Aşûre Günü Üzerine

Aşûre günü, kamerî ayların birincisi olan Muharrem ayının 10. günüdür. Bugünle alakalı üzerinde durulan iki önemli husus vardır: 1. Hazreti Musa ve Yahudilerin Firavun’un zulmünden bugün kurtulması. 2. Hazreti Nuh aleyhisselam’ın gemisinin Cudi dağının başına oturması ve o günden bu yana bütün sami dinlerinde oruç tutulması.

Hatta müşriklerin de Hazreti İbrahim’den bu yana bu orucu tuttuğu, dolayısıyla peygamberimizin de bu oruca iştirak ettiği, bir ara bıraksa da Medine’ye geldiğinde tekrar tutmaya başladığı rivayet edilir. Arapların bugün yaptığı işlerden biri de Kabe’nin örtüsünün değiştirilmesidir.[1]

Aşûre gününün orucu hakkında İbni Abbas (r.a.) bize şu malumatı aktarır: “Rasulullah aleyhissalatu vesselâm Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşure gününde oruç tuttuklarını gördü ve: “Bu oruç nedir?” diye sordu. Kendisine şöyle cevap verildi: “Bu gün iyi bir gündür. Allah Teâlâ bu günde Musa (a.s.) ile İsrailoğullarını düşmandan kurtarmıştır. Bu sebeple Musa (a.s.) bu günde oruç tutmuştur.” Peygamber Efendimiz de aleyhissalatu vesselâm: “Ben Musa’ya sizden daha yakınım” buyurdu ve bu günde oruç tutulmasını emretti.” [2]

Bu durum Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar devam etti. Daha sonra ise Rasulü Ekrem aleyhissalatu vesselâm Aşure orucu mevzuunda insanları muhayyer (serbest) bıraktı. Şu hadis-i şerif bu muhayyerliği ifade eder: “Bu gün Aşure günüdür. Bu günde oruç tutmak sizlere farz olmamıştır. Dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın.” [3]

Evet, aşure günü oruç tutmak ve o gün Hazreti Musa aleyhisselam ve ümmeti, firavunun zulmünden kurtulduğu için oruç tutarak Allah’a şükretmek, Peygamberimiz tarafından tavsiye edilen nafile ibadetlerdendir. Şu kadar var ki, sadece aşure gününü oruçlu geçirmek mekruh görülmüş, önceki veya sonraki günle beraber tutulması tavsiye edilmiştir. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Aşure orucunu tutun; ancak bir gün önce veya bir gün de sonra tutarak Yahudilere muhalefet edin.”[4] Burada, her ne kadar Yahudilerin tutmuş olduğu bir oruç devam ettirilse de, bize ait bir renkle bir üslupla devam ettirilmesi gayreti görülmektedir Efendimiz’de. İbni Abidin, bizden önceki ümmetlere ait hükümlerden bizim için de geçerli olanlara örnek verirken kısasla beraber, aşure orucunu da zikreder. [5]  Bu oruç kitaplarımızda bazen sünnet, bazen müstehap bazen de nafile olarak zikredilir. Her üçü de doğru olmakla beraber aşure orucu, sünnetin nafile kısmındandır. Sahabe efendilerimiz, aşure orucuna çok ehemmiyet verirler, çocuklarına da tuttururlardı. Hatta çocukları acıktığında onları oyuncaklarla oyalamaya çalışırlardı.[6]

Bugün Yapılabilecek Diğer Ameller

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, İbn-i Mesud’dan rivayet edilen bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kim ailesine Aşure günü geniş (cömert) davranırsa Allah da ona senenin geri kalan günlerinde lütuf ve ihsanlarını yağdırır.” [7] Sahabe’den Cabir (r.a.) diyor ki: “Ben bunu kırk yıl denedim, hiç aksamadı.” Tabiînin büyüklerinden Süfyan Sevrî de der ki: “Biz bunu denedik ve öyle olduğunu gördük.” Bu konuda pek çok hadis rivayeti mevcuttur. Bazıları zayıf olsa da sahih olanları da vardır ve İbn-i Abidin, çok yoldan rivayet edilmesinden dolayı, bunların hepsinin “hasen hadis” derecesine çıktığını söyler.[8]

Ayrıca Peygamber Efendimiz aleyhi ekmelüt tehayâ, aşure günü göze sürme çekmeyi tavsiye buyurmuş ve faydasını da şu şekilde beyan etmiştir: “Kim aşure günü sürme sürünürse, ebediyyen göz ağrısı çekmez.”[9] Bazı fıkıh kitaplarımız, bu mevzunun Peygamberimiz tarafından teşvik olarak beyan edildiğini belirtmişlerdir.[10]

Bugünde pişirilen aşure tatlısı tahminimizce, Peygamberimizin bugün “aileye karşı cömertçe davranmamızı” teşvik etmesini yorumlayan geçmiş büyüklerimizin, atalarımızın bir uygulamasıdır ve güzeldir de. Aşure tatlısı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilirdi. Helvacıların nezaretindeki aşçılar ve kiler ağaları tarafından hazırlanan aşure, muharremin onundan itibaren “aşure testisi” adı verilen özel kaplarla saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılırdı. Anadolu’da zengin aileler ve esnaf teşkilatları tarafından pişirilen aşure, sebilciler, duagûlar ve halkın iştirak ettiği merasimlerle dağıtılır, bazı bölgelerde aşure dağıtımından sonra kurban kesilirdi.

Evet, bizde de bu vesileyle, aile içinde bir bayram havası tüter, çocuklar kendilerine değer verilmesinin hazzını duyar, güzel duygularla dolu bir gün geçirilir. Belki de gelecekte yaşanacak güzellikler için bugün bir başlangıç olur. Bugün akraba ve komşulara ikramda bulunulur, böylece hal hatır sormak için güzel bir vesile elde edilmiş olunur. Bu zamana kadar yaşanan tecrübelerden hareketle söyleyecek olursak, aşure tatlısı akrabaların kaynaşmasına, uzak yakın komşuların birbirlerini hatırlamasına, güzel tanışmalara ve yumuşamalara vesile olmuştur. Hatta, yurt dışında yaşayan gönül erleri, aşure aşı vesilesiyle pek çok gönle girmesini bilmişlerdir.

Bugünün Duası

Bir kere daha aşure gününün, milletçe ve insanlık olarak güzel günlerin yaşanmasına vesile olması dileğiyle, makalemizi Kulubu’d Daria’da geçen aşure duasıyla bitirelim. Gümüşhanevi hazretleri’nin derlemiş olduğu Mecmuatü’l Ahzab’ta, İbni Arabi cildinin 600. sayfasında, bu eserin muhtasarı olan Kulubu’d- Daria’nın da 737. sayfasında geçen duanın meali şöyledir:

Bismillahirrahmanirrahim. Allahım, Sen, Ebedî’sin, Kadîm’sin, Evvel’sin. Sonsuz keremin ve fazlın hürmetine, önümüzdeki yeni yıl içinde bizi, şeytandan, onun avenelerinden ve dostlarından korumanı isterim. Sürekli kötülüğü emreden, fenalık isteyen nefsime karşı yine Sen’den yardım dilerim. Beni Sana yaklaştıracak amellerle benim her türlü derdime deva bahşetmeni ümid ederim. Ey Celal ve İkram Sahibi, Ey Merhametlilerin en Merhametlisi, rahmetini beklerim!

[1] – Buhari, Savm, 69; Müsned, 6/244.

[2] –  Buhari, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 127; Ebu Davud, Savm, 63.

[3] –  Buharî, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 116; Muvatta, Sıyam, 34.

[4] – Müsned, 1/241.

[5] – İbni Abidin, Terc. 1/114.

[6]  – Buhari, Savm 47.

[7] –  Cami’üs-Sağîr, 6/ 235.

[8] –  İbni Abidin, Terc. 15/557.

[9] -Beyhaki Şuabü’l İman’da, (3797). İbni Abbas’tan zayıf isnadla merfu hadis olarak rivayet etmiştir.

Ayrıca bkz: Nasbu’r Raye, 2/455-456).

[10] – Hidaye, Kitabu’s Savm, 1/151.

Hicret ve Niyet

Hicret, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın Mekke’den Medine’ye yapmış oldukları mukaddes göçün adıdır. Bu kutlu mekân değişikliğinin tarihi, Hazreti Ömer tarafından ay takviminde yılbaşı olarak tayin edilmiştir. Bu yıl, 13 Ekim Salı’yı, Çarşambaya bağlayan gece hicrî yılbaşı gecesi olmaktadır. Bu vesileyle hicretten bahsetmek, özellikle de hicretteki “niyet” faktörüne nazarlarınızı çekmek istiyoruz.

Hicret, Peygamberimizden (aleyhissalâtu vesselam) sonra her dönemde olmuştur, bugün olmaktadır, kıyamete kadar da olacaktır. Zira dini anlatmak, Allah’ın adını her tarafa duyurmak, Peygamberimiz zamanında olduğu gibi bugün de en büyük vazifedir ve bu kutsi vazifeyi yerine getirmek için hicret etmek, her devirde şart olmuştur. Yurdunu yuvasını terk ederek yakın uzak bütün diyarlara dağılan ve tek gayesi Allah’ın adını, Peygamberin yâdını, İslam’ın güzelliklerini insanların gönüllerine yerleştirmek olan hicret erleri, hiçbir devirde eksik olmamıştır. Allah eksik etmesin. Allah’a şükürler olsun ki, bugün de, değişik unvan, meslek, usul ve metodlarla dünyanın muhtelif yerlerine giderek oralarda dinimizi ve milletimizi temsil eden hakka adanmışları müşahede edebiliyoruz.

Ciddî bir niyet gerekiyor

Hicrette “niyet” unsurunun ehemmiyetine bir hadis-i şerif çerçevesinde bakmaya çalışalım. Aişe validemizin rivayet ettiği bir hadisi şerifte Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), şöyle buyururlar:

“Mekke fethinden sonra artık (hususi manasıyla) hicret bitmiştir. Fakat bununla beraber Rabbin adını cihanın dört bir yanına duyurma gayreti ve bu niyete kilitlenme şeklinde (kıyamete kadar) devam edecektir. O halde (bu uğurda) bir nefer olmanız istendiğinde hiç tereddüt etmeden gerekeni yapın.”(Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 45, Cihâd 1, 27, 184; Müslim, Hac 445)

Evet, hususi olarak hicret bitmiştir. Yani, Allah Resulü’nün yaptığı gibi topluca, herkesin iştirak ettiği ve kimin ne için Mekke’den çıktığı belli olacak şekilde yapılan hicret artık bitmiştir. Şimdi, bundan sonra sağa sola yapılan göçler, ciddi manada niyete ihtiyaç duyularak yapılacaktır. Mekke’den Medine’ye gidilirken, herkesin niçin gittiği belliydi ve herkeste hicret niyeti saklıydı. Ramazan’da tutulan oruç, her ne niyetle tutulursa tutulsun, Ramazan orucu yerine geçeceği gibi, o dönemde Peygamberimizle beraber Mekke’den çıkıp Medine’ve varan herkes hicret niyetiyle çıkmış kabul ediliyordu. Daha sonraları ise, yapılan seferler ise cihad etmek ve Allah’ın adını dört bir tarafa duyurmak için yapıldı. İşte hicretin mahiyeti bu iki hususa bağlandı. Cihad için de niyet esas olduğuna göre mesele sadece niyet üzerinde yoğunlaşıyor demektir.

Evet, hicret niyetiyle yapılan her sefer, hicret sevabı kazandırır. Başta şuurlu bir niyet şarttır. Zira, hadisi şerifte bugünkü hicretin kabulü, mana ve muhtevası ciddi bir niyete bağlanmıştır. Daha sonra da bu niyeti korumak esastır. Hicret niyetiyle gidildiği halde sonradan bu niyet korunamamış, gidilen maksadın aksine bir hayat yaşanmaya başlanmışsa, bu durum niyetin bozulduğuna işarettir ve kaybetmeye sebeptir.

Sonradan niyet olur mu?

Başta hicret niyetiyle gidilmeyip sonradan niyet hicrete çevrilirse, o da başta hicret niyetiyle göç edenler gibi sevaba nail olur. Bu durum “innel hasenâti yüzhibnesseyyiâti = İyilikler kötülükleri giderir” ayetince de teyid edilen bir durumdur.

Giderken; çalışmak, üniversite okumak vs. için giden bir insan, gittiği yerlerde belli bir şuura erer ve dinine hizmet etmeye başlarsa, bu da onun hicreti olur. Aslında bu durum, hicretin esas manasını da içine almaktadır. Zira peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde, hicretin temel esprisini açıklarken şöyle buyururlar: “Gerçek Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakiki muhacir de Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.” (Buhârî, Îmân 4-5, Rikâk 26; Müslim, Îmân 64-65.)

Aslında bu hadisi şerife göre yerinde duran ve iradi olarak günahları terk eden insan bile hicret etmiş sayılır. Dolayısıyla vatanlarını şu veya bu sebeple terk edenler, sonradan şuurlanır, günahlara açık hayatlarını düzeltir ve dinin ruhuna uygun yaşamaya çalışırlarsa onların sıfatları da muhacir olarak kaydedilir inşallah. Allah, hicret edenlerin hicretlerini kabul, hicret edemeyenlere de hicret etmeyi nasib etsin.

Aşûre günü oruç tutmak sünnet midir?

Aşûre gününün orucu hakkında İbn Abbas (radıyallahu anh) bize şu malumatı aktarır: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşure gününde oruç tuttuklarını gördü ve: “Bu oruç nedir?” diye sordu. Kendisine şöyle cevap verildi: “Bu gün iyi bir gündür. Allah Teâlâ bu günde Musa (aleyhisselâm) ile İsrailoğullarını düşmandan kurtarmıştır. Bu sebeple Musa (aleyhisselâm) bu günde oruç tutmuştur.” Peygamber Efendimiz de (aleyhissalâtu vesselâm): “Ben Musa’ya sizden daha yakınım.” buyurdu ve bu günde oruç tutulmasını emretti.” (Ebû Dâvûd, Savm 63) . Bu durum Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar devam etti. Daha sonra ise Resûlü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) Aşure orucu mevzuunda insanları serbest bıraktı. Şu hadis-i şerif bu serbestliği ifade eder: “Bu gün Aşure günüdür. Bu günde oruç tutmak sizlere farz olmamıştır. Dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın.” (Buhârî, Savm 69).

Aşure günü tutulan oruç hakkında bilgi verir misiniz?

Aşûre günü, kamerî ayların birincisi olan Muharrem ayının 10. günüdür. Aşûre gününün orucu hakkında İbni Abbas (r.a.) bize şu malumatı aktarır: “Rasulullah (aleyhissalatu vesselâm) Medine’ye hicret ettiğinde Yahudilerin Aşure gününde oruç tuttuklarını gördü ve: “Bu oruç nedir?”diye sordu. Kendisine şöyle cevap verildi: “Bu gün iyi bir gündür. Allah Teâlâ bu günde Musa (a.s.) ile İsrailoğullarını düşmandan kurtarmıştır. Bu sebeple Musa (a.s.) bu günde oruç tutmuştur.”Peygamber Efendimiz de (aleyhissalatu vesselâm): “Ben Musa’ya sizden daha yakınım”buyurdu ve bu günde oruç tutulmasını emretti.”Bu durum Ramazan orucu farz kılınıncaya kadar devam etti. Daha sonra ise Rasulü Ekrem (aleyhissalatu vesselâm) Aşure orucu mevzuunda insanları muhayyer bıraktı. Şu hadis-i şerif bu muhayyerliği ifade eder: “Bu gün Aşure günüdür. Bu günde oruç tutmak sizlere farz olmamıştır. Dileyen oruç tutsun, dileyen tutmasın.”

Aşure günü oruç tutmak ve o gün Hazreti Musa aleyhisselam ve ümmeti, firavunun zulmünden kurtulduğu için oruç tutarak Allah’a şükretmek, Peygamberimiz tarafından tavsiye edilen nafile ibadetlerdendir. Şu kadar var ki, sadece aşure gününü oruçlu geçirmek mekruh görülmüş, önceki veya sonraki günle beraber tutulması tavsiye edilmiştir. Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Aşure orucunu tutun; ancak bir gün önce ve bir gün de sonra tutarak Yahudilere muhalefet edin.”[Müsned, 1/241] Burada, her ne kadar Yahudilerin tutmuş olduğu bir oruç devam ettirilse de, bize ait bir renkle bir üslupla devam ettirilmesi gayreti görülmektedir Efendimizde. İbni Abidin, bizden önceki ümmetlere ait hükümlerden bizim için de geçerli olanlara örnek verirken kısasla beraber, aşure orucunu da zikreder. [İbni Abidin, Terc. 1/114]  Bu oruç kitaplarımızda bazen sünnet, bazen müstehap bazen de nafile olarak zikredilir. Her üçü de doğru olmakla beraber aşure orucu, sünnetin nafile kısmındandır. Sahabe efendilerimiz, aşure orucuna çok ehemmiyet verirler, çocuklarına da tuttururlardı. Hatta çocukları acıktığında onları oyuncaklarla oyalamaya çalışırlardı.[Buhari, Savm 47].

Sahabenin yaptığı hicretle, dış ülkelere giden insanımızın gitme keyfiyeti arasında nasıl bir bağ vardır?

Açıklama: Sahabenin yaptığı hicretle, dış ülkelere giden insanımızın gitme keyfiyeti arasında nasıl bir bağ vardır? Bir de oralara değişik maksatlarla gittikten sonra iman ve Kur’ân hizmetine uyanan insanların bu meselede hisseleri nedir?

Lügat mânâsı itibarıyla hicret, değişik vesilerle, insanların yurtlarını terk ederek başka bir yere göç etmelerine denir. İslâmî terminolojide ise, 622 senesinde Allah Rasulü’nün ashabıyla beraber, İslâm dinini daha rahat bir ortamda yaşamak ve anlatmak maksadıyla Mekke’den Medine’ye gerçekleştirdikleri göçün adıdır. Vâkıa, bundan önce Habeşistan’a iki hicret gerçekleştirilmişti ama, bunları sahabi, peygambersiz gerçekleştirmişti; dolayısıyla da hicretle beraber gelen meyveler tam devşirilememişti. O açıdan da, hicret denince akla ilk gelen, “Mutlak zikir kemâline masruftur.” kâidesince, Medine’ye göçle gerçekleştirilen hicrettir.

Efendimiz döneminde gerçekleştirilen bu hicrete verilen önem, daha sonraki dönemlerde o ölçüde olmamıştır. Allah Rasulü, Mekke’de iman eden herkese, “Hicret etmeye de biat edeceksin.” diyor ve el sıkarken adetâ terazinin bir kefesine imanı, bir kefesine de hicreti koyuyordu.

Evet, Mekke’de davetin artık yapılamaz hale gelmesi, dışa açılmayı ve müslümanların kendi ayakları üzerinde durabileceği bir yere gitmelerini de zaruri kılıyordu. Aynı zamanda bu hicret sayesinde Medine’de kurulacak site devletiyle İslâm, kâmil mânâda ve kendi orijini ile temsile kavuşacaktı. İşte bu hicret, bu yeni İslâmî tekevvünün desteklenmesi adına ayrı bir önem arz ediyordu. Efendimizin “Lâ hicrete ba’de’l-feth velâkin cihadun ve niyyetun=Mekke fethinden sonra hicret yoktur, ancak cihad ve niyet söz konusudur.” beyanları da, bu hicretin hususî olduğunu açıkça ifade ediyordu. Dolayısıyla gerçek hicret belli bir zaman diliminde Mekke’den Medine’ye yapılan hicrettir; bundan sonra gerçekleştirilen hicretler ise ancak, çok sağlam bir niyetle kıymet ifade edecektir.

İlk hicret için bu ölçüde bir kararlılık şart değildi. Çünkü herkesin din için hicret ettiği belliydi. Fakat daha sonraki hicretler, o ilk hicret gibi belli bir zaman dilimi içinde o ölçüde muazzam bir iş olmadığından, bazı ibadetlerde olduğu gibi onlarda da niyeti tayin ve tebyin etmek gerekecek. Meselâ Ramazan-ı şerifte hangi oruca niyet edilirse edilsin Ramazan-ı şerife niyet edilmiş olur; Çünkü o bir aylık zaman zarfı, bu işe tayin ve tahsis edilmiştir. Ama senenin herhangi bir gününde oruç tutarken, bu nafile olabileceği gibi kaza veya başka bir oruç da olabilir. Öyleyse onu geceden tayin etmek lazımdır.

Bu itibarla ilk hicret edenler, hicret etmiş olurlar, ama onların içinde sadece niyetini hâlis tutmayanlar -varmıydı bilmem- onun sevabını tam alamamışlardır. Bundan sonra ise bir ülkeden başka bir ülkeye ister muvakkat, isterse müebbet olsun göç ederken, niyet ciddî önem arzetmektedir.

Meselâ Türkiye’den çıkıp değişik memleketlere giden insanlar, niyetlerini çok geniş dairede Allah rızası için tutabilirler. Meselâ onlar, şu mülâhazalar içinde olabilirler: Bir; bizim ülkemiz, fakirler, mağdurlar, mazlumlar ülkesidir ve bizim en büyük kaybımız da, dünyayı iyi anlayamamamızda ve muasırlarımız zenginleşirken bizim fakir kalışımızdadır. Üstad da diyor ki: “Bizim üç düşmanımız var birincisi fakirlik, ikincisi tefrika, üçüncüsü de cehâlet.” Ne olursa olsun bu ülke iyi idare edilemediğinden, oldukça fakir kalmıştır. İkincisi de Türkiye cehâlete mahkum edilmiştir. Öyleyse biz de tıpkı Japonlar gibi dünyanın değişik yerlerine “şedd-i rihâl” ederek o ülkelerde olan ilim ve teknoloji adına ne varsa onu kendi ülkemize taşımalı ve ülkemizi bir an evvel ma’mûr etmeliyiz. Bunu yaparken de sadece Allah’ın rızasını kazanmayı düşünmeliyiz. Çünkü Allah (celle celâluhu), mü’minlerin, başka milletlerin sultası altında yaşamalarına râzı değildir. Evet başkalarının hâkimiyetleri altında yaşayanlar, her an Allah’ın gazabına uğrama ihtimalleri söz konusudur.

Böyle olunca, mümin her zaman ciddî bir gayret-i dîniye ile; işte ben yurdumu, yuvamı anne-babamı terkediyor ve başka bir ülkeye gidiyorum. Transfer edilecek şeyi transfer edip onu ülkeme getirmeli ve bir an evvel şu mazlumlar, mağdurlar, mağmumlar ülkesini gadirden, kederden, zulümden, ezilmişlikten kurtarmalıyım -tabiî Allah’ın izni, inayeti ile ve O’nun rızası için- düşüncesiyle hareket etmelidir.

İşte bu mülâhaza ile hareket eden insanlar, daha ilk hareketleri olan pasaport muameleleriyle sevap turnikesine girmiş olurlar. Çünkü böylesine önemli bir meseleye karar verip; o iş için programlanıp, sonra o işin mukaddimatı diyebileceğimiz pasaport, vize, referans vb. gibi işlemler için bir sürü meşakkati göğüslemek, şüphesiz o şahsa dünya kadar sevap kazandıracaktır. Bunu nereden çıkarıyoruz? “Sevap yolunda, mutlak sevabı elde etmek için yapılan her şey sevaptır.” sözü dini bir prensiptir.

Evet hâlis bir niyetle insan kendisini bu işe programlar ve nezrederse, başlangıcından sevap yoluna girmiş olur ve gittiği yerde de bu hâlis niyetini devam ettirirse -inşaallah- hicret sevabına erer. Meselâ birisi bir üniversitede endüstri üzerine bir araştırma, biri doktora üstü bir çalışma, öbürü başka bir çalışma için lisan öğrenirler. Onların bütün bu gayretleri, netice itibari ile çok büyük hayırları elde etmeye vesile olacağından dolayı, o vesile oldukları şey ne ise, onun kadar sevap kazanırlar. Bu zâviyeden İngilizce öğrenme sevap mıdır? dense, cevabım: “Evet, niyetin hülusuna göre İngilizce öğrenmek de sevaptır.”, olacaktır. Eğer İngilizce bizim şu anda diğer batı ülkeleri ile aramızdaki mesafeyi kapamak için bir merdiven ise ve aynı zamanda İslâm’ı tebliğde güçlü devlet olmanın bir avantajı söz konusu ise, lisan öğrenmek de sevaptır.

Buraya kadar anlattıklarımız, niyetini baştan hicret mülâhazasıyla yapanları ilgilendiriyordu. Bunun yanında, bazıları da oralara halis bir niyetle gidememiş olabilirler. Giderken, Allah için değil de şöhret, para v.b. elde etme gâyesiyle gidebilirler. Onlar da niyet ettikleri şeyi elde ederler. O’nun için gitmek isteyenler namaza niyet ediyor gibi çok sağlam bir niyet etmelidirler. Daha önce gidenlere gelince, bu türlü ibadetler de başlangıç itibarıyla niyet şart olmadığından tashih-i niyet edip niyetlerini yenileyebilirler. Yani, ben buralara başka maslahatlar için gelmiştim, hatta burada iyi bir iş bulursam çalışayım diye düşünmüştüm.. buraya gelince gördüm, düşündüm, kendi kendime karar verdim ve dedim ki: Benim altın soyum, başkalarının kapısına ancak ve ancak kendini ifade etmek için gitmişti. Ben de her ne kadar başka niyetlerle gelmiş olsam da, tashih-i niyet ediyor ve birikimimle ülkeme döneceğim âna kadar burada bulunduğum sürece insanlığa yararlı olmayı düşünüyorum.

İşte bizler de belki, ancak bu mülâhazalarla sahabenin yanında yerimizi alabiliriz.

Hicret Özlemi İçerisinde Olanlara Denge Adına Neler Tavsiye Edersiniz?

Açıklama: Tanıdığımız birçok insanlar dünyanın değişik yerlerinde canla başla hizmet ediyor ve sevindirici haberlerle dönüyorlar. Bizler de; “hizmet artık yurt dışında yapılıyor, burada biz boşuna duruyoruz” gibi bir duyguya kapılıyoruz. Bize neler tavsiye edersiniz?

Bu duygu ve düşüncenin değişik sebepleri olabilir. Bunlardan birisi yenilik ruhu ve yenilik düşüncesi olsa gerek. Arkadaşlarımız oralarda yeni çevreleriyle yenilik duyuyor, yenilik düşünüyor, yenilik telaffuz ediyor ve her şeylerini bu yeniliğe göre yapabiliyorlar ki, ben de şahsen böyle bir düşünceye öncelikle hürmet duyar ve asırlardan beri İslâm dünyasının mahrum olduğu ruh, nazarıyla bakarım.

Ayrıca burada şu birkaç mülâhazayı hatırlamakta da yarar var:

1. İnsanın bu düşünceyle nefsini hırpalaması, onu hesaba çekmesi ve saf duygu, saf düşünceye doğru merdiven merdiven tırmanması ki; herkes için metafizik gerilimin önemli bir esası sayılır.

Evet, insan ister yurt içinde, isterse yurt dışında hizmet adına yaptığı hizmetleri kat’iyen yeterli görmemeli; zira kendini yeterli gören ve “yapacağım şey kalmadı” diyen insan, aldanmış bir zavallıdır. Mü’mine gerçek anlamıyla “Firavun” denilemez ama bu düşünceye sahip olan, mini bir firavun sayılabilir ve kaymaya, kaybetmeye de namzet demektir. Onun içindir ki, her ferdin, her şeye yetmediğine inanması; başka güç kaynaklarını kendi hesabına kullanabilmesi, büyük hamleler yapabilmesi adına çok önemli bir dinamiktir. Aksi takdirde, bazen böylesi ihsanlar, kendi benliklerinin enkazı altında kalır ve ezilir.. imânsız gitmeseler de dalâlet dalgaları arasında bocalar dururlar..

Buharî şarihi Kastalanî’nin üzerinde ısrarla durduğu 17 Sahabe vardır ki, bunlar kullukları adına hiçbir zaman kendilerini yeterli görmemiş ve hayatları boyunca hep nifak endişesi taşımışlardır. Hz. Âişe ve Seyyidina Ömer bunlardan sadece ikisi… Bu beşerüstü zatların şahsî kullukları adına takındıkları bu tavır, bizim için çok ciddi bir ölçü olmalıdır. Öyleyse bizler, gerek ferdî ibadetimiz, gerekse içtimaî ibadet diye adlandırabileceğimiz hizmet hayatımızda, her zaman nefsimizi sorgulamalı ve onun küstahlaşmasına fırsat vermemeliyiz. Aslında bu Bedîüzzaman’ca, İmam-ı Rabbanî’ce, Hz. Ali’ce bir düşüncedir. Bedîüzzaman; “Allah bu dini fâcir insanlarla da te’yid eder” hadisini ele alırken, nefsine “dine hizmet ettim diye fahirlenme, sen kendini, işte o racül-ü fâcir bilmelisin” der. İmam-ı Rabbanî: “Nefsim itibariyle kendimi hiçbir zaman bir eşek kadar bile görmedim” mülâhazasıyla beden ve cismaniyetine bakar. Tabii, eda edilen misyona gelince, orada “nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ” prensibi geçerlidir. Allah bir oduna bile çok işler gördürebilir. Nitekim bazı çapa ve küreklerle, gül bahçeleri çapalandığı gibi, helâ çukurları da karıştırılabilir. Bizim iyi şeylere alet olmamız -bizi bu yolda kullanana canlarımız kurban olsun- sadece ve sadece O’ndandır. Evet, her şey O’ndan, bu şeyler üzerindeki bütün güzellikler de yine O’ndandır.

Ve Hz. Ali.. hayatı boyunca İslâm adına yapılan bütün mücadelelerin hep içinde ve önünde yer almıştır ama; bazen Efendimiz (sav), onu Medine’de yerine vekil bırakınca, cihaddan geri kalma kendisine çok dokunmuş ve bunu nefsinin liyakatsızlığına vererek bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştır. Evet o, “Sizler cihada gidiyorsunuz, ben ise burada, kadınlarla, çoluk-çocukla baş başa kalıyorum” diyerek hislerini ifade etmiştir. İşte gün gelmiş, bu samimî niyeti onu, tekrar öne çıkartmıştır. Hayber’de, Hayber’in kapısı sökülemeyince, İnsanlığın İftihar Tablosu “Ali nerede?” demiş. Gözleri rahatsız olarak huzura gelen Hz. Ali’ye dua etmiş, o tiryak tesirli mübarek tükürüklerinden onun gözlerine sürmüş ve derken Hayber’in o çözülmez, sökülmez kapısı onun eliyle sökülmüştür. Misallerini arz etmeye çalıştığımız bu mülâhaza ile insan, hizmette arkada kalmayı onuruna yedirememeli ve bunu yüzüne savrulmuş bir hakaret saymalıdır.

Buraya kadar kısaca arz etmeye çalıştığımız hususlar, insanın nefsini hesaba çekmesi adına düşüncelerimizdi; tabii arz edebildikse..!

2. Bazı kimseler, hizmetin gelişme seyri içinde, dünyanın değişik yerlerine gönderilirken, bazıları da meslek, ünite, birim itibariyle burada kalıyorlarsa, bu onların kalmaları gerektiğinden dolayıdır. Yani çeşitli mülâhazalar ve maslahatlardan dolayı bu kimselerin burada bulunmaları şarttır. Böyle bir karara danışılarak, konuşularak varılmıştır. Öyle ise istişare neticesi çıkan karara uyarak burada kalmak bir haneperestlik, rahatperestlik, rehavetperestlik değildir. Belki tam tersine emre itaat ve istişare kararına uymak demektir.

3. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır” fehvasınca, burada hizmetleri gereği kalan insanlar, o diyarlara hicret etmiş, hizmet yapmış kişiler gibi sevap kazanabilirler. Nitekim Kur’an’da, “Mü’minlerden Allah’a verdikleri sözde duran nice er oğlu erler vardır ki, onlardan bazıları sözünü yerine getirip, o yolda canını vermiş, bazıları da (şehitliği, sıranın kendilerine gelmesini) beklemektedir.”(Ahzâb, 33/23). buyurulmaktadır. İşte âyetin işaret ettiği bu düşünce atmosferi içinde, sıranın kendilerine gelmesini bekleme mülâhazası, onları da burada, iradeleri harici kalmanın dezavantajından kurtarabilir.

4. Türkiye, bugün dünyanın değişik yerlerinde görülen hizmetlerin merkezi durumundadır. Öyleyse bu merkezî hizmetin, sağlıklı gelişimi adına, halkıyla, talebesiyle, rehberiyle, öğretmeniyle, kadınıyla, erkeğiyle korunması ve dağıtımın bu dengeler gözetilerek yapılması şarttır.

Onun için, herkes, bir yönüyle İslâm’ın temel rükünlerinden biri olan meşverete riayet etmeli.. ve nefsine, ailesine, çoluk çocuğuna, işine, hatta hizmet felsefesine rağmen, günümüzün kudsîleri içinde yerini alabilmesi adına her şeye âmâde ve teşne bulunmalı.. ve bir gün kendisine de vazife terettüp ettiğinde hiç duraklamadan ve tereddüt yaşamadan, “baş göz üstüne” deyip vazife yerine koşmalıdır.

Hasılı; herkes, hem içte hem de dışta mutlaka kendini hazırlamalı ve vakti gelince de arkasına bakmadan çekip gitmelidir. Burada bir hatıramı nakletmek istiyorum. İzmir’de ilk defa idarecilik yaptığım bir müessesede hüsn-ü zan beslediğim bazı talebeler vardı. Bunların içinden bazıları İzmir gibi gafletin ve nefsanîliğin gemi azıya alıp gezdiği bir yerde, okula gidip-gelirken ihtimal gözleri harama ilişmiş. Ve bir gün bunlardan iki talebe, bir dostumuza gidip demişler ki: “Elimizde olmayarak, çarşıdan geçerken gözümüz harama ilişti. Ne olur! Şunu al, sadaka olarak ver, biz de tevbe edelim.” Bu hâdiseyi o zat bana gelip söyleyince, ben hiç duraklamadan onların isimlerini söylemiş ve onları “avucumun içi gibi bilirim” demiştim. O da gülmüştü. Ve böyle bir hayli insan vardı.. tabii bunu tecessüsümle söylüyorum: Bunlar göz kapaklarını kaldırıp hem de İzmir gibi bir yerde harama bakmamışlardı. Ben çok defa, acaba, Üstad’ın, ileriye matuf va’dettiği, İslâmî hayatın bütün ünitelerde temsil edilmesi misyonunu, Allah (cc), bunlar içinden bazıları ile gördürür mü diye onlara hep ümidle bakmış, bu kadar saf, bu kadar duru, inşâallah o kadar da o ufkun insanı olurlar, mülâhazalarını yaşamış ve ardından da kendime defaatla şöyle demişimdir: “Acaba bir gün gerçekten bunların, bu misyonun insanı oldukları ortaya çıkarsa, sen şimdi onları bir talebe gibi karşına oturtuyor, ders takrir ediyor ve nasihatta bulunuyorsun, acaba o gün karşılarına oturup onları dinleyebilecek misin?” Size bir şey daha söyleyeceğim burada: Vallahi, billahi, tallahi senelerce kendimi buna şartlandırmaya çalıştım ve: “Şu mini talebelerden biri çıkar da bu misyonun adamı olduğunu ortaya korsa, sen onu dinleyecek misin? Dinlemelisin; zira bu bir vecibedir” dediğim hiç de az değildir. Şimdi her ferd, bu kıtmirce mülâhazadan ne anlıyorsa anlasın.

Evet, herkes ama herkes “Bana Türkiye’nin içinde ve dışında Asya’da, Avrupa’da, Amerika’da, Avustralya’da veya başka bir yerde bir vazife terettüp ederse mutlaka bir nefer gibi gidebilirim” düşüncesine kendini kilitlemeli ve hep öyle bir duyguyla yaşamalı ki; böyle bir vazife, ömür boyu ona terettüp etmese bile, bu konuda hazır bulunması ona yeter. Nitekim nasıl ki Allah Rasûlü, bu konuda şöyle buyururlar; “Şehadeti hulûs-u kalp ile isteyen, yatağında bile ölse şehiddir.” Aynen bunun gibi, bu düşünceye kilitli insanlar, cihanın dört bir yanında cihad ediyor gibi cihad etmenin sevap ve faziletini ihraz edebilirler. Ancak niyette yörüngelerini bulmalı ve kendilerini fiilen hazırlamaları şarttır.

Evet, her ferd, “Ben niye fiilî mücahedenin önünde, ön cephede, ölüm ilk defa kendilerine gelecekler arasında, ilk defa yoklukta varlık cilvesini gösterenler, ilk defa sıkıntıları göğüsleyenler, ilk defa düzenleri bozulup da yeniden kurmaya çalışanlar arasında yerimi almadım” dememesi ve bu teessürü vicdanında duymaması için şimdiden kendini şartlandırmalıdır.

Evet, artık söz değil, hamle ve aksiyon devri.

Ailem hicret etmemi istemiyor, ne tavsiye edersiniz?

Açıklama: Ben Kırgızistan’dan Türkiye’ye gelip üniversite okuyan bir Ahıska Türküyüm. Üniversiteye gelirken niyetim tahsil yapıp Türkiye’de kalıp ailemi de yanıma almaktı. Ailemin görüşü de böyle idi. Sadece ailem değil tüm sülalem beni Türkiye gelme konusunda bir ümit olarak görüyor. Onlarca yıl önce Ruslar bizi Türkiye’den sürmüş. Ama şimdi ilk isteğimin yerine ağabeylerim gibi hicret etmek istiyorum. Ailem izin vermezse bana düşen nedir?

Aileniz ve kendiniz, vatan hasretiyle yansanız da siz hicret hayatını tercih edin. Hicrette, bereket vardır, huzur vardır, dünya ahiret saadeti vardır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, vatanına yerleşmedi hep hicret diyarında kaldı. Öyleyse vatan sevgisini içimize bastırıp biz hicret yollarına düşmeliyiz. Allah size mecburi bir hicret yaşatmış, bu güzel bir fazilettir. Ancak bundan daha güzeli, iradi olarak hicret yaşamaktır. Bu da şu an önünüze konmuş bir fırsattır. Türkiye’ye gelip gezerler, biraz olsun hasret giderirler, hatta yerleşmeyi de düşünebilirler ama unutulmamalıdır ki, bütün dünyanın en azından bir Türkiye kadar sıcak, mutlu ve bahtiyar olması için hicrete ihtiyaç vardır. Siz bu konuda kendinizi ikna ederseniz, ailenizi de inşaallah Allah inandırır ve mutmain kılar.. Ancak ailenize şimdiden bu meseleleri açmalı, konuşmalı.. Ta ki, ümitlerinin doruğa çıktığı bir zamanda aksi bir haber duyup şok olmasınlar.. Allah yar ve yardımcınız olsun..

Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) hicret için Medine’yi tercih etmesinin hikmetleri nelerdir?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’de doğup büyümüş olmasına rağmen, her zaman Medine’yle irtibatı çok güçlü olmuştur. Bilindiği gibi, en başta dedesi Abdülmuttalip Medine’den evlenmiştir. Keza Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) valide-i muhteremeleri de Medine’den ve ninesinin akrabalarındandır; Âmine b. Zühre b. Kusay b. Kilâb…

Âmine Validemiz Medine’de ne kadar kalıyordu onu tam bilemiyoruz –malum, vefatı oradan Mekke’ye dönerken olmuştu– ancak ara sıra Abdülmuttalip’ten izin alıp, ailesini ziyaret için Medine’ye gittiğini söyleyebiliriz. İşte bu vesileyle Efendimiz de, çocukluk yıllarının bir kısmını orada geçiriyordu denebilir. Dolayısıyla Medineliler, Efendimiz’in, Benî Sa’d oy mağında süt annesi Halime’nin yanında görülen olağanüstü hâllerine de muttali olmuş olabilirler. Bu yüzden de, Efendimiz daha çocukken bile, Medinelilerce biliniyordu denebilir.

Bütün bunlar kaderin bir cilvesi olarak, Efendimiz’i gezdirdiği o yerlerde gönüller O’na hep sıcaklık duymuş ve kader o insanları zihnen ve fikren Efendimiz’i kabule hazırlamıştır. Başka bir ifadeyle, Efendimiz’in bu çocukluk sergüzeştisi çok erken dönemde Medine sakinleri için hep birer yumuşama vesilesi olmuştur. Zaten onlar, Adnan’ın çocukları –ki kimisi Himyer’e, kimisi Medine’ye, kimisi Mekke’ye, kimisi de Yemen’e gidip yerleşmiş– olması hasebiyle aynı soydan geliyordu ve aralarında ta eskiden bir akrabalık bağı vardı. Birbirleriyle az görüşüp konuşunca hemen bu nesep bağı ortaya çıkıyor ve “Hepimiz Adnanîyiz” diyorlardı. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’de henüz duyulduğu zaman, Medineliler “O’nun anası bizden, O bizim evlâdımız sayılır.” deyip bu akrabalık hissiyle O’na hemen sahip çıkmışlardı. Bir sene gibi kısa bir zaman içerisinde yetmiş insanın bey’at için Akabe’ye gelmesi, inkılâp çapında bir hâdisedir ve başka şekilde de izah edilemez. Oysa o dönemde Kur’ân’ın henüz birkaç sûresi nazil olmuş ve bu birkaç sûrenin muallimi Mus’ab b. Umeyr de çok genç denecek bir yaşta idi. Ayrıca Medinelilerin bu dini kabulleri için İslâm henüz onlara hiçbir şey vaad etmiyordu; sadece onların dünya hayatlarını tanzim ediyor, ahiret adına da bir kısım ümitler aşılıyordu. İşte bu kadarcık bir mesaja, o insanlar koşup gelmişlerdi. Demek ki ihzâriye tamdı. Keza Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi şecere-i mübarekesinden bir sürgünden dolayı, başka bir dönemde de Yemen’den destek bulmuştu…

Gerçi Medineliler, duygu-düşünce yapıları, ilim ufukları itibarıyla İslâm’ı kabule çok müsaittiler. Çünkü kabileler arasında meydana gelen “Buas” savaşları, onların içinden yaşlıları alıp götürmüştü. Geride kalanların ise % 90’ı henüz gençti.. ve bu genç insanlar, henüz küfür ve dalâlete şartlanmamışlardı. Dolayısıyla az bir telkin, onlar üzerinde hemen tesir icra ediyordu. Meselâ Muaz b. Cebel’in babası Cebel yoktu, yine Sa’d b. Muaz’ın babası Muaz, Üseyd’in babası Hudayr yoktu ki, bunlar Evs ve Hazrec’in başında önemli isimlerdi ve eğer bunlar sağ olsalardı, o eski inatlarıyla Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşısına âdeta tecessüm etmiş bir Cebel’le, bir Muaz’la çıkabilirlerdi. Ne var ki, arkada kalan onların çocukları çok yumuşaktı. Harpler onları çok sarsmış ve bu kan-irin onlarda yeni şeylere yönelme hissi uyandırmıştı. Bu yüzden de kendilerine telkin edilen dini kabulde hiç zorlanmadılar. Zaten psiko-sosyolojik açıdan mesele incelendiğinde, harb ü darplerin, insanların bir arayışa girmesinde ve melce ve mence olarak dine sığınmasında ne kadar etkili olduğu da görülecektir.

Ayrıca yaşlıların ölüp gitmesi sonucu, o genç insanlar kendilerine başbuğluk edecek bir baş da arıyorlardı. Medine halkı işte böyle psikolojik bir atmosfer içindeydi. Yani bir taraftan genel havanın müsait olması, diğer taraftan onların arayışları ve tam aradıkları tipi bulmaları, buldukları bu tip hakkında bir hayli malumat sahibi olmaları, onların Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi bağırlarına basmalarında önemli bir saik olmuştu.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz