Allah’a Sığınma: İstiâze

Allah’a sığınma, O’na iltica etme, şeytanın azdırması ve saptırmasına karşı en önemli bir sığınak ve dinamiktir. Bu dinamiğin behemehâl kullanılması şarttır.

Bu dar hacimli yazıda istiâze kavramı üzerinde durulmaya çalışılacak ve istiâze dualarına bazı örnekler verilecektir.

“Eûzü” diyerek Allah’a yönelen bir kul Rabb’ine istiâze etmiş olur. İstiâze, Cenab-ı Hakk’a iltica etme, sığınma, O’nun himaye ve korumasını dileme gibi mânâlara gelmektedir. Dua ile istiâze arasında bir umum-husus farkı olduğu görülmektedir. Dua istiâzeden daha geniş bir kavramdır. Zîrâ duada hem hayır ve iyilik isteme hem de kötülüklerden Allah’a sığınma vardır. İstiazede ise bunlardan sadece ikincisi yani şerlerden ve endişe sebebi hususlardan Allah’a, onun inayet ve rahmetine iltica söz konusudur.

Niçin ve Neden İstiâze? Âciz, zayıf, emel ve arzuları nihayetsiz, imkânları çok kısıtlı, ömrü boyunca şeytan, nefs-i emmâre ve bunlara ilâve olarak şehvet ve gazap gibi bir yönüyle düşman sayılabilecek kuvve(t)lerle mücadele etme durumunda olan insanın, hem hayır istikametindeki emellerini gerçekleştirmek hem de düşmanlarının tuzak ve komplolarından kurtulmak için, gücü ve merhameti sonsuz Rabb’ine iltica ve istiâze etmekten başka çaresi yoktur. Bu çarenin varlığını fark eden ve ona başvuran insan temel problemlerini halletmiş sayılır. Çünkü şeytan ve onun âdeta bir santral gibi kullandığı nefse karşı insanın en büyük zırhı istiâze yani Cenab-ı Allah’ın ulu dergâhına sığınmaktır.

Günümüzde maalesef pek çok insan inanmış dahi olsa âdeta şeytan yokmuş gibi davranmakta, bu yanlış düşünceleri de onları şeytan ve avenesinin tehlikeli desîse ve oyunlarına karşı her zaman açık hâle getirmektedir. Evet, komplocu, tahripçi ve yıkımcı şeytanın en tehlikeli desîselerinden biri insanın gözünü, yaptığı hata ve kusurlara karşı kapaması, o kusurları fark ettirmemesi; insan fark etmiş olsa bile şeytanın ona te’vil ettirmesidir. Bu komploya düşenler, şeytanın kendini inkâr ettirmek sûretiyle onlara bir çelme taktığının farkına varamamaktadırlar. Hâlbuki düşmanı olduğunun farkında olanlar sürekli teyakkuz hâlinde bulunurlar/bulunmalıdırlar. Tehlikeli zeminlerde fütursuzca dolaşanlarınsa acımasız avcıların tuzağına düşmesi pek tabiîdir. İşte savunma gayesiyle donanımındaki boşlukları kapama endişesi ve heyecanı taşımayan insan, nefsin ve şeytanın zehirli oklarına hedef olmakta ve çok defa da onların bir oyuncağı hâline gelivermektedir. Evet, şeytan vardır ve Kur’ân-ı Mübîn’in ifadesiyle insanoğlunun amansız ve inatçı düşmanıdır. İlk insan olan Hazreti Âdem’den bu yana hep ayakları kaydırmak için uğraşan, akla-hayale gelmedik türlü türlü tezyîn ve tesvîllerle Allah’ın kullarını şaşırtıp dalâlet vâdilerine sürüklemek için ant içmiş bir şeytan. “Şeytan işlemekte oldukları mâsiyet ve günahları onlara süslemiş, cazip göstermişti. (tezyîn)”(En’am sûresi, 6/43); “Kendilerine doğru yol iyice belli olduktan sonra, gerisin geri dinden çıkanlara muhakkak ki şeytan önce fit vermiş, sonra da onları uzun emellere düşürmüştür. (tesvîl)”(Muhammed sûresi, 47/25) mealindeki âyet-i kerîmeler bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Yine, Allah Rasûlü (sallallahü aleyhi vesellem)’in ifadelerine bakıldığında da şeytanın, “insanoğlunun damarlarında tıpkı kanın çok rahat aktığı gibi akmakta”(Buharî, Ahkâm, 21) olduğu görülecek ve anlaşılacaktır.

İnsana düşen nefs-i emmaresinin yaptı(rdı)klarına karşı her zaman tavır almasıdır. Çünkü Kur’ân-ı Mübîn’in ifadesiyle, “Nefis her zaman kötülüğü emreder.”(Yusuf sûresi, 12/53) İnsan için nefsinden daha büyük bir düşman yoktur. Nefsini beğenenler hiçbir zaman onun kusurlarını göremezler. Ancak her zaman onu itham altında tutanlardır ki, nefislerinden kaynaklanan ayıpları görüp hissedebilirler. Cenâb-ı Allah da, mâsiyet çukurlarından taat zirvelerine taşımayı murad buyurduğu kullarına evvela nefsinin kusurlarını gösterir. Nefsinin ayıp ve kusurlarını gören insan tevbe ve istiğfarda bulunur, istiâze mülahazalarıyla Hakk’ın yüce dergâhına yüz sürer. Bunu yapabilen de şeytanın şerrinden ve nefs-i emmareye maskara olmaktan kurtulur.

İstiâze Allah’ın Emri ve Resûllerin Yoludur Kur’ân-ı Kerîm’de, Hadîs-i Şerîflerde ve değişik dua mecmualarında pek çok istiâze duaları yer almaktadır. İstiâze dualarından muradımız, içinde “eûzü, neûzü; eıznî, eıznâ; ecirnî, ecirnâ/sığınıyorum, sığınıyoruz” gibi ifadelerin yer aldığı yakarışlardır.

Cenab-ı Allah Kur’ân-ı Kerîm’de,

فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآنَ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

“Kur’ân okuyacağın zaman, o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”(Nahl sûresi, 16/98) buyurmaktadır. Bu emre binaen inananlar da Kur’ân-ı Azîm’i tilâvet edecekleri zaman O’nun hidayetinden tam istifade edebilme yolunda şeytanın desiselerinden etkilenmemek ve kalb ve ruhlarını tertemiz hâle getirmek için,

أَعُوذُ بِاللهِ مِنْ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

“Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” derler. Bu, lafzı itibariyle bir haber cümlesi olsa da mânâsı açısından bir dua cümlesidir, bir yakarıştır. “Allah’ım, şeytanın şerrinden beni koru!” mânâsına gelmektedir. Buradan ayrıca şöyle bir ders çıkarılabilir. İnsan Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvet etmek istediği zaman şeytanî her türlü mülâhazadan arınmalı, O’nu tertemiz bir gönülle okumalıdır. Ayrıca, Kur’ân elinde olan bir insanı bile tezyîn ve tesvîlleri ile kandırabilen şeytan sâir iş ve durumlarında hayli hayli kandırabilir demektir. Dolayısıyla her zaman şeytana ve oyunlarına karşı teyakkuz hâlinde bulunmak gerekir.

Cenab-ı Allah’ın, kullarını istiâzeye çağırdığı Mü’minûn sûre-i celîlesinin 97 ve 98. ayet-i kerîmelerinde de,

وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Sen de ki: Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden, onların yanımda bulunmalarından Sana sığınırım!” buyrulur. Yine, “de ki: Sabahın Rabb’ine sığınırım, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden” ve “de ki: İnsanların Rabb’ine, insanların yegâne Hükümdarına, insanların İlahına sığınırım. O sinsi şeytanın şerrinden. O ki insanların kalplerine vesvese verir. O şeytan, cinlerden de olur, insanlardan da” meallerindeki, Allah Rasûlü’nün namazlarında okuduğundan başka sabah-akşam ayrıca üçer defa okumuş olduğu Felak ve Nâs sûreleri konumuza örnek ve delil olarak zikredilebilir. Bilindiği üzere bu iki sûreye birden “Muavvizeteyn” denilmiştir ki, bunlarla Allah’a sığınılır demektir.

Nitekim yine Kur’ân-ı Hakîm’de görüldüğü üzere, Hazreti Musa (aleyhisselâm),

أَعُوذُ بِاللهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ

“Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.”(Bakara sûresi, 2/67); Hazreti Nuh (aleyhisselâm),

أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْأَلَكَ مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْمٌ

“Bilmediğim bir şeyi Sen’den istemekten yine Sana sığınıyorum Rabbim.”(Hud sûresi, 11/47) ve Hazreti Yusuf (aleyhisselam), مَعَاذَ اللهِ “Allah’a sığınırım.”(Yusuf sûresi, 12/23) ifadeleriyle istiâzede bulunmuşlardır.

Az önce zikredilen Müminûn Sûresi’nin 97 ve 98. âyetleri de Allah Resûlü’nün (aleyhi ekmelüt­tehâyâ) bir istiazesidir. Efendiler Efendisi’nin lâl ü güher ifadelerinde istiâzeye çokça rastlanmaktadır. Elbette hepsini buraya dercetmek mümkün değildir. Biz Server-i Kâinat Efendimiz’in sabah-akşam okumuş olduğu birkaç istiâze duasını buraya almakla iktifa edeceğiz.

Efendiler Efendisi’nin Bazı İstiâzeleri Muhakkak ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz her hususta olduğu gibi dua ve istiâze hususunda da bizler için en güzel örnektir. Cenab-ı Hak’tan nelerin ve nasıl istenmesi gerektiğini en iyi O bildiği gibi, hangi hususlardan ne şekilde istiâze edilmesinin daha münasip olduğunu da O bilir. Bu mülâhazalarla biz dualarımızda Cenâb-ı Hak’tan, umumî mânâda Peygamber Efendimiz’in dilediği hayırları diler, istiâze ettiği şerlerden de istiâze ederiz. Bununla beraber Nebiy-yi Ekrem Efendimiz’in hususî olarak Allah Teâlâ’ya sığındığı bazı istiâze cümlelerini de buraya kaydetmekte yarar görüyoruz.

أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ

“Mahlûkatının şerrinden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım.” (Müslim, Zikir, 54-55; Tirmizî, Deavât, 40; İbn Mâce, Tıb, 46; Dârimî, İsti’zan, 48.)

أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ الَّتِي لاَ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلاَ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَذَرَأَ وَبَرَأَ وَمِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمِنْ شَرِّ مَا يَعْرُجُ فِيهَا وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأَ فِي اْلأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمِنْ شَرِّ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمِنْ شَرِّ كُلِّ طَارِقٍ إِلاَّ طَارِقًا يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمٰنُ

“Yarattıklarının, gökten inen ve oraya yükselen, yerde biten ve yerden çıkan şeylerin şerrinden, gece ve gündüzün fitnelerinden, -hayırla gelenler müstesna- meydana gelen hâdiselerin şerrinden, ne bir iyinin ne de bir kötünün kendilerini aşamayacağı, Rahmân olan Allah’ın tastamam kelimelerine ve O’nun vech-i kerîmine sığınırım.”(Müsned, 3/421)

اَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ

“Her türlü şeytandan, şom kazadan ve kem gözlerden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım.” (Buharî, Enbiyâ, 10; Ebû Dâvud, Sünne, 20; Tirmizî, Tıb, 18) Buradaki kelimelerden murad Kur’ân-ı Hakîm olabilir. Tastamam olması da, o kelimelerin fayda ve şifa verici olmaları ya da herhangi bir eksiklikten uzak bulunmalarıdır. Elbette, doğrusunu Allah bilir.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ وَالْبُخْلِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ

“Allah’ım, tasa ve hüzünden Sana sığınırım. Âcizlik ve tembellikten Sana sığınırım. Korkaklık ve cimrilikten Sana sığınırım. Borç altında ezilmekten ve düşmanların kahrından da yine Sana sığınırım.”(Buharî, Deavât, 36)

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ نَفْسِي وَمِنْ شَرِّ كُلِّ دَابَّةٍ أَنْتَ اٰٗخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ﴿ إِنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“Allah’ım, nefsimin ve perçemlerinden tuttuğun her canlının şerrinden Sana sığınırım.” (Müsnedü’l-Hâris, 2/953) Şüphesiz ki Rabb’im dosdoğru yol üzerindedir.(Hûd sûresi, 11/56)

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْكُفْرِ وَالْفَقْرِ، اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

“Allah’ım, Sana sığınırım küfürden ve fakirlikten. Allah’ım, Sana sığınırım kabir azabından. Sen’den başka ilâh yoktur.”(Ebu Davud, Edep, 110)

اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْكَسَلِ وَالْهَرَمِ وَسُوءِ الْكِبَرِ وَفِتْنَةِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلاٰخِرَةِ

“Allah’ım, tembellikten, kocamaktan, ihtiyarlığın dertlerinden, dünyanın fitnesinden ve Âhiret azabından Sana sığınırım.”(Müslim, Zikir ve Dua, 74-76)

Allah Resûlü (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüt­ta­hiy­yât) Efendimiz gerek namazlarının akabinde, gerekse sâir zamanlarda daha başka hususlardan da Allah’a sığınmış, ashabına dolayısıyla ümmetine de sığınmalarını tavsiye etmiştir. Efendimiz’in hadîs-i şerîflerine bakıldığı zaman ezcümle O’nun, Allah’ın gazabından, Cehennem ve kabir fitne ve azabından, zenginlik ve fakirlikle imtihan olmaktan, Deccal fitnesinden, şekavetten, düşmanlara maskara olmaktan, belâlara maruz kalmaktan, hastalıklardan, erzel-i ömür tabiriyle ifade buyurdukları ele ayağa düşmekten, bunamaktan, dünya imtihanlarından, haşyet duymayan kalbden, kabul olmayan duadan, doymayan nefisten, yaşarmayan gözden, fayda vermeyen ilimden, şikak, nifak ve sû-i ahlaktan, hubs u habâis şeklinde söyledikleri erkek ve dişi şeytanlardan ve onların her türlü desiselerinden Allah’a iltica ettiği görülmektedir. İşte namazlarımızdan sonra bizim,

اَللّهُمَّ أَجِرْنَا

سُبْحَانَكَ يَا اَللهُ تَعَالَيْتَ يَا رَحْمٰنُ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ

سُبْحَانَكَ آهِيًا شَرَاهِيًّا تَعَالَيْتَ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ اْلأَمَانَ اْلأَمَانَ أَجِرْنَا من النار

gibi dua ve tesbihatlarla “Allah’ım bizi koru…” diyerek yakarışa geçmemiz ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sığındığı şeylerden Allah’a sığınmamız evvel emirde O’nun sünnet-i seniyyesine ittiba içindir. Yine Cevşen-i Kebir’de her bir hizbin sonunda okuduğumuz

سُبْحَانَكَ يَا لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ الْأَمَانَ الْأَمَانَ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ

“Sübhansın ya Rab! Sen’den başka yoktur ilâh. Eman diliyoruz Sen’den, koru bizi Cehennem’inden!” duası da Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) mübarek diliyle yapılmış bir istiâzedir. Aslında Cevşen’in bizzat kendisi bir istiâzedir.

Esmâ-i Hüsnâ ile İstiâze Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin bu son hususla alâkalı şu mütalaası ne kadar dikkat çekicidir:

“Çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptelâ olan insan, münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî (aleyhissalâtü vesselâm), Cevşen-i Kebîr nâmındaki münâcâtında bin bir ismiyle dua ediyor, ateşten istiâze ediyor. İşte şu sırdandır ki sûre-i

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ. مَلِكِ النَّاسِ. إِلٰهِ النَّاسِ. مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ

‘de üç unvan ile istiâzeyi emrediyor.”1

Hak Teâlâ’nın kulları olarak bizler aslında bu dersi yani Cenâb-ı Allah’a değişik isimleriyle istiâzede bulunup sığınma ders ve edebini Cevşen’den ve Allah dostlarının dualarından öğrendiğimiz gibi, onlardan daha önce Felak ve Nâs sûre-i celîlelerinden öğreniyoruz. Şöyle ki, Cenâb-ı Allah kullarına bu iki sûrede

رَبِّ الْفَلَقِ، رَبِّ النَّاسِ، مَلِكِ النَّاسِ، إِلَهِ النَّاسِ

diyerek istiâzede bulunmalarını Resûlü vasıtasıyla emretmektedir. Görüldüğü üzere burada Rab, Melik ve İlâh isimleri zikredilmektedir.

Bu iki sûreyi okuyan mü’min, insî ve cinnî düşmanlardan, onlardan gelebilecek kötülüklerden, hastalık ve musibetlerden, değişik fiyasko ve başarısızlıklardan Allah’a sığınırken, O Kudreti Sonsuz’un, evvelâ bütün insanları topraktan yaratan, terbiye ederek tekemmül ettiren, onlara akıl ve iz’an veren, insanlık vazifelerini duyurarak bütün mahlûkat içinde mümtaz bir hâle getiren ve Rubûbiyet mefhumunu öğreterek Kendi varlığını sezdirip hak ve hayır uğrunda çalışma yolunu gösteren bir Rabb-i Ecell-i A’lâ olduğunu mülâhazaya alır.

İkinci olarak, Kendisine sığındığı Yüce Zât’ın, insanların hepsini hükmü altında tutan, ilim ve hikmetinin muktezasınca onları hayır ve kemâle yönlendiren, dilediğini mülk verip şah yapan, dilediğini de padişahlıktan atan, dilediğini azîz, dilediğini zelîl etmek kudretine mâlik bulunan Melikler Meliki, Padişahlar Padişahı, Hükümdarlar Hükümdarı bir Melik olduğunu düşünür.

Üçüncü olarak da, sığındığı kapının, kullarının Kendisine her dâim ibadette bulundukları bir Hak Ma’bûd’un, yaratma, icat etme, varlık sahasına çıkarma ve o sahadan çıkarma, sevap ile mükâfatlandırma, azap ile cezalandırma gibi küllî tasarruflara, önüne geçilemez kudrete mâlik, samediyet, celâl ve ikram sahibi bir İlah’ın kapısı olduğunu düşünür.2

İşte Cenab-ı Hakk’a değişik isimleriyle istiâzede bulunan bir insan, bu üç ismi okurken içine girdiği düşüncelerin benzerlerini mânâ ve muhtevalarına göre diğer esmâ-i hüsna için de mülahazaya alabilir. Özetle diyebiliriz ki, Cenab-ı Allah’ın birbirinden güzel isimleri olan esmâ-i hüsna, istiâze açısından da büyük ehemmiyet ve kıymete sahiptir.

Netice Mü’min, havl ve kuvvetin yegâne sahibi Rabb’ine istiâze etmeden ne masiyetlere düşmekten kurtulabilir, ne de lâyıkıyla kulluğunu yerine getirebilir. Ne şeytanın oyunlarından azade kalabilir, ne de nefs-i emmareye mağlup düşmekten korunabilir. Bundan dolayı, Kur’ân-ı Kerîm, Hadîs-i Şerîfler ve dua mecmualarında yer alan istiâze dualarına sık sık müracaat etmeli ve gönlünün sesiyle her zaman Rabb’inin koruyup kollamasına olan ihtiyacını dile getirmelidir. İnananlar için en güzel örnek olan rusül-ü kiram efendilerimizin (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselam) ve Allah dostlarının (rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) yolu budur.

*İlâhiyatçı-Yazar myilmaz@yeniumit.com.tr

Dipnotlar Sözler, sh. 356 Hak Dini Kur’ân Dili, Felak sûresi tefsiri

İçimizdeki Derinliklere Yolculuk: İtikâf

Hayatlarını ruhun enginliklerinde, kalbin derinliklerinde ve her zaman vicdan eksenli sürdürebilenler hep “a’lâ-yı illiyyîn”e doğru yürürler.

Modern hayat, rahat yaşama imkânı ve çeşitli kolaylıklar sağlamakla birlikte, hırsa ve yarışa dayalı bir hayat tarzını da adeta dayatarak, insanın huzurunu kaçırmıştır. Medya ile bütün dünyaya yayılan popüler kültür, insana her geçen gün çok daha fazla şeye ihtiyacı olduğu hissini aşılamaktadır. Geçmişte hayal yahut bilim-kurgu sayılan cihazlar, bugünün vazgeçilmez eşyaları arasındadır. Bugünün insanı, her yıl daha gelişmişi çıkan bu cihazları satın alabilmek için sürekli çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu koşuşturma ve rekabet içinde baş döndürücü bir hızla gelişen maddî yanımıza karşılık, kendi içimize yönelmeye vakit bulamaz hale geldiğimiz de inkâr edilemez bir hakikattir. Daha kötü olanı ise, modern hayat ve popüler kültürün, böylesi bir içe yönelişin gerekliliğini dahi bizlere unutturuyor olmasıdır. Çünkü maddeci anlayışın hâkim olduğu günümüzde değer verilen tek şey, maddî dünyamız olmaya başlamıştır. Popüler kültürün yoga ve meditasyon gibi uygulamalarla ilgilenmesi de, bunları strese bağlı bazı rahatsızlıkların tedavisi olarak görmesinden ileri gelmektedir. Yani bunlara da, asıl hedefi olan maddî hayata yardımcı olmaları itibariyle değer vermektedir.

İnsan madde ve mânâsıyla bir bütündür ve ancak her iki yönüne de ehemmiyet verir ve geliştirirse, gerçek kemale erişebilir. Hümanist psikolojinin öncülerinden Abraham Maslow, insanın ihtiyaçlarını bir hiyerarşi içinde sıralamış ve en alta yemek-içmek gibi en temel maddî gereksinimleri koymuştur. Bu sıralamanın en tepesine ise “kendini bilme/özünü keşfetme” ve dinî mânâdaki “vecd” hâllerini yerleştirmiştir. Ona göre, insanların pek azı “kendini bilme” derecesine çıkar ve aşkın (transandantal) bir hayat formuna ulaşabilir.1

Aslında Maslow’un bahsettiği bu kişiler, kendi içlerindeki sırlı seyahate muvaffak olmuş inanç erleridir. Onlar bu seyahat sayesinde eşyanın hakikatini olduğu gibi görebilir; muttasıl vecd hâllerine mazhar olarak her dâim haşyet-şükran hisleriyle meşbû bulunurlar. Unvan ve aidiyetleri ne olursa olsun, bütün insanlara derinden alâka duyar ve başkaları için yaşamayı hayatlarının biricik gayesi hâline getirirler.

Tabiî ki hayatın sürdürülebilmesi için yemek, içmek vb. maddî ihtiyaçların karşılanması zarurîdir. Bunların bir adım ötesinde sosyal ve psikolojik ihtiyaçlar gelir. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran en temel özellik; bu maddî ve sınırlı ihtiyaç çemberini aşarak mânevî ve sınırsız bir boyutta ilerleyebilme kapasitesidir. Bu, insanın bu konudaki fıtrî donanımıyla da doğrudan ilgilidir. Zîrâ insan mânevî açıdan kendini geliştirmeye meyilli olarak yaratılmıştır. Ve ancak mânevîyata yönelmekle tam itminanı elde eder. Bu basamakları tırmanmadığı müddetçe insanın içindeki boşluğu ve sıkıntıyı doldurması da mümkün olamayacaktır. İnsan fıtratına dercedilmiş bu gereksinim, maddî meşguliyetler ve eğlence ile geçici olarak bastırılmaya çalışılsa da, yaşanacak ilk büyük maddî kayıp ânında hayatın tekrar mânâsızlaşması kaçınılmazdır. İşte bu noktada, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) en mühim Sünnetlerinden biri olan itikâf, modern hayatın boğucu meşgaleleri içinde kaybolup gitme ve böylece kendi iç âleminden hızla uzaklaşma tehlikesiyle yüz yüze bulunan günümüz insanın imdadına bir kurtarıcı olarak yetişmektedir.

“İtikâf”; kelime olarak “kişinin kendini bir yerde bekletmesi, engellemesi ve bir şeye yönelip ona devam etmesi” mânâlarına gelir. Terim olarak ise, “bir camide veya cami hükmünde olan bir yerde itikâf niyetiyle bir müddet kalmak” demektir.

İtikâfla kişi, yüksek bir maksat uğruna dünyevî zevklerden uzaklaşır, yeme-içme gibi temel ihtiyaçlarına sınırlama getirir ve dünyevî meselelerle alâkalı konuşmayı bırakır. Kadı Muhammed Semerkandi’nin dediği gibi; “kalp bir ayna gibidir ve karşısına gelen şeyleri gösterir. Kalbden maddî âleme ait şeyler silinip atıldığı zaman kalb, tamamen Allah’a (celle celâluhu) yönelebilir.” İtikâfa giren insan, dünyaya ait işlerine ara vermiş ve bunları arkasında bırakmıştır. Artık dünyevî kazanca ait bir gayret içerisinde değildir. Aklını gereksiz bilgilerle ve zihnî meşguliyetlerle dolduran başta medya ve malayânî sohbetler olmak üzere bütün kanalları kapatmıştır. İtikâftaki kişi kendini zikir, ibadet ve tefekküre vererek ruhunun derinliklerine doğru mânevî bir yolculuğa çıkar ve sadece ruhunun ilhamlarına kulak verir. Bu durumdaki kişi bütün benliği ile Allah’a (celle celâluhu) yöneldiği için sahip olduğu her türlü yetenek ve donanım da O’dan (celle celâluhu) gelen ve kalbin derinliklerinden yankılanan ilhamları almaya yardımcı olur. Artık bütün fani ümitlerin, sevgilerin, kaygıların, korkuların ve hırsların yerini bir tek gerçek hakikat alır. İtikâf sırasında, özellikle de gece vakti herkes itikâfa girilen mescitten el etek çektiği ânda kişi, mezardaki gibi yalnızdır; dostları, sevdikleri, mal ve mülkü geride kalmıştır; yalnızca kendisi olarak sevap ve günahlarının yüküyle oradadır.

İnanan kişi itikâfta kaldığı müddetçe kendi iç âlemini temaşaya dalarak Allah’a (celle celâluhu) teveccühünü artırma gayreti içine girer. Bu mukaddes gayretin bir neticesi ve ikramı olarak dinî terminolojide istiğrak ve vecd diye adlandırılan ve insan ruhunu çepeçevre saran bazı mânevî/psişik hâllerin meydana gelme ihtimali hemen her zaman söz konusudur. Sözlüklerde “bir şeyin içine gömülme, o şeyde boğulma manalarına gelen istiğrak”; ıstılahî olarak “kendinden geçme, dünyayı unutma, kalbi dünyevî endişelerden temizleyip bütünüyle Allah’a (celle celâluhu) yönelme ve neticede de vecde gelerek bir mânâda kendi benliğinden sıyrılıp hayrete dalmak” demektir. İstiğrak hâlindeki kişi, iç ihsas ve ihtisaslarıyla Hakk’ı (celle celâluhu) duyar ve O’nu azametiyle müşahede eder.

Her inananın bu mertebeye çıkması beklenmese de içine sıkıştığı maddî âlemin sınırlarını zorlaması yaratılış gayesinin bir gereğidir.2

İtikâfta insanın kendi iç âlemini müşahedesine örnek olması açısından İmam Gazali’nin Şam Ümeyye Camiî’nde uzun süre yaşadığı uzlet hayatı itikâfa benzemesi itibariyle -zîrâ bu uzletteki niyetin itikâf olduğunu bilemiyoruz- büyük önem arz etmektedir. O, kendi ve hayatıyla alâkalı yaptığı tefekkür ve iç hesaplaşmaları şöyle anlatmaktadır: “Kendi hâllerimi düşündüm. Bir de baktım ki, dünya alâkalarının içine dalmışım. Bu alâkalar beni her taraftan sarmış. Yaptığım işleri gözümün önüne getirdim. Onların en güzeli tedris ve ta’lim idi. Burada da ehemmiyetsiz, ahiret yoluna pek faydası olmayan birtakım ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Sonra tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah (celle celâluhu) rızası için olmadığını, mevki sahibi olmak, şan, şeref ve şöhret kazanmak peşinde olduğuma kanaat getirdim. Uçurumun kenarında bulunduğumu gördüm. Tez elden hâlimi düzeltmekle meşgul olmazsam, ateşe yuvarlanacağımı yakin derecesinde anladım.”3

Hakkıyla yerine getirilen itikâf, maddenin dar kalıpları içinde sıkışan insanı, mânânın engin deryalarında dolaştıran bir ibadettir. İnsan itikâfla öyle mânevî hâllere mazhar olur ve kendi ruh dünyasındaki sırları keşfetme imkânı elde eder ki; bu haz ve imkânların madde âleminden karşılığını bulmak imkânsızdır.

İtikâftan çıktığı zaman kişi, çevresini sanki yeni görüyor gibidir. Her zaman gördüğü ve yaşadığı şeyler onun için yeni mânâlar kazanmış, bazıları da eski boğucu mânâlarından sıyrılıvermiştir. İtikâfa girmeden önce kendisini bunaltan şeyler onun gözünde artık eski hâl üzere değildir. O artık Hakk’ın (celle celâluhu) kendine bahşettiği basiretle varlık ve kâinatı kendi hakikatlerine uygun olarak müşahede eder hâle gelmiştir. Bugünkü ilmî veriler de belli ölçülerde yukarıda zikredilen bu hakikati tasdik eder. Zîrâ yapılan akademik bir araştırmada4, itikâf yapanların toplumun geneline kıyasla psikolojik olarak daha güçlü ve dengeli fertler olduğu tespit edilmiştir.

Araştırmacı Yazar Prof. Dr. İlhan Yargıç

ilhan.yargic@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Maslow AH. Religions, values, and peak-experiences. New York: Penguin Books, 1976.

2. Gülen MF. Kalbin Zümrüt Tepeleri-2. İzmir: Nil Yayınları, 2004.

3. Gazali. El Munkızu Mined Dalâl. İstanbul: Çağaloğlu Yayınevi, 1984.

4. Nia IS. The Relationship between Religious Identity, Religious Attitude, Psychological hardness and Mu`takifs’ Mental Health. Biquarterly Journal of Studies of Islam and Psychology 7(4), 2011.

Kullukta Derinleşme Ve İtikâf

İnsan, İlâhî irade ile kul olarak yaratılmıştır; ama kendi iradesiyle kulluğunu ve o kulluktan hoşnut olduğunu ortaya koymalıdır. Yani gayr-i iradî kulluğunu, iradî kullukla derinleştirmelidir. Çünkü insan, ancak iradesiyle ortaya koyduğu ameller sayesinde kullukta derinleşir ve Allah’ın rızasını kazanır. Kullukta derinleşme azmi içinde olmayanlar zamanla hiç farkına varamayacakları şekilde sığlaşırlar. Dolayısıyla insan, sürekli derinleşme peşinde bulunmalıdır. İbadette derinleşme kullukta da derinleşmenin en emniyetli yoludur. Onun için de ibadet derinlik açısından farklı mertebelere ayrılmış ve aynı kökten gelseler de ibadet, ubudiyet ve ubûdet gibi farklı isimlerle anılmıştır.1

Durum böyle olunca da kişi, ibadet ve taatinde her gün yeni mertebeler kazanma gayretinde olmalı ve her yeni gün, “Rabbim, bugün Seni dünden daha derin duyuyorum; keşke dün de bana bunu duyursaydın” diyebilmeli ve duymadaki derinliğini her zaman bir perde daha yükseltmeli, ertesi gün daha derin, sonraki gün biraz daha derin olmaya çalışmalıdır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) günde yetmiş veya yüz defa istiğfar etmesindeki sır da, terakkideki seyrinin bu şekilde olmasındadır. O (sallallahu aleyhi ve sellem), devamlı yükseldiğinden dolayı, her an arkada bıraktığı dûn mertebelere bakmış ve her basamakta bir önceki için “estağfirullah” demiştir.

Peki, kullukta derinleşmenin temel unsurları nelerdir ve bunların ne kadarı, kısmen de olsa, itikâfla gerçekleşebilir? Bundan sonraki satırlarda bunların birkaç tanesinden söz etmeye çalışacağız. Ama önce âkifin içinde bulunduğu mânevî hâl ve günlük ibadet programını kısaca tasvir etmek istiyoruz:

Âkifin mânevî atmosferi ve ibadet programı

İtikâfa giren kişi (âkif), sadece Allah’ın rızasını kazanmak kasdıyla, kadîmden gelen ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) de terk etmediği bir sünneti ikame etmek üzere bir nevi Allah’a (celle celâluhu) misafir olarak O’nun evine kapanır; nazar, gıybet, yalan, su-i zan, malâyani ile uğraşma, el ve dille başkasına zarar verme başta olmak üzere, birçok günahtan uzaklaşır; bütün lâtifelerini ilâhî varidata açık tutmak için dünya ile irtibatını, muvakkaten de olsa, en aza indirir ve başta zikirle tefekkür olmak üzere, geniş mânâsıyla sadece ibadetle meşgul olmaya gayret eder.

İtikâf boyunca bütün vakit namazlarını, bir işe yetişmek, bir görevi üstlenmek gibi kaygılar taşımadığı için aceleye getirmeden, gayet sakin, bütün adabına riayet ederek, huzurlu ve huşû içinde cemaatle ikame ettiği gibi, namaz sonrası tesbihatı da hiç aksatmaz. Cemaatle yaptığı tesbihata hem salâvat ve Esma-i Hüsna’yı ekler, hem de Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen sabah ve akşam dualarını2da terk etmez. Farz namazlar ve onlara tabi olan sünnetlerin yanı sıra yine gayet sakin, bütün adabına riayet ederek, huzurlu ve huşû içinde günün belli vakitlerine serpiştirilmiş işrak, duhâ, evvabin, tesbih, hacet, istihare, tövbe ve teheccüt namazlarını da ikame eder. Gündüzleri oruçlu geçirir; oruçlu olmadığı saatlerde de evdeki gibi yemek ve içmekle uğraşmaz. Her gün programladığı kadar Kur’ân okur, dua eder, salâvat getirir, tevbe ve istiğfarda bulunur ve evrad kitaplarından, yine programladığı kadar, evrad u ezkar okur. Bu arada gecenin karanlıklarında, hayatın mânâsı, dünyaya geliş gayesi, Cenab-ı Hakk’ın esma, sıfat ve şuunatı, İslâm âleminin ve insanlığın içinde bulunduğu vahim durum vb. konular üzerinde tefekkürde bulunur. O güne kadar yaptıkları hataları ve kaçırdıkları iyilikleri düşünerek kendisini muhasebe ve sorguya çeker. Bu arada cami içinde yalnız başına ve karanlıkta kendini mezarda hissedip rabıta-i mevt yapması onu ayrı mânevî derinliklere ulaştırabilir.

Beş vakit namaz kılınan caminin mânevî atmosferinde insan-i kâmil olma yolunun pratikleri ve meyveleri olan inziva, üns billah, uzlet, çile, halvet ve murakabeye; kıllet-i menam, kıllet-i taam, kıllet-i kelama ve uzlet ani’l-enam da eklenince kişinin melekî yanları gelişmeye başlayabilir. Aslında itikâf bu sayılanların, yani bütün unsurlarıyla tasavvuftaki seyr u sülûkün, herkes tarafından ve bir mürşidin gözetimine ihtiyaç duymayacak şekilde, uygulanabilecek temel kaynaklarındandır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İ’tikâfa giren, günahlardan uzak kalır ve kendisine tüm iyilikleri işleyen gibi iyilikler yazılır.”3buyurmaktadır.

Ayrıca itikâf iradî bir yalnızlıktır. Yalnızlık, insan fıtratında olan bir duygudur. Zîrâ her insan hem mükemmel, hem özel yaratılmıştır. Zaman zaman yalnız kalıp tefekküre dalmak, Rabbiyle âdeta baş başa kalıp O’na içini şerh etmek, engin ibadet vadilerinde dolaşmak, kalbinin kapılarını O’ndan gelecek varidâta açmak… dünya zindanında kıstırılmış her ruhun fıtrî olarak ve özlemle beklediği yalnızlık anlarıdır. Bu ruhlar, manen günde beş defa namaz ve tesbihatta dakikalarca, hem mânen, hem maddeten her gece ibadetinde saatlerce, senede bir defa da olsa itikâfta günlerce, bazıları da inzivada aylarca bu yalnızlığı iradî olarak yaşarlar. Ayrıca biz hissetmesek de bazı nadide şahsiyetler bulundukları makamda ve yaşadıkları hâller itibariyle, halk içinde yaşamakla beraber hep Hakk’la beraberdirler ve bir mânâda hep yalnızdırlar. Kalbin Allah’a konsantre olması, sadece O’nunla uğraşması, bütün gaye ve himmeti O’nun rızasına teksif etme, O’nu daha iyi hissetme, O’nunla ünsiyet kurma, sadece O’na güvenip O’na itimad etme… gibi hususlar ancak bu yalnızlık anlarında kâmilen elde edilebilir. İşte itikâf bunun için adeta biçilmiş kaftandır denilebilir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) genellikle Ramazanın son on gününde itikâfa girdiği için, bu sünneti de ihya etmek üzere bu günlerde itikâfa giren kişi, Ramazan ayının son on gününün mânevî varidat ve bereketinden istifade edebileceği gibi, bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesini de ihyâ etme ihtimali gayet yüksektir.

İtikâfa çekilen kimse, burada geçirdiği bütün vakitlerini namazda geçiriyor gibidir. Çünkü fiilen namaz kılmadığı vakitlerde de, cami içinde namazı bekler bir hâldedir. Bu şekildeki bir bekleyiş de Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ifadesiyle namaz hükmündedir. O şöyle buyuruyor: “Kılacağı namaz sizden birini yerinde tuttuğu, ailesine dönmesine engel olduğu sürece, o kişi namazda sayılır.”4 “Sizden biriniz, abdestini bozmadan namaz kıldığı yerde oturduğu müddetçe, melekler kendisine: ‘Allah’ım! Bunu bağışla, buna rahmetinle muamele et, diye dua ederler.'”5

Ve bütün bunları yaparken Allah’ın (celle celâluhu) evinde ve O’nun misafiri olma edebi ve titizliği içinde hareket eder. Hayalinden geçenler dâhil, her düşünce ve davranışına dikkat eder ve her mümin için temel ideallerden olan ihsan ufkunu yakalamaya çalışır.

Kullukta Derinleşmenin Bazı Temel Unsurları ve İtikâf

Nazarî-amelî İrtibatı Bilindiği gibi dinî meselelerin nazarî yanında bir icmal hâkimdir; matlup olan, onların amelî plânda tafsile ulaştırılmalarıdır. Sadece fikir hâlinde bulunan ve tatbik sahasına çıkarılmamış olan bir bilgi, pratiğe dökülmedikçe ve fiilî olarak ortaya konulmadıkça asıl tesirini icra edemez ve semeredâr olamaz. Gerçi nazarînin bir kısmı çok kıymetlidir. Meselâ, iman pek değerli bir nazarîdir; fakat onun da bir inkişaf alanı vardır. O alan sâlih ameldir; onun derinliği ise ihsan şuuruna ulaşmaktır. İman çok ehemmiyetli olsa da, onun vadettikleri ancak amelle bilinir; iman, amel sayesinde inkişaf ettirilmeyince, duyulması lazım gelenler duyulamaz, sezilmesi gerekenler sezilemez ve imanın hakiki tadına varılamaz. Bu itibarla, önce iman amelle tafsile ulaştırılmalı, sonra sâlih amelde sebat edilmeli ve derinleşme peşine düşülmeli; akabinde ise, canlılığın hep korunması ve hiç heyecan yorgunluğu yaşanmaması için o amele sürekli yenilenmeler, renkler ve farklı desenler katılmalıdır. Namaz, Kur’ân okuma, evrad u ezkâr, tefekkür, muhasebe, rabita-i mevt vb. birçok ibadetin beraber yapıldığı adeta paket bir ibadet programı olduğundan itikâfta amel bir nevi zirveye çıkar. İtikâfta elde edilen bu seviye belli bir ölçüde de olsa diğer zamanlarda muhafaza edilirse kullukta derinleşme adım adım gerçekleşebilir.

Temadî Diğer taraftan kullukta temadi çok önemlidir. Samimâne ve şuurluca ortaya konan ibadet ile arınma ve kurbet kazanma birbirini takip eder; bu şekilde kullukta temâdî sağlanmış olur. İbadetin şuurluca yapılmasıyla onun temâdîsi (sürüp gitmesi, devamlı olması ve kalıcı tesirler bırakması) arasında ‘salih daire’ söz konusudur. Çünkü her şer aynı zamanda başka bir şerre çağrı ve her kötülük sonraki bazı kötülüklerin mukaddimesi olduğu gibi; her hayır da, diğer bir hayrın davetçisi ve her güzel amel başka iyiliklerin vesilesidir. Devam ve temâdî kalb ve ruh hayatında derinleşmeyi temin eder; derinleşme de, şuurda ve vicdanda ayrı bir enginliğe kapı aralar; insanı farklı bir marifet ufkuna ulaştırır. Şayet Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) itikâf sünneti süre açısından da aynen yerine getirilirse, on gün boyunca yoğun bir şekilde devam edecek olan bu paket ibadet kişiye ibadette temadi adına ciddi bir fırsat sunmuş olacak ki, itikâftan sonra da bunu kısmen de olsa sürdürmek mümkün olacağından kullukta derinleşmeye ciddi katkı sağlar.

Nafile ibadetler Kullukta derinleşmenin ve Cenab-ı Hakk’a daha çok yaklaşmanın bir yolu da farz ibadetlere ek olarak nafile ibadetlere devam etmektir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir kudsî hadislerinde, farz ibadetlerin yanı sıra insanı Allah’a yaklaştıracak, dostluğuna ve sevgisine mazhar kılacak dolayısıyla kullukta derinleşmeye vesile olacak nafile ibadetlerin önemine işaret etmişlerdir.6 İtikâf mutlak mânâda nafile bir ibadet olduğu gibi, şayet gereğine uygun ikame edilirse, yukarıda işaret ettiğimiz gibi bünyesinde birçok nafile ibadet de barındırmaktadır. Tabir yerinde ise itikâf nafile ibadetler mahzenidir.

Allah Rızası Zahiren önemsiz ve küçük gibi görünse de her müspet davranışı bir ganimet bilip ona sarılarak Allah’ın rızasını arama azmi ve gayreti de kullukta derinleşmenin yollarındandır. Zîrâ Allah rızasının ve ona terettüp eden af, mağfiret ve kurbetin hangi amelde olduğu bilinmemektedir. Bu hususa dikkat çekmek üzere Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine tavsiyede bulunmasını isteyen bir sahabiye şöyle buyurur: “Allah’a karşı muttaki ol ve iyilik adına hiçbir şeyi küçük görme.”7 Diğer bir hadîslerinde: “Bir hurmanın yarısıyla da olsa, bunu da bulamazsanız bir güzel sözle kendinizi ateşten koruyun”8 buyurur. Elbette bunun zıddı da söz konusudur, yani sıradan bir kötülük veya yanlış davranışımız bizleri Allah’ın rızasından uzaklaştırarak gazabına duçar kılabilir, neticede ebedî hüsrana uğrayabiliriz. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), susamış bir köpeğe su veren kötü yola düşmüş bir kadının affedildiğini, buna mukabil bir kediyi eve hapseden bir mü’mine kadının da Allah’ın gazabına uğrayarak Cehennem’e gittiğini misâl olarak belirtmişlerdir.9 İtikâf ibadeti ve ihtiva ettiği diğer ibadetlerin tamamı ihlâslı, samimi ve şuurlu bir şekilde Allah rızasını kazanmaya müteveccih bir karakter arz ederler. Zîrâ bunlar, riyâ başta olmak üzere, ibadete halel getirecek unsurların hemen bir çoğundan uzak ibadetlerdir. Şayet iradenin hakkı verilip ucuptan da korunabilirse, âkif itikâfıyla sadece Allah rızasına müteveccih olma imkânı yakalayabilir.

Muhasebe, Murakabe ve Tefekkür Muhasebe, murakabe ve tefekkür de kullukta derinleşme yolları ve pratikleridir. Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diyebileceğimiz muhasebe10; mü’minin, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı her şeyi gözden geçirip, hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışlıkları ve kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi mevzuunda da ciddî bir teşebbüs sayılır. İnsanın, kendi kendini ledünnî yanlarıyla, iç derinlikleriyle, mânâ ve ruh enginlikleriyle keşfedip tanıması, tanıyıp yorumlaması diye de ifade edebileceğimiz muhasebe, gerçek insanî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi ve korunması yolunda bir ruh cehdi ve düşünce sancısıdır.

Herhangi bir mevzuda, geniş, derin ve sistemli düşünme mânâlarına gelen tefekkür11 ise, hâdiselerden ibret alma ve çeşit çeşit netice çıkarmanın çerağı, tecrübelerin altın anahtarı, hakikat ağaçlarının fideliği, kalb nurunun da gözbebeğidir. Onun içindir ki, her güzel şeyde olduğu gibi tefekkürde de zirveleri tutan Ufuk İnsan: “Tefekküre denk ibadet yoktur; öyle ise gelin Cenâb-ı Hakk’ın nimet ve kudret eserlerini tefekkür edin! Ama zinhâr Zât-ı Bârî’yi tefekküre kalkışmayın; zîrâ o, insan düşüncesini aşan bir mevzudur.”12 mealindeki sözüyle, düşünebileceğimiz sahanın sınırlarını belirler ve bize, güç, imkân ve iktidarlarımızın hudutlarını ihtar eder.

Gözetme, mülâhazaya alma, intizarda bulunma, kontrol etme ve kontrol edildiği şuuruyla yaşama mânâlarına gelen murakabeye13 gelince, o hâl ehlince, Allah’tan gayrı her şeyden alâkayı keserek kalben Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ilm-i İlâhî’nin her şeyi kuşatmış olduğu inanç ve mülâhazasıyla nefsini menhiyâta karşı gemleyip hayatını Allah’ın emirleri ışığı altında dizayn edip yaşamaktan ibaret görülmüştür.

İtikâf, âkifin kabiliyetleri ölçüsünde muhasebe, murakabe ve tefekkürün adeta zirve yapabileceği bir ibadet ve fırsattır. Elbette bu konularda önceden bazı bilgiler edinmek meseleyi daha da verimli hâle getirecektir. Âkif, “Tefekkür nasıl yapılır, murakabede nelere dikkat edilir, muhasebenin verimli hale gelmesi nasıl gerçekleşir?” sorularının cevabına asgari düzeyde de olsa âşina olmalıdır. Aksi takdirde verimsiz hayalvari düşüncelere dalmak mümkün olabileceği gibi, muhasebe neticesinde ümitsizlik eşiğine gelmek de mümkündür.

Evrad u Ezkar ve Rabita-i Mevt Başta tasavvuf ehl-i olmak üzere insan-i kâmil olma yolunda mesafe almak ve kullukta derinleşmek isteyen hak dostları, temelde iki metot uygulamışlardır: Evrad u ezkâr ve rabıta-i mevt… Girişte işaret ettiğimiz gibi, şayet programlı ve hazırlıklı bir şekilde yapılırsa itikâf, başta Kur’ân olmak üzere birçok evrad u ezkara beşiklik yapabileceği gibi, caminin mânevî atmosferini gecenin lahutî sessizlik ve derinlikleriyle birleştirerek İlâhî varidata mazhar kılacak bir rabıta-i mevt yapmak mümkündür.

Seyr u Sulûk Nefsi kirlerden arındırma gayreti de kullukta derinleşme yollarındandır ki bu, ancak tasavvuf erbabının ‘seyr u sülûk’ adını verdikleri nefsle mücahede ameliyesiyle mümkün olabilir. ‘Seyr u sülûk’ ifadesi, belli bir usûl dairesinde hayvanî ve cismanî arzulardan uzaklaşıp kalb ve ruhun hayat çizgisinde gönül ayağıyla Allah’a yürümenin, O’na vâsıl olma yollarını araştırmanın ve böyle bir vuslata erebilmek için ‘mesâvi-i ahlâk’ da diyebileceğimiz fenâ huylardan uzaklaşmanın ve Kur’ânî ahlâkla ittisaf etmenin unvanıdır.14Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadîs-i şerîflerinde bunun bazı temel prensiplerine şöyle işaret etmiştir: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.”15 Daha sonra gönül ehli, seyr u sülûkün temel unsurlarını geniş anlamıyla zikir, kıllet-i menam, kıllet-i taam, kıllet-i kelâm ve uzlet ani’l-enam şeklinde formüle etmişlerdir ki, bunların tamamı itikâfta bir araya gelmektedir. Elbette iradenin hakkı verilir, hazırlık yapılır ve bu konularda önceden bir miktar bilgi elde edilirse nefsi arındırma, ruha mertebe kazandırma dolayısıyla kullukta derinleşme imkânı elde edilebilir.

Netice İtikâf cami bir ibadet olarak birçok mânevî faydasının yanı sıra kullukta derinleşme adına da kaçırılmaması gereken peygamberler sünnetidir. Şayet Ramazan ayının son on gününde bu ibadet ikame edilirse, manen elde edilen mertebeyle birlikte, içinde bulunulan zaman (Ramazan ve muhtemelen Kadir gecesi) ve mekânın (Allah’ın evi mescid) kutsiyeti kişinin elinden tutar ve adeta vahyin Hirâ Sultanlığındaki ilk nüzulüne benzer şekilde, Kur’ân’ı Hz. Cebrail’den dinliyor gibi bir hal yaşanabilir. Elbette iradenin hakkı verilerek bunun ruh ve vicdandaki tesirleri sonraki günlerde de kısmen devam ettirilebilir.

*Celal Bayar Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülhakim Yüce a.yuce@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Geniş bilgi için bkz: F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, I, 120.

2. Geniş bilgi için bkz: Mustafa Yılmaz, Peygamber Efendimizin Dilinden Sabah-Akşam Dualarının Esrarı,http://www.herkul.org/yazarlar/dilinden/

3. İbn Mace, Sıyam, 67.

4. Buhârî, Ezân, 36; Müslim, Mesâcid, 275.

5. Buhârî, Ezân, 36.

6. Buharî, Rikak, 38.

7. Müsned, 32/148.

8. Buharî, Zekât, 10.

9. Buharî, Bed’ü’l-Halk, 17.

10. Geniş bilgi için bkz: F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, I, 62.

11. Geniş bilgi için bkz: F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, I, 67.

12. et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 6/250.

13. Geniş bilgi için bkz: F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, I, 125.

14. Geniş bilgi için bkz: F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepeleri, II, 244, 283.

15. Suyuti, Fethu’l-Kebir, I, 58.

Kalb ve Ruh Hayatında Mürşidin Rolü

Soru: Bazıları bir mürşide bağlanmayı zorunlu görüyor ve ondan el almadan kurtulmanın mümkün olamayacağını iddia ediyorlar. Bu konudaki mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

Cevap: Mürşid kelimesinin bir umumî, bir de tasavvuf ıstılahı çerçevesinde daha hususî manada kullanımı vardır. Umumî manada mürşid, insanı eğri yollardan sakındırıp ona doğru yolu gösteren, gönülleri Hakk’a uyaran, muhatabın aklını, hissini, gözünü, kulağını bazı hakikatlere açan ve böylece onu kalb ve ruh ufkuna yönlendiren insan demektir. Bu itibarla camide vaaz veren veya bir mecliste sohbet eden insana mürşid denebileceği gibi dükkânına gelen bir insana hak ve hakikati anlatmak suretiyle ruhunun ilhamlarını onun gönlüne boşaltan esnafa da bir manada mürşid denebilir.

Tasavvuf ıstılahı içinde yer alan daha hususî manadaki mürşid mefhumuna gelince o; kendisi de öncelikle bir mürşide intisap eden, erbainler çıkaran, çileden geçen, seyr u sülûk-i ruhanide mertebeler kat eden, yani az yiyip, az içip, az uyuyup, hayrete varıp fani olan ve böylece O’nu bulma istikametinde belli bir paye ihraz eden ve netice itibarıyla da mürşidi tarafından irşada mezun kılınan zat demektir. Bir insana böyle bir ameliyenin verilmesine hilafet ve hilafet verilen zata da halife denmektedir. Soruda ifade edilen husus da zannediyorum, has manadaki mürşid mefhumuyla alakalı; dolayısıyla özellikle bu konu üzerinde biraz daha durmak istiyorum.

Mürşidin Firaseti, Müridin Kabiliyeti

Dünden bugüne Nakşî, Kadirî, Şazilî, Rifaî, Bedevî… gibi hak ve hakikate ulaştıran değişik tariklerden herhangi birine intisap etmek suretiyle yetişen pek çok büyük zat vardır. Özellikle istidat ve kabiliyet sahibi bazı kimseler bir mürşid-i kâmili bulunca birdenbire şulefeşan olmuş ve etraflarını aydınlatmaya başlamışlardır. Mesela her ikisi de seyyid olan Alvar İmamı ile babası Hüseyin Kındığî Efendi, Pîr-i Küfrevî Hazretleri’ne intisap etmek üzere Bitlis’teki dergâhına vardıklarında, Hazret, muhtemelen onlardaki istidadı keşfettiğinden dolayı kendilerine hususî teveccühte bulunmuş, çok ihtimam göstermiş ve her ikisine birden hilafet vermiştir. Bu durum karşısında, o güne kadar Küfrevî Hazretleri’ne hizmet eden müritler, gece yarısı baba ve oğluna tazyik edici bir üslupla konuşmaya başlayınca birdenbire kapı ardına kadar açılmış ve içeriye giren Küfrevî Hazretleri onlara şöyle hitap etmiştir: “Mollalar! Mollalar! Hüseyin ve Muhammed Lütfi Efendi’nin bana ihtiyaçları yoktu. Onları kemâlâtı buraya getirdi.” Evet, bazı kişilerde meknî öyle bir kabiliyet ve istidat vardır ki,

وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى نُورٍ

(Nûr Sûresi, 24/35) ayetinin işaretiyle onlar, ateş dokunmasa da tutuşabilecek ve şulefeşan olacak bir mahiyete sahiptirler ve bir hamlede, bir nefhada belli makamlara sıçrayabilirler.

Fakat bazı müridler de vardır ki, istidatça inkişafa açık bir insan oldukları halde, uzun zaman sadıkane şeyhlerine hizmet etmeyi tercih ederler. Mesela Mevlana Halid-i Bağdadî Hazretleri, ulûm-i âliye-i İslâmiye’den icazet almış olmasına rağmen Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin yanına gitmiş ve yirmi sene onun tekkesinde süpürgecilik yapmış, daha sonra yeniden Bağdat’a dönmüştür. Bildiğiniz üzere Halid-i Bağdadî Hazretleri, kendi zamanının müceddidi kabul edilmektedir. O, tabiat ve irşad mesleği açısından Üstad Hazretleri’ne çok benzer. Şöyle ki, onun müridlerine gönderdiği mektuplarda yer alan, “Hiçbir zaman diyet ödemeye mecbur kalacağınız işlere talip olmayın, hükema ve ruesa ile münasebete geçmeyin; kimsenin elindekine göz dikmeyin, dünyaya karşı müstağni davranın; hizmet edebilmek için, bir tane eşiniz varsa ikinci eş düşünmeyin.” gibi ihlâs, samimiyet, kardeşlik ve istiğnaya davet eden ifadelerine baktığınızda, bunların temel yaklaşım itibarıyla ihlâs ve uhuvvet risalelerinde anlatılan hususlarla aynı olduğunu görürsünüz. İşte böyle önemli bir zat yirmi sene bir tekkede süpürgecilik yapmayı tercih etmiştir.

Mürşid, Mürşid-i Kâmil Bile Olsa

Asıl konumuza dönecek olursak, evet, sofilik geleneğinde has manasıyla bir mürşidlik makamı olmuştur. Bu makamı ihraz eden önemli zatlar, kendilerine intisap eden insanları, firasetleriyle çok iyi okumuş, bazen yüzlerinden, bazen bakışlarından, bazen de gözlerinin irisinden onların istidat ve kabiliyetlerini keşfetmiş; buna göre onları inkişafa sevk etmiş ve zamanı gelince değişik yerlerde irşadla vazifelendirmişlerdir. Bu açıdan eğer günümüzde de Hz. Şah-ı Geylanî, Mevlana Halid-i Bağdadî, Muhammed Bahauddin Nakşibendî, Alaaddin Attar ve Ebu’l-Hasan eş-Şazilî gibi hakiki manada her yönüyle derin mürşidler varsa, onların rahle-i tedrisinde bulunma, istidat ve kabiliyetlerin inkişafı adına çok önemlidir. Fakat şurası unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hak içinde bulunulan zamanın ihtiyaç ve şartlarına göre farklı zamanlarda farklı şahısları, farklı metotlarla irşad vazifesiyle serfiraz kılmıştır. Bu itibarla, denilebilir ki, şayet bugün Abdülkadir Geylanî Hazretleri olsaydı ve o, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) aslî mesajından mülhem olarak alıp o günün şartları ve ihtiyacına göre ortaya koyduğu irşad yol ve yöntemini günümüzde de aynen uygulamak isteseydi, bu durum günümüzün dertlerine çok fazla derman olmayacaktı. Aynı şekilde İmam Gazzâli Hazretleri gibi kendisine Hüccetü’l-İslam dedirtmiş yani İslâm’ın hakkaniyetine en büyük şahit olan zirve bir insan, o gün itibarıyla İslâm’ın karşısında yer alan batıl cereyanlara karşı mücadele adına kullandığı argümanları, bugün alıp günümüzün dertlerine bir reçete olarak yazsaydı, bu reçete, girift hale gelmiş günümüz problemlerinin çözümü adına yeterli olmayacaktı. Bunları söylerken büyük laf ettiğim ve -hâşâ- o büyük zatlar hakkında olumsuz bir kanaat serdettiğim zannedilmemelidir. Zira o yüce kametler zamanlarının hakkını vermiş ve hatta aşmışlardır. Ancak bu sözlerle dikkat çekmek istediğim husus şudur; semavî mesaj hep muhatapların düşünce, idrak, seviye ve ihtiyaçlarına göre nazil olmuştur. Dolayısıyla bu sözler bir realitenin ifadesidir. Elbette ki günümüz insanlarının, düşünce ve irfan hayatları adına, bu önemli zatlardan ve onların o çok kıymetli eserlerinden istifade edeceği pek çok husus vardır. Fakat günümüzde fen ve felsefeden gelen küfre ve küfrün ötesinde korkunç ve gizli bir küfür olan ve temerrüde dayanan nifaka karşı mücadele şekli daha farklı donanım ve argümanlar gerektirir. Evet, günümüzü doğru görebilen, doğru okuyan, laboratuarlarını bu döneme göre çalıştıran, elindeki imkân imbiklerini bu döneme göre işlettiren ve buna göre reçeteler yazabilen bir mürşid olması gerekir ki, günümüzün dertlerine derman olabilsin. İşte böyle biri bulunduğu takdirde onun elinden tutmak kalb ve ruh ufkuna doğru kanat çırpma adına çok önemlidir. Elinden tutulduğu takdirde böyle bir mürşid-i kâmil, ufkunuzu açar, önünüzdeki engel ve problemleri giderir ve böylece siz daha hızlı ve daha emniyetli bir şekilde yol kat edersiniz.

Fakat kanaatimce, günümüzü doğru okuyan, çağın dertlerine önemli reçeteler sunan mükemmel bir mürşid-i kâmil bile olsa, insan asla inhisara gitmemeli, darlığa düşmemelidir. Evet, böyle bir zatı bulmuş olsanız dahi, siz kalkıp başka insanlara; “Eğer siz bu zata bağlanmaz, onun dediklerini dinlemez ve yazdıklarını da okumazsanız dalalettesiniz.” gibi bir yaklaşım içine girerseniz aidiyet mülahazasına sapmış, meseleyi bir darlığa mahkûm etmiş ve diğer müminlere karşı korkunç bir suizan içine girmişsiniz demektir. Çünkü pekâlâ sizin gibi düşünmeyen ve farklı bir seyr u süluk çizgisini benimseyen bir insan da Allah’ın izni ve inayeti ile Mürşitler Mürşidi, kemal ehlinin en kâmili Efendiler Efendisi’nin ardından yürüyebilir ve halisane cennete girebilir. Bu açıdan mesleğinin muhabbeti ile yaşamak önemli bir düstur olsa da, başkalarını çekememezliğe girme ve hele işi adavete götürme asla doğru değildir.

Birlik ve Beraberlik Ruhuna Vurulan Balta

Fakirin çocukluğu da değişik tekke ve zaviyelerde geçtiğinden dolayı, yer yer bazı kimselerin bu tür sözler söylediğine şahit olmuşumdur. Mesela bazıları, Bayezid-i Bistâmî Hazretleri’ne ait olduğu ifade edilen “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.”/“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” sözünü yanlış ve dar bir yoruma tabi tutarak bu sözle, hususî manada tarikat silsilesi içinde bir mürşide/şeyhe intisap etmenin mecburi olduğunu ifade ederlerdi. Kanaatimce, kâmil bir üstadın önem ve gereğini ifade eden geniş manalı bu sözü böylesine dar bir çerçevede yorumlamak, onu suizanna ve aidiyet mülahazasına açık, İslâm’ın evrensellik ve kuşatıcılığına muhalif nahoş bir ifade haline getirmek demektir. Zira elimizde Kur’an ve Sünnet’in temel disiplinleri var ve o disiplinler kendisine inanan bütün gönülleri kucaklayacak bir enginlik ve kuşatıcılığa sahiptir.

Hz. Pîr, inhisar-ı fikrin, nefis sevgisinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Yani bir insanın her şeyi kendi fikirlerine bağlı götürmesi, bir nevi bencillik ve egoizmadır. İşte bunun farklı bir çeşidi de, aidiyet mülahazasına girmektir. Yani mutlak doğruyu, sadece mensup olduğu tarikat, cemaat veya hareketin düşünceleri içinde görmek, bunun haricinde bulunan kişilerin ise havanda su dövdüğüne inanmaktır. Fakat bilinmelidir ki böyle bir yaklaşım, maddî manevî sukûta sebebiyet verebilecek korkunç bir suizandır.

Evet, şahsî enaniyetler cemaat enaniyetine dayandığı takdirde daha bir kuvvet kazanır. Bu açıdan geleneksel olarak turuk-ı âliye içinde yer alan bir tarikata veya bir cemaat ve harekete mensup olan kişiler, bir taraftan gittikleri yol veya mensup oldukları zatı isabetli görmenin ve ona derin bir muhabbet duymanın yanı başında diğer yandan başkalarını haksızlığa mahkûm etme gibi bir haksızlığa düşmemelidir. Yoksa hak yolda giderken hiç farkına varılmaksızın şeytanî bir yola sapılmış olur. Böyle bir tehlike herkes için muhtemeldir. Şayet kendilerine fevkalade hayranlık duyduğum Hz. Gazzâli, İzz b. Abdisselam, Fahreddin er-Râzi, Necmeddin-i Kübra gibi çok büyük kametlerden biri bugün yaşasa ve etrafındaki insanlara böyle bir mülahaza ifade etmiş olsaydı, ben başımı onun ayaklarının altına koyar, ayaklarının altını öper; ama “Hazret bu mevzuda yanılıyorsunuz.” derdim.

Hâsılı, kurtuluşun ille de bir tarikat, cemaat veya harekete intisapla mümkün olacağını düşünmek, tarikat silsilesi ile gelen bir mürşidin arkasından gitmeyi zarurî görmek ve hatta o zata intisap etmeyenleri dalalette görüp onların kurtulamayacağına inanmak asla doğru değildir; kazanma kuşağında kaybetme demektir. Rabbim, vifak ve ittifaka eşedd-i ihtiyaçla muhtaç olduğumuz şu günlerde ümmet-i Muhammedi bu türlü inhiraf ve âfetlerden muhafaza buyursun.

M. Fethullah Gülen

Ülfet ve Tedavi Yolları

Bir mü’min için metafizik gerilini çok önemli bir meseledir. Metafizik gerilim denince akla ilk gelen mânâları içinde; Allah’ın dininin âfâk-ı âlemde şehbal açması için elâleme birşeyler anlatma, yazma, düzen kurma, bir mekanizmayı işler hâle getirme istikâmetinde dâima canlı olma… Yılgınlık göstermeme, yılma bilmeme… Dâima cephesini ve hedefini koruma, istikâmetinde dipdiri durma… Menfilere karşı da çok ciddi bir boykot ve aksiyon içinde bulunma… Diğer bir ifadeyle; Allah ve Rasulüne (sallallahu aleyhi vesellem) sönme bilmeyen bir aşk ile sarılma… Küfür ve küfre aid şeylerden de yılandan, çıyandan kaçıyor gibi kaçma.. Bir Hadis-i Şerifte Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’in ifade ettiği gibi: “Üç şey kimde bulunursa o, imânın tadını tatmış demektir; Allah ve Rasulünü (sallallahu aleyhi vesellem) her şeyin üstünde sevme, ferdleri sadece Allah için, Allah’tan ötürü sevme, bir kere de imân ettikten sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe, cehenneme atılıyor gibi kerih görme (Müslim, İman, 15).

Ülfetin Tedavi Yolları

1) Metafizik Gerilimi, canlılığı devam ettirmek ve zamanla kalb kasvetine düşmemek için öncelikle; insanı ameliyat-ı fikriye ve ruhiyeye götürecek şeyleri tefekkür etme ve bu tefekküre sevkedecek âmiller ile içli dışlı olma gerekmektedir. Meselâ: Allah bu kâinatı bir kitab ve içindekileri de bu kitabın cümleleri halinde yaratmıştır. Tâki inanlar bu kâinat kitabını, eşya ve hâdiselerden ibaret cümlelerini okuyup düşünsün, ifade ettikleri mânâları anlasın ve kavrasınlar. Herşeyde Cenâb-ı Hakk’ın ilim, irade ve kudretinin tezâhürlerini, hikmetlerini görsünler ve O’nun her yerde esmâ ve sıfatlarıyla hâzır ve nâzır olduğuna inansınlar. Bunun neticesinde de, her yerde hâzır ve nâzır olan O Zât’ın huzurunun edebine uygun bir şekilde hareket etsinler.

Allah ü Teâlâ kâinat kitabını sayfa sayfa önümüze sermiş. Bunu anlamamız için Nebiler göndermiş, bu kitabın ahkâmını yine peygamberlere verdiği kitaplarla bize anlatmış. Aradan zaman geçip peygamberlerin sesi ve soluğu uzaktan duyulmaya başlayınca müceddidler göndermiş (Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: “Allah bu ümmet için her yüz yılın başında müceddidler gönderir”, Ebu Dâvud, Melâhim, 1; 4/109). Onlar da Kur’ân soluklayan nefesleriyle O’nu bize yeniden duyurmuşlar. Yani Kur’ân, yeni yeni izah ve tefsirleriyle önümüze serilmiş. Binaenaleyh bunları okuyarak ve kâinat kitabını mütalâa ederek bir fikir operasyonuna, düşüncede daimi yeniliklere gitmek ve her gün kalbimizdeki imân peteğine yeni ballar göndermek gerekirken; insanoğlu bunun tam tersini yapmış, sebepler plânında, madde cendereliği içinde, mengeneler arasında sıkışıp kalmış, vazife-i asliyesini ve hâlıkını unutuvermiş. Halbuki tefekkürden uzak olma, âyât-ı tekviniyeyi düşünmeme insanı kendi içinde murâkabeden de alıkoyar. Yani insan, farkında olmadan fâsid bir dairenin içine girer. Buradan kurtulmak için baş vurulacak her çâre de onu biraz daha bataklığın içerisine saplar.

Böyle bir duruma duçar olan, eğer tez elden gözünün çapaklarını silip, eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşturulmazsa, kulağını açıp mele-i âlâdan gelen ilâhi mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa içten içe yanıp karbonlaşması ve devrilip gitmesi mukadderdir.

Bunun içindir ki, kâinatın Nâzım’ı Yüce Yaratıcı daima değişik ses ve soluklarla ders ve ikazlarda bulunup hep yeni yeni, açık delil ve açık mucizeli safi mürşidler göndererek ezeli nutkunu tekrar ettirip, gönüllere fer ve bakışlara aydınlık getirmiştir. Ve yine onun içindir ki, insanların alışkanlık peyda ettikleri şeylere karşı, daima onların vicdanlarını uyarmış ve aklın eline verdiği tabloların tekrar tekrar gözden geçirilmesini istemiştir. O tabloları gözden geçiren kimselerden düşünen, bilen, duyan ve aklını kullananlar için hiçbir alışkanlık ve ülfete mahâl bırakmamıştır.

Kur’ân-ı Kerim birçok âyet-i kerimede yaptığı ikaz ve irşadlarıyla, yanından geçip yüzünü göremediğimiz, içinde yaşayıp mevcudiyetini hissedemediğimiz, binlerce hârika ve mucizeye dikkatimizi çekerek ülfeti dağıtmaktadır.

2) Metafizik gerilimin devamı veya “mürur-u zaman”a karşı koyma ancak Allah ile olur. Evet, Allah diri tutarsa diri kalır, öldürürse ölür gideriz. Çünkü dirilten, hayat verendir. Yani, dirilten, hayat veren O olduğu gibi, öldüren de O’dur. Başka bir ifade ile O, içimize nur saçarsa hizmet yolunda dâima canlı ve şevkli kalır, nurunu çekerse karanlık geceler gibi karanlık içinde kendimizi buluveririz. Cemâli tecellileriyle aydınlatırsa sapmadan, şaşıp yolda kalmadan bir engele takılmadan kurtulur ve bir küheylan gibi tepeleri aşarız. Ama celâli tecellileriyle zuhur ettiği zaman da, fısk ve küfran vadilerinde dolaşmamız işten bile değildir. Buna işaretle Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem): “Rabbim! Göz açıp kapayınca kadar dahi olsa beni nefsimle baş-başa bırakma” (Ebu Dâvud, Edeb, 101) diyerek Allah’ın cemâli tecellilerinin başını okşamasını istemektedir.

3) Metafizik gerilimin devamı için bir üçüncü yol ise; her zaman ve her yerde, içinde bulunulan şartlara göre Rabbin dâvâsına sahip çıkma ve omuz verme. Çünkü O, kendi dâvâsına sahip çıkanların, himmetini âli tutup, dâima dinine hizmetin yanında bulunanların şevkini, aşkını, canlılığını söndürmez ve onları katiyyen terketmez. Zira yeryüzünde bundan daha büyük bir dâvâ yoktur. Bunu hayatının gâyesi bilerek yaşayan ve yaşamak isteyenler için Kur’ân-ı Kerim hem teşvik, hem de neticesindeki mükâfatı bildirir mahiyette şöyle ferman ediyor: “Ey inananlar! Eğer siz Allah (ın dinin)’e yardım ederseniz, (Allah da) size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar (kaydırmaz) (Muhammed Suresi, 47\7).

4) Bu meselede başvurulacak diğer bir çâre de, canlılığını kaybetmemiş, aşk ve şevki yerinde olan sâlih mü’minlerle arkadaşlık tesis ederek, karşılıklı münasebetleri en üst düzeyde tutma. Böylece, kubbedeki taşlar gibi başbaşa vererek, yıkılmadan, sökülmeden, dağılmadan mevcudiyeti muhafaza etmek. Zira Cenâb-ı Hak Kur’ân’da: “Ey imân edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun” (Tevbe Suresi, 9\19)buyuruyor. Ayette dikkatimizi çeken husus: Allah’a karşı haşyet hisleri ile dopdolu olduktan sonra, dâima sadıklarla beraber bulunma istenmektedir. Zira kötü arkadaş insanı ergeç cehenneme doğru sürükler.

Onun için sık sık bir araya gelerek, dertli ve ızdıraplı gönüllerle Allah’ın dinine hizmetle alâkalı meseleleri görüşme; gerilimin temâdisi için şarttır denilebilir. Yani meşverette bulunma, fakat işi burada bırakmayıp, fikir ve düşünce plânında ele alınıp, kararlaştırılan hususları hayatın içine taşıma, başka bir ifade ile aksiyon ve fiiliyat plânına aktarma. Böylece: “Bana bir adım yaklaşana, ben iki adım yaklaşırım” (Buhâri Tevhid, 15, 50) kudsi hadisine mâsadak olma.

Evet, Allah’ın dinine hizmet edenlerden ayrılmama önemli bir esastır. Çünkü onlar Allah’ın ordusudur. Allah’ı anlatanlar, insanları Allah’a ve O’nun dinine dâvet edenler, Kur’ân’ın tâbiriyle hizbullah’tır:” Allah’ın ordusu da kurtuluşu erenlerinin kendileridir” (Mücâdele Suresi, 58\22).

5) Metafizik gerilimin en önemli dinamiklerinden birisi de; Râbıtayı mevttir. Yani şu ölümlü dünyada, ölüm hakikatini bir lahza hatırdan çıkarmama. Çünkü ölüm, insana öbür âlemi hatırlatır. Burada yaptıklarından birer birer sorguya çekileceğini, bütün dehşetiyle sıratı ve bütün korkunçluğuyla cehennemi hatırlatır. Ölüm; cennete, rıdâya ve rıdvâna ümitleri âdeta kamçılar ve şahlandırır. Diğer taraftan da günahların ağırlığı altında acaba cennete varabilir miyim endişesini verir. Binaenaleyh bu, insanda ciddi bir canlılık meydana getirir.

“Her nefis her an ölümü tatmaktadır’(Al-i İmrân Suresi, 2\185) âyetine inkıyad ederek, ölüm gelmeden ölüm için hazırlanma. Efendimiz ‘in huzuruna, emanet ettiği dâvâya riâyet etmiş ve hizmet vermiş mü’minler olarak çıkma.

“(Yer) üzerinde bulunan herşey yok olacaktır” (Rahmân Suresi: 55\26) âyetine imtisalen de dünyadaki şeylere gereğinden fazla değer vermeme.

Böylece iki yönlü olarak, yani bir taraftan dünyaya dünya kadar değer verme, öbür taraftan da daima lezzetleri acılaştıran ölümü hatırlayarak, hatta bir lâhza hatırdan çıkarmayarak âhiretimizi ma’mur etmek için çalışma.

6) Başta Nebiler ve ümmetleri, Özellikle Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ve Ashab-ı Kiram’a ait olmak üzere mazinin altın sayfalarını sık sık mütâlâa etmek ve düşünce ufku aydın, vecd ve heyecan insanlarına aid şeyleri okuma da; metafizik gerilimi koruma ve ülfeti gidermede önemli bir rükundur.

Bu yazdıklarımızın, Rabbimizin huzurunda bütün ümmet-i Muhammed için bir duâ mahiyetinde kabul edilmesi recâ ve ümidiyle.

Prof. Dr. Davut Aydüz

Cevşen Üzerine

Arapça bir kelime olan Cevşen, sözlükte “bir tür zırh, savaş; elbisesi” anlamına gelmektedir. Terim olarak Şiî kaynaklarında Ehl-i Beyt tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnad edilip Cevşen-i Kebîr ve Cevşen-i Sagîr diye bilinen, metinleri birbirinden farklı uzun bir duânın adıdır.

Cevşen-i Kebir: Diğerine nisbetle çok daha meşhûr olup (Cevşen) denilince genellikle bu duâ akla gelir. Musâ el-Kâzım – Ca’fer es-Sâdık – Muhammed el-Bâkır – Zeynelâbidîn – Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnâd edilir.

Anlatıldığına göre Asr-ı saâdet’te cereyan eden savaşların birinde (bir rivâyette Uhud’da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada Hz. Peygamber ellerini açarak Allah’a duâ etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrâil gelmiş ve “Ey Muhammed! Rabbin sana selâm ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duâyı okumanı istiyor. Bu duâ hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacak.” demiştir. Olayla ilgili Şiî kaynakları, Cebrâil’in Hz. Peygamber’e söz konusu duânın önemi ve fazîletiyle ilgili geniş bilgi verdiğini de kaydeder.

Cevşen-i Kebîr, her biri Allah’ın isim ve sıfatlarından on tanesini ihtivâ eden yüz bölümden ibaret uzunca bir duâdır. Her bölümün sonunda “Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emâne’l-emân hallisnâ/ecirnâ/neccinâ mine’n-nâr” (Sübhânsın yâ Rab! Sen’den başka yoktur ilâh! Emân diliyoruz Sen’den, Koru bizi Cehennem’den!) ibaresi tekrarlanmaktadır. Bu yüz bölümden yirmi beşinin başında “ve es’elüke bi-esmâik” ibaresi bulunmakta ve “yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm” şeklinde Allah’a ait isimleri ihtiva etmektedir. Bu ifade ile başlayan her bölüm arasında ise genellikle üç paragraf hâlinde “Yâ hayra’l-Gâfirîn” ibaresiyle başlayıp devam eden değişik münâcatlar şeklinde duâlar yer alır. Böylece duânın tamamı Allah’a ait iki yüz elli isim ile yedi yüz elli sıfat ve münâcâtı kapsamış olur. Bütün bu münâcatların ana gayesi, duânın muhtevasından ve her faslın sonunda tekrarlanan “el-Emân el-Emân hallisnâ mine’n-nâr” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, dünya âfetlerinden ve âhiret azabından kurtuluş niyaz edilmektedir.

Cevşen-i Kebîr özellikle Şiî dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak, gerekse çeşitli duâ mecmuaları içinde birçok defa basılmış ve şerhleri yapılmıştır.

Muhtevasının güzelliği, ifadelerinin akıcılığı ve okunduğunda elde edilebilecek dünyevî ve uhrevî iyi sonuçlara dair rivayetlerin çokluğu sebebiyle olacaktır ki Cevşen-i Kebîr Türkiye’de bazı Sünnî müslümanlar arasında da ilgiyle karşılanmıştır. Duâyı Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, tarikata dair birçok evrâd ve ezkârı derlediği Mecmûatü’l-Ahzâb adlı eserinde nakletmiş, daha sonra özellikle Risâle-i Nûr talebeleri tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçe’ye de tercümeleri yapılmıştır.

Şiî kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı bölümler ile isim ve sıfatların sıralanışında takdim ve tehirler, bazı kelime ve harflerde değişiklikler, özellikle bölümlerin başlangıç ve bitimlerinde tekrarlanan cümlelerde eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır. Yine bu kitaplarda 100. bölümden sonra zikredilen ve “Allahümme rabbenâ” diye başlayan kısım da rivâyetin aslında mevcut değildir. Bu farklılıklar, Türkiye’de basılan kitapların duâyı Şiî kaynaklarından değil, Mecmûatü’l-Ahzâb’da rivâyetin aslına ve kaynağına işaret edilmeden nakledilen metinden almalarından kaynaklanmaktadır. Cevşen-i Kebîr’in Süleymaniye Kütüphanesi’nde müstensihi ve istinsah tarihi bilinmeyen bir nüshası mevcuttur (el-Cevşenü’l-Kebîr, Hacı Mahmud Efendi, nr.1986/4, vr.62a-77b).1

Cevşen ile ilgili Bazı iddialara Cevaplar

a. Rivâyet yönüyle yapılan tenkit:

Bu konudaki tenkit: “Cevşen’in Sünnî kaynaklarda bulunmaması, Şiîler’ce muteber kabul edilen Kütüb-ü Erbaa’da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir”2 şeklindeki iddiadır.

Cevşen ile ilgili rivâyetlerin, hadîs usûlünde kabul edilen rivayet usulleri ve özellikle hadîsin kabulünü gerektiren mütevâtir, sahih, hasen kategorileri içerisinde olmaması, Cevşen’in sıhhatine gölge düşürmüştür. Üstelik bunun Musâ el-Kâzım – Ca’fer es-Sâdık – Muhammed el-Bâkır – Zeynelâbidîn – Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnâd edilmesi, yani hep Şiâ’nın sahip çıktığı şahsiyetler yoluyla intikali, Sünnî dünyanın bu rivayeti göz ardı etme neticesini vermiştir. Yalnız bu husus, sened tenkidi açısından yapılan bir değerlendirmedir. Bunun ise Cevşen’in mana ve muhtevasına menfî yönden bir tesirinin olması düşünülemez. Ayrıca, Hz. Ali veya ondan sonraki dönemler içinde çıkan Sünnî-Şiî ihtilâfı sadece Cevşen değil, sayılamayacak kadar çok sahih hadislerin gerek Sünnî, gerekse Şiî kaynaklarında yer almamasına neden olmuştur. Öyleyse bazılarının ortaya çıkıp “Cevşen’in Sünnî kaynaklarda bulunmayıp, sadece, Şiîler’ce muteber kabul edilen Kütüb-ü Erbaa’da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir”3 demelerinin aklî, mantıkî ve islâmî bir temeli olmasa gerektir. Bu konuda Sünnî ve Şiî dünyasının hadîs usûl kitapları, hadîsi kabul (ahz-ı hadîs) şartları açısından incelense ve elde edilen bilgiler ışığında hadîs kitapları mukâyese edilse, karşımızda Cevşen örneğinde olduğu gibi birçok sahih hadîsin çıkacağı muhakkaktır. Fakat ne yazık ki, Şünnî-Şiî ihtilâfı ve mezhep taassubu bu tür bilgilerin sadece Sünnî veya sadece Şiîler’in malı olmasını sağlamıştır.

Bu konuda son olarak şunu söyleyebiliriz; Gümüşhanevî hazretlerinin Mecmûatü’l-Ahzâb adlı eserinde Cevşen’i nakletmesi ve Bediüzzaman hazretlerinin de bu duâyı Mecmûatü’l-Ahzâb’ın içinden çıkartıp talebelerine vird ü zebân etmelerini emretmesi, bu zatların senet açısından yukarıda ifade edilen olumsuzluklara rağmen, bunu kabullendiklerini gösterir.4

Metin tenkidinde bulunanlara da kısaca şöyle diyebiliriz; acaba Cevşen’in metninde Kur’an’a zıt birşey var mıdır? Hayır, bilâkis, Bediüzzaman’ın ifadesiyle Cevşen’in Kur’an’a zıt olması bir yana, o bizzat Kur’an’dan alınmış bir duâdır. “Yani, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur’an’dan çıkan bir hârika münâcat olan ve marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan…(bir duadır).”5

b. Fazîletiyle ilgili Uydurma Rivâyetler Yönünden Tenkit:

Şiî kaynaklarına dayalı olarak rivâyet edilen Cevşen’in faziletine dair bazı hadisler, ehl-i sünnet’in prensipleri doğrultusunda kabule şâyan değildir. Meselâ, “Cevşen’i okuyan dört semavî kitabı okumuş gibi olur”, “Bunu okuyan asla Cehennem’e girmez” veya “Üzerinde Cevşen yazılı kefenle gömülen kişi kabir azabı görmez”… gibi. Yalnız bu ve benzeri rivayetlerin hepsinin Allah Rasûlü’ne isnad edilmemekte olduğunu da bilmekte fayda vardır. ihtimal bunları bu duâya kudsiyet kazandırma düşüncesiyle -ehl-i beyt imamları kanalıyla geldiği için- bazı ifratkâr kişiler uydurmuş olabilir. Fakat Cevşen’in fazîletine ait aşırı dozda kabul edilebilecek bu şeyler Cevşen’in aslına, mahiyet ve muhtevasına yani onun hâlis duâ olma özelliğine halel verecek değildir. Bir diğer ifadeyle fazileti hakkında söylenen bu sözler dolayısıyla “Cevşen uydurmadır” demenin hiçbir mantıkî ve islâmî dayanağı yoktur.6

c.Bu Kadar Uzun Bir Duânın Ezberlenerek Rivâyet Edilmesi Mümkün Değildir iddiası:

Bu husustaki tenkit ise: “Hz. Peygamber (sas)’e nisbet edilmiş bir hadîs olarak rivayet edilen yaklaşık on beş sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir. Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya tarihî bir vakayı anlatan, hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle zaptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamber’den alınıp rivayet edilmesi imkânsız denecek kadar güçtür”7 şeklindeki iddiadır.

Bu konu ile alâkalı uzun açıklamalarda bulunulabilir. Ezcümle: Hadîs rivayetinde kabullenilen prensipler açısından, sahabe-i kirâm’ın öncelikle hassasiyeti, öte yandan hepsinin birer hafıza dahisi olduğu, şifahî kültür diye adlandırabileceğimiz bir şekilde, metinlerin aynıyla nesilden nesile intikali -ki bunların hepsi en ince ayrıntılarına kadar hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış ve anlatılmıştır- açısından Cevşen ilmî bir incelemeye tabi tutulabilir. Buna göre Cevşen’in metin yönüyle sahih olamayacağına gerekçe olarak getirilen bu sözlerin, islâmî bir temeli yoktur. Bu konuda vak’alar kendi dilleriyle bu gerekçeyi yalanlamaktadır. Zira hadis kitaplarında, kelimesi kelimesine aynı çıkan nice farklı ravilerin rivayet ettikleri hadisler vardır. Bunlardan hareketle Cevşen’i de içine alacak şekilde bir genelleme yapmak elbette doğru olmaz. Fakat bu durum meseleye en azından ihtiyatlı bir şekilde yaklaşmamızı icab ettirir. Ezbere yapılacak olan bu tür indî ve şahsî yorumlar, tahminler, kanaatler ilmî usûl ve adaba yaraşmayan şeylerdir.8

Ayrıca, hadisleri bize rivayet eden devâsâ kametler, aynı zamanda maneviyat âlemlerinin sultanları -derece farkı mahfuz- hükmündedirler. islâm’ın derunî hayat adına getirdiği prensipleri, hiç ödün vermeden tatbîk eden bu insanların “geceleri gündüz” kadar aydındır. Bizim idrak ufkumuzun çok ötesinde bu büyük insanlar, Allah Resûlü ile manevî bağlarını daima muhafaza etmişlerdir. Değil rüyada, yakazaten Nebiler Sultanı ile defaatla görüştüklerini, sıhhati üzerinde şüphe edilen bir hadîsi Efendimiz’e arz edip, cevap aldıklarını bizatihi kendileri bizlere ifade etmişlerdir. Yalnız hemen belirtelim, bu tür bilgiler, islâm’ın genel geçer kaidelerine göre objektif değil, sübjektiftir. Yani bunların inanç ve amel platformunda bağlayıcılıkları bahis mevzuu değildir. inanan inanır, gereğine göre amel eder; inanmayan da günaha girmez ama büyük bir hayır kapısını kendi elleriyle kendi hakkında kapatmış olur.9

Cevşen’in uzunluğundan dolayı kelimesi kelimesine ezberlenip rivayetini uzak görenlerin gözden kaçırdıkları bir konu da; Cevşen’den çok daha uzun olan ve genellikle küçük yaşta Kur’an’ın ezberlenmesi meselesidir. Bu kadar uzun bir metni âdeta noktası ve virgülüne kadar, bir harekesini dahi yanlış okumadan -hatta kurrâ olanlarının kıraât farklılıklarına varıncaya kadar- ezberlemeleri ve genellikle unutmamaları; bir çok yeri itibariyle Kur’an metnine benzerlik arz eden ve Kur’an’dan âyetler olan Cevşen gibi uzunca bir duânın da rahatlıkla ve daha kolay bir şekilde ezberlenebileceğinin açık bir delilidir.

Bediüzzaman, el-Cevşenü’l-Kebîr’in öncelikle Hz. Peygamber (sas)’in duâsı olduğunu ve onu okuduğundan kısaca şöyle bahseder:

“Öyle de, çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptelâ olan insan, münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, el-Cevşenü’I-Kebîr namındaki münâcâtında bin bir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiâze ediyor”.10

“(Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ın), hem binler dua ve münâcâtlarından el-Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsîfe yetişememeleri gösteriyor ki, duâda dahi onun misli yoktur. Risâle-i münâcâtın başında el-Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen”in dahi misli yoktur diyecek.”11 Böylece Bediüzzaman Cevşen’in rivayet olarak Hz.Peygamber’e isnadının sahih olduğunu kabul etmiş olmaktadır.

b. Bediüzzaman, el-Cevşenü’l-Kebîr’in, Kur’an’dan çıkan bir münâcât olduğunu belirterek, muhtevasının Kur’an’a uygun olduğuna işaret etmiştir. O, bu konuda şöyle demektedir:

“Yani, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur’an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan ve bir gazvede: “Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen’i oku” diye Cebrâîl vahiy getiren el-Cevşenü’l-Kebîr Münâcâtı içindeki hakîkatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed’in (sas) Risâletine ve hakkaniyetine şehâdet ettiği gibi…”12

c. Bediüzzaman duânın kabulünün şartlarından bahsederken, el-Cevşenü’l-Kebîr’den de bahsederek onun nasıl okunacağı hususunda bilgi verir:

“Ubûdiyet, emr-i ilâhiye ve rızâ-ı ilâhiye bakar. Ubûdiyetin dâisi emr-i ilâhî ve neticesi rızâ-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gâiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubûdiyete münâfî olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubûdiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.

işte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan el-Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksûd-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer.

Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar ve müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rızâ-yı ilâhî için âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbûldur. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktâbdan ve Selef-i sâlihînden mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder”.13

d. Cevşen, sürekli okunduğunda, okuyana birtakım maddî-manevî faydaları vardır ki, birçok ehl-i keşif ve islâm âlimi buna işaret etmişlerdir. Bunlardan birisi olarak Bediüzzaman da, el-Cevşenü’l-Kebîr’i okuma neticesinde gördüğü faydalardan şöyle bahseder:

“Münâfık düşmanlarımın maddî ve manevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar…”.14

“Kardeşlerim, merak etmeyiniz, Cevşen ve Evrâd-ı Bahâiye bu defa dahi o dehşetli zehrin tehlikesine galebe etti. Tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor”.15

e. Daha önce de dediğimiz gibi bazı zatlar, el-Cevşenü’l-Kebîr okumaya verilen sevaplar ile ilgili rivâyetlerin uydurma olabileceği düşüncesiyle Cevşen’i de inkâr yoluna gitmişlerdir. Biz bunlara kısaca cevap vermiştik. Bediüzzaman’ın hayatında da aynı hâdise cereyan etmiş ve şöyle cevap vermiştir:

– “Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Bir biçare vesveseli ve hassas ve dinsizlerle görüşen bir adam, meşhûr duâ-i Nebevî olan el-Cevşenü’l-Kebîr hakkında ve akıl hâricindeki sevap ve fazîletine dair bir hadîsi görmüş, şüpheye düşmüş. Demiş: “Râvî, Ehl-i Beyt’in imamlarındandır. Halbuki hadsiz bir mübâlağa görünüyor. Meselâ, içinde der: “Bu duaya Kur’an kadar sevap verilir”. Hem “Göklerdeki büyük melâikeler, o duâ sahibini gördükçe kürsîlerinden inip ona pek büyük bir tevazu ile hürmet ederler”. Bu ise, aklın ve mantığın mikyaslarına gelmez” diye, Risâle-i Nur’dan imdad istedi. Ben de Kur’an’dan ve Cevşen’den ve Nurlar’dan gayet kat’î ve tam akıl ve hikmete mutâbık bir cevap verdim. Size gayet kısa bir icmâlini beyan ediyorum. Şöyle ki, ona dedim:

Evvelâ: Yirmi Dördüncü Söz’ün üçüncü dalında on adet “usûl” var, böyle şüpheleri esasıyla keser, izâle eder. Ona bak, cevabını al.

Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenât ona işlenen ve bütün ümmetin saâdetlerine yardım eden ve ism-i a’zâm’ın mazharı ve kâinatın çekirdek-i asliyesi, hem en mükemmel ve câmi meyvesi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duânın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrâîl Aleyhisselâm’dan işitmiş, başkalarını kendine kıyas etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde sevap, zât-ı Ahmediye’nin velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umumî değil, belki o duânın mahiyetinde böyle harika bir kıymet var ve ism-i A’zâm mazharı olan Zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevap mümkündür; fakat gayet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfi gelmez. Yoksa muvâzene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.

Sâlisen: O duâ, nasil ki zât-ı Ahmediye’ye baktığı vakit mübâlağadan münezzeh ve aynı hakîkat oluyor. Öyle de, o duadaki yüzer Esmâ-i Hüsnâ’nın hakikatlerine baktığı zaman, değil mübâlağa, belki onların nihâyetsiz tecellilerinden gelmesi mümkün, ve gelebilen feyizlerin nihâyetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm haber vermiş ve teşvik için müphem ve mutlak bırakmış. Sonra, mürûr-u zamanla o kaziye-i mümkine ve mutlaka, bilfiil vâki ve külliye telâkkî edilmiş.

Râbian: Yirminci Lem’a-i ihlâsda, bir adama beş yüz senelik bir genişlikte bir Cennet verilmesine dair olan bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki, o koca Cennet’in verilmesi, bilmediğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl husûsî hanesine çok cihetlerle mâliktir, sahiptir; öyle de, zemin yüzündeki şeylere çok duygularıyla mâliktir, tasarruf ve istifade edebilir. Hem, koca dünyayı, benim hanemdir, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir.

Demek bazı fevkalhad, harika ve akıl haricindeki bir kısım sevaplar, bu mezkûr hakikate bakar.

Hem İslâmiyet’te her sevabın, her fazîlet-i a’mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duada bir zerre sevabımızda, o duâda bir dağ kadar sevap ve feyzi kazanan zât-ı Ahmediye (sas), husûsî virdler ve duâlar ve şeriat ve risâlet cihetiyle değil, belki velâyet-i Ahmediye noktasında ve umûmî olmayan derslerinden kendine verilen en yüksek mertebeyi beyan eder. Kendine tam tebâiyet eden has vârislerini, o noktalara teşvik eder.

“Gerçek Allah katındadır. Gaybı ancak Allah bilir” dedim. O vesvese edip şüphelere düşen adam, lillâhilhamd, kurtuldu, tam kanaatı geldi. Belki sizin bazılarınıza faydası var diye size de gönderdim. Umûmunuza binler selâm…”.16

f. Bediüzzaman, el-Cevşenü’l-Kebîr’i devamlı okumuş, talebelerine okumalarını tavsiye etmiş ve Cevşen’i kendisi gibi talebelerinin de vird edindiklerini bildirmiştir:

“…Nazif, büyük bir hayır yapmak için Risale-i Nur talebelerinin ehemmiyetli bir virdi olan el-Cevşenü’l-Kebîr’i makine ile teksir etmiş. Bunun sevabına dair, hâşiyesindeki pek harika ve müteşabih hadislerden faziletine dair olan parçayı beraber teksir etmek için bana yazmıştı.

Ben de dedim: Otuz beş seneden beri her gün Cevşen’i okuduğum hâlde o haşiyeyi üç dört defadan ziyade okumadım… İnşallah yakında o mübarek el-Cevşenü’l-Kebîr, Risale-i Nur talebelerinin şevkiyle tenvîr edecek.”17

Fethullah GÜLEN Hocaefendi’nin, Cevşen ile ilgili sorulan bir soruya verdikleri cevap:

“Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da alabildiğine ilgisiz, hattâ habersiz. Bu sebeble, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız.” Cevap: Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arz etmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazamızı aktarmak istiyoruz:

1. Cevşen halisane yapılmış bir duâdır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü duâ takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izâfe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, “bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur.” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

2. Efendimize ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüchâniyet ve üstünlüğü vardır. Ona ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda ona ait malzemeleri kullanmak hem önemli, hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de, bu bir tercih mes’elesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duâları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duânın aslına tesir etmez; zira Cenâb-ı Hak bütün dilleri bilir ve duâya icâbette sadece duânın samimi ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretini ele veren âyetlerden değil mi?

3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezâhüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği pek çok hadîs var ki, aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kâfî’inde yer almaktadır. Ne var ki, Ehl-i Sünnet âlimleri, Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buhârî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet, hem de lâfız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kâfî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, sened yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihlizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücut bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.

Bazen hadîs kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadîs alması hiç de az vaki olmuş hâdiselerden değildir. İmam Rabbânî der ki: “Ben, İbn Mes’ûd’dan, Muavvizeteyn’in Kur’an’dan olmadığına dair rivâyetini görünce bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’an’dan olduğuna dair ihtâr aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım”. Bazılarının bizim kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’an’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbânî’den bir misâl diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şâfiî’yi taklîd ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanîfe’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsâs edildi. Ben de Ebû Hanîfe’ye iktida ettim…”.

Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu katagoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “Keşfen aldık” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadîs krıterleri içinde tahlîl etmek imkansızdır. Onun için de, hadîsçiler bu tür ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı manasına da gelmez. Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen manası itibariyle Efendimize ilhâm veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.

Bu hususlara şunu da ilâve etmek faydalı olur kanaatindeyim. Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bedîüzzaman gibi bir sahip-kıran, Cevşen’i kabullenip onun vird edinmişlerdir. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhân olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.

Sünnî kaynaklarda Cevşen’den bahsedilmiyor, Ama, İmam-ı Gazali, İmam-ı Şazelî ve Bediüzzaman gibi kametlerin tasdik ettikleri bir mes’elede temkinli olmamız, hiç olmazsa sükut etmemiz gerekmez mi? Hz. Ali’ye ait mes’eleleri nakledenlerin çoğunun Şii olması, bu rivayetleri toptan reddetmemizi gerektirmez. İbn-i Hadid, Nehcu’l-Belaga şerhinde çok önemli şeyler naklediyor; o söyledi diye, kötünün yanında iyi şeyleri de reddedemeyiz ya! Önemli olan, sünnet-i sahihanın kıstas kabul edilmesidir.

Evet, önemli olan, bu tür mes’elelerde, Ehl-i Sünnet’in prensiplerine ters düşülmesidir. Yani, Sünnet’e muhalif şeyler var mı, yok mu ona bakılmalıdır. 18

Prof. Dr. Davut Aydüz

Dipnotlar:

1. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, Cevşen maddesi.

2. İslâm Ansk, Cevşen md.

3. İslâm Ansk, Cevşen md.

4. Ahmet Kurucan, Duâ İkliminde CEVŞEN, Zaman Gazetesi, 2 Ağ. 1996.

5. Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1996, I,872 (3.Şua, son paragraf); I,973 (11.Şua, Onuncu Mesele); I,1128 (15.Şua, Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehadetler);

6. Ahmet Kurucan, agm.

7. T.D.V. İslâm Ansk, Cevşen md.

8. Ahmet Kurucan, agm.

9. Ahmet Kurucan, agm.

10 Risale-i Nur Külliyatı, I,144 (24.Söz, Birinci Dal’ın sonu); I,817 (30.Lem’a, Beşinci Nükte’nin Hatimesi); I,872 (3.Şua’nın son paragrafı); I,973 (11.Şua, Onuncu Mesele).

11 R.N. Külliyatı, I,908-909 (7.Şua, Ayetü’l-Kübra, Birinci Makamın Onaltıncı Mertebesi); I,1131 (15.Şua, Onbeşinci Şehadet); II,1389 (Mesnevi-i Nuriye, Nokta,Onuncu Ders).

12 R.N. Külliyatı, I,1128 (15.Şua, Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehadetler); I,872 (3.Şua, son paragraf), I,973(11.Şua, Onuncu Mesele).

13 R.N. Külliyatı, I,652-653 (17.Lem’a, On üçüncü Nota).

14 R.N.Külliyatı, II,1738 (Emirdağ Lâhikası I).

15 R.N.Külliyatı, II,1736.(Emirdağ Lâhikası I).

16 R.N.Külliyatı, II,1745-1746 (Emirdağ Lâhikası I)..

17 R.N. Külliyatı, II,1824 (Emirdağ Lâhikası II).

18- M. Fethullah Gülen, Prizma-1, İzmir 1995, s.119-122.

Kalp ve Ruhun Cilası: Evrâd u Ezkâr

Evrâd, sözlükte “gelmek, çeşmeye varmak, suya gelen topluluk, akan su ve dere”gibi mânâları olan vird kelimesinin çoğuludur. (Asım ef. 2:52) Kelime zamanla, gece ibadete ayrılan vakit, Kur’ân’dan her bir cüz, her gün rutin olarak okunması görev hâline getirilen dua veya zikir gibi anlamlar için de kullanılır hâle geldi.

Kûtu’l-Kulûb sahibi Ebû Talib el-Mekkî, vird hakkında şu bilgiyi vermektedir: “Vird, gece ve gündüzden kula uğrayan ve kulun Allah’a yakınlığını sağlayıcı bir faaliyet için ayırmış olduğu belli zaman dilimlerinin adıdır. Ahiret’te karşısına çıkması için bu vakitte güzel ameller işler. Bu ameller ya farzdır ya da nafiledir. Gece veya gündüzün bir vaktinde bunları yapmayı itiyat hâline getirince bu onun virdi olmuş olur. Vird, dört rekatlık bir namaz veya okunan bir kaç sayfa Kur’ân ya da iyilik ve takvada birine el uzatıp yardım etmek ve benzeri amellerdir. Dolayısıyla, belirlenip devam edilen amele vird denir. Bazıları Kur’ân hiziplerinden kendilerine vird edinirken, bazıları belli sayıda namaz kılmayı vird edinir. Bir kısmı da, gece ve gündüzü dilimlere ayırarak bazı dilimlerini Kur’ân okuma, namaz kılma ve tefekkürle geçirirler. Onların da virdi bu olmuş olur. Gerekli mertebeleri geçen arifler ise, zaman sınırlamasına gitmeden, bütün vakitlerini bir vird yaparak, sürekli Rabbileriyle beraber olacak bir atmosfer içinde bulunmaya gayret ederler.” (Mekkî, 1:81)

Genel olarak, her gün okunması âdet hâline getirilen Kur’ân’dan bir miktar ve Hz. Peygamber’den gelen me’sûr dualarla, salât ve selâma vird denmekle birlikte, gece kılınan namaza da vird denilmiştir. Nitekim “gece kılmayı âdet edindiği virdine kalkamayıp kaçıran kimse, gündüz zevalden önce kılarsa aynı sevabı alır.” (Müslim, “Müsafirin”, 142; Ebû Davud, “Tatavvu”, 19) müjdesini bizzat Hz. Peygamber (sas) vermiştir. Ayrıca vird, nafile namaz kılma, Kur’ân okuma ve dua etmenin yanı sıra, tefekkür ve ağlama anlamında da kullanılmıştır. Cüneyd-i Bağdadî’nin ağlama ve namaz da dahil olmak üzere geceye ait bir virdinin olduğu, bize aktarılan bilgiler arasındadır.  (Kuşeyrî, 291, 298)

Fıtrat dini İslâm, geniş anlamıyla, yaratılanların Yaratan karşısında takındıkları tavırdır. Kur’ân bu tavra tesbih, hamd, tekbir ve secde gibi isimler vermektedir. (Ra’d Sûresi, 13/13, İsra Sûresi, 17/44, Nur Sûresi, 24/41) Verilenler, genel kavram olan ibadet ve/veya duanın çeşitleri sayılırlar. Hattâ, İslâm’ın günde beş ayrı vakitte edasını emrettiği namaz ibadetini karşılamak üzere Kur’ân ve Hadis’te kullanılan salât tabirinin sözlük anlamı da duadır. Takdis, secde, tekbir, hamd ve şükür kavramlarında da yaklaşık bu mâna bulunmaktadır. (Cürcani, “Tesbih”md.) Nitekim ibâdet ve dua burcunun zirvesindeki İnsan’ın (sas) ifadesiyle ibadetin de özü duadır. (Tirmizî, “Daavat”, 1)

Belirli bir vakte bağlı olmayan en ideal dua şekli ise, zikirdir. Kur’ân’ın üzerinde ısrarla durduğu konulardan biri olan zikir, müştaklarıyla (türevleriyle) birlikte 256 yerde geçmektedir. Kur’ân’da genellikle lûgat anlamlarına uygun bir şekilde Allah’ı anmak, O’nu daima hatırlayıp hiç unutmamak mânâlarına kullanıldığı gibi, namaz (Ankebût Sûresi, 29/45, Cuma, 62/9) ve Kur’ân (Hicr Sûresi, 15/9) gibi anlamlarda da kullanılmıştır. Üç âyette zikr-i kesir emri vardır. (Al-i İmran Sûresi, 3/41; Ahzap Sûresi, 33/41-42; Cuma Sûresi, 62/10) Bir âyette mü’minlerin ayakta, oturarak ve yanları üzere yatmışken Allah’ı zikrettiği belirtilmektedir. (Al-i İmran Sûresi, 3/191) Bir başka âyette, “Sabah ve akşam Rabbini, içinden yalvararak, ürpererek ve yüksek olmayan, kendinin işitebileceğin bir sesle zikret, gafillerden olma!” (A’raf Sûresi, 7/205) lafızlarıyla anlatılan zikrin, gafletin zıddı olduğu “Unuttuğunda hemen Rabbini an”(Kehf Sûresi, 18/24) âyetiyle teyit edilmektedir. Bir diğer âyette, “Ey iman edenler! Ne mallarınız, ne evlâtlarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın!” (Münafikûn Sûresi, 63/9) diye emredilirken, bir başka âyette ticaret ve alış verişin kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoymadığı kişiler rical(yiğit) olarak tavsif edilmektedir. (Nûr Sûresi, 24/37) Bir yandan kalplerin ve gönüllerin ancak zikr-i İlahî ile itminana ulaşabileceği vurgulanırken,(Ra’d Sûresi, 13/28) diğer yandan, Hakk?ın zikrinden yüz çevirenin sıkıntılı bir hayatla imtihan edileceğine(Ta-Ha Sûresi, 20/124) dikkat çekilmektedir.

Dikkat edilirse Kur’ân, sadece zikir için bir sınır koymayıp çok kelimesini kullanmaktadır. Diğer bütün ibadetler bir yönüyle sınırlandırıldığı hâlde, zikir için zaman, mekân ve pozisyon ayırımı yapılmadan âdeta sınırsızlaştırılmıştır. Öyle olması gayet tabiidir; çünkü zikir, perdelerin bütününü kaldırarak Kudreti Sonsuz’la irtibat kurmanın en ideal şeklidir.

Zikrin özelliklerinden biri de, ona zikirle mukabele edilmiş olmasıdır. Allah (c.c.) “Beni zikrediniz ki, Ben de sizi zikredeyim” (el-Bakara Sûresi, 2/152) buyurmuştur.

Zikrin fazileti hadislerde de dile getirilmiştir. Hz. Peygamber (sas), bir hadiste Rabbisini zikredenle etmeyeni diri ile ölüye benzetir. (Tirmizî, “Daavat”, 67) Diğer bazı hadislerde ise, şöyle buyurur: “Size amellerinizin en hayırlısını söyleyeyim mi? Allah’ı zikretmek.”(Tirmizî, “Daavat”, 6) “Bir topluluk oturup Allah’ı zikrederse, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar.” (Müslim, “zikir”, 8) “Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman orada yiyiniz, içiniz, yararlanınız.”Efendimiz (sas), “Cennet bahçeleri nedir”? sorusuna: “Zikir meclisleri.”diye cevap vermiştir.” (Tirmizî, “Daavat”, 82)

Hz. Peygamber (sas), farklı zaman ve mekânlarda zikir ve dua ile uğraşmış ve bunu Müslümanlara tavsiye buyurmuştur. Meselâ O, her gece, İsra ve Zümer sûrelerini okurdu. (Buharî, “Tefsir, 17”, 1, 21) Daha sonra da değineceğimiz gibi, seherlerde dua, istiğfar ve gözyaşı, O’nun hayatında sıkça görülen amellerdi.

Bu uygulamalar, İslâm’ın ilk asırlarında, özellikle hadisçiler arasında “amelu’l-yevm ve’l-leyl”(gündüz ve gece ibadeti) adıyla bir kitap türünün meydana gelmesine vesile olmuştur.

Günlük evrâd üzerinde hassasiyetle duran kesim, en başta tasavvuf ehlidir. Kuşeyrî’nin verdiği bilgiye göre Nasrâbâzî, tasavvufun vazgeçilmez esaslarını sıralarken “vird ve zikre devam etme”maddesini ilave etmiştir. (Kuşeyrî, 173) Aziz Nesefî (700/1300) de, tasavvufî hayatın sekiz edebini sayarken, belli vakitlere tahsis edilen evrâdı ihmal etmemeyi, özellikle tavsiye eder. (Cilî, 181) Yolculuk gibi sıkıntılı zamanlarda, bekârın evliliğinden sonra, hattâ cephede ve ölüm yatağında dahi günlük evrâdı terk etmemeye özen gösteren sûfîler, feyzin gelmesini belli dualara bağlamışlar, “virdi olmayanın varidi olmaz”demişlerdir. Onun için Ataullah el-İskenderanî (709/1309) virdi “Allah’ın kuldan istediği şey”, varidi ise, “kulun Allah’tan beklediği şey”olarak tarif etmiştir. (İskenderanî, 26, 29)

Tarikat mensupları arasında yaygın olan en hacimli evrâd ve dua kitabı, Ahmet Ziyauddin Gümüşhanevî’nin (1813-1893) Mecmuatu’l-Ahzab adlı üç ciltlik derlemesidir (İstanbul 1311). Yaklaşık 2000 sayfa hacmindeki bu eserde Peygamber Efendimiz, dört halife ve sahâbelerden başka hizib ve virdleri bulunan bazı sûfîler şunlardır: İbnu’l-Arabî (638/1240), Ebû’l-Hasan eş-Şazelî (656/1258), İbrahim ed-Desûkî (693/1295), Gazzalî (505/1111), Muinu’d-Din-i Çiştî (633/1236), Şahabeddin es-Suhreverdî (632/1234), Husameddin-i Uşşakî, Sa’deddin-i Cibavi, Abdulkadir-i Geylanî (562/1160), Abdulğanî en-Nablûsî (1143/1731), Bahâddin Nakşibend (791/1389), Mevlana Celaleddin-i Rumì (672/1273), Ahmed er-Rifaî (578/1183), Ahmed el-Bedevî (675/1276), Zeynuddin-i Hafî (838/1435).

Evrâd ve ezkâr kitapları arasında Nevevî?nin (1233-1277) Ezkâr-ı Nevevî diye tanınan Hilyetu’l-Ebrar adlı eserinin de (Dimaşk 1971) önemli bir yeri vardır. Nevevî’nin eseri gibi çok okunan evrâd kitaplarından biri de Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî (870/1465)’nin Delâilu’l-Hayrat’ı (Kara, 11:533) diğeri de Ehl-i Beyt tarikiyle Peygamber Efendimiz?e nisbet edilen Cevşen’dir.

Farsça asıllı olduğu kabul edilen cevşen kelimesi, sözlükte bir tür zırh, savaş elbisesi anlamına gelmektedir. Cevşen, Musa el-Kazım, Ca’fer es-Sadık, Muhammed el-Bakır, Ali Zeynülabidin, Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarikiyle Peygamber Efendimiz?e nisbet edilir. Cevşen, her biri Allah’ın isim ve sıfatlarından on tanesini ihtiva eden 100 bölümden ibaret uzunca bir dua veya münacattır. Duanın tamamı Allah’a ait 250 isim ve 750 sıfatı muhtevidir. Bütün bu münacatların ana gayesi, dünya afetlerinden ve Âhiret azabından kurtuluşu niyaz etmektir. (Aydüz, Yeni Ümit, s: 51, s: 32-27)

Evrâdın, tasavvuf yoluna girmiş müridin kabiliyet ve ruhî durumuna göre tesbit edilmesi, en önemli noktalardan birisidir ve mürşidin görevleri arasındadır. Yaz ve kış aylarına, gecelerin kısa ve uzun olmalarına göre virdleri ve muhtevalarını değiştiren mürşidler de olmuştur. Nitekim Gazalî de evrâdın, şahsın durumuna ve yaşanılan zamana uygun değiştiğini söyler. O, ayrıca mü’minleri, âbid, âlim, öğrenci, zanaatkâr (işçi-esnaf-çiftçi, sanatkâr vb), kamu hizmeti gören memur ve bütünüyle kendini Allah’a veren muvahhid olmak üzere altıya ayırır ve “Bil ki, Âhiret yolcusu olup Allah için çalışan kimse bu altı durumdan birinde bulunur,”diyerek, bu sınıfların virdlerinden söz eder. Ona göre âbid, bütün gününü değişik ibadetlerle geçirmelidir. İlim adamının her türlü ilmî faaliyeti, farzları ve farzlara tabi sünnetleri yerine getirmesi şartıyla, en yüce ve makbul evrâdı oluşturur. Öğrenci için ilim öğrenmek, zikir ve nafilelerle uğraşmaktan önce gelir. İşçinin çalışması, zenaatkârın iş üretmesi de onların evrâdı cümlesinden sayılır, elverir ki farzları ve onlara tabi olan sünnetleri kaçırmasınlar. (Gazalî, 1:450)

Evrâdla ilgili vurgulanması gereken noktalardan birisi de, mürşidin kontrolünde vird edinmenin, tasavvuf yoluna intisap etmiş olanlara has olduğu gerçeğidir. Bunun dışında kalanlar, Kur’ân ve Sünnet’in gösterdiği genel çerçeve içinde, bir mürşide intisab etmeden de vird edinme imkânına sahiptirler. Hattâ bunun, her Müslüman için bir gereklilik olduğunu söylemek de mümkündür.

Hadis âlimlerinden Abdüssamed ibn Süleyman, bir hatırasında şunları anlatır: “Ahmed ibn Hanbel’e misafir olmuştum. Odama su koydu. Sabahleyin suyu kullanmadığımı görünce “Virdi olmayan nasıl hadisçi olabilir?”diyerek hayretini ifade etti. Misafir olduğumu söyleyince, “Misafir ol! Mesruk hacca gelmişti, o da misafirdi, ama geceleri sadece secdede uyurdu.”dedi.

Tarikat şeyhi olmamasına rağmen, engin bir manevî hayat yaşayan Bediuzzaman Said Nursî, istisnasız her gece virdini okuyunca, günlük çalışmalarının verdiği usanç ve yorgunluktan bir eser kalmadığını ve bunu yüzlerce defa müşahede ettiğini ifade eder. (Kastamonu Lâhikası, 228) Onun virdi için ise şu açıklama yapılmaktadır: “Üstad, geceleri Kur’ân-ı Kerim’den vird edindiği süreleri, Resûl-ı Ekrem’in meşhur münacatı olan el-Cevşenu’l-Kebir’i, Şah-i Geylanî ve Şah-i Nakşîbendî gibi evliyanın büyüklerinin münacat ve hiziblerini, salâvat-ı nuriyeleri, bilhassa Risale-i Nur’un menbaı olan Hizbu’n-Nuriyeyi, âyât-ı Kur’ân’iye’nin lemaatı olan ve bir tefekkür zinciri oluşturan ve Yirmi Dokuzuncu Lem’a’da toplanan hizib ve münacatları okurdu.” (Tarihçe-i Hayat, 168)

Said Havva, ortalama bir virdi “gece ibadeti, farzları cemaatle kılma, kuşluk ve revatip sünnetlerini kılma”şeklinde açıklarken (Havva, 170), Fethullah Gülen Hocaefendi de, evrâdı terk etmeyi içte bozulmanın alâmeti sayarak şöyle der: “İçte değişikliğe uğramanın bir diğer emaresi de, evrâd u ezkârı ve günlük hizbimizi okumayı, değişik sâiklerle de olsa terk etmektir. Dine hizmet ediyoruz, koşturuyoruz diye evrâd u ezkâr rafa konmuş durumda. Oysa ki, Tabiûn ve Tebeu’t-Tabiin’e baktığımızda, her türlü vazife ve sorumluluklarının yanında evrâdı hiç terk etmediklerini görüyoruz.” (Fasıldan Fasıla, 1:115)

Vird Çeşitleri veya Şekilleri

Öyle anlaşılıyor ki, tertipli ve düzenli evrâda sahip ve bir mürşidin izni ve gözetimi altında zikreden tasavvuf ehlinin dışında kalan mü?minler de, vird sahibi olmalıdırlar. Zira Allah’ı anmak, bütün mü’minlerin görevi ve manevî zevkidir. Bunun nasıl yapılacağı, zamanı ve kapsamı konusu ise Kur’ân ve hadis kitapları ışığında kısaca şöyle açıklanabilir:

1. Kur’ân Okuma: Zikrin en olgunlaştırıcı şekli ve her mü’mine uygun olan tertibi şüphesiz Kur’ân’dır. Çünkü O, Allah tertibi olduğu için, bütün kulların arzu ve ihtiyaçlarına en güzel biçimde cevap verir. Dolayısıyla Kur’ân, hiç olmazsa ayda bir, baştan sona okunmalıdır.

2. Peygamber Efendimiz’e Salât ve Selâm Getirme: Kur’ân-ı Kerim, Peygamber Efendimiz’e salât ve selâm getirmeyi, hem Allah ve meleklerinin fiili, hem de Allah’ın bir emri olarak tespit buyurur: “Muhakkak ki Allah ve melekleri, Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab Sûresi, 33/56) İslâm âlimlerine göre Resûlullâh’ın ismi zikredilince bir defa salât ve selâm getirmek vâcip, isminin tekrar edilişi sayısınca getirmek ise müstehap sayılmıştır. (Cessas Sûresi, 5/243; Elmalılı, 6/333) Keza namazda, tahiyyattan sonra, O’nun isminin geçtiği ve yazıldığı yerlerde, ezan okunduğunda, cuma günlerinde, camiye girildiğinde, cenaze namazı kılınırken, kabri ziyaret edildiğinde salât u selâm okumak müstehap kabul edilmiştir. (Akgül, 128)

Peygamber Efendimiz?den rivâyet edilen bir çok salavât-ı şerife bulunmaktadır. Her mü’min günlük olarak belli sayıda salavât okumayı alışkanlık hâline getirebilir. Ali ibn Sultan el-Kari tarafından tertip edilerek basılan ve haftanın her günü için ayrı dua ve virdleri ihtiva eden el-Hizbu’l-A’zam adlı mecmua, cuma günü virdini salavât-ı şerifelerden oluşturmuştur. Bu ve benzeri mecmuaları takip etmek mümkündür. Ayrıca bazı bölgelerde namazlardan sonra yapılan tesbihâtın tamamlayıcı bir unsuru olarak salavât okunmaktadır. Tesbihâtta bir sınırlama olmadığına göre, özellikle yalnız başına namaz kılanların bunu uygulaması mümkündür.

3. Namaz Tesbihâtı: İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren özellikle cemaatle kılınan farz namazlardan sonra hemen hiç terk edilmeden okunan ve hemen her Müslüman’ın ezbere bildiği tesbihât, âyet, tesbih, tahmid, tekbir, salât, dua ve Allah’ın isimlerinden oluşan ve terk edilmemesi gereken mükemmel bir virddir.

4. Gece İbadeti: Başta teheccüd namazı olmak üzere, gece ibadeti kapsamına giren hususlar, vahyin nazil olduğu ilk dönemlerden itibaren vazgeçilmez birer ibadet ve Allah’ın rıza ve yakınlığını kazanma yolu olarak görülmüş; dinî hassasiyeti olan her mü’min tarafından titizlikle takip edilmiştir. (Yüce 2000)

5. Belli Zamanlarda Okunan Dualar: Yukarıda saydığımız hususların tamamı birer duadır. Ayrıca belli zamanlarda okunan dualar bulunmaktadır. İslâm âlimleri, Kur’ân ve me’sur hadislerde geçen duaları mecmualar şeklinde tertip etmiş ve hemen her dilde okunabilecek şekilde basmışlardır. Bunlar sabah kalkarken, camiye girerken, bir belâ ânında, yatağa uzanırken vs.. hemen her durum için kısa ve kolay ezberlenecek dualardır. Bir bütün hâlinde bu duaları da birer vird sayabiliriz.

6. Nafile Namazlar: Farzlarla beraber kılınan sünnetlerin dışında Kuşluk Namazı, Evvabin Namazı gibi nafile namazlar da her mü’minin yapabileceği birer vird olarak sayılmışlardır. En azı iki rekat olan bu namazlar, Efendimiz’in uygulamaları ışığında daha fazla da kılınabilir.

Ayrıca tefekkür, muhasebe ve ona eşlik edecek olan gözyaşı, yukarıda kısaca özetlediğimiz virdlerin tamamlayıcı unsurlarını oluştururlar. Günlük uğraşıların ezici yorgunluğundan kurtulabilmek için böyle bir vird, hayatın, özellikle de ruh hayatının düzen ve sağlığı için vazgeçilmez bir faaliyet olacaktır. Gün boyunca çarşı, pazar ve işyerlerinde alınan manevî yaraların tedavisi, başka nasıl mümkün olabilir ki..?

Prof. Dr. Davut Aydüz

Kaynaklar

Abdulhakim Yüce, Gece İbadeti, İstanbul, 2000; Abdülkerim el-Cilî, İnsan-ı Kâmil; Abdülkerim el-Kuşeyrî, Risale; Asım Efendi, Kamus Tercümesi, c: 2; Ataullah el-İskenderanî, Tasavvufî Hikmetler; Cürcanî, Ta’rifat; Davut Aydüz, “Cevşen Üzerine”, Yeni Ümit, sayı: 51; Ebû Bekir Ahmed ibn Ali el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, 5/243; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, c: 6; Ebû Talip el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûp, c: 1; Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, c:1; İmam Gazalî, İhyâ, c: 1; İrfan Gündüz, Gümüşhanevî; Muhittin Akgül, Kur’ân’da Hz. Peygamber; Mustafa Kara, “Evrâd”, DİA, c: 11; Said Havva, Ruh Terbiyemiz; Said Nursî, Kastamonu Lâhikası; ayrıca Tarihçe-i Hayat.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz