Flört mü, Nişanlılık mı? Evlilik Öncesi Süreç

Ta baştan sağlam esaslar üzerine kurulmuş ve maddî-mânevî saadetin dalgalanıp durduğu bir yuva, milletçe var olmanın en sağlam bir temel taşı ve faziletli fertler yetiştirmenin de mübarek bir mektebidir.

Evlilik, yüksek hedefleri olan ve ebediyete uzanan bir beraberlik olduğu için, ciddiyet ve dikkat ister. Şüphesiz başta gösterilecek dikkat, daha sonra ortaya çıkması muhtemel birçok problemin önüne geçecektir. Hem dinimiz, hem de onun gölgesinde gelişip şekillenen geleneklerimiz bu konuda bize yardımcı olacak ve bir kısmı dinen bağlayıcı olan hüküm ve uygulamalar taşımaktadır. Konu iki temel safhada ele alınabilir: Eş seçimi ve adayların birbirini tanımaları…

Burada daha çok adayların birbirlerini tanıma konusu üzerinde duracağız. Zîrâ bu konuda başta evlenecek gençler olmak üzere, mütedeyyin aileler dâhil, birçok kişide ciddi kafa karışıklığı bulunmaktadır. Modern hayat, evlenecek kişilerin birbirlerini yeterince tanımaları için flörtün dışında bir yolun olmadığını söylemekte ve maalesef toplumda bu yolun kaçınılmaz olduğu düşüncesini hâkim kılmaya çalışmaktadır. Oysa modernleşmenin ve ona bağlı gelişen dünyevîleşmenin, önümüze koyduğu hattâ dayattığı her uygulama olduğu gibi kabul edilecek olursa, hem din, hem de insanlık ciddi yaralar alacaktır. Flört yerine, dinimiz ve geleneklerimizin şekillendirdiği eş seçimi ve onun devamı olan nişanlılığın, evlenecek adayların birbirlerini tanıma metodu olarak öne çıkarılmasının isabetliliği, ahlâkîliği, yeterliliği ve önemi üzerinde durmaya çalışacağız. Kefaet yani denklik prensibinin eşlerin huzurlu bir yuva kurmalarındaki önemini de vurgulamak gerekir.

Eş Seçimi

Aile kurmada en önemli ve ilk adım şüphesiz eş seçimidir. Eş seçiminde geleneksel olarak uygulanmaya devam edilen adayların rızasına dayalı bir nevi görücü usulünün İslâm’a, örf ve adetlerimize daha uygun bir usul olduğunu da vurgulamak gerekir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi evliliklerinde bu usulü uyguladığı gibi, kızlarını veya ashabını evlendirirken de bu usulü uygulamıştır. Yani akraba veya dostların önerisi ve adayların birbirlerini görüp rıza göstermesi metoduyla evlilikler gerçekleşmiştir. Akraba ve dostların önerisi, adayın dindarlık, karakter, güzellik, aile çevresi ve hattâ maddî durumu gibi konular göz önüne alınarak gerçekleşeceğinden, karar vermede ciddi şekilde yardımcı olacaktır. Geriye adayların, Sünnet’e uyarak birbirlerini görmesi kalmaktadır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesi olan bu görmeyi günümüzde, ölçüsü dairesinde görüşme şeklinde yorumlamanın hadîs-i şerîfin ruhuna aykırı olmadığı kanaatindeyiz.

Sahabeden evlenmek isteyen Muğire b. Şu’be’ye, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Evleneceğin kişiye bak/gör, Zîrâ bakmak/görmek aranızdaki bağlılığı arttırır.” buyurmuştur.1 Başka bir hadîs-i şerîfte şu ifadeler bulunuyor: “Allah bir şahsın kalbine bir kadına evlilik teklif etme düşüncesini koymuşsa, ona bakmasında bir sakınca yoktur.”2 Evliliğin geleceği, eşler arasındaki sevgi ve bağlılık için adaylar birbirlerini görmeli ve ölçüsü dairesinde bir iki defa görüşmelidirler. Ancak bu görüşmelerin bir-iki defayı aşmaması, ardından hemen akrabaların devreye girmesi ve asla flörte dönüşmemesi gerektiğini belirtmek gerekir. Bu tavsiye ve görüşmelerden sonra karar müspet olursa artık nişanlılık safhası başlar.

Nişan

Evlilikte nişanlılık safhası hem dine hem de geleneklere dayanmaktadır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Aişe Validemiz’le nişanlılığı bu uygulamanın aynı zamanda bir Sünnet olduğunu da göstermektedir.

Nişandan önce yapılan sözlülük de, her ne kadar dinî literatürde pek yer almıyorsa da, artık ülkemizde yaygınlık kazanan bir uygulamadır. Aslında bu uygulama nişana verilen değer ve merasim zenginliğinden kaynaklanmaktadır. Önce usulüne göre kız istenir ve fazla zaman geçirmeden nişan merasimi yapılır. Bazı bölgelerde sözlülük pek uygulanmaz, tarafların akrabaları uygun bir şekilde gerekli görüşmeyi yapar, işi belli bir olgunluğa getirirler. Ama asıl ilân ve merasim nişan töreniyle olur. Bazı yerlerde bu törenin neredeyse evlilik kadar abartıldığı da olur. Sözlülük döneminin çok kısa tutulması, istenmeyen bazı nahoş durumların ortaya çıkmasına ve dedikoduların yayılmasına engel olması açısında önemlidir. Sözlülük, tabir yerinde ise kızı (dolayısıyla erkeği) yöresel ifadesiyle kınalamak olduğundan kısa zamanda nişan yapılması gerekir.

Evlilik ciddi bir iş olduğundan, tarafların birbirlerini tanımaları da ciddi olmalıdır. Taraflar ve aileleri birbirlerini en ciddi şekilde sözlülük ve kısa zamanda onu izleyen nişanlılıkla tanıma yoluna gitmeli; onun dışında kalan ve birçok sakıncaları bulunan flört ve benzeri gayr-i ciddi yollara kapı açmamalıdırlar.

Flörte Dönüşen Nişanlılık

Nişanlılık dönemiyle ilgili dikkat çekilmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Nişanlılık ne erkek ve kız, ne de diğer akrabalar arasındaki mahremiyeti kaldırmaz. Nikâh kıyılıncaya kadar mahremiyet açısından yabancı sayılırlar. Durum böyle olunca da nişanlıların el ele tutuşup yalnız başlarına gezmeleri, hattâ daha ileri gidip sarılıp öpüşmeleri caiz olmadığı gibi halvet-i sahihaya meydan verecek şekilde kapalı mekânlarda bulunmaları da caiz değildir. Hem nişanlıların hem de ailelerinin mahremiyet kurallarına uymadan görüşmeleri de dinen sakıncalıdır. Mesela kızın annesi ‘damadım diyerek’ erkeğin yanında annesi gibi davranmamalıdır, Zîrâ o dinen daha yabancıdır.

Diğer bir konu da gençlerin günaha girmeden birbiriyle dolaşabilmeleri için dinî nikâh kıyılmasıdır. Nişanlılık dönemi nikâhı denilebilecek bu uygulama neredeyse din kılıfına sokulmuş flört hâline gelmiştir. Yani helâl flört… Hattâ bundan da daha tehlikelidir. Zîrâ nikâhın varlığı gençlerin daha ölçüsüz davranmalarına sebep olmakta ve maalesef geri dönüşü imkânsız mahzurlu neticeler doğurmaktadır. Nikâhın düğünle birlikte hatta resmî nikâhtan sonra kıyılması daha uygundur. Hangi niyetle ve hangi safhada olursa olsun, kıyılan nikâh tarafları karı-koca yapar ve maddî-manevî bütün hak ve sorumlulukları gerçekleştirir. Dolayısıyla nişanlılar ve akrabaları bu dönemde dikkatli olmalı, birbirlerini tanıma konusunu abartmamalı ve bu bahane ile ortaya çıkabilecek nefis ve Şeytan’ın hilelerine dikkat ederek ahlâkî kuralları ihlâl etmemelidirler.

Şimdi de bir nebze flört üzerinde durmak istiyoruz. Maalesef bazı mütedeyyin aileler bile çocuklarının flört yaparak evlenmelerini hoş karşılamakta ve bu uygulama gittikçe yaygınlık kazanmaktadır.

Flört

Flört, evlenme niyetiyle bir kız ve erkeğin hissî münasebetler kurması ve bu münasebeti aşırıya gitmeden uzun süreli bir beraberlik içerisinde sürdürmesi şeklinde tarif edilmektedir. Böyle masumane bir şekilde tarifi yapıldığından, yukarıda dediğimiz gibi, bazı mütedeyyin aileler tarafından bile hoş karşılanmaktadır. Ama maalesef durum böyle değildir. Flörtün hem dinî, hem psikolojik, hem de sosyal birçok zararı bulunmaktadır. Meselâ;

1. Yanlarında mahremleri olmadan, nikâh düşen kız ve erkeğin baş başa kalması caiz olmadığı gibi, yanlarında mahremleri bulunsa bile, el ele tutuşup gezmesi de caiz değildir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Yanında mahremi olmadan bir kadın bir erkekle baş başa kalmasın.”3; “Bir erkekle bir kadın baş başa kalırsa üçüncüleri şeytandır.”4

Evlenme niyetiyle yapılacak görüşme; görme ve usulüne uygun bazı meseleleri konuşmadan ibarettir. Bu ifadeler ışığında meseleye bakıldığında, hem erkek, hem de kız için flörtün dinen sakıncalı, hattâ haram olduğu hemen anlaşılır.

2. Flört eden iki gencin yanında mutlaka Şeytan hazır bulunacaksa, münasebetlerini ölçülü sürdürmeleri kolay değildir. Mânen iki taraf da zararda olmakla beraber, dünyevî açıdan daha çok kız zararlı çıkmaktadır. Psikologlar şu tespitlerde bulunurlar: “Flörtle eş arayan kadın için süre ne kadar uzun olursa, kadının muhatabını o kadar iyi tanıyacağına ve o nispette doğru karar vereceğine inanılır. Zîrâ, kötü niyetliler hâriç, kadının genellikle başlıca gâyesi evliliktir. Ancak flört süresi ne kadar uzarsa, erkek karşı cinsten o kadar sıkılacaktır.

3. Flört yaparak adayların birbirlerini daha iyi tanıyacakları, dolayısıyla daha sağlıklı ve mutlu bir evlilik yapacakları düşüncesi de yanlıştır. Flört ederek evlenen kişilerin çok kısa bir zaman sonra boşandıkları, boşanmasalar bile, mutlu olmadıkları yapılan anketlerle tespit edilmiştir. Bunun böyle olması normaldir, zîrâ haram işleye işleye yapılan yani haram üzerine bina edilen bir evlilikte huzur olmayacağı gibi, gerçek huy ve karakterlerini gizleyerek yapılan flörtle de muhatap tanınamaz. “Bunca beraberliğe rağmen seni tanıyamamışım…!” şeklindeki sözler bunun acı bir itirafıdır. Tanıyamaz çünkü gerçek huylar hiç ortaya çıkmamış ve ‘köprüden geçinceye kadar…’ mantığı uygulanmış; evlenip köprüden geçince her şey ayan beyan olmuş; ama bu sefer de iş işten geçmiştir. Ya boşanma, ya da mutsuz bir hayat…

Bazen de işin tersi cereyan ediyor ve flört döneminde bazı gerçek huylar görmezlikten gelinebiliyor. Özellikle evliliğe kilitlenmiş kadın, flört döneminde, erkeğin şiddete meylini, aldatma riskini, kötü alışkanlıklarını, ailesini aşağılama gibi huy ve davranışlarını onu kaçırmamak için görmezlikten gelir, isabetli değerlendiremez ve daha sonra da pişman olur. Bir bilim adamı flörtle alakalı şu ifadeleri kullanıyor: “Flört ilişkisine deneyim ya da deneyimsizlik açısından yaklaşmak çok sağlıklı değildir. Çünkü flörtte maske vardır. Ergenler ve yetişkinler çoğu zaman beklentiye göre tavır alabilir. Flörtün artık bir yaşam tarzı olarak ifade alanı bulduğu modern batı toplumlarında boşanmaların fazla oluşu ve gittikçe artma eğilimi göstermesi flörtün evlilik için deneyim sağladığı tezini çürüten en önemli pratiklerden biridir. Flört bazılarının iddia ettiği gibi masum bir duygusal deneyim değildir.”5

Ayrıca, bekârken çok kimseyle görüşen, çok kimseyle eğlenen erkek ve kızda, evlendikten sonra da çok kimseyle görüşme arzusu devam eder. Bir kişiye bağlı kalmak, zamanla onu sıkmaya başlar ve değişiklik arayışına girer. Bu da evliliği dinamitler…

Evliliğin ciddiyetine ve tabiatına bakıldığında nişanlılığın flörte göre çok daha üstün ve sakıncasız olduğu görülmektedir. Zîrâ nişanlılık,

-meşrudur, hattâ Sünnet’tir, -ciddidir, -ölçülüdür, -akrabaların ve çevrenin gözü önünde cereyan etmektedir, -sadece evlenecekler değil, bütün akrabalar birbirlerini yakından tanıma fırsatı bulmaktadır, -bu safhada nikâh kıyılmasa iki taraf açısından da riskleri azdır, -taraflar mahremleriyle beraber daha rahat görüşürler, -taraflar ciddi bir evlilik niyetiyle nişan yaptıklarından gerçek duygu ve huylarını daha rahat ortaya koyarlar, -her gün duyduğumuz kız yüzünden kavgalar, cinayetler ve intiharlar olmamaktadır, -işin ciddiyeti ve akrabaların da işin içinde olması kötü niyetlerin önüne geçmektedir, -sosyal, psikolojik ve dinî netice ve mükellefiyetleri olan bir süreç olduğundan, gönül eğlendirmeye kapalıdır, vs.

Nişanlılık sadece tarafların birbirlerini deneme dönemi değil, evliliğin başlangıcı olmakla birlikte bu dönemdeki detaylı tanışmalar neticesi gerekirse geri dönmeye de müsait bir süreçtir. Tarafların birbirlerine kapalı kalan, ama kabullenilmesi zor olan bazı gizli durum, huy ve alışkanlıkları da bu dönemde ortaya çıkacağından, usulüne uygun yapılıp devam ettirilen bir nişanlılık döneminden geri dönülebilir. Şayet nişanlılık dönemi normal ölçülerle devam etmişse, taraflar fazla yara almadan ayrılmış olacaklardır. Ama nikâh kıymak ve evli gibi davranmak şeklindeki yanlış uygulamalar yapılmışsa, taraflar psikolojik, sosyal ve ekonomik açıdan yara alacaklardır. Kısacası nişanlılık hem geniş dairede tanıma, hem de evliliğe hazırlık dönemidir.

Nişanlılığın psikolojik, sosyolojik, örf ve adet, ahlâkî, dinî ve hukukî boyutları iç içedir. Elbette, aynı zamanda sosyal bir müessese de olan nişanlanmayla ilgili gelenek ve göreneklerden hangilerinin fıkıh kapsamına girdiği ve İslâm’a aykırı olup olmadığı iyi analiz edilmelidir.6

Netice

Günümüzde, mütedeyyin olanlar dâhil birçok aile, çocuklarının kendi başlarına tanışıp flört ettikleri kişilerle evlenmelerinin gelecekteki aile hayatları adına daha sağlıklı olacağını düşünmekte ve sosyal, psikolojik ve dinî mahzurlarına rağmen flörte göz yummaktadır. Oysa hem bu tür münasebetlere uzun yıllardır göz yuman Batı ülkelerindeki ailenin durumu, hem yapılan istatistikler, hem de din, örf ve adetlerimiz flörtün evlenmede uygun bir metot olmadığını ortaya koymaktadır. Bunun yerine sözlülük ve nişanlılık din, örf ve geleneklerimize daha uygun ve yukarıda belirtildiği gibi daha ciddi, seviyeli, suiistimale kapalı ve sorumluluk yükleyici olduğu için tercih edilmeli ve aile kurumu daha bu ilk adımda sağlam temellere oturtulmalıdır.

Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fak. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Abdulhakim Yüce

DİPNOTLAR

1. Tirmizî, Nikâh, 5.
2. İbn Mace, Nikâh, 9.
3. Buharî, Nikâh, 111.
4. Müsned, 1/176.
6. Sosyal ve fıkhî açıdan konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. Ahmet Güneş, Dinimizde ve Örfümüzde Nişanlanma, Yeni Ümit Dergisi, 2009, s.83, yıl: 22, ss. 34-40.

Makyaj ve Sınırları

Allah (celle celâluhû), bütün kâinatı baş döndürücü bir güzellikte yarattığı gibi bu kâinatın en câmi meyvesi olan insanı da en güzel bir surette var etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmede:

لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِٓي أَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ

“Biz insanı en mükemmel surette yarattık.”[1] buyrulmaktadır. Tefsircilerimiz bu âyetteki, “Ahsen-i takvim/en güzel şekilde, tam kıvamında” ifadesinin, manevî güzellik manasına gelebileceği gibi fizikî güzellik şeklinde de anlaşılabileceğini söylemişlerdir.

Böyle bir girişten sonra bu yazıda ele almak istediğimiz konuya gelelim. Günümüzde makyajın özellikle kadınlar arasında çok yaygınlaştığını görüyor, hatta erkeklerin bile kendilerine göre makyaj yapmaya başladıklarına şahid oluyoruz.

Fransızca “maquillage” kelimesinden Türkçe’ye geçen makyaj kelimesi; “yüzü güzelleştirmek için boyama, yüz boyama, yüz bakımı” gibi manalara gelmektedir. Her şeyin orta yolunu bizlere gösteren İslâmiyet, Allah’ın yaratılıştan insana vermiş olduğu güzelliklerini gösterme manasına gelen süs, makyaj, takı ve güzel giyimi belli kayıtlarla mubah kılarken, Allah’ın bizlere takdir buyurduğu fıtratı bozmaya yönelik süs ve makyaj türlerini ise yasaklamıştır. Şeytan, Allah’a karşı geldiği o ilk anda, insanların bu türlü fıtratı bozucu şeylere kalkışacağını söyler ve bu konudaki rolünü şöyle ifade eder:

وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِ

”Şüphesiz onlara (insanlara) emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.”[2]

Makyajın yapılış gayesi, süslenmek ve dikkat çekmektir. Makyaj yapan kadın, başta başkalarının dikkatini çekmek için yapmasa ve sadece kendimi güzel görmek istiyorum dese bile, netice itibarıyla makyaj, özellikle erkeklerin dikkatini çeken bir unsurdur. Yani, başta mesele -muhâl farz- günah olmasa bile, netice itibarıyla insanı günaha itmektedir. Kaldı ki her süslenen insan, mutlaka başkalarını mülahaza dairesine alarak süslenir ve az veya çok güzel görünme isteğini ortaya koyar. Yukarıda da belirttiğimiz gibi güzellik duygusu fıtrîdir ve Allah’ın istediği istikamette kullanılırsa sevap kazandırır, tersi olursa, günahların bir davetçisi hâline gelir.

İnsanda ve özellikle kadında fıtrî olan güzel görünme hissi, dinimiz tarafından -bütün duygularda olduğu gibi-  tadil edilmiş ve bir kadının nerede ve kime karşı süsleneceği açıklanmıştır. Buna göre  bir kadının süslenmesi iki şekilde olur: Birincisi, ev içinde. Yani kocası için süslenmesi, ona güzel görünmesi ve onu cezb etmesi. Bu maksatla süslenen bir kadın, kocasını günahlara girmekten alıkoyacağından sevap kazanır zira bu hâliyle o, kocasının aklını ve duygularını dışarıdan içeriye, sokaktan eve çevirmektedir. İkincisi, ev dışında. Yani başkaları düşünülerek yapılan süslenme ve makyaj.

Makyajla Gelen Günahlar

Kadının dışarıda makyajlı hâlde bulunması, beraberinde bazı günahlara yol açar:

1- Başkalarını kendisine baktırarak günaha sokma,

2- Olduğundan başka görünerek insanları aldatma,

3- Allah’ın verdiği sureti ve vücudu beğenmeme manasına gelen şekil değişikliklerine girme.

Evet, İslâm, süslenip güzel görünmeye karşı değildir. Sadece insandaki bu duyguyu, günah işlemeye, duyguların bulanmasına ve insanlar arası kargaşaya sebebiyet vermeyecek şekilde sınırlandırmıştır. İslâmiyet’in hoş görmediği nokta, keyfe kâfi olan meşru dairenin dışına çıkarak sadece kendisini değil başka insanları da günaha sevk edecek ve onların içerisinde bazı olumsuz fikirleri harekete geçirecek şekilde süslenmektir.

Asr-ı saadette bu konuda bazı tedbirler alınmış ve camide namaz gibi önemli bir ibadette dahi kadının süslenmesi ve koku sürünmesi, bir engel olarak görülmüştür. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:

أَيُّمَا امْرَأَةٍ أَصَابَتْ بَخُورًا فَلَا تَشْهَدْ مَعَنَا الْعِشَاءَ الاْٰخِرَةَ

“Kendisine buhur (koku) değen kadın sakın bizimle yatsı namazına katılmasın.”[3]

Bir kadının kokular sürünerek dışarıya çıkmasının ne manaya geleceğini şu ikaz edici beyanlarıyla Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) öğreniyoruz:

كُلُّ عَيْنٍ زَانِيَةٌ وَالْمَرْأَةُ إِذَا اسْتَعْطَرَتْ فَمَرَّتْ بِالْمَجْلِسِ فَهِيَ كَذَا وَكَذَا يَعْن۪ي زَانِيَةً

“Her göz zina eder. Kadın koku sürünür sonra da erkeklerin bulunduğu bir topluluğa uğrarsa o da zina işlemiş olur.”[4]

Bu konuda insan, “Başkasının benim yüzümden günaha girmesi beni ilgilendirmez. Ben güzel görünmeyi seviyorum ve süsleniyorum. Herkesin günahı kendine” diyemez zira bir günaha sebep olan, o günahı işlemiş gibi olur.

Bugün, yapılan masraflı süslemelere göre insanlara değer verilebilmektedir. İnsanlık adına çok acı olan bu durum, insanı insan yapan vasıfların bir tarafa bırakılmasına ve neticede değerlerin alt üst olmasına sebebiyet veren hususlardan birisidir. İnsanların şehevî duygularını tahrik etmek, haram olan usullerle insanların teveccühünü kazanmaya çalışmak, kendini güzel bir vasıfla ve fikirle değil de şekille ifade etmeye çalışmak, insanların bizi sağlıklı şekilde değerlendirmelerine mâni olmak yani onları aldatmak vs. hepsi başlı başına birer günahtır ve işte makyaj bu tür günahları içinde barındırmaktadır.

Bu arada, makyajda kullanılan boyaların, parfümlerin ne içerdiği de ayrı bir mesele. Maalesef, çoğunun hangi maddeden ve nasıl yapıldığını, içinde ne gibi katkılar barındırdığını bilmiyoruz fakat bilmediğimiz şeyleri kullanmakta da mahzur görmüyoruz!

Aslında Kur’ân’ı rehber edinen ve O’nun emrine âmâde olan cennete talip kadınlar için şu âyet ne kadar güzel bir uyarıcı ve mürşiddir: “Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve günahtan korumalarını söyle. Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler. Zînet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar dışında kimseye göstermesinler. Saklı zînetlerine dikkat çekmek için ayaklarını da vurmasınlar! Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tevbe ediniz ki felâha eresiniz!”[5]

Bu âyet-i kerîme bir Müslüman kadının Allah’ın kendisine vermiş olduğu ziynetleri ve ziynet takılan yerleri, hangi sınırlar içerisinde ve kimlere karşı muhafaza etmesi gerektiğini açık ve seçik olarak belirtmiştir.


[1] Tin Sûresi, 95/4.

[2] Nisâ Sûresi, 4/119.

[3] Müslim, salât 143; Ebû Dâvud, tereccül 7.

[4] Tirmizî, edeb 35; Ebû Dâvud, tereccül 7.

[5] Nur Sûresi, 24/31.

Taaddüd-ü Zevcât (Çok Evlilik)

Özellikle son asırlarda İslâm hakkında yapılan tartışmaların merkezinde kadının yer aldığı görülmektedir. Kadının şahitliği, mirastaki payı, erkekle eşit olup olmaması, evlilikteki konumu, çalışması, boşama hakkı vb. konuların yanında, İslâm’ın erkeklerin birden çok kadınla evlenmelerine izin vermesi de hakkında çokça tartışmanın vuku bulduğu meselelerdendir. Çok evliliğe karşı çıkılmasının temelinde, bu uygulamanın kadın-erkek eşitliğini ortadan kaldırdığı, kadın hak ve hürriyetlerini engellediği, modern hayat tarzının gereklerine uymadığı vb. gerekçeler yer almıştır. Gayrimüslimler, İslâm’a saldırmak için kendilerince bu konu hakkında açık bir kapı bulduklarını zannetmişler, içimizdeki bazı Müslümanlar da gerek iman zâfiyetinden, gerek meselenin hikmet ve maslahatlarını kavrayamamaktan, gerekse Batının kültürel baskısı altında kalmanın verdiği kompleksten dolayı taaddüd-ü zevcât hakkında tenkitlerde bulunmuşlardır. Müslim ve gayrimüslimlerin bu meseleyi dillerine dolamalarına karşılık, eli kalem tutan münevverlerimiz de konu hakkındaki tenkit ve eleştirilere cevap mahiyetinde yazılar kaleme almışlardır. Ancak bunlardan bazılarında, feminist yaklaşımların, Batı medeniyetinin ve yaşanılan çağın sosyal ve kültürel etkisinde kalınarak ifrat ve tefritlere girildiği de olmuştur.

Çok evlilik, Batılılarca genellikle tenkide maruz kalsa da bazı Batılı düşünürler, çok evliliğin sosyal ahlâk ve ekonomik açıdan örnek bir uygulama olduğunu ve Batıdaki çoğu erkeğin tek kadınla yetinmediğinden ahlâksızlıkların ve gayrimeşrû çocukların ortaya çıktığını ileri sürerek bu uygulamayı bu problemler için bir çözüm şekli olarak düşünmüşlerdir. Biz ise bu yazımızda, tarihte çok evliliğe temas ettikten sonra meselenin İslâm hukukundaki yerini, hükümlerini ve şartlarını tespit etmeye çalışacak ve İslâm’ın bu hükmü vaz’ etmesindeki hikmet ve maslahatlara işaret edeceğiz.

Tarihte Çok Evlilik

Çok evlilik bazılarının zannettiği gibi İslâm’la başlayan bir uygulama değildir. İslâmiyet’ten önce Babil, Yunan, İran, Çin ve Hint gibi birçok toplum ve medeniyette görülen çok evlilik, İslâmiyet’ten sonra da diğer medeniyetlerde varlığını sürdürmüştür. Çok evliliğin dince meşru kabul edilmesi İslâm’la vücuda gelmiş de değildir. Çok evlilik, Brahmanizm ve Zerdüştlük gibi Doğu dinlerinde meşru kabul edildiği gibi Yahudilik ve Hristiyanlıkta da onu yasaklayan bir hüküm mevcut değildir. Bilakis, Kitab-ı Mukaddes’te, Hz. İbrahim, Hz. Ya’kûb, Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman (aleyhimüsselam) gibi bazı peygamberlerin çok kadınla evli olduklarından bahsedilir. Diğer yandan Hammurabi kanunlarında da çok kadınla evlilik kabul edilmiştir. Bütün bunlar göstermektedir ki taaddüd-ü zevcât müessesesi, dinî olmaktan ziyade sosyal bir mesele olarak eski devirlerden beri birçok toplum ve dinde cari olmuştur.[1]

Cahiliye döneminde de durum bundan farklı değildi. Taaddüd-ü zevcât Araplar arasında yaygın bir uygulama olup, herhangi bir sayıyla ve ahkâmla sınırlı olmadığından istismara açıktı. Hatta o dönemde erkekler zevceleri üzerinde her türlü hakka malik olduğundan, kadınlar kocalarının vefatıyla, onun vârislerine miras kalıyordu. Cahiliye döneminde çok kadınla evlenmek, daha çok ekonomik imkânlar ve sosyal statüyle ilgili olduğundan güç ve servetin de bir göstergesi sayılıyordu.

İslâm’da Çok Evlilik

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), Müslüman olarak sahabe saflarına katılanlara dörtten fazla olan eşlerini boşamalarını söylemesi, bu uygulamanın Cahiliyede cari olduğunu göstermektedir. Mesela Kays b. el-Haris, nikâhı altında sekiz kadın varken Müslüman olduğunu, durumu Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) anlattığında, eşlerinden dört tanesini seçip diğerlerini boşamasını emrettiğini söylemiştir.[2] Gaylân es-Sekafi de Cahiliye devrinde nikâhına aldığı on karısıyla birlikte İslâm’a girmiş ancak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu eşlerinden dört tanesini seçmesini emretmiştir.[3] Bunlardan başka, kaynaklarda, Müslüman olduğunda; Nevfel b. Muaviye el-Kinani’nin nikâhı altında beş eşi, Urve b. Mes’ud es-Sekâfi’nin nikâhında on eşi, Safvan b. Ümeyye el-Cumahi’nin nikâhında sekiz eşi bulunduğu ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sahabilere eşlerinden dört tanesini seçmelerini emrettiği rivayet edilmiştir.[4]

Görüldüğü üzere İslâmiyet çok evliliği bidayeten tesis etmemiş yani bir taneden dörde çıkarmamış, bilakis zaten sınırsız bir hâlde cari olan bu uygulamayı dörtle sınırlamış ve ona dair bazı ahkâm ve şartlar koyarak onu ıslah etmiştir. Bu durumu Bediüzzaman Hazretleri özetle şöyle ifade etmiştir: “Dörde kadar evlilik; tabiata, akla, hikmete uygun olmakla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, sekizden, dokuzdan dörde indirmiştir. Özellikle dört evliliğe öyle şartlar getirmiştir ki bu şartlar gözetildiğinde hiçbir zarar ortaya çıkmaz. Bazı açılardan şer gibi görünse de bu, şerrin en hafifidir. Şerrin en hafifi (ehvenüşşer) ise tam adalet olmasa da mevcut şartlarda uygulanabilen en iyi adalettir (adalet-i izafiye). Kaldı ki insanların her hâlinde yüzde yüz hayır olmaz çünkü bir kısım şerler de söz konusudur.”[5] Yine Üstad’ın ifadesiyle, İslâm’ın bidayeten tesis ettiği hükümlerde hakiki bir güzellik ve tam bir hayır vardır. Ancak dinin bazı ahkâmı, İslâm’ın geldiği dönemde cari olan bir kısım uygulamaları ta’dile yöneliktir. Kölelik ve taaddüd-ü zevcâtta olduğu gibi bu tür hükümler bütünüyle hayır olmasa da ehvenüşşerdir. İslâm bunları bulundukları bozuk halden kurtararak, insan tabiatına en uygun hâle getirmiştir. Kaldı ki beşerin bütün uygulamalarında mutlak bir hayrın bulunması tecrübe ve realitelere terstir.[6]

Burada anlatılmak istenen husus şudur: Taaddüd-ü zevcât, kendine mahsus bazı mahzurları ihtiva edebilir. Ancak bütün zaman ve şartlar göz önüne alındığında temin ettiği fayda ve maslahatlar daha çok olduğu için meşru kılınmıştır. Aslında aynı durum bir yönüyle tek kadınla evlenen insan için de söz konusudur. Yani hiç evlenmemenin de evliliğe nazaran hususi mahiyette üstün yanları bulunabilir. Ancak insanların umumu ve genel ahvali düşünüldüğünde evliliğin gerekliliği hiç kimse tarafından inkâr edilemez. Bu açıdan özellikle içinde yaşanılan kültür ortamıyla, zaman ve şartların etkisinde kalınarak çok evliliği mutlak bir şer gibi görmek doğru değildir. İslâm evrensel bir din olduğu için getirdiği hükümlerde, bütün zamanların ve bütün insanlığın ihtiyaç ve maslahatını esas alır.

Meseleye bu zaviyeden baktığımızda çok evlilikten beklenen bazı faydalar şunlardır: (1) Zina ve fuhşiyatın yayılmasını men etmek, (2) Nüfusun meşru surette artmasını temin etmek, (3) Bazı şartlarda himayesiz kalan kadınlara sahip çıkmak, (4) Kadın nüfusunun arttığı dönemlerde kadınların ırz ve namuslarını muhafaza etmek.[7] Bu faydalara baktığımızda taadddüd-ü zevcâtın meşru kılınmasındaki temel maksadın, sedd-i zerâi[8] ve maslahat ilkesine dayandığını görürüz. Bazı Batı ülkelerinde evlilik dışından doğan çocuk sayısının evlilik içi doğan çocuk sayısından daha fazla olduğunu ve çok evliliğe karşı çıkılmasına rağmen sayısız kadınla beraber olan insanların yaşadığı toplumlardaki zina ve ahlâksızlığın hangi boyutlara ulaştığını gördüğümüzde veya savaş sonrası bazı ülkelerde ortada kalan yüz binlerce kadının maruz kaldığı sıkıntıları düşündüğümüzde herhalde meselenin hikmetlerini anlamakta güçlük çekmeyiz çünkü İslâm, nesebe çok önem verdiği gibi “Zinaya yaklaşmayın.”[9] emriyle de nesebi bozacak bütün yolları kapamaya çalışmıştır.

Burada göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus da İslâmî hükümlerin bir bütünlük içinde değerlendirilmesi gerektiğidir. Çoğu zaman dinî hükümlerin uygulanmasında sıkıntıların çıkması, bu hükümlerin mahiyetinden değil, ortamın İslâm’a göre düzenlenmemesinden kaynaklanmaktadır.

Çok Evliliğin Hükmü

Diğer yandan çok evliliğe karşı çıkılmasının temelinde yatan en önemli sebeplerden birisi de sanki İslâm’ın her erkeğe dört kadınla evlenmeyi emrediyormuş gibi bir anlayışın olmasıdır. Hâlbuki birden fazla kadınla evlenmek, dinî bir mecburiyet yani bir farz veya vacip değil; bir ibaha ve müsaadeden ibarettir.[10] Buna göre her erkek kendi şartlarını ve durumunu gözden geçirerek ikinci evliliği yapmaya kendisi karar vereceği gibi her kadın da evli bir erkekle evlenip evlenmeme hususunda seçim hakkına sahiptir. Dolayısıyla eğer ikinci evliliğin gerçekleşmesiyle her iki taraf için de ortaya çıkması muhtemel bazı zararlar söz konusu olacaksa, bunu en iyi şekilde tespit edecek ve evlilik yapıp yapmamaya karar verecek olan tarafların kendileridir.

Diğer taraftan ister tek evlilik olsun ister çok evlilik, kişilerin durumuna göre evliliğin hükmü değişir. İslâm fıkıhçıları şahsın özel durumunu nazar-ı itibara alarak nikâhın hükmünün değişeceğini söylemişlerdir. Buna göre; mehir ve nafakaya sahip olan bir kimsenin zinadan korunması ancak nikâhlanmak suretiyle olursa evlenmesi farz, nikâhlanmadığında zinaya düşme tehlikesi bir endişe olarak bahis mevzuu ise evlenmesi vacip olur. Bazı fukaha evlenmenin kişiye vacip veya farz olması için karısına zulmedeceği korkusunun bulunmaması gibi bir şart daha ilave etmişler; böyle bir korku bulunması hâlinde o kişinin evlenmesinin mekruh olacağını söylemişlerdir. Aynı şekilde zina korkusu bulunsa bile mehir ve nafakaya sahip olmayan kimsenin evlenmesi de mekruh görülmüştür.[11] Gerekçe olarak da mehir ve nafakanın kul hakkı olduğu, zinadan kaçınmanın ise Allah hakkı olduğu, bu iki hak karşılaştığında kul hakkının tercih edileceği gösterilmiştir. Ancak böyle bir kimsenin başkalarından borç alma imkânı varsa bunu yapması da mendup ve hatta duruma göre vacip olur zira iffetli ve namuslu kalmak niyetiyle evlenmek isteyen bir kimsenin fakirlikten korkmaması gerektiği âyetle sabittir.[12] İtidal hâlinde olan yani harama düşme tehlikesi bulunmayan, malî ve bedenî bir engeli de olmayan bir kimsenin evlenmesi ise sünnet-i müekkededir. Bunun yanında bir kişinin evlendiği takdirde evlilik hukukuna riayet etmeyip, karısına zulmedeceği kesin olarak bilinirse bu kişinin evlenmesi haram, eğer bu bir ihtimal dâhilinde ise evlenmesi mekruhtur.[13]

Evet, buradan anlaşılmaktadır ki İslâm’a göre herkes gelişigüzel evlenemeyeceği gibi gelişigüzel ikinci ve üçüncü evliliği yapması da mümkün değildir. Şahısların özel durumlarına göre evliliğin hükmü nasıl değişiyorsa, aynı şekilde birden fazla kadınla evlenmelerinin de hükmü değişecektir. Bazıları için duruma göre bu bir mecburiyet bazıları için ise mekruh veya haram hükmünü alabilir. Buna göre ikinci evliliği yapacak erkeğin malî gücünün kadınların mehir ve nafakalarını karşılamaya yetecek miktarda olması ve bu kişinin âyet-i kerîmede ifade edilen adalet şartına uyması yani eşlerine zulmetme korkusunun bulunmaması gerekir.

Kur’ân’ın Evliliğe Bakışı

Kur’ân-ı Kerîm’de evliliğin hikmet ve faydalarına işaret eden, kadın ve erkeğin birbirlerine karşı haklarından söz eden, eşlerin birbiriyle iyi geçinmelerini tavsiye eden vb. aile müessesesiyle ilgili bir hayli âyet-i kerîme bulunmaktadır. Ancak biz burada sadece konumuzla ilgili birkaç hususa işaret edeceğiz.

Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresinde

وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ

“Onlarla hoşça güzelce geçinin.”[14] buyurarak, aile huzuruna ve iyi geçime dikkat çekiyor. Başka bir âyet-i kerîmede ise:

وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُۤوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: Kendilerine ısınmanız için size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir.”[15] buyurmak suretiyle aile içinde bulunması gereken en önemli iki esas olarak “rahmet” ve “meveddet”e işaret ediyor. Âraf Sûresinde de:

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا

“O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da gönlü kendisine ısınsın/huzur bulsun diye eşini yarattı.”[16] beyanında bulunarak evlilikten beklenen bir diğer maksat olarak eşler arasındaki samimiyet, sıcaklık, huzur ve sükûnete dikkat çekiliyor.

Buradan anlıyoruz ki evlilikten maksat, eşlerin huzur bulacağı, karşılıklı, saygı, sevgi, muhabbet ve hürmetin olduğu, eşlerin birbirine karşı hüsn-ü muaşeretle muamelede bulunduğu kısaca mümin için bir nevi cennet bahçesi kabul edilebilecek bir yuva vücuda getirmektir. Aynı zamanda Cenâb-ı Hak: وَأَخَذْنَ مِنْكُمْ مِيثَاقًا غَل۪يظًا “Hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme konusunda sağlamca teminat da aldılar.”[17] buyurmak suretiyle, evliliği, erkeğin hanımına verdiği önemli ve ciddi bir teminat saymıştır. Elmalılı, buradaki misakın, Allah’ın emri ve Peygamberin sünneti üzere yapılan nikâh akdi ve ahkâmı olduğunu, bunun gereği olarak da erkeğin evlilik devam ettiği sürece karısına karşı güzel bir surette sohbet ve muaşeret etmeyi taahhüt ettiğini ifade etmiştir.[18]

Âyet-i kerîmelerin tavsif ettiği evlilik modeli sadece tek evlilikte değil, bundan sonraki yapılacak evliliklerde de geçerli olmalıdır. Eşler arasında güzel geçimin, sevgi ve şefkatin, saygı ve hürmetin bulunması Kur’ânî bir esas olduğuna göre ikinci evlilik yapmayı düşünen bir erkek bunları nazar-ı itibara almak zorundadır yoksa ikinci evlilik yapacak bir kişinin ilk evliliği tehlikeye girecekse, eşleriyle arasında bu Kur’ânî düsturlar ihlal edilecekse, bulunduğu konum itibarıyla ciddi bir itibar kaybına uğrayacaksa, çevresi tarafından suizanların oluşmasına sebebiyet verecekse, bu kişinin dinin bu ruhsatını kullanması doğru değildir. Dolayısıyla meseleyi bazılarının zannettiği gibi sadece şehevî hislere bağlı görmek oldukça eksik ve yanlış bir değerlendirmedir.

Eşler Arasında Adâlet Şartını Temin

Kur’ân-ı Kerîm’de çok evliliğe müsaade eden âyet-i kerîme şu şekildedir:

وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاّ تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذٰلِكَ أَدْنَٓى أَلَّا تَعُولُوا

“Himayeniz altındaki yetim kızlarla evlenince haklarını gözetemeyeceğinizden, adaleti sağlayamayacağınızdan endişe ederseniz, onlarla değil, size helâl olup arzu ettiğiniz diğer kadınlarla iki, üç veya dört hanım olmak üzere evlenin. Eğer bu takdirde de aralarında adaleti gerçekleştirememekten endişe ederseniz, bir kadınla veya elinizin altında olan cariyelerle yetinin. Bu durum, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.”[19]Âyet-i kerîme iki, üç veya dört eş almayı adalet şartına bağlamıştır. Âyet-i kerîmeye göre hanımları arasında adaleti sağlayamamaktan korkan bir kişinin tek kadınla evli kalması vaciptir.[20] Yani, ikinci, üçüncü veya dördüncü evliliği yapmak, bunlar arasında tam bir adalet şartını gerçekleştirmeye bağlıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de: “Bir kimsenin iki hanımı olur, birine daha fazla meylederse, kıyamet gününde bir tarafı çarpık olarak gelir.” ifadeleriyle meselenin önemine dikkat çekmiştir.[21]

Diğer yandan âyet-i kerîmenin sonunda: ذٰلِكَ أَدْنَۤى أَلاَّ تَعُولُوا “Bu durum, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” buyrulmak suretiyle, taaddüd-ü zevcât erkeğe ağır bir külfet ve vazife yükleyeceği için eşleri arasında hakka riayet edemeyip adaletsizlikten korkan kimselerin tek kadınla evli kalmalarının veya sahip oldukları cariyelere kanaat etmelerinin, zulüm şaibesinden uzak olduğu için en salim yol olduğu belirtilmiştir.

Fıkıh kitaplarının nikâh bahislerinin “kasm” ve “nafaka” bölümlerinde eşler arasında riayet edilmesi farz olan adaletin nerelerde aranacağı tafsilatıyla anlatılmıştır. Özetle, birden fazla kadını nikâhı altında tutan bir erkek, bunların yaşlı-genç, bakire-dul, eski-yeni veya hasta-sağlıklı gibi vasıflarına bakmadan bunların yanında eşit miktarda kalmalı; sohbet ve hüsn-ü muaşerette aralarında eşitliği gözetmeli; mesken, yeme-içme ve giyim gibi nafaka içinde değerlendirilen aslî ihtiyaçların karşılanmasında da adaletten ayrılmamalıdır. Eğer koca, eşleri arasında adaleti gözetmez ve eşlerden birisi bu durumu mahkemeye şikâyet ederse hâkim, kocaya bir ceza takdirinde bulunarak, bundan sonra ona adaletli davranmayı emreder[22] hatta Mâlikî ve Hanbelî mezhebine göre eğer koca hâkimin uyguladığı cezaî müeyyideye rağmen ıslah olmazsa, hâkimin eşleri talak-ı bâin ile boşama veya nikâhı feshetme yetkisi vardır.[23]

Bütün bunlar şeklî ve zahirî yönden gözetilmesi gereken adalet olup, bunun ötesinde kişi eşlerine karşı kalbî meyillerinden sorumlu değildir çünkü bu, takati aşan bir durumdur. Nitekim Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresinde:

وَلَنْ تَسْتَط۪يعُۤوا أَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَۤاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَح۪يمًا

“Ey kocalar! bütün benliğinizle isteseniz dahi eşleriniz arasında tam adaleti sağlayamazsınız. Öyleyse bir tarafa büsbütün gönlünüzü kaptırıp da öbürünü kocasızmış gibi bir vaziyette bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, işlerinizi iyileştirir ve haksızlıktan sakınırsanız, unutmayın ki Allah Gafurdur, Rahîmdir.”[24] buyurarak kalbî temayüllerde tam bir eşitliğin sağlanmasının mümkün olmadığını ifade etmiştir. Hz. Âişe’den nakledildiğine göre Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de eşleri arasında taksimde adaletli davranır ve sonra da şöyle dua ederdi:

اَللّٰهُمَّ هٰذَا قَسْم۪ي ف۪يمَا أَمْلِكُ فَلَا تَلُمْن۪ي ف۪يمَا تَمْلِكُ وَلَا أَمْلِكُ

“Allah’ım! Bu benim gücümün yettiği taksim (adalet), gücümün yetmediğinden beni sorumlu tutma.”[25]

İslâm’ın Çok Evliliğe İzin Vermesinin Hikmetleri

Buna geçmeden önce bir hususun üzerinde durmakta fayda mülahaza ediyoruz. Bazılarının zannettiği gibi taaddüd-ü zevcât İslâm tarihinde bütün erkeklerin başvurduğu bir uygulama değildir. Osmanlı devletinde bile birden fazla kadınla evli olan erkek sayısının en fazla yüzde on olduğu ifade edilmiştir ki bu da on erkekten dokuzunun tek kadınla evli kaldığı anlamına gelir. Yüzde onluk kesimin de çoğu iki kadınla evli kalmıştır.[26] Günümüz İslâm ülkelerinde ise bu oran daha da düşüktür. Bu durum göstermektedir ki İslâm toplumlarında çok evlilik kadınların suiistimal edildiği ve sorumsuzca kullanılan bir kurum değil, geçerli sebeplerin bulunduğu ve ihtiyaç duyulduğu zamanlarda başvurulması gereken bir çare olarak görülmüştür.

Günümüz dünyasını göz önünde bulundurduğumuzda şöyle bir değerlendirme yapmamız da mümkündür: İslâm dünyasında birden fazla kadınla evlenen erkeklerin sayısı, Batı’da kadınlarla evlilik dışı ilişkide bulunan erkeklerden çok daha az olmuştur. Yine dinin bu müsaadesi sayesindedir ki İslâm dünyasında nesebi gayr-i sahih çocuklara rastlanmamış, kadınlar ve çocuklar himayesiz ve kimsesiz bırakılarak başkalarına muhtaç hâle getirilmemiş ve toplumda gayrimeşrû ilişkiler yayılmamıştır.

Diğer yandan tarihin değişik dönemlerinde savaşlar sonucunda kadın nüfusu erkek nüfusuna oranla çok artmıştır. Bir örnek vermek gerekirse, 2. Dünya savaşından sonra Almanya’da kadınların nüfusu erkeklerden 7.300.000 daha fazla idi ve bunların 3 milyonu da duldu. Nitekim savaş sonrasında buna bir çare bulunamadığı için birçok Alman kadın küçük menfaatler karşılığında müttefik güçlerin kötü emellerine alet olmak zorunda kalmıştır. 1948 yılında Münih’te düzenlenen Uluslararası gençlik konferansında, cinsiyet oranlarındaki bu dengesizliğe bir çözüm bulunamaması üzerine katılımcılardan bazılarının poligamiyi (çok evliliği) önermeleri ve bunun konferansın kapanış bildirgesine dâhil edilmesi de dikkat çekicidir.[27]

Günümüz dünya toplumlarında da kadın ve erkek nüfusu arasındaki dengenin bozulduğu bir gerçektir. Mesela Amerika’da erkeklerden 8 milyon fazla kadın vardır. Bazı Orta Asya ülkeleriyle, Afrika ülkelerinde veya savaşların görüldüğü Bosna Hersek ve Kosova gibi ülkelerde de benzer bir orantısızlık göze çarpmaktadır. İşte bütün bu durumlarda çok evlilik kabul edilmediği takdirde, mecburen, metreslik, eşcinsellik veya fuhuş gibi gayrimeşrû ilişkiler kabul edilmek zorunda kalınacak ya da kadınlar ömür boyu bekâr kalmaya itilmiş olacaklardır.

Meseleyi kadın ve erkeğin fizikî yapılarının tamamen farklı olması noktasında da düşünebiliriz. Kadınlar erkeklere nazaran daha uzun ömürlüdür. Erkeklerden daha önce bâliğ olurlar ve çocuk sahibi olma yaşları da erkeklerden daha düşüktür. Erkeklerden farklı olarak ayın belli bir kısmını âdetli geçirirler. Hamilelikleri, çocuk doğurmaları ve lohusa olmaları da kendilerine has bir özelliktir. Fizikî olarak erkeklerden daha zayıftırlar. Tek tek bütün bu farklılıkları düşündüğümüzde meselenin hikmetini biraz daha iyi anlayabiliriz.

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm:

نِسَۤاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ

“Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır.”[28]buyurarak kadınların annelik yönlerine dikkat çekerken, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de:

تَزَوَّجُوا الْوَدُودَ الْوَلُودَ فَإِنّ۪ي مُكَاثِرٌ بِكُمُ الْاُمَمَ

“Vedûd (çok seven) ve velûd (çok doğuran) olanla evlenin zira ben (kıyamet günü) diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla övüneceğim.”[29]buyurarak ümmetin çokluğunun ehemmiyetine dikkat çekmiştir. Buna göre izdivacın en mühim gayesinin tenasül (neslin artması) olduğunu düşündüğümüzde, çok evliliğin bir hikmetini daha anlamış oluruz.

Son olarak bir hususa daha temas edelim. Günümüz Batı medeniyeti çok evliliği tasvip etmese de bu durum bütün dünya kadınlarının bakış açısını yansıtmaz. Nitekim birçok Afrikalı kadın, kendini yalnız hissettiğinden kocasını tekrar evlenmeye zorlamaktadır. Nijerya’nın bir şehrinde yapılan bir anket sonucuna göre ankete katılan kadınlardan yüzde altmışı kocalarının başka bir kadınla evlenmelerini memnuniyetle karşılamıştır. Aynı şekilde Kenya’daki bir araştırmaya göre 100 kadından 76’sı çok evliliğe olumlu bakmıştır. Aynı ülkenin kırsal kesiminde bu oran daha da artmış ve 27 kadından 25’i çok eşle evliliğin tek eşle evlilikten daha iyi olduğunu düşünmektedir. Amerika’da çok evliliği tatbik eden Mormonlar da[30] eşlerden biri diğerine yardım ettiği için bu uygulamanın hem kariyer hem de çocuk bakımı açısından daha ideal bir yol olduğuna inanmaktadırlar.[31]

Çok Evlilikte Kadının Durumu

Bazıları taaddüd-ü zevcâtın (çok evliliğin) kadın-erkek eşitliğini ortadan kaldırdığını söyleyerek, kadına da böyle bir hak verilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Ancak kadının birden çok erkekle evlenmesine sınırlı birkaç kabile ve toplum dışında tarihte rastlanmadığı gibi günümüzde yapılan anketlerde de kadınların bunu istemedikleri ortaya çıkıyor.[32] Zira öncelikle kadının psikolojik ve fizikî yapısı böyle bir duruma müsaade etmez. Erkeğe nazaran daha nahif ve narin bir yapıda yaratılan bir kadının dört erkekle evlenmesi, onlara hizmet etmesi, onların ihtiyaçlarını karşılaması aklen de mümkün değildir.

Evliliğin en önemli gayelerinden birisinin tenasül (neslin devam etmesi) olduğunu düşündüğümüzde de bir kadının birden fazla erkekle evliliğinin yanlışlığı anlaşılacaktır çünkü bir kadının bir çocuk doğurması yaklaşık bir seneyi bulmakta ve erken bir dönemde doğurganlık özelliğini kaybetmektedir. Erkekler için ise durum böyle değildir. Onlar ileri yaşlarına kadar çocuk sahibi olabilme özelliklerini devam ettirirler. Dolayısıyla birden fazla erkekle evlenen bir kadın onların çocuk isteklerine de cevap veremeyecektir.

Meseleyi erkek açısından düşündüğümüzde de böyle bir durumun ne kadar kötü olduğu anlaşılır zira fıtraten bozulmamış ve deformasyona maruz kalmamış hiçbir kimse karısını bir başkasıyla paylaşmak istemez. Birden fazla erkekle evli olan bir kadının sahip olduğu yuvada mutluluk ve huzurun bulunması mümkün değildir. Burada çatışma ve rekabet hâkim olur.

Diğer açıdan bu durum İslâm’ın çok önem verdiği ve kendisine miras, evlenme yasağı, velâyet vb. birçok hükmü bağladığı nesebin karışmasına da sebep olacaktır çünkü bu durumda çoğu zaman çocuğun babası karışacak ve ortaya farklı problemler çıkacaktır. Dolayısıyla insan fıtratına aykırı olan böyle bir uygulamayı İslâm’ın câiz görmesi mümkün değildir.

Diğer yandan bir erkeğin ikinci veya üçüncü evliliği yapmasının ilk eşinin hakkını ihlal edeceği ve aralarında kıskançlığa sebep olacağı söylenerek buna karşı çıkılmıştır. İfade etmeliyiz ki İslâm, hükümlerini duygu ve kalbî meyilleri göz ardı etmeksizin akıl ve mantık üzerine bina etmiştir. Toplumun temelini oluşturan aile gibi bir kurumda da aynı durum geçerlidir. Dolayısıyla daha önce de ifade ettiğimiz gibi çok evliliğe müsaade edilmesinde cüzi birtakım zararlar akla gelse de mesele tüm insanlık çapında düşünüldüğünde, kadın ve erkeğin fıtratları nazar-ı itibara alındığında ve evliliğin hikmet ve gayesi olan tenasül açısından meseleye yaklaşıldığında bu konuda itiraza mahal olmadığı görülecektir.

Her kadının evlenme hürriyetine sahip olduğunu ve evli bir erkekle evlenip evlenmeme kararının kadına ait olduğunu söylemiştik. Diğer yandan ikinci evlilikte ilk eşin rızası şart değilse de[33], her kadın böyle bir ihtimale binaen evlenmeden önce kocasından tefviz-i talak dediğimiz boşama hakkını alarak erkeğin ikinci evliliğini önleyebilir. Bu bir temlik (mülk edindirme) olduğundan kocanın bundan geri dönmesi de mümkün değildir. Bu durumda kadının hakkının ihlal edildiğinden bahsetmek çok doğru bir yaklaşım değildir.

Netice

Evet, İslâm getirdiği ahkâmla, tarihte birçok toplum ve kültürde görülen, Cahiliye döneminde de yaygın bir uygulama olan çok evliliği ta’dil ve ıslah etmiş, onu belli bir sayıyla sınırlamış ve eşler arasında adalet ve müsavatın gözetilmesini isteyerek hukukî bir çerçeve altına almıştır. İslâm’ın çok evlilikle ilgili hükmü, bir emir olmaktan ziyade, belli hikmet ve maslahatlara mebni bir izin mahiyetindedir. İçinde yaşadıkları kültür ortamının etkisiyle çok evliliği tenkit edenlerin, bu tenkitlerinde haksız oldukları açıkça ortaya çıkmıştır çünkü meseleyi doğru anlayabilmek için bütün zamanları ve bütün insanlığın durumunu göz önünde bulundurmalı, kadın ve erkek yapısını nazar-ı itibara almalı, izdivaçtaki maksadı kavramalı ve toplum realiteleri göz ardı edilmemelidir. Mesele umumi planda böyle olmakla birlikte, ikinci evlilik dinin ideal olarak bize takdim ettiği bir evlilik modeli olmaktan ziyade, ehven-i şer olarak vaz’ eylediği bir uygulamadır. Dolayısıyla dinin bu ruhsatından faydalanmak isteyen kişilerin, buna ihtiyaç olup olmadığını, ilk evliliklerinin selameti ve çevrenin tepkisini iyi değerlendirmeleri ve özellikle tek evliliğin yaygın bir uygulama hâline geldiği yerlerde daha dikkatli olmaları gerekir.


[1] bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, “Taaddüd-ü Zevcât”, Sebilürreşad Dergisi, 23/590; Kevser Kamil Ali, “Çok Evlilik”, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 8/365, 366.

[2] Ebû Dâvud, talâk 35.

[3] Tirmizî, nikâh 33.

[4] Adnan Demircan, “Cahiliye ve Hz. Peygamber Döneminde Çok Kadınla Evlilik”, İstem Dergisi, sayı: 2.

[5] Bediüzzaman, Münazarat, s. 121.

[6] Bediüzzaman, Münazarat, s. 121.

[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 2/114.

[8] Sedd-i zerâi, günahlara giden yolları kapatarak yaşama ortamını emniyet altına almak demektir.

[9] İsrâ Sûresi, 17/32.

[10] Sabûnî, Tefsir-u Âyâti’l-Ahkâm, 1/397-398.

[11] Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de:

يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ! مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمُ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَإِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ

“Ey gençler topluluğu! Sizden evliliğin külfetlerini yerine getirmeye gücü yeten evlensin. Kimin buna gücü yetmezse oruç tutsun zira oruç kişiyi korur.” (Buhârî, savm 10) buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir.

[12] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/6.

[13] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/7.

[14] Nisâ Sûresi, 4/19.

[15] Rum Sûresi, 30/21.

[16] A’raf Sûresi, 7/189.

[17] Nisâ Sûresi, 4/21.

[18] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, s. 1321.

[19] Nisâ Sûresi, 4/3.

[20] Sabûnî, Tefsir-u Âyâti’l-Ahkâm, 1/400; Ayrıca bkz: Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2/80; 82.

[21] Nesâî, işretü’n-nisâ 3; İbn Mâce, nikâh 47.

[22] bkz. Serahsî, el-Mebsût, 5/217-219.

[23] Kevser Kamil Ali, “Çok Evlilik”, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 8/366.

[24] Nisâ Sûresi, 4/129.

[25] Ebû Dâvud, nikâh 37; Hâkim, Müstedrek, 2/204.

[26] Ahmet Akgündüz, Bilinmeyen Osmanlı, s. 417, 418.

[27] Şerif Muhammed, “İslâm ve Diğer Geleneklerde Kadın”, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 55.

[28] Bakara Sûresi, 2/223.

[29] Ebû Dâvud, nikâh 4; Nesâî, nikâh 11.

[30] 1800’lü yıllarda kurulan bir Hristiyan cemaatidir.

[31] Şerif Muhammed, “İslâm ve Diğer Geleneklerde Kadın”, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 55.

[32] bkz. Semra Ulaş, “İslâm’da Çok Kadınla Evlilik”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, 6/1.

[33] Bu durum Hanbelî mezhebi dışındaki diğer üç mezhebin görüşüdür. Hanbelî mezhebine göre bir kadın evlilik akdi esnasında kocasının ikinci evliliği yapmamasını şart koştuğunda koca bu şarta uymak zorundadır. (Hirakî, Metnu’l-Hirâkî, 1/101)

İslam’da Kadının Mirası

Günümüz dünyasında İslâm’ı eleştirmek isteyenlerin dillerine doladığı hususlardan birisi de kadının mirası meselesidir.

Her şeyi yerli yerine koyan ve herkese hak ettiği konumu veren dinimiz, miras meselesinde de kadına, adalet ve hikmet çerçevesinde hakkını vermiştir. Melekler, Allah’ın her işinde bir hikmet olduğunu Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle dile getirirler:

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَاۤ إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

“Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin.”(Bakara Sûresi, 2/32) Yani Kur’ân-ı Kerîm, meleklerin lisanıyla bizlere Allah’ın (celle celâluhu) her işinde bir hikmet olduğunu bildirmektedir. Buna göre Kur’ân-ı Kerîm’de bize bildirilen hükümlere itaat etmek bütün müminlerin şiarıdır.

İslâm miras hukukunda gözetilen en temel iki özellik “akrabalık” ve “adalet”tir. Yani miras, yakınlık derecesine göre ve adaletle dağıtılır. Bu yakınlık ve adalette elbette kadın da yerini almıştır. İslâm, kadına mirastan pay verdiğinde, erkeğin hâkim olduğu bir toplulukta bu bir inkılâp niteliğindeydi zira o gün itibarıyla ne Arap yarımadasında ne de dünyanın değişik yerlerinde kadının insanî hiçbir hakkı söz konusu değildi. İşte böyle bir ortamda İslâm dini, kadının mirastaki paylarını ayırmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de en ayrıntılı hükümlerin yer aldığı miras âyetlerinde kadının hisseleri kıyamete kadar değiştirilemeyecek şekilde ve açıkça sabit kılınmıştır.

Temel kaynaklarımızda “payları belirtilmiş kimseler” manasına ashâb-ı ferâiz denen bu kimseler onüç başlıktan oluşmaktadır. Bu başlıkların yedisi bizzat kadınlarla ilgilidir. Bunları sayacak olursak; anne, zevce (eş), kız, oğul kızı, öz kız kardeş, bababir kız kardeş, nene… Görüldüğü üzere bir aileye mensup olan kadınlara –şartlar oluşması hâlinde- paylar ayrılmıştır. Bu sayılanlardan anne, zevce (eş), kız her hâlükârda mirastan pay almaktadırlar. Yani bunların kendilerine bakacak eşleri olsa veya kızlar açısından düşündüğümüzde başka bir aileye gelin olarak gitseler bile dinimiz onlara da payını ayırmıştır.

İslâm dininin yayıldığı Arap yarımadasında ve hatta günümüzde bile, aileye ait malları başka ailelere taşıdığı gerekçesiyle kızlara mirastan pay ayrılmadığını düşünecek olursak vicdanlarda meselenin ehemmiyeti daha açık anlaşılacaktır. Miras âyetlerinin inmesine vesile olan olayda bu ehemmiyet açıkça görülür. Buna göre;

يُوص۪يكُمُ اللّٰهُ فِٓي أَوْلَادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنْثَيَيْنِ

“Allah size, çocuklarınızın miras taksimi hususunda erkeklerin paylarının, kızların alacağı payın iki katı olmasını emretmektedir.”(Nisâ Sûresi, 4/11) âyeti inince bu hüküm, müşriklerin hoşuna gitmemiş ve şöyle demişlerdir: “Kadına dörtte bir, ya da sekizde bir, kız çocuğa yarım ve küçük çocuğa da mirastan pay veriliyor. Oysa onlar ne ata binebiliyor, ne de düşmanla savaşabiliyor. Küçük çocuğa da miras veriliyor, oysa çocuk hiçbir işe yaramıyor.”(Taberî, Câmiu’l-Beyân, 4/275) Âyetin indiği ortamda kadın ve çocuklar, sosyal hayatta ve özellikle savaşlarda bir yarar sağlamadığından kendilerine bir değer atfedilmiyordu. Oysa dinimiz anne karnındaki bebeğin bile payını ayırmıştır. Evet, sağ doğması şartıyla bebeğin de mirasta payı mevcuttur.

Niçin erkekler mirastan iki kat fazla pay alıyor?

İslâm miras hukukunda, eleştiri konusu yapılan en önemli husus, kadınların erkeğe nispetle mirastan daha az pay almasıdır. İslâm miras hukukuna göre bir kadının erkekten az pay alması, sadece erkek kardeşiyle birlikte bulunması durumunda geçerlidir. Eğer erkek kardeş yoksa, bu durumda daha fazla pay da alabilmektedir. Âyette şöyle buyrulur: “Allah size çocuklarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının, kızların iki katı olmasını emretmektedir. Eğer bütün çocuklar kız olup ve ikiden fazla iseler, bunların payı, ölenin bıraktığı malın üçte ikisidir. Eğer mirasçı olarak bir tek kız ise mirasın yarısı onundur.”(Nisâ Sûresi, 4/11)

Şimdi, zâhiren haksızlık gibi görünen ve bazılarınca eleştirilen, erkeğin kızdan iki kat fazla miras almasının hikmetlerine temas edelim.

İslâm dinine göre erkeğin yapması gereken vazifeler vardır. Bunlar; askerlik, savaş, yakınlarının geçimini temin etme mesuliyeti, akrabaların işlediği cinayetler neticesinde kan bedeli ödeme sorumluluğu, evlenirken kadına verilecek olan mehirdir. Bu vazifeler arasında özellikle nafaka yükümlülüğü üzerinde durmakta fayda var. Dinimiz, ailenin nafaka yükünü erkeğe yüklemiştir. Buna göre bir ailenin, barınma, giyim-kuşam, yiyecek-içecek gibi temel masraflarını o evin erkeği karşılamak zorundadır. Yani evin hanımının ve çocuklarının, barınma, giyim-kuşam, yeme-içme, bunun yanında erkek çocuklarının emsali para kazanıncaya kadar, kız çocuklarının ise evleninceye kadar bütün masrafları erkeğin sırtına yüklenmiştir. Bunun yanında sadece eş ve çocuklar değil yerine göre anne ve kız kardeşler gibi aileye mensup diğer kadınların nafakaları, bakacak kimse olmadığı takdirde ilk olarak erkeğin sırtındadır. Evet, dinimiz hayatın ekonomik yükünü bütünüyle erkeğe yüklemiştir. İslâm dinine göre hareket edildiğinde bir kadın hayatın ekonomik yükünü çekmemelidir zira her halükarda akrabalarından erkekler kendi nafakasını karşılamakla yükümlüdür. Bütün bu bilgiler ışığında insaflı olarak değerlendirilirse, mirastan erkeğin iki, kadının bir pay almasının, eşitsizlik değil, tam aksine adalet olduğu anlaşılacaktır. Ancak bu durum, erkeğin İslâm hukukuna göre vazifelerini yaptığında yerine gelmektedir. Ferdiyetçilik ve bencilliğin yaygın olduğu günümüzde erkeklerin üzerine düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeyip, miras meselesine sıra gelince haklarını hatırlamaları bu meselenin de eleştirilmesine sebebiyet vermektedir. Buna göre erkekler, sadece miras hususunda değil bütün konularda üzerine düşen vazifeleri bilmelidirler çünkü dinimiz, insanlara akrabalarını gözetmelerini, yakınlarına bakmayı emretmiştir.(Nahl Sûresi, 16/90)

Aynı konuyu “Muhakemesiz medeniyet, Kur’ân kadına üçte bir verdiği için âyeti tenkit eder” şeklinde açıklayan Bediüzzaman Said Nursî, hükümlerin genel itibarıyla çoğunluğa göre olduğunu özetle şu şekilde ifade etmektedir:

“Çoğunluk itibarıyla bir kadın kendini himaye edecek birisini bulur. Erkek ise ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak bir kadınla aile kurmaya mecbur olur. İşte bu konumdaki bir kadın, babasından erkek kardeşinin yarısı kadar miras alsa, kocası onun noksanını tamamlar. Erkek, babasından kız kardeşinin iki katı alsa, bunun yarısını evlendiği kadının geçimine verecek; böylece kız kardeşine denk hâle gelecektir. İşte Kur’ân böyle hükmetmiştir ve adalet bunu gerektirir.(Bediüzzaman, Sözler, s. 442)

Miras taksiminde gözetilen bu farklılığın sosyolojik ve psikolojik yönü ise daha farklı bir hususu ortaya çıkarmaktadır. Günümüzde bile pek çok yerde, kız çocuklara, “malımızı başkasına götürecek birisi” nazarıyla bakılmakta, bu da o masum kıza karşı bir olumsuz tavra dönüşmekte, bu tavır daha sonra onu mirastan mahrum bırakmaya kadar gitmektedir. Bu haksızlığa maruz kalan kız, babasından ve kardeşlerinden soğumakta, onların arkasından konuşmakta ve akrabalar arası ilişkiler bozulmaktadır. İşte dinimiz, Cahiliye’de yaşanan ve hâlâ da devam eden bu bakış açısını tadil etmek, aynı zamanda kızın hakkını da vermek için ona erkeğin yarısı kadar pay takdir etmiştir. Böylece hem kız, baba malından ve şefkatinden mahrum kalmayacak hem de baba ve erkek kardeşler, kızlarına ve kız kardeşlerine mallarını başkalarına götüren biri nazarıyla bakmayacaklardır. Neticede hüküm böyle verilmiş ve büyük bir sosyo-psikolojik inkılâp yaşanmıştır. Bu durumu Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri özetle şöyle açıklamaktadır: “Şu halde, fıtraten nazik, nazenin ve yaratılış itibarıyla zayıf ve nahif kız, görünüşte az bir şey kaybeder fakat ona bedel akrabalarının şefkatinden, merhametinden tükenmeyen bir servet kazanır yoksa ‘Hakk’ın rahmetinden ziyade merhamet edeceğiz’ diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şiddetli bir zulümdür. Belki Cahiliye döneminde olduğu gibi vahşice ve merhametsizce bir kötülüğe yol açma ihtimali vardır.(Bediüzzaman, Mektubat, s. 50)

Bütün bu açıklamalar ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki dinimizin ortaya koyduğu bir hayat sistemi vardır. Bu sistem içerisinde erkeğin konumu ve vazifesi ile kadınınki farklı farklıdır. Dolayısıyla miras paylaşımı da farklı olacaktır. Erkek ailenin reisi ve aile geçiminin sorumlusudur. Öyleyse, kadına nisbetle daha fazla alacaktır. Zâhiren haksızlık gibi görünen bu meseleye erkekle kadının toplumda ve ailedeki malî sorumluluğunu nazara alarak baktığımızda dinimizin getirdiği hükmün ne kadar merhametli ve adaletli olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Kadının Fitne Olmasını Nasıl Anlamalıyız?

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Buhârî’de geçen bir hadislerinde kendisinden sonra erkekler için kadından daha zararlı bir fitne bırakmadığını ifade buyurmuştur.[1] Diğer yandan Cenâb-ı Hak Âl-i İmrân Sûresinde: “Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise Allah’ın katındadır.”[2] buyurarak nefsin hoşuna giden nimetleri sayarak insanı bunlara karşı dikkatli davranmaya çağırmış, bunların ahiret nimetlerine nazaran geçici ve muvakkat olduklarına işaret edilmiş ve böylece hakîkatte meşru olan bu nimetlerin birer gaye hâline getirilmek suretiyle insanı Allah’tan uzaklaştırabilecek potansiyel birer tehlike olduklarına dikkat çekilmiştir. Âyet-i kerîmede nefsin hoşuna giden şeylerin başında kadınların zikredilmesi de konumuz açısından dikkat çekicidir.

Birçok manaya gelen “fitne”nin temelde iki anlamda kullanıldığını söyleyebiliriz. Birinci anlamı, madeni ateşte eritmek suretiyle saflaştırma, yani onun hasını hamından ayırma, imtihan etme, deneme; diğer anlamı ise kargaşa çıkarma, bozgunculuk yapma ve herc u merce sebebiyet vermedir. Buna göre hadis-i şerifte kadının fitne olmasıyla anlatılmak istenen temel husus, onun gerek kendisi ve gerekse erkekler için bir imtihan unsuru olmasıdır çünkü kadın fıtrat ve tabiatı gereği kendi güzelliklerini sergilemeye meftun olduğu gibi erkekler de yaratılış icabı güzele meyyaldirler. Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu veciz ifadeleriyle bu hususu dile getirmişlerdir: “Ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe sarhoşâne bir sürurla düşer, yanar.”[3]

Evet, kadının fitne olduğunun dile getirilmesi katiyen onun adına bir noksanlık değildir çünkü burada, onda mevcut olan bir kusur değil, potansiyel bir tehlike nazara verilmiştir. Aslında günümüzde çarşı-pazarda, televizyonda, internette, reklam ve filmlerde kadının nasıl suiistimal edildiğine bakacak olursak, herhâlde hadis-i şerifi anlamakta hiç zorluk çekmeyiz. Cenâb-ı Hakk’ın Rahim ismine mazhariyette en önde olan bu şefkat âbidesi, ruh yüceliği ve vicdan enginliğiyle değil; cismiyle, bedeniyle, güzelliğiyle ön plana çıkarılmış ve neticede toplumda değişik gayrimeşrû davranışların ortaya çıkmasında bir sebep teşkil etmiştir. Bu açıdan kadının fitne olmasını mutlak manada değil, onun sahip olduğu vasıflar itibarıyla anlamak gerekir. Nitekim İmam Buhârî’nin yukarıdaki hadisi “huysuz ve uğursuz kadından sakınılması” adında açtığı babın altına alması da bunu göstermektedir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak Tegâbun Sûresinde

يَاۤ أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُۤوا إِنَّ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ وَأَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ فَاحْذَرُوهُمْ

“Ey iman edenler! Eşlerinizden ve evlatlarınızdan size düşman olanlar da çıkabilir. Böyle olanlara karşı dikkatli olun!”[4] buyurarak kocalarına bile düşmanlık yapabilecek kadınların bulunabileceğine dikkat çekerken, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde saliha kadını dünyada sahip olunan şeylerin en hayırlısı olarak göstermiştir.[5] Buradan anlıyoruz ki kadın için esas olan onun sahip olduğu vasıflardır. Eğer saliha bir kadın olursa, erkek nazarında dünyadaki en hayırlı varlık olurken, sahip olduğu bir kısım kötü sıfatlardan dolayı yine erkek için bir fitne hâline gelebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da meselenin erkeklere bakan tarafıdır. Aslında kadınların fitne olması bir yönüyle de erkeklerdeki zaaflara işaret eder. İradesinin hakkını vermeyen bir erkeğin kadın karşısında dize gelebileceğine işaret ediliyor. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde:

إِنَّ الدُّنْيَا حُلْوَةٌ خَضِرَةٌ وَإِنَّ اللّٰهَ مُسْتَخْلِفُكُمْ ف۪يهَا فَيَنْظُرُ كَيْفَ تَعْمَلُونَ فَاتَّقُوا الدُّنْيَا وَاتَّقُوا النِّسَاءَ فَإِنَّ أَوَّلَ فِتْنَةِ بَن۪ي إِسْرَائ۪يلَ كَانَتْ فِي النِّسَاءِ

“Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyanın (dünyaya bakan yönünden) sakının, kadından da (sizi aldatacak yönünden) sakının! Zîra Benî İsrâil’in ilk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.”[6] buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir.

Dolayısıyla kadının fitne olmasını daha ziyade pratik hayata bakan yönüyle değerlendirmeli ve buradan alınması gereken dersler üzerinde durmalıyız. Kadınlar açısından meseleye baktığımızda, onlar; giyim kuşamlarına dikkat ederek, avret mahallerini erkeklerin nazarından uzak tutarak, erkeklerin yanında bulunduklarında konuşmalarına, hâl ve hareketlerine dikkat ederek en büyük sermayelerinin iffet ve hayâ olduğunu bir an hatırdan çıkarmamalı ve böylece bir fitne (imtihan) unsuru hâline gelmemeye çalışmalıdırlar. Erkekler de iradelerinin hakkını vermek ve haramlara karşı sabretmek suretiyle bu zaaflarını bir sevap vesilesine dönüştürmenin yolunu aramalıdırlar. Özellikle günümüzde gözlerin kalbe açılan bir pencere olduğunu ve kalbe akıp gelecek günah ziftlerinin oradan gireceğini bir an hatırdan çıkarmamalı ve günaha girme ihtimallerinin olduğu mahallerden de uzak durmalıdırlar. Erkekler ve kadınlar ancak bu surette, Cenâb-ı Hakk’ın, “Zinaya yaklaşmayın” emri çerçevesinde hareket etmiş olacaklardır.

Son olarak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bazı büyük zatların dualarında kadın fitnesinden Allah’a sığınmaları meselesine getirdiği yorumla meseleyi hitama erdirelim: “Erkek için bir imtihan unsuru olması açısından kadına “fitne” de denilmiştir. Bir kısım müminlerin sabah akşam dualarında “Allahümme ecirnâ min şerri’n-nisâ, Allahümme ecirnâ min belai’n-nisâ, Allahümme ecirnâ min fitneti’n-nisâ” demeleri; yani, “Allah’ım, erkekliğin altında kalıp kadınla imtihanı kaybederek bir kötülük işlemekten bizi koru; Allah’ım, şehvetin arkasında sürüklenip bir felakete uğramaktan bizi muhafaza et; Allah’ım bir kadının cazibesine kapılıp doğru yoldan sapmaktan bizi halâs eyle!” diyerek Allah Teâlâ’ya iltica etmeleri kadının potansiyel bir ibtila vesile olmasındandır. Güzeller Güzeli Yaratıcı, kadına cemalinden bir parıltı vermiş ve onu tenasübü, güzelliği, edâsı ve endâmıyla erkeğin gönlüne çok câzip gelebilecek bir hilkatte yaratmıştır. Bazıları, o câzibe karşısında iradelerinin hakkını vermekte zorlanabilirler; kadını bir imtihan vesilesi görür ve onun karşısında iradesiz davranmamak için de sabah akşam ellerini açıp -arz ettiğim gibi- Allah’ın hıfz u himayesine sığınırlar. Yoksa, müminler, kadının şer, bela ve fitne olarak yaratıldığını asla düşünmez ve kadın fitnesinden korunma dualarını o bâtıl inanca bağlamazlar. Bu açıdan, aslında erkek de kadın için bir imtihan aracıdır ve kadın da erkek sebebiyle başına gelebilecek şerden, beladan ve fitneden sürekli Hazret-i Hafîz’e sığınmalıdır. Hatta o da –dilerse– dualarında “Allahümme ecirnâ min şerri’r-ricâl, Allahümme ecirnâ min belâi’r-ricâl, Allahümme ecirnâ min fitneti’r-ricâl” diyebilir. Evet, erkek-kadın münasebetleri çerçevesinde her ikisi de birbiriyle imtihan olmaktadır ve her biri diğeri için bir imtihan unsuru, bir bela sebebi ve bir fitne vasıtasıdır.

Aldatan Havva imajı ve ilk günahın vebalinin kadına yüklenmesi, Batılı toplumlarda, asırlar boyu kadın hakkında çok olumsuz yorumlara sebebiyet vermiştir. Bu çarpık anlayıştan dolayı, kadın, güvenilmez, doğrudan muhatap kabul edilmez, ikinci sınıf bir varlık konumuna itilmiş; âdet hali, hamilelik ve çocuk doğurma, onun ebedî suçuna bir ceza olarak telâkki edilmiştir. Oysa İslâm’ın kadına bakışı, erkeğe bakışından hiç farklı değildir.”[7]


[1] Hadisin metni şu şekildedir: مَا تَرَكْتُ بَعْد۪ي فِتْنَةً أَضَرَّ عَلَى الرِّجَالِ مِنَ النِّسَاءِ (Buhârî, nikâh 17)

[2] Âli İmrân Sûresi, 3/14.

[3] Bediüzzaman, Şualar, 5. Şua.

[4] Tegâbun Sûresi, 64/14.

[5] Müslim, radâ 64.

[6] Müslim, zikr 99.

[7] Fethullah Gülen, Ölümsüzlük İksiri, s. 49-50.

İslam’da Kadının Eğitim ve Öğretimi

İslâm, erkeğe verdiği eğitim-öğretim hakkını kadına da vermiştir. Bu konuda müracaat ettiğimiz âyet ve hadislerin bazıları umumî bir hitapta bulunmuş ve bu umumilik içine kadını da dâhil etmiştir. Diğer bazılarında ise kadının ilim elde etme ve öğretme hakkı bizzat zikredilmiştir. Mesela

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”(Zümer Sûresi, 39/9) âyeti kadınların bilmesini de içine alacak şekilde geniştir. Kur’ân’da geçen: رَبِّ زِدْن۪ي عِلْمًا “Rabbim ilmimi arttır.”(Tâhâ Sûresi, 20/114)duası, kadın ve erkek herkesin yapabileceği bir duadır.

طَلَبُ الْعِلْمِ فَر۪يضَةٌ عَلٰى كُلِّ مُسْلِمٍ

“İlim öğrenmek erkek kadın her Müslüman’a farzdır.”(İbn Mâce, mukaddime 17),

عَلَى النِّسَاءِ مَا عَلَى الرِّجَالِ إِلاَّ الْجُمُعَةَ وَالْجَنَائِزَ وَالْجِهَادَ

“Kadınlara Cuma, cihad ve cenaze hariç erkeklere farz kılınan her şey farz kılınmıştır.”(Abdurrezzâk, Musannef, 5/298) gibi hadislerde ise kadın ayrıca zikredilmektedir. Peygamber Efendimiz’in cariyeler hakkındaki şu beyanları, değil hür kadınların, köle kadınların bile ilim öğrenme konusundaki haklarını ortaya koyar: “Bir insanın cariyesi olur, ona güzel bir tahsil ve eğitim verir, sonra da onu azad ederse, Allah onu iki katıyla mükâfatlandırır.”(Buhârî, cihâd 145)

Kur’ân ve hadislerde kadınlara tanınan eğitim-öğretim hakkı, Efendimiz zamanında pratik hayatta uygulanmış daha sonraki devirlerde de bu istikamette devam etmiştir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında, erkeklerle beraber kadınlar da camiye geliyor, verilen vaaz ve hutbelerden, yapılan sohbetlerden onlar da istifade ediyorlardı. Sorusu olan bir kadın, ya Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip bizzat soruyor ya da bir aracı vasıtasıyla iletiyordu. Genç bir kız, kendisini istemediği bir erkekle zorla evlendirmek isteyen babasını gelip Allah Resûlüne şikâyet edebiliyor, Peygamber Efendimiz de babasıyla konuşuyor ve neticede kızı haklı buluyordu. Bir kadın, gelip kocasının kendisini haksız yere boşadığını söylüyor, yuvasının dağılmaması için yalvarıyor, ardından gönülleri rahatlatıcı hükümleri bildiren bir âyet iniyordu. Esma Validemiz geliyor Efendimiz’e kadınlara ait hususi bir soru soruyor, mahrem bir mevzu olmasına rağmen soru sormaktan sıkılmıyor, Efendimiz ise bu sorulara gayet açık ve tatmin edici cevaplar veriyordu. İşte kadın, Allah Resûlü zamanında derdini anlatma, ihtiyaçlarını dile getirme, soru sorma ve ilim alma konusunda bu kadar rahattı. Daha önce insan yerine konmayan bu muallâ varlık, İslâm’ın gelmesiyle büyük bir mevki kazanmış ve esas olması gereken yere çıkmıştı.

Kadınların İlim Alma Yolları

1- Kadınların Mescide Gidip Gelmeleri

“Kadınların mescitlere gitmesine engel olmayın fakat evleri onlar için daha hayırlıdır.”(Müslim, salât 134–137) , “Kadınlarınız gece mescide çıkmak için izin istediklerinde onlara izin verin”(Müslim, salât 139), “Kadınlar cemaate katılmak istediklerinde, koku sürünmesinler.”(Müslim, salât 141) gibi hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların camiye gelebileceklerini bildirmişti. Hatta özel günlerinde kadınların bayram namazına gelmelerini ve cemaatin gerisinde durarak tekbirlere iştirak etmelerini tavsiye ediyordu.(Buhârî, îdeyn 15)

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), âyetler indiğinde, onları önce erkeklere sonra da kadınlara okuyordu.(İbn İshâk, Sire, 128) Hatta zaman zaman kadınların ortasında ayakta durup onlara da âyetleri okuyup anlattığını biliyoruz.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/590; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, 24/243)

Evet, mescitler kadınlara açıktı, bugün de açıktır ancak bazı şartlar da yok değildi. Namazın huzuruna, huşuuna mâni kokular sürmeyecekler, süslenmeyecekler, erkeklerle karışıp gitmemeye özen göstereceklerdi. Erkeklerle kadınların karışmaması için Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şu kapıyı keşke kadınlara ayırsaydık diye arzusunu belirtmişti. O zamanki şartlar içinde yapılamamış bulunan iş Hz. Ömer döneminde bizzat kendisi tarafından yerine getirilmiş ve kadınların mescide girişleri için ayrı bir kapı tahsis edilmişti.(Ebû Dâvud, salât 17) Bu kapıya bugün de hâlâ “Babu’n-Nisa=Kadınlar Kapısı” denir.

Şu hâdise de camilerin kadınların istifadesine her zaman açık olduğunu beyan eder: Ümmü Seleme Validemiz, evinde bir kadının saçlarını tararken, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ey insanlar!” dediğini duymuş ve hemen mescide yönelmişti. O sırada saçlarını taratan kadın, “Allah Resûlü erkekleri çağırıyor, ben ise kadınım.” deyince Ümmü Seleme Validemiz: “Ben de insanım.” cevabını vermişti.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 7/422; Müslim, fedâil 9) Sahâbe kadınlarından Hind binti Useyd (radıyallahu anhâ), Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Kaf Sûresini hutbede çok okuduğu için ezberlediğini söylemişti.(İbn Sa’d, Tabakât, 8/296)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sadece Cuma günleri değil diğer günler de namazlardan sonra mescitte, inen âyetleri tebliğ ve tefsir ediyor, o âyetle ilgili olan ya da olmayan sorulara cevaplar veriyordu. İşte bu sohbetlere kadınlar da katılıyor, hatta sorular da soruyorlardı.(Buhârî, ilim 41)

Kadınların sohbetleri ve hutbeleri dinlemeleri daha sonra Hulefa-i Raşidin döneminde de devam etmiştir. Hz. Ömer hutbe verirken bir kadının kalkıp mehirlerin yüksek tutulmasıyla alâkalı fikrine karşı çıkması ve bunu âyetten delil getirerek rahatlıkla ifade etmesi, bu meselede bir örnektir. Bu anlatılanlardan da anlaşılıyor ki kadınlar asr-ı saadette -bazen çeşitli tedbirlerle beraber- mescitlerin manevî ve ilmî feyizinden istifade etmişler ve hep ilme açık olmuşlardır. Mescidin fonksiyonu devam etmekle beraber bugün aynı vazifeyi paylaşan okullar, kurslar, üniversiteler, eğitim merkezleri gibi başka müesseseler de vardır.

2- Peygamberimizin Özel Sohbet Günleri

“Allah, beni bir muallim olarak gönderdi.”(İbn Mace, Mukaddime 229) diyen ve ümmetinin içinde erkeklerle beraber kadınların eğitimiyle de ilgilenen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine özel sohbet talebiyle gelen kadınlara hususi bir gün ayırmış ve onlara vaazlar vermiştir.

Bir gün Medine’nin kadınları gelerek şöyle demişlerdi: “Ey Allah’ın Resûlü, erkekler Sizi dinleyip Sizden istifade etme konusunda bizi geçtiler. Bize de müstakil bir gün ayırsanız!” Allah Resûlü, bunun üzerine onlara bir gün verdi. O belirli günde onlara nasihat eder ve bazı emirlerde bulunurdu.(Buhârî, ilim 36)Hatta Mekke’de ilk medrese konumunda olan Dâru’l-Erkam’da (Erkam b. Erkam’ın evinde) kadınların da olduğu bilinmektedir.(İbn Hişâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, 2/312)

Buhârî’nin, “Devlet başkanının kadınlara nasihatte bulunması” bölümünde zikrettiği bir hadis-i şerifle alâkalı olarak İbn Hacer şöyle der: Buhârî bu başlıkla, ailenin öğretimiyle ilgili teşvikin, kişinin sadece kendisine mahsus olmayıp bunun devlet başkanı ve onun yetki verdiği kimselere de yönelik olduğuna dikkat çekmiştir.(İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 1/232) Yani kadınların eğitimiyle alâkalı mesuliyetin bir kısmı da devlete aittir ve devletin bu konuda gerekli imkânları sağlaması gerekir. Dolayısıyla valiler, kaymakamlar, müftüler, imamlar, vaizler ve diğer yetkin ve yetkili insanlar, devleti temsil eden şahıslar olarak bu vazifeyi yerine getirmekle mükelleftirler.

3- Sahabenin Ailesine Tebliği

Allah Resûlü zamanında mescitte bazı sahabenin kaldığı ve sürekli ilimle meşgul oldukları yere “Suffe” denirdi. Burada kadınların da suffesi olduğundan bahsedilmektedir. Sahâbe, kadınıyla erkeğiyle burada öğrendiği ilmi doğrudan evine taşıyor ve ailesini de bilgilendiriyordu. Zaten:

يَآ أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قُٓوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْل۪يكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ

“Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi öyle bir ateşten koruyun ki yakıtı insanlar ve taşlardır.”(Tahrim Sûresi, 66/6) âyetine muhatab olan o hassas insanların başka türlü yapmaları da düşünülemezdi. Böylece kadınlar, kocalarından kendilerine gelen bilgilerle de ilimlerini arttırmış oluyorlardı.(Buhârî, ilim 25-26)

Kettânî’nin verdiği bilgiye göre Sahâbe, Hz. Ömer’in halifeliğinden önce kardeşlerini ve kızlarını okutur, sonra da onları okutucu olarak vazifelendirirdi ve bu zincirleme olarak devam ederdi. Daha sonra, Hz. Ömer okullar açtırarak çocukların eğitim ve öğretimi için görevliler tayin etmiştir.(Kettânî, et-Terâtibü’l-idariyye Tercümesi, 3/107)

Kadının kocasından ilim alması mehir konusuna da yansımış, evlilikte, erkeğin mehir olarak eşine, ezberindeki âyetleri öğretmesi kabul görmüş ve hükme bağlanmıştır.(Mevsûatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 39/156)

4- Özel Olarak Peygamberimize Soru Sormaya Gelmeleri

Kadınların, Efendimiz ve Hulefa-i Raşidin döneminde ilim almak için soru sormaktan çekinmediklerini görüyoruz. Dışarıda herkesin soru sormasına müsaade eden Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ayrıca öğleden sonra huzuruna girilip soru sorulması için de izin veriyordu.(Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, 1/161) Örnek olarak Mücadele Sûresinin inişine sebep olan hâdiseyi zikredebiliriz: Havle binti Salebe, kocasının kendisini boşadığı şikâyetiyle Peygamber Efendimiz’e gelmiş ve kocasının kendisini boşadığını söyleyerek derdini dökmüştü: “Ey Allah’ın Resûlü, Evs benimle genç ve cazip olduğum sırada evlendi. Bunca zaman ona hizmet ettim. Çocuklar doğurup büyüttüm. Gençliğim gidince beni ortada bıraktı. Kocama dönme imkânı yok mu? O da buna razı?” Bu ısrarlı yakarmalardan sonra Mücadele Sûresinin ilk dört âyeti nazil oldu.

Hz. Âişe validemiz, Ensar kadınları hakkındaki bir hayretini şöyle dile getirir: “Ensar kadınları ne hoş, hayâları, soru sorarak ilim öğrenmelerine mâni olmuyor!” İşte bu kadınlardan biri olan, Hz. Enes’in annesi Ümmü Süleym, Peygamberimiz’e gelmiş ve: “Allah, hak olan bir meseleyi açıklamaktan çekinmez. Bu yüzden ben de çekinmeden soruyorum.” deyip kadınların gusül abdesti alması konusunu soruvermiş, Allah Resûlü de güzelce açıklamıştı. Hadisi bize rivayet eden Ümmü Seleme Validemiz merakını yenemeyerek: “Kadınlara da mı gusül gerekiyor?” diye sormuş Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona da aynı açıklıkla cevap vermişti.(Buhârî, ilim 50) Bu rivayetten anlaşılıyor ki Allah Resûlü’ne kadınlar da gelip soru soruyorlar ve O, sordukları her mevzuya anlayacakları en güzel şekilde cevap veriyor ve onları memnun ediyordu.

Kadınların eğitiminde gösterilen hürriyet anlayışındandır ki dinimizin büyük bir bölümü bize Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarından gelmiştir. Bu konuda en başta gelen validemiz Hz. Âişe’dir (radıyallahu anhâ).

Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ)

Allah Resûlü’nün hanımları arasında ilme düşkünlüğü ile bilinenlerin en önde geleni Hz. Âişe validemizdi. O kadar ki “Bilmediği bir konuyu duyduğunda, onu iyice anlayıncaya kadar sormaya devam ederdi.” (Buhârî, ilim 36) Ebû Musa el-Eşari anlatıyor: “Allah Resûlü’nün arkadaşları olarak ne zaman bir hadisi anlamada problem yaşasak, hemen Âişe’ye sorardık. Kendisi bize o konuda mutlaka bir bilgi sunardı.” (Tirmizî, menâkıb 62) Rivayetten de anlaşıldığı gibi Âişe validemizin hadislere vukufiyeti fevkalade ileri idi. Huzuruna gelen bir soru veya problemi, hemen bir hadisle veya bir te’ville (yorumla) hallediveriyordu. Hatta bazı yanlış anlaşılan veya eksik rivayet edilen hadisleri, Hz. Âişe validemiz tamamlamış ve bizi yanlış anlamalardan kurtarmıştır. (Zerkeşî, el-İcabe, s. 103)

Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) Hz. Âişe hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Peygamber Hanımları da dahil eğer ümmetimin kadınlarının ilmi Âişe’nin ilmiyle kıyas edilecek olsa, Âişe’nin ilmi ağır gelir.”(Taberani, Mu’cemü’l-Kebîr, 23/184) Binaenaleyh Efendimiz’den tescilli bu ilim hazinesine miras ve tıp ile ilgili konularda dahi müracaatta bulunurlardı.(Taberani, Mu’cemü’l-Kebîr, 23/182; Hâkim, Müstedrek, 4/11) Âişe Validemizin tabiblik yönünün olduğunu da yine kaynaklarımızdan öğreniyoruz. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/67)

Mekke’nin âlimi olan Ata b. Rabâh, Âişe validemizin ilmine olan hayranlığını şöyle ifade eder: “O, insanların en fakihi, en âlimi, görüşü en güzel olanıdır.” (Hâkim, Müstedrek, 4/14) Âyetlerin iniş sebebini en iyi bilenlerden biri olan Âişe Validemiz, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında fetvalar da veriyordu. Hz. Ömer ve Hz. Osman (radıyallahu anh), sünnetle alâkalı bazı sorular için Hz. Âişe Validemize elçiler gönderiyorlardı. (İbn Sâd, Tabakât, 2/32–33)

Hafsa Validemiz (radıyallahu anhâ)

Hafsa Validemiz yirmi yaşlarında Peygamber Efendimiz’le evlenmiş ve 60 hadis rivayet etmiştir. Kendisinden de kardeşi Abdullah b. Ömer, yeğeni Hamza, kadın hizmetçisi Safiye, Hârise b. Vehb, Ümmü Mübeşşir gibi sahabiler rivayette bulunmuşlardır. Dikkat edilirse, kendisinden rivayet edenler arasında kadınlar vardır ve o kadınlardan biri de hizmetçisidir. İslâm, kadın hizmetçiye dahi ilim öğretme imkânı sunmuş, bununla da kalmayıp o ilmi başkalarına nakletmesini de tavsiye etmiştir.

Hafsa Validemiz (radıyallahu anhâ), belagat ve fesahat sahibi, eli kalem tutan bir kadındı. Babası Hz. Ömer’in vefatından sonra Müslümanlara hitaben yapmış olduğu bir konuşma vardır ki gayet edîbânedir. (Ömer Rızâ Kahhâle, A’lâmu’n-Nisâ, 1/275) Cahiliye’de Şifa Adeviye isimli kadından yazmayı öğrenmişti. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem kendisiyle evlendikten sonra, Şifa Adeviye’den Hafsa Validemize hüsn-ü hattı ve süslemeyi de öğretmesini istemişti. (İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, 12/457)

Ümmü Seleme Validemiz (radıyallahu anhâ)

Her hanımın, kendi evini birer okul, birer mescit hâline getirmesi, dinimizin istediği, en azından tavsiye buyurduğu bir kutlu vazifedir. Anneler, çocuklarını böyle bir ortamda büyüttüklerinde, rûhu, aklı, kalbi Allah marifetiyle dolmuş, ibadet, zikir ve ahlâk-ı âliyeyle doymuş bir nesil yetişecektir. Şu kutlu beyanı bir de bu açıdan okuyalım: “Oturun da evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve (Resûlullah’ın) hikmetlerini anın. Allah muhakkak ki Latif ve Habir’dir (ilmi en gizli şeylere bile nüfuz eder).” (Ahzâb Sûresi, 33/34)

İşte bu âyeti ruhunda yaşayan Ümmü Seleme Validemiz, okul öğretmenine haber göndererek, Kur’ân öğretmek üzere kendisine çocuk göndermesini istemişti. Hadisleri en iyi ezberleyenlerden biriydi o.

Ve Diğerleri

İbn Hazm, kitabında yirmi kadar hukukçu hanım sahabiden bahseder. Örnek olarak yukarıdaki validelerimizin yanında şu isimleri sayabiliriz:

Ümmü Habibe validemiz, Fâtıma validemiz, Ümmü Şerik, Ümmü’d-Derdâ el-Kübrâ, Ümmü Seleme Validemizin kızı Zeyneb, Ümmü Eymen, Ümmü Yûsuf, Atike bint Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Ebû Bekir Efendimiz’in kızı Esma validemiz, Fâtıma bint Kays (radıyallahu anhunne ecmaîn). (İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre, s. 223)

Sonraki Dönemlerde Kadın Âlimler

Bu kutlu neslin ardından pek çok kadın âlim yetişmiştir. Örnek olarak birkaç tanesinin sadece ismini zikretsek yeterli olur: Kitabet ve şiir alanında Uleyye binti Mehdi, Âişe binti Ahmet el-Kurtubiyye, Villâde binti Halife el-Müstekfî, tıp alanında göz hastalıklarını tedavi etmekle meşhur Benî Eved kabilesinden Tabibe Zeynep, Ümmü’l-Hasen binti’l-Kâdî Ebî Cafer et-Tancalî ki meşhur bir tabiptir. Hadis alanında Kerîme el-Merveziye, Seyyide Nefîse binti Muhammed. (Bu ve daha pek çok kadın âlim için Â’lamu’n-Nisâ adlı esere bakılabilir.)

Hâfız b. Asâkir, kendi hocaları arasında seksen küsur kadın muhaddis sayar. Ayrıca, İmam Şâfiî, Buhârî, İbn Hallikân ve İbn Hibbân gibi âlimlerin kadın müderrisleri de olmuştur. Bu müderriselerin çoğu, fakîh, edip ve meşhur âlimlerdir. Sadece birkaç misalini verdiğimiz bu kadın âlimler, İslâm’ın kadınların eğitimine bakışını ortaya koymaya yeter. Daha fazlasını tabakat kitaplarına (âlimlerin hayatlarının anlatıldığı eserlere) havale ediyoruz.

Netice

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kavlen ve fiilen teşvikçisi olduğu kadın eğitimi, İslâm’da en güzel şekilde tatbik edilmiş ve kadın hiçbir zaman bu hakkından mahrum bırakılmamıştır. Zamanımızda kısmen bazı yerlerde görüldüğü gibi kız çocuklarını okutmama, okutmaya gerek duymama yanlışlığına düşülmüşse bu, dinimizden değil, dini yanlış ya da eksik anlamadan kaynaklanmıştır. Hâlbuki dinimizin kaynakları olan Kur’ân ve Sünnet, hep umumi konuşmuş, kadın-erkek herkesi kapsayacak şekilde hitap etmiştir. Peygamberimiz’in eşleri, sahabe hanımlar ve sonraki nesillerden yetişen kadın âlimler bunun şahididir. Öyleyse, bugünün inanmış erkeklerine düşen vazife, hanımlarına ve kızlarına öğrenme ve öğretme imkânları hazırlamak, buna karşılık kadınlardan ve kızlardan beklenen gayret ise kendilerine sunulan fırsatları iyi değerlendirip ilme koşmak, imkânlar sunulamamış olsa dahi, şartları zorlayıp kalb, zihin ve akıllarını ilim ve marifetle doldurmaya çalışmaktır. Çocukların yetişmesinde en büyük role sahip olan kadının, yetişmiş, ilimli ve şuurlu olması, insanlığın geleceği adına da büyük ehemmiyet arz etmektedir. Hem bugün ilim elde etme yolları; kitapların bolluğu, yetişmiş insanların çokluğu ve internet sayesinde kütüphanelerin evlere taşınmasıyla, geçmiş yıllara göre daha kolay ve daha geniştir. İnsana düşen şey ise sadece imkânları değerlendirme gayretidir.

Kadının Çalışması

Modern çağda kadınla ilgili ortaya çıkan problemlerden birisi de kadının çalışmasıdır. Özellikle Batıda sanayileşme ve insan hak ve özgürlüklerindeki gelişmelerle birlikte kadının içtimai konumu da ciddi değişikliğe uğramıştır. Kadın-erkek eşitliği gündeme gelmiş, kadını bütün haklarından mahrum eden, onun kiliseye girmesine ve İncil’e dokunmasına bile karşı çıkan zihniyete bir tepki olarak feminizm akımı doğmuş ve ardından kadın da ictimaî işbölümünde önemli bir yer işgal etmeye başlamıştır. Erkeklerin çalıştığı birçok meslekte kadınlar da çalışmaya başlamış ve çalışan kitlenin önemli bir kesimini kadınlar oluşturmuştur. Batıdaki bu gelişmelere mukabil İslâm dünyasında da kadınların çalışmasıyla ilgili önemli değişiklikler olmuştur.

Kadının sosyal mevkiinde bu gibi değişmeler yaşanırken daha başka yeni problemler ortaya çıkmıştır. Öncelikle kadının fizikî ve psikolojik yapısı göz önüne alınarak kendisine uygun işlerde çalışması temin edilmemiş hatta icra ettiği bazı meslekler itibarıyla o suiistimale maruz kalmış ve onun güzelliği tahrik unsuru hâline getirilmeye çalışılmıştır. Diğer yandan kadının aileden ayrılmasıyla birlikte aile düzeninde önemli aksamalar ortaya çıkmış ve çocuklar gereken ilgi ve terbiyeyi alamamıştır. Tabii ki kadının dış dünyadaki hayat şartlarının bu ölçüde değişmesi onun hayata, aileye ve kocasına bakışını da önemli ölçüde etkilemiştir. Aslında kadın hayatındaki bütün bu değişikliklerin, onun için faydalı olup olmadığını anlamanın en doğru yolu, yaşanan realitelere göz atmaktır. Yani aileye, boşanma oranlarına, yetişen gençliğe, akrabalık bağlarına, eşlerin birbiriyle geçimine vs. baktığımızda ortada önemli problemlerin olduğunu anlayabiliriz.

Biz burada İslâm hukukuna göre kadının çalışmasını ele alacak ardından da çalışma hayatında kadın için ideal olan hayat tarzını izah etmeye çalışacağız.

Öncelikle ifade etmek gerekir ki kadın İslâm’da hiçbir zaman çalışmak zorunda bırakılmamıştır çünkü onun nafakası doğumundan vefat edeceği ana kadar hep yakınları tarafından karşılanır. Yeni doğan bir kız çocuğunun evleninceye kadar maddî bütün ihtiyaçlarını –imkânı yerinde olduğu sürece- babası karşılamak zorundadır. Evlendiği takdirde onun ve çocuklarının nafakasını tedarik etmek yani bir kadının normal şartlarda hayatını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyacağı giyecek, yiyecek, mesken gibi masraflarını karşılamak kocasının vazifesi ve sorumluluğu altındadır. Bununla ilgili Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّٓا اٰتَاهُ اللّٰهُ

“İmkânı geniş olan, imkânına göre nafakayı bol versin. Nasibi sınırlı olan ise Allah’ın kendisine verdiği imkân ölçüsünde nafaka versin.”[1] Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu hususu:

وَلَهُنَّ عَلَيْكُمْ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ

“Eşlerinizin sizin üzerinizde, durumlarına uygun olarak yiyecek ve giyecek hakları vardır.”[2] şeklinde beyan etmektedir. Eğer kadın boşanacak olursa tekrar onun geçimini sağlamak babasına, eğer o hayatta değilse en yakından başlayarak yakın erkek akrabalarına terettüp eder. Bizim burada izah etmek istediğimiz husus, İslâm, kadını hiçbir zaman çalışmak mecburiyetinde bırakmamış ve onun masraflarını durumuna göre yakınlarına yüklemiştir.

Bunun yanında kadın çalışmasa da evlenirken kocasıyla bir mehir üzerinde anlaşıp evlilikten önce veya sonra onu alabilir. Mehir ve nafaka yanında kadın miras, hibe, hediye gibi değişik yollardan mal sahibi olduğunda bu malları üzerinde istediği tasarrufta bulunabilir. Kocasının bu noktada ona bir baskı uygulama hakkı yoktur. Bütün bunların yanında kadın askerlikten de muaf tutulmuştur. Bütün bunlar kadının evi ve ailesiyle yakından ilgilenmesini kolaylaştıran, onun iyi bir anne olabilmesinin önünü açan ve toplumun en önemli yapı taşı olan aile kurumunda bir iş bölümüne fırsat veren uygulamalardır.

Diğer yandan hukukî şahsiyeti/kişiliği itibarıyla kadının erkekten hiçbir farkı yoktur. O, erkeğin yaptığı alım-satım, kiralama, vekâlet, kefalet, hibe, vasiyet vb. her türlü hukukî işlemi yapabilir. Yani ibadet ve Allah’a kulluk yönüyle erkekten bir farkı olmayan kadının hukukî şahsiyeti itibarıyla de bir farkı yoktur. Kadının çalışmasına da bu gözle bakabiliriz. Yani onun belli şartlar çerçevesinde çalışıp para kazanmasında, iş hayatında kocasına yardımcı olmasında, ticaret veya memuriyet gibi değişik görevlerde bulunmasında dinî ve hukukî bir engel yoktur. Burada dinî açıdan problem olabilecek husus, kadının çalışma ortamı, yaptığı iş, giyim kuşamı, aile ve çocuklarını ihmal edip etmemesi gibi harici faktörlerle ilgilidir.

Bu çerçevede meseleye bakacak olursak öncelikle kadının yaptığı işin onun fıtrat ve yaratılışına uygun olması gerekir. Kadını fizikî ve psikolojik yapısıyla uygun olmayan işlerde çalışmaya mecbur bırakmak ona bir nevi zulüm sayılır. Fıkıh kitaplarında kadınların hâkimlik, idarecilik gibi bazı görevleri yapmalarının câiz görülmemesine bu gözle bakılmalıdır. Çalışmak isteyen bir kadının dikkat etmesi gereken önemli bir nokta da tesettürüdür. Özellikle çalıştığı işyerinde erkekler tarafından da görülecek olan bir kadının giyim kuşamı İslâmî ölçülere uygun olmak zorundadır. Yani onun giydiği elbise öncelikle el ve yüzü dışındaki organlarını örtmeli, vücudunu gösterecek kadar ince, vücut hatlarını belli edecek kadar da dar olmamalıdır. Kadının giyim kuşamı mümkün olduğu kadar sade olmalı, tahrik unsuru olmamalı ve fitneye sebebiyet vermemelidir. Bunun yanında kadın süs ve makyajdan kaçınmalı, koku sürünmemeli, erkeklerle konuşurken sesini eğip bükmemeli kısaca kendisinin kadınsı özelliklerini ortaya koyacak her türlü hâl ve tavırdan uzak durmalıdır. Başkalarıyla münasebetlerinde vakar, ciddiyet ve iffet onun vazgeçilmez vasıfları olmalıdır. İnsanları günaha düşürmemesi bakımından bu hususun çok önemli olduğunu düşünüyoruz.

Diğer yandan çalışan bir kadın-erkeklerle ihtilattan kaçınmalı ve kesinlikle yanlarında üçüncü bir kişi olmadan bir erkekle baş başa kalmamalıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

لَا يَخْلُوَنَّ رَجُلٌ بِامْرَأَةٍ إِلَّا كَانَ ثَالِثَهُمَا الشَّيْطَانُ

“Bir kadınla erkek yalnız başına kalırsa üçüncüsü şeytandır.”[3] buyurmak suretiyle bu konuya dikkat çekmiştir. Meselenin bir diğer yönü de aileyle ilgilidir. Öncelikle bir kadının çalışabilmesi için kocasının rızası bulunmalıdır. Kadın iş hayatına kendini kaptırmak suretiyle ailesini ve çocuklarını ihmal etmemeli ve mesai tanzimini çok iyi ayarlayarak çocuklarının eğitim ve terbiyesine de zaman ayırmalıdır. Hatta aslî görevinin annelik olduğunu unutmamalı, çocukların her türlü maddî ve manevî ihtiyaçlarını karşılamada çok titiz davranmalıdır. Bir de kadının çalışma ortamı onun ibadetlerini rahat bir şekilde yerine getirmesine imkan sağlamalıdır.

Evet, görüldüğü gibi kadın gerekli şartları yerine getirdikten sonra çalışabilir. Hatta diyebiliriz ki toplumda belli vazifelerin yerine gelmesi için bazen kadının çalışması mecburi bile olabilir. Mesela kadın doğum doktorluğu gibi alanların boş bırakılmaması gerekir. Veya kadınların eğitim ve öğretiminde görev yapacak muallimeler de onların arasından çıkacaktır. Bu açıdan kadını tamamen eve hapsetme, ona sadece bulaşık, çamaşır ve yemek yapma gibi görevleri münasip görme gibi mülahazaların İslâmî bir yönü yoktur. Eğer tarihin belli dönemlerinde ve belli yerlerinde kadın eve hapsedilmişse bunu İslâm’a mal etmek doğru değildir.

Burada kadının çalışması derken, daha ziyade dışarıda belli bir mesai gerektiren işleri kastediyoruz. Yani bizim üzerinde durduğumuz, memuriyet, esnaflık, hizmetçilik ve yöneticilik gibi kadının vaktini ev dışında geçirdiği ve yerine getirilmesi ciddi bir zaman gerektiren işlerdir yoksa her kadın gerek ev işlerini yerine getirme, gerek işlerinde kocasına yardım etme, gerek çocukların bakımıyla ilgilenme, gerekse evde icra edilebilen bazı işleri yerine getirmek suretiyle bir şekilde çalışmaktadır. Bir ev hanımının yerine getirdiği vazifeleri çalışmanın dışında tutamayız. Aynı şekilde kırsal kesimlerde yaşayan kadınların, hayat şartlarının gerektirdiği bazı işleri yapmaları da bir nevi mesaidir. Özellikle çocukların geleceğe hazırlanmaları yönünde gayret sarf etmek belki en güzel bir çalışmadır. Dolayısıyla Kur’ân ve sünnette çalışana verileceği müjdelenen ecir ve mükâfattan bu nevi işleri yapan kadınların da faydalanacağını söylemek daha adil bir yaklaşım olsa gerek.

Son olarak kadın ve erkeğin aile içindeki görev paylaşımı üzerinde durmak istiyoruz. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Ali ve kızı Hz. Fâtıma (r.ha) için bir görev paylaşımı yapmış, Hz. Ali’nin dışarıda çalışmasını, Hz. Fâtıma’nın ise ev işlerini yapmasını tavsiye etmiştir. Ahzâb Sûresinde de Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarına hitaben şöyle buyruluyor:

وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولٰى

“Hem vakarla evinizde durun da daha önceki Cahiliye döneminde olduğu gibi süslenip dışarı çıkmayın.”[4] Bu âyete birinci derecede Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımları muhatap olsa da âyet-i kerîme aynı zamanda bütün mümin hanımlara yapılan bir hitaptır. Buradan kadınların hep evlerinde duracağı ve hiç dışarı çıkamayacakları gibi bir mana anlaşılmamalıdır zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Buhârî’de geçen bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Allah size, ihtiyacınız için çıkmanıza izin verdi.”[5] Tarihimize baktığımızda da genellikle erkekler dışarıda çalışıp kazanıp evin ihtiyaçlarını görürken, kadınlar da ev işlerini yapmışlar ve en önemlisi vakitlerini çocukların geleceğe hazırlanmasına vakfetmişlerdir. Bu açıdan kadın için en uygun ve münasip yolun bu olduğunu söyleyebiliriz.

Böyle bir hayat tarzı çocukların talim ve terbiyesi açısından neredeyse zorunlu olduğu gibi ailenin mutluluğu açısından da oldukça önemlidir çünkü böyle bir hayatta eşler birbirlerine daha iyi zaman ayıracaklar, evde bir düzen olacak, kadın hayatın stres ve sıkıntılarından uzak olduğu için kocasıyla daha iyi ilgilenecektir. Evet, akşama kadar çalışıp akşam eve giren, her ikisi de çalışmaktan yorgun ve bitkin düşen, eve geldiklerinde birbiriyle ilgilenmeye fırsat bulamayan ve çocukların da kreşe emanet edildiği bir ailede huzur ve itminanın yaşanması zor görünüyor. Ailedeki böyle bir iş ayrımı, kadın ve erkeğin fıtrat ve yaratılışına da daha uygundur.

Cenâb-ı Hak, Nisâ Sûresinde kadın-erkek ilişkileriyle ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Kocalar eşleri üzerinde yönetici ve koruyucudurlar. Bunun sebebi, Allah’ın bazı insanlara bazılarından daha fazla nimet vermesi ve bir de kocalarının mehir verme, evin masraflarını yüklenme gibi malî yükümlülükleridir. O hâlde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır.”[6] Âyet-i kerîmede erkeğe ev reisliği görevinin verilmesinin gerekçesi olarak, ailenin nafakasını sağlama vazifesiyle mükellef olması gösteriliyor. Aslında âyet-i kerîme ev reisliğinin gerekçesini açıklamak üzere kocaların malî yükümlülüklerini zikretse de biz buradan yola çıkarak, ideal bir aile yapısının işaret buyrulduğunu da anlayabiliriz.

Ancak günümüz şartlarını da hesaba kattığımızda her zaman için kadının evinde durması zordur. Bu açıdan bazen maddî sebeplerin zorlamasıyla, bazen hizmet duygu düşüncesiyle, bazen toplumun buna ihtiyacı bulunduğundan, bazen de eğitim ve öğretimin bir neticesi olarak birçok kadının farklı iş kollarında yer aldığını görüyoruz. İşte değişik sebeplerden dolayı çalışan kadınların yukarıda zikrettiğimiz şartlara riayet etmeleri gerekir. Burada son olarak bir hususu daha vurgulamak istiyoruz. Bazen kadınlar da çalışıp para kazanmaya başladıklarında, kendi ayaklarının üzerinde durmanın verdiği güçle kocalarına karşı müstağni davrandıklarını, onların hukuklarına riayet etmediklerini ve aile içindeki bazı vazifelerini ihmal ettiklerini görüyoruz. Bu son derece hatalıdır. Tabii ki bir erkek, çalışan hanımına karşı bazı hususlarda daha müsamahakâr olmak zorundadır. Ancak bu durum çalışan kadınların karı-koca ahkâmına riayetsizliğini gerektirmez. Zira: “Erkeklerin hanımları üzerinde bulunan hakları gibi hanımların da kocaları üzerinde meşrû çerçevede hakları vardır. Şu kadar ki erkeklerin onların üzerindeki hakları bir derece daha fazladır. Unutmayın ki Allah üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir.”[7]


[1] Talâk Sûresi, 65/7.

[2] Ebû Dâvud, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 84.

[3] Tirmizi, radâ 16.

[4] Ahzâb Sûresi, 33/33.

[5] Buhârî, nikâh 115.

[6] Nisâ Sûresi, 4/34.

[7] Bakara Sûresi, 2/228.

Kur’ân ve Sünnetin Çizdiği Aile Modeli

Aile ve din insanlığın tarihi kadar kadîm iki kurumdur ve bu iki müessese birbiriyle sıkı münasebet hâlindedir. Din, ailenin oluşmadan önceki aşamalarında, kuruluşunda, işleyişinde ve sonlanmasında önemli ilkeler ve ayrıntılı hükümler getirmiştir. Bütün dinlerde aile ile ilgili hükümler vardır.

Bir başka açıdan bakıldığında dinî değerlerin korunmasında ailenin rolü ne kadar büyükse ailenin korunmasında da dinin tesiri o kadar önemlidir. Dolayısıyla bu iki kurum bekâsı için belli ölçüde birbirine muhtaçtır. Son din İslâm ve onun öğretilerinin yön verdiği Müslüman aile için de bu esas geçerlidir.

Acaba İslâm’ın iki ana kaynağı Kur’ân ve Sünnet aile için nasıl bir model öngörmektedir? Öncelikle aile nikâh akdiyle kurulur. Nikâh, insan neslinin varlık sebebi olan ailevî münasebetin tek meşru yoludur.1

Kâinattaki canlıların varlık ve neslinin devamı erkek ve dişinin birleşmesine bağlanmıştır. Sadece insanlarla alâkalı değil hayvan2 ve bitkiler3 ile ilgili genel kural da budur. Meselâ rüzgârların fonksiyonlarından birisi erkek ve dişiyi buluşturarak bitkileri aşılamak ve sebze-meyve oluşumunu sağlamaktır.4 Bu sebeple canlı varlıklar çift yaratılmış,5 Hz. Nûh’a (a.s.) tufandan önce gemisine her cins hayvandan birer çift alması emredilmiştir.6 “Bütün çiftleri o yaratmıştır” âyeti7 varlıkların hayata çıkmaları ve nesillerinin devamlılığının bu yolla sağlandığına ve bunun da bir lütuf olduğuna işaret etmektedir. Bu sebeple erkek-dişi, kadın-erkek birisi diğerinin varlık sebebi olacak ölçüde birbirlerine mahkûmdurlar. Kadın-erkek arasındaki mutlak üstünlüğü ya da üstünlük tartışmalarını mânâsız kılan da budur.

Neslin devamı için kadın ve erkek birbirine ilgi duyacak şekilde yaratılmıştır. Esasen bu, fıtrat kanunudur. Çünkü zıt kutuplar birbirini çeker. Varlık da bundan doğar. Karı-koca için kullanılan zevc kelimesinde de bu incelik gözükmektedir. Zîrâ zevc aynı cinsten8 fakat zıt özellikteki, karşıt kutuplu varlıklar (erkek-dişi)9 için kullanılır. Karı-koca arasındaki uyum, ahenk ve ünsiyeti sağlayan, varlığı doğuran, sürekliliği sağlayan da budur. Arzular, tatmin edildiklerinde son bulsa da, bahse konu özellikleriyle eş olmak her ân birbirlerine olan arzuyu tazelediğinden eşler arasında sürekli bağlılık sağlanmaktadır.

Karşıt cinsleri birbirlerine cazibe merkezi hâline getiren şehvet dürtüsüdür ve bu arzu insanın en zayıf yönünü teşkil eder.10 Bunun için Kur’ân-ı Kerîm zina yapmayın yerine zinaya yaklaşmayın ifadesiyle zinaya götürebilecek ortamlardan uzak durulmasını talep eder.11 Zîrâ o girdabın içinden çıkmak kolay bir iş değildir.

Bundan dolayıdır ki hadîste zina daveti alan ve Allah’tan korktuğunu beyan edip bu talebi reddeden mü’min hesap gününde Yüce Yaratıcı’nın özel misafiri olarak ağırlanacak yedi sınıf içinde sayılmıştır.12 Hattâ böyle bir imtihanla karşı karşıya kalıp da nefsini yenen bir mü’minin dünya sıkıntılarından birisiyle karşı karşıya kalıp da çaresizliğe düştüğünde Allah’a bu ameliyle tevessül etmesi durumunda Allah’ın o şahsı bu sebeple sıkıntıdan kurtaracağı hadîste bir örnekle anlatılmaktadır.13

Nikâh, dinî bir vecibe olan14 iffeti korumanın15 kalkanıdır. Esasen iffet şehvete hükmetme ve onu meşru yoldan tatmin etme sonucunda ortaya çıkan bir fazilet, şehvetin insana hükmetmesi ise iffetsizliği doğuran bir rezilettir. Buna göre zinaya düşme endişesi taşıyıp da malî gücü yerinde olan sorumluluk sahibi kişilere evlilik farz olmuştur.16 İşte bu noktadan yaklaşıldığında nikâhla oluşan ailede eşler, dış etkilere karşı birbirlerinin elbisesidir17 ki, bununla her birisi diğerini koruyup kollar/sarıp sarmalar, aile mahremiyetlerini dışarıya sızdırmazlar. Bu elbisenin materyali de Allah’ın emir ve yasaklarına saygı ve sevgiyle bağlılık anlamına gelen takvâ’dır.18 Bu yapı giysiye, şehevî duyguların tesirine karşı kuvvetli bir koruma, nefsî zaaflara karşı sert bir direnç gücü kazandırır. İşte bunun için Hz. Peygamber (s.a.s.) bağımsız yönelişin ve nefsî arzuların en yoğun ve güçlü olduğu dönemden geçen gençlere seslenerek imkânı iyi olanların evlenmelerini istemiştir.19

Kur’ân-ı Kerîm’e göre kadın ve erkek birbirlerine karşı üstünlükleri bulunan iki farklı cinstir. İki varlık arasındaki farklılık birinde olanın diğerinde bulunmadığı özelliği gösterir. Bu husus kadın-erkek arasındaki mutlak üstünlük iddiasını ortadan kaldırmaktadır. Nikâh yoluyla birliktelik sağlayan taraflardan her birisi, üstün yönleriyle yekdiğerinin eksikliklerini tamamlamakta20 ve bu yolla ayrılmaz biçimde iç içe geçip bütünleşmektedir.21 Bu farklılığın getirdiği üstünlük tabiî olarak karı-kocaya farklı roller yüklemektedir ki, eşler birbirlerine ait bu doğal/fıtrî rolleri çalma girişiminde bulunmamalıdır.22

Kur’ân-ı Kerîm’in eş için zevc kelimesini kullanması da bu hususu en güzel şekilde açıklamaktadır. Çünkü zevc kelimesi sözlükte aynı zamanda ayakkabı, terlik ve mest gibi çift giysilerin her bir teki (sağı-solu) için kullanılır.23 Karı-koca için kullanılan zevcân/zevceyn ifadesi de bir çift (iki eş) mânâsına gelir. Bu ikilinin temel özelliği birbirlerinin farklı rolleriyle bütünleşerek birisi diğerinin ayrılmaz parçası hâline gelmesi, birisi olmadan diğerinin anlamsızlaşması, birinin de diğerinin yerini dolduramamasıdır. Farklılıklarıyla bütünleşen eşler güçlü bağlarla birbirlerine kenetlenerek yalnızlık hissetmelerine mâni olacaklardır.

Herhangi bir kurumun ait olduğu toplumun zihniyet dünyasından, ona yön veren temel değerlerden soyutlanarak tanımlanması sağlıklı netice vermez. Kur’ân’ın aile kurumunun merkezine yerleştirdiği rahmet İslâm toplumunda ilişkilerin zeminini oluşturan en temel kavramdır. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in hemen başında kendisini Âlemlerin Rabbi olarak takdim ettikten sonra rahmân ve rahîm sıfatına yer verir.24 Rahmeti kendisine ilke edindiğini,25 rahmetinin her şeyi kuşattığını bildirir.26 Peygamberini rahmet vasfıyla ön plâna çıkarır27 ve müfessirlerin ifadesiyle sadece son Peygamberine beraberce raûf ve rahîm sıfatlarını lâyık görür.28 Mü’minlerin de aralarında aynı duygu ile hareket etmeleri gerektiğini belirtir29 ve birbirlerine merhameti tavsiye etmelerini ister.30 Hz. Peygamber’in bir Müslümanın hayırlı olan bütün işlerine besmelesiz başlamasını eksiklik olarak belirtmesi de31 rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla başlanan işte merhametin etkisinin gösterilmesini istemesindendir ki, besmele çeken mü’min de bunu taahhüt etmektedir. Günde beş vakit kılınan namazların her bir rekâtında okunan Fâtiha Sûresi’nde de Âlemlerin Rabbi’nin rahmân ve rahîm sıfatı tekrarlanır. Bütün bunlar bu kelime ile ifade edilen mânânın Müslüman’ın hayatında ne kadar merkezî bir konumda bulunduğunu göstermeye yeter bir husustur.

Rahmet kelimesi Allah açısından lütuf ve inayet, kullar bakımından da nezaket ve sevgiyle istenenden fazlasıyla iyilik etmek demektir. Bu incelik insan-âlem münasebetinin (insanlar arası ve diğer varlıklarla münasebetlerin) en temel dinamiğidir. Allah’ın yarattıklarına merhametle yaklaşmayanın müeyyidesi de oldukça ağırdır ve bu da merhametle muameleye hak kazanamamaktır.32 Aile için istenen de bu rahmet atmosferidir.

İslâm toplumunun en temel kurumu olan Müslüman aile, eşler arasındaki münasebetlerin meveddet ve rahmetle örgülendiği,33 iyilik ve ihsanın, lütufkârlığın (fazilet) hâkim olduğu34 sıcak bir yuvadır. Bu yuva içinde anne-baba ile ilişkiler de aynı merkezde yürümelidir.35

Rahmet kelimesi iki unsuru ihtiva eder.36 Birincisi incelik, nezaket, şefkat anlamına gelen rikkat; ikincisi de gönülden gelen bir sevgiyle, incitici bir tavır takınmaksızın istenilenden fazlasıyla iyilik etmek mânâsındaki37 ihsandır. İhsan kelimesinin kökü dikkate alındığında iyilikte estetik bir unsurun bulunduğu ve buna da özen gösterilmesi gerektiği açıkça görülür. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîslerde iyilik için özellikle hüsn (güzel) kökünden türemiş olan hasene (ç. hasenât) kelimesinin kullanılması da38 buna işaret içindir. Kaldı ki Kur’ân-ı Kerîm iyilik olsun diye yapılan eylemde miktarı ne olursa olsun incitici bir tutumun bulunması hâlinde onun iyilik olmaktan çıkacağını ve bunun Allah katında bir değerinin bulunmayacağını açıkça belirtir.39 Bu sebeple Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Allah Teâlâ’nın bütün varlıklarla ilişkilerde ihsan hassasiyetinin gözetilmesini istediğini bildirir.40

İşte bu yönüyle rahmet dikey ilişkilerin ana karakterini oluşturduğu acıma hissinden ayrılır. Kur’ân’ın ailenin temel direği olan anne-babaya karşı çocukların ilişkilerinde de rahmet ve ihsanı merkeze alması bu açıdan önemlidir.41 Hattâ Kur’ân bu anlayışa o kadar önem verir ki boşanma durumunda bile ihsanın gözetilmesini ister.42 Çünkü davranışlarda kabalık, münasebetlerde sertlik, sözlerde kırıcılık, hatada hoşgörüsüzlük kısacası taş kalblilik (fazz ve galîzu’l-kalb) ve merhametsizlik sağlıklı bir iletişimi engellediği için kurumsal yapıyı yıkan ve dağıtan bir niteliğe sahiptir.43 Hissî birlikteliğin yoğun olduğu aile kurumunda bu tür olumsuz ve yıkıcı tavırların tahribatı daha fazla ve daha etkilidir. Özellikle tatlı söz, istismar edilmediği sürece hataların bağışlanması ve hoş görülü yaklaşım aile fertlerinin birbirlerine kenetlenmesini sağlayan en temel davranış kalıbıdır. Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ ve Hârûn’u Fir‘avn’a gönderirken yumuşak söz söylemelerini talep etmesi,44 yine Yüce Yaratıcı’nın Hz. Peygamber’e suikast düzenleyenleri affetmesini ve görmezlikten gelmesini istemesi,45 son derece dikkate değer örneklerdir ki bunlara en fazla aile içindeki fertlerin sahip olması gerekir. İlke olarak uğranılan haksızlığın ve kötülüğün bile iyilik ve güzellikle halledilmesi yoluna gidilmesi aradaki buzları eriten ve sıcacık bir dostluk ortamı oluşturan bir niteliğe sahiptir.46 Bu davranış biçimi en kolay aile içinde sağlanabilir ve en müessir neticeyi de bu kurumda verir.

Rahmet, Allah için kullanıldığında, O’nun inayet ve lütfu anlaşılır. Allah’ın rahmeti sevince vesile olduğu gibi47 insanların gösterdiği iyilikte de aynı neticenin bulunması gerekir ki, bu da sadece gönülden gelen bir sevgi ile yerinde ve zamanında yapıldığında ortaya çıkar. Üstelik bu iyilik, onu yapanı arıtır, yüceltir,48 sahibine de ayrı bir sevinç, huzur ve zevk verir ki bu, imanın kemalinin göstergesidir.49

Kur’ân’ın zikri geçen âyette aile münasebetlerinin merkezine yerleştirdiği diğer kelime olan meveddet ise muhabbet, ünsiyet, sevgi ve saygı mânâsına gelir. Bu da eşlerin birbirine güvenini, sadakatini, bağlılığını oluşturur. Sadakat, sevgi ve samimiyette gönüllerin, vicdanların birleşmesine denir.50

Aile yuvasında rahmet ve meveddet’in belirleyici olduğu iyilik merkezli ilişkiler, istenilen şeyin gönül coşkusuyla fazlasıyla yapıldığı (ihsan), her davranışın olumluya yorumlandığı, af ve hoş görünen bir lütuf değil vazife telâkki edildiği huzur ortamını doğurur. Münasebetlerin temeline oturan bu zihniyet, adaleti aşan bir özellik arz eder. Bu da ilişkiler ağına ibadet karakteri kazandırır.51

Yuvaya hâkim olan meveddet ve rahmet, buyurgan tavrı, güce dayalı iktidarı, duyguların bencilliğini ortadan kaldıran bir işlev görür, ilişkilerin yatay biçimde seyretmesini sağlar, fedakârlığı pekiştirir. İstenilenden ya da hak edilenden fazlanın verilmesi bir gönül işi olduğu için sevgi temeline dayanır ve bu tür bir davranış, verene de alana da huzur veren bir atmosfer oluşturur. Bu sevgi sayesinde adalet aşılır, hiyerarşi ortadan kalkar, gönüller bu bağla kopmaz biçimde birbirine bağlanır.

Bütün bunların tabiî bir neticesi olarak aile kurumunda reis yetki kullanan, egemen olan değil, sorumluluk üstlenmiş ve temsil konumunda bulunan şahıs demektir. Aile toplumun en küçük birimi ve çekirdek kurumu olduğu için, diğer bütün müesseselerde olduğu şekliyle fertlerini ilgilendiren hususlarda istişareyi esas alır,52 bu ilkenin işletilmesi, kurumu temsil edenin despotik tavır takınmasını engellediği gibi karı-koca arasında oluşabilecek bir egemenlik çatışmasının da önünü alan bir işleve sahiptir.

Rahmet ve meveddete dayalı münasebetler sadece eşler arasında değil ailenin bir parçası olan anne-babaya karşı da olması gereken önemli bir değer olarak Kur’ân-ı Kerîm’de merkezî bir konuma yerleştirilir.53 Hattâ Allah Teâlâ birçok âyette kendisine kulluktan sonra ana-babaya iyiliği emreder.54

Kur’ân’a göre Müslümana yakışan tavır Allah’tan göz aydınlığı sağlayan/gönüllere sürur ve coşku veren eş ve çocuklar isteyen bir beklenti içinde olmaktır.55 Aile yuvasının en önemli ferdi de evliliğin en temel beklentilerinden birisi olan çocuktur.56 Kur’ân-ı Kerîm özellikle kadının bu yönünü ön plâna çıkararak kadınları çocuk yetiştiren tarlalar olarak tavsif eder.57 Çocuğun aynı zamanda aileyi birbirine bağlayan işlevi vardır. Bu bağ o kadar güçlüdür ki aile fertleri, anne-babanın sürekli olarak çocuğuna,58 onun da anne-babasına59 dua etmesi ile -hatta bunu her namazda tekrarlamasıyla- sürekli iletişim hâlindedirler.

Kur’ân-ı Kerîm, çocukların birer imtihan vesilesi olduğunu;60 aile reisinden çocuklarını ve ailesini ateşten koruyacak tedbirleri almasını ister.61 Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de anne-babanın çocuğuna güzel ahlâktan daha değerli bir hazine bağışlayamayacağını belirterek62 çocuk eğitimine ve aile reisinin sorumluluğuna dikkat çeker. Bu konuda en temel yardımcı özellik ise çocuğun öğrenim sürecinde bir örneğe ihtiyaç duyması ve kendisine en yakın örneğin de anne-babasının olması sebebiyle onları taklit etmesi, onları model almasıdır. Bu çok değerli bir kaynaktır, dolayısıyla da iyi bir fırsattır. Kur’ân-ı Kerîm bu noktadan hareketle, güzel ahlâkın, dinî değerlerin çocuklara kazandırılabilmesinin en temel şartı olarak aile büyüklerinin tutarlı davranışlarıyla iyi bir model olmasına, söz-fiil birlikteliğinin önemine vurgu yapar. Meselâ, aile reisi sorumlu olduğu aile fertlerinden namaz kılmalarını isterken kendisi tavizsiz biçimde namaza devam etmeli ve rızık endişesi dâhil bu yolda hiçbir sıkıntıya boyun eğmemelidir.63 Çünkü kişinin yapmadığı bir şeyi başkasından talep etmesi tutarsızlıktır, inandırıcılığı olmadığı için de etkili değildir.64 Diğer önemli bir konu da model’in işlevselliğinin alıcısı ile kendisi arasında sevgi bağının kurulmasına bağlı olmasıdır. Zîrâ sevileni taklit fıtrî bir duygudur. Özellikle taklit dışında öğrenme imkânı bulunmadığı dönemlerde çocuklar açısından bu husus son derece mühimdir. Kaldı ki anne ve babanın sevgisi çocukların psikolojik ve sosyal gelişimleri açısından en büyük ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç tatmin edici şekilde giderilmediğinde çocuklarda fizikî, zihnî, sosyal, ahlâkî ve dinî gelişim gecikmeye uğrar.65 Bu açıdan bakıldığında Kur’ân-ı Kerîm’in aile içi münasebetleri rahmet ve meveddet esası üzerine oturtmuş olması son derece önemlidir. Kaide olarak çocuğun hidânesinin anneye ait oluşu da onun şefkat ve merhamette babadan daha önde oluşu sebebiyledir (bk. aş.).

Kur’ân ve Sünnet açısından anne-çocuk münasebetlerine ayrı bir parantez açmamız gerekir. İslâm âlimleri, peş peşe, “İyilik yapmama en layık kimdir?” şeklinde sorulan soruya verdiği cevapta Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) üç kere anneyi, dördüncüde babayı zikretmesinin66 sebebi konusunda Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerle ilinti kurarlar. “Annesi onu meşakkatle taşımış ve zahmetle doğurmuştur. Onun ana karnında bulunmasıyla sütten kesilmesi otuz aydır.”67 âyetiyle annenin hakkına özel olarak dikkat çekilmiştir. Hamilelik çilesi, doğurma zahmeti, emzirme külfeti sebebiyle Hz. Peygamber üç defa anneyi zikretmiştir. Bunun yanında baba ile mukayese edildiğinde annenin hem şefkat ve sevgisinin hem de çocuğuna olan bağlılığının daha çok olduğu belirtilmiştir.68 Gerçekten anne şefkati çocuğa özel bir kaynaktır. En vahşi hayvanlarda bile bu duygunun mevcudiyeti anne ile çocuk/yavru arasındaki ilişkinin ayrıcalıklı bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Modern psikiyatri de tespit etmiştir ki, çocuk açısından anne kucağının yerini doldurabilen herhangi bir alternatif yoktur. Bu sebeple en temel depresyon ve travma sebeplerinden birisi olarak çocuğun anne kucağından mahrumiyeti tespit edilmiştir. Dolayısıyla boşanma veya diğer bir yolla aile birliğinin sona ermesi hâlinde yedi yaşına gelinceye kadar çocuğun annede kalacağı hususunda İslâm hukukçuları görüş birliğine varmışlardır. Nitekim Hz. Peygam­ber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde böyle bir anlaşmazlık or­taya çıkmış, bir kadın Resûl-i Ekrem’e ge­lip, “Ey Allah’ın elçisi! Şu oğluma karnım yuva, göğsüm pınar, kucağım kundak ol­muştur. Şimdi ise babası beni boşamıştır ve çocuğu benden çekip almak istemek­tedir.” diyerek müracaatta bulununca Resûlullah, “Sen evlenmedikçe çocuk üzerinde daha çok hak sahibisin!” cevabını vermiştir.69 Buna benzer bir hâdise de Hz. Ebû Bekir’in devlet başkanlığı döneminde meydana gelmiş, Hz. Ömer ile, boşadığı karısı Ümmü Âsım arasında çocukları Âsım’ın kimde kalacağı hususunda anlaşmazlık çıkmış, nihayet halife Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in uygulaması istikame­tinde çocuğun annesiyle birlikte kalma­sına karar vermiştir. Hattâ bu vesileyle halifenin Hz. Ömer’e: “Annenin kokusu, nefesi, ok­şaması ve şefkati çocuk için büyüyüp ken­di tercihini kullanıncaya kadar senin ya­nındaki petekli baldan daha hayırlıdır.” dediği rivayet edilir.70 Kur’ân-ı Kerîm evlenme akdini mîsâk-ı galîz olarak tanımlar.71 Mîsâk, sıkı sıkıya bağlanmış bağ/taahhüt demektir ve koca tarafından eşine verilir.72 Mîsak’ta güven unsurunun merkezî bir rol oynadığını da belirtmek gerekir.73 Bu da ancak samimi bir işbirliğinde ortaya çıkar.

Kur’ân ve Sünnet’in çizdiği model çerçevesinde oluşan aile, eşlerin sevinç ve neşe içinde meleklerin karşıladığı bir törenle/seremoniyle Cennet’e girdikleri74 sonsuz bir sürecin ifadesidir.

Nikâh, bir akittir. Akit, taraflara karşılıklı haklar sağlayan ve vazifeler yükleyen bir bağdır. Her zaman az önce çerçevesi çizilen özellikte bir aile ortamı sağlanamayabilir ve evlilik birliği son bulabilir. İhtilaf durumunda hakları koruma ve görevlerin îfasını temin için akit esnasında bir ispat güvencesi şarttır. Çünkü uyuşmazlık hâllerinde yargı yoluna başvurulduğunda adalet mekanizmasının/mahkemelerin ispat edilememiş hakları sahiplerine ulaştırması imkân dâhilinde değildir. Bu açıdan İslâm’ın iki temel kaynağı Kur’ân ve Sünnet’in bu hususta da titizlik gösterdiğini belirtmek gerekir.

Sonuç olarak Kur’ân ve Sünnet’in nikâhın mutluluk ve kalıcılık esası üzerine kurulmasını, evliliğin saadetini sağlayan yuva özelliğini kaybetmesi sebebiyle ayrılığın ortaya çıktığı hâllerde bile ahlâkî değerlerin unutulmamasını ve akitten doğan vecibelerin gönülden yerine getirilmesini talep ettiğini söylemeliyiz.

Prof. Dr. Saffet Köse* Selçuk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi skose@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Bk. Hûd (11), 78-79. 2. Şûrâ (42), 11. 3. Hicr (15), 22. 4. Hicr (15), 22. 5. Ra‘d (13), 3; Tâhâ (20), 53; Zâriyât (51), 49. 6. Hûd (11), 40; Mü’minûn (23), 27. 7. Zuhruf (43), 12. 8. Mutarrizî, el-Muğrib, “z.v.c.” md. 9. Bk.Necm (53), 45; Kıyâme (75), 39. 10. Âl-i İmrân (3), 14; Yûsuf (12), 23-24, 33. 11. İsrâ (17), 32. 12. Buhârî, “Ezân”, 36, “Zekât”, 16, “Rikâk”, 24, “Hudûd”, 19; Müslim, “Zekât”, 91. 13. Buhârî, “Enbiyâ’”, 53, “Edeb”, 5; Müslim, “Zikir”, 100; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 142-143. 14. Nûr (24), 30-31. 15. Mü’minûn (23), 5; Me‘âric (70), 29. 16. M. Ebû Zehre, el-Ahvâlü’ş-şahsiyye, Kahire 1957, s. 22. 17. Bakara (2), 187. 18. A‘râf (7), 26. 19. Buhârî, “Savm”, 10, “Nikâh”, 2, 3; Müslim, “Nikâh”, 1, 3; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 1; Nesâî, “Sıyâm”, 43, “Nikâh”, 3; İbn Mâce, “Nikâh”, 1; Tirmizî, “Nikâh”, 1; Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân (M. Saîd Besyûnî), Beyrut 1410, IV, 383; Muttakî el-Hindî, XVI, 271, nr. 44403, 44420. 20. Nisâ’ (4), 34. 21. Nisâ’ (4), 21. 22. Nisâ’ (4), 32. 23. Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “z.v.c” md. 24. Fâtiha (1), 3. 25. En‘âm (6), 12, 54. 26. A‘râf (7), 156; Mü’min (40), 7. 27. Enbiyâ’ (21), 107. 28. Tevbe (9), 128. 29. Fetih (48), 29. 30. Beled (90), 17. 31. Muttakî el-Hindî, Kenzü’l-‘ummâl (nşr. Bekrî Hayyânî-Safvet es-Sekkâ), Beyrut 1401/1981, I, 555, nr. 2491; Suyûtî, Câmi‘u’l-ehâdîs, nr. 15584; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ’, Kahire 1352, II, 119, nr. 1964. Ayrıca bk. Dârekutnî, es-Sünen (Seyyid Abdullah Haşim), Beyrut 1386/1966, I, 229. 32. Buhârî, “Tevhîd”, 2, “Edeb”, 18; Müslim, “Fezâll”, 65-66. 33. A‘râf (7), 189; Rûm (30), 21. 34. Bakara (2), 237. 35. İsrâ’ (17), 23-25. 36. Râğıb, el-Müfredât, “r.h.m.” md. 37. Bk. Râğıb, el-Müfredât, “h.s.n.” md. 38. M. Fuâd Abdülbâkî, el-Mu‘cemü’l-müfehres, “h.s.n.” md.; Wensinck, Concordance, “h.s.n.” md. 39. Bakara (2), 262-264. 40. Müslim, “Sayd”, 57; Ebû Dâvûd, “Edâhî”, 11; Tirmizî, “Diyât”, 14; Nesâî, “Dahâyâ”, 22, 26; İbn Mâce, “Zebâih”, 2. 41. İsrâ’ (17), 23-25. 42. Bakara (2), 229. 43. Âl-i İmrân (3), 159. 44. Tâhâ (20), 44. 45. Mâide (5), 13. 46. Fussilet, (41), 34. 47. Yûnus (10), 58; Rûm (30), 36. 48. Tevbe (9), 103. 49. Tirmizî, “Fiten”, 7; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 18, 26; III, 46; IV, 12, 398; V, 251, 252, 256. 50. el-Mevsû‘atü’l-fıkhiyye, “Sadâkat” md. 51. Müslim, “Zekât”, 3, “Vesâyâ”, 9; Ebû Dâvûd, “Tatavvu‘”, 12; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, IV, 131, 132, 179; V, 154, 167, 178. 52. Âl-i İmrân (3), 159; Şûrâ (42), 38. 53. İsrâ’ (17), 22-25. 54. Nisâ’ (4), 36; En‘âm (6), 151; İsrâ’ (17), 22-25; Lokmân (31), 13-15. 55. Furkân (25), 74. 56. A‘râf (7)189; Ra‘d (13), 38; Nahl (16), 72. 57. Bakara (2), 223. 58. Bakara (2), 128-129; Âl-i İmrân (3), 38; A‘râf (7), 189; İbrahim (14), 40; Furkân (25), 74; Ahkâf (46), 15. 59. İsrâ’ (17), 24. 60. Enfâl (8), 25, 28; Teğâbün (64), 15. 61. Tahrîm (66), 6. 62. Tirmizî, “Birr”, 33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 412; IV, 77, 78; Hâkim, el-Müstedrek (nşr. M. Abdülkadir Atâ), Beyrut 1411/1990, IV, 292; Kudâ‘î, Müsnedü’ş-Şihâb (nşr. Hamdi es-Selefî), Beyrut 1407/1986, II, 251. 63. Tâhâ (20)132. 64. Sâff (61), 2-3. 65. Bu konuda iyi bir araştırma için bk. Bozkurt Koç, “Çocuğun Dini Gelişiminde Rol Model Olarak Anne ve Baba”, Dini Araştırmalar, XI/31, Ankara 2008, s. 49-60. 66. Buhârî, “Edeb”, 2; Müslim, “Birr”, 1, 2; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 120; Tirmizî, “Birr”, 1; İbn Mâce, “Edeb”, 1; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 3, 5. 67. Ahkâf (46), 15. 68. İbn Atıyye, el-Muharraru’l-vecîz (nşr. Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed), Beyrut 1413/1993, IV, 348-349; Zehebî, a.g.e., s. 45; İbn Hacer el-Heytemî, a.g.e., II, 130-131; Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercemesi ve Şerhi, İstanbul 1983, X, 481. 69. Ebû Dâvûd, “Talâk”, 35; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 182; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, Kahire 1391/1971, VI, 369-370; Ali Bardakoğlu, “Hidâne”, DİA, XVII, İstanbul 1998, s. 467-468. 70. Zeylaî, Nasbu’r-râye, Riyad 1393/1973, III, 266. 71. Nisâ’ (4), 21. 72. Ebû Hilâl el-Askerî, el-Furûku’l-lugaviyye (nşr. Muhammed Bâsil Uyûnü’s-Sûd), Beyrut 1426/2005, s. 69, nr. 82. 73. bk. Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “v.s.k.” md. 74. Ra‘d (13), 23-24; Yâsîn (36), 56; Mü’min (40), 8; Zuhruf (43), 70.

Kur’ân Perspektifinden Kadın

İslâm’a göre kadın-erkek, bir bütünün birbirlerini tamamlayan parçalarıdır. Biri olmadan, diğeri eksik ve yarımdır. Her bakımdan iki cins de birbirine muhtaçtır. Bu yüzden kadın erkek iki cins birlikte dünyaya gelmişler, hayatı birlikte paylaşmışlar, Yüce Yaratıcı’nın emirlerine birlikte muhatap olmuşlar, sonunda kendilerine yasaklanan meyveyi beraber yemiş ve birlikte Allah’a tevbe etmişlerdir. Bu birliktelik bu dünyada devam ettiği gibi âhirette de sürecektir. Nitekim kadın ve erkeği, bir bütünün iki parçası olarak tanımlayan Peygamberimiz, “Kadınlar da erkeklerin parçalarıdır, onlar gibidir”1 buyurarak kadınların, yaratılış ve tabiatta erkekler gibi olduğuna dikkat çeker.2 Tabiîdir ki kadın erkek, bir bütünün iki parçalarıdır, ancak bu, her iki parçanın birbiriyle her bakımdan aynîliğini gerektirmez. Her iki cins arasında fizikî ve ruhî birtakım farkların olduğu ortadadır ki bu farklılıklar, iki cinsten birinin diğerine üstünlüğü anlamına gelmez, belki bu farklılıklar her iki cinsin görev ve sorumlulukları bakımından büyük anlam taşırlar. Buna göre ne erkek kadının biyolojik olarak gelişmiş şeklidir ve ne de kadın erkeğin az gelişmiş şeklidir. Cinsiyet farkı, tamamen İlâhî irade ile belirlendiği ve bu konuda beşerin herhangi bir müdahalesi söz konusu olmadığından, tek başına bir üstünlük sebebi olamaz.

Kur’ân-ı Kerîm, insanı muhatap alır ve tüm insanları eşit görür. İslâm’ın isteklerine muhatap olma bakımından kadın bir insandır ve erkekle eşittir. Kur’ân, Allah katında üstünlüğün ancak takva ile olacağına dikkat çeker.3 Takva ise, Yüce Allah’ı hesaba katarak yaşamaktır. Nerede ve hangi şartta olursa olsun, insanın Allah bilinci içerisinde olması onu takvalı olmaya götürür. Bu üstünlük yarışında, kadın da aynı konumdadır.

Kur’ân’ın hedef gösterdiği bu yarışta başarılı olmak ise öncelikle Kur’ân’ı doğru anlama ve onun gereklerini yerine getirmeye bağlıdır. İlk dönemden itibaren kadınlar kendilerini Kur’ân’ın muhatabı olarak kabul etmişler, onu anlamak ve gereklerini yerine getirmek için gayret etmişlerdir.

Kur’ân, Arap dilinin kuralları gereği, genel olarak söylemini müzekker zamirler üzerine kurmuştur. Şöyle ki onun bütün insanlara yönelik genel çağrılarında erkeklere hitap eden kalıplar kullanılmıştır. Örneğin yüze yakın âyette geçen “Ey iman edenler” kalıbı, erildir ve “Ey iman eden erkekler” anlamınadır. Ama bu kullanım, tağlib sanatıyla4 erkekler gibi kadın cinsini de içerisine alır. Sözgelimi Hz. Meryem’den övgüyle bahseden ayet “O, gönülden itaat eden (erkek)lerle beraberdi”5 ifadesiyle sona erer. Bu anlatım, Arap dilinin özellikleri ile ilgili bir durumdur. Bu kullanım ilk dönem Müslüman hanımlarının da dikkatini çekmiş olacak ki, Peygamberimiz’den bu konuda açıklama istemişlerdir.

Peygamberimiz’in eşlerinden Ümmü Seleme annemiz, Peygam-berimiz’e yönelttiği şu sorusu ile konuyu dile getirmiştir: “Ey Allah’ın Peygamberi! Yüce Allah’ın hicret konusunda kadınları zikrettiğini duymuyoruz. Neden bu konuda hep erkek kalıplar kullanılmıştır?” Onun bu sorusu üzerine Yüce Allah şu âyeti indirmiştir:6 “Sizden erkek olsun kadın olsun, hiç birinizin amelini boşa çıkarmayacağım. Zaten siz birbirinizdensiniz.”7

Yine Ümmü Seleme, evinde bir gün saçlarını taratırken Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescidden “Ey İnsanlar” diye seslendiğini duymuş ve saçını taramakta olan kadına “Bırak sonra tararsın.” demişti. Kadın, “O erkekleri çağırıyor, kadınları değil” deyince de ona “Ben de insanım, biz insan değil miyiz?” diyerek Peygamber’i dinlemeye çıkmıştır.8 Görüldüğü üzere Ümmü Seleme annemiz, Peygamberimiz’in ey insanlar çağrısını duyunca, kadın olarak kendisinin de bu hitaba dâhil olduğunu düşünmüş ve ona icabet etmiştir.

Ensar hanımlarından Ümmü Umare yahut Esmâ binti Umeys yahut Ümmü Seleme Peygamberimiz’e gelip şöyle demiştir: “Bakıyorum da her şey erkeklere, kadınlar hiçbir konuda anılmıyorlar? Niye Kur’ân’da bizler de erkeklerin anıldığı gibi anılmıyoruz?” Onun bu sorusu üzerine şu âyet inmiştir:9

“Müslüman erkekler ve Müslüman hanımlar.. imanlı erkekler ve imanlı hanımlar.. itaatkâr erkekler ve itaatkâr hanımlar.. doğru, dürüst erkekler ve doğru, dürüst hanımlar.. Allah, onlar için mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”10

Esmâ binti Yezid, Hz. Peygamber’e gelerek şunları söylemiştir: “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın peygamberi! Ben, sana kadınlar adına geldim. Allah, seni kadın erkek herkese peygamber olarak gönderdi. Biz kadınlar da sana ve Rabbine iman ettik. Bizler, evlerimizin temeli olup erkeklerin şehvetlerini tatmin ederiz, çocuklarını taşırız. Bizler evlerde kapalı kaldık. Siz erkekler ise cemaate çıkar, Cuma kılar, hasta ziyaret eder, cenazeye katılır, tekrar tekrar hac yapar, cihad edersiniz. Bu yüzden siz bizden faziletlisiniz. Biz ise, siz bu işleri yaparken mallarınızı korur, elbiselerinizi diker, çocuklarınızı terbiye ederiz. Ecir ve hayırda biz de size ortak mıyız?” Kadının bu sözleri üzerine Peygamberimiz arkadaşlarına dönüp “Dini konusunda bundan daha güzel problemini ortaya koyan bir kadın gördünüz mü?” dedikten sonra kadına şöyle dedi: “Esmâ, git kadınlara bildir: Sizden birinizin kocasına iyi davranması, onun hoşnutluğunu kazanmaya çalışması erkekler için saydığın şeylerin hepsine denktir.”11

Aynı çerçevedeki bu rivayetler, ilk dönem kadınlarının Kur’ân âyetleri ile her türlü soruyu Peygamber’e rahatlıkla sorabildiklerini ortaya koymaktadır. Adı geçen hanımların sorusu üzerine, bu âyetlerin inmiş olması ise, Yüce Allah’ın onlara verdiği değeri net bir biçimde göstermektedir.

Kur’ân’ı okuma, onu doğru anlama ve gereklerini yerine getirme konusunda ilk dönemden itibaren kadınlar da erkekler gibi üzerlerine düşeni yapmışlardır. Şu birkaç örnek bile bu söylediklerimizi anlatmaya yeterlidir:

Amre binti Abdirrahman, minberden Cuma günü hutbe okurken Kâf sûresini Hz. Peygamber’in ağzından öğrendiğini söyler.12

Eşleri, Peygamberimiz’in yanında rahatlıkla fikirlerini söyleyebilir, onunla istişare eder ve müzakere ederlerdi. Hudeybiyye anlaşmasının yapıldığı sene, ağaç altında Rıdvan Biati yapılınca Hz. Peygamber, “Ağacın altında bana biat edenler, İnşâallah cehenneme girmez.” buyurmuştu. Orada bulunan Hafsa Annemiz, “İyi ama ey Allah’ın Rasülü! Yüce Allah, ‘Sizden cehenneme uğramayacak yoktur. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir sözdür.’13 buyurmuyor mu?” diye sormuştu. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bir sonraki âyeti okuyarak ona cevap vermiştir: “Sonra Biz, Allah’tan sakınanları kurtarırız, zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.”14 Bu olay15 hem eşi Hz. Hafsa’nın geniş Kur’ân kültürüne ve hem de dinî bir konuda fikirlerini rahatlıkla Peygambere söyleyip onunla tartışabildiğine tanıklık etmektedir.

İfk hâdisesinde Hz. Âişe, Peygamberimiz’e şöyle cevap verir: Ben yaşı küçük bir kadındım, Kur’ân’ın büyük bir kısmını ezbere okuyamıyordum. Bu sebeple şöyle dedim: Vallahi ben size nasıl bir örnek getireceğimi bilemiyorum. Sadece Yusuf peygamberin babasını örnek alıyor ve tıpkı onun gibi diyorum: “Artık bana düşen güzel bir sabırdır. Sizin bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak tek merci Yüce Allah’tır.”16 Bu rivayet de Hz. Âişe’nin, zor zamanlarında Kur’ân kıssalarını kendi hayatına uyarlayarak başına gelenlere sabredip Kur’ân’daki peygamber dualarıyla dua ettiğini göstermektedir. Gerçekten de onlar, yaşadıklarını öncelikle Kur’ân aydınlığında yorumlamaya çalışıyorlardı.

Hz. Âişe, Peygamberimiz’e bir âyet indiğinde, onun ifade ettiği helâl haram, emir ve yasağı iyice öğrenmeye çalıştıklarını söyler.17 Nitekim Hz. Âişe, “Yerin başka bir yer, göklerin başka göklerle değiştirileceği gün”18 âyetiyle ilgili olarak “Bu sırada insanlar nerede olacak?” diye sormuş, Peygamberimiz de şöyle cevap vermiştir: “Bunu senden önce bana hiç soran olmadı, o gün insanlar sırat üzerindedirler.”19 Yine Hz. Âişe, ölü, ailesinin arkasından ağlaması sebebiyle azap görür, şeklindeki rivayeti, Kur’ân âyetleriyle reddediyor ve şöyle diyordu: Size bu hususta Kur’ân yetmiyor mu? Kur’ân’da şöyle buyurulur: Hiç bir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez!20

Peygamberimiz’den (sallallahü aleyhi ve sellem) 2.210 hadîs rivayet ederek en çok hadîs rivayet edenlerin arasında yer alan, kendisine iftira edildiğinde aklanması için hakkında on altı âyet inen21 Peygamberimiz’in sevgili eşi Hz. Âişe ve diğer eşi Hz. Hafsa, bütünüyle Kur’ân’ı ezberleyen hanımlardandı.22 Zeyneb binti Kays isimli hanımın, azatlısının oğlu büyük müfessir es-Süddi’nin yetişmesine büyük katkısı olmuştur.23 Sahabi hanımlar arasında yirmi kadar kadın hukukçunun ismi geçmektedir.24

Bu girişten sonra, İslâm’da kadının yerini ve önemini gösteren İslâm tarihindeki şu örnek tablolara bakalım:

Hakkını Arayan, Sesini Allah’a Duyuran Kadın Tartışma anlamına gelen Mücadele Sûresi’nin ilk âyetlerinin inişi ile ilgili kaynaklarımızda anlatılan şu rivayetler, Müslüman kadının İslâm anlayışı, meselelerinin çözümünü öğrenme kararlılığı hakkında çok net bilgiler vermektedir: Havle (yahut Huveyle) adlı bir kadına kocası zıhar yapar. Yani kocası, cahiliye gelenekleri doğrultusunda kızdığı hanımına “Sen bana artık anam gibisin!” der. Bu cümle gelenekte, bir çeşit kadını boşama demekti.25 Kadın, kocasına “Git durumu Peygamber’e sor der, adam ben utanırım deyince, izin ver ben gidip sorayım der ve Hz. Peygamberimiz’e (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek şöyle der: “Ey Allah’ın Peygamberi! Yıllarca kocamla birlikte yaşadık, ben onun yıllarca kahrını çektim, ona çocuklar doğurdum. Şimdi âhir ömrümde o, bana zıhar yaptı!” Peygamberimiz, geleneğe uygun olarak şöyle cevap verir: “Artık sen ona haramsın!” Kadın, ben hâlimi Allah’a arz ediyorum, diyerek ısrarla ilk cümlelerini tekrarlar durur. Derken vahiy gelir ve sûrenin “Kocası hakkında hâlini arz edip hakkını savunan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitmiştir.”26 diye başlayan âyetler iner.27

Bu tarihî olaydan çıkan sonuçları şöyle özetleyebiliriz: 1. Kadın, karşılaştığı bir problemin çözümünü dinin içerisinde arıyor ve kocasına Peygamber’e gidip durumu sormasını istiyor.

2. Kocasının utanıp sormaktan çekindiği dinî bir meseleyi sorup araştırmaktan çekinmiyor. Nitekim Hz. Âişe annemiz, “Allah, Ensar hanımlarına rahmet etsin, onların utanma duyguları, dinlerini öğrenmelerine engel olmadı”28 diyerek bu gerçeği belirtmiştir.

3. Kendisini mağdur eden bir geleneği sorgulayan, inandığı ve tanıdığı dinin, akla ve maslahata aykırı olan bir geleneği onaylamayacağını düşünen bir kadın çaresizlik içinde, yürekten yalvararak bir çıkış yolu arıyor.

4. Gönlünü yatıştıracak bir çözüm ve bilgiye ulaşıncaya dek mücadele ve duayı sürdürüyor.

Hz. Ömer’e İtiraz Eden Kadın Hz. Ömer, bir gün hutbe okurken şunları söyler: “Kadınlara mehir verirken aşırı gitmeyin. Eğer onlara çok mehir vermek dünyada hayır ve Allah katında takva göstergesi olsaydı, bunu sizin en üstününüz olan Hz. Peygamber yapardı. O ise, ne kadınlarına ve ne de kızlarına on iki ukiyyeden (bir okka, 1282 gramlık bir ölçü birimi) fazla mehir takdir etmedi..” O sırada bir kadın kalkıp şunları söyledi: “Ey Ömer, Allah bize veriyor, sen ise bize haram kılıyorsun?! Yüce Allah kitabında şöyle buyurmuyor mu: ‘O kadınlardan birine kantar kantar mehir vermiş de olsanız, (boşama durumunda) ondan hiçbir şey almayın.’29” Kadının bu sözleri üzerine başını öne eğerek Vakkaf indel hak ile serfiraz olan şunları söyledi: “Kadın doğru söyledi, Ömer yanıldı. Ey Ömer, tüm insanlar senden daha anlayışlı!”30

Bu olayda şunlar dikkatimizi çekmektedir: 1. Halife Ömer hutbe okurken mescitte kadınlar da bulunmaktaydı.

2. Kadınlar, meclisteki konuşmalara müdahil olup görüşlerini anlatabiliyorlardı.

3. Kadın, görüşünü âyete dayandırıyor.

4. Hz. Ömer, kadını dinliyor ve onun görüşünün daha doğru olduğunu kabul ediyor

5. Hz. Ömer’in görüşünün gerekçesi Hz. Peygamber dönemi uygulamaları, o zamanki şartlara göredir. Bu uygulamalar, geniş imkânlara sahip olanlar için herhangi bir sınırlamanın gerekçesi olamaz. Zîrâ konu hakkında açık âyet vardır. Kadının âyetle Hz. Ömer’e itiraz etmesi, Hz. Ömer’in de âyeti hatırlayıp fikrinden vazgeçmesi, ilk dönem insanlarındaki saf Kur’ân kültürünün ne kadar diri olduğunu gösterir.

Soran ve Sorgulayan Kadın Abdullah b. Mesud’a Esedoğullarından Ümmü Yakub adlı bir kadın gelir ve aralarında şu konuşma geçer: “Senin dövme yaptırmaktan, saç/peruk taktırmaktan, kaş kirpik aldırmaktan kadınları men ettiğini duydum. Senin bu konuda, Allah’ın kitabından bir dayanağın var mı?” “Evet, bu konuda hem Kur’ân’a hem de Sünnet’e dayanıyorum.” “Vallahi ben, mushafın her yerini okuyup inceledim, ama onda senin dediğin yasağı görmedim!” “Peki, sen şu âyeti görmedin mi: “Peygamber size ne getirdiyse onu alın, o sizi neden sakındırdıysa ondan sakının?”31 “Evet, onu gördüm.” “Ben, Hz. Peygamber’in bu sayılanları yasakladığını bizzat kendisinden işittim.” “İyi ama, senin ailenden de bunları yapanlar var!?” “O zaman buyur evime gir, bak bakalım böyle bir şey var mı?” Kadın eve girip baktı ve “hayır böyle bir şey görmedim” dedi.

Bunun üzerine Abdullah şöyle dedi: “Sen, Allah’ın seçkin kulu Hz. Şuayb’in şu sözünü bilmez misin? ‘Ben size yasakladığım şeyi, kendim işleyerek sizinle ters düşmem.’ 32”33

Bu diyalogdan şu sonuçları çıkarabiliriz: 1. Kadının, kadın oluşu, dinini öğrenmekten ve bir din otoritesiyle tartışmaktan alıkoymamıştır. Kadın, İbn Mesud’a doğrudan sorusunu sorup konuyu onunla müzakere edebilmiştir.

2. İbn Mesud gibi seçkin bir sahabî, bir kadına sorusunu sorma ve görüşlerini rahatlıkla söyleme imkânı tanıyor ve onu ikna edinceye kadar meseleye açıklık getiriyor.

3. Kadın, Kur’ân’ı baştan sona okuyup incelemiş ve bu konuda kendisine güvenen bir kimsedir. Kadın, kendisine verilen fetvanın dinî dayanaklarını soruyor ve sorguluyor. İbn Mesud dediyse, tamamdır demiyor. İbn Mesud’un verdiği fetva ile kendi ailesinin amel edip etmemesini sorguluyor. Neticede İbn Mesud’un, söylediğini yapan ve yakınlarının da yapmasını sağlayan bir ilim adamı olduğunu görüyor.

4. İbn Mesud, ganimet/fey’ taksimi ile alâkalı olarak inmiş olan bir âyeti genelleştirerek anlıyor.

Kur’ân Kültürüyle Donanmış Bir Hizmetçi Kız Ömer b. Abdülaziz’in Rakka valisi olan, ilim ve zühdü ile tanınan Meymun b. Mihran’ın (Ö:117/735) hizmetçisi olan kadın, bir gün sofraya sıcak bir çorba getirir. Misafirlerin de hazır olduğu sofrada ayağı kayar ve çorba Meymun’un üzerine dökülür. Kızgınlık içerisindeki efendisine kadın şöyle der: “Efendim, lütfen Yüce Allah’ın şu âyetini uygula: “O takva sahipleri, öfkelerini yutanlardır..”34 Adam, tamam öfkemi yuttum, der. Kadın, efendim devamındaki “insanların kusurlarını affederler” kısmı ile de amel et, der. Adam, tamam seni affettim, der. Kadın, iyi ama Yüce Allah, âyetin sonunda “Allah, iyilik ihsan sahiplerini sever” buyuruyor, deyince Meymun şöyle cevap verir: “Tamam, sana ihsan ediyorum ve Allah için sen özgürsün!”35

Bu olaydan çıkan dersleri şöyle özetleyebiliriz: 1. Olayda hizmetçi bir kızın Kur’ân âyetlerine vukufu ilk dikkatimizi çeken şeylerdendir. Kadın, karşılaştığı olaya âyetler ışığında bakıp onu değerlendirebiliyor.

2. Efendisi ve misafirlerinin yanında suçlu durumda olan bir hizmetçi çok rahat bir şekilde derdini anlatabiliyor. Öte yandan üzerine kaynar çorba dökülen efendi, hizmetçisine özgürce kendini ifade edebilme imkânı tanıyor.

3. Efendi, kendisine okunan âyetlerin gereğini hemen yerine getiriyor. Hem de hizmetçisinin hatırlatmasıyla. Huzurlu bir toplum için, âmirinden memuruna, erkeğinden kadınına Kur’ân’ı bilen ve hayatı Kur’ân olan insanlara ne kadar da muhtacız!

Kur’ân’a Bütüncül Yaklaşan Kadın Amr-ı Leysî ordusuyla Nişabur’a girmişti. Askerleri yaşlı bir kadına ait beş evi birden işgal etmişlerdi. Kadın, durumu Amr’a şikâyet etti. Kumandan kadına, “Sen Allah’ın şu âyetini duymadın mı diye sordu: “Hükümdarlar bir ülkeye girdiler mi, orayı bozarlar, halkının şereflilerini alçaltırlar, evet böyle yaparlar.”36 Kadın Amr’a şöyle cevap verir: “Evet okumasına okudum, ama gariptir ki emir, Allah’ın şu âyetini okumamış görünüyor: “İşte şunlar, onların zulümleri yüzünden çökmüş, ıssız kalmış evleridir. Şüphesiz bunda bilen bir kavim için ibret vardır.”37 Emir, kadının bu uyarısından etkilendi, ondan özür dileyip evleri boşalttı ve ordu kış boyunca çadırlarda kaldı.38

Bu olaydan çıkan dersleri şöyle özetleyebiliriz: 1. Haksızlığa uğrayan kadın, cesaretle durumu en yetkili kişiye arz ediyor.

2. İşgalci kumandan, kadına hâlini anlatma fırsatı tanıyor.

3. Kumandan yapılan yanlışı güya âyetle temellendirmeye çalışıyor.

4. Fakat kadın hemen konuyla ilgili ve emiri etkileyecek bir başka âyetle cevap veriyor.

5. Emirin kadına okuduğu âyet Neml Sûresi’ndedir. Kadın da aynı sûrenin bir başka âyetiyle emire cevap veriyor. Bu şekilde o, Kur’ân’a parçacı yaklaşımın doğru olmadığını, ona bütüncül yaklaşmanın gerekli olduğunu ortaya koyuyor.

6. Hem emir, hem de kadın geçmiş kavimlerle ilgili âyet cümlelerini kendi hayatlarına uyarlayarak Kur’ân’ın evrenselliğini izhar ediyorlar.

Kur’ân’a Hayran Bir Kız Şiir üstadı ve büyük dilci Abdülmelik b. Kurayb el-Esmaî (ö:216/831), bir gün giderken bir cariyenin yüksek sesle şiir okuduğunu duydu, duyduklarından çok etkilenip cariyeye şunları söyledi: Canı çıkasıca, ne kadar da güzel şeyler söylüyorsun! Cariye şöyle cevap verdi: Asıl sana yazıklar olsun, sen Yüce Allah’ın şu âyeti yanında buna fasîh, güzel mi diyorsun? “Biz Musa’nın anasına şöyle bildirdik: Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü Biz onu sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız.”39 Kısalığına rağmen bu âyet, iki emir, iki nehiy, iki haber ve iki müjdeyi bağrında barındırıyor.40 Esmaî şöyle der: Ben onun bu anlayış ve yorumuna şaştım kaldım. Onun yaşı küçük bedevî bir kız olmasına rağmen ilim ve irfanına hayran oldum.41

Âyetteki iki emir “emzir ve denize atıver”, iki nehiy “korkma ve kaygılanma”, iki haber “bildirdik/vahyettik ve korkarsan”, iki müjde ise “ onu sana geri vereceğiz ve onu peygamber yapacağız” cümleleri idi.42

Kâbe’de Asılı Şiiri İndirten Kadın İslâm öncesi, Araplar şiire son derece düşkündüler. Panayırlarda meşhur şairlerle şiir günleri ve yarışmaları yaparlardı. İslâm geldiğinde, Kâbe’nin duvarlarında yedi seçkin şairin şiiri asılı idi (Muallaka-i Seb’a). Bunlardan biri de İmriü’l-Kays’ın şiiriydi. “Ey yer suyunu yut ve ey gök suyunu tut, denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî dağının üzerine yerleşti. Ve, o zalimler topluluğunun canı cehenneme, denildi”43 âyeti, meşhur şair İmriü’l-Kays’ın kız kardeşine Muallaka-i Seb’a’yı Kâbe’nin duvarından indirtmiştir.44 Gerçekten de Arap ve Acem dili incelense nazım güzelliği, belâgat sağlamlığı/eşsizliği ve mânâ kapsamlılığı bakımından bu âyetten daha güzeli bulunamaz.45

Söz konusu edilen kadın, hem şiiri iyi biliyor hem de Kur’ân’ı iyi biliyordu. O, Kur’ân’ın, ne kadar güzel olursa olsun şiirle mukayese edilemeyeceğini anlamış, Kur’ân âyetleri varken şiirlerin Kâbe duvarlarına asılmasına/gündemi tayin etmesine gönlü razı olmamıştı.

Sonuç Kur’ân’a muhatap olma, onu anlama ve gereklerini yerine getirme konusunda kadın erkek eşittir. Kulluk yarışında cinsler arasında bir fark yoktur. Hikmetin gereği olarak kadın olsun erkek olsun kişilere, farklı imtihan soruları sorulabilir. Ama neticede, her iki cinsin asıl hedefi de Allah’ın hoşnutluğunu kazanıp Cennet’ine girebilmek olmalıdır. Bu yarışta kadın erkek herkes yarışmalı, çalışıp gayret etmelidir.

Kadın olsun erkek olsun her insanın kazandığı sevaplar da, işledikleri günahlar da kendilerinedir. Âhirette kadın da erkek de, dünyada yapıp ettiklerinden ferdî olarak sorgulanacaklardır. Hiç kimse, bir başkasının günahını yüklenmeyecektir.

Yazımızda gündeme getirdiğimiz şu birkaç örnekten de anlaşılacağı üzere İslâm’ın ilk döneminden itibaren bu kutlu yarışta erkekler kadar kadınlar da yerlerini almışlardır. Tarihin görünen sayfalarına kadın kahramanların isimleri çok fazla yazılmamış olsa bile, elde edilen başarı ve başarısızlıklarda erkekler kadar kadınların da katkısı ve sorumluluğu vardır. O hâlde bu yarışta her iki cins de üzerine düşeni yerine getirmeli ve birbirine yardımcı olmalıdır. Zîrâ şu imtihan dünyasına kadın erkek birlikte gelmişler, hayatı birlikte yaşamışlardır. Öyleyse, insan olma ve hayat tarzı olan dine muhatap olma bakımından eşit olan kadın-erkek dini öğrenme, anlama ve gereklerini yerine getirme konusunda da birbirlerine destek olmalıdırlar. Kur’ân’da bahisleri geçen ilk anne ve ilk eş Hz. Havva, tevekkül ehli Hz. İbrahim’in ailesi Hz. Hacer, meleklerin müjdesine tanık olan Hz. Sâre, kadın başına kirli toplumda tertemiz kalmasını bilen iffet âbidesi Hz. Meryem, yine iffet örneği Hz. Şuayb’in kızları, Firavun kocaya rağmen iman eden Hz. Âsiye, yetkin yönetici kadın Hz. Belkıs gibi pek çok hanım (radıyallâhu anhünne) yalnızca kadınlara değil, bütün insanlığa örnek olmaya devam etmektedirler.

Yüce Rabbimiz ne güzel buyurur: “Sizden erkek olsun kadın olsun, hiç birinizin çalışmasını boşa çıkarmayacağım. Zaten siz birbirinizdensiniz.”46

* Cumhuriyet Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrtm Üyesi aakipnar@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Ebû Davûd, Tahara 94. 2. Ebu Davud, Sünen, I,162. 3. 49 Hucurat 13. 4. Tağlib, bir şeyi öne çıkarıp/başkalarına galip sayıp çoğul kalıbıyla anarak diğerlerini de kast etmektir. Anne baba için, ebeveyn (iki baba), Hasan-Hüseyin için Haseneyn (iki Hasen), güneş-ay için kamerayn (iki ay) demek gibi. 5. 66 Tahrim 12. 6. Taberî Tefsir, IV, 143; İbn Kesir, Tefsîr, I, 441. 7. 3 Al-i Imran 195. 8. Ahmed, VI, 297; Müslim, Fedail 9/29. 9. Taberî, Tefsir, XXII, 9-10; İbn Kesir, Tefsîr, III, 487. 10. 33 Ahzab 35. 11. Şennâvî, Hanım Sahâbîler, (Çeviren: Taceddin Uzun), Konya, s, 447-448. 12. Ahmed, VI, 436; Müslim, Cuma 13/50-52. 13. 19 Meryem 71. 14. 19 Meryem 72. 15. Taberî, Tefsir, XVI, 112; İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 458; Aişe A. Bint Şâtî, Rasulullahın Annesi ve Hanımları, (Çeviren: İsmail Kaya), Konya, 1987, II, 115–116. 16. 12 Yusuf 18. 17. İbn Abdi Rabbih, Ikdu’l-Ferid, II, 89; Ahmed, VI, 218; Taberi, Tefsir, V, 295; Kurtubi, Tefsir, V, 398. 18. 14 İbrahim 48. 19. Ahmed, VI, 101, 218; Müslim, Fedail, 1/8. 20. 53 Necm 38. Buharî, Cenâiz 33; Müslim, Cenâiz 23. 21. Bkz. 24 Nur 11-26. 22. Zerkeşî, Burhân, I, 242; Suyuti, İtkân, I, 124. 23. İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğabe, VII, 133. 24. Bkz. Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 773. 25. Cahiliye döneminde yaygın olan zıhar ile adam artık karısına yaklaşmaz, ancak onu tamamen boşamış da sayılmazdı. Kadın, evli iken, kocasız duruma düşerdi. İslâm, bu cahiliye âdetini sadece kefareti gerektiren kusurlu bir âdet olarak görmüş ve onu ıslah etmiştir. 26. 58 Mücadele 1. 27. Taberi, Tefsir, XXVIII, 1-6 28. Ahmed, VI, 148. 29. 4 Nisa 20. 30. Kurtubî, Tefsir, V, 99. 31. 59 Haşr 7. 32. 11 Hud 88. 33. İbn Kesir, Tefsir, IV, 336; Buhari, Tefsir, Haşr 4.. 34. 3 Âl-i İmrân 134. 35. Kurtubi, Tefsir, IV, 207. 36. 27 Neml 34. 37. 27 Neml 52. 38. Ali Cehrûmî, Kur’ân’la Yaşamak, İstanbul, 2004, s, 71-72. 39. 28 Kasas 7. 40. Kurtubî, Tefsir, XIII, 252. 41. M.Ali es-Sâbûnî, et-Tibyân fî Ulumi’l-Kur’ân, s, 112. 42. Sabûnî, et-Tibyân, s, 112. 43. 11 Hûd 43. 44. Celal Yıldırım, İslam-Türk Tarihinin Altın Sayfaları, s, 62. 45. Kurtubî, Tefsir, IX, 40. 46. 3 Alu Imran 195.

Ailede Din Eğitiminin Bazı Köşe Taşları

Ailede din eğitimi” denince akla çocuğun aile ortamında dinî ve ahlâkî değerler istikametinde yetiştirilmesi gelmelidir. Söz konusu ifade bu mânâda kullanıldığında çocuğun din eğitimi, ona dinî bilgilerin öğretilmesinin yanında dinî tutum, davranış ve kişilik kazandırılmasını da kapsar. Çocuğa dinî tutum ve davranışları kazandırmanın en kestirme yolu ise ana-babasının ve diğer aile fertlerinin tutum ve davranışları ile ona örnek olması ve onu etkilemesidir. Ana-babanın aile içindeki bütün davranışları, dinî ve ahlâkî değerler bakımından doğru, tutarlı ve sürekli olduğu takdirde çocuklar bu yönde davranışlar kazanma ve kişiliklerini geliştirme imkânına sahip olurlar.

Çocuklar, çok iyi gözlemci ve taklitçi olduklarından, büyükleri dikkatle izler, onlarda gördükleri tutum ve davranışları olduğu gibi benimserler. Hâl böyle olunca, aile içindeki yetişkin davranışlarının kontrol altına alınması, her davranışın dinî ve ahlâkî değerlerle uyumlu olması çocuk eğitimi açısından son derece önem kazanmaktadır.

Aile Eğitiminin Temeli Yaratılıştan potansiyel olarak çok üstün özelliklere, mükemmel bir ruhî dokuya sahip olarak dünyaya gelen insanın, fizikî ve zihnî olgunluğa kavuşuncaya kadar uzun bir süreye ihtiyacı vardır. Çocuk bu süre içinde kendi kendine yetmeyip yetişkinlerin yardımına ihtiyaç duymakta, onların elinde büyüdüğünden nasıl bir kişiliğe sahip olacağına, hangi değerleri edineceğine kendisi değil büyükler karar vermektedir. Çocuk her türlü etkiye açık, Gazali’nin ifadesiyle hayrı da şerri de kabul edebilecek kabiliyette yaratılmış1 olduğundan ana-baba onu nasıl yönlendiriyorsa, hangi yöne sevk ediyorsa çocuk o yönde yol alacaktır. Dolayısı ile hayat ilkin ailede şekillenmekte, geleceği tayin edecek kişilik ve karakter özelliklerinin temelleri aile ocağında atılmaktadır. Bu durum, yetişen her ferdin aile içinde muhatap olduğu din eğitiminin mahiyeti, yönü ve şekli hakkında bir temel oluşturmaktadır.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de insanları hiçbir şey bilmeyerek dünyaya getirdiğini belirterek2 öğrenip kişilik kazanmalarını sağlayan organlar olan gözün, kulağın ve kalbin sorumluluğuna dikkat çekmektedir.3 Çocuğun fıtrattan getirdiği saf ve dingin insanî melekelerle bir kişilik geliştirmesi, bu organlar vasıtasıyla sağlanacak öğrenmelerle mümkün olacaktır. Çocuk hayatının ilk yıllarında neleri görecek, neleri işitecek, neleri hissedip düşünecekse onları öğrenecek ve onlara göre bir kişilik geliştirecektir. Ailede çocuğa ilk ve en temel öğrenme imkânlarını sunan ana-babalar onlara görmeleri gerekenleri gösterecek, işitmeleri gerekenleri işittirecek, hissetmeleri gerekenleri hissettireceklerdir. Ana-babalar çocuklarının yetiştirilmelerini ve eğitilmelerini sağlayan ilk ve temel öğretmenlerdir.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve selem), çocukların eğitimi hususunda ana-babanın mesuliyetine dikkat çektikleri bir hadîslerinde, “Her doğan fıtrat üzere doğar, sonra ebeveyni onu ya Yahudi, ya Hristiyan yahut Mecusi yapar.”4 buyurmuşlardır. Burada Yahudi, Hristiyan, Mecusi denmiş olması, ebeveynin çocuğunu istediği çok farklı kalıplara sokabileceğini göstermektedir. Allah, mükemmel özelliklerle yaratıp5 hiçbir şey bilmeyerek dünyaya gönderdiği insanoğlunun, istikametini tayin etmedeki bu ana-baba rolü ve sorumluluğu uykuları kaçırtacak ağırlıktadır. Modern eğitim biliminde de bu sorumluluğuna dikkat çekilir.6

Aile eğitimi konusunda neler yapılabileceği, çocukları dinî ve ahlâkî yönden istenen iyi özelliklerle yetiştirebilmek için onlara aile içinde ne tür yönlendirmeler yapılacağı, onlarla nasıl bir münasebet ve iletişim kurulacağı deneylere dayalı ilmî araştırmaları gerekli kılmaktadır. Son zamanlarda bu konuda önemli çalışmalar yapılmakta, deney ve tecrübelere dayalı birtakım prensip ve metotlar geliştirilmektedir. Şüphesiz ki, ilmî çalışmalarla tespit edilen kural ve prensipler çocuk yetiştirmede ihmal edilemez imkânlardır. Ancak bunlardan önce dikkatten uzak tutulmaması gereken husus, her çocuğun ister istemez bir değerler dünyasının içine doğması ve onunla büyümesidir.

Her çocuk, ailesinin sahip olduğu değerler sistemi yahut karmaşası içinde, aile mensuplarının bilgi birikimleri, fikir ve kanaatleri çerçevesinde bir kişilik bulmakta ve onu geliştirmektedir. Bu yüzden ailedeki din eğitimi hususunda önce ailenin değerler sistemine yönelmek, onu tanzim etmenin imkânlarını ve yollarını aramak gerekmektedir. Bu mânâda ailede çocuğun din eğitimi, geniş kapsamlı bir konu olarak, hem ana-baba hem de topyekun aile eğitimi şeklinde düşünülmelidir. Ailede çocuğun eğitimi sadece çocukla başlayıp biten bir hâdise değildir, çocuk üzerinde tesiri bulunan bütün aile fertleri bu eğitimin bir parçası, birer paydaşıdırlar. Bazen ebeveynin öğretici emeklerini diğer aile fertleri bilmeyerek ve istemeyerek de olsa boşa çıkarmakta, onların kaşıkla doldurduğunu kepçe ile boşaltmaktadırlar. Sevme güdüsüyle çocuğu ana-babaya karşı korumak, bir ikaza ve tedibe maruz kaldığında çocuğa destek çıkmak, ebeveynin koyduğu kural ve prensipleri çiğnemesinin yolunu açmak, bu hususta onu cesaretlendirmek şeklindeki davranışlar ebeveynin öğretici gayretlerini boşa çıkarmaktır. Bu davranışlar çocuğa bir iyilik değil aksine çok büyük bir kötülüktür. Eğer aile büyükleri, ebeveynin öğretici davranışlarını hatalı bulurlarsa, bunu çocuğa fark ettirmeden onlara iletmelidirler. Hele yanlışlığı, çocuğa destek mânâsında hemen o ânda asla dile getirmemelidirler. Yapılan araştırmalar çocuk üzerinde ana-babalardan ziyade, ana-babalığa soyunan yakınların etkili olduğunu göstermektedir.7

Aile fertlerinin sadece çocukla olan münasebetlerindeki hâl ve davranışları değil, aile içindeki bütün tutum ve davranışları çocuğu etkilemektedir. Onların her tavır ve hareketi çocuk tarafından sürekli gözlenip taklit edilmektedir. Bu bakımdan aile içinde bütün fertleri kapsayan ilişkiler düzeni, herkesin konumuna göre karşılıklı sevgi, saygı ve anlayışla dinî ve ahlâkî kurallar çerçevesinde en ideal düzeyde kurulmalıdır. İşte bu aile içi münasebetler düzeni çocukların dinî eğitimleri açısından üzerinde titizlikle durulması gereken en temel faktördür.

Aile İçinde Münasebetler Düzeni Aile içindeki ilişki ve etkileşimler çok karmaşık bir durum arz etmekle beraber ortak yaşama disiplini içinde bunların belli bir düzene sokulması çok kolay olmasa da mümkündür. Münasebetlerin düzene sokulması, çocukların eğitimi ve iyi yetiştirilmeleri bakımından önemli olduğu kadar bütün olarak ailenin yaşama kalitesi açısından da aynı ölçüde önemlidir. Yaşama kalitesi yüksek ailelerde uyumsuzluk, çekişme, gerginlik, düzensizlik ve süflî davranışlar görülmez. Uyumlu, düzenli ve kaliteli bir hayat tarzına sahip ailelerde yetişen çocukların, fazladan emek sarf edilmese de emsallerine göre kişiliği daha sağlam ve olgun kişiler olmaları tabiîdir. Çocuk eğitiminde; değerleri, kuralları, âdetleri olan ve bunlar üzerinde geliştirilmiş yaşama disiplini ve geleneğine sahip bir aile olmak önemlidir.

Aile hayatının bu yönde ciddi eksiklik ve aksaklıkları varsa öncelikle bunların giderilmesi, ailede dinî ve ahlâkî değerlere uygun hayat sistematiğinin kurulması gerekir. Aile içinde dinî ve ahlâkî kurallara uygunluk yönünden ciddi hatalar, yanlışlıklar (meselâ ailede sevgi, saygı, dürüstlük, sadakat, edep, iffet, nezaket, yardımlaşma, paylaşma, çalışkanlık, ciddiyet, sorumluluk vb. konularda bir gevşeklik, dikkatsizlik ve duyarsızlık…) varsa bunlar giderilmeden din eğitimi adına yapılan işler, alınan tedbirler neticesiz kalmaya mahkûmdur. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de insanı cehenneme sürükleyecek davranışlardan kaçınılmasını ihtar ederken “Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun”8 buyurmaktadır. Dikkat edilirse âyette önce kendimizin, sonra da ailemizin davranış ve yaşayışını düzene sokmamız emredilmektedir.

Okul öncesi çağdaki çocukların büyükleri gözleyerek onları taklit ederek öğrenme eğilimleri baskındır. Çocuklar bu dönemde büyükler gibi olmaya özenir, onların davranışlarını doğruluk ve yanlışlık yargısında bulunmaksızın benimser. Modern eğitim bilimi, çocukların, çevrelerine uyum sağlama sürecinde önce sembollerden yola çıktıklarını, onlarla ilgilenip bütünleşmekten haz duyduklarını, sonra onları kavramaya ve anlamlandırmaya çalıştıklarını tespit etmiştir.9 Çocuklar çevrelerindeki insanların davranış sembollerini model alıp taklit etmeye çalıştıkça, aslında kendi davranışlarını geliştirirler. Bu bakımdan aile içinde dinî değerleri ve bu değerler üzerinde olumlu davranışları kazandırmanın en temel yollarından biri, çocuklara görsel zenginlikli modeller sunmaktır.

Meselâ namaz kılan, dua eden bir aile büyüğü çocuklar açısından oldukça güzel ve etkili bir modeldir. Dürüstlük, çalışkanlık, cömertlik, merhamet, saygı, yardım davranışları aile içinde yaygınlaştırılmalıdır. Öğretmek istediklerimizi yaparak, yaşayarak göstermemiz gerekir. Çocuk dinî ve ahlâkî değerlere uygun davranışların neler olduğunu, ailesinde ve büyüklerinde görmelidir. Kimi anne-babalar çocuklarının iyi davranışlar kazanmasını isteyerek onlara hep iyi şeyler söylerler, nasıl davranmaları gerektiğini anlatırlar. Fakat çocuğa söyledikleri ile kendi yaptıkları birbirini tutmadığında anne-babanın bu çelişkisini çocuk çabuk fark etmekte ve onların söylediklerine itibar etmemeye başlamaktadır. Çocuk, hayatı yaşamaya, hayatın içinde kendisi olarak var olmaya çalışırken bunu büyüklerinin sözel telkinlerinden çok kendi yaşantıları yoluyla başarabilmektedir. Mücerret işlemler düzeni ve ortak yapı sistemleri oluşuncaya kadar çocuğun hayata dair eylemler şeması deneyimlerle oluşmaktadır. Çocuk bizzat yapmaktan, denemekten ve hissî münasebetlerden haz duyar; yapıp ettikçe öğrenir, yaşayarak öğrendikleri ile bütünleşerek o yönde bir kişilik geliştirir. Bu bakımdan çocuğun istenilen dinî ve ahlâkî değerlere uygun davranışlar geliştirebilmesi için, ona olabildiğince bu değerleri ihtiva eden özendirici yaşantılar hazırlanması, onunla paylaşılan uygun ortak yaşantı alanları oluşturulması gerekir. Böylece çocuklar bu yaşantı ortamlarında geliştirdiği ilişkilerle istenilen değerleri kazanma imkânını elde etmiş olurlar.

Anne-baba çocuğuna daha çok vakit ayırmalı, ona hikâyeler, masallar, anılar anlatmalı, onu gezdirmeli, onunla oynamalı, şakalaşmalı, konuşmalı, bazı olayları ve nesneleri birlikte incelemeli ve değerlendirmeler yapmalıdır. Özellikle yemeklerde sofraya birlikte oturmak, birlikte dua etmek, çocuğun ibadet ve sohbet ortamlarına, faydalı sosyal ve kültürel etkinliklere katılmasını sağlamak çok değerli neticeler vermektedir. Çocuğun haz duyarak katıldığı dinî törenler (bayramlaşmalar, kandil geceleri programları, mevlitler vb.) ibadetler, dualar, ilâhiler, dinî sohbetler onda ömür boyu silinmeyecek izler bırakır.

Çocuğun İki Hassas Gelişim Evresi Çocuğun doğumdan itibaren başlayan fizikî, zihnî ve cinsî melekelerinin gelişimi, uzun zaman alan ve belli aşamalardan geçen bir seyir takip etmektedir. Gelişim psikologları, çocuğun zihnî gelişimini belli dönemlerdeki melekelerinin karakteristik özelliklerine göre evrelere ayırırlar. Bunlardan ikisi çocuğun tamamen ailenin kontrolünde olduğu okul öncesi döneme aittir. Konumuzla doğrudan ilgili olduğu için kısaca üzerinde durmak istediğimiz bu evreler, duyu-hareket dönemi ve işlem öncesi dönem diye adlandırılır.10

Duyu-Hareket Dönemi, doğumdan itibaren geçen ilk iki yıllık süreyi kapsamaktadır. Bu dönemde bebek çevresindeki nesnelere bir mânâ verememekle beraber onlara büyük bir ilgi duyar. Çocuk bu dönemde çevresiyle sadece hissî etkileşimler yaşar, annesinin sıcaklığını, sevgisini duyar, onun ilgi ve ilgisizliğinden etkilenir, çevresindeki sesleri, görüntüleri, sevgi ve kavga davranışlarını algılayıp şuuraltına kaydeder. Bu dönemde çocuğun dinî ve ahlâkî değerler kazanmasını sağlayacak öğretici anne-baba rolü, onun hep dinî ve ahlâkî değerler yönünde tutum ve davranışlar görmesini, yanlış ve aykırı sesler yerine tatlı, hoş, sevecen sesler duymasını sağlamak şeklinde olacaktır. Büyüklerin çocuğa karşı içten, sıcak ve sevecen tavırları, onun görebildiği ortamlarda başkalarına karşı gösterdiği sevgi, uyum, yardım davranışları çocukta çok olumlu tesirler bırakır.

Çocuk sevgi-nefret, cömertlik-cimrilik, uyum-uyumsuzluk, dürüstlük-hilekârlık vb. bütün duyguları duyu-hareket döneminde ana-babası ve diğer aile fertleri ile münasebetlerinden kazanmaya başlar. Ferdin sosyal gelişimi üzerinde duran Erikson’a11 göre sosyal gelişimin ilk evresi olan 0-18 aylık dönemde çocuk annesi ile sıkı bir hissî iletişim yaşamaktadır. Bu dönemde annenin çocukla olan iletişiminin olumlu olması onda temel güven duygusunun gelişmesini sağlarken, olumsuz olması da güvensizlik duygusunun gelişmesine yol açar. Bebeğin beslenme, temizlik, dokunulma, rahatlatılma ihtiyaçlarının giderilmesinde annenin uygun zamanlı, düzenli ve tutarlı davranışları çocukta temel güven duygusunun gelişmesine vesile olurken bu konudaki düzensiz ve tutarsız davranışları da çocukta güvensizlik duygusunun oluşmasına sebep olmaktadır. Bu dönemde çocuğun duyacağı hiçbir söz göreceği hiçbir davranış ihmal edilmeye gelmez. İleride dinî ve ahlâkî yönden önemli olacak tutum ve davranışların temelini oluşturacak kayıtlar bilinçsiz de olsa bu dönemde gerçekleştirilir.

İşlem Öncesi Dönem diye ifade edilen zihnî gelişimin ikinci evresi ise 2 yaş ile 6 yaş arasında geçen süreyi kapsamaktadır. Bu dönemde çocuk nesnelere mânâ vermeye, onların münasebetlerini fark etmeye başlar, nesnelere yönelik hareketlerini belli sathî düşüncelere dayandırsa da mantıkî davranış gösteremez; kötüyü, yanlışı, faydalıyı, zararlıyı kendine göre bir ilişki seviyesinde algılayabilir ve ancak bu seviyede onlara karşı tutum alabilir. Bu dönemde çocuk bir şeyin kötü veya yanlış olduğunu, öğretilmedikçe veya denemedikçe bilemez, her gördüğünü taklit etmeye çalışır ve büyüklerin yaptığı her davranışı iyi ve doğru olarak kabul eder.

Yine bu dönemde çocuk ben merkezlidir, kendi eğilim ve arzularını ön plânda tutarak başkalarının bakış açısı ile kendi bakış açısı arasında ayırım yapamaz. Anne-babanın yoğun bir şekilde korumacı davrandığı bu dönemde çocuk kendisine enteresan ve çekici gelen hâdise ve ilişkiler içinde kişiliğini geliştirme, kendisi olma ve bağımsız davranma eğilimindedir. Bu tutkuyla her şeye atılmak ve her şeyi denemek ister, öğrenme arzusu üst düzeydedir, ana-babayı bıktırırcasına çok soru sorar. Ana-baba; “Ne yapacaksın, sen anlamazsın, büyüyünce öğrenirsin, her şeyi sorman/öğrenmen şart mı?” gibi itirazlara başvurmadan sabırlı bir şekilde çocuğun her sorusunu onun anlayabileceği şekilde cevaplamalıdır. Ana-baba çocuğun öğrenme ve özgürleşme eğilimlerini hiçbir şekilde bastırmamalı, çocuğu kollama ve gözetme tutkusunu, onu çevreleyen bir kafes hâline getirmemelidir. Çoğu ana-baba koruma refleksi ile farkında olmadan çocuklarını bıktırıcı bir sınırlama içine alırlar. Bu dönemde ana-babanın sınırlayıcı tavrı ile çocuğun özgürleşme eğilimi şeklinde başlayan zıt yönlü davranış ilişkisi, dikkatli bir şekilde uzlaştırılmadığı takdirde ileride tarafları birbirinden uzaklaştıracak yönde gelişme potansiyeline sahiptir.

Zıt Yönlü Davranışların Kontrolü Genellikle ebeveyn çocuğunu dâima koruma ve kontrol altında tutma, çocuk da özgür davranma ve kendi kişiliğini ortaya koyma tutkusu ile hareket eder. Henüz tek başına sokağa çıkamayacak yaştaki bir çocuğu annesi elinden tutup yolun kenarında gezdirirken çocuk annesinin elinden kurtulup rasgele yürümeye, yolun ortasına dalmaya çalışır. Anne de takılıp düşmesin, başına bir kaza gelmesin diye onu sıkı bir şekilde kontrol altında tutar. Burada dikkat edilmesi gereken önemli husus; çocuğun özgürleşme eğilimi ile ebeveynin sınırlama eğiliminin ortaya koyduğu çelişki ve çekişme hâlidir. Başlangıçta gayet normal görünen bu zıt yönlü davranışlar önemsenmediği takdirde yıllar ilerledikçe başka alanlarda ve başka şekillerde her iki taraf için de bir tutku hâlinde sürüp gider.

Bu zıt yönlü eğilim gösteren davranışlar baştan itibaren iyi yönetilmediği takdirde zamanla her iki taraf için de problem olmaya başlar ve bu problem daha başka problemleri davet eder. Burada problem oluşmasını önlemek için, durumu kontrol etme ve münasebetleri doğru bir şekilde yönetme sorumluluğu anne-babaya aittir, çocuktan bu konuda bir şey beklenemez. İlişkiler iyi yönetilemezse, anne-babanın aşırı sahiplenici ve korumacı tavrı çocuğun özgürleşme hasretini besleyeceğinden çocuk kendine yeter duruma geldikçe ebeveyninden uzaklaşır. Anne-baba çocuğun bazen yanlış da olsa özgür davranışına -meselâ düşüp canının yanmasına- izin verirse çocuk ağlayarak annesinin yardımını isteyecek ve ona ihtiyacı olduğunu öğrenecektir.

Aile içinde anne-baba ile çocuk arasındaki zıt yönlü eğilimlerin istenmeyen yönde gelişmesinin asıl sebebi; anne-babanın bebeklik yıllarından itibaren çocuğa karşı alışkanlık hâline getirdiği sınırlayıcı tutumunu, akılcı ve şuurlu bir şekilde geliştirememesidir. Çoğunlukla anne-babalar çocuk büyüdükçe ona karşı davranışlarını geliştirmek yerine çocuğun hep kurallara uyan, söz dinleyen, itaatkâr davranan birisi olmasını beklerler. Oysa o her geçen gün büyümekte, gelişmekte, kişiliğini bulmakta ve kendisi olma yolunda mesafe almaktadır. Ana-baba onun hayat basamaklarını tırmandıkça yükseldiğini, etrafa bakış açısının genişlediğini, karar verme yönünün geliştiğini görebilmeli, onun hayata açılma heves ve arzularını sınırlayan korumacılık bağlarını dikkatli bir şekilde gevşetebilmelidir.

Sıkı korumacı tutumun en belirgin yanlışlıklarından biri, çocuğun her yanlış yahut istenmeyen davranışını yargılayarak ona sürekli nasihatte bulunmaktır. Nasihat çocuğa, suçlandığı, yetersiz olduğu, kabul görmediği hissini verecek şekilde ve sürekli olarak yapıldığında onun psikolojik olarak yıpranmasına sebep olabilmektedir. Nasihatin zamanı, üslûbu ve tarzı çok önemlidir. Öte yandan dinî ve ahlâkî değerler açısından yanlış bir davranışı gözlenen çocuğun “sen şöyle yaptın”, “yine böyle yaptın”, “hep böyle yapıyorsun”, “sen doğru bir şey yapmaz mısın”, “bir de biz söylemeden şöyle yapsan” vb. sözlerle yargılanması bir fayda sağlamamaktadır. Aksine bu tür yargılama sözleri, 6-12 yaş arası çocukların bütünleştirici ve kategorize edici yaklaşımları sebebiyle yanlış neticeler verebilir.

Sürekli yargı sözleri ile telkinde bulunmak, bu yaşlardaki çocukların hassasiyetlerini körelttiği gibi, şekle ait bazı benzerlikler kurdukları diğer konulardaki cesaretlerini de kırabilir. Çocuğun yanlış olan ilk deneyimlerinin, otoriter ve yargılayıcı tavırlarla karşılanması, onun her zaman hata edebileceği korkusu ile kendine güveninin zayıflamasına ve kişilik gelişiminin olumsuz yönde seyrine sebep olabilir. Bunun için ana-baba çocuğun bir yanlış davranışını düzeltmek istediğinde, onun bunu niçin yaptığını sorgulamaktan kaçınarak, ona suçlandığı hissini vermeden, davranışının yanlışlığını öğretmelidir.

*Sakarya Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi scebeci@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, I-V, Kahire, 1306 2. Nahl Sûresi (16):78 3. İsrâ Sûresi (17): 36 4. Buhârî, cenâiz 80, 93; Müslim, kader 22, 25. 5. Tin Sûresi (95): 4 6. Selahattin Ertürk, Eğitimde Program Geliştirme, Ankara, 1998. 7. Thomas Gordon, Etkili Ana Baba Eğitimi, Çev. E. Aksay, Sistem Yayıncılık, İstanbul, 1996. 8. Tahrim Sûresi (66): 6 9. Haluk Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1992. 10. Ziya Selçuk, Eğitim Psikolojisi, Atlas Yayınevi, Konya, 1992. 11. Erikson, 1902 yılında yahudi anne-babadan doğmuş Freud’un gelişim kuramından yola çıkarak geliştirdiği psikososyal gelişim kuramı ile tanınan, Danimarkalı bir bilim adamıdır.

Hadîsler Işığında Çocuk Terbiyesi

Yüce Allah insanı tertemiz ve berrak, işlenmeye hazır kıymetli bir mücevher suretinde yaratmıştır. Bu, onun hayra da şerre de istidadının bulunduğunu ve yaratılıştan kazanılmış olan kalb, akıl, ruh ve vicdan gibi latîf cevherlerinin, hangi inanç ve kültür havzasında yoğrulursa o yöne doğru meyledeceğini göstermektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen “Allah sizi hiçbir şey bilmediğiniz hâlde annelerinizin karnından çıkardı ve size işitme(niz için kulaklar), (görmeniz için) gözler ve (anlayıp idrak etmeniz için de) gönüller verdi ki (bundan dolayı O’na) şükredesiniz” (Nahl, 16/78) âyeti de, insana doğuştan İlâhî bir lütuf olarak kazandırılan cevherlerin varlığına dikkat çekmektedir. Dolayısıyla insan, hayatını idame ettirmek için herhangi bir terbiyeye ihtiyaç hissetmeden tabiî insiyakıyla yaşantısını sürdüren hayvandan farklı olarak, potansiyel hâldeki donanımını bir eğitim sürecinden geçirerek geliştirmek ve belli bir düzeye getirmek mecburiyetindedir.

Yüce Allah, Kur’ân’da “Ey iman edenler, kendinizi ve aile halkınızı yakıtı taş ve insanlar olan ateşten koruyun!” (Tahrîm, 66/6) buyururken, çocukları dünyevî ve uhrevî hayata hazırlamanın önemli bir mesuliyet olduğuna işaret etmiştir. Keza Allah Resûlü de, “Bir baba evlâdına güzel edep ve ahlâktan daha üstün bir miras bırakmış olmaz.” (Tirmizi, Birr 33) ve “Çocuklarınıza ikram edin ve onları güzelce terbiye edin.” (İbn Mâce, Edeb 3) buyurarak bu vazifenin asla ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulamıştır.

Ancak, günümüzde çocuk terbiyesi gibi fevkalâde hassas olan bu meselede inisiyatif, ya bütünüyle âdet ve geleneklere bırakılmış veya gelenekten kaynaklanan kimi yanlışlıkları düzeltmek adına Batı kültürünün şefkatli(!) kollarına terk edilmiştir. Dünden bu güne bazı yörelerde bir anne-babanın kendi anne-babasının veya kayınvalide ve kayınpederinin yanında çocuklarını kucağına almasının yadırgandığına dâir uygulamalar, her ne kadar gelenekten kaynaklanan katı âdetler ise de; bu gün artık geleneğin bu gibi yanlışlıklarını düzeltmek adına maalesef Batı kültürüne dayalı kimi esasların egemen kılınmaya çalışıldığını görmek gibi bir tali’sizliği de yaşıyoruz. Ne acıdır ki, gereksiz bir saygı ve faydasız bir terbiye anlayışının yerini, bu defa mânevî değerlerimizden kopma ve yırtılma hâli istilâ etmiş, bu konuda ifrat ve tefritler yaşanır hâle gelmiştir. Öyle ki, anne-baba belli bir yaştan sonra çocuğunun sigarasına, uyuşturucu kullanmasına, akşamları eve geç gelmesine, hattâ geceleri sokakta geçirmesine, dinî vecibeleri yerine getirmesine dahi karışamamakta; oğluna veya kızına bir şey söylese on katıyla karşılığını almaktadır. Nesillerin gönlünden iffet ve hayâ perdesi sıyrılmış, saygısızlık ve yüzsüzlük âdeta zamane nesillerinin şiarı olmaya yüz tutmuştur.

Çocuk Terbiyesine Dâir Esaslar Allah Resûlü, gerek çocuklarla olan ilişkilerinde ve gerekse çocuk terbiyesiyle alâkalı sözlerinde bu hususta hayatî öneme sahip esaslara işaret etmiş ve bu taze fidanların yetiştirilmesinde hataya düşülmemesi ve fıtratlarını koruyacak prensiplere mutlaka önem verilmesi ikazında bulunmuştur. Bir bütünlük içerisinde bakıldığında, Allah Resûlü’nün, fazilet timsali nesiller yetiştirilmesi konusunda bazı önemli esaslara dikkat çektiğini görmekteyiz:

1) Çocuk Terbiyesine Doğumla Birlikte Başlamak Resûlü Ekrem (as), gerek kendi çocukları ve gerekse yakın çevresindeki çocuklarla doğmadan önce ilgilenmeye başlar ve çocuk terbiyesinin doğumla birlikte ve hattâ daha öncesinde başlaması gerektiğine işaret ederdi. Kızı Hz. Fâtıma torunu Hz. Hasan’a hamile iken yanına uğrayıp hâlini hatırını sorar ve ‘çocuk doğunca kendisine haber verilmesini, haber vermeden de çocuğa hiçbir şey yapılmamasını’ tembih ederdi. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XVI/261-262.) Aynı alâkayı torunu Hz. Hüseyin için de göstermiştir.

Allah Resûlü, yeni doğan çocuğa verilen ilk gıdanın faziletli ve âlim bir şahsın elinden olmasına özen gösterirdi. Bu ihtimamı sadece kendi torunları için değil, bütün çocuklar için de gösterirdi. Nitekim Hz. Âişe, ‘doğduğu zaman çocukların Peygamber’e (as) getirildiğini, O’nun da bunlara hayır duada bulunup ‘tahnîk’2 yaptığını’ belirtmektedir. (Müslim, Âdâb 27) Müslüman eğitimciler, Allah Resûlü’nün çeşitli hikmetlere mebnî bu sünnetinin, yeni doğan çocuğun âlim ve fâzıl bir zâta götürülerek tahnîk ettirmek sûretiyle yaşatılmasını tavsiye etmişlerdir. (İbrahim Cânan, Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, s.81.) Hz. Âişe’nin ifadesine göre, yeni doğan çocuk için dua edip, Allah’tan ömrünün bereketli kılmasını talep etmek de, Peygamber’in (as) bir başka tavsiyesidir (Buharî, Daavât 31). Resûlüllah (as), çocukların kulağına ilk telkin edilecek şeyin ‘ezân ve ikâmet’ olmasını isterdi. Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin doğduklarında, sağ kulaklarına ezan, sol kulaklarına da ikâmet okumuştu (Ebû Dâvud, Edeb 107). Bu telkin, çocuğun daha ilk günden ihmal edilmeyip, dinin mukaddesleriyle tanıştırılması gerektiğine önemli bir işarettir. Aynı zamanda bu uygulama, ‘Eğitim ve terbiyenin mevsimi beşikten mezara kadardır.’ kanaatini seslendiren Müslüman eğitimciler için de bir mihenk taşı olsa gerektir.

Allah Resûlü’nün, çocuğun doğumu sonrasında önemle üzerinde durduğu bir başka husus da onlara ‘güzel bir isim’ verilmesidir. O’nun “Sizler kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. O hâlde isimlerinizi güzelleştirin.” (Ebû Dâvud, Edeb 61) çağrısı, Asr-ı Saadet’te yankısını bulmuş ve güzel isimlerin seçilmesine ihtimam gösterilmiştir. Nitekim Hz. Fâtıma ilk çocuğunu dünyaya getirdiğinde, Hz. Ali ona ‘Harb’ adını koymak istemiş, ancak Peygamber (as) bu ismi beğenmeyerek torununa ‘Hasan’ adını vermiştir. (İbn İshâk, Sîret, s.231.) Keza oğlu İbrahim’in doğumu müjdelendiğinde: “Bu gece bir oğlum oldu; ona atam İbrahim’in adını verdim.” (Müslim, Fedâil 62) diyerek sevincini açıkça izhar etmişti.

Resûlü Ekrem (as), çocuklar doğduktan sonra ilk yedi gün içerisinde, başlarındaki tüyü tıraş ettirip ağırlığınca ‘sadaka’ vermek (Muvatta’, Akîka 2), Allah’a şükrün bir ifadesi olarak ‘kurban (akîka)’ kesmek (Buharî, Akîka 2), yakınlara ve eşe dosta ‘ziyafet’ tertip etmek (Buharî, el-Edebü’l-Müfred, s.335) ve çocuğun doğumunu müjdeleyenlere ‘hediye’ takdiminde bulunmak (İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, VIII/212.) gibi sünnetler koymak suretiyle, Allah’ın bir kimseye verdiği en önemli lütuflardan birinin çocuk olduğuna ve çocuk terbiyesi konusundaki yükümlülüklerin de doğumla birlikte başlaması gerektiğine dikkat çekmiştir.

2) Terbiyede Şefkat-Ciddiyet Dengesini Korumak Allah Resûlü, tabiat itibariyle şefkat ve muhabbet dolu bir yücelik timsaliydi. Her zaman güler yüzlü, tatlı sözlü ve şefkatliydi. Torunlarını öpüp koklarken Peygamber’i (as) gören Akra’ b. Hâbis adlı sahabi bunu yadırgayarak: “Benim on çocuğum var ve şimdiye kadar hiç birini öpmüş değilim.” dediğinde; Allah Resûlü de onun bu tavrının hoş olmadığını, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” veya bir başka vesileyle, “Allah kalblerinizden şefkat duygusunu çıkardı ise, ben ne yapabilirim ki!” demiştir (Buhârî, Edeb 18). Hicretin 10. yılında oğlu İbrahim, 16 veya 18 aylıkken hastalanmış ve kucağında vefat etmişti. Bunun üzerine mübarek gözlerinden yaşlar boşalmış; bunu gören Abdurrahman b. Avf, hayretini gizleyememiş ve neden ağladığını sormuştu. Allah Resûlü, ağlamanın şefkat ve merhamet belirtisi olduğunu ifadeyle, oğlu İbrahim’e yönelerek duygularını şöyle ifade etmiştir: “Eğer tekrar buluşma vaadi olmasaydı… senin için daha fazla üzülürdük. Yine de senin için çok mahzunuz ey İbrahim! Gözler yaş akıtır, kalb hüzünlenir, lâkin biz Allah’ın hoşlanmayacağı şeyi söylemeyiz.” (Buharî, Cenâiz 43)

Resûlullah (as), “Bunlar benim dünyadaki iki reyhanım (kokuların en güzeli)” (Buharî, Fedâilü’s-sahâbe 22) dediği torunlarını kucaklar, koklar ve bağrına basardı. O’nun (as) sevgisi sadece kendi çocukları ve torunlarına münhasır değildi; diğer çocukları da sever okşardı. Üsâme b. Zeyd’in anlattığına göre, Allah Resûlü onu bir dizine, torunu Hasan’ı da bir dizine oturtur, sonra ikisini de bağrına basarak: “Allah’ım, ben bunları seviyorum; bunları Sen de sev!” (Buharî, Fedâilü’s-sahâbe 18) diye dua ederdi. Bir namaz esnasında sırtına binen torunu kendiliğinden ininceye kadar secdeyi uzatmış, çocuğa müdahale etmemiştir. Hattâ namaz bitince cemaatten birinin, “Ey Allah’ın Resûlü, namaz sırasında secdeyi öyle uzun tuttunuz ki, bir hâdise meydana geldiğini veya Sana vahiy indiğini zannettik.” demesi üzerine: “Hayır! Bunların hiçbirisi olmadı; torunum sırtıma bindi. Acele etmeyi ve hevesi geçmeden de sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım.” diye karşılık vermiştir. (Nesaî, Tatbîk 82)

Burada önemli bir hususa işaret etmek gerekir ki, Allah Resûlü’nde sevgi ve şefkat her zaman asıl olmakla birlikte; O (as), şefkat ve ciddiyet arasında belli bir denge de gözetmiştir. Zîrâ O (as), misyonu ve donanımı itibariyle bir ciddiyet ve vakar insanıydı. Ashab-ı Kirâm, derlenip toparlanmadan, huzuruna yakışır bir hâl almadan, hürmetsizlik edecekleri endişesiyle O’nun karşısına çıkmaya, yüzüne bakmaya cesaret edemezlerdi. Hz. Ali ve Hz. Fâtıma da böyleydi. Onlardaki hürmet ifadelerine sürekli şahit olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin de zamanla aynı ruh hâletine bürünmüşlerdi. Yaşları ilerledikçe onları tatlı bir mehâbet hissi sarıvermişti. Resûlullah (as), ne kadar yumuşak ve müşfik davranırsa davransın, muhatapları asla lâubaliliğe girmezlerdi.

Sevgiyle ciddiyeti dengeleme konusu, pedagojik açıdan da önemli bir husustur. Öğrencilerin hissiyatını gözetme, onların dertlerini dinleme, başlarını okşama, ellerinden tutma ve ihtiyaçlarını giderme mutlaka ehemmiyetlidir; fakat onlar karşısında ciddiyeti ve vakarı koruma da oldukça önemli bir husustur. Gerek anne-babalar, gerekse öğretmenler, çocuklarına veya öğrencilerine mutlaka sinelerini açmalı, her zaman onlarla ilgilenmeli, dertlerine ortak olmalı, gerekirse harçlık vermeli, hattâ onlar için canlarını bile feda etmeyi göze alabileceklerini göstermeli ve sevgilerini ortaya koymak için her vesileyi değerlendirmeli; ancak onlar karşısındaki konumlarını ve ciddiyetlerini mutlaka korumalıdırlar. Aksi hâlde, kontrolsüz sevgi ve alâkanın çocuğu şımartıp küstahlaştırması ve ukalalaştırması kaçınılmaz olacaktır.

Resûlullah (as), çocukların ve torunlarının henüz çok küçük oldukları bir dönemde, onları birer ikişer omuzlarına almış, öpmüş, sevmiş ve onlara dualar etmiştir. Bu vesileyle, hem şefkat ve merhametinin gereğini ortaya koymuş, hem hâdiseye şahit olan sahabilere bazı terbiye kaidelerini öğretmiş, fakat daha bilemediğimiz onlarca hikmeti gözeterek, torunlarını kucağına aldığı zamanlarda bile, O (as), daimî duruşunu, her zamanki tavrını ve ciddiyetini korumuştur.

3) Çocuklara Değer Vermek, Onlarla İlgilenmek Allah Resûlü, çocukları en güzel dünya nimetlerinden biri olarak görür; onlara karşı ilgi ve alâkayı asla eksik etmez ve değerli olduklarını onlara hissettirirdi. O (as) bir gün evinden çıkmış, torunlarından birini bağrına basarak: “Siz çocuklar insanı(n çok yaman imtihan vesilesisiniz; bu sebeple) bazen cimriliğe, bazen korkaklığa, bazen de cehalete müptelâ kılarsınız. Buna rağmen sizler Allah’ın en güzel kokulu nimetisiniz” (Tirmizî, Birr 11) sözleriyle, onların nadide bir çiçek gibi olduklarına işaret etmiştir. Bu sebeple onların ağlamasına dayanamaz, ağlamalarına sebep olanları ikaz eder; namaz esnasında ağlayan bir çocuk sesi duysa, namazını kısaltır ve annesinin onunla ilgilenmesine fırsat verirdi (Buhârî, Ezân 65). Ashaptan Büreyde’nin (ra) naklettiğine göre, Allah Resûlü Mescid’de hutbe okurken, henüz çok küçük yaştaki torunlarının düşe kalka ilerlediklerini görünce hutbeyi yarıda keserek yanlarına gitmiş, onları kucağına alarak tekrar hutbeye çıkmış ve: “Allah Teâlâ, ‘Mallarınız ve evlâtlarınız (sizin için) bir imtihan (vesilesi)dir’ (Teğâbün, 64/15) derken ne kadar doğru söylemiş. Bunları öyle görünce sabredemedim.” buyurmuş ve hutbesine devam etmiştir. (Tirmizî, Menâkıb 30) Nebî (as), çocuklarla şakalaşır, onların anlayacağı dille konuşur, seviyelerine uygun espriler yapardı. Enes b. Mâlik’in üvey kardeşi Ebû Umeyr’in çok sevdiği kuşu ölünce, onu teselli etmek istemiş ve: “Ebû Umeyr! Serçeciğe ne oldu, serçecik ne yapıyor şimdi!” (Buhârî, Edeb 81) sözleriyle de acısına ortak olmuştu. Çocuklara “yavrum, evlâdım, oğlum” diye hitap edilmesini ister, kendisi de bu sözlerle gönüllerini alırdı. Yolda karşılaştığı çocukları bineğine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü (Buhârî, Libâs 98). Hasta olduklarını öğrendiğinde ziyaret eder, şifâ dileğinde bulunur, ashabın da böyle davranmasına örneklik ederdi. Nitekim Medine’de yaşayan bir Yahudî çocuğunu hasta yatağında ziyaret etmiş, ölmeden önce onun Müslüman olmasına vesile olmuştu. (Buhârî, Cenâiz 79)

Allah Resûlü, çocukların bir ihtiyacı olduğunda karşılar, isteklerini yerine getirirdi. Torunlarından birinin bir gün susadığını görmüş, hemen bir koyunun sütünü sağarak getirmiş ve ona içirmiştir (İbn Hanbel, Müsned, I/101). Çocukların tertemiz fıtratlarına işaretle, mevsimin ilk ürünü hasat edildiğinde, mahsulün bol ve bereketli olması için Allah’a dua etmiş ve oradaki topluluktan en küçük çocuğu çağırarak ilk meyveyi ona yedirmiştir (Muvatta’, Câmi’ 1). Çocuklarla selâmlaşmış, hâllerini hatırlarını sormuştur.

Resûlü Ekrem (as), çocukların şahsiyet sahibi olmaları için onlarla her ortamda ilgilenmiş, onlara değer vermiş, onları anlamak için söz hakkı verip dinlemiş, dünyalarına girmeye çalışmıştır. Çocuk yaşlardaki sahabilerden Râfi’ b. Amr’ın (ra) başından geçen bir hâdise bunun en güzel örneğidir. Hz. Râfi’, bir gün Medine’de Ensar’dan birinin bahçesindeki hurmaları taşlamış ve sahibi tarafından yakalanarak Allah Resûlü’nün huzuruna getirilmişti. Peygamber (as) ona önce: “Yavrum! Hurmaları neden taşladın?” diye sordu. Çocuk da: “Karnım açtı, yemek için taşladım.” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Peki, o hâlde bir daha hurmaları taşlama, dibine dökülenlerden ye, olur mu?” diye tatlı bir şekilde uyarmış ve: “Allah’ım! Ona doyumluluk ver!” diye dua etmişti (Ebû Dâvud, Cihad 85). Allah Resûlü, çocuğun suç işlediğini öğrendiği hâlde önce onu konuşturmuş, niyetini ve düşüncelerini öğrenmek istemiştir. Çocuklar çoğu kez yanlış yaparlar, yaptıkları yanlışın farkında da olmayabilirler. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, karar vermeden önce onları dinlemek ve dünyalarına girip onları anlamaya çalışmak gerekir. Bu yaklaşım tarzı, çocuk terbiyesinde, çocuğa değer verip ilgi ve alâka duyulduğunu gösteren ve tesirli neticelerin alınmasını sağlayacak bir davranış tarzıdır.

4) Dinî Değerleri Yaşayarak Kavratmak Allah Resûlü, çocuklara ‘dinî değerleri’ ve mânevî hakikatleri kavratma konusunda kolaydan zora, esastan furûâta doğru bir yol izlenmesi gereğine işaret etmiştir. Bu sebeple dinî hayatın esası olan ve temeli kalbî tasdikten ibaret bulunan iman esaslarının telkini, öncelikli olarak ele alınmıştır. Peygamber (as), huzuruna getirilen çocuklara ve gençlere, yaşlarına ve seviyelerine göre öncelikle iman hakikatlerini kavratırdı. Nitekim konuşmaya yeni başlayan akraba çocuklarına imanın esası olan tevhid hakikatinden bahseden âyetleri ve kelime-i tevhîdi yedi kez tekrar ettirerek kavratmaya çalışmış ve dolayısıyla ashaba da bu hususta yol göstermişti (Abdurrezzâk, Musannef, IV/334). Ashâptan Cündeb b. Abdullah’ın naklettiğine göre, bir grup genç Medine’ye gelmişler ve kısa bir süre Allah Resûlü’yle birlikte kalmışlardı. Hz. Cündeb, bu zaman zarfında Kur’ân’dan önce, iman hakikatlerini öğrendiklerini, bilahare Kur’ân’ı öğrendiklerini ve böylelikle imanlarının arttığını ifade etmektedir (İbn Mâce, Sünnet 9). Bunlar, iman hakikatinin çocuklara çok daha erken yaşlarda ve onların anlayabilecekleri ve kavrayabilecekleri bir dille ve bizzat yaşayarak öğretilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. İman hakikatleri her ne kadar mücerret bir olgu olsa da, bu tür hakikatleri kavratmanın da bir yolu ve yöntemi vardır ve bu hususta takip edilecek en etkili yol da, imana dair yaşanan tecrübelerin hâl ve kâl diliyle çocuğa kavratılmasıdır. İman hakikatlerini bütün hücrelerinde duyup hisseden bir müminin bu hakikatleri çocuklara kavratmakta zorlanmayacakları gün gibi aşikârdır.

Resûlullah (as), çocuklara Allah’ın kelâmı olan ‘Kur’ân-ı Kerîm’i öğretir ve ashabına da çocuklarına Kur’ân’ı öğretmeleri tavsiyesinde bulunurdu. Annesinin isteği üzerine sekiz yaşından itibaren çocukluğu Allah Resûlü’nün yanında geçmiş olan Enes b. Mâlik’e şunları tavsiye etmişti: “Evlâdım! Kur’ân okumayı ihmal etme ve (unutma ki) Kur’ân ölü kalblere hayat verir; kötü ve çirkin şeylere, haddi aşmak gibi kusurlara karşı da insanı korur…” ( Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, II/377) Keza sahabeyi bu hususta teşvik etmek için de şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınızı şu üç hususta yetiştirin! Bunlar: Peygamber sevgisi, Ehl-i Beyt sevgisi ve Kur’ân kıraati. (Ömrünü Kur’ân’ı okuyarak, hatmederek ve anlayarak geçiren) Kur’ân hizmetkârlarına, hiçbir gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gününde peygamberler ve salih kullarla birlikte Allah’ın gölgelikleri takdim edilecektir.” (Münâvî, Feydu’l-Kadîr, I/225) Allah Resûlü’nün amcasının oğlu İbn Abbas (ra) da küçük yaşlarda başından geçen bir hatırasını şöyle nakleder: “Peygamber’in (as) vefatı esnasında on yaşındaydım. Ve ben (Kur’ân’dan) el-Muhkem’i okumuştum.” Kendisine ‘el-Muhkem’in ne olduğu sorulduğunda, onun el-Mufassal (yani Hucûrât Sûresi’nden sonra gelen 68 sûre) olduğunu ifade etmiştir (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 25). Dolayısıyla Allah Resûlü’nün terbiyesi altında yetişen çocuklar, Kur’ân terbiyesiyle yetişmişler ve küçük yaşlardan itibaren de seviyelerine göre kulluk görevlerine hazırlanmışlardır.

İmandan sonra en önemli vecibelerden biri olan ‘namaz’ın çocuklara kavratılması ve namaz şuuruyla yetiştirilmesinin de çocuk terbiyesinde önemli bir yeri vardır. Kulluk görevleri için her ne kadar buluğ çağı öngörülmüş olsa da, Allah Resûlü, çocuklara yedi yaşına geldiklerinde alıştırmak maksadıyla namazın öğretilmesini, on yaşına geldiklerinde hâlâ namazın ifasında kusurlu davranıyorlarsa, ceza verilerek tedip edilebileceklerini ifade buyurmaktadır (Tirmizî, Mevâkîtü’s-Salât 183).3 Günümüz eğitimcileri tarafından da zorunlu öğrenme devresinin yedi yaş civarı olduğu kabul edilmektedir. Çocuk yedi yaşına girince, o devreye kadar, kendi gözlemleriyle yapılan şeyleri zaten kavramıştır. Artık bu aşamada sadece, onun elinden tutup o güne kadar gözlemleriyle algıladığı şeyleri açıklama, yerine göre teşvik (terğîb) ederek, yerine göre de korkutarak (terhîble) uyarılmalıdır. Öyleyse belli bir yaşa kadar hâl ile yani yaşayarak gösterme geçerli iken belli bir dönemden sonra artık fikrî seviyesine göre ve mantığına hitap edecek şekilde her konuyu açıklamak gerekecektir. Dolayısıyla çocuk, bazılarına göre Yüce Allah karşısında altı yaşında, bazılarına göre sekiz yaşında, bazıları için de en geç on yaşında bir yetişkin kabul edilerek onore edilmeli, izzetine ihtimam gösterilmeli ve her şey, ona peygamberâne bir azim ve iştiyakla anlatılmalıdır. Sonuç

Günümüzde çocuk eğitimine dâir yapılan ilmî araştırmalar gösteriyor ki, çocuk eğitimi ve terbiyesi çocuğun doğumuyla başlaması gereken bir süreçtir. Hadîs-i şerîflerde bu vetirede yapılması gereken yükümlülükler arasında, yeni doğan çocuğa mânevî şahsiyetinin kazandırılmasına matuf olarak âlim ve fâzıl bir zâta tahnik yaptırılarak dua ettirilmesi, kulağına ilk telkin edilecek sözlerin ezan ve ikamet olması, güzel bir isim verilmesi, doğumundan dolayı Yüce Yaratıcıya bir şükrün ifadesi olarak akîka kurbanın kesilmesi gibi tavsiyelerin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Küçük yaşlarda sevgi ve şefkate büyük ihtiyaç duyan yavruların sevgi ve şefkat timsali ebeveynler tarafından muhabbetle kucaklanması, sevgiden yoksun bırakılmaması da çocuk terbiyesinin önemli esaslarındandır. Bununla birlikte ölçüsüz ve dengesiz bir sevginin zamanla çocuğun şımarmasına ve lâubalileşmesine sebep olacağından, şefkat-ciddiyet dengesinin korunması ve bu hususta dengeli olunması gerekmektedir. Çocukları hayata hazırlamak ve şahsiyetlerinin gelişmesine yardımcı olmak maksadıyla, onlara değer verip ilgilenmek, onların seviyelerine uygun espriler yapmak, ‘yavrum, evlâdım, çocuğum’ diye hitap ederek gönüllerini almak, herhangi bir suç işlediklerinde cezalandırmadan önce konuşmalarına fırsat verip dinlemek, yaşlarına uygun görevler vererek sorumluluk sahibi olmalarına, özgüven kazanmalarına yardımcı olmak gibi hususlar da hadîs-i şerîflerde öngörülen tavır ve davranışlardır. Çocuk terbiyesinde en önemli hususlardan biri de, onların kendi öz kültürümüzü ve mânevî değerlerimizi, en güzel yöntemlerle öğrenmelerini ve iyice kavramalarını sağlamaktır. Onlara, dinî ve millî değerlerimizi en tesirli biçimde kavratmanın yolu, bunları bizzat yaşamamızdır.

* Ondokuz Mayıs Üniv. İlâhiyat Fak. Öğrt. Üyesi Prof. Dr. Osman Güner oguner@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Tahnîk, hurma vb. gıdaları ağızda çiğnedikten sonra çocuğun damağını onunla ovmaktır. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye, I/451) 3. “Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namazı öğretin, on yaşlarına geldiklerinde kılmazlar ise dövmek (tedip etmek) suretiyle namaz kılmalarını sağlayın.” (Bkz. Ebû Dâvud, Salât 26)

Mevlânâ’ya Göre Evlilik ve Aile

Evlenirken gerekli tetkikâtı yapmamış veya yapma fırsatını bulamamış kimselere, iş gelip boşanma kertesine dayanınca, en âkilâne kriterlerin dahi hiçbir yararı olmayacaktır. Evet, mesele yuvadaki yangından az zararla kurtulmak değil; önemli olan, yangın çıkaracak unsurların yuvaya sokulmamasıdır. Aile,cemiyetin en önemli rüknüdür. Ailenin sağlamlığı millet ve insanlığın da sağlamlığı demektir. Bu konudaki bir ihmal bütün millet adına bir ihmal sayılır. Keyifler, ihtiraslar, kıskançlıklar ve gelip geçici hevesler üzerine bina edilen hedefsiz bir yuva istikbal vaat etmeyeceği gibi, millet bünyesinde de potansiyel bir huzursuzluk odağı olarak duracaktır. Zira o kurulurken, yümün ve bereket getireceği hesap ve plânıyla kurulmamıştır. Bu plânın vazgeçilmez temel taşı nikâhtır. Nikâha giden yolda nefsânîlik ve heveslerin bir yana bırakılarak mantığın, fikrin ve kalbin hâkim olması gerekir. Böyle bir izdivaçta dinî duygu ve düşüncenin esas alınmasının yararı ise tartışmadan varestedir. Zira kadın ve erkeğin Allah’la münasebeti yoksa onlardan meydana gelecek çocukların da şuurlu, hisli, dengeli, düzenli olmaları ve mesuliyet duygusu taşımaları da zor olacaktır.

Temelinde yümün ve bereket olan bir ailede; yani sorumluluklarını yerine getiren kadın ve erkeğin beraberliği ile kurulan ve kuruluş aşamasında dikkat edilmesi gereken prensiplere riayet edilen bir yuvada, her şey yerli yerine oturacak ve bu yuva cennet köşelerinden bir köşe olacaktır.

Kur’ân-ı Kerîm, mesut bir toplumu, kadınıyla erkeğiyle ele alırken konuyu şöyle resmeder: “Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mü’min erkekler, mü’min kadınlar; taate devam eden erkekler, taate devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevazı erkekler, mütevazı kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah’ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”(Ahzab Sûresi, 33/35)

Âyet-i kerîmede üç temel unsura dikkat çekilmektedir: Sağlam inanç, engin ibadet ve güzel ahlâk… Öyle ise hem ferdin, hem ailenin, hem de toplumun huzur ve kurtuluşu ancak bu unsurlara riayetle olabilir. Dünya çapında ailenin sarsıntılar geçiriyor olması, bu prensiplere riayetteki ihmalin bir neticesidir.

Tarih boyunca birçok âlim, eğitimci, filozof ve idareci ailenin önemi üzerinde durmuş ve imkânları ölçüsünde bu konuda yazılar yazmış, projeler üretmiş, emirnâmeler çıkartmıştır. Çağları aşan düşünce ve yaklaşımlarıyla Mevlânâ da, işaret ettiğimiz temel prensipler muvacehesinde, aile ve evlilik konusunda açıklamalarda bulunan bir mürşid ve rehberdir.

Makalemizin başında, neden Mevlânâ’ya göre aile konusunu seçtiğimizi kısaca izah etmek istiyoruz: Mevlânâ, devrinin medreselerinde müderris olarak ders vermesine rağmen hep halk arasında, halkla beraber, bir halk adamı olarak yaşamıştır. Bu durum, onun hem sahih İslâm kültür ve yorumunu, hem de halkın örf ve âdetlerini eserlerine aktarmasını sağlamıştır. Mevlânâ bu arada aile konusuna da eserlerinde değişik yönlerden temas etmiştir.

Bu konuyu seçmemizde ikinci muharrik sebep şudur: Bilindiği gibi Batı’da Mevlânâ’nın eserleri zaman zaman çok satan eserler listesine girmektedir. Bu arada ailenin en çok sıkıntı yaşadığı yerler de Batı ülkeleridir. Elbette milletler arasında kültür farklılığı vardır; ancak evrensel prensiplerde insanlık birleşmektedir. Öyle ise, bu eserlerde bulunan aile ile ilgili evrensel bazı prensiplere dikkat çekmek önemlidir; zira ilgi ile okunan bu eserlerde aile problemlerine dair çözüm önerileri de bulunmaktadır. Aşağıda Mevlânâ’nın aile ve evlilik konusundaki bazı görüşlerini yorumlayarak sizlerle paylaşmak istiyoruz.

İnsanlığın Ortak Âdeti: Evlilik

Yüce Allah çift olarak yaratmış olduğu insanlara ‘biri diğerinin eşi’ anlamında ‘zevc’ adını vererek onları evliliğe teşvik etmiştir. Nitekim O, şöyle buyuruyor: “İçinizden evli olmayanları, köle ve cariyelerinizden evlenmeye müsait olanları evlendirin! Eğer fakir iseler, Allah lütfü ile onların ihtiyaçlarını giderir. Çünkü Allah’ın lütfü geniştir. Her şeyi hakkıyla bilir.” (Nur Sûresi, 24/32) Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) evliliği teşvik etmiş ve kendisi de evlenmiştir. Zaten, Allah tarafından kadın ve erkeğin birbirlerine sevdirilmesinden ve evlilikteki peşin ücretlerden ötürü olmalı ki, insanlar ilk günden beri, zaruri birçok şeye gösterdikleri hassasiyetlerden daha fazlasını bu konuda göstermişler ve evliliği insanlığın ortak âdeti hâline getirmişlerdir. Konuyla ilgi sadece bir âyet ve bir hadîsi zikretmek istiyoruz: “O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de: Kendilerine ısınmanız için, size içinizden eşler yaratması, birbirinize karşı sevgi ve şefkat var etmesidir. Elbette bunda, düşünen kimseler için ibretler vardır.” (Rûm Sûresi, 30/21) “Bana dünyadan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadınlar ve gözümün nûru olan namaz.” (Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1)

Evlilik beraberinde bir dizi mükellefiyet getirmektedir. Dolayısıyla hakkıyla bir evlilik herkes için mümkün olmayabilir. Kul hakkı, helâl kazanç, çocuk terbiyesi ve benzeri ailevî mükellefiyetleri gereğine uygun yerine getiremeyeceğini düşünen bazı kişilerin evlilik konusunda rahat davranmadıkları bilinmektedir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu mükellefiyetlere gücü yetmeyenlere oruç tutma gibi bazı tedbirlere müracaat etmelerini tavsiye etmiştir. (Buhârî, Nikâh 2) Az yeme, engin bir ibadet hayatı, boş vakitleri dolduracak meşru meşguliyetler de buna eklenebilir.

İslâm kültürü ve insanlığın ortak değerleriyle beslenen Mevlânâ konuyla ilgili şöyle demektedir: “Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yolu, kıskançlığı törpüleme (def’ etme) zahmetini içerdiği, kadının yeme, giyme vb. isteklerine ve rencide edici söz ve davranışlarına katlanma zorluğunu taşıdığı için meşakkatli yoldur. Ama ancak bu yolla Muhammedî alamet ortaya çıkar.” (Mevlânâ, Fihi Mâfih s. 82) Evet, evlilik Efendimiz’in yoludur; ancak sorumluluk kadar fedakârlık da gerektirmektedir. Meselâ kişi kızını kıskanır, ama onu bir erkekle evlendirir ve onun eşinin bazı nahoş söz ve davranışlarına katlanır. Diğer taraftan özellikle erkeğin geçim masraflarını karşılaması noktasında zorluklara göğüs germesi kaçınılmazdır.

Ama her şeye rağmen ya evlenmeli ya da engin bir ibadet ve zühd hayatı yaşamalı; üçüncü bir yol tercih etmek şehvete mağlubiyeti beraberinde getirecektir ki, o da şeytanın ağına düşmek demektir. Mevlânâ şehvet konusunu uzun uzun anlattıktan sonra sözünü şöyle bağlar: “Evlilik, (şeytanın ağına düşmemek için) ‘lâ havle’ çekmeye benzer; mademki yeme-içmeye düşkünsün vakit geçirmeden evlen de şehvet seni belâya düşürmesin. Aksi takdirde bil ki kedi gelir, yağlı kuyruğu kapar.” (Mesnevî, 5/1375–1377) Yani şeytan günaha düşürmek için bekâr kimseyle çok uğraşır. Hele bu insan yeme-içmeye de düşkünse şeytanın işi daha da kolay olacaktır. Öyle ise aşılması zor işler karşısında ‘lâ havle…’ çekerek Rabbimize sığındığımız gibi, bu noktada da evlenerek O’na sığınmalı ve şeytanın oyununu boşa çıkarmalıyız. Aksi takdirde kedinin fırsat kollayıp ev sahibinin bir gafleti anında yağlı kuyruğu kapması gibi şeytan da ilk fırsatta bizi istenmeyen yollara sürükleyebilir.

Evliliğin Temel Prensiplerinden: Denklik

Evlilik, sadece bir kadın ve erkeğin nikâhlanıp yuva kurması değildir; o aynı zamanda birçok kişiden oluşan iki ailenin akrabalık bağlarıyla birbirlerine bağlanmaları, bazen birbirlerinden sorumlu olmaları, aynı tasa ve sevinci paylaşmaları, ortak veya sık sık çakışan bir hayat yaşamaları ve birbirleri yüzünden değer veya değersizlik kazanmaları demektir. Öyle ise evlilikte sadece kadın ve erkeğin bu işe karar vermeleri yeterli değildir. Ailelerin, özellikle de kız tarafının onayı alınmalıdır. Zira ortaya çıkacak yeni durum onları da yakından ilgilendirmektedir. İşte evlilikten söz eden İslâmî eserlerde dile getirilen denklik (küfüv) konusu bu meseleyi işlemektedir.

Denklik, evlenecek kız ve erkeğin din, ahlâk, karakter, soy, fizik, yaş, servet ve meslek gibi konularda mümkün mertebe birbirine yakın değerler taşıması demektir. İslâm hukukunda denklikten maksat, evlenecek eşler arasında dînî, ekonomik ve sosyal seviye bakımından yakınlık bulunmasıdır. Bu denkliğin, hem çiftler arasında, hem de yeni akrabalar arasında saadet, huzur ve sevgiye vesile olacağı düşünülmüştür. Dikkat edilirse denklik, erkeğin değil, kadının menfaatine yönelik bir haktır. Öyle ise evlilikte denklik, kadınlar için erkekte aranır. Yani bir erkeğin, evleneceği kadına, din, ahlâk, meslek ve zenginlik gibi niteliklerde denk durumda bulunması gerekir. Bu durum kadını korumak içindir; zira denkliğin olmamasından doğacak sıkıntılar daha çok kadını ve onun akrabalarını etkileyecektir. Nitekim Efendimiz de: “Kadınları denkleriyle evlendirin, onları velileri evlendirsin…” (ez-Zeylâî, Nasbu’r-Râye, 3/196) buyurmuştur.

Mevlânâ da kadın-erkek denkliğine kâinattan fıtrî misâller vererek güzel benzetmelerle vurguda bulunur:

“Eşlerin birbirine benzemesi lâzım; ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!

Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işe yaramaz.

Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu?

Ormandaki aslana kurdun eş olduğunu hiç gördün mü?

Bir gözü bomboş, öbürü tıka basa dolu olsa hurç bineğin üstünde doğru duramaz.” (Mesnevî, 1/2309–2311.)

Evet, hayatın bütününde bir denklik, bir ölçü, bir tenasüp bulunmaktadır. Ayağa giyilecek ayakkabının çiftlerinden, kapının kanatlarına varıncaya kadar bir tenasüp, bir uygunluk vardır. Hattâ denklik sadece ebatlarda değil kullanılan malzemede de olmalıdır: “Kapının bir kanadı tahtadan, öbürü fildişinden… Böyle şey olur mu hiç?”

Aslanın eşi de bir aslan olmalı, kim görmüş aslanın bir kurtla evlendiğini? Öyle ise, “Nikâhta iki çiftin birbirine eşit ve denk olması lâzım, yoksa iş bozulur, geçim olmaz.” (Mesnevî, 4/196, 197)

Evlenecek kişilerin karşı tarafta olmasını arzu ettiği özellikler konusu da denklikle ilgidir. Bu konuda da bazen yanlışlıklar yapılmakta ve neticede pişmanlıklar yaşanmaktadır. Zenginlik, güzellik, kariyer, şöhret vb. hususlar aranan şartlar arasında akla ilk gelenlerdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda da bize yol göstermekte ve zamanın eskitemeyeceği şu prensipleri emretmektedir: “Bir kadınla umumiyetle dört hasleti için evlenilir: Malı, asaleti, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı tercih et…” (Müslim, Radâ 54) Öncelik sırası dindarlıkta olmakla beraber, diğer hasletlerin hiç hesaba katılmaması gerektiği anlaşılmamalıdır. Ancak bâki kalan ve çoğu zaman diğerlerinin yokluğunu aratmayan temel haslet dindarlıktır.

Mevlânâ, âdeta bu hadîs-i şerifi şerh mahiyetinde şu açıklamalarda bulunmaktadır:

“Malın sebatı yoktur, gece gelir, gündüz dağılıverir.

Güzelliğin de değeri yoktur. Bir diken yarası ile renk solup sararıverir.

Büyük bir adamın oğlu olmak da bir şey değil. Bu çeşit gençler malla, mülkle gururlanır.

Nice büyük adamların oğulları vardır ki kötülükte bulunur, yaptığı kötü iş yüzünden babasına bir âr olur.” (Mesnevî, 6/258).

Evet, ne malın ne güzelliğin kararı var; ne de soy-sop yalnız başına yeterli bir fazilettir. Belki en güzeli dört hasletin de bir arada olmasıdır. Ancak bu da kolay bir şey değildir. Hele günümüz gibi asaletle bayağılığın birbirine karıştığı; zenginliğin çoğu zaman gayrimeşru yollarla elde edildiği ve güzelliğin de estetik ameliyattan farklı ilâçlar kullanmaya varıncaya kadar birçok yolla âdeta ayağa düştüğü bir dönemde dindarlığın tercihte en güzel vasıf olduğu bir kez daha tasdik edilmiş olmaktadır.

Boşanma Modası veya Hastalığı

Evlilik, birçok yanlarıyla farklı yaratılmış iki insanın ömür boyu ve her yönüyle ortak bir hayat yaşamak ve nesillerini devam ettirmek niyetiyle kurdukları tabiî ve insanî bir beraberliktir. Bu farklılıklarla birlikte söz konusu ortaklığın devam edebilmesi şahsî hayata sınır koymakla mümkün olabilecek, dolayısıyla fedakârlık gerektirecektir. Farklılıkların çokluğuna göre fedakârlık da artacaktır. Elbette iş çekilemez hâle geldiğinde yani karşılıklı olarak yapılacak fedakârlık kalmadığında son çare bu beraberliğin bozulması olacaktır. Ancak, daha önce sanayileşmiş Batı ülkelerinde, son zamanlarda da bizde boşanma oranları ciddi bir yükseliş göstermekte, fedakârlığın, ‘hayata sınır koymama’ prensipsizliğine kurban edildiği; bunun da aile kurumunu tahrip ettiği görülmektedir. 26 Aralık 2005 tarihli gazetelerde yayımlanan konuyla ilgili bir haber şu şekildedir: “Son 10 yıldaki boşanma oranları evlilikte bir yıl dolmadan ‘şipşak boşanmaların’ arttığını gösterdi. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılından 2004 yılına kadar olan dönemin ekonomik ve sosyal göstergelerinden oluşturduğu ‘İstatistikî Göstergeler 1923–2004’ isimli yeni yayında Türkiye’deki boşanma istatistiklerine de yer verdi. TÜİK’in verilerine göre, 1993 yılında 27 bin 725 olan boşanma sayısı yüzde 80,7 oranında artarak 50 bin 108’e ulaştı… 2003 yılındaki 50 bin 108 boşanmadan yüzde 93’üne geçimsizlik gerekçe gösterildi.” Durumun vahametini ortaya koymak için başka söze gerek yok sanırım.

Mevlânâ’nın bir hikâye kahramanına söylettiği bu konudaki fikirleri ise kısaca şöyledir:

“Kadının biri kocasına dedi ki: “Ey adamlığı bir adımda aşan! (terk eden)

Bana hiç bakmıyorsun, neden? Ne vakte dek bu horlukta kalacağım?”

Kocası dedi ki: “Boğazına bakıyorum; çıplağım ama elim ayağım var, çalışıp çabalıyorum.

Güzelim, ere kadının boğazına ve elbisesine bakmak farzdır. Ben ikisine de bakıyorum. Bu hususlarda eksiğin, gediğin yok.”

Kadın, gömleğinin yenini gösterdi. Pek kaba ve kirliydi.

Dedi ki: “Kabalığından bedenimi yiyor. Kimse kimseye bu çeşit elbise verir mi?”

Kocası: “Ey kadın” dedi, “sana bir sorum var. Ben yoksul bir adamım, elimden ancak bu geliyor.

Doğru, bu çok kaba, çok çirkin, fakat ey düşünceli kadın, bir düşün!

Bu mu daha kötü, yoksa boşanmak mı? Bu mu sana daha kötü geliyor, yoksa ayrılık mı?” (Mesnevi, 6/1758–1768).

Mevlânâ bu dizelerinde asırlar öncesinden boşanmaların en önemli sebebi olan geçim darlığına temas etmektedir. Günümüzde de moda, reklâm ve gelenek-görenek baskısı altında kalan birçok ailede, sonu boşanma ile biten huzursuzluklar baş göstermiştir. Oysa bir karar verilerek aile kurulmuş ve imkânlar ölçüsünde bir geçim sağlanmaktadır. Zaten evlilikte bereket de bulunmakta; hele çocuklar eklenince Rabbimiz onların da rızkını ayrıca göndermektedir. Öyle ise, evin geçiminden sorumlu olan erkeğin didinip çabalaması şartıyla, evde bazı eksikler olsa da buna elbirliği ile sabredilmeli, başka önemli sebepler olmadıktan sonra boşanma yoluna gidilmemelidir. Zira evlilik fedakârlık ister, zorlukları beraber göğüslemeyi gerektirir. Karşılıklı sevgi, saygı, güven ve işbirliği ile -bazı maddî imkânlar eksik olsa bile- atalarımızın deyimiyle, samanlık seyran olabilir. Suiistimaller olmadıktan sonra Mevlânâ’nın deyimiyle en kötü geçim en güzel zannedilen ayrılık ve boşanmadan daha evlâdır.

Mevlânâ bir evliliğin devam etmesi için asgarî geçim standardını da tespit etmiş gibidir: Lüks olmasa da yeme ve giyinme ihtiyacını karşılamak… Bu imkâna sahip kişiler, dediğimiz gibi başka bir mücbir sebep olmadıktan sonra, boşanmamalı ancak meşru dairede imkânların arttırılması gayreti içine girmelidirler.

Netice

Görüldüğü gibi Mevlânâ’dan, sadece tasavvufî konular veya sema değil, günümüz insanlığının ana problemlerinden biri hâline gelen aile kurumunu ıslaha yönelik alacağımız dersler de vardır. Eserlerinde konuyla ilgili başka detaylar olmasına rağmen biz sadece birkaç meseleye temas ettik. İnşaallah Mevlânâ, bu ve benzeri konularda da kendisini sevenlerin ilgisini çeker ve yollarını aydınlatır.

Prof. Dr. Abdülhakim Yüce

Gerdek Gecesi Adâbı

Gerdek ya da zifaf gecesi; nikâhtan sonra karı-koca olan çiftin beraber baş başa geçirecekleri ilk gecedir. Gerek kız gerekse erkek, ilk defa karşı cins birisiyle baş başa kalacaklarından hem endişe ve korkuyu hem de sevinç ve heyecanı iç içe yaşarlar. Sevinç ve heyecanın yaşanması normaldir zira yeni bir hayatın başlangıcı yapılmakta, yuva kurulmakta, neslin devamı için ilk adım atılmakta ve ayrıca meşru dairede bedeni zevkin rahatlıkla yaşanacağı bir atmosfere girilmektedir.

Endişe ve korkuya gelince, bu daha ziyade kızda olmakla beraber erkekte de olabilir. Kız, ilk defa bir erkekle baş başa kalacaktır. Erkeğin ilk tepkisi, kendisini beğenip beğenmemesi, kaba ya da yumuşak davranması, kocasını tatmin edip edememesi gibi konularda endişe yaşar. Erkek, kız kadar olmasa da bu gece kendine göre bir endişe ve korku yaşayabilir. Hanımını bu ilk gecede memnun edip edememesi, ona nasıl davranacağını bilememesi, onu daha ilk gecede kendisinden soğutmaktan çekinmesi, acemilik yaşaması gibi hisler arasında gider gelir. Sevinç ve heyecanın dengeli şekilde sergilenmesi, korku ve endişelerin giderilmesi için bu geceye dair bazı hususların bilinmesi gerekir. Şimdi bunları kısaca arz edelim:

Besmele

Bismillah, her hayrın başıdır ve bismillah denilmeden başlanan işler bereketsizdir. Gerdek odasına da “bismillah” deyip girmeli ki yuvaya ilk adım mübarek ve bereketli olsun.

Selam, Kelam ve İkram

Zifaf odasına girerken selam vermeli. Selam, selamete, esenliğe vesiledir. İlk gece olması münasebetiyle zifaf gecesi biraz sohbet etmeli, karşılıklı iltifatta bulunmalı ve konuşurken nezaket ve yumuşaklığı elden bırakmamalıdır. Erkeğin hanımına içecek vs. ikramında bulunması da güzel olur. Bu konuda şöyle bir rivayet vardır: “Esma binti Yezîd, Âişe Validemizi süsleyip Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) getirmişti. Onu Hz. Âişe’yle oturmaya çağırdı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) geldi ve Aişe’nin yanına oturdu. Kendilerine büyük bir bardak süt getirilmişti. Sütü içti sonra Hz. Aişe’ye verdi. Âişe validemiz utandığı için başını öne eğdi.”[1]

Erkeğin Hanımına Dua Etmesi

Erkek, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyesi üzere, evlendiği gün hanımının alnına elini koyar, besmele çeker ve sonra da şöyle dua eder:

اَللّٰهُمَّ! إِنّ۪ي أَسْأَلُكَ خَيْرَهَا وَخَيْرَ مَا جَبَلْتَهَا عَلَيْهِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَمِنْ شَرِّ مَا جَبَلْتَهَا عَلَيْهِ

“Ya Rabbi Senden bunun ve tabiatının hayrını dilerim. Şerrinden ve tabiatının şerrinden de sana sığınırım.”[2]

İki Rekât Namaz

Müsaitse eşlerin beraberce iki rekât namaz kılmaları, kadın müsait değilse erkeğin tek başına kılması sahabe tarafından tavsiye edilmiştir. İbn Mesud, Ebû Zerr ve Huzeyfe (radıyallahu anhum), yeni evlenmiş bir şahsı ziyarete gittiklerinde ona şu tavsiyede bulunmuşlardır:

إذَا دَخَلَ عَلَيْكَ أَهْلُكَ فَصَلِّ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ سَلِ اللّٰهَ مِنْ خَيْرِ مَا دَخَلَ عَلَيْكَ ثُمَّ تَعَوَّذْ بِهِ مِنْ شَرِّهِ ثُمَّ شَأْنُكَ وَشَأْنُ أَهْلِكَ

“Eşin yanına girdiğinde iki rekât namaz kıl ve Allah’tan, eşinin hayrını iste, şerrinden de Allah’a sığın. Sonra eşinle istediğin gibi vakit geçir.”[3]

İlk gece dikkat edilecek önemli bir husus da birleşmeyi belli bir usul içinde yapmak ki bu da gelecek konumuzda anlatılmıştır.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/471 (27632).

[2] Ebû Dâvud, nikâh 46.

[3] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 10/394 (30352).

Karı-Koca Arasındaki Cinsî Münasebetin Adâbı

Karı-koca arasındaki cinsî münasebetin kendine göre âdâb ve usulü vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

Birleşmeden Önce Manevî Hazırlık Yapmak

Karı-koca beraberliği, hem çocuk için ilk adımdır hem de şehevî arzuyu gidermenin helâl yoludur. Özellikle çocuk için ilişkiden önce bazı manevî hazırlıklarda bulunmak gerekir. Bu konuda Fethullah Gülen Hocaefendi’nin mülahazaları özetle şöyledir: “Karı-koca, çocuğa ilk adımı atmadan evvel, bir temizlik dönemi yaşamalıdırlar. Bu dönemde yeyip içtiklerinin helâl olmasına daha bir dikkat etmeli, ibadetlerini arttırmalı, evrâd ü ezkârlarına daha da hassasiyet göstermeli, el, dil, göz, kulak vs. azalarla günah işlemiş oldukları günahlara tevbe istiğfar etmeli, böylece her türlü iç ve dış günahlardan arınarak yakınlık kurmalıdırlar. Böyle bir temizlik döneminden sonra gerçekleşecek yakınlıktan, tıpkı temiz bir toprağa atılmış tohumun neşvu nema bulması gibi güzel nesiller yetişecektir. Bu nesiller, anne babalarını mahcup etmeyecekleri gibi Allah ve Resûlü’nü de hoşnut eden nesiller olacaktır. Bu mülâhazayı teyid sadedinde Buhârî ve Müslim’in, Resûl-i Ekrem’den (sallallahu aleyhi ve sellem) naklettikleri şu hadis başlı başına bir önem arz eder: “Şaki, daha anasının karnında talihsizdir; said, anasının karnında da talihlidir.” Evet, çocuğun, daha anne karnında iken talihli ya da talihsiz olduğu hükmü ifade edileceği âna kadar her türlü tedbir alınmalıdır. Yavrunun sperm ve yumurta buluşması anından itibaren gıdası, annesinin davranışları; anne ve babanın daha önceki ve daha sonraki tavırları da onun talihli ve talihsiz yazılmasında önemli vesilelerdir.

Evet, her şey daha tohumun atıldığı andan itibaren başlar. O, yumurta hâlindeyken talihli veya talihsiz yazılmışsa, bundan haram bir lokmanın, anne-babanın günahlarının tesiri küçümsenemez. Tohum besmelesiz atılmışsa, ondan hayırlı bir semerenin meydana gelmesi Allah’ın lütfuna kalmıştır. Eğri bir teşebbüsten doğru sonuç elde etmek muhâl olmasa da çok zordur. Mümkün değildir demiyoruz; zira, Ebû Cehil’den dahi İkrime gibi birisi meydana geldiğine göre yaşantısı çok menfi olan ailelerden bile bazen inançlı insanlar çıkabilir.

Kat’iyen bilmeliyiz ki ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek ya da kökü yerin derinliklerinde, dalları semaları tutan mübarek bir ağaç gibi meyveleriyle, gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla insanlığa, hatta daha başkalarına nesiller boyu hizmet edecek; insanın mutluluğuna ve yeryüzünün imarına katkıda bulunacaktır.”[1]

Nitekim:

نِسَاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ أَنّٰى شِئْتُمْ وَقَدِّمُوا لِأَنْفُسِكُمْ

“Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık yapın!”[2] âyetindeki “Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık yapın” ifadesini, ilişkiden önce hayırlı amellerde bulunun şeklinde anlayan âlimlerimiz de olmuştur.[3]

Hocaefendi’nin yukarıdaki yaklaşımlarından hareketle, isteyenlerin özellikle Ramazan Ayı’ndan sonra mukarenette bulunmalarının, hiçbir bağlayıcılığı olmaksızın, daha uygun olacağını söyleyebiliriz zira bu mübarek ay boyunca ruhta ve bedende bir arınma yaşanacaktır.

Besmele ve Duayla Başlamak

Bu konuda Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, şu tavsiyede bulunur:

لَوْ أَنَّ أَحَدَكُمْ إِذَا أَرَادَ أَنْ يَأْتِيَ أَهْلَهُ قَالَ: بِسْمِ اللّٰهِ. اللّٰهُمَّ! جَنِّبْنَا الشَّيْطَانَ وَجَنِّبِ الشَّيْطَانَ مَا رَزَقْتَنَا ثُمَّ قُدِّرَ أَنْ يَكُونَ بَيْنَهُمَا وَلَدٌ ف۪ي ذٰلِكَ لَمْ يَضُرَّهُ شَيْطَانٌ أَبَدًا

“Eğer, ailesiyle münasebette bulunmak istediğinde “Bismillah, Allah’ım bizi şeytandan, şeytanı da bize rızık olarak vereceğin çocuktan uzak eyle” diye dua eder de Allah onlara bir çocuk lutfederse, şeytan ona ebediyyen zarar veremez.”[4] Bu duayı, ilişkiden maksat ister çocuk olsun isterse helâl yoldan ihtiyacı tatmin olsun okumak gerekir zira çocuğa niyetlenmeden gerçekleşen beraberlik neticesinde bile çocuk olabilir. Böyle bir dua, birleşmeye ayrı bir uhreviyet katar. Mesele, tamamen şehevî olmaktan çıkar ve o mahrem hâlde bile Allah ile irtibat kurulmuş olur.

Birleşme öncesi, Lâ ilâhe illallah, Allahü Ekber demek, İhlâs Sûresini okumak da müstehap görülmüştür. İnzâl (meninin inmesinden) az önce, dudakları kıpırdatmadan, sadece içinden geçirerek:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَ مِنْ الْمَاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَد۪يرًا

“İnsanı bir parça sudan yaratan, ondan nesiller lutfedip akraba/sülale var eden Allah’a hamd olsun. Rabbinin her şeye gücü yeter.” manasındaki duayı düşünmek de yine müstehap görülen hususlardandır.[5]

Müstehap görülen dualardan biri de şöyledir:

بِسْمِ اللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ اَللَّهُمَّ! اجْعَلْهَا ذُرِّيَةً طَيِّبَةً إِنْ كُنْتَ قَدَّرْتَ وَلَدًا يَخْرُجُ مِنْ صُلْب۪ي

“Yüce ve Büyük Allah’ın adıyla, Allah’ım, eğer bana sulbümden bir çocuk nasib edeceksen, onu temiz bir nesil kıl!”[6]

Temizliğe Dikkat Etmek

İlişkide temizlik de çok önemlidir. Önce, ağız temizliği yapmak, tenasül uzvunu yıkamak, güzel koku sürünmek hem yakınlığı daha cazip kılar hem de sağlık açısından önemlidir. Birleşmeden sonra ise bez, peçete vs. kullanmak suretiyle temizliğe dikkat edilmelidir. Eller yıkanmadan ağza burna götürülmemelidir.

Ön Hazırlık

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: “Biriniz, karısıyla beraber olacağı zaman hayvanın ilişkide bulunduğu gibi ilişkide bulunmasın, arada bir vasıta olsun. Sahâbe sorar “O vasıta nedir ya Resûlallah?” Efendimiz buyurur ki: Öpmek ve konuşmaktır.”[7]

Evet, birleşme öncesi öpmek, okşamak ve konuşmak, bedenen ve psikolojik olarak ilişkiye hazırlık mahiyetindedir ve daha çok zevk almaya vesiledir. Bir başka hadislerinde Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam), üç şeyin kişinin acziyetinden kaynaklandığını, hâlbuki bunların olmaması gerektiğini, bunlardan birinin de kişinin, eşiyle konuşmadan, ona sıcak davranmadan ilişkide bulunması ve hanımı ihtiyacını gidermeden kendi ihtiyacını giderip kalkması olduğunu beyan etmiştir.[8]

Bir Örtü ile Örtünmek

Birleşmeyi örtüsüz ve çıplak olarak yapmak mekruhtur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu konuda şöyle buyurmuşlardır:

إذَا جَامَعَ أَحَدُكُمْ فَلْيَسْتَتِرْ وَلَا يَتَجَرَّدَانِ تَجَرُّدَ الْعَيْرَيْنِ

“İlişkide bulunmak isteyenler örtünsünler. Yabani eşekler gibi soyunmasınlar.”[9] Örtülü şekilde beraber olmanın en uygun şekli yatmaktır. Araf Sûresinin 189. âyetindeki تَغَشَّاهَا “Erkek eşini sarıp bürüdü” ifadesinden de bunun daha münasip olduğu anlaşılabilir.[10] Eğer tesettür korunabilecekse, ayakta veya oturarak da beraber olunabilir. Belli bir edep çerçevesinde hepsi de câizdir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ailesiyle beraber olduğunda, sesini alçaltır, ailesine de sükûnet tavsiye ederdi.[11] Demek ki birleşme esnasında çıkarılacak seslerin hiç kimseye duyurulmaması da önemli bir meseledir zira zihin kirliliğine sebebiyet verebilecek hususlardan şiddetle kaçınmak gerekir.

Arka Yoldan Temasta Bulunmamak

Kur’ân ve sünnette beyan edildiği üzere, arka yoldan temas haramdır. Âyette şöyle buyrulur:

نِسَاؤُكُمْ حَرْثٌ لَكُمْ فَأْتُوا حَرْثَكُمْ أَنّٰى شِئْتُمْ

“Kadınlarınız, sizin tarlalarınızdır. Tarlanıza istediğiniz yerden varınız.”[12] Tarladan maksat, nutfenin (spermin) ekildiği ve netice alındığı ön taraftır. Arka taraftan böyle bir verim alınmaz. Dolayısıyla arka taraftan temas haramdır. Bir önceki âyette de bu husus şöyle belirtilir:

فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللّٰهُ

“Temizlendikten sonra, Allah’ın izin verdiği şekilde onlara yaklaşın!”

Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) ise bu haram fiili işleyen kimse hakkında şöyle buyurmuştur:

مَلْعُونٌ مَنْ أَتَى امْرَأَةً ف۪ي دُبُرِهَا

“Karısına arkasından yaklaşan kimse lanetlenmiştir.”[13]

Beraberlik Sırasında Çok Konuşmamak

Bu husus mekruh görülmüştür[14] zira o an, zevk alınacak andır. Konuşma, bu zevkin kaçmasına sebebiyet verebilir.

Kadına Yumuşak Davranmak

Kadın, beden ve ruh yapısı olarak incedir. Bu sebeple, beraberlikte sert hareketlerde bulunulmamalı, mutlaka kadın fıtratı göz önünde bulundurulmalıdır. Zaten, birleşme öncesi mukaddime olarak erkeğin hanımıyla konuşması, güzel sözler söylemesi ve onu öpüp okşaması da kadına yumuşak davranmanın bir tezahürüdür.

Tutma ve Bakma Konusu

Karı-koca, birbirlerinin bütün vücutlarına bakıp dokunabilirler. Ancak, bununla beraber âdâbı da göz önünde bulundurmakta fayda vardır. Özellikle tenasül uzuvlarına bakmakta tedbirli olunmalıdır. Hadis kitaplarında bulunmasa da edeple alâkalı kitaplarda rivayet edilen bir sözünde Âişe Validemiz bu hususta şöyle demektedir: “Allah Resûlü benden bir şey görmedi, ben de O’ndan.”[15] Maksat, avret uzuvlarıdır. Bir hadiste ise şöyle buyrulmaktadır: “Allah, kendisinden utanılmaya insanlardan daha layıktır.”[16]

Başkasını Hayal Etmemek

Karı-kocanın birleşme sırasında başka erkek ve kadınları hayal etmeleri câiz değildir çünkü bunları normal şartlarda dahi hayal etmek câiz değilken, birleşme hâlinde hayal etmek evleviyetle câiz olmaz. Bu hem ahlâken doğru değildir hem de birbirlerine karşı bir vefasızlık ifadesidir. Bu durum, tıpkı su içerken içkiyi hayal etmek gibidir ki hadis-i şerifte yasaklanmıştır.[17]

Bazı Malzemeler Kullanmamak

Aslında Allah’ın insana vermiş olduğu tabiî sıvılar, ilişkide yeterlidir. Bunlarla iktifa etmek gerekir. Ancak herhangi bir sebepten dolayı zorlanılıyorsa, içeriğinde domuz ürünü gibi haram maddeler olmayan ve zararsız olan kremler vs. kullanılabilir.

Kendi Kendine Tatmin Olmamak (Mastürbasyon/İstimna’)

Kadının ya da erkeğin kendi elleriyle kendilerini tatmin etmelerine istimna veya mastürbasyon denir. Pek çok fıkıhçımız tarafından câiz görülmemiştir fakat koca, hanımının eliyle veya başka bir uzvuyla, kadın da aynı şekilde kocasından istifade ile tatmin olabilir.

Hanım İhtiyacını Görünceye Kadar Kocanın Ayrılmaması

Kadının da ilişkiden alacağı, kendine ait bir zevk vardır fakat onun uyanması erkekten daha geç, tatmini ise daha uzun zamanda olur. Bunun için de erkek kendi tatmin olduktan sonra acele etmemeli, fedakârlık yapıp hanımının tatminini beklemelidir. Bu sürenin bitimi hâlle veya sözle belli olur. Erkeğin, kendi işini bitirdikten sonra, hanımının tatminini beklemeden ondan ayrılmasını Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), uygun bulmamış ve şöyle buyurmuştur:

إِذَا جَامَعَ أَحَدُكُمْ أَهْلَهُ فَلْيَصْدُقْهَا ثُمَّ إِذَا قَضٰى حَاجَتَهُ قَبْلَ أنْ تَقْضِيَ حَاجَتَهَا فَلَا يُعْجِلْهَا حَتّٰى تَقْضِيَ حاجَتَها

“Biriniz hanımıyla beraber olduğunda, yumuşak ve sevgiyle davransın, ihtiyacını giderdiğinde de hanımı ihtiyacını giderinceye kadar acele etmesin.”[18]

İlişki Sonrası Bir Şeyler Yenilip İçilecekse Abdest Alınması

Bu da Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyelerindendir. Bir hadislerinde Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) şöyle buyurmuşlardır:

إِذَا أَتٰى أَحَدُكُمْ أَهْلَهُ ثُمَّ أَرَادَ أَنْ يَعُودَ فَلْيَتَوَضَّأْ بَيْنَهُمَا وُضُوءًا

“Sizden biri eşiyle beraber olduğu vakit, bunu tekrarlamak isterse abdest alsın.”[19]

Gecenin Başlangıcında İlişkide Bulunacaksa Uyumadan Önce Yıkanmak, Hiç Değilse Abdest Alıp Öyle Uyumak

Birleşmeden sonra abdest alıp uyumak sünnettir. Bununla beraber, Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselam), birleşme sebebiyle gusül gerektiği hâlde, suya hiç dokunmadan öylece sabahladığı da vakidir.[20]Dolayısıyla dileyen abdest alır yatar sünnet sevabı kazanırlar. Abdest almayanlar da Efendimiz’in sünnetinin dışına çıkmış olmazlar.

Gusülsüz duran bir insanın şeytanın vesveselerine açık bulunacağından, gusül abdesti alınması tavsiye edilir. Ancak Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) dinin ruhundaki kolaylığı göstermek için bazen gusül almayı sabah namazına kadar geciktirmiştir. Yani hemen yıkanmak tavsiye edilse de guslü sabah namazına kadar geciktirmek de bir ruhsattır.

Zayıf Kadınları İlişkiye Zorlamamak

Kadın yapı olarak zayıflık ya da bir hastalık sebebiyle birleşmeye güç yetiremeyecekse, zorlamak câiz değildir.

Karı-Kocanın Sır Tutucu Olması

Karı-koca, özel hayatları ile alâkalı hususları bir sır gibi saklamalıdırlar. Bu sırların dışarı çıkması, hatta anne babaya bile anlatılması câiz değildir. Hadis-i şerifte bu husus şu şekilde yer alır:

إِنَّ مِنْ أَعْظَمِ الْأَمَانَةِ عِنْدَ اللّٰهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الرَّجُلَ يُفْض۪ي إِلَى امْرَأَتِهِ وَتُفْض۪ي إِلَيْهِ ثُمَّ يَنْشُرُ سِرَّهَا

“Kıyamet Gününde, Allah katında, emanete hıyanetin en büyüklerinden biri, karı-koca beraber düşüp-kalktıktan sonra, kocasının kadının sırrını yaymasıdır.”[21] Bir başka hadiste ise böyle bir erkek, Allah katında insanların en şerlisi olarak tarif edilir.[22] Bir diğer hadiste ise Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gece hayatlarını anlatan karı-kocayı, sokakta münasebette bulunan şeytanlara benzetmektedir.[23]

Çocukların Yanında İlişkiye Girmemek

Çocukların yanında ilişkide bulunmama konusunda Efen­dimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ikazı vardır. Elbette, safi zihinlere sahip çocukların, anne-babalarını o hâlde görmeleri uygun olmayacaktır. Bu durum, çocukların zihinlerinde olumsuz tesirler bırakacaktır. Özellikle birleşme’nin ne demek olduğunu bilebilecek yaşta olan çocuklar için durum daha da hassasiyet kazanır. Uyurken bile onların yanında ilişkide bulunmak câiz değildir.


[1] Fethullah Gülen, Çekirdekten Çınara, s. 67.

[2] Bakara Sûresi, 2/223.

[3] Razî, Mefatihu’l-Gayb, ilgili âyetin tefsiri.

[4] Ebû Dâvud, nikâh 46.

[5] İmam Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 2/49.

[6] İmam Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 2/49.

[7] İmam Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 2/50.

[8] İmam Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 2/323.

[9] İbn Ebî Şeybe, Musannef, 17919; Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu, 4/2646.

[10] Fahrettin Razî, Mefatihu’l-Gayb, ilgili âyetin tefsiri.

[11] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/115; Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 2/49.

[12] Bakara Sûresi, 2/223.

[13] Tirmizî, tahâret 102; İbn Mâce, nikâh 29.

[14] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhu, 4/2645

[15] Abdu’l-Muhsin, Şerhu Sünen-i Ebî Dâvud, 22/463.

[16] Buhârî, vudû 99.

[17] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 6/372.

[18] Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 1/418; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, hadis no: 44837.

[19] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 1/203, 7/192; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 16/343.

[20] Tahavi, Şerh-u Meani’l-Âsâr, 1/125.

[21] Müslim, nikâh 124.

[22] Müslim, nikâh 123.

[23] Ebû Dâvud, nikâh 48-49.

Hamilelik Süresi

İslâm hukuku’nda, evlilik yasağı, miras, nafaka, hısımlık, iddet gibi birçok dinî ahkâm nesebe bağlı olduğu için nesebin tespiti büyük önem arzetmektedir. Nesebin sabit olması için ise evlilik şart koşulmuş ve zina yoluyla meydana gelen evliliklerde çocuğun nesebi anneye bağlanmıştır. İşte bu noktada bir kadının hamilelik süresinin en kısa ve en uzun sınırının tespit edilmesi ayrı bir önem arz etmektedir çünkü bir kadın boşandıktan sonra bir çocuk dünyaya getirdiğinde, bu çocuğun boşandığı kocasından olup olmadığının tespiti veya yeni bir evlilik yapan kadının evlilikten sonra doğan çocuğunun kimden olduğunun belirlenmesi ancak bununla gerçekleşecektir.

Âlimlerimizin ittifakıyla hamileliğin en az süresi altı aydır. Buna göre bir kişiyle evlenen kadın, henüz evliliğin üzerinden altı ay geçmeden önce bir çocuk doğurursa, bu çocuğun evli bulunduğu erkekten olmadığı ortaya çıkar çünkü henüz hamileliğin en az müddeti olan altı ay geçmemiştir. Rivayet edildiğine göre Hz. Osman döneminde bir adam bir kadınla evlenmiş ve bu evliliğin üzerinden altı ay geçtikten sonra kadın bir çocuk dünyaya getirmişti. Hz. Osman, kadının bu kadar kısa bir süre içinde çocuk doğurmasını onun evlilik öncesi zina irtikâp etmesine bir delil sayarak, kadını recm etmeye niyetlenmişti. Bunun üzerine İbn Abbas Kur’ân-ı Kerîm’den getirdiği delille hamileliğin en kısa süresinin altı ay olduğunu söylemiş ve Hz. Osman da recmden vazgeçmiştir.

İbn Abbas’ın delil olarak getirdiği âyetler şunlardır:

وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلَاثُونَ شَهْراً

“Çocuğun anne karnında taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer.”[1];

وَالْوَالِدَاتُ يُرْضِعْنَ أَوْلَادَهُنَّ حَوْلَيْنِ كَامِلَيْنِ

“Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler.”[2] Birinci âyet-i kerîmede hamilelik ve emzirme süresinin toplamının otuz ay olduğu ifade edilirken, ikinci âyet-i kerîme emzirme süresinin iki yıl olduğunu beyan ediyor. Bu durumda hamilelik süresinin en az altı ay olması gerektiği ortaya çıkıyor.[3]

Hamileliğin en uzun süresine gelince, bunun hakkında naslarda kesin bir delil yoktur. Bu mesele ictihada dayandığı için fukaha hamileliğin azami süresini belirlemede ihtilaf etmişlerdir. İctihadların dayanağı daha çok, müctehidlerin tecrübeleri ve örftür.[4] Bununla birlikte Hanefîler Hz. Âişe’den nakledilen “Çocuk, annesinin karnında iki yıldan fazla kalmaz” kavline dayanarak hamileliğin en uzun süresinin iki yıl olduğunu söylemişlerdir.[5] Bu konuda kesin bir nass olmamasından yola çıkan bazı modern araştırmacılar da hamileliğin azami süresinin dokuz ay, bir yıl olduğu gibi görüşler ileri sürmüşler ve bu konuda tıp biliminin tespitlerinin esas alınması gerektiğini belirtmişlerdir.

Netice itibariyle; hamileliğin en kısa müddeti altı aydır. En uzun süresi ise örfe, tecrübeye göre hüküm alsa da rivayete binaen Hanefîlere göre iki yıldır. Bununla beraber bu konuda Allah’ın tıp ilmine bahşettiği bugünkü nimetlerden de yararlanmak gerekir.


[1] Ahkâf Sûresi, 46/15.

[2] Bakara Sûresi, 2/233.

[3] Mevsûatü’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 18/143.

[4] Hayrettin Karaman, Anahatlarıyla İslâm Hukuku, s. 354.

[5] Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 302.

Aileyle Alâkalı İslâmî Değerler

Allah; kadını başka değil, erkeğe eş olarak yaratmıştır. Bu itibarla, o onsuz olamaz, o da onsuz. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, Hazreti Âdem Cennet’te de bulunsa, Havvasız olduğu dönemlerde hicran içinde yaşamıştır. Şâyet başta Havva yaratılsaydı, bu defa da o, Âdemsizliğin hicranını yaşayacaktı. Çünkü hilkat itibarıyla, Âdem Havvasız, Havva da Âdemsiz olamazdı. Onlar, bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil ediyorlardı ve iki ceset, bir ruh gibi oluyorlardı. Nitekim Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gerçeği; “Kadınlar erkeklerin yarısıdır.” anlamındaki “İnnema’n-nisâ şekâikur’r-ricâl.” sözüyle dile getirmiştir.1 Hadîste, çoğul olarak “şekâik” şeklinde yer alan “şakîk” kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası demektir. Yani, bir bütünü meydana getiren iki parçadan her biri, diğerinin şakîkidir. Bu itibarla, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır; fakat hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Elbette bunların fıtratlarında, fizikî donanımlarında, ruh dünyalarında ve psikolojik yapılarında bir kısım farklılıklar mevcuttur; ama ne erkek kadının biyolojik olarak daha olgunlaşmış bir şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. İkisi de müstakil birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır.2

Birbirine muhtaç iki müstakil insanın evlenmeleriyle meydana gelen aile; biyolojik ve psikolojik bir ihtiyaçtır; sosyolojik ve hukukî bir fenomendir. Bu yüzden özellikle günümüz ailesiyle alâkalı problemlerin diğer boyutlarını göz ardı ederek, çözümü sadece hukukî düzenlemelerde aramak eksik bir anlayıştır. Bu yaklaşım, hukuk kaidelerinin inkârını îma etmez. Ne var ki, konunun psiko-sosyal boyutu, imanî ve ahlâkî temeli de görmezlikten gelinemez. Bu yüzden biz bu yazıda imanî ve ahlakî değerlerle iç içe olan İslâm aile hukukunda nikâh akdinin dinî değerlerlerle alâkalı boyutuna, âyet ve hadîslerdeki dinî referanslarına dikkat çekmek istiyoruz.

1. Nikâh akdinin dinî boyutu

Sözlük mânâsıyla nikâh, evlenmeyi ve evliliği ifade eder. İslâm hukuk terimi olarak nikâh en dar mânâsıyla iki ayrı cins olarak kadın ile erkeğin evliliklerine meşruiyet kazandıran akit olarak tarif edilir.3 İslâm hukukunda nikâh akdi, genel akit nazariyesi kapsamında değerlendirilir. İslâm aile hukukunda nikâh akdinin evlenen kişilerin ehliyeti, tarafların icap ve kabulleri ile şahitlik gibi hukukî boyutları bulunmaktadır. Hukukî tabirlerle ifade edecek olursak, akit nazariyesine göre, genel olarak akitler için aranan in’ikat (kuruluş), sıhhat (geçerlilik), nefaz (işlerlik) ve lüzum (bağlayıcılık) şartları nikâh akdi için de aynen geçerlidir. Zaten fıkıh sistematiğinde akit nazariyesi borçlar hukuku bölümünde genişçe anlatıldığı için nikâh bölümlerinde genellikle alış-veriş (buyu’) bölümlerine atıf yapılmakla yetinilir.4

İbn Abidin’in ifadesiyle, İslâm aile hukukunun en önemli özelliklerinden birisinin, evlenmeyle alâkalı hükümlerin hem muamele hükümlerini hem de ibadet hükümlerini birlikte ihtiva etmesi olduğu söylenebilir.5 Bu farklılık nikâh akdinin birçok hukukî ve dinî hükümleri içerisinde barındıran genel bir akit olmasından kaynaklanır. Fıkıh kitaplarında genelde bu değerlendirme değişmez. Değişen husus fıkıh sistematiğindeki yeridir.

Bazı İslâm hukukçuları ibadet yönünü önceleyerek aile hukukunu ibadet bölümünün peşinden anlatır. Bazıları da nikâhın muameleyi ilgilendiren hükümlerinin bulunması sebebiyle, muamele ile alâkalı hükümleri anlattıktan sonra aile hukukundan bahsetmeyi daha uygun görür.6 İslâm hukuk tarihinde evlilik müessesesinin ibadet bölümünden sonra anlatılmasına “Hidaye” sistematiği, alış-veriş (buyu’) bölümünden sonra anlatılmasına ise “İhtiyar” sistematiği denilir. Benzer durum Kütübü Sitte misâlinde olduğu gibi hadîs kitaplarının tertibinde de görülür.

Fıkıh literatüründe nikâhın bir yönüyle ibadet olarak nitelenmesi aile hukukuyla alâkalı bazı kavramların ve hükümlerin “Allah hakkı”, “şer’i bir hak”, “kul ile Allah arasında”, “diyaneten”7, “fetva olarak” vb gibi kavramlarla ifade edilen dinî hükümleri ihtiva etmesinden kaynaklanır. Bu kapsamda evlenilmesi helal ve haram olanlar, sıhrî akrabalık, sütkardeşliği, mehir, iddet, sükna8 vb. aile hukukuyla alâkalı hükümlerin dinî bir hüküm olduğu fıkıh kitaplarımızda kayıtlıdır9.

İslâm hukukuna göre bazı boşanma çeşitlerinde talakın hukuken geçerli olması ile dinen haram olması hükmünün de farklı farklı değerlendirilmesi nikâh akdinin bu boyutuyla yakından ilgilidir. Özellikle Hanefi mezhebinde hayız hâlinde boşanmanın geçerli olması ile haram olması ayrı ayrı değerlendirilir. Benzeri bir durum üç talakın bir ânda kullanılmasında da söz konusudur. Ayrıca fıkıh kitaplarının özellikle boşanmayla alâkalı hükümlerinde kazaen ve diyaneten ayrımı, en göze çarpan hususiyetlerdendir. Doğrusu fıkhî hükümlerin üzerine bina edildiği esasları anlamaya yardımcı olması açısından aile hukuku ile alâkalı kavramların bu prensibe göre tam bir analizini yapmakta zaruret vardır. Bu zaruret özellikle aileyle alâkalı dinî, ahlâkî ve hukukî problemlerin teşhis ve tedavisinde kendini daha belirgin bir şekilde hissettirir.

Bilindiği gibi, dinî hükümlerle yakın ilgisi bulunan şahıs, aile ve miras hukuku alanlarında gayrimüslimlerin kendi dinî hükümlerini uygulamalarına müdahale edilmeyeceği fıkhî bir prensiptir. Başlangıçtan beri İslâm hukuk kitaplarında kayıtlı olan bu esaslar, 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nde Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlara ayrı ayrı hükümler belirlenmesinde de aynen muhafaza edilir. Konumuzla alâkalı olarak “Malum olduğu üzere Osmanlı Devleti, hükmü altına aldığı bütün kavimleri bilhassa ahvali şahsiye ve aile sahasında kendi gelenek ve adetlerini tatbik ve icrada serbest bırakmış ve bu bakımdan dünyanın en liberal imparatorluğu olmuştur.”10 tespiti yapılır. Kanaatimizce fıkhî ilkelere dayanan bu uygulamayı hukukî-kazâî özerklik veya çok hukukluluk olarak nitelemeden ziyade, gayrimüslimlerin dinî hükümlerine saygılı yönetim anlayışıyla izah etmek daha isabetlidir. Çünkü bu konuyla alâkalı hükümlerin ortak özelliği, dinî hükümler kategorisinde değerlendirilmesidir. Zaten Müslüman bir kocanın ehli kitap olan karısını kendi dinine göre ibadet etmesinden, oruç tutmasından, kiliseye gitmesinden menetme hakkı olmadığı bilinmektedir.11 Çünkü bu haklar inanç ve ibadet özgürlüğü kapsamındadır. Bu tür haklar ise fert ve / veya devletin müdahale alanına dâhil değildir.

2. Naslarda nikâh akdinin dinî temelleri

Bilindiği gibi nikâh akdi birçok hükümleri içerisinde barındıran genel bir akit niteliğindedir. Mahremiyet, mehir, hısımlık, nafaka, miras, talak, iddet vb. hükümler de tabiî olarak nikâh akdine bağlıdır. Dahası nesep, hıdane, velâyet gibi hükümlerin temelini de nikâh akdi oluşturur. Bunlarla alâkalı değerler sistemimizde bir bütünlük söz konusudur. İslâmî değerlerin gerçekleştirilmesinde din, ahlâk ve hukuk kuralları birbirini destekleyici niteliğe sahiptir. Zaten hukukun maddî müeyyidelerinin yanı sıra, din ve ahlâk kuralları mânevî müeyyideleriyle hukukun hedeflediği gayeye katkı sağlar. Bunların birbirinden soyutlanması çoğu zaman olumlu sonuçlar vermez. Bu yüzden din, ahlâk ve hukuk kurallarını kesişen daireler şeklinden ziyade, dinin her üç alanı da içerisine aldığı bir alan olarak tanımlamak daha isabetlidir.12

Kur’ân’ın nüzul sırası dikkate alındığında hukukî hükümlerin imanî ve ahlâkî esaslar üzerine bina edildiği görülür. Nitekim Kur’ân’da amelî tezahürlerin hemen hemen hepsinde imanın referans alındığı biliniyor. İslâm hukukunda özellikle ibadet kategorisinde değerlendirilen ve niyetin tesirinin görüldüğü çoğu hükümde hep imanın odak noktayı oluşturduğu müşahede edilir. Bu özelliğiyle İslâm’da hukuku ahlâktan, ahlâkı vicdandan, vicdanı da imandan ayrı düşünmek mümkün değildir.

Aile hukuku alanında Kur’ân ve Sünnet’in getirdiği hükümler konunun salt hukukî olmaktan çok, imanî ve ahlâkî zeminini teşkil eder ve bu zemini sağlamlaştırmayı hedefler. Bu da doğrudan doğruya, tarafların şahsiyetleriyle, ahlâkî ve insanî meziyetlerinin gelişmişlik düzeyiyle alâkalı bir meseledir. Bunun içindir ki, Kur’ân ve Sünnet’in bu tür hâdiselere yaklaşım tarzı, hukukî olayın çözümlenmesinden ziyade, insanı bir bütün olarak değerlendirerek tarafların kalbî, vicdanî ve imanî duygularına hitap etme şeklindedir.

Aileyle alâkalı âyetlerde genellikle evlenecek tarafların (bay-bayan) huzur ve saadet içerisinde aile hayatı kurmalarına yönelik esaslar belirtilir. Bu esasların –yaratılıştan gelen farklar ayrı tutulmak kaydıyla- eşler arasında denkliği, iyilik ve adaletle muameleyi, karşılıklı sevgi ve dayanışmayı tesis etmek gibi temel esaslar olduğu görülür. Bu anlayışa paralel olarak âyetlerdeki “mîsak-ı galiz”, “hududullah” ve “maruf, ihsan, takva” kavramlarının İslâm aile hukukuyla alâkalı konularda vurgulanması oldukça dikkat çekicidir.

A. Mîsak-ı galiz kavramı

Akit, bir şeyi bir başka şeye sağlam şekilde bağlamak mânâsına gelir. Akd’ül-habl, ipi bağlamak; akd’ül-bey’ ise alışverişi bağlamak demektir. Akd’ün-nikâh da bu mânâda kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de ise “ukdetü’n-nikah” ifadesi iki kez geçer (Bakara, 2/235, 237). Kur’ân-ı Kerîm’de nikâh için kullanılan diğer bir kavram ise “mîsak-ı galiz” ifadesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de 25 yerde geçen mîsak, güvenmek ve inanmak mânâsındaki sika kökünden türemiştir. Râgıp İsfehânî, mîsak’ı “yemin ve taahhütle pekiştirilmiş akit” olarak tefsir eder. Mîsak, bir bakıma akitle eş anlamlı gibi görünse de, özellikle terim olarak kullanım yerleri bakımından birtakım değişiklikler gösterir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “mîsak-ı galiz” tamlaması üç kez kullanılır. Bunlardan birincisi Peygamberlerden alınan mîsakı tanımlar. Bu peygamberler arasında Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa b. Meryem (as) ismen zikredilir. Bu ulülazm peygamberler peygamberliği kabul ile dine davet, Allah’ın emirlerini tebliğ ve icra etmeye ant ile söz verirler (Ahzab, 33/7). İkincisi, İsrailoğullarından alınan mîsakla ilgilidir. İsrailoğullarından kapıdan usluca boyunlarını eğip secde ederek girmeleri, cumartesi gününe saygı gösterip balık avlamamaları hususunda Tur dağı gölgelik gibi tepelerine kaldırılarak ağır bir mîsak (söz) alınır (Nisa, 4/154). Üçüncüsü ise nikâh akdiyle alâkalıdır. İlgili âyette erkeklerin hanımlarına “sağlam bir teminat” (Nisâ, 4/21) verdiğinden bahsedilir. İbn Abbâs ve Mücâhid’in tefsirlerine göre, bu sağlam teminattan maksat, “nikâh” akdidir13. Elmalılı’nın ifadesiyle, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Veda Hutbesi’ndeki; “Siz onları Allah’ın emanetiyle aldınız, Allah’ın kelimesiyle helâl kıldınız. Onlarla birlikte yaşama hakkını, Allah’ın emri ve müsaadesiyle elde ettiniz.”14 beyanı da bu mîsakın ağırlığına işaret eder.

B. Hududullah kavramı

Bilindiği gibi, tıpkı “beytullah” ifadesinde olduğu gibi “hududullah” ifadesinin de Allah’a izafe edilerek kullanılması, müminlerin göstermeleri gereken azamî saygıyı beyan eder. Bu mânâda Kur’ân-ı Kerîm’de “hududullah” ifadesi 12 defa kullanılır. İki defa ise benzeri bir üslûpla tekrarlanır. Toplam 14 defa kullanılan bu tamlamanın 12’si aile hukukuyla alâkalıdır. Bu 12 âyetinin 6 tanesinin peş peşe gelen iki âyette (Bakara, 2/229-230) boşanmayla alâkalı olarak zikredilmesi oldukça manidardır. İlgili âyetlerde Allah’ın koyduğu bu yasaların bozulmaması, bu sınırların aşılmaması emredilir. Allah’ın hududuna aykırı hareket eden kişiler ise, “zâlim” olarak tavsif edilir (bkz. Bakara, 2/229; Talâk, 65/1).

Konuyla alâkalı bir hadîs-i şe­rîfte şöyle buyrulur: “Helâl de bellidir, haram da bellidir; fakat bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır; bu sebeple şüphelerden korunan dinini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüphelere düşen harama da düşer; nasıl koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa gir­me ihtimali varsa. Haberiniz olsun ki, her melikin ko­rusu vardır, Allah’ın korusu da haramlardır.”15

Özellikle haksız ve usulüne uyulmayıp Allah’ın sınırlarının aşıldığı boşanmalarda Peygamberimizin çok hassas davrandığı görülür. Bilindiği gibi hadîs kitaplarında İbn Ömer’in hanımını boşaması detaylı anlatılır. Rivâyete göre, Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ın hanımını hayız hâlinde boşadığını Peygamberimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verince, haram olan bir boşanma çeşidinin vuku bulmasından dolayı Peygamberimiz sitem eder. Hz. Ömer oğluna tekrar hanımına dönüp temizlik müddeti içinde boşamasını emretmiştir. O da öyle yapmıştır.16 Bir diğer usulsüz boşanma hâdisesinde, karısını boşamış, sonra geri dönmüş ve akabinde tekrar boşamış bir kişinin durumu karşısında, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bazı kişiler, niçin Allah’ın hükümlerini alaya alıyorlar?!”17 diyerek, ağır ve sert bir dil kullanır. Bir defasında da, bir ânda üç talâkla karısını boşayan bir kimsenin durumu kendilerine haber verildiğinde celâlli bir şekilde kalkarak, “Ben aranızda olduğum hâlde, Allah’ın kitabı alaya mı alınıyor?!” sözleriyle, aynı sitemini yineler. Bu esnada bir sahabenin, “Ya Resulallah, onu öldüreyim mi?”18 diyerek müsaade istemesi, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hududullahın gözetilmemesi durumundaki hassasiyetini gösterir.

C. Maruf, ihsan ve takva kavramları

Birçok konuda olduğu gibi Kur’ân-ı Kerîm’de aileyle alâkalı konularda da sözlerin ve davranışların marufa, ihsana ve takvaya uygun olmasına dikkat çekilir. Aileyle alâkalı bazı hususların ihsan sahiplerine, bazı hususların ise muttaki kişilere bir hak olduğu beyan buyrulur. Biz burada sadece her üç kavramın peş peşe kullanıldığı âyetleri örnek kabilinden zikredeceğiz.

Maruf kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok yerde geçer ve hep olumlu mânâda kullanılır. Maruf; selim kalbin ve Şer’in güzelliğine hükmettiği, Kitap ve Sünnet’e uygun dü­şen şey demektir. İnsanlar arasında maruf olan şey­ler işlene işlene bir gelenek hâlini alır ki, buna da örf denilir. Kur’ân insanlar içindeki pek çok davranış biçimlerini bu şekilde örfe bırakır, hak­kında kesinkes belirtilmiş hüküm koymaksızın, marufla yapılmasını emretmekle yetinir. Kur’ân-ı Kerîm’de aileyle alâkalı çoğu meselede maruf kriterinin sıklıkla kullanıldığı görülür.

Hüsün güzel olmak, ihsan ise söz ve fiillerde güzel olanı yapmak demektir. Sürekli Allah’ın huzurunda bu­lunduğu şuuruyla O’nu görüyormuşçasına davranan kişiye muhsin denilir. Bu bakımdan, bir hadîs-i şerîfte “İhsan Allah’ı görür gibi ibadet etmendir, her ne kadar sen O’nu görmüyor­san da, O seni görüyor.” buyrulur.

Nikâh akdinde mehir miktarı belirlenmeyip zifaf gerçekleşmeden meydana gelen boşanmalarda, boşanan kadınlara belli bir miktarın (mut’a) verilmesi Kur’ân’da emredilir. Bu miktar kişilerin zenginlik ve fakirliklerine göre marufla belirlenir. Hemen peşine bunun “muhsin kişilere bir hak” olduğu beyan edilir (Bakara, 2/236). Bu hükümle yakından alâkalı olarak, evlilikten sonra boşanan kadınlara da belli bir miktarın verilmesi gerekir. Bu miktarın verilmesinin de “muttakilere bir hak” olduğu belirtilir (Bakara, 2/241).

Bilindiği gibi takva, sözlük mânasıyla nefsi korktuğu şeyden korumaktır. Kavram olarak ise, nefsi günahlardan korumak mânâsında kullanılır. Bu ise haramı terkle olur. Haramı terk de en azından şüp­heli şeyleri bırakmakla gerçekleşebilir. Zaten insanın kendisini Allah’ın korumasına bırakması, bu sebeple de ahirette zarar verecek gü­nahlardan çekinip sevaplara koşması takva olarak nitelenir.

Kur’ân-ı Kerîm’de nikâh kıyıldıktan sonra zifaf (duhul) gerçekleşmeden ayrılma durumunda mehrin yarısının ödenmesi konusunda tarafların takvaya uygun olanı tercih etmeleri istenir. İlgili âyette şöyle buyrulur: “Bir mehir belirlemiş olarak, kendilerine dokunmadan eşlerinizi boşarsanız, bu takdirde belirlediğiniz mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak kadınların haklarından feragat etmesi veya nikâh bağı elinde bulunan kocaların fazla vermesi istisnadır. Doğrusu sizin fazla vermeniz takvaya daha uygundur. Birbirinize lütuf ve mürüvvet göstermeyi (fazl) asla unutmayınız. Zaten Allah sizin bütün işlediklerinizi görmektedir.” (Bakara, 2/237)

Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) özellikle sahabilerin boşanmasıyla alâkalı hâdiselerde, “Allah’a karşı saygılı ol, Allah’tan kork.” ifadesini daima kullandığı görülür. Örnek olarak, Hz. Zeyd b. Harise ile Hz. Zeyneb bt. Cahş’ın evliliği hatırlanabilir. Doğrusu, Peygamberimiz Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb’in evliliklerine bizzat kendisi vesile olmuştur. Hz. Zeyneb, ilk önce bu teklife sıcak bakmaz. Fakat Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) talebini kıramaz. Kur’ân’da ismi zikredilen tek sahabî olma ayrıcalığına sahip olan Hz. Zeyd, evliliklerinden yaklaşık bir yıl kadar sonra boşanma düşüncesiyle Peygamberimiz’e danışmaya gelir.19 Aile birliklerinin bozulmasını hiç istemeyen Peygamberimiz ise, Hz. Zeyd’e, “Eşini yanında tut. Allah’tan kork!”20 şeklindeki Kur’an’da ebedîleşen tavsiyesiyle (Ahzâb, 33/37), hanımını boşamamasında ısrarcı olur. Fakat ilâhî murat farklı tecelli eder. Bilindiği gibi Mücadile Sûresi’nin nüzulüne vesile olan ve cahiliye döneminin en ağır boşanma çeşidi olarak bilinen zıhar hükümlerinin gelmesine vesile olan olayla alâkalı olarak Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), daha boşanma niyetini sezer sezmez, “Ya Havle, kocan hem amcan oğlu, hem de yaşlı bir kişi. Allah’tan kork!” diyerek sözünü keser.

Diğer bir hâdise de şudur: Berîre, Hz. Aişe tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir kadındır. Hürriyetine kavuşmasıyla, kocasından ayrılma (muhayyerlik) hakkını kazanır. Kocası Muğîs’i sevemediği için, ayrılma kararındadır. Kocası ise, ayrılmayı hiç istemez ve bir türlü kabullenemez. Muğîs, gözyaşlarıyla Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna gelir, olanları anlatır. Dramatik bir hâdise yaşanır. Peygamberimiz, Berîre’ye, “Allah’tan kork! O, senin eşin ve çocuğunun babası.” diyerek, kocasına geri dönmesini tavsiye eder.21

Yine, hanımı sâliha bir kadın olduğu hâlde,22 boşama düşüncesiyle kendisine danışmaya gelen Ebû Eyyûb’a, “Ey Ebû Eyyûb, Ümmü Eyyûb’u boşaman büyük bir günahtır.”23 buyurarak, boşanmasını bir haksızlık ve uhrevî mesuliyeti olan bir hâdise olarak vasıflandırır. Bütün bunlar, sahabiler açısından takvanın ne kadar önemli olduğunu gösterir. Elbette Müslümanlar açısından da takva duygusunun bir o kadar hâkim olması beklenir.

Netice

Hayatın her ânında Allah’ın her şeyi görüp bildiği şuuru ile âhirette iğneden ipliğe hesaba çekileceği inancı, Müslüman’ın hayat felsefesini özetler. Kur’ân-ı Kerîm’in üçte bir gibi önemli bir bölümünde, ilk nâzil olan âyetlerden itibaren ahiret inancı canlı bir üslûpla anlatılır. Bu üslûp; ahlâkî ve hukukî konularda da tekrarlanır. Hukukî hüküm bildiren âyetlerde dünyevî cezaların yanı sıra uhrevî cezalardan da bahsedilir. Kur’ân’da aile münasebetlerinin anlatıldığı yerlerde hep Allah’a ve âhiret gününe inanmaya vurgu yapılır.

Elbette aile hayatında eşlerin haklarını bilmesi kadar mesuliyetlerinin de şuurunda olması elzemdir. En önemli özelliğiyle ailenin üzerine kurulduğu İslâmî değerlerin fertlerin vicdanlarında canlı bir şekilde yaşaması gerekir. Aile hayatında dünyevî mazeretlerin değil, uhrevî düşüncelerin hâkim olması beklenir. İlgili âyetlerde maruf, ihsan, takva, sulhun daha hayırlı olması, zulmetmeme, Allah’ın sınırlarını aşmama şeklindeki çeşitli anlatımlarla, Müslümanların karakter ve dinî değer yargılarının Allah’a iman ve ahirette hesap verme şuuruyla oluşması istenir. Kanaatimizce aileyi güçlü kılmaya yönelik en büyük katkı, yaşadığımız bu değerlerin neslimize de aktarımı olacaktır. Elbette bu aktarımda sadece değerlerimizin öğretimi değil, özellikle değerlerimizin eğitimi oldukça önem arz etmektedir.

*Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi Dr. Ahmet Güneş agunes@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Ebu Davud, Taharet, 94; İbn Hanbel, 6/377. 2. Bkz. Gülen, Fethullah, Ölümsüzlük İksiri, s. 50. 3. İbn Abidin, Muhammed Emin, Haşiyetu reddi’l-muhtar, İstanbul, 1984, III, 3. 4. Kasanî, II, 232, 296. 5. İbn Abidin, III, 3. 6. Bkz. İbn Hümam, Kemaluddin Muhammed b. Abdulvahid, Şerhu fethi’l-kadir, Beyrut, ts. III, 98. 7. Kazâî ve dinî hüküm ayrımı için bkz. Yaylalı, Davut, “İslâm Hukukunda Kazâî-Diyanî Hüküm Ayırımı”, Dinî Araştırmalar, Ocak-Nisan 2003, c. 5, sy. 15, s. 29-36. 8. Mavsilî, III, 101; Kasanî, Alauddin Ebu Bekr b. Mesud, Bedaiu’s-sanai’ fi tertibi’ş-şerai’, Beyrut 1986, II, 311; Merginanî, Burhanuddin, el-Hidaye şerhu bidâyeti’l-mübtedi, İstanbul 1986, I, 204; bkz. Zencanî, Ebu’l-Menakib Şihabuddin Mahmud b. Ahmed, Tahricu’l-furu’ ale’l-usul, Beyrut 1987, s. 275-276. 9. Bu ayrımla alâkalı olarak geniş bilgi için bkz. Apaydın, H. Yunus, İslâm Hukukunda Hukukî İşlemlerin Hükümsüzlüğü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara 1989, s. 51 vd.; Bir akitte hukukî ve dinî hükmün birlikte bulunmasıyla alâkalı değerlendirme için bkz. Gözübenli, Beşir, “Ebû Hanîfe’nin İçtihat Sistematiğinde Norm Grupları”, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Düşünce Sistemi, Bursa 2005, I, 255-265. 10. Veldet, Hıfzı, Medeni Hukukun Umumî Esasları, İstanbul 1948, s. 79. 11. Bilmen, II, 105. 12. Esen, Hüseyin, “İslâm Hukuku ve Uhrevî Sorumluluk”, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, Konya 2006, sy. 8, s. 101-102. 13. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1992, ll, 214. 14. Ebû Davûd, Menâsik, 56. 15. İbn Mâce, Fiten, 14. 16. Ebû Davûd, Talâk, 4. 17. İbn Mâce, Talâk, 1. 18. Nesâî, Talâk, 6. 19. Bkz. İbn Kesîr, Vl, 417 vd. 20. Tirmîzî, Tefsîru’s-Sûre (34), 15. 21. Buhârî, Talâk, 16; Ebû Davûd, Talâk, 18. 22. İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fi garîbi’l-hadîs ve’l-eser, Beyrut, ts., 1, 455. 23. Ebû Davûd, el-Merâsil, Beyrut 1988, s. 197.

Çocuk Ve Gençlerin Önündeki Engeller

Çocuk, Allah’ın insana vermiş olduğu bir emanettir ve vakti geldiğinde de geri alacaktır. Şayet ona iyi bakılır, terbiyesi iyi yapılır ve başkalarına faydalı olacak bir insan olarak yetiştirilirse, imtihan kazanılmış demektir.

Genel olarak ve öncelikle eğitimden anlaşılması gereken şey, çocukların erdemli, ahlâklı, onurlu, vatanını ve milletini seven, dürüst ve namuslu fertler olarak yetişmeleridir. Bunun için öncelikle ebeveynler, sonra da sırası ile okul ve yaygın medyanın da dâhil olduğu sosyal çevre, yetişmekte olan yeni nesle gerekli ve müspet telkinlerde bulunmalı, onların davranışlarını olumluya doğru yönlendirmelidir. Bu mânâda ebeveynler, çocuklarının dâima iyi ve yüksek ahlâkı öğrenmeleri, kötü alışkanlıklardan uzak durmaları ve yanlış yollara gitmemeleri için gerekli her türlü özeni göstermeli, gayreti sarf etmelidirler. Ebeveynler çocuklarının zihnî, ruhî ve ahlâkî gelişimlerini sadece müspete yönlendirme ile değil, onların dinîahlâkî seviyelerini artan bir oranda zenginleştirmekle de vazifelidirler.

Hemen her yaşın kendisine has fizikî, ruhî ve zihnî ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyaçların ebeveyn, okul ve sosyal çevre marifet ve delaletiyle ilerletilmesi ve geliştirilmesi gereklidir. Gence bütün bu aşamalarda rehberlik yapılması, sevgi, merhamet, adalet ve yardımseverlik gibi yüksek duygularının daha bir geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi, ihtimamlı ebeveynlik ve sosyal çevre gerektirmektedir. Dine bağlılık, Allah sevgisi, güçlü bir inanç ve yüksek ahlâk duygusunun gelişebilmesi de yine ebeveynin, okulun ve sosyal iletişim ortamlarının katkısı ile mümkündür.

Dinî inanç ve pratikler, her yetişen çocuğun ileride temel bir referansı olacak seviyede derin tesirlere sahiptir. Çocuk yetişkinliğe eriştiğinde, aldığı güçlü dinî terbiye ile içtimâî rollerini başarı ve azimle yerine getirir. Eğer yetişkinler dinî inancı ve yaşayışı gereksiz ve mânâsız sayarlarsa, çocuk inanma, bağlanma, rahat ve zor durumlarında Allah’a (celle celâluhu) güvenme, O’na sığınma ve O’nu hissetme gibi temel duyguları geliştiremeyecek, bu hassas ve çok değerli insani donanımlar –hafizan Allah– kurumaya, pörsümeye ve yok edilmeye itilmiş olacaktır. Çocuklukta meydana gelebilecek bu tehlikeli mânevî boşluk, yanlış inanç ve öğretilerle bir şekilde doldurulmaya çalışılacak, dünya hayatının süsü olan çocuklar, anarşizm, nihilizm veya ateizmin derin ve karanlık bataklığına itilmiş olacaklardır.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîfinde: “Her doğan fıtrat üzerine doğar, sonra onu annesi ve babası ya Yahudi ya Hristiyan ya da Mecusi (ateşe tapan, bir anlamda dinsiz) yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvud, sünne 17; Tirmizî, kader 5) buyurmaktadır. Bu hadîs-i şerîfte ebeveynin, çocuğun inancının şekillenmesindeki temel rolüne dikkat çekilmekte, iyi istikamette işlenmediği takdirde, sayısız olumlu istidat ve eğilimlerle donanmış bir şekilde dünyaya gelen çocukta –Allâh’ın (celle celâluhu) hususi koruması hâriç– kötü ahlâkın boy atmasının sebebi olarak ebeveynlere işaret edilmiş olmaktadır. Bu açıdan, dinî-ahlâkî mânâda rehberlik yapılmaksızın bir çocuğun televizyon, internet ve çeşitli sosyal iletişim ortamlarına denetimsiz bir şekilde bırakılması, ondaki aklî, ruhî, kalbî yeteneklerin kendi başına müspet bir şekilde gelişmesinin beklenmesi, çocuğa karşı yapılmış büyük bir kötülük ve zulümdür. Bu türden serbestlik savunucuları bırakınız geniş bir bahçeyi, sahibi oldukları küçük bir süs bitkisini dahi kendi başına bırakmamakta, onun büyütülüp geliştirilmesi ve düzenlenmesini kendilerine önemli bir görev olarak görmektedirler.

Televizyonun Olumsuz Tesirleri

Televizyonun çocuklar üzerindeki varsayılan olumsuz fizikî tesirleri; obezite (şişmanlık), hiper kolesterolemi, hipertansiyon (yüksek tansiyon), görme kusuru ve göz şikâyetleri, bel ağrısı ve uyku sorunları olarak sayılabilir. Psiko-sosyal tesirler ise; hayat ile alâkalı negatif ve gerçeklerle uyumsuz bilgilenme, stereotipik (kalıpsal) kültürlenme, öğrenme güçlüğü neticesinde okul başarısında düşme, antisosyal ve saldırgan davranışlarda artma gibi birtakım davranış bozukluklarıdır (Toyran, 2000: 4).

Çocukların Tv’de gördüğü şiddet sahneleri ile düşmanlık duyguları beslenmiş olmakta, çocuklar başkalarının çektiği acı ve eziyete karşı duyarsızlaşmakta, bu durumda çocuklarda kaygı ve uyku bozuklukları baş göstermektedir. Televizyonun çocukların üretkenlik ve hayâl gücü üzerinde olumsuz tesirleri de söz konusudur (Kalkan, 2008: 16). Çocukların ve gençlerin izlediği korkutucu muhteva, ayrılık korkusunu ateşlemekte; şiddet, suç davranışları, kaba ve küfürlü konuşmalar huzur ve utanma duygularını tahrip etmektedir. Televizyon bu açıdan en yıkıcı gücünü özellikle de tesire en açık durumdaki çocuk ve gençler üzerinde göstermektedir. Bilindiği üzere savunmasız konumları sebebiyle çocuklar özel bir duyarlılığa ve korunmaya muhtaçtırlar. Çocuğa ilk elde bakım ve koruma sağlayacak olan ailenin bu konudaki mesuliyeti büyüktür. Çocuğun gerek dünyaya gelmeden önce, gerekse sonrasında, kanunî ve ahlâkî açılardan korunması gerekmektedir. Meselâ ceza kanunumuzda müstehcenliğin çocuklar üzerindeki olumsuz tesirleri dikkate alınarak bazı yaptırımlar öngörülmüştür. Buna göre ceza kanununun ‘Genel Ahlaka Karşı Suçlar’ı düzenleyen yedinci bölümünde yer alan 226. maddenin birinci fıkra (a) ve (b) bentlerinde özellikle “çocuk” kelimesi geçmektedir ve çocukların müstehcenliğe karşı korunması hedeflenmektedir. Maddenin ikinci fıkrasına göre, “müstehcen görüntü, yazı veya sözlerin kitle iletişim araçlarıyla yayınlanması” suçtur. Üçüncü fıkrada ise, “müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren ürünlerin üretiminde çocukların kullanılması” suç olarak düzenlenmiştir. “Bu ürünlerin herhangi bir araç ile başkalarının kullanımına sunulması” da suçtur. Dördüncü fıkrada ise, “fıkra metninde geçen fiillere ilişkin yazı, ses veya görüntüleri içeren ürünleri başkalarının kullanımına sunmak (kitle iletişim araçları dâhil)” suç olarak öngörülmüştür. Beşinci fıkrada ise, “üç ve dördüncü fıkralardaki ürünlerin içeriğinin basın ve yayın yoluyla yayınlanması veya yayınlanmasına aracılık edilmesi ya da çocukların görmesini, dinlemesini veya okumasını sağlamak” ağırlaştırıcı sebep sayılmıştır.

Televizyon yayınlarında küçükleri korumaya yönelik en önemli kanun 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanundur. Bu Kanun 15.02.2011 tarihinde kabul edilmiştir. 6112 sayılı Kanun’un “Yayın Hizmeti İlkeleri” başlıklı sekizinci maddesi f bendinde yer alan hükümler uyarınca yayın hizmetleri; “toplumun millî ve manevî değerlerine, genel ahlâka ve ailenin korunması ilkesine aykırı olamaz.” (Şengül, 2011: 61).

Günümüz çocukları ve genç kuşağının teknolojik gelişmeleri yakından takip ettiği gerçeğinden hareketle, sesli-görüntülü muhtevadaki medyanın zararlı tesirlerine karşı küçükleri/çocukları koruma adına alınacak önlemler gün geçtikçe daha büyük önem arz etmektedir. Çünkü gelişen teknoloji ve ekonomik imkânlar sayesinde, önceden ebeveynler ile beraberce izlenen televizyon, şimdilerde ise internet de dâhil, çocuklarla odalarında baş başa kalmış, internet ve cep telefonları üzerinden izlenebilen yayınlarla yalnızlaşan çocukların savunmasız konumları çok daha fazla artmıştır (Şengül, 2011: 109).

Çocukların saldırgan davranış biçimlerini televizyondan öğrenerek bu davranışları taklit ettiklerini ortaya koyan bir araştırmada, televizyonda şiddet içeriğini izlemenin gözleme dayalı öğrenme aracılığıyla saldırgan davranışları etkilediği ortaya konmuştur (Mutlu 1999: 126). Başka bir araştırmada ise, ilkokul çağında şiddet unsuru ihtiva eden televizyon programlarını seyretme miktarı ile 19 yaşındaki şiddet davranışları arasında önemli bir münasebet bulunmuştur (Severin vd. 1979: 261). Aile araştırma kurumu tarafından yapılan çalışmada medyanın, şiddetin en azından “kanıksanmasına” (duyarsızlaşma) yol açtığı ortaya konmuştur (Görmez vd. 1998: 240).

İnternetin Menfî Yönleri

Yukarıda, çocuğun sadece ebeveyninden değil, yetiştiği çevre ve sosyal ortamdan da büyük ölçüde etkilendiğine işaret etmiştik. Bu sosyal ortamı oluşturan unsurlar arasında zararlı televizyon içeriklerinin yanı sıra “facebook, twitter, bloglar vb.” internet tabanlı sosyal medya önemli bir yer tutmaktadır. Öyleyse bu vasıtalar aracılığı ile çocuklarda oluşabilecek tedirginlik, yanlış yapma endişeleri ve aşağılanma korkuları, çocukların dinî eğitimlerinde veya onlara verilmek istenen dinî değerler konusunda önemli bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu açıdan çocukların ve gençlerin iletişim ve internet güvenlikleri dikkate alınması gereken önemli bir konudur. Şimdi sıralayacağımız durumlar, çocuk veya genç ile mutlaka ilgilenilmesi gereğini gösteren işaretlerin sadece bazılarıdır:

Çocuk veya genciniz bilgisayar yahut telefon başında çokça vakit geçiriyor, fazlaca mesajlaşıyorsa, İnternet kullanımı lüzumsuz bir şekilde artmışsa, Davranışlarına gizlilik motifi hâkim oluyorsa. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı çocuklar ve gençlerin zararlı internet içeriklerinden korunabilmeleri için ailelere uyarılarını şu başlıklarla sıralamaktadır:

En az çocuğunuzu koruyacak kadar İnternet kullanmayı öğrenin. İnternet kullanımında yasaklayıcı değil, zaman açısından sınırlayıcı olun. İnternetin derslerini aksatmasına izin vermeyin. Diğer sosyal aktivitelere katılımını özendirin. İnternet sebebiyle sorumluluklarını yerine getirmemesine fırsat vermeyin.

Tanımadığı kişilerle arkadaşlık, aşırı kullanımın sebep olduğu internet bağımlılığı, fizikî sağlık sorunları, öfke, şiddet ve yalnızlık gibi psikolojik sorunlar, şiddet ve müstehcen içerikli görüntüler konusundaki muhtemel tehlikelere karşı önlem alın. Çocuğunuz sosyal ağlara (örn. facebook) üye ise, profilinde gizlilik ayarlarını yapmasını sağlayın. Tam isim, adres, telefon, okul, özel fotoğraflarını paylaşmamasını, tanımadığı kişileri arkadaş listesine eklememesini söyleyin. Kimlerle arkadaşlık ettiğini belirli aralıklarla kontrol edin.

Konuya yaşlara göre bakacak olursak; 5-7 yaş arası çocuklar olumlu bir bakış açısına ve çok şeyi onaylayan kişilik özelliklerine sahiptirler. Geliştirmeye başladıkları okuma, yazma ve sayma becerileri ile gurur duyarlar ve etraflarındaki kişiler ile konuşma ve fikir alışverişinde bulunmak isterler. Olumlu davranmaya yatkındırlar ve otoriteyi sorgulama eğilimleri yoktur.

8-10 yaş arası çocuklar ise ailelerine karşı güçlü bağlılık duyguları hissederler. Kendilerinden daha büyük çocukların yaptıkları aktivitelere ilgi duyarlar. Kendi ahlâkî kimliklerini geliştirmeye başlarlar. Bu yaş grubundaki çocuklar güvenme eğilimindedirler ve otoriteyi sorgulama temayülleri yoktur. Bu yaş grubundaki çocuklar için e-posta kullanımı, karşılıklı mesajlaşma programları (ICQ, MSN, Skype, mirc, twitter vb. gibi), sohbet odaları, mesajlaşma forumları veya uygulamaları kesinlikle uygun görülmemektedir. 11-13 yaş grubundaki çocuklar için bu yaşlar hızlı değişim yıllarıdır. Arkadaşları ile olan münasebetleri daha önemli bir hâle gelir, arkadaşlarının çevrimiçi ortamlarda yaptıklarından fazlaca etkilenirler. Çevrimiçi bilgilerin doğruluğunun kararını verebilecek eleştirel düşünmeden yoksundurlar. Kendilerinden kişisel bilgilerini vermelerini/paylaşmalarını bir anket, kayıt formu veya yarışma yolu ile isteyen internet haydutlarına karşı savunmasızdırlar.

14-18 yaş grubundaki gençler ise bir grup aidiyetine ve nisbî bağımsızlığa ihtiyaç duyarlar. Bu yaştaki fertler artık ergendirler ve entelektüel bir seviyede dış dünya ile iletişime geçmeye hazırdırlar. Gençler yeni fikirlere genellikle açık olurlar; fakat ne o ana kadar edindikleri zihnî müktesebât ne de yetersiz hayat tecrübeleri, karşı karşıya kalabilecekleri vahim durumları ve tehlikeleri tam olarak algılayabilmeleri için yeterli olmamaktadır.

Bu açıdan, çocuğunuzun yaş seviyesine uygun internet filtreleme, izleme ve kontrol programları kullanın ama yine de bu programların bizzat ebeveyn kontrolünün yerine geçebileceğini düşünmeyin. Filtrelemeyi; cep telefonları, oyun oynama aygıtları, i-podlar, pad’ler (el/cep bilgisayarları) gibi bütün internet sağlayıcı cihazlara da uygulayın. Çocuğunuzun gece geç saatlerde çevrimiçi olmamasını önemseyin. Kötü niyetli kişilerin gençlere ve çocuklara daha kolay ulaşarak onları tuzaklarına düşürmeye çalışabileceklerini unutmayın.

Yukarıda açmaya çalıştığımız bu temel problemlere işaret eden Muhterem Fethullah GÜLEN, gençlerin interneti kullanırken laubaliliğe açılabildiklerini, harama karşı gözünü kapayacak, kalbini zabt u rabt altına alacak, duygu ve düşüncelerine vize soracak kadar iradeli olamayanların da zamanla başkalarının karanlık dünyalarına kayabildiklerini belirtmektedir. Hevâ ve heves peşinde zaman tüketenlerin en ulvî insanî hislerini birer birer kaybettiklerini, anne-babalarıyla samimi sohbet etmek ve arkadaşlarıyla sohbet-i Canan varken, “chat” adı altında güya sohbet bahanesiyle olmadık fısk u fücura, gıybet ve yalana girebildiklerini ifade etmektedir (Gülen, Fethullah, Diriliş Çağrısı / Kırık Testi – 6, s. 100).

Muhterem GÜLEN, gençlerin güzel yetişmeleri hususunda günümüzde aile ve çevrenin yetersiz kaldığını, televizyon programları, internet sayfaları, video oyunları, günlük haberler, siyasî polemikler, sporcuların ve sanatçıların büyük birer hâdiseymiş gibi nakledilen hâl ve hareketleri, sırf merak uyarma maksadıyla uydurulan yalanlar, tezvirler, her türlü aldatmalar ve sansasyonların zaten iyice zayıflayan dimağları tamamen işgal ettiğine dikkat çekmektedir. Kudurtulmuş şehevî arzu ve ihtirasların, cağımızın zavallı nesillerinde okumaya, öğrenmeye, düşünmeye hiç mecal bırakmadığını ve adeta hafızaları bütün bütün kuruttuğunu belirten Hocaefendi, günümüz insanının haram dinleme, haram konuşma ve harama bakma gibi günahların öldürücü dalgaları arasında çırpınıp durduğuna dikkat çekmektedir (Gülen, Fethullah, Ölümsüzlük İksiri / Kırık Testi – 7, s. 102).

Korku ve Kaygı

İhmale maruz kalan çocuklarda mânevî ve ahlâkî zayıflık, okuldan uzaklaşma dâhil çeşitli eğitim problemleri, serserilik ve avarelik, yetişkinlik dönemlerinde de yetersiz ve güçsüz ebeveynlik gibi risklerin oluşabileceğini görmek zor değildir. Yerleşebilecek korku ve kaygı durumları çocuğun dinî eğitimi önündeki temel engellerdendir. Özellikle gençlerdeki güvensizlik ve başarısızlık korkuları, çocuklukta yaşanan korku ve kaygı durumları ile yakından alâkalıdır ve yüksek inancın gelişmesinde olumsuz bir rol oynar. Kendisini güvensiz, korkak ve kaygı içerisinde gören çocuk veya genç, bu olumsuz duygu durumlarından kurtulma adına aklın ve vicdanın asla onay vermeyeceği aşırılıklara, yanlış davranış kalıplarına girmeye yaklaşmış demektir. Kaygı ve korku durumlarından ancak kaygan zeminlerde yürümekle kurtulabileceğini ve kendisini sadece o şekilde ispatlayabileceğini zannederek yanlışlıklara dalacak, dinî hayattan uzaklaşacaktır.

Çocukta çekirdek hâlinde mevcut olan acelecilik, hırs, zulüm, zayıflık vb. duygular, şayet kaliteli ve yüksek seviyede bir dinî eğitimle iyileştirilmez ise, çocuğun dinî eğitiminin önünde engeller oluşmuş demektir.

Ailede şiddetli geçimsizlik, işsizlik, yoksulluk, şiddet, eğitimsizlik gibi olumsuzluklar, öncelikle çocukları etkilemekte ve bu çocuklar ileriki yaşlarında dinî hayata soğuk kalmaktadırlar. Bu açıdan ailelerin, bu saydığımız ve sayamadığımız maddî ve mânevî problemleri öncelikle çözmesi, çocuklarının hissî, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarını karşılaması gerekmektedir.

Hukukî Perspektif

Çocuğun fizikî, zihnî, ruhî ve hissî kötü muamele ve ihmalden uzak tutulması, bir yetişkinden az olmayacak tarzda haklarına riayet, özel bakım ve koruma önemlidir. Ebeveynlerin çocukları ile alâkalı mesuliyetleri çocuğun fizikî, zihnî, kalbî, ruhî ve hissî gelişim alanları ile ilgilidir. Ebeveynlerin çocuklarına karşı sevgi, şefkat ve ihtimam hisleri yeterli seviyede ise problem yoktur. Asıl problem, çocuğun ebeveyni tarafından ihmal edilmesi, hissî ve fizikî şiddete maruz bırakılması, zihnî, kalbî, ruhî ve insanî potansiyellerinin sağlıklı bir şekilde geliştirilememesidir.

Günümüz mer’i hukuku açısından baktığımızda, Medenî Kanun’umuzun 340. maddesinde; “Anne baba çocuğu zihinsel, ruhsal ve ahlâkî gelişimini sağlar ve korur.” denmektedir. Medenî Kanun’un 341. maddesi de, ebeveynlerin çocuklarına dinî eğitim verme hakkını sınırlayacak her türlü sözleşmenin geçersiz olduğunu belirtmektedir (Türk Medenî Kanunu, md. 340 ve 341).

Görüldüğü üzere Medenî Kanun’umuzda çocukların dinî eğitimi ile alâkalı bu düzenlemeler, ebeveynlere tanınmış bir hak olduğu kadar önemli ve ağır bir sorumluluktur da. Zîrâ ebeveynlerin çocukları için gerçekleştirecekleri dinî eğitim ve öğretim içerisinde, ahlâk ve adalet esasları mevcut olacak, temizlik, anne-babaya itaat, iyi insan olma, çevre ile güzel geçinme, her türlü aşırılıklardan ve zararlı durumlardan uzak kalma, vb. gibi emir ve esaslar yer alacaktır. Dinimiz bu ve burada sayamadığımız diğer güzel özellikler açısından son derecede temayüz etmiştir. Bu açıdan Kur’ân-ı Kerîm, baştanbaşa güzel ahlâk, edep, terbiye, adalet ve doğruluk esasları ile süslü bir mecelle, kodlar ve kanunlar mecmuasıdır (Berki, 1970: 42-43).

Netice

Başta televizyon ve internet olmak üzere medya kültürünün çocuklar ve gençler üzerindeki –şayet dikkat edilmezse– tesirinin olumsuz bir hâle dönüşebileceği görülmelidir. Yabancı yayınların göreceli fazlalığı, kaliteli dinî yayınların eksikliği, yerli programlarda hikmet ve hakikat boyutlarının nispeten zayıflığı, bütün bunlara ilâve olarak bir de ebeveynlerin ihmalkârlığı ve bilgisizliği, çocuklarımızı ve gençlerimizi kendi başlarına önleyemeyecekleri tehlikelerle karşı karşıya bırakmaktadır. Çocuklarımıza ve gençlerimize dinî/ahlâkî değerleri öncelikle ebeveynler, sonra da okul ve yaygın medya vasıtaları ile verebilmenin yollarını arayıp bulmamız gerekmektedir. Bu, gelecek nesle sahip çıkma meselesidir. Hattâ sadece ebeveynler ve yaygın medyanın değil, ülke, millet, devlet, siyaset ve hükümet kurumlarımızın da bu konuda sorumlulukları bulunmaktadır. Neslin yüksek ahlâkı benimseyip ikinci bir fıtrat hâline getirmesini temin eden programların, marufun korunması ve münkerin izalesi ile ilgili yeni projelerin, halkımız ve bütün insanlığın geleceğini aydınlatacak ışıktan yollar oluşturma yönündeki cehd ve gayretlerin artması dilek ve temennisi ile.

* İstanbul Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Dr. Musa Kazım Gülçür mkgulcur@yeniumit.com.tr

Kaynaklar

Berki, Şakir, Türk Medeni Kanununda Velayetin Küçüğün Şahıs ve Malları Bakımından Şümulü, Yargıçoğlu Matbaası, Ankara-1970. Görmez, K; Bayat, B; Sezal, İ; Göka, E; Köse, R; Özcan, Y.Z.; Kutlugün, D; Sarımeşeli, M; Kentli, K; Cavcav, D., Aile İçinde ve Toplumsal Alanda Şiddet, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayınları Bilim Serisi, Ankara-1998. Gülen, Fethullah, Diriliş Çağrısı / Kırık Testi. _______, İnancın Gölgesinde. _______, Ölümsüzlük İksiri / Kırık Testi. _______, Sohbet-i Cânan / Kırık Testi. _______, Vuslat Muştusu / Kırık Testi. Kütüb-ü Sitte Mutlu, Erol, Televizyon ve Toplum, TRT Kurumu Yayınları, Ankara-1999. Servet KALKAN, Televizyon Yayınlarındaki Zararlı İçerikten Küçüğün Korunması, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2008, s.16. Severin, Werner J. ve Tankard James W., Communication Theorise, Hastings House, New York-1979. Şengül, M. Zübeyir, Televizyon Yayınlarında Küçüklerin Korunması, Yayınlanmamış Uzmanlık Tezi, Ankara-2011. Toyran, Müge, Televizyon İzlemenin İlkokul Çocukları Üzerindeki Bazı Fiziksel ve Psikososyal Etkilerinin İncelenmesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Uzmanlık Tezi, Ankara, 2000. Türk Medeni Kanunu www.bilgicagi.com www.tib.gov.tr

Boşanmadan Sonra Çocuğun Bakımı (Hadâne)

Evliliğin sona ermesinin anne-babaya bakan neticeleri olduğu gibi çocuklara bakan yönleri de bulunmaktadır. Bu yazımızda, sona eren evliliklerde çocukların bakım ve terbiyesi manasına gelen “hadâne” veya “hidâne” üzerinde durmaya çalışacağız.

İslâm hukukuna göre küçük çocuğun üzerinde üç türlü velâyet vardır. Bunlar; şahıs, mal ve terbiye velâyetidir. Terbiye velâyeti manasına gelen hadâne, özellikle evliliğin sona ermesiyle yani boşanmayla gündeme gelir ve çocuğun kimde kalacağıyla ilgili problemin çözümünü içerir.

Hadâne hakkının anneye verilmesinin delili şu hadis-i şeriftir: Bir gün bir kadın Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelerek şöyle demiştir: “Ya Resûlallah, şu çocuk benim oğlumdur. Karnım ona yuva, göğsüm pınar, kucağım da ona kundak oldu. Şimdi babası beni boşadı ve çocuğu benden almak istiyor.” Bunun üzerine Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselam), “Başkası ile evlenmediğin sürece onun üzerinde sen hak sahibisin.” buyurmuştur.[1]

Hz. Ebûbekir de (radıyallahu anh) konuyla ilgili olarak bir babaya şöyle nasihatte bulunmuştur: “Annenin okşaması, kucağına alması ve kokusu, çocuk bakımından senin yanında kalmasından daha hayırlıdır. Sonra çocuk büyüyünce seçimini yapar.”[2]

Hadâne Ehliyeti

Hadâne, ifade edildiği üzere çocuk terbiyesi manasına gelir. Bu hak, neseben annenin hakkıdır. Anne, ister Ehl-i Kitap olsun isterse Mecusî olsun durum fark etmez. Ancak anne, dinden dönmüşse Müslüman oluncaya kadar bu haktan mahrum kalır. Aynı şekilde anne, zina, hırsızlık gibi çocuğu zâyî edecek kadar fâcir/günahkâr ise çocuğun temyiz yaşına (7-8 yaş) annesinin yanında kalabileceği söylense de Şâfiîlerde namazı terk eden anneye dahi bu hak verilmez.[3] Çocuğun bakımı ve terbiyesinin ilk olarak anneye verilmiş olması, bu konuda hem fıtrî becerisinin olması hem de çocuğa karşı cibillî bir şefkat ve merhamet taşıması sebebiyledir. Evet, bir anne, Mecusî de olsa, günah içinde de bulunsa, çocuğuna karşı şefkat gösterir ve ona bakar. Ancak, ahlâkî olarak çocuğun durumu tehlikede ise Şâfiîlerin hassasiyetine göre hareket edilmelidir.

Hadâne hakkına sahip olan kimsenin, hür, âkıl bâliğ, güvenilir ve muktedir olması gerekmektedir. Bu kişinin güvenilir olmasından maksat, çocuğu hayata hazırlama, sağlıklı bakabilme ve ona gerekli ahlâkî terbiyeyi verebilmesidir. Bu kişinin muktedir olmasından maksat da çocuğun bakımını yapabilecek güce ve sağlığa sahip olmasıdır.[4]

Çocuğu terbiye hakkına sahip olanlar için bu hakların yanında kadın ve erkekle ilgili hususî şartlar da bulunmaktadır. Erkeğin Müslüman olması, bakacağı çocuk kız çocuğu ise ona mahrem olması; kadının ise çocuğa yabancı yani mahrem biriyle evli olmaması şartları bulunmaktadır.[5]

Eğer anne, baba bulunmazsa veya anne, baba hadâne hakkına sahip olabilecek niteliklerde değilse, bu hak sırasıyla anneanneye, babaanneye, öz kız kardeşe, anabir kızkardeşe, bababir kızkardeşe, öz kızkardeş kızlarına, ana veya bababir kızkardeş kızlarına, teyzelere ve halalara geçer. Bunlardan sonra sırasıyla babaya, dedeye, erkek kardeşe… gelir.[6] Hadânede önceliğin anne tarafı olan akrabalarda olduğu dikkat çekicidir.

Günümüz Türk Medenî Kanunu’nda çocuğun bu hakkının kime verileceği ile ilgili herhangi bir düzenleme bulunmayıp, bu tamamen hâkimin yetkisine bırakılmıştır.

Hadâne Süresi

Kadınlar açısından hadâne müddeti çocuğun cinsiyetine göre değişmektedir. Hadâne hakkına sahip bir kadın, erkek çocuk kendi başına yiyip içinceye ve istincada bulununcaya kadar bu hakka sahip olur. Tercih edilen görüşe göre erkek çocuk için hadânenin sınırı, yedi yaştır. Bu yaşından sonra çocuk, velîsine iade edilir.[7]

Kız çocukları ise annesinin veya nenesinin yanında âdet görünceye, İmam Muhammed’in fetvaya esas olan görüşüne göre de müştehât oluncaya kadar kalır ki bunun sınırı da dokuz yaşıdır.[8] Şâfiî mezhebinde ise erkek veya kız çocuğunun hadâne müddeti, temyiz çağına kadardır. Bu yaşa gelince annesiyle babası arasında bir tercih yapma hakkına sahiptir. Kız çocuğu annesini tercih ederse sürekli olarak annesinin yanında kalabilir. Babasını tercih ederse annesi onu ziyarete gelebilir. Erkek çocuğu, annesini tercih ederse geceleri annesinin yanında gündüzleri ise talim ve terbiyesinin devamı için babasının yanında kalır.[9]

Erkek çocuklarıyla kız çocukları arasındaki bu yaş farkı ise şu şekilde izah edilebilir: Erkek çocuklar kendi işlerini yapabilecek yaşa erince artık erkeklerin ahlâkıyla, mizacıyla, fıtratıyla ahlâklanmaya ve ilim, sanat öğrenmeye mecbur olurlar. Bu hususları temine ise babaları, dedeleri daha ziyade layıktırlar ve buna güç yetirmeye müsaittirler. Kız çocukları ise biraz daha farklıdır. Onlar, kadınlara mahsus olan ahlâk ile ahlâklanmaya, ev işlerini öğrenmeye ve daha şefkatli, emin bir nezaret altında bulunmaya muhtaçtırlar. Bu hususları temine anneleri daha layıktır. Ancak dokuz yaşından itibaren himaye ve sıyanete muhtaç olduklarından babalarının veya dedelerine iadeleri gerekir.[10]

Hadâne Masrafları

Çocuk annesinin yanındayken, nafaka kapsamındaki zaruri masrafları dışındaki giderleri ve ihtiyaçları, öncelikle çocuğun malı varsa çocuğun malından karşılanır. Eğer yoksa bunları karşılamak babaya düşer. Baba bunları karşılayamayacak kadar fakir ise bu görev diğer nafaka yükümlüsü akrabalara ait olur.[11]Çocuk annenin yanındayken, anne-baba arasında artık bir evlilik bağı kalmamışsa, yani boşanmışlar ve iddet süresi bitmişse çocuktan dolayı bu kadına ücret ödenmesi gerekir. Bu ücret de yine varsa çocuğun malından yoksa baba veya nafaka yükümlüsü akrabalar tarafından karşılanır.[12]


[1] Ebû Dâvud, talâk 35.

[2] Abdurrezzâk, Musannef, 7/153.

[3] İbn Âbidin, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/556.

[4] Ahmet Yaman, İslâm Aile Hukuku, s. 122.

[5] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/432-435.

[6] Meydânî, el-Lübâb, 2/217.

[7] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/435.

[8] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/435.

[9] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/436.

[10] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/435.

[11] İbn Âbidin, Mecmûat-u Resâil-i İbn Âbidin, “el-İbâne an ahzi ücreti ala’l-hadâne”, 2/264, 276.

[12] Talâk Sûresi, 65/6.

İslam Dininde Evlat Edinmek

Evlat edinmek, yakın olsun uzak olsun bir başkasının evladını alarak, bakımını görünümünü üstlenmek, evinde barındırmak, terbiyesini sağlamak ve topluma kazandırmak şeklinde olur. İslâm’dan önceki Cahiliye toplumunda, şartları değişik de olsa evlat edinme âdeti mevcuttu. Dinimiz, bazı şartlar çerçevesinde bu meseleyi câiz bir muamele olarak ortaya koydu ve yerine göre teşvik etti. Evet, toplumun sahipsiz ya da bakıma muhtaç çocuklarını alıp yetiştirmek, onları insanlığa, dine hizmete kazandırmak bugün ihtiyaç duyulan bir fedakârlıktır ve fazileti büyüktür. Nitekim İslâm tarihinde, sahipsiz kalan, köle diye alınıp satılan pek çok insan, hâli vakti yerinde olan kadirşinas, samimi müminler tarafından alınıp terbiye edilmiş, hatta ilim irfanla bezenerek insanlığa muallim hâline getirilmişlerdir. Böyle insanlara İslâm literatüründe “mevâlî” denir.

Mesela İmam Mâlik Hazretlerini yetiştiren İmam Nâfi mevalidendi. Abdullah b. Ömer’in cariyesi Mercâne’nin oğluydu. Abdullah b. Ömer, Nâfi’yi bağrına basar, onunla özel olarak ilgilenirdi. Bu sayede, Nâfi Hazretleri ilmin zirvelerine çıkmıştı ve kendisi de pek çok seçkin talebe yetiştirmişti.

Denebilir ki Meymûne Validemizin mevlası Atâ b. Yesâr’dan Atâ b. Ebî Rabâh’a, İmam Mesruk’tan Tâvûs b. Keysân’a kadar nice büyükler ve özellikle hadis imamlarının neredeyse yüzde sekseni mevâliydi. Onların çoğu bir kölenin oğlu olarak ele düşmüş; evsiz-barksız ve kimsesiz kalmışlardı. Daha sonra, inanan insanlar onları yanlarına almış, beslemiş, büyütmüş, yetiştirmiş ve olgun birer insan olarak topluma kazandırmışlardı. Onlar da bir yönüyle o ezik yanlarını bir rüzgâr gibi arkalarına almış ve bir boşluğu doldururcasına kendilerini tamamen dine vermişlerdir. Neticede onların her biri başımızı ayaklarının altına koyacağımız imamlardan bir imam olmuştur.

Evet, bugün, hâl-i hazırda da yaşadığımız bu problemi çözme hesabına evlatlık alma yolu, isabetli bir usuldür.

Evlatlık Gerçek Evlat Değildir

Öncelikle Kur’ân, evlatlığın hiçbir zaman gerçek evlat olmayacağı hükmünü beyan etti zira o güne kadar Araplar, evlatlığa “oğlum” diye hitap edip kendi çocukları olarak bakıyorlar, onlar da kendilerini besleyip büyüten bu insanlara baba-anne diyorlardı. Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine Hz. Hatice Validemizin hediye ettiği kölesi Zeyd b. Hârise’yi güzelce yetiştirmiş, sonra hürriyetine kavuşturmuştu. Zeyd b. Hârise ise kendi tercihiyle, Efendimiz’in yanında kalmaya devam etmişti. Herkes ona “Muhammed’in oğlu Zeyd” diyordu. Âyetin hükmüyle bu hitap şekilleri kaldırıldı ve evlatlıklar kardeş olarak ilan edildi. Rabbimiz şöyle buyurmuştu: “…Allah evlatlıklarınızı öz oğullarınız kılmamıştır. Bunlar ağızlarınızla söylediğiniz manasız sözlerden ibarettir. Allah gerçeği söyler ve doğru yola iletir. Öyleyse evlatlara babalarını esas alarak isim verin! Böyle yapmak Allah nezdinde daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, bu takdirde onları kardeş veya mevlâ olarak kabul edin!”[1]

Gerçek anne-babalık hâsıl olmadığına, evlatlık da hakiki evlat sayılmadığına binaen karşılıklı olarak mirastan pay alınamayacağı da hükme bağlanmış oldu.

Tabii evlatlığın gerçek evlat olmaması, onlara karşı alâkasız kalmamızı, toplumun bu konuda yaşadığı ciddi bir problemi görmezlikten gelmemizi gerektirmez. Âyetin dikkat çektiği husus, Cahiliye’deki yanlış bir uygulamanın artık geçersiz olmasıdır.

Meselenin Mahremiyet Yönü

Evlatlık edinmede, mahremiyet konusu ehemmiyetlidir. Bu açıdan üç ayrı tarz söz konusudur: Birincisi, çocuğun evin hanımı tarafından emzirilmesidir. Böylece süt akrabalığı oluşur ki o da kan bağından meydana gelen akrabalık gibidir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususu hadislerinde açıkça beyan etmiştir. Süt akrabalığı oluşması için çocuğun ilk iki yaşında emmesi gerekir. Cumhur ulemanın görüşü budur. Ebû Hanîfe hazretleri bu süreyi 2,5 yaşına kadar uzatır. İki yaşından sonra emzirmekle süt akrabalığı meydana gelmez. Çocuğun bir defa emmesi yeterlidir. Şâfiî mezhebine göre en az beş defa emmesi gerekir. Ev hanımının kendisi emziremiyorsa şöyle bir alternatif de düşünülebilir. Kadının ya da erkeğin kız kardeşi emzirir. Böylece kadın süt teyzesi, erkek süt dayısı olur. Tabii bu durumda çocuğun erkek ve kız olması farklıdır. Karşılıklı değerlendirilmesi gerekir. Kadının kız kardeşi emzirecekse, erkek için problem olmaması için çocuğun erkek, kocanın kız kardeşi emzirecekse evin hanımı açısından çocuğun kız olması daha uygundur.

İkincisi, çocuğun emzirilme ihtimali yoksa, yakın akrabadan alınması söz konusu olabilir. Bu durumda çocuk kız ise kocaya mahrem olacak şekilde alınması, erkek ise evin hanımına mahrem olabilecek tarzda ayarlanması gerekir. Bu da erkeğin kız yeğeni, kadının da erkek yeğeni olması şeklinde gerçekleşir.

Üçüncüsü ise yakın akrabadan alınamadığında evlatlığın yabancı birinden, bir fakir insandan ya da kimsesiz çocuklardan alınması fakat emzirme imkânının olmaması hâlidir. Bu durumda çocuk belli bir yaşa kadar evde barındırılır. Yabancı bir çocuk olması hasebiyle giyim kuşama, hâl ve tavırlara dikkat edilir. Belli bir yaştan sonra da emniyetli bir yurda verilir. Belli bir mesafe konur ama ilgi alâka devam ettirilir. Haftalık ziyaretler yapılır. Böylece ona yalnızlık hissettirilmez. Hatta evliliğine yardım edilir, yurt yuva kurmasına destek olunur. Böylece toplum için zararlı olabilecek sahipsiz bir çocuk topluma kazandırılmış, vatana millete yararlı bir insan hâline getirilmiş olur. Elbette böyle bir hizmetin mükâfatı çok büyüktür.

Evet, imkânı olanların, çocuğu olmayıp da çocuk sevgisini yaşamak isteyenlerin, yakınlarında ya da uzaklarında çocuklarına bakamayacak durumda akrabası bulunanların veyahut da dünyanın herhangi bir yerinde bakıma muhtaç çocukların varlığına şahit olanların evlatlık alarak insana, insanlığa yardımcı olmaları çok büyük bir hizmettir. Özellikle yetimlerin bakımını üstlenmek daha bir faziletlidir. Nitekim Rahmet Peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yetime bakanlar hakkında şu müjdeli haberi vermektedir:

أَنَا وَكَافِلُ الْيَت۪يمِ فِي الْجَنَّةِ هٰكَذَا

“Yetimi görüp-gözetenle Ben cennette şöyleyiz.”[2] Efendimiz bu sözlerini söylerken, yetime yakınlığını belirtmek için işaret parmağıyla orta parmağını, aralarını biraz aralayarak göstermiştir.


[1] Ahzâb Sûresi, 33/4-5.

[2] Buhârî, talâk 25.

Mahrem Olan ve Olmayan Akrabalar

Bu konuya geçmeden önce mahrem ile nâmahremin tariflerini vermekte fayda vardır. Bir kadın için mahrem, kendisiyle evlenmesi haram olan erkektir. Namahrem de bunun tersi olup kendisiyle evlenmesi câiz olan erkek demektir. Tariften de anlaşılacağı üzere, mahremlikte “evlenilmesi haram olanlar” ifadesi, konunun özünü oluşturmaktadır.

Kendisiyle evlenilmesi haram olan (mahrem) erkekler, Kur’ân’da doğrudan sayılmamaktadır fakat aşağıdaki âyet-i kerîmeden dolaylı olarak anlaşılabilir. Bu âyette bir erkeğin evlenmesi haram olan kadınlar sayılmaktadır: “Ey mümin erkekler! Şunlarla nikâhlanmanız haram kılınmıştır: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, kayınvalideleriniz, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız fakat zifafa girmediğiniz eşlerinizin kızlarını nikâhlamanızda beis yoktur. Keza öz oğullarınızın eşleri ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi nikâhınız altında birleştirmeniz de haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir çünkü Allah gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nisâ Sûresi, 4/23)

Âyette evlenilmesi haram olan 14 sınıf sayılmaktadır. Bunların yedisi kan bağından, ikisi süt emmekten, beşi de evlenmekten kaynaklanmaktadır. Evet, bu âyette mahremlik, üç yönden açıklanmaktadır: 1- Kan bağı 2- Süt emme 3- Evlilik.

Kan Bağıyla Birbirine Mahrem Olanlar

Bu âyet-i kerîmeye göre bir erkek için anne, nine, kız, kız kardeş, hala, teyze, erkek kardeşin kızları, kız kardeşin kızları mahremdir.

Buradan hareketle bir kadın için de baba, dede, oğul, erkek kardeş, amca, dayı, erkek kardeşin oğulları, kız kardeşin oğulları mahremdir. Bu hususları kısaca açacak olursak:

Baba: Bir kadının babası, babasının babası, annesinin babası şeklinde yukarıya doğru bütün erkek büyükleri (dedeleri) kendisine mahremdir. Yani evlenmeleri ebedî olarak haramdır.

Oğul: Bir kadının kendi oğlu, oğlunun oğlu şeklinde aşağıya doğru bütün erkek nesli (torunları) mahremdir.

Erkek kardeş: Bir kadının gerek ana-baba bir, gerek sadece ana-bir gerekse baba-bir erkek kardeşi de kendisine mahremdir.

Amca: Kadın için babasının erkek kardeşiyle, dedesinin erkek kardeşi mahremdir. Onlarla ebediyyen evlenemez.

Dayı: Dayı da amca gibi mahremdir.

Kardeşlerin oğulları: Gerek erkek kardeşin gerekse kız kardeşin oğulları (erkek yeğenler) ve bunların nesilleri, bir kadın için mahremdir. Yani onlardan biriyle evlenmesi ebediyen haramdır.

Üvey oğullar: Bir kadının, kocasının önceki hanımından olan oğluyla evlenmesi de haramdır.

Kan bağından doğan akrabalarla evliliğin haram oluşunun sebebi Allah’ın emridir. Bu emrin bir hikmeti olarak da şöyle düşünülebilir: Bu akrabalar insana çok yakın olan ve daima sevgileri saygı ve saygınlıkları korunması gereken yakınlardır. Evlenmek câiz olsaydı, bu sevgi, saygı, hürmet korunamayacak, büyük yaralar alacak ve en yakın akrabalar arasında çok büyük anlaşmazlıklar çıkacaktı. Bu da bir toplum için helâkete götüren bir felaket demektir.

Süt Emmeyle Birbirine Mahrem Olanlar

Yukarıdaki âyet-i kerîmede süt emmeyle haram olanların sadece ikisi sayılmış, fakat teferruatını Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde:

اَلرَّضَاعَةَ تُحَرِّمُ مَا تُحَرِّمُ الْوِلَادَةُ

“Kan bağından dolayı birbirlerine haram olanlar, süt emmeden dolayı da haram olurlar.” (Buhârî, nikâh 20) buyurarak, veciz olarak ifade etmiştir. Buna göre bir kadının, sütoğlu, sütbabası, süt dedesi, süt erkek kardeşi, süt amcası, süt dayısı, sütkardeşlerinin erkek çocukları ile evlenmesi ebediyen haramdır.

Fakat kadının emzirdiği çocuğun dışındaki diğer çocuklar, yani sütoğlun diğer kardeşleri, kadına ve kadının çocuklarına helâldir. Mesela Fatma Hanım, beş çocuklu bir annedir. Ayşe Hanım’ın, Halid, Mehmet, Hüseyin ve Sadık isimli 4 çocuğundan Mehmet’i emzirmiştir. Mehmet, Fatma hanımın süt çocuğu olmuştur ve mahremidir fakat Halid, Hüseyin ve Sadık, Fatma hanıma nâmahremdir çünkü onları emzirmemiştir. Dolayısıyla aralarında evlenme yasağı yoktur. Ayrıca Halid, Hüseyin ve Sadık, Fatma hanımın diğer çocuklarına da helâldir. Bunların aralarında evlilik câizdir. Burada mahremlik Fatma Hanım, Fatma Hanım’ın kocası, babası, çocukları, erkek kardeşleri, kız kardeşleri ile süt çocuğu olan Mehmet arasında gerçekleşmektedir. Aynı anneden emen bütün çocuklar mahremdir. Bu yüzden sütkardeşliği ilan edilmeli ve sütkardeşler birbirlerini bilmelidirler.

Evlilikle Birbirine Mahrem Olanlar

Sahih bir evlilik yoluyla bir kadının mahrem olduğu erkekler vardır. Bu erkeklerle evlilik haramdır. Ancak bu haramlık ebedî ve geçici olarak ikiye ayrılır. Evlilikten dolayı kendisiyle nikâhın ebediyyen haram olduğu kişiler, bir erkek için; kayın valide, üvey kız, gelin ve torunların hanımlarıdır. Bir kadın için de; kayınpeder, üvey oğul, damat ve torunların kocalarıdır.

Geçici olan haramlık ise kocanın erkek kardeşi ve onun oğlu, kocanın amcası ve dayısı iledir. Ölüm veya boşanmayla evliliğin sona ermesinden sonra bu mahremler arasında haramlık kalkar. Evlilikle geçici mahrem olanlar arasında, evlilik açısından bir mahremiyet olsa da dokunma, yalnız kalma bakımından haramlık devam eder. Bu konuda dikkatli olunması gerekir. Mesela bir kadın, kocasının erkek kardeşiyle, dayısıyla evlenemese de onlarla yalnız kalması, onlara dokunması helâl değildir.

Bahsedilen mahremlikteki sıralamaya, akrabalar arasındaki sıla-i rahimde gözetilecek bir sıra olarak da bakılabilir. Yani bir kadının, akrabalar arasında kimlere öncelik vereceği, ilk olarak kimlerin hukukunu düşüneceği konusu, mahremlik derecesine göre belirlenir.

Kayınpeder ve Kayınvalideyle Gelin veya Damadın Karşılıklı Görev ve Sorumlulukları

Bu konuda, karı-koca arasında uyulması gereken hak ve vazifelerde olduğu gibi kesin ve net hükümler yoktur. Meseleyi daha çok, -evlilik vesilesiyle bir akrabalık oluştuğu için- akrabalık haklarının gözetilmesi ve eşlerin karşılıklı birbirlerini razı ve mutlu etmeleri yönüyle ele almak daha doğru olacaktır.

Gerek akrabalık ilişkilerinin gözetilmesini emreden âyetlere, gerekse Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili hadis-i şeriflerine baktığımızda, en yakın daireden başlayarak akrabalık haklarının yerine getirilmesinin dinimizde çok önemli bir esas olduğu görülecektir. Öyle ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde:

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَاطِعُ رَحِمٍ

“Sıla-i rahmi kesen cennete giremez.” (Müslim, birr 19; Buhârî, edeb 11) buyurarak, akrabalık bağını koparmanın bir insanı cennetten mahrum bırakacak kadar büyük bir günah olduğunu ifade etmiştir. Başka bir rivayette ise akrabalık bağlarını koparmak kıyamet alameti olarak gösterilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/404 (6514). Kur’ân-ı Kerîm’de de:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَۤاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ

“Kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız.” (Nisâ Sûresi, 4/1) buyrularak Müslümanlar ikaz edilmiştir.

Hiç şüphesiz akraba dediğimizde ilk aklımıza gelen, anne babamız başta olmak üzere mahrem hısımlarımız ve kan yoluyla oluşan diğer hısımlarımızdır. Ancak akrabalık sadece kan yoluyla oluşmaz. Bunun yanında süt emzirme bir akrabalık sebebi olduğu gibi aynı zamanda evlilik akdiyle de eşlerden her biri yeni akrabalar edinmektedir. Özellikle, eşlerden her birinin anne-babası diğeri için mahrem yani ebediyen onunla evlenmesi haram olmakta ve evlenen kişi âdeta manevî ikinci bir anne-babaya kavuşmaktadır. Anne-babalar için de evlenen çocuklarını düşündüğümüzde, aynı durumun söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için kişinin, kayınvalidesi veya kayınpederine karşı yerine getirmesi gereken sorumluluklar açıkça belirtilmemiş olsa da akrabalık bağlarını güçlü tutmayı emreden nassların bunları da içine alacağını söyleyebiliriz.

Meselenin bir diğer yönü de şudur. Eşlerin karşılıklı birbirlerini mutlu edebilmeleri ve aralarındaki muhabbet ve meveddetin artması, aynı zamanda her birinin diğerinin akrabalarına karşı iyi davranmasına da bağlıdır. Yani Müslüman bir hanımın eşine iyi davranmasının bir diğer yönü de eşinin anne ve babasına karşı güzel muamelede bulunması, onlara karşı hürmet ve takdiri elden bırakmamasıdır. Aslında kayınvalidesine yardımcı olan ve ona iyi davranan bir kadın kocasına da ikram ve iyilikte bulunmuş olur çünkü bu duruma şahit olan koca da hanımına ve onun annesine karşı iyi davranacaktır. Böylece kayınvalide veya kayınpederine karşı hüsn-ü muâşerete riayet eden bir kadın, kocasının takdir ve sevgisini kazanmak suretiyle aslında kendine iyilik yapmış olur zira Allah Teâlâ:

هَلْ جَزَۤاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ

“İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?” buyuruyor (Rahmân Sûresi, 55/60). Bu mesele insanlar arasında şöyle vecizeleşmiştir: İnsan, ihsanın kölesidir.

Görüldüğü gibi bu konuya bakışımız, daha çok eşlerin birbirlerini mutlu etmeleri, akrabalık bağlarının gözetilmesi ve genel ahlâk kuralları çerçevesinde olmalıdır. Diğer yandan erkeğin hanımını, anne-babasına hizmet için zorlaması doğru olmadığı gibi hanımın da bu konuda müstenkif davranması, “Benim böyle bir vazifem yok.” diyerek onlara iyilikten kaçınması ahlâkî değildir. Bilakis ona düşen, onlara mümkün mertebe ihsan ve ikramda bulunmaktır. Hiç şüphesiz aynı durum erkek için de geçerlidir.

Öte yandan, bizim için hayat kurtarıcı özelliğe sahip olan İslâmî değerlere ters olmayan, usuldeki ifadesi ile Kur’ân’ın ruhuna ve ümmetin maslahatına uygun tatbikatlar Müslümanlar için de bağlayıcıdır. Küçük-büyük, Müslüman olan olmayan bütün insanlara merhamet, şefkat ve adalet ile yaklaşılmasını emreden bir dinin, kayınpeder ve kayınvalide gibi akrabalık bağı teessüs etmiş kişilere hürmet gösterilmesini emretmemesi düşünülemez.

Hülasa eşler birbirlerinin anne babalarını aslî anne babaları gibi kabul edip, onlara saygı göstermeli ve hizmetlerinde bulunmalıdırlar. Bu durum, insanî ve ahlâkî olmanın ötesinde evlatlar için aynı zamanda dinî bir görevdir. Aynı şekilde kayınvalide ve kayınpederler de gelinlerini veya damatlarını öz oğulları veya kızları gibi görmeli ve aynı şefkat ve merhametlerini onlara da göstermelidirler.

Anne-Baba ve Eş Arasındaki Dengenin Sağlanması

Anne-baba ile hanım arasında kalındığında, hukuk zedelenmediği müddetçe, anne, baba razı edilmeli/edilmeye çalışılmalı, hanım da yönlendirilmeli, teşvik edilmeli ve bazen de tavır konulmalıdır fakat kesinlikle boşanmaya varacak sertlikler gösterilmemelidir zira anne, babadan dolayı eşler boşanmaz. Aynı durum kadın için de geçerlidir. O da kocasından dolayı kesinlikle anne babasına karşı gelmemeli, onların hukukunu ihmal etmemeli ve onlara gereken saygı ve sevgide kusur etmemelidir zira Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de kendisine ibadetten sonra hemen onların hakkını hatırlatmış ve “öf” bile demeyin diyerek meseleyi kestirip atmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın onlara aslan payını verdiği yerde bizim buna muhalif davranmamız câiz olmaz.

Anne baba, genelde hissî davranırlar. Bu açıdan elden geldiğince onların hissiyatını gözetmek gerekir. Mesela bazı durumlarda bir anne, oğlunu gelininden kıskanabilir. Oğul, bu kıskançlığı problem hâline getirmemeli ve gerekirse müdarâta/idare etmeye başvurmalıdır. Diğer yandan hanım ise kayınvalideye karşı hukuku zedeleyici davranabilir. Mesela kocasını annesine yardım etmekten alıkoyabilir. Bu durumda, hanımın sözüne bakarak annenin hukuku çiğnenmemelidir. Bu gibi hallerde hanım yönlendirilmeli ve kendisine nasihat edilmelidir. Nasihatin fayda vermediği yerlerde ise evin içinde kalmak şartıyla tavır konabilir. Bu tavrın ne olacağı hususu, Kur’ân’da ve hadis-i şeriflerde beyan edilmiştir.

Elden geldiğince hissiyat gözetildiği ve hukuk ihlalleri olmadığı hâlde valideynin, “Hakkımı helâl etmiyorum.” demesi çok şey ifade etmez zira bu söz hissîdir; mantıkî ve hukukî değildir. Aynı zamanda çocuğuna gücünün üzerinde yük yüklemek demektir. Mesela anne, oğluna, “Hanımını döversen sana hakkımı helâl etmem.” dediğinde bu söz bir mana ifade eder. Ama oğlunu gelininden kıskandığı için “Sen beni hiç gözetmiyorsun, beni sevmiyorsun, sana hakkımı helâl etmiyorum.” diyorsa bu sözün bir temeli yoktur. Oğul, normal şartlarda elinden geleni yaptığı müddetçe mesul olmaz. Haksız olan annenin yaptığı beddua, haksız olduğu için yerini bulmaz zira beddua, o bedduaya layık olana ulaşır.

Evet, anne-babanın hissî konuşmalarının tesirinde kalıp aileyi kırıp dağıtmamalı ve sertlikler oluşturmamalıdır. Bunun yanında hanımın hissî tavırları yüzünden de anne baba ihmal edilmemelidir. Mesela fakir anne, babaya yardım etmek ve her ay bir miktar vermek isteyen birini, hanımı bundan menedemez. Bu konuda erkek, reislik vazifesini yerine getirmeli ve ağırlığını koymalıdır. Gerekirse, çocuklarına az yedirmeli, evine alacağı şeyi az almalı ama mutlaka anne, babasına maddî olarak yardım etmelidir. Aynı şekilde yazın kocasının memleketine gitmek istemeyen bir hanım, haksızlık yapıyor demektir. Hâlbuki o, her şeye rağmen katlanmasını bilmeli, gidip sıla-i rahmi eda etmeli, böylece hem kocasını hem de kayınvalide ve kayınpederini hoşnut etmelidir. Sonunda anne-baba haksız bir şekilde hoşnut olmasalar bile en azından gelin, kendine düşen görevi yerine getirmiş olur. Bunun yanında bir erkek, hanımını, geçinemediği anne-babasının yanında yalnız kalmaya zorlamamalıdır. Kalacaklarsa beraber kalmalı, yaşanacak sıkıntıları beraberce göğüslemelidirler.

Hâsılı, bir taraftan valideynin hissiyat ve hukuku gözetilmeli, diğer taraftan da aile içi denge korunmalıdır. Hakka riayette hassasiyet gösterilip hisler de elden geldiğince okşandığında öyle inanıyoruz ki anne-baba ile karı-koca arasında hoşnutsuzluk yaşanmayacak, yaşanan ufak tefek rahatsızlıklar ise çabucak giderilecektir.

Burada valideyne düşen vazifeler de vardır: Valideyn, evli olan çocuklarını uzaktan takip etmeli, zaman zaman yönlendirici olmalı, onların kendi kendilerine ayakta durmalarını sağlamalı, bunun için beklemeli, fakat kesinlikle iç işlerine müdahele etmemelidirler. Bu müdahale ancak zaruri hallerde olmalıdır. Yani ailenin çatırdadığı hissedildiğinde anne-baba devreye girmelidirler. Müdahale ederken de katiyen yapıcı olmalı, “senin kızın şöyleydi, benim oğlum böyleydi” şeklinde karşı tarafı tenkit edici, suçlayıcı şekilde konuşmamalı; bilakis her anne-baba kendi çocuğuna nasihat etmeli, eşine iyi davranması ve sabretmesi yönünde tavsiyelerde bulunmalı ve böylece mukaddes bir müessese olan aile ayakta tutulmalı ve şeytanı sevindirecek bir şey yapılmamalıdır. Unutulmamalıdır ki şeytanı en çok sevindiren şeylerden biri de ailenin parçalanmasıdır.

Ayrıca anne-baba, evli olan çocuklarından, kendileri için borca girmelerini istememeli, hele hele kredi çektirmek suretiyle onları günaha ve gereksiz harcamalara sokmamalıdırlar. Eşler ise anne-babalarına yardım edeceklerse, bunu kendi aralarında istişareli ve haberli yapmalıdırlar. Her ne kadar bir erkeğin anne babasına yapacağı yardımı hanımına bildirme mecburiyeti olmasa da ailenin saadeti adına söylemesi daha uygundur.

Süt Akrabalığı

Fıkıh kitaplarında “radâ’” kelimesiyle karşılanan süt emme meselesini biz burada konumuz itibarıyla süt akrabalığı olarak ifade edeceğiz. Bir çocuğun ilk iki buçuk yaşı içinde bir kadından süt emmesiyle veya kadının emzirmesiyle süt akrabalığı gerçekleşmiş olur. Hanefîlere göre bir defa emmeyle süt akrabalığı tahakkuk ederken, Şâfiîlere göre en az beş defa emilmesi gerekir. İki buçuk yaşından sonra süt emmekle süt akrabalığı oluşmaz. Öyleyse iki husus öne çıkıyor: Birincisi iki buçuk yaş sınırı, ikincisi en az bir defa emmek. (Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 2/83) Süt akrabalığı, Hanefîlere göre iki erkek ya da bir erkek iki kadın şahitle tespit edilir. Şâfiîlere göre ise dört kadının şahitliği gerekir.

Şahitlik meselesini kolay kılmak için süt emmeyi ilan etmeli, yani en azından akrabalara, komşulara söylemelidir. Esasen şahitlerin gerekliliği, herhangi bir karışıklık hâlinde işin mahkemeye intikali esnasında gereklidir yoksa aileler, çocuklarının kim tarafından emzirildiğini biliyorlarsa, emziren kadın ve kocası da bunu inkar etmiyorsa, ayrıca şahit aramaya gerek yoktur.

Kadınların Gün Düzenlemesi

Bir meselenin câiz olup olmaması, o konu hakkında dinimiz tarafından bir yasaklamanın bulunup bulunmadığıyla ilgilidir zira dinimizde: “Eşyada aslolan ibâhâdır.” kaidesi genel bir usûl olarak ele alınmış ve bir konuda yasaklayıcı bir hüküm yoksa o mesele ilk etapta mubah olarak kabul edilmiştir.

Gün düzenlemeyle ilgili olarak dinimizde bir nehiy/yasaklama yoktur.

إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, nüzûr 23) hadis-i şerifini nazar-ı itibara alacak olursak temelde mubah olan böyle bir uygulama niyetlere göre de farklı hükümler alabilir. Gün düzenlemekten maksat komşuluk ilişkilerini geliştirmek ve bu bir araya gelmelerde hayır konuşup hakkı ve sabrı birbirine tavsiye etmekse böyle bir uygulama mubah olmaktan da öte müstehap hükmünü alabilir zira bu, Asr sûresindeki hakkı ve sabrı tavsiye etme emrini yerine getirme, hadislerde ısrarla vurgulanan komşuluk hakkını eda etme istikâmetinde güzel bir âdet olur.

Bu tür toplanmalarda mutlaka meseleler dönüp dolaşıp Allah’a, Allah’ın rahmetine, rızasına, büyüklüğüne getirilmeli ve her şey O’nun rızasına bağlanmalıdır. Hadiste belirtildiği üzere Allah’ın isminin anılmadığı meclisler bereketsiz ve eksiktir. Öyleyse gün düzenleyecek olan Müslüman kadınlar, muhakkak günlerinde hayır dairesi çerçevesinde kalmaya çalışmalı, bu toplantılarının bereketli olabilmesi adına başta Kur’ân’dan, hadis-i şeriflerden, kitaplardan okumalı, yaşayışı, bilgisi güzel insanları oraya davet edip konuşturmalı ve o meclisi güzel bir atmosfere büründürmelidirler. Asr sûresindeki hakkı ve sabrı tavsiye etme emrini yerine getirme, hadislerde ısrarla vurgulanan komşuluk hakkını eda etme istikâmetinde güzel bir âdet olur.

Ayrıca bu tür toplantılarda şeytanın hoşlandığı gıybet, dedikodu, laf taşıma, kâğıt oyunları, fal bakma gibi kötü davranışlar sergilenirse oraya meleklerin iştirâk etmeyeceği ve Allah’ın onlara rahmet nazarıyla bakmayacağı da bilinmelidir.

Gün düzenlemeyle ilgili olarak üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan birisi de israftır. Güne katılanların söz israfına girmemeleri gerektiği gibi yeme ve içme hususunda da israf etmemeye özen göstermelidirler. Bu meclisler hanımların birbirlerine maharetlerini gösterme yarışına dönüşmemelidir. Yenmediği hâlde veya yense de sofraların ve midelerin alamayacağı yemekleri yapmak ve sonra onları çöpe atmak elbette şeytanın kardeşliğini ilan etmektir. Âyet-i kerîmede:

إِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُۤوا إِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِ

“İsraf edenler şeytanın kardeşleridir.” (İsrâ Sûresi, 17/27) buyrularak Allah’ın verdiği bütün nimetlerde israfa düşmemeye özen gösterilmesi tavsiye buyrulmuş ve şeytanın kardeşliği gibi tehlikeli bir sıfata müstahak olmaktan uzak olmaya bütün müminler davet edilmiştir.

Günlerde toplanan para veya altınların hükmüne gelince; bu günlerde toplanan altınlar her toplantıda ev sahibine verilmektedir. Böylece herkes bir yönüyle birbirine karz-ı hasende bulunmakta yani borç vermekte, birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermekte ve tasarruf yapmaktadır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli husus altın verilecekse altının belli bir gram üzerinden olması, yani altının miktarının belli olmasıdır. Böylece faize düşme gibi bir tehlike de ortadan kalkmış olur.

İslam’da Kadın

Kadın, şefkat, iffet, iç nezahet ve nezaketiyle değerler üstü değerlere sahip müstesna bir varlıktır. Cenâb-ı Hakk’ın cemalinden gelen bir parıltıyla güzelleşen kadın, kendine mahsus değerinin yanında, bir eş ve bir anne olması hasebiyle yuvanın da direği mesabesindedir. Yuva onunla ayakta durur ve bu küçük mekânda hayata hazırlanan yavrucuklar da onun terbiyesinde yetişirler. İyi yetişmiş bir eş ve anne olarak kadın, yuvanın baş aktörüdür ve içinde bulunduğu toplumun da mimarıdır.

Kadına esas değerini veren, onu muallâ tahtına oturtan İslâm dinidir. Ne İslâm’dan önce ne de ondan sonra kadına gerçek değerini veren ikinci bir sistem ve din göstermek mümkün değildir. Bunun şahidi, İslâm’dan önce ve sonraki tarihte kadının değişik coğrafya ve sistemlerdeki halidir. Bazı coğrafyalarda o, bir köle veya şehevî varlık olarak alınıp satılmış, istismar edilmiş, kimi yerlerde de içinde cin var denilerek aşağılanmış ve toplumun dışına itilmiştir. Kimi yerlerde ona isim dahi verilmemiş ve numaralarla çağırılmış; bir başka âlemde ise o, çocuk yapma makinesi olarak görülmüştür. Bazı sistemlerde o, kendisine hürriyet verilmesi bahanesiyle yuvasından çıkarılıp sokağa atılmış, reklam malzemesi olarak kullanılıp ekonomik çıkarlara alet edilmiş, bazı ülkelerde ise erkeğin terakkisine engel olan bir şeytan olarak görülmüştür. Arap toplumunun bazı yerlerinde kız çocuğa sahip olanlar büyük bir ayıp işlemiş hissine kapılmışlar ve kızlarını diri diri toprağa gömmüşlerdir.

Cahiliye’nin türlü türlüsünün yaşandığı son bir iki asır içinde ise demokrasi ve hürriyeti temsil ettiğini söyleyen ülkelerde de kadın, daha yakın zamana kadar, içinde ruh var mı yok mu tartışmasına maruz kalmıştır. 20. yüzyılın meşhur yazarlarından bazıları kadını, erkeği alçaltan aşağılık bir varlık olarak görmüşlerdir. Bu yüzdendir ki kadın haklarının savunulduğu iddia edilen pek çok memlekette, hayatın değişik sahalarında ve özellikle de çok önemli mevkilerde kadının erkekler kadar yer almadığı bir gerçektir.

Netice itibarıyla kadın, İslâm’ın dışındaki dairelerde hep ifrat ve tefritlerin, yani aşırı uç değerlendirmelerin ağında kıvranıp durmuş ve bir türlü yerini ve huzurunu bulamamıştır. Kadına gerçek huzuru bahşeden ancak İslâm olmuştur.

Başta Kur’ân:

وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذ۪ي عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ

“Erkeklerin kadınlar üzerinde bazı hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.” (Bakara Sûresi, 2/228) fermanıyla, kadını layık olduğu konumuna yükseltmiştir. Kadınlarla iyi geçinme hakkında:

وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَإِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَٓى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْرًا كَث۪يرًا

“Onlarla hoşça, güzelce geçinin. Şayet onlardan hoşlanmayacak olursanız, olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur.” (Nisâ Sûresi, 4/19) buyrularak erkekler, kadınlar hakkında hayra yönlendirilmişlerdir. Ayrıca:

وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوٓا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de sizin onlarla, onların da sizinle huzur ve sükûna ermeniz için size kendi cinsinizden eşler yaratması, aranızda sevgi ve merhamet var etmesidir. Bunda da düşünen kimseler için ibretler vardır.”(Rum Sûresi, 30/21) beyanıyla, aile müessesesinin oluşmasında kadının da erkek kadar değerli ve önemli olduğu vurgulanmış ve onun bu önemi âyette, sevgi ve merhamet açısından nazara verilmiştir.

İnsanlığın İftihar Tablosu Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise Veda Hutbesi’nde:

اِتَّقُوا اللّٰهَ فِي النِّسَاءِ فَإِنَّكُمْ أَخَذْتُمُوهُنَّ بِأَمَانَةِ اللّٰهِ

“Kadınlar hususunda Allah’tan korkun. Siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız.” (İbn Huzeyme, Sahih-i İbn Huzeyme, 4/251) buyurarak erkekleri kadınlar konusunda ikaz etmiştir.

İslâm’da kadın, yaşama, mal sahibi olup malında tasarrufta bulunma, kanun karşısında adaletle muamele görme, evlenme ve aile kurma, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı gibi konuların hepsinde erkekle aynı haklara sahiptir. Ayrıca, erkek gibi onun da malı, canı, ırzı teminat altındadır ve bunları ihlâl edenler için ağır cezalar söz konusudur.

İslâm kadına inanç ve düşünce hürriyeti vermiştir. Bu meyanda çok rahatlıkla bir genç kız Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek, kendisini zorla evlendirmek isteyen babasını, bir başka kadın ise kendisini boşayan kocasını şikâyet edebilmiştir. Yine bu manada Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kirâm efendilerimiz, kadınlarla istişarede bulunmuş, isabetli gördüklerinde onların fikirleri istikametinde hareket etmişlerdir.

İlim öğrenme ve öğretme, ibadet etme, mukaddes kitabı alıp okuma gibi hususlarda da kadın hürdür. Mesela pek çok sahabe efendilerimiz ve onlardan sonra gelen tabiîn nesli, Hazret-i Âişe Validemizden ilim öğrenmişlerdir. Kadınların vakit namazlarıyla Cuma ve bayram namazlarında camiye gelmelerine izin verilmiş, bu konuda kocalarının kendilerine mâni olmamaları istenmiştir.

Kadının kendi özelliklerine uygun şartlarda çalışmasına izin verilmiş fakat erkeklerin yapabileceği ve kendisine ağır gelecek işlerde çalışmasına izin verilmemiş, bunlardan muaf tutulmuştur. Savaşa çıkma, askerlik yapma, erkeklerin yapabileceği ağır işlerde çalışma, yakınlarının geçimini temin etme gibi hususlar, kadının yapmaya zorlanamayacağı işler türündendir.

Kadın erkeğe, erkek de kadına eş olarak yaratılmıştır. İkisi birbirini tamamlayan unsurlardır. Havadaki azot ve oksijeni değer olarak birbirinden ayırmak nasıl imkânsızsa, kadın ve erkeği birbirinden ayrı görmek ve bunları birbiriyle yarıştırmak da o derece imkân haricidir ve her ikisine de saygısızlıktır. Erkeğin kendine ait yapısı ve özellikleri olduğu gibi kadının da kendine ait fıtrat ve mahiyeti vardır. Mesela kadın erkekten daha şefkatlidir. Bu konuda erkek ona yetişemez fakat cesarette de erkek öndedir ve kadın, onunla bu mevzuda boy ölçüşemez. Bu iki husus bir araya gelerek bir yuva kuracak ve ikisi birbirini tamamlayacaktır.

Bazılarının kadına noksanlık isnad ediyormuş gibi gördükleri bazı âyet ve hadisler ise tam aksine, kadının kendisine ait yeri ve konumunu belirlemekte ve erkeğe hak ve vazifelerini hatırlatmaktadır. Mesela erkeklerin kavvâm (yönetici) olduğunu belirten âyet (Nisâ Sûresi, 4/34) erkeğe, bazı özellikleri ve ekonomik yönden mükellefiyeti açısından bir görev ve mesuliyet yüklemektedir. Yani erkek, özellikleri itibarıyla çalışacak, para kazanacak, evinin geçimini temin edecek, evini koruyup kollayacak ve yuvasında söz kesen, noktayı koyan bir konumda duracaktır. Nitekim her sistemde bir söz kesen vardır. Bu manada erkek, evinin reisidir. Ancak bu reislik, mesuliyeti olan ve hizmet endeksli bir reisliktir yoksa serbest güç kullanma yetkisi veren bir idarecilik değildir.

Kadının mirası, şahitliği ve kadın-erkek eşitliği gibi hususlar da bazıları tarafından eleştirilen hususlardandır ki biz bu konuları, ilerleyen makalelerimizde ele alacağız. Orada da görülecektir ki İslâm, ne bazılarının yaptığı gibi kadını ilahlaştırmakta, ne de bazılarının yaptığı üzere onu sefil bir varlık olarak görmektedir. Aksine onu öncelikle bir insan, sonra bir eş, bir anne ve toplumun önemli bir dinamiği olarak ele almakta, böylece o aziz varlığı esas oturması gereken tahta oturtmaktadır. Kur’ân, hadis-i şerifler, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek hayatı ve on dört asırlık İslâm tarihi buna şahittir.

Kadın-Erkek Eşitliği

Eşit, iki şeyin/varlığın birbirine her açıdan denk olması demektir. Eşitlik ise hakları bakımından insanlar arasında hiçbir ayrım olmaması demektir. Bu manada, yani tabiatı, niteliği, taşıdığı değer bakımından kadın-erkek arasında bir eşitlik olduğunu iddia etmek, ya meseleyi bilmemektir ya da fıtratı tanımamanın bir göstergesidir.

İslâm dininde hakiki manada bir kadın-erkek ayrımı söz konusu değildir. Kadının erkeğin eğe kemiğinden yaratıldığını ifade eden hadisi bu manada kullanan bazı tenkitçiler, bu hadisi anlayamamışlardır. Bu hadis-i şerif, kadınlara iyi davranılması ve kendilerine karşı bir sertlik gösterilmemesi noktasında bir teşbih ifade etmektedir. Burada şunu hatırlatmak gerekir ki; İslâmiyet’le alâkalı bir mesele hakkında konuşurken sadece bir hadise bakarak konuşmak yerine, Kur’ân âyetlerini de göz önüne alarak şümullü bir bakışla değerlendirmede bulunmak, usul açısından daha sağlıklı olacaktır. Kâinattaki her şeyin çift yaratıldığını ifade eden Kur’ân:

يَاۤ أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَۤاءً

“Ey insanlar! Allah’a karşı gereken saygı içinde olun ki O sizi bir insanî mahiyetten yarattı ve onu iki çift şeklinde, pek çok erkekler ve kadınlar hâline getirdi.”[1];

يَاۤ أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَاۤئِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ أَتْقَاكُمْ

“Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sizi kavim ve kabilelere ayırdık, birbirinizi tanıyasınız diye. Allah’ın yanında en üstününüz, takvaca en ileri olanınızdır.”[2] gibi beyanlarıyla, yaratılış, mesuliyet, mükellef olma, Allah karşısındaki konum gibi hususlarda erkekle kadın arasında bir farklılığın olmadığını belirtmektedir.

Nisâ Sûresinde geçen âyette, insanların tek bir ‘nefis’ten yaratıldığı ifade olunmaktadır ki buradaki ‘nefis’ten kasıt insan mahiyetidir ve bu mahiyetin bir tarafını erkek, bir tarafını kadın oluşturmaktadır. Dolayısıyla, yaratılışta bir erkek-kadın ayrımı ve üstünlüğü söz konusu edilemez.[3] Yani varlık açısından kadın-erkek eşittir ancak mahiyetleri, nitelikleri, fizyolojileri, psikolojileri, kabiliyetleri açısından eşit değil aksine birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifinde:

إِنَّمَا النِّسَاءُ شَقَائِقُ الرِّجَالِ

“Kadınlar, erkeklerin yarısıdır.”[4] buyurmuş, dolayısıyla erkeğin de kadının yarısı olduğuna, iki yarının bir araya gelerek bir bütün oluşturduğuna işarette bulunmuştur zira hadiste geçen ‘şakik’ kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası manasınadır. Yani, bir bütünü meydana getiren iki parçadan her biri, diğerinin ‘şakikidir.’ Buna göre insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır.

Konumuzla ilgili diğer bir âyet-i kerîmede ise her şeyin çift (erkek ve dişi) olarak yaratıldığı vurgulanmaktadır.[5] Zerrelerden bitkilere, hayvanlardan insanlara kadar kâinattaki bütün varlıklar bir bütünün iki parçası olarak çift yaratılmıştır. Bu iki parça birbirlerini tamamladıkları gibi birbirlerine yardımcı ve destek de olurlar. Bu manada gece gündüze, yaz kışa, elektron protona muhtaç olduğu gibi erkek kadına, kadın da erkeğe muhtaçtır. Bu, fıtratın bir kanunudur. Burada meseleye “erkek mi yoksa kadın mı üstün” şeklinde bakmak yerine erkek ve kadının birbirlerine yardımcı olduğu ve birbirlerini tamamladıkları nazarıyla bakılırsa ve -erkek olsun, kadın olsun- kendilerine Hak tarafından biçilmiş fıtrat kanunlarına uygun davranıp vazifelerini yerine getirirlerse hiçbir problemin kalmayacağı görülecektir. Bu bakış açısıyla erkek ve kadın, birbirine üstünlük sağlamaya çalışan iki rakip değil, birbirinin tamamlayıcısı iki eştir.

Allah (celle celâluhû), erkek ve kadını birbirini tamamlayan bir çift olarak yaratmıştır. Bu çiftin birbirini tamamlamaları her birinin farklı özelliklere ve kabiliyetlere sahip olması bakımındandır. Fizyolojik ve psikolojik açıdan erkek ve kadının farklı yaratılmaları, erkeğin kadından daha gelişmiş olduğunu göstermez. Erkek veya kadın olmak üstünlük ve ikinci planda olmak demek değildir. Dolayısıyla beşerin cinsiyet farklılığına bir müdahalesi mümkün olmadığına göre erkek ve kadını kendi konumlarıyla kabul etmek en güzelidir.

Kadın ve erkeğin fizyolojik ve psikolojik açıdan eşit olmadığını/olamayacağını anlamak için kadın ve erkeğin sosyal hayatta yüklenmiş olduğu vazifelere bakmak yeterli olacaktır zira kadın ve erkek arasındaki bu farklılıklar, onun toplum hayatında üstlenmiş oldukları vazifelerini etkilemiştir. Sosyal hayata baktığımızda kadınların erkekler seviyesinde askerlik yaptıklarına şahit olmayız. Kadınların bu noktadaki vazifeleri daha çok cephe gerisinde olmuştur. Bunun yanında modern toplumlarda da erkeğin yaptığı işlerin kadınlara verilmediğini görürüz. Bütün dünyada kadından cumhurbaşkanı ve devlet başkanı nadiren görülmüştür/görülmektedir. Genelkurmay başkanlığı, kuvvet komutanlığı gibi görevlere kadınların atandığına şahit olunmamaktadır. Valilik, kaymakamlık gibi makamlarda kadınlar nadiren bulunmaktadır. Hristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlerde de aynı şekilde kadından kardinal, papa ve başhaham olmamıştır. Kadına bu tür görevleri vermek, onun değerini yükseltmek değil, ona fıtratının dışında iş verilmesi demektir zira kadın, fıtraten nazik ve hassas yaratıldığı için ağır ve stresli işler onun fıtratını ciddi şekilde yıpratacaktır. Kadına değer verilmek isteniyorsa ona, kendi fıtrat ve tabiatının sınırları içerisinde yapabileceği vazifeler verilmelidir. “Kadın da erkekler gibi her şeyi başarabilir ona da her türlü işi yaptıralım” diyenler aslında kadının değerini düşürmekte ve onu alelade işlerde çalışan ve insanların hevesatını eğlendiren bir metâ hâline getirmektedirler.

Dinî emirler ve yasaklar karşısında mükellef olma konusunda ise erkek ve kadının, bir farklılık arz etmediğini ifade etmek gerekir. Bu manada namaz, oruç, hac, zekât gibi mükellefiyetlerde kadınla erkeğin -bazı küçük ayrıntılar dışında- eşit olduğunu görürüz. Bu ayrıntılar ise yine kadının kendi yaratılışıyla alâkalıdır.

Sonuç itibarıyla kadın ve erkek; yaratılış, eğitim görme, kulluk mesuliyeti, vatandaşlık görevlerini yerine getirme gibi hususlarda eşit olsalar da yaratılıştan gelen bazı fizyolojik, psikolojik özellik ve kabiliyetler açısından eşit değildirler ve olamazlar da. Bu iki varlığı, bu konularda eşit görmeye çalışmak ve birbiriyle yarıştırmak ikisine de zulüm ve haksızlıktır. Yapılması gereken şey ise ikisini de kendi konumunda kabul edip şahsî, ailevî, içtimaî ve ebedî saâdetimiz adına ikisinden de istifade etmeye çalışmaktır.


[1] Nisâ Sûresi, 4/1.

[2] Hucurât Sûresi, 49/13.

[3] Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, 2/158–61.

[4] Ebû Dâvud, tahâret 94.

[5] Zâriyât Sûresi, 52/49.

Kadının, Erkeğin Eğe Kemiğinden Yaratılması

İlk insan ve eşinin yaratılması tamamen bir mucizedir. Bilimin bu konuda söyleyebildiği veya söyleyebileceği bir şey yoktur. Bugüne kadar bilim tarafından ortaya atılan fikirler, dayanaksız ve ispatlanamayan birer nazariyeden öteye geçememiştir. Bu konuda söz söyleyecek otorite sadece Kur’ân ve hadislerdir zira Kur’ân, bütün zaman ve mekânların yaratıcısı olan Allah’ın kelamıdır. Hadisler ise Allah tarafından kendisine bildirilen hususları tebliğ etmekle vazifeli olan Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselam) beyanlarıdır.

Hz. Havva’nın Hz. Âdem’in eğe kemiğinden yaratılması meselesi hadis-i şeriflerde açıkça belirtilmiş[1], âyetlerde de buna dair genel işaretlerde bulunulmuştur. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

اِسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ خَيْرًا فَإِنَّهُنَّ خُلِقْنَ مِنْ ضِلَعٍ وَإِنَّ أَعْوَجَ شَيْءٍ فِي الضِّلَعِ أَعْلَاهُ فَإِنْ ذَهَبْتَ تُق۪يمُهُ كَسَرْتَهُ وَإِنْ تَرَكْتَهُ لَمْ يَزَلْ أَعْوَجَ فَاسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ خَيْرًا

“Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutun ve onlara karşı iyi davranın.”[2]

Başka bir hadiste de şöyle denilmiştir: “Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Hep seni hoşnut edecek şekilde davranamaz. Eğer ondan faydalanmak istersen bu hâliyle de faydalanabilirsin. Şayet doğrultayım dersen kırarsın. Kadının kırılması da boşanmasıdır.”[3] Âyette ise şöyle beyan edilir:

يَاۤ أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا

“Ey insanlar O Allah’a karşı gelmekten sakının, korkun ve himayesine girin ki O sizi bir nefisten yarattı ve eşini de ondan yarattı.”[4]

Hadis-i şerif haber-i vahiddir. Yani mütevatir hadis seviyesine ulaşamamıştır. Âyet ise mütevatirdir. Yani değiştirilmeden, çok sağlam bir şekilde, sahabe efendilerimiz ve sonraki râvîler tarafından bize nakledilmiştir. Hadislerin âhad olduğu durumlarda, mesele usul açısından Kur’ân’a göre yorumlanmalıdır. Şimdi Kur’ân’ı esas alarak hadis-i şerifi yorumlamaya çalışalım:

Burada Hz. Havva’nın Âdem’den (aleyhisselam) yaratılmasını, Arapça gramer yönüyle düşündüğümüzde bizzat Hz. Âdem’in kendisinden değil de onun mahiyetinden yaratılması şeklinde anlamamız daha uygundur çünkü âyette Âdem (aleyhisselam) hakkında kullanılan zamir, erkekler için kullanılan “hû” değil kadınlar için kullanılan “hâ”dır. Öyleyse bizzat kendisinden değil de kendi mahiyetinden bahsedilmektedir. Bu durumda, Hz. Havva validemiz, Hz. Âdem’in (aleyhisselam) mahiyetinden yani onun çamurundan, onun protein çorbasından yaratılmış demektir. Dolayısıyla iki eş de aynı cins karışımdan var edilmiştir. Ayrıca, âyette مِنْهَا “ondan” denilmesi, erkekle kadının aynı olmadığına, aynı kaynaktan yaratılsalar da farklı tabiatları barındırdıklarına bir işarettir.

Esasında aynı hamurdan yaratılmaları, iki tarafın da birbirlerine ısınmaları, birbirlerini sevmeleri ve nesillerini devam ettirebilmeleri için sebepler planında gerekliydi zira aynı cinsten olmayan varlıkların soylarını devam ettirmeleri mümkün değildir. Buradan hareketle kadının, erkeğin eğe kemiğinden yaratılması kadının ikinci planda bir varlık olarak yaratılması manasına gelmez. Bilakis, kadının erkeğe eş olduğunun, onunla aynı hamuru paylaştıklarının bir delilidir.

Eğe kemiği eğridir, kırılgandır, incedir. Kadının da bu eğri yapıdan alındığı beyan edilmiştir. Böylelikle Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kadınların kırılgan ve nazik yapılarına işarette bulunmuş ve onlara karşı erkeğin hassas olması gerektiğini belirtmiştir. Nitekim bu yönde beyan buyrulan pek çok hadis-i şerif vardır. Misal olarak ikisini zikredebiliriz:

خَيْرُكُمْ خَيْرُكُمْ لِأَهْلِهِ وَأَنَا خَيْرُكُمْ لِأَهْل۪ي

“En hayırlınız, ailesi için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım.”[5]

اِسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ خَيْرًا فَإِنَّهُنَّ عِنْدَكُمْ عَوَانٍ لَيْسَ تَمْلِكُونَ مِنْهُنَّ شَيْئًا غَيْرَ ذٰلِكَ إِلَّا أَنْ يَأْت۪ينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ

“Kadınlara karşı hayırhah olun çünkü onlar sizin yanınızda emanetler gibidirler. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik işlemesinler.”[6]

Kadın, kırılmaya müsait bir yapıdadır. Bu yapısındandır ki o, istismarcıların ve bir kısım fesat şebekelerinin eline düşünce, kırılganlığı ve inceliği birer zaafa dönüşmüş ve bu yönleriyle, sefih duyguların tatmin vasıtası olmuş, şahsiyeti ve manevî yönü âdeta yok sayılmıştır. Neticede bu muallâ varlık, her türlü reklam, istismar ve imaj malzemesi olacak kadar basitleştirilmiştir. Kadınların böyle kötü bir âkıbete maruz kalmamaları için hadis-i şeriflerde erkeklere denilmiştir ki: Onları, fıtratlarından kaynaklanan bazı özellikleri itibarıyla birden düzeltmeye kalkmayın yoksa kırılırlar; oldukları gibi de bırakmayın ve ilgisiz kalmayın, o zaman da eğriliğe meyyal yönleri inkişaf eder ve şahsi, ailevi ve ictimaî planda bazı olumsuzluklar ortaya çıkar. Öyleyse onlara sabırla, merhametle, şefkatle muamele edin ve bazı şeyleri de zamana bırakın.

Hadis-i şeriflere dikkatle baktığımızda, kadının kaburga kemiğinden yaratılması ifadesinden hemen sonra bazı özelliklerin sayıldığını görürüz: Mesela biraz önce zikrettiğimiz hadiste onun her zaman kocasının hoşuna gidecek şekilde davranamayacağı anlatılmaktadır. Bu da erkeği, “hanımının her huyu hoşuna gitmese de onu kırma, onun hoşuna giden taraflarına bak” şeklinde yönlendirme demektir. Nitekim başka bir hadiste bu husus açıkça ifade edilir:

لَا يَفْرَكْ مُؤْمِنٌ مُؤْمِنَةً إِنْ كَرِهَ مِنْهَا خَلْقًا رَضِيَ اٰخَرَ

“Bir mümin, hanımındaki hoşlanmadığı bir huya karşı hoşnutsuzluğunu onu defterden silecek bir kin derecesine vardırmasın zira beğenmediği bir huyla karşılaşsa bile, nasıl olsa bir başka huyunu beğeniyordur.”[7]

Özet olarak ifade edecek olursak; kadının, erkeğin eğe kemiğinden yaratılmış olduğunu belirten beyanlarda; bunun kadın için bir noksanlık değil, erkekten yani eşinden bir parça olduğuna, iki cinsin de aynı insanlık hamurundan yoğrulduğuna, bununla beraber kadının yapısındaki kırılgan yapıya, erkeğin kadına karşı hassas olması ve onu kırmaması gerektiğine, kadının kendine ait ince yapısının erkekler tarafından suistimal edilmeyip güzelce hayır istikametinde yönlendirilmesi gerektiğine ve daha bilemediğimiz pek çok hakîkate işaretler vardır.


[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/497; 5/8. İlgili hadis metni şöyledir:

إِنَّ النِّسَاءَ خُلِقْنَ مِنْ ضِلَعٍٍ

[2] Buhârî, nikâh 79; enbiyâ 1.

[3] Müslim, radâ 59.

[4] Nisâ Sûresi, 4/1.

[5] Tirmizî, menâkıb 63.

[6] Tirmizî, radâ 11.

[7] Müslim, radâ 61.

Kadınların Aklen ve Dinen Eksik Olması Meselesi

Konu edindiğimiz hadis-i şerif, kadınlarla alâkalı iki meseleyi ihtiva etmektedir. Biz burada rivayetin ikinci kısmında vurgulanan ‘nâkısâtu aklin ve dînin’ ifadesini izaha çalışacağız.

Öncelikle belirtmiş olalım ki hadis imamlarının -hadis kriterleri açısından- senedinde bir problem görmediği bu nebevî beyan, başta Buhârî ve Müslim’in Sahihleri olmak üzere hadis külliyatının tamamına yakınında yer almaktadır. Bu rivayetin “Kur’ân’ın ruhuyla/ilkeleriyle telifi zordur!” şeklindeki yaklaşımlara gelince, bunlar iyice düşünülmeden ortaya atılmış iddialardır. Bu itibarla biz burada doğrudan hadisin bize vermek istediği mesaj ve hikmeti anlamaya çalışacağız.

Söz konusu rivayetin Türkçe anlamını vermeden önce, hadiste geçen نَاقِصَاتُ عَقْلٍ وَد۪ينٍ terkibinin anlamı hususunda hadis şârihlerimizin vermiş olduğu bilgileri kısaca hatırlatmak istiyoruz:

Sahih-i Müslim şarihlerinden İmam Nevevî, bu ifadenin ‘kalîlâtu’z-zabt’ manasına geldiğini belirtir ki bu, ‘zabtı (hıfzı ve kavraması) az olanlar’ demektir. Buhârî şarihlerinden İbn Hacer el-Askalanî ve Kastalanî gibi zevat ise -Nevevî kadar açık bir ifade kullanmamış iseler de- bu terkibin ‘zabtın azlığını hissettiren’ bir manayı ifade ettiğini belirtirler. Dinen noksanlığa gelince, bazıları bunu dinin özüyle irtibatlandırır, bazı âlimlerimiz de bu durumu ‘taât ve ibadetin noksanlığı’ şeklinde ele alırlar.[1]

Sağlıklı bir çeviri yapabilmemiz için akıl mefhumuyla alâkalı önemli gördüğümüz iki noktaya dikkat çekmek istiyoruz.

1- Kelime olarak ‘bağlamak ve tutmak’ gibi anlamlara gelen akıl kavramı, insanın anlama, idrak etme, kavrama gücünü ifade eder. Anlaşılacak şeyler onunla anlaşılır, onunla kavranır, onunla değerlendirilir ve onunla bir neticeye bağlanır.

Ak(ı)l, Kur’ân-ı Hakim’de bir isim olarak yer almaz. Mesela âyet-i kerîmelerde akıl ‘onun aklı, onların akılları’ anlamında (akluhu, akluhâ veya çoğul kalıbı içerisinde ukûluhum, ukûluhünne) şeklinde ifade olunmaz. Bu kuvve ilgili âyetlerin tümünde “ya’kılûn, ta’kılûn, akelû” gibi fiil kalıplarıyla kullanılır.

Bu kullanım şekli bize nuranî bir kuvve olan aklın aynı zamanda ruhun önemli bir sıfatı, fonksiyonu, hayati bir dinamiği olduğunu göstermektedir. Nitekim Kur’ân’da bu sıfat kalbe nispet edilmiştir: لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا “Kalbleri vardır, onlarla akletmezler.”[2] Kalb ise bâtını/esası ruh olan rabbanî bir latifedir.[3] Dolayısıyla kalbe nispet edilen akıl aynı zamanda ruha da nispet edilmiş demektir.

Bu özet bilgiyi, hadiste geçen نَاقِصَاتُ عَقْلٍ ifadesindeki akl kelimesine faal bir anlamın yüklenebileceğini belirtmek için verdik. Daha açık bir ifadeyle, aklın Kur’ân’da faal akıl olarak kullanılmış olması gerçeğinden hareketle bu hadis-i şerifteki عَقْل kelimesini ‘akletme (bir meseleyi bir hükme/neticeye bağlama)’ anlamıyla da ele alabiliriz. Buna göre bu terkibin manası ‘aklı eksik, aklı kısa’ olmayıp ‘akletme işini/aktivitesini eksik bırakanlar’ olacaktır.

Bu cümleden olmak üzere, نَاقِصَاتُ عَقْلٍ ifadesindeki eksikliğin, bizatihi aklın kendisinde/özünde değil, aklın aktivitesinde (akletmede) düşünülmesi gerekir. Şöyle ki; kadının yaratılışından gelen zengin hayal dünyası, hisleri-heyecanları ve buna bağlı olarak meydana gelen kararsızlık halleri, onun zihin faaliyetleri üzerinde mühim tesirler icra eder. Bu yönleriyle bir kadın zihnin aktivitesinde (işleyiş tarzı hususunda) erkeğin berisinde kalabilmektedir.

2- Eksiklik nisbî/göreceli bir mefhumdur. Dolayısıyla tek başına bir anlam ifade etmez. Öyleyse bu cümlede dile getirilen ‘akletmeyi eksik bırakma’ vurgusu, bir başkası düşünüldüğünde bir anlam ifade edecektir ki o da erkeklerdir. Buna göre burada şu anlamın düşünülmesi icap eder: “Kadınlar –erkeklere nispetle- akletme aktivitesini eksik bırakanlardır.” Bu madde içinde vurgulanması gereken bir diğer husus da şudur: Bu durum, her hususla ilgili değildir; bu sadece kadının sevgi, şefkat veya korku hissini tesiri altına alan, rikkatini derinden etkileyen bazı konular için söz konusudur. Bu noktayı dikkate alarak ilgili cümlenin anlamını daha geniş bir açıdan şu şekilde düşünmemiz gerekir: “Kadınlar –şefkat ve rikkatlerini yakından ilgilendiren bazı konularda, erkeklere nispetle- akletme işini eksik bırakanlardır.”

Burada izahına çalıştığımız mesele şudur: Pratik hayatta da açıkça görüleceği üzere, bir kadın his dünyasını zorlayan bazı hâdiseler karşısında –rahat konsantre olamaması sebebiyle- mevcut akletme gücünü bir erkek kadar ileri götürememektedir. O, yaratılışının neticesi olarak bir noktadan sonra akletme yerine yola, hissî temayülleriyle devam etmektedir. Daha açık bir ifadeyle, metanet, soğukkanlılık ve cesaret isteyen bir konuda bir erkek akletme gücünü (söz gelimi) yüzde doksan nispetinde kullanıyorsa, hislerinin öne geçmesiyle kadın bunun altında bir oranda bu gücünü kullanabiliyor. Dolayısıyla ortaya -aklın kendisinde değil, onun kullanılması (akletme) noktasında- nisbî/göreceli bir noksanlık çıkmış oluyor.

Yine bu çerçevede -maddeler hâlinde- birkaç noktaya temas etmek istiyoruz:

a. Kadınların bazı konularda erkeklere nazaran daha zayıf olmaları yaratılışlarının neticesidir, ayrıca bunun böyle olması ilahî bir maslahat ve hikmet gereğidir. Dolayısıyla kadının bu yapısı asla onun insanî konum ve onurunu küçük düşürücü bir hâl değildir zira buna karşılık erkeğin de kadına göre eksik ve zayıf kaldığı hususlar vardır. Mesela kadın erkeğe nazaran daha şefkatli, daha merhametli, daha zarif ve daha ince ruhludur. Burada kadın erkeğin çok önündedir ve bu noktada erkek kadınla boy ölçüşemez. Şimdi bu gerçekten hareketle de diyebiliriz ki erkekler kadınlara nazaran ‘nâkısû’l-his’tirler. Yani, sevgi ve şefkat hisleriyle yaklaşılması gerektiği bir yerde erkekler duygularını işletme/sergileme yönüyle kadınlara nispetle ‘eksik cinsler’dir.

b. Şu hâlde karşımıza birbirine muhtaç ve tek başına hareket ettiklerinde ‘eksik kalan iki cins’ tablosu çıkmaktadır. Esasında bu durum varlığın umum yapısıyla ilgili bir durumdur. Şöyle ki “zerrelerden bitkilere, ondan hayvanlar ve insanlar arasındaki erkeklik ve dişiliğe kadar her şey çift ve birbirine muhtaçtır; elektron protona, gece gündüze, yaz kışa, yeryüzü gökyüzüne ne kadar muhtaçsa kadın ve erkek de birbirlerine (öylesine) muhtaçtır. Tek olan Allah’tan başka her şey eksik olduğu gibi varlığını sürdürebilmek için de hiçbir şey kendi kendine yeterli değildir. Bu itibarla eksik olan erkek ve kadın bir araya gelmekle birbirlerini tamamlamaktalar ve böylece bir bütünlük oluşturmaktadırlar. Zaten bütünde asıl olan da budur.”[4] Nitekim erkeklere hitapla bir âyette bu hususa dikkat çekilir: “Kadınlar, (eksiklerinizi kapatıp tamamlama hususunda) sizin için bir örtü, siz de (aynı şekilde) onlar için bir örtüsünüz.”[5]

c. İlahî hikmet, bir bütünün iki eşit yarımı (şakîki) olarak yarattığı kadın ve erkeği birbirine muhtaç kılmakla onları birbirlerine yöneltmiş ve hayatlarını kaynaştırmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmuştur: “O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de sizin onlarla onların da sizinle, huzur ve sükûna ermeniz için size kendi cinsinizden eşler yaratması, aranızda sevgi ve merhamet var etmesidir. Bunda da düşünen kimseler için ibretler vardır.”[6] Eğer her iki cins de birbirinin aynı (farksız) bir tonda yaratılmış olsalardı, birbirlerine sığınma ihtiyacı duymayacaklardı, dolayısıyla aralarında kolayca bir yakınlaşma da meydana gelmeyecekti.

Bu hususu müşahhas bir teşbihle ele almak gerekirse: İki mıknatısın farklı kutuplu uçları yan yana getirildiğinde birbirlerini çeker, aynı uçların (‘iki eksi’ veya ‘iki artı’ ucun) bir araya getirilmesi ile de birbirlerini iterler. İşte bunun gibi erkek erkeklik duygularıyla, kadın da kadınlık hisleriyle kalabildiği müddetçe birbirlerini cezbederler. Aksine, erkekleşmeye çalışan bir kadının bir erkekle, kadınsı tavırlara özenen bir erkeğin ise bir kadınla hayatlarını sürdürmeleri oldukça zordur.

Hâsılı, kadın sevgi, şefkat, nezaket, duyarlılık ve zerafet gibi daha zengin olduğu özelliklerle erkeği cezbederken, erkek de metanet, soğukkanlılık, cesaret, fizikî güç ve hislerine hâkimiyetiyle aklen daha mutedil oluşu gibi önde olduğu yönleriyle kadını yanına çeker. Böylece erkeğin ve kadının kendisine has bu özellikleri onları birbirlerine derinden bağlayan vesileler olur.[7]

İlgili Hadis ve Tercümesi

Arz edilmesinde yarar gördüğümüz bu açıklamalardan sonra hadis-i şerif için şu şekildeki bir tercümenin daha muvafık olacağını düşünmekteyiz:

Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh) rivayet ediyor: Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kurban veya ramazan bayramında namazgâha çıktığında kadınlara uğradı ve onlara şöyle dedi: “Ey kadınlar!… Akletme işini ve dini (dinî vecîbelerini) eksik bırakan sizden birisi kadar, tedbirli ve kararlı bir erkeğin aklını çelen bir başkasını görmedim. Onlar ya Resûlallah: ‘Akletme ve din(î vecîbelerimizi yerine getirme) mevzuunda noksan bıraktığımız (hususlar) nedir?’ dediler. (Allah Resûlü de) ‘Kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı kadarı değil midir?’ diye sordu. Onlar, ‘Evet’ dediler. Allah Resûlü: ‘İşte bu (durum), onun akletmeyi eksik bıraktığı işlerden (biri)dir.’ buyurdu. (Sonra) Allah Resûlü: ‘Kadın hayız gördüğü zaman da namaz kılmaz ve oruç tutmaz, değil mi?’ buyurdu. Onlar, ‘Evet’ deyince, ‘Bu da onun dini (taât ve ibadetlerini tam olarak yerine getiremeyip) eksik bıraktığı meselelerden (biri)dir’ cevabını verdi.”[8]

Hadis-i şerifte kadınlarla alâkalı vurgulanan bir hususa daha temas etmek istiyoruz: Şöyle ki kadın Allah’ın Cemîl ismine erkeğe nispetle daha ziyade mazhardır. O bu mazhariyetle gelen cemal (güzellik) ve letafet yönünden erkeklerin önünde bulunmaktadır. Bu özellikleriyle kadın kendisinden daha tedbirli ve kararlı bir erkeğin aklını devre dışı bırakabilmektedir.[9] Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu taaccübünü: “Ey kadınlar!… Akletme işini ve dinî (vecîbelerini) eksik bırakan sizden birisi kadar, tedbirli ve fikren daha kararlı bir erkeğin aklını çelen bir başkasını görmedim.” sözleriyle ifade buyurmuştur.

Kadın ve erkeğin meşru dairedeki bağ ve ilişkileri her iki cins için de bir huzur ve sükûn vesilesi olurken, bunun dışına çıkılması hâlinde kadının kendisine has kadınlık cazibesinin bir fitne sebebi olması kaçınılmaz olmaktadır. İşte Peygamberimiz bu nebevî beyanıyla aynı zamanda erkeklere bu gücün etkisi karşısında uyanık olmalarını işaret buyurmaktadır.

Hâsılı, gerek Kur’ân’da gerekse hadis-i şeriflerde erkeğin kadından üstün olduğu hissini uyaran ibareler, farklı kabiliyetleri ifade sadedinde beyan buyrulmuş vurgulardır çünkü kadın ve erkek bir bütünü tamamlayan cinslerdir.

Kadın ve erkek arasındaki nisbî/göreceli farklılık -pek çok maslahat için hususi yaratılmış olup- ontolojik anlamda (‘varlık olarak birbirlerinin daha az veya daha çok gelişmiş şekli’ manasında) bir farklılık değildir.

Bu cümleden olmak üzere: Kadınlarla alâkalı olarak hadis-i şerifin temas ettiği nisbî eksikliği, aklın bizatihi kendisinde değil, onun aktivitesinde (akletmesinde) düşünmemiz; dinen eksikliği de dinin bizzat özünde değil, ‘bazı ibadetlerin edasında eksik kalma’ şeklinde değerlendirmemiz daha isabetli olacaktır.[10]


[1] bkz. Nevevî, Şerhu’n-Nevevî, 2/68.

[2] A’raf Sûresi, 7/179.

[3] bkz. Cürcanî, et-Ta’rifât, s. 178.

[4] Fethullah Gülen, Prizma, 1/177.

[5] Bakara Sûresi, 2/187.

[6] Rum Sûresi, 30/21.

[7] Benzer yorumlar için bkz. Ramazan el-Butî, el-Mer’e, s. 174-175.

[8] Buhârî, hayz 6.

[9] Bunda erkeğin kadına olan zaafının da unutulmaması gerekir.

[10] Bu yazı, Doç. Dr. Yener Öztürk’ün Yeni Ümit Dergisinin 79. sayısında çıkan, “Aklen ve Dinen Eksik Olma, İfadesini Nasıl Anlamalıyız” isimli makalesinden özetlenmiştir.

İslâm’da Kadının Kazancı

Ortaya koyduğu bütün ahkâmı insan fıtratına uygun olarak vaz eden İslâm’ın aile kurumuyla ilgili düzenlemeleri de kadın ve erkeğin yaratılış özelliklerine uygundur. Buna göre aile reisliği, kadına nispeten vücutça daha güçlü ve kuvvetli olan, hâdiseler karşısında duygularıyla değil daha ziyade akıl ve mantığıyla hareket eden erkeğe verilmiştir. Bunun sonucu olarak da aileyi geçindirmek, çoluk çocuğun nafakasını temin etmek erkeğin vazifesidir. Kadının aslî görevi ise evine kocasının istemediği insanları almamak, meşru çerçevede kocasını memnun etmek, çocuklarının ta’lim ve terbiyesiyle meşgul olmaktır. Dinimizin birer ölçü olarak belirlediği roller genel olarak böyledir.

Biz burada meseleyi hukukî olarak değil daha ziyade ailenin mutluluğu, eşlerin güzel geçimi ve zamanımızın şartlarını göz önüne alarak ele almaya çalışacağız. Evet, kadın, kocasının izni dairesinde çalışıp para kazanabilir. Kazandığı para kendisine ait olsa da evdeki nizam ve düzenin temsilcisi erkek olduğu için bunun devamı adına kadının kocasıyla istişare ederek kazandığı parayı harcaması daha güzeldir çünkü kadına çalışma iznini veren erkektir. O izin vermediği takdirde kadın dışarıda çalışması câiz olmaz. Dolayısıyla kadının, kazandığı parayı kafasına göre değil de istişareli bir şekilde harcaması daha uygundur. Ayrıca böyle bir uygulama, ailenin kuruluş hikmetleri açısından da gerekli ve zaruridir. Miras vemehir gibi tamamen kadına ait mal ve paralarda ise kadın serbesttir fakat burada da yine paylaşmaları ve istişareli harcamaları tavsiye edilir. Tabii ki çalışmak istemeyen bir kadını da kocası, maaşına tamahta bulunarak çalışmaya zorlamamalıdır.

Çalışan kadın hakkındaki bu söylediklerimiz kabul edilmeyecek olursa ne olur? Yani, kadın kendi kazandığı parayı tamamen kendine ayırsa, kendi harcasa kendi yese, eve birtakım şeyler alırken kocasına hiç bilgi vermese, ona danışmasa ne mahzuru vardır? Böyle bir evin hâlini düşünmek lazım. Erkek bu konuda rahatsız olmaz mı? Bu rahatsızlık bir emniyetsizlik oluşturmaz mı? Hâlbuki kadın ve erkeğin, anlaşma yapıp imza atarak oluşturdukları sıcak bir yuvanın ilk şartı karşılıklı güven ve sevgidir. Bu güven ve sevgiyi sarsacak her türlü muameleden kaçınmak gerekir. Denebilir ki evin erkeği hiç rahatsız olmuyorsa kadının serbest harcama yapması câiz midir? Belki böyle erkekler bulunabilir ama bunlar çok azdır. Yani, hanımının yaptığı harcamalar karşısında kalbinde hiçbir rahatsızlık duymayacak erkeklerin bulunması nadirdir. Gerçekten hiç rahatsız olmasa bile, acaba bir evde bulunması gereken güvene, emniyete, karşılıklı anlayışa hiç mi zararı dokunmayacaktır?

Oysaki aile, bir şekilde birbirlerine katlanan insanların yaşadığı, ne kadar oluyorsa o kadarlıkla iktifa edilen bir yer değildir. Aksine orası, sürekli yükselen bir huzurun, devamlı köpürüp derinleşen bir emniyet ve sevginin yaşandığı cennet bahçelerinden bir bahçedir. Öyle zannediyoruz ki ailenin mahiyeti, bir yuvanın niçin kurulduğu, evlilik akdinin nasıl ebedî bir sözleşme olduğu hususları tam anlaşılsa, orada ne ekonomik, ne şahsî, ne de başka cinsten hiçbir problem kalmaz. Zamanımızda, aile içerisinde yaşanan hemen hemen bütün problemler, ailenin ne demek olduğunu, evliliğin nasıl büyük bir mana taşıdığını anlayamamaktan kaynaklanmaktadır.

Bizde şu sıralarda, Batı tarzı bir aile yapısı oluşmaya başladığı için kadınlar, kazandıkları parayı kendi kontrollerinde tutup kocalarına karşı özgürlük adına “sen kazanıyorsan ben de kazanıyorum” türünden tavırlara girebiliyorlar. Bu ise “aile” denen mukaddes müesseseyi temelinden sarsıyor. Güvensizliğin, hazımsızlığın oluştuğu böyle bir ortamda ise kavga gürültüyle başlayan süreç, çoğu zaman boşanmayla son buluyor. Boşananlar belki başlarının çaresine bakıyorlar ama ortada birçok sahipsiz, yuvasız ve sevgiden mahrum çocuk kalıyor. Olan da büyük oranda onlara oluyor.

Evet, hukukî açıdan kadının para ve mal konusunda bazı hakları olsa da içinde bulunduğu yuvanın en önemli bir rüknü olarak, kocasıyla istişareli hareket etmesi, aile kavramının ruhuna en uygun olan yoldur. Diğer türlü aile, aile olmaz. Bu konuda, kocası çalışamadığından kendisi çalışmak zorunda kalan kadının da aynı konumda olduğunu düşünüyoruz. En azından, yaptığı hacamaları kocasıyla paylaşması gerekir. Eğer bir erkek çalışmaktan âciz kaldığı halde, bir de evini geçindiren hanımını sıkıştırıyor ve ondan zorla para almaya kalkıyorsa, kadının evini geçindirecek şekilde parayı elinde tutması gerekir.

Burada şu hususa da dikkat çekmek gerekir: Bazen koca serkeş olur. Mesela sık sık içki içer, eve sarhoş gelir. Kumar oynar, para harcamayı sever ve paranın nereye gittiğini bilmez. Bu durumda, kadın eğer para kazanıyorsa, ailesinin geçimini aksatmamak için bir kısım gizli harcamalarda ve birikimlerde bulunabilir. Bu da yine yuvanın devamı, en azından çocukların saadeti için şarttır.

Kadın, kazandığı parayı kendi kontrolünde tutmak istiyor ve bu durum aile içinde bir problem şeklinde kendini gösteriyorsa, erkek, ailenin sıkıntı yaşamaması, yuvanın dağılmaya doğru gitmemesi için bu türlü durumlarda alttan alması ve vaziyeti idare etmesi gerekir. Yapması gereken diğer bir husus da hanımını, kazancını hayırlı işlerde harcamaya teşvik etmesi olabilir. Böylelikle, hayır yollarına vermeye alışan kadın, zamanla kendi parasını kocasıyla paylaşabilecek, en azından kocasının yapacağı hayırlı işlere mâni olmayacaktır.

İslam’da Kadının Şahitliği

“Şehide” fiilinin masdarı olan şehadet (şahitlik), sözlükte, kesin haber, bildiğini ikrar etme, bildirme, beyan ve yemin gibi manalara gelir. Terim anlamı ise taraflar dışındaki üçüncü bir kişinin dava ile ilgili bir olay hakkında, dava açılmadan önce edinmiş olduğu bir bilgiyi hâkim huzurunda ve tarafların yüzlerine karşı şehadet kelimesini kullanarak bildirmesidir.(Fahrettin Atar, “Şahit”, İslâm’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşam Ansiklopedisi, 4/1854)

İslâm hukukunda, şartlarına uygun olarak eda edilen şahitlik kesin bir delildir. Bu açıdan Kur’ân ve sünnette birçok yerde şahitliğin önemi ve şartları üzerinde durulmuştur. Bunun yanında yalan yere şahitlikte bulunma da yedi büyük günahtan biri olarak sayılmıştır.(Buhârî, iman 16) Hatta Müslüman toplumlarda, bir insanla farklı münasebetler kurmada, ona görev vermede, onun toplum içinde kabul görmesi gibi farklı konularda şahitliğinin muteber olup olmadığına bakılmıştır.

Cenâb-ı Hak

وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ إِذَا مَا دُعُوا

“Şahitler çağırıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar!”(Bakara Sûresi, 2/282) buyurmuş, bir sonraki âyet-i kerîmede de:

وَلَا تَكْتُمُوا الشَّهَادَةَ وَمَنْ يَكْتُمْهَا فَإِنَّهُ اٰثِمٌ قَلْبُهُ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ

“Bir de şahitliği, görüp bildiğinizi gizlemeyin! Bildiğini gizleyenin kalbi günahkâr olur. Allah her ne yaparsanız bilir.”(Bakara Sûresi, 2/283)buyurmak suretiyle şahitliğin Müslümanlar için önemli bir mükellefiyet olduğuna işaret etmiştir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de kendisine arz edilen birçok davayı şahitlerin beyanıyla hükme bağlamış ve kendisine gelen bir davacıya: “Ya iki şahit getirirsin veya davalıya yemin ettirirsin. Bunlardan başka bir hakkın yoktur.” demiştir.(Buhârî, şehadât 20) Şahitlik hakkındaki beyanlardan yola çıkan âlimlerimiz, gördüğü ve bildiği bir olay hakkında kendisine başvurulan bir kişinin şartlarını taşıdığı takdirde şahitlik yapmasının farz olduğunu ifade etmişlerdir.(Kemal Yıldız, İslâm Yargılama Hukukunda İspat Vasıtası Olarak Şahitlik, s. 50)

Şahitlik, davaların sonuçlanmasında çok önemli bir ispat vasıtası olduğu içindir ki fıkıh kitaplarında şahitlik yapacak kimsenin vasıfları ve şahitlerin sayısı üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Şahitlikte aranan başlıca vasıflar şunlardır: Müslüman olmak, akıllı ve ergin olmak, hürriyet, adalet, görme ve konuşmaya muktedir olmak, erkek olmak, mürüvvet sahibi bulunmak, şahitlik yaptığı kişiyle aralarında akrabalık veya ortaklığın bulunmaması. Özellikle adalet vasfına sahip bulunmak şahitlik için çok önemlidir. Ulema, büyük günahlardan kaçınan, küçük günahlarda ısrar etmeyen, farzları yerine getiren ve iyiliği kötülüğünden üstün gelen kişinin adil olduğunu söylemişlerdir.

Bizim burada üzerinde duracağımız mesele, şahitlerin erkek olma şartı ve kadınların şahitliğinin muteber olup olmadığıdır. Bu konuda açıklama getiren âyet-i kerîme şu şekildedir:

وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَإِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَۤاءِ أَنْ تَضِلَّ إِحْدَاهُمَا فَتُذَكِّرَ إِحْدَاهُمَا الْأُخْرٰى

“İçinizden (Müslüman) iki erkeği de şahit tutun. İki erkek bulunmazsa, o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile biri unutur veya yanılırsa diğeri hatırlatabilir ümidiyle iki kadının şahitliğini alın.”(Bakara Sûresi, 2/282) Âyet-i kerîmeye baktığımızda öncelikle iki erkeğin şahitlik yapmasının esas olduğunu görüyoruz. İki erkek bulunamaması durumunda ise bir erkek ve iki kadının şahitlik yapabileceği ifade buyruluyor.

Buradan yola çıkan bazı çevreler, şahitlikteki bu durumun kadın-erkek eşitliğine aykırı olduğunu ve kadının ikinci plana atıldığını iddia ediyorlar. Hâlbuki böyle bir iddia, kadın-erkek fıtratını tanımamanın ve meselenin hikmetlerini kavrayamamanın neticesidir. Öncelikle ifade etmek gerekir ki kadınların tek başına şahitliğinin kabul edilmemesi mutlak bir hüküm değildir. Mesela süt emzirme, bakirelik, hayız, doğum, kadınlarla ilgili hastalıklar gibi erkeklerin muttali olamayacağı meselelerde kadınların tek başlarına şahitlik yapmaları kabul edilmiş ve bu tür konularda erkeklerin şahitliğine itibar edilmemiştir.(Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 8/6045)

Diğer yandan öldürme ve yaralama olayları gibi cezayı gerektiren suçlar, kadınların görmek istemedikleri ve erkeklere nazaran daha çok etkilendikleri olaylardır. Kadınlar genellikle bu tür olaylardan hep uzak durmak isterler çünkü onların his ve duygu dünyaları erkeklere nazaran çok daha hassas olup, onlar merhamet ve şefkatte öndedirler. Böyle bir ruh dünyasına sahip olan kadınlara, ceza davalarında şahitlik vazifesini yüklemek onlara karşı haksızlık olur. Bu açıdan Hanefî mezhebi, had ve kısas gerektiren ceza davalarında kadınların şahitliğinin kabul edilmeyeceğini söylemiştir.(Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhû, 8/6044-6045)

Had ve kısas dışındaki ceza davaları ile hukuk davalarında ise bir erkek ve iki kadının şahitliği kabul edilmiştir. Şahitlikle ilgili olarak ortaya konulan bu ahkâm, kadın ve erkeğin fıtratları, tabii yapıları, sosyal hayattaki mevkileri ve şahitliğin gerektirdiği külfetlerle ilgilidir. Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki şahitlik ciddi bir mükellefiyet olduğu için bunun kadınlara yüklenmemesi, onlar için bir eksiklik değil, bilakis onları himayeye matuf bir düzenlemedir çünkü şahitlik, toplumla haşir neşir olmaya, onların arasında bulunmaya ve şahit olunan bir olayı mahkemeye gidip orada anlatmaya bağlı bir husustur. Bunları yerine getirmek ise kadın için ağır bir yüktür. Bu açıdan bir erkeğin yanında iki kadının bulunması istenmiştir ki şahitlik vazifesinin yerine getirilmesiyle ilgili bütün bu safhalarda bir kadın yalnız bırakılmasın. Yani, Kur’ân bu konuda kadınların yükünü hafifletmiş ve onlar için bir kolaylık ortaya koymuştur.

Aslında burada bir erkeğin yanında iki kadının şahit istenmesinin bir hikmeti de mahremiyetle ilgilidir. Öncelikle bir kadının tek başına çarşı, pazarda dolaşması ve meydana gelen olaylar hakkında şahitlik yapacak derecede halkla haşir neşir olması uygun değildir. Diğer yandan tek bir kadının erkeklerin çok bulunduğu bir yer olan mahkemeye gitmesi, hâkim ve tarafların karşısına çıkarak orada şahitlik görevini yerine getirmesi de aynı şekilde tasvip edilen bir durum değildir. Dolayısıyla şahitlik görevi öncelikle erkeklere verilmiş, iki erkeğin bulunmadığı durumlarda da birbirine yardımcı olmaları açısından iki kadının bulunması istenmiştir.

Âyet-i kerîmede bir erkeğin yanında iki kadının şahitlik yapacağı ifade buyrulurken gerekçe olarak birisi unuttuğu takdirde diğerinin ona hatırlatması vurgulanmıştır. Aslında burada anlatılmak istenen husus, kadının akıl ve hafızasının erkeğin aklının yarısı olduğu değildir. Bilakis kadın daha çok evinde çocuklarıyla meşgul olduğundan, uzmanlık gerektiren bir alan olan ticari hayatla daha az alâkadardır. Hâlbuki şahidin şahitlik yaptığı olay hakkında yeterli bilgi seviyesinin ve ehliyetinin olması gerekir. Dolayısıyla kadın bu tür bir olay hakkında şahitlik yapmak zorunda kalsa bile âyet-i kerîme ona bir yardımcı vermiş ve bu mükellefiyeti beraber yerine getirmelerini istemiştir.

Evet, kadının çarşı pazarla ilgi ve alâkası azdır ve zamanını daha çok evinde çocuklarıyla geçirir. Günümüzde kadın önceki dönemlere göre çarşıya daha çok çıkmasına rağmen hala erkekler kadar ticari ve iktisadi hayatın içinde değildir. Üstelik kadın sokağa çıksa bile onun öncelikle meşguliyeti ticaret, alım satım, kefalet, vekâlet gibi hukukî muameleler değildir. Bu açıdan meydana gelen hukukî olaylar hakkında erkeğe nazaran daha az bilgisi ve tecrübesi olduğundan, gördüklerini hafızasında tutması da daha zor olacaktır. Bu konuda bazı istisnaların olacağı şüphesizdir. Ancak istisnalar genel kaideyi bozmaz.

Kadının unutmasının bir diğer sebebi de onun psikolojik ve fıtrî yapısıdır. Toplumsal hayatta kadınların en önemli rolleri annelik olduğu için onların kendilerine mahsus bir halet-i ruhiyeleri vardır. Kadınlar erkeklere nazaran çok daha hassas yapıda yaratılmışlardır. Onlar şefkat ve merhamette erkeklerden çok ileridirler. Erkeklerden farklı olarak, hamilelik, doğum, nifas, çocuk emzirme, âdet görme gibi farklılıkları vardır. Kadının hâdiseler karşısında soğukkanlılığını koruyamadığı ve erkekten çok daha fazla heyecanlandığı da bir gerçektir. Bu açıdan Cenâb-ı Hak şahitlikte adalet ve hakkaniyetin sağlanması adına birisi unuttuğunda ona hatırlatacak bir yardımcı vermiştir.

Son olarak ifade etmeliyiz ki İslâm hukuku bir bütündür. Kendi içinde kurduğu bir sistemi vardır. İslâm’daki her bir hüküm belli bir maksadı gerçekleştirmeye matuftur. Bundan sarf-ı nazar ederek, dinin vaz ettiği bir hükmü genel sisteminden koparmak suretiyle müstakil olarak ele almak, bizi yanlış neticelere götürür.

Diğer yandan biz ancak dinî hükümlerin bir bütün olarak yaşandığı ve tatbik edildiği durumlarda, onun her bir hükmünden beklenen fayda ve maslahatları tam olarak görebiliriz. Yani dinî hükümler sadece insanların Cenâb-ı Hak’la ve birbirleriyle olan münasebetlerini düzenlemekle kalmaz, aynı zamanda ferdî, ailevî, iktisadî ve ictimaî bir hayat tarzı ortaya koyar. Büyük küçük birimleriyle bu hayat tarzı bir bütün olarak yaşanabilirse işte o zaman kadının şahitliği, çalışması, mirası gibi konuları daha kolay anlayabiliriz. Eğer biz dinin ortaya koyduğu bu hayat tarzından uzaklaşır, duygu ve düşüncede kendimiz olarak kalamaz ve en önemlisi bu değişimin neticesinde dinin insanların dünyevî ve uhrevî maslahatlarını gerçekleştirmek için ortaya koyduğu hükümlere olan iman ve itimadımız sarsılırsa, günümüzde kafa karışıklığına sebep olan bu gibi mevzuları anlamakta güçlük çekeriz. Hâlbuki bir mümin hikmet ve maslahatlarını anlasın veya anlayamasın bütün benliğiyle inanmalıdır ki İslâm’ın her bir hükmü hak ve adalettir.

Gayrimüslim Kadınların Müslüman Kadınlara Karşı Yabancı Erkek Konumunda Bulunmaları

Cenab-ı Hak, Kur’an’da şöyle buyurur:

وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ وَلاَ يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلاَّ لِبُعُولَتِهِنَّ أَوْ آبَائِهِنَّ أَوْ نِسَائِهِنَّ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ

Mümin kadınlara söyle ki… Zinet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları, ellerinin altında bulunanlar (köleler) …dışında kimseye göstermesinler.

Ayette zikredilen “kadınları” ifadesi üzerinde fıkıhçılarımız ve müfessirlerimiz düşünmüş ve bu kelimeden maksadın, Müslüman kadınlar olduğu, böylelikle müşriklerin, Hıristiyanların, Yahudilerin vs. dışarıda kaldığı konusunda hemen hemen ittifak etmişlerdir. Buna göre Müslüman kadınlar, zinet yerlerini mümin olmayan kadınlara yani, Hıristiyanlara, Yahudilere, putperestlere, hiçbir dine inanmayanlara vs. gösteremezler. Bu hükmün sebebi olarak İbni Abbas Hazretlerinden rivayetle şu husus gösterilmiştir: “Müslüman olmayan kadınlar, Müslüman kadınlarda gördükleri zinet mahallerini, zinet eşyalarını ve güzelliklerini kocalarına ya da diğer erkeklere anlatırlar, böylece o erkekler Müslüman kadınların zinet mahallerine bakmış gibi olurlar.” Tabî ki, böyle bir hayalî bakışın ardından helal olmayan intiba ve çağrışımlar zuhur eder. Bu çağrışımlar da, özellikle Müslümanlarla Müslüman olmayanların karışık yaşadığı bir toplumda istenmeyen hallerin meydana gelmesine sebep olur.

Burada “Her gayrimüslim kadın Müslüman kadınlarda gördüğünü gidip de kocasına anlatır mı?” şeklinde bir soru kafamıza takılabilir. Bu soruya şöyle cevap verebiliriz: Mahremiyet duygularımız ve prensiplerimiz aynı olmadığı için bir yabancı kadının çok rahatlıkla gidip kocasına Müslüman kadınlarda gördüklerini anlatabilecekleri ihtimali büyüktür. İşte bu büyük ihtimale karşı, bir tedbir olarak (sedd-i zerâi’ prensibi de denebilir) Müslüman kadınların dikkatli olmaları istenmiş ve bir yabancı erkeğin görmesi haram olan yerlerini Müslüman olmayan kadınlara da göstermemeleri emredilmiştir.

Hatta İbni Cüreyc, Mekhul ve Ubâde bin Nesi gibi zatlar, bir Müslüman kadının, gayrimüslim bir kadını öpmesini bile mahzurlu görmüşlerdir.

Burada şu husus da akla gelebilir: Müslüman kadınlar arasında da pek âlâ, kadınlarda gördüklerini kocalarına anlatacaklar çıkabilir/çıkmaktadır. Evet, bu mümkündür. Fakat dinimiz bu konuda da tedbirli olunmasını istemiştir. Şöyle ki, Müslüman olmayan kadınlara takınılan tavrın, aynen Müslüman olup da iffet konusunda hassas olmayan, sere serpe gezen, bol bol dedi kodu yapan kadınlara karşı da takınılması gerekir. Zira hükmün sebebi olan “erkeklere anlatma” meselesi, Müslüman kadınlar arasında da vaki olabilir/olmaktadır.

Esasen Müslüman kadınların birbirlerine karşı da hassas olmaları gerekmektedir. Bu hususu zikrederken Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Bir kadın bir kadına mübaşerette bulunmasın (avret yerine dokunmasın, bakmasın). Sonra gider bunu kocasına anlatır da, kocası o kadına bakmış gibi olur” Müslüman kadınlarda durum bu ise, gayr-i müslim kadınlarda ve iffet, mahremiyet konusunda hassas olmayan Müslüman bayanlarda meselenin ne kadar nazik olduğu izahtan varestedir.

Bu hassasiyettendir ki, Hazreti Ömer Efendimiz (r.a.), vali Ebû Ubeyde bin Cerrah’a mektup yazarak, ehl-i kitap kadınların Müslüman kadınlarla beraber aynı hamamda yıkandıklarını duyduğunu, onları bundan menetmesini bildirmiş, Ebû Ubeyde de (r.a.) “Kim yüzünü ağartmak (yıkamak) gibi bir maksatla da olsa, özürsüz olarak hamama girerse, Allah yüzlerin ağardığı gün onun yüzünü karartsın” diye şiddetli bir ikazda bulunmuştur.

Burada bir Müslüman kadının, Müslüman olmayan ya da Müslüman olup da ahlaken zayıf bulunan kadınlara göstermemeleri gereken yerlerini ayrı ayrı zikre gerek duymuyor ve kısaca yabancı bir erkeğe gösterilmesi haram olan yerler diyoruz.

Hatırda tutulması gereken bir hususu daha arz edelim. Müslüman olmayan kadınlara karşı tedbir alınacak husus sadece tesettür meselesidir. Onlarla bir arada yalnız kalmada, onlarla karşılıklı konuşup vakit geçirmede mahzur yoktur. Bu konularda onları birer erkek gibi görmek gerekmez.

Bugün dünyanın bir köy haline gelmesiyle beraber, Müslüman kadınlar gayrimüslim pek çok kadınla karşılaşıyor ve onlarla beraber bulunmak zorunda kalıyorlar. Dolayısıyla ayette bahsedilen hususu uygulamak büyük bir hassasiyet kazanmış bulunuyor. Evet, bize düşen hassasiyettir.

Bununla beraber, güvenilen kadınların, beraber yaşanıp da kendilerine itimad edilen gayrimüslim bayanların yanında –tamamen açılmamak, tedbiri elden bırakmamak ve beraberliklerini bir ideale bağlamak şartıyla- biraz daha rahata hareket edilebilir. Çünkü bunda zaruret vardır. Aksi takdirde hayat çok zorlaşacaktır. Özellikle aynı evde kalan bayan öğrencilerin durumu düşünüldüğünde, Müslüman kızların, Müslüman olmayan bayanlar yanında devamlı kapalı kalmaları, hem kendilerine zor olacak hem de gayrimüslim kızların işkillenmelerine, soğumalarına ve önyargılarına sebebiyet verecektir.

Aileyle Alâkalı İslâmî Değerler

Allah; kadını başka değil, erkeğe eş olarak yaratmıştır. Bu itibarla, o onsuz olamaz, o da onsuz. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, Hazreti Âdem Cennet’te de bulunsa, Havvasız olduğu dönemlerde hicran içinde yaşamıştır. Şâyet başta Havva yaratılsaydı, bu defa da o, Âdemsizliğin hicranını yaşayacaktı. Çünkü hilkat itibarıyla, Âdem Havvasız, Havva da Âdemsiz olamazdı. Onlar, bir hakikatin ayrı ayrı iki yüzünü temsil ediyorlardı ve iki ceset, bir ruh gibi oluyorlardı. Nitekim Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bu gerçeği; “Kadınlar erkeklerin yarısıdır.” anlamındaki “İnnema’n-nisâ şekâikur’r-ricâl.” sözüyle dile getirmiştir.1 Hadîste, çoğul olarak “şekâik” şeklinde yer alan “şakîk” kelimesi, tam ortadan ikiye bölünen bir bütünün parçası demektir. Yani, bir bütünü meydana getiren iki parçadan her biri, diğerinin şakîkidir. Bu itibarla, insan olma yönüyle kadın ve erkek eşit yarımlardır; fakat hiçbir zaman biri diğerinin aynı değildir. Elbette bunların fıtratlarında, fizikî donanımlarında, ruh dünyalarında ve psikolojik yapılarında bir kısım farklılıklar mevcuttur; ama ne erkek kadının biyolojik olarak daha olgunlaşmış bir şeklidir, ne de kadın erkeğin az gelişmiş bir tipidir. İkisi de müstakil birer insandır ve bunlar birbirine muhtaçtır.2

Birbirine muhtaç iki müstakil insanın evlenmeleriyle meydana gelen aile; biyolojik ve psikolojik bir ihtiyaçtır; sosyolojik ve hukukî bir fenomendir. Bu yüzden özellikle günümüz ailesiyle alâkalı problemlerin diğer boyutlarını göz ardı ederek, çözümü sadece hukukî düzenlemelerde aramak eksik bir anlayıştır. Bu yaklaşım, hukuk kaidelerinin inkârını îma etmez. Ne var ki, konunun psiko-sosyal boyutu, imanî ve ahlâkî temeli de görmezlikten gelinemez. Bu yüzden biz bu yazıda imanî ve ahlakî değerlerle iç içe olan İslâm aile hukukunda nikâh akdinin dinî değerlerlerle alâkalı boyutuna, âyet ve hadîslerdeki dinî referanslarına dikkat çekmek istiyoruz.

1. Nikâh akdinin dinî boyutu

Sözlük mânâsıyla nikâh, evlenmeyi ve evliliği ifade eder. İslâm hukuk terimi olarak nikâh en dar mânâsıyla iki ayrı cins olarak kadın ile erkeğin evliliklerine meşruiyet kazandıran akit olarak tarif edilir.3 İslâm hukukunda nikâh akdi, genel akit nazariyesi kapsamında değerlendirilir. İslâm aile hukukunda nikâh akdinin evlenen kişilerin ehliyeti, tarafların icap ve kabulleri ile şahitlik gibi hukukî boyutları bulunmaktadır. Hukukî tabirlerle ifade edecek olursak, akit nazariyesine göre, genel olarak akitler için aranan in’ikat (kuruluş), sıhhat (geçerlilik), nefaz (işlerlik) ve lüzum (bağlayıcılık) şartları nikâh akdi için de aynen geçerlidir. Zaten fıkıh sistematiğinde akit nazariyesi borçlar hukuku bölümünde genişçe anlatıldığı için nikâh bölümlerinde genellikle alış-veriş (buyu’) bölümlerine atıf yapılmakla yetinilir.4

İbn Abidin’in ifadesiyle, İslâm aile hukukunun en önemli özelliklerinden birisinin, evlenmeyle alâkalı hükümlerin hem muamele hükümlerini hem de ibadet hükümlerini birlikte ihtiva etmesi olduğu söylenebilir.5 Bu farklılık nikâh akdinin birçok hukukî ve dinî hükümleri içerisinde barındıran genel bir akit olmasından kaynaklanır. Fıkıh kitaplarında genelde bu değerlendirme değişmez. Değişen husus fıkıh sistematiğindeki yeridir.

Bazı İslâm hukukçuları ibadet yönünü önceleyerek aile hukukunu ibadet bölümünün peşinden anlatır. Bazıları da nikâhın muameleyi ilgilendiren hükümlerinin bulunması sebebiyle, muamele ile alâkalı hükümleri anlattıktan sonra aile hukukundan bahsetmeyi daha uygun görür.6 İslâm hukuk tarihinde evlilik müessesesinin ibadet bölümünden sonra anlatılmasına “Hidaye” sistematiği, alış-veriş (buyu’) bölümünden sonra anlatılmasına ise “İhtiyar” sistematiği denilir. Benzer durum Kütübü Sitte misâlinde olduğu gibi hadîs kitaplarının tertibinde de görülür.

Fıkıh literatüründe nikâhın bir yönüyle ibadet olarak nitelenmesi aile hukukuyla alâkalı bazı kavramların ve hükümlerin “Allah hakkı”, “şer’i bir hak”, “kul ile Allah arasında”, “diyaneten”7, “fetva olarak” vb gibi kavramlarla ifade edilen dinî hükümleri ihtiva etmesinden kaynaklanır. Bu kapsamda evlenilmesi helal ve haram olanlar, sıhrî akrabalık, sütkardeşliği, mehir, iddet, sükna8 vb. aile hukukuyla alâkalı hükümlerin dinî bir hüküm olduğu fıkıh kitaplarımızda kayıtlıdır9.

İslâm hukukuna göre bazı boşanma çeşitlerinde talakın hukuken geçerli olması ile dinen haram olması hükmünün de farklı farklı değerlendirilmesi nikâh akdinin bu boyutuyla yakından ilgilidir. Özellikle Hanefi mezhebinde hayız hâlinde boşanmanın geçerli olması ile haram olması ayrı ayrı değerlendirilir. Benzeri bir durum üç talakın bir ânda kullanılmasında da söz konusudur. Ayrıca fıkıh kitaplarının özellikle boşanmayla alâkalı hükümlerinde kazaen ve diyaneten ayrımı, en göze çarpan hususiyetlerdendir. Doğrusu fıkhî hükümlerin üzerine bina edildiği esasları anlamaya yardımcı olması açısından aile hukuku ile alâkalı kavramların bu prensibe göre tam bir analizini yapmakta zaruret vardır. Bu zaruret özellikle aileyle alâkalı dinî, ahlâkî ve hukukî problemlerin teşhis ve tedavisinde kendini daha belirgin bir şekilde hissettirir.

Bilindiği gibi, dinî hükümlerle yakın ilgisi bulunan şahıs, aile ve miras hukuku alanlarında gayrimüslimlerin kendi dinî hükümlerini uygulamalarına müdahale edilmeyeceği fıkhî bir prensiptir. Başlangıçtan beri İslâm hukuk kitaplarında kayıtlı olan bu esaslar, 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nde Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlara ayrı ayrı hükümler belirlenmesinde de aynen muhafaza edilir. Konumuzla alâkalı olarak “Malum olduğu üzere Osmanlı Devleti, hükmü altına aldığı bütün kavimleri bilhassa ahvali şahsiye ve aile sahasında kendi gelenek ve adetlerini tatbik ve icrada serbest bırakmış ve bu bakımdan dünyanın en liberal imparatorluğu olmuştur.”10 tespiti yapılır. Kanaatimizce fıkhî ilkelere dayanan bu uygulamayı hukukî-kazâî özerklik veya çok hukukluluk olarak nitelemeden ziyade, gayrimüslimlerin dinî hükümlerine saygılı yönetim anlayışıyla izah etmek daha isabetlidir. Çünkü bu konuyla alâkalı hükümlerin ortak özelliği, dinî hükümler kategorisinde değerlendirilmesidir. Zaten Müslüman bir kocanın ehli kitap olan karısını kendi dinine göre ibadet etmesinden, oruç tutmasından, kiliseye gitmesinden menetme hakkı olmadığı bilinmektedir.11 Çünkü bu haklar inanç ve ibadet özgürlüğü kapsamındadır. Bu tür haklar ise fert ve / veya devletin müdahale alanına dâhil değildir.

2. Naslarda nikâh akdinin dinî temelleri

Bilindiği gibi nikâh akdi birçok hükümleri içerisinde barındıran genel bir akit niteliğindedir. Mahremiyet, mehir, hısımlık, nafaka, miras, talak, iddet vb. hükümler de tabiî olarak nikâh akdine bağlıdır. Dahası nesep, hıdane, velâyet gibi hükümlerin temelini de nikâh akdi oluşturur. Bunlarla alâkalı değerler sistemimizde bir bütünlük söz konusudur. İslâmî değerlerin gerçekleştirilmesinde din, ahlâk ve hukuk kuralları birbirini destekleyici niteliğe sahiptir. Zaten hukukun maddî müeyyidelerinin yanı sıra, din ve ahlâk kuralları mânevî müeyyideleriyle hukukun hedeflediği gayeye katkı sağlar. Bunların birbirinden soyutlanması çoğu zaman olumlu sonuçlar vermez. Bu yüzden din, ahlâk ve hukuk kurallarını kesişen daireler şeklinden ziyade, dinin her üç alanı da içerisine aldığı bir alan olarak tanımlamak daha isabetlidir.12

Kur’ân’ın nüzul sırası dikkate alındığında hukukî hükümlerin imanî ve ahlâkî esaslar üzerine bina edildiği görülür. Nitekim Kur’ân’da amelî tezahürlerin hemen hemen hepsinde imanın referans alındığı biliniyor. İslâm hukukunda özellikle ibadet kategorisinde değerlendirilen ve niyetin tesirinin görüldüğü çoğu hükümde hep imanın odak noktayı oluşturduğu müşahede edilir. Bu özelliğiyle İslâm’da hukuku ahlâktan, ahlâkı vicdandan, vicdanı da imandan ayrı düşünmek mümkün değildir.

Aile hukuku alanında Kur’ân ve Sünnet’in getirdiği hükümler konunun salt hukukî olmaktan çok, imanî ve ahlâkî zeminini teşkil eder ve bu zemini sağlamlaştırmayı hedefler. Bu da doğrudan doğruya, tarafların şahsiyetleriyle, ahlâkî ve insanî meziyetlerinin gelişmişlik düzeyiyle alâkalı bir meseledir. Bunun içindir ki, Kur’ân ve Sünnet’in bu tür hâdiselere yaklaşım tarzı, hukukî olayın çözümlenmesinden ziyade, insanı bir bütün olarak değerlendirerek tarafların kalbî, vicdanî ve imanî duygularına hitap etme şeklindedir.

Aileyle alâkalı âyetlerde genellikle evlenecek tarafların (bay-bayan) huzur ve saadet içerisinde aile hayatı kurmalarına yönelik esaslar belirtilir. Bu esasların –yaratılıştan gelen farklar ayrı tutulmak kaydıyla- eşler arasında denkliği, iyilik ve adaletle muameleyi, karşılıklı sevgi ve dayanışmayı tesis etmek gibi temel esaslar olduğu görülür. Bu anlayışa paralel olarak âyetlerdeki “mîsak-ı galiz”, “hududullah” ve “maruf, ihsan, takva” kavramlarının İslâm aile hukukuyla alâkalı konularda vurgulanması oldukça dikkat çekicidir.

A. Mîsak-ı galiz kavramı

Akit, bir şeyi bir başka şeye sağlam şekilde bağlamak mânâsına gelir. Akd’ül-habl, ipi bağlamak; akd’ül-bey’ ise alışverişi bağlamak demektir. Akd’ün-nikâh da bu mânâda kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de ise “ukdetü’n-nikah” ifadesi iki kez geçer (Bakara, 2/235, 237). Kur’ân-ı Kerîm’de nikâh için kullanılan diğer bir kavram ise “mîsak-ı galiz” ifadesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de 25 yerde geçen mîsak, güvenmek ve inanmak mânâsındaki sika kökünden türemiştir. Râgıp İsfehânî, mîsak’ı “yemin ve taahhütle pekiştirilmiş akit” olarak tefsir eder. Mîsak, bir bakıma akitle eş anlamlı gibi görünse de, özellikle terim olarak kullanım yerleri bakımından birtakım değişiklikler gösterir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “mîsak-ı galiz” tamlaması üç kez kullanılır. Bunlardan birincisi Peygamberlerden alınan mîsakı tanımlar. Bu peygamberler arasında Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. İbrahim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa b. Meryem (as) ismen zikredilir. Bu ulülazm peygamberler peygamberliği kabul ile dine davet, Allah’ın emirlerini tebliğ ve icra etmeye ant ile söz verirler (Ahzab, 33/7). İkincisi, İsrailoğullarından alınan mîsakla ilgilidir. İsrailoğullarından kapıdan usluca boyunlarını eğip secde ederek girmeleri, cumartesi gününe saygı gösterip balık avlamamaları hususunda Tur dağı gölgelik gibi tepelerine kaldırılarak ağır bir mîsak (söz) alınır (Nisa, 4/154). Üçüncüsü ise nikâh akdiyle alâkalıdır. İlgili âyette erkeklerin hanımlarına “sağlam bir teminat” (Nisâ, 4/21) verdiğinden bahsedilir. İbn Abbâs ve Mücâhid’in tefsirlerine göre, bu sağlam teminattan maksat, “nikâh” akdidir13. Elmalılı’nın ifadesiyle, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Veda Hutbesi’ndeki; “Siz onları Allah’ın emanetiyle aldınız, Allah’ın kelimesiyle helâl kıldınız. Onlarla birlikte yaşama hakkını, Allah’ın emri ve müsaadesiyle elde ettiniz.”14 beyanı da bu mîsakın ağırlığına işaret eder.

B. Hududullah kavramı

Bilindiği gibi, tıpkı “beytullah” ifadesinde olduğu gibi “hududullah” ifadesinin de Allah’a izafe edilerek kullanılması, müminlerin göstermeleri gereken azamî saygıyı beyan eder. Bu mânâda Kur’ân-ı Kerîm’de “hududullah” ifadesi 12 defa kullanılır. İki defa ise benzeri bir üslûpla tekrarlanır. Toplam 14 defa kullanılan bu tamlamanın 12’si aile hukukuyla alâkalıdır. Bu 12 âyetinin 6 tanesinin peş peşe gelen iki âyette (Bakara, 2/229-230) boşanmayla alâkalı olarak zikredilmesi oldukça manidardır. İlgili âyetlerde Allah’ın koyduğu bu yasaların bozulmaması, bu sınırların aşılmaması emredilir. Allah’ın hududuna aykırı hareket eden kişiler ise, “zâlim” olarak tavsif edilir (bkz. Bakara, 2/229; Talâk, 65/1).

Konuyla alâkalı bir hadîs-i şe­rîfte şöyle buyrulur: “Helâl de bellidir, haram da bellidir; fakat bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır; bu sebeple şüphelerden korunan dinini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüphelere düşen harama da düşer; nasıl koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa gir­me ihtimali varsa. Haberiniz olsun ki, her melikin ko­rusu vardır, Allah’ın korusu da haramlardır.”15

Özellikle haksız ve usulüne uyulmayıp Allah’ın sınırlarının aşıldığı boşanmalarda Peygamberimizin çok hassas davrandığı görülür. Bilindiği gibi hadîs kitaplarında İbn Ömer’in hanımını boşaması detaylı anlatılır. Rivâyete göre, Hz. Ömer, oğlu Abdullah’ın hanımını hayız hâlinde boşadığını Peygamberimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verince, haram olan bir boşanma çeşidinin vuku bulmasından dolayı Peygamberimiz sitem eder. Hz. Ömer oğluna tekrar hanımına dönüp temizlik müddeti içinde boşamasını emretmiştir. O da öyle yapmıştır.16 Bir diğer usulsüz boşanma hâdisesinde, karısını boşamış, sonra geri dönmüş ve akabinde tekrar boşamış bir kişinin durumu karşısında, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bazı kişiler, niçin Allah’ın hükümlerini alaya alıyorlar?!”17 diyerek, ağır ve sert bir dil kullanır. Bir defasında da, bir ânda üç talâkla karısını boşayan bir kimsenin durumu kendilerine haber verildiğinde celâlli bir şekilde kalkarak, “Ben aranızda olduğum hâlde, Allah’ın kitabı alaya mı alınıyor?!” sözleriyle, aynı sitemini yineler. Bu esnada bir sahabenin, “Ya Resulallah, onu öldüreyim mi?”18 diyerek müsaade istemesi, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hududullahın gözetilmemesi durumundaki hassasiyetini gösterir.

C. Maruf, ihsan ve takva kavramları

Birçok konuda olduğu gibi Kur’ân-ı Kerîm’de aileyle alâkalı konularda da sözlerin ve davranışların marufa, ihsana ve takvaya uygun olmasına dikkat çekilir. Aileyle alâkalı bazı hususların ihsan sahiplerine, bazı hususların ise muttaki kişilere bir hak olduğu beyan buyrulur. Biz burada sadece her üç kavramın peş peşe kullanıldığı âyetleri örnek kabilinden zikredeceğiz.

Maruf kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok yerde geçer ve hep olumlu mânâda kullanılır. Maruf; selim kalbin ve Şer’in güzelliğine hükmettiği, Kitap ve Sünnet’e uygun dü­şen şey demektir. İnsanlar arasında maruf olan şey­ler işlene işlene bir gelenek hâlini alır ki, buna da örf denilir. Kur’ân insanlar içindeki pek çok davranış biçimlerini bu şekilde örfe bırakır, hak­kında kesinkes belirtilmiş hüküm koymaksızın, marufla yapılmasını emretmekle yetinir. Kur’ân-ı Kerîm’de aileyle alâkalı çoğu meselede maruf kriterinin sıklıkla kullanıldığı görülür.

Hüsün güzel olmak, ihsan ise söz ve fiillerde güzel olanı yapmak demektir. Sürekli Allah’ın huzurunda bu­lunduğu şuuruyla O’nu görüyormuşçasına davranan kişiye muhsin denilir. Bu bakımdan, bir hadîs-i şerîfte “İhsan Allah’ı görür gibi ibadet etmendir, her ne kadar sen O’nu görmüyor­san da, O seni görüyor.” buyrulur.

Nikâh akdinde mehir miktarı belirlenmeyip zifaf gerçekleşmeden meydana gelen boşanmalarda, boşanan kadınlara belli bir miktarın (mut’a) verilmesi Kur’ân’da emredilir. Bu miktar kişilerin zenginlik ve fakirliklerine göre marufla belirlenir. Hemen peşine bunun “muhsin kişilere bir hak” olduğu beyan edilir (Bakara, 2/236). Bu hükümle yakından alâkalı olarak, evlilikten sonra boşanan kadınlara da belli bir miktarın verilmesi gerekir. Bu miktarın verilmesinin de “muttakilere bir hak” olduğu belirtilir (Bakara, 2/241).

Bilindiği gibi takva, sözlük mânasıyla nefsi korktuğu şeyden korumaktır. Kavram olarak ise, nefsi günahlardan korumak mânâsında kullanılır. Bu ise haramı terkle olur. Haramı terk de en azından şüp­heli şeyleri bırakmakla gerçekleşebilir. Zaten insanın kendisini Allah’ın korumasına bırakması, bu sebeple de ahirette zarar verecek gü­nahlardan çekinip sevaplara koşması takva olarak nitelenir.

Kur’ân-ı Kerîm’de nikâh kıyıldıktan sonra zifaf (duhul) gerçekleşmeden ayrılma durumunda mehrin yarısının ödenmesi konusunda tarafların takvaya uygun olanı tercih etmeleri istenir. İlgili âyette şöyle buyrulur: “Bir mehir belirlemiş olarak, kendilerine dokunmadan eşlerinizi boşarsanız, bu takdirde belirlediğiniz mehrin yarısını vermeniz gerekir. Ancak kadınların haklarından feragat etmesi veya nikâh bağı elinde bulunan kocaların fazla vermesi istisnadır. Doğrusu sizin fazla vermeniz takvaya daha uygundur. Birbirinize lütuf ve mürüvvet göstermeyi (fazl) asla unutmayınız. Zaten Allah sizin bütün işlediklerinizi görmektedir.” (Bakara, 2/237)

Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) özellikle sahabilerin boşanmasıyla alâkalı hâdiselerde, “Allah’a karşı saygılı ol, Allah’tan kork.” ifadesini daima kullandığı görülür. Örnek olarak, Hz. Zeyd b. Harise ile Hz. Zeyneb bt. Cahş’ın evliliği hatırlanabilir. Doğrusu, Peygamberimiz Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb’in evliliklerine bizzat kendisi vesile olmuştur. Hz. Zeyneb, ilk önce bu teklife sıcak bakmaz. Fakat Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) talebini kıramaz. Kur’ân’da ismi zikredilen tek sahabî olma ayrıcalığına sahip olan Hz. Zeyd, evliliklerinden yaklaşık bir yıl kadar sonra boşanma düşüncesiyle Peygamberimiz’e danışmaya gelir.19 Aile birliklerinin bozulmasını hiç istemeyen Peygamberimiz ise, Hz. Zeyd’e, “Eşini yanında tut. Allah’tan kork!”20 şeklindeki Kur’an’da ebedîleşen tavsiyesiyle (Ahzâb, 33/37), hanımını boşamamasında ısrarcı olur. Fakat ilâhî murat farklı tecelli eder. Bilindiği gibi Mücadile Sûresi’nin nüzulüne vesile olan ve cahiliye döneminin en ağır boşanma çeşidi olarak bilinen zıhar hükümlerinin gelmesine vesile olan olayla alâkalı olarak Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), daha boşanma niyetini sezer sezmez, “Ya Havle, kocan hem amcan oğlu, hem de yaşlı bir kişi. Allah’tan kork!” diyerek sözünü keser.

Diğer bir hâdise de şudur: Berîre, Hz. Aişe tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir kadındır. Hürriyetine kavuşmasıyla, kocasından ayrılma (muhayyerlik) hakkını kazanır. Kocası Muğîs’i sevemediği için, ayrılma kararındadır. Kocası ise, ayrılmayı hiç istemez ve bir türlü kabullenemez. Muğîs, gözyaşlarıyla Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna gelir, olanları anlatır. Dramatik bir hâdise yaşanır. Peygamberimiz, Berîre’ye, “Allah’tan kork! O, senin eşin ve çocuğunun babası.” diyerek, kocasına geri dönmesini tavsiye eder.21

Yine, hanımı sâliha bir kadın olduğu hâlde,22 boşama düşüncesiyle kendisine danışmaya gelen Ebû Eyyûb’a, “Ey Ebû Eyyûb, Ümmü Eyyûb’u boşaman büyük bir günahtır.”23 buyurarak, boşanmasını bir haksızlık ve uhrevî mesuliyeti olan bir hâdise olarak vasıflandırır. Bütün bunlar, sahabiler açısından takvanın ne kadar önemli olduğunu gösterir. Elbette Müslümanlar açısından da takva duygusunun bir o kadar hâkim olması beklenir.

Netice

Hayatın her ânında Allah’ın her şeyi görüp bildiği şuuru ile âhirette iğneden ipliğe hesaba çekileceği inancı, Müslüman’ın hayat felsefesini özetler. Kur’ân-ı Kerîm’in üçte bir gibi önemli bir bölümünde, ilk nâzil olan âyetlerden itibaren ahiret inancı canlı bir üslûpla anlatılır. Bu üslûp; ahlâkî ve hukukî konularda da tekrarlanır. Hukukî hüküm bildiren âyetlerde dünyevî cezaların yanı sıra uhrevî cezalardan da bahsedilir. Kur’ân’da aile münasebetlerinin anlatıldığı yerlerde hep Allah’a ve âhiret gününe inanmaya vurgu yapılır.

Elbette aile hayatında eşlerin haklarını bilmesi kadar mesuliyetlerinin de şuurunda olması elzemdir. En önemli özelliğiyle ailenin üzerine kurulduğu İslâmî değerlerin fertlerin vicdanlarında canlı bir şekilde yaşaması gerekir. Aile hayatında dünyevî mazeretlerin değil, uhrevî düşüncelerin hâkim olması beklenir. İlgili âyetlerde maruf, ihsan, takva, sulhun daha hayırlı olması, zulmetmeme, Allah’ın sınırlarını aşmama şeklindeki çeşitli anlatımlarla, Müslümanların karakter ve dinî değer yargılarının Allah’a iman ve ahirette hesap verme şuuruyla oluşması istenir. Kanaatimizce aileyi güçlü kılmaya yönelik en büyük katkı, yaşadığımız bu değerlerin neslimize de aktarımı olacaktır. Elbette bu aktarımda sadece değerlerimizin öğretimi değil, özellikle değerlerimizin eğitimi oldukça önem arz etmektedir.

*Atatürk Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi Ahmet Güneş agunes@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Ebu Davud, Taharet, 94; İbn Hanbel, 6/377. 2. Bkz. Gülen, Fethullah, Ölümsüzlük İksiri, s. 50. 3. İbn Abidin, Muhammed Emin, Haşiyetu reddi’l-muhtar, İstanbul, 1984, III, 3. 4. Kasanî, II, 232, 296. 5. İbn Abidin, III, 3. 6. Bkz. İbn Hümam, Kemaluddin Muhammed b. Abdulvahid, Şerhu fethi’l-kadir, Beyrut, ts. III, 98. 7. Kazâî ve dinî hüküm ayrımı için bkz. Yaylalı, Davut, “İslâm Hukukunda Kazâî-Diyanî Hüküm Ayırımı”, Dinî Araştırmalar, Ocak-Nisan 2003, c. 5, sy. 15, s. 29-36. 8. Mavsilî, III, 101; Kasanî, Alauddin Ebu Bekr b. Mesud, Bedaiu’s-sanai’ fi tertibi’ş-şerai’, Beyrut 1986, II, 311; Merginanî, Burhanuddin, el-Hidaye şerhu bidâyeti’l-mübtedi, İstanbul 1986, I, 204; bkz. Zencanî, Ebu’l-Menakib Şihabuddin Mahmud b. Ahmed, Tahricu’l-furu’ ale’l-usul, Beyrut 1987, s. 275-276. 9. Bu ayrımla alâkalı olarak geniş bilgi için bkz. Apaydın, H. Yunus, İslâm Hukukunda Hukukî İşlemlerin Hükümsüzlüğü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara 1989, s. 51 vd.; Bir akitte hukukî ve dinî hükmün birlikte bulunmasıyla alâkalı değerlendirme için bkz. Gözübenli, Beşir, “Ebû Hanîfe’nin İçtihat Sistematiğinde Norm Grupları”, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Düşünce Sistemi, Bursa 2005, I, 255-265. 10. Veldet, Hıfzı, Medeni Hukukun Umumî Esasları, İstanbul 1948, s. 79. 11. Bilmen, II, 105. 12. Esen, Hüseyin, “İslâm Hukuku ve Uhrevî Sorumluluk”, İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi, Konya 2006, sy. 8, s. 101-102. 13. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1992, ll, 214. 14. Ebû Davûd, Menâsik, 56. 15. İbn Mâce, Fiten, 14. 16. Ebû Davûd, Talâk, 4. 17. İbn Mâce, Talâk, 1. 18. Nesâî, Talâk, 6. 19. Bkz. İbn Kesîr, Vl, 417 vd. 20. Tirmîzî, Tefsîru’s-Sûre (34), 15. 21. Buhârî, Talâk, 16; Ebû Davûd, Talâk, 18. 22. İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fi garîbi’l-hadîs ve’l-eser, Beyrut, ts., 1, 455. 23. Ebû Davûd, el-Merâsil, Beyrut 1988, s. 197.

Kadın-Erkek İlişkilerinde Nikâhın Önemi

Düşünülmeden-taşınılmadan izdivaç adına ortaya konan evlilikler ve bir araya gelmeler, arkada ağlayıp sokaklarda sürünen eşler, “öksüzler yuvası”na bırakılan yetimler ve aileleri yüreklerinden yaralayan caniliklerle neticelenmiştir.

Nikâh konusunun dindeki yerini anlamak, beşerî davranışların kaynağını kavramakla mümkündür. Baştan belirtelim ki, modern düşüncenin davranışlarımızı rasyonellikle açıklaması isabetli değildir. Çünkü insanların davranışlarını ya arzu ve heves, veya inançları belirler. Akılları da bu esaslar çerçevesinde oluşur ve gelişir.

Bu demektir ki, sadece davranışlarımızın değil, davranışlarımızın değer hükmünü belirleyici olan düşüncelerimizin de kaynağı, ya arzu ve heveslerimiz veya inançlarımızdır. Yani bir davranışı iyi veya kötü olarak nitelememiz de son tahlilde inançlarımıza veya dürtülerimize dayanmaktadır. Bu yüzden Yüce Allah’ın:”Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi…” (Mü’minûn Sûresi, 23/71) beyanını çok önemli buluyoruz.

Nikâh akdi de insan nev’inin İlâhî yardım almak zorunda olduğu konulardan biridir. Öncelikle iki karşıt cinsin birbirinden yararlanmak için bir araya gelmesi, nikâh akdini gerektirir mi? Bu akit, taraflara hangi yükümlülükleri yükler? Bu yükümlülüklerin ihmal edilmesi hâlinde uygulanacak müeyyideler nelerdir? Bu ve benzeri konularda modern düşüncenin ve bu düşünce üzerine inşa edilen ahlâk ve hukuk anlayışının anlaşılır bir dil kullandığını görmek mümkün değildir. Bu yüzden modern dünyanın, aile kurumuna dâir en ciddi problemi budur: Belirsizlik… muğlaklık ve bu durumun tabiî bir neticesi olarak hiyerarşik boşluk ve kaos…

Bu çerçeveden baktığımızda nikâh akdi, dinî bir düzenlemedir ve rasyonalite ile açıklanamaz. Yüce Allah nikâhlanmayı emretmiş, Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu emri hem uygulamış hem de ümmetini bu konuda uyarmıştır.

Ayrıca Cenab-ı Hak nikâh sözleşmesiyle birbirine helâl olan eşler arasında ülfet, ünsiyet, muhabbet, merhamet ve şefkat duyguları yaratmayı vaat etmiş; bunu da varlığının, kudretinin ve vahdaniyetinin âyetlerinden/sembollerinden ve işaretlerinden biri olarak beyan buyurmuştur.

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (Rûm Sûresi, 30/21)

Bu iman sebebiyle Muhammed ümmeti arasında, her konuda olduğu gibi kadın-erkek münasebetlerinde de bir çerçeve oluşmuş ve bu çerçeve dışındaki münasebet şekilleri meşru görülmemiştir. Buna göre, kadınlar ve erkekler ancak nikâh sözleşmesiyle bir araya gelebilirler. Ve bu bir araya geliş ile aile denen kurum oluşur. Bu kurumun da hem kuruluşunda hem işleyişinde birtakım kurallara riayet edilir.

Böyle olması hâlinde, yani İlâhî kaynaklı olduğuna inandığımız kurallara riayet edilmesi hâlinde, dünya hayatı “cennet” olmaz; yine birtakım sıkıntılar, mihnetler ve meşakkatler yaşanır; çünkü bu hayat imtihan meydanıdır. Ancak beşerî müdahaleler neticesi ortaya çıkan kaos/kriz/buhran/bunalım gibi depresif rahatsızlıklara da bu ölçüde rastlanmaz.

Bu konu üç başlık altında ele alınabilir: 1. Modern dönemde değişen nikâh ve aile algısının yol açtığı sıkıntılar. 2. Özellikle üniversite gençliğini ciddi şekilde tesiri altına alan “gizli nikâh” meselesi. 3. Müt’a (geçici nikâh) konusu.

1-Modern Dönemde Değişen Nikâh ve Aile Algısının Yol Açtığı Sıkıntılar

Bu başlık altında, beşerî müdahaleler neticesi ortaya çıkan sevimsiz aile manzaralarının sebepleri üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Modern ailenin yaşadığı sıkıntıların temelinde şu noktaların bulunduğu kanaatini taşımaktayım:

A- Cinsler Arası Farklılık: Yüce Allah, erkek ve dişi olarak iki cins yaratmışken, modern paradigma bu farklılığı iptal etme peşine düşmüştür. Bu bakış açısıyla hareket eden insanlarda artık, kadın-erkek farklılığından söz etmek imkânı kalmamış, her şeye rağmen bunda ısrar edenler marjinallikle suçlanır hâle gelmiştir.

Ancak üzülerek görüyoruz ki, modern dünya, ekonomik alanda elde ettiği üstünlükten yararlanarak, her alana nüfuz etmeye, hattâ egemen olmaya çalışmakta, bu cümleden olmak üzere aile yapısını da yeniden inşa etmeye yönelmiş bulunmaktadır. Bunu yaparken, ardından da kadın erkek eşitliğini sağlama iddiasıyla, kadını da erkek kadar sorumlu tutmuştur. Bu durum ise kadının da erkek gibi her yükün altına girmesi neticesini doğurmuş, tabiatıyla, yaratılış özelliklerinde birtakım bozulmalar olmuş ve erkekleşme temayülü göstermeye başlamıştır. Bu durum, tabiî olarak erkeğin karakterini de etkilemiş ve o da kadınlaşma temayülü göstermeye başlamıştır.

1933 yılında Hüseyin Rahmi Gürpınar tarafından kaleme alınan “Kadın Erkekleşince” adlı tiyatro oyununda tam da bu nokta canlandırılmış ve oyunun kadın kahramanı Nebahat Hanım’ın kocası Ali Süreyya’ya söylediği şu sözler meselenin özetini ortaya koymuştur:

“İkimizin aldığı para da hemen hemen birbirine eşit… İçinde yaşadığımız yüzyıl kadını erkekleştiriyor… Mademki biz erkek işlerine atılıyoruz. Siz erkekler neden kadın hizmetine el sürmekten çekiniyorsunuz?… Kadının erkekleşmesi biraz da erkeğin kadınlaşmasını gerektirmez mi? İş dengesi başka türlü nasıl düzelebilir?” (s. 69) Şimdilik sözüne ve düşüncesine itibar edilir çevreler bu konuya mesafeli durdukları için sanki bir problem teşkil etmiyormuş gibi gözükse de, hakikatte çok önemli bir mesele ile karşı karşıya bulunduğumuz, izahtan vârestedir. Çünkü nikâhtan söz edebilmek için iki farklı cinsin varlığını kabul etmek gerekir. Yüce Allah’ın, âyetlerinden/sembollerinden biri olarak sunduğu “kendi (cinsi)mizden eşler yaratıp aramızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi” ancak bu suretle gerçekleşir. Bunun anlamı, cinslerin, kendi cinsiyet özelliklerini korumaları ve o konuda herhangi bir yozlaşmaya imkân vermemeleridir.

B- Kefâet: Erkeğin bazı açılardan kadından geri olmaması mânâsına gelir ve İslâm fıkhında kadın tarafının hukukunu koruyucu bir şart olarak konulmuştur. Bunun için de esas itibariyle erkeğin evleneceği kadından bu yönlerden daha aşağı bir durumda bulunmaması gerekir. Erkeğin kadından daha iyi bir seviyede bulunması ise kadının lehine bir durum olup, denkliğe aykırı sayılmaz. Kefâet konusunda en sıkı kriterleri Hanefiler koymuştur. Çünkü bu mezhep kadına, velisinin izni olmadan nikâhlanma yetkisi tanımıştır. Ancak kadın kefâet konusunda yeterli duyarlılığı gözetmez ve ailesinin de iznini almadan evlenirse, veliye bu akdi feshetme hakkı, yetkisi tanımışlardır.

Günümüzde ise bu şart da yeterince gözetilmemekte, artık birçok bakımdan kocasından daha başarılı veya kariyer sahibi, daha iyi ücretle çalışan kadınlar görmek de mümkündür. Fakat bu tür ailelerde problemler artmaktadır. Evliliklerde kefâete riayetin pek çok faydaları izahtan vârestedir.

C- Hiyerarşi: Ailede reis, erkektir. Ancak, reislik, yetki kullanmak değil, mesuliyet üstlenmektir. Yetki kullanmak ise, sadece mesuliyeti yerine getirmeye yetecek miktarla sınırlandırılmıştır. Diğer bütün riyaset makamları da böyledir.

D- Görev Taksimi: Erkek, nafaka yükümlülüğünün tamamını üzerine almıştır. Kadın ise kocasına hizmet yükümlülüğü altına sokulmuştur. Böylece kadın ve erkek birbirine maddî ve hissî bağlarla da bağlanmışlardır.

Bu esaslara riayet edilerek kurulan bir ailede, mihnet ve meşakkatlerin asgarî seviyede kalacağını düşünüyoruz. Yaşadığımız ve içinde büyüdüğümüz modern hayat, bu kanaatimizi her geçen gün daha da pekiştirmektedir. Çünkü modern insan, küçümsediği ve reddettiği aile düzeninden daha sağlam ve sağlıklısını kurabilmiş değildir. Günümüzün eğitimli, varlıklı ve hatta kariyer sahibi bireyleri dahi, ümmî annelerinin ve ümmî babalarının başardıkları ailevî başarıyı ortaya koyamadıklarını herhâlde kabul ederler. Ne var ki bu durumu sorgulamayı bir türlü düşünmezler. Hâlbuki artık bu durumun sorgulanmasının vakti çoktan gelmiştir.

Sözünü ettiğimiz sorgulamaya bir ilk adım olarak kısaca işarette bulunmamız gerekirse şunları söyleyebiliriz:

Kadının iş hayatına atılmasıyla bir zihniyet devrimi yaşanmaya başlamıştır. Geçmişte “Maşa kadar eri olanın paşa kadar yeri olur.” anlayışının yerine, “iş, maaş ve bordro güvencesi” ikâme edilmiştir. Bu durumun tabii bir neticesi olarak da kadınlar, kocalarından çok patronlarına güvenmek ve yönelmek durumunda kalmışlardır. Böyle olunca kadının alâkası, hizmeti ve hürmeti birinci derecede patron merkezli bir karaktere bürünmüştür. Bu durum ise aile hayatına maalesef menfî yönde tesir etmektedir. Bu anlayışın tabiî bir neticesi olarak, iş hayatında her türlü sıkıntıyı kolaylıkla göğüslemeyi başaran kadın, aile hayatında en küçük sıkıntıyı bile göğüslemeye yanaşmamaktadır.

E- Bazıları için çok önemli gözükmese de kanaatimce aile hayatımız adına önemli konulardan biri de, erkek cinsinin, geçmişin günahını ödemeye mahkûm edilmesi sebebiyle, kolayca aşağılanır bir konuma düşürülmesidir. Modern çağın belirleyici özelliklerinden biri de bu olsa gerektir.

F- Bütün bu karmaşadan kurtulabilmenin tek yolu olarak şu inancı görmekteyim: Bu konu, sadece insan denen varlığın aklı ve tecrübesiyle çözebileceği konulardan değildir. Çünkü Yüce Allah ne kadındır, ne erkektir; ne de çocuk veya ebeveyndir. Dolayısıyla koyduğu hükümlerde ne kadının veya erkeğin yanında veya karşısındadır; ne ebeveynin veya çocukların yanında veyahut karşısındadır. Onun hükümleri hem kadınlar, hem erkekler, hem ebeveynler hem de çocuklar için en adil, en ahlâklı ve hakkâniyete en uyun olandır.

Bizim konumumuzdaki kimselere düşen asıl görev ise, Yüce Allah’ın ve O’nun Sevgili Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konulardaki emir ve tavsiyelerini dürüstçe anlamak ve anlatmaktır. Bu vesile ile şu hususu da arz etmek isterim: Modern çağın hâkim hususiyeti, sosyal konularda, yani insanî/beşerî problemlerde, dayanabileceği sabitelerden mahrum bulunmasıdır. Daha da kötüsü, bu durumu olumlaması, hattâ kutsama derecesinde benimsemesidir. Çünkü kendisini, değişim, dönüşüm, ilerleme, gelişme gibi kavramların büyüsüne öylesine kaptırmıştır ki, bu konulara ait bazı sınırların bulunması gerektiğine dâir bir düşünce bile geliştirememiştir. Yapabildiği tek şey, mevcut beşerî temayülleri yoklamak, bu alandaki istatistikleri değerlendirmek ve belli felsefî görüşlere ve belli düzeyde ekonomik güce sahip çevrelerin arzu ve isteklerini antropoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi disiplinlerin desteğiyle meşrulaştırmaya çalışmaktır.

Hâlbuki mümin insanın düşünce tarzı şudur: İnsan nev’i, kendi hakkında sağlıklı karar verebilmesi için bir üst varlığa muhtaçtır. O varlık ona rehberlik etmeli, onun kılavuzu olmalı, yol haritasını çizmeli, kısaca ona bir hayat tarzı belirlemelidir. Hem de insanların kendi aralarındaki münasebetlerin mahiyet ve karakterini belirlemekle yetinmemeli, insan ile eşya arasındaki münasebetin yönünü ve şeklini de belirlemelidir. Yani erkek-kadın arasındaki münasebetin meşruiyet noktalarını gösterdiği gibi, insan ile altın ve gümüş arasındaki münasebetin de meşruiyet ölçüsünü belirlemelidir. Özellikle bu iki misâli zikretmemin sebebi, her tarihte ve her coğrafyada, bütün insanlığın en ağır iki imtihan konusu olmaları sebebiyledir.

2. Özellikle Üniversite Gençliğini Ciddi Şekilde Tesiri Altına Alan “Gizli Nikâh” Meselesi

Öncelikle iki şahit huzurunda kıyılan nikâhın geçerliliği ile, başkalarından gizlemek maksadıyla sadece iki şahidin dışındakilerden saklanan ve gizlenen nikâhın geçerliliğinin birbirinden farklı şeyler olduğunu belirtmek gerekir. Kazâ/hukuk açısından iki şahidin şehadetiyle kıyılan nikâhın sıhhatine kâil olurken, başta aile olmak üzere, yakın ve uzak çevreden gizlemek maksadıyla ve bazen bu durumdan başkalarına bahsetmemeleri yönünde şahitlere de telkinde bulunarak yapılan nikâh sözleşmelerinin, bu akdin özüne/cevherine/ruhuna ve maksadına aykırı düştüğünü düşünüyor, bu yüzden şer’an tecviz edilmesinin mümkün olduğunu sanmıyoruz.

Çünkü:

A. Hanefilerin dışındaki üç mezhep, nikâ­hın sıhhati için, değil yalnız velinin bilgisinin bulunmasını, rızasının alınmasını da şart koşmuşlardır. Cumhur tabir edilen kâhir ekseriyetin bu görüşünü dayandırdıkları çok güçlü deliller olduğunu hatırda tutup, Hanefi mezhebine mensup Müslümanların da bu konuyu önemsemeleri gerekmektedir. Dolayısıyla özellikle babanın bilgisinden gizlenen bir evliliğin sıhhati kesinlikle savunulamaz.

Bu konuda Hanefi mezhebinin kadına irade serbestliği tanıdığını görmekteyiz. Ancak veliye, erkeğin bayana denk olmadığı gibi gerekli durumlarda evliliği feshettirme yetkisi tanınarak kadının karşılaşabileceği bazı sıkıntılı durumlara karşı onu koruma esası getirilmiştir.

B. Nikâhta şahitlerin hazır olması şarttır ve bu konuda icma (görüş birliği) vardır. Şahitlerin olması, nikâhın sıhhat şartlarındandır. Yani şahitsiz nikâh geçerli değildir. Şahitlerin hazır olmasının hikmetlerinden biri de nikâhın duyurulmasıdır. Ancak, şahitlerin varlığının, nikâhın duyurulması için yeterli olup olmadığında ihtilâf vardır. İmam Âzam ve İmam Şafii Hazretleri, şahitlerle yapılan fakat ilân edilmeyen evlilik için “mekruh olsa da sahihtir” derken; İmam Malik, şahitlerin huzurunda yapılsa da halka ilân edilmeyen ve şahitlere “Bu evliliğimizi kimseye söylemeyin.” denilen nikâhın geçersiz olduğu görüşündedir. Ona göre, bu şekilde evlenenlerin nikâhı, yetkili merci tarafından bozulmalıdır. Çünkü bu durum, Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) “Nikâhı ilân ediniz, onu mescidlerde akdediniz ve nikâhta def çalınız.” emrine aykırıdır. (Tirmizi, Nikâh 6) Bir diğer hadîslerinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: “Nikâhta, haramla helâli birbirinden ayıran şey, def çalmak ve ses (çıkarmak)tır.” (Tirmizi, Nikâh 6; Nesai, Nikâh 72) Yani, o nikâhın ilân edilmesidir. Günümüzde gizli nikâh meselesinin önüne geçmek adına nikâhın ilânı da ayrı bir önem kazanmaktadır.

C. İhtilâflı durumlarda ihtiyatlı olanı almak, dindarlığın gereğidir. Yani fıkhî bir meselede âlimler arasında görüş ayrılığı ortaya çıkmışsa, bu durumda ihtilaftan kurtulacak görüşü almak, daha uygun bir davranıştır.

Nikâh gibi hayatî bir konuda, bazı kîl (zayıf) kavillerle amel etmeye yönelmek son derece riskli bir durumdur.

3. Müt’a (Geçici Nikâh) Konusu

Müt’a nikâhının sıhhatine dâir bugüne kadar söylenenlerle alâkalı olarak sadece şu kadarına işaret etmek istiyorum: Bilindiği üzere Sünnî mezheplerin tamamı müt’a nikâhının son kertede kıyamete kadar yasaklandığını kabul etmişlerdir. Peygamber Efendimiz, ilk defa Hayber Savaşı’ndan önce üç gün müt’aya izin vermiş; daha sonra da onu yasaklamıştır. Allah Resûlü’nün ikinci kez izin verişi de Mekke’nin Fethi’nde vuku bulmuş; üç günlük izinden sonra Resûlullah Müt’a’yı tekrar ama bu defa Kıyamet Günü’ne kadar yasaklamıştır.

Bu konuda en açık ve güçlü delil olarak er-Rabî b. Sebra el-Cühenî’nin rivayet ettiği şu hadîse dayanmışlardır: Râvî’nin babası Sebra, Mekke fethinde Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber bulunmuş, müt’a nikâhı ruhsatından istifade etmiş, böyle bir nikâh içinde yaşarken Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işitmiştir: “Ey insanlar! Sizin, kadınlardan müt’a nikâhı ile faydalanmanıza izin vermiştim. Biliniz ki Allah Teâlâ bunu, kıyâmet gününe kadar haram kılmıştır, kimin yanında böyle bir kadın varsa bıraksın, onlara verdiğiniz mehirlerden hiçbir kısmını da geri almayın.” (Müslim, “Nikâh”, 22) Allah Rasûlü bu yasağı veda haccında tekrar etmiştir. (Ebû Davud, “Nikâh”, 13; İbn Mâce, “Nikâh”, 44)

Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbîler de bu iznin geçici olduğunu ve daha sonra kesinlikle haram kılındığını vurgulamıştır. Mesela, bir defasında, müt’anın helâl olduğuna inanan birisi Hz. Ali (r.a.) ile bu konuda tartışınca, Hz. Ali ona, Allah Resûlü’nün Müt’a’yı ve evcil eşeğin etinin yenmesini Hayber günü yasakladığını söylemiştir. (Buhârî, “Nikâh”, 31; Müslim, “Nikâh”, 29-32; İbn Mâce, “Nikâh”, 44) Üstelik bu rivayet bizzat Şiî kaynaklarda da yer almaktadır. (Kitabu’t-Tehzib, 7/251) Ne gariptir ki kitabın yazarı bu hadisle alâkalı Hz. Ali’nin takiyye yaptığını iddia etmektedir. Ayrıca, Müt’a’nın haram olduğuna dair Hz. Ali’nin bizzat kendi ifadesi de mevcuttur. (Kitabu’l-İstibsar, 3/142) Eğer iddia edildiği gibi Allah’ın aslanı o dönemde takiyye yapmışsa halife olduğunda müt’anın caiz olduğunu söylemesine, takiyye yapmasına bir mani mi vardı? Halife iken serbest olduğunu ilan ederdi.

Prof. Dr. Salim Öğüt, Yeni Ümit

Eş Seçimi

Evlenecek kimseler, birbirlerinin üstlerine-başlarına, kılık ve kıyafetlerine, hatta servet ve dış güzelliklerine göre değil; bu en ciddî meselede, ruh güzelliği, namus ve ahlâk anlayışı, fazilet ve karakter yüksekliğine göre karar vermelidirler. İslâmî mânâda yuva kurmak isteyenler için eş seçiminde nazar-ı itibara almaları gereken temel hususlar başta Kur’ân-ı Kerîm’in parlak işarî beyanları, sonra Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) önemli tavsiyeleri ve büyük çözümleri ile önümüzdedir. Dinimizin parlak beyanları ışığında aile yuvası kurmaya hazırlanma, genç nesillerimizi doğrudan ilgilendiren temel bir meseledir. Dolayısı ile yazımızda eş seçiminde göz önünde tutulacak hususları kısaca belirtmeye çalışacağız.

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak şu önemli prensibe dikkat çekmektedir:

وَلاَ تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ وَلَأَمَةٌ مُؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكَةٍ وَلَوْ أَعْجَبَتْكُمْ وَلاَ تُنْكِحُوا الْمُشْرِكِينَ حَتَّى يُؤْمِنُوا وَلَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ وَلَوْ أَعْجَبَكُمْ أُولَئِكَ يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِإِذْنِهِ وَيُبَيِّنُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

“İman etmedikçe Allah’a şirk koşan kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, imanlı bir câriye, müşrik bir kadından kesinlikle daha iyidir. İman etmemiş müşrik erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, inanmış bir köle, müşrik bir kişiden kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) Cehennem’e çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile Cennet’e ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar.” (Bakara, 2/221)

Âyet-i kerîmede görüldüğü üzere evlilikte eş seçimi hem erkek hem de kadın açısından ele alınmıştır. Burada dikkati çeken ilk husus, evlenilecek adayda inancın aranmasının gereğidir. Hadîs-i şerîflerde de evlenecek erkek ve kadınlar için ayrı ayrı tembihler bulunmaktadır. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de bir hadîs–i şerîflerinde evlenecek erkekler için şöyle buyurur: “Kadın dört şeyi için nikâh edilir; malı, soyu, güzelliği ve dini. Sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun.”1 Başka bir rivayette de “soy” dışındaki diğer üç nitelik yani malı, güzelliği ve dindarlığı belirtilmiştir.2 Bu hadîs–i şerîfte, evliliğin uzun ömürlü olması için eş seçiminde göz önüne alınabilecek hususlar sıralanmış, bir erkeğin evleneceği kadında araması gereken temel şartın dindarlık olduğu belirtilmiş; ancak mal, soy ve güzellik gibi unsurların da evliliklerde tercih sebebi olabildiği realitesi göz ardı edilmemiştir.

Genellikle bir kıza talip olan erkek, başkaca özellikleri göz önünde bulundurur; fakat bu arada dindarlık arka plânda kalabilir. İşte Allah Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) dindar olanın tercih edilmesi gereğini gayet kibar ve nazik bir üslûp ile belirtmiş, kadınla, yalnız güzelliği veya zenginliği için evlenilmesinin yol açabileceği mahzurları şu şekilde açıklığa kavuşturmuştur: “Kadınlarla yalnız güzellikleri için evlenmeyiniz, ihtimal ki, güzellikleri onları ahlâken geri kalmaya sevk eder. Onlarla yalnız malları için de evlenmeyiniz. Çünkü olabilir ki malları sebebi ile kocalarına karşı taşkın davranabilirler. Siz onları genelde dindarlıklarından ötürü nikâhlayınız. Şüphesiz dindar olan kara kuru bir kadın (dindar olmayan diğerlerinden) daha üstündür.”3

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), sâliha ve dindar bir kadının aile mutluluğu açısından önemine şu şekilde işaret etmektedir: “Mümin, Allah’a takvalı oluşundan sonra, sâliha (dindar) bir hanımdan daha faydalı bir unsur elde etmemiştir. Çünkü böyle bir kadın, efendisi ona neyi emrederse onu hemen yapar. Yüzüne baktığında, ona sürur ve sevinç verir. Kocası, daha önceden eşine yapmasını emretmiş olduğu bir konuda, başkasına ‘Eşim dediğimi yapmıştır.’ şeklinde yemin etse, o kadın kocasının yeminini boşa çıkarmaz. Kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri asla yapmaz.”4

Bediüzzaman Hazretleri, insanın refika-i hayatına sevgisini onun geçici güzelliğine bağlamaması gerektiğini ihtar ederek şöyle demektedir: “Refika-i hayatını, rahmet-i İlâhiye’nin mûnis, lâtif bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letâfet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymettar ve en şirin cemâli ise, ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaife, lâtife mahlûkun hukuk-u hürmeti o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa hüsn-ü suretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda biçare hakkını kaybeder.”5

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kızlarını evlendirecek olan velilere damat adaylarında öncelikle hangi özelliği aramaları gerektiğini ise, şu şekilde ifade buyurmuştur: “Dinini ve huyunu beğendiğiniz bir erkek size kız istemeye gelince, onu evlendiriniz. Eğer bu evliliğe mâni olursanız, yeryüzünde karmaşa ve fesat çıkar.”6 Buradan da anlaşılan, yüksek ahlâk ve karaktere sahip erkeklerin yapacakları dünürlük tekliflerinin, kız tarafınca başka sebepler öne sürülerek geri çevrilmemesidir.

Bir erkeğin itikadî hayatı düzgün değilse, o erkek her şeye sahip olsa da, çok bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü dinî hassasiyeti bulunmayan bir erkek, hakikatte hareket eden bir ölü gibidir. Hayatın en aslî konusu olan dine bağlı olmayan insanın, hayatını paylaşacağı eşinin haklarına saygı göstereceğine dair bir garanti de bulunmamaktadır. Ayrıca dindar erkek ya da kadın, dinî telâkkiler taşımayan bir eşle anlaşamaz ve onunla mutlu bir hayat sürdüremez. Dindar insan, müstakbel eşinin dinî ve ahlâkî alanlar hâricindeki başkaca eksikliklerine tahammül edebilir. Ancak dinî konulardaki duyarsızlıklara veya inançta lâubaliliklere tahammül etmesi oldukça zordur.

Bir genç kız, haramları açıktan işlemeye devam eden kötü ahlâka sahip bir erkekle evlenirse mutlu olamaz. Hemen her genç kız haramdan korunan, güzel huy ve ahlâka sahip bir erkekle evlenmeye çalışmalıdır. Aynı şekilde bir genç erkek de ahlâken mazbut olmayan bir kadınla evlenmemelidir. Evlenilecek kişide önce yüksek bir şahsiyet, yüksek ahlâk veren bir dindarlık ve huy güzelliği öncelikli olarak aranmalıdır. Şayet bu hususiyetler yoksa diğer vasıflar pek fazla bir kıymet ifade etmez.

Güzel Ahlâk “Güzel ahlâk” ile kast olunan şey, dinen ve aklen beğenilen sıfatlardır. Evlenecek adayların birbirlerinde aramaları gereken en temel vasıflardan en öncelikli olanı “güzel ahlâk” olduğuna göre “güzel ahlâk”ın tanımlanması gerekir. Güzel ahlâkı bizlere anlaşılır bir şekilde tarif edecek en kıymetli ve büyük şahsiyet ise, elbette dost ve düşmanın ittifakıyla, mehâsin-i ahlâkın en yüksek mertebelerine mazhar birisi olmalıdır. İşte o yüce Zât, en başta Kur’ân-ı Kerîm’in “Ve sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin!” (Kalem Sûresi, 68/4) şehâdeti, daha sonra da arkasında tebaiyetle O zât’a (sallallahü aleyhi ve sellem) sülûk etmiş, güzel hasletlerin ve ahlak-ı hasenenin en yüksek derecelerine erişmiş bütün ehl-i tahkikin ittifakları ve tasdikleri ile Efendimiz Hz. Muhammed’dir (sallallahü aleyhi ve sellem). Biz de “güzel ahlâk” nedir sorusuna bizzat fem-i Nebevîden (sallallahü aleyhi ve sellem) südûr olmuş bazı tarifleri burada nakletmek istiyoruz.

Resülullah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Kıyâmet günü, müminin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâlâ Hazretleri’nin buğzettiği kimseler, düşük ve çirkin söz/davranış sahipleridir.”7 Bu hadîs-i şerîften anladığımız kadarı ile düşük ve çirkin söz söyleyenler kötü ahlâk ile muttasıf kimselerdir. Benzer bir hadîs-i şerîf de şu şekildedir: “İslâm’ın; çirkin durumlar ve çirkin davranışlar ile asla bir yakınlığı yoktur. İnsanların İslâmiyet’çe en güzel olanı da ahlâkı en güzel olan kimsedir.”8

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir diğer hadîs-i şerîfinde de şöyle buyurur: “Müminlerin en faziletlisi, kalbi mahmûm olan, dili ise doğru konuşandır.” Bunun üzerine sahabe sorar: “Kalbi mahmûm olmak ne demek Ey Allah’ın Resulü?” Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) cevap verir: “Kalbin, günahsız, taşkınlık yapmayan, hiç kimseye hasedi olmayan, ğıll u ğışsız9, tertemiz ve takvalı oluşudur.” Ashab yine sorar: “Peki, daha sonra en faziletliler kimlerdir?” Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de: “Dünyayı unutup ahireti sevenler.” buyurur. Ashab hazeratı yine sorar: “Peki, bunlardan daha faziletli olarak kimler gelir Ey Allah’ın Resulü?” Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle tamamlar: “Bütün bunlardan daha faziletli kişi güzel ahlâk üzere olan mümindir.”10

Abdullah İbn Mübarek güzel ahlâkı şu şekilde tarif ederdi: “Güzel ahlâk, gülümser olmak, iyilik için elinden geleni yapmak ve insanlara eziyet verici muameleden uzak durmaktır.”11

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allâh (celle celâlühü) bu dini kendi Zât-ı Bârî’si için seçmiştir. Bu açıdan dininiz için cömertlik ve güzel ahlâk çok önemli birer maslahattırlar. Öyleyse dininizi bu ikisi ile süsleyiniz.”12 Bu hadîs-i şerîfte yer alan iki güzel unsurun zıt anlamları da şu şekilde belirlenmiştir: “İki haslet vardır ki, bunlar bir müminde asla beraber bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlâk.”13

Şimdi nakledeceğimiz hadîs-i şerîfte de tartışmacılık ve yalan söyleme gibi iki kötü huya dikkatler çekilmekte, bunların tedavisi için reçete sunulmaktadır. Ebu Ümâme (r.a) Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu naklediyor: “Haklı bile olsa tartışmayı bırakan kişi için Cennet’in kenarında bir köşke kefilim. Şaka şeklinde söylüyor olsa dahi yalanı terk eden kişi için Cennet’in ortasında bir köşke kefilim. Ahlâkını güzelleştiren kişi için ise Cennet’in en yüksek noktasında bir köşke kefilim.”14

Ashab, Resülullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) en fazla hangi amelin insanları Cennetlik yapacağını sordular: “Allah’a takva dairesinde kulluk ve güzel ahlak!” buyurdular. İnsanları en fazla neyin ateşe girdirdiği soruldu: “Ağız ve ferc!” buyurdular.”15 Bu hadîs-i şerîften de özellikle iki uzuvla işlenen yanlışlıkların kötü ahlâka bir mezbelelik olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki bir kimsenin tanıdığı ya da tanımadığı kimseler hakkında dedikodu, gıybet yapması, o kimseler hakkında ileri-geri konuşması neredeyse cinsel suçlar ölçüsünde ağır bir vebaldir. Buraya kadar aktarmaya çalıştığımız hadîs-i şerîf­lerden şu hususların kötü ahlâka ait özelliklerden bazıları olduğu, bu şekildeki insanlarla nikâh bağı kurma konusunda dikkatli olma gereği anlaşılmaktadır. Düşük ve çirkin söz söyleme, çirkin tutum ve davranışlar gösterme, kin ve hile, hainlik ve düşmanlık, cimrilik, günaha düşkünlük, koğuculuk, insanlara eziyet, yalan vb. menfi özellikler kişilikte bir erozyon, bencillik ve kolaycılığa doğru bir kaçış ortaya çıkarır. Bu özelliklerden bir veya birkaçına sahip kimselerle nikâh akdine girmemenin daha uygun olacağı anlaşılmaktadır.

Yine yukarıdaki hadîs-i şerîflerden anladığımız kadarı ile müspet özelliklere sahip, yani sözlerinde ölçülü olan, güzel tutum ve davranışlar gösteren, taşkınlık yapmayan ve kimseye haset etmeyen, cömertlikle maruf, kendisi takva sahibi olduğu gibi müttaki insanlarla birlikte olan, kimsenin aleyhinde konuşmayan, düşkün ve muhtaç kimselere yardımcı olan bir insanın da iyi bir eş adayı olabileceği görülmektedir denilebilir.

Adayı Görme Evlenecek erkeklerin evlenecekleri bayan adayları görüp göremeyecekleri konusu hadîs kitaplarımızda yer almıştır. Meselâ muhacir sahabilerden birisi ensârdan bir kadınla evlenmek istediğinde Resûlullah ona: “Evlenmek istediğin kişiyi gör, çünkü ensârın gözlerinde bir şey (küçüklük ya da çakırlık) vardır.” buyurmuşlardır.16 Bu hadîs-i şerîften, evlenilecek bayana evlenme maksadı ile bakmanın caiziyeti anlaşılmaktadır. Bir diğer rivayette ise Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Biriniz bir kadına talip olursa, şayet imkân bulabilirse hoşuna gidecek ve kendini kadınla evlenmeye çekecek taraflarına baksın.” buyurmuştur.17 Bu hadîs-i şerîften de bakma konusunun abartılmaması gerektiği, kız tarafına bu konuda rahatsızlık verebilecek davranışlardan kaçınılması ve zorlamalardan uzak kalma gereği anlaşılmaktadır.

Ebû Hümeyd’den nakledilen bir hadîs–i şerîfte de: “Biriniz kadına tâlip olduğunda, evlenme gayesiyle bakmış olduktan sonra ona bakmasında günah yoktur.” buyrulmuştur.18 Bu hadîs-i şerîfte de özellikle çekingen erkeklere evlenme niyeti ile kadına bakılmasında bir günah bulunmadığı mesajı verilmektedir. Nitekim bu yorumu doğrulayan bir hâdise şu şekildedir. Mugîre b. Şu’be anlatıyor: “Ben Hz. Peygamber’e (sallallahü aleyhi ve sellem) vararak, nikâhlamak istediğim bir kadın olduğundan bahsettim. Resülullah: “Onu gördün mü?” diye sordu. “Hayır”, dedim. “Git, evlenmek istediğin kadını gör. Zîrâ görmen, aranızda ülfet ve sevginin devamlılığı açısından daha uygun olur.” buyurdular. Resulullah’ın “gör” demesi üzerine talip olduğum ensarlı kadının ebeveynine gidip kızlarını nikâhlamak istediğimi, bunun için Resülullah’ın “gör” emri üzerine onu görmem gerektiğini anlattım. Biraz hoşlanmaz gibi oldular. Evlenmek istediğim kadın da mahfilinden beni duymuş, “Görmeni Resulullah emretmişse gör. Ama öyle değilse, seni Allah’a havâle ederim.” dedi. Bunu mühim bir olay olarak görür gibiydi. Onu gördüm ve evlendik. Daha sonraları Muğire, evlendiği bu eşi ile kendisi arasında oluşan ittifak ve uyumdan tarifsiz bir memnunluk duyduğunu anlatmıştır.19

Sonuç Şüphesiz İslâm, eş seçimi konusunu da ihmal etmemiştir. Bu hususta gereken temel esaslar başta Kur’ân-ı Kerîm’in parlak beyanları, sonra da Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) uygulamaları ile önümüzdedir. İslam âlimlerinin bizlere kadar yüksek bir ilim namusu içerisinde ulaştırdığı bu bilgiler, devâsa İslâm kültür müdevvenatı içerisinde yer almaktadır. Adına ister flört densin isterse de başka bir şey, bir kadınla erkeğin meşru nikâh bağı olmaksızın aralarında hissî bağ kurmalarının veya böyle bir bağlılığa götürecek tanışma-görüşmelerin iyi netice vermeyeceği bilinmelidir. Çünkü bu esnada her iki taraf da en iyi yönleri ile görünmeye çalışır. Birbirlerine iyilik meleği rolü yaparlar. Gerçek durum ise ancak evlendikten, yani iş işten geçtikten sonra ortaya çıkar. Bu açıdan erkek ve kadının meşru olamayan bir tarzda bir araya gelmeleri huzurlu ve sağlam bir aile yuvasının teminatı değildir. Bir insanın tabiî hâlini tespit, ancak onun önceki tabiî halini bilenler tarafından yapılabilir. Bu da kızı veya erkeği iyi bilen kimselerden istifade ile mümkündür. Ayrıca gayrımeşru beraberliklerin, akıl ve mantık hislerini altüst edeceği, kişilerin doğru karar vermesini zorlaştıracağı açıktır.

Nikâh bağının önemi kavranmadan bir araya gelmelerin getirdiği önemli suiistimallerden birisi de, toplumun ahlâk, örf ve adetlerine mugayir zararlı gidişatın önünü açmadır. Bu tarz görüşmelerde çok defa, iffet de elden gidebilir. Namuslu Müslüman bir kız için bundan büyük bir felâket düşünülemez. Gayrımeşru beraberlikler, gençleri huzursuz, rahatsız, saldırgan, anarşist, serseri, müsrif ve perişan bir hâle sokar. Gençler arasında aşağılık duygusu, kıskançlık, kin, nefret, karamsarlık, düşmanlık gibi çeşitli ruhî bunalımlar doğurur. Bu meseleye şu hadîs–i şerîf ışık tutmaktadır: “Sizden kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, yanında mahremi olmayan bir kadınla baş başa kalmasın. Zîrâ bunu yaparsa üçüncüleri şeytan olacaktır.”20

İslâm’a göre kadın ve erkek arasında yapılan meşru bir nikâh akdi ile aile yuvası kurulur. Eşlerde bulunan pek çok özellikler kaynaşır, yeni nesiller bu yolla meydana gelir. Nikâh vasıtası ile iki ayrı cins hayatlarını, sevgilerini, varlıklarını, eksik ve mükemmel yönlerini, sahip oldukları güzellikleri, ellerindeki imkânları, duygularını ve isteklerini paylaşırlar. Huzurlu bir aile yuvası kurar, hayatlarını beraber sürdürür, ülkelerine ve insanlığa dini diyanetini bilen ahlâklı yeni nesiller yetiştirirler.

*İstanbul Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi  Musa Kâzım Gülçür

Dipnotlar 1. Buharî, nikâh, 15; Ebu Davud, nikâh, 2; Nesaî, nikâh, 13. 2. Ahmed b. Hanbel, 3/80; Müslim, rada, 53; Tirmizî, nikâh, 4. 3. İbn Mace, nikâh 6. 4. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/ 251, 432, 438; bkz. Ebû Davud, zekât, 38; İbn Mace, nikâh, 5. 5. Nursi, Sözler, s. 697. 6. Tirmizî, nikâh 3; Beyhakî, es–Sünenü’l–Kübrâ, Beyrut–1994, 7/132. 7. Tirmizî, birr 61; Ebu Dâvud, edeb 8. 8. Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned, 5/89, 99. 9. Ğill u ğiş: Aklın muhtelif fikirler üzerinde kararsızlığı, gönül darlığı, kin ve hile, hainlik ve düşmanlık. 10. Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/783. 11. Tirmizî, birr 61. 12. Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 18/347. 13. Tirmizî, birr 41. 14. Ebu Davud, edeb, 8. 15. Tirmizî, birr, 61. 16. Müslim nikâh, 74. 17. Ebû Dâvûd, nikâh, 19. 18. Heysemî, Mecma’uz–zevâid, 4/278. 19. İbn Mace, nikâh, 9. 20. Buharî, nikâh, 111; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/339.

Allah’ın Sevmediği Helâl: Boşanma

Boşanma, din nazarında mubahların en sevimsizidir. Ne var ki, ruhsat ve cevazının sevimsizliği kadar, men edilmesi de gayri tabiî ve gayri fıtrîdir.

Yeryüzünün en eski sosyal kurumlarından biri olan aile, içtimaî hayatın âdeta bir minyatürüdür. Nesli devam ettirme, aile fertlerine psikolojik ve sosyal güven sağlama işlevinin yanında, kültürel değerleri gelecek nesle aktarma işini de önemli ölçüde aile üstlenir. Ailenin sosyal yapının oluşumundaki inkâr olunamaz fonksiyonu, netice olarak toplumun ve devletin şekillenmesinde de hissedilir.

Bu yüzden İslâm hukukunda kadın ile erkeğin birlikte yaşamasının sosyal ve hukukî çerçevesini belirleyen evlilik sözleşmesi ayrıntılı anlatılır. Bu konuda birçok emredici ve düzenleyici kurallardan söz edilir. Esasen, İslâm hukukunda evlilik sözleşmesi, bir yönüyle hukukî bir işlem ve akit; bir yönüyle de ibadet olarak değerlendirilir1. Bu anlayışın tabiî bir yansıması olarak evlilik ve boşanma konusu, bazı fıkıh kitaplarının ve bazı hadîs mecmûalarının tertibinde ibadet bölümünün akabinde yer alır. Ayrıca evlilik ve boşanmanın “hukûkullah” arasında sayılması, evlilik müessesesinin dinî ve sosyal boyutunu gösterir.

İslâm hukukunda evlenme hükümleri “nikâh”, boşanma hükümleri ise “talak” başlığı altında incelenir. Sözlükte iki kişinin birbirinden ayrılması mânâsına gelen talak, İslâm hukuk terimi olarak evlilik bağının çözülmesiyle eşlerin birbirinden ayrılmalarını ifade eder. Bu özelliğinden dolayı temel fıkıh kitaplarında talak bölümleri, hem kocanın tek taraflı irade beyanıyla yaptığı boşamayı (talak), hem bir bedel karşılığında anlaşarak meydana gelen boşanmayı (muhalaa) hem hâkim kararıyla meydana gelen boşanmayı (tefrik) hem de boşama hakkının kadına da verilmesini (tefviz-i talak) ihtiva eder. Çağdaş İslâm hukukçuları ise talak başlığında sadece kocanın tek taraflı boşamasını ele alırlar. Diğer boşanma çeşitleri olan muhalaa, tefrik ve tefviz-i talakı ise ayrı ayrı başlıklar altında incelerler.

Biz bu yazıda Kur’ân-ı Kerîm’de boşanma çeşitleri olarak zikredilen talak, îlâ, zıhar ve mülaaneyle ilgili âyetler hakkında genel bilgiler vermekle yetineceğiz. Meselelerin daha iyi anlaşılması için bazı âyetlerin sebeb-i nüzullerine dikkat çekeceğiz. Hemen belirtelim ki, başlığın Kur’ân-ı Kerîm boyutuyla sınırlandırılması metodolojiyle değil, yazının kapsamıyla ilgilidir. Dolayısıyla, konunun sünnetle ve fıkhî detaylarıyla ilgili boyutlarına burada değinmeyeceğiz.

1. Talak Kur’ân-ı Kerîm’de ahkâm âyetleri genelde icmalîdir. Fakat ceza, miras ve aile hukuku sahasında Kur’ân-ı Kerîm’de, tafsilatlı hükümler ihtiva eder. Kur’ân-ı Kerîm’de, kadın ve aile hukukuyla ilgili olarak yüzün üzerinde âyet bulunmaktadır. Bu âyetlerin önemli bir bölümü, evlilik ve evlilik sonrasıyla ilgilidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de evlilik birliğinin sürdürülmesi için özellikle Müslümanların dinî hassasiyetlerine dikkat çekilir. Bu kapsamda iffete, güzelliğe, iyiliğe, mârufa, ihsana, takvaya, Allah’ın sınırlarına riayet etmeye, Allah’a ve ahirete imana daima vurgu yapılır. Aile müessesesinde hem erkeklerin hem de kadınların fedakârlık yapmaları gerektiği belirtilir. Ayrıca hem erkek hem de kadın aileleri, karı koca arasındaki problemlerin çözümünden sorumlu tutulur. Bütün bunlara rağmen çözüm bulunamazsa, ayrılma en son çare olarak mubah görülür.

Kur’ân-ı Kerîm’de, erkeğin mânevî bir bağla bağlandığı karısını üç defa boşama hakkı vardır. Cahiliye’de sınırsız olan boşama sayısını Allah, üç talakla sınırlandırmıştır. “Boşanma iki defadır” (Bakara, 2/229) âyeti, boşanmaların tek celsede sonuçlandırılmamasını beyan eder.2 İslâm hukukçuları, iki veya üç talakı bir anda söyleyip, boşanmaların tek celsede vuku bulmasının Kitap ve Sünnet’te nehyedildiği hususunda tereddüt etmezler. Hattâ bu konuda, selefin ittifak ettiğini naklederler.3 Dolayısıyla İslâm hukukunda boşanmanın, her ay bir boşanma olmak üzere en az üç aylık bir sürece yayılması güzel (hasen); üç ay aralıklarla dokuz aylık bir sürece yayılması ise daha da güzel (ahsen) olarak değerlendirilir. Tam aksine ilgili zaman şartlarına riayet edilmeyen boşanmalar, İslâm hukukunda “bid’at” olarak isimlendirilir. Zaten, hayız hâlinde boşamanın haram olduğunu bildiren âyet (Talak, 65/1), boşanma zamanı itibariyle bir kısıtlama mahiyetindedir.

Bilindiği gibi, İslâm aile hukukunda talak sünni ve bid’i olmak üzeri iki kategoride değerlendirilir. İslâmî prensipleri uygun olan boşanmaya sünni talak, İslâmî prensiplere uygun olmayan boşanmalara ise bid’i talak denir. Ayrıca boşanma sonrası erkeğin tek taraflı iradesiyle geri dönüşü mümkün olan boşanmalara ric’i talak, hem erkeğin hem de kadının irade beyanıyla geri dönüşü mümkün olan boşanmalara ise bain talak denir.

İslâm, birinci, hattâ ikinci boşama hakkı kullanılmış olsa bile, kocaya “ric’at” (karısına geri dönüp evliliği devam ettirme) hakkı tanır. Bu konuda, Ahmed b. Hanbel, “Dikkatle inceledim, Kur’ân-ı Kerîm’deki boşamayla ilgili âyetlerin tamamı, ric’î talâktır.” tespitini yapar. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler.” (Bakara, 2/228) buyurulur. Hattâ Kur’ân-ı Kerîm, birinci veya ikinci boşanma sonrası kadınların bekleme sürelerinin (iddet) sona ermesi hâlinde, koca karısına geri dönmek isterse, mâni olunmamasını ister (Bakara, 2/232). Zaten, boşanmış kadının iddet süresince kocasının evinde kalması hem hakkı, hem de sorumluluğudur. Bu süreçte kocanın karısına geri döndüğünü belirten sözlü ifadesi veya geri döndüğüne işaret eden fiilî davranışıyla bile, aile birliği yeniden kurulabilmektedir.

Eğer, birinci, hattâ ikinci boşanma, -bazı kinaî lafızlarda olduğu gibi- bâin talakla gerçekleşmişse, evliliğin devamı kararında kadının irade beyanına müracaat esastır. Bununla, kadının mağduriyetinin giderilmesi hedeflenir. Çünkü kadın, evliliği devam ettirmede veya sona erdirmede özgürdür. Şayet kadının hür iradesi, evliliğin devamı yönünde olursa, tekrar bir mehir belirlenerek yeni bir nikâh akdi gerekir.4

Bu aşamalardan sonra da netice alınamamış ve ayrılık tek çözüm hâline gelmişse, İslâm eşleri zoraki beraber yaşamaya mahkûm etmez. Zaten, üç ayrı boşama tecrübesi, şartlarda bir değişme olmadığı sürece, bu aile birliğinin yürütülemeyeceğine delil olarak yeterli görülür.5 Buna göre boşanma, kronikleşen geçimsizliklerde başvurulabilecek en son çaredir.

Her şeye rağmen önü alınamamış, karı-koca birbirinden tamamen ayrılmış ve dün birlikte tüttürdükleri aile ocağı bugün bütünüyle sönmüşse, “Her kim Allah’tan korkarsa, ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, bilsin ki Allah ona kâfidir.” (Talâk, 65/2-3) ve “Eğer karı koca boşanarak birbirlerinden ayrılırlarsa, Allah her birini kendi kudretiyle, muhtaç duruma düşmekten korur. Allah’ın ihsanı geniştir.” (Nisâ, 4/130) ifadeleriyle, boşanmış çiftler, neticeye razı olmaları ve karamsarlığa düşmemeleri hususunda “teselli” edilir.6

Bu hükümlere ek olarak Kur’ân-ı Kerîm’de, “Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz.” (Bakara, 2/230) buyurularak, erkeğin aynı kadınla tekrar evlenebilmesi için hem fiilî olarak başka bir erkekle evlenip boşanmış olması hem de kadının hür iradesi şart koşulur. Böylece boşanmanın geri dönüşü olmayan bir hâdise olduğu vurgulanır ve tarafların kıskançlık damarlarına dokunulur. Pratik hayatta çok az karşılaşılmasına rağmen, yine de bu durumda bile geri dönüşün mümkün olmasının bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılması, aile birliğinin devam ettirilmesi açısından oldukça dikkat çekicidir.

En önemli özelliğiyle Kur’ân-ı Kerîm’de, boşanmayla ilgili hükümlerden sonra bunların Allah’ın koyduğu yasalar olduğu belirtilir ve bu yasaların bozulmaması, bu sınırların aşılmaması emredilir. Bu yasalara aykırı hareket eden kişiler, “zâlim” olarak tavsif edilir (bkz. Bakara, 2/229; Talâk, 65/1).

Yine boşanmayla ilgili âyetlerde, “mâruf”, “ihsân” ve “cemîl” sözcüklerinin kullanılmasıyla, ayrılma esnasında söz düelloları, birbirlerinin kusurlarını deşifre etmeleri, hattâ muhtemel karşılıklı iftiralar engellenerek, boşanmaların medenî bir şekilde neticelenmesi istenir (bkz. Bakara, 2/229, 231; Ahzâb, 33/28, 49; Talâk, 65/2). Ayrıca, ayrılma sonrası mehir ve nafakanın hâricinde kadına ayrı bir meblağın (mut’a) verilmesi gerekmektedir. Bu bedelin boşanan kadının yarasını sarmaya yönelik bir gönül alma ve bir tazminat mahiyetinde olduğu söylenebilir.

2. Îlâ Kur’ân-ı Kerîm’de talaktan farklı diğer bir boşanma çeşidi olarak îlâ anlatılır. Îlâ, sözlükte yemin etmek mânâsına gelir. İslâm hukuk terimi olarak ise, kocanın karısına dört ay veya daha fazla süreyle yaklaşmayacağına yemin etmesini ifade eder.7 Cahiliye örfüne göre boşanmayla paralel hükümleri söz konusudur. Kur’ân-ı Kerîm, bu uygulamayı dört ay süreyle sınırlandırır (Bakara, 2/226). Şayet dört ay içerisinde dönerse, boşanma meydana gelmez. Fakat dört ay içerisinde dönülmezse, boşanma meydana gelir. Bu sebeple İslâm hukukunda îlâ, “talâk-ı müeccel” olarak değerlendirilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hanesiyle ilgili bazı hâdiseler anlatılır. Bunlardan birisi îlâ hâdisesidir. Rivayete göre, bir defasında ihtimal Peygamberimiz’in bazı hanımları belki biraz daha müreffeh bir hayat isterler. Bu isteğe muhatap olan Peygamberimiz bir ay uzlete çekilir. Bu konuda Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e tek cümle söyler: “Bunlar benden, elimde olmayan şeyler istiyorlar.”8 Çok geçmeden, bu hususta âyet nazil olur. “Ey Peygamber! Eşlerine söyle: Eğer dünya dirliğini ve süsünü (refahını) istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu diliyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden güzel davrananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/28-29) buyurularak, Allah Resulü’ne bizzat Cenâb-ı Hak tarafından hanımlarının serbest olduklarını bildirmesi beyan edilir (Ahzâb, 33/28).

İlgili âyetlerin nazil olması üzerine Peygamberimiz, önce Hz. Âişe’den başlayarak İlâhî emrin gereğini yapar. Dünya hayatını yahut âhiret yurdunu tercih hususunda serbest olduğunu bildirir. Anne babasına danışıp konuşmadan acele karar vermemesini tavsiye eder. Böyle bir teklife Hz Âişe’nin tereddütsüz cevabı ise, “Bunun hakkında mı anne-babama danışacağım? Vallâhi ben, Allah’ı, Resulullah’ı ve ahireti tercih ediyorum.” olur. Diğer hanımları da farklı davranmazlar, aynı teklife aynı ifadelerle karşılık verirler. Böylece, Peygamberimiz’in hanımları irade imtihanlarını başarıyla kazanırlar. Çünkü onlar, Allah Resulü’nden ayrı kalmayı ölümden beter bir musibet kabul ederler. Netice olarak, meşhur îlâ hâdisesinde hanımlarının bu tercihlerine, Peygamberimiz’in de çok sevindiği görülür.9

Başka bir âyette, hanımlarından ayrılmayı veya onlarla birlikte kalmayı tercih hakkı Peygamberimiz’e de verilir. Peygamberimiz de hanımlarından ayrılmamayı tercih eder. Bu karşılıklı olarak birbirlerinden ayrılmamayı tercih etmeleri üzerine Allah, “Böyle yapman onların mutlu olmalarına, üzülmemelerine ve hepsinin senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur. Allah kalblerinizde olanı bilir. Allah hakkıyla bilendir, halîmdir. Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen -elinin altında bulunan cariyeler hâriç- güzellikleri hoşuna gitse bile, bunların yerine başka hanımlar alman sana helâl değildir. Allah her şeyi gözetler” (Ahzâb, 33/51-52) buyurarak, hem ilgili hâdisenin bu şekilde neticelenmesi övülür, hem de müminlerin anneleri olan bu hanımlar, Allah tarafından iltifat görür. Zaten, “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” (Tahrîm, 66/1) itabından, Hz. Peygamber’in hanımlarının rızasını gözetme ve gönüllerini hoşnut etme hususundaki hassasiyetini anlayabiliriz.

3. Zıhar Kur’ân-ı Kerîm’de Cahiliye Araplarında çok yaygın bir boşanma türü olan zıhardan bahsedilir. İslâm hukuk terminolojisinde zıhar, kocanın karısını ebedî haram olan bir mahremine benzetmesini ifade eder.10 Burada konumuz açısından zıharla ilgili olarak, Mücadile Sûresi ilk âyetlerinin nazil olmasına vesile olan olay, aile birliğinin sürdürülmesi açısından oldukça dikkat çekicidir. Rivayete göre, Havle binti Sa’lebe’nin kocası Evs b. Sâmit ihtiyarlar ve biraz da hassaslaşır. Bir gün hanımıyla bir tartışma esnasında öfkelenip; “Sen bana anam(ın sırtı) gibisin.” deyiverir. Fakat çok geçmeden, kocası yaptığına pişman olur. Hanımını kendine çağırır. Fakat kadın ihtiyatlı davranır ve Allah Resulü’ne olanları anlatmasını ister. Kocası, ben utanırım soramam, der. Kadın “Öyleyse ben sorarım.” diyerek Peygamberimiz’in huzuruna gelir ve önüne diz çöker. Olanları ve kocasından karşılaştığı kötülükleri gözyaşlarıyla Peygamberimiz’e anlatmaya başlar. Peygamberimiz, “Yâ Havle, kocan hem amcan oğlu, hem de yaşlı bir kişi. Allah’tan kork!” diyerek sözünü keser ve öfkesini yatıştırmaya çalışır. Havle, “Yâ Resulallah, Evs benimle evlendiğinde ben genç idim. Fakat yaşım ilerledi, birçok evlâtları oldu, şimdi de beni anası gibi kıldı ve beni kimsesiz bırakıverdi.” diyerek sözüne kaldığı yerden devam eder. Cahiliye örfüne göre koca karısına bu sözü, boşama maksatlı söylerdi ve bir daha onunla evlenemezdi. İslâm’da ise, ilk kez böyle bir hâdise meydana geliyordu. Dolayısıyla Resulullah, “Bu konuda bir şeyle emir olunmadım. Kanaatim, haram olmuşsun.” buyurarak, toplumdaki yerleşik genel örf ve âdet hükmünü esas alır. Kadın, kocasından ötürü, “Vallahi boşama zikretmedi.” diyerek ruhsat talebinde bulunur. Peygamberimiz tekrar “Haram olmuşsun!” hükmünü yineler. Kadın ruhsat talebinde ısrar eder. Fakat sonuç alamayınca, bu defa da hâlini Allah’a arz eder. Kadın hane-i saadette, “Allah’ım, yalnızlığımı, kimsesizliğimi ve bana zor gelecek olan ayrılmamın acısını sana arz ederim. Küçük çocuklarım var. Onları kocama bıraksam, zayi olacaklar. Yanıma alsam, aç kalacaklar. Allah’ım, sana arz ederim. Allah’ım, Peygamberine bir vahiy indir.” diyerek, yaşlı gözlerle başını semaya yöneltir. Havle, henüz hane-i saadetten ayrılmadan hemen Kur’ân âyetleri nazil oluverir.

Bu vahiyden sonra Peygamberimiz, “Yâ Havle, müjdeler olsun!” buyurur ve “Kocası hakkında seninle tartışan ve hâlini Allah’a arz eden kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah, sizin konuşmanızı işitir. Çünkü Allah işitendir, bilendir. İçinizden zıhar yapanların kadınları, onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar. Kuşkusuz Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.” (Mücâdile, 58/1-2) mealindeki yeni nazil olan âyetleri okur.11 Cahiliye döneminde talakın en şiddetlisi olarak uygulanan zıhar, artık bundan böyle, Kur’ânî tabirle “çirkin ve asılsız bir sözden”den ibarettir. İlgili âyetlerle Câhiliye örfü ilga edilir, yok hükmünde değerlendirilir. Ancak böyle bir söz söyleme bir suç kabul edilir ve fert psikolojisi açısından, kefareti verilene dek, “muvakkat haram” hükmü getirilir (Mücadile, 58/3-4). Âyette belirtildiğine göre, haram hükmünün kalkması için zıhar yapanın bir köle azat etmesi, buna imkân bulamayanın iki ay peşpeşe oruç tutması, buna da gücü yetmeyenin altmış fakiri doyurması gerekir (Mücadile, 58/3-4). Zıhar kefaretinin bir insanı hatayla öldürme kefaretiyle eşit olması -altmış fakiri doyurma hâriç- oldukça mânidardır (krş. Nisa, 4/92).

4. Karı-Kocanın Lânetleşmesi (Mülâane) Kur’ân-ı Kerîm aile hukuku ile ilgili olarak, öncelikle kadın ve erkeğin iffet ve namuslarına karşı yapılacak isnatları şiddetle cezalandırır. Diğer hukukî muamelelerden farklı olarak sadece zina suçunun ispatı için dört görgü şahidinin tanıklığı istenir. Bu şartlarda ispat edilemeyen bir durumda, -olay fiilen vuku bulmuş olsa bile- görgü şahitleri, hukukî bakımdan ebediyen susmak zorundadırlar. Aksi takdirde kendileri suçlu duruma düşecekler ve belirtilen cezaî müeyyide, bu hâdiseyi deşifre eden kişilere uygulanacaktır (Nur, 24/4). Çünkü, bazı olayların şuyuu vukuundan beterdir. Bu atasözünün en tipik örneklerinden birisi, iffetli bir bayanın zina iftirasına maruz kalmasıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’de iffetli bir bayana zina iftirasında bulunmayı ifade eden kazif, genel bir hükümdür. Bu genel hükme karşılık, kendi hanımını zina ederken gören şayet bu kadının kocası ise, hüküm farklı bir statüde değerlendirilir. Çünkü aile birliği açısından üçüncü şahıslarla kocanın aynı hükme tâbi olması durumunda böyle bir hükmün kocaya haksızlık olacağı açıktır. Buna göre, eşleri aleyhinde zina ithamında bulunup da dört görgü şahidiyle ispat edemeyecek kocalar için âyette, karısının suçu kabul etmemesi ve kocasının da ithamında ısrar etmesi hâlinde, mülaaneden sonra mahkeme kararıyla boşanacakları; fakat koca aleyhine kazif cezası uygulanmayacağı belirtilmiştir (Nur, 24/6-9). Bu farklı iki ayrı hükümde, suç unsurları yönüyle aynı nitelikler söz konusudur. Fakat ceza hukuku bakımından, aynı konuda üçüncü şahıslarla koca, hüküm bakımından farklılık arz etmektedir.

Sonuç İslâm’da, katolik mezhebinde olduğu gibi ayrılmayı yasaklayan bir sistem benimsenmediği gibi, günümüzde olduğu gibi eften püften bahanelerle ve basit gerekçelerle meydana gelen boşanmalar da hoş görülmez. Kur’ân-ı Kerîm’de zaman zaman ortaya çıkabilecek çeşitli ailevî problemlerin çözülebilmesi için, öncelikle eşlerin özverili olmaları istenir. Ayrıca hem erkek hem de kadın aileleri, muhtemel problemlerin çözümünden sorumlu tutulur. En önemli özelliğiyle âyetlerde ihsan, takva, mâruf, zulmetmeme, Allah’ın sınırlarını aşmama şeklindeki çeşitli anlatımlarla, Müslümanların karakter ve dinî değer yargılarının Allah’a iman ve ahirette hesap verme şuuruyla oluşması istenir. Aile hayatında dünyevî mazeretlerin değil, uhrevî düşüncelerin hâkim olması beklenir.

Kur’ân-ı Kerîm’de boşanma çeşitleri olarak talak, îlâ, zıhar ve mülaaneden bahsedilir. Talakla ilgili olarak yeni bir düzenleme getirilir. Îlâ ile ilgili hükümle, cahiliye örfü tashih edilir ve yeni bir teşrii hüküm beyan edilir. Zıharla ilgili olarak, cahiliye örfü tamamen ilgâ edilir ve yok hükmünde değerlendirilir. Mülaaneyle ilgili âyet ise, suç unsurları yönüyle kazifle aynı olduğu hâlde sonuçları bakımından farklılık gösterir. İffetsizlik hâriç, ilgili âyetlerin bütününde aile birliğinin korunması hedeflenir. Başka bir anlatımla, Kur’ân-ı Kerîm’de boşanma son değil, en son çaredir.

*Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Ahmet Güneş

Kaynak: Yeni Ümit Dergisi, s. 93, yıl 2011.

Dipnotlar 1. İbn Abidin, Haşiye, İstanbul 1984, III, 3. 2. İbnü’l-Arabî, Ahkamü’l-Kur’an, Beyrut 1985, I, 190; Zemahşerî, Keşşâf, Beyrut 1995, I, 269. 3. Cassâs, Ahkamu’l-Kur’an, Beyrut 1985, ll, 78. 4. Mevsılî, Abdullâh b. Mahmûd, el-İhtiyâr li- ta’lîli’l-muhtâr, İstanbul 1980, lll, 147. 5. Aktan, Hamza, İslâm Aile Hukukunda Boşanma ve Yorumu, Erzurum 1982, s. 14. 6. Cassâs, lll, 271. 7. Bkz. Bakara, 2/226; Mergînânî, el-Hidâye şerhu bidâyeti’l-mübtedi’, İstanbul 1986, II, 11. 8. Ahmed b. Hanbel, lll, 328. 9. Buhârî, Tefsîru’l-Kur’an, 5; Müslim, Talâk, 30-35. 10. Kâsânî, Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes’ûd, Bedâiu’s-sanâi’ fî tertîbi’ş-şerâi’, Beyrut 1986, lll, 229. 11. Bkz. İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, İstanbul 1992, Vlll, 60-67; Elmalılı, M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1971, Vll, 4775-4776.

Salih Bir Evlat İçin Hamilelikte Dikkat Edilecek Hususlar

Salih, sağlam karakterli, güzel ahlâklı ve dindar bir çocuğa sahip olmak isteyen bir kişi öncelikle evlenirken tercihini doğru yapmalıdır. Evlendiği insanın dindar ve güzel ahlâklı olmasına öncelik vermelidir. Evlilikten sonra ise hamilelikten çocuğun doğumuna kadar olan süre içinde alınması gereken bir kısım tedbirler vardır. Yani, öncelikle “tohumun temiz bir zemine bırakılması, sonra da bırakıldığı yerde gelişirken temiz bir hava ile havalandırılması, temiz şualarla şualandırılması, temiz su ile sulanması ve tımar edilmesi, yetiştirilmek istenen neslin kaliteli yetişmesi bakımından çok önemlidir.”[1]

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde:

اَلشَّقِيُّ مَنْ شَقِيَ في بَطْنِ أُمِّهِ وَالسَّعيدُ مَنْ سَعِدَ في بَطْنِ أُمِّهِ

“Şaki, daha anasının karnında talihsizdir; said, anasının karnında da talihlidir.”[2] buyuruyor. Hâlbuki biz biliyoruz ki bizim irade ve davranışlarımız hesaba katılmadan hiçbir takdir söz konusu değildir. Bizim nasıl hareket edeceğimiz, nasıl adım atacağımız, attığımız bu adımların neleri ortaya çıkaracağı Cenâb-ı Hak tarafından bilinmiş ve iradelerimiz de hesaba katılarak her şey ona göre plan ve programa tâbi tutulmuştur.[3] Dolayısıyla bizim salih bir evlat yetiştirmek için alacağımız tedbirler daha tohumun atılması anından itibaren başlar ve devam eder.

Sperm ve yumurta bir araya geldikten sonra, annenin gıdası, hâl ve hareketleri, ruhî durumu, maneviyatı anne karnındaki çocuğun şaki veya said yazılmasında önemli birer etkendir. Haram bir lokmanın, işlenen bir günahın, manevî tatminsizlikten ileri gelen stres ve depresyonların hiç şüphesiz çocuğun karakterinin şekillenmesinde etkisi büyüktür. Besmelesiz atılan bir tohumdan hayırlı neticelerin ortaya çıkması Cenâb-ı Hak aksini murad buyurmadıkça zor bir ihtimaldir. Ancak Cenâb-ı Hak dilerse füccardan da salih evlatlar neşet edebilir.

Şimdi hamile bir kadının, hamilelik süresince dikkat etmesi gereken hususları kısaca arz edelim:

Besmele

Çocuğun anne karnına düşmesinden önce besmele çekilmesi ve dua edilmesi Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) tavsiyeleri arasındadır. Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselam) konuyla ilgili şöyle buyurur: “Kişi hanımına gelince bismillah desin ve şu duayı okusun:

اَللّٰهُمَّ! بَارِكْ لَنَا فيمَا رَزَقْتَنَا وَلَا تَجْعَلْ لِلشَّيْطَانِ نَصيبًا فيمَا رَزَقْتَنَا

Allah’ım, bize vereceğin evladı hakkımızda mübarek kıl. Bize nasib ettiğin şeyde şeytana bir pay koyma.” Böyle derse, kadın hamile kaldığı takdirde çocuğun salih olacağı ümid edilir.”[4] Buhârî ve Müslim’in ittifaken rivayet ettikleri bir başka hadis-i şerifte ise hanımına yaklaşmak isteyen kimsenin besmele çektikten sonra şu duayı okuması tavsiye edilir:

اَللّٰهُمَّ جَنِّبْنَا الشَّيْطَانَ عَنَّا وَجَنِّبِ الشَّيْطَانَ مَا رَزَقْتَنَا

“Allah’ım, bizi şeytandan uzak tut ve şeytanı da bize vereceğin evlattan uzak tut!”[5] Hadisin devamında, bu duayı okuyan kimsenin bir çocukla rızıklandırıldığı takdirde, şeytanın ona ebediyen zarar veremeyeceği ifade edilir.

Evet, hadis-i şeriflerde açıkça ifade edildiği üzere, her hayrın başı besmele olduğu gibi hayırlı bir evlada sahip olmak isteyen kimsenin de besmeleyle işe başlaması çok önemlidir. Ardından da çocuğun salih bir evlat olması ve şeytanın ona zarar vermemesi için Cenâb-ı Hakk’a iltica edip yalvarmalıdır.

Dua

Yukarıya aldığımız hadis-i şerifler ailevi münasebetten önce besmele çekilmesini ve dua edilmesini tavsiye ediyor. İşin bidayetinde dua önemli olduğu gibi hamile kaldıktan sonra, doğuma kadar her fırsatta Cenâb-ı Hakk’a dua etmek de çok önemlidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın hayırlı bir evlat nasip etmesi için Cenâb-ı Hakka yakarışlarını şu ifadelerle anlatır:

هُوَ الَّذي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا فَلَمَّا تَغَشَّاهَا حَمَلَتْ حَمْلًا خَفيفًا فَمَرَّتْ بِهِ فَلَمَّۤا أَثْقَلَتْ دَعَوَا اللّٰهَ رَبَّهُمَا لَئِنْ اٰتَيْتَنَا صَالِحًا لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرينَ

“Sizi bir tek candan (Âdem’den) halkeden, ondan da yanında huzura eresiniz diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. (Âdem) Eşi ile (birleşince) o hafif bir yük yükleniverdi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıyıp da hamileliği ağırlaşınca, Allah’a: Andolsun bize (salih) kusursuz bir çocuk verirsen, sana ziyadesiyle şükrederiz, diye dua ettiler.”[6]

Gerek baba gerekse anne adayı, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine nasip edeceği çocuğun her türlü kusurdan âzâde ve hayırlı bir evlat olması adına Allah’a yalvarıp yakarmalı ve duasının makbul olduğuna inandıkları zatlardan da bu hususta dua istemelidirler. Müsebbibü’l-Esbab olan Cenâb-ı Hak isterse, olmazlar bile olur hâle gelir. İşte anne-baba duadaki bu büyük güce inanmalı ve gönülden yaptıkları dualarıyla Cenâb-ı Hak’tan hayırlı evlat talebinde bulunmalıdırlar.

Helâl Rızık

Özellikle günümüzde daha bir ehemmiyet kazanan hususlardan bir diğeri de helâl rızık peşinde olmak ve şüpheli hiçbir lokmanın mideye inmesine fırsat vermemektir. Yani çocuk daha anne karnındayken helâl ve temiz rızıkla beslenmelidir. Çocuk anne karnında teşekkül etmeye başladığı ilk andan itibaren meşru yollardan gıdasını almalıdır. Bunun için de ebeveyn, kazançlarının helâlinden olması hususunda son derece hassas olacak, alışveriş yaptıkları yerleri iyi seçecek ve dinin haram kıldığı hiçbir maddenin evlerine girmesine fırsat tanımayacaklardır. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

يَأْتي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لَا يُبَالِي الْمَرْءُ مَا أَخَذَ مِنْهُ أَمِنَ الْحَلَالِ أَمْ مِنَ الْحَرَامِ

“Öyle devir gelecek ki insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”[7] buyurmak suretiyle inananları kazanç hususunda dikkatli olmaya çağırmıştır.[8] Konuyla ilgili bir diğer hadis-i şerif ise şu şekildedir:

إِنَّ أَوَّلَ ما يُنْتِنُ مِنَ الْإِنْسَانِ بَطْنُهُ فَمَنِ اسْتَطَاعَ أَنْ لَا يَأْكُلَ إلَّا طَيِّبًا فَلْيَفْعَلْ

“İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, kim, karnına temiz olandan başka bir şey girdirmemeye gücü yeterse mutlaka bunu yapsın!”[9] Yediği içtiği haram olan bir kişinin duasının kabul olmayacağı da Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) şeref sudûr olan beyanlar arasındadır.[10]Bunlardan başka Kur’ân-ı Kerîm’de ve sünnet-i sahihada helâl rızık talep etmenin gereği ve önemi hakkında birçok âyet ve hadis vardır.

Haram ve şüpheli gıdaların çocuğun tabiatında ne gibi deformasyonlara yol açacağını, onun fıtratında nasıl bir tahribat yapacağını bilemeyiz. Ancak bildiğimiz bir şey var ki insan karakterinin oluşmasında yenilip içilen şeylerin inkâr edilemez tesirleri söz konusudur. Bu açıdan baştan itibaren anne-baba yediği, içtiği şeylere dikkat etmeli ve çocuğun helâl, temiz ve sağlıklı gıdalarla beslenmesi hususunda titiz olmalıdırlar.

Maneviyat

Hamile bir annenin, ruhî ve psikolojik durumu çocuğun gelişiminde önemli bir etkiye sahiptir. Konuyla ilgili şu tespitler oldukça çarpıcıdır: “Fransa’da birbirini teyit eden muhtelif araştırmalara göre asabî ruhî hastalıklar servisine düşen çocukların % 50’sinin alkolik ailelerden geldiği, keza çeşitli suçlardan mahkemelik olan çocukların babalarının % 50’sinin alkolik olduğu, bu ailelerden gelen çocuklarda % 34 nispetinde aile, okul ve içtimaî muhitlere intibak bozuklukları tespit edildiği ifade edilmektedir. Ayrıca, şunu da belirtelim ki çocuğun, anne karnında iken yedinci aydan itibaren dış tesirlere karşı hassasiyet kazanıp, aksü’l-amellerde bulunduğuna ve mesela sese karşı hareketlerini artırdığına dair klinik çalışmalara dayanılarak “cenin devrinde öğrenme”den bahsedilmektedir.”[11]

Buna göre çocuk daha anne karnındayken bile, annenin hâl ve tavırlarının onun gelişiminde etkili olduğu söylenebilir. Özellikle annenin, manevî yönden güçlü olması, sağlam bir imana sahip bulunması, stres ve sıkıntılardan uzak durması hiç şüphesiz çocuğun gelişiminde müsbet bir tesir icra edecektir.

Tevekkül ve Teslimiyet

Son olarak, müstakbel anne ve babaların dikkat etmeleri gereken bir husus olarak Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül içinde bulunmaları gerektiğini hatırlatabiliriz. Yani hayırlı bir evlat olmasını hesaba katmadan ille de bir çocuğumuz olsun diye ısrar etmek, ille de cinsiyeti şöyle veya böyle olsun dememek, ufak rahatsızlıklardan bile hemen evhama kapılmamak, muhtemel bazı hastalıklar karşısında sarsılmamak oldukça önemlidir. Her şeyden önce anne baba doğacak çocuğun Cenâb-ı Hakk’ın bir ihsanı ve nimeti olduğu şuurunda bulunmalıdır.

Anne babanın çocuğu “olmazsa olmaz” görmeleri ve bu konuda aşırı hırs göstermeleri, aksiyle cezalandırılmalarına sebep olabilir çünkü bizler neyin hakkımızda hayırlı olduğunu bilemeyiz. Bize düşen, sebeplere riayet ettikten sonra Allah’a güvenip Ona tevekkül etmektir. Çocukların da bir imtihan vesilesi olduğu unutulmamalı ve Cenâb-ı Hak’tan her hususta olduğu gibi bu konuda da hayırlısı istenmelidir.


[1] Fethullah Gülen, Çekirdekten Çınara, s. 65.

[2] Beyhakî, es-Sünenu’l-Kübrâ, 7/422.

[3] Fethullah Gülen, Çekirdekten Çınara, s. 65.

[4] Abdurrezzâk, Musannef, 6/194.

[5] Buhârî, bed’ü’l-halk 11; Müslim, nikâh 116.

[6] A’raf Sûresi, 7/189.

[7] Buhârî, büyû 7.

[8] Buhârî, büyû 7, 23.

[9] Buhârî, ahkâm 9.

[10] Müslim, zekât 65.

[11] İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Sünnetinde Terbiye, s. 97-98.

Dinimizde ve Örfümüzde Nişanlanma

İslâm’a göre evlenmek, sadece zevk ve haz için değil; aile teşkili, milletin bekâ ve devamı, ferdin duygu ve düşüncelerinin dağınıklıktan kurtarılması ve cismânî hazlarının zapturapt altına alınması içindir. Bu konuda zevk ve hazlar ise, fıtratın çok meselelerinde olduğu gibi, birer avans ve imrendirmeden ibarettir.

Fıkıh literatürümüzde evlenmenin başlangıcı kabul edilen nişanlanma müstakil bir başlık altında incelenmez. Bu, nişanlanmayla ilgili hükümlerden bahsedilmediği mânâsına da gelmez. Meselâ nişanlanacak kişilerin görüşmelerinde riâyet etmeleri gereken mahremiyet sınırı, iddet süresi içerisindeki kadına evlenme teklifinde bulunma, nikâh kıyıldıktan sonra zifaf gerçekleşmeden boşanma ve halvet-i sahiha konuları çeşitli yerlerde anlatılmıştır. Nişanlanmayla ilgili hükümler ilk kez 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nde müstakil bir başlık altında incelenmiş, sonraki dönem eserlerde de, nişanlanma müstakil olarak anlatılmıştır.

Nişanlılığın psikolojik, sosyolojik, örf ve âdet, ahlâkî, dinî ve hukukî boyutları iç içedir. Elbette sosyal bir müessese olan nişanlanmayla ilgili gelenek ve göreneklerden hangilerinin fıkıh kapsamına girip girmediğinin iyi analiz edilmesi elzemdir. Bu analizden önce ise, nişanlanmayla alâkalı genel bilgiler vermek faydalı olacaktır.

Nişanlanma

Türkçede nişan; nişanlanma sırasında yapılan tören, evlenmek üzere birbirlerine söz verme, yüzük takmak için yapılan merasim gibi mânâlarda kullanılır. Nişanlı, parmağına yüzük gibi bir alâmet takılmış olan evlenecek adayı ifade eder. Nişanlanma terim olarak, bir kadın ile bir erkeğin ileride birbirleriyle evleneceklerini karşılıklı olarak vaat etmeleridir. Nişanlılık ise, nişanlanmayla başlayıp evliliğe kadar devam eden süreci ifade eder. Bu özellikleriyle nişanlanma, sevgili, yavuklu, sözlü, arkadaş olma, birlikte çıkma ve flört etme kelimelerinden tamamen farklıdır. Buna göre nişanlanma, söz kesme ile evlilik arasındaki ara dönemi ifade eder. Diğer bir özelliğiyle nişanlanma, evlilik öncesi süreci tanımladığı için nikâh da değildir.

Arapçada kıza tâlip olma ve nişanlanma mânâsına gelen ‘hıtbe’ kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de geçer. İlgili âyette iddet süresi içerisinde kadına evlenme teklifinde bulunmanın (hıtbe) hükmünden (Bkz. Bakara sûresi, 2/235) bahsedilir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de zifaf öncesi ayrılma durumunda mehrin yarısının ödenmesinden ve kadının iddet beklememesinden bahsedilir. (Bkz. Ahzab sûresi, 33/49)

Hadîs mecmualarında evlenme öncesi adaylarda bulunacak vasıflar, evlenecek erkek ve kadınların görüşmeleri, evliliğin ilân edilmesi, velîme verilmesi ve yeni çiftlere dua edilmesi gibi nişanlılık süresiyle ilgili hadîsler nakledilir. Ayrıca hem Peygamberimiz’in (s.a.s.) nişanlanması hem de kızlarını nişanlamasıyla alâkalı hadîsler rivâyet edilir.

İslâm Hukuku açısından kimlerle nişanlanılabilir meselesi tamamen nikâhı helâl ve haram olanlarla ilgilidir. Bunlara ek olarak, Peygamberimiz bir hadîslerinde: “Kardeşinizin talip olduğu kişiye siz de talip olmayınız.” (Buharî, Nikâh, 45) buyurur. Elbette başkasının talip olduğu bir kadına tâlip olma, İslâm ahlâkıyla ve erdemiyle bağdaşmaz. Dolayısıyla hadîste yasaklanan husus, kadının istenmesi safhasıyla kayıtlıdır.

Nişanlanmayla ilgili fıkhî hükümler ise başlıca şunlardır: a. Nişan evlenme vaadidir; b. Nişan mahremiyeti kaldırmaz; c. Nişan mehre hak kazandırmaz; d. Nişan hediyeleri, hibe hükmündedir. Bu makalede bu hükümler ana hatlarıyla değerlendirilecektir.

Nişan Evlenme Vaadidir

Bilindiği gibi nişanlanma tabiatı gereği geçici de olamaz ebedî de. Bu yüzden nişan ile evlilik arasındaki münasebeti hukukî ve ahlâkî olmak üzere iki kategoride değerlendirmek mümkündür. Dört mezhebe göre nişanlanma, evlenme akdi olmayıp, sadece evlenme vaadinden (söz verme) ibarettir. Yani, nişanlanma hukuken bir sözleşme (akit) değil, ahlâken karşılıklı söz vermedir (vaad). Çünkü hukuken, nişan nikâh değildir, nikâhın herhangi bir şartı da değildir. Ayrıca hukuken nişan nikâhın doğurduğu neticeleri doğurmaz. (Bilmen, Kamus, 2/12) Nişanlanma sonucu nişanlılar arasında akrabalık, nafaka, miras vb. hükümler tahakkuk etmez. En önemli özelliğiyle nişanlanma, tarafları hukuken evlenmeye mecbur kılmaz.

Her ne kadar nişanlanma hukuken evlenmeyi zorunlu kılmasa da, elbette dinen ve ahlâken konuyu farklı değerlendirmek gerekir. Nişanlanma dînen, ahlâken ve örfen taraflara sadakat ve evlenme mükellefiyetini gerekli kılar. Kur’ân-ı Kerîm’de emir kipiyle; “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluğu gerektirir.” (İsra sûresi, 17/34) buyrulur. Ayrıca mü’minlerin vasfı sayılırken, “üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar.” (Mü’minun sûresi, 23/8) ifadesi yer alır. Âyetteki ahit ifadesi hem kendi aralarındaki akitleri hem de Allah Teâla’ya verdikleri ahitleri kapsar. Yine, “sözleştiği zaman sözlerinde duran” (Bakara sûresi, 2/177) gibi âyetlerde mü’minlerin dinî ve ahlâkî mesuliyetleri anlatılır.

Doğrusu, evlilik gibi önemli ve hayatî bir müessesenin başlangıcı kabul edilen nişanlanma, basit bir hâdise değildir. Evliliğe mâni bir durum olmadıkça nişanlanma ile verilen evlenme vaadinîn yerine getirilmesi gerekir. Bu özelliğiyle nişanlanma her ne kadar bir söz verme kabul edilse bile, mü’min, sözünün eridir ve sözünün senet olduğunu unutmamalıdır. Dolayısıyla tarafların birbirlerini soruşturma, inceleme, huy ve karakter uyumlarını gözlemleme safhasını, nişan öncesinde olgunlaştırmaları gerekir. Bu safhada, sosyo-hukukî bir esas olan kefâet (denklik) meselesi de göz ardı edilmemelidir.

Nişan vaadi, ahlâkî ve dinî bir sorumluluktur. Bu yüzden, her ne kadar nişanlanma taraflara hukuken evlenme mecburiyeti yüklemese bile geçerli bir sebep olmadan meydana gelen ayrılmalarda dinî ve ahlâkî bakımdan tarafların mânevî mesuliyeti kalkmaz. Yani hukuken olmasa bile, mağduriyetin bulunması durumunda bir kul hakkı ihlâli olması sebebiyle haksız olan tarafın meşru bir gerekçesi bulunmadan böyle bir yola tevessül etmesi, örfî-ahlâkî yükümlülüğünü ve Allah katındaki sorumluluğunu kaldırmaz. Belki bunun tek istisnası, müteakip dönemlerdeki olumsuzlukların artması ihtimaliyle, boşanmalarına nispeten daha ehven olmasıdır.

Nişan Mahremiyeti Kaldırmaz İslâm Hukuku’nda nişanlanma, taraflara eş statüsü kazandırmaz, dînen taraflara evliliğin verdiği beraber yaşama hak ve yetkisini vermez. Dolayısıyla evliliğe kadar nişanlılar, ileriye matuf iyi niyetli beklentilerine rağmen, mahremiyet bakımından, âdeta iki yabancı gibidirler. Bu sebeple tarafların mahremiyet sınırlarına dikkat etmeleri gerekir. Yani nişanlılık döneminde taraflar arasında örtünme, halvet hâli vb. dinî yükümlülükler aynen devam eder. Burada dikkat edilmesi gereken husus, mahremiyet sınırına riâyet edilmesi, halvet hâlinin bulunmaması ve İslâmî adaba uygun olmasıdır. Elbette kız veya erkeğin yakınları gibi başka insanların da bulunduğu durumlarda halvet hâli gerçekleşmez. Bunlar dinî hükümlerdir. Dinî hükümler ise, içtimâî şartların değişmesiyle değişmez. Nişanlılık döneminde dinî hükümlere riâyet etmeyenler, elbette fiillerinin dünyevî riskine de uhrevî vebaline de katlanır.

İslâm Hukuku’nda özgürlük esas olmakla beraber, sınırsız da değildir. Kişi, başkalarının hakkını ihlâl edemeyeceği gibi, kendi bedenini de gayrimeşru bir şekilde kullanamaz. Aksi uygulamaların dinen ve hukuken hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü İslâm Hukuku’nda insan bedeni de emanet olarak değerlendirilir. Bu sebeple insan kendi bedeninde bile istediği gibi tasarrufta bulunamaz. “Kendimin” diyerek gayrimeşru bir şekilde vücudunu başkasına da kullandıramaz. Burası insanın özgürlük kapsamına girmez. İslâm’da erkek ile namahrem hür bir kadın arasındaki mahremiyetin kalkması ve kadının kadınlığından erkeğin meşru olarak yararlanabilmesi, ancak ve ancak nikâh akdiyle mümkündür.

Toplumumuzda zaman zaman nişanlılık döneminde daha ziyade nişanlılar arasında mahremiyet hükümlerinin meşrulaştırılmasına matuf olarak dinî nikâh kıyıldığı görülmektedir. Bilindiği gibi nikâh akdi birçok dinî ve hukukî hükümleri içerisinde barındıran genel bir akit niteliğindedir. Elbette dinî hükmünün bir sonucu olarak mahremiyet sınırları kalkar. Bunun yanı sıra, nikâh akdiyle, mehir tabiatıyla kadının hakkı olarak tahakkuk eder. Ayrıca nikâh akdine bağlı olarak hısımlık, nafaka, miras, talak, iddet vb. dinî ve hukukî hükümler de tabiî olarak doğar. Dahası nesep, hadane, velâyet gibi hususların temelini de nikâh akdi oluşturur. Bu dinî ve hukukî hükümler parçalanmaz bir bütündür. Başka bir anlatımla, dinen mahremiyet kalksın; ama hukukî hiçbir yükümlülük olmasın gibi bir nikâh akdi düşünülemez. Zaten İslâm Hukuku açısından nikâh akdi yapıldıktan sonra tarafların birbirini nişanlı kabul etmelerine dinen ve hukuken imkân yoktur. (Bilmen, Kamus, 2/12)

Özellikle günümüzde Türk Medeni Kanunu resmî nikâh öncesi dinî nikâhı yok hükmünde kabul ettiği için herhangi bir olumsuzluk durumunda dinî nikâh, hukukî müeyyidelerden yoksundur. Dolayısıyla taraflardan birinin mağduriyeti durumunda, mağduriyetin giderilmesi hukuken mümkün değildir. Nikâhın dinî hükümleri ise, tamamen kişilerin dinî duygu ve vicdanî sorumluluklarına bırakılmaktadır. Dinî duygu ve vicdanî sorumluluğu hassas olan dönemlerde ve kişilerde her ne kadar geniş ve yaygın bir problem olarak gözükmese bile dinî duygu ve vicdani sorumluluğun zayıfladığı dönemlerde ve kişilerde çeşitli problemlere sebebiyet vereceğini söylemek kehanet değildir. Hele hele nişanlılığın uzun sürdüğü durumlarda çeşitli problemlerle sıklıkla karşılaşılabilir. Pratikte mağdur olan taraf da genellikle kadınlar olmaktadır. Ayrıca kadının tek taraflı nişanı bozmak istediği durumlarda erkeğin talak hakkını kullanmaması gibi çeşitli problemlere de rastlanmaktadır.

Ailelerden bile gizli dinî nikâh kıyılması durumunda ise, erkek ile kadın arasında irade uyumu bulunsa, şahitlik şeklen var kabul edilse bile, şahitliğin temel esprisi itibariyle ilân, asla yerine getirilmiş kabul edilemez. Bu itibarla böyle bir nikâha nikâh denemez. Fıkıh kitaplarımızda şu bilgiler kayıtlıdır: İnsanlardan gizli olarak iki şahit bulunsa ve şahitlere nikâhı gizlemeleri şart koşulsa, nikâh in’ikad etmez. (Semarkandi, Tuhfe, 1/131) Yani, nikâh yok ve geçersiz kabul edilir. Esasen bu hüküm üçüncü şahıslar açısından düşünülmüştür. Ailelerden bile gizli nikâh kıyılması ise, evleviyetle bu hükme dâhildir. Hele hele nikâhın herhangi bir süreyle kayıtlanması, böyle bir nikâhı mut’a nikâhı statüsüne sokar ki, dört mezhebe göre de mut’a nikâhı bâtıldır, hükümsüzdür. Sonuç olarak toplumumuzda resmî nikâh öncesi dinî nikâh tasvip edilmez. Uygun olan ve tavsiye edilen, önce resmî nikâhın yapılması, peşine de dinî nikâhın kıyılmasıdır.

Burada dinî nikâh ve resmî nikâh ayrımına işaret etmekte fayda vardır. İslâm Hukuku’na göre nikâh, belli rükünleri ve rükünlere bağlı olarak belli şartları olan bir akittir. Bunun dinî ya da resmî olanı diye bir ayrımdan bahsetmek mümkün değildir. Buna göre; evlenen çift veya vekilleri, iki erkek şahit ve irade beyanı yani icab ve kabul, nikâhın rükünleri arasındadır. Mehir miktarının konuşulmaması Hanefi Mezhebi’nde akdin sıhhatine mâni değildir. Bu durumda “mehr-i misil” gerekir. Bu minval üzere kesilen nikâh akdi, ister camide, ister evde, isterse düğün salonunda gerçekleşsin, caizdir. Zaten nikâh akdi esnasında imamın veya belediye başkanının bulunması nikâhın ne rüknüdür, ne de şartı. Ecdadımız öteden bu yana belli İslâmî nasslara dayanarak, akdin yümün ve bereketi adına, nikâhlarını bir din adamının önünde kesmiş ve onun hayır duasını almıştır. Zamanla bu durum bir örf ve âdet olarak toplumumuza mal olmuştur.

Dolayısıyla İslâm’ın künhüne vakıf olmayanların dediği veya daha doğru bir tabirle iddia ettikleri gibi, “Dinî nikâhı kesmeyenin nikâhı yoktur.” ifadesi, fıkhî dayanağı olmayan bir sözdür. Yukarıda şartlara riâyet edilerek kesilen nikâh akdi belediye veya düğün salonunda da gerçekleşse, o akid, İslâm Hukuku’na göre nikâh akdidir ve sahihtir.

Nişan Mehre Hak Kazandırmaz

Nişan genellikle evlenme ile sona ermektedir. Ölüm de nişanın sona ermesinin diğer bir sebebidir. Bazen de tarafların karşılıklı anlaşmalarıyla, çoğu zaman ise tek taraflı irade beyanıyla nişanın bozulduğu görülmektedir. Bu durumda mehir ve hediyelerin iadesi meselesi önem arz etmektedir.

İslâm aile hukukunda mehir, erkeğin evlenirken kadına verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği para veya malı ifade eder. Mehir kadının öz malıdır ve kocanın üzerine bir borçtur. Nikâh ânında mehir miktarının belirlenmesi veya belirlenmemesi neticeyi değiştirmez. Mehrin belirlenmemesi durumunda bile emsal esas alınır. Tabiî ki emsal uygulamasında mehrin meblağı zaman ve mekân boyutuna, şahısların sosyal statüleri ve maddî imkânlarına göre değişkenlik gösterir. Ayrıca yeni kurulacak yuvanın çeyiz türü evliliğe hazırlık mahiyetindeki masrafları da kural olarak mehir bedelinin dışında düşünülür.

İslâm Hukuku’na göre nişanlanma, kadına mehir hakkını kazandırmaz. Bu sebeple nişanın bozulması durumunda, nişanlılık döneminde kadına ödenmiş olan mehrin, mislî mal ise mislen, aynî mal ise aynen veya kıymetiyle geri alınabileceği hususunda mezhepler arasında görüş birliği vardır. Zira mehir, evlilik akdinin hukukî sonucudur ve kadının bunu hak etmesi evlilik sebebine dayanır. Nişanlılık, evlilik ile tamamlanmayınca kadının önceden aldığı mehir üzerinde herhangi bir hak talebi söz konusu olamaz.

Nişan Hediyeleri Hibe Hükmündedir

Detaylar farklı olsa bile, toplumumuzda yerleşik olarak nişan müessesesi çeşitli hediyeleşmeleri içerisinde barındırır. Nişan dönemindeki giysiler, takılar vb hediyeler taraflar arasında birleşmeyi, bütünleşmeyi ve kaynaşmayı sembolize eder ve daha ziyade evlenme bağını sağlamlaştırmayı gaye edinir.

Nişanın evlilikle neticelenmesi durumunda hediyelerle ilgili bir problem genelde gözükmez. Fakat nişanın çift taraflı veya tek taraflı bozulması durumunda ise hediyeler meselesinin hukukî sonuçlarının bilinmesi gerekir. İslâm Hukuku’na göre, nişanlılık döneminde tarafların birbirlerine verdikleri mehrin dışındaki eşyalar, hediye hükmünde değerlendirilir.

İslâm hukukçuları arasında iki tarafın birbirine verdikleri hediyelerin geri alınıp alınamayacağı konusunda fikir ayrılığı vardır. Hanefî Mezhebi’ne göre, hediyeler hakkında hibe hükümleri uygulanır. Tabiî olarak hibe ile ilgili hükümleri de ahlâken ve hukuken olmak üzere ayrı ayrı değerlendirmekte yarar vardır. Ahlâkî bir prensip olarak verilen hediyeler geri istenmez. Ancak hukuken verilen hediyeler karşı tarafın elinde aynen mevcutsa, yani tüketilmemiş, başkasına devredilmemiş veya değişikliğe uğramamışsa geri alınabilir. Sadece iadesi mümkün olmayacak bir şekilde hükmen ve vasfen bir değişikliğe uğramışsa hediyeler geri alınamaz. Şafiî Mezhebi’ne göre, hediyeler her hâlükarda geri talep edilebilir. Hediye edilen eşya karşı tarafın elinde aynen mevcutsa aynen, tüketilmişse, kıymeti geri istenir. Malikî Mezhebi’ne göre ise bu konuda nişanı kimin bozduğu dikkate alınarak hüküm verilir. Eğer nişanı bozan erkek ise, kadın tarafından hiçbir şey talep edemez. Kadın tarafına verilen hediyeler aynen mevcut olsa da olmasa da hüküm değişmez. Nişanı bozan kadın ise, erkek verdiği hediyeleri geri alabilir. Hattâ tüketilmiş ise kıymetini talep edebilir.

Sonuç

Toplumumuzda genellikle evlilik öncesinde nişanlılık dönemi bulunmaktadır. Dört mezhebe göre nişanlanma, evlenme akdi olmayıp, sadece evlenme vaadinden (söz verme) ibarettir. Başka bir anlatımla, nişanlanma hukukî anlaşma, bir sözleşme (akit) değil, ahlâkî mânâda karşılıklı söz vermedir (vaad). Bu niteliğine bağlı olarak temel özellikleri itibariyle nişanlılık, taraflara hukuken evlilik mecburiyeti yüklemez. Bununla beraber tarafların ahlâkî ve dinî mesuliyetini de kaldırmaz. Ayrıca nişanlanma taraflar arasında dinen mahremiyeti kaldırmaz. Nişanlılık döneminde mahremiyetin kaldırılmasına matuf dinî nikâh kıyılması ise tasvip edilmez.

İslâm Hukuku’na göre nişan, nikâh değildir. Mehir ise nikâh akdiyle alâkalıdır. Bu yüzden nişan, kadına mehir hakkı kazandırmaz.

Ayrıca nişan bozulması durumunda karşılıklı verilen hediyeler, hukuken hibe statüsünde değerlendirilir. Tüketilen hediyelerin iadesi gerekmez; hediyeyi veren kişinin hediyesini geri istemesi diyaneten mahzurlu bir durum olmakla birlikte, istenildiğinde mevcut hediyelerin iadesi hukuken zorunludur.

Netice itibariyle mutlu bir yuvanın temellerinin sağlam olması için fertlerin evlilikteki ulvî gayeler açısından şuurlandırılması ve dinî-ahlâkî terbiyelerinin elverdiğince kusursuz yapılması özel önem arz etmektedir. Bu istikamette, günümüz şartlarında en azından nişanlılık sürecinde evliliğin psikolojik, sosyo-kültürel, ahlâkî, dinî ve mânevî boyutlarının ele alındığı seminerler, kurslar, testler ve imtihanlar teşvik edilmeli, hattâ mümkünse, evlenecek adaylarda bu müesseseye ehil olduklarını gösteren sertifikaların bulunması mecburiyeti getirilmelidir. Bu uygulamanın nihâi bir çözüm olduğu söylenemese bile, aile mutluluğuna ve aile birliğine müspet katkı sağlayacağı kuvvetle muhtemeldir.

Yeni Ümit, 83. sayı, Dr. Ahmet Güneş

İslam ve Diğer Geleneklerde Kadın: Önemli Bir Yanlışı Tashih

Giriş

 Batı düşüncesi ve paradigmaları, Batının kültürel mirasına, bir başka bölgeninkiler de, yine kendi kültürel birikimine dayanır. Son asırlarda dünyada hakim olan daha çok Batı kültür mirası olduğu için, din ve bu arada İslâmiyet’e de, batılı düşünürler ve müsteşriklerle birlikte, Müslüman dünyasının yabancılaşmış aydınları tarafından, bu kültür mirasının temel paradigmaları ve onun en önemli unsurlarından olan Kitab–ı Mukaddes geleneği açısından yaklaşılmış ve bu geleneğe yöneltilen eleştiriler, aynen İslâm’a da yöneltilmiştir. Bu bakımdan, aşağıdaki yazıda, bu yanlış tutumun yol açtığı yanlış anlamalardan biri olarak İslâm’da kadının yerini, Kitab–ı Mukaddes geleneğinin “aydınlanma” asırlarında tenkit edilen unsurları noktasında ele almanın yanlışlığını ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yaparken, Kur’ân’ın, “En yakınlarınızın aleyhine de olsa, adaletten ayrılmayın!” (6:152) ve “Ey iman edenler! Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin, anne–babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa; hakkında şahitlikte bulunduğunuz kişi, (kendisinden fayda umduğunuz veya çekindiğiniz bir) zengin veya (size hiç faydası dokunmayacak bir) fakir de olsa” (4:135) emirlerine imtisalen, objektif ve âdil olmaya çalışacağız. Maksadımız, ne herhangi bir dini yüceltmek (ki, yüce olan zaten yücedir), ne de küçük düşürmektir. Müslüman sıfatıyla, aynı zamanda bütün peygamberleri de, onlara gelen İlâhî mesajları da, onlara geldiği şekliyle kabullenmek mecburiyetinde olduğumu biliyorum. Ne var ki, Kitab–ı Mukaddes geleneğinin hakim olduğu dünyada, araştırmada söz konusu edilecek noktalar önemli oranda son asırlarda tashih edilmiş olmakla birlikte, ne yazık ki, onlardan hareketle İslâm, halâ kadının aşağılanmasının sembolü ve sebebi gibi görülüp, öyle takdim edilebilmektedir. Dolayısıyla maksadım, yanlıştan hareketle İslâm için oluşturulan haksız ve tamamen yanlış imajı düzeltmek ve gerçeği ortaya koymaktır.

Konu, belli başlıklar altında ele alınacaktır.

 1- Hz. Havva’nın suçu mu?
 Kitab–ı Mukaddes, Tekvin 2:4 ve 3:24’te Allah’ın Hz. Âdem ve Havva’ya bir ağacın meyvesini yasakladığı, fakat daha sonra yılanın Hz. Havva’yı, Hz. Havva’nın da Hz Âdem’i kandırdığı anlatılır. Allah’ın kınamasından dolayı da Hz. Âdem’in suçu Hz. Havva’ya attığı belirtilir:”Yanıma verdiğin kadın… o, ağaçtan bana verdi ve yedim.”Allah da, Hz. Havva’ya şöyle seslenir: “Zahmetini ve gebeliğini ziyadesiyle çoğaltacağım; ağrı ile evlat doğuracaksın; ve arzun kocana olacak, o da sana hakim olacaktır.” Âdem’e de, “Karının sözünü dinlediğin ve ondan yemeyeceksin diye sana emrettiğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lânetli oldu, ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin” der.
 Kur’ân’da ise hâdise böyle anlatılmaz. Kur’ân–ı Kerim, yasaklanan ağaçtan tatma hatasını Hz. Âdem merkezli anlatır (2:37). Hattâ, Hz. Havva’yı aynı hataya sürükleyenin Hz. Âdem olduğunu ima eder (20:117–120). Bununla birlikte, ilgili âyetlerden Hz. Havva’nın da aynı hatayı işlediği anlaşılmakta olup (20: 121), tevbeyi de birlikte yapmışlardır (7:19–23). Dolayısıyla İslâm, “ilk günah” gibi bir günahı kadına yüklemez; bu hatadan dolayı onu kınamaz ve insanlığı Cennet’ten yere indiren bir varlık olarak görmez.
 2- Hz. Havva’nın mirası
 Aldatan Hz. Havva imajı, asırlar boyu kadın hakkında çok olumsuz tesir yapmıştır. Bunun sonucunda kadına, çok defa güvenilmez ve düşük bir varlık olarak bakılmış, âdet hali, hamilelik ve çocuk doğurmanın, onun için ebedî suçuna bir ceza olarak telâkki edilmiştir. Meselâ, dinî metinlerde geçen şu satırlar, bu açıdan manidardır.
 Ben ölümden daha acı, kendisi bir tuzak, kalbi bir kapan ve elleri zincir olan bir kadını buldum. Allah’ı hoşnut edecek bir kimse ondan kaçsın; o, sadece günahkârları tuzağına düşürsün… Araştırırken 1000 kişi arasında 1 tane dürüst erkek buldum, ama bütün kadınlar arasında bir tane dürüst kadın bulamadım.” (Ecclesiastes, 7: 26–28).

Hiçbir kötülük, kadının kötülüğünün yanına yaklaşamaz…. günah kadınla başlar ve bütün hepimiz onun yüzünden öleceğiz. (Ecclesiasticus 25: 19, 24).

 Bu geleneğin bazı kanatları tarafından, cennetten kovulmanın sonucu olarak kadınlara şu dokuz musibetin verildiği ileri sürülür:
 O, kadınlara dokuz musibet ve ölüm vermiştir: âdet ve bakirelik kanı yükü, hamilelik, çocuk doğurma, çocukları büyütme, (kocası öldüğünde) yas tutan birisi olarak başını örtmek, daimi bir köle veya efendisine hizmet eden kız köle gibi kulaklarını delmek; şahid olarak kabul edilmez, hepsinden öte…. ölüm.1
 Bu kanada mensup erkeklerin günlük sabah dualarında: “Sana şükürler olsun Allah’ım, beni bir kadın olarak yaratmadın” ifadesi geçerken, kadınlar, “Beni dileğine göre yarattığın için sana şükürler olsun”2 diye dua ederler.
 Aldatan ve insanlığı Cennet’ten çıkaran Havva anlayışı, kadını insanlığın bütün günahlarından sorumlu tutmuştur. Çünkü, ilk günah inancına göre, Hz. Havva’nın işlediği ve Hz. Âdem’e de işlettiği iddia olunan günah, irsî olarak bütün insanlığa geçmektedir ve bütün insanlar, bu günahla dünyaya gelmektedir. İsa Mesih, bu günahı temizlemek için kendini kurban ettiği için, Hz. Havva, yani kadın, dolayısıyla Hz. İsa’nın kanından da sorumlu tutulmuştur.3
 Eğer vaktiyle bu sözlerde bir hata, bir yanlış anlama olmadıysa, İngiliz kadın araştırmacı Karen Armstrong, ilk dönem ve daha sonra bazı azizlerin şu görüşlerini nakleder:
 Bilmiyor musunuz ki, her biriniz bir Havva’sınız? Tanrı’nın size olan cezası bu çağda da devam ediyor. Siz, şeytanın kapısısınız: yasak ağacın mührünü açansınız, İlâhî kanunu ilk terk edensiniz; sizler, şeytanın saldırmayı göze alamadığı adamı razı edensiniz; Tanrı’nın sureti olan insanı yok edensiniz. Sizin hak ettiğiniz cezadan dolayı Tanrı’nın oğlu ölmek zorunda kaldı. (St. Tertullian)
 Eş veya anne olmuş ne fark eder, o halâ erkeği baştan çıkaran Havva’dır, bütün kadınlardan kaçınmalıyız. Onun, çocuk doğurmasının dışında, erkeğin ne işine yaradığını anlayamadım. (St. Augustine)
 Fert olarak kadın kusurlu ve yararsızdır. Çünkü erkek hücredeki aktif güç, erkek cinsiyetinde mükemmel bir benzerliği meydana getirirken, kadın, aktif güçteki kusurdan veya maddî bir hatadan, hattâ harici tesirlerden meydana gelir. (T. Aquinas)
 Luther, kadınlarda, yan tesirleri bir yana, dünyaya mümkün olduğu kadar çok çocuk

getirmenin dışında bir fayda görmez:

 Onlar yorulsa, hattâ ölseler bile problem değil. Bırakın onlar, çocuk doğururken ölsünler. Çünkü onlar, bunun için bu dünyadalar.4

Dikkatimizi Kur’ân’ın kadın hakkındaki ifadelerine çevirdiğimizde, İslâm’ın kadına bakışındaki farklılık hemen kendini belli eder:

 Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mü’min kadınlar, (Allah’a) itaat eden erkekler ve (Allah’a) itaat eden kadınlar; doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabırlı erkekler ve sabırlı kadınlar, (Allah’a karşı) saygılı erkekler ve (Allah’a karşı) saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler ve Allah’ı çok anan kadınlar: Allah bunların her biri için mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır. (33:35)
 İnananlar erkekler ve inanan kadınlar, birbirlerinin velisidirler; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah, şüphesiz azîzdir, hakimdir. (9:71)
 Rabbileri onlara karşılık verdi: “Ben sizden, erkek kadın, kadın olsun, hiçbir çalışanın çalışmasını zayi etmeyeceğim. Hep birbirinizdensiniz; (aynı insanlık ailesinden ve aynı inançtan birbirinizin kardeşi, yakını ve velîsisiniz.) (3:195)
 Kim bir kötülük işlerse ancak onun kadar ceza görür. Kadın olsun erkek olsun, kim, inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar Cennet’e girerler. (40:40).
 Erkek veya kadın, her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, ona güzel ve hoş bir hayat yaşatırız. Onları, yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandırırız. (16:97)
 Kur’ân’ın kadına bakışı, erkeğe bakışından farklı değildir. Kur’ân, kadını hiçbir zaman şeytanın günaha açılan kapısı veya tabiatı itibariyle aldatıcı olarak görmediği gibi, erkeği de Allah’ın imajı olarak görmez, sadece kadın ve erkek hepsi O’nun yaratığıdır. Kur’ân’a göre kadının dünyadaki rolü çocuk doğurmakla sınırlı değildir. O da, erkekler kadar salih amel işlemekle yükümlüdür. Kur’ân, hiçbir iffetli kadının bulunmadığını da zikretmez. Aksine, yukarıdaki âyetlerde geçtiği üzere, pek çok kadını över ve ayrıca, Hz. Meryem’i ve Firavun’un hanımı gibi örnek kadınları bizzat nazara verir:
 Allah, inananlara Firavun’un karısını misal verir: O, şöyle demişti: “Rabbim! Bana katında, Cennet’te bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar; beni bu zalim milletin elinden kurtar.” İmran kızı Meryem’i de misal verir. O, iffetini korudu; Biz de ona Kendi ruhumuzdan üfledik. O, Rabbisinin kelimelerini ve kitaplarını doğruladı. Bize gönülden itaat edenlerdendi. (66:11–12.)
 3- Kız çocuğu
 Kitabâ“ı Mukaddes’te, hamile kadın erkek çocuğu doğurursa, “murdarlığının 7 gün, kız çocuğu doğurursa 2 hafta olacağı”nı yazar. Yani, kız çocuğunun erkek çocuğundan iki kat daha fazla kirlilik sebebi olacağı belirtilir (Levililer, 12:2–5). Catholic Bible’da kız çocuğunun doğumu bir kayıp olarak nitelenirken, erkek çocuğunu eğiten adama düşmanlarının bile gıpta edeceği kaydedilir (Ecclesiasticus 22:3; 30:3).
 İslâm, Cahiliye Araplarında da var olan kız çocuğunu utanç vesilesi olarak görmeyi kökten değiştirmiştir:

Onlardan birine kız çocuğu olduğu müjdelendiği zaman, içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden, halktan gizlenmeye çalışır; onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar! (16:58–59)

 Eğer Kur’ân’ın bu uygulamayı kaldırmak için sert ifadeleri olmasaydı, bu kötü suçun Arabistan’da önünün alınamayacağına da işaret etmek gerekir (16: 59; 43:17; 81:8–9). Dahası Kur’ân, erkek çocuklarla kız çocukları arasında bir ayırım da yapmaz. O, erkek çocuğu gibi kız çocuğunun da doğumunu Allah’tan bir hediye olarak görür. Hattâ, kız çocuğunun doğumunu erkek çocuktan daha önce hediye olarak kabul eder:
 Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek bahşeder (42:49),
 Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), iki kız çocuğuyla nimetlenen kimsenin, onlara büyüyünceye kadar iyi bir şekilde bakarsa, çok büyük bir mükâfata nail olacağını haber vermektedir:
 Her kim kız çocuklarını büyütür ve onlara iyi davranırsa, onlar, kendisi için Cehennem ateşine karşı kalkan olur (Buhari ve Müslim).
 “Her kim, iki kız çocuğuna erginlik çağına kadar bakarsa, kıyamet gününde biz onunla şöyle yakın olacağız” diyerek iki parmağını birleştirdi.5
 4- Kadının eğitimi
 Kitabâ“ı Mukaddes ile Kur’ân’ın kadın anlayışı arasındaki farklılık, sadece yeni doğmuş kız çocuğuyla sınırlı değildir. Şimdi de bu kitapların, kendi dinini öğrenmeye çalışan kızlara karşı yaklaşımlarını kıyaslayalım. Bilindiği gibi Tevrat, hukuk kitabıdır. Fakat Talmut’a göre “kadınlar, Tevrat’ın çalışma konusunun dışındadır”. Bu geleneğin bazı bilginlerine göre, “Tevrat’ın sözleri kadınlara söylenmektense, ateşte yansın” ve “Her kim, kendi kızına Tevrat’ı öğretirse, ona müstehcenlik öğretmiş gibi olur”6 demektedir.
 St. Paul’ün (Pavlos) yaklaşımı da şöyledir:
 Mukaddeslerin bütün kiliselerinde olduğu gibi, kiliselerde kadınlar sükut etsinler; çünkü onlara söylemek için izin yoktur; ancak şeriatın da dediği gibi, tâbi olsunlar. Eğer bir şey öğrenmek isterlerse, evde kendi kocalarına sorsunlar; çünkü kadına kilisede söylemek ayıptır.” (Korintoslulara birinci mektup: 14: 34–35)
 Meselenin Kur’ân’da nasıl ele alındığı konusunda, şu kıssa kâfidir. Kocası Evs, kızarak kendisine “Sen bana annemin sırtı gibisin” dediğinde Havle Müslüman bir kadındı. Bu söz, putperest Araplar tarafından kocayı evlilik sorumluluklarından özgür kılan bir beyan olarak kabul edilir, fakat eşin evi terk etmesine veya başka bir erkekle evlenmesine izin verilmezdi. Kocasından bu sözleri işiten Havle, çok kötü durumdaydı ve kendi problemini anlatmak için doğruca Hz. Peygamber’e gitti. Bir çıkış yolu olmadığı için Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), onun sabretmesi fikrindeydi. Havle, askıya alınmış evliliğini kurtarmak için Efendimiz’e şikâyete etmeye devam etti. Çok geçmeden, vahiy geldi ve İlâhî hüküm, bu cahiliye geleneğine son verdi. Sûreye de, kocası konusunda Peygamber Efendimiz’le tartışan Havle’den hareketle Mücadile (tartışan kadın) adı verildi.

Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitti. Allah, ikinizin birbirinizle konuşmasını işitir. Çünkü Allah, işitendir, görendir (58:1).

 Kur’ân’a göre bir kadın, bizzat kendisi İslâm’ın Peygamberiyle bile tartışabilir. Hiç kimse, ona sus deme hakkına sahip değildir. Kocasını, dini ve hukuki meselelerde tek referans olarak kabûl etme gibi bir yükümlülüğü de yoktur. Sonra kadın, mescidde de konuşabilir. O kadar ki, Hz. Ömer gibi bir halifeyi, camide hutbe verirken, yanlış yaptığında tashih bile edebilir.
 5- Murdar kadın mı?
 Eski Ahid, âdet gören kadını, bulaşıcı bir murdarlık içinde telâkki eder. Bu kadının dokunduğu her şahıs, her eşya, bir gün boyunca kirli kalır.
 Eğer bir kadının akıntısı ve bedeninde akıntısı kan olursa, 7 gün murdarlığında kalacak ve ona her dokunan akşama kadar murdar olacaktır. Ve murdarlığında üzerinde yattığı her şey murdar olacak, üzerinde oturduğu her şey de murdar olacaktır. Ve onun yatağına dokunan her adam esvabını yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşama kadar murdar olacaktır. Ve kadının üzerinde oturmakta olduğu her hangi bir şeye dokunan her adam esvabını yıkayacak ve suda yıkanacak ve akşama kadar murdar olacaktır. Ve kadının oturmuş olduğu yatak, yahut her hangi bir döşek üzerinde bir şey olursa adam, o şeye dokunduğu zaman akşama kadar murdar olacaktır (Levililer, 15: 19–23)
 ˜Kirleticiliği’nden dolayı, âdet gören kadın, bazen kendisiyle kurulacak her hangi bir ilişkiyi önlemek için ‘sürülürdü’. Âdetli olduğu günler boyunca ‘murdarlık evi’ olarak isimlendirilen özel evlere kapatılırdı7. Dahası, eğer kadının ayaklarının tozundan da olsa murdar olmuşsa, kocası sinagoga girmekten men edilirdi. Hanımı, kızı veya annesi âdet gören bir haham, sinagogda haham duasını yapamaz8.
 İslâm, âdet gören kadının her hangi bir ‘bulaşıcı pisliğe’ sahip olduğunu kabul etmez. O, günlük hayatını sadece bir sınırlamayla devam ettirir: âdet günlerinde eşiyle mukarenette bulunamaz; ancak diğer ilişkilere izin verilir. Bir de, âdet dönemi boyunca namaz ve oruç gibi ibadetlerden müstesna tutulur.
 6- Şahitlik konusu
 Kur’ân ile Kitab–ı Mukaddes arasında mukayeseye medar bir diğer konu da, kadının şahitliği meselesidir. Kur’ân’ın, ticari işlemlerde bulunan inananların iki erkek veya bir erkek iki kadın şahit getirmelerini emrettiği doğrudur. Buna karşılık, kadının şahitliğinin erkeğin şahitliğini geçersiz kıldığı durumlar bile vardır. Meselâ, eğer bir kimse hanımını zinayla suçlarsa, Kur’ân, o kimseden, hanımının suçlu olduğuna dair beş defa yemin etmesini ister. Eğer kadın da kocasının iddiasını inkâr ve aynı şekilde beş defa yemin ederse, suçlu olarak kabul edilmez. Yani onun, kocasıyla aynı ölçüdeki şahitliği ve yemini, kocasınınkini boşa çıkarır. Her iki durumda da evlilik sona erer. (24:6–11)
 İlk Yahudi toplumunda ise kadınların şahitlik yapmasına izin verilmez,9 cennetten kovulmuş olması sebebiyle kadının şahitlik yapamaması, ona verilen dokuz cezadan biri kabul edilirdi.10
 Günümüzde İsrail’de kadınlar, dinî mahkemelerde şahitlik yapma hakkına sahip değildirler.11 Tekvin 18:9–16’da Hz. Sara’nın yalan söylediği iddiasıyla, kadınların şahit olamayacağı ve şahit olmaya ehil olmadıkları düşüncesi hakimdir. Tekvin 18:9–16’da geçen olay, Hz. Sara’nın yalan söylediğine bir ima dahi yapılmadan ve ona yalan isnadına sebep olan kısım hiç yer almadan, Kur’ân’da da anlatılır (11:69–74; 51:24–30). Batıda geçen yüz yılın sonlarına kadar hem Kilise, hem de sivil hukuk, kadına şahitlik hakkı tanımıyordu.12
 Bir erkek kendi eşini zinayla itham ederse, kadının şahitliği Kitabı Mukaddes’e göre kabul edilmez. İtham edilen kadın sıkıntılı bir teste tabi tutulur (Sayılar 5:11–31). Bu sıkıntılı testten sonra kadın suçlu bulunursa ölüme çarptırılır. Suçsuzluğu sabit olursa, kocasına bir şey yapılmaz.
 Bunun yanında, bir erkek bir kadınla evlenir ve onu bakire olmamakla suçlarsa, kadının şahitliği geçerli sayılmaz. Anne–babası onun kızlık nişanlarını alıp şehrin yaşlılarına getirmek zorundadır. Eğer ebeveyn kızlarının kızlık nişanlarını ispat edemezlerse, kız, babasının evinin önünde taşlanarak öldürülür. Eğer kızlarının suçsuz olduğunu ispat ederlerse, kocası sadece yüz şekel gümüşle cezalandırılır ve yaşadığı müddetçe bir daha karısını boşayamaz. (Tesniye, 22: 13–21)

7- Yemin ve sözleşmeler

 Kitabı Mukaddes’e göre bir erkek, Allah’a karşı verdiği her sözü, her yemini yerine getirmek zorundadır. Fakat kadının vermiş olduğu söz, ettiği yemin, kadını bağlamaz. Onun verdiği sözün geçerli olması için, babasının evinde ise babasının, evlenmişse kocasının tasdik etmesi gerekir. Babası veya kocası, eşinin veya kızlarının yeminini tasdik etmezse, yapmış oldukları her yemin hükümsüz olur.
 Eğer babası onun adağını ve nefsini bağladığı bağı işitirse ve babası ona karşı susarsa; o zaman bütün adakları duracak… Nefsini alçaltmak üzere yapılan her adağı ve yemini kocası tasdik veya iptal edebilir. (Sayılar; 2–13)
 Bir kadının yemininin kendi başına bağlayıcı olmaması, onun evlilikten önce babasına, evlilikten sonrada kocasına bağımlı telâkki edilmesindendir. Babanın kızı üzerinde ciddi kont-rol ve sahipliği vardır: “Erkek, kızını satabilir fakat kadın satamaz, erkek kızını evlendirebilir, fakat kadın evlendiremez.”13 Kadın üzerindeki babanın kontrolü, evlenince kocaya geçer: “Nişan, kadını kocanın kutsal malı yapma işidir…” Açıkçası, kadın, başkasının mülkiyeti gibi telâkki edildiği için, sahibinin tasdiki olmadan her hangi bir vaatte bulunamaz.
 Kitab–ı Mukaddes’in, kadının yeminiyle ilgili emri, bu yüzyılın başına kadar bu geleneklerin kadınları üzerinde olumsuz bir etkide bulunmuştur. Batı’da evli bir kadının hukukî statüsü, fiillerinin her hangi hukukî bir değeri de yoktu. Kocası, onun yaptığı sözleşme, pazarlık veya mukaveleyi feshedebilirdi. Kadın, başkalarının mülkü olarak görüldüğünden dolayı bağlayıcı bir sözleşme yapamazdı.14
 İslâm’da kadın veya erkek olsun, bir Müslüman’ın vermiş olduğu her söz onu bağlar. Hiç kimse, başkasının vermiş olduğu sözü reddetme hakkına sahip değildir. Kadın veya erkek, vermiş olduğu ciddi bir sözü yerine getiremezse, Kur’ân’da gösterilen şekilde keffareti gerekir:
 O (Allah), bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun keffareti, ailenize yedirdiğinizin ortalamasından on düşkünü yedirmek yahut onları giydirmek ya da bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktır. Bunu bulamayan kimse, üç gün oruç tutsun; yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizin keffareti budur. Yeminlerinizi gözetin (5:89).
 Kadın veya erkek olsun, Hz Muhammed’in ashabı ona biat ederlerdi. Kadınlar da, erkekler gibi bağımsız olarak ona gelir ve biatta bulunur, yani bir bakıma kendi bağımsız şahsiyetleriyle yönetime katılırlardı; modern ifadesiyle, aynen erkekler gibi vatandaşlık statüleri vardı.
 Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasına iftira etmemek ve iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana biat ederlerse, onların biatlarını al ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, merhameti pek bol olandır. (60:12)
 Bir erkek, hanımı veya kız çocukları adına yemin edemediği gibi, kadın, yakınları tarafından yapılan her hangi bir yemini de geçersiz kılmaz. Yani her bir kadın, aynen erkekler gibi, kendinden, kendi yaptıklarından sorumlu tam bir ferttir.

9- Evli kadının mülkiyeti

Her üç din de, evlilik ve aile hayatının önemine büyük önem verir. Fakat bu konuda da aralarında bazı farklar vardır. Meselâ Talmut, kadının malını kocanın malı kabûl eder:

Kendine ait olan eşya kocasınınsa, nasıl bir kadın mal edinebilir? Kocanın malı kocanın, kadının malı da kocanındır… Kadının tasarrufları ve sokakta bulduğu şeyler de kocasınındır. Ev eşyaları, masanın üzerindeki ekmek kırıntıları bile kocanındır. Eğer kadın eve bir misafir davet eder ve onu doyurursa, kocasının malından çalmış olur (San. 71a, git. 62a).

Talmut geleneğinde kızın malı, onun taliplerini celbetmek içindir. Baba, büyük miktarda çeyiz–mal biriktirerek, kızını evliliğe hazırlar. Bu sebeple, ailede kız çocuğu bir yük olarak görülür.15 Kız, evlendikten sonra, bu malı üzerindeki hakkını kaybeder. Evlilik sırasında kazandıkları da kocasına ait olur. O, kendi malına ancak kocası ölür ve onu boşarsa sahip olabilir. Kadın önce ölürse, kocası bütün malına varis olur. Koca önce ölürse, kadın ancak kocasına geçmiş olan kendi malını alabilir; kocasının malından herhangi bir şey almaya hakkı yoktur.16

Yakın zamanlara kadar aynı an’ane Batı’da da hakimdi. Roma İmparatorluğu döneminde (Constantine’den sonra) dinî ve sivil (medenî) otoriteler, evliliği tanımanın bir şartı olarak mülkiyet sözleşmesi yapılmasını talep ediyorlardı. Evlenince, kadının malı da, kocanın malı da kocaya ait oluyordu. 1632’de İngiltere’de ilk defa kadın hakları hukuk sahasına alındı. Fakat, kural değişmedi. Kanunda yine, “Kocanın sahip olduğu kocanındır. Kadının sahip olduğu da kocaya aittir”17 hükmü vardı. Evlilikle kadın sadece mülk edinme hakkını kaybetmez, aynı zamanda şahsiyetini de kaybederdi. Onun hiçbir eylemi hukuki değere sahip değildi. Bağlayıcı olmadığından dolayı, kocası onun her hangi bir alış verişini ve hediyesini reddedebilirdi. Kadının akit yaptığı şahıs, sanki bir suçlu gibi sahtekârlıktan dolayı alıkonulurdu. Dahası o, kendi adına dava açamadığı gibi, onun adına da dava açılamazdı ve kocasını da dava edemezdi18. Evli kadın, kanun önünde çocuk gibi muamele görürdü. Kadın kocasına ait olduğu için, kendi malını, hukuki şahsiyetini ve kızlık soyadını kaybederdi19.

İslâmiyet, yakın zamana kadar modern dünyada kadına esirgenen bağımsız şahsiyeti ona 14 asır önce verdi. İslâm’da gelin ve ailesinin, damada her ne türden olursa olsun mehir verme zorunluluğu yoktur. Tam aksine, evlilikte erkek, kadına belli bir mehir vermekle yükümlüdür. Müslüman ailede, kız asla yük değildir. Kadın, İslâm tarafından o kadar yüceltilmiştir ki o, ne koca adaylarını çekmek için hediye takdim etmeye muhtaçtır; ne evlendiği zaman malını kaybeder; ne de kendi malını kocasıyla paylaşmak zorundadır; kocası ona bakmakla yükümlü iken, o, kocası fakir bile olsa kendi malını dilediği gibi kullanabilir; ticaret yaparak veya başka meşru yollardan onu artırabilir. Yani aile içinde her bakımdan bağımsız bir kişiliğe sahiptir. Kocasından aldığı mehir kendi malıdır ve kimse ona dokunamaz. Boşanacak olsa, mehir yine elinde kalır. Kendisi gönül hoşnutluğuyla teklif etmedikçe, kocasının onun malında hiçbir hakkı yoktur20.

10- Boşanma

Üç din de boşanmaya dair önemli ölçüde farklı tutumlar sergiler. İncil, net bir şekilde evlilik hayatının sona eremeyeceğini söyler. Hz. İsa’nın, “Fakat ben size derim ki; zinadan başka bir sebeple karısını boşayan kimse onu zaniye yapmış olur, ve kim boşanmış kadınla evlenirse zina eder” (Matta 5:32) dediğine inanılır. Bu uzlaşmaz ideal şüphesiz bütün insanlığın hiçbir zaman gerçekleştiremediği ahlâkî mükemmelliği gerektirir. Her ne zaman eşler evlilik hayatlarının onarılamaz olduğunu anlarsa, o zaman boşanmayı yasaklamanın onlara bir faydası olmaz. Hasta bir evlilik birliğini, eşlerin kendi istekleri dışında devam ettirmeye çalışmak ne etkili ne de mantıki bir şey olur. Günümüzde bütün Hıristiyan dünyasının boşanmaya izin vermek zorunda kalmasına, hattâ ifrat bir kuralın doğurduğu tefrit bir netice olarak, bu dünyada aile kurumunun âdeta çöküntü yaşamasına şaşırmamak gerekir.

Öbür taraftan Yahudilik, kocaya boşama hakkı verme konusunda nettir:

Bir adam bir kadın alıp onunla evlendiği zaman vaki olacak ki, onda utanılacak bir şey bulduğu için, kadın onun gözünde lütuf bulmazsa, onun için boş kağıdını yazacak, ve onun eline verecek, ve onu evinden gönderecektir. Ve evinden ayrıldıktan sonra kadın gidip başka bir erkeğin karısı olabilir. Ve sonraki adam da ondan nefret ederse ve onun için boş kağıdını yazarsa, ve onun eline verip onu evinden gönderirse; yahut onu kendisine karı olarak almış olan sonraki adam ölürse; onu göndermiş olan evvelki kocası, kadın murdar edildikten sonra onu kendisine tekrar karı olarak alamaz (Tesniye, 24:1–4).

 Metinde zikredilen “hoşuna gitmeyen”, “utanılacak bir şey” ve “nefret ederse” kelimelerinin yorumuna dair Yahudi uleması arasında büyük tartışmalar yaşanmıştır. Talmut, bu konudaki farklı görüşleri kaydeder:
 Shammai ekolü; zina suçu haricinde bir erkeğin kadını boşayamayacağı görüşünde iken, Hillel ekolü, sadece bir tabağı kırmaktan dolayı bile boşayabilir der. Akiba21 ise, başka bir kadını ondan daha güzel bulduğu için bile boşayabileceğini söyler
 Talmut, kadınların, kocalarını kendilerini boşamaya zorlayan davranışları şöyle kaydeder: “Eğer kadın sokakta yerse, sokakta aç gözlü bir şekilde içerse, sokakta emzirirse, haham Meir, böyle bir kadının her halükarda kocasını terk etmesi gerektiğini söyler” (Git 89a). Talmut, kısır bir kadını (on yıllık dönemde çocuğu olmayan) boşamayı da zorunlu hale getirmiştir: “Hahamlarımız, eğer erkek bir kadını eş olarak alır ve on yıl yaşayıp da çocuğu olmazsa, o kadını boşaması gerektiğini düşünür.” (yeb 64a)
 Diğer taraftan, bu gelenekte kadınlar ancak mücbir sebeplerin varlığı halinde mahkeme huzurunda boşanma talep edebilir. Boşanmayı talep eden kadın, çok az gerekçe ileri sürebilir. Bu gerekçeler: kocasının fiziki kusurlu veya deri hastalıklı olması, evlilikle ilgili sorumluluklarını yerine getirememesi vb.’ni ihtiva eder. Mahkeme, kadının iddialarını haklı bulabilir fakat evliliği sona erdiremez. Mahkeme, kocayı gerekli olan boş kağıdını vermeye zorlamak için ona kırbaç, para, hapis cezası verebilir, onu aforoz edebilir. Fakat kocası çok inatçıysa, karısını boşamaz ve süresiz olarak kendisine bağlı bekletebilir. Daha da kötüsü, kadını boşamadan, ne evli ne de boşanmış bir şekilde terkedebilir. Bu arada, başka bir kadını nikâhlayabilir. Fakat terkedilmiş kadın, kanunen evli olduğu için, başka bir erkekle yaşayamaz, çünkü o zaniye olarak düşünülecek ve bu birlikten olan çocuklar on nesil boyunca gayr–ı meşru kabul edilecektir. Bu durumdaki kadın, agunah (zincire vurulmuş kadın) olarak isimlendirilir22. Bugün bu statüde 17.000 civarında kadının bulunduğu tahmin edilmektedir. Kocalar, bu durumdaki kadınlardan boşanmak için binlerce dolar talep edebilmektedirler.23
 İslâm, boşanma konusunda Hıristiyanlık ve Yahudilik arasındaki orta yolu takip eder. İslâm’a göre evlilik, mücbir sebep olmadığı müddetçe bozulmaması gerekli kutsal bir bağdır. Eşler, evlilikleri tehlikeye düştüğünde mümkün olan bütün çareleri denemekle emrolunmuşlardır. Başka çıkış yolu olduğu sürece de boşanmaya başvurulmaz. Kısacası, İslâm, boşanmayı kabul eder fakat, her vesilede ondan vazgeçirmeye çalışır. Kocaya talâk (boşama) hakkını verir. Kadına da, Yahudiliğin aksine İslâm, hul’ olarak bilinen şekilde evliliği sona erdirme hakkını da tanır.24 Hul’ veya muhale’a, bir bedel karşılığı boşanmadır. Kadın, evlenirken nikâh hakkı talep edebilir. Bu hakkı alan kadın, bedelli veya bedelsiz olmak üzere, mahkemeye baş vurarak kocasını boşayabilir.
 Eğer karısını boşamak suretiyle evlilik birliğine koca son vermişse, kadına verdiği mehri geri alamaz. Bu mehir ne kadar pahalı veya değerli olursa olsun, Kur’ân, boşayan kocanın vermiş olduğu mehri geri almasını açık biçimde yasaklar:
 Bir eşin yerine başka bir eşi almak isterseniz, birincisine kantarlarca mal vermiş olsanız bile ondan hiç bir şey almayın. Yoksa, (geri alabilmek için) iftira yolunu tutarak ve apaçık günaha girerek verdiğinizi geri mi alacaksınız? (4:20)
 Kadının evliliği sona erdirmeyi seçmesi halinde o, mehri kocasına iade edebilir. Bu durumda, hanımı olarak kalmasını çok istemesine rağmen kocasını terk etmeyi seçen kadının almış olduğu mehri geri vermesi adil bir tazmin olur. Kur’ân, kendileri evliliği sona erdirmedikçe, erkeklerin vermiş olduğu mehri geri almamalarını emreder.
 İkisi Allah’ın sınırlarını korumaktan korkmadıkça sizin (erkekler) kadınlara verdiklerinizden bir şey geri almanız size helâl değildir. Eğer erkek ve kadın Allah’ın sınırlarında duramayacaklarından kokarsanız, o zaman kadının ayrılmak için verdiği fidyede ikisine de bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır, sakın bunları aşmayın. (2:229)
 Hz. Muhammed (s.a.s.)’e evliliğini sona erdirmek isteyen bir kadın geldi ve kocasının karakter ve davranışlarından şikayetçi olmadığını, fakat tek probleminin artık kendisiyle mukaranetten aciz olan kocasını dürüstçe sevmemesi olduğunu söyledi. Peygamberimiz, “Onun (mehir olarak verdiği bahçeyi) tekrar verir misin?” diye sordu. Kadın da: “evet’ dedi. Peygamberimiz, o zaman erkeğe bahçesini geri almasını ve evliliği sona erdirmesini emretti. (Buhari)
 Anlaşılıyor ki, baştan boşama hakkı almamış bile olsa, Müslüman kadın, kocasının şiddete başvurması, onu gereksiz yere terk etmesi, evlilik sorumluluğunu yerine getirememesi gibi mücbir sebeplerden dolayı devam ettirmek istemediği bir evliliği sona erdirmeye mecbur kalabilir. Bu durumda mahkeme, evliliği sona erdirir.25
 Kısacası İslâm, Müslüman kadına eşi–benzeri olmayan haklar vermiştir: O, hul’ yoluyla evliliği sona erdirebilir ve boşanma davası açabilir. Serkeş kocası tarafından asla “zincirlenemez”, yani evlilik boşanma arası askıda bırakılamaz. Kur’ân, bu hususu bilhassa anarak yasaklar.
 İslâm, sürdürülmesi mümkün olmayan evliliğin sona erdirilebileceği iznini vermiş olmakla birlikte, boşanmayı caydırıcı tedbirler de almıştır. Bu konuda o, hukuktan çok diyaneti (dindarlık) devreye koyar. Çünkü insanların kalbine hukuk değil, din hükmeder. Peygamberimiz (s.a.s.), şöyle buyurur:
 Helâller içinde Allah’a en çirkin olanı boşanmadır. (Ebu Davud)
 Bir Müslüman erkek, sadece hoşlanmadığı için hanımını keyfî boşayamaz. Kur’ân, ona, hoşlanmama duygu ve hisleri ile dolu olduğu durumlarda bile hanımına iyi muameleyi emreder:
 Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız, sizin hoşlanmadığınız bir şeye Allah, çok hayırlar koymuş olabilir. (4:19)
 Hz. Muhammed de (s.a.s.), benzeri talimatlar vermiştir:

İnanan bir erkek, inanan bir kadından nefret etmesin. Bir huyunu sevmezse, seveceği bir diğeri mutlaka bulunur. (Müslim)

 Hz. Peygamber, Müslümanların en iyilerinin eşlerine karşı en iyi davrananlar olduğunu vurgulamıştır:

Müminlerin en hayırlısı, ahlâken en güzel olanıdır ve sizin en hayırlınız, eşlerine karşı en iyi davrananınızdır.26

Hadis–i şerif, ahlâkî güzelliğin kemalini eşlere en güzel muamele olarak beyan etmektedir.

Bununla birlikte, İslâm hayat dinidir; pratikleri göz ardı etmez ve evlilik birliğinin çökme eşiğine geldiği vakaların olabileceğini de elbette nazara alır. Böyle durumlarda sadece iyiliği tavsiye etmek veya tarafları kendi kendilerine hakim olmaya çağırmak, her zaman geçerli bir çözüm olmayabilir. O zaman evlilik birliğini korumak için Kur’ân, hata içinde olan eşe pratiğe dönük öğütler verir. Kadının kötü davranışı evlilik birliğini tehdit ediyorsa Kur’ân, kocaya aşağıdaki ayetlerde ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi dört çeşit tavsiyede bulunur:

Dik kafalılık ve şirretliklerinden yıldığınız kadınlara (1) öğüt verin; (bundan almazlarsa) (2) yatakta onlardan ayrı kalın; (bunun da tesiri görülmezse,) (3) onları (hafifçe ve yüzlerine vurmaksızın) dövün. Eğer itaat ederlerse, artık aleyhlerine yol aramayın. Unutmayın ki Allah, (sizden de, başka herkesten ve her şeyden de) çok yücedir, çok büyüktür. (4) (Ey mü’minler, bütün bunlara rağmen, eğer) karı–kocanın arasının açılmasından endişe duyarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem tayin edin; eğer taraflar uzlaştırmak dilerlerse, Allah da onların aralarını buldurur. (4:34–35)

Bu tedbirlerden ilk üçü öncelikle denenmelidir. Bunlar başarısız olursa ilgili ailelerin yardımları istenir. Yukarıdaki ayetler ışığında serkeşlik yapan kadını dövme, yanlışlığını düzeltmek için istisnai durumlarda ve üçüncü sırada başvurulması gereken geçici bir tedbirdir. Kaldı ki, burada dövülecek kadın, şirret ve dikkafalılığı ile, evde bütün bütün huzursuzluk kaynağı olan bir varlıktır. Ayrıca, burada hemen şu hususu belirtelim ki, tarihte de, günümüzde de kadınların en iyi muamele gördüğü evler, İslâm’ın şuurunda olan Müslümanların evleridir; onun en çok tacize uğradığı, gerçekten yerli yersiz, sebepli sebepsiz dayak yediği evler ise, ‘modernleşmiş’ evlerdir. Bütün istatistikler, kadının, kadın hakları şampiyonluğu yapan Batı’da ve İslâm dünyasında da, güya batılılaşmış evlerde daha fazla dayağa maruz kaldığını göstermektedir. Kaldı ki İslâm’da dövme, âyetten açıkça anlaşıldığı üzere, intikam veya cezalandırma için değil, eğitim içindir. Eğitim ise, eğitim verebilecek tarafından ona muhtaç olana verilir. Yukarıda âyetlerde açıkça anlatıldığı üzere bu tedbir fayda vermişse, kocası hiçbir şekilde ona eza etmeye devam edemez. Eğer fayda da vermemişse, kocası bu tedbirini daha fazla kullanamaz ve ailelerin yardımıyla çiftlerin uzlaştırılması yolu denenir.

 Hz. Peygamber (s.a.s.), ilgili âyeti tefsir noktasında, Müslüman erkeklere, eşleri tarafından açık hayasızlık gibi istisnai durumlar haricinde bu tedbire başvurmamalarını emreder. Bu durumlarda bile vurma hafif olmalı, yüze asla vurulmamalı, kadın tavrından vazgeçmezse, kocası ona fazladan ceza vermeğe kalkışmamalıdır:
 Açık hayasızlık yaptıklarında, onları yataklarında tek başına bırak ve hafifçe vur. Eğer sana itaat ederlerse, artık başka eza verme. (Tirmizi)
 Dahası, Peygamberimiz (s.a.s.), yine âyetin tefsiri ve uygulama şekli açısından, eğitime dönük tedbir olarak açık hayasızlık yapmış olmaları dışında kadınların ceza için dövülmesini yasaklamış [Böyle yapanlar (eşlerini dövenler) içinizde hayırlı olanlarınız değillerdir. (Ebu Davud); En hayırlınız, eşlerine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben, aranızda eşine karşı en iyi davrananınızım. (Tirmizi)]; daha da ötesi, karısını döven erkeklerle evlenmemeyi öğütlemiştir. Fatıma bint–i Kays, şöyle der: “Allah Resûlü’ne gittim ve, ‘Ebu Cehm ve Muaviye bana evlilik teklifinde bulundular’ dedim. Allah Resûlü (s.a.s.), ‘Muaviye çok fakir, Ebu Cehm ise kadınları döver’ buyurdu.” (Müslim)
 Talmut, disiplin maksadıyla kadınların dövülerek cezalandırılmasına izin verir.27 Kocalar, açık hayasızlık gibi istisnai vakalarla sınırlandırılmaz. Ev işlerini yapmayı reddettiği zaman bile kocaya, eşini dövmesi izni verilmiştir. Dahası, bu hafif cezayla da kalınmamış, kocaya, karısının serkeşliğini kırbaçla veya onu aç bırakarak kırmasına izin verilmiştir.28
 Eşinin kötü davranışları yüzünden evliliği dağılma noktasına gelmiş kadına ise Kur’ân, aşağıdaki tavsiyelerde bulunur:
 Eğer kadın, kocasının serkeşliğinden veya kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, anlaşma ile aralarını düzeltmelerinde ikisine de günah yoktur. Anlaşmak, daha hayırlıdır. (4:128)
 Bu durumda, kadının kocasıyla uzlaşmaya çalışması (ailenin yardımı olsun veya olmasın) tavsiye edilir. Kur’ân, kadının mukarenetten kaçınma ve dayak atma gibi çarelere başvurmasını tavsiye etmez. Bunun sebebi, erkek büyük çoğunlukta kadından daha güçlü ve intikam almaya daha meyyal olduğu için, onun fiziki şiddete başvurmasını önlemek içindir. Bu tür şiddet eylemlerinin, evliliğe ve kadına faydadan çok zararı dokunur. Bazı Müslüman fakihler, bu tür tedbirleri kadın adına mahkemenin erkeğe karşı kullanabilmesini önerirler. Mahkeme, serkeş kocaya önce öğüt verir, sonra karısının yatağına girmesini yasaklar ve nihayetinde de kocaya vurur.29
 Özet olarak, İslâm, evliliğin tehlikeye düşmesi veya gerginliğin artması durumunda evliliği kurtarmak için eşlere uygulanabilir çözümler önerir. Eğer eşlerden birisi evlilik birliğini tehlikeye atarsa, bu kutsal bağı kurtarmak için Kur’ân, mümkün ve etkili olan tüm çarelerin yapılmasını diğer eşe tavsiye eder. Eğer alınan bu çareler başarısız olursa, bu durumda İslâm, eşlerin barış içinde ve dostça ayrılmalarına izin verir.

11- Anneler

 Kitab–ı Mukaddes, bir çok yerde anne–babaya saygıyı ve iyi muameleyi emreder, onlara saygısızlık yapmayı da yasaklar. Meselâ: “Çünkü babasına yahut anasına lânet eden her adam mutlaka öldürülecektir” (Levililer: 20:9) ve “Hikmetli oğul babasını sevindirir, akılsız adam ise, anasını hor görür” (Süleymanın Meselleri 15:20). Gerçi “Hikmetli oğul, babasının söylediğini dinler” (Süleymanın Meselleri 13:1) şeklinde, bazı yerlerde ise babaya saygı zikredilirken, anneye saygı zikredilmez; anne, özel olarak anılmaz. Ayrıca, babalar çocuklarına mirasçı olurken, anneler mirasçı olamaz.30
 İncil’de annelere muamele konusunda yanlış anlaşılabilecek bazı ifadeler var ise de (Luka, 14:26; Markos, 3:31–35); bunları yanlış anlamamak ve zahirleriyle yorumlamamak gerektiği inancındayız. Hz. İsa, buralarda geçen sözleriyle, Allah katında asıl değerin iman ve kullukta yattığını, anne–baba da olsa, iman ve kulluğu olmayan veya az olanların, diğerleri derecesinde mevki sahibi olamayacaklarını ifade etmiş olmaktadır. Allah sevgisi, bütün sevgilerin önünde gelmeli, anne–baba sevgisi, Allah sevgisi ve O’na bağlılığın önüne geçmemelidir.
 Bununla birlikte, İslâm’da anneye verilen şeref, saygı ve hürmet eşsizdir. Kur’ân, anne–babaya iyi muameleyi Allah’a ibadetten sonra ikinci sıraya koyar:
 Rabbin, yalnız Kendisine ibadet etmenizi ve anne–babaya kâmil manâda iyilikte bulunmanızı emretti. Eğer ikisinden biri veya her ikisi, senin yanında iken ihtiyarlayacak olursa, onlara karşı “Of” bile deme, onları azarlama. Onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak, üzerlerine alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: “Rabbim! Küçükken beni (üzerime titreyerek) yetiştirdikleri gibi, Sen de onlara öyle merhamet et!” de. (17:23–34)
 Kur’ân, başka birkaç yerde de annenin çocuğu dünyaya getirme ve büyütme görevine özel vurgu yapar:
 Biz insana, anne ve babasına karşı iyi davranmasını emrettik. Annesi onu, zayıflık üzerine zayıflık çekerek (karnında) taşımıştı. Onun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bana ve anne–babana şükret. (31:14)
 Annenin bu özel konumu Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından da veciz bir şekilde dile getirilir:
 Bir adam, Peygamber Efendimiz’e gelip, “ey Allah’ın Resûlü, insanlar içinde hürmet etmeme en lâyık kimdir? diye sordu. Allah Resûlü, “annendir” buyurdu. Adam, “sonra kim?” diye sordu. Peygamberimiz, “annendir” dedi. Adam yine, “sonra kim?” diye sordu. Peygamberimiz, “annendir” cevabını verdi. Adam tekrar, “sonra kim?” diye sordu. O zaman Peygamberimiz (s.a.s.), “babandır” cevabını verdi. (Buhari)

Anneye olan derin saygı, Müslümanların günümüze kadar devam ettirdikleri İslâm prensiplerinden biridir. Müslüman kadın, kendi çocuklarından daima derin bir saygı ve sevgi görür. Müslüman kadınla çocukları arasındaki sıcak ilişki ve erkeklerin annelerine karşı duyduğu derin saygı, batılıları şaşırtmıştır.31

 12- Kadının Mirası

Kur’ân ile Kitab–ı Mukaddes arasındaki en önemli farklılıklardan birisi de, kadının miras hakkıdır. Kitab–ı Mukaddes’in bu konudaki hükmü, haham Epstein tarafından öz olarak açıklanmıştır: “Kitab–ı Mukaddes zamanından beri kesilmeksizin süregelen gelenek, evin kadın üyelerine –eş ve kız çocuklarına– miras hakkı tanınmaz. Verasetin en ilkel şeklinde bile ailenin kadın üyeleri malın parçası olarak görülürdü ve hukuki şahsiyeti olan bir varis olmaktan köle kadar uzaktı. Hz. Musa kanunlarınca hiçbir erkek varis kalmadığı durumda kız çocukları varis olarak kabul edilirken eş, varis olarak kabul edilmezdi.32

Kitab–ı Mukaddes’in miras hukuku, Sayılar 27:1–11de ana hatlarıyla belirtilmiştir. Buna göre kadın, kocasının malından hiçbir şey alamazken, koca çocuklarından bile önce eşinin mirasçısı olur. Kız, ancak erkek çocuk yoksa mirasçı olur. Dullar ve kızlar, erkek çocuklar bulunduğu müddetçe nafakaları erkek mirasçıların merhametine kalmıştır.

Hıristiyanlık, uzun yıllar bu hukuk üzerinde devam etti. Hem Kilise, hem de sivil hukuk, kız kardeşleri erkek kardeşleriyle birlikte babanın mirasına ortak olmaktan yasaklamıştı. Bu hukuk, geçen asrın sonlarına kadar sürdü.33

İslâm öncesi putperest Araplar arasında miras sadece erkeklere mahsustu. Kur’ân, bütün bu adaletsiz âdetleri kaldırdı ve mirasçı erkeklerle aynı derecede yakınlığı olan bütün kadınlara mirastan hakkını verdi:

Anne–babanın ve yakınların bıraktıklarından erkek ve kadınlara hisse vardır, az veya çok… belirli bir hisse. (4:7)

Müslüman anneler, eşler, kızlar ve kız kardeşler, miras hakkını daha Avrupa bu hakların varlığını kabul etmeden 1300 yıl önce aldılar. Mirasın paylaştırılması çok detaylı ve geniş bir konudur (4:7, 11, 12, 176). Annenin babayla eşit pay almasının dışında genel kural, kadının mirası erkeğin mirasının yarısıdır. Kadın ve erkekle ilgili bu genel kural, ilgili diğer düzenlemelerden ayrı alınırsa adaletsiz görülebilir. Bunun arkasındaki gerekçeyi anlamak için mutlaka erkeğin mali yükümlülüklerinin kadınınkinden çok daha fazla olduğu nazara alınmalıdır. Damat, geline mehir vermek zorundadır. Bu mehir, gelinin şahsi malı sayılır ve boşandıktan sonra bile kendisinde kalır. Gelinin damada bir mehir verme gibi herhangi bir zorunluluğu yoktur. Dahası, Müslüman koca, eşinin ve çocuklarının nafakasını temin etmekle yükümlüdür. Kadının ona bu alanda yardım etme sorumluluğu yoktur. Gönül rızasıyla kocasına verdikleri dışında, onun malı ve onda tasarruf hakkı, yalnız kendisine aittir. Buna ilâveten İslâm, aile hayatına çok büyük önem verir. Gençlerin evlenmesini şiddetle ister, boşanmayı özendirmez ve müzmin bekâr kalmayı da –çok hususi istisnalar dışında– bir erdem olarak görmez. Bundan dolayı, evlenme çağındaki hemen hemen bütün kadın ve erkekler, İslâm toplumunda evlidir. İslâm miras hukuku incelenirken, bütün hu hususlar ve daha başka, doğrudan konumuz olmadığından burada izahına gerek duymadığımız daha başka faktörler nazara alınmalıdır. Kadının sorumluluklarıyla mali hakları kıyaslandığında, İslâm’ın değil kadın karşısında erkeğe ayrıcalıklı muamele yapmak, bir İngiliz araştırmacının da itiraf ettiği üzere, kadına cömertçe ve çok merhametli davrandığı ortaya çıkacaktır.34

13- Evli kadının durumu

Kitab–ı Mukaddes’te kendilerine mirastan hak tanınmadığı için dullar, önceki toplumların en savunmasız kimseleri arasındaydı. Ölmüş kocanın erkek akrabaları, onun bütün mirasına konardı ve bu mirastan dul karısını da geçindirmek durumundaydılar. Ne var ki bu da, o akrabaların insafına kalmıştı. Bu bakımdan dulluk, düşüklüğün sembolü olarak görülürdü (Eş’iya, 54:4). Dram, bununla da bitmiyordu. Tekvin 38’e göre çocuksuz dul kadın, evli olsa bile kocasının erkek kardeşiyle evlenmek zorundaydı, böylece o, ölmüş kardeşin neslini devam ettirir, onun adının silinmesine mani olmuş olurdu:

Ve Yehuda, ona dedi: kardeşinin karısının yanına gir, ve ona kayın biraderlik vazifeni yap ve kendi kardeşine zürriyet yetiştir. (Tekvin, 38:8).

Dul kadının bu evliliğe izni gerekmezdi. Onun vazifesi, kocasının neslini devam ettirmekti. Kitab–ı Mukaddes’teki bu hüküm, uygulandığı yerlerde halâ devam etmektedir.35 Çocuksuz dul kadın, kayın biraderlerine kalır. Eğer kardeş evlenemeyecek kadar küçük olursa, evlenme çağına gelinceye kadar kadın beklemek zorundadır. Eğer ölen kimsenin kardeşi evlenmeyi kabul etmezse, kadın özgür kalır ve dilediği erkekle evlenebilir.

İslâm öncesi putperest Arapları da benzer uygulamalara sahiptiler. Bir dul kadın, ölenin erkek mirasçıları tarafından alınacak terekenin bir parçası sayılırdı ve genellikle ölen kimsenin diğer eşinden olma en büyük erkek oğluyla evlendirilirdi. Kur’ân, bu uygulamayı sert şekilde tenkit ederek bu alçaltıcı geleneği kaldırdı.

Geçmişte olanlar hariç, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin! Bu, bir hayasızlık, iğrenç bir şeydi, ne kötü bir yoldu. (4:22)

Kitab–ı Mukaddes geleneğinde üst rütbeli din adamları, dul, boşanmış kadın veya fahişelerle evlenemezdi.

Ve alacağı kadın kız olacaktır; dul yahut boşanmış, yahut bozuk kadın fahişe olmayacak, ancak karı olmak üzere kendi kavminden bir kız alacaktır. Ve kavminde zürriyetini bozmayacaktır; çünkü ben kendisini takdis eden Rabbim. (Levililer, 21:13–15)

Kur’ân, ne dul kadını düşük görür, ne onunla evlenmeyi yasaklar. Hattâ, onların korunup kollanması, İslâm’da büyük faziletlerdendir. Kur’ân, onların evlenmeleriyle ilgili olarak da düzenlemeler getirmiştir:

Kadınları (geri dönmesi mümkün bir boşama şekli ile) boşadığınızda, bekleme süreleri (üç adet dönemi)ni bitirdiler mi, ya (yeniden nikahla) onları güzellikle tutun, ya da güzellikle bırakın, haklarına tecavüz etmek için onlara zarar verecek şekilde tutmayın; böyle yapan, şüphesiz kendisine yazık etmiş olur. Allah’ın âyetlerini de alaya almayın. (2:231)

İçinizden vefat edenlerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup, dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, süslenip görücüye çıkmazlar.) Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı size bir vebal yoktur. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır. (2:234)

İçinizden, kendilerine ölüm gelip de, geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp, geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat bunlar kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda, meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, Azîz (mutlak onur ve karşı konulmaz güç sahibi)dir; Hakîm (her hüküm ve işinde mutlak ve sayısız hikmetler bulunan)dır. (2:240)

Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) Hz. Âişe dışındaki bütün hanımlarını dul olarak almış olması, İslâm’ın kadınlara olan merhametini göstermeye yetmez mi?

14- Çok kadınla evlilik

Çok kadınla evlilik, insanlık tarihi kadar eski bir uygulamadır. Kitab–ı Mukaddes, çok kadınla evliliği yasaklamaz. Aksine, meşruluğunu kabul eder. Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımı ve cariyesi olduğu Kitab–ı Mukaddes’te geçer (1. Krallar, 11:3). Yine, Hz. Davud’un da çok sayıda hanımı ve cariyesi olduğu zikredilir (2. Samuel, 5:13). Kitab–ı Mukaddes’te terekenin, murisin diğer eşlerinden olma erkek çocukları arasında paylaştırılacağına dair emirler yer alır (Sayılar, 22:7). Poligami üzerindeki tek sınırlama, kız kardeşlerin aynı anda bir kimsenin nikâhı altında bulunamamasıdır (Levililer, 18:18). Talmut, en fazla dört kadını tavsiye eder.36 Avrupa Yahudileri, 16’ncı asra kadar çok eşliliği devam ettirdiler. Doğu Yahudileri de, çok eşliliğin medenî hukuka göre yasak olduğu İsrail’e göçünceye kadar bu uygulamayı sürdürdüler. Fakat İsrail’de bazı durumlarda medenî hukuku geçersiz kılan dinî hukuk altında çok kadınla evliliğe izin verilmektedir.37

Yeni Ahit, çok eşlilik hakkında ne der? Papaz Eugene Hillman, bu konudaki eserinde, “İncil’in hiç bir yerinde evliliğin tek eşle olacağına veya çok eşle evliliğin yasak olduğuna dair hiçbir emir yoktur.”38 kaydını düşer. Dahası, Hz İsa, kendi toplumunda çok eşlilik yaygın olmasına rağmen, buna karşı çıkmamıştır. Peder Hillman, St. Augustine’in, ‘Şimdi bizim zamanımızda Roma âdetlerine uymak için başka bir eş almaya artık izin verilmemektedir’39 sözünü naklederek, Roma kilisesinin, (cariye ve fahişeliğe müsaade ederken, tek eşle evliliği emreden) Yunan–Roma kültürüne uymak maksadıyla çok eşle evliliği yasakladığının altını çizer.

Kur’ân, çok eşle evliliğe izin verdi, fakat bunu bir takım kısıtlamalarla kayıt altına aldı:

Şayet yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, hoşunuza giden başka kadınlarla ikişer, üçer ve dörder tane evlenebilirsiniz; şayet, aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir taneyle yetinin. (4:3)

Kur’ân, eş sayısını eşlere eşit ve adil muamele gibi sıkı şartlar altında dörtle sınırlandırır.

Kur’ân’ın çok eşle evliliği zorlaması veya çok eşle evliliği ideal olarak takdim etmesi mümkün değildir. O, zorlayıcı sosyal ve ahlâkî sebeplerin olduğu zaman ve durumları nazara alarak, çok eşle evliliği bir izin, bir ruhsat olarak tanımıştır. Yukarıdaki Kur’ân âyetinin de işaret ettiği gibi, İslâm’da çok eşlilik konusu, pek çok toplumda horlanan ve ezilen yetim ve dullara karşı toplumun görevlerinden ayrı bir şekilde anlaşılamaz. Bütün zaman ve mekâna hitap eden bir din olarak İslâm, bu mücbir sorumlulukları görmezlikten gelmemiştir.

Günümüzde pek çok modern toplumda kadın sayısı erkek sayısından fazladır. Amerika’da erkeklerden en az 8.000.000 fazla kadın vardır. Gueana gibi ülkelerde her 100 erkeğe 122 kadın düşmektedir. Tanzanya da her 100 kadına 95,1 erkek düşüyor.40 Böyle bir dengesizliğe karşı toplum ne yapmalı? Değişik çözümler olabilir: bazıları müzmin bekârlığı tavsiye edebilir; diğerleri de, kız çocuklarının diri diri gömülmesini (bugün dünyada bazı toplumlarda olduğu gibi!). Daha başkaları da, fahişelik, metreslik, evlilik dışı ilişkileri, eşcinsellik gibi çirkinlikleri bir çıkış yolu gibi görebilir.

Bütün bunlara karşılık, bir çok toplumda çok eşlilik, kültürel olarak kabul edilmiş, sosyal yönden de saygın bir kurum olarak, bu tür problemlerde bir çıkış yolu teşkil etmektedir. Bu toplumlar, Batı’da çoğu zaman yanlış anlaşıldığı üzere, diğer kültürlerde kadın, çok eşle evliliğe kadının alçaltılmasının bir işareti olarak bakmamaktadır. Meselâ,–Hıristiyan olsun, Müslüman veya başka bir dinden olsun– bir çok Afrikalı genç gelin, evlilik tecrübesi bulunan sorumlu bir erkekle evlenmeyi tercih etmektedirler. Bir çok Afrikalı kadın, kendilerini yalnız hissettiklerinden dolayı kocalarını tekrar evlenmeye zorlamaktadırlar.41 Nijerya’nın en büyük ikinci şehrinde yaşları 15 ile 59 arasında değişen 6.000 kadın üzerinde yapılan araştırmaya göre, kadınların yüzde 60’ı eşlerinin başka bir kadınla evlenmelerini memnuniyetle karşılamaktadır. Sadece yüzde 23’ü, eşini başka bir hanımla paylaşma fikrine kızmıştır. Kenya’da yapılan bir araştırmaya göre de kadınların 100’de 76’sı çok eşle evlilik hakkında olumlu görüş bildirmişlerdir. Kenya’nın kırsal kesiminde gerçekleştirilen bir araştırmaya göre ise, 27 kadından 25’i çok eşle evliliğin tek eşle evlilikten daha iyi olduğunu düşünmektedir. Bu kadınlar, eşler birbirleriyle işbirliği yaparlarsa, çok eşle evliliğin mutlu ve faydalı bir tecrübe olduğunu belirtmektedirler.42

Afrika toplumlarında poligami o kadar saygın bir kurum haline geldi ki, bazı Protestan kiliseleri ona tolerans göstermeye başladılar. Kenya’daki Anglikan kilisesi piskoposu: “Eşler arasındaki sevginin ifadesi olarak monogami daha ideal olabilir, fakat kilise çok eşliliğin sosyal olarak kabul edildiği toplumlarda, poligaminin Hıristiyanlığa ters olduğu fikrinin artık makul olmadığını düşünmeye başlamalı”43 der. Afrika’daki poligami üzerinde çalışan Anglikan kilisesinden Peder David Gitari, terkedilmiş kadınlar ve çocuklar düşünüldüğünde, ideal olarak uygulandığı takdirde çok kadınla evliliğin boşandıktan sonra yeniden evlenmekten daha Hıristiyanca olduğu kanaatindedir.44 Batı’da yüksek eğitim görmüş Afrikalı kadınlar bile, yıllarca Batı’da yaşamalarına rağmen çok eşliliğe karşı çıkmamaktadırlar.

Cinsiyet oranlarındaki dengesizlik, savaş zamanlarında daha fazla problem olur. Amerika’nın yerli Kızılderili kabileleri, savaş esnasında cinsiyet oranlarındaki dengesizlikte çok fazla sıkıntı çeker, bu sebeple, yüksek statüye sahip kadınlar, poligamiyi gayr–i ahlaki ilişkilere karşı en iyi koruma olarak görürdü. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da erkeklerden 7.300.000 fazla kadın vardı ki, bunlardan 3.3 milyonu duldu. 20–30 yaşları arasındaki her 100 erkeğe yine aynı yaşlarda 162 kadın düşmekteydi.45 Bu kadınlardan çoğu erkeğe bir arkadaş olduğu için değil de, eşi benzeri görülmemiş sefalet ve zorluk döneminde aile halkının rızkını temin etmek için ihtiyaç duymaktaydı. Bu bakımdan pek çok genç kız ve dul kadın, işgal kuvvetleriyle evlilik dışı ilişkiye girdiler. O kadar ki, sigara, çikolata ve ekmek karşılığında bile askerleri tatmin ettiler. Yabancıların getirdiği bu hediyelerden dolayı en çok sevinen çocuklar oluyordu.46 Bugün Bosna–Hersek ve Kosova gibi etnik soykırımın uygulandığı ülkelerde, meselâ Bosna’da 1 erkeğe 10’un üzerinde, Kosova’da ise 5 kadının düştüğü istatistiklerle sabittir. Bu noktada vicdanımıza şöyle bir soruyu sorabiliriz: Bir kadın için hangisi daha şereflidir? Yerli Kızılderili kabilelerinde ve günümüzde bilhassa pek çok Afrika toplumunda olduğu gibi, kabul edilmiş, saygı duyulan ikinci bir eş olmak mı? Yoksa, kendisinin ve çocuklarının açlığından dolayı fahişeliğe razı edilmiş bir kadın mı?

1948 yılında Münih’te düzenlenen Uluslararası Gençlik Konferansı’nda Almanya’daki cinsiyet oranlarındaki aşırı dengesizliğin tartışılması dikkat çekicidir. Hiçbir çözüm üzerinde anlaşılmadığı zaman, bazı katılımcılar poligamiyi önerdi. Diğer katılımcıların ilk tepkileri nefret ve şok karışımıydı. Fakat, teklifi dikkatlice tartıştıktan sonra bunun tek çıkar yol olduğu kabul edildi. Sonunda poligami, konferansın kapanış bildirgesine dahil edildi.47

Dünya bugün daha fazla kitle imha silahına sahiptir. Peder Hillman, buradan hareketle, kiliselerin poligamiyi şimdiden düşünmeleri gerektiği fikrindedir:

Bu soy kırım tekniklerinin (nükleer, biyolojik, kimyasal…) cinsiyetler arasında çok önemli oranda dengesizliğe yol açabileceği ve bunun sonucunda çok eşli evliliklerin hayatın devamı için gerekli olabileceği düşünülebilir… o zaman, önceki gelenek ve hukukların aksine, çok eşle evlilik lehine önemli tabiî ve ahlâkî eğilimler ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda ilâhiyatçılar ve kilise liderleri, çok eşle evliliği haklı çıkaracak önemli sebepler ve Kitab–ı Mukaddes’ten ilgili metinleri hızlıca bulmalıdırlar.48

Günümüzde de çok eşle evlilik, bazı düşünürler, sosyologlar ve din adamları tarafından, modern toplumların sosyal problemlerinin çözümü için pratik bir çözüm yolu olarak görülmekte, hattâ teklif edilmektedir. Poligamiye izin verilmesiyle ilgili Kur’ân’ın zikrettiği içtimaî mecburiyetler, Afrika’dan çok Batı toplumlarında söz konusudur. Meselâ bugün Amerikan zenci toplumunda aşırı bir cinsiyet krizi vardır. Her 20 siyah gençten 1’i 20 yaşına gelmeden ölüyor. Cinayet, 20 ile 35 yaşları arasındaki bu gençlerin başlıca ölüm sebebidir.49 Bunun yanında bir çok siyah genç işsiz, hapiste veya uyuşturucu kullanıyor.50 Sonuç olarak, 40 yaşındaki her 4 siyah kadından 1’i hiç evlenmeme durumuyla karşı karşıya.51 Dahası, bir çok siyah kadın 20 yaşına ulaşmadan, yalnız yaşayan anne oluyor ve nafakasını temin edecek birine ihtiyaç duyuyor. Bu trajik durumun nihaî sonucu, hızla artan sayıdaki siyahî kadın, ‘erkek paylaşımı’na giriyor;52 bir çok talihsiz siyah kadın, evli erkeklerle ilişkide bulunuyor. Çoğu zaman da hanımlar, kendi kocalarını başka bir kadınla paylaştıklarının farkında bile değiller. Dolayısıyla, aklı başında bir çok kimse, çok kadınla evlilik üzerinde anlaşmayı teklif etmektedir.53 Bu mesele, 27 Ocak 1993 yılında Philadelphia’nın Temple Üniversitesi’nde düzenlenen panelin konusuydu.54 Bazı konuşmacılar, poligamiyi krizden çıkmanın elde mevcut tek yolu olarak teklif ederken, özellikle fahişelikle metresliğe müsaade eden toplumlarda poligaminin kanunla yasaklanmamasını da istediler.

Amerikalı Roma Katolik mirası antropologu Philip Kilbride da, çok evliliği Amerikan toplumunun bazı dertlerine çözüm olarak sunmakta ve bunun, bir çok vakada çocukların üzerindeki olumsuz tesirleri önlemek için makul bir alternatif olarak hizmet göreceğini belirtmektedir. Ona göre çok kadınla evlenerek, evlilik dışı bir ilişkiye son vermek, çocuklar için boşanmadan daha iyidir.55

1987 yılında Berkeley’deki California Üniversitesi’nde öğrenci gazetesi, yaptığı ankette, California’daki muhtemel damat adayı kıtlığına karşılık, erkeklerin birden çok eşle evlenmesine kanun tarafından izin verilmesini kabul edip etmediklerini sordu. Ankete katılan hemen hemen bütün kız öğrenciler, çok eşle evliliğe izin verilmesini tasvip ettiler. Bir bayan öğrenci, çok eşle evliliğin, tek eşle evlilikten çok daha fazla özgürlük tanıdığı için, duygusal ve fiziki ihtiyaçları daha iyi karşılayacağını ifade etti.56 Aslında, aynı düşünce, Amerika’da poligamiyi uygulayan fundementalist Mormon57 kadınları tarafından da ileri sürülmektedir. Onlar, eşlerden biri diğerine yardım ettiği için, poligaminin hem kariyer hem de çocuk bakımı açısından bir kadın için en ideal yol olduğuna inanmaktadırlar.58

İslâm’da poligaminin karşılıklı rıza meselesi olduğunu da eklemek gerekir. Hiç kimse, bir kadını evli bir erkekle evlenmeye zorlayamaz. Bunun yanında, bir kadın, kocasının başka bir kadınla evlenmemesini şart koşabilir.59 Kitab–ı Mukaddes’e göre ise, çocuksuz dul kadın, evli bile olsa, kendi rızası gerekmeksizin, kocasının kardeşiyle evlenmek zorundadır. (Tekvin 38:8–10)

Meşhur Hıristiyan evangelist Billy Graham, kendi dini adına şu itirafta bulunur: “Hıristiyanlık, poligamiyle uzlaşmaz. Fakat günümüz Hıristiyanlığı poligamiye izin vermezse, bu, kendi zararına olacaktır. İslâm, bazı sosyal problemlerin bir çözümü olarak poligamiye, belli kurallar çerçevesinde insan tabiatına uygun olacak şekilde izin verdi. Hıristiyan ülkeleri büyük bir monogami şovu yapıyorlar, fakat gerçekte onlar poligamiyi uyguluyorlar. Hiç kimse, Batı toplumlarında metresin rolünü bilmiyor. Bu açıdan İslâm, temelden şerefli bir dindir. O, toplumun ahlâkını korumak için bütün gizli ilişkileri şiddetle yasaklar.”60

Bugün dünyada gayr–ı müslim veya Müslüman bir çok ülkenin poligamiyi yasaklaması ilginçtir. Kadının rızası olsa bile, ikinci bir eş almak kanunlara aykırıdır. Diğer taraftan, bilgisi ve rızası olmaksızın hanımını aldatmak ise erkekler arasında pek yaygın olup, bilhassa magazin basınının en önemli dedikodu konuları arasında yer almakta ve âdeta teşvik görmektedir. Bu tür çelişkilerin arkasındaki meşru hikmet ne? Kanun, aldatmayı ödüllendirmek, dürüstlüğü cezalandırmak için mi yapılır? Bu, ‘medeni’ dünyanın sırrına erilmez çelişkilerinden biridir.

15- Başörtüsü

Son olarak, Batı’da, kadının baskı ve köleliğinin en büyük sembolü olarak görülen başörtüsünü açıklamaya çalışalım. Yahudi ve Hıristiyan geleneklerinde baş örtüsü diye bir şeyin olmadığı doğru mudur?

Haham Dr. Menachem M. Brayer (Yeshiva Üniversitesi Kitab–ı Mukaddes Literatürü Profesörü), Yahudi hukuku literatürüne göre, topluma çıkan Yahudi kadının, bazı zamanlar tek gözü hariç bütün yüzü kapatan bir baş örtüsü takmasının gelenek olduğunu yazar.61 O, bazı meşhur hahamların sözlerini de nakleder:

Başı açık dışarı çıkmak, İsrail’in kızlarına yakışmaz.” “Lânet, hanımının saçının görünmesine izin veren erkeğe olsun… kendini güzel göstermek için saçını açık bırakan kadın, yoksulluk getirir.

Kadının başını açmak çıplaklık olarak değerlendirildiği için, Yahudi dinî hukuk, başı açık evli bir kadının yanında şükretmeyi veya dua etmeyi yasaklar.62 Bir dönemde, kadının başını örtmemesinin iffetini aşağılama olarak görüldüğü ve başı açık kadının cezalandırıldığını kaydeden Dr. Brayer’e göre, bazan da başörtüsü, şerefli bir kadının saygınlığını ve üstünlüğünü ifade etmenin yanısıra, kocasının kutsal mülkü olarak kadının erişilmezliğini de ortaya kordu.63

Başörtüsü, bir kadının saygınlığını ve sosyal konumunu ifade ederdi. Alt sınıflardan kadınlar, çoğu zaman yüksek sınıf izlenimi vermek için başörtüsü takarlardı. Başörtüsü soyluluğun da alâmeti olduğundan, eski İsrail’de fahişelerin başlarını kapamalarına izin verilmezdi. Buna mukabil fahişeler, çoğunlukla saygın görünmek için özel bir baş örtüsü kullanırlardı.64 Avrupa’daki Yahudi kadınları, hakim seküler kültürle kaynaşmaya başladıkları 19’uncu asra kadar başörtüsü takmaya devam etti. 19’uncu asırda Avrupa’da hayat tarzı çoklarını başı açık sokağa çıkmaya zorladığı için, bazı Yahudi kadınları, saçı örtmenin başka bir yolu olarak başörtüsünü perukla değiştirmeyi daha uygun buldular. Bugün çoğu dindar Yahudi kadını, sinagog dışında başını örtmez.65 Hassidism66 mezhebine bağlı olanlar gibi bazıları ise, halâ peruk kullanmaktadır.67

Hıristiyan geleneklerinde durum nasıldır? Katolik rahibelerin 1000 yıldan beri başlarını kapadıkları bilinmektedir, fakat hepsi bu kadar değil. St. Paul (Pavlos), baş örtüsüne dair bazı ilginç açıklamalarda bulunur:

Fakat bilmenizi isterim ki, her erkeğin başı Mesih, kadının başı erkek ve Mesih’in başı Allah’tır. Başı örtülü olarak dua eden yahut peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. Fakat başı örtüsüz olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her kadın, başını küçük düşürür; çünkü tıraş edilmiş olmakla bir ve aynı şeydir. Çünkü eğer kadın örtünmüyorsa, saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek yahut tıraş olmak ayıp ise örtünsün. Çünkü erkek, Allah’ın sureti ve izzeti olduğu için, başını örtmemelidir; fakat kadın erkeğin izzetidir. Çünkü erkek kadından değil, fakat kadın erkektendir; çünkü erkek kadın için değil, fakat kadın erkek için yaratıldı. Bunun için melekler sebebinden kadın başı üzerinde hakimiyet alâmetine malik olmalıdır. (Korintoslulara birinci Mektup 11:3–10)

Pavlos’un kadını örtme mantığı, Tanrı’nın sureti ve yüceltilmesinin simgesi olan erkeğin, kendisi için ve kendisinden yaratılan kadın üzerindeki otoritesinin remzi olduğu tezine dayanır. St. Tertullian, On The Veiling of Virgins (Bakirelerin Örtünmesi Üzerine) adlı risalesinde, “Genç kadınlar, sokaklarda başınızı örtün, kiliselerde de başınızı örtmelisiniz, yabancılar arasında da başınızı örtersiniz, sonra kendi erkek kardeşleriniz arasında da başınızı örtersiniz…” diye yazar. Bugünkü Katolik kilise kanunları arasında kadınların, kilisede iken başlarını örtmelerini gerektiren madde vardır.68 Amiş ve Mennoniler69 gibi bazı Hıristiyan mezhepleri, kadınlarının başlarını bugün de örttürmektedirler.

Yukarıdaki delillerden İslâm’ın başörtüsünü icat etmediği ortaya çıkar. İslâm, inanan erkek ve kadınların bakışlarını sakınmalarını, iffetlerini korumalarını ve inanan kadınların, başörtülerini boyunları ile yakalarını kapayacak şekilde uzatmalarını ister:

Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, ırzlarını, korusunlar… Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine koyup örtsünler. (24:30–31)

Kur’ân, başörtüsünün iffet için gerekli olduğunu açıkça ifade eder. İffet neden önemlidir? Kur’ân, bunu da açıklar:

Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: dışarı çıkarken örtülerini üstlerine alsınlar ki; (imanla, iffetle ve hür kadın olmakla koruma altında bulundukları) bilinip, incitilmesinler. (33:59)

İffet, kadını, bugünün toplumlarında en çok ve çok yaygın biçimde maruz bulunduğu tacizlerden korur; kadının bizzat tacize sebebiyet vermemesinin de sebebidir; iffet, kalkandır. Başörtüsü de iffetle, imanla ve özgürlükle koruma altında bulunmanın bir göstergesidir; aynı zamanda iffeti korumada sebeplerden biridir.

Diğer geleneklerin aksine, İslâm’da başörtüsü, ne erkeğin kadın üzerindeki otoritesini, ne de kadının erkeğe kulluğunu simgeler. Ayrıca o, ne zenginliğin ne de şerefli kadınların farklılık alâmetidir. Başörtüsü, bütün kadınları korumaya yönelik iffetin sembolüdür. İslâm’ın felsefesi, “güvende olmak, üzülmekten daha iyidir” şeklinde özetlenebilir. Kur’ân, kadınların vücudlarını ve itibarlarını korumayla o kadar ilgilenir ki, muhsan (iffetli) bir kadını iffetsizlikle suçlayanları ağır şekilde cezalandırır:

İffetli kadınlara zina isnat edip de, (bu suçlarını ispat için) dört şahit getiremeyenlere 80 değnek vurun; ebediyen onların şahitliğini kabul etmeyin. İşte onlar, yoldan çıkmış kimselerdir. (24:4)

Özellikle batıda bazı kimseler, kadının korunması için iffet tezini alaya almaya başladılar. Onlara göre en iyi koruma, eğitim, medeni davranışları geliştirme ve kendi nefsine hakim olmakla olur. Biz de, “bunlar da olmasın diyen yok, fakat yeterli değil” deriz. İslâm, insanı suça ve günaha itecek bütün kapıları kapar. Eğer ‘medeniyet’ yeterli bir koruma ise, o zaman neden kadınlar Kuzey Amerika’da tek başlarına boş bir park sahasının karşısı bile olsa, karanlık bir sokağa çıkmaya cesaret edemiyorlar? Eğer eğitim çözüm ise, Queen’s gibi saygın bir üniversite, neden çoğunlukla kampüsteki bayan öğrenciler için ‘eve servis sistemi’ne sahip? Eğer ‘kendi nefsine hakim olmak’ çözüm ise, neden iş yerlerindeki cinsel taciz olayları her gün gazetelerde yer alıyor? Geçen birkaç yıllık sürede cinsel tacizden suçlananlar arasında, donanmada görevliler, yöneticiler, üniversite profesörleri, yargıtay hakimleri, hattâ en üst düzey idareci(ler) de var! Queen’s Üniversitesi Kadınlar Bürosu dekanının aşağıdaki beyanatını okuduğum zaman gözlerime inanamadım:

Kanada’da her 6 dakikada 1 kadın cinsel tacize uğruyor; her 3 kadından 1’i, hayatlarının herhangi bir döneminde cinsel tacize uğruyor; her 4 kadından 1’i tecavüze uğrama riski veya tecavüzle karşı karşıya; lise veya üniversiteye giden her 8 kadından 1’i cinsel tacize uğruyor ve yapılan bir çalışmaya göre, üniversite çağındaki erkeklerin yüzde 60’ı, eğer yakalanmayacaklarından emin olurlarsa, cinsel tacizde bulunacaklarını beyan ediyor.

Modern dünyanın en büyük ülkelerinden birinde her yıl 12 yaşın üstünde 2.5 milyon kadın, ırza geçme, soyulma veya bir başka şekilde saldırıya maruz kalıyor. Bir başka büyük ülkede her yıl 12.000 kadın evde şiddete maruz kalarak ölüyor. Bir başka önemli büyük ülkede, kız çocukları için okula gitmek demek, cinsel şiddete maruz kalmakla aynı manâya geliyor. Bu ülkede sadece 1998 yılında resmî kayıtlara giren ırza geçme sayısı 49.280.

Dünyada, bilhassa Asya, Afrika ve Doğu Avrupa gibi fakir ülkelerden zengin ülkelere çalışmak veya yerleşmek maksadıyla giden kadınlar, gümrüklerde başlamak üzere sürkeli aşağılanma ve tecavüzle karşı karşıya bulunuyorlar. Bunlar, bilhassa sex ticaretinin ve endüstrisinin en önemli kurbanları arasında. Cinsel, dinî ve ırkî ayırım, medeniyetin bazı merkez ülkelerinde âdeta kurumlaşmış durumda. Yine bu ülkelerde her gün çok sayıda kadın hapishanelere düşüyor. Bunların pek çoğu uyuşturucu bağımlısı. Hapishanelerde ırza tecavüz, bebeklerinden mahrum bırakılma ve en küçük sıhhî bakımdan mahrumiyet gibi muamelelere maruz kalıyorlar. Ayrıca, polise intikal eden resmî rakamlara göre, sadece bir ülkede yılda 3 milyondan fazla çocuk, cinsel tecavüze uğrama, ihmal, dayak gibi kötü muameleye maruz bırakılıyor. Resmi rakamlar, 1000 çocuktan 47’sinin bu tür muamelelerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. 1994’te 1271 çocuk, bu tür muamele sonucu ölüyor. Annelerin alkol ve uyuşturucu kullanması yüzünden sakat doğan çocuklar ise, bir başka problem.

Yaşadığımız toplumda bazı şeyleri anlamak gerçekten çok zor. Giyimde, konuşmada ve davranışlarda hem erkekler, hem de kadınlar için iffet kültürüne aşırı derecede ihtiyaç var. Aksi takdirde iç karartıcı istatistikler, günden güne daha da kara bir tablo ortaya koyacak ve maalesef sadece kadınlar bu uygulamanın cezasını ödeyecekler.

 Yeni Ümit, 55. Sayı, Şerif Muhammd Dipnotlar

1 Leonar j. Swidler, Women in Judaism: the Status of Women in Formative Judaism (Metuchen, N.J: Scarecrow Press, 1976) s. 115.

2 The Kendath, “Memories of an Orthodox youth,” Susannah Heschel, On Being a Jewish Feminist (New York: Schocken Books, 1983) s. 96–97.

3 Rosemary R. Ruether, “Christianity”, Arvind Sharma, Women in World Religions (Albany: State University of New York Press, 1987) p. 209

4 Burada geçen iktibaslar için bkn. Karen Armstrong, The Gospel According to Woman (London: Elm Tree Books, 1986) pp. 52–62. Ayrıca: Nancy van Vuuren, The Subversion of Women as Practiced by Churches, Witch–Hunters, and Other Sexists (Philadelphia: Westminister Press) pp. 28–30.

5 Buhari, Talak 25, Edeb 24; Müslm, Zühd 42.

6 Denise L. Carmody, “Judaism,” Arvin Sharma, a.g.e., s. 197.

7 Swidler, a.g.e., s. 140.

8 A.g.e., s: 138.

9 Swidler, a.g.e., s: 115.

10 Louis M. Epstein, The Jewish Marriage Contract (New York: Arno Press, 1973) s. 149.

11 Lesley Hazleton, Israeli Women: The Reality Behind the Myths (New York: Simon and Schuster, 1977) s. 41

12 Matilda J. Gage, Woman, Church, and State (New York: Truth Seeker Company, 1893) s. 142.

13 Swidler, a.g.e. s: 141.

14 Gage, a.g.e. s: 141.

15 Epstein, a.g.e., s: 164–165.

16 A.g.e., s: 112–113. Ayrıca bkn. Priesand, a.g.e., s: 15.

17 R. Thompson, Women in Stuart England and America (London: Routledge & Kegan Paul, 1974) s: 162

18 Mary Murray, The Law of the Father (London; Routledge, 1995) s: 67

19 Gage, a.g.e., s: 143

20 Elsayyad Sabiq , Fiqh al Sunnah (Cairo: Darul Fatah lile’lam al–Arabi, 11. baskı, 1994), c: 2, s: 218–229

21 Akiba ben Joseph: M.S. 50?–132) Kendinden sonra Yahudiliği çok etkilemiş bulunan Yahudi din bilgini.

22 Swidler, a.g.e., s: 162–163

23 The Toronto Star, Nisan 8, 1995

24 Sabiq, a.g.e., s: 318–329. Ayrıca bkn: Muhammad al Ghazali, Qadaya al Mar’aa bin al–Taqalid el Rakide val–Vâfide (Kahire: Dâr al–Şuruk, 4. baskı, 1992, s: 178–180.

25 a.g.e. s: 313–318

26 Tirmizi, Radâ 11; Ebu Davud, Sünne 15; Ed–Darimi, er–Rikak 74.

27 Epstein, a.g.e., s: 219

28 A.g.e., s: 156–157

29 Muhammad Abu Zahra, Usbu el–Fiqh el–Islami (Kahire, al Majlisil– A’la li–Riayeti’l–Funun, 1963) s: 63.

30 Epstein, a.g.e., s: 122.

31 Armstrong, a.g.e., s: 8.

32 Epstein, a.g.e., s: 175.

33 Gage a.g.e., s: 142.

34 B. Aisha Lemu And Fatima Heeren, Woman in Islam (London: Islamic Foundation, 1978) s: 23.

35 Hazleton, a.g.e., s: 45–46.

36 Swidler, a.g.e., s: 144–148.

37 Hazleton, a.g.e., s: 44–45.

38 Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered: Africa Plural Marriage and the Christian Churches (New York: Orbis Books, 1975) s: 140.

39 A.g.e., s: 17.

40 A.g.e., s: 88–93.

41 A.g.e., s: 92–97.

42 Philip L. Kilbride,.Plural Marriage ForOur Times (Westport, Conn.: Bergin & Garvey, 1994) pp. 108–109.

43 The Weekly Review, Ağustos 1, 1987.

44 Kilbride, a.g.e., s: 126.

45 Ute Frevert, Women in German History: From Bourgeois Emancipation to Sexual Libeation (New York: Berg Publishers, 1988) s: 263–264.

46 A.g.e., s: 257–258.

47 Sabiq, a.g.e., s:191

48 Hillman, a.g.e., s: 12.

49 Nathan Hare And Julie Hare, Crisis in Black Sexual Policits (San Francisco: Black Think Tank, 1989) s: 25

50 A.g.e., s: 26.

51 Kilbride, a.g.e., s: 94.

52 A.g.e., s: 95.

53 A.g.e.

54 A.g.e., s: 95–99.

55 A.g.e., s: 118.

56 Lang, a.g.e., s: 172.

57 Joseph Smith (1805–1844) tarafından 1830’da New York’da kurulmuş dini hareketin mensuplarına verilen isim.”İsa Mesih’in son Gün Azizleri” olarak kendilerini gören Mormonlar’ın inanç sistemi Joseph Smith tarafından tespit edilmiştir. Kilisenin başı başkan olarak isimlendirilir. Mormonlar, yoğun bir misyonerlik gayreti içindedirler ve bütün dünyada faaliyet göstermektedirler. Her üye iki yıl misyonerlik yapmalıdır. Dünyada 8 milyon civarında Mormon bulunmaktadır. (Ç.N.)

58 Kilbride, a.g.e., s: 72–73.

59 Sabiq, a.g.e., s: 187–188.

60 Abdul Rahman Doi, Woman in Shari’ah (London: Ta–Ha Publishers, 1994) s: 76.

61 Menachem M. Brayer, The Jewish Woman in Rabbinic Literature: A Psychosocila Perspective (Hoboken, N.;: Ktav Publishing House, 1986) s: 223.

62 A.g.e., s: 316–317. Also see Swidler, a.g.e., s: 121–123.

63 A.g.e., s: 139.

64 Susan W. Schneider, Jewish and Female (New York: Simon & Schuster, 1984) s: 237.

65 A.g.e., s: 238–239.

66 18. asırda Polonya’da ve komşu memleketlerde ortaya çıkan bir Yahudi mistik akımı olup, en mühim temelleri dua sevgi ve sevinçtir. Ç.N.

67 Alexandra Wright, “Judaism”, Holm and Bowker, a.g.e., s: 128–129.

68 Clara M. Henning, “Cannon Law and the Battle of the Sexes”, Rosemary R. Ruether, Religion and Sexism: Imagers of Woman in the Jewish and Christian Traditions (New York: Simon and Schuster, 1974) p. 272.

69 1540 senesinde Hollanda ve Kuzey batı Almanya’da vaftiz hakkındaki fikirleri umumi protestan telakkilerinden farklı olduğu için hususi bir cereyan şeklinde organize edilmiş, sonra bilhassa Amerika’ya göçmeye mecbur olmuş bir cemaat. Hz. İsa’nın emirlerini “motamot” icra etme iddiasıyla ne askere gidiyor, ne de and içiyorlar. Başka cemaat ve dinlere karşı müsamaha gösterirlar. (Ç.N.)

Değerlerin Aşınması ve Eşlerin Boşanması

Toplum yapısını oluşturan fertler çeşitli temayül, kabiliyet, duygu, ilgi ve istekle donanımlı olarak hayat serüvenine başlarlar. Bazen bu karmaşık temayül ve kabiliyetlerin bir kısmı taşkınlık derecesine vararak kontrolden çıkmaktadır. Zaten tarih boyunca meydana gelen sıkıntı, üzüntü, aymazlık, arsızlık, fitne ve tecavüzlerin sebebi bu toplum yapısının bozulmasıdır. Dolayısıyla toplum yapısı mutlaka ciddi bir şekilde ıslah edilmelidir. Kuşkusuz bunu yapacak mekanizmaların başında din gelmektedir. Özellikle öngördüğü itikadî, içtimaî, ahlâkî ve teşri’î (yasama) tüm esas ve normları ile fert ve toplum fıtratına uygun, maddî ve manevî dünyayı birleştirerek tek bir yapı halinde düzenleyen bir din ancak bu içtimaî yapıyı ıslah edebilir. İşte İslâm, nazil olan ilk emirlerinden son emirlerine kadar titiz bir duyarlılıkla fıtratı zorlamadan, insanı okşayarak ve şefkat kollarının arasına alarak onu en güzel ahlâkî değerlerle süslemeye özen göstermiştir. Her bakımdan ümmetinin en güzel örneği (Ahzab, 33/21) Hz. Peygamber (s.a.s.)’e hitaben gelen “Muhakkak sen yüce bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 68/4) âyeti bu evrensel hakikati ifade etmektedir.

İslâm, fert ve toplum ahlâkına verdiği önemin yanı sıra, insanlığın tarihin karanlık dehlizlerinde cehalet anaforunda boğulmaya yüz tuttuğu ve hukuksuzluğun ağır balyoz darbeleri altında inlediği bir dönemde, toplumun temelini oluşturan aile kurumu için fıkıh kitaplarında “Kitabü’n-Nikah” adı altında ele alınan mükemmel bir aile hukuku manzumesi getirmiştir. Bu hukuktan asıl maksat, ailenin huzurunu sağlamak, karşılıklı saygı ve sevgi temeline dayalı bir aile yapısını oluşturmak olduğundan, ailenin güvenilir ve sağlam esaslar üzere kurulmasına matuf ciddi düsturlar vazetmiştir.

İslâm, ailenin tesisi konusundaki özel hassasiyetinden ötürü, işe evlilik öncesinden başlar ve eş seçimi sürecine giren adaylar için bir dizi hikmetli tavsiyelerde bulunur. Adaylar bu tavsiyelere uydukları ölçüde yeni hayatın sorumluluk ve yükümlülüklerinin gereğini kolayca yerine getirme şansına sahip olacak, dolayısıyla ilerde mutlu bir hayat geçirme noktasında daha şuurlu hale geleceklerdir. İslâm Aile Hukukunun kimisi âdâp (tavsiye niteliğinde) ve kimisi de şart (olmazsa olmaz emir) kabilinden olan ahkâmına uyulduğu takdirde hayatın yeni kolektif versiyonunun risklerini eşlerin, karşılıklı yardım, anlayış ve sevgi ile omuzlamaları kolaylaşır. İslâm’ın insanlığın önüne koymuş olduğu bu prensipler, ailede muhtemel huzursuzluklara karşı dayanıklılığı, aileyi parçalayıcı sebeplere karşı devamlılığı ve hayat yolculuğunun keskin virajlarında karşılıklı anlayışı temine yöneliktir. İslâm, eşleri evlilik hayatı boyunca bu düsturlara uymaya davet eder ve sorumlu tutar. “Kefaet” (denklik) gibi nikah şartlarından başlayarak, “nafaka” (ailenin geçim masrafı) ve “hadane” (çocuk bakımı)’na varıncaya kadar, aile ile ilgili bu zengin düsturlar manzumesiyle aile içi olay ve gelişmeleri karara bağlayarak, ortaya çıkabilecek sıkıntı ve huzursuzlukları önlemeyi hedef alır. Günümüzde eşler, İslâm’ın düzenlediği bu aile içi hukuk ve âdâbı bilemediklerinden, kimilerinin henüz “balayı” dönemi bile bitmeden aralarında kapanması zor yaralar açılmaktadır.

Aile İçi Münasebetler

İslâm aile hukuku, nesillerin yetişme ortamı olan aileyi, farklı ve ayrıcalıklı bir formda dizayn etmenin müşahhas bir projesidir. Bu projede eşler için karşılıklı sorumluluklar ve yükümlülükler vardır. İslâm’ın aileyi huzur zemininde istikrarlı kılmak için vazettiği en mühim yükümlülük, karşılıklı sevgi ve merhamettir. Kur’an’ın şu hitabı bunun müşahhas bir ifadesi değil midir: “Onun delillerinden biri de, sizin onlarla huzur bulacağınız eşleri kendi cinsinizden yaratması ve aranıza sevgiyi ve şefkati yerleştirmesidir: Bunda, kuşkusuz, düşünen insanlar için dersler vardır.” (er-Rum, 30/21)

Merhamet ve sevginin hakim olduğu bir aile ortamında eşler şu vasıflara sahiptir:

1. Sevgi, şefkat ve hoşgörü: Birbirini seven ve birbirine merhamet eden kimseler genellikle birbirlerine karşı müsamahakâr olurlar. Birbirlerinde gördükleri kusurları, karşılaştıkları eksiklikleri, fark ettikleri hata ve suçları müsamaha ile karşılar ve görmezlikten gelirler. Zira insanın, sevdiği ya da ortak olduğu birine karşı, bu sevgi yahut ortaklığın devamı için mutlaka hoşgörülü olması gerekir. Yoksa o birlikteliğin ömrü kısa olur. Özellikle hayat arkadaşları arasında müsamahanın daha derinlikli ve çok boyutlu olması gerekir. Eşler ebedî hayat arkadaşlığını da hesaba katarlarsa bu müsamahanın çok daha fazla ve devamlı olması ayrı önem kazanır.

2. Paylaşma ve tahammül: Merhamet ve sevginin gereği, seven iki tarafın birbirinin üzüntüsüne, sıkıntısına, sefasına, kederine, bolluğuna ve darlığına ortak olmaları gerekir. Zira sevgi ve merhamet hep iyi ve güzel günlerde olmaz; bilakis bunların olumlu etkileri kara günde de ortaya çıkmalıdır. Modern zamanlarda sık karşılaşılan boşanma olaylarının büyük bir sebebi eşlerin birbirine mütehammil olma terbiyesini almamış olmalarıdır. Yani eşler, görsel basının pompaladığı terbiye usulüyle kara günün dostu değil hep güzel günün dostu olunca, karşı taraftan gelen en ufak bir sıkıntıya katlanmazlar ve ailenin dağılma sürecine girmesine sebep olurlar.

3. Fedakârlık: Münasebetlerini sevgi ve merhamet ekseninde oluşturan eşler birbirine karşı elden geldiğince fedakârlık göstermelidirler. Eşlerden her birisi, hayat arkadaşı için bazı haklarından feragat etmesini bilmelidir. Bu haklar maddî-manevî, ahlâkî veya ailevî olabilir. Eşler birbirine karşı böyle fedakâr davrandıkları sürece bir çok sıkıntı ve üzüntüleri bertaraf olur.

İslâm’ın eşler arasında karşılıklılık esasına dayalı olarak emrettiği merhamet ve sevginin en dikkat çekici yönü, onu modern ailelerdeki sevgi ve merhametten ayıran ve ona devamlılık kazandıran ayrıcalıklı özelliği, bu duyguların sevap umudu, azap endişesi ve ebedî hayat inancıyla var olmalarıdır. Eşlerdeki âhiret inancı ve Allah’ı razı etme arzusu gibi hassasiyet ve inanışlar, merhamet ve sevgi duygularını pekiştirdiği gibi, onlara süreklilik kazandırır ve kendilerini bu konuda daha fazla teşvik eder. Böylece ailede huzur, güven ve istikrar pekiştirilmiş olur.

Bugün aileyi dağılma sürecine sokan huzursuzlukların sebeplerinden biri, eşler arasında görülen sevginin daha çok fizikî cazibe, şehvet ve geçici duygulara dayanması, hiçbir manvî boyutunun olmaması ve karşılıklı saygının da yokluğudur. İslâmî duyarlılığın zayıfladığı veya yok olduğu modern ailelerin en büyük sıkıntıları da burada yatmaktadır.

Erkeğin Ailesiyle Geçim ve Münasebetinin Âdâp ve Erkânı * Erkek, eşine güzel huy ve iyi ahlâk ile muamele edecektir. * Eşiyle sohbeti yumuşak, konuşması tatlı olacaktır. Halkın hayırlısı, ailesi hayırlı ve faydalı olandır. * Erkek eve girince ailesine selâm verip, onun hâl ve hatırını soracaktır. * Erkek, ailesinin sevinç ve neşesine ortak olduğu gibi, üzüntü ve kederine de ortak olmalıdır. * Erkek, alisesinin gönlünü çeşitli va’dlerle hoş etmelidir. Çünkü kadın, evde yalnız, eşine bağlı, onun gerçek dost ve ortağıdır. * Erkek, çocukların terbiyesinde ailesine yardımcı olacaktır. * Erkek, eşinin yeme ve giyme ihtiyaçlarını karşılayacak, ailesinin, çoluk-çocuğunun ihtiyaçlarını temin edecektir. * Erkek, ailesine ancak dinî kusurlarından dolayı tavır koyabilecek, dünya işlerinden dolayı ona kötü mumalede bulunmayacaktır. * Karısının kötü huylarını, huysuz hareketlerini gören erkek, “ben, kendimi ıslah eder, kusurlarımı düzeltirsem, eşim de huysuzluklarını bırakır ve düzelir” inancıyla hareket etmelidir. * Erkek, karısının öfkesi karşısında susmalıdır; ta ki kadın, pişmanlık duyup kocasından özür dilesin. * Kadın erkeğe karşı iyi hareket eder ve güler yüzle, severek ona karşı vazifelerini yerine getirirse, erkek ona dua ve ondan dolayı Allah’a hamd ü senâ etmelidir. * Erkek eşine öyle davranmalıdır ki, kadın, “Kocam beni herkesten fazla beğeniyor ve seviyor” desin. * Erkek, eşinin ihanet, tuzak, aldatma ve ciddî dinî kusurlar gibi kusurları dışında kalan hatalarına göz yummasını bilmeli, onun kabahat ve kusurlarını herkesten gizlemelidir. * Erkek, eğer bilmiyorsa karısına Kur’ân ve dinî bilgileri öğretmelidir. * Erkek, karısını gereksiz ihtilatlardan ve nâmahremden korumalıdır.

Karşılıklı Haklar İslâm Aile Hukuku, aile hayatının huzur ve mutlulukla devam etmesi için, eşleri birbirlerine karşı bazı haklardan sorumlu tutmuştur. Taraflar bu hakları dikkate aldıkları müddetçe ailenin huzuru ve istikrarı yerinde olacaktır. Onlarda bu mantaliteyi geliştirip kökleştirecek amillerin en önemlisi, birbirlerine fizikî ihtiyaçlarına cevap veren bir varlık olarak bakmamaları aksine yek diğerini tasada ve kıvançta yardıma koşan ve birer teselli kaynağı olan birer hayat arkadaşı olarak kabullenmeleridir. Sayılan prensiplerin belirleyici olduğu ailelerin böyle bir avantajı vardır. Bu ailede münasebetler, ilgiler, duygular ve haklar asla sadece kaza-i şehvet zemininde oluşmaz ve gelişmez. Tarafları belli yükümlülük altına sokan şu İlâhî yasa, evlilik hayatına ilk adımı attıkları günden sonuna kadar, unutmamaları gereken bir hayat sloganı ve aynı zamanda yeni hayatın parolasıdır: “Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır.” (Bakara, 2/228)

Gazali (ö.505) “velime” denen düğün yemeğinden başlayarak boşanmaya varıncaya kadar aile hayatı boyunca, özellikle kocanın sorumlu olduğu bu hakları, 12 madde halinde kaleme almıştır. Gazali, “Kadının koca üzerindeki önemli haklarından biri, kocanın onunla güzel ahlâklı olması ve ona şefkatle muamele ederek hoş görmesidir.” der ve konuyu şu hadis-i şerifle taçlandırır. Resul-i Ekrem (s.a.s.) son nefesinde iken sesi kesilinceye kadar dilinden şu sözler dökülüyordu: “Namaz, namaz, namaz. Elinizin altındaki köleleri güç getiremeyecekleri bir şeye zorlamayın. Kadınlar konusunda da Allah’tan korkun; Allah’tan korkun…” (Gazali 1985, 2/43-44) Gazali’nin şu tesbiti de, son derece ilginçtir ve modern zamanlarda erkeklerin bunu zihnen iyi kavramaları gerekir: “Kocanın hanımıyla güzel ahlâklı olması, ona sadece eziyet vermemesi demek değildir. Yanısıra ondan gelen eziyetlere de mütehammil olması, öfkelendiği zaman sabretmesi ve hata ettiği takdirde de katlanmasıdır.” (a.y.)

Erkekleri birinci derecede muhatap alarak ama eşleri karşılıklı sorumlu tutmak suretiyle aile binasının sağlam bir şeklinde devam etmesini sağlayan: “Ve hanımlarınızla (karşılıklı) iyi geçinin” (Nisa, 4/19) İlâhî çağrısını Reşit Rıza (ö.1935) şu şekilde tefsir eder: “Yani ey mü’minler! Kadınlarınızla iyi arkadaşlık kurmak suretiyle ve kendi tabiatlarının alışık olup nefret etmeyeceği, İslâm’ın da yasaklamayacağı ve toplum örfünün ve insan mürüvvetinin de çirkin görmeyeceği iyi bir muamele tarzı ile muamele etmeniz size vaciptir. O halde kadının nafakasını kısmak, sözle, davranışla ona eziyet vermek ve karşılaşınca yüz asmak ve ekşitmek, (Allah’ın emrettiği) güzel muamele tarzına aykırıdır.” (Rıza, 4/456)

Karşılıklı hakların şuurunda olan ve akl-ı selimin gerektirdiği bir anlayış ve hoşgörü ile bu hakları hayata geçiren bir ailede huzursuzluğun sürekli olmaması gerekir. Zira her iki taraf bu huzursuzluğun hem dünyaları için hem de âhiretleri için zararlı olduğunun farkında oldukları andan itibaren onu bir şekilde gidermeye ve bitirmeye çalışacaklardır. Tabiatıyla bu gibi huzursuzluk durumlarında haklının af etmesi, haksız tarafın özür dilemesi, manevi sorumluluğun hissedilmesi gibi değerlerin ani bir refleksle devreye girmeleri beklenir. Böylece mesele büyümeden çözülmüş olur. Günümüzde, daha evvel eşi görülmemiş bir şekilde boşanmaların yüksek bir oranda artış göstermelerinin sebebi, bu değerlerin aşınmasından ileri gelmektedir.

Resul-i Ekrem (s.a.s.)’ın “En hayırlınız ailesi için en hayırlı olanınızdır ve ben sizin içinizde ailesine en hayırlı olanızım.” (Tirmizî rivayeti); “Kadınlara iyi davranmayı birbirinize tavsiye edin. Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır: … Hoşlanmadığınız kimselerin evlerinize girmelerine izin vermemeleri sizin kadınlarınız üzerindeki haklarınızdan biridir. Giydirme ve yedirmede kadınlarınıza iyi davranmanız da, onların sizin üzerinizdeki hakları asındadır” (İbn Mace, “Nikah”, 1851) hadislerine inanan bir kocanın hanımına zulmetmesi veya haşin davranması beklenir mi? Keza Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, “Her hangi bir kadın kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse Cennet’e girer.” hadisine inanan bir kadının kocasını huzursuz etmesi veya ona ihanette bulunması beklenir mi? Acaba kaydedeceğimiz şu hadis-i şerife inanan bir kadının kocasına karşı tutumunun nasıl olması beklenir? “Mümin, Allah takvasından sonra saliha bir zevceden daha hayırlı bir şeyden istifade edemez: (O saliha kadın ki,) beyi ona yap dediği zaman yapan, beyi ona baktığı zaman onu sevindiren, ona (bir şeyi yapması veya yapmaması için) yemin edince yemininin gereğini yapan ve beyinin yokluğunda hem kendi nefsi hususunda (yani namusunu korumada) hem de malında ona samimi olup hakkını yerine getiren kadındır.” (İbn Mace, “Nikah”, 1857)

O halde günümüz Müslüman ailelerin en büyük problemi, İslâmî değerleri terk etmeleri ve batı hayat tarzından içimize dökülen bir takım levsiyatla malûl bulunmalarıdır.

Kanaatimizce aşağıda sıralayacağımız hususlar, bir ailenin dağılma sürecine girmesini hazırlayan temel faktörlerdir:

1. İslâm ahlâkı, Allah korkusu ve başkalarının hakkını korumayı büyük ölçüde garanti altında alan âhiret inancı gibi duygu ve inançların zayıflaması. (Çaresi, inancı güçlendirmektir.)

2. Kendi ananevî ve kültürel yapımıza yabancı alışkanlıkların, yani seküler etik değerlerin içimi-ze sinmesi. (Çaresi, kendi İslâmî ahlâkımızı iyi öğrenmek ve onunla ahlâklanmaktır.)

3. Aşırı olan/olmayan lüks özentisi. (Çaresi, kanaatkârlık ve dünyaya Âhiret açısından bakmaktır.)

4. TV. kanallarında izlenen film v.b.’nin taklidi, onların tesirinde kalma. (Çaresi, az TV izleme, TV izlemede seçici olmak ve izlediklerimizin birer film, birer kurgu olduğunu unutmamaktır.)

5. Bazı erkeklerin helâl daire ile yetinmeyip gözünü dışarıya dikmesi. (Çaresi, erkeğin Allah korkusuna sarılmasıdır.)

6. Kadınların da bir kısmının aşırı bir şekilde özgür davranmak istemesi ve bunun sonucunda kocasına karşı serkeşlik etmesi. (Çaresi, İslâm’ın kadına yüklediği sorumlulukların iyi öğrenilip yerine getirilmesidir.)

7. Kadınların bir kısmının çalışmak suretiyle aile bütçesine yapmış olduğu katkıdan dolayı bir yandan kocasına karşı minnetsiz olması ve bunun sonucunda çok pervasız davranması, öte yandan da çalışma hayatının ve çevresinin kadının gerek ahlâkı ve gerekse de aile hayatı üzerinde yapmış olduğu olumsuz etkiler, çalışmanın sebep olduğu stres ve huzursuzluk sebebiyle aile içi düzenin ve münasebetlerin olumlu bir şekilde korunamaması, kadının evine ve ailesine gerekli özeni gösterememesi. (Çaresi, erkeğin de ailesine yardımcı olması ve bilhassa kadının iş hayatında, çalışıp çalışmamasında ailevî sorumlulukların yeterince göz önüne alınmasıdır.)

8. Günümüz şehir hayatında, iş yerlerinde, imkânları yerinde olan aileler için sıkça gidilen misafirlik, ziyaret ve pikniklerde İslâmî âdâba uyulmaması, mahremiyet sınırlarının aşılması, gereksiz ihtilât, eşlerin şuur altında ve zamanla da şuur üstüne de çıkan onarılamayan yaralar açmaktadır. (Çaresi, bu tür tehlikelerden mümkün olduğunca sakınmaktır.)

9. İhtiyaç olmadığı halde, sadece hava almak için çarşı-pazar dolaşma, bazı insanların ölçüsüz davranışlarının, giyim-kuşamdaki müstehcenliğin ahlakî yapısı zayıf ailelerde derin yaralar açmakta ve karşılıklı güvenin zamanla yok olup, ailenin dağılmasına sebep olmaktadır. (Çaresi, çarşı-pazar dolaşmaları ihtiyaçla sınırlandırılmak ve mecbur kalınıp çıkıldığında, Kur’an’ın bakışların indirilmesi emrine, ayrıca kulak gibi azaların da korunmasına dikkat etmektir.)

10. Çocuk azlığı, çağdaş evliliklerde boşanmayı kolaylaştıran bir başka sebep olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira örneğin üç çocuklu bir ailede ebeveyn boşanmayı kolay kolay göze almazken tek çocuklu eşler çok daha kolay boşanabilirler. (Çaresi, çocuk sayısını üçten aşağı düşürmemektir.)

11. Eşlerin birbirlerini ihmal etmesi, kendilerini birbirlerine beğendirip sevdirme yerine, daha çok başkaları tarafından kabûl görme kompleksine düşmeleri. (Unutulmamalı ki, hiç kimse kendisini herkese kabûl ettiremez ve herkesin beğenisi farklı olur. Eşler, birbirlerinin karşılıklı beğenisine göre davranmalı, ona göre giyinmeli, davranışlarını ona göre ayarlamalıdırlar.)

Diyelim ki, her iki tarafın mizacı birbiriyle uyuşmadı ve işin mutlaka bitirilmesi gerektiyse, o takdirde de eşler haksızlığa ve zulme meydan vermemek için, önce evliliği kurtarma adına gerekeni yapmalı, iki tarafın aileleri hakem olarak devreye girmeli, eşlerde beğenilmedik yanlar varsa, Allah’ın onlarda hem dünyamız hem âhiretimiz için başka hayırlar var edeceği Kur’anî beyanı nazara alınmalı, ama artık her şeye rağmen evliliğin yürümesi imkânsızsa, şu İlâhî prensibe uyulmalıdır: “Boşama iki defadır. Bundan sonra evlilik ya iyilikle devam eder veya güzel bir şekilde sona erdirilir.” (el-Bakara, 2/229). Yani iki durumda da iyilikten ve güzellikten ayrılmamalıdır. Çünkü ihsan/iyi muamelede bulunma, İslâm’ın evrenselleştirdiği, barışta, savaşta, mü’mine karşı, kafire karşı, insana karşı, hayvana karşı vazgeçmediği ve bütün Müslümanlar için bir hayat düsturu olarak kabul ettiği bir düsturdur.

İslâm Aile Hukukunun geniş bir yelpazede ele aldığı “talâk” (boşanma) konusunun en önemli hususiyetlerinden biri, taraflar için güzel olacak ve hiç birisini mağdur etmeyecek biçimde işi bitirmektir. Çünkü Kur’an’ın emri, ya güzel bir şekilde evliliği devam ettirmek veya güzel bir şekilde ayrılmaktır.

Yeni Ümit, 64. Sayı, Doç. Dr. Halil Çiçek

Kaynaklar:

– el-Gazali, Ebu Hamid Muhammed ibn Muhammed, İhyau Ulûmiddin, Çağrı yay., İst. 1985.

– er-Rıza. Muhammed Reşid, Tefsiru’l-Menar, 2. bas., Daru’l-Fikr, tarihsiz.

– Yılmaz, Musa Kâzım, Kur’ân Ailesi, Hilal yay., İst. 1994.

Sünnet’te Nikah, Mehir, Çeyiz ve Düğün

Kur’ân-ı Kerim’deki “Hakikaten, Allah’ın Resûlünde sizler için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümune vardır.” (al-Ahzab Suresi, 33/21) âyet-i kerimesi Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için Peygamber Efendimiz’in, mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazilet numûnesi olduğunu ifade etmektedir.

Peygamber Efendimiz, hayatın her karesinde bizim için örnektir. İnsan hayatının en önemli meselelerinden birisi de evliliktir. Buradan hareketle, çoğalmayı teşvik eden bir dînin mensûbu olarak evlenme konusunda Allah Resûlü’nün (s.a.s.) sünnetinde nikâh, mehir, çeyiz ve düğünün nasıl olması gerektiğine dair delilleri inceledikten sonra, makalemizde bunların toplumda hangi ölçüde tatbik edildiğini değerlendirmeye çalışacağız.

Nikâh Nikâh

“Ne-ke-ha” kelimesi sözlükte “eklemek, toplamak” veya “akid yapmak” manâsına gelirken, İslâm Hukuku’nda da “evlilik akdi” anlamında bir terim olarak kullanılmaktadır. Geçerli bir evlenmenin olabilmesi için önce bu akdin iki tarafının (tarafeyn veya velileri) olması gerekir. Sağlıklı bir neslin devamı için nikâh şarttır. Bunun için nikâh, İslâm Hukuku’nda medeni bir muamele olarak kabul edildiği halde bir cihette ibadet bile sayılmıştır. Bazı âlimlere göre evlenmek, evliliğin gereklerini yerine getirmek, yuvanın saadetine hizmet etmek, haramlardan uzak durarak iffetli bir hayat yaşamak, imanî ve ahlâkî değerlerle donatarak çocuk yetiştirmek nafile ibadet için bir kenara çekilmekten daha faziletlidir. (İbn Âbidin, 3:3)

Nikâh Hz. Adem (a.s.) ile başlamış olup, kıyamete kadar hattâ Cennet’te de devam edecektir. Nikâhın bir ibadet olup olmadığı meselesi âlimler arasında tartışmalıdır. Şafiîler evliliğin alış-veriş gibi dünyevi amellerden olduğunu ve ibadetler arasında sayılamayacağını söylerken, başta İmam Ebû Hanife olmak üzere bir çok âlim evliliği bizatihî ibadet saymışlardır. Hatta evlenmenin nafile ibadetlerden daha faziletli olduğu bile söylenmiştir. (İbnü’l-Hümam, 3:98) Şafiiler, evlilik ibadet olsaydı kafirin yaptığı evlilik sahih olmazdı şeklinde görüşlerini temellendirmeye çalışmışlardır. Hanefîler ise, kâfirin yaptığı evlilik dünyada hayatın devamını sağladığı için sahihtir. Zira mescid ve camilerin inşası bir Müslüman tarafından yapıldığında onun için bir ibadet sayılırken, kafirin yaptığı ise ibadet sayılmaz demektedirler. Dolayısıyla, iyi bir nesil yetiştirmek ve nefsi korumak gibi bir çok maslahata vesile olması açısından evliliği de, bir derece ibadet olarak değerlendirmek mümkündür. (Zuhaylî, 9:32) Nitekim, Hz. Peygamber hanımının ağzına helal bir lokmayı koymayı dahi sadaka olarak nitelendirirken (Buharî, “Nikâh”, 15) evliliğin ibadet hükmünde olduğuna işaret etmiş olmaktadır.

Evlilik esasına dayalı, ibadet düşüncesiyle kurulan bu kutsal yuvayı temellendirirken elbetteki dikkat edilmesi gereken hususlar olmalıdır. Hz. Peygamber’in eş seçiminde özellikle gençlere yönelik olarak yaptığı şu tavsiye dinî düşünce temelli evlilik müessesesinin en önemli esasıdır: “Kadın, dört şey için nikâh edilir; malı, soyu, güzelliği ve dini; sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun.” (Buharî, “Nikâh”, 15) Bir başka hadiste de “Hadrâ-i dimen’den sakının!” buyurduklarında sahabiler: “Hadrâ-i dimen nedir ya Resûlallâh?” diye sordular. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bataklıkta (kokuşmuş bir çevre ve gayr-ı İslâmî şartlarda) yetişen güzel kadın” cevabını verdi. (Acluni, 1:319-320) Şu halde, insanın yetişmesinde çevrenin etkisinin önemi dikkate alınmalı, evlenecek gençler dünyasını ve ahiretini imar etmek istiyorlarsa alacağı kadının ailesine, çevresine ve yetişme tarzına iyi bakmalıdırlar. Sadece malına, soyuna veya güzelliğine bakarak eşini seçmemeli, bu seçimde Hz. Peygamber’in tavsiyesine uyarak dindarlığı tercih sebebi kılmalı, evliliklerini dünya ve ahiret mutluluğu şekline dönüştürebilmelidirler.

Yine, Peygamber Efendimiz (s.a.s.); “Yerine getireceğiniz şartların en önemlisi; kadınları kendinize helal kıldığınız şartlardır” buyurmuştur. (Buharî, “Nikâh”, 52) Âlimler, burada uyulması gereken şartları nikâhın gerektirdiği şartlar olarak anlamışlardır: kadına iyi muamele, nafakasını, giyeceğini, süknâsını (kalacak yer) temin etme, kadının haklarından hiçbirini eksik bırakmama gibi. Buna karşılık, kadının da, kocasından izinsiz dışarı çıkmama, onun birlikte olma isteğini geri çevirmeme ve evine hoşlanmadığı kişiyi almama da bu şartlardandır. Bunlar, nikâh akdinde hiç zikredilmese bile var kabul edilir.

Allah Resûlü (s.a.s.), “Ey gençler topluluğu! Kim içinizden evlenmeye muktedirse evlensin. Çünkü gözü haramdan en çok saklayan, ırzı en iyi muhafaza eden evliliktir.” (Buharî, “Nikâh”, 3) buyurarak da evliliğe teşvik etmektedir. Âlimler, evlenmeye muktedir olmaktan maksadın, evliliğin külfetleri ve yükümlülüklerini yerine getirmeye gücü yetmek olduğunu belirtmişlerdir. Bu yükümlülüğün başında da, evlenirken taahhüt edilen mehir ile ömür boyu tekeffül edilen nafaka gelmektedir.

Mehir

İslâm Hukuku’nda mehire “sadak” veya “nihle” de denir. Mehir olarak verilen mal, sadece kadınla beraberliği helal kılma bedeli veya ondan istifade imkânının karşılığı değil, bir ömür boyu birlikte yaşama arzusunun sembolik alâmeti veya hediye kabîlinden verilen bir ihsandır. Mehir, eğer nikâh anında belirlenmişse buna mehr-i müsemmâ, belirlenmemişse mehr-i misil denir. Mehr-i misil, evlenen kızın akrabaları arasında her bakımdan kendi konumundaki kızlara ödenen mehir miktarıdır. Şayet evlilik sırasında mehir belirlenmemişse veya mehir geçersiz kabul edilmişse, bu takdirde evlenen kadın için mehr-i misil tahakkuk eder.

Mehir, nikâh için şarttır. Bu husus, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle zikredilir: “Evleneceğiniz kadınlara mehirlerini gönül hoşluğu ile verin. Eğer mehrin bir kısmını gönül rızasıyla size bağışlarlarsa onu içinize sine sine afiyetle yeyin.” (Nisâ Sûresi, 4/4) Mehrin âzamî miktarı hususunda bir sınırlandırma yoktur. Resûlullâh devrinde, mehir olarak hurma bahçesinin bile verildiği olmuştur. Asgari miktarı hususunda ulema ihtilaf etmiştir. Hanefiler: “10 dirhemden aşağı mehir olmaz” hadisini (Tehanevi, İ’lai Sünen, 11/79-86) esas alarak meh- rin en az 10 dirhem gümüş (32 gr.) olması gerektiği görüşündedirler. 10 dirhem gümüşün de Hz. Peygamber zamanında iki koyuna denk bir kıymet taşıdığı nakledilir. (Karaman, 283) Yani bu miktar, kadının talep edebileceği ve ettiği takdirde erkeğin vermesi gereken miktardır. Görüldüğü gibi mehir müessesesi son derece ciddi bir müessesedir. Kadınların haklarının korunmasına ve istikballerinin garanti edilmesine yönelik bir uygulamadır. Şu kadar ki, âyette ifade edildiği üzere, kadın mehrini kocasına hibe edebilir.

Sehl b. Sa’d (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber’e bir kadın gelerek, “Ey Allah’ın Resûlü, sana nefsimi bağışlamaya geldim” dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.), kadına nazar edip gözden geçirdikten sonra hiçbir şey söylemeden başını yere eğdi. (Bu kadının Havle bint-i Hakîm, Fatıma bint-i Şüreyh veya Zeynep bint-i Huzeyme olduğu rivayet edilir). Kadın, Hz. Peygamber’den müsbet cevap alamayınca üzülür ve meclisten ayrılır. Tam gideceği esnada bir adam doğrulup: “Ey Allahın Resûlü! Sizin ona ihtiyacınız yoksa onu bana nikâhlayın.” der. Hz. Peygamber: “Yanında buna mehir olarak vereceğin bir şeyler var mı?” diye sorunca, adam: “Vallahi yok Ey Allah’ın Resûlü” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Ailene git, bir şeyler bulabilecek misin bir bak!” buyurur. Adam gider, az sonra geri gelir. “Hayır Ey Allah’ın Resûlü, vallahi bir şey bulamadım.” der. Hz. Peygamber: “Tekrar iyi bak demirden bir yüzük de mi yok?” buyurunca, adam tekrar geri gidip gelir ve “hayır ya Resûlullah, demirden bir yüzük bile yok. Ancak işte şu izarım (elbise) var, yarısı onun olsun” der. Hz. Peygamber: “İzarın ne işe yarar? Onu sen giyecek olsan onun üzerinde bir şey olmayacak, o giyecek olsa senin üzerinde bir şey kalmayacak.” buyurur. Bunun üzerine adam bir müddet daha oturduktan sonra kalkıp gider. Resûlullah, onun gittiğini görünce geri çağırır ve “Kur’ân’dan ne biliyorsun?” diye sorar. Adam, “şu sûreleri biliyorum” diyerek bildiklerini sayar. Bunun üzerine Allah Resûlü: “Haydi git, Kur’ân’dan bildiklerini öğretmen mukabilinde o kadını sana nikâhladım.” buyururlar.(Tirmizî, “Nikâh”, 21) Yine Benî Fezâre kabilesinden bir kadın, mehir mukabilinde evlenmek isteyince, Resûlullah: “Zengin bir insan olduğun halde bir çift ayakkabı karşılığında evlenmeye razı mısın? Nefsin ve malın için bir çift ayakkabıya razı mısın? diye sorar. Kadın, “evet” der. Hz. Peygamber de bu evliliğe müsaade buyurur. (a.y.). Ümmü Habibe (r.anhâ) anlatır: Kocası Ubeydullah İbn Cahş ile beraber Habeşistan’a hicret ettiklerinde Ubeydullah Habeşistan’da vefat edince Necâşi onu Resûlullah’a nikâhladı ve Resûlullah’ın yerine Ümmü Habibe’ye 4.000 dirhem mehir verdi. Sonra onu Şurahbil b. Hasene ile Hz. Peygamber’e gönderdi, Hz. Peygamber de aynen kabul etti. (Ebû Davud, “Nikâh”, 29)

Hz. Ömer kadınlara verilen mehirlerin azami miktarını tespit etmek niyetiyle bir cuma hutbesinde: “Kadınlara mehir verirken aşırı gitmeyin…” demişti. Bunun üzerine cemaatten bir kadın ayağa kalkarak: “Ey Ömer, senin buna hakkın yok. Zira âyet-i kerimede Cenab-ı Hak: “Birisine bir yük altın da vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın.” (Nisâ Suresi, 4/20) buyurmuştur.” deyince, Hz. Ömer, kadına hak verir ve bu kararından vazgeçer. Bununla birlikte, mehrin fazla takdir edilmesi de dindarlık ölçüsü değildir.

Sahabî, sadece maddî değeri olan mehirleri değil, manevi kıymeti olan şeyleri de mehir kabul etmişti. Meselâ Ebû Talha ile Enes ibn Malik’in annesi Ümmü Süleym evlendiklerinde aralarındaki mehir Ebû Talha’nın Müslüman olmasıydı. Çünkü Ümmü Süleym, Ebû Talha’dan önce Müslüman olmuştu. Ebû Talha, Ümmü Süleym’i isteyince Ümmü Süleym, “Ben Müslüman oldum, önceki kocam Mâlik kâfir olduğu için ayrıldım, sen de Müslüman olursan evlenirim” dedi. Bunun üzerine o da Müslüman oldu. Görüldüğü gibi, Ümmü Süleym’in kocasından mehir olarak istediği şey fizîki varlığı bulunan bir mehir değil, mânevî bir şarttı. (Nesâî, “Nikâh”, 63)

Kur’ân’da mehre mal olarak işaret edilir: “….iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla, mal harcayıp mehirlerini vererek kadınları nikâhlamanız helâldır.” (Nisâ Suresi, 4/24) Âyetteki” mal harcayıp” kaydı mehrin nikâhın şartlarından olduğunu göstermenin yanında nikâh denildiğinde mukabilinde bir mal söylenmemiş olsa bile, her hâlükârda mal olabilecek bir mehrin olacağını ifade etmektedir. (Yazır, 2:1328)

Hanefi mezhebine göre mehrin mal olması gerekir. Daha önce ifade edildiği gibi, mehrin alt sınırı 10 dirhem gümüştür. Yani kadın, asgarî olarak bu talepte bulunabilir. Alt sınır adına 10 dirhem denilmesine rağmen, mehrin maksimum sınırı için hiç bir şey söylenmemiştir.

Şafiî mezhebine göre, Kur’ân öğretmek de mehir olarak kabul edilmiştir.

Netice itibariyle taraflar, günümüz şartlarını nazara alarak karşılıklı anlaşma ile mehir işini halletmek zorundadırlar. Böylece hem muhtemel mâğduriyetler önlenir, hem de İslâm’ın bir hükmü sembolik uygulamadan kurtulmuş olur.

Çeyiz (Cihâz) Çeyiz, evin eşyaları, sergisi ve mefruşat, kapkacak gibi evlilik evinin malzemeleridir. Mâlikî mezhebinde, mehirden aldığı kadarıyla çeyiz kadının üzerine vaciptir. Eğer bir şey almazsa yükümlü de değildir. Ancak koca çeyizi üstlenmesini şart koşar veya örf, kadını çeyiz ile yükümlü kılarsa çeyizi hazırlamak kadının üzerine borç olur. Hanefî mezhebinde ise, çeyizde yükümlü olan erkektir. Çoğunlukla âlimler, kadının giyimi ve nafakasının vacip olması gibi, çeyizin de erkeğin üzerine vacip olduğunu belirtmişlerdir. Verilen mehir ise çeyizin karşılığı değildir. O, bir armağan ve hediyedir. O (mehir), kadının kocası üzerindeki hakkıdır. (Zuhaylî, 9:246)

Peygamber Efendimiz, kızı Fatıma evlenirken çeyiz olarak verdiği şey; “bir kadifenin içinde bir yatak, bir yastık, bir de su tulumu” idi. (İbn Mâce, “Zühd”, 11) Allah Resûlü’nün bu uygulaması, o günün sosyal ve ekonomik şartlarının sonucu olduğu kadar, çeyizde aşırılığa kaçmamanın da bir göstergesi mahiyetindedir.

Hz. Peygamber (s.a.s.), nikâh parasını (mehri) kolaylaştırmayı teşvik etmiştir. Bizzat kendisi, hanımlarından bazılarına on dirhem mehir ödemiş ve mutlaka lüzumlu ev eşyaları almıştır. Bunlar el değirmeni, ibrik, içi lif dolu deri döşek gibi şeylerdi. Hz. Ali, Hz. Fatıma’nın vefatından sonra evlendiği ailelerinden birine nikâh parası olarak iki müd (=1/2 Sa’; 1 Sa’: =3 kg) arpa, diğerine iki müd hurma, bir diğerine iki müd kavut vermiştir. Peygamberimizin Ashabından bazıları ise, bir hurma çekirdeği ağırlığında altın (beş dirhem) bazıları da bir çift ayakkabı karşılığında evlenmişlerdir. (Tahanevi, 11/82-83, Gazalî, 2:40)

Öte yandan Hz. Peygamber: “Nikâhın en hayırlısı en kolay olanıdır” (Ebû Davud, “Nikâh”, 32) buyurarak, nikâhın kolaylaştırılmasını istemiştir. Aynı zamanda “Nikâhın en bereketlisi, en güzeli, en az masraflı olanıdır.” (Müsned, 6:82) diyerek, nikâh ve sonrasındaki düğün sırasında israf ve gösterişten kaçınmamızı tavsiye etmektedir.

Peygamberimiz (s.a.s.), “Kadınların hayırlısı, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindiren, emrettiği vakit itaat eden, yanında bulunmadığı vakit malını ve iffetini koruyandır.” (Nesaî, “Nikâh”, 14)buyurmuşlardır. Yine Hz. Peygamber, zamanımızdaki maddî sıkıntıların kaynağı olan israfa ve görenek hastalığına işareten şu ikazda bulunmuştur: “Bir zaman gelecek, kişinin helâki, karısının, anne-babasının ve çocuklarının elinde olacaktır. Bunlar onu, fakirlikle ayıplarlar ve gücünün yetmediği şeyleri kendisinden isterler. Adam, bu sebeple tehlikeli işlere girerek dîni gider ve kendisi de helak olur.”(Beyhakî, Zühd, 2/183) Bundan daha beliğ ve sakındırıcı bir tembih olamaz.

Bugün, Müslüman toplumlarda köklü bir gelenek halini almış bulunan çeyiz uygulamasında aşırılıklara ve israfa kaçmamak, dinin emrettiği hususların başında gelir. Gerektiğinde demir bir yüzüğün mehir olabileceğini kabul eden dinimiz (Buharî, “Nikâh”, 14) mehir ve çeğiz masrafının evliliği sıkıntıya sokmayacak ölçüde istediği göz önüne alınırsa, çeyizde aşırılığa kaçmanın İslâm’da hoş karşılanmadığı açıkca görülür.

Düğün

Evliliğin örfî tescili için yapılan toplantı ve ziyafet mânâsındadır. Arapça’da velime denilen düğünlerdeki ziyafetler, âlimlerin çoğuna göre sünnet-i müekkededir. Enes ibn Mâlik şöyle der: Hz. Peygamber, Zeynep bint Cahş için velime ziyafeti yaptığı gibi kadınlarından hiçbirisi şerefine ziyafet vermedi. Ancak Zeynep validemizin velimesinde bir koyun keserek bir ziyafet vermiştir. (Buharî, “Nikâh”, 68)Abdurrahman ibn Avf (r.a.) da Medine’de evlenince, Hz. Peygamber’in kendisine: “Bir koyun dahi olsa velime yap.” (a.y.) buyurması, düğün ziyafetinin imkân ölçüsünde verilmesi gerektiğini gösterir. Yine Hz. Peygamber’in “Velime ilk gün hak, ikinci gün mâruf, üçüncü gün ise riya ve gösteriştir” (İbn Mace, “Nikâh”, 25) ikazı da, israf ve gösterişen uzak durmamız gerektiğine delildir.

Düğünlerdeki meşru eğlenceye gelince, Sünnet’te bu hususa dair şöyle bir örnek yer almaktadır: Hz. Peygamber (s.a.s.), bayramlarda, kadınların kendi aralarında def çalıp, İslâm ahlâkına aykırı olmayan bir kıyafetle cariyelerin şarkı söylemesine izin vermiştir. Bir bayram günü Hz. Âişe’nin (Ö. 58/677) huzurunda def çalıp şarkı söylemek suretiyle eğlenen cariyeleri, “Resûlullah’ın evinde şeytan nağmeleri ha!” diyerek azarlayan Hz. Ebû Bekir’e, “Her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır.”(Buharî, “Iydeyn”, 3) buyurarak, meşru eğlenceye müdahale edilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak bu eğlence kadınlar arasında olduğu gibi, hadisteki cariyelerden kasıt, küçük kızlar da olabilir.

Aşırılığa kaçmamak şartıyla, İslâmiyet’in sosyal hayat içersinde ruhsat verdiği düğünlerde eğlenmek meşrudur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), yine cariyelerin def çalıp gazâ şiirlerini okuduğu bir düğüne katılmış, şarkı söyleyen cariyelerden biri O’nu görünce: “Aramızda yarın ne olacağını bilen Peygamber var.” diyerek sözlerini değiştirmiş, bunun üzerine Peygamberimiz, bu cariyenin böyle ifadeler kullanmamasını, daha önce söylediklerini tekrar etmesini istemiştir. (Buharî, “Nikâh”, 48) Burada şu noktayı belirtmeliyiz ki bu nokta, cariyenin statüsü nazara alarak değerlendirilmelidir. Yoksa, erkeklerin olduğu bir yerde, onlarla evlenmesi haram olmayan kadınların şarkı söyleyemeyeceği, erkeklerin de bunları dinleyemeyeceği açıktır. Dinimiz düğün vesilesiyle belli sınırlar içinde eğlenceye izin vermektedir. Şu kadar ki, bu eğlencelerdeki meşruiyet sınırı önemlidir. Günümüzde düğünlerde çılgınca eğlenme, yiyecek ve içeceklerde alabildiğine israfa kaçma, içki tüketilmesi gibi uygulama ve başka haram fiillerin işlenmesi, İslâm’ın asla izin vermeyeceği davranışlardır.

Âlimler, meşrû sınırlarda icra edilen düğüne davet edilen bir kişinin, bu davete icabet etmesinin vacip olduğunu söylerken, bu davetlerde İslâmî âdaba ve genel ahlâk kurallarına ters olmayan, aynı zamanda oyun, musiki ve yarış türünden eğlencelere de izin vermişlerdir. Fakat davette içki, kumar, fuhuş gibi dinin haram kıldığı yasaklar işleniyorsa gitmek doğru değildir. Bu sebeple İslâmî ölçülere göre müstehcen sayılabilecek, doğrudan ya da dolaylı olarak İslâm dinini, bu dinin itikat, ibadet, ahlâk esaslarını tahrif ve tezyife yönelik her türlü eğlenceyi gayr-i meşru saymışlardır.

Hasılı, Hz. Peygamber (s.a.s.) uygulamasına dayalı olarak nesilden nesile intikal eden “nikâh” ve “sünnet” gibi merasimleri icra ederken gayr-i meşru sayılan eğlencelerden ve israftan sakınılmalıdır. Bir sünneti yerine getirirken farzlar ihlâl edilmemeli, bid’atlara asla düşülmemelidir. Çünkü bir bid’at, bir sünnetin terki demektir. (İbn Hanbel, 4:105) Bunun için, Allah Resûlü’nün hayatı ve sünneti iyi bilinmeli, israf ve gösterişten uzak durulmalıdır. Ancak bu şekilde âdetlerimizin ibadet hükmüne geçirilmesi ve “Ümmetin bozulup fesada düştüğü zamanda sünnetten ayrılmayanlara (yüz) şehid ecri verilecektir.” (Deylemî, 4:198; Heysemî, 1:172) tebşiratına nail olunması mümkün olacaktır.

Yeni Ümit, 61. Sayı, Dr. M. Selim Arık

Kaynaklar:

– Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ.

– Deylemi, Müsned.

– Heysemi, Mecmaü’z-Zevaid.

– İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar.

– İbnü’l-Hümâm, Fethü’l-Kadîr.

– İmam-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn.

– Karaman, Hayreddin, Mukayeseli İslâm Hukuku.

– Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili.

– Zuhaylî, Vehbe, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi.

Yeni Doğan Çocuk İçin Yapılacaklar

Anne- babanın çocuğuna karşı görevleri doğumundan itibaren başlamış olduğu kabul edilse bile doğumundan önceki dönem itibarıyla de bazı manevî sorumluluklardan bahsedilebilir.

1-Doğumdan Önceki Sorumluluklar

Nasıl bir tohum toprağa atıldığında daha filiz vermeden onun sulanması, gübrelenmesi gibi bazı ziraî tedbirler alınıyorsa canlılar arasında en şerefli mahlûk olan insan için de elbette tedbirler alınmalıdır zira hadisin ifadesiyle daha anne karnında insanın şakî veya saîd olacağı takdir ediliyorsa  bu takdirde anne-babanın yaşantısı, yediği-içtiği, ibadet hayatı belli ölçüde rol oynamakla beraber çocuğun şakî veya saîd olması sadece anne-babanın yaşantısına bağlı değildir zira Peygamber çocuklarının inanmadığını Kur’ân bize haber vermektedir. Anne ve babanın doğum öncesi ve sonrası tavırları da onun şakî ve saîd yazılmasında önemli vesilelerdir. Bu itibarla ebeveyn bu dönemde her türlü tedbiri almalıdırlar. (Müslim, kader 3; İbn Mâce, mukaddime 7; Buhârî, kader 1).

2-Doğumdan Sonra Çocuğa Karşı İlk Vazifeler

a) Dua

Çocuk dünyaya gelince ilk yapılan muâmelelerden birisi duadır. Tahnîk (ilk gıda) için Peygamberimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) getirilen çocuklara aynı zamanda dua da edildiğini, Hz. Âişe’den gelen bir rivayet teyit etmektedir. (Müslim, tahâret 101). Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine getirilen çocuğa dua eder ve başını okşardı.

Yapılan dualarda çocuğun Müslüman olarak yaşaması, Allah’ın rızası dairesinde ömür sürmesi, şeytanın şerrinden korunması ve hayırlı bir evlat olması için hayır duada bulunmak, onun hem dünya, hem ahiret saadeti için büyük önem taşır. Hz. Âişe Validemizin rivayetine göre yeni doğan çocuklar getirildiğinde Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara hayır ve bereket duasında bulunurlardı. (Müslim, âdâb 26). Aynı âdeti daha sonra Sahâbe-i Kiram Hazerâtı da devam ettirmişlerdir.

b) İlk Gıda (Tahnîk) ve İlk Elbise

Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek sünnettir. (Tirmizî, menâkıb 46). Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.

Konuyla ilgili farklı rivayetler, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu uygulamayı sadece kendi torunları için değil diğer Müslüman çocuklarına da uyguladığını göstermektedir. Bu takdirde bu sünnet bütün Müslümanlar için geçerli bir sünnettir.

Peygamberimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) gerek kızı Fâtıma’ya, gerek Ümmü Süleym’e: “Benden evvel çocuğun ağzına bir şey koymayın.” diye haber salması, bu emrin uygulandığı Hz. Hasan’ın, emrin uygulanmadığı Hz. Hüseyin’e nazaran daha a’lem (bilgili) olduğunun Hz. Ali tarafından itirafı, tahnîk meselesinin terbiyede ihmal edilmemesi gereken bir husus olduğunu göstermektedir. İslâm terbiyecileri bu sünnetin, çocuğu bir âlime götürerek onun eliyle yerine getirilmesini tavsiye etmişlerdir. (İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s.118).

Yeni doğan çocuğun beyaz bir beze sarılması da sünnettir zira Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselam) Hz. Sevde’ye hitaben: “Doğum olunca bana haber vermeden çocuğa hiçbir şey yapmayın.” buyurmuş, Hz. Sevde’nin: “Ya Resûlullah, çocuk doğdu, göbeğini kestim ve sarı beze sardım.” cevabı üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) öfke izharında bulunur ve çocuğu beyaz bir beze sarar.(Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 16, 261-62).

c) Kulağına Ezan Okuma

Ezan ve kamet çocuğa yapılan ilk iman telkinidir çünkü ezanın mana ve muhtevasında tekbir, tevhid, nübüvvet ve namaz gibi dinin esasları bulunmaktadır.

Bu âdet bizzat Peygamber Efendimiz’den gelmektedir. Sünen-i Tirmizi’de nakledildiğine göre Hz. Hasan dünyaya gelince Peygamberimiz onun sağ kulağına ezan okumuştur. (Tirmizî, edâhî15).

d) İsim Koyma

Çocuk doğduğunda birinci günün akşamı isim verilebildiği gibi (Buhârî, akîka 1; Müslim, fedâil 62) eğer akîka kurbanı kesilecekse yedinci gün ismin konulmasının gerektiği hadislerde ifade edilmiştir. (Tirmizî, edeb 63). Ancak doğumun yedinci gününden önce isim verilmesinin de mahzurlu olmadığını belirtmek gerekir çünkü Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) düşüklerin bile isim verilerek gömülmesini emretmişlerdir. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/452-453).

Çocuğa isim verilirken dikkat edilecek husus, manası güzel olan ismin konulmasıdır. Çocuğa güzel isim koymak, her baba için yerine getirmesi gereken önemli bir sünnettir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

إِنَّكُمْ تُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَسْمَائِكُمْ وأَسْمَاءِ اٰبائِكُمْ فَأَحْسِنُوا أَسْمَاءَكُمْ

“Siz kıyamet günü kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız, öyle ise isimlerinizi güzel kılın.” (Ebû Dâvud, edeb 61).

Bunun yanında birçok rivayette belirtildiği üzere Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) birçok kimsenin ismini manası kötü olduğu için değiştirmiş ve yerlerine manası güzel olan isimler koymuştur. Birçok âlim ismin, konulan kişiye tesir edeceğini belirterek konunun önemine atıfta bulunmuşlardır.

Allah’a ait olan ve Kur’ân’da Esmâ-i Hüsnâ diye beyan buyrulan Rahman, Rahîm, Azîz gibi ism-i şerifler, başına “kul” anlamındaki “abd” kelimesi eklenerek Abdurrahman (Rahmân’ın kulu), Abdulaziz (Azîz’in kulu) şeklinde insanlara verilebilir. Bununla birlikte esmâ-i hüsnâdan olan isimlerden birçoğunun isim veya sıfat olarak insanlar hakkında kullanılmaları da câiz görülmüştür. Bunlardan bazıları ise sadece Allah hakkında kullanılır ki onların insanlara isim olarak verilmesi doğru değildir. Abdulkâhir el-Bağdâdî’ye göre bu açıdan insanlara verilmesi câiz olmayan isimler şunlardır: Allah, İlâh, Rahmân, Hâlik, Kuddûs, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mâlikü’l-mülk, Zü’l-celâli ve’l-ikrâm. (Bekir Topaloğlu, “Esmâ-i Hüsnâ”, DİA, 11/412).

Son zamanlarda moda olduğu üzere, Kur’ân’da geçiyor diye manası uygun olmayan isimler koymak da doğru değildir. Mesela “aleynâ” kelimesi, sırf söylenişi kulağa hoş geliyor diye isim olarak konulmaktadır. Hâlbuki bu kelimenin isim olabilecek bir anlamı yoktur. Manası “bizim üzerimize” “bize gerekir” demektir.

e) Sünnet Ettirme

Sünnet olma, Müslümanla kâfiri birbirinden ayıran önemli alametlerden biri olarak telakki edilmiştir. Bu yönüyle onun farz ve vacip olduğunu söyleyenler olsa da önemli bir sünnet olduğunda şüphe yoktur.

Sünnet olmanın vakti tam belirlenmemişse de çocuğun ergenlik yaşından, yani namaza oruca başlama yaşından önce sünnet olması en uygun olanıdır. Yedinci gününde sünnet olması tercih edilir. Büluğ çağında sünnet olması ise artık vacib olur.

Büluğa ermeden çocuk sünnet ettirilecek ise her bünyenin bir olmayacağı göz önüne alınarak, hangi yaşta sünnet olabileceği konusunda çocuk doktorlarının tavsiyelerine göre hareket etmekte fayda vardır.

f) Akîka Kurbanı Kesme

Yeni doğan çocuğun ilk günlerinde Cenâb-ı Hakk’a bir şükran nişanesi olarak kesilen kurbana “akîka kurbanı” adı verilmiştir.

Esasen akîka yeni doğan çocuğun başındaki ana tüyünün adıdır. Akîka kurbanı Hanefî mezhebinde mubahtır. Ama böyle şükür niyetiyle yapılan bir mubah, kurbiyete (Allah’a yakınlığa) dönüşmektedir zira niyet, âdetleri ibadete, mubahları da taate yani yapılmasından sevap kazanılan bir amele çevirir. Böylelikle de akîka kurbanı nafile bir ibadet olmaktadır. Akîka kurbanı kesmek diğer mezheplerde sünnet; Zâhirîlere göre ise vaciptir.

Peygamberimiz (aleyhi elfü elfi salâtin ve selam), torunları Hasan ve Hüseyin için birer koçu akika kurbanı olarak kesmiş ve ümmetine de yeni doğan kız ve erkek çocukları için kesmelerini tavsiye etmiştir. (Nesâî, akîka 5; Ebû Dâvûd, edâhî 20). Bu konudaki hadis-i şeriflerden yola çıkarak gücü yetenlerin erkek çocuğu için iki kurban kesmeleri tavsiye edilebilir.

Akîka kurbanını çocuğun doğumunun yedinci günü kesmek müstehaptır. Bununla birlikte doğumundan itibaren büluğ çağına kadar kesilebilir. Aynı günde çocuğa isim verilmesi, saçının kesilerek ağırlığınca altın veya gümüşün tasadduk edilmesi tavsiye edilmiştir.

Kurban olmaya elverişli her hayvan akîka kurbanı olarak kesilebilir. Kesilen bu kurbanın etinden kurban sahibi, aile fertleri ve yakın dostları yiyebileceği gibi tasadduk da edilebilir.

Kaynaklar:

1- M. Fethullah Gülen, Çekirdekten Çınara

2- İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi

3- İbrahim Canan, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye

3- Mehmet Paksu, Çağın Getirdiği Sorular

4- Marmara Üniversitesi İlmihali

Kadınların Erkeklerle Aynı Safta Namaz Kılması

Namazı cemaatle kılmak İslam’ın önemli şiarlarından biridir. Öyle ki, Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) bu yöndeki söz ve uygulamalarıyla “Rüku edenlerle birlikte rüku edin” (Bakara Suresi, 2/43) ayetine dayanan Hanbelîler ve Zahirîler namazı cemaatle kılmayı farz-ı ayn görürken, Malikiler ve Şafiler bunun farz-ı kifaye olduğunu söylemişlerdir. Hanefilerde ise bu, sünnet-i müekkede olmakla birlikte onlardan da cemaatle namaza vacip diyenler olmuştur.

Cemaatle namazın ehemmiyetini bildiren hadislere baktığımızda bunların mutlak olduğunu kadın veya erkek ayrımı yapılmadığını görürüz. Ancak Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların cemaate gelmeleriyle ilgili ifade buyurduğu sözleriyle, onların namazlarını evlerinde kılmalarının daha hayırlı ve daha faziletli olduğunu göstermiştir. Bu konuda varid olan hadisi şeriflerden bazıları şu şekildedir:

“Kadınların mescitlere gitmesine engel olmayın. Fakat evleri onlar için daha hayırlıdır.” (Müslim, Salât 134–137)

“Kadınların en hayırlısı mescidi evlerinin içi olandır.” (Ahmed b. Hanbel, 6 / 301)

“Kadınlarınız geceleyin mescide çıkmak için sizlerden izin istediklerinde onlara izin verin.” (Müslim, Salât 139)

“Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mesidlerinden menetmeyiniz. Ancak onlar süslenmemiş ve koku sürünmemiş olarak camiye gelsinler.” (Dârimî, Salât 57; Ahmed b. Hanbel, 2 / 438)

 “Kadının özel odasında kıldığı namaz (evin) salonunda kıldığı namazından, (eşyalarının gizlendiği) daha özel odada kıldığı namaz da özel odasında kıldığı namazdan daha efdaldir.” (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınları: 2/403)

Bu konuda Hz. Aişe de (r.a) şöyle demiştir: “Eğer Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların (süslenme, giyinme ve koku sü­rünmeden yana) ihdas ettiklerini görseydi, İsrail oğullarının kadınla­rının men edildiği gibi onları mescide çıkmaktan men ederdi.” (Buhârî, Ezan 163; Müslim, Salât 144)

Bu ve benzeri hadislerle Asr-ı Saadetteki uygulamaları ve kadınların mescitlere geldiklerinde fitne olup olmayacağını dikkate alan mezhep imamları konuyla ilgili farklı hükümlere varmışlardır. İmam Azam Ebu Hanife, sadece yaşlı kadınların sabah, akşam ve yatsı namazlarına gitmelerini mahzursuz görürken, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed Hazretleri ise yaşlı kadınların bütün vakit namazlarında mescide gidebileceklerini söylemişlerdir. Şafiî ve Hanbelîler yaşa bakmaksızın güzel ve gösterişli olan kadınların cemaate gitmelerini mekruh görmüşlerdir. Malikiler bu konuda hiçbir istisna getirmeksizin bütün kadınların cemaate gitmesinin mekruh olduğunu söylemişlerdir.

Hz. Aişe’nin (r.a) hadisini de göz önünde bulundurduğumuzda, kadın için camiye cemaate gitmesinin caiz olup olmamasındaki temel faktörün fitne olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim mezhep imamlarının “gece gitmeleri caizdir” “yaşlı kadınların gitmeleri caizdir” şeklindeki mütalaalarına da baktığımızda, bununla fitnenin önünün alınmak istendiğini anlayabiliriz. Kadının camiye cemaate gitmesini belli şartlar altında caiz görenlerin de kabul ettikleri bir husus vardır ki, o da kadın için namazlarını evde kılmasının daha faziletli olduğudur.

Biz şimdilik bu konunun teferruatını fıkıh kitaplarına havale ederek, kadınların camiye cemaate geldikleri durumlarda veya evlerinde namazlarını cemaat halinde kıldıklarında dikkat etmeleri gereken bir husus üzerinde duracağız.

Cemaatte Safların Düzeni

Evet, namaz cemaat halinde kılındığında, safların teşekkülünde dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Bunların bazısı sünnet olmakla birlikte bazısı farzdır. Yani dikkat edilmediğinde namazın sıhhatine mani olur. İşte muhâzât da namazın sıhhati açısından dikkat edilmesi gereken farzlardan birisidir.

Muhâzâtü’n-nisa denildiğinde cemaatle kılınan bir namazda kadınların erkeklerle aynı hizada bulunması anlaşılır ve bu durum erkeklerin namazını fasit/batıl kılar. Bu hüküm Hanefi mezhebine göredir. Diğer üç mezhepte bu mekruh olmakla birlikte namazın sıhhatine mani bir durum teşkil etmez. Aslında cemaatle kılınan bir namazda saf düzenine baktığımızda, imamın hemen arkasında erkekler durur, daha sonra erkek çocuklar, onların arkasında da kadınlar durur. Saf düzeninin bu şekilde tanzim edilmesi, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t tehâyâ) hadislerine ve asr-ı saadetteki uygulamalara dayanmaktadır ve kadınların erkeklerin arkasında saf bağlaması gerektiği hususunda alimlerimizin ittifakı ve icmâı vardır. Nitekim Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz erkekler için en faziletli ve sevaplı safın ilk saf olmasına mukabil kadınlar için en hayırlı safın arka saf olduğunu ifade etmiştir. (Müslim, Salât 132)  

Muhâzâtın gerçekleşmesiyle erkeğin namazının bozulacağını söylemiştik. Ancak namazı fasit kılan muhâzâtın (kadınla aynı hizada bulunmanın) gerçekleşmesi için belirli şartlar vardır. Bunlar:

1- Kadın ve erkek aynı mekânda yan yana olmalıdır. Aralarında bir kişinin namaz kılabileceği kadar bir boşluk olursa veya aralarında direk, perde, duvar gibi bir mani bulunacak olursa ya da birisi caminin alt katında diğeri üst katında bulunacak olsalar kıldıkları namaz sahih olur.

2- Muhâzâtin gerçekleşmesinde itibar ayağadır. Buna göre kadının ayağının erkeğin ayağıyla aynı hizada bulunması ya da ondan daha önce olması gerekir. Böyle olmayıp kadının ayağı erkeğin ayağından daha geride olduğu halde, kadının vücudunun bir kısmı boyunun uzunluğundan dolayı secdede erkeğin önüne geçse bile, namazı ifsat edecek bir muhâzât gerçekleşmez.

3- Erkeklerin önünde veya hizasında bulunan kadın buluğ çağına girmiş veya yaklaşmış bulunmalıdır. Yoksa küçük yaştaki bir kızla aynı hizada namaz kılmakla namaz bozulmaz.

Kadının mahrem veya namahrem olmasının muhâzâta bir etkisi yoktur. Yani namahrem bir kadınla yan yana namaz kılmak namazı ifsat edeceği gibi kişinin annesi, teyzesi veya kız kardeşi gibi bir mahremiyle de yan yana namaz kılması namazını bozar.

4- Erkeğin hizasında bulunan kadının temyiz gücüne sahip bulunması yani kıldığı namazın ne olduğu bilen namazın şuurunda birisi olması gerekir. Buna göre akıl hastası bir kadınla yan yana namaz kılan bir erkeğin namazı bozulmaz.

5- Kılınan namaz rükûsu, secdesi ve diğer bütün rükûnlarıyla kâmil bir namaz olmalıdır. Yoksa cenaze namazında veya tilavet secdesinde muhazâtü’n-nisa gerçekleşmez.

6- Yan yana duran erkek ve kadının aynı vaktin namazını birlikte cemaat olarak eda etmeleri gerekir. Böyle yapmayıp da aynı vaktin namazını münferiden kılsalar veya birisi münferiden diğeri ise cemaate uyarak kılsa, muhâzat gerçekleşmeyeceği için erkeğin namazı bozulmaz.

Diğer yandan imam selam verdikten sonra bunların ayağa kalkarak namazlarını mesbuk olarak eda etmeleri halinde de aralarında meydana gelecek olan muhâzât namazı bozucu değildir. Ancak kadın ve erkeğin namazlarını bu şekilde kılmaları mekruhtur.

7- İmamın kadınlara da imam olmaya niyet etmiş olması gerekir. Eğer imam niyetinde kadınlara da imam olmayı zikretmezse, kadınların o imama iktidası sahih olmayacağından namazı bozan bir durum ortaya çıkmaz.

8- Muhâzâtın meydana gelmesi için en az namazın bir rüknünü eda edecek kadar bir süre kadınla erkeğin yan yana durmaları gerekir.

9- Her ikisinin de aynı kıbleye yönelmiş olması gerekir. Buna göre Kâbe’nin içinde veya karanlık bir gecede namaz kılan bir erkek ve kadın yan yana durmuş olsalar bile aynı yöne doğru namaz kılmıyorlarsa erkeğin namazı bozulmaz.

Bu şartlar gerçekleştiğinde, namazı bozan muhâzât vuku bulmuş olur. Buna göre, mesela safların arasında bir kadın varsa, kadının sağındakiyle solundakinin ve varsa arkasında duranın namazı bozulur. Kadının sadece yanında duranın namazı bozulur, onun yanındakinin bozulmaz. Çünkü namazı bozulan kimse diğerleriyle kadın arasında bir sütre olmuş olur. Eğer erkek saflarının arasında iki kadın varsa, aynı şekilde bu iki kadının yanlarında duran iki erkeğin ve bu iki kadının arkasında duran iki erkeğin olmak üzere dört kişinin namazı bozulur.

Şayet erkeklerin önünde kadınlardan teşekkül etmiş tam bir saf varsa, bu kadınlar safının arkasındaki bütün erkeklerin namazları bozulur.

Muhâzâtın gerçekleşmesiyle kadının namazı bozulmaz. Ancak böyle bir kadın günah işlemiş olur.

Aslında kadınların namazda en arka tarafta saf bağlamaları ve erkeklerle ihtilat halinde bulunmamaları onların kıymet ve değeriyle ilgili olmayıp, fıtri ve tabii sebeplere dayanmaktadır. Safların bu şekilde tutulması, namaz kılan erkeklerin kalp ve gönüllerine gelebilecek fitnelerden onları emin kılmaya, mabed adabını temin etmeye ve ibadet huzurunu sağlamaya yönelik bir tedbirdir. Namazdaki huşû ve saygının gerçekleşmesinde ve namazın bir disiplin içinde eda edilmesinde muhâzâta ve sünnete uygun saf düzenine dikkat edilmesi son derece mühimdir. Son olarak namazdan istifadenin ve rızay-ı ilahiyi kazanmanın ihlâs ve samimiyetin yanında takva ile ilgili bir husus olduğunu, yoksa kadınların arka tarafta saf bağlamalarının bunda bir etkisi olmadığını hatırlatalım. Kaynaklar:

1- İbni Abidin.

2- Fetavay-ı Hindiye.

3- Prof. Dr. Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali.

4- Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali.

5- Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Muhâzât” maddesi.

6- İslam’da İnanç İbadet ve Günlük Yaşam Ansiklopedisi, “Muhâzâtu’n-Nisâ” maddesi.

Süslenmek Caiz midir, Süslenmenin Ölçüsünü Açıklar mısınız?

Kur’ân-ı Kerîm’de:

مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّٰهِ الَّتِۤي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ

“Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve helâl rızıkları kim haram kıldı?”[1]âyetinde süslenmenin helâlliğine işaret vardır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), güzel giyinme ile alâkalı bir soruya:

إِنَّ اللّٰهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ

“Allah güzeldir, güzeli sever.”[2] şeklinde mukabelede bulunmuştur.

Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) hadis-i şeriflerinde buyurdukları üzere Allah (celle celâluhû), süslenmeyi değil güzel olanı sever. Âlimlerimiz de buna bakarak, övünmek ve kibirlenmek için değil de kusurunu gidermek, vakarlı olmak ve meşru olmak şartıyla ve aynı zamanda şükür için nimeti izhar etmek maksadı ile güzelleşmenin makbul olduğunu belirtmişlerdir. Bunların dışındaki süslenmeyi ise nefsin bir zaafı olarak görmüşlerdir. Yani buradan anlaşılmaktadır ki yukarıdaki şartlar çerçevesinde insan güzelleşmek için elbise giyip, kınalanıp, sürme çekebilir. Ancak kendisini ispatlamak için görsünler diye süslenmek, nefsin boşluğundan kaynaklanır.

Her meselede olduğu gibi süslenme meselesinde de ifrat ve tefritler söz konusu olabilmektedir. Kimi erkek veya kadınlar lüks, israf ve aşırılığa kaçan bir süslenme sevdasına tutulduğu gibi kimileri de insanları rahatsız edecek şekilde şekline, kılık ve kıyafetine dikkat etmemektedirler. Her meselede inananlara orta yolu tavsiye eden dinimiz bu meselede de bizlere sırat-ı müstakimi göstermekte ve süslenirken israftan ve aşırıya kaçmaktan sakındırdığı gibi perişan giyinmekten de bizi men etmektedir.

Kadın için süslenmenin bir ihtiyaç ve fıtratının bir gereği olduğunu söyleyebiliriz. Evet, onun yaratılıştan gelen bir süslenme tutkusu vardır. Dinimiz, kadının bu fıtrî yönünü görmezden gelip ihmal etmemiş ve hep iyi yöne kanalize etmiştir. Dahası, nerede ve kimlere karşı süslenmesi gerektiğini beyan etmiştir. Burada “gaye, vasıtayı meşru kılmaz” şeklindeki dinde sabit bir usûl kaidesini hatırlatmakta fayda var. Yani her ne kadar süslenmek kadın için câiz ve fıtrî bir ihtiyaç ise de bu, kadının süslenme adına kullandığı her vasıtanın helâl olduğu manasına gelmez. O hâlde kadın için helâl olan süslenmenin, meşru bir biçimde, meşru malzemelerle olması gerektiği gibi süsünü meşru yerlerde kullanması icap eder. Âlimlerimiz, evli bir kadının kocası için süslenmesinin ve ona güzel görünmesinin müstehap hatta sevap olduğunu belirtmişlerdir.

Sonuç olarak kadınların süslenmesi konusunda şu ölçüleri zikredebiliriz;

1- Dinî görev ve ibadetlere engel olacak tarzda süslenilmemelidir. Altına su geçirmeyen tırnak ojesi, saç boyası ve hacimli rujları buna örnek gösterebiliriz.

2- Kadının süslenmesi onun cazibesini arttıracağı, cazibesinden ise sadece kocası yararlanabileceği için süslerini mahremi olmayanlara göstermemelidir. Bekâr kızlar da kendi evinde süslenebilir ve kadınlar arasına süslü şekilde çıkabilirler.

3- Ziynetle süslenmenin bir yeri olmakla beraber esas zinetin takvâ ve güzel ahlâk olduğu unutulmamalıdır. Âyette:

وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌ

“Unutmayın ki en güzel elbise, takvâ elbisesidir.”[3] buyrulmaktadır.

4- Erkeklerin altından mamul ziynet eşyası kullanmaları câiz değildir. Kadınların ise altın ve ipek kullanmaları helâldir.

5- Süslenmek isteyen, haram madde içeren kozmetikler kullanmamalıdır. Yani kullandığı şeylerin domuz ürünleri, alkol gibi dinde kullanılması câiz olmayan maddeleri içermemesine dikkat etmelidir.

6- Allah’ın yarattığı şekli, yani fıtratı bozucu mahiyet arz eden, estetik ameliyatlar yoluyla ya da sağına soluna dövmeler yaptırmak suretiyle bir süslenmeye girmemelidir çünkü bu, aslında süslenme değil, Allah’ın beğendiği şekli bozma ve çirkinleştirme demektir.

7- Güzellik, süs ve gösteriş için değil şükür için olmalı ve insanda kibir ve gururlanma hâsıl etmemelidir. İnsan, güzelleştikten sonra da güzelleştiği hâlinden önceki gibi duygu ve düşüncelerini muhafaza etmelidir.


[1] A’raf Sûresi, 7/32.

[2] Müslim, iman 147.

[3] A’raf Sûresi, 7/26.

Kadının Tek Başına Hacca Gitmesi Caiz midir?

Bir kişiye haccın farz olabilmesi için, o kişinin, haccın vücup ve eda şartlarına haiz olması gerekir. Vücup şartı, bir kişiye haccın farz olmasını gerektiren şartlardır. Eda şartı ise, hac kişiye farz olduktan sonra, onun yerine getirilmesi için gereken şartlara denir. Haccın vücup şartları; kişinin Müslüman, bâliğ, akıllı ve hür olması, haccın farz olduğunu bilmesi (dar-ı harpte olanlar için), yeterli vakti bulunması ve hac için gerekli mali imkanlara sahip olmasıdır. Eda şartlarına gelince, bunlar da; vücut sıhhati, dış engellerden uzak olma (hapis gibi) ve yol emniyetidir.

Bu saydığımız şartları taşıma konusunda kadın ve erkek aynı konumdadır. Yani bu şartlardan herhangi birini taşımayan kişiden hac mükellefiyeti de düşer. Ancak kadınlara haccın farz olması için, onların, erkeklerden farklı olarak taşımaları gereken iki şart daha vardır. Birisi, hac için en az yolculuk mesafesi kadar yol gitmek zorunda kalan kadının yanında ya kocası ya da kendisiyle evlenmesinin ebediyen haram olduğu bir mahreminin bulunmasıdır. Kadın ister genç ister ihtiyar olsun hüküm değişmez. Diğer şart ise, kocası ölmüş veya kocasından boşanmış kadınla ilgilidir ki, böyle bir kadının iddetinin bitmiş olması gerekir.

Biz bu yazımızda kadının tek başına hacca gitmesinin hükmünü ele alacağız. Bu konuda mezhep imamları arasında farklı görüşler vardır.

Hanefi mezhebi, -yukarıda da belirttiğimiz gibi- kadına haccın farz olabilmesi için, kocasının veya bir mahreminin (bu mahremlik, kan, süt veya evlilik yoluyla olabilir) kendisiyle hacca gitmeyi kabul etmesi gerekir demişlerdir. Ve yine bu mahreminin de güvenilir ve akıl-bâliğ olması ve Mecusi veya fâsık bir kişi olmaması gerekir. Buna göre kocası olmayan ve kendisiyle beraber haccedebileceği bir mahrem bulamayan kadına haccın farz olmayacağını söylemişlerdir. Ancak bunun, haccın vücup veya eda şartı olması konusunda ihtilaf vaki olmuştur. Bu ihtilafın semeresi ise şu şekilde ortaya çıkar. Bunu eda şartı olarak görenlerin kavline göre; mahrem kimsenin kendisiyle birlikte hacca gitmekten imtina etmesi halinde, kadın onun nafakasını ve binek masrafını karşılamak zorunda olduğu gibi,  kendisiyle birlikte hacca gidecek bir mahrem bulamayan ve kocası da olmayan bir kadın da, vefat etmeden önce, hacca gitmesi için kendi yerine bir vekil gönderilmesini vasiyet etmesi gerekir. Ve yine bunu haccın eda şartı sayan bazı fıkıhçılar, kendisiyle birlikte hacca gideceği bir mahrem bulamayan kadının evlenmesini vacip görmüşlerdir.

Kadının yanında kocasının veya kendisine ebediyen haram olan erkek bir mahreminin bulunmasını haccın vücup şartı sayanların kavline göre ise, bahsettiğimiz şekilde bir vasiyet kadına gerekli olmayacağı gibi, böyle bir kadına evlenme zorunluluğu da getirilemez. Çünkü kadın bu şartları kendisinde toplamak zorunda değildir.

Hanbelîler de, kadına haccın farz olabilmesi için, kendisiyle birlikte haccedecek bir mahreminin ya da kocasının bulunmasını şart görürler. Hanefiler ve Hanbeliler bu görüşlerine delil olarak şu hadisleri getirmişlerdir:

“Allah’a ve ahiret gününe inanan hiçbir kadın, yanında mahremi yokken sefer müddeti yola çıkması helal değildir.” (Buhari, Savm 53; Müslim, Hac 413-414)

“Kadının, yanında kocası veya mahremi olmadıkça üç günden uzun yola çıkması helal olmaz” (Buhari, Taksir 4; Ebu Davud, Menasik 2)

“Bir kadın, yanında kocası bulunmadıkça hac yapmasın” (Şevkâni, Neylü’l-Evtar, c.6, s.491)

Yine Abdullah b. Abbas’ın (r.a) rivayet ettiği başka bir hadisi şerifte de, Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir erkek, bir kadınla yanlarında mahrem biri bulunmadıkça yalnız kalmasın. Kadın, yanında mahremi bulunmadıkça yolculuk yapmasın.” Bir adam kalktı ve: “Ey Allah’ın Rasulü! Karım hac yolculuğuna çıktı, ben ise falanca gazveye yazıldım der” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s): “Git ve karınla birlikte hac yap” buyurur. ( Buhari, Nikah 111)

Kadının mahremsiz hacca gidemeyeceğini söyleyen fıkıhçıların, buna gerekçe olarak gösterdikleri bir diğer husus da, fitne korkusu ve kadının muhafazasıdır. Çünkü yanında mahremi veya kocası bulunan kadın, kendisine gelebilecek zararlardan emniyette olur.

Ancak Şafi ve Maliki mezhebine göre, kadının yanında kocasının veya mahreminin olması şart değildir. Onlar bu görüşlerine delil olarak şu ayeti kerimeyi göstermişlerdir:

“Beytullah’ı haccetmek, ona yol bulabilen insanlar üzerine Allah’ın bir hakkıdır.” (Nisa Suresi, 3/97) Onlara göre bu ayetin hükmü umumîdir. Yani ayeti kerimede, mahremi olan ya da olmayan diye bir ayrım yapılmamıştır.

Buna göre Şafi mezhebinde bir kadın, yanında iki güvenilir kadın bulunduğunda hacca gidebilir. Şafi mezhebine göre umre vacip olduğundan, aynı şekilde bir kadın bir kereye mahsus olmak üzere bu şekilde umreye de gidebilir. Maliki mezhebine göre ise bir kadın, güvenilir bir kadınlar topluluğu veya erkekler topluluğu ile ya da kadın-erkek karışık bulunan bir topluluk ile hacca gidebilir. Yani bu iki mezhep, kadının güvende olmasını esas almış ve bu güvenlik ortamının oluşması halinde, diğer şartlar da tamsa, kadın için haccın farz olacağını söylemişlerdir.

Ancak bir sefer hac ve umreye gitmiş olan bir kadının, yanında mahremi veya kocası bulunmadıkça artık hiçbir mezhebe göre hacca veya umreye gitmesi caiz değildir. Yani Şafii ve Malikilerle diğer iki mezhep arasındaki bu görüş ayrılığı, sadece farzı ifa için yapılan yolculuk için geçerlidir. Bir insana ikinci hac yapması ise, farz değildir.

Kaş Aldırma ve Vücuttaki Kıllar

Soru: Erkekler ve Kadınlar Kaşlarını Aldırabilirler mi?

Cevap: Efendimiz (s.a.s.) “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin…” buyurmuştur.  Bu hadisin yorumu İslam âlimlerini hayli meşgul etmiştir. İnsan fıtratına yapılan müdahaleleri âlimlerimiz caiz görmemişlerdir. İnsanın kaşı, bir uzuv olarak düşünüldüğü için hem erkekler hem de kadınlar için kaşların aldırılması, inceltilmesi ve yukarıya kaldırılması gibi uygulamalar caiz görülmemiştir. Fakat hem erkekler hem de kadınlar için göze çirkin gelen iki kaş arasındaki veya kaşlardaki fazlalık kıllar zarurete binaen alınabilir.

Kadınlar açısından dikkat edilmesi gereken bir hususu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.  Daha önceden kaşlarını alıp da bundan vazgeçen bir bayan, kaşlarının ince haline alıştığından dolayı, yeni çıkan kaşlarını fazladan çıkıyor görebilir. Evvela buna dikkat etmek gerekir. Bu husus göz ardı edilmediği takdirde, kaşlar hakikaten rahatsızlık verecek derecede normalden ve eski halinden fazla çıkmaya başladıysa ve bu durum sadece kendi kanaatinden ziyade başkaları tarafından da açık bir şekilde fark ediliyorsa kaşlar, aslî haline döndürülebilir.

Soru: Erkekler ve Kadınlar Yüzlerindeki Kılları Aldırabilirler mi?

Cevap: Erkeklerde çıkan ve erkeğin fıtratından olan sakal ve bıyık gibi kıllar kadında çıktığı takdirde bu kılların aldırılması caizdir. Zira sakal ve bıyık kadının fıtratından sayılmadığı için alınabilir hatta bu tür kılların alınması müstehaptır.  Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüyünü alması veya aldırması caiz değildir. Bu, “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin…”  hadisindeki yasak kapsamına girer.

Erkekler ise sakal ve bıyık dışında yanaklarında çıkan göze çirkin gelen fazlalık kıllarını, fıkıh kitaplarımızda “muhannes” ismiyle geçen “kadınlaşmış erkekler”e benzememek şartıyla aldırabilirler.

Soru: Erkekler ve Kadınlar Bacak, Göğüs veya Sırtındaki Kılları Aldırabilirler mi?

Cevap: Erkekler ister epilasyon isterse kesici bir aletle olsun göğsünde, sırtında, kol ve ayaklarında olan kılları, ameliyat ve benzeri tıbbî bir mecburiyet olmaksızın alması ve aldırması caiz değildir. Bu tür müdahaleler yaratılışa müdahale şeklinde algılanmıştır. İster özenerek olsun, ister böyle bir arzu ve niyeti bulunmasın, bunun dışında vücuduna yapacağı müdahaleler onu karşı cinse/kadına benzer kılar ki bu asla caiz değildir. Çünkü erkeğin kadına, kadının erkeğe benzemeye çalışması şiddetle yasaklanmıştır. Ayrıca bu müdahaleler yaratılışa da müdahale sayılır ki, bu da haram kılınmıştır.

Kadınların ise kollarındaki ve bacaklarındaki kılları kesmesi caizdir. Bu hususta şunu hatırlatmak gerekir ki kadının erkeklere karşı avret yerleri bellidir. Bu takdirde bir kadının, mahremi olmayan erkeklere güzel görünmek için kollarındaki ve bacaklarındaki kılları alması veya aldırması caiz olmaz. Bu uygulamanın caiz olabilmesi için kadının bu uygulamayı, kocasına karşı güzel görünmek niyetiyle yapmalıdır.

Soru: Erkekler ve Kadınlar Epilasyon Yaptırabilirler mi?

Cevap: Epilasyon, iğne vb. ile tüy diplerinin yakılması ve tüylerin tekrar çıkmasının önlenmesi uygulamasına verilen isimdir. Bu uygulama özellikle yüzlerde ve hormon bozukluğu sebebiyle anormal şekilde çıkan kıllarda uygulanır.

Erkeklerin vücudundaki kıllara epilasyon yaptırması câiz değildir. Bunun istisnası, erkeğin görünümünü bozan, göze çirkin gelen, hormon bozukluğu gibi sebeplerden dolayı vücutta görülen ve fıtrattan olmayan fazlalık kıllardır.  Bu tür durumlarda erkekler epilasyon yaptırabilirler.

Kadınlar, kaşlarında normal görünümün dışındaki kılları, yüzlerinde çıkan ve kadının fıtratından olmayan bıyık veya sakal gibi tüyleri bu uygulamayla aldırılabilir. Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüylerini kesmeleri câiz olmadığı gibi bunlara epilasyon yaptırmaları da câiz değildir.

Kadınların, kol ve bacaklarındaki kılları kesme meselesi yukarıda geçmişti. Epilasyon da aynı şekilde düşünülebilir. Câiz diyenler olsa da biz tavsiye etmeyiz. Zira vücuttaki kılların mutlaka birer vazifesi vardır. Onları vazifelerinden alıkoymak doğru değildir.

Mahzurlarıyla beraber epilasyon yaptırmak isteyenlerin bunu mahremi olmayan erkeklere yaptırmaları câiz değildir. Çünkü bu bir hastalık veya zaruret sayılmaz. Zaruret olmadığı takdirde bir kadının mahremi olmayan erkeklere avret yerlerini göstermesi haramdır. Eğer epilasyonu yapacak kimse kadın ise, bu takdirde kadının kadınlara karşı olan avret sınırlarını gözetmesi gerekir. Yani epilasyon yaptıracak bir kadının, diz kapağıyla göbeği arasını, kadın doktora da olsa göstermesi câiz değildir.

Nasıl Bir Aile?

Yuva, Peygamberimizin beyanlarında cennet köşelerinden bir köşedir. Bu mübarek köşe, erkek ve kadının iyi bir evlilik yapması ve bu güzel evliliği devam ettirmesiyle gerçekleşir. Buradaki iyilik ve güzellikten kastımız, evliliğin ebediyet eksenli olmasıdır. Evet, ahirete göre kurulan bir ailede, yani Allah rızası için ve dinî ölçülere göre ebedi beraberliğe atılan imzayla oluşturulan bir cennet köşesinde, erkek ve kadın birer huri-gılman gibidirler. Çocuklar da o cennetin çocukları..

Ailenin her bir ferdi, yuvada huzura erer. Kendini orada güvende hisseder. Yuva, sükûnet yeridir. Çocukların şuuraltı, orada şekillendirilir. Kalp ve kafa bütünlüğündeki nesiller orada yetişir. Hayat boyu tesiri hissedilecek bir hayat orada aşılanır.

Yuvanın sağlamlığı milletin ve devletin sağlamlığı adına çekirdeklik teşkil eder. Zira, iyi bir anne babanın elinde yetişmiş güzel nesiller, milletleri oluşturan biricik unsurlardır. Huzursuz, geçimsiz, idealsiz, ibadetsiz bir ailede yetişen çocuklar, aile için olduğu gibi millet için de birer yaradır ve potansiyel tehlikedir. Tehlike saçan bir insan olmasa bile, bir Müslüman’dan beklenen ideal insan portresini ortaya koymaktan çok çok uzaktır.  Bunun aksi bir ortamda yetişecek pırlanta nesiller ise, millete ve insanlığa sunulan en güzel armağanlardır. Öyleyse, ailece, milletçe ve devletçe huzur isteyenler, aileye büyük ehemmiyet vermelidirler.

Aile Kuruluşunda Çok Hassas Olunmalı

İyi bir yuvanın temeli, evlilik kararı verilirken atılır.  Bu temelde, din ve iman en önemli unsurdur.  Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyururlar: Kadınlarla dört haslet için evlenilir: Malı için, asaleti için, güzelli­ği ve dinî için. Sen dindar olanını tercih et ki, mesûd olasın. (Buharî, Nikâh 15; Müslim, Rada 4)

Peygamberimiz bu hadisinde, insan fıtratının durumunu rapor ediyor ve insanların bu dört şeyden dolayı eşini tercih ettiğini söylüyor. Ancak bizim tercihimizin hangi istikamette olması gerektiğini de vurgulayarak, siz dinî ölçüleri esas alın diyor. Burada kadının için zikredilen vasıflar erkekler için de geçerlidir. Yani, kadın da, evleneceği zaman kocası olacak erkeğin dinî yönünü nazara alarak evlenmesi gerekir.

Evlilik, bir akıl, mantık ve kalp işidir. Hisle, hevesle, ihtirasla, kıskançlıkla ve geçici keyiflerle kurulan bir aile devamlı olamaz, olsa da o beraberlikte kavga gürültü eksik olmaz. Tabi ona da beraberlik denirse..

Evlilik, ebediyete beraberliğe imza atmaksa, bu beraberliğin temeli de ebediyet edalı olmalıdır. İyi düşünmeli, sağlam karar vermeli, fantezilere, boş kuruntulara girmemeli, sağlam vasıfta insan bulunamamışsa acele edilmemeli, sıfatları uygun birisi bulunduğunda da aheste revlik etmemeli ufak tefek kusurlarına bakmadan hemen yuvayı kurmalıdır.

Ailede Esas Olan

Ailenin temelini oluşturan bazı vasıflar vardır. Kur’an-ı Kerim, şu ayet-i kerimeyle, bir toplumu oluşturan erkek ve kadınları anlatırken, aynı zamanda toplumun temeli olan ailenin de vasıflarını ortaya koymaktadır:

“Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar; taate devam eden erkekler, taate devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevazı erkekler, mütevazı kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah’ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükâfât hazırlamıştır.” (Ahzab Suresi, 33/35)

Şimdi bu ayet çerçevesinde, bir ailede olması gereken vasıfları kısaca ele alalım:

Allah’a iman ve itaat: Bu erkek ve kadınlar, milletin en küçük hücresi olan ailede mümin ve müslim olarak bir araya gelmiş, Allah’a güvenmiş, gönülden O’na yönelmiş ve Allah maiyetine ermiş, ibadet ü taat içinde hayatlarını geçirmektedirler.

Sadâkat: Evet sözlerinde, davranışlarında sadık olan erkekler, sadık olan kadınların ne ağızlarından çıkan sözler davranışlarını yalanlamakta, ne de davranışları ağızlarından çıkan sözlerine ters düşmektedir. Öyle ki onların teşkil ettiği yuvanın içinde hilâf-ı vâki hiçbir şeye rastlanmaz. O evde her şey doğru, olduğu gibi görünmektedir. Dolayısıyla da bir insan, endam aynasının karşısında kendisine çeki düzen verdiği gibi, çocuk da bu evdeki sıdk (doğruluk) tabloları karşısında hep kendisine çeki düzen verecek, hilâf-ı vâki herhangi bir beyana ve ters sayılabilecek herhangi bir davranışa şahit olmayacaktır. O evde meydana gelen her şey doğrudur. Çünkü o evde sâdık ve sâdıkalar vardır.

Sabır: Sabreden kadınlar, sabreden erkekler, ibadet ü taatin ağırlığına, başlarına gelen musibetlerin amansızlığına karşı dişlerini sıkıp dayananlar, günahlar karşısında kararlı davranıp iffetlerini koruyanlar, masiyete girmeyi cehenneme girmeye eş kabul edenler kullandıkları hâl diliyle, bütün çevrelerinin yanında, çocuklar üzerinde dahi öyle müessir olacaklardır ki, zannediyoruz dilleriyle anlatacakları her şey böyle bir beyanın yanında sönük kalacaktır.

Allah korkusu ve tevazu: İçleri Allah’a karşı saygıyla dolup taşan, her zaman haşyetle tir tir titreyen, ciddî bir hayatın ve müthiş bir âkıbetin kendilerini beklediği düşüncesiyle mükellefiyetlerini en iyi şekilde yaşamaya çalışan, hayatlarının her lâhzasında yolun sonuna erip de, “ahirete gel” davetini bekleyen haşyet ve saygının tüllendiği böyle bir evde çocuğun göreceği şey de hep ciddiyet, vakâr, hassasiyet ve titizlik olacaktır. Böyle bir ailede çocuklar, yüzlerde yumuşak bir endişe ve onu takip eden bir tatlılık, Allah ululuğunun mehâbeti ve cennet ümidinin yüzlerde hâsıl ettiği neşeyi iç içe görecek; rahat fakat temkinli; mutlu ama ufuklu; zevk u sefa içinde fakat istikbalin insanları olarak neş’et edeceklerdir.

Cömertlik: Bir evde iyiliğe açık, sadaka veren erkek ve sadaka veren kadın bulunmalıdır; bulunmalıdır ki, çocuklarında cömertlik ruhu gelişebilsin. Evet, önce biz cömert olmalıyız ki onlar da olsunlar. Bazı aileler vardır ki, sürekli kadın, efendisinden, efendi de hanımından gizli sadaka verir. Evet, bunlar Kur’an’ın ifadesiyle birer mütesaddık (sadaka veren erkek) ve mütesaddıka (sadaka veren kadın) insandır. Bu ailede neş’et edecek çocuklar da mütesaddık ve mütesaddıka olmaya namzettirler.

İffet: Bütün bu sıfatlarının yanında bu insanlar, ırz ve namuslarını koruma, iffetlerine toz kondurmama konusunda da fevkalâde hassastırlar. Yaşarlarsa dinleri, namusları için yaşarlar. İşte dünya ve ahirette mesut olanlar da bunlardır.

Zikir: Kadın ve kocası her türlüsüyle Allah’ı zikrederler. Dillerinden ve hallerinden zikir eksik olmaz. Yerken içerken, yatarken kalkarken, sıkıntılı anlarında da bolluk zamanlarında da Allah’a yönelir ve hep O’na müteveccih yaşarlar. Namaz Allah’ın zikretmenin en büyüğü ve en kapsamlısıdır. Dolayısıyla, karı koca namazlarına çok dikkat ederler. Her halleriyle zikir olan bu insanlar, bir de namazda ve namaz sonrasında dilleriyle zikre dalarlar. Ayrıca Kur’an okuyarak, salavat getirerek evde nağme nağme zikir seslerinin dalgalanmasını sağlarlar. İşte böyle bir ortamda yetişecek nesillerin ne kadar sağlam, Allah’la ne denli sağlam irtibatlı olacaklarını düşünmek gerekir.

Kur’ân-ı Kerim’in kadın ve erkeği müşterek ele alarak, bu iki varlıkla örgülediği yapı, kanaviçesini bulmuşsa yapıların en mukaddesidir. Bu iki rükünden meydana gelen ailede, millî ruh meltemleri esiyorsa, onların evlâtlarında, torunlarında da aynı esintiler hissedilecektir. Bu havanın bütün aile fertlerinde, yani toplumun hücrelerinde devamı nispetinde içtimaî salâh söz konusudur. Aksine bütün beklentiler bir kuruntu olur.

Gizli Nikâh Caiz midir?

Nikâhta şahitlerin hazır olması şarttır ve bu konuda icma (fikir birliği) vardır. Şahitlerin olması, nikâhın sıhhat şartlarındandır. Yani şahitsiz nikâh geçerli değildir. Şahitlerin hikmetlerinden biri de nikâhın duyurulmasıdır.

Ancak, şahitlerin varlığı, nikâhın duyurulması için yeterli midir, değil midir, burada ihtilaf vardır. İmam Azam ve İmam Şafii hazretleri, şahitlerle yapılan fakat ilan edilmeyen evlilik için “mekruh olsa da sahihtir” derken; İmam Malik, şahitlerin huzurunda yapılsa da halka ilan edilmeyen ve şahitlere “bu evliliğimizi kimseye söylemeyin” denilen nikâhın geçersiz olduğu görüşündedir. Ona göre, bu şekilde evlenenlerin nikâhı, yetkili merci tarafından bozulmalıdır.  Çünkü bu durum, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) “Nikâhı ilan ediniz” emrine zıttır. (Tirmizi, Nikâh 6) Bir diğer hadislerinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: “Nikâhta, haramla helali birbirinden ayıran şey, def çalmak ve sestir.” (Tirmizi, Nikâh 6; Nesai, Nikâh 72) Yani, o nikâhın ilan edilmesidir.

Biz, bugün hususiyle Maliki mezhebinin görüşünün daha bir ehemmiyet arz ettiğini düşünüyoruz. Zira Maliki mezhebinin delil olarak zikretmiş olduğu hadisi şeriflerden anlaşılan; evlilik gibi önemli bir müessesenin halka ilan edilmesi emridir. Bu emirlerinde, insanlığı her yönüyle kuşatıcı bir sistemle gelen Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.), mutlaka gözettiği hususlar/hikmetler vardır. Anlayabildiğimiz kadarıyla, bunlardan birisi, evliliğin teşvik edilmesidir. Yani, gizli kapaklı beraberlikler değil de evlilik nazara verilmektedir. İkinci bir husus, evlenen insanların suizan altında bırakılmamalarıdır. İnsanların, evlenenler hakkında kötü düşünmemeleri için, evliliğin ilanı şarttır. Üçüncü olarak da, toplumun selameti ve düzeni düşünülmüştür. Zira sahipsiz nesillerin ortalığı sarmaması, eşlerin ve özellikle de kadının mağdur edilmemesi, dolayısıyla da toplum yapısının bozulmaması için, evlenenlerin, evliliklerini halka duyurmaları gerekir.

İşin bir diğer yönü de, kızın, anne-babasından habersiz yaptığı evliliktir. Hanefiler haricindeki diğer üç mezhep, nikâhta velinin iznini şart koşar. Bu konuda dayandıkları ayetler ve hadis-i şerifler vardır. Nur Suresi’nin 32. ayetindeki “içinizden evli olmayanları evlendirin!” hitabında, “evlensinler” denilmemiş de “evlendirin” denilmiş. Öyleyse, bunu yapacak birinin olması gerekir ki bu da velidir.

“Kadınların, kendilerini boşayan kocaları ile tekrar nikâhlanmalarını engellemeyin!” (Bakara Suresi, 2/232)ayetinin inmesine sebep olan hadise şöyledir: Ma’kıl ibn Yesar’ın eniştesi, kız kardeşini boşadıktan sonra tekrar nikâhlamak istemiş, Ma’kıl da buna karşı çıkmıştı. Bunun üzerine az önceki ayet inmiş, Ma’kıl, Allah Resulüne, “ne yapayım” diye sormuş, Allah Resulü de, “kardeşini o adama nikâhla” buyurmuştu. O da kardeşini, eski kocasına nikâhlamıştı. Eğer, velisiz nikâhlanmak söz konusu olsaydı kadın, abisini dinleme lüzumu duymadan, kendisi tekrar eski kocasına dönebilirdi. Zaten dönmeyi de istiyordu. Bu ayet ve ayetin inmesine sebep olan hadise, velisiz nikâhın caiz olmadığına en önemli delil olarak serdedilir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Hangi kadın velisinin izni olmaksızın nikâhlanırsa onun nikâhı batıldır!” buyurmuşlar ve bunu üç kere tekrar etmişlerdir. (Ebu Davud, Nikâh 20; Tirmizi, Nikâh 14)Bir başka hadislerinde de şöyle buyururlar: “Velisiz nikâh, yoktur!” (Tirmizi, Nikâh 14; Ebu Davud, Nikâh 20)

Nikâhta velinin izni şart değildir diyen sadece Hanefi mezhebidir. İmam Azam ve onun talebesi İmam Ebu Yusuf, akıl baliğ olan bir kızın kendi iradesiyle evlenebileceğini, babasının ya da annesinin iznini alması gerekmediğini belirtirler. (Hidâye, 1/231) Ancak, anne baba sonradan damatlarının kızlarına denk olmadığını anlarlarsa evliliği bozma yetkileri vardır. Görülüyor ki, Hanefi mezhebi de meseleyi tamamen “özgürlük” çerçevesinde ele alıp işin ucunu bırakıvermiyor. Kaldı ki, mezhepte hakim olan görüşlerden biri de, her ne kadar kızın, babasından izin alması gerekmiyorsa da edeben babasını annesini haberdar etmesidir. Zira evliliğin daha sonra sağlam devam etmesi ve anne babayla evlatlar arasında küslük yaşanmaması için böyle bir haberdarlık, büyük bir ehemmiyet arz eder.

Netice

Özetle diyebiliriz ki, şahitlerin varlığı nikâhın geçerli olması için yeterli görülse de, evliliğin ilan edilmesi ve velinin izninin alınması bugün daha bir ehemmiyet arz etmektedir. Zira, gizli evliliklerden dolayı bugün pek çok insan mağdur olmakta, nice anne-babanın evlatlarıyla arası açılmaktadır. Dolayısıyla toplum içerisinde bir huzursuzluk yayılmaktadır. Halbuki biz Müslümanlar toplumu yıkmak için değil sağlam bir toplum oluşturmak için evleniriz.  Öyleyse, evlatlar evlenmek istediklerinde, acele etmemeli, hislerine kapılmamalı, evliliği akıl-mantık planında düşünmeli, kendi fikirlerinin yanında anne-babalarıyla da istişare etmeli, onların da rızasını almalı ve herkesin bileceği şekilde evlenmelidirler.  Anne babalar, yani veliler ise, çocuklarının böyle bir talebi olduğunda hemen karşı çıkmamalı, elden geldiğince münasip birilerini bulmaya çalışmalı, kendileri bulamıyorlarsa bulabilecek insanlara danışmalı, çocuklarının buldukları adayları makul bir çerçevede değerlendirmeli ve meseleyi hep istişare ortamında halletmeye bakmalıdırlar.

Kaynaklar:

El- Hidaye

Bidayetü’l Müctehid

Fetavay-ı Hindiyye

Fıkhu’s Sünne

Öfkeli Haldeyken Boşama Geçerli midir?

Âlimler boşamanın muteber olması için birtakım şartlar ileri sürmüşlerdir. Bu şartların bir kısmı da boşayan kişiyle alâkalıdır. Buna göre akıl hastası veya bunamış kimsenin yahut ergin olmayan çocuğun boşaması geçerli değildir çünkü boşama, akabinde birtakım hakların yok olmasını ve bazı malî mükellefiyetlerin üstlenilmesini getireceği için bu yükün altına girecek kişinin de aklen ve ruhen belli bir olgunluğa ulaşmış yani tam bir ehliyet sahibi kişi olması gerekmektedir. Nitekim Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

كُلُّ طَلَاقٍ جَائِزٌ إِلَّا طَلَاقَ الْمَعْتُوهِ

“Mâtuh (aklı zayıf), mükreh (kendisine zor kullanılan) ve mecnunun talâkı hariç bütün talâklar câizdir.”[1];

كُلُّ طَلَاقٍ وَاقِعٌ إِلاّ طَلاَقُ الصَّبِيِّ وَالْمَجْنُونِ

“Küçük çocuğun ve akıl hastasının dışında her boşama câizdir.”[2] buyurmuşlardır.

Bu hadiste geçen “mâtuh” kelimesini ele alan ulema, burada kastedilenin akıl zayıflığı olduğuna dikkat çekerek, çocuğu da buna dâhil etmişlerdir. Hadis-i şerifte talâkı muteber olamayan kişilerden biri olarak da mükreh (zorlanan) geçmektedir. Hanefîler dışında kalan üç mezhep mükrehin talâkını geçersiz sayarken, Hanefî fakihleri, zorlanan kimsenin hanımını boşamaya her ne kadar rızası bulunmasa da iradesi mevcut olduğundan, yani bir tercih hakkı olduğundan, bunun boşamasının muteber olduğuna hükmetmişlerdir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir hadislerinde de: “Mâtuh ve mükrehinki hariç bütün talâklar muteberdir.” buyurmuş ve ilave etmişlerdir:

أَلَمْ تَعْلَمْ أَنَّ الْقَلَمَ رُفِعَ عَنْ ثَلَاثَةٍ: عَنِ الْمَجْنُونِ حَتّٰى يُفيقَ وَعَنِ الصَّبِيِّ حَتّٰى يُدْرِكَ وَعَنِ النَّائِمِ حَتّٰى يَسْتَيْقِظَ

“Bilmez misin, kalem üç kişiden kaldırılmıştır: Aklı başına gelinceye kadar mecnundan, idrak edinceye kadar çocuktan, uyanıncaya kadar uyuyandan.”[3]

Yukarıda da görüldüğü gibi özellikle Hanefî fıkıh kitaplarında, öfkeli hâlde yapılan boşamanın geçerli olacağının üzerinde durulmuş ve boşaması geçerli olmayan kişiler sayılırken buna yer verilmemiştir. Bazı fukaha buna gerekçe olarak, boşamaların zaten genellikle öfke hâlinde yapıldığının, kişinin güle oynaya hanımını boşamayacağının üzerinde durmuşlardır. Hatta boşamaya da işaret olabilecek şekilde kinayeli lafızlar öfkeli hâlde kullanıldığında, kazâen boşamanın gerçekleşeceğini söylemişlerdir çünkü normal hâldeyken kinayeli lafızla boşamanın vuku bulması için kişinin niyetine bakılır.

Fakat bununla birlikte bazı fukaha, Efendimiz’in:

لَا طَلَاقَ وَلَا عَتَاقَ في إِغْلَاقٍ

“Öfke (veya zorlanma) hâlinde ne boşama olabilir ne de köle veya cariyeyi âzâd etmek.”[4] hadisinden yola çıkarak ve bir de düşünme ve akletme melekelerinden yoksun bırakacak derecede bir öfke hâlinin vuku bulması hâlinde bu kişinin de bir manada çocuk veya mâtuh gibi olacağı ve dolayısıyla boşamasının da geçerli olmayacağı hükmüne varmışlardır.

Hanbelî fukahasından biri olan İbn Kayyim el-Cevziyye öfke hâlini üçe ayırmış ve buna bağlı olarak hükmün değişeceğini ifade etmiştir. Buna göre:

1. Aklı gideren ve sahibini, ne dediğini ve sözleriyle ne kastettiğini bilemez hâle getiren öfke. Bu çeşit öfke hâlinde verilen talâkın geçerli olmadığında ittifak vardır. (Çünkü kişi böyle bir hâlde temyiz kudretinden yoksundur)

2. Sahibini, söylediğini bilemeyecek ve sarf ettiği sözlerin ne manaya geldiğini anlamayacak kadar sarsmayan hafif öfkeler. Bu kısım öfkelerin talâkın gerçekleşmesinde engel teşkil etmediğinde de ittifak vardır.

3. Sahibinin aklını tamamen gidermemekle beraber doğru karar vermesine engel olan, geçtikten sonra sahibinin o anda yapmış olduğu hareketlerden pişmanlık duyduğu şiddetli öfkelerdir. İşte bu hâlde verilen talâkların geçerli olup olmadığı ihtilâf konusudur.[5]

Netice olarak şunu söyleyebiliriz. Ulemanın çoğunluğu kişinin öfke hâlinde hanımını boşamasını muteber saymıştır. Bunu geçersiz sayanlar da gerekçe olarak sadece öfke hâlinin bulunmasını değil, kişinin âdeta bir mecnun gibi söylediği cümlelerin farkında olmayacak kadar gazaplanmasını göstermişlerdir fakat yine de öfkenin şiddet derecesini ve kişiye olan etkisini ölçmek için sağlam bir kriter olmadığından, bu hususta son derece dikkatli olunmalıdır. Dolayısıyla kişi, sinirli ve öfkeli anlarında da ağzından çıkan kelimelere mukayyet olmalı ve geri dönüşü olmayan bir yola girmemelidir. Hele normalde boşamayı düşünmediği hâlde sırf hanımına kızdığından, ona bir ceza verme düşüncesiyle söylenilen boşama lafızları son derece yanlıştır.

Son olarak kişi böyle bir durumla karşılaştığında, eğer gerçekte hanımını boşamak istemiyor idiyse, hemen kendisi bir karar vermemeli, içinde bulunduğu hâli bir müftüye anlatarak onun vereceği hükme göre hareket etmelidir.


[1] Tirmizî, talâk 15.

[2] Zeylaî, Nasbu’r-Râye, 3/221.

[3] Buhârî, talâk 11.

[4] İbn Mâce, talâk 16.

[5] İbnu’l-Kayyim, Zadü’l-Meâd, 4/42.

Sarhoşun Boşaması Geçerli midir?

Ne dediğinin ve ne yaptığının bilincinde olmayan, sözlerinde saçmalayan, ayıldıktan sonra da kendisinden sâdır olan söz ve hareketleri hatırlayamayan kişi sarhoş sayılır.

“Avârizü’l-ehliyye” denilen kişinin kavlî ve fiilî tasarruflarının geçerli olmasının önündeki engellerden birisi de sarhoşluk hâlidir. Buna göre sarhoş olmuş bir kişinin hanımını boşamasının muteber olup olmayacağı hususunda âlimler arasında bazı ihtilaflar olmakla beraber, biz cumhurun görüşünü esas alarak konuyu açıklayacağız.

Âlimlerimiz sarhoşluğa sebep olan durumun mahiyetine göre sarhoşluğu ikiye ayırmışlar ve bu iki duruma göre farklı hükümler vermişlerdir.

1- Mubah şeyleri almaktan dolayı meydana gelen şarhoşluk: Eğer sarhoşluk, mubah bir şeyi yemekten veya içmekten dolayı meydana gelmişse ya da bu kişi sarhoş edici maddeyi zaruret hâlinden veya tehdit altında kaldığından aldıysa, bu kişinin boşaması geçerli değildir. Mesela bu çeşit sarhoşluk bal şerbeti içmekten veya ilaç almaktan kaynaklanabilir.

2- Haram yolla olan şarhoşluk: Genellikle sarhoşluk bu yolla gerçekleşir. Yani kişinin dinimizce haram kılınmış olan içeçeklerden birini kullanmasından ortaya çıkan sarhoşluktur. Şarap, bira, rakı vb. alkollü içeceklerle, afyon, eroin, kokain gibi uyuşturucuları kullanarak sarhoş olmak gibi.

Bu yolla sarhoş olan kimse nasıl ki mala, cana zarar verdiğinde veya iftirada bulunduğunda had veya duruma göre tazir cezasına çarptırılır, aynı şekilde hanımını boşamışsa bu da geçerli olur. Sadece istihsan kaidesi gereğince, böyle birinin irtidadı geçersiz sayılmıştır. Konuyla ilgili Bediüzzaman Hazretlerinin ifadeleri de özetle şu şekildedir:

Mesela bir adam, iradesini kötüye kullanarak, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, işlediği suçlarda ulemaya göre mazur görülmez. Hanımını boşasa, geçerli olur. Cinayet işlese ceza görür fakat kendi iradesiyle sarhoş olmamışsa, boşama geçersizdir, cinayetten dolayı ceza da görmez.[1]

Bununla, kişiye işlediği harama karşılık bir ceza verme maksadı güdülmüş ve başkalarını da bu duruma düşmekten caydırmak hedeflenmiştir. Ayrıca sarhoşun tasarruflarının geçerli sayılması “suç başka bir suçu meşru kılmaz” prensibine dayanır. Diğer yandan sarhoşluk bizatihi bir günah olduğundan, sebep olduğu durumlar için bir mazeret teşkil etmez çünkü sarhoş, aklının gitmesine kendisi sebep olmuştur, sonucuna da katlanacaktır.


[1] Bediüzzaman, Sözler, s. 214.

Bir Seferde Üç Talak Gerçekleşir mi?

اَلطَّلَاقُ مَرَّتَانِ فَإِمْسَاكٌ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْريحٌ بِإِحْسَانٍ

“Boşama hakkı iki defadır. Bundan sonra yapılması gereken ya meşrû tarzda güzelce birlikte yaşama yahut eşini güzellikle salıvermedir.”[1] âyetine göre dinimiz bir kişiye iki kez boşama yetkisi vermiştir. Yani bir kişi ikinci boşamasından sonra da eşine dönerek evliliğini devam ettirebilir fakat üçüncü kez hanımını boşarsa, hanımı başka bir eşle evlenip onunla beraber olmadan ve yine evlenen bu kişiler tabii bir şekilde ayrılmadan ilk eşiyle evlenmesi helâl değildir. Bununla dinimiz, erkek tarafından boşamanın kadına karşı bir silah olarak kullanılmasını engellemiş ve boşamanın ciddiyetine dikkat çekerek düşünüp taşınmadan rastgele yapılacak boşamaların önüne set çekmiştir. Buna göre kişi eğer hanımını boşadıktan sonra hata yaptığını anlar ve tekrar evliliğini sürdürmek isterse, yeniden evlilik kapısı açık bırakılmıştır. Aynı durumun ikinci kez daha tekrarına müsaade edilirken, artık üçüncü kez de talâk vukua geldiğinde, bundan anlaşılır ki bu evlilik devam etmeyecektir çünkü evlilik için onca masrafa girmiş, hanımına mehrini vermiş, belki çocukları bulunan bir erkeğin, öyle kolay kolay boşama işine girişmesi düşünülemez fakat burada üzerinde çokça tartışmaların yapıldığı mevzu, bir seferde söylenen üç boşama lafzının bir talâk mı yoksa üç talâk mı sayılacağı hususudur.

Meselenin aslına baktığımızda, ehl-i sünnet ulemasının çoğunluğunun görüşü bellidir, o da bu üç talâkın geçerli olacağıdır. Yani, dört mezhep imamının yanında selefin büyük çoğunluğu da kocanın eşini tek sözle üç defa boşamasını, üç boşama olarak saymışlardır. Diğer taraftan Zahirilerle, sonraki fukahadan İbn Teymiyye ve onun talebesi olan İbnü’l-Kayyim el-Cevziyye ise bir seferde söylenen üç talâkla ancak bir boşamanın meydana geleceği görüşünü benimsemişlerdir. Şimdi her iki grubun da dayandıkları delillere kısaca göz atalım.

Deliller

Öncelikle bir lafızda üç boşamanın tek boşama kabul edileceğini söyleyenlerin delillerine bakacak olursak, bunlar boşama hakkının iki defa olduğunu ifade eden âyetle, İbn Abbas Hazretleri’nin bir rivayetine ve sahabeden Hz. Rükâne’nin hanımını boşaması ile ilgili rivayet edilen hadis-i şerife dayanırlar. Bunun dışında Hz. Ali’den bir rivayet zikretmişlerdir, fakat muhakkiklerce bu rivayetin bir iftira olduğu söylenmiştir.

İbn Abbas’tan gelen rivayet şu şekildedir: Tâvus (rahimehullah) anlatıyor: “Ebu’s-Sahbâ adında birisi, İbn Abbas’a (radıyallahu anhumâ) sık sık sorular sorardı. Bir defasında: “Bir kimsenin, hanımını temastan önce üç kere boşaması hâlinde, âlimlerin bunu bir talâk saydıklarını bilmiyor musunuz?” dedi. İbn Abbas (radıyallahu anhumâ) şu cevabı verdi: “Elbette biliyorum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), Hz. Ebû Bekir devirlerinde ve Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) hilafetinin de ilk yıllarında, bir erkek hanımını, daha onunla temastan önce boşayacak olsa, bu bir tek talâk addediliyordu. Hz. Ömer, insanların talâka düşkünlüklerini görünce: “Erkeklerin aleyhine olarak bu talâklara müsaade ediyorum.” dedi.”[2]

Bu hadisin farklı rivayetlerinde, hanımını temastan önce veya sonra boşamasıyla ilgili bir kayıt yoktur. Cumhur-u ulema bu rivayetin delil olamayacağını farklı yorumlar getirerek göstermişlerdir çünkü en başta hadisi rivayet eden İbn Abbas’ın rivayet edilen bu hadisin hilafına fetva verdiği ve kendisinden bu hadisin aksine rivayetler geldiği bilinmektedir.[3] Bu rivayetlerden biri aşağıda gelecektir.

Ayrıca şöyle demişlerdir: Üç talâkın ahd-i nebevîde bir talâk telakki edildiğine dair olan haberi İbn Abbas’tan yalnız Tavus rivayet etmiştir. Hâlbuki Said b. Cübeyr, Mâlik b. Hâris, Muhammed b. İyas, Numan b. Ebî İyas, Mücahid, Ata, Amr b. Dinar gibi büyük müctehidler, yine İbn Abbas’tan bunun hilafına rivayette bulunmuşlardır. Bu zatlar İbn Abbas’ın en önde gelen ashabındandılar. Tavus ise faziletli, muhterem, salih bir zat olmakla beraber hatası çok olan biriymiş. Onun hem bu yönünden hem de karşısında pek çok büyük imam bulunmasından, sadece onun rivayetine hüküm bina edilmez.[4]

Rükâne hakkında rivayet edilen hadis-i şerife gelince; Rükâne b. Yezîd, karısını bir mecliste üç defa boşamış, sonra da çok üzülmüştü. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine, eşini nasıl boşadığını sorunca: “Üç defa boşadım.” demiş, bir mecliste mi, sorusuna ise “Evet” cevabını vermişti. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem):

فاِنَّمَا تِلْكَ وَاحِدَةٌ فَارْجِعْهَا إِنْ شِئْتَ

Bu ancak bir boşama olup, istersen eşine yeniden dönebilirsin.” buyurunca Rükâne eşine dönmüştür.[5]

Rükâne hadisinin delil olma yönü kısaca şöyle eleştirilmiştir: Ebû Dâvud, Tirmizi, İbn Mace, Hâkim ve Beyhakî’nin birçok güvenilir ravilerden naklettiklerine göre Rükâne karısını üç boşama ile değil, bir bâin talâkla boşamış, bununla üç defa boşamaya niyet etmediğini yeminiyle teyit edince, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) boşadığı karısıyla yeniden evlenmesine izin vermiştir.

Bu hadisi Tirmizi ve Ebû Dâvud şu şekilde rivayet etmişlerdir: “Dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü, vallahi ben hanımımı kesinlikle boşadım.” “Peki bununla ne kasdettin?” diye sordu. “Bir talâk kastettim” dedim. Bunun üzerine: “Bununla bir kastettiğine dair Allah’a yemin eder misin?” dedi. Ben de: “Vallahi bununla sadece bir talâk kastettim” dedim. Bunun üzerine: “O hâlde bu senin kastettiğin şekildedir!” buyurdu ve kadını ona geri verdi. O ise hanımı ikinci kere Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında, üçüncü kere de Hz. Osman (radıyallahu anh) zamanında boşadı.”[6] Cumhur ulema, bu hadis-i şerifi, diğerlerinin aksine, bir lafızla üç kez boşamanın gerçekleşebileceğine dair delil olarak getirmişlerdir.

Diğer yandan İbn Abbas’ın bir defada yapılan üç boşamayı kabul ettiğini belirtmiştik. Nitekim kendisine gelerek; “Ben karımı yüz talâkla boşadım, ne yapmam gerekir?” diye soran adama şöyle cevap vermiştir:

طَلُقَتْ مِنْكَ لِثَلَاثٍ وَسَبْعٌ وَتِسْعُونَ اتَّخَذْتَ بِهَا اٰيَاتِ اللّٰهِ هُزُوًا

“Eşin senden üç defa boş olmuş ve doksan yedi boşama ile de Allah’ın âyetlerini alaya almışsın.”[7]

Ayrıca bir seferde söylenen üç talâkın geçerli olacağını ve bu uygulamanın Hz. Ömer’den (radıyallahu anh) değil, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren geçerli olduğunu söyleyenler şu hadisleri de bu görüşlerine delil getirmişlerdir:

Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) bir adamın hanımını üç talâkla birden boşadığını haber verdiler. Efendimiz celâllenerek kalktı ve:

أَيُلْعَبُ بِكِتَابِ اللّٰهِ وَأَنَا بَيْنَ أَظْهُرِكُمْ

“Daha ben aranızda iken Allah’ın kitabıyla mı oynanıyor?” buyurdu.[8]

“Bir adam karısını, temastan (gerdekten) önce üç talâkla boşadı. Sonra da onunla nikâhının devamını uygun gördü. Fetva sormaya gitti, ben de beraberinde idim.” İbn Abbas ve Ebû Hureyre’nin (radıyallahu anhum) yanlarına geldi. Onlar: “Hanımın, senden başka bir erkekle evlenmedikçe onunla evlenmen mümkün değil!” dediler. Adam, “İyi ama ben onu bir talâkla boşadım” dedi. İbn Abbas (radıyallahu anhumâ): “Sen, kendine ait fazlalığı elinden bırakmışsın!” buyurdu.”[9]

Yine hanımını hayızlı iken boşayan İbn Ömer kıssasında varid olan hadisteki ifadelerde şu da vardır: “Ya Resûlallah, hanımımı üç talâkla boşasaydım ne buyururdunuz? Tekrar ona dönmek bana helâl olur muydu?” diye sorunca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hayır, senden tamamen ayrılmış olurdu ve bu (yani üç talâk) günah olurdu.” buyurmuştur.[10]

“Bir kimse, karısını iddeti içinde üç defa veya bir sözle üç defa boşasa, artık bu kadın başka bir koca ile evlenmedikçe ona helâl olmaz.”[11]

Görüldüğü gibi bir anda üç defa boşamanın geçerli olacağına dair deliller daha açık ve kuvvetlidir, diğerlerinin delilleri ise gereğince tahkik edilerek delil olmaktan uzak görülmüştür.

Hükmü

Üç talâkı birden vermenin hükmü hakkında imamlar ihtilaf etmişlerdir. İmam-ı A’zam, İmam Mâlik, İmam Evzâî ve İmam Leys’e (rahimehumullah) göre bu bidattır, yani sünnete muhalif bir boşamadır. Hatta âlimler bunun haramlıktan kurtulamayacağını söylemişlerdir. İmam Şâfiî, İmam Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr’e (rahimehumullah) göre ise böyle bir boşama haram değildir, ancak onlara göre de evlâ olan boşamanın ayrı ayrı yapılmasıdır.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz. Bir lafızda üç talâkla hanımını boşayan kimseye hanımının haram olacağında, helâl olması için başka birisiyle evlenip ayrıldıktan sonra ilk kocasıyla evlenebileceği konusunda fukahanın çoğunluğu ittifak hâlindedir. Hatta âlimlerden bazıları bu konuda icma olduğunu bile söylemişlerdir. 1917 tarihli Osmanlı Hukûk-u Aile Kararnamesi de cumhurun görüşünü benimsemiştir. Bunun yanında, özellikle Zahiriler ve İbn Teymiyye böyle bir boşamanın tek talâk sayılacağını söylediklerinden, günümüz fıkıhçılarından bazıları buna dayanarak, bu görüşle fetva vermektedirler. Yani bir mecliste aynı anda yapılan üç ve daha fazla boşamanın birincisini bir talâk sayıp, diğerlerini tekit olarak kabul etmektedirler. Tabii ki bu tasarruflarında daha çok ailenin dağılmasıyla ortaya çıkacak zararları ve hâlâ çiftlerin birbirleriyle olan beraberliklerini sürdürmek istediklerini göz önüne alıyorlar. Ama unutulmamalıdır ki dinî meselelerde olduğu gibi talâk konusunda da ihtiyatı elden bırakmamak gerekir. Bunun için bir anda üç talâkı geçersiz saymak, haramlık hususunda gözetilmesi gereken “ihtiyat” kaidesine de muvafık olmamaktadır.

Meselenin ehemmiyeti anlaşıldıktan sonra, bizlere düşen bu tür tasarruflarımızı iyice düşünüp taşındıktan sonra gerçekleştirmek olmalıdır ki sonucu itibarıyla altından kalkamayacağımız durumlara yol açmayalım.

[1] Bakara Sûresi, 2/229.

[2] Müslim, talâk 17; Ebû Dâvud, talâk 10.

[3] Muvatta, talâk 15.

[4] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, 2/209.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 265.

[6] Tirmizî, talâk 2; Ebû Dâvud, talâk 10.

[7] İmam Mâlik, talâk 1.

[8] Nesâî, talâk 6.

[9] Muvatta, talâk 15.

[10] Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, 4/227-228.

[11] Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübra, 7/336.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz