allah’tan korkarsanız, onlar hemen şu dakikada da üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder. Allah bunu size sırf müjde olsun ve kalbleriniz yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız dâima gâlip ve hikmet sahibi Allah katındadır.” (Âlî İmran 123-126)

İkincisi: Mekke fethi de bizlere Ramazan’ı hatırlatıyor. Allah bu ay içerisinde Kâ’be’de sadece kendisine ibâdet edilmesi için putlardan temizleme hususunda mü’minlere yardım etti. Aslında bu yardım şirk ve bâtılın yerin dibine batması, hidâyet ve tevhîdin en yücelere yükselmesi ve yeryüzünde Allah’ın dininin hâkim olması için yapılan yardımlardan bir tanesiydi. Nitekim bu fetih hakkında Allah (cc):

“Biz sana apaçık bir fetih verdik. Tâ ki Allah senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın ve sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru yola iletsin. Ve Allah sana şanlı bir zafer versin.” (Feth 1-3) buyurmaktadır.

RAMAZAN AYINDA NEREDEYİZ?

İşte Ramazan ve bu ayın getirdiklerini gördük. Şimdi Allah için nefislerimize dönüp bir soralım: Böylesine bir Ramazanı kaç defa geçirdik? Bundan faydalanabildik mi? Geçirdiğimiz Ramazanların hayatımızda bir eseri var mı? Fikrî, akîdevî, içtimaî hayatımızda böylesine bir Ramazan’ın kalıcı ne gibi izleri var?

Bu hakikatlar ışığında biz belki şimdiye kadar hiç hakiki Ramazan’a veya Ramazan’ın hakikatına ulaşamadık. Zira zamanımızda müslümanların çoğunluğu Ramazan orucunu açlık ve susuzluk olarak niteliyorlar ve nefislerini İslâm’ın nehy ettiği şeylerden katiyyen men etmiyor, dilleri ile devamlı yalan söyleyip, küfür ediyor, fakat bilemiyorlar ki bütün bunlar oruçlarını ibtâl ediyor. Sevabından mahrum bırakıyor, Ramazan ayını kendileri hakkında sevapsız, ücretsiz bir hâle getiriyor. İşte bu hakikate işâreten Efendimiz (ASM); “Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından yanlarına kalan sadece açlık ve susuzluktur.”

“Yalan sözü ve onunla ameli terk etmeyen kimsenin yemesini, içmesini terk etmesine Allah’ın hiç ihtiyacı yoktur.”

Hayır! Hayır! Orucun farz kılınmasındaki hikmet sadece yeme-içmeyi terk etmek değildir.

Bu gibilerin Kur’ân-ı Kerim ile aralarındaki irtibata gelince, neredeyse kopacak cinsten bir şeydir. Kur’ân okuyorlar ama Allah Resûlünün bu Kur’ân ayında yaptığı gibi hiç mânâsını müzâkere etmiyorlar. Bunların her ne kadar bu ayda Kur’ân-ı Kerim’e karşı ihtimamları artıyor ise de, bu onu ibretle düşünmeden, mânâsını araştırmadan hâsıl edecek menfâatlere katiyyen insanı ulaştırmaz.

Onlar Kur’an-ı Kerim’i güzel güzel mahfazalara koyup odalarının en güzel yerlerine asıyorlar. Belki Ramazan gecelerinde güzel sesli hafızlardan lezzet alarak Kur’ân-ı dinliyorlar, ama kalbleri Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerini düşünmekten çok uzak.

SELEF RAMAZAN’I NASIL ANLAMIŞ

Geçmiş büyüklerimiz için, orucun farziyyetinin yanında, anladıkları ve uyguladıkları ayrı bir şey de vardı. O da her zaman olduğu gibi, fakat Ramazanda daha değişik bir ihtimamla, İslâm’ın getirdiği prensipleri önlerine koyup, onu şuur ve kalbleriyle yaşamalarıdır. Bu prensipler Efendimiz’in sünnetinde açıkça beyan edilmiştir. Meselâ, sizden biriniz oruçlu olduğunda kötü söz söylemesin, fısk içine girmesin ve cahilce hareket etmesin, eğer kendisine cahilce davranılırsa “ben oruçluyum” desin. Yine “Kulum şehvetini ve yemeğini benim için terk ediyor. Oruçlu için iki sevinç zamanı vardır. İlki orucunu açtığında diğeri de Rabbisi ile karşılaştığında” “Kim Ramazan Orucunu kâmil bir îman ile ve sevabını sadece Allah’tan bekleyerek tutarsa, geçmiş bütün günahları af edilir.”

İşte bu muazzam İslâmî prensipler ışığı altında, ilk müslümanlar hakikaten Ramazan’ı Allah Resulünün sünnetine ittibâen gerçek mânâda yaşamışlardır. Onlardan birisi, gündüzünü zorluklara karşı sabırla, Allah’a karşı haşyet içinde ve murakabe duygusu ile dolup taşarak ve orucunu, gününü mülevves edecek bütün pisliklerden içtinâb ile kötü laf konuşmaksızın sadece hayrı söyleyip veya susarak geçirirken, gecesini de namaz ile Kur’ân tilâveti ile ve Allah’ı zikr ile geçirirdi. İbn-i Abbas “Efendimiz (ASM) insanların en cömerdi idi. Ramazanda Cibril ile karşılaştığında daha da cömertleşiyordu. O her gece Cibril (AS) ile Kur’ân-ı Kerim’i müzakere ediyordu. Allah Resulü (SAV) hayırda esen rüzgardan daha cömertti.” diyor.

İşte müslümanların bu ilk kudsîler topluluğu Ramazan’ı bu şekilde yaşadılar. Ve bundan dolayı oruçtaki hikmetlerin sırrına nâil oldular. Ve Ramazan Bayramı’na hidâyet ve takvânın hakikatine ulaşmış olarak çıktılar.

Evet, Ramazan insanlara hidâyet, hayır ve daha nice güzel şeyler kazandırmıştır. O halde zamanımızda müslümanların yapacağı şey şudur. Kudsîler ordusuna tâbi olarak İslâm’ın prensiplerini gözlerinin önüne koyacaklar, tâ ki onlarla duâları kabul edilsin, kulakları hakikatlere karşı açılsın, gözleri ışıl ışıl gerçekleri müşahede etsin ve şeytanın, müslümanların şahsiyetlerini öldürmek, aralarına düşmanlık atmak ve heyetlerini ifsâd etmek için kurduğu tuzaklara karşı bütün kapılar kapansın.

Evet mü’minlere yaraşan ve yakışan, baba ve dedelerinden kalma âdetleri, onları taklidi bir kenara bırakmaktır.

Evet!. Evet! Mü’minlere yakışan Ramazan ayında Ramazan’ın kudsî gölgesi altında Allah’ın prensiplerine uymadır, hayatlarını hayat kılmadır. Tâ ki bütün yeryüzünde müslümanların hakiki İslâm’a dönmelerine, eskisi gibi parlak devirlere kavuşmalarına ve müstakîm bir hale ulaşmalarına sebep olsun.

Ahmet Yakutcan

Hac’daki Hidayet ve Bereket

Hacer-i Esvedi öpmekle mümin, Rabbinin dinine bağlılık akdini yeniler, imanını ve şehadetini oraya tevdi eder. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere “İnsanlar Allah’ın hane halkıdır. Yani bütün insanlar, hilkatte eşit olup, en ileri seviyelere ulaşmak imkânı hepsine verilmiştir. İşte bu mânâ burada gerçekleşir. İnsanların kardeş olduklarını söylemek bu mânâ ile değer kazanır. Yoksa bu perişan, kararsız, fâni dünyada Mevtasını tanımayan, sahibsiz, evsiz, yurtsuz, birbirlerine yabancı ve düşman duran insanları sırf bir sözle kardeş yapmak imkânsızdır. Büyük ümit ve iddialarla kurulan Birleşmiş Milletler Organizasyonu bile kardeşliği temin şöyle dursun, mazlumların katliamını dahi önleyemiyor.

Hac yaklaşıyor. Büyük bayram ve toplantı günleri geliyor. Bütün ülkelerden, şehirlerden bu toplantıda mü’minleri temsil edecek delegeler son hazırlıklarını tamamladılar. Şimdiye kadar yaptıkları işlerin, gördükleri hizmetlerin tekmilini vermeye, raporlarını sunmaya hazırlanıyorlar. “Duyufu’r-Rahman”ın, Rahmanın misafirlerinin o toplantıya takdim edecekleri armağanların yanında, oradan dönerken getirecekleri, kendilerine ihsan edilecek büyük mükâfatlar, atiyyeler olacak. O ziyafetgahda, şartına uygun olarak yapacakları her hizmet ve ibadet için yüz bin misli ecir verilecek. Onun içindir ki mü’minlerin hacdaki hidayet, feyiz ve bereketten, mümkün olan en ileri derecede istifade etmeye çalışmaları gerekmektedir.

Hacdaki hidayete şu âyet-i kerimeler işaret buyurur: “Muhakkak ki insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidâyet kaynağı olan Kâbe’dir. Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı var. Oraya giren, güvene erer. Oraya bir yol bulabilenlerin Beyti haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değil, her şey O’na muhtaçtır)” (Al-i İmran suresi, 3/96-91).

Kâbe’nin esas kuruluşu, Mescîd-i Aksa’nın kuruluşundan öncedir. Kâbe, bütün ehl-i kitabın tanıyageldikleri mabedlerin hepsinden daha kıdemli, daha kutlu olan bir tevhid kıblesidir. Bu âyet-i kerime hacca yol bulabilen herkese, Kabe’yi ziyaret etmenin farz olduğunu belirtmektedir. Yol bulmak, “imkânlarına sahip olmak” demektir. Bu da ya beden, ya mal veya her ikisiyle yapılacak işleri kapsar. İmam Mâlik yalnız bedenî kudreti, İmam Şâfiî malî kudreti, İmam Ebû Hanife ise her ikisini de nazar-ı dikkate almıştır. Kudret: Yol emniyeti ile beraber zâd (yol levazımı) ve binek sahibi olmayı ifade eder. Bazı âlimlere göre beden sağlığı, düşman veya yırtıcı hayvanlardan güven içinde olmak, azık ve binit (bilet) almaya yetecek, emanetleri ve bütün borçlarını ödeyecek, keza, nafakası üzerine vacip olan kimselere hacdan dönünceye kadar nafaka temin edecek malî kudreti ifade eder.

Asr-ı saadette Yemenliler hacca azıksız, tedariksiz gelir, “Biz mütevekkiliz” der, fakat neticede başkalarına yük olurlardı. “Hac bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendine farz kılarsa, artık hacda cinsî hayat, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayır olarak ne işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri Beni sayın.” (Bakara suresi, 2/197)Mealini yazdığımız bu âyet-i kerime hacının yapması gereken başlıca şeyler arasında azık tedarik etmeyi de emretmekle, hacıyı başkalarına yük olmaktan ve dilenmekten kurtarmaktadır. Öte yandan, takvanın en üstün mertebe olduğunu bildiriyor. Böylece âyetin nüzulüne vesile olan Yemenlilerle beraber, kıyamete kadar gelecek bütün hacılara da örnek davranışı kazandırmaktadır.

Bu âyet takvanın en üstün matlup olduğunu bildiriyor. Takva mertebesi için de, azık tedarikini şart kılıyor. Bunu hazırlamayan ve hazırlamak için çalışmayanlar, ihtiyacın sevki ile kötülüğe düşebilirler. Aynı zamanda insanların diğer azıkları ne kadar bol olsa, takva hisleri bulunmadıkça yine mutlu olamazlar, kötülükten kurtulamazlar, iştah duydukları şeylere bir ihtiyaç duyarcasına atılırlar. Şu halde azık hazırlamak takvaya sebep olacağı gibi, takva hissi de azık hazırlamak için en büyük etkendir.

Âyet şuna da işaret eder: İnsan için iki yolculuk belirlenmiştir: Dünyada sefer ve dünyadan sefer. Dünyada yolculuk için yiyecek, içecek, binecek ve lüzumunda sarfedecek azık (levazım). Dünyadan sefer için de azık lazımdır. Bu da marifetullah (Allah’ı bilmek) ve muhabbetullah (Allah’ı sevmek)la Allah’ın koruması altına girmek ve Allah’tan başkasından yüz çevirmekle, O’ndan başkasına ihtiyaç arzetmemektir ki bu takva azığı, öbüründen daha hayırlıdır.(1)

Yazımızın başında mealini verdiğimiz Âl-i İmran Sûresinin âyetleri haccın hikmetlerine işaret ederken Kâbe ziyaretinin üç özelliğini bildirmektedir:

1. Oradaki bereket

2. Ondaki hidayet

3. Oradaki aşikâr belgeler.

Hac, yani Allah’ın evini ziyaret, tefekkürü ve derunî dinî tecrübesi ile, iç dünyasında devamlı olarak mesafe kateden mü’minin, bu seyahatine paralel bir yolculuğu dış dünyada da gerçekleştirmesidir.

Mü’minin rûhunun, nefis bineğine binerek Kurb-ı Sultana yaklaşmasıdır. Her vakit namazında gerçekleştirdiği ferdî miracı, hem görünen şehadet âlemine, hem de evrensel plâna aktarmasıdır. Yani dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla birlikte, külli bir şekilde Sultanının huzuruna kabul edilmesi, önünde resm-i geçit yapmasıdır.

Mü’minin namazının kıblesidir Beytullah. Müslüman, günde en az beş vakit, başka işlerini bırakarak, asıl yönünden ve istikametinden sapmamak için, şuur kontrolü ve durum muhakemesi yaptığı ruhî yoğunlaşma periyodları gerçekleştirir. Bu vakitler, onun yeryüzündeki didinmelerine asıl anlamını veren anlardır, beka diyarının parıltılarını fani hayata taşıyan “Lika” anlarıdır. Bu kıble, asıl maksaddan şaşmamanın dış dünyadaki alametidir, belgesidir. Mü’min, başka hayal peşinde koşmasın diye günde beş defa yön kontrolünü Kâbe-i Muazzama ile yapar.

Bir tek gün, bir tek saat, bir tek dakika yoktur ki o anda mü’min bir cemaat o işarete bakarak hayatına nizam, yönüne istikamet, kendisine çekidüzen vermesin; ezan ve namazdaki tekbir ve şehadetlerle hakikate şahitliğini kâinata ilân etmesin. Bundan büyük hidâyet ve rehberlik mi olur?

Her namaz vakti, mescidlerden birinde cemaate dahil olan bir Müslüman Kâbe merkezini çevreleyen uzak halkalardan birine girer. İç içe yüzbinlerce halka, gittikçe genişleyerek Beytullahı çevreler. En uzak halkalardan birine giren bir musalli, merkeze yaklaşmak için büyük bir iştiyak içindedir. Bu iştiyakla her gün azar azar ona yaklaşır. Yaklaşa yaklaşa nihayet hacda ona kavuşur. Bilmem tasrihe ihtiyaç var mı? Allah Teâlâ’nın Vechi her yerdedir. O, mekândan münezzehtir. Fakat insanlar hayatlarına nizam vermek ve Mevlâ’larına olan iştiyaklarına bir alâmet olmak üzere Beytullahın yönüne döner, onu tazim ederler.

Hayatın dağdağaları içinde perişan, fakir, bitkin düşen insan, derdine çare bulmak için Hükümdarının karargahına sığınır. Mescid-i Haram, duyufu’r-Rahmana (Allah’ın misafirlerine) ziyafetgâh-ı rahmanidir. Oradaki ziyaretçilerin duydukları huzura, sükuna, güvenlik ve itminana bakınız. Başka hiçbir misafirlikte duymadığı huzuru orada duyduğunu yüzlerinden açıkça okursunuz. Yorgun, uykusuz binlerce ziyaretçinin orada kıvrılmış yatarken nasıl bir güven içinde olduklarını müşahede edersiniz. Bu “fe firrû ilallah” (Allaha iltica ediniz) (Zariyat suresi, 56/50) âyetinin bir sırrıdır. Allah’ın himâsında (koruluğunda) kurtuluşun sevincini yaşamaktır.

Hükümdarın sarayını nice defalar dolanıp durduktan sonra bulup, nihayet huzura kabul edilmesi, Mevlâsınm huzuruna çıkıp dileğini arzetmesi, O’ndan kabul yüzü görüp el öpmesi ile, kulun mutluluğu zirveye çıkar. Allah’ın yeryüzündeki yemini olan(2) Hacer-i Esvedî öpmekle mü’min, Rabbinin dinine bağlılık akdini yeniler, imanını ve şehadetini oraya tevdi eder. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere “İnsanlar Allah’ın hane halkıdır.” Yani bütün insanlar, hilkatte eşit olup, en ileri seviyelere ulaşmak imkânı hepsine verilmiştir. İşte bu mânâ burada gerçekleşir. İnsanların kardeş olduklarını söylemek bu mânâ ile değer kazanır. Yoksa bu perişan, kararsız, fani dünyada Mevlasını tanımayan, sahibsiz evsiz, yurtsuz, birbirlerine yabancı ve düşman duran insanları sırf bir sözle kardeş yapmak imkânsızdır. Büyük ümit ve iddialarla kurulan Birleşmiş Milletler Organizasyonu bile, kardeşliği temin şöyle dursun, mazlumların katliamını dahi önlemiyor.

İşte Mescid-i Haram’ın güvenlik yeri olması, Hz. İbrahim (as)’ın duasının kabulüdür: “Ya Rabbi, bu beldeyi korkulardan emin kıl. Beni ve evlatlarımı putlara tapmaktan uzak tut” (İbrahim suresi, 14/35) “Kim Mescid-i Harama girerse taarruzdan emin olur.” (Âl-i İmran suresi, 3/97) âyeti, başlangıçtan beri yürürlükte olmuştur.

İbrahim (as)’dan itibaren bütün Araplar Kâbeyi tazim etmede müttefik İdiler. Oraya giren kendi nefsi hakkında eziyet ve taarruzdan güven içinde olurdu. Aralarındaki onca kin ve düşmanlığa rağmen cahiliye Arapları da böylece devam etmişlerdi. İslâm, bu hükmü ibka etmiştir. Hz. Ömer (ra) şöyle demişti : “Orada (babam) Hattab’ın katiline rastlasam, dışarı çıkmadıkça elimi süremezdim.” Bundan ötürü İmam Ebû Hanife şöyle demiştir : “Hill bölgesinde (Mekke dışında) kısas, irtidad, zina sebebiyle katli vacip olup da Harem’e sığınan kimse tutuklanmaz. Fakat o barındırılmaz, kendisine yiyecek ve içecek verilmez, ona satış yapılmaz, ta ki oradan çıkmaya mecbur kalır.”

Cahiliye devrinde intikam her şey sayılıyordu. Öldürülen yakının intikamı alınmadığı müddetçe kabilenin bütün fertleri şerefsiz sayılıyordu. Toplum içinde rahat dolaşamazdı. Katile rastladıkları yerde hücumu kollarlardı. Böyle iken Mescid-i Haram’da, birbirlerine ilişmezlerdi. Kâbe, o vahşet döneminde bile yılda dört ay barış sağlıyordu. Bunda elbette aşikâr bir belge olma vasfı vardır. Kur’ân’ın vahyinden 50 yıl önce Kâbe’ye hücum eden Ebrehe ordusunun perişan olması da bu belgelerden biridir.

Mekke’nin fethinde kılıç kullanılması, Beytullah’ı şirkten kurtarma ve ibadete tahsis etme zaruretinden ötürü olmuştu. Hz. Peygamber (sav) bu zarurete işaret etmek üzere “Günün bir saatinde sadece bana Mekke’de (kıtal) mübah kılındı. Yoksa ne benden önce kimseye mubah kılındı, ne de benden sonra kimseye mübah kılınacaktır.” Bununla beraber Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke’ye silahla girmiş ise de, Beytullah’da silah kullandırmamıştır. Hatta O şöyle emretmiştir : “Her kim Mescid-i Haram’a girerse emindir. Her kim kendi evine girip kapısını kapatırsa güvenliktedir. Her kim Ebû Süfyan’ın evine girerse o da emindir.” Ebû Süfyan, Hz. Peygamberin bayraktarının “Bugün kavga günüdür. Bugün destan yazılacak gündür. Bugün Kâbe’nin (orada savaşın) mübah olduğu gündür” sözünü nakledince Hz. Peygamber (s.a.s.) cevaben şöyle demişti : “O yanlış söylemiş. Bugün, Allah’ın, Kâbe’yi tazim edeceği gündür. Bugün Kâbe’nin elbisesinin yenileneceği gündür.” Nitekim, insanlık tarihinin görüp geçirdiği en ileri seviyede bir af hâdisesini o fethin akabinde gerçekleştirmiştir. Kendisine ve canı kadar sevdiği ashabına yirmi seneden beri her türlü işkenceyi reva gören, bunun da ötesinde, hak ve hidayetin insanlar arasında yayılmasının karşısına çıkan zalim, katil, mücrimlerin, ceza olarak öldürülmeyi on kere hak etmiş olan o suçlu müşriklerin cezalarını bekledikleri anda : “Ey ahali! Sizi kınamıyorum, kusurlarının anmıyorum. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz” deyip o canileri affetmiştir.

Şimdiye kadar yazdıklarımız Kâbe-i Muazzama’nın hüda özelliğinin beşeriyeti yönlendirmesine dair idi. Biraz da bereket özelliği üzerinde duralım. Bereket bu kutlu mabedin hem gözle görülen güzel halinden hem de manevî olan şeref ve değerindedir. Bereket: 1. Bolluk, hayır, artış 2. Devam ve beka anlamına gelir. Maddi bolluk, kurak, ekinsiz bir vadide ortaya çıkan mahsul bolluğudur. Her diyarın mahsullerinin en kalitelileri orada bulunur. Birçok ülkede olduğundan da daha ucuza alınabilir. Meyve yetişen bir beldede bile, belli mevsimlerde sadece belli meyveler varken, orada her mevsimin mahsulleri bütün sene boyunca bulunur. Zira orası dünyanın manevî merkezidir.

Manevî olan şerefi ise mü’minlerin gönüllerinin ona akması, ona kavuşmak için duydukları özlem ve iştiyaktır. Müslümana:

“Araya araya bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü.

Bir mübarek sefer olsa da gitsem

Kâbe yollarında ardına düşsem”

dedirten iştiyaktır. Bu tezahürler, ceddimiz Hz. Adem (as)’ın Rabbini bilmesinin, eşi ile birlikte O’na dönüşünün, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve nice peygamberlerin (as) ve kutluların kervanına katılma özlemidir. Onların iman, tebliğ, hizmet, cihad, teslimiyet, güzel ahlâk, fazilet ve meziyetleriyle bezenme iradesidir.

“Sonsuzluk kervanı peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim.

Bir kırıntı yeter kereminizden

Sonsuzluk kervanı peşinizde ben”

diyen mü’minin, o kutluların geniş caddesine girmesidir.

Ama bu bereket asıl, saltanat-ı Muhammediye’de tezahür eder. Müşrikler dalâlet, cehalet ve gururları içinde bütün faziletlerin ve mükemmelliklerin mazharı olan o Zâtı reddederken: “Sen ebter olacaksın, herkes sana muhalif, adın sanın unutulacak, yolun izin kaybolacak” demişlerdi. Allah Teâlâ ise O’na kevser, yani hayr-ı kesir, bereket verdi. Mescid-i Haram’ı O’na nasib etti. O bereket, hidayet yirmi üç senede bütün Arap Yarımadası’na yayıldı. Ama bir baharın gelişi gibi. Hangi zorba, baharın gelmesini önleyebilir? Ebedî bahar oldu. Öyle ki hiçbir dış zorlama olmadan her türlü ırk, ülke, coğrafya, yaş, seviye ve meslekten yüzbinlerce insan her fecc-i amikten oraya, büyük maddî ve manevî fedakârlıklarla gelip bütün insanlığın temsilcileri olarak “Sen bizim ebedî rehberimiz, aziz önderimizsin, kalblerimizin mahbubusun, çünkü Habibullahsın” derler. Ona verilen kevseri, hayır ve bereketi, nesiller ve asırlar boyu süren bereketi izhar ederler. Heybeleri, petekleri dolu dolu dönerler yurtlarına, oradaki ibadetlerine bin misli, yüz bin misli mükâfat verilir. İşte bereket! Hangi bereket, hangi hidayet bu bereket ve hidayetten, bu âşikâr âyetlerden (belgelerden)(3) daha parlak olabilir?

Prof. Dr. Suat Yıldırım

DİPNOTLAR

1. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili. II. 55 (Azim Bsk.)

2. Taberanî, Ezrakî, Deylemî tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifte “el-Haceru’l-Esvedü yeminü’llahi fı’l-Ardı” buyrulur. Bazı âlimler hadisin senedinin zayıf, fakat şahidleri ile hasen derecesinde olduğunu söylerler (Keşfu’l-Hafâ, I.417)

3. Bazı tefsirlerde, Beytullah’daki aşikâr âyetler hakkında, “oranın kuşlarının insanlardan kaçmaması, kuşların Kâbe üzerinden uçmaması ve üzerine konmaması, oraya yağmur düşünce her tarafa düşeceği, hangi köşesine yağmur düşmüşse sadece o cihetteki ülkelere yağmur yağacağı” gibi şeyler yazılıdır. Dinde kesin olmayan, tecrübe ile de bağdaştırılamayan bu zayıf belgelere Beytullahın ihtiyacı yoktur. Onun asıl hidâyet ve bereketi açıklamaya çalıştığımız ve ulemânın da asıl dikkat çektikleri mezkûr hususlarda aranmalıdır.

Tarih İçinde Hac ve Kutsal Yerler

Hac ömürde bir defa yapılması farz olan bir ibadettir. Müslüman bu ibadeti ruhu ile, kalbi ile, azaları ve malı ile yapar. Yapmış olduğu isyan ve günahlardan, hamlıklardan tevbe edip başka kapı bulamadığından yine Rabbinin kapısına dönerek O’na olan bağlılığını, biatini tazeler. Onun af ve rızasını umar. Hz. Peygamber aleyhisselamın: “Kim Hac esnasında mahzurlu olan fiilleri” işlemeksizin bir hac yaparsa anasından doğduğu günkü gibi günahlardan arınmış olur” müjdesine dahil olmak için niyazda bulunur.

Hac’da herkes normal giyimlerinde kendilerinin dünyevi durumlarını belirten alametleri bir tarafa atmakla İslâm nazarında insanların eşit oldukları gerçeğini müşahhas bir şekilde bütün dünyaya ilan eder.

Hac, ayrıca müslümanların birlik olduğunu, birlik olmaları gerektiğini hatırlatır: Duygularda, şeairde gayede ve hatta vesilelerde bir olduklarını. Niyet bir, Mabud bir, mabed bir, kıble bir, önder bir, rehber bir, kitab bir. Hac bu birliği öğretme temrini, alıştırmasıdır.

Müslüman hacdan, Cenab-ı Hakk’ın: “insanlar arasında haccı ilan et ki (…) yorgun argın binekler üzerinde gelip kendilerine ait bir takım yararları gözleriyle görsünler” (Hac, 27-28) ayetinde özet halinde bildirilen daha nice faydalar temin eder. Fakat hac ibadetinin gayesi ve batını ile ilgili hususlar bakımından bu kadarla yetinip biz bu yazıda Ka’be-i Muazzama, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’nin tarih içindeki zahiri tarafları ile ilgili bazı bilgiler sunmak istiyoruz.

Haccın ifa edildiği o mukaddes beldeyi Cenab-ı Allah emn ve itminan yeri kılmıştır. “Oraya giren canından emin olur” (Al-i İmran, 97). Onun içindir ki Cahili-ye devrinde bile bir şahıs intikam peşinde koştuğu baba katilini dahi orada gördüğünde silaha davranmazdı. Bu, sadece insan hakkında olmayıp kuşlar, av hayvanları hatta bitki ve otlar bile bu dokunulmazlığın kapsamındadırlar

âlimlerimiz yeryüzünün en efdal ve şerefli yerlerinin Mekke, Medine ve Kudüs olduğunda ittifak etmişlerdir. Mescid-i Nebevîdeki bir namaz başka yerlerdekinin bin misli, Kabe-i Muazzamadaki namaz ise başka yerlerdekinin yüz bin misli daha sevaplı ve bereketlidir.

Kabe-i Muazzamanın Bina ve Tamirleri

Milattan yaklaşık 2000 yıl önce Hz. İbrahim ile Hz. İsmail (as), tevhidin bir alameti ve ilk evrensel mabedi olmak üzere Kabe-i Muazzamayı inşa ederler. Bundan sonra geçen zaman zarfında Ka’be, Amalika ve Cürhüm dönemlerinde tamir görmüştür.

Kureyşin tamirinden önce duvarlar tuğladan olup taştan değildi, kapısı da yer seviyesinde idi. Keza tavanı olmayıp örtüsü duvarların üzerinden sarkıtılıyordu. Günün birinde bir kadın Ka’be’nin örtüsünü tütsülerken yangın çıkıp, duvarlar zarar gördü, arkasından sel olup içerisine su doldu ve tahribat arttı. Bunun üzerine Kureyş ileri gelenleri Ka’be’yi tamamen yıkıp Hz. İbrahim’in hudutlarına göre tekrar bina ettiler. İmkânları mahdut olduğundan bu yenileme işi pek iyi olmadı. Hz. Peygamber (asm) otuzbeş yaşında iken vaki olan bu tamirde, Hacer-i Esved’i yerleştirme sırasındaki yarışma neticesinde çıkan ve birbirini öldürmeye ramak kalan ihtilaf hâdisesi meşhurdur. İhtilaf edenler, can kaybını önlemek için, oradan geçecek ilk şahsı hakem kılma teklifine kulak vermişlerdi. Az sonra Hz. Muhammed (asm) geçince meseleyi dinledi. Sonra bir örtü istedi, Hacer-i Esved’i içine koymalarını söyleyip her kabileden bir temsilcinin birlikte kaldırmalarını istedi ve sonra Hacer-i Esved’i kendi mübarek eliyle yerine yerleştirdi.

Kâbe üç Rebiülevvel 64 günü Yezid’in ordusu ile Abdullah İbn Zübeyr (ra) ve beraberindekiler arasındaki çarpışma esnasında yine yandı. Abdullah ile arkadaşları Mescid-i Haram’a sığınmışlar, Yezid’in ordusu da Ebu Kubeys tepesinden orayı mancınık atışına tutmuş idi. Atılan taşlar arada bir Kâbe’ye de isabet ediyor ve örtüsünü yırtıyordu. Yine o sıralarda Abdullah’ın tarafında olanlar çadırlarını Mescid-i Haram etrafına kurmuşlardı. çadırlardan birinde yakılan bir ateş, rüzgar sebebiyle yayıldı. çıkan yangında Kâbe’nin örtüsü ile tahta kısım yandı. Keza yangın sebebiyle duvarlar son derece zayıfladı. Kuşatma kalkınca Abdullah teyzesi olan Hz. Aişe (ra)’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerifteki vecibeyi gerçekleştiren kişi olmak ümidi ile Kâbe’yi yeniden bina etme işine girişti: “Aişe, senin kavmin Kâbe’nin binasını eksik yaptılar. Eğer İslâm’a girişleri yakın zamanda olduğundan (fitneye düşme) endişesi duymasaydım, eksiklerini tamamlamak isterdim.” Onun için Abdullah Hıcr kısmını Kâbe’ye kattı. 9 zirâ daha yüksek tutarak 27 zirâya çıkardı. Kapısı tek kanatlı iken 11 zirâ boyunda olarak iki kanatlı yaptı. Sonra bu kapının tam karşısında bir arka kapı daha açtırdı. Miladî 693 yılında Abdullah İbn Zübeyr (ra)’in şehid edilmesini müteakip Mekke’ye giren Haccac, halife Abdülmelik İbn Mervan’a mektup yazıp Abdullah’ın yaptığını değiştirerek Kâbeyi cahiliyye dönemindeki haline çevirme hususunda izin istedi. Abdülmelik, onun ilave ettiği batı kapısını kapatmasını ve Hicr (Hatîm) kısmını Kâbe dışında bırakacak şekilde değiştirmesini istedi. Şimdi mevcut şekil, Hicr tarafındaki duvar hariç, Abdullah İbn Zübeyr’in bina ettiği şekildir. .

Osmanlılardan Sultan 4. Murad devrinde Mekke-i Mükerreme ve civarına 19 Şaban 1039 (1629) günü, Mekke’nin tarihinde görülmemiş tarzda yağmur yağdı. İbrahim vadisinden akan sel evleri ve dükkanları sürükleyip götürdü ve Mescid-i Harama doldurdu. Bu olayı anlatan müellifler, bu birikintileri “yüksek dağlar” şeklinde tasvir ederler. O kadar ki sel suları, Kâbe’nin yerden hayli yüksek olan kilidinden bile iki metre kadar yükseğe çıktı. önce kuzey ve doğu duvarları, derken tavanın bir kısmı çöktü. Mühendis Şemsettin oğlu Ali, onyedi gün süren bir çalışma ile hurma ağaçları ile destekleyerek muvakkat bir tamir yapıp üzerine örtü örttü. Daha sonra İstanbul’dan Rıdvan Ağa tam yetki ile tahribatı tamir etmek üzere gönderildi ve 29 Şevval 1039 gününe kadar, yaklaşık altı ay, tamir çalışmaları yapıldı. 22 Rebiülevvel günü başlayan Kâbe’nin tamir işi, aynı senede Hac menasikinin ifa edileceği zamana, yani Zilhicce ayı başına kadar (takriben yedi ayda) tamamlandı. Bu tarihten dört yıl sonra yağmur tekrar hafif zarar verince, yine Rıdvan Ağa gelerek tamiratta bulundu, tavanı onardı ve beyaz mermerden yaptı, kapıyı yeniledi ve Mescid-i Haramdaki gerekli diğer bazı çalışmaları ifa etti.

Mescid-i Haram’ın Binasının Tarihçesi

Mescid-i Haramın ilk genişletilmesi hicrî 17 senesinde Hz. ömer (ra)’in hilafeti sırasında oldu. O zaman, Mescid-i Haram duvarla çevrili değildi, Kâbenin etrafında evler bulunuyordu. Kâbeye gelmek isteyenler, o evlerde açılmış kapılardan geçmek zorunda kalıyorlardı. Bu da sıkıntı verdiğinden Hz. ömer o evleri satın alarak yıktırdı ve alçak da olsa bir ihata duvarı yaptırdı.

Hz. Osman (ra) devrinde cemaatin sayısı artınca Mescid bir miktar daha genişletildi. üçüncü genişletme 64 (683) yılında Abdullah İbn Zübeyr tarafından yapıldı. O da bir kısım evleri satın alarak alanı biraz daha genişletti ve bu sefer duvarlar üzerine tavan ilave etti. Daha sonra Abdülmelik İbn Mervan ise, genişletmeksizin duvarları tamir etti, tavanları sâc denilen sağlam keresteden olmak üzere yeniledi, her sütunun üzerine elli miskal altın gelecek şekilde yaldızlattı. 89 (707) yılında Velid İbn Abdülmelik babasının yaptığı işi yeniden ele alıp ilk olarak mermer sütunlar kullanarak, kemerli ve sağlam sâc kerestesinden yapılmış tavanla örttürdü. Süslemelere önem verdi.

Abbasilerin ikinci halifesi Ebû Cafer el-Mansur 137 (754) senesinde başlayıp üç yıl devam eden bir genişletme çalışması yaptı. 160 (776) senesinde Halife el-Mehdî daha da genişleterek beş kapı daha ilave etti. Hz. Hatice (ra)’nin evinin girişindeki Attarlar (Attarin) sokağına açılan Babu’n-Nebî bu kapılardan biridir. el-Mehdî dört sene sonra hacca gittiğinde Kâbe’nin, Mescid-i Haram’ın bir tarafında kalıp âhenksiz bir manzara arzettiğini görünce, mescidin, Kâbe tam ortaya gelecek şekilde genişletilmesini emretti. O’nun vefat ettiği yıl olan 169 yılında çalışma henüz tamamlanmadığından, halefi Musa çalışmayı devam ettirdi. Batı tarafındaki Bab-ı İbrahim, Abbasi halifeleri zamanında yapılan en son ilave olup 306 (918) yılında el-Muktedir Billah zamanında yapılmıştır.

802 (1399) senesinde vaki olan yangından sonra Mısır hükümdarı Sultan Berkuk’un yaptırdığı onarımdan sonra Mescid-i Haramda yine ciddi bir tamir ihtiyacı başgöstermişti. 979 (1571) de Osmanlılardan 2. Selim genişletme ve yenileme çalışmalarını başlattı. Bu büyük teşebbüs, onun hayatında tamamlanamayınca oğlu 3. Murad devrinde 984 (1576) yılında ikmal edildi. İşte şimdiki durumda Mescid-i Haram’da halen mevcut olan dört bir taraftaki kubbeli duvarlar, bu zamandan kalmadır.

Mescid-i Haramda bundan sonraki genişletme işi 14. (20) asrı bekledi. Suudi kralı Abdülaziz zamanında 1375’de (1955 M.) başlatıldı. önce Safa ile Merve arası (mes’â) kısmı ele alındı. Düzensiz dükkan ve işyerleri ile dolu olan bu kısım istimlak edilip güzelce bina edilerek şimdiki şeklini aldı. Böylece mes’â kısmı Mescid-i Haram içine alınmış oldu ki bu çok iyi olmuş, sa’y ibadeti lazım gelen huzurlu ortama kavuşturulmuştur. Ayrıca Sultan 2. Selim zamanında yapılan genişletme muhafaza edilmekle beraber, onu dıştan çevreleyen genişletme işi yapılmıştır. Böylece Mescid-i Haram 160-168 m genişliğine ulaşmıştır. Zemzem kuyusundan çıkan su 390 musluk ile akıtılmış, ayrıca Mekke dışına Zemzem götürmek isteyenler için dışarıya da musluklar yerleştirilmiştir. Mescid İçine yerleştirilen yüzlerce termos ile makul bir serinlikte zemzem suyu hacıların istifadelerine sunulmaktadır. Yeni kısım bodrum, zemin ve zemin üstü olarak üç kat halinde inşa edilmiştir. Mescid halılarla döşenmiştir.

Son yıllarda büyük çapta bir genişletme projesi daha uygulanmaya başlamaktadır. Mescid-i Haram her tarafından genişletilecek, etrafında katlı otopark, yer yer abdest ve sair ihtiyaç mahalleri yerleştirilecektir.

Mescid-i Nebevînin Tarihçesi

Hz. Peygamber aleyhisselamın Medine’ye hicretinden sonra yaptığı ilk iş muhacirlerle ensar arasında muâhat (kardeş kılma) ile Mescid inşaatına başlama oldu. Mescid, Beni Neccar mahallesinde devesinin çökmüş olduğu yerde yapılacaktı. Es’ad İbn Zürare (ra)ın himayesindeki iki yetime ait olan arsa mescid inşası için satın alındı.

Mescid yaklaşık 864 m2 lik bir alana oturuyordu. Duvarları kerpiçten, sütunları hurma ağacından olup tavanında hurma yaprakları kullanılmıştı. Yüksekliği normal insan boyundan biraz daha fazla idi. üç kapısı vardı. Hicretten bir buçuk yıl sonrasına kadar mescidin kıblesi kuzey cihetindeki Mescid-i Aksa’ya doğru idi. Bakara Suresinin kıbleyi Kâbe olarak değiştiren 144. âyet-i kerimesi nazil olunca kıble Kâbe, yani güney cihetine nakledildi.

Hicretin 7. yılında Hz. peygamber Hayber seferinden döndüğünde, cemaata dar gelmeye başlamış olan Mescid’i hem doğu, hem de batı tarafından genişletti ve alam takriben 2.000 m2 oldu.

Bundan sonraki ilk genişletme 17 yılında Hz. ömer (ra) tarafından oldu. Bu tevsi işi kıble ve batı tarafından olup Peygamber Efendimizin amcası Hz. Abbas (ra)’ın evi de bu maksadla satın alınıp Mescide katılmıştı. Bu istimlak işi, neticede birtakım hayırlara vesile olan meşhur bir münakaşa sonucunda gerçekleşmişti. Hz. ömer genişletirken sütunları da değiştirmiş, kapı sayısını altıya çıkarmıştı. Mescidin alanı 3.575 m2 olmuştu. Hz. (ra) zamanında yine artan ihtiyaç sebebiyle Mescid 29-30 senelerinde kuzey, güneş ve batı yönlerinden genişletildi.

Velid İbn Abdülmelik halife iken Medine-i Münevvere valisi bulunan ömer İbn Abdülaziz’e Mescid-i Nebevî’yi tamir maksadıyla yıkma talimatı verdi. O da 91 (709) yılında 6.440 m2 olacak şekilde genişletti. Bu tamirde süslü taş, seramik, mermer ve tavan içinde sâc kerestesi ve altın suyu kullanıldı. Ezvac-ı tahiratın hücreleri, bu arada Hz. Peygamberin (sav) kabr-i şerifi, bu tevsi sırasında Mescidin içine alınmış oldu. Kabr-i şerife doğru namaz kılındığı intibaını gidermek için de Kabir dört tarafından duvarla örüldü Mescidin dört köşesinde de birer minare yapıldı. Mahfil ve mihrab da bu sırada yapıldı.

Abbasiler devrinde ise el-Mehdî 165 (781) yılında sadece kuzey tarafından bir ilave de bulundu. Böylece Mescidin alanı 8.890 m2 ye, kapı sayısı da yirmiye çıkarıldı. Bu tevsi sırasında istimlak edilen evler arasında Abdurrahman İbn Avf, Şurahbil İbn Hasene, Misver İbn Mahreme ve Darü’l-Kurra olarak çalışan Abdullah İbn Mes’ûd (radiyallahu anhüm) gibi zevatın evleri bulunuyordu.

Mescid-i Nebevî’ye hizmet işinde Memlûklerin de emeği geçmiştir. Bunlar arasında en önemlisi, 888-890 (1483-1484) yıllarında Kayıtbay tarafından yapılan tamirdir. Halen mevcut iki mihrabdan biri onun, diğeri Osmanlı döneminin eseridir. Kabr-i şerif üzerindeki yeşil kubbe de Kayıtbay zamanında yapılmıştır.

Aradan geçen dört asırlık zaman tahribatını gösterince 998 (1589) yılında Osmanlı Sultanı 3. Murat tamir yaptırıp bu arada güzelliği dillere destan olan minberi gönderdi ki halen mevcut olan minber odur.

Osmanlılardan Mescid-i Nebevî’ye en önemli hizmeti yapan zat Sultan Abdülmecid olmuştur. Bu tamir 1265-1277 (1848-1860) yılları arasında on iki yıl devam etmiştir. Suudi hükümetinin 14. (20). asırdaki yenilemesinden sonra bile Mescid-i Nebevî’nin en çok dikkat çeken kısmı olan kıble tarafındaki kısmı -ki bu kısım Asr-ı saadetteki kısma da şamildir- halen, Sultan Abdülmecid zamanındaki durumunu korumaktadır. Babü’s-selam, Babü’r-rahme, Babü Cibril ve Babü’n-nisa kısımları bu bölümde yer almaktadır. Bu tamirde Mescid-i Nebevi, düz dam yerine küçük kubbelerle kapatılmış, bu kubbelerin içlerine ve hele kıble duvarına hat sanatının en muhteşem örneklerinden olan yazılarla birçok âyat-ı kerime yazılmıştır. Abdülmecid, Mescidin yanında bir de Medrese yaptırmıştı. Tamir dışında, onun zamanında ilave edilen alan 1.293 m2dir.

Suudi döneminde ise Melik Abdülaziz 1370 (1950) yılında Mescid-i Nebeviyi ele aldı. 6.024 m2 daha ilave ile Mescidin mesahası 16.327 m2 ye çıkarıldı. Mescidin tabanı beyaz mermer ile kaplanıp halılarla döşendi. Kuzey cihetinde 70 m. yüksekliğinde iki minare yapıldı. Melik Faysal zamanında batı tarafında 5.500 m2lik yer, gölgelik halinde eklenerek Mescide katıldı. Bu gölgelik ek kısım Melik Halid zamanında 43.000 m2lik geniş bir alana yayıldı ve bu alana bitişik yerlerde abdest mahalleri yerleştirildi.

Mescid-i Nebevî’de namaz kılınacak yer 50.000 m2yi bulmasına rağmen artan cemaata yine kafi gelmeyince Melik Fehd idaresi yeni bir genişletme projesi geliştirdi. Mescid 98.000 m2 olacak şekilde genişletilecek, bunun dışında 53.000 m2 lik açık alan da namaza elverişli olarak ilave edilecektir. Minare sayısı 10’a çıkarılıp yeni yapılacak olan altı minare 90 m. yüksekliğinde olacaktır. Tevsiden sonra Mescidin kapıları 61 olacaktır. Dünyada bilinen en büyük havalandırma ve serinletme çalışması da Mescid-i Nebevî’ye uygulanacaktır. Mescidin üstü 400 m2 lik kapaklarla kaplanıp bu kapaklar istenildiği zaman otomatik olarak açılıp kapanabilecek ve merkezi serinletme sistemi kullanılacaktır. Mescidin çevresi ise yeşil alan, otopark, abdest yerleri, ticari mahaller için olmak üzere bir plân dahilinde düzenlenecektir. Kuzey ve batı kısmında ise oteller ve ticari hizmet yerleri planlanmaktadır.

Cenab-ı Allah bu mübarek Mescidin Sahibine, âl ve ashabına kıyamete kadar salatü selam eylesin. Orada emeği geçenleri, maddeten ve manen orayı imar edip şenlendirenleri rahmetine gark eylesin. Habib-i Ekremine ve dinine olan muhabbet ve bağlılığımızı artırsın. Orayı edebine uygun olarak ziyaret nasib edip, kıyamete kadar her türlü âfetlerden muhafaza buyursun ve kalblerimizi oraya muallak olmada daim eylesin. Amin.

(Bu yazı Haremeyn İdaresi Başkan Yardımcısı Abdullah İbn Süleyman ile yapılıp el-Umme dergisinin 36. sayısında yayınlanmış olan mülakat ile Ali Hafız tarafından yazılan Fusûlün min Tarihi’l-Medineti’l-Münevvere, Cidde, 1405 eserinden istifade edilerek hazırlanmıştır.)

Ahmet Müftüoğlu

Gece İbadeti

Teheccüd, geniş mânâsıyla, uyku gibi insanın en muhtaç bulunduğu ihtiyaçlarından birini, Allah için terketme, kalkıp O’nun huzuruna koşma demektir. Böylece insan gerektiğinde Allah için en sevdiklerini fedâ edebileceğini göstermiş olur.

Gündüzün sıkıntılarından kurtulma, ertesi günün getireceklerine rûhî hazırlık mânâsını da taşıyan namaz, duâ, zikir, tesbih, kendini geleceğin mimarı kabul edenlerin dikkat etmesi gereken bir hususdur. Nefsin sesinin işitilmez olduğu, onun hesabına bütün esbabın sükut ettiği bu anlarda bir sonraki günün panoramasını yapmak, hizmetin stratejisini düşünmekle, gecenin feyzinden istifade yanında, en doğru, en hatasız hizmet taktiği ilhâm edilir.

Bu saatlerde kitap okumak, diğer vakitlerdeki zihni yoğunlaştıramamaktan meydana gelen kayıpların aksine oldukça verimlidir. Zira, ilâhî esintilerin baş üstünde dolaşıp durduğu bu kutlu vakitte, az bir gayretle pek çok şeyler yakalanabilir. Gece, nihayet bir zuhûr demidir. Ertesi günün getirecekleri, gün yüzünü o demde idrâk eder. İyi ve kötü adına pek çok şeyin zuhur anı o demlerdir. Bazı kavimlerin helâk vakti gece olduğu gibi, Mirac’ın vakti de yine gecedir.

Ruhun, nefsin prangalarından azâde kaldığı bu kutlu anları rûh hesabına kaydetmek, Ruh Mimar’larının şiarı olmalıdır.

Teheccüdün Mânâsı:

Teheccüd, namaz için uykudan uyanmaya denildiği gibi gece uyuyup uyandıktan sonra kılınan namaza da denir. Tabiîn müfessirler’inden Mücahid, el-Esved ve Alkame’den rivayet edildiğine göre, teheccüd kelimesi, kılınacak namaza teheccüd isminin verilebilmesi için uyuduktan sonra uyanmayı icab ettirmektedir. İbnü’l-Arabî ve İbn Berzah bu fiilin, uyuma ve gece uyanıp namaz kılmak mânâsına geldiğini söylemekle kelimenin ezdâddan (*) olduğunu kaydederler. Tefâul babı selb mânâsını da taşıdığından teheccüd uykuyu terketmek mânâsına gelmektedir. Bu durumda teheccüd uyanmak mânâsına” gelir. Ayrıca tefâul babı tekellüf mânâsını da ihtiva ettiğinden teheccüd meşakkatli uyanma mânâsına gelir. Bu son görüş tercih edilmiştir. (1)

Teheccüdün hükmüne gelince: Cumhur’a göre Efendimiz (sav)’e farz idi. Ümmetine ise sünnet-i müekkededir. Ancak bu mevzûda şu ihtilaflar vâki olmuştur.

a) “Nâfileten leke” ibaresi “diğer beş vakit namazdan gelir. Efendimize emredilen şeyleri, ümmetinin de yapması icabeder. Ancak burada olduğu gibi tahsis edici bir ifade olunca ümmetine farz olmaz. İmam Nevevî ve diğer Şafiîler, Efendimiz (sav) e fârziyetinin neshedildiğini söylemişlerdir. İbn Ebi Hatim, Dahhâk’tan şunu rivayet eder: Gece kıyamı ümmete de farzdı. Ancak hem ümmetten, hem de Efendimizden bu farziyet nesh olundu. Doğrusu da budur. (2)

b) Başlangıçta ümmete farz olan teheccüd nesh olunca Hz. Peygamber (s.a.v) o gece ashabının ne yapacaklarını öğrenmek için dolaştı. Gördü ki, her evden, bir arı kovanı gibi sesler yükselmektedir. Yediden yetmişe her ev halkı teheccüd nesh olunduğu halde Kur’ân okuyor, namaz kılıyor, duâ ediyor ve istiğfarda bulunuyordu.(3)

c) Nafile, ziyade mânâsına gelir. Bir görüşe göre Efendimiz (s.a.v)e beş vakit farzdan ziyade olarak teheccüd de farzdı. Doğru olan da budur. İkinci görüşe göre ise, herhangi bir günaha keffaret olmadığı için nafile addedilmiştir. Bu doğru değildir. Çünkü Efendimiz (s.a.v)ın farzlar ı da günaha keffaret için değildi. (4)

Şu neticeye varıyoruz: İsra sûresinin 78. âyeti müfessirlerin icmaı ile farz olan beş vakit namazı bildirmektedir. Hemen arkasından teheccüdün zikredilmesi kimine onun da farz olduğu hissini vermiştir. Ancak ister mensuh bir farz, ister sünnet olsun, farzlardan hemen sonra zikredilmesi en faziletli namaz olduğunu göstermektedir. (5)

Mevzûyla ilgili Ayetler:

Bi’setten önceki hayatlarını tefekkür, inziva ve ibadetle geçiren Efendimiz (s.a.v)e vahyedilen ilk beş âyetten sonra Allah’ın hitabı şudur: “Ey örtüsüne bürünen! Geceleyin kalk (ibadet et), yalnız gecenin birazında (uyu). Gecenin yarısında (kalk) yahut bundan biraz eksilt. Veya bunu arttır ve ağır ağır (verdiği) İlâhi mesajı düşüne düşüne “Kur’ân oku.” (6)

Allah (cc) bu emrin hemen akabinde “Doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız” (7) âyetini zikretmekle, gece ibadetinin meşakkatlere göğüs germede en te’sirli yol, nefsî ve rûhî terbiyede en güzel metod olduğunu zikretmiş bulunuyor. Nitekim sonraki âyetlerde bu noktaya parmak basılarak: “Gerçekten gece kalk(ıp ibadet etmek) daha oturaklı ve (geceleyin) okumak daha te’sirlidir. Çünkü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır. Rabbının adını an ve bütün gönlünle O’na yönel…”(8) buyurulmaktadır.

Zikredilen Âyetlerin Tefsiri:

“Gecenin birazında, gecenin yarısında, yahut bundan biraz eksilterek ya da bunu arttırarak (kalk). Bu âyetin birçok tefsirlerinden çıkan netice ihya edilecek miktarın gecenin üçte biri olduğudur. (9)

Yani, gece karanlığının bağrında, gerek kılacağın namazın içinde gerekse dışında okuyacağın Kur’ân’ı yavaş yavaş oku ki, daha iyi tefekkür edip sırlarını keşfedesin. Hâzin şöyle diyor: “Allah (cc) gece namazını zikredince hemen arkasından Kur’ân okumayı beyan etti. Okunacak Kur’ân’ın yavaşça okunmasını emretti ki, kalb tam bir huzura ulaşsın, âyetlerin mânâları düşünülsün, istiğfar ayeti okunduğunda istiğfarda bulunulsun, vaad ve vâîd yani cennet ve cehennemle alâkalı âyetler okunduğunda havf ve reca meydana gelsin, kıssa ve meseller okunduğunda da ibretler alınsın; böylece kalb Allah’ın ma’rifetiyle nurlansın…(10)

“Doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.”

Bu âyet-i kerimedeki “havl”den murad vahy, geniş manâsıyla risalet vazifesidir. Güya Allah (cc) Habibine (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Sana vahyetmeye başladığım Kur’ân, çok ehemmiyetli ve büyük bir sözdür. Bihakkın tekalifini yerine getirebilmen için sana gece ibadetini emrediyorum. Çünkü nefsini bu ehemmiyetli işe hazırlaman icabeder. Nefsi bu işe hazırlamanın yolu ise geceleyin yapılacak ibadet, istiğfar, tazarru ve tefekkürden geçer. İnsan gece karanlığında herkes sıcak yatağında uyurken, Allah’a ibadet etmekle meşgul olup, O’na tazarruda bulunduğu zaman, ortada nefsin uğraşacağı dünyevî câzibeler bulunmadığından dolayı Allah’tan gelecek esinti ve nurlara müstaid bir durum meydana gelir ve pekçok latifeleri inkişaf eder.(11) Gündüzleri, bin bir meseleyle meşgul olan insanın, rûhânî hallere ayıracağı vakti az olur. Ama geceleri hisler kısmen serbest kalırlar. İşte bu fırsatı ganimet bilip Allah’a bütün his ve havassıyla teveccüh etmeli ve “nâşietü’1-leyl” olarak ifade edilen ilahi varidattan istifade etmelidir. İnsan, karanlık bir gecede karanlık bir odada, hislerinin dünya hayatıyla irtibat kuramayacağı bir yerde Allah’a, kalbinin sırlarını açıp, zikir, fikir ve ibadete yöneldiğinde, rûhuna ilahî nefhalardan esintiler gelmeye başlar, kafalarında ilahî fikirler oluşur ve âdeta kendini ilahî bir atmosfer içinde bulur. (12)

Diğer Ayetler:

Mevki ve nüfuzlarını kaybetme, kökleriyle eşit muameleye tâbi olma, Kâbede bulunan 360 put sayesinde elde ettikleri ticaret gelirini ellerinden kaçırma, sefahet içinde yüzdükleri hayatlarından mahrum kalma, Firavunlar gibi tatbik ettikleri zülümden alıkonma… endişe ve korkusuna kapılan Kureyş müşrikleri, ilk müslümanları sindirmek niyetiyle her türlü işkence ve zulüm yoluna müracaat etmişlerdi.

Akideleri uğrunda ilk müslümanların maruz kaldığı işkenceler çok ibret vericidir. Aç-susuz bırakılmak, dövülmek, kızgın kumların üstüne çıplak yatırılmak, hasırlara sarılıp yakılmak, mızraklarla delik-deşik edilmek, ma’ruz kaldıkları işkencelerden bazılarıydı. Ayrıca birçok psikolojik işkenceye de uğruyorlardı…

Durum böyle olunca Allah (cc), Efendimiz (s.a.v.)ı ve ashabını (r), bedenî ve rûhî terbiye ve kemâlata erişebilmeleri, çok meşakkatli olan neşr-i hakta sabır ve sebat gösterebilmeleri, Allah’tan sabır, nusret ve günahlarının affını (sahabiler) dilemeleri için onları teheccüd ve gece ibadetiyle mükellef kılmıştır. (13)

“(Ey Muhammed) onların dediklerine sabret ve Rabbini tesbih et. Güneş doğmadan ve batmadan önce, gecenin bir kısmında ve secdelerin ardından O’nu tesbih et.” (14) “Eğer Rabbin tarafından geçmiş bir söz ve belirtilmiş bir süre olmasaydı (bunların da öteki milletler gibi derhal mahvedilmeleri) gerekli olurdu. (Sen) onların dediklerine sabret, güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini tesbih et, gece saatlerinden bir kısmında ve gündüzün taraflarında (O’nu) tesbih etki memnun olasın.” (15)

Duâlara icabet eden Allah, nasıl ve ne zaman duâ edileceğini emrederken şöyle ferman ediyor: “Gecenin bir kısmında sana mahsus bir nâfile olarak namaz kılmak üzere uyan, belki böylece Rabbin seni makam-ı mahmûdiyyete (16) ulaştırır. Deki: Rabbim! Beni dahil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dahil et, çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Bana katından, yardım eden bir delil ver. (17)

Efendimiz (s.a.v)ın bazı sıfatlarını ve kendisine verilen nimetleri anlatma sadedinde Allah (cc) şöyle buyuruyor;

“(Önce) en yakın akrabanı uyar. Ve müminlerden sana uyanlara kanadını indir (onlara karşı mütevazı ve şefkatli ol) Şayet sana (uymaz) karşı gelirlerse “Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım” de. Galip ve esirgeyen (Allah’a) tevekkül et. O (Allah) ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). Çünkü O işitendir, bilendir. (18)

Bu âyete şöyle bir mânâ da verilmiştir: “O Allah ki, teheccüd için kalktığın ve ahiretleri için geceleri neler yaptıklarını öğrenmek ve teftiş etmek gayesiyle teheccüd kılan ashabın arasında dolaştığın zaman, seni görüyor. (19)

İnsan suresindeki âyet ise meâlen şöyledir: “Muhakkak biziz, biz ki, Sana Kur’ân-ı parça parça indiren muhakkak ki biziz. O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme. Sabah akşam Rabbinin adını an, Gecenin bir bölümünde O’na secde et (akşam ve yatsı namazlarını kıl) ve gecenin uzun bir bölümünde O’nu tesbih et (teheccüd namazı kıl, geceyi ihya et). Bunlar, şu çabuk (geçen dünya)yı seviyorlar da önlerindeki ağır bir günü bırakıyorlar. (20)

Diğer taraftan, gece uykusundan mahrum kalıp, gündüz ticaretlerini ve dünyaya ait işlerini yürütemeyip rızıklarında darlığa düşme korkusunu taşıyanlara ders vermek için Efendimiz (s.a.v.)ın şahsında Rezzâk-ı kûllî şey şöyle buyuruyor: ‘… Gece saatlerinden bir kısmında ve günün her iki tarafında da (O’nu) tesbih et ki memnun olasın. Onlardan bazı zümrelere, kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir. Ailene namazı emret, kendin de onun güçlüklerine dayan. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz besliyoruz. Netice takvâ (sahipleri)nindir.” (21)

Yüce dine gönül verenlerin, neşr-i haktan arta kalan vakitlerinin kısmı-ı ekserisini, rızıklarına değil namaz, duâ ve tazarrua ayırmaları icabettiğini bu âyetten açıkça anlıyoruz.

Gecenin İhyası:

Kur’ân-ı Kerim yer yer müminlerin sıfatlarını da zikretmiştir. Furkan sûresinde mü’minlerin en belirgin vasıfları sayılırken, gece ibadetine de dikkat çekilerek şöyle buyurulmaktadır. “Rahmânın kulları ki yeryüzünde mütevazi olarak yürürler, cahiller kendilerine laf atarsa “selâm” derler. Onlar ki, gecelerini Rablerine secde ederek (O’nun huzurunda) ayakta durarak geçirirler. Onlar ki, “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden öteye çevirir, doğrusu onun azabı sürekli bir azaptır” derler. Orası ne kötü bir karargâh ve ne kötü bir makamdır. Ve onlar ki, harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler.(Harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur. Ve onlar ki, Allah ile beraber başka ilaha yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları, yaparsa günahının cezasını) bulur. (22)

Adili Mutlak başka bir yerde, gece ibadeti yapan şahıs ile, bolluk zamanında Rabbini unutan gafil kişiyi kıyas ederek, onları şu şekilde tavsif eder.

“İnsana bir zarar dokundu mu hemen içtenlikle Rabbine yönelerek O’na duâ eder. Sonra (Allah) ona kendisinden bir nimet verdi mi, önceden O’na yalvarmakta olduğunu unutur da O’nun yolunda saptırmak için Allah’a eşler koşmağa başlar. De ki “Küfründe azıcık yaşa, sen ateş halkındansın”. Yoksa o (inkâr eden), gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabbinin rahmetini uman gibi midir? Doğrusu ancak aklıselim sahipleri öğüt ahr.(23)

Görüldüğü gibi gece kâim olan kişi, âlim ve akl-î selim sahibi olarak tavsif edilirken, Rabbini unutan gâfil de cahil olarak zikredilmiştir.

Secde sûresinde ise şu ifadeler yer almaktadır: “Bizim âyetlerimize o kimseler inanırlar ki, onlar, kendilerine hatırlatıldığı zaman derhal secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar. Yanları yataklardan uzaklaşır (gece ibadet-ü taat için döşekleri terkederler). Korkarak ve umarak Rablerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (hayır için) harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı (nimetlerin) saklandığını hiç kimse bilmez. Hiç inanan kimse, fasık (imandan çıkan) gibi olur mu? Bunlar elbette bir olmazlar. (24)

Burada da gece kaim olanın derecâtı, fasığın ise sukûtu zikredilmiştir.

Cennet Ehlinin Sıfatı Olarak Gece Kıyamı:

Rahim-i Mutlak, kişiyi cennete ehil kılan bazı sıfatları şu şekilde zikretmektedir: “(Allah’ın azabından) korkanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak, cennette, çeşme başlarındadırlar. Çünkü onlar pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi. Mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardı.” (25)

 Son olarak Ehl-i Kitaptan müslüman olanlar hakkında nail olduğu rivayet edilen(26) şu âyeti zikredelim: “..Ehl-i Kitap arasında, gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten menederler. İşte onlar iyilerdendir. (27)

NETİCE

Gerek Kur’ân-ı Kerim ve gerekse Hadis-i şeriflerde üzerinde önemle durulan ve teşvik edilen gece ibadeti aynı zamanda bir rûh safvetinin de ifadesidir. Âyetten anlaşılacağı gibi, Vahy-i semavîye açılacak olan bir kalbin hazırlanması, tasaffi etmesi âdeta bununla temin ediliyor. Alemin gece zulmetiyle karardığı bir zamanda rûhların Kur’an nuruyla tenevvür etmesi, feyz-i akdesten gelen ilahî esintilere sinelerin açık tutulması ve umumiyetle herkesin hissiyatının durulduğu ve letâifin tatil edildiği o feyizli ve bereketli gece saatlerinde, dostun dost ile halvette kalarak, yalnız O’ndan istemesi, yalnız O’na istiğfar etmesi ve yalnız O’na kul olduğunu ilan etmesi elbette büyük bir fırsattır. Bunun fevt edilmesi ise telafisi imkânsız olan bir zarardır.

Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra uyanık kalmayı bile bir fazilet saymış ehl-i irfan. Her gece kullarını yoklayan, kimin uyanık, kimin gaflette olduğunu temaşa eden Rabbın rahmeti, bereketi, ihsanı, afvı, atası, hadis-i kudsînın ifadesiyle uyanık olanlara va’d edilmişdir. Hatta her gece kalbine nüzûl edecek olan misafirin geliş saatleridir o zamanlar. Nitekim Erzurumlu İbrahim Hakkı ne güzel söylemiş:

Dil beyt-i hudâdır anı pâk eyle sivâdan

Kasrına nüzul eyler o Sultân gecelerde!

Bütün geceyi gafletle geçirmenin yanında dünyanın hayata yeniden gözlerini açtığı ve kalkınması farz olan sabah namazının vaktini dahi gaflet ve husran uykusunda geçirmek, ne kadar azim bir günah olduğunu her akl-i selim anlamalıdır.

Nitekim bizden önceki kavimlerin birçoğunun helâki, gece gaflet içinde uyurlarken veya sabaha karşı vuku bulmuştur (28)

(*) Ezdad: Birbirine zıt iki mânâyı ifade eden kelime.

 Ahmet Kurucan
Dipnotlar:

1. Rûhu’l-Maanî, el-Alûsî, c.XX, s.l98. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm, c. II. s.392.

2. Rûhu’l-Maânî, el-Alûsî, c.XV. s.138-139. Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm, c.III. s. 378.

3. Rûhu’l-Maânî, c.XIX, s.137. Garaibu’l-Kuran Reğaibu’l-Furkan, Nizamu’d-Din el-Kummî en-Nîsaburî, c.XIX. s.74. .

4. Ahkâmul-Kur’an, İbnul-Arabî, c.III. s.121.

5. Tefsîrul-Kurânil-Azîm, İbn Kesîr, c.II. s.392.

6. Müzerrimil (73), Âyet: 1-4

7. Müzemmil (73), Ayet: 5

8. Müzemmil Ayet: 6-8

9. Tefsîrul-Kebîr, Fahru’r-Razi, c.III.s.172.

10. Lubâbu’l-Te’vil fi Maânî’t-Tenzil, el-Hazin, c.IV, s.165.

11. Tefsîru’l-Kebîr, Fahru’r-Razî, c.III. s.173.

12. Tefsîrul-Kebîr, Fahru’r-Razî, C.III. s. 175.

13. Safvatu’t-Tefasir, es-Sabunî, c.19. s.56.

14. Kaf (50:, Âyet: 39-40)

15. Tâhâ (20:, Âyet-129-130)

16. Bu makam, kıyamet günü şefaat edilecek makamdır. İbn Kesîr, c.II.s.392.

17. Âyette geçen -bihi- lafzındaki zamir Kur’ân-ı Kerime racidir. Bu ifadeden istidlalen teheccüd namazında uzunca Kur’ân-ı Kerim okumak sünnettir. Diğer bir görüşe göre -be- harfi, zarfiyet için olduğundan “gecenin bir kısmında namaz kıl” mânâsına gelir. Âyette zikri geçen girilecek yer Medine, çıkılacak yer de Mekke’dir. Yani âyet hicret-i Nebiye işarettir. İsrâ (17). Âyet-78-80, İbn Kesîr, c.II. s. 395.

18. Şuarâ (26), Ayet 214-220.

19. Rûhu’l-Maânî, el-Alûsî, c.XIX. s.137. Garâibu’l-Kuran Reğâibu’l-Furkan, c.XIX, s.74.

20. İnsan (76) Âyet-23-27.

21. Taha (20) Âyet-130-132.

22. Furkan (25), Âyet-64-68.

23. Zumer (39), Âyet: 8-9

24. Secde (32) Âyet: 15-18.

25. Zariyat (51) Ayet: 15-19.

26. İbn Kesir c.I. s.392, Bizden önceki milletlerde de teheccüd vardı. İhya, e.III, s.319, (Tirmizi, Taberi ve Darekutniden)

27. Âl-i İmrân (3) Âyet: 112-114.

28. Bkz. Â’raf (7) Âyet: 4,97. Hûd (11), Ayet: 81, Hicr (15), Ayet: 66, 83, Enbiyâ (21) Âyet: 42, Kamer (54) Âyet: 38, Felak (113) Âyet: 3

Sünnet Namazları Yerine Kaza Namazları Kılınabilir mi?

Vaktinde kılınamayan her farz namazı kaza etmek farzdır. Namazın vaktinin geçmesi, ister kasten, ister hata ile ve ister uyku sebebi ile olsun hüküm değişmez.(Fetâvâ-i Hindiyye) Yani her ne şekilde olursa olsun mazeret kalkınca namazı kaza etmek gerekir. Farz namazların kazası farz; vacip namazların kazası vacip; sünnet namazların (yalnız sabah namazının sünneti zeval vaktine kadar kılınırsa) kazası ise sünnettir. (İbn-i Abidin, 2/66) Namazla mükellef olan bir kimse kazaya kalmış namazını kaza etmekle günahtan kurtulmuş olmaz ayrıca namazı kazaya bırakmış olmaktan ötürü tevbe etmesi de gerekir.

Bir kimsenin çok olan kaza namazlarını çoluk çocuğun nafakası vesair ihtiyaçlar sebebiyle geciktirmesi caizdir. Her gün evvelâ çalışır sonra kılabildiği kadar kaza kılar. Namazları bitinceye kadar bu şekilde hareket eder. Nafile namazlarda ise geçmiş namazların kazasıyla meşgul olmak nafilelerden daha evlâ ve mühimdir. Bundan yalnız farz namazların sünnetleriyle kuşluk ve tesbih namazları, bir de hakkında hadis rivayet edilen namazlar müstesnadır. (İbn-i Abidin, 2, 74 ) Yani, beş vakit namazın farzlarından önce ve sonra kılınan sünnet namazlarla, teheccüd, duha namazı gibi bizzat Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından belirlenen nafile namazları kılmak yerine kaza namazları kılınması tercih edilmez. Kaza namazları için ayrı vakit ayrılması gerekir. Böylece, bahsedilen sünnet ve nafile namazların sevabından mahrum kalınmamış olur.

Bu mesele hakkında Hanefî mezhebinin görüşünü daha açık bir şekilde ifade etmesi bakımından Ömer Nasuhi Bilmen’in ifadelerine başvuralım; “Kaza namazları ile iştigal, nafile namazlar ile iştigalden evladır, ehemdir “daha mühimdir.” Fakat farz namazların sünnetleri –ister müekked olsun ister gayri müekked ol­sun – bundan müstesnadır. Yani bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi daha faziletli değildir. Bilakis bu sünnetlere niyet edilmesi evlâdır. Hatta kuşluk, tesbih namazları gibi haklarında hadis bulunan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını tamamlar, onlardaki eksik gedikleri giderir. Ayrıca, bahsedilen sünnet ve nafile namazların telâfisi mümkün değildir, kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için telâfileri mümkündür.

Böyle olmakla beraber namazları kazaya bırakmak bir günah­tır. Bu günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri fe­da etmek münasip olmaz. Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak Allah’ın afvına sığınması gerekirken, hakkında Resûlullah’ın şefaatinin tecellisine vesile olacak bir kısım müba­rek sünnetleri terketmesi nasıl uygun olabilir? Hem bir kısım va­kit namazlarını kazaya bırakmak, hem de farz namazların edasındaki kusurları gideren, eksikleri tamamlayan sünnetleri terk etmek iki kez kusur olmaz mı? Bunun aksine olan bazı nakiller muteber değildir, fetva verilen görüşe zıttır.

Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya müsait va­kit bulamadıklarını iddia eden bulunursa, bunlar insaflıca bir iddi­ada bulunmuş sayılmazlar. Beyhude yere en kıymetli vakitlerini zayi eden insanlar bilmem böyle bir iddiaya ne yüzle cüret edebilirler.” (Ömer Nasuhi Bilmen, İlmihal, 166 (md299).)

Sonuç olarak Hanefî mezhebinden olanların kaza namazı kılacağım diye hadislerde açıkça belirtilen sünnet ve nafile namazlarını terk etmemeleri gerekir. Şafiî mezhebinden olanlar ise kaza namazlarını kılma adına sünnet namazlarını terk edebilirler ancak şunu da unutmamak gerekir ki Şafiî mezhebindeki bu içtihadın sebebi sünnetlere ehemmiyet vermemekten kaynaklanmamaktadır. Şafiî mezhebine göre kaza namazlarını hemen kaza etmek vacip olup bu mesele o kadar hayatîdir ki çok önemli de olsa sünnet namazları, kaza namazının hemen kılınmış olmasına bir engel görüldüğü için bu içtihada gidilmiştir. Dolayısıyla Şafiî mezhebinin görüşünü benimseyenler kaza namazlarını sadece sünnet namazlarını kılarken değil vakitleri müsait oldukça hatırlayacaklar ve elden geldiğince kaza namazı borçlarını ödeme yoluna gideceklerdir. Dolayısıyla, müslümana yakışır şekilde ve ciddi bir mesuliyet şuuruyla boş vakitlerini kaza namazı kılarak değerlendirmeyen, borçlarını hemen ödemek için herhangi bir derdi olmayan bir insanın, kaza kılacağım diye sünnetleri terk etmesi, hassas bir müminlik şuuruyla ne derece ölçülebilir, bunu o insanların takdirine bırakmak gerekir.

Hanefî mezhebinde de kaza namazlarını hemen kılmak vaciptir ancak sünnet namazları kaza namazlarının hemen kılınmasına bir engel değildir ve zaten farz namazı kazaya bırakmış olmakla işlenen hatayı bir de sünnetleri terk etmekle ikiye çıkarmamak benimsenmiştir.

Banyo Âdâbı

Dinimiz temizliğe büyük önem vermiş ve onu bazı ibadetler için bir mukaddime, bir ön şart saymıştır. Buna göre ibadetle mükellef olan bir Müslüman aynı zamanda maddî manevî temizlikle de mükellef tutulmuştur. Zira insan ibadetlerinde Allah’ın huzuruna çıkmaktadır. Böyle bir huzurun en önemli edeplerinden biri de temizliktir. Temizlik, Allah’ın en sevdiği hususlardan biri olup O’nun rızasına ulaşmada da en önemli vesilelerdendir. Bu husus, bir ayet ve hadiste şöyle beyan edilmiştir: “Al­lah te­miz­le­nen­le­ri se­ver” (Tevbe Suresi, 9/108) “Allah temizdir, temizliği sever” (Tirmizî, “Edeb”, 41)

Aslında dinimiz, Müslümanların sadece ibadet ederken değil hayatının bütün safhalarında temiz olmalarını istemiştir. Peygamberimiz’in (s.a.s.) günde en az beş defa misvak kullanması, güzel kokular sürünmesi, sürekli temiz, düzgün ve birbiriyle uyumlu elbiseler giyinmesi bunun en açık delilidir. Temiz olmak önemli olduğu gibi temizlik yaparken edep içerisinde bulunmak da çok mühimdir.

Edeb, Arapça bir kelime olup Türkçe karşılığı saygıdır. Ancak, o da terbiye manasına artık Türkçeye mâlolmuş kelimelerden biridir. Edeb, dine ait prensipler sayesinde ruhta kazanılan ikinci bir fıtrat veya daha geniş manasıyla ruhun dinle bütünleşerek istikrar kazanmasıdır. Edeb, aynı zamanda ihsan mertebesine ermenin de adıdır. Yani bütün iş ve mükellefiyetlerimizi Allah (cc) görüyor gibi yapmak ve davranışlarımızda Allah’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor düşüncesiyle hareket etmek. Daha husûsi manada edep, Efendimiz’in (s.a.s.), farz ve vacibin dışındaki davranış ve hareketlerine aynen ittiba etme ve yaşantıyı O’nun hayatına göre ayarlama ameliyesidir.

Yukarıda verilen tarif üzere her şeyin bir âdâbı olduğu gibi Müslümanların banyo yaparken de dikkat edecekleri bir âdâb ve erkân vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1- En az haftada bir banyo yapılmalıdır. Doktorlar cildin, insan vücudunda en büyük uzuv olduğunu kabul etmektedirler. Normal bir insanın cildi, yaklaşık olarak 2 metrekaredir. Bir insan cildi üzerinde bulunan muhtelif (yararlı ve zararlı) mikropların sayısı, Vindoff’un “Skin and Veneral Diseases” adlı kitabında söylediğine göre yeryüzündeki canlıların hepsinin sayısından daha fazladır. Yine bu bilgine göre, bir defa banyo yapmakla bu mikroplardan (özellikle zararlı olanlarından) 200 milyonu izâle edilmektedir. Bu zararlı mikroplar durmadan çoğalmaktadır. Öyleyse bunları, sürekli ve intizamlı bir surette yok ederek sayısını azaltmalıdır. Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ne güzel buyurmuşlardır: “Her Müslümanın haftada bir defa başını ve vücudunu yıkaması onun üzerinde bir haktır” (Buhari, Cum’a 12; Müslim, Cum’a 9).

2- Koltuk altı kılları, kasık kılları en fazla kırk günü geçmeyecek şekilde temizlenmelidir. Peygamberimiz’in (s.a.s.), fıtrî temizlik hakkında şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Fıtrat beştir veya şu beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıklardaki kılları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altı kılları almak ve bıyıkları kısaltmak” (Buhari, Libas 63). Günümüzün tıp ilmi ise, bu sünnetlerin önemini bize daha yeni yeni söylemektedir. Kasık kıllarının temizlenmesi/tıraş edilmesinde de büyük sıhhî faydalar vardır. Çünkü mikrop, bakteri ve benzeri bazı haşereler genellikle kasıklardaki kıllarda yaşarlar. Kasık kıllarını tıraş etme pek yaygın olmayan batıda her sene erkek ve kadınlardan büyük bir yekûn değişik hastalıklara yakalanmaktadırlar. Koltuk altları, insanın en çok terleyen yeri olduğundan, mikropların gelişmesi için en uygun olan yerlerdir. Mikropların çoğalması neticesinde kötü koku meydana gelir ve bu kötü koku etrafı rahatsız eder. Onun için koltuk altı kıllarını yolma (veya tıraş etme), bu mikropların çoğalmasına engel olur.

3- Her banyo yapışta, – insan cünüp olmasa bile – gusül abdesti almalıdır. Böylece gusül sevabı kazanılması umulur.

4- Eğer insan cünüpse, gusül abdesti almadan önce umumi temizlik yapmalı, kasıklar, göbek çukuru vs. de temizlendikten sonra namaz abdesti almalı sonra da gusül abdestine geçmelidir.

5- Banyoya girerken ihsan duygusu içinde olmalı, her insanla ilgili 360 kadar meleğin bulunduğu unutulmamalı ve müslümana yakışmayan hal ve davranışlardan uzak durmalıdır.

6- Banyoya sol ayakla girilmelidir.

7- Banyoya girmeden önce sessiz olarak “Bismillahirrahmanirrahim” denmelidir.

8- Banyoya girmeden önce dişler temizlenmelidir. Mümkünse misvak kullanılmalıdır.

9- Banyo kimsenin göremeyeceği şekilde kapalı olmalıdır.

10- Banyo yaparken kimse görmese bile avret yerleri kapatılmalıdır.

11- Banyoda su, gereğinden fazla harcanmamalı, özellikle fıskiyelerin altında banyo yapıldığı günümüzde, kovaya dolduracağımız suyla banyo yapmak tercih edilmeli, fıskiye kullanıldığında da suyun miktarı, israf sınırlarını aşmayacak şekilde ayarlanmalıdır.

12- Banyoda açıktan Kur’an veya ilahi okunmamalı, türkü vb. şeyler söylenmemelidir.

13- Banyoda küçük ve büyük abdest bozmamalıdır. Zira hadiste geçtiği üzere bu şekilde hareket etmek vesvese ve unutkanlık getirir.

14- Banyoda beden temizlendiği gibi banyo yapılan yer de temiz bırakılmalıdır.

15- Kesilen saç ve tırnak türü şeylerin banyoya atılması mekruhtur, bu fiil kişinin manevi sıkıntılar çekmesine sebep olur.

Kaynaklar:

M. Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler 4

Fetâvây-ı Hindiyye

Prof. Dr. Davut Aydüz, Kur’an ve Sünnette Temizlik, Yeni Ümit Dergisi

Yatsıyla Birlikte Teheccüt Kılınabilir mi?

Soru: Akşam yatsı namazını kılmadan yattığımız zaman geceleyin kalkıp yatsı namazını kıldıktan sonra teheccüd namazı kılınabilir mi, yoksa yatsıyı kıldıktan sonra biraz uyumak gerekir mi?

Burada öncelikle, yatsı namazının vakti ve yatsı namazını kılmadan uyumanın hükmü hakkında bir açıklama yapılması gerekmektedir. Çünkü evvela soruda da ifade edildiği gibi, yatsı namazını gece üç gibi uyanarak kılmak uygun mudur, bunun bilinmesi gerekir. Bunu müteakiben de teheccüd namazının kılınmasına geçebiliriz.

“Hz. Peygamber, en faziletli amelin hangisi olduğunu soran sahabiye: “Vaktinde veya vaktinin başlangıcında kılınan namazdır” buyurmuştur. (Buhari, Mevâkît 162)

“Namazların ilk vaktinde Allah’ın rızası, son vaktinde ise Allah’ın affı vardır”. (Tirmizi, Mevâkît 13)

Aslında genel olarak yukarıdaki hadislerden de anlaşılacağı üzere namazları ilk vaktinde kılmanın müstehap olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, Resülüllah’ın sünnetinde, bazı namazların mevsim, iklim, v.s. gibi bazı değişik durumlar nazara alınarak, vaktin evvelinden geciktirilerek kılınması daha faziletli sayılmıştır. Bununla ilgili olarak yatsı namazının vaktiyle ilgili gelen rivayetlerden bazıları şu şekildedir:

“Şüphesiz ki, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ateme (gecenin ilk üçte biri geçtiği vakit) diye söyledikleri vakte kadar yatsı namazını geciktirirdi ve yatsıdan önce uyumayı, ondan sonra konuşmayı (oturup sohbet etmeyi) hoş karşılamaz mekruh sayardı”. (Buhari, Mevakit 13-20,  Müslim, Mesacid 218-225; Nesâi, Mevakıyt 20)

“Bir gece, yatsıyı gece yarısına kadar (şatru’lleyl) tehir etti. Sonra yüzü bize dönmüş olarak yanımıza geldi -sanki şu anda yüzüğünün parıltısını görüyor gibiyim- ve şöyle dedi: “İnsanlar namazlarını kıldılar ve yattılar. Siz ise, namazı beklediğiniz müddetçe namaz kılma (sevabını alma)ktasınız.” (Buhârî, Mevâkît 25, 40; Müslim, Mesâcid 223)

“Eğer ümmetime sıkıntı vermeseydim, yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmelerini emrederdim”. (Tirmizi, Mevâkît 10)

Buna göre Hanefiler, yatsı namazını gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmeyi müstehap, yarısına kadar geciktirmeyi mubah, gecenin yarısından sonra kılınacak yatsı namazı için ise, mekruh demişlerdir. Hanefi ulemasından bazısı buna tahrimen mekruh derken, diğer bazıları bunu tenzihen mekruh olarak görmüşlerdir. Fakat şunu ifade etmek gerekir ki, bu müstehaplık kış mevsimindedir. Yaza gelince zaten bu mevsimde geceler kısa olduğundan yatsı namazının önce kılınması müstehaptır.

Ayrıca burada yatsı namazının gecenin üçte birine kadar geciktirilmesinin müstehap olmasının hikmetine değinmekte fayda vardır. Abdullah İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bize, yatsı namazından sonra gece sohbetini kınamıştır, yani bize bunu yasaklamıştır.” (İbn Mâce, Salât 12) Görüldüğü gibi Efendimiz (s.a.s) yatsı namazından sonra, boş ve faydasız sohbetlerin yapılarak uyumanın geç vakte bırakılmasını hoş karşılamamıştır. Çünkü bu suretle kişinin sabah namazını kaçırması muhtemel olabileceği gibi, teheccüd namazına kalkması da zorlaşacaktır. Bir de nasıl ki, kişi gününe ibadet-ü taatle başlıyor, aynı şekilde gününün sonunu da böyle noktalamalıdır.

Bununla birlikte diğer Mezheplerin nokta-i nazarı daha farklıdır. Bunlardan Malikiler, müstehap olan namaz vakitleriyle ilgili yukarıda geçen genel ifadelerden yola çıkarak, her namazın ilk vaktinde kılınmasını daha faziletli görmüşlerdir. Şafilere göre ise sıcakta öğlenin serine bırakılması müstesna, diğer namazların ilk vaktinde kılınması müstehaptır. Hanbelîlere göre ise, yatsı namazı dışında kalan namazların ilk vaktinde kılınması daha faziletlidir.

Yatsı namazının gece namazı niyetiyle geceleyin kalkılarak kılınmak istemesine mukabil İmam-ı Rabbani (r.a) şöyle buyurmuştur:

“Bundan anlaşılıyor ki, yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak ve böylece gece namazı sevabını da kazanmayı düşünmek, çok yanlıştır. Çünkü Hanefî mezhebindeki imâmlara göre “radıyallahü teâlâ anhüm” yatsı namazını gece yarısından sonra kılmak mekruhtur. Sözlerinden de, (Kerahet-i tahrîmiye= harama yakın mekruh) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü yatsı namazını gece yarısına kadar kılmak mubah demişlerdir. Gece yarısından sonra kılmak mekruh olur buyurmuşlardır. Mubahın karşılığı olan mekruh ise, tahrîmen mekruhtur. Şafiî mezhebinde gece yarısından sonra yatsıyı kılmak caiz değildir. Bunun içindir ki, gece namazı kılmış olmak için ve bu vakitte zevk ve huzur elde etmek için, yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak çok çirkindir. Böyle düşünen bir kimsenin, yalnız vitir namazını gece yarısından sonraya bırakması tavsiye edilir. Vitir namazını gece yarısından sonra kılmak müstehaptır. Böylece, hem vitir namazı müstehap olan vaktinde kılınmış olur, hem de gece namazı kılmak ve seher vaktinde uyanık bulunmak nimetlerine kavuşulmuş olur. O halde bu işten vazgeçmek ve geçmiş namazları kaza etmek lâzımdır.” (Mektubat-ı Rabbani, I, 29. Mektup)

Yatsının müstehap olan vaktini açıkladıktan sonra, şimdi de yatsı namazını kılmadan uyumanın hükmüne bakalım. Bu konuda Efendimiz (s.a.s): “yatsıdan önce uyumayı, ondan sonra konuşmayı (oturup sohbet etmeyi) hoş karşılamaz mekruh sayardı”. (Buhari, Mevakit 13-20,  Müslim, Mesacid 218-225; Nesâi, Mevakıt 20)

İçlerinde Hz. Ömer, İbni Abbas, İbn Ömer, İmam Malik gibi kişilerin bulunduğu ulemanın çoğunluğu yatsı namazını kılmadan uyumanın mekruh olduğunu söylemişlerdir.

Diğer taraftan; “Resûlüllah (s.a.s) Efendimiz yatsıyı gecenin üçte birine kadar geciktirdi, o kadar ki, Hz. Ömer (r.a.) kadınlar ve çocuklar uyudu, diye seslendi. Peygamber (A.S.) Efendimiz de onların (yatsı namazını kılmadan) uyuduklarını kınamadı”, gibi rivayetlere dayanan, içerinde İmam Azam, Hz. Ali ve Ebu Musa’nın bulunduğu bazı âlimler, uyuyup bir süre sonra uyanmayı itiyat haline getiren veya kendisini uyandıracak birisi bulunan kimselerin uyumasını mekruh görmemişlerdir. Bazı ulema da kişinin aşırı uykusu olması veya çok yorgun olması gibi durumlarda, namazını hakkıyla eda edemeyeceğinden biraz istirahat ettikten sonra kılabileceğini ifade etmişlerdir ki, namaz huşu ve hudu içinde ikame edilmesi gereken önemli bir ibadet olduğundan, kişinin böyle bir düşünceyle biraz uyuyup daha sonra namazını kılması -Allahu alem- mekruh değildir. Fakat burada da, namazı gecenin yarısından sonraya bırakmamaya dikkat etmelidir. (Gecenin uzunluğu hesaplanırken, güneşin doğuş ve batış saatleri hesaba alınmalıdır)

Şimdi yatsı namazıyla ilgili bu açıklamalardan sonra, teheccüd için faziletli olan vakte bakalım. Bu konuda gelen birkaç rivayet şöyledir:

“Aziz ve celîl olan Rabbimiz her gece, gecenin son üçte biri kaldığında en aşağı semâya nüzul edip: “Bana dua eden yok mu, duasını kabul edeyim? Benden isteyen bir kimse yok mu, ona (istediğini) vereyim? Benden af dileyen yok mu, onu affedeyim..” der.” (Buhârî, Teheccüd 14) (Gecenin yarısı geçtiğinde iner şeklinde de rivayetler vardır)

“Farz namazdan sonra en faziletli namaz gece namazıdır. Geceyi iki kısma bölersen son kısmı namaz için en faziletli vakittir. Eğer geceyi üçe bölersen ortası en faziletli vakittir” (Tecrid-i Sarih Terc. IV, 16).

Teheccüd, terim olarak namaz ve Allah’ı zikir için gece uyanmak manasında kullanılmıştır. Genellikle yatsı namazından sonra, daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kılınan namaza gece namazı (salatü’l-leyl) denir. Gece uykusu bölünerek kalkıp kılınan namazlara ise teheccüd namazı denir. Tabiinin büyüklerinden Esved ile Alkame: “Teheccüd uykudan sonradır” demişlerdir.

Fukaha-i kiram teheccüd namazını gecenin sonuna doğru kılmanın fazileti üzerinde durmuşlardır. Nitekim bu konudaki Efendimiz’in (s.a.a) uygulamaları da bunu göstermektedir. Bu konuda bazıları, gecenin yarısından sonra derken, bazı ulema gecenin üçte ikisi geçtikten sonra demiş, bir kısmı ise geceyi altı dilime böldüğümüzde, dördüncü ve beşinci dilimlerini ibadetle geçirmenin fazileti üzerinde durmuştur.

Bu açıklamalar ışığında konuya yeniden bakacak olursak, teheccüd namazıyla ilgili yapılacak en güzel şey, yatsıyı kıldıktan sonra uyumak ve gecenin yarısı geçtikten sonra kalkıp bu ibadeti ifa etmektir. Fakat kişi bir mazeretten dolayı yatsıyı kılmadan uyuduysa, gecenin yarısı geçmeden kalkmalı ve yatsıyı kılmalıdır. Eğer yeniden kalkamayacaksa, teheccüd namazını da yatsıyı müteakip kılabilir. Aynı şekilde yatsıyı kılmak için kalktığında, gecenin yarısı geçmiş olursa, (mekruh olmakla birlikte) önce yatsı namazını, ardından da teheccüd namazını kılabilir. Hatta âlimlerimiz, devamlı teheccüd namazını kılan bir kişinin, eğer geceleyin kalkamayacağından korkarsa, yatsından sonra teheccüd niyetiyle namaz kılıp uyuyabileceğini ve inşallah bu namazın teheccüd yerine geçeceğini söylüyorlar. Özetle bütün ibadetlerin en güzel ve mükemmeli olduğu gibi teheccüd namazı için de aynı şeyi düşünebiliriz.

Namazda Tadîl-i Erkân

Ebû Hureyre (r.a.) Asr-ı Saadette cereyan eden bir hadiseyi şöyle anlatır: Resûlullah (sas) mescide girmişti. Derken taşradan bir şahıs geldi ve namaz kıldı. Sonra gelip Resûlullah (sas) ile selamlaştı. Resûlullah (sas) ona, “Dön ve yeniden namaz kıl; çünkü sen namaz kılmış olmadın!” dedi. O da dönüp evvelce kıldığı gibi namaz kıldı. Resûlullah (sas) yine ona dedi ki: “Dön ve yeni baştan kıl; çünkü sen namaz kılmış olmadın!” Allah Resûlü (sas) üçüncüsünde de namazı tekrar kılmasını emredince o şahıs: “Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki, bu kıldığımdan başka daha iyi nasıl kılacağımı bilmiyorum. Bana doğrusunu öğretir misin ya Resûlallah?” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: “Namaza durduğun vakit başlangıç tekbirini al. Kur’ân’dan iyi bildiğin (sûre ya da ayetleri) oku. Rükûa varınca beden azaların yerleşinceye kadar bekle. Rükûdan başını kaldırınca bedenin tamamen doğruluncaya kadar ayakta dur. Sonra secdeye kapan ve azaların yerleşinceye kadar orada kal. Secdeden başını kaldırınca azaların yerleşinceye kadar otur. Ardından tekrar secde yap ve azaların yerleşinceye kadar orada kal. Sonrasında ayağa kalk ve dimdik dur. Namazın bütün rekâtlarında aynen böyle yapmaya devam et!” (Buharî, Ezan 95; Müslim, Salât 45)

Bu rivayette görüldüğü üzere, Resûlullah (sas) alelacele namaz kılan şahsı uyarmış ve ona namazı itina ile yeniden kılmasını emretmiştir. Gerekli itinayı göstermeyince de ona itidal ile nasıl kılınacağını öğretmiştir. Zira namazın makbul olması için gerekli şartlardan birisi de “tadîl-i erkân”dır. Bu makalede “tadîl-i erkân”ın anlamı, hükmü ve hususiyetleri beyan edilecektir.

Tadîl-i Erkân Nedir?

“Tadîl” doğrultma, düzenleme, düzgün hale getirme demektir. “Erkân” da “rükn”ün çoğulu olup kıyam, rükû ve secde gibi namazın esaslarını ifade eder. “Tadîl-i erkân” ise namazın içinde yer alan kıyam, rükû, secde gibi rükünleri yerli yerinde, hakkını vererek düzgün ve sükûnet içinde yapmaktır. Diğer bir ifadeyle ta’dîl-i erkân, namazdaki rükünlerin sükûnetle yerine getirilmesi ve uzuvlarda itminan hâsıl olacağı âna kadar devam edilmesidir. Tadîl-i erkân hakkında itidal, itminan ve tuma’nine gibi kavramlar da kullanılmaktadır.

Tadîl-i erkânın yerine gelmesi için kıyam, rükû, secde ve oturuş gibi pozisyonlarda bir müddet hareketsiz durmak şarttır. Kıyamdan rükûa gidildiğinde bir müddet hareketsiz beklemek gerekir. Rükûdan kalkınca tam doğrulmuş vaziyette yine bir müddet durulmalıdır. Secdede ve iki secde arası oturuşta sükûnet içinde bir müddet hareketsiz kalınmalıdır.

Tadîl-i Erkân’ın Hükmü

Kur’ân-ı Kerim’de elliden fazla ayette namaz (salât), “ikâme” fiilinin muhtelif kipleriyle birlikte zikredilmiştir. Ayrıca birçok ayette “Namazı ikâme edin!” buyrulmaktadır. “İkâme etmek” ise namazı dosdoğru kılmak, itina ile kâmilen eda etmek demektir.

Namazı ikâme etme hususundaki Kur’ânî emir ve tahşîdatın yanı sıra yukarıda geçen hadis-i şerif gibi daha pek çok rivayetten hüküm çıkaran âlimler, tadîl-i erkânın vâcip ya da farz olduğu görüşüne varmışlardır. Zira Peygamber Efendimiz (sas) namazı usûl ve âdâbına göre kılmayan mezkûr şahsa tekrar kılmasını emretmiştir.

Hanefi mezhebine göre tadîl-i erkân vaciptir. Nitekim İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed, vâcip olduğuna hükmetmişlerdir. İmam Ebû Yûsuf ise tadîl-i erkânın vâcipten de öte, farz olduğu görüşündedir.

Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebine göre tadîl-i erkân farzdır. Onlar, tadîl-i erkânı namazın bir rüknü ya da rüknün şartı saymışlardır.

Hanefîlere göre tadîl-i erkân sehven (unutarak ya da hataen) terk edilirse namazın sonunda sehiv secdesi gerekir. Eğer sehiv secdesi yapılmamışsa o namazın tekrar kılınması gerekir. Şayet tadîl-i erkân kasten terk edilirse namazın yeniden kılınması icap eder.

Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebine göre tadîl-i erkânın terkiyle namaz bâtıl olur ve tadîl-i erkâna riayet edilerek yeniden kılınması gerekir.

Tadîl-i Erkânın Ölçüsü

Namazın rükünlerinde ve rükünler arasında en az bir tesbih miktarı, yani sübhânallah diyecek kadar durmak vaciptir. Bu itibarla tadîl-i erkânın asgari ölçüsü, sübhânallah diyecek kadar sükûnet içinde uzuvların hareketsiz kalmasıdır. Bu miktar, zaman bakımından birkaç saniye demektir.

Namazda özellikle rükûdan doğrulunca ve iki secde arasında bir müddet hareketsiz durmaya itina gösterilmelidir. Bunun süresi, en azından bir defa sübhanallah diyecek kadar olmalıdır. Çünkü bu iki rükün çok defa aceleye getirilmekte ve tadîle riayet edilmeden hızlıca geçiştirilmektedir. Dolayısıyla namaz noksan ya da kusurlu eda edilmektedir.

Özellikle günümüzde tadîl-i erkânda ihmal söz konusu olduğundan çok dikkat etmek gerekmektedir. Zira kimilerinin namaza durmasıyla birlikte hemen rükûa varması, daha tam doğrulmadan secdeye kapanması, iki secde arası oturmayı tam yapmadan secdeye gitmesi bir olmaktadır. Oysa kıyam, kıraat, rükû, secde, oturuş ve bunların arasındaki rükünlerde tadîl-i erkâna riayet etmek şarttır. Aksi takdirde usul ve adabına uygun namaz kılınmış olmaz. Zira Peygamber Efendimiz (sas), horozun yemi hızlı hızlı gagalaması gibi namaz kılmaktan men etmiştir. (Müsned, 2/265) Ayrıca O (sas) şu uyarılarda bulunmuştur: “Rükû ve secdeleri tamamlayın!” (Buharî, Eymân 3) “Rükû ve secdelerinizi güzel yapın!” (Müsned, 2/234) “Sizden biriniz rükû ve secdelerden kalkarken belini tam olarak doğrultmadıkça namazı yeterli olmaz.” (Ebû Dâvud, Salât 143) Bu itibarla kılınan namazların boşa gitmemesi için rükünlerin tadîl (itidal) ve sükûnet üzere yapılması icap eder.

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, vaaz ve sohbetlerinde sözü sık sık namaza getirerek usûl ve erkânına uygun ikâme edilmesi üzerinde hassasiyetle durur. Bir sohbetinde; dört rekâtlık namazın en azından 4 dakikada kılınması gerektiğini, zira daha hızlı kılındığı takdirde tadîl-i erkânın ihlal edilmesi endişesi bulunduğunu belirtir. Öte yandan acele ile kılınan namazla bir yere varılamayacağını, “huşû ve hudû”un ise “namazın iç tadîl-i erkânından olduğunu” kaydeder ve şunları söyler: “İnsanın, Rabbiyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat onları taşıyan da lâfızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı mutlaka o lâfızlara ve kalıplara dikkat edilmelidir Biz bir insanın sadece namazına bakarak onun namazda huşû arayan biri olup olmadığını belirleyemeyiz. Bu, insanın vicdanı ile Allah arasındadır. Dolayısıyla biz kendimizi hüsnüzan etmeye zorlarız. Ama bazı kimseler namazlarında, oruçlarında öyle dikkatsizdirler ve iffetleri mevzuunda çarşıda pazarda öyle sulu hareket ederler ki; insan ne kadar hüsnüzan ederse etsin, şahit olduğu hareket hakkında olumlu düşünceyi İslâmî çerçevede bir yere koyamaz. Mesela, birisi hemen tekbir alır ve sen daha Fâtiha’nın yarısına gelmeden rükûa varır. Burada kendini ne kadar zorlarsan zorla ona namaz kıldı diyemezsin. Mesela, rükûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek -bazı fukahaya göre- bir kere “Sübhâne rabbiye’l-azîm” demek şarttır. Çok hızlı söyleniyorsa mânâsı yoktur onun. Bazı fukahaya göre ise, onu en az üç defa söylemek gerekir. Onun için, rükûda ve secdede en az üç defa, yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbihi söylemeliyiz. Daha az söylüyorsak, başkalarını hakkımızda müspet düşünme hususunda zorlamış oluruz. Böylece bazı kalıplar, bizim onunla edâ etmeye çalıştığımız mânâ, muhteva ve mazmunu taşıyıcı olmaz. Dolayısıyla, hakkımızda hüsnüzan edenler, vehme ve kuruntuya hüsnüzan etmiş olur. Çok kimselerin hızlı hızlı okuduğu Fâtiha, Kur’ân değildir. Çünkü, Kur’ân öyle inmemiştir. Böyle alelacele okunan Fâtiha ile kılınan namaz, namaz değildir. Bir nefeste, o nefes bitmeden sûreyi sona erdirme telaşıyla, soluğun tıkandığı yerde hızlıca ve can havliyle alınan ara nefeslerle okunan Kur’ân’la kıraat farzı yerine gelmiş olmaz. Lâfızlar mânâların kalıbıdır; ama kalıbın mânâya uygun olması lâzımdır.” (Fethullah Gülen, Kırık Testi, s. 57-58)

Namazda Ciddiyet ve Peygamber Efendimiz’in Namazı Namaz vakitlerinin gözetilmesi, huşû içinde, kâmil mânâda ikâme edilmesi hususunda birçok ayet-i kerime vardır. Bu ayetlerde gerek Peygamber Efendimiz’e (sas), gerek diğer peygamberlere, gerekse mü’minlere hitaben namazların hakkıyla ikâme edilmesi, huşû içinde kılınması emredilmektedir. Bu husustaki birkaç ayet-i kerime şöyledir:
“Gündüzün iki tarafında, gecenin gündüze yakın vakitlerinde namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz güzel işler (hasenât), kötülükleri (günahları) silip giderir.” (Hûd sûresi, 114) “Namazı hakkıyla eda edin, zekâtı verin. Dünyada hayır olarak ne yapıp gönderirseniz mutlaka onun mükâfatını ahirette Allah katında bulursunuz. Zira Allah işlediğiniz her şeyi görmektedir.” (Bakara sûresi, 110) “Muhakkak ki mü’minler felaha erdiler; onlar namazlarında huşû (tam bir saygı ve tevazu) içindedirler.” (Mu’minûn sûresi, 1-2).“Allah’ın kitabını okuyup ona uyanlar, namazı hakkıyla ifa edenler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan gizli ve aşikâr olarak hayır yolunda harcayanlar, ziyan ihtimali olmayan bir ticaret umarlar.”(Fâtır sûresi, 29) Allah’ın bütün emir ve yasaklarına karşı fevkalade hassasiyet gösteren Peygamber Efendimiz (sas) namazı dosdoğru kılma hususunda da fevkalade temkinli idi. Kıyamından kıraatine, rükûundan secdesine, iki secde arası oturuşundan teşehhüdüne kadar bütün rükünlerde namazı itidal ve sükûnetle ikâme ederdi. Bunun yanı sıra Efendimiz (sas), “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, siz de namazı öylece kılın!” (Buharî, Ezan 18) buyurmak suretiyle ashabına -dolayısıyla ümmetine- namazı nasıl eda etmeleri gerektiğini bizzat öğreten rehberdi. Ashab-ı Kiram’ın dilinden Peygamber Efendimiz’in namazı şöyle anlatılmaktadır:

“Resûlullah (sas) kıyamda ağırlığını iki ayağının üzerine verip dimdik dururdu. Rükûda başını ne yukarıya diker ne de aşağıya büker, ikisi arasında tutardı. Rükûdan kalktığı vakit iyice doğrulmadan secdeye gitmezdi. Başını secdeden kaldırdığı zaman iyice doğrulup oturmadıkça ikinci secdeyi yapmazdı.” (Buharî, Ezan 122) “Resûlullah (sas) namaz kılarken rükû ve secdelerinde üçer kere “sübhânallâhi ve bi-hamdihi” diyecek kadar dururdu.” (Ebû Dâvud, Salât 154). “Resûlullah (sas) namazda “semiallahu li-men hamideh” deyip başını rükûdan kaldırınca sanki secde etmeyi unuttu diyeceğimiz kadar ayakta uzun süre beklerdi. Sonra secdeye giderdi. Başını secdeden kaldırınca ikinci secdeyi unuttu diyeceğimiz kadar iki secde arasındaki oturuşu uzun yapardı.” (Buharî, Ezan 127; Müslim, Salât 196) “Resûlullah (sas)’ın kıyamı, rükûu, rükûdan sonraki ayakta bekleyişi, secdesi, iki secde arasındaki oturuşu ve teşehhüddeki oturuşu neredeyse birbirine denk uzunlukta idi.” (Müslim, Salât 193) “Resûlullah (sas) sabah namazında altmıştan yüz ayete kadar okurdu.” (Müslim, Salât 172)“Resûlullah (sas) öğle namazının ilk rekâtında otuz ayet, ikinci rekâtında onbeş ayet miktarında kıraatte bulunurdu. İkindi namazının ilk rekâtında onbeş ayet, ikinci rekâtında ise bunun yarısı kadar kıraat okurdu.” (Müslim, Salât 157) “Öğle namazı başladığı sırada bizden bir kimse Bakî’ mevkiine giderdi (ki burası halen mescidin yakınında kabristan olarak mevcuttur) ve orada abdestini tazeleyip mescide dönerdi de namazdaki ilk rekâtın uzunluğu sebebiyle Resûlullah (sas)’ın birinci rekâtına yetişirdi.”(Müslim, Salât 161)

Tadîl-i Erkânı İhlal Ederek Acele Namaz Kılmanın Mahzurları

Namazın acele kılınması, kıyam, kıraat, rükû, kavme, secde ve celse gibi rükünlerin noksan yapılmasına, diğer bir ifadeyle tadîl-i erkânın ihlâl edilmesine sebep olmaktadır. Böyle bir namaz, usûlüne uygun kılınmadığı için tadîl-i erkân üzere tekrar ikame edilmesi icap eder.

Allah’ın emrini yerine getirme ve O’nun hoşnutluğunu kazanma gayesiyle kılınan namaz, usûl ve erkânına riayet edilmediği takdirde neticesiz ve boş bir fiile dönüşür. Üstelik sahibinin üzerinde borç olarak kalır. Nitekim bir hadis-i şerifte bu hususa şöyle işaret edilmektedir: “Huşû içinde kılınmayan, rükû ve secdeleri tam olarak yerine getirilmeyen namaz (ahirette) simsiyah zifiri bir karanlık halinde ortaya çıkacak ve sahibine ‘Senin beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin!’ diyecektir. Allah’ın dilediği zaman gelince böyle kılınan namazlar, eskimiş elbise (paçavra) gibi dürülüp sahibinin suratına çarpılacaktır.” (Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, VII, 183). Acele ve hızlı bir şekilde kılınan namaz, ancak Şeytanı sevindirir. “Teennî (temkin ve sükûnetle hareket etmek) Rahman’dan; acele ise Şeytandandır.”(Tirmizî, Birr 66) hadisi, bu gerçeği ifade eder. Zira Şeytan, secde etmekten imtina ettiği gibi, insanların da secdeden ve namazdan uzak kalmalarını ister. Hatta bütün gücüyle namazlı-niyazlı insanlarla uğraşarak ibadetten alıkoymaya çalışır. Şayet buna gücü yetmezse bu defa namazdaki huşû, huzur, usûl ve erkânı ihlal etmeye çalışır. Efendimiz (sas) bir hadislerinde bu hususu şöyle haber verir: “Şeytan, ezan ve kamet okunurken bunları duymayacağı uzak yere doğru yellenerek kaçar. Sonra geri döner ve namaz kılan kişi ile kalbi arasına girer. Ona ‘Şunu hatırla, bunu düşün’ diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki buna kapılan kişi, kaç rekât kıldığını (ve ne okuduğunu) bilemeyecek hale gelir.” (Buharî, Sehv 6; Müslim, Salât 19) Alelacele kılınan namazda rükünler noksan olmaktadır. Hatta bundan daha vahimi, namazdan çalma, yani namaz hırsızlığı vuku bulmaktadır. Zira Resûlullah (sas) “Hırsızlığın en kötüsü, namazını çalmaktır.” buyurmuş; sahabiler “Ey Allah’ın Resulü, kişi namazını nasıl çalar?” diye sorduklarında ise “Rükûsunu ve secdelerini tamamlamaz.” cevabını vermiştir (Muvatta’, Kasru’s-salât 72). Bir başka hadislerinde şöyle buyurur: “Kişi vardır, namazını kılar bitirir de kendisine namazın sevabının ancak onda biri yazılır. Kişi vardır, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri, altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri yahut yarısı yazılır.” (Ebû Dâvud, Salât 124) Esasen tadîl-i erkâna riayet edilerek kılınan namaz ile riayet edilmeden kılınan namaz arasında -çok fazla değil- sadece birkaç dakikalık zaman farkı vardır. O halde yapılan ibadetin makbul olması için her bir namaza birkaç dakika daha fazla zaman ayrılmalıdır. Rükünlerin hakkı verilerek itidâl ve sükûnet üzere ifa edilmelidir.

Namazı İtina ile Kılmak

Namazdaki kıyam ve kıraat mümkün mertebe daha uzun olmalıdır. Vakit ve imkân varsa kıraati uzatarak daha fazla Kur’ân ayetleri okunmalıdır. Uzun sûreleri bilmediği için kıyamı ve kıraati kısa tutmak zorunda kaldığından yakınan kimseler, her bir rekâtta bildiği kısa sûrelerden birkaçını birden okuyabilirler. Zira namazda ne kadar çok Kur’ân okunursa sevabı ve fazileti o nisbette çok olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (sas)’e ‘Hangi namaz daha faziletlidir?’ diye sorulduğunda “Kıyamı uzun olan namazdır.” buyurmuştur (Müsned, III/312).

Kıraat, acele edilmeden sükûnet içinde tilavet edilmelidir. Harfleri ve kelimeleri birbirine karıştırmadan sanki bir başkasına arz ediyor gibi tane tane okunmalıdır. Ayetleri okurken icmali tefekkür etmek, namazdaki huşûyu artırır. Kişi, namazında sadece önüne, secde mahalline bakmalıdır. Zira Peygamber Efendimiz (sas), namazda sağa sola göz gezdirmeyi Şeytanın o kimsenin namazından bir şeyler kapıp kaçırması olarak nitelendirmiştir. (Buharî, Ezân 93) Öte yandan cemaate namaz kıldıran kimselerin de tadîl-i erkâna daha fazla ihtimam göstermeleri gerekmektedir. Zira imam, hem kendi namazından hem de cemaatin namazından sorumludur. Sorumluluk bilinciyle imamlık vazifesi hakkıyla eda edilmelidir.

Hâsılı; namaz, insanın en ciddi işi ve meşguliyeti olmalıdır. Dünyevi işlerin çokluğundan veya hizmet için koşuşturmanın yoğunluğundan dolayı namazı aceleyle kılıp geçiştirmek kesinlikle doğru değildir. Bilakis bütün dünyevi ve uhrevi işler namaza göre ayarlanmalıdır. Zira “Namaz dinin direğidir.” (Tirmizî, İman 8);“İslam’ın beş şartından biridir.” (Buharî, İman 1); “Günün belirli vakitlerinde mü’minlere farz kılınmıştır.” (Nisâ sûresi, 103). Kıyamet günü kulun sorguya çekileceği ilk ameli namazdır. Nitekim hadis-i şerifte bu husus şöyle ifade edilir: “Kıyamet gününde insanların ilk sorguya çekilecekleri amelleri namazdır. Allah (c.c.) kulun namazlarını tam mı yoksa noksan mı kıldığına bakılmasını emreder. Eğer namazları tam ise sevabı tam olarak yazılır. Eğer (farz) namazlarında eksiklik varsa nafile olarak kıldığı namazlarına bakılmasını emreder. Şayet nafile namazları varsa, bunlarla farz namazların tamamlanmasını emreder. Sonra kul diğer amellerinden hesaba çekilir. (Tirmizî, Salât 306).

O halde insan, bütün benliğini namaza vermelidir. Dinin direği, ibadetlerin pîri olan namazı bütün rükünlerine itina göstererek ciddiyet, samimiyet ve itidal üzere vaktinde eda etmelidir.

* Harran Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi Dr. Kadir Paksoy

Zekâtı Allah Yolunda Vermek Ne Demek?

Zekâtın en önemli maksatlarından biri öncelikli olarak toplumdaki fakir ve yoksul insanların maddeten desteklenip zaman içerisinde onlara insanlık onuruna yakışır bir hayat standardı kazandırmaktır. Kur’ân bu konuda zekâtın sarf edileceği yerleri zikrederken ilk olarak fakirler sınıfını ele almıştır. Bununla birlikte sadece fakirlere tahsis edilemeyecek olan bu mükellefiyet için farklı alternatif gruplar da yine zekâtın sarf yerleri arasında zikredilmiştir.

Tevbe Suresi 60. ayette geçen ve zekâtın verilebileceği yerlerden biri olarak sayılan “Fi sebîlillah = Allah yolunda” kavramı, taşıdığı anlamlar itibariyle birçok manayı içerisine almaktadır.

İslâm âlimleri, “fî sebîlillah” kavramını cihad eden gaziler olarak yorumlamışlardır. Günümüzde Allah yolunda yapılan hizmetlerin çerçevesi çok genişlemiştir ve bu işin yapıldığı en önemli alan da İslâm’ı anlatan, İslâmî değerlerle donatılmış bir nesil yetiştirmek için yapılan eğitim faaliyetleri olsa gerektir. Ayrıca cihad, Allah ile kulları arasındaki engelleri bertaraf edip, insanlarla Allah’ı buluşturma ameliyesidir.

Kur’ân’ın zekât verilecek sekiz sınıfı bildirmesi, zekâtın sadece fakir ve yoksullara tahsis edilemeyeceğini, bunun dışında da mükellefler için değişik alternatifler olduğunu ifade etmesi kanaatimce önemlidir. Zira zekât farziyyetinin yerine getirilmesinde kişilerin bulundukları çevre ve şartlar itibariyle her zaman fakir insanlara ulaşma imkânları olmayabilir. Bu durum, sorumluluk duygusuyla hareket eden insanlar için problem haline getirilmemelidir. İşte bu noktada, zekâtın verileceği sınıflar mükellefler için bu görevin yerine getirilmesinde değişik alternatifler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle “fî sebîlillah” kavramına girebilecek her anlam zekatın verilebileceği yer olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Objektif bir bakışla zekât mükellefiyetini yerine getirebilecekler için “fî sebîlillah” ifadesinin dışındaki alternatif yerlere zekât vermenin imkanı kalmadığı farz edilse bile, bu kavram, mükelleflerin sorumluluklarını yerine getirebilmesi adına diğer yedi kategoriyi de kapsayabileceği gibi, kendi anlam içerisine girebilecek diğer anlamları da kapsamı içerisine alabilecektir.

Muasır ilim ehli, bu kavramın genelde tek bir anlama hasredilemeyip her türlü hayır işlerini kapsayacağını ifade ederek, özelde de Kur’ân ilimleri ve toplumun faydasına olan diğer ilimlerle iştigal eden kişilerin maişetleri, dul kadınlar ve yetimler lehine yapılan hayır işleri, öğrencilere, okullara, hastanelere yapılan harcamalar, İslâm’ın esaslarına davet etmek için merkezlerin kurulması, her dilde yayın yapabilecek bilimsel yayın kuruluşları tesis etmek gibi pek çok hayır hizmetlerinin de dahil olduğunu ve bu gibi yerlere de zekat fonundan harcamanın yapılabileceğini ifade etmektedirler. (*)

Özellikle asrımızda inanan insanlara düşen sorumluluk açısından “fî sebîlillah” kavramı kişilere bir çok alternatifler sunabilmektedir. Allah Resulü’nün (sas) asr-ı saadette bu konudaki ufuk açıcı uygulamaları 21. yüzyıl ve hatta daha sonraki dönemlerde mesuliyet sahibi insanlar için ayrı bir önem arz etmektedir. Kanaatimizce zekât ve diğer maddi fonlarla yapılan eğitim faaliyetleri sayesinde insanlık yeniden İslâm’ın hayat veren soluklarını tanıma imkânı bulacak ve gönüller Allah’la buluşabilecektir. Bu yolda yapılacak infak ve harcamalar da “fî sebîlillah” çerçevesinde olacaktır. (*)

Yrd. Doç. Dr. Mürteza Köse

Şerbâsî, 1/149, 150;

Seyyid Sâbık, 1/334;

Muhammed Mahluf, Feteva-ı Şeriyye, Kahire, 1971, 296;

Râzî, 16/113

Hâzin, 2/240;

Hamîdullah, İslâm Peygamberi ( terc. Salih Tuğ ), 2/978;

Kardâvî, Fıkhu’z-Zekât, 2/635-669.

Baş Açık Namaz Kılınır mı?

Evvela şu hususun iyi bilinmesi gerekir. Namaz bir ibadettir. İbadetlerde de önemli olan dinin koyduğu formüllere uygun hareket etmektir. İbadetler Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yapıldığında ibadet hükmüne geçer.

Dinin belirlediği zaman ve formatın dışında ibadet adına yapılanlar ibadet hükmünü almadıkları gibi bir kıymet de ifade etmez.

Bu itibarla namaz ibadeti de Kur’an’da nasıl emredilmiş, Peygamber Efendimiz (sas) tarafından nasıl gösterilmişse aynen öyle korunup uyguladığında, herhangi bir değişiklik, artırma ve eksiltmelere gidilmeyerek, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekilde gerçekleştirildiğinde ancak – ibadet olarak kalır. Aksine insan, Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırdığında, ibadeti kendi mânâ ve muhtevasından çıkarmış olur. Böylece Allah’a yakınlaşma vesilesi olan ibadeti, bir uzaklık sebebi haline getirmiş olur.

Kur’an-ı Kerîm’de namaz kılınırken setr-i avret yapılması emredilmiştir. (A’raf suresi, 7/31) Namaz kılarken örtünmenin kadın ve erkeğe göre olması gereken ölçüleri ise Peygamber Efendimiz tarafından öğretilmiş, o zamandan günümüze Peygamber Efendimizin verdiği ölçüler içinde namaz kılınagelmiştir. Bu konudaki fiili uygulamanın yanında bizzat sözlü olarak da Peygamberimiz’den namaz kılarken kadının el ve yüzü hariç vücudunun örtünmesi gerektiği rivayetleri kaynaklarımızda net olarak bildirilmiştir. Ümmü Seleme validemiz kadının nasıl bir kıyafet içerisinde namaz kılması gerektiğini Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sormuş Allah Resulü de bu husustaki ölçüyü şu şekilde ifade buyurmuştur: “Kadın bütün vücudunu örten bir elbise (eller ve yüz hariç) ve başını tamamen örten bir örtü içinde namaz kılar.” (Ebu Davud, Salat, 83; Muvatta, Cemaat, 35)

Yine bu konuda Peygamber Efendimiz (sas) bugünlerde mevzu edilen sorunun cevabını asırlar öncesinden vererek şöyle buyurmuştur: “Buluğa ermiş bir kadının namazı ancak başını örterek kıldığı zaman kabul olur, başı açık kıldığı namaz kabul olmaz.” (Ebu Davud, Salat, 84; Tirmizî, Salat, 160; İbn-i Mace, Taharet, 132)

Kadının namaz kılarken başını örtmesi gerektiğinde icma ve ittifak vardır. Ve bir kadın başı açık olarak namaz kılmışsa iade etmesi gerekir.

Kadın-erkek aynı safta namaz kılabilir mi?

Cemaat halinde namaz kılarken erkek, kadın ve çocukların ne şekilde namaza duracakları da Peygamber Efendimiz tarafından öğretilmiş ve bu uygulama da günümüze kadar korunarak gelmiştir. Cemaat halinde namaz kılınırken ilk önce erkekler, sonra çocuklar, daha sonra da en arkada kadınlar saf yaparlar. Bu fiili uygulamanın esasları da kaynaklarımızda mevcuttur. Bu konuda birçok hadis vardır. Bunlardan birkaçını misal verebiliriz:

Peygamber Efendimiz toplu namaz kılarken safların ne şekilde olacağını bizzat kendisi belirlemiştir: “Namaz kılarken benim arkamda ilk safta erkekler, sonra onların arkasına duranlar sonra onların arkasına duranlar.” (Müslim, Salat, 122; Ebu Davut, Salat, 95; Tirmizi, Mevakit, 54) buyurarak ilk safta erkeklerin, sonra varsa çocukların, en arkaya da kadınların saf yaparak namaz kılmalarını emretmiştir.

Birkaç kişi namaz kılarken bile nasıl bir düzen içerisinde kılınması gerektiğini talim etmiştir. Bu konuda Enes b. Malik, Peygamber Efendimizin evlerinde kendilerine namaz kıldırdığını ve namazda kendisinin ve bir yetiminin ilk safta yer aldıklarını ve Ümmü Süleym’in de kendilerinin arkasında namaza durduğunu bildirmiştir. (Buhari, Ezan, 78; Nesai, İmamet, 62)

Bir diğer hadiste Allah Resulü namaz kıldırırken kendisinin arkasına erkekleri, onların arkasına çocukları, çocukların arkasına da kadınları saf yaparak namaz kıldırdığı, rivayet edilmiştir. (Taberanî, Mucemul-Kebir, 3/291; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 5/344)

Kadınlar Cuma namazı kılmakla mükellef mi?

Kadınlar Cuma namazı kılmakla mükellef değildirler. Bu hususta icma ve ittifak vardır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kimlerin Cuma namazı kılmakla mükellef olduğunu açıklamıştır: “Cuma namazı cemaat halinde kılınmak üzere her müslümanın üzerine vacip bir haktır. Ancak şu dört kimse bundan müstesnadır. Köle, kadın, çocuk ve hasta” (Ebu Davud, Salat 215; Hakim, Müstedrek, 1/425; Beyhaki, Sünen-i Kübra, 3/172)

Cabir’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe inanan her kimsenin Cuma günü Cuma namazı kılması gerekir. Ancak şunlar Cuma namazı kılmakla mükellef değildirler; Hasta, yolcu, kadın, çocuk ve seferî olan kimse” (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 1/446; Darakutni, Sünen, 2/3)

Konu ile ilgili bir başka rivayet ise şöyledir: “Kadınların Cuma namazı kılmaları farz değildir.” (Ebu Davud, Salat, 240; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/85)

İslam kadını, Cuma namazı kılma meşakkatinden muaf tutmuştur. Durum böyle iken onu ille gidip camide Cuma namazı kılman gerekir gibi meşakkate sokmak isteyenlerin ne yapmak istediğini anlamak zordur.

Ezana Saygı

Ezan şeairdendir. Yani İslam’ın nişanıdır. Beldelerin şehadetidir. Kur’an ve Kabe gibi, Namaz ve hac gibi.. Şeaire ise sahip çıkmak ve saygı göstermek Kur’an’ın bize bir emridir: “…Kim Allah’ın şearini tazim ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvasındandır.” (Hac, 32) Dolayısıyla Allah’ın şeairlerine”saygı göstermek, Müminin kalbinde takva olduğunu gösterir. Kaldı ki ezan kelimesinin lugat manalarından biri de “işitilen bir şeye kulak verip dinlemek,”[1] yani dikkatli dinlemek demektir. Kelimenin lugat anlamı da bizi şeaire karşı saygı ve dikkate davet etmektedir.

Peki ezan nasıl dinlenir? Ezana saygı nasıl gösterilir? Bunu da dinimiz adına her şeyi kendisinden öğrendiğimiz, Rehber-i Ekmel Yüce Peygamberimizden öğreniyoruz. Zira Hakk ve hakikate ondan daha derin bir saygı duyan yoktur. O, bu manada da bir Rehber-i Ekberdir. İşte Efendimiz buyuruyor ki: “Ezanı işittiğiniz zaman siz de müezzinin dediğini deyin.”[2] Resulü Ekremin bu konudaki uygulamasını, Ümmü Habîbe validemiz şu şekilde anlatmaktadır: “Peygamber (s.a.v.), benim yanımda bulunduğu zaman, müezzinin ezan okuduğunu duydum. Müezzin sustuğu anda, onun söylediğini tekrar ederdi.”[3]

Hz. Ömer’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de bunun karşılığında cennet vaat edilmektedir: “Resülullah (s.a.v) buyurdular ki: Müezzin, ‘Allahu ekber Allahu ekber’ deyince sizden kim samimiyetle, ‘Allahu ekber, Allahu ekber’ derse, sonra müezzin: ‘Eşhedu en lâ ilâhe illallah’ deyince, ‘Eşhedu en lâ ilâhe illallah’ derse; sonra müezzin: ‘Eşhedü enne Muhammeden Resülullah’ deyince, ‘Eşhedü enne Muhammeden ResüIullah’ derse; sonra müezzin: ‘Hayye ale’s-salât’ deyince ‘Lâ havle velâ kuvvete ille billah’ derse; sonra müezzin: ‘Hayye ale’l-felâh’ deyince, ‘Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh’ derse; sonra müezzin: ‘Allahu ekber Allahu ekber’ deyince, ‘Allahu ekber Allahu ekber’ derse; sonra müezzin: ‘Lailâhe illellah’ deyince ‘Lâilahe illellah’ derse cennete girer.”[4]

Evet; bu ulvî hakikat, bu yüce sesler ve tekbirler karşısında Fahr-ı Kainat, adeta hazır ola geçmemizi istemiştir. Bu yönüyle ezan, adeta bir dikkat komutu gibidir. Ezanın ilk kelimesi olan “Allah…”lafzı duyulur duyulmaz, herkes kendini toparlayacaktır. Uygunsuz tutum, durum ve davranışlardan uzak duracaktır. Huzur ve huşu içinde sadece ezanı dinleyecektir. Konuşan Hak ve hakikattir, Hakk’a kulak verilecektir. Her şey susacak, ezan konuşacak, ezanla konuşulacaktır. Ezanlaşılacaktır.. Ezandan irfan ve iz’an alınacaktır. Bu manada ezan bize, malayaniyattan uzaklaşma uyarısı, bir temkin ve bir zikr-i daimî dersidir.

İşte Peygamberimiz (s.a.v.), ezanı duyar duymaz, kulak vermiş, gönlünü vermiş, duyduklarını tekrarla duaya durmuştur. Davete icabet ederek kulluğunu eda etmiştir. Sadece dilde kalmamış, dudaklarından eksik olmayan dualarını, davet edilen yere icabetle de pekiştirmiştir. Gerçek manada ezana saygı ve davete icabet de ancak budur.

Evet; ezan okunurken, kainatta en büyük hakikat konuşurken, herkes susmalı, her şey durmalıdır. Tekbir ve şehadetlerle dolmalıdır. Bütün hamdler senalar sadece O’nadır, Tek “Bir”le beraber olmalıdır. Kur’an okuyan bile okumasını kesip ezanı dinlemelidir. Selam veren selamı vermemeli, namaza durmak isteyen dahi, namaza kalkmamalıdır. Zira ezan, selamdır. Ezan duadır. Ezan dua anıdır. Mü’min buna katılmalıdır. Ezan dikkattir, dikkat anıdır. Herkes dikkatle onu takip etmelidir. Zira ezan, dualara mutlaka cevap verildiği ganimet zamanıdır. Af için fırsat anıdır. Mümin dikkat eder, takib ederse, suküt murakabesine dalar, gönlünün diliyle yalvarırsa kazanır.

İşte bu dikkat ve diriliş anını kaçırmış olan çok şey kaçırmış olabilir. Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki: “Şu beş şey için semanın kapıları açılır; Kur’an okunduğu an, düşmanla karşılaşıldığı an, yağmur yağdığı an, mazlum dua ettiği an ve ezan okunduğu an.”[5]

Kâmetteki Fırsatlar

Kamet getirildiği zaman dilimi de böyle bir lutuf anıdır. “Ezan okunduğu an, semanın kapıları açılır ve dualara icabet edilir. Kamet getirildiği anda ise hiçbir dua reddolunmaz.”[6]

Namaz için kamet getirildiği anın değeri bir başka hadisde şöyle ifade edilmektedir: “Şu dört yerde semanın kapıları açılır ve dualara cevap verilir. Allah yolunda düşmanla karşılaşıldığında, yağmur yağdığı zamanda, namaz için kamet getirildiğinde ve Kabe görüldüğünde.”[7]

Yine bir başka hadisde Allah Resulü (s.a.v), ezanla kamet arasındaki vaktin değerine de dikkatlerimizi çekmektedir: “Dikkatli olun! Ezanla kamet arasında yapılan dua red olunmaz. Onun için o vakitlerde dua edin.”[8] Hadisin başka bir rivayetinde şu ilave de vardır: “Bunun üzerine sahabe-i kiram; ‘Ya Resulellah! O an dualarımızda Allah’tan ne isteyelim?”diye sordular. Resulüllah (s.a.v.): “Dünya ve ahirette af ve afiyet isteyin”[9] buyurdular. Bunun hikmeti ise “ilahî rahmetin inmesi ve her tarafı kaplamasından; dua edenin de tam bir teslimiyet arz ederek ilahî rahmeti hak edecek bir konumda durmasındandır.”[10] Bunun için ezan ve kamet esnasında asla konuşulmaz. Selam verilmez. Aksırana “yerhamukellah”bile denilmez. Hatta bu duayı o anda içinden bile söyleyemez. Bazı kaynaklarda öksürmenin de konuşmak olarak kabul edildiği belirtilmektedir.[11]

Ezan okunurken müezzine icabette, tekbirler ve kelime-i şehadetler yukarıda hadis-i şerifde de geçtiği üzere aynen tekrar edilir.[12] “Hayyales Selah”ve “Hayyalel Felah”çümlesinde “la havle vela kuvvete illa billah”denilir. Yani; Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur. Yoksa müezzinin bu emirlerini aynen bizim de tekrar etmemizin bir anlamı olmayacağı gibi bu doğruda olmazdı. Çünkü bir emri aynıyla tekrar etmek eğlence ve alay sayılır. Onun için müezzinin “Namaza koşun, kurtuluşa koşun, yönelin”emirleri karşısında bize, bu tesbihi söyleme tavsiye edilmiştir. Burada söylenen bu cümlenin manasını ezandaki bu emirle şöyle irtibatlandırabiliriz: “Allah’a isyandan ancak Allah’ın kuvveti ile, onun muhafazası ile korunulur. Allah’a hakkıyla itaata da yine Allah’ın yardımı ve kuvveti ile ancak muvaffak olunur.”[13] Çünkü “Bu büyük ibadetle en büyük murada ermek en üstün hayır ve en büyük bahtiyarlıktır. Fakat bizden engelleri kaldırıp itaat ve ibadetlere kuvvet verecek olan şanı yüce Rabbimizdir. Binaenaleyh bu konuda da kendisinden yardım dileriz.”[14]

Kâmet, Namaza Konsantrasyonun Bir Parçasıdır

Farza başlamadan önce getirilen kamette, böyledir. Ezanı dinleyip namaza koşanlar, kamete de eşlik etmelidir. O mübarek kelimeleri dinlemek ve ifade ettiği derin manaları üzerinde tefekkür etmek farza hazırlık ve konsantre adına, çok önemlidir. F. Gülen, ‘Namaz’ adlı bir makalesinde ezan ve kametlerin insanı ibadete nasıl hazırladığını şöyle açıklamaktadır: “Mescide doğru yürüyüş, yol mülâhazası, abdestle gerçekleştirilen ilk gerilim ve akordasyon hep birer kıvama erme cehdi sayılabilirler. Ezan, âdeta harem dairesine alınma daveti, ruhumuzun derinliklerinde bizi konsantrasyona hazırlayan ledünnî bir ses ve duygularımız üzerine inip-kalkan bir mızrap gibidir. Her gün tekerrür ettiğinden kulaklarımız ona alışmış olsa da, düz mantığımız ona karşı bir kanıksama hissetse de, ezan, her zaman ötelerle aramızdaki tepelerin arkasından tıpkı bir ay gibi birdenbire zuhur eder.. yıldırımlar gibi gürler ve bir anda arzî olan nazarlarımızı semâya çevirir.. ve derken her yanda şadırvanlar gibi ince ince çağlayan, şelâleler gibi ihtişamla coşan yepyeni ilâhî bir fasıl başlar.. ve başlar-başlamaz da ruhlarımıza dünyanın en enfes, en çarpıcı ve en diriltici mûsıkîsini boşaltır.”Bu itibarla, “Her zaman kendini yenileyip kalbî ve rûhî hayatı itibâriyle taze kalabilen canlı vicdanlar, her ezan vaktinde, onun ilk gökten indiği dönemin halâvet ve tarâvetini duyar ve minarelerden yükselen sesin içinde peygamberlerin çağrılarını dinlerler.. gönlünde meleklerin tekbir, tehlil, şehadet korosuna erer.. ve âdeta Cibrîl’in dirilten nefeslerini, İsrâfil’in hayat veren soluklarını duyar gibi olurlar. Ezanla, namaz dışı gerilim ve doyum tamamlanınca, henüz farzla gerçek kurbet enginliklerine açılmadan evvel, ılgıt ılgıt ilâhî rahmet esintilerinin ruhları kuşatma faslı sayılan ilk nafile namaz ve kametle, o dakikaya kadar adım adım derinleştirilen konsantrasyon bir kere daha kontrol edilir; nihâî huzura ait teveccüh ve temkin bir kere daha gözden geçirilir ve miraca yürünüyor gibi namaza yürünür. O âna kadar gönlümüze çarpan, insanî yanlarımızı alarma geçiren ve bizi ebedî mihrabımıza yönlendiren ses, söz ve davranışlar, vicdan tellerinde gönlümüze ait hakiki nağmeleri bulabilmek için bir akort ameliyesi gibidir.”[15]

Evet, Allah’ın huzuruna girerken müminlerin iç hazırlığı çok önemlidir. Ve getirilen Kamet artık son hazırlıktır. Onun için müezzin, “Kadkameti’s-Salat”yani “namaz başlıyor”müjdesini verirken; “ekämehallahu ve edameha”denir. Yani “Allah hepimizi, namazlarımızı huşu içinde dosdoğru kılmaya ve onu bu şekilde devam ettirmeye muvaffak kılsın”demektir. “Ebu Ümâme (r.a) veya Ashabdan bir başkası tarafından rivayet edildiğine göre: “Hz. Bilâl (r.a) kamet getirirken, ‘Kad kâmeti’s-salât’ deyince, Resülullah (s.a.v); ‘Allah, onu (namazı) ikâme etsin (hakkıyla edaya muvaffak kılsın) ve dâim kılsın!”[16] buyurmuştur. Sabah namazının ezanında, “es-salatü hayrun mine’n-nevm”yani “namaz uykudan hayırlıdır.”kısmında ise “Sadakte ve bererte”yani “doğru söyledin ve iyi söyledin”denilir.

Dr. Selman Kuzu

Kaynaklar

[1] Feyrûzabadî, Besair, II, s. 149

[2] Buhârî, Ezân 7; Müslim, Salât 10; Ebu Dâvud, Salât 36; Nesâî, Ezân 33; Tirmizî, Salât 154; İbn Mâce, Ezân 4.

[3] Es-Saatî, el-Fethu’r-Rabbanî li tertîbi Müsned-il-İmam Ahmed, III, s. 29, Daru İhyai’t-Türas, Beyrut

[4] Müslim, Salât 12; Ebu Dâvud, Salât 36.

[5] O an dua kabul edilir, fakat duanın kabul şartlarına mutlaka riayet edilmelidir. Bu konu hakkında ve benzer rivayetler için bkz. M. Muhammed Hattab es-Subkî, el-Menhelu’l-azbu’l-mevrûd Şerhu Sünen-i Ebi Davud, IV, s. 187, Daru İhyai’t-Türas, Beyrut

[6] Kenzu’l-Ummal, II, s. 108; Bu hadisin ilk kısmı Müsned’de, Cabir b. Abdullah’tan, ikinci kısmı ise Enes b. Malik’ten ayrı ayrı rivayet edilmektedir. Bkz. es-Saatî, el-Fethu’r-rabbanî, III, s. 12-13

[7] Kenzu’l-Ummal, II, s. 110

[8] Kenzu’l-Ummal, II, s. 108

[9] Kenz’l-Ummal, II, s. 108; Bu hadis, sadece “Ezan ve kamet arasında yapılan dua ret olunmaz”kısmıyla Tirmîzî ve Ebu Davud’un Sünenlerinde de rivayet edilmektedir. Tirmîzî, Salat, 158; Ebu Davud, Salat, 9; es-Saatî, el-Fethu’r-Rabbanî, III, s. 12;Tirmîzî, hadisi hasen sahih olarak değerlendirmektedir.

[10] Şah Veliyyullah Dihlevî, I,s. 540

[11] İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar Ale’d-Dü’rri’l-Muhtar (Trc. Ahmet Davudoğlu ) II, s, 77, Şamil Yay. İstanbul 1982

[12] İlk “Eşhedü enne Muhammeden ResüIullah”cümlesinde “salle’llahu aleyke Ya Resûlellah”yani “Allah sana af ve merhamet eylesin ey Allah’ın Resulü”; ikincisinde ise “Karret aynî bike ya Resûlellah”yani “Seninle mesut oldum, yüzüm gözüm aydınlığa erdi ey Allah’ın Resûlü”demek müstehaptır. Bunu söyleyen kimse sonra her iki baş parmağının tırnaklarını gözleri üzerine koyarak, “Allahumme metti’nî bi’s-sem’i ve’l-besar”yani “Allah’ım! İşitmekle ve görmekle nimetlendir, faydalandır.”derse Efendimiz (s.a.v), cennete doğru o kimsenin delili olur. Kitabu’l-Firdevs’de ise “her iki baş parmağının”ifadesinden önce, “Kim ezanda, Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah cümlesini işitince ‘Allahumme metti’nî bi’s-sem’i ve’l-besar’ derse, onun önderi ve cennet saflarına koyanı ben olurum”denilmektedir. Bkz. İbn Abidin, A.g.e., s., 96

[13] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, I, s. 553;Yaklaşık manalar için bkz. Muhammed Hattab es-Subkî, IV, s. 202

[14] Hüseyin Cisrî Efendi, Risale-i Hamidiyye, s. 107

[15] F. Gülen, Yeşeren Düşünceler, s. 75-76

[16] Ebu Dâvud, Salât 39

Ezanın Manası ve Tesbiti

Ezan lügatte “bilmek ve bir şeyi bildirmek, ilan etmek, duyurmak”[1] demektir. Tövbe sûresinde: “Haccın en büyük günü, Allah ve Resulünden insanlara şunu ilan edin ki; Allah da, Resulü de müşriklerden berîdir…”ayetinde “ezan”kelimesi bu manada kullanılmıştır.[2] Şer’î manada ise ezan, farz namazlarının vaktini bildiren, nasla belirlenmiş belli lafızlardan müteşekkil bir semavî ilandır.[3]

Mana ve muhtevası yönüyle ezan, hem tevhid, hem İslam hem de namaz için bir çağrıdır. Yani ezan vasıtasıyla insanlar bir taraftan namaza çağrılırken; diğer taraftan İslam’ın temel ilkelerini oluşturan esaslar da duyurulur.

Namaz vaktinin girdiğini bildirmek üzere ezan okuma, usul olarak belirlenmeden önce, Müslümanlar, Mescid-i nebevî’de bir araya toplanıp namaz vaktini beklerlerdi. Bazen de geldiklerinde namaz kılınmış olurdu. Bu bir şekle ve disipline bağlanmalıydı. Peygamberimiz bir gün, ashabını toplayarak Müslümanları namaza çağırmak için ne yapmak gerektiğini onlarla istişare etti. Bazıları şöyle dedi; “Namaz vakti gelince bir bayrak dikelim! Onu görenler birbirlerine haber versinler.”[4] Fakat Allah Resulü bunu beğenmedi. Bir başkası boru öttürülmesini veya çan çalınmasını teklif etti. Peygamber Efendimiz bu tekliflerin de hiç birini kabul etmedi. Ashab-ı Kiram, bir ara çan çalmayı uygun gördüler. Hatta Hz.Ömer, çan için gerekli olan iki ağaç parçasını satın almayı da üzerine almıştı. Fakat bu yöntem de uygulanmadı. Bunun üzerine yüksekçe bir yerde ateş yakalım denilince; Kainatın Efendisi bu tavsiyeyi, uygulamanın Mecûsîlere ait olduğunu söyleyerek kabul etmedi. Zira İslam toplumu Mecûsîlere veya bir başka topluluğa ne iç yapısı ne de dışıyla hiçbir şekilde benzeyemezdi. “Bir kavme benzeyen onlardandır”[5] buyuran Allah Resulü (s.a.v)’in bu teklifleri kabul etmesi düşünülemezdi.

Arayışlar devam ediyordu. Herkes bir arayış ve bekleyiş içindeydi. Aradıklarını bulamıyorlardı. Fakat araştırmaya devam ediyorlardı.[6] Her arayışın güçlü bir fiilî dua olduğunu biliyorlardı. Henüz bekledikleri de Resulüllah’a bildirilmemişti. Davet için getirdikleri teklifler de, taklitten öteye gitmiyordu. Halbuki taklit, taklit edilen şeyi hatırlatır. Taklit edilen şeyin aslına ait ritüelleri, manayı veya manasızlıkları akla getirir. Kaldı ki “sapıklıkları üzere devam etmekte olan milletlere dinî nişaneler konusunda muhalefet etmek gerekir.”[7] Bundan dolayı teklif edilen yöntemler kabul görmemişti. Aynı zamanda taklitle bir yere varılamazdı. Taklit, hakikate giden yol olamazdı. Dolayısıyla Müslümanları namazı çağırmak için öyle bir yol bulunmalıydı ki, güzelliği, etkileyiciliği ve evrenselliği ile insanlığı kuşatsın. İnanan çok şey anlar ve imanla dolarken, inanmayan hiç olmazsa bir şey anlasın. Gözleri, gönülleri hakka bağlasın. Allah’a kulluk haricinde, her şeyden zihinleri arındırsın. Kalpleri ibadete hazırlasın. İnsanı vicdanının derinlikleriyle yakalayıp mescide bağlasın. İnsan, dinlerken ağlasın..Ağlarken içi şuur bağlasın. Yüce divana kulluğa durdurduğunda, içinde, huşu ve huzur çağlasın. Yoksa insanlar, çan ve boru öttürme vs. gibi teklif edilen şekillerin herhangi birisiyle de namaza çağrılabilirdi.

İşte “İlahî hikmet, ezanın sadece bir duyuru aracı olarak kalmamasını; aksine dinî şeairden biri olmasını, okunduğunda gaflet halinde olanlara dini hatırlatıcı bir özellik içermesini, bir topluluğun onu kabul etmesi halinde Allah’ın dinine boyun eğdikleri manasına gelici bir mahiyet arz etmesini gerektirmiştir. Bu sebeplerden dolayı ezanın, Allah’ın zikri, kelime-i şehadet ve namaza çağrı ifadelerini içermesi vacip olmuştur. Böylece ezana, kendisiyle ne kastedildiği herkesçe anlaşılan bir muhteva kazandırılmıştır.”[8]

Sonuçta bu arayış ve kavlî-fiilî dualara, hızlı bir icabette bulunulmuştu. Bu bekleyiş ve arayışlar sırasında ezan, sadık bir rüya ile Abdullah b. Zeyd’e öğretilmişti.[9] Aynı zamanda İslam alimleri, Maide sûresinin 58. ayetinin de, ezanın sırf rüya ile değil, Kur’an’ın nassı ile de sabit olduğunu gösterdiğini belirtmişlerdir.[10] Bu ayette “O kafirleri de dost edinmeyiniz ki namaza çağırdığınız zaman o ezan veya namazı eğlence ve oyun yerine tutar, alay ederler.”buyrulmaktadır. Bu ayet ezanın dayanağıdır. Ayrıca ezanla alay edip hafife almanın küfür olduğuna delalet eder.[11] Abdullah b. Zeyd’in gördüğü rüyayı Hz. Ömer (r.a) da görmüştü. Bu iki sahabenin ezanla ilgili rüyaları, onlara ilahî bir ihsan ve ikramdı. Bu bir tevafuktu. Allah Resulünün: “Bu rüya haktır, inşaallah”demesi de bu ikramın bir teyididir. Burada insanın aklına “ezanın bu şekilde teşriinin hikmeti nedir?”diye bir soru gelebilir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Ezan, Hz. Muhammed (sas)’in şahsını da yücelttiği için, hikmet-i ilahi onun, başka bir müminin diliyle meşru olmasını dilemiştir. Böyle bir takdirden dolayı ne ilahî hikmeti, ne de O’nun mutlak iradesini asla sorgulayamayız. Allah, hak ve hakikati kullarına nasıl duyuracağını, nasıl öğreteceğini, en iyi bilendir. “…Şüphesiz ki Allah ne dilerse yapar.” (Hac, 18)

Dr. Selman Kuzu

Kaynaklar:

(1) Feyrûzabadî, Kamus, II, s. 1545; İbn Faris el-Mekayîs fi’l-Luğa, s. 65

(2) Ezan kelimesi Kur’an’da dört vecihte gelmektedir. Birisi yukarıda belirttiğimiz gibidir. Diğer ayetler için bkz.:Yusuf, 70; Araf, 70; Hac, 27.

(3) Cürcanî, Ta’rifat, s. 16

(4) Ebu Davud, Salat, 27

(5) Münavî, Feyzu’l-Kadîr, VI, s. 104

(6) Bu konudaki rivayetler için bkz., Buharî, Ezan, 1; Müslim, Salat,1; Tirmizî, salat, 139; İbn Mace, Ezan, 1; Nesaî, Bed’u’l-Ezan, 1; Ebu Davud, Salat, 27

(7) Şah Veliyyullah Dihlevî, Hüccetullahi’l-Baliğa, (İslam Düşünce Rehberi, Trc., M. Erdoğan) I, s. 538.

(8) Şah Veliyyullah Dihlevî, I, s. 538

(9) Abdullah b. Zeyd’in, bu rüyayı görmeden sekiz gün öncesinde, Cebrail (a.s)’ın ezanı Resûlüllah’a getirdiği veya ezanın Miraç sırasında peygamberimize vahyedildiği de ifade edilmiştir. Bu rivayetler zayıftır. Sahih rivayetlere göre ezan Ashab-ı kiramdan Abdullah b. Zeyd ve Hz. Ömer’in rüyaları ve Allah Resulünün onları tasdikiyle sabit olmuştur. (Bkz. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, VII, s. 495) Şayet burada bir vahiy söz konusu ise “vahyin inişi bu zamana rastlamış olabilir. Dolayısıyla o zaman ezan sadece bu sadık rüya ile değil vahiyle de sabit olmuş olur.”(Bkz. Vehbe Zuhaylî, I, s. 534 )

(10) Bkz. Fahreddin er-Razî, (Maide, 58’de)

(11) Suat Yıldırım, Kur’an-ı Hakî ve Açıklamalı Meali, (Maide, 58’de)

Beş Vakit Namaz

Namaz, bütün ilâhî dinlerin ortak hükümlerinden olup, peygamberler üstlendikleri ağır görevi ifa ederken namazın sağladığı sürekli manevî güçten destek almışlar, bu cümleden olmak üzere Kurân-ı Kerim’de bazı peygamberlerin namazın önemini vurgulayan ifadelerine atıfta bulunulmuştur. Meselâ Kurân’da Hz. İbrahim’in şöyle dua ettiğini okuyoruz: Ya Rabbî! Beni de, neslimden çoğunu da namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabbi! (İbrahim, 14/40). Hz. Lokman’ın oğluna verdiği öğütlere değinilirken de onun şöyle dediği nakledilir: Evlâdım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret! Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir. (Lokman, 31/17).

Peygamberlerle ilgili olarak namazı vurgulayan daha pek çok âyet vardır Kurân-ı Kerim’de: Bir vakit İsrail Oğulları’ndan söz alıp: ‘Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Anneye babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara güzel muamele edin, İnsanlara tatlı söz söyleyin, namazı hakkıyla eda edin, zekâtı verin demiştik. (Bakara, 2/83). Hz. Musa’ya hitaben: Muhakkak ki Ben’im gerçek İlâh. Benden başka yoktur ilâh. O halde sen de yalnız Bana ibadet et. Beni anmak için namaz eda et. (Tâ-Hâ, 20/14); Hz. İsa ile ilgili olarak da: Ben Allah’ın kuluyum, O bana Kitap verdi, beni peygamber olarak görevlendirdi. Nerede olursam olayım beni kutlu, mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe bana namazı ve zekâtı farz kıldı. (Meryem, 19/30-31) buyurulmaktadır.

İslâmiyet’te de namaz ibadetine hemen onun tebliğine başlandığı sıralardan itibaren rastlanır. Hadis ve Siyer kaynakları, Resûlullah Efendimizin (sas) müşriklerin baskı ve hakaretlerine rağmen zaman zaman Mescid-i Haram’da Hacer-i Esved ile Rükn-i Yemânî arasında namaz kıldığını, gerek Efendimizin (sas) gerekse mü’minlerin, vâdilerde, evlerinde, ağıllarının ve harman yerlerinin temiz bölümlerinde namaz kıldıklarını, Dâru’l- Erkam’ı mescit haline getirdiklerini kaydetmektedir. Mekke döneminde nâzil olan birçok âyet-i kerimede de namazın önemi vurgulanmakta ve namaz kılanları engellemeye çalışanlar sert bir dille kınanmaktadır (meselâ bkz. Buhari, Salât, 49; Müsned 2:178; Müddessir Sûresi 43; Şûrâ Sûresi 38; Alâk sûresi 10; A’lâ Sûresi 15).

İslâmî tebliğin ilk gününden itibaren namaz farz olmakla birlikte, onun beş vakte tahsisi Miraç gecesi olmuştur. Hadis-i şerifte, Namaz, mü’minin miracıdır. buyurulur. Kurân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in (sas) hadislerinde namaz ile ilgili olarak yer alan ifadeler, bu ibadetin İslâm’ın beş şartından biri olduğunu ve İslâmiyet’te çok özel bir önemi bulunduğunu açıkça göstermektedir.

Kurân’da Beş Vakit Namaz

Kurân-ı Kerim’de namaz vakitleri, genelden özele doğru gidilerek açıklanmıştır. Namazların belli vakitlerde olduğunu bildiren genel bir âyetten sonra, Mekke döneminde beş vakit namaz emredilmezden önce sabah, akşam ve gece namazı olmak üzere üç vakit kılınan namaza, daha sonra da beş vakit namazın vakitlerine sarahat derecesinde işaret edilmiştir. Böylece Kurân’da namaz vakitlerinde bir ikmâlin olduğu, yani tedrîcî olarak tamamlanmaya gidildiği söylenebilir.

Beş vakit namaza işâret eden âyetlerden bazıları şunlardır: Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar belli vakitlerde namaz kıl ve özellikle sabah namazını kıl… (İsrâ, 17/78),…Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin yüceliğini ilan et, O’na hamdet. Gecenin bazı vakitlerinde, gündüzün bazı tarafında da O’na ibâdet et ki, Allah’ın rızâsına eresin. (Tâ-Hâ, 20/130); Haydi siz akşama girerken, sabaha çıkarken Allah’ı takdis ve tenzih edin, namaz kılın. Göklerde ve yerde hamd, güzel övgü O’na mahsustur. Günün sonunda (ikindi) ve öğleye girerken de O’nu takdis ve tenzih edin, namaz kılın.(Rûm, 30/17-18).

Kurân’ı tefsir eden âlimler, söz konusu âyetlerin işâreten de olsa beş vakit namaza delâlet ettiğini belirtirler. Meselâ Allâme Elmalılı’ya göre: Bu ve benzeri âyetlerle sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olmak üzere beş vakit namazın vakitleri tayin edilmiştir. (Elmalılı, ts, 3/71). Sadece Tâ-Hâ Sûresi’ndeki yukarıda geçen âyet, tek başına beş vakit namaza işâret etmektedir: Güneşin doğmasından önce sabah namazı, batmasından önceki ikindi namazı, gecenin bir kısım saatleri akşam ile yatsı, gündüzün bazı taraflarındaki namaz ise öğle namazıdır.

Âyetlerde işâret edilen bu vakitlerin sınırlarının tam bir şekilde tespiti ve namazların nasıl kılınacağı bizzat Hz. Peygamber (sas) tarafından yapılıp izah edilmiş ve o zamandan beri de Müslümanlar tarafından ihtilâfsız uygulanmıştır. Bilindiği gibi Peygamber Efendimizin (sas) görevlerinden birisi Kurân’ı tebliğ etmek, diğeri de onu açıklamak, hayata tatbikini bizzat temsille, yani yaşayarak ortaya koymaktır.

Hadis-i Şeriflerde Beş Vakit Namaz

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Resûlullah’a (sas) Mi’râc’a çıktığı gece elli vakit namaz farz kılındı. Sonra bu azaltılarak beşe indirildi. Aynı gece kendisine şöyle hitap edildi: ‘Ey Muhammed! Artık, nezdimizde (hüküm kesinleşmiştir) bu söz değiştirilmez. Bu beş vakit, (Rabbinin bir lütfu olarak on misliyle kabul edilerek) senin için elli vakit sayılacaktır. (Buhârî, Bed’ül-Halk, 6; Müslim, Îman, 259; Tirmizî, Salât, 213). Bu hadîs, namazın beş vakit olarak Mi’râc sırasında farz kılındığını ve ilk defa elli vakit olarak emredildiğini belirtiyor. Mi’rac’la ilgili uzun bir hadiste de, aynı şekilde namazın bir hikmete binaen önce elli vakit olarak farz kılındığı, fakat ümmetin buna takat getiremeyeceği endişesiyle beş vakti indirildiği anlatılır. Burada önemli olan bir diğer husus, bu beş vaktin Allah katında elli vakit kılınmış gibi değerlendirileceğidir ki, bu da Ümmet-i Muhammed’e Allah’ın büyük bir fazlıdır, lûtfudur. Esasen bazı âyet-i kerimelerde de, amellerin sevaplarının katlanarak verileceği belirtilir. Meselâ, En’âm, 6/160 âyetinde, Kim Allah’a güzel bir işle gelirse, iyilik işlerse, ona on misli verilir. buyurulmaktadır.

Rabbimiz, namazın ehemmiyetini gereğince takdir etmemiz için onu elli vakit olarak farz kılmış, lütfunun, kereminin genişliğini ifade için de beş vakte indirerek elli vakit olarak değerlendirmeye tâbi tutmuştur(Canan, 7/355).

Beş Vakit Namazın Vakitleri

Beş vakit olarak farz kılınan namazların hangi vakitlerde kılınması gerektiğini de yine Peygamberimizin hadislerinden takip edelim:

İbnu Abbâs (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (sas) buyurdular ki: Cibrîl (Cebrâîl) bana, Ka’be’nin yanında iki gün imamlık yaptı. Bunlardan birincide öğleyi, gölge ayakkabı bağı kadarken kıldırdı (Yani, güneşin, gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru meyletmeye başladığı anda). Sonra, ikindiyi her şey gölgesi kadarken kıldırdı. Sonra akşamı güneş battığı ve oruçlunun orucunu açtığı zaman kıldırdı. Sonra yatsıyı, ufuktaki aydınlık (şafak) kaybolunca kıldırdı. Sonra sabahı şafak sökünce ve oruçluya yemek haram olunca kıldırdı. İkinci gün yine geldi ve bana imam oldu. Bu defa öğleyi, önceki günkü ikindinin vaktinde her şeyin gölgesi kendisi kadar olunca kıldırdı. Sonra ikindiyi, her şeyin gölgesi kendisinin iki misli olunca kıldırdı. Sonra akşamı, önceki vaktinde kıldırdı. Sonra yatsıyı, gecenin üçte biri gidince kıldırdı. Sonra sabahı, yeryüzü ağarınca kıldırdı.

Sonra Cibrîl (a.s.) bana yönelip: Ey Muhammed! dedi: Bunlar senden önceki peygamberlerin (aleyhimisselâm) vaktidir (yani, Kadı Ebu Bekir el-Arabî’nin açıklamasına göre, namaz vakitleriyle ilgili benzeri bir genişlik, bütün peygamberlere tanınmıştır). Namaz vakti de bu iki vakit arasında kalan zamandır! dedi (Tirmizî, Salât, 1; Buhârî, Mevâkîtu’s-Salât, 1). Hadîste görüldüğü gibi Cebrâîl (a.s.) bizzat gelip Peygamberimize imam olarak, beş vakit namazın ilk ve son vakitlerini iki gün tatbikatla öğretmiştir. Bu hadisten hareketle İslâm hukukçuları beş vakit namazın belirli vakitlerle sınırlandırılmış bulunduğunun sahîh ve sağlam hadîslerle sâbit olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Bundan dolayı da ilk günden günümüze kadar bütün Müslümanlar namazların bu vakitleri konusunda ihtilâfa düşmemiş ve onları (bazı Şiîler dışında) bu beş vakitte kılmışlar; hâlâ da beş vakit olarak kılmaktadırlar.

Beş Vakit Namazın Günahları Temizlemesi

Hadîs-i şeriflerde, namazın beş vakit olduğunu gösteren delil sadece zikrettiğimiz Cebrâîl hadîsi değildir. Hadis kitaplarında zikredilen şu hadîsler de, namazın beş vakit olduğunu göstermektedir:

Peygamber Efendimiz (sas), beş vakit namazı bir kimsenin evinin önünden geçen nehre benzetmiş ve: Bu nehirde günde beş defa yıkanan kimsede kir kalır mı? diye sormuştur. Kendisini dinleyenler, Hiç kir kalmaz! deyince: İşte beş vakit namaz da böyledir. Allah bu beş vakit namazla günahları siler süpürür buyurmuşlardır (Buharî, Mevâkît, 6; Müslim, Mesâcîd, 283-284).

Benzer bir hadîste de, Beş vakit namazın, iki namaz arasındaki küçük günahlara keffâret olduğu ifade edilir (Müslim, Tahâret, 14,15; Buhârî, Mevâkît, 4, 6).

Müslüman olan birisine Peygamberimizin her gün beş vakit namaz kılması gerektiğine dair emirleri de, namazın beş vakit olduğunu gösteren başka bir delildir (Müslim, Îmân 8, 10, 29, 31; Buhârî, Îmân, 34).

Hadîs kitaplarımızın özellikle Kitâbu’s-Salât bölümlerinde ve değişik münâsebetlerle daha başka bazı bölümlerde de yer alan bir takım hadisler de, namazın beş vakit olduğunu gösteren delillerdendir (bkz.: Müslim, İman, 8, 10, 29, 31; Buharî, Îmân, 34, Salât 1; Ebû Dâvûd, Tahâret, 97; Tirmizî, Salât, 159, 160, 434; İbn Mâce, Zekât, 1; Dârimî, Salât, 208; Muvattâ, Salâtü’l-Leyl, 14; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 5/251; Hâkim, Müstedrek, 1/9).

Namazın Beş Vakte Tahsisinin Hikmeti

Namazla gece-gündüz sırlı bir taksime tâbi tutulur. Hayat, ibâdet eksenli bir zaman anlayışına göre tanzim edilir.. ve bu sayede davranışlarımızın Hakk murâkebesi altında hüsn-ü cereyanı sağlanır (M. F. Gülen 1996, s: 75).

Bu beş vakitten her bir namaz vakti mühim bir inkılap başı olduğu gibi, büyük ve İlâhî bir tasarrufun aynası ve o tasarruf içinde İlâhî, küllî ihsanların aksettirdiği birer zaman olduklarından Allahü Teâlâ’ya o vakitlerde daha ziyâde tesbih, tâzim ve şükür emredilmiştir.

Nasıl ki, haftalık bir saatin saniye, dakika, saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir saati olan şu dünyanın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı, dakikaları sayan seneler, saatleri sayan insan ömrünün tabakaları, günleri sayan âlemin ömrünün devirleri birbirine bakar, birbirinin misâlidir, birbirinin hükmündedir ve birbirini hatırlatır.

Meselâ: Sabah Namazı’nın zamanı güneş doğuncaya kadar; ilkbahara, hem insanın ana karnına düştüğü âna, hem göklerin ve yerin altı gün yaratılışından birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki İlâhî durumları ihtar eder.

Öğle vakti, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem dünyanın ömründeki insanın ilk yaratılış devrine benzer, işaret eder ve onlardaki rahmet tecellîlerini ve nimet feyizlerini hatırlatır.

İkindi vakti, güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem âhir zaman Peygamberi Hz. Muhammed’in (sas) saadet asrına benzer ve onlardaki İlâhî durumları ve nimetleri hatırlatır.

Akşam vakti, güz mevsiminin sonunda pek çok mahlûkâtın kayboluşunu, hem insanın vefâtını, hem dünyanın kıyâmet başlangıcındaki harâbiyetini ihtar ile celâlî tecellilerini anlatarak insanları gaflet uykusundan uyarır, ikaz eder…

Yatsı vakti ise, karanlıklar âlemi, gündüz âleminin bütün eserlerini siyah kefeni ile örtüşünü, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtüşünü, hem vefât etmiş insanın geri kalan eser ve izlerinin de vefât edip nisyan (unutma) perdesi altına girişini, hem bu imtihan diyarı olan dünyanın bütün bütün kapanışını ihtar ile Kahhâr-ı Zülcelâl olan Allah’ın celalli tasarruf ve fiillerini îlan eder. Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem berzah âlemini akla getirerek insan ruhu, Allah’ın şefkat ve rahmetine ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Geceleyin Teheccüd namazı kılmak ise; kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, îkâz eder. Bütün bu inkılâplar içinde nimetlerin hakîkî sahibi Allahü Teâlâ’nın nihayetsiz nimetlerini ihtar ederek ne derece hamd ve senâya müstehak olduğunu îlan eder.

İkinci sabah ise, Haşir ve Kıyâmet sabahını hatırlatır. Evet şu gecenin sabahı ve kışın baharı ne kadar makûl, lâzım ve kat’î ise, Haşrin sabahı da, Berzah’ın baharı da o kat’iyyettedir.

Demek bu beş vaktin her biri, bir mühim inkılap başı olduğu ve büyük inkılapları ihtar ettiği gibi, İlâhî Kudret’in büyük tasarruflarının işaretiyle, hem yıllık, hem asırlık, hem devirlik kudretin mucizelerini ve rahmetin hediyelerini hatırlatır. Demek, asıl yaratılış vazifesi, esas kulluk ve kat’î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve çok münâsiptir (Safvet Senih, 22-27 [B. S. Nursî’in Sözler, Dokuzuncu Söz’den sadeleştirme]; Ö. N. Bilmen 1992, s: 115).

Prof. Dr. Davut Aydüz

Kur’an’da Kurban

Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle birçok ayette kurban ibadetinden bahsedilmektedir. Kurban ibadetinin yer aldığı ayetlerin neredeyse tamamında, doğrudan veya dolaylı olarak Hz. İbrahim (a.s.) ile ilgili bir boyut bulunduğu görülmektedir.

Yukarıda da işaret edildiği gibi, Kur’an-ı Kerim’de (Maide 5/27), (Al-i İmran 3/183)(Ahkaf 46/28 surelerinde) “kurban”kelimesi yer almaktaysa da, bu ayetlerde geçen “kurban”kelimesi dini bir terim olan kurban (udhiyye, nesike vb.) anlamında kullanılmayıp, kelimenin sözlük (yakınlaşmak -yaklaşmaya vesile olan şey) anlamında kullanılmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de Saffat, Hac, En’am, Maide, Bakara, Fetih ve Kevser surelerinde ise, doğrudan doğruya dini terim anlamındaki kurbanı, yani kurban ibadetini konu eden ayetler bulunmaktadır.

Bu ayetlerden bir kısmı, hac ibadetinin bir parçası olan hedy kurbanlarıyla ilgili; bir kısmı, normal durumlarda başlı başına bir ibadet olan udhiyye kurbanıyla ilgili; bir kısmı ise, genel anlamda kurban ibadetinin esaslarıyla ilgilidir. Nitekim, Hac suresindeki konuyla ilgili ayetlerden, 28-33. ayetler hacdaki hedy kurbanı ile ilgili, 34-37. ayetler ise, genel anlamda kurban ibadetiyle ilgilidir. Enam suresinin 162. ayeti ile, Kevser suresinin 2. ayeti de, genel anlamda kurban ibadetiyle ilgilidir. Bakara suresinin 196. ayetinde geçen “nüsuk”kelimesi (“nesike”kelimesinin çoğulu), kurban anlamına gelmektedir; ama bu ayette geçen kurbanla (nüsuk), kurban bayramında kesilen kurban kastedilmeyip, haccın ifası esnasındaki bir noksanlıktan (ihsar) dolayı kesilmesi gereken kurban kastedilmektedir. Bu çeşit kurbanların da hedy kapsamındaki kurbanlardan olduğuna yukarıda işaret edilmişti. Ayrıca, Maide suresinin 2, 95 ve 97 ile, Fetih suresinin 25. ayetlerinde de hedy kurbanından bahsedilmektedir.

Saffat suresindeki, Hz. İbrahim’in (a.s.) Cenab-ı Hak (c.c.) tarafından tabi tutulan imtihandan başarıyla çıkması süreciyle ilgili ayetlerde (100-112) de, genel anlamda kurban ibadetinden bahsedilmektedir.

Bilindiği gibi Hz. İbrahim (a.s.), Kur’an-ı Kerim’de çeşitli yönleriyle model bir şahsiyet olarak, hakkında en geniş bilgi verilen peygamberlerden birisidir. Aynı zamanda, Hz. İbrahim (a.s.), Kur’an-ı Kerim’de bizler için örnek (“üsve-i hasene”numune-i imtisal) teşkil etmesi açısından, Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (sas) ile birlikte (Ahzab, 21), özel olarak zikredilen iki peygamberden de birisidir.(Mümtehine, 4).

Saffat suresinde, Hz. İbrahim’in duaları sonucu halim bir erkek evlatla (Hz. İsmail) müjdelendiği ve çocuk babasıyla koşup oynayacak çağa geldiğinde, Hz. İbrahim’in (a.s.) rüyasında onu kesiyorken gördüğü ve durumu oğluna açıp, görüşünü sorduğunda, oğlundan “… Babacığım emredildiğin şeyi yerine getir, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın (sabredenlerden olduğumu göreceksin)”şeklinde bir cevap aldığı ifade edilmektedir. Konunun devamındaki ayetlerde ise, “Baba oğul her ikisi de (bu emre) teslimiyet gösterip, onu (çocuğu babası kesme vaziyeti almak üzere) alnı üzerine yatırınca, “Ey İbrahim, rüyanı gerçekleştirdin, işte biz muhsin olanlara böyle karşılık veririz. Gerçekten bu açık – açıklayıcı (mubin) bir imtihandır, diye nida ettik. Ve oğlunu büyük bir kesim (kurban – zibh) karşılığında kurtardık. Sonradan gelenlere de (konuyla ilgili mesajı) onun namına bıraktık. İbrahim’e selam olsun. Biz muhsinlere bu şekilde karşılık veririz. O gerçekten mümin kullarımızdandır. Ve O’na salihlerden bir nebi olarak İshak’ı müjdeledik”. (Saffat 100 -112).

Bu ayetlerde dikkat çekilen birkaç hususa kısaca işaret etmekte fayda mülahaza ediyoruz.

Birincisi: Oğlunun “emredildiğin şeyi yerine getir”şeklindeki cevabından, Hz. İbrahim’in gördüğü rüyanın normal bir rüya olmayıp vahiy olduğu anlaşılmaktadır.

İkincisi: Hz. İbrahim’in oğlunu kesmediği halde, sadece yatırıp kesme vaziyeti almasıyla, rüyasını gerçekleştirdiğinin ifade edilmesi bir çelişki değildir; zira, rüyasında oğluna “seni kestim”demeyip, “kesiyorken görüyorum”demektedir Ayrıca, bu ayetler, hiçbir şekilde, önceki şeriatlarda insan kurbanının meşru olduğu şeklinde de yorumlanamaz. Zira insan kurbanı, semavi dinlerdeki esaslarla hiçbir şekilde bağdaşmaz.

Üçüncüsü: Bu olay Hz. İbrahim’in muhsinlik (ihsan) konusunda tabi tutulduğu imtihanların son bir safhasıdır. Nitekim, hem rüyasını yerine getirdiği ifade edildikten sonra, ve hem de bunun açık – açıklayıcı bir imtihan olduğu ifade edildikten sonra, muhsin olanlara böyle karşılık verileceğinin tekrarlanarak zikredilmesi, Hz. İbrahim’in muhsinlik (ihsan) konusundaki imtihanda kesin başarı gösterdiğini anlatmak içindir.

Dördüncüsü: Konuyla ilgili ayetlerde geçen “muhsin”kavramını, Türkçe’ye tercüme etmeden “muhsin”olarak aktarmayı uygun gördük. Bilindiği gibi, muhsin, ihsanla davranan kimseyi ifade eder. Çok geniş bir anlam yelpazesine sahip olan ihsan kelimesi ise, en geniş anlamıyla, kişinin her alanda bilinçli ve akl-ı selimle davranmasıdır. Nitekim, meşhur Cibril hadisinde de “ihsan”, “kişinin Allah’ı görür gibi ibadet etmesi”olarak tanımlanırken, inanç ve ibadet boyutundaki bilinçliliği ifade etmiştir. Buna göre, mezkur ayetlerde geçen muhsin, ihsanla davranan; yani Allah’ı görür gibi inanan ve bu inancına uygun davranan kişi anlamına gelmektedir.

Esasen, ihsan kelimesinin bu terim anlamı, onun kelime anlamıyla doğrudan ilgilidir. Zira, ihsan kavramı, sadece inanç ve ibadet konularına münhasır değildir. Dünyevi işlerde de aklı-ı selimle hareket etmek; güzel işler yapmak; mantıklı davranmak; kişinin bilinçli yani neyi nasıl yapması icap ettiğini bilip buna göre davranmasını da kapsamaktadır. İnanç ve ibadet konularında bu şekilde bilinçli davranmanın en üst seviyesi de, Allah’ı görür gibi inanıp, bu inançla ibadet etmektir.

Buna göre, Hz. İbrahim’in (a.s.) ihsan, yani Allah’ı görür gibi davranma (inanç, ibadet ve sair davranışlar) konusundaki imtihanının son safhası anlatılırken, sonradan gelecek insanlara da, hayatlarının her anında ihsanın hakim olması hususunda mesaj verilmektedir. Bu kapsamda kurban ibadeti de, kişinin Hz. İbrahim’in bu sınavını hatırlaması ve kendisinin de muhsin olabilmek için elinden geleni yapması gerektiği konusunda bilinçlenmesi adına önemli bir vesiledir.

Kurbanın bu özelliğine, kurban keserken okunması tavsiye edilen, Enam suresinin 162. ayetinde “De ki: şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabbi olan Allah içindir”buyurularak farklı boyutlarıyla dikkat çekilmiştir.

Saffat suresinde Hz. İbrahim kıssası anlatılırken, Hac suresinde de kurban ibadetinden bahsedilirken, ilgili ayetlerde öne çıkarılan en önemli hususlardan birisi de, bilinçli şekilde kurban keserek muhsin olabilmektir. Ya da, başka bir ifadeyle, bilinçli şekilde kesilen kurban, sahibinin muhsinliğinin (ihsan seviyesinde oluşunun) göstergesidir. Kur’an-ı Kerim’de (Maide, 2, Hac, 36), kurbanın şeair boyutlu bir ibadet (şeairillah) olduğuna özellikle dikkat çekilip, bundan dolayı da ona ayrıca bir saygı (ta’zim) gösterilmesi istenmektedir. Bunun yanında Hac suresindeki bir ayette (Hac, 32), Allah’ın şeairine saygı (ta’zim) göstermenin kalbin takvasından olduğu farklı bir anlatımla tekrar vurgulanıp: aynı suredeki bir başka ayette (Hac, 37) ise, kesilen kurbanların etlerinin de, kanlarının da hiçbir şekilde Allah’a ulaşmayacağı, ancak insanların takvalarının ulaşacağı ifade edilip, ayetin sonunda da, şuurlu olarak yerine getirilen kurban ibadetinin insanı ulaştıracağı manevi seviyeye dikkat çekmek açısından, “…muhsinleri müjdele”denilmektedir.

Hac suresinin 34. ayetinde ise, bütün semavi dinlerde kurban ibadetinin mevcut olduğu açık bir şekilde ifade edilirken, bu ayette aynı zamanda, kurbanın hangi hayvanlardan kesilebileceğine de açıklık getirilmiştir. “Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki, (Allah’ın) kendilerine rızık olarak verdiği “en’am”(diye isimlendirilen) hayvanlardan bazıları üzerine Allah’ın adını ansınlar. Zira ilahınız bir tek ilahtır; siz de (İbrahim ve İsmail’in teslim olduğu gibi) O’na teslim olun. (Ey Muhammed!) Saygı ile itaat edenleri müjdele.” (Hac, 34).

Buna göre, kurban olarak kesilebilecek hayvanın, Arapça’da “behimetu’l- en’am”diye ifade edilen hayvanlardan olması gerekir. Bu hayvanlar da, tek tırnaklı olmayan, otla beslenen ve geviş getiren ehli hayvanlar olup, deve, sığır, manda, koyun ve keçidir.

Kur’an-ı Kerim’de, eti yenen hayvanlarla ilgili çerçeve çizilirken, başka ayetlerle (Maide,3, Bakara, 173, En’am, 145, Nahl, 115) yasaklandığı açıklananların dışında “behimetu’l- en’am”diye isimlendirilen hayvanların helal olduğu bildirilmiştir. (Maide, 2). Esasen, Arapça’da behime kelimesi, dört ayaklı hayvanların genel adıdır; en’am ise, pençeli hayvanlar ile tek tırnaklı hayvanların dışındaki otla beslenip geviş getiren hayvanlardır. Dolayısıyla, eti yenen hayvanlar kapsamında olduğu halde, dört ayaklı olmayan kara hayvanları ile, deniz hayvanları da, ayette geçen “behimetu’l en’am”kapsamına girmemektedir. En’am suresinin 143 ve 144. ayetleri ile, Nahl suresinin 5-8. ayetleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, behimetu’l-en’am kavramının, otla beslenip geviş getiren, dört ayaklı ehli hayvanları kapsadığı anlaşılmaktadır. Buna göre, deve, sığır, manda, koyun ve keçinin bu kapsamda olduğu nettir. Bu kavramın, karaca, geyik gibi yabani hayvanları kapsayıp kapsamadığı ise tartışmalıdır. Her ne kadar, behimetu’l- en’am kavramının kapsamına girseler bile, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) in kurbanla ilgili uygulama ve açıklamaları dikkate alındığında, karaca, geyik gibi eti yenen yabani av hayvanlarının kurbanlık hayvanlar kapsamına girmediği anlaşılmaktadır. Ayrıca, kurban edilebilecek hayvanlarla ilgili Hac suresi 28 ve 34. ayetlerde yer alan “min”edatı, “behimetu’l-en’am”kapsamındaki hayvanların da sadece bir kısmının kurban olarak kesilebileceğini göstermektedir. Nitekim, En’am suresi, 143 ve 144. ayetlerinde geçen hayvan isimleri ve Peygamberimizin (sas) kurbanla ilgili uygulama ve açıklamaları dikkate alındığında, “behimetu’l-en’am”kavramının kapsamındaki hayvanlardan sadece bir kısmının kurban edilebileceği,; bunların da, deve, sığır, manda, koyun ve keçiden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. (Bkz., Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, III, 1548 – 1570, 2071- 2076, V, 3398 – 3406)

Dolayısıyla kurbanlık hayvanlarla ilgili değerlendirmelerde, ayetlerdeki bu kayıtların dikkate alınması bilimsel bir zorunluluktur.

Kur’an-ı Kerim’de kurbanla ilgili ayetlerde (Hac, 28, 36) bildirilen bir husus da, kesilen kurbanın değerlendirilmesine dairdir. İlgili ayetlerde, kesilen kurbandan kesen kimsenin yemesi (yiyebileceği) emir sigasıyla ifade edilirken, sıkıntıya düşmüş fakirler ile, dilenenler ve haline kanaatkar davranarak dilenmeyenlere de yedirmesi yine emir sigasıyla bildiriliyor.

Prof. Dr. Beşir Gözübenli

Büyük Günahlar

Kebîre (çoğulu kebâir), büyük günah demektir. Büyük günah, Nas (Kitap, sünnet veya icma) ile büyük günah olduğu bildirilen, yapana had cezası veya ahirette ceza verileceği bildirilen günaha denir. Kur’ân ve Sünnette kesin olarak haram kılınan, haklarında had cezası bildirilen veya âhirette azap sebebi sayılan günahlar büyük, diğerleri küçük günahlardır. Tâatın zıddı olan ” isyan”, ” ma’siyet” ve küçük günah manasına kullanılan ” lemem” de kebîre gibi günah manasına kullanılırlar.

Büyük günahların haram kılındığı hususunda fakihler arasında ihtilaf yoktur. “Kim de Allah’a ve Rasülü’ne isyan eder ve Allah’ın sınırlarını aşarsa, Allah onu da ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Hem onu zelil ve perişan eden bir azap vardır.” (Nisa, 4/14) ayeti ve “Yedi helak ediciden sakının” hadisi bunun açık delilidir. Cumhur-u ulema, günahları büyük ve küçük diye iki kısma ayırırlar. “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” (Nisa, 4/31) , “Onlar, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar.” (Şûrâ, 42/37) “Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.” (Necm, 53/32) ayetleri küçük-büyük günah ayırımına işaret eden ayetlerdendir. “Dikkat edin size günahların en büyüğünü (ekberu’l-kebâir) haber vereyim mi?..” hadisi de bu hususa sünnetten delildir. Ayrıca bütün günahların günah olduğunu, küçük-büyük diye bir ayırım olamayacağını, günahın küçüklüğü veya büyüklüğünün izafi olduğunu söyleyen alimler de vardır. Yine büyük günahların kendi içerisindeki sıralamasının da, naslardaki ifadelerden hareketle, günahın, gerek şahsî gerek toplumsal zarar ve mefsedetine göre yapıldığını burada zikredelim.

Alimler büyük günahların kesin bir sayısının olup olmadığında farklı görüşler serdetmişlerdir. Çoğunluk, hadislerde verilen rakamların hasr/sınırlama ifade etmediğini söylemişlerdir. Hadislere baktığımızda değişik zaman ve zeminlerde Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) 3, 5, 7 gibi rakamlarla büyük günahları sınırlandırdığını görürüz. İmam Zehebi, baştaki büyük günah tarifinden hareketle hakkında ayet ve hadislerde azap ve sakındırma vâki olan günahların tamamını tespit etmiş ve bunları rakam olarak 76’ya ulaştırmıştır.

Bunun yanında bazı âlimler de büyük günahları belli rakamlarla sınırlandırmışlardır. İbn-i Mesud büyük günahların, Kur’ân’a dayanarak 4 olduğunu söyler. Bunlar: Yeis, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, mekr-i İlâhi’den kendini emin hissetmek ve Allah’a şirk koşmaktır. Diğer hadis kitaplarında geçen meşhur büyük günahlar, ukûk-u vâlideyn (anne-babaya isyan, onlarla sila-i rahmi kesmek), yalan yere şehadet, Harem bölgesinde yapılan ilhad (taşkınlık)dır. İbni Hacer el-Heytemî, sarih olarak Kur’ân’ın da yasakladığı büyük günahların 4 olduğunu ve bunların da, murdar et, domuz ve yetim malı yemek ve savaştan kaçmaktan ibaret olduğunu söyler. Buhari ve Müslim’de geçen hadise göre 7 büyük günah, şirk, sihir, adam öldürme, yetim malı yeme, faiz yeme, savaş meydanından kaçma, iffetli kadına iftira atmadır.

Nisa suresi 7. ayetinde “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, bunun dışındakileri ise dilerse affeder” ayetinden Allah’a şirk koşmanın en büyük günah olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Yukarıda geçen hadiste de büyük günahların ilki, Allah’a şirk koşmak olduğu açıklanmıştır. Daha sonra anne-babaya isyan ve yalan yere şahitlik etmek zikredilmiştir.

Büyük Günah İşlemenin Âkıbeti

Mü’min, büyük günah işlemekle iman dairesinden dışarıya çıkmaz. Tevbe etmeden ölürse durumu Allah’a kalmıştır; dilerse azap eder, dilerse bağışlar.

Büyük günah işleyen kimsenin adalet/güvenilirlik vasfı ortadan kalkar ve şehadeti kabul edilmez. Kâsânî, “Günah işleyen kişiye bakılır; eğer günahı büyükse adalet vasfı tevbe edinceye kadar düşer” der. Büyük günah işleyenler bu yaptıklarıyla fıska girdiklerinden fâsık diye isimlendirilirler. Karâfî, küçük günah işleyenlerin günahta ısrar etmedikleri takdirde adalet vasıflarını kaybetmeyeceklerini ve fâsık olarak isimlendirilemeyeceklerini söyler. Bu meyanda seleften “Küçük günah ısrar edildiğinde küçük değil, büyük günah da istiğfar edildiğinde büyük değildir” sözü meşhur olmuştur. Zerkeşî, devamlı işlenen küçük günahları büyük günahlar arasında sayar.

Büyük Günahların Affedilmesi

Büyük günahların affedilmesi, kul hakkı ve Allah hakkı ayrımına göre değişmektedir. İçki içmek gibi Allah hakkı veya hem Allah hakkı hem de kul hakkı olan kazf ve hırsızlık suçlarının işlenmesi halinde durum farklılık arzetmektedir. Allah hakkının irtikab edildiği büyük günahlarda, büyük günah işleyen tevbe etmediyse durumu Allah’a kalır. Ancak hem Allah hakkı hem de kul hakkı çiğnendiyse bu durumda tevbe ile beraber cinayet işlenen şahsın velisine kısas, diyet ve aftan birini seçme hakkı verilir. Hırsızlık, yol kesme vs. durumlarda ise konunun gerekli ahkamı devreye girer.

Cumhura göre büyük günah işleyene haddin uygulanması keffaret yerine geçmez; mutlaka tevbe etmesi de gerekir.

Cumhur “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” (Nisa, 4/31) ayetinden hareketle büyük günahlardan kaçınıldığında küçük günahların affedileceğini söyler. Hadis-i şerifte de “Beş vakit namaz, eda edilen cuma ve tutulan ramazan oruçları, büyük günahlardan sakınıldığında bu ibadetlerin aralarında işlenen küçük günahlara keffarettir” buyurulmaktadır.

Eş’arî, Müslümanların, Hz. Peygamber’in ahirette büyük günah sahiplerine şefaat edeceği hususunda icma ettiklerini söyler. Enes (r.a)’ten rivayet edilen Tirmizi hadisinde de Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” buyururlar.

Yazımızı, büyük günahlarla alakalı en derli toplu malumatın içinde bulunduğu ve ümmetçe hüsn ü kabul görmüş bir eser olan Zehebî’nin el-Kebâir’inden derlediğimiz büyük günahları sıralayarak bitirelim. Zehebî’nin tespit ettiği bu büyük günahlar, ayet ve hadislerle yasaklanan hususlardır. Neticede bunlar bir hak ihlalidir.. kul veya Allah hakkı ihlali. Bu hak ihlallerinin şekilleri zaman ve zemine göre değişebilmektedir. Dolayısıyla günümüzde kamu hakkı olan milletin malını hortumlamanın, gasbetmenin, tv., gazete gibi yüzbinlerce insana hitap eden kitle iletişim vasıtaları ile insanların hukukuna tecavüz etmenin, gıybet etmenin, iftira atmanın vs. ne kadar ağır bir günah olduğunu sadece hatırlatarak geçelim.

Belli Başlı Büyük Günahlar:

Allah’a şirk (ortak) koşmak, insan öldürmek, sihir (büyü) yapmak, namazı terk etmek, zekatı vermemek, anne-babaya karşı gelmek, faiz alıp-vermek, haksızca yetim malını yemek, Peygamberimiz’e yalan isnad etmek (Hadis uydurmak), özürsüz Ramazan orucunu bozmak, savaş meydanından kaçmak, zina yapmak, liderin halkına zulmedip zorbalık yapması, içki içmek, büyüklenmek, kendini beğenmek, övünmek, yalan yere şahitlik etmek, livata yapmak, iffetli kadınlara iftira atmak, ganimetten, zekat malından ve devletten para ve mal çalmak, insanların mallarını haksız yollarla almak, hırsızlık yapmak, yol kesmek, yalan yere yemin etmek, yalan konuşmak, intihar etmek, hâkimin hükmünde haksızlık yapması, kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemeleri, hulle yapmak ve yaptırmak, leş, kan ve domuz eti yemek, haraç toplamak, riyakarlık yapmak, Allah’a ve Resulü’ne ihanet etmek, ilmi gizleme ve sadece dünya için öğrenme, yaptığı iyiliği başa kakmak, kaderi inkar etmek, insanların duymalarını istemediği şeylerini gizlice dinlemek, lanet okumak, devlete karşı çıkmak, kahin, büyücü ve müneccimi (falcı) tasdik etmek, nüşûz (kadının beyine haksız yere huysuzluk yapması), akrabalarla ilişkiyi kesmek, koğuculuk yapmak, ölenin arkasından bağırıp-çağırıp, kendini dövmek, soya-sopa sövmek, haddi aşma, başkalarının hakkını çiğnemek, silahlı isyan yapmak ve büyük günahları kabul etmemek, müslümanlara eziyet ve küfretmek, evliyaullaha eziyet ve düşmanlık yapmak, kibrinden elbiseyi yerlerde sürümek (Elbiseyle gösteriş yapmak), erkeklerin altın ve ipek giymeleri, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, sınır ve insanlara yol gösteren levhaların yerini değiştirmek ve sökmek, sahabenin önde gelen büyüklerine sövmek, Ensardan herhangi birine sövmek, sapıklığa çağırma veya kötü bir çığır açmak, herhangi bir kesici aleti kardeşine doğru tutarak korkutmak, bilerek babasından başkasına baba demek, uğursuzluğa inanmak, altın ve gümüş kaptan içmek (kullanmak), Haktan saparak münakaşa tarzında tartışmak, niza yapmak, hizmetçilerine haksızlık edip zulmetmek, tartıda ve ölçüde haksızlık yapmak, Allah’ın azabından emin olmak, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek, iyilik yapana nankörlük yapmak, fazla suyu hapsedip kimseye vermemek, hayvanın yüzünü dağlamak, kumar oynamak, Harem (Mekke) bölgesinde taşkınlık yapmak, Cuma namazını terk edip tek başına namaz kılmak, Müslümanları gizlice izlemek ve mahremlerini açığa çıkarmak. Fethullah Gülen Hocaefendiden küçük günahların anlatıldığı bir iktibasla noktalıyoruz.

Küçük Günahlar

Büyük günah işlemek, bazen küçük günahları ehemmiyetsiz görmekten daha ehven olabilir. Meselâ, zina etmek, nefsin altında kalıp ezilmişliğin ifadesidir. Buna karşılık, sürekli olarak harama bakmak, hafife alındığı takdirde zina derecesinde bir günah olabilir. Aynı şekilde, bir-iki gıybetle, bir yerde köçeklik yapma ölçüsünde günaha girilebilir. İnsan, insan ise, harama bakma günahından da, gıybet günahından da ömür boyu ızdırap duymalıdır.

Bir başka misal olarak, namazı cemaatle kılmak, fukaha-ı kiramdan bazılarına göre farz-ı ayn, bazılarına göre farz-ı kifayedir. Hal böyleyken, cemaati beklemeden namazı geçiştirircesine kılıvermek, namaza karşı bir istihfaftır. “Birisine emredeyim, ezanı okusun; bir diğeri de imamete geçsin. Ben de Medine’nin sokaklarını dolaşıp, cemaate gelmeyenlerin evlerini yakıp, başlarına geçireyim”şeklindeki peygamber beyanı ne kadar üzerinde durulsa azdır.

Cemaati terk edip, namazı tek başına aceleyle kılıverme belki küçük bir günahtır ama, zamanla büyür ve büyük günah halini alır. Bu şekilde cemaati terk, âdetâ namazı terk etmek ölçüsünde büyük bir günah olur. Namazı terk etmek, büyük günahlardandır. Bu sebeple, mü’min, bir vakit namazı terkettiğinde ağlar, sızlar, dövünür ve tevbe eder. Fakat, cemaati terk ettiği zaman ağlamaz ve tevbe etme gereği de duymaz. Sonra bu, alışkanlık haline gelir ve neticede insan üst üste pek çok günaha girmiş olur. Daha başka şeyleri de bunlara kıyas edebilirsiniz.

Bir de, büyük günahlardan daha büyük bir günah vardır ki, o da, insanın neyi veya neleri kaybettiğinin farkına varmamasıdır. Mânen terakki edemediği gözlenen çok kimseler var ki, zannediyorum bunlar, küçük günahları ehemmiyetsiz görmekte, bu da, onların terakkilerine mâni olmaktadır. (M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla-1, s. 333)

Şelçuk Camcı

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz