Efendimiz’in (sas) İftar Duaları

Dua insanı Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) iftar ederken ellerini açarak yaptığı dualardan bazıları şöyledir:

اللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ وَعَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ

“Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttum ve senin rızkınla orucumu açtım.”[1]

بِسْمِ اللَّهِ ، اللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ ، وَعَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ ، تَقَبَّلْ مِنِّي إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“Allah’ım! Senin rızan için oruç tuttuk ve rızkınla iftar ettik. Bizden (orucumuzu) kabul et. Muhakkak Sen her şeyi işitensin, bilensin.”[2]

ذَهَبَ الظَّمَأُ وَابْتَلَّتِ الْعُرُوقُ وَثَبَتَ الْأَجْرُ إِنْ شَاءَ اللَّهُ

“Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah mükâfat gerçekleşti.”[3]

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ بِرَحْمَتِكَ الَّتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ أَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي

“Allah’ım! Her şeyi kuşatan rahmetinle benim günahlarımı bağışlamanı Senden istiyorum.”[4]

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعَانَنِي فَصُمْتُ ، وَرَزَقَنِي فَأَفْطَرْتُ

“Yardımıyla oruç tuttuğum ve bana verdiği rızıkla iftar ettiğim Allah’a hamd olsun.”[5]

أَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ ، وَأَكَلَ طَعَامَكُمُ الأبْرَارُ ، وَ( تَنَزَّلَتْ ) صَلَّتْ عَلَيْكُمُ الْمَلائِكَةُ

“Yanınızda oruçlular iftar etsin ve iyi kimseler yemeğinizi yesin. Melekler (üzerinize insin) de size mağfiret dilesin.”[6]


Dipnotlar:

[1] Ebû Dâvûd, Sıyâm, 22; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/399. [2] Dârakutnî, Sünen 2/185. [3] Ebû Dâvûd, sıyâm 22. [4] İbn-i Mâce, sıyâm 48; Ebû Dâvûd, sıyâm 22. [5] Beyhakî, Şuabü’l-İman 3/406. [6] Efendimiz’in İftar sahibine yaptığı dua ; Ebû Dâvûd, Et’ime, 54 (3854); Sıyâm 22.; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/138

www.peygamberyolu.com sitesinden alınmıştır.

Cuma Hutbe Duası

Cuma Hutbe Duası

Birinci Hutbe:

اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ

أَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ. كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ وَ لاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَ لاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَ لاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَ نَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَ سَنَدَنَا وَ مَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ. وَ رَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ.

صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ أَوْلاَدِهِ وَ أَزْوَاجِهِ وَ أَصْحَابِهِ وَ أَتْبَاعِهِ وَ أَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ الَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ.

فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ الله الرَّحْمنِ الرَّحِيم

(Bir âyet okunur ve Türkçe hutbeye başlanır.)

Hutbe bitince şöyle devam edilir:

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ 

:…(Bir âyet okunur ve oturulur.)

İkinci Hutbe:

İkinci hutbe için tekrar ayağa kalkılır:

اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}.

لَبَّيْكَ

 (Ayakta salavât okunur) …

Salavâttan sonra şu âyet okunarak minberden inilir:

إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

عباد الله : Allah’ın Kulları!

إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ : Allah’a karşı çok saygılı olun. Lütufları kadar saygılı olun. Merhameti kadar saygılı olun. Gönlünüz ona karşı saygıyla dolup taşsın. Yozlaşmadan tevakkî edin. Bodurlaşmadan tevakkî edin. İnce, hassas kalpli insanlar gibi yaşayın. Allah’ın emrine itaat edin. Allah’ın himayasine girin. Allah’a itaatten bir an dûr olmayın.

إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي : Muhakkak Allah, adaletle emrediyor. Kur’an’da buyurduğu hayat tarzıyla; sırat-ı mustakîm ile emrediyor.

En geniş manasıyla ihsanla, Hakk’ı görüyor gibi O’na kulluk yapmakla… siz görmeseniz de O sizi görüyor ya! Bin hadiseyle mevcudiyetini size hissettiriyor ya. Kalbinizin atışı ve çarpışıyla mevcudiyetini size duyuruyor ya.

Ve yine en geniş manasıyla, yakınlarınıza bir şey vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyet’in ufkunuzda bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle size emrediyor.

وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

: Ahlaksızlığın her çeşidinden, gizlisinden açığından, dinin emirlerini tanımayıp serkeşlik yapmanın her türlüsünden, Allah’ın ve Rasulüllah’ın çirkin gördüğü bütün şeylerden sizi nehyediyor.

Böylece size nasihat ediyor. Ta düşünesiniz; bir  sürü eğri – büğrü yol içinde, sırat-ı müstakimi bulasınız, Kur’an’nı yaşıyasınız, emn-ü eman içinde Cennet’e dahil olasınız…

أقم الصلاة. إن الصلاة تنهى عن الفحشاء والمنكر ولَذِكْرُ الله أكبر والله يعلم ما تصنعون

صدق الله العظيم…

Şeytan ve Vesvese

Şeytanın bir insana, bilhassa mü’mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzi ve silah, vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese ’ ok ve mermisini kullanır. Şeytan’ın Yaratılış Hikmeti Şeytan, “uzak olmak, muhalefet etmek” veya “yanmak ve helâk olmak” mânâlarına gelmektedir.1 Şeytan ile eş anlamlı kullanılan İblis kelimesi ise “ümitsiz ve kederli olmak”2 demektir. Şeytan ve İblis, Allah’ın rahmetinden uzak olan ve helâke sürüklenen varlıklardır. İnsana dışarıdan gelen ve onu yönlendiren düşünce ve duygular iki şekildedir: Rahmanî veya Şeytanî. Rahmanî olan güzel duygu ve düşünceler Allah’tan ilham şeklinde tecelli eder. Bunlarla Allah Tealâ, kuluna, doğru yolu bulması, iyiyi ve güzeli hayatında gerçekleştirmesi için yardım eder. Şeytan da insanoğlunu, Allah yolundan ve rızâsından uzaklaştırmak için gayret eder. Onun aklına olmadık düşünceler, kalbine de olumsuz duygular sokar.3 Kur’ân-ı Kerîm’de ilk isyan ve küfrün İblis’ten geldiği belirtilmektedir.4 Meleklerin arasında bulunan İblis’in Allah’ın emrine karşı gelerek, Âdem’e secde etmemesi olayında İblîs’in “melek mi, cin mi” olduğu İslâm âlimleri tarafından tartışılmıştır. Zîrâ âyette İblis ile melekler beraber zikredilmektedir.5 Bu âyetten hareketle bazı müfessirler, İblis’in de önceleri bir melek olduğunu (hattâ isminin Azâzil olduğunu), bu isyandan sonra meleklik sıfatını kaybettiğini ve kendisine Allah tarafından farklı özellikler verildiğini iddia etmişlerdir.6 Fakat Kehf Sûresi’ndeki

كاَنَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أمْرِ رَبِّهِ

“O (İblis), cinlerdendi. Rabbinin emrinden dışarı çıktı.”7 şeklindeki âyeti delil alan bazı müfessirler ise, İblîs’in melek değil, cin türünden ayrı bir varlık olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca meleklerin yaratılış özellikleri arasında “Allah’ın emrine karşı çıkmamak ve emredileni yerine getirmek”8 vasfı da bulunmaktadır. O hâlde isyankâr İblîs’in, önceleri melek türünden bir varlık olamayacağı anlaşılmaktadır.9

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Melekler nurdan, cinler ise öz ateşten yaratıldı. Âdem de (Kur’ân’da) size anlatılan şeyden (topraktan) yaratıldı.” buyurmuşlardır.10 Şeytan da cinlerden olduğuna göre, onun da yaratılışı ateştendir. Yine hadîste “Kızgınlık Şeytandandır. Şeytan ise ateşten yaratılmıştır. Ateş su ile söndürüldüğü gibi, sizden biri kızdığı zaman hemen abdest alsın.”11 tavsiyesi yapılmıştır. Demek ki öfke ve kızgınlığın kaynağı da Şeytandır. Nitekim bu husustaki bir başka hadîs

إذاَ إشْتاَطَ السُّلْطاَنُ تَسَلَّطَ الشَّيْطاَنُ

“Sultan öfkelenip kızınca, Şeytan ona musallat olur (böylece hak ve adaletten ayrılır.)”12 şeklinde nakledilmektedir. Şeytan, Âdem’e secde etmeme sebebini açıklarken “kendisinin ateşten, insanın çamurdan yaratıldığını”13 belirterek, yanlış kıyas yapmıştır. Şeytan’ın bu kıyası kabul edilecek olsa dahi, toprak üretken, ateş ise tüketen yani tahrip olduğu için, müsbet olarak üretken olan imâr (toprak), menfi anlamdaki tahripten (ateşten) daha evlâ olmalıdır. Şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde et!” emrine uymadığı için meleklerin arasından kovulup sürgün edilmiştir. Ancak o da imtihan dünyasında Allah’ın kullarını, O’nun yolundan ve rızâsından ayırmak için uğraşmayı kendine vazife edinmiştir.14 Böylece Şeytan, kendine uyan diğer cinleri ve insanları da kullanarak vazifesini yapmaya çalışmaktadır.15 Belki Şeytan yaratılmasaydı, insanın yaratılmasının da bir hikmeti olmazdı. Zîrâ, Allah’ın (celle celâlühü) asla günah işlemeyen ve Şeytan’ın vesvesesine maruz kalmayan melekler gibi sayılmayacak kadar çok mahlûkâtı vardır. Dolayısıyla “Neden Şeytan yaratıldı.” diyemeyiz. Nasıl umum bedenin sıhhati ve bu sıhhatin devamı adına cüz’î bir şer sayılan, kangren olmuş eli veya kolu kesiyoruz; aynen öyle de, getirdiği büyük netice ve faydalara binaen, birtakım şerlerden dolayı Şeytan’ın varlığı da aynı hikmete mebnidir.16

Allah (celle celâlühü), yarattığı insanların mahiyetlerinde gizli bulunan kabiliyetlerin inkişafı, gelişmesi ve özlerinin ortaya çıkması için de, karşılarına bir tahrik ve teşvik unsuru ve bir terakkî vesilesi olarak Şeytan’ı çıkarmıştır. İçindeki kibir ve isyan ukdesini dışa vuran Şeytan, yaptığı işi şuurlu olarak yapmaktadır. İnsanoğlu, insan-ı kâmil mertebesini bu ezelî hasmına karşı verdiği mücadele ile elde etmektedir. Zîrâ Hz. Ebû Bekirler böyle yetişmiş, Ebu Cehiller de böyle çoğalmıştır. Dolayısıyla Ebu Cehil’in kendi irâdesinin sevkiyle Cehennem’e sürüklenmesinde Şeytan’ın rolü olduğu gibi, Hz. Ebu Bekir (ra) gibi elmas ruhlu binlerce evliyanın, Cennetlere yükselmesinde de Şeytan’la mücadelenin fonksiyonu vardır. Şu hâlde şer olan, Şeytan’ın yaratılması değil, ona tâbi olup şer fiileri işlemektir. Nasıl ki herhangi bir cinayetin mesulü, o cinayette kullanılan bıçak veya tabanca değil, cinayeti işleyen kişidir. Aynı şekilde, Şeytan da insanın işlediği şerlerde vasıtadır. Olaylarda Şeytan âdi birer sebep olup, hakikî illet insanın iradesidir. Şeytan, inanmış, iman ve akide açısından kuvvetli, Allah ile irtibatı kuvvetli, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Belki mü’mine vesvese oklarını göndererek bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyleri aklına düşürebilir. O hâlde Şeytan’dan gelen vesveselere karşı da uyanık olmalıyız. Nitekim Şeytan şöyle der: Ben mal sahibine üç şeyde vesvese vermeye çalışırım. Malı helal olmayan yerden edinmesine uğraşırım. Malı hak olmayan yerlere harcatmaya çalışırım. Mala karşı içine sevgi ve muhabbet veririm ki hayır yollarına harcamasın.17 Bunlar Şeytan’ın vazifesi ve vesvesesidir.

Vesvese ve Kaynağı Vesvese, “şüphe, tereddüt, gizli söz, kişinin içinden geçen düşünceler” mânâsında insanı kötü, din ve ahlâk dışı davranışlara yönelten his ve duygulardır. Bu anlamdaki vesvesenin kaynağı Şeytan’dır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Şeytan’ın Hz. Âdem ile Havva’ya verdiği vesvese anlatılırken “Rabbin sizi bu ağaçtan yemenizin yasaklamasının sebebi: (yediğiniz takdirde) iki melek olacağınızdan veya cennette ebedi kalacağınızdandır.”18 şeklinde haber verilmektedir. Görüldüğü gibi vesvesenin ilk kaynağı Şeytan’dır. Zîrâ kendisinin ulaşamadığı Cennet nimetini kıskanarak, insanın Cennet’te devamlı kalmasına razı olmadığı için, insanı vesvese ile kandırmaya ve Cennet’ten çıkarmaya çalışmıştır. Bununla birlikte vesvesenin bir diğer kaynağı ise kişinin kendi nefsidir. Kur’ân’da bu meseleye şöyle değinilmektedir.

وَلَقَدْ خَلَقْناَ الإنْساَنَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine vesveselerini (fısıldadıklarını) biliriz.”19 Buradaki fısıltı, vesvese kişinin gönlünden geçirdiği kötü ve gizli duygulardır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda “Kişinin içinden geçirdiği kötü duygular (şirk, yalan, talan v.s.) fiiliyata dökülmedikçe sorumluluğu yoktur.”20 buyurarak, elde olmayan sebeplerle hatıra gelen düşüncelerden dolayı vebal olmadığını belirtmişlerdir. Sahabe-i kiramdan bazıları Hz. Peygamber’e gelerek, söylemesi dahi günah olan bazı söz ve düşüncelerin zihinlerine geldiğinden bahsetmişler. Peygamberimiz de böyle duyguların Şeytan’dan fısıldandığını ve bunun da imandan kaynaklandığını söylemişlerdir. Demek ki kötü veya günah olan şeyleri düşünmek günah değil, bizzat kötülüğü yapmak günahtır. Böyle düşünceler kalbden inanarak değil, Şeytan’ın fısıldamasıyla meydana gelen vesveselerdir. Vesvese, Şeytan’ın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar atmasına benzer. Bu da Şeytan’ın insana, bilhassa mü’mine karşı dünyada yaptığı bir oyundur. Çünkü Şeytan, küfür ve dalâlet adına alt edemediği mü’mine karşı çaresizliğinin ifadesi olarak ‘vesvese’ okunu kullanmaktadır. Nitekim vesvese kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, bilakis hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Ayrıca Şeytan inanmış, iman ve inanç yönüyle tam, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Ancak kalbini bulandırır ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışır. Şu halde abdest ve namazda “Eksik mi yaptım?” şeklindeki vesveselere önem verilmemelidir. Şâyet böyle bir vesvese ilk defa vuku buluyorsa, o abdest veya namaz iade edilebilir. Ama devamlı oluyorsa, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvun yıkandığı kabûl edilmeli ve namazın da tamam olduğu kanaatıyla hareket edilmelidir.21 Cebrail (as) Peygamberimiz’e abdesti öğrettiğinde, bevl sızıntısından hasıl olacak vesveselerin önlenmesi için, abdest aldıktan sonra elbisesinin altına su serpmesini emretmişti.22 Zîrâ Şeytan, mü’minde iman cevheri, ibâdet hazinesi, namaz ve dine hizmet aşkı olduğunu bildiği içindir ki, karşı taarruza geçmektedir. Şeytan’ın yaptığı, fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, cazip ve çekici göstermektir. Şu hâlde gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin mü’mine zararı olmaz. Vesvese, mü’minin gözünde üflemekle uçup giden tüy kadar zayıf olmalıdır. Mü’min Şeytan karşısında ye’se düşüp, “Artık ben mahvoldum!” deyip, mağlûbiyeti kabûl etmemelidir. Bilakis mukavemet göstermeli ve böyle bir şey arız olduğunda, mesela çok kızdığında ayakta ise oturmalı, oturuyorsa uzanmalı veya kalkıp abdest almalı ve iki rekât namaz kılmalıdır.23 Hadîste: “Abdest sırasında vesvese veren bir Şeytan vardır ki adı “el-Velehân”dır. Öyleyse suyun vesvesesinden (uzuvların yeterince yıkanmadığı vesvesesini atandan) kaçının!.”24 şeklinde ikaz edilmektedir. Şu hâlde özellikle abdest ve ibadetteki tereddüt ve vesvese Şeytan’dan kaynaklanmaktadır. Ezan okunduğunda Şeytan’ın kaçtığı, ezan bitince vesvese vermek üzere geri döndüğü ve insanın nefsine (kalbine) girerek falan şeyi hatırla, falan şeyi hatırla diyerek, kişinin kaç rekât namaz kıldığını unutturduğu da haber verilmektedir.25 Demek ki Şeytan namazda dahi musallat olabilmektedir. Bazen de insî ve cinnî şeytanlar vesveseyi şöyle vermektedir: Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyaya gelecek değilsin. Geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve dünya nimetlerinden istifade et!.

İnsî ve Cinnî Şeytanların Vesveseleri Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

 وَكَذاَلِكَ جَعَلْناَ لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَياَطِينَ الإنْسِ وَالْجِنِّ يوُحِى بَعْضُهُمْ إلىَ بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُوراً. وَلَوْ شاَءَ رَبُّكَ ماَ فَعَلوُهُ

“Böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı.”26 Burada peygamberlere dahi insan ve cin şeytanlarının düşmanlık yaptıkları açıkça beyan edilmektedir. Demek ki Allah’ın en seçkin kulları olan peygamberler, İlâhî hakikatleri tebliğ ve yaşatma uğruna büyük mücadeleler sergilemişlerdir. Burada ifade buyuruluğu gibi Allah dileseydi o “insan ve cin şeytanları” düşmanlık yapamaz, aldatıcı ve kandırıcı telkinlerde bulunamazlardı. Allah’ın bunları peygamberlere düşman kılması, bir yandan peygamberlerin güçlükler karşısındaki sabır ve kararlılıklarını ölçmek; bir yandan da her bir ümmete, üstün ideallere ağır meşakkatleri, güçlü direnişleri yenerek ulaşılabileceğini; kişinin değerinin de bu yoldaki azim ve sebatıyla ortaya çıkacağını göstermektir. Allah’ın hikmetli yaratışı ve bu yaratmanın bir eseri olan insan aklı ve mantığı uyarınca, peygamberlerle onlara uyanların iman ve amellerinin değer kazanması için böyle bir mücadele gereklidir.27

Hz. Peygambere “Ya Resulallah! Vesveseye müptelayım.” diyen Sahabe-i Kiram’a Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

تِلكَ مَحْضُ الإيمانِ

“Endişe edilecek bir şey yok. O mahz-ı imândır, imânın ta kendisidir.”28 buyurmuşlardır. Çünkü Şeytan kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz, sermayesiz kimselere vesvese okları göndermez. Bir gün Peygamberimiz Ebu Zer el-Gıfari’ye “İnsî ve cinnî şeytanların şerrinden Allah’a sığındın mı?” deyince Ebu Zer (r.a) hayret ederek “İnsanlardan da Şeytan var mıdır?” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz de “Evet, vardır (belki de daha şerlidir)” buyurmuşlar.29 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Nâs Sûresi’nde sinsice kötülüğe sürükleyen cinlerin ve insanların şerrinden Allah’a sığınılması öğütlenmektedir.30 Bu sûrede insanların rablerinin de hükümdarlarının da ilâhlarının da sadece Allah olduğu ve yalnızca O’na sığınmak, O’na bağlanmak O’nun hükümranlığını tanımak gerektiği vurgulanmaktadır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), her insanın kendine ait bir cini (şeytanı) bulunduğunu bildirmiştir31 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir defasında “Kocası gurbette olan (yabancı) kadınların yanına girmeyiniz. Çünkü Şeytan, her birinizin içinde, vücudunda kanın dolaştığı gibi (kendini hissettirmeden) dolaşır.” buyurmuştu. Sahabe-i kiram da “Sende de dolaşır mı ey Allah’ın Resülü? deyince, bu defa

وَمِنِّى وَلَكِنَّ اللّٰهَ أعاَنَنِى عَلَيْهِ فَأسْلَمُ

“Bende de (dolaşır), ancak Allah bana yardım etti de onun şerrinden selamette kaldım.”32 buyurmuşlardır. Ayrıca bir başka hadîste

كَلُّ بَنِى آدَمَ يَمَسُّهُ الشّيطانُ يَوْمَ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ إلاَّ مَرْيَمَ وَابْنَهاَ

“Her doğan çocuğa Şeytan mutlaka temas eder. Ancak Meryem ve oğlu (İsa) bundan müstesnadır.”33 şeklinde haber verilerek, Şeytan’ın Hz. Peygamber, Hz. İsa ve annesine (Meryem’e) dokunamadığı belirtilmektedir. “Ömer bir yola girdi mi, Şeytan o yolu bırakır başka yola girer.”34 buyuran Hz. Peygamber, “İnsî ve cinnî şeytanların Ömer’den kaçtığını görüyorum.”35 diyerek, Hz. Ömer’in imanını ve Şeytan’a karşı kuvvetini anlatmaktadır. Demek ki Kur’ân ve marifetullah ile dolu bir kalbe Şeytan nüfuz edemez. Şu hâlde mü’minler Şeytan’ın kışkırtmalarına karşı daima dikkatli ve ihtiyatlı bulunmalıdır. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bir sefer dönüşü ashabıyla gece istirahata çekildiğinde Bilal-i Habeşi’yi sabah namazına kaldırması için nöbetçi bırakmıştı. Hz. Bilal de yorgunluktan uyuyakalınca, güneş doğmuş ve sabah namazı geçmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz:

إنَّ هَذاَ وَادٍ بِهِ شَيْطاَنٌ

“Burası Şeytanlı bir vadidir (Şeytan saltanat kurmuştur)”36 buyurarak, topluca oradan uzaklaşmışlar ve namazlarını cemaatle kaza etmişlerdi. Hikmet-i İlâhî böyle bir hâdise, Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) döneminde ilk ve son olarak vuku bulmuştur. Şu hâlde her zaman Şeytan’ın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, Şeytan’ın ve Şeytanî hislerin avı ise, evrad u ezkâr, Allah’ı zikir ve O’nunla irtibat, bütün şer kuvvetlere karşı bir kalkandır.

Vesveseden Korunma Yolları Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

وَإماَّ يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطاَنِ نَزْغٌ فاَسْتَعِذْ بِاللّٰهِ

“Eğer Şeytan’dan bir fit (vesvese) gelip seni dürterse hemen Allah’a sığın.”37 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ise:

فَإذاَ ذَكَرَ اللّٰهَ خَنَسَ عِنْدَهُ

“Âdemoğlu Allah’ı zikrettiğinde Şeytan yanından gizlenir, siner.”38 şeklinde haber vermektedir. Şu hâlde Şeytan’ın vesvesesinden emin olmak için öncelikle açıktan zikir olan cemaatle namaz ihmal edilmemeli ve özellikle “nâs” ve “felak” sûrelerine devam edilerek Kur’ân ile irtibat kesilmemelidir. Peygamberimiz

الشَّيْطاَنُ يَهُمُّ بِالوَاحِدِ وَالْإثْنَيْنِ فَإذاَ كاَنوُا ثَلاَثَةً لَمْ يَهُمَّ بِهِمْ

“Şeytan bir veya iki kişiyi aldatmaya yeltenebilir. Üç kişi (cemaat) oldu mu onlara musallat olamaz.”39 buyurmuşlardır. Bir başka rivâyette de:

إنَّ الشّيْطاَنَ ذِئْبُ الإنْساَنِ كَذِئْبِ الْغَنَمِ وَعَليْكُمْ  بِالْجَماَعَةِ وَ العاَمَّةِ وَالْمَسْجِدِ

“Şeytan insanın kurdudur. Tıpkı koyunlara saldıran kurt olduğu gibi (kurt, sürüden ayrılan koyunu yakaladığı gibi, o da cemaatten ayrılanı kollar) Siz cemaatten, sevad-ı azamdan ve camiden ayrılmayın!”40 buyrulmuştur. Cemaat de Kur’ân ve Sünnet çizgisindeki “sevad-ı azam” denilen büyük topluluklardır. Nitekim vesvese, daha çok kendini can ü gönülden dine vermiş, dizginleri Şeytan’ın elinden koparıp almış, Allah’a (celle celâlühü) karşı ubudiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı Müslümanlarda olur. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve kabiliyete karşı Şeytan’ın bir kıskançlık ve reaksiyonu olmaktadır. Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan nefisperestlerde olur. Ancak Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma’mur, ibâdetlerini yerine getiren mü’minin kalbine girip, onu küfre sevkedemez. Şeytan, hiçbir zaman mü’minin kalbinde Allah’ı (celle celâlühü) marifet ve muhabbetinin, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet’ine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz. Ona ibâdetlerini terk ettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü’min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah’a (celle celâlühü) kurbiyet kazanmakta ve manen yükselmektedir. Bununla birlikte vesvese, hassas fıtratların mahiyetinde, âhir ömre kadar terakkilerine medar olabilecek bir zemberek kabul edilmelidir. Tıpkı saat zembereği gibi insanın kalbi de vesveseyle kurulduğu sürece daimâ çalışır ve onu ileriye, daha ileriye götürür. Çünkü bu sayede imtihan ve mücadele ölünceye kadar devam eder. İtikadı sağlam, ameli yerinde ve nefsini teslim almış bir mü’minde böyle bir “Cihad-ı Ekber”i yaptırtan kaynaktır. Bu yönüyle de vesvese, insanı daima müteyakkız ve uyanık tutar. Böyle bir vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Çünkü Kur’ân’da, “Muhakkak, Şeytan’ın hilesi zayıftır.”41 şeklinde haber verilmektedir. Şu hâlde vesvese, bir araya toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer. Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert hâline getirmediğiniz zaman, vesvesenin hiçbir zararı olmaz.42 Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Şeytan sizden herhangi birine gelir de: ‘Bu koca kâinatı yaratan, düzene koyan kim?’ der. Sen de ‘Rabb’im olan Allah’tır.’ dersin. Hattâ sonunda Şeytan: ‘Rabbini kim yarattı?’ der. Şeytan’ın vesvesesi bu hâle gelince, euzu besmeleyi çekerek Allah’a sığının!”43 tavsiyesini yapmışlardır. Bu da itikadî açıdan Şeytan’ın mü’mine zarar veremeyeceğini göstermektedir.

Sonuç Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de Şeytan’ın insana düşman olduğunu belirterek,44 onun peşinden gidilmesini yasaklamıştır.45 Böylece onun kışkırtmalarına ve dürtmelerine karşı uyanık olunması istenmiştir. Şeytan’a karşı en önemli silâh, başta güçlü bir iman; Allah ile irtibat, her türlü dinî ve dünyevî konularda doğru ve yeterli bilgiler ile dinî ve ahlâkî duyarlılık gerekmektedir. Bu donanıma sahip olan insanlar, kendilerini Şeytan’ın kışkırtmalarından koruyacak kudret ve imkânı, Şeytanî baskılara karşı direnecek irade gücünü de kazanmış olurlar. Zîrâ Şeytan son derece kurnazca hileli, aldatıcı yollara başvurarak insanları yoldan çıkaracağına yemin etmiştir.46 Ancak ihlâslı, Allah rızâsını bütün ölçülerin üstünde tutan gerçek dindarları yoldan çıkaramayacağını da özellikle belirtmiştir.47 Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): “Kim bir kötülük yapmayı içinden geçirir de bunu yapmazsa Allah ona bir tam iyilik (hasene) yazar.”48 buyurarak, Şeytan’ın kışkırtma ve vesvesesiyle meydana gelecek olan kötülükten, samimi ve temiz yüreklilikle vazgeçebilenlere bir müjde vermektedir. Öyle ise, Şeytan vesveselerle taarruza geçtikçe, biz de Allah ve Resûlü ile irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve maneviyatımızı güçlendirmeliyiz. Meselâ, namazda Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Mi’rac yolculuğunu hatırlama vesveseyi kesebilir. Keza eûzü besmeleye içtenlikle devam, Şeytan’ın uzaklaşmasına vesile olacaktır.

O hâlde vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Vesveseye hiç önem vermeden, yapılan amel eksik bile olsa, mezhep imamlarından birinin görüşüne uygundur deyip geçmek, vesveseyi ortadan kaldıran en güzel davranışlardan biridir. Meselâ Şafii Mezhebi’nde abdestte niyet ve tertip farz olmakla birlikte, Hanefî Mezhebi’nde Sünnet kabul edilmektedir. Dolayısıyla Şafiî Mezhebi’ne mensup bir kişi abdest aldıktan sonra önceden niyet yapıp yapmadığında tereddüt etse, Hanefi Mezhebi’nde niyetin Sünnet olduğunu düşünerek, vesveseye kapılmadan abdestinin tam olduğu kanaatine varabilmelidir. Bunun için de elbetteki ilim gerekir. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

فَقِيهٌ واَحِدٌ أشَدُّ عَلىَ الشَّيْطاَنِ مِنْ ألْفِ عاَبِدٍ

“Tek bir fakih (âlim), Şeytan’a bin âbidden daha yamandır (aldatması zordur).”49 buyurarak, marifetle olan ilmin Şeytan’a karşı da muhkem bir zırh olacağı belirtilmiştir. Şu hâlde Şeytan’ın iğvası ve vesvesesi, Kur’ân ve Sünnet bilgisinden uzak olan kimselerde daha fazla görülür. İslâm’ın güzelliklerini ruhunda yaşayan kimselerde ise Şeytan’ın vesvesesi uzun ömürlü olmaz ve zarar vermez.

*Araştırmacı-Yazar msarik@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 264.

2. Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 70.

3. Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, Diyanet İşleri Başkanlığı, I, 295.

4. Bkz. Bakara 2/34.

5. Bkz. Sâd 38/73-74.

6. Bkz. İbn Kesir, Muhtasar, I, 53.

7. Kehf 18/50.

8. Tahrîm 66/6.

9. Bkz. Kurtubi, el-Cami li ahkâmi’l-Kur’ân, I, 294.

10. Müslim, Zühd, 60.

11. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 226.

12. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 226.

13. Bkz. Araf 7/12.

14. Bkz. A’râf 7/11-17.

15. Bkz. En’âm 6/112.

16. M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, I, 199.

17. Bkz. Gümüşhanevî, Ramuzu’l-ehâdis, II, 332.

18. Araf 7/20.

19. Kâf 50/16.

20. Müslim, İman, 201.

21. Bkz. Mevsilî, el-İhtiyar, I, 11.

22. Bkz. İbn Mace, Taharet, 57.

23. Bkz. Tirmizi, Fiten, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 226.

24. Tirmizi, Taharet, 43.

25. Buhari, Ezân, 4.

26. En’am 6/112.

27. Bkz. Kur’ân Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, II, 361.

28. Müslim, İmân, 211.

29. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 178.

30. Nâs 114/1-6.

31. Darimi, Rikak, 25.

32. Tirmizi, Rada, 17; Benzer rivâyet Müslim, Münafıkun, 70.

33. Buhari, Enbiya, 44; Müslim, Fezâil, 147.

34. Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 22.

35. Tirmizi, Menakıb, 18.

36. Muvatta, Vukûtu’s-salat, 26; Benzer rivâyet için bkz. Müslim, Mesacid, 309.

37. A’raf 7/200.

38. Bkz. Suyuti, Fethu’l-Kebir, II, 185.

39. Muvatta, İsti’zân, 36.

40. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 233.

41. Nisa, 4/76.

42. Bkz. Gülen, M. Fethullah, İnancın Gölgesinde, I, 210.

43. Müslim, İman, 214.

44. Fâtır 35/6.

45. Bakara 2/168.

46. Bkz. Hicr 15/40.

47. Bkz. 38/83.

48. Buhârî, Rikak, 31.

49. İbn Mace, Mukaddime, 17.

Bir Dil Belâsı: Cidal

Her şeyi tenkit, her şeye itiraz, bir yıkma hamlesidir. Şayet insan, bir şeyi beğenmiyorsa, ondan daha iyisini yapmaya çalışmalıdır. Zira yıkmaktan harabeler, yapmaktan da mâmûreler meydana gelir. Konuşma kabiliyeti, Allah’ın insanlara verdiği nimetlerin en büyüklerinden biridir. İnsan bu kabiliyeti ile diğer varlıkların üstüne çıkar ve yeryüzünün halifesi mukaddes bir varlık hüviyeti kazanmış olur. Bu nimet sayesinde bir fert Allah’a ubudiyetini en kâmil mânâda ifade etmeye çalışır; temsil keyfiyetinin hemen sonrasında tebliğ vazifesini îfa eder; yaptığı tesbihat, tahmidat ve tekbiratla zikrin en mükemmelini dillendirir ve neticede insanın dilinde gülşenler açar. Aristo, her ne kadar insanın özünde potansiyel olarak mevcut bulunan eşref-i mahlûkat olabilme hasletini alt derekelere düşürürcesine, onu hayvan-ı nâtık olarak vasıflandırsa ve benliğindeki kıymeti tam mânâsı ile teslim edemese de ondaki konuşma özelliğine vurgu yapar ve öteki varlıklardan ayırt edici bir vasıf olarak mevcudiyetinde bulunan beyan becerisini öne çıkarır. İnsanın konuşması onun düşünmesini de tazammun eder; zîrâ bir fert, “ne ölçüde zengin ve renkli bir dille konuşabiliyorsa, o ölçüde düşünüyor; ne seviyede düşünüyorsa, o çerçevede de konuşabiliyor demektir.”1 Bu sayede o, hak ve hakikate tercüman olduğunda tekellüm ve tefekkür buudları sayesinde öteki yaratılmışlar karşısında üstünlük kazanır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşsiz vasıfları arasına “bürhan-ı nâtık”2 olmasını eklerken Kur’ân-ı Kerîm kelimeleri için de “melek-i nâtık”3 tavsifinde bulunur ki, bu tanımlamalar Efendimiz’in ve Kur’ân’ın konuşan, kâinatı anlatan, kevn ü mekânı açıklayan, ebedî âlemin sırlarını beyan eden en büyük deliller olduğuna işaret eder.

Allah insanı yaratmış ve ona beyanı, güzel söz söylemeyi öğretmiştir (Bkz. Rahmân Sûresi, 4) ve insan da dünden bugüne fikirlerini, inançlarını, duygularını hep konuşarak dışarıya yansıtmıştır. Fertler dildeki maharetleri ve beyan güçleri vesilesiyle nice “mamureler meydana getirmiş, söz ibrişiminden dantelâlar örgülemiş ve kelime cevherlerinden ne eşsiz gerdanlıklar tanzim etmişlerdir”4; etmişler ve dilin yaratılış keyfiyetini algılayarak; bu kavrayışa uygun şekilde dillerini tam kullanılması gerektiği biçimde değerlendirmişlerdir. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) şimdiye kadar gelmiş bulunan ve bundan sonra da gelecek olan dil üstadlarının sultanı ve baş tacıdır.

Belâgatin ve talâkâtin pîr-i mugânı ve şem-i tâbânı olan Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) her konuda olduğu gibi dilin en münasip şekilde istimali konusunda da rehber-i ekmeldir. O, bir cevâmiü’l-kelim’di5; üslûbunu tam yerli yerinde istihdam eden bir söz ve beyan sultanı idi; kelimeleri büyük bir derinlikle, dili dupduru bir halâvetle seslendirirdi; ifadeleri her zaman özlü bir desendeydi; sözleri hep kudsî bir gayeye matuf, kelimeleri de her dâim birer hikmet ışıltısı idi. Sözlerinden süzülen lâl-ü güher beyan neşideleri muhataplarına birer bahar esintisi yaşatır ve dinleyenlerin kalbleri O’nun hitabeti ile tomurcuklanırdı. O pırıltılı âb-ı hayat kaynağından nebeân eden billur nağmeler kalb yamaçlarında nurdan bir menşûr oluşturur ve o prizmadan süzülen latif, nazif ve fasih lisanla zümrüt yamaçlarda goncalar açardı. O (aleyhi ekmelüttehâyâ), hikmetin lisan-ı fasihi idi: kendisine tevcih edilen her meseleyi tam bir rasanetle çözüme kavuşturur; nezih ve muslih lisanı ile müşkillerden ve mübhemlerden muzdarip gönüllere, onları mahcup etmeden, kimseyi kırmadan ve vicdanları incitmeden huzur ve itminan soluklardı.

Efendimiz’in ahlâkı ile ahlâklanan ve kendi hayat çizgisini O’nunki ile bütünleştirmeye çalışanlar için dil, insanı ulaşılması çok zor noktalara taşıyabilecek bir nimet, onu âlâ-yı illîyyîn-i kemâlâta çıkarabilecek bir zinet olabileceği gibi; bu kavrayıştan uzak duranlar için bir nikmet ve onu esfel-i sâfilîne düşürecek bir musibet de olabilir. Nitekim, Ebu Said el Hudrî, Efendimiz’den, “Âdemoğlu sabaha erdi mi, bütün azaları, dile temenna edip: ‘Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zîrâ biz sana tâbiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikamette oluruz; sen sapıtırsan biz de sapıtırız’ derler.”6 hadîsini naklederken dilin nelere sebep olabileceğini takrir etmektedir. Bu anlamda istikametini yitirmiş dil alîllerinin müptelâ olduğu bir kısım tedavisi güç hastalıklar onlarda onulmaz yaralar açacak ve toplumda telâfisi zor sarsıntılar oluşturacak bir hüviyettedir. Yalan, iftira, kovuculuk, alay ve istihza ya da gıybet ve tenkit gibi insanın mukaddes kişiliğini zedeleyen bu illetlerden biri de hiç şüphesiz cidaldir.

Dildeki Yara: Cidal Cidal, lügat olarak ce-de-le kökünden gelir ve sağlam olmak, sert olmak, ipi sağlam bükmek, örgüyü iyi düğümlemek gibi mânâlar içerir; bu asıllardan mülhem cedelleşmek, husumeti şiddetli olmak, şiddetli kin gütmek ve tavizsiz nefret etmek anlamlarına gelmektedir. Arapçada cidal, mirâ veya muhasama gibi sözcüklerle tarif edilmek istenen mefhum Türkçede, sözle mücadele, ateşli konuşma, niza, kavga7; münazara, münakaşa, tartışma ya da cedelleşme8 gibi kelimelerle tarif edilir. ‘Cidal’ kelime itibariyle; başkasının sözüne itiraz edip onunla mücadeleye tutuşmak, galip gelmek için gerekirse içindekinin aksini söylemek, yersiz ve hedefi belirsiz tartışmalara girişmek, sürekli başkalarıyla uğraşmak, söz kavgası yapmak ve üstün görünmek için çekişip durmak gibi anlamlar ihtiva etmektedir.

Kavram, bir mantık terimi olarak “meşhur olan (meşhurat) ve doğru kabul edilen (müsellemat) öncüllerden oluşmuş kıyas” şeklinde; felsefe ve kelâmda ise “bir düşüncedeki çelişkileri tartışarak gösterme sanatı” biçiminde tanımlansa9 ve sözcük anlamı olarak da kendi çağrışım alanı içerisinde ciddi uğraş vermek, mücadelede bulunmak, yoğun çaba sarf etmek gibi fiiller barındırsa da bizim burada ele almak istediğimiz konu; dilin, yaratılış gayesine uygun düşmeyecek bir yolda sarf edilmesi olacaktır. Nitekim, “Kur’ân’da gerçek bilgiye ve kesin delile dayanmayan, yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek suretiyle hakikati reddetme ve bâtılı savunma amacına yönelik tartışma yasaklanmış, buna karşılık kesin delil ve gerçek bilgiden hareketle yanlış fikirleri çürütme ve gerçeği ispat edip savunma maksadıyla yapılan tartışmalar caiz görülmüş”tür.10 Bu anlamda İslâm, memduh ve meşru cedeli takdir ve tavsiye ederken böbürlenmeye, kendini temize çıkarmaya ve farklı fikirleri tümüyle reddetmeye sebep olan cidali çirkin bir ahlâk ve kötü bir huy olarak kabul etmiştir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), bir hadîs-i şerîflerinde “Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.”11 buyurarak cidalin ve münakaşanın bir toplumu doğru yoldan ve itidalden uzaklaştırabileceğini; uhuvveti dağıtıp, fertler arasında gerçekleştirilmesi arzulanan kardeşlik bağlarını zayıflatacağını haber vermiş ve ihtilafa yol açacağı mevzuunda ikazlarda bulunmuşlardır. Bu zaviyeden dünya çapında bir uhuvvet ve kardeşlik remzi olan hacda yapılması sakıncalı bulunan işlerden biri de cidaldir. (Bkz. Bakara Sûresi, 197)

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, Mârifet­nâ­me’sin­de “Dilin Âfetleri”12ni sıralarken, çekişmekten ve münakaşa etmekten bahsettiği gibi; İmam Gazzali Hazretleri de İhya’da “Âfâtü’l-Lisan” bölümünde nefsin dili kullanarak yaptığı iki kötülüğü anlatır ki, bunlar münakaşa esnasında bir kişinin, “ilmini ve faziletini göstermek suretiyle üstünlüğünü ispat etme ile başkasının eksikliğini göstererek ona hücum etme hevesi”13 olduğunu belirtir. İnsanın, benliğinde bulunan gururdan ve tahrip etme isteğinden ötürü dilini, heva ve hevesleri yörüngesinde kullanması onun nefsine boyun eğmiş olmasının bir alâmetidir ve cidal yaparak bu iki kötü hasletini desteklemiş ve takviye etmiş olmaktadır.

Fethullah Gülen Hocaefendi ise, cidal ve nizâın yol açtığı tehlikelere şu şekilde dikkat çekmektedir:

Bu şekilde cereyan eden hemen bütün tartışmalarda, böylesi fikir düellosuna iştirak eden herkesin bir kısım ön kabulleri vardır ve münazırlar, herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp yapıp kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini vermektedirler. Öyle ki, bu hususta ölesiye bir gayret sarf eder; yer yer kelime ve mantık oyunlarına girer; hasımlarını ilzam etme, mahcup düşürme… gibi yakışıksız şeylere başvurur ve hakikate karşı hep kapalı dururlar. Hakikatin/hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek musâhabeyi bir cidal, bir mugalâta ve diyalektiğe çevirirler ki, artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme ve devre dışı bırakma (diskalifiye) mülâhazasıyla hareket eder ve bütün gayretleriyle böyle bir düşünce üzerinde yoğunlaşırlar. Bu tür bir musâhabeye ise kat’iyen münazara denmez; dense dense ona zihnî ve fikrî özürlülerin tartışması denir.14

Cidalin yapıldığı yerde olumsuz bir hava oluşur, hakperestlik değil nefisperestlik hâkim olmaya başlar. Artık belli bir tahammül seviyesinden sonra insanlar birbirlerini dinlemekten vazgeçer ve taraflar kendilerinin mutlak doğruluğunu ortaya koyabilmek için türlü türlü yalanlar, aldatmacalar, realitenin çok ötesinde abartmalar ve hilâf-ı vâki beyanlarla meşru/gayrimeşru ayrımına girmeksizin içlerinde ne varsa boşaltırlar. Nefsini müdafaa etmek için söylenen her sözün altında bir cidal gölgesi gizli olabileceği gibi davranışlarında mutlaka bir haklılık payı bulan, eleştirilmeye katlanamayan, kendini lâyuhti ve lâyüs’el gören ve de göstermek isteyen ve neticede sürekli kendini savunma gayreti içerisinde olan insanın benliğinde bulunan bu hasletler de hep cidalin birer dışavurumu olarak görülebilir.

Cidal yapan, kendi sözlerinin doğruluğunu ispatlayabilmek için muhatabının her kelimesinde bir hata bulmaya çalışır; onun sözlerini bütünüyle ademe mahkûm etmek için uğraşır ve söz sırası kendine gelse de gelmese de onu alt etmek için fırsat kollar. İşin nihayetinde de fertler arasındaki ittihat ve ittifak yerini küskünlüğe, kırgınlığa, tamiri güç gönül yaralanmalarına bırakır. Hakkın hatırı değil, kişinin enaniyeti âli tutulur duruma gelir ve mücadil, kinle, hırsla ya da hasetle beslediği ve bilediği heva ve hevesini kullandığı öfke edalı kelime ve üslûpla destekleyerek karşısındakini mahcup ve mahkûm etmeye çalışır.

Kalbler arasında ayrılıkların oluşmasına yol açan cidal; duygu ve düşünce birliğini dağıtır ve hedeflenen muhabbetin yerine iftirakı koyar; faziletfüruşluk tutkusuna kendini kaptırmış fertlerin etrafa buğz ve düşmanlık nazarıyla bakmalarına yol açar; ve hak ve doğruluğun yerine diğer insanların beğenisini kazanma niyetini yerleştirir. Menfaat, çıkar ilişkisi, enaniyet ya da kavga ve cidal üzerine oturtulmuş bir zeminde fertlerin huzura ulaşması çok zordur. Mugalata ve demagojinin yol açtığı yıkım ile fertler kendi ön kabullerini ve peşin hükümlerini bir kenara atma civanmertliğini gösteremezler ve tartışan taraflar bir hakikatin neşv ü nema bulmasını ya da bir fikir kristalinin belirmesini değil kendi mülâhaza dairelerinin diğer düşünceleri yutmasını ve tartışma mahallinden bir tek kendi fikrinin sağ çıkmasını hedeflemektedirler. Kur’ân-ı Kerîm ve Efendimiz bazı değişmez değerlerin ya da gaybî konuların tartışılmasına15; belli mevzularda şüphe uyandıracak bir biçimde soru sorulmasına (Bkz. Zuhruf Sûresi, 58); hiçbir delile dayanmaksızın âyetler hakkında münakaşaya girişilmesine (Bkz. Mü’min Sûresi, 35) de cevaz vermemişlerdir. Bununla beraber, Peygamber Efendimiz, haklı dahi olsa nefis ve enaniyetin hâkim olduğu münakaşadan vazgeçenlere ise Cennet’te ev verileceğine kendisinin kefil olduğunu bildirmişlerdir.16

Cidalden Kurtulma Yolları Bir Müslüman’ın dili kullanma mevzuunda üstlenmesi gereken görevlerden biri hiç şüphe yok ki tartışma ve konuşma âdâbına uygun hareket etmektir. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, “Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve bir mücadeleye girmen gerektiğinde söz ve davranışlarında daima güzel olan şekli tercih et.” (Nahl Sûresi, 125) buyurarak muhataplar hangi seviyede ve kim olursa olsun, onların kalblerini kazanacak, onları incitmeyecek en güzel şekilde tartışmak icap ettiğine17 işaret eder. Yalnızca Müslümanların kendi aralarında yaptıkları muhaverelerde değil; gayrimüslimlerle yapılan konuşmalarda da Kur’ân “Ehl-i Kitabla -içlerinden zulmedenler müstesna- en iyi bir şekilde mücâdele ediniz” (Ankebût Sûresi, 46) buyurarak bize kavl-i leyyin çerçevesi içinde fikir beyan etmemizi, kimseyi yaralamadan, hafife almadan, alay ve istihzada bulunmaksızın iletişim ve etkileşim kurmamızı emreder ve muhatabın yaratılışından kaynaklanan bir kısım karakteristik özellikleri bir yana onun din tercihini bile göz önünde bulundurmaksızın tartışma ve münazara âdâbını Efendimiz yoluyla bütün Müslümanlara öğretir.

Çözüm getirmeyecek hattâ insanlar arası münasebetleri zedeleyebilecek olan münakaşa yerine, yapılabiliyorsa gerçekçi fikir ve çözüm önerileri sunulmalı, farklı fikirlere saygılı davranmanın bir eksiklik sebebi olmayacağı hatırlanmalıdır. Başkalarının fikir ve katkılarına değer verme, dinlemeyi etkin bir şekilde kullanma ve bilgiyi paylaşıma açık tutma, çoğu problemin kolayca çözümlenmesine katkıda bulunur. Bunun için uygun sorular sorma ve açıklamalar yapma, gerektiğinde esnek davranma, dilin âfetlerinden korunabilmede birer dalgakıran görevi üstlenebilir.18

Üstad Hazretleri, huzur ve saadet motifli bir medeniyet oluşturmak isteyen fertler için hayatlarında kaçınması gereken özelliklerden birinin cidal olduğunu belirtme sadedinde şunu söyler: “ [Bir mü’minin] Hayattaki düsturu, cidal kıtal yerine düstur-u teavündür. O düsturun şe’nidir ittihat ve tesanüt; hayatlanır cemaat.”19 Fertler münakaşa ve tartışmalarla meşgul olmak yerine, yardımlaşmaya, birlikte hareket etmeye ve ortak akıl oluşturmaya gayret etmelidirler. Toplumun hayat bulacağı ve yeniden kendi kıvamına ulaşacağı bir dönem, problemlerin kıtal ve kavga yoluyla yatıştırılması ile değil ancak düşüncelerin birbirini destekler ve düzeltir mahiyette dillendirilmesi ile; üslûbun nezaket ilmikleri ile örgülenmesi neticesinde gerçekleşebilir.

İkili görüşmelerin sürtüşmeye dönüşmemesi konusunda fertlerin üzerine düşen başka bir mesuliyet de enaniyetlerin frenlenmesinde ve hakkın hatırının âli tutulmasında yatar. İnsan haklı dahi olsa karşı tarafta bulunan kişinin ruh hâletini ve hissiyatını düşünerek hareket etmelidir. Bir hadîs-i şerîflerinde Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Kim haksız olduğu bir münakaşayı terk ederse kendisine Cennet’in kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münakaşayı terk edene de Cennet’in ortasında bir ev kurulur.”20 buyurarak cidal ve tartışmanın haklı taraf için de haksız taraf için de terk edilmesi lüzumu üzerinde durur ve cidalin terki neticesinde her iki tarafa da verilecek mükâfattan bahseder.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri nefsin bu özelliğine dikkat çekerek insanı Allah’a çok kısa bir zaman içerisinde yaklaştıracak adımları sıralarken birinci hatvede nefsin tezkiye edilmemesini vurgular ve nefsin her daim kritiğe tâbi tutulması hususunda şunu belirtir: “İnsan yaratılışında kendi nefsine muhip olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar sevdiği bir şey yoktur. Kendisini ancak mâbuda layık senalar içinde methediyor. Nefsini bütün ayıp ve kusurlardan tenzih etmekle, -haklı olsun, haksız olsun- kemal-i şiddetle müdafaa ediyor.”21 Fert haklı da olsa haksız da olsa sırf muhatabını incitmemek ve nefsine yenik düşmemek için; kurtuluşu, kendine taparcasına muhabbet beslemede değil, Allah’tan ötürü insanları sevmede bulmalıdır.

İnsanın bu meş’um ve mel’un hastalıktan kurtulması için üzerine düşen bir diğer sorumluluk da iradî olarak harekete geçirilebilen sevgi hasletini ve muhabbet duygusunu bütün fertlere yansıtabilmesi olsa gerek. İnsan etrafında bulunan herkese sevgi nazarı ile bakmalı ve dilinde açması muhtemel kötülük tohumlarını sevgi hisleri ile törpülemelidir. Lisanın şenaate kilitlenmesi sonrasında oluşacak bulanıklığın önüne geçmek insanlara sevgi hisleri ile yaklaşma koşuluyla gerçekleşebilecektir. Benliğinde yer etmiş bulunan başkalarını düşünmeme ve sadece kendini sevme yörüngeli bu yırtıcı sıfatlar ancak sevgi, herkesi kendi konumunda değerlendirme, fertlere Allah’tan ötürü mülâyemetle yaklaşma yoluyla silinebilir.

İslâm’ın müntesiplerine teklif ettiği; cidal, tartışma ve münakaşa değil; diyaloga, herkesi kendi konumuna göre değerlendirip onlara değer vermeye ve fertlere en azından insan olma vasıflarından ötürü saygı göstermeye dayalı bir hayat tarzıdır. Asr-ı Saadet’ten kaynağını alan ve çağlar boyunca medeniyet denizinde çeşitli “sulh adacıkları”yla kendini belli eden bu anlayış günümüzde de tam mânâsı ile uygulamaya konulduğunda insanlığın bu problemli ve çatışmalı dönemi sona erecek ve huzur solukları dünyanın her köşesinde hissedilmeye başlayacaktır.

*Araştırmacı-Yazar iakyol@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Fethullah Gülen, Beyan, Nil Yayınları, İstanbul 2004, s. 35. 2. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Şahdamar Yayınları, İstanbul 2004. 3. Bediüzzaman Said Nursi, Lemeat, 4. Fethullah Gülen, Beyan, Nil Yayınları, İstanbul 2004, s. 21 5. Bkz. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/172, 212. 6. Tirmizi, Zühd 61. 7. Bkz. Abdullah Yeğin, Yeni Lügat, Hizmet Vakfı Yayınları, İstanbul 8. Bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, İstanbul 2004, 5. cilt s. 267 9. TDV İslâm Ansiklopedisi, Cedel maddesi. 10. Agm. 11. Tirmizi, Tefsir (Zuhruf) 3250. 12. Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Alem Yayıncılık, İstanbul 2008, s. 746 13. İmam Gazzali, İhyau Ulum’id-Din, Hikmet Neşriyat, İstanbul, 3. cilt s. 259. 14. Fethullah Gülen, Münazara ve Diyalektik, Yağmur Dergisi, Temmuz-Eylül 2005, sayı 28. 15. Bkz. Tirmizi, Kader 1. 16. Bkz. Tirmizi, Birr 58. 17. Ali Ünal, Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, Define Yayınları, İstanbul 2007, s.595. 18. Abdulkadir Halit, Âdâb-ı Muaşeret, Rehber Yayınları, İzmir 2007, s. 181. 19. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Şahdamar Yayınları, İzmir 2007, s. 776. 20. Tirmizi, Birr, 58. 21. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Şahdamar Yayınları, İstanbul 2007, s. 192.

Mevlâna ve Yunus Emre’de Dinler ve Mezhepler Arası Barış: Sebepler ve Çözümler

Aç herkese, açabildiğin kadar sineni; ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın mahzun bir gönül!.. Abdestümüz namâzumuz dogrılukdur tâatumuz, Işkıla bağladuk kamet safumuzı kim ayıra! Yunus Emre

İnsanlar arasında dünyevî sebeplerle ortaya çıkan düşmanlık ve savaşları ortadan kaldırmak ve çeşitli çatışmaları barışa dönüştürmek, dinlerin önemli gayelerinden biridir. Dinler bunu çoğu zaman başarmıştır da. Meselâ İslâm dini, nesiller boyu birbirine düşman olan Medine’deki Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki düşmanlığı kısa sürede ortadan kaldırıp kalıcı bir barışa dönüştürmüştür. Bununla birlikte, dinlerin ve hattâ mezheplerin, kendi aralarında bile her zaman barış içinde olamadıkları gerçeği, tarihî ve güncel bir realitedir. Üzülerek belirtmek gerekir ki, Ortaçağ’daki din savaşları ve modern dönemdeki mezhep kavgaları günümüzde de bazen açıktan bazen gizliden, bazen birinci sebep olarak bazen de ikinci, üçüncü dereceden bir sebep olarak varlığını sürdürmektedir. Yine üzülerek, şaşırarak ve kınayarak belirtilmesi gereken bir husus da, din ve mezhep eksenli olan veya olmayan savaşlarda din insanlarından bazılarının da savaş kışkırtıcılığı ve savunusu yapabilmesidir.

Açık konuşmak ve dürüst olmak gerekirse, öyle görünüyor ki, her dinin kutsal saydığı metinde barışa çağıran pek çok ifade olduğu gibi, az veya çok savaşa izin veren ifadeler de vardır. Yine öyle görünüyor ki, her dine mensup din adamları arasında, metaforik tabirle söylemek gerekirse, şahinler olduğu gibi güvercinler de vardır. Bugünün barışsever din insanlarına düşen görevlerden biri, dinin özündeki barışçıl ifadeleri evrenselleştirmek ve âlimler arasında da barışsever şahsiyetleri modelleştirmek olsa gerektir. İslâm dininin yetiştirdiği bu tür örnek şahsiyetlerden ikisi, Mevlâna ve Yunus Emre’dir.

Mevlâna ve Yunus Emre, dinler ve mezhepler arası düşmanlıkları önlemek ve farklı inançlardan insanların barış içinde yaşamalarını sağlamak için kendi dönemleri için olduğu gibi bugün de geçerli olan analizlerde, önerilerde ve öğütlerde bulunmuşlardır. Bu makalede biz, Mevlâna ve Yunus Emre’ye göre, önce, dinler ve mezhepler arası anlaşmazlıkların sebeplerini –ve tabiî ki ekonomik, siyasal vb. değil, din ve ahlâk eksenli sebeplerini- belirlemeye çalışacak, sonra da, bu sebeplerin ortadan kaldırılması ve kalıcı barışın sağlanması için her ikisinin getirdiği dinî ve ahlâkî öneri ve öğütleri irdeleyeceğiz.

1. Yolların Farklılığını Abartmamak, Kaynağın ve Gayenin Birliğine veya Benzerliğine Bakmak Öyle anlaşılıyor ki, Mevlâna’ya göre, birçok tarihî kurum gibi, dinlerin de kaynağı, yöntemleri ve gayeleri ayrı ayrı dikkate alınmalıdır. Ona göre, bu üç açıdan bakıldığında, dinlerin yolları ve yöntemleri farklı farklıdır, ama kaynağı ve gayeler aynıdır. O, bu durumu günümüz Batı dünyasında da sıkça alıntılanan ve epigraf yapılan bir kandil ve ışık teşbihiyle dile getirir: … değişen kandildir ancak.

Bu kandille fitil başkadır; ama ışığı başka ışık değildir, hep o yandandır.1

Bu ifade yolların farklı ama kaynağın aynı olduğunu belirtmektedir. (Mevlâna burada, dinlerin nihai kaynağının Tanrı olduğunu, peygamberler farklı ise de, saçtıkları İlâhî ışığın bir olduğunu, farklı zamanlarda farklı peygamberler gelmişse ve değişen tarihî, içtimaî ve kültürel şartların gereği olarak ayrıntılarda bazı farklılıkları hayata geçirmişlerse de, İlâhî ışığın parıltısının kıyamete dek hep bir ve aynı kalacağını, çünkü Allah’tan kaynak aldığını söylemektedir.)

Mevlâna’daki kandil ve ışık teşbihinin bir benzeri de Yunus Emre’de vardır; o da “yetmiş iki millet”le ilgili çeşme ve su benzetmesinde bulunur ve çeşmeler farklı olsa da suyun aynı su olduğunu öne sürer:

Bir çeşmeden sızan su acı datlı olmaya Edebdür bize yirmek bir lüleden sızaram.2

Mevlâna’nın, dinlerin gayelerinin birliği konusundaki görüşleri daha da açıktır. Ona göre, dinlerin yolları, yöntemleri ayrı ise de, gayeleri birdir. Kendi ifadesiyle, “Her peygamberin, her erenin bir yolu-yordamı vardır; fakat değil mi ki Tanrı’ya götürmede, hepsi de birdir.”3 Kendisinin konuştuğu bir toplulukta gayrimüslimlerden ağlayan, sevinen, türlü hâller gösterenlerin olduğu gerçeği karşısında, bunun nasıl mümkün olduğunun sorulması üzerine o bu konudaki görüşünü açıkça dile getirir ve örneklendirir:

“Yollar her ne kadar çeşitli ise de gaye birdir. Görmüyor musun ki Kâbe’ye giden ne çok yol vardır. Bazısının yolu Rum’dan, bazısının Şam’dan, bazısının Acem’den, bazısının Çin’den, bazısının da deniz yolundan Hint ve Yemen’dendir.”4

Dinlerin yollarının farklı, kaynakları ve gayelerinin aynı olduğunu söylemek, din fenomeni ve tarihiyle ilgili bir görüştür. Bu görüş doğru kabul edildiğinde, dinler ve mezhepler arasında barış hedeflenirse, neyin yapılmaması ve neyin yapılması gerekir. Mevlâna’ya göre yolların farklılığını hepten görmezden gelmesek bile abartmamalı, yollardan ziyade kaynağın ve gayenin birliğine bakmalıyız. Zîrâ onun ifadesiyle,

“… yollara bakarsan, ayrılık büyük ve sınırsızdır.”5

Mutlak, Sonsuz ve Sınırsız olan Tanrı’nın sonlu insanlarca kavranmasının –fil hikayesinde anlatıldığı üzere6- doğurduğu güçlükler, Allah’ın farklı yollar sayesinde her bir dine veya mezhebe mensup insanın “mayasını meydana çıkarmak” ve “cins olanını olmayanından ayırt etmek” gibi bir yöntem takdiri,7 ve bu gibi tabii ve İlâhî sebepler yanında, insanların da yollara iyice şaşı bakmaları dinler ve mezhepler arasındaki aynılık veya benzerliklerin görülmez olmasına, aksine farklılıkların artmasına ve abartılmasına yol açmıştır. Yolların farklılığına takılıp kalmak, aynı gayedeki insanların birbirinden ayrılmalarına, birbirini ötekileştirmeleri, dışlamaları ve hattâ düşman görmelerine kadar gidebilmektedir. Oysa farklılıkların öne çıkarılması ikiliği, ikilik de zayıf düşmeyi ve hatta yok olup gitmeyi doğurabilmektedir. Onun ifadesiyle,

“Sırçaya bakarsan yiter gidersin; çünkü sırça yüzündendir ikilikle sayıya sığış.”8

Peki sırçaya, kandile, fitile, yani yolun biçimindeki farklılıklara takılmak; ikilik, ayrılık, düşmanlık, kavga ve savaş doğuruyorsa, ne yapmak gerekir? Cevap bellidir! Sırçaya değil ışığa bakmak, kaplar ve yollardaki farklılıklara değil, kaynaklar ve hedeflerdeki benzerlik ve aynılığa bakmak gerekir. Böyle baktığımızda önceden ötekileştirdiğimiz insanları ayrı değil bir görür, düşman değil dost görürüz. Mevlâna’nın deyimiyle, yollara değil de,

“… gayeye, maksada bakacak olursan hepsi birleşmiş, hepsinin kalbi Kâbe hakkında anlaşmış ve orada bir olmuştur.”9

Doğru yere bakmanın getirdiği bu birleşme ve anlaşma hâli de, ikiliği, zayıflığı ve yok olma tehlikesini ortadan kaldırıp, sonu gelmez kavgalar ve savaşlardan kurtulmayı sağlar:

Fakat ışığa bakarsan ikilikten, sonu, önü olan sayıdan kurtulursun.

Ey varlığın özü, inananla ateşe tapanın, Yahudi’nin ayrılığı, aykırılığı, hep bakış, görüş yüzündendir.10

Dolayısıyla, kalıcı barışın yakalanabilmesi için yapılması gereken şeylerden ilki, bakış açımızın odağını değiştirmektir. Sonradan ortaya çıkan farklılıklardan ziyade kaynak ve hedef birliğine veya benzerliğine odaklanmalıyız. (Nitekim Mevlâna, bu düşüncelerine pratik hayatında da uymuş ve aslında Şafii mezhebinden olan Çelebi Hüsameddin’in Mevlâna’nın mezhebi olduğu için Hanefiliğe geçmek isteyişini gerekli ve uygun görmeyip, sevgi ve aşk yolunu takip edip insanları da bu yola sevk ettiği sürece, kendi mezhebine uyup onu takip etmesinin daha uygun olacağını belirtmiştir.11

Mevlâna için bunları söylemek, yolu ve yoldaki farklılıkları hiç önemsememek anlamına gelmemektedir; daha ziyade, odak noktamız, farklılıklar değil benzerlikler olursa daha iyi olur demektir. Nitekim ötekini tanımak ve ötekinin inançları ve hayat tarzıyla ilgili daha doğru ve daha fazla bilgi sahibi olmak da onlarla barış içinde bir arada yaşamanın yollarından bir diğeri olarak gösterilmektedir.

2. Anadil ile Yetinmeyip, Ötekilerin Dillerini ve Hâllerini de Öğrenmeye Çalışmak Mevlâna’ya göre, dinler, mezhepler, kültürler arası ayrılığın, iletişimsizliğin, iyiliği emir ve kötülükten nehiy konusunda işbirliği yapamayışın ve hattâ bazen kavga edişin bir başka sebebi de, ötekinin dilini anlayamamak, onun düşünce ve duygu dünyası hakkında bilgisiz olmaktır. Mesnevî’de bununla ilgili enfes bir hikâye vardır:

Bir adam, dört kişiye bir para verdi. Bunların biri, ben dedi bu parayı engûra vereceğim.

Öbürü Araptı, hayır dedi; a azgın, ben engûr istemem, ineb isterim.

Öbürüyse Türktü, bu para dedi, benim; ineb istemem ben, üzüm isterim.

Öbürü de Rumdu, bırakın şu lafları dedi; istafil istiyoruz biz.

Kavgaya giriştiler; savaşa kalktılar; çünkü adların mânâsından haberleri yoktu.

Ahmaklıktan birbirlerine yumruk vuruyorlardı; bilgisizlikle dopdoluydular, bilgidense bomboş.12

Bu güzel öyküye göre, birbirinin lisanını bilmemek ve sadece lisanını bilmemek de değil –ki herkesin lisanını bilmek imkânsızdır– birbirinin hiç olmazsa beden dilinden ve hâl dilinden de anlamamak ve anlamaya gayret etmemek, kavgaların ve savaşların sebeplerinden biridir. Bu durumda yapılması gereken şeylerden biri, ötekini iyice dinlemeden ve anlamadan kavgaya tutuşmamak, aksine, kavga etmeden barış içinde yaşayabilmek için, çok yakın yaşamak durumunda olduğun insanların mümkünse dillerini, lisanlarını az çok bilmek, değilse, hiç olmazsa kültürlerini iyice tanıyarak ve empati kurarak beden dillerinden ve/veya hâl dillerinden anlayabilecek üstün bir düzeyde olmaktır. Nitekim Mevlâna der ki, Orada yüz dilli, sır sâhibi üstün bir er olsaydı, onları barıştırıverirdi.13

Bir insanın çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir toplumdaki bütün komşularının konuşma dilini öğrenmesi imkânsızdır. Ancak bunun olamadığı yerde hiç olmazsa onların hâllerini anlamaya çalışması mümkündür ve yararlıdır. İnsanların farklı diller ve kültürler içinde olmasının Tanrı’nın takdiri ile de alâkası vardır ve insanlar farklı diller ve ifadeler içinde de olsa aynı hâlleri, aynı tecrübeler ve deneyimleri yaşamakta ve hedeflemektedir. Bu durumda ötekilerin dilleri ve dualarının dış görünüşündeki farklılıklardan ziyade, içerikteki ifadeleri ve içlerindeki hâllerine dikkat etmeliyiz. İçteki iyi niyetler ve iyi hâllere baktığımızda, barış içinde yaşamamız biraz daha kolaylaşacaktır. Nitekim Mevlâna’nın ifadesiyle, İlâhî bir perspektiften şöyle bir açıklama, uyarı ve öğütle karşılaşmaktayız:

Herkese bir huy verdim; herkese bir çeşit tâbir düzdüm. Onun için övüş olan, senin için yeriştir; ona baldır da sana zehir.

Bizse tamamiyle, temizlikden de münezzehiz, pislikten de; ağırcanlılıktan da temiziz, çeviklikten de.

Ben, buyruklarımı, bir fayda elde edeyim diye buyurmadım; kullarıma cömertlikte bulunayım diye buyurdum.

Hintlilere Hintlilerin tâbirleri övüştür; Sintlilere Sintlilerin tâbirleri.

Ben, onların beni tesbihleri yüzünden arınmam; bu tesbih yüzünden gene onlar arınır, onlar inciler saçarlar.

Biz dile, söze bakmayız, cana, hâle bakarız.14

Yunus Emre de, farklı diller ve farklı tebdiller içinde de olsa her din ve mezhepten insanın aslında aynı Bir’e ve aynı hedefe yöneldiğini ve bunun göz ardı edilmemesi gerektiğini söyler:

Onsekiz bin âlem halkı cümlesi bir içinde Kimse yok birden artuk söylenür dil içinde Cümle bir anı birler cümle ana giderler Cümle dil anı söyler her bir tebdil içinde15

3. Kulaktan Dolma Bilgi ile Yetinmeyip, Ötekinin Dinini veya Mezhebini Öğrenmeye Çalışmak Farklı din ve mezhep mensupları arasındaki ayrılığın, anlaşmazlığın ve bundan doğan olumsuz sonuçların bir başka sebebi de, ona göre, yetmiş iki milletin birbirinin dinini, mezhebini tanımaması, birbirinin dini yaşantısından haberdar olmaması, aralarında diyalog olmaması ve birinin ötekinden şüphe etmesi ve onu sapıklıkla suçlamasıdır. Bununla irtibatlı olarak o şöyle der:

Her şey, ayrı bir çeşitte tesbih eder seni; hem de bunun haberi bile yoktur öbürünün hâlinden. İnsan, cansızların tesbihini inkâr ededursun; o cansız, kullukta ustadır. Hattâ yetmiş iki milletin her birinin, öbüründen haberi yoktur da onun tesbihinden şüphe eder. … … …

Sünnînin özel bir tesbih edişi vardır ama Cebrînin de, bunun tersine, bir başka tesbihi vardır da ona sığınır.

Sünnînin, Cebrînin tesbih edişinden haberi yoktur; Cebrîye de, Sünnînin tesbih edişi tesir etmez.

Bu, boyuna o sapıktır, yol yitirmiştir der durur; ama onun hâlinden de haberi yoktur, kalk buyruğundan da.16

Bu durumda, barışa giden yollardan biri de bilhassa yakın yaşamak durumunda olduğumuz öteki dinler ve özellikle mezheplere mensup insanların inançları, ibadetleri ve ahlâkları ile ilgili doğru bilgi sahibi olmamızdır.

Öteki dinler ve mezheplerle ilgili doğru bilginin ve yakından tanımanın, bizi, ‘onların hepsi de hakmış’ gibi bir noktaya götüreceğinden korkmamalıyız ve böyle bir noktaya da zaten gitmemize gerek yoktur ve gitmemeliyiz. Bunun yerine, bu doğru bilgi ve tanımanın bizi, onların hepsi tamamen bâtılmış noktasından çıkarmasına izin vermeliyiz ki, olması arzu edilen sonuç budur. Nitekim Mevlânâ, Mesnevi’de, “Birbirine aykırı mezhepler arasında şüphede kalış, bunlardan sıyrılıp çıkış, kurtuluş” başlığı altında bu konudaki görüşünü kalp (sahte) para ve altın para teşbihinin de yardımıyla oldukça açık bir biçimde ortaya koymaktadır:

Her biri, duyanlar, kendisini o köyün adamı sansın diye bu yolun izlerini söyler-durur.

Gerçek olarak şunu bil ki bunların hepsi de doğru değildir; fakat bu sürünün hepsi yollarını kaybetmiş de değildir.

Çünkü hak olmadıkça bâtıl meydana çıkmaz; ahmak, kalp parayı altındır ümidiyle alır.

Dünyada yürüyüp duran geçer akça olmasaydı, kalp paralar nasıl harcanabilirdi?17

Peki bu durumda ne yapmamak ve ne yapmak gerekir? Öteki dinler ve özellikle mezheplerin tamamına bütünüyle bâtıl dememeli; bunun yerine, ondaki hak olan yönleri, iyi ve güzel tarafları açık yüreklilikle teslim ve takdir etmelidir. Mevlâna’nın öğüt verici ifadeleriyle, Öyleyse, bütün bu sözler bâtıldır deme; bâtıllar, hak ümidiyle gönüle tuzak kesilmişlerdir.

Öyleyse hepsi de hayâl, hepsi de sapıklık deme; dünyada hayâlsiz gerçek yoktur. … … …

Dünyada ayıplı şeyler olmasaydı alış-veriş edenlerin hepsi de ahmaklaşır-giderdi.

Kumaş tanımak pek kolay olurdu; mademki ayıplı yok; ehil olmayan kim oluyor, ehil kim?

Fakat her şey ayıp olsaydı, o vakit de bilginin faydası olmazdı; hepsi odunsa burada öd ağacı yok demek.

Her şey hak diyen kişi, ahmağın biridir; her şey bâtıl diyen de kötü kişidir.18

Dolayısıyla, her din ve her mezhep aynı derecede ve eşit ölçüde haktır demek durumunda –Mevlâna’nın tabiriyle “ahmaklığında”– olmamakla birlikte –ki bu başka bir tartışma konusudur– kendimizinkinin dışındaki her mezhep bâtıldır demek kötülüğüne de düşmemeliyiz. Hem doğru bilgi sahibi olmanın ve yakından tanımanın getirdiği teolojik gerçeklikler hem de bir arada barış içinde yaşamanın gerektirdiği içtimaî gerçekler bunu gerektirmektedir.

4. Hep Kınamak ve Hor Görmek Yerine, Empatili Olmak, Az Kınamak ve Hoş Görmek Mevlâna’ya göre, dinler ve mezhepler arası anlaşmazlıklar ve kavgaların sebeplerinden biri de, ötekileri hep kınamak, eleştirmek ve hor görmektir. Bir de bu arada Allah’ın takdirini hiç dikkate almamak, bu bağlamda ailenin, eğitimin ve çevrenin din ve mezhep seçiminde aslında önemli bir rol oynadığını görmezden gelmek ve kendi doğrumuzu salt kendi gayretimizle bulmuşuz gibi bir gururla ötekileri sertlikle ve şiddetle eleştirmek ve kınamak. Oysa ona göre, Allah takdiri de dikkate alınarak biraz empati ile bakılmalı ve öteki dinler ve mezheplerin dini görüşlerinin yanlış gözükenlerini hiç eleştirmemek gibi tümüyle pasif veya ilgisiz kalınmamakla birlikte, bu tür eleştiriler daha az ve daha dikkatli yapılmalıdır. Nitekim o, ötekileri ve hatta ötekilerin kötülerini fazla kınamamamız konusunda bizi uyarır:

“Yürü, kork da kötüleri az kına, az yer; Allah takdîri tuzağına karşı güçsüz-kuvvetsiz olduğunu bil.”19

Sadece kötüler de değildir az kınamamızı istediği; kâfirleri bile hor görmememizi, merhamet ve hoşgörü ile karşılamamızı öğütler: “Hiçbir kâfire hor gözle bakmayın”20 der, “Hepsinin de canı, Allah nimetine karşı kâfirdir ama biz, bütün kâfirlere bile acırız.”21 Zira “Bize göre kâfirlik âfettir ama Tanrı’ya göre onda da bir hikmet var.”22

Yunus Emre’nin az kınamayı da yersiz bulduğu; çünkü aynı kaynaktan beslendiğimiz için bunu edebe aykırı gördüğü anlaşılmaktadır.

Bir çeşmeden sızan su acı datlı olmaya Edebdür bize yirmek bir lüleden sızaram.23

Bu şiirde onun, dinlerin kaynağını bir gördüğü, dinleri tek bir çeşmeden sızan suya benzettiği anlaşılıyor. Tek bir çeşmeden sızan suları acı tatlı diye ayırmak, yargılamak, yermek, kötülemek de edebe aykırı görülüyor. Dolayısıyla bu şiir bağlamında düşünüldüğünde onun yetmiş iki milleti hak görme suçunun, biraz teolojik, mistik ve tarihsel sebeplerle, dinlerin kaynağının bir olduğuna inandığından, biraz da, etik ve empatik sebeplerle, ötekini yermeyi edebe, terbiyeye, olgunluğa aykırı bulmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Ötekileri yerli yersiz eleştirerek dışlamayıp, onlara bir gözle bakmanın yararı, insanlar arasında muhabbetin, sevginin, dostluğun artmasıdır. Yunus’a göre, tarihin tâ eski zamanlarından beri hatta bugüne dek insanların yaptıkları savaşlara baktığımız zaman onlardan bir kısmı gerçekten din ve mezhep anlayışlarının farklılıkları yüzünden çıkmıştır. Bir kısmı da din ve mezhep âlet edilerek çıkartılmıştır. Yunus, kimsenin dinine yalan, yanlış veya hakikate aykırı dememekle, mücadelelerin azalması ve hatta barışın ve muhabbetin doğması arasında yakın münasebet görmektedir:

Biz kimse dinine hilâf dimezüz Din tamâm olıcak toğar muhabbet24

5. Ayrılıkçı Değil Birleştirici Olmak, Kavgadan Değil Tanışma, Barış ve Sevgiden Yana Olmak Mevlâna’ya göre, dinler ve mezhepler arasındaki anlaşmazlıkların sebeplerinden biri de ayrılıkçı ve bölücü bir tavır içinde olmamız ya da bu tür tavırlar içinde olan insanların görüşlerine kanmamızdır. Oysa ayrılıktan zayıflık, birlikten kuvvet doğar. Daha dinî açıdan bakıldığında da, doğru olan, ufak tefek farkları ve hatta hataları da görmezden gelerek buluşturmaya, birleştirmeye çalışmaktır. Mevlâna bu hususu meşhur Musa ve Çoban hikâyesi eşliğinde çok etkileyici bir biçimde ifade etmektedir:

Musa, yolda bir çoban gördü; A Tanrı, A Allah diyordu; Nerdesin ki kulun olayım senin; çarığını dikeyim, saçlarını tarayayım senin.

Elbiseni yıkayayım, bitlerini kırayım senin; A ulular ulusu, süt getireyim, sunayım sana.

Elceğizini öpeyim, oyacıklarını ovayım; uyuma çağın gelince yerceğizini silip süpüreyim.

Bütün keçilerim feda olsun sana ey andığım zaman hey-heyler, hay-haylar ettiğim.

Çoban bu çeşit boş sözler söyleyip durmadaydı.. Musa, a kişi dedi, bu sözleri kime söylüyorsun?

Çoban, bizi yaratan kişiye; hani şu yeryüzüyle gökyüzü, ondan meydana geldi ya dedi.

Musa dedi ki: Eyvahlar olsun; pek kötü bir hâle düşmüşsün; Müslüman olmadan kâfir oldun-gitti.

Bu ne saçma söz, bu ne küfür, bu ne ağıza alınmayacak laf; ağzına pamuk tıka. … … …

Çoban, ey Musa dedi; ağzımı diktin, bağladın, pişmanlıktan canımı yaktın-yandırdın.

Elbisesini yırttı, yana-yakıla bir âh etti; başını aldı, çöllerin yolunu tuttu.

Musa’ya Tanrı’dan vahiy geldi; Tanrı dedi ki: Kulumuzu bizden ayırdın.

Sen, buluşturmak, birleştirmek için mi geldin, ayırmak için mi?

Gücün yettikçe ayrılık yoluna ayak basma; benim için en hoşlanılmayan şey, boşamaktır.25

Yunus Emre de, Mevlâna gibi, haklı olarak, ayrılıkçılığı, bölücülüğü ve kavgayı yermiş, aksine hep birliği ve birlikteliği övmüş, sevgiyi ve Yüce Sevgili’yi söylemiştir.26 Özellikle mezhepler arası barış ve kardeşlik bağlamında Yunus Emre, Müslümanlar arasında ayrılıkçılık ve fitne peşinde olanlara şöyle meydan okur:

Abdestümüz namâzumuz dogrılukdur tâatumuz Işkıla bağladuk kamet safumuzı kim ayıra27

Yunus, hayata ayrılıkçılık ve kavga için değil, hem Yaradana hem de birbirimize karşı dostluk, kardeşlik ve sevgi için geldiğimizi ve asıl görevimizin gönüller yapmak, dostluklar kurmak ve sevgi bağları oluşturmak olduğunu söyler:

Ben gelmedüm da’viyüçün benüm işüm seviyüçün Dostun evi gönüllerdür gönüller yapmaga geldüm28

Yunus’un, kendi dindaşlarına da, onlar da “elin yüzin yumaz değül”29 dediği öteki dinlerin mensuplarına da çağrısı, öncelikle barışmaktır ve o bunu, “Beri gel barışalum yadısan bilişelüm”30 diyerek dile getirir; sonra da, “Hakk’a âşık olan kişi” olmak, “bir kez gönül yıkmamak” için gayret etmek ve bunların neticesinde “sevmek ve sevilmek”tir. Dinler ve mezhepler arası barışla ilgili sözlerin özü, sonucu ve hatta evrensel formülü Yunus’un şu mısralarında dile gelmiş olsa gerektir:

Gelün tanışık idelüm işin kolayun tutalum Sevelüm sevilelüm dünye kimseye kalmaz.31

*Ondokuz Mayıs Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi cyaran@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Mevlâna, Mesnevî ve Şerhi, Şerh. Abdülbâki Gölpınarlı, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), c. III, s. 158, (1253-56). (Bu esere bundan sonra kısaca Mesnevî diye atıfta bulunulacaktır.) 2. Yunus Emre, Yunus Emre Divanı, Hazırlayan, Faruk Timurtaş, (Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1986), s. 93. (Bu esere bundan sonra kısaca Divan olarak atıfta bulunulacaktır.) 3. Mevlânâ, Mesnevî, I, s. 523, (3098). 4. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 5. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 6. Bkz. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 168, (1260-70). 7. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 188, (1505-06). 8. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 158, (1252-59). 9. Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985), ss. 152-53. 10. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 158, (1252-59). 11. A. Selahaddin Hidayetoğlu, Mevlana Mohammed Jelaleddin Rumi (Konya: Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, 2006), s. 42. 12. Mevlânâ, Mesnevî, II, s. 499, (3689-95). 13. Mevlânâ, Mesnevî, II, s. 499, (3689-95). 14. Mevlânâ, Mesnevî, ss. 273-76, (1718-57). 15. Yunus Emre, Divan, s. 167. 16. Mevlânâ, Mesnevî, III, s. 188, (1497-1506). 17. Mevlânâ, Mesnevî, II, ss. 417-18, (2927-46); vurgu C.S.Y. 18. Mevlânâ, Mesnevî, II, ss. 417-18, (2927-46); vurgu C.S.Y. 19. Mevlânâ, Mesnevî, I, s. 646, (3906). 20. Mevlânâ, Mesnevî, VI, s. 377, (2456). 21. Aynı eser, III, s. 214, (1801). 22. Aynı eser, I, s. 384, (2006). Yunus Emre de bu manada şöyle der: Kimin kâfir idüp kimin müselmân Anı kimse itmez illâ ol eyler Bkz. Yunus Emre, Yunus Emre Divanı II, Mustafa Tatcı, (İstanbul: M.E.B. Yayınları, 1997), s. 151, (95/7). 23. Yunus Emre, Divan, s. 93. 24 Yunus Emre, Divan, s. 12. 25 Mevlânâ, Mesnevî, ss. 273-76, (1718-57). 26. Semih Sergen, Yunus Emre: Kuruyuduk Yaş Olduk, (Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2000), s. 93. 27. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 123 (170b, CLIV). 28. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 90 (125b, XCVI). 29. Yunus Emre, Divan, s. 91. 30. Yunus Emre, Risalat al-Nushiyye ve Divan, Abdülbaki Gölpınarlı (İstanbul: Eskişehir Turizm ve Tanıtma Derneği Yayını, 1965), s. 116 (161a, CXLI). 31. Aynı eser, s. 56.

Prof. Dr. Sadık Yaran, Yeni Ümit

İslâm’da Fert ve Devlet İlişkisi

Onu kutsama, mukaddes sayma gibi bir yanlışlığa düşmeden devlete karşı saygılı olmak bir vatandaşlık vazifesidir. İnsanoğlu sosyal bir varlıktır. Klan toplumundan örgütlenmiş devlet düzenine kadar geçen zaman içinde dünyaya her gelen kişi kendini yerleşik kurallara göre hareket eden bir toplum içinde bulmuştur. Bu kurallara aykırı davranan kişi kınanmadan en ağır cezaya kadar uzanan müeyyidelerle karşılaşır.

Fert ve devlet münasebetine İslâm açısından bakmak istersek Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) nübüvvet görevine başladığı ândan itibaren Arap Yarımadası’nın bütün kavim ve kabilelerinin Müslüman olduğu, nübüvvet görevinin tamamlandığı âna kadar geçen zaman içinde, değişen şartlara göre fertlerin devletle ilişkisinin nasıl bir şekil aldığına bakmak uygun bir yöntemdir diyebiliriz.

Müslümanların içinde yer aldıkları yönetim şekillerini, yönetimin bütünüyle müşriklerde olduğu Mekke Site Devleti dönemi; Müslümanların yönetime gayrimüslimlerle ortak oldukları birinci etap Medine dönemi; Müslümanların yönetimi bütünüyle ele aldıkları ikinci etap Medine dönemi olmak üzere üç dönem içinde ele alabiliriz.

Mekke Dönemi Mekke dönemi, Müslümanların müşrik yönetimin içinde azınlık olarak bulundukları dönemdir. Bu dönemde Müslümanlar, müşrik çoğunluğun baskı ve işkencelerine maruz kalıyorlardı. Öldürmeye kadar varan işkencelere tahammül ediyorlar, inançlarından taviz vermiyorlardı. Bu devirde Müslümanlar aslâ bir asayiş problemi ortaya çıkarmıyor, toplumda huzursuzluk sebebi olacak bir harekette bulunmuyorlardı.

Toplumun yerleşik inançlarına aykırı olarak, kişilerin “Rabbim Allah’tır.” demeleri toplumun asayişini ve düzenini bozan bir durum olarak kabul edilemez. Bu inanç hürriyetinin tabiî sonucudur. Bu dönemde nazil olan müteaddit âyetlerle Kur’ân’da inanç hürriyeti defaetle vurgulanmıştır. Meselâ Kâfirun Sûresi 6. âyette “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” buyrulmuştur. Rabbim Allah’tır dedikleri için müminlerin işkence edilmeleri ve öldürülmelerinin haksızlık ve zulüm olduğu Bürûc Sûresi 8. âyette mealen “Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd olan Allah’a iman etmeleri idi.” şeklinde açıklanmaktadır. Kişilere inanç özgürlüğünü tanımanın esas itibariyle eşyanın tabiatına uygun olduğu, baskı ve zorlamanın inançla ilgili konularda yeri olmadığı A’râf Sûresi 88. âyette mealen şöyle açıklanmaktadır: “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: «Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz.» (Şuayb): İstemesek de mi? dedi.” İnanç özgürlüğü temel hak ve özgürlükler kapsamına giren kişilik haklarındandır. Kimsenin inancının kimseyi ilgilendirmeyeceği Mutaffifin Sûresi 29-33. âyetlerde şu ifadelerle açıklanmıştır: “Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi. Yanlarından geçerken kaş göz hareketleriyle onları küçümserlerdi. Ailelerine döndüklerinde yaptıkları bu işlerle övünüp eğlenirlerdi. Müminleri gördüklerinde ‘şüphesiz bunlar sapıtmış’ derlerdi. Hâlbuki bunlar, onların üzerlerine gözeticiler olarak gönderilmemişlerdi.”

Evet, Müslümanların neye inandıkları müşrikleri ilgilendirmezdi. Çünkü Allah hiç kimseyi inanç konusunda başkasının üzerine muhafız olarak göndermemiştir. Kısaca müşriklerin Müslümanların inancına karışma hakları yoktu. Bu sebeple Müslümanlara inançları dolayısıyla yapılan her müdahale zulüm ve haksızlık oluyordu. Buna rağmen Hz. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kur’ân’da beyan edilen siyaset paralelinde davranmış, onca işkenceler, öldürmeler, baskı ve hakaretlere rağmen en küçük bir asayiş problemi çıkarılmasına müsaade etmemiştir. Ancak müminlerin, Allah’ın âyetlerini alaya alan inkârcılarla oturmamak suretiyle pasif bir tepki koymaları gerektiği Nisâ Sûresi 140. âyette şu mealde ifade edilmektedir: “O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze geçinceye kadar inkârcılarla beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz”.

Mekke döneminde Müslümanlar güç kullanma biçiminde tepki vermediler. Bu yönde yapılan taleplere Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) izin vermedi. İkinci Akabe Biatı’nın tamamlanmasından sonra Abbas b. Ubâde “Ey Allah’ın Resülü! Sen’i hak din ve Kitap’la gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer Sen istersen yarın Mina halkını kılıçtan geçiririz.” dedi. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Bununla emrolunmadık.” buyurdu. (İbn İshak, İbn Hişam Sire III, 90; İbn Sa’d Tabakat, I, 223; Ahmed b. Hanbel III, 462)

Resûlullah Efendimiz, müşriklere karşı güç kullanmak bir yana onlar aleyhine beddua etme talebini dahi kabul etmemiştir. Habbâb ve onun gibi işkenceye maruz kalan bazı Müslümanlar Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Kâbe’deyken varıp “Ya Resûlullah bizi dinimizden döndürmele­rinden korktuğumuz şu kavme karşı bizim için Yüce Allah’tan yardım dilemez misin? Bizim için Allah’a dua edemez misin?” diye hâllerinden şikâyet ettiler. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara; “Vallahi sizden önceki müminlerden bir kimse yakalanır, kendisi için yerde bir çukur kazılır, o kimse o çukura dizlerine kadar gömülür, sonra bir testere getirilir, başının üzerine konulup biçilerek ikiye bölünürdü de bu işkence onu dininden döndüremezdi. Allah’tan korkunuz. Hiç şüphesiz Allah sizin için fetih ihsan edecektir. Vallahi yüce Allah bu işi muhakkak tamamlayacaktır. Öyle ki hayvanına binmiş bir kimse San’a ile Hadramevt arasında San’a’dan çıkıp Hadramevt’e kadar gidecek de Yüce Allah’tan başka hiç kimseden korkmayacak. Fakat siz acele ediyorsunuz” buyurdu. (Ahmed b. Hanbel, V. S.109-111; Buhari, VIII, 56)

Buradan çıkan sonuç şudur: Diledikleri inanca sahip olmak ve inançlarının gereğini yerine getirmek fertlerin devletten talep edebilecekleri tabiî haklarıdır. Fertlerin de devlete karşı inanç özgürlüğü talebinden öte toplumun huzur ve sükûnunu bozacak davranışlarda bulunmamaları ve asayiş problemi çıkarmama yükümlülükleri vardır. Müşriklerin canlarına, mallarına, ırz ve namuslarına tecavüz etme hakları yoktur. Birlikte yaşamanın gereği olan ortak yükümlülüklere katılırlar. Olumlu icraatlar için oluşturulan teşkilâtlara destek olurlar. Hz. Rasûlullah’ın “hılfü’l füdûl”e katılması bunun bir misâlidir. Hz. Rasûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’na tâbi olan müminlerin Mekke döneminde ortaya koydukları tablo budur. Bu dönemde Kur’ân Müslümanlara ferdî olarak köle azad etmelerini, fakirleri, miskinleri, yetimleri doyurmalarını, onlara yardım etmelerini emrediyordu. Müslümanlar da güçleri yettiği nispette bu ilâhî emirleri yerine getiriyorlardı. Özellikle sahipleri tarafından işkence edilen Müslüman köleleri satın alıp azad eden Hz. Ebû Bekir’in zor durumda olan Müslümanlara yardım faaliyetleri içinde özel bir yeri vardır.

Hiçbir mümin inanç farklılığından kaynaklanan bir sebeple Mekke Site Devleti içinde bir asayiş problemi çıkarmamıştır. Eğer çıkarsalardı maruz kaldıkları hakaretler, baskı ve işkencelerden ötürü çok da haklı olacakları sebepler mevcuttu. Halkının çoğunluğu gayrimüslim olan ülkelerde yaşayan Müslümanlar için Hz. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’na tâbi olmuş Müslümanlarda dikkate alınacak çok örnekler mevcuttur.

Mekke Müslümanlarının bir diğer örneği de Habeşistan’a hicret eden Müslümanlardır. Bilindiği üzere Mekke’de baskı, zulüm ve işkenceler tahammül sınırını aşan bir noktaya doğru artmaya devam edince Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) izniyle bazı Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettiler. Habeşistan’a ilk hicret nübüvvet’in 5. yılı Recep ayında yapıldı. Muhacirler Habeşistan’da himaye gördüler. Güvenlik içinde incitilmeksizin ibadetlerini yapabildiler. Garânik olayından sonra Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlar geri döndüler. Mekke müşriklerinin işkence ve baskıları daha da artmaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz baskı ve işkenceye maruz kalan Müslümanlara ikinci defa Habeşistan’a hicret izni verdi. İkinci hicrete 101 kişinin katıldığı rivayet edilir. Muhacirler Habeşistan’da rahat ve huzura kavuştular. Kimseden korkmaksızın ibadetlerini yapabildiler. (Bak: İbn-i Hişam, 4/184-7). Müslüman muhacirlerden Habeş halkı ve Habeş hükümdarını rahatsız edecek herhangi bir olumsuzluk ve asayiş ihlâli vuku bulmadı.

Gayrimüslim bir toplum içinde Müslümanlar inançlarından dolayı baskı ve işkenceye maruz kalıyorlarsa, başka bir ülkeye sığınma imkânını da bulamıyorlarsa Müslüman kimliklerini gizleyebilirler. Böyle bir durumda inançlarını gizlemeleri imanlarına zarar vermez. Hudeybiye Anlaşması sırasında Mekke’de yaşayan ve Müslümanların henüz tanıma imkânı bulamadıkları bazı Müslüman erkek ve kadınların bulunduklarını Kur’ân haber veriyor. Bu Müslümanlarla ilgili olarak Fetih Sûresi 25. âyette; “Onlar, inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram’ı ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını menedenlerdir. Eğer (Mekke’de) kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek çiğnemeniz sebebiyle üzüntüye kapılmanız ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemezdi). Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri elemli bir azaba çarptırırdık.” buyrulmuştur.

Müslüman’ın baskı ve tehdit altında kalbi imanla dolu olduğu hâlde canını kurtarmak için zâhiren küfür ifade eden sözler söylemesi de kişinin imanına zarar vermez. Gözleri önünde anne ve babası şehit edilen Ammar b. Yâsir’in öldürülmekten kurtulmak için küfür ifade eden sözler söylemesinin imanına zarar vermediği Nahl Sûresi 106. âyette şu ifadelerle açıklanmıştır: “Kalbi imanla dolu olarak mutmain iken, dini inkâr etmeye mecbur bırakılıp da yalnız dilleriyle inkâr sözünü söyleyenler hâriç, kim imanından sonra Allah’ı inkâr ederek gönlünü inkâra açar, göğsüne küfrü yerleştirirse, onlara Allah tarafından bir gazap, hem de müthiş bir azap vardır.”

Keza Kur’ân’da kavminin zulmünden korkarak imanını gizleyen müminlerden de söz edilir. Firavun’u ve Firavun kavmini bir olan Allah’a iman etmeye davet eden Hz. Musa’yı tekzip eden kavminin başına gelebilecek bir azaptan endişe eden ve o âna kadar imanını gizlemiş olan bir müminin kavmini ikna etmeye çalıştığı Mümin Sûresi 28-29. âyetlerde şu ifadelerle anlatılır: “Firavun hanedanından olup o zamana kadar iman ettiğini saklayan biri çıkıp şöyle hitap etti: ‘Ne o, siz bir insan ‘Rabbim Allah’tır.’ dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz? Hâlbuki o Rabbiniz tarafından açık belgeler ve mucizeler de getirdi. Eğer yalan söylüyorsa, yalanı zaten kendisinin aleyhinedir. Ama şayet doğru söylemişse, en azından onun sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şu bir gerçektir ki Allah haddi aşan, yalancı kimseleri kurtuluşa erdirmez. Ey benim sevgili halkım! Bugün hâkimiyet sizindir, ülkede üstünlük sizdedir. Ama yarın Allah’ın azabı başımıza gelir çatarsa, söyler misiniz hangi kuvvet bizi kurtarabilir.’ dedi.”

Ve yine Yâsîn Sûresi 20-22. âyetlerde bir Karye halkını uyarmak ve hakka davet etmek üzere gönderilen elçileri tekzip etmeleri üzerine o karye halkından iman etmiş ve imanını gizlemiş olan bir kişinin gelip kavmini ikna etmek üzere ne şekilde nasihatte bulunduğu şu ifadelerle açıklanmaktadır: Şehrin öbür ucundan koşarak bir adam gelmiş ve şöyle demişti: “Ey Milletim! Gönderilen elçilere uyun. Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir. Ben niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Siz de O’na döndürüleceksiniz.”

Kişi inancını serbestçe açıklayamıyor ve gereklerini yerine getiremiyorsa imanını serbestçe açıklayabileceği ve inancının gereklerini yerine getirebileceği bir memlekete göç etmelidir. Bu husus Nisâ Sûresi 97. âyette şöyle ifede edilir: “Kendilerine yazık edenlerin melekler canlarını aldıkları zaman onlara: ‘Ne yaptınız bakalım?’ deyince, ‘Biz yeryüzünde zavallı kimselerdik.’ diyecekler, melekler de: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ cevabını verecekler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü dönülecek yerdir!” Ancak imanını izhar ve gereğince amel edebilme imkânından mahrum kalmış ve bulunduğu beldeden başka bir beldeye hicret edebilme imkânını bulamamış kimsenin imanını gizlemesi caizdir ve imanının Allah katında makbul olacağı mezkûr âyetlerden anlaşılmaktadır.

Birinci Medine Dönemi Medine’ye hicretle birlikte Müslümanlar için yeni bir dönem başlamıştı. Müslümanlar Medine Site Devleti’nde yönetime ortak olan bir inanç grubunu oluşturuyorlardı. Hicret’le birlikte Mekke’den gelen muhacirlerin Medine’de barınma probleminin halledilmesi gerekiyordu. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medineli Müslümanlarla muhacirleri birebir kardeş yaparak bu problemi sühûletle hâlletti. Bu suretle ensar, sahip oldukları varlık ve imkânlarını muhacir kardeşleriyle paylaşmak yükümlülüğünü yüklendiler. Kur’ân’ın ifadesiyle ensar bu görevi hiç yüksünmeden yerine getirdi. Haşr Sûresi 9. âyette ensar şu ifadelerle övülmektedir: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir sıkıntı hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Ayrıca Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’de huzur ve güvenin sağlanması, dışarıdan vuku bulacak saldırılara karşı topyekun savunma yapılması için Medine’de, o günkü adıyla Yesrib’de oturan diğer kabile ve cemaatlerle bir sözleşme akdetti. Bu sözleşmeyle nasıl bir birlik oluşturulacağı, taraflardan her birinin bu birlik içindeki konumlarının ne olacağı belirleniyordu. Sözleşmenin birinci maddesi “Bu yazı, Allah’ın Resulü Muhammed tarafından Kureyşli ve Medineli müminler, Müslümanlar ve bunlara sonradan iltihak edenler ve onlarla beraber cihat edenler içindir.” ifadesiyle sözleşmenin kimleri kapsadığını belirliyordu. Bu kapsama giren tarafların Medineli olmayanlara karşı bir birlik oluşturduklarını “İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet oluştururlar.” ifadesiyle açıklıyordu.

Yahudiler, Medine’nin sakinleri ve sözleşmenin tarafları olarak Medine’ye dışarıdan vâki olabilecek bir saldırıda Müslümanlarla birlikte şehri savunacaklardı. Bu hüküm sözleşmede şu ifadelerle yer alıyordu: “Müslümanlar ve Yahudiler Medine’ye hâriçten bir saldırı vukuunda müttefikan karşı koyacaklardır.” Sözleşmenin suç işleyen fertlerin cezalandırılmasına bir engel oluşturmayacağı da sözleşmede belirtilmiştir. Bu hüküm sözleşmede şu ifadelerle yer almıştır: “Bu yazı, bir haksız fiil veya cürüm işleyenin ceza görmesine engel olamaz. Harbe çıkan da Medine’de kalan da emniyet içindedir. Haksız bir fiil işlemek müstesnadır.”.Bu madde çerçevesinde sözleşme, Müslim gayrimüslim her ferde kimsenin canına, malına, şeref ve haysiyetine tecavüz etmeme yükümlülüğü getiriyor, aksi hâlde uygulanacak cezâi müeyyidede ayırım gözetilmeyeceği belirtiliyordu. Her bir topluluk bir âkile oluşturuyor, kendilerinden birinin cinayet işlemesi durumunda maktulün diyetini birlikte ödemeyi taahhüt ediyorlardı.

Diğer taraftan bu dönemde müminler olarak Müslümanlara Kur’ân ve Sünnet’le mükellefiyetler yükleniyordu. Bunların bir kısmı oruç, cuma ve bayram namazları gibi ibadetler, zekât, fitre ve öşür gibi mâlî, cihat gibi hem mâlî hem bedenî mükellefiyetler, tesettür gibi ferdî ve içtimâî nitelikli emirler, evlenme, boşanma ve miras gibi aile hukuku ile ilgili hükümler, katil ve yaralama suçları için kısas ve diyetler, hırsızlık, kazif ve zina suçları için belirlenen hudûd gibi cezâî hükümler nazil oluyor ve Hz. Resûlullah da (sallallahü aleyhi ve sellem) bunları açıklıyor ve uyguluyordu. Böylece müminlerin bir taraftan Rablerine karşı kulluk borçları, diğer taraftan Müslüman kardeşlerine ve devlete karşı hak ve yükümlülükleri belirleniyordu. Devlet, özellikle seferberlik durumunda müminlerden zekât dışında sefer masraflarını karşılamak üzere fedakârlıkta bulunmalarını istiyordu. Buna mukabil devlet de müminlerin canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumakla mükellefti.

Bu dönemde İslâm toplumu içinde Müslümanlarla anlaşma yapmış zimmî adı verilen ehl-i kitap bir zümre de bulunuyordu. Bunlar Müslümanlara karşı savaş açmış ya da savaş hazırlığı yapmaya başlamış sonunda mağlup olmuş veya mağlup olacaklarını anlayarak barış teklif etmiş olan kavim ve kabilelerdir. Yapılan anlaşma şartlarına göre ödedikleri vergileri karşılığında bunların devlet tarafından canları, malları, ırz ve namusları koruma altına alınmıştır. Mesleklerini, sanatlarını güven içinde icra edebilirler, ticaretlerini yapabilirlerdi.

Bu dönemde Müslümanlar Medine halkından bir fert olarak diğer gruplarla barış içinde yaşamak ve haklara saygılı olmakla mükelleftiler. Ancak bir Müslüman olarak kendi cemaatlerine karşı ayrıca yardımlaşma ve dayanışma mükellefiyetleri vardı. Bu yardımlaşma ve dayanışma, sözleşme şartlarına riayet eden diğer grupların aleyhine olmuyordu. Sözleşme şartlarına riayet eden kişiler ve gruplara Müslümanlar güvence veriyorlardı. Bu husus sözleşmede şu ifadelerle yer alıyordu: “Allah ve Resulü Muhammed himayelerini, bu sahifeyi tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza edenler üzerinde tutacaklardır.” Anlaşmanın bu maddesi sözleşmenin gayrimüslim taraflarından herhangi birine dışarıdan bir saldırı olursa Müslümanlara, mütecavize karşı müttefikin yanında yer almak mükellefiyetini getiriyordu.

İhanetleri ve Müslümanlara düşmanlıkları açığa çıktığı ândan itibaren fert ve cemaat olarak Müslümanların sözleşme şartlarına bağlılık mecburiyetleri kalkmış, geriye sadece Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) sadakat, Müslüman toplumuna tebaiyet borçları kalmıştı.

Hz. Resûlullah ve Müslümanlar fert fert ve cemaat olarak sözleşme şartlarına harfiyen riayet ettiler. Sözleşmenin tarafı olan gruplarla barış içinde birlikte yaşamaya özen gösterdiler. Ancak özellikle Yahudi gruplar sözleşmenin tarafı olan Müslümanlarla dayanışma içinde olmak yerine içeride asayişi bozmaya ve dışarıda Müslümanlar aleyhine müttefikler aramaya başladılar. Buldukları her fırsatta Müslümanlara ihanet ettiler. Resûlullah’ı zehirlemekten suikast plânıyla öldürmeye kadar her yolu denediler. Sonunda Müslümanlarla giriştikleri savaşlarda ya öldürüldüler ya da sürgün edildiler. Sonuçta Müslümanlar Medine’de tek hâkim unsur hâline geldiler.

Medine Dönemi İkinci Etap Medine’de Müslümanlar tek hâkim unsur hâli­ne geldikten sonra fertlerle devlet arasındaki mü­na­se­betler bakımından, gayrimüslim grupların yö­netime ortak olmadıkları saf bir idarî yapı vücut bulmuş oldu. Fertlerin devlete, devletin fertlere karşı yükümlülüklerini belirleyen ahkâm âyetleri nazil olmaya devam ediyor, bu âyetleri açıklayan ve tamamlayan Sünnet’le, şahsın hukukundan milletlerarası hukuka kadar her alanda hukukî hükümler vazediliyordu. Dînî veya dünyevî bir konuda Allah ve Resulü bir şeyi emredince Müslüman’ın itirazsız itaat etmesi emrediliyordu. Bu hüküm Ahzâb Sûresi 36. âyette şu ifadelerle yer alıyor: “Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, artık işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulü’ne âsî olursa açık bir sapıklık etmiş olur.”

Ancak farklı şekillerde karara bağlanabilecek bazı idarî konularda Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) konuyu istişareye açardı. Meşveret konusu olan mesele hakkında herkesin görüş bildirme, başka bir deyişle görüş ve kanaatleriyle yönetime katılma hakkı vardı. Bedir, Uhut ve Hendek savaşları öncesi strateji olarak nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusunda açılan istişareler gibi. Hz. Resûlullah’ın istişareye açtığı pek çok hâdise rivayet edilmiştir. Zîrâ Kur’ân’da yönetimle ilgili konularda (nasıl bir yol izleneceği hususunda) müminlere danışması emrediliyor. Bu hüküm Âl-i İmrân Sûresi 159. âyette mealen şöyle buyruluyor: “Allah’ın rahmetinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, yapılacak işler hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” Diğer taraftan müminlerin de yönetimle ilgili konularda temel ilkelerinin meşveret olduğu yine Kur’ân’da Şûrâ Sûresi 38. âyette mealen şu ifadelerle açıklanmıştır: “Onlar öyle kimselerdir ki Rab’lerinin çağrısına kulak verip, namazı hakkıyla îfâ ederler. İşlerini istişare ile yürütürler, kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan hayırlı işlerde sarf ederler.”

Bu dönemde Müslümanların muhatap oldukları ve çok tekrarlanan emirlerden biri de Allah için cihada iştirakti. Cihat çağrısı yapıldığında her bir mümin kendi imkânlarıyla teçhizat dâhil sefer hazırlıklarını yapar ve cihada iştirak ederdi. Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) gazvelerinin hiçbirinde savaşı isteyen taraf olmamıştır. Her defasında savaşı kabule zorlanan taraf olmuştur. Zîrâ Kur’ân’da Müslümanlara düşmanlık yapmayan, barış hâlinde yaşamak isteyenlere iyi davranılması emredilmiştir. Bu hüküm Mümtehine Sûresi 8. âyette şu ifadelerle yer alır: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” Bu âyette “Allah adaletli davrananları sever.” ifadesi “Sizinle barış içinde olmak isteyenler kendilerine barışla mukabeleyi hak ederler. O hâlde siz de onlara barışla mukabele edin. Zîrâ Allah hak edene hakkının verilmesini sever” mânâsını ihtiva etmektedir.

Allah (celle celâlühü) müminlere, İslâm’a ve Müslümanlara düşmanlık edenleri dost edinmelerini menetmiştir. Bu konuda Kur’ân’da müteaddit âyetler mevcuttur. Mümtehine Sûresi 9. âyette mealen şöyle buyrulmaktadır: “Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” Aynı konu Âl-i İmrân Sûresi 118. âyette mealen şu ifadelerle yer almıştır: “Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” (Ayrıca bakınız Âl-i İmrân 3/28; Mâide 5/51,57; Enfâl 8/73; Nisâ 4/144; Mümtehine 60/1)

Buna mukabil müminlerin tam bir birlik, bütünlük ve dayanışma içinde olmaları gerektiği Kur’ân’da müteaddit âyetlerde emredilmiştir. Buna misâl olarak Tevbe Sûresi 71. âyetin mealini zikredelim: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alıkorlar; namaz kılarlar, zekât verirler, Allah’a ve Peygamberine itaat ederler. İşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakîmdir.” İhtilafın ve tefrikanın güç kaybına sebep olacağı Enfâl Sûresi 46. âyette şu mealde ifade edilmiştir: “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp za’fa düşersiniz, kuvvetiniz kaybolur. Bir de tam mânâsıyla sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” Bu hükümlerle müminler topluma ve devlete karşı birlik ve bütünlük içinde bulunmanın gereklerine göre davranma mükellefiyetini yüklenmiş oluyorlar.

Mümin, Allah ve Resülü’nün bütün emirlerine itaatle mükellef olduğu gibi “ülü’l-emr”in, dinin açık hükümlerini ihlâl etmeyen kararlarına, emir ve talimatlarına da itaat etmelidir. Bu husus Nisâ Sûresi 59. âyette şu ifadelerle açıklanmıştır: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resulüne ve sizden olan ülü’l-emre de itaat edin. Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resulüne arzediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” “İşler ehli olmayana tevdi edildiğinde kıyameti bekleyin.”1 mealindeki hadîste geçen “iş” kelimesi, kamu yönetimiyle ilgili olan işleri ifade eder. Bu mânâda âyetin meali “kamuya ait işleri üstlenmiş olan ümera”nın karar ve talimatlarına uymayı emretmektedir.

Devletin izin ve onayına bağlı işlerde onay almadan emrivâkilerde bulunmamak gerektiği hükmü, “Kişi için mubah olan emîrinin rıza gösterdiği şeydir.”2 mealindeki hadîse dayanır. Hadîste bahis konusu olan izin, iktâ ve ihya gibi daha ziyade ammeye ve hazineye ait mal ve imkânların fertlere tahsis izni ve kararıdır.

Sonuç Nübüvvetin başlangıcından Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatına kadar gelişim tablosunu incelediğimizde Müslümanlar, azınlıkta oldukları Mekke Site Devleti içinde, huzur ve sükûnu bozacak hiçbir asayiş problemi çıkarmamışlardır. Toplumun tamamını ilgilendiren ve toplum lehine olan yükümlülüklerden kaçındıklarına dair bir haber gelmemiştir. Aksine “hılfü’l-füdûl” misâlinde olduğu gibi hayırlı organizasyonun içinde yer almışlardır. Ancak inançlarından taviz vermemişlerdir. Zîrâ bir olan Allah’a inanmalarının başkalarına zarar vermeyen tercihleri ve en tabiî hakları olduğu inancındadırlar.

Bu dönemde Habeşistan’a göç eden Müslümanlar Habeşistan’da aynı tavrı devam ettirmişler, inançlarına saygı gösteren Habeş hükümdarına da hiçbir sıkıntı çıkarmamışlardır. Habeşistan muhacirleri, her vesileyle hükümdar Necaşi’den övgüyle söz etmişler ve memnuniyetlerini ifade etmişlerdir.

Medine’ye hicretle birlikte muhacirler yeni bir yurt edinmiş oldular. Ensar da sahip oldukları servet ve imkânları muhacirlerle paylaşarak Medine’nin gayrimüslim halkı yanında bir Müslüman grup oluşturdular. Medine’nin dışa karşı savunmasını güçlendirme, içeride asayişi temin etmeye yönelik, gayrimüslim unsurlarla akdedilen sözleşme hükümlerine göre bir taraftan gayrimüslimlerle barış içinde birlikte yaşama, diğer taraftan bir Müslüman olarak Allah ve Resülü’nün emirlerine itaat etmek ve şûrâ kararlarına uymakla yükümlüydüler. Bu dönemde ibadetler, muamelat ve mücâzât alanında peyderpey inmeye devam eden âyetler ve bu âyetleri şerh eden sünnetlerle, ilâhî emirler dînî tamamlama yönünde bir seyir takip ediyordu.

Bu dönemde sıklıkla rastlanan, Müslümanları ortadan kaldırma teşebbüsleri sebebiyle cihat âyetleri de nazil oluyordu. Müslümanlar fiilî bir saldırıyla karşı karşıya kaldıklarında veya bir saldırı hazırlığı yapıldığına dair istihbârî bir bilgi geldiğinde cihada çağrılıyorlardı. Cihat çağrısını alan her Müslüman, eğer gücü yetiyorsa sefer için gerekli olan masraflarını kendisi karşılar, ortak giderlere de katılırdı. Mazeretsiz olarak cihada katılmayanlar hakkında şiddetli itâblar içeren âyetler nazil oluyordu.

Gayrimüslim unsurların Medine’yi terk etmelerinden sonra Müslümanlar yönetime bütünüyle sahip oldular. Allah ve Resülü’nün emirlerine itaat, Hz. Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şahsında devlete itaat kabul ediliyordu. Artık gayrimüslim cemaatler yok, zimmî sıfatıyla “Ehl-i Kitap” fertler vardı. Müslümanlar zimmîlerin hukukuna da riayet etmek durumundaydılar. Müslüman fertlerin, devletin emir ve talimatlarına uymaları gerektiği ‘ülü’l-emr’e itaat kavramında ifadesini bulmuştur. Ülü’l-emr Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram yapamaz. Bunun dışında Ülü’l-emr’in yönetimle ilgili aldığı ve şer’i hükümlerle çelişmeyen her karar bağlayıcıdır, itaat edilmesi gerekir. Ülü’l-emr mubahlar alanında geçici önlemler olarak yasaklayıcı bazı kararlar da alabilir. Fertlerin bu kararlara da uyma zorunluluğu vardır.

Buna mukabil devlet de fertlerin canlarını, mallarını, ırz ve namuslarını korumak, halkın huzur ve sükûnunu temin etmekle mükelleftir. Fertlere her alanda yapacakları meşru faaliyetleri için özgürlük ve güven ortamını sağlamakla da mükelleftir. Devletin bu görevi Adiyy b. Hâtim’in naklettiği şu rivayette net biçimde açıklanıyor. “Adiyy b. Hâtim anlatıyor. Ben Resûlullah’ın yanındaydım. Bir adam geldi yoksulluktan şikâyet etti. Sonra biri geldi yol kesen haramilerden şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): ‘Ey Adiyy! Sen Hîre’yi gördün mü?’ dedi. Görmedim ama hakkında bilgi aldım dedim. Bana dedi ki eğer ömrün olursa sen bir kadının devesinin üzerinde Hîre’den yola çıkıp Allah’tan başka hiç kimseden korkusu olmaksızın gelip Kâbe’yi tavaf ettiğini göreceksin.’ buyurdu.”3

Ülü’l-emr âyetinden değişen ve gelişen zamanın şartlarına göre devletin fonksiyonlarında değişmeler oldukça bu paralelde âmme otoritelerinin şer’î hükümlere aykırı olmayan emir ve talimatlarına uymak gerekir. Buna mukabil fertlerin sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel taleplerini devletin yerine getirmesi de gerekir.

* Din İşleri Yüksek Kurulu Eski Başkanı Prof. Dr. Hamza Aktan haktan@yeniumit.com.tr

Dipnot 1.

إِذَا وُسِّدَ الأَمْرُ عَلَى غَيْرِ أَهْلِهِ ، فَانْتَظِرِ السَّاعَةَ هَذَا حَدِيثٌ صَحِيحٌ

(Bağavi, Şerhüssünneh, Er Rikâk, Babü Eşratis Sâ’ah) 2.

يَقُولُ (إِنَّمَا لِلْمَرْءِ مَا طَابَتْ بِهِ نَفْسُ إِمَامِهِ) مُعَاذٌ فَإِنِّي سَمِعَتُ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ

(Taberani, Müsned-ü Şâmiyyîn, Müsned-ü Mekhûl) 3.

عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ قَالَ بَيْنَا أَنَا عِنْدَ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذْ أَتَاهُ رَجُلٌ فَشَكَا إِلَيْهِ الْفَاقَةَ ثُمَّ أَتَاهُ آخَرُ فَشَكَا إِلَيْهِ قَطْعَ السَّبِيلِ فَقَالَ يَا عَدِيُّ هَلْ رَأَيْتَ الْحِيرَةَ قُلْتُ لَمْ أَرَهَا وَقَدْ أُنْبِئْتُ عَنْهَا قَالَ فَإِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ لَتَرَيَنَّ الظَّعِينَةَ تَرْتَحِلُ مِنْ الْحِيرَةِ حَتَّى تَطُوفَ بِالْكَعْبَةِ لَا تَخَافُ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ

(Buhari, Sahih, el Menakıb, bab 22)

Burçlar Hakkında

Kale, hisar, yüksek köşk manalarına gelen burç, astronomi dilinde ayın ve dünyanın uğrak yerleri olan yıldızlar topluluğunu ifade eder. Kur’ân’da, gökte burçların olduğu bildirilir ve bunlar bakanları hayrete sevk edecek bir güzellikler meşheri, Allah’ı tanıtıcı birer kudret eseri olarak takdim edilir. Böylece burçlar, birer tefekkür tablosu olarak önümüze serilir.(1)

Ayrıca, burçlara yemin edilerek, onlardaki büyük kudret hatırlatılmakta, gökteki ilahi sisteme dikkat çekilmektedir.(2) Bir başka sûrede ise “hubuk” kelimesi “burçlar” manasında beyan edilerek, yıldızların birlik beraberlik içinde ahenkle seyirlerine devam etmeleri nazara verilmiş ve insanların yeryüzünde tevhide ulaşamayıp parça parça olmaları kınanmıştır.(3) Hicr Sûresinde geçen “bürûcen” ifadesi, nekre (belirsiz) olması itibarıyla burçların sayısının belirsiz olduğuna işaret eder. Ancak, bugün sadece on iki tanesi burç ismiyle meşhur olmuş, diğerleri ise “suret” olarak tanıtılmıştır.

Bugün ifrat ve tefritlerin ağında ele alınmaktan kurtulamayan burçların, diğer ifadesiyle yıldızlar topluluğunun insanların ilgisini çekmesinin tarihi çok eskilere dayanır. Sümerlere kadar dayandırılan bu mesele, Mezopotamya’da burçlara ilahlık gücü vermeye kadar hududunu aşmıştır. Yahudilikte, herkesin tesiri altında bulunduğu birer yıldızı vardı ve aynı burç altında doğanlar akraba sayılıyorlardı.

Astroloji bir ilim midir?

Astronomi ile astroloji, önceleri birbirinden ayrı görülmeyip daha ziyade astronomi manasında bir bütün olarak değerlendirilirken, sonraları Astronomi, semadaki cisimler ve olaylarla ilgilenerek insanlığın emrine girmiştir. Gökbilimi manasına gelen astronomi, bugün bir ilim olarak ele alınır ve belli temelleri, metotları olan bir fen şeklinde değerlendirilir. Kur’ân-ı Kerîm, uzay ve içindekilere dikkat çeker. Şu âyet-i kerîme, bunun açık bir delilidir:

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ النُّجُومَ لِتَهْتَدُوا بِهَا ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ قَدْ فَصَّلْنَا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

“Karanın ve denizin karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye yıldızları sizin için var eden de Odur. Bilen bir kavim için biz delillerimizi böyle açıkladık.”(4)

Bu ve benzer âyetlerden anladığımız kadarıyla, yıldızların yaratılmasında üç büyük hikmet sezilmektedir:

1) Allah’ın kudretine işaret etmeleri

2) Semanın süsü olup, bizi tefekküre sevk etmeleri

3) Yol tayini vazifesi görmeleri.

Astronomiden ayrı bir alan olan astroloji ise daha ziyade yıldızlarla ilgilenip, bunlar vasıtasıyla bir kısım sırlara vâkıf olmaya çalışanların mesleği hâline gelmiştir. Yunancada “yıldız bilimi” manasına gelen bu kelime, gök cisimlerinin ve özellikle de yıldızların insan karakterine tesirini ele alır. Belli bir temele dayandırılamayan, vasıtasız ya da yarı vasıtalı bilgileri içinde barındıran, gelecekten haber vermeyi içeren, bilim denemeyecek bir meşguliyettir.

Kâinatta Her Şey Birbiriyle İrtibatlıdır

Genel manada kâinat bir sistem olarak yaratılmıştır ve bu sistem içerisinde her şey birbiriyle doğrudan ya da dolaylı olarak irtibat hâlindedir. Bir kelebeğin kanat çırpışı, başka bir yerde atmosfer hâdiselerine yön verebilir. Özellikle, bedeniyle dünyanın her şeyine ihtiyaç duyan, ruhuyla zaman ve mekânları aşan insanoğlunun, kâinatın her tarafıyla ilişkisi vardır. Şimdiki zamanı yaşarken geçmiş ve gelecek zamandan da etkilendiği gibi güneşin hareketlerinden, ayın dünyayı takibinden, dünyanın dönüşünden, yıldızların yer değiştirmesinden etkilenmesi de söz konusudur. Hatta yıldızlar kümesi olan burçların, insan karakteri üzerinde bir kısım izleri söz konusu olabilir fakat bütün bunlar, güneşin, yıldızın ve ayın kendisinden değil, onları yoktan var eden ve baş döndüren bir ahenk ve nizam içinde döndüren Allah’tandır. Ne güneşin, ne ayın, ne de yıldızların, kendilerinden kaynaklanan bir kudret ve tesirleri yoktur. Hepsi de Allah’ın emrine âmâde olarak belli bir sistem içerisinde hareket edip durmakta ve böylece Allah’ın varlığına, birliğine ve sonsuz kudret sahibi olduğuna işaret etmektedirler. Hâlbuki bugünkü haliyle astroloji, yıldızların Allah’la irtibatını keserek, onları başıboş birer varlık olarak göstermekte, bunların -hâşâ- tesadüfen bir araya gelip dağılarak insanın kaderini belirlediğini iddia etmektedir.

Evet, dinimiz astronomiye ayrı bir ehemmiyet verip onu öğrenmeyi teşvik etse de bugün tamamen gelecekten haber verme şeklinde yaygınlaşan, yıldızlara olağanüstü güçler verip onların Allah’la irtibatını kesen astrolojinin dinimizde yeri yoktur zira yer gök Allah tarafından yaratılmıştır, yegâne güç O’na aittir ve gaybı da ancak O bilir. Aksini iddia etmek şirk olur. Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):

مَنِ اقْتَبَسَ عِلْمًا مِنَ النُّجُومِ اقْتَبَسَ شُعْبَةً مِنَ السِّحْرِ زَادَ مَا زَادَ

“Yıldızlardan bir ilim alan kimse sihirden bir bölüm almış olur. Yıldızlardan aldığı bilgiler arttıkça sihirle olan ilgisi de artmış olur.” (5) buyurur ve astroloji adı altında yıldızlarla meşgul olup, gelecekten haber verme iddiasına girerek sihirle eş değer bir günaha saplanılacağını bildirir. Başka bir hadislerinde ise şöyle beyan ederler:

مَنْ قَالَ مُطِرْنَا بِنَوْءِ كَذَا وَكَذَا فَذٰلِكَ كَافِرٌ ب۪ي مُؤْمِنٌ بِالْكَوْكَبِ

“Şu veya bu yıldızın hareketi sayesinde bize yağmur yağdı” diyenler, beni inkâr etmiş, yıldızlara inanmıştır.”(6) Evet, dikkat edilecek husus, yıldızlarla meşgul olurken, onlara ilahlık vermemek, Allah’ın icraatlarını onlara isnad etmemektir.

Ehl-i Kalb Bazı İslâm Âlimleri Meşgul Olmuşlar

Vâkıa, İslâm âlimlerinden de astroloji ile uğraşanlar olmuştur. Ancak İbrahim Hakkı hazretlerinin de dediği gibi bu zatların yıldızlarla meşgul olmaktan gayesi, insanların kendi nefislerini tanımalarına yardımcı olmak ve Allah’ın gökteki eserlerine hayranlık duymalarına yol açmaktır.

Kalb ehli bazı zatların, burçlardan ve yıldız kümelerinin oluşturduğu şekillerden bir kısım yorumlara varmaları, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği “remle” olayına benzer. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:

كَانَ نَبِيٌّ مِنْ الْأَنْبِيَاءِ يَخُطُّ فَمَنْ وَافَقَ خَطُّهُ فَذَاكَ

“Peygamberlerden biri de kuma çizgi çizerdi. Kim çizgisini onun çizgisine uygun düşürürse isabet eder!”(7) Rivayetlere göre İdris (aleyhisselam) ya da Daniyel (aleyhisselam) kum üzerine çizgiler çizerek bazı yorumlarda bulunurmuş.(8) Buna remle denmiştir. Bu hadiste Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Kim remle yapıp çizgilerini o peygamberin çizgisine isabet ettirirse, yorum yapabilir.” Ancak, âlimlerimizin umumi görüşüne göre bu söz, siz onun çizgilerine isabet edemeyeceğinize göre böyle bir yola başvurmanız câiz değildir, demektir. Dolayısıyla çizgiler yoluyla bir şeylerden uğursuzluk çıkarmak câiz görülmediği gibi yıldızlara bakarak bazı asılsız haberler vermek, böylece halkı aldatmak, göz boyamak, hele bu yolla para kazanmak da câiz değildir.

Hanefî fıkıh üstadlarından Merginânî, yıldızlarla ilgilenmede iki neticenin hâsıl olacağını söyleyerek, küfre girmemeye dikkat çeker: “Bilmiş ol ki yıldızlar ilmi, haddizatında kötü değildir çünkü o iki çeşittir:

Birincisi: Hesap yolu iledir ve haktır. Kur’ân’da Allah Teâlâ: “Güneş ve ay hesab iledir.” buyurmuştur. Bundan murad güneşle ayın belli bir düzende gitmeleri yani seyretmeleridir.

İkincisi: İstidlâl (deliller bulma) yolu iledir. Yıldızların seyri ve feleklerin (gezegenlerin) hareketi vasıtasıyla bazı küçük hâdiselerin, Allah’ın kaza ve kaderi ile vuku bulacağına deliller çıkarılır ki bu câizdir. Tıpkı doktorun hasta kimsenin nabzına bakarak hastalığa ve sıhhate dair işaretler çıkarması gibi. Ama hâdiselerin Allah’ın kazası ile olduğuna inanmaz, yahut kendisinin gaybı bildiğini iddia ederse kâfir olur.”(9)

Netice

Netice olarak diyebiliriz ki astrolojinin bir hakîkati olsa da bugünkü şekliyle onunla meşgul olmak çok dikkat edilmesi gereken bir husustur. Âlimlerimizin müsaade ettikleri meşguliyet, yıldızların şekillerine bakarak ve her şeyi Allah’ın ilmine bağlayarak bir kısım yorumlarda bulunma ve Allah’ın kudretine deliller gösterme şeklinde olsa da insanları bir kalıbın içine sokup kaderin hükmünü iptal etmek ve gelecekten haber vermek asla değildir.

Evet, aynı burçta doğan insanların karakterleri birbirine benzese de o burçta doğan bütün insanları bir kalıba sokmak ve hepsi aynıymış gibi düşünmek, herkesin kaderinin ayrı ayrı yazıldığı hakîkatine terstir ve bugünkü astroloji yorumlarının pek çoğu böyle bir tersliği içinde barındırmaktadır. Hâlbuki burçların genel yapısını ve insana tesirini bilmek, insanın kendini tanımasına yardımcı olsa da kesinlikle kaderin hükmüne tesir edemez, insana, “Bu böyledir.” deme salahiyetini vermez. Dolayısıyla insan, burçları kendini tanımak için birer vesile olarak kullansa da esas olan, Kur’ân ve sünnet çerçevesinde yaşayarak iradesinin hakkını vermesidir.

Bu açıdan da “Benim burcum bu, ne yapayım, değişemiyorum, elimden bir şey gelmiyor, burçlarımız aynı veya farklı olduğu için anlaşamıyoruz, geçinemiyoruz.” gibi insan iradesini baltalayan düşünce ve inanışlar caiz değildir zira Allah, insanı burçlarla değil, iradesiyle mesul kılmıştır. İnsan kendini zorlayıp iradesini iyi yönde kullandığında, Allah’ın istediği istikamette ikinci bir tabiat kazanması mümkündür ki hayattan gaye de budur.

Dipnotlar:

[1] Hicr Suresi, 15/16-18; Furkan Suresi, 25/61. [2] Buruc Suresi, 85/1. [3] Zariyat Suresi, 51/7-8. [4] En’am Suresi, 6/97. [5] İbn Mâce, edeb 28; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/227, 311. [6] Buhârî, istiskâ 28; Müslim, iman 125. [7] Müslim, mesâcid 33; Ebû Dâvud, salât 171. [8] Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, 3/392. [9] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/103.

İslâm’a Sürülen Leke: Din Maskeli Terör

Günümüzde eylem ve faaliyetleriyle bütün dünyayı ciddi şekilde huzursuz eden terör belâsı, daha çok İslam olmak üzere, din maskesini de kullanmaktadır. Bu aldatıcı metodu kullanan örgütler hem daha kolay militan devşirmekte, hem de maddî ve lojistik destek bulma hususunda herhangi bir zorluk yaşamamaktadırlar.

Hassas konuların başında gelen din, aslında bütün insanları kucaklayan ve huzur içinde bir hayat sürmelerini sağlayacak ahlakî prensipler üzerine bina edilmiştir. Ancak tarih boyunca zaman zaman yanlış yorumlanarak bu yüksek gayenin tersi bir durumun vukûuna sebepmiş gibi gösterildiği de olmuştur.

Günümüzde de benzeri bir durum yaşanmakta ve ulaşım araçlarının yaygınlık kazanmasından ötürü, küresel ölçekte din adeta terörün kaynağı ya da en azından kaynaklık edecek unsurlar taşıyan bir keyfiyette gösterilmektedir. Bunu haklı çıkarmak için de şeriat, cihad, ülke kavramı, şehitlik, hükmün Allah’a ait olması, iyiliği emretme, tekfir vb. kavramların anlamları ters yüz edilerek kitleler etki altında bırakılmaktadır. Bu yanlış yorum ve uygulamalara karşı çıkma ihtimalinden ötürü de yetişmiş din âlimleri hedefe konarak yıpratılmakta; yanlış yorumlarını anlamaya yardımcı olacak usûl ilmi tanınmamakta, sadece zahirî ve parçacı bir yorum yapılmakta; seviyeli din eğitiminin verilmesi engellenmekte ve muhalifleri sindirmek için, kelimenin tam anlamıyla terör estirilmektedir. Yazımızda din maskesini kullanan terör örgütlerinin bazı düşünceleri tahlil edilmekte, yanlışlarına işaret edilmekte ve dinin terörün bir kaynağı gibi kullanılmaması için bazı öneriler sunulmaktadır.

Neden Din Maskesi

Maske kelimesi sözlüklerde, gerçek duyguları veya bir şeyin gerçek görünüşünü gizleyen aldatıcı görünüş ve davranış şeklinde tarif edilmektedir. Din adına hareket ettiklerini söyleyen terör örgütleri de gerçek düşünce ve hedeflerini gizlemekte ve din maskesini kullanmaktadırlar. Zira terör estirmek ne Allah’ın emridir, ne bu yolla O’nun rızası kazanılabilir, ne de cennete layık bir kemalat elde edilebilir. Dolayısıyla din adına terör olmayacağına göre burada din bir maskedir.

Din, insanın mayasına konulmuş bir keyfiyettir. Fıtrata uygun olan bu keyfiyet ilk insanla birlikte yaşanmaya başlanmış ve bu durum kesintisiz olarak günümüze kadar devam etmiştir. Günümüzde de kitleler üzerinde en etkili hususlardan birisi dindir. Bu özelliğinden ötürü din manipüle edilmek istenen konuların başında gelir.

İşte dinin bu özelliğinden ötürü bazen dini tahrip etmek bazen de karanlık emellerine ulaşmak için değişik çevreler dini maalesef bir maske olarak kullanmaktadırlar. Geçmişte de değişik maksatlar için din bir meşruiyet zemini olarak kullanılmıştır. Bazı durumlarda bu gerekli iken veya din bu durumu emretmekte iken birçok durumda maalesef din bu yolla sömürü ve aldatma aracı olarak kullanılmıştır. İşte söz konusu örgütlerin beyin takımlarının yaptıkları ikinci kısma girer.

Din Nasıl Tahrip Ediliyor

Terör örgütlerinin tamamı birçok yönden insanlığa zarar vermektedirler. Ancak din maskeli terör örgütleri daha çok, görünüşte kendisine hizmet ettiklerini zannettikleri veya söyledikleri dine zarar vermektedirler. Bu zararın iki konuda yoğunlaştığını söylemek mümkündür. İslam imajını lekeleme ve bazı İslamî konuları yanlış yorumlama.

A-İslam İmajını Lekeleme

İslam dini ve onun Mümtaz Peygamberi (sallallâhu aleyhi vesellem) tarih boyunca birçok talihsizlikler yaşamışlardır. İslam âleminin dışında kalan büyük bir kitle onları kadr u kıymetlerine uygun bir şekilde tanıyamadı. Bunda müslümanların yetersiz kalan temsilleri kadar farklı çevrelerin aleyhteki propagandaları da pay sahibidir. Yirminci asrın ikinci yarısından itibaren bu durum nisbeten değişmeye başlamıştı. Zira İslam ülkelerindeki bağımsızlık ve uyanışın yanı sıra, birçok müslüman, eğitim ve ticaret için dünyanın değişik yerlerine gitmeye başladı; yazılan bazı güzel eserler farklı dünya dillerine tercüme edildi; başta batı ülkeleri olmak üzere değişik ülkelerden İslam’ı gereğine uygun anlatan ilim adamlarının eserleri yayınlandı; ticaret, spor, medya vb. alanlarda adını duyuran müslümanlar oldu; eğitim sahasında atılımlar yapıldı ve bazı müslüman ilim adamları meşhur üniversitelerde görev almaya başladı; birçok ülkede müslümanlar eğitim kurumları açtı ve ciddi başarılar elde edildi. Bu arada televizyon ve internet gibi iletişim araçlarının yaygınlık kazanmasıyla halklar birbirlerini daha yakından tanımaya ve gerçekleri öğrenmeye başladı.

İşte menfaat/şer şebekelerinin güzel giden bu gidişata nasıl dur diyeceklerine karar veremedikleri bir sırada, din maskeli terör örgütleri eylemleriyle bir can simidi gibi imdatlarına yetişti ve düzelmeye başlayan İslam imajı kısa bir sürede eskisinden daha kötü bir hale büründü.1 Birçok kişide İslamofobiya denilen paranoya ortaya çıktı. Yapılan yayınlarda ve yazılan bazı eserlerde İslam terör dini olarak gösterildi. Özellikle bazı âyetleri referans vererek İslam’ın şiddet telkin ettiği iddia edildi.

İşte bu işe zemin hazırlamada katkısı olan din maskeli terör bu yönüyle dine büyük zarar vermiş bulunmaktadır. Açılan bu yarayı sarmak uzun zaman alacak gibi görünüyor.

B-Dinî Kavramları Yanlış Yorumlama

Din maskeli terör, bazı dinî meseleleri yanlış yorumlayarak da dine zarar vermektedir. Şeriat, cihad, ülke kavramı, şehitlik, hükmün Allah’a ait olması, iyiliği emretme, tekfir vb. kavramların anlamlarını keyfî bir şekilde ve maksatlarına uygun yorumlamaları buna misaldir. Sayılan konulardan iki tanesini tahlil etmek istiyoruz.

1. Hüküm Allah’ındır

Din motifli terör örgütlerinin dillerine doladıkları ve siyak-sibakından (bağlam) kopararak yanlış yorumladıkları konulardan biri ‘hükmün’ sadece Allah’a ait olduğunu belirten âyettir. (Yusuf, 12/40) Bu konudaki ilk yanlışlığı da Hariciler yapmışlardır. Hz. Ali’yi, Sıffin Savaşı öncesinde, anlaşmazlığı çözmesi için önce hakemi kabul etmeye zorlayan, sonra da başkaldırarak isyan eden Hariciler, “Hakemi kabul etmiyoruz, hüküm sadece Allah’ındır.” deyince Hz. Ali’nin cevabı şu oldu: “Bu söz, kendisi ile batıl kast olunan hak bir sözdür. Evet, hüküm sadece Allah’ındır, fakat bunlar (Hariciler) bu sözlerle, “Emirlik ancak Allah’ındır.” demek istiyorlar. Hâlbuki insanlar için, muttaki olsun, günahkâr olsun mutlaka bir emir gerekir ki, müminler onun emrinde çalışsın, kâfirler hayatlarını devam ettirsin, Allah onunla vaatleri tamamlasın, onun vasıtasıyla vergiler toplansın, düşmanlarla savaşılsın, yollar emniyete kavuşturulsun, zayıfın hakkı güçlüden alınsın, böylece iyi insanlar huzura kavuşsun, kötü insanlardan kurtulmuş olsun.”2

Dikkat edilirse Hz. Ali, başında bir insanın veya insanların bulunduğu, otoriteyi kendinde toplayan bir devletin şart olduğunu dile getirmektedir. Zira etkisiz kabile reisi ve kabile asabiyeti anarşizme sebeptir. Günümüz Haricileri ise şöyle derler: “İslâm’a göre kanun koyma yani teşrî (yasama) yetkisi, yalnız Allah’ın elinde ve inisiyatifindedir. Teşri hakkı ne bir hükümdara, ne bir aileye, ne bir partiye, ne de bir meclise verilemez. Yasama, sadece Allah’ın hakkıdır.” Bu ifadelere göre Kur’an başta olmak üzere ilahi kitaplar birer anayasa, hatta detaylar da dâhil birer yasa ve tüzük kitabıdırlar. Hâlbuki durum bu şekilde değildir. Kur’an’da insanlığın ortak değerlerini ifade eden ana prensipler bulunmaktadır. Ama Kur’an aynı zamanda bir zikir, bir fikir, bir ibret, bir dua ve bir ibadet kitabıdır. Onun için İslam, devlet şekli ile ilgili kesin sınırlar koymamıştır. Tarihî süreç içinde değişik devlet şekilleri deneyerek insanlık bu gün demokrasiyi benimser bir konuma gelmiştir.

Demokrasi, halk hâkimiyetine dayalı bir sistemdir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” cümlesiyle vurgulanmak istenen husus demokrasidir. Bu söz, hâkimiyetin -hâşâ- Allah’tan alınarak insanlara verilmesi demek değildir; aksine, hâkimiyetin, Allah tarafından, kaba kuvvet temsilcilerinin elinden alınıp millete verilmiş olduğunu belirtmektedir. Demokrasi, temel hak ve hürriyetlerin korunmasını halkın temsilcilerine tevdi eden, milletin görüş ve kanaatlerinin ülke yönetiminde tesirli olması gerektiği esasına dayanan bir idare şeklidir.

Ontolojik olarak Allah elbette her şeyin hâkimidir ve hüküm sadece O’na aittir. Kâinattaki düzen, yaratılış ve olup biten her şey O’nun iradesi ve kudreti ile olmaktadır. Buna rağmen bizzat Allah’ın ifadesiyle, onda tasarruf etme yetkisi dâhil, bütün kâinat insanlığın hizmetine verilmiş ve insan Allah’ın yeryüzünde halifesi kılınmıştır. Peki, bu halifelik ne demektir ve tasarruf yetkisi nasıl kullanılacaktır?

Devlet yönetimi için de peygamberleri aracılığıyla adalet, müşavere vb. prensipler koymuştur. Ancak devletin yönetim şekli, insanlığın ortak kabulleri olan bu temel prensiplerin uygulanma şekli gibi hususlar, Hz. Ali’nin dediği gibi, elbette insanlar tarafından konacak ve işletilecektir. İslam fıkıh bilginleri arasında bazı görüş farklılıklarının çıkması, zamanla bazı görüşlerini değiştirmeleri, hatta “Zamanın değişmesiyle ahkâmın (hükümlerin) değişmesi inkâr edilemez.” prensibini koymaları bu gerçeğin tezahürleridir. Öyle ise, “Hüküm Allah’ındır.” ifadesi yanlış anlaşılmakta veya anlatılmaktadır. Aslında bu ifade sadece bir slogan gibi kullanılmaktadır.

2. İyiliği Emretme

Konumuzla ilişkisi olan diğer bir mesele de, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker (iyiliği emretme kötülükten men etme) şeklinde meşhur olmuş ve yerini Kur’an ve Hadislerde bulan bir keyfiyettir. Konu ile ilgili âyet ve hadislere yüzeysel bakan kişi ve örgütler, şu görüşe sahiptirler: Her Müslüman, hiçbir engel tanımadan, nerde olursa olsun her türlü kötülüğe engel olmalı ve her ortamda iyilikleri emretmelidir. Böyle davranmak kadın erkek her Müslüman’a vaciptir. Şu hadis-i şerife dayanarak da bunun üç şekilde olabileceğini belirtirler: “Sizden birisi bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Eğer gücü yetemezse diliyle, şayet buna da gücü yetmezse kalbi ile buğz etsin. Bu (sonuncusu) imanın en zayıf halidir3.

Yüzeysel ve parçacı bakarak bu hadisten şu anlamları çıkartırlar:

a. Her türlü iyiliği emir ve her türlü kötülükten nehiy herkese vaciptir, çünkü hadiste istisna yoktur.

b. Kötülük yapan kişi uyarıldığı halde vazgeçmezse her türlü şiddet uygulanabilir.

c. Güç yetmez ya da daha büyük bir tehlike veya fitne çıkma ihtimali varsa şiddetten vazgeçilerek dille uyarı yapılır.

d. Dille uyarı da mümkün olmuyorsa o kişinin yaptığı fiilden nefret edilir.

Ancak bu yorumlar bile yanlış ve aşırı iken, terör örgütleri bununla da yetinmeyerek, fertlerin bu işi yapmasının yeterli olamayacağı düşüncesiyle gizli silahlı birlikler kurmuşlar ve bilinen taktiklerle güya iyiliği emretmekte ve kötülükten sakındırmaktadırlar! Bu arada sadece kendi görüşlerinin doğru olduğu kanaatiyle kendilerine katılmayan her insanı kâfir sayarak onlara savaş açmışlardır. Oysa, ister vacip ister farz olsun, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma işini yapmayan asla kâfir olmaz, olsa olsa günahkâr sayılır. Zira şirk hariç büyük günahlar kişiyi küfre götürmez.

Başta Hanefi mezhebi olmak üzere, İslam âlimlerinin konuyla ilgili görüşleri kısaca şu maddeler halinde özetlenebilir:

İslam devlete çok değer verir ve ona önemli görevler yükler.

Anarşi ve düzensizliğin olmaması için kişilerin kendilerini devlet yerine koyarak hak aramaları kabul edilemez. Yüzde yüz haklı olunan konuda bile meşru yolları takip etmek gerekir.

Toplumda iş bölümü vazgeçilmez bir esastır. Hâkimin, polisin, âlimin, memurun, amirin vs. ayrı görevi vardır ve yekdiğerinin yerine iş yapmaya kalkışamaz.

Fitne çıkarmak, kişi ve kurumları lekelemek, kesinleşmeyen bir şeyle kişileri suçlamak, ihtilaflı konuları uluorta gündeme getirmek, şahsî çıkarlar için toplumu (kamuyu) zarara uğratmak vb. hususlar sıradan günahların ötesinde suçlar olarak telakki edilir ve şiddetle yasaklanır.

İyiliği emretme ve kötülükten sakındırma meselesi ve ona temel oluşturan hadis-i şerif, yukarıdaki temel prensipler ışığında değerlendirildiğinde şu sonuç ortaya çıkar: Kötülükleri güç kullanarak engellemek kolluk kuvvetlerinin, dolayısıyla devletin sorumluluğundadır. Devlet bu işi koymuş olduğu kanunlar çerçevesinde yürütür. İhmal etmesi durumunda, devlete hangi yolla sorumlulukları hatırlatılıyorsa (seçim, taşkınlığı olmayan demokratik eylemler, ilmi toplantılar, basın, kitap-makale vs.) o meşru yollarla bu iş yapılır. Zira devlet halktan oluşmaktadır.

Kötülükleri elle engellemek konusunda fertler ise, ailesinden ve yakın çevresinden sorumludur. Ölçüsü içerisinde yapılan kötülüklere elle karşı koyar. Gerektiği yerde hiç çekinmeden yapılan kötülüğü ve işlenen suçu ilgili yerlere şikâyet etmek de elle yapılan bir girişime benzer. Batı ülkelerinde bu duyarlılık üst seviyede görülmektedir. Kısacası kanuni takibat ve ceza gerektiren hususlarda mutlaka devlet devreye girmelidir.

Sözlü uyarılar ise ilim ehlinin işidir. Çünkü neyin münker neyin de maruf olduğunu, bu konularda var olan diğer görüşleri, konunun hangi metotla anlatılacağını, konuyla ilgili dayanakları ve çağa uygun yorumlarını vs. ancak âlimler yani konunun uzmanları bilebilir. Öyle ise bırakın halktan bir kişinin, ilgili konunun uzmanı olmayan âlimlerin bile müdahalesi bazen yerinde olmaz. Nitekim ülkemizde her konuyu bildiklerini varsayarak basında boy gösteren bazı kişilerin nasıl gülünç hale geldikleri bilinmektedir. Zira din ciddi bir uzmanlık ister. Terör örgütlerinin âlimleri saf dışı etmek için ne çabalar gösterdikleri, hatta bunun her terör örgütünün temel hedeflerinden biri olduğu bu mesele ile daha iyi anlaşılmaktadır. Kısacası her fert için, dar bir çerçevede ve sınırlı konularda sözlü olarak kötülükten sakındırmak ahlakî-dinî bir prensiptir, ancak asıl sorumluluk işin ehli olan âlimlere aittir. Bu iş için günümüzde en güzel araç ise basın-yayındır.

Halka gelince ki biz bununla hem güvenlik görevlisi hem de ilim ehli olmayan sıradan vatandaşı kastediyoruz, ona düşen kalben buğz etmektir. Yani yapılan işi onaylamamak, hoşlanmamak, alkışlamamak, yeri geldiğinde yasal çerçevede tepkisini göstermek, beddua etmek, seçimle tepkisini göstermek, suçun- günahın işlendiği mekânı terk etmek, bunu yapan akraba ve arkadaş ise dostluğu kesmek, şikâyet etmek vs. Anlaşılıyor ki hiç kimsenin kötülükler karşısında tepkisiz kalması, halk tabiri ile kalabalığa uyması hoş karşılanmamıştır. Çünkü aksi durum, toplumun tamamen yozlaştığının ve başkaları tarafından köleleştirmeye hazır hale geldiğinin bir göstergesidir.

Son olarak şu noktaya da işaret etmek isteriz: Fertlerin Allah’ın emir ve yasaklarını gözeterek yaşamaları, aile içerisinde, çarşı pazarda, işyerinde, yolda, memuriyette, amirlikte vs. kul ve kamu hakkından sakınması, sorumluluğunu yerine getirmesi, kısacası güzellikleri bizzat yaşayarak temsil etmesi en güzel tebliğ yani en güzel ‘iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmadır.’

Evet, ne âyetler, ne hadisler ne de bu iki kaynağı yorumlayan din âlimleri terör örgütlerinin anladığı ve uyguladığı anlamda bir ‘iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma’ prensibini öngörmektedirler. Yapılanlarla din adına hiçbir yararın elde edilememiş olması da bu iddianın en açık göstergesidir. Oysa başta peygamberler olmak üzere, tarih boyunca bu prensibi gereğine uygun işleten kişi ve toplumlar insanlığa büyük bir medeniyet ve huzur götürmüşlerdir.

Netice

Terör örgütlerinin tamamı birçok yönden insanlığa zarar vermektedirler. Ancak din maskeli terör örgütleri daha çok, görünüşte kendisine hizmet ettiklerini söyledikleri dine zarar vermektedirler. Bu zararın iki konuda yoğunlaştığını söylemek mümkündür: İslam İmajını lekelemek ve bazı İslamî konuları yanlış yorumlamak.

Dine verilen bu zararların önüne geçmek, dolayısıyla din maskeli terörle etkili bir mücadele için, öncelikle bu örgütlerin çıkış nedenlerinin ciddi şekilde araştırılması ve bu sebeplerin ortadan kaldırılmasına yönelik çaba harcanması büyük önem kazanmaktadır. Terörün sebepleri arasında dinin yanlış anlaşılması, yanlış yorumlanması, devletler tarafından baskı altına alınması, siyasete alet edilmesi, üvey evlat muamelesi görmesi, din adamlarının yeterince yetişememesi, var olanların horlanması gibi birtakım yanlışlıklar ve eksiklikler de bulunmaktadır. Durum böyle olunca yapılacak işlerden biri de, insanlığın hayatından çıkarılması mümkün olmayan, ama manipüle edilmesi de her zaman söz konusu olabilen din gerçeğine, gereğine uygun ve pazarlıksız bir şekilde yaklaşmak olmalıdır. Bu arada bütün dünya, terörün dini olmadığı noktasında birleşmeli, bunların hiçbir din adına hareket etmediklerini insanlığa deklare etmeli ve dinleri temize çıkarmalı; masum dindarları farklı değerlendirmeli ve teröristle de gereğine uygun metotlarla mücadele etmelidir.

Günümüze varıncaya kadar itikadî ve ameli ehl-i sünnet mezhepler, hem dinî pratikler noktasında Müslümanların birliğini sağlama, hem de dinde bozulma ve yozlaşmanın engellenmesi adına ciddi görevler ifa ettiler, etmektedirler. Bu durumu iyi tesbit eden din reformcuları, oryantalistler ve tabii ki terör örgütleri, mezhepleri ve âlimlerini sürekli hedef tahtasına koydular. Çoğu zaman demagoji yaparak, ‘İmam Azam ve İmam Şafi de bizim gibi birer insan idiler, asırlar sonra onların görüşleri niye takip edilsin veya tenkit edilmesin’ gibi sözlerle bu alimleri halkın gözünde lekelemeye çalıştılar. Ancak asıl hedef, hedeflerine uygun, her hangi bir metodolojiye uymadan dini yorumlamak, toplumun birliğini bozmak, böylece daha kolay bir şekilde terör estirmektir. Şu anda dört mezhep var ama söz konusu kişilere uyulursa, mezhepleri tenkit edenler sayınca mezhep ortaya çıkmış olur ki, artık dinden söz etmek pek kolay olmaz.

Bu arada söz konusu örgütlerin ana hedeflerinden biri din âlimleri, diğeri de hukuk, tefsir, hadis ve kelam gibi ilimlerin usûlü yani metodolojisidir. Yanlış yorum ve uygulamalarına karşı çıktıkları için yetişmiş din âlimlerini lekelemekte, sindirmekte, tekfir etmekte ve maalesef bazılarını da öldürmektedirler. Diğer taraftan yanlış yorumlarının anlaşılmasına yardımcı olacak usûl ilmini tanımamakta, böylece kolaylıkla zahirî, keyfî ve parçacı yorumlar yapmaktadırlar. Bu iki hedeflerini kolaylıkla gerçekleştirmek için de seviyeli bir din eğitiminin verilmesini engellemektedirler.

Sözü edilen örgütlerin maksatları anlatılırken “Asr-ı Saadet benzeri bir İslam modelini kurmak suretiyle yeryüzünde şeriatı yani Allah’ın hükmünü ihya etmek” deniliyor. Bu değerlendirme birçok yönden yanlıştır ve zararlıdır. Mesela bu tarz yorumlar şeriat, cihad, şehitlik, gazilik, İslam devleti, asr-ı saadet gibi İslamî kavramların yanlış anlaşılmasına sebep olduğu gibi, bu örgütlerin eylemlerini meşrulaştırmaya da yaramaktadır. Böylece kolay eleman bulabilmekte ve halktan destek almaktadırlar. Hiçbir müslümandan cihat kavramını, şeriat kavramını veya şehitlik kavramını kötülemesi ve karşı çıkması beklenemez. Zira bunlar her müslümanın hayatında değer verdiği dinin kavramları arasında bulunmaktadırlar. Ama anlamları terör örgütlerinin açıkladığı ve uyguladığı şekilde değildir. Örgütün iç yüzünü ve işin uluslararası ilişkiler boyutunu bilmeyen ve yeterli din eğitimi almamış, kırsal kesimde yetişmiş, bazı haksızlıklara uğramış, akrabaları devlet veya bilinmeyen kişiler tarafından işkenceye uğramış fakir bir müslüman gencinden, yukarıda yapılan değerlendirmelere karşı çıkmasını veya sempati duymamasını beklemek kolay değildir.

Prof. Dr. Abdülhakim Yüce


İstifade Edilen Kaynaklar

Atilla, A. Kıyamet Komplosu, Küresel Kaosun Kriptoları, İst. 2002

Bilmen, Ö. N. Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İst. 1968.

el-Heytemî, İ. Tuhfetü’l-Muhtac, Kahire, 1315.

el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi’, Kahire, 1327.

Alemgirî, Fetâvâ’l-Hindiyye, Bulak, 1310.

İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr Bulak, 1272.

İbn Kudâme, M. El-Muğnî, Riyad, 1981.

İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut, 1955.

Özel, A. İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İst. 1982.

Tahtâvî, M. Hâşiyetü ale’d-Dürri’l Muhtâr, Bulak, 1254.

Yılmaz, İ. Yeni Bir Bakış Açısıyla İlim Ve Din, İst. 1998.

Aydıner. F. İslam’ın Batıdaki İmaj Savaşı, Zaman Gazetesi, 09.02.2008.

DİPNOTLAR

1. Başta, menfaat/şer şebekelerinin söz konusu örgütleri bu iş için kurduklarını daha sonra da onların da kontrolden çıktığını söyleyen analistler de az değildir. Mesela Bkz: Akar, Atilla, Kıyamet Komplosu, Küresel Kaosun Kriptoları, İst. 2002.

2. Özel, A. İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İst. 1982, 45.

3. Müslim, İman, 70.

Mazlumun Âhı, Titretir Arşı!..

Birisi itibarınızı bitirmek ve sizi yokluğa mahkûm etmek için karar vermiş; sürekli hakkınızda komplo kuruyor, hiç durmadan gıybetinizi yapıyor, utanmadan size iftira atıyor. Siz mü’minsiniz; kötülüğe kötülükle karşılık vermek istemiyor ve yumuşak bir üslupla doğruları anlatıyorsunuz. Fakat sizi hasım belleyen kimse vazgeçmiyor, bühtanlarına devam ediyor. Olmadık suçlamalarda bulunuyor, “yapmadım” diyorsunuz, “yaptın” diye tutturuyor; “İşin aslı bu!” cevabını veriyorsunuz; “Hayır, şöyle..” diye inat ediyor. “Delil” istiyorsunuz, dedi-kodulardan dem vuruyor. Anlıyorsunuz ki yalın açıklama problemi çözmüyor. Bu defa yemin billah ediyorsunuz; Allah adı veriyorsunuz. Hayret, o da muhatabınızı yumuşatmıyor. Son çare diyor ve onu ahitleşmeye/yeminleşmeye çağırıyorsunuz; “İnsafı ve vicdanı olan artık saldırganlıktan uzaklaşır!” zannediyorsunuz. Ne tuhaf, bu defa da “Bana beddua ettin; lânette bulundun!” bağırtılarına maruz kalıyorsunuz.

İşte böyle bir çirkinlik yaşanıyor ülkemizde. Hayatını insanlığa adamış, dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış ve İnsaniyet-i Kübra’nın yücelmesinden gayrı muradı olmamış bir insan işaret ettiğim tuhaflığın çok ötesinde bir zulümle karşı karşıya bulunuyor.

Hocaefendi’ye Şefkat Dersi mi?

Dinden diyanetten behresi olmayan bazı zavallı kimseler muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ders vermeye, hem de şefkat öğretmeye kalkışıyorlar.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in beddua etmekten kaçındığını, kendisinin lânet edici değil rahmet vesilesi olarak gönderildiğine vurguda bulunduğunu; mübarek ayaklarını kanlar içerisinde bırakan, başını yaran, dişini kıran ve yüzünü yaralayan düşmanları için dahi lanet etmeyip “Allahım, kavmimi hidayete erdir, çünkü onlar beni bilmiyorlar.” dediğini tekrar edip duruyorlar.

Amennâ ve saddaknâ!.. İnsanlığın İftihar Tablosu ne buyurmuş ve nasıl yaşamışsa başımızın tâcı!. Fakat, acaba mesele öyle dendiği kadar basit mi?!.

Bu şefkat, rahmet ve mülâyemet dersleri bir ilk ya da orta okul çocuğuna belki anlatılabilir ama hele Hocaefendi’ye hitaben bunlar ifade ediliyorsa önce “Edep yahu!..” demek ve müderrisleri insafa davet etmek gerekir. Zira, Hocaefendi’nin şefkati, hoşgörüsü ve üslubu dünyaca malumdur; onun nasıl bir hilm u silm âbidesi olduğuna yetmiş küsur senelik hayatı şâhid-i sâdıktır.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, hiç kimse için kötü bir akıbet dilemeyen, kırk-elli sene aleyhinde yazı yazan birisi hakkında bile “cehennem” denilince, “Hayır ya Rabbi, ateşe atma; hidayet buyur, cennetine koy!” deyip gözyaşlarına boğulan ve bütün hayatını insanlığın ebedi saadeti yolunda ağlamakla geçiren bir insandır.

Kıymetli Hocamız her zaman “Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur bizim. Başkaları bin türlü husumet gösterseler ve husumetin bin türlüsünü bir anda çektirseler de düşmanca tavrın tekiyle bile olsa mukabelede bulunmayı düşünmeyiz. Geçeceğimiz yollara diken atan, önümüze çukurlar kazan insanlardan birini bir yerde kuyuya düşmüş görsek, yine ellerinden tutar, kaldırırız. Biz en zor günlerde, en amansız şekilde düşmanlık yapanlar hakkında bile tel’ine ve bedduaya ‘âmin’ demedik, kimseye lânet ve kahriye okumadık. Belki onlar hakkında en acı tercihimiz, onları Allah’a havale etme şeklinde oldu.” demiş ve hep bu çizgide hareket etmiştir.

Allah’a Havale Ederken Bile Şarta Bağlamalı!..

Hocaefendi, zâlimleri Allah’a havale edişini bile hep belli şartlara bağlamış, onlara karşı ilahi korunma talep edeceği zaman bile bu isteğini şartlı dile getirmiş; “Allahım, rezil rüsvâ ve perişan olmamızı arzu edenleri, bu istikamette komplolar düzenleyenleri de ıslah eyle. Akıllarını ve kalblerini sıhhate kavuştur. Şayet muradın bu yönde değilse ve onlar bütün bütün nasipsiz kimselerse, hiç olmazsa bizi onların zulümlerinden muhafaza buyur; zâlimleri gaye-i hayallerine ulaştırma ve onlara karşı bize yardımcı ol!..”muhtevasıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmiştir.

Öyleyse, temel düşünce yapısı ve karakteri itibarıyla, şahsî haklarından hep fedakarlıkta bulunan, toplumu ilgilendiren meselelerde ise tel’ine ve bedduaya uzak durup Allah’a havale yolunu tercih eden Hocaefendi’nin yürekler yakan, tüyler ürperten ve içlere işleyen o duası, uzun uzun düşünmeyi, dikkatli tahlili ve derin muhasebeyi hak etmiyor mu?

Yolsuzluk Sohbetindeki Sözlerin Arka Planı

Herkul.org’da 20 Aralık 2013 tarihinde “Yolsuzluk” başlığıyla yayınlanan sohbetinde Hocaefendi, önce bir kere daha adanmış ruhlar için şefkatin önemini anlattı. Daha sonra, hizmet gönüllülerinin maruz kaldığı saldırılara değindi; akabinde sözü güncel hadiselere getirdi.

Özellikle son iki ayda neler denmedi ve neler yazılıp çizilmedi ki?!.

En büyük sermayesi adanmışlığı ve beklentisizliği olan insanlar hakkında “iktidarı ele geçirme”, “devlete sızma”, “vesayet kurma”, “paralel yapı oluşturma”, “kirli ittifak”, “oy pazarlığı” ve “uluslararası çirkin bir oyunda rol alma” gibi birbirinden iğrenç iftiralar atıldı; bunlar sadece ahbab meclislerine münhasır da kalmadı, genel ve sosyal medya aracılığıyla yayıldı ha yayıldı. Mesele şahsî olsaydı, Hocaefendi yine sükut eder, en fazla Cenab-ı Hakk’a havale ile yetinirdi. Nitekim “Gizli Kardinal Operasyonu” deyip alçakça imalarda bulunanlara biz “Dilin kopsun!” diyecek olduk ama o sadece acı acı gülümsemekle iktifa etti. Evet, hadise yalnızca şahsını alakadar etseydi, o Hak dostu duygularını yine “sükutun çığlığı”na bırakırdı. Fakat, asimetrik saldırılarla umumun hukukuna tecavüz söz konusuydu, amme hakkı vardı işin içinde. İşte orada insafsız hücumlara göz yumulamaz ve sessiz kalınamazdı.

Meselenin o raddeye gelmemesi için çok çırpınıldı. Defalarca açıklama yapıldı, yazıldı çizildi; gizliden de söylendi, açıktan da ilan edildi. Gece de anlatıldı, gündüz aydınlığında da tavzih yapıldı. Fakat bazıları iftiralarından vazgeçmediler. Mektuplar yazıp sorular sordular; yemin ettik, “iftira” dedik. Heyhat inanmadılar. İsnad ve iddialarını kanıtlayan deliller ortaya koyamadılar ama “Müminin kasemi hüccettir!” hakikatiyle kanaat etmeye de yanaşmadılar. Hasılı, muhterem Hocamıza ahitleşme/yeminleşme şıkkından başka tercih bırakmadılar.

İşte öyle bir atmosferde Hocaefendi son çare olarak dua üslubuyla bir çağrıda bulundu. Katiyen şahısları hedef almadı, şu taraf bu taraf da demedi, hele bir siyasi hareketin bütününü hiçbir zaman ama hiçbir zaman müfterilerle, komplocularla bir tutmadı. Dahası, beddua diye algılanan sözlerine kendisini işin içine katarak başladı ve şöyle dedi:

Fakat eğer hakikaten bu olumsuz şeylerin üzerine giden arkadaşlar.. kimse onlar tanımıyorum, binde birini bile tanımıyorum.. bu işin üzerine “Hukukun ve aynı zamanda sistemin, dinin ve aynı zamanda demokrasinin gerektirdiği şeyler bunlardır.” deyip (arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermeme adına) bir şey yaparken dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa… bize de nisbet ediyorlar,dolayısıyla ben bizi de onların içinde görerek diyorum.. dinin ruhuna aykırı bir şey yapmışlarsa, yaptıkları şey Kur’an’ın temel disiplinlerine aykırıysa, Sünnet-i Sahiha’ya aykırıysa, İslam’ın hukukuna aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, günümüz demokratik telakkilere aykırıysa.. Allah bizi de onları da yerlerin dibine batırsın, evlerine ateş salsın, yuvalarını başlarına yıksın. Ama öyle değilse, hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler, cinayeti görmeyip de masum insanlara cürüm atmak suretiyle onları karalamaya çalışanlar.. Allah onların evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin.”

Öncelikle, bu cümlelerdeki şu ifadelere dikkat etmek gerekir: “…arınma adına, yıkanma adına, temizlenme adına, kirlerin öbür tarafa kalmasına meydan vermeme adına…” Şefkat insanı, yine muhataplarının âhiretini düşünmektedir ve hadiselerin kötülüklerle öteye gidilmemesi noktasında değerlendirilmesini istemektedir.

Mülâane, Mübâhale ve Ahitleşmeden Maksat Nedir?

Saniyen, bu bir beddua değil olsa olsa bir mülâane, mübâhale ya da delilsiz itham edilen bir insanın ahitleşme/yeminleşme davetidir. Nitekim bazı yazar ve mütefekkirler bu duayı “mülâane” (kocanın eşini zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme) veya “mübâhale” (suçlama ve iddialaşmalarda, doğrunun ve haklı olanların ortaya çıkması ile hangi taraf yalancı ise, Allah’ın onu cezalandırmasını gönülden isteme) çerçevesinde ele alan yazılar yazdılar. Evet, zikredilen sözler, Hocafendi’nin, asılsız iddia ve isnatlarla sürekli saldıranları o türden bir ibtihale (yalvarış ve yakarışa) çağırması olarak yorumlanabilir.

Bununla beraber, sanki ortada bir yanlış varmış da özür dilenmesi lazımmış gibi bir algı oluşturulması en hafif ifadesiyle insafsızlıktır. Açıklamaları dinlemeye ve hakikatleri duymaya karşı isteksiz davranan, zira (iddia edilen) haramîliği örtbas için gürültüye ihtiyaç duyan bazı kimselerin çarpıtmalarla hakikati gizleme derdinde oldukları hatırdan dûr edilmemelidir.

Nitekim, hemen bir koro oluşturulduğu ve aynı manşetlerin, tıpa tıp haberlerin yaptırıldığı âşikârdır. Dört bir yandan dinimizde beddua olmadığı, Peygamber Efendimiz’in hiçkimseyi lanetlemediği ve Hazreti Üstad gibi büyüklerin asla kahriye okumadıkları yazılıp çizilmekte, gürültüyle seslendirilmektedir. Hatta bu konuda Diyanet’in bir fetvasından bahsedilmekte ve maalesef o da sağından solundan kırpılıp neşredilmektedir.

Öyle mi gerçekten? Bunlar sadece birer ezberden ibaret olmasın?!.

Peygamber Efendimiz Hiç Beddua Etti mi?

Lânet, Allah’ın merhametinden uzak olmayı ifade eder; lânet okuma ahireti de kuşattığı için en şiddetli, bed (kötü) duadır. Doğru, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Ben lânet edici değil, rahmet peygamberi olarak gönderildim” buyurmuş ve en zor şartlarda dahi lanet etmemeyi yeğlemiştir.

Bununla beraber, Allah Rasûlü’nün hiç lânet etmediği ve bedduada bulunmadığı bilgisi doğru değildir. İnsanlığın İftihar Tablosu, bazı çirkinliklerden sakınılması ve günahlara karşı daha dikkatli olunması için zaman zaman “lânet” ifadesini kullanmıştır. Sâdık u Masdûk Efendimiz’in Buhari, Müslim, Tirmizi, Müsned gibi en muteber hadis kitaplarında yer alan lal ü güher beyanlarına bakıldığında zecr (sakındırma) maksatlı pek çok sözü görülecektir:

“Allahın laneti hırsızın üzerindedir!”

“Allah’ın lâneti rüşvet alan ve verenedir!”

“Faiz yiyen ve yedirene Allah lânet etsin!”

“Anne ve babasına söven kimse lânetlenmiştir!”

“Fitne uykudadır, onu uyandırana Allah lânet etsin!”

“Altın ve gümüşün kuluna, paraya tapana lânet olsun!”

“Halkın işlerini üstlenip de onlara güçlük çıkarana lânet olsun!”

“Zalim âmirlere, fasıklara, sünnetimi yıkan bid’atçilere Allah lânet etsin!”

“Arazi işaretlerini bozana (sınır taşlarını kaldırıp daha fazla yer tutma peşinde olana) Allah lânet etsin!”

gibi hadîs-i şerifler bahsini ettiğim incilerden sadece birkaçıdır.

Ayrıca, Sonsuz Nur Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine reva görülen pek çok haksızlık ve zulüm karşısında bedduaya tevessül etmediği hâlde, toplum yapısını tehdit eden cürümler karşısında lânet ifadesini bile kullanmış; Bi’r-i Maûne hâdisesi gibi masum insanların zulmen öldürüldüğü birkaç mevzuda bedduada bulunarak, başka hikmetlerinin yanı sıra hayatını Kur’ân hizmetine verenlerin Allah indindeki ve Rasûlü yanındaki kıymetini de göstermiştir.

Hamdi Yazır Hazretleri: “Zalim aleyhine bağıra bağıra beddua edebilir!”

Diğer taraftan, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

لاَ يُحِبُّ اللهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلاَّ مَنْ ظُلِمَ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا عَلِيمًا

“Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez, ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür.” (Nisâ, 4/148)

Bu ilahî beyan münasebetiyle merhum şehid Seyyid Kutup, tefsirinde şunları söylemektedir:

“Kuşkusuz İslâm, -zulmetmedikleri sürece- insanların namına ve şanına saygı gösterir. Ancak zulmettikleri zaman bu saygıyı hak etmezler. İşte o zaman zulme uğrayana, zulmedenin kötülüğünü açıklama izni verir. Dillerin kötü söz söylemesine ilişkin yasağın tek istisnası budur. Böylece İslâm’ın, zulme imkan tanımayan adaleti koruması için, ferd ya da toplumun utanma duygusunun yırtılmasına izin vermeyen ahlakı koruması birbirine uygun düşmektedir.”

Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin aynı ayeti tefsir ederken dile getirdiği hususlar ise, gerçekten çok dikkat çekicidir:

“Allah, kötü sözün açıklanmasını sevmez. Kötü fiil şöyle dursun, kötülüğün söz kabîlinden olarak bile meydana konulmasını istemez, buğzeder. Gerçi Allah, ne fiil olarak, ne söz olarak, ne gizli, ne âşikâr kötülüğün hiçbirini sevmez. Fakat ister sözle olsun, ilan edildiği ve açıklandığı zamandır ki, bilhassa gazab ve azab eder. Ve işte ilâhî azabın sır ve hikmeti bu noktada, yani Allah’ın kötülüğü sevmemesindedir. Ancak mazlum (zulme uğrayan) hariç. Zulmedilmiş, hakkına tecavüz olunmuş olan kimse feryad edebilir, zalim aleyhine bağıra bağıra beddua edebilir veyahut ondan yakınarak kötülüklerini söyleyebilir, hatta kötü sözlerine aynen karşılıkta bulunabilir. Ve Allah zulme uğrayanın feryadını dinler, halini bilir.”

Hele işlenen zulüm bütün müslümanların bellerini bükecek ve yüzlerini kara edecek cinsten ise…

Diyanet’in Sitesinde Beddua Tarifi

Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı ne diyor bu konuda?

Başkanlığın sitesinde “beddua”nın tarifi yapılıp sevimsizliği anlatıldıktan sonra (maalesef bazı medya organlarının kasden kırpıp yayınlamadıkları bölümde) şöyle deniliyor:

“… (Hazreti Peygamber) ayrıca mü’minleri uyarmak amacıyla, paraya taparcasına düşkün olanlara (Buhârî, Cihad, 70; Rikâk, 10); ana-babaya karşı gelenlere (Müslim, Birr, 8; Müsned, II/346) ve benzerlerine ad vermeksizin beddua etmiştir. Mazlumun duasının mutlaka kabul olunacağını beyan etmiş (Buhârî, Mezalim, 9), bizzat kendisi de mazlumun bedduasına uğramaktan Allah’a sığınmıştır (İbn Mâce, Dua, 20; Müsned, V/82-83).”

Hak Dostları Beddua Etmiş mi?

Bütün anlatılanların yanı sıra bir de “Hak dostları beddua etmezler!” diyen çok bilmişler var ki, bu da sadece ezberden ibaret yanlış bir bilgi kırıntısıdır.

Herbiri bir şefkat âbidesi olan Hak dostları söz konusu zulüm olduğunda bedduadan geri durmamışlar ve âciz/çaresiz kaldıkları zamanlarda zâlimleri Allah’a şikayet etmişlerdir. Selef-i salihînin hepsi inkarcılar aleyhine değişik niyazları seslendirmişlerdir ve onlar saded haricidir. Onlara ilaveten, Evliyaullah’ın müslüman olmakla beraber zulümden geri durmayanlar hakkındaki duaları da az değildir. Nitekim, sadece Merhum A. Ziyaeddin Gümüşhanevî hazretlerinin derlediği üç ciltlik “Mecmûatü’l-Ahzâb” adıyla maruf dua külliyâtına bakılırsa, bunun pek çok misalini bulmak mümkün olacaktır. Abdülkâdir Geylânî, Muhyiddîn İbn Arabî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, İmam Gazzâlî, Şihâbeddin es-Sühreverdî, Ahmed el-Bedevî, İbrahîm ed-Desûkî ve Ahmed er-Rifâî gibi Hak âşıklarının zulme maruz kaldıklarında nasıl tazarruda bulundukları görülecektir.

Mesela; “Virdü Cemîi’l-evliyâ ve Cünnetühüm” (Bütün Allah Dostlarının Virdi ve Sığınağı) başlıklı “Evliyaların Kalkanı”adıyla da meşhur dua meâlen şöyledir:

“Rabbimiz hep kötülük planlayıp tuzak peşinde koşan kendini bilmez nâdanlara fırsat verme. Sen onların birliklerini dağıt.. cemiyetlerini darmadağın et.. menfi emellerini uygulamak için kullanacakları her türlü malzemeyi asla kullanamayacakları bir hale getir.. plan ve projelerini boz.. binalarını başlarına yık.. hallerini değiştir.. ecellerini yakınlaştır.. hiç kimse hakkında hiçbir kötülük düşünmeye fırsat bulamamaları için onları kendi dertleriyle uğraştır ve nihayet onları, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlüllah” ve “Bismillahirrahmanirrahîm” hakkı için güç ve kudretinin şanına yaraşır şekilde cezalandır!.

Zulüm karşısında çaresizliğin sesi soluğu olan bu duanın benzerini ya da daha şiddetlisini merak edenler özellikle Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin “Hüzbü’t-Tevhid” başlıklı münacaatına, Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin “Hizbü’n-Nasr” isimli tazarruuna, İmam Şâzilî Hazretleri’nin “Hizbü’t-Tams” ve “Hizbü’l-Hıfz”unvanlı yakarışlarına, Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin istiâzelerine, İmam Gazzâlî Hazretleri’nin hizblerine, Şeyh Seyyid Buharî Hazretleri’nin “Hizbu’l-Kahr”ına ve Şihabuddin Ahmed İbn Musa el-Yemenî’nin “Hizbü’l-Hucub” namlı niyazına bakabilirler. Yalnızca bir atf-ı nazar dahi velilerin hep ıslah peşinde olduklarını, şahıslarla hiç uğraşmadıklarını; fakat, zulüm ve gadre uğradıklarında kötü fiil ve sıfatları nazar-ı itibara alarak bedduada ve hatta lânette bulunduklarını görmeye yeterli olacaktır.

Dahası, Yezid (646-683) Emevilerin ikinci halifesidir. Halifeliğin onun şahsında saltanata dönüştüğü kabul edilir. Hazreti Hüseyin’in (radiyallahu anh) şehit edilmesi ve Kerbela faciasından sorumlu tutulduğu için Üstad’ın ifadesiyle, ilm-i kelamın büyük allamesi olan Sadeddin-i Taftazani, “Yezid’e lanet caizdir.”demiştir. Evet, “Lanet vaciptir ve sevabı vardır!” dememiştir. Bununla beraber, bilhassa Ehl-i Beyt’in torunları aldıkları bu cevazla ona hep lânet ederler.

Neden müslümanlara halifelik de yapmış olan Yezid’e lânet ederler? Çünkü, o zalimdir. Âhir ömründe tevbe etmiş olması ihtimali, ihtiyatlı müminleri sükuta mecbur etse de ona lanet okuyanlara da kimse bir şey demez. Hâşâ ve kellâ!.. Kimseyi Yezid’e benzetmiyorum. Bizim şahıslarla işimiz olamaz. Atlanan bir hususu hatırlatmak için bu misali naklettim, hepsi o.

Bediüzzaman Hazretleri’nin Bedduası ve Yanan Bina

Bir mesele daha var ki, o da bazı Nur talebelerinin de muhterem Hocaefendi’ye Hazreti Üstad’ın şefkatini anlatmaya kalkışmaları. Bu insanların “Risale’yi sadeleştirenlerin elleri kırılsın!” deyip beddua halkaları oluşturduklarını söyleyenler arasından çıkması da manidar. Evet, Üstad’ın şefkatini öğretmeye kalkıyorlar. Bir kere daha “Birazcık edep yahu!..” diyeceğim. İnsan Allah’tan korkar. Bana, ona, öbürüne “merhamet” deyin ama “mücessem şefkat” haline gelmiş bir insana karşı ukalalık yapmaya hiç kimsenin hakkı olmasa gerektir!..

Halbuki Risale mektebinin ilkokul sırasındaki çocuklar bile duymuştur: Zamanının kudretli valilerinden biri, sürgün edilen Bediüzzaman hazretlerinin görüşme talebini kabul eder. Vali, Hazreti Üstad’a zorla sarığını çıkarttırıp şapka giydirmeye uğraşır. Üstad, “Bu sarık ancak bu kelle ile beraber çıkar!” der, gider; valilik binasını terkederken de“Başından bul!” diyerek ona beddua eder. Üç yıl sonra, zulümlerle anılan ve bir cinayet hadisesine de adı karışan vali kafasına kurşun sıkarak intihar eder.

Hayır, Bediüzzaman Hazretleri’nden aktaracaklarım bu kadar değil. Bakınız bir mektubunda Hazreti Üstad ne diyor:

“Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faidesiz tarassutlar artık yeter. Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık vaziyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimali var. ‘Mazlumun âhı,. tâ arşa kadar gider.’ diye bir kuvvetli hakikattır.”

Nitekim, o sabır kahramanı kendi haklarından vazgeçse de hukukullah söz konusu olunca beddua da ettiğini yine kendisi anlatıyor:

“Meşihat (İslâmın ilmî meseleleri ile uğraşan devlet dairesi, diyanet) ve adliyenin yanması münasebetiyle, bir sözüme yanlış mânâ verilmiş. Şöyle ki: Bundan on dokuz sene evvel, haksız bir surette İstanbul’a menfî (sürgün) olarak perişan bir surette gönderildiğim vakit, bir zaman Meşihat’taki Dârü’l-Hikmet’te bulunduğumdan, Meşihat’ı sordum: “Ne haldedir?” Dediler: “Büyük kızların lisesi olmuş.” Ben de hiddet ettim. Bir beddua ettim. Hem dedim: “Ya Rab! Meşihat’ı kurtar.” O gece Meşihat kısmen yandı. Ben de o münasebetle dedim: “Bazen ateş temizlik yapar. Bu fakir millete beş milyon zarar veren adliyenin yanması da belki inşaallah bir temizliktir; o zarar telafi edilir!”

Hazreti Üstad, bir başka risalesinde o bedduasını şöyle açıyor:

“Ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit bir zaman Meşihat-ı İslâmiye dairesinde bulunan Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyedeki hizmet-i Kur’âniyeye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde, “Meşihat dairesi ne haldedir?” diye sordum. Eyvah! Öyle bir cevap aldım ki, ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzer sene envâr-ı şeriatın mazharı olmuş olan o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel’abegâhıdır.” İşte o vakit öyle bir hâlet-i ruhiyeye giriftar oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerametim yok; kemal-i me’yusiyetle âh vah diyerek dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zatların hararetli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hatırıma gelmiyor ki, acaba Şeyh-i Geylânî’nin duasını ve himmetini, duamıza yardım için istedim mi, istemedim mi? Bilmiyorum. Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duasıdır ve himmetidir. İşte o gece Meşihat kısmen yandı. Herkes “Vâ esefâ” dedi; ben ve benim gibi yananlar, “Elhamdü lillâh” dedik. Zannederim ki, bu fakir millete iki yüz milyon zarar veren Adliye dairesindeki yangında böyle bir mânâ var. İnşaallah bu da bir ikaz ve intibahı verecektir. Ateş bazen sudan ziyade temizlik yapar.”

Görüyorsunuz değil mi, kendi şahsî haklarının hesabını hiç yapmayan mefkure insanları söz konusu milletin hukuku olunca nasıl düşünüyor ve ne suretle davranıyorlar?!.

Arakan, Filistin, Mısır, Suriye ve Irak İçin Dua Edildi mi?

Bu yazı gibi şeyi çok uzattığımın farkındayım; fakat bir husus daha kaldı: “Dünyada o kadar hadise oluyor, onlara niçin böyle dua etmediniz?” diyorlar.

Allah insaf ve izan versin!.. Hadi biz talebeleri saymayın ama acaba yeryüzünde muhterem Hocaefendi kadar dua eden kaç tane insan vardır? Acaba yeryüzünün kaç binasında sadece üç-beş yıl değil, senelerdir her gün en az kırk dakika ümmet-i Muhammed için toplu dua yapılıyordur? Kaç kişi her gece bir iki saatini ümmete, millete ve insanlığa duaya ayırmaktadır? Kaç babayiğit gecenin karanlıklarını iniltilerle, hıçkırıklarla, hatta figanlarla yırtmaktadır? Müslümanların başına yağan bombalardan/kurşunlardan dolayı yatağa düşecek kadar üzülen, hatta kalb ritmi bozulup hastahaneye kaldırılan kaç dertli mümin gösterilebilir? Arakan, Filistin, Mısır, Suriye, Irak… Nerede dert varsa kalbi orada olan Hocamızın safların en ardından bile duyulan iç çekişlerine Allah da şahittir buranın taşı toprağı da!.. Ahh o odanın duvarları, pencereleri, çatısı bir dile gelse.. bir dile gelse de hıçkırık nasıl olur; ümmet için nasıl ağlanır; millet için nasıl yakarılır bir anlatsa!.. Hamaset yapmıyorum; senelerdir o gözyaşlarının ve o hıçkırıkların şahidi olarak yazıyorum bunları.

Hâsılı, Hocamızın ifadesiyle, o kadar diş gösterildi, o kadar salya atıldı, o kadar kimse tahrik edildi, o kadar o “twit”lerde o mel’un düşünceler bir yönüyle vizesiz rahat dolaştı ki, o ibtihal olmasa olmazdı. O mübahele “Bir savcı 3 polisle hizmeti terör örgütü ve çete kapsamına sokarız, bitiririz” gibi karanlık niyetlileri, “Cemaat’e had bildirme” sevdalılarını ve oraya buraya nisbet edilerek bir kısım vatan evladına kıyım yapanları insafa davet çağrısıydı. Şahıs olarak kimse hedeflenmemişti; sen, ben ve o.. hepimiz muhataptık o sözlere.

Yemin ederim ki, Hocamızın o sözlerini duyduktan sonra yirmi dört saat titredim. Kendi muhasebemi yaptım. Zira, Allah’ın gazabıyla oyun oynanmaz. Heyhat ki, bazıları hala meseleyi şaka zannediyor ve hatada diretiyorlar.

O sözler söylenmeliydi ve söylendi. Nasibi olan ibretini ve dersini alır. Nasipsize hiçbir beyan kâr etmez. Genel üslubumuz yine ıslah duasıdır; virdimiz, “Allahım, bizi de ıslah eyle, diğer inananları da ıslah eyle!” niyazıdır.

Osman Şimşek

Süt Bankaları

Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği muhtemel hastalıklara karşı korumak üzere Allah’ın yaratmış olduğu benzersiz bir terkiptir. İnsanoğlu henüz böyle bir karışımı yapay olarak imal edememektedir. Anne sütündeki besin maddelerinin dengesi en ideal ölçülerde ve bebeğin henüz olgunlaşmamış vücut sistemleri için en uygun şekildedir. Âciz ve muhtaç bir durumdayken insanın imdadına gönderilen anne sütü, bebeğin bütün ihtiyaçları görüp gözetilerek hazırlandığından sun’î süt ve mamalarla kıyaslanamayacak üstünlüklere sahiptir. İçerik, besleyicilik, temizlik ve ekonomik açıdan eşi bulunmaz bir besin olan anne sütü bebeğin değişen ihtiyaçlarına göre aylık ve günlük farklılıklar göstermektedir.

SÜT BANKALARI

Anne sütü, prematüre doğan (37. haftadan önceki doğumlar) ve çeşitli hastalıkları olan bebekler için daha da önemlidir. Annenin sütü az olabilir, anne emzirmek istemeyebilir veya başka bir sebeple yeni doğanlar anne sütünden mahrum kalabilirler. Buna bir çözüm olarak süt bankaları projesi ortaya çıkmıştır. İlk süt bankası 1909’da Viyana’da, 1919’da Boston ve Almanya’da kurulmuştur. Günümüzde ise Brezilya, Norveç, Tayvan ve 35’e yakın ülkede süt bankaları vardır. 1985’te kurulan Kuzey Amerika İnsan Süt Bankaları Birliği (HMBANA) verilerine göre Kuzey Amerika’da toplamda 13 süt bankası bulunmaktadır. Amerika’da prematüre doğum oranı %12’lerde olduğundan süt bankacılığına kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak bakılmaktadır. Süt bankalarının çalışma prensiplerine göz attığımızda şunları görmekteyiz: Süt veren gönüllü anneler fazla gelen sütlerini steril kaplarda biriktirip dondurduktan sonra dondurulmuş bu sütler soğukluğu muhafaza edilerek süt bankasına transfer edilmektedir. Toplanan bütün sütler eritilerek ortak bir havuzda toplanmaktadır. Devamında bakteri ve virüslerin olmaması için tekrar ısıtılarak pastorize edilmekte ve -70 derecede dondurulmaktadır. Bakteri ve virüs kontrolü yapıldıktan sonra hazır hale gelen süt ihtiyaç sahiplerine donmuş olarak iletilmekte ve bebekler de gerektiği miktarda bu sütten faydalanmaktadırlar. Toplanan sütlerin %2’si bakteri ürettiği için imha edilmek durumundadır. 30 mililitrelik pastörize anne sütünün maliyeti 3 dolar civarındadır. Avustralya’da anne sütü pazarı yaklaşık 3 milyar; Amerika’da 110 milyar ve Norveç’te 900 milyon doları bulmaktadır. Tayvan’da ilk süt bankası 2005 yılında açılmış; 6 yılda 816 vericiden 14 ton süt toplanmış; 551 bebeğe bu süt havuzundan dağıtılmış; ancak kurulan bankalar uzun süre hizmet veremeden kapatılmıştır (%74’ü 2 aydan az süreyle).

Ülkemizde ise süt bankası kurumuyla ilgili bilimsel veri maalesef çok azdır. Konuyla ilgili olarak 2013 yılında Erzurum’da Ayşe Gürol ve arkadaşlarının yaptığı bir anket çalışmasına 350 evli bayan katılmış ve sonuçlar bilimsel bir dergide yayımlanmıştır. Katılanların %90’ı daha önce süt bankalarından haberdar olmadığını, %64’ü bankalar olursa süt bağışlayabileceklerini, %36’sı dinî yönden sakıncalı olduğunu ve %29’u sosyal ve ahlakî problemlerin çıkabileceğini belirtmiştir. Süt bankaları uygulaması ilk bakışta cazip ve yapılabilir gibi gözükse de beraberinde çok ciddi problemler getirmektedir.

Süt Bankalarının Karşılaşacağı Problemler

Süt bankalarının karşılaştığı/karşılaşacağı pek çok problem söz konusudur. Bu problemleri aşağıda sıralanan sorular eşliğinde ifade etmek mümkündür:

– Sütün anneden sağılmasından süt bankalarına ulaşımına kadar geçen sürede hijyen sağlanabilecek midir?

– Soğuk zincir muhafaza edilebilir mi? Süt veren annelerin alkol, sigara vb. zararlı maddeleri kullanıp kullanmadığı denetlenebilecek midir?

– Bu hususta yapılacak denetlemeler hangi sıklıkta olacaktır?

– Pastörizasyon (yüksek derecede sütün ısıtılıp soğutulması) aşamasında sütün besin değerleri korunabilecek mi? Yapılan çalışmalar anne sütünün besin değeri ve koruyuculuk etkisi pastörizasyon ile %30 oranında azaldığını göstermektedir.

– Türkiye özelinde düşünüldüğünde bu bankalara konulacak sütlerin geçireceği işlemler için yeterli teknolojiye ve altyapıya sahip miyiz?

– Her ne kadar süt bankaları annelere gerekli tetkikleri yapsa da vericiye her seferinde bu kontrollerin yapılması mümkün mü?

HIV virüsü gibi hangi sterilite işleminden geçirilirse geçirilsin temizlenmesi mümkün olmayan bazı hastalıkların süt havuzuna karışması ihtimali süt bankalarının güvenilirliği açısından zihinlerde bir soru işareti olarak durmaktadır.

Avustralya’da çalışan süt bankaları 1980’li yılların ortasında kapanmıştır. Çünkü ortak süt havuzunda AIDS virüsü saptanmış, bu virüslü sütlerin onlarca aileye dağıldığı tespit edilmiştir. Müteakip 20 yıl içerisinde Avustralya’da süt bankası açılmamıştır. Bu haberin duyulmasından sonra Amerika ve Kanada’daki süt bankaları kapanmaya başlamış; hatta Kanada’daki bütün süt bankaları kapatılmıştır. Meselenin teknik ve tıbbi yöndeki soru işaretlerinin yanı sıra çoğunluğu Müslüman olan ülkeler için bu uygulamanın sebep olacağı karışıklığın dinî boyutları da ayrıca tartışmaya açıktır.

Şimdi süt bankacılığı meselesinin bizce en önemli yanını teşkil eden dinî boyutu üzerinde durmak istiyoruz.

Süt Kardeşliğinin Dinî Boyutu

Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde süt kardeşliği ile ilgili hükümler açıkça bildirilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de süt yoluyla oluşan akrabalık ile ilgili hüküm şu şekildedir:: ”Ey mümin erkekler, şunlarla nikâhlanmanız haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, sütkız kardeşleriniz, kayınvalideleriniz, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Fakat zifafa girmediğiniz eşlerinizin kızlarını nikâhlamanızda beis yoktur. Keza öz oğullarınızın eşleri ile evlenmeniz ve iki kız kardeşi nikâhınız altında birleştirmeniz de haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir. Çünkü Allah Gafur ve Rahimdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur) (Nisa, 4/23).

Bu ayette yedi sınıf bayan zikredilmiştir. İster nesep isterse süt kardeşliği yoluyla olsun bu zikredilenlerden biriyle bir Müslüman erkeğin evlenmesi kesinlikle haramdır. Bu hususta alimler arasında ittifak vardır.1

Bu zikredilenlerin dışındaki süt emme yoluyla olan akrabalıklar ve onlarla evliliğin hükmü ise hadis-i şeriflerle sabit olmuştur.

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehaya) “Nesepten haram olan sütten de haram kılınmıştır.” buyurmaktadır.2

Hz. Hamza’nın kızı ile evlenmesini teklif edenlere, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “O’nun (Hz. Hamza) kızı bana helal olmaz. Çünkü o, benim süt kardeşimin kızıdır” buyurmuşlardır.3

Yine bu konu ile ilgili bir başka rivayet de şu şekildedir: Ukbe bin Hâris bir kadınla evlenmişti. Bir başka kadın gelip: “Ben Ukbe’yi de, evlendiği kadını da emzirmiştim.” dedi. Bunun üzerine Ukbe derhal Medine’ye geldi ve Peygamberimize sordu. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): O kadınla evlilik hayatını nasıl devam ettirebilirsin? diye ikazda bulundu. Bunun üzerine Ukbe o kadından ayrıldı ve kadın başka biriyle evlendi.4

Süt yoluyla olan akrabalık ve mahremiyet hükümleri ile ilgili olarak bir başka rivayet de Hz. Aişe’den gelmektedir: Ebu’l-Kuays’ın kardeşi Eflah, örtünmeyi emreden ayet indikten sonra Hz. Aişe’nin yanına girmek için izin istemişti. Bunun üzerine Hz. Aişe: “Allah’a yemin olsun, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’dan izin istemedikçe ben ona izni vermeyeceğim! Çünkü beni Ebu’l-Kuays değil onun hanımı emzirdi!” dedim. Derken yanıma Efendimiz (Aleyhissalatu vesselam) girdiler. “Ey Allah’ın Resulü” dedim, Ebu’l-Kuays’ın kardeşi Eflah yanıma girmek için izin istedi. Ben sizden sormadıkça izin vermekten imtina ettim!” dedim. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Amcana izin vermekten seni alıkoyan sebep ne?” buyurdular. Ben: “Ey Allah’ın Resulü!” dedim. Beni emziren erkek değil. Beni onun hanımı emzirdi” dedim. Resulullah yine: “Sen onun girmesine izin ver. Zira o senin amcandır, Allah iyiliğini versin” buyurdular. (Urve devamla der ki): “İşe bu sebeple Hz. Aişe (ra): “Neseb sebebiyle haram kıldıklarınızı süt emme sebebiyle de haram kılın!” derdi”5

Zikredilen ayet ve hadislerden hareketle İslam âlimleri süt yoluyla olan akrabalığın neseple olan gibi kabul edildiğinde ittifak etmiştir. Sahabe ve tabiinden pek çoğuna; Hanefî, Malikî ve Hanbelî (bir görüşe göre) mezheplerine göre; yani cumhur-u ulemâ nazarında sütün azı da çoğu da aynıdır. Dolayısıyla bir çocuğun süt emme müddeti içinde bir kadının memesinden ya da sağılmış bir kaptan bir damlacık süt emmesi ve emdiği bu sütün ağzından ya da burnundan midesine ulaşmış olması yeterli sayılmaktadır. Zira ayette “emziren anneleriniz” buyurularak haramlık mutlak olarak herhangi bir kayıt konulmaksızın süt emmeye bağlanmıştır. Dolayısıyla sütün azı da çoğu da aynı hükme tâbidir. Süt yoluyla olan akrabalığın neseple olan ile aynı hükümde olduğunu bildiren hadiste ayette bildirilen hükmü teyid etmektedir. Şâfî ve Hanbelî’ye göre ise, bir çocuk süt emme müddeti içinde bir kadının memesinden farklı zamanlarda beş defa doyuncaya kadar emerse süt bağı husûle gelir.6

Süt yoluyla olan akrabalıkta kimler arasında evlilik yapmanın haram olduğu “emenin emzirene nefsi haram, emzirenin emene nesli haram” ifadesiyle formüle edilegelmiştir. Yani emen çocuk öz annesi tarafından hiç kimseyi sütanneye bağlamış olmaz, ama ona bağlandığı için kendisi onun bütün çocuklarına bağlanmış ve onların hepsiyle kardeş olmuş sayılır.

Diğer taraftan İslam hukuku dışındaki hukuk sistemlerinde süt kardeşliği ile ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır. Ülkemizde yürürlükte bulunan hukuk sisteminde de süt yoluyla oluşan mahremler arasında evliliği yasaklayan bir durum söz konusu değildir. Bundan hareketle diyebiliriz ki; süt kardeşliğini evlilik için engel olarak görmeyen bir sistemin, süt bankaları kurup, buradan doğacak kardeşliği doğru şekilde tespit etmesi mümkün gözükmemektedir. Bu karışıklıklara çözüm olarak künye uygulaması ileri sürülse de Türkiye’de henüz basit sağlık istatistikleri bile tam olarak tutulup istenilen veriye kolaylıkla ulaşılamazken anne sütü verici ve alıcı kayıtları ne kadar güvenilir olacaktır? Bir diğer dikkat çekilmesi gereken nokta da konuyla ilgili olarak İslam Konferansı’na bağlı Fıkıh Akademisi’nin 1985’te süt bankalarının caiz olamayacağına dair yaptığı açıklamadır. Bu hükme varan âlimlere göre bu türden banka uygulamaları karmaşık sütkardeşlikleri husûle getirir ki; bu da dinî açıdan son derece problemli bir durumdur. Zira İslâm dinine göre sütkardeşlerin birbirleriyle evlenmeleri, öz kardeşlerin evlenmeleri gibi haramdır. Dinin bu yasağının bildiğimiz veya bilemediğimiz pek çok hikmetleri söz konusudur. Bu hikmetlerin hem ilmî-ahlakî hem de sosyo-psikolojik pek çok boyutu bulunmaktadır. Bunların keşfi, ilim ve teknolojinin gelişmesi parelelinde bu hususu titizlikle araştıracak ilim adamlarının gayretlerine emanettir.

Şimdi süt yoluyla husûle gelen akrabılığı mevcut genetik bilgiler açısından ele alıp yorumlamaya çalışalım.

KONUYA GENETİK BAKIŞ

Sütanneliği söz konusu olunca meselenin genetik yönüne de dikkatleri çekme zorunluluğu vardır. Zira süt emzirirken anneden-bebeğe ve bebekten-anneye genetik geçişler olabileceğinden ötürü, konunun araştırılması ve üzerinde ciddi durulması gerekmektedir. Yerinde belirtmek gerekir ki literatür taramamızda Türkiye’de yapılmış genetik bir çalışmaya rastlamadık. Bu konuda da Batı ülkeleri ve Müslüman ülkelerde konuyla ilgili çalışmalar mevcut olmakla birlikte henüz emekleme aşamasındadır. PubMed dergi taramasında ulaştığımız SCI indeksli dergilerde yer alan bazı konulara değineceğiz.

EPİ-GENETİK (Genetik Üstü Kalıtım)

İnsanda 20-25 bin gen olduğu tahmin edilmekte; bunlardan 6 bin tanesinin insanda hastalıklarla ilişkisi bilinmektedir. Genetik hastalık deyince de aklımıza mutasyonlar gelir. Mutasyon; genetik yapımızdaki bozukluklar demektir. Genetik şifrede, fazlalık-eksiklik olabilir. Mutasyon, alfabeyi bozar. 4 harfli DNA alfabemiz değişir. Mesela Orak hücre anemisinde GAG, GTG olur. Adenin, timine değişmiş. Down sendromundaki gibi kromozom sayımız normalden değişik olabilir. Olması gereken bir kimyasal baz (adenin, timin, guanin, sitozin) olacağı yerde olmayabilir veya istenmeyen bir yere halk tabiri ile “kaynak” yapabilir (Tıp dilinde, insert).

Son yıllarda ortaya çıkan Epigenetik biliminde ise mutasyon yoktur. Yani, artma, eksilme veya şifrede bir değişiklik yoktur. Epigenetik, DNA dizisinde değişiklik olmadan, genlerin çalışmasında meydana gelen geçici veya kalıcı değişikliklerdir. Kalıtımın genler üstü boyutu da denilen epigenetik, her şeyin genlerde bitmediğini izah eder. İkizler, aynı genetik altyapıya sahipken tamamen farklı bir karekter özellikleri sergileyebilirler. Bu durumun açıklanmasında epigenetikten faydalanılmaktadır. Son yıllara kadar DNA’ya ve genetiğimize kaderimiz (genetic fate) yani hiç değişmeyen yapılar olarak bakılıyordu. Epigenetik, bu tezi çürüttü. Büyük bir paradigma değişimi yaşandı. Yeni çalışmalar şunu da gösterdi ki, insanın genetik yapısı üzerinde yeyip içtiklerinin çok ciddi tesiri vardır. Annenin beslenmesi ve aldığı gıdalar bebeklerin genlerinin çalışmasını etkilemektedir. Bu genetikte devrim niteliğinde bir sonuçtur. İslam âlimlerinin haram gıdaların kişinin karekterini bozacağı görüşü de bu çalışmalarla ispatlanmış olmaktadır.r. Buradan şunu söyleyebiliriz. Annenin sütü de bir gıda olduğuna göre çocuk da bunu emdiğine göre esbap açısından epigenetik mekanizmaların nasıl işlediğinin araştırılması gerekir. Çığır açan bu çalışmalara göre, yediğimiz yiyecekler, hatta anne babamızın ve büyük annelerimizin yediği besinler bizim genetik mirasımıza çok ciddi tesir etmektedir. Dahası onların moral ve ahlaki durumları da çocuğa genetik olarak da geçmektedir. Konunun önemini anlayan Avrupa, 200 milyon dolar ayırarak epigenom haritasını çıkarmak için yeni bilim dalı olan epigenetiğe yatırım yapmaya başlamıştır.

Genetik bilginin sadece DNA zinciri tarafından kontrol edilmediği kromatin yapısındaki histonlardaki epigenetik değişimlerin de insan genetik bilgisini etkilediği yapılan araştırmalarla gösterilmiş, son on yılda yapılan araştırmalar sonucu, epigenetik olayların özellikle insanlar üzerinde oldukça etkili olduğu anlaşılmıştır. Gen düzenlemesinin; bireyin genetik aktivitelerinde, hangi hücrede hangi genin aktif ya da pasif olacağında, anne karnında hangi hücrenin hangi dokuyu oluşturacağında, büyümede, farklılaşmada, metabolik faaliyetlerde ve çevre değişimlerine uyum sağlanmasında rolleri olduğu düşünüldüğünde genlerimizin işleyişini etkileyen çevre, soluduğumuz hava, stres ve aldığımız besinler gibi hala araştırılmakta olan daha pek çok faktörün insan için ne denli önemli olduğu görülecektir. Bahsedilen faktörlerin etkisinin en önemli göstergelerinden biri aynı genetik yapıya sahip tek yumurta ikizi bireylerin farklı ortamlarda yetişmesiyle farklı fiziksel ve karakteristik özellikler göstermeleridir. Bu olayın bir benzeri arılar arasında da görülmektedir. Kraliçe arı ile işçi arı arasındaki gelişim farklılığının sebebi besin maddelerindeki farklılıktır. Arı sütü ile beslenen yavru arı kraliçe arıya dönüşürken bal ile beslenen yavru arılar işçi arı olarak farklılaşmaktadır. Farelerle yapılan çalışmalarda stresli annenin çocukları daha stresli oluyor. Tabii bunlar esbap açısından yapılan yorumlardır. Bütün bunları yaratan Allah’tır. Mekanizmayı kuran (Hayy) ve hayatımızı devam ettiren (Kayyum) O’dur. Kısaca, epigenetik mekanizmalar, anne karnından doğum sonrasına, hatta tüm hayatı boyunca insan üzerinde etkilidirler. İnsanın kişiliğine ve genetik yapısına farklılıklar katabilirler.

II. Dünya Savaşında Nazi kamplarında esir kalan Yahudi anneler, zulüm gören halklar, kıtlığa ve sürgüne maruz kalanlar üzerinde yapılan bir çalışmada epigenetik mekanizmaların stresten etkilendiğini ve hamilelik dönemi stresli geçen annelerin çocuklarında depresif davranışların arttığı gösterilmiştir. Bu konu ile ilgili olarak farelerde yapılan bir araştırmada, iki hamile anne fareden birine hamilelik sürecinde stres uygulanmıştır. Doğumdan sonra normal annenin dünyaya getirdiği bebek fareler stresli hamilelik geçiren annenin sütü ile beslendiğinde stresten etkilenmişlerdir. Aynı şekilde stres uygulanan annenin bebekleri kontrol faresinin sütü ile beslendiğinde normal bir gelişim göstermiş stres etkisini kaybetmiştir. Sonuç; stresi arttıran ve azaltan faktörler anne sütü ile yavrulara geçmiştir! İşte burada karşımıza, farklı kültürel ortamlarda ve farklı çevrelerde yetişmiş annelerden alınacak sütlerin, bebeğin fizyolojik ve kişisel yapısında birçok karmaşa ortaya çıkaracağı gerçeği çıkmaktadır. Süt miktarındaki yetersizlikten ötürü bebeğini süt bankalarından alınan sütle besleyen anne için, belki de hoşlanmayacağı karakterde hatta büyük sağlık sorunları içeren bir bebekle karşılaşma ihtimali söz konusu olabilir. Hiçbir anne, yüzlerce anneden sağılan ve ortak bir havuzda toplanan sütlerden alıp çocuğunun epigenetik mekanizmalarını harekete geçirmek istemez. Konu gerçekten bilimsel olarak çok ciddidir. Acele ve ani kararlar verilmemelidir. Çalışmalarda da görüldüğü gibi bilimsel olarak biliyoruz ki, annenin psikolojisi ve çevresel etkenler annede epigenetik mekanizmaları etkilemekte; anne sütü de bebeğin gen işleyişini değiştirme potansiyeline sahiptir. Süt bankalarındaki sütlerin, dolayısıyla da bankadan süt alan bebeklerin hala tam olarak mekanizması çözülemeyen epigenetikten etkileneceği aşikârken tüm bunlar göz ardı edilebilir mi?

İslamî açıdan sütkardeşliğinin oluşması için ilk 2 yıl içinde emzirmenin vukû bulması gerekmektedir. Bu 2 yıllık süre de ayrıca dikkate değer niteliktedir.Zira bu sınırlama akıllara şu soruların gelmesine sebep olmaktadır: Acaba ilk 2 yıl içindeki anne sütünde bir madde mi var ki bu madde genetik olarak şu an için malumumuz olmayan bir duruma yol açıyor ve 2 yıldan sonraki sürede bu maddeye ne olmaktadır? Bütün bunlar araştırılmayı bekleyen konulardır.

MİKROKİMERİZM

Süt kardeşliği yoluyla kurulan yakınlıkta nasıl bir akrabalık bağı kurulmaktadır? Bir bireye ait hücrenin, DNA’nın veya diğer kalıtım materyallerinin başka bir bireyde bulunması olarak tanımlanan mikrokimerizmin sütkardeşliği bağını kurmada etkili olduğu düşünülebilir. Çünkü anne sütüyle; anneye ait kromozom, mikroRNA (miRNA), mitokondri DNA’sı (mtDNA) ve mikroveziküllerin bebeğe geçtiği bilinmektedir. Hiç şüphesiz bu da araştırılması gereken bir konudur.

MİCRO RNA

Anneden bebeğe geçen genetik materyallerden biri olarak da microRNA lar gösterilmektedir. Son yapılan çalışmalara göre insan kanında microRNA (miRNA) adı verilen genetik bir meteryal bulunmaktadır. MicroRNA’larda değişik immün sistem bilgileri yer alır. Yapılan araştırmalarda laktasyonun ilk 6 ayında immünite ile ilişkili microRNA’ların yüksek ekspesyonları saptanmıştır. Bu microRNA’ların stabilize olması için aşırı asidik şartlar gerekmektedir. İşte annne sütü, bebeğin immün sisteminin gelişimine katkı sağlayan bu microRNA’ların aktarımını sağlamaktadır. İmmün sisteme olan bu faydasının yanında genetik meteryal olarak aktarılmış olması karâbet açısından kafalarda soru işareti meydana getirmektedir.

MİKROVEZİKÜLLER

Bir başka genetik materyal ise, mikroveziküllerdir. Anne sütü, retrovirüse benzer mikroveziküller içermektedir. Bu mikroveziküller de tek zincirli RNA içermekte ve ters enzim aktivesi göstermektedir. RNA içerikli mikroveziküllerin başka hücrelere aktarılabildiği ve aktarıldıkları bu yerde fonksiyonel olarak görev aldıkları bilinmektedir. Buradan yola çıkarak bazı bilim adamları bu mikroveziküller yoluyla annesinden süt emen bebeğe gen aktarımı yapılabileceğini düşünmektedir. Hatta klinikte, genetik hastalığı olan yenidoğanlara sütanne yoluyla RNA içeren mikroveziküllerin aktarılması ile bu genetik hastalıklara kalıcı tedaviler bulunabileceği de düşünülmektedir.

MİTOKONDRİ DNA’SI (MTDNA) Mitokondrial kalıtım, mtDNA’sından kaynaklanan hastalıkların kalıtımını açıklamak için kurulmuş bir kalıtım modelidir. mtDNA, hücre çekirdeği yerine mitokondri içinde yer alan ve tüm dizisi 1981 yılında bildirilmiş yaklaşık 16500 bazdan oluşan dairesel bir DNA molekülüdür. mtDNA molekülü 37 gen içerir. İnsan çekirdek DNA’sı 3 milyar bazdan oluşur. 20 binden fazla gen barındırır. Her bir hücrede binlerce mitokondri, ve bu mitokondrilerde binlerce mtDNA kopyası bulunur. Mitokondrial kalıtımın ilginç bir özelliği vardır. Bebekteki mitokondriler anneden gelir. Bu nedenle çocuk mitokondrilerini anneden alır. Babadan hiç olmaz veya çok az olur. Anne hastaysa çocuk da hasta olur; fakat aynı durum baba için söz konusu değildir.

MTDNA ANNE SÜTÜYLE AKTARILIYOR MU?

Anne sütünün, mitokondriyal DNA vasıtasıyla genetik yük taşıdığını söyleyen çalışmalar vardır. Anne sütüyle bebeğe geçtiği tespit edilen mtDNA’nın oksijen radikallerine daha fazla maruz kalması, koruyucu ve tamir sistemlerinin azlığı sebebiyle çekirdek DNA’ ya göre mutasyonlara daha açıktır. Anne, Leber Herediter Optik Atrofi (LHON) ve Kearn Sayre sendromu (KSS) gibi bazı mtDNA hastalıklarına sahipse bu annenin sütünü alan çocuklarda bu hastalıklar ortaya çıkabilir. Bu hastalıkların mtDNA aracılığıyla anne sütüne geçme ihtimali bebeğin sağlığı açısından oldukça düşündürücüdür. Konuya bu açıdan bakıldığında Avustralya AIDS örneğinde olduğu gibi süt bankalarında, büyük havuzlarda karıştırılan binlerce annenin sütünün; besleyiciliğinin yanı sıra bir tehdit unsuru haline gelebileceği unutulmamalıdır.

SÜTANNELİĞİ KURUMU

Çocuğun anne sütü ile beslenmesi sadece vitamin açısından zengin olan bir gıdanın ona içirilmesi olayı değildir. Emerken çocuğun bir insan tenine temasının oluşturacağı karşılıklı manevî ve psikolojik etki de düşünülmelidir. Tabii ki en uygunu bebeğin öz annesi tarafından emzirilmesidir. Bebeğin emzirilmesi de “…Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirsinler.” (Bakara 233) ve “…sütten kesilmesi de iki sene içindedir.” (Lokman 14) ayetleriyle yüce kitabımızda tavsiye edilmiştir. Ama çeşitli sıkıntılarla öz annenin çocuğu emziremediği durumlarda Kur’an-ı Kerim bize şöyle bir kapı aralamaktadır:

“Eğer annesinin çocuğu emzirmemesi sebebiyle sıkıntıya düşerseniz, bu takdirde baba, ücret vererek bir başka emziren kadın bulacaktır” (Talak 6). Yüce kitabımızın bize sağladığı bu kolaylıkla, sütü yeterli gelmeyen ya da değişik sebeplerden ötürü çocuğunu emziremeyen annelerin karşısına sütanneliği kurumu çıkmaktadır. Sütanneliğinin en önemli avantajı diğer yöntemlerdeki gibi bebeği beslemesinin yanı sıra bunun öz anne tarafından emzirilmeye en yakın yöntem olmasıdır. Sütün özellikle daha fıtrî oluşu annenin memesinden aktığı andaki durumu itibariyledir. Şayet o annenin memesinden aktıktan sonra bekletilip daha sonra şöyle veya böyle ısıtılarak bebeğe verilirse tabiilik yitirilmiş olur. Nitekim, ilmi çalışmalar; ısıtılan, dondurulan ve bankalarda saklanan sonra tekrar ısıtılan sütlerin besleyici ve koruyucu özelliklerinin %30-50 oranında azaldığını göstermektedir.. “…ve içenlerin boğazından kolayca letafetle geçen halis bir süt içiriyoruz.”(Nahl, 16/66) ayetinde de geçtiği gibi sütün hâlis olması onun bozulmamış ve mikrop bulaşmamış olması demektir. ‘Hâlis’ ve ‘sâiğ’ oluşu biraz da canlının memesinden aktığı ana bağlanmaktadır. Dolayısıyla Allah’ın anneye bahşettiği bu fıtri durum hem uygulama kolaylığı sağlaması hem de her an uygun sıcaklıkta ve hazır olması sebebiyle insana sunulan eşsiz bir lütuftur.

SONUÇ

Bütün bu zikrettiğimiz veriler ve gerekçeler ışığında süt bankacılığı projesinin pek çok sakıncayı beraberinde taşıdığını söyleyebiliriz. En büyük mahzuru da hiç şüphesiz dinî açıdan meydana getirdiği karışıklıktır. Zira İslam dinine göre süt emme yoluyla meydana gelen akrabalık tıpkı nesep yoluyla sabit olan akrabalık gibidir. Aynı sütten beslenen -hatta Hanefî ve Malikî mezheblerine göre bir yudum dahi olsa- erkek ve kız çocukları arasında ve süt veren anne arasında nesep yoluyla gerçekleşen mahremiyet teessüs etmektedir. Dolayısıyla bu konuda çok ciddi ve hassas davranmak gerekmektedir. Süt bankalarında toplanan sütlerin dinimizin gösterdiği hassasiyetler çerçevesinde alınıp muhafaza edilmesi, her kesin aynı dinî hassasiyeti göstermesi ve uygulaması çok zor gözükmektedir. Değişik ülkelerde denenen ve pek çok tıbbî ve etik komplikasyonla karşılaşılan bu konunun çok iyi etüd edilip ona göre adım atılması gerekmektedir. Konunun genetik yönü ise henüz tam olarak aydınlığa kavuşmuş değildir. Yapılan az sayıda çalışmanın ivedilikle arttırılması zorunludur. Elbette ki süt bankacılığına karşı çıkıp bu ihtiyacı çözümsüz bırakmak da doğru değildir. Süt bankacılığı yerine sütannelik kurumunun yaygınlaştırılması en selâmetli yol olsa gerektir. Asırlardır uygulanan sütanneliği müessesesi dinî, ahlakî, örfî ve tıbbî açıdan daha sağlıklı bir çözüm olarak karşımızda durmaktadır.

*Fatih Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi ergun.capan@yeniumit.com.tr

KAYNAKLAR

Dan Hurley, Grandma’s Experiences Leave a Mark on Your Genes, Discover Magazine, 2013, Mayıs. (Paradigma değişikliği) Murat Kumbasar, Süt akrabalığı, Atatürk Üniv. İlahiyat Dergisi, 2007, 16, 317. Ayşe Gürol, Turkish womens knowledge and views regarding mothers milk banking. Collegian, 2013, Avustralya Hemşirelik Okulu Yayınları. Ramli N, Human milk banks, Eastern Journal of Medicine, 2010, 15, 163. Fang Yuan Chang, Charecteristics of the First Human Milk Bank in Taiwan, Pediatrics and Neonatology, 2013, 54,28. Karen Simmer, Süt bankacılığının bilinen ve bilinmeyen yönleri, Early Human Development, 2009, 85,701. JH Kim, İnsan süt bankaları, Kanada Pediatri Derneği, 2010, NG 2010. Susan Landers, Donor human milk banking and the emergence of milk sharing, Pediatr Clin N Am 60 (2013) 247-260. Mark Underwood, Human milk fort he prematüre infant, Pediatr Clin N Am 60 (2013) 189-207. Donna Miracle, Amerika’daki süt bankalarındaki modern etik konular, 2011, Pediatrics, Online, 1098-4275. www.pediatrics.org. Emel Gür, Anne sütü ile beslenme, Türk Ped A. 2007; 42: 11-5. Hylander MA, Strobino DM, Dhanireddy R. Human milk feedings and infection Among Very Low Birth Weight Infants. Pediatrics 1998; 102:p.e.38. Martin RM, Smith GD, Mangtani P, Frankel S, Gunnell D. Association between breastfeeding and growth: the Boyd-Orr cohort study. Arch Dis Child Fetal Neonatal Ed 2002; 87: 193-201. Owen CG, Whincup PH, Gilg JA, Cook DG. Effect of breast feeding in infancy on blood pressure in later life: systematic review and meta-analysis. BMJ 2003; 327: 1189-95. M. Fethullah Gülen, Kuranın Altın İkliminde, 2010. Prof. Ömer Çelik, Kuran’dan Teknolojik Yansımalar, 2009. Eurodias S. Rapid early growth is associated with increased risk of childhood type 1 diabetes in various European populations. Diabetes Care 2002; 25: 1755-60. Anderson JW, Johnstone BM, Remley DT. Breastfeeding and cognitive development: a meta-analysis. Am J. Clin Nutr 1999; 70: 525-35. Kosaka N, Izumi H, Sekine K, Ochiya T. MicroRNA as a new immune-regulatory agent in breast milk. Sience. 2010 Mar 1;1(1):7. doi: 10.1186/1758-907X-1-. M. Kemal Irmak, Yeşim Oztas, Emin Oztas, RNA-Based Gene Delivery System Hidden in Breast Milk Microvesicles, J Exp Integr Med. 2012; 2(2): 125-136 doi: 10.5455/jeim.150312.hp.003 Ian C G Weaver, Epigenetic programming by maternal behavior, NATURE NEUROSCIENCE VOLUME 7 | NUMBER 8 | AUGUST 2004. (Ses getiren bu çalışmada anne davranışlarının çocuğun genetiğini etkileyebileceğinden bahsediyor).

Dipnotlar 1. Kuveyt Fıkıh Ans. 22/247. 2. Muslim, Rada’, 1. 3. Müslim, Rada’ 11Nesâî, Nikah 50. 4. Buhârî, İlim, 26. 5. Buhari, Humus 4, Şehadat 7, Nikâh 20. 6. Kuveyt Fıkıh Ans. 22/224.

Yanlış Anlatılan Harem

Osmanlı’ya dâir yanlış anlaşılan ve buna bağlı olarak yer yer o şekilde yansıtılan hususların başında harem hayatı gelmektedir. Kadını harem dedikodularının malzemesi olarak ele alan eserleri okuyan ve esasen bir fazilet ve ahlâk mektebi olan Osmanlı haremini, gerçek hüviyetiyle öğrenmeyen nesillerin, tarihimiz hakkında yanlış hükümlere sahip olması üzüntü vericidir.

Geçmişte evlerde, konak ve saraylarda genellikle iç avluya bakacak şekilde plânlanan, kadınların yabancı erkeklerle karşılaşmadan rahatça günlük hayatlarını sürdürdükleri bölümlere “harem” adı verilmiştir. Zaten harem kelimesi Arapçada “korunan ve mukaddes olan şey veya yer” mânâsına gelmektedir. Türk-İslâm kültüründe gerek evlerde gerekse saraylarda erkeklerin yaşadığı veya idarî işlerini yürüttüğü bölümlerle (selâmlık), ailenin yaşadığı bölüm (harem) birbirinden ayrılmıştır. Bu ayrım, Osmanlı sarayı için de geçerlidir.

Kuruluş devrinde Osmanlı padişahları, câriyelerin yanısıra komşu hükümdarların veya beylerin kızlarıyla da evlilikler yapmışlardır. Padişahların yükselme devrinden sonra, daha ziyade haremden câriye statüsündeki kadınlarla evlilik yapmalarının sebebi, üçüncü şahıslardan kaynaklanabilecek suiistimallerin önüne geçebilmektir. O dönemden itibaren sarayda, padişahların aileleriyle birlikte oturdukları harem dairesi olmakla birlikte, teşkilâtlandırılması Fatih devrinde gerçekleşmiştir. İstanbul’un fethinden sonra Beyazıt’ta inşâ edilen ve “Eski Saray” olarak bilinen yerde bulunan harem, 16. asrın ikinci yarısında Topkapı Sarayı’na taşınmıştır.

Her odanın girişinde, duvarlarında âyetlerin, hadîs­lerin, duaların bulunduğu bir mekân olan Osmanlı haremi, Batılılar tarafından gerçek dışı bir şekilde hayallerle süslenerek anlatılmıştır. Ancak Batı saraylarında yaşananlara göre, Osmanlı saray hayatı, mukayese edilemeyecek kadar mazbuttur. Asırlar boyunca Avrupa saraylarında yaşanan zevk ve safahat âlemleri, Batı kaynaklarında geniş yer tutmaktadır. Avrupalı için iktidar ve maddiyatın nihaî hedefi, daima böyle bir hayatı temin etmek olmuş; bunun neticesinde kadınların haysiyeti çiğnenmiş, bir mal gibi alınıp satılan kadınlara yaşlandıktan sonra da hor gözle bakılmıştır. Batılılar, geniş hayalleriyle bire bin katarak oluşturdukları gerçek dışı rivayetlerle hiç görmedikleri hâlde, harem hakkında kitaplar kaleme almışlardır. Bütün bunlara rağmen, Osmanlı haremi asaletini her zaman muhafaza etmiş ve haremde Müslüman-Türk ahlâkının beşiği olan aile hayatına leke sürülmemiştir. Padişahlar harem mensupları ile her zaman ölçülü bir yakınlık içinde bulunmuşlardır.

Osmanlı’nın yaşadığı dönemde Avrupa saraylarında kadınların karıştığı entrikalar da, tarihte çok geniş bir yer tutmaktadır. Buna mukabil Osmanlı sarayında da Kanunî’nin hasekisi Hürrem Sultan’la başlayan, Nurbânû, Safiye ve Kösem sultanlarla devam eden bir zaman diliminde bazı hâdiseler yaşanmıştır. 1. Ahmed’den itibaren neredeyse bütün 17. yüzyıl padişahlarının çocuk denecek yaşta tahta çıkmaları ve uzun bir süre idareye hâkim olamamaları, devlet teşkilâtında otoritesizlik doğurduğu gibi, harem teşkilâtında da bir sarsıntı meydana getirmiştir. Benzerine daha evvel rastlanmamış şekilde bazı vâlide sultanlar, saray ve devlet idaresinde nüfûzlarını artırmışlardır. 7 yaşında tahta çıkan 4. Mehmed’i saltanatının ilk yıllarında idare eden Hatice Turhan Sultan, haremde, kadınların asla siyasete karışmamaları gerektiği terbiyesini yerleştirmiş ve bu durum Osmanlı’nın sonuna kadar sürmüştür. Unutmamak gerekir ki, valide sultanların hanedanın devamına çok önem vermeleri, devletin devamlılığını sağlamıştır. Kösem ve Turhan sultanların devlet idaresiyle alâkalı verdikleri emirler de, onların devlet idaresinden uzak “basiretsiz ve bilgisiz” kişiler olmadıklarını ortaya koymaktadır.

Harem halkını, “harem hizmetlileri ve sakinleri” diye iki gruba ayırmak mümkündür. Haremin en itibarlı ve en yetkili şahsiyeti hiç şüphesiz, padişahın annesi olan vâlide sultandır. Kadın ve erkek personelin başında bulunan isim ise harem ağasıdır. Ayrıca haremde, hadım olarak Afrika’dan getirilen köleler istihdam edilmiştir. Osmanlılar tarafından insanlar asla hadım edilmemiştir. Osmanlı âlimleri bu meseleyi dinen caiz olmadığından haram addetmiş, ama hizmetçi olarak sarayda kullanmayı mekruh görmüşlerdir.

Bugün üzerinde çok konuşulan ve birçok açıdan yanlış değerlendirilen mesele, haremin asıl sakinleri, yani câriyelerdir. Hukuken kadın köle statüsünde olan câriyelerin esas kaynağı savaşlarda alınan esirlerdir. Savaş esirlerine iyi muamele edilmesi, İslâm’ın esaslarındandır. Esir edilen ve câriye statüsünde olan kadınların terbiye süzgecinden geçtikten sonra İslâm’a ısındırılıp hürriyetlerine kavuşturulmaları tavsiye edilmiş ve tatbikatta buna zemin hazırlanmıştır. Ayrıca o devirlerin şartları içerisinde, esir pazarlarından câriye satın alınmış, başka hükümdarlardan da, saraya câriye gönderenler olmuştur. Ama zamanın hiçbir diliminde, Osmanlı’da olduğu gibi, saraya alınan bir câriyeden, valide sultan dediğimiz, zamanın “first lady”sini çıkaran başka bir medeniyet olmamıştır.

Haremin esas fonksiyonu, padişaha ve ailesine hizmet eden kadınların yetiştirildiği uygulamalı bir eğitim müessesesi olmasıdır. Bu eğitim yuvasında câriyeler, Türk-İslâm ahlâk seciyesi ve dönemin ilim anlayışı üzere yetiştiriliyorlardı. Okuma yazma ve dinî bilgiler öğrenen; ayrıca görgü, usul, düzgün konuşma, güzel iş yapabilme esasları çerçevesinde disiplinli bir eğitim alan câriyeler, bir yandan da kabiliyetlerine göre mûsiki, biçki, dikiş, nakış dersleri aldıktan sonra haremde çeşitli işlerde istihdam ediliyorlardı. Aralarından ilerleme gösterenler kalfa seviyesine yükseliyor; padişahın, vâlide sultanın, kadınefendinin veya ikballerden birinin dairesine gönderiliyordu. Zeki ve kabiliyetli câriyeler, kendilerine verilen eğitim ve terbiye sonrasında derece derece yükselip usta oluyor ve doğrudan padişahın hizmetinde bulunuyorlardı. Sanılanın aksine, yükselmek için dünya güzeli olmaya gerek yoktu. Kendisine verilen eğitimi en iyi özümseyen, güzel yazan, güzel konuşan câriye, yarışa avantajlı başlıyordu. En alt kademe olan câriyelikten son mertebe olan ustalığa yükselme, bir sistem içinde gerçekleşiyordu. Bu sistem, devlet idaresinde bulunacak erkeklerin yetiştiği Enderun teşkilâtındaki terfi sistemine çok benziyordu.

Haremde yetişen câriyelerin bir bölümü âzâd edilip haremden çerağ ediliyordu. Yani çeyizleri hazırlandıktan ve ellerine “çerağ kâğıdı” denen bir belge verildikten sonra, kendileri gibi saray kültürü ve eğitimi alan Enderunlularla evlendiriliyordu. Devletin çeşitli kademelerinde sadakatle hizmet etmeleri için yetiştirilen Enderunlular, padişah tarafından evlendirilerek, saraya ve hanedana bağlılıkları sağlanıyordu. Bu durum, Osmanlı merkeziyetçiliğinin derinliğini yansıtıyordu. Saraydan ayrılıp hürriyetine kavuşan câriyelere “saraylılar” adı veriliyordu. Sonradan zor durumda kalanlar için her türlü tahsisat yapılıyor, eşleri ölenlere ise maaş bağlanıyordu. Saraydan ayrılmak istemeyenler hayatlarının sonuna kadar himaye ediliyorlardı.

Klâsik dönemde haremde yüzlerce câriye olmakla birlikte, bunların % 90’ı tamamen hizmetçi statüsündeydi. Hizmetleri karşılığında belli bir maaş alan bu ilk gruptakilerin, haremin ve padişah ailesinin hizmetlerini îfa dışında herhangi bir şekilde padişahla münasebetleri mevzubahis değildi. Padişah, vâlide sultanın veya hazinedar ustanın aracılığıyla câriyeler arasından, aldığı özel eğitim sonrasında zekâsı ve kabiliyetleri ile dikkat çeken birkaç tanesiyle ilgilenir, diğerlerini ne bilir, ne de görürdü. Padişahın kalkıp câriyelerin bölümüne geçmesi için “kuş olup uçması” lâzımdı. Âdeta bir üniversite gibi düşünülen haremin mimarî yapısı da buna göre tasarlanmıştı. Dolayısıyla sayısız cariyeyi resmigeçit yaptırıp dilediğini seçtiği iddiası kesinlikle gerçeği yansıtmıyordu. Harem halkının meşru dairede eğlenip dinlenebilecekleri, oraya has mahremiyeti muhafaza edebilecekleri özel bir yapı vardı. Askerî bir teşkilât gibi, burada yaşayanların bir dakika bile boş kalmaması hedeflenmişti.

Neslin devamı hanedan açısından çok önemliydi. Bununla birlikte çeşitli hastalıklar sebebiyle küçük yaşta ölen şehzadeler olabiliyordu. Bazı câriyelerin çocuğu olmuyor veya kız çocukları oluyordu. Bunlar padişahların birden fazla evlilik yapmalarının sebepleri arasındaydı. Padişahların evlendikleri hür hanımlarla eş statüsündeki câriyeler arasında hukukî bir fark yoktu. Padişahlar, harem dairesinde istihdam ettikleri veya karı-koca hayatı yaşadıkları câriyelere şer-î şerifin hükümlerini aynen tatbik ediyorlardı. Kısacası padişahın evi ve bir eğitim müessesesi olan haremde hayat, İslâm hukukunun belirlediği sınırlar ve esaslar içinde cereyan ediyordu. İslâm hukukuna göre, efendiler ve padişahlar, başkasıyla evli olmayan ve istifrâş hakkı kendilerine ait bulunan câriyeleri azad edip nikâh yaparak karı-koca hayatı yaşayabiliyorlardı. Osmanlı sarayında bu tür câriyelerin sayısı fazla değildi.

Osmanlı harem teşkilâtı ve oradaki günlük hayat hakkındaki bilgiler daha ziyade 19. yüzyıla, yani Batı’nın tesirinin saraya ve hareme nüfuz ettiği döneme ait olduğundan, erken dönem hakkında genellemelere gidilmesi kaçınılmaz olmuş, bu da hayalî, gerçek dışı yorumlara ve tasvirlere zemin hazırlamıştır. Ancak değişmeyen hakikat, haremde her hareketin kurala bağlandığı, sıkı bir disiplinin uygulandığı ve buranın bir sefahat mekânı olmadığıdır. Topkapı Sarayı hareminde ve bir kısmı hâlen Gülhane Parkı olan has bahçede, eğlencelerin tertip edildiği günlerde bile her şey kaidelere bağlı işlemiştir. Hanedanın Dolmabahçe, Çırağan, Yıldız ve Beşiktaş saraylarında yaşadığı yıllarda da durum bundan farklı değildir. Düğünlerde, halvetlerde, bayramlarda, kandil gecelerinde, Ramazan’ın on be­şinde, Hırka-i Saâdet’in ziyaretinde, padişahların cenaze merasimlerinde de aynı hassasiyet içinde temsil edilen bu disiplin ve gelenek, Osmanlı Devleti tarih sahnesinden çekilinceye kadar devam etmiştir. Hanım sultanlar tarafından son devirde kaleme alınan hatıra ve eserler, ayrıca haremi yakından inceledikten sonra meseleyi objektif ve önyargısız olarak değerlendiren araştırmacıların yazdıkları bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, padişahların eğlendiği yer olan salonun (Hünkâr Sofası) duvarlarına, aile hayatı ve terbiye ile alâkalı âyetlerin nakşedildiği düşünüldüğünde, Batılıların haremle ilgili yazdıklarının ne kadar gerçek dışı olduğu daha iyi anlaşılır.

Altı asırlık dönemde Osmanlı hareminin Türk-İslâm geleneğine uygun bir müessese olarak varlığını sürdürdüğü bir gerçektir. Zaten haremde bulunup da saraydan memnun olmadığı için, kaçmaya yeltenen bir kişi göstermek de mümkün değildir. Yerli ve yabancı yazarlar tarafından hakkında çok şey söylenen, resimlere, dizilere ve filmlere konu olan harem hayatının, artık mahremiyet ve edep sınırları zorlanmadan, hayalî unsurlara ve kurgulara yer verilmeden ele alınması gerekmektedir. Tarihimizin doğru ve tarafsız olarak aktarılmasının yanında, ecdadımıza karşı yapabileceğimiz en büyük vefa, onları hayırlı yönleriyle yâd edebilmek ve hürmetkâr bir tavır sergileyebilmektir. Murat Duman, Sızıntı Dergisi, Yıl 2011, Sayı 391. Kaynaklar – Ayşe Osmanoğlu, “Babam Sultan Abdülhamid” Selçuk Yayınları, 1986. – Ahmed Akgündüz ve Said Öztürk, “Bilinmeyen Osmanlı”, OSAV, 1999, ss. 319–335. – M. Fethullah Gülen, “Çizgimizi Hecelerken”, Nil Yayınları, 2010, ss. 115–119. – Abdülkerim Özaydın-Nebi Bozkurt, “TDV İslâm Ansiklopedisi”, Cilt 16, “Harem”, ss.132; Mehmet İpşirli, “Osmanlı Devleti’nde Harem”, ss. 135–138.

İntihar Saldırıları ve İslâm

İntihar saldırılarına geçmeden önce mevzunun anlaşılmasına yardımcı olabilecek genel bir iki hususa işaret etmekte fayda olacağı kanaatindeyiz. İslâm’a göre insan, insan olması itibarıyla üstündür. Kur’ân bu hususu şu şekilde ifade etmiştir; “Doğrusu Biz insanoğlunu çok şerefli yarattık.” (İsra sûresi, 17/70) Kadın-erkek, genç-ihtiyar, siyah-beyaz her insan muhteremdir, masûndur ve dokunulmazlığı söz konusudur. İslâm, insan hayatına çok önem vermiştir. Birçok ayet ve hadisle “zaruriyat-ı hamse” (olmazsa olmaz şartlar) denilen beş aslî değerin korunmasını emretmiştir.1 Bunlar; din, nefs, nesil, akıl ve maldır. Bu itibarla insanın hayatına kastedilemez, ırzına el uzatılamaz, malına tecavüz edilemez, yurdundan-yuvasından çıkarılamaz, hürriyeti elinden alınamaz, inançlarını yaşaması engellenemez.

İslâm her bir insanı, başka varlıklara göre bir tür olarak gördüğü için tek bir insanı öldürmeyi bütün insanları öldürme, bir insanın hayatını kurtarmayı da bütün insanların hayatını kurtarma olarak kabul etmiştir. (Bkz. Mâide sûresi, 5/32) Bu değerlendirme, hiçbir din ve modern sistemde olmadığı gibi, insan haklarıyla alâkalı hiçbir komisyon ve kuruluşta da insana bu seviyede değer verilmemiştir. Hatta bir insanın kendisinin bile kendine karşı bu olumsuzlukları irtikap etmesine, Allah tarafından kendisine bahşedilmiş hayata son vermesine müsaade edilmemiştir. Bir insan başka birisini öldüremeyeceği gibi kendi hayatına da son veremez yani intihar edemez. İslâm, intihara katiyen cevaz vermemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de intihar yasaklanmış, (Nisa sûresi, 4/29) Peygamber Efendimiz de birçok hadislerinde intihar etmenin haram olduğunu ve âhiretteki cezasının ne kadar tüyler ürpertici olduğunu bildirmiştir. (Buhâri, Cenâiz 84; Müslim, İman 175)

İslâm’da sulh esastır

İslâm, sulh güven ve esenlik demektir. O, hep sulh ve salah soluklamıştır. Onu inanarak yaşayan Müslüman da herkese hatta her şeye güven vaat eden, elinden-dilinden rahatsızlık duyulmayan kimse demektir. İslâm, yeryüzünde fitneye, fesada, çatışmaya, zulme ve teröre savaş ilan etmiştir. Birçok ayet ve hadiste bildirildiği üzere İslâm’da sulh esas, savaş arızidir. Müslüman’ın diğer insanlarla münasebetlerinde de yine sulh esastır. Emniyetin ve dünya barışının esas olduğu bir dinde, savaş ve çatışma gibi şeyler arızidir. Sağlam bir bünyeye arız olan mikropları savmak için bünyenin kendisini savunması gibi istisnaî bir durumdur. İslâm, bir insanlık realitesi ve beşer tarihinin en göze çarpan bir vakası olmasına rağmen savaşı da -ki bu da belli prensipler çerçevesinde cereyan etmektedir- hoş görmemiş, onu öncelikle müdafaa maksadına bağlamış, sonra da bizzat Kur’ân’da geçen “Fitne katilden beterdir.” (Bakara, 2/191) prensibi çerçevesinde savaşları ve temelde savaşa yol açan kargaşaları, düzensizlikleri, zulmü, bozgunculuğu önlemek için meşru saymış2 ve onun için insanlık tarihinde ilk defa çok önemli sınırlamalar ve prensipler getirmiştir.3

İslâm, savaşı dengelemek için de kaideler koymuştur: “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Maide sûresi, 5/8) buyurarak adaleti ve cihan sulhunu esas almıştır.

Bütün bu temel esasların yanında İslâm her Müslüman’a dinini, canını, malını, neslini, ırz ve mukaddesatını koruma hakkı tanımıştır. Hatta bu uğurda gerektiğinde ölmeyi şehitlikle payelendirmiştir. (Buharî, Mezalim 32; Müslim, İman 226) Bu şekilde genel bir bakıştan sonra intihar eylemleri üzerinde durmak istiyoruz. İntihar eylemlerini barış ve savaş ortamında yapılanlar diye iki ayrı grupta ele almak gerekir.

A-Barış Ortamında İntihar Eylemleri

Öncelikle ifade etmek gerekir ki, İslâm’ın ârizî bir durum olarak kabul ettiği savaş ile ilgili nasslarını barış ve sivil ortamına alıp uygulamak doğru değildir. Savaş ile ilgili hükümler savaş durumu ve şartları ile kayıtlıdır, sivil ortamda ve barış halinde ise İslâm, her Müslüman’a imanî ve ahlakî değerleri seviyeli temsil ederek, insanlara şefkat ve merhametle muamele etmesini ve yaşadığı toplumda sulhun ve emniyetin temini için çalışmasını emreder.4 Bu yüzden barış ortamındaki herhangi bir ülkenin ister sivil isterse askeri herhangi bir yerinde bombalı intihar eylemi yaparak masum insanları hunharca katletmeyi İslâm dininin hiçbir şekilde onaylaması mümkün değildir.

İnsanlara hatta bütün varlığa şefkatle, merhametle muamele edilmesini emreden Kur’ân-ı Kerîm, “haksız yere bir insanı öldürmeyi, bütün insanlara karşı cinayet işleme” şeklinde değerlendirmiştir. (Mâide sûresi, 5/32) Evet, İslâm nazarında, bir insanın haksız yere öldürülmesi bütün insanların öldürülmesi gibi büyük bir cinayettir. Zîrâ bir insanın öldürülmesi, hem herhangi bir insanın öldürülebileceği fikrini vermekte, hem de topyekün insanlığın hayat haklarına karşı hürmetsizliği terviç etmektedir. Ve böyle bir cinayeti işleyen kimse, Allah nezdinde çok büyük değeri olan insanı, tüyler ürperten menfur bir cinayetle katletmekle çok kötü bir çığır açtığından bütün insanları öldürmüş gibi Allah’ın gazabına ve büyük bir azaba müstahak olmuş olur.

Kur’ân-ı Kerîm, bir insanın haksız ve kasıtlı olarak öldürülmesi suçuna getirdiği ağır tehdidi, diğer suçlara getirmemiştir. Gerçekten de bu ifade ve tehditler tüyler ürperticidir: “Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa sûresi, 4/93)

Kasten bir mü’mini öldüren insanın cezası, Allah affetmezse ebedî cehennemdir. Ümmetin allâmesi İbn Abbas ve bazı âlimler bu ayeti kasten bir mü’mini öldüren kimsenin tövbesinin kabul olunmayacağı ve ebedi cehennemlik olduğu şeklinde tefsir etmişlerdir.5 Kur’ân’ın tefsir ve yorumunda en önde gelen otorite bir insanın bu yaklaşımı gözden uzak tutulmamalıdır.

Ayette kasten bir mü’mini öldüren insanın cehennemle cezalandırmasının yanında Allah’ın ona gazap edeceği, onu lanetlediği ve ona büyük bir azap hazırladığı bildirilmektedir. Allah’ın hiçbir suça böylesine ağır, tüyler ürperten bir tehdidi söz konusu değildir. Ayrıca masum bir insanı öldürmek Allah’a şirk koşmakla birlikte zikredilmiştir. (Bkz. Furkan, 25/68; Enam, 6/151) Bu da meselenin dehşetini göstermesi bakımından önemlidir.

Diğer taraftan böyle bir vahşeti İslâm dininin kaynakları ile temellendirmek de söz konusu değildir. Değişik ilaçlar ve tekniklerle beyni yıkanarak veya robotlaştırılarak intihar eylemlerine sürüklenmesi dışında iman ve İslâm sıfatları olan şuuru yerinde bir Müslüman’ın böyle bir şeyi yapması düşünülemez.

B. Savaş Ortamında İntihar Eylemleri

Yukarıda kısaca İslâm’ın barış ortamına yönelik genel tavrını ifade etmeye çalıştık. Şimdi de mukaddesatını, ülkesini, varlığını koruma uğrunda savaşmak durumunda kalanların, masum insanlara ve sivil hedeflere yönelik intihar saldırılarını İslâmî kriterler açısından ele almak istiyoruz:

1. Savaş halinde iken “muharip olmayanlar” öldürülmez

Bir Müslüman’ın, iradesinin hakkını vererek hayatını Cenab-ı Allah’ın gönderdiği mesajın prensiplerine göre yaşaması, inancının gereğidir. Müslüman, ibadet hayatından muamelata, ondan öfke, nefret gibi hissî fiillerine kadar hayatının her karesini ilahî emirler çerçevesinde şekillendirmek durumundadır. O, koruması gereken haklarını savunma mücadelesi verirken de bu prensiplere uymakla yükümlüdür. Savaş süreci dahi getirilen ilke ve prensipleri ihlal etmeyi meşru kılmaz. İslâm, savaş durumunda dahi, savaşa katılmayan yaşlı, kadın, çocuk vb. kimselerin öldürülmesini onaylamamıştır. Bu gibi kimseleri “muharip” vasfını haiz kabul etmemiştir. Ve bu şekildeki bir yaklaşım, savaş hukukuna İslâm’ın getirdiği yeni ve orijinal bir ilke ve prensiptir.

Savaş durumunda genel bir prensip olarak “muharib olmayan”lar öldürülmez. Kur’ân’da;

وَقَاتِلُوا فِي سَبِيل اللّٰهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُوا إِنَّ اللّٰهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

“Sizinle Savaşanlarla (savaşmaya ehil ve kudreti olup da bizzat savaşanlarla) siz de Allah yolunda savaşın. Fakat haksız yere saldırmayın, haddi aşmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara sûresi, 2/190) buyurulmaktadır.

Âyetteki يُقَاتِلُونَكُمْkaydı çok önemlidir. Bu kip teknik ifadesiyle “müşareket” bildirir ki bunun mânâsı “sizinle savaş eden”, “muharip statüsünde olanlar” demektir. Demek ki muharip olmayanlar yani savaşma statüsünde olmayanlarla savaşılmayacaktır.

Bu âyetten anlaşılan “muharip olmayanların öldürülmemesi” hususu Peygamber Efendimiz tarafından gerek sözlü gerekse fiili olarak izah edilmiştir: Bu konuda birçok hadis vardır.6 Biz bunlardan birkaç tanesini nakletmekle iktifa etmek istiyoruz:

Gazvelerden birinde öldürülmüş bir kadın bulunması üzerine Allah Resûlü böyle bir davranışı “Bu kadın savaşan birisi değil ki niçin öldürüldü?” buyurarak kesinlikle tasvip etmemiş (Ebu Davud, Cihad 111) ve kadınların, çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. (Buhari, Cihad 147; Müslim, Cihad 25)

Ayrıca Allah Resûlü, gazvelere gönderdiği ordulara, komutanlara şu şekilde tenbih ediyordu: “Allah’ın adıyla yola koyulun, Allah yolunda mücadele verin, savaştığınız insanlarla aranızda bir anlaşma var ise ona riayet edin, haddi aşmayın, meşrû savaşırken öldürdüğünüz insanlara müsle yapmayın (ağzını, burnunu keserek, insanlık onurunu rencide edecek şeyler yapmayın) çocukları, kadınları, yaşlıları, ibadethanelerdeki insanları öldürmeyin.” (Tehanevi, İlaü’s-Sünen, 12/31-32; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/300; Ebu Davud, Cihad 82)

Hülefa-yı Râşidîn de aynı hassasiyeti göstermiştir. Günümüze kadar hemen bütün İslâm devlet başkanları cepheye gönderdikleri komutanlara, sivil insanlara ilişmemelerini, mallarına zarar vermemelerini; savaşırken kadın ve çocukları, mabetlerde yaşayan rahip ve keşişleri, tarlasında çalışan çiftçileri öldürmemelerini tenbih etmişlerdir. Ve bu prensipler de genellikle tatbik edilmiştir.

İslâm Hukuku âlimleri, (muharip olmayan) kadınların, çocukların, pîr-i fânilerin, rahiplerin, kilisede ibadet eden insanların, âmânın, kötürümün savaşta öldürülmelerinin haram olduğunda ittifak etmişlerdir. (Tahavî, Muhtasaru İhtilâfı’l-Fukahâ, 3/455-456)

Yukarıda zikredilen ayetteki (Bakara, 2/190) “haddin aşılması”, Allah Resûlü tarafından iki şekilde tanımlanmıştır; “muharip olmayanları öldürmemek” ve öldürülen insanların insanlık onurunu zedeleyici davranışlarda bulunmamak. Peygamberimiz, savaş durumunda karşı taraftan öldürülen insanlara “müsle” (öldürülen insanın ağzını, burnunu, kulağını kesilmesini) yapılmasını ve “sabran” (bir canlının bağlanarak nişangah haline getirilerek ve çeşitli silahlarla atış yapılarak) öldürülmesini yasaklamıştır.7 Hatta Efendimiz bir tavuğun bile “sabran” öldürülmesini yasaklamıştır. (Ebu Davud, Cihad, 120; Darimî, Edahî, 13)

Ayrıca Peygamberimiz bir Müslüman’ın savaşırken bile kendine yaraşır bir şekilde davranması gerektiğine dikkatleri çekmiştir: “İnsanî ve ahlakî değerlere riayet ederek en güzel bir şekilde savaşan ehli imandır.” (Ebu Davud, Cihad, 110) Şimdi, bu kriterler penceresinden bombalı intihar eylemlerine baktığımızda İslâm’ın genel ve etik prensipleriyle ve tarih boyu uygulamasıyla tamamen zıt olduğunu görürüz. Zîrâ bu eylemlerde “muharip” vasfını haiz olmayan masum kimseler katledilmektedir ki bu, açık olarak İslâmî nasslarla çelişmektedir.

2. Sivil hedeflere saldırılmaz

Savaş durumunda iken masum insanları katletmek dinin temel referanslarına tamamen zıttır. Asr-ı saadet ve sonraki dönemlerde buna mesned teşkil edebilecek bir davranış biçimi olmadığı gibi bu, Müslümanlar tarafından da bir mücadele metodu olarak kullanılmamıştır. Eğer “başka çare yok, ne yapılsın?” denilecek olursa Mekke’de çok ağır işkencelere, eziyetlere maruz kalan sahabe efendilerimiz ve daha sonraki dönemlerde onların çizgisinden giden Müslümanların böyle bir yola başvurmadıklarını hatırlatmak yeterli olur kanaatindeyiz.

Hemen bütün fıkıh kaynaklarında yer alan bir husus vardır; bir Müslüman savaş durumunda bir orduya veya askeri birliğe tek başına öleceğini bile bile saldırabilir mi? Bunun cevabı şu şekildedir: Eğer karşı tarafa zarar verecekse ve Müslümanların menfaatine bir şey olacaksa, mesela, Müslümanları cesaretlendirecekse bu durumda düşman ordusuna saldırarak savaşa savaşa ölünceye kadar mücadele edilebilir. Eğer bir kimse tek başına saldırdığında bunlardan biri hâsıl olmayacaksa bu durumda böyle bir şeye girişmesi caiz değildir. Aksi takdirde şu ayetin çerçevesine gireceği kabul edilir. “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve hep güzel davranın. Çünkü Allah güzel hareket edenleri sever.8 (Bakara sûresi, 2/195) Nitekim, sahabeden bir cemaat Uhud gününde Allah Resûlü’nün önünde bunu yapmış ve Efendimiz’in övgüsüne mazhar olmuşlardır. Fıkıh kitaplarındaki bu meseleyi bir kimsenin üzerine bombalar bağlayarak gidip sivil hedefler içinde, masum insanlar arasında intihar eylemi yapmasına mesned göstermek doğru değildir. Her şeyden önce bu mesele savaş hâli ve askerî hedeflerle ilgilidir. İntihar saldırıları ise sivil ve masum insanlara yöneliktir. İkisi tamamen birbirinden farklıdır.

İntihar eylemlerine mesned gösterilmek istenen delillerden biri de fıkıh kitaplarında yer alan “teterrüs” yani düşmanın, elindeki esir Müslüman kadın ve çocukları kendisine siper olarak kullandığında mümkün mertebe bu insanları hedef almaksızın, Müslümanların oralara saldırıda bulunmasına cevaz verilmesidir.9

Bunu biraz açıklamak gerekmektedir. Şöyle ki: Düşman ordusu, Müslüman erkek, kadın ve çocukları kendilerine siper yaparak Müslümanlara karşı savaşıyor ve Müslümanların da bu siperlere saldırmadan savaşı kazanması mümkün değilse bu durumda düşman askerleri hedeflenmek şartıyla bu siperlere de atış yapılabilir. Eğer saldırıldığında Müslümanların zafer kazanması söz konusu değilse bu caiz değildir. Bu açıdan intihar eylemlerine bakıldığında ne askeri hedeflere yapılan bir saldırı ne oralarda Müslümanların siper edilmesi ne de karşı tarafa zarar verip mağlup etme söz konusudur. Aksine çarşıda pazarda günlük işleriyle meşgul olan masum insanlar hunharca katledilmektedir. Üstelik böyle bir hareket daha çok masum Müslüman’ın öldürülmesine zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla “teterrüs” kaidesi, sivil ve masum -savaş ile ilgisi olmayan- insanların bulunduğu yerde bomba ile intihar eylemi yapmaya kesinlikle delil olamaz. Tam tersine böyle bir saldırı “haksız yere bir insanı öldürmeyi, bütün insanlara karşı cinayet işleme” (Mâide sûresi, 5/32) çerçevesine girer.

3. Kur’ân’da Zikredilen “İrhab” ve Terör Kur’ân’ı Kerîm’de sadece pozitif manada kullanılan ve kendisine övgüden başka anlam yüklenmemiş kelimeler vardır. “İrhab” kelimesi de bunlardan biridir. Kur’ân’da bu kelimenin geçtiği ayet şöyledir:

وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُم مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمْ اللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ

“Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın! Savaş atları yetiştirin ki bu hazırlıkla Allah’ın düşmanlarını, sizin düşmanlarınızı ve onların ötesinde sizin bilemeyip de, ancak Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup yıldırasınız. Allah yolunda her ne harcarsanız, onun karşılığı size eksiksiz ödenir, size asla haksızlık yapılmaz.” (Enfal sûresi, 60)

Bu âyetteki “irhab”ın kelime mânâsı korkutmadır. Ama bu korkutma zarar vereceği ihtimali (caydırıcı güç) ile tabiî bir korkutmadır, yoksa zarar vererek bir korkutma değildir.10

Müfessirler ayette geçen “irhab”ı düşmanlara karşı günün şartlarına göre”caydırıcı güç” olacak silahları, savaş atlarını vs. hazırlamak olarak tefsir etmişlerdir. (Taberî, el-Câmiu’l-Beyan, 6/42; Razi, Mefâtih, 15/192; Âlûsî, 10/26)

Reşid Rıza “irhab” kelimesinin Kur’ân’da savaşı tutuşturmak için değil engellemek mânâsına olduğunu; toplumu yıkmak için değil korumak mânâsını ihtiva ettiğini söyleyerek bahsi geçen ayeti, gücünün yettiği kadar savaş adına kullanılabilecek silahlarla hazırlık yaparak, bilinen bilinmeyen düşmanları savaşa teşebbüsten, saldırmaktan engellemek şeklinde tefsir etmiştir. (Reşid Rıza, Tefsiru’l-Menâr, 10/66)

Hadislerde “irhab” kelimesi “caydırıcılık” mânâsına kullanıldığı gibi hadis şerhlerinde de aynı mânâda yorumlanmıştır.11 Hadislerdeki garib kelimeleri izah eden en-Nihaye’de “irhab” kelimesi düşmanı saldırmaktan caydıracak güçte olmak ve onu caydırmak şeklinde açıklanmıştır.12

Sahabe-i kirâm bu ayeti savaşa hazırlık yapma, caydırıcı güce sahip olma şeklinde yorumlamışlardır. Mesela Hz. Ömer döneminde birçok cephede mücadele verilirken Medine civarındaki hiç savaşa iştirak etmeyen tam kırk bin tane asil Arap atı hazır bekletiliyordu. Aynı şekilde Suriye civarında da kırk bin at besleniyor ve yedekte tutuluyordu. O günün en önemli savaş aletlerinden biri olan bu atlar ihtiyat kuvveti bulunduruluyordu.13

Ayrıca İslâm fıkıh âlimleri de “irhab” kelimesini “caydırıcı olma” manasında kullanmıştır.14 Netice itibariyle “irhab” kelimesinin hadis ve şerhlerinde, fıkıh kitaplarında, lügatlerde kullanım alanını ve kendisine yüklenilen mânâları araştırdığımız-da şu hakikatler ortaya çıkıyor:

1. Kur’ân’da zikredilen “irhab” i’dad, yani mukaddesatı savunma adına hazırlıklı olma ile bağlantılıdır. Haddi aşmayı ve zulmü engellemeye yöneliktir. Bu durum bilinen ve kabul edilen bir husustur ve insani değerlere münâfi değildir. Suçluları, zalimleri, mütecavizleri ve istilacı düşmanları korkutmanın zaruretini kim inkâr edebilir ki?

2. İslâm âlimlerinin, irhab kelimesini eserlerinde nasıl kullandıklarına baktığımızda şu anlaşılıyor; irhab, düşmanı savaştan önce veya savaş anında yıldırmak, gözünü korkutmak morallerini ve psikolojisini bozmak demektir. Geçmişte böyle bir caydırıcılık değişik şekillerde oluyordu ve bunlar o günün savaş şartlarına göre yapılıyordu.15

Ne Kur’ân’da ne sünnette ne de Kur’ân ve Sünnet kaynaklı eserlerde “irhab” kelimesinin yukarıda zikredilen iki şeklin dışında bir kullanımı söz konusu değildir. Dolayısıyla Kur’ân’da geçen “irhab”ı üzerine bombalar bağlayarak umuma açık yerlerde masum insanları öldürmek, kanını dökmek, yangın çıkarmak, malları evleri binaları tahrip etmek, ortalığa dehşet saçarak toplumu kaosa sürüklemek gibi bir mânâda yorumlamak ve böyle bir eyleme delil göstermek doğru değildir.

Ayrıca bir hususa dikkat çekmek istiyoruz: Bütün Arapça Lügatler ittifakla “irhab” kelimesine “ihâfe” (korkutma) manası vermişlerdir. Bununla birlikte 20. asrın ikinci yarısında telif edilen bazı lügatlerde “irhab” kelimesine yüklenilen mânânın değiştirildiğini görüyoruz. Özellikle gayrimüslimlerin hazırladığı lügatlerde “irhab”a terörizm manası verilmektedir.16 Oysaki caydırıcı güç ile savaşmadan korkutma manasına gelen “irhab” ile öldürme, bombalama, yangın çıkarma, ortalığa dehşet saçma, toplumu kaosa sürükleyecek şiddet eylemlerinde bulunma manasına gelen “terörizm” arasında ne kadar fark olduğu gayet açıktır.17

4. Çerçevesi belli olmayan bir hususta hüküm verilmez

İslâm Hukuk Metodolojisinin temel yaklaşımlarından birisi şudur; evvela hakkında hüküm verilecek şeyin sınırları, çerçevesi belirlenir ona göre bir hüküm verilir. Çerçevesi, sınırları belli olmayan bir şey hakkında hüküm verilemez. Çünkü sınırları belli olmadığından suiistimal edilebilir.

Bu temel kriter açısından intihar eylemlerine baktığımızda hedef ve kimin öleceği belli değildir. İnsanların günlük meşguliyeti içerisinde kadın, çocuk, yaşlı, Müslüman, gayrimüslim demeden sivil hayatın umuma açık her yerinde yapılmaktadır. Dolayısıyla hedefi belli olmayan bu tür saldırılara girişmek İslâm hukukunun genel prensiplerine terstir.

5. İslâm’da suçun ferdiliği esastır.

İslâm’da cezalar şahsîdir. Fiili kim işlemişse, o suçludur; cezayı da yalnız o çeker. Kur’ân’da bu husus defalarca belirtilir: “Hiç kimse kimsenin günahını çekmez.” (En’am sûresi, 6/164; İsrâ sûresi, 17/15; Fâtır sûresi, 35/18) Hukukta suçun ve cezanın şahsiliği temel bir ilkedir. İntihar eylemlerinin hedefleri ise çoğu zaman, suçsuz sivil insanlardır. Bu temel prensip açısından masum insanlara yönelik intihar eylemleri doğru değildir ve İslâm’ın adalet anlayışına terstir.

6. Savaş ilanı devlet başkanının yetkisindedir.

İslâm’da savaş ilan etme yetkisi devlet başkanına aittir.18 Fertler, gruplar, organizasyonlar savaş ilan edemez. Aksi takdirde şahıs ve grupların kendilerince savaş ilan etmeleri kaos ve anarşiye sebebiyet verir. Böyle bir kaos ortamında aynı toplumda yaşayan Müslüman bir grup kendisinden farklı düşünen Müslümanlara karşı bile savaş ilan edebilir. Bu açıdan da intihar eylemlerine bakıldığında bunlar, herhangi bir meşru otoriteye bağlı olmaksızın kimin yaptığı ve ne zaman yapacağı belli olmayan hareketlerdir.

7. İntihar eylemleri Müslüman imajını/kimliğini karartan yanlış bir mücadele metodudur.

Hedefin meşru olması ne kadar önemli ise hedefe götüren yolların meşruiyeti de o kadar önemlidir. Daha önce de geçtiği üzere insanların kendi mukaddesatını, malını, vatanını korumak için mücadele vermesi en önemli vazifelerdendir. Hatta bu uğurda ölmek, şehitliğe giden bir yoldur. Ama böyle bir hedefe meşru olmayan bir mücadele şekli ile yürümek hem maksadın aksiyle tokat yeme gibi bir neticeye sebebiyet vermekte hem de bütün Müslümanların imajını karartarak onları zan altında bırakmaktadır. Oysaki Peygamber Efendimiz, ashabı ve onların çizgisinde giden barış ve huzurun temsilcisi olan Müslümanlar, Müslüman kimliğini barış ortamında olduğu gibi savaş durumunda da korumuş, gölge düşürmemişlerdir. Günümüzde Müslümanlar “terör” ile suçlanmak istenmektedirler. Dolayısıyla her türlü mücadelelerinde böyle bir ithama malzeme olabilecek tavır ve davranışlardan uzak durmalıdırlar.19 Bazı yerlerdeki Müslümanların bu şekilde hareket etmeleri veya hareket edenlere sahip çıkmaları yüzünden İslâm ve Terör kelimeleri birlikte zikredilmekte, İslâm’ın imajı karartılmakta ve karartmak isteyenlere malzeme verilmektedir. Bir Müslüman’ın en zor şartlar altında bile müslümanlığa

yakışır bir şekilde hareket etmesi adına 1. Dünya savaşında gönüllü alay kumandanı olarak savaşa katılarak fedakârane hizmetler yapan Bediüzzaman Said Nursî’nin şu tavrı çok önemli bir misaldir. Savaş esnasında Ermeni fedaileri bazı yerlerde çoluk-çocuğu kesiyorlardı. Buna karşı Ermenilerin çocukları da bazen öldürülüyordu. Bediüzzaman’ın bulunduğu nâhiyeye binlerce Ermeni çocuğu toplanmıştı. Bediüzzaman askerlere “Bunlara ilişmeyiniz.” diye emretmiş daha sonra bu Ermeni çoluk çocuğunu serbest bırakmıştı; onlar da, Rusların içerisindeki ailelerinin yanına dönmüşlerdi. Bediüzzaman’ın bu şekildeki muamelesi Ermeniler için büyük bir ibret dersi olmuş, Müslümanların ahlâkına hayran kalmış ve “Madem Molla Said bizim çocuklarımızı kesmedi, bize teslim etti; biz de bundan sonra Müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz.” diye söz vermişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri’nin İslâm dininin ruhuna uygun tavır ve davranışıyla birçok Müslüman çocuk da öldürülmekten kurtarılmıştır.20

Kur’ân, Sünnet, sahabe ve onlardan sonraki dönemlerdeki uygulamalar ve fıkıh kitaplarına bakıldığında çıkan netice Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şu ifadelerinde yerini bulmaktadır: “Hakiki bir Müslüman’ın terörist olması düşünülemez. Kimse vücuduna bombalar bağlayıp, hangi dinden olursa olsun masum insanların içine girip intihar eylemleri yapamaz, böyle bir şey yapmak caiz değildir.”21

Netice

Müslüman, gerek barış ortamında gerekse savaş halinde dininin kriterlerine riayet etmek durumundadır. Ne kadar zor şartlara, sıkıntılara maruz kalırsa kalsın hislerini dininin getirdiği esaslar çerçevesinde kontrol altına almalı, dininin onaylamadığı bir hareket içinde olmamalıdır. Barış ortamında hangi şekilde olursa olsun intihar eylemleri yapmak çok büyük bir cinayettir. Ve böyle hunharca bir cinayete İslâm’ın onay vermesi mümkün değildir. Ve üzerinde iman sıfatı olan, şuuru yerinde bir Müslüman’ın böyle bir şey yapması mümkün değildir. Savaş ortamında iken sivil hedeflere yönelik intihar eylemleri ise; savaşta öldürülmesi yasaklanan kadın, çocuk, yaşlı vb.leri (muharip olmayanları) hedef almasından, masum, suçsuz insanları katletmesinden, teröre sebebiyet vermesinden, İslâm’ın imajına gölge düşürmesinden ve bütün Müslümanlara zarar vermesinden dolayı kesinlikle tecviz edilemez.

* Araştırmacı – Yazar Dr. Ergün Çapan

ecapan@yeniumit.com.tr

Kaynaklar

Azimâbâdî, Avnu’l-Ma’bud, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1994.

Bezzar Ebu Bekir, Müsnedü’l-Bezzar, (Thk. MahfuzurRahman) Müessesetu

Ulumi’l-Kur’ân, Beyrut, 1988.

Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak dini Kur’ân dili, Eser Yay. İstanbul, 1979.

Hans Wehr, A Dictionary of Modern, Written Arabic, Mektebetu Lübnan, Beyrut, 1960.

İbn Abidin, Muhammed Emin, Haşiyetü Reddi’l-Muhtar, Kahraman Yay. İstanbul, 1984.

El-Mehacce, sayı: 208, 15 Şubat 2004

Mevlana Şibli en-Numani, Bütün Yönleriyle Hazreti Ömer ve Devlet İdaresi (trc. Talip Yaşar Alp) Hikmet Yay., İstanbul, 1986.

Muhyiddin el-Gâzî, el-Basü’l-İslâmî, “Edvaun ala Kelimeti irhab” Müessesetü’s-Sahafe ve’n-neşr, Lekne, Hindistan, Mayıs, 2003.

Seyyid Bey, el-Medhal, İstanbul, trhs.

Şatibî, İbrahim b. Musa, el-Muvâfakat fi Usûli’ş-Şerîa, (Thk. Abdullah

Dıraz), Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, tsz.

Tahâvî, Ebu Cafer, Muhtasaru İhtilafı’l-Fukaha (İhtisar, Cassas)thk. Abdullah Nezir Ahmed, Daru’l-Beşairi’l-İslâmiyye, Beyrut, 1996

Şerhu Maani’l-Âsar, Daru Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, 1987.

Zuhaylî, Âsâru’l-Harb fi’l-fıkhi’l-İslâmî diraseten ve mukareneten, Daru’l-Fikir, Suriye, 1998.

Dipnotlar

1. Şatibî, Muvâfakat, 2/7-10.

2. Serahsî, El-Mebsût, 10/5; Zuhayli, Âsâru’l-Harb, s. 90-94.

3. M. Fethullah Gülen, İnsanın Özündeki Sevgi, s. 213; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/692.

4. Bkz. Mümtehine sûresi, 60/8; Câsiye sûresi, 45/14.

5. Taberi, Câmiu’l-Beyan, 4/295; İbn Kesir, Tefsiru Kur’âni’l-Azim, 2/332.

6. Bkz. Tahâvî, Şerhu Meani’l-Âsâr, 3/224-225; Tehanevi, İ’lâü’s-Sünen, 12/29.

7. Bkz.: Müslim, Sayd 58-60; İbn Mâce Zebâih 10.

8. Serahsî, Mebsut; 10/37; Cassas, Ahkamu’l-Kur’ân, 1/327; İbn Abidin, 1984, 4/127.

9. Serahsi, Mebsut, 10/154; Tahavî, Muhtasaru İhtilafi’l- Fukahâ, 3/43

10. Bkz. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, “rhb” md; Rağıb, Müfredat, “rhb” md; Zebidî, Tacu’l-Arûs, “rhb” md.

11. Azimâbâdî, Avnu’l-Ma’bud, 8/159

12. İbnu’l-Esir, en-Nihâye fi Garîbi’l-Hadîs, 2/262

13. Mevlana Şibli en-Numani, Bütün yönleriyle Hazreti Ömer ve devlet

idaresi (trc. Talip Yaşar Alp) Hikmet Yayınları, İstanbul, 1986.

14. Bkz. Serahsî, Mebsut, 10/42; İbn Kudame, el-Kafi, 40264; Behutî, Keşşafu’l-Gına, 3/65; Ebu İshak, eş-Şirazî, Mühezzeb, 2/231; İbn Abidin, 6/305.

15. Muhyiddin el-Gazi, el-Ba’sü’l-İslâmî, “Edvaun ala Kelimeti irhab” 48. sayı, s.84; Bkz. İbn Abidin, 6/756.

16. Oxford Wordpower, Oxford Üniv. Pres, Nex York, 1999; Hans Wehr, A Dictionary of Modern, Written Arabic, Mektebetu Lübnan, Beyrut, 1960; English Arabic Glossary; Bkz. The Encyclopaedia

Britannica, 11/650-651

17. Bkz. Muhyiddin el-Gazi, el-Ba’sü’l-İslâmî, 48. sayı, s. 85-86; Dr. Cellul ed-Dekdak, “Hirâbiyyûn la irhâbiyyûn” El-Mehacce, s. 5-6, sayı 208.

18. Vehbe Zuhaylî, el-fıkhu’l-İslamî ve Edilletuhu, 6/419; El-Mevsuatü’l-Fıkhiyye, “cihad” md.

19. Cevdet Said, İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu, s. 65-67

20. Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yay. s. 107

21. Nuriye Akman, Gurbette Fethullah Gülen, s.19-21.

Selam Üzerine

İslâm dini, bizim dünya ve âhiret saadetimizi temin etmek için gönderilmiştir. Bu sebeple İslâm’ın emir ve yasakları, ibadet prensipleri ve ahlâkî esasları bizim önce dünyamızı Cennet’e çevirecek, Cennet’e dönüşen bu dünyadaki hayatımızla da ebedî Cennetle yaşamaya ehil hale gelmemizi temin edecektir. Bunun için dinimizin emirlerini dünyevî-uhrevî gibi bir sınıflamaya tabi tutmamız mümkün değildir. Dünyevî görünen fiillerimizle âhiret saadetini; uhrevî dediğimiz fiillerimizle de önce dünya saadetimizi kazanacağız.

Dünya ve âhiret dini olan İslâm, bizim bütün davranışlarımızı ihâta etmekle, her hareketimize bir şekil vermekte; gezerken, otururken, yatarken, kalkarken, yerken, içerken ve hatta tuvalete girip çıkarken nasıl hareket edeceğimizi bize bildirmekte; ve hayatımızın tamamını ibadete çevirmektedir. Hayatımızın tamamını tanzim eden dinimizin, içtimâî hayatımızda bizden istediği önemli vazifelerden biri de fertlerin birbirleriyle karşılaştıkları veya ayrıldıkları zaman ilk ve son sözün selâm lafzı olmasıdır. Cemiyet halinde yaşamaya mecbur olan insanlar arasındaki muhabbet ve itimadı kuvvetlendirecek en önemli âmillerden biri olan “selâm”, aynı zamanda Cennetin de en güzel kelâmlarından biridir. Cennet’teki en güzel söz mü’minlerin Rahîm Rab’lerinden işitecekleri “selâm” sözü değil mi? (Yâsin,36/58)

İyilikler ve güzellikler diyarı olan Cennet’te gıybet, hased, dedikodu, kibir, adavet.. gibi kötülüklerin ismi bile anılmayacaktır. İşte Cennet’te bulunmayan bu kötülüklerin, dünyamızda da bulunmamasını temin edecek en güzel vasıta, Cennetin güzel kelâmı “selâm” olacaktır. Burada, Cennet misal hayat sürdürenler, mezar kapısından Cennete kolayca geçivereceklerdir.

Cemiyet hayatının esası, sıhhati, sevgidir. Binanın taşları gibi fertleri birbirine kenetleyebilecek vasfa haiz, bayağı ve gösteriş havasından uzak, samimi bir sevgi… Ve sonrasında gelen emniyet, vefa ve sadakat!…

Aksi halde, sevginin riyakârlığa, emanetin hıyanete, sadakatin sahtekârlığa döndüğü bir cemiyette fertler, şirazesi çıkmış sahifeler gibi birbirlerinden kopuk ve uzak, kalabalıkları itibariyle de “urbalarla kemik, mintanlarla et” hükmündedirler. Üç asırdır ard arda gelen darbelerle kaybettiğimiz değerlerin arasında belki en mühimi cemiyetteki sevgi atmosferi ve bu atmosferi teşkil edecek edeb ve davranışlardır. Selâm verme, edeblerin içerisinde en nâdide olanıdır. Zira o, Rabbin katında bir lütuf ve her devirde tazeliğini koruyan edebî bir dua ve Cennet ehlinin hoşâmedisindeki mübarek bir hitab-ı ilâhi’dir. Ümid ediyoruz ki, pek çok değerler gibi selâm da yeniden ihya edilecektir…

Selâm kelimesi, Esmâ-ı Hüsnâ’dan olup emniyet, sulh ve çirkin şeylerden beri olma mânâsına gelmektedir. Bu kelime İslâmî edeplerden biri olarak Kur’ân’da defâatla zikredilmiş ve Allah Rasülü (sav)’nün hayatında ısrarla tatbik edilmiş ve ettirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim: “Evlerinize girdiğinizde ehlinizden kimse yoksa, kendi nefislerinizi selâmlayınız” (Nisa, 4/65): “Ey iman edenler, başkalarına ait evlere girişlerde izin isteyin ve ev halkına da selâm verin” (Nur, 24/27) âyet-i kerimeleriyle ve Fahr-ı Kâinat’ın (sav): “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız; size, tatbik ettiğinizde birbirinizi seveceğiniz amele işâret edeyim mi? Selâmı aranızda yayınız”(1), buyruğuyla, “selâm”ın ehemmiyetine dikkat çekilmiş, Cennete girmenin bir vesilesi olarak beyân edilmiştir.

Selam lafızları ve kerih görülenler

Hâtem-ül Enbiyâ (sav), ümmetine ilâhi kaynağın emir buyurduğu şekilde selâmı öğretmiştir. İbn-i Cüreyyi’l-Hucemi (ra) rivâyet ediyor:

“-Rasulullah (sav)’ın yanına geldim ve ‘aleyke’s selâm yâ Rasulallah’ dedim. Allah Resulü (sav):

-(Aleyke’s-Selâm deme, çünkü o, ölülere verilen selâmdır.) Bana dönerek:

-Bir kişi arkadaşını karşıladığında ‘Esselamü aleyküm ve rahmetullah’ desin” buyurdular”.(2)

Amir b. Şu’be (ra)’dan gelen rivâyette; Nebi (sav):

-“Bizden başkasına benzeyen bizden değildir.

Sadece parmak işaretleri ile selâmlaşan Yahudilere; ve ellerini karşılıklı kaldırarak selâmlaşan Hristiyanlara benzemeyin”, buyurdular.(3).

Selamlaşma yerleri ve adabı

Peygamberimizin (sav) selâmın yerini beyân etmede en mücmel ifadesi, Cabir (ra)’dan rivâyet edilen, “selâm, sözden öncedir”(4) hadis-i şerifidir. Selâm içtimâi hayatı zaman ve mekân gözetmeksizin her cepheden kuşatmıştır.

Kur’ân-ı Kerim, özellikle evlere girişlerde emniyetin tesisi için selâm vermeyi emir buyurmuşlardır. Cahiliye döneminde, izin alınmaksızın evin en mahrem köşesine kadar giriliyor ve sonra kendilerine has şekliyle selâm veriliyordu. Tabii bu tarz davranışlar, âile hayatına ait çirkin manzaraların ifşâsına sebep oluyordu. Nebi (sav) bu çirkin muameleden şiddetle men etti. Sehl b. Sa’d rivâyet ediyor: “Allah Rasulü (sav)’nün odasının kapısında bir adam beklemekteydi. Efendimiz içeride makasla saçını düzeltiyordu. Adama döndü:

‘-Eğer kapıdan içeriye baktığını görseydim bu makası gözüne sokardım’, buyurdular”(5).

Ebu Hureyre (ra)’ın rivâyetinde: Peygamberimiz (sav): “Binitli olan yürüyene, yürüyen oturana, az topluluk çok topluluğa selâm verir”, buyurdular (6). Selefimiz bu hadisten hareketle, gençlerin ihtiyarlara, arkadan gelenlerin önden gidenlere, selâm vermesi gerektiğini zikretmişlerdir.

Meclislere girişlerde selâm verilir. Mecliste olanlardan biri selâma cevap verirse diğerlerinden bu vazife kalkar. Aksi halde hepsi mes’ul duruma düşmüş olurlar. Zira selâm verme sünnet, mukabelede bulunmak ise farzdır.

Selâm, iâdesi mümkün olmayan hallerde verilmemelidir. Bu durumlar: Kur’ân okuyan, hutbe dinleyen, namaz kılan, yemek yiyen, selâm alamayacak derecede rahatsız olanlar ve hevesine râm olmuş şekilde yaşayanlar ki Efendimiz (sav): “İçki içene selâm vermeyin, hasta iken ziyaretine gitmeyin ve öldüğünde de namazını kılmayın” buyurmuşlardır (7).

Peygamberimiz (sav)e Yahudi ve Hristiyanların selâmına nasıl cevab verileceği sorulduğunda: Sizler onlara “ve aleyküm” deyiniz, buyurdular. Zira onlar selâm verişlerinde ya istihza ediyorlar veya belâ ve musibet işmâm eden kelimeler kullanıyorlardı.

“Ve aleyküm” cevabıyla o kasıtlarının onların başına gelmesine duâ edilmiş oluyordu.

Selam duadır

İslâm dini, ibâdet neşvesi içinde yapılan günlük işlerimizi, içinde sâlih bir niyet bulunan fiillerimizi ibâdet gibi değerlendirmiş ve Nebiyyi Mürsel’in (sav) dilinden, takdir etmiştir. Selâm, beşeri bir ihtiyaç olduğu halde, tatbikindeki sünnete uyma niyetinin ve ona gösterilen ihtimamın sevâbına dikkat çekilmiştir.

İmran b. Husayn (ra)’dan: Bir adam Peygamber (sav)’a gelip:

– “Esselâmü aleyküm” dedi. Peygamberimiz (sav) de aynı şekilde mukabelede bulundu ve selâm veren oturdu. Peygamber Efendimiz (sav): “On sevâb kazandı” buyurdu. Sonra bir başkası gelip:

-“Esselâmü aleyküm ve rahmetullah” dedi. Peygamber (sav) aynı şekilde cevap verince oturdu. Efendimiz (sav): “Yirmi sevâb kazandı”, buyurdu. Sonra bir adam daha gelerek:

-“Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü” dedi. Efendimiz (sav) de yine aynı şekilde cevap verince selâm veren oturdu. Efendimiz: “Otuz sevâb kazandı”, buyurdu.(8).

Selamı yaymak

Selâm verme, İslâm âleminin, özellikle de milletimizin ihyâ edeceği edep ve davranışların en önemlilerindendir. Zira bu davranış sadece bir ferdi veya bir aileyi değil, topyekün cemiyet hayatını alâkadar etmektedir.

Hz. Peygamber (sav), Hz. Enes’e (ra) hitaben: “Oğlum, ailenin yanına girdiğinde selâm ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun” buyurarak ailede; bir başka hadis-i şeriflerinde de Ashab-ı Kirâm’a hitâben: “… selâmı aranızda yayınız” buyurarak cemiyet hayatındaki ehemmiyetine işaret buyurmuşlardır… Bu vazifeyi yerine getirenleri de: “Fesad-ı ümmet zamanında kim bir sünnet ihyâ ederse ona yüz şehit sevabı verilir” hadisleriyle müjdelemiştir.

Yeni Ümit, 20. Sayı, Mustafa Yeşil

KAYNAKLAR

1) Müslim, c.I, sh.74, (Kitabu’l-İman).

2) Ebu Davud. c.5. sh.353, (Kitabu’l-Edeb).

3) Tirmizi, c.4. sh.159, (Kitabu’l-İsti’zân).

4) Tirmizi, c,4, sh.159-160, (Kitabu’l-İsti’zân).

5) Taç, c.5, sh.240, (Kitabu’l-Edeb).

6) Buhari, c.7, sh.127, (Kitabu’l-İsti’zân).

7) Buhari, c.7, sh. 133, (Kitabu’l-İsti’zân).

8) Ebu Davud, c.5 sh.350, (Kitabu’l-Edeb).

Mortgage Uygulaması

Mortgage sistemi ülkemizde câri olduğu günden bu yana konu ile alakalı soruların ardı arkası kesilmedi. Diyanet İşleri yetkili makamlarının, ehliyetli hocalarımızın yaptıkları açıklamalar da bu çerçevede bize ulaşan soruların devamına engel olmadı.

Biz de nihaî anlamda hocalarımızın ortaya koydukları içtihadî ahkam istikametinde detaylı sayılabilecek ölçüde meseleyi ele almaya karar verdik. 3-4 hafta devam edeceğine inandığım bu yazılarda ‘caizdir’ veya ‘değildir’ diyen ulemanın görüşlerini delilleri ile birlikte ele alacak, haram-helal gibi bir Müslüman için alabildiğine önemli olan bu konuda yapılan içtihadlar doğrultusunda kalbî ve zihnî tatmini esas alacağım.

Can alıcı bir soru ile başlayalım; ev insanın tabiî ve zarurî ihtiyaçları arasında mıdır? Müslim veya gayrimüslim herhangi bir ülkede yaşayan Müslüman’ın mortgage sistemi ile ev almasına İslam hukuku açısından cevap ararken başlangıç noktası burası olmalıdır. Bunun alternatifi neredeyse bütün dünya genelinde uygulanagelen faizli ekonomik sistemdir ki bu yanlış bir başlangıç noktası olur. Çünkü -üretim ve tüketim faizi arasındaki farklar ekseninde hukukçuların yaptıkları tartışmalar mahfuz- faiz tek kelime ile haramdır. Yine -gayrimüslim ülkede Müslümanların yüzde yüz kazançlarının muhakkak olduğu şartlarda faiz caizdir/değildir tartışmaları mahfuz- faize cevaz vermek haramı helal kılmak demektir.

Neden ev zaruri ihtiyaç mıdır sorusu ile başlanılmalıdır? Şundan; insan sosyal bir varlıktır. Hayatını hemcinsleri arasında sürdürmeye mecbur ve mahkumdur. Barınma ise insanın fıtri ihtiyaçlarının başında gelir. Zaman ve mekan şartlarına göre formda değişiklik gösteren barınma, normda bir değişiklik göstermez. Çadır, mağara, apartman dairesi veya lüks villalar; hepsinin de insan hayatında karşılığı tektir; barınma. Bu bağlamda Allah’ın şu beyanı hatırlardan hiç dur edilmemesi gerekir: “Allah evlerinizi sizin için bir huzur ocağı yaptı.” (Nahl, 16/80) Efendimiz (sas)’in geniş evi mutluluk unsurları arasında sayması da unutulmamalı.

Burada ev sahibi olmak ile kiracı olma, barınma ihtiyacının zarurî oluşu noktasında önemsiz bir ayrıntıdır. Ama bu ayrıntı mortgage sistemi ile ev almaya cevap aradığımız yerde ayrıntı değil, hükmün mahiyetine tesir edecek bir konuma bürünür. Ayrıca zaruretin sosyal boyutu vardır ki bu açıdan da caiz mi diye sorulduğunda, cevabı aramaya yine aynı soru ile işe başlamak gerekir. Nitekim bunu ileride ele alacağız.

Klasik İslam hukukçuları ev, binek ve hizmetçinin insanın zarurî ihtiyaçları olduğunda ittifak etmişlerdir. İçtihadî bir yaklaşımın ürünü olan bu görüş, söz konusu içtihadın yapıldığı dönem şartlarını da nazara vermektedir aslında. Bugün bu yaklaşım aynıyla kabul edileceği/edilebileceği gibi ilave veya eksiltmelere de konu olabilir. Ülke ve birebir şahısların ekonomik, sosyal, kültürel şart ve farklılıkları sözünü ettiğimiz ilave ve eksiltmelerin nedenini oluşturur. Sözgelimi hizmetçi; A ülkesindeki hakim kültür ve aynı ülkedeki zengin A şahsı için zarurî ihtiyaçtır da, aynı ülkedeki fakir bir şahıs veya hizmetçi kültürünün hakim olmadığı bir başka ülke için zaruri değildir. Bu kısa açıklama ile zarurî ihtiyaç konusunun içtihadî olduğuna vurgu yapmak istedim.

Mevzuya girecek olursak; mortgage sistemi nasıl işlemektedir? Kısaca belirtecek olursak; banka, alıcının bulduğu ev adına ödeme opsiyonuna bağlı olarak bilinen şekliyle faizle kredi vermektedir. Verilen kredinin, evin peşin fiyatına tekabül eden kısmı tapu işlemlerinin yapıldığı sırada direkt ev sahibine veya onun da borçlu olduğu kuruma ödenmekte, alıcı da toplam krediyi anlaşma şartları muvacehesinde o kuruma geri ödemektedir. Alış-veriş sonrası evin tapusu alıcı üzerine yapılmakta ise de, bu bir manada ipotekli bir satış olup, anlaşma hükümleri gereği alıcı eve ödediği miktar ölçüsünde sahiptir ve bu sahiplik oranı her ay yaptığı ödemelere göre değişmektedir. Ödeme şartlarına muhalefet edilmesi durumunda kredi veren kurumun, eve el koymasına kadar uzanan yaptırım hakları vardır. Ödeme tamamlandığında ise ev tamamıyla alıcının olmaktadır.

Geçen yazıda kısaca işleyiş şeklini izah ettiğimiz mortgage sistemi ile ev alma hususunda beyan edilen görüşleri üç ana kategoride toplamak mümkündür. Bir; caiz değildir, diyenler.

Bu görüş sahiplerinin dayandıkları temel delil, faizle kredi alınması ve faizin haram oluşudur. Çünkü ortada “nass” vardır ve “mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur” kaidesince bu ayet ve hadisler her türlü yoruma, te’vile, tefsire ve içtihada kapalıdır. Buna rağmen sözü edilen alanda içtihad yapılsa, o içtihad dinlenilmez, sonucu ile amel edilmez.

Sadece alınan evin ücretini ödeme konusundaki tercihin nazara alındığı bu görüşte ne evin zaruri bir ihtiyaç oluşu, ne müslim-gayrimüslim ülke ayırımı yapılmaktadır. Meseleye bir tek perspektiften bakılmakta, barınma zaruri bir ihtiyaç kabul edilse de, bunun nerede ve ne zaman olursa olsun kiralık ev ile karşılanabileceği ifade edilmektedir.

İki; mortgage sistemi ile ev almak faizli bir işlemdir ama zaruret hükümlerine mebni olarak caizdir. Bu görüş sahipleri, görüşlerini birkaç esasa bina etmektedirler. Bunlardan birincisi; evin insanın zaruri ihtiyaçları arasında bulunduğu gerçeğidir. Yalnız bu bakış açısını kavrayabilmek öncelikle kavramsal düzeyde zaruret ve ihtiyaç kelimelerinin anlam çerçevesini bilmekle mümkün olacaktır. Çünkü ‘zaruret’ ve ‘ihtiyaç’ bizim bugün yaşayan Türkçede bulunan ve günlük konuşmalarımızda çok sık müracaat ettiğimiz iki kelimedir. Ama bu iki kelimenin günlük hayattaki kullanım alanı ve bizim ona yüklediğimiz mana ile fıkhî bir problemin tesbit ve çözümü adına usul ve furu-u fıkıhta verilen anlam farklıdır. Onun için hükme tesir edecek bu farkın kavranması gerekmektedir.

İslam hukuk metodolojisine göre zaruret, insan hayatının varlık ve bekasını ilgilendiren, yapılmadığı takdirde hayatî bir tehlikenin baş gösterdiği haldir. Mesela hemen herkesin bildiği gibi açlık ve susuzluktan ölecek seviyeye gelme, tedavi olmadığı takdirde tıbbî verilere göre muhakkak ölümle yüzleşecek olma zaruret halidir. Bu hallerde insan zaruret miktarında mahzurlu/haram şeyleri yapabilme serbestiyetine sahiptir. Hatta bazılarına göre bu seviyede insanın ferdî tercihi konu edilemez. Çünkü bu bir hak değil vecibedir, vazifedir. Bu durumda olan insan: “Kendinizi elinizle tehlikeye atmayınız.” (2/195), “Ve kendi nefsinizi öldürmeyiniz. Muhakkak ki, Allah sizin için Rahim olandır” (4/29) ayetlerinin emri mucibince o mahzurlu şeyi yapmak zorundadır, mecburdur. Zira can, mal, din, akıl ve nesli muhafaza bütün dinlerin ortaklaşa kabulü ile korunması gerekli olan şeylerdir. İnsanın kendisine emanet olarak tevdi edilen hayatını koruması da başlıca görevleri arasındadır. Aksi halde Allah indinde mesul olur. Hayatını kurtaracak o şeyi yapmayıp ölse intihar etmiş demektir. Bazılarına göre ise bu durumda olan insan sözü edilen ihtimalleri yapma serbestiyetine sahiptir.

Siyah beyaz ölçüsünde birbirine zıt bu iki kanaatin dayandığı deliller aslında aynıdır. “Şüphesiz Allah, size ölü hayvan etini, kanı, domuz etini, Allah’tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır. Fakat darda kalana başkasının payına el uzatmamak ve zaruret halini aşmamak üzere günah sayılmaz.” (2/173) ayeti, Hz. Peygamber’in (sas) sahabenin “Açlıktan ölecek hale geldiğimizde ölü eti yiyebilir miyiz?” sorusuna: “Sabah, akşam yiyecek, içecek bir şeyiniz ve baklagil cinsinden yiyecek bir şey bulamazsanız, evet.” cevabı(Ebu Davud, Et’ime, 37), savaş esnasında burnu kopan sahabiye takılan gümüş burnun kötü kokması karşısında altın burna izin vermesi (Tirmizi, Libas, 31), uyuz hastalığına yakalanan iki sahabiye ipek elbise giymelerine müsaade etmesi (Buhari, Libas, 29), Zat-i Selasil Gazvesi’nde ihtilam olan Amr b. As’ın soğuk nedeniyle teyemmüm edip namaz kıldırmasını tebessümle karşılayıp onaylaması (Buhari, Teyemmüm, 7)gibi hadislerdir. İşte bu ayet ve hadislere getirilen yorum farklılıkları zaruret hali ve hükümleri adına farklı görüşlerin sebebi olmuştur.

Ezcümle; hayatî bir tehlikenin fiilen mevcud, mülcî (zorlayıcı), kesin ve kaçınılmaz olması, başka türlü giderme imkanının bulunmaması, zaruret miktarını aşmaması ve başkasının hukukuna tecavüz etmemesi sözü edilen görüşlerin ana başlıklarıdır.

Mortgage sistemi ile ev almayı, usul-ü fıkıhtaki zaruret ve hacet kapsamında görüp caiz diyenlerin delillerini ele almaya başlamıştık son yazımızda. Zarureti bitirmiş, sıra hacete gelmişti.

Hacet, zaruret ölçüsünde hayatî bir hüviyete sahip olmasa da insan ve toplumun sıkıntılarını gideren uygulamalara verilen isimdir. Genel manada İslam dininin temel esaslarından biri olan ‘kolaylaştırma’ prensibi açısından meseleye bakılır. Onun için fukaha, nasslara, Allah ve Peygamber’inin maksadına aykırı olmaması, aslî bir hükmü ihlal etmemesi durumlarında hacetin hüküm istinbatında önemli bir yeri olduğunu belirtmişlerdir. Mecelle’de ifade edildiği şekliyle, “Hacet umumî olsun, hususî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur” (Mecelle, mad. 32) fehvasınca hacet, ferdî ve içtimaî, bir başka yaklaşımla fert ve toplum düzeninin sağlanmasında zaruret menzilesine konulmuş ve hükümler de çoğu zaman bu esasa göre verilmiştir. Hemcins uzman doktor bulunamadığı takdirde insanların karşı cins uzman hekimlere avret mahallini göstermeleri buna örnektir. Burada ölümcül bir pozisyon olmasa da tedavi bir ihtiyaç olarak kabul edilmiştir. Çünkü tedavinin gecikmesi, başka sıkıntılara sebebiyet verebilir. İşte bu ihtimal, ihtiyacı zaruret yapar.

Açık ve net, görüldüğü gibi bu görüşü savunan fakihler, insanın barınma ihtiyacını karşılayacak bir eve sahip olmasını ‘havaic-i asliyyeden’ saymakta -buna zaruret de denebileceğini ifade etmiştik- ve bu sebeple “zaruret miktarınca mahzurlu şeyler mubah olur” kaidesine göre mortgage sistemi ile ev alımına cevaz vermektedirler.

Yalnız bu, içinde bulunulan şartlara bağlı olarak verilen bir ‘geçici ve ara dönem hükmü’dür. Özel veya genel, alternatif başka yollar bulunduğu an, bu hüküm geçerliliğini yitirir. Zaruret ve hacete bağlı verilen ruhsatlardan istifade eden mümin, bu durumu katiyen meşrulaştırmaz. Gönül rahatlığı içinde değil, alternatifsizliğin verdiği vicdanî ızdırap içinde bu ruhsat hükmünü ya da istisnai hükmü kullanır. Bu hükme göre amel etmeyenler, amel edenlere haram işliyor nazarıyla bakamaz. Çünkü zaruret/hacet şartları tahakkuk etmiştir. Başkalarına bu nazarla bakan kişi günah işlemiş olur.

Bu çerçevede mutlaka zikri gereken başka ilave hükümler de vardır. Sözgelimi; sözü edilen istisnaî hüküm, zaruret miktarınca sınırlı olduğu için, bu sınırı aşan işler yapmak meşru olmaz. Mesela bu yolla ikinci bir ev alınamaz, işyeri açılamaz vs. İzzüddin b. Abdisselam (v. 660/1262) “İvazlı akitlerle ilgili kaidelerin istisnaları” bahsinde şöyle demektedir: “Haram yeryüzüne öyle yayılsa ki, artık helâl bulunamaz hale gelse, ihtiyaç kadar haramı kullanmak, bundan faydalanmak caiz olur. Bu durumda haramdan faydalanmak, zarûret hallerine bağlı değildir; çünkü haramdan faydalanmak zarûrete bağlı kılınırsa giderek Müslümanlar zayıflar, düşmanlar İslâm topraklarını istilâ ederler, insanlar, amme menfaatini ayakta tutan zanâat ve meslekleri yapamaz hale gelirler. Bu durumda haram maldan, ihtiyacın ötesinde -lüks ve refah seviyesinde- istifade edilemez, ihtiyaç kadar istifade edilebilir.” (İzzüddin b. Abdisselam, Kavâ’du’l-Ahkâm, 2/180-181)

Mortgage sistemi ile ev almayı murabahalı/kârlı satış kategorisinde değerlendiren üçüncü sınıf fukahaya sıra geldi. Ama ondan önce zaruret ahkâmına mebni ‘evet’ diyen grubun ilave delillerinin mutlak zikri gerekir. Başta ifade ettiğimiz gibi bu hem zihnî, vicdanî ve kalbî tatmin için hem de daha sonra ele alacağımız görüşlerin anlaşılmasına fikrî bir zemin hasıl edeceği için önemlidir.

Bu görüş sahiplerinin dayandıkları sair delillerin başında sosyal-zaruret kavramı gelir. Aslında bu kavram sadece mortgage sistemi ile ev almaya değil, hayatın başka alanları için de geçerli hayatî ehemmiyete sahip bir yaklaşımdır. Global bir köy haline gelen dünyamızda, özellikle uluslararası ilişkiler bağlamında ekonomik, siyasî, kültürel alanlarda neredeyse hiçbir etkinliği olmayan Müslümanlar için önemli kapılar açmaktadır.

Fıkıh kitaplarımızda zaruret denildiğinde genelde verilen misaller hep ferdî alandadır. Açlığından veya susuzluğundan ölecek duruma gelmiş kişinin domuz eti yemesi, şarap içmesi bu yaklaşımın klasik misalleridir. Aynı hususun toplumsal vechesi ihmal edilmiş olmasa da, ferdî çizgide verilen misaller kadar iştihar bulmamıştır.

Bunda da sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik arka plan şartlarının rolü büyüktür.

Günümüz fukahası ise sosyal zaruret kavramını bugüne kadar hiç olmadığı şekliyle öne çıkarmışlardır. Bir anlamda usulü fıkıhtaki maslahat kavramı ile özdeşleştirilen bu yaklaşım, Müslümanların bugün ve yarını adına önemli kapılar açmaktadır.

“Sosyal veya toplumsal zaruret/ihtiyaç” kavramına kazandırılan açılım kısaca şöyle: İslam dini sadece kişinin Allah ile olan münasebetlerini düzenleyen, kutsalla olan bağlarını ayarlayan ve insanı ahirete hazırlayan bir kurallar manzumesi değildir. Aksine İslam akide, ibadet, muamelat, ukubat alanlarının bütününü kuşatan hüküm ve ilkeleriyle bir bütündür. Bu bütünün şu veya bu sebeple, şu veya bu şekilde parçalanması, bütünden beklenen fonksiyonun yerine getirilememesine sebebiyet verir.

Bu hale gelmede egemen olan birçok iç ve dış faktör vardır. Ayrı bir yazı konus u olan bu husus bir kenara, bu mevcut yapı içinde hayatını sürdürmek zorunda olan Müslüman ne yapacaktır. İşte sosyal zaruret burada devreye girer ve insanlar zaruret ahkamını ferdî veya içtimaî planda uygulayabilir.

İkinci bir nokta; Müslümanların dünyanın neresinde yaşarlarsa yasasınlar, dinî ve millî kimliklerini koruyabilmeleri, kendi değerlerine bağlı biçimde hayatlarını sürdürebilmeleri, siyasî, hukukî ve ekonomik haklarını elde edebilmeleri kendilerinin başkaları tarafından nazara alınacağı ölçüde bir güce sahip olmaları ile mümkündür. Zira söz konusu olan bir tek Müslüman’ın değil, bütün Müslümanların hayatı ve geleceğidir. Yurtiçi ve dışında yaşayan çeşitli azınlık gruplara bu gözlükle bakıldığında ne demek istediğimiz daha net anlaşılacaktır. Onlar kurdukları ticarî, sosyal ve kültürel organizasyonlarla, yaşadıkları ülkelerin yönetimlerine bile doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olabilecek seviyededirler. Burada rol oynayan hiç şüphesiz onların oturmuş ekonomik zenginlikleri, kendi içlerindeki hiyerarşik yapıları, hukuken elde ettikleri hakları, başka bir tabirle kurumsallaşmalarını tamamlamalarıdır.

Bu görüş sahiplerinin değindikleri bir başka önemli nokta ilgili sistemin İslamî değerlere saygı ve bağlılık içinde kurulmadığı gerçeğidir. Siyasî, ekonomik, kültürel, hukukî, dinî ve ahlakî bütün yönleri ile İslamî değerleri dikkate alamayan bir düşünce yapısının ürünü olan bu sistemin, sebebiyet verdiği problemlere İslamî daire içinde çözüm aramak gereksiz bir çabadır. Daha açık ve net bir ifadeyle, klasik dönemlerde yazılmış fıkıh kitaplarında ‘İ. Azam bu konuda şöyle diyor’ şekliyle bu sorunun çözümünü bulmak imkansızdır. O zaman burada yapılabilecek tek şey, genel İslamî ilkelerden hareketle geçici dönem çözümleri üretmek ve üretilen o çözümlere göre bir taraftan hayatı sürdürürken, diğer taraftan hayatını kuşatan tüm alanlarda kendi olmasını sağlayacak alternatif yollar bulma gayreti içinde olmaktır.

Hasılı sosyal zaruret toplum hayatını ölümcül tehlikeden kurtaran değil, onu zayıflıktan kurtarıp güce ulaştıran, zorlukları izale eden, insanî kabuller açısından hayatın normal akışını sağlayan değerlerin hepsini içine alır. Nitekim Tahir b. Aşûr bu konuda şöyle demektedir: “Umumî zarûret ve ihtiyacın gelip geçici olanı ya ümmetin tamamını, yahut da büyük kitleleri ilgilendirmektedir. Din, ümmetin selâmetini, güçlü olmasını, dirlik ve düzen içinde bulunmasını istemektedir. Dinin bu istek ve maksadı tehlikeye düşer, bu mânâda bir zarûret meydana gelirse ilgili yasaklar kalkar, haramlar helal olur. Şüphe yok ki bu nevi zarûreti ruhsatlarla gidermek, özel zarûreti gidermekten daha önce gelir. (Tahir b. Aşur, Makâsıdu’ş-Şeri’a, s.125)

Mortgage sisteminde üçüncü görüş bunun mürabaha yani kârlı satış olduğudur. Bir misalle izaha çalışalım: Önce ev satın alacak kişi evi kendi imkânları ile buluyor ve bankaya kredi talebinde bulunuyor.

Banka sözgelimi peşin satış fiyatı 100 bin dolar olan evi, alıcının kredi raporu, aylık geliri, başka mal varlıkları, sigortası, kefili, peşinat miktarı, kaç yılda ödeyeceği, aylık taksit miktarı vb. hususları bir bütün olarak değerlendirip vadeli satış fiyat tespitinde bulunuyor ve ‘100 bin dolarlık bu evi, 15 yıl vadeli, aylık 790 dolar taksitlerle ve % 5 kâr marjıyla (faiz demememizin sebebi, bu görüş sahiplerinin kanaati böyle olduğu içindir) 142 bin dolara, 30 yıllık ödemede ise aylık taksitler 536 dolardan 193 bin dolara satarım’ diyor. Alıcı bunu kabullendiği takdirde eşzamanlı olarak banka evi asıl sahibinden 100 bin dolara peşin satın alıyor ve hemen anlaştığı şartlar muvacehesinde asıl alıcıya satıyor. Tapu işlemleri her ne kadar alıcı üzerine yapılsa da, bu bir nevi ipotekli satış olup, alıcının eve bütünüyle sahip olması ancak borcun tamamı bittikten sonra oluyor. Osmanlılar döneminde sık müracaat edildiğini bildiğimiz bu alış-veriş şekline verilen isim “bey’ bi’l-vefâ ve’l-istiğlâl” yani “borç ödeninceye kadar mülkiyeti muhafaza kaydıyla satış akdi”dir. Malum, vadeli satış, peşin satışla arasındaki fiyat farkı, gabn-i fahiş/aşırı aldatma, piyasa fiyat sınırlarını aşma olmadığı ve tarafların daha sonra anlaşmazlıklara vesile olmayacak netlikte şartlarını belirledikleri takdirde caizdir.

Bu kanaati ileri sürenlerin mevcut misal üzerinden bazı izahlarını ele almalıyız.

“Bir: Faiz ile vadeli alış-veriş arasında fark vardır. Faizde işleme konu olan para, burada ise ev/metadır. Nitekim Kur’an faizli kredi verenlerin, başka bir tabirle para alış-verişi yapanların “faiz de alış-veriş gibidir” diyerek iki işlem arasında fark görmemelerini “Allah alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır.” (Bakara, 2/275)diyerek iptal etmekte ve yanlışlığını vurgulamaktadır. Mortgage ile ev almaya dikkatle bakıldığında mahiyeti birbirinden alabildiğine farklı iki işlem olduğu rahatlıkla görülecektir. Kaldı ki işleme konu olan nesnenin ev/meta olması hükmü belirleyecek ana unsurlardan biridir.

İki: Vade farkının tespitinde faiz oranlarının kullanılması dünya genelinde işleyen ekonomi çarkının bir gereğidir ve ekonomik sistem adına bir zarurettir. İslam’ın vade farkını tespit adına ‘şeker, buğday, un, ekmek gibi gıda maddelerinin perakende veya toptan satış fiyatları baz alınsın’ türünden verdiği somut bir ölçü yoktur. Olmaması da İslam’ın evrenselliği açısından gayet doğaldır. Burada önemli olan piyasa sınırları dışına çıkan aşırı aldatmanın olmamasıdır. Aşırı aldatma gerçekleştiği takdirde aldanan tarafın anlaşmayı mahkeme kanalıyla iptal veya düzeltme isteme hakkı vardır

Üç: Peşin ile vadeli arasındaki fiyat farkını mesela “% 5 faiz oranıyla” deyip isimlendirme, işlemin hüviyet ve mahiyetine tesir etmez. Çünkü önemli olan başkalarının nasıl isim verdiği değil, işlemin mahiyetidir. Nikâhlı karı-koca/evlilik hayatı yaşayan çifte, bunu bilmeyen kişilerin ‘sifah hayatı yaşıyorlar’ demesi nasıl bir anlam ifade etmezse, burada da vadeli alış-verişe faizli işlem denmesi hiçbir anlam ifade etmez.”

Hasılı; mortgage sistemi ile ev almada üç ayrı görüş olduğunu ve bunların bakış açılarını izaha çalıştık. Birinci grup sadece faiz açısından olaya bakıp insanın ev ihtiyacını kira ile karşılayabileceğini ve ev alma işlemini sermaye birikimi sonrasına bırakabileceğini söylemektedir. İkinci grup, mortgage sistemine faizli işlem demekte, ama alternatif yollar bulunacağı ana kadar haceti “umumi olsun, hususi olsun zaruret menzilesinde” değerlendirip sosyal zaruret prensibinden hareketle Müslüman’ın zaruri ev ihtiyacını bu yolla karşılayabileceğini belirtmektedirler. Ayrıca bu fetvanın, geçici/ara dönem fetvası olduğunun ısrarla altını çizmekte, ‘Zaruret ahkamı ile amel etme, onu meşrulaştırmanın gerekçesi olamaz’ demektedirler. Üçüncü grup ise mortgage dıştan bakıldığında faizli muamele gibi gözükse de, bunun mürabaha usulü vadeli kârlı satış hükmünde olduğunu söyleyip mahzur görmemektedirler.

Sonuç olarak, yaklaşık 5 haftadır süren açıklamalar gösterdi ki bu içtihadi bir meseledir. İçtihadi meselelerde ise tek doğru yoktur. Usul-ü fıkıhta bu mesele “eşbeh bi’l Hak/murad-ı İlahi’ye en yakın doğru” kavramı ile anlatılır. Dolayısıyla asıl karar, mevcut üç fetvadan birisini tercih etme pozisyonunda olan kişiye aittir. Ölçü alacağı şeyler, fetvayı veren kişinin İslamî yaşantısı ile birlikte ilmî ehliyeti ve kendi kalbinin tatminidir. Ve hepsinden önemlisi hiç kimsenin hiç kimseyi yaptığı tercihten dolayı suçlamaması ve günahkâr görmemesidir.

Ahmet Kurucan

Stres ve Çaresi

Stres, dıştan gelen bir saldırı, bir baskı karşısında insanda oluşan bir gerilim, bir şiddet, yahut normalin dışına çıkma halidir. Stres, vücudumuzun ruhî ve bedenî olarak dış tesirlere karşı gösterdiği bir reaksiyondur. Bu itibarla stres, müsbet yönde kullanıldığı zaman çok lüzumlu ve hayatî bir özelliğimizdir. Tıpkı korku, tıpkı hayal, tıpkı akıl ve düşünce gibi…

İNSANA VERİLEN VÜCUD KOMPLEKSİ

İnsanı konu alan birçok ilim dalı göstermiştir ki, insanoğlu et ve kemik yığınından ibaret bir varlık değildir. İnsanın fizikî yapısı içinde, deyim yerindeyse, ondan daha kompleks ve daha mükemmel bir ruh ve hisler dünyası vardır. Daha açık bir deyimle, insanın vücudu “RUH” denen varlığın sarayı hükmündedir. Gözler vücut sarayında açılmış iki penceredir ki, ruh bu âlemi bu iki pencereden seyrediyor.

Dikkat edilirse, bir dış etken karşısında ruh ve bedende meydana gelen durumlar birbirinden kopuk değildir. Bazı hastalıkların sebeplerinin ruhî olduğu gerçeği gözönüne alınırsa, ruh ile bedenin insanı bir bütün olarak ortaya koyduğu anlaşılacaktır.

Elbette ki, Allah tarafından insana verilen sevgi, saygı, heyecan, keder, korku ve hayal gibi cihazları işletmeden yaşamak mümkün değildir. Şu farkla ki, hamuru kötü yoğrulmuş bir insan, başka bir deyimle, kötü şartlarda yetişmiş olan bir insan, bu duygulan kötüye kullanacaktır. İyi niyetli bir ilim adamının enerji imali için yaptığı bir nükleer reaktörü, kötü niyetli bir politikacının bomba imalinde kullanması gibi.

Korku hissi, hayatımızı koruyabilmemiz için, Allah tarafından vücudumuza takılan manevî bir cihazdır. Ama herşeyden ve herkesten korktuğumuz zaman ve kendi kendimize hayalî tehlikeler ürettiğimiz takdirde, korku hayatımızı azaba çeviren bir his olur. Stres de vücudumuza takılan bir cihazdır. Stres nedir, onu kısaca tanımlayalım:

STRES, HEP OLUMSUZ MU?

Stres, dıştan gelen bir saldırı, bir baskı karşısında insanda oluşan bir gerilim, bir şiddet, yahut normalin dışına çıkma halidir. Stres, vücudumuzun ruhî ve bedenî olarak dış tesirlere karşı gösterdiği bir reaksiyondur. Bu itibarla stres, müsbet yönde kullanıldığı zaman çok lüzumlu ve hayatî bir özelliğimizdir. Tıpkı korku, tıpkı hayal, tıpkı akıl ve düşünce gibi…

Tam hedeften vurmak isteyen bir nişancının, okunu yaya yerleştirip kirişi iyice germesi gerektiği gibi, zor ve mühim bir işi başarmak isteyen gaye sahibi bir insanın da, tüm fiziksel ve zihinsel gücünü o iş için ve o gaye üzerinde yoğunlaştırması icap eder. İşte bu yoğunlaştırma işi bir gerilimdir, bir strestir.

Koşu çizgisinde bekleyen yarışçı, yeni bir cihazın projesini çizmeye çalışan mühendis, güzel bir perspektifi yakalayıp resmetmeye çalışan ressam, yarın gireceği sınavdan iyi not almak için, kitabın başında oturan öğrenci ve benzerleri hep gerilim içindedirler. Buna pozitif gerilim, ya da müsbet stres diyebiliriz. Suikast ve ihanet için pusuya yatmış adam, kumar masasında sabahlayan oyuncu, stok ettiği mallara zam gelmesini bekleyen karaborsacı ve bunlara benzeyen insanlar da gerilim içindedirler. Ancak bunların hali bir negatif gerilimdir. Olumsuz bir stres halidir.

Bütün bu gerilimlerin ötesinde bir metafizik ve ruhî gerilim daha vardır ki, her hakikat yolcusu ve her hizmet eri, böyle bir gerilime her zaman muhtaçtır. Mesela, dünyanın cezbedici ve nefsi okşayıcı gayr-i meşru eğlenceleri karşısında bulunan bir insan düşünün, onu cehennemlik yapacak bir günahla aralarında kıl payı kalmışken, şeytanı ve nefsiyle mücadele eden, galip gelmek için de ölümü ve hesap gününü düşünen, böyle bir insanın içinde bulunduğu stres hali elbette ki faydalıdır.

Bunlar stresin olumlu ve faydalı yönleri. Fakat bizi asıl düşündüren ve 20. yüzyılın insanını telaşlandıran husus, stresin olumsuz yönüdür. İsterseniz siz buna depresyon, ya da ruhî çöküntü de diyebilirsiniz, işte insanlığı tehdit eden asıl hastalık hali bu strestir.

Bu olumsuz stres, sahibini kısır bir döngü içinde hapseder. Bu duruma düşen bir insan için, tüm yollar kapalı görünür. Streste olan bir insan artık ümitlerini kaybetmiştir. Önceleri meyhane, kumarhane veya eğlence yerlerine gider. Buraları kaçış sığınağı olarak kullanır ve dertlerini unutmaya çalışır. Allah’ın bir nimeti olan akıl, bellek ve hayal artık onun için birer tazip ve işkence aletidir. Düşünmemek için sarhoş olur.

ÇARESİ

Ne var ki, tam aksine insanın çözüm bekleyen problemleri her gün biraz daha büyür ve sonunda stresten kurtulmanın bir yolunun olmadığını zanneder.

Oysa insanı bu kötü durumdan kurtarmanın yolu vardır. Öncelikle şunu açıkça söylemeliyiz ki, ruhen en dengeli olan insanlar, imanı en mükemmel olan insanlardır. Çünkü “iman insanı insan eder. Hatta insanı sultan eder. Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.” (B.S.N.)

Denebilir ki, bir insan İslâm dinini hayatına ne derece tatbik ediyorsa, o derece iyi bir ruh ve beden yapısına sahiptir. Çünkü gerçek bir mü’min ulvî hedefler peşindedir. Başkasını rahatsız etmek şöyle dursun, Allah rızası için etrafındaki insanlara bir iyilik meleği olur. En az kendi nefsi kadar mü’min kardeşini de düşünür. Mü’min sefahete ve geçici eğlencelere talip değildir. Bütün duygularını helal dairesinde kullanmaya çalışır. Çünkü o bilir ki “helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir, harama girmeye lüzum yoktur.” Kısaca mü’min dünyayı bir lezzet ve mükâfat yeri olarak görmez. Ona göre dünya, ebedî âlem için, yol üstünde kurulmuş bir han ve bir bekleme salonudur.

İşte böyle bir insan dünyanın en mutlu insanıdır. İçi huzur doludur, yüzü daima güler, asrımızın hastalığı olan stres ona yanaşamaz. Çünkü o engin bir tevekkül içindedir. Durum ne kadar ağır olursa olsun, mü’min dinin yanındadır. İnancına ters düşen arzularını yenmiştir. Sosyal çevrenin dine aykırı baskısı bile onu fazla etkilemez. İçten veya dıştan gelebilecek bir baskıya maruz kalınca, mü’minin ilk başvuracağı silah sabırdır (Bakara, 2/155-6). Sabır bir irade ve bir iman işidir. İnsanın başına arzu etmediği bir hâl gelince, o hâdisenin yapacağı ruh çöküntüsünü engelleyecek bir tek silah vardır, o da Allah’a teslimiyet ve sabırdır. Bunun da kaynağı hakiki bir imandır.

STRESİN TEMELİNDE YATAN GERÇEK

Ancak imanın, stres üzerindeki bu olumlu etkisinin nereden kaynaklandığını görmek için stresin temelinde yatan duyguyu görmek gerekir. Esasen stresin temelinde yatan endişe, yok olma korkusudur. Deyim yerindeyse stres, ruhu kurtarma operasyonudur. Ama bazen bu iş yanlış yapılır. Hasılı, yok olma endişesi, yani ölüm, stresin en önemli bir sebebidir. Birkaç dakika sonra bıçak altına yatacak olan bir koyuna, bir tutam ot verildiği zaman onu afiyetle yer. Oysa insan böyle midir? İdam sehpasına gidecek olan bir insanın önüne, dünyanın en lezzetli yemeklerini bile koysanız dönüp bakmayacaktır. Bu durumda olan bir insanın içinde fırtınalar kopar, bütün hayatı bir sinema şeridi gibi gözünün önünden geçer.

Stresin baş sebeplerinden olan ölüm korkusundan kurtulmak için, ilk olarak iki yol göze çarpar. Birisi ölüm fikrine alışmak, diğeri ise ölümü düşünmemektir. Bu iki yol da çok zordur. Çünkü ölüm fikrine alışmak herkes için kolay değildir. Ölümü hiç düşünmemek ise, insanı devekuşuna benzetir. Avcıyı görünce uçamaz, başını kuma sokar. Çünkü insan aklı hem geçmiş zamanın üzüntülerini, hem geleceğin korkularını, hem de şimdiki zamanın sorunlarını beraberinde taşıyan bir alettir.

Buna göre, “ben hiçbir şey düşünmeden yaşamak ve canımın istediği gibi herşeyi yaparak ömür sürmek istiyorum” diyen bir insan, boş bir iddiada bulunmuş olur.

ÖLÜM KORKUSUNDAN NASIL KURTULURUZ?

Peki insanı ölüm korkusundan ve dolayısıyla stresten kurtaracak nedir? İnsanı ölüm korkusundan kurtaracak, yahut ölüm korkusunu en aza indirecek yol, ölümün ebedî bir idam olmadığı yolundaki fikirdir. Buna kısaca ahiret inancı diyoruz. Ruhun ölümsüz olduğunu kabul eden bir insan mutlaka ölüm korkusunu en aza indirmiş, yani onu hafifletmiş olur. “Hafifletmiş olur” diyorum, çünkü, istisnalar hariç, ölüm korkusunu yok etmek oldukça iddialı bir olaydır.

Bir ilim adamı “ölüm, cümlenin sonuna konan bir noktadır” demiş. Bir diğer ilim adamı ilave etmiş, “bir farkla ki, cümleyi en güzel şekilde yazdığına inanan kimse dahi, elleri titremeden o noktayı koyamaz” demiştir.

Kur’ân, ölümün de hayat gibi yaratılmış olduğunu vurgulayarak, ölümün bir nimet olduğunu ifade eder (mülk 67/2). Çünkü ölüm hayatın sıkıntılarından bir kurtuluştur, bir terhistir, bir paydostur. Kur’ân’a göre ölüm bir bitişin, bir sona erişin ifadesi değildir. Aksine ölüm yeni bir hayata geçişin ilk basamağıdır. Tıpkı dünyaya gelmek gibi.

Ölüme bu manayı veren İslâm dini, insanlığın maddî, manevî mutluluğunun tecellisi ve sığınak kaynağıdır. İnsana sadece kabir kapısına kadar arkadaşlık edecek değerler, gerçek dost ve kurtarıcı değillerdir. Dünyanın yüzü devamlı öbür âleme dönük olduğu gibi, insan da yüzünü ebedî saadeti kazanmaya çevirmelidir.

(Yeni Ümit, 30. Sayı, Musa K. Yılmaz)

İslam’da İşçi Hakları

Bir hukuk terimi olarak işçi; başkasına ait bir işi veya hizmeti bir ücret karşılığında yapmayı üstlenen ve belli bir bedele mukabil meşrû olan o işi yapmak üzere emeğini kiraya veren kişi anlamına gelmektedir.

a) Kur’an’da İş ve İşçi

 Ücret karşılığı işçi çalıştırmanın ya da işçi olarak çalışmanın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve icmâ delillerine dayanır. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i sahiha’da, bazen İslam’dan önceki semavî dinlerin ücretle çalışma ve çalıştırma uygulamalarından misaller verilerek bazen de doğrudan hükümler serdedilerek bu husus üzerinde durulmuştur.

Kur’ân-ı Kerim’de, Hazreti Musa’nın, kendisine peygamberlik verilmeden önce Mısır’dan ayrılarak Medyen yöresine gittiği, orada davarlarını suvarmaya çalışan iki kızkardeş gördüğü, onlara yardım ettiği ve kızlardan birinin “Babacığım! Bunu işçi olarak tut! Zira senin çalıştıracağın en iyi adam, böyle kuvvetli ve güvenli biri olmalıdır.” (Kasas, 28/27) diyerek babasından Musa aleyhisselamı işçi olarak almasını istediği hikaye edilir. Bunun üzerine, Hazreti Musa, bu iki kardeşin babaları olan -muhtemelen- Hazreti Şuayb’ın (aleyhisselam) yanında on sene çalışır; aslında bu kutlu peygamber, o ailenin koyunlarını güderken aynı zamanda bir nebinin rahle-i tedrisinde nübüvvet mesleğinin sırlarını da öğrenir. Diğer taraftan, Musa aleyhisselamın işe alınmasını isteyen ve daha sonra da bu nebiye eş olmakla şereflenen firasetli kızcağızın vurguda bulunduğu iki vasıf bir işçide aranan şartlar adına çok önemli olsa gerektir: Bunların birincisi, o işi yapabilecek güç ve kuvvet; diğeri de, güvenilir ve emin bir insan olmaktır.

Musa aleyhisselam ile Hızır’ın yolculuğu anlatılırken de ücret karşılığı iş yapmaya bir işarette bulunulur. Onların yolları bir köye uğrar; bu sırada Hızır (aleyhisselam) orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar görür ve onu düzeltiverir ama buna karşılık herhangi bir ücret talep etmez. Bunun üzerine, Hazreti Musa, “İsteseydin, elbette buna karşı iyi bir ücret alabilirdin.” der. (Kehf, 18/77)

İslam alimleri, bu ve benzeri ayetleri, bir insanın, diğer bir insan tarafından ücret karşılığında çalıştırılmasının meşrû olduğunu gösteren misaller olarak zikredegelmişlerdir.

Ayrıca, “Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların haklarını ve ücretlerini eksiltmeyin, halka haksızlık etmeyin!” (A’râf, 7/85); “Sonra boşadığınız eşlerle ilginiz kesilince sizin hesabınıza çocuklarınızı emzirirlerse, ücretlerini verin! Aranızda ücret işini meşrû çerçevede, örfe uygun olarak güzellikle görüşüp sonuçlandırın. Eğer annesinin çocuğu emzirmemesi sebebiyle sıkıntıya düşerseniz, bu takdirde baba, ücret vererek bir başka emziren kadın bulacaktır.” (Talâk, 65/6) gibi ilahî beyanlarla ücret hususunda da bazı hükümler konmuştur. Bu arada, mealini verdiğim bu ayet-i kerimede, konumuz olmadığı için üzerinde durmayacağım ama zikretmeden de geçemeyeceğim önemli bir hususa da işaret etmek istiyorum: Çocuğun beslenmesi, bakımı ve görümü öncelikle babanın vazifesi olduğu için boşanma durumunda anneye emzirme ücreti vermesi gerektiğinin belirtilmesi insan hakları (özellikle de kadın hakları) ile ilgili bilhassa üzerinde düşünülmesi icap eden İslamî bir inceliktir.

Başka bir ayet-i kerimede ise, Cenâb-ı Hak, bütün kullarını hem bu dünya hem de ahiret için çalışmaya davet etmekte ve “İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez” (Necm, 53/39) diyerek, insanın ancak çalıştığının karşılığını alacağını anlatmaktadır.

b) Rasûl-ü Ekrem’in Beyanlarında Çalışma ve İşçi

Öte yandan, İslam’da Yüce Yaratıcı’ya karşı vazifelerini de yerine getiren bir insanın çalışması ibadet kabul edilmiştir. Dolayısıyla, işçinin emeği kutsaldır, değerlidir. Nitekim, Peygamber Efendimiz, “Hiç kimse kendi elinin emeğinden daha temiz bir kazanç elde edemez” buyurmuş ve bu konuda Allah’ın elçisi olmasına rağmen kendi alın teriyle geçimini sağlayan Hazreti Davud’u hüsn-ü misal göstermiştir. (İbn Mâce, Ticârât, 1) Dahası, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, çocuklarının rızkını sağlamak veya anne ve babasının ihtiyaçlarını karşılamak ya da kendi ekmeğini kazanmak için evinden çıkan bir insanın evine döneceği ana kadar Allah yolunda olduğunu söylemiştir. Ayrıca, kimseye muhtaç olmamak ve anne-babasını, çoluk-çocuğunu da başkalarına el açtırmamak için işe giden bir insanın her adımda ibadet sevabı alacağını müjdelemiştir.

Bir gün, Allah Rasûlü, sahabe efendilerimizden Hazreti Muaz ile musafaha edince buyurur ki: “Muaz, ellerin nasırlaşmış!” O cevap verir: “Evet, ya Rasûlallah, kazma elimde toprakla meşgul oluyor ve bu sayede çoluk çocuğumun nafakasını kazanıyorum.” Fahr-i kâinat efendimiz, -edep ve haysiyetiyle çalışan bütün işçilerin alnını öpercesine- Hazreti Muaz’ı öpüp buyurur ki: “Bu eli Cehennem yakmaz.”

Bir başka gün de, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’de ashabı ile birlikte otururken genç yaşta dilenen bir fakir çıkagelir. Fakir, kendisinin ve âilesinin aç olduğunu söyler ve yardım ister. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından genç adamın evine gönderilen Hazreti Ali, adamın evinde çocuklar üzerine örtülmüş bir kilim ve bir tencereden başka bir şey olmadığını görür. Bunun üzerine, Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali’ye o kilim ve tencereyi pazarda satarak parasıyla ip almasını emreder. Hazreti Ali söyleneni yapar. Peygamber Efendimiz ipi fakir adama uzatarak, “Bunu al, dağlara git, odun toplayıp satarak para kazanmaya çalış. Kırk gün evine hiç uğrama. Bu süre zarfında evin bütün ihtiyaçlarını biz göreceğiz!” buyurur. Adam kırk gün sonra kazandığı paralarla Rasûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna gelir. Allah Rasûlü, ona Medine’de bir ticârethâne açtırır ve adam böylece geçimini sağlamaya başlar. Bu hadise üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “… Sizden birinizin urganını omuzuna alarak dağdan odun toplaması, sonra da onu sırtlanarak pazara götürüp satmak suretiyle geçinmesi, herhangi bir kimseye gidip de ondan bir şey istemesinden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Buyû, 15)

Ayrıca, Allah Râsulü, işçilerin haklarının korunması, ücretlerinin eksiksiz ve zamanında verilmesi, onlara güzel davranılması hususlarında da pek çok tavsiyede bulunmuştur. Bu nebevî tavsiyeleri, yeri geldikçe zikredeceğimi belirterek, burada iki hadis-i şerifi hatırlatmakla yetineceğim: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, bir keresinde, “Allah Teâlâ, çalıştırdığı işçiden azami verim aldığı halde, onun ücretini tam ödemeyenin öteki hayatta hasmı olacaktır!” buyurmuş (Buhârî, İcâre, 10); bir kudsî hadiste de şu ilahi tehdidi seslendirmiştir: “Üç kimse, kıyamet gününde Beni karşısında bulacaktır: Benim adımı kullanarak haksızlık eden; hür bir insanı satıp parasını yiyen; bir işçiyi çalıştırıp da ona ücretini vermeyen!” (Buhârî, İcâre, 12, 15).

c) İşçilerle Alakalı Genel Hükümler

İslam alimleri, genel olarak, işçileri özel (hâs) ve ortak (müşterek) olmak üzere iki kısımda ele almışlardır:

1) Özel işçi (ecîr-i hâs); bir anlaşma ile belirlenen süre içerisinde ve tayin edilen bir ücret karşılığında sadece bir işveren için çalışan kişidir. Bu işçi, o süre zarfında sadece kendi işverenine bağlıdır; başka bir işte çalışamaz. Bununla beraber, iş verildiği taktirde hemen o işe koyulmak üzere işyerinde hazır bulunduğu sürece -o süre içerisinde hiç iş olmasa da- ücretini alır. Bir aylığına tutulan hizmetçi, mevsimlik ziraat işçisi ya da gündelikli inşaat ustası gibi kimseler ve devlet memurları bu kategoriye dahildir.

2) Ortak işçi (ecîr-i müşterek) ise; doktor, muhasebeci, terzi ve marangoz gibi, sadece bir kişiye ya da bir kuruma değil de herkese iş yapan serbest meslek sahibi kimsedir. Bu gruba dahil olanlar, sadece bir işverene bağlı çalışmazlar; bir anda pek çok kişiden iş kabul edebilir ama üzerlerine aldıkları o işi yapmadıkça ücrete hak kazanamazlar; diğer bir ifadeyle, onlar yaptıkları iş başına ücret alırlar.

İslam’a göre; bir işçiye, onun gücünü aşan bir iş yüklememek gerekir. “Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz.” (Bakara, 2/286) ayet-i kerimesi, mü’minlere bu ilahî ahlakı öğretmekte ve -diğer manalarının yanında- insanlara ancak altından kalkabilecekleri işleri tahmil etmek gerektiğini de vurgulamaktadır. Peygamber Efendimiz, bu hususu da içeren bir hadis-i şerifte, Müslümanların işçilere nasıl bakması lazım geldiğini şu sözlerle ifade etmiştir: “İşçi kardeşleriniz sizin işlerinizi yapan kimselerdir. Allah onları ellerinizin altına verdi; dileseydi sizi onların eli altına sokabilirdi. Öyleyse, yanınızda işçi çalıştırıyorsanız, yediğinizden onlara da yedirin, giydiğinden giydirin. Onlara güçlerini aşan bir iş teklif etmeyin; eğer zor bir işi yapmalarını isterseniz, siz de onlara yardım edin!”(Müslim, İmân, 38, 40).

İnsanları ancak yapabilecekleri işlerden sorumlu tutan ve herkesin durumunu, konumunu gözeten İslam, bu prensibini çocuklar hakkında da öne çıkarmış ve onların çalıştırılamayacağı hükmünü koymuştur. Onların önce eğitimlerini tamamlamaları gerektiğini belirtmiş ve bu gayeye matuf bir iş olacaksa ona “evet” demiştir. Bu itibarla da, Müslümanlığa göre, çocuklar ancak velilerin ve idarecilerin izniyle bir sanatı öğrenmek için çalıştırılabilirler. Bu hususta İslam’ın bir inceliğini daha görmek mümkündür; ona göre, anne-baba ücret mukabilinde kendi evlâdını kendi işyerinde çalıştırabilir; fakat, çocukların kendi anne-babalarını ücretle çalıştırmalarına izin yoktur; çünkü, İslam reşit ve imkan sahibi çocuklara anne-babalarına bakma mükellefiyeti yüklemiştir.

Diğer taraftan, işçinin sağlığı ile oynayan hiçbir iş kolu, İslam’da tecviz edilmemiştir. Zira, bir insanın hayatı, Allah katında bütün insanların hayatı kadar değer ve kıymete sahiptir.(Maide, 5/32) Durum böyle olunca, yüzde yüz emniyet ve yüzde yüz sıhhat kazandırılmadıkça, İslam bir işçiyi yerin derinliklerine salıp oralarda çalıştırmaya asla razı olamaz. Zaten şuurlu hiçbir Müslüman işveren, böyle bir vebâli göze alamaz. Haddizatında, böyle bir durumda bu mesele hiçbir zaman ferdin şahsî inisiyatifine de bırakılamaz. Bu gibi iş yerlerini denetim ve kontrol altında tutmak devletin vazifesidir.

Ayrıca, işçiler, namaz ve oruç gibi farz ibadetleri yerine getirme hakkına sahiptiler. Fukaha’dan İbn-i Abidîn’e göre, işverenin, işin yoğun olması sebebiyle vakit namazlarında işçiyi camiye göndermeyip işyerinde ibadet etmesini istemeye hakkı vardır; fakat, cemaatle eda edilmesi gereken cum’a ve bayram namazları bundan müstesnadır. Meselenin özü; işveren, vakit kaybı oluyor gibi bahanelerle işçisinin ibadetlerine mani olmamalı ve dinî görevlerini yapabilmesi hususunda ona imkan tanımalı; işçi de bu hoşgörüyü istismar etmeden hem kulluğunun hem de işçiliğinin hakkını vermelidir.

Büyük sermaye sahiplerinin ve kabile büyüklerinin kibir, açgözlülük ve hırsla işçileri ve köleleri sömürdükleri câhiliye döneminde onların zulme dayalı düzenlerini altüst ederek yeryüzünde Allah’ın emirleriyle şekillenen bir sosyal adalet sistemi oluşturan İslam, zenginliği, fakirliği bir imtihan olarak kabul etmiş, işçilerin sömürülmesini önlemiş ve bir manada sınıfsız bir toplum anlayışı geliştirmiştir. Bu itibarla da, Müslümanlar arasında işverenler, içtimaî hayatta işçilerden daha aziz ve değerli değildir; işçiler de işverenlere nazaran kıymetsiz ve değersiz kabul edilmemektedir. Çünkü, İslam’da üstünlük takvâ iledir; ilim ve amel bakımından ilerde bulunan ve Allah’a karşı saygı hisleriyle dopdolu olan bir kimse daha üstündür.

İslam fıkıhçıları, fertler çalışacak iş bulamazlarsa, devletin onlara iş bulmak ve geçimlerini sağlayabilecekleri imkanlar hazırlamak zorunda olduğunu belirtirler. Devlet, bir taraftan dilenmeyi, rüşveti, fâizi ve kumarı yasaklayıp bunlara mani olmalı; diğer yandan da çalışmayı emrederek herkese uygun iş sahaları açmalıdır. Hastaların, yaşlıların, kimsesizlerin ve yoksulların geçimini garanti altına almak da devletin vazifeleri arasındadır.

M. Fethullah Gülen

Maddelerle İslamda Tebliğ Usulü

1- Tebliğ ve irşâd, vazifelerin en mukaddesidir. Zira Allah (c.c), en seçkin kulları olan nebileri bu vazife ile göndermiştir.

2- Tebliğ, normal zamanlarda farz-ı kifaye olsa bile, günümüzde ihmale uğrayan meselelerden olduğu için farzlar üstü bir farz konumuna gelmiştir. Onun ihmali kat’iyen caiz değildir.

3- Bu vazifeyi ihmal ederek ölen bir kimsenin nifak içinde ölmüş olmasından endişe edilmelidir. Çünkü böyle biri, şahsî farzlardan daha büyük ve sevap cihetiyle daha mühim bir vazifeyi terk etmiştir.

4- İçinde tebliğ yapılan bir topluluk, semavî ve arzî bela ve musibetlere karşı korunma garantisi altındadır. Eğer bir toplumda üç-beş insan dahi olsa, bu kudsî vazifeyi yapabiliyorsa, Cenâb-ı Hakk o toplumu kendi koruması altına almıştır. Eğer, mesele aksine ise netice de aksi olacaktır. Yani içinde bu kudsî vazife yapılmayan topluluğu Allah (c.c)’ın helâk etmesi muhtemeldir. Geçmiş ümmetlerde meydana gelen toplu helâkler bunun en açık misallerindendir.

5- Bu kudsî vazife, fert, millet ve devletler planında ele alınmalıdır. Müslüman, dünya nizamının ana unsurudur. Onun bulunmadığı dünyada nizam olmadığı gibi, onun varlığının söz konusu olduğu yerde de anarşi ve terör olamaz. Bu ise Müslümanın tebliğ vazifesini hakkıyla edâ edip etmemesine bağlıdır.

6- “Emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” yapmak, bir mü’minlik şiarıdır. Bu vazife, îmandan ayrı düşünülmemelidir. Zira Kur’ân, mü’minlerin diğer mü’minlere karşı dost olduğunu (Tevbe, 9/71)söylerken, bu dostluğu ayakta tutan ana umdeye işaret eder ve onun, bu kudsîlerden kudsî vazifeden ibaret olduğunu hatırlatır. Münafıklar ise, birbirlerindendir; (Tevbe, 9/67) fakat birbirlerinin dostları değillerdir. Zira onlar marufa mani olmakta ve münkere de teşvikte bulunmaktadırlar.

7- İslâm dini, Allah (c.c) tarafından teminat altındadır. Allah (c.c), kendi dinini koruyacaktır. Ama bu koruma, kadın-erkek bütün inananların himmeti ve bir kısım fertlerin dine sahip çıkmalarına bağlıdır. Dine sahip çıkıldığının en belirgin işareti de, Müslüman fertlerin tebliğ vazifelerini yerine getirmeleridir.

8- İlim-amel ve tebliğ bir hakikatin üç ayrı yüzüdür. Birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Tebliğde, ilim şarttır; amel ise tebliğin hayatıdır.

9- Tebliğ insanı, İslâmî hakikatleri ve içinde yaşadığı devri çok iyi bilmelidir. Devrini bilmeyen insan, dehlizde hayat sürüyor demektir. İnsanları oraya çekmeye ve onlara bu dehlizde bir şeyler anlatmaya çalışması ise zavallıca birer gayretçiktir.

10- Tebliğ insanının gönlü Kur’ân’a göre ayarlanmalıdır. Gönlü bu şekilde Kur’ân’a göre akort edilmeyen bir insanın, İslâm adına konuşması ve İslâmî hakikatleri anlatması çok zor, hatta imkânsızdır.

11- Tebliğ eri, tebliğ yaparken kullandığı bütün yolların meşru olmasına son derece dikkat etmelidir. Zira meşru bir hedefe ancak meşru yollarla ulaşılabilir. Allah Resûlü (s.a.s)’nün ve O’nun kutlu ashabının yolu da budur. Bize, hedefe varmak için her yolu meşru gören militanlar değil; tuttuğu yolun meşru olmasını, kılı kırk yararcasına inceleyen ve sonra da tatbik eden sahabî ruhlu tebliğ adamları lazımdır. Bu dini ayakta tutacak ve onu cihanın dört bir yanına götürecek olanlar da ancak bunlardır.

12- Tebliğ adamı, anlattığını muhakkak yaşamalıdır. Aksi durum, bir münafıklık alâmetidir ki, mü’min böyle bir duruma düşmekten fevkalâde sakınmalıdır. Anlattığını yaşamayan insanların söyledikleri sözlerde, tesir ve bereket de olamaz. Onlar saman alevi gibi çabuk parlar ve hemen sönerler. Isıtma adına bir kaloriye sahip oldukları söylenemez.

13- Tebliğ adamı, daima tevazu ve mahviyet hâlini muhafaza etmelidir. Bu, asil insanlara mahsus bir davranıştır. Îman ise, asaletin tâ kendisidir. Öyleyse tebliğ adamı, her mü’min gibi asil davranmalıdır. Allah Resûlü (s.a.s)’nün ahlâkı da budur. Tebliğ adamı işte bu ahlâkı bir karakter hâline getirmelidir.

14- Tebliğ eri, tebliğ vazifesinin dışında, devlet yetkilileriyle ve entel denilen sınıfla, onlar hesabına içli dışlı olmamalıdır. Bu konuda titizlik, onun durumunu ve izzetini korumasının en mühim şartıdır.

15- Tebliğ adamı, tebliğinde çok ısrarlı olmalıdır. Bu ısrar onun kendi dâvâsına karşı hürmet ve saygısının ifadesidir.. ve o, Cenâb-ı Hakk’ın büyük saydığı meseleleri tazîm edip büyük saymak mecburiyetindedir. Aksi hâlde, dediklerini kendisi yalanlamış olur.

16- Tebliğ adamı, fıtrat kanunlarıyla çatışmamalıdır. O, tebliğ ve irşâdında daima basiretli davranmalıdır. İnsanda mevcut bazı zaaf ve arzuları görmezlikten gelmek, asla doğru değildir. Asıl olan, bu zaaf ve istekleri güzele ve iyiye kanalize edebilmektir.

17- Izdırap ve çile tebliğ yolunun değişmeyen kaderidir. Tebliğ adamı, daha yolun başında kaderine razı olmalıdır.

18- Tebliğ adamı, bir şefkat kahramanıdır. Onun kaba kuvvet kullanarak hakkı kabul ettirme gibi bir yola tevessül etmesi hiç mi hiç düşünülmemelidir.

19- Tebliğ adamının en mühim özelliklerinden biri de fedakârlıktır. Zira her tebliğ adamı, havari karakterinde olmalıdır. Doğuştan havari yaratılmayanlar, asla seviyeli bir tebliğ adamı olarak ölemezler. Böyle bir iş ise, her şeyden önce fedakârlık ister.

20- Tebliğ adamı, duâ ile bütünleşen insandır. Duâ ise, ihlâs ve samimiyetin esasıdır.

21- Tebliğ adamı, aynı zamanda bir mantık ve realite insanıdır. Mantıkîliği ölçüsünde muvaffak olur ve içinde yaşadığı toplumda kabul görür.

22- Tebliğ adamı, insanların imanı hususunda çok hassastır. Gördüğü küfür ve irtidat hâdiseleri, onun yüreğini parçalar ve o, bu kabil hâdiseler karşısında iki büklüm olur.

23- Tebliğ adamı, tebliğ işini hep bir aşk ve iştiyak içinde sürdürür. Zaten o, tebliğ işinin kara sevdalısı olmayınca, başarıya ermesi de mümkün değildir.

24- İç derinliği, tebliğ adamının ayrılmaz vasfı olmalıdır. İç derinliği bir mânâda onun yakîne ermesi demektir. Yakîne eren insan da, bütün faziletlerle mücehhez olmuş demektir.

25- Tebliğ adamı, dâvâsını tebliğ ederken, ruh duruluğuna ve kalb safvetine sahip olmalıdır. Ve arkasında zahîr olarak Allah’ı ve Resûlü’nü bulabilmesi için, en az dâvâsı kadar berrak bir hayat yaşaması şarttır. Böyle bir hayat ise ancak kalb safvetiyle gerçekleştirilebilir.

M. Fethullah Gülen

Barış İnşası Ve ‘Müspet Hareket’ Prensibi

Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; biz, yürüdüğümüz hoşgörü yolunda ilerlemeye devam etmeli, sağdaki–soldaki kine, nefrete, düşmanlığa rağmen, bir kısım “sulh adaları”na ulaşmalı, “sulh adacıkları” oluşturmalıyız.

Müspet hareket, yapıcı, imar edici, eksiklikleri giderici pozitif bir tavır sergilemek demektir. Müspet hareketin zıttı ise, menfî harekettir. Menfî, nefyedilmiş, sürgün edilmiş, ortadan kaldırılmış ve yok edilmiş mânâlarına gelmektedir. Müspet olan, barış, dostluk, kardeşlik, anlaşma, uzlaşma, yardımlaşma ve imar iken; menfî ise savaş, düşmanlık, anlaşmazlık, kavga, çatışma ve tahriptir. Kısaca, bütün hayırlar ve güzellikler müspet, bunların zıtları ise menfidir. Müspetler de, menfiler de sayısız denecek kadar çoktur.

‘Müspet hareket’ bir kavram olarak, Üstat Bediüzzaman ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin eserlerinde ve düşünce dünyasında daha özel bir mânâ kazanmıştır. Bediüzzaman bu kavramdan bahsederken şöyle der: “Bizim vazifemiz, müspet hareket etmektir. Menfi hareket değildir. Hakk’ın rızasına göre iman hizmeti yapmak, fakat ilahî vazifeye karışmamaktır. Bizler toplumda asayiş ve düzeni sağlayacak olan bu müspet iman hizmetinde yaşayacağımız her bir sıkıntıya karşı sabır ve şükürle mükellef kılındık.” O bu tavrının toplumda huzur ve güvenin sağlanmasına matuf olduğunu belirterek, bunun büyük bir fedakârlık gerektirdiğine de şöyle işaret eder: “…Otuz senedir müspet hareket edip menfiliğe bulaşmamak ve kudsî vazifeye karışmamak için (hakkım olduğu hâlde) bana karşı yapılan muamelelere hep sabır ve rıza ile mukabele ettim.” 2

Asrın mütefekkirlerinden Fethullah Gülen Hocaefendi de barış ve asayişin büyük önem taşıdığı günümüz şartlarında, müspet hareket kavramı etrafında inşa edilecek bir barış ortamının her zaman mümkün olacağına vurgu yapmıştır. Ona göre “müspet hareket, insanın, ‘Benim yolum, hizmet metodum güzeldir.’ duygu ve düşüncesiyle mesleğinin muhabbetiyle yaşaması ve asla gönlünde başkalarına adavete yer vermemesidir.” Dolayısıyla kendi takip ettiği hayat tarzına ve benimsediği mesleğine bağlılığını canlı tutup, onun sevgisini başka gönüllere duyurmak yerine, başkalarının yolunu tahrip etmekle meşgul olan bir insan, müspet değil menfi hareket ediyor demektir. Bu kimse günah işliyor, başkalarına düşmanlıkla yaşıyor ve haddizatında kendi mesleğine zarar veriyor demektir.3

Müspet Hareketin Temel Dinamikleri

Ferdî ve içtimâî hayatın barış ekseninde seyredebilmesi için müspet hareket tarzının ne kadar elzem olduğu muhakkaktır. Zîrâ bu hareket tarzı, kavga, çatışma, bedbinlik ve toplumu gerginliğe sevk edebilecek her türlü tavır ve davranıştan kaçınmayı esas alır. Dâhiyane vasıf ve kabiliyetleri olan bir insan, toplumla uyumlu bir diyaloğa girmedikçe, ondan istifade etmek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla müspet hareketin en temel esası, toplumla barışık bir ideal insan portresine dayalı olmasıdır. Burada müspet hareketi inşa eden temel esasların neler olduğunu ana hatlarıyla açıklamak istiyoruz.

1) Muhabbet Fedaisi Olmak

Barış inşasının temelinde muhabbet ve sevgiyle insanları kucaklamak vardır. Dünyaya barış getirmeyi hedefleyenler, öncelikle kendilerini düzeltmeli; içlerini kinden, nefretten, kıskançlıktan; dışlarını da her türlü uygunsuz davranışlardan temiz tutmalıdırlar ki, çevreye güzel bir örnek teşkil edebilsinler. Kendi içini kontrol edememiş, nefsiyle savaşamamış, duygu âlemini fethedememiş kimselerin etraflarına gönderecekleri mesajlar, ne kadar parlak olursa olsun, ruhlarda heyecan uyaramayacak, uyarsa da sürekli bir tesir bırakamayacaktır. Dolayısıyla geleceğin aydınlık ve mesut dünyalarını ancak muhabbetle şahlanmış sevgi kahramanları, muhabbet fedaileri inşa edecektir.4

Asrın büyük mütefekkiri Üstad Bediüzzaman: “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.” der.5 Bu prensip, İslâm dininin herkes için çok önemli gördüğü bir düsturdur. Bugün buna her ne kadar farklı kültürler sahip çıkıyor olsa da, sevgi ve muhabbetin hakikî sahipleri yine İslâm’ın özündeki sevgiyi keşfedip yaşayanlar ve gösterenlerdir. İnsanı sevmenin aşkın boyutundan bahseden Hocaefendi’nin de haklı olarak belirttiği gibi, ‘Gelecek asır, sevgi ve diyaloğun neşv ü nema bulduğu bir muhabbet asrı olacaktır. Düşmanlıklar büyük ekseriyetle yok edilecek ve her taraf sevgi ve hoşgörüyle tüllenecektir. Hususiyle dünyanın globalleştiği bir dönemde bunun gerçekleşmesi hiç de uzak bir ihtimal değildir.’6

Bugün bin bir fenalığın kol gezdiği savaşa, kavga ve çatışmalara odaklanmış dünyamızda, her zaman temiz kalabilmiş, güzellik ve cazibesini her dâim koruyabilmiş bir şey varsa, o da sevgidir. Dünyada hiçbir millet ve toplumda ondan daha gerçek ve daha kalıcı bir şey yoktur. Sevginin kapıları her zaman bütün olumsuzluklara kapalıdır. Bugüne kadar, bütünüyle kine, nefrete ve düşmanlığa kilitlenmiş insanlardan başkası da ona karşı koymayı, onunla savaşmayı düşünmemiştir. Esasen bu gibi sevgiden mahrum ruhlarla başa çıkmanın yegâne iksiri de yine sevgidir. Şu bir gerçektir ki, dünyada hiçbir değerin, sevgiye karşı koyması ve onunla rekabet edebilmesi mümkün değildir. Bugüne kadar şeytanın en tehlikeli oyunlarını boşa çıkaran bir büyü varsa o da sevgidir. Tarihte Peygamberler; firavun ve nemrutların azgınlık ve öfke ateşlerini hep sevginin o büyülü atmosferinde söndürmüşlerdir.7

İnsanın insanları sevip çevresine alâka duyması, hattâ bütün varlığı şefkatle kucaklayabilmesi, kendisiyle barışık olmasına, kendi mahiyetini keşfedip Yaratıcı’sıyla olan münasebetini duymasına bağlıdır. Peygamber beyanı olarak nakledilen “Mü’min mü’minin aynasıdır.”8 sözünü, daha da genişletip “İnsan insanın aynasıdır.” şeklindeki ifadeyi bu bağlamda değerlendirebiliriz.

2) Yaşatma İdeali (Fedakârlık)

Fedakârlık, insanın nefsi, malı, onuru hattâ izzeti adına bir kısım şeylerden vazgeçmesi, onları daha ulvî ve yüce hakikatlere feda etmesi demektir. Müspet hareket de, toplum ve insanlık adına kendi yaşama zevklerinden fedakârlık yapan, bir mânâda başkaları için yaşayan ideal insan modelini esas alır. Ancak böylesi bir insan, her alanda müspet hareketi esas alıp geliştirebilir. Tarihte hayatlarını yaşatma idealine adamış kudsiler, hep bu hasbîlik ve fedakârlık sebebiyle ayakta kalmış, dirilik soluklamışlardır. Nitekim Asr-ı Saadet’te yaşanan hayatın en diriltici yönünün de bu haslet olduğu görülür. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünya malı adına geride bir şey bırakmadığı gibi, Hz. Ebu Bekir’in (radıyallâhu anh) de, vefatında taksim edilecek mirası yoktur. Hz. Ömer (radıyallâhu anh) ise, vefatına sebep olan hançer darbesini aldığı zaman, ‘Bakın bakalım, malım borcumu ödeyecek mi? Ödemezse Adiyy oğullarından, onlarda da yoksa Kureyş’ten borç alıp ödeyin.’ vasiyetinde bulunmuştu.9 Fedakârlık ve diğergamlık hissiyatını en yüksek seviyede temsil eden ruhların gerçek mânâda diriltici soluklara sahip olacağı vurgusunu yapan Fethullah Gülen Hocaefendi’ye göre de, “Sadece kendini düşünen, ya hiç insan değildir veya eksik bir varlıktır. Gerçek insanlığa giden yol, başkalarını düşünürken gerektiğinde kendini ihmal etmekten geçer. İnsan, kendi ayıpları karşısında savcı, başkalarının kusurları karşısında da, onlar hesabına avukat olmalıdır. Olgun insan ve gerçek dost, Cehennem’den çıkışta ve Cennet’e girişte bile ‘buyurun’ demesini bilendir. Hakikî insan, şartlar ne olursa olsun, kendi kovasına süt sağarken, başkalarının kovasını da boş bırakmaz.”10 Fedakârlıkta ölçünün nasıl olması gerektiğine işaret sadedinde Tâbiînin büyüklerinden Hasanu’l-Basrî’nin sahabe hakkında söylediklerine kulak vermek gerekir. O diyor ki: “Siz ashabı görseydiniz onlara ‘deli’ derdiniz. Onlar da sizi görseydi ‘Bunlar Müslüman mı?’ diye tereddüt yaşarlardı.”11 Dolayısıyla bizim düşünce dünyamıza göre akıllı insan, hak yolunda her şeyini vermeye âmâde olan insandır.

3) Dil ve Üslûp Nezaheti (Kavl-i Leyyin)

Müspet hareket tarzının en temel prensiplerinden biri de, nezaketli, yumuşak, şefkatli, kin ve nefret barındırmayan, ötekileştirmeyen, nezih bir dil ve üslûba sahip olmaktır. Dil, insana bahşedilmiş hem en büyük nimetlerdendir, hem de potansiyel olarak insanın en büyük kayıp vasıtasıdır. Dilin kullanımı, aynı zamanda üslûbu da belirleyici bir husustur. Düşünce, söz, beyan, tavır ve davranışta belli disiplinlere bağlı olarak takip edilen yol, metod ve tarz demek olan üslûp, meselelerin zamana, şartlara, muhatap ve konjonktüre göre nasıl ve ne şekilde icra ve ifade edilmesi gerekiyorsa, ona göre icra ve ifade edilmesidir.12

Dil ve üslûbun barışa katkı sağlayabilmesi için herkesçe kabul görecek evrensel bir yaklaşımı esas alması gerekir. Bu ise belli prensiplerin öne çıkartılmasını; münakaşa konusu olabilecek, yadırganıp yanlış anlaşılabilecek hususların söz konusu edilmemesini lüzumlu kılmaktadır. Elbette ki bu, farklı görünüp kendini farklı ifade ederek insanları aldatmak demek değildir. Belki başkalarının farklılığına değer verme, kendi farklılıkları içinde onları kabullenme ve o kabul ve saygı içinde farklılıklara göre davranma, meseleleri öyle bir eda ve üslûpla ortaya koyma demektir.

Kendi çağında barışın sesi ve soluğu olmuş, günümüzde de hâlâ yankısı devam eden büyük düşünür ve gönül insanı Hz. Mevlâna’nın hayatı, tavırları ve herkesi kucaklayıcı bir üslûba sahip olması güzel bir misâldir. Yunus Emre de, aynı yolun yolcusu olarak “Dövene elsiz, sövene dilsiz ve kalb kırana karşı da gönülsüz yaşama” üslûbunu tercih etmiştir. Asrın mütefekkiri Üstad Bediüzzaman da bu hususa şöyle işaret eder: “Risale-i Nur’un mesleği, nezihane, nazikâne, kavl-i leyindir.”13 Bu büyük zatlar, böylesi hâl ve tavırların referansını İslâmî esas ve disiplinlerden almıştır. Zîrâ İslâm, “kötülükleri iyilikle savmayı”,14 hak ve hakikate davet için firavunun karşısına çıkıldığında dahi kavl-i leyyin (yumuşak söz ve hâl) yolunu emir ve tavsiye etmektedir. Allah (celle celâluhu) Hz. Musa’ya (aleyhisselâm) hitaben: “Ona yumuşak söz söyle, belki düşünür ve ürperir.”15 diyor. Bu demektir ki, muhatap, insanlara yıllarca kan kusturan zalim Firavun bile olsa, mesajın hedefe ulaşabilmesi için yumuşak söz ve tatlı dille ifade etmek gerekir. Çünkü maksat, intikam almak değil, insanları doğruya davet etmek, kurtuluşa çağırmaktır.

4) Konuma Saygı (Müsamaha)

Müspet hareket tarzı, etnik, dinî ve kültürel farklılıkları kavga ve çatışma sebebi olarak görmeden birlikte yaşayabilmenin en mümkün yolunun ‘konuma saygı’ prensibinden geçtiğini kabul etmektir. İnsanlık âlemine, ‘Bütün insanlar Âdem’in çocuklarıdır; Âdem de topraktandır.’16 anlayışıyla yaklaşıldığında, farklı dinî ve kültürel kimliklerin karşılıklı hak ve yükümlülüklerine dâir müspet ontolojik bir tanımlama da yapılmış olmaktadır. Buna göre insanlar, Hz. Ali’nin deyimiyle, ‘Ya dinde kardeşlerimizdir veya yaratılıştan hem cinslerimizdir.’ Bu anlayışın temelinde, ‘Allah’ın (celle celâluhu) ahlâkıyla ahlâklanmak’17 gibi İlâhî bir terbiye ölçüsü vardır. Allah’ın af ve mağfireti o denli engindir ki, kullarının yaptığı bütün nankörlüklere, inkârlara rağmen ‘Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.’18 fermanıyla hiçbir ayrım yapmadan onları rahmetiyle yaşatmaya, nimetlerini bahşetmeye devam etmektedir. Aynı anlayışla Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicretten sonra Yahudileri de içine alacak şekilde Medine halkı arasında yaptığı hukukî ve içtimaî mukavele de, bu hususta O’nun engin müsamahasını gösteren kıymetli bir belgedir.

Resûlü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları kendi konumlarında görüp değer atfetmenin ve saygıyla yaklaşmanın en güzel örneklerini sergilemiştir.19 Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), İslâm’a sığınan hemen herkese iyi davranmış, onlara ikramda bulunmuş ve zimmet akdini kabul edenleri, hukukta Müslümanlarla bir tutmuş, her fırsatta, âlemlere rahmet olduğunu20 onlara da hissettirmiştir. Davet ettiklerinde davetlerine icabet etmiş21 ve hastalarına ziyarette bulunmuştur. Gayrimüslimlerden borç para almış, onlara rehin vermiş22, onlarla ticaret yapmış ve Müslümanların himayesi altında bulunanlara asla zillet yaşatmamıştır.23

Dünden bugüne bu medeniyetin düşünce kodlarını taşıyan milletler, kendileri gibi inanmayan ve yaşamayanları ötekileştirmemiş, hep müsamaha göstermiş, hoşgörü ve empatili olmanın eşsiz örneklerini sergilemişlerdir. Kusurlara göz yumma, farklılıklara saygı gösterme, affedilebilecek şeyleri affetme, hak ihlâli karşısında bile insanî değerlere saygılı kalarak ‘ihkâk-ı hak’ etmeye çalışmama, paylaşılması imkânsız en kaba düşünceler karşısında dahi kavl-i leyin üslûbunu muhafaza etme enginliğinde bir müsamaha anlayışı önemli bir ruh disiplinidir.24 Burada kastedilen hoşgörü, başkalarının tesirine girerek onlara iltihak etmek değil, başkalarını kendi konumlarında kabul ederek, evrensel insanî değerler çerçevesinde geçinmesini bilmektir. Bu bir zarurettir; çünkü farklı duygu ve düşüncelere mensup insanlar, ya birbirleriyle uzlaşarak geçinebilmenin yollarını arayacak yahut birbirlerine girip sürekli kavga edeceklerdir. Oysa her dönemde birbirinden farklı düşünen insanlar olmuştur ve olacaktır da. Asıl olan bu farklılıklar arasında fasl-ı müştereklerde buluşarak uzlaşma yollarını aramaktır.

5) Kendini Sıfırlama ve Cemaat Enaniyetinden Kaçınma

İnsanların bir arada barış ve uzlaşı içerisinde yaşamalarının bir başka temel dinamiği de, üstünlük tutkusu ve enaniyet duygularından sıyrılıp kendisini başkasının yerine koyabilme, empati kurabilme erdemine sahip olabilmektir. Bu yaklaşımın temelini, İslâm’ın engin şefkat ve muhabbet eksenli ahlâk anlayışında görmekteyiz. Bu ahlâk anlayışında, günümüz modern ahlâk anlayışlarında olduğu gibi, ‘öteki’ yoktur; kardeşlik ve empati vardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu anlayış, ‘taşları birbirine kenetlenmiş bir bina’25 benzetmesiyle ifade edilmiş; bir hadîs-i şerîfte ise, ‘tek bir vücudun birbirleriyle uyum içindeki uzuvları’26 olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca Kur’ân’da îsâr ufkuna işaret eden “Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile, (kardeşlerini) kendilerine tercih ederler.”27 mealindeki âyet de kendisini başkasının yerine koymanın bir başka buudunu beyan etmektedir. Allah Resulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kendin için istediğini, kardeşin için istemedikçe (kâmil) mü’min olamazsın”28 buyruğu da, bu güzel hasletin herkeste olması gerektiğine işaret etmektedir.

Kendini başkasının yerine koyabilecek kadar civanmertlik ve diğergamlık hasletinin yanında, bir de kendinden başka kimseyi düşünmeyen, sadece kendisi için yaşayan hodbin, egoist ve gurur abidesi şahsiyetler de vardır ki, bu kişiler müspet hareketi hazmedemeyen, başkalarıyla sulh içinde yaşama sorumluluğu taşımayan bir kişilik özelliği sergilerler. Kendilerini enaniyet sarmalına kaptırmış bencil ruhlarda içtimaî sorumluluk hissi hiç gelişmemiştir; onlar her zaman heva ve heveslerine göre davranırlar. Olabildiğine kibirli ve gururludurlar; herkesi hafife alır ve hep tepeden bakarlar. Bir de bu hasta ruhlar, çevrelerindeki insanlar tarafından alkışlanıyor, ferdî bencillikleri herhangi bir cemaate mensubiyetle besleniyorsa, bencillikleri daha bir derinleşir, nemrutlaşır ve akla-hayale gelmedik fenalıklara sebebiyet verebilirler. Firavun böyle bir ruh hâletiyle “Ben sizin en yüce rabbinizim.”29 sözleriyle haddi aşmış, Nemrut: “Ben de ihya eder ve ben de öldürürüm.”30 deme hezeyanına kapılmış; Kârun ise: “Ben bu serveti kendi imkân ve kendi bilgimle elde ettim.”31diyebilme inkârcılığına düşmüştür.

Günümüzde ise, enaniyet her zamankinden daha fazladır. Bencillik o kadar yaygındır ki, kendini sıfırlayamamış, egosuna mağlup olmuş insanlar, Allah’ın (celle celâluhu) lütuflarını bile enaniyetleri hesabına kullanmakta ve onları benliği besleyen birer unsur gibi algılamaktadır. Dolayısıyla da kulların ruhen yükselmelerine vesile olabilecek nimetler, helâke götüren birer tuzak hâlini almaktadır.32 Bundan kurtulmanın yolu ise, her şeyi Allah’a (celle celâluhu) vermek ve tıpkı Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) dediği gibi “Bu, Rabbimin bir lütfudur.”33 diyerek nimetin hakiki sahibini hatırlamaktır.

6) Şiddet Karşıtlığı

Dünyada barışın sağlanması adına atılması gereken adımlardan biri de, şiddet karşıtlığı ve radikal söylem ve eylemlerden uzak durmaktır. Yaşadığımız dünyada şiddet karşıtlığı, problemlerin üstesinden gelmede önemli bir araç kabul edilmiştir. Bir tanım çerçevesinde ifade edilecek olursa, şiddet karşıtlığı, taraftarlarının sosyal veya siyasî bir hedefe ulaşmada şiddetin kullanılmasını reddeden bir dizi ahlâkî, dinî ve kültürel esaslara sahip çıkmaktır. Şiddet karşıtlığı, bir mânâsı da ‘barış ve esenlik’ demek olan İslâm’ın temel bir esası ve müntesiplerinden beklediği bir davranış tarzıdır. Kur’ân-ı Kerîm, müminlerin âhiretteki ebedî yurtlarını ‘dâru’s-selâm’ yani ‘barış yurdu’ olarak tarif eder ve insanları oraya çağırır.34 Cennet ehlinin birbirleriyle selâmlaşmasının da ‘selâm (esenlik) size’ şeklinde olacağından bahseder.35 Kur’ân’da Allah Resûlü’ne “Barış elbette daha hayırlıdır.”36 mealindeki âyetle hitap edilir. Bu sebeple Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mümkün olduğu her ortamda barıştan yana tavır almayı teşvik etmiştir. Hattâ savaşın tam ortasında bile, “düşman barışa yönelik bir meyil gösterirse” O’ndan barışı kabul etmesi ve Allah’a güvenmesi istenmiştir.37 Benzer bir âyette de meâlen, “Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun.”38 buyrulmutur.

Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı da şiddete karşı tavır aldığını gösteren örneklerle doludur. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekkeli müşriklerin onca işkenceleri ve baskıları karşısında, güç kullanmaya izin vermemiş, sabır tavsiyesinde bulunmuştur. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şiddet karşıtlığı, bütün eziyetlere rağmen devam etmiş, ne zaman ki, bu saldırılara meşru müdafaa hakkı tanınmış, işte o zaman zulme karşı güç kullanılarak savunma yapılmasına izin verilmiştir.39 Dolayısıyla zulme ve haksızlığa sessiz kalmamak ve ona karşı meşru yollarla mücadele etmek bir esas kabul edilmiştir. Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) “zalim sultan karşısında hakkın söylenmesini”40 en büyük cihad olarak nitelemesi de aktif bir sabır ve direnişi tavsiye ettiğini göstermektedir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), saldıran ve düşmanlık edenlere karşı müdafaada bulunmuş olsa da, O’nda (sallallâhu aleyhi ve sellem) aslolan affetmek ve bağışlamak olmuştur.

Asrımızda şiddet karşıtlığı ve barış dilini kullanmasıyla müspet hareket tarzına dâir en önemli mesajı vermiş olan düşünürlerden biri de Üstad Bediüzzaman’dır. O, bu çağda gösterilmesi gereken tavrın karşılıklı diyalogdan geçtiğini şöyle ifade eder: “Medeni insanlara galebe ikna ile olur, laf anlamayan kaba kimselere yapıldığı gibi icbar ile değil.” Bu sebeple Bediüzzaman, günümüzü mânevî cihad devri olarak tanımlar ve “mânevî yıkıma karşı mücadele fizikî değil mânen olmalıdır.” der.41 Topluma barış ve huzur getirmeyi hedefleyen kimseler bilmelidirler ki, ‘bağırıp çağırmayla, şiddet ve hiddetle kimseye bir şey anlatmak ve hele kabul ettirmek hiç mümkün değildir. Belki, belli bir dönemde yani insanlığın bedevîlik döneminde, şiddet kullanma bir metod ve bir yoldu, ama zaman onun hükmünü ortadan kaldırmıştır.’42 Bugün artık en güçlü dil, şiddetten, radikallikten, kabalık ve saygısızlıktan arınmış dildir. Şiddeti esas alan hiçbir düşünce, insan fıtratına uygun değildir. Bu tür hareketlerin muvakkaten bir hâkimiyeti söz konusu olsa da fertler üzerinde kalıcı tesir icra etmesi imkânsızdır. Şiddete dayalı hükümranlıklar bir gün sona erdiğinde, hep nefret ve lânetle anılacaklardır.

Sonuç

İslâm’ın şefkat ve merhamet düsturları üzerine kurulu düşünce dünyasının bir ürünü olan ‘müspet hareket’ prensibi, hedefleri, muhtevası, tabiî ve fıtrî oluşu itibariyle günümüz insanlığı için barış inşası adına büyük bir ümit kaynağıdır. Müspet hareket, her şeyden önce benimsemiş olduğumuz bir mefkûreyi, bir yolu, bir düşünceyi ve mesleği aşk ve iştiyakla yaşamak, hak olduğuna inandığımız bu yolun güzelliklerini başkalarıyla paylaşmak ve onu herkese anlatmak için var gücüyle çalışmak ve gayret göstermektir.

Bu hareketin temel dinamikleri arasında, ‘yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevme’ anlayışını esas alarak muhabbet ve kardeşlik hissiyatını hayatın esası hâline getirmek; başkalarıyla birlikte yaşayabilecek enginlikte bir müsamaha kültürüne sahip olmak; herkese ve her inanışa kendi konumunda saygıyla yaklaşmak; kendisini başkasının yerine koyarak empati yapmak; sadece kendini düşünmek değil başkalarını yaşatma idealiyle hareket ederek hakka tercüman olmaya çalışmak; hiç kimseyi kınamamak, ötekileştirmemek; doğuştan kazanılan hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması için çalışmak, ihlâline asla göz yummamak; sosyal adaletin gerçekleşmesi için gayret göstermek; gerektiğinde fedakarlık ve diğergamlık göstermek; yapılan iyilikler karşılığında Hakk’ın hatırı ve rızasından başka bir beklentiye girmemek; bencillikten ve cemaat enaniyetinden uzak durmak; kullanılan dil ve üsluba azamî itina göstermek; kırmamak, incinse de incitmemek ve kavl-i leyin bir üslûbu tercih etmek; kötülükleri en güzel yolla savmaya çalışmak; iyi ve faydalı işlere karşı kıskançlık ve hazımsızlık göstermemek; düşünce ve aksiyonda radikallikten ve şiddet eğilimli olmaktan kaçınmak gibi prensipler vardır. Bu prensiplerin belli bir eğitim ve terbiye sistemiyle fertlere ve topluma kazandırılması, toplum barışının inşasına büyük katkı sağlayacaktır.

Prof. Dr. Osman Güner

DİPNOTLAR 1. Bedër Üniversitesi tarafından yapılan “III. International Conference on Humanities: Socio-Economic Dimensions of Peace Building” (May, 16-18 2014, Tirana, Albania) adlı sempozyumda sunulan “Müspet Hareket Prensibi” konulu tebliğden özetlenerek hazırlanmıştır.2. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, Şahdamar yay., İstanbul, 2007, II/221 (Sadeleştirerek).

3. M.Fethullah Gülen, Kendi İklimiz (Prizma-5), Nil Yay., İzmir, 2007, s.218.

4. Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar, Nil Yay., İzmir, 2007, s.230.

5. Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, Şahdamar Yay., İstanbul, 2007, s.54.

6. Gülen, Fasıldan Fasıla-2, Nil Yay., İzmir, 2007, s. 157.

7. Gülen, Kalbin Solukları, Nil Yay., İstanbul, 2009, s. 81.

8. Ebû Dâvud, Edeb 49; Tirmizî, Birr 18.

9. Buhârî, Fedâilu’s-Sahâbe 8.

10. Gülen, Ölçü veya Yoldaki Işıklar, s.136.

11. Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, II/152.

12. Gülen, Kalp İbresi (Kırık Testi-9), s.174.

13. Bediüzzaman, Lem’alar Yirmi Üçüncü Lem’a, s.220.

14. Bkz. Ra’d, 13/22; Kasas, 28/54.

15. Taha, 20/44.

16. Ebu Dâvud, Edeb 120.

17. Mansûr Ali Nâsıf, et-Tâcu’l-Câmi’, I/3.

18. A’râf, 7/156.

19. Nesâî, Cenâiz 46.

20. Enbiyâ sûresi, 21/107.

21. Buhârî, Cizye 7, Tıb 55; Ebû Dâvûd, Diyât 6.

22. Buhârî, Rehin 2, Büyû’ 14; Müslim, Müsâkât 124.

23. Buhârî, Diyât 29.

24. Gülen, Yeşeren Düşünceler (Çağ ve Nesil-6), s.29.

25. Saf, 61/4.

26. Buharî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.

27. Haşr, 59/9.

28. Buharî, İman 7; Müslim, İman 71.

29. Nâziât, 79/24.

30. Bakara, 2/258.

31. Kasas, 28/78.

32. Gülen, İkindi Yağmurları (Kırık Testi-5), s.287.

33. Neml, 27/40.

34. Yunus, 10/25.

35. Yunus, 10/10.

36. Nisâ, 4/128.

37. Enfâl, 8/61.

38. Hucurât, 49/9.

39. Hac, 22/39-40.

40. Ebû Davud, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13; Nesaî, Bey’a 37.

41. Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s.54.

42. Gülen, Prizma-1, s.41.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz