Namaz ve Kalb Sağlığı

Namaz ve Kalb Sağlığı

Allah’ın (celle celâluhu) yarattığı, emrettiği, yasakladığı hiçbir şeyde çirkinlik, gayesizlik, başıboşluk ve abesiyet yoktur. Sathî bir bakışla tabiattaki bazı hayvan ve bitkileri zararlı veya gereksiz olarak değerlendirmek, hikmetini anlamakta zorlandığımız teklif ve emirleri faydasız görmek çok yanlıştır. Yanlış anlamaya fırsat vermeden ilâve etmek gerekir ki; başta ibadetler olmak üzere, Allah’ın (celle celâluhu) bütün emir ve yasakları, Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Sünnet’i başta olmak üzere, iman etmekle mükellefiyet altına girdiğimiz dinimize ait taabbudî davranışlar, hikmet ve faydaları için yapılmaz. Dinin bütün emir ve yasaklarında bizim için elbette fayda ve hikmetler vardır; fakat bunları asıl gaye ve hedef kabul ederek kulluk yapılmaz. Bu nokta inanan bir Müslüman için çok önemlidir.

Bu açıdan bakılınca; perhiz/diyet yaparak zayıflamak, sağlık gayesiyle aç kalmak ayrı bir şey, oruç tutmak çok daha ayrı bir şeydir. Turistik seyahat için Mekke’ye gitmek farklı, hac gayesiyle gitmek çok daha farklıdır. Aynı şekilde; kalb sağlığı, iskelet ve kas sistemini koruma gayesiyle spor yapmak başka, namaz kılmak çok daha başka bir şeydir.

Bu ibadetlerle bizi yükümlü kılan Rabbimiz (celle celâluhu), hikmet ve merhametinin bir buudu olarak onlara bizim için faydalar da koymuştur. Meselâ; domuz eti ve alkol haramdır, hiç düşünmeden bu emre uymamız gerekir. Böyle olunca, alkolden ve domuz etinden gelecek birçok hastalıktan da korunmuş oluruz. Muhal farz, domuz eti ve alkol, sağlık için çok faydalı olsaydı bile, bir Müslüman’ın haram olduğu için bunlardan uzak kalması icap ederdi.

Allah (celle celâluhu) nasip etmiş, yaklaşık on yıl önce hacca gitmiştim. Mescid-i Nebevî’de, namaz aralarındaki müsait vakitlerde, genellikle kaza namazlarımı eda ediyordum. Farkında olmadan, namazlarımı hızlı kılıyormuşum. Yanımda namaz kılan biri el-kol hareketleriyle bu hususta beni uyardı. Bana nazikçe namazımı daha yavaş ve doğru kılmam gerektiğini anlattı. Geçen gün üniversitede öğrencilerin organize ettiği bir seminer, bana bu hâdiseyi tekrar hatırlattı.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksek­oku­lu talebeleri, düzenledikleri bir seminerde, günlük yapılması gereken basit egzersizleri katılımcılara uygulamalı gösterdiler. Gün içinde belirli aralıklarla beli öne, sağa, solo ve arkaya eğmemizi, başı sağa ve sola yatırmamızı, döndürmemizi tavsiye ettiler. Benim en dikkatimi çeken şey, her hareketin en az beş saniye kadar sürmesini önemle vurgulamaları ve sözkonusu hareketleri paketler hâlinde, günde en az 3-5 defa yapılmasını söylemeleriydi. Bütün bunlar bana namazdaki “tadil-i erkân”ı hatırlattı.

İbadetlerin sağlığa faydalarına dâir çeşitli şeyler duymuş veya okumuşuzdur. Ancak ibadetlerin sağlıkla münasebetine dâir ilmî makale azdır. İbadetler, Allah (celle celâluhu) emrettiği için yapıldığından, inanan insanlar bu tür bir hikmet arayışına girmemektedir. Ancak, namazla alâkalı objektif bir makale ile karşılaşınca, bunun daha geniş kitlelere duyurulması gerektiğini düşündüm.

Milletlerarası bir dergide yayımlanan “Effect of Muslim Prayer (Salat) on a Electroencephalography and Its Relationship with Autonomic Nervous System Activity” (Namazın Beyin Dalgaları Üzerine Tesiri ve Otonom Sinir Sistemi ile Münasebeti) başlıklı makalede, namaz kılmanın beyin ve kalb sağlığına faydaları anlatılmış. Makalede ayrıca namaz kılmanın, sempatik sinir sisteminin tesirini azalttığına, parasempatik sistemin vücuttaki tesirlerini artırdığına vurgu yapılıyor. Sempatik sistem, kalbi hızlı çalıştırıp tansiyonu yükseltirken; parasempatik sistem, tam aksine kalbi yavaşlatıp tansiyonu düşürür. Genel olarak, sempatik sistemi baskın olan insanlar erken ölürken, parasempatik sistemi baskın kişiler, Allah’ın izniyle, istatistikî olarak daha uzun yaşar. Makaleye göre; namaz, bedenî ve ruhî rahatlamaya vesile olmakta, endişeyi azaltmakta; dolayısıyla kalb, damar ve beyin sağlığı için oldukça faydalı olmaktadır.

Bütün bunlar bize Allah’ın merhamet ve fazlını bir defa daha hatırlatmaktadır. Namaz kılarak hem O’nun (celle celâluhu) emirlerini yerine getirmenin huzurunu yaşıyoruz, hem de beden ve ruh sağlığımız için faydalı bir şey yapıyoruz.

Sözkonusu makalede, namaz hareketlerinin sürelerine de temas ediliyor: kıyam ve kıraat 60-90 saniye, rükû 10-15 saniye, rükûdan kıyama kalkınca yaklaşık 5 saniye, secde 10-15 saniye, iki secde arasında oturma yaklaşık 5 saniye, ikinci secde 10-15 saniye, son oturma 30-60 saniye.

İlmihal kitaplarında rükû ve secdelere dâir bazı hususlara dikkat çekilir. Rükûda, kol ve bacaklar sakinleşinceye kadar beklemek, rükûdan kalkınca beli iyice doğrultmak ve hemen secdeye gitmemek gerekir. Secdede de durum benzerdir.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşadığı dönemde söz ve uygulamalarıyla bizzat gösterdiği hususlar, bugün ilmî makalelerce de doğrulanmaktadır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Namazından çalan kimse, en fena hırsızdır.” buyurduğunda, ashâb-ı kirâm: “Ey Allah’ın Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem)! İnsan kendi namazından nasıl çalabilir?” diye sorar. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Rükû ve secdelerini tam yapmaz, rükû ve secdelerde belini iyice doğrultmaz da ondan.” (Ahmed bin Hanbel-Taberani-İbni Huzayme-Hakim). Başka bir hadîste ise, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Rükû ve secdelerini yerine getirirken belini doğrultmayan kimsenin namazı yeterli değildir.”

Namazı tadil-i erkân ile kılmak diğer bütün mezheplerde farz iken, Hanefi mezhebinde vaciptir. Tadil-i erkân hem namazın ve hem de bedenin sıhhatine vesile olmaktadır.

Bir namazda vücuttaki bütün kasların çalıştığına dâir bir makale, dergimizde yayımlanmıştır (Şubat, 1997, Sayı:217, Dr. Aslan Mayda). Benzer şekilde, Allah’ın emir ve yasaklarının her birinde sayısız hikmet bulunabilir. Her ne kadar ibadetleri Allah (celle celâluhu) emrettiği için yapıyor olsak da, inanan bilim insanları olarak bunların fıtrata uygunluğunu, hikmet ve faydalarını ortaya çıkarmak bizlerin bir görevidir.

İslâm’da İnsan Haklarının Sınıflandırılması

İslâm hukuku kuralları; din, can, akıl, nesil ve malın korunmasını hedefler. Din, can, akıl, nesil ve mal; insanın korunması gereken en temel haklarıdır. Diğer hak ve hürriyetler, bu beş hakkın içerisinde yer alır.

DİNÎ HAK ve HÜRRİYETLER

Esas itibariyle dinler, insanlık tarihi boyunca, hak ve hürriyetlerin kaynağı ve koruyucusu olmuşlardır. Dinler aslî özelliklerini kaybedip bozulmaya başlayınca, hak ve hürriyetleri sınırlayabilmiş ve ortadan kaldırabilmişlerdir. İslâm; Kur’ân ve hadîs gibi temel kaynaklarına bağlı kalındığında, hak ve hürriyetleri korumuştur.

İslâm dini, Müslümanlara ve gayrimüslimlere inanç ve ibadet özgürlüğü tanımıştır. “Dinde zorlama yoktur.”1, “Sizin dininiz size, onların dini onlaradır.”2 mealindeki âyetlerde ve benzer mealdeki hadîslerde, İslâm dininin kabul edilmesinde zorlama olmadığı ifade edilmektedir. Bu inanç ve ibadet hürriyeti sayesinde, İslâm ülkelerindeki gayrimüslimler, İslâm’ın ilk asırlarından günümüze kadar inançlarını koruyabilmiştir.

YAŞAMA HAK ve HÜRRİYETİ

Yaşama hakkı, âyet ve hadîslerde korunması gereken en önemli haklardan biri olarak anlatılmış; insan öldürmek, büyük günah ve suç olarak tanımlanmıştır. İslâm hukukuna göre, bir insanı kasten öldürmenin cezası kısastır: “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı.”3; “Savaş gibi haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Haksız yere öldürülen kimsenin velisine hakkını alması için yetki verdik. O da artık öldürmekte ileri gitmesin.”4

Yaşama hak ve hürriyetinin en temel dinamiklerinden birisi, vücut bütünlüğünün korunmasıdır. Bir insanı öldürmek yasak olduğu gibi, onun vücut bütünlüğünü ortadan kaldırmak da yasaktır. “Biz Tevrat’ta onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşı ödeşme yazdık. Ancak kim hakkından vaz geçerse, bu onun günahlarına kefaret olur.”5

İslâm; yaşama hakkının en fazla ihlâl edildiği savaşları bile kural ve kaidelerle düzenlemiştir. Bu ihlâllerin önüne geçmek için savaş hukuku çerçevesinde kanun ve kurallar belirlenmiştir. Buna göre, savaşlarda veya savaş dışı durumlarda soykırım yapılamaz. Savaş hâlinde kaçanlar ve yaralılar öldürülmez. Fiilen savaşa girmeyen kadınlar, çocuklar, din adamları ve işçiler öldürülmez. Hayvanlara ve bitkilere zarar verilmez.6

DÜŞÜNME ve İFADE HÜRRİYETİ

Dinin ve hukukun korumayı hedeflediği üçüncü unsur akıldır. Din ve hukuk, akıllı olan insanları muhatap alır. Deliler, bunaklar, çocuklar, uyuyanlar, sarhoşlar dinî ve hukukî açıdan mesul sayılmazlar. Bu açıdan akıl, düşünme ve düşündüklerini ifade etme hürriyeti dinin ve hukukun temelinde yer alır.

Düşünme ve düşündüklerini ifade etme hürriyetinin önemli bir unsuru, “emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker” (iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama) görevidir. Bir Müslüman kötü bir şeyle karşılaştığı zaman, o kötülüğü gücü yeterse eli, yetmezse dili ile engellemelidir. Buna da gücü yetmezse, o kötülüğe karşı kalbinden buğzetmelidir.7

İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevi, meşru muhalefet hakkı olarak da isimlendirilebilir. Meşru muhalefet hakkı, hukuk dairesi dışına taşmadan insanların, toplumun ve devletin icraatlarını eleştirebilmektir. Meşru muhalefet hakkı, insanların, toplumun ve devletin daha iyiye gitmesi için çok önemlidir. Bir toplumda ve devlette meşru muhalefet kanalları tıkandığı takdirde, insanlar kanundışı yollara sapmak zorunda kalırlar.

İslâmiyet’in ilk dönemlerinde iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevi hakkı ile yerine getirilirken, Emeviler’den itibaren hilâfetin saltanata dönüşmesiyle hükümdar korkusu sebebiyle bu vazife tam mânâsıyla yerine getirilemez olmuştur. Hâlbuki iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama, Müslümanlar için sadece hak değil, aynı zamanda bir görev, bir farzdır.8 “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”9mealindeki âyet bunu Müslümanlara emretmektedir.

AİLE HAK ve HÜRRİYETİ

İslâm hukukuna göre, herkes aile kurmak, evlenmek ve çocuk sahibi olmak hakkına sahiptir. Fertler ailenin temelini oluşturduğu gibi, aile de toplumun temelini oluşturur. Maddî ve mânevî açıdan sağlıklı fertler, sağlıklı aileleri ve sağlıklı aileler de sağlıklı toplumları meydana getirir.

“İçinizden bekârları, köle ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer fakir iseler, Allah onları lütfu ile zenginleştirir.”10; “Kadınlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbise gibisiniz.”11; “Gençler! İçinizden aile geçindirebilecek güçte olanlar evlensin. Çünkü evlilik gözü haramdan sakındırır, iffeti daha iyi korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar.”12; “Evlenmek benim sünnetimdir. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir. Evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”13 gibi mealleri verilen âyet ve hadîslerle evlilik teşvik edilmiştir.

Aile haklarının önemli bir bölümünü, çocuk hakları oluşturmaktadır. İslâm hukukuna göre çocuk hak ehliyetine sahip olarak doğar, yedi yaşında temyiz kudretine ulaşır, ergenliği ile birlikte tam ehliyetli olur. Yeni doğan çocuk iyi bir isim verilmesi, akika kurbanı kesilmesi, iyi bir şekilde bakılması, güzel bir şekilde eğitilmesi, malları varsa korunması gibi temel haklara sahiptir. Ergenliğe ulaşana kadar bu şekilde haklarla korunan çocuk, ergen olduğu zaman tam ehliyete sahip olur, her türlü hukukî işlemi kendi başına yapabilir.

Kadın hakları da aile hak ve hürriyeti içinde yer almaktadır. İslâm dini kadını, erkek ile aynı statüde kabul etmekle birlikte, kadın ve erkeğin kendine has özelliklerinden dolayı bazı farklı düzenlemeler getirmiştir. Esas itibari ile kadın da erkek gibi dinî, hukukî, insanî, siyasî, ticarî hak ve hürriyetlere sahiptir. Bununla birlikte kadının kendisine has bazı hususiyetlere, erkeğin de kendisine has bazı özelliklere sahip olması sebebi ile hak ve hürriyetlerde bazı farklılıklar söz konusu olmuştur. Erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi, bir erkek şahide karşılık iki kadın şahidin istenmesi bu farklılıklardandır. Kadının erken ergenliğe ulaşıp erken doğurganlık yeteneğini kaybetmesi, buna karşılık erkeğin geç ergenliğe ulaşmakla birlikte çok ileri yaşlara kadar baba olabilmesi, birden fazla kadınla evliliği gerektiren sebeplerden birisidir. Ayrıca savaşların çok olduğu dönemlerde sahipsiz kalan kadın ve çocukların korunup kollanması için de birden fazla evlilik gerekli görülmüştür.

İslâmiyet’in kadın hakları ile alâkalı getirdikleri ileri seviyede olmasına rağmen, İslâm tarihi boyunca geleneklerden kaynaklanan önemli kısıtlamalar sözkonusu olmuştur. Geleneklerden kaynaklanan bu kısıtlamalar, sanki İslâm dininin gereği gibi düşünülmüştür. Hâlbuki İslâmiyet, kadın ve erkeğin durumuna uygun hak ve hürriyetleri tanımıştır. Gelenekten kaynaklanan sınırlamaları ortadan kaldırmak, İslâmiyet’in kadına tanıdığı hakları uygulamak gerekmektedir.

Aile ile alâkalı haklardan birisi de, özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığıdır. İslâmiyet insanların özel hayatlarının gizli kalmasını esas alır, özel hayatın araştırılmasını yasaklar. Kişinin özel hayatı, diğer insanlara ve topluma zararlı değilse, devlet tarafından müdahale söz konusu olmaz. Aşağıda meali verilen âyetlerde bu husus açıkça belirtilmiştir:

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.”14; “Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz. Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar artık oraya girmeyin ve eğer ‘Dönün!’ denirse, siz de dönün, bu sizin için daha temizdir.”15

EKONOMİK HAK ve HÜRRİYETLER

Mülkiyet hakkı, önemli bir haktır. İslâmiyet mülkiyet hakkını kabul etmiş ve korumuştur. Buna göre, herkes malını istediği gibi kullanma hakkına sahiptir. Ancak mülkiyet hakkı, başkasının hakkına dokunursa, kullanımı sınırlandırılır. Mülkiyet hakkını kullanırken, komşuların mallarına zarar verilemez. Meselâ, bir kimse malı üzerinde mülkiyet hakkını kullanırken, komşu binanın zayıflamasına veya yıkılmasına yol açamaz. Mülkiyet hakkı, kamu yararı sebebi ile devlet tarafından da sınırlandırılabilir. Bazı bina ve araziler kamu yararı sebebi ile kamulaştırılabilir. Komşuluk hukukundan başka, şuf’a ve irtifak hakları sebebi ile de mülkiyet hakkı kısıtlanabilir.16

Ekonomik haklardan birisi de çalışma hakkıdır. İslâmiyet çalışma hakkı çerçevesinde herkesin meşru dairede istediği işte çalışmasına imkân vermiştir. Kişinin alın teri ile elde ettiği kazanca kimse müdahale edemez. Tasarruf ve teşebbüs özgürlüğü herkese tanınmıştır. Özel teşebbüs esas olmakla birlikte, sosyal adaleti sağlayacak tedbirlerin de alınması gerekir. Herkes meşru dairede her türlü işi ve ticareti yapma hakkına sahiptir. Devlet özel teşebbüsü artıracak, sosyal adaleti sağlayacak, çalışma hürriyetini temin edecek her türlü imkânı hazırlar. Bunun için devlet yolların güvenliğini sağlar. Soyulan tüccar ve vatandaşların zararlarını tazmin eder.17 Böylece vatandaşın çalışma hak ve özgürlüğünü tam mânâsıyla kullanmasını sağlamış olur.

Netice olarak; insan hak ve hürriyetleri tarih boyunca toplumların başlıca meseleleri olmuş ve hâlen de olmaya devam etmektedir. Kölelikten, sefaletten, en zor şartlarda çalıştırılmaktan bugünlere gelen insanoğlu, hak ve hürriyetlerinin artırılmasını istemektedir. İslâm dini ve hukuku, insana layık olduğu hak ve hürriyetleri vermiş olmakla birlikte, devlet ve toplumların bunları tanıyıp uygulamasında sıkıntılar yaşandığı görülmektedir.

Doç. Dr. Abdullah Demir, Sızıntı Dergisi, Sayı: 442. a.demir@sizinti.com.tr

DİPNOTLAR

1. Bakara, 256.

2. Kafirun, 6.

3. Bakara, 178.

4. İsra, 33.

5. Maide, 45.

6. Belkıs Konan, “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Açısından Osmanlı Devletine Bakış”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XV, Yıl 2011, Sayı 4, s. 260.

7. “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Artık bu kadarı imanın en zayıf mertebesidir.” Müslim, İman, 78.

8. Osman Keskioğlu, İslâm Hukuku Açısından Hukuk ve İnsan Hakları, İzmir 1996, s. 135.

9. Ali İmran, 104.

10. Nur, 32.

11. Bakara, 187.

12. Buhari, Nikah 3; Savm 10; Müslim, Nikah 1.

13. İbn Mace, Nikah 1.

14. Hucurat, 12.

15. Nur 27-29.

16. Ekinci, Osmanlı Hukuku, s. 203.

17. Ekinci, Osmanlı Hukuku, s. 203.

İslâm’ın Genetik ve Embryolojik Çalışmalara Yaklaşımı

Genetik biliminin son yıllarda ulaştığı nokta, varlığın mülk yanında, Kur’ân’ın tabiriyle “âfâk”ta keşfedilen insanlık tarihinde önemli bir husustur. Ancak bu son nokta da demek değildir. Hatta insana bir bütün olarak baktığımızda bu tür buluşlar, yine Kur’ân’ın tabiriyle onun “enfüs”ündeki inkişaflarıyla at başı gitmiyorsa, insanlar küstahlaşabilir ve kendilerine verilen “halife”lik unvanına yakışmayan tavırlar içine de girebilirler.

A. Kopyalamanın Mahiyeti Bir canlı ile aynı genetik bilgiye sahip bir başka canlıyı üretmeye veya oluşturmaya genetik kopyalama denir. Diğer ifadeyle genetik kopyalama, aynı DNA1 yapısına sahip başka bir canlı oluşturmaktır. Fakat pratikteki uygulaması açısından bitki, hayvan ve insanda bir bütün şeklinde olabildiği gibi; tedavi maksatlı yapılan kısmî klonlamalar da söz konusudur. Çünkü her kopyalama üreme ve çoğalmaya yönelik değildir.

Üreme gayesi için kopyalamada canlıdan alınan uygun bir vücut hücresinin çekirdeğinde bilgi taşıyan kodlanmış DNA molekülü, içinden çekirdeği boşaltılmış (DNA bilgisi alınmış) yumurta hücresinin sitoplazmasına yerleştirilerek eşeysiz bir embriyo2 oluşturulmaktadır. Sonra bu embriyo taşıyıcı anne rahmine yerleştirilmektedir. Sonuç olarak yumurta içerisine yerleştirilen hücre çekirdeği kimden alınmışsa, teorik olarak onunla aynı genetik yapıya sahip bir canlının gelişmesine zemin hazırlanmakta3 ve üreme gerçekleşmektedir.

Üreme amaçlı elde edilen kopya, henüz embriyonik gelişmenin ilk safhalarındayken bazı hücreler ayrılarak çoğaltılabilir. Çünkü genetik kopyalamada normal tüp bebek işlemiyle çekirdek nakli yapılan yumurta hücresinin bölünmesiyle gerçekleşen hücrelerin sayısı normal gelişme süreciyle birlikte önce 2, 4 veya 8 gibi belirli bir hücre seviyesine ulaşır. Ve bu hücreler rahmin çeperine tutunduklarında, sayıları 32 veya daha fazlaya ulaşmış olur. Fakat hücre sayısı 16’yı geçtikten sonra, yani 5. gün bilinmeyen bir sırla4 artık hücreler kemik, kas, sinir v.s. gibi özelleşmiş dokuları meydana getirmek üzere germinel tabakaları (ektoderm, mezoderm ve endoderm) meydana getirmeye başlarlar. Hücre sayısı 32 olmadan öncesi itibarıyla, yani zigottan (nutfe) 4 gün sonraya kadar bu hücrelerden her birinde öyle bir çoğalma ve gelişme potansiyeli vardır ki, kendileri müstakil hale geldiğinde tam bir cenin5 oluşturabilmektedirler. Bu da her bir embriyodan 16 genetik ikizin olabileceği manasına gelmektedir.

Normal şartlarda insan üremesine suni müdahale caiz olmaz. Fakat fıkhî anlamda zaruret durumları bundan istisna edilir. Mesela bu konuda husyeleri6 alınacak bir erkeğin veya sürekli düşük yapmak.. gibi bazı sebeplerle hâmile kalamayacak bir kadının, vâkıada oluşmuş bulunan cenininin ölmesi durumunda, yedek konumda sonra döllendirilmek üzere tamamıyla istisnai ve kanun güvencesi altında saklanan nutfeleri, yani sperm veya yumurtaları olabilir.7 Çünkü bu durum, meşru nikah altındaki eşlerin nutfelerini, tüp bebek usulü birleştirme sayılır. Bu sebeple suni döllenme kategorisine girer. Fakat ölen cenin çoğaltılamaz. Zira suret ve heykel yapma konusunda bile belli şart ve yasakların var olduğu bir dinde,8 genetik kopyalamaya cevaz vermek düşünülemez.9

Tedavi Amaçlı Klonlama Tıbbi ilim ve uygulamalar yeterli seviyeye ulaşmadan önce bir insandaki eksik uzuv, ya bizatihi o kişinin kendinden, ya başka bir insandan veya bir hayvandan alınarak telafi edilmeye çalışılmaktaydı. Fakat gen teknolojisinin gelişmesiyle, ihtiyaç duyulan bazı organların üretimi de gerçekleşecek gibi görülmektedir. Henüz deri gibi sadece bir örtü konumundaki dokular üretilmeye başlamıştır. Ancak böbrek ve karaciğer gibi şekilli ve kompleks organlar henüz yapılmamış olmakla beraber ümit verici gelişmeler yaşanmaktadır. Bu ameliyeye göre insan hücresinin çekirdeğinden alınan DNA şifresi bir hayvan hücresine yerleştirilmekte, sonra da gelişmeye bırakılmaktadır. Bu işlem sırasında hayvanda herhangi bir zarar görüntüsü oluşmamaktadır. Ortaya çıkacak organda ise normaline göre pek bir farklılık olmayacaktır. Üstelik insan vücudu tarafından da kullanılabilecektir.10 Dolayısıyla bu konuya hükmü açısından bakıldığında, organ nakli gibi bir uygulama olduğu görülmektedir.

Bu tür klonlamada elde edilen embriyo anne rahmine yerleştirilmez. Çünkü bazı teknik işlemlerle embriyodaki kök hücrelerinin11 istenen dokuya konmasıyla, oradaki asıl hücrelere uygun bir şekilde farklılaşması sağlanmaktadır. Böylece istenen bir organ meydana getirilmiş olacaktır. Örneğin bu yöntemle karaciğer ve böbrek gibi organlar elde edilebilecektir. Dolayısıyla bu yolla insanın kendi dokularının aynısı oluşturulabilecek ve transplantasyon12 işlemlerinde kullanılabilecektir.13

Bitkilerde Klonlama Mevcut bilim ve teknolojiye göre bitki ıslah çalışmaları yapılabilmektedir. Zira canlıların karakterlerinin tamamını, sahip oldukları DNA’lar belirlemektedir. Bu sebeple biyoteknoloji14 ile DNA molekülü içindeki tek bir geni ayırmak ve istenen bir özelliği ortaya koyan başka bir türe yerleştirmek mümkün olduğu gibi, istenmeyen bir özelliği alıp çıkarmak da mümkün hale gelmiştir. Bu durum ise bitkilerde yeni klonlamaların olması manasına gelmektedir.

B. Kopyalama-Yaratma İlişkisi Klonlama, tüp bebek türü bir işlem sayılır. Çünkü kopyalama bir yaratma değildir. Bilakis yaratılmış materyaller üzerinde sadece kısmî bir tasarruftan ibarettir.15 Zira bu işlem, var olan bir imkânı kullanmak manasına gelmektedir. Diğer ifadeyle; var olan canlı bir üreme mekanizmasına, zaten mevcut olan bir genetik bilgiyi eklemekten ibarettir. Bu sebeple hiçbir zaman mevcut bir geni transfer yapana yaratıcı denemez. Fakat hücreler yoktan yaratılarak bir sonuca gidilseydi, belki buna yaratma denebilirdi.16 Bu gerçekten anlaşılan sonuç, kopyalama fiilinde yoktan yaratmak manasından öte, yaratılış kanunlarına ıttıla kesbetmenin oluşturduğu bir netice vardır. Bu sebeple kendisine, “yaratılış kanunundan istifade etmek” manası yüklenebilir.17

C. Kopyalamanın Meşruiyet Ölçüleri Genetik kopyalama yapmaya aceleden verilecek bir cevaz kararı yanlış olur. Fakat somut bir yapı eksikliği olan ürünlere genetik müdahale yapılabilir. Çünkü bu durum tedaviye girer.

Genetik sahasında uygulanamayacak kategorik yasaklardan çok; bir yandan meşru dairede araştırma ve geliştirmelerin yapılması, diğer taraftan olumsuz temel risklerin en aza indirgenmesinin akıllıca düşünülmesi ve düzenleyici etik modellerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu noktada insana, topluma ve ekosisteme zarar vermemek şartıyla, genler üzerinde biyolojik ve tıbbî nitelikte bilimsel çalışmalar yapmak, İslami açıdan bir sakınca taşımamaktadır. Dolayısıyla bu noktadaki temel şart; dinî beş temel maksat (makâsıd-ı hamse) olan din, can, akıl, nesil ve mal konusunda terki mümkün olmayan maslahatlar ile evrensel etik değerlere aykırılık taşımamadır.18

Söz konusu bu şartlar gözetilmediği takdirde, insanoğlu sorumluluğu dışında kalan pek çok uygulama alanında, gayr-ı meşru tatbikatları gerçekleştirebilir. Ve bunun neticesinde çok bilinmeyenli problemler zuhur edebilir. Mesela kobay niyetiyle üretilmiş bir insan, kendisini kobay olarak görmek istemeyebilir. Bu durumda ona bakarak; “Biz seni kobay olarak oluşturmuştuk” demek, herhalde kabul edilebilir bir gerekçe sayılmayacaktır.

Farz-ı muhal kobay olarak üretilen insan kendisine ait bu statüyü kabul etse bile, daha farklı problemler ortaya çıkabilecektir. Mesela şayet o evlense ve muhsan konumda zina yapsa, üzerine de şer’î ceza olan haddin tatbiki gerekse; bu durumda varlık sebebinin ortadan kalkması söz konusu olacaktır.

Bütün bu varsayım ve gerçekler, bitki ve hayvanlardaki genetik kopyalamadaki çerçeveyi, asgari olarak maslahatın ağır bastığı durumlara bağlamaktadır. İnsandaki genetik kopyalama ise sadece tedavi maksatlı uygulamalara inhisar etmektedir. Çünkü diğer şıklar için İslami açıdan bir meşruiyet gerekçesi mümkün görünmemektedir.

Normal şartlarda insan kopyalama caiz olamaz ve yasaklanmalıdır. Çünkü insan klonlaması ile ilgilenen sosyolog, hukukçu ve diğer bilim adamlarının; insan kopyalanmasının yasaklanması konusunda görüş birliği içerisinde olduğu görülmektedir. Bu durum ise böyle bir uygulamanın doğru olmadığını, dolayısıyla da kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Fakat tedaviye yönelik bilimsel araştırmaların devam etmesi noktasında da ittifakları vardır. Çünkü burada yapılan ameliye bir insanı bütünüyle kopyalamak değil, onun bazı hastalıklarına tedavi bulmaktır. Binaenaleyh bu çerçevede incelemelerin devam etmesi zaruridir. Dolayısıyla bunun İslâm’a aykırı bir yanı bulunamaz. Zaruret durumundaki kopyalamada ise, şu hükümler geçerlidir. Bizim de aynı görüşte olduğumuz bu sonuç, İslâm Konferansı Teşkilatı’na bağlı olarak çalışmalarını sürdüren Mecmau’l-Fıkhı’l-İslamî’nin (İslam Fıkıh Akademisi), 23-27 Safer 1418 yani 28 Haziran – 3 Temmuz 1997 tarihleri arasında Cidde’de düzenlenen 10. dönem Toplantısı’nın 10d/1/99 sayılı kararında, “el-İstinsâhu’l-Beşerî” başlığıyla ele alınmıştır. Keza 9-12 Safer 1418/ 14-17 Haziran 1997 tarihleri arasında Fas Krallığı’nda, Akademi’nin de yardımıyla, merkezi Kuveyt’te bulunan İslam Tıbbî Bilimler Örgütü tarafından düzenlenen 9. Tıbbî Fıkıh Toplantısı’nda ortaya konan araştırma, inceleme ve tavsiyeler gözden geçirilmiş; fakihlerin ve tıp doktorlarının konuyla ilgili yaklaşım ve tartışmaları dinlenmiş, sonra da insan kopyalanması konusunda benzer netice ve mütalaalara varılmıştır. Dolayısıyla bu noktada şu şartlara riayet edilmesi gerekmektedir:

1. Yumurta ve sperm nikahlı karı-kocadan olmalıdır. 2. Sperm ve yumurtanın birleştirilmesi, nikahlı dönem içine denk gelmelidir. Buna göre önceden alınan nutfeler, boşanma veya karı ve kocadan birisinin ölümü gerçekleştikten sonra birleştirilemez. 3. Bu uygulama başka alternatiflerin kalktığı son şans olarak icra edilmelidir. Çünkü aksi bir durum doğal ve fıtrî hayata müdahale sayılır.

Neticede böyle bir uygulama tüp bebek türü bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Vücuttan alınan hücre ile döllenme yapılması ise, yaratılış kanunlarına aykırı olduğu için hiçbir zaman ve hiçbir şekilde caiz olmayacaktır.19

D. GDO’lu Ürünlerin Helallik ve Haramlık Durumu Açık şer’î bir emri çiğnemediği sürece genetik çalışmalar maslahat ve mefsedet kaidesine göre değerlendirilir. Çünkü bu sahada açık bir nas yoktur. Bu sebeple de GDO’lu ürünler20 Yüce Yaratıcı’nın işine karışmak manasına gelmez. Fakat yeryüzünde hassas kriterler üzerinde bulunan dengeler sarsılırsa, bu sefer bir fesat anlamının ortaya çıkacağı kesindir. Üstelik bu durum her şeyin kendi içindeki ve dışındakilerle olan fıtrî uyumunu ihlal edebileceği için, başta insan sağlığı açısından açık bir tehdit kapsamına girebilir. Böylece zararı kesin olan bir yiyecek,

يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالأَغْلاَلَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ

“O Peygamber onlara iyiliği emreder, kötülüğü meneder, temiz şeyleri helâl ve pis şeyleri haram kılar. Onların ağırlıklarını ve üzerindeki zincirleri indirir” âyet-i kerimesinde21 geçen habâis (kötü şeyler) kapsamına girer, dolayısıyla da helal olmaz.

Bu konudaki ayrı bir gerçek ise genetik kopyalama işlemindeki gen nakillerinin İslami ölçülere göre yapılması gereğidir. Fakat şu anda dünya üzerindeki bilimsel gelişmelerdeki ölçüleri İslam değil, çalışmayı yapan ve yaptıranlar belirlemektedir. Bu durumu ise daha çok maddi menfaatler, dolayısıyla da üretici firmaların talepleri belirlemektedir. Zira domates gibi bir bitkiye maymundan veya domuzdan bir gen nakli yapılması, İslam’a göre caiz olmaz. Çünkü bu hayvanlar şer’an necis sayılırlar ve kullanılamazlar. Dolayısıyla böyle bir ihtiyaç durumunda koyun ve keçi gibi eti, sütü ve kullanılabilecek diğer yanları helal olan hayvanlardan gen nakli yapılma zorunluluğu vardır.

Şayet İslâm’a göre yenmesi haram kılınan necis bir hayvandan gen nakli yapılırsa, söz konusu şey (mesela domates) necis hale gelir. Çünkü bu durumda domuz veya maymuna ait gen, istihaleye (değişim) uğramış ve yeni bir hüküm almış sayılmaz. Bu sebeple böyle bir nakle caiz denebilmesi için zaruret hükümlerinin oluşması gerekmektedir. O da terki halinde ölümcül bir durumun oluşması demektir. Bu neticeye göre ise gen nakilleriyle pek çok helal madde harama dönüşebilir. Üstelik bu durumu kimse de bilemez. Bu sebeple de genetiği değişmiş ürünleri tespit etmek ve onların helal olduğunu belirlemek gerekecektir. Bu durum ise mesela bir domatesin bile helal olduğunu gösterici damgaları zorunlu kılacaktır. Böylece hayatın bir yönüyle zorlaşacağı, ama helal sertifikalarının yaygınlaşmasıyla da kolaylaşacağı bir hal alacaktır.

Sonuç Bitki, hayvan ve insan açısından genetik kopyalama veya genetik üzerinde değişiklik yapma konusunda genel olarak şu temel ölçütleri söyleyebiliriz:

1. Ana rahminin kiralanması veya yumurta, sperm ve kopyalama işleminde, karı-koca arasına üçüncü kişilerin girdiği her durum haramdır.

2. Şer’î ilkeler dairesinde maslahatı sağlayıp mefsedeti giderecek şekilde; bakteri,22 mikroskobik canlı, bitki ve hayvanlar üzerinde genetik kopyalama veya genetik değiştirme teknikleri kullanmak şer’an caizdir. Çünkü bu türlerin hepsi insanların faydası adına vardır ve onların istifadesine sunulmuştur. Zaten şu âyetler de bu gerçeği göstermektedir:

هُوَ الَّذِي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا

“Yer yüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan Odur.”23

وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Kendi tarafından bir lütuf olarak hizmetinize veren O’dur. Elbette bunda düşünecek kimseler için ibretler vardır.”24 Zaruret olmadan yaratılış kanunlarına müdahale etmek caiz değildir.

Genetik kopyalama konusundaki uygulamalara genel olarak bakıldığında, mefsedetin maslahattan fazla olduğu görülecek ve pek çoğu haram sayılacaktır. Ayrıca mesele, “İlâhi dengeye müdahale ve ilâhi olan yaratılışı değiştirme” açısından değerlendirildiğinde, haramlığın daha da pekiştiği görülecektir. Çünkü insan elinin olayların sonunu bilmeden müdahalesi söz konusudur.

3. Burada hatırlatılması gereken diğer bir nokta ise çok yeni ve önemli bir gelişme olan, üstelik değişik açılardan tehlikeli bulunan insan kopyalama ve bu ameliyenin icra edildiği laboratuarların, değişik hedefler için propaganda alanı olmasını önlemektir. Bu sebeple başta İslâm ülkeleri olmak üzere bütün dünya, bu konudaki gerekli kanun ve düzenlemeleri yapmak durumundadır. Neticede, araştırma kurulları veya uzmanlarının kullanabilecekleri kapılar bile gerektiğinde doğrudan veya dolaylı olarak kapatılabilmelidir.

4. Genetik kopyalama ve değiştirme terimlerinin tespiti ve bu sahadaki ilgili şer’î hükümlerin belirlenmesi hususunda ilmî toplantılar düzenlenmek bir zarurettir. Bunu temin gayesiyle başta İslâm ülkeleri olmak üzere bütün dünya, ulemanın eşgüdüm halinde çalışması gerektiği bir konumda bulunmalıdır. Bu sebeple de biyoloji alanındaki yaratılış kurallarını tespit etmek ve gerektiği zaman başvurmak amacıyla, uzmanlardan ve din âlimlerinden oluşan teknik komisyonlar kurulmalıdır. Ayrıca bu sahalarda İslâmi ilkeler ışığında  araştırmalar yapacak bilimsel kurumlar tesis edilmelidir.

* Fırat Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Doç. Dr. İsmail Köksal

Kaynaklar

ADAM, Hüdaverdi, Kelam Perspektifinden Genetik Kopyalama, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003.

AHMED B. HANBEL, el-Müsned, Çağrı Y., İst.-1413/1992, 2. baskı.

ASIM BELAVİ, Görüş (İslam ve Tıp Açısından İnsan Kopyalamak Caiz mi?), İst.-2003.

AYDAR, Hidayet, Genetik Şifre Kopyalama ve Kur’ân, Elif Y., İst.-2003.

AYDIN, Baki, Dünden Bugüne Genetik Bilimi, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003.

BASAL, Abdünnasır, İslama Göre Kopyalama (İslam ve Tıp Açısından Kopyalama Caiz mi), Bilge Y., İst.-2003.

BOZKURT, Yıldız, Klonlama-Nedir Ne Değildir?, Zafer Dergisi, Mayıs 2003.

el-BUHARİ, Ebu Abdillah Muhammed b. İsmail el-Camiu’s-Sahih, Çağrı Y., İst.-1413/1992, 2. baskı.

ed-DEHLEVİ, Şah Veliyyullah b. Abdürrahim, Huccetullahi’l-Baliğa, İdaratü’t-Tıbaati’l-Münire, 1352, 1. baskı.

DİYANET İşleri Başkanlığı, Konuyla ilgili Köprü Dergisinin sorularına 22.08.2003’te verilen cevap, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003. ERDOĞAN, Mehmet, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, Rağbet Y., İst.

GÜRSOY, Serdar, DNA Ahlakı, Sızıntı Dergisi, Haziran 2001.

HACVİ, Muhammed b. Hasen es-Sealibi el-Fasi, el-Fikru’s-Sami fi-Tarihi’l-Fıkhi’l-İslami, Daru’t-Türas, Kahire.

KAROL, Sevinç,-Zekiye Suludere-Cevat Ayvalı, Biyoloji Terimleri Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Y., Ankara-1998, 1. baskı ve 2000 2. baskı. KOCATÜRK, Utkan, Açıklamalı Tıp Terimleri Sözlüğü, Sevinç Mtb., Ank.-1986, 3. baskı.

KÖKSAL, İsmail, Genetik Kopyalamanın Fıkhî Yönü, Beyan Y., İst.-2005.

MEŞEL, Ali, Genetik kopyalamanın Bilimsel Açıklaması (İslam ve Tıp Açısından İnsan Kopyalamak Caiz mi), Bilge Y., İst.-2003. OK, Gökçe, Hafiziyetin Tecellisi: Genler, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003.

OK, Gökçe, Genetik Kavramlar Sözlüğü, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003.

eş-ŞEVKANİ, Muhammed b. Ali b. Muhammed, Neylü’l-Evtar bi-Şerhi Müntehe’l-Ahbar min Ehadisi Seyyidi’l-Ahyar li’bni Teymiyye, Matbaatü Mustafa el-Babi, son baskı.

TESHİRİ, Ayetullah Muhammed Ali,, Nazra fi’l-İstinsah ve Hukmühü’ş-Şer’i, Mecelletü’l-Mecmai’l-Fıkhi’l-İslami, Mü’temeru’l-Mecmai’l-Fıkhi’l-İslami, sayı 10, cüz 3.

YAMAN, Ahmet, İslam Hukuku Açısından Genetik Kopyalama www.diyanet.gov.tr/diyanet/ARALIK2K/bilim.htm

Dipnotlar

1. DNA, deoksiribo nükleik asidin kısaltılmış şeklidir. Birçok organizmanın kalıtsal karakterlerinin tayininde rol oynayan, hücre bölündüğü zaman kendi kopyalarını yaparak oğul hücrelere geçen genetik materyaldir. Adenin, sitozin, guanin ve timin bazlarından biridir. Fosforik asit ve deoksiriboz şekerinden oluşan nükleotidlerin oluşturdukları, birbirlerine hidrojen bağlarıyla bağlanarak kıvrılmış iki zincirli sarmal yapıdır. (Karol, 161)

2. Embriyo, farklı iki eşey hücresinin birleşmesiyle bir canlı oluşmasıdır. (Ok, Genetik Kavramlar Sözlüğü, 102) Gebeliğin ikinci ayı sonuna kadar olan cenine verilen isimdir. (Kocatürk, 248) Yumurtadan meydana gelen, yumurta zarı ve yumurta kabuğu ile korunan, ya da vücudun içinde bulunan ve gelişmenin erken evrelerinde olan genç organizmadır. (Karol, 200)

3. Basal, Abdünnasır, İslama Göre Kopyalama, 97-100.

4. Genelde bu sır, zâhiren gen ve çevrenin etkisi olarak kabul edilmektedir.

5. Henüz annesinin rahminde bulunan çocuğa cenin denir. (Erdoğan, 53)

6. Testisleri.

7. Meşel, 188-189.

8. Bkz.: Buhari, Libas 89, 97 (7/64-67); Ahmed b. Hanbel, 1/308.

9. Dehlevi, 2/130; Şevkani, 2/113-116; Hacvi, 2/423-425.

10. Asım Belavi, 268-269.

11. Aldıkları komut veya sinyale göre farklı hücre tipine dönüşebilen veya kendisini yenileyebilen hücrelere kök hücre denir. (Aydın, 10)

12. Bir kimseden alınan doku parçası veya organın diğer bir kimseye veya aynı kimsenin bir yerinden alınan doku parçasının harabiyet gösteren diğer bir kısmına nakledilmesine transplantasyon denir. Buna göre o, doku veya organ aktarılması manasına gelmektedir. (Kocatürk, 790)

13. Bozkurt, Yıldız, Klonlama-Nedir Ne Değildir?, Zafer Dergisi, Mayıs 2003.

14. Özellikle DNA ve hücreyle ilgili konularda kullanılan biyolojik tekniklere verilen ad. (Ok, 101)

15. Gürsoy, 216-217; Diyanet, 100.

16. Bkz.: Adam, 64.

17. Teshiri, Görüş, Mecmeu’l-Fıkhi’l-İslami, 355.

18. Bkz.: Diyanet İşleri Başkanlığı, Konuyla ilgili Köprü Dergisinin sorularına 22.08.2003’te verilen cevap, Köprü Dergisi, Yaz dönemi 2003, s. 99.

19. Bkz.: Çev.: Yaman, Ahmet, Bkz.: İslam Hukuku Açısından Genetik Kopyalama www.diyanet.gov.tr/diyanet/ARALIK2K/bilim.htm ; Aydar, 297

20. GDO, genetiği değiştirilmiş organizma demektir.

21. Ârâf suresi, 7/157.

22. Kendine has bazı özellikleri olan küçük canlılara bakteri denmektedir. (Bkz.: Karol, 71-72)

23. Bakara suresi, 2/29.

24. Câsiye suresi, 45/13.

Ekonomik Hayata İslâmî Bir Bakış

Haram-helâl mülâhazasına bağlı olarak alış-veriş yapan bir tüccarın, işinin başında geçirdiği ve geçireceği dakikalar ibadet sayılır. Modern dünyada ekonomik kriterler belirlenirken daha çok fayda ve zarar ilkesine göre hareket edilir. Çünkü çağdaş dünyadaki ekonominin temel hedefi, maddî açıdan her gerekeni yapmak ve ideal hayata kavuşmaktır. Bu sebeple herkesçe kabul edilen ve tartışmasız olan üst kriterleri yoktur ve olamaz. Fakat İslâm’a göre faizin yasaklığı, ihtikârın haramlığı, serbest piyasanın hâkim olması.. gibi pek çok hüküm, bu sahayı doğrudan ilgilendirmektedir. Bu durum ise modern iktisat anlayışı ile İslâm’ın çok noktada farklılaştığını göstermektedir. Bu meseleyi önce İslâmî anlayışı sunarak, sonra da modern sistemlerle mukayese ederek iki başlıkta ele alabiliriz. Biz modern sistemi “Ekonomik Sistemler ve İslâm” adı altında başka bir yazıya havale edeceğiz.

Bir Müslüman’ın kendi inancı çerçevesinde vazgeçemeyeceği temel ekonomi prensipleri vardır. Bunları açık ve net bir şekilde ifade edebilirsek, İslâm ekonomisinin karakteristiğini belirlemiş oluruz. Bunlar şunlardır:

A. İslâma Göre Mülk Allah’ındır İslâm’a göre gerçek hâkim ve her şeyin sahibi Allah’tır. Dolayısıyla insanlar geçici olarak ve O’nun adına mal-mülk sahibi kılınmışlardır. Bundaki maksat ise imtihana tâbi tutmak ve neticede gerçek kulluğu temin etmektir. Bu anlayış, niyâbeten bir mülkiyet hakkı vermesi gerekçesiyle, daima müvekkilin maksatlarının asıl hedef yapılması neticesini vermektedir. Dolayısıyla İslâm’daki ekonomik özgürlük, diğer ekonomik sistemlerin farklı olarak kendine has bir yapı arz eder.1

Bu cümleden olarak beşerî sistemlerde var olan her isteğe göre mutlak tüketim anlayışı, İslâm ekonomisinde olmayacaktır. Çünkü bencillik duygusuyla ve israf kategorisine girecek lüks tutkulara fıkıhta cevaz bulunamayacak, yapılsa bile helâl kabul edilmeyecektir. Ayrıca aşırı ve lüks tüketim uygulaması; fiyatların yükselmesine ve dar gelir sahiplerinin ezilmesine sebep olacağından farklı bir mesuliyet gerektirecektir. Dolayısıyla bu tür uygulamalarda bir haksızlık ve zulüm söz konusudur. Zîrâ zenginler isteklerine göre müsrifâne tatmin yolları ararken, fakirler aleyhine bir süreç hazırlamaktadırlar. Üretimi devamlı kılmak veya değişimi yaşamak için moda değiştirmelerine başvuran anlayış, israfın yasaklığı gerekçesiyle kendi özel hayatları açısından, toplumu meşru olmayan bir yöne tevcih ile de sosyal hayat açısından kabul görmeyecektir.2

Beşerî sistemlerde malı elde etmek, aynı zamanda onun istenildiği gibi tüketilebileceği hakkını vermektedir. Zîrâ malı kazanan onun mutlak sahibidir ve üzerinde dilediği tasarrufu yapabilir. Bu noktada taşkınlıkları engelleyici olarak getirilen ölçüler, yine beşer prensibi olduğu için aşılmaz değildir, dolayısıyla sabit sayılmaz. Fakat İslâm’da beşerüstü ve net prensiplerle, tüketimin ancak meşru yoldan yapılabileceği beyan edilmiştir. Çünkü bir bütün olarak şer’î hükümlere uyma gereği bu sonucu vermektedir. Bu durum, mutlak insaniyet için değişmez güzelliklerin kalmasına sebep olacaktır.

Beşerî sistemlerin ifrat ve tefrit sapmalarına mukabil, İslâm kültüründe karşılıklı yardımlaşma ve hediyeleşme öne çıkar. Çünkü muhtaca yardım İlâhi bir emirdir. Ayrıca Müslüman Müslüman’ın kardeşi sayılır ve ona hiçbir zaman zulüm etmeyeceği, onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacağı prensibi dinde riayet edilmesi gereken bir esastır.3 Yine mülkün kişiler elinde emanet olması, inançlı insanı emaneti yerinde kullanmaya memur ve razı eder. Bu da gerektiği yerde borç vermek ve yardımda bulunmak gibi neticeleri doğurur.

B. Mal, Meşru ve Faydalı Olan Şeydir Mal, insan tabiatının istediği ve biriktirdiği şeydir. Fakat İslâm’a göre şahıs veya tarafların kabul ettiği her şey mal sayılmamaktadır. Çünkü bir şeyin mal kabul edilmesi için onun İslâm’a göre de faydalı bulunduğu kesinlikle kabul edilmesi gerekmektedir.4 Meselâ domuz eti helâl olmadığı, dolayısıyla mütekavvim (meşru bir değeri olan) konumda olmadığı için İslâm’a göre mal kabul edilmezken, faydasının anlaşılmadığı dönemde hayvan gübresi, yine murdar et ve kendisine ihtiyaç olmaması durumunda köpek de bizatihi kıymet ve değeri haiz olmadığı için mal kabul edilmemiştir. Bu sebeple İslâm’a göre Müslümanlar açısından alkollü içecek türleri hiçbir zaman mal tanımı içine girmez.

C. Ekonomi Serbest Piyasaya Dayanır Arz ve talebin tam rekabet şartları içinde karşılaştığı, dışarıdan müdahalelerin olmadığı ekonomik modele serbest piyasa denmektedir. İslâm iktisadıyla ilgili kaynaklar değerlendirildiğinde çıkan sonuçlardan birisi, İslâm’a göre ekonomik piyasanın serbest olma gereğidir. Bu konuda söylenebilecek deliller şunlardır:

1. Hz. Peygamber’den (sallallahü aleyhi ve sellem) mallara fiyat koyması istendiği zaman, O bunu kabul etmemiş, aksine rızkı bollaştıran ve azaltanın Yüce Allah olduğunu beyan ederek reddetmiştir.5 Bu durum açıkça bâyi ve müşteri arasında kendi şartları içinde oluşacak piyasayı göstermektedir.

2. Serbest piyasa ekonomisine kaynak olabilecek bir başka hadîs şudur: “İnsanları alış-verişte serbest bırakınız. Zîrâ Allah böylece insanları birbirlerinden faydalandırıp rızıklandırır. Bu sebeple birisi diğerinden tavsiye almak isteyince esirgemesin, nasihat etsin.”6 Bu iki delil açık ve net olarak serbest piyasa ekonomisini göstermektedir.7 Bu tercihin normal şartlarda doğru olduğunun göstergesi, pratik uygulamada ekonomik hayatın tahrik gücünün kâr motifinden kaynaklanmasıdır.8

3. İslâm’a göre ihtikârın (karaborsa) yasaklanması da serbest piyasaya müdahaleyi men etmekten olsa gerektir. Çünkü karaborsacılıkta Allah’ın rızık olarak verdiği ve şu an için sahibinin elinde mevcut olan bir malın, toplumun ihtiyacı olmasına rağmen sırf bencil bir düşünceyle pazardan çekilmesi söz konusudur.9

İhtikârı yasaklamadaki maksat, tekelleşmeden istifade ile normal şartlarda satıcının belli bir nispetle satacağı kâr haddini yükseltme isteğini, mukabilinde de halkın ezilme durumunu engellemektir. Bu uygulamada imkânları toplum aleyhine sömürü olarak kullanmak isteyen birisine mâni olmak söz konusu olduğu için gayet hikmetli bir uygulamadır.

İhtikârla ilgili bir hadîste Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), “Kim yiyecek maddelerini kırk gün saklarsa Allah ondan, o da Allah’tan uzak olur.” buyurmuştur.10 Bu kadar şiddetli bir tehdidin sebebi, karaborsa ile sun’î bir kıtlık oluşturulması ve bundan egoistçe fiyat artışı sağlanmasıdır. Çünkü bunun neticesinde halka kıtlık veya sıkıntı gelmektedir. Bu durum ise, içtimaî açıdan mal sahiplerine karşı soğuk ve kinle dolmuş bir toplum oluşturur.11

Serbest piyasanın gereği olarak kâr haddi koymak yasak olacaktır. Fakat istisnâi olarak tezahür edebilen tekelleşme veya satıcılar arasında anlaşmadan gelen sömürüleri engellemek için hîn-i hacette istihsânen uygulanabileceği de prensipte kabul edilmiştir.

4. Köylülerin pazardan men edilemeyeceğine yönelik emirler de serbest piyasa ekonomisini gösterir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şehirli köylü adına satış yapmasın. İsterse köylü adına alışveriş yapacak şahıs, onun babası veya kardeşi olsun.”12 Hattâ köylü mallarının yolda karşılanıp alınmasını yasaklayan emir de, bu mânâda serbest piyasayı teyit eden delillerdendir.13

Meseleyi tahlil açısından baktığımızda şunu görmekteyiz: Âdet olarak dışardan gelen mallar belli ellerde toplandığında, bu durum beraberinde bazı tekelleşmeleri getirmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) söz konusu zararı men için onların pazara rahatça girme ve alışveriş yapma imkânlarını sağlamıştır.

Serbest piyasa tam rekabeti sağlayarak14 kaliteyi yükselttiği gibi, üretilen kaliteli malların ucuza satılmasını da sağlayarak iki yönlü bir şekilde tüketiciye fayda sağlamaktadır. Aynı zamanda her üretici kendi kârını hesap ettiğinden, mevcut üretimi en ucuza temin etmeyi de bir başka taraftan düşünerek, kaynakları gereksiz yere tüketmeme ve işçileri verimli kılma gibi başka faydaları da temin etmektedir.

D. İktisadî Muamelelerde Taraflar İçin Herhangi Bir Bilinmezlik Olamaz İktisadî faaliyetlerde ve insanlar arası mal tebâ­dülünde asıl olan, hakkaniyeti temindir. Bu sebeple borç münasebetlerinde tarafların aldatılmaması ve muameleye herhangi bir hilenin karışmaması için, taraflarca her şeyin açık ve net olarak ortaya konması gerekmektedir. Bu da iktisadın temeli olan alışveriş akdinin bir netlik üzere yapılmasını teminle mümkündür. Bu netlikse akitlerdeki temel unsur olan rıza ve irade beyanının gerçek temellere oturmasını gerektirmektedir.

Normal şartlarda taraflar, ancak bildiği ve razı olduğu şartları kabul ederler. Bu sebeple rızayı zorlayan, yanıltan veya farklı beyana sevk eden durumlar ile eksik veya yanlış bilgi sebebiyle oluşan rıza hâli gibi durumlar, fıkhî açıdan satım akdine engel kabul edilmiştir. Dolayısıyla söz konusu durumlar doğrudan hile ve aldatma kapsamında değerlendirilir. Hattâ bu durumun, yanlış veya abartılı reklâm ile aldatıcı promosyondan olması arasında bir fark yoktur. Neticede şahısların tam bir hürriyet içinde ve bilerek karar vermesi asıldır. Bunu engelleyen her unsur akdi bozar veya ilgili tarafa muhayyerlik hakkı verir.

Yine bu gerekçe ile olmayan (madum) malın satışı yasaklanmıştır. Hattâ kısmen olmayan bir malın satışı mânâsına gelen selem akdindeki helâllik, ancak söz konusu malın belli vasıflarının netleşmesi şartıyla istisnai olarak ve zaruret gerekçesiyle oluşmuştur.15 Çünkü normal şartlarda, olmayan bir mal satılmaz. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de,

لاَ تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَ

“Yanında olmayanı satma.” buyurmuşlardır.16

Bu yasağın hemen görünen hikmeti, fiyatı artıracak olan sun’î aracılarla gereksiz yükselmeyi önlemek olduğu gibi daha pek çok hikmetleri de vardır. Çünkü sözkonusu hâl, mal ve gerçek değerini bilememekten doğan bir aldanmaya sebep olabilir. Bunu açıklar mahiyette hadîs-i şerîfte, “Kim bir yiyecek maddesini alırsa, eline geçmeden satmasın.” buyrulmuştur.17 Yine gereksiz yere alım satım yapılarak fiyat yükseltmenin önüne geçilmek istenmesi olabilir. Hattâ bu durum satanın kısmen ucuza mal vermesine sebep olabilir. Bu konuda Abdullah b. Ömer şunu anlatır: Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında halk, daha zahire pazara gelmeden satın alırdı. Bunun üzerine tacirlere memur gönderdi ve pazara gelmeden satmayı yasakladı.18

Yine şehirlilerin veya tacirlerin taşradan gelen köylü mallarını, sahiplerinin fiyatları bilmemeleri gerekçesiyle kandırarak yolda almaları ihtimali olduğundan, böyle bir alışveriş yasaklanmış veya satım akdi gerçekleşip de aldandıkları ortaya çıktığı zaman köylülere muhayyerlik hakkı tanınmıştır. Çünkü taraflardan birisi için bir belirsizlik söz konusudur.19

Yine neceş, yani gerçek alıcı olmayanların sanki malı alacakmış gibi görünerek fiyata müdahale yapması İslâm’da yasaklanmıştır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), وَلَا تَنَاجَشُوا “Fiyatları kızıştırmayınız.” buyurmuştur.20 Çünkü bu muamelede sun’î bir artış vardır. Eğer gerçek alıcı olayın farkında olsa bu şekildeki bir fiyatı kabul etmeyecektir. Dolayısıyla onun rıza, irade ve beyanına müdahale edilmiştir. Diğer yönüyle bayi, istediği fiyata satamadığı malını elden çıkartmak için hileli bir yol bulmuştur. Fakat normal şartlarda gerçek alıcıların katıldığı açık artırmalar caizdir. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) fakir bir sahabinin eşyasını, en fazla fiyat verene satmıştır.21

Götürü (mücazefe veya cüzaf) usulü ile satışın caiz olabilmesi için satılan malın bir bilen tarafından tahmin edilmesi şartı da buna binaendir.22 Söz konusu malın tartılamaması, ölçülememesi veya net miktarının belirlenememesi sonucu ruhsat olarak uygulanan götürü yolu, mutlak mânâda bilinmezlik mânâsına değildir. Zîrâ bilinemeyen satışta neye karşılık hangi bedel verileceği de belli olmaz.

E. Toplumdaki Serveti Yaymak İlâhî Bir Maksattır İslâm ekonomisiyle ilgili temel ahkâma baktığımızda, tekelleşmenin önüne geçerek serveti yayma gayesi güttüğünü açık bir şekilde görmekteyiz. Zekât ve sadaka vermek, kurban kesmek, infak etmek emirlerinde bu tezahür açık olduğu kadar; faiz ve ihtikârın yasaklanması ile miras taksiminde malı yayma gayesinde de açıktır.23

Yine servet sahiplerinin üretimsiz, emeksiz ve risksiz olarak mal sahibi olma talepleri önlenmiş ve sınırsız zenginleşme duygularına set çekilmiştir. Dolayısıyla ya karz-ı hasen yoluyla ecrini Allah’tan bekleyerek karşılıksız borç verecektir veya para talep eden şahısla yatırıma ortak olacaktır. Bu da sermaye sahibinin, elini taşın altına koyması mânâsına gelmektedir. Zîrâ kâr ve zarara ortak olacaktır.

Sebebi ne olursa olsun her türlü karaborsanın yasaklanmasında, yine tabii piyasaya müdahale ve insanların çözümsüz durumlarından istifade düşüncesini engelleme vardır. Böylece imkân sahiplerinin aşırı büyümesine mâni olunmuş ve toplum içinde kısmen bir denge politikası oluşturulmuştur. Duruma göre narh koyma da bu çerçevede değerlendirilir. Fakat bundaki sürenin alt ve üst sınırları, -gerçek niyet kişilerin kalblerinde olmakla beraber- hukukî açıdan objektif kriterlerle zaman ve şartlara göre belirlenecektir.24

Ayrıca şu âyet-i kerîmede malın yayılması prensibi açıkça ifade edilmiştir:

مَا أَفَاءَ اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنْكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

“Allah’ın fethedilen ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler; Allah, Peygamber, akraba, yetimler, fakirler ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar içinizden sadece zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın. Peygamber size ne verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa onu terk edin. Ve Allah’tan korkun. Çünkü O’nun azabı çok çetindir.”25

Hz. Ömer, Enfal Sûresi 41. âyeti yorumlayarak fethedilen arazilerin beşte dördünü mücahitlere dağıtmazken, Haşr Sûresi 7. âyetteki mezkur tröstleşme engelinden güç almış ve arazileri sahiplerinin ellerinde bırakarak haraç gelirlerinin devlete lazım olan meşru giderlere bir kaynak olmasını uygun görmüştür. Aynı zamanda malın neticede onlara döndüğüne karar vermiştir ki, sahabenin çoğu bu uygulamayı tasvip etmiştir. Bu sebepten Hanefî ve Malikîler, Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Hayber’de fethedilen araziyi mücahitler arasında dağıtmasını, yönetici olması hasebiyle maslahat gereği yaptığı bir tasarruf kabul etmiştir.26

F. Kazanç Emeğe Göre Belirlenir Emek kapsamındaki temellüklerde, emek ve kazanç arasındaki eşitliğe riayet etmek temel İslâmî bir kaidedir. Bu sebeple sanat, ticaret ve ortaklıklar; hile ve sömürüye dayanmamak zorundadır.

Söz konusu kaidenin bir neticesi olarak faiz haram kılınmıştır. Ayrıca kumar gibi şans oyunları yasaklanmış, oralardan elde edilecek gelirler helâl kabul edilmemiştir.

Bu durum üretimsiz bir emeğin geçerli olmayacağını da göstermektedir. Zîrâ kumar oynayan bir grubun elindeki para artmamakta, sadece el değiştirmektedir. Mesela kumar oynanarak geçen bir aylık zaman diliminde yeni üretim yapılmadığı gibi, mevcut mal da muhafaza edilememiştir. Böyle bir gayret ise malayaniden de öte zararlı kabul edilecektir.

Kazancın emeğe göre belirlenmesi konusunda işlenmesi gereken en önemli konulardan birisi faizdir. Çünkü faizin haramlığı, karşılığı olmayan bir fazlalık içermesine dayanmaktadır. Bu sebeple çağdaş ekonomilerin en temel iktisat usullerinden birisi olan faiz konusuna burada değinmek gerekmektedir.

Faiz (ribâ), malın mal ile değişimi mahiyetindeki bir akitte, karşılığı bulunmayan fazlalığa denmektedir. Ödünç işlemlerinde ve alışverişte karşılığı bulunmayan hakiki veya hükmî fazlalık da bu kapsamdadır.27 Şari’ Tealâ açık ve net bir şekilde faizi yasaklamıştır. Bu sebeple faizin haramlığı konusunda hiçbir mezhepte ihtilâf söz konusu olmamıştır. Çünkü ondaki ihtilâf sadece faizin şümulü noktasında kalmıştır. Faizin haram kılınmasının sebepleri araştırıldığında şunlar görülür: Salt faizde gerçek mânâda emek, üretim ve risk yoktur.28 Çünkü faizde ise hem anapara güvence altında, hem de kâr güvence altındadır. Bu yönüyle faiz sanki misliyattan alınan bir kira gibidir.29 Bu durum ise yasaklanmasına gerçek bir gerekçedir. Zîrâ böyle bir sonuç, emeksiz kazanma mânâsına gelmektedir. Bu noktada faizin zararları; faizi veren tarafın sürekli olarak ve risksiz bir şekilde zenginleşmesi, buna karşılık faizi alan tarafın ise fakirleşmesi veya çok az bir kâr elde etmesi; faizle birlikte yatırımsız bir kâr yolunun açılmasıyla, sermaye sahiplerinin el emeği, üretim ve gerçek ticaret.. gibi usûllere başvurmaması; neticede işsizliğin artması; maliyet enflasyonunun oluşması; nihayetinde sürekli menfaat hesapları yapan kişilerden oluşan bir toplumda sevgi, kardeşlik ve yardım duygusunun azalmasıdır. Bu durum ise içtimâî açıdan büyük bir kaosa sebep olur. Zîrâ beşer tarihinde en büyük sıkıntılar şu iki düşünceden kaynaklanmıştır: Bunlardan birincisi “Sen çalış ben yiyeyim.” fikridir. Bu fikir diğer açıdan “Ben çalışmadan kazanayım.” şeklinde ifade edilebilir. İkincisi ise “Ben tok olduktan sonra başkaları açlıktan ölse bana ne?!” fikridir. Bunun diğer ifadesi ise “Ben muhtaç değilsem, kimse beni ilgilendirmez ve kimseye yardım edemem.” şeklindedir. İslâm birinci düşünceyi faizin yasaklanmasıyla, ikinci düşünceyi de zekât ve onu tamamlayan fıtır sadakası, nafaka, kurban.. gibi sair emirlerle ortadan kaldırmıştır.30

G. Muamelelerde İslâmî Kurallar Belirleyicidir Her sistem gibi İslâm da bir muamelenin geçerliliğini, kurallarına uyulmasına bağlamıştır. Öyleyse devir ve şartlar ne olursa olsun, İslâm ekonomisinin temel doktrinlerine aykırı düşen ticarî ve iktisadî muameleler, kendi açısından geçersiz olacaktır. Dolayısıyla sözkonusu tasarrufat Allah katında mesuliyeti mucip olur. Bu yönüyle İslâm toplumlarının ekonomik yapısı kendine özgü bir farklılık arz edecektir. Bu sebeple faize dayanan, belirsizlik (garar) içeren, yalancı şahitlerin karıştığı, hürriyetin kısıtlandığı, hile karışmış ve ihtiyaç olmadığı hâlde imkânlar gereği israfa sebep olan harcamalar.. türünden muameleler İslâmî açıdan reddedilecektir. Tabi israf meselesi değerlendirilirken zaruri olanlar, rahatlık ve kolaylık sağlayanlar ile lüks maddeler farklı değerlendirilir. Hattâ gerek yokken harcanılanlar daha da farklıdır.31 Dolayısıyla ticarî ve iktisadî muamelelerde İslâm’a aykırı hiçbir işlem meşru sayılmayacağı gibi, bu işlemin netice verdiği mal da helâl ve meşru sayılmayacaktır.

Serbest piyasanın hâkim olduğu bir ortamda ticari hareketlilik oldukça yaygınlaşacaktır. Bu noktada İslâm’ın temel prensiplerini aşmama yasağı, belli seviyede bazı tahditler koyacaktır. Bunlardan birisi de herhangi bir şahsın pazarlığı üzerine pazarlık yapmamaktır. Zîrâ Hz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) “Biriniz diğerinin alış verişi üzerine pazarlık yapmasın. Kardeşi malı satın alacağı sırada almaya kalkmasın.” buyurmaktadır.32

Meşru dairede oluşacak şirketleşmeler ile ibaha alanı kapsamında geliştirilecek muameleler, sürekli olarak yeni ufuklar açacaktır. Bu geniş alan, mal bir taraftan, işletme de diğer taraftan olmak üzere anlaşılacak değişik kâr nispetleriyle ortaklıkların kurulabilmesine yol açacaktır. Bu tür akde mudarabe denir.

Bu alanda başka türlü şirketler de vardır. Önemli olan meşru dairede üretim ve kâr yapmaktır.33 Bu sebeple İslâm ekonomisi tamamıyla yasaklardan oluşan bir sistem değil, aksine belli istisnaları yasaklayan bir sistemdir.

İslâm’ın koyduğu iktisadî şartlarla, spekülatif olmaktan öte gerçek bir piyasa oluşacağından, toplum ekonomisi de hakiki temeller üzerine bina edilecektir.34

*Fırat Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ikoksal@yeniumit.com.tr

Dipnotlar 1. Nakvi, N. Haydar, Ekonomi ve Ahlak, Çev.: İlhan Kutluer, İnsan Y., İst.-1985, s. 96; Gülen, İktisâdî Mülahazalar, Nil Y., İst.-2009, s. 248. 2. Beşer, Faruk, İslâmda Sosyal Güvenlik, DİB Y., Ank.-1987, s. 32. 3. Buhari, Mezalim 3, (3/98). 4. İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar, Tahkik: Adil Ahmed – Ali Muhammed, Daru’l-Kütübi’l-Ilmiyye, Beyrut-1415, 1. baskı., s. 3/615. 5. San’ani, Muhammed b. İsmail, Sübülü’s-Selam Şerhu Büluği’l-Meram, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, by yok, 1379/1960, 4. baskı, s. 3/32. 6. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/512; Miras, Kamil, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, DİB Y., Ank., bt yok, 8. baskı, s. 6/473. 7. Samurkaş, Ali İhsan, Türkiye’de ve Hz. Muhammed Döneminde Enflasyon Düşüncesi, Rehber Y., Ank.-1993, 1. baskı, s. 433. 8. İslâmda Ekonomik ve Sosyal Düşüncenin Çağdaş Görünümü, Düşünce Y. Ank.-1978, s. 164. 9. Döndüren, Hamdi, İslâmî Ölçülerle Ticaret Rehberi, Erkam Y., İst.-1419/1998, s. 288-290. 10. İbn Hanbel, 2/33. 11. Nüveyhi, Muhammed, Ekonomik Adaletin Temelleri, Çev.: Ahmet Yaprak, Beyan Y., s. 26. 12. Ebu Davud, Süleyman b. el-Eş’as, es-Sünen, Çağrı Y., İst.-1413/1992, 2. baskı, Büyu 45 (3/720). 13. Buhari, Büyu 72 (3/28). 14. Demirci, Rasih, Ekonominin Temelleri, TDV Y., Ank.-1996, 1. baskı, s. 84-86. 15. Döndüren, Ticaret ve İktisat, 129, 310-315. 16. Ebu Davud, Büyu 68, (3/768-769). 17. Buhari, Büyu 54, (3/23). 18. Miras, Tecrid-i Sarih, 6/446. 19. Döndüren, Hamdi, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, Erkam Y., İst.-1993; s. 228-231. 20. Ebu Davud, Büyu 44, (3/719). 21. San’ânî, Sübülü’s-Selâm Şerhu Bülûği’l-Merâm, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, by yok, 1379/1960, 4. baskı, s. 3/279; Döndüren, Ticaret ve İktisat, 231. 22. Karâfî, Fürûk, el-Mektebetü’l-Asriyye, Beyrut-1424/2003, s. 3/207,233; Döndüren, Ticaret ve İktisat, 337. 23. Yeniçeri, Celal, İslâm İktisadının Esasları, Şamil Y., İst.-1980, s. 449-451. 24. Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 292. 25. Haşir suresi, 59/7. 26. Buti, Muhammed Said Ramazan, Davabıtu’l-Maslaha fi’ş-Şeriati’l-İslâmiyye, el-Mektebetü’l-Emeviyye, Dimaşk-1386 /1966, 1. baskı, s. 169. 27. Mergînânî, Hidaye, Kahraman Y., İst.-1996, s. 3/61; Özsoy, İsmail, Faiz, DİA, s. 12/110. 28. Özsoy, İsmail, Faiz ve Problemleri, Nil Y., bt yok, İzmir, s. 173-174. 29. Ersoy, Arif, Faizsiz Banka ve İşlevleri (Faizsiz Yeni Bir Banka Modeli), İlmi Neşriyat, by ve bt yok, s. 34. 30. Nursi, Said, İşaretü’l-İ’caz fi Mezanni’l-İcaz, Çev.: Abdülmecid Nursi, Yeni Asya Y., İst., bt yok, s. 49. 31. Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 191. 32. Buhari, Büyu’ 58 (3/24). 33. Aliyyü’l-Kârî, Fethu Bâbi’l-Inâye, 3/58; 3/58; ed-Dîbû, İbrahim, Akdü’l-Mudarebe, Matbaatü’l-İrşad, Bağdat-1393/1973, s. 401 vd. 34. Bu makalenin hazırlanmasında büyük ölçüde “İslâm İktisadının Temelleri” isimli çalışmamız etkili olmuştur. Bilimname Dergisi, Kayseri-2005, s. 73 vd.

Kur’ân’da Kâinat’ın Genişlemesi ve Büyük Patlama

Giriş Hubble’ın kâinatın genişlediğine işaret eden yaklaşık on yılda elde ettiği gözlem neticelerini 1929 yılında yayımlamasından sonra, fizikçilerin kâinat hakkındaki görüşleri tamamen değişmeye başlamıştı. Aslında tarihî olarak Hubble gözlemlerini yayımlamadan önce, Einstein’ın 1916 yılında ortaya koyduğu kütle çekimi denklemlerini kullanan Friedmann, kâinatın genişlemesi gerektiğini 1922 yılında yayımladığı bir çalışmayla ortaya koymuştu. Fakat o yıllarda, büyük ölçüde felsefî sebeplerden, kâinatın durağan (static) olması gerektiği düşüncesi oldukça baskındı. Bu yüzden, ilk ortaya koyduğu denklemlerin dinamik bir kâinat öngörmesinden hoşlanmayan Einstein, durağan kâinat modeli elde edebilmek için denklemlerinde küçük bir değişiklik yapmıştı. (Hubble’ın gözlemlerinden sonra Einstein bu değişikliği kariyerinin en büyük hatası olarak tanımlamıştır.) Bu yüzden Hubble’ın gözleme dayalı verileri büyük bir şaşkınlık ve heyecan uyandırmıştı. Zaman içinde Hubble’ın neticelerini destekleyen başka gözlemlerin yapılmasıyla, genişleyen kâinat düşüncesi karşı konulması güç bir gerçek olarak ortaya çıkmaya başlamıştı. Tabii, kâinat genişliyorsa geçmişte daha küçük olmalıydı ve belki bütün kâinatın küçük bir hacim olarak ortaya çıktığı bir ândan bahsedilebilirdi. Bu bulguları ciddiye alan bir grup fizikçi, kâinatın (yani uzay-zaman ve içindeki bütün maddenin) doğumu ve gelişimi hakkında teorik araştırmalar yapmaya başlamışlardı. Bütün bu gelişmeleri (büyük ihtimal) şaşkınlıkla izleyen ve kâinatın ezelî olması gerektiğini düşünen diğer bir grup fizikçi ise, Hubble’ın gözlemlerini açıklamanın alternatif yolları olabileceğini düşünüp, durağan kâinat düşüncesinde ısrar ediyordu. Bunlardan biri olan Hoyle, 1949 yılında BBC radyoda katıldığı bir programda, genişleyen kâinat ve dolayısıyla kâinatın başlangıcı fikrini eleştirmek için “büyük patlama” (big-bang) ifadesini kullanmıştı. O programda kinayeli bir üslûpla ifade edilen büyük-patlama tanımlaması zaman içerisinde genişleyen kâinat modelini adlandırmak için kullanılmaya başlanmıştı. Böylece kâinat hakkında kimsenin tahmin dahi edemeyeceği yepyeni bir model ortaya çıkmıştı.

Büyük patlama modelinin önemli öngörülerinden biri olan ve patlama sonrası ortaya çıkması beklenen (bu, yeni ateşlenmiş bir silahtan çıkması beklenen duman şeklinde düşünülebilir) elektro-magnetik radyasyonun (kozmik mikrodalga fon radyasyonu) Penzias ve Wilson tarafından 1964 yılında gözlemlenmesiyle, model hakkındaki tereddütler (neredeyse) tamamen ortadan kalkmıştır. Zaman içinde teknolojinin de gelişmesiyle, büyük-patlama modelini destekleyen farklı birçok gözlem ve hassas ölçüm yapılmıştır. Elde edilen gözlem sonuçlarını açıklayabilecek bugün için başka bir kozmolojik model de bulunmamaktadır. Bu sebeple büyük-patlama modeli fizikçiler arasında genel kabul görmüştür. Bu tarihî bilimsel gelişmelerde hiçbir Müslüman bilim adamının katkısının olmaması acı gerçeğini (şimdilik) bir kenara bırakıp, kâinat hakkında gözlem ve teorilere dayanarak elde edilmiş bazı bilgiler vermeye çalışalım.

Kâinat Hakkında Bildiklerimiz Galaksiler kâinat içindeki tipik yapılardır. Güneş Sistemi’nin içinde bulunduğu Samanyolu disk tipinde bir galaksidir. Yapılan ölçümler Samanyolu disk yarıçapının 100.000 ışık yılı, kalınlığının ise 100 ışık yılı olduğunu göstermiştir (1 ışık yılı, ışığın 1 yılda katettiği mesafe yaklaşık 10 trilyon km. olarak tanımlanır. Işık hızı maddenin erişebileceği en yüksek hız olarak kabul edilmektedir. Işık saniyede yaklaşık 300.000 km. yol alır.) Samanyolu galaksisinde güneş gibi yaklaşık 100 milyar yıldız bulunmaktadır. Kütle çekimi dolayısıyla, galaksi merkezlerinde yıldız yoğunluğu daha fazladır (yine kütle çekimi dolayısıyla galaksi merkezlerinde kara-deliklerin var olduğu düşünülmektedir). Gece gökyüzünde gözle görülebilen yıldızlar, Samanyolu içindeki yıldızlardır. (şehirlerden uzak yerlerde, Samanyolunun merkezini parlak bir disk olarak fark etmek mümkündür). Fakat teleskoplar ile daha uzak mesafelere odaklanıldığında, artık başka galaksiler parlak noktasal cisimler olarak gözlenirler (Hubble kâinatın genişlediği sonucuna uzak galaksiler üzerine yaptığı gözlemler sonucunda ulaşmıştı). Galaksilerin bir araya gelmesiyle galaksi kümeleri, ve kümelerin birlikteliğinden ise super-galaksi kümeleri oluşur. Bütün bu baş döndürücü mesafeleri ifade etmek için ışık yılı bile oldukça küçük bir uzaklık birimi olarak kalmaktadır.

Kâinatı tasvir açısından elimizdeki en başarılı teorik model Einstein’ın genel izafiyet teorisidir. Genel izafiyet teorisine göre, uzay-zaman dinamik bir objedir ve eğilip, bükülebilir. Bizim kütle çekimi olarak hissettiğimiz kuvvet ise uzay-zamanın eğriliğinin bir neticesidir. Büyük-patlama modeli, genel izafiyet teorisi içinde tabiî olarak ortaya çıkar. Kâinat hakkında aşağıda bir kısmından bahsedeceğimiz temel bilgiler, genelde gözleme dayalı veriler ile genel izâfiyet teorisi kullanılarak elde edilmektedir.

Büyük-patlama modeline göre, kâinat yaklaşık 13,7 milyar yıl önce çok sıcak ve çok yoğun bir hâlde doğmuştur. Burada kâinat derken uzay-zaman ve içindeki her şeyin kastedildiğini hatırlatmakta fayda vardır. Demek oluyor ki, bizim bildiğimiz zaman ve mekân da büyük patlama ile ortaya çıkmıştır. Bu yüzden, büyük patlama öncesinde ne vardı sorusu, model için mânâsız bir sorudur. Benzer şekilde, günlük hayattan aşina olduğumuz genişleme kavramı bir şeyin başka bir şey içinde ilerlemesini çağrıştırsa da, kâinatın genişlemesini iç ve dış kavramlarına ihtiyaç olmadan, yani kâinatın içinde genişlediği başka bir ortamı düşünmeden, tanımlamak mümkündür.

Büyük-patlama modelinin önemli öngörülerinden biri geçmişte kâinatın termal (ısısal) bir dengede olduğudur. Bu öngörüyü destekleyen gözleme dayalı önemli veriler de bulunmaktadır. Bu sebeple büyük-patlama kelimesi kaotik bir hâdiseyi çağrıştırsa da, kâinatın ortaya çıkışında çok önemli bir denge hâli mevcuttur. Bu denge hâlinin kendiliğinden oluşmasının imkânsızlığı birçok fizikçi tarafından dile getirilmiştir.

Çok sıcak ve çok yoğun bir denge hâlinde doğan kâinat, genişledikçe soğumaya başlamıştır. İlk dönemlerdeki sıcaklık o kadar fazladır ki, maddenin en küçük yapı taşlarından oluşan bir plâzma (çorba) hâli mevcuttur. Sıcaklık azaldıkça plâzmanın yapısı değişir ve farklı kozmolojik evreler ortaya çıkar. Meselâ sıcaklık 1010 dereceye düştüğünde, proton ve nötronlardan atom çekirdekleri oluşmaya başlar. Sıcaklık 3.000 dereceye düştüğünde ise atomlar oluşur. Bu değişik evrelerin varlığını destekleyen birçok gözlem yapılmıştır. Meselâ Penzias ve Wilson tarafından 1964 yılında gözlenen kozmik mikrodalga fon radyasyonu, ilk atomların oluştuğu evreden sonra serbest kalan fotonlardan (yani ışıktan) oluşur.

Büyük-patlama modeli daha birçok önemli detaya sahiptir ve bugüne kadar bu model kullanılarak yapılan hesaplar gözlemlerle uyum içinde olmuştur. Bununla birlikte bilinen fiziğin patlama ânına (sıfır zamanına) yaklaştıkça geçerliliğini yitirdiğini ve yeni teorilere ihtiyaç olduğunu belirtmekte fayda vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Kâinatın Genişlemesi Kur’ân-ı Kerîm’de kâinatın genişlemesine açık olarak işaret edilmiştir. Zâriyat Sûresi’nin 47. âyetinde meâlen şöyle buyrulmaktadır: “Semayı azametle Biz kurduk ve ona durmadan vüs’at veriyor ve genişletiyoruz.” Âyette kâinatın genişlemesine “mûsiûn” kelimesi ile işaret edilmiştir. Fakat burada asıl enteresan olan kelimenin kullanılış şeklidir. Müfessirlere göre âyette geçen “Ve innâ lemûsiûn” bir isim cümlesidir ve Arapçada isim cümleleri sebat ve süreklilik ifade eder. Dolayısıyla “Ve innâ lemûsiûn” cümlesine “Devamlı ve sürekli olarak durmadan genişletiyoruz.” mânâsı verilebilir. Büyük-patlama modeline göre de kâinat doğduğu ândan itibaren sürekli genişlemektedir. Bu âyetle Kur’ân yol gösterici olarak vazifesini de yerine getirmekte ve “genişletiyoruz” ifadesi ile genişlemenin kendi kendine değil bizzat Allah’ın kudretiyle gerçekleştirildiğini vurgulamaktadır.

Büyük Patlama İle İlgisi Olabilecek Âyetler Enbiyâ Sûresi 30. âyette meâlen şöyle buyrulmaktadır: “O kâfirler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi. Biz onları ayırdık; sonra her canlı varlığı sudan yarattık. Hâlâ inanmayacaklar mı?” Bazı müfessirlere göre bu âyette geçen “ratk” (bitişik) ve “fetk” (ayırma) kelimeleri büyük-patlama ânına işaret ediyor olabilir. Yukarıda da özetlemeye çalıştığımız gibi büyük-patlama ânında bütün kâinat çok küçük bir hacim hâlinde bir arada bulunmaktaydı ve daha sonra genişleyerek büyümeye başladı. Kâinat genişledikçe, içindekiler birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Ayette geçen “ratk” ve “fetk” kelimeleri ile bu hâdiseler zinciri işaret ediliyor olabilir.

Bununla birlikte, bazı müfessirler bu âyetin Güneş Sistemi’nin, Dünya’nın ve atmosferinin oluşumuna işaret ettiğini düşünmüşlerdir. Bunun sebebi âyetin devamında canlı varlıkların yaratılmasından bahsedilmesidir. Bu durumda “ratk” güneş sisteminin birlikte olduğu duruma; “fetk” ise gezegenlerin ve Dünya’nın Güneş’ten kopup atmosferin oluşmasına işaret ediyor olabilir. Belirtmek gerekir ki Güneş Sistemi gibi sistemlerin galaksiler içinde oluşması da büyük-patlama modeli içinde düşünülmektedir (bü­yük-patlama modeli sıfır zamanından bugüne kadar bütün evreleri ifade etmek için kullanılır). Dolayısıyla her iki muhtemel açıklamayı da büyük-patlama modeli ile irtibatlandırmak mümkündür.

Büyük-patlama ile ilgili olabileceğini düşündüğümüz başka bir ifade de En’am 14, Yusuf 101, İbrahim 10, Fatır 1, Zümer 46 ve Şura 11. âyetlerde geçen “fâtıri’s semavâti ve’l ard” ifadesidir. Benzer şekilde Enbiya Sûresi 56. âyette de gökler ve yerler ile ilgili “fatarahünne” ifadesi kullanılmıştır. Genel olarak meallerde “fatara” kelimesi “yaratma” olarak tercüme edilmiştir. Fakat Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde “fatara” kelimesinin “yarmak”, “uzunluğuna yarmak” ve “bir misal sebketmeksizin ilk olarak yaratmak” mânâlarına da geldiğini anlatmıştır. “Fatara” kelimesinin bu mânâlarına bakıldığında, “fâtıri’s semavâti ve’l ard” ifadesinin büyük-patlamaya işaret edebileceği düşünülebilir. Şöyle ki, büyük-patlama bütün kâinatın ortaya çıktığı ilk özel yaratılma ânını anlatmaktadır. Bu sebeple “bir misâl sebketmeksizin ilk olarak yaratmak” mânâsı büyük-patlamanın bu özelliğine işaret ediyor olabilir. Ayrıca “yarma” kelimesi büyük-patlama ânını “patlama” kelimesinden daha iyi ifade etmektedir. Uzay-zamanın ortaya çıkması bir tohumun yarılıp çatlayıp ortaya çıkması ile gayet güzel tasvir edilebilir.

“Fatara” kelimesinin Elmalılı Hamdi Yazır tarafından zikredilen mânâlarından “uzunluğuna yarmak” ifadesi de oldukça dikkat çekicidir. Büyük-patlama ile ilgili önemli yanlış anlamalardan biri, kâinatın bir noktadan doğduğunu düşünüp başka bir boşluk içinde genişlediğini hayal etmektir. Büyük-patlama tek bir noktada meydana gelmemiştir. Bugünkü teorik anlayışımıza göre büyük-patlama ile bütün uzay bir anda ve birden ortaya çıkmıştır (yaratılmıştır). Başka bir ifadeyle büyük patlama her yerde meydana gelmiştir. “Fatara” kelimesinin “uzunluğuna yarmak” mânâsı asıl alınırsa, bunun büyük-patlamanın bir noktada gerçekleşmediğine işaret ediyor olabileceği düşünülebilir.

Sonuç Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığımız hususlar göz önüne alındığında, Kur’ân’da kâi­natın yaratılması ile ilgili ayetleri açıkça mu’­cizevi olarak nitelemek mümkündür. Tabii, konu başka açılardan da ele alınıp genişletilebilir. Meselâ, Kur’ân-ı Kerîm’de yedi âyette geçen “yedi-sema” kelimesi ile büyük-patlama sonrası meydana gelen değişik evreler (evrelerin tam sayısını belirlemek mümkün olmasa da Arapçada yedi, yetmiş ve yedi yüz sayılarının kesretten kinaye yani çokluğu ifade için kullanıldığını belirtmekte fayda vardır) veya bazı teorilerin öngördüğü ekstra boyutlara (enteresan olarak son yılların en çok çalışılan teorilerinden sicim teorisinde -string theory- yedi ekstra boyutun varlığı öngörülmektedir) işaret ediliyor olabilir.

Son olarak bu çalışmanın sadece amatör bir deneme olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Asıl yapılması gerekenin ise fizikçiler (özellikle uzmanlık alanı kozmoloji olanlar) ile tefsir ilimlerine vâkıf insanlardan oluşan bir heyetin, konu ile ilgili bütün âyetleri bir bütün hâlinde sistematik olarak ele alması ve hiçbir önyargıya sahip olmadan (Arapça gramer, kelime bilgisi ve tefsir usulü çerçevesinde) analiz edip anlamaya çalışmasıdır. Böyle bir çalışmanın Kur’ân mu’cizesini çok daha iyi ortaya koyacağı aşikârdır.

* Boğaziçi Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Fizik Böl. Öğretim Üyesi ali.kaya@yeniumit.com.tr

Prof. Dr. Ali Kaya, Yeni Ümit

Okul Öncesi Çocuğun Dini Eğitiminde Allah Tasavvuru

Her çocuk, okul öncesi dönemde, planlı-plansız etkilerle yoğun bir öğrenme ve etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürür. Çocuk bu dönemde, ahlâk ve inanç muhtevalı olan “sosyal ve kültürel kimlik geliştirme” yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihnî doğrular/yargılar ve ahlâkî erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.

Hemen belirtmemiz gerekir ki, din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dinî bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslâm’ın, insanı ulaştırmak istediği nihaî hedef, iman, ahlâk ve davranış olgunluğu ile beraber, âhiret mutluluğu da olduğuna göre, elde edilen bilginin, zikrettiğimiz seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir.

Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri, 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dinî değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.

Okul öncesi çağda, çocuğa göre, Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü anlamlar ihtiva etse de o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda, çocuğun dinî nitelikli ilgi ve merakının rasgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhî boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile, küçük yaşlarda ferdin kişiliğinde meydana gelecek manevî boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hâle gelebilecektir.

Resûlüllah’tan (s.a.s.), çocuğa güzel isimler verilmesi yönünde, hadis kitaplarında pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadis-i şeriflerden hareketle diyebiliriz ki, din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği Mâşaallah, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır (Öcal, s.103).

Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dinî eğitim-öğretim faaliyetleri programlanırken, gerekli görülen zihnî tedbirler, ilk etapta, bazı dinî kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’ân vb. kelimeler, onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevî duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir.

Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında “euzü billahi mineş-şeytanir-racim” demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir; çevresi ile olan ilişkilerinde, yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir. (Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90).

Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp-duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4’üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anne-babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.

Çocukta Allah mefhumu ve inancı

Çocuk hangi yaşta Allah mefhumunu tanımaya başlar? Bu, gerçekten güç bir sorudur. Genellikle 3-4 yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru konusu yapan çocuğun dinî fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dinî hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez (Selçuk, s.70).

Dinî bilgilerin çocuklara 3-4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabiî olan da budur. Çünkü çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece o, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.

Büyüklere bir çok sorular sorması, onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu sebeple çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir (Ayhan, s.114).

Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı, bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah, bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir (Ayhan, s.117).

Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’ın (c.c.) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (c.c.) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: “O (c.c.), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder” denilerek, çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissi coşturulmalıdır. Hattâ en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (c.c.) re’fetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak, Rabbisiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır (Gülen, Çocuk Terbiyesi).

Allah inancında iki temel unsur

İnanç duygusunun temeline bakıldığında, iki esas temel görülecektir. Allah sevgisi ve Allah korkusu. Bilmeyerek yapılan Allah korkusu telkinlerinin çocuk ruhunda birtakım olumsuz sonuçlara yol açtığı belirlenmiştir. Bu sebeple, ilk yaşlardan itibaren başlatılması gereken iman esasları öğretiminde Allah sevgisi esas olmalıdır denilebilir. Zira henüz mücerret kavramların, suç ve cezanın, günahın ne demek olduğunu kavrayamayacak derecede küçük yaştaki çocukların, psikolojik hayatlarında önemli bir rol oynayan korku duygusunun, Allah korkusu şekline dönüştürülmesi ve ebeveynin bundan faydalanma yoluna gitmeleri oldukça yanlış bir tutumdur (Ay, “Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243).

Çocuklarda yaşlara göre Allah tasavvuru

Batıda, “Ana Sınıfı Çocuğunun Dinî Eğitimi” araştırmalarında, ana sınıfı çocuklarının Allah tasavvuru ile ilgili örnekler kısaca aşağıya alınmıştır. Okuyucunun mukayese yapabilmesi açısından, araştırma sonuçlarına dayalı Türk çocuklarındaki Allah tasavvuru konusu yine örnekleri ile verilmiştir. Daha sonra da 7-9 ile 9-12 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvurlarını incelemeye çalışacağız.

* 5 yaş grubundan bir örnek:

A- Annem ne dedi biliyor musun? Allah her zaman bizimle berabermiş. Gece ve gündüz.

B- Doğru, ben de biliyorum. Belki de şu anda da bizimle beraberdir.

* 7 yaş grubundan bir örnek (Gece bitişik çiftlikteki koyunları kimin koruduğunu tartışırlarken):

A- Bence Allah koruyordur. Herkes uykuda iken O, onlarla ilgileniyor.

* 9 yaş grubundan bir örnek:

A- Komşumuzun yaşlı annesi öldüğünde “Allah onu yanına aldı” dediler.

B- Allah onu nasıl yanına çekmiş olabilir ki?

A- Bir mıknatıs kullanmış olamaz mı?

Ülkemizde ise, 5-6 yaş grubundaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu yaşlardaki çocuklar, Allah’ı, çocuğa göre en uygun mekân olan gökyüzünde düşünmektedirler. Diğer bir cevap kategorisinde ise Cennet’tedir’ cevabı alınmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki, takriben 9 yaşlarına kadar çocuklar kendilerine göre yukarıda, gökyüzünde, Cennet’te’ gibi, Allah’a (c.c.) en yüksek yeri izafe etmektedirler.

Aynı şekilde, Cenab-ı Hakk’ı her an yanlarında hissedip hissedemedikleri sorulduğunda, dinî hakikatleri kısmen de olsa doğru bir şekilde yansıtan, Allah’ın, özellikle ibadet anında insanın yanında olduğu şeklindeki cevaplar da alınabilmiştir. Bu yaş grubundaki çocukların büyük bir kısmı, Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedirler. Çocukların çok azı ise, “Allah kalbimizde olduğu için göremiyoruz” ya da “O büyük bir güçtür” gibi cevaplarıyla, bu yaş kategorisi için gelişmiş sayılabilecek bir seviyede olduklarını göstermişlerdir.

“Allah bizi sever mi? Eğer seviyorsa niçin seviyor?” şeklinde düzenlenen sorulara vermiş oldukları cevaplardan hareketle, “çocuğun sevgi’ kelimesine yüklediği manâlar ne olursa olsun” çocuklar, kendilerini mutlak olarak seven bir Allah’a inanmaktadırlar denilebilir. Araştırmadaki çocukların hepsinin “Evet, Allah bizi sever” şeklindeki cevapları, konumuz açısından oldukça önemlidir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s. 92-96).

İnsan fıtratının temellerinden biri olan Allah sevgisi çok kıymetli, İlâhî bir armağandır. Elverir ki, ebeveynler de bunun farkına varsın ve geliştirsinler. Çünkü, çocukların dinî eğitim ve öğretimlerinde yanlış kullanılacak metotların, ne gibi istenmeyecek sonuçları olabileceği, sanırız şimdi aşağıda aktaracağımız vakadan rahatlıkla görülebilecektir:

Babası, çocuğunun dini bilgileri öğrenmesi için ona zaman zaman kitap okurdu. Çocuk iyi dinlemediği ya da babasının sorduğu soruları tam olarak cevaplayamadığı zaman babası dayanamaz:

” Sen kendini Allah’a vermezsen olmaz. Kendini Allah’a ver ki O da sana yardım etsin, işlerini kolaylaştırsın. Sen gayret etmezsen Allah sana yardım eder mi? Benim sersem oğlum” der, bir yandan da neresine gelirse acımadan vururdu.

Çocuk büyüdükçe oyuna düştü.

Dersini babasının istediği gibi yapamaz oldu. Hemen her gün bir fasıl dayak yedi. Neticede dinden de okumaktan da nefret ediverdi (Salzmann, s.77).

7-9 yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru

Allah’ın varlığı, özellikle Zâtı ile daha çok 7-9 yaş grubu çocuklar meşgul olmaktadırlar. Onlar, başta Allah’ın büyüklüğünü, nasıl, nerede, niçin bir tane olduğunu ve eşi-benzeri bulunmadığını merak ederek; “O, yemez, içmez, uyumaz; O’nun bunlara ihtiyacı da yoktur. Peki ama, yeri-göğü yaratan, çiçeklerle donatan Allah’ı nasıl anlamalıyız?” gibi gaybî alanlara ait sorular da sormakta, anlamaya çalışmaktadırlar.

Bundan başka, bu yaştaki çocuklar, Allah’ı çok yüce, her şeyden ve herkesten büyük, her şeyi yaratan, her şeyi bilen, duyan ve gören, göz, kulak ve akıl gibi nimetler veren, kullarını koruyan, acıyan, şefkat eden, kötüleri cezalandıran; dünyayı, insanları, hayvanları, bitkileri, içecekleri yaratan, insanları rızıklandıran, büyüten, terbiye eden yüce bir varlık olarak görmektedirler. Dolayısı ile, 7-9 yaş grubu çocuklarının Allah tasavvuru, artık bu yaşlardan itibaren açıklık kazanmaya başlamıştır denilebilir (Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, s.112).

Bu yaş grubundaki çocuklara, Allah’ın varlığı ve birliğini, eşi ve benzeri olmadığını izah edebilmek için daha çok görüp-izleme metodu kullanılabilir. Şöyle ki: Allah’ın yaratıklarını inceleyerek O’nun yaratıcı sıfatını anlatabilmeli, iyiliği ve adaleti uygulama örnekleri ile Allah’ın Rahman, Rahim ve Âdil sıfatlarını benimsetebilmeliyiz. Allah’ın varlığını anlatma hususunda mümkün olduğunca hayattan alınmış örnekler ve konularla çocuğa yaklaşabilmeliyiz. Çocuğu, tabiat ve kâinat üzerinde düşündürmek, ona soru sormasını, gözlem, inceleme ve araştırma yaparak sonuçları değerlendirmesini öğretmek, tasavvurlarının güçlenmesine yardım edici yollardır. Çocuğun etrafında gördüğü varlıklardaki renk, güzellik, şekil ve düzenden haberdar olması, bunları fark edebilmesi, Allah’ı tanıma, bilme, inanma ve O’nu sevmesi yolunda güçlü bir adımdır (Selçuk, s.109).

9-12 Yaş grubu çocuklarda Allah tasavvuru

Çocukta Allah kavramının şekillenmesinde birinci faktör yaş ise, ikinci faktör de aile fertlerinin veya yakınlarının İlâhî varlık karşısındaki tutum ve davranışlarıdır.

Yavuz’un, 9-12 yaş çocuklarında, dinî duygu ve düşünceyi tespit amacı taşıyan bir araştırmasının konumuzla ilgili sonuçları özetle şöyledir:

“Allah denince aklına neler geliyor? O’nu nasıl düşünüyorsun?” sorusuna bu yaş grubundaki çocukların vermiş oldukları cevaplarda “Allah’ın her yerde olduğu” tasavvuru yüzdelik oranı itibarı ile ilk sırada yer almıştır. Bu, oldukça önemlidir. Çocukların bu soruya verdikleri cevaplar altı ana grupta şu şekildedir:

1. Allah, ilâhî bir varlık olarak tasavvur edilmektedir.

2. Allah, her şeyin yaratıcısıdır.

3. Allah, hayat veren, yardım eden, istekleri karşılayan, koruyan ve gözetendir.

4. Allah, gören, duyan, her şeyi bilen, güçlü ve dilediğini yapandır.

5. Allah, kişilerin ve toplumların hayatlarını düzenleyendir.

6. Allah, esirgeyen, bağışlayan ve affedendir (Yavuz, s.166-168).

Sonuç

Çocuklarımıza, “Allah’a inanma, O’nu kâinatı, anne ve babaları, arkadaşları, yeri, göğü, çiçekleri, güneşi, ayı yaratan, bütün canlıları besleyen İlâhî Varlık olarak tanıtma ve sevdirme, her an O’nunla beraber olma duygusu ve O’na karşı şükür hissi” kazandırılmalı ve bunun insan şahsiyetinin oluşup gelişmesindeki, ayrıca onu korumadaki rolü, mevzu üzerinde ehemmiyetli bir şekilde durularak anlatılmalıdır. Şöyle ki: Allah’ı tanımanın, O’na inanıp bağlanmanın ve sürekli O’nu hatırda tutmanın, insaniyetin temeli ve her türlü ahlâkî düşüşlerin önüne geçebilecek bir güç olduğu çocuğa fark ettirilmeye çalışılabilir. “Her nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (57:4) âyet-i kerimesinin hayatlarındaki önemine de dikkat çekilebilir. Hayatın problemleri karşısında Kur’an-ı Kerim’in getirdiği çözüm yollarından haberdar edilerek, dengeli bir tavrın, yani orta yolda olmanın ne demek olduğu çocuklara öğretilebilir. Hayattaki iniş ve çıkışlarda, Allah’a inanmanın değeri hakkında bilgi verilebilir ve imanlarının aksiyon hâline gelebilmesinin örnekleri sunulabilir.

Başarı-yenilgi, ilerleme-gerileme, sevinç-üzüntü, mutluluk-hüzün gibi durumlar, hayattaki değişimlerin birer parçasıdırlar. Bunlardan birisine saplanıp diğerini görmezlikten gelmek doğru olmayacaktır. “Muhakkak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (94:5-6) âyet-i kerimesinin vereceği manevî enerji, insanı yeni çözümler bulmak için harekete geçirebilir. Aynı şekilde, başarının da İlâhî bir lütuf olduğu çocuğa davranışlarla hissettirilmelidir. Allah’a duyulan sevgi ve sağlam inanç, çocuklarımızı ümitsizlik, kaygı, şüphe ve her türlü korkuya karşı güçlü kılacaktır. Diğer taraftan da bu sağlam inanç onların, Allah’ın bütün güzel isim ve sıfatları ile bağlantı kurabilmelerine imkân sağlayacak, motivasyonlarını yükseltecek, eşya ve hâdiseleri anlamlandırabilmelerinde onlara yardımcı olacaktır (Selçuk, “Din Öğretiminin Kuramsal Temelleri”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, 4:150).

Bu noktada eğiticiye düşen görev, çocuğa Allah’ı kendisine sığınılacak bir varlık olarak da tanıtmaktır. Onun için, anne ve baba çocukları ile Allah arasındaki bağı, sevgi ve saygı çerçevesi içinde kurmalıdır. Çocuk Allah’ı sevmeli, Allah’ın da kendisini sevdiğine inanmalıdır.

Musa Kazım Gülçür Kaynaklar

M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Timaş, İst.-1998

“Çocuklara İman Esaslarının Öğretimi”, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, s.243

Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, M.Ü.İ.F. Vak. Yay., İst.-1997

Fethullah Gülen, Çocuk Terbiyesi, Nil Yay., İzmir-1996

C. Gotthilf Salzmann, Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Çocuk Vak. Yay., İst.-1998

Muallâ Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, TDV, Ankara-1991;

Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90.

M. Öcal, Din Eğitimi ve Öğretiminde Metotlar.

Kerim Yavuz, Çocukta Dini Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, D.T.B. Yay. Ank.

Çocukta Dinî Gelişim Psikolojisi

Dinî gelişim psikolojisi derken, önce gelişme ve dînî gelişme kavramları hakkında kısa bilgi vermekte fayda vardır.

Gelişim kavramı, psikolojinin temel kavramlarından biridir. Psikoloji, organizmayı incelerken psikolojik olayları bir, “burada ve şimdi” ilkesine göre bir zaman kesiti içerisinde, kısa zamanlı incelemelerle ele alır; bir de bu olayları birbirleriyle bağlantılı, sebep-sonuç ilişkilerinin zincirleme bir şekil arzettiği uzun bir zaman dilimi veya süreci içinde inceler. İşte gelişim bu ikinci neviden bir incelemeyi gerektirmektedir. Öyleyse nedir bu gelişme? Gelişme, organizmada (Veraset -Çevre- Zaman) formülüne göre meydana gelen büyüme ve olgunlaşma istikametindeki değişmelerdir denebilir. Bu tarifle bedenî gelişme konusunu anlamak mümkündür, fakat rûhî gelişmeyi anlamak ve anlatabilmek için, biraz daha farklı bir tarif yapmaya ihtiyaç vardır: Gelişme, beden ve ruh yönünden organizmanın kendisinden beklenen faaliyetleri yapabilmesi için, geçirmiş olduğu merhalelerdir. Buna göre dînî gelişme de, kişinin çocukluktan itibaren dînî hayatının, basitten mükemmele doğru geçirmiş olduğu değişim süreci veya süreçleridir.1

I. ÇOCUKLUK ÇAĞI

A. OKUL ÖNCESİ (0-6 yaş)

Duygular, çocuğun doğuştan getirdiği özellikler ve istidatlar arasındadır. Ancak bu duygulardan bazıları hemen kendini gösterirken (açlık, susuzluk gibi), bazıları da gelişim süreci içinde zamanla ortaya çıkar. Aslında bütün istidat ve özellikler çocuğun yaratılışıyla (ana rahmine düşmesiyle) birlikte bir kuvve (potansiyel) halinde yani bir tohum durumundayken, gelişim için filizlenmeye ve kendini göstermeye başlar. Bir tahıl bitkisinin gelişim seyri ile bir meyve ağacının gelişim seyri bir değildir. Birincisi altı-yedi ayda bütün gelişim sürecini tamamlarken, ikincisinin semere verebilmesi için, altı-yedi sene gerekebilir. İnsandaki bu istidat ve özelliklerin her biri ayrı ayrı gelişim sürecine tâbidir. Biri önce, diğeri daha sonra, bir diğeri ise çok daha sonraları gelişip ortaya çıkabilir. Bu açıdan duyguları ortaya çıkış sırasına göre:

1- Basit ve bencil duygular,

2- Diğergâm veya sosyal duygular,

3- Yüce ve aşkın duygular, şeklinde tasnif edebiliriz. İşte din duygusu, bu yüce ve aşkın duygular arasında yer alır. Bu bakımdan da ortaya çıkması geciktiği gibi gelişim süreci de hayli uzun bir zaman dilimini kapsamaktadır.2

Bu duruma göre, çocuğun dînî gelişim sürecini; “dînî tezâhürlerin görülmesi nisbetinde, çeşitli yaşlarda ve çağlarda ne gibi değişiklikler ve özellikler kendini göstermektedir?” sorusuna cevap bulacak şekilde takip etmek gerekecektir.

Çocuğun bebeklik dönemi boyunca, (0-2 yaş) dînî tezahürlerle pek karşılaşılmaz. Ancak yürümeye ve birer-ikişer kelimelik cümlelerle konuşmağa başladığı zaman, bazı dînî davranışları taklit etme gayreti içine girdiği görülebilir. Namaz kılan, dua eden büyükleri görünce, onlarla beraber aynı davranışları şekil olarak yapmaya çalışması, çok basit olarak dînî tezahürlerin ortaya çıkmağa başladığını düşündürebilir.

İlk çocukluk çağı denilen (2-6 yaş) dönemde ise, daha belirgin bir dînî hazırlık göze çarpar. Üç yaşlarından itibaren taklidin yanında duygusal planda da dînî hayata bir katılım söz konusu olmaya başlar.3 Bu çağın belirgin psikolojik özelliklerini göz önüne alırsak, çocuğun dînî gelişim seyrini de anlamak kolaylaşacaktır. Bu çağda çocukta, taklitçilik, animizm, antropomorfizm, egosantrizm, inatçılık, olumsuzluk, müşahhas düşünce, asosyallik ve meraklılık (soru çağı) gibi duygusal ve zihinsel özellikler hâkim durumdadır. Çocuğun kendini çevresine kabul ettirmeye ve “ben de varım”, demeye çalıştığı bu çağa “müstakil olma veya bağımsızlık devresi” de denir.4

Gerçi bu özellikler, okul öncesi çağının bütün zaman dilimi içerisinde, süre, oran ve yoğunluk bakımından farklılık arzederler. Ancak bazıları daha çok sürekli, bazıları ise geçici fakat daha çok etkili ve yoğun olarak karşımıza çıkarlar. Genellikle duygusal olanlar geçici ve yoğun, zihinsel olanlar devamlı fakat fazla belirgin olmayan özellikler olarak yaşanır.

Şimdi bu özellikler üzerinde ayrı ayrı duralım:

1. Taklitçilik:

Çocuk bu çağda gözleri ile bir kamera, kulakları ile de bir ses kaydedicisi gibi olayların gözlemini yapar, onları taklitle uygulamaya çalışır. Duygusal yönden buna arzuludur, bundan zevk alır; zihinsel bakımdan da henüz tenkit çağına ulaşmadığı için, kendine verilenleri aynen taklit etmeğe çalışır. Dil gelişmesi, birtakım davranışların şeklen öğrenilmesi gibi hususlar da, bu özelliğin çok büyük bir fırsat olarak değerlendirilmesini icap ettirir. Çocuk bu çağda, kendisine anlatılan, söylenen her şeye inanmaya yatkın ve şüpheden uzak bir şekilde almaya hazır durumdadır. Duygusaldır, akılcı değildir.5

2. Animizm:

Bu terimin psikolojideki manâsı; bütün varlıkların canlı, şuurlu ve iradeli olarak kabul edilmesi, hareketlerinin, davranışlarının, duruş veya durumlarının buna göre değerlendirilmesi, yorumlanması demektir. Çocuk oyuncak bebeğiyle oynar, onunla konuşur, yemek yedirir vs. Ona göre bulutlar kendi iradesiyle uçuşur, ırmaklar kendi isteğiyle aşağı doğru akar, dağ, taş, ağaç, bitki ve hayvanlar insan gibi şuurlu ve iradeli varlıklar olarak çocuğun dünyasındaki yerlerini alırlar.6 Konuyla ilgili küçük bir gözlemimi burada kaydetmek istiyorum:

Bir defasında üç-dört yaşlarındaki kızımla yol boyunca giderken öteden bir köpek geldi ve bir kenara sindi, yani çişini yaptı. Bunu gören çocuk “Baba, bu köpek niçin tuvalete gitmiyor?” diye sormuştu.

3. Antropomorfizm ve Müşahhas Düşünce

Antropo, insan; morf, şekil; antropomorfizm ise insanşekilcilik demektir. Bu terimin psikolojik manâsı ise; Allah’ın insan şeklinde tasavvur edilmesi demektir. Çocuk bu çağda düşünce seviyesi itibariyle müşahhas düşünme dönemindedir. Müşahhas varlıkları ve konuları kolaylıkla idrak eder, anlar, ancak mücerred varlıkları, mecazî ve mücerret konuları gerektiği gibi idrak edip değerlendiremez, anlamakta zorluk çeker. Onun için, mücerredi müşahhaslaştırır. Allah, âhiret, melek, cin, şeytan gibi mücerret kavramları anlayamadığı için, gözü ile görüp duyu organları ile tecrübe ettiği müşahhas varlık, olay ve durumların yardımı ile bu mücerret konu ve kavramları anlamaya çalışır. Böyle olunca bazen büyüklerin gülmesine sebep olan, durumlar bile ortaya çıkar. Çocuk, çevresindeki yetişkinlere, duymuş olduğu bu dînî ve mücerret kavramları sorar. Söz gelişi, ona Allah’ı anlattığınızda anlayamaz. Onun Allah’ı anlamasına yardımcı olacak, tecrübe dünyasından malzeme olarak en uygunu insandır. Onun için kendisine anlatılan Yüce Varlığı, insana benzeterek anlamaya çalışır. Allah sever, görür, işitir, bilir, yakar gibi tasvirler çocuğa insanı hatırlatır. “Allah büyüktür, her şeye gücü yeter, bizi O yarattı, her şeyi yaratan, yoktan var eden O’dur” dediğimiz zaman O’nun insandan farklı olduğunu hissetse de “ne kadar, nasıl” sorularının cevabını bulmakta güçlük çekecek, yine insanla karşılaştırma ihtiyacı duyacaktır:

“Senden de büyük müdür? Elektrik düğmesine yani anahtarına yetişebilir mi? Kapı ziline basabilir mi?” gibi sorular soracaktır. Çocuğun, bu müşahhas (somut) düşünce seviyesinden zamanla mücerret (soyut) düşünce seviyesine geçmesi ve tenzihî bir Allah anlayışına sahip olması, daha sonraları tedricî olarak kendini gösterecektir.7 Ancak bu konuda, çevre şartlarının ve eğitim tarzının da gelişim sürecini etkileyeceği unutulmamalıdır. Bu bakımdan çocuğun içinde yaşadığı kültürün yapısı; normal gelişim süreci içinde çocuğun şu veya bu yönde bir dînî anlayış kazanmasına, mücerret kavramların müşahhasta takılıp kalmasına veya mücerret düşüncenin gelişerek mücerret anlayışın oluşmasına yardımcı olması mümkündür. Bu sebeple, bir Hristiyan kültür ortamında yetişen çocuğun Allah kavramındaki gelişmesi ile İslâm kültür ortamında yetişen çocuğun, Allah kavramındaki gelişmesi karşılaştırıldığında farklı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Bu da gayet tabiîdir. Zaten sosyal bilimlerde, farklı kültürlerde yapılan araştırmaların farklı sonuçlar vermesinin mümkün olduğu, bir prensip olarak kabul edilmektedir. Her insan doğuştan aynı imkân, istidat ve özelliklerle gelse de (ferdî farklar saklıdır), çevre şartlarının da şahsiyetin gelişmesindeki belirleyici özelliği sebebiyle kültür farkı kimlik farkını doğuracaktır.

4. Egosantrizm

Ego ben; centre merkez; egosantrizm ise benmerkezcilik” demektir. Çocuklarda egosantrik düşüncenin izlerini onların birçok davranışlarında görmek mümkündür. Sözgelişi aile ortamında biri diğerine bir şey söylese, çocuk o sözün kendisine söylendiğini zanneder ve hemen cevap verir. Sanki orada ondan başka kimse yokmuş gibi veya herkes onunla meşgulmüş gibi düşünür ve ona göre davranır. Meselâ: Babası kardeşine, “kapıyı kapat” dese, ya kalkar o kapatır veya “kapatmıyorum, kendin kapat” diye cevap verir. Sanki babası ve çevresindeki diğer insanlar, hep onun için çalışmakta, bütün işleri o, herkes ne yapıyorsa, ne söylüyorsa onun için yapıyor ve söylüyordur. Yani olayların merkezinde o vardır, her şey onun için olup bitmektedir. Kendisinden başkası, onun için önemli değildir, bu yüzden bencil bir tavır sergiler. Oyuncakları paylaşamaz, her şeye sahip çıkar, benim, benim” diye kimselere vermek istemez. Bu yüzden birtakım problemler çıkabilir.8

Çocuğun bu çağında bu gibi özellikleri dikkate alınarak dînî ve ahlâkî eğitim uygun bir şekilde verilmelidir.

5. İnatçılık ve Olumsuzluk (Negativizm)

Bu çağın belirgin psikolojik özelliklerinden biri de inatçılıktır. Çocuklar neden inatçılık yaparlar? Bunun birtakım sebepleri olabilir. Bir kere çocuk, bu çağında aile ortamında egosantrik düşünce gereği herkesin kendine ilgi göstermesini ister. Çevresindekilerin ilgisini çekemediği zamanlarda, ilgi çekebilmek için inatçılık yapabilir. Ayrıca bağımsızlık arzusunu tatmin etmek ve çevresine kendini kabul ettirmek, bu ailede veya toplumda “ben de varım” diyebilmek için, bu durumu inatçılık şeklinde ve olumsuz tutum ve davranışlarla ifade edebilir. Bu durumda çocuğun inatçılığının, olumsuz tutum ve davranışlarının düzelmesi için, gereken en uygun davranış, çocuğa anlayışla yaklaşmak, onun bu inatçılığını büyütmemek, olumsuz tutum ve davranışlarına karşı, onun maksadını gerçekleştirmesi yönünde gereken fırsatı verecek olursak, zamanla bu tavrın geçeceğini bilerek buna katlanmak faydalı olabilir. Aksi halde çocukla çocuk olunur ve onunla sürtüşmeye girilecek olursa, “Sen kim oluyorsun da bana kafa tutuyorsun, inatçılık ediyorsun, güzellikle olmazsa zorla ben seni hizaya getiririm,” gibi bir anlayışla yaklaşmak meseleyi içinden çıkılmaz bir hale getirebilir. Bu sebeple, çocukların psikolojisini bilerek onları idare etmek, onların bu gibi çocukça fakat gerçek duygularının tatminine yardımcı olmak suretiyle problemi çözebiliriz. Yani: “Elbette bu ailede sen de varsın, sen de konuşacak, birtakım şeyleri sen de yapacaksın, ancak toplu yaşamanın birtakım kuralları vardır, bunlara da uymak gerekir” şeklindeki bir anlayışla çocukların bu problemli davranışları düzelebilir. İnatçılıkları, olumsuz tutum ve davranışları yerini uyumlu, olumlu tutum ve davranışlara bırakabilir.9

6. Meraklılık

Çocuk bu çağda belli bir seviyeye gelmiş, dünyayı tanımaya, olayların sebep ve sonuç ilişkilerini görmeye ve anlamaya, eşyanın özelliklerini kavramaya başlamıştır. Bu sebeple bazı şeyleri öğrenmekte, tecrübeler edinmekte ve bu arada yeni yeni durumlar, olaylar ve varlıklarla karşılaşmakta, bunlarla ilgili birtakım şeyleri öğrenmek istemektedir. O kadar bilmeye ve öğrenmeye hevesli ve arzuludur ki, bu sebeple bu çağa “soru çağı” da denmiştir. Elbette çocuk, her konuda olduğu gibi dînî konularda da birtakım sorular soracaktır. Bu sebeple çocuğun bu merakını iyi değerlendirmek, ona yardımcı olmak, hayata intibakını sağlamak açısından, gerekeni yapmak yetişkinlere, ana-babalara ve eğitimcilere düşen bir görevdir. Meselâ, çocuk camiyi gördüğünde onun ne olduğunu soracak, onu söylediğinizde minaresini veya câminin ne işe yaradığını vs. sormaya devam edecektir. Namaz kılan, dua eden insanları gördüğünde de onların ne yaptığını, namazın ve duanın manâsını soracaktır. Böylece bilgi açlığını gidermek için soracak, soracak… Hatta çocuk, öyle sorular sorar ki, bunların çokluğundan yetişkinler yorulur, “eeh, yeter artık” da diyebilir veya öyle sorular sorar ki, yetişkinler cevap vermekte zorlanabilirler. İşte bu durumlarda yetişkinler ve eğitimciler sabırla ve teenni ile hareket etmeli telaşla ve başından savmak için rast-gele şeyler söylememelidir.10

Burada bir hususu da belirtmekte fayda vardır: Bu, soruların çok olduğu, çocuğun çeşitli yönlerden hızlı bir gelişim sürecine girdiği dönemdeki sıkıntılı haline, karşılaşılan olumsuzluklar sebebiyle, “üç-beş yaş krizi” de denmektedir.

B. OKUL ÇAĞI

Bu çağda çocuk belli bir olgunlaşma seviyesine gelmiş, bedenen ve ruhen okuma ve yazma için gerekli teçhizata kavuşmuştur. Elleri kalem tutmaya ve yazı yazmaya, zihni de birtakım şeyleri öğrenmeye elverişli hale gelmiştir. Tabiî ki bu noktada büyüklerin rehberliğiyle, çocuğun okul hayatına hazırlanması, onlara bu konuda hazır oluş tavrının kazandırılması da önemlidir. Bütün bunlara rağmen çocuk için okula başlama işi, kolay bir şey değildir. Hatta bu, çocuk için bir olaydır, bu sebeple bir nevi okula başlama krizinden de bahsedilebilir. Tecrübelerimizle biliyoruz ki, okula başlama durumunda olan çocukların sıcak aile yuvasından, anne-babanın ve diğer büyüklerin ilgi, şefkat ve merhamet ortamından çıkarak, okulun çocuğa ilk planda yabancı ve soğuk gelen iklimine girmesi, alışması, o ortama uyum sağlaması kolay olmamaktadır. Bu sebepledir ki, bu durumu telâfi etmek için, okula başlamanın ilk günü veya günleri anne veya baba, bazen de her ikisi, yahut hiç olmazsa abi veya ablaların çocukla beraber okula gittikleri, öğretmenin izin vermesi halinde ise, ilk derse veya derslere de iştirak ettikleri görülmektedir. Bir bakıma bu durum, psikolojik bir zarûret olarak ortaya çıkar.11

Çocuk bu ilk hengâmeyi atlattıktan sonra okula alışacak, arkadaşlar edinecek, sosyal yönden hızlı bir gelişme gösterecek, öğretmenini benimseyecek, hatta öyle benimseyecektir ki, öğretmeni anne-babasından önce gelmeğe, öğretmenine olan bağlılığı, güveni anne-babanın önüne geçmeğe başlayacak ve işi “sen, öğretmenden daha mı iyi bileceksin ?” demeğe kadar vardıracaktır. İşte bu noktada, çocuğun dînî gelişmesi açısından öğretmenin rolü üzerinde durulmalıdır. Tabii öğretmenin, çocuğa dînî gelişmesi açısından yardımcı olabilmesi için kendini yetiştirmiş ve bu bakımdan gerekli donanıma sahip olması icap eder. Bu arada sosyal yönden gelişmekte olan çocuğun, davranışlarında belirgin değişiklikler görülecektir. İnatçılık, olumsuzluk, problem çıkarma gibi tutum ve davranışlar yerini uysal, arkadaş canlısı bir tavra bırakabilir. Çünkü genişleyen sosyal çevre ile ilişkilere girerek, sosyal ve duygusal bir gelişmeyle kendini gösterecek ve kendine güveni artacaktır.12

Çocuk bu çağda artık dînin birtakım sorularını daha rahat anlamaya ve öğrenmeğe; ahlâkî konuları kendine göre değerlendirmeye başlamıştır. Hatta estetik zevkleri de bir noktaya kadar gelişmiştir. Hz. Peygamber (sav) bu çağla ilgili olarak, “Çocuklarınıza yedi yaşına geldikleri zaman namaz kılmayı öğretin” 13 buyuruyor. Bu arada çocuğun zihinsel gelişmesindeki müşahhas düşünme özelliği, hâlâ devam ediyorsa da müşahhas düşünceden mücerret düşünceye doğru bir geçiş, bir hazırlık şeklinde değerlendirebileceğimiz bir gelişme de kendini gösterecektir. Artık katı bir müşahhas düşünce safhasından daha esnek, hatta mücerret konuları da bir dereceye kadar anlayabileceği bir döneme girdiği söylenebilir. Tabii bu söylenenler okul çağının ortalarındaki (2.-3. sınıf veya 8-9 yaşları) bir zihni gelişim seviyesi için geçerlidir. Daha sonra (10-11 yaşlarına doğru) müşahhas düşünce dönemi sona ererken, mücerret düşünce dönemine geçiş devresine girmektedir.14

Okul çağının bu devresi artık mesuliyet duygusunun geliştiği, buna paralel olarak dînî konulara da ilgisinin arttığı, dînî bilgileri nisbetinde birtakım dînî uygulamalara giriştiği, okul öncesi peşin ve itirazsız kabullerle yapılan taklitlerin yerini daha şuurlu, benimseyici, işin mahiyetini de kavramaya çalışarak yapılan taklitler almaktadır. Okul çağının sonlarına doğru (11-12 yaş) soyut düşüncenin başladığını hatırlarsak, bütün bunların, gayet tabu bir gelişmenin sonucu olduklarını söyleyebiliriz. Zaten kritik, zihnî gelişmenin henüz yeterli olmadığı bir dönemde, çocuğun büyüklerini idealize ederek, model alarak, onların yanlış veya eksik düşünüp yapabileceklerini aklına getirmeden, onların her söylediğini veya yaptığını doğru, güzel, iyi kabul ederek yapmaya çalışmasının bir sonucudur. Çünkü bu sırada çocuk henüz tenkitçi bir zihin veya zekâya; yani olayları akıl süzgecinden geçirebilecek bir zihnî gelişme düzeyinde değildir. Ancak okul çağının sonlarına doğru zihnî gelişmede mücerred (soyut) düşünce dönemine ulaşılmasıyla tenkitçi düşünce kendini gösterecek, çocuk artık, her söyleneni doğru, her yapılanı uygun görmeyecek; tecrübelerine dayanarak karşılaştığı çelişkileri, yanlışları fark edecek, olayları ve şahısları değerlendirmeye tabi tutacak, akıl süzgecinden geçirerek birtakım sonuçlara ulaşacaktır.15

(Yeni Ümit, 30. Sayı, Habil Şentürk)

DİPNOTLAR

* Sü. D. Üni. İlâh. Fak. Öğr. Üyesi

1 Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı, İstanbul: Remzi Kit. 1991, s. 331 vd. Erdoğan Fırat, Eğitim Psikolojisi, İzmir: Tin Yay. 1989, s. 15 vd.; Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, Ankara: D.İ.B. Yay. 1987, s. 106 vd.; Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara: T,D.V. Yay. 1993, s. 251 vd.

2 Nurettin Topçu, Psikoloji, İstanbul: Kurtulmuş Mat. 1959. s. 542-31: K. Yavuz, a.g.e., s. 26-33: Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, Samsun: Sönmez Mat ve Yay. 1993, s. 51-67.

3 Nedâ Armaner, Din Psikolojisine Giriş, Ankara; Ayyıldız Mat. 1980.1. 83: H. Hökelekli, a.g.e., s. 254-255; H. Peker, a.g.e., s. 101-104; Mehmet Emin Ay. Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım? Ankara: 1937, s. 12-15.

4 N. Armaner, a.g.e., I, 32-86; H. Peker, a.g.e., s. 103-104; M.E.Ay, a.g.e., s. 15-20,

5 E. Fırat, a.g.e., s. 60; Beyza Bilgin, Eğitim Bilimi ve Din Eğitimi, Ankara: A.Ü. İlahiyat Fak. Yay. 1983, 94; Hüseyin Peker, Din ve Ahlâk Eğitiminin Psikolojik ve Melodik Esasları, Samsun: Eser Mat. 1991, s. 36-40.

6 Erdoğan Fırat, Üniversite Öğrencilerinde Allah İnancı ve Din Duygusu, Ankara: A.Ü. İlahiyat Fak. 1977 (Yayınlanmamış Doktora Tezi), s. 34-35. Atalay Yörükoğlu, Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara: T. İş Bankası Kül. Yay. 1979, s. 10.

7 N. Armaner, a.g.e., 1. 84; B. Bilgin, a.g.e.. s. 92; Hüseyin Peker. Din Psikolojisi, s. 103; Mustafa Öcal, Din Eğitim ve Öğretiminde Metodlar, Ankara: T.D.V. Yay. 1991, s. 72-74; M.E.Ay, a.g.e., s. 61-63.

8 A. Yörükoğlu, a.g.e., s. 10; N. Armaner, a.g.e., 1, 85; K. Yavuz, a.g.e., s. 173-174; Erdoğan Fırat, Eğitim Psikolojisi, s. 60; H. Hökelekli, a.g.e., s. 264; M.E.Ay, a.g.e., s. 36-38.

9 M.E.Ay, a.g.e., s. 15-16,

10 Mualla Selçuk, Çocuğun Eğitiminde Dinî Motifler, Ankara: T.D.V. Yay. 1990 s. 76-85; Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, Ankara D.İ.B. Yay. 1985, s. 108 vd.; M.E.Ay, a.g.e., s. 79-81.

11 Haluk Yavuzer, Çocuk Psikolojisi, İstanbul: Remzi Kit. 1987, s. 155 vd.

12 H. Yavuzer, a.g.e., s. 157,162.

13 Ebû Dâvud. Salât, 26.

14 Beyza Bilgin-Muallâ Selçuk, Din Öğretimi Özel Öğretim Yöntemleri, Ankara: Akid Yay. 1991, s.75 vd.

15 B. Bilgin – M. Selçuk, a.g.e., s. 76.

Çocuk Karakterinin Ailede Şekillenmesi

Milletler için her zaman en önemli mesele hiç şüphesiz eğitimdir. Ve bu eğitimin gayesi de çağı anlayan, geçmişle gelecek arasında iyi bir köprü olabilen nesli yetiştirmek olmalıdır. Çünkü bir toplumun uzun süreli yaşaması o toplumdaki ailelerin çocuklarına verdikleri değerlere ve ahlâkî karaktere bağlıdır. Ahlâkî karakter bakımından aile içi eğitimin değeri çok büyüktür. Çocukta ahlâkî gelişmeyi ailesi, arkadaşları, oyunları, dinî eğitimi ve benzeri faktörler yönlendirir. Bu çevre, çocuğun ilk ahlakî modelinin temelini meydana getirir. Ailenin yaşadığı ve benimsediği ahlâkî ilkeler çok kere çocuk tarafından da benimsenir. Temeli sevgiye, güvene, şefkate da-yanma zorunluluğu olan aile yuvası çocuk için ilk tecrü-bî laboratuar niteliğindedir.

İyi Bir Eğitim Karakteri

Dengesi bozulmamış bir aile yuvası çocuk eğitimi için en elverişli bir ortamdır. Çocuk ilk tasavvurlarını, alışkanlıklarını, ideallerini, ruhi hayatının ana imajlarını bu ocakta alır. Ayrıca çocuğun dış dünya ile kuracağı ilişkilerde büyük önemi olan ilk sosyal deneyimler ailede gerçekleşir. Çocukta “ben”i oluşturan vaziyet alışlar ailedeki kişiler arası ilişkilerle kurulur. Aile içinde kurulan bu yapılar dinamik yapılar olup daha sonraki ilişkilere yön verirler. Bowlby (1953) karakterin temellerinin atıldığı ilk beş yıl içinde iyi bir aile terbiyesi alamamanın çocukta suçlu karakter yapısının gelişmesinde en büyük faktör olacağını ileri sürer. Bu hayatî laboratuarda çocuk sürekli büyüme, olgunlaşma, değişme içindedir. Bu süreç içinde o ebeveyninden farklı bir kişilik geliştirmektedir. Kişiliği oluşum devresinde olan çocuğu iyi anlamak mecburiyeti vardır.

1900-1914 yıllarını kapsayan çocuktan hareket fikri ile Batı pedagojisinde yeni bir akım başlamıştır. Bu akımla beraber çocuğun bir küçük yetişkin olmadığı, ruhî yapısı bakımından olduğu gibi fizikî gelişim kademesi yönünden de yetişkin insandan farklı kendine has bir varlık olduğu, hayatın çok özel bir biçimini teşkil ettiği, her çocuğun bir ferd olup, ferd olarak kendisine saygı duyulması, ona uygun muamele edilmesi gerektiği, çocuğun mükemmel bir yaratık olduğu, ama ona mükemmelleşmiş gözüyle bakmanın yanlış olduğu imajlarını taşıyordu. Bu akımın en önemli niteliği çocuğun ferdî özelliklerinin tanınması, gelişimini kendi seyrinde bırakması ve onu gelişmeye terk etmesidir.1 Bu akımın temsilcilerinden Ellen Key (1849-1926) “Çocuk Asrı” kitabında “çocuğun kendi ferdî yapısına uygun bir biçimde geliştirilmesini” ifade ederken, Montessori de (1870-1952) ” Eğitimci; çocuğun ihtiyaçları nelerdir? Bunu nasıl yerine getirmek lazımdır bilmeli” demektedir.2

Coğrafî deterministler coğrafî şartlarla çocuk suçları arasında ciddi bir ilişkinin olduğunu savunurlar. Montesquieu “Kanunların Ruhu” kitabında ekvatora yaklaştıkça suçluluğun artacağını iddia eder. Hedonistin temsilcilerinden Jeremy Bentham’a göre davranışlar zevk ve ıztırap prensibine göre ayarlanır. Belli bir davranışın vereceği zevk, aynı hareketin doğuracağı ıztırapla denge halindedir. Kurallara karşı gelmenin vereceği zevk, onun getireceği ıztıraptan fazla olduğu takdirde bu davranışa yönelinir. H.H. Goddard’a göre de zihin seviyesi düşük olanlar toplumun saadetini bozar. J.J. Dousseau ise “hayatımdaki bütün hatalarım ana terbiyesi ve şefkati görmeyişimden ileri gelmiştir” demektedir. Görülüyor ki insanoğlunun şekillenmesinde, olgunlaşmasında topluma faydalı hâle gelişinde birçok iddia ile haklı veya haksız birçok faktör vardır. Bu faktörler ister kültürel, ister ekonomik, isterse psikolojik veya fizyolojik olsun kanaatime göre hepsinin nirengi noktasını J.J. Douseau’nun iddia ettiği gibi aile içi duygusal ve sosyal etkileşim teşkil etmektedir. Başka bir ifadeyle ana terbiyesi, ana şefkati, baba fedakârlığı ve yol göstericiliğinin iyi olup-olmayışı teşkil etmektedir.

En Önemlisi Ahlâk

Ebeveynin; doğduğu zamandan itibaren çocuğun terbiyesine son derece itina göstermesi, olgunlaşmasını, gelişmesini ve ahlakî yaşayışını kontrolünde bulundurması lazımdır. Çünkü yarının sağlam ve dürüst hâkimleri, sahipleri aile saadeti, aile terbiyesinden geçen bugünün çocuklarıdır. Milletlerin huzuruna göz dikenlerin yıkmak kasdı ile, hedef aldıkları toplumun temeli olan sağlam ailelerdir. Ailede millî, ahlakî değerlerin ince elenip sık dokunarak işlenmesi, bunların çocuğa mal edilmesi iç ve dıştan gelen yıkıcı faktörlere karşı bir zırhtır. Ahlakî değerlerin verilmesinin yanında, çocukta mevcut, fakat gizli olan öğrenme kabiliyeti, bilgi alanı, ruhî ve fizyolojik gelişiminin gereksinimleri temalarına da değinmek istiyorum.

İlk Vazife Anneye

Anne ve babanın çocuklarına karşı sonsuz denilebilecek kadar çok fedakârlıklarda bulunmasının temelinde şefkat ve merhamet duyguları yatmaktadır. Ebeveyn bunu ne kadar ve nasıl kullanmalı? Çocuk-ebeveyn düalizminin ilkeleri nasıl olmalı? Karakteri mükemmel onurlu ve tutarlı bir şahsiyet imajı çocuğa nasıl verilmeli? Yarınlarına güvenle bakan hamleci bir ruha sahip, kimliğini idrâk eden, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırıp tahlilini yapabilen muhakeme gücüne sahip nesli nasıl yetiştirmeli? Sevgiyi, şefkati ruhunda hissedip olumsuzluklara tavır alabilen dinamiği nasıl yoğrulmalı? Daima “ben” duygusundan uzak, “biz” duygusunu ruhunda yaşatan, millet için var olan kahramana gerekli olan idealler nasıl verilmeli? Verilmediği takdirde bütün gayretleri boşa çıkaran ve çocuk için esas sermaye olan ahlâk ve fazileti hangi ölçülere göre vermeli? Bu soruların cevaplarını ilk okullarda, orta okullarda, liselerde ve hatta üniversite eğitim-öğretim yuvalarında aramakla sınırlı kalmayıp menşeini aile yuvasına indirmek kanaatimce zarurîdir.

İlk terbiyeyi zorunlu olarak üstlenen anne-babanın çocuğa karşı tutumları tutarlı ve bilinçli olursa, topluma karşı ödevlerini de yerine getirmiş olurlar. Genelde her ailenin temel prensibi çocuğun eğitimi ve onun geleceğe hazırlanması olmalıdır. Çünkü o, zamanın ötesindeki hayat içindir. Onu geleceğe hazırlamak önemlidir. Onu zamanımızla sınırlamak geleceğine ipotek koymaktır. Bu konuda Hz. Ali’nin (r.a.) “Evlatlarınız sizin zamanınızdan başka bir zaman için yaratılmıştır. Dünya işlerinde onları yetişecekleri zamanın ihtiyacına göre hazırlamalısınız” sözü önemli bir pedagojik tesbittir. Çocuğun gelişmekte olan kişiliği manevî ve millî değerlerle yoğrulmalı, ben değil, daima biz duygusu gibi yüksek değerler telkin edilmeli. Bunu yapacak olan da birinci derecede annedir. Annelere düşen ilk vazife sadece çocuğu dünyaya getirmek değil, önce onu mensup olduğu topluma, millete, sonra da tüm insanlığa faydalı bir eleman haline getirmektir. Yarınlarda dünyaya hâkim olacak nesil için bu şarttır. Bunun için “beşiği sallayan el dünyaya hükmeder” sözü dilden dile dolaşmaktadır.

Çocukta beliren ilk alışkanlık yeme-içme kabiliyetidir. Bu kabiliyeti olumlu yönde geliştirme yine, birinci derecede anneye aittir. Bunun birinci adımı da gelişiminin gerektirdiği ihtiyaçlarını karşılama ve faydalı olanı seçmedir. Bunu seçip kullandırmada düzenli fakat katı olmayan, disipline edici alışkanlıkları kazandırmak önemlidir. Meselâ, yemeği acıkmadan yedirtmemek, yemekten önce el yıkatmak, sağ elle yedirtmek, aç gözlüymüş gibi yemeğe iştahla baktırmamak, kendisi ile birlikte yemek yiyenlerin lokmalarına bakmamak, yemeği normal bir yavaşlıkta yemek, çok yiyip obur olmamak, lokmaları iyi çiğnemek, yerken üstüne-başına bulaştırmamaya özen göstermek gibi önemli prensipleri kazandırmak gereklidir. Yeme-içmenin çok önemli başka bir boyutu da çocuğa yedirilip-içirilen gıdaların helâl olmasıdır. Öncelikle çocuğa helâl süt emzirmelidir. Çünkü haram süt ve haram yiyecekler çocuğun tabiatı üzerinde menfî tesir ederek onu hırçın, talana, yıkıcı, kanaatsız yapar. Asrımızda gençliğin anarşist ruhlu, yıkıcı olmalarının mayasında kanaatimce analarının çocuklarını iyi terbiye etmemesinin ve yiyeceklerde haram-helâl ölçüsüne dikkat etmemeleri yatmaktadır. Bu konuda Napolyon’un şu sözünü nakletmekte fayda mülâhaza ediyorum. “Bana iyi ve dürüst analar veriniz, size iyi vatandaşlar vereyim.”

İhtiyaçları karşılamada, yeme-içmede dikkat edilmesi gereken başka bir prensip de naz konusudur. Gerek bu konuda gerekse başka konularda çocuğun nazlı hale getirilmesi, gelecekte telafisi mümkün olmayan zararları netice verebilir. Çünkü acı gerçeklerle örülü olan hayatta çocuğun çevresi ebeveyni gibi onun nazını çekmez. Bu da onda hayata veya sosyal çevresine karşı küskünlük duygusunun oluşmasında rol oynayan bir âmil olur. Çocuk karamsar olur. Çocuğun ihtiyaçlarının tesbitinde ebeveynin seçimi yanında çocuğa da seçim hakkını kullandırtma çok önemlidir. Çocuğun da seçimde bulunması seçme muhakemesini geliştirir. Yalnız burada şu çok önemlidir: İhtiyaç olanın seçilmesi. Yoksa her istediğinin yerine getirilmesi değil. Çünkü çocuğun isteklerinde ölçü yoktur. İstekleri hiç bitmez. Bazı ebeveynler şefkat gereği çocuklarının her isteğini yerine getirirler. Hatta şefkat göstermede de aşırı giderler. Bu tutum yanlıştır. Şefkatin en büyük temsilcileri olan analar evladından şefkatini esirgesin demiyorum. Bu konuda söylenen “Küçüklerimize şefkatli olmayan, büyüklerimizi saymayan bizden değildir” Hadîs-i Şerifini bütün benliğimle kabul ediyorum. Burada vurgulamak istediğim önemli nokta çocuğa şefkati dengeli verememe ve aşırı hissettirmedir ki, kanaatimce bu yanlıştır. İhtiyaçlarının te’min edilmesinde, veya şefkat izhârında dengeli olunmalı, çocuğun suiistimaline fırsat tanımamalıdır. Aksi halde çocukta isteme oburluğu meydana gelir. Çocuğun ihtiyaçlarını veya isteklerini yerine getirmede önemli bir kaide de ona karşı verilen sözde durmaktır. Söz verip yerine getirmeme gibi tutumlar çocuğun ebeveynine olan güvenini sarsar. Kişiliğine güvensizlik işlenmiş olur. Onun için yerine getirilebilir taahhütlerde bulunmak lâzımdır. Bu konuda prensipli davranışlar önemlidir. Çocuk prensipli davranışlar sonucunda meydana gelen kaideleri sevmese de realite budur. Yanlış arzu ve davranışlarda bulunduğu zaman ona yol göstermek yerinde olur. Rehbersizlik ona çok zaman kaybettirir.

Karşılıklı Anlayış

Aile içi huzur atmosferi fertlerin karşılıklı anlayış ve feragatine bağlıdır. Zaten bu feragat ebeveynlerde daima zirvededir. Çocuk onları çok kere üzer ve bunun da farkındadır. Çocuk ebeveyninin onun için çok şeyler yaptığını bilmeli, kendisinden istenilenlerin ise çok olmadı-ğını hissettirmelidir. Bu konuda dengeli davranılırsa çocuk da bazı fedakârlıklarda bulunur. Yerine göre karşılıklı feragat başlayınca aile içi huzur mükemmele doğru gider. Böyle bir ortamda çocuk ebeveyninden kusursuz olmalarını beklemez. Böylece çocuk hata olarak gördüğü ebeveyninin bazı davranışlarını normal karşılar. Onların olumlu tutum ve davranışlarım benimser. Ailesini başka ailelerden sevimli ve yuvasını da sıcak görür.

Çocuk genelde deneme-yanılma yoluyla öğrenir. Anne ve babanın buna sabredip oyununda, arkadaşlığında, uğraşmalarında ona hürriyet tanımaları gerekir. Her yerde her zaman onu koruyup kollamak onun hürriyetini kısıtlar. Bu kısıtlama deneme-yanılma yoluyla öğrenmesine engel olur. O davranışlarının sonuçlarını kendisi gördüğü zaman yaptığı hatalardan daha çabuk uzaklaşır. Burada rehberlik önemlidir. Çocuğun öğrenmeye en açık olduğu zaman soru sorma anıdır. Bu anda onu iyi dinleyip, sorularına kısa ve anlamlı cevap vermek öğrenmesini kolaylaştırır. Öğrenmesini kolaylaştıran bir başka faktör de beş duyusunu işin içine katmaktır. Böylece öğrenilenin kalıcılığı da sağlanmış olur. Bir konuyu iyi öğretmedikçe başka konuya geçmek zararlıdır. Kulakta uğuldayan öğrenilmemiş sözler anlayışı bozar. Çocuk okuldan geldiğinde veya evde bir şeyler öğrenirken yorulduğunda ihtiyacı olan ve yormayan dinlendirici oyunlar oynatılmalı. Oyunun faydalı bir yanı da ona zekâ jimnastiği yaptırmasıdır. Bu da zekâ gelişimine yardımcı olur. Anlama kabiliyetini artırır. Oyunun bence en önemli bo-yutu oyunda çocuğun ilgi alanının tesbit edilebilir oluşudur. Mimar Sinan’ın çocukluğunda bahçelerde su arkları ve minik binalar yapıp oynaması ve büyüdüğünde yaptığı eserlerle bütün dünyanın haklı takdirini kazanan meşhur bir mimar olması; Fatih Sultan Mehmed’in küçükken Edirne’de saray bahçesinde harp oyunlarıyla meşgul olması, büyüdüğünde de İstanbul’u fethetmesi örnekleri, çocukta oyunun ilgi alanının keşfinde ne denli faydalı olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak çocuğun nelerle oynadığı gözlenmeli, onu öğretici oyunlara meylettirmeli, dinlendirici olanı seçtirmeli, çocuğun hayal gücünü kuvvetlendirecek oyunlar seçilmeli, çocuğun hantal ve atıl olmaması için hareketli oyunlar oynatılmalı. Oyunun bir diğer boyutu da oyundaki arkadaştır. Bilhassa oyun arkadaşlığı çocuğun vazgeçemeyeceği bir mefhumdur. Arkadaşsız büyüyen çocuklar kendilerini hep büyüklerle mukayese ederler. Neticede çocuk zararlı çıkar. Bu da şahsiyetinin gelişmesinde, atılganlığında menfî rol oynar. Burada ölçü şu olmalı: Çocuğa herhangi bir arkadaş değil, yararlı arkadaş buldurtmak. Buldurtmak tabirini kullanıyorum, çünkü çocuğun kendi işlerinde kendisinin karar vermesi ona haz verir. Hamleci bir karakter gelişimini başlatır.

İletişim Eğitimi

İnsanın dışındaki canlıların kendi aralarında konuşma, anlaşmaları mevcuttur. Ancak insan gibi konuşma, akıl yürütme işlemi sadece insana hastır. İnsanın bu özelliğini yerinde kullanması ayrı bir hassasiyete bağlıdır. Çocuk sözünü bilmesi, yerinde ve gerektiği kadar konuşması, ses tonunu işittirecek frekansta ayarlama alıştırmalarını ilk defa aile içinde öğrenir. Harun Reşid’den sonra halife olan oğlu El-Emin’in çocuğunun terbiyecisine bu konuda söylediği pedagojik muhtevalı şu güzel prensipleri zikretmeden geçemeyeceğim. “Çocuğuma sözün baş-lama ve bitiş yerini göster. Yersiz gülmesine ve bağırarak konuşmasma engel ol. Yaşlılara hürmet etmeyi bellet. Vaktini boşa geçirmekten sakındır. Bunları verirken de onu usandırma. Yoksa zihnini harap edersin. Aşırı müsamaha da gösterme. Sonra avarelik tatlı gelir. Yumuşak davranarak ikna yoluyla otoriteyi kur. Bundan nasiplenmezse biraz sertlikte fayda var.”3 Görülüyor ki çocuk terbiyesinde en güzel metod şefkat-korku veya hürriyet-disiplin arası dengeli bir yolun takip edilmesidir ki, bu yol Rabbani terbiye metodudur. Kâinattaki hayat kanunun özüdür.

İdeal Eğitim

Çocuğun iyiyi kötüden ayırmaya başlamasıyla (bu başlangıç çocukta ar, utanma duygusunun kendisini hissettirmesidir ki; İ. Gazâlî’ye göre çocuğa akıl bu devrede saçılır. Millî kahramanların, ilim ve fazilet sahibi insanların hayatları ve menkıbeleri öğretilmeli, boş hikâyeler atılmamalıdır. Bu yaşlarda arkadaş grubu, oturup kalktığı çevresi çok önemlidir. Sürekli sövüp kötü sözler söyleyen çevreden onu uzak tutmalı, büyüklere saygılı olmayı öğretip, ister yalan ister doğru olsun çocuğu yeminden men’ etmelidir. Çocuğa yeminin kötü olduğu imajı verilmezse olur olmaz her vak’ada yemine sığınacaktır. Bu da iyi bir haslet değildir. Bu dönemde çocuğa verilmesi gereken önemli bir özellik, alma duygusu yerine verme duygusunu kuvvetlendirmektir. Verirken şahsiyetinin kibirle yoğrulmaması için vermenin fazilet olduğu, insan vasfının özü olduğu işlenmeli sahip olunan servetle övünmenin kötü olduğu teması işlenmeli. Anne-babanın hiç unutmamaları gereken bir konu da çocuğun çok iyi bir taklitçi olduğudur. Taklit yoluyla kazandığı davranışları hayat boyunca kolay kolay bırakamaz. Hayatında kötü imajlar bırakmamak için yanında daima ölçülü davranışlarda bulunmak gerekir. Faydalı, olmayan işler yapıp çocuğu bundan men’etme telkini boşunadır. Böyle bir telkini duymaz bile. Burada öğüdün faydası yoktur, demek istemiyorum. Yapmadığımız, yapamadığımızı ondan istemenin yanlışlığını vurgulamak istiyorum. Bu ko-nuda İbn’i Utbe’nin çocuğunun terbiyecisinden istedikleri çağdaş pedagojinin temel prensiplerinden biridir. “Evlatlarıma iyi yol göstermeden evvel kendi nefsini ıslah et. Çünkü onların kusuru senin taksirine bağlıdır. Çocuklara göre sizin yaptığınız şeyler iyi, yapamadıklarınız fenadır.”

Öğüdün en iyisi büyüklerin davranış ve tutumlarındaki tutarlılıktır. Çocuğun sevip benimsediği telkin ve nasihat şekli yumuşak ve kesin olanıdır. Bağırıp çağırarak yapılan nasihatler onda ters tepki yapar. Onun için öncelikle olumsuz sözler ve teklifler yerine yumuşak, olumlu aynı zamanda şahsiyetini rencide edici olmayanın seçilmesine dikkat edilmeli. İstenilenin emir şeklinde değil motive edici bir mahiyette olmasına özen gösterilmelidir.4 Bir başka husus da aile büyüklerinin birbirlerini rencide edici tavırlarıdır. Çocuk bundan çok rahatsızlık duyar. Karamsar bir ruh yapısına bürünür.

Çocuk mu Küçük İnsan mı?

Bazı anne ve babalar çocuktan yaşının üzerinde bir olgunluk beklerler. Ama bunun aksine çocuk daha ufak yaşların davranışlarını sergileyebilir. Ebeveynin bunu normal karşılayıp ona daima çocukmuş muamelesi yapmamaları gerekir. Yoksa her zaman çocuk kalmak ister. Bunun sonucunda takvim yaşma göre şahsiyeti az gelişmiş olur. Çocuğa güven, yerine göre önemlidir. Ona güven duyulursa onun da kendine güveni artar. Kendine güvenini artırmak için başarabileceği görevler vermek önemlidir. Ona iş yapma zevkini ve başarma sevincini tattırmalı. Aile içindeki adaletli bir işbölümü onda iş yapma arzusu ve iş ahlâkını geliştirir. Çocuğa iş yaptırmanın farklı bir boyutu da mantıklı düşünmesini sağlamaktır. İş verilirken lüzum görüldüğünde olayları ve sebepleri açıklayarak sebep sonuç ilişkisini bulmada yardımcı olunması, çocuğun mantıklı düşünme kabiliyetini geliştirip sebeplere riayet etmesini sağlar. Dünyanın sebepler dünyası olduğu imajı kuvvetlenir. Düşünme ve araştırma vetiresini kazanır. Gücünün üzerinde verilip başaramadığı işten dolayı onda hayal kırıklığı imajının yerleşmemesi için gayreti mutlaka takdir edilmelidir.

Çocuk Suçluluğu

Çocuk suçlarına gelince, kanaatime göre temelinde terbiye eksikliği ile çocuğun mutsuz oluşu yatmaktadır. Bunun da temelinde ona bütün kuralların bir anda verilmeye çalışılması, seçme hakkına sahipken bu hakkın kullandırılmaması, değerinin ve hakkının küçümsenmesi, küçük yanlışlarının büyük birer suçmuş gibi başına kakılıp kötü ilan edilmesi, suçluluk baskısıyla köşeye sıkıştırılması, yanılabileceğinin hesaba katılmaması, başkasının yanında azarlanması, cezanın aşın olması gibi faktörler yatmaktadır. Halbuki bütün kuralları birden vermeye kalkışıp ona zaman tanınmaması, yanılabileceğinin hesaba katılmaması hatadır. Hele hele suçluluk psikolojisine itip baskı yaparak köşeye sıkıştırmak, telafisi mümkün olmayan arızalar meydana getirir. İ. Gazâlî’ye göre çocuğun ruhu ve kalbi saf bir cevherdir. Ona her ne verilirse alır. Her nereye çevrilirse oraya meyleder. Eğer fenalığa alıştırılıp kötü kişi olursa günahı ebeveynine ait olur. Zihnini, fikrini alçak şeylere kaptırmamak ve ona kötülük yapma zemini hazırlamamak çok önemlidir. Çocuğun yalana sığınmaması için yukarıda zikredilen pedagojik prensiplerin yanında ciddi bir aile telkinine ihtiyaç vardır. Burada Abdülkadir Geylânî Hazretlerine atfedilen ibret verici şu hâdiseyi nakletme zaruretini görüyorum. Annesi, kocasından kalan altınları oğlunun elbisesinin içine dikerek oğlunu “Oğlum git ilim öğren. Her ne olursa olsun sakın yalan söyleme” diyerek, Bağdat’a gitmekte olan bir kervana katar. Kervan eşkıyalar tarafından soyulur. Abdülkadir, küçük olduğu için aramazlar. Bütün kervan arandıktan sonra eşkıya başı sorar. “Kimsede para kaldı mı?” Abdülkadir “bende var” deyip altınları verir. Eşkıya başı “bu altınların sende olduğunu bilmiyorduk. Niçin çıkarıp verdin?” Abdülkadir terbiyecisi olan annesinin nasihatini nakleder. Gözleri kararan eşkıyabaşı “küçük bir çocuk annesinin sözünü böyle dinlerse ben nasıl Yaratıcımın ikazını tutmam” diyerek kötülükten vazgeçer.5 Bu hadise bize ana terbiyesinin fazileti hakkında çok önemli bir kanaat verir. Anne diliyle yeri ve zamanı gelince çocuğa dinî kavramların verilmesi çok önemlidir. Çocuğun yedi yaşından sonra zihinsel gelişmesi dinin soyut kavramlarını anlamaya müsaittir. Bu dönemde dinin soyut kavramları verilmeli.

Kötü Söz mü… Kat’iyyen..

Çocuklar yaramazlık yaptıklarında veya suç işlediklerinde bazı ebeveynlerin “Allah seni kahretsin” şeklinde veya bazı hayvan isimleriyle itapta bulunmaları yanlıştır. Bu gibi sözler çocuğu huysuzluk ve kötülük atmosferine iter. Çocuk birinci defa kötü bir hareket yapar ve bunu gizlemeye çalışırsa, yapılacak en iyi hareket yaptığını görmemezlikten gelmektir. Suçunu hemen yüzüne vurmak onu yüzsüzlüğe itebilir. Aynı suçu çok kere işleyebilir. Aynı suçu bir daha işlerse o zaman gizlice o işin fena olduğu anlayacağı ve ikna olacağı şekilde kendisine anlatılmalıdır. Çocukta iyi hareket görülürse hoşuna gidecek mükâfatlar verilmeli. Başkasının yanında övülmeli. Başkasının yanında onurunu kırmak azarlamak şahsiyetini zedeler. Çocuğa ceza verilecekse önceden çocuğu güzelce dinleyip anlamak çok önemlidir. Verilecek cezanın suçunu aşmamasına dikkat edilmelidir Çocuklarına haksızlık yaptıklarını idrâk eden ebeveynler onlara tatmin edici açıklamalarda bulunmalıdırlar. Bu davranış çocuğun gözünde ebeveyni daha iyi görmede yararlı olur. Anne babanın kendilerini çocuğa yanılmaz göstermeleri, yanıldıkları zaman çocuğun üzüntüsü ve sarsılması şiddetli olur. Onun için büyüklerin de yanılabileceği normal, yanılgıda ısrar etmeleri anormal olduğu imajını çocuğa işlemek şarttır. Doğru ile yanlışın arasındaki ayırımın açık bir biçimde gösterildiği, cezalandırmayla mükâfatın âdil bir biçimde uygulandığı ailelerde çocuk kendini kontrol etmeyi başarır.

Âsi ve İnat İse…

Çevrecilere göre hiçbir çocuk doğuştan inatçı ve âsi değildir. Asilik ve inatçılık çocuk için çevre olan sosyo-kültürden gelir. Burada inatçılığın menşe’ini araştırmıyorum. Bu haslet çocukta varsa ıslâhı konusunda düşüncelerimi dile getireceğim. Bazen çocuk bir davranışında inatçı olur. Anne-babanın onun bu inatçılığında önemli rolü vardır. Onu kırmak isterler. Bu davranış yanlıştır. Bu, çocuktaki inadı daha da kuvvetlendirir. Daha fazla baskı yapıldığında çocuğun benliği zedelenir. Çocukta kibir ve gurur gibi iyi olmayan hasletler de bazen görülebilir. Anne ve babanın bunu müspete, başka bir deyişle asalete kanalize etmeleri gerekir. Çocuğu ailesinin makamı ve serveti konusunda iyi eğitmek gerekir. Bunların öğünülecek şeyler olmadığı, aile-millet için faydalı bir şekilde kullanılması gerektiği, fakirliğin de yüz kızartıcı olmadığı imajları verilmelidir. Çocuk terbiyesinde çok önemli bir husus da onları gerek insanlara, gerekse mahrukata karşı daima şefkat, merhamete ve cömertliğe alıştırmaktır. Birçok şeyde olduğu gibi, bu konuda da çocuk ebeveynini taklit eder. Bunun için anne ve baba herkese iyi muamelede bulunmalı güleç ve tatlı dilli olmalıdır, muhtaçlara yardımda bulunmalı, bunları yaparken de çocuklarını bu işlere alıştırmak için kullanmalı. Son olarak dile getirmek İstediğim konu da anne ve babanın çocuk üzerindeki otoritesidir. Bazı annelerin babayı sert gösterip çocuğu bazı işlerden men’etmek için “baban gelirse söylerim ha!…” uygulamaları yanlıştır. Bu tutum anneyi pasif duruma düşürür. Bu konuda şunu söylemek istiyorum. Babanın otoritesinin kullanımı babaya, anneninki ise anneye ait olmalıdır.

(Yeni Ümit, 37. Sayı, Mikail Söylemez) Dipnotlar

1) Dr. Hüseyin AKYÜZ. Pedagojik Ders Notları. (Basılmamış) Atatürk Ün. Fen-Edb. Fak. Erzurum

2) Pof. Dr. Y. Hikmet CELKAN, Pedagojinin Metodları. T. D. V. Yay. 1995-Ankara.

3) AKYÜZ. A. g. e.

4) Dr. Hüseyin AĞCA, Ailede Eğitim, T.D. Vakfı Yay. s. 29. 1993-Ankara.

5) İnci BEŞOĞUL. Çocuk Bakımı ve Terbiyesi, Tuğra Neşriyat, 1993-İstanbul/AYDIN. Selim. Eğitime Farklı Bir Bakış, T.Ö.V. Yayınlan. 1993-İZMİR

Çocuk Suçluluğunu Önlemede Sünnetin Rolü

GİRİŞ

Suç bilimi şeklinde tarif edilen kriminoloji,1 suçluluğun nedeni hakkında bize net bir bilgi vermemektedir. Elde etmiş oldukları verileri gruplayan kriminologlar, suçluluğa neden olan iki büyük etkeni sayarlar.

1) Suçlunun fizyolojik, biyolojik özellikleri

2) Suçlunun yaşadığı sosyal çevre.

Çağımızda çok önemli bir problem olan çocuk suçluluğunun2 nedenini izahta da tek ve belli bir etken gözetmek yanlış olur.3 Suçluluk sosyal bir olay olduğu için pek tabii ki birçok nedeni vardır. Çocuk suçluluğunun göstermiş olduğu karakteristik özelliğinden ailenin çocuk üzerinde fevkalâde tesirli olduğu ve çocuğu suça iten özellikleri aile içinde kazandığı görülmüştür.

Suçluluğun nedenini izah eden iki temel etken çerçevesinde bu yazıda kısaca çocuk suçluluğunun nedenini ve sünnetin bu suçluluğu engelleyici yönünü incelemeye çalışacağız.

I- ÇOCUK SUÇLULUĞUNUN NEDENLERİ 1) BİREYSEL ÖZELLİKLER

Çocuğun sahip olduğu bazı özellikler ona doğrudan doğruya suç işletmese de, toplumun dışlaması, eğitim yetersizliği, tedavi edilememe gibi durumlar onu suç işlemeye meyilli hale getirebilir.

A) FİZYOLOJİK ve BİYOLOJİK ÖZELLİKLER

Bu durumdaki çocuklar, temyiz kudretleri, iradeleri zayıf, kararsız ve dikkat bozukluğuna sahiptirler. Ayrıca bedenî eksiklikleri olduğu için arkadaş gruplarından dışlanabilir, toplumun diğer kesimlerinden bekledikleri şefkati göremeyebilirler.

Lombrosso’nun iddialarının aksine, bedenî özelliklerinden dolayı bazılarının potansiyel suçlu olması mümkün değildir.

Zekâ geriliği de tek başına suçluluğu açıklamaya yetmez. Suç işlemeye tesiri olsa da asıl olarak bunun arkasında öğrenim ve eğitim yokluğunu aramalıyız.6

B) İRSİYET

Çocuğun doğum ile tevarüs ettiği hastalıklar da, ona suç işletebilecek bir sebeptir.7 Sara, verem, frengi gibi. Bazı kriminologlar suçluluğun da hastalıklar gibi irsiyet yolu ile alt nesillere geçtiğini söylese de8 bu kabul edilmeyen bir görüştür.9

Suçluluğu ırsiyete bağlamak sürekli bir soyu suçlamak ya da en azından potansiyel suçlu görmek demektir.

2) SOSYAL NEDENLER (ÇEVRE) A) MUHİT

Çocuğun doğduğu andan itibaren içine girdiği çevreyi anlatmak için kullanılan muhit kelimesi ilk yaşlarda aile, ileriki yaşlarda yakın çevreyi ifade eder.

Çocuk doğumundan başlayarak ileriki yaşlarına doğru gittikçe artan bir çevre ilişkisine girer.10 Çocuklar kalıtım yoluyla bazı zihinsel11 ve duygusal12 yeteneklere sahip olarak dünyaya gelmezler. Bunlar zamanla öğrenilir. Öğrenmede ise çevrenin tesirleri izaha gerek kalmayacak kadar açıktır. Çevresinde gördüklerinden, duyduklarından etkilendiğine göre, temiz bir aile muhitinde yetişmiş, iyi bir tahsil yapmış, kuvvetli bir ahlâkî terbiye almış bir küçüğün suç işlemek gibi, kötü bir fiil ve hareketlerde bulunması ihtimali de o nispette azalır. Demek oluyor ki, çocukların suçlu olmalarının derin ve esaslı sebeplerini, içinde bulundukları muhitte aramak gerekir.13

a) İç Muhit (Aile)

Okul öncesi dönemde çocuğun hayatındaki en etkili sosyalleştirme kurumu ailedir. Aile çocuğun ilk sosyal deneyimlerini edindiği yerdir. Çocuğa yöneltilen davranış ve ona karşı ta-kınılan tavır bu ilk yaşantıların örülmesinde büyük önem taşır.14

Ailenin çocuk üzerindeki etkisi, çoğu kez daha doğumdan evvel başlar. Ailenin doğacak çocuğa karşı istekli ya da isteksiz oluşu gerek ruhsal-kültürel, gerekse toplumsal-ekonomik yönden bu çocuğun gelişimine hazır olup olmadığını ve çocuktan beklentileri, o çocuğun yaşantısını, ilk izlenimlerini ve çevresiyle olan duygusal iletişimini önemli ölçüde etkileyecektir. Bu yüzden insanın yaşamı boyunca seçme özgürlüğüne sahip bulunmadığı tek ve en önemli şeyin ailesi olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Üstelik bu kurumun kişi üzerindeki etkisinin ne denli kalıcı, biçimlendirici gücü bulunduğu da düşünülürse aile kavramının önemi daha da belirginleşir.15

Çocuğun ilk mektebi olan ailenin kültürel, sosyal, ekonomik ve sosyolojik yönleri kendisinin yetiştirdiği çocuğa muhakkak tesir edecektir. Çeşitli ülkelerde ve yurdumuzda çocuk suçlular üzerine yapılan araştırmalar, ailenin yukarıda sayılan özelliklerinin çocuk suçluluğu ile ne denli ilişki içinde olduğunu gösterir.

Fransa’da Heuyer’in yapmış olduğu bir araştırmaya göre 400 suçlu çocuktan % 88’inin ailesi, Amerika’da Healy ve Bronner’in yapmış olduğu araştırmalar ise 400 suçlu çocuktan % 50’sinin ailesi anormal yapıdadır. (Anormal yapıdan kastedilen parçalanmış aile tipidir).16 İstanbul ve Üsküdar cezaevlerinde ise bu oran % 57’dir.17

1938 Roma Beynelmilel Kriminoloji Kongresinde verdiği raporda Többen, 565 suçlu çocuk üzerinde yaptığı araştırmalara dayanarak ana-babanın çocukları ile yakından alâkadar ol-malarının ya da onlara karşı lâkayd davranmalarının % 73.5 nispetinde tesirli olduğunu beyan etmiştir.18

Petit 1936’da Belçika’da koruma ve gözlemleme müesseselerinde yaptığı incelemelerinde 261 erkek çocuktan % 26.8’inin ebeveynlerinin alkolik, % 34.8’inin ise sabıkalı ve ahlaken zayıf olduğunu görmüştür.19

İstanbul ve Üsküdar cezaevlerinde yapılan bir araştırmaya göre 124 çocuktan 26’sının içki müptelâsı 2’sinin esrarkeş ve her türlü fenalığı yapan çocuklar olduğu ve yine bu çocuklardan %80’inin ebeveynlerinin, hata ve kusurlarına karşı kendilerine dayak ve küfürle muamele ettikleri, 7 çocuğun ise evden kovulduğu görülmüştür.20

Cyril Burt’un incelediği suçluların % 60.9’unun disiplini bozuk ailelerden geldiği görülmüştür.21

Yavuzer’in yaptığı bir araştırmaya göre denek olarak seçilen suçlu çocukların % 76’sının annesinin, % 40.7’sinin babasının okuma yazma bilmediği tespit edilmiştir.22 Her ne kadar anne-babanın okuma-yazma bilmemesinin çocuk suçluluğu ile doğrudan bir ilgisi olmasa bile yine de karşımızdaki bu rakamlar bizi tedbire sevk etmelidir.

Glueck’ler suçlu çocukların % 80’inin sarhoş, suçlu ve ahlâk bozukluğu olan kişilerin bulunduğu ailelerden geldiğini tespit etmiştir.23

New York’da çocuk mahkemelerine sevk edilmiş 600 çocuk üzerinde yapılan tetkikler bunlardan % 64’ünün hiçbir geliri olmayan ve amme yardımına muhtaç ailelerden olduklarını göstermiştir.24

İstanbul ve Üsküdar cezaevlerinde yapılan araştırmalarda 102 çocuktan % 50’sinin ailevî ve iktisadî durumlarının çok bozuk olduğu görülmüştür.25

Ev içi disiplinsizliği kadar sert disiplin anlayışı da çocukta davranış bozukluğu meydana getirir. Anti-sosyalliğe hatta suçluluğa kadar giden bu davranış bozuklukları ancak yerinde ceza ve mükâfat ile önlenebilir.

Glueck’ler 2000 suçlunun % 95’inin ailesinin çocuklara verdiği disiplinin dengesiz biçimde ya sert ya da yumuşak olduğunu saptamıştır.26

Sonuç olarak diyebiliriz ki çocuk suçluluğunu önlemede hem ülkemizde hem de diğer ülkelerde ailenin büyük rolü vardır. Özellikle ülkemizde ailenin çok önemli bir sosyolojik birim olarak varlığını sürdürmesi çocuk suçluluğunun önlenmesinde büyük görevler ifâ edecektir.27

b) Dış Muhit (Yakın Çevre)

Yaşının ilerledikçe çevresiyle daha çok ilişkiye giren çocuk, aileden sonra oyun arkadaşları ve okul gibi iki önemli sosyal grupla karşılaşır. Arkadaşlarıyla oyun oynama ve okula gitme yaşına kadar çocuk, zaten ailesinden bazı temel davranış modelleri almıştır. Bu modellere göre ilk plânda arkadaşları ile iletişime ve etkileşime girer.

ba) Oyun ve Arkadaş Grubu

2 yaşına kadar yalnız oynayan çocuklar 3-4 yaşlarından itibaren grup halinde oynamaya başlarlar.28 Oyun ile çocuk, hiç kimsenin kendisine öğretemeyeceği konuları kendi deneyimleri ile öğrenir.29 Oyun çocuğun kas sistemini geliştirdiği gibi enerjisini de toplumsal açıdan kabul edilen bir yolla boşaltmasını sağlar.30

Çocuğun toplum ve ahlâk kurallarına uyum göstermesinde oyunun rolü büyüktür. Ancak bu tür kurallara uymanın zorunluluğunu oyun ortamında anlayabilir.31 Oyun oynamayan çocukta kendisini suça sevk edebilecek içe kapanıklık, sosyal münasebetlerden uzak durma32 gibi özellikler belirir ve yer eder.

Oyun çağında çocuk için arkadaş grubu, ailesinden daha çok önem arz eder. Okula başlamakla sayısı artan arkadaşlar, aslında çocuk için yakın arkadaşlık teşkil etmez. Son çocukluk denilen kızlarda 6-11, erkeklerde 6-13 yaş arkadaşlığı, sayı açısından değil, yoğunluk açısından artmıştır.33

İlk yaşlarda kendisine hitap eden oyun grubu, ileriki yaşlarda kendisine hükmetmeye başlayan çocuk,34 gurur ve statü kazanmak için arkadaş grubuna yönelir.35 Çocuğun arkadaş grubu onun tavırlarını etkiler. Bu sosyal tavırlar çocuğun genellikle diğer bireylere ve sosyal yaşama karşı tüm tutum ve davranışlarını içerir. Bir dereceye kadar ailede kazanılan bu tavırlar, çocuğun arkadaş grubuyla olan deneyimleri sonucu değişebilir.36 Öter ve Akalın’ın Paşakapısı Cezaevinde yaptıkları çocuk suçlular üzerindeki araştırmada deneklerin hemen hepsinin bir arkadaş grubuna dahil oldukları görülmüştür. Bu arkadaş grubuna dahil çocukların çoğunluğu alkol ve uyuşturucu kullanan, davranışlarının çoğu suç unsuru içeren kişiler olduğu tespit edilmiştir.37

bb) Okul

Hem toplumun bir parçası hem de kendi başına bir toplum olan okul, öğrencinin sosyalleşmesinde önemli görevler yüklenmiştir.38 Okul bireylerin topluma uyum sağlayabilmeleri ve mutlu olabilmeleri yolunda gereksinme duydukları konuları öğrenmelerini sağlayabildiği oranda kendinden beklenen fonksiyonu ifa etmiş olur.39

Okul, çocuk için aileden sonra gelen ikinci en önemli kurumdur. Okulun sosyal çevresine uymayanlar, çoğunlukla okul öncesi dönemde aile çevresi dışına çıkmamış, sosyal ilişkiden yoksun bırakılmış çocuklardır.40

Ankara Üniversitesi Kriminoloji Enstitüsü tarafından 1947-1953 yılları arasında 1000 mükerrer suçlu üzerinde yapılan araştırmada 576 kişinin hiç okuma yazma bilmediği, yüksek okul mezunu sadece bir kişi olduğu gözlemlenmiştir.41

Dr. Kuzuoğlu 278 suçlu çocuk üzerinde yaptığı araştırmada % 80.2’sinin ilkokul mezunu %11.4’ünün ortaokul mezunu %1.4’ünün ise lise mezunu olduğunu göstermiştir.42

Öter ve Akalın’ın Paşakapısı Cezaevi’nde suçlu çocuklar üzerinde yaptığı araştırmalar çocukların çoğunun ilkokul mezunu ve tamamına yakınının da okul başarısızlığı (sınıfta kalma), okuldan kaçma gibi ortak eğilimlerinin olduğu görülmüştür.43

Sonuç olarak diyebiliriz ki okul öğrenimi ile çocuk suçluluğu arasında ters bir orantı olması bu kurumun uyum sürecindeki etkenliğini göstermektedir44

B) TERBİYE

Kısaca çocuğa kazandırılacak davranışlar ve ona aktarılacak kültür olarak tarifi mümkün olan terbiye, öncelikle ailede verilir. Sadece ana-babaya münhasır kalmayan, çocuğu terbiye etme fiili yeri geldiğinde yakın çevreyi de ilgilendirir. Ailenin davranışlarının çocuğu nasıl etkilediği yukarıda incelendiği için terbiyenin önemini sayıların dili ile oraya havale ediyoruz.

C) BASIN-YAYIN VE KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI

Suç, bazı kriminologların dediği gibi öğrenilmiş davranışsa45 bizim de kısmen doğru bulduğumuz bu durum, evleviyetle çocuklar için geçerlidir. Çünkü onlar sürekli öğrenme kuşağındadırlar.

Furs, çocuklara yönelik 82 dergide 500 saldırı, 186 şiddet eylemi, 14 adam öldürme olayı saptamıştır. Lekman, her sayfada bir şiddet eylemi var saydığımızda, her çocuğun 10 yıl içinde 18000 kavga, cinsel saldırı, işkence vs. göreceğini öne sürmüştür.46

Amerika’da “Chiristan Science Monitor” tarafından yapılan bir araştırmada 2-7 yaş grubunda 26 milyon çocuğun izleyebileceği saatlerde yayınlanan programlarda her 16.3 dakikada bir şiddet eylemi yer almaktadır.47 Çocuklara yönelik olan çizgi filmlerde de son yıllarda artan bir şiddet ve saldırı teması dikkat çekmektedir.48

Basın-Yayın araçlarının suçluluk konusundaki etkileri suç tekniğini öğretmek, suçu olağan, çekici, hattâ heyecanlı, yararlı bir faaliyet olarak göstermek, suçluya saygın bir kişilik vermek, adaletten kurtulmanın kolaylığını telkin etmek, kısaca suçun reklâmını yapmak şeklinde özetlenebilir.49

II- ÇOCUK SUÇLULUĞUNU ÖNLEMEDE SÜNNETİN ROLÜ

Çocuğu suça teşvik eden nedenlerin kısaca anlatıldığı yukarıdaki kısımda gördük ki aile en önemli paya sahip kurumdur. Çocuğun ruh, karakter, his dünyasının şekillenmesinde hiçbir kurum aile kadar tesirli değildir.

Pek çok hadislerinde evliliği teşvik eden Allah Resulü (sav)50, evlenilecek kadındaki vasıfları sayarken velûd olması üzerinde ısrarla durur.51 İslâm’a göre evlilikten asıl maksat İslâm kültürüyle yetiştirmek şartıyla çocuk sahibi olmaktır.52 İslâm’ın evlenmede birden fazla kadına müsaade etmesinin ve doğum kontrolünü şartlı kabul etmesinin hikmetlerinden birisi de bu olsa gerektir.53

Evlilikten gaye nesil ve evlenecek erkeğin hanımını tercih nedenlerinden birisinin doğurgan olması nazara alındığında diyebiliriz ki aile çocuk için kurulur. Başka bir ifade ile İslâmî bir ailenin temeli çocuktur. Bu yüzden çocuk beklememe, çocuk istememe gibi bir durum da söz konusu değildir. Anne-baba yuvalarının kuruluş sebebi olan Allah’ın o en lâtif hediyesini dört gözle beklerler.

Daha yuva kurulmadan eşlerin ahlâkî yapıları üzerinde duran sünnet, onlarda dindarlık,54 iyi soy,55 temizlik, itaat56 aranmasını tavsiye etmektedir.

Eşlerin birbirlerini görerek evlenmelerini tavsiye eden57 ve eşler arasında denklik arayan58 sünnet, aile temellerinin sağlam atılması için ayrıca eşin bakire,59 salih amel sahibi60 olmasını da tavsiye eder.

Böylesine sağlam prensipler ve ince ölçülerle aile, çocuk için ilk mektep olma fonksiyonunu edâ ederken onu gerçek insanlıkla kısaca Müslümanlıkla tanıştıracaktır. Sevgi, şefkat, ilgi havasında kendisi için kurulan bu mektepte çocuk, hep güzellikler ikliminde dolaşacak, hep insanlık soluklayacaktır.

Ailenin çocuğun yetişmesindeki rolünü çok iyi tespit eden dînimiz, “evlilik nesil içindir” prensibini koyarken nesillerin sağlıklı yetişmesi için gerekli tedbirleri de almıştır. Başta nesebi yok eden zîna olmak üzere her türlü kötülüğü, taşkınlığı yasaklamış, her türlü güzelliği ve fazileti de teşvik etmiştir. Bu meyanda evliliğin tavsiyesine karşın boşanmanın hoş görülmemesi, aile içinde ebeveynlerin çocuklarına karşı sertlikten, kabalıktan uzak, yumuşak ve şefkatle davranmaları sayılabilir.

1) İSLÂM’DA BOŞANMANIN HOŞ GÖRÜLMEMESİ

Aile İslâm’da sağlıklı bir nesil yetiştirmek için kurulmuş içtimaî bir mekteptir. Böyle bir mektebin yıkılmasına bigâne kalmak hele İslâm gibi insana çok değer veren bir sistemce asla düşünülemez. Vakıa, boşanmak tamamen yasaklanmış da değildir, fakat hadis-i şerifin ifadesiyle Allah’ın en sevmediği mubahtır.61

Annesiz-babasız büyüyen çocukların psikolojisini çok iyi tespit eden sünnet, “her kim bir yetimin başını okşarsa, elinin değdiği her kıla karşılık kıyamet gününde bir nur vardır’’62 bu-yurarak şefkate, merhamete, ilgiye olan ihtiyaçlarını dile getirmiştir. Ayrıca yetimin ağlamasını Rahman’ın Arş’ını titreten bir sebep sayan sünnet,63 elbette böyle bir duruma meydan ver-memek için boşanmayı hoş görmeyecektir. Suçlu çocukların pek çoğunun parçalanmış ailelerden gelmesi bir kere daha nazarlarımızı sünnete çeviriyor “Allah Resulü doğru söyledi” diyoruz.

Asrımızda kurulan pek çok aileler, nesil yetiştirmek gayesi ile kurulmadıkları ve doğacak çocukları da doğum kontrolü yolu ile aldırdıkları için çocuklar ya istenmeden, kazara doğan ya da ulvî gayelerden uzak birer varlık olarak dünyaya gelmektedirler.

2) AİLE ve AİLE KURUMUNA VERİLEN ÖNEM

İç muhit (aile) konusu anlatılırken, ailenin çocuk üzerindeki müessiriyetinden bahsedilmişti. Sünnetin aile kurulması tavsiyesinin ardından çocuğu gerektiği gibi terbiye etmekten bah-setmiştik. Yazının bu kısmında ise çocuğa verilecek terbiyede ailenin nasıl davranması gerektiği üzerinde duracağız.

A) EBEVEYNİN ÇOCUĞA DAVRANIŞI

a) Doğumunu Müteakip Çocuğa Yapılacak Muameleler

Daha doğumundan itibaren sünnet, çocuğa gereken ilgiyi göstermiştir. Çocuk doğduğunda beyaz elbiseye sarılması64 bunu müteakip kendisine dua edilmesi65 ve midesine inen ilk gıdaya (tahnik) dikkat edilmesi66 kulağına ezan okunması67 daha doğum anındaki ilgiyi gösterir. Ayrıca doğumun yedinci gününde güzel bir isim verilmesi, kulağının delinmesi, akika kesilmesi, başının tıraş edilmesi -ve saçlarının ağırlığınca altın tasadduk edilmesi-68 çocuğun anne-baba için ne kadar değerli olduğunun en güzel kanıtıdır. İlerleyen yaşlarda sünnet olmayı fıtrattan sayan Peygamberimiz (sav)’in ifadesine binâen69 çocuk sünnet de ettirilir.70

b) Çocuğu Sosyalleştirme

İnsan, biyo-kültürel ve sosyal bir varlıktır. Toplumsal beklentilere uygunluk gösteren kazanılmış davranış yeteneği olarak tanımlanan sosyal gelişme, geniş anlamda bireyin doğumu ile başlayan bir evreyi dar anlamda ise günlük davranış gelişimini kapsar. Sosyalleşme en başarılı şekliyle insan organizmasının çaresizlik ve tam bir bencillikle nitelenen bebeklik çağından bağımsız bir yapıcılıkla nitelenen yetişkinlik döneminin geçmesiyle sonuçlanan bir öğrenme ve öğretme işlemidir. Bir öğrenme olgusu olan sosyalleşme bireyin çevresindeki norm ve değerlere uygun davranış biçimlerini kabul etmesi anlamına gelir. Diğer insanları anlamak ve onlara uyum göstermek sosyalleşmenin önde gelen şartlarındandır.71

Çocuğun gelişmesi ve kişilik kazanması için, uygun çevre, birçok sorunun çözülüp, engellerin asılmasıyla olumlu etkisini sürdürür. Olumlu çevreyi meydana getirmek, güven veren anlayışlı, sevgi dolu yaklaşımlara bağlıdır. Bu çevreyi bulamayan çocuk güvensiz olur. Karmakarışık duygu-düşünce ve çelişkiler içinde bunalır. Kimseye inanmaz ve güvenmez. Büyüklerinin il-gisini çekmek için gereksiz davranışlarda bulunur. Bunlar bir sınırdan sonra çocuğun çevreye uyumunu bozar, yaşı büyüdükçe bu tür davranışlar uyum bozukluğuna dönüşür. Hatta türlü suçlara yönelmesine neden olur.72

Aile üyeleriyle olan ilişkileri çocuğun diğer bireylere, nesnelere ve tüm yaşama olan tutumlarının temelini oluşturur.73 Sosyal davranış biçimlerinin zayıf olduğu ailelerde çocuklar, ev dışında bu doğrultuda güçlü sosyal motivasyona sahip olsalar bile iyi bir sosyal uyum gösteremezler.74

Sünnet, çocuğun çevreye rahat ve sağlıklı uyumu için evvelâ ana-babanın kendisine olan davranışlarını ele alır. Sosyalleşmenin ilk durağı olan ailede gördüğü davranışlar, çocuğun ileriki hayatında normal davranışları olan ve uyumlu bir birey olmasını sağlayacaktır.

Evvelâ, aile fertleri çocuğa karşı sevgisini çeşitli yollarla göstermelidir. Hz. Peygamber (sav) torunlarını sık sık yanına çağırır, onları koklar, bağrına basar,75 öperdi.76 Sadece torunlarını değil, bütün çocukları seven Allah Resulü (sav), onları kucağına oturtup başlarını okşardı.77 Çocuklara karşı sevgisini izhar etmek için onları bineğine aldığı da olurdu.78 Çocuklara olan sevgisini değişik sözleri ile de yansıtan Allah Rasûlü79 çocuklarına karşı müşfik ve onlara düşkün olan kadınları da takdir etmiştir.80

“Küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir” buyuran81 Allah Resulü (sav), Allah’ın Râfik olduğunu ve rıfkı sevdiğini82 ayrıca rıfktan mahrum olanın her hayırdan mahrum olduğunu beyan ederek83 çocuklara şefkatle davranılması hususunda ısrar etmiştir.84

Allah Resûlü (sav), çocukların huzuruna girmesine serbesti tanımış85, büyüklerle kaynaşma vasıtası olarak selâmı teşrî etmiş86 onlara selâm vermiştir.87 Çocukların hâl ve hatırlarını sorup gönüllerini almıştır.88 Allah Resulü (sav), çocuklar hastalandıkları zaman ziyaret eder39 ve onlarla şakalaşmaktan da geri durmazdı.90

Bazen çocuklara lâkap takar91 omuzuna alır92 göğsüne de çıkarırdı.93 Çocuklarla böylesine yakından ilgilenen ve onlarla hemdem olan Allah Resulü (sav) bize çocuklarla ilgilenmenin önemini göstermektedir. Peygamberimiz (sav)’in çocuk terbiyesinde dikkatimizi çeken mühim bir husus da iradî olmaktan çok tabiî ve insiyakî olan bir kısım hususlarda çocuğa müdahale etmemek, mümkün mertebe onu tabiatı ve insiyakı ile baş başa bırakmaktır.94 Bu meyanda yaramazlığına katlanmak95 altlarını ıslatmalarına sabretmek,96 ağlamalarını hoş görmek, sus-turmaya gayret etmek97 sayılabilir. Çocuklara karşı yapılacak hizmetlerin özenle yapılmasını isteyen Allah Resulü98 onlara karşı eşit muamele hususunda da tahşidât yapar.99 “Çocukların senin üzerindeki haklarından biri de onlara eşit muamele etmendir” diyen Allah Resulü (sav)100 bu eşitliği kız-erkek ayırmadan bütün çocuklara teşmil etmiştir.101

Çocukların cemiyete karışıp kaynaşmalarını sağlayan bayram, düğün, sünnet düğünü, karşılama merasimi, ziyaret vs. çeşitli vesilelerle tertiplenen toplantılar, şenliklere çocukların da iştirakini Hz. Peygamber (sav)’in teşvik ettiğini görüyoruz.102 Böylece çocuk, aile dışı çevre ile de münasebete girmiş olur. Sosyalleşme aşamasında çocuğa temasa geçeceği geniş ve sağlıklı bir çevre hazırlamak ileriki yaşlarında insan-çevre münasebeti açısından kendisine faydalı olacaktır.

Çocukların normal bir gelişim göstererek, dengeli bir şahsiyete kavuşmalarında içtimaî hayatın tüm unsurları ile az-çok münasebettar olmaları gerekir. Hayvanlarla kurulacak yakınlaşma bu temaslardan biridir. Çocukların hayvanlarla oynama ve hayatlarında hayvan sevgisine yer verilmesine dair sünnetten rivayetler vardır.103 Peygamberimiz (sav)’in torunları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizin yavru bir köpekleri olduğu bize ulaşan sahih rivayetler arasındadır.104

Oyun çocuk açısından sünnetin üzerinde durduğu bir konudur. “Çocuğu olan onunla çocuklaşsın diyerek bütün babalara çocukları ile oynamayı tavsiye eden sünnet, çocukları da oyuna teşvik etmiştir.”105

Çocuğun toplum ve ahlâk kurallarına uyum göstermesinde rolü büyük olan oyun, ev ve okul çevresinde neyin doğru neyin yanlış kabul edildiğini gösterir ve bu tür kurallara uymanın zo-runluluğunu öğretir.106

Sonuç olarak diyebiliriz ki, çocuk suçluluğunun nedenleri üzerinde duran kriminologlar, en önemli unsur olarak aileyi göstermektedirler. Çocuğun aile içinde ve yakın çevrede gördüğü ilgi, alâka, sevgi onun hem sağlıklı gelişmesine yardım edecek, hem de onu sosyalleştirip topluma adaptasyonunu sağlayacaktır. Böylece ileriye dönük davranış bozuklukları, uyum-suzluk kazanmadan yetişen çocuk, suç işleme zemininden uzaklaşmış olacaktır.

B) EBEVEYNİN AHLÂKÎ YAPISI

Bireyin içinde bulunduğu grubun bir üyesinin, duyuş, düşünüş ve davranışlarını izlemesi, onu taklit etmesi kendine model alması şeklinde tanımlanan özdeşleşme107 çocuğun kişilik gelişiminde önemli bir yer tutar.108

Okul öncesi dönemde çocuk kendini özdeşleştireceği bir model olarak şüphesiz anne ve babasını görür. Anne-babanın da olumlu-olumsuz davranışları çocuğun kişiliğini etkileyecektir.

Sosyal bilimciler ve eğitimciler, suçluluğun öğrenilmiş bir süreç olduğunu kabul etmekte ve suçluluk eğilimlerinin normalden sapmış davranış şekilleri olduğu kadar, grup yaşamına bağlı bir sorun olduğunu da kanıtlamaya çalışmaktadırlar.109

Bu meyanda yapılan araştırmaların ilginç neticeler verdiği görülmektedir. Yavuzer’in yaptığı araştırmaya göre suçlu çocukların % 54 gibi büyük bir bölümünün ailesinde hüküm giymiş aileye rastlanmıştır.110

Çocukların kendilerine model olarak alacakları anne-babaların suçlu, alkolik, hırsız, ahlaken zayıf olmaları, ruhî ve ahlâkî tekâmülleri için fevkalâde zararlıdır.

İstanbul Üniversitesi Ceza Hukuku ve Kriminoloji Enstitüsü tarafından yapılan araştırmada, 974 suçlu çocuktan 115’inin ana veya babasının da suçlu olduğu görülmüştür.111

Glueck’ler ise inceleme konusu yaptığı 500 suçlu çocuktan % 90.4’ünün ailelerinde sarhoşluk, suç ve gayr-i ahlâkî hareketlere rastlamıştır.111a

İslâm, getirdiği emir ve yasaklarla sadece fert hayatını nizama sokmakla kalmamış, dolayısı ile toplumu da intizam altına almıştır. Her ferdi düzgün olan toplumun da düzgün olmaması düşünülemez.

İslâm ahlâkının yaşandığı toplumlarda zina, hırsızlık, alkol, uyuşturucu kullanma gibi vakalara sıklıkla rastlanılmadığına bütün tarih şahittir.

İslâm, toplum düzenini bozan fiilleri cezalandırmak suretiyle önlenmiştir. Bununla da kalmamış kalp ve davranış balansımızı ayarlamaya götüren ve hadis kitaplarında “mekarim-i ahlâk” tabir edilen davranış modelleri önermiştir. Öfke halinde öfkeye hakim olmayı, sabretmeyi, affetmeyi, Müslümanlarla yardımlaşmayı, doğruluğu, yalan söylememeyi, hayayı, yumuşaklığı, teenni ile hareketi, tevazu ve nihayet güzel ahlâkı tavsiye eden sünnet, hem kişinin ebedî hayatı kazanma yolunu göstermiş, hem de toplum hayatı için birleştirici unsurları gözler önüne sermiştir. Cömertlik, iyiliğe karşı teşekkür, insanlara karşı hüsn-ü zan, muhtaçlara yardım ve adalet gibi daha sayılamayacak kadar pek çok iyilik ve hayırda sünnet teşvikât ve tergibât yapmıştır.111b

Büyüklerinin böylesine nezihane yaşadıkları toplumda sevgi, ilgi atmosferi içinde yetişen çocuk, her halde bahsi geçen faziletlerle donanacak, suçluluk davranışlarından fersah fersah uzakta yaşayacaktır. Taft’ın da dediği gibi aile ya çocuğa açıkça suçu öğretir, veya çocuk onlarda gördüklerini taklit eder ve suçluluğa özenir ya da ailesinden aldığı anti-sosyal fiil ve hareketleri ile çocuk ileriki hayatında suç işleme zeminine kayar.112

İslâmî bir ailenin ise çocuğuna telkin edeceği ahlâk ve hayat anlayışı onu cennet istikâmetine götürecektir. Çünkü çocuk için kurulan aile onu İslâmî manâda terbiye etmişse gayesine erecektir.

C) AİLENİN İKTİSADÎ BOZUKLUĞU

İslâmî ailede çocuğun anne-babasından öğreneceği pek çok güzel huylardan bir tanesi de sabır olacaktır. Şayet fakirlik isabet etmişse yapılacak en güzel davranış sabır olacaktır. Buradan İslâm’ın fakirliği teşvik ettiği sonucuna varmak yanlıştır.

İnananları çalışmaya teşvik etmek için veren el olmanın daha üstün olduğunu söyleyen Allah Resulü112a (sav) “varislerini zengin bırakman onları el açar vaziyette bırakmandan daha hayırlıdır” buyurmuştur.113

Yer yer fakirliğin faziletini vurgulayan Allah Resulü (sav)114 iradî fakirlik diyebileceğimiz zenginlik içinde fakir gibi yaşamayı kasdetmiş olabileceği gibi fakirlik isabet ettiği zaman sabretmenin faziletini de kasdetmiş olabilir. Fakat asla fakir olmayı ve fakir kalmayı tavsiye etmemiştir.

Zenginliğe şükretmek kadar fakirliğe sabretmek İslâm’ın prensiplerindendir. Fakat dilenmek, tembellik edip çalışmamak, miskin miskin oturup fakr-u zarurete rıza göstermek İslâm’dan fersah fersah uzaktır.114a “Kazancı aramak her Müslümana farzdır”115 hadisi bize bu hakikâti anlatır.

Evlilikte çocukların ve eşin muhtaç hale ve fakr-u zarurete düşmemeleri için onlara yetecek kadar mal kazanamayacak erkeğin evlenmesi mekruh sayılmıştır.115a İmam Gazalî ise bu du-rumu nikâhın afetlerinden görmüştür.116

D) BASIN-YAYİN ve KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARININ TOPLUMA OLAN ZARARLARINA KARŞI SÜNNETİN TAVRI

Bütün kâinatı insan için yaratan, onun iyiliği ve hayrı istikâmetinde peygamberlerle yolunu aydınlatan ilâhi irade elbette onun zararına olacak, hele ebedî dünyasını kaybettirecek hiçbir meseleyi tecviz edemez.

Sünnetin de bir parçası olduğu İslâm, genel prensipleri ile kısaca medya denilen basın-yayın ve kitle iletişim araçlarının, insanın ruhunu, özünü ve faziletlerini yontmasına müsaade edemez.

Allah Resulü döneminde şairlerin toplum üzerinde küçümsenemeyecek tesirleri vardı. Şairler toplumu etkilemede bugünün medyası mesabesindeydiler.

Gerek Kur’ân117 gerekse sünnet118 devrin sosyo-kültürel yapısı içinde şairlere ve şiire temas etmiştir. Bilhassa Allah Resulü (sav) İslâm’ı tebliğ ederken şiir ve şair unsurunu göz ardı etmemiştir. Bir taraftan mü’min şairleri teşvik etmiş, onlara iltifat etmiş, korumuştur. Etrafından da Hassan b. Sabit’i, Abdullah b. Revaha’yı ve Ka’b İ. Maliki hiç ayırmamıştır. Bu şairlere “hicivlerinizi Kureyş’e fırlatın, zira sizin şiirleriniz onlar üzerinde ok yarasından daha ağır yaralar açmaktadır” buyurmuştur.119

Sünnete dair bu tespitleri tarihî bir realite olarak belirttikten sonra diyebiliriz ki o zamanki şairlerin günümüzde misyonunu benzer yönleriyle edâ eden medya, insanlığın zararına çalışamaz, hele suç işlemek gibi insanı sükût ettirecek bir davranışın reklamcısı hiç olamaz.

NETİCE ve DEĞERLENDİRME

Nesil yetiştirmeyi evliliğin gayesi gören İslâm, daha doğmadan evvel çocuğa bir yer vermiş, ona sahip olacak ana-babaya da te’dip, terbiye ve onu topluma kazandırma hususunda birçok vazife yüklemiştir. Daha dünyaya gözünü açar açmaz etrafında kendisi ile ilgilenen pek çok insan bulan çocuk, kendisi için kurulmuş sıcacık bir yuvada, toplumsal statüsünü bulmuş olmanın rahatlığı ile karşılaşır.

Sünnetin kuşatıcı atmosferinde, İslâm ahlâkı ile şekillenmiş fertlerden müteşekkil toplum içinde en mümtaz bir hediye sıfatıyla çocuk, ilgi, alâka, sevgi, şefkat, merhamet görecek, bir insan olarak hak ettiği muameleyle karşılaşacaktır.

Medya dahil kendi ruhî gelişimine, sosyalleşmesine yardım eden, destekleyen bu konuda kendisini vazifeli bilen bir toplum içinde insaniyet-i kübra basamaklarına doğru ilerleyecektir.

Herkesin şahsî menfaatlerini yaşadığı, para kazanmanın ve harcamanın her şey kabul edildiği, ben merkezli düşüncelerin hayat felsefesi olduğu toplumlarda çocuk, sevgiden, ilgiden mahrum kalacaktır.

Ailenin kudsiyetine inanmayanlar için ayak bağı sayılacak, horlanacak, hakir görülecek, ilgisizlikle şeytan ocaklarına itilecektir. Kreşlerle yuvasızlığa mahkûm edilecek, dengeli bir ruh yapısı kazanamadığı için ileriki yıllar adına toplum için adetâ canavar haline gelecektir. Zaten bugünkü canavarlar dünün ihmalinin neticesi değil midir? Ya bugünün ihmali., kim bilir ileride ne canavarlar doğuracaktır?..

(Yeni Ümit, 34. Sayı, Akif Gültepe) DİPNOTLAR

1) Dönmezer, Kriminoloji, İst. 1984, değişik tanımlar için bkz. s. 8. 2) Öter Gülay-Akalın, Nejat, Paşakapısı Cezaevinde Tutuklu Çocukların Psiko-Sosyal-Kültürel-Ekonomik ve Krimonolojik Özellikleri, Marmara Üniv. Adliye ve Çocuk Suçluluğu Sempozyumu, İst. 1993 (Öter-Akalın) 115 3) Şensoy, Naci. Çocuk Suçluluğu, Küçüklük Çocuk Mahkemeleri, İnfaz Müesseseleri, ist. 1949 s 30. 4) Age, s. 31. 5) Müdafaalar ve Tenkitler için bkz Dönmezer, 117 vd. 6) Yavuzer, Haluk, Çocuk ve Suç, s. 93, ist. 1987 7) Şensoy. 33; Benzer ifadeler için bkz. Çocuk ve Suç. s. 82.

8) Dönmezer, 136; geniş bilgi için bkz. Çocuk ve Suç. s. 81. 9) Dönmezer. 150; Çocuk ve Suç, s. 87. 10) Şensoy, 42 11] Haluk, Yavuzer, Çxuk Psikolojisi, s. 42, isi. 1994 12) Age. s. 47 13) Şensoy, s. 42. 14) Çocuk Psikolojisi, s. 135; Çocuk ve Suç, s. 127. 15) Çocuk ve Suç, s. 126. 16) Şensoy, 43 vd. 17) Age, s. 45. 18) Age,, s. 45. 19) Age, s. 45. 20) Age, 46 21) Sokullu, (Akıncı), Füsun, Çocuk Suçluluğu Kriminolojisinde Aile Faktörü, Marmara Üniv. Adliye ve Çocuk Suçluluğu Sempozyumu, s. 130 ist. 1993 (Sokullu) 22) Çocuk Ve Suç, 150 23) Sokullu’nun Tebliğinden, 131 24) Şensoy, 47 25) Age, 47 26) Çocuk ve Suç, 138 27) Sokullu’nun Tebliğinden, 132 28) Çocuk Psikolojisi, 110 29) Age, 191 30) Age ,191 31) Age ,192 32) Canan, İbrahim, Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, s. 250, Tuğra neş. (Terbiye) 33) Çocuk Psikolojisi, 151 34) Age, 152 35) Çocuk ve Şuç, 110; Değişik ifadeyle Çocuk Psikolojisi, 153 36) Çocuk Psikolojisi, 153 37) Öter ve Akalın’ın Tebliğinden 124 38) Çocuk Psikolojisi 159 39) Age ,154 40) Age, 159 41) Çocuk ve Suç, 163 42) Age ,165 43) Öter ve Akalın’ın Tebliğinden, 124 44) Çocuk ve Suç, 167 45) Dönmezer, 428; Çocuk ve Suç ,146 46) Çocuk ve Suç, 245 47) Çocuk ve Suç, 245 48) Age, 245; Zaman Gazetesi, 26.3.95 49) Çocuk ve Suç, 243 50) Tac, Bekir Sadak tere. 2/523, 807-809 No’lu Hadisler. 51) Ebu Davut, Nikah, 4; Nesei, Nikah, 11 52) Mülteka, I/463 53) Canan, ibrahim, Kütüb-ü Sitte Muhtasarı ve tere. Akçağ yay. (Canan, Kütüb-ü Siöe) 15/ 511 54) Buhari, Nikah, 15; Müslim, Rada, 53; Ebu Davut, Nikah, 2; Nesei, Nikah, 13 55) Konu ile ilgili açıklamalar için bkz. Canan, Terbiye, 53 56) Tac 2/533 57) Tac 2’536, 830 Nolu Hadis. 58) Tac 2/536. Aynı isimli bab altındaki hadisler. 59) Buhari, Nikah, 10; Müslim, Rada, 54; Ebu Davut, Nikah, 3; Tirmizi, Nikah, 4 60) Müslim, Rada. 64; Nesei, Nikah, 15 61) Tac 2/630, 984 Nolu Hadis 62) Ahmed b. Hanbel 5/ 250, 265 63) Kurtubi, Ahkamü’l-Kur’ân, 20/101. Zikreden Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, Zaman Gazt. yay. 9/282 64) Kenzu’l-Ummal, 16/261.262 65) Ebu Davut, Edep, 108 66) Buhari, Akika, 1; Müslim, Edep, 24 67) Ebu Davut, Edep, 108; Tirmizi, Edep, 17 68) Canan, Kûlüb-ü Sitte 2/452, Terbiye, 84 69) Buhari, Libas, 64; Müslim, Taharet, 49; Ebu Davut, Terecül, 16; Tirmizi, Edep, 14 70) Sünnet etmenin yaşı hakkında ihtilaf için bkz. Terbiye, 90 71) Çocuk Psikolojisi, 49 72) Çocuk ve Suç, 83 73) Age, 126 74) Çocuk Psikolojisi, 54 75) Tirmizi. Menakıp 76) Müstedrek, 3/166 77) Ahmed b. Hanbel 4/35 78) ibni Mace, Edep, 48 79) Buhari, Fedâilü’s-Sahabe. 18: Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 57, 59 80) ibni Mace, Nikah, 62; Edep, 3 81) Ebu Davut. Edep, 66 82) Tac, 5/111-221 Nolu Hadis 83) Müslim, Birr, 75 84) Terbiye 150 85) Normalde Peygamberimizin (sav) kapıcıları vardı. Gelenler içeri girmek için izin alırlardı. 86) Terbiye. 158 87) Ebu Davut. Selam, 4; ibni Mace, Edep, 14 88) Buhari, Edep, 31; Ebu Davut, Edep, 77 89) Ebu Davut, Cenaiz, 6 90) Buhari, İlim, 18; ibni Mace. Mukaddime, 11 91) Ebu Davut, Edep, 92 92) Tirmizi, Menakıb, 9 93) Edebü’l-Mûfret, 96/249 94) Terbiye, 162 95) F. Kadir. 4/310 96 Ahmed b. Hanbel, 1/302 97) Buhari, Enbiya, 44; Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 146 98) Örnekler için bkz. Terbiye, 172 99) Müslim, Hibat, 16 100) Ahmed b. Hanbel, 4/269 101) F. Kadir. 4/ 84 102) Örnekler için bk. Terbiye, 185 103) Geniş bilgi için bkz. Terbiye, 206 104) Tirmizi, Edep, 44; Ebu Davut, Libas, 46 105) Ebu Davud, Edep, 136; İbni Mace, Mukaddime ,11 106) Çocuk Psikolojisi, 192 107) Çocuk ve Suç, 114 108) Age, 115 109) Age, 146 110) Age, 147 110-a) Dönmezer, 319 110-b) Age, 319 111) Konu ile ilgili hadisler için bkz. Tac. 5/42 vd, 5/93 vd 111-a) Dönmezer, 319 112} 113) Buhari, Vesaya, 2 113-a) İ. Mace, Zühd 114) Konu ile ilgili açıklamalar için bkz. Muhammed, Şeybanî, Kitabu’l-Kesb, s. 33 vd. Sena neşr. İst. 1993 114-a) Kenzul-Ummal, 4/9; El-Camiü’s-Sagir, 4/270 115) Mülteka, I/464; Evlilik hukukuna riayet etmemeye nafaka temin etmeme de girer. 116) Gazzali, ihya-u Ulûmi’d-Din, 2/88. Bedir yay. 117) Yasin, 59; Enbiya, 21; Saffat, 36; Tur, 30; Hakka, 41; Şuara, 224-227 118) Konu ile ilgili hadisler için bkz. Tac, 5/495 ; Canan, Kütüb-ü Sitte 8/179 119) Canan. Kütüb-ü Sitte 8/179

Kişisel Gelişim Tuzakları

NLP (Neurro-Linguistic Programming) beyin dili programlaması‎ anlam‎ında kullanılan ve dünyada çok yayg‎ın olan bir ki‏şisel geli‏şim alan‎ıd‎ır. Ülkemizde son y‎ıllarda kurs, seminer ve sertifika programları‎yla yay‎ılan kiş‏isel geli‏şim faaliyetleri, esasen önemli bir kalite arayışı‎‏‎n‎ın eseridir. Ancak ne yazı‎k ki Türk insanı‎, bir çok konuda olduğu gibi, “NLP” ve “Kişisel Geliş‏im” alanları‎nda da “bilgi mağduriyeti”ne uğramıştır..

NLP (Neuro-Lenguistie Progra‎ming), “Sinir Dili Programlaması” anlam‎ındadı‎r. Richard Bandler ile John Grinder tarafindan psikoterapi ile retorik alanlar‎ının ilkelerinden yararlanarak geliştirilen bu yِöntem, Batı’da genellikle psikoterapi, psikoloji, antropoloji vb. alan uzmanları‎nın kontrolünde geli‏şmi‏ştir.

Birer NLP uzmanı olan‎ Joseph O’Connor ile lan McDermott’un yazdığı “NLP’nin İkeleri” adl‎ı eserde NLP konusunda ş‏u bilgiler verilmektedir : “Nöro sözcüğü, zihinle ve düş‏ünsel yaşam‎ımı‎zı‎ nas‎ıl düzenlediğimizle ilgilidir. Linguistik sözcüğü, dili nas‎ıl kullandığımı‎z ve dilin bizi nası‎l etkilediği hakkı‎ndad‎ır. Programlama ise, tekrarlanan davran‎‏ış dizilerini ve hangi amaçla hareket ettiğimizi açı‎klar. Bu anlamda, NLP bağlantılarla ilgilidir, yani bizi diğer kiş‏ilerle, dünyayla ve mânevî boyutla iliş‏kilendiren düşüncelerimiz, konuşmalarımız ve davranışlarımızla ilgilidir.” (O’Connor, 2001: XIII)

NLP ilkelerine göre, insan davran‎‏ışları amaçl‎ıdı‎r. İnsanları‎n bedenleri, zihinleriyle birlikte hareket etmektedir. İnanc‎ın davran‎‏ışlara yans‎ıyan yöِnünün ِönem‎i üzerinde duran NLP uzmanları‎, çoğu doğrudan dinî bilgi ve inançla yorumlanabilecek sorulara da cevaplar aramaktad‎ırlar. Ba‏şarılı‎ ve olumlu telkinler de ihtiva eden NLP kitaplarında bile bilgi kaynaklar‎ını‎n, felsefî veya ş‏ahsî yorumlarla s‎ını‎rlı‎ olduğu görülmektedir. Endi‏şe, şüphe, korku, başarı, sorun çِözme, tutum ve davran‎‏ışlar gibi pek çok konu, subjektif yaklaşımlarla yorumlanmakta ve denebilir ki, insanların bu konulardaki arzu, talep ve hedefleri bir bakıma istismar edilmektedir. NLP kitaplarının belirlediği temel ilkeler ve ba‏şarıya ulaşma konusundaki telkinler, bazen dinî nasslarla çelişebilmektedir. Sadece dinî nasslarla çelişmemekte, insan için de aldatıcı olmakta, âdeta onu kandırmaktadır. “Aklınız, sınırsız bir güç kaynağıdır”; “İçinizde sınırsız bir güç vardır” gibi ifadeleri bunlar içinde sayabiliriz.

Bunun yanında NLP kitaplar‎ında, dinî muhtevadan bahsedilmeden ve dinî bir referans verilmeden “duanın gücü” veya “inancı‎n sağlığa yararları” (Peale, 1998) gibi konularda tavsiyeler yer almaktad‎ır. Buralarda da genellikle herhangi sahih bir inançtan ve bu inanca bağlı duadan söz edilmediği söylemeye herhalde gerek yoktur. Aslı‎nda NLP, Kiş‏isel Gelişim alan‎ını‎n sadece bir bölümünü oluş‏turmaktad‎ır. Ki‏şisel Gelişim, toplant‎ı sanatından, sağlıklı ya‏şamaya, beslenmeden, ders çalışmaya, mutlu olmadan, zaman‎ kullanmaya kadar birçok konuyu kapsamaktad‎ır.

Türkçe’de bu alanda yazı‎lmış olan Ki‏şisel Geli‏şim, Motivasyon, Ruhsal Gelişim, NLP gibi kitapların yerli versiyonlarında yazar, önceden nası‎l baş‏arısı‎z ve yeteneksiz olduğunu ve bu kitaplar sayesinde mutluluğu nası‎l yakaladığını anlatırken, seminerlerine kat‎ılan dinleyicilerin görüşlerinden de al‎ıntı‎lar yapar. Bu tür eserlerde “Kentucky Fried Chicken efsanesi” ve Sanders’in hikâyesi ile, Abraham Lincoln’ün hayat hikâyesi gibi hikayeler ibret nazarlar‎ına sunulur. Kiş‏isel gelişim kitaplarında hemen her uzman, kendine göre say‎ısal ve simgesel teoriler oluşturur: 7A kural‎ı, 5D Kural‎ı, 3 İlke Kuralı‎, 8 Yetenek Kural‎ı, Ustalığın 5 Anahtarı vb… Kaba bir genelleme ile, bu kitapların zararlı, hattâ faydasız olduğunu ve her açıdan bilimsel temellerden mahrum olduklarını iddia edecek değiliz. Fakat, her bir zararlı veya faydasız şeyde faydalar görmek mümkündür. Önemli olan, herhangi bir şey gibi, bu kitapların hey’et-i umumiyesidir. Ayrıca, bu kitaplarda yaşanmayan süreçlerin aynen aktarılması, bu süreçleri, kendileriyle alâkasız zeminlere aktarma, başka atmosfer ve şartların ortaya çıkardığı problemleri herkes için şahsîleştirme ve “millîleştirme” gibi tavırların doğru olmadığını söylemeliyiz.

Bu kitaplarla ilgili olarak burada üzerinde durulması gereken bir başka husus, bu kitapların okuyucu farklı bir alana çekmesi ve yönlendirmesidir.

“Ki‏şisel Geliş‏im” Üzerinden Uzakdoğu İnançlar‎ı Telkin Ediliyor!…

Bilgi kaynakları, tamamen şahsî, felsefî veya sübjektif yorumlardan oluş‏an bazı‎ Kişisel Gelişim kitapları‎, yeni bir tehlikeyi de beraberinde getiriyor. Kişisel Gelişim pazarının bereketini gören baz‎ı Uzakdoğu kökenli inanç grupları, bu alan‎ı kendi hesaplar‎ına en iyi bir biçimde kullanmaya çalışmaktadırlar. İsimleri Hintçe, Çince veya daha başka Uzakdoğu kültürlerini çağrıştıran bazı‎ yay‎ınevleri, Taoculuk, Budizm ve Hinduizm gibi inançları‎ hı‎zla bu alanda kullanmaya başlamış bulunuyorlar. Günümüzde, baş‏ta Amerika olmak üzere, pek çok Batı ülkesinde lüks otellerde meditasyon seansları‎ düzenlenmektedir. Egzersizin sadece bedeni değil ruhu da rahatlattığını savunan bazı‎ sözümona uzmanlar, Budizm öğretilerindeki “Sukhasana”, “Siddhasana” ve “Padmasaya” oturuşları‎nı‎ telkin etmektedirler. (Brunel, 2001: 93). Türkçe’ye kontrolsüz bir biçimde tercüme edilen bu tür eserlerde, atasözleri, deyimler ve sloganlar Budist karakterlidir: “Tanrı’yı‎ bir ı‎sı‎rgan otunda da bulabilirsiniz.” der bir Japon atasözü; peki bir kedinin gözlerinde de rastlayabilir miyiz?” gibi… (Brunel, 2001:105)

Bazı‎ Ki‏şisel Geli‏şim kitaplarında dağını‎k halde olan veya dikkat çekmeyecek derecede gizlenen Budizm kaynaklı‎ göِrüş‏ler, yeni buluşlar ve okuyucunun ilk defa duyduğu kavramlar olarak ileri sürülmektedir. Sözgelimi, sağduyuyu, “buddhi” kavram‎ı‎nın açılımı olarak telkin eden bu görü‏şler, ıst‎ırabı‎ da “dukka” kelimesinin anlam kapsamı‎yla tanı‎tmaktad‎ırlar. Her iki kavram da Budizm öğretisine aittir. “Şimdi’nin Gücü”nden bahseden masum gِörünüş‏lü bir Ki‏şisel Gelişim kitab‎ında bile, “mutluluğu ıstıraba bağlayan” bir Budist telkin dayat‎ılmaktadı‎r. (Tolle, 2001)

Bu konuda dikkat çekmemiz gereken önemli bir nokta da, gerçek insanî huzur ve mutluluğun asıl reçetesini sunan İslâm Tasavvufu’nu Budizm ve Hinduizm gibi mistik akımlarla özdeşleştirilmeye ve dolayısıyla gayr-ı sahih gösterilmeye çalışılırken, aynı Budizm ve Hinduizm kaynaklı tavır ve felsefelerin birer reçete gibi takdimi, bir çelişki olmaktan da öte, altında daha başka maksatlar taşıyor olsa gerektir.

Baz‎ çevreler, Ki‏şisel Geli‏şim ve NLP konuları‎yla paralel bir biçimde ve tabiî bir süreç gِözeterek Dalai Lama’y‎ı “dünyan‎n en büyük ruhsal lideri” olarak tanı‎tmakta ve Budist meditasyonu, “mutluluğun yegâne yolu” olarak telkin etmektedirler. Toplumda bilinçsizce yay‎ılan sِözüm ona bir tak‎ım “Kişisel Gelişim Kitaptarı”, ruh, köِtülük, benlik, sevgi, güzellik, sonsuzluk gibi temel kavramlara, Budist, Maniheist, Brahmanist, Tao Öğretisi, hatta Şamanist bak‎‏ış açılarıyla yaklaşmakta ve dinî bir yeterliliğe sahip olmayan insanımızın zihnini iyice karıştırmaktadır. Aynı çevrelerden pek çoğunun, sıra İslâm tarikatlarına gelince nasıl bir tavır ortaya koyduklarını hatırlamak, belki meselenin bir başka önemli veçhesini açıklamaya yetecektir.

Şimdi de, piyasaya yüzlercesi sürülen bu tür kitaplardan bir kaçını‎n isimlerine bakalım: Ruhun Yasaları‎, Tanrı‎ İle Sohbet, Üç Dakikalı‎k Meditasyon, Sessizliği Dinlemek, Işık Elçileri, Kahuna Şifacılığı, Hipnoz ve Meditasyon, Mutluluk Sanatı (Dalai Lama’nın görüşleri), Sadhana Yaşamın Kavranışı… vd. Yüzyı‎llar boyunca tasavvuf terbiyesiyle “kendini tanı‎ma” tecrübesi yaş‏amış‎‏ bir toplumun ruhunu besleyen kaynaklarla teması‎ kesilince, baş‏ka bilgi kaynakları‎na yönelmesi, sosyo-psikolojik bir olgudur. Klâsik eserlerindeki mânevî beslenme kaynaklarıyla olan irtibatını‎ koparan insanlarımızdan bazıları, tıpkı dünyadaki emsalleri gibi, bir kısmı itibariyle çaresizlik içerisinde yeni tecrübeler yaşama aray‎‏ışı‎na girmekte, bir kısmı itibariye fantezi aramaktadır. Ne yazı‎ktı‎r ki, Uzakdoğu mistisizmine ait olup, Batı dillerinden Türkçe’ye tercüme edilen kitaplar, Bat‎ı insanı‎n‎ın mistik arayış‎‏lar‎ını‎n bize ithal edilmesi anlamı‎na da gelmektedir.

Uzakdoğu dü‏şünce ve inançları‎nı‎n yayı‎lması‎ maksad‎ıyla kaleme alı‎nan ve Budizm, Hinduizm, Taoizm, Dalai Lama öğretileri ihtiva eden eserlerin genelinde İslâm’a ve diğer semavî dinlere aykırı dü‏şünce ve bâtıl inançlar yer almaktad‎ır. Allah, peygamber, melekler, âhiret, öِlüm vb. inanç unsurlarıyla ilgili ‏şüphe ve tereddütlerle bir kısım insan‎ımı‎zı‎n zihnini bulandıran bu eserler, ne yazı‎k ki denetimsiz bir biçimde yayg‎ın olarak okunmakta ve temel değerler hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan insanlar‎ım‎ızı‎ etkilemektedir. Bazıları da, son zamanlarda benzer maksatlar ve Uzak Doğu mistik akımlarıyla çok noktada kesişen Orta Çağ Hıristiyan Mistisizmine, büyüye, efsanelere dayalı muhtevalarla çevrilen filmler gibi, bu kitapları da, maddeci dayatmalar karşısında sanki manâya yer ve önem veren birer eser gibi algılayabilmektedir. Şimdilik sayıca az da olsa, bir kesim artı‎k büyük otellerin salonları‎nda meditasyon seanslar‎ına katılmakta, bir insanı tanrı derecesine çıkarıp ona secde etmekte ve reenkarnasyon (ruhların değişik cesetlerde dolaşması) gibi sapık inançlara kapılabilmektedir.

Önce, insanlık manevî temellerinden mahrum bırakıldı ve bunun yerine ikame edilmeye çalışılan bilimin ve bilimselliğin, insanın bütün ihtiyaçlarını gidereceği gibi vehimlerle aldatıldı. Bunun bir serap olduğu görülünce, bu defa ona manâ ve manevî-ruhî tatmin adına başka seraplar sunulmakta ve o, bugün dünya insanlığının karşısında tek alternatif olarak duran İslâm’dan ne pahasına olursa olsun uzak tutulmaya çalışılmaktadır. Söz konusu yayın ve akımların altında şüphesiz bu türden maksat olduğu gibi, Uzak Doğulu bazı merkezlerin, maneviyattan tecridin meydana getirdiği boşluktan faydalanma arzu, plan ve teşebbüsleri de yatmaktadır. Oysa, insanı‎ Yarat‎ıcı’‎dan koparan, onun Yaratıcı’ya mutlak surette muhtaç olduğu gerçeğini yok sayan inanç yahut düşünceler, doğrudan insan fıtratına ters anlayış‎‏lardı‎r. İnsana hak etmediği ve kaldıramayacağı bir yükü yükleyerek, onun her‏ şeyi yapabileceği ve bu gücün onda var olduğu varsay‎ımı‎yla yola çı‎kan dünya görüş‏leri, insanı‎ mutlu k‎ılmak yerine, ona daha çok istek ve talep yükü yükleyerek, onun mutsuzluğunu derinleştirecektir. Nasıl bir zaman bilime böyle bir fonksiyon yüklenmiş ve insanlar, bilimin, fennin her problemi çözeceği büyüsüne kapılmışsa, bugün de benzer maksatlı bir büyü karşısında olduğumuz açıktır.

Modern dünyanı‎n mutsuz insan‎ı, kendisini mutlu kı‎lacak kaynakları ararken, çare diye önüne konan her şeyin peşine düşebilmektedir. Eğitim sisteminden kaynaklanan arızalardan ve bilgi kaynaklar‎ından yoksun olman‎ın da verdiği boşluklardan istifade eden bir takı‎m çevreler de, aray‎ış içerisindeki insan‎ım‎ızı‎ yoğun bir yay‎ın ve bilgi bombardı‎manı‎na maruz b‎ırakmaktadır‎‏lar. Dinî inanç ve kabulleri dış‎‏layarak ve insana arad‎ığı her ş‏eyin kendisinde bulunduğu vehmiyle, batıl anlayış ve ritüelleri dayatanlar, “yaln‎ız insan”ı‎n zihnini buland‎ırmayı‎, her geçen gün daha büyük bir iştahla sürdürmektedirler. Bu hususta bize düş‏en en önemli vazife, öncelikle insanımızı millî ve mânevî değerlerinden kaynaklanan ve tamamen kendi kültürümüze ait bulunan bilgilerle donatmaktır. Bu maksatla, temel İslâmî esaslar ekseninde, insanı‎mı‎za muhtaç olduğu ahlâkî ve manevî değerleri kazandı‎rmak büyük önem arz etmektedir. Ülkemizde gerçekleş‏tirilecek kişisel gelişim çal‎‏ışmalar‎ında, Batı‎ kaynakl‎ı ve Uzakdoğu kِökenli yayınları‎n ş‏ablonlar‎ına itibar etmeden, her kültürün kendine özgü telâkkilerinin bulunduğu gerçeğinden de hareketle, bize has ve bize ait değerler üzerinde durulması bir zarurettir. Bu tür çal‎‏ışmaları‎ geliş‏tirmek ve bunlar‎ı, mant‎ığını‎ ve ‏şematik yapı‎sı‎nı‎ kendi gerçeklerinden alan bir alternatif arayış‎‏ olarak ortaya koymak, insan‎ımızın öz güven duygusunu da pekiş‏tirecektir. İnsanı zübde-i âlem olarak gören, hattâ âlemi, bir açıdan insanın kendi benliğini keşfetmesi adına değerlendiren anlayış bizdedir; insanın gerçek manevî anatomisi bizde çıkarılmıştır; onun gerçek mutluluğunun şaşırtmaz yolu bizde çizilmiş ve bu yol, asırlarca yüzbinler tarafından izlenen bir şehrah halini almıştır. Önümüzde kaç asra dayanan tecrübeler birikimi vardır. Öyleyse, evimizin temelindeki hazineyi binlerce kilometre uzakta aramak ve sonra da hazine adına kalp, sahte ve yanıltıcı, hem de çürümüş gömülere takılmak niye? (Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 59, Dr. Ahmet Ertuğrul)

Kaynaklar Brunel, Henri (2001), Kedi Metodu, çev: Birsel Uzma, Çiviyazı‎ları Yay. O’Connor, Joseph; McDermott, lan (2001), NLP’nin İlkeleri, Sistem Yay., İst. Peale, Norman Vincent (1998), Olumlu Düş‏ünmenin Gücü, Çev: Şahin Cüceloğlu, Sistem Yay. İst. Tolle, Eckhart (2001), Şimdi’nin Gücü, Çev: Semra Ayanba‏‎, Akasa Yay., İst.

Günümüz Gençliğinin Temel Problemleri ve Dinimizin Ortaya Koyduğu Çözüm Yolları

Giriş

Günümüz gençliğinin temel problemleri demek, bir bakıma içtimaî problemlerin tamamı demektir. Her türlü sosyal problemin çözümünde ilk temel noktadan başlanır. O da, gençlerin durumunu, problemlerini tespit etmek ve çözüm yolları göstermekten geçer. Toplumun varlığında sağlam bir gelişme ancak, gençliğin her türlü problemleri çözüldüğü zaman gerçekleşir. Bu sebeple, bir toplumun gününü ve bilhassa geleceğini yok etmenin en kestirme ve tesirli yolu, gençliği dejenere etmektir.

Sosyolojide şöyle bir kural vardır. İçtimaî bir hâdisenin sebebi, yine başka bir içtimai hâdisedir. Günümüz gençliğinin problemlerinin sebebi içinde yaşadığı toplumdur. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) de, çocuklarımıza karşı görevlerimizi şöyle vurgulamaktadır: “Çocuklarınıza güzel davranıp iyilikte ve ikramda bulununuz, onları en güzel şekilde terbiye ediniz.” (İbn Mace, “Edeb”, 2/368)

Toplumdaki büyükler gençlere karşı vazifelerini yapıyor mu? Aile çocuğuna karşı vazifelerini yerine getiriyor mu? Öğretmen ve okul fonksiyonu istendiği ölçüde icra ediyor mu? Gencin içinde yaşadığı çevre, onun maddi ve manevi yönden yetişmesine uygun mu? Devlet, gençlerine ne kadar sahip çıkıyor? Gençliği yetiştirmede benimsenen ölçüler ve eğitim düsturları, onların yetişebilmesi için hangi seviyede? Bütün bu sorular, bir ülkenin bugününü ve yarınını tayinde en önemli sorulardır.

Gençlik

Milli Eğitim Bakanlığı gençliği şöyle tarif etmektedir: Gençlik, büluğa erme neticesinde, biyolojik ve psikolojik bakımdan çocukluğun sonu ile, toplum hayatında sorumluluk alma dönemi olan 12-24 arasında kalan yaş gurubudur (DPT Raporu, 1983, 13) Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın tarifine göre “Genç, 15 ile 25 yaşları arasında, öğrenim gören, hayatını kazanmak için çalışmayan ve ayrı bir konutu bulunmayan kişidir.” (Yörükoğlu 1986, 3)

Gençlik, bilhassa günümüz toplumlarında veya modern dünyada kendine bakış açısı itibariyle, çocukluk ile erişkinliği bağlayan bir köprüdür. Genç için çocukluk dönemi geride kalmıştır, fakat genç henüz yetişkin toplumda belli bir noktaya ulaşmış değildir. Bu yüzden gençlik çağı bir belirsizlik ve arayışlar devresidir. Bu çağ, hayat için bir yön ve hedefin arandığı, meslek ve ailevi rollerin üstlenilmesi için gerekli kişilik özelliklerinin kazanıldığı, ferdin daha müstakil ve problemli bir kimse olarak hareket etmeye başladığı bir hazırlanma dönemidir.

Gençliğin Problemleri

Bilimsel çalışmaların sonuçları itibariyle gençlik dönemin en başta gelen psikolojik özelliklerinden bazıları şunlardır: Kişilik bunalımı, isyankârlık, hayatta gaye edinme, sorumluluk duygusunun gelişmesi, hayattan tatmin arama, macera ve hareket isteği. (Doğan 1985, 170)

Gençlik çağı, bağımsızlık ve topluma karışma çağıdır. Genç evden kopar, çevreye yönelir. Yaşıtlarıyla kaynaşma imkânı bulacağı faaliyetlere yönelir. Hepsinin benzer çabalar içinde olması, buna karşılık mizaç ve o ana kadarki yetişme farklılıkları, gençlerde gruplaşmalara yol açar. (Komisyon 1986, 9) Bazı gençlerde tedirginlik, kuruntulu olma, zor beğenme, çabuk tepki gösterme, kararsızlık, bencillik, savurganlık ve dağınıklığın artması, süse ve giyime düşkünlük, dilin değişmesi, müzik zevkinin başkalaşması vb. olarak ortaya çıkan davranış değiştirme görülmektedir. (Çetin, 170)

Gencin, kim olduğunu, neye inanıp değer verdiğini, hayattan ne elde etmeyi beklediğini değerlendirmesi konusunda da bir kimlik kazanma problemi vardır. Gençler, mücerret düşünme özellik ve kabiliyetlerini kullanarak, ana-baba ve yakın çevrenin davranışlarını ve beklentilerini yeniden değerlendirmeye başlarlar.

Gençlik döneminde kişilik gelişiminin en belirgin görüntüleri, fikrî, zihnî, hissî sahalarda ve gencin fizyolojik ve içtimaî münasebetlerinde ortaya çıkmaktadır. Genç bu geçiş döneminde hayallerin, tutkuların, idealizmin ve akran gruplarının, değerler sisteminin etkisi de söz konusudur Genç, zgürlük ve özgür davranma arayışı içindedir. Topluma kendini ispatlamak durumundadır. Yeniliğe ve ileriye doğru yaptığı atılım ve girişimlerin engellenmemesini bekler ve bunun için mücadele eder. (Şener 1977, 35)

Gençler için bir diğer problem sahası, meslek ve eş seçimidir. Aşırı hayalcilik, refah hastalığı, özenti, kimlik bunalımı ve kendini tanımama, idealsizlik ve lâkaytlık, bencillik, ahlâki ve manevi değerlerin azalması, uyuşturucular, fanatizm ve kötü alışkanlıkların kazanılması, zararlı yayınlar ve terör odaklarının varlığı, ailenin bozulması ve güvensizlik, işsizlik ve gelecek kaygısı, başkaları ile ilişki kuramama… gibi durumlar, günümüz gençliğinin temel problemleri olarak görülmektedir.

Ülkemizde son yıllarda içtimaî ve kültürel değişmeler yaşandı. Değişen toplum düzeni içinde farklı rol beklentileri ve bu değişime paralel biçimde değişime zorlanan gençler ruhî bir gerilim ortamında kimlik arayışlarını sürdürmek durumunda kalmaktadırlar. Yaşı gereği değer yargıları hızla değişen genç, içinde yaşadığı toplumun değerlerinin de hızla değişmesi karşısında bunalıp bocalamakta, ya hiçbir değere inanmayan, idealden yoksun, günübirlik uğraşlar ve maddi zevklerle oyalanan, kendine ve çevresine yabancılaşan bir tip haline gelmekte, ya da aşırı ideolojik bağnazlığa düşmektedir.

Gençleri Etkileyen Faktörler

Aile, arkadaş grubu, okul ve eğitim, çevre ve kitle iletişim araçları, gençleri etkiyen faktörlerden bazılarıdır.

Aile, çocuğa ilk bilgilerin verildiği yerdir. Ailenin sağlam olması gerekir. Sağlam aileden sağlam nesiller, sağlam nesillerden sağlam milletler, sağlam milletlerden sağlam devletler meydana gelir. Avrupa’da gençliğin en büyük problemi ailenin zayıf oluşudur. Aile çocuklarına sevgi göstermelidir ki, sonra çocuklar da onlara saygı göstersin. Sevgisiz yetişen çocuklar problemli olmaktadır.

Ailenin dini bilgisi bakımından önemi büyüktür. Çocuk ilk dini bilgileri, dua ve ibadet şekillerini aile ocağında öğrenir. Genç aile ocağından birini kendine örnek seçer ve onu taklit eder. Aile fertleri çocuğa doğru bilgi vermeli ve onu topluma kazandırmak için camiye alıştırmalıdır.

Çocukların gençlik çağındaki aşırılıkları, isyanları, kendi başına birey olmaya çalışırken çevrelerine verdikleri zararları en aza indirmenin ve problemleri çözmenin yolu, ailede sevgi ve güven ortamını temin etmekten geçer. Böyle bir ortam da küçük yaştan itibaren aile fertleri arasında kurulan iletişime ve çocuklarına verilen eğitime bağlı olarak gelişir. Çocuklarını doğru ve sağlam bir inanca sahip olarak güzel bir ahlâkla yetiştirebilmek için ailelerin en baştan itibaren çocuklarıyla doğru bir iletişlim kurmaları gerekmektedir

Ailenin çocuklarına karşı sorumlulukları şunlardır: Doğduğunda manâsı güzel bir isim koymak, ekonomik güçleri oranında besleyip büyütmek, onlara iyi bir terbiye vermek, kendilerine bu konuda örnek olmak, dinî bilgileri öğretmek, hayatlarını kazanacakları yolları göstermek, telkinle ve örnek olmakla onları ibadete alıştırmak ve evlendirmektir.

Arkadaş grubu, yaklaşık olarak aynı yaştaki kişilerden oluşur. Gençler, arkadaşlarıyla birlikte olmayı tercih ederler. Arkadaşlar, tutum ve davranışları ile birbirlerini etkilerler. “Üzüm üzüme baka baka kararır” atasözünde olduğu gibi, insan arkadaşlarından etkilenir. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” sözü ile de, iyi arkadaş seçilmesinin önemi vurgulanmıştır.

Okul ve eğitim: Gençler okulda hem kendilerini eğitmekle görevli yaşlılarla etkileşir, hem de kendi yaşında veya daha küçük kişilerle etkileşim içinde olur. Okul ferde eğitim verir ve onu topluma hazırlar. Gençler model aldıkları kişileri okulda seçerler. Meslekler de bu dönemde seçilmeye başlar.

Eğitim, kişinin davranışlarında onun yaşantısı yoluyla ve bir maksada bağlı olarak istenilen değişmeyi meydana getirme sürecidir. Eğitim, eğitmek ve yetiştirmek anlamına gelir. İbn-i Sina, eğitimi, taş üzerine nakışlar yapmaya, Gazali ise, yabani ısırgan otlarını ayıklayan bir bahçıvanın faaliyetine benzetmektedir.

Günümüz gençliğinin problemlerine dinimizin ortaya koyduğu çözüm yolları içinde en önemlilerinden biri de eğitimdir. Dinimiz İslâm, ilme, eğitim ve öğretime büyük önem vermiştir. İlim öğrenmede kadın erkek ayrımı gözetmemiştir. Eğitimde fırsat eşitliği önemlidir. Peygamberimiz (s.a.s.), insanlara hem maddi hem de manevi ilimlerin verilmesini tavsiye etmiştir. Sadece dini ilimler taassuba, sadece pozitif ilimler şüpheye götürür. Eğitimde kafa ve kalp bütünlüğü sağlanmalıdır. Kafasında çağının en son bilgileri olmalı, kalbinde de imanı bulunmalıdır.

Gazali’ye göre terbiye bir ilim işidir. Terbiyenin nihaî gayesi olan iyi insan yetiştirme işi, ilim sayesinde gerçekleşebilir. Ancak teori alanındaki bir ilim, pratiğe uygulanmadığı sürece bir değer ve manâ ifade etmez. Gazali, İslâm’ın ahlâk ve eğitim konusundaki beraberlik prensibini de benimsemektedir. O, Ey Oğul isimli pedagojik bilgilere yer verdiği eserinde şunları söyler: “Ey oğul, oğluna ve kızına küçükken ahlâk öğret. Ancak küçük iken öğretmelisin, büyüdüğü zaman zor olur. Ailenin ve çocuklarının suçlarını gördüğün zaman bağışla.” (Gazalî 1986, 16) Gazalî, görüldüğü gibi, çocukken terbiyenin önemine ve hoşgörüye dikkatleri çekmektedir.

Dinimize göre eğitimin gayesi, mükemmel insan yetiştirme ve faziletli toplum oluşturmaktır. Hz. Ali (r.a.), “çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacakları zamana göre yetiştiriniz” sözleri ile, ileriye dönük eğitimin verilmesini tavsiye etmiştir. Milletimizin dinî, ahlâkî, insanî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, toplumunu seven ve daima yükseltmeye çalışan yurttaşlar yetiştirmek gerekir

Kitle haberleşme araçları basın, radyo, televizyon, sinema, bilgisayar, internet gibi araçlardır. Günümüzde gençler üzerinde bunların çok büyük etkisi vardır. Kitap, dergi, gazete gibi araçlar, bilgi aktarmakla kalmaz, aynı zamanda yön verirler.

Gençlik Problemleri ve Dinimizin Ortaya Koyduğu Çözüm Yolları

Bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre toplumda en çok görülen, günümüz gençliğinin temel problemleri ve dinimiz İslâm’ın ortaya koyduğu çözüm yollarından bazıları şunlardır:

Alkol ve Uyuşturucu Kullanmak

İslâm hukukunda ahkâmın üzerine oturduğu esaslar veya gözettiği hedefler, dini, aklı, nefsi, nesli ve malı korumaktır. Dinimizin çok değer verdiği ve korumaya çalıştığı akla zarar veren alışkanlıkların başında alkol ve uyuşturucu gelmektedir. Alkollü içkiler hem ferdî hem de içtimaî bir problemdir. Bunları kullanan fertlerin yanında ve çevresinde bulunanlar olumsuz etkilenir.

Kur’ân-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşalar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durursanız kurtuluşa erersiniz. Şeytan, içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” (Maide/5, 90-91) buyururken, Peygamberimiz de (s.a.s.), alkolle ilgili olarak, sarhoşluk veren her maddenin, ayrıca çoğu sarhoşluk veren maddenin azının da haram ve içkinin her kötülüğün anahtarı olduğunu beyan buyurmuştur. (İbn Mace, “Edeb”, 2:1119)

Alkol ve uyuşturucu madde bağımlısı olan kişiler aklını sağlıklı kullanamaz, karar verme ve muhakeme yeteneğini kaybeder. İnsanın psikolojini bozar, onu kavgacı yapar ve kendine, canına ve malana zarar verir hale getirir. Bilhassa alkolikler, aileleri için muzır hale gelirler. İçki, ailelerin parçalanmasına da yol açar. İnsanı geçimsiz, kavgacı, saldırgan, suça, kaza yapmaya ve cinayet işlemeye uygun hale getirir. Dolayısıyla gençler, alkol ve uyuşturucudan katiyen uzak durmalı, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmelidir. Her hususta olduğu gibi bu hususta da helâl dairesi geniştir, harama girmeye gerek yoktur.

Zina ve Fuhuş

Günümüz gençliğin problemlerinden biri de ahlâkî erozyondur. Nesli ve aile yapısını bozan en önemli faktörlerden biri fuhuştur. Fuhuş, ahlâkı çökertmekte, psikolojik bozukluklara sebep olmakta ve çeşitli hastalıkları oluşturmaktadır. Gençliği dejenere etmek isteyenlerin, en fazla başvurdukları ve bu maksatla tesir edebildikleri veya ellerinde tuttukları kitle iletişim araçlarını kullandıkları vasıta da fuhuştur.

İslâm fıkhının maksatlarından biri de nesli korumak ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmaktır. Peygamberimiz (s.a.s.), bir taraftan güzel ahlâkı ile insanlara örnek olurken, diğer taraftan, ortaya çıkan ve çıkabilecek problemleri önlemek içim gayret sarf etmiştir. Bunun için gençlere sahip çıkmış ve belirli bir yaşta gençleri evlendirmiştir. Gençlere nefislerini korumak için ya evlenmelerini yoksa oruç tutmalarını tavsiye buyurmuştur. Dolayısıyla gençleri zina ve fuhuş bataklığından korumanın yolu evlenmelerini sağlamak, bu mümkün oluncaya kadar da onları oruca teşvik etmek, ayrıca zina ve fuhşa götürücü yerlerden, yayınlardan uzak tutmaktır.

Haksız Kazanç ve Hırsızlık

İnsanlık tarihi boyunca hemen her toplumda kamu düzenini bozan ve yüz kızartıcı büyük bir suç olarak kabul edilen hırsızlık, dinimizin önlemeye çalıştığı sosyal problemlerden biridir. Ahlâk ve hukuk kurallarına aykırı yollardan haksız kazanç sağlanmasına sebep olan hırsızlık, İslâm’ın değer verdiği, korumayı hedeflediği ve kutsal kabul ettiği mal güvenliğini ve meşru yollardan gelir elde etmenin esas olduğu düsturunun da ihlâlidir.

Kur’ân-ı Kerim’de “Aranızda birbirinizin mallarını hırsızlık, kumar ve gasp gibi haksız yollarla yemeyin…” (Bakara, 2/188) buyurulur. Kul hakkını Allah bile affetmez. Başkasının hakkını yemek ve çalışmadan helâl olmayan yollardan kazanç sağlamak dinimizce haram kılınmıştır. Alın teri ile helâl yollardan rızk kazanmak ve bunu da Allah’ın razı olacağı şekilde kullanmak en güzel bir davranıştır. Geçlerimiz bu yönde de eğitilmeli, kendilerine kolay kazanma yolları gösterilmemeli ve her türlü kumardan alıkonmalıdır. Çalışmanın önemi anlatılmalı ve çalışmaya, alın teriyle kazanmaya, zorluklara alışmaya, hattâ zorluklara talip olmaya özendirilmelidirler.

Kimlik ve İman

Gençliğimizin belli ölçülerde bir kimlik bunalımı yaşadığı söylenebilir. Baskı idareleri, gençliği nefsanî istekleri doğrultusunda yaşayan bir kitle olarak görüp gösterme, bu istekleri her ne şekilde olursa olsun tatmini özgürlük olarak takdim etme, onları yüksek ideallerden uzaklaştırma, bu bunalımın en önde gelen sebepleri arasındadır. Ayrıca, bizzat ülkemizin bir kültür ve medeniyet bunalımı içinde olması, kendi değerleriyle çatışması ve kendisine, bizzat yapısına, tarihine ve karakterine uygun bir kimlik seçememesi, bu bunalımı derinleştirmektedir.

Genç, ayrıca hususi yaklaşım ister: ne baskı ne başı boş bırakma, ne sürekli eleştirme ne sürekli övme olmadan, daima dengeyi gözeten bir yakaşım. Yapılan bilimsel araştırmalar, ferdin ahlâkî ve sevgi, şefkat gibi değerlerle mücehhez, mutlu, başkaları ile ilişki kurabilme kabiliyetine ve belirli bir özerklik duygusuna sahip bir benlik inşa etmesinin, öncelikle din ve dinî değerlerle mümkün olabildiğini göstermektedir. Bu araştırmalarda her türlü dinî ibadet ve yaşantının, insanın ferdî ve içtimaî hayatı üzerinde anlamlı etkisinin olduğu görülmektedir. İnanç ve ibadetlerle kişinin kendisini iyi, stresten uzak ve sağlıklı hissetmesi arasında pozitif ilişkiler tesit edilmiştir (Hayta 1993, 45).

Gençlerin sağlam bir imana sahip olmaları gerekir. İman, insanı insan eder, dünyada sultan eder. Dünya ve âhiret saadeti yalnız İslâmiyet’te ve imandadır. Gençler! Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız, farzları yaparak süsleyiniz ve günahlardan çekinerek korununuz. Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır. “Ölümden önce hayatın, yaşlılıktan önce gençliğin, çok işten önce boş zamanın değerini biliniz” (Fethulbarî, 14/9).

Gençlik muhakkak gidecek. Eğer o, Allah’ın buyurduğu istikamette geçirilirse, hem dünya hem âhiret adına büyük bir fidelik olma fonksiyonu görecektir. O bakımdan, gençlik, dinimize uygun, iffet ve namuslu olarak geçmeli ve böylece ebedi bir gençlik kazandırmalıdır. Beş on senelik bir gençliği gayr-i meşru bir şekilde geçirenler, bu dünyada çok sıkıntılar ve üzüntüler çekecek, kabirde ve âhirette de elbette cezalarını çekeceklerdir.

Gençlik damarı, akıldan çok hisleri dinler. His ve istekler ise kördür. Geleceği görmez. Hazır birazcık lezzeti, ilerideki bir çok lezzete tercih eder. Böylece toplumuna, ailesine, vatanına zararlı bir kişi olur. Gençler ailesinin ve büyüklerinin tecrübelerinden yararlanmalı, onların sözlerini dinlemelidir. Hakiki mutluluk ve huzur yalnız imandadır ve iman hakikatleri içerisinde bulunur. Gençliğini Allah’ın emirleri doğrultusunda geçirenler, hem ailelerine hem de içinde yaşadıkları topluma faydalı birer kişi olurlar.

İbadet

İbadet, din ve dini hayatın en önemli bir boyutunu teşkil eder. İbadetlerin kişinin ruh sağlığına da önemli katkıları vardır. Gençlik döneminde dini yaşantı ve ibadetler, kişiye kendini anlamayı, olumlu ve olumsuz yönlerini tanıyıp kabullenmeyi öğretir. Pek çok psikolojik problemin çözümü ibadetle mümkündür.

Meselâ, namazda ruhun, kalbin ve aklın rahatı vardır. Namaz kılmak vücuda ağır bir yük getirmez. Günlük namazlarını kılan insanın yaptığı bütün diğer güzel işler, bilhassa Allah hatırlanarak yapılırsa ibadet sayılır. Böylece insan, bütün hayatını ibadetle geçirmiş olur. İbadet, Allah’a karşı kulluk ve şükür borcudur. Allah’a kul olan insan, diğer bütün kulluklardan kurtulur ve gerçek özgürlüğü bulur.

Peygamberimiz (s.a.s.), “İnsan vücudunda bir et parçası vardır, o sağlıklı olursa insan da sağlıklı olur”.buyurmuştur. “O et parçası nedir ya Rasûlellah?” diye sorulunca, “o kalbdir” buyurmuşlardır. (Buhari, “İman”, 39; Müslim, “Müsâkat”, 107) Kalbler de, ancak Allah’ı anmakla sağlıklı olur, oturaklaşır ve huzura erer.

Sonuç ve Değerlendirme

Gençlik problemleri, çok yönlü ve her bir yönü oldukça derin ve kapsamlı bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla bunların çözümü, oldukça uzun ve yoğun çalışmaları gerekli kılmaktadır. Günümüz geçliğinin problemi çok, saymakla bitmez, ama çare, her halükârda sağlam bir eğitimden, bilhassa iyi bir din-ahlâk eğitiminden geçmektedir. Bu verilebildiği takdirde, en azından problemlerin çözümü adına sağlam bir temel kurulmuş olacak ve tali derecede kalan problemler ise, bu temel üzerinde çözülebilecektir.

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrahim şu şekilde dua ederek çocuk istemiştir. “Ey Rabbimiz! Bizi Sana ibadet edenlerden kıl! Çocuklarımızdan sana itaat eden bir ümmet çıkar…” (Bakara, 2/128) Temiz bir nesil için Allah’a dua etmek gerekir. Aileler çocuklarına güzel örnek olmalı ve çocuklarına tavsiye edecekleri şeyleri kendileri yaşamalıdır.

Günümüzde gençlerimizin birtakım problemlere düşmemeleri için şunlara dikkat etmeliyiz;

– Gençlere sağlam bir aile terbiyesi verilmeli ve kendilerine anlayışla yaklaşılmalı.

– Ailede ve okulda doğru bilgiler verilmeli ve bilgiler çatışmamalı.

– Maddi ve manevi yönden dengeli bireyler olarak yetiştirilmeli.

– Gençlere sorumluluk şuuru verilmeli ve onlara örnek olunmalı.

– Gençler sosyalleşerek, insanlarla iyi münasebet içinde bulunabilmeli.

– Gençler kötü arkadaş grubundan uzak durmalı ve iyi arkadaş edinmeli.

– Boş zamanlarını kitap okuyarak ve faydalı işler yaparak geçirmeli.

– Kötü alışkanlıklardan ve onların edinileceği yerlerden uzak durmalı.

– Alkol ve uyuşturucu kullananlardan ve satanlardan uzak durmalı.

– Gidecekleri yerler konusunda ailesine ve büyüklerine danışmalı.

– Gençlerin, hür ama ilmî, sistematik ve belli değerler çerçevesinde düşünme gücüne, dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı ve çevre şuuru yerleşmiş fertler olmaları sağlanmalıdır.

 Yrd. Doç. Durmuş Tatlılıoğlu

Kaynaklar:

– Doğan, H. Z.,”Üniversite Gençliğinin Sorunları”, Uluslararası Terörizm ve Gençlik Sempozyumu Bildirileri 24-26 Nisan 1985, Cumhuriyet Üniver Sivas.

– DPT, Gençlik ve Spor, V. Beş Yıllık Kalkınma Planı Özel İhtisas komisyonu Raporu, yayın no: 104, Ankara, 1983.

– Gazali, Ey Oğul, İstanbul, 1986.

– Hayta, Akif, Psiko-Soyal Uyum ve Dini Pratikler, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Uludağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1993.

– Komisyon, 12-24 Yaş Gençlerin Sosyo-Ekonomik Sorunları, Milli Eğitim yayını, Ankara, 1986.

– Özoğlu, Süleyman Çetin “Gençlerin Kişilik Gelişimine Nasıl Yardımcı Olabiliriz”, Gençliğin Eğitim Sorunları, TED yayını, Ankara.

– Şener, Sami, Türkiye ve Gençlik, Suffe yayını, İstanbul, 1997.

– Tuğcu, Hüseyin, Alevi Bektaşi Kültüründe Şiirlerle Hz. Muhammed.

– Yörükoğlu, Atalay, Gençlik Çağı, Türkiye İş Bankası, Kültür yayını, Ankara, 1986.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz