Nesh Vâkıası ve Bazı Gerçekler

Nesh Vâkıası ve Bazı Gerçekler

Kur’ân olsun, İslâm olsun, 14 asır öncesi ve sonraki birkaç asırlık döneme has olmayıp, o günden Kıyâmet’e kadar gelmiş ve gelecek her ferd, her toplum, her zaman, her şart ve her seviye içindir. Hayat, hiçbir zaman durağan değil, sürekli hareket halinde tekâmül eden bir vakıadır. Ferdî ve içtimâî hayatta gel-gitler birbirini takip eder ve hadiseler serâ ile süreyyâ mesafesinde gider gelir; öyleyse bu gel-gitlerin her dairesi, hattâ dairedeki her insan, her şart ve her hadise için ayrı bir hüküm olmak gerektir ve bu hükümler İslâm’ın sadefinde birer dürr halinde mevcuddur. Mühim olan, bu dürrü bulmak, Kur’ân’ın dalga boylarını iyi keşfetmek, onun tek tek her şart, her zaman, her fert ve her seviyeye bakan aydınlatıcı tayfını görebilmektir. Bu yapılamadığı zaman, tartışmaların bunaltıcı havasından kurtulmak da mümkün olmayacaktır.

Nâsih-mensûh mevzuu Kur’ân ilimleri alanında en çok tartışılan mevzulardan biridir. Ebû Müslim el-İsfahanî(1) (Ö.H.322) gibi birkaç âlim dışında Kur’ân’da nesh’in mevcûdiyetini kabûl etmeyen yok gibiyse de, mensûh âyetlerin sayısı konusunda çok çeşitli görüşler vardır. Bir dergi yazısı çapındaki bu incelemede, nesh mevzûuna çeşitli yönleriyle yaklaşılmaya çalışılacak ve kanâat-i âcizânemce Kur’ân’ı ve İslâm’ı anlama hususunda çok mühim bir yeri olan bu mevzû, değişik açılardan irdelenecektir.

Nesh N-S-H fiil kökünden gelir. Kelime mâ’nâsı itibariyle, ‘yok etmek, gidermek, değiştirmek’ demektir. Günlük dilde, “Güneş gölgeyi neshetti-giderdi”; “İhtiyarlık gençliği neshetti-giderdi” gibi ifadelerde bu kelime mâ’nâları vardır. Ruhların bedenden bedene göçü hurâfesi için kullanılan tenasüh (geçişme) ile, bir kitabı çoğaltmak, kopyesini çıkarmak mâ’nâsındaki ‘istinsah’ ve çoğaltılmış suret demek olan nüsha kelimeleri de nesh kökünden gelir.(2)

Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah, şeytanın attığını iptal eder, giderir (nesheder); sonra da Kendi âyetlerini ihkâm buyurur” (Hacc, 22/52) âyetinde nesh, silme, giderme, yok etmek mâ’nâsında kullanılmakta; “Muhakkak ki işlediklerinizi yazıp çoğaltıyorduk” (Câsiye, 45/29) âyetinde istinsâh; “Ne zaman ki, Musa’nın öfkesi yatıştı ve o zaman levhaları aldı; onların nüshasında Rabb’lerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet vardır” (A’raf, 7/154) âyetinde de nüsha kelimesi geçmektedir.

Nesh, Kur’ân ilimleri sahasında ıstılah olarak, ‘bir nassın hükmünü sonra gelen bir nassla veya şer’î bir delil ile şer’î bir hükmü kaldırmaktır’ şeklinde ta’rif edilir.(3) Neshin ıstılah mâ’nâsıyla Kur’ân-ı Kerîm’de, “Biz, benzerini veya daha iyisini getirmeden bir âyeti neshetmez veya unutturmayız” (Bakara, 2/106) âyetinde ve bunu açıklayıcı olarak da, “Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman, Allah ne indirdiğini bilirken , ‘Sen iftira ediyorsun’ derler. Hayır, çokları bilmiyorlar. De ki: “İman edenleri sağlamlaştırmak ve Müslümanlar için de hidâyet ve müjde olmak üzere onu Rûhü”l-Kuds’ Rabb’inden hakla indiriyor” (Nahl, 16/101-102) âyetinde geçtiği ifade edilmiştir. Şu kadar ki, ikinci âyette nesh kelimesi yerine, neshi bir mâ’nâda açıklayıcı olarak, ‘bir âyetin yerine başka bir âyetle değiştirme’ mâ’nâsında ‘tebdil’ kelimesi kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de neshin yanı sıra, ‘unutturmak” da söz konusu edilir. Nitekim, Bakara Sûresi’nin 106’ıncı âyetinde, “nesheder ya da unutturursak” denmektedir. Şu kadar ki, âyette geçen ve ‘unutturursak’ mâ’nâsı verilen, ‘nünsiha kelimesi, Ömer, İbn Abbas, Nehâî, Atâ, Mücahid, Abd İbn Umeyr, İbn Kesir ve Ebû Amr tarafından ‘nense’ha şeklinde okunmuştur ki, bu takdirde mâ’nâ, ‘ertelersek’ demek olur.(4) Alışverişte ‘veresiye, geri bırakılmış borç’ mâ’nâlarına gelen ‘nesle’ ve câhiliye döneminde haram ayların yerlerini değiştirme mâ’nâsında kullanılan ‘nesî’ kelimeleri bu kelimeyle münasebettardır. Kur’ân-ı Kerîm’de ayrıca “Sana okutacağız da unutmayacaksın, ancak Allah’ın dilediği müstesnâ” (A’lâ, 87/6-7) âyetinde unutturmaktan da söz edilmektedir.

Ebû Müslim el-İsfahanî’ye kadar âlimler Kur’ân-ı Kerîm’de umûmiyetle üç türlü neshin varlığına kâildiler:(5)

1. Hükmü neshedildiği halde, lâfzı bakî kalan âyetler. “Her nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi orasıdır” (Bakara, 2/215) âyetini, “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir” (Bakara, 2/144) âyetinin neshetmesi gibi.

2. Lâfzı neshedilip de, hükmü bakî olan âyetler. Rivayet olarak Hz. Ömer’e isnad edilen recm âyeti buna misal olarak verilmektedir.(5-a)

3. Hem hükmü, hem de lâfzı neshedilen âyetler. “Ademoğlu’nun iki vâdi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. Ademoğlu’ nun iç boşluğunu topraktan başka bir şey doldurmaz. Ancak, tevbe edenin tevbesini Allah kabûl eder” meâlinde bir âyetin var olduğu rivayet edilmekte ve üçüncü tür neshe delil gösterilmektedir.

Müfessirler ilk dönemde mensûh âyetlerin sayısını 260’a çıkarıyorlardı. Mutezilî âlimlerden Ebû Müslim el-İsfahanî, Kur’ân’da neshin olmadığını iddia etti. Merhum Subhi es-Salih, neshi kabûl eden veya etmeyen müfessirlerin bir kısmının, Kur’ân âyetlerinin birbirini ve Sünnet’in de âyetlerin hükümlerini ta’mim, tahsis, tafsil, takyit etmesi gibi mühim gerçekleri neshle karıştırmış olabileceklerini ileri sürer.(6)

Celâleddin es-Suyûtî, Kur’ân’daki mensûh âyetlerin sayısını 20 olarak tesbit etmiştir.(7) Şah Veliyyullah Dehlevî, bu sayıyı 5’e, Türkiye’de Ömer Rıza DOĞRUL da 0’a indirdi. Ömer Rıza DOĞRUL, Tanrı Buyruğu’nda Müslim’in bazı hadislerini mevzû, Suyûtî’yi de pek zayıf ilân ettikten sonra, bütün hadis kitaplarını karıştırdığı halde, nesh hakkında tek bir rivayet bulamadığını belirtir ve Kur’ân’da nesh olmadığını iddia eder.(6-a) “Sana okutturacağız da unutmayacaksın” âyetini delil ittihaz edinir ve arkadan gelen istisnânın nefy ifade ettiğini ileri sürer. Bakara Sûresi’nde neshle ilgili âyetin, Kur’ân’ın, önceki şeriatları neshini ifade ettiği iddiasıyla, neshi Ömer Rıza DOĞRUL gibi dünden bugüne kabûl etmeyenler olmuştur.

Bu tür tartışmalara hiç girmeden, gerek Kur’ân-ı Kerîm’i gerekse nesh vakıasını anlamada “ibnü’l’vakt’ olmaktan çıkıp, zamanın te’sirâtından tecerrüd edip, bir gavvas gibi mazinin a’makına girmek, mantığın terazisiyle tartıp, her şeyin menbaını bulmak” gereklidir.(8) Aksi halde, dar kalıpların içinde Kur’ân sadefindeki dürrü bulmak pek mümkün olmayacaktır.

Kur’ân olsun, İslâm olsun, 14 asır öncesi ve sonraki birkaç asırlık döneme has olmayıp, o günden Kıyâmet’e kadar gelmiş ve gelecek her fert, her toplum, her zaman, her şart ve her seviye içindir. Hayat, hiçbir zaman durağan değil, sürekli hareket halinde tekâmül eden bir vakıadır. Ferdî ve içtimaî hayatta gelgitler birbirini takip eder ve hadiseler serâ ile süreyyâ mesafesinde gider gelir; öyleyse bu gel-gitlerin her dairesi, hattâ dairedeki her insan, her şart ve her hadise için ayrı bir hüküm olmak gerektir ve bu hükümler İslâm’ın sadefinde birer dürr halinde mevcuddur. Mühim olan, bu dürrü bulmak, Kur’ân’ın dalga boylarını iyi keşfetmek, onun tek tek her şart, her zaman, her fert ve her seviyeye bakan aydınlatıcı tayfını görebilmektir. Bu yapılamadığı zaman, tartışmaların bunaltıcı havasından kurtulmak da mümkün olmayacaktır.

Şu üç âyete bakalım: “Size gece ve gündüzü iki âyet yaptık. Gecenin âyetini sildik, gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık..” (İsra, 17/12). “Allah, bâtılı siler, hakkı kelimeleriyle yerine getirir” (Şûrâ, 42/24). “Allah dilediğini siler ve dilediğini de yerinde tutar; ana kitap O’nun kalındadır” (Rad, 13/39).

Birinci âyette, gece ve gündüzün âyetinden kast aydınlık ve karanlık olabileceği gibi, İbn Abbas’ın tefsiri üzere, ay ve güneş de olabilir. Buradan, ayın bir zamanlar güneş gibi olduğu fikri doğmuştur. Aynı şekilde, bir zamanlar gece ve gündüzün olmayıp, yalnızca gece ve gündüzden birinin olduğu da anlaşılabilir. Sonradan bu iki âyetten biri silinip karartılmış, diğeri de ışıklı yapılmıştır ki, “Rabbimiz’den bir lütuf arayalım ve yılların sayısıyla hesabı bilebilelim.” (İsra, 17/92). İkinci âyette, bâtılın silinip, hakkın yerine getirildiği belirtilmektedir. Bu âyetin birinci âyetle mâ’nâ münasebeti vardır. Gece bâtılı, gündüz de hakkı temsilen kullanılabilir. Tarihte zaman zaman bâtıl, bir köpük şeklinde hakkın üstünde görünebilir; fakat her defasında Allah onu siler ve yerine hakkı hâkim kılar. Demek ki, bu bir defaya has değildir; aynen gece ve gündüz gibi cereyan etmekte ve “O günler ki, Biz onları insanlar arasında döndürür dururuz.” (Âl-i İmran, 3/140) âyetinde de ifade olunduğu üzere, bir devri dâim göstermektedir. Üçüncü âyette, gece gibi, bâtıl gibi veya daha başka şeyler gibi, Allah’ın dilediği bazı şeyleri sildiği, bazılarını yerinde bıraktığı ve bunun da ezelî ilminde saklı olduğu ifade edilmektedir.

İşte, nesh vâkıası aynen yukarıdaki âyetlerde açıklandığı şekildedir. Bu, Allah’ın koymuş olduğu bir kanundur ve hem kâinatta, hem insan hayatında ve dolayısıyla hem de İslâm’da cereyan etmektedir.

İslâm’ın insanın ferdî ve içtimaî hayatında gerçekleşme süreci Fetih Sûresinin sonunda bir ekine benzetilir. Bunun için önce, İslâm ekini veya ağacının tohumu olan ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlüllah’ hakikati, kalp toprağına, ekilecek ‘toprak’ müsaitse orada kök salacak ve hem ferd plânında, hem toplum plânında gövdesini çıkaracak, yükselecek, dallanacak, zaman zaman budanacak, sonra yaprak-çiçek açacak, en sonunda da meyvesini verecektir. Bu her zaman, her yerde, tek tek her ferd ve her toplum için geçerlidir. Bu yüzden, İslâm’ın her hükmünü aynı şekilde değişik şartlarda herkese ve her topluma uygulamak büyük hatadır.

Bir gün bir sahabî Rasûlullah’a gelir ve “en hayırlı amel hangisidir ya Rasûlallah?” diye sorar. Cevap, “Allah’a iman” olarak gelir. Bu soru onlarca sahabî tarafından farklı zamanlarda Allah Rasûlü’ne sorulur ve cevaplar ekseriyetle değişik verilir. Namazın en fazla önem kazandığı, ”Sabır ve namazla Allah’tan yardım istenilmesinin” (Rad, 2/45, Bakara, 2/153) en çok gerekli olduğu bir zamanda namaz en hayırlı ameldir; hicretin önceliği aldığı bir zamanda hicret, zekâtın önceliği aldığı bir zamanda zekât, anne-babaya itaatin her şeyin üstüne çıktığı bir zamanda anne-babaya itaat ve bir durumda da hacc-ı mebrûr en hayırlı amel olur. Aynı şekilde, zekâtla mükellef olmayan bir kişi için “en hayırlı amel zekâttır” denmeyeceği gibi, hacca gidecek durumu olmayan kişi için de “en hayırlı amel, hacc-ı mebrûrdur” denmez. Bütün bunlarda, kişilerin husûsî durumları, İslâm ağacının hangi merhalede olduğu, toplumun İçinde bulunduğu şartlar ve zaman, ayrı ayrı pay sahibidir.(9)

Açıklamalarımızı misâllendirecek olursak:

İslâm’ın tebliği sürecinde henüz iman etmemiş bir insana “içki içme, kumar oynama, çalma” demek abes olabilir. İslâm’ın tevhîdî plânda hâkim olmadığı, kalb ve kafalara henüz tam olarak hükmetmediği, kendine has iktisadî ve içtimâî nizamını henüz kurmadığı bir dönemde, İslâmî hadleri uygulayacak bir makam da henüz olmadığından, hadler devreye konamaz. Bu çerçevede, meselâ, zina eden kadınların Allah, haklarında bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedilmesini Kur’ân emreder. Bilâhare, bunlara 100 değnek vurulması hükmü getirilir ve böylece hapsetme hükmü neshedilmiş olur. Bu hükümde, kadınların hür mü cariye mi, evli mi, bekâr mı olduğu tasrih edilmemiş, fakat sünnet, evliyken zina edenlerin recmini teşri’ ile hükmü tafsil etmiş ve söz konusu hükmün bekârlar hakkında olduğunu ortaya koymuştur. Bu hüküm, kıyâmete kadar bakîdir fakat, İslâm yurdunda irtidad başgösterecek olur ve İslâm hayata hâkim olamazsa bu hüküm uygulanma imkânı bulamaz.

Yine, cihad, İslâm’ı yaşayıp yaşatma mücadelesine verilen addır. Bu, gerektiğinde sözle olur; gerektiğinde kalble, gerektiğinde elle olur. Elle, kılıçla yapılan cihadın adı ‘kıtâl’dir. Kur’ân, ‘kıtâl’e ancak Medine’de izin vermiştir. Böylece, Mekke’de kıtâlin yasak olması hükmü neshedilmiştir ama, bu daha sonra dünyanın herhangi bir yerinde, hattâ her yanında Mekkî şartların yeniden dirilmeyeceği mâ’nâsına gelmez. Bundandır ki, neshedilen hükümlerin lâfızları Kur’ân’da kalmıştır ve bunların elbet, belki de her zaman uygulanma şartı doğacaktır. Zamanı gelir, ‘kıtâl’ gerekir, zamanı gelir, ‘kıtal’e izin olmaz; sözlü tebliğ şart olur. Bu, şartlara ve zamana göre değişiklik gösterebildiği gibi, aynı dönemde ve aynı şartlarda bazı kişilerin husûsî durumlarına göre de değişebilir. Mü’minlerin bazıları olur ki, en hassas yerlerde bulunurlar ve ağızlarını hiçbir zaman açmamaları, onlar için cihadın en efdâli haline gelir.

Kur’ân, bazen neshin illetini de söyler. Meselâ, bir dönem için “kâfirler üzerine ezici bir üstünlük sağlayıncaya ve husûsî plânda, savaş meydanında onları ezinceye kadar esir almanın yakışık almayacağını” ifade eder (Enfal, 8/67). Bu üstünlük sağlanınca da esir almakta beis olmaz. Fakat, öyle zaman olur, günler öyle dolaşır gelir ki, mü’minler yeniden henüz esir almanın caiz görüleceği üstünlük noktasına henüz erişmemiş olurlar. Bu noktada, esir almadan öldürme hükmü yeniden devreye girer.

Bir diğer, tipik misâl, zekât karşısında müellefe-i kulûbun durumudur. Sünnetin bile Kur’ân’ı neshedip neshedemeyeceği tartışmalı olduğu halde, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûbu zekât verilecek sekiz sınıfın içinden çıkardığı bazı âlimlerce ileri sürülmüş, hattâ kabûl görmüştür. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti döneminde, Rasûlullah’ın kendi zamanında zekâttan pay verdiği müellefe-i kulûb’dan iki kişiye artık zekât ödenmesine karşı çıkmıştır. Aslında bu hâdise bir nesh hadisesi değildir. Ne kadar aziz ve büyük de olsa, Hz. Ömer’in Kur’ân’ı ve sünneti neshedemeyeceği ortadadır. Fakat, Kur’ân’ın rûhunu iyi kavramış bulunan Hz. Ömer’in bu davranışı, neshin mantığı gereğidir. Bu iki kişi, Hz. Peygamber (sav) zamanında müellefe-i kulûbun içine girdiği halde, Hz. Ebû Bekir zamanında girmiyorlardı ki, kendilerine zekât verilsin. Müellefe-i kulûb, kalbleri İslâm’a ısındıracakları ve şerlerinden emin olunması gereken kişileri içine alır. Hz. Ömer’in zekâttan düştüğü kişiler bu ikinci sınıftandı ve artık, Hz. Ömer’in de ifade ettiği üzere, İslâm’ın onlara ihtiyacı yoktu. Acaba, en az yüz yıldır Müslümanlar Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer dönemini mi yaşıyorlar ki, müellefe-i kulûb ebediyen ortadan kalkmış olsun? Aynı şekilde, Hz. Ömer, hattâ Yavuz ve Kanunî dönemlerinde bile dünyanın her yanında müellefe-i kulûb bulunabilirdi. Herkes Müslüman oluncaya kadar -o da olacaksa- müellefe-i kulûb müessesesi devam edecektir.

Demek oluyor ki nesh, İslâm’ın dinamizmini, her zaman, her şartta, her kişiye uygulanabilir ve her mes’eleye cevap verebilirliğini ortaya koyan çok mühim bir vakıadır. Bunu başka şekilde anlamak, bir yanda neshi bütünüyle reddetmek ve karşı yanda Kur’ân-ı Kerîm’de her zaman için Kıyamet’e kadar ve mutlak mâ’nâda mensûh âyetlerin varlığını kabûl etmek, kanaat-i âcizanemce, İslâm’ı en açık ve bilinmesi gerekli en hayâtı bir yanından mahrum bırakmak demek olur. Bu yüzden, İslâm’ın bu ilk şaşaalı asırlarında mensûh âyetlerin sayısını 260’a çıkarmak da, İmam Süyûtî’nin bu sayıyı 20’ye, Şah Veliyullah Dehlevî’nin 5’e indirmesi de herhalde yanlış ve birbirine zıt şeyler olmasa gerektir. Bu büyük imamlardan her biri mes’eleyi kendi zaman ve şartlarında değerlendirmiş olabileceği gibi, şu önemli hususu da nazara almış olabilirler:

Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri -ahkâm âyetleri dahil- hiçbir zaman tek bir mâ’nâya hamledilmez. Melekût âleminin hakikatları, şu madde âleminde, şarta, kişiye, zamana, renge, aynaya göre izafiyet arzetmektedir. Âyetlerin de bu şekilde şarta, kişiye, döneme, aynaya, renge bakan yönleri vardır. Bu sebeple, mensûh kabûl edilen bazı âyetler öyle mâ’nâları bünyesinde taşımaktadır ki, o âyet, o mâ’nâ katmanlarıyla Kur’ân’ın bütünlüğü İçinde çok mühim bir yer İşgal eder. Meselâ, “Her nereye yönelirseniz, Allah’ın vechi orasıdır” âyetinin, “Yüzünü Mescid-i Haram’a çevir” âyetiyle nesholduğu ileri sürülmektedir. Fakat, mensûh kabûl edilen bahis mevzûu âyetin ahkâm ifade etmesi, sadece bir yönüyledir. -Kaldı ki, Efendimiz (sav) Mescid-i Haram’dan önce herhangi bir tarafa değil, yine tek bir yöne, Kudüs tarafına yönelerek namaz kılıyorlardı; bu yüzden, bu âyetin kıble hükmü ihtiva edip etmediği bile tartışılabilir. Âyet, ayrıca, yönlerin izafîliği, Allah’ın her türlü yönden ve bir yönde bulunmaktan münezzeh olduğu ve asla mekâna tabi olmadığı, yeryüzünde kıble için tek bir yöne değil, namaz kılınan yerin Kâbe ile olan pozisyonu gereği her yöne yönelindiği, doğu-batı-güney-kuzey bütün yönlerin ve mekânın Allah’a ait olduğu, Nûr âyetinde de ifade olunduğu üzere, Allah’ın nûrunun, Kur’ân’ın ve İslâm’ın şark, garb gibi tek bir yöne ircâ edilemeyeceği ve zaman-mekân üstü olduğu, her yerde ve her şekilde Allah’ın rızasını kazanmaya bir yol bulunduğu, kişinin istediği zaman, istediği yerde ve her halükârda, arada hiçbir aracı olmaksızın yüzünü Allah’a çevirip O’nunla temasa geçebileceği, dünyanın her yanında Allah’tan gelmiş hakikatlerin bulunabileceği gibi ilk etapta akla gelen daha pek çok mâ’nâlara da muhtemeldir ki, mensûh âyetlerin sayısını bir hayli kısan âlimlerimiz, bu hususları da haklı olarak göz önüne almış olabilirler.

Netice olarak, ifrat da tefrit de zararlıdır; ehl-i hakikat belli zaman ve mekânla sınırlı olmamalıdır. Kur’ân’a yaklaşmada seleften a’zamî ölçüde istifade edilmekle beraber, onlara takılıp kalınmamalı ve Kur’ân’ın en karanlık noktalara da ışık tutan aydınlığını sonuna kadar keşfedebilmek için zamanı, mekânı, çevreyi, şartlan, husûsî durumları, İslâm’ın cihanşümullüğünü her zaman göz önüne almalı, her sahadaki ilmî gelişmeleri yakından takip etmeli; tefekkür, teemmül, tedebbür, teakkul, tefakkuh gibi Kur’ân’ın sıkça üzerinde durduğu melekeler sonuna kadar kullanılmalıdır.

DİPNOTLAR

1. Asli adı Muhammed b. Bahr’dır. Ebu Müslim el-İsfahanî ismiyle meşhurdur. Mu’tezile âlimlerinin büyüklerinden biridir. H.322’de vefat etti. En önemli eseri, Camiut-Te’vil’dir. (Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 262)

2. Ragıp el-İsfahanî, el-Müfredat, s. 746-47, (İst. 1986, Kahraman Yay.)

3. Doç. Dr. Suat YILDIRIM, Kur’ân-ı Kerîm ve Kur’ân İlimlerine Giriş. s. 19,(İst, 1983).

4. E. Hamdi YAZIR, Hak Dini, Kur’ân Dili, I, 380 (İstanbul 1983, Azim Bsk.)

5. Zerkeşî, el-Burhan, H, 41-47

5a. Hadis için bkz.; Müsned, V/183; Darimî, II, 179; Müstedrek, IV, 360.

6. Subhi es-Sâlih, Mebahis, 259-274 (1990 Beyrut 18, Bsk.) Terc., Kur’ân İlimleri, s. 204-217, ç., S. Şimşek, (Konya – Hibaş yay. Ts.)

6a. Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1980 s. LXXXVl-XCI (4.Baskı)

7. Suyutî, el-İtkân, 11, 30 vd. (4. Bsk. 1978 – Mısır- el-Halebî Bsk.)

8. B. Said Nursî, Muhakemât, 5. Mukaddeme

9. Bu konuda Prof. Dr. İbrahim Canân’ın hazırladığı ve Ebedî Risâlet Sempozyumuna sunduğu basılmamış tebliğinde doyurucu malumat vardır. (Y.Ü.)

Kur’ân’la Konuşan İnsanlar

Kur’ân sayesinde insan, Allah’a muhatap olma gibi, mevkilerin en yükseğine yükselmiştir. Böyle bir mevkide bulunduğunun şuurunda olan bir insan, kendi dilindeki Kur’ân’da Rabbini dinler, Rabbiyle konuşur ve Rabbiyle konuştuğuna yemin etse, yemininde yalancı sayılmaz. Dünya var olduğu günden bu yana, hiçbir millet ve insan topluluğu, Müslümanların Kur’ân-ı Kerîm’e; okuma, anlama, ezberleme, hayata taşıma gibi hususlarda gösterdikleri ihtimamı, başka bir kitaba göstermemişlerdir. Kur’ân’a gösterilen bu yerinde ihtimam, onun indirilmeğe başladığı ve şartların son derece ağır olduğu Mekke döneminden, günümüze kadar farklı şekillerde tezahür etmiştir. Sahabiler, Mekke müşriklerinin ağır baskılarına ve işkencelerine rağmen, Kur’ân’ı hayatlarının gayesi hâline getirmiş, onun uğrunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlardır. Şartlar olabildiğince ağırdır. Allah Resûlü’nün yanına gitmek, nazil olan âyetleri öğrenmek ve onları hayata taşımak âdeta ölümle eş değerdir. Ancak buna rağmen onlar bundan yılmamış, aksine ona karşı daha da iştiyakları artmıştır. Medine döneminde ise, Mekke’deki bu zor şartlar nispeten ortadan kalkmış, gerek Muhacirler gerekse Ensar ve yeni Müslüman olanlar, ilk ve en önemli işleri olarak Kur’ân’ı öğrenmiş ve ezberlemişlerdir. Onlardaki Kur’ân’a karşı olan bu ilginin birden fazla sebebi vardır.

Kur’ân’a Önem Verilme Sebeplerinden Bazıları Öncelikle Kur’ân, bir söz mu’cizesi olarak, edebiyat, şiir ve hitabetin zirvesinde bulunan o dönemin Arap Yarımadası’ndaki muhataplarının dikkatini çekiyor, onları cezbediyor ve âdeta büyülüyordu. Duydukları her bir Kur’ân âyeti, onlarda yeni sarsıntılar meydana getiriyor ve onlara yeni âlemlerin kapısını açıyordu. Dolayısıyla ashap, büyük bir ilgi ve iştiyakla onunla meşgul oluyordu.

İkinci olarak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayatın her safhasında Kur’ân’a önem verdiğini gösteriyor, onun önemine vurgu yapıyor, yazılması ve ezberlenmesine teşviklerde bulunuyor ve Kur’ân ezberleyenlere ayrı bir yer veriyordu. Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu iltifatları da ashapta ayrı bir teşvik unsuru oluyordu.

Üçüncü önemli bir faktör de Kur’ân’ın bizzat kendisinin, okunmasına ve ezberlenmesine yaptığı teşviklerdir. Bu teşvikleri duyan ashap, belirtilen semerelere ulaşmak için ona sahip çıkıyordu. Hatta işleri yoğun olup, bağ-bahçede çalıştığından dolayı her gün Hz. Peygamber’in yanına gelemeyen sahabîler de, inen vahiyleri Hz. Peygamber’den dinleme ve onu belleyip ezberleme işini nöbetleşe yapıyor, böylece gelen yeni vahiyler, hiç kimsenin dikkatinden kaçmıyordu.

Kur’ân, gerek Mekke’nin zor şartlarında, gerekse Medine’de kendisini özellikle bu işe veren ashab-ı suffe tarafından, büyük bir ihtimamla ezberleniyor, müzakere ediliyor ve çevre beldelere de ulaştırılıyordu. Kısa bir süre içerisinde Kur’ân’a verilen bu önem, onun kitaplaşmasında ve pek çok nüsha hâline getirilerek her yere ulaştırılmasında da gözden kaçmamaktadır. Fethedilen yerlerin genişliğine ve oralardaki insanların Kur’ân’ın okunmasına verdikleri öneme baktığımızda, “Ashap döneminde değişik İslam memleketlerindeki Mushafların sayısı, yüz binden az değildir. Kaldı ki Hz. Ömer el-Fâruk (r.a.), beytü’l-maldan, sadece Kur’ân’ı ezberleyip, derinliğine üzerinde düşünmeyi ihmal ederler düşüncesiyle, Kur’ân’ı hem ezberleyip hem de anlaşılmasıyla meşgul olanlara tahsisat ayırıyordu. İbn Mesûd ve İbn Abbas (r.a.) gibi sahabiler, Kur’ân’ın hem ezberini hem de onunla ilgili derin bilgiyi beraberce öğrenenlerdendi.

Gerek Kur’ân, gerekse Kur’ân’la ilgili diğer ilimleri Kûfe’de İbn Mesûd’dan okuyarak mezun olan pek çok âlim vardı. Söz gelimi Ebû Mûsa el-Eş’arî, Basra’nın camisinde, talebelerini gruplara ayırır, her gruba öğretmesi için bir öğretmen tayin eder, sonra da kendisi bunların hepsine güneşin doğuşundan öğlen vakti girinceye kadar, Kur’ân’ın hem talim hem de ezberletilmesi dersini verirdi. Şam’da vefat edinceye kadar aynı faaliyeti her gün Ebu’d-Derdâ (r.a.) da yapardı.”1

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sonrası Kur’ân’a Gösterilen İhtimam Büyük bir iştiyakla devam eden bu yoğun Kur’ân öğrenme ve onu anlama faaliyeti, ilerleyen zamanlarda daha da artarak ve müesseseleşerek devam etti. Birinci derecede Kur’ân’ı ezberleyen ve anlayan Kur’ân muallimleri, bunu sistemli bir şekilde başka coğrafyalara da taşımaya başladılar. Böylece Müslümanların bulunduğu her ev ve bölge âdeta bir mektep hâline geldi. Bu mektepte öğrenilen ve ezberlenen kitap ise Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan’dı. Tâbiin ve tebe-i tâbiin asrı, giderek artan büyük bir ivmeyle adeta Kur’ân asrı hâline geldi. Tarladaki çiftçiden, şehirdeki en üst seviyedeki insana, 5-6 yaşındaki çocuktan ev işlerini yürüten hanıma kadar herkes, Kur’ân’la içli dışlı yaşamaya başladı. Cadde, ev, sokak adeta Kur’ân’la aydınlanıyordu. Hayatla buluşmaya başlayan çocuklara ilk öğretilen ve ezberletilen şey de yine Kur’ân’dı.

Kur’ân’a duyulan bu yerinde ve gerekli ilgi, sadece şehir merkezleriyle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda köylere, ülkelerin en ücra köşelerine kadar ulaşmıştı. Öyle ki, merkeze en uzak yerlerden birinde, onun bir kelimesini veya bir harfini yanlış okuyan biri çıksa, yapılan bu yanlışı anında düzeltecek ve onu doğru okunuş şekline yönlendirecek pek çok kimse vardı. Kur’ân, sadece lâfzıyla okunan ve ezberlenen bir kitap değildi. Okunmasının yanında aynı zamanda yaşanan, hayata canlılık katan dinamik bir yapıya da sahipti. Çünkü Kur’ân, insanların gündelik konuşmalarında, muamelelerinde, anlaşmazlıklarında, ticaretlerinde temel ölçü olarak kabul edilirdi. Deyim yerindeyse Müslümanların ana gündemini, onlara hayat kaynağı olacak olan Kur’ân teşkil ediyordu.

Yukarıda belirttiğimiz husus için Hz. Ömer (r.a.) döneminden bir, tebe-i tabiin devrinden de iki örnek vererek, Yüce Kitabımız’ın o dönemdeki insanlar tarafından nasıl da özümsenip yaşandığını göstermiş olacağız.

Mehirle İlgili Âyetin Anlaşılmasına İtiraz Eden Kadın Birinci örnek Hz. Ömer’in hilafeti döneminde meydana gelmiştir. Hz. Ömer (r.a.) tarihin de kabul ettiği üzere, adalette zirve bir halifeydi. Her şeyin yerli yerinde olmasını, adaletten şaşılmamasını, hayatına vazgeçilmesi mümkün olmayan bir prensip yapmıştı. Dolayısıyla toplumda, bu anlamda meydana gelen adaletsizliklere hemen müdahale ediyor ve doğrusunu gösteriyordu. Nasılsa o sıralarda, evlenecek kızlara erkek tarafından verilmesi gerekli olan ve İslâm’ın da kesin bir miktar koymayıp, kişilerin durumuna ve örfe bıraktığı mehirde miktar yüksek tutulmaya başlanmış, bundan dolayı da evlilikler zora girmişti. Hem bir halife ve hem de Kur’ân’ın ruhunu çok iyi bilen biri olması sebebiyle Hz. Ömer (r.a.), bu durumu gündeme getirdi ve bir gün içlerinde kadınların da bulunduğu bir topluluğa hitap ederken bu mesele üzerinde durdu. Müslümanlara evlilik akdi esnasında tespit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini ve evliliklerin zorlaştırılmamasını hatırlattı. Tam da bu esnada Hz. Ömer’i (r.a) dinleyenlerden ve adını bile bilmediğimiz bir kadın, en arka taraflardan şöyle seslendi:

“Ya Ömer! Senin, bana ulaşmayan Peygamber Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyduğun öğrendiğin bir şey mi var? Çünkü Kur’ân’da

وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا فَلاَ تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا

“Bir eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın…” (Nisa 4/20) buyruluyor. Ya Emire’l-müminîn! Allah’ın verdiği imkânı geri almak doğru olur mu?” deyince Hz. Ömer (r.a.) derhal inceliğin farkına varıp, cemaatin huzurunda o hanımın haklı olduğunu kabul etti.2 Âyet, evliliklerde mehir olarak -insanların durumlarına göre- kilolarca altın vermenin de olabileceğine işaret ediyordu. Ancak Hz. Ömer meseleye toplumun karşı karşıya kaldığı bir problem açısından bakıyor, kadın ise haklı olarak âyette işaret edilen nokta açısından bakıyordu.

Görüldüğü üzere, konuşulan bir mesele hakkında, ashabın içinden herhangi bir kimse, hemen Kur’ân’dan ilgili başka âyetlerle irtibat kurabiliyor ve meseleyi enine boyuna tartışabiliyordu. Burada dikkatlerden kaçmayan diğer bir durum da, itirazı yapan hanımın, Efendimiz’in eşlerinden veya ashabın ilimle meşhur simalarından biri olmayıp, herhangi bir sahabi olmasıdır. Ashabın içinden herhangi biri Kur’ân’a bu kadar detaylı bir şekilde vakıfsa, hayatını Kur’ân’a adamış, Allah Resûlü’nün yanından ayrılmayan kişileri varın siz düşünün!

Âyetlerden Getirdiği Delillerle Kurtulan Sahabi Konuyla ilgili olarak vereceğimiz ikinci örnek de yine Hz. Ömer (r.a.) devrinden. Hz. Ömer (r.a.), bir gece Medine’de dolaşıyordu. Birden evlerden birinden bir adamın şarkı söylediğini işitti. Hemen evin duvarından çıkarak eve girdi:

-Ey Allah’ın düşmanı yaptığın kusuru Allah’ın örteceğini mi zannettin, diye seslendi. Adam:

-Ey mü’minlerin emiri, dur, acele etme. Eğer ben, Allah’a karşı bir bakımdan hata işlediysem, sen üç bakımdan hata işledin.

1- Allah Tealâ, Kur’ân-ı Kerîm’de: وَلَا تَجَسَّسُوا “Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.” (Hucurât 49/12) bu­yurduğu hâlde, sen kusur araştırdın.

2-

وَأْتُواْ الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا

“Evlere kapılardan girin.” (Bakara 2/189) buyurdu­ğu hâlde, sen evin duvarına çıkarak içeri girdin.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Ey iman edenler! Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahiplerinden izin isteyip onlara selâm vermeden girmeyiniz. Böyle yapmanız sizin için daha münasiptir. Olur ki düşünür, hikmetini anlarsınız.” (Nûr 24/27) buyurduğu hâlde, sen evime izinsiz girdin ve üstelik selâm da vermedin, diye kar­şılık verince Hz. Ömer (r.a.):

“-Eğer ben seni affedersem, sen de be­ni affeder misin?” dedi. Adam: “- Evet” deyince, Hz. Ömer (r.a.): “-Affettim” diyerek evden çıkıp gitti.3

Bu örnekte de görüldüğü üzere, bir konu hakkında toplumdaki herhangi bir kimse, yeri geldiğinde Kur’ân’dan ilgili âyetleri hemen hatırlıyor ve kullanabiliyordu. Yine bu şahsın ashabın önde gelenlerinden biri olmayıp, hattâ henüz nebizden bile tam olarak vazgeçememiş bir sahabi olması da ayrıca dikkate değer bir husus olsa gerek. Ama buna rağmen Kur’ân’a vâkıf ve yeri geldiğinde rahatlıkla ondan deliller getirebilmektedir.

Kırk Yıl Sadece Kur’ân’la Konuşan Kadın Şimdi vereceğimiz misal ise, tebe-i tâbiin asrından. Bu asırda yaşayan Müslümanlar da, Kur’ân’la öyle bütünleşmişlerdi ki, âdeta etle-kemik gibi olmuş, muhtevası kılcallarına kadar nüfûz etmiş ve pek çok kimse için âdeta Kur’ân, en çok bilinen ve üzerinde konuşulup düşünülen bir kitap hâline gelmişti. İşte aşağıda anlatacağımız hanım, bunun canlı örneklerinden birisidir:

Yaşanan bu hâdiseyi anlatan, tebe-i tâbiînin büyüklerinden, hadîste devasa bir âlim olarak kabul edilen Abdullah b. Mübarek’tir (h.182). Şöyle anlatıyor yaşadıklarını:

“Hacca gidiyordum. Irak-Suriye topraklarından geçerken tek başına yolculuk yapan bir kadınla karşılaştım. Ona selâm verdim. Ancak selamımı: سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ “Rabb-i Rahim’den sözle olan bir selâm yine onlara…” (Yâ Sîn 36/58) âyetini okuyarak aldı. “Buralarda ne yapıyorsun?” diye sordum. مَنْ يُضْلِلِ اللهُ فَلاَ هَادِيَ لَه “Allah kimi şaşırtırsa onu doğru yola getirecek yoktur.” (A’raf 7/186) âyetini okuyarak cevapladı.

Yolunu kaybettiğini anladım ve nereye gitmek istediğini sordum. Soruma:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى

“Bir gece, kulu Muhammedi, Mescid-i Haramdan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksaya götüren O zatın şanı ne yücedir! Bütün eksikliklerden uzaktır O!” (İsra 17/1) âyetiyle karşılık verdi. Anladım ki, geçtiğimiz hac mevsiminde haccını tamamlamış, Kudüs’e gidiyor. “Ne zamandan beri böyle yolunu kaybettin?” dedim. ثَلاَثَ لَيَالٍ سَوِيًّا “Tam üç gündür” (Meryem 19/10) şeklinde cevap verdi. İhtiyacı olacağı düşüncesiyle yiyecek-içecek bir şeyler verme teklifinde bulundum. Bu defa ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ “Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın.” (Bakara 2/187) âyetini okudu.

Kendisine, içinde bulunduğumuz zaman diliminin Ramazan ayı olmadığını hatırlattım. Buna karşılık o:

وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ

“Her kim de, farz olmadığı halde gönlünden koparak bir hayır işlerse, mükâfatını görür. Zira Allah şükrün karşılığını verir. O, az amele çok mükâfat verir ve her şeyi bilir.” (Bakara 2/158) âyetiyle cevap verdi. Yolculukta orucun açılabileceğini hatırlatınca:

وَأَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara 2/184) âyetini okudu.

Neden benim gibi konuşmuyorsun dedim.

مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ

“Ağzından çıkan bir tek söz olmaz ki yanında, bu iş için hazırlanmış gözcü olmasın, onun söylediğini ve yaptığını kaydetmiş olmasın.” (Kâf 50/18) âyetini okudu.

Hangi kabileden olduğunu sordum.

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولاً

“Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir.” (İsrâ 17/36) âyetiyle cevap verdi. Hata ettiğimi, dolayısıyla kusura bakmayıp hakkını helâl etmesini istedim.

لاَ تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

“Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur.” (Yusuf 12/92) âyetiyle cevap verdi.

Kendisine, deveme bindirip kafilesine ulaştırma teklifinde bulundum.

وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللهَ بِهِ عَلِيمٌ

“Hayır olarak daha ne yaparsanız Allah muhakkak onu bilir.” (Bakara 2/215) âyetiyle mukabelede bulundu. Devemi yanına getirdim. Tam binecekken:

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ

“Mümin erkeklere bakışlarını kısmalarını söyle.” (Nûr 24/30) âyetini okudu. Gözlerimi başka tarafa çevirdim. Tam binecekken deve ürküp kaçtı, bu arada elbisesi birazcık yırtıldı.

وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ

“Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir.” (Şûrâ 42/30) âyetini mırıldandı. Biraz sabretmesini ve devesini tutup bağlayacağımı söyleyince:

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ

“Biz çözümü ihtiva eden hükmü Süleyman’a bildirdik.” (Enbiyâ 21/79) âyetini okuyarak, deveyi sevketme konusunda benim daha başarılı olduğumu ima etti. Peşinden deveye bindi ve

سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَإِنَّا إِلَى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ

“Bunları bizim hizmetimize veren Allah yüceler yücesidir, her türlü eksiklikten münezzehtir. O lutfetmeseydi biz buna güç yetiremezdik. Muhakkak ki biz sonunda Rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf 43/13-14) âyetlerini okudu.

“Deh” deyip deveyi hızlandırdım. Bu defa

وَاقْصِدْ فِي مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ إِنَّ أَنْكَرَ الْأَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ

“Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.” (Lokman 31/19) mukabelesinde bulundu.

Yürürken şiir okumaya başladım. Bu kez:

فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْآنِ

“Artık Kur’ân’dan kolayınıza gelen miktarı okuyun.” (Müzzemmil 73/20) dedi. Şiir okumak haram değil ki!” deyince:

وَمَا يَذَّكَّرُ إِلاَّ أُولُو الأَلْبَابِ

“Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri anlar ve düşünürler.” (Bakara, 2/269) âyetiyle cevap verdi.

Bir süre yolculuğa devam ettikten sonra, evli olup olmadığını sordum.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَسْأَلُوا عَنْ أَشْيَاءَ إِنْ تُبْدَ لَكُمْ تَسُؤْكُمْ

“Ey iman edenler! Açıklandığı takdirde hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın! (Mâide 5/101) âyetini okudu. Derken bu hanımın kafilesine arkadan yetiştik. Kendisine kafile içinde kimsesinin olup olmadığını sordum. Bu defa da bana:

الْمَالُ وَالْبَنُونَ زِينَةُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا

“Mal mülk, çoluk çocuk… Bütün bunlar dünya hayatının süsleridir.” (Kehf 18/46) dedi.

Anladım ki, çocukları var. Onların isimlerini sordum.

وَاتَّخَذَ اللهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلاً

“Allah İbrâhim’i dost edinmiştir.” (Nisâ 4/125),

وَكَلَّمَ اللهُ مُوسَى تَكْلِيمًا

“Allah Mûsâ’ya da hitab ederek konuştu.” (Nisa 4/164) ve

يَا يَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ

“Yahya! Kitaba var kuvvetinle sarıl” (Meryem 19/12) âyetlerini okudu.

“Ey İbrahim, ey Musa, ey Yahya!” diye kafileye doğru seslendim. Nur yüzlü üç genç “Buyur!” diye çıkageldiler. Kadın onlara para verdi ve:

فَابْعَثُوا أَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هَذِهِ إِلَى الْمَدِينَةِ فَلْيَنْظُرْ أَيُّهَا أَزْكَى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ

“Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın hangi yiyecek daha hoş ve helâl ise ondan size azık tedarik etsin.” (Kehf 18/19) dedi. Gençler yiyeceği getirince kadın bana:

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ

“Kendilerine şöyle denilir: “Geçmiş günlerinizde yaptığınız güzel işlerden dolayı afiyetle, yiyin, için!” (Hakka 69/24) dedi.

Bütün bu gördüklerim karşısında gençlere dedim ki: Şayet annenizin bu durumunu bana söylemezseniz, bu yemekten asla yemem!” Gençler dediler ki: “Annemiz, ağzından Cenâb-ı Hakk’ın gazabını çekecek yanlış bir söz çıkar korkusuyla 40 yıldır bu şekilde sadece Kur’ân’la konuşur.”

Abdullah b. Mübarek, yaşadığı bu ilginç olayı, Kur’ân’da her şeyin bulunduğuna delil olarak değişik zamanlarda anlatırdı.4

Görüldüğü üzere yukarıdaki örnekten, iki önemli husus karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi, toplumdaki derin Kur’ân anlayışı. İkincisi de Kur’ân’ın, ortaya çıkabilecek meseleler karşısında bilen için yeterli çözüm ve cevapları ihtiva ettiği gerçeğidir.

Özellikle ilk üç nesil, Kur’ân’ın hem lâfız ve mânâsıyla bütünleşmiş, hem de hayatın bütün sahalarında onu belirgin bir şekilde yaşamışlardır. Aynı zamanda onlar, aradıkları her şeyi mutlaka Kur’ân’da bulacakları inancına da sahiptiler. Zîrâ Yüce Beyan’da her şey ya ima, ya işaret ya da sarahat derecesindeki açıklıkla kendi kıymet ve büyüklüğüne göre onda mevcuttur.

Nitekim Allah Resûlü’nün bereketli duasına mazhar olan ve “tercümanu’l-Kur’ân” lakabıyla bilinen İbn Abbas Hazretleri de: “Ben her şeyi Kur’ân’da bulabilirim! Hatta devemin yularını bile kaybetsem, onu da Kur’ân’da bulabilirim!”5 deyince, bunu duyanlar belki biraz da taaccüple bunun nasıl olacağını sormuşlar. O da: “Kur’ân’da bu konuya işaret eden:

فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

“Eğer bu konuları bilmiyorsanız ilim adamlarına sorunuz. (Nahl 16/43) âyetiyle cevap vermiştir. Buna göre İbn Abbas Hazretleri, herhangi bir konuyu kim en iyi biliyorsa, onu o kimseye sormayı ve işleri ehline havale etmeyi bu âyetten çıkarmış oluyor.

Sonuç Yüce Allah’ın yeryüzüne göndermiş olduğu ve kıyamete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli olacak olan Kur’ân-ı Kerîm, gökyüzünün emini olan Cibril tarafından, yeryüzünün emini olan Hz. Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) 23 yılda peyderpey indirilmiş, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu eşsiz beyanı ezberlemiş, yaşamış, vahiy kâtiplerine yazdırmış ve bütün Müslümanlara eksiksiz olarak tebliğ etmiştir.

Müslümanlar, gerek Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde, gerekse daha sonraki dönemlerde, Hatemü’n-Nebiyyin olan Hz.Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerine önemli bir emanet olduğunu sıkı sıkıya tembih ederek bıraktığı bu mu’ciz beyanı, hem okumuş, hem ezberlemiş ve hem de hayatın her alanında yaşamaya azami gayret sarfetmişlerdir.

Kur’ân’la olan bu sıcak ve yakın ilişki, ister istemez onların hem kültürlerini, hem gelenek ve göreneklerini, hem de hayatlarını derinden etkilemiştir. Şiirlerinde, hitabetlerinde, sohbetlerinde ve gündelik hayatlarında, adeta Kur’ân’la yatıp yine Kur’ân’la kalkmışlardır. Bu, son derece tabiîdir. Zîrâ bugün meselâ bir spor veya siyaset alanına baktığımızda, kahvehanedeki insandan, bağ-bahçesinde çalışana, ilkokuldan, en yüksek tahsil derecesine varıncaya kadar herkes bunlarla yakından ilgilendiğinden, bu konularla ilgili olup bitenden, konuyla ilgilenen şahıslardan, meselenin en detay noktalarına varıncaya kadar, herkesin üzerinde tartışmalar yapacak kadar bilgisinin olduğunu görmekteyiz. Yani bir milletin pazarında neye rağbet varsa, ister istemez o konu insanların gündeminde, ilgi alanında, dolayısıyla hayatlarının derinliklerinde yerini alabilmektedir. Bu açıdan baktığımızda özellikle Peygamber Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) itibaren ilk üç asrın en fazla rağbet ettikleri şeyin Kur’ân olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla Kur’ân, onların her zaman konuştukları, müzakere ettikleri, hayatlarının bereketini buldukları ve zevkle okudukları bir kitap hâlinde bulunmuştur. Tarihten konuyla ilgili sunduğumuz yukarıdaki birkaç misal, pek çok örnekten sadece üçüdür.

Burada, o devrin insanının, Kur’ân’a olan ilgisinin yanında, -özellikle de üçüncü misalde gördüğümüz gibi- bu insanların hayatlarını ne kadar dikkatli yaşadıklarının da bir göstergesi vardır. Kırk yıl boyunca bir hanımın, yanlış bir şey konuşurum düşüncesiyle Yüce Allah’ın sözünden başka bir kelâmla konuşmaması, buna açıkça işaret etmektedir.

*Sakarya Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Muhittin Akgül makgul@yeniumit.com.tr

Dipnotlar

1. Kevserî, Muhammed Zâhid, Makâlât, s.103-110.

2. Bkz: İbn Kesîr, Tefsîr, Nisa 20.âyetin Tefsiri.

3. Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummâl, 3/808.

4. Ahmed el-Hâşimi, Cevâhiru’l-Edeb, 1/261.

5. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, En’âm Sûresi 38. Âyetin tefsirinde.

Kur’ân ve Sünnet Işığında Terör ve İntihar Eylemleri

Ne yazık ki Müslüman ülkeler, iç ve dış güvenliklerini tehdit eden terör eylemlerinin yaygınlaştığı bir dönemin içinden geçmektedirler. Başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere İslâm dünyasında terör örgütlerinin ortaya çıkmasına ekonomik geri kalmışlık, sosyal ve siyasal çözülmeler, kültürel yozlaşmalar gibi olumsuz pek çok şartlar zemin oluşturmaktadır. Bir kısım terör örgütlerinin, içinde bulundukları ülkenin resmi makamlarınca başka terör örgütlerine karşı kullanılmak üzere bir süre desteklendiği, devlet desteğinden güç alarak gittikçe güçlenen bu örgütlerin zamanla kontrol edilemez bir noktaya geldikleri biliniyor. Bazı terör örgütleri de dış güçlerin siyasi ve ekonomik çıkarları uğruna belli hedeflere yöneltilerek desteklenmektedir. Bu paralelde bazı terör örgütlerinin ortaya çıkışları ise “komplo teorileri”yle açıklanmaktadır.

Son birkaç yüz yıldır İslâm dünyasının bilim ve teknolojide, buna bağlı olarak ekonomide geri kalmışlığı, başta kültür bunalımı olmak üzere pek çok olumsuzlukları ve zaafiyeti beraberinde getirmiştir. Bloklara ayrılan dünyada bu zaafiyet nedeniyle Müslüman ülkelerinin bir güç odağı oluşturamamaları, onları dış müdahalelere ve sömürülmeye açık bir coğrafya hâline getirmiştir. Bu coğrafyada yaşanan kültür bunalımının bir sonucu olarak halkın bir kesimi, aydınlarını ve yöneticilerini yabancılaşmış görmekte ve bunlara karşı tepki duymaktadır. Diğer taraftan, emperyalist olarak gördükleri ülkelere ve onlarla çıkar ilişkisi içinde olduğuna inandıkları kişi ve guruplara karşı isyan duyguları kabarmaktadır. Kaba hatlarıyla tasvir etmeye çalıştığımız bu tablodan terörün türemesi eşyanın tabiatı icabıdır. Başka türlü ifade edecek olursak, bu coğrafyada yaşayan insanlar Müslüman olmasaydılar aynı şartlarda aynı tepkiler yine oluşur, terör örgütleri yine ortaya çıkardı. Nitekim Müslüman olsun olmasın, kalkınmasını tamamlayamamış ülkelerde ideolojik kamplaşmalar, iç çatışmalar, emperyalist ülkelere karşı tepkiler görülmekte, bu durum İslâm ülkelerindeki oluşumla bir paralellik arz etmektedir. Bazı kişi ve çevreler İslam ülkelerinde terör örgütlerinin vücut bulmasını İslâm öğretileriyle ilişkilendirmekte, terörist eylemlere “İslâmî terör” adını vermektedirler. Bazıları da teröristin Müslüman kimliğini ölçü alarak terör olaylarını “İslâmcı terör” olarak nitelemektedirler.

Biz diğer boyutlarını uzmanlarına bırakarak terörün İslâm ile veya Müslüman ile ilişkilendirilmesi boyutu üzerinde durmak istiyoruz. Terör örgütlerinin ve terör eylemlerine katılmış kişilerin başta cihad olmak üzere, bazı İslâmî değerleri slogan olarak kullanmalarının terör ile İslâm arasında ilişki kurulmasına sebep olduğu anlaşılıyor. Teröristin bir taraftan kendini rahatlatmak diğer taraftan toplumun sempatisini kazanmak için dînî değerler dahil her vasıtayı kullanmak istemesi tabiîdir. Terör örgütü, kendisine bağlı militanını, eyleme ikna edebilmek için dînî değerleri tabiî ki kullanacaktır. Zaten onlar kullanılabilecek bütün değerleri kullanmakta bir sakınca görmezler. Biz bu olguyu bir tarafa bırakalım. Acaba iddia edildiği gibi terör eylemlerini bilimsel olarak İslâm’ın asli kaynakları olan Kur’ân ve Sünnet’le temellendirmek mümkün müdür? Diğer taraftan, “İslâmcı” adı, İslâm ile ilgili konularda yeterli bilgi donanımına sahip olan kişiyi ifade etmek üzere kullanılıyorsa böyle bir Müslümanın terörist olması mümkün müdür?

Cihad Kavramı

Bazı terör örgütleri eylemlerine cihad adını verdiklerine göre, önce cihad kavramı üzerinde kısaca duralım. Cihad, her Müslüman’ın Allah yolunda, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için sarf ettiği her türlü cehdin, çabanın, gayretin adıdır. Bu anlamda cihad, kıyamete kadar kesintisiz olarak devam edecek olan bir ibadet biçimidir. Kişinin kendi nefsini terbiye etmek için harcadığı çaba dahil, ilim ehlinin ilmiyle, sağlıklı olanın hizmetiyle, varlıklı olanın malıyla, İslâm inancının bütün insanlarca paylaşılması ve Müslümanların şerefinin ve onurunun korunması için harcadıkları cehd ve gayret cihad olarak adlandırılır. Cihad, zaman zaman Müslümanların saldırıya uğramaları, ya da saldırıya uğrayacakları hakkında ciddî istihbarî bilgiler edinmeleri durumunda mevcut tehdidi ortadan kaldırmak, haysiyet ve itibarlarını korumak için kabule mecbur bırakıldıkları bir savaş biçiminde de görülebilir. Peygamberimizin bizzat komuta ettiği veya ashabdan bazılarını kumandan tayin ettiği savaşların ve askeri harekâtın sayısı altmıştan fazladır. Bunların hiçbirinde Peygamberimiz saldırgan olmamıştır. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Peygamberimiz, hiçbir müşrik kavme sırf müşrik oldukları için saldırmamıştır. Yaptığı bütün savaşlar ya başlamış bir saldırıyı def etmek, ya da bir saldırı hazırlığını başlangıç aşamasında sonuçsuz bırakmak amacına yöneliktir. Müslümanları cihada teşvik eden âyetler de esasen kaçınılması mümkün olmadığı için başlamış bir savaşla ilgili olarak nazil olmuşlardır. O hâlde Kur’ân ve Sünnet’e göre uluslar arası ilişkilerde esas olan barıştır. Savaş, istisnaî bir durumdur.

İslâm’ın ve Müslümanların varlığını ve onurunu korumayı amaçlayan savaşlar, ebede doğru uzayıp giden zaman içinde cihad sürecinin kısa halkalarını oluşturur. Bu anlamda savaş biçiminde görülen cihad meşru bir müessesedir. Müslümanların, ülkelerinin işgal edilmesine, sömürü ve baskılara tepki duymaları ve bunlara karşı mücadele etmeleri meşrudur, en tabiî hakları ve görevleridir. Yalnız bu konuda göz önünde bulundurulması gereken çok önemli bir nokta vardır. O da şudur. Bütün hukuk sistemlerinde olduğu gibi, İslâm Hukuku’nda da, amacın meşru olması kadar, o amaca ulaşmak için takip edilen yolun da meşru olması kuraldır. Bu sebepledir ki, Kur’ân, müminleri savaşa teşvik etmekle yetinmez, savaşın nasıl yapılması gerektiğini de açıklar.

Sivil insanları, kadın, çocuk ve yaşlıları öldürmeye, otomatik tüfeklerle okul servislerini taramaya, ev, dükkan ve araba yakmaya, olayla ilgisi olmayan insanları rehin alıp kaçırmaya, hatta öldürmeye cihad adı verilebilir mi; üstelik öldürülen ve mülkü tahrip edilen bu insanlar bir de Müslüman iseler? Bu eylemleri gerçekleştiren örgütler merkezi bir otoriteden emir de almıyorlar, yaptıklarından dolayı hiç bir makama hesap vermiyorlar, başlarına buyruk davranıyorlarsa, yaptıkları eylem cihad olabilir mi? Vücutlarına bağladıkları veya arabalarına yükledikleri patlayıcıları kalabalıkların ortasında infilak ettirerek hem kendilerini hem masum insanları öldüren intihar eylemcilerinin bu eylemlerine cihad adını vermeleri ve kendilerini mücahid olarak isimlendirmeleri, eylemlerini cihad, kendilerini mücahid yapar mı? Terör eylemlerine cihad, bu eylemleri yapanlara mücahid adının verilip verilemeyeceğine aşağıdaki örnekleri esas alarak okuyucu kendisi karar verebilecektir. Peygamberimiz’in İslâm Savaş Hukuku’nu esas olan uygulamalarından örnekler vererek konuya açıklık getirmeye çalışalım.

Cihadın Savaş Boyutuyla İlgili Kurallar

İslâm’da cihadın savaş boyutuyla ilgili kuralları Kur’ân ışığında Peygamberimiz’in sünneti esas alınarak şu başlıklar altında özetlenebilir.

1- Düşmana Acımasız Davranmama

Peygamberimiz savaş ortamında dahi, her hâl ve şartta düşmanı bedenen ve ruhen ezmeyi gaye edinmemiştir. İnsanlar düşman da olsa merhamet duygularını kabartacak ve acınacak duruma düştüklerinde onlara acımak gerektiğini Peygamberimiz’den öğreniyoruz. Hicretin 8. yılı Şevval ayında Peygamberimiz Halid b. Velid’i 300 kişilik bir kuvvetin başında Cezîme Oğulları üzerine gönderdi. Cezîme Oğulları savaşmadıkça onlarla savaşmamasını tembih etti. Cezîme oğulları Halid kuvvetlerini görünce silaha sarıldılar. Savaş esnasında kibar davranışlı bir delikanlı sevdiği bir kadının gözü önünde Halid’in kuvvetlerince öldürüldü. Kadın sevdiği adamın üzerine kapandı ve iki kere hıçkırdı. Duyduğu derin kedere kalbi dayanmadı, sevdiği adama sarılmış olduğu hâlde o da öldü. Bu olay daha sonra Peygamberimiz’e anlatıldı. Peygamberimiz üzüldü ve “içinizde hiç mi merhametli bir adam yoktu?” buyurdu. Halid’in bazı esirleri de öldürttüğü kendisine haber verilince Peygamberimiz ellerini semaya kaldırıp, “Ey Allah’ım! Halid’in yaptığı şeyden uzak ve beri olduğumu sana arz ederim. Yaptığı şeyi ben ona emretmedim” niyazında bulundu. (İ. Kesir 1976, 3:591)

Hayber kalelerinin fethi tamamlandığında Safiyye Binti Huyey ile amcasının kızı esir olarak Hz. Bilal tarafından Yahudi ölülerinin arasından geçirilerek Peygamberimiz’e getirildi. Safiyye’nin amcasının kızı, öldürülmüş hısımlarını görünce feryat ederek ellerini yüzüne vurmaya başladı. Peygamberimiz “ey Bilal! Senden acıma duygusu sökülüp atıldı mı ki, bu kadıncağızları ölülerin yanından geçirdin?” diye azarladı. Hz. Bilal, “ya Resülellah! Bundan hoşlanmayacağınızı sanmamıştım” dedi. Bilindiği üzere Peygamberimiz Safiyye Binti Huyey’e Müslüman olmasını teklif etmiş, o da Müslüman olunca onu kendisine nikâhlamış, böylece Hz. Safiyye mü’minlerin annesi olma şerefine ermiştir. (İbn Hişam 1971, 3:350-351; Vakıdî 1966, 2:673)

2- İşkence Yasağı

Peygamberimiz düşmana işkence yapılmasına izin vermemiştir. Süheyl b. Amr Mekke müşriklerinin ileri gelenlerindendi. Hicretten önce Peygamberimize hakaret eden ve baskı uygulayanlardandı. Bedir savaşında esir edildi. Bir ara kaçmaya teşebbüs etti. Yakalanıp getirildi. Süheyl iyi bir hatipti. Sözleriyle insanları etkilemeyi başarırdı. Hz. Ömer, “Ey Allah’ın Elçisi! Bana izin ver, şunun ön dişlerinden ikisini sökeyim de, bir daha senin aleyhine konuşma yapamasın” dedi. Peygamberimiz, “Hayır, ben ona işkence yapamam. Hem, ben ona işkence edersem Allah da beni cezalandırır. Ayrıca umulur ki o, bir gün sevimsiz bulmayacağın bir davranışta bulunur.” buyurdu. (İbn Hişam, 2:304; Taberî 1967, 2:465, 561) Gerçekten Peygamberimiz’in vefatından sonra Süheyl b. Amr Mekke’de irtidat (İslâm’ı terk etme) olayları baş gösterince, “Ey Mekkeliler! Siz Allah’ın dinine en son girenlerden oldunuz. Bari en önce çıkanlardan olmayın.” diyerek Mekkelilerin irtidat olaylarına katılmalarını önlemiştir. (İbn Hişam, a.y.)

Hendek savaşındaki ihanetlerinden dolayı ölüm cezasına mahkûm edilen Kurayza oğulları Yahudilerinden Nebbaş b. Kays Peygamberimiz’in huzuruna getirildi. Nebbaş’ın burnu yarılmıştı. Peygamberimiz onu getirene “Bunu ona niçin yaptın? Öldürülecek olması yetmez miydi?” diye azarladı. Adam “Kaçmak için beni itti. Aramızda itiş kakış oldu.” diyerek mazeret beyan etti.

Medine’ye Müslüman olmak istediklerini belirten 8 kişi gelmişti. Hastaydılar, yardıma ihtiyaçları vardı. Medine’nin havası büsbütün sağlıklarını bozdu. Peygamberimiz onları zekât develerinin otladıkları yaylaya gönderdi. Üç ay kadar orada kalıp sağlıklarına kavuştular. Develerden sorumlu çobanın ellerini ayaklarını keserek, gözlerine ve diline dikenler batırarak işkence ile öldürdüler. Develeri de sürüp götürdüler. Haber Medine’ye ulaşınca Kürz b. Cabir komutasında acele 20 süvari yola çıkarıldı. Süvari birliği hainlerin hepsini yakalayıp Medine’ye getirdi. Suçları hırsızlık, adam öldürme, ihanet ve irtidat idi. Peygamberimiz’in emriyle cezalandırıldılar. (Buhari, “Hudud,” 17-18; Müslim, “Kasame,” 9-11) Peygamberimiz, bu olaydan sonra her ne sebeple olursa olsun işkence yapılmasını yasaklamıştır. (Vakıdî, 2:570; Köksal, 13:127)

3- Düşman Ölülerine Saygı

Müşriklerin savaşta öldürdükleri kimselerin intikam amacıyla kulak, burun ve tenasül uzuvlarını kesmek, karınlarını yarmak gibi âdetleri vardı. Buna “müsle” denirdi. Peygamberimiz Uhud savaşında amcası Hz. Hamza’nın cesedini parçalanmış olarak görünce derin bir üzüntü duydu. “Eğer bana Allah zafer nasip ederse, Hamza’ya yapılanın karşılığında otuz müşrike aynı muameleyi yapacağım” dedi. Bunun üzerine “Ceza verecek olursanız size yapılanın misliyle cezalandırın. Ama eğer sabrederseniz bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır” (Nahl 16/126) âyeti nâzil olunca Peygamberimiz yemininden vazgeçti ve keffaret ödedi. (İbn Hişam, 3:101; Heysemi, 6:120) Hz. Hamza’ya yapılan müsleye öfkelenen ve müşrik ölülerine aynı şeyi yapmak için ayağa kalkan Ebû Katâde’ye Peygamberimiz, “Otur! Sen Allah katında sevabını iste ey Ebû Katâde! Kureyş müşriklerinin ölüleri birer emanettir…Sen yaptığın şeyin uzun müddet onların yaptıklarıyla birlikte kınanarak anılmasını ister misin?” buyurdu. (Vakıdî, 1:290)

Müşrik ordusu Uhud savaşı için Medine’ye doğru gelirken Peygamberimiz’in Annesi Âmine’nin kabrinin bulunduğu Ebva köyüne vardıklarında kabri açıp kemikleri yanlarında götürmeyi teklif edenler oldu. “Eğer kadınlarımız Muhammed’in eline geçerse onları bize geri vermesi karşılığında annesinin kemiklerini O’na iade ederiz. Böyle bir şey olmazsa, bu kemiklerin karşılığında bize yüklü bir bedel öder.” dediler. Konuya akl-ı selimle bakan kimseler, “Hayır, bu doğru olmaz. Eğer biz böyle yaparsak Huzâîler ve Bekir Oğulları da bizim ölülerimizin kemiklerini çıkarırlar.” dediler ve kötü bir âdet başlatmış olmama basiretini gösterdiler. (a.g.e., 1:206)

4- Sivillere ve Masum Hedeflere Saldırmama

Savaş ortamında dahi muharip olmayan kimselerin öldürülmemesi konusunda Peygamberimiz’in pek çok kez ashabını uyardığı tabakât ve meğâzi literatüründe nakledilmiştir.

Mekke’nin fethinden sonra Beni Hanîfe, Sakif kabileleri ve ortaklarının başlattıkları Huneyn savaşında müşrik ölüleri arasında Peygamberimiz, öldürülmüş bir kadın gördü. “Nedir bu gördüğüm şey?” dedi. Oradakiler, “Bu bir kadındır. Halid b. Velid’in kuvvetleri öldürdü” dediler. Peygamberimiz orada bulunan bir kişiye “Halid’e yetiş! Resülüllah seni çocuk, kadın ve hizmetçi öldürmekten menediyor de!” buyurdu. Orada bulunanlardan biri, “Ey Allah’ın Elçisi! Onlar müşriklerin çocukları değiller mi?” dedi. Peygamberimiz, “Sizin en hayırlılarınız da müşriklerin çocukları değiller miydi? Her çocuk, fıtrat üzere doğar ve masumdur” buyurdu. (Ebû Davud, “Cihad,” 111)

Peygamberimiz vefatına yakın ağır hasta olduğu günlerde, Rumlarla birlikte kuzey Araplarının Medine üzerine bir saldırı için hazırlanmakta oldukları haberi geldi. Peygamberimiz, hemen sefer hazırlıkları yapılmasını emretti, kumandanlığa da Üsâme b. Zeyd’i tayin etti. Üsame’ye şu tavsiyelerde bulundu. “İnkârcı saldırganlarla çarpışın. Ahde vefasızlık etmeyin. Meyve veren ağaçları kesmeyin. Sürüleri tahrip etmeyin. Manastırlara kapanmış, dünya işleriyle ilgilenmeyen, kendini ibadete vermiş ruhanileri, küçük çocukları ve kadınları öldürmeyin. Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Çünkü bilemezsiniz, onlar yüzünden bir iptilâya uğrayabilirsiniz.” buyurdu. (Vakıdî, 3:117-118)

Peygamberimiz, Mute muharebesinde Müslümanlar karşısındaki ittifak içinde yer alan Gatafan kabilesi üzerine 15 kişilik bir birlik göndermeye karar verdi. Birliğin komutanlığına Ebû Katâde’yi tayin etti. Ebû Katâde’ye “Kadın ve çocukları öldürmeyiniz!” talimatını verdi. Keza Peygamberimiz bir saldırı hazırlığı içinde oldukları istihbaratı aldığı Dûmetülcendel halkı üzerine yedi yüz kişilik bir birlik göndermeye karar verdi. Birlik komutanlığına tayin ettiği Abdurrahman b. Avf’a “Ganimet mallarına hıyanet etmeyiniz, ahdinizi bozmayınız, ölülerin uzuvlarını kesmeyiniz. Çocukları öldürmeyiniz. Bunlar, Allah’ın sizden aldığı söz ve Peygamberinin örnek gidişatıdır.” buyurdu. (İbn Hişam, 4:280-281)

Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri Hubeyb b. Adiyy’in tutumudur. Amir oğulları reisi Ebû Bera’ hicretin 4. yılı başında Medine’ye geldi. Peygamberimiz’den Necid halkına İslâm’ı öğretecek kimseler göndermesini istedi ve onların güvenliğine kefil oldu. Bunun üzerine Peygamberimiz, Münzir b. Amr’ın kumandasında 40, bir rivâyette 70 kişiyi yola çıkardı (11/35); Ebû Berâ’ın yeğeni Amir b. Tufeyl amcasının irşat heyetine tanıdığı emanı tanımadı. Süleym oğullarının bazı oymaklarından yardım aldı. İrşat heyetini Bi’r-i Maûne’de muhasara etti ve tamamına yakını şehit edildi. (11/41) Hubeyb b. Adiy ile Zeyd b. Desinne esir olarak Mekke’ye götürüldüler ve savaşlarda öldürülen yakınlarının intikamını almak için yanıp tutuşan, kana susamış Kureyş müşriklerine satıldılar. Hubeyb b. Adiy ayaklarından zincire vuruldu. Öldürüleceği zamanı bekliyordu. Kendisiyle ilgilenme görevi verilen azatlı cariye Mâviye’den temizlik için ustura istedi. Mâviye üç yaşlarında bulunan üvey oğlunun eline bir ustura verdi “Git bunu esire ver.” dedi. Bundan sonrasını Mâviye şöyle anlatıyor: “Çocuk usturayı esire götürdü. Ben ‘Aman Allah’ım ben ne yaptım!’ dedim ve telaşla çocuğun arkasından koştum. Vardığımda çocuğu Hubeyb’in kucağına oturmuş onunla konuşuyor gördüm ve bir çığlık attım. Hubeyb bana baktı. ‘Bu çocuğu öldüreceğimden mi korkuyorsun? İnşaallah asla ben böyle bir iş işlemem. Haksız yere cana kıymak bizim hâl ve şanımızdan değildir. Sanki beni siz mi öldürmek istiyorsunuz?’ dedi”. Hubeyb b. Adiy ile Zeyd b. Desinne Mekke’ye on kilometre uzaklıktaki Ten’îm’e götürüldüler ve orada mızraklanarak şehit edildiler. (Buhari, “Magazi”, 28; İbn Hacer 1328; 1:418)

Naklettiğimiz bütün bu örnekler, cihadın Kur’ân’la sabit bir temel kuralının tatbikinden başka bir şey değildir. Bu da ancak savaşanla savaşma kuralıdır. Muharip olmayan sivil, masum hedeflere saldırmama kuralıdır. Bakara Sûresi 190. âyet bu kuralı şu mealle vaz’etmektedir: “Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın. Fakat savaşta sınırı aşmayın. Muhakkak ki Allah, haddi aşanları sevmez”. Aynı kural Maide Sûresi 8. âyette de şu mealle açıklanmaktadır: “Bir topluluğa karşı içinizde beslediğiniz kin ve öfke sizi haddi tecavüze, adaletsizliğe sürüklemesin. Takvaya en yakın olan budur.” Düşmana merhametsiz davranma, müsle yapma, işkence etme, kadınları ve çocukları öldürme, sınırı aşmadır, haddi tecavüzdür ki, mezkur âyetlerde Allah (c.c.) bunu menetmiştir.

5- Müslümanları Hedef Almama

Savaş şartlarında dahi Müslüman olmayan masum kimselerin öldürülmesine izin verilmemişken, masum Müslümanların öldürülmesine cevaz verilebileceği elbette düşünülemez. Muharebe sırasında düşmanın bazı Müslümanları kendilerine kalkan olarak kullanması durumunda, eğer bu Müslümanlar hedef alınmazsa, o zaman mağlûbiyet kesin görünüyorsa, söz konusu Müslümanlara, doğrudan hedef yapılmamaları kaydıyla ateş edilip edilemeyeceği konusunda fakihler farklı görüşler beyan etmişlerdir.

Resülüllah’ın sağlığında Müslümanın Müslümanı savaş şartlarında bilerek öldürmesi olayı yaşanmamıştır. Ancak bir hata ve yanlış anlama olayı meydana gelmiştir. Yukarıda sözünü ettiğimiz Bi’r-i Maûne olayında şehit edilen irşad heyeti içinde bulunan, ancak esir edildiği hâlde bir adağın yerine gelmesi için azat edilerek sağ bırakılan Amr b. Ümeyye, Medine’ye dönerken Amr oğullarından düşman zannettiği iki kişiyi öldürdü. Hâlbuki onlar Müslüman olmuşlardı. Peygamberimiz ellerine de bir eman yazısı vermişti. Bu yanlışlıktan dolayı Peygamberimiz çok üzüldü. Öldürülenlerin diyetlerini ödedi. (İbn Sa’d, 2:53; Vakıdî, 1:351-352)

Mekke’nin fethinden sonra Mustalik oğullarından Hâris b. Dırâr Medine’ye gelerek Müslüman oldu. Mustalik oğullarının Müslüman olmalarını da sağladı. Peygamberimiz Mustalik oğullarının zekâtlarını toplamak üzere Velid b. Ukbe’yi görevlendirdi. Resülüllah’ın memuru olarak Velid’in geldiğini gören Mustalik oğulları onu karşılamaya çıktılar. Velid onları kendisine doğru gelir görünce korkuya kapıldı ve Medine’ye geri dönüp “Ya Resülellah!. Mustalik oğulları benim zekât toplamama engel oldular. Beni öldürmek istediler. Seninle savaşmak için toplanmışlar.” dedi. Peygamberimiz (s.a.s.), durumu incelemek için Hâlid b. Velid’i gönderdi. Durumun, Velid’in anlattığı gibi olmadığı anlaşıldı. (İ. Hanbel 1985, 4:279; Zürkanî 1973, 3:47) Bu olayla ilgili olarak “Ey iman edenler! Herhangi bir fâsık size haber getirecek olursa onu iyice inceleyin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra da yaptığınıza pişman olursunuz” (Hucurat 49/6) âyeti nâzil oldu.

Savaş ortamında bilmeden dahi olsa Müslümanların Müslümanları öldürmesine Cenab-ı Hak razı değildir. Hicretin 6. yılında Peygamberimiz ashabıyla birlikte umre yapmak maksadıyla Mekke yakınında Hudeybiye’ye kadar gelmişti. Mekke müşrikleri Peygamberimiz ve ashabının umre için Mekke’ye girmelerine izin vermemekte direndiler. Bunun üzerine Peygamberimiz Müslümanlar aleyhine maddeler ihtiva ettiği hâlde on yıllık bir barış anlaşmasının altına mührünü bastı, savaşı tercih etmedi. Böylece muhtemel bir savaş önlenmiş oldu. Hudeybiye barış anlaşmasının hikmetlerinden biri Fetih Sûresi 25. âyette şu mealle açıklanmaktadır: “İnkârda ısrar edip sizi Mescid-i Haram’ı ziyaret etmekten ve bekletilmekte olan hediye kurbanlıkları yerine ulaştırmaktan geri çevirenler onlardır. Eğer orada kendilerini tanımadığınız için çiğneyeceğiniz, bilmeyerek çiğnemiş olmanızdan dolayı zor durumda kalacağınız mümin erkek ve mü’min kadınlar olmasaydı, Allah ellerinizi birbirinizden çekmez, savaşmanıza engel olmazdı”. Medine’ye hicret etme imkânını bulamamış, Mekke’de kalmış Müslümanların, Müslüman mücahitler eliyle bilmeyerek öldürülmesine Allah razı olmamıştır. Günümüzde ise cihad adı verilen bir takım eylemlerle Müslümanlar bilerek öldürülmektedir. Allah’ın buna razı olacağı nasıl düşünülebilir?

6- Emir Komuta Hiyerarşisi İçinde Hareket Etme

Cihadın savaş boyutunun diğer önemli bir kuralı da, Müslümanlarca kabul edilmiş merkezi bir plânlama dahilinde hareket edilmesidir. Birtakım kişi ve grupların merkezi bir otoriteden emir almaksızın başına buyruk hareket etmeleri, eylemlerinden dolayı kimseye hesap vermemeleri sadece bir kaos oluşturur. Merkezi bir otoritenin mevcut olmaması, bağımsız ve sorumsuz davranmayı haklı kılmaz. Zira cihad adına kaosa izin verilemez. Bu gibi durumlarda hareketin yozlaşması, hedeften uzaklaşması, faydadan çok zarar vermesi tabiîdir.

Asr-ı Saadette cihadın savaş boyutuyla göründüğü hiç bir olay Peygamberimiz’in emir veya müsaadesi olmaksızın meydana gelmemiştir. Peygamberimiz’in emir ve müsaadesi olmadığı hâlde sadece yanlış anlamadan kaynaklanan birkaç olay vuku bulmuştur. Bu olaylar Peygamberimizi üzmüş, sorumlularını ikaz etmiştir. Abdullah b. Cahş’ı emredilmediği bir şeyi yaptığı için azarlamış, Halid b. Velid’i kadın ve çocukları öldürmemesi için ikaz etmiş, Amr b. Ümeyye’nin öldürdüğü Müslümanların diyetlerini ödemiştir.

Ebû Basîr olayı dahi bu kuralın bir istisnasını oluşturmaz. Ebû Basîr, Sakif oğullarındandı. Müslüman olduğu için Mekke’de müşriklerce hapsedilmişti. Hudeybiye anlaşmasından sonra kaçma fırsatı bulup Medine’ye gelmiş ve Müslümanlara sığınmıştı. Müslüman olarak Mekke’den kaçıp Medine’ye sığınanlara Müslümanlar Hudeybiye anlaşmasına göre sığınma hakkı tanımayacaklardı. Mekke’den Ebû Basîr’i teslim almak üzere iki kişi geldi. Peygamberimiz anlaşma şartına uyarak Ebû Basîr’i teslim etti. Ebû Basîr’in şikâyetlenmesi üzerine Peygamberimiz, “Ey Ebû Basîr! Sen şimdi git. Sen ve senin gibiler için Allah bir genişlik ve çıkar yol yaratacaktır.” buyurdu. (İ. Hişam, 3:337) Ebû Basîr Mekke yolunda kendisini götüren iki kişiden birini öldürdü. Diğeri kaçtı. Ebû Basîr tekrar Medine’ye geldi ve Peygamberimiz’e “Ey Allah’ın Elçisi! Sen sözünde durdun. Allah da beni onlardan kurtardı.” dedi. Peygamberimiz “Yaman adam! Hele yanında birtakım adamlar da bulunsa artık elinden gelmeyecek bir şey yoktur. Haydi nereye istersen çık git oraya” dedi. (Vakıdî, 2:626-627) Ebû Basîr, Mekke kervanlarının Şam yolu üzerinde bulunan deniz sahilindeki İs’te üslendi. Müslüman olup Medine’ye sığınamayan yeni Müslümanlar Ebû Basîr’in etrafında toplandılar. Mekke kervanlarına geçit vermediler. Mekke müşrikleri gelip Ebû Basîr ve arkadaşlarının Medine’ye kabul edilmelerini kendileri istediler. Peygamberimiz de Ebû Basîr ve arkadaşlarını Medine’ye çağırdı. Ebû Basîr kendini savunmak zorundaydı. Peygamberimiz’den ve Müslümanlardan ayrı, bağımsız davranmak gibi bir niyeti yoktu. Peygamberimiz’in onu Medine’ye çağıran yazılı emri kendisine ulaştığında Ebû Basîr son nefesini vermek üzereydi. Ebû Basir defnedildikten sonra Peygamberimiz’in yazılı talimatı gereği arkadaşlarından yetmiş kişi Medine’ye, diğerleri memleketlerine döndüler. (İ. Abdi’l-Berr, 4:20; Diyarbekrî, 2:25)

7- Düşmana İnsanî Yardım

Cihad, her zaman düşmana zarar verilerek yapılmayabilir. Bazen zor durumda kaldıkları zamanlarda düşmana insanî yardımda bulunmak da cihad kapsamına girer. Böyle bir davranış, düşmanlık duygularının azalmasına ve düşmanın gücünün kırılmasına da yarayabilir. Hicretten sonra Mekke üzerine çöken kuraklık ve kıtlık yıllarında Peygamberimiz Mekke’ye tahıl, hurma, hayvan yemi ve nakit ihtiyacı için altın göndererek yardımda bulundu. Ümeyye b. Halef ve Safvan b. Ümeyye gibi Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri bu yardımı kabul etmek istemedilerse de Ebû Süfyan Peygamberimiz hakkında “Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükafatlandırsın. Çünkü O, akrabalık hakkını gözetti.” diyerek şükran duygusunu ifade etmiştir. (Köksal, 14:304)

Düşmana yardımın diğer bir örneği de Yemame halkından Sümâme b. Üsâl olayıdır. Sümâme b. Üsâl, Müslüman olduktan sonra Mekke’ye gidip umre yaptı. Müşrikler O’nun okuduğu âyet ve dualardan Müslüman olduğunu anladılar. onu yakaladılar ve öldürmek istediler. Bazı müşrik ileri gelenleri onun serbest bırakılmasını, aksi hâlde Yemame’den gıda sevkiyatının durabileceğini söylediler. Sümâme, memleketine dönünce Yemame’den Mekke’ye gıda sevkiyatına engel oldu. Mekkeliler çok zor durumda kaldılar. Peygamberimiz’e elçi göndererek Mekke’ye gıda sevkiyatına mani olmaması için Sümâme’ye emir vermesini istirham ettiler. Peygamberimiz Sümâme’ye gönderdiği yazılı talimatta Mekke’ye gıda sevkiyatına mani olmamasını bildirdi. Sümâme de Mekke müşriklerine gıda sevkiyatını başlattı. (İ. Hişam, 4:228)

8- Savaş Son Çare

Cihad kapsamı içinde her zaman güç kullanılması doğru bir yöntem olamaz. Bedir harbine kadar savaşa izin verilmemiş olması, buna en güzel misaldir. Hicretten üç ay önce yapılan ikinci Akabe Biatında “Ey Allah’ın Resûlü! Seni hak din ve Kitapla gönderen Allah’a yemin ederim ki, eğer sen istersen yarın Mina halkını kılıçtan geçiririz.” diyen Abbas b. Ubade’ye Peygamberimiz’in “Biz bununla emrolunmadık; siz şimdi eşyalarınızın yanına dönünüz” buyurması, her baskı, hakaret ve işkenceye güç kullanarak cevap verilmeyeceğini ortaya koymakta değil midir?

Hicretin 17. ayında Mekke civarına istihbarat göreviyle gönderildiği hâlde, Kureyş’e ait bir kervana hücum edip birkaç kişiyi öldüren, birkaç kişiyi esir alan ve kervanın mallarını Medine’ye getiren Abdullah b. Cahş’ı Peygamberimiz niçin azarlamıştır? Bir taraftan bu olayın, haram aylardan olan Recep ayı girdikten sonra işlenmiş olması, diğer taraftan henüz Kureyş müşrikleri ve müttefikleriyle silâhlı bir mücadeleye girişme için şartların henüz oluşmamış bulunmasından dolayı değil midir?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, kabul edilemez görülen anlaşma şartlarını ihtiva ettiği hâlde Hudeybiye anlaşmasının altına mührünü basarak, Mekke’deki Müslümanların farkında varılmadan öldürülmelerine ve çok kan dökülmesine sebep olabilecek silâhlı bir çatışmayı önleyen Peygamberimiz’in bu siyasetinin isabeti “İnkârda ısrar edip sizi Mescid-i Haram’ı ziyaret etmekten ve bekletilmekte olan hediye kurbanlıkları yerine ulaştırmaktan geri çevirenler onlardır.

Eğer orada kendilerini tanımadığınız için tepeleyeceğiniz ve bilmeyerek tepelemenizden ötürü zor durumda kalacağınız mümin erkekler ve mü’min kadınlar olmasaydı, Allah ellerinizi birbirinizden çekmez, savaşmanıza engel olmazdı.” (Fetih 48/25.) âyetinde açıklanmış değil midir? İki senelik bir sabırdan sonra Mekke kan dökülmeden fethedilmedi mi? Düşmanla mücadelede silâh kullanmaktan başka yöntemlerle hedefe ulaşmanın mümkün olduğunu Resûlüllah’ın bu nurlu sünneti kanıtlamıyor mu?

Peygamberimiz, uzayıp gideceği anlaşılan Taif kuşatmasını, mancınıkların kör atışlarıyla kale içindeki kadın ve çocukların ölümüne sebep olmamak, iki taraftan pek çok can kaybına yol açmamak için kaldırmıştır. Arap yarımadası ortasında küçük bir ada olarak kaldıklarını gören Taiflilerin daha bir yıl dolmadan Medine’ye gelip Müslüman olduklarını bildirmeleriyle maksada savaşsız ulaşılması, basiretli bir siyaset ve strateji değil midir?

Sonuç olarak şehirlerin kalabalık caddelerinde, sivil insanları, kadın, çocuk ve yaşlıları katleden, taşıt araçlarını, binaları yakan, havaya uçuran, rehin aldığı veya kaçırdığı masum insanları işkence ile öldüren, bunları yaparken, kimseye hesap vermeyen, vücuduna bağladığı veya arabasına yüklediği patlayıcıları sivillerin ortasında infilak ettirerek kendini ve masum insanları katleden intihar eylemcilerinin bu eylemlerine cihad adını vermeleri ve kendilerini mücahid olarak isimlendirmeleri, bu eylemlerin Kur’ân ve Sünnet’ten tasvip görmesini sağlayabilir mi? Önemli olan, bir şeye ne isim verdiğimiz değildir. Önemli olan, isim verdiğimiz şeyin ne olduğu, yapısı ve mahiyetidir. Sesini duyurmak için masum kanı akıtan bu kanlı ve kirli mücadele yöntemini Müslümanlar icat etmediler. Bu metot, Marksist-Leninist terör örgütlerinin benimsediği bir yöntemdir. Patenti onlarındır. Şimdiye kadar bu eylemlerin Müslümanlara bir yarar sağladığı görülmedi. Aksine, İslâm’ın ve Müslümanların ilim ve irfan, hak ve adalet, sevgi ve barış imajını sildi. Bunun yerine insanların zihninde, İslâm ve Müslümanlarla terör arasında ilişki kurulmasına sebep oldu ki, İslâm’a bundan daha büyük kötülük yapılamazdı. Kısaca, terörün cihad kavramı içinde yeri yoktur. Müslümanların hangi şartlarda nasıl davranıp, kimlerle nasıl mücadele edecekleri, Kitap ve Sünnet’te belirlidir. Hiçbir Müslüman, hem Müslüman kalıp, hem de Allah ve Resûlü’ün çizdiği yol dışında, onun tersi bir yolda gidemez.

Prof. Dr. Hamza Aktan Kaynaklar

– Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, Beyrut, 1985.

– Buhari, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, el-Camiu’s-Sahih, İstanbul, 1981.

– Diyarbekri, Hüseyin b. Muhammed b. el-Hasen, Tarihu’l-Hamis fi Ahval-i Enfes-i Nefis, Beyrut, ts.

– Ebû Davud, Süleyman b. Eş’as es-Sicistani, Sünenu Ebi Davud, Beyrut, 1971.

– İbn Abdi’l Berr, el-İstiâb fi Ma’rifeti’l-Ashab (el-İsabe’nin kenarında.)

– İbn Hacer, Ahmed b. Ali, el-İsabe fi Temyizi’s-Sahabe, Beyrut, 1328.

– İbn Hişam, Ebû Muhammed Abdulmelik, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Beyrut, 1971.

– İbn Kesir, Ebû’l Fida İsmail, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Beyrut, 1976.

– İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübra, Beyrut, 1985.

– Köksal, M. Asım, İslâm Tarihi, İstanbul, 1981.

– Müslim, İbn Haccac el-Kuşeyri, Sahihu Müslim, İstanbul, 1981.

– Taberi, Tefsir, Mısır, 1954.

– Vâkıdî, Muhammed b. Ömer, Kitabu’l-Meğazi, Oxford Üniversitesi, 1966.

– Zürkânî, Muhammed, Şerhu’l-Mevâhib, Beyrut, 1973.

Kur’an’ın Muhafazası ve Yakılma Hadisesi

Kur’ân-ı Kerim, uluhiyyetten beşeriyete gelen son mektuptur. Allah’tan kullarına son mesajdır, ötelerin en mühim haberidir. Hz. Muhammed (sav)’in en büyük mucizesidir. Kıyâmete kadar gelecek insanların en mühim imtihan unsurudur. Ahirette insanların leh veya aleyhlerine şehâdet edecek olan bir imtihan hüccetidir. Hz. Peygamberden sonrakilere de en mühim bir imtihan hücceti olarak bırakılan ilâhi bir vesikadır. Onda insanların Allah’a karşı ve birbirlerine karşı vazifeleri beyân edilir. Dikkat edilirse insanların görevleri kısaca bunlardan ibârettir. Hz. Peygamberden sonra başka peygamber ve başka kitap da gelmeyeceği için, Allah’ın Rasulü (sav)’den sonra kıyâmete kadar gelecek insan nev’ine bir hidâyet ve imtihan rehberi olmak üzere (Bakara, 185) gönderilmiştir. O halde onun kıyâmete kadar muhafaza edilmesi gereklidir. Bütün çağların kitabı olan Kur’ân’ın işte bu mühim misyonunu ifa edebilmesi için, onun nesiller boyu hiç bırakılmadan ellerde dolaşması gereklidir. Bundan dolayı onun muhâfazası Önceki semâvi kitaplar gibi olmamış, ilâhi himâye ve teminat altına alınmıştır. İşte delilleri: “O zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik Biz, ve onun koruyucusu da elbette Biz olacağız” (Hicr, 9). “O inkârcılar, Kur’ân kendilerine geldiği vakit onu inkâr ettiler. Halbuki O eşi bulunmaz aziz bir kitapdır. Ona ne Önünden ne ardından bâtıl yaklaşamaz. Hikmet sâhibi, çok övülen (Allah) dan indirilmiştir (O)” (Fussilet, 41-42). Allah teâlâ Kur’ân’ın muhafazasını elbette kulları eliyle gerçekleştirecektir. Çünkü sebeplerin akışı içerisinde, onun muhatapları insanlardır. Diğer imtihan konularının böyle sebepler silsilesinin akışı içerisinde cereyan ettiği gibi, bu konu da tabii bir şekilde gerçekleşmiştir ve gerçekleşmektedir. Kur’ân’ın muhâfazasına muhâtap ve muvazzaf kullar halkasının en başında da, hiç şüphesiz, Kur’ân kendisine nâzil olan ilk mü’min ve en şerefli kul Hz. Muhammed (as) gelir. Sonra da diğer mü’minler bu görevi üstlenmişlerdir.

Hz. MUHAMMED (SAV)İN KUR’AN’I MUHAFAZA VE CEM’İ Diğer semâvi kitapların vahyedildiği gibi (Nisâ, 163-164), Kur’ân-ı Kerim de peygamberimiz Muhammed (as)a vahiy suretiyle indirilip öğretilmiştir (Nahl, 43-44). Kıyamete kadar gelecek insanlara bir imtihan vesikası olarak kalması gerektiği i-çin, diğer kitaplar gibi bırakılmamış, bizzat Hz. Peygamber (sav) tarafından onun korunması için bir seri tedbirler alınmıştır: Hz. Peygamber’e bir âyet veya sure nâzil olunca, hemen vahiy kâtiplerinden gerekli kimseleri çağırır, onlar da ellerinde yazı malzemeleriyle gelirler ve onlara, inen âyetlerin hangi surenin neresine yazılacağını söyleyerek bizzat yazdırırdı (1). Hz. Peygamber (sav), kâtibe yazdığını okumasını söyler, bir eksiklik çıkarsa onu düzelttirirdi. Böylece kayd ve zabt altına alınan yeni vahyi Hz. Muhammed (sav), erkeklerin önünde okuduktan sonra, kadın dinleyiciler karşısında da tekrar okurdu (2). Ashab inen âyetleri büyük bir dini vecd içerisinde dinler, şevk ile ezberler, onu namazlarında okurlardı. Zâten Kur’ân okumanın bizzat kendisi çok feyizli bir ibâdettir (3). Ashâbın ve ondan sonra gelen ilk nesillerin, darb-ı mesel olacak kadar parlak hâfıza ve zekâları, Arapların o zamanda genellikle ümmi bir millet oluşları yüzünden kültürlerinde daha ziyâde hâfızaya dayanmaları, basit hayatlarıyla hâfızalarının berrak kalışı, Allah ve Rasulünü sâdık bir sevgiyle sevmeleri, Allah’ın kitâbını titizlikle ezberleyip muhâfaza etmelerine vesile olduğu gibi, Kur’ân’ın belâğatının her ifâdenin üstünde oluşu, onun ilim ve amele birlikte teşviki, Kitâb ve Sünnetin dinde işgal ettiği önemli mevki, âyetlerin ve sûrelerin tedricen olaylar ve sorularla irtibatlı olarak nazil olmasıyla, onların Kur’-ân ve sünneti yaşayarak öğrenmeleri, Rasulullah (sav) in örnek bir yaşayışla onların arasında bulunması, onun talim ve terbiyedeki irşâd siyâseti ve bunlara ilâveten Kur’ân’ın i’câzıyla söz ustalarına tahaddisinin (meydan okuma) cevapsız kalması, onların Kur’ân’ı titizlikle ezberleyip muhâfaza etmelerinin âmillerinden olmuştur (4). Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim Medine’ye hicretten önce bile yazılı haldeydi. Nitekim Hz. Ömer’in, müslüman olmadan önce kız kardeşinin yanında bulunan Tâhâ suresini okuduğunu İbn Hişâm haber vermektedir (5). Kur’ân-ı Kerim zâten kendisi, kendisini kitap olarak adlandırmaktadır. (Bakara, 2; Tur, 2; Sâd, 29). Yazı olmadan kitâp olur mu? “Ona (Kur’ân’a) tam bir surette temizlenmiş olanlardan başkası el süremez” (Vâkı’a, 79). Halbuki Tevrat korunamamış, çıkan yangınlarda yanmış, ortadan kaybolmuştur. Hz. Musa’dan yedi yüz yıl sonra Azrâ adında birisi Tevrat’ı şifâhi nakle dayanarak yazmıştır. İncil de Hz. İsâ zamanında yazılmamıştı. Ondan çok sonra havâriler hâtırlarında kalanları naklettiler, onların nakillerine dayanılarak inciller yazıldı. Bundan dolayı onlar yazarlarının adlarıyla adlandırılmıştır (6), Kur’ân’ın muhâfazası hususunda yine ilâhi te’yidi gösteren bir vak’a da her sene Ramazan ayında Cebrâil (as) ‘in huzurunda o zamana kadar vahyedilmiş olan bütün Kur’ân’ı Hz. Peygamber (sav)’in okumasıdır. Bunda ashab da bulunur, herkes, ezberlerini karşılaştırır ve sağlamlaştırırdı. Hz. Peygamberin vefâtından önceki Ramazan ayında, Cebrâil (as) ona, Kur’ân’ı iki def’a okutturdu (7). Bu son mukâbeleye arza-i ahire denir ki vahiy kâtibi Zeyd bin Sâbit de bu arzada hazır bulunmuştu. Rasulullah (sav) nâzil olan âyetleri hemen ezberlemek için gayret ve telâşa kapılır, Cebrâil (as) okurken o içinden tekrar ederdi. Kur’ân’ın muhâfazasını te’minât altına alan ilâhi te’yid burada da Rasulullah Efendimizin imdâdına yetişti. “(Ey Muhammed), onu tekrarlamak için (henüz Cebrâil, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme. Onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize âittir. Sana Kur’ân’ı okuduğumuz zaman okunuşunu tâkip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer (Kıyâme, 16-19). Bu âyet, Kur’ân’ın tenzil, cem ve tanzimini de Allah’ın üzerine aldığını gösterir (8). “Sana (Kur’ân’ı) okutacağız da sen (onu) unutmayacaksın” (A’lâ, 6). Kur’ân’ın muhafazası tedbirlerinden yine bir tedbir olmak üzere Hz. Peygamber (sav), ilk zamanlar, Kur’ân’la karışmaması için, Kendisinden Kur’ân’dan başka bir şey yazılmasını yasaklamıştı (9). A. Jeffery gibi bazı müsteşrik ve misyonlerler, delilsiz ve çelişik olarak, Kur’ân’ın asr-ı saâdette yazılı olmadığını ileri sürüyorlarsa da (10) T. Nöldeke ve Fr. Schwally, Kur’ân’ın Hz. Peygamber zamanında yazıyla tesbit edildiğini itiraf ederler ve “Hz. Muhammed metinlerin kaydilmesine büyük ölçüde önem verirdi” derler (11). A. Jeffery ise neşrettiği Kitâbu’l—Mesâhif s. 5 deki iddiasından az sonra Hz. Peygamber zamanında Hz. Ali, Ubey bin Ka’b, Huzeyfe, Abdullah bin Mes’ud, Ebu Mûse’l-Eş’ari, Abdullah bin Zübeyr, Ebu Zeyd ve Muâz bin Cebel gibi ashabın yazılı mushaflarını zikreder. Hz. Ali “Cem’ ettiği mushafını bir deveye yükledi, sahâbeye getirdi” der (12). Önceki iddia ile bu şahsi mushaflar ve Hz. Osman’ın resmi mushafı ortaya koyduktan sonra, şahsi mushafları yaktırması olayı çelişki olmaz mı? Yazılı değildiyse, Hz. Osman neyi toplayıp yaktırdı? (13). O halde hiç şüpheye mahal bırakmaz şekilde Hz. Peygamber tarafından yazdırılan Kur’ân, hem hâfıza ve hem yazı ile, çifte metotla asr-ı saâdette tesbit, zabt ve muhafaza edilmiştir (14). İşte bu mânâda Kur’ân’ı ilk cem’ eden Hz. Peygamber (sav)’dir. Rasulullah (sav) zamanında bizzat kendisi tarafından büyük bir itina ile kayd ve hıfz edilen ve ettirilen Kur’ân-ı Kerim, onun sağlığında iki kapak arasında toplanıp bir kitap hâline getirilmemişti. Çünkü o hayatta olduğu müddetçe vahiy devam ediyordu. Hz. Peygamber (sav) son vahiyden sâdece 9 gün sonra âhirete irtihâl etmiştir (15). Hz. Peygamber, nâzil olan âyetleri okuyor, onlarla va’z ediyor, onların ferâiz ve ahkâmını öğretiyordu. Ashâb da onları ezberliyor, yazıyor ve öğreniyorlardı. Bu durum şimdilik Kur’ân’ı bir kitap hâlinde toplamaktan onları müstağni kılıyordu (16). Adetâ yazılı fişler hâlinde bekliyordu.

HZ. EBU BEKİR’İN KUR’AN’I MUHAFAZA VE CEM’İ Hicri 11. senede Müseylemetü’l-Kezzâb’a karşı yapılan Yemâme muhârebesinde 70 kadar kurra sahâbi şehid düşmüştü. Onlar içerisinde ashâbın dört meşhur kâri ve hâfızından birisi olan Ebu Huzeyfe’nin mevlâsı Sâlim de vardı. Bu durum Hz. Ömer’i endişeye şevketti. O, halife Hz. Ebu Bekir Sıddık (ra) ‘a baş vurarak, daha sonra vuku bulacak savaşlarda da eğer böyle şehidler verilecek olursa Kur’ân ehlinin kalmama tehlikesinin baş göstereceğini, bu sebeple Kur’ân’ın bir kitap hâlinde toplanması için emir vermesini taleb etti. Hz. Ebu Bekir’in önceleri Hz. Peygamber (sav)’in yapmadığı bir işe teşebbüs etmekten kaçındığını görüyoruz. Hz. Ömer’in ısrarları üzerine, Zeyd bin Sâbit’i çağırdı ve ona mes’eleyi açtı. Zeyd önce tereddüt etmişse de sonra durumun önemini kavrayarak, Kur’ân’ı, bu emir ve yetki üzerine ashâbda bulunan o zamanın yazı malzemeleri, deri, tahta, hurma dalı, kürek kemikleri ve enli yassı taşlar gibi üzerinde Kur’ân yazılı sahifelerden ve Kur’ân’ı ezberleyen kimselerin hâfızalarından yazdı, derleyip topladı ve bir araya getirdi. Mescidde bu iş için halka ilan da bulunulmuş ve Hz. Ömer de kendisine yardımcı olmuştu. Zeyd (ra), Kur’ân âyetlerini sâdece yazılı olarak bulmakla yetinmiyor; fazlaca bir ihtiyat için, kendisi de hâfız olduğu halde, hıfzındakiyle karşılaştırıyordu. Böylece Zeyd bin Sâbit, her sûrenin âyetleri kendi içinde sıralı olarak Kur’ân’ı bir kitap hâlinde bir araya topladı. Sûreler bugünkü tertipde değildi. Onları nüsha hâlinde bir araya topladı. Bir iple bağlanarak ona mushaf adı verildi. Bu ilk cem’ olunan mushaf vefatına kadar halife Hz. Ebu Bekir’in yanında kaldı. O’nun vefâtından sonra Hz. Ömer’in nezdinde muhâfaza edildi. Hz. Ömer’in vefatından sonra kızı Hz. Hafsa’ya emânet edildi. Çünkü Hz. Ömer vefat etmeden önce yeni halife daha belli olmamıştır (17). Bu Kur’ân’ı koruma tedbirleri de Cenâb-ı Allah’ın te’minâtının bir gereği olarak, Hulefâi râşidi’ne verdiği ilham ve va’dine vefasının bir tecellisidir (18) Hz. Ebu Bekir’in Kur’ân-ı Kerim’i böyle iki kapak arasında toplaması da ashâbın icmâı ile olmuştur.

Prof. Dr. Veli Ulutürk

Dipnotlar: 1) Sahihu’l-Buhâri, Fezâilu’l-Kur’ân, 3, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, İstanbul, ts.(Dâru’t-Tıbâ’ati’l-Amira’dan ofset) 2) Muhammed Hamidullah, Kur’ân-ı Kerim Târihi, çev. M. Sait Mutlu, s. 43, İst. 1965. 3) Bkz. Buhâri, Fezailu’l-Kur’ân, 10-37. 4) Bkz. M. A bdulazim ez-Zerkâni, Menâhilu’l-İrfân fi Ulumi’l Kur’ân, I, 293 – 315, Kahire, 1362/1943. 5) es-Siretü’n-Nebeviyye,I, 368-370, Mısır, 1963 baskısından ofset, Beyrut; M. Hamidullah, aynı eser, s. 42. 6) Süleyman Ateş, Kur’ân-ı Kerim ve Yüce Meâli, s.X,Ank. 1977. 7) Buhâri, Fezâilü’l-Kur’ân, 7; es—Suyuti, el-İtkân fi Ulumi’l Kur’ân, 1, 50, Beyrut, 1973. 8) Mukaddemetân fi Ulumi’l-Kur’ân, s.23 , 39 – 40; Nşr. Arthur Jeffery, Kâhire, 19 72. 9) Sahihu Müslim, Zühd, hadis no:72, Kahire, 1375/1955. 10) Ebu Bekr İbn Ebi Dâvud es-Sicistâni, Kitâbu’l-Mesâhif, s. 5, Mısır, 1355/1936 11) Kur’ân Târihi, çev. Muammer Sencer, s. 5, Ayrıca bkz. s. 4-6, 33, İlke yayınları, 19 70. 12) İbn Ebi Dâvud, aynı eser,s.5-6. 13) İsmâil Cerrahoğlu. Tefsir Usülü s. 64-65, Ankara 1976. 14) M. Abdullah Draz, Kur’ân’ın Anlaşılmasına Doğru, çev. Sâlih Akdemir, s. 28, Ankara, 1983; M. Hamidullah, aynı e-ser. s.45 15) Zerkâni, aynı eser; I, 97; İsmâil Hakkı İzmirli, Târihi Kur’ân, s. 10, İstanbul, 1956. 16) Mukaddemetân, s. 23. 1 7) Bunlar için bkz. Buhâri, Fezâilu’l-Kur’ân, 3-4; Ebu Cafer Muhammed bin Cerîr el-Taberi, Câmiu’l-Beyân an Te’vili’l-Kur’ân, I, 20, Mısır, 1373/ 1954; İbn Ebu Dâvud, aynı eser, s. 6 – 9; Mukaddemetân, s, 43 – 45; Bedruddin Muhammed bin Abdillah ez Zerkeşi, I, 233 – 238, Kâhire, 1391/1972; Kâdı Ebu Bekir el-Bâkıllâni, Kitâb Nüketi’l-İntişâr, li Naki’l-Kur’ân, s. 356-357, İskenderiye, 1971; Süyuti, el-İtkân, /, 57,-59. 18) Suyuti, aynı eser, s.57’de el-Hattâbi’den nakleder.

Yazının devamı için aşağıdaki linklerden faydalanabilirsiniz.

http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kur-an-in-muhafazasi-ve-yakilma-hadisesi2

http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kur-an-in-muhafazasi-ve-yakilma-hadisesi-3

http://www.yeniumit.com.tr/konular/detay/kuranin-muhafazasi-ve-yakilma-hadisesi-4

Kur’an’ın Tercümesi Mümkün müdür?

Kur’an’ı; bir tefsir, bir te’vîl veya geniş bir mealle herkese duyurma, bu işin uzmanları için bir vazife; ona karşı kadirşinas ve saygılı olmanın da gereğidir. Ancak, sağlam bir dil bilgisine, belağat kurallarına; tefsir, hadis ve fıkıh usulü.. gibi ilim dallarına vakıf olmadan böyle bir şeye teşebbüsün de haddini bilmezlik olduğu açıktır. O, bir romanı tercüme ediyor gibi tercüme edilemez; kaldı ki öyle basit bir konuda bile uzmanlık aranır.

Şimdi iyi bir meale doğru iz sürerken, “tercüme”neye derler, “tefsir”ne demektir, “te’vîl”ne manaya gelir, kısaca bunlara bir göz atalım:

Tercüme; herhangi bir metni veya sözü, hususiyetlerini koruyarak bir dilden başka bir dile çevirmeye denir. Çeviri bazen, hiçbir kelimenin manası atlanmadan kelime dizileri, terkipler ve terkipler arası gözetilmiş hususiyetler aynıyla diğer dile aktarma -aktarılabiliyorsa- şeklinde olur ki, buna “tam tercüme”denmesine karşılık; bazen de ya sadece kelimelerin çevirisi yapılır veya münhasıran muhteva aksettirilir ki, bu da eksik bir çeviridir.

Günümüzde belli ölçüde de olsa otomatik tercüme sisteminin geliştiği de söylenebilir; ama bu mevcut teknolojiyle, hatta daha seviyelisiyle dahi, engin muhtevalı ve edebi derinlikleri olan eserleri bir dilden diğerine, hem de muhtevadaki bütün hususiyetleri ortaya koyarak tercüme etmek çok zordur.. hele bu, Allah kelamı ve açılımı da büyük ölçüde zamana, ilhama ve şartlara emanetse… Bizim gibi sıradan insanların bile biraz düzgünce kaleme alınmış eserlerinin tam tercüme edilemeyeceği söz konusu olabiliyorsa, Kur’ân-ı Kerim gibi harika ve fevkalâde derinlikleri bulunan muhteşem bir beyan abidesinin bir manada “atmasyon”da diyebileceğimiz tercüme ile seslendirilmesi mümkün olmasa gerek.

İslâm ulemasının pek çoğu -bunların içinde Bediüzzaman gibi kimseler de vardır- yukarıdaki hususlar muvacehesinde Kur’ân-ı Kerim’in tercüme edilemeyeceği kanaatindedirler. Bazıları da konuya yukarıda işaret edilen esaslara riayet çerçevesinde ihtiyatlı fakat biraz daha yumuşak yaklaşırlar.

Merhum allame Hamdi Yazır’a göre, aslın manasına uygun olması için, sarahatte-delalette, icmalde-tafsilde, umumda-hususta, ıtlakta-takyitte, kuvvette-isabette, hüsn-ü edada-üslub u beyanda tercüme orjinal metne müsavi ve denk olmalıdır. Aksine bu çerçevede gerçekleştirilemeyen bir çeviri tam bir tercüme değil eksik bir aktarmadır. Bu itibarla da, edibane bir üslupla ifade edilmiş herhangi bir nesir veya nazmı, o ölçüde gelişmiş bir dile -her iki dilin de inceliklerinin bilinmesi şartıyla- çeviri mümkün olsa da, hem akla, hem kalbe, hem ruha, hem de bütün hissiyata birden hitap eden ve iç içe bedii incelikleri haiz bulunan, olabildiğine canlı ve her zaman revnaktar bir eserin tam tercümesinin kabil olduğunu söylemek çok zor olsa gerek. Hele bu eser Allah’a ait, zaman ve mekan üstü derinlikleri bulunan ve bütün çağlara birden seslenen aşkın bir beyan abidesi ise.. evet Kur’ân, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, varlık kitabının ilahi bir tercümesi; tekvini emirlerin sesi-soluğu; eşya ve hadiseler çerçevesinde farklı dillerin Hak söyleyen tercümanı; dünya ve ukbanın apaçık dilli müfessiri; göklerde ve yerde gizli ilahi isimler hazinesinin keşşafı; her şeyin arka planındaki esrarın sırlı anahtarı; öteler ve öteler ötesinin bu âlemde mütecelli fasih lisanı; o pırıl pırıl haliyle İslamiyet âlem-i manevisinin güneşi, temeli, hendesesi; ahiret âlemlerinin her şeyi gayet açık çizgileriyle ortaya koyan mukaddes haritası; Cenab-ı Hakk’ın zât, sıfât, esmâ ve bütün muallâ şe’nlerinin sesi-sözü ve en vâzıh tefsiri, en kat’i beyanı; topyekün insanlık âleminin yanıltmayan biricik mürebbisi; varolduğu günden beri İslâm âleminin havası, suyu, ziyası ve bütün âlemlerin Rabbi, Halıkı bir Zat-ı Ecell ü A’lâ’nın kelamı, fermanı, hitabıdır ki, nazmı ve manası itibariyle de pek çok derinlikleri bulunan böyle bir kitabın tercüme yoluyla başka bir dile aktarılması mümkün olmasa gerek…

Böyle bir yaklaşım, Kur’ân’ı Kerim asla anlaşılmaz şeklinde de yorumlanmamalıdır; zira her şeyden evvel o, anlaşılmak ve yaşanmak için insanlığa gönderilmiş bir kitaptır. Ancak onda öyle derin ve çok manalı elfaz, öyle çok katmanlı bir muhteva vardır ki, teker teker kelimeler anlaşılsa ve terkiplerden bir şeyler hissedilse de, kat’iyen tercümeye sığıştırılamayan pek çok ibare edalı, işaret eksenli, iktiza televvünlü ve delâlet derinlikli hakikatlerin açıkta kaldığı müşahede edilecektir.

Aslında fakir, Kur’ân’ı insafla nazar-ı itibara alabilen her insaf ehlinin bu hususları görüp duyabileceği, duyup ürpereceği ve onun basit bir tercümeye emanet edilemeyecek kadar aziz ve aşkın olduğunu itiraf edeceği kanaatindeyim. Bu itibarla da denebilir ki, tercüme dediğimiz şey, mütercimin bilgisi, marifeti, idrak ufku ve istidadı ölçüsünde bazı şeyler ifade etse de, kat’iyen Kur’ân’ı bütün derinlikleriyle aksettiremez; dolayısıyla da hiç bir meal, hiç bir te’vil ve hiçbir tefsire Kur’ân denemez…

Biz hepimiz ona muhtacız ve farklı seviyelerde de olsa onu anlama mecburiyetindeyiz. Eğer onun özüne nüfuz etmek ve “mahiyet-ü nefsi’l-emriyesi”ne göre anlamak, sonra da başkalarına anlatmak istiyorsak mutlaka onu tefsir usulüne göre ilim ve hikmet erbabının hazırlayıp istifademize sunduğu/sunacağı geniş bir tefsirde takip etmeliyiz; etmeli ve kainatlar genişliğindeki bir muhtevayı kendi bilgi, marifet ve idrak darlığımızla daraltmamalıyız.

Kur’an’ın Tefsiri

Tefsir, bir metin ve sözün muhtevasını tam aksettirebilme gayretiyle ortaya konan yorum; Kur’ân-ı Kerim’e bakan yönüyle dilbilgisi, belağat kuralları, Şâriin tavzihi, saff-ı evveli teşkil edenlerin anlayışları ve bunların yanında akıl nuru ve kalb ziyası da ihmal edilmeden ilahi beyanın yorumlanması demektir ki, şimdiye kadar yapılan tefsirlerin pek çoğunda bu esaslara riayet edildiği söylenebilir. Ne var ki, yukarıdaki hususlardan bazılarının öne çıkmasıyla da tefsir farklı unvanlarla anılır: Efendimiz’in söz, beyan ve değişik anlatım yollarıyla ortaya koyduğu yorum ve tavzihlerin yanında, o gün konuşulan dili iyi ve doğru anlayan Sahabe-i kiram efendilerimizin mütalaa ve mülahazalarına dayanan tefsire “rivayet tefsiri”; bu hususların dışında, dil, edebiyat ve daha farklı ilim dallarından da doğrudan doğruya veya dolaylı yollarla istifade edilerek ortaya konan yorumlara da “dirayet tefsiri”denir.

Başlangıçta Kur’ân-ı Kerim yine Kur’ânla, ikinci derecede de sünnetle tefsir ediliyordu. Onun yorumlanmasında Efendimiz’in her konuyla alâkalı açıklamaları her zaman müracaat edilecek en güvenilir kaynaklardı ve Ashab-ı kiram efendilerimiz de bu “menhelü’l-azbi’l-mevrud”u çok iyi değerlendiriyorlardı. Aslında onlar büyük çoğunluğu itibariyle kendi dillerinin inceliklerini iyi biliyorlardı ve takıldıkları çok fazla şey de olmuyordu. Açıklanmasına gerek duyulan şeylerin çoğu da ya vahy-i metluvla beraber Sahib-i şeriat tarafından ifade buyuruluyor veya onların sorularına cevap sadedinde yine ondan şeref sudur oluyordu.

Zamanla, bu mevzuda varid olan bütün beyanlar, tavzihler, tefsirler biraraya getirilerek geniş geniş müdevvenler oluşturuldu ki, böyle bir gayretin esası ta bazı Sahabe efendilerimize gidip dayanmaktadır. Tabiun döneminde bu tür faaliyetler daha da genişleyerek sürdürüldü ve sonraki asırlara oldukça ciddi bir miras intikal etti. Miladi onuncu asırdan sonra Muhammed ibn-i Cerir et-Taberi gibi muhakkikin tarafından bu miras çok iyi değerlendirildi ve koca koca müdevvenler meydana getirildi. İşte, Efendimiz’den (sallallahü aleyhi ve sellem) rivayet edilenlerin yanında, sahabe ve tabiundan hatta tebe-i tabiinden nakledilen hadis ve eserlerin mecmuundan meydana gelmiş bu tür külliyat daha sonrakiler için hep sağlam bir kaynak teşkil etmiştir.

M. Fethullah Gülen

Kur’an Okumanın Kazandırdıkları

Kur’ân, Nasihat, Dertlere Şifa, Hidayet ve Rahmettir.

Kur’ân, yalnızca insanların ölüm ötesi hayatlarıyla ilgili hususları açıklayan, ibadetler hakkında bilgi veren ve Yaratıcı’nın birliği ve varlığını ortaya koyan delilleri değil, aynı zamanda O, insanların dünyadaki mutluluklarını temin hususunda da yol gösterendir. Kur’ân, insanlar için güzel bir nasihatçı, yol gösterici ve kalplerin şifa kaynağıdır. Bu konuda Hz. Peygamberimiz (sas), bir doktor, doktorun elindeki reçete de Kur’ân’dır.

Bu husus, Yüce Beyan’da şöyle ifade edilir:

 يَاأَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

“Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidayet ve rahmet geldi.” (Yûnus 10/57)

Kur’ân, bu âyette insanlara dört merhaledeki müdahalesini ifade etmektedir. Öncelikle, insanların maddi-manevî bünyelerine zarar verecek olan bazı zararlı unsurlara karşı uyarı yapılıyor, belki bu anlamda bazı sınırlamalar koyuluyor ve böylece ilk müdahale yapılmış oluyor. İşte bu durum, âyette ” mev’iza” (öğüt) olarak belirtiliyor. Bu merhaleden sonra şifaya ulaştırmaya geçiliyor. Bu da, doktorun hastasına, hastalığa sebep olan bozuk şeyleri içerisinden atacak ilaçları içirmesine benzemektedir. Kur’ân da, insanlara sakıncalı şeyleri yasaklamakla onları tertemiz hale getiriyor ve bu durumu kazanmaları için de insanların bazı gayretlerde bulunmasını tavsiye ediyor. Nitekim şu âyet, bu husus için verilecek pek çok misalden yalnızca birisidir:

إِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Allah, adaleti, hattâ adaletten de fazla olarak ihsanı (en güzel davranışı), muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl 16/90) İnsanlar, tavsiye edilen emir ve yasakları tam anlamıyla yerine getirince de dertlerden kurtulur, gönüller güven ve emniyete ulaşır ve neticede Yüce Yaratıcının:

 يَاأَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي

“Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarım içine, gir Cennetime!” (Fecr 89/27-30) beyanındaki sırrı yakalamış olur. Bu sırla da İlahî rahmeti yakalar ki, âyetin sonunda belirtilen “Kur’ân’nın rahmet olması” ifadesi buna işaret etmektedir.

Kur’ân, rehberdir.

Kur’ân, bütün insanlık için rehberdir. İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, maddî olarak hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın, Kur’ân’ın ona gösterdiği prensiplerden asla müstağni kalması düşünülemez. Bu hidayet, toplumun sadece belirli bir kısmını değil, herkesi ilgilendiren, her seviyedeki insanın muhtaç olduğu, ilerlemiş medeniyetlerin de sonsuza dek yükselmesinin teminatı olarak inmiş bir hidayettir. Bu hidayetle insan, dünyada öğrenmesi gerekli şeyleri öğrenecek, bununla birlikte asıl maksadı da unutmayacaktır.

Kur’ân’ın rehber olması Kudsî beyanda üzerinde önemle durulan bir meseledir. Mealini vereceğimiz şu iki âyet de bu durumu ifade etmektedir:

 ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

“İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir muttakilere.” (Bakara, 2/2)

قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ آمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ

“De ki: “O iman edenler için hidayet ve şifadır.” (Fussilet, 41/44)

Kur’an, En Doğru Yola İletir

Kur’ân, insanları yolların en doğrusuna götürür. Gerek insanların kendileriyle olan münasebetlerinde, gerek insanların birbirleriyle olan münasebetlerinde ve gerekse devletlerarası münasebetlerde Kur’ân, en ideal ve mükemmel yolu gösterir. Çünkü Kur’ân, “Alîm” (her şeyi en ince detaylarına kadar bilen) ve “Habîr” (her şeyden haberdar olan) sıfatlarına sahip Allah’ın kelâmıdır. İnsanların ortaya koyduğu, beşerî duygu ve düşüncenin içerisinde bulunduğu her şeyde bir eksikliğin olması en tabiîdir. Bu, insan olmanın gereğidir. İnsanlığın, her dönemde yeni arayışlara girmesi de bunun en güzel bir göstergesidir. İşte bu anlamda Kur’ân, yolların en sağlamını, prensiplerin en uygununu ve içinde hiçbir eksikliğin olmadığı hükümleri ihtiva etme özelliğini tam ve eksiksiz olarak taşıyan biricik İlâhi Kitap’tır. Onun bu yönü şöyle ifade edilmiştir:

إِنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا

“Gerçekten bu Kur’ân, insanları en doğru yola, en isabetli tutuma yöneltir..” (İsrâ, 17/9)

Yeni Ümit, 60. sayı, Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’an Okumanın Ahirette Kazandırdıkları

En Hayırlı Kişi

İnsanlara göre üstünlük ölçüleri farklıdır. Kimine göre zenginlik, kimine göre soy-sop, kimine göre ırk, kimine göre makam-mevki vs.. Ancak Cenab-ı Allah’a (c.c.) göre hayırlı ve üstün olma, Kur’ân’ı öğrenme ve öğretme meselesine bağlanmıştır. Bu önemlidir, çünkü Kur’ân okunup anlaşılmadan üstün olmanın yolları bilinemez, hayırlı olmaya götüren ve hayırlı olmayı engelleyen hususlar tespit edilemez. Bu meselelerin aynı zamanda başkalarına aktarılması da istenmiştir ki, iyiler ve iyilikler çoğalsın, kötüler ve kötülükler Kur’ân’ın altın ikliminde yok olup gitsinler. Bu hususu Hz. Peygamber (s.a.s), şu vecîz ifadeleriyle anlatmaktadır: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir.” (Buharî, Fedailü’l-Kur’ân, 21; Tirmizî, Fedailü’l-Kur’ân, 15)

Kur’ân-ı Kerim “..Şunu unutmayın ki, Allah’ın nazarında en üstün olanınız, içinizden takvada (Allah’ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olanınızdır…”(Hucurât 49/13) beyanıyla, Allah katında insanların değer kazanma ölçüsünü bildirmiştir. Belirtilen bu takva sahibi olma hususu ise, ancak Kur’ân’ı okuma ve anlamadan geçer. Demek ki bu okuma ve anlama işi yapıldığında takva yakalanılıyor, takvayla da insan en hayırlılar kervanına katılmış oluyor.

Kıyâmette Şefâat

En küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayan Cenab-ı Hakk (c.c.), insanın bu dünyada değer verip meşgul olduğu Kur’ân’ı, kişinin ona sahip çıkması ve onunla samimi bir alâka kurması oranında insana şefaatçi yapar. Bununla insan, belki de en muhtaç olduğu bâdirelerden kolaylıkla kurtulmuş olur. Hz. Peygamber’in bu hususla ilgili beyanları oldukça dikkat çekicidir. O (sas), şöyle buyurur: “Kişi kabrinden kalkınca Kur’ân, o kimseyi, rengi değişmiş ve zayıflamış bir halde karşılar ve: ‘Beni tanıyor musun?’ der. O da: ‘Hayır’ cevabını verir. O zaman: ‘Ben senin arkadaşın olan ve seni şiddetli sıcaklarda susuz, geceleri uykusuz bırakan Kur’ân’ım’ der. Sonra o şahsa vakar tacı, anne-babasına da iki değerli elbise giydirilir. Anne-baba bunun sebebini sorunca, çocuklarının Kur’ân’la olan meşguliyeti gösterilir.” (İbn Mace, “Edeb”, 52: Darimî, Sünen, 2/451) Diğer bir hadislerinde de Allah Resûlü şöyle buyurmuşlardır: “Kur’ân okuyun! Zira Kur’ân, kıyamet günü okuyana şefaatçi olarak gelir.” (Müslim, Müsafirûn, 252)

Kıyâmette Nûr

Kur’ân’ın isimlerinden birisi de “Nûr”dur. Nurun anlamlarından biri de, etrafı aydınlatan ve görmeye yardım eden ışıktır. (İbn Faris, Mu’cem Mekâyis Fi’l-Luğa, 368; Rağıb, Müfredât, 508) Kur’ân, insana maddi-manevî bir ışıktır. Ona yol gösteren bir lambadır. Bu dünyada içinden çıkamayacağı konularda bir rehberdir. Nitekim

يَاأَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

“Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir delil geldi, size açık bir Nûr indirdik.” (Nisâ 4/174) âyeti de bunu vurgulamaktadır.

Kur’ân’ın aydınlatması ve insana yol göstermesi sadece bu dünya ile sınırlı olmayıp, âhirette de devam edecektir. Hz. Peygamber (sas), Kur’ân’ın ahirette insanlara bir Nûr olarak gelmesini şöyle ifade buyurmuştur: “Her kim Allah’ın kitabından bir âyet öğrenirse, o öğrendiği kıyâmet günü kendisine bir nur olacaktır.” (Darimî, 2/444)

Kur’ân’la Yükselme

Kur’ân-ı Kerim’de Cennet’ten bahsedilirken, her zaman tek bir cennetten bahsedilmez. Özellikle Cennet’in farklı derece ve mertebelerine vurgu için çoğul sıygasıyla “cennât”(cennetler) olarak ifade edilir. Yani nasıl dünyada insanlar sahip oldukları imkânlar açısından aynı seviyede değillerse, ahirette de bunun benzeri olacaktır. Burada yaptıkları işler, kazandıkları sevaplar ölçüsünde orada farklı bir konum, farklı bir mertebe kazanmış olacaklardır. Kur’ân’a sahip çıkma, onu okuma, anlama ve yaşama ölçüsünde Cennet’teki makam ve dereceler de farklılaşacaktır. Resûlullah (s.a.s), Kur’ân’ın insana kazandıracağı bu yönü şöyle ifade buyurmuşlardır:”Kur’ân’ı okuyup ona sahip çıkan kimseye (âhirette): “Oku ve (Cennet’in derecelerine) yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku. Zira makamın, okuduğun en son âyetin seviyesindedir.”denir. (Ebu Davud, Vitr, 20; Tirmizî, Sevabü’l-Kur’ân, 18)

Bitmeyen Ticaret

Kur’ân’a sahip çıkıp onu vird haline getiren ve onunla amel eden kimseler anlatılırken, onların, batması, tükenmesi ve iflası mümkün olmayan bir ticaret kazancına sahip oldukları ifade edilir. Tükenmeyen zengin bir ticaret nitelemesinde bulunma, verenin, her şeyin sahibi ve mâliki Allah (c.c.) olmasındandır. Bu husus, Kur’ân’da şöyle belirtilmektedir:

إِنَّ الَّذِينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللهِ وَأَقَامُوا الصَّلَوةَ وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ

“Allah’ın Kitabını okuyup ona uyanlar, namazı hakkıyla ifa edenler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan gizli ve âşikâr olarak hayır yolunda harcayanlar, ziyan ihtimali olmayan bir ticaret umarlar.”(Fâtır 35/29)

Zorlanana İki Sevap

Kur’ân, İlâhi bir hazinedir. O, her yönüyle bir hayır deryasıdır. Şânına yaraşır bir şekilde okunduğunda, meleklere denk bir makama ulaşılır. Tam manâsıyla eda edilemediği, okunmasında veyahut da öğrenilmesinde zorlanıldığında ise verilen derece iki katıdır. Özellikle yeni başlayanlar veya belli bir yaştan sonra okumaya başlayıp zorlananlar için Allah Resûlü’nün bu husustaki müjdesi şöyledir:”Kur’ân-ı Kerim’i maharetle okuyan bir insan, Kirâmen Kâtibin melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen fakat halis bir niyet ile okumağa çalışan, okurken de kem küm edip dili dolaşan ve Kur’ân’ı okumak ona zor geldiği halde okuyan insana da iki sevap vardır.” (Buharî, Tevnid, 52; Müslim, Müsafirûn, 244)

Her Harfine On Sevap

Rahmeti sonsuz Yüce Yaratıcı (c.c.), insanlara verdiği sayısız nimetler yanında, ayrıca yaptıkları iyi işlere de kat kat sevap ve mükâfat vermektedir. Kötülükler bir misliyle karşılık gördüğü halde, iyiliklerin karşılığı on, yüz veya daha fazla katını bulabilmektedir. Nitekim

مَنْ جَاسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلاَ يُجْزَى إلاَّ مِثْلَهَا وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَءَ

“Kim Allah’a güzel bir işle gelirse, iyilik işlerse, ona on misli verilir; kim de bir kötülükle gelirse, sadece kötülüğüne denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez.” (En’âm 6/160) âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Şüphesiz ki işlerin en hayırlısı ve değerlisi, Cenab-ı Hakk’ın Kelâm sıfatından gelen Kur’ân-ı Kerim’in okunup anlaşılması ve yaşanmasıdır. Onun her bir cümlesi, kelimesi, hattâ harfi Allah Teâla katında ayrı bir kıymeti haizdir ve karşılığı en üst seviyeden verilecektir. Bu hususu Allah Resûlü şu açık beyanlarıyla ifade etmişlerdir:”Kur’ân-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile bir sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben “Elif lâm Mîm”bir harf demiyorum. Aksine “Elif”bir harf, “Lâm”bir harf, “Mîm”de bir harftir.” (Tirmizî, Sevabü’l-Kur’ân, 16)

Yeni Ümit, 60. sayı, Doç. Dr. Muhittin Akgül

Kur’an’ı Anlamak ve Yaşamak

Kur’ân’dan gerçek anlamda yararlanmak için şöyle bir çizgi takip edebiliriz:

1. Kur’ân’ı Yüzünden Okumak : “Bu Kur’ân’ı öğreniniz! Şüphesiz ki siz onu okurken, her bir harfine karşılık on sevap alırsınız. Ben, “elif lâm mîm”bir harftir demiyorum. Elif bir, lâm bir, mîm de bir harftir. Her harfe mukabil on sevap vardır.” (Tirmizî, Fezailü’l-Kur’an, 16) Hadîste kısaca, Kur’ân okuyanın, okuduğu her harfe karşılık on sevap alacağı ifade edilmiştir. Hattâ Kur’ân’ı zorlanarak okuyanların bile sevaba nail olacağı, üstelik iki kat sevap alacağı haber verilmiştir: “Kur’ân’da mâhir olan, sefere denilen Kerim ve itâatkar meleklerle beraberdir. (Kur’ân’ı) güçlük çekerek/kekeleyerek okuyana ise iki kat ecir vardır.”(Müslim, Salâtü’l-Müsafirîn, 244; Ebu Davud, Salât, 349) Buradan, zorlanarak Kur’ân okuyanın okuduğu her harfe karşılık yirmi sevap alacağı sonucu çıkarılabilir. Ancak, yukarıdaki hadiste zikredilen “on”rakamından maksadın kesret (çokluk)ten kinâye, yani Kur’ân okuyanın çok sevap alacağı anlatılmak istenmiş olabilir.

Belki de bunun içindir ki, İslâm âlimleri tarafından Kur’ân okumanın, tesbih, tehlîl ve diğer ezkârdan daha fazîletli olduğu beyan edilmiştir. (Nevevî 1990, 24; Kandehlevî 1997, 380) Zikredeceğimiz şu hadis de bu görüşün doğruluğunu teyîd etmektedir: “Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: ‘Kur’ân, her kimi Beni zikretmekten ve Bana el açıp istemekten alıkoyarsa ona, isteyenlere verdiğimin en alâsını veririm. Allah’ın kelâmının diğer kelâmlara olan üstünlüğü, O’nun yaratıklarına karşı üstünlüğü gibidir.”(Tirmizî, Fezailü’l-Kur’ân, 6/25) İşte böylesine mühim olan bir amelin önemini vurgulamak için olmalı ki, Resûlüllah (s.a.s), Kur’ân’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretenle ilgili olarak şu müjdeyi vermiştir: “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve onu başkalarına öğretendir.”(Buharî, Fezailü’l-Kur’ân, 21) Kur’ân okumanın ve dinlemenin pek çok faydasının olduğu muhakkaktır: “Öyle ise, Kur’ân okunduğunda hemen ona kulak verin, susup dinleyin ki merhamete nail olasınız.” (A’râf 7/204): “Allah’ın evlerinden (herhangi) bir evde, Allah’ın kitabını okuyan, aralarında mutalâa eden topluluğa sekîne iner; onları rahmet bürür, melekler kuşatır ve Allah kendi katındaki kimseler arasında zikreder.” (Ebû Dâvûd, Salât, 349)

Müslüman düşünürler bir yana, Batılılar bile bu konuda görüş beyanında bulunma ihtiyacı hissetmişlerdir. Meselâ, Blachere şöyle der: “Vahyolunan Kelâmullah’ın yüksek sesle okunması, dinleyenleri mu’cizevî bir tesir altında bırakır.” (Danişmend, 58) John Davenport, konuya ilişkin olarak, “Arapça bilmeyen bir kimse Kur’ân’ı dinlese, onun Arapça eserlere olan üstünlüğünü derhal anlar…” (Ateşmen, 133) derken, Jean-Paul Roux adlı müsteşrik de, okunan Kur’ân-ı Kerim’i dinlemenin önemini ve meydana getirdiği tesiri şu sözleriyle anlatmaktadır : “İslâm’ın yayılmasında Kur’ân okumanın, başka her türlü sözden daha büyük bir âmil olduğu bir çok şehâdetle sabittir. En muannit düşmanlar bile Kur’ân’ı dinler dinlemez birdenbire duraklıyorlar, ekseriya hemen imana gelip Kelime-i Şehâdet getiriyorlardı. Âyetlerdeki kelimelerde ne fevkalâde bir kuvvet ve kudret vardır!” (Danişmend, 63)

Jacques C. Risler’in : “… Kur’ân’ın kuvvet ve kudretiyle güzelliğini ve aynı zamanda lâfız asaletini takdir edebilmek için kendisini dinlemek lâzımdır. Kur’ân’ın âhenkli ve âdeta kafiyeli nesri öyle cazip ve nafiz bir letâfet ve zerafet neşreder ki, bütün fikirlerle tasvirler bir sıcaklık ve aydınlık içinde parlar…” (a.g.e., 66-67)şeklindeki sözleriyle, Mr. Rodvill’in şu itirafı da zikre değerdir: “Kur’ân’ı okudukça onun bizi teshir ettiğini, hayretlere düşürdüğünü ve sonunda bize üstünlüğünü tasdik ettirerek onun büyüklüğünden dolayı Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda secdeye varmak istediğimizi görürüz…” (Ateşmen, 143) Burada yeri gelmişken, Meryem Cemile’nin görüşlerini de kaydetmek sanırız isabetli olur : “Kur’ân, öyle misilsiz bir belâgat hârikasıdır ki, onun tilâveti insanlara gözyaşları döktürür ve istiğrâka sevk eder.”(a.g.e., 144) Ancak, Kur’ân’ı sadece yüzünden okumak yeterli değildir; bundan sonra, okunan Kur’ân’ı anlama safhası gelmelidir.

2. Kur’ân’ı Anlamak:

Kur’ân okumadaki asıl maksat, onu anlamaya çalışmaktır. Bu husus, âyetlerde gayet açıktır: “Düşünüp manâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 12/2); “Biz, düşünüp anlamanız için onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Zühruf 43/3); “Kur’ân’ı gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Kur’ân Allah’tan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.” (Nisâ’ 4/82); “Öyle olmasa, Kur’ân’ı düşünmezler mi? Yoksa kalblerinin üzerinde üst üste kilitler mi var?” (Muhammed 47/24)

Aynı konuda, şu hadisi zikretmeliyiz: “Her kim Kur’ân’ı okur, onu anlayarak ezberler ve helâlini helâl, haramını haram kabul ederse, Allah bu Kur’ân sebebiyle onu Cennete koyar.” (Tirmizî, Fezailü’l-Kur’ân, 13)Konuya dair Ebû Abdürrahmân es-Sülemî’nin şu sözü de anlamlıdır : “Biz, Kur’ân’dan on âyet öğrenince, onun helâlini-haramını, emrini-nehyini öğrenmeden başka bir âyete geçmezdik.” (Kurtubî, 1/39)

Kur’ân’ı anlama(ya çalışma)nın, üzerinde kafa yormanın, tefekkür etmenin, nafile namaz kılmaktan daha önemli olduğu, Resûlullah’ın Ebû Zerr’e hitâben söylediği: “Oturup, Allah’ın kitabından bir âyeti anlaman, senin için yüz rekât (nâfile) namaz kılmandan daha hayırlıdır.” (İbn Mâce, “Mukaddime”, 16) sözünde gayet net olarak ifade edilmiştir. Bir başka hadîste de Resûlullah Efendimiz (sas), şöyle buyurmuştur : “Kur’ân’ı üç günden az bir sürede hatmeden, on(un mânâsın)ı anlayamaz.”(İbni Mâce, İkametü’s-Salât, 178) Bu hususta İbn Abbas’ın şöyle bir beyanı vardır: “Bakara ve ‘Âl-i İmrân sûrelerini tertil üzere düşünerek okumam, Kur’ân’ı (baştan sona) süratle okumamdan bana daha doğru görünmektedir.”(Gazalî, 1/282) Süleymân Dârânî de bu konudaki tutumunu şu sözlerle anlatmıştır: “Ben bir âyet okurum, dört-beş gece onu düşünürüm, onu iyice anlamadan başkasına geçmem.” (a.g.e., 1/277) Demek ki faziletli olan, Kur’ân’ı mümkün olan en kısa zamanda okuyup bitirmek değil, onu anlayarak okumaktır. Bunun için de Kur’ân’ın irâb edilerek okunması tavsiye edilmiştir. Konuyla ilgili Hz. Ömer’in: “Kur’ân’ı okuyan ve onu irâb eden, yani, onu anlamak maksadıyla cümlelerinin yapısını ve dilinin karakteristiğini çözmeye çalışan kimseye Allah katında şehîd sevâbı verilir.” (Kurtubî, 1/23) sözüyle, Mekhûl’un: “Bana ulaştığına göre, Kur’ân’ı i’râb ederek okuyana, irâbsız okuyanın sevâbının iki katı verilir.”(a.y.) sözü oldukça anlamlı görünmektedir. Hattâ, Kur’ân’ı irâb etmenin onu ezberlemekten daha mühim olduğu belirtilmiştir. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, bu hususu şu sözleriyle dile getirmişlerdir: “Bize, Kur’ân’ı irâb etmek, onu(n harflerini) ezberlemekten daha doğru görünmektedir.” (a.y.) Çünkü Kur’ân’ı irâb etmek, onun manâlarını anlamaya yardımcı olmaktadır. İşin önemi de zaten buradan ileri gelmektedir. Eğer Kur’ân’ı anlamaya vesile olmayacaksa mücerred olarak/sadece irâbın kayda değer bir tarafı yoktur. İbn Atıyye, bu hususa şu sözleriyle açıklık getirmiştir : “Kur’ân’ı irâb etmek dinde asıldır. Çünkü bununla kâide/kural demek olan Kur’ân’ın mânâları daha iyi anlaşılmaktadır.” (a.g.e., 1/24)

Bu kısma son vermeden önce, okuduğu Kur’ân’ın anlamını bilmeyen ve bu yüzden, korkuyla heyecanın iç içe bulunduğu bir duruma düşen kişinin hâlini anlatan, İyâs b. Muâviye’nin verdiği şu misali kaydetmek sanırız faydalı olur: “Kur’ân’ı okuyup da onun mânâsını bilmeyen kimse, lambanın olmadığı bir gecede hükümdarından kendisine bir mektup gelen, (bu yüzden) kendisini korku saran ve mektubun içinde ne olduğunu bilmeyen kimse gibidir. Kur’ân’ın mânâsını bilen ise, lâmba getirerek mektubun içindekini okuyan gibidir.” (a.g.e., 1/26)

3. Kur’ân’ı Yaşamak :

Yukarıda Kur’ân’ın, üzerinde düşünülmesini istediğinden söz etmiştik. Elbette, onu anladıktan sonra hayata geçirmemek olmaz. Bu sebepledir ki, “Andolsun, size, içinde şanınız/şerefiniz bulunan bir Kitab indirdik. Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Enbiya 21/10) âyetinde “içinde şanınız/şerefiniz bulunan bir Kitab”kısmını, Sehl b. Abdullah “içindeki hayat veren şeylerle amel etmek” (Kurtubî, 11/273) şeklinde tefsir etmiştir. Tabiî ki, Kur’ân üzerinde sadece tefekkürle yetinip, onu hayata geçirmedikçe, istenilen neticeyi elde etmek mümkün değildir. “Biz sana hayrı, feyiz ve bereketi bol bir Kitap indirdik ki, insanlar onun âyetlerini iyice düşünsünler ve aklı yerinde olanlar ders ve ibret alsınlar.” (Sâd 38/29). “Yemin olsun: Biz, ders alınsın diye Kur’ân’ın anlaşılmasını kolaylaştırdık. Haydi var mı düşünen ve ibret alan?” (Kamer, 54/17, 22, 32, 40)

Bir hadîs-i şerifte de bu hususlar şöyle bir benzetme ile anlatılmıştır: “Kur’ân’ı öğreniniz, onu okuyunuz. Kur’ân’ı öğrenen, onu okuyan ve gereğini yapan kişi, misk ile doldurulmuş bir kap gibidir; kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip anlayabildiği hâlde gaflete dalan kişi ise, içinde misk varken ağzı sıkıca kapatılmış kap gibidir.” (Tirmizî, Fezailü’l-Kur’ân, 2) Kur’ân’ı okuyan, anlayan ve onu yaşayan, âhirette de tahminlerimizin ötesinde bir güzelliğe kavuşacak, ayrıca ebeveyni onun sayesinde arzu edilmeye değer lütuf ve nimetlere erecektir: “Kur’ân’ı okuyan ve hükümleriyle amel edenin anne ve babasına kıyâmet günü parlaklığı dünyadaki güneşin parlaklığından daha kuvvetli olan bir taç giydirilir. O hâlde Kur’ân’ı bizzat uygulayan hakkında ne düşünürsünüz? (Onun sevabını siz takdir edin).” (Ebu Davud, Vitr, 14; I. Müsned, 3/440)

Ashâb, Kur’ân’ı okuyor, anlıyor ve yaşıyordu. Hz. Ömer, Bakara sûresini on küsûr senede ezberlemiş, sûreyi ezberleyince Allah’a şükretmek için bir de deve kurban etmiştir. (Kurtubî, 1/40) Anlaşılıyor ki Hz. Ömer, söz konusu sûreyi on küsûr yıl gibi bir zaman zarfında okumuş, anlamış ve hayata geçirmiştir. Yoksa sadece yüzünden okuyup veya ezberleyip bırakmamıştır. İmâm Mâlik’in rivâyetine göre de, “Abdullah ibn Ömer, Bakara sûresini öğrenmek için üzerinde tam sekiz sene durmuştur.” (Muvatta, Kur’ân, 11) Bu dönemde Müslümanlar, Kur’ân’ı okuyup onun seviyesine çıkmaya çalışırken, ne hazindir ki, günümüz Müslümanları Kur’ân’ı kendi seviyelerine indirmeye çalışıyorlar. (Gazalî 1998, 41) Demek ki, o devirde Kur’ân anlaşılıp yaşanıyordu, günümüzde olduğu gibi manâsı bilinmeden sadece yüzünden okunmak veya ezberlemekle yetinilmiyordu. Kur’ân hâfızı olmak, baştan sona Kur’ân’ı yanlışsız olarak ezbere okumak değildi. Nitekim Ebû Ömer, Kur’ân hâfızını şöyle tarif etmektedir: “Hameletü’l-Kur’ân/Kur’ân hâfız(lar)ı, Kur’ân’ın hükümlerini, helâlini ve haramını bilen ve onun içindekilerle amel edenlerdir.”(Kurtubî, 1/26) Abdullah ibn Amr da, Kur’ân hâfızında bulunması gereken nitelikleri sayarken şöyle demektedir:…Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmesi, Allah’ın muradını ve üzerine farz olanı anlaması, okuduğundan istifade etmesi, okuduğuyla amel etmesi gerekir. Kur’ân’ın farzlarını ve hükümlerini ezberden okuyup da, okuduğunu anlamaması ise ne kötü bir şeydir…” (a.g.e., 1/21)

İşte bundan dolayı olmalı ki, Kur’ân’ı okuyup tatbik etmeye çalışan kimse, gıpta edilmeye değer bulunmuştur: “Ancak iki kişi gıpta edilmeye değerdir: Birisi, Allah’ın kendisine Kur’ân ihsan edip de gece-gündüz onu okuyarak uygulamaya çalışan; diğeri de, Allah’ın verdiği malı gece-gündüz infak eden kimsedir.” (Müslim, Salâtü’l-Müsafirîn, 266-267)

Konuyla ilgili olarak, Abdullah ibn Mes’ûd’un şu sözleri oldukça manidar görünmektedir: “Bize, Kur’ân’ın lâfızlarını ezberlemek zor, onunla amel etmek kolay gelirdi. Bizden sonrakilere Kur’ân’ı ezberlemek kolay, onunla amel etmek zor gelecek.”(Kurtubî, 1/40) “Kur’ân-ı Kerim, hükmüyle amel edilmek için nazil olmuş iken, onlar yalnız okumasını amel olarak kabul etmişlerdir. Bazı kimseler, Fâtiha’dan başlayarak hiç yanılmamak şartıyla Kur’ân’ı sonuna kadar okudukları hâlde hükmüyle amel etmezler.” (Gazzalî, 1/275)Hasan Basrî, bu konudaki hassasiyetini şöyle ifade eder: “Önceleri insanlar, Kur’ân’ı Allah’ın bir emri, fermanı bilir öyle davranırlardı. Gece gündüz onun üzerinde titizlik gösterir, onu gözetir, göz önünde bulundurur, ona göre amel ederlerdi. Şimdi siz, onun harflerine, harekelerine çok dikkat ediyorsunuz, ama ilâhî emirlere, içinde neler bulunduğuna hiç dikkat etmiyorsunuz. Hattâ onları anlamıyorsunuz bile.”(Kandehlevî, 383)

Günümüzde de yaygın olan başka bir probleme Ebû Ümâme el-Bâhilî şu sözleriyle parmak basmıştır: “Kur’ân’ı okuyunuz! (Duvarda) asılı Mushaf sizi aldatmasın! Allah, Kur’ân’ın kabı olan kalbe azap etmez.”(Gazzalî, 1/273)

Kur’ân’dan tam anlamıyla istifade etmek için bu üç merhâle önemlidir. Hayata geçirilmeden Kur’ân’dan beklenen güzellikler gerçekleşmez. İnsanın ve içinde yaşadığı toplumun müsbet yönde değişmesi ve yükselmesi, Kur’ân’ın hayata geçirilmesine bağlıdır. Aksi hâlde, Resûlullah’ın (sas) şu sözünün ilk kısmının gerçekleşmesi umulurken, son kısmı gerçekleşir ki, bu da, insanlık açısından tahammülü imkânsız vahim sonuçlar doğurur: “Allah, bu Kelâm’la bir kısım kavimleri yükseltir, diğer bir kısmını da alçaltır.”(İbn Mâce, “Mukaddime”, 16) Resûlullah, Kur’ân’ı ayrıca şifa olarak da zikretmiştir: “Şu iki şifalı şeye devam ediniz: Bal ve Kur’ân.” (İbn Mâce, Tıb, 7) Bal, maddî bünyenin sağlığı için ne kadar yararlı ise, Kur’ân da maddi hastalıklar için hattâ onlardan daha da fazla manevî yapının sağlıklı olması için elzemdir. Bir başka hadîsinde Resûlullah: “İlacın en hayırlısı Kur’ân’dır.”(İbn Mâce, Tıb, 38) buyurmakla Kur’ân’ı, en iyi ilaç olarak tek başına zikretmiştir.

Bizzat Kur’ân, inananlara şifâ ve rahmet oluşunu şöyle beyan etmektedir: “Biz, Kur’ân’ı mü’minlere şifa ve rahmet olarak indiririz. Ama o, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.” (İsrâ 17/82). Tabiî ki rahmete nail olma, kuşkusuz Kur’ân’ı uygulamaya bağlıdır: “İşte bu Kur’ân da, indirdiğimiz kutlu bir kitaptır. Artık ona tâbi olun, inkâr ve isyandan sakının ki, rahmete nail olasınız.” (En’âm, 6/155)

Bir de Gazzâlî’yi dinleyelim: “Kur’ân’ın hakkıyla okunması, dil, akıl ve kalbin müştereken okunmasıyla gerçekleşir. Dil, tashîh-i hurûfa riâyet ederek tertîl ile okur; akıl, mânâları anlar; kalb ise, emir ve yasaklara uyarak öğüt alır. Yani dil ağır ağır okur, akıl okunanı anlar, kalb de etkilenerek alınması gereken dersi/öğüdü alır.”(Gazzalî, 1/287) Etüdümüzü noktalarken şunu da önemle belirtmeliyiz ki, herkes Kur’ân’dan imkânı nisbetinde istifade etmelidir. Kur’ân okumasını bilmeyen okumaya, okuyan anlamaya, anlayan uygulamaya çalışmalıdır.

Ve hitâm-ı misk iki hadis-i şerif: “… Sözün en güzeli, Allah’ın sözüdür…”(İbn Mâce, Mukaddime, 7; Nesai, Sahv, 65)”… Sözün en hayırlısı, Allah’ın Kitabı’dır…” (Müslim, Cuma, 43)

Doç. Dr. Bahattin Dartma

Kaynaklar

Anquetil Duperron, Legislation Orientale, Amsterdam 1978.

Ateşmen, Mustafa, Avrupalı Gözüyle İslâm, İst., 1971.

Danişmend, İsmail Hâmi, Garb Ediplerinin Kur’ân-ı Kerim Hayranlığı, Dergah yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Ekim, 1978.

Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Mektebetü Mısr/Dâru Mısr li’t-Tıbâa.

Gazzalî, Muhammed, Kur’ân’ı Anlamada Yöntem, (Çeviri, Emrullah İşler), 2. baskı, İstanbul, 1998.

Kandehlevî, Muhammed Zekeriyya, Fezâil-i A’mâl, (Ter., Yusuf Karaca), İstanbul, 1997.

Kurtubî, Ebû Abdillah Muhammed ibn Ahmed, el-Câmi’ li ‘Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut, Dâru İhyâ’i’t-Türâsi’l-Arabî.

Nevevî, Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Şeref, et-Tibyân fî Âdâbi Hameleti’l-Kur’ân, II. baskı, Beyrut, 1990.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz