Chatleşmek Caiz midir?

İslâm hukukunda bazı hükümlerin ortaya konulmasında kullanılan sedd-i zerâi adında önemli bir prensip vardır ki buna göre normalde mubah olan bazı ameller, kişiyi neticesi itibarıyla günaha götürdüğünden günah addedilirler. Şayet sedd-i zerâi’yi kaba çizgileriyle, topyekün fenalıklara giden yolları kapatarak, yaşama ortamını emniyet altına almak şeklinde yorumlayacak olursak, birçok meselenin bu bakış açısıyla açıklığa kavuştuğunu görürüz. Mesela bu zaviyeden zina haram olduğu gibi kişinin zina yapmasına sebep olabilecek harama bakma, yabancı bir kadınla yalnız kalma, avret yerlerini kapatmama veya kadınların fitneye sebep olabilecek hâl ve tavırlara girmeleri gibi bir kısım fiiller de haram olur. Nitekim Kur’ân’da, “Zina yapmayın.” yerine “Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ Sûresi, 32/17) denmesi ne kadar manidardır. Öncelikle chatleşme meselesine bu zaviyeden bakabiliriz. Yani internette chatleşmeler ne gibi neticeler doğuruyor?

Yine usul-u diniyeden olan ve sedd-i zerâi ile aynı manaya gelen bir kaide daha vardır: “Vesileler hangi maksada hizmet ediyorsa onun hükmünü alır.” Buna göre internette gerçekleşen bu karşılıklı konuşmalarla bizim ulaşmak istediğimiz maksat nedir? Veya bu tür karşılıklı ilişkilerin varıp dayandığı nokta neresidir? Acaba hakîkaten hayırlı bir işe mi vesile oluyoruz? Yani konuştuğumuz kişiyle evlenmeyi mi düşünüyoruz? Yoksa karşımızdaki kişiye dinimizi anlatmak gibi bir kastımız mı var? Eğer böyle değil de chatleşen kimseler netice itibarıyla günaha giriyorsa yani bu insanların ahlâkî kişiliği zarar görüyor, chat tiryakisi olarak zamanını israf ediyor, karşısındaki insana yalan söylüyor, internet ortamında müstehcen şeyler konuşuyor ve bu durum onların ailesini ve arkadaşlarını ihmal etmesine sebep oluyorsa hatta bunların da ötesinde işin sonu zinayla neticeleniyorsa baştan itibaren bilgisayar başında geçirilen bütün zamanların günah olacağını söyleyebiliriz.

Biliyor ve duyuyoruz ki bu türlü konuşmalar neticesinde gayrimeşrû ilişkiler yaşanıyor, dolandırıcılıklar ve kandırmalar vuku buluyor, cinayetler işleniyor ve birçok aile yıkılıyor. Nitekim Cumhuriyet Üniversitesi tarafından ortaya konulan bir araştırma, chatleşmeyle ilgili acı gerçeği gözler önüne seriyor. Bu araştırmaya göre internet kafelere gidenlerin yüzde 43’ünün “chat” yaptığı ve bunların yüzde 36’sı arkadaş bulmak, yüzde 14’ü flört, yüzde 34’ü sıradan konuları konuşmak için yüzde 6’sı da müstehcenlik hedefli chatleşiyorlar. Öyleyse dönüp kendimize soralım: Ne için chatleşiyoruz? Kaldı ki dinimizin bize öğrettiği en önemli prensiplerden biri de insanın nefsine güvenmemesidir. Nefis, her daim günahı emreder, insanı günah işlemeye zorlar. İçte böyle potansiyel bir düşman varken, insan herhalde rahat rahat günah ortamlarına giremez/girmemeli.

Dini tebliğ etmek mi?

Diğer yandan bazen hayırlı niyetlerle bu tür diyaloglara giriliyor ancak sonuç itibarıyla hayırlı olmuyor çünkü bir kişinin bir taraftan karşı cinsle sıkı bir diyaloga girip konuşması diğer taraftan da kalb temizliğini ve düşünce duruluğunu muhafaza edebilmesi çok zordur. Hele internet gibi hiçbir kontrol mekanizması olmayan bir ortamda, her an duygu ve düşünce sapmalarının yaşanması an meselesidir. Bunun için eğer internet üzerinden başkalarına dinimizi anlatmak istiyorsak, bunu hemcinslerimize karşı yapalım ve bırakalım bayanlara bayanlar, erkeklere de erkekler tebliğde bulunsun. Böylece kaygan bir zeminde dolaşmamış oluruz.

Denilebilir ki bir kadının erkeğe ya da bir erkeğin kadına dini anlatması sonucunda, hidayet söz konusu olamaz mı? Bir erkek bir kadını irşad edemez mi? İrşad ettikten sonra da evlenmesi mümkün değil midir? Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: “Mevhum müsbet neticeler, muhakkak menfi neticeye tercih edilmez.” Yani, genellikle ve büyük bir ihtimalle sonu olumsuz olan, insanı olumsuz duygulara iten böyle bir diyalog, çok nadir rastlanabilecek, iman dairesindeki mutlu bir evlilik ihtimaline bina edilemez. Yaşanan yüzlerce olay ve yıkılan onlarca aile, bu sözlerimizi ispata yeter. Eğer böyle bir durum oldu ve bir erkek, bir kadınla dinî meseleleri konuşmaya başladıysa, bir tarafın diğerini irşadı da söz konusuysa, bu mesele kısa zamanda ilgili kitaplara ve yetkili hemcinslere havale edilmeli ve aradan çekilmelidir.

Bir de eğer biz birilerine dinimizi anlatmak suretiyle faydalı olmak istiyorsak buna çevremizden başlamalıyız. Yani önce kendi ailemizle, akrabalarımızla ve arkadaşlarımızla ilgilenmeli ve bu daireyi dışa doğru genişletmeliyiz yoksa yakın çevremizi ihmal ederek internette tanımadığımız kimselere faydalı olma mülahazası doğru değildir. Hâsılı, bize düşen, sedd-i zerâi prensibine uyarak, tehlikeli zeminlerde dolaşmamak, emin yerlerde durmaktır. Unutmayalım, günah, içerdiği şüphelerle insanın içini rahatsız eden ve kalbte gel gitler yaşatan şeydir. Son olarak bir hususu daha hatırlatalım ki günah günahı çeker. Binaenaleyh hiçbir kimse hiçbir zaman nefsine güvenmemelidir.

Muska Kullanmak

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gerek manevî gerekse maddî hastalıklardan kurtulmak için bizleri tedavi olmaya teşvik etmiştir. Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte:

تَدَاوَوْا فَإِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلَّا وَضَعَ لَهُ دَوَاءً غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ۽ الْهَرَمُ

“Tedâvi olunuz. Yüce Allah ihtiyarlık hariç her hastalığın şifasını takdir etmiştir.”[1] buyurmuş böylece insanları bir taraftan tedavi olmaya teşvik ederken diğer yandan da her hastalığın bir çaresi olduğunu ifade ederek bizleri araştırmaya teşvik etmiştir. Aynı hususun ifade edildiği bir diğer hadis-i şerif ise şu şekildedir:

مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ دَاءً إِلَّا أَنْزَلَ لَهُ شِفَاءً

“Allah hiçbir dert göndermemiştir ki dermanını da göndermesin.”[2]

Maruz kalınan bir rahatsızlıktan kurtulmak için iki usul vardır: Tıbbî tedavilere başvurmak ve Kur’ân ve sünnette gelen bazı âyet ve duaları okumak. Bunlardan birincisi sebepler planında ilk başvurulması gereken yöntemdir çünkü doktora giderek, ilaç kullanarak veya değişik tedavi yöntemleri uygulayarak hastalığın izalesine çalışmak, sebeplere müraacat bakımından hem bir vazifedir hem de fiilî bir duadır. Bu fiilî duayı yerine getirirken aynı zamanda dilimizle de dua etmeli, böylece Allah’a müracaatta kusur etmemeye çalışmalıyız.

İster maddî isterse manevî tedavi olsun, zikrettiğimiz her iki tedavi usulü de hastalığın iyileşmesi adına başvurulan birer sebeptir yoksa derdi veren Allah olduğu gibi dermanı ve şifayı veren de Allah’tır. Kur’ân’da Hz. İbrahim’in (aleyhisselam):

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ

“Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.”[3] sözüyle bu hakîkate işaret edilmiştir. Evet, hem hastalığımızda hem de hastalığın iyileşmesi adına müracaat ettiğimiz usullerde, tevhid akidemizi her zaman korumamız gerekir.

Muska takmak dindarlık mıdır?

Elmalılı Hamdi Yazır’ın yaklaşımıyla, muska takarak tedavi olmak, halkın pek çoğunun zannettiği gibi dindarlığın bir gereği ve dinin emrettiği bir şey değildir. Belki bu, bazı hususlar gözetildiği takdirde dinin bir müsaadesidir. Dindarlığın muktezası ise muskaya değil doğrudan Allah’a sığınmak, dua ile Allah’tan yardım istemek ve sadece O’na tevekkül etmektir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hakîkati ifade etmek için: “Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir!” buyurduklarında kendisine: “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar kimlerdir?” diye sual edilmiş ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle cevap vermiştir:

لَا يَكْتَوُونَ وَلَا يَسْتَرْقُونَ وَلَا يَتَطَيَّرُونَ وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

“Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar, teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmayanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!”[4]

Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) başka bir hadislerinde de

إِنَّ الرُّقٰى وَالتَّمَائِمَ وَالتِّوَلَةَ شِرْكٌ

“Rukyelerde, temîmelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet muskası) bir nevi şirk vardır.”[5] buyurarak tedavi için bu tür yollara başvuran kimselerin karşı karşıya bulunduğu tehlikeye dikkatleri çekmiştir.

مَنْ تَعَلَّقَ شَيْئًا وُكِلَ إِلَيْهِ

“Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir.”[6] hadisi de Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda ümmetini ikaz eden ifadelerinden bir diğeridir. Bu hadis-i şerifte anlatılmak istenen husus şudur: Her kim bir menfaati dokunur veya bir zararı uzaklaştırır inanç ve düşüncesiyle bir muska takınır ve bu şeye gönül bağlarsa o kişi taktığı şeye havale edilir çünkü bu kişi kendisine fayda verecek yegâne varlığın Allah olduğunu anlayamamış, yanlış kapıyı çalmıştır. Dolayısıyla bu kişi ne taktığı o şeyden bir fayda görebilir ne de Allah’ın yardım ve inayetine mazhar olabilir.

Dinimizin Tavsiye Ettiği Rukye

Aslında dinimizde okuma ile yani dua yoluyla tedavi (rukye) câizdir çünkü bu konuda varid olmuş onlarca hadis vardır.

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَۤاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

“Biz Kur’ân’ı müminlere şifa ve rahmet olarak indiririz.”[7] âyetiyle, “Kim Kur’ân’la şifa taleb etmezse, Allah ona şifa vermez.”[8] hadisinin de bu hususa işaret ettiğini söyleyebiliriz. Yani gerek Kur’ân’da yer alan bazı âyetleri gerekse Efendimiz’den rivayet edilen me’sur duaları vesile edinerek Allah’tan derdimize derman vermesini dilemek meşrudur. Sahâbe zamanında yaşanan şu hadise genellikle okuyarak tedavi olmanın cevazına delil olarak getirilmiştir:

“Biz, Allah Resûlü’nün gönderdiği askerî bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir cariye gelip: “Obamızın efendisi Selim’i bir zehirli soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan biri var mı?” dedi. Bunun üzerine bizden rukye hususunda mahâretini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler. Bize sütünden içirdi. Ona: “Yahu sen rukye bilir miydin?” dedik. “Hayır, ben sadece Fatiha okuyarak rukye yaptım” dedi. Biz kendisine “Allah Resûlü’ne sormadan bize verdiklerine dokunma!” dedik. Medine’ye gelince, durumu Efendimiz’e anlattık. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), (rukye yapan zatı tasdik etme edasıyla) “Fatiha’nın rukye olduğunu (tedavi maksadıyla okunacağını) sana kim söyledi? Verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın!” buyurdular.”[9]

Muska Konusunda Dikkat Edilecek Hususlar

Bununla beraber ulema bir başkasına giderek ondan okumasını istemek veya onun verdiği bir muskayı üzerinde taşımanın meşruluğu üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunu belli şartlar altında câiz görürken, diğer bir grup âlim, mutlak olarak muskaya karşı çıkmıştır. Bu konuda varid olan hadislere baktığımızda, her iki tarafın da savunduğu görüşü destekleyecek hadisler bulabiliriz. Genel olarak muskanın mahzurlu olduğunu söyleyenler bunun tevhid akidesine ters olduğunu ve her türlü derde derman olacak tek varlığın Allah olduğunu ifade etmişlerdir.

Muskanın câiz olduğunu söyleyen âlimlerimizin genel olarak ileri sürdüğü şartlar şunlardır:

1– Okunan veya yazılan şeyler âyet ve hadislerden olmalıdır.

2– Manası bilinmeyen esrarengiz birtakım isim, harf, resim ve işâretler kullanılmamalıdır.

3– Bizatihi muskanın bir faydasının olmayacağı ve şifayı verenin Allah olduğu kesinlikle unutulmamalıdır. Yani muska, iyileşmemiz için bir vasıta olmaktan çıkarılarak gaye hâline getirilmemelidir.

4– Tedavi dışında değişik gayeler için kullanılmamalıdır. Kadını kocasına sevdirmek veya iki kişiyi birbirinden nefret ettirmek gibi.

5– Muska yazdırmak için gittiğimiz kişi, dindar ve müttaki olmalı, yaptığı işi çıkar maksatlı değil Allah rızası için yapmalıdır. Yani bu işi ticarete dökmemelidir.

Bu şartlara uyulduğu takdirde, muska takmanın günah olmayacağını söyleyebiliriz. Ancak yine de evlâ olan, muska takmaktan ziyade o muskanın içindeki duaları okumak, duasının makbul olduğuna inandığımız insanlardan dua istemek ve her türlü ihtiyacımızı Allah’tan talep etmektir.


[1] Ebû Dâvud, tıb 1; Tirmizî, tıb 2.

[2] Müslim, selam 69; Buhârî, tıb 1.

[3] Şuara Sûresi, 26/80.

[4] Müslim, iman 371.

[5] Ebû Dâvud, tıb 17.

[6] Tirmizî, tıb 24.

[7] İsra Sûresi, 17/82.

[8] Ali el-Müttakî, Kenzu’l-ummâl, 10/8.

[9] Buhârî, tıb 39.

Helal Lokma ve İffetli Nesiller

“Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin!”

 Soru: Haram yiyip içmek manevî hayatı ne ölçüde etkiler; iffetli nesillerin yetişmesinde helal rızkın tesirleri nelerdir?

Cevap: Allah Teâlâ yeryüzünü, semaları ve onlardaki sayısız nimetleri yaratmış ve insanlığın hizmetine sunmuştur. Bütün bu nimetlerden istifade etme hususundaki esas hüküm onların mübah oluşudur; yani, hakkında yasaklayıcı bir hüküm gelmemiş olan şeyler helaldir. “O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı.” (Bakara, 2/29); “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Zât-ı âlîsinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize veren de O’dur.” (Câsiye, 45/13) mealindeki ayet-i kerimeler, yerde ve göklerdeki bütün nimetlerin insanların istifade etmeleri için âmâde kılındığını açıkça anlatmaktadır. Evet, yenilmesi, içilmesi veya kullanılması ayet ya da hadislerle yasaklanmamış olan her şey helaldir.

Şu kadar var ki, Cenâb-ı Hak bir kısım şeyleri yasaklamış ve bu umumî istifade iznini bazı hükümlerle sınırlandırmıştır. Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu hükümlerle yapılması kesin olarak yasaklanan şeylere “haram” denilmektedir. Haramları tayin eden doğrudan doğruya Hazreti Şâri’dir; bu açıdan, sırf Allah’ın emri olduğu için onlara yaklaşmamak gerekmektedir. Bununla beraber, netice itibarıyla her haramın pek çok zararı olduğu ve onun yasaklanmasının sayısız hikmetlerinin bulunduğu da bir hakikattir. Herhangi bir haramı irtikap etmenin bazen maddî, bazen de manevî zararları olur. Mesela, bir lokma haramın, insanı inhirafa götürmesi ve hatta onun çoluk-çocuğunun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusudur.

Zikredildiği üzere, helaller ve haramlar Cenâb-ı Hakk’ın emirleriyle belirlenmiştir; hiç kimsenin kendi düşüncesine göre, helalleri haram ya da haramları helal saymaya hakkı yoktur. Şahsî yorumları neticesinde böyle büyük bir yanlışlığa düşebilecek kimseleri Mevlâ-yı Müteâl şöyle ikaz etmektedir: “Kendi dillerinizin yalan yanlış nitelendirmesiyle uydurduğunuz asılsız sözleri Allah’a mal ederek “bu helaldir, şu haramdır” demeyin. Çünkü, Allah adına yalan söyleyenler asla iflah olmazlar.” (Nahl,16/116)

Hazreti Rezzâk-ı Kerîm, “Allah’ın size rızık olarak yarattığı şeylerden helal ve temiz olmak suretiyle yiyin!” (Maide, 5/88); “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin!” (Bakara, 2/168) mealindeki ayet-i kerimelerle, nimetlerden istifadenin çerçevesini beyan buyurmuş; helal ve temiz rızkın peşine düşülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu itibarla, insan Cenâb-ı Allah’ın nimetlerinden afiyetle yiyip içebilir; fakat, hangi yolla olursa olsun her eline geçeni kullanamaz. Yiyip içtiği şeylerin dinî bakımdan yasaklanmış veya şüpheli şeyler olmamasına ve onlarda şunun bunun hakkının bulunmamasına dikkat etmelidir. Helalinden kazanmalı ve maddî-manevî tertemiz olan şeylerden -meşru dairede kalmak suretiyle- faydalanmalıdır.

Hakk’ın Mahbubu Nasırlı Eller

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “İbadet on parçadan müteşekkildir; bu on parçanın dokuzu helal rızkın aranmasındadır.” buyurarak, haramı, helali gözetmenin ehemmiyetini nazara vermiş; daha pek çok hadis-i şeriflerinde, rızık teminine matuf sa’y ü gayretleri övmüş ve ümmetini helal kazanca teşvik etmiştir. Lâl ü güher bir beyanında, “Öyle günahlar vardır ki, onlara ne namaz, ne oruç, ne de hac keffâret olabilir, onları ancak geçim temini için çalışmak affettirir, siler götürür” buyurmuş; bir başka zaman da, “Çalışmaktan elleri nasır bağlayan ve yorgun olarak uyuyan kimse mağfur olur, günahlarından kurtulur!” müjdesini vermiştir.

Evet, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın nebisi Hazreti Davud da elinin emeğini yerdi.” buyuran Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), alnının teriyle ailesinin iâşesini temin etmeye çalışan herkesi takdir etmiş ve bu hususta her fırsatı değerlendirerek ashabını helal kazanca yönlendirmiştir. Mesela, bir gün Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Sa’d b. Muaz (radiyallahu anh) ile karşılaşıp onunla musâfaha yapmış (tokalaşmış) ve Hazreti Sa’d’ın ellerinin nasırlı olduğunu görünce bunun sebebini sormuştur. Büyük sahabi, “Ailemin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaktan böyle oldu!” deyince, Habîb-i Ekrem Efendimiz, “İşte Allah’ın sevdiği eller!..” buyurarak aziz dostunun nasırlı ellerini işaret etmiştir.

Yüce Rehberimiz, bütün sözleriyle ve örnek hayatıyla göstermiştir ki; şu kısacık ömür öyle de geçecektir böyle de. İnanan bir insan, yaptığı işin zorluk ya da kolaylığından, itibarlı bir meslek olup olmadığından ziyade kazancının helal mi yoksa haram mı olduğuna bakmalı ve ne yapıp edip helal rızkını temine çalışmalıdır. Gerekirse o, gidip bir yerde taş kırmalı ya da eline bir kürek alıp işsizlerin beklediği yerde beklemeli, sonra da fırsatını bulup birinin bahçesinin toprağını atmalı, diğerinin yolunu yapmalı.. ama mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın meşru saydığı bir yolla iâşesini sağlamaya bakmalıdır. Evet, helal kazanma niyet ve gayretinde olduktan sonra icrâ edilen mesleğin türü ya da yapılan işin mahiyeti çok önemli değildir; bazı kimseler bir kısım işleri küçümseseler de, meşru her iş Hak katında makbuldür.

Kalbin Kâtili: Haram Lokma

Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!”

Pek çok hakikati ihtiva eden bu nebevî sözden işarî yolla şu husus da istinbat edilebilir: Şayet kalbe akıp gelen ve onun tarafından da bütün vücuda pompalanan kan, helal rızkın ürünü ise, onunla hem kalb sağlıklı olacak ve sıhhatli çalışacaktır hem de o selim kalbin pompaladığı temiz kanla bütün cesedin sıhhati teminat altına alınmış olacaktır. Aksine, necis kanın deveranıyla meşgul bir kalb bozulmaktan kurtulamayacak ve püskürttüğü kirli kandan dolayı da bütün vücudu fesada uğratacaktır.

Binaenaleyh, Hak dostlarından biri şöyle demiştir: “Bazen haram bir lokma ile kalb öyle bir değişir ve başkalaşır ki, bir daha da eski halini alamaz. Bütün günahlar kalbi katılaştırır ve özellikle gece kıyamına mani olur. Teheccüd namazıyla ve gece ibadetiyle karanlıkları aydınlatmanın önündeki en büyük engel haram lokmadır. Helal lokma da, başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde kalbe müsbet tesir eder ve onu cilalandırır; kalbi iyiliğe ve ibadete sevkeder. Kalblerini murakabe halinde bulunduranlar, haram lokmanın ya da helal rızkın tesirlerini -İslam’ın şehadetinden başka- kendi tecrübeleriyle de bilirler.”

Nitekim Nur Müellifi, haram lokmayı da dahil ettiği tehlikeli alanı anlatırken şöyle söyler: “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa doymuyor; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti kaldıramıyor; yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan sönüyor ve ölüyor. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.”

Haramın insana neler kaybettirdiğini anlama açısından Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şu gaybî ihbarı çok ibret vericidir. Bilindiği üzere, hacca koşanlar ovayı-obayı “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” sözüyle inletirler. Bu söz, mü’minlerin hac esnasında ve ihramda bulundukları müddetçe sürekli tekrar ettikleri mukaddes kelimelerdendir; “Emret yâ Rabbi, buyur yâ Rabbi!.. Çağırdın, biz de geliyoruz yâ Rabbi!.. Davetine sözümüz ve özümüzle geliyoruz, buyur Allahım. Ey ortak ve benzeri olmaktan münezzeh Rabbimiz! Hamd Senin, minnet Senin ve mülk de Senin. Sen teksin, eşsizsin, emsalsizsin, buyur yâ Rabbi!” demektir. İşte, samimi kulların can ü gönülden bu cümleyle mukaddes beldeyi inlettikleri bir anda, sırtında haram parayla alınmış bir elbise ve midesinde haram yoldan sağlanmış bir lokma bulunan bir insan da “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” diye seslenir. Rahmân ü Rahîm (celle celâluhu) kendi hâlis misafirlerini Zâtına has bir memnuniyetle ve ilahî ikramlarla karşılarken, haramla beslenen ve harama bürünen o adama “La lebbeyke ve la sa’deyk” der. Bu söz, kısaca “Lebbeyk’in de sa’deyk’in de senin olsun; sen hoş gelmedin, safalar getirmedin!” manasına gelmektedir.

Demek ki, mü’min, elbisesinin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (celle celâluhu) sığınmalı ve harama düşme endişesiyle gönlü her zaman tir tir titremelidir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Haramdan sakının! Midesine haram lokma giren bir insanın duası kırk gün kabul olmaz.” buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte de, “Allah tayyiptir, helal ve temiz olandan başkasını kabul etmez.” diyerek aynı hususa dikkat çekmiştir.

Bir gün Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri, “Ya Rasûlallah, dua buyur da, Allah Teâlâ, benim her duamı kabul etsin!” istirhamında bulununca, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, helal lokma ile besleniniz! Çok kimse vardır ki, haram yer, haram giyinir; sonra da ellerini kaldırıp dua eder. Böyle birinin duası nasıl kabul olunur ki?” demiştir. Bir başka vesileyle de bu beyanını şöyle teyid etmiştir: “Helal ve temiz gıdalarla beslen ki, duaların kabul olsun.”

Haram Karşısında Sahabe Hassasiyeti

Dahası, Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), haram lokmayla beslenen bir insanın vücudundaki haramın ancak Cehennem’le temizleneceğini belirterek ümmetini uyarmıştır. Helal-haram mevzuundaki bu nebevî teşvik ve tergîblerden dolayıdır ki, başta Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz olmak üzere bütün ehlullah harama bulaşmamaya azamî derecede hassasiyet göstermişlerdir. Selef-i salihînin sergüzeşt-i hayatları bu hassasiyetin misalleriyle doludur.

Bir örnek olması açısından, Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) şu hali hatırlanabilir: Sıddık-ı Ekber, yemeğini getiren hizmetçisine, her defasında onu nereden getirdiğini ve hangi yolla tedarik ettiğini sorardı. Bir defasında, ihtimal uzun zaman aç kaldıktan sonraki bir iftar anında, hizmetçisinin verdiği lokmayı yiyip sütü içinceye kadar her zamanki gibi yemeğin nereden temin edildiğini sormak aklına gelmemişti. Birkaç lokmadan sonra birden durmuş ve endişeli bir ses tonuyla, hizmetçisine “Bu yemek neredendi, bunu hangi parayla almıştın?” demişti. Hazreti Ebu Bekir’in yanında bir köle, bir hizmetçi gibi değil, bir dost, bir arkadaş misali muamele gören insan, “Ben cahiliye devrinde arraflık yapıyordum; fala bakıyor, gâipten haber veriyor ve kâhinlikten para kazanıyordum. O dönemde yaptığım arraflıktan dolayı birisinden alacağım vardı. Dün o adam borcunu getirdi, ondan ücretimi aldım ve bu yemeği de o parayla hazırladım.” cevabını vermişti. Bunu duyan Hazreti Ebu Bekir birden sendelemiş, düşecek gibi olmuş, beti benzi atmıştı. Hemen parmağını gırtlağına kadar sokmuş, zorla istifrağ etmiş ve yediği şeylerin hepsini dışarıya çıkarmıştı. Sonra da, büyük bir mahcubiyetle, “Allahım, midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından da Sana sığınırım.” demişti.

Hazreti Sıddık’ın bu hassasiyetini gören sahabi, “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi! Bu kadarı fazla değil mi? Ne diye kendine bu denli ızdırap veriyorsun?” diye sorunca, Ebu Bekir (radiyallahu anh) şöyle cevap vermişti: “Rasûl-ü Ekrem’den bizzat dinledim; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücudunda bir tek haram lokma bulunan bir kimsenin ancak Cehennem’le temizleneceğini söylemişti.”

Evet, bu hassasiyet, başta Sahabe efendilerimiz olmak üzere bütün selef-i salihînin hayat çizgisinin esasını teşkil ediyordu. Hazreti Ömer de (radiyallahu anh) bir gün yanlışlıkla devlet hazinesine ait olan bir zekât devesinin sütünden içmiş; onun milletin malı olduğunu farkeder etmez de hemen parmağını gırtlağına kadar sokarak istifrağ etmiş; o haramın kanına karışmasına ve bedeninin bir parçası haline gelmesine mani olmaya çalışmıştı.

İffetli Nesillerin Gıdası: Helal Lokma

İbrahim Edhem hazretleri, “Ashab-ı kemal, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” der ve bilmeden de olsa haram yiyip içmekten çok korkardı.

Hazreti Mevlânâ da, “İlim de hikmet de helal lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helal lokmayla meydana gelir. Bir lokma, haset ve hileyi netice verirse, cehalete ve gaflete sebeb olursa, bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?” demiş; hem sâlih bir insan olmanın hem de sâlih evlat yetiştirmenin helal rızıkla çok alâkalı olduğuna vurguda bulunmuştur.

Bir başka Hak dostu ise “helal lokma”nın iffetli nesiller üzerindeki tesirine şöyle dikkat çekmiştir: “Bu zamanda marifet ehli ve hakikat eri olan kimselerin ortaya çıkmayışının sebebi, iç temizliğinin ve batın tasfiyesinin eksikliği, hatta yokluğudur. Batın tasfıyesi ise, her şeyden önce helal lokma ile olur, helal yiyecek azalınca marifet ve hakikat kaybolur.”

İşte, ayet-i kerimelere, hadis-i şeriflere ve selef-i salihînin ikazlarına kulak verdiğimizde açıkça görüyoruz ki, selim bir kalbe sahip sâlih birer kul olabilmemiz için mutlaka haramlardan kaçınmalı ve helallerle iktifa etmeliyiz. Temiz nesiller yetiştirebilmek için de, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımızı ve ailemizin diğer fertlerini helal, hoş ve temiz gıdalarla besleme mecburiyetindeyiz. Şüphesiz, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek ya da kökü yerin derinliklerine uzanan, dalları semaları tutan mübarek bir ağaca dönüşerek gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla ve meyveleriyle insanlığa hizmet edecektir. Gayr-i meşrû yollarla elde edilen kazanç ancak bir cehennem zakkumu mesabesindedir ve o kazançla beslenen çocuklar da bir gün mutlaka hem anne-babasına hem de topluma kan kusturacaktır. Allah korusun, şayet yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, hem kendi manevî hayatımızı karartıyoruz hem de çocuklarımızın saadet ihtimalini yok ediyoruz demektir. Bu itibarla, zaman değişse de, asır başkalaşsa da, herkes gayr-i meşrû yollara sapsa ve helal haram demeden dünyevî imkanlardan istifade etse de, biz haram yiyemeyiz, bakmakla mesul olduğumuz kimseleri de haramla besleyemeyiz.

Hekimler, çocuk bekleyen bir kadına diyazem gibi rahatlık verici ilaçların dahi verilmemesini, çünkü bu tür ilaçların rahm-i mâderdeki ceninin maddî yapısına tesir edebileceğini, bir kısım uzuvlarının bozulmasına yol açabileceğini söylemektedirler. Bu ilaçlar her bebeğe ve her dönemde tesir etmeyebilir; fakat, yüzde bir ihtimal bile olsa, annenin, hekimin tavsiyesine uyarak hassas hareket etmesi ve özellikle doğumdan önceki birkaç aylık dönemde bu tür ilaçlardan uzak durması gerekir. Aynen bunun gibi, Abdulkadir Geylanî, İmam Şazilî, Şah-ı Nakşibend ve İmam Gazâlî misillü mana aleminin sultanları da tasavvufi tecrübeleriyle haram lokmanın insanlar üzerinde menfi tesir icra ettiğini ve haramla beslenen anne-babadan dünyaya gelecek çocuğun da -istisnalar hariç- manevî yapısının bozuk olacağını belirtmektedirler. Onlar da bu sahanın hekimleri olarak haram lokmaların bazı haramzâdelerin meydana gelmesine yol açtığını söylemektedirler.

İmam Gazâlî, haram yiyip içen bir kadının sütüyle beslenen çocuğun, ileride habîs şeylere ve çirkin işlere meyledeceğini söyler. Çocuğu, ancak haram yemeyen sâliha bir kadının emzirmesi gerektiğini, çünkü haramdan hâsıl olan sütün bereketinin olmayacağını ve ondan emzirdiği veya haram yedirdiği zaman çocuğun tabiatının o haramla münasebeti bulunan kötü şeylere yöneleceğini belirtir. “Çocuğun şirret olmasının kaynağı haram yemektir.” der. Ehlullah’tan biri de “Ahmak ve gafil kadının sütü zarar verir; gafletle emzirdi isen kustur!” diyerek bu konudaki hassasiyet ölçüsüne işaret eder.

Öyleyse, çocuğunun fizikî ve biyolojik açıdan sağlıklı doğması için gereken her şarta riayet eden ve yüzde bir-iki nispetinde dahi olsa her ihtimali değerlendirip en doğru olanı yapmaya çalışan valideynin, onun manevî yönden sıhhatli olması için de aynı hassasiyeti göstermesi gerekmez mi?

“Mübarek” Bir Damat

Seleflerimiz bu hususta o derece dikkatli davranmışlardır ki, ailelerinin helal rızıkla beslenmesi, çocuklarının manevî açıdan da selim fıtrat üzere doğması ve sıhhatli büyümesi için adeta tir tir titremişlerdir. Menkıbelerde asla değil fasla bakılması gerektiğini bir kere daha hatırlatarak anlatacağım şu hadise de bu hassasiyetin güzel bir misalidir.

Bir devirde, Merv şehrinin Kadısı, kızının evlilik çağına geldiğini düşünür ve ona layık bir eş aramaya başlar. Dünürcüler birer birer kapıya dayansa da Kadı efendinin acelesi yoktur, adayları teker teker değerlendirir, biricik kızını vereceği en uygun insanı bulmaya çalışır. O günlerde Kadı bir rüya görür; rüyasında kendisine kızını “Mübârek” adlı kölesine vermesi söylenir. Aynı rüyayı birkaç defa görünce ve kölesini değişik şekillerde deneyip onun sâlih bir insan, hayırlı bir damat adayı olduğuna kanaat getirince, bu düşüncesini eşe-dosta açar. Bazıları daha münasip, asil ve zengin kimseler de bulunabileceğini söyleyerek kadı kızının bir köleye verilmesine razı olmasalar da, Merv Kadısı kararını vermiştir. Kızının da rızasını alır, kölesini çağırır ve onları evlendirir.

Nikahın üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiştir ki, Kadı Efendi, kızının ve damadının hallerini sormak için onları ziyaret edince, kızcağız “Babacığım, damadın çok iyi bir insan ama daha peçemi indirmedi, evlendiğimizden beri benden uzak duruyor; yediriyor, içiriyor, fakat elini elime sürmüyor.” der. Kadı bu hale taaccüp eder, hemen damadını bulur ve ona bu davranışının sebebini sorar. Aldığı cevap karşısında Kadı gözyaşlarına boğulur ve kızını doğru insana verdiğini görmenin sevinciyle şükür hisleriyle dolar. Damat şöyle der: “Efendim, ne olur alınmayınız, su-i zanda bulunduğumu zannetmeyiniz; fakat, siz şehrin kadısısınız, size çok gelen giden olur, evinize hediyeler yollanır; Cenâb-ı Hakk’ın bana bir emaneti ve hediyesi olan kızınızın o şüpheli şeylerden yemiş olmasından korktum. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bedendeki haram bir lokmanın tesirinin ancak kırk günde geçeceğini söylediğini öğrenmiştim. Muhtereme eşimi hiç değilse kırk gün alın terimle kazandığım helal lokmayla beslemek istedim; ta ki, Hâlık-ı Kerîm nasip ederse, evladımız sâlihlerden olsun.”

Evet, bu bir menkıbedir; aynıyla olmuş mudur bilinmez. Evlenen herkesin böyle bir erbaîn çıkarması da gerekmez. Mübarek adlı o Hak erinin kırk gün beklemesi sübjektif bir meseledir. Ne var ki, maneviyat aleminin sultanlarından, büyük veli Abdullah bin Mübarek işte o temiz izdivaçtan neş’et etmiştir.

İmam-ı Azam’ın Babası ve Helallik Alma Gayreti

Mevzu açısından benzer bir hadise de İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin muhterem pederi Sâbit hakkında anlatılmaktadır: Sâbit, bir gün dere kenarında abdest alırken, suya düşmüş bir elma görür. Abdestini tamamladıktan sonra, nasıl olsa çürüyüp gideceğini düşünerek “Bari zâyi olmasın!” der ve o elmayı alıp yer. Fakat, çok geçmeden tükürme ihtiyacı hisseder ve tükrüğünde kan görür. O zamana kadar benzer bir haline şahit olmadığı için o kanın yediği elmadan ileri geldiğini düşünür ve onu yediğine çok pişman olur. Elmanın sahibiyle helalleşmek için dere boyunca yürür; sorup araştırır ve sonunda adamı bulur. Hadiseyi ona anlatıp helallik dileyince adam hakkından vazgeçmek için onu uzun bir süre yanında çalıştırır, değişik şekillerde imtihan eder, sâlih bir Hak eri olduğuna inanınca da son bir şart koşar: “Benim kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var. Bununla evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim.” der. Sâbit Hazretleri âhirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul eder.

Nikahları kıyılınca Sâbit Hazretleri henüz yüzünü göremediği zevcesinin bulunduğu odaya girer; fakat, odaya girmesiyle çıkması bir olur. Hemen kayınpederine koşup, “Bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok!” der. Kayınpederi tebessüm ederek, “Evladım o benim sana nikahladığım kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allah Teâlâ hanenizi mübarek ve mesut etsin.” cevabını verir.

İşte böyle bir ana ve babadan da İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri dünyaya gelir. Tabii, bu da bir menkıbedir. Fakat, önemli olan, İmam-ı Azam gibi bir sultanın yetişmesine dayelik eden o yuvanın hangi esaslar üzerine bina edilmiş olabileceğine dair ip uçları yakalayabilmek ve bunlardan kendi hesabımıza ibretler çıkarabilmektir.

Annenin Tığı Oğlun Çuvaldızı Oluverir!..

Evet, bir bebeğin, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlanarak helal ve meşrû rızıkla beslenmesi fevkalâde önemlidir. Öyle ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir vâkıa olarak -muvakkaten dahi olsa- çocuğa akseder. Anne-babanın damarlarındaki bir parça haram, çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Ebu Vefa Hazretleri bu mevzuyu anlatırken şahsî hayatından ve kendi çocuğunun bir huyundan misal verir: Hazret’in oğlu sürekli elinde bir çuvaldızla dolaşmakta ve devamlı surette tulumlarla su taşıyan insanların tulumlarını delmektedir. Ebu Vefa Hazretlerinin üzülmesine gönülleri razı olmayan ahâlî bu durumu uzun süre gizli tutar ve şikayetçi olmazlar. Fakat, zamanla iş çığırından çıkar ve çekilmez hale gelir; halk mecburen meseleyi Hak dostuna açar ve oğlundan şikayetçi olurlar. Hazret, oğlunun yaptıklarını öğrenince gerçekten çok üzülür ve bir o kadar da şaşırır. Durumu eşine anlatır; bunun sebebinin ikisinden biri olduğunu söyleyip hanımından çocuğa hamileyken yanlış bir harekette bulunup bulunmadığını sorar.

Anne düşünür taşınır ve eşine şunları söyler: “Çocuğun doğmasından birkaç ay evvel komşunun evine gitmiştim. Orada portakal ve nar gibi meyveler gördüm. Canım çok çekti ama istemeye de utandım. Komşum görmeden elimdeki örgü tığımı meyvelere saplayıp saplayıp ağzıma götürdüm ve böylece onları tadarak meyve arzumu giderdim.” Ebu Vefa hazretleri bunu duyunca “İşte tığını meyveye saplayıp birkaç damla da olsa izinsiz ve haram olan meyve suyunu tatman, evladımızda tulumları delme şeklinde tezahür etti. Şimdi huzur-u kibriyaya yönel, ağla ki Allah günahını affetsin.” der. Annenin, kabahatini anlayıp ağlayarak dua dua yalvardığı ve sonra da komşusundan helallik aldığı aynı anda, çocuğunun içini bir pişmanlık hissi doldurur ve “Bu yaptığım iş bana hiç yakışmıyor. Artık, böyle bir şey yapmayacağım” diyerek elindeki çuvaldızı atar.

Hâsılı, kendimiz ve çocuklarımız hakkında en çok korkmamız gereken hususlardan biri de haram yemek olmalıdır. Zira, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Haram lokma ile beslenip büyüyen bir insana ateş daha layıktır.” buyurmuştur. Her haram, ya yiyip içenden ya da onun çoluk çocuğundan burada olmazsa ötede mutlaka çıkacaktır. Evet, helal, kalbin cilası olduğu gibi, haram da onun karasıdır. İbadetlerinin mûteber, dualarının makbul ve çocuklarının sâlih birer kul olmasını arzu edenler, helal dairesinden ayrılmamaya azamî îtîna göstermelidirler.

Helal Gıdanın Önemi

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyet-i kerîmede yerde ve gökte bulunan bütün varlıkları insan için yarattığını ifade etmiş, farklı âyet-i kerîmelerde insanlara ihsan ettiği nimetlerden numuneler sunmuş ve nihayet bazı âyet-i kerîmelerde de mubah ve helâl dairesine bir sınır getirerek bizim için haram kılınan yiyecekleri açıklamış ve bunlardan uzak durmamızı emretmiştir. Konuyla ilgili âyet-i kerîmelere baktığımızda genel olarak Yüce Allah’ın temiz, hoş ve faydalı gıdaları insanlara helâl; pis, nâhoş ve zararlı gıdaları da haram kıldığını görüyoruz. Meselâ konuyla alâkalı Allah Teâlâ Bakara Sûresi’nde bütün insanlığa hitaben:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْأَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًا

“Ey insanlar! Yeryüzünde olan bütün nimetlerimden helâl hoş olmak şartı ile yiyiniz.”1 buyurmak suretiyle, insanlara helâl ve hoş rızıklardan yemeyi emretmiştir. Birkaç âyet-i kerîme sonra ise mü’minlere hitaben şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ

“Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helâlinden yiyiniz!”.2 Başka bir âyet-i kerîmede de Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hüküm koyma hak ve salâhiyetini ifade etme sadedinde,

وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ

“Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.”3 buyrulmuştur.

Bu âyet-i kerîmelerde icmalen temiz-pis veya helâl-haram olarak vasıflanan gıdaların neler olduğu, başka âyetlerde tafsilâtlı bir şekilde ifade edilmiştir. Ancak, “Eşyada asıl olan ibahadır/mubahlıktır.” kaidesinde de ifade edildiği gibi, hakkında yasaklayıcı bir hüküm bulunmayan gıdalar helâl olduğu için, bunlar tek tek sayılmamıştır. Çünkü önemli olan, haramların bilinmesidir. Buna göre Kur’ân-ı Kerîm’de; domuz, meyte, kan, Allah’tan başkası adına kesilen hayvan ve şarap haram kılınan yiyecek ve içeceklerdir.4 Sünnet-i Sahiha’da ise bunlara ilâveten, azı dişleri ve pençeleriyle avlanan yırtıcı hayvanlar, yırtıcı kuşlar ve eşek de haram kılınmıştır.5 Bütün bunlar haram olduğu gibi, bunların katıldığı yiyecek ve içecekler de haramdır.

Kur’an ve Sünnet’in yasaklayıcı beyanlarının yanında, yiyecek ve içecekleri haram duruma getiren diğer bir faktör de, onların elde edilme şeklidir. Buna göre, rüşvet, faiz, gasp, hırsızlık, hile, yağmacılık gibi yollarla kazanılan gıdalar da helâl olmazlar. Bu açıdan yiyip içtiklerinin helâl olmasını isteyen bir Müslüman, bir yandan dinin helâl kıldığı gıdaları arayacak, diğer yandan da bu gıdaları helâl ve meşru yollardan temin edecektir.

MEŞRU DAİRENİN GENİŞLİĞİ

Meşru dairede yer alan ve insanlığın istifadesine sunulan nimetler insanı harama düşürmeyecek ölçüde geniştir. Nebiyy-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bir dualarında: “Allahım helâl nimetlerinle benim gözümü, gönlümü öyle doyur ki harama dönüp bakmayayım.”6 buyurmak suretiyle helâl daireyle iktifa etmenin önemine işaret etmiştir. Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade etmiştir: “Helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.”7

Hakikaten haram kılınan yiyecek ve içecekler düşünüldüğünde, helâl olanların yanında bunların çok daha az olduğu görülür. Meselâ, Allah, domuzu yasaklamış; ancak koyun, keçi, inek, deve gibi evcil hayvanların yanında birçok yabanî hayvan etini de helâl kılmıştır. Aynı şekilde sarhoş edici içkilerin haram kılınmasına karşılık, insanın istifade edebileceği çok sayıda meşrubatın mubah olduğu görülür.

Kaldı ki, aslında bazı gıdalardan uzak durulması da yine insanın menfaatinedir. Zîrâ günümüzde yapılan araştırmalarda, İslâm’ın yasakladığı yiyecek ve içeceklerin insanlar için ne denli zararlı olduğu çok daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de “rics” yani pis bir madde olduğu ifade edilen8 domuz etinin insan bünyesine verdiği zararlar üzerinde bugüne kadar onlarca makale ve kitap çalışması yapılmıştır.9Keza Kur’ân-ı Kerîm’de bazı faydalarının bulunmasının yanında zararlarının çok daha fazla olduğu ifade edilen10ve kesin olarak haram kılınan11 alkollü içkilerin, yüzlerce hastalık ve probleme sebep olduğu neredeyse bütün dünya tarafından kabul edilmiştir.

Günümüzde ortaya çıkan birçok hastalık ve rahatsızlığın alınan gıdalarla yakından ilişkisi olduğu bir gerçektir. Bu sebeple hastalıkların tedavisinde yenilip içilen gıdalar kontrol altına alınmaktadır. Her işinde sayısız hikmetler bulunan Cenâb-ı Hakk’ın bazı yiyecek ve içecekleri haram kılmasında da insanlar için birçok fayda ve maslahatlar vardır.

Ancak burada bir hususu ifade etmeliyiz ki, samimi bir Müslüman faydasına ve zararına bakmadan İslâm’ın haram kıldığı her türlü yiyecekten uzak durmalıdır. Çünkü İslâm’ın birçok emrinde olduğu gibi helâl ve haramların da taabbudîlik (sırf Allah’ın emretmesi) sırrı ağır basmaktadır. Buna göre dinen haramlığı kesin olan bir gıdayı terk etmemizdeki asıl sebep ondaki zararlar değil, Allah’ın onu haram kılması olmalıdır.

HELÂL GIDA TALEBİNİN ÖNEMİ

Konuyla alâkalı âyet-i kerîmelerden anlaşıldığı kadarıyla, Allah’ın insanlar için yaratmış olduğu ve onlara rızık olarak ihsan ettiği yiyecek ve içeceklerde, helâl ve temiz olanlar bırakılarak, haram ve pis olan gıdalardan istifade edilmeye kalkışıldığında, Şeytan’ın yoluna girilmiş, takva dairesinden uzaklaşılmış, kendisine karşı şükredilmesi gereken nimetlere nankörlük edilmiş, ubudiyetin dışına çıkılarak haram irtikâp edilmiş ve Allah’a imanın gereği de yerine getirilmemiş olacaktır ki, böyle bir akıbetin gerek fert gerekse toplum plânında daha başka komplikasyonlara da sebebiyet vereceği, günah ve fesada açık bir toplum vücuda getireceği muhakkaktır. Zîrâ Yüce Allah pek çok âyet-i kerîmede, ihsan ettiği rızıklardan, helâl ve hoş gıdalardan yemeyi emrettikten hemen sonra, şeytanın peşinden gitmememizi,12 kendisine iman ettiğimiz Allah’tan sakınarak takva dairesi içinde hareket etmemizi,13 şayet sadece Allah’a (celle celâluhu) ibadet ediyorsak O’na şükretmemiz gerektiğini14 ve yeryüzünde fesat çıkarmak suretiyle taşkınlık yapılmamasını15 emretmesi ve aynı zamanda kendisine iman etmeyi ve ubudiyette bulunmayı hatırlatması16gibi hususlar, helâl gıdalarla beslenmenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermesinin yanında, bu sınırın ihlâl edilmesinin de, insanları fesat, tuğyan, nankörlük ve taşkınlığa sürükleyebileceğine işaret etmektedir.

Ayrıca Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîflerinde:

يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَا يُبَالِي الْمَرْءُ مَا أَخَذَ مِنْهُ أَ مِنَ الْحَلَالِ أَمْ مِنَ الْحَرَامِ

“Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”17buyurmak suretiyle, insanların helâl ve harama dikkat etmeden bir hayat yaşamalarını âhirzaman fitnelerinden birisi olarak göstermiştir. Aynı zamanda biz bu hadîs-i şerîften hassas bir Müslüman’ın yediği içtiği şeylerin helâl olmasına dikkat etmesinin çok önemli olduğunu da çıkarıyoruz.

Öte yandan Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı kıssada geçen şu hâdise de konumuz açısından dikkat çekicidir. Dinlerini yaşamak için bir mağaraya çekilen Ashab-ı Kehf, 309 yıl orada kaldıktan sonra uyanırlar. Daha sonra içlerinden birisini kendilerine yiyecek getirmesi için şehre gönderirler. Kur’ân-ı Kerîm onların bu durumunu şu ifadelerle anlatır:

فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ

“Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın en temiz yiyecek ne ise ondan size azık tedarik etsin.”18 Buna göre onlar, şehre gönderecekleri kimseden kendilerine getirecekleri rızkın “ezkâ” olmasını istemektedirler. Müfessirler, bu kelimeyi tefsir sadedinde, “daha tayyib”, “daha kaliteli”, “daha tatlı”, “daha ucuz”, “daha lezzetli”, “daha çok” gibi mânâlar yanında bir de “daha helâl” mânâsını zikretmişlerdir. Hattâ bazı rivayetlerde, bu şehir halkının, hayvanları putlar için kurban ettiği ve domuz kestiği ifade edilerek, “ezka” dan kastın, helâl kesilmiş hayvan olduğu ifade edilmiştir.19 Bütün bu mânâlardan yola çıkarak, herhalde bu âyet-i kerîmenin, günümüzde çokça zikredilen helâl ve güvenli gıda talebinin önemine işaret ettiğini söyleyebiliriz. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de,

طَلَبُ الْحَلَالِ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ

“Helâl talebi, her Müslüman üzerine vaciptir.”20buyurmak sûretiyle meselenin ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

Özellikle gıda sektörünün çok karmaşık bir hâl aldığı, gıdalarda menşei belirsiz birçok katkı maddesinin kullanıldığı, genetiği değiştirilmiş ürünlerin yaygınlaştığı, sektörün temelinde genellikle gayrimüslimlerin veya dinî hassasiyeti bulunmayan Müslümanların yer aldığı, insan sağlığından ziyade para kazanma hırsının öne çıktığı bir dönemde böyle bir araştırma ve hassasiyet ayrı bir önem ve ehemmiyet kazanmaktadır. Çok sayıda domuz çiftliğinin bulunduğu, senede ortalama yedi yüz bin ile bir milyon arasında domuzun tüketildiği, gıda endüstrisinde çok sayıda gıda katkı maddesinin yer aldığı, gıdalardaki etiketlerin doğru ve tam yazılmadığı, hâlâ hayvan kesiminde İslâmî usule uygun kesimin tam oturmadığı ülkemizde de Müslümanların hassas davranmaları gerekmektedir.21

HARAMLA BESLENMENİN UHREVÎ ZARARLARI

Cenâb-ı Hak, Mü’minûn Sûresi’nde şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ

“Siz ey peygamberler! Helâl ve hoş şeylerden yiyip için, makbul ve güzel işler işleyin! Zîrâ Ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.”22 Bu âyet-i kerîmede peygamberlere ve onların şahsında bütün müminlere hitaben, helâl ve hoş rızıklardan yemeleri ve sonra da salih ameller işlemeleri emredilmiştir. Ancak helâl rızık yeme emrinin salih amelden önce gelmesi gösteriyor ki, salih amelde bulunabilmek, helâl rızıkla beslenmeye bağlıdır.23 Demek ki, haramlarla beslenen bir insanın amellerinin de salih olabilmesi zordur.

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) de birçok lâl ü güher beyanıyla haramdan uzak kalmanın önemine dikkat çekmiş ve haramla beslenen bir vücudun maruz kalacağı tehlikelere işaret etmiştir. Bir yerde Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) haram giren bir midenin maruz kalacağı akıbeti ifade etme sadedinde şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَوَّلَ ما يُنْتِنُ من الْإِنْسَانِ بَطْنُهُ فَمَنْ اسْتَطَاعَ أَنْ لَا يَأْكُلَ إلا طَيِّبًا فَلْيَفْعَلْ

“İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, bir insan gücü yettiğince karnına temiz olmayan şeyleri sokmamaya çalışsın!”24

Başka bir hadîs-i şerîflerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) haramla beslenen bir insanın duasının bile kabul olmayacağını şu çarpıcı beyanlarıyla ifade etmiştir: “Seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip, buyurdu ki:

وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ وَقَدْ غُذِّىَ بِالْحَرَامِ فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لَهُ

“Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?”25

Deylemî’nin İbn Mes’ud’dan rivayet ettiği: “Kim haram bir lokma yerse, Allah onun kırk gece namazını ve kırk sabah da duasını kabul etmez. Haramın besleyip büyüttüğü her et için en layık olan yer cehennemdir. Muhakkak haramdan bir lokma bile eti besleyip büyütür.”26 hadîs-i şerîfi de helâl lokmayla beslenmenin ne derece ehemmiyetli olduğunu çarpıcı bir şekilde beyan etmektedir.

BÜYÜKLERİN HARAM KARŞISINDAKİ HASSASİYETLERİ

Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabe efendilerimizin ve daha sonraki ehlullahın haram lokma karşısında nasıl bir hassasiyet ve titizlik örneği sergilediklerine bakınca meselenin önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gün yatağına yatmış; fakat sabaha kadar uyuyamamış ve yatağında dönüp durmuştu. Sabah olduğunda mübarek zevceleri O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sıkıntısının sebebini sorduğunda Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) cevabı şu olmuştu: “Yatağımı hazırlarken yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan ise! İşte sabaha kadar bunu düşündüm, bunun ızdırabıyla sağa sola dönüp durdum. Bir türlü gözüme uyku girmedi.”27 Aslında bu hurmanın sadaka ve zekât hurması değil de kendisine gelen bir hediye olması daha kuvvetli bir ihtimaldi. Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine gelen sadaka ve zekâtları hiç bekletmeden hemen ihtiyaç sahiplerine ulaştırırdı. Buna rağmen O (sallallahu aleyhi ve sellem), bu kadar küçük şüphe karşısında bile hassas davranıyor ve bu yönüyle ümmetine de hüsn-ü misal teşkil ediyordu.

Başka bir gün Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) torunu Hazreti Hasan’ın zekât hurmalarından birisini ağzına attığını görünce hemen onu ağzından çıkartmış ve şöyle demiştir: “Bilmiyor musun, Âl-i Muhammed zekât malı yiyemez.”28

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tilmizleri olan sahabe efendilerimiz de midelerine haram bir lokmanın girmemesi hususunda aynı hassasiyeti taşımışlardır. Meselâ bir gün Hazreti Ebu Bekir (r.a.), hizmetçisinin getirdiği yiyeceği yemeye başladıktan sonra bunu nereden getirdiğini sorar. Onun bu yiyeceği Cahiliye döneminde kâhinlikten kazandığı parayla aldığını öğrenince de derhal parmağını gırtlağına kadar sokar ve yediklerini zorla dışarı çıkarır. Ardından da midesinde kalanlardan dolayı Allah Teâlâ’ya istiğfar eder.29

Yanlışlıkla bir zekât devesinin sütünü içen Hazreti Ömer’in tavrı da bundan farklı değildir. O da aynı şekilde kendisini istifraya zorlayarak haramın vücuduna karışmasına fırsat vermemiştir.30 Çünkü onlar Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) haramla beslenen bir vücudu ancak Cehennem ateşinin temizleyeceğini öğrenmişlerdi.

Şimdi de haramın insan üzerindeki menfi tesirini Ebu’l-Vefâ Hazretleri’nin başından geçen bir hâdiseyle misallendirelim: Hazret, oğlunun elindeki çuvaldızla insanların bin bir zahmetle uzaktan taşıdıkları su tulumlarını deldiğini öğrenir. Bu durumun sebebini öğrenme adına kendisini muhasebeye çeker ancak çocuğun bu davranışına sebebiyet verebilecek bir hatasını bulamaz. Eve gelince meseleyi bir de hanımına anlatır ve onu da muhasebeye sevk eder. Anne, düşünür taşınır ve sonunda yaptığı bir hatayı kocasına anlatır. Buna göre o, çocuğun doğmasından birkaç ay önce komşunun evine gider ve orada portakal ve nar gibi meyveler görür. Canı çok çekmesine rağmen hayâsı ev sahibinden istemeye mâni olur. O da komşusu görmeden elindeki tığı meyvelerden birine batırır ve çıkan suyu içer. Bunları dinleyen Ebu’l-Vefâ Hazretleri çocuğun bu kabahatinin sebebini anlar ve karısından, önce komşusuna giderek helâllik istemesini sonra da Allah’a tevbe ve istiğfar etmesini ister. O, bunları yapınca birden çocuğun içini bir pişmanlık hissi sarar ve artık bu yanlışından vazgeçer.31

ALLAH DOSTLARININ TAVSİYELERİ

Bediüzzaman Hazretleri haramların insanda meydana getireceği tahribata şu veciz ifadeleriyle dikkat çeker: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.”32 Demek ki, bazen mideye giren haram bir lokma bile insanı batırabilir. Haram lokmanın insanın kalbî ve ruhî hayatına nasıl zarar verdiğini anlatma adına hak dostlarının çok önemli tespitleri vardır. Kalbin katılaşması, ibadet aşk u şevkinin sönmesi, gece kıyamının bitmesi, duaların kabul olmaması, insan lâtifelerinin ölmesi, iffetin yok olması vb. hususlar haramın zararlarından bazılarıdır.

Kalb ve ruh ufkunun kahramanı birçok Allah dostu haram gıdayla beslenmenin insanın mânevî hayatında nasıl bir tahribe yol açtığı üzerinde durmuşlardır. Sehl ibn-i Abdullah et-Tüsteri konuyla ilgili şunları söylemiştir: “Sıddıkların alâmetlerinin kendisine zâhir olmasını isteyen kimse, helâlden başka bir şey yemesin ve sadece sünnete uygun ameller işlesin.”; “Her kim haram yerse, onun organları da isyan eder. Kendisi bu durumu ister istesin ister istemesin, ister bilsin ister bilmesin fark etmez.”; “Bir kul şu dört haslete sahip olmadığı sürece imanın hakikatine ulaşamaz: Sünnetleriyle birlikte farzları yerine getirmek; şüpheli yiyeceklerden de korunarak helâl yemek; yasakların açığından gizlisinden uzak durmak; vefat edene kadar bu sayılan mevzularda sabır göstermek.”33

Şah Şucâ’ el-Kirmânî de harama bakmaktan gözünü muhafaza edenin, kendini nefsanî arzulara kapılmaktan koruyanın, daimî murakabe ile bâtınını, sünnete tâbi olmakla da zâhirini ihya edenin ve helâl lokma yemeyi alışkanlık hâline getiren kimsenin firasetinin şaşmayacağını ifade etmiştir.34

İmam Gazzali Hazretleri de selef-i salihinden konuyla alâkalı şu sözleri nakletmiştir: “Bazen olur ki, kulun kalbi yediği bir yiyecekten dolayı ters çevrilir ve tıpkı tabaklanmış derinin büzülüp çekildiği gibi büzülüp çekilir de bir daha da eski durumuna dönemez.”; “Biz başka değil sadece helâl yiyecekleri yeriz. Bu sebepledir ki, kalblerimiz müstakim olur, hâlimiz aynı kalır, melekût âlemine muttali olur ve ahiret âlemini müşahade ederiz.”35

Hazreti Mevlâna ise helâl lokmanın insan üzerindeki tesirini şu sözleriyle dile getirmiştir: “İlim de hikmet de helâl lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helâl lokmayla meydana gelir. Bir lokma, haset ve hileyi netice verirse, cehalete ve gaflete sebep olursa, bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?”36

Bunların yanında Abdullah b. Abbas, Cenâb-ı Hakk’ın midesinde haram bulunan bir kimsenin namazını kabul etmeyeceğini, İbrahim b. Ethem, yüce makamlara ermenin, mideye gireni kontrol etmekle mümkün olacağını, Fudayl b. İyaz, midesine girenleri bilen kimseyi Allah’ın sıddıklardan yazacağını, Yahya b. Muaz, Allah’ın hazinelerinden bir hazine olan itaatin anahtarının dua, anahtarın dişlerinin ise helâl lokma olduğunu, ifade etmişlerdir.37

TÜKETİCİLERE DÜŞEN VAZİFELER

1- Öncelikle her tüketicinin helâl gıdanın önemine, bunun İslâm’ın katî bir emri olduğuna inanması ve bu konuda bir arayış içinde olması gerekir. Yani iş öncelikle zihinde hâlledilmelidir ki bu, davranışlara da yansısın.

2- Helâl gıda arayışında şuurlu hareket edilmelidir. Bunun için de, öncelikle İslâm’da helâl ve haram kılınan gıdaların neler olduğunun sonra da bunların günümüzde nasıl kullanıldığının bilinmesi gerekir. İslâm’ın haram kıldığı gıdalar bellidir ve bunların sayısı da azdır. Ancak dinimizde haram kılınan alkol, domuz, kan ve murdar hayvan günümüzde pek çok endüstriyel ürünün üretilmesinde hammadde olarak kullanılmaktadır. Meselâ domuzun, yağı, midesi, pankreası gibi neredeyse her bir organından ayrı bir gıda katkı maddesi yapılmaktadır. Hâl böyle olunca, haram lokmanın midesine girmesini istemeyen Müslümanların da bu konuda şuurlu hareket etmekten başka çaresi yoktur.

3- Müslümanların birinci tercihi ucuzluk değil, helâllik ve güvenilirlik olmalıdır. Bu güne kadar gıda alanında televizyon ekranlarında ve gazete sayfalarında yer alan haberlere bakıldığında, bir kısım uygulamaların “gıda terörü” isimlendirmesini haklı çıkaracak derecede olduğu görülecektir. Meselâ, dana kıymasına tavuk sakatatı, kırmızıbibere kiremit tozu, zeytine siyah boya, tereyağına margarin, yoğurta jelâtin, bala tatlandırıcı katılması gibi gıda sektöründe birçok hile yapılmaktadır. Bu açıdan helâl ve sağlıklı gıda tüketmek isteyen Müslümanların, alacakları yiyecek ve içeceklerin muhtevasına ve güvenilirliğine bakmaları gerekir.

4- Haram maddelerden elde edilmiş veya vücuda zararlı olan gıda katkı maddeleri hakkında bilgi sahibi olunmalı ve etiket okuma alışkanlığı kazanılmalıdır. “Müslüman bir ülkede yaşıyoruz.” düşüncesiyle market raflarında ele geçen her ürün alınmamalı, kesinlikle araştırılma yapılmalıdır. Biz Müslüman bir ülkede yaşasak da artık dünyanın bir köy hâline geldiği ve gıda üreticilerinin hepsinin Müslüman olmadığı unutulmamalıdır.

5- Mümkün olduğu kadar endüstriyel gıdalar yerine, tabiî olanlar tercih edilmelidir. Çünkü renklendirmek, raf ömrünü uzatmak, tatlandırmak, kıvamını arttırmak, homojenleştirmek vb. gayelerle endüstriyel gıdaların içine birçok katkı maddesi ilâve edilmekte ve bunların bir kısmı sağlık açısından da risk oluşturmaktadır.

6- Tüketiciler, eğer ürün alırken içine katılan bazı katkı maddelerinden şüphelenirlerse, bunu gerek mail göndererek gerekse telefon açarak üreticilere sormalıdırlar. Onların böyle bir şuurla hareket etmeleri ister istemez üreticileri de belli konularda hassas olmaya zorlayacaktır.

7- Hiç şüphesiz günümüzde Müslümanların gıda konusunda en çok sıkıntı yaşadıkları alanların başında et ürünleri gelmektedir. İslâm, başta domuz olmak üzere bazı hayvanların etini haram kılmış, eti helâl olan hayvanlar için de belli bir kesim usulü getirmiştir. Buna göre hayvanı kesecek kimse Müslüman veya ehl-i kitap olmalı,38kesimden önce besmele çekmeli ve hayvanı “boğazlama usulüyle” kesmelidir. Aksi takdirde hayvan murdar olmuş sayılır. Ancak ülkemizde kesilen hayvanların tamamının böyle bir hassasiyetle kesildiğini söylemek oldukça zordur. O hâlde Müslümanlar, mümkün olduğu kadar aldıkları et ve et ürünlerinin helâl olup olmadığını araştırmalıdırlar.

8- Dünyanın bir imtihan yeri olması hasebiyle dinimiz bazı gıdaları insanlara haram kılmış ve Kur’ân ve Sünnet’te helâl ve haram olan yiyecek ve içeceklerin neler olduğunu açıklamıştır. Fakat kesin haram veya helâl olduğu anlaşılamayan şüpheli bir alan da vardır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Helâl de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur.”39buyurarak bu alana yaklaşmamamızı istemiştir. Bu açında özellikle şüpheli gıdaların oldukça fazla olduğu günümüzde, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hadisleriyle amel etmek son derece önemlidir.

Özetle günümüzde Müslümanlar boğazlarından midelerine inecek her bir gıdaya vize sormalı ve yediklerinin helâl olup olmadığına dikkat etmelidirler. Gerekirse şüphe duydukları gıdalar hususunda uzmanına sorarak, telefon, mail ve daha değişik yollarla firmalara ulaşmalı ve yedikleri gıdaların mahiyetini öğrenme gayreti içinde olmalıdırlar. Evet, -hayatı yaşanmaz kılacak derecede ileri götürmemek şartıyla- yiyecek ve içeceklerimizde ihtiyatlı ve hassas hareket etmek inancımızın bir gereği olarak görülmelidir.

*Yüksel Çayıroğlu, İlahiyatçı – Yazar ycayiroglu@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR

1. Bakara Sûresi, 2/168. 2. Bakara Sûresi, 2/172. 3. Â’raf Sûresi, 7/157. 4. Bkz.: Bakara Sûresi, 2/173; Mâide Sûresi, 5/3; 5/90; Nahl Sûresi, 17/115. 5. Konuyla ilgili rivayetler için bkz.: Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 8/125-146. 6. Tirmizî, Dua 110. 7. Bediüzzaman, Sözler, Altıncı Söz, s. 33. 8. En’âm Sûresi, 6/145. 9. Bkz., Süleyman Kuş, Tahrimu lahmi’l-hınzîr hikmetü ve esbâbu fi’l-ilmi ve’d-dîn, Kahire: Dâru’l-beşîr; Ahmed Cevad, el-Hınzîr beyne mizâni’ş-şer’ ve minzâri’l-ilm, Kâhire: Dâru’s-selâm, 1987; Asaf Ataseven, Din ve Tıp Açısından Domuz Eti, Türkiye Dinayet Vakfı, Ankara, 1987; Muvaffak Muharrir, “Domuzla Gelen Tehlike: Trişinoz”, Sızıntı, sayı: 33. 10. Bakara Sûresi, 2/219. 11. Mâide Sûresi, 5/90. 12. Bakara Sûresi, 2/168; En’âm Sûresi, 6/142. 13. Mâide Sûresi, 5/88; Enfâl Sûresi, 8/69. 14. Bakara Sûresi, 2/172; Nahl Sûresi, 16/114. 15. Bakara Sûresi, 2/60; Tâhâ Sûresi, 20/81. 16. Mâide Sûresi, 5/88; En’âm Sûresi, 6/118; Nahl Sûresi, 16/114. 17. Buhârî, Büyû 7. 18. Kehf Sûresi, 18/19. 19. Bkz. Fahruddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 2000, 21/88; Âlûsî, Rûhu’l-meânî, Beyrut: Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Ârabî, 15/230-231; Hâzin, Lübâbü’t-te’vîl, Beyrut: Dâru’l-fikr, 1979, 4/206. 20. Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/74 (9993); Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 4/5 (9204). 21. Gıda sektöründe yaşanan problemler için bkz.; Hüseyin Kami Büyüközer, Yeniden Gıda Raporu, İstanbul, 2011; Kemal Özer, Şeytan Ne Diyor! İnsan Ne Yemeli Ne Yememeli, Hayykitap, İstanbul, 2011; Reşit Haylamaz, Türkiye’de Domuz Gerçeği, İstanbul: Nil Yayınları, 1996; İsmail Tokalak, Dünyada Gıda ve İlaç Terörü, Gülerboy Yayıncılık, İstanbul, 2010. 22. Mü’minun Sûresi, 23 /51. 23. Bkz.: Fahrettin er-Râzi, Mefâtîhu’l-gayb, Beyrut: Dâru’l-kütübü’l-ilmiyye, 2000, 23/91. 24. Buhâri, Ahkâm 9. 25. Müslim, Zekât 65; Timizî, Tefsir, Bakara. 26. Suyutî, Câmiu’l-ehâdîs, 20/55 (21483). 27. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/193; Hâkim, el-Müstedrek, 2/17. 28. Buhâri, Zekât 60. 29. Buhârî, Menâkıbu’l-ensâr 26; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/97 30. Muvatta, Zekât 31; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 7/14. 31. Fethullah Gülen, Ölümsüzlük İksiri, Nil Yayınları, İzmir, 2011, s. 134-135. 32. Bediüzzaman, Lem’alar, s. 179-180. 33. Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, II, 89. 34. Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, trc. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 1999, 3. baskı, s. 323-324. 35. Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, II, 89. 36. Mevlânâ, Mesnevî, 1/120. 37. Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, II, 89. 38. Ehl-i kitabın yaşadığı birçok ülkede hayvanların kesiminde, elektrik şoku verme ve tabancayla öldürme gibi farklı usullerin kullanıldığını biliyoruz. Bu usulleri tatbik eden kimse kim olursa olsun söz konusu hayvan yenmez. 39. Buhârî, Îmân 39, Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108.

İçki Ve Uyuşturucudan Korunma Yolları

İçki masasında aklı, kumar masasında bütün varlığı ve mukaddesatı giden bir insanın, Cenâb-ı Hak’la bağlarını devam ettirebilmesine imkân yoktur.

Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insan, bilgi, irâde, konuşma, akıl, idrâk ve tasavvur gibi yönleriyle diğer varlıklardan ayrılır. Bütün dinlerde ve hukuk sistemlerinde, insanın sahip olduğu önemli değerlerin korunma altına alınması da bunun bir göstergesidir. Bu değerler, din, can, mal, akıl ve nesildir. Bu vazgeçilmez değerler olmaksızın, ne fert, ne de toplum, hayatını sağlam ve mutlu bir şekilde devam ettirebilir. Bunlar, hava ve su kadar herkesin ihtiyaç duyduğu değerlerdir. Bu vazgeçilmez değerlerin tamamının karşısındaki müşterek düşmanlardan biri de, günümüzde son derece yaygın olan ve gittikçe de yaygınlaşan içki ve onun bir adım sonrası olan uyuşturucu belâsıdır. Bu makalede, zararlı alışkanlıklardan içki ve uyuşturucular ele alınacak, kişileri bunlara iten sebepler ve nesilleri bunlardan koruma yolları üzerinde durulacaktır.

A. Korunması Gerekli Beş Temel Esas

İnsanın bulunduğu her yerde, din de vardır. Zîrâ din fıtrî bir ihtiyaçtır. Mutlulukların zirvesinde âniden gelen bir sıkıntının, meydana gelecek bir bunalımın insanı kuşatması her zaman mümkündür. Bu olumsuz durumlarda insanın en güçlü sığınağı, dindir. Onun içindir ki, Allah Teâlâ insanları hiçbir zaman rehbersiz bırakmamış, her dönemde onlara kitaplar ve peygamberler göndermiştir.

İnsanın bedenine ve ruhuna zarar veren her şeyi yasaklayan İslâm dini’nin hakkıyla yaşandığı yerlerde içki, uyuşturucu vb. kötü alışkanlıkların hayat hakkı yoktur. Allah, insana emanet olarak verdiği maddî ve mânevî değerleri koruma altına almıştır. Dinî değerlerin yaşanmadığı toplumlarda uyuşturucunun yaygınlaşmasının önü açıktır. Dinin varlığı, aklın varlığına, şuurun yerinde olmasına bağlıdır. Zîrâ insanı insan yapan aklıdır; aklı olmayanın dini de yoktur. İslâm, toplum için bir zarûret olan dîn gerçeğini yerleştirmek maksadıyla, bütün uyuşturuculara karşı savaş açmış, uyuşturucunun azını da çoğunu da yasaklamıştır.

Beden, insanın kendi malı olmadığı için, gelişigüzel onun üzerinde tasarruf yetkisi yoktur. O, insana emanet olarak verilmiştir. Dinimizde emanete riayet etmemek, nifak sıfatı, hattâ yerine göre imanı yok edici olarak nitelendirilmiş,1 vücudumuzun emânet olup, Cenâb-ı Hakk katında bu emânetten tam hesap vermeden ayrılmanın mümkün olmayacağı bildirilmiştir.2 Alkolün vücuda zararları, bir hayli fazladır, bundan kat kat ağır olan çeşitli isimler altındaki uyuşturucuların zararlarının büyüklüğü buna mukayese edilsin.

İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük özelliği, akıl sahibi olmasıdır. İslâm’da akıl o kadar önemlidir ki, akıldan mahrum olan bir insanın mükellefiyetleri de yoktur. İslâm dini, aklın fonksiyonlarını iptal eden her şeyi yasaklamıştır. Uyuşturucunun haram kılınmasındaki sebeplerden birisi de, insan için son derece önemli olan aklı devre dışı bırakmasıdır. Uyuşturucu, aklın en büyük düşmanıdır. O, sadece akıl ve düşünceyi değil, aynı zamanda beden sağlığını da bozar. İnsanı insan olmaktan çıkartarak hayvanlaştırır. Bağımlılar, iradelerini de kullanamaz, kendilerine sahip olamaz ve kâr-zararlarını seçemez olurlar.

İslâm dininde, üzerinde hassasiyetle durulan ve korunması istenen değerlerden biri de, sağlam bir neslin yetiştirilmesidir. Bunun temelinde de aile hayatı vardır. Sağlam bir millet, ancak geleceğin teminatı olan nesillere sahip çıkmakla ayakta durabilir. Nesline sahip çıkmayan bir milletin, sonu gelmiş demektir. Uyuşturucunun, nesiller üzerinde sayılamayacak kadar çok zararı vardır.

Malın korunması İslâm’ın önemle üzerinde durduğu hususlardan biridir. Dünya ve âhiretin dengeli olması için, hem dünyanın hem de âhiretin kazanılması gerekir. Ancak kazanılan malın, gayr-ı meşru yollarda kullanılması, saçıp savrulması, İslâm’da haram kılınmıştır.

Belirtilen bu beş temel esasın, birbiriyle sıkı bir münasebeti vardır. Birinin yokluğu, diğerlerini olumsuz yönde etkilediği gibi, birinin varlığı da diğerlerinin korunmasına bağlıdır. Dolayısıyla bütün insanlığın huzuru için, bu beş temel hususun önemle üzerinde durulması ve korunması gerekmektedir.

B. Uyuşturucunun Hükmü

İslâm, insanların mutluluğuna ve saâdetine vesile olan şeyleri emretmiş, tehlikeli ve zararlı olanları da yasaklamıştır. Kur’ân, insanların kendilerini tehlikeye atmalarını (Bakara 2/195), canlarına kıymalarını, (Nisa 4/29) içki ve uyuşturucu maddelerini kullanmalarını kesin olarak haram kılıp yasaklamış, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “İçki, bütün kötülüklerin anasıdır.”3 “İçkiye devam edenin durumu, puta tapan gibidir.”4“Allah, içkiye, onu içene, içirene, satana, sattırana, sıkana, sıktırana, taşıyana, kendisi için taşınana ve parasını yiyene lânet etmiştir.”5 “Çoğu sarhoş edenin, azı da haramdır.”6 sözleriyle, bunları kullanmanın hürmetini açıkça ifade etmiştir.

Gerek Kur’ân ve gerekse hadîslerde, içki ve uyuşturucularla alâkalı yasak, sadece belli bir madde üzerine has kılınmamış, özellikle kullanılmasında meydana gelecek neticeler dikkate alınmıştır ki, o da aklın örtülmesi, düşüncenin yok olması ve aklın kendine has işlevi yerine getirmekten mahrum kalmasıdır. Yani konulan yasak, aklı ihlâl eden her madde içindir. Buna göre, akla zarar veren, onun işlevini yitirmesine sebep olan ve insanı sağlam düşünmeden mahrum bırakan içki, esrar, afyon, eroin, kokain ve morfin gibi her türlü uyuşturucu madde, İslâm’ın yasak kapsamına girmektedir.

C. Uyuşturucuya İten Sebepler

Bu bölümde de insanları uyuşturucuya iten sebepler üzerinde kısaca durulacaktır. Zararları açıkça herkes tarafından bilinmesine, pek çok insanın uyuşturucu yüzünden ölmesini medyanın teşhir etmesine, kullananların içine düşmüş bulundukları kötü durumların televizyonlarda gösterilmesine, gazete sayfalarında çarşaf çarşaf yayımlanmasına rağmen, acaba insanlar neden hâlâ bu kötü alışkanlığın arkasına düşmekte ve onun pençesinde kıvranmaktalar? Her geçen gün bu kurbanların sayıları azalması gerekirken, neden artarak devam etmektedir? İnsanları uyuşturucu bataklığına düşürebilecek bazı sebepler şunlardır:

1. Rûhi Boşluk

Uyuşturucuya iten sebeplerin başında, insanların rûhî yönden tatminsizlikleri ve kendilerini boşlukta hissetmeleri gelmektedir. İnsan, sadece cesetten ibaret bir varlık değildir, cesedin yanında, ondan ayrılmayan bir de “rûh”u vardır. Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi, rûhun da kendine göre ihtiyaçları vardır. Mide aç kaldığında cesedin rahatsızlanması gibi, rûhun açlığında da insanda mânevî rahatsızlıklar tezahür etmektedir.

Günümüzde maddî yönden gelişmiş ülkelerin gençliğine bakıldığında, bu durum açıkça görülmektedir. Maddî yönden her türlü imkâna sahip olan bazı ülkelerin gençleri, rûhlarını doyurmayıp aç bıraktıkları için, çareyi uyuşturucuda bulmaktadırlar. Hakiki gıdası verilmeyen rûh, doyumu yanlış yerlerde aramakta ve yanlış yollara sapmaktadır. Maddî şeylerin her türlüsünü tadıp da, doymayan genç, doyumu başka kapılarda aramakta ve bunların başında da uyuşturucu gelmektedir.

2. İnançsızlık

Öteden beri bütün insanlar, “Biz neyiz, nereden geldik ve nereye gidiyoruz?” sorularına cevap aramışlardır. Ne olduğunu, nereden geldiğini, öldükten sonra nereye gideceğini bilmeyen ve dîni bir inancı da olmayan birinin kafasında, çözümsüz duran pek çok karmaşık problem vardır. Zîrâ çevresinde ölüp de bir daha da geri dönmeyenler karşısında, akıllı birinin iç huzuru bulması son derece zordur. Yine refah seviyesi ne olursa olsun, dinî bir inanıştan yoksun kalmış insanların ruhları doyumsuzdur. İşte bu doyumsuzluk, bu kimseleri, içki ve uyuşturucuya itebilmektedir.

İnancın zayıf olduğu veya hiç olmadığı yerlerdeki kimselerin, bu açıdan çok sıkıntılı olduğu görülmektedir. Zîrâ yapılan istatistiklerin neticeleri, durumun son derece vahim olduğunu göstermektedir. Meselâ Dr. Carl Jung, “Modern Man in Search of Soul” isimli eserinde şöyle demektedir: “Son otuz sene içinde dünyanın her tarafından hastalar bana müracaat ettiler. Yüzlercesini tedavi ettim. Otuz beş yaşını geçmiş olanlarının hasta olmalarının asıl sebebi, dinî inançlarını kaybetmeleri idi. Bunlar, hayata dinin penceresinden bakmıyorlar, dindar arkadaşları gibi davranmıyorlardı. Dinî inançlarına yeniden kavuşmadan da tamamen iyileşmiyorlardı.”7

Yine yapılan istatistiklerde açıkça görülmektedir ki, fakir olmalarına rağmen dinî inancın olduğu yerlerdeki intihar oranları, diğer yerlerdekilerle mukayese edilemeyecek kadar azdır.8 Demek ki sadece maddî problemleri halletmek, mutlu olmak için yeterli değildir. Çünkü madde her şeyi halletmemekte, inancın zayıf olduğu veya hiç olmadığı topluluklarda, suç oranlarında önemli artış olmaktadır. İnsanlar, değişik bunalım ve arayıştan ötürü kendilerini rahatlatıcı olarak uyuşturucuya kaptırmakta, onunla tatmin olmak, huzura kavuşmak, saadeti bulmak istemekte ve güya akıllarını kurcalayan birtakım sorulardan da böylece uzaklaşmış bulunmaktadırlar.

3. Tatminsizlik

Yaratılışı gereği insanın pek çok şeye ihtiyacı vardır. Onları gidermeden veya gidereceğine inanmadan doyuma ulaşamaz. İnsanların düşünceleri sonsuz, istekleri sınırsız, arzuları sayısızdır. İnsanların bütün isteklerine bu dünyada ulaşmaları da imkânsızdır. Zenginlikte, makamda, hayat tarzında üst limit yoktur. Ulaşılan her üst seviyede, bir müddet sonra sıkılan insan, ondan daha ötesini ister ve bu istek de hiç bitmez. Her ulaştığı seviyede aradığını bulamayan insan, bu defa tatmini başka şeylerde aramaya başlar ve ona ulaşmak için de her yolu mübah sayar.

Hâlbuki kalbler, ancak Allah’ı anmakla huzur bulur; ruhlardaki acılar ancak O’nun emirlerini yerine getirmekle diner, insan ancak bunları yaptığında sükûna erer. Marifetullaha yükselemeyen ve Allah’ı hatırlamayan kalbler, hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, kalb huzuru, gönül huzuru tadamaz, hayat boyu çırpınır durur. Nitekim: “..İyi bilin ki kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d 13/28) hakîkati de bunu göstermektedir.

4. Başa Gelen Musibetlerden Kurtulma

İnsanın başına bazı sıkıntıların gelmesi tabiidir. Bu durumda insan çoğu defa, kurtuluş yolu olarak içki veya uyuşturucunun pençesinde çareler aramaya başlar. Acıyı hissetmemek, sıkıntıyı duymamak ve karşılaştığı kötü durumundan uzaklaşmak için içmeye başlar. Ve böylece sanki kısa bir dönem için alınan bir içimlik veya çekimlik uyuşturucu, sonu gelmez içmeleri ve çekmeleri arkasından getirir.

Çağımızın önde gelen rûh hekimlerinden Ayhan Songar Bey’in konuyla ilgili şu tespitleri oldukça önemlidir: “Alkol evvelâ, rûhî veya bedenî ıstırabı bastırmak için alınır. Şahıs, alkol sayesinde çevre ile münasebetlerinin düzeldiğini, daha rahat konuştuğunu, neşelendiğini, dertlerinden kurtulduğunu söyler. Gittikçe buna, mide-bağırsak, karaciğer, damar ve sinir sistemi bozuklukları gibi bedeni ilgilendiren bazı hastalıklar eklenir.”9

Songar Hoca, bunun dört aşamada olduğunu ve 4. aşamadaki bağımlının, kısa bir süre bile alkolden uzak duramadığını, gittikçe gündelik dozun arttığını ve değil bırakmanın, dozun biraz azaltılmasının bile, şiddetli kesilmelere sebep olduğunu ve iki yudum arasındaki kısa devrede, kesilme belirtisi gösterdiği için, alkollü içkiyi biberona koyup devamlı surette emen kişiler tanıdığını belirtmektedir.10

Hâlbuki mü’min, başına gelenlere, sabırla karşı koyar. Zaten o, bu tip belâlara önceden hazırlıklı ve donanımlıdır. Tevekkül ettikten sonra başına gelenleri, kader açısından ve imtihan vesilesi olarak değerlendirir. Ve aynı zamanda başına gelenlerin âhiret âleminde karşısına birer mükâfat olarak çıkacağına inanır. Çünkü Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) konuyla alâkalı: “Mü’minin başına küçük bir ağrı veya sıkıntı, hastalık, hüzün, hattâ kendini üzen bir keder gelirse, onunla günahlarından bazısı silinir”11 müjdesini vermektedir.

5. Taklit ve Özenti

İnsanları uyuşturucuya iten önemli bir sebep de taklit ve özentidir. Taklit ve özentinin ne kadar tesirli olduğunu şu örnek gayet güzel ortaya koymaktadır. ABD’li bir yazar olan Bradshaw, 17 yıl süreyle alkolizmden çektikten sonra içkiyi bırakarak şöyle demektedir: “Pek çok açıdan, günün birinde alkolik olacağım çocukken aklıma gelebilecek en son şeydi. Çoğu gece babamın içip içip bizi terk etmesi yüzünden ağlaya ağlaya uyurdum. Yatakta korkudan donmuş durumda yatıp, onun gece eve dönmesini bekler, neler olabileceğini asla bilemezdim. Alkolizmden ve temsil ettiği her şeyden nefret ederdim. Günden güne, onun içkisini bir saplantı hâline getirdim. Her ne kadar büyük bir çelişki gibi görünse de, çoğu alkoliğin çocukları da alkolik olmaktadır. Alkolik olmasalar da bir alkolikle veya başka takıntılı kişilik bozukluğu olan birisiyle evlenmektedirler.” Yazar daha sonra alkol tedavisi için hastaneye başvurur ve alkolden tamamen uzaklaşabilmek için din eğitimi alır.12

6. Kötü Arkadaş Çevresi

İnsanın kişiliğinin oluşmasında, iyi veya kötü bazı hasletleri kazanmasında âile kadar önemli başka bir kurum daha vardır ki, o da arkadaş çevresidir. Kişiye düşen, iyi insanlarla beraber olma, arkadaşlık etme ve böylece iyi bir insan olmaya gayret etmektir. Aksine kötü alışkanlıkları olan kişilerle sıkı bir münasebete giren insanların, onlardan etkilenmesi, belli bir süre sonra da onların özelliklerini taşıması kaçınılmazdır. Kur’ân mealen: “Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Doğrularla birlikte olun.” (Tevbe 9/119) tavsiyesiyle bu konuya dikkatlerimizi çekmektedir.

Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) iyi arkadaşla kötü arkadaşın misâlini, misk taşıyanla, körük çekene benzetmiş,13 kişinin, arkadaşlık yaptığı kişinin dini üzerine olduğunu da vurgulayarak, konuya dikkatlerimizi çekmiştir.14

Uyuşturucuyla alâkalı istatistikler de göstermektedir ki, bu kötü alışkanlığa düşmenin en büyük sebebi arkadaş çevresidir. Arkadaşların teklif veya ısrarlarıyla önce bir tadımlık, yudumluk veya çekimlik olarak alınan uyuşturucu maddeler, bilahare vazgeçilmez bir tutku haline gelerek, insanın kanına işlemektedir. Ve aynı zamanda başlayan her kurban, kendisine yeni dostlar aramakta, böylece bu kötü alışkanlık, bir zakkum gibi serpilip sağa-sola dal budak salmaktadır.

D. Uyuşturucudan Korunma Yolları

Her derdin devası, her hastalığın ilâcı ve her problemin de bir çözümü vardır. Uyuşturucuya gelince, önemli olan, henüz bu korkunç belânın kucağına düşmeden, insanları korumak ve bu canavara kaptırmamaktır. Zîrâ uyuşturucuya başlayan bir insanın ondan dönüşü çok zordur. Aşağıda sayılacak tedbirler, korunmada önemli faktörlerdir:

1. Vicdanlara Bekçi Koyma

Allah korkusu veya sağlam bir dine inanma da diyebileceğimiz vicdanlara bekçi koyma, koruyucu tedbirlerin en başta gelenlerindendir. Bu olmaksızın, diğer tedbirlerin olumlu bir neticesini alma adeta imkânsızdır. Yaptıklarından bir gün mutlaka hesap vereceğini düşünen bir insanın, herhangi bir kötülüğe yeltenmesi zordur. Bu da herkesin başına bir polis dikmekle değil, Allah tarafından görülüyor olma şuurunun insanlara kazandırılmasıyla olur.

Maddî olarak ne kadar yasak konulursa konulsun, hangi zecrî kanunlar çıkartılırsa çıkartılsın, vicdanlara bu şuur verilmeyince, meselenin hâlledilmesi güçtür. Yakın tarihte cereyan eden şu örnek de bunu göstermektedir.

ABD 1919–1933 arasında tam 14 yıl içkiyle mücadele etmiş. Havadan, karadan ve denizden bütün yollar gözetim altına alınmış, bunun için 60 milyon dolardan fazla sarfiyat, 9 milyar sayfa kitap-yayın, 300 insan idam, 532.335 hapis ve milyarlarca mal haczedilmiştir. Ancak hiçbir başarı elde edilememiştir. Ve 1933 yılında kanun yürürlükten kaldırılmıştır.

Daha sonra Amerika’da (New York’ta) içki aleyhtarları tarafından Yeşilay Cemiyeti gibi bir dernek kurulmuş. Bu dernek, dünyada içkinin ilk önce kim tarafından yasak edildiğini araştırmış. Karşılarına Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) çıkmıştır. “Onun hatırasını yâd etmek üzere bir eser yapalım, heykelini dikelim.” demişler. Cemiyet mensuplarından bazıları bu teklife : “Onun getirdiği din öyle bir dindir ki, umumun menfaatine hasredilmeyen hiçbir esere eser denmez, para harcatılmaz.” itirazı gelince, cemiyet tarafından bir çeşme yaptırılması ve adına da “Muhammed’in Çeşmesi” denilmesi teklifi kabul edilmiştir.15

2. Rûhî Tatminin Temini

İnsanın ruhunda, değişik sebeplerden dolayı zaman zaman sıkıntılar, endişeler, korkular ve boşluklar oluşabilmektedir. Ruhtaki boşluktan dolayı meydana gelen stresin olmaması için, ruhun ihtiyacına cevap vermek gerekmektedir. Bu da ancak, dünyaya mümince bakma ve âhiret inancıyla mümkündür. İnanan insanın nazarında bu dünya gelip geçici bir yer hükmündedir.

İnsanı boşluğa sürükleyen ve üzüntüye sevk eden bir faktör de, ölümdür. Ölüm karşısında insanın müteessir olmaması imkânsızdır. İşte böyle bir durumda doyurulmayan ruh, kurtuluş çaresini ölümü düşünmemekte bulmaktadır. Çocukları, gençleri, ihtiyarları, hâsılı herkesi ölüm korkusu karşısındaki sarsıntıdan kurtarmak, ancak ebediyet gerçeğinin ruhlara duyurulmasıyla olabilir.

3. Dua

Çağırmak, yalvarmak ve istemek mânâlarına gelen dua, insanın kendi âcizliğini ve zayıflığını anlayıp, durumunu her şeyi bilen ve her şeye güce yeten Yüce Yaratıcı’ya (celle celâluhu) açması, yalvarması, arzu ve isteklerini O’na bildirmesidir. Dua, insanın, çözemediği meselelerle karşılaştığında, büyük bir sıkıntıya maruz kaldığında, her zaman baş vuracağı, içini boşaltacağı, böylece rûhî bir huzura kavuşacağı sığınaktır. Yüce Yaratıcı’mız (celle celâluhu) kendisinin bize her zaman için çok yakın olduğunu, dilediğimiz zaman kendisine açılabileceğimizi ve aynı zamanda isteklerimize karşılık vereceğini beyan buyurmaktadır. (Bakara 2/186). Böyle bir garantisi olan kimsenin, dünyada huzursuz olması, randevusuz, vakitsiz ve hiçbir engelle karşılaşmadan dertlerini anlatacağına ve onların çözümlerini bulacağına inanan bir kimsenin, rûhen çökmesi, karamsarlığa düşmesi ve hayata küsmesi düşünülemez.

Duasız bir toplum boşlukta demektir. Bu sahada önemli araştırmaları olan Alexis Carrel’in şu tespitleri oldukça yerindedir: “Ahlâkî ve mânevî duygular bir milletin faal unsurları arasında yer alır. Bunlar yok oluşa yönelirse, o milletin kesin çöküşü başlamış ve bağlarından koparak yok olmaya giden vasata girilmiş demektir. Bu sebeple, duâ ihtiyacını kendinde öldüren bir toplum, pratikte fesat ve çöküşten korunabilecek unsurlara artık sahip değildir.”16 “Hiçbir millet, duâyı terk ettiği için olduğu kadar, kendini ölüme hazırlamamış, çöküş ve alçalmaya maruz kalmamıştır.”17 Başka bir sözünde de şöyle demektedir: “Bir kişinin yapabileceği en kuvvetli iş duâdır. Dua, dünyanın çekim kuvveti gibi gerçek bir kudrettir. Hiçbir tedavinin fayda vermediği vak’alarda, insanların sadece duâ gücü ile hastalıklardan ve melankoliden kurtulduklarını gördüm.”18 Gandhi de: “Dua ve ibadet olmasaydı ben çoktan çıldırırdım.”19 demiştir.

Evet duâsıyla, sıkıntılarını ve dertlerini, kendisini her zaman duyan, gören ve istediklerine cevap veren birinin olduğuna inanan insan, rahatlayacak, karamsarlığa kapılmayacak ve uyuşturucu almakla sıkıntılardan kurtulacağım(!) saplantısıyla uyuşturucunun kucağına düşmeyecektir.

4. İyi Arkadaş Ortamı

Uyuşturucu ve diğer kötü alışkanlıklara müptelâ olmamak için, arkadaş faktörü çok önemlidir. İyi bir arkadaş ve dost, kişiye hep iyi şeyleri gösterir, iyi yerlerde dolaştırır ve iyi alışkanlıklar kazandırır. Özellikle anne ve babalar, çocuklarının kimlerle arkadaşlık kurduklarını izlemeli, bu konuda onlara gerekli ikazları yapmalıdırlar. Gerekirse, çocuğa iyi arkadaşlar bulmalı ve bu noktada ona yardımcı olmalıdırlar.

5. Dinin Emirlerine Uyma

Din, insanı dünya ve âhiret saâdetine götüren bir müessesedir. Bu müessesenin ayakta durması ve kendisine uyanları mutluluğa götürmesi de, elbette belirli kurallarla mümkündür. İyi bir dindar, aynı zamanda inandığı dinin kurallarına uyan kimsedir. Ve bir insanın dindarlığının ölçüsü de zaten bununla değerlendirilir. Uyuşturucuyla, dinin kuralları arasındaki münasebete bakacak olursak, evvela uyuşturucunun bir israf yönü vardır. İsraf, saçıp-savurma ise haram kılınmış, (A’raf 7/31) ve bu işi yapanlar da şeytanın kardeşi olarak nitelendirilmiştir. (İsra 17/27).

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “İçki içen, içerken (kâmil) mümin olarak içmez.”20 “Her kim dünyada içki içer de ondan tevbe etmeden ölürse, Cennet’e girse bile, oranın şarabından içemez.”21buyurmuştur. Dinî kurallara bağlı bir mü’minin, bu ifadeler karşısında uyuşturucuya yaklaşması, onu kullanması düşünülemez. Dinin kuralları, insanlara yasaklar koymak suretiyle onları zora koşmak değil, aksine onları zararlı olan şeylere karşı korumak içindir.

6. Özendirmenin Yasaklanıp, Kötülüğünün Anlatılması

Alkol ve uyuşturucuya başlamanın ilk sebebi, daha çok özenti, arkadaş çevresi ve ortama uymadır. Alkol ve uyuşturucunun her türlüsüne, medyanın bütün bölümlerinde yasak getirilmeli, reklâma, özendirmeye ve uyuşturucuyla alâkalı hiçbir görüntüye izin verilmemelidir. Ve aynı zamanda resmî davetlerde, toplantılarda, özellikle de okulların kapanış şenliklerinde içkiden uzak durulmalı, değişik vesilelerle onun, ferde ve topluma verdiği zararlar anlatılmalı, fert ve devlet plânında bu iş ele alınmalı, özellikle de gençlerin şuurlandırılması devletin siyaseti hâline gelmelidir.

Netice

Uyuşturucu, milletleri yok eden, gençlerin beyinlerini uyuşturan, toplumda huzursuzluk ve kargaşa ortamının çıkmasına sebep olan son derece tehlikeli bir maddedir. Geleceğimizin güven altına alınmasında, özellikle büyük şehirlerde meydana gelen düşündürücü ve son derece korkunç hâdiselerin artmamasında, uyuşturucuyla mücadelenin önemli bir payı vardır. Bu mücadelenin sadece belli bir teşkilât tarafından yürütülmesi de yeterli değildir. Topyekun millet olarak her fert ve müessese, kendi imkânlarıyla bununla mücadele etmeli ve yukarıda kısaca korunma çarelerini ele alırken üzerinde durduğumuz hususlar göz ardı edilmemelidir.

*Sakarya Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi makgul@yeniumit.com.tr

DİPNOTLAR

1. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/135. 2. Tirmizî, Kıyâmet 1. 3. Nesâî, Eşribe 44. 4. İbn Mâce, Eşribe 3; Ahmed b. Hanbel, 1/272. 5. Ebû Dâvûd, Eşribe 2; İbn Mâce, Eşribe 6. 6. Ebû Dâvûd, Eşribe 5; Tirmizî, Eşribe 3. 7. Saffet Senih, İbadetin Getirdikleri, Nil Yayınları, İzmir 1995, s. 21-22. 8. Aynı yer. 9. Songar, Ayhan, Çeşitleme, Kubbealtı Cemiyeti Neşriyatı, İst. 1981, s.150-151. 10. Aynı yer. 11. Müslim, Birr 52; Tirmizî, Cenâiz 1. 12. Saygılı, Sefa, Dünyada Alkol ve Uyuşturucu, Yeşilay Sayı 757/1996, s. 10. 13. Buhârî, Buyu’ 38; Müslim, Birr 146. 14. Tirmizî, Zühd 45. 15. Baykal, M. Hulusi, Tıbbi Tetkikler, Konya; Senih, Saffet, (a.g.e’den naklen), s.23-24. 16. Alexis Carrel-Ali Şeriati, Dua, (Ter: Kerim Güney), s. 56. 17. A.g.e, s. 124. 18. Senih, a.g.e, s. 18-19. 19. Öner, Öner, Necati, Stress ve Dini İnanç, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1988, s. 14. 20. Buhârî, Mezâlim 30; Müslim, İman 100. 21. İbn Mâce, Eşribe 2; Ebû Dâvûd, Eşribe 5.

Şeytanın Zehirli Oku: Harama Bakmak

Bizim bu dünyaya gönderilişimizin bir gayesi olduğu gibi, sahip olduğumuz her bir organımızın da bir yaratılış sebebi vardır. Bizler her bir uzvumuzu yaratılış istikametinde kullanmakla mükellefiz. Mesela gözlerimiz Allah’ın bizlere bahşettiği çok değerli birer nimet olduğuna göre, bu nimetin şükrünü eda etmek de ancak onları Rabbimizin razı olacağı bir yolda kullanmakla mümkün olacaktır. Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu enfes ifadeleriyle şu şekilde ele alır: “Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer, Cenab-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer göz Allah hesabına kullanılırsa hem büyük bir kıymet kazanır, hem de göz gibi bir nimete sahip olma ve onu Allah yolunda kullanmanın manevî zevkini yaşatır. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve O’nun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mûcizât-ı san’at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.” (Sözler, s.25)

Geniş manasıyla günahı; İlahi emirlere ve yasaklara aykırı inanç, söz, fiil ve davranışlar; dince suç sayılan işler şeklinde tanımlayabiliriz. Fehthullah Gülen Hocaefendi’nin ifadeleri içinde ise günah; bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşma; iradenin yüzüne atılmış bir tükürük ve ruha içirilmiş bir zakkum; insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir duman, vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, ruhun aldığı bir yara ve muvazenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmektir. İnsanın bu çukura yuvarlanmasını gerektirecek büyük-küçük birçok günah vardır. Ama bunların içerisinde bizim de üzerinde duracağımız bir günah çeşidi, zinanın ilk adımı sayılabilecek harama nazardır.

Burada haram olan nazar, kastî ve iradi olan bakıştır. Yani burada nehyedilen husus çarşıda, pazarda yürürken kişinin ani olarak gözüne çarpan haramlar değil, onun bizzat bakmayı murad ederek, bakışlarını harama çevirmesi ve bu menhiyatı işlemesidir. Efendimiz’in (s.a.s) Hz. Ali’ye (r.a) tavsiyelerinde bu mesele açıkça görülmektedir:

“Ey Ali, elinde olmadan gözüne ilişen bir haram ikinci defa bakma. Zira ilk bakış lehinedir, ama ikinci bakış aleyhinedir.” (Tirmizî, Edeb 28; Ebû Dâvud, Nikâh 44)

Aynı şekilde Hz. Cerir (r.a) Resülüllah’a ani bakıştan sorduğunda ona “nazarını hemen çevir” buyurur. (Müslim, Âdâb 45; Ebû Dâvud, Nikâh 44)

Demek ki, bizler gözümüze bu şekilde nahoş görüntülerin gelmemesi için daha baştan dikkatli olacak, ancak gözümüze ilişen böyle bir tablo karşısında da hemen bakışımızı başka tarafa çevireceğiz.

Harama Bakmak Kalbe Saplanan Zehirli Bir Ok Gibidir

Kişinin gözlerini haramdan koruması bizzat Kur’an’da emredilmiştir: “Mümin erkeklere bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve zinadan korumalarını söyle. Bu, onlar için en uygun olan davranıştır. Allah yaptıkları her şeyden hakkıyla haberdardır. Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini günahtan korumalarını söyle!” (Nur, 24/30-31) Aynı şekilde Allah Teala “zinaya yaklaşmayın” emriyle, zinanın öncüsü sayılabilecek her türlü söz ve davranışı yasaklamıştır. Bu yasağın içine öncelikle harama nazarın girdiğini söyleyebiliriz. Çünkü müstehcen görüntülere bakmak bir taraftan mü’minler arasındaki hürmet ve muhabbeti yok ederken, diğer yandan kişinin ahlaki ve dini yönden derin yaralar almasına ve sahip olduğu birçok duygunun sönmesine veya ölüp gitmesine sebep olmaktadır.

Efendimiz (s.a.s) bir kudsî hadiste bu günahın mahiyetini tasvir ederken şöyle buyuruyor: “Harama bakış şeytanın oklarından zehirli bir oktur. Kim benden korktuğu için bundan sakınırsa, bu hareketine karşılık ona öyle bir iman bahşederim kî, o imanın tadını tâ kalbinin derinliklerinde hisseder.” (Münzirî, et-Tergib ve’t-Terhîb, III, 63). Demek ki, bir açık saçık görüntüyle karşılaşan kişinin önünde iki seçenek vardır: Ya bu günahı irtikap ederek şeytanın bu zehirli okuna hedef olacak; ya da Allah korkusundan dolayı bu günahtan yüz çevirecek ve bu amelinin neticesinde kalbinin derinliklerine kadar işleyecek bir iman neşvesi tadacak. İşte bu imtihan dünyasında tercih kula kalıyor.

Başka bir hadislerinde Peygamber Efendimiz (s.a.s), gözleri haramdan korumanın, Allah katında ne kadar makbul bir amel olduğunu şu ifadeleriyle anlatıyor: “Kıyamet günü bütün gözler ağlayacaktır, ancak şunlar müstesna: Allah’ın haramlarına bakmayan gözler, Allah yolunda seher vakti uyanık olan gözler, Allah korkusuyla sinek başı (gibi yaşlar) döken gözler.” (et-Terğib ve’t-Terhîb, 3:35) Buradan anlıyoruz ki, Cenab-ı Hak haramlar karşısında ürperti duyup, gözlerini o çirkin manzaralardan sakındıran kullarını, orada mahzun etmeyecek ve o gözleri ağlatmayacaktır.

Kişinin helal olmayan görüntülere bakması karşılığında, onun ruhî ve manevi hayatında oluşacak tahribatlar Risale-i Nurda şu şekilde anlatılıyor: “Nasıl ki merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder, öyle de, ölmüş kadınlar suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverâne bakmak, derinden derine hissiyât-ı ulviye-yi insaniyeyi sarsar, tahrip eder.” (Sözler, s. 381) “Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” (Lemalar, 655)

Gözünü Haramdan Sakınan Kişiye Vacip Sevabı Vardır

Burada üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir nokta vardır. Her haramı terk, insana bir vacip işlemiş gibi sevap kazandırır. Yani kişi sevap haznesini, haramlardan kaçarak da doldurabilir. Hatta yerine göre, kişinin bu yönden kazanacağı sevaplar daha çok olabilir. Çünkü günümüz şartlarını düşündüğümüzde, çok sık haramlarla baş başa kalabilmekteyiz. Bu haramlara karşı bizim göstereceğimiz her karşı koyuş, mertebemizin yükselmesinde bizim için ayrı bir basamak olacaktır. Biraz daha açarsak, çarşısıyla pazarıyla, televizyonuyla, internetiyle günümüz dünyası haramlara çok açık hale gelmiştir. Aynı ölçüde bizler, harama girmeme konusunda azmimizi ve gayretimizi arttıramazsak farkında olmadan düşmeye başlayabiliriz. Ve (Allah muhafaza) öyle bir an gelir ki geri dönüşü çok zor olabilir. Ve yine günahların neticesinde kalbimizde oluşan o siyah noktalar, öyle bir gün gelir ki, bütün kalbimizi kaplar da, biz farkında bile olamayız.

Dolayısıyla, daha baştan günaha karşı tavrımızı açıkça ortaya koymalıyız. Ve böyle bir günah işlediğimizde, ona hiç hayat hakkı tanımamalı ve derhal derin bir pişmanlık içerisinde tövbe ve istiğfarla o günahın izalesine bakmalıyız.

Yakın Haramlığı

Yazımımızda; “ebediyen haram olan yakınlar” ile “evlilik neticesinde oluşan akrabalara ait haramlık” konusunu, Kur’ân-ı Kerîm’in güneşten parlak âyet-i kerîmeleri ve Sünnet-i Sahîha’nın aydınlık beyanları ışığı altında ele almaya çalışacağız. Zîrâ hayatî önemi haiz haram ve yasakların, insanı gündüz gibi aydınlatan ve rahmete gark eden nassların ikazları doğrultusunda yeniden ele alınmasında, “soy/neseb” haramlığı ile “evlilik/sıhriyyet” haramlığının şerî delil ve gerekçeleriyle tekrar hatırlanmasında fayda bulunmaktadır.

Bilhassa günümüzde şiddetin, uyuşturucunun, içki kullanımının ve aile yapısını bozucu çarpık münasebetlerin sıradanmış gibi gösterilmesi toplumumuzu rahatsız etmekte ve sıklıkla şikâyet konusu olmaktadır. Nikâhsız hayat, zina, anormal yaşantılar teşvik edilmekte; derbeder, düzensiz, savruk, sorumsuz ve ahlâkî sınır tanımayan fert veya toplulukların yaşayış tarzları özendirilmeye çalışılmaktadır. Bu da genç şahsiyetlerin bir kısmında dinî/ahlâkî erozyonlara sebep olmakta; uzun zamanlardan beri oluşmuş yerel ve evrensel örf, âdet ve değerlerimizde sarsıntılar meydana getirmektedir.

Belki bin seneden beri yığınağı yapılan yıkıcı ve tahrip edici unsurlar, insanımızın kalbî hayatı ve dinîbakış açısının dehşetli şekilde zarar görmesi için çabalamaktadır. Hemen her türlü vasıtayı kullanarak mânevî hayata hücum edenler, büyük bir kitle kuvvetine sahip olmuştur. Bu habis ruh, sadece bizi değil, insanlık âlemindeki umumî vicdanı da uzun bir zamandan beri bozmaya; vicdan ve ruhun temel rükünleri sayılan irade, zihin, his ve lâtife-i Rabbâniyede zirveleri hedefleyen samimi ruhları âtıl hâle getirmeye çalışmaktadır.

Aile ve toplumu ayakta tutan hayatî kural ve dayanakları tahrip anaforuna karşı; ruh ve zihinlerin, bozulmaya meyletmiş vicdanların, manevî büyük yaralar almış kalblerin, Kur’ân ve Sünnet’in evrensel, kıyamete kadar geçerli, aydınlık getiren hakikatleri, şifa veren iksir ve beyanları ile hayata döndürülmesi elzem gözükmektedir.

Ebedî Haramlar

Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflere göre, erkeklere kesin ve ebedî haramlar üç gruptur:

Birincisi, neseben yakınlık veya diğer bir tabirle kan hısımlığı sebebi ile haram olanlar.

İkincisi, müsâhera yani “evlilik/nikâh” sebebi ile haram olanlar.

Üçüncüsü, “süt emme” yani sütkardeşliği yolu ile meydana gelen haramlar.1

Şahıslar arasında “kan, süt emme ve evlenme” gibi tabiî veya akdî bir bağ ile teessüs eden akrabalık münasebeti Türkçemizde “hısımlık” kavramı ile karşılanmaktadır.2

Allâhu Teâlâ, bir insan için hem “nesep/soy” hem de “sıhriyyet/nikâh” sebebi ile oluşan bağa önce şu âyet-i kerîme ile işaret etmektedir:

وَهُوَ الَّذى خَلَقَ مِنَ الْمَاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَديرًا

“Ve işte insanı sudan yaratan, onu soy sop ve evlilik yoluyla kazanılan yakınlık, bağlılık (duygusuyla) donatan O’dur; (evet,) çünkü Rabbin sınırsız kudret sahibidir.” (Furkan, 25/54)

Bu âyet-i kerîmenin yer aldığı Furkan Sûresi, Mekke döneminin ortalarında, Yâsin Sûresi’nden sonra nâzil olmuştur. İniş itibarı ile kırk ikinci sıradadır. Biraz sonra meâlini vereceğimiz âyet-i kerimelerin yer aldığı Nisa Sûresi ise Medine döneminde Ahzâb Sûresi’nden sonra nazil olmuştur. İniş itibariyle doksan ikinci sıradadır. Buradan şu anlaşılabilir: Cenab-ı Hak, “nesep/soy” ve “nikâh/evlilik” yolu ile oluşan yakınlık (sıhriyyet) ve bu yakınlığın oluşturacağı mahremiyete, önce Furkan Sûresi’ndeki âyet-i kerîmede yer alan “neseb” ve “sıhr” kelimeleri ile işaret etmiştir. Zihin, ruh ve kalblerde bu kavramların yerleşmesinden sonra, Allah Teâlâ Medîne döneminde inzâl buyurduğu Nûr Suresi 22. ve 23. âyet-i kerimelerde, kendileri ile nikâh bağı kurulmasını ebedî ve kesin olarak yasakladığı “on dört sınıf” kadını tek tek sıralayarak tafsîl etmiştir. Şöyle ki:

“Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.

Size şunlarla nikâhlanmanız haram kılınmıştır: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren sütanneleriniz, sütkız kardeşleriniz, karılarınızın anneleri (kayınvalideleriniz), kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Fakat zifafa girmediğiniz eşlerinizin kızlarını nikâhlamanızda beis yoktur.

Keza kendi sulbünüzden oğullarınızın hanımları ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi nikâhınız altında birleştirmeniz de haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Allah gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nisa, 4/22–23)

İbni Abbas (ra), “Allâh Teâlâ bu âyet-i kerimede neseb/soy bakımından yedi kişiyi, sıhrden/evlilikten doğan yakınlık sebebi ile de yedi kişiyi haram kılmıştır.” demektedir.3

Âyet-i kerîmede kendileri ile nikâh bağı kurulması kesin bir şekilde haram kılınan bu kadınlardan yedisi “nesep/soy” cihetindendir. Bunlar:

“Anneler, kızlar, kız kardeşler, halalar, teyzeler, erkek kardeşin kızları ve kız kardeşlerin kızları.”

Kendileri ile nikâh bağı kurulması kesin olarak haram kılınan kadınlardan diğer yedisi ise, “nesep/soy” cihetinden değildir. Bunlar:

“Sütanneler, sütkız kardeşler, karıların anneleri (kayınvalideler), kendileriyle zifafa girilmiş kadınların başka kocadan kızları (üvey kızlar), iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında bulundurulması, oğulların hanımları (gelinler) ve babaların daha önce evlenmiş olduğu hanımlar.”

Cenâb- Hakk’ın “Babalarınızla evlenmiş olan kadınlarla evlenmeyin.” (Nisa, 4/22) ve “Size anneleriniz haram kılındı.” (Nisa, 4/23) beyanları ile kastedilenin, onları nikâhlamanın haramlığı olduğu açıkça anlaşılan bir husustur. Çünkü haramlık veya helâllik, zâtlara nispet edildiği zaman, bu durumda fiillerin haramlığı kastedilmiş olmaktadır. Buna göre meselâ: “Size leş ve kan haram kılındı.” (Maide, 5/3) denildiğinde herkes buradaki maksadın, bunları yememe olduğunu net bir şekilde bilmektedir.4

Annelerin ve kızların haram oluşu, Hz. Âdem devrinden bu zamana kadar bilinen ve tartışılmaz bir husustur. İlâhî dinlerin hiçbirinde, anne ve kızlar ile evlenmenin helâl olduğu hükmü yer almamıştır.5

Haram Kılınanların Nevileri

1– Anneler

Haram kılınanların birinci nevi annelerdir. Âyet-i kerîmede geçen “ümm/anne” kelimesi lügatlerde, yakın ifade olarak insanın kendisini doğuran kimseyi yani anneyi, uzak ifade bakımından ise nineleri tanımlamaktadır. “Ümm/anne” kelimesi genel olarak, bir şeyin başlangıcı, varlığı, yetiştirilmesi ve iyileştirilmesindeki temel unsur mânâsındadır. Sonradan gelenlerin kendisine bağlı bulunduğu her şeye “ümm/anne” denilmekte, nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, bütün bilgilerin kaynağı olan levh-i mahfuz için “ümmü’l-kitâb” (ez-Zuhruf, 43/4) tabiri kullanılmaktadır.6 Eğer “ümm/anne” kelimesi, hem anneler hem de nineleri hakikî olarak niteleyen bir kelime olarak kabul edilirse, hem anneler hem de nineler için ortak bir kelime hükmüne geçer. Bu durumda Cenâb-ı Hakk’ın, “Anneleriniz, size haram kılındı.” buyruğu, bütün anneler ve bütün ninelerin haram kılınması konusunda doğrudan bir nass olur. Ama “ümm/anne” kelimesi anneler için hakikat, nineler için mecaz kabul edilirse, bu durumda ninelerin nikâhının haramlığı yine nassa, âyete dayanmış olur.7

2– Kızlar

Haram kılınanların ikinci nevi kızlardır. Ayrıca erkekler veya kadınlar yoluyla, bir kimseye füru itibarı ile soy bağı bulunan her kadın da o kimsenin kızı sayılır. Oğlun kızı, kızın kızı gibi.

3– Kız Kardeşler

Haram kılınanların üçüncü nevi de kız kardeşlerdir. Buna, anne-baba bir kız kardeşler, baba bir kız kardeşler ve anne bir kız kardeşler dâhildir. Ancak bir kimsenin hanımı ile evliliği boşanma ya da vefat gibi bir sebeple sona ererse, o kimse boşandığı ya da vefat etmiş karısının kız kardeşi ile evlenebilir. Nitekim Hz. Osman (ra) Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kızı Rukiyye Validemiz ile evlenmiş, bir müddet sonra Rukiyye Validemiz’in vefatı üzerine Efendimiz”in (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer kızı Ümmü Gülsüm Validemiz’le evlenmiş ve kendisine bu evliliklerine hürmeten “iki ışık sahibi” mânâsına “zinnureyn” lâkabı verilmişti.

4–5– Halalar ve Teyzeler

Haram kılınanların dördüncü ve beşinci nevileri ise, halalar ve teyzelerdir. Usul itibarı ile soyunun kendisine varıp dayandığı her erkeğin kız kardeşi o kimsenin halasıdır. Bazen hala, anne cihetinden de olur ki bu, annenin babasının kız kardeşidir. Yine usul itibarı ile her kadının kız kardeşi de o kimsenin teyzesidir. Bazen teyze, baba cihetinden de olur ki bu, babanın annesinin kız kardeşidir.8

6–7– Kız Yeğenler

Haram kılınanların altıncı ve yedinci nevileri, erkek kardeş ile kız kardeşlerin kızları yani kız yeğenlerdir. Erkek ve kız kardeşlerin kızları ile ilgili hüküm, insanın kendi sulbünden gelen öz kızları hakkındaki hüküm gibidir.

İşte bu yedi kısım, âyet-i kerîme ile “soy/nesep ve rahimler” cihetinden haram kılınmışlardır. Allah’ın, “nesep ve rahim” bakımından nikâhını haram kıldığı her kadının haramlığı ebedî olup, hiçbir şekilde helâl olmaz.9

8–9– Sütanne ve Sütkız Kardeşler

Haram kılınanların sekizinci ve dokuzuncu nevileri, âyet-i kerîmede; “Sizi emziren (süt) anneleriniz ve sütkız kardeşleriniz.” şeklinde beyan edilmektedir.

Cenâb-ı Hakk, nikâhları haram olduğu için süt emzirmiş kadınları da “sütanneler” diye adlandırmıştır. Nitekim yine benzer haramlıktan dolayı, “(Peygamberin) hanımları da, müminlerin anneleridir.” (Ahzab, 33/6) mealindeki âyette, ezvâc-ı tâhirat “müminlerin anneleri” olarak tavsif edilmişlerdir.

Allah Teâlâ, bu âyette sütannelerin ve sütkız kardeşlerin nikâhlanmasının haram olduğunu açıkça belirtmiştir. Fakat bu haramlık sırf sütanne ve sütkız kardeşlerle bitmemektedir. Çünkü Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Nesep bakımından haram olanlar, süt cihetinden de haram olurlar.”10 buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak emzireni “anne”, emzirenin öz kızını da süt emen erkek çocuğa “kız kardeş” mesabesinde kabul etmekte, böylece süt emmeyi “soy/nesep” yerine koymuş olmaktadır. Dolayısı ile Cenâb-ı Hak, soy/nesep yönü ile yedi sınıfın nikâhlanmasını haram kıldığı gibi -ki bunlar yukarıda sıralandı- süt emme yolu ile sütannelerin, sütkız kardeşlerin, süthalaların, sütteyzelerin, süterkek kardeşlerin kızlarının ve sütkız kardeşlerin kızlarını da haram kılmaktadır.

İnsanın sütannesi, neseben annesi dışında emziren kadındır. Yine aynı şekilde bu süt emzirene, ister nesep cihetinden olsun, ister süt emme cihetinden olsun, “anne” olarak nispet edilen her kadın da yine o süt emmiş kimsenin sütannesi sayılır. Sütkız kardeşler üç çeşittir: Birincisi, “ana-baba bir” sütkız kardeştir. İkincisi, “baba bir” sütkız kardeşindir. Üçüncüsü, “ana bir” sütkız kardeştir.11

10– Hanımların Anneleri (Kayınvalideler):

Haram kılınanların onuncu nevi, “Hanımlarınızın anneleri” lafızları ile ifade edilenler yani kayınvalidelerdir. Bu ifadeye, hanımların öz anneleri ile birlikte, annesi ve babası cihetinden olan bütün büyük anneleri (nineleri) girer.

11– Üvey Kızlar

Haram kılınanların on birinci nevi ile ilgili olarak Cenâb-ı Hakk (celle celâluhu) mealen şöyle buyurmaktadır: “Kendileriyle (zifafa) girdiğiniz karılarınızdan olup himayelerinizde bulunan üvey kızlarınızla evlenmeniz size haram edildi. Eğer üvey kızlarınızın anneleriyle zifafa girmemişseniz, onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur.” (Nisa, 4/23)

“Rebâib” kelimesi Arapçada “rebîbe” kelimesinin çoğuludur ve bir kimsenin hanımının, başkasından olan kızı mânâsına gelmektedir. Kelime mânâsı “terbiye edilmiş” demektir. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın “rabâib” tabirinden maksat, “sizin terbiye ve himayenizde olan kız çocuğu” demektir. Bir kimse bir kadınla nikâhlandığı ve cinsî münasebette bulunduğu zaman, o kadının o erkekten olmayan diğer kızı ya da kızları o erkeğe icmâ-ı ümmetle haramdır.12

12– Gelinler

Haram kılınanların on ikinci nevi, Cenâb-ı Hakk’ın, “Keza kendi sulbünüzden oğullarınızın (öz erkek çocuklarınızın) hanımları (gelinler)” mealindeki âyeti kerîme ile ifade ettiği kimselerdir. “Kendi sulbünüzden” ifadesi, evlât edinilmiş olanları hâriç bırakmaktadır. İslâm’ın ilk yıllarında, evlâtlıklar, oğul mesabesinde idi. Hâlbuki bir kimseye, kendi sulbünden olmadığı müddetçe, evlâtlığının hanımı haram değildir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Zeyneb binti Cahş el-Esedî’yi nikâhlamıştır. Zeyneb binti Cahş, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halasının kızı idi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Zeyneb Validemiz’i, Zeyd İbn Harise’nin (ra) boşamasından sonra nikâhlamıştır. Müşrikler, “O, oğlunun karısı ile evlendi.” deyince, Cenâb-ı Hakk, “Allâh, evlâtlıklarınızı öz oğullarınız kılmamıştır.” (Ahzab, 33/4) mealindeki âyeti indirdi ve: “Biz onu sana nikâhladık ki, bundan böyle evlâtlıkları, eşleriyle münasebetlerini kestikleri (onları boşadıkları zaman), o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri her zaman gerçekleşir.” (Ahzab, 33/37) buyurdu.

Allâh Teâlâ’nın, “Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları” ifadesinin zahiri, sütoğullarının hanımlarını kapsamıyor gibi görünse de Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Neseb yönünden haram olanlar, süt emme (rada) yoluyla da haram olurlar”13 buyurmuştur. Binaenaleyh bu hadis-i şerîf, sütoğulların hanımları ile evlenmenin de haram olduğunu açıkça ifade etmektedir. Çünkü “Onların dışındakiler size helâl kılındı” (Nisa, 4/24) mealindeki âyet umumî bir hüküm iken, Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “Nesep yönünden haram olanlar, süt emme (rada) yoluyla da haram olurlar.” ifadesi, âyet-i kerîmeden daha hususi bir ifade olmaktadır. Böylece, âyetin umumi mânâsı, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen bu haber-i vâhid ile tahsis edilmiş, sınırlandırılmıştır. Bu âyetin, torunun hanımının da dedeye haram olmasını gerektirdiği açıktır.14

13- İki Kız Kardeşi Bir Nikâh Altında Bulundurmama

Haram kılınanlardan on üçüncü nevi, Hak Teâlâ’nın “Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da aynı şekilde haram edildi.” mealindeki buyruğu ile iki kız kardeşin aynı nikâh altında bulunamayacağıdır. “Ancak, daha önce geçen geçmiştir.” mealindeki buyruğun mânâsı ise, Cenâb-ı Hakk’ın, “Çünkü Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” mealindeki buyruğun delaletiyle, İslâm’ın gelişinden önceki bu tür nikâhların bağışlandığı şeklindedir.15

14- Babaların Önceden Evlendiği ve Boşamış Olduğu Kadınlar

Haram kılınanların on dördüncü nevi, “Babalarınızın evlendiği kadınlarla asla evlenmeyin. Çünkü bu bir hayâsızlık, öfke ve nefret gerektiren bir iştir. Bu, ne kötü bir yoldur.” (Nisa, 4/22) mealindeki âyet-i kerîmede ifade edilenlerdir. Âyet-i kerîmede beyan buyurulduğu üzere, babaların evlenmiş ama boşanmış olduğu kadınlarla asla evlenilemez ve bu kesin bir haramdır.

Şu âna kadar ifade edilen mutlak evlenme engelleri hiçbir şekilde ortadan kalkmazken, nisbî/göreceli evlenme engelleri belirli hâllerde ortadan kalkabilir ve önceden evlenmeleri yasak olanlar geçerli bir şekilde evlenebilirler. Ancak nisbî evlenme engelleri kalktığında olabilecek evlilik konusuna burada şimdilik girmiyoruz.

Zina neticesinde hürmet-i müsâheranın (evlilik bağı ile oluşan haramlık) gerçekleşmiş olup olmayacağı hususunda Hanefî imamlar ile Şafiî fukahası ayrılmaktadırlar. Şafiîler şu görüşleri ileri sürmektedirler: Nikâh, bir akid, bir sözleşme mânâsı taşımaktadır. Bir nakle göre İmam Şafiî Kur’ân-ı Kerîm’de “nikâh” ve “tezvîc” kelimelerinin geçtiği âyet-i kerîmeleri okumuş ve şöyle demiştir: “Cenab-ı Hakk nikâha iki isim vermiştir; nikâh ve tezvîc.”16 Dolayısı ile İmam Şâfiî’nin, evlenilmesi haram kılınan kadınları beyan buyuran âyet-i kerîmelerin, “akid/sözleşme” mânâsı taşımayan gayrimeşru cinsî mukarenetlere şâmil olmadığını kabul ettiği, gayrimeşru mukarenetlere nikâh kelimesini teşmil etmediği açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

Buna cevaben Hanefî ve Hanbelî fukahası ise şöyle demektedirler: Nikâh kelimesi, lügatte mutlak anlamda cinsî münasebet mânâsınadır.17 Yani hem helâl hem de haram cinsî mukarenet için, Arapçada nikâh kelimesi kullanılmaktadır.18 Binaenaleyh nikâh kelimesi, hem meşru hem de gayrimeşru mukarenetlere şâmildir.19 İmam Beyhakî de bu anlamı teyid için Resülullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim, bir kadının fercine bakarsa, o kimseye o kadının annesi de kızı da haram olur.”20 buyurduğunu rivâyet etmektedir. Dolayısı ile hürmet-i musaheranın (evlilik bağı ile oluşan haramlık) bazen gayrimeşru bir bakışla bile gerçekleşebileceğine dikkat çekmiş olmaktadır. İmam Beyhakî, bu rivâyeti, mânâ itibarı ile yakın diğer bir rivâyetle de desteklemekte, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim, bir kadının fercine bakarsa, Allâh onun yüzüne bakmaz.”21 şeklindeki ikazını bizlere aktarmaktadır.

Ömer Nasuhi Bilmen, yukarıdaki hadîs-i şerîfte bakışı yasaklayan hükmün, bir insanın nikâhlısı olsun olmasın bütün kadınlarla ilgili olduğunu söylemektedir. Ayrıca Bilmen, gayrimeşru beraberlik, hürmet-i musâherayı (evlilik bağı ile oluşan haramlığı) doğurabileceğini “cüz’iyyet” kavramı ile izah etmektedir. Ona göre cüz’iyyet, haramlığı doğuran bir sebeptir. Bir insan, nasıl kendi nefsi ile münasebete giremezse, bu haram ise, kendi cüz’ü ile de ilişkiye giremez. Çocuk, erkek ile kadından meydana gelmesi itibarı ile anne ile babanın birer cüz’ü, parçası, yani kan bağı hâline gelir. Bu cüz’iyyetin veya kan bağının oluşması anne, kız, baba, oğula kadar herkese kadar uzanır. Ayrıca cüz’iyyet, yani kan bağı, hissî (duyu ile algılanabilir ve biyolojik) bir durum olduğundan cüziyyet (kan bağı) hem sahih nikâhlı, hem de zinada yani nikâhsız mukarenetlerde (beraberlik) de meydana gelir.

Zina ile hürmet-i müsâherenin meydana gelişi hükmü, bir şer’i ceza esasına da dayanmaktadır. Zina eden erkek, zina ettiği kadının yakınları olan ve normalde evlenebileceği kadınlarla evlenemez duruma düşmekte, bu kadınlar ona haram hâle gelmekte, böylece zina yapmış olduğu için büyük bir hak mahrumiyetine maruz kalmaktadır. Zina ettiği kadının usûl ve fürûundan hiçbiriyle evlilik akdine salahiyeti kalmamaktadır. İslâmî ceza usulünde baba veya anne katilinin mirastan mahrumiyeti de böyle bir hak mahrumiyeti esasına dayanmaktadır.

İşte, zina neticesinde “neseb” ya da “iddet” meydana gelmiyor olsa dahi, bu durum hürmeti müsaherenin de oluşmayacağını göstermemektedir. Çünkü zina neticesinde nesebin tahakkuk etmemesi, cüz’iyyetin (kan bağının) oluşmadığı için değil, nesebin gerçekleşiyor ya da gerçekleşmiyor olduğuna dair temel bir şüphenin varlığı sebebiyledir. Bu temel şüphe, zinakarın daha başkaları ile de ilişkide bulunmuş olabileceği düşünülerek, doğan çocuğun zina edene kadına ve erkeğe aidiyetinin gerçekleşmemesi durumudur.22

Netice

İnançlı bir erkek veya kadının, kendisine nikâh düşen kimselere karşı alabildiğine dikkatli davranması gerektiği açıktır. Ancak bundan daha fazla “neseben, sıhren ve radâen” (süt emme ile) nikâhlanamayacağı erkeklere ve kadınlara karşı daha dikkatli, daha saygılı ve daha ölçülü davranmalıdır. Sınır tanımazlık, ahlâkî zayıflık, kıt düşünce -hafizanallah- bir de dinî kurallar konusunda bilgisizlik ve lakaytlıkla birleşirse toplum dokusu örselenmiş, neslin geleceği tehlikeye atılmış, cehaletin ve bağnazlığın kol gezmesine göz yumulmuş demektir.

Bütün bu olumsuzlukların yegâne çare ve tedavisi; evrensel, aynı zamanda kıyamete kadar bütün insanlığın kurtuluş ve şifa reçetesi Kur’ân-ı Kerîm ve Nebevî beyanların geniş caddesinde ve dairesinde bulunmaktır. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîfelerin fert ve toplumlar için getirmiş olduğu yüce ve yüksek hakikatlerin muhtaç gönüllere ulaşması dilek ve temennileri ile..

İstifade Edilen Kaynaklar

Beyhakî en-Neysabûrî, Ahkâmu’l-Kur’ân li’l-İmam eş-Şâfiî, Dâru İhyâi’l-Ulûm, Beyrut-1990.

Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslamiye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu.

Cessâs el Hanefî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Lübnan-1992.

Dağcı, Şamil, “İslam Aile Hukukunda Evlenme Engelleri.

El-Mevsûatu’l-Fıkhiyye, Vezâratu’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmî, Kuveyt-1986.

Hüseyin b. Ali el-Beyhakî, Kitâbu Süneni’l-Kübrâ mea’l-Cevheri’n-Naki, Dâiratu’l-Maârif, Haydarabad-1353.

İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Lübnan-1999.

İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan, trsz.

İsmail b. Hammad el-Cevherî, es-Sıhâh Tâcu’l-Luğati ve Sıhâhi’l-Arabiyyeti, Dâru’l-İlm Li’l-Mollâyîn, Beyrut-1984.

Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredat fî Ğarîbi’l-Kur’ân, Mektebetu Nezzâr, trsz.

Râzi, Fahruddîn, Tefsiru’l-Kebir Mefâtîhu’l-Ğayb, Dâru’l-Fikr, Beyrut, Lübnan-1981.

Musa Kazım Gülçür

mkgulcur@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. El-Mevsûatu’l-Fıkhiyye, 36/210, Vezâratu’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmî, Kuveyt-1986.

2. Dağcı, Şamil, “İslam Aile Hukukunda Evlenme Engelleri”, s. 195.

3. İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 1/ 478, Dâru’l-Kütübi’l-İlmî, Beyrut, Lübnan, trsz.

4. Râzi, Tefsiru’l-Kebir Mefâtîhu’l-Ğayb, 10/26, Dâru’l-Fikr, Beyrut, Lübnan-1981.

5. Râzi, ae., 10/27.

6. Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredat fî Ğarîbi’l-Kur’ân, 1/27, Mektebetu Nezzâr, trsz.; İbnu Manzûr, Lisânu’l-Arab, 2/137, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Lübnan-1999.

7. Râzi, ae., 10/28.

8. İbnu’l-Arabî, ae., 1/479.

9. Râzi, ae., 10/30.

10. Buhârî, nikâh 20, 27; Müslim, radâ 1, 2.

11. Râzi, ae., 10/30-31.

12. İbnu’l-Arabî, ae., 1/486.

13. Müslim, rada 3.

14. Râzi, ae., 10/35-36.

15. Râzi, ae., 10/39.

16. Beyhakî en-Neysabûrî, Ahkâmu’l-Kur’ân li’l-İmam eş-Şâfiî, 1/181, Dâru İhyâi’l-Ulûm, Beyrut-1990.

17. İbn Manzûr, ae, 49/4537, “nekeha” maddesi; İsmail b. Hammad el-Cevherî, es-Sıhâh Tâcu’l-Luğati ve Sıhâhi’l-Arabiyyeti, 1/413, Dâru’l-İlm Li’l-Mollâyîn, Beyrut-1984.

18. Cessâs el Hanefî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/112, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, Beyrut, Lübnan-1992.

19. Cessâs, ay.

20. Hüseyin b. Ali el-Beyhakî, Kitâbu Süneni’l-Kübrâ mea’l-Cevheri’n-Naki, Nikâh, 7/170, Dâiratu’l-Maârif, Haydarabad-1353.

21. Beyhakî, ay.

22. Bilmen, Ömer Nasuhi, Hukuk-ı İslamiye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, 2/98.

Gayr-ı Meşru/Haram Kazanç Yolları-2

Haram ile ilgili genel bir malûmattan sonra özellikle hangi tür kazançların haram kazanç çerçevesine girdiğini açıklamaya çalışalım.

Genel itibariyle gayrimeşru kazanç yolları fıkıh kitaplarında belirtilmiştir. Buna göre, rüşvet alıp-vermek, faiz, karaborsacılık (ihtikâr), hileli ticaret, kumar ve hırsızlık gayrimeşru kazanç yolları arasında sayılmıştır. Haram kazanç yolları elbette burada sayılan maddelerle sınırlı değildir. Bunun içerisine dinin temelde yasakladığı ve salim aklın hoş görmediği şüpheli kazanç yolları da eklenebilir. Biz gayrimeşru kazanç yollarından önemli olanlarını açıklamaya çalışacağız.

1- Faiz

İki malın birbiriyle değişimi sırasında taraflardan birinin, akit gereği karşılığı olmaksızın verdiği fazlalığa faiz denir.[1] Kur’an-ı Kerim’de faiz yiyenlerin şeytan çarpmış gibi haşrolacakları ve faizden vazgeçmedikleri takdirde cehenneme girecekleri ifade edilmiştir.[2]

Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem) fâiz yiyeni, yedireni, fâiz akdindeki şahitleri ve fâiz işlemini yazanı lânetlemiş, haramlık açısından bunların hepsinin eşit olduğunu söylemiştir.”[3]

2- İhtikâr (Karaborsa)

İhtikâr, ucuzken alıp pahalıyken satmak üzere piyasadan mal toplayıp stoklamak manasına gelir.[4]

Topluma verdiği büyük zarardan dolayı ihtikâr yapan kimse hakkında hadislerde ağır ifadeler kullanılmıştır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Karaborsacılığı ancak günahkâr kimse yapar.”[5]ifadeleriyle, muhtekirin günah ve isyan içinde bulunduğuna dikkat çekmiştir. İhtikârın nasıl büyük bir günah olduğu başka bir hadiste şu çarpıcı ifadelerle dile getirilmiştir: “İhtikâr yapan bir kimse daha sonra kârıyla birlikte bütün malını infak etse bile, bu onun günahına kefaret olmaz.”[6]

İhtikâr yasağının sadece yiyecek maddelerinde geçerli olduğu söylense de onun, stoklanması halka zarar veren bütün maddelerde geçerli olduğu kabul edilmiştir.

3- Devlet Malını Yemek (Gulûl)

Umumî mânâsıyla gulûl, hakkı olmayan bir şeye el uzatma, ondan yararlanma, emanete hıyanet etme demektir. Daha hususî çerçevede ise, taksimat yapılmadan önce ganimet malından bir şeyler aşırma, kamu malından gizlice bir şeyler alma, devlet malında suistimalde bulunma mânâlarına gelir.

Bu büyük günahla alakalı olarak Kur’an’da Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَمَا كَانَ لِنَبِيٍّ أَنْ يَغُلَّ وَمَنْ يَغْلُلْ يَأْتِ بِمَا غَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثُمَّ تُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

“Emanete hıyanet etmek, bir peygamberin yapacağı iş değildir. Her kim hıyanet edip de ganimetten veya kamuya ait hâsılattan bir şey aşırır, bunu da gizlerse, kıyamet gününe o vebalini aldığı şeyler, boynuna asılı olarak gelir. Sonra her kişiye kazandığı şeylerin mükâfatı veya cezası eksiksiz verilir. Ve onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.”[7]

Bir insanın, iş başına geçtiği zaman bir kısım spekülasyonlarla mal edinmesi, örtülü ödenekten kendi hesabına bir şeyler kaydırması ve bu tür haksızlıkları irtikâp ederken, bir de kılıf bularak, “Ben de burada çalışıp çabalıyorum. Ben olmasaydım bunca birikim yapılamazdı.” gibi ifadelerle gayr-i meşru fiilleri meşru gibi göstererek kendi hesabına bazı şeylerden istifade etmesi gibi hususların hepsi gulûl kategorisi içine girer. Hatta hakkı ve liyakati olmadığı hâlde milletin idaresine talip olan bir insan da milletin hukukunu gallediyor, onların hukukuna tecavüz ediyor demektir.[8]

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sık sık ümmetini gulûlden sakındırmıştır. Ebû Hureyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aramızda ayağa kalkarak gulûlü andı. Onun din nazarındaki ne kadar çirkin ve büyük bir günah olduğunu, ne kadar feci akıbetlere sebep olacağını anlattı. Sonra da şöyle buyurdu: ‘Sakın sizden biri, Kıyâmet günü boynunda böğüren bir deveyle gelip ‘Yâ Resûlallâh beni kurtar!’ demesin. Ben orada, ‘Senin için bir şeye mâlik değilim; ben sana teblîğ ettim! derim.’ Allah Resulü bu ifadelerini aynen tekrarlayarak beş şeyi daha saymıştır. Bunlar sırasıyla, at, koyun,  çığlık atan bir kimse, elbise ve altın-gümüştür.”[9]

Başka rivâyetlerde ayakkabı bağı, iğne, iplik ve hattâ bunlardan da değersiz devlete ait şeyleri çalmanın da aynı şekilde gulûl olduğu, ganimetten böyle değersiz bir şey çalmış olarak cephede ölen bir askerin şehitlik mertebesini kaybedeceği belirtilmiştir.

Başta Müslim’in Sahîh’i olmak üzere, hemen hemen bütün hadis kitaplarında rivâyet edilen şöyle bir hadise vardır: Adiyy b. Amîre el-Kindî anlatıyor: “Hz. Peygamber’in şöyle söylediğini işittim: ‘Sizden kimi bir iş için tâyin ettiğimizde, o bizden bir iğneyi veya iğneden daha değersiz bir şeyi gizleyecek olsa bu bir gulûldür (hıyânettir). Kıyâmet günü onunla gelecek ve onunla rezil olacak).’ Bu sözü işiten Ensâr’dan siyah bir adam, memuriyetin helâk edici mesuliyetinden korkarak ayağa kalkıp: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bana verdiğin memuriyeti geri al.’ dedi. Hz. Peygamber: ‘Bu da ne demek?’ diye sordu. Adam: ‘Senin şöyle şöyle söylediğini işittim.’ deyince Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) meselenin ehemmiyetini te’kîden şu cevabı verdi: ‘Ben aynı şeyleri şimdi bir kere daha tekrar ediyorum: Sizden kimi bir vazîfeye tâyin edersek, az çok ne elde etti ise getirsin. Ondan kendisine tarafımızdan verileni alsın, men edilenden kaçınsın.”[10]Bir başka hadiste bu manâ şöyle te’kîd edilir: “Bir iğne, bir parça iplik de olsa ganîmet malını getirin. Kim ganimetten bir iğne veya iplik çalacak olsa, kıyamet günü, o kimse getirecek durumda olmadığı halde onu getirmesi istenerek devamlı azâb edilir.”[11]

Devlet reisi ve idareci olarak çalışan kimselerin kendilerine gelen hediyeleri almaları, harama yakın mekruh olarak görülmüştür. Hâkimin hediye alması ise icma ile haramdır. Müftülerin hediye almalarının da haram olduğu söylenmiştir.[12]

4- Hile

Kasten aldatma, meşru bir vesileyi gayr-i meşru bir neticeye ulaşmak için kullanma manasına gelen hile, dinimizde haram kılınmıştır. Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bizi aldatan bizden değildir.”[13]buyurmuştur. Başka bir hadiste ise,

مَنْ بَاعَ عَيْبًا لَمْ يُبَيِّنْهُ لَمْ يَزَلْ فِي مَقْتِ اللهِ وَلَمْ تَزَلِ الْمَلَائِكَةُ تَلْعَنُهُ

“Kim bildirmeden ayıplı bir malı satarsa o, Allah’ın gazabı altındadır ve melekler ona devamlı lanet eder.” buyrulmuştur.[14] Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) alışverişlerde aldandığından şikayet eden bir sahabeye de şu tavsiyede bulunmuştur:

فَاِذَا بَايَعْتَ فَقُلْ لَا خِلَابَةَ

“Alışveriş yaptığın zaman, ‘Hile yok.’ de.”[15]

Fıkıh kitaplarında hile, fiilî, kavlî (sözlü) ve susarak olmak üzere üçe ayrılmış, fiilî hileye, hayvanı çok sütlü göstermek için memelerini bir torba ile bağladıktan sonra onu birkaç gün sağmadan bekleterek satmak misal olarak gösterilmiştir. Nitekim musarrah hadisi diye meşhur olan bir rivayette Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tür bir muameleyi yasaklamıştır.[16]

Sözlü hile ise kendi içinde, neceş (müşteri kızıştırma) ve yalan beyan olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Neceş müstakil bir başlık altında ele alındığı için burada onun üzerinde durulmayacaktır. Yalan beyan ise, bazen maliyet bazen de piyasa fiyatları hakkında ortaya çıkar. Güven esasına dayanan satışlarda (murabaha, vadîa, tevliye) satıcının maliyet fiyatını doğru olarak söylemesi gerekir. Bu konuda söylenecek bir yalan, karşı tarafa yapılan bir hıyanet ve sözlü bir hile kabul edilmiş ve caiz görülmemiştir. Böyle bir alışverişin hükmüne gelince bu, sahih kabul edilmiş fakat zarar gören tarafa akdi fesh etme veya karşı tarafa zararı telafi ettirme hakkı verilmiştir.

Satıcının muhatabını aldatmak için alışverişe konu olan mal hakkında bildiği bir ayıbı gizlemesi de susma şeklindeki hileyi oluşturur. Zira bununla satıcı, malın ayıpsız olduğu yönünde karşı tarafta bulunan kanaati devam ettirmekte ve böylece onu aldatmaktadır. Hiç şüphesiz bir kişinin sattığı malın ayıplarını gizlemesi haramdır. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Kardeşine ayıplı bir mal satan hiçbir Müslüman, aybı o kardeşine açıklamadıkça bu satış helâl olmaz.”[17]

Hile yapan şahsın, tazir cezasına çarptırılacağı İslâm hukukçularınca kabul edilen bir hükümdür. Öte yandan alışverişte yapılan bir hile bazı durumlarda akdi batıl veya fasit kılmakta bazı durumlarda ise zarara uğrayan tarafa muhayyerlik veya uğradığı zararı tazmin hakkı vermektedir.

5- Hırsızlık

Bir malı korunmuş olduğu yerden gizlice almaya hırsızlık denir. Her hırsız çaldığı malı sahibine iade etmeli, ondan helâllik istemeli, ayrıca hak sahibinin elinden malın gitmesiyle oluşan somut bir zararı varsa, bunu da karşılamalıdır.[18]

Hırsızlık dinimizin çirkin gördüğü en büyük günahlardandır. Çalıp gasp etmenin çeşitlerinden biri olan arazi ihlaliyle alakalı olarak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

مَنْ ظَلَمَ قِيدَ شِبْرٍ مِنَ الأرْضِ طُوِّقَهُ مِنْ سَبْعِ أَرَضِينَ

“Kim bir karışlık yeri haksız olarak elde ederse, o yerin yedi katı onun boynuna geçirilir.”[19]

Hırsızlık yapan bir kadını affetmesi için aracılık yapmak üzere kendisine müracaat eden bir sahabiye ise Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu ibretlik ikazda bulunmuştur:

وَايْمُ اللَّهِ لَوْ أَنَّ فَاطِمَةَ بِنْتَ مُحَمَّدٍ سَرَقَتْ لَقَطَعْتُ يَدَهَا

“Allah’a yemin ederim ki, kızım Fatıma da çalsa, elini keserim.”[20]

Hırsızlığın cezasıyla alakalı olarak da Kur’an’da şöyle buyrulur:

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا جَزَاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Hırsız erkek ile hırsız kadının irtikâb ettikleri suça bir karşılık ve Allah tarafından insanlara ibret verici bir ceza olmak üzere ellerini kesiniz! Allah azîz ve hâkimdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir.)”[21] ^

Hanefilere göre el kesme cezası, ancak korunmuş bir yerde bulunan ve değeri en az on dirhem olan bir şeyin çalınmasından dolayı gerekir. Miktarı, bahsedilen ölçüden az olan veya korumasız bir yerde bulunan malın ya da paranın alınmasıyla el kesilmez.  Şafiî ve Malikîlere göre ise bu miktar, dinarın dörtte biri, yani 3 dirhemdir. 10 dirhemle, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında iki kurbanlık koyunun alınabildiği düşünülürse, Hanefilerin belirlediği bu miktar bugün yaklaşık olarak 1000, Şafiî ve Malikilerin tercih ettiği miktar ise 300 liradır.[22]

6- Rüşvet

Bir hakkın iptali veya haksızlığın ikamesi için yetkililere verilen mala denir. Diğer bir tabirle rüşvet, insanın hakkı olmadığı halde bir iş karşılığında elde ettiği menfaattir. Rüşvet, dinimiz tarafından büyük günahlardan sayılmış, İslâm hukukunda cezalandırılması gereken bir tazir suçu olarak kabul edilmiş, onu alanın da verenin de lanetlendiği bildirilmiştir.[23]

Sahabenin büyüklerinden Abdullah b. Mes’ud (radiyallahu anh) rüşvetin ağır bir mesuliyet getirdiğini belirtmek üzere Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadisini rivayet etmiştir: “Bir hâkimin rüşvet alması, küfürdür.”[24] Başka bir rivayete göre de Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Rüşvet veren ve rüşvet alan Cehennem’dedir.”[25] Nebiyy-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir başka rivayette ise, “Bir toplumda faiz uygulanırsa kıtlıkla, eğer rüşvet yaygınlaşırsa korkuyla cezalandırılırlar.”[26] buyurarak rüşvetin yaygınlaştığı toplumların maruz kalacağı musibete işaret etmiştir.

Ömer b. Abdülaziz (radiyallâhu anh) hediyeleri kabul etmezdi. Kendisine, “Ebû Bekir ve Ömer (radiyallâhu anhüma) onları kabul ederken, sen niye kabul etmiyorsun.” denilince, “Hediyeler o zaman hediyeydi, şimdi ise rüşvet oldu.” karşılığını vermiş, insanların karşılıklı muhabbeti artırmak için değil de maddî bir beklenti ile hediye vermesinden korkmuştur. Bu açıdan makam sahiplerinin işlerinin hakkını vermeleri, dünya menfaati için insanlardan hakkı olmayan şeyleri almamaları gerekir. Bu, hem onlar hem de rüşvet aldıkları kimseler için büyük bir vebali gerektirir. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususu şu şekilde dile getirmiştir: “Bir kimse din kardeşine herhangi bir konuda aracılıkta bulunur da, o da (buna karşılık) kendisine bir hediye verir, hediye verilen de hediyeyi kabul ederse çok büyük bir faiz kapısı açmış olur.”[27] Hadis-i şeriften, devlet makamları veya başka merciler nezdinde birinin işini takip ederek ona yardımcı olma karşılığında hediye almasının bir tür haram kazanç, riba veya rüşvet kapsamında olduğu, hediyenin veren veya alan açısından haksız kazanç yahut en azından sebepsiz iktisap vasıtası haline gelebileceği anlaşılmaktadır.[28]

Rüşvet ve rüşvete yakın sayılabilecek yolsuzluk, zimmet ve nüfuz ticareti gibi suçlar, hem dinimizin hem modern hukukun hem de demokratik ve insan haklarına dayalı rejimlerin en küçük şekilde dahi müsamaha gösteremeyeceği büyük günahlardan birisidir.[29] İslâm âlimleri de rüşvetin haram olduğu hususunda icmâ etmiştir. Rüşvet suçunun topluma verdiği zarara göre rüşvetçiye verilecek ceza artar veya azalır. Dolayısı ile başta adliye teşkilâtındakiler olmak üzere üst düzey memurların aldığı rüşvetin dünyevî ve uhrevî cezasının daha büyük olması gerektiği belirtilmiştir.[30]

7- Kumar

Kumar; şans veya becerinin birlikte veya tek başına söz konusu olduğu bir olay ya da yarışmanın yahut belirsiz bir olayın sonucu üzerine bahse tutuşma ve bu yolla kazanç elde etme demektir. Dinimizin en temel yasaklarından birisi olan kumar, haksız kazanç, mal ve zaman israfı, içtimâî çözülmeler gibi pek çok menfî sonuçları olan bir fiildir. Bu sebeplerden dolayı da o, haram kabul edilmiştir.[31]

Kur’an-ı Kerim’de kumar kesin olarak yasaklanarak şöyle buyrulmuştur: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Onlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, şarap ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?”[32]

Günümüzde oynanan bütün şans oyunları, yapılan çekilişler ve yarış sonuçları üzerine girişilen bahisler kumar kapsamında değerlendirilebilir. Mahiyeti itibariyle caiz olan futbol, basketbol, yüzme ve güreş gibi spor dallarıyla, güvercin uçurma, at ve ok atma gibi yarışlar üzerine bahis tutuşma kumara girer ve haram olur. Bazı çeşitleri itibariyle biraz beceri gerektirse de kumar, temel anlamda şans ve tesadüfe bağlı kazanma veya kaybetme oyunudur. Malların karşılıklı rıza ve meşru yolla paylaştırılması prensibinden hareketle kumarda zahiren bir rıza olsa bile taraflar kazanma hırsıyla karşısındakilere kin ve nefret beslerler ve onların kazançları batıl bir yolla başka bir kimsenin mülkiyetine geçmiş olur ki böyle bir kazanç gasp olarak nitelendirilmiştir.

8- Haram Malların Satışı

Son olarak yenilmesi, içilmesi ve kullanılması haram kılınan malların satışından elde edilen kârın da haram olduğunu ifade etmek gerekir. Buna göre bir Müslümanın domuz eti, içki, sigara satması caiz olmadığı gibi, erkekler için imal edilmiş olan altın, gümüş ve ipek mamulleri satması da caiz değildir.


[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiye Kâmusu, 6/104.
[2] Bakara Sûresi, 2/275.
[3] Bağavî, Şerhu’s-Sünne, 8/54 (2054).
[4] Ebü’l-Feyz Murtaza Muhammed b. Muhammed b. Muhammed ez-Zebidî (1205), Tâcü’l-arûs min cevâhiri’l-kâmus, thk. Abdülhalim Tahâvî, Kuvety: et-Türâsü’l-Arabî, 2001.
[5] Müslim, Müsâkât 130; Ebû Dâvud, Büyû’ 47; Tirmizî, Büyu’ 40. Hadis-i şerif, başka bir rivayette ise şu lafızlarla gelmiştir: مَنِ احْتَكَرَ فَهُوَ خَاطِئٌ “Her kim ihtikâr yaparsa, o günahkârdır.” (Müslim, Müsâkât 129)
[6] Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed b. Ebî Şeybe, Musannef, thk. Muhammed Avvâme, Cidde: Şirketü dâri’l-kıble, 2006, X, 578; Ebû Bekr Ahmed b. el-Hüseyin b. Ali el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân, Beyrut: Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, 1410, VI, 103.
[7] Âl-i İmrân Sûresi, 3/161.
[8] M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi, s. 48.
[9] Müslim, İmâre 24.
[10] Müslim, İmâre 30.
[11] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 7/406-408.
[12] el-Mevsûatü’l-Fıkhiyyetü’l-Kuveytiyye, 22/223.
[13] İbn Mâce, Ticarât 36.
[14] İbn Mâce, Ticarât 45.
[15] Buharî, Büyû’ 48; Müslim, Büyû’ 48.
[16] Buharî, Büyû’ 64; Müslim, Büyû’ 7; Ebû Dâvud, Büyû’ 48; Tirmizî, Büyû’ 29.
[17] İbn Mâce, Ticârât 45.
[18] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 3/261.
[19] Buhârî, Mezâlim 13.
[20] Buhârî, Enbiya 54.
[21] Mâide Sûresi, 5/38.
[22] Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’an, 4/64-65.
[23] Ebû Dâvud, Akdiye 4.
[24] Taberânî, el-Mu’cemü’l Kebîr, 9/226.
[25] Bezzâr, Müsned, 3/247.
[26] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 29/356 (17822).
[27] Ebû Dâvud, Büyû’, 82.
[28] Ali Bardakoğlu, “Hediye”, DİA, 17/154.
[29] Musa Kazım Gülçür, Rüşvet ve Yolsuzluk, Yeni Ümit, S. 26.
[30] Saffet Köse, “Rüşvet”, DİA, 35/304.
[31] Ali Bardakoğlu, Kumar, 26/364.

[32] Mâide Sûresi, 2/90-91.

Müt’a Birlikteliği (Geçici Evlilik)

“On dört yaşındaydım ve tıpkı diğer gençler gibi benim de anne-babamla olan ilişkilerim bıçak sırtında gidiyordu. Hiç kimsenin, hattâ arkadaşlarımın dahi beni anlamadığı duygusuna kapılmıştım. Özellikle de, dişlerimin düzgün ve sağlam olması için taktırdığım diş telleri sebebiyle kendimi oldukça çirkin hissediyordum. O dönemde, erkek arkadaşlarıma karşı da ilgi duymaya başlamıştım.

“Onunla tanışmamdan sonra her şey değişti. Bir üniversite öğrencisinin bana kıymet verdiğini ve benimle ilgilendiğini bilmek büyüleyici bir şeydi. Artık o, benim nazarımda en mükemmel insandı. Bana, kraliçeymişim gibi davranıyordu. Çok geçmeden birbirimizin en iyi arkadaşı oluvermiştik. Ona her şeyi söyleyebileceğimi, onunla her mevzuu konuşabileceğimi düşünüyordum. Arkadaşlığımız ilerledikçe dinî mevzular da dahil değişik konulardan bahisler açtık. Onun, benimkinden farklı görüşleri vardı. Aramızdaki fikir ayrılıkları üzerinde sürekli tartışıyorduk. Ne var ki o, her şeyi olduğundan daha iyi gösterecek bir yol mutlaka buluyordu. Bir süre sonra, kafam karışmıştı ve ben şaşkına dönmüştüm.

“Bir gün, Mut’a’dan bahsetti; onun, Sünnî hadis kitaplarında da caiz kabul edilen bir çeşit geçici evlilik olduğunu söyledi. Önce ona inanmadım; fakat, bazı sahih hadis kitaplarını kaynak gösterince Mut’a ile alâkalı sözlerini ve teklifini kabul ettim. Nasıl bir felâketin içine düştüğümü fark edinceye ve işin aslını kavrayıncaya kadar da sıkıntılarla dolu dört senemi Mut’a yoluyla evlenmiş birisi olarak geçirdim. Zamanla, onurumu, namus ve iffetimi, birkaç genç kızı daha aynı tuzağa düşüren birine kaptırdığımı anladım. Allah, gözlerimi açmama ve kendimi nasıl bir âfetin içine sürüklediğimi görmeme yardım etti. O zamana kadar, inanç ve fikirlerimi bile onunkine göre değiştirme eşiğinde bulunuyordum. İşte bu noktada, hakikati ciddî bir şekilde araştırmaya karar verdim.

“Bu yazıda, bütün incelemelerimi arz edemesem de, Mut’a hakkında çok özet bir bilgiyi sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Mut’a bahanesini kullanarak, dinî bilgisi ve hayat tecrübesi eksik masum genç kızlarla evlilik hayatı sürdürmek bazılarının hedefidir. Onlar, saf muhataplarını kendi görüş ve tercihlerinin doğruluğuna ikna etmekte ve onların zihinlerini karıştırmaktadırlar. Bütün kız ve erkek kardeşlere, anne, baba ve arkadaşlara yalvarıyorum; sevdikleri insanlarla daha yakından ilgilensinler, onları görüp gözetsinler ve Mut’a telâkkisine kurban olmaktan korusunlar.”

Yukarıdaki sözler, merkezi Kuzey İrlanda’da bulunan Belfast İslâm Merkezi’nin hazırladığı İnternet sayfasında ilk olarak 24 Kasım 1997 tarihinde yayımlanan bir mektuba aittir. Mut’a ile alâkalı acı bir tecrübe yaşayan bir hanımefendi, başkalarına ibret olması için hem kısaca başından geçenleri arzetmiş, hem de bir makale şeklinde kaleme aldığı mektubunun devamında özellikle Şiî kaynaklarına da müracaat ederek, Mut’a ile alâkalı güzel bir özet araştırma aktarmıştır. Biz bu makalemizde, bahsi geçen çalışmadan istifade ederek Mut’a (geçici evlilik) konusunu bütün açıklığıyla ortaya koymaya gayret edeceğiz.

Mut’a, Mânâsı ve İlgili Hadisler

Mut’a, yararlanılan şey, umre ile haccı birleştirme, boşanan kadına verilen eşya, bir kadınla geçici olarak evlenme gibi mânâlara gelmektedir. Fıkıh terimi olarak Mut’a, bir erkeğin bir kadını aralarında kararlaştırdıkları bir zamana kadar ve belli bir para karşılığında eş olarak aldığı muvakkat (geçici) bir evlilik şeklidir.

Mut’a uygulamasında, erkek malî bakımdan kadından sorumlu değildir; fakat, eğer kadın bir çocuk doğurursa, o zaman erkek o çocuğun masraflarını karşılamak zorundadır. Ayrıca, süre dolduğu anda Mut’a nikâhı sona erer. Bu evlenme şeklinde miras da söz konusu olmadığı gibi, süre için de, bu tür evliliğin sayısı için de bir sınır yoktur. Gerek bu nikâh, gerekse devamlı bir nikâhla evli bir kişi, ücretini vererek istediği sayıda ve gerekirse yarım saatliğine, bir saatliğine mut’a nikâhı yapabilir. Bu nikâh şeklini kabûl eden Şiî ulemanın genel kabûlüne göre, böyle bir nikâh için şahit de, velînin izni de (kızın babası Mut’a’ya inanmayan bir Sünnî olsa da) şart değildir. Bütün bu özellikleriyle Mut’a, üzerine dinî kılıf geçirilmiş para karşılığı fuhşa benzemektedir.

Mut’a, cahiliye devrinde uygulanıyordu. Peygamber Efendimiz döneminde ise bir-kaç kere ruhsat verildiği ile ilgili rivâyetler vardır. Bu izinler, İslâm’da teşri nihaî şeklini almadan öncedir. Dikkat edilirse, Mut’a’ya izin veren rivâyetler, bazı sefer ve gazvelere hastır. Mut’a, bilâhare kesin olarak yasaklanmış ve ebediyen haram kılınmıştır.

Rivâyetlere göre Resûlullah (s.a.s.), Mut’a’ya ilk defa Hayber Savaşı’ından önce üç gün izin vermiş; daha sonra da onu yasaklamıştır. Bir defasında, Mut’a’nın helâl olduğuna inanan birisi Hz. Ali (r.a.) ile bu konuda tartışınca, Hz. Ali ona, Allah Resûlü’nün Mut’a’yı ve evcil eşeğin etinin yenmesini Hayber günü yasakladığını söylemiştir. (Buhârî, “Nikâh”, 31; Müslim, “Nikâh”, 29-32; İbn Mâce, “Nikâh”, 44) Bu hadis-i şerif, daha sonra bahsedeceğimiz Şiî hadis kitaplarında da mevcuttur. Allah Resûlü’nün Mut’a’ya ikinci kez izin verişi de Mekke’nin Fethi’nde vuku bulmuştur. Üç günlük izinden sonra Resûlullah Mut’a’yı tekrar ama bu defa Kıyamet Günü’ne kadar yasaklamıştır. (Müslim, “Nikâh”, 22)

Sebre b. Ma’bed el-Cühenî’den çeşitli yollarla nakledilen bir hadîs-i şerif de, Mut’a’nın sonsuza kadar yasaklandığını belirtmektedir. Resûlüllah (s.a.s) ile birlikte Mekke fethine katılan Sebre, Resûlüllah’ın (s.a.s) Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasında durarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ey insanlar, ben size kadınlarla mut’a yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah, onu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında (Mut’a ile tuttuğu) kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiklerinizden hiçbir şey geri almayınız.” (Müslim, “Nikâh”, 19, 22, 24) Bazı rivâyetlerde bu yasaklamanın Vedâ haccı sırasında gerçekleştiği de belirtilmektedir. (Ebû Davud, “Nikâh”, 13; İbn Mâce, “Nikâh”, 44) Bu durumda anlaşılan, Allah Resûlü (s.a.s.), Mekke’nin fethedildiği gün ilan buyurduğu yasağı Veda Haccı sırasında tekrar etmiştir. Çünkü Veda Haccı’na çok sayıda Müslüman katılmıştı. Peygamber Efendimiz orada daha önceden bildirilen pek çok meseleyi tekrar ettiği gibi “Mut’a”nın haram olduğunu da tekrarlayarak duymayanlara yeniden duyurmuştur. Böylelikle Mut’a’nın Kıyamete kadar kesinlikle haram olduğu te’kiden ifade edilmiştir. (Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 11/74; Nevevî, Şerhu Müslim, 9/180)

Mut’a, Kıyamet Günü’ne kadar haram kılınmıştır. Bu hüküm, şu kitaplardaki mevzuyla alâkalı hadislerle de tasdik edilmektedir: Müslim, “Nikâh”, 19, 22, 24; İbn Mâce, “Nikâh”, 44; Dârimî, “Nikâh”, 16; Müsned, 3, 406. Mut’a’nın helâl olduğu, daha doğrusu, aşağıda temas edileceği üzere, henüz yasaklanmamış olduğu bir dönem geçtiği için, kaynaklarda onun helâl olduğunu ifade eden hadisler de bulmak elbette mümkündür. Fakat, önemli olan, nihaî hükümdür.

İslâm’ın benimsediği Sünnî nikâha bir çok yönden ters düşen Mut’a’yı Peygamberimiz, bir çırpıda yasaklamamıştır. Bu itibarla, Mut’a’nın kesin haramlığını bildiren nihai hükümden önce geçici ruhsatları bildiren hadisleri esas kabul ederek nihai hükmü bildiren nassları görmezlikten gelmek ve “Mut’a’ya izin verildiğini” söylemek, İslâm’a iftirada bulunmak demektir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir nokta daha vardır. Esasen, ne Kur’ân, ne de Resûlüllah Efendimiz, Mut’a’yı helâl kılmış değildir. Mut’a, Cahiliyye döneminde yaygın uygulamalardan biriydi. Nasıl İslâm, tebliğinde, tatbikinde ve pek çok hükümleri uygulamaya koyarken tedricî bir yol izlemiştir, Mut’a’nın haram kılınmasında da böyle bir tedricîliğin söz konusu olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı içkinin tedricen haram kılınması gibi. (Bkz. İbrahim Canan, Namus Fitnesi Mut’a, s.25-29)

İşte, Mut’a da bu şekilde tedricî olarak yasaklanmıştır. Bu tedricen yasaklanma sürecinde nesh cereyan etmiştir ki bu, dinin yerleşmesi süresince bir hükmün başka bir hükümle geçersiz hale gelmesi demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Mut’a’nın haram kılınma süreci ile ilgili çok önemli olan bu noktayı şu şekilde ifade etmiştir; “Mut’a’yı, nikâh, talâk (boşama), iddet ve miras (ile ilgili ahkâmın teşrii) haram kılmıştır.” (Ebû Ya’lâ, Müsned, 11/503; Darakutni, Sünen, 3/259; Heysemi, Mecmaü’z-Zevaid, 4/267)

Mut’a’nın (geçici evliliğin) Peygamberimiz tarafından haram kılındığı bir çok sahabi tarafından rivâyet edilmiştir. Bu sahabiler şunlardır; Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Seleme ibn Ekva, Hz. Sebre ibn Ma’bed, Hz. Ebû Hüreyre, Hz. Cabir, Hz. Sa’lebe ibn Hakem, Hz. Abdullah ibn Ömer, Hz. Ebû Zer, Hz. İbn-i Abbas, Hz. Haris ibn Gaziyye, Hz. Sehl ibn Sa’d, Hz. Ka’b ibn Malik, Hz. Abdullah ibn Mes’ud, Hz. Enes ibn Malik, Hz. Huzeyfe ve Hz. Âişe (r.anhüm) (Bkz. Kâsanî, Bedaiü’s-Sanai, thk. Ali Muhammed Muavvez, Adil Ahmed Abdülmevcut, dipnotlar, 3/473-477)

Mut’a’nın haramlığında icma vardır. (Tehanevi, İ’lâus-Sünen, 11/58-59; Kasani, Bedaiü’s-Sanai, 3/476-478) Bununla birlikte, birkaç sahabîden farklı görüş nakledilmektedir. Bunlar, Mut’a’nın kesin olarak yasaklandığından haberi olmayan, Mut’a ile ilgili ruhsatın devam ettiğini zanneden kimselerdir. Nitekim, Hz. Ömer, Mut’a’nın Allah Resûlü tarafından kesinlikle yasaklandığını sahabenin huzurunda dile getirmiş ve sahabe tarafından itirazsız kabul görmüştür. Bazı sahabilerin, bir kısım meselelerin haram ve helâlliğini sonradan öğrenmeleri, sadece Mut’a’ya has değildir. Meselâ, Hz. Ebû Bekir gibi Resûlüllah’a en yakın bir sahabî, kendisine cedde, yani büyükanneye torundan düşecek mirasın miktarı hakkında sorulduğunda bu konuda Allah Resûlü’nden bir şey işitmediğini söylemiş ve bir öğle namazından sonra cemaate “İçinizde ceddeye verilecek miras hakkında Allah Resûlü’nden bir şey işiten var mı?” diye sormuştur. Muğire İbn Şu’be gibi çok sonraları Müslüman olmuş bir sahabî ise ayağa kalkıp, Allah Resûlü’nün ceddeye südüs (altıda bir) takdir buyurduğunu söylemiş, Muhammed ibn Mesleme de bunu teyid etmiştir. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, meseleyi ona göre hükme bağlamıştır. (Tirmizi, “Feraiz”, 10; İbn Mace, “Feraiz”, 4; Ebû Davud, “Feraiz”, 5)

İbn-i Abbas’ın zaruret ve ihtiyaç hâlinde (açlıktan ölmek üzere olan bir insanın lâşe yemesi gibi) Mut’a’ya ruhsat verdiği, fakat sonradan bu görüşünden rücû ettiği kaynaklarda yer almaktadır. Meselâ İbn-i Abbas, “Mut’a, İslâm’ın ilk döneminde vardı. Bir kimse tanımadığı bir beldeye geldiği zaman, orada kalacağı süre içinde, eşyasını koruyacak ve kendisine hizmet edecek bir kadınla evlenirdi.” İbn Abbas, “Ve onlar ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve sahip oldukları câriyeler bunun dışındadır. Bunlarla olan cinsel ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.” (Mü’minûn, 23/5, 6) âyeti karşısında şöyle demiştir: “Bu iki münasebet dışında bütün yollar haram kılınmıştır.” (Tirmizî, “Nikâh”, 29.) İbn Abbas’ın, vefat etmeden önce de Mut’a ile ilgili önceki görüşlerinden dolayı Allah’a tevbe ettiği rivâyetleri de vardır. (Bkz. Kâsani, a.g.e, 3/469 dipnot)

Mut’a, Hz. Ömer ve Hz. Ali

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bir kadın kendisine gelerek, aslında başkasıyla nikahlı olan ama kendisiyle de Mut’a yoluyla evlenen kocasından şikayet edince ve ondan olan çocuğun sorumluluğunu üzerine almadığından yakınınca, Hz. Ömer Mut’a’nın haram olduğunu açıkça ifade ve ilan etmiştir: “Resûlüllah (s.a.s) bize üç defa Mut’a yapmaya izin verdi, sonra bunu haram kıldı. Allah’a yemin olsun ki, evli bir kimsenin Mut’a yaptığını bilirsem, Resûlüllah’ın, Mut’a’yı haram kıldıktan sonra, yeniden helâl kıldığına dair bana dört şahit getirmezse onu taşla recmederim.” (İbn Mâce, “Nikâh”, 44/196), Hz. Ömer’in sözü dikkatle mütalâa edilirse görülecektir ki, Mut’a’yı yasaklayan kendisi değildir; o, Allah Resûlü’nden öğrendiği hükmü dile getirmektedir.

Hz. Ömer’in Mut’a’yı yasakladığı iddiasıyla ilgili olarak, ona atfedilen, “Resûlüllah zamanında iki mut’a vardı; umrenin Hacca katılması (Hacc-ı Temettu’) ve nikâh-ı mut’a: ben, ikisini de yasaklıyorum.” rivâyeti de vardır ve Şiîler, yukarıdaki rivâyete değil, bu rivâyete sarılırlar. Oysa, Hz. Ömer’in Resûlüllah (s.a.s.) zamanında caiz olan bir şeyi kendine göre haram etmesi düşünülemeyeceği gibi, böyle bir tavra da, İslâm’daki en küçük farklı bir uygulama karşısında bile tepkisini hemen ortaya koyan Sahabe’nin sessiz kalmayacağı açıktır. Gerçi Şiîler, buna da güya bir açıklık getirmekte ve Hz. Ömer’e hiçbir sahabinin güya ses çıkarmamasını ve ona itiraz etmemesini de “korku” sâikine vermekte, Hz. Ömer’in insanları taşlamayla tehdit ettiğini, “onun sert mizacını (!) ve efsanevî şiddetini (!) bilen diğer sahabilerin ona karşı söz söylemeye cesaret edemediklerini” iddia etmektedirler. Ne yazık ki, İslâm adına defalarca canını ortaya koymuş bulunan Hz. Ali gibi bir İslâm kahramanını da böyle bir korku ve takıyye ile suçlamakta, onun, şartların uygun olacağı ana kadar sabrederek, kendi devrini bekleme gayesiyle sessiz kaldığı ithamında bulunmaktadırlar. (Mecd-Ali Abbas, Şii Ansiklopedisi, 3. cilt, 6. bölüm) Ne yazık ki onlar, Resûlüllah’tan sonra birkaç sahabi dışında bütün Sahâbe’nin irtidat ettiği, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de mürted ve münafık, en fazla âmî mü’min olduğu suçlamasını yaparken, Hz. Ali’yi, yine takıyye yaparak -haşa- mürted ve münafıkların arkasında namaz kılma, onların Müslümanlara hükmetmelerine ses çıkarmama, hattâ Hz. Ömer’e kızını verme gibi çok ağır ithamlar altında bırakabilmektedirler. Öte yandan, Hz. Ömer konusundaki iddiaları da, gerçeklerle taban tabana zıttır. Hz. Ömer (r.a.), sert değildi; hak konusunda tavizsizdi. Onun hak karşısındaki tereddütsüz teslimiyetinden dolayı, kendisine “el-vakkaf ınde’l-hakk” (hak ortaya çıktığında, hemen duran) denmişti. Kendisine, hem de hutbede camide herkesin hazır olduğu bir zamanda yaşlı bir kadın bile itiraz edebiliyor ve Hz. Ömer, kadının haklılığı karşısında, çok rahat bir şekilde, “Ömer hata etti, kadın isabet etti; ey Ömer, dinini bir yaşlı kadın kadar bile bilmiyorsun.” itirafında bulunabiliyordu. Ayrıca, bir yandan Hz. Ömer’in “efsanevî sertliği”ni ileri süren ve onun karşısında Hz. Ali’ye takıyye yaptıran aynı insanlar, mesele Hz. Ali ile Hz. Ömer’i ilim noktasında karşılaştırmaya gelince, Hz. Ömer’in kendi görüşünden vazgeçip Hz. Ali’nin görüşünü kabul ettiği, bazen meseleyi doğrudan Hz. Ali’ye havale ettiği, hattâ “Ebû’l-Hasan olmasaydı, Ömer helâk olmuştu.” itirafında ve “Ya Rabbi, beni Ebû’l-Hasan’ın bulunmadığı bir meclise çıkarma.” duasında bulunduğu azımsanmayacak sayıda rivâyete yer vermektedirler. Kaldı ki, Hz. Ali Efendimiz, kendi hilâfeti döneminde, meselâ Hz. Ömer efendimizin ganimet mallarının taksiminde benimseyip uyguladığı içtihadıyla değil, kendi içtihadıyla hareket ederken, onun ne Mut’a, ne de Hz. Ömer’in Şiilerce serrişte edilen diğer içtihad ve uygulamaları konusunda farklı bir hüküm ve uygulama ortaya koyduğu vaki değildir ve Şiî kaynaklarda bile nakledilmemektedir. (Bkz: Abdülhüseyin Ahmed el-Eminî, el-Ğadir fi’l-Kitab ve’s-Sünne ve’l-Edeb, Beyrut 1967, 6: 93, 95, 103 vs.)

Mut’a ve Şiî Kaynaklar

Tarihte Şiî âlimler, Sünnilerle uyuşmadıkları konularda güya kendi görüşlerini ispat için Sünnî kaynakları, çoğunlukla kendilerine göre, yani çarpıtarak kullanırlarken, Sünnîler, polemikten mümkün olduğunca kaçındığı, enerjilerini daha çok müsbet alanlara ve Müslüman olmayanları İslâm’a davet noktasında yoğunlaştırdığı ve Müslümanlar arasındaki ihtilâflı konularla uğraşıp, ihtilâfları derinleştirmekten sarfınazar ettikleri için, Şiîlerin kaynaklarına başvurup, polemiğe girmemişlerdir. Fakat bir gerçek var ki, Şiîlerin kendi kaynakları da, pek çok meselede olduğu gibi, Mut’a konusunda da asla müttefik değildir.

Resûlüllah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Hayber gününde Mut’a’yı haram kıldığını ifade eden ve Hz. Ali (r.a.) tarafından rivâyet edilen hadis, bizzat Şiî kaynaklarda da yer almaktadır. (Kitabu’t-Tehzib, cilt 7, sayfa 251, 10. rivâyet) Fakat müellif, bu hadisle alâkalı Hz. Ali’nin takiyye yaptığını ileri sürer. Ayrıca, Mut’a’nın haram olduğuna dair Hz. Ali’nin bizzat kendi ifadesi de mevcuttur. (Kitabu’l-İstibsar, cilt 3, sayfa 142, 5. rivâyet) Fakat, Şiîler burada da Hz. Ali’ye takiyye isnadında bulunmaktadırlar. Oysa, takıyye için bir hadis nakletmeye aslâ gerek yoktur. Kaldı ki, takıyye gereği değil Hz. Ali’nin, en âmî bir mü’minin bile Resûlüllah hakkında hadis uyduracağını düşünmek mümkün değildir. Bu konudaki nebevî tehdit, herkesin de, herkesten çok Hz. Ali’nin de elbette malûmudur.

Takıyye meselesi, Şiî fıkıh usulüne oldukça mânâsız ve komik bir kaidenin girmesine de sebep olmuştur. Onlara göre, bir meselede Şiî âlim ve hadisçilerden iki farklı görüş naklediliyorsa, bu görüşlerden Sünnî görüşe uygun olanı takıyyeye hamledilip, diğeri tercih edilmektedir. Herhalde, böyle bir metodoloji kaidesini bir başka hukuk sisteminde bulmak mümkün olmasa gerektir. Tabiî, böyle bir sistem geliştiren kişilerin, İslâmî hüküm ve kaidelerle ne kadar rahat oynayabileceklerini söylemeye de gerek yoktur.

Şiî fıkhında, kiminle Mut’a yapılabileceğiyle alâkalı olarak da pek çok çelişkiler vardır. Bir rivâyette, Mut’a’nın ancak inanan biriyle yapılabileceği ifade edilirken (Küleynî, Kâfî, 5. cilt, 454. sayfa, 3-4. rivâyet); diğer bir rivâyette, Müslüman bir kadınla Mut’a yapılamayacağı, sadece Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla böyle bir evlilik için ruhsat olduğu belirtilmektedir. Şiîlerin en güvenilir hadis kitaplarından birisi olan “Kâfi”nin 5. cildinin 462. sayfasının 1. rivâyeti olan bu rivâyet, bâkire bir kız için Mut’a’nın tavsiye edilemeyeceğini, zira böyle bir evliliğin o kızın anne-babası için utanç vesilesi olacağını belirtmektedir. Ayrıca, İmam Ebû Abdullah (Hz. Cafer es-Sadık) şöyle demektedir: “Mü’min bir kadınla Mut’a yapma; çünkü, böyle yapmakla onu küçük düşürmüş ve aşağılamış olursun.” (Kitabu’t-Tehzib, cilt 7, sayfa 253, 14:21. rivâyet; Kitabu’l-İstibsar, cilt 3, sayfa 143, 4:93. rivâyet) Şiilerin bir diğer güvenilir hadis kitabı Biharu’l-Envar’ın 3. cildinin 340. sayfasının 10:3. rivâyetinde de, evli ya da evlenmeye muktedir bir kimseyle Mut’a yapmanın haram olduğu kaydedilmiştir.

Mut’a ile alâkalı Şiî kaynaklarındaki çelişkiler ve onun Sünnîler arasında haram oluşu, Mut’a yoluyla evlenmeye niyetlenen bir kimseyi iyice düşündürmeli değil mi? Helâl bir yolla ve Allah’ın adıyla evlendiğine inanmadan önce gerçekten kafa yormaya sevketmeli değil mi?!.

Eğer, Mut’a şehevî arzuları tatmin etmek için bir bahane değilse, ya nedir! Eğer, Mut’a kesinlikle zaruret haline has kılınmışsa, evli birisinin Mut’a yapmasına neden izin verilmektedir? Keza, bir kimse malî yetersizlikten dolayı evlenemiyorsa, nasıl olur da Mut’a yoluyla sahip olduğu çocuğunun ihtiyaçlarını gidermekle sorumlu tutulur; ama aynı zamanda, evlendiği takdirde eşine bakamayacağı kabul edilir?

Kur’ân ve Mut’a

Şiîler, Mut’a inançlarını desteklemek için Nisa Sûresi’nin 24. âyetini güya delil olarak kullanırlar. Onlar bu âyeti, siyak ve sibakını, hattâ âyetin bizzat anlamını gözetmeden, önceki ve sonraki âyetleri dikkate almadan yorumlarlar. Bu şekilde yorumlamakla kalmayıp, onların yorumladığı şekli zikreden Sünnî müfessirlerinden pek çoğunu da, sanki onlar da âyeti aynı şekilde değerlendiriyorlarmış gibi naklederler.

Önce, kendileriyle evlenilmeleri yasaklanan kadınları zikreden 23’üncü âyetten sonraki 24’üncü âyetin ve devamı mahiyetindeki 25’inci âyetin meallerini verelim:

Evli kadınlarla da evlenmeniz haramdır, ancak harp esiri olarak eliniz altında bulunan (ve kocalarıyla ilişkileri fiilen kesilmiş) cariyeler bundan müstesnadır. İşte bütün bunlar, Allah’ın kesin hükümleridir. Bu sayılanlardan başkalarını, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla, mal harcayıp talep etmeniz helâldır. Helâl olan kadınlardan bu şartlarla istimtâ etmeniz durumunda ücretlerini, üzerinizde bir borcun edası olarak verin. Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur. Allah, alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).

Sizden iffetli hür mümin kadınlarla evlenecek servet ve gücü bulunmayanlar, ellerinizin altında olan mümin cariyelerle evlenebilirler. Allah sizin kadr u kıymetinizi imanınızla bilir. Zaten siz müminler, hep aynı aileden sayılırsınız. Öyleyse, fuhuşta bulunmayarak, gizli dost da edinmeyerek, namuslu kadınlar olmak üzere onları, sahiplerinin izniyle nikâhlayın. Ücretlerini de güzellikle kendilerine verin. Eğer evlendikten sonra zina yaparlarsa, onlara hür kadınlara ait cezanın yarısı uygulanır. Cariye ile evlenme, sizden sıkıntıya düşmekten (zinaya sapmaktan) korkanlar içindir, yoksa sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber Allah gafurdur, rahîmdir (affı ve merhameti boldur).

Şiîler, 24’üncü âyette geçen istimtâ ve ücret kelimelerini, mut’a ve bunun karşılığındaki ücret, devamındaki, Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur. cümlesini ise, mut’a süresinin bitiminde ücret üzerinde yeni bir anlaşma ile onu uzatmanızda vebal yoktur şeklinde yorumlamaktadırlar. (Meselâ: Ebû Ali Tabarsî, Mecmaul-Beyan, 3:32)

Bir defa, “istimtâ” kelimesi mut’a ile aynı kökten gelen bir kelime olup, “faydalanma” anlamına geliyor ise de, bunu kavram olarak Mut’a’ya hamletmek katiyen doğru değildir. Çünkü, aynı kelime Kurân-ı Kerim’in değişik yerlerinde, aynı ve farklı kiplerde fiil ve isim şekilleriyle faydalanma, faydalandırma, dünya geçimliği gibi mânâlarda geçmektedir (Tevbe Sûresi, 9/69: Dünyadaki nasiplerinden istimtâ ettiler, siz de ettiniz, sizden öncekiler de etmişlerdi; ayrıca En’am Sûresi, 6/128; Hıcr Sûresi, 15/3 vs.). Bir başkasına, meselâ erkeğin nikâhladığı kadını gerdekten önce boşaması durumunda, kendisine belli bir mal verme de Kurân’da, kadını metalandırma olarak anılır (Bakara Sûresi, 2/236). Ücret kelimesi ise, verilen bir hizmetin karşılığı demektir ve nikâhla ilgili olarak geçtiği her âyette, kadınlara ödenmesi gereken mal, yani mehir mânâsınadır. Nitekim, yukarıdaki âyetlerde de bu mânâ yeterince açıktır. 25’inci âyet, hür mü’min kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyenlerin, Mut’a yapmalarını değil, sabretmelerini teklif etmekte, ancak sabredememeleri durumunda mü’min cariyelerle evlenmelerini tavsiye buyurmakta ve evlenme durumunda ücretlerinin (mehir) güzellikle verilmesini emretmektedir. 24’üncü âyetteki “Bu borç belirlendikten sonra, aranızda anlaşıp onda herhangi bir tasarrufta bulunmanızda üzerinize vebal yoktur.” ifadesini, Mut’a süresini uzatmanızda vebal yoktur şeklinde yorumlamak, tamamen keyfî bir yoruma gitmektir. Çünkü cümle açıkça, “borç olan ücret (mehir) belirlendikten sonra, üzerinde farklı bir anlaşmaya varmanızda” demektedir ki, yeni bir ücret ve mut’adan değil, kararlaştırılmış mehirden bahsettiği açıktır.

Yukarıdaki âyetler bir arada okunduğunda, onların bilinen ve devamlı nikâhtan, yani evlilikten bahsettiği apaçıktır. Âyetler, iffetli olmak ve zina etmemek şartıyla kadınları talep etmeye değinmektedir. Zina olarak tercüme edilen kelime “sifah’tır. Bu konuda, Elmalılı Hamdi Yazır’ın açıklamaları yeterince aydınlatıcıdır:

Sifah, (kadın ve erkeğin) üreme maksadında bulunmayıp, yalnız su akıtarak cinsel arzularını gidermek mânâsını ifade eder. Ve bunun için zinaya sifah denilir. Demek olur ki, kadınların helâl kılınmasından esas maksat, yani nikâhın ve odalık almanın meşru olmasının hikmeti, nefsi tahsin (kale gibi sağlamlaştırmak) ve üremedir. Nefsanî arzuları gidermek de buna bağlıdır (ve bu, peşin bir ücret niteliğindedir – Bediüzzaman). Yoksa, yalnız şehveti gidermek maksadı ile nikâh veya cariye edinmek caiz değildir. Bundan dolayı, Mut’a, başka bir ifade ile metres tutmak helâl değildir, bir zinadır. Erkekle kadın arasındaki doğuştan var olan ilişkinin yaratılış hikmeti, hayatın akıcı suyunun, yalnız kısır bir zevk için yok edilmesi değil, “Ondan eşini yaratan ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan.” (Nisâ Sûresi, 4/1) hükmünün tecellisidir. Bakara Sûresi’nde “Kadınlarınız sizin tarlanızdır.” (Bakara Sûresi, 2/223) buyurulmuştur. Burada, “Kadınlarınız sizin eğlencenizdir.” denilmemiştir. İnsanların nefislerinde ve ırzlarında aslolan mübah olmak değil, haram olmaktır. Ve bunun için âyetlerde önce haram kılınmış kadınlar sayılmış, daha sonra zina yapmaktan sakınmak ve evlenme gayesi üzerine ve mallar karşılığında evlenmek istemeye müsaade olunarak evlenmenin helâl olduğu açıklanmıştır. Kısaca nikâh, zinanın zıddıdır. Zina batıl olup, meşru ve yaratılış gayesini değiştirmeye çalışmaktan başka bir şey de değildir. Nikâhın, iyi niyetle ve geçici olmamak üzere akdedilmesi lâzımdır. Mehir de nikâhın gereklerindendir. “Bundan dolayı bu şartlar altında o helâl kadınlardan herhangi birisinden faydalanmak isterseniz, onların ücretlerini, yani namuslarının karşılığı olan mehirlerini bir farz olarak veriniz.” buyurulmuştur. Zifaf ile mihrin tamamı kocanın boynunun borcu olur. (Hak Dini Kurân Dili, 2:539-540, Zaman.)

24’üncü âyetten sonra gelen ve onun devamı mahiyetindeki 25’inci âyet de, 24’üncü âyette sözü edilen evlenme şeklinin katiyen Mut’a olamayacağını ayrıca ortaya koymaktadır. Çünkü bu âyet, mehri yüksek hür mü’min kadınlarla nikâhlanmaya güç yetmeme durumunda sabretmeyi, sabredememe hâlinde ise mü’min cariyelerle nikâhlanmayı tavsiye buyurmakta ve bu nikâhlanmada da velilerinin, sahiplerinin iznini şart koşmaktadır. Ayrıca, iman kardeşliğini vurgulayarak, herhangi bir haksızlıkta bulunulmaması konusunda uyarmaktadır. Daha önce arz edildiği gibi, Şiî fıkıhçılar, hangi kadınlara mut’a yapılabileceği konusunda bile müttefik değildirler ve Kurân, bu âyette mü’min kadınları ısrarla tavsiye ederken, onlar, mü’min kadınlara mut’a yapmanın onların şerefini düşüreceği rivâyetlerini nakletmektedirler.

Şiîler, erkek ve kadın arasındaki münasebetle ilgili Kurân’da geçen, “Siz onlar için, onlar da sizin için birer elbisedir (Bakara Sûresi, 2/187); “O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de, kendilerine ısınmanız için size içinizden eşler yaratması ve birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.” (Rûm Sûresi, 30/21) gibi âyetlere güya dayanarak, evlilikten maksadın sadece üreme olmadığını iddia etmektedirler. Oysa, hükümde illetle hikmet farklıdır; illet, hükmün varlığına, vaz’ına sebep, hikmet ise, ondaki faydadır. Evlilikte üreme ve nefsi tahsin, yani kale gibi sağlam hale getirme, günahlardan uzak tutma illettir; ama bu illet, onda başka hikmet ve faydaların olmasına mani değildir. Kaldı ki, söz konusu âyetler, kadın-erkek arasındaki münasebetlerde asla cinselliği değil, karşılıklı sevgi, şefkat, birbirleri için koruyucu olma ve sükûnet gibi hususları öne çıkarmaktadır. Sadece bunlar bile, Mut’a’ya manidir.

Yukarıda anlatılanlar dışında Mut’a’yi kabul etmenin daha pek çok açmazı ve çelişkisi vardır. Mu’minûn Sûresi’nin 5-7. âyetlerine de bu zaviyeden bakılabilir: “Onlar, mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar!” Cenab-ı Hak, burada bize iki türlü meşru münasebet olduğunu beyan etmektedir: normal nikâh ve cariye sahibi olma. Bu âyetle, kadınlarla münasebetin meşrû yolu iki olarak belirlenmiş, bunun dışındaki yollar kapatılmıştır. Mut’a nikâhı ise, bu iki şeklin dışında kalan bir yoldur (Cassâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, Kahire, t.y., 3, 99). Allah Tealâ, izin verilen bu iki çeşit münasebetin sınırını aşanlar hakkında “âdûn-haddi aşan günahkârlar” tabirini kullanmaktadır. Bazıları, bu âyetin Mekkî olduğunu, Mut’a’nın ise Medine’de uygulandığını ileri sürebilirse de, hemen belirtelim ki, Mut’a İslâm’ın icat ettiği bir uygulama olmayıp, cahiliyye döneminde yaygın olan bir usûldü.

Bir Başka Açıdan Mut’a

Eğer bir erkek bir kadınla nikâhlanır ve sonra onu boşarsa, “mehir”le alakalı olarak dört değişik senaryonun gerçekleşmesi mümkündür. Bunlar:

1. Bir erkek eşine dokunmaz ve herhangi bir mehir de belirlemez. 2. Bir erkek eşine dokunmaz; ama bir mehir belirler. 3. Bir erkek eşiyle bir araya gelir, ondan yararlanır; fakat, herhangi bir mehir belirlememiştir. 4. Bir erkek eşiyle bir araya gelir, ondan yararlanır; ama, belirlediği mehri ödemez.

Birinci maddeyle alâkalı hüküm, “Henüz kendilerine dokunmadan veya mehir belirlemeden kadınları boşamanızda size günah yoktur. Zengin kudretince, eli dar olan da, kendi hâlince olmak üzere onlara münasip tarzda mut’a versin (onları malla faydalandırsın). İyiliği şiar edinenlere, bunu yapmak bir borçtur.” şeklinde Bakara Sûresi’nin 236. âyetinde zikredilmiştir. Bir hadis-i şerifte, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in bir kadını ona dokunmadan ve bir mehir tayin etmeden önce boşadığı ve iki çift elbise gibi bazı hediyeler verdikten sonra onu serbest bıraktığı anlatılmaktadır.

Mehirle ilgili ikinci hüküm, Bakara Sûresi’nin 237. âyetiyle bildirilmiştir: “Bir mehir belirlemiş olarak, kendilerine dokunmadan eşlerinizi boşarsanız, bu takdirde belirlediğiniz mihrin yarısını vermeniz gerekir.”

Konuyla alâkalı üçüncü hüküm, “Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer mihrin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa onu içinize sine sine afiyetle yeyin.” mealindeki Nisa Sûresi’nin 4. âyet-i kerimesiyle vazedilmiştir. Ayetin asıl metninde yer alan ve gönül hoşluğuyla şeklinde meal verdiğimiz nıhleten kelimesini örf ve çevrenin kabullerine uygun olarak ve bir sorumluluk duygusuyla şekşinde anlayanlar da vardır. Demk ki, evlenen her erkeğin, nikahladığı kadına içinde yaşadığı cemiyetin hayat standardına uygun düşecek miktarda bir mehir vermesi, en azından tavsiye buyrulmaktadır.

Mehir konusundaki son hüküm ise, “Eğer bir mehir belirlemiş ve evlenerek eşinizin beraberliğinden yararlanmışsanız, artık istimta’ hasıl olduğu için, onu boşasanız da boşamasanız da hakkını mutlaka vermelisiniz” kaidesidir. Bu hüküm, “Dikkat edin! Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin, bu bir haktır, üzerinize borçtur. Ama belirledikten sonra, aranızda anlaşarak onda bir şekilde tasarrufta bulunmanızda (miktarını artırıp eksiltmenizde) size bir vebal yoktur. Allah alîm ve hakimdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).” mealindeki yukarıda zikri geçen Nisa Sûresi’nin 24. âyetine dayanmaktadır. Şiilere göre, bu hüküm istimta’dan önce kadına hakkı olan metayı vermek gerektiğini ifade eden bir kuraldır; aksi hâlde, kadına hakkı verilmeden ondan yararlanılması Mut’a kapsamına dahil olamaz. Onlara göre, yukarıda temas edildiği gibi, bu âyette, mut’a akdinde belirlenen süre bittikten sonra, erkeğin ücreti, kadının da süreyi artırarak akdi uzatabilecekleri vurgulanmaktadır. Halbuki, bu âyet, daha önce de ifade edildiği gibi, mihrin belirlenmesinden sonra, karşılıklı anlaşmak suretiyle, belirlenenden az veya daha çok vermekte bir sakınca bulunmadığını bildirmektedir (Alûsî, Rûhu’l-Meânî, Kahire sy., 5, 5; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, istanbul 1936, 2; 1327-1329). Sözkonusu beyan-l ilâhi, mehir konusunda anlaşmaya varmanın lüzumundan, her şey tamamlandıktan sonra bile olsa mihrin miktarı ve nasıl ödeneceğinin yeniden görüşülebileceğinden ve mihrin istimta’dan sonra da ödenebileceğinden bahsetmektedir. Bu yüzden, onların Mut’a anlayışı, bu yönüyle de âyete uygun düşmemektedir.

Muta ve Boşanma

Ayrıca, Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de evliliği zikrettiği yerlerde bize boşanmayı da talim buyurmuştur. Bir erkek, iffetli bir kadınla evlenir ve daha sonra ondan ayrılmak isterse, önce onu boşamak zorundadır. Bu esas, Bakara Sûresi 2/231, 232, 236, 237; Ahzab Sûresi 33/49; Talâk Sûresi 65/5 ve Tahrim Sûresi 66/5 gibi âyetlerde ele alınmaktadır. Mut’a uygulamasında ise, boşanma yoktur; belirlenen ücret ödenmiş ve beraber yaşamak için tayin edilen süre dol-muşsa, artık ne hak, ne sorumluluk, ne miras hukuku ve ne de boşanma sürecinden bahsedilebilir. Tek kural vardır; o da, kadının bir başkasıyla Mut’a yapmadan önce 45 gün (bazılarına göre 60 gün) beklemeye mecbur olmasıdır. Erkeğe gelince o, evli olsa ya da bir başka kadınla da Mut’a yapmış bulunsa bile kadınlardan birinden ayrılınca beklemek zorunda değildir ve hemen bir başkasıyla Mut’a yapabilir.

Mut’a uygulamasındaki bu husus da, Allah Tealâ’nın Kur’ân’da evlilikle alâkalı tayin buyurduğu hükümlere aykırı düşmektedir. Bakara Sûresi’nin 228. âyetinde mealen “Boşanmış kadınlar yeni bir nikâh yapmadan önce kendilerini tutup üç âdet beklesinler. Allah’a ve âhirete iman ediyorlarsa, kendi rahimlerinde Allah’ın önceki evlilikten yaratmış olduğu çocuğu veya hayızı gizlemeleri onlara helâl olmaz.” denilmektedir. Oysa, Mut’a anlayışına göre, bir kadın Mut’a yoluyla evlendiği ilk kocasından hamile olsa bile ikinci bir erkekle yine Mut’a yapabilir, ya da sürekli olarak evlenebilir. Bunun için bekleme süresi de, en fazla 60 gündür. Oysa Kur’ân, boşanma durumunda üç hayız ve temizlik müddeti beklemeyi teşrî buyurmuş olup, zikrettiğimiz bu hükmün dışında başka bir hüküm getirmiş değildir. Böyle bir hükmü, Sünnette de görmüyoruz. Demek oluyor ki, Mut’a nikahına kapılar bu noktada da kapalıdır.

Diğer taraftan, Şiîler arasında en güvenilir hadis kitaplarından biri kabul edilen Müstedreku’l Vesâil’in 7. cildinin 3. sayfasının 506:8762 numaralı rivayetine göre, Allah Resulü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Evlenmeye gücü yetmeyenler oruç tutsunlar; ümmetimin sığınağı (günahlara karşı kalkanı) oruçtur.” buyurmaktadır. Yine, Şia kaynaklarından Biharu’l-Envar’ın 14. cildinin 327. sayfasının 50:21. numaralı hadisinde de Hz. Ali şöyle demektedir: “Şehevî arzularınıza karşı oruca sığının.” Eğer, Mut’a caiz ise, kolay yoldan arzuları tatmin mümkünken oruca ne gerek var? Bunun bir çelişki olduğu apaçık değil midir?

Makalemizi, başlangıçta ibret dolu satırlarını aynıyla naklettiğimiz ibretâmiz mektubu kaleme alan hanımefendinin son sözleriyle noktalayalım:

“Her gün, sayıları gitgide artan pek çok kızımız bazı Şiîler tarafından meşruiyeti iddia edilen fikirlerin kurbanı olmakta ve Mut’a tuzağına düşmektedir. Bu tür yanlış anlayışların mağduru olanların büyük bir çoğunluğunu da lise ve üniversite öğrencileri teşkil etmektedir. Maalesef, dinî bilgisi ve hayat tecrübesi eksik genç kızlar, başkalarından, özellikle de kendi anne-babalarından yardım isteme hususunda da âciz ve çaresizdirler. Öyleyse, lütfen, biz elimizden geldiği kadar Mut’a gibi düşünce kaymalarına ve amelî inhiraflara karşı birbirimizi bilgilendirelim; Ehl-i Sünnetin bu konudaki mütalâalarını öğrenip başkalarına da öğretelim. Bunu hiç olmazsa dinimizin şeref ve izzeti, Cenab-ı Hakk’ın da sevgisi ve rızası için yapalım.

Osman Şimşek

Harama Nazar

“Gözün bir harama kaysa, bu günahın üzerinden bir dakika bile geçmeden, o günahtan sıyrılmak için hemen huzura koşmalı, Allah’ın huzurunda af fermanı arayacağın bir seccade bulmalı, başını yere koymalı ve tevbe etmelisin. Günahın canlı kalmasına meydan vermemelisin.”

Nazar kelimesi, Arapçada, düşünmek ve tefekkür etmek anlamının yanı sıra, “bir şeyi göz ile tekrar tekrar incelemek” mânâsına da gelmektedir.1 Haram ise Yüce Rabb’imizin yasakladığı şeydir. Harama nazardan maksat da, Şâri’ Teâlâ’nın, bakmamızı/incelememizi yasak kıldığı insana veya onun mahremiyet alanına giren şeylere bakmaktır. Dolayısıyla Cenâb-ı Allah’ın bakmamızı yasak ettiği şeylere bakmak bir mânâda göz nimetini O’nun rızasına aykırı yolda kullanmak demektir. Ama O’nun izni dairesinde harcanırsa, mesela göz nimeti, şu büyük kâinat kitabının bir mütalâacısı ve şu âlemdeki Rabbanî sanat mucizelerinin bir seyircisi ve yeryüzü bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.2

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye harama nazar konusuna usûl-i fıkıh tabiriyle fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkamak mânâsına gelen “sedd-i zerâi” prensibi açısından da vurguda bulunmakta ve farklı hâdiseler münasebetiyle bu hususa dikkatimizi çekmektedir. Yani, harama nazarda günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır ve yasaklanmıştır. Bunun için, Kur’ân-ı Kerîm, zinayı yasaklarken, “Zinaya yaklaşmayın.”3 şeklinde seslenmekte ve netice itibariyle günaha götürebilecek ortam ve vesilelerden de uzak durmayı emretmektedir.

Harama nazar mevzuunda Kur’ân ne buyuruyor?

Nur Sûresi’nin 30. âyetinde, “Mümin erkeklere bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve zinadan korumalarını söyle. Bu, onlar için en uygun olan davranıştır. Allah yaptıkları her şeyden hakkıyla haberdardır.” buyurulur. Âyette “kısmak” mânâsına gelen “ğadd” kelimesinin “min” edatıyla kullanılması kısmîlik ifade eder. Yani “bakışlarınızın bazılarını kısın” demek olur ki, bu da müminin gözünü haramlara karşı kapaması, mubah kılınan şeylerle yetinmesidir.4 Aynı emir, hemen sonraki âyet-i kerîmede kadınlar hakkında da gelmiştir: “Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini günahtan korumalarını söyle.” Bu âyette ise kadınlara bakışlarının bazısını kısmaları emredilmiştir. Âyette bakışların kısılması edep yerlerinin korunmasının önüne geçirilmiştir. Bunun sebebi bakışın zinanın postacısı ve hayâsızlığa götürücü olmasından ileri gelir.5

Tasavvuf büyüklerinden Şiblî’ye (kuddise sirruhu) “bakışlarını kıssınlar” cümlesinin anlamını sorduklarında demiş ki: Baş gözlerini muharremattan (bakılması haram olanlardan), kalb gözlerini de mâsivâullahtan (Allah’ın hâricindeki sevgililerden) çeksinler.”6 Bediüzzaman ise “… madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.”7 demek suretiyle, konuya, hem fenalıkların önünü kapatma (sedd-i zerâi’) hem de “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır.”8 esprisiyle yaklaşmış olmaktadır.

Harama nazarın kalbî hayat açısından unutkanlık hastalığını ve hafıza derbederliğini artırması da söz konusudur. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri “âhir zamanda Kur’ân, hafızların göğsünden nez’edilecek”9 mealindeki hadisi çağımızdaki harama nazar hastalığının yaygınlaşmasıyla irtibatlandırmıştır: “Evet, bu asırda açık saçıklık yüzünden, hususan bu memâlik-i hârrede o su-i nazardan su-i istimalât, umumî bir unutkanlık hastalığını netice vermeye başlıyor. Herkes, cüz’î, küllî o şekvâdadır. İşte, bu umumî hastalığın tezayüdüyle, hadis-i şerifin verdiği müthiş bir haberin tevili ucunda görünüyor. Ferman etmiş ki: ‘Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur’ân nez’ediliyor, çıkıyor, unutuluyor.’ Demek bu hastalık dehşetlenecek, hıfz-ı Kur’ân’a bu sû-i nazarla bazılarda set çekilecek; o hadisin tevilini gösterecek.”10

Harama nazar hadîslerde nasıl ele alınıyor?

1. Abdullah ibn Abbas’tan (radıyallâhu anh) naklediliyor: “Allah Resulü Kurban bayramında Fadl ibn Abbas’ı bineğinin terkisine almıştı. Fadl parlak bir gençti. Nebiler Nebisi bir ara insanların sordukları fetvalara cevap vermek üzere durdu. Has’am kabilesinden melâhat-i vechiye sahibi bir kadın Allah Resulü’nden fetva talebinde bulunurken Fadl’ın bakışları o kadına takılmış ve gözü hüsnüne kapılmıştı. Efendimiz, Fadl’a döndüğünde onun kadına baktığını fark etti. Hemen elini arkaya götürdü, çenesinden tuttu, kadına dönük yüzünü karşı istikamete çevirdi. Kadın Allah Resulü’ne şu soruyu sordu: Ey Allah’ın Resulü, Allah’ın kullarına farz kıldığı hac farizası babama çok yaşlandığı demlerde nasip oldu. Öyle ki bineğinin üzerinde dik durmaya bile takat getiremiyor. Onun yerine ben hac etsem geçerli olur mu? Allah Resulü “evet” cevabını verdi.”11

Hadiste adı geçen sahabi Fadl’ın o sırada deli­kanlılık çağında biri olduğu, kaynaklardan anlaşılmaktadır.12 Fadl ibn Abbas’ın Amvas’taki veba salgınında yirmi bir yaşında vefat ettiği13 kabul edilirse yukarıdaki hâdiseyi takriben on yaşlarında idrak ettiği ortaya çıkar. Ayrıca Arap yarımadasında ergenlik çağının erkek çocuklarda on yaşından itibaren başladığını dikkate aldığımızda Allah Resulü’nün onu kadına bakmaktan engellemesinin illetini de açıkça görürüz. Kaç yaşında olursa olsun Fadl’ın mezkûr hanıma bakmasının Allah Resulü tarafından engellenmiş olması bizim için önemli olan noktadır. Bir başka husus da şudur: Allah Resulü’nün bineğinin terkisinde oturan Fadl’ı harama nazardan sakındırması çocuk terbiyesi açısından da dikkate şayandır. Henüz büluğa yeni ermiş ve ermek üzere olan bir delikanlının veya erkek çocuğun karşı cinse bakma konusunda bir nevi irade eğitimine tâbi tutulması pedagojik açıdan dikkat çekici bir durumdur.

2. İmam Buhari’nin Sahih’inde Ebu Hüreyre’den nakledilen şu rivayette de nazar ile ilgili farklı bir bakış açısı ve Nebevî uyarı görüyoruz:

“(…) Gözün zinası (harama) bakmaktır. Dilin zi­nası (haram olanı) konuşmaktır. Nefis temenni eder, iştahla arzular; apış arası da bu istekleri ya doğrular veyahut yalanlar.”14

Tâvus’un İbn Abbas’tan duyduğu hâlde Ebu Hü­rey­re’ye isnad ederek naklettiği bu “mevkuf” ha­dîste konuşma ve bakmaya, zinaya götürücü olma potansiyeli sebebiyle zina adı verilmiştir.15

3. İmam Müslim’in Sahih’inde zikri geçen şu hadîs de müminlerin birbirlerine bakma konusundaki sınırlarını beyan etmektedir:

“Ebû Said el-Hudrî Allah Resulü’nün şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Erkek erkeğin avret yerlerine bakamaz. Kadın da kadının avret mahalline bakamaz. Erkek ile erkek aynı örtü içinde yalnız kalamazlar. Kadın da kadınla aynı örtü içinde yalnız kalamazlar.”16

4. Taberâni’nin Mu’cemu’l-Kebir’inde şu hadisi görmekteyiz: “Allah Resulü şöyle buyurdular: Harama bakmak İblis’in oklarından zehirli bir oktur. Her kim harama bakmayı Allah korkusundan dolayı terk ederse Allah ona öyle bir iman lütfeder ki, onun tadını vicdanında hisseder.”17 Bu hadîsin farklı bir tariki de şöyledir: “Harama bakmak İblis’in oklarından zehirli bir oktur. Her kim harama bakmayı Benden korktuğundan dolayı terk ederse, ona öyle bir iman lütfederim ki onun tadını vicdanında duyar.”18

5. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen hadîs de üst üste bakma ile alâkalıdır. Hazreti Ali der ki: “Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bana şöyle dedi: Art arda bakma. Birinci bakış senin lehine, ikincisi ise aleyhinedir.”19 Bu hadîste Efendimiz bir kere bakmanın günah değil ikinci bakışın günah olacağını beyan buyurmuşlardır. Allah Resulü, kasıtlı olmadığı için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini, ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduğundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baştan keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmiştir

Göze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; bir nazar oku gelip çarpacağı ilk anda gözü kapamaya irade gücü yeter. Hele insan harama her göz kapamanın kendisine bir vacip işlemiş gibi sevap kazandıracağını düşünürse, o ilk anda günahtan sıyrılabilir. Fakat nazarını hemen haramdan çevirmez, kendisini o işe salar ve bir daha, bir daha bakacak olursa, artık geriye dönme ihtimali azalır. Bir de gözünden zihnine akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürse sahilden tamamen ayrılmış sayılır. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister.20

Harama nazarın fıkhî yönü

Hanbelî mezhebine göre eğer kadın, erkeğin kız kardeşi ve teyzesi gibi mahrem (nikâhlanması haram olan) biriyse genellikle açık olan boyun, el ve ayaklarına bakması caiz olup; ama çoğunlukla kapalı olan sırt ve gerdanlık kısmına bakması ise caiz değildir.

Hanefi mezhebi ise Hanbeli mezhebine yakın olmakla birlikte şöyledir: Kişinin mahrem olan yakınının yüzüne, başına, gerdanlığına, diz kapağına kadar ayaklarına ve omzuna kadar kollarına bakabilir. Sırt ve karın bölgesine bakamaz.

Maliki mezhebi âlimleri mahrem-nâmahrem ayırt etmeksizin kadının elleri ve yüzü dışındaki uzuvlarına bakmanın caiz olmadığını belirtmişlerdir.

Şafii mezhebine göre de akıl-bâliğ bir erkeğin mahremi olan kadının göbekle diz kapağı arasındaki kısımlarına bakamaz. Şehvet nazarıyla olmaksızın göbeğiyle diz kapağı arası dışındaki yerlerine bakabilir.

Şayet kadın nâmahrem yani yabancı biriyse Ha­ne­fi mezhebine göre el ve yüzünün dışındaki azalarına bakmak haramdır. El ve yüzüne bakmak da şehvetten emin olmak şartıyla caizdir.21 Şafii ve Hanbelî ule­ma­sı ise yabancı kadınlara bakmayı mutlak anlam­da haram kabul etmişlerdir. Zîrâ onlara göre kadının bütün bedeni avrettir, yani örtülü olmak durumundadır. Hanefilere göre ise kadının elleri ve yüzü avret değildir, yani kapalı olması zorunlu değildir.22

Buraya şu mülâhazamızı da eklemekte fayda vardır: Şiir ve edebiyatta en çok kadınların yüzünden, kaşından, kirpiğinden dem vurulduğu dikkate alınırsa, duruma göre, Şafii ve Hanbelî ulemasının nokta-i nazarı, yani kadının bütün bedeninin avret olduğu görüşüne göre amel edilmelidir. Hulâsa Hanbelî ve Şafii mezhebi takva, diğer iki mezhep, yani Hanefi ve Maliki ise fetva ile ameli işaret etmektedir.

Zaruretten dolayı bakmalar ise şehvetle bakmamak kaydı ile caiz görülmüştür. Göze ansızın ilişen haram manzara olursa gözü hemen başka tarafa çevirmemiz gerektiği de ifade edilmiştir.23

Kadının erkeğe bakması ise fıkıh mezheplerine göre şöyledir: Hanefilere göre eğer kadın erkeğin mahremi değilse, yani yabancı ise, diz kapağı-göbek arası hâriç diğer yerlerine şehvetten emin olması şartıyla bakabilir. Hanbelî ve Malikî mezhebinde ise iki görüş vardır. Birincisi Hanefilerin görüşünün aynısıdır. İkincisi ise –ki Şafii mezhebinde de en doğru sayılan görüştür- erkeğin mahremi olmayan bir kadına bakmasında ölçü ne ise kadının da nâmahrem bir erkeğe bakışı aynı hükme tâbidir. Zira âyette erkeklerin bakışlarını kısmaları emredildiği gibi, kadınların da bakışlarını kısmaları emredilmiştir. Ayrıca Ebu Davud’daki hadîs rivayetinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ümmü Seleme ve Hafsa (radıyallâhu anhümâ) validelerimize, görme özürlü olan Ümmü Mektum huzur-u nebevîdeyken, “Siz ikiniz de mi görme engellisiniz, onu görmüyor musunuz?” diyerek perde arkasında geçmelerini söylemiştir.24

Haram bir bakış: Tecessüs

Tecessüs, insanların mahrem ve gizli hallerini gizlice ve iradî olarak gözetlemektir. Bu menfi tutum ve davranıştan, müminler, Hucurât Sûresi’nin 12. âyetinde “tecessüste bulunmayın” buyrularak menedilmişlerdir.

Bu konuyla ilgili olarak hadîs kitaplarında pek çok hâdise anlatılır. İşte bunlardan bir misâl:

“Adamın biri, Allah Resulü’nün, kapısında bulunan bir delikten, onun bir tarakla saçlarını taradığını gördü. Efendimiz o adamı gördüğünde: “Eğer ben senin beni gözetlediğini bilseydim elimdeki tarağı gözüne sokardım.” dedi ve ekledi: “İzin istemenin sebebi göze bir şey ilişmemesi içindir.”25

Burada konuyla ilgili istidrâdî bir hususu da belirtmeden geçemeyeceğiz: Aslında dinimiz, tecessüsün önünü çocuklar henüz ergenlik çağına gelmeden almayı hedeflemiştir. Nitekim Nûr Sûresi’nin 58. ve 59. âyetlerinde şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan köle ve hizmetçileriniz ile içinizden henüz bülûğa ermemiş çocuklarınız, odanıza girmek için şu üç vakitte sizden izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti istirahat için elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve bir de yatsı namazından sonra. İşte bu üç vakit, mahremiyet vakitlerinizdir. Ama bunların dışında izinsiz girmelerinde ne sizin için ne de onlar için bir mahzur yoktur. Çünkü sizin birbirinizin yanına girip çıkmanız kaçınılmazdır. İşte Allah size âyetlerini böylece açıklar. Gerçekten Allah, alîm ve hakîmdir (her şeyi bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir). Çocuklarınız büluğa erdiklerinde ise, kendilerinden büyük olanları nasıl izin istiyorlardı ise, odanıza girmek için her vakitte izin istesinler! İşte Allah size âyetlerini böylece açıklar. Çünkü Allah her şeyi bilir, her hükmü yerinde açıklar.”

Buna göre çocuklar ailede iken mahremiyet eğitimi alırlarsa, başkalarına karşı daha evleviyetle dikkatli ve duyarlı olacak, başkalarını tecessüs etme gibi olumsuz fiillere girişmeyeceklerdir. Yani aile yuvasında çocuklar istizâna (izin istemeye) alıştırıldıkları zaman izinsiz olarak hiç kimsenin mahremine bakma gibi yanlış davranışlara da girmeyeceklerdir. Dolayısıyla İslâm tecessüsü henüz aile yuvasında çözümleme yoluna gitmiştir, meseleyi temelden halletmiştir. Bazen de istemeden ve irademiz dışında bir mümin kardeşimizi haram işlerken görebiliriz. Bu durumda mümin olarak, iyice tecessüs etmeden, tam teşhis peşine düşmeden, sırtını dönüp “Yüce Rabbim, günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet.” demeli, oradan uzaklaşmalı ve gördüğümüzü de unutmalıyız. Ancak kamunun hukukunu ilgilendiren meseleleri, en yetkili mercie usulünce iletmekte yarar vardır. Bu da bir anlamda müminlerin bir vazifesi olan nehy-i ani’l-münker yani insanları fenalıklardan sakındırma görevidir.

İstisnâi veya haram olmayan bakışlar

Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir erkeğin bir nâmahreme evlenmek niyet ve kasdıyla bakmasının caiz olduğunu ifade buyurmuşlardır ki, Ebû Hüreyre’den (radıyallâhu anh) gelen hadîs şu mealdedir:

“Allah Resulü’nün yanındayken bir adam geldi ve Ensar’dan bir kadınla evlenmek istediğini ona haber verdi. Efendimiz o zâta şöyle dedi: O kadına baktın mı? Sahabi: Hayır, bakmadım dedi. Bunun üzerine Resulü Ekrem Efendimiz: Hemen git ve ona bak. Zîrâ Ensar kadınlarının gözlerinde bir şey (küçüklük)26 olabilmektedir” buyurdu.27

Tirmizi’nin Sünen’inde geçen ve Muğîre b. Şu’be rivayetiyle gelen hadis ise aynı meseleyi farklı şekilde bize sunmaktadır: Muğîre b. Şu’be bir bayanla evlenmek istediğinde Allah Resulü ona dedi ki: “Ona bak. Zîrâ ona bakmış olman aranızdaki sevgi ve muhabbetin devamlılığı adına çok önemlidir.”28 Buradaki bakmaktan maksat, kadının dinen bakılması caiz olan yerlerine bakılmasıdır. Yoksa bakılması haram olan uzuvlarına bakmak değildir.

Zaruret hâllerinde bakmalar da istisna tutulmuştur. Doktorun, yanında eşi veya bir mahremi olmak kaydıyla bakması, alışveriş esnasında satıcının parayı alırken veya malı verirken bakması, kadına onun lehinde veya aleyhindeki bir şahitlik çerçevesinde bakılması, mahkemede hâkimin kadınla ilgili bir hüküm verirken bakması, kadınlar için zaruri olan bilgi ve becerilerin öğretim ve eğitiminde kadının yanında mahreminin bulunmaması ve perde arkasından öğretme imkânı olmaması hallerinde bakılması da bu çerçevede zikredilebilir.29 Ancak bu gibi bakmalarda da ihtiyaç sınırını aşmamaya dikkat edilmeli, maksat olan zaruret ölçüsü dışına taşıp da muhatapları rahatsız etmemeye özen gösterilmelidir.

Netice

Bize kendi ruhundan üflediğini beyan eden Rabb’imizin emirlerine ve yasaklarına karşı duyarlı olmak kulluk bilinci taşıyan her mümin için bir vecibedir. Bu cümleden olarak, ruhumuzun dünyaya açılan penceresi hükmünde olan gözlerimizi muharremattan korumak ve ruhlarımıza günah is ve paslarını akıtmasına meydan vermemek gerektir. Hele çağımızda her türlü teknik ve teknolojinin mebzul miktarda olduğunu düşünürsek, yalnız kaldığımız veya darda kalıp yalnızlık hissine kapıldığımız anlarda “Ey Hayy ve Kayyûm Allah’ım! Senin rahmetini diliyor ve dileniyorum. Bütün iş­lerimi sâlih eyle. Beni bir ân-ı seyyâle veya göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre dahi nefsimle baş başa bırakma.”30 duasıyla yakarışa geçmeliyiz.

Herhangi bir iş veya iman hizmetine müteallik bir vazife söz konusu olmadığı sürece günahların kol gezdiği çarşı-pazarlardan uzak kalmak lâzımdır. İllâ dışarı çıkmak gerekiyorsa, çok dikkatli yol almak ve şeytanın oklarına karşı uyanık bulunmak gerekir. Bunu başarabilmek için iki şart vardır; birincisi, çarşı-pazara çıkmadan önce, mânevî bağışıklık sistemimizi güçlendirici bazı şeyler okumak veya dinlemek; ikincisi de, bir yere giderken elden geldiğince yalnız olmamaya çalışmak ve gönül insanı bir-iki arkadaşla beraber bulunmaktır. Bütün çabalara rağmen yine de irademiz haricinde kalb ve ruhumuzu kirleten is-pas olabilir. Bu türlü durumlarda ise, ilk fırsatta namaz, sadaka, oruç ve dua gibi ibadetlerle gayr-i iradî gelip ruhumuza bulaşan günahlara keffâret aramak gerekir.

Mesut Erdal

Sigaranın Hükmü

Soru: Küçük görülen bazı günahların toplumda daha fazla yaygınlaşıp önü alınamaz hâle gelmesi gibi sigara da, hükmünde tereddütler görüldüğü için, içki ve uyuşturucu türünden zararlı alışkanlıklara nispeten toplumumuzda çok daha yaygın. Selef ulemasının sigara hakkında haram fetvası vermemesinin sebepleri neler olabilir? Şu anki ilmî neticeler ışığında sigara meselesinin tahlilini lütfeder misiniz?

Cevap: Her şeyden önce sigara gibi kesinlikle küçük görülemeyecek, zararlı, çirkin, –bunu ıstılahtaki kubh karşılığı kullanıyorum– insanın rengini sarartan hatta zamanla karartan bir alışkanlığın hiçbir insana, hele hele prensip ve irade insanı olması gereken bir mü’mine asla yakışmadığını/yakışmayacağını ifade etmeliyim.  Çünkü mü’min hayatını denge ve ölçü içerisinde sürdüren insan demektir. Bu sebeple o, bağımlılık ve tiryakilik oluşturabilecek her türlü alışkanlık ve itiyattan mutlaka uzak durur; durur ve hürriyetini asla bu tür zincirlerle kayıt altına almaz. Çünkü alışkanlıkların ağına düşen bir insan, içinde bulunduğu şartlar azıcık değiştiğinde –ki bu her zaman mukadderdir– hayatın çok hafif yüklerini bile kaldıramaz hâle gelir ve âdeta mahvolmuş, eli kolu bağlanmış, hiçbir şey yapamaz duruma düşmüş gibi bir halet-i ruhiye içine girer. Hâlbuki inanmış bir insan, lüzumsuz yere kendisini bir kısım alışkanlıkların içine salmaz, geniş dünyasını daraltmaz ve kendi kendine tuzak kurmaz. Aksine o her zaman ve her türlü şart altında, insan olmanın gereğini, Allah’a olan kulluk borcunu ifa edecek şekilde hayatını tanzim eder.

Zehirli Hançerin Tarihçesi

Bizim tarihimiz itibarıyla sigaranın Osmanlı toplumu içine ne zaman girdiğini tam olarak bilemiyorum. Fakat 4. Murad cennetmekan bu konuda zecrî bir kısım tedbirlere başvurduğu ve sigara içen insanları cezalandırdığına göre demek ki daha on yedinci asırda sigara yaygınca kullanılmaktaydı. Zannediyorum o devirdeki Batılı devletler sigaranın zararlarını anlayıp fark ettiklerinde onun doğuda yaygınlaşması için bir kısım gayret ve faaliyetlerin içine girdiler. İhtimal cennetmekan Sultan 4. Murad’ın, meselenin bu ölçüde üzerine gitme sebebi de, onun gibi bir dâhinin batı dünyasının bu gizli emellerini sezmiş olmasıydı. İşin arkasındaki sâik her ne olursa olsun, denilebilir ki, dünya tarihinde tütün mamullerinin yasaklanması istikametinde kanun koyan ilk devlet adamı Sultan 4. Murad’dır. Ayrıca onun gibi İslâmî ölçülere milimi milimine riayet etme kararlılığında olan bir Allah dostunun, böyle bir yasak uygulamasında, devrindeki fakihlerden en azından bazılarının konuyla alâkalı fetvalarını arkasına almış olduğu kanaatindeyim.

Zararlarının Bilinmediği Dönemler ve Sigaranın Keraheti

Meseleye böyle bir giriş yaptıktan sonra tekrar sorunuza dönebiliriz.

Sigaranın hükmü ile alâkalı olarak Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde sarîh bir nassın bulunmaması tabiidir. Zira Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) yaşamış olduğu dönemde insanlar tütün ve tütün ürünlerini kullanmıyorlardı. Dolayısıyla konuyla ilgili sarih hükmün Kur’ân ve Sünnet dışındaki delillerde aranması, özellikle de müteahhirûn dediğimiz son dönem fıkıhçılarının içtihatlarına bakılması gerekmektedir.

İşte bahsedilen bu içtihatlara baktığımızda, sigaranın tahrimen mekruh olduğunu söyleyenler olduğu gibi, mubah olduğu istikametinde görüş serdedenlerin de bulunduğunu görüyoruz. Kanaatimce, sigaranın mubah olduğuna dair fikir ortaya koyan âlimler, o günkü şartlar altında, onun değişik pek çok zararı hakkında malumat sahibi değillerdi. İhtimal onu çay ya da kahve gibi mahzuru olmayan meşru bir şey zannediyorlardı. Kur’ân ve Sünnet’te konuyla alâkalı sarih bir şekilde yasaklayıcı bir âyet ya da hadis olmadığını da ifade ederek, “Eşyada aslolan ibahadır.” prensibinden hareket etmiş ve neticede kendi dönemleri itibarıyla, sigaranın ne kadar zararlı bir alışkanlık olduğunu bilmedikleri/bilemedikleri için bu istikamette bir kanaat izhar etmişlerdir. Hâlbuki bugün sigaranın binlerce zehir ihtiva ettiği, insan sağlığı üzerinde çok büyük tahribatlara sebebiyet verdiği bütün açıklığıyla anlaşılmıştır. Bundan dolayı çok rahatlıkla diyebiliriz ki, şayet geçmişte sigaraya mubah diyen o âlimler, sigaranın bugün bilinen o dehşet verici zararlarına muttali olsalardı aynı hükmü vermezlerdi.

Fakihlerden diğer bazıları da sigaraya haram diyebilmek için yeteri kadar delil olmadığını düşünmüş, dolayısıyla haramlığının şüpheli olduğunu söyleyerek mekruh olduğu kanaatine varmışlardır. Yine bunlar sigaranın kokusundaki keraheti, hadis-i şerifte zikredilen soğan, sarımsak ve pırasanın kokusundaki kerahete kıyas ederek onun da mekruh kabul edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Malum olduğu üzere Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde,

مَنْ أَكَلَ الْبَصَلَ وَالثُّومَ وَالْكُرَّاثَ فَلَا يَقْرَبَنَّ مَسْجِدَنَا فَإِنَّ الْمَلَائِكَةَ تَتَأَذَّى مِمَّا يَتَأَذَّى مِنْهُ بَنُو آدَمَ

“Her kim soğan, sarımsak ve pırasa yerse –onların kokusu gidinceye kadar– mescidimize yaklaşmasın. Zira melekler de insanların rahatsız olduğu şeylerden rahatsız olurlar.” (Buhârî, Et’ime, 49; Müslim, Mesâcid, 73) buyurmuştur.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tertemiz fıtratıyla, biraz da umum temiz fıtratlar adına bu nahoş kokulu şeyleri yiyenlerin –koku gidene kadar– mescide gelmemelerini emretmiştir. Zira bu kokular çevredeki insanları bazen öyle rahatsız eder ki insanın içini bile bulandırabilir. Sigaradan kaynaklanan koku da böyledir, belki daha da kötüdür. Belki siz de yaşamışsınızdır: Muhatap olup yüz yüze konuştuğunuz kimse böyle bir durumdaysa, kimi zaman dayanamaz hâle gelir ve yüzünüzü başka tarafa çevirmek mecburiyetinde kalırsınız. Hâlbuki hiç kimsenin bir başkasına bu şekilde rahatsızlık vermeye, insanlara, melek-misal mü’minlere ve meleklere eziyet etmeye hakkı yoktur. Eğer meleklerin bulunduğunuz ortamları şereflendirmesini istiyor, onların size enîs ve celîs olmalarını arzu ediyorsanız, o zaman bulunduğunuz atmosferi temiz ve nezih tutmanız gerekir. Her an camiye gidebilecek ölçüde temiz ve nezih olmalı maddî-mânevî yapınız. Aksi durum bir ihmal, saygısızlık ve hatta açık bir hak ihlalidir. Her haksızlığın bir zulüm olduğu ve zulmün her çeşidinin de dinimiz tarafından yasaklandığı da hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Bu hususta görüş ortaya koyan İslâm âlimlerinden bazıları da sigara kullanmanın tahrimen mekruh olduğunu söylemiş; fakat –usûl-i fıkha âşina olanların bileceği üzere– bununla haram olduğunu kastetmişlerdir. Bu durum, onların usûlde gözettikleri bir prensipten kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, onlar kıyasa göre haram olan, fakat Kur’ân-ı Mübîn’de ve Sünnet-i Sahîha’da açıkça haram olduğu belirtilmeyen hususlarda “haram” yerine “tahrimen mekruh” ifadesini kullanmanın daha münasip olacağını düşünmüşlerdir. Netice itibarıyla denilebilir ki, onlar bu ifadeleriyle sigaranın haram olduğuna hükmetmiş olmaktadırlar. Ayrıca “Hükmü mekruh olan bir fiil ısrarla işlenmeye devam edilirse haram hükmünü alır.” kaidesinden hareketle sigara kullanmanın kat’iyen tecviz edilemeyeceğini söyleyen âlimler de vardır. Bu kaide, daha önce de değişik vesilelerle ifade edilen, “Israrla devam edilen küçük günahlar büyük günah sayılır.” prensibini hatırlatmaktadır.

Hükmün Menatı ve Sigaranın Haram Oluşu

Aslında Kur’ân ve Sünnet’te olmayan bir mesele ile alâkalı bir hüküm ortaya koyabilmek için en önemli husus, o meselenin, fıkıh usûlündeki tabiriyle menatını tespit edebilmektir. Menat kısaca o hükmün dayanağı demektir. Tafsilatı usûl kitaplarında yer aldığı üzere, “tahrîcü’l-menat, tenkîhu’l-menat ve tahkîku’l-menat” şeklinde kısımlara ayrılır. Bunlardan birincisi hükmün dayandığı illeti ortaya çıkarma, ikincisi o hükme illet olamayacak unsurları ayıklama yoluyla asıl illeti tespit etme, üçüncüsü de hükmün illetinin başka hükümlerde de bulunup bulunmadığının ortaya konulması içtihadı/gayretidir.

İşte sorunuzda bahsettiğiniz selef uleması sigara hususundaki menatı tam tespit edemediklerinden dolayı onun hakkında açıkça haram diyememişlerdir. Kanaatimce onları bu mülâhazalarında mâzur kabul etmek gerekir. Çünkü sigaranın zararları ancak son yıllarda kesin ve net bir şekilde ortaya konulabilmiştir. Zannediyorum, Hidaye sahibi Merğinanî, Fethu’l-Kadîr müellifi İbn Hümam, Aliyyü’l-Kârî ve Ebussuud Efendi gibi çok güçlü fakihler sigaranın bugün tespit edilebilen öldürücü zararlarına muttali olabilselerdi mutlaka onun haram olduğunu söylerlerdi.

Önceki asırlardaki fıkıh âlimlerinin sigarayla alâkalı mülâhazalarını genel olarak böylece zikrettikten sonra şimdi konuya günümüz penceresinden bakabiliriz.

Özellikle son yıllarda tıp alanındaki gelişmeler sigaranın nikotin, karbon monoksit, arsenik, siyanür, amonyak, katran gibi binlerce zehir ihtiva ettiğini bütün vuzuhuyla ortaya koymuştur. Bütün bu zehirler insanda bağımlılık yapmakta, karaciğer, gırtlak, mide, prostat, rahim, böbrek gibi kanserlere yol açmakta, kalb hastalıklarına sebebiyet vermekte, kangrene sebep olmakta, şeker rahatsızlığını tetiklemekte, üreme organlarında telafisi imkânsız arızalar meydana getirmektedir. Yine bu zehirlerin, hücrelerin kandaki oksijeni kullanmasına mâni olarak bütün organların çalışmasına menfi şekilde tesir ettiği ispatlanmıştır. İstatistiklere bakıldığında milyonlarca insanın bu yüzden öldüğü açıkça görülmektedir. Dolayısıyla sigara, tabiplerin ifadesiyle, “tedrîcî intihar”dır. Ondaki zehirleri alan kimse bir anda ölmese de, günden güne ölüme yaklaşmakta ve buna kendisi sebebiyet verdiği için de âdeta intihar etmiş olmaktadır. Hatırlarsanız Sızıntı’daki bir resim değerlendirmesinde buna yer verilmiş ve peşi peşine sigara içen bir adamın bulunduğu o resmin altına, “Ölüme yürüyorsun hep ölüm diye / Anlamadım âhesterevlik etmen de niye?” şeklinde iki mısra ilave edilmişti. Evet, alıp bağrına bir hançerin ucunu saplayıp sonra yavaş yavaş onu içe doğru itmekle, sigara içmek suretiyle, yavaş yavaş onu tüttüre tüttüre kendini mahvetmek arasında bir fark yoktur. İnsanın kendi canına kıyması kat’iyen haram olduğu gibi, sağlığına şöyle ya da böyle zarar vermesi de haramdır. Çünkü bedeni ona temlik edilmemiş, bir emanet olarak koruması şartıyla verilmiştir. Aksi emanete hıyanettir. Canı korumak, dini, nesli, aklı ve malı korumak gibi olmazsa olmaz bir yükümlülüktür. Bu açıdan sigara insan sağlığına zarar vermesi yönüyle haramdır.

Sigaranın insan sağlığına diğer bir zararı da hadis-i şerifin ifadesiyle “müfettir” olmasıdır. Ebû Davud’un Süneni, Ahmed ibn Hanbel’in Müsnedi ve daha başka kaynaklarda yer alan ve Ümm-ü Seleme’nin (radıyallâhu anha) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, “

نَهَى رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ كُل مُسْكِرٍ وَمُفَتِّرٍ

– Allah Resûlü (sallallahü aleyhi ve sellem) her müskir ve her müfettiri yasakladı.” (Sünen, Eşribe, 4; Müsned, 8/296) buyrulmuştur. Müskir bilindiği üzere sarhoşluk veren, müfettir ise vücutta gevşeklik hâsıl edip insanın direncini azaltan ve sûrî bir haz vermekle beraber bünyeyi içten içe tahrip eden şey demektir. Bu açıdan bakıldığında sigaranın akıl sağlığını da tehdit ettiği görülmüş olur. Vücuda fütur veren sigara vb. otların zamanla sarhoş edici ve insanın aklını başından alan alkollü içeceklere götürdüğü gerçeği de unutulmamalıdır. Sigaranın haramlığına hükmeden fakihlerden bazıları da işte bu hadis-i şerifi esas almışlardır. Nitekim Ebû Davud’un Sünen’i üzerine yapılan bir şerhte şârih, konu üzerinde uzun uzadıya durmuş ve neticede sigara gibi “müfettir” olan nesnelerin, Allah Resûlü (aleyhi efdalüssalâvat ve ekmelüttahiyyât) Efendimiz’in nehyettiği çerçeveye dâhil bulunduğu, dolayısıyla da haram olduğu kanaatine varmıştır. Bu şerhten farklı olarak Osmanlı döneminde –zannediyorum– Suriye’de Osmanlıca olarak kaleme alınmış ve çeşitli delillerle sigaranın haram olduğunu ifade eden bir esere rastlamıştım. Küçük, parmak kalınlığında bir risalecikti. Sonra onu Latin harflerine çevirmesi için bir arkadaşımıza vermiştim. Fakat nasıl olduysa o eser kayboldu ve bulunamadı. Değişik kütüphanelerde araştırılsa belki de bulunup insanımızın istifadesine yeniden sunulabilir.

Kul Hakkına Tecavüz ve İsraf Sigaranın sadece kullananın kendisine değil aynı zamanda başkalarına ve çevreye de çok zararı vardır. Anne karnındaki bebeklerden sigara içilen kapalı mekânlarda “pasif içici” konumunda bulunan kimselere kadar, sigara içmeyen insanların sağlıkları da, doğrudan ya da dolaylı ama büyük ölçüde ondan etkilenmektedir. Bu açıdan denilebilir ki, sigara kullananlar hem çevreye hem de başkalarına da zarar verdiklerinden dolayı nehyedilmiş bir cürümü irtikap etmiş olmaktadırlar.

Sigaranın haram olması noktasında ayrıca zikredilebilecek önemli bir husus da onun büyük bir israf sebebi olmasıdır. Aslında buna Kur’ân’ın ifadesiyle “tebzîr” de denilebilir ki, israfın son haddi demektir. Yine Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle “Mübezzirler şeytanların kardeşleridir.” (İsrâ sûresi, 17/27) İslâm, bir nehirden abdest alırken bile ihtiyaç olanından fazla su kullanılmasını israf dolayısıyla haram sayıp müsrifliğe bütün bütün kapıları kapatan bir dindir. Evet, yemede-içmede, giyinmede, konuşmada, hangi meselede olursa olsun bir mü’min israftan kaçınacak, sözlerini sayarak konuşup gereksiz yere tek bir kelime dahi kullanmamaya dikkat edecek, sofradan midesini tıka basa doldurmadan kalkacak ve ancak ihtiyacı ölçüsünde istirahata, uykuya vakit ayıracaktır. Durum böyle olunca sigara için yapılan harcamaların apaçık bir israf olduğu tebeyyün eder. Hatta çokları çoluk çocuklarının rızkından kesip ona para vermektedirler ki, bu durum, israfın yanında bir de kul hakkına tecavüz demektir.

Özetle ifade edecek olursak sigara hem kullananın hem de aynı ortamı paylaşanların hem akıl hem de beden sağlığında geriye dönüşü imkansız büyük tahribatlar yapmakta, çirkin kokusuyla hem insanlara hem de ruhanîlere eziyet vermekte, insanların hukukunun ihlal edilmesine yol açmakta ve büyük ölçüde çevre kirliliğine sebebiyet vermektedir. Evet, bunların her biri tek başına sigara kullanmanın haram oluşuna ayrı bir menat teşkil ederler.

Müsaadenizle ben burada konuyla alâkalı bir başka hususa temas etmek istiyorum. Bizim dünyamızda sigaranın yaygınlaşmasında batılıların sistematik bir kısım menfi gayretlerinin tesirleri söz konusu olduğu gibi bir kısım şark ulema ve meşayihinin de büyük vebali vardır. Onlardan bazıları hususiyle belli bir dönemde mubah sayıp içmek şöyle dursun, sevaptır diye tervîç etmişlerdir. Tekke ve zâviyelerde bile sigara içtiklerine şahit olmuşumdur. Medreselerde, talebeye ders takrir ederken dahi içenler vardı. Kim bilir belki de o dönemdeki bazı ulema bu genel manzaradan çekindikleri için sigaranın hükmüyle alâkalı düşüncelerini net olarak ifade edememişlerdir.

Ben kendi yakınlarımdan da bu illete müptela olanlara şahit oldum. Rahmetlik dedem çok güzel bir insandı, gecede belki yüz rekât namaz kılardı ama sigarayı da ağzından bırakmazdı. İki tane amcamın aktif olarak sigara kullandıklarını biliyorum. Babamla öbür amcam içmeseler de han odalarında sigara içenlerin yanında otururlardı. Dayım da yine çok sigara kullanan bir insandı ve ne acıdır ki bu kıymetli insanların hepsi kansere yakalandı ve o yüzden ölüp gittiler. Bilmem ki, bu mevzuda yapabileceğim şeyler var mıydı, üzerime düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirebildim mi? Aksi halde ötede bunun hesabı nasıl verilir, bilemiyorum?

Yasaklar Çare mi? Değilse Çare Ne?

Tabiî bu konuda asıl üzerinde durulması gereken husus, sigara illetine müptela olanların bu durumdan kurtarılması adına hangi yol ve çarelere başvurulması gerektiğidir. Başta söze girerken 4. Murad ve onun bu hususta getirdiği yasaklardan bahsetmiştim. Tarih her ne kadar göz ardı etmiş olsa da 4. Murad cennetmekan, Osmanlı sultanları içinde çok önemli bir yere sahip, gaileli bir dönemin müstesna ve başarılı bir şahsiyetidir. Ne var ki, bu hususta getirdiği yasakların gözle görülür bir neticesi olduğu kanaatinde değilim. Günümüzdeki yasakların da müspet bazı semereler verdiği gözükse de ben yasaklarla uzun vadede, kalıcı bir başarı elde edilebileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü bir konuda dayatma olduğu zaman insanlar onu hürriyet meselesi ve demokratik bir hak olarak algılamaya başlıyor ve yasaklanan o mevzuun daha çok üzerine gidip onu daha fazla sahipleniyorlar. Ondan sonra da yasakların etrafından dolanıp alternatif yollar araştırarak bir şekilde onu ihlal etme gayret ve teşebbüsünde bulunuyorlar.

Benim bu mülâhazalarımdan sigara yasağıyla alâkalı hiçbir tedbir alınmasın ve hiçbir müeyyide konulmasın mânâsı çıkarılmamalıdır. Elbette ki sigara ve benzeri zararlı maddeler herkese satılmamalı, imrendirilmesinin önü alınmalı, fiyatı yüksek tutulmalı ve değişik tedbirlerle başkalarına zarar verilmesinin önüne geçilmelidir. Fakat her meselede olduğu gibi bu konuda da esaslı ve kesin çözüm insandan geçer.

Zihinlerde Çözülecek Problem ve İradenin Hakkı

Evet, kalıcı ve köklü bir netice ümit ediliyorsa meselenin insanda, insanların kalb ve zihin dünyalarında çözüme kavuşturulması şarttır. Bunun için de; evvela, aile ve okul el ele vermeli, çocukların değişik sâiklerle böyle bir alışkanlığın ağına düşmemesi için gerekli bütün tedbirler alınmalıdır. Çocuk sokakta da başıboş bırakılmamalı, kötü niyetli insanların kucağına düşmesine fırsat verilmemelidir. Nitekim istatistiklere bakıldığında çocuklar daha okul çağlarında sigaraya başlamakta ve bir daha da bırakmamakta/bırakamamaktadırlar. Hatta şimdilerde uyuşturucu ve alkollü içecekler için de aynı durumun söz konusu olduğu söylenebilir.

Saniyen, insanlara sigaranın çirkin ve zararlı bir alışkanlık olduğu, sözü tesirli kimseler tarafından mutlaka anlatılmalı, bu hususta telkinlerde bulunulmalıdır. Mevcut bütün iletişim araçları bu hususta seferber edilmelidir. Sigara içenlerin bir haramı irtikâp ettiği, bunun da Allah katında bir hesabının olacağı mutlaka ifade edilmelidir. İnsanlara ve çevreye zarar vermeye, melekleri rahatsız etmeye kimsenin hakkı olmadığı ısrarla belirtilmelidir. Ayrıca onkolog, ürolog ve dâhiliyeciler, daha doğrusu problemle irtibatlı her bir sahanın uzmanı sigaranın ölümcül zararlarını herkesin idrak seviyesine göre resimler, grafikler, animasyonlar ve slaytlarla mutlaka anlatmalıdırlar. Bu noktada dikkat çekilmesi gereken önemli bir başka husus da, müstakil gayret ve faaliyetler yerine, ilahiyatçı, psikolog, tıp doktoru ve sosyologların bir araya gelip ortak bir kısım çalışmalar yapmalarıdır. Böylece tesir sahası daha geniş, daha kalıcı ve daha faydalı neticeler elde edilebilecektir.

Son bir husus olarak şunu ifade etmek istiyorum. Maalesef toplumda bir acı, bir sızı olduğunda çıkarıp bir sigara yakmak, o mel’un zehirle güya teselli arayışı içine girmek bir âdet haline gelmiştir. Hatta bazı inanmış insanlar, onun zararlı, çirkin ve mutlaka kurtulunması gereken bir alışkanlık olduğuna itikat ettikleri halde, yine de onu bir teselli unsuru olarak görmekte ve bunun neticesinde bir türlü onun pençesinden yakalarını kurtaramamaktadırlar. Hâlbuki bu, faydasız ve boş bir tesellidir. Mü’mine düşen her türlü dert, bela, musibet karşısında Allah’a sığınmaktır. Evet, inanan insan teselliye ihtiyaç duyduğu zaman mümkünse oruca niyetlenmeli, kendini namaza vermeli, ellerini açıp Cenâb-ı Hakk’a gönülden yakarışlarla teveccüh etmeli ve “Allahım, bana sabr-ı cemil ver!” demelidir. Kalbin derinliklerinden kopup gelen bir,

إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي إِلَى اللَّهِ

– Ben sıkıntı ve hüznümü sadece Allah’a arzediyorum” (Yûsuf Sûresi, 12/86) iniltisi zannediyorum hem o illetten kurtulmaya bir vesile teşkil edecek, hem fereç ve mahreç kapılarını aralayacak, hem de gerçek bir teselli olacaktır. Evet, tekrar ediyorum, insanlar sigaraya müracaat edecekleri yerde,

 لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ

– Havl ve kuvvet, olup biten her şey, ancak Allah’ın izni ve iradesi dahilinde gerçekleşir.” çekmeyi,

 إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

– Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.” (Bakara sûresi 2/156) diyerek Kudreti ve Merhameti Sonsuz Rabbilerine iltica etmeyi deneseler ne olur! Hem günaha girmemiş, hem kendilerine ve başkalarına zarar vermemiş, hem Allah nezdinde sevap elde etmiş ve hem de kaybetme kuşağında kazanmış olurlar.

Kırık Testi, (01.02.2010) M. Fethullah Gülen

Giyim-Kuşam Üzerine İslamî Bir Bakış

Geçici yenilik manasına gelen moda, pek çok sahada kendini göstermekle birlikte bunun en fazla hissedilen alanı giyim ve kuşam sahasıdır. Farkında olsun veya olmasın her Müslüman’ın hayatına girmiş olan bu meseleyi İslâm fıkhı açısından değerlendirmeğe çalışacağız:

I. İslâm Fıkhına Göre Elbise Konusundaki Temel Ölçüler:

İslâm, ilâhi bir din olarak giyim-kuşam konusunda kendine göre bazı temel kriterler belirlemiştir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

A. Setr-i Avret:

İslâm’a göre kadın ve erkek avret yerlerini örtmek zorundadır. Kadınlar için avret sınırı; yüz ve ellerin dışındaki bütün alanı kapsarken, erkekler için bu alan göbek ile diz kapağı arasıdır. Ayrıca elbisenin altını gösterecek kadar şeffaf , vücut hatlarını belirtecek kadar da dar olmaması gerekir. Bu sebeple ortaya konacak elbise modelinin mahrem yerleri kapatma, vücudu göstermeme ve beden hatlarını belli etmeme noktasında bir eksiği olmamalıdır. B. Kadın ve Erkeğin Birbirlerine Benzememesi:

Yüce yaratıcı değişik hikmetler çerçevesinde kadın ve erkeği farklı donanımda yaratmıştır. Bu sebeple her ikisine ait farkın korunmasını emretmiştir. Kadına benzeyen erkeğe ve erkeğe benzeyen kadına laneti ifade eden sahih hadisler bu hükmü gösterir.

İşte bu benzeme kapsamında değerlendirilen durumlardan birisi, kadın ve erkeklerin karşı cinse ait veya onlara benzer elbiseleri giymemesidir. Dolayısıyla şer’î açıdan elbise modelinin bu çerçeveyi koruması gerekir.

C. Gayri Müslimlere Benzememek:

İslâm müstakil bir din olarak gelmiş ve kendine özgü yönleriyle tebarüz etmiştir. Bu sebeple kendi müntesiplerinin her yönüyle özgün olmasına önem vermiştir. Allah Resulü (sas)’in hadislerinde beyan olunan pek çok husus bunu teyit eder.

Mesela henüz ezan emri ortaya çıkmadan önce cemaatin namaza nasıl çağrılacağı düşünülürken, Hıristiyanlara ait olduğu gerekçesiyle çanın kabul görmemesi; müşrikler bıyıklarını uzattığı için Müslümanların kısaltması, yine onlar sakallarını kısalttıkları için Müslümanların uzatması gereği bunlardandır. Ayrıca açık bir beyan-ı nebevide مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍِ فَهُوَ مِنْهُمْ “Kim bir kavme benzerse ondandır”buyrulmuştur.1 Hadiste bildirilen teşebbuh “teşebbehe”(benzeme) fiili, tefe’ul babındandır. Bu babın hususiyeti de tekellüf için olmasıdır. Bu da insanın kendini, sürekli başkalarına benzemeye zorlaması demektir. Böyle bir zorlanma içine girmeyenler için tehlike bahis mevzûu değildir. Bu sebeple bir yenilik olarak ortaya çıkan giyim tarzının müslümanlara özgün olması ve gayri müslimlere benzememesi giyim konusunda İslâm’ın gözettiği temel bir kuraldır. Tabii burada şu hususu da vurgulamak gerekir; insan yüce bir dava uğruna üzerine farz olan vazifeyi eda ederken, “giyim ve kuşamımla toplum dışı olmayayım”, düşüncesi ve niyeti ile, toplum telâkki, örf, adet, gelenek ve göreneklerine göre giyiniyorsa, bunda bir mahzur yoktur.

D. İsraftan Uzak Olmak:

İslâm dini temel bir kural olarak israfı yasaklamıştır. Kelime olarak israf, mal ve parayı lüzumsuz yere harcamak olduğundan, İslâmi emirler doğrultusunda elbise konusunda israfa düşmemek için onun asgari ve azami sınırını tespit etmek önemlidir. Bu sebeple Allah Resulü (sas) döneminde olmayan fakat şimdi herkesin sahip bulunduğu gecelik, spor, iş ve bayramlık gibi şeyler için özel elbiselerden hangileri ve kaç tanesi ihtiyaç kapsamında olduğu düşünülmek zorundadır.

Bu noktada senede bir veya birkaç defa giyilen elbiselere ihtiyaç denip denmeyeceği sorusuyla karşılaşmaktayız. Keza giyilen tür bir elbiseden kaç tane edinilebileceği de israf konusunda çözümlenmesi gereken bir sorudur. Mesela dört beş tane ceket, on tane pantalon, on beş civarında gömlek… pek çok şahısta bulunmaktadır. Halbuki iki ceket, üç pantolon ve üç gömlekten fazlasının ne kadar ihtiyaç olduğu sorgulanmalıdır.

Üstelik dünyanın pek çok yerinde elbise bulamadığı için çıplak gezen insanlar ve özellikle de çocuklar vardır. Kendi akraba, tanıdık, mahalle, şehir ve ülkemizdekiler bir tarafa, bunların farklı ülkelerde olması bizlerin onlar üzerindeki sorumluluğunu kaldırır mı?! Maddî açıdan almaya güç yetirmek, alınabileceğine cevaz verir mi? Şayet bu noktada aç ve açık olanlar bizler olsaydık, aksine zengin konumda bulunanlar, türlü türlü giyenler, bir gelinlik için milyarlar verenler onlar olsaydı, neler düşünürdük? Özellikle de bu şahıslar Müslüman olsaydı, yaptıklarını israf çerçevesinde nasıl değerlendirirdik?

Bu sebeple giyim konusundaki çerçeve hükümlerden birisinin israfa düşmemek olduğu kesindir.

E. Riya ve Kibirden Uzak Olmak:

İslâm’a göre giyim kuşam konusunda dikkate alınması gereken temel kıstaslardan birisi de elbisenin gurur, kibir ve riyaya sevk etmemesidir. Çünkü hem şekil, hem renk ve hem de kalite açısından kişiler, giydikleriyle bu tür haram olan duygulara kapılabilirler. Bu sebeple Allah Resulü (sas) bazı şahısları elbisesi sebebiyle uyarmıştır.2 Bu uyarılar; riya, gurur ve kibirden uzaklığı temel bir giyim ilkesi haline getirmektedir.

F. Renklerin Önem veya Önemsizliği:

Giyim kuşam konusunda gözetilmesi gereken unsurlardan birisi de elbisenin rengidir. Elbisedeki renkler birinci olarak kişinin gurur, kibir ve gösterişini destekleyebilir. Şayet böyle bir sonuç varsa haram olacağında şüphe yoktur.

İkinci olarak elbise renkleri gayr-ı müslimlerinkine benzeyebilir. Çünkü bazı kültür veya dinlerde rengin önemi büyüktür. Tabii olarak Müslüman bir şahsın buna dikkat etmesi zorunludur.

Üçüncü olarak ise özellikle kadınlar açısından ehemmiyet arz eden bir durum vardır. Çünkü cins-i latif kabul edilen kadınlar konusunda tesettürün örtünme dışında onların cazibelerini kırma gibi bir görevi de vardır. Kadının üzerine giydiği elbisenin düzgün, uyumlu olması esastır. Ama erkeklerin dikkatini çekecek şekilde renkli, süslü bir şekilde giyinmek doğru değildir. Bu durum Kuran’da açıkça yasaklanan teberrücün bir türü sayılabilir. Çünkü bu şekildeki bir giyim kadının kendini yabancılara ızhar etmesidir. Zira giydiği elbise vücudunu örtmekten çok teşhir etmektedir. Halbuki İslâmi tesettür onun vücudunu ve kadınlığını gizlemek zorundadır. Özellikle de kadının kadın olduğu iffeti ile ortaya konulmalıdır..3

Bu sebeple özellikle kadın giyimi üzerinde çalışan İslâmi hassasiyeti olan firmaların bu hususlara riayet etmesi gerekir.

II. Elbise Değişikliklerinin Sebepleri

imdi, elbise değişikliklerinin sebeplerini sıralayacağız. Böylece her sebebin meşru dairedeki kritiğini de yapmış olacağız.

A. Mevsim Değişmesi:

Tabii olarak kişiler ortamın sıcaklık ve soğukluk, nem ve kuraklık durumuna göre; yaz, kış, ilkbahar ve sonbahar farkına göre değişik giyecekler kullanmak zorunda kalıyorlar. Bu çerçevede elbiselerin ince ve kalın kumaştan üretilmesi, renk farklılığına sahip olması, keza kısmen bol veya dar olması söz konusudur. Fakat bütün bunların yanında bir Müslüman olarak şer’î ölçülerin gözetilmesi de ilahi bir görevidir. Bu noktada mevsime göre modayı belirleyenler kadar, onu pazarlayanlar ve piyasadaki ürünü alanlar da mesuldür.

B. Moda Değişmesi:

Modanın değişmesi konusundaki bir diğer etken, değişmek için değişmektir. Çünkü tek tür elbise insanlar üzerinde bıkkınlık oluşturabilmektedir. Daha da ötesi modası geçtikten sonra hala eski elbiselerini giyenler kınanabilmekte veya eski elbisesini giyenler, başkaları bir şey demese bile kendi kendilerine psikolojik kurgulara girerek eski elbiselerini bırakmak istemektedirler. Tabi olarak da onları ya atmaktadırlar veya bir başkasına vermektedirler. Neticede pek çok elbise sırf modası geçtiği için heder olmaktadır. Bütün bunlar olurken, dünya üzerinde mevcut aç, açık, sefil, fakir ve perişan pek çok insanın hali ya hiç hesaba katılmamakta veya toplum üzerinde oluşturulan baskın atmosfer ile tesirsiz hale getirilmektedir.

Bu noktada moda değişikliğinin elbise değiştirmede meşru bir gerekçe olamayacağı sonucuna varmaktayız. Belki meşru bir gerekçe ile yeni elbise almak durumunda kalanlar, İslâmî ölçülere uygun olmak şartıyla yaygın elbise modelinden alabilirler.

Bir elbise kullanılamayacak hale gelirse elbette atılacaktır. Mutlak olarak israfın haram olması sebebiyle, aynen eskimiş kağıtlardan en rantabl şekliyle kısmen de olsa istifade edildiği gibi onlardan da istifade edilmesi bir görev ve gerçektir. Bu noktada ‘birinin eskisi diğerinin yenisi olabilir’ fikri de gayet yerindedir.

C. Elbisenin Yıpranıp Eskimesi:

Bir elbise kullanılamayacak hale gelirse elbette atılacaktır. Mutlak olarak israfın haram olması sebebiyle, aynen eskimiş kağıtlardan en rantabl şekliyle kısmen de olsa istifade edildiği gibi onlardan da istifade edilmesi bir görev ve gerçektir. Bu noktada ‘birinin eskisi diğerinin yenisi olabilir’ fikri de gayet yerindedir. Öyleyse eskiyen elbise üzerinde ne şekilde tasarruf edileceği, her Müslüman için ayrı bir sorumluluk meselesidir.

D. Güzellik Anlayışının Değişmesi:

Daha çok moda etkisiyle görülen bir vakıa da güzellik anlayışının değişmesidir. Güzellik anlayışının değişiminde dinlerin ve kültürlerin çok büyük tesiri vardır. Bu yüzden de bilinçli bir Müslüman, kendi üzerinde oluşturulan havayı hesaba katmak zorunda olup etkilenen olmaktan çok etki eden olmayı düşünerek, yerine göre üzerindeki fasid atmosferi dağıtabilmelidir. İslâm’a göre güzelliğin temel ölçülerinin temizlik ve zerafet olduğunu da unutmamalıdır.

Temizlik ve zerafet çerçevesinde düşünüldüğünde, pantolonun dar paça mı yoksa bol paça mı olduğunda daha temiz olacağı açıktır. Aynı şekilde, pantolon paçalarının yere değecek kadar uzun mu yoksa ayakkabıların üstüne doğru biraz yukarıda kalması mı daha temiz olduğu izahtan varestedir. Bu sebeple unutmamamız gereken şey, güzellik anlayışı açısından her önümüze çıkanı almanın bize vebal yükleyebileceğidir.

III. İsraf ve Moda İlişkisi

Günümüzde değişik açılardan moda çalışmaları devam etmektedir. Fakat bu konu, israfla doğrudan ilgilidir. Çünkü özellikle giyim kuşam üzerinde yapılan sürekli değişim, mevcut elbiselerin sırf modalarının geçmesi düşüncesiyle değiştirilmesini öngörmektedir. Böyle bir anlayışın, İslâm’ın iktisat emriyle sınırlandırılması elbette kaçınılmazdır. Bu mevzudaki israf misallerini okuyucularımızın kanaatine bırakıyoruz.

Netice itibariyle, mevcut giyim-kuşam tarzının İslamî kriterler açısından gözden geçirilmesi gerekir. Zira kılık-kıyafetteki dengesizlik şahsiyet kaymasına bile sebebiyet verebilmektedir. Bu itibarla Müslümanların kendi dini ve milli kriterlerine uygun giyim-kuşam modelleri üzerinde hassasiyetle durmaları oldukça önemlidir.

Meseleye bu açıdan bakılınca, büyük yakalı bir gömlek ile yakasız veya küçük yakalı bir gömlekten hangisi israftan uzaktır, malum. Yine beli çevreleyen gereksiz bir kuşağın olması mı yoksa olmaması daha iyidir, düşünülmeyecek kadar net. Yine pek çok açıdan zararlı olan yüksek topuklu bir ayakkabı mı, yoksa normal topuklu bir başkası mı faydalı, gayet açık.4 Fakat moda merkezleri, insanlara değişik açılardan etki etmek ve yeni ürünlerini pazarlamak gayesiyle, bu konuya sadece kendi açılarından bakmaktadır. Böyle bir bakış açısına caiz demek mümkün değildir.

IV. Modanın Kaynakları:

Buraya kadar anlattıklarımızla İslâmi açıdan moda üzerine söylenebilecek temel kriterleri vermeye çalıştık. Fakat aynı zamanda moda dünyasının varlık sebebi olan gerçekleri deşifre etmekte fayda vardır. Böylece onların amaçlarını şer’î açıdan değerlendirmekte ve varsa faydasını teyit etmekte, şayet yoksa bunu bildirmekte, yerine göre zararına da işaret etmekte zorunluluk vardır. Bu çerçevede şunlar söylenebilir:

A. Üretimi Arttırmak:

Modanın temel amaçlarından birisi üretimi artırmaktır. Çünkü moda, mevcut elbiselerin kullanılmasını bir noktada nihayete erdirmekte ve yeni elbise alma ihtiyacı doğurmaktadır. Şayet moda değişimi olmasa, pek çok kişi henüz yırtılıp parçalanmayan eski elbiselerini kullanmaya devam edecektir. Fakat moda değişimi gerekçesiyle daha fazla tüketim özendirilmektedir.

Mesele İslâmi açıdan değerlendirildiğinde, gerekmeyen yerde fazla üretim yerine, mesailerin gerekli sahalara kaydırılması daha doğru bir sonuçtur. Bu cümleden olarak zengin kişileri sürekli israf temelli bir giyime yönlendirme yerine, muhtaçlara, memleket ve din adına hizmet edenlere vermeye özendirmek daha yerinde ve insanî bir davranış olsa gerektir..

B. İnsan Kişiliğini Etkilenir Kılmak:

Moda merkezlerinin göze çarpan bir amacı da toplumları etkilenir kılmak ve yönlendirebilmektir. Zira her sene farklı bir elbiseye ve anlayışa zorlanan bir şahıs, yaklaşık on sene sonra kendine telkin edilen değerleri artık kabullenir hale gelmekte ve bu telkinin baskısıyla hareket etmektedir. Böylece belli kıvama geldiği düşünülen toplumların diğer alanlarda da yönlendirilmesi oldukça kolay olmaktadır. İşte burada, moda merkezlerinin dünyayı yönlendiren güçlerle irtibatlı olduğu, kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Netice itibariyle, mevcut giyim-kuşam tarzının İslâmî kriterler açısından gözden geçirilmesi gerekir. Zira kılık-kıyafetteki dengesizlik şahsiyet kaymasına bile sebebiyet verebilmektedir. Bu itibarla Müslümanların kendi dini ve milli kriterlerine uygun giyim-kuşam modelleri üzerinde hassasiyetle durmaları oldukça önemlidir.

_______________ Doç. Dr. İsmail KÖKSAL

Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Kaynaklar

– İBN HANBEL, Ahmed, el-Müsned, Çağrı Yay., İstanbul – ATASEVEN, Asaf, Tıbbi Açıdan Örtünme, İslâm’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, İSAV Yay., İstanbul-1987. – EBU DAVUD, es-Sünen, Çağrı Yay., İstanbul – MERİÇ, Ümit, Sosyolojik Olarak Kılık-Kıyafet ve İslâm’da Örtünme, İslâm’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, İSAV Yay., İstanbul-1987. Dipnotlar 1. Ebu Davud, Libas 4; İbn Hanbel, 2/50. 2. Ebu Davud, Libas 5. 3. Bkz.: Meriç, Ümit, Sosyolojik Olarak Kılık-Kıyafet ve İslâm’da Örtünme, İslâm’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, İSAV Yay., İstanbul-1987, s. 33. 4. Ataseven, Asaf, Tıbbi Açıdan Örtünme, İslâm’da Kılık-Kıyafet ve Örtünme, İSAV Y., İst.-1987, s. 89.

Bir Faiz Soruşturması

Giriş

Beden ve ruh sağlığı bozulan insana nezleden kansere kadar etkileri farklı bir çok hastalık musallat olur. Bu hastalıkların bazıları alınan basit tedbirlerle, bazıları yoğun bakım ve tedavilerle atlatılırken, bazıları da insanın ölümüne sebep olur. Devlet ve milletler de böyledir. Onlar, dahilî ve haricî bazı sebeplerle toplumun psiko”sosyal yapısına ârız olan bazı hastalıkları kolayca, bazılarını ağır bedeller ödeyerek savuştururken, bazıları devlet ve milletin varlığını yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir.

Yolsuzluk, rüşvet, alkolizm, talih oyunları, evlilik dışı ilişkiler ve benzeri problemler, toplumun psiko”sosyal bünyesindeki bozulmanın sebepleri, aynı zamanda genel tezahürleri olduğu gibi, faiz de, hasta ekonomilerin hem önemli bir sebebi, hem de tezahürüdür. Bu hastalık, son dönem Osmanlı örneğinde olduğu gibi, bazen kamu maliyesi zayıf düşmüş olan bir devlet yapısının sonucu olarak, yukarıdan aşağıya doğru toplumu da içine alacak şekilde genişler ve devletin bekasını tehlikeye atar.

İnsan, potansiyel iyi ve kötü duygularla birlikte yaratılmıştır. Ferdî temelde faiz, esas itibariyle, insanda mevcut olan ve kontrol altına alınamayan bazı kötü duyguların uygun bir ortamda fiile çıkmasının sonucudur. Özellikle egoizm kaynaklı olan faiz, insanî, ahlakî ve manevî değerlerin zayıfladığı uygun ortamlarda yeşerip boy atar. Zayıf ekonomiler, faiz için çok uygun bir vasat oluşturur. O, bu ortamlarda boy atıp geliştiği gibi, fasit bir daire oluşturarak, bu ortamların daha da kötüleşmesine sebep olur.

Ferdî ve içtimaî bütün değerleri sarsan faizin en önemli ekonomik sonuçlarından biri, sosyo”ekonomik refahın temel şartlarından olan gelir adaletini onarılmayacak şekilde bozmasıdır.

Bu çalışmada, faiz sisteminin mantığı ve onun ne ölçüde tabiî, insanî ve ahlâkî olduğu sorgulanacak, faizin ferd ve toplum üzerindeki birçok olumsuz etkisine temas edilmeksizin, sadece gelir dağılımı konusu üzerinde yoğunlaşmak suretiyle onun sosyo”ekonomik refah üzerindeki etkileri araştırılacaktır.

Futbol Örneği

Kendine has kuralları olan bir futbol müsabakası düşünelim: A takımı, diyelim ki, oyuna 3″0 galip başlatılıyor. Ancak bu takım, kendisine tanınan bu ayrıcalık sebebiyle daha fazla gol atma hakkına sahip değildir. B takımı ise, üç gol atamadığı takdirde mağlup, üç gol attığında berabere ve ancak üç golden fazla attığı takdirde galip sayılacaktır.

Galip başlatılan A takımının pasif bir savunma oyunu sergileyeceği, atak oynamak zorunda olan B takımının ise 3 veya 4 golden fazla atamadığı takdirde, üstelik, diyelim ki attığı 1 veya 2 golü bileğinin hakkıyla attığı hâlde, mağlup sayılacağı böyle bir müsabakanın eşitlik ve hakkaniyet ölçülerine uygunluğu iddia edilebilir mi? Böyle bir müsabakada acaba âdil herhangi bir skordan söz etmek mümkün müdür? Bu müsabakadan çıkacak her türlü sonucun, takımlardan herhangi birinin aleyhine haksızlık sebebi olacağı açıktır.

Ayrıca, müsabaka kurallarının bu şekilde işlediği bir lig düşünelim. Acaba bu ligde takımların sıralaması hak ve adaleti yansıtacak mıdır? Bu ligde, meselâ, en fazla ayrıcalığa sahip A takımının gerçekte bir tek gol bile atmadan şampiyon olacağı, buna karşılık, sıralamanın sadece kuralsız iltimas ve ayrıcalıklara göre ortaya çıkacağı, hiçbir ayrıcalığı olmayan takımların ise sürekli küme düşme potasında kalacağı ortadadır.

Böyle bir futbol ligini ve oyununu bile düşünmek mümkün olmadığı, faizli bir ekonomik sistemin ve hayatın, bundan asla farklı olmadığı halde, günümüzün en göze çarpan manzarası olması ne kadar acıdır! Böyle bir sistemde insanların payına ne düşeceği belirsizdir. Bu sebeple, hayatı çalışıp didinmekle geçen milyonlar sefalet ve yoksulluktan kurtulamazken, sermayeye hükmeden ve sayıları birkaç bini bulmayan çok küçük bir azınlık millî gelirin çok büyük bir kısmını eline geçirebilmekte veya elinde tutabilmektedir.

Faiz Ahlâkı ve Ekonomik Münasebetler

Faizli bir işlemde, adına belli bir faiz oranı tesbit edilen sermayenin, maça galip başlatılan takım gibi, bu faiz oranı nisbetinde kazancı garantilemekte, fakat bu kazanç, söz konusu faiz oranı ile sınırlı kalmaktadır. Emek (teşebbüs) ise, muhtemel bütün riskleriyle, ancak “o da mümkün olursa” söz konusu faiz oranının üstünde bir kazanç sağladığı takdirde bir gelir elde edebilmekte, faiz oranının altındaki kazanç oranlarında ise zarar etmekte ve çoğu zaman yaşandığı gibi, büyük ihtimalle iflâstan kurtulamamaktadır. O, çalışıp didindiği hâlde çökerken, öbürü âdeta derin uykusunda zirveleri tutmakta; veya, zayıf bir ihtimal de olsa, kazancı önceden belirlenen oranı aşmayacağı için muhtemel daha yüksek kazançlardan mahrum kalabilmektedir. Sistem muhakkak surette ya emeğin ya da sermayenin zararına işlemekte ve faiz oranı baştan kesinleştiği için, bu haksızlığı önlemek asla mümkün olmamaktadır.

Şu hâlde faizin temel özelliği, onun her hâlükârda taraflardan birini behemehâl zarara uğratması ve bu zararı önlemenin hiçbir şekilde mümkün bulunmamasıdır.

Kur’an, faiz konusunda, “Eğer böyle yapmazsanız (faizden vazgeçmezseniz), Allah ve Resûlü tarafından size savaş açıldığını biliniz. Eğer faizcilikten tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Böylece ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğrarsınız.” (Bakara, 2/279) buyurmaktadır. Âyette, mefhumu muhalifi (muhâlif mânâsı) ile, “Eğer faizden vazgeçmezseniz, ya haksızlık eder, ya da haksızlığa uğrarsınız” denmektedir. Bu haksızlığın kaynağı, emeğin hakkı askıda bırakılırken, sermayenin payının belli bir faiz oranı şeklinde önceden belirlenmesidir.

Bu haksızlığın tüketim amaçlı borçlarda tamamen borçlu aleyhinde tezahür ettiği açıktır. Zira borçlu, anaparasını dahi tedarik etmekte zorlandığı borcun bir de faiz yükünü ödeme durumuyla karşı karşıya kalmaktadır.

Üretim amaçlı faizli işlemlere gelince; sabit faiz nisbetinin borç muamelesinin başında tesbit edilmesi sebebiyle, işin sonunda, ya borçlu ya da alacaklı mutlaka haksızlığa uğrayacaktır. Meseleye borç alan müteşebbis açısından bakacak olursak; ticaret, üretim ve yatırım teşebbüsleri risklerle doludur. İktisadî şartların nasıl tezahür edeceğini önceden kestirmek çok zor, hattâ imkânsızdır. Kâr etme ihtimalinin yanında, hiç kâr edememe, hattâ zarar etme ihtimalleri de vardır. Faizli kredi ile girişilen teşebbüs sonucu kâr edilememesi, hattâ zarar edilmesi hâlinde bile alacaklıya anaparasıyla birlikte ayrıca faizin ödenmesi borçlu açısından apaçık bir haksızlık sebebi olmaktadır. Zira borçlu müteşebbis, üç türlü zararı birden göğüslemektedir: Sarf ettiği emeğin boşa çıkması, borç aldığı anaparanın zararı ve sabit faiz yüzdesinin ödenmesi.

Alacaklı, vadesi geldiği zaman hem anaparasını hem de faizini aldığı hâlde, borçlu, saydığımız bu külfetleri yüklenerek büyük bir haksızlığa uğramaktadır.

Konuya, borç veren sermaye sahibi açısından bakacak olursak; her ne kadar insanlık tarihi boyunca faizli işlemlerden genellikle borçlular zarar görmüşse de, bu sistemde her hâlükârda hükmünü icra eden haksızlık, bazen de sermaye sahibini zarara uğratabilmektedir. Verdiği ödünce karşılık alacağı faiz önceden belirlenmiş ve sınırlanmış olması sebebiyle, sermaye sahibi, borç verdiği müteşebbis bu parayla çok büyük kârlar elde etse bile, ancak önceden belirlenen miktar kadar bir pay alabilecektir. Bu durumda da, ödünç veren haksızlığa uğramış olmaktadır.

Gerçi, pratikte faiz alanın zarar ettiği çok görülmez; bu, ancak olağanüstü durumlarda ve faiz oranının kâr paylaşım oranının altında kaldığı şartlarda olabilir. Faiz, sadece faiz alanla verenden birini, hattâ bunların her ikisi de aynı toplumda yaşadığı için, belki ikisini de değil, bütün toplumu zarara uğratmaktadır. Çünkü faizi yüklenen borçlu, bir müteşebbis veya bir üretici ise, sözgelimi, ayakkabı üretimi yapan bir fabrika sahibi ise, bankadan veya bir zenginden % 50 faizle 10 milyar liralık kredi alsa, bunun karşılığında bankaya ödeyeceği 5 milyar lira doğrudan doğruya maliyete binecektir. 10 milyar liraya mal olacak, diyelim ki 1000 çift ayakkabı bu defa 15 milyara mal olacak ve bir çift ayakkabının maliyeti, faiz yüzünden, 10 milyon liradan 15 milyon liraya çıkacaktır. Fabrika sahibi, her çiftten % 10 kâr etse, faizsiz durumda bir çift ayakkabı elinden 11 milyon liraya çıkarken, faiz alması durumunda 16 milyon 500 bin liraya çıkacak ve faiz kâr miktarını da etkileyerek, piyasadaki pahalılığın başlıca faktörlerinden biri hâline gelecektir. Nitekim, günümüz ekonomistlerinin pek çoğu, faiz hadlerini yükseltmenin pahalılığı getireceğini, düşürmenin ise pahalılığı önlemek demek olduğunu kabul etmektedirler. Bugün bankalar kanalıyla müesseseleşen faiz, bir yandan dev bir asalak sınıfın doğmasına yol açarken, diğer yandan, üretimin önündeki en büyük engellerden biridir. Çünkü, “tatlı kâr” gibi görünen, fakat vereni de alanı da zarara uğratan faiz, birikmiş paranın ileriye dönük kâr alanı olarak üretime değil, muaccel kâr alanı gibi göründüğü için kendisine çekmekte ve rant ekonomisinin temelini oluşturmaktadır. Ayrıca faiz, özellikle yoksul üçüncü dünya ülkelerinin ekonomilerinin sırtındaki en büyük kamburdur. Ondan, faiz ödeyen, başkaları kadar olmasa da, toplumdaki pahalılıktan, aldığı faizden çok daha fazlasıyla etkileneceği için faiz alan ve bütün toplum etkilenmektedir.

Ülke ekonomileri ve uluslararası ekonomilerde faiz, fakir fertleri ve fakir ülkeleri daha fakir, zenginleri ve zengin ülkeleri daha zengin yapan korkunç bir çarktır. Bu çark, ülkeler arası münasebetlerde döviz, yani faizli borcu veren zengin ülkelerin parası üzerinden işlediği için, fakir ülkeler aleyhine, onları ezen bir hüviyet arz etmektedir. Meselâ, zengin ülkeden onun parasıyla ödenmek üzere kredi alan yoksul bir ülke, hem borcunu, hem borca terettüp eden faizi ödemek durumunda olduğu gibi, böyle ülkelerin paraları da döviz karşısında genellikle sürekli değer kaybettiği ve en önemli sebebini faizin teşkil ettiği pahalılık ve enflasyon karşısında eridiği için, bu defa çok daha büyük çöküntüye girmektedir. Diyelim ki, % 10 faizle 1 milyar dolar kredi alan bir ülke, krediyi aldığı anda parası dolar karşısında 10’a 1’lik bir değere sahipse, 1 milyar dolarlık borcunu faiziyle birlikte ödemesi için, hazinesinden kendi para birimi cinsinden 11 milyar çıkaracaktır. Ama bu sürede parası dolar karşısında % 10 değer kaybetmiş olsa, bu defa hazinesinden 11.1 (11 milyar 100 milyon) milyar çıkacaktır. Bir de, böyle bir ülkenin parasının çok değersiz ve ani krizlerle sürekli değer kaybettiği düşünülürse, durumun vehameti daha da ortaya çıkacaktır. Kısaca, milletlerarası ekonomik münasebetler, önceki asırlarda banknot değil de, bizzat üzerindeki yazılı değere sahip madenî paralar üzerinden cereyan eder ve dolayısıyla döviz diye bir şey söz konusu değilken, artık hem, aslî değerleri aynı, fakat tamamen üzerindeki nominal (itibarî) değerlere göre farklı banknotlar, bir de zengin ülkelerin paraları üzerinden, hem de faize dayalı olarak yürüdüğü için, günümüzde ülkeler arası farklar bir türlü kapanmamakta, bu usûl, ekonomik ve ona dayalı daha başka sömürü türlerinin âdeta temelini oluşturmaktadır.

Faizden doğan sömürü ve haksızlığın önlenmesi mümkün değildir. Ayrıca, haksızlığın kime yapıldığı önemli olmayıp, onun her çeşidi ve herkese yapılanı aynı derecede kötüdür. Fakir bir insanın uğradığı haksızlık kötü ise, meşru yollarla zenginleşmiş bir insanın uğradığı haksızlık da kötü olmalıdır. Oysa hak konusundaki duyarlılık, ayırım yapmaksızın herkesin hakkını kollamayı gerektirir.

Sermayenin Üretkenliği ve Faiz

Faiz için ileri sürülen gerekçelerden birisi ve en tutarlı gibi gözükeni, sermayenin üretken olup, onun bu üretkenlik karşılığında faiz gelirini hak ettiği iddiasıdır. Yani sermayenin kullanıldığı bir işin verimi, sermayesiz işin veriminden daha yüksek olacağı, dolayısıyla bu üretim artışının sermayeye faiz hakkını tanıyacağı iddia edilir.

Sermayenin üretime sebep olabileceği gerçeğine kimse karşı çıkamaz. Fakat sermayenin üretken olması, bu üretkenliğin her zaman kesin olarak gerçekleşeceği anlamına gelmediği gibi, onun ne miktarda gerçekleşeceği de önceden kestirilemez. Ayrıca, parayı ödünç alan kişinin de paradan kâr sağlayacağı kesin değildir; eğer borçlu bir tüccarsa zarar da edebilir; bu durumda, borçluya faizle ikinci bir kambur binmiş olacaktır. Buna karşılık, alacaklının faizi kesindir. Kaldı ki, faizli ekonomi faizi yalnızca tüccara yüklememekte, geçimini sağlayamadığından borç almak mecburiyetinde kalan fakire de yüklemektedir; bu ise, içtimâî hayat ve ahlâk açısından kabul edilebilir bir durum olmasa gerektir.

İkinci olarak, sermayenin üretkenliğinden dolayı faiz ödeniyorsa, üretkenliğin kendisi, belirli bir dönemde ve belli bir ülkede, sektöre bağlı olarak değiştiği için faizin de sürekli değişken olması gereklidir. Gerçi faiz oranları sık sık değiştirilir. Fakat değişiklik daha önceki borçlanmalara tesir etmediği için, vâki haksızlıkları ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla sermayenin üretkenliği, onun tabiî sonucu kabul edilen faizin önceden belirlenmiş bir oranda ödenme sebebini açıklamaktan uzaktır.

Yine, sermayenin emeğin verimliliğini artırdığı kabul edilmekle birlikte, emeksiz üretim yapılamayacağına göre, bu üretim artışında sermayenin payı baştan belirlenirken, emeğin payı neden belirlenmemekte ve bütün belirsizlik ve riskler emek üzerinde bırakılmaktadır?

Öte yandan, eğitim ve tedavi amaçlı krediler genellikle üretken sayılmadığı hâlde, genellikle bu tür krediler için de faiz ödenir. Sermayenin üretken olmadığı bu tüketim kredilerinde belirli bir faiz yüzdesinin ödenme sebebi, sermayenin üretkenliğiyle açıklanamamakta ve faiz teorileri bu sorulara cevap bulamamaktadır.

Faizdeki eşitsizliği gösteren bir başka benzetme yapmak gerekirse; faiz ahlâkı, dişi bir canlının erkeğiyle eşleşmesinden sonra mutlaka yavrulayacağına hükmedip, doğmamış bir yavruyu doğmuş gibi erkeğe tahsis ederken, dişiyi göz ardı edip, onu olmak ile olmamak arasında bırakır. Oysa akıl ve sağduyu, bu dişinin yavrulamama veya bir değil iki adet yavrulama yahut hiç yavrulamadan ölme gibi ihtimalleri göz önünde bulundurmayı ve ancak sonuca göre hüküm vermeyi gerektirir. Faiz mantığı, doğan yavru veya yavrularda ebeveynin ikisinin de hakkı ve vazifesi olduğu ve onu/onları birlikte sahiplenmeleri gerektiği anlayışını göz ardı eder. Şu hâlde, faiz mantığını, hem ahlâkî değerler, hem de akıl ve sağduyu açısından kabul etmek mümkün değildir.

Faiz ve Şans Oyunları

Faizin meşrû, haklı ve müdâfaa edilebilir hiçbir bir tarafı yoktur. Onun iktisadî akıl açısından müdafaa edilebilir olabilmesi için pek çok şartın yanında, kredi muamelesinde faiz nisbetini tesbit eden tarafların verilen vade içinde piyasa şartlarının nasıl cereyan edeceğini ve bu kredinin ne kadar gelir getireceğini kesin ve şaşmaz bir şekilde tahmin edebilme kabiliyetine sahip bulunmaları da gerekir. Oysa insanlarda bu kabiliyet yoktur.

Bu demektir ki, gelecekte ne olacağının bilinememesine rağmen, sermaye sahibine ödenecek miktarın önceden tespit edilmesi demek olan faiz, kimin kazanacağı belli olmayan kumarı andırmaktadır.

Sermayenin kullanımından doğacak menfî ve müsbet sonuçların taraflar arasındaki paylaşımının belirsizliklere bağlı olması, şüphesiz, gelir dağılım dengesini de bozar ve toplumda huzursuzluklara yol açar.

Faiz, doğmamış ve ortada olmayan bir gelirin başkasının sırtından gasbıdır ve o, bugünkü yaygın tabiriyle rant ekonomisinin sebebi ve sonucudur. Yani faiz, üretmeden, ortaya reel bir sonuç çıkmadan, meselâ, bugün Türkiye bütçesinde görüldüğü gibi, bir devletin bataklığa sürüklenmesi pahasına elde edilen, hak edilmemiş, hayalî bir gelirin sermayeye tahsis edilmesidir. Nitekim ünlü iktisatçı Sir Roy Harrod faiz için, ‘hayal’ ve ‘gerçek dışı bir şey’ nitelemesini yaparken, hiç de abartılı davranmamıştır.

Kumarın ferd ve topluma zararını herkes kabul eder. Oysa faiz ile kumar arasında gelir dağılımı açısından bir fark yoktur. Çünkü her ikisinde de eşitsiz ve bilinmezliğe dayalı bir dağılım vardır. Hattâ faizin, kumardan daha kötü bir gelir eşitsizliğine yol açtığı bile söylenebilir. Çünkü kumarda genelde ortaya bir mal konulmuştur ve bu mevcut mal veya para, kura veya başka talih yöntemleri ile fertler arasında taksim edilir. Mevcut bir malın talih oyunları ile haksız ve eşitsiz bölüşümü kumarı çirkinleştirmiştir. Oysa faizde, henüz varlığı ortaya çıkmamış olan, çıkıp çıkmayacağı veya ne kadar çıkacağı belli olmayan bir maldan taraflardan birine kesin bir miktar tahsis edilmekte, diğer taraf ise bunu ödemekle yükümlü tutularak, kendi hâline bırakılmaktadır. Dolayısıyla, faizin sebep olduğu haksızlık ve eşitsizlik kumardan daha az değildir.

Faiz ve Gelir Dağılımı

Ekonomik açıdan faizin toplum üzerindeki en yıkıcı etkisi, diğer etkileri saklı kalmak üzere, gelir dağılımını onarılmaz bir şekilde bozması ile ortaya çıkmaktadır. Emek, sermaye ve üretim araçları faktörlerinin çeşitli oranlarda bir araya gelmesi ile yürütülen ekonomik faaliyetlerden doğan ürünün veya vukû bulan zararın bu faktörler arasında paylaşımı, gelir adaleti açısından büyük önem taşır. Faizli bir kredi işleminde sermayenin hakkı tesbit edilirken, krediyi kullanacak olan emeğin hakkı askıda bırakılır ve belirsizliğe mahkûm edilir. Sonunda ise, gelir dağılımında eşitsizlik kaçınılmaz hâle gelir.

Eşitsizlik ve haksızlıkların büyük kavgalara ve sosyal olaylara sebep olduğu ortadadır. İnsan hakları kavramının baş tacı edildiği bir dünyada, böylesine kötü bir gelir bölüşüm sisteminin uygar insanlığa yakıştığı söylenemez. Nitekim ünlü İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes (1883″1946), sıfır faiz haddini uygar toplumlara yakıştırır ve faize karşı kâr/zarar ortaklığını önerir. Bu sebeple, faize bir insanlık problemi olarak bakmalı ve bu sistemin alternatifleri geliştirilmelidir.

Faiz, hasta ekonomilerin hem bir sebebi ve hem de bir tezahürü olduğuna göre, hastalığın şiddetine göre bunun tezahürü olan faiz oranı da değişecektir. Hastalığı ileri toplumlarda faiz oranı yüksek, nisbeten iyileşmiş olan toplumlarda ise düşüktür. Buna paralel olarak, gelir dağılımı da faiz oranı yükseldikçe kötüleşir, düştükçe gelir dağılımında düzelme görülür. Keynes’in yaklaşımıyla, uygarlık seviyesi ile faiz oranları ters orantılıdır.

Bununla birlikte, bugün nisbeten sağlıklı ekonomilerde görülen düşük faiz oranları, faizin özünde var olan haksız ve eşitsiz paylaşımı, yani gelir adaletsizliğini ortadan kaldırmamakta, sadece bir ölçüde hafifletmektedir. Bu, o ülkelerin faiz problemini hâllettiği anlamına gelmez.

Faiz ve Türkiye Ekonomisi

Faiz kıskacı, ülkemizin içinde bulunduğu, toplum ve ekonominin dengelerini sarsan etkenlerden biri hâline gelmiştir. Ülkemizde 1989’da toplanan verginin sadece % 32,3’ü faize giderken, bu oran 2000 yılında % 72,4 olmuştur. 2000 yılının ilk 7 ayındaki vergi gelirleri 14.3 katrilyon, bunun yanında tek başına faiz ödemeleri ise 14.2 katrilyon olarak gerçekleşmiştir. 2001 yılına gelindiğinde vergi gelirlerinin % 103’ü faize gitmiş, başka bir ifadeyle, vergi gelirleri sadece faiz giderlerini bile karşılamaya yetmemiştir. Rakamın ürkütücülüğü ortadadır. İstanbul Sanayi Odası’nın verilerine baktığımızda, ülkemizdeki 500 büyük sanayi kuruluşunun gelirinin yüzde 85’inin faaliyet dışı gelirler, yani faiz gelirleri olduğu görülmektedir. Böylesi bir ortamda, değil ekonominin sağlıklı yürütülmesi, sosyal ahlâkın bile sağlanması mümkün değildir. Sosyal yapımızda üretmeden tüketen parazit bir yapı oluşmuştur. Ankara Ticaret Odası’nın yaptığı hesaplara göre, Türkiye’nin 20 yılda faize ödediği para 200 milyar doları bulmuştur. Bu para, Türkiye’nin şu an tüm iç ve dış borçlarını kapatacak miktardadır.

Sonuç

Faizli bir işlemde, adına belli bir faiz oranı tesbit edilen sermaye, bu faiz oranı kadar kazancı garantileyerek işe başlamakta ve kazancı da bu faiz oranı ile sınırlanmaktadır. Emek ise, muhtemel bütün riskleriyle birlikte ancak bu faiz oranının üstünde bir kazanç sağladığı takdirde bir gelir elde edebilmekte, faiz oranının altındaki kazanç oranlarında ise zarar etmekte ve çoğu zaman yaşandığı gibi, büyük ihtimalle iflastan kurtulamamaktadır. Faiz, iki tarafıyla da kesen bir bıçak gibi, bazen sermaye sahibini bazen emek sahibini vurur. Faiz esaslı toplum, emek ve sermaye grupları olarak ayrışmaya ve önü alınmaz sürtüşme ve sosyal olayların yaşanmasına adetâ mahkûmdur.

Sermayenin üretkenliği, ona belli bir oran şeklinde faiz ödenmesinin sebebini açıklamaktan uzaktır. Gelecekte ne olacağının bilinememesine rağmen, sermaye sahibine ödenecek miktarın önceden tespit edilmesi demek olan faiz, kimin kazanacağı belli olmayan kumarı andırmaktadır. Faiz mantığını, ne ahlakî değerler ne de akıl ve sağduyu açısından kabul etmek mümkündür.

Faiz, ekonomik açıdan, her şeyden önce bir bölüşüm problemidir ve o, bölüşüm yollarından en kötüsüdür. Dolayısıyla çözüm, alternatif âdil bölüşüm sistemleri geliştirmektir.

Tarihin belli bir döneminde faizli işlemlerin ortadan kalktığı veya yok denecek kadar azaldığı Müslüman toplumlarda faize alternatif olarak günün ihtiyacına cevap verecek zenginlik ve çeşitlikte bir üretim teşkilâtı ve finans metotları geliştirilmiştir. Mudârabe, müşâreke, müzâraa, müsâkat, selem, istisna’, cuâle, murâbaha, vadeli satış, kiralama ve çok çeşitli versiyonları ile şirket türleri bunlardan bazılarıdır. (Yemi Ümit Dergisi, Sayı: 60, Prof. Dr. İsmail Özsoy)

Haram Kazancın Maneviyata ve Nesle Tesiri

Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!”” (Buhârî, Îmân 39, Büyû’ 2; Müslim, Müsâkat 107, 108) buyurmuştur.

Her şey için söz konusu olmasa da çoğu yerde insan neyin haram neyin helal olduğunu kavrayabilir. Müslüman’a yaraşan şey, helal kazanç yerini araştır­mak ve şüpheden uzak temiz, meşru yollardan kazanç elde etmektir. Allah (celle celaluhu) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Siz ey peygamberler! Helâl ve hoş şeylerden yiyip için, makbul ve güzel işler işleyin! Zira Ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.”(Mü’minun Sûresi, 23 /51) “Ey iman eden­ler! Si­ze kıs­met et­ti­ği­miz rı­zık­la­rın te­miz ve he­lâ­lin­den yi­yi­niz! “(Bakara Sûresi, 2/172). Yine bu meyanda Efendimiz (aleyhi ekmelüt-tehâyâ) “Bir kısım insan vardır, Allah’ın mülkünden haksız bir surette mal elde etmeye girişirler. Hâlbuki bu, kıyamet günü onlara bir ateştir, başka değil.” (Buhârî, Hums 7; Tirmizî, Zühd 41, (2375)) buyurarak haram kazançtan ümmetini nehyetmiştir.

Haram Kazancın Kişiye ve Nesle Tesiri

Diğer taraftan haram kazanç, mü’minin maneviyatına olumsuz manada tesir ettiği gibi nesline de tesir etmektedir. Bu konuyla ilgili açık beyanda bulunan bir ayet veya hadis bilmesek bile kalp gözü açık ehlullah arasında, haramla beslenen neslin haram irtikâp eden, önü alınamaz bir nesli netice vereceği konusunda çok ciddi tahşidatlar bulunmaktadır. Aynı şekilde haram kazanca tevessül eden haramla beslenen bir mü’minin ibadetinden lezzet alamayacağı, duasının makbul olmayacağı ile ilgili müşahedeler çoktur. Mesela Hak dostlarından biri şöyle demiştir: “Bazen haram bir lokma ile kalb öyle bir değişir ve başkalaşır ki, bir daha da eski halini alamaz. Bütün günahlar kalbi katılaştırır ve özellikle gece kıyamına mani olur. Teheccüd namazıyla ve gece ibadetiyle karanlıkları aydınlatmanın önündeki en büyük engel haram lokmadır. Helal lokma da, başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde kalbe müsbet tesir eder ve onu cilalandırır; kalbi iyiliğe ve ibadete sevk eder. Kalblerini murakabe halinde bulunduranlar, haram lokmanın ya da helal rızkın tesirlerini -İslam’ın şehadetinden başka- kendi tecrübeleriyle de bilirler.”

Herhangi bir haramı irtikâp etmenin bazen maddî, bazen de manevî zararları olur. İbrahim Edhem hazretleri, “Ashab-ı kemal, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” der ve bilmeden de olsa haram yiyip içmekten çok korkardı. Hazreti Mevlânâ da, “İlim de hikmet de helal lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helal lokmayla meydana gelir. Bir lokma, haset ve hileyi netice verirse, cehalete ve gaflete sebep olursa, bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?” demiş; hem sâlih bir insan olmanın hem de sâlih evlat yetiştirmenin helal rızıkla çok alâkalı olduğuna vurguda bulunmuştur.

Abdulkadir Geylanî, İmam Şazilî, Şah-ı Nakşibend ve İmam Gazâlî misillü mana âleminin sultanları, tasavvufi tecrübeleriyle haram lokmanın insanlar üzerinde menfi tesir icra ettiğini ve haramla beslenen anne-babadan dünyaya gelecek çocuğun da -istisnalar hariç- manevî yapısının bozuk olacağını belirtmektedirler. Onlar da bu sahanın hekimleri olarak haram lokmaların bazı haramzâdelerin meydana gelmesine yol açtığını söylemektedirler. Son olarak saadet asrından bir tabloyla konumuzu noktalayalım. Bir gün Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri, “Ya Rasûlallah, dua buyur da, Allah Teâlâ, benim her duamı kabul etsin!” istirhamında bulununca, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, helal lokma ile besleniniz! Çok kimse vardır ki, haram yer, haram giyinir; sonra da ellerini kaldırıp dua eder. Böyle birinin duası nasıl kabul olunur ki?” demiştir. Bir başka vesileyle de bu beyanını şöyle teyid etmiştir: “Helal ve temiz gıdalarla beslen ki, duaların kabul olsun.” Helal-haram mevzuundaki bu nebevî teşvik ve tergîblerden dolayıdır ki, başta Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz olmak üzere bütün ehlullah harama bulaşmamaya azamî derecede hassasiyet göstermişlerdir. Bu yönüyle anne-babalar kazançlarının helal olmasına ve çocuklarına helal lokma yedirmeye özen göstermelidirler.

Haram Kazancın Uhrevî Neticeleri

Haram kazanç, müminin hem dünyasını hem ahiretini hem manevi hayatını hem de neslini ifsad eden bir zehirdir. Manevi hayatı ve nesli nasıl mahvettiğini az önce izah ettik. Haram kazancın uhrevi neticelerine gelince; gayr-i meşrû yollarla elde edilen kazanç, bir cehennem zakkumu mesabesindedir. Dahası, Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), haram lokmayla beslenen bir insanın vücudundaki haramın ancak Cehennem’le temizleneceğini belirterek ümmetini uyarmıştır. Kur’an-ı Kerim’de haram kazanç sağlayanların (faiz) şeytan çarpmış gibi haşrolacakları ve faizden vazgeçmedikleri takdirde cehenneme girecekleri şu şekilde ifade edilmiştir: “Fa­iz yi­yen­ler tıp­kı şey­ta­nın çarp­tı­ğı kim­se­nin kal­kı­şı gi­bi kal­kar­lar. Bu, on­la­rın “Alış ve­riş de fa­iz gi­bi­dir.” de­me­le­rinden­dir. Hâlbuki Al­lah alış ve­ri­şi mubah, fa­izi ise ha­ram kıl­mış­tır. Her ki­me Rab­bin­den bir ta­li­mat ge­lir, o da fa­iz­den vaz­ge­çer­se, da­ha ön­ce yap­tı­ğı mu­ame­le ken­di­si için ge­çer­li­dir, hak­kın­da­ki hü­küm de Allah’a ait­tir. Her kim tek­rar fa­iz­ci­li­ğe baş­lar­sa, iş­te on­lar ce­hen­nem­lik­tir, hem de ora­da ebe­dî ka­la­cak­lar­dır.” (Bakara Suresi, 2/275)

Başka bir hadis-i şerifte Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri haksız yere -misvak ağacından bir çubuk bile olsa- kazanç sağlayanların cehenneme gireceğini haber vermiştir: “Kim Müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse artık onun için cehennem vacib olmuştur. Allah Teala ona cenneti de mutlaka haram kılmıştır.” “Ey Allah’ın Resulü! Az bir şey olsa da mı?”  diye sormuşlardı. “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!” cevabını verdi.” (Müslim, İman, 218, (137); Nesâî, Kada 29).

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, ganimet mallarından bir miktar malı haksız yere zimmetine geçiren birisinin cehenneme gittiğini haber vermiştir. Evet, haram kazanç günahtır, ahirette cehenneme inkılâb eder. Kul hakkı yiyerek haram kazanmak ise daha çirkin bir günahtır. Kamu mallarını yani milletin malından haksız kazanç sağlamak ise herhalde haram lokmanın en dehşetlisidir. Bunu ise ancak cehennem temizler. Allah celle celaluhu bizleri, neslimizi haram kazancın, haram lokmanın her türlüsünden uzak tutsun.

Kaynak:

M. Fethullah Gülen, Ölümsüzlük İksiri

Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi

Haram Kazancı Olan Birinin İkramı

Dinimizde davete icabet etmek sünnettir. Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Bana bir koyunun inciğe kadar ayağı hediye edilse kabul ederim, böyle bir yemeği yemeye çağrılsam icabet ederim.”(Tirmizî, Ahkâm 10) Yine bir rivayette Enes b. Mâlik şöyle anlatıyor: Bir terzi Hz. Peygamber’i hazırlamış olduğu yemeğe davet etti. Ben de onunla birlikte gittim: Adam yemekte arpa ekmeği, güneşte kurutulmuş et ve kabaktan yapılmış sulu bir yemek ikram etti. Yemek esnasında Hz. Peygamber’in kabın kenarlarında bulunan kabakları toplayıp yediğini gördüm. İşte o günden beri ben de kabağı çok severim.(Müslim 2/180). Hadislerden anlaşılacağı üzere Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem zengin olsun fakir olsun ayırım yapmadan davete icabet etmiştir.

Her şey için söz konusu olmasa da çoğu yerde insan neyin haram neyin helal olduğunu kavrayabilir. Bu takdirde bir mü’min Allah’ın kendisine emaneti olan “mide kabını” helal lokmayla ve ihtiyacı kadarı dolduracaktır. Her davete icabet edip etmeme ayrı mesele ancak davete icabetin sünnet olması sebebiyle gittiği davetlerde ev sahibinin kazancı bilinemediği veya getirilen yemekte et, yağ gibi şüpheli ürünler varsa bunların nasıl kesildiği ve üretildiği bilinemediği için nasıl hareket edilmelidir? Buna göre;

Malına herhangi bir yolla haram karıştığı bilinen biri­sinin ikramını, ya da hediyesini kabul etmek için bakılır, eğer ma­lının veya kazancının çoğu haramdan değilse alınır ve yenilir. Bu durumda ikram ettiği şeyin haramdan olduğu bilinse, malının ço­ğu helâldan olsa dahi kabul edilemez, yenemez. Aksine, malının çoğu haramdan olsa ve fakat ikram ettiği şeyin helâldan olduğu bilinse, ya da ikram eden öyle olduğunu söylese alınır ve yenilir. (Hindiyye, 5/342) Faizle para kazanan için de durum aynıdır. (Hindiyye, 5/343)

Helâl ka­zancı daha çoksa ikramı alınır, değilse alınmaz. Durumu bilinmi­yorsa, bir mü’min ancak helâl yolla kazanır diye hüsnü zan edilir ve yine kabul edilir.

Birisine bir hediye ya da ziyafet verenin, malının çoğu haramdan ise alanın kabul etmemesi ve yememesi gekerir. Ama ona verdiği kısmı, miras ve karz (borç) gibi he­lâl yoldan edindiği bir malından ise onu almasında ya da yeme­sinde mahzur yoktur. Malının çoğu helâl olandan ise almasında ve yemesinde zaten mahzur yoktur. Yeter ki aldığı ya da yediği şey, haram kazanç kısmından olmasın. O takdirde onu da ala­maz ve yiyemez. Böyle olmadıkça yiyebilir çünkü az da olsa malına haram bulaşmayan insan (özellikle de günümüzde) yoktur.” (Hindiyye, 5/343)

Eğer ikramı veya hediyesi kabul edilmediği takdirde, söz konusu kişi kırılacak ve insanî ilişkiler yönüyle bir zarar gelecekse böyle bir hediye ya da yemeğin ücreti (Bezzâziye, 6/360) kadar bir hediyeyi ona götürür ve adeta kendi malından yemiş olur.”

İnsanın davet edildiği mecliste içki ve benzeri haram şeyler bulunmamalıdır. Herhangi bir yere davet edilen kişinin, bu davette günaha sebebiyet veren hu­susların mevcud olduğunu bilmesi hâlinde davete icabet etmesi sünnet olmaz. Ama bu gibi hususların mevcudiyetinden habersiz olursa, icabet etme yü­kümlülüğü düşmez. Ancak içerisinde haram unsurları barındıran bir davete halkın kendisini örnek aldığı bir kimse katılmışsa bu kimse tavrını koyup bu davete katılmamalı hasbelkader katılmışsa kalkıp gitmelidir.

Yahudi ve Hıristiyanların davetine icabet etmekte bir sakınca yoktur. Çünkü ister kestiklerini, ister avladıklarını, ister başka şekildeki yemeklerini yemek tümden sakıncalı değildir. Nitekim Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem Yahudilerin davetine icabet etmişlerdir.

Davet edilen yerde et ve diğer ürünlerden şüpheli olanlar varsa ve bunlar önceden tahmin ediliyorsa, gitmeden gereken hassasiyetler bildirilmeli, ev sahibinin anlayışla karşılanması istenmelidir. Böyle bir yaklaşım ve izah, toplumun bu konularda zamanla hassaslaşmasına ve insanların birbirlerinin hassasiyetlerine daha saygılı davranmalarına vesile olacaktır. Eğer ev sahibine bu durumlar açıklanamayacak bir durum söz konusuysa, o zaman besmele çekerek en mahzursuz yiyeceklerden durumu idare edecek kadar ve yemiş olmak için yenmelidir.

Sonuç itibariyle dinimizce yapılan davetlere icabet etmek sünnet telakki edilse de bazı durumlarda davetin mahiyetine göre vacip, mübah veya haram hükmünü alabilir. Buna göre davet edenin kazancı, davette ikram edilen yiyecek ve içecekler, davete icabetin hükmüne tesir eder. Bu yönüyle bir kişi davetin mahiyetine ve davette ikram edilen yiyeceklere dikkat etmeli ama aynı zamanda davete icabetin dini ve insani boyutunu unutmamalıdır. Yerine göre bazen davetlere gitmeyerek dini hassasiyet gösterilebileceği gibi yerine göre de insanların onurları rencide edilmeden hareket edilmelidir. Bu meyanda yukarıda verdiğimiz hassasiyetlere göre hareket edilirse zannediyoruz bu tür istenmeyen durumlar ortaya çıkmayacaktır. Kaynaklar:

Abdurrahman Cezîrî, Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı,

Prof. Dr. Faruk Beşer, Fetvalarla Çağdaş Hayat, Nün Yayıncılık, İstanbul 1997: 320–321.

Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi

Eldeki Haram Parayı Nerelere Harcamalı?

Allah (celle celaluhu) âdemoğlunu yeryüzüne indirdiğinden itibaren dünyada bütün canlılara yetebilecek ölçüde rızık ve nimet kaynaklarını yaratmıştır. Önemli olan bu kaynakların israf edilmeden kullanılması ve kardeşçe pay edilebilmesidir. Eğer hırs, tamâ ve “ben tok olduktan sonra başkası acından ölse bana ne” mantığıyla hareket edilirse bugün de olduğu gibi Amerika ve Avrupa’da insanlar “obez” tedavisi görürken Afrika’daki insanlar açlıkla boğuşurlar.

Son din olan İslâm, yüce Allah’a nasıl ibadet edileceğini belirlediği gibi, insanın fizikî varlığının devamı için gerekli olan dünya nimetlerinden yararlanmanın ölçülerini de koymuştur. Vahiy ve sünnete dolayısıyla dine uygun olan kazanç “helâl”, “temiz (tîb)” sayılırken bu ölçülere uymayan kazanç da “haram”, “mekruh” veya “çirkin (habîs)” kazanç adını almıştır.

Duaların kabulü ve Allah’a kulluğun genelleşmesi “helâl kazanç”la yakından ilgilidir. Gözyaşlarıyla dua eden ancak kazancı haram olan bir kul için, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem’in buyurduğu; “yediği haram, giydiği haram, duası nasıl kabul olunur?” hadisi, bu gerçeği bütün açıklığıyla ifade eder.

İslam dini, Müslümanların meşru işlerle uğraşmalarını ve geçimlerini helal yollardan temin etmelerini emreder. Bu emre rağmen yine de haram para ele geçmişse âlimlerimiz, böyle bir paranın, bir an önce harcanarak elden çıkarılması gerektiğini, fakat günah ve kul hakkından kurtulmak için bunun da yeterli olmayacağını ifade etmişlerdir.

Haram kazanç, kendisini elinde bulunduranın malı olmadığı ve haram olduğu için sadaka, zekât verilmez. “Allah (celle celaluhu) güzeldir, paktır, ancak temiz olan şeyleri kabul eder” hadisi fehvasınca bu paralardan hayır niyetiyle herhangi bir hayırda bulunulması caiz değildir. Caiz olmamanın da ötesinde hayır niyetiyle haram paradan harcayanların günah kazanacakları dahi söylenmiştir. Dolayısıyla haram parayla yapılan bağışlarla camiler, vakıflar ve dernek türünden şahs-ı maneviyi temsil eden kurumlar kirletilmemelidir.

Haram kazanç elden çıkarılmak isteniyorsa öncelikle sahipleri biliniyorsa sahiplerine iade edilmelidir. Eğer haram kazanç, devlet hazinesine veya kamuya ait ise bunların yeniden devlete verilme­si veya kamu menfaatlerine harcanması gerekir. Haram kazancın sahipleri veya kaynağı bilinmiyorsa bu takdirde bu para “habîs” yani kazanılma şekli itibariyle “pis” olduğu için halkın umumi ihtiyaçları için – tuvalet, hamam yapımı gibi- kullanılabilir. Cami, vakıf gibi hayır kurumlarının elektrik, su gibi faturaları ödenebilir. Bu yollar bulunamadığında, zarurete binaen ve hayır niyeti taşımaksızın ihtiyaç sahibi fakir insanlara verilebilir. Zira bu para, kazanan yönü itibariyle “pis” hükmünde olsa da verilen insanlar itibariyle bu mahiyetinden çıkmış olur.

Kaynaklar:

Hamdi Döndüren, Delileriyle Ticaret İlmihali

Diyanet İşleri Başkanlığı

T.D.V. İslam İlmihali

Faruk Beşer, Fetvalarla Çağdaş Hayat

Haram Malla Yapılan İbadetler

İbadet, şuurlu bir şekilde ve hâlis bir niyetle yapıldığında arınmaya ve Allah’a yakınlığa vesile olur. İnsan, ibadet ü taat sayesinde beşerî kirlerden temizlenir, günahlarından arınır ve Allah Teâlâ’ya kurbet kesbeder.

İbadetler, kesin hatlarla birbirinden ayırmak çok doğru olmasa da klasik tabirle kendi içerisinde üçe ayrılır:

— Beden ile yapılan ibadetler; Namaz ve Oruç gibi.

— Hem beden hem de malla yapılan ibadetler; Hacc gibi.

— Sadece malla yapılan ibadetler; Zekât gibi.

İbadet, beşerî kirlerden arınma vesilesi olunca özellikle malla yapılan ibadetlerde malın, paranın, kazancın temiz ve helal olması gerekir. Yoksa kirli olan bir şeyle temizlik yapılamaz. Hadis-i şerif’te Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem “Hayır, (helal mal) ancak hayır getirir” (Müslim, Zekât, 121; İbn Mâce, Fiten, 18)buyurarak bu konuyu en belîğ bir şekilde ifade buyurmuştur. Yani hayra, iyiliğe ancak hayır yollarla ulaşılabilir. Şimdi konuyla alâkalı olarak haram parayla yapılan ibadetlerle ilgili değerlendirmelere geçelim.

a) Zekât, İnfak, Sadaka:

Öncelikle zekât, kelime manasından da hareketle bir temizlenmenin adıdır. Zekât veren kimse, bir yönden malını kirlerinden arındırmakta diğer yönden de günahlarının affına vesile olacak bir yola girmiş olmaktadır. Zekâtı emrederken Allah (c.c.), “Onların mallarından, kendilerini temizleyecek ve yüceltecek bir sadaka al” (Tevbe Suresi, 9/103) buyurarak bu noktalara dikkat çekerken, Peygamber Efendimiz de, ‘Allah zekâtı, geride kalan mallarımızı temizlemek için farz kıldı.’ (Ebû Davûd, Zekât, 32) diyerek aynı noktanın altını çizmektedir. Bu sebepledir ki Allah Resûlü, kendi zatına ve yakın akrabalarına zekât ve sadaka almayı yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: ‘İşte bu sadakalar, insanların kirlerinden başka bir şey değildir. Onlar ne Muhammed’e ne de O’nun ailesine helâl değildir.’ (Zekât, 167, 168; Ebû Davûd, İmâre, 20)

Diğer iyilik türleri ve ibadetler yanında zekâtı da sayan Yüce Mevla, bütün bunları, günahların affına birer vesile ve insanı cennete ulaştıracak unsurlar olarak anlatmaktadır. (Mâide Suresi, 5/2)

Zekât, helal yollarla kazanılmış mallar için ödenir. Aslında, elinde rüşvet, hırsızlık vb. yollarla edinilen haram mal bulunanlar -onları helalleriyle karıştırsalar bile- gerçek sahip değildirler. “Muhakkak ki Allah “ğalûlun” sadakasını kabul etmez” hadisince haram paradan verilen zekât makbul değildir. “Ğalûl”, insanın toplumdan yürütmüş olduğu mala denir. Allah (cc) bu malın sadakasını kabul etmiyor, çünkü bu mal, hem bu malı elinde bu­lunanın malı değildir hem de temiz değildir. Ayette  “Ey iman edenler! Mallarınızın iyi, temiz ve helal olanından infâk ediniz” (Bakara sûresi, 2/267) buyrulmuş ve hadis-i şerifte de  “Allah güzeldir, paktır, ancak pak olan şeyleri kabul eder.” (Buhârî, Zekât, 8; Müslim, Zekât 63–64) buyrularak hayrın ancak temiz, helal ve iyi olan şeylerden yapılabileceği açıkça ifade edilmiştir.

İnfak; zekât ve sadakayı da içerisine alan ve Kur’an’da da geçen bir kavramdır. Yukarıda zekâtla ilgili olarak söylenen şeylerin hepsi infak kapsamı içerisine giren sadaka türünden uygulamalara şamildir. Yani haram maldan zekât verilemeyeceği gibi böyle bir malla infak türünden kendisinden sevap umularak herhangi bir hayır da yapılamaz.

b ) Hacca Gitmek:

Hac; kelime olarak kasdetme ve yönelme manalarına gelir. Özel manada ise Hac, hususî bir zaman diliminde, hususî bir kısım yerleri, yine bir kısım hususî usullerle ziyaret etmeğe denir ki; senenin belli günlerinde, hac niyetiyle ihrama girip, Arafat’ta vakfede bulunmak ve Kâbe’yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. Hac, ayetin ifadesiyle gücü yeten her mükellef üzerine farzdır. Bu güç yetirme yani istitâatın şartları, Müslümanlık, akıl ve bulûğ şartı yanında, ayrıca hac yapmaya bedenî ve malî imkânların yeterli olmasıdır. Güç yetirebilme (istitâat), haccın farz olmasının şartıdır.  Yani bir kimse üzerine haccın farz olması yukarıda sayılan şartlara bağlıdır.

Bu takdirde kendisinde haram yollarla kazanılmış da olsa hacca gidebileceği kadar para olan kimse hacca gitmek isterse ne olur? Böyle bir parayla yapılan hac geçerli midir?

Malikîler, Şafiîler ve Hanefî’lere göre haram mal ile yapılan hac, ister farz olsun ister nafile olsun, zorla el konulmuş bir arazi parçası üze­rinde kılınan namaza benzetilerek sahih kabul edilir. Bu şekildeki hac ile o kişinin üzerinden, farz veya nafile hac vazifesi düşmüş olur. Ancak haram parayla haccını eda eden bu kişi günah içindedir. Bununla beraber bu parayla hacca gitmiş olması haccın sıhhatine mani değildir. Zira haccın rükün ve şartları belli olup bunlar içerisinde “helal parayla hacca gitmesi” yoktur.

Fakat Hanbelîlere göre; helal olmayan bir malla hacca gidilmesi caiz değildir. Zira onlara göre zorla el konulmuş bir toprak parçası üzerinde kılınan namaz batıldır. Şu halde haram mal ile haccetmek kesinlikle haramdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Hacı, haram parayla hacca gittiği zaman ayağını bineğe koyduğunda “Lebbeyk” der. Bunun üzerine gökten bir melek nida eder: “Senin ‘lebbeyk ve sa’deyk’ demen doğru değildir. Çünkü senin haccın merduddur, yani kabul olunmayacaktır.” (Mu’cemu’l-Evsat, Taberânî; Müsnedü’l-Bezzâr)

Sonuç itibariyle böyle bir haccın Allah indinde makbûliyeti kesin değildir. Bu yönüyle bazı âlimler haram parayla yapılan hac ancak sahibinden haccın farziyetini düşürmüş olur demişler, bazı âlimler ise bu şekilde yapılan haccın sahibine günah kazandıracağını belirtmişlerdir. Çözüm olarak ise malına haram karışan ya da malında haram şüphesi bulunan zenginlerin hacca borç para alarak gitmeleri ve borçlarını döndükten sonra kendi mallarından ödemeleri tavsiye olunmuştur.

c ) Kurban Kesmek:

Kurban; sözlükte “yaklaşmak, Allah’a yakınlık sağlamaya vesile olan şey” anlamına gelir. İslâmî terminolojide “ibadet niyetiyle belirli şartları taşıyan hayvanı usulünce kesmek” demektir. Kurban bayramı günlerinde (ilk üç günde) böyle Allah rızası için kesilen kurbana “udhiyye” denir.

Mali yönü bulunan her ibadette olduğu gibi kurban da helal kazançla eda edilmelidir. Gayri meşru kazanç ile kurban kesmek caiz değildir. Bununla birlikte, bir kimse haram yoldan kazanılan parayla kurban kesmişse, kurban ibadeti şeklen yerine gelmiş olsa bile Allah’a karşı ibadet sorumluluğu açısından bunun makbul bir ibadet sayıldığı söylenemez. Evet, şeklen yerine gelse de o ibadetlerde Allah’ın rızasının bulunup bulunmadığı şüphelidir. O yüzden, helalinden kazanmalı, malî ibadetlerimizi helal kazançlarımızla eda etmeliyiz. Yoksa Allah korusun, ibadet yapıyoruz diye kendimizi kandırırız da öbür tarafta elimiz bomboş kalır ve iflas edenlerden oluruz. Şu hadisi şerif ne çarpıcı bir ikazdır bizim için:

Ebû Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb-ı kiram efendilerimiz, “Bize göre müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle devam etti: “Şüphesiz ki ümmetimin müflisi, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelmiş fakat ona sövmüş, buna iftira etmiş, onun malını yemiş, şunun kanını dökmüş.. hasılı bunlardan dolayı iyiliklerinin sevabı şuna buna verilmiş kimsedir. Bu kişinin üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biter, hak sahiplerinin günahları kendisine yükletilip sonra da cehenneme atılır”.  (Müslim, Birr 59)

Kaynaklar:

M. Fethullah Gülen, Vuslat Muştusu, Yeşeren Düşünceler

Heyet, Diyanet İslam İlmihali

Faruk Beşer, Fetvalarla Çağdaş Hayat

Mevdûdî, Fetvalar

Diyanet İşleri Başkanlığı

Akademi Araştırma Heyeti, Bir Müslümanın Yol Haritası

Haram Kazanç Yolları

Haram, fıkıh terimi olarak mükelleften yapılmaması kesin ve bağ­layıcı tarzda istenen fiili ifade eder. Genel olarak İslâm hukukçuları bir fiilin can, akıl, din, ırz ve malı koruma şeklin­de formüle edilen dinin temel hedeflerine açıkça zarar vermesini, onun haram kı­lınmasının temel sebebi ve açıklaması (illeti ve hikmeti) olarak kabul etmişlerdir. Bu noktada İslâm, ferdin iti­kadı ve amelî hayatını düzenler ve belli değer hükümleriyle yönlendirirken çok katı ve yasakçı veya her şeyi mubah gös­terecek derecede mübahçı bir yaklaşım­dan ziyade orta bir yol tutmuştur.

İs­lâm’da haramların haramlığını kabullen­me aynı zamanda bir iman meselesi ola­rak da gündeme gelir ve kesin şekilde bilinen helâlleri haram veya haramları helâl kabul etmek, imanı ortadan kaldırıcı bir ölçü kabul edilir (Mâtürîdî, s. 332, 334).

Ticarî hayatta haram yollardan kazanç sağlama Kur’an’ın, “Mallarınızı aranızda bâtıl (haram ve haksız) sebeplerle yemeyin” (Bakara Suresi, 2/188) em­rine, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) “Bizi aldatan bizden değildir” (Müslim, “îmân”, 164) şeklindeki aldatmayı yasaklayan beyanlarına ve akidlere yalan, yemin, hile ve desise karış­tırmayı meneden hadislerine (Buhârî, “Buyu’”’, 26; Ebû Dâvûd, “Buyu’”’, 50) açıkça aykırı olduğu gibi, ağır bir uhrevî sorum­luluğu ve telâfi edilmesi güç bir kul hakkı ihlâlini doğurur.

Haram ile ilgili genel bir malûmattan sonra özellikle hangi tür kazançların haram kazanç çerçevesine girdiğini açıklamaya çalışalım.

Genel itibariyle haram kazanç yolları fıkıh kitaplarında belirtilmiştir. Buna göre; rüşvet alıp-vermek, faiz kazanç, yetim malı yemek, karaborsacılık (ihtikâr), hileli ticaret ve eksik tartıp ölçme, emeği sömürü, içki, kumar, zina, uyuşturucu ticareti, hırsızlık, gasp, itlaf (başkasının canına ve malına haksız olarak ve tazminat sorumluluğu doğuracak şekilde zarar vermek), tağrîr (aldatma), kehanet (falcı, bakıcı, efsuncu, üfürükçü vb.) ücreti, hava parası (tahliye bedeli)  ve dolandırıcılık ve yağmacılık çeşitleri haram kazanç yolları arasında sayılabilir.

Haram kazanç yolları elbette burada sayılan maddelerle sınırlı değildir. Bunun içerisine dinin temelde yasakladığı ve salim aklın hoş görmediği şüpheli kazanç yolları da eklenebilir. Bu manada borsa, network marketing gibi çağımızın ürettiği kazanç yollarını da haram kazanç olarak kestirip atmasak da şüpheli kazanç yolları arasında sayabiliriz. Kaynaklar:

Diyanet İslam Ansiklopedisi, 16. cilt, “Haram” maddesi

Ö. Nasûhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali

Marmara Üniversitesi İlmihali

Hediye Görünümlü Rüşvetler

Rüşvet, insanın hakkı olmadığı halde bir iş karşılığında elde ettiği menfaattir. Rüşvet dinimiz tarafından büyük günahlardan sayılmış ve alanın da verenin de lanetlendiği bildirilmiştir.  (Ebu Dâvud, Akdiye 4) Sahabenin büyüklerinden Abdullah ibni Mesud (r.a.), rüşvetin ağır bir mesuliyet getirdiğini belirtmek üzere Efendimizin şu hadisini rivayet etmiştir: “Bir hâkimin rüşvet alması, küfürdür.” (Taberanî, Mu’cemü’l Kebir, 9/226)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem), Abdullah b. Revâha’yı Hayber Yahudilerine vergi alması için göndermişti. Yahudiler rüşvet teklif etmişler, Abdullah b. Revâha da, kızarak bu yaptığınızdan dolayı sizden nefret ediyorum demişti. Bunun üzerine Yahudiler onun bu tavrını çok beğenmişler ve şu itirafta bulunmuşlardı: Gökler ve yer, senin bu tavrın hürmetine ayakta duruyor.(Beyhaki, Sünen, 4/122)

Hediye görünümlü rüşvetlere gelince Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bu konuda şöyle buyururlar: “Bu ümmet, hediye adı altında kendisine verilen bir şeyi haram olduğu halde helal görmeye başladığı zaman, bu onların helaki demektir.” (Deylemi, Sünen, 1/334)

Bu manayı destekler mahiyette Ali Efendimiz’den rivayet edilen bir hadisi şerifte şöyle buyrulur: “Bir idarecinin hediye (görünümlü rüşvet) alması haram, bir hâkimin rüşvet alması küfürdür.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned) Yani insanı küfürle yüz yüze getiren, küfre sürükleyen büyük bir günahtır.

Diğer bir hadis-i şerif ise şöyledir:

“Kim bir kimse için aracı ve vesile olur, o da bu yardımına karşı bir hediyede bulunursa hediyeyi kabul ettiği takdirde, faiz kapılarından büyük bir kapıya girmiş olur.” (Ebu Davud, Büyû 84)

Evet, bir insanın işinin yapılması için vasıta olmak güzeldir ama bu vesilelik karşısında bir şeyler almak faiz kapsamına girer. Buradaki vesilelikten, devlet ya da şirket bünyesinde çalışan maaşlı insanların yapacağı aracılığı kastediyoruz. Yoksa, prim hesabıyla çalışan ya da iki kişiyi, iki kurumu buluşturan meslekler bahsimizin haricindedir ve kaynaklarımızda bunların hususi kaideleri vardır.

İnsanlar, işlerini yaparken bir devlet kurumunda ya da başka müesseselerde, zaman zaman hediye adı altında rüşvet isteyenlerle karşı karşıya kalıyorlar. Rüşvet verse Peygamber Efendimiz’in buyurduğu gibi lanetlenecek, rüşvet vermese işini yapamayacak. Bu durumda nasıl davranması lazım?

Öncelikle bu durum toplumu saran bir hastalıktır. Eskiden daha fazlaydı, şimdilerde eskiye nispeten azalsa da yine de çok denecek kadar yaygındır. Toplum olarak bunlarla mücadele etmek hepimizin vazifesidir. Bu vazifelerin başında da, terbiyeli, iffetli, dinini, vatanını, milletini seven ve onlar için çalışan insanlar yetiştirmek, yetiştirenlere destek olmak gelir. Bu husus çok önemlidir, önemine binaen de uzun vadede hesap ve sabır ister. İkinci yapılacak şey duadır. Her tarafı saran bu sâri hastalıktan bizi kurtarması için Allah’a dua etmek de boynumuzun borcudur. Bu şekilde dua etmek aynı zamanda, bahsedilen manevi hastalıklara karşı rahatsızlığımızı ortaya koymamız demektir ki bu da Allah Resulünün mübarek beyanlarında imanın en zayıf derecesidir. Evet, elimizle dilimizle mani olamadığımız bu türlü illetlere karşı hiç olmazsa içimizin rahatsızlığını Allah’ın huzurunda dile getirmek gerekir. Kim bilir belki de bu yakarışlar, birer makbul dua olarak bize geri dönecektir.

Diğer taraftan devletin de yapacağı şeyler vardır. Bu türlü problemlere karşı ciddi tedbirler almak, kontrol sistemi geliştirmek, suçlular için caydırıcı cezalar koymak ve bu problemlerle mücadele eden insanları ödüllendirmek gibi. Evet, devlet dediğimiz sistem, insanlar tarafından oluşturulduğuna göre, haram-helal hassasiyetine sahip inanmış memurlar bu meselelerin üzerinde kafa yoracaklar ve mutlaka meşru usullerle bir çıkış yolu arayacaklardır.

Hal-i hazırda yaşanan sıkıntıları aşma meselesine gelince: Öncelikle şunu söyleyebiliriz: Bir insan, dinen kendisine tanınmış bir hakkını alamıyorsa, almak için hediye kılıfıyla kendisinden rüşvet isteniyorsa, istenen şeyi tiksine tiksine verecek ve hakkını alacaktır. (Beyhaki, Sünen, 10/139) Burada şu hususu da hatırlatmak gerekir: Böyle bir muameleye zorlanan insan, mutlaka hakkını almak için başka bir çare araştıracak, eğer yoksa bu yola tevessül edecektir. Doğrudan ve yapılan muameleden razıymış gibi işin içine girmeyecektir.  Az önce zikrettiğimiz “dinen tanınmış hak” meselesine bilhassa dikkat etmek gerekir. Zira, dinimizin bize tanımadığı hakları, keyfimize göre hak diye tanımlamak, hakkımız diye almaya çalışmak ve bunu yaparken sağa sola rüşvet yedirmek, iki yönlü ve altından kalkılamayacak bir günahtır.

Dikkat edilecek diğer bir mesele de şudur: Bir defalığına yapılan ya da yaptırılan işlerde, nezaket icabı verilecek hediyenin, işlerin sonunda verilmesidir. Yani, “bu hediyemi kabul et, ama şu işimi de yap” türünden baştan verilen bir hediye rüşvet manasına gelir. Ama işler olup bittikten sonra o işe vesile olan insana götürüp bir hediye vermek bazen çok da makul ve muteberdir. Fakat işin şöyle bir püf noktası vardır: Bir insana sık sık işimiz düşüyorsa, bu durumda işin başında da olsa sonunda da olsa hediye götürmemek gerekir. Çünkü işin başındaki zaten rüşvet manasına gelir. İşin sonunda verilen hediye de bir sonraki işin rüşveti manasını taşır. Dolayısıyla, iş yapmayı yaptırmayı böyle hediyelere bina etmemek, insanları sürekli bir beklenti içine sokmamak gerekir. Böyle davranmanın aynı zamanda şöyle bir faydası da söz konusudur: İnsanlar arasında Allah rızası için iş yapma ahlakı gelişir. İhlâsla yapılan her iyiliğin mutlaka ahirette kat katıyla verileceği inancı artar ve böylece bütün yardımlarımız, imanımıza takviyede bulunur. Bu açıdan, aramızda hep kullandığımız, Allah razı olsun sözü ne kadar anlamlı, ne kadar yerinde ve ne kadar dolu bir sözdür.

Böyle genel konuştuktan sonra hususiyle devlet memurlarının ve özel şirket çalışanlarının dikkat etmesi gereken hususlara temas edelim: Başta, devletin vermiş olduğu bir işi yaparken, o işten dolayı insanlardan hediye almamak esas olmalıdır. Bu konuda şu hadise ve hadis-i şerif ne kadar ibretliktir: Ümmetine kılı kırk yararcasına bir hayat yaşamayı kendi yaşantısıyla öğreten ve tavsiye eden Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem), zekât toplama işinde birini vazifelendirmişti. Bu zâta gittiği yerlerde bazı hediyeler verildi. Vazifeden dönünce: “Bunlar zekât olarak verilenler, bunlar da bana hediye edilenlerdir” deyince, Efendimiz (aleyhi ekmelü’t tehâyâ) celallenerek minbere çıktı ve Allah’a hamd ve senada bulunduktan sonra şunları söyledi: “Ben sizden birinizi Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ediyorum. Sonra o da geliyor: ‘Bunlar zekât olarak verilenler, bunlar da bana hediye edilenlerdir’ diyor. Bu adam -eğer doğru sözlüyse- babasının veya anasının evinde otursaydı da, hediyesi ayağına gelseydi ya! Vallahi sizden kim haksız bir şey alırsa mutlaka onu boynunda taşıyarak, haşrolacaktır.. Şayet aldığı şey deve ve sığır ise böğürerek, koyun ise meleyerek kıyamet gününde Allah’ın huzuruna gelecektir” Sonra da Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) koltuk altlarının beyazlığı görünecek kadar ellerini kaldırdı ve “Allah’ım tebliğ ettim mi?” şeklindeki duâsını üç defa tekrar etti. (Ebu Davud, Haraç 11)Hadis-i şeriften anlaşıldığına göre, devlet memurluğunda ya da herhangi bir şirketin bünyesinde çalışırken bize verilen işleri yaptığımız sırada şahsımıza verilen hediyeler, haksız kazanç kategorisine girmektedir.

Fakat bununla beraber, rüşvet manasına gelmeyecek şekilde insanlık icabı verilen ve bizim de reddedemeyeceğimiz hediyeler oluyorsa, bunları şahsımıza verilmiş kabul etmemek ve verilenleri beraber çalıştığımız insanlara dağıtmak, varsa etrafımızdaki fakir insanlara ikram etmek gerekir.

Hadisi şeriften anladığımız diğer bir mana da şudur: verilen hediyeler bize, kendi şahsımızdan dolayı değil de, içinde bulunduğumuz kurum, şirket ve resmi daireden dolayı veriliyordur. Dolayısıyla kendimize almamız doğru değildir.  Peki, bir hediyenin şahsımıza mı şahs-ı maneviye mi olduğunu nereden anlayacağız diye sorulacak olursa, bunun ölçüsü, Efendimiz’in buyurduğu gibi, eğer evimizde otursaydık, devlet veya şirket bizi o vazifede istihdam etmeseydi o hediyeler bize yine de verilecek miydi? Demek ki, onların bize gelmesine vesile olan şey, çalıştığımız iş ve iş yeridir. Dolayısıyla tüzel kişilik de denilen şahsiyet-i maneviye vesilesiyle bize gelenleri almak, hakkımız değildir.

Hassasiyet adına Hazreti Ömer Efendimiz’in yaşadığı bir hadise de meselemize ışık tutmaktadır: Bir adam her sene Hazreti Ömer Efendimiz’e bir deve budu hediye eder. Bir gün gelir ve birinden davacı olduğunu, davalarını halletmesini ister. Bunu söylerken de ‘devenin budunun deveden ayrılması gibi bu adamla aramızı ayır” deyip verdiği hediyeyi çağrıştır ve Hazreti Ömer’den kayırma bekler. Bu hadise üzerine Hazret Ömer Efendimiz, hemen valilerine mektup yazar ve “hediye kabul etmeyin, çünkü bu rüşvettir” buyurur. (Kenzü’l Ummal, 5/823)

Son olarak, elde edilmesi ve yerine getirilmesi gereken hakkın, şahsi hak değil de toplum hakkı olduğunda nasıl davranılacağı üzerinde durmak icab ederdi belki ama kendine has yönleri olan bu mevzû, sınırları dikkatle çizilmesi gereken ayrı bir yazı konusu.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz