Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmış olduğu şifa duası

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmış olduğu şifa duası

(El, ağrıyan yere konur ve öyle okunur)                  

اَللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ ، مُذْهِبَ البَأْسِ ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي ، لَا شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ  شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَماً

“Allahım! Ey insanların Rabbi ve ey ıstırapları dindiren! Şifa ihsan et. Senden başka Şâfî (dertlilere şifa veren) yoktur. Öyle bir şifa ver ki hiçbir hastalık bırakmasın.”

Her türlü hastalığa ve musibete karşı okunabilecek bir duadır:

اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ

 اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ

فَرْدٌ حَيٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ… يُرْزَقُونَ

فَرِحِينَ بِمَا أتَاهُمْ سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ.

لِلَّذِينَ أمَنُوا هُدًا وَ شِفَاءٌ.

Not: Her gün münasip bir vakitte baştan sona kadar, suya 19 defa okunacak ve her defasında bir yudum su alınacak. Bu dua, Büyük Cevşen’deki Tahmidiye duasının başındadır. Sabah Namazından sonra okunması tavsiye edilmektedir. Su yerine hurmaya vs. de okunup yenebilir. Bediüzzaman Hazretleri sürekli bu duayı hastalıklarına okumuştur.

Ayak parmaklarını secdede kıbleye çevirmek şart mıdır? Bundan maksat nedir? Secdede ayakları kaldırmak namazı bozar mı?

Ayak parmaklarını secdede kıbleye çevirmek şart mıdır? Bundan maksat nedir? Secdede ayakları kaldırmak namazı bozar mı?

Namazda secdedeyken, ayakların ikisi birden secde boyunca yerden kalkarsa namaz bozulur. Ancak secdeden kalkarken ya da secde esnasında anlık olarak ayakları yerden kaldırmanın namaza bir zararı yoktur.

Ayak parmaklarının secdede kıbleye doğru çevrilmesinden maksat, parmakların bükülmesidir ve bu sünnettir. Bunun tersi olan, parmakları bükmeden ayağın sırtını yere koymak mekruhtur. Çünkü bir sünnetin tersi yapılmaktadır. Ancak bununla beraber bu hareket namazı bozmaz.

Hürmet-i müsahara ne demektir?

Hürmet-i müsahara ne demektir?

Soru: Bir baba kızına eşine dokunur gibi dokunursa hanımı o erkeğe ebediyyen boş oluyor peki dokunmaya karşı hassas olan bir bayanı yakın akrabasından birisi (amca, dayı vs.) öptüğünde gayr-i ihtiyari etkileniyorsa bu durum nasıl izah edilmelidir? Hürmet-i müsaharanın oluşmasını ayrıntılı bir şekilde anlatır mısınız?

Bilindiği gibi akrabalık üç şekilde meydana gelir. Kan bağı yoluyla, süt emzirme neticesinde ve sıhriyet dediğimiz evlenme yoluyla. Bu üç yoldan birisiyle teessüs eden akrabalık neticesinde, erkek için bazı kadınlarla evlenmek haram hâle gelir. İşte hürmet-i müsahara, evlilik neticesinde oluşan akrabalarla evlenme yasağını ifade eder. Mesela bir erkeğe, evlendiği kadının annesiyle yani kayınvalidesiyle evlenmesi haram olur.

Hürmet-i müsahara, Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde sadece sahih evlilik neticesinde oluşurken, Hanefî ve Hanbelîlerde zina ile de meydana gelmektedir. Hatta zinanın mukaddimeleri sayılan şehvetle öpme, dokunma, bakma gibi bir kısım fiiller de hürmet-i musaharayı doğurur. Mesela bir kişi bir kadınla zina ettiğinde artık, o kadının usul ve füruuyla (çocukları ve anneleriyle) evlenemez. Yine buna göre bir erkeğin kayınvalidesiyle arasında bahsettiğimiz türden bir münasebet gerçekleşecek olursa, hanımı artık kendisine haram olur. (bkz.: Cezerî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, 4/61-65). Aslında bu hüküm, meydana gelmesi muhtemel olan bir kısım kötü fiillerin önüne geçmek için bir tedbir niteliğindedir. Diğer bir ifadeyle bununla aile ve akrabalık bağlarını koruma hedeflenmiştir.

Genellikle burada anlaşılmayan husus; dokunma, öpme ve bakma neticesinde nasıl hürmet-i müsaharanın gerçekleşeceğidir çünkü yakın akrabalar arasında bu tür münasebetler sıklıkla vuku bulduğundan, bu durum kaçınılması zor bir hâl arz etmektedir. Hatta ebeveyn ile çocuklar arasında bile hürmet-i müsahara gerçekleşebileceği için (mesela bir baba şehvetle kızını öpse, hanımı kendisine haram olur) konunun iyi anlaşılması ve ona göre bir tavır alınması gerekmektedir.

Evet, Hanefî mezhebinde, zina fiilinin hürmet-i müsahara doğuracağı hükme bağlanmıştır. Zaten özellikle yakın akraba arasında gerçekleşmesi çok zor olan bu fecaatin, meydana geldiğinde taraflara böyle bir ceza yüklemesinin anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Ama zinanın mukaddimeleri diyebileceğimiz diğer fiillerle de haramlığın ortaya çıkacağını izah etmek gerekiyor. (Serahsî, el-Mebsût, 4/378).

Evet, her öpme veya dokunma haramlık oluşturmayacağı gibi hangi bakmaların bu neticeyi vereceği de fıkıh kitaplarında ayrıntısıyla açıklanmıştır. Buna göre hürmet-i müsaharanın meydana gelmesi için öpme veya dokunma anında kişide karşı tarafa karşı bir şehvet ve arzunun bulunması gerekir. Genellikle bunu tespit için de ölçü olarak, tenasül uzvunun hareket etmesi ve kişinin, bu fiilin devamını arzulaması gösterilmiştir. Ayrıca bu durumun tam fiil esnasında vuku bulması gerekir. Eğer kişi dokunduktan sonra şehvet duyacak olsa, bu hâl haramlık meydana getirmez. Diğer yandan kalın elbise üzerinden dokunma veya okşamaların haramlık oluşturmayacağı ifade edilmiştir. Ancak elbise vücut ısısını hissettirecek derecede ince olur ve bu elbise üzerinden kadına temas eden kişide bahsettiğimiz şartlar tahakkuk ederse bu takdirde hürmet-i müsahara meydana gelir. (İbn Âbidîn,Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/31).

Diğer yandan kadının şehvet unsuru olan göğüs veya avret mahallerini elleme hususunda yukarıdaki şartlar aranmamış ve bu durumda doğrudan haramlığın ortaya çıkacağı ifade edilmiştir çünkü kişide böyle bir arzu ve şehvet olmadan bir kadının bu uzuvlarına dokunması pek mümkün değildir.

Bakmanın da hürmet-i müsahara doğuracağını ifade etmiştik. Bunun şekline gelince, kadının eline, yüzüne, baldırına hatta göğsüne vs. bakmakla böyle bir haramlık tahakkuk etmez. Haramlığın oluşması için kişinin galiz avret dediğimiz kadının tenasül uzvunu açıkça görmesi gerekir ki hürmet-i müsahara meydana gelsin. Hatta bir kişi, ayakta dikilen bir kadının avret mahallini görecek olsa, bu durum hürmet oluşturmaz. (İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/32).

Bu anlatılanlardan yola çıkacak olursak, bir Müslüman’ın kendisine mahrem olan kadınlarla münasebetlerine son derece dikkat etmesi gerektiğini anlayabiliriz. Diğer yandan her öpme veya dokunmada böyle bir hürmetin meydana gelmeyeceği bilinmeli ve ifade ettiğimiz şartların meydana gelip gelmediğine bakılmalıdır. Aslında kalbi ve duyguları temiz olan bir Müslüman, yakın akrabasına karşı böyle bir duygu beslemez. Bilakis onlara karşı hürmet duyar. Onların ellerini öpecekse, hürmet duygularıyla öper.

Kıtmir kolyesi, Allah isminin yazılı olduğu kolye vb. gibi eşyalarla tuvalete, banyoya girmek sakıncalı mıdır?

Kıtmir kolyesi, Allah isminin yazılı olduğu kolye vb. gibi eşyalarla tuvalete, banyoya girmek sakıncalı mıdır?

Şüphesiz ki, ayet ve çeşitli duaları ihtiva eden kitapçıkları kirli yerlere götürmemek, tuvalete sokmamak en güzelidir. Mümkün olsa da buralara girerken münasip bir yere konsa, çıkarken de alınıp yine cebe indirilse. Ama bu, en güzeli olmasına rağmen her zaman mümkün değildir. Diğer taraftan, gerek okumak gerekse korunmak için cepte gezdirilen kitapçığı ‘üzerine alma, gezdirme’ demek de uygun olmasa gerekir. Bu sebeple değerli fıkıh kitabı Mülteka’nın şerhi Dâmâd’dan bir nakil yaparak çıkış yolu tesbit ve tercih edeceğiz. Şöyle denmektedir mezkûr kitaptaki kayıtta: “Cebinde Kur’an ayetlerinden yahut da Allah’ın isimlerinden yazılar bulunan kimsenin, bunlarla tuvalete girmesinde beis yoktur. Bunlar bir şeye sarılı olursa yine beis yoktur. Sarılı olmak hürmete daha yakındır. Bununla beraber, mümkün olduğu kadarıyla tedbir alıp dışarıda temiz bir yere bırakmak daha güzeldir.” Bu konuda verilen bir misalde, yüzük üzerindeki ayet ve mübarek kelimelerden de söz edilmekte, ayet yazılı yüzükle tuvalete girilmemesi gerektiği ifade edilirken, yüzüğün ayet yazılı kısmı avuç içine alınıp da muhafaza edildiği takdirde girilebileceğine de işaret edilmektedir. Bu açıklamalara göre, kitapların bir beze yahut da münasip bir kâğıda ve benzeri özel sargılara sarılıp da cepte bulunması halinde mahzur olmayacağı noktası kuvvet kazanmaktadır. Tuvalete giremeyeceğinden korkarak bunları terk etmektense, cebine koyup hürmetli şekilde muhafaza ederek taşımayı tercih etmekte isabet olsa gerektir. Bu kolyelerin korumasından ziyade, Allah’ın koruduğunu unutmamak gerekir. Bu tür kolyeleri vesile bilmek lazımdır. Allah kuluna zarar verilmesine izin vermediği müddetçe kolye olsa da olmasa da kimse o kula zarar veremez. Asıl koruyan Allah’tır. Eğer bazı musallat olma durumlarından ötürü bir hocanın tavsiyesiyle takılıyorsa bunları çıkarmamakta fayda vardır. Bu durum ileri derecedeyse tuvalete girerken de çıkarılmayabilir.

Cuma namazında hutbe esnasında konuşmak namaza zarar verir mi?

Cuma namazında hutbe esnasında konuşmak namaza zarar verir mi?

Peygamberimiz cuma namazı hakkında bir hadisinde şöy­le buyurur:

Kim Cuma günü imama yakın olup susarak hutbeyi dinler ve bir söz söylemezse (birisi sustuğu, diğeri dinlediği için) ona iki se­vap vardır. Kim imama uzak yerde olup tam olarak konuşmayı duymadığı halde susup dinler, her hangi bir söz söylemezse ona bir sevap vardır. Kim imama yakın olup susmaz, dinlemez ve ko­nuşursa ona iki günah vardır. İmama uzak olan, susup dinleme­yen, konuşan kimseye bir günah vardır. Kim ki cuma hutbesi sı­rasında yanında bulunan kimseye sus derse konuşmuş demektir. Konuşanın da cuması yoktur! (Ebu Dâvud)

Buradaki cuması yoktur ifadesinin manası, her ne kadar cuma far­zını ödemiş olursa da cuma sevabından mahrum olur, demektir. Bir başka görüşe göre kılınan cuma, öğle namazına dönüşür demektir.

Bir başka hadiste ise şöyle buyrulmuştur: Arkadaşına hutbe sırasında sus diyen günaha girmiş olur. (Ebu Dâvud) Buradaki günaha girmek ifadesi “sevabı olmayan bir şey söyle­miş” şeklinde de yorumlanmıştır.

Bir diğer hadis de şöyledir: Cuma günü imam hutbe okurken konuşan kimse ciltlerce kitap ta­şıyan merkep gibidir. Ona sus diyenin de cuması yoktur. (Heytemî, Zevâid)

Abdullah b. Ömer’den rivayet olunduğuna göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

Cuma namazında üç tip kimse bulunur:

1. Namazda hazır olup (hutbe sırasında) konuşan kimse. Bunun cuma namazından nasibi budur.

2. Namazda hazır bulunup (hutbe sırasında) dua eden kişi. Allah (c.c) dilerse onun istediğini verir, dilerse vermez.

3. Namazda hazır olup susan ve hutbeyi dinleyen ve camide bu­lunan hiç kimseye eziyet edip, hiç bir Müslümanın omzuna bas­mayan kimse. İşte bu cuma namazı, kendisini izleyen cumaya ka­dar, üç gün fazlası ile işlenen hatalara keffarettir. Çünkü Allah (c.c) “Kim bir iyilikle gelirse ona iyiliğinin on misli vardır” bu­yuruyor. (En’am Suresi, 6/160) (Ebu Dâvud)

Fıkıh bilginleri açık bir şekilde bildirmiştir ki cuma hutbesi sıra­sında konuşmak haramdır. İsterse bu konuşma bir iyiliği emretmek için olsun. Susmak ve hutbeyi dinlemek farzdır. Bu tüm namaz kılanlar içindir. Cuma namazında ilk saflarda bulunanların, imam hutbe okur­ken konuşması daha kötü, daha çok günahtır.

Bundan anlaşılıyor ki imam hutbe okurken kendisini mecbur eden bir durum olmadıkça dünya kelâmı konuşmak uygun değildir. Cema­atin imama yakın olması ile uzak olması arasında fark yoktur. Yolun doğrusuna yöneltecek olan Allah’tır.

Diplomayı kiraya vermek caiz midir?

Soru: 

Mesleğim mimarlık. Yapı denetim firmaları bünyelerinde mimar çalıştırmak zorunda. Diplomamı aylık belli bir ücret karşılığında kiralamak istiyorlar. Ben hiç bir şey yapmayacağım sadece diplomamı kiraya vereceğim. Ayrıca  Bir hemşirenin veya bir sağlık teknisyeninin diplomasını kiraya verip ondan gelir elde etmesi caiz midir?

Cevap: 

İslam dini yapılan anlaşmalara uyulmasını ve hem özde, hem sözde hem de uygulamalarda doğru olunmasını istemektedir. Bir kimsenin bir iş yerinde fiilen çalışmadığı halde, sadece diplomasının çalıştırılarak, devlete karşı çalışıyormuş gibi gösterilmesi takdir edilmelidir ki yanıltma işlemidir. Öncelikle bu kişi devletine, diplomasını kiraya verdiği ilgili işyerinde belli çalışma saatlerinde bulunduğunu taahhüt etmesine rağmen, orada bulunmamaktadır. Resmiyette mesai saatlerinde işyerinde gözüküp, gizli anlaşma ile, devlete beyan edilen şartların aksine bir uygulama yapmak İslamın öngördüğü dürüstlük anlayışı ile bağdaşmaz.

Ayrıca bu işlemde emek olmadan kazanma söz konusu olduğundan, adı geçen işlem bu açıdan da uygun değildir.

Kamu yararı gözetilerek eczacılık diploması bulunanların, diplomalarını kiralamaları yasaklandığından, bu şekildeki kiralama caiz görülmemiştir. Bundan dolayı resmi prosedüre göre bir kimsenin bu şekilde çalışması doğru değilse, dini açıdan da doğru değildir.

Kadınlar özel günlerinde neden namaz kılmaz ve oruç tutmaz? Bunun delili var mıdır?

Kadınlar özel günlerinde neden namaz kılmaz ve oruç tutmaz? Bunun delili var mıdır?

Kadınların özel günlerinde namaz kılmaları ve oruç tutmaları haramdır. Bu konuda âyetlerde açık bir beyan bulunmazken, hüküm tamamen Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerine dayanmaktadır. Rivayet edilen hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir: Sahih bir rivayette Âişe validemizden şöyle naklediliyor: “Ümm-ü Habibe’nin devamlı kanaması olurdu, hiç temizlik görmezdi. Durumu Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) söylenmişti. Efendimiz şöyle buyurdular:

لَيْسَتْ بِالْحَيْضَةِ وَلٰكِنَّهَا رَكْضَةٌ مِنْ الرَّحِمِ لِتَنْظُرْ قَدْرَ قَرْئِهَا الَّت۪ي كَانَتْ تَح۪يضُ لَهَا فَلْتَتْرُكِ الصَّلَاةَ ثُمَّ تَنْظُرْ مَا بَعْدَ ذٰلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ وَلْتُصَلِّ

“Bu, hayız değildir, rahimin bir rahatsızlığıdır. Normal zamanda hayız kanının geldiği kirlilik müddetine baksın. Her ay o müddet boyunca namazını terk etsin. Sonra bu müddet çıkınca her namaz vaktinde yıkansın ve namazını kılsın.”[1] Ayrıca Nesaî’de şöyle bir ilave de vardır:

أمَرَنَا أنْ تَتْرُكَ الصَّلَاةَ قَدْرَ اقْرَائِهَا وَحَيْضَتِهَا وَتَغْتَسِلَ وَتُصَلِّيَ فَكَانَتْ تَغْتَسِلُ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ

“Ümmü Habibe’ye (radıyallahu anhâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam), (Her ayda) hayız olup kirli bulunduğu kadar namazı terk etmesini, sonra yıkanıp namazını kılmasını emretti. O, her namaz vaktinde yıkanırdı.”[2]

Konuyla ilgili bir diğer rivayet şöyledir: Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) zamanında bir kadının kanaması vardı. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ), bunun hükmünü, onun adına Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) soruverdi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

لِتَنْظُرْ عَدَدَ الْاَيَّامِ وَاللَّيَالِي الَّت۪ي كَانَتْ تَح۪يضُ ف۪يهَا مِنَ الشَّهْرِ قَبْلَ أنْ يُص۪يبَهَا الَّذ۪ي أصَابَهَا فَلْتَتْرُكِ الصَّلَاةَ قَدْرَ ذٰلِكَ مِنَ الشَّهْرِ فَإذَا خَلَّقَتْ ذٰلِكَ فَلْتَغْتَسِلْ ثُمَّ لِتَسْتَثْفِرْ بِثَوْبٍ ثُمَّ لِتُصَلِّ

“İstihâze kanı başlamazdan önce, bir ay içerisinde, kaç gün ve gece hayız kanı gelmekte olduğuna baksın, her ay o kadar müddette namazı terketsin. Bu zaman çıkınca hemen yıkansın ve (fercine pamuk koyup) bir bezle sargı yaparak namazını kılsın.”[3]

Konuyla ilgili Âişe Validemizin (radıyallahu anhâ) mevlâsı Mercâne şu rivayeti nakletmiştir:

وَعَنْ مَرْجَانَةَ مَوْلَاةَ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا قَالَتْ كَانَ النِّسَاءُ يَبْعَثْنَ إِلٰى عَائِشَةَ بِالدُّرْجَةِ ف۪يهَا الْكَرْسُفُ ف۪يهِ الصُّفْرَةُ مِنْ دَمِ الحَيْضِ يَسْألْنَهَا عَنِ الصَّلَاةِ فَتَقُولُ تَعْجَلْنَ حَتّٰى تَرَيْنَ الْقُصَّةَ الْبَيْضَاءَ تَعْنِي الطُّهْرَ

“Kadınlar Hz. Âişe’ye (radıyallahu anhâ) içerisinde pamuk bulunan bez (veya kap) gönderirlerdi. Bu pamuklar hayız kanıyla sarı lekeler taşırdı. (Bu safhada) namaz kılınıp kılınmayacağını sorarlardı. Hz. Âişe (radıyallahu anhâ): “Beyaz akıntıyı görünceye kadar acele etmeyin!” diye cevap verirdi. Beyaz akıntıdan temizliği kastederdi.”[4]

Bir başka rivayette ise Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kadınlarının dinlerinin eksik olduğunu söylediğinde bunun sebebini sormuşlar, Efendimiz de şöyle cevap vermiştir:

وَتَمْكُثُ اللَّيَال۪ي مَا تُصَلّ۪ي وَتُفْطِرْنَ ف۪ي رَمَضَانَ فَهٰذَا نُقْصَانُ الدّ۪ينِ

“Hayız dönemlerinde namaz kılmazlar, oruç tutmazlar. Bu durum onların dinlerinin eksik oluşunun ifadesidir.”[5]

Bu ve benzeri hadis-i şeriflerden hareketle kadınların âdet günlerinde namaz kılmayacağı ve oruç tutmayacağı sahabe arasında icma hâline gelmiş, ulema arasında da bu konuda ihtilaf olmamıştır.[6]

Evet, kadınlar âdet bittikten sonra oruçlarını kaza ederler fakat namazlarını kaza etmezler. Konuyla ilgili Buhârî ve Müslim’de geçen bir rivayet şöyledir:

وَعَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهَا أَنَّ امْرَأَةً قَالَتْ لَهَا أَتُجْز۪ي إحْدَانَا صَلَاتُهَا إذَا طَهُرَتْ؟ فَقَالَتْ: أحَرُورِيَّةٌ أنْتِ؟ كُنَّا نَح۪يضُ مَعَ النَّبِيِّ فَنُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّوْمِ وَلَا نُؤْمَرُ بِقَضَاءِ الصَّلَاةِ

“Hz. Âişe’nin (radıyallahu anhâ)anlattığına göre bir kadın kendisine: “Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutad namaz bize yeter mi, (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi)” diye sormuş, o da şu cevabı vermiştir: “Sen Harûriyye (Hâricî) misin? Biz Resûlullah’la (aleyhissalâtu vesselam) beraberken âdet gördüğümüzde, tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi, fakat namazların kazasını söylemezdi.”[7]

Âdet günlerinden sonra namazların kaza edilmeyeceği, oruçların ise kaza edilmesi gerektiği konusunda da ulema ittifak etmiştir (icma’).[8] Hikmet olarak da namazın çokluğundan dolayı zor geleceği, orucun ise sene boyunca kolaylıkla kaza edilebileceği ifade edilmiştir.

Âişe validemizin ifadelerinde geçen Harûriyye, Kûfe’nin bir köyü olan Harûrâ’ya mensup kişiler demektir. Harûrâ, Hz. Ali döneminde fitne çıkaran Haricilerin ilk toplandığı yerdir. Âişe Validemizin Harûriyye demesinden maksat Hâricîlerdir. Hâricîler, kadının âdet günlerinde kılmadıkları namazları sonradan kaza etmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Âişe validemizin bir maksadı da şu olabilir: Hâricîlerin dinde gereksiz teferruata girmeleri gibi sen de mi gereksiz teferruatlara giriyorsun. Onlar bu yüzden dinden çıkıp gittiler.[9]

[1]      Nesaî, tahâret 135; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 6/128 (24016).

[2]      Nesâî, hayz 2, 3, 4; Ayrıca bkz: Buhârî, hayz 26; Müslim, hayz 64, 66; Ebû Dâvud, tahâret 111; Tirmizî, tahâret 96.

[3]      Muvatta, tahâret 105; Ebû Dâvud, tahâret 108; Nesâî, hayz 134.

[4]      Buhârî, hayz 19; Muvatta, tahâret 97.

[5]      Buhârî, hayz 6, zekât 44; Müslim, küsûf 17; Nesâî, küsûf 17; Muvatta, küsûf 2.

[6]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

[7]      Buhârî, hayz 20; Müslim, hayz 67; Ebû Dâvud, tahâret 105; Tirmizî, taharet 97; savm 68; Nesâî, hayz 17; savm: 64.

[8]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

[9]      Aliyyü’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 1/138.

Bir kadın kocasının misafirlerine ikramda bulunabilir mi?

Bir kadın kocasının misafirlerine ikramda bulunabilir mi?

Sahabe-i Kiram’dan Ebû-Üseyd evlenirken zifaf gecesi, Efendimiz’i (sas) ve dostlarını davet etmiş, fakat onlar için yemek hazırlamamış, bir şey de ikram edememişti. Yeni gelin olan eşi, geceden, bir taş kabın içinde hurma ıslatmış, Efendimiz yemeğini bitirince bunu ezip sulandırmış (şerbet yapmış) ve misafirlere ikram etmişti. (Buhârî, Nikâh, 77)

İbn-i Hacer, Aynî gibi Buharî’yi şerh eden alimlerimizin belirttiği üzere bu hadisi şeriften şu hüküm çıkarılmıştır: Kadın, kocasının arkadaşlarına hizmet edebilir, ancak bu durumda tesettüre riayet etmesi, dışarı elbisesi giymesi, misafirlerin dikkatini çekecek davranış ve giyimden uzak durması ve böylece fitneye sebebiyet vermemesi gerekir.

Bununla beraber, milletimizin yüzyıllardan beri bu meseleyi nasıl hallettiğine dikkat etmek gerekir. Haremlik selamlık uygulamasıyla, hiçbir fitne, şüphe, vesvese ve düşünce kaymasına meydan vermeden işi çözmüştür atalarımız. Özellikle, düşüncelerin fesada uğradığı, her an bir sürü vesveseye maruz kalındığı günümüzde, bu meseleye daha bir hassasiyetle yaklaşmamız icab etmektedir. Kalp ve kafa selameti açısından en ideali budur.

Erkekler ve Kadınlar Epilasyon Yaptırabilirler mi?

Erkekler ve Kadınlar Epilasyon Yaptırabilirler mi?

Epilasyon, iğne vb. ile tüy diplerinin yakılması ve tüylerin tekrar çıkmasının önlenmesi uygulamasına verilen isimdir. Bu uygulama özellikle yüzlerde ve hormon bozukluğu sebebiyle anormal şekilde çıkan kıllarda uygulanır.

Erkeklerin vücudundaki kıllara epilasyon yaptırması câiz değildir. Bunun istisnası, erkeğin görünümünü bozan, göze çirkin gelen, hormon bozukluğu gibi sebeplerden dolayı vücutta görülen ve fıtrattan olmayan fazlalık kıllardır.  Bu tür durumlarda erkekler epilasyon yaptırabilirler.

Kadınlar, kaşlarında normal görünümün dışındaki kılları, yüzlerinde çıkan ve kadının fıtratından olmayan bıyık veya sakal gibi tüyleri bu uygulamayla aldırılabilir. Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüylerini kesmeleri câiz olmadığı gibi bunlara epilasyon yaptırmaları da câiz değildir.

Kadınların, kol ve bacaklarındaki kılları kesme meselesi yukarıda geçmişti. Epilasyon da aynı şekilde düşünülebilir. Câiz diyenler olsa da biz tavsiye etmeyiz. Zira vücuttaki kılların mutlaka birer vazifesi vardır. Onları vazifelerinden alıkoymak doğru değildir.

Mahzurlarıyla beraber epilasyon yaptırmak isteyenlerin bunu mahremi olmayan erkeklere yaptırmaları câiz değildir. Çünkü bu bir hastalık veya zaruret sayılmaz. Zaruret olmadığı takdirde bir kadının mahremi olmayan erkeklere avret yerlerini göstermesi haramdır. Eğer epilasyonu yapacak kimse kadın ise, bu takdirde kadının kadınlara karşı olan avret sınırlarını gözetmesi gerekir. Yani epilasyon yaptıracak bir kadının, diz kapağıyla göbeği arasını, kadın doktora da olsa göstermesi câiz değildir.

Erkekler ve Kadınlar Bacak, Göğüs veya Sırtındaki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkekler ve Kadınlar Bacak, Göğüs veya Sırtındaki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkekler ister epilasyon isterse kesici bir aletle olsun göğsünde, sırtında, kol ve ayaklarında olan kılları, ameliyat ve benzeri tıbbî bir mecburiyet olmaksızın alması ve aldırması caiz değildir. Bu tür müdahaleler yaratılışa müdahale şeklinde algılanmıştır. İster özenerek olsun, ister böyle bir arzu ve niyeti bulunmasın, bunun dışında vücuduna yapacağı müdahaleler onu karşı cinse/kadına benzer kılar ki bu asla caiz değildir. Çünkü erkeğin kadına, kadının erkeğe benzemeye çalışması şiddetle yasaklanmıştır. Ayrıca bu müdahaleler yaratılışa da müdahale sayılır ki, bu da haram kılınmıştır.

Kadınların ise kollarındaki ve bacaklarındaki kılları kesmesi caizdir. Bu hususta şunu hatırlatmak gerekir ki kadının erkeklere karşı avret yerleri bellidir. Bu takdirde bir kadının, mahremi olmayan erkeklere güzel görünmek için kollarındaki ve bacaklarındaki kılları alması veya aldırması caiz olmaz. Bu uygulamanın caiz olabilmesi için kadının bu uygulamayı, kocasına karşı güzel görünmek niyetiyle yapmalıdır.

Erkekler ve Kadınlar Yüzlerindeki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkekler ve Kadınlar Yüzlerindeki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkeklerde çıkan ve erkeğin fıtratından olan sakal ve bıyık gibi kıllar kadında çıktığı takdirde bu kılların aldırılması caizdir. Zira sakal ve bıyık kadının fıtratından sayılmadığı için alınabilir hatta bu tür kılların alınması müstehaptır.  Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüyünü alması veya aldırması caiz değildir. Bu, “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin…”  hadisindeki yasak kapsamına girer.

Erkekler ise sakal ve bıyık dışında yanaklarında çıkan göze çirkin gelen fazlalık kıllarını, fıkıh kitaplarımızda “muhannes” ismiyle geçen “kadınlaşmış erkekler”e benzememek şartıyla aldırabilirler.

Erkekler ve Kadınlar Kaşlarını Aldırabilirler mi?

Erkekler ve Kadınlar Kaşlarını Aldırabilirler mi?

Efendimiz (s.a.s.) “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin…” buyurmuştur.  Bu hadisin yorumu İslam âlimlerini hayli meşgul etmiştir. İnsan fıtratına yapılan müdahaleleri âlimlerimiz caiz görmemişlerdir. İnsanın kaşı, bir uzuv olarak düşünüldüğü için hem erkekler hem de kadınlar için kaşların aldırılması, inceltilmesi ve yukarıya kaldırılması gibi uygulamalar caiz görülmemiştir. Fakat hem erkekler hem de kadınlar için göze çirkin gelen iki kaş arasındaki veya kaşlardaki fazlalık kıllar zarurete binaen alınabilir.

Kadınlar açısından dikkat edilmesi gereken bir hususu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.  Daha önceden kaşlarını alıp da bundan vazgeçen bir bayan, kaşlarının ince haline alıştığından dolayı, yeni çıkan kaşlarını fazladan çıkıyor görebilir. Evvela buna dikkat etmek gerekir. Bu husus göz ardı edilmediği takdirde, kaşlar hakikaten rahatsızlık verecek derecede normalden ve eski halinden fazla çıkmaya başladıysa ve bu durum sadece kendi kanaatinden ziyade başkaları tarafından da açık bir şekilde fark ediliyorsa kaşlar, aslî haline döndürülebilir.

Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?

Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?

İslâmiyet’te meşrûiyetin olduğu gibi gerekliliğin de asıl kaynağı, Allah’ın Kitâb’ı ve Resûlü’nün (sav) sünnetidir. Her alanda gerekli ve geçerli olan bu kâide sebebiyle “Sünnete sarılma”yı, Kitab ve sünnet nassları ile incelemek şüphesiz tabiî bir durumdur.

Kur’ân-ı Kerîm’in Sünnete Sarılmayı Emretmesi

Kur’ân-ı Kerîm’de sünnete sarılmak gerektiğini (sünnete i’tisâm), sünneti bir bütün olarak kapsayacak tarzda çok genel ve öz bir biçimde şu âyet ifâde eder: “Resûl size ne getirdi ise onu alın, ona tutunun; sizi neden nehyettiyse ondan kaçının!”(Haşr/59: 7). Sahâbîler, bu âyetin sünneti kapsadığı inancındadır. Meselâ, Abdullah İbn Mes’ûd, kendisine dövme yapma ve kadınların kaş tüyleri gibi bazı tüylerini alma yasağının Kur’ân’da bulunup bulunmadığı sorusuna, Peygamberimizin ilgili hadîsiyle cevap vermiş ve bunu Kur’ân’a ait bir nehiy gibi değerlendirme sadedinde de bu âyeti okumuştur. (1) Mevdûdî, fey’ taksimi münasebetiyle inen bu âyetteki hükmün umûmî ve asıl maksadın, tüm münasebetlerde Hz. Peygamber’in (sav) emirlerine teslimiyet olduğunu belirtmiş, bunun sebebini de şöyle izah etmiştir: “Resûl size neyi getirdi ise onu alın”denirken, cümlenin devamında “size neyi getirmediyse”değil, “neyi yasakladıysa ondan kaçının”şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Bu hüküm sadece fey’e ait malların paylaşımını ihtiva etseydi, o zaman “neyi getirmediyse”denirdi. Fakat, “neyi yasakladıysa”denilmesinden anlaşıldığına göre kastolunan, Hz. Peygamber’in (sav) emir ve yasaklarına uyulmasıdır. Nitekim, bizzat Hz. Peygamber (sav) de, “Size emrettiğimi mümkün olduğunca uygulamaya çalışın, yasakladığımdan da kaçının.”(2) buyurmuştur.

Hz. Peygamber’e (sav) iman edilmesini ve O’na uyulmasını emreden âyetler, Hz. Peygamber’in ve sünnetinin konumunu belirlemek bakımından i’tisâmın gereğini de ortaya koymaktadır. “Allah’a ve ümmî peygamber olan Resûlü’ne -ki o, Allah’a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve O’na uyun ki, doğru yolu bulasınız”(A’râf/7: 158) âyetinden anlaşıldığı üzere Resûlullah’a (sav) iman ve O’na uyma, Allah Teâlâ’nın istediği yola uymuş olmak için şarttır. Resûl’e iman, O’nun getirdiği vahye ve ortaya koyduğu sünnete i’tisâmı gerektirirken, bunları tasdik etmemekten kaynaklanan i’tisâmsızlık da imansızlığa delildir.

Hz. Peygamber’in Müslümanlar için en güzel örnek olduğunu belirten “Andolsun ki, Resûlullah’ta sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır”(Ahzâb/33: 21) âyeti, bağlanılması gereken sünnetin “üsve-i hasene (güzel örnek)”olduğunu belirtmekte, dolayısıyla i’tisâm teşvikinde bulunmaktadır. Zira “üsve”, bütün fiillerinde O’na uymayı ve değer vermeyi, bütün ahvâlini önemsemeyi ihtiva eder. (3) Ayrıca âyetler, her devre hitap ettiği için, bütün Müslümanlar onun muhatabıdır. O (sav), her devirde örnek alınmalıdır.

Resûlullah’a (sav) itaat edilmesi emri de sünnete i’tisâmı gerekli kılar. Bilindiği gibi, peygamberlere karşı yerine getirilmesi gereken vazifelerden ve onlara uyma şartlarından biri itaattir. “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”(Nisâ/4: 80) âyeti, peygambere itaatin neden gerekli olduğunu ve itaatin zorunluluğunu ortaya koyar. Âyetler, Resûlullah’a (sav) itaati, Allah’a itaat saymıştır. (4)

Peygamber’e (sav) itaati, sadece “Kur’ân konusunda Peygamber’e itaat gerekir.”şeklinde anlamak mümkün değildir. Zira bu şekilde anlamayı gerektirecek nassî bir delil bulunmamaktadır. Hz. Peygamber’e itaat mecburiyeti, O’na (sav) itaatin Allah’a itaat etme sayılmasındandır. Çünkü Hz. Peygamber, Kur’ân’ın ifadesiyle, sadece Allah’ın yolu sırât-ı müstakime götürmekte (Şûra/42: 52) ve yalnız Allah’tan kendisine vahyedilene uymaktadır (En’am/6: 50). Şayet Resûl’e itaatten sadece Allah’a itaat murad edilmiş olsaydı, “Allah’a ve Resûlüne itaati”emreden âyetler bulunmazdı. Ona itaat, Kur’ân’da bulunan hususlarda farzdır denilecek olursa bu, Resûl’e mahsus bir itaat sayılmaz. Allah ve Resûlü’ne itaat, ayrı ayrı zikredildiğine göre, Hz. Peygamber’e mahsus bir “itaat”alanı vardır ve O, (sav) Kur’ân’da yer almayan konularda hüküm veriyor demektir. “Allah Teâlâ, ‘Peygamber’e itaat edin.’ sözüyle ‘Peygamber’le gönderdiğim âyetlere itaat edin, ama Peygamber’in bunun dışındaki açıklamalarına ve yorumlarına bakmayın’ demeyi murat etseydi, bunu açıkça söylerdi. Aksine mutlak bir ifadeyle, hiçbir şeyle kayıtlamadan ‘Resûlullah’a itaat edin.’ buyuruyor. Öte yandan, ‘Resûlullah’a itaat edin’ buyruğunun anlamı, Allah Teâlâ’nın O’nunla gönderdiği âyetlere itaat edin demek olsaydı, o takdirde, âyetlerin başındaki ‘Allah’a itaat edin’ sözü gereksiz bir tekrardan ibaret olurdu. Allah Teâlâ’nın emrettiği bu itaat, sadece Resûlü’nün getirdiği âyetleri kapsamamakta, âyetlerle birlikte sünnetine, hattâ şahsına itaati de içine almaktadır.”(5)

İslâm âlimleri, konuyla ilgili âyetlerden hareketle Peygamber’e itaatin, O’nun sünnetine sarılmak ve getirmiş olduğu emir ve yasaklara boyun eğmek olduğunu söylemişler, (6) “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin.”âyetlerinde Allah’a itaatin farzlarda, Resûl’e itaatin ise sünnetlerde itaat edin demek olduğunu belirtmişlerdir. (7)

Hz. Peygamber’e ittibâı emreden âyetler de sünnete uymayı gerektirir. “Allah’a ve ümmî Peygamber olan Resûlü’ne -ki o, Allah’a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve O’na ittiba edin ki, doğru yolu bulasınız.”(A’râf/7: 158) âyetinde Peygamber’e ittiba, Peygamber’e imanın devamı ve gereği sayılmıştır. “De ki: Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”(Âl-i İmran/3: 31) âyetinde ise Allah’ı sevmenin ve O’nun tarafından sevilmenin şartı, Peygamber’e ittiba olarak gösterilmiştir. Sevgi konusunda ittibaın şart koşulması, diğer konularda Peygamber’e ittibaı, tabiî olarak gerekli kılar. Ayrıca Allah Teâlâ’nın, Resûlü’ne (sav) tâbi olmayı kullarına farz kılması, Resûlullah’ın (sav) sünnetinin Allah Teâlâ tarafından kabul edildiğini gösterir.

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in (sav) hükmüne kayıtsız-şartsız kabul ve teslimiyet ile, zerre kadar şüphe duymadan, kalpten inanıp razı olmak gerektiğini emrederken de hiç şüphesiz sünnete bağlanmayı da (sünnete i’tisâmı) emretmiş olmaktadır: “Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına, o meselede kendi isteklerine göre bir tercih hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”(Ahzâb/33: 36) ve “Hayır, Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip ona teslim olmadıkları sürece iman etmiş olmazlar.”(Nisâ/4: 65) âyetlerinde sünnete i’tisâmın gereği açıkça vurgulanmaktadır. Zira bilinen bir gerçektir ki, Hz. Peygamber’in Kur’ân dışında verdiği birçok hüküm bulunmaktadır. “Allah ve Resûlü’ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları, Allah’a ve Resûlü’ne arzediniz.”(Nisâ/4: 59) âyeti de sünnete müracaat emrini tekid eder. İlk dönem İslâm âlimlerinden Meymûn İbn Mihrân, “Allah’a arz edin”kısmının Allah’ın Kitab’ına, “Resûlü’ne arz edin”kısmının ise, O (sav) hayatta iken kendisine, vefat ettikten sonra da “sünnetine arz edin”demek olduğunu söylemiştir. (8)

Resûlullah’ın (sav) çağrısına uyma gereğini bildirmek de sünnete i’tisâmı emretmek demektir. “Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Resûlü’ne uyun.”(Enfal/8: 24) âyetindeki “Peygamber’in çağrısı”nda bir sınırlama olmaması, O’nun her emir ve yasağına uyulması lâzım geldiğini gösterir. Hz. Peygamber’in çağrısı, tabiî ki sünneti de kapsamaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’e (sav) isyan etmek ve O’na uymamak yasaklanmıştır. Bu yasaklar, dolayısıyla Hz. Peygamber’e bağlanma gereğini ortaya koyar: “Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa Allah böylesini, devamlı kalacağı bir ateşe sokar.”(Nisâ/4: 14). “O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”(Nur/24: 63) ve “…Resûl’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar vere-mezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.”(Muhammed/47: 32) âyetleri, konuyla ilgili âyetlerden birkaçıdır. Son âyette, Hz. Peygamber’e karşı gelmenin Allah’a karşı gelme sayıldığı açıkça görülmektedir. Buradan, “Sünnete i’tisâm etmemek, Kitab’a i’tisâm etmemektir.”sonucunu çıkarmak da mümkündür.

Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna delâlet eden “O, arzusuna göre konuşmaz.”(Necm/53: 3) âyetinin sünneti de ihtiva ettiği, âlimlerce de kabul görmüş bir hakikattir. (9) Bu âyet, sünnete i’tisâmın önemli bir delilidir.

Hz. Peygamber’in (sav) Kur’ân’ı açıklama görevi, O’nun Kur’ân dışındaki söz ve uygulamalarına da i’tisâmı gerektirir. “Kur’ân dışında, Hz. Peygamber’e vahiy veya ilham ile bilgi gelmesini inkâr etmeye imkân görünmemektedir. Kur’ân’ın açıklaması O’na verildiğine göre, bu açıklama herhalde Kur’ân’dan ayrı birşey olmalıdır.”(10) Ayrıca beyân yetkisi, açıklama şekillerinin tamamını kapsar. “İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik”(Nahl/16: 44) âyeti, Peygamber’in (sav) açıklamalarının, Kur’ân kaynaklı olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber’in (sav) teşri’ yetkisi de, sünnete bağlılığı gerektirir. “O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar”(A’râf/7: 157) ve “Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle cizye verecekleri vakte kadar savaşın.”(Tevbe/9: 29) âyetleri, Hz. Peygamber’in bu yetki ve görevini ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ görevi de sünnete i’tisâmı gerektirir. Sünnet, Resûlullah’ın (sav) Rabbi’nden aldığı risâleti tebliğden ibarettir. Allah O’na, bu risâleti tebliğ etmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’na elçilik vazifesini yerine getirmemiş olursun”(Mâide/5: 67). Hz. Peygamber (sav), dini tebliğ ederken sadece Kur’ân’ı duyurmakla kalmamış, Kur’ân’ın yanında sünneti de bildirmiş, Kur’ân ve sünneti içiçe yaşamış ve ashâbına bu şekilde öğretmiştir.

Bütün bu âyetlerden ve yorumlardan anlaşılacağı gibi “Sünnete bağlılık (i’tisâm bi’s-sünne)”, herşeyden önce Kur’ân-ı Kerîm’in müekked emridir. Kur’ân, sünnete uymayı herhangi bir ayırım yapmadan bir bütün olarak tavsiye eder. Hz. Peygamber’e iman edilmesi emri ve O’a inanmanın imanın şartları içinde yer alması, O’nsuz (sav) imanın tamamlanmaması, sahîh olmaması, Resûlullah’ın (sav) konumunu belirler ve O’na uymayı gerekli kılar. Sünnete i’tisâmı emreden Kur’ân, Hz. Peygamber’i mutlak olarak Müslümanlara örnek göstermiştir. Çünkü İslâm, insan hayatının bütün kısım ve yönlerini birlikte değerlendirir. Hz. Peygamber’in üstlenmiş olduğu misyon, tabiî olarak O’nun bir sünnetinin bulunmasını gerekli kılar. Peygamber’in (sav) teşri’ yetkisi vardır. Ayrıca sünnetinin vahye dayanması veya vahyin onayından geçmiş olması, Sünnetin kaynağının vahiy olduğunun göstergesidir. Kur’ân’ın, O’na karşı gelmeyi ve emrine uymamayı yasaklaması da sünnetin asıl kaynağını gösterdiği gibi, O’nun (sav) yolu olan sünnete itaati de farz kılar.

Bütün bu âyetler, Resûlullah’ın (sav) değerini göstermesi yanında sünnetinin de değerini gösterir. Allah Teâlâ, Kur’ân’a uymayı nasıl farz kılmış ise, Peygamberinin (sav) sünnetine de uymayı emretmiştir.

Sarılmayı Emretmesi

Hidayet rehberi ve tek örnek olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber’in (sav), Allah’ın yoluna çağırıcı niteliğiyle kendisine uyulmasını istemesi pek tabiîdir. Kur’ân’ın sünnete ittibaı emretmesinden sonra, sünnetin de aynı emri tekrarlaması, onun Kur’ân’dan aldığı gücü ifade ve te’yid etmektedir.

Hz. Peygamber (sav), Sünnete sarılmayı, Vedâ Hutbesi’nde ümmetine vasiyeti olarak açıkça ilân etmiştir. “Size, kendilerine sarıldığınız takdirde ebediyen sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Allah’ın Kitab’ı ve Nebî’sinin sünneti. Bunlar (Kitap ve Sünnet), havzda (Kevser Havzı’nda) bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır.”(11) Hz. Peygamber (sav), bu vasiyet ve tavsiyesi ile Kur’ân yanında sünnete sarılmayı da teşvik etmiş ve ona uyulmasını istemiştir. Teşri’ yetkisini hatırlattığı hadîste, i’tisâmın gereğini, sünnetin gücüyle ve konumuyla te’yid etmiştir. Hz. Peygamber (sav) yine vasiyet niteliğinde kendisinden sonra sünnetine i’tisâmı tavsiye etmiştir. O (sav), “Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden sapanlar olur. Sizden kim yaşarsa birçok ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan râşid halifelerin sünnetlerine yapışınız. Bunlara sımsıkı sarılınız.”(12) buyurmuştur.

Ümmetin fırkalara ayrıldığı zamanlarda “kendisinin ve ashâbının yoluna uyanlar”ın kurtulan grup olacağını belirten Hz. Peygamber (sav) (13) her devirde ve her durumda olduğu gibi -özellikle zor zamanlarda- sünnnete i’tisâmın kurtarıcı niteliğine dikkat çekmiş olmaktadır.

Resûlullah’a (sav) iktida da sünnete i’tisâmı gerekli kılar. “Bana iktida eden bendendir.”(14) hadîsinde Hz. Peygamber (sav), açıkça kendisine uyulmasını emretmektedir. “Size bir şeyi yasaklarsam ondan derhal uzaklaşın. Bir şeyi emredersem, gücünüz yettiği kadar onu yerine getirin.”(15) hadîsi de, her konuda sünnete i’tisâm gereğini ifade etmektedir. Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (sav), genel bir ifade kullanmıştır. Buna göre O (sav), her konuda uyulması gereken bir kimsedir. Zaten, bilhassa evrensel bir misyonla gelen bir peygamberin tek bir alanda örnek ve ölçü olması, bir alana sıkışıp kalması mümkün değildir.

Hz. Peygamber (sav), “Sözlerin en güzeli Allah’ın Kelâmı, yolların en doğrusu, en güzeli ise Muhammed’in yoludur.”(16) buyurarak, sünnetten daha doğru ve üstün yol olmadığını belirtmek sûretiyle ona i’tisâmı teşvik etmiştir. “Kim sünnetimi ihyâ ederse beni seviyor demektir. Kim beni severse, Cennet’te benimle beraberdir.”(17) hadîsinde ise Peygamber Efendimiz (sav), hem sünneti yaşatma emri vermiş, hem de sünnetine sarılmayı kendisiyle ilişkilendirmiştir. “Kim benim fıtratımı (yaratılıştan sahip olduğum özellikleri) severse, sünnetimi yol edinsin.”(18) hadîsi de aynı doğrultudadır. O (sav), kendisine duyulan sevginin de imanla ilgisi olduğunu belirtmiştir. “Allah’a andolsun ki, hiç biriniz beni babasından ve evlâdından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (gerçek mânâda) iman etmiş olamaz.”(19) hadîsi bunu açıkça ortaya koyar.

Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna işaret eden hadîsler de, sünnete i’tisâmı teşvik eder. Hz. Peygamber’in (sav) “Dikkat edin! Bana Kitap ve onun misli verildi. Dikkat edin! Bana Kur’ân ve onun misli verildi.”(20) hadîsi sünnetin önemine ve konumuna, kaynak göstererek dikkat çekmektedir.

Hz. Peygamber’in (sav) teşrî’ yetkisinin olduğunu belirtmesi, konuya ait önemli delillerdendir. O, ileride sünneti inkâr edenlerin çıkacağını belirttikten sonra “Dikkat edin! Allah’ın Resûlü’nün haram kıldığı, Allah’ın haram kıldığı gibidir.”buyurmuştur. (21)

Hz. Peygamber (sav), Kur’ân ile sünnetin birbirinden ayrılmayacağını belirtmiştir. (22) Bununla beraber, O (sav), Kur’ân dışında da vahiy aldığını, buna rağmen teşrî’ yetkisini kabul etmeyip sünneti inkâr edenler olacağını, sünnete karşı çıkacak grupların türeyeceğini, hadîsleri önemsemeyen, her meseleyi Kur’ân’da aramak gibi bir temâyül gösterecek bozuk zihniyetlerin belireceğini haber vererek ümmetini ikaz eder ve böyle kimseleri, şu sözleriyle uyarır: “Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış biri olarak ‘biz, onu bunu bilmeyiz. Allah’ın Kitabı’nda ne bulursak ona uyarız, o kadar”derken bulmayayım.”(23) Hz. Peygamber (sav), böylece sünnetin, dinin iki kaynağından biri olduğunu inkâr edenleri teşhir etmiş, (24) sünnet inkârı ve sünnetsiz İslâm arayışlarının olacağını haber vererek ümmetini uyarmış, İslâm Dini’nde sadece Kur’ân’la yetinmeyi tasvip etmemiştir. Hz. Peygamber’in (sav) bu kimseleri kınaması, bu iddiada bulunanların Kur’ân’a sarılmakta da samimi olmadıklarını gösterir. Konunun önemi, hadîsin başka rivâyetlerine de yer vermeyi gerekli kılmaktadır. “Sizden biriniz koltuğuna yaslanarak, Allah’ın şu Kur’ân’da haram kıldıklarından başka şeyleri haram kılmadığını mı zannediyor. Dikkat edin! Vallahi ben öğüt verdim, emrettim ve yasakladım. Bunlar (emirler ve yasaklar), Kur’ân’dakiler kadardır, hatta sayıca ondan da fazladır.”(25)

Konuyla ilgili başka bir rivâyet ise şöyledir: “Sizden (ümmetimden) birinin (koltuğuna, dirseğine) dayanmış olarak beni yalanlaması umulur mu? Benden bir hadîs rivâyet edilir de ‘Resûlullah (sav) bunu söylememiştir’ der.”(26) Buna göre Hz. Peygamber (sav), hadîs inkârının kendisini yalanlamak sayıldığını belirtir. Başka bir rivâyette ise inkârcıları şöyle anlatır: “Benden bir hadîs rivâyet edildiğinde ‘Resûlullah (sav) bunu söylemedi. Bunu bize garanti edecek kim var?’ der.”(27) Bu ifâde, hadîs rivâyetlerinin incelenmesiyle ilgili olmayıp, esasen sünnet inkârcılarının tavırlarını, onların kendilerinden başka kimseye güvenmediklerini teşhir etmektedir. Hz. Peygamber (sav), sünnet inkârcısına hadîs ulaştığında, o koltuğuna gerine gerine oturmuş olduğu hâlde, hadîsi zikreden kişiye “Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitab’ı vardır! Bu Kitab’da neyi helâl bulursak onu helâl kabul eder ve neyi haram bulursak onu haram kılarız.”diyeceğini haber verdikten sonra, “Oysa Allah’ın Peygamberi’nin (sav) haram kıldığı şey, Allah tarafından haram kılınan şey gibidir.”(28) buyurarak meselenin önemine ve sünnetin kaynağına dikkat çeker. Resûlullah (sav), yine bir başka sözlerinde, sünnet inkârcılarının, “Bu Allah’ın Kitab’ı, onda bulunan helâli helâl sayarız, onda bulunan haramı haram sayarız.”diyeceklerine dikkat çeker ve, “Dikkat edin, kime bir sözüm ulaşır ve o kimse sözümü yalanlarsa Allah’ı, Resûl’ün kendisini, Resûlullah’ın (sav) sözünü de yalanlamış olur.”buyurur. (29) İnkârcı bu sözlerle, Allah’ın Peygamber’ine (sav) verdiği yetkiyi inkâr etmekte, dinde Peygamber’in (sav) kendi kendine hareket ettiğini ve O’nun sözlerine güvenilemeyeceğini belirtmiş olmaktadır. Sünnet inkârcıları, hadîste bulunanlarla Kur’ân’da bulunanları sanki tıpatıp aynıymış gibi düşünerek Hz. Peygamber’in (sav) emri veya nehyi kendilerine ulaştığında, “Allah’ın Kitab’ı yanımızda, bu onda yok.”derler.”(30) İslâm âlimlerinden Şâtıbî, konuyla ilgili olarak “Sünnet, Kitab’ı tefsîr eder. Kim sünneti bilmeden Kur’ân’ı alırsa, sünnette sürçtüğü gibi Kur’ân’da da sürçer.”diyerek, İslâmiyet’ten önceki milletlerin bundan dolayı dalâlete uğradığını belirtir. (31) Begavî de, yukarıdaki hadîslerle ilgili olarak “Bu hadîsler, hadîsin Kitab’a arzına ihtiyaç olmadığına delildir. Sünnetin, kendi başına hüccet olduğu sabit olmuştur. ‘Bana Kitap ve benzeri verildi.’ hadîsi de bunu gösterir.”mütalâasında bulunur. Hadîste geçen koltuk (el-erîke) ifâdesi ile Hz. Peygamber’in (sav), din ve âhiret konusunda endişesiz, rahat düşkünü, ilimle meşgul bulunmayan ve refah içinde olanları murad ettiği belirtilmiştir. Bu kimseler, rahat ve rehavet içinde bilmedikleri konularda konuşan kimselerdir. (32)

Hz. Peygamber (sav), kendisine itaati emreden (Nisâ/4: 13, 80) ve isyanı yasaklayan (Nisâ/4: 14) âyetleri tekrar ve te’yid mâhiyetinde kendisine itaati emretmiş ve isyanı yasaklamış; “Kim bana itaat etmişse, Allah’a itaat etmiştir; kim bana isyan ederse Allah’a isyan etmiştir.”buyurmuştur. (33) Aynı şekilde, “Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir; ancak imtina edenler giremeyecektir.”hadîsinde Resûlullah (sav), imtina edenlerin kimler olduğunu, “Kim bana itaat ederse Cennet’e girecektir, kim bana isyan ederse, o imtina etmiştir.”(34) buyurarak açıklamışlardır. Bu hadîs, Resûlullah’ın (sav) sünnetinden imtina etmenin, O’na (sav) isyan (35) sayıldığı anlamına gelir.

İbn Hibbân, Resûlullah’ın (sav) sünnetine itaati; “uydurma gerekçelerle sünnetin def’i için yol arayanların söylediklerine aldırmaksızın, Allah’ın dini konusunda ileri-geri görüş belirtenlerin görüşlerini bir tarafa iterek, kemmiyet ve keyfiyetine bakmadan sünnete boyun eğmekten ibarettir”diye tanımlar. (36)

Resûlullah’ın, “Burada bulunanlar bulunmayanlara duyursun.”(37) ve “Allah, sözümü duyup ezberleyen, sonra da onu duymamış olana nakleden kimsenin yüzünü ağartsın!”(38) hadîsleri gibi, sünnetinin tebliğ edilmesine ve yayılmasına teşvikine dair emirleri de sünnete i’tisâmı âmirdir. Bu arada Resûlullah’ın (sav) kendi sözünün diğer sözlerden farklılığına işaret etmesi de sünnetin ve sünneti tebliğin önemini göstermektedir. Hz. Peygamber’in (sav), meselâ Veda Hutbesi’nde, tabiî ki hepsi Kur’ân’da en azından açık olarak bulunmayan bazı hususları da anlattıktan sonra, “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?”(39) diye sorması ve farz ibadetler dışındaki ibadetleri de duyurma emrini vermesi, (40) yine sünnete bağlanmak gereğini ortaya koymaktadır.

Resûlullah (sav), kendi getirdikleri dışında başka dinlere ait bilgilerle ilgilenilmesine ya da kendi yerine bir başka peygamberin konulmasına kesinlikle müsaade etmemiştir. O’nun bu tavrı, i’tisâmın gereğini ortaya koyan güçlü delillerdendir. Meselâ O (sav), “Yemin olsun ki ben size kusursuz bir din getirdim, Ehl-i Kitaba bir şey sormayın; kendileri sapmışken sizi hidayete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir bâtılı tasdîk eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Musa hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı. Musa aranızda olsa, beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de nebîlerden sizin payınızım.”buyurmuştur. (41) “Kendilerine okunan bu Kitabı sana indirmemiz onlara kâfi gelmedi mi?”(Ankebût/29: 51) âyeti de, bu hadîste ifade edilen gerçeğe parmak basmaktadır. (42)

Netice olarak Peygamber Efendimiz’in (sav), kendi sünneti ile ilgili bu hadîsler, sünnet olmadan İslâm Dini’ni yaşamanın mümkün olmadığının ifadesidir. Dinimizin iki kaynağı vardır. Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimizin (sav) sünneti. Sadece Kur’ân ile dinin gereklerini yerine getirmek mümkün değildir. Kur’ân’ın hayata geçirilişi, yaşanışı Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir. Resûlullah’ın (sav), bir Müslüman olarak nasıl yaşadığını gözardı ederek Müslümanca yaşamak mümkün değildir. Peygamber (sav), dini yaşarken şüphesiz bu hayat tarzını kendi kendine uydurmamıştır. Zaten bir peygamberin, Allah Teâlâ’nın tasdikinden geçmeden din adına bir söz söylemesi, bir icraatta bulunması imkânsızdır.

[1] Buhârî, libâs 82, 84, 85, 87, tefsîr 59/4. [2] Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’ân VI, 191. [3] Kurtubî, Câmi’, VII, 5237. [4] Kurtubî, Câmi’, I, 32. [5] Bkz.: M. Yaşar Kandemir, İki Cihan Güneşi, s. 245. [6] Kâdı Iyâz, Şifâ, II, 17. [7] Kurtubî, Câmi’, II, 1445; V, 3042; IX, 6473; Kâdı Iyâz, Şifâ II, 18. [8] İbn Abdilber, Câmi’, II, 190. [9] Bkz.: Kurtubî, Câmi’, IX, 6255; Elmalılı, Hak Dini VII, 4572; Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân VI, 13-14. [10] Hüseyin Atay, “Kur’ân’ın Anlaşılması”, Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, s. 26. Sünnetin, Sünnete

[11] Muvatta’, kader 3; İbn Abdilber, Câmi’, II, 24, 110, 180; Hâkim, Müstedrek, I, 93. [12] Dârimî, mukaddime 16; İbn Mâce, mukaddime 6. [13] Bkz.: Tirmizî, iman 18. [14] Müsned, V, 409. [15] Buhârî, i’tisâm 2; Müslim, ilim 2. [16] Buhârî, tefsîr 34/2, 111/2; Müslim, cum’a 43. [17] Tirmizî, ilim 16. [18] Abdurrezzâk, Musannef, VI, 169; Beyhakî, Sünen, VII/77. [19] Buhârî, iman 8; Müslim, iman 69-70. [20] Ebû Dâvûd, sünne 5; İbn Hibbân, Sahîh, I, 173. [21] İbn Mâce, mukaddime 2; Tirmizî, ilim 10.. [22] Bkz.: Dârakutnî, Sünen, IV, 245; Hâkim, Müstedrek, I, 93.. [23] Dârimî, mukaddime 49; Ebû Dâvûd, sünne 5.. [24] İsmail Lütfi Çakan, Hadîslerle Gerçekler -2-, s. 138;. [25] Ebû Dâvûd, harac 31(33).. [26] Abdurrezzâk, Musannef, X, 453.. [27] Abdurrezzâk, a. g. e., X, 453.. [28] Tirmizî, ilim 10.. [29] Taberânî, el-Mu’cemu’l-evsât, VII, 313; İbn Abdilber, Câmi’ II, 189.. [30] Müsned, VI, 8; İbn Hibbân, Sahîh I, 174.. [31] Bkz.: Şatıbî, İ’tisâm, I, 59. [32] Bkz.: Begavî, Şerhu’s-sünne, I, 201. [33] Buhârî, ahkâm 1, cihad 109. [34] Buhârî, i’tisâm 2. [35] Bkz.: İbn Hacer, Fethu’l-bâri, XV, 180. [36] İbn Hibban, Sahîh, I, 180. [37] Buhârî, ilim 37, 39. [38] Dârimi, mukaddime 24. [39] Bkz.: Müslim, küsûf 1. [40] Bkz.: Ebû Dâvûd, tatavvu’ 10. [41] Abdurrezzâk, Musannef, VI, 113, 114; X, 313-314; Müsned, III, 387, 338, 471; IV, 266. [42] Dârimî, mukaddime 42.

Mehdi Kimdir? Önemli Vasıfları Nelerdir?

Mehdi Kimdir? Önemli Vasıfları Nelerdir?

Mehdi, Arapça’da “hdy”kökünden gelen bir kelimedir. Mehdi, doğru yol üzerinde bulunan, hidayete eren ve hidayete vesile olan gibi manalara gelir. Mehdi, kendisine Allah tarafından hususi olarak yol gösterilen bir kimsedir. (1)

Kuran’da açıkca Mehdi ve özelliklerinden söz edilmez. Hadislere göre Mehdi, Peygamberimizin Alinden, yani Ehl-i Beytten olacaktır. Ebu Davut ve Hakim’in sahih olarak rivayet ettikleri bir hadise göre o, Hz. Fatıma neslinden olacaktır. (2)

Büyük Mehdi ahir zamanda gelecektir, Müslümanları uyandırıp, dinlerini takviye edecek, imanlarını tecdidde bulunacaktır.

Hz. Ali’den bize ulaşan bir başka Hadise göre, bir gün o, oğlu Hz. Hasan’a bakmış ve: “Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’in isimlendirdiği gibi, mutlaka benim bu oğlum Seyyiddir (Beyefendi, Halim Selim, zarif ve centilmendir.) Yakında onun soyundan, Nebinizin (sav) adıyla adlandırılan bir adam çıkacak, ahlakında ona (Hz. Peygambere) benzeyecek, ama yaratılışında (beden ve cisim özelliklerinde) ona benzemeyecektir”buyurmuştur. (3)

Mehdi, Sünnet-i Seniyyeye ittibaında, fiillerinde ve hareketlerinde Nebi Sallallahu Aleyhi Veselleme benzeyecektir. Ama cismen, bedenen ve sureten, yani maddi vasıflarıyla Hz. Peygambere benzemeyebilir.

Büyük Alim Taftazani’nin (Mesud b. Ömer) Şehru’l- Makasıd adlı meşhur eserinde; Mehdi ile ilgili konunun başında şöyle der: “Dünyayı adalet ve iyilikle dolduracak bir imamın (liderin, büyüğün, mehdinin) çıkması konusunda ahadis-i sahiha (sahih Hadisler) varid olmuşlar.”(4)

Mehdinin çıktığı dönemde, önceki devirlere ve çağlara göre; dünyada büyük bir bolluk ve zenginlik olacaktır. Peygamber Efendimiz; Sahih-i Müslim’den bize ulaşan uzunca bir hadisin sonunda şöyle buyurmuştu: “Ümmetimin sonunda malı çok olarak verip saymayan bir (büyük) halife olacaktır…”(5)

Tüm bu hadislerden Mehdinin bir kısım özellikleri ortaya çıkar.

Mehdilik konusunda sahih hadisler olmakla birlikte; bunların hepsi ahaddır(tek bir kişi tarafından rivayet edilmiştir). Nitekim, sahih hadislerin de birçoğu ahaddır.

Bir konudaki kanaat, yani -teknik terimi ile- zan kesinlik ifade etmese de; ağırlık ifade eder. Bu durum görmezlikten gelinemez. Her konunun sübutu için kesin delil de istenilmez.

Mesela tüm müctehidlerin içtihatları, ancak birer zandır; yani kati değildir. Yani bunlar, yüzde yüz kesin olmayan kanaatlerdir. Fakat bu içtihatlarla amel edilmektedir. Bir fikre davette de “Zann-ı kabul-i cumhur”ilk şarttır. Yüzde yüz kesinliği olmamakla birlikte; bize bir konuda kanaat veren her şey zandır.

Bu noktadan mehdilik konusunu, mehdileri veya Büyük Mehdiyi bir çırpıda inkar edivermek; hadis bilimi açısından temelsiz ve tutarsızdır. Hem “Mehdi yoktur”veya “mehdilik yoktur”gibi bir sahih hadis de yoktur.

Sonuç olarak yukarıdaki hadisler bize bu konuda bir kanaat verdikleri gibi, Mehdinin bazı özelliklerini de anlatırlar. Fakat Mehdi ve Deccal konusu, hadislerin müteşabihatı içine girdiği için; bu konuyu tüm incelikleriyle anlamak kolay değildir. Bu konuda her çağa göre tutarlı ve yerinde yorum ve tefsirlere ihtiyaç vardır. Ayrıca her asrın mehdi manasından nasiplenmesi gerektiği için anlatım açık değildir.

[1] Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki, I-II, 1436 [2] Mansur Ali Nasif, et-Tacu’l- Cami’u lilUsûl, I-V, 363 [3] Mansur Ali Nasif, et-Tacu’l- Cami’u lilUsûl, I-V, 363 [4] Mansur Ali Nasif, et-Tacu’l- Cami’u lilUsûl, I-V, 343 [5] Mansur Ali Nasif, et-Tacu’l- Cami’u lilUsûl, I-V, 362

“Dinde Zorlama Yoktur” Âyetini İzah Eder misiniz?

“Dinde Zorlama Yoktur” Âyetini İzah Eder misiniz?

Dinin ruhunda ve özünde zorlama yoktur. Çünkü zorlama dinin ruhuna zıttır. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muâmelelerini bu esas üzerine kurar. İkrah ile yapılan bütün amel ve fiiller ister inanç, ister ibâdet ve isterse muamele açısından kat’iyyen makbul ve muteber kabul edilemez. Zaten böyle bir durum, ” ameller niyetlere göredir” prensibine de uygun düşmez.

Din, kendi mes’eleleri için ikrahı caiz görmediği gibi başkalarının İslâm’a girmelerini de ikrah esasına dayandırmayı hoş karşılamaz. O, muhatabını tamamen serbest bırakır. Meselâ zımmîler cizye ve haracı kabul ettikten sonra, İslâm dini onların hayatlarını garanti eder. Evet, İslâm’da musamaha ufku bu derece geniştir.

Zaten din, zorla kabul edilebilecek veya zorla kabul ettirilebilecek bir sistem değildir. O’nda her şeyden önce îmân esastır. Îmân ise, tamamen vicdanî ve kalbe ait bir mes’eledir. Hiçbir ikrah teşebbüsü kalb ve vicdana tesir edemez. Dolayısıyla insan ancak içinden geliyorsa ve gönlü imana yatkınsa îmân edebilir. Bu manâda da dinde zorlama yoktur.

Hz. Adem’den günümüze kadar, din hiç kimseyi dehâlete zorlamamıştır. Bu mevzûda zorlama daima küfür cephesinin ahlâkı olmuştur. Onlar insanları dinlerinden çıkarmak için zorlamışlardır; fakat hiçbir mü’min bir kâfiri zorla Müslüman yapmaya çalışmamıştır. Burada akla, şöyle bir soru daha gelebilir. Kur’ân-ı Kerim’de kıtâl ve cihadın farziyetiyle alâkalı birçok âyet mevcuttur. Peki bunlar bir manâda zorlama değil midir?

Hayır, değildir. Çünkü, cihad, karşı cepheye ait zorlamayı bertaraf içindir. Böylece insanlar, İslâm’ın değişmeyen bir kâidesiyle girdikleri İslâm dinine kendi arzu ve iradeleriyle gireceklerdir. İşte İslâm’ın farz kıldığı cihadla, böyle bir anlayışa zemin hazırlanmış olacaktır. İrade hürriyeti, İslâm’ın cihad emriyle yerleşmiştir.

Bu meseleyi bir başka açıdan da şöyle bir değerlendirmeye tâbi tutabiliriz:

Bu âyetin hükmü belli devrelere aittir. Belki her kemal ve zeval fâsılalarının da birbirini takibinde bu devreler yine bulunacaktır; ama, hüküm sadece o devreye münhasır kalacaktır. Nitekim Kâfirûn sûresinde bildirilen “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” hükmü de aynı şekilde belli bir devreye mahsustur.

Bu devre ve bu dönem, meseleleri çözme ve anlatma dönemidir. Mes’eleler sözle anlatılacak ve kabulde muhatap kat’iyyen zorlanmayacaktır. Ve yine bu dönem, başkalarının dalâlet ve sapıklığıyla ilgilenmeme, onları tahrik etmeme ve kendi hidayetini muhafaza ile ferdî hayatında dini tatbik etme dönemidir.Bu dönem ve devrelere ait hükümler ise, bütün zaman dilimlerine şamil değildir; tabiî bu manâda şamil değildir. Yoksa bu hüküm artık hiçbir zaman tatbik edilmeyecek demek yanlış olur. İslâm’ın her devresinde böyle bir zaman parçası -realite olarak- yaşanmıştır ve günümüzde de yaşanmaktadır.

Ancak aynı âyetin bütün zaman dilimlerini kuşatan bir hükmü daha vardır ki, bu hüküm her zaman ve zeminde geçerliliğini devam ettirecektir. O da İslâm diyarındaki azınlıklara ait hükümlerdir ki, hiç kimse İslâm dinine girme mevzuunda zorlanmayacaktır. Herkes kendi dinî inancında serbest olacaktır.

Tarihe bir göz attığımızda açıkça görürüz ki, bizim aramızda daima Yahudi ve Hıristiyanlar bulunmuştur. Batılıların bu mevzûdaki itiraflarına göre, Hristiyan ve Yahudiler kendi devletlerinde bile, bizim içimizde yaşadıkları kadar aziz yaşayamamışlardır. Onlar zimmetimizi kabul ederek cizye ve haraç ödemişler; Müslümanlar da onları teminat altına alıp korumuşlardır. Fakat hiç bir zaman onları İslâm dinine girmeye zorlamamışlardır. Düne kadar bunların hususi mektepleri vardı ve kendilerine ait hususiyetlerin hepsini, dinî âyin ve yortularına varıncaya kadar muhafaza ediyorlardı. Bizim en muhteşem devirlerimizde dahi onların yaşadığı muhite girenler, kendilerini Avrupa’da zannederlerdi. Hürriyetleri bu kadar genişti. Sadece bizi iğfal etmelerine imkân ve fırsat verilmemiştir. Evet, gençlerimizi ve kadınlarımızı saptırmalarına göz yumulmamıştır. Bu da bizim kendi toplumumuzu korumamızın gereğidir.

Bu kabil dinin caydırıcı bazı hükümleri, hiçbir zaman dinde zorlama değildir ve sayılmamalıdır da. Bu gibi hükümler, serbest iradeleriyle dine girenlere aittir ki, onlar da zaten bu hükümleri kabul etmekle İslâm’a girmişlerdir. Meselâ, bir insan, İslâm dininden irtidat ederse ona mürted denir ve verilen süre içinde tevbe etmezse öldürülür. Bu tamamen daha önce yapılmış bir akde muhâlefetin cezasıdır. Ve tamamen sistemin muhafazasıyla alâkalıdır. Devlet, belli bir sistemle idare edilir. Her ferdin hevesi esas alınacak olursa devlet idaresinden söz etmek mümkün olmaz. O’nun içindir ki bütün Müslümanların hukukunu muhafaza bakımından, İslâm, mürtede hayat hakkı tanımamıştır.

Ayrıca İslâm dinine giren insanlar bazı şeyleri yapmakla bazılarını da yapmamakla mükellef kılınırlar. Bunun da zorlama ile bir alâkası yoktur. Nasıl ki, namaza duran bâliğ bir insan namaz içinde, sesli olarak gülecek olsa ceza olarak hem namazı hem de abdesti bozulur. Ve yine ihramlı bir insan, üzerindeki haşeratı öldürse veya dikişli bir elbise giyse çeşitli cezalara çarptırılır. Halbuki aynı insan namazın dışında gülse veya ihramsız bir zamanda bunları işlese hiçbir cezası yoktur. Aynen bunun gibi, İslâm, dine girme mevzuunda kimseyi zorlamamakla birlikte, kendi iradesiyle dehâlet edeni de başıboş bırakacak değildir. Elbette onun kendine göre emir ve nehiyleri olacak ve müntesiplerinden, bunlara uygun hareket etmelerini isteyecektir. Bu cümleden olarak, namazı, orucu, zekatı ve haccı emredecek; içki, kumar, zina ve hırsızlığı da yasaklayacaktır. Bu yasakları ihlal edenlere de suçlarının cinsine göre ceza verecektir ki, bütün bunların zorlama ve ikrahla hiçbir alakası yoktur.

Esasen biraz düşünüldüğünde, bu türlü caydırıcı tedbirlerin de, insanların yararına olduğu idrak edilecektir. Çünkü ferd ve cemiyet böyle müeyyidelerle, dünya ve ukbalarını korumuş olacaklardır. İşte bu manâda dinde bir zorlama vardır. Bu da insanları zorla Cennet’e koymak istemekle aynı anlamda bir zorlamadır…

İslâmiyet Bütün Meseleleri Halletmeye Kâfi midir?

Evet, kâfi ve vâfidir. Dün bizim söylediğimiz bu söz, bugün herkes tarafından söylenir olmuştur. Batı yeni yeni ihtidâ hâdiseleriyle bunun açık bir delîlidir.

Bir fabrikanın çalışma sistemini, onu kurup yapandan daha iyi kim bilebilir. En basit bir elektronik âletin dahi çalışma şeklini bir bilene danışıyorsunuz. İnsanı yaratan kim ise onun gerek ferdi gerekse içtimâ? yaşama tarzını en iyi bilen o olacaktır. İnsanı Allah yaratmıştır. Öyleyse insan için en geçerli sistem de O’nun gönderdiği sistemdir.

Bugün bu realite herkes tarafından kabul ediliyor, zira, beşer eliyle ortaya konan bütün sistemler bugün iflâs etmiştir. Geçici muvaffakiyetleri onların devamlı kalmalarına yetmemiştir. İşte tarihte görülen en meşhur beşerî sistemlerden Feodalizm, Kapitalizm, Sosyalizm ve Komünizm bir biri ardınca hep yıkılıp-gitmiş ve arkada bir sürü feryad-u figân bırakmışlardır. Halbuki İslâm ilk kurulduğu günden beri özünden hiçbir şey kaybetmeden bugünlere gelip ulaştı.

Batı, bu işin farkındadır. Bizim gönderdiğimiz mürşit ve mübelliğler Batı dünyâsının birçok yerinde hüsnü kabul görmektedir. Kilise amfileri âdeta İslâm’a hizmet eder hâle gelmiştir.

Dünyâ yeniden bir İslâm anlayışına hazırlanıyor. Bugün altından kalkılamayan problemlerin ancak İslâm ile halledileceği kanâatı oldukça yaygındır.

Fazilet odur ki düşmanlar dahi kabul ve itirâf etsin. İşte bugün o merhaleye gelinmiştir ki, düşmanlar dahi verdikleri beyânatlarıyla bu hakîkatı kabullenmiş görünmektedir. Bugün Avrupa’da, İslâm’ı kabûl ettiği halde, çevresinden endişe ettiği için, bunu açıklamayan pek çok insan vardır. Ve bunların ekseriyeti de kilise mensuplarıdır.

Sonra bu gibi sorulara müşahhas misâl vermek için bütün meseleleri teker teker sayıp İslâm’ın o meseleleri nasıl hallettiğini bir bir göstermek gerekir. Bu da birkaç ciltlik eserle ancak mümkün olacaktır. Soru-cevap faslında böyle bir mevzûu derinlemesine tahlil elbette ki imkânsızdır. Ayrıca onlar, İslâm’ın hangi meseleyi halledemediğini göstermeliler ki, biz onun cevabını vermiş olalım. Onlar mücerret sordukları için bizim cevabımızda mücerret olacaktır. Cevabı herkese müsellem olan bir mesele hakkında esasen daha fazla söz, hem isrâf hem de abesle iştigâldir. İslâm ise isrâf ve abes işi asla tasvip etmez.

M. Fethullah Gülen

İslamiyet Hoşgörü Dini midir?

İnsanların her ferdi, diğer canlıların neredeyse bir türü kadar diğerlerinden farklılık gösterir. Bu, onun yetenek, kişilik ve karakterindeki renklilikle açıkça kendisini belli eder. Bu gerçeği değiştirmeye yönelik her girişim de yaratılışa ters olduğu için başarısızlığa mahkumdur. Bireydeki bu renklilik, manevî ve hükmî bir kişilik olan toplumlara da aynen yansıyarak onları da farklı hale getirir. Farklılık genellikle insan psikolojisinde içgüdüsel bir tepki doğurur. Başkalık da, yabancılık, korku, kuşku, antipati duyguları uyandırır. Hoşgörü ise, bu ilkel duyguyu yenmek, hiç değilse dizginlemeye çalışmaktır. Kişi başkalarına katlanabilmeyi öğrendiği ölçüde “hoşgörülü”niteliğini kazanır. Hoşgörü, anlayış ve yüce gönüllülüktür. Bizimkimize uymasa bile, herkesin özgür olduğu gerçeğini özümseyip başkalarının düşünce, inanç ve davranışlarına müdahale ve baskıda bulunmamaktır.

Hoşgörü, fıtrat dini olan İslam’ın en önemli bir özelliğidir. Ondaki hoşgörüye başka bir din ve medeniyette rastlamak mümkün değildir. İslam, hem geçmiş din ve medeniyetlere, hem de yeni görüş ve düşüncelere karşı daima hoşgörülü olmuştur. Bu yazımızda bunun bazı ilke ve dayanaklarını kaydetmekle yetineceğiz.

Hz. Peygamber “Allah katında en sevimli din müsamahalı olan dindir. Ben müsamahalı bir din olan hanif dini ile gönderildim”buyurarak (Müsned, I/236) bu gerçeği açıkça ifade etmiştir. Kur’an’da, insanlar arasındaki ırk, dil, renk, makam ve mevki gibi farklılıkların, Allah’ın iradesi dahilinde ve belli hikmetlere bağlı olarak var edildiği, dolayısıyla insanların bunları anlayışla karşılaması gerektiği yönünde ifadeler yer alır (49/13; 30/22; 6/165; 17/21; 43/32).

Kur’an, Allah’a ortak koşmaya bile zorlayan anne-babaya karşı evladın, evlatlık görevinden geri kalmamasını, onlara iyi davranmasını, ancak inancında onlara uymayarak Allah’a yönelenleri örnek almasını emreder (31/15).

İnanç farklılıkları tek başına savaş sebebi değildir. İslam’a ve Müslümanlara saldırmadıkları ve inanç özgürlüğünü engellemedikleri sürece diğer din mensuplarına savaş ilan edilemez. İslam’da barış asıl, savaş ise istisnadır: “Eğer onlar, sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve barış içinde yaşamak isterlerse, Allah size onlara saldırmak için yol vermemiştir”(4/90) ayeti bunun açık ifadesidir.

Kur’an’a göre, inanç ihtilafları bu dünyada şiddet ve kavgayla çözülme yoluna gidilmemelidir. Çözümü, ancak Allah’ın ahiret günündeki hakemliğiyle mümkün olacaktır: “Yahudiler, ‘Hristiyanlığın bir temeli yoktur’ dediler, Hristiyanlar da, ‘Yahudiliğin bir temeli yoktur’ dediler; oysa her ikisi de kitaplarını okumaktalar. Dini bilmeyenler de onlarınkine benzer sözler söylediler. Allah, kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm verecektir”(2/113).

Müşrik putperestlerle ilişkilerde bile Kur’an şu temel prensibi belirlemiştir: “Ve eğer müşriklerden biri sana sığınmak isterse, ona güvence ver ki, Allah’ın kelamını işitsin. Sonra da güven içinde bulunacağı yere kadar onu ulaştır”(9/6).

Allah, Mekkeli putperestlerin şahsında, müşrik de olsa katl ve zulümden uzak duranlara iyilik ve adaletle muamelede bulunmayı tavsiye etmektedir: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Allah, adaletli olanları sever”(60/ 8).

Mü’min, hak ve hikmet araştırıcısı ve müşterisidir. Söyleyeni kim olursa olsun söze kulak verir, mihenge vurur, uyulmaya değer ve güzelse gereğini yerine getirir. Şu ayet bunun ifadesidir: “Söze kulak verip de en güzeline uyan kullarımı müjdele!”(39/17-18). Hz. Peygamber de, “Hikmet (faydalı fikir, söz ve hareket) mü’minin yitiğidir; her nerede bulursa onu alır”(1) tavsiyesiyle mü’minin eline en yalın ve kapsamlı ölçüyü vermiştir.

İslam, bütün semavî dinlerin kaynağını bir kabul eder. “İslam”, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelip geçmiş tüm peygamberlerin getirdiği dinin ortak adıdır. Bundan sapmalar sonradan ve zaman içinde belirmiştir. “Allah, Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Ey Muhammed! Sana vahyettik, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin”(42/13).

İslam’a göre bütün Peygamberler (manevî) kardeştir ve peygamberlik açısından aralarında bir üstünlük yoktur. Müslüman, hepsine inanır: “Allah’a, bize gönderilene; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Ya’kub’a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa’ya verilene, onları birbirinden ayırt etmeyerek inandık, biz O’na teslim olanlarız, deyin”(2/136).

Abdülaziz Hatip

[1] Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 15

İslâmiyetsiz İman, Medar-ı Necat Olabilir mi?

İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. Felillâhi’l-hamdü ve’l-minne Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsinin feyziyle, Risale-i Nur mizanları, din-i İslâm’ın ve hakaik-i Kur’âniyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, taraftar olmamak kabil değil. Hem iman ve İslâm’ın delil ve bürhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir; gayr-ı müslim kaldığı halde iman eder.

Evet, Sözler, tûbâ-i Cennetin meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyet’in meyvelerini ve saadet-i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve silsile-i mevcudat gibi kuvvetli ve zerrat gibi kesretli iman ve İslâm’ın bürhanlarını göstermişler ki, nihayetsiz bir iz’an ve kuvvet-i iman verirler. Hattâ, bazı defa Evrâd-ı Şah-ı Nakşibendîde şehadet getirdiğim vakit, “Bu iman üzere yaşar, bu imanla ölür, bu imanla diriliriz.”dediğim zaman nihayetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-i imaniyeyi feda edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farz etmek bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, birtek hakaik-i imaniyenin vücut bulmasına bilâtereddüt vermesine nefsim itaat ediyor.”Peygamber olarak gönderdiğin kim varsa iman ettik; kitap olarak indirdiğin ne varsa iman ettik; ve bütün bunları tasdik ettik.”Dediğim vakit, nihayetsiz bir kuvvet-i iman hissediyorum. Hakaik-i imaniyenin herbirisinin aksini aklen muhal telâkki ediyorum. Ehl-i dalâleti nihayetsiz ebleh ve divane görüyorum. (Bediuzzaman Said Nursi)

İslam’da kölelik var mıdır?

Bu mevzûun tarihî, içtimâî ve psikolojik yönleri bulunmaktadır. Sabırla ta’kib ettiğimiz zaman, hem sualimizin cevabını hem de daha sonra aklımıza gelebilecek istifhamların cevabını bulabiliriz.

Evvelâ, köleliğe karşı duyduğumuz tiksinti ve ürpertinin eski ve yeni bir kısım sebepleri olduğunu hatırlatmakta faide var.

Tarihî materyalizmin tarih ve dünya görüşü, yani, işveren-işçi; zengin-fakir; ezilen ve ezen gibi düşünceler… Sonra içtimâînin tekâmülü içinde, tabiat ve fıtrat, kölelik ve esâret ve daha sonra, işçilik ve âdil olmayan ücret gibi mefhumlar biraz da istismâr edilerek öyle yaygınlaştı ki; hemen herkes ortada gezen bu düşünceleri, aksine ihtimâl vermeyecek şekilde alkışlamaya başladı. Hiç olmazsa, aksine de ihtimal verilerek, ihtiyatlı davranılması gerekirken tek taraflı düşünüldü, tek taraflı karar verildi.

Tarih’in eski devirlerinde; hususiyle Roma ve Mısır’da, kölelere yapılan vahşiyâne ve zâlimâne muamele, içimizde burkuntular hâsıl ediyor ve tiksindiriyor. Onun içindir ki; asırlar sonra dahi olsa, kölelerin ehramlara taş çektiğini, bir saman çöpü gibi harcın içine karışıp kaybolduğunu; zâlim idarecileri eğlendirmek için arenâlarda arslanlarda boğuştuğunu; boynundaki utandırıcı tasmasıyla görüyor, kölelikten de köleleştirenden de nefret ediyoruz.

Son olarak yakın tarihte ve günümüzde, esirlere karşı yapılan gayri insanî muamele; mürüvvetsizlik, her vicdan sahibi gibi bizim neslimizi de alâkadar etmiş, öfkelendirmiş ve ayağa kaldırmıştır.

İşte bütün bu sebeplerden ötürü neslimiz kölelikten nefret etti ve onu müdafaa eden sistemlere de düşman oldu. Bu düşünce ve ona karşı reaksiyonda o yerden göğe kadar haklıydı. Fakat, İslâm’a hücûm ve tenkidinde büyük bir haksızlık irtikâb ediyordu. Çünkü, menşe itibariyle kölelik İslâm’a dayanmadığı gibi, mevcudiyeti de onunla devam ettirilmiyordu. Kölelik geçmişinde ve bugün, daima başka millet ve devletlere dayandı ve mevcudiyetini sürdürdü. Bu itibarla biz de önce onu meydana getiren âmiller üzerinde durmak istiyoruz.

Kölelik, harpler yoluyla oluşur ve sonra devamını isteyen milletler içinde devam edip gider. Müreffeh bir hayat yaşamayı hedef almış Roma, kendi tarihinin şehâdetiyle bir zevk ve safâ devleti idi. Elbiselerin en güzelini giyerek; sofralarını çeşit çeşit süsleyerek; insanı utandırıcı en sefil arzular içinde, behîmî bir hayat yaşıyordu. Bu israf ve sefâhatın; bu lüks ve debdebenin devam etmesi için de, bitmeyen servet, sürekli ganîmet; esirler ve halâik gerekti. Bunun için, Romalı harp ediyor, müstemlekeler kuruyor ve bu istikamette dünya üzerindeki hâkimiyetini sürdürmek istiyordu. Müslümanlar, Mısır’ı fethettiklerinde bu havayı, bütün çirkinliğiyle orada müşâhede etmişlerdi. Ticarî emtia pazarları gibi, esir pazarları.. Kadın-erkek en haysiyetsiz şekilde zincirler içinde o pazarlara götürülmesi ve açık-saçık olarak müşterilerin önünde teşhir edilmesi.. Akşamları dönüp evlerine gidenlerin, pis kokulu ve haşarâtın gayet mebzûl bulunduğu izbe ve dehlizlerde yatırılması.. Hatta çok defa böyle bir yerde dahi, onlara yatıp istirahat etme imkânının verilmemesi… Ellisinin-yüzünün üst üste yığılıp bir yerde kalması, Müslümanların bilmediği ve görmediği şeylerdi. Ve, bundan da çok müteessir olmuşlardı. Onlar uğradıkları her yerde, İslâmî prensiplerle, bu yarayı tedavi etmelerine karşılık, Batılı, eski Roma ve Mısır’ın bu çirkin mirasını, her hangi bir rötuşlamaya tâbi tutmadan, olduğu gibi alıyordu. Bundan sonra köle, batılı ağalara uşaklık yapacak; onların keyfi için dövüşecek; onları eğlendirmek için ölecek ve öldürecekti. Tıpkı sefîh ve sefîl Romalıyı eğlendirmek için, glâdyâtörlerin yaptığı gibi…

İslâm, evvelâ, onu bir vak’a olarak ele aldı. Sonra onların ne ticaret ne de eğlence metâı olmadığını hatırlattı ve insan olduklarına dikkati çekti: “Sizin bazınız bazınızdandır”(Nisa-25) “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim onu hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz, kim onu hadım yaparsa onu hadım yaparız, “(Buharî, Müslim, Tirmizî) gibi ilâhi prensipleri ilân ederek, düşünceye istikâmet verip inhirâfın önüne geçti. “Siz Âdem oğullarısınız. Âdem de topraktandır”(Müslim). “Biliniz ki, hiç bir Arabın Arap olmayana ve hiç bir Arap olmayanın da Arap olana, hiçbir beyazın siyaha hiç bir siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvâ iledir. “Yani bütün üstünlük ve meziyet, Yaradanın insana bakışı ve insanın bu bakış ve hitap karşısında tavır ve davranışlarını düzeltmesine bağlanıyordu. İslâm’ın bu yumuşak havası sayesinde bütün bir mâzisi esârette geçmiş-hadîsin ifâdesiyle-nice saçı başı dağınık kimseler vardır ki, eşrâf ve ileri gelenlerden hep ta’zim görmüşlerdir. Hz. Ömer (ra) “Bilâ1 efendimiz, ve onu efendimiz Ebubekir (ra) hürriyete kavuşturdu”derken, bu mânâya saygısını ifâde ediyordu. İslâm, onları da, âlemşümûl kardeşliği içinde mütalâa ediyor ve her şeyden evvel “Hizmetçi ve köleleriniz kardeşlerinizdir. Kardeşi, elinin altında bulunan her ferd, O’na yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onların yapamayacakları işleri emredip onlara yüklemesin. Eğer zor işler teklif ederseniz, behemehal onlara yardım ediniz. “(Buharî) “Sizden hiçbiriniz, bu kölemdir, bu câriyemdir, demesin. Kızım veya oğlum, yahut kardeşim desin. “(Müslim, Ebu Davud) Buna binâen, Hz. Ömer (ra) Mescid-i Aksâ’nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlarında, Medine’den oraya kadar hizmetçisiyle bineği, nöbetleşe kullanmışlardı. Hz. Osman (ra) devlet reisi olduğu devrede kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını kölenin eline verip çektirmişti. Ebû Zer (ra) takım elbisesinin bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi sırtına alıyordu…

Bütün bunlarla kölenin de bir insan olduğunu, hatta diğer insanlardan farkı olmayan bir insan olduğu anlatılıyor ve böylece bu birinci merhale sağlama bağlanıyordu. Tekrar hatırlatmak gerekirse, dünyanın en metruk, en ücrâ bir yerinde, duyguları îtibâriyle bâkir bir topluluk için, bu büyük bir inkılâbdı. Zira muâsır millet ve devletler, kölenin insanlığı hususunu düşünmeye bile yanaşmadıkları bir dönemde, arenalardaki vahşi boğuşmalara, iş yerlerindeki insafsız kırbaçlara ve onların insanlıklarıyla istihzâ ve alaya karşı, en çaplı en tutarlı ve en müspet bir davranış ma’şerî vicdânın kabûlüne takdim ediliyordu.

Bu yapıcı ve müspet muâmelenin köleler üzerinde de değişik bir tesiri olmuştu. Köle müsavât prensibiyle insanlığına kavuşup, efendisinin yanında yerini almasına; hatta hürriyetini elde edip serbest bırakılmasına rağmen, efendisinden ayrılmak istemiyordu. Zeyd bin Hârise ile başlayan bu durum, devam edip gitmişti. Peygamber Efendimiz (sav) Zeyd’i hürriyete kavuşturup, babasıyla gidebilme hususunda serbest bırakmasına rağmen, o; Efendimizin yanında kalmayı tercih etmişti. Ve daha sonra bir sürü köle de hep aynı şeyleri yapmışlardı. Zira, bunlar o kadar güzel muâmele görmüşlerdi ki, kendilerini, efendilerinin ailelerinden birer fert sayıyorlardı. Efendileri de öyle biliyor ve titizlikle onların hukûkuna riayete çalışıyorlardı. Esâsen başka türlü yapamazlardı da. Çünkü bugün onlara mâlik görünseler bile yarın kimin kime mâlik olacağını kestirmek mümkün değildi. Kaldı ki prensipler de çok sert ve bu anlayışı ayakta tutacak güçte idi. “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim kölesini hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz. “(Buhari, Müslim) Bu türlü cezâî müeyyideler karşısında efendi, ihtiyat ve tedbir içinde, köle ise gâyet emindi. Bütün bunlar, evvel ve âhir, tarihte eşi gösterilemeyecek büyük hâdiselerdi ki, bu mevzûda İslâm’ın getirdiği şeylerin birinci merhalesini teşkil ederler.

İkinci merhale, hürriyete kavuşturma merhalesidir. İnsanda asıl olan hürriyettir. Hür olan bir insanı köleleştirme büyük günahlardan sayılır ve bundan elde edilen geliri kullanmak ve istifâde etmek ise, katiyyen haramdır. Hürriyete dokunan her hareket ve davranış kınanmış olmasına mukâbil, ona hizmet edici her hamle de, İslâm nazarında takdir görmüştür. Bir’ insanın yarısını hürriyete kavuşturmak, hürriyete kavuşturan için vücûdunun yarısını âhiret azabından kurtarmak, bütününü azad etmek ise, vücûdunun tamamını teminat altına almak sayılmıştır. İslâm’da köleleri hürriyete kavuşturma, uğrunda bayrak açılan bir mevzûdur. İslâm, yerinde onu bir vazîfe sayar, yerinde fazîlet der, teşvik eder, yerinde efendi ve köle arasındaki anlaşma ve mukâvelelerle, ona giden kapıları açık tutar.

Bu hususta gösterilen en çalımlı gayret de her gayret gibi, yine İslâm’ın zuhûruyla başlamış ve devam etmiştir. Peygamberimizin (sav) ve Hz. Ebubekir’in (ra) köle alıp âzâd etme mevzuundaki gayretleri ve bu uğurda tükettikleri servet herkes tarafından bilinen hususlardandır.

Önceleri şahsî mal ve servetlerle sürdürülen bu faâliyet, daha sonraları devletçe ele alınıp yapılan vazifeler arasında mütalâa edilmeye başlandı. Peygamberimiz (sav) on kişiye okuyup yazma öğreteni hürriyete kavuşturuyor ve bunu mâlî imkânsızlıklar içinde kıvrandığı bir devrede yapıyordu. Daha sonraki devre, hususiyle Ömer b. Abdülaziz döneminde ise, zekâtın sarf yerlerinden biri şekliyle tatbikat zemini buluyor ve sağdan soldan gelen yığın yığın esir, hazineden paraları ödenerek hürriyete kavuşturuluyordu. Bunlardan başka, bazı dinî vazifelerdeki hatalar, bazı davranışlardaki inhiraflar ve bir kısım günah irtikapları, hep köle hürriyete kavuşturma mükellefiyetini getiriyordu.

Yemin edip, sonra da yemini bozmada, zihâr muâmelesinde, adam öldürme cinayetinde hep bir tutsağın âzad edilmesi tavsiye ediliyordu. “Kim hataen bir mü inini öldürürse, onun keffâreti bir mü’min kölenizi âzâdı ve ölenin ehline teslîmen ödenecek bir diyetdir. “(Nisa-92)

Bir cinayetin hem cemiyete, hem de öldürülenin ailesine bakan yönleri bulunduğundan, diyet, maktûlün ehline verilmiş bir tarziye-,.vesilesi olduğu gibi, esiri hürriyete kavuşturmak da -topluma hür bir ferd kazandırma ölçüsüyle cemiyete ödenmiş bir hak sayılmaktadır. Buna göre de, bir ölü karşılığında, diğer bir insanın hürriyete erdirilmesi, âdetâ bir ferdi ihyaya denk tutulmuştur.

Bunlardan başka İslâm’da “mükâtebe”ve “tedbir”yolları ile de, köleler hürriyete kavuşturulur. Bunlardan birincisi; efendisiyle köle arasında, üzerinde anlaşabilecekleri bir miktar mal te’diyesiyle yapılan yazışmadır. Böyle bir yazışma ile köleye hürriyet yolu açılır. Kur’ân’ın bu mevzudaki açık beyanından anlıyoruz ki, kölenin bu mevzûda getireceği teklifi, efendi kabûl ettikten sonra, geriye, üzerinde anlaşmaya varılan paranın kazanılıp getirilmesi kalıyor. İkincisi ise; efendinin vefâtı veya herhangi bir hâdiseye bağlamakla yapılan hürriyet va’didir ki, “ben vefat edince sen hürsün”şeklinde, söz verdikten sonra, tedbir yapılmış ve esire artık hürriyet yolu açılmıştır. Bundan başka sevap maksadıyla hürriyete kavuşturma faâliyeti her türlü tavsifin üstünde geniş bir yer işgâl etmektedir. Geçmişte yüzlerce tutsağı birden salıverip de, bununla Allah’ın ihsan ve lûtfunun umulduğu devirler olduğu gibi, mübarek aylar ve mübarek gün ve geceler gözetilerek esirlerin alınıp hürriyete kavuşturulduğu devirler de olmuştur.

Burada denilebilir ki; “Kölelerin hürriyete kavuşturulması ve onlara insanca muamele yapılmasında, ne kadar ileriye gidilirse gidilsin; hatta isterse hepsi birden hürriyete kavuşturulsun, yine de köleliğin kabcîl edildiğini, hükümlerinin buna göre getirilmiş olduğunu ve fıkıh kitaplarında da ahkâmın bu istikamette cereyan ettiğini görüyoruz ki, bu da köleliği kabûllenmesinden başka bir şey değildir. İnsanlığın dem ve damarına işlemiş pek çok fena huy ve âdetleri, bir hamlede kaldıran İslâm in, köleliği kaldıramaması düşünülemez. Kaldırabilirken kaldırmaması, onu tahkir etme mânâsına gelmez mi?”

Her şeyden evvel bilinmelidir ki, İslâm köleliği vâz’ ve îcad etmediği gibi, onun koruyucusu ve devam ettiricisi de olmamıştır. Kölelik, devletlerin ve milletlerin savaşlar münâsebetiyle oluşturdukları bir müessedir. Devletler arasında harbler devam ettiği müddetçe -ki, insanlık tabiatını değiştirmedikten sonra kıyamete kadar devam edecektir- esâret ve köleliğin önüne geçmek de, tek başına hiçbir millete mukadder olmayacaktır. Şimdi düşünelim;

Biz bir devletle harbe tutuştuk; esir aldık ve bizden esir aldılar. Bu esirlere karşı yapılacak çeşitli muamele şekilleri vardır:

Bazı zâlim idarelerde olduğu gibi, hepsini kılıçtan geçirme, Yahut esir kamplarında bakım ve görümlerini yapıp muhafaza etme. Veya onlara kendi memleketlerine dönüp gitme imkânlarını sağlama. Yahut da, alıp onları mü’minlere dağıtıp, ganimetten bir parça sayma.

Şimdi geriye dönüp teker teker bunların üzerinde duralım:

Evvelâ hangi vicdan ve insaf, kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün insanları acımaksızın kılıçtan geçirmeye taraftar olur. Aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen, Kartacalılara revâ görülen mezâlim, hâlâ Romalının alnında utandırıcı bir leke olarak kendini göstermektedir. Buhtunnasır’ın acımaksızın yaptığı muamele; firavunların gadri ve cevri, beşerin hâfızasından silinmeyen zulüm tablolarındandır. Uzağa gitmeye ne lüzum var; Balkanlarda bizim çekip gördüklerimiz; Rusya’da doğranan otuz milyon kurban; Naziler tarafından katledilen binlerce insan… Bütün bunları hoş görecek bir insan gösterilebilir mi?..

Esir kamplarının tiksindiriciliği de bundan geri değildir. Yirminci asır, esir kamplarının en çirkinlerine şâhid olmuştur. Bilûmum Balkanlardaki esir kampları, hususiyle Edirne (Sarayiçi), vahşilere rahmet okutturacak kadar şenâetlerle doludur. Amerika’lılar, Japon kamplarından şikâyet ederler, eğer kadınlarının memelerinin kesilip, iffetlerine ilişildiği; erkekleri, ağaç kabuğu yiyerek ölüme terk edildiği (Sarayiçi) mazlumlarının; Azerbaycan ve Rusya’daki mağdurların uğradıkları zulümleri görselerdi, Japonlardaki çektiklerini de, onlara çektirdiklerini de çok hafif ve ehemmiyetsiz addedeceklerdi. İkinci Cihan Harbiyle, hem Avrupa, hem de Asya esir kamplarını en acı şekilleriyle hem gördü hem de yaşadı. Demek ki bu yol ve bu usûlü denemek ve tatbik etmek, insaf ve insanlıkla te’lifi mümkün olmayan bir vahşet ve hunharlıktan başka bir şey değil!..

Esirleri kendi memleketlerine iâde gibi insanî bir yolu takdirle karşılarız; ancak, onlar bizden aldıkları esirleri öldürüyor ve iâde etmiyorlarsa, bu, kendi insanımıza karşı vefâsızlık ifâdesi olur.. hele iâde ettiğimiz kimselerin, bizden bir kısım ma’lûmatlarla yurtlarına ve birliklerine dönmeleri; hem düşmana strateji kaptırma, hem de kendi birliklerimizde morâl çöküntüsüne mukâbil, düşmanı cesaretlendirme, güçlendirme ve daha dinamik olarak saldırıya geçmelerine yardımcı olmadan başka bir şey değildir. Belki böyle bir iâde muamelesi, ancak, devletlerin karşılıklı anlaşmalarıyla tecviz edilebilir ki; bu da dün ve bugün sık sık başvurulan hususlardan biri olmuştur. Bundan sonra da başvurulabilir ve bir ölçüde köle döküntüleri önlenmiş olur.

Bütün bunlardan sonra geriye, esirlerin, harbe iştirak edenler arasında taksimi mevzuu kalıyor ki, İslâm, işbu muvakkat esir etme yolunu tercih etmiştir. Ne öldürme, ne toptan imha yolu… Ne esir kampları ve oradaki mezâlim, ne de düşmanı cesaretlendirecek bir yol; belki bütün bunların çok fevkinde tabiat-ı beşere de yakışır bir yol…

Her mü’minin hânesindeki esir, doğruyu, güzeli, yakından görme imkânını bulacak. Gördüğü iyi muamele ve insanca davranışlarla gönlü fethedilecek -Nitekim binlerce misâliyle de öyle olmuştur- sonra da hürriyete kavuşturularak, Müslümanların istifâde ettiği bütün haklardan istifâde etme imkânı kendisine verilecektir. Bu yol ve bu usûllerle binlerce mükemmel insan yetişmiştir. İmam Mâlik’in şeyhi Nâfî’den alın da, Tâvus bin Keysan ve Mesruk gibi yüzlerce Tabiîn imamını da içinde sayacağımız büyük bir “Mevâlî”topluluğu hep bu yolla yetiştirilmiştir.

Bununla beraber, biz bu tatbikata muvakkat dedik; zîrâ bu şekilde bir tatbikat tekerrür edip dursa bile, İslâm’da hürriyetin esas olması, esâretten kurtulma hususunda istifâde edilecek yolların çokluğu ve dîn’in değişik yollarla bu mevzûda yaptığı ısrarlı teşvikler, köleliğin ârız”ı ve tebeî olduğunu gösteriyor. Ne var ki, dünya devletleri aynı şey üzerinde ittifaka varacakları âna kadar, başka kesimlerde kölelik üretilecek ve işlettirilecektir. İslâm’ın bu mevzûda, tek başına verdiği hükümler ise, sadece kendi cemaatı dairesi içinde kalacaktır. Nitekim o, hükmünü vermiş ve prensiplerini vaz’etmiştir. Cihan sulhunu temine gayret gösterenler, sadece bu prensiplere âlem-şümûl tatbikat zemini hazırlamakla mükellefdirler. Zaten bu da İslâm’ın ta’dil ve ıslah etmek üzere ele aldığı hususlardandır ki; en vahşi ve gayr-i insanî bir durumdan, hayra ve güzelliğe çıkarma yolunu gösterir. Ve kendi sınırlarını aşan hususları da, geleceğin devlet idarecilerine teklif eder.

Bu mevzuda diğer bir husus da, kendi cemaatimizin fertlerinin, İslâmî manâda olgunlaşmış olmamasıdır. Esasen herkesi melekler seviyesine çıkaracağına dair dînin, herhangi bir tekeffülü yoktur. O’nun, kudsî prensiplerine sımsıkı sarılmak suretiyle yükselip melekleşenler olduğu gibi, kendini aşamamış bir kısım ham-ruhlar da bulunabilecektir. Ve böylelerin, teferruata ait meselelerde ihmâl ve kusurları da görülecektir. İşte, bu tip insanlarda, köleliğin yaşaması arzusu ve bu hususta diğerlerinin, yani kölelik üreten milletlerin yanında bulunmaları da olabilecektir.

Bir mesele kaldı ki; o da; belli devirlerde, hürriyete kavuşturma yolları mevcutken ve biliniyorken; uzun zaman mü’minler ellerinde esir ve köle bulundurmuş olmalarıdır. Bu ise, anlatılan şeylerle, pratikte görülen şeylerin tenâkuzu gibidir.

Evet, ilk asırdan başlayarak, belli devirlerde mü’minlerin bu müesseseyi işlettiğini görmekteyiz. Fakat, bunda iki ciddi sebep ve sâik var: Bunlardan biri efendilerle alâkalı, diğeri de kölelerle. Biraz evvel temas ettiğim gibi, İslâm tatbikatta mükemmel insan teminatını, insandaki irade ve hürriyetle alâkalı olarak mütalâa etmektedir. Binaenaleyh, nâkıs ve nâtamam ferdler, olgun insanlara ait bir kısım işleri eksiksiz yapamayacaklardır. İşte, bu türlü ferdlerin, terbiye-i Muhammediye (sav) ile olgunlaşacakları âna kadar, bu işin tam tatbikat bulmaması bir bakıma normâldir. Kaldı ki, üç beş sergerdanın behîmî hislerini yaşamalarını vesîle ederek İslâm’ı karartmağa çalışmak da haksızlık ve insafsızlıkdır.

İkinci şık, kölelerin kendileriyle alâkalıdır. Bu hususta da, İslâm’ın tatbikatı, tabiat-ı beşeri hesaba katma ölçüsü içindedir ve orjinaldır. İlk Müslümanlar, köleleri evvelâ insan olduklarına inandırma, hürriyete karşı olan vahşetlerini izâle etme, aile kurma yolunu gösterme ve hayata alıştırma gibi terbiye edici prensiplerle ele almışlardır.

Îtiyat ve alışkanlıklar, insanda ikinci bir tabiat meydana getirir. Bunu giderme ve eski hâli ihyâ etme, bir vahşi hayvanı terbiye kadar zordur. Kölelik de öyledir. Ve o, bir fıtrat deformasyonudur. Islahı uzun zaman ister. İşte mü’minler de, bunu yapmışlardır.

Her mü’min, “Kardeşim”deyip bağrına bastığı kölesine, müstakil çalışma, müstakil kazanma; yuva kurma ve aile idare etme gibi hususları teker teker öğretmiş, alıştırmış zarar melhuz değilse veya hayır ümid ediyorsa- sonra da hürriyete kavuşturmuştur.

Eğer bu ameliyelere tâbi tutulmadan o istidat ve kabiliyetleri köreltilmiş insanlar, sırtlarında bir “âr”olarak taşıdıkları insanlıkla, topluluk içine salınsalardı, akvaryum balıkları veya kafes kuşları gibi, içtimâînin karmakarışık dolapları karşısında şaşkına dönecek ve eski hâllerine avdet hissine kapılacaklardı. Bu ise, köleler adına hiçbir hayır ifâde etmeyecekti. Nitekim, hayat kanunlarına karşı câhil pek çok köle daha sonraları arz edildiği şekilde hareket etmiştir. Amerika Reisicumhurlarından Abraham Lincoln’in bir hamlede bütün köleleri hürriyete kavuşturması, kölelerin yeniden eski efendilerinin yanına dönmesi şeklinde neticelenmişti. Başka türlü olması da düşünülemezdi. Bütün hayat boyu veya hayatının bir kısmında esir yaşamış bir insan, hep emir almağa alışmıştır. Belki çok güzel işler verdiği de olmuştur; ancak, makina gibi dıştan idare edildiği için, böyle biri, elli yaşında da olsa, çocuk mesâbesindedir. Hayatı bilen ve hayata açık olan birinin yanında, tâlim ve terbiye görmeye, hayat ve onun kanunlarını öğrenmeye ihtiyacı vardır. Bu husus, değil hürriyetini yitirmiş köleler için, belki müstemleke hâline getirilmiş ve uzun zaman istismar edilmiş pek çok devletlerde de hissedilen bir marazdır. Evet, bu milletlere dahi, uzun zaman terbiye verilip şahsiyet ve benlik kazandırılmazsa.. yabancı devletlere yabancı milletlere karşı bağlılıktan ve alkış tutmaktan geri kalmayacaklardır. Hattâ diyebilirim ki, şahsiyetini yitirmiş milletlere, yeniden benlik şuuru kazandırmak, esirlere insan olduklarını öğretmekten daha zordur. Her ne ise, sadet hârici oldu…

İşte İslâm, köleye benlik, insanlık şuurunu kazandırmakla işe başlamış, onun inhiraf etmiş ruhuna muvâzene getirmiş; kalbine hürriyet anlayış ve aşkını yerleştirmiş; âdeta “iste vereyim”der gibi yapmıştır. Sonra da, hayata salıvermiştir. Zeyd bin Hârise’nin yetiştirilip hürriyete kavuşturulması ve arkasından da soylu bir kadınla evlendirilmesi, sonra, içinde, eşrâfın da bulunduğu bir İslâm ordusuna kumandan ta’yin edilmesi, kademe kademe plânlanan hedefin gözetilmesinden başka bir şey değildir.

Bilâl-i Habeşî’nin (ra) ilk saflarda yerini alması, Huzeyfe’nin kölesi Sâlim’in (ra) Müslümanlar nazarında gıpta edilecek bir mevkide olması, Selman-i Pâk’in ehl-i beyt-i Resûlûllah’dan sayılması, kölenin Müslümanlıkta ve Müslümanların hânelerinde ne hâl aldığının canlı misâlleridir. Bunları, yüzlerceye iblâğ edebilirz. Ancak soru cevap mevzuu içinde bu kadar kabarık muhtevâ sıkıcı olur mülâhazasıyla kısa kesiyorum…

Hülâsâ olarak diyebiliriz ki; İslâm köleliği vaz’etmedi; bilâkis onu ta’dile koyuldu ve kurutma yollarını gösterdi. Şayet harblerin döküntüsü esirler ve bir kısım sefil ruhların bunu teşvik ve terviçleri olmasaydı, kölelik İslâm’ın muâllâ bünyesinde, tenkid edildiği şekliyle asla pâyidâr olamazdı. Zaten, zarurî olarak karşısına çıkan kölelik için de o, ahkâm vâz’ etmişti ve onu arz edildiği şekilde sefâlet ve perişaniyetden; mazlumiyet ve mağduriyetden halâs ederek, mutlak hayra ve mutlak güzele yönelmişti.

İslâm’ın başlattığı, ferdî köleliği kaldırma hamlesiyle bugün, bu cins kölelik artık kurutulduğu gibi, devlet ve milletlerin köleliklerinin de, sona ermesi niyaz ve dileği ile sözlerime son veriyorum.

M. Fethullah Gülen

Hristiyanlığın özüne döneceği söyleniyor, bu doğru mu?

Açıklama: ‘Nasraniyet ya intıfâ veya istifâ edip İslamiyete terk-i silah edecektir. Hz. İsa da nüzul edip Hz. Muhammed’in ümmetinden olacaktır’ sözünün izahı nedir?

Evvela; Bu söz, Kur’ân-ı Kerim’deki De ki: ‘Ey Kitap Ehli! Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na bir şeyle şirk koşmamak, Allah’ı bırakıp da birbirimizi Mâbud edinmemekten ibaret olan ve bizimle sizin aranızda müsavi bulunan bir kelimeye geliniz.’ Eğer bundan yüz çevirirlerse, deyiniz ki: ‘Şahit olun biz Müslümanlarız.’ ‘Müminlere insanların en şiddetli düşmanlık edenleri (bazı) Yahudiler ve müşriklerdir. Onlara sevgi yönünden yakın olanlar da ‘Biz Nasraniyiz’ diyenlerdir. Onların mü’minlere sevgileri, onlarda büyüklenip ululuk taslamayan keşiş ve rahiplerin olmasındandır.’ gibi bir kısım âyetlerden mülhem gibi ve âdeta bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Evet hakiki Hıristiyanlar, tevhid dinine yaklaşıp, ilhad ve inkârcılığa karşı Müslümanlıkla ittifak ve ittihad ederek, kıyamete kadar umûmi mânâda kâfirlerin üstündeki mevkilerini muhafaza edeceklerdir.

Sâniyen; Efendimiz (sas), birçok hadis-i şeriflerinde, yeryüzünde bir gün mutlaka Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ın şehbal açacağını ifade etmektedir. Tarihe baktığımızda, bunun bir ölçüde gerçekleştiğini görsek de, küre-i arz çapında beklenen o ruh ve mânânın henüz bütün bir insanlık için, ifaze-i feyzettiği söylenemez. Yani Efendimiz (sas)’in sağ eliyle sol eli henüz birleşmemiştir. Her ne kadar Müslümanlar beş kıtada at oynatmışlar ve bu yerlerde hakimiyet-i İslâmiyet vaki olmuşsa da, O (sas)’nun nescettiği ruh, mânâ ve espri yeryüzünün bütününü kuşatıcı ve kucaklayıcı bir keyfiyete ulaşmamıştır. Ne var ki, Efendimiz (sas)’in, belli bir zamana ait verdiği bişaret ve müjdeler ışığında, dünya çapında o kucaklayıcılığın gerçekleşmesiyle alâkalı herhangi bir ümitsizliğe kapılmak da yanlış olur.

İslâmiyet’in, herkese bir bereket kaynağı haline gelmesi, tabir-i diğerle dünyada devletler muvazenesinde yerini alması, kendi orijini ile herkes tarafından tanınıp bilinmesine bağlıdır. Bu itibarla da, hâl-i hazırdaki duruma bakıp ümitsiz olmaya gerek yoktur. Zira Müslümanlar, Sasanilerle karşılaşmadan 25 sene evvel, Sasaniler o dönemin en muhteşem devletiydi. O kadar ki, İstanbul önlerine kadar gelmişler, çok ağır şartlar altında, o dönemin başka bir süper gücü olan Doğu Roma İmparatorluğu ile bir anlaşma imzalayarak, onları haraca bağlamışlardı. Bundan birkaç sene sonra Kur’ân’ın da ifadesiyle bu defa da Rumlar, Sasaniler üzerine galebe çalmışlardı. Daha sonra ise, bu her iki süper güç de İslâm’a teslim-i silah ederek, pek çok tebasıyla Müslüman olma yolunu seçmişti.

Başta Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin işaret ve bişareti olmak üzere, Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifadesiyle, ahir zamanda, ‘Hz. İsa (a.s)’nın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevilik dini zuhur edecek, yani Rahmet-i İlahiye’nin semasından nüzul ederek, hâlihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı saflaşıp durulaşarak hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir.’ Aslında, günümüzde bazı yorumlar da insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek mahiyette değildir. Zaten hakkıyla karşılayabilseydi, komünizm bir alternatif olarak onun karşısına çıkmazdı. Nitekim komünizmin doğmasına vesile olan da bir ölçüde içtimaî, idarî, siyasî hatta akîdevî bir yetersizlikti ki, o mâlum tarihî hadiseye sebebiyet verdi. J. J. Rousseau dinleri tahlil ederken, ‘Hıristiyanlık, insanlara mânevî bir dünya kurar ama onlara içtimaî ve siyasî ölçüler göstermez ve bu çeşit bilgiler hakkında bir şey söylemez. Bu ise, içtimaî ruha aykırıdır. Hıristiyanlığın kurduğu dünyada yaşamak isteyen insanlar, bir cemiyet teşkil edemezler.’ mealindeki sözleri, bazı hususların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini vurgular gibidir. Bu sebeple de bütün bir dünya, ümitsiz ve karamsar ruhlarına iman ve heyecan kazandıracak mesih soluklu yiğitler beklemektedir.

Burada yeri gelmişken bir arkadaşımın Almanya’da başından geçen bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Bu şahıs Alman bir çiftin evinde pansiyoner olarak kalıyor. Onun İslâm’ı, hayatıyla en güzel şekilde temsil etmesinin tesirinde kalan bu çift, sonunda Müslüman oluyorlar. Neden sonra evin erkeği, hidayetine vesile olan arkadaşıyla sohbet ederken kendini tutamıyor ve ona şunları söylüyor:

‘Seni hem çok seviyorum, hem de sana çok kızıyorum. Seni seviyorum çünkü benim hidayetime vesile oldun. Ama sana aynı zamanda çok kızıyorum çünkü eğer sen, buraya iki-üç ay evvel gelmiş olsaydın, benim babamın da hidayetine vesile olacaktın. Hayatını ahlâkî değerler itibarıyla tertemiz geçirmiş olan babam, maalesef İslâm’ın güzel yüzüyle tanışamadan ölüp gitti…’

Evet, ruh dünyası böylesine sarsık ve bunalımlı olan batı, onu bu buhrandan kurtaracak havariler beklemektedir. Sadece fert olarak değil -inşaallah- pek yakın bir gelecekte, topyekün insanlık olarak hak ve hakikat hüzmeleri, ışığa hasret hemen her noktaya götürüldüğünde, İslâm’a fevç fevç dehaletlerin olacağı görülecektir. Üstad Hazretleri’nin buyurdukları gibi orta kuşak ülkelerinin gözbebeği olan Türkiye, İslâm’ın zeki evladı Mısır’ı, Rus mekteb-i harbiyesinde okuyan Türkistan ile duygu, düşünce birliğine erdiğinde dünya muvazenesindeki dengeler de hak ve adalet yönünde değişecektir. Bu itibarla Hıristiyanlık, ya kendi çıkmazlarında inat ederek bunalımda kalacak ya da sâfîleşerek, kendi özüne yani tevhid düşüncesine ulaşacaktır. Bugün Batı’daki birtakım gelişmeler, onların ikinci şıkkı tercih ettiklerini ve edeceklerini göstermektedir. Evet bugün, Müslüman olmasa da, ‘Hıristiyan’ım ama, Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi Allah’ın Resûlü olduğunu kabul ediyorum.’ diyenlerin sayıları düne nisbeten kat kat artmaktadır.

M. Fethullah Gülen

Mezhep Değiştirmek Câiz midir?

Bir hak mezhepten öteki hak mezhebe geçmek câizdir. Nitekim dört hak mezhebin birinden ötekine geçmenin câiz olduğu hususunda Nesefî akâidinde bilgi vardır. Ancak, câiz olmayan, her mezhepten birer hüküm alarak karışık bir anlayış meydana getirmek, amelde anarşiye sebep olmaktır. Yâni insan, geçtiği mezhebin bütününe geçmiş, bütün hükümlerine bağlı kalmayı taahhüt etmiş olur. Yoksa bir hükümde birinden, başka hükümlerde de başkalarından ölçü almak gibi anarşi câiz olmaz. Müctehid derecesinde olan âlimler vardır ki, onlar için hüküm ayrıdır. Onlar, ilim ve ameldeki derecelerine göre hareket edebilirler. Çünkü onlar neyi, nasıl yapacaklarını bilen müctehidlerdir. Günümüzün âlimleri içinde böylelerinin varlığını bilmiyoruz. Bildiklerimiz içinde ise bu derecede bir ilim ve amel adamı yoktur.

Ahmet Şahin

Mezhepler Nasıl Meydana Gelmiştir?

Elbette. Mes’eleyi basite indirip bir hikâye ile anlatmaya çalışacak olursak şu temsili hikâyeyle duruma açıklık getirebiliriz. Vaktiyle yaşlı bir adam camiden çıkmış ağır ağır evinin yolunu tutmuştu. Onu hayır sahibi bir dindar olarak bilen fakirler ise etrafını almışlardı: — Hacıbaba, Allah sana ihsan eylesin, sen de bize, diye dua ediyorlardı. Hacıbaba etrafındaki bu ihtiyaç sahiplerine döndü ve: — Gidiniz, bakkal oğlum size (çorbalık) versin, çoluk çocuk âfiyetle içiniz, dedi. İhtiyaç sahipleri buna çok sevindiler. Bakkalın kapısından içeri girip babanın (çorbalık) sözünü ettiler. Oğul itaatlı bir evlâttı. Babasını o güne kadar hiç kırmamıştı. O günden sonra da asla kırmak niyetinde değildi. Çorbalık verme emrini yerine getirecekti: — Siz şöyle sıraya dizilin, hepinize ayrı ayrı ihtiyaçlarınızı verecek, sevgili babamın emrini eksiksiz yerine getireceğim, dedi. Fakirler sıraya girdiler. İtâatlı evlât, babasının söylediğini kese kâğıtları içine koyarak her birine ayrı ayrı verdi. Kapıya kadar uğurlayarak da dualarını aldı. Kucaklarındaki kese kâğıtlarıyla hâllerinden memnun ayrılan ihtiyaç sahipleri biraz ilerde kese kâğıdının içine baktılar. Her biri sevinçle konuşuyordu:

1) Benimki mercimek dolu. 2) Benimki de şehriye. 3) Benimkine de tarhana koymuş. 4) Benimkinde de kırık pirinç var.

Bu dört fakir ilk anda sevinçlerinden pek bir şey düşünemez hâlde kese kâğıtlarını kucaklayıp evlerine doğru yol alırken kötü zihniyetli bir adama rastladılar. Hâdiseyi bu bozguncuya da anlattılar. Müfsit adam, bunların sevincini çekemedi, aldıkları yardımı hazmedemedi. — Hemen gidin, Hacıbaba’ya deyin ki: “Oğlun emrini yerine getirmedi, aramızda iltimaslı iş yaptı. Kimimize pirinç, kimimize de tarhana verdi. Senin emrine göre değil, kendi arzusuna göre hareket etti. Yardım alan fakirler ilk anda bu vesveseye ihmal vermedilerse de sonra zihinleri bozuldu. Hep birlikte yine cami avlusunda beklemeye başladılar. — Oğlun bize ikram etti ise de senin emrine göre değil, kendi keyfine köre hareket etti. Kimimize şunu, kimimize de bunu verdi. Halbuki sen tek çeşit söylemiştin, o buna itaat göstermedi. Yaşlı adam evvelâ üzülmüş gibi oldu ise de, sonra toparlandı ve: — Gelin bakalım işin aslını tahkik edelim. Benim oğlum bana isyan etmez. Şimdiye kadar hep itâat etmiştir, dedi. Hep birlikte bakkala girdiler. Tezgâhın öbür tarafına geçip oturan tecrübeli baba, karşısında elpençe divan duran oğluna hitap etti: — Oğlum, sen bunlara ikramda bulunurken neden benim emrime göre değil de kendi arzu ve hevesine göre ikramda bulundun? Titrek sesli oğul cevap verdi: — Asla babacağım, ben şimdiye kadar senin sözünden hiç ayrılmadım, şimdiden sonra da ayrılmam. — Ama müştekileri görüyorsun ya? Benim emrimi değil, kendi arzunu tatbik etmişsin? — Asla efendim. Siz bunlara (çorbalık) vermemi emretmişsiniz. Ben de öyle yaptım. Hepsine de çorbalık verdim. Siz söyleyin muhtaç arkadaşlar, verdiğim, çorbalıktan başka bir şey mi? Hanginize fasulye, hanginize kabak, hanginize patates, hanginize de yoğurt verdim? Bunların hiçbirini de vermedim. Zira bunlardan çorba olmaz. Verdiklerim sizin (çorbalık) kelimenizin delâlet ettiği şeylerdir. (Çorbalık) kelimesi bunlara delâlet ediyor. Baba, oğlunu tebrik etti, (çorbalık) kelimesinin şâmil olduğu şeyleri dağıttığı için memnun oldu. Ötekiler de kendilerini vesveseye kaptıran bozguncunun teşvikine aldandıkları için utanıp özür dileyerek çekildiler. İşte mezheplerin meydana geliş sebebi budur. Kelimelerin şâmil olduğu birkaç mânadan birini tercih inceliği… (Çorbalık) kelimesi nasıl hem mercimeğe, hem pirinç, hem tarhana, hem de şehriyeye şâmil oluyor, bunların hepsinin de kastedildiğini düşündürebiliyorsa, Kur’an’ın, hadîsin bâzı kelimeleri de böyle şumüllü ve çok mânalara delâlet etmekte, bu mânalardan her birini de çok haklı ve yerinde olarak bir mezhep sahibi tercih etmiş olmakta, böylece en doğru ve haklı hizmeti yapmış bulunmaktadırlar. Rabbimiz bu mânaların hepsini de murad etmiş olabilir. İşte bu tercihlerden de mezhepler meydana gelmektedir. Böylece mezheplerin doğuşu hem ilmî, hem de aklî ve mantıkî olur. Kelimelerin delâlet ettiği mânaları araştırıp tercih etme titizliği anlaşılır.

Ahmet Şahin

İslamiyet’teki Mezheplerin Farklı Oluşunun Hikmeti Nedir?

Çeşitli kesimler tarafından gündeme getirilen konulardan biri de “mezhep”meselesidir. Mezhep meselesi bir taraftan İslam’da bir ayrılık unsuru gibi gösterilmeye çalışılırken, diğer taraftan bir takım demagojilerle saf zihinler bulandırılmak istenmektedir. Meselenin üzerine biraz eğildiğimiz zaman mezheplerin bir ihtiyaçtan doğduğu, hiç bir zaman ihtilaf unsuru olmadığı anlaşılacaktır.

İtikat ve amel diye iki kısımdan meydana gelen İslam dininde, mezhepler, ameli (pratikte yaşanan) kısımları konu edinir. Birden fazla mezhebin meydana gelmesi, nazari prensiplerin mezhep imamlarınca farklı anlaşılmasından ileri gelmiştir. (1)

Mesela Hz. Peygamber (asm) efendimiz namaz kılarken mübarek alınlarına taş batar ve alınları kanar. Hz. Ayşe (ra) validemiz taşı Peygamber (asm) efendimizin alnından alarak yere atarlar. Peygamber (asm) efendimiz yeniden abdest alarak namazlarını kılarlar. Hanefi mezhebi imamı, İmam Azam Ebu Hanife hazretleri ile Şafii mezhebi imamı, İmam Şafii hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi değerlendirirler. İmam-ı Azam hazretleri, “Peygamber (asm) efendimizin alnına batan taş kan çıkardığı için Resulullah (asm) efendimiz abdest almıştır.”hükmüne varırken; Şafii hazretleri abdestin bozulmasını Hz. Ayşe (ra) validemizin Peygamber (asm) efendimizin alnına dokunmasına bağlamıştır. Böylece Hanefi mezhebinde az bir kan abdesti bozan sebeplerden biri olurken, Şafii mezhebinde kadının temasıyla abdestin bozulması kaide olarak benimsenmiştir. Görüldüğü gibi her iki hüküm de doğrudur ve haklı bir gerekçeye dayanmaktadır.

Mezheplerin Doğuşu

Peygamber (asm) efendimize kadar itikadi noktalarda aynı olan şeriatlar teferruat kısımlarında değişerek gelmiş, hatta bir asırda ayrı ayrı kavimlere ayrı şeriatlar gönderilmiştir. Ancak Peygamber (asm) efendimizle birlikte daha başka şeriatlara ihtiyaç kalmamış ve onun dini bütün asırlara kafi gelmiştir. Fakat teferruat meselelerde bir takım mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Hak mezheplerin imamları bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişler ve insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Peygamber (asm) efendimiz bir mucize olarak bu imamların geleceklerini ve büyük bir vazife yapacaklarını daha bunlar gelmeden haber vermiş ve bu mümtaz şahsiyetler de yapmış oldukları hizmetlerle Resulullah (asm) efendimizi fiilen tasdik etmişlerdir…

İslam mezhepleri -bir iki cüz’i mesele hariç- hiç bir zaman iç harp ve karışıklıklara yol açmamış ve bu mezheplerin imamları da birbirine daima saygılı olmuşlar, birbirlerini ret ve inkar etmemişlerdir. Ayrıca bir mezhep tesis etmek niyetiyle ortaya iddialı bir şekilde çıkmamışlar, daha sonra bir araya toplanarak bir mezhep haline getirilen içtihatlarını zaman ve ihtiyaç anında ortaya koymuşlardır.

Mesela: İmam-ı Azam (H. 80-150) bir hadise ile ilgili olarak fetva verdikleri zaman, “Bu Numan bin Sabit’in (İmam-ı Azam) reyidir. Çıkarabildiğimiz reylerin en güzeli budur. Kim bundan daha güzelini ileri sürerse, doğruya daha yakın olan odur.”derdi.

İmam Malik (Maliki mezhebi kurucusu. H.93-179), “Ben bir beşerim. Bazen hata, bazen de isabet ederim. Bu sebeple benim rey ve içtihadımı inceleyiniz. Kitap veya sünnete uygun bulursanız, kabul ediniz, bulmazsanız reddediniz.”demiştir. (2)

Hanbeli mezhebi kurucusu İmam-ı Hanbeli (H. 164-241) ve İmam-ı Şafii hazretleri (H. 150 – 204) de hiç bir zaman iddialı konuşmamışlar ve meslektaşlarını rencide edici sözler söylememişlerdir. Daha sonra bu büyük insanların rey ve içtihatları talebeleri ve alimler tarafından bir araya getirilerek Müslümanların gönül huzuru içerisinde ibadet yapmaları temin edilmiştir.

Hak Birden Fazla Olur mu?

Bir zamanlar gazete sütunlarından Müslümanlara meydan okurcasına sorulan ve halen köşe bucak tekrarlanan bir soru vardır: “Hak bir olur; nasıl böyle dört mezhebin ayrı ayrı, bazan birbirine zıt hükümleri hak olabilir?”

Bu soruya Bediüzzaman Said Nursi hazretleri özetle şu cevabı verir: “Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır. Önemli miktarda su kaybeden bir hastaya su içmesi vaciptir, şarttır. Yeni ameliyattan çıkmış bir hastaya zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer bir hastaya kısmen zararlıdır; su içmek ona tıbben mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. Tıbben ona mübahtır afiyetle içsin… İşte burada hak taadüt etti, birden fazla oldu. Beşi de haktır. “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.”denilebilir mi?

İşte bunun gibi İlahi hükümler mezheplere uyanlara göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her biri de hak olur, maslahat olur.

Birbirinden farklı gibi görünen mezheplerdeki teferruat meselelerinin hangisini ele alsak, imamların dayandıkları noktaların hak ve hakikat olduğunu görebiliriz. Bu hususta İmam Şarani hazretleri “Mizan”isimli bir eser yazmış, mezhep imamları arasında bir mukayese yaparak hangi hükmü nasıl anladıklarını ortaya koymuştur.

Bir misal:

Mezhep imamları İslami meselelerde değil, uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdesti bizlere farz kılan Rabbimizin, “Başınıza meshediniz.”emri “bi ruusikum”ibaresiyle gelmiştir. Dillerin en zengini olan Arapça’da çeşitli kelimelerin başına gelen ‘b’ harfi, bazen “güzelleştirmek”, bazan “bazı”manasını vermek, bazan da “bitiştirmek”manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin “ruusiküm”kelimesinin başına gelen ‘b’ harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uygulama ortaya çıkmıştır.

Bunun içindir ki İmam-ı Malik hazretleri: “Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki ‘b’ harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur”der.

İmam-ı Ebu Hanife hazretleri ise: “Bu ‘b’ bazı manasına gelen ‘b’dir. Başın bir kısmı meshedilse kafi gelir”der.

İmam-ı Şafii hazretleri ise: “Bu ‘b’ bitişmek manasına gelen ‘b’ dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur”der. Hal böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır…

Ahmet Şahin

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 449 [2] Hayreddin Karaman, Fıkıh Usulü, 33

Müslüman Olunca İsim Değiştirmek Gerekli mi?

Bir gayr-i Müslim, Müslümanlığı kabul ettiğinde, eğer ismi, Allah’a ortaklık gibi dine aykırı veya başka çirkin bir anlam taşıyorsa, daha güzel bir isimle değiştirmek gerekir. Nitekim Peygamberimiz, bir adamın, “Güneşin kulu”anlamına gelen ismini “Abdullah=Allah’ın kulu”olarak değiştirmiş. Ayrıca, acımasızlık, sertlik, sinsilik, hayırsızlık vs. ifade eden isimler de değiştirilir. Yine mesela, tarihte ve günümüzde İslam’a düşmanlık yapmış, insanlara büyük zulümler etmiş Nemrut, Firavun, Ebu Cehil, Stalin vs. gibi, insanların zihninde güzel çağrışımlar yapmayan isimler de değiştirilmelidir.

Bunların dışında hangi dilde olursa olsun, “Allah’ın kulu”, “Cömert kimse”, “Temiz kişi”vs. gibi hoş anlamlar taşıyan; geçmiş peygamberlerden birinin adı olan, ya da “Gül”, “Lale”, “Pınar”, “Ceylan”, “Aslan”vs. gibi güzel çağrışımlar yapan isimler değiştirilmez.

Abdülaziz Hatip

Din, insanlar tarafından uydurulmuş bir şey midir?

Din düşmanları, din mefhûmunun insanlar tarafından bir acziyet veya şükrân ifâdesi olarak uydurulduğunu iddiâ etmektedirler. Fikirlerinin hülâsası şudur: Kâinatta esrârını anlayamadığımız, fizik ve kimyânın kanunlarıyla çözemediğimiz bazı hâdiseler vardır. İşte çözülemeyen bu hâdiselere, bir çözüm getirmek için, bunlar eskiden olduğu gibi bugün de hep bir yaratıcıya istinat ettirilmiştir. Ayrıca insanlar,kendilerine menfaati çok olan varlıklara birer kutsiyet atfetmiş, daha sonra da onları birer ilâh kabûl etmişlerdir. Ganj nehrinin Hindistanlılar için, Nil nehrinin de Mısırlılar için mukaddes oluşu ve bu ülkelerde başlayıp günümüze kadar da devam eden ineğe kutsiyet atfı hep insanoğlunun menfaatına katkıları dolayısıyladır. Korku karşısında da insanın tavrı bundan farklı olmamıştır. Aşırı korku onu saygıya sürüklemiş ve bu saygıyla korktuğundan emin olacağı kanâatına sâhip olmuştur. Bazı dinlerde hayır ve şerre ait iki ayrı ilâh kabul edilmesi, bir cihetten bu sevgi ve korkuyu iki ayrı ilâha taksim manâsınadır. Cennet ve Cehennem de aynı ruh hâlinden kaynaklanan düşüncelerin mahsulüdür. Din, haddizatında bir burjuva tesellisidir; din adamlarının uydurduğu sömürü aracıdır ve o bir afyondur, insanları uyutmak için uydurulmuştur.. ve daha neler neler? Hakikaten din, onların dediği gibi sonradan mı uydurulmuştur.Ve altından kalkılamayan hâdiselere îzâh getirmek için icat edilmiş bir avunma ve tesellî kaynağı mıdır? Hayır hayır, aslâ ve kat’â!

Din, Arapça bir kelime olup, itâat etmek, ceza vermek ve yol gibi manâlara gelir. Esâsen bu üç kelime de dinin tarifi içinde vardır. O bir yoldur, şehrâhtır, bir ana caddedir. Onda Cenâb-ı Hakk’a itâat söz konusudur. Ve yine onda, itâat edene mükâfât, etmeyene de cezâ vermek gibi bir müeyyide de vardır.

Dinin şerrî tarifi ise şöyledir :”Din akil sahiplerini bizzat hayırlara sevk eden ilâhî kanunların bütünüdür.”

Din akıl sâhiplerine hitâp eder. Böylece insanlar itâatlarını kendi irâdeleriyle yapmış olurlar. Din, irâdenin hakkını verir, onu felç etmez. Ve onun insanları sevk ettiği nokta da mutlak hayırdır. Şunun bunun anlayış ve telâkkisine göre hayır kabûl edilenlere değil, hayrın bizzat kendisine doğru yönlendirme bahis mevzûudur.

Din bu yönlendirmeyi evvela, itikât cihetinden ele alır. Belki, insan sırf aklıyla dahi, kendisini ve bütün kâinatı yaratan bir yaratıcının olduğunu kavrayabilir, fakat o, bir nebînin gürül gürül sesinden, vicdanındaki kabulü destekleyen bir sadâ ile, Rabbinin anıldığını duyduğunda, esas inanması gerektiği şekilde bir îmân ve yakîne sahip olur. Aynı zamanda o Nebî, Cenâb-ı Hakk’tan vazifeli olduğunu gösteren belgelerle gelmiştir. Gösterdiği yığın yığın mucizenin yanında bir de mucizeliği kıyâmete kadar sürecek bir Kitap getirmişse, artık kuşkuya meydan kalmamış demektir. Bu insan, o kitap sayesinde, âhirete ve kadere nasıl inanılması gerektiğini ve daha nelere inanılmasının şart olduğunu öğrenecek ve orada muğlak gelen hususları, bizzat O nebi talim edecek, îzâhta bulunacaktır.

Böyle bir İmânın, gönüllerde hep taze olarak kalabilmesi ve bayatlayıp pörsümemesi ise, ibâdete bağlıdır. Îmân, ibâdet sayesinde hiç eskimeden hep yeni kalabilir. Yoksa, ibadetsiz insanda., bir müddet sonra îmân, aşk ve şevki adına sâdece yerin altındaki büyükleriyle övünme kalır. Onların da sırf hoca ve hacı olduklarından bahseder. Gerçi, ecdâdına ağzı dolu dolu sövenlere göre, onlarla övünen insan elbette içinde az da olsa bir cevher taşıyor sayılır ama, böyle bir cevherin son âna kadar dayanıp dayanamayacağı meçhûldür.

Günde beş defa koşup ulaştığımız Allah huzûru, bizi her an şahlandıracak ve âdetâ inandığımız hususlara yeniden bir ahd ü peymâna zorlayacaktır. Her namazında hatta, her namazın her rekatında, Kur’ân ve teşbîhlerde Allah’tan yeni mesajlar alınamıyorsa, bu ülfet ve ünsiyetin pörsüttüğü bir ibâdettir ki şuûrsuzca ve ledünniyâtına vâkıf olmadan geçiştirilmiş bir borç edâsı sayılır. Böyle bir namazın edâsıyla farz yerine getirilmiş olsa bile asıl, namazdan beklenen füyüzât elde edilmiş olamaz.

Onun içindir ki, büyüğümüz, secdesinde öyle bir hâl hisseder ki,keşke der “şöyle bir rekat namaz kılabilseydim.”Ve sonra da şu tavzihte bulunur: “İşte sahâbînin her namazı böyleydi”. Her namazın her rüknü onlara, Cenab-ı Haktan ayrı mesajlar getiriyordu. İbâdetlerinde ülfet ve ünsiyet yoktu. Diğer ibâdetler de aynı ruh hâletini verecek mâhiyetteydi. Bu itibârla, Hacca giden, zekât veren, oruç tutan emri bilmârûf, nehyi anilmünker’de bulunan herkes yaptığı ibâdetlerin cinsine göre, o ibâdetten beklenen itici ve takviye edici manevî güç ve dinamikler iyi değerlendirmelidir ki îmânını tam perçinleyebilsin.

Dinin bir diğer yönü de muâmelâta bakar. İnanan insanın çarşı ve pazarı Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun şekilde düzenlenmelidir. Ticâret ahlâkı ve prensipleri Kur’ân ve Sünnet ölçülerine uygun hâle getirilmelidir. Bu da yine îmânı ve, itikâdı takviye eden hususlardandır. Çünkü bu sayede insan nefsinin arzu ve isteklerini terk ederek Cenâb-ı Hakk’ın emir ve isteklerine râm olmaktadır.

Diyelim ki mü’min bir mal satacak, o malının ayıbını söylemesi,gerekir. Halbuki o, malın ayıbını söylediğinde, kazancı azalacak veya zarar görecektir. İşte buna rağmen, malının kusurunu söyleyen insan, içinde Rabb’e itaatten gelen bir inşirâh hisseder. Biraz sonra Rabb’in huzûruna gelip namaza durduğunda, içindeki bu inşirâh, onun namazdan elde edeceği feyze müspet yönde te’sir edecek ve böylece o da îmânının tazeliğini ve zindeliğini korumuş olacaktır. İşte bunlar bizi Rabb’e götüren vesîlelerdir. Zaten vesîle aramamızı bizzat kendisi emretmektedir. Allah Rasûlü, mağarada kalan üç kişinin durumunu anlatırken, onların yaptıkları iyi amelleri nasıl birer vesîle yapıp mağaranın ağzının açılmasını talep ettiklerini anlatır ve vesîlenin önemine dikkati çeker. Bunlardan birisi, ana ve babaya karşı mürüvveti, diğeri iffeti ve bir üçüncüsü de hakka riâyeti kendilerine vesîle yapmış ve duâ etmişler; böylece mağaranın ağzını kapayan taş da açılmıştır. Değil sadece hareket ve davranışlarımızda, bizler elimizden gelse, fizikî yapımız itibâriyle Allah Rasûlüne benzemeye çalışırız. Evet, onun gibi göze, kulağa, burna, ağza sâhip olmayı kim arzu etmez. Öyleyse, mümkün olmayan benzeme şeklinden mümkün olan benzeme şekline intikâl ederek, ahlâkımızı ve yaşayış tarzımızı tam ona uydurma gayretine gireceğiz. O’nun gibi yiyecek, giyecek, yatacak, kalkacak ve kulluğumuzu da O’nun gibi yapmaya çalışacağız.

Cenâbı Hakk fâize haram demişse, bir kuruşa bin kuruş dahi fâiz verilse biz ondan tevakkî edip kaçacağız. Yarın karşımıza bir alev bir kor halinde çıkacak olan, büyük küçük bütün günahlara karşı da tavrımızı aynı şekilde ayarlayacağız.

Bütün bunlardan anlaşılan şey şudur: Din bir bütündür, tecezzi ve inkısâm kabul etmez. Veya başka bir ifâdeyle tecezzî ve inkısâm kabul edene din denmez. Sanki din bir ağaç gibidir. İtikâda ait meseleler onun kökü, ibâdete müteallik hususlar, dalı budağı, muâmelât onun çiçekleri, ukûbât koruyucusu, evrâd ve ezkâr gibi hususlar da o ağacı alttan ve üstten besleyen unsurlardır. İşte böyle bir bütünlük ve yekparelik arz eden din, bütünüyle Allah tarafından vaz’ edilmiş ve peygamber tarafından da teblîğ ve talîm edilmiştir.

Herkesin vicdânı, Rabbiyle münâsebete geçip, dînin rûhunu vasıtasız Ondan alabilirdi. Fakat, herkesin o ruh saffetine ermesi mümkün olmadığındandır ki, Cenâb-ı Hakk enbiyâyı izamı istifa edip seçti. “Allahü yastafî minelmelâiketi rusulen ve minennâsi”(Hac/75). Allah risâlet vazîfesini, ister meleklerden, isterse insanlardan bir seçkin gruba yaptırtır.

Cenâb-ı Hakk’ın, yaratıldığından beri, rükûda, secdede ve kıyamda ibâdet eden ve sayılarını ancak kendisinin bilebileceği melekler varken, onlardan birine değil de Allah Rasulüne vahiy getirme vazifesini Cibril-i emîne vermiştir. Ve yirmiüç sene Efendimizle münâsebeti o temin etmiştir.0, O’na vahiy getirdi, Allah Rasûlü de O’nu edeple dinledi ve bütün benliğine işledi. O, geçen yirmiüç senelik zaman zarfında, Cibril’le öyle bir dostluk ve kardeşlik te’min ve te’sis etmişti ki, Cibril’in son gelişi onu iki büklüm etmiş ve ağlatmıştı. İşte Allah (cc) risâlet vazifesine bunları seçiyordu. Diğer peygamberler de aynı şekilde seçilmiş, öz ve kaymak hâline gelmiş insanlardı. Bunların hepsinin madeni de altındandı. Evet, Onlar ısmarlama insanlardı. Nasıl Allah Rasûlü böyle seçkindi, O’na sahâbî olma liyâkatını elde edenlerde aynı şekilde seçkin insanlardı. Ve din bize o altın zincirin intikâl ettirmesiyle gelip ulaşmıştır.

Peygamber Efendimiz ve bütün peygamberler, dînî teblîğ uğruna her türlü çile ve ızdırâbı göğüslemek mecburiyetinde kaldılar ve tabiî dünyâ namına ellerine geçen herhangi bir şey de yoktu. Hatta Efendimiz,davâsından vazgeçseydi, hem çok zengin olacak, hem dünyâya ait bütün başkalarının arzu edip arkasından koştukları şeyler O’nun önüne serilecekti. Civarın en güzel kadınıyla evlenmek, Mekke’ye reis olmak da bunlar arasındaydı. Şimdi bırakın bunları, o miraca çıkmıştı. Bütün yıldızlar parke taşları gibi ayağının altına sıralanmış ve bunlar üzerinde yürüyerek Rabbine varmıştı.Görülebilecek bütün güzellikleri müşâhede etmiş ve bir başkasının asla vazgeçip dönemeyeceği yerleri o teker teker dolaşıp gezmiş ve ümmetine de aynı kavsiyeyi yaptırabilmek için geri dönmüştü. O devrede, acaba döndüğü yer neresiydi? Geçtiği yollara dikenlerin serpildiği, taşlanarak ayakları kan revan içinde bırakıldığı, istihzâ ve alay edildiği, horlanıp hakîr görüldüğü bir yere dönüyordu. Acaba, Allah Rasûlünün, bütün bu görüp katlandıklarına ne ihtiyâcı vardı. Dînî teblîğ ederken, hangi menfaat veya korku onu harekete geçiriyordu? Bir insanı Cennet dahi büyüleyip câzibesi içine alamazsa ve o insan ümmetine dönmeyi her şeye tercîh edecek kadar bir fedâkârlıkta bulunursa, atılan bütün bu iftirâlar, iftirâ atanın o kalın kafasını kırmaz mı?

Kendisine kullukta bulunduğumuz Allah (cc) her şeyden müstağnîdir. O’nun bizim din ve diyânetimize ihtiyacı yoktur. Kulluğa muhtaç olan bizleriz. Yeryüzünde kendisine halife yaptığı insanların, sâir canlılar karşısında dengeli ve uygun yaşamalarını istiyor ve bunun için de, dengeli ve uygun yaşamanın ifâdesi olan Kur’ân çizgisinde bizi harekete zorluyor. Diğer bir ifâdeyle, biz kendi kendimizi idâreden âciz olduğumuzdan dolayı, yanlış iş yapmamamız ve yanlış yollara sapmamamız, takılıp yollarda kalmamamız için, bize din gibi aydınlık bir yol lütfediyor. Ve elimize verdiği Kur’ân’a bakmamızı, kendimizi o Kur’ân ölçülerine göre ayarlamamızı emrediyor. Ta ki bizler de insanlık semasının burçlarına doğru mesafe kat edebilelim ve mâhiyetimize ait istidât ve kâbiliyetleri işleterek, ufuk noktalara doğru kanat çırpabilelim.

Evet, bizim dine ihtiyâcımız var. Eğer insanlar gerçek ihtiyâçlarını bilebilse ebedî saadete namzet olduklarının şuûruna varsa ve bütün latîfelerini inkişâf ettirme noktasına ulaşsalardı, ifâdeleri ayrı; ancak talepleri aynı olarak şöyle diyeceklerdi:”Allah’ım bize bir sistem gönder, kendi sisteminle bizi idâre et, yanlış yerlerde yürümeden ve mesafelere takılıp kalmadan, eğri büğrü gitmeden ve yol alamamadan kurtar.”

En akıllı filozoflar dahi yalpalaya yalpalaya yürümüş, herhangi bir yerde düşüp kalmış ve hakîkata ulaşamamışlardır. Halbuki bizim en âmimiz dahi, Muhammedî yolun aydınlatıcı tayfları altında bir tek adımını dahi boşa atmamış ve hayatının her safhasında insan gibi yaşamış ve başka insanların da hukûkuna riâyet etmiştir. Perspektifinde Allah’ın rızâsı ve önünde Allah Rasûlü gibi bir pişdarı vardır ve o, ömür sermâyesinin her ânını bin veren başak gibi kullanmaktadır.

Din zarûrete binâen insan karîhasından çıkmış veya onların tabiriyle uydurulmuş değildir. Onun zarûrî gibi görünmesi dinin tabiiliğinde ve insan fıtratında din duygusunun bulunmasından ileri gelmektedir. İnsan, dînî emirlere ihtiyâç içinde yaratılmıştır. Ve o, dine her zaman muhtaçtır.

İnsan inancında, ibâdetinde ve bütün muâmelâtında doğru ve hal:kı ancak din sâyesinde öğrenir ve yine ancak din sâyesinde Cennete ehil hâle gelir. Din potasında eriye eriye şekillenen insan,”Livâü’l Hamdin altında, Allah Rasûlü tarafından tanınıp elinden tutulacak bir hüviyeti elde eder.

Kendisine, ümmetini nasıl tanıyacağı sorulan Allah Rasûlü, abdest azalarının pırıl pırıl olmasından tanıyacağını ifâde buyururlar. “Sizler der, alnı-nişanlı atınızı at sürüsü içinde nasıl tanırsanız ben de ümmetimi işte öyle tanırım “Bizim böyle bir tanınmaya ihtiyâcımız var. Onun için de muhtâç olan biziz ve dîne de, onun hayat veren soluklarına da muhtâcız.

Din,hayatı bütünüyle kucaklayıcı, en müspet prensiplerle gelmiştir. Onu yetersiz bulma idrâk yetersizliğinin apaçık bir ifâdesidir. Onu rafa koymaya çalışanlar, târihî yanlışlıklarını bir gün bütün dehşetiyle anlayacak ve ettiklerine bin pişman olacaklardır.

Dünyânın doğusunda, batısında yapılan bu tür yanlışlıklar, günümüzde artık itiraf edilir hâle gelmiştir. Din, hayâtın hayâtıdır ve bunu kimse inkâr edemeyecektir.

Dinin bir usûlü bir de furûu vardır. Usûlde asla değişiklik söz konusu değildir. Hz. Âdem zamanındaki dinle, bizim dinimiz arasında usûl bakımından bir farklılık yoktur.

Îmân esasları bütün semâvî dinlerde aynıdır. Hatta hakkında bir nass olmadığı için kesin bir hüküm vermekten kaçınmama rağmen, şu kadar diyebilirim ki, dinin usûlünde meleklere âit hükümler de aynıdır. Yani bütün melekler de bizim inandıklarımıza inanır ve îmân ederler. Allah’a meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra dirilmeye onlar da aynen bizim gibi îmân ederler; fark sadece derece ve mertebe ölçüsündedir.

İnançta olduğu gibi, ibâdette de bütün dinler aynıdır. Yani ibâdetsiz hiçbir hak din yoktur. Ne var ki ibâdetin şekil yönü her devire göre değişiklik arz etmiştir. Cenâb-ı Hakk, her devrin insanına, o devrin şuûr ve o devir insanının kapasitesine göre bir ibâdet tahmîl etmiştir. Şekil değişebilir; ancak usûl olarak ibâdetin olması hiçbir surette değişmez.

Meselâ, âhiret inancı bütün dinlerde vardır, olması da zarûridir. Arada icmal veya tafsîl farkı olmakla beraber, her peygamber, ümmetine âhiretten bahsetmiştir. Zaten fenalıkları önleyici, iyilikleri de teşvîk edici böyle bir âhiret inancı olmasaydı, din sadece iktisâdî ve içtimâî sistemlerden biri durumuna düşerdi; veya başka bir ifâdeyle onlardan ibâret kalırdı. Din, büyük bir kısmı itibâriyle hükümlerini öldükten sonra dirilme prensibine binâ eder.

Eğer âhirete îmân olmasaydı, yapılan ibâdetlerin, çekilen bunca çile, ızdırâp ve fedâkârlıkların hatta hiçbir inancın insana faydası olmazdı. Zaten insan o takdirde, şimdi kendisinde mevcut bütün faziletlerden de bir bakıma soyulmuş olurdu. Evet, bizleri fazîletli olmaya zorlayan âhirete îmânımızdır. Çünkü bütün yaptıklarımızın, zerre kadar dahi olsa bir gün karşımıza çıkacağını hiç tereddütsüz kabûl ediyoruz.

Ayrıca,bütün Cennet hayatı bir kerecik olsun O’nun Cemâlini seyretmeye mukâbil gelmeyecek olan Rabb’imizi müşâhede edeceğimiz ânı sabırsızlıkla bekliyor ve o büyük nimete erebilmek için, içimizdeki şevkin kamçısıyla şahlandıkça şahlanıyor ve bizi o neticeye götürecek yoldan hiç inhirâf etmeden yürümeye çalışıyoruz.

Teferruâta âit meselelerde peygamberler, bir evvelki şeriatı nesh edip hükmünü kaldırabilir. Bu gibi meselelerde hep değişiklik olagelmiştir. Bu da beşerin biraz olgunlaşması ve kemâle ermesiyle alâkalıdır. Hz. Adem döneminde beşer çocukluk devrini yaşıyordu. Halbuki Efendimiz kendini ikindi sonrası güneşine benzetmektedir. Demek ki onun devrinin insanı olgunluk ve kemal devrini yaşamaktadır. Bu devrede haktan sonra bâtıl çok iyi fark ediliyor ve bâtıldan sonra gelen Hakka sımsıkı tutunuluyordu. Gelen dinin teferruâta âit kısımları da bu düşünce ve fikir merhalesine göre ayarlanmıştı. Fakat bunu yapan da yine Hakîm olan Allah’tır. Bu dinin bütün ibâdet şekillerinde yüzlerce maslahat vardır. Yani ondaki ibâdet şekli olgun bir cemaata münâsip ibâdet tarzıdır. Diğer dinler ise, daha sonra zaten tahrîfe uğramış ve asıl hüviyetlerini kaybetmişlerdir. Eski hallerini muhâfaza etselerdi dahi bugün için geçerli olamazlardı. Çünkü Allah, din olarak kendisinin râzı olacağı dini tespit buyurmuş ve bunun İslâm. Dini olduğunu söylemiştir.

Bir cümleyle meseleyi hülâsa etmek istiyorum.

Din; sel felâketinin, yıldırım âfetinin insanları zorladığı, muztar kalmaktan doğan bir sistem olmadığı gibi, beşerin iktisadî, içtimâî durumlarını temin etmek, onları huzura kavuşturmak için ortaya atılmış bir sistem de değildir. Yine o, Rönan’ların, Russo’ların dediği gibi, insanın tabiatından doğmuş olmaktan da’ fersah fersah uzaktır. O ilâhî bir kanunlar mecmuası, ilâhî bir vaz’dır ve insanların dünyevî ve uhrevî saâdetini tekeffül etmektedir.

Buradaki huzûr ve mutluluğumuz ona bağlıdır. Hukuk mefhûmuna bağlı kalmak ancak onunla mümkündür. Âhirette de yine,Cennete ve Cemâlullah’a erme onun sâyesinde olacaktır.

Medeniyet ne kadar terakkî ederse etsin, insanın sâdece dünyâ hayatını dahi mutlu ve mes’ud kılmaya yeterli olmayacaktır. Nerede kaldı ki, dinin yerine geçsin.

M. Fethullah Gülen

Kasem Suretiyle Olan Yeminin Nevileri ve Hükümleri Nelerdir?

Kasem suretiyle olan yeminler: Lağıv (boş yere) yemin, Gamus (yalan yere) yemin ve mün’akıd (şarta bağlı yemin) kısımlarına ayrılır. Şöyle ki:

1) Lağıv yemin: Yanlışlıkla veya doğru olduğu zannı ile yalan yere yapılan yemindir. Bir kimsenin bir maksadı olmaksızın başka bir şey söylecek yerde “Vallahi”diye yemin etmesi bu kısımdandır.

Yine, borcunu ödemediği halde, ödemiş olduğunu sanarak “Vallahi borcumu ödedim”diye yemin etmesi böyledir. Bu tür yeminden dolayı keffaret gerekmez. Bunun bağışlanacağı umulur.

2) Gamus yemin: Yalan yere kasden yapılan yemindir. Borcunu ödemediğini bildiği halde bir şahsın: “Vallahi ben borcumu ödedim”diye yemin etmesi bu türdendir. Bu, pek büyük bir günahtır. Böyle yalan bir yemin evleri harab eder, yalancıları perişan bırakır. Bunun bağışlanması için keffaret yeterli olmaz. Bundan dolayı yalnız tevbe edip mağfiret dilemek ve bu yüzden bir kimsenin hakkını zayi etmişse onu yerine getirip helâllik almak gerekir. (İmam Şafiîye göre, Gamus yeminden dolayı da keffaret gerekir.)

3) Mün’akid yemin: Mümkün olan ve geleceğe ait olan bir şey hakkında yapılan yemindir. “Vallahi ben yarın borcumu vereceğim, vallahi ben falan kimse ile konuşmayacağım”denilmesi gibi…

Böyle bir yemin üzerinde durulursa keffaret gerekmez. Fakat yemin bozulursa, keffaret gerekir. Yukarıdaki yemininde borcunu ödemezse veya adamla konuşursa yemin bozulmuş olur ve keffaret ödenir.

İşte bizce, yalnız bu tür yeminlere riayet edilmemesinden dolayı keffaret gerekir. İster riayetsizlik bir zorlama karşısında, ister unutarak, ister yanılarak olsun, hüküm aynıdır. Bu tür yeminin bozulmasında dinî bir görevi yerine getirme veya insanlar için bir yarar varsa, yemin bozulur ve keffaret ödenir. Bozulmasında bir yarar yoksa, yemine riayet edilmesi gerekir. Bu kimse borcunu ödememeye veya babası ile konuşmamaya yemin etse, bu yemine riayet edemez. Borcunu vermesi ve babası ile konuşması gerekir. Sonra da af dileyerek keffaretini yerine getirir.

Ömer Nasuhi Bilmen

Dinimizin Tavsiye Ettiği Bir Tıraş Şekli Var mıdır?

Tıraş insanın bulunduğu yerin örfüne, adetine göredir. Müslümanların tıraş şeklinin dışına çıkarsa, insan kime benziyorsa o şekilde yoruma tabi olur. Dolayısıyla tıraşı Müslümanlara benzetmeli kendini… Gayr-i Müslimlere benzetmemeli, yolsa bakanlar yanlış yoruma maruz kalırlar. Favorilerini uzatması, kısaltması şartlardan değildir, örfe bağlı bir meseledir.

Ahmet Şahin

Dinlerin Birlerştirilmesi Mümkün müdür?

Açıklama: Batı’da dinlerin ortak noktalarından hareketle “bütün dinlerin kaynağı birdir, öyleyse bütün dinleri bir araya getirelim” gibi düşünceler var. Bu fikirlere nasıl yaklaşmak lazım?

Öncelikle, bunun bizim problemimiz olmadığını belirtmek isterim. Evet, böyle bir mes’ele dinleri birbirinden ayrı görenlerin problemidir. Biz ne Hristiyanlığı, ne Yahudiliği, ne de İslâmiyeti menşei itibariyle birbirinden ayrı görmüyor; aksine, âyet ve hadîslerin ışığında onlara ehl-i kitab adı vererek, davranışlarımızı o çizgide ayarlamaya çalışıyoruz. Mesela biz bir ateist ile evlenmezken, bir Hristiyanla evlenebiliyor ve bir Yahudinin kestiğini yiyebiliyoruz… Buna verilebilecek bir diğer örnek Hz. Ömer’dir. O, Mecusîlerin bazı temel inançları itibariyle Müslüman akidesine yakın olmalarından ötürü, onları ehl-i kitab statüsünde kabul etmiştir. Hatta günümüzde Muhammed Hamidullah gibi değerli ilim adamları Brahmanizm hakkında da aynı düşünceyi paylaşırlar.

Ayrıca Budizm’i de bu kategoride değerlendirenler var. Buda, üzerindeki araştırmacıların söyledikleri şayet doğru ise, Martin Luther gibi bir reformcu ve bu itibarla da Budizm, Brahmanizm içinde bir mezheb. Yine onların tesbitlerine göre, Budizm, Brahmanizm’in teolojik yönlerini değil de, ahlâka ait yönlerini almış ve bir sistem geliştirmiş. Eğer Budizm denen şey bu ise, bu mânâdaki bir sisteme din denir veya denmez o ayrı bir mevzu; zira bizim “din” kavramından anladığımıza göre din “insanları kendi iradeleriyle aheste aheste mutlak hayra sevkeden bir İlâhî kanunlar mecmuasıdır.” Bu açıdan ona şer’î mânâsıyla din denmese de, lûgat mânâsı itibariyle yol, sistem, ekol mânâsına gelen “din” denebilir. Bununla beraber bizim için mülâhaza dairesi açıktır. Kimbilir belki de, Budizm sistemi de, İlâhî dinlerin dayandığı gibi bir asla dayanıyordur ve Brahmanizm’den farklı bir dindir.

Söz buraya gelmişken, mevzû ile direkt irtibatı olmasa da bir hususa daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Benim kanaatime göre Kur’ân-ı Kerim, saf Hristiyan akidesini ve Hz. İsa’yı anlatmasaydı, bugünkü tahrif olmuş şekliyle, Hristiyanlığı anlamada bizler de çok zorluk çekerdik.. çekerdik de “bir üç, üç bir” diye özetlenen “teslis” veya “ekânim-i selase” anlayışını izah edemezdik. Veya Kur’ân-ı Kerim, Hz. Musa, Hz. Yuşa, Hz. Hârun, Hz. Süleyman ve Hz. Dâvud (aleyhimüsselâm) hakkında tavzih edici, aydınlatıcı beyanlarda bulunmasaydı, bu yüce peygamberleri tevhid akidesi içinde bir yere oturtmamız mümkün olmayacaktı. Meselâ Yahudi kaynaklarına göre kimisi filozof, kimisi -haşa- sarhoş, kimisi de kendi kızlarıyla zina eden zinakâr… Şimdi, dünyadaki en bayağı, en adi insanların bile yapmayacağı şeyleri peygamberlere isnad eden bu anlayışa din demek mümkün değildir. Bu açıdan Budizm de böyle bir tahrif talihsizliğine uğramış olabileceği söylenebilir.

Sadece Budizm mi? Elbette hayır. Meselâ Sokrates. Biz onun düşüncelerini kendi kaleminden öğrenme imkânına sahip değiliz. Çünkü onun hakkındaki herşeyi talebeleri aktarıyor. Eflatun’un Sokrates’e talebeliği ne kadar sürmüş, hocasını ne kadar anlayabilmiş ve öğrendiklerini bizlere ne kadar aktarabilmiş.. bunlar bütünüyle bizim meçhulümüzdür. Ama genel düşüncelerine bakılınca onda bir Allah inancı olduğunu da görmek mümkündür.

Evet, düşünceler elden ele, nesilden nesile intikal ede ede, zamanla ilk söylenişteki saf ve yalın halini kaybettiği çoktur. Hatta bu kadarla da kalsa yine iyi. İfadedeki saf hali kaybetmenin yanı sıra, anlam değişikliğine uğraması da söz konusudur ki, işte bu da tahrifin -su-i niyetle yapılmasa bile- ayrı bir buududur. Bu cümleden olarak, Hz. Mesih’in bütünüyle ruh olan düşüncesi, Roma putperestliğine çarpınca ne hal aldığını tahmin etmek çok zordur. Çevrenizdeki herhangi bir kiliseye girdiğinizde, bu acı gerçeği bütün çıplaklığı ile müşahede etmeniz mümkündür. Bir diğer taraftan, Hristiyanlığın ulûhiyet anlayışına göre ilâh pasiftir. Onun aktif hale gelebilmesi için Hz. Meryem’e girip çıkması lazımdır. O, Meryem’e girip-çıkınca aktif ulûhiyete inkılâb eder ve Mesih olur ki, esasen gerçek misyonu da Mesih yerine getirir. O, insanlık için elinden gelen herşeyi yapar ve yapacağı birşey kalmayıp da sıra kurban olmaya gelince kendini kurban eder.(!)

Yahudilerin de, Hz. Üzeyr için buna benzer şeyler söylediklerini biliyoruz. Demek ki kayıt tam olmayınca, böyle elmas, pırlanta gibi hakikatler bile gelecek nesillere yanlış intikal edebiliyor. Bu bağlamda, âyeti ve hadîsleriyle herşeyin en güzel kaydedildiği ve Kur’ân’a bakan yönüyle hıfz-ı İlâhî disketine alınan İslâmiyet’te bile bu türlü inanç ve akide kaymaları söz konusudur. Mesela ulûhiyet konusunda neredeyse yukarıda arza çalıştığımız Hristiyan inancı ile tam bir benzerlik içinde bulunan Hz. Ali’nin ulûhiyetle irtibatlandırılması buna örnek verilebilir. Buna göre aktif ulûhiyeti temsil eden Hz. Ali’dir. Efendimiz’in peygamber olarak gönderilişi, Kur’ân’ın nüzulü vs. hepsi Hz. Ali’ye zemin hazırlama gayesine yöneliktir. Hz. Ali makam-ı cem’in sahibi olarak herşeyi bünyesinde toplamış ve onu temsil etmiştir.. onun ardından bu güç, Hz. Ali’nin neslinden olan 12 imama dağıtılacaktır; gide gide nihaî olarak da hatemü’l-evliya olması itibariyle imam-ı muntazarda toplanacaktır.. İmam-ı muntazar da Kur’ân’ın o eksik kalan 300-400 âyetini açığa çıkartacak ve gerçek bir kere daha tam olarak zuhur ve tecelli edecektir!

Şimdi bütün bu anlayışları İslâm’ın öğretileri ile te’lif etmemiz mümkün değildir. Ama gözü kör olası taassub, cehalet bizi de bu hale getirmiştir. Bu konuda bizler de 14 asırdan beri ümmetin gayreti; ittifak ve icması olmasaydı, biz de Hz. Ali’yi anlamakta zorluk çekecektik.

Şimdi tekrar soruya dönelim; tahrif ve tebdilin ağına düşmüş dahi olsa, Hristiyanlık, Yahudilik, Brahmanizm, Budizm, Mecusilik vesairin üzerinde ittifak ettikleri bir kısım müşterek esasların bulunduğu da bir gerçektir. Mesela tevhid, nübüvvet, haşir, adalet, ubudiyet gibi. Veya ölüleri gömme, tesettür vb. mes’eleler gibi. Zira hemen bütün dinlerde ölüler gömülüyor -ara ara “cesedimi yakın” diyerek toplumun asırlardan beri süregelen tarz-ı telakkisine muvafık hareket etmeyen birtakım insanlar hariç- her yerde ölüler gömülmekte.. ve tesettür her dine mensup insanlar tarafından kabullenilip yaşanmakta. Hatta yakın tarihe kadar dünyanın değişik yerlerindeki Yahudiler dahi başlarını kapatmaktaydı ki, bu da, dinlerin üzerinde ittifak ettikleri bir kısım ortak değerlerin var olduğunu göstermektedir. Tabii bu arada, neshe maruz kalmış veya tahrife uğramış -Müslümanlıkta olmasa bile- birçok hükümleri de var. Bu çerçevede teferruâta veya asla ait hükümlerde esas itibariyle Allah’tan geleni, Allah’tan gelen şekliyle bulmak ve onları tevhid etmek çok zordur. Zaten, Allah (cc) da, razı olduğu esasları, bir sonraki peygamberin mesajı içinde belirtmiş, değiştireceği hükümleri de değiştirmiştir. En son olarak da Hz. Muhammed (sav)’i göndermiştir ki, o da Kur’ân ve Sünnet’le, musahhihlik, müceddidlik veya müessislik görevini yerine getirmiştir. Evet O, bir anlamda musahhihtir. Çünkü kendinden önceki şeriatlarda tahrife uğrayan noktaları tashih etmiş.. müceddittir, şartların değişmesine paralel olarak nice hükümleri değiştirmiş.. ve müessistir, A’dan Z’ye büyük ölçüde yeni bir dinin kurucusu olmuştur. Dolayısıyla da yeniden dinleri birleştirme gibi bir arayışın içine girmeye hiç gerek yoktur. İslâm, düşünülen böyle bir işin, Allah tarafından gerçekleştirildiği dinin adıdır. “Bugün sizin dininizi tamamladım, nimetimi itmam ettim ve din olarak İslâm’dan razı oldum” (Mâide, 5/3) ve “kim, İslâm’dan başka bir din arayışı içine girerse, bu ondan kabul edilmeyecektir” (Âl-i İmrân, 3/85) veya “Allah katında hakiki din, İslâm’dır” (Âl-i İmrân, 3/19) âyetleri de aslında bu hakikatı bildirmektedir.

Ayrıca “bizden önceki şeriatlar nesh edilmediği müddetçe bizim de şeriatımızdır” kaidesi zaten böyle bir düzenlemeye gerek olmadığının ayrı bir göstergesidir.

Ne var ki, bu kabil düşünce ve çalışmalar, din adına değil de kültür adına yapılacaksa, ona birşey diyemeyiz. Zira din başkadır, kültür başkadır. Kültürün dinden kaynaklanan, hatta dinden beslenen yanları olsa bile, kültürü din ile özdeşleştirme mümkün değildir. Bu açıdan bu türlü düşünceler ilim, kültür ve medeniyet araştırmaları açısından her ne kadar yararlı olsa da, böyle Sanskritçe gibi bir din anlayışı bence abesle iştigaldir.

Son olarak birşey daha ilave etmek istiyorum: Bu düşünceler, içinde yaşadığımız asra has değildir. Bundan önce de dinlerin tevhidi için çalışmalar yapılmıştır.. ama bunların hiçbiri muvaffak olamamıştır. Mesela, Ali Ekber Şah hüsn-ü niyetli de olabilir ama Hinduların tesirinde kalarak, “her dinden birşeyler alıp, tek din meydana getirelim” diyen ve bu uğurda İmam Rabbanî gibi bir kâmet-i bâlâyı hapse attıran insandır. Şimdilerde de Garaudy (veya İspanya’da bir başkası) aynı düşüncelerle ortaya çıkmış olabilir. Halbuki hayatının büyük bir bölümünü İslâm’a olabildiğince ters bir sistemin akıl hocalığını yaparak geçirmiş, sonra Müslüman olmuş görünen bu insanların İslâm’ı işleye işleye tabiatlarına mal etmeden, onları fıtratlarının ayrılmaz bir parçası haline getirmeden, bünyelerindeki küfre ait artıkları temizleyip, bir kenara atamadan, yani yüzmesini öğrenmeden kendilerini derin deryalara salma nev’inden yaptıkları şey düpedüz kendilerini bilmeme demektir.

Evet, insan, tabiatında tahrife meyil taşıyan bir varlıktır. Mesela, İbn Teymiye sert çıkışları ve ifratkâr düşünceleri ile -İslâm dünyasına mal olmuş bir şahsiyet olsa da- biraz da onu ifratkar yapan, o dönemde mezarlara saygıda biraz ifrat eden ve türbelerde mum yakan insanlar olmuştur. Onun içindir ki, insanlar çok dikkatli olmalıdırlar. Fıtratına dercedilen bu muzır huyu işletmemeye ve hele bu konuda çevrenin tesirinde kalmamaya azamî özen göstermeli, daima Kur’ân ve Sünnet’in kıstasları içinde hâdiseleri değerlendirme cihetine gitmelidirler. Ve unutmamalıdır ki, onlar inhiraf duygusuyla da imtihan olmaktadırlar. Onun için, insan iradesini zorlamalı ve Allah’ın “razı oldum” dediği din içinde, kemâlât-ı insaniyeye giden yolları araştırmalı, bu yolda kendinden önce yolculuk yapan enbiyânın, asfiyânın, evliyânın bindiği vasıtalara -hangisine gücü yetiyorsa- binerek menzil-i maksuduna varmalıdır. Aksi halde orijinalite yapıyorum, yeni icadlarda bulunacağım.. gibi düşünceler onu yolda bırakabilir ve işte böyleleri, o zaman kazanma kuşağında kaybedebilirler.

*) Burada kaydedilen bilgiler 1994 yılının Mart ayında yapılan bir sohbetten derlenmiştir.

M. Fethullah Gülen

Hizmet adına yaptığımız işlerde, istiğfarın yeri neresidir?

Hizmet hayatına ait vazifeleri yaparken bazen Allah’ın hoşlanmadığı şeyler de işlenebilir ve bunlar, çok defa o işin tıkanmasına sebebiyet verebilir. Bu sebeple Kur’ân: Fetihle istiğfarı birbiriyle irtibatlandırmış ve Peygamber (sav)’e: “Allah’ın fethi geldiğinde, durmadan istiğfar et” buyurmuştur. Hz. Âişe Validemiz (r.anha) diyor ki: “Bu âyet nazil olduktan sonra O’nun (sav) istiğfarı bir mecliste bazen yüz defa olabiliyordu.” İşte bu ruh, bir peygamber ruhudur. Aksi ise, yani başarılar ve zaferlerle sevinme firavun ruhudur ve mü’mince davranışları firavun ruhu mutlaka tıkar. Misal verecek olursak, meselâ; hizmete giderken bile olsa arabada veya uçakta kasılmak, şen-şakrak bir hava ile ve ferah-feza tavırlarla bir yerlere gitmek, bir şeylerle meşgul olmak, kat’iyen Rahmânî değildir. Evet istiğfarsız, murakabesiz bu kabil hizmetler, tıkanmaların başlıca sebebidir. Ve kat’iyen, inanıyorum ki, hizmetteki bu tür tıkanmalar bu yüzden meydana gelmektedir.

Evet, öyle hassas günlerdeyiz ki, toplumun, hususiyle de bu cemaatin duygu, düşünce, inanç ve amel bakımından yeniden bir kere daha kendini gözden geçirmesi lâzım. Bütün arızalı yerlerin tamiri, ruhî yapının yeniden ihya ve inşası için baştan ayağa gözden geçirilmesi, ancak böyle ciddi bir ameliyeden sonradır ki, insanlar, oruçlu bir ferdin su içme esnasında, suyun, içine akışını hissetmesi gibi, telaffuz ettiği her kelimeyle içi ürperecek ve çok defa huşû içinde kılınan bir namazdan dolayı bile “estağfirullah” deme mertebesine yükseleceklerdir. Evet Allah’ın rızasının nerede olacağı bilinemez. Belki de O’nun rızası namazın böyle kılınmasında değil de, kaskatı, fakat rükünlere riayet edilerek kılınmasındadır. Zaten önemli olan, Allah huzurunda olma terbiyesini yaşamak, şeytanı, ve şeytanî gafleti atarak ciddi bir iş yaptığının şuurunda olmaktır. Yani mes’ele duyulacak şeyleri duymak değildir. Bununla “hiçbir şey duymamak esastır” demek istemiyorum. Demek istiyorum ki, şahsî kemâlatımız ve toplumun mükemmelleşmesi adına elde ettiğimiz her başarıda, istiğfar etme hissini kavrayıp geliştiremiyorsak bu bir gaflet sayılabilir ve Allah da gafilleri sevmez. Hatta “Allah bize ne güzel işler gördürdü” ifadesi bile eğer istiğfarsız kalıyorsa bu da ihtimal, kamuflajlı bir şirktir. Bütün bu tür tehlikeli düşünceleri de ancak istiğfarımızın derinliği ölçüsünde zararsız hale getirebiliriz.

Mes’elenin bir başka yönü; karşımıza çıkan gaileleri göğüslerken, “bunlar niye başımıza geldi, neyimiz vardı?” gibi ifadeler kullanmak bir nankörlük ve Rabbe karşı bir terbiyesizliktir. Bundan dolayı içimize bu tür hisler gelince, hemen onu istiğfar ile boğmalıyız. “Moğolistan niye öyle oldu?”, “Özbekistan niye böyle oldu?” Hayır hayır. Bütün bu olup bitenlerde suçu kendimizde arıyor muyuz? Nazarlarımızı projektörler gibi iç âlemimize çevirip durmadan orayı tarıyor muyuz? Kur’ân: “Aleyküm enfüseküm= Siz kendinize bakın” (Maide,5/105) demiyor mu? Öyleyse niçin “Allah suretlerinize bakmaz, fakat kalplerinize bakar” düsturuyla iç kontrolümüzü yapmıyoruz? Gönüllerimize neler giriyor, neler çıkıyor, araştırmıyoruz. Bunlar yapılmayınca, elde edilen başarılarda Allah’ın inayeti unutulur, nefsanîlik yaşanır ve insan aldanır.. aldanır zira bunlar şeytanın sağdan yanaşarak fısıldadığı vesveselerdir. Bakın Allah Rasûlü’ne (sav), Kâbe’ye (fatih olarak) girerken, mübarek alnı, binitinin eyerinin ka’şına değecek şekilde idi ve kendisi de iki büklümdü. O halde yaptığımız her şeyde O’nun (cc) rızasını aramalıyız. Halbuki çoğunlukla bir iş yaparken gülerek ve şen-şakrak halimizle mâl-i hülyalar içinde dolaşıyor ve çok defa yanlış şeyler yapıyoruz.

Evet O’nun rızası yeter bize. Öyleyse herşeyimizde O esas olmalı, O hedef olmalı ve bütün davranışlarımız, düşüncelerimiz O’na endekslenmeli…

M. Fethullah Gülen

Hizmette İlâhî inâyetin ve bereketin kesilmemesi için neler tavsiye edersiniz?

Açıklama: Cenâb-ı Hakk, inâyetiyle içte ve dışta pek çok hizmet imkânı bahşetti. Hizmette bu İlâhî inâyet ve bereketin kesilmemesi için neler tavsiye edersiniz?

Evet. Herhalde hepimiz de farkındayızdır; dün şurada-burada dolaşıp dururken, Allah hepimizi aldı ve inâyet ü keremiyle belli bir noktaya ulaştırdı. Her şeyden önce, bunun böyle kabullenilmesi ve bu cemâatın bir inâyet cemâati olduğunun idrak edilmesi gerekiyor. Belli bir dönemde bu hizmeti samimiyetle, ihlâsla başlatan zatlar oldu. Şimdi bu cemâate düşen şey de, onlardan tevarüs ettiği bu hizmeti, yine aynı samimiyet ve hüsn-ü niyetle alıp hedefe ulaştırmak olmalıdır.

 Bu gerçeği böylece tesbit ettikten sonra, şimdi de üzerimize sağnak sağnak yağan İlâhî inâyet ve bereketin kesilmemesi adına, bugüne kadar çok yerde söylenip yazıldığı üzere, kısaca şunları ifade etmekte yarar var:

1. Hizmet adına alınan bu mesafede ve yapılan işlerde, şahsen en ufak bir dahlimizin olmadığına nefsimizi iknâ etmeliyiz. Evet, hemen her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, bereketi ve inâyetiyle olduğunu kabûl etmeli ve böylece hem şirkten kurtulmalı, hem de bencillik adına nefsimizin içimize pompalayacağı vehimlerden uzak kalmalıyız.

2. Bunun da ötesinde, “bu işin içinde biz olmasaydık ihtimâl bu hizmet, daha hâlis insanlarla temsil edilirdi ve bu sayede şimdiye kadar olanından çok daha büyük mesafeler alınmış olurdu” diye düşünmeli ve “Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti, menbaından geldiği gibi hizmete aksetmiyor, bizim benliğimize, nefsaniliğimize ait birtakım kötülüklere çarpıp kırılıyor, dolayısıyla da, bugüne kadar varmamız gereken noktanın çok gerilerinde kalınıyor” demeliyiz.

Eskiden bize şöyle anlatılırdı: Önde bulunanların yanına biri gelince, “arkadaş, kaç insanın kâtilisin?”; yani, “kaç insan sana takılıp kaldı da hakikatı bulamadı?” diye sorarlarmış. Günümüzün hizmet erleri de bu endişeyi her zaman ruhlarında taşımalı ki, İlâhî inâyet kesilmesin.

3. Yaptığımız işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve ibadetlerimiz artmalıdır ki, kendi kendimizin altında kalıp ezilmeyelim. İmâm-ı Rabbânî, bir yerde kendine köpek pâyesi bile vermez; hattâ, eşek bile olmadığını söyler. Bu mülâhaza ruhlarımızda perçinlenmeli ve her zamanki halimiz olmalıdır. Efendimiz (sav), sabah-akşam duaları arasında ve başını tevbe için secdeye koyduğu anlarda: “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, birahmetike esteğîs eslihlî şe’nî kullehu ve lâtekilnî ilâ nefsî tarfete ayn”; yani, “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, Senin rahmetini dilerim. Bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma” der ve duâ duâ yalvarırdı. Biz de bu duâyı çok tekrar etmeli ve bir an için olsun nefsimizin insafsızlığıyla baş başa kalmamalıyız.

4. Yukarıda ifade edildiği gibi, her eksikliği kendimizden bilmeli, nefsimizi hizmetlerin önünde bir mânia olarak görmeli ve her muvaffakiyeti ekstra bir İlâhî ihsan kabul etmeli ve Allah’a vermeliyiz. Karun, üzerindeki nimetleri kendinden biliyor ve “bunlar bana ilmimden dolayı verildi” diyordu. Bütün Karunlar, Firavunlar da hep böyle demişlerdir. Ancak bütün Peygamberler ve Peygamberimiz (sav): “Ben, nefsim adına menfaat ve zararın en küçüğüne bile sahip değilim” inancı içinde olmuşlardır. Evet, “bildim, yaptım, tuttum, çattım” düşüncesi, Firavunca bir düşüncedir.

Bakın. Bir insanın, sizin vasıtanızla hidâyete ermesi, sizin için sahrâ dolusu kızıl develerden daha hayırlıdır; Efendimiz, böyle buyuruyor. Eğer, sizin elinizle, vasıtanızla bir milyon insan hidâyete erse ve sonra da, siz bunu kendinizden bilseniz, bir milyon insanın hidâyeti sizin Cennet’e girmenize değil, ihtimâl Cehennem’e gitmenize vesîle olabilir. Kur’ân-ı Kerim’in bu husustaki beyanı açıktır: “O ki, sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır” (Saffât, 37/96) buyurur. Öyleyse, nedir hayırlardan hissemize düşen şey? Hissemize düşen şey, ancak aczimizdir, fakrımızdır; evet biz aczimizle O’nun kudretine, fakrımızla gınâsına yol bulur ve şükürle gerilip, şevkle hizmetimize devam edersek, bu mazhariyetler de sürer-gider.

5. Hayatımızdaki her hayır ve muvaffakiyetin Allah’tan olduğunun şuur ve idraki, O’nu anlatma cehdimiz ve kıskançlığımızla kendini gösterir. Riyânın gizlileri de vardır; meselâ bazen, “şuna da muvaffak kılındık; Allah aczimizden bize bunu da yaptırdı” der ve gizli gizli riyâ sergileriz. Zaman zaman yanıma gelenler oluyor ve “şu kadar arkadaşla şunu okuduk; şu kadar entel insan sohbetimize devam ediyor” gibi sözlerle, hep kendilerini anlatıyorlar. Halbuki biz, daima Allah’ı anlatmalıyız, anlatmalı ve bu hususta çok kıskanç olmalıyız.

Hani, afacan çocuklar çok sevilir. Bir yerde çocuklardan bahsedilirken, biz de hemen bir girizgâh bulup, çocuğumuzu anlatmak isteriz. Bazen, yazımızın, beyânımızın, talâkatimizin güzelliğini anlatmak için fırsat kollarız. Bunlar bizim için yakışıksız şeylerdir. Hattâ bazen münasebetsiz de sayılabilirler. Oysa ki biz, her fırsatı değerlendirip mutlaka Allah’ı anlatmalıyız. Bir yerde, vefâdan ve vefâlı arkadaşlardan mı bahsedildi; hemen söze girmeli ve “Allah’tan daha vefalı, daha sadık dost mu olur?” deyip, Allah’ı anlatmalıyız. Yine, hakka riâyetten ve hakkın yerine getirilmesinden mi söz ediliyor; hemen, “eğer, hakkı yerine getirilmesi gereken biri varsa, o da, bizi yokluktan varlığa çıkaran, varlıkta bırakmayıp canlı yapan, canlılıkta bırakmayıp insânî seviyeye i’la eden, sonra da mü’min kılma lütfuyla şereflendiren, bununla da kalmayıp, imân ve Kur’ân hizmetinin içine çeken Allah’tır” demeli ve Allah (cc) dururken, başkalarının anlatılması karşısında olabildiğince kıskançlık duymalıyız. Hele, biri kalkıp da, “umûmî himmette konuştum, halk coştu ve şu kadar himmette bulundu” derse, orada hasta olacak ölçüde rahatsızlık duymalı ve “şuna bak, Rabbimden bahsedeceğine kendinden bahsediyor” diye için için kıvranmalıyız.

Evet. Allah’ın nezdindeki yerimizi öğrenmek istiyorsak, Allah’ın nezdimizdeki yerine bakmalıyız. O’na ne kadar alâka duyuyor, O’nunla nasıl bir irtibat içindeyiz, sürekli bunu kontrol etmeli ve hep tetikde olmalıyız.

İşin doğrusu eğer, O’nunla irtibatımız sağlamsa, her girizgâhı değerlendirip, O’na ve O’nu anlatmaya bir yol bulacak ve dolayısıyla da sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu düşünecek, O’nunla oturup kalkacak, gözlerimizi O’nun için açıp kapayacak ve O’ndan başka bütün mülâhazalara kapanacağız.

6. Tevfik ve inâyet-i İlâhî’nin en büyük bir vesilesi de vifak ve ittifaktır. Allah’ın tevfikine ermek, bir sermâye ister ve bu sermâye de, cemâat içinde vifak ve ittifakın korunması, ayrılık ve gayrılıklara düşülmemesidir. Bir ve beraber olduğumuz zaman, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşan lütuflara mazhar olur ve Kafdağı’ndan ağır yükleri taşıyabiliriz. Aksine, vifak ve ittifakımız bozulup, sadece etrafımızda toplanmış üç-beş hempâmızla kaldığımızda; evet, böyle bir zamanda, ne denli gayret gösterirsek gösterelim, vifak ve ittifak içinde olmayınca, esas kuvvet kaynağımızı dinamitlemiş ve inâyet-i İlâhî’nin kesilmesine de vesîle olmuş oluruz. Bu bakımdan, bütün cehd ve gayretlerimizi bir demir gibi, kurşun gibi, ‘bünyân-ı mersus’ olma keyfiyetini koruma yolunda kullanmak mecbûriyetindeyiz. Kur’ân: “Allah’ın eli, onların elleri üzerindedir” (Fetih, 48/10) ferman etmektedir. Bu açıdan da, cemâate gelen lütufların, bütün insanlığı irşâd etme isti’dadındaki kutup, gavs ve ferd-i feridlerin bile mazhar olamayacağı buudda olduğunu zannediyorum.

İnsanlık zor; kulluk ondan da zor bir iştir. Âhir zamanda büyük bir misyonu edâ etme mecbûriyeti ise, hepsinden daha zordur. Biz zora tâlibiz. Dağların, göklerin yüklenmekten kaçındığı bir zorluğu, yani benlik ve iradeyi yüklenmişiz ve bu benlik ve irademizi de, bu zorları başarmakta kullanmak için Allah’ın havl ve kuvvetine sığınmak suretiyle güçlendirecek ve değerler üstü değerlere ulaştıracağız.

M. Fethullah Gülen

Bütün dünyada İslâm adına mevcut sistemlere reaksiyoner çıkışlar oluyor. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Reaksiyoner hareketlerin tarih boyunca bir işe yaradığını ve böyle hareket edenlerin düşüncelerini nihayete ulaştırdıklarını hatırlamıyorum. İsim tasrih etmeyeceğim, dünyanın değişik yerlerindeki İslâmî-gayr-i İslâmî reaksiyoner hareketler, neticede gelmiş bir yerde tıkanmıştır. Bizde de ilk demokratik hareketler reaksiyonerdir. Ama onlar da uzun ömürlü olmamış ve yıkılıp gitmişlerdir. Şimdi;

 1. Bize göre; esas yapılması gerekli olan şey, İslâmî düşünceyi anlatmak ve inandırma yollarını araştırmaktır. Mesela, bizde ilk reaksiyoner hareketlerinin olduğu devrede, karşı cephenin nefretiyle oturup-kalkma, buğz ve kinle hareket etme yerine insan yetiştirmeye, eğitime yönelik samimî, ihlaslı ve uzun vadeli çalışmalar olsaydı, şimdilerde herhalde zeminimiz çoktan lalezâr hale gelmiş olurdu. Dikkat edin; 50’li yıllardan bu yana tam 40-45 yıl geçmiştir. O dönemde 10 yaşında olanlar, şayet mevsimi geldiğinde üniversite okusalardı, şimdi zirvelerde ya da zirveleri zorlayan konumlarda bulunacaklardı. 20 yaşında bulunanlar, bugün 60-65 yaşında olacaklardı ki, bu da onların başbakanlar, reis-i cumhurlar seviyesinde en olgun dönemlerini yaşıyor olmaları demekti. Ne var ki, hep gayr-ı memnun tavrı içinde bulunuldu.. ve gayr-ı memnunlar hareketi diyebileceğimiz bu çıkışlar, zamanla eriyip, gitti ve yerini hasret ve hicrana bıraktı. Ancak biz, yine de o dönemde işin başında ve içinde bulunanları, birçok insanın yetişmesine zemin hazırladıkları için rahmetle anıyoruz.

2. Bu milletin bugünü ve yarını adına ne yapılırsa yapılsın, tahrip hesabına olmamalıdır ve ne olursa olsun, bu ülkenin birlik ve dirliğine zarar vermemelidir. Yani “yapalım” derken, nesiller boyu tamir edilemeyecek “yıkma”ların içine girilmemelidir. Aksi takdirde, hem maksadımızın aksiyle tokat yer, hem gelecek nesillerin lanet ve nefretine uğrar, hem de ukba adına çok şeyleri kaybedebiliriz.

3. İnanan insanlar, kendi inanç dünyalarına göre bir sistem kurmayı ve o sistem içinde hayatlarını sürdürmeyi isteyebilirler. Fakat unutulmamalıdır ki, böyle bir duygu asla maksad-ı aslî veya gaye-i hayal olamaz. Allah Rasulü (sav), Mekke döneminde mesajlarını halka sunarken, bu konu etrafında bir tek kelime söylememiştir ve 13 yıllık Mekke hayatı boyunca, bugünkü anlamda idarî, siyasî bir tek âyet nazil olmamıştır. Tam aksine, imân ve imânî hakikatler çevresinde âyet-i kerimeler inmiş ve hadîs-i şerifler de hep bu mevzu etrafında vârid olmuştur. Ayrıca 5-10 yıl sonra cihana meydan okuyacak olan o alperenler, sistem, nizam, devlet vs. hususunda ne bir beklenti ne de bir merak içindedirler. Onlar, çok ağır şartlar altında, küfür düşüncesi ile yaka-paça olurken, böyle mülâhazalar içine hiç mi hiç girmemişlerdir.

O halde, her şeylerinde onları örnek alan bu cephenin insanları, bu türlü mevsimsiz düşüncelerle kendi davalarına zarar vermemeli, imâna ve Kur’ân’a hizmet etrafında himmetlerini yoğunlaştırmalı, her şeylerini Allah’ın rızasını kazanma etrafında bir dantela gibi işlemelidirler. Kaldı ki, zaten aksi düşünce, (haşa) Allah ile pazarlık mânâsına gelmektedir. Yani “ben bu şekilde çalışırsam, idarî sistem de böyle böyle olur ve olmalı..” gibi, kulluk anlayışına olabildiğince ters, yakışıksız şeyler içine girilir. Ve tabii ki, bir kere böyle bir fasid daireye giren insanın da artık ondan kurtulması çok zordur.

Öyle zannediyorum ki, yaptıkları hizmetlerde maddî ve dünyevî şeyleri hedefleyenler ve onları gaye-i maksad haline getirenler, Allah’ın te’yidini kaybediyorlar. Hatta bu uğurda, hayatlarını, mal varlıklarını vs. ölesiye feda etseler de yine kaybediyorlar ve kaybedecekler. Zira, gaye-i hayal sadece ve sadece Allah olmalıdır. Hedefte, sadece O ve O’nun rızası bulunmalıdır. Böyle olunca Allah, onları hedeflerine ulaştırır, hizlan ve hüsrana da mahkûm etmez.

4. Dünyaya ait şeylerin pek çok tâlibi bulunur. Böyle çok tâlibi bulunan mes’elelerde, gücü kuvveti elinde bulunduranlar, onu elde etmek veya ellerinde ise kaçırmamak için baskı metodunu uygulayarak sık sık kuvvete başvururlar. Onların kendi hesaplarına böyle davranması da gayet normaldir. Zira ehl-i dünyanın ahireti yoktur. Sadece dünyası vardır. Dolayısıyla da ne kendileri, ne çocukları ve ne de torunları adına dünyalarını, dünyalıklarını kaybetmek isterler.

Görüldüğü gibi bir noktada tûl-i emelin buudlarından biri olarak sayabileceğimiz bu hususta, iki taraf da aynı hedefe göz dikince, kuvvetli olanlar galip geliyor. Cezayir hâdiseleri bu açıdan değerlendirilebilir. Arkadaşlarımız şahittir, “Cezayir’de Müslümanlar demokratik yollarla iktidara yürüyor, birinci basamak seçimleri kazandılar vs.” dediklerinde, ben “hayır, yanılıyorsunuz, ihtilal yaparak bu işi engellerler” dedim. Hatta Amerika’da bulunurken Cezayir hâdiseleri münasebetiyle, bizde zirveleri tutan birisine orada soruldu: “Türkiye’de aynı şeyler cereyan etseydi ne olurdu?” Cevaben: “Oradakinden bin beter olurdu” dedi.*

Arz etmeye çalıştığımız bu husus bize, şu hakikati hatırlatıyor. “Hikmet, kuvvetle atbaşı olmalıdır.” Evet, madem Allah kuvveti yaratmıştır. Elbette onun da bir hikmet-i vücudu vardır. Hikmet ise kelime anlamı olarak bizim, tedbir, temkin, teyakkuz olarak değerlendirdiğimiz pek çok şeyi içine alır. Kaldı ki, bu aynı zamanda İslâmî hizmetin felsefesidir, prensibidir, düsturudur; hatta ruhudur, hayatıdır. O halde kuvvet dengesinin olmadığı durumlarda tekniğe, taktiğe başvurulmalıdır. Aksi takdirde karşı gelinemeyeceği muhakkak olan kuvvetle çarpışmaya kalkmak dâvaya en büyük ihanettir. Öyleyse bu türlü durumlarda, mü’minler hedef olmamalı, olmamaya gayret göstermeli, hizmet yaparken aynı zamanda dünyadaki dengeleri koruyup kollamalı, her zaman güç ve kuvveti elinde bulunduranların muhalefetlerini hesaba katmalı ve kat’iyen kabadayılık yapmamalıdır. Meselâ; bu çerçevede, dünyadaki dengeler göz önüne alınarak, Amerika’da zencilere sahip çıkılabilir. Zaten onlar da, beyazlar tarafından dışlanmış, hor hakir görülmüş ve tamamen bir aşağılık kompleksi içindeler. Biz, beyazların 3. sınıf vatandaş olarak gördüğü o insanlara, İslâm’ın evrensel mesajlarını çok sıcak bir atmosferde sunabilsek, hatta onlara bağrımızı açıp sahip çıkabilsek en akıllıca bir iş yapmış ve gayr-ı memnun bir dünyayı kendi dinimiz hesabına değerlendirmiş oluruz.

Orta Asya’da din, ırk, dil, tarih, kültür birliğimizin bulunduğu ve 70 yıl komünizm esaretini acı acı yudumlamış o kardeşlerimizle sınaî, ticarî ve kültürel alanlarda iş birliği yaparak, onları kazanabilmemiz de çok önemlidir.

Netice itibariyle, reaksiyoner çıkışlar yerine, Allah’ın rızası hedef alınarak tebliğ ve irşad yapılmalı, yaşanılan şeyler anlatılmalı. Ve bir gün gelir, hâdiselerin tabii seyri içinde ferdî olarak yapılan işler sistematize olmayı gerektirirse, o zaman da uzun vadeli, kalıcı, yapıcı şeyler tercih edilerek, dengeler gözetilmeli ve kat’iyen dünya karşısında hedef haline gelinmemelidir.

M. Fethullah Gülen

İslâm’ın evrensel olma hüviyetini nasıl anlamalıyız?

Evrensel, eskilerin tabiriyle “âlemşümul”. Evet İslâm evrensel bir dindir. O mesajlarını kavim, kabile, millet farkı gözetmeksizin, şimdiki zaman, gelecek zaman demeden, Asya, Avrupa, Amerika, Arabistan vs. nazara almadan açıkça herkese sunar. Dolayısıyla da onun muhatabı, bütün insanlıktır. Bunu, peygamberlerin, Hz. Muhammed (sav)’e gelinceye kadar “ey kavmim, ey kavmim…” sözlerinin, zaman ve mekânın Efendisi’nde “ey insanlar” haline gelmesinde de görmek mümkündür. Ayrıca bunu destekleyen bir hayli âyet ve hadîs de gösterilebilir:”Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107) âyeti;”her peygamber kendi kavmine gönderildi. Ben ise bütün insanlığa gönderildim” hadîsi o deryadan sadece bir katredir.

Yalnız, İslâm evrensel olduğunu ortaya koyarken “ben evrensel bir sistemim…” gibi bir iddia ile ortaya çıkmamıştır. Belki o böyle bir iddiadan daha çok ortaya koyduğu maddî-manevî dinamikleri itibariyle evrenselliğini ispat etmiştir. Yani İslâm ferd, aile ve toplum hayatımız adına öyle dinamikler ve mesajlar sunmuştur ki, tabiat-ı beşer ile örtüşen, kesişen bu mesajlar, onun evrensel olduğunun delili olmuştur.

İslâm bu gayeyi hedeflerken, önce insanı bütün müsbet ve menfî yönleriyle bir bütün olarak ele almıştır. Hisleri, arzuları, şehveti, kini, nefreti, öfkesi ve muhabbeti gibi.. bütün yönleri ile. Ve tabii onun getirdiği mesajlar, kabul edilen bu fıtrat değerleri ile hiçbir zaman çakışmamıştır. Bu itibarla da, insan meşru dairede aradığı her şeyi, herhangi bir terslikle karşılaşmadan İslâm’da bulabilir. Meselâ fert kâmil insan mı olmak istiyor; Brahmanizm, Mistisizm, Budizm’den birşey beklemeden İslâm’a müracaat etmesi kâfi. O’nun aile düzeni, çoluk-çocuk terbiyesi, akrabaları ile münasebeti adına bir problemi mi var; İslâm’ın kaidelerine uyması yeterli. İktisadî hayatı bir açmaz ile mi karşı karşıya; Kur’ân, Sünnet ve onu çok iyi yorumlayan selef-i salihînin içtihadları, her derde olduğu gibi bu derde de deva…

Evet, İslâm her derde devadır; lahutî hakikatler, tevhid-i rububiyet, tevhid-i ulûhiyet, tevhid-i ubûdiyetten tut da, ailevî münasebetlerimiz, içtimaî ilişkilerimize varıncaya kadar hemen hepsine devadır, hem de başka bir şeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde.

Zaten, İslâm’ın çok kısa bir zaman içinde, Arabistan’da zuhuruna rağmen Buhara’ya, Sindabâd’a, Çin’e, Herkül Burcu’na, Hindistan’a, Afrika’ya, Bizans önlerine kadar uzanması, uzayıp her tarafta hüsn-ü kabul görmesi de ancak onun mesajlarının evrensel olmasıyla izah edilebilir. Düşünün ki, inanç adına yüzlerce teorinin kol gezdiği bu yerlere İslâm, kılıç zoruyla değil, mürşidlerinin sesi ve soluğuyla giriyor. Uranyum atomu gibi huysuz, tarihteki misyonuyla insanlığın kaderine hükmetmiş Türkler İslâm’la teskin olurken, Nirvana’ya kilitlenmiş ve ölmeden ölüp kabuğuna çekilmeye namzet milletler de yine İslâm ile gerçek varoluşu duymuşlardır.

Demek ki birbirinden olabildiğince farklı bu iki fıtrat, İslâm ortak paydasında birleşebilmişlerse, bunu İslâm’ın evrensel kaideleri içinde aramak lazım.

Onun bu özelliğini keşfeden Batı dünyası bir inat uğruna bu gelişmeyi önlemek için asırlardan beri var gücüyle çalışmaktadır. Şimdilerde çalıştığı gibi… Aslında Avrupa bir zamanlar Orta Çağ karanlıklarını yaşarken, İslâm Asya’da Rönesansını yaşıyordu. Ve bir mütefekkirimizin belirttiği gibi, eğer kilise taassup gösterip de İslâm karşısında Antik Çağa sığınmasaydı ve bir şartlanmışlık içinde ona bakmasaydı dünya bugünkü karanlıkları yaşamayacaktı. Ama o gitti putperestlik dönemi anlayışlarına sığındı ve hâlâ da o bağnazlıkları devam ettirmekte.

Evet; İslâm’ın evrenselliğini onun insanlığa getirdiği kaide ve kurallarda aramak lazım. O, kadına, erkeğe, çocuğa ne va’detmiş? İktisadî ve içtimaî çalkantılara karşı nasıl bir sistem getirmiş? Beşerî problemlere nasıl bir çözüm bulmuş? Toplumda kol gezen ahlâksızlıklar karşısında neler söylemiş? Devletler muvazenesi için ne öneriler getirmiş? ve hakeza.. Evet, siz bütün bunları incelediğiniz zaman onun sistemler üstü, âlem-şümul bir hüviyete sahip olduğunu görecek, herkesin her derdine derman olmasını müşahede edecek ve diyeceksiniz “İslâm, elhâk evrensel bir dindir.”

Yeri gelmişken belirtmeden geçemeyeceğim bir husus daha var; İslâm’ın evrenselliğini sadece Kur’ân’ı baz alarak söylemek yanlış olur. Bence onun evrenselliğini, Kur’ân âyetlerinin yanında, Sünnet-i sahîha, Hulefa-i Raşidîn’in içtihatları ve selef-i salihînin görüşleri içinde aramak ve birlikte ele almak icap eder.

Hâsılı; biz var olduğumuz günden bu yana hep İslâm’ın yeterliliğine inanmışızdır. Evet, Kur’ân ve Sünnet’in yeterliliğinde, karşımızda birçok “izm”lerle ifade edilen görüşlerin varlığına rağmen hiç endişe duymamışızdır. Aksine bunların İslâm’a mukabele edemeyeceği inancını taşımışızdır. Hatta yıllar boyu, komünizmin paletleri altında ezilen insanların bile bir gün bu cephenin insanı olacağına inancımız tamdır. Yeter ki bize dîn-i mübin-i İslâm’ı tebliğ ve temsil etmek imkânı verilsin. Hiçbir şeyden endişemiz yok. Zira biz, İslâm’ın, ferdî, iktisadî, içtimaî, sınaî, ailevî, askerî, düvelî.. hâsılı hayatımızı ilgilendiren her sahada getirdiği dinamikler, sunduğu mesajlarla evrensel olduğunu biliyor, kabul ediyor ve inanıyoruz. Kaldı ki 14 asırdan beri düşmanlarının cefası, dostlarının da vefasızlığına rağmen, İslâm’ın ter ü taze esaslarıyla ayakta kalması bunun bir delili değil midir?

M. Fethullah Gülen

Malî ve bedenî ibadetler hakkında bilgi verir misiniz?

Dînimizde ibadetler, esas itibariyle iki bölümde mütalâa edilir: 1 Malî ibadetler. 2. Bedenî ibadetler. Yalnız bu taksimi birbirinden kesin hatlarla ayrılmış, birinin diğeri ile uzaktan yakından ilgi ve alâkası olmayan bir ayrım şeklinde düşünmek doğru değildir. Belki bu ikisi birbiri ile iç içe, ve omuz omuzadırlar. Meselâ namaz bedenî bir ibadettir ama, namazı bütün bütün maddeden tecrid etmeniz mümkün değildir. Namazda zaman, mekân unsurları tamamen madde ile izahı yapılabilecek hususlardandır ki, namazın içindeki ve dışındaki şartları tetkik edildiğinde bunlar apaçık görülecektir. Hem meselâ zekât malî bir ibadettir ama, kişinin zekât verebilecek seviyeye gelinceye kadar çarşıda-pazarda çalışması, çabalaması da onun bedenle olan ilgisini gösterir. Bir de hac vazifesi vardır ki, bu da, bir yönüyle malî, bir yönüyle bedenî bir ibadettir. Hac farizasını ifada harcanacak paraları temin, işin malî cihetini teşkil ederken, uzun hac yolculuğu, tavaf, vakfe, şeytan taşlama sa’y vs. gibi menâsik de işin bedenî cihetini teşkil eder. Oruç da bu çerçeve içinde değerlendirilebilir. Görüldüğü gibi, İslâm’ın şartları içinde yer alan 4 ana unsurun mânâ ile olduğu gibi madde ile de çok ciddî bir alâkası vardır. Dolayısıyla Allah’a karşı yapılan ubudiyetlerin âdetâ maddeden tecerrüdü imkânsız gibidir.

 Bu kısa açıklamadan sonra, soruya esas teşkil eden mevzuya geçebiliriz: Günümüzde, imân ve Kur’ân’a sahip çıkmada ve onu neşretme vazifesini üzerine alma konusunda, çok defa, madde ön plâna çıkmaktadır. Meselâ; malıyla Allah yolunda mücadele etme, yani onu hak yolunda, zekât ve zekâtın ötesi hibe, vakıf, sadaka vs. şeylerle destekleme.. (Yalnız burada yanlış anlamalara sebebiyet verebilecek ince ve dakik bir noktaya işaret etmek istiyorum). Allah’ın kendilerine mal-mülk ihsan ettiği insanlar, zekâtlarını versinler, hatta zekâtın ötesinde ve onun çok çok üstünde infaklarda bulunsunlar, ama bedenen hizmet yolunda koşmasalar da olur demek doğru değildir. Bu konudaki mütalâalarımı farklı yerlerde ve defaatle arz etmişimdir. Yeri geldiği için kısaca tekrar etmek istiyorum: Meselâ, Hz. Ebû Bekir (ra), İnsanlığın İftihar Tablosu (sav)’nu tanıdığında, Mekke’nin ileri gelen zenginleri arasındaydı. Vefat ettiğinde ise geride bıraktıkları hepimizin mâlumu!. Evet O, Allah Rasûlü’nü (sav) tanıdıktan sonra, bütün mal varlığını İslâm yolunda harcamış ve bitirmişti. Ama beri taraftan da, başta hicret olmak üzere, Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Tebük vs. bütün muharebelere, bütün mücahedelere bedenen de iştirak etmişti. Görüldüğü gibi malın hepsini Allah yoluna infak etmek, bedenen yapılan mücadelelere katılmaya engel değil. Farz-ı muhal, Hz. Ebû Bekir (ra), bunlardan birisine katılmasaydı, belki de Allah Rasûlü (sav) Tebuk hareketi dönüşü, Ka’b b. Malik’e, dediği şeyleri ona da diyecek; Ka’b b. Malik ve arkadaşlarına uyguladığı boykotu ona da uygulayacak ve hakkında semavî afv fermanı gelinceye kadar onunla konuşmayacak, kimseyi de konuşturmayacaktı. Nereden biliyorsunuz?

Evet, başa dönecek olursak, İslâm ve Kur’ân’a hizmette bazen madde ön plâna çıkar.. çıkar ama, bu mutlak bir hakikat değildir. Zamana, mekâna ve kişilerin durumuna göre değişkenlik arz eder şekilde çıkar.

Bunu böylece tesbit ettikten sonra, mes’eleyi iki ayrı açıdan değerlendirebiliriz: 1. İnsanların az veya çok sahip oldukları maddî imkânları Allah yolunda harcamaları ve infak etmeleri. 2. Bu mevzuda yapılabilecek fedakârlığın, İslâm’ın getirmiş olduğu sınırlar içinde ele alınması.

Evet; günümüzde, mü’minler arasında çok çarpık ve çarpık olduğu kadar da yanlış bir anlayış var. Diyorlar ki; “benim maddî imkânlarım geniş değil, servetim yok, dolayısıyla malî ibadetler, yani zekât, hibe, vakıf, sadaka vs. benim işim değil.” Hayır. Bu düşünce kat’iyen doğru değil. Herkes, Allah’ın kendisine bahşettiği imkânlarla, O’nun yolunda kullukta bulunmakla mükelleftir. Öyleyse, on milyona sahip olan da, yüz milyara sahip olan da, elinde bulundurduğu meblağ içinde, Allah’ın hakkını araştırarak, halkın hakkını araştırarak infakta bulunup Rabbisinin rızasını kazanmaya çalışacaktır. Hususiyle günümüzde, Allah’ın yüce dîninin yüceltilmesi ve yükseltilmesi uğrunda, bu yüce davaya inanan herkesin ama herkesin, sahip bulunduğu imkânlarla bu kervana katılması şarttır. Dolayısıyla “şu anda fakirim, zengin olayım da, ondan sonra infak ederim” mü’min anlayışı değildir ve olamaz da.

Evet, Allah kendi katında amelleri değerlendirirken, onun azlığına ve çokluğuna göre değil, o işin ihlaslıca yapılıp yapılmadığına bakar. Onun için Bediüzzaman’ın ifadeleriyle “bazen bir zerre ihlaslı amel batmanlarla halis olmayana racih gelebilir.”

Netice itibariyle; herkes sahip bulunduğu imkânlarla Allah yolunda seferber olmakla mükelleftir. Birinin atı vardır; o atını alıp gider ve kervana katılır; bir diğerinin atı da yoktur, arabası da, o da o haliyle orduya katılır; bir başkasının atı hatta atları yanında, birçok askerî teçhizatı vardır, o da onları alır askere gider ve hep birlikte, Allah yolunda mücadele ederler. İşte bütün bunlar belki de Cenab-ı Hakk indinde atbaşı sayılabilir ve hepsi de aynı sevabı alır. Çünkü, bunların hepsi sahip oldukları bütün imkânlarıyla seferber olmuşlardır.

Burada bir ayrı hususa bilhassa temas etmekde fayda mülâhaza ediyorum: Bir insanın hem çok vermesi hem de ihlasını koruması olabildiğine zordur.. zordur ama “meşakkat miktarınca sevap” kaidesince böyle bir davranışın sevabı da çok fazladır. Evet, maddî imkânların bir yandan refah, ferah va’dettiği, bir yandan da riya ve sum’aya kapılar açtığı bir dönemde, insanın ihlasını, samimiyetini ve Rabbisi ile irtibatını koruması elbette onun ecir ve sevabının da çok olmasını netice verecektir.

Mes’elenin diğer yanı, İslâm’ın fedakârlıklar adına getirmiş olduğu ölçü ile alâkalı idi. Şahsen ben bu mevzû üzerinde sabit bir ölçü bilmiyor ve hatırlamıyorum. Gerçi zekât ve öşür adına âyet ve hadîslerle tesbiti yapılan sabit miktarlar vardır.. ve bu miktarlar insanı mes’uliyetten kurtaracak minimum sınırları bildirirler. Meselâ; altın, gümüş ve ticarî emtia’da nisab 20 miskal altın, tarladan elde edilen ürünlerde onda bir vb. gibi. Yalnız bu miktarlar, işin minimum yanıdır.. ve bu, zekât veya öşür verilirken bu İlâhî kıstasların altına düşülmemesi demektir. Tıpkı namazlarda olduğu gibi… Yani biz nasıl 5 vakit namazı 4’e, 3’e indiremiyor 6’ya, 7’ye çıkartamıyoruz; vakitlerde veya rekât adetlerinde değişiklik yapamıyoruz; aynen öyle de zekât veya öşürde de aynı şekilde yorumlama mecburiyetindeyiz. İbn-i Mace’nin rivayet ettiği bir hadîse göre sahibi bulunduğumuz mallar üzerinde zekâtın haricinde hak vardır ki, hadîs şarihlerinin ifadelerine göre, devlet reisi ihtiyaç anında bunu teb’asından talep edebilir. Nitekim devlet ve millet bütünlüğünün tehlikeye düştüğü dönemlerde, sadece mallar değil, canlar da istenmiş ve millet seve seve bunu vermiştir. İşte bu duruma düşmemek için, malların infakı hem de zekât miktarından çok çok üstün ölçülerle infakı gerekiyorsa, bu mutlaka yapılmalıdır.

Bu perspektifle günümüze bakacak olursak; günümüzde din-i mübin-i İslâm payimaldir… Allah Rasûlü (sav)’nün yâd-ı cemili unutturulmak istenmektedir.. yeryüzünde İslâm âlemi adına muvazene unsuru olabilecek şerefli, haysiyetli, ağırlıklı bir devlet yoktur… Amerika, Rusya ve sair devletlere karşı Müslümanın hak ve hukukunu koruyabilecek ve onu müdafaa edebilecek güçte değildir. İşte bütün bunlar, Müslümanın değil malının yarısını, hatta hepsini, canını dahi bir kesenin içine koyup mücadele ve mücahedeye atılması için yeterli sebeptir. Evet bu gayret Müslümanın ma’kus talihinin değişmesi, cereyan eden her şeyin Müslümanın lehine cereyan edebilmesi için yapılacak zarurî faaliyetlerdir ve bunlar kırkta bir ölçüsünde verilecek zekât ile olacak şeyler de değildir. Onun için dava şuuruna sahip her ferd, ukba-dünya muvazenesini çok çok iyi değerlendirip, inancı ve imânı ölçüsünde minimum zekât miktarının üstünde yapacağı infaklarla mutlaka bu kervana katılmalıdır. Hatta katılmak zorundadır. Bana öyle geliyor ki, bugün Allah adına ne verilirse verilsin, Hakk katında çok hora geçecek ve bire binler sevap verilecektir.

Evet, herkes inandığı ölçüde Allah yolunda -malıyla, canıyla- hizmet etmekle mükelleftir. Bunun ölçüsü de bir manâda yoktur veya bunun ölçüsü izafîdir. Yani kim ne kadar Allah’a ve O’nun yüce adının ufkumuzda şehbal açmasının lüzumuna, Rasûlullah nam-ı cemilinin sinelerimizin dermanı olduğuna inanıyorsa, değil sadece malını, o canını dahi verecektir.. verecek ve “ah keşke, kırk canım olsaydı onu da verseydim” diyecektir. Tıpkı Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî gibi. Hani onu, Bizanslılar esir edip, işkencenin akla-hayale gelmeyenini tatbik ettikten sonra idamına karar kıldıklarında Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî ağlamaya başlar. Ona: “Niçin ağlıyorsun?” diye sorarlar. O dakikaya kadar defalarca kafasını kaynar suya sokmuşlar, atların arkasına bağlayıp sürüklemişler ve Abdullah’ın dayanıklılığı karşısında hayran olup “Keşke Hristiyan olsa” düşüncesine kapılmışlar.. onu çok iyi tanıyorlar, tanıyorlar ve bütün bunlara katlanan birinin ağlamasını görünce de hayrete düşüyorlar.. düşüyor da “Korkuyor musun?” diye soruyorlar. Abdullah ise; “Hayır! Böyle bir tek canla gideceğim için üzülüyorum. Arzu ederdim ki, başımdaki saçlarım adedince canlarım olsun da, onları sevdiğim Allah ve Rasûlünün uğrunda feda edeyim. Ama şu anda buna sahip değilim ve ben burada çok basitçe, sadece bir insan olarak ölüyorum…”

Bizler de, o şanlı sahâbi gibi varımızı-yoğumuzu Allah yolunda infak etsek, ikame etmeyi düşündüğümüz hakikatin ikame edilmesi karşısında yine de az görmemiz, “keşke başımızdaki saçlarımız adedince başlarımız olsaydı da, hepsini feda etseydik” düşüncesine iştirak etmemiz gerekir.

M. Fethullah Gülen

İmân-hayat-İslâm merhalelerinin hepsini bir müceddid mi temsil edecek?

Şimdi müceddid yok; hepsi de vazifesini îfa edip gitmiş. Şimdilerde yapılacak şey, onları tanıyıp onların yorum ve bakış zaviyelerini değerlendirmektir. Madem bugüne kadar gelip-geçen büyükler ve bilhassa çağın düşünürü, böyle bir imân ve Kur’ân hizmeti başlatırken, kendilerini nazara vermemiş ve şahıs yerine “şahs-ı manevî” demişler; demek ki bundan sonra imân ve İslâm hizmeti şahs-ı manevî ile temsil edilecek. Vâkıa bazen içtihad hatası olarak insanlar, yanlışlık yapıp, bir kısım kimselere fazla teveccühde bulunabileceklerdir. Böyle bir durumda, kendilerine teveccüh edilen kimseler eğer hakperest iseler, bu teveccühü, o cemaatin dağılmaması istikametinde kullanacak ve ondan kendilerine bir hisse çıkarmayacaklardır. Tabii böyle bir cemaatin vahdetini temin eden ve onları hizmete yönlendiren zatların da, hiçbir zaman akıllarına gelmeyen, beklentileri olmayan bazı şeylere mazhariyetleri de her zaman söz konusu olabilir. Şayet cemaate yararı varsa, bu tür bir teveccüh de korunmalı. Yoksa kristal bir kâse gibi bütün mevhibe ve vâridatlar taşa vurulup kırılmalı ve her zaman şahs-ı manevînin esas olduğu gösterilmelidir.

 Bu arada bazı şahıslar da vardır ki, aslında hiçbir şey olmadıkları halde, aşağıdan gelen bir saygıyla toplumun canı-kanı haline gelmişlerdir, onu tırnaktan kirpiğe kadar bünyenin her yerinde görürsünüz. Şimdi, eğer bu insanlar, bu kadarcık olsun işe yarıyorlarsa, artık onunla uğraşmanın da âlemi yoktur. Ama bunlar, eğer toplumu yönlendiremiyor ve gerektiği ölçüde o toplumda yenilik ruhunu inşa edemiyor, toplumun her kesimini kucaklayıp onlarla uyum içinde olamıyor, sadece ve sadece kendilerine saygı duyanlarla uzlaşabiliyorlarsa, böyleleri birer puttur; bu putların da kırılması gereklidir. Aslında, toplum içindeki firavunlarla dahi uyum içinde çalışmasını bilemeyen böylelerinin şahs-ı manevîyi temsil adına kabiliyetli oldukları kabul edilemez. Zaten eğer böylelerinde azıcık ihlas varsa, toplumun her kesimiyle uyum içinde olamadığını anladığı zaman, hemen kendini nefyeder ve İbrahim Ethem gibi ferdiyet gaybûbetine gömülür.. gömülür ve kendini bulmaya çalışır; zira, onun böyle bir hizmetin başında daha fazla kalması, kendinde olan bazı şeyleri kaybetmesine de vesile olabilir.

Eğer, başa dönmek icap ederse, diyebiliriz ki: Müceddid bir şahıs olarak beklense de dünyanın globalleştiği, küreselleştiği, “tekârub-u zaman” ve “tekârub-u mekân”ın yaşandığı, birbirinden uzak kitlelerin, bir evin sakinleri haline geldiği dönemde, hizmet, ferd-i ferîdlerle değil, şahs-ı manevî dehâsıyla yürütülmelidir. Bu şahs-ı manevîyi teşkil edecek olanlar da, bu dâireye bir kaşık katkısı bulunanlar olabileceği gibi, dünyalar kadar katkıda bulunan ve herkesle uyum içinde çalışmasını bilen devâsâ kametlerin iştirakiyle de olabilecektir. Evet bu işin husûsiyet gamzeden adamları olmayacaktır ama; husûsi adamlar bu umûmî mektebin muallimi, bu zaman üstü tekyenin ferd-i ferîdi, bu çağları aşkın medresenin baş hocası ve aynı zamanda bu umûmi kışlanın seraskeri olacaklardır. Her nefer, mutlak onda beklediğini bulacak ve herkes en çok kendisiyle ilgilendiği kanaatine ulaşacaktır. İşte o zaman bu engin müsamaha ve anlayış, bu engin ufuk bir mânâ ifade edecektir ki, böyle bir durumda onu kırmanın da anlamı yoktur.

Evet zannediyorum şimdilerde kutbiyet ve ferdiyet daha çok şahs-ı manevîlerce temsil ediliyor. Bazı zamanlarda kutbiyetle gavsiyet beraber bulunduğu gibi, irşada yönelik olması itibariyle bugün, kutbu’l-irşad birkaç tane de olabilir. “Evtad” dediğimiz zevat da ihtimal, bu müşterek anlayış içinde temsil edilecek veya bu anlayışla bütünleşen ve bütün İslâmî cemaatler arasında dağılarak, geleceğin mukaddes ve muhakkak birliğinin canı ve kanı olarak misyonunu edâ edecektir.

Dünya kadar evliyâ ve dünya kadar irşad kutbiyetine merdiven dayamış yediler, kırklar gibi haslar var. Bunlar ayrı ayrı görünseler de, bir gün mutlaka bir birleşme noktasına ulaşacaklardır; zira Efendimiz (sav) “Ruhlar cunûd-u mücennededir, tanıştıkları ölçüde biraraya gelirler” buyuruyor. Aynı ruhu, aynı mânâyı ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar, birbirlerinden uzakta olsalar da, mutlaka bir gün birleşeceklerdir.. tıpkı ırmakların denizlere dökülmesi ve yerinde dağları delerek bazen açık, bazen kapalı engeller karşısında kendilerine yeni mecralar bularak, hedefe ulaştıkları gibi.. ve tıpkı hacca niyet edenlerin Arafat’ta, Metaf’ta, Ravza’da buluştukları gibi, gidip orada buluşacaklardır. Buluşma kasıtları olmasa da, vazife yapmak istedikleri yerler onları biraraya getirecek, buluşturacak; onlar da bu büyük hakikati, ümitbahş “cemm-i gafir”le temsil edeceklerdir.

Fakat bütün bunlar, olabildiğince hasbi ve iddiâsız insanların mevcudiyetine vâbeste ve Allah’ın bir lütfudur. Onun için insanlar, kendilerini, bilhassa hasbilik ve diğergamlık adına çok ciddi hazırlamalıdırlar. İddiasız olmalı ve Mekke dönemindeki insanların fütuhat mevsimini göremedikleri gibi, bunlar da, dünyevî her türlü beklentiden sıyrılarak “rıza” deyip yapmalı ve Allah’ın, sonuna kadar bu işi onlara yaptırmayabileceğini de hatırdan çıkarmamalıdırlar. Evet, bu yiğitler çok vefalı olmalı ama, asla beklentiye de girmemelidirler. Çünkü hizmet, burada mükâfat alınsın diye değil, Allah emrettiği için yapılmalıdır. Şayet burada mükâfat verilirse, o da bir ulûfe olarak değerlendirilmeli ve asla şahıslara maledilmemelidir.

M. Fethullah Gülen

Rüya Teşri Kaynağı mıdır?

Açıklama: Hadiste “rüya nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür” deniyor. Ama rüyanın ilim sebeplerinden biri olmadığını da biliyoruz. Bize rüya-hakikat dengesini nasıl kurmamız gerektiği hususunda bilgi verir misiniz?

Evet, Allah Rasûlü (sav), sahih bir hadîs-i şeriflerinde: “Rüya nübüvvetin kırk altı cüz’ünden bir cüz’dür” buyuruyor. Bu, muhteva ve mânâ açısından peygamberliğin, kırk altı derinliğinden, kırk altı parçasından, ifade ettiği kırk altı mânâsından ve içindeki kırk altı esastan biri mânâlarına gelebilir. Muhakkikîn bu hadîse şöyle bir açıklama getirmişlerdir: Efendimiz, kendisine peygamberlik gelmeden evvel, nübüvvetle alâkalı mes’eleleri, altı ay kadar rüyalarında görüp tanımıştı. Buharî’nin tesbitiyle, Âişe validemiz, Allah Rasûlü’nün rüyalarını sabah aydınlığı içinde gördüğünü ve ertesi gün de, gördüğü rüyanın ayniyle çıktığını naklediyor. Evet, işte bu rüya faslı tam altı ay sürmüştü.. bu ise bir senenin yarısı demekti.. Peygamberlik de yirmi üç sene sürdüğüne göre, bu altı ay, vahyin nazil olma süresinin kırk altı parçasından biri sayılabilir. O, bu dönemde, Gâr-ı Hira’da ve Haticetü’l-Kübra validemizin yanında daha ziyade rüya temrinatıyla peygamberliğe alışıyor ve sonra da, o rüyalar faslının sona ermesiyle vahiy gelmeye başlıyor…

Rüyanın bir diğer yanını Efendimiz şöyle anlatır: “Ahir zamanda en sadık olan şeyler rüyalardır.” Neden? Zira rüyaların arkasındaki gerçek, yani peygamberlik artık yok, hatta bir yönüyle velâyet-i kübra da yok, doğrudan doğruya Efendimizle zaman üstü bir noktada görüşme ve emir alma da yok. Mesela bir İmam Rabbanî, İmam-ı Şazelî, Şah-ı Geylanî, Ahmet Rufaî, Bediüzzaman yok. Bizler hepimiz ümmî insanlarız. Bu açıdan hakikat âleminde,”mişkât-ı nübüvvet”ten alınacak şeyleri doğrudan doğruya elimizi uzatıp alamıyor, zaman üstü olamıyor, peygamberlerle belli kuşakta buluşamıyoruz. Halbuki Cüneyd-i Bağdadî “ben doğrudan doğruya görüştüm, bana rüyamda şunları söyledi veya açıktan açığa bana şu emri verdi” diyor. İşte bizler bütün bunlardan mahrumuz. Durum böyle olunca, bunca günah, bunca karışıklık içinde Allah bize olan lütuflarını rüyalar yoluyla lütfediyor veya bazı saf gönüller sayesinde “yakazalar” vasıtasıyla içimize akıtıyor, başta Efendimiz olmak üzere birçok Sahabe, evliyâ ve mukarrabinle görüştürüp buluşturuyor. Onun için Hz. Sahib-i Şeriat buyuruyor ki, “ahir zamanda en doğru çıkan şeylerden biri de rüyalardır.”

Allah Rasûlü, bu rüyalara mübeşşirat diyor? Mübeşşirat; muştu, bişaret ve müjde ifade eden şeylere denir. Meselâ, siz birgün rüyada görüyorsunuz ki Efendimiz geliyor ve sizin kakül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve: “Ohh sizler cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “neden ya Rasulallah?” diyorsunuz, O da, “tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz” buyuruyor.

Şimdi böyle bir şeye ihtiyacınız var mı, yok mu? Bunca handikap karşısında, sokakların lağım kanalı gibi aktığı, bazı kanalların evimize değişik kanallar adı altında eracif döktüğü bir dönemde, eraciften sıyrılma, doğruyu bulma ve doğrunun zorluğuna rağmen onu yaşama… evet bütün bunlar çok zor şeyler. İşte bu çok zor şeyler karşısında Allah (cc) mübeşşirat ile sizi teşvik ve takdir ediyor olabilir. Bir başka misal; nasıl ana-babalar çocuklarının istemediği, veya zorla kabul ettikleri bir işi onlara yaptırmak istediklerinde şekerleme, çikolata vs. ile onları teşvik ederler; yani onlara avans vererek dediklerini yaptırırlar; aynen öyle de, küfrün bütün üniteleri ile hayata hakim olduğu bir dönemde dine hizmet edenlere Cenab-ı Hakk, şekerleme nevinden mübeşşirat ile onları teşvik edebilir.

Böyle bir dönemde, yani sokakların çirkefliğinden dolayı çoklarının damarlarındaki kanın, şehevât-ı nefsaniye adına galeyâna geldiği bir dönemde inananların böyle teşvik almaları rahmetin bir tezahürü olsa gerek.. işin doğrusu aksi halde, bu çetin yollarda uzun boylu yürümek çok zordur.

Fakat bütün bunlara rağmen, biz rüya insanı değiliz. Çünkü çocuğa her zaman şekerleme verilmez, zira şeker dişleri çürütür. Halbuki insanın sıhhatli, dengeli ve temkinli beslenmesi şarttır. Aksi halde şekerde güç vardır, “beynimiz glikozla besleniyor…” vs. der yemeye devam ederseniz, ömür boyu sürecek hastalıklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte aynen bunun gibi, sizler de herşeyi rüyalara bağlar ve rüyalardan dışarıya çıkamazsanız; bir rüya adamı olarak kalır gidersiniz. “Yakaza” dediğimiz husus da aynen bunun gibidir. Mesela, ben yakazaya inanan biriyim. Bir gün, bir yerde bir zatla, gençlik dönemlerinde, hem de teşvike çok ihtiyacım olduğu bir anda, o zat birden heyecanlandı ve donuklaştı ve bana “Üstad’la falan ve filan şu anda buraya geldi” dedi. Ne dediklerini sorunca, onların mesajını söyledi. Belki ben buna inandım veya inanmadım ama işin doğrusu böyle bir müjde irademe fer verdi.

Ancak, bunlar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir. Mesela, -farz-ı muhal- yakazaten Efendimiz burada bana gelse dese ki: “Sana bir tavsiyem var”, ben de: “Emrin başım-gözüm üstüne nedir ya Rasulallah!” derim. “Bak dün konuştun, bugün de konuştun ama yarın konuşma, bu işte hayır yok” dese ben biraz düşünürüm. Hem de O’ndan aldığım kriterleri kullanarak bu mevzuda yakazeten verilen emri dinlemek lazım mı, değil mi? İşte bunu düşünürüm. Şimdi benim burada konuşmam mübah bir şeydir. Konuşsam da olur, konuşmasam da. Fakat Allah Rasulü din-i mübin-i İslâm’ı tebliğ etmeyi bir mükellefiyet olarak, bilen insanların sırtına yüklemiyor mu? Yine O uyulması ve hüccet alınması gereken sözlerin kendi sözleri olduğunu söylemiyor mu? Öyleyse burada ben, yakazada söyleyen Allah Rasülü’nü değil de dün hayatta iken, peygamber olarak konuşan Rasulullah’ı dinler, tebliğ ve irşad faaliyetine devam ederim. Evet, Nebiler Serveri’ne, ta’zimde bulunma, saygı gösterme başka bir mes’ele, O’nu hüccet ve delil olarak kabul etme, hayatı ve paygamberliği itibariyle O’na uymak başka bir mes’eledir. Yoksa, gerek rüyâ ve yakazalar, gerekse cinleri, şeytanları kullanma yolu ile -hafizanallah- bazı ahvalde inananlar, doğru yoldan sapabilir, sapabilir ve kazanma kuşağında kaybedebilirler. Mesela, Gulam Ahmed, böyle bir handikapın içine düşmüş ve kaybetmiştir. O Yogizmde ve Hinduizmde, ruha kendi gücünü kazandırma konusunda ileri seviyede biri olduğundan, Müslümanlığın üstünlüğünü bu yolla ortaya koyma yolunu tutmuş ve dilini gırtlağına sokup altı ay bir şey yemeden durmaya çalışmıştır. Güya o, bununla Brahmanlara, Budistlere karşı İslâm’ın üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmıştır.. çalışmış ve böyle bir yola girmiştir. Rica ederim İslâm’ı anlatmanın yolu bu mudur? Ve neticede Gulam Ahmed sırasıyla “mehdiyim, imam-ı muntazarım, peygamberim” demiş ve en son hulul ve ittihada inanarak “ben Allah’ım” demiştir.

İşte, cinleri, şeytanları kullanma insanı doğru yoldan çıkartacak böyle bir inhiraftır. Evet, bu tür mes’eleleri yani rüyalarla amel etme, yakazalara güvenme, cinleri kullanma.. hep böyle çok masumane, Müslümanlık duygu ve düşünceleri içinde başlar.. başlar ama bir de bakarsınız ki şirazeden çıkmışsınız. Şimdi, çoklarının dilbeste olduğu bir misal ile biraz daha açayım:

Bize düşen şey Kitab’a ve Sünnet’e uymaktır. Mesela siz göklerde gezip dolaşsanız, zaman-üstülük içinde Efendimizle buluşsanız, Cenab-ı Hakk’ın değişik şekilde tecellileri ile baş başa kalsanız.. işte bütün bunlar, Sünnet’i yaşamanın yanında ceviz kabuğu kadar yer doldurmaz.

O halde saf Müslüman olarak kalalım, zeminde yürüyelim. “Rütbeli olmak değil, nefer olmak daha iyidir” diyelim ve insanlardan bir insan olalım. Hz. Ömer Efendimiz kendisine: “Sen Peygamberi memnun ettin. Ebu Bekir’i memnun ettin. Cennete gireceksin ve firdevsler senin otağın olacak” diyenlere acı tebessümle bakar, “şu dünyaya girdiğim gibi çıksam çok memnun olacağım” der. Ben de, şahsen bunu bulsam çok memnun olurum.

Sizler tertemiz duygularla yaşar, kılı kırk yararcasına “Kitap ve Sünnet” derseniz, “Şeriat-ı garrâ”nın elmas düsturlarını, akyolun prensiplerini hayat düsturu yapar yaşarsanız, Allah da sizi boş bırakmaz, velilere lütfettiğini lütfeder.

Sizin bundan sonra din adına söylenen şeylerin dışında artık alacağınız fazla bir şey kalmamıştır. Gördüğünüz rüya ve yakazalar, şevkinize medar olabilecek şekilde sizi şahlandırıyorsa onunla iktifa etmelisiniz…

M. Fethullah Gülen

Efendimiz (sas) ve Ashabın Beşeriliğinin Keyfiyetini Açıklar mısınız?

Açıklama: Efendimiz ve sahabenin hata yapması ile ilgili olarak günümüzde ortaya atılan sözde düşünceler hakkındaki mütalâalarınız nelerdir?

Son zamanlarda Efendimiz’in de bir beşer olduğundan yola çıkılarak, O’nun ve etrafındaki insanların da hata yapmış olabilecekleri vurgulanmaktadır.

Gerçi, bütün insanların hata yapabileceği bizzat Efendimiz (s.a.s) tarafından haber verilmiştir. Meseleye bu yönden bakacak olursak, onların da bu kaidenin içine girmesi gayet tabiîdir. Ancak, onların hatalarını, bizim gibi sıradan insanların hataları ile aynı seviyede değerlendirmek doğru değildir. Üstad’ın 27. Söz’de belirttiği gibi, Sahabenin kendi aralarındaki çekişmeleri bile, içtihad hatalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ; Hz. Ali (r.a) ile Hz. Muaviye (r.a) döneminde cereyan eden hâdiselerde, bazı Sahabeler Hz. Ali tarafını tutup o grupta savaşa katılırken, bazıları da evlerinde oturmayı tercih etmişlerdir. Hz. Ali (r.a)’nin yanında yer alanlara, neden o grupta yer aldıkları sorulduğunda: “Efendimiz, bir yerde iki imam olursa birini öldürün” demiştir. Madem önce Hz. Ali’ye biat edildi, öyleyse ondan sonra çıkan kişi öldürülmelidir veya o insan gelip asıl imama biat etmelidir..” diyerek, kendilerinin Hz. Ali tarafını tutma sebeplerini açıklamışlardır. Diğer taraftan, İbn-i Ömer gibi kendi evlerinde oturan Sahabelere; neden Hz. Ali tarafını tutmayıp, kendi evlerinde oturdukları sorulduğunda da: Efendimiz, “Fitneler bir gün deniz dalgaları gibi toplum içinde yürüyecek (başka bir hadiste, ‘evlerinizin arasına fitnelerin yağdığını görüyorum’ şeklindedir), o dönem geldiğinde kılıcınızı kırıp, evinizde oturunuz” buyurmuştu. Bundan dolayı da “Kendi evimde oturmayı tercih ettim” demişlerdir. Görüldüğü gibi, her birinin davranışlarını temellendirdikleri bir kısım delilleri var. Evet, Efendimiz’in “İçtihad edip hata eden insana bir, isabet edene de iki sevap vardır” fehvasınca bütün ömürleri doğrunun yanında geçen, bu kudsî insanların davranışları, -velev ki yanlış da olsa- onlara hep sevap kazandırmıştır. Dolayısıyla onların bu hallerini, bizim davranışlarımızla karşılaştırmanın ciddi bir iltibas olduğu kanaatindeyim.

Efendimiz (s.a.s)’in hata etmesi meselesine gelince; tabiat-ı beşer icabı, O da hata edebilir. Bu O’nun bir beşer olmasından dolayı da, tabiî karşılanmalıdır. Ancak O, daima teşrî makamında bulunduğu için, Cenâb-ı Hakk, O’na hata etme fırsatını hiçbir zaman vermemiş veya O’nun yapmış olduğu hatayı, -onların hatalarını “hasenatü’l-ebrar, seyyiatü’l-mukarrabin” çizgisinde değerlendirmek lazımdır- hemen düzeltmiştir

Bu vesileyle günümüzde yer yer: “Allah Rasûlü de beşerdi, O da hata yapmıştır..” türünden serdedilen düşüncelerin, masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim. Zira bu tür mülâhazaların mebdei, fukaha-yı kiramı küçümsemekle; “hüm ricâl, nahnü ricâl/ Onlar da insandı, biz de insanız” sözleriyle başlamıştı. Ebu Hanife, İmam Şafiî.. ne olacak dendiği dönemde ben, bu iş, bir gün Sahabe’nin ve Allah Rasulü’nün de sorgulanmasına gidip dayanacağı endişemi izhar etmiştim. Şimdi sadece onlar değil, maalesef bazı çevrelerce Kur’ân sorgulanmaktadır. Ve tabiî, bugün pek çok insanımız, bu kabil virüslerle ruh hastasıdır. Bana göre o büyükleri küçümseyenler, değil Ebu Hanife, onun bir talebesi ile karşılaşsa idiler, o küçük dillerini yutup tazimle onun ayaklarına kapanacaklardı.

Konuyla alâkalı olması bakımından bir olayı anlatmak istiyorum. Bir ara Tokat’ın Artova kazasında zayıf, çelimsiz bir yapıya sahip eski belediye başkanı Şerif Bey isminde birisiyle tanışmıştım. Ben eskiden, çocukluğumda tuttuğum güreşlerde hiç yenilmediğimden bahsettim. Bunun üzerine o da hayatı boyunca güreşte hiç yenilmediğini söyleyiverdi. Bunu duyunca etraftakiler şaşkınlığa gömülmüşlerdi. Bu kısa şaşkınlık döneminden sonra Şerif Bey: “Çünkü hayatımda hiç güreş tutmadım” deyiverdi. Tabiî hepimiz güldük. Evet, şu zamanda o büyük insanlara atıp-tutmak kolay, ne var ki, günümüzün bu ucuz kahramanları kendi dönemlerinde zirve olan o imamlarla eğer karşılaşsa idiler güçlü bir pehlivan karşısında cılız bir insanın güreşmesi gibi komik duruma düşeceklerdi.

Hasılı, onların hatalarıyla kendi hatalarımızı aynı seviyede tutmanın yanlış olacağı ve bu tür düşüncelerin arkasında art niyetlerin yattığı; o bakımdan da bu mülâhazaların masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim.

M. Fethullah Gülen

İlim-Amel Münasebeti Nasıl Olmalıdır?

Açıklama: İnsan-ı kâmil mertebesine ulaşmada ilim ve amel münasebeti inkâr edilemez. Kur’ân perspektifinden bu meseleye nasıl bakabiliriz?

Tarih boyunca hakkında birçok kitapların yazıldığı bir meseleyi, bir sohbet çerçevesi içinde detaylı olarak anlatmak mümkün değildir. Fakat aklıma gelen iki âyetin sınırları dahilinde sorunuzu cevaplamaya çalışayım; Kur’ân; “Kendilerine Tevrat yüklenip de sonra onu taşımayan (onun buyruklarını tutmayan)ların durumu, Kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Cum’a, 62/5) ve “…Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür (öğüt alır)lar.” (A’raf, 7/176)buyurmaktadır. Dikkatlice mütalâa edildiği takdirde görüleceği gibi, Kur’ân-ı Kerim, ilk âyet-i kerimede elde ettiği bilgileri hayatına yansıtmayan kişileri bir teşbih ile ele alıp, nazarlarımıza sunmaktadır. Onları “yük taşıyan eşeğe” benzetmesi ise, bu tür şahısların durumlarının belki de ancak böyle ifade edilebileceğinden dolayıdır. Çünkü insan bildiği şeyleri, pratiğe döküp ferdî ve içtimaî hayatta kullanmadığı zaman, o bilgi, sahibi için taşınmaz bir yük haline gelir.

 Kur’ân-ı Kerim, diğer âyette ise hakka-hakikate açık olarak yaratıldığı halde onlara karşı gözü kapalı olan insanı köpeğe benzetir. Bahis mevzuu edilen şahsın köpeğe teşbihi konusu üzerinde durmak ve buna intizarî bir teşbih nazarıyla bakmak gerekir. Köpek, yorulduğunda dilini dışarıya sarkıtır ve hararetini atmaya çalışır. Öfkelendiği zaman öfkesini ifade için dişlerini gösterir… Demek ki hakka-hakikate kapalı insanların durumu da böyledir. Aslında bu ve benzeri misallerle insan, insan-ı kâmil olmaya çağrılır. Meselâ namazdaki hâl ve hareketlerde insan hayvanî davranışlardan içtinabla insanî davranışa yönlendirilir. Kendisine kıyamın keyfiyetinden rükuya, ondan secdeye kadar bütün konularda ikazda bulunulur. Yüzün eşek suretine dönme ihtimalinden dolayı başın imamdan önce rükuya ve secdeye gitmemesi; secdede köpek gibi kolların yere serilmemesi, secde aralarında horozun yem gagalaması gibi acele edilmemesi, otururken köpek gibi oturulmaması gibi hususlar, mevzumuza misal teşkil edebilecek hususlardandır. Çünkü ekrem ve eşref olarak yaratılan insan, hareketleriyle bile olsa hayvana benzememeli; o, hep ötelere müteveccih olarak yaşamalıdır.

Vâkıa burada, âyetleri ezberleyip kafalarında tuttukları halde onları hayatlarına tatbik etmeyen Tevrat cemaati anlatılır. Fakat vakıa böyle olsa bile kendimizi bu durumdan tecrid edip sadece âyeti Tevrat ehline mahsus olarak düşünemeyiz. Kur’ân’a muhatap olup Allah’ın emirlerine mazhar olmuş, fakat hayatını bu emirlerin aydınlatıcı tayflarıyla tablolaştıramamış, sadece Kur’ân’ın hamallığını yapan insanların durumu da Kur’ân cemaati olsa bile, bu âyetin anlattığı hakikat içerisinde mütalâa edilmesi gerekir. Zira Kur’ân’ı öğrenip başkalarına anlattığı halde, kendi içinde onunla ayrı bir derinliğe ulaşamamış bir insanın halini bundan daha güzel anlatmak mümkün değildir.

İnanıyorum ki; bu âyetin ifade ettiği kategoriye giren insanlar ahlâk kriterleriyle değerlendirildiğinde; bazılarında eşek ahlâkı, bazılarında köpek ahlâkı tesbit edilecektir. Meselâ, birisi, bilgili omasına rağmen kendisinde marifet ve muhabbet adına bir şey yoksa, onun genel davranışlarından ortaya karakteristik bir eşek tipi çıkabilir. Yine bilgiyi başkalarına karşı tahakkümde kullanıp, diğer insanlara tepeden bakan bir insanın davranışları, bütün yönleriyle test edildiğinde köpeğin davranışlarıyla aynı olduğu ortaya çıkacaktır.

Halbuki önemli olan insan olmaktır. Allah (c.c), bizi insan olarak yaratmış ve bize verdiği bu payeyi davranış ve ahlâkımızla korumak mecburiyetini yüklemiştir. Zira burada insaniyeti muhafaza, ötelerde insan olarak kalma adına tek ve önemli bir teminattır.

İnsan, bir günde dört defa değişebilecek kadar değişken bir varlıktır. Her yeni gün, insana yeni bir ufuk açar ve insan, yer yer kendisinin ve çevresindekilerin mahiyetini görebilir. Meselâ çevresindeki insanları düşman olarak gören bir insan, kendisini yılanlar içinde kalmış sanabilir. Halbuki bu, kendi mahiyetinin yılanlaşmasıdır ve o kişi nefsinin saldırısına maruz kalmış demektir. Fakat o, bu durumu kendi nefsine vermeye razı olmadığından dolayı genelde yılanı, köpeği, akrebi çevresindeki insanlarda arar.. arar ama asıl yılan kendi nefsi olduğu için de bir türlü bulamaz. Aslında “Senin en büyük düşmanın içinde taşıdığın nefsindir” fehvasınca o, yılanı kendi içinde aramalıdır.

“Allahümme ente Rabbî, lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke…/ Ey Allah’ım! Sensin benim Rabbim, Senden başka ilah yoktur, beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum” hakikatinin çerçevesinde, meydana gelen terslikleri herkes kendi nefsinden bilmeli, başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmeye çalışmalıdır. Herkes, çözülmez gibi görünen problemlere çözüm getirmek için hata ve kusurları üzerine almalı, kendisini kötülüklerin merkezi, başkalarını da iyiliklerin merkezi olarak görmelidir.

Bütün problemlerin çözüm yolu işte bu anlayıştır ve genel terbiye de bunu gerektirir.

M. Fethullah Gülen

İslâm’da “insan hakları” mevzuunda bizlere neler söyleyebilirsiniz?

İslâm, evrensel bir dindir. Dolayısıyla İslâm’ın “haklar” meselesine verdiği ehemmiyet ve bakış açısı, bütün varlığı kuşatır mahiyettedir.. evet o, bütün “haklar”ı koruma altına almıştır. Öyleki onun “haklar” mevzuundaki bu geniş perspektifinden insanların yanı sıra hayvanların bile yararlanmaları sözkonusudur.

Allah Rasulü (s.a.s)’nün hayat-ı seniyyelerinde, bu konuyla alâkalı pek çok örnek bulmak mümkündür:

Bir keresinde O, bir muharebeden dönüyordu. Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıvermişlerdi. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, onların başlarında pervaz etmeye başladı. Allah Rasulü bu duruma muttali olunca fevkalâde celallendi ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu (Ebu Davud, Edeb:164).

Sadece Allah Rasulü (s.a.s)’nün bu misaldeki heyecanı bile, İslâm’ın -diğer konularda olduğu gibi- “hak” mevzuunda her şeyi kucaklayan bir sistem olduğunu isbata kafidir ve bir başka sistemde bu seviyede engin bir “hak” düşüncesini bulmak da mümkün değildir.

Kur’ân-ı Kerim, bir insanı öldürme mevzuunu, bütün insanlara karşı işlenmiş bir cinayet şeklinde ele alır ve.. “Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu(n hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” (Maide, 5/32) buyurur.

“Hak” mevzuundaki bu hassasiyeti hiçbir dinde, hatta hiçbir modern hukuk sisteminde bulmak mümkün değildir. Evet İslâm, bu meselede çok titiz davranmış ve bir insanın öldürülmesini, topyekün insanlığın öldürülmesine denk tutmuştur. Gerçi Kur’ân ve Sünnette isim tasrih edilmese de; Tevrat kaynakları itibarıyla Hz. Adem’in çocukları olan Habil ve Kabil olduğunu anladığımız “Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü, ve kaybedenlerden oldu” (Maide, 5/30) âyetiyle Kur’ân kardeşini öldüren ilk katilin kötü akıbetine dikkat çeker.

Kur’ân-ı Kerim başka bir sûrede haksız yere birini öldüren insanın ebedî cehennemde kalacağını vurgular ve: “Her kim bir mü’mini kasden öldürürse -onun cezası-, içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır” (Nisa, 4/93) der.

Böyle bir mülâhaza ile beraber, burada âyetteki “hâliden” kelimesinin altını bilhassa çizmek isterim. Zira burada, “ebeden” lafzı eklenmeden sadece “hâliden” ifadesi kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in başka âyetlerinde “ebedî” mânâsına “ebeden” kelimesi de kullanılmaktadır. Her şeye rağmen, âyette kullanılan “hâliden” lafzından hareketle İbni Abbas ve ondan sonra gelen Tabiîn imamlarından bazıları, Allah’ı inkâr edenler gibi insanı öldüren bir katilin de ebedî azaba müstahak olacağı şeklinde yaklaşımları vardır ki, insan haklarının önemini ifade etme bakımından çok mühimdir.. ve İslâm’da “insan hakları sistemi” de bu esaslardan hareket edilerek geliştirilmiştir. Nitekim Efendimiz (s.a.s)’in sahih hadisleriyle beyan buyurdukları gibi, bir insan, kendi canı, aklı, malı, nesli ve dini uğrunda ölürse şehit olur. Buna göre aynı zamanda bu hususlarda mücadele verme cihad sayılmıştır. Dünyadaki bütün hukuk sistemlerinde temelde bu beş esasın birer umde olarak kabul edildiği ve korunduğu da bir vâkıadır. Bu konu, bizim hukuka esas teşkil eden usûl kitaplarımızda da mevcuttur. En başta din gelir ve onun mutlaka korunması gerekir. Ondan sonra da diğer esaslar gelir ki herbiri korumakla mükellef bulunduğumuz hayâtî esaslardandır.

İşte İslâm, insan haklarına bu temel prensipler açısından yaklaşır ve her ferdi, onları muhafaza ve müdafaa etmekle mükellef kılar. Bu itibarla da böyle bir dinde kat’iyen insan haklarının ihmal edildiği söylenemez. Ayrıca, sadece İslâm dinindedir ki insan, Allah’ın halifesi ünvanıyla taltif edilmiş ve ona bahşedilen bu yüce paye sayesinde onun eşyaya müdahale etmesine izin ve imkân verilmiştir. Ve yine İslâm’da insan; kendini ve neslini koruma, çalışma ve teşebbüs hürriyeti gibi hürriyetlerle serfiraz kılınmıştır. Öyle ki, ne bu konuyla alâkalı başka sistemlerin getirdiği prensiplerle İslâm’ın karşısına çıkmak ne de meselenin herhangi bir olumsuz yanını göstermek mümkün değildir. Evet, insana gerçek hak ve değeri İslâm vermiş ve onun bütün haklarını muhafaza altına alarak ona sahip çıkmıştır.

M. Fethullah Gülen

Hümanizm düşüncesine İslam’ın bakış açısı nedir?

Sevgi, günümüzde en çok işlenen konulardan biridir. Aslında sevgi, bizim inanç ve gönül üzerinde dünyamızın pörsümez gülüdür. Her şeyden evvel Cenab-ı Hakk kâinatı, muhabbet atkıları üzerinde bir dantela gibi örmüştür ve varlığın bağrında her zaman en büyüleyici bir edayla seslendirilen musıkî, sevgidir. Aile, toplum ve milleti teşkil eden fertler arasında en güçlü münasebet sevgi münasebetidir. Sevgi, anne-babadan evlada şefkat şeklinde; evlattan anne-babaya ise saygı şeklinde tecelli etmektedir. Âlemşümul sevgi ise, bütün varlıktan, varlığın her parçasına karşı yardımlaşma ve tesanüd şeklinde kendini göstermektedir.

Varlığın ruhuna tamamen sevgi hakimdir. Her varlık, bir sevgi zemzemesi içinde, kâinat çapındaki o çok geniş koronun ferdi olarak Allah’tan aldığı bir büyülü nağmeyi kendi üslubu ile yeniden eda ve icra etmektedir. Ancak, varlıktan insanlara, varlığın cüz’i fertlerinden diğer cüz’i fertlerine karşı bu sevgi teatisi, gayr-i iradi olarak cereyan etmektedir. Çünkü iradesi ve meşieti olmayan varlıklarda tamamen ilahî irade ve ilâhî meşiet hâkimdir. Bu açıdan insanlar, varlıktaki bu sevgi senfonizmasına iradeleriyle iştirak ederek; mahiyetlerinde var olan sevgiyi geliştirip ve onu insanca icra edebilmenin yollarını araştırırlar. Tabir-i diğerle, sevginin sû-i istimal edilmesine meydan vermeden, kendi tabiatlarına karşı bir aşkınlık içinde, hem gerçek bir teavün ve tesanüd ortaya koymalı, hem de insanî, veya fıtrî hukuk açısından varlığın ruhunda mündemiç bulunan genel âhengi korumalıdırlar.

Hümanizm, günümüzde üzerinde ulu-orta konuşulan ve şuraya-buraya çekmeye müsait meseledir. Hususiyle de bazı çevreler, İslam’daki cihad konusunu, muhakemesi yetersiz avamın kafasını karıştırarak onların gönüllerinde İslam’a karşı şüphe uyarmaya çalışmakta ve gene zihinlere mücerred, dengesiz bir hümanizm anlayışı empoze etmeye çalışmaktadırlar. Evet, bir taraftan; şekavet yapan, ülkenin birliğine-bütünlüğüne dokunan, hatta memleketi bölmek isteyen, asırlardan beri devam edegelen bu ülke ve bu ülke insanının varlık ve bekâsına karşı cephe alıp tahribatta bulunan insanlara karşı acımalı, merhamet etmeli deyip, diğer taraftan önlerine bir kısım ruhban ve papazları da alarak, insanların gözyaşlarına bakmadan o masumları öldürenlere ve vahşetin -âvam ifadesiyle- en daniskasını yapanlara seyirci kalanların bu garip tavırlarını hümanizmle te’lif etmek zor olsa gerek.

Mü’min, yüklendiği misyon itibariyle meseleleri abartarak, çarpıtarak, olduğundan farklı gösterme gibi bir aldatmacaya bilerek girmez. Bu açıdan sırât-ı müstakim ve Kur’anî itidalin temsilcisi olan Allah Rasûlü ve onun temsil ettiği gerçeği cemaat halinde en mükemmel şekilde temsil eden Sahabe-i kiram, sevgide de itidal ve dengenin temsilcisi olmuşlardır. Şimdi bu konuyu asrı saadetten bir-iki örnekle müşahhaslaştırmak istiyorum.

1) Fakir, tarihteki konumu ve üzerine aldığı misyonu açısından Abdullah İbn-i Hüzafe (r.a)’yi Bizans içinde Hz. Ömer (r.a)’in bir casusu, bir (ajanı) olarak değerlendiriyorum. Abdullah (r.a), Hz. Ömer döneminde önemli bir misyon yüklenmiş ve bu işi yaparken de yakayı ele vermiştir. Bunun üzerine de hasımları, kendisine akıl almaz işkencelerde bulunmuşlardır. Hatta çok muteber siyer kitaplarında; başının kaynayan sulara sokulduğu, bazen yüzünün etleri, bazen de saçlarının döküldüğü de ifade edilmektedir.

Bütün bu olup biten şeyleri manastırın bir menfezinden seyreden bir papaz, Abdullah ibn-i Hüzafetü’s-Sehmî’nin göstermiş olduğu cesaret karşısında hayran kalır. Ve bu şanlı sahabiyi karşısına alarak ona şöyle bir teklifte bulunur:

– Oğlum cesaretine hayran kaldım. Şimdi sana üç dakika mühlet vereceğim. İhtimal bir-iki dakika sonra seni öldürecekler. Bunu iyi değerlendirirsen hem dünyada hem de ukbada mesud olursun. Zira bu üç dakika içinde sana Hıristiyanlığı telkin edeceğim. Artık bundan sonra ölsen bile gam yeme; çünkü Hz. Mesih’e kavuşacaksın.

Abdullah ibn-i Hüzafetü’s-Sehmî’nin çehresinde bir tebessüm belirir ve ardından papaza şunları söyler:

– Aziz peder! Şimdiye kadar beni kimse dinlemedi. Bu üç dakika fırsatı verdiğinizden dolayı bilmem size ne kadar müteşekkirim. Çünkü bu üç dakika içinde hak din olan İslâmiyeti öğretererek, size gerçek kurtuluş yolunu gösterebilirsem ölsem bile gam yemem…

Evet bu hâdise, İslâm’ın en kritik anlarda dahi, hatta ölürken-öldürürken bile taviz vermediği; genel dinamik ve disiplinlerine bağlılığı açısından çok önemlidir. Ayrıca bu hâdise bize, İslâm’ın sevgi ve muhabbet ikliminin ne kadar geniş olduğunu göstermesi bakımından da fevkalâde câlib-i dikkattir.

2) Bir Sahabi naklediyor: Hz. Ömer (r.a)’le beraber, bir manastırın önünden geçiyorduk. Orada sakalı göbeğinde, iki büklüm, bembeyaz saçlarıyla yaşlı bir papaz belirdi. Hz. Halife-i rûy-i zemin, onu görünce, dizlerinin bağı çözüldü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Niye ağlıyorsun ya Emire’l-Mü’minîn?” diye sorulduğunda, Hz. Ömer mealen şu cevabı verdi: “70-80 yaşına girmiş fakat hâlâ insanlığı sâhil-i selâmete götüren ve kaptanlığını bizzat Hz. Muhammed’in yaptığı gemiye binememiş.” İşte İslam’ın evrensel sevgisi budur.

Halbuki, o dönemde çokları, insanları tahrik edip, Müslümanlığın önünü kesmek için lâzım gelen her şeyi yapıyordu. Ne var ki Hz. Halife-i ruy-i zemin Allah Rasulü’nden tevarüs ettiği sevginin tezahürü olarak o anda hasm-ı âzamı sayılan biri karşısında hıçkırıklarını tutamayıp iki büklüm oluyor ve ayaklarının bağı çözülüyordu.

Konuyla alâkalı daha yüzlerce misal getirilebilir. Zannediyorum, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bu mevzudaki müşahede, tavır ve davranışlarının, talebelerinin tavır ve davranışlarından geri kalmayacağını siz de takdir edersiniz. Çünkü O, Rehber-i Ekmel, Muktedâ-yı Küll ve Rahmeten li’lÂlemîn’dir.

İslâm’ın ruhundaki sevgiye uyanmış Tabiîn ve Tebe-i tabiîn döneminde öyle insanlar yetişmiştir ki, farkına varmadan ayağıyla bir çekirgeye basmışsa, hemen halifeye gelip, bunun cezasının ne olduğunu sormuştur. Camilerimizin nûrefşan çehrelerine baktığımız zaman alınlarında kuş için yapılmış yuvacıkları görürüz. Bu, ecdadımızın sevgideki derinliğinin bir ifadesidir. Bizim içimizde insanların yanında hayvanları bile koruma adına öyle müthiş ve başdöndürücü, eserleriyle bugün bile ibretâmiz öyle levhalar vardır ki, başka bir yerde bunları göstermek mümkün değildir.

İslâm’ın âlemşümul prensipleri çerçevesinde sevgi mülâhaza ve düşüncesi çok dengelidir. Zira zulmedene gösterilen sevgi ve merhamet, onu iyice saldırgan yaptığı gibi, aynı zamanda başkalarına da tecavüze teşvik eder. Bu sebeple âlemşümul sevgiyi tehdit eden bu tür insanlara karşı merhamet edilmez. Çünkü zalime gösterilen merhamet, mazluma karşı yapılmış en büyük merhametsizliktir.

M. Fethullah Gülen

Takva ne demektir ve takvaya ulaşabilmek için nelere dikkat etmek gerekir?

Allah’tan hakkıyla korkmaya “takva”, takvayı hayat felsefesi olarak benimsemiş, duygu, düşünce ve amellerini buna göre ayarlayan insana da “müttaki” denilir. İstikamet ise, hayatı Allah Rasulü’nün verdiği ölçülerde yaşayıp, ifrat ve tefritler içine düşmemeye denir. Müslüman, her davranışında olduğu gibi takvada da istikamet üzere olmalıdır. Takva adına Efendimiz (sas)’in belirlediği çerçevenin ötesinde bir kısım zorlayıcı unsurlar ortaya koymak ve pratikte de onları uygulamaya çalışmak şer’î sınırların dışına taşmak demektir.

 Bu cümleden olarak, insanlar beş vakit farzın dışında nafileler için zorlanmamalıdırlar.. zorlanmamalı ve sadece düşünce olarak tahşidat yapılıp meselenin ehemmiyeti üzerinde durulmalıdır. Mesela, bu çerçevede teheccüdün âlem-i Berzaha açık bir menfez olduğu, insanın iç yapısını aydınlatması gerektiği, bunun için gecenin karanlığında, hiç kimsenin olmadığı anlarda, bütün semavatın ve arzın Hâlik’ı olan Allah’a yönelmenin şart olduğu anlatılabilir. Evrâd ü ezkâr mevzuunda da aynı hassasiyet gösterilerek, bunca nimetleri lutfeden, -liyakatımız olmasa bile- gücümüzün fevkinde olan bunca işe imza atmayı bize nasip eden Allah’a karşı çok dua etmemiz gerektiği ifade edilmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri’nin bazen talebelerini teheccüde kaldırdığı bir gerçektir. Yalnız onun talebeleri zaten kendi irade ve ihtiyarları ile her gece teheccüd kılan insanlardır. Onun için bunu bir zorlama olarak kabul etmek imkânsızdır. O halde bu noktada Hz. Üstad’ın yaptığı şey, sadece onları uyandırmaktan ibarettir.

Aslında Cenâb-ı Hakk’ın bunca lütuf ve ihsanlarının temadisi, o ölçüde kavlî, fiilî ve hâlî şükrü gerektirir. Çünkü bu nimetler görmezlikten gelinerek Allah’a şükredilmezse; “Andolsun şükrederseniz elbette size daha fazla veririm ve eğer nankörlük ederseniz azabım pek çetindir” (İbrahim, 14/7) âyetinin hükmünce Allah’ın azabına uğrama ihtimali vardır. Onun için nafile ibadetlerin üzerinde ısrarla durmak ve onları telkin etmek herkesin aslî vazifeleri arasında mütalâa edilmelidir.

Ayrıca müessiriyet açısından bu tür meselelerin yaşayan insanlar tarafından dile getirilmesi onların kabulünde daha etkin olacağı izahtan vârestedir. Öyleyse bırakın farz namazları; nafileleri şu ya da bu sebeple, kaçıran ve bu yüzden, yemekten iştahı kesilen insanlar, tebliğ ve irşad faaliyetinde öncü rol oynamalıdırlar ki, anlatılan şeyler tesir icrâ edebilsin.

Takva mevzuunda dikkat edilmesi gereken esaslardan birisi de, helâl-haram meselesidir. Zira büyük-küçük haramlara karşı tavır almayan ve bu mevzuda dikkatsiz yaşayan kişilerin, gerçek takvayı yakalayabileceklerine ihtimal vermiyorum. Böyleleri Kur’ân’ı okusalar da, o âyetlerin insan ruhunda uyardığı taraveti duyamazlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, muttakîleri hidayete eriştiren bir kitaptır. Müttakînin temel özelliği ise, haramlardan olabildiğine kaçınması ve farzları hakkıyla yerine getirmesidir.

Gerçek takva mertebesine ulaşabilmede, dünyaya bakış açısının da önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Evet dünyanın, insanları hem hayra hem de şerre sevkeden iki yönü vardır. Hadisteki ifadesiyle dünya, “mü’minin zindanı ve kâfirin Cennetidir.” Bir diğer ifadeyle âhiretin tarlasıdır.. evet, insan bu dünyaya bir defa gelir ve âhirette burada ektiklerini biçer. Onun için burada bize ihsan edilen gençlik, sıhhat, zenginlik, hayat ve vakit.. gibi nimetlerin kıymeti bilinmeli ve bu nimetler fevtedilmeden en iyi şekilde değerlendirilmelidir. Çünkü bunlar bizim için dünyaları elde etmeye yetecek kredi kartları gibidirler. Ne var ki, bütün bu nimetlere sahip oldukları halde, deryada yaşayıp da onun kıymetini idrak edemeyen mâhiler gibi, bu nimetlerin şuurunda olmayan zavallılar da yok değildir. Evet insan her şeye rağmen daima ukbâ buudlu yaşamalıdır.

Takvayı elde edebilme veya onda yeni yeni buudları yakalayabilmede bir diğer önemli mevzu da, senenin belirli parçalarında gündelik işlerden sıyrılıp metafizik gerilimi sağlayabilecek şeylerle meşgul olmaktır. İnsan böyle dönemlerde dağarcığını doldurmalı, yeni mesaî döneminde, burada kazandığı aşk u şevkle rantabl olarak çalışmalıdır. Evet, bu gayeye yönelik ayrılan zaman, hazırlanan zemin ve yapılan faaliyetler dünya ve ukbâ hayatı için vazgeçilmez ve yeri de başka birşeyle doldurulamaz olan dinamiklerdir.

Bu bahsi kapatırken, Kur’ân’ın beyanına dayanarak takvaya ulaşmış insanların bir özelliğine daha temas edelim: Onlar ayakta iken, oturarak veya yanları üzerine yatarken, daima Allah’ı anarlar. Kendilerini O’nun varlık ve birliğine götürecek âfâkî ve enfüsî delilleri tefekkür eder ve Rabbilerine şöyle yalvarıp yakarırlar: “Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru!. Rabbimiz, Sen birini ateşe soktun mu, onu perişan etmişsindir, zâlimlerin yardımcıları yoktur. Rabbimiz, biz, ‘Rabbinize inanın’ diye imânâ çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle beraber al. Rabbimiz, bize, elçilerine vaadettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil, perişan etme. Zira Sen, verdiğin sözden caymazsın.” (Âl-i İmrân, 3/191-194)

M. Fethullah Gülen

Ehl-i Kitabla olan diyalogun keyfiyetini Kur’an ve Sünnet ışığında açıklar mısınız?

İnanan insanlar, imanlarına göre tavırlarını çok iyi belirler ve mesajlarını verilmesi gerektiği şekilde verirlerse, ülkemizde ve hattâ dünya üzerinde çok iyi bir diyalog ortamının meydana geleceğine inanıyorum. Bu sebepledir ki her mesele gibi bu, konuda da Kur’an ve Allah Rasulü’nün üslûbu esas alınarak yapılacak şeyler ona göre yapılmalıdır.

 Bakara sûre-i celilesinin başında Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “Kur’ân hidavete ulaştırır.” (Bakara, 2/2) Daha sonra da bu müttakilerin kim olduğunu açıklar: “Gaybe iman eden, namazı dosdoğru kılan ve rızık olarak verdiklerimizden infakta bulunanlar. Ve aynı zamanda sana ve senden önceki (Peygamberlere) indirilen(ere iman edenler. Ve onlar Âhiret’e de kesin bir yakin içindedirler.’ (Bakara, 2/3,4) Kur’ân bu ayetleriyle bizi, çok yumuşak ve biraz da kapalı bir üslûp kullanarak, geçmiş peygamberleri ve onlara indirileni kabule çağırır. Daha Kur’ân’ın başında, ondan istifade için böyle bir şartın getirilmesi, bana Ehl-i Kitap ile diyalog adına çok önemli geliyor.

Allahü Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur: “Ehl-i Kitap’la tartışırken en güzel bir şekil ve uslî.ıbda tartışın.” (Ankebut, 29/46) Kur’an, bu ayetiyle de bize, üslûbda takınacağımız tavrı ve sergilememiz gereken edebi salıklıyor. İslâm’da münazara şekil ve üslûbu konusunda Bediüzzaman’ın söyledikleri son derece dikkat çekicidir: O, “Münazarada karşıdakinin mağlubivetivle memnun olan insan, insafsızdır” der ve bunun sebebini de şöyle açıklar: “Onun mağlûp olmasıyla siz bir şey kazanmazsınız; siz mağlûp olup da, o kazanmış olsaydı, o takdirde bir yanlışınızı düzeltmiş olacaktınız.” Evet, münazarayı, nefsi adına değil de, gerçeğin ortaya çıkması adına yapan insanın tavrı bu olmalıdır. Buna karşılık, siyaset meydanlarında, sadece hasmı mağlûp etme düşüncesiyle yapılan münakaşalara baktığımızda, o tartışmalardan olumlu hiçbir netice çıkmadığı da açıktır. Öyleyse, müsâdeme-i efkârdan, yani fikirlerin çarpışmasından hakikatın ortaya çıkması için, karşılıklı anlayış, saygı, hakperestlik gibi düsturlar kat’iyen kulakardı edilmemelidir. Bu da Kur’ânî bir düstur olarak ancak, iyi bir diyalog ortamında gerçekleşebilir.

Yukarıda geçen ve Ehl-i Kitap’la en iyi ve en güzel şekilde münazarayı emreden âyetin devamında “ancak zulmedenler hariç” kaydı vardır. Zulüm, En’âm suresinde yer alan “imanlarına herhangi bir zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte güven onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır” (En’am, 6/82) ayetine Allah Rasulü’nün getirdiği yoruma göre şirk ve kâinatı tahkir u tezyif mânâsında küfürle eş anlamda kabul edilmiştir. İnsanın, kendi vicdanında Allah’ı ifade eden bütün dilleri susturması zulümlerin en büyüğüdür. Aynı zamanda zulüm, başkalanna haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma manâlarına da gelir. O açıdan zulüm, bir yönüyle şirki ve küfrü de içine alan, dolayısıyla da şirk ve küfürden daha büyük bir günahtır. Çünkü, her müşrik veya kâfir, başkalarına haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma anlamında zalim olmayabilir. Halk arasında meşhur mânâsıyla zulmedenlere, şekavet adına silahlananlara, hem insan hak ve hukukunu, hem de Allah hakkını çiğneyenlere karşı kanunlar çerçevesinde mukabele de bulunmak bir esastır.

Ehl-i Kitab’ın zalim olmayan kesimiyle münasebetlerimizde, şiddetli davranma ve onların iflahını kesme düşüncesi İslâmî bir düşünce ve davranış değildir. Böyle bir düşünce ve davranış İslâmî olmaktan öte, İslâmî kaide ve prensiplere aykırı bir çarpıklık demektir.

Bir başka yerde, Mümtehine sûresinde, “AIlah sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı, adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü AIlah, adaletli olanları sever”(Mümtehine, 60/8) buyurulmaktadır. Bu ayetin inmesiyle alâkalı olarak, Hz. Esma validemizin müşrike olan analığının, Mekke’den Medine’ye gelip validemizle görüşmek istemesi nakledilir. Hz. Esma, Allah Rasûlü’ne gelir ve müşrik analığıyla görüşüp görüşemeyeceğini sorar. Bunun üzerine bu âyet nazil olur ve görüşmenin de ötesinde, ona iyilikte bile bulunmasının herhangi bir mahzuru olmadığı ifade edilir. Bahse konu olan bu kadın bir müşriktir. Allah’a, Ahiret Günü’ne ve peygamberliğe inananlar için belirlenecek tavrı da anlayışlarınıza havale ediyorum.

Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde içtimaî diyalog ve hoşgörü açısından üzerinde durulabilecek yüzlerce ayet bulmak mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, müsamaha ve hoşgörüde dengenin yakalanabilmesidir. Kobraya merhamet etmek, onun ısırdığı insanların hukukunu yemek demektir. Hümanizmanın o kadarı, rahmet-i İlâhiyeden fazla merhamet etme iddiası demektir ki, böyle bir tavır ise merhametin kendisine saygısızlık ve başkalarının hukukuna da tecavüzdür. Dolayısıyla, hoşgörü ve diyalog arayışı, hiçbir şekilde Allah’ın anlatılıp tanıtılmasından geri durmayı gerektirmez. Evet, Kur’ân’ın ve Sünnet-i sahiha’nın ruhu sıkıldığında bazı hususî haller müstesnâ, orada hep müsamahayı görürüz. Bu müsamahanın atkıları Ehl-i Kitaba, hatta bir mânâda kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır.

M. Fethullah Gülen

“Ahirzamanda Hz. İsa nüzul edip Hz. Muhammed’in ümmetinden olacaktır” deniliyor. Bu sözü izah eder misiniz?

Açıklama: “Nasraniyet ya intifa veya istifa edip İslâmiyete terk-i silah edecektir. Hz. İsa da nüzul edip Hz. Muhammed’in ümmetinden olacaktır” deniliyor. Bu sözü izah eder misiniz?

Evvela; Bu söz, Kur’ân-ı Kerim’deki “De ki: “Ey Kitap EhIi! Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na bir şeyle şirk koşmamak, Allah’ı bırakıp da birbirimizi mabud edinmemekten ibaret olan ve bizimle sizin aranızda müsavi bulunan bir kelimeye geliniz.” Eğer bundan yüz çeuirirlerse, deyiniz ki: “Şahit olun biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmran, 3/64) “Müminlere insanların en şiddetli düşmanlık edenleri (bazı) Yahudiler ve müşriklerdir. Onlara sevgi yönünden yakın olanlar da “Biz Nasraniyiz” diyenlerdir. Onların mü’minlere sevgileri, onlarda büyüklenip ululuk taslamayan keşiş ve rahiplerin olmasındandır.”(Mâide. 5/82) gibi bir kısım âyetlerden mülhem gibi ve âdeta bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Evet hakiki Hıristiyanlar, tevhid dinine yaklaşıp, ilhad ve inkârcılığa karşı Müslümanlıkla ittifak ve ittihad ederek, kıyamete kadar umûmi mânâda kafirlerin üstündeki mevkilerini muhafaza edeceklerdir.

 Sâniyen; Efendimiz (s.a.s), birçok hadis-i şeriflerinde, yeryüzünde bir gün mutlaka Kur’ân-ı Mucizül-Beyan’ın şehbal açacağını ifade etmektedir. Tarihe baktığımızda, bunun bir ölçüde gerçekleştiğini görsek de, küre-i arz çapında beklenen o ruh ve mânânın henüz bütün bir insanlık için, ifaze-i feyzettiği söylenemez. Yani Efendimiz (s.a.s)’in sağ eliyle sol eli henüz birleşmemiştir. Her ne kadar Müslümanlar beş kıtada at oynatmışlar ve bu yerlerde hakimiyet-i İslâmiyet vaki olmuşsa da, O (s.a.s)’nun nescettiği ruh, mânâ ve espri yeryüzünün bütününü kuşatıcı ve kucaklayıcı bir keyfiyete ulaşmamıştır. Ne var ki, Efendimiz (s.a.s)’in, belli bir zamânâ ait verdiği bişaret ve müjdeler ışığında, dünya çapında o kucaklayıcılığın gerçekleşmesiyle alâkalı herhangi bir ümitsizliğe kapılmak da yanlış olur.

İslâmiyet’in, herkese bir bereket kaynağı haline gelmesi, tabir-i diğerle dünyada devletler muvazenesinde yerini alması, kendi orijini ile herkes tarafından tanınıp bilinmesine bağlıdır. Bu itibarla da, hâl-i hazırdaki duruma bakıp ümitsiz olmaya gerek yoktur. Zira Müslümanlar, Sasanilerle karşılaşmadan 25 sene evvel, Sasaniler o dönemin en muhteşem devletiydi. O kadar ki, İstanbul önlerine kadar gelmişler, çok ağır şartlar altında, o dönemin başka bir süper gücü olan Doğu Roma İmparatorluğu ile bir anlaşma imzalayarak, onları haraca bağlamışlardı. Bundan birkaç sene sonra Kur’an’ın da ifadesiyle bu defa da Rumlar, Sasaniler üzerine galebe çalmışlardı. Daha sonra ise, bu her iki süper güç de İslâm a teslim-i silah ederek, pek çok tebasıyla Müslüman olma yolunu seçmişti.

Başta Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin işaret ve bişareti olmak üzere, Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifadesiyle, ahir zamanda, “Hz. İsa (a.s)’nın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevilik dini zuhur edecek, yani Rahmet-i İlahiye’nin semasından nüzul ederek, hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı saflaşıp durulaşarak hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, manen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir.” Aslında, günümüzde bazı yorumlar da insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek mahiyette değildir. Zaten hakkıyla karşılayabilseydi; komünizm bir alternatif olarak onun karşısına çıkmazdı. Nitekim komünizmin doğmasına vesile olan da bir ölçüde içtimaî, idarî, siyasî hatta akîdevî bir yetersizlikti ki, o ma lum tarihi hadiseye sebebiyet verdi. J. J. Rousseau dinleri tahlil ederken, “Hıristiyanlık, insanlara manevî bir dünya kurar ama onlara içtimaî ve siyasî ölçüler göstermez ve bu çeşit bilgiler hakkında bir şey söylemez. Bu ise, içtimaî ruha aykırıdır. Hıristiyanlığın kurduğu dünyada yaşamak isteyen insanlar, bir cem’iyet teşkil edemezler” mealindeki sözleri, bazı hususların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini vurgular gibidir. Bu sebeple de bütün bir dünya, ümitsiz ve karamsar ruhlarına iman ve heyecan kazandıracak mesih soluklu yiğitler beklemektedir.

Burada yeri gelmişken bir arkadaşımın Almanya’da başından geçen bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Bu şahıs Alman bir çiftin evinde pansiyoner olarak kalıyor. Onun İslâm’ı, hayatıyla en güzel şekilde temsil etmesinin tesirinde kalan bu çift, sonunda Müslüman oluyorlar. Neden sonra evin erkeği, hidayetine vesile olan arkadaşıyla sohbet ederken kendini tutamıyor ve ona şunları söylüyor:

“Seni hem çok seviyorum, hem de sana çok kızıyorum. Seni seviyorum çünkü benim hidayetime vesile oldun. Ama sana aynı zamanda çok kızıyorum çünkü eğer sen, buraya iki-üç ay evvel gelmiş olsaydın, benim babamın da hidayetine vesile olacaktın. Hayatını ahlâkî değerler itibarıyla tertemiz geçirmiş olan babam, maalesef İslâm’ın güzel yüzüyle tanışamadan ölüp gitti…”

Evet, ruh dünyası böylesine sarsık ve bunalımlı olan batı, onu bu buhrandan kurtaracak havariler beklemektedir. Sadece fert olarak değil -inşaallah- pek yakın bir gelecekte, topyekün insanlık olarak hak ve hakikat hüzmeleri, ışığa hasret hemen her noktaya götürüldüğünde, İslâm’a fevc fevc dehaletlerin olacağı görülecektir. Üstad Hazretleri’nin buyurdukları gibi ortakuşak ülkelerinin gözbebeği olan Türkiye, İslâım’ ın zeki evladı Mısır’ı, Rus mekteb-i harbiyesinde okuyan Türkistan ile duygu, düşünce birliğine erdiğinde dünya muvazenesindeki dengeler de hak ve adalet yönünde değişecektir. Bu itibarla Hıristiyanlık, ya kendi çıkmazlarında inat ederek bunalımda kalacak ya da sâfîleşerek, kendi özüne yani tevhid düşüncesine ulaşacaktır. Bugün Batı’daki birtakım gelişmeler, onların ikinci şıkkı tercih ettiklerini ve edeceklerini göstermektedir. Evet bugün, Müslüman olmasa da, “Hıristiyanım ama, Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi Allah’ın Rasulü olduğunu kabul ediyorum” diyenlerin sayıları düne nisbeten kat kat artmaktadır.

M. Fethullah Gülen

Hücümat-ı sitte nedir, İzah eder misiniz?

İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Hayat baştan başa, değişik boy ve derinlikte bir imtihanlar zinciri olarak devam eder durur. İnsan tâ çocukluğundan başlayarak ruhunun bedeninden ayrılacağı ana kadar hayatının her karesinde bu imtihanlarla yüz yüzedir. Bediüzzaman Hazretleri, “Hücumât-ı Sitte” adıyla Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı kısmında, “İns ve cin şeytanlarının altı desiselerini inşaallah akim bırakır ve hücum yollarının altısını da seddeder” diyerek bu imtihanların en tehlikeli olanlarını “hubb-u cah, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet ve tenperverlik” olarak tesbit etmiştir.

 Şimdi Bediüzzaman’ın tespit ettiği bu hastalıkları yine onun perspektifinden icmalî olarak izah etmeye çalışalım. Hubb-u cah; makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir. Bediüzzaman insandaki bu duyguyu, “İnsanda, ekseriyet itibarıyla, hubb-u cah denilen hırs-ı şöhret ve hodfuruşluk ve şan ve şeref denilen riyakârâne halklara görünmek ve nazar-ı âmmede mevki sahibi olmaya, ehl-i dünyanın her ferdinde cüz’î, küllî arzu vardır. Hatta o arzu için hayatını feda eder derecesinde şöhretperestlik hissi onu sevk eder” diyerek hulasa eder. Hubb-u cah, kalbin üzerine zift çeken ve ruhu felç eden kötü bir haslettir. Gönlünü böyle bir hastalığa kaptırmış talihsizlerin, bakışlarının bulanıp yol ve yön değiştirerek çıkmaz sokaklara girmeleri her zaman ihtimal dahilindedir. Gerçi hubb-u cah dediğimiz bu virüsün her insanda az-çok bulunması tabiîdir. İşte bu itibarladır ki, şayet bu his, meşru bir zeminde tatmin edilme yoluna gidilmezse, kendini böyle bir duygu ve düşünceden kurtaramayanların, hem kendilerine hem de içinde bulundukları topluma zarar vermeleri kaçınılmazdır. Böyle bir zararın telafisi ise oldukça zordur.

İkincisi, korkudur. İnsan korkuyla iradesine kement vurarak onu gemleyebilir. Bilhassa günümüzde ehl-i gaflet, korku hissiyle insanları sindirmeye çalışmaktadır. Bediüzzaman “İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade edip onunla korkakları gemlendiriyorlar. Bunlar avamın ve bilhassa ulemanın bu damarından çok istifade ediyorlar, korkutuyorlar, evhamlarını tahrik ediyorlar” deyip, meseleyi biraz da zaman ve mekan unsurlarıyla gözler önüne sermiştir. Hak ve hakikate inanmış bir sinenin bu marazdan kurtulması, ancak imanıyla metafizik gerilime geçip “Bin izzetim, bin haysiyetim ve bin şerefim olsa da, hepsi bu uğurda feda olsun. Ölüm ancak Allah’ın elindedir” kanaatleriyle aşılabilir. Zira kimseden korkmamanın yegane çaresi, korkulması gereken gerçek kaynaktan korkmakla mümkündür.

Üçüncü desise, tamâ’dır. Tama, birşeyi hırsla istemek, açgözlülük ve doymazlık mânâlarına gelmektedir. Allah Rasulü (s.a.s), “Eğer ademoğlunun iki vadi altını olsaydı muhakkak üçüncüsünü isterdi. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur. Allah ise tevbe edenin tevbesini kabul eder” sözleriyle tamâ’ın esiri olan insanların halet-i ruhiyelerini resmedip sunmaktadır. İnsan ancak, “yiyin, için fakat israf etmeyin” (A’raf, 7/31) ayetini kendine bir ölçü kabul edip, harcamalarını israfa varmayan bir ölçüde yaparak tamâ’dan sıyrılabilir. Ayrıca bazı kötü ruhlar, tama damarına girip inanmış sineleri kendi menfur emellerine alet edebilirler. Bediüzzaman, “Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bir senelik hayat-ı dünyeviyeye bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye bazen vesile olur. O pis hırsla, gazab-ı İlahiyi kendine celb eder ve ehl-i dalâletin rızasını kazanmaya çalışır” diyerek dikkatleri böyle bir tehlikeye çekmektedir.

Dördüncü husus, ırkçılıktır. Irkçılık fikri ilk defa Avrupa’da Durkheim ile başlamış ve sonraları da devlet-i âliyenin sonunu hazırlayan âmillerden birisi olmuştur. Zira ırkçılık mülâhazasıyla sıbğatullah hakikatine mazhar olmuş milletimizi, Türk’ü Kürd’e, Kürd’ü Boşnak’a, Boşnak’ı da Arnavut’a vurdurarak birbirine düşürmüşlerdir. İslâm, ırkçılığı dinin önünde tutan böylesi bir milliyetçilik anlayışına karşıdır. Evet İslâm’daki iman bağı sayesinde kabilecilik ve ırkçılık tamamen ortadan kaldırılmıştır. Ashab-ı Kirama bakıldığında birçoğunun farklı ırktan olduğu hemen müşahede edilir. Mesela Hz. Ebu Bekir Arap, Hz. Bilal Habeşli, Hz. Suheyb Bizanslı ve Hz. Selman ise Farslı’dır. Bunların hepsi farklı iklim ve farklı ulusların insanları olmalarına rağmen İslâm potasında birleşerek birbirleriyle kardeş olmuşlardır. Zaten “Muhakkak ki Allah yanında en üstün olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır” (Hucurât. 49/13) âyeti bu hakikati belgeler mahiyettedir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi İslâm, bir yandan ırkı, dinin önünde tutan menfî bir milliyetçiliği reddederken diğer yandan da müsbet milliyetçiliği tesbit buyurmuştur.. tesbit buyurmuştur; zira soy-sop, milliyet ve kavmiyet de bir gerçektir. Ayrıca bu “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık” (Hucurât, 49/13), ayetinde yerini alan içtimaî bir vakıadır. Bediüzzaman da, bu gerçeği çok güzel bir şekilde teşhis etmiş ve bu teşhisini şu ifadelerle dile getirmiştir: “Şu müsbet fikr-i milliyet, İslâmiyete hadim olmalı, kale olmalı, zırhı olmalı; yerine geçmemeli. Çünkü İslâmiyetin verdiği uhuvvet içinde bin uhuvvet var: alem-i bekada ve alem-i berzahta o uhuvvet baki kalır. Onun için, uhuvvet-i milliye ne kadar da kavi olsa, onun bir perdesi hükmüne geçebilir. Yoksa onu onun yerine ikame etmek, aynı kalenin taşlarını kalenin içindeki elmas hazinesinin yerine koyup, o elmasları dışarı atmak nevinden ahmakane bir cinayettir.”

Beşinci desise; insandaki en zayıf ve en tehlikeli olan enaniyet (benlik) duygusudur ve insanın mahiyetinden ilk defa sökülüp atılması gerekli olan bir şeydir. Zira benlik anaforuna kapılan talihsizlerin, hak ve hakikati görüp bilmesi ve gözleri bağlı olduğu için de yoldan çıkmadan hedefe yürümeleri çok zordur. Bediüzzaman, “Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enaniyetle vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda eh-i dalâlet eneye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, ancak eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, mademki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, işte böyle bir hâl, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafında toplandığımız hizmet-i Kur’aniye, eneyi kabul etmiyor, nahnü (biz) istiyor.” sözleriyle bu şeytanî sıfata karşı bizi tetikte olmaya çağırır.

Altıncısı günümüzde ciddi bir maraz halinde hak erlerinin pek çoğunun ayağına dolaşan tenperverlik (rahata düşkünlük) hastalığıdır. Evet içtimaî ruhu uyandıran, kitleleri irşad edip insanlığa yükselten bir davanın müntesipleri, bu yüce dava uğrunda kat’iyen tenperverliğe girmeden, maddî-manevî her şeylerini feda etmeye hazır olmalıdırlar. Üsturevî mahiyette Hz. İbrahim’in servetiyle alâkalı anlatılan bir menkıbe vardır. Aslı olmasa da, faslı bize bir şeyler anlatır. Hz. İbrahim’in o kadar çok koyunları ve bu koyunların çobanları vardır ki, o kendi dönemi itibarıyla en zenginlerinden sayılır. Bu kadar geniş bir serveti peygamberlik mansıbıyla telif edemeyen -hangi mülâhazadan kaynaklanırsa kaynaklansın- meleklerden bazıları, “Acaba peygamberlik mansıbıyla bunca servet nasıl te’lif edilir” şeklinde bir soru tevcih ederler. Cenab-ı Hak da “Bu servet onun gönlüne girmiş mi girmemiş mi gidin deneyin” der ve bunun üzerine melekler, vahiy meleği Cibril-i Emin reisliğinde insan suretinde temessül ederek Hz. İbrahim’in yanına gelirler. Burada melekler onun duyacağı şekilde “Subbûhun, Kuddûsün, Rabb’ül-melâiketi ve’r-rûh” diyerek marifetlerini ifade ederler. Bu kelimelerin her biri, Cenab-ı Hakk’ı takdis ve tesbih adına çok iyi seçilmiş kelimelerdir. Kalbi lahutî esintilere açık olan Hz. İbrahim, böyle bir tesbih duyunca çok hoşuna gider, “Allah aşkına bu ne güzel şey! ” şeklinde hayretini bildirir ve “servetimin üçte biri sizin olsun, dediklerinizi bir kere daha söyleyin” der. Melekler bir daha söylediklerinde Hz. İbrahim, “yarısı sizin olsun”, bir kere daha söylediklerinde ise “çobanlarımla beraber size köle oldum” karşılığını verir. Bunun üzerine Cibril kendini tanıtır ve “Ben Allah’ın meleğiyim. Bunlara ihtiyacım yok, fakat Rabbim senin sadakatini göstermek istedi ve seni bizimle imtihan etti” der ve oradan ayrılırlar. Evet ak yolun hak yolcuları, rahat ve rehavet girdabına kapılmadan niyetlerinde sadece Allah rızası olduğu halde hep yollarına devam etmelidirler.

Hasılı; Allah’ın sonsuz rahmetine karşı, O’na olan ümit ve teveccühü bir lahza olsun kaybetmeden, daima nazarlar O’na yönlendirilmeli ve murakabe hissiyle meşbû, olarak hareket edilmelidir. Böylece aksiyon ruhu dumura uğramayacak ve “Hücumât-ı Sitte”de zikredilen desiselere kapınılmadan, günahların hacaletinden ve ümit kırıcılığından sıyrılıp af kevserlerinden kana kana içerek ruhlara inşirah veren sonsuz rahmetlere ulaşmak mümkün olacaktır.

M. Fethullah Gülen

Kendimize karşı hoşgörü nasıl ve hangi ölçülerde olmalıdır?

Açıklama: Son yıllarda iç ve dış dünyada her kesime karşı yeni bir diyalog ve hoşgörü ortamı oluştu. Dış dünyaya karşı başlatılan bu hoşgörü, kendi dünyamızda, bilhassa problemlerle karşı karşıya kaldığımızda nasıl ve hangi ölçülerde olmalıdır?

Hoşgörüde esas olan, bir gayeye baş koymuş insanlar olarak -hatta mümkün olsa bu bütün millet fertlerinin iştirakiyle gerçekleştirilebilse- kendi içimizde meydana gelen problemleri anlayışla karşılayabilsek ve dışarıya karşı göstermiş olduğumuz hoşgörüyü ewelâ yakın çevremize gösterebilsek ki bu, haddizatında gerçek hoşgörü kahramanı olmanın da temel özelliğidir.

Bir kere böyle davranmak, herkese karşı ilan ettiğimiz hoşgörüyü dar bir daireye hapsetmek demek değildir; bu hoşgörünün devam ettirilebilmesi, yakınlarımızdan başlayarak, dalga dalga, daire daire çevremize açılmamızın mantıkî yoludur. Çünkü, gelecekte uzaklar yakın olacak ve dünya küreselleşerek, bir köy haline gelecektir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak şimdiden kaçınılmaz görünmektedir. Ama böyle bir sürecin devamı herşeyden ewel aynı prensibi, aynı düşünceyi benimsemiş olanlarla anlaşma ve uzlaşmaya bağlıdır. Zira yakın dairede meydana gelebilecek problemler önlenmeden ve mevcut problemler de çözülmeden, muhit hattında müessir olmak imkansızdır. Aslında Sahabe-i Kiram arasında da yer yer değişik problemler yaşanmıştır; ama önemli olan, o şok hadise anında olumsuz neticeler doğuracak tepkilere yol açmadan o problemleri çözebilmektir.

Bir Arap şairinin, “Ben şimdiye kadar sizinle yakındım. Bundan sonra evimin uzak olmasını arzu ediyorum ki, size yakınlığımı koruyayım” manâsında güzel bir sözü vardır. Bu, “öyle anlaşılıyor ki, evim yakın olduğu sürece size yakın olamayacağım. Her zaman yüz yüze geleceğiz ama, içimde devamlı bir uzaklık olacak. Onun için evimi biraz uzağa götüreyim de, yakınlığımızı koruyayım’ demektir. Bu biraz evvel arzettiğim düşünce ile yakından alâkalıdır. Nitekim, uzakta olanlarla aramızda her ne kadar belli mesafeler bulunsa da, karşımızdakinin tafralarına, hiddet ve şiddetine ve o şiddetin getirdiği risklere muhatap olunulmadığı için, onunla her zaman bir yakınlık kurmak mümkündür. Bu sebeple önemli olan, aynı çatı altında, her türlü probleme rağmen o yakınlığı koruyabilmektir ki, bence gerçek hoşgörü kahramanlığı da işte budur.

Müsaadenizle burada Asr-ı Saadet’ten bir örnek arzetmek istiyorum: Bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a) arasında bir tartışma olur. Hz. Ebu Bekir, Hz Ömer’i kızdırır. Hz. Ömer de kızgın bir vaziyette oradan çekip gider. Bu defa Hz. Ebu Bekir kalkıp gider ve kendisine hakkını helâl etmesini ister ise de Hz. Ömer ona cevab-ı savab vermez. Derken Hz. Ebu Bekir, Efendimiz (s.a.s)’in yanına gelir ve Hz. Ömer’le arasında geçenleri anlatır. Bir müddet sonra da Hz. Ömer gelir. O da kısaca olup biteni nakleder. Bu sırada Hz. Ebu Bekir, “Vallahi ya Rasûlallah, ben çok suçluyum. Ömer haklı idi” der. Ama Allah Rasulü Hz. Ömer’e dönerek, “Arkadaşımı bana bırakmanız gerekmez mi? Ben, “Ey insanlar, şüphesiz ben, Allah’ın hepinize gönderdiği elçiyim” dediğimde beni yalanladınız.. evet, herkes yalanlarken Ebu Bekir, “Sen doğru söyledin” dedi” buyururlar.

Evet, sahabî dahi olsa, fıtratın gereği olarak insanlar arasında her zaman bazı problemlerin yaşanması gayet tabiîdir. Ama, yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi önemli olan, bu problemleri büyütmeden sineye çekmek ve hoşgörünün öğütücü ikliminde eritmektir.

M. Fethullah Gülen

Materyalist bir zihniyetle şekillenen günümüz insanına İslam gerçeğini nasıl bir üslupla anlatabiliriz?

Açıklama: Materyalist bir zihniyetle şekillenen -hususiyle günümüz Batı- insanlarına, metafizik yanı daha ağır basan İslam gerçeğini nasıl bir üslupla anlatabiliriz?

Fizik alemi, metafizik alemin üzerine çekilmiş tenteneli bir perdedir. Fizik alemine endeksli nazarların, bu tenteneli perdenin arkasını müşahede etmeleri çok zor, hatta imkânsızdır. Evet, bizim içinde bulunduğumuz bu âlem, mülk âlemidir; ancak bu alemden melekût âlemine aralanmış bir kısım kapılar da vardır. Ne var ki, bu kapı aralıklarından, o kapıların arkasını, eşyanın verasını ve öteleri müşahede edebilmek için de basirete ihtiyaç vardır. Her şeyi madde âlemine münhasır görüp, mânâ âlemine karşı kapalı olan talihsizler, eşya ve hadiselerin dış yüzüne takılıp kalır da iki adım ötesini göremezler.

Bugün bu türlü manevî körlüğü materyalistler temsil etmektedirler. Bütün materyalistler, dolayısıyla da körler her şeyi maddede arar ve fizikî dünyada çözmeye çalışırlar. Pozitif ilimlere esas teşkil edebilecek yollara veya tesbit ettikleri verilere “var” derler de, onun dışında tecrübî ilimlerin sahasına girmeyen şeyleri aslâ kabul etmezler.

Böyle bir durum daha çok Batılılar için söz konusudur. Şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, bugün Batı’da fiziğin yanında metafiziğe açık birçok insan vardır. Nitekim ruhtan maddenin meydana gelmesini kabul etmeyen materyalistlerin -şayet Batılıların anladığı mânâda pozitif insanlarsa- Hz. Mesih’i kabul etmeleri de mümkün değildir. Çünkü Hz. Mesih, babasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu sebeple Batı’da, sayıları az da olsa madde âlemini her şey kabul etmeyen dünya kadar düşünür ve ilim adamının mevcudiyeti de söz konusudur.

Evet, Batı bir dönemde, neseb-i gayr-i sahih bir sistem sayılan komünizm ve sosyalizmi daha sonra ise maddeyi esas alarak kapitalizmi kabul edip göklere çıkarmıştı; öyle ki, iktisadî, içtimaî ve idarî hayatının esaslarını tamamen bu materyalist düşünce üzerine bina ediyor ve ona göre örgülüyordu. Bu açıdan da, Marks’ın nokta-i nazarıyla, bugünkü Batı dünyasının düşünür ve bilim adamları arasında esasta bir fark yoktur. Bunlara göre her şey, ağız, yemek borusu ve bağırsaklar arasında cereyan edip durmakta ve daha başka bir mânâ da ifade etmemektedir. Madde esas alındığından ötürü materyalist düşünce onların duygu, düşünce ve fikir hayatlarına, hatta dinî hayatlarına da tesir etmiştir. Öyle ki onların dinî dünyalarında dahi âhirete ait meseleleri bulmak çok zor, hatta imkânsızdır. Bu sebeple, materyalizme kilitlenmiş gönüllere, büyük ölçüde maneviyata dayanan, maneviyat kaynaklı ve maneviyat buudlu hakikatları anlatmak bir hayli zordur. Nitekim Hz. Mesih ve havarileri de Batı’ya Hıristiyanlığı anlatırken çok zorlanmışlardır. Dahası bütün azizler, bazı dönemlerde hak ve hakikat adına birşeyler anlatsalar da, netice itibarıyla birçok açıdan materyalizm ve Roma putperestliği karşısında yenik düşmüşlerdir. İnsan, bazı önemli yerleri gezerken bu gerçeği bizzat müşahede edebilir. Fakir, bir yerdeki müşahedelerim karşısında şöyle demiştim: ‘`Hıristiyanlık buraları fethetmeye gelmiş ama, belli ölçüde mağlup toplumun düşünce tarzına yenik düşmüş.” Çünkü görülen manzara, aynı zamanda bir duygu, düşünce, mantık ve felsefeyi anlatmaktaydı. Zira yüreğinde aşk ve heyecan duyan herkes, bir maddeye sığınmış, ruhundaki derinliklerini ve heyecanlarını da bununla ifade etmeye çalışmış. İşte bu durum bize Batı’nın körkütük maddenin esiri olduğunu göstermektedir. Bu açıdan nebi mesajı, havari vasıtasıyla gitmiş; ancak materyalizm dalgakıranına çarparak kırılmış ve asıl hüviyetini kaybetmiştir. Zaten daha sonraki değişim ve dönüşümlerle her şey daha bir belirginleşmiştir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, duygu ve düşünceleri materyalizm potasında yoğrulmuş ruhlara İslâm’ı anlatmak kolay olmasa gerek. Vakıa onlara, peygamber mantığı diyebileceğimiz üslupla birtakım hakikatler anlatmak mümkündür ama, bütün bunlarla belli bir seviye katedilse de -kanaat-ı acizanemce Batılı ya hak ve hakikatları ulaştırmada kullanılması gereken dil, kâlden ziyade Müslümanın hâl dili olmalıdır. Bugün Kur’an ve Sünnet’in mantıkî yapısına dair elimizde birçok eser mevcuttur, ama şu bir gerçek ki, Müslüman olan Batılıların Müslümanlıklarının arkasında, mantıkî yollarla izah ve çözümlerden daha ziyade İslâm’ın ıuhî hayatının iyi temsil edilmesi yatmaktadır. Bu insanlar, Muhyiddin İbni Arabî, Mevlâna ve Yunus Emre gibi İslâmî duygu ve düşünceyi pratiğe döken hâl insanlarının diriltici ikliminde öbek öbek İslâm’ın nur halkasına dehalet etmektedirler. Evet, Batılıların İslâm’a koşmalarının arkasında pozitif ilimlerin ve rasyonalizmin dilinden daha güçlü ve tesirli bir beyan vardır ki, o da, İslâm’ın temsil yoluyla seslendirilen hâl besteli, Kur’ân ve Sünnet güfteli ruhî hayatıdır.

Burada Asr-ı Saadetten bir tablo ile mevzuyu müşahhaslaştırmak yararlı olacak. Mekke döneminde müşriklerin, Müslümanları halleriyle tanıma fırsatları olmamıştı. Çünkü Müslümanlar, İbni Erkam’ın evinde gizli bir şekilde ibadet yaptıklarından dolayı, müşrikler onların lahutî iklimlerini müşahede edemiyor ve dolayısıyla da İslâmî hayatlarını bilmiyorlardı. Daha sonra ise Müslümanlar, müşriklerin şiddetli tazyik ve dışlamaları sebebiyle, Mekke’yi bütün bütün terkedip Medine ye hicret etme mecburiyetinde bırakıldılar. Medine döneminde de müşriklerden iyice uzaklaştıkları için aradaki uçurumlar daha da açıldı ve bunun paralelinde müşriklerin nefreti de iyice arttı. Kur’an’ın “fetih” dediği Hudeybiye Anlaşması, bütün bu uçurumların kapanması adına Müslümanlar ile müşrikler arasında âdeta bir köprü olmuştu. Evet, Hudeybiye sayesinde Müslümanlarla müşrikler yeniden aynı çatı altında bir araya geldiler ve Müslümanlar, açıktan açığa kendilerini anlatma fırsatı buldular; müşrikler de onların hayat tarzlarını, yaşayışlarını, hal ve tavırlarını, ruhî enginliklerini görebildiler; gördü ve onların o mükemmel hayatlarından etkilenerek fevc fevc İslâmiyet’e dehalet ettiler.

Günümüzde bir kısım kimseler, bağırıp çağırarak İslâm’a hizmet ettiklerini zannetmektedirler. Halbuki Müslümanlığın en inandırıcı sesi, hâl ve tavır televvünlü yaşam tarzıdır. Hz. Bediüzzaman’ın zuhur ettiği dönemde dünya kadar söz sultanı insan vardı, ama onların pek çoğunun söyledikleri sözler, bulundukları meclislerde ve yazdıkları kitaplarda kaldı. Bediüzzaman ise Kur’ân’ın elmas düsturlarını ve Nebevî ahlâkı önce yaşayıp daha sonra çevresine anlattığı için sesi, sözü her yanda mâ kes buldu.

Hasılı, İslâm’ın yeniden gönüllerde makes bulması ve fevc fevc dehaletlerin yaşanılması için, onun teoriden pratiğe dökülmesi ve Müslümanların İslâm’ın çağlar ötesini aydınlatan mesajlarını, hâl dilleriyle seslendirmeleri gerekmektedir.

M. Fethullah Gülen

Dinî-dünyevî hayatımızda dengenin önemini izah eder misiniz?

Hayatın her alanında denge çok önemlidir. İnsan, itikadî meselelerden ibadet ü taata, ondan yeyip içmesine, ondan da uzak-yakın çevresiyle münasebetlerine kadar her konuda dengeli davranma mecburiyetindedir. “Rabbinin senin üzerinde hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin hakkı var. Her hak sâhibine hakkını ver” mülâhazasıyla her ferdin ciddî bir denge ve temkin üzere olması gerekmektedir. En başta, kulluk anlayışının çok iyi yorumlanması gelir. Bilindiği gibi Allah’ı zikirde asıl gâye, rıza-yı İlâhî’yi elde etmektir. Onun dışında keşf ü kerâmete nâil olma, fevkalâde hallere ulaşma gibi şeylerin hiçbiri asıl gâye değildir ve “ehlullah” onlara hayız kanı nazarıyla bakmış ve hiç mi hiç itibar etmemişlerdir. Bu türden şeyler, talepsiz olarak insanın samimî sa’y ve gayretine terettüp edebilir. O zaman kul “Rabbim bu senden gelen bir armağandır” der ve sevinç endişe karışımı mülâhazalarla kabul eder. Ama bu mevzuda ona yakışan, daima bir vefâ eri tavrıyla “Rabbim! Bende bir vefâsızlık mı gördün ki şekerleme veriyorsun?” diyerek sadakat duygusunu bir kere daha kontrol etmesidir.

Yine bir insanın, Rabbisiyle olan münasebetini tanzim etmesi için, illa da bir inzivâhâneye çekilmesi de şart değildir. O, bazen hem varlığın hem de kendi hayatının yorumunu sürekli yenilemek, taze tutmak ve muhasebe, murakabe, aşk-u şevkle de aynı şeyleri elde edebilir. Bu çizgideki bir insanın gâfilâne geçen bir zamanı olamayacağı için o, kullukta derinleştikçe derinleşir ve kendini huzurda hisseder. Bir örnek vermek gerekirse; meselâ bir tabibin, insan anatomisi ve insan fizyolojisiyle alâkalı araştırmaları, bu konularla alâkalı sürekli onun düşünce ufkunu biler ve keskinleştirir. Belki bu yüzden İmam Gazali Hazretleri, “İhyau Ulumi’d-Din” adlı eserinde, tıp ve din ilmine aynı ölçüde önem verir ve bunlardan birinin ihmalini millet-i İslâmiye adına çok büyük ihmal sayar. Nasıl ihmal sayılmaz ki! Çok basit bir misal vermek gerekirse; siz, ayağınıza batan en küçük bir tırnaktan ızdırap duyuyor, yok mu bunu dindirecek birisi? diyorsunuz. O anda birisi gelip o acıyı dindiriyor. İşte bu insan, sizin nazarınızda âdeta bir Hızır gibi olur. Büyük küçük bütün hastalıkların tedavisinde inanmış her hekimin durumu aynıdır. Eğer insanların, insanlara yararlı olması açısından bir insanın sevap kazanması bahis mevzuu ise, bir toplum insanı olarak, halka dönük hizmetleriyle inançlı hekimler evliya sayılır ve hiç kimse velilikte onlara ulaşamaz. Öyle zannediyorum inancı olan bir hekim, sadece icra-i tabâbetle bile kurtulabilir. İşte bu bir dengedir ve bunun böyle kabul edilmesi çok önemlidir. Dînî ilimlerde de durum aynıdır; siz, Rabbim deyip inzivâya çekilirseniz, beri tarafta dünya kadar insan küfür ve ilhad ızdırabı içinde kalır. Çünkü din adına onlara bir şeyler anlatılması gerekirken anlatılmamış olur.

Bu mevzuyla alâkalı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde yaşanmış bir hâdiseyi örnek olarak arz etmek istiyorum. Efendimiz’in evde olmadığı bir zamanda, zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir grup erkek gelir ve Rasulullah’ın ibadetlerinden sorarlar. Sordukları husus kendilerine açıklanınca, onu az bulur ve “Biz kim, Efendimiz kim? O, Allah’ın (celle celâluhu) geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği bir insan.” derler. Sonra da içlerinden biri: “Ben artık hayatım boyunca her gece sabaha kadar namaz kılacağım”, ikincisi: “Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiçbir gün terk etmeyeceğim”, üçüncüsü de: “Kadınları terkedip, onlara hiç temas etmeyeceğim” der ve ayrılırlar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), olaydan haberdar olunca onları bulur ve: “Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Hâlbuki Allah’a yemin ederim, Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Ama ben, bazen oruç tutar, bazen yerim; bazen namaz kılarım, bazen de uyurum; kadınlarla beraber de olurum. (Benim yolum, sünnetim budur), kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” buyurur. Görüldüğü gibi Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), amelde yapılan herhangi bir ifrâta, bir masiyete öfkelendiği gibi öfkeleniyor. Masiyet, İslâmî hayatta dengeyi bozan, insanı kendi yörüngesinden çıkaran bir şey ise, amelde ifrât da aynı mânâda bir dengesizliktir. Dolayısıyla ona karşı da çok dikkatli olmak gerekir.

Hayatta, hemen belki hepimizin bir kısım dengesizlikleri olmuştur. Meselâ; ben Trakya’da görev yaparken, beşerî garîzelerim yükselmesin, dolayısıyla gençliğin vermiş olduğu arzulara takılıp kalmayayım düşüncesiyle, günün bir öğününde sadece kalorisi olmayan bir şey yerdim. Oysaki Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu tür duyguları kontrol için oruç tutmayı tavsiye etmiştir. Belki az yeyip az uyuyup, iman hizmeti adına daha çok koştursa idim, aynı neticeyi elde edebilirdim. Yine o zamanlar, “Allah’ım, bana hastalık ver, ağrımla sızımla meşgul olayım da, kendi nefsimi unutayım” diye dua ettiğim olmuştur. Hatta, nefsimi kahretmek için daha ağır isteklerde bulunduğum da olmuştur. Ama bütün bunlar, yanlış şeylerdi ve bu mevzuda dengeyi bilememekten kaynaklanıyordu. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah’tan af ve âfiyet isteyin” buyuruyor. Dolayısıyla, bize de Efendimiz’in bu mevzuda bizden istediği ölçüyü korumak düşerdi.

Zannediyorum günümüzde dengenin korunamadığı diğer bir husus da, anne-baba hakkı ve akraba ziyaretleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de bu husus üzerinde ısrarla durur ve onlara saygıyı kendisine ibadetle birlikte zikreder. Öyle ise bu mevzuda bize düşen şey, iman ve Kur’ân’a hizmet düşüncesiyle en önlerde koşarken dahi, her fırsatta gidip onların ellerini öpmek ve gönüllerini almaktır. Haddizatında çok işimiz olabilir ve onlar bizimle aynı çizgi üzerinde bulunmayabilirler. Ne var ki, dünyaya gelmemize vesile teşkil etmeleri yönüyle, onları razı etme adına, -Allah’a isyanın dışında- ne yapılsa değer.

Netice olarak; insanın bir şeyi baştan plânlarken gecesini gündüzünü, hastalığını, yaşlılığını hesap ederek, sonuna kadar işi götürebilecek şekilde plânlaması, başladığı işi tamamlama esaslarına bağlaması ve taşıyamayacağı yükün altına girmemesi önem arz eder.

M. Fethullah Gülen

Günümüzde hak taraftarlarının mağlup ve mazlum durumda olmalarının sebebi nedir?

Peygamber terbiyesi görmemiş düşünce, öteden beri hep kuvveti önde tutmuş ve onu temsil edeni hep haklı görmüştür. İslâm ise, bunun aksine kuvveti değil; hakkı üstün tutmuş, ona değer vermiş; her şeyi ona bağlamış ve hak sahibini güçsüz dahi olsa, hakkını alıncaya kadar onu güçlü kabul etmiştir. Günümüzde İslâm’ı temsil edenlerin genel durumuna bakıp: “Şayet hak üstünlük gerektirseydi, onu temsil eden Müslümanların mağlup değil, gâlip durumda olması gerekmez miydi? Başka bir ifadeyle, batılı temsil eden milletler hâkim ve güçlü durumda iken, Allah’a, Kur’ân’a, Peygamber’e.. sahip çıkan insanların mazlum ve mağdur durumda olmasının hikmeti nedir? şeklinde şüpheler daima akla gelebilir.

İslâm’a göre yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kuvvet haktadır ve ona hiçbir şey galebe edemez. Bu izâfî değil; mutlak bir hüküm ve esastır. Yalnız bu mutlak hakikatin, kendiliğinden hayata geçmeyeceği de açıktır. O, kendine sahip çıkan, hak cephesinde yer alan insanların güç, gayret, işbilirliği vb. özellikleri ile hayata hayat olur. Aksi halde, birçok şeyin heder olduğu gibi, bu mutlak hakikat da heder olur gider.

Burada hakkın üstünlüğünü sağlayacak bazı esasları şöyle sıralayabiliriz:

Bir; Hakka ulaştıracak vesilelerin de hak olmasına dikkat edilmelidir. Hak yolunda batıl vesilelerin kullanılması, hakkın ve haklının mağlubiyetini netice verebilir. Bu da kitlelerin hakk’ın hakkaniyeti, doğruluğu, geçerliliği vb. noktalarda şüphelere düşmesine sebep olur. Hâlbuki, kitleleri böylesi bir tereddüde sevketmeye, hiç kimsenin hakkı yoktur.

Meseleyi bir örnekle izah edecek olursak; meselâ, İslâm, ahlâk kurallarının toplum çapında yaygınlaşıp kökleşmesi ve buna bağlı olarak kötülüklerin silinip gitmesi, ya suçluların cezalandırılıp zabt u rabt altına alınması, ya da onların kalb ve gönüllerine yönelik tezkiye ve terbiye ameliyesiyle mümkün olabilir. Başta bulunanlar ya da terbiyeciler, ikinci şıkkı hiç nazar-ı dikkate almaz da, sadece birinci şık üzerinde dururlarsa, -tam anlamıyla denmese de- batıl bir yolla hakkı tahsil etmeye çalışmış olurlar ki, bunun da sağlıklı bir netice vermeyeceği açıktır.

Diğer taraftan, teknik ve teknolojik sahada terakkî etmek için, kafa ve kalblerin ilimle-irfanla donatılması gerekmektedir. Böyle bir terakkî sonucu bütün insanlığı imhâ etme plânı da olsa, zikrettiğimiz hak mülâhazalarla hareket edildiği takdirde, netice (batılda da olsa) elde edilecektir. Çünkü Üstad’ın ifadesiyle: “Her batılın her vesilesi batıl olmadığı gibi; her hakkın her vesilesi de hak değildir.”

İşte günümüzde, hak taraftarlarının batıl temsilcilerine mağlup olma sebeplerinden birisi budur.. ve bu yanlışlık toplumda oldukça yaygındır.

 İki; Müslümanlar, müslümanca sıfatlara sahip çıkmalı ve onları bir bütün halinde temsil etmelidir. Halkımız bu mânâdaki insan için “dört dörtlük Müslüman” tabirini kullanır. Gerçi Üstad’ın ifadesiyle: “Her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi; her kafirin her sıfatı da kafir değildir.” Bu demektir ki, bazı mü’minlerde kafir sıfatı bulunabileceği gibi, bazı kafirlerde de mü’min sıfatı olabilecektir. Ne var ki, hakkı üstünlüğe taşıma, ancak kâmil müminlerin yapabileceği bir iştir. Kâmil mümin de yukarıda belirttiğimiz gibi, Müslümana ait sıfatları bütünüyle temsil eden insan demektir.

Üç; tenâsüb-ü illiyet prensibine uygun hareket edilmelidir. Cenâb-ı Hakk’ın kainatta cârî iki çeşit kanunu vardır. Bunlardan biri, “İrade” sıfatından kaynaklanan kanunudur ki, “O bir şey dilediği zaman sadece “ol” der, o da oluverir” âyeti, ona işaret eder. Diğeri ise, “Kelâm” sıfatından kaynaklanan Kur’ân-ı Kerim ve onun ihtivâ ettiği esaslardır.

O’nun emir ve iradesinden kaynaklanan kanunlar, kainatta hükümferma olan “sünnetullah”tır. Atomlardan galaksilere kadar bütün kainat, bu kanunlarla işler ve hareket eder. Meselâ, yere atılan bir tohum hava, su ve güneşin etkisiyle büyüyüp dâne verir; bir çocuğun dünyaya gelmesi, anne-baba çiftinin birleşmesi sonucu olur vs…

Cenâb-ı Hak, bütün bu kanunlarla insanlara bir ders verir ve onların bu kanunları nazar-ı itibara alarak iş yapmalarını ister. Zira o kanunlar nazar-ı itibara alınmadan yapılacak iş ve hareketler, adem-i muvaffakiyetle sonuçlanacaktır. Bunun cezası da, ekseriyet itibarıyla dünyada verilecektir. İşte Müslümanlar, günümüzde bir bakıma bu kanunlara uymamanın cezasını çekiyorlar. İslâm’ın dışında olanlar ise, onlara riayet etmenin safasını sürüyorlar.

Burada arz edeceğimiz husus, dördüncü bir esas olarak kabul edilebilir. Nasıl ki Cenâb-ı Hak, atmacayı serçeye, kartalı küçük civcivlere.. musallat etmek suretiyle onların kabiliyetlerinin gelişmesini sağlamaktadır; aynen öyle de, kafiri dünyada mü’mine musallat etmek suretiyle, onun kendisine gelmesini istemekte ve onu yeni arayışlara yöneltmektedir.

Evet, yıllar var ki Müslüman ilim ve fikir adamları, sadece belli meseleler etrafında dönüp durmuş ve bir türlü Kur’ân-ı Kerim’i asrımızın idrakine sunamamışlardır. Ancak O’nun ihtiva ettiği eşsiz düsturların başkaları tarafından anlaşılıp hayata hayat kılınmasıyla, onlar kendilerine gelmiş ve bunlar Kur’ân’da da var deyip Kur’ân’a sahip çıkmışlardır. Bu bakımdan şahsen ben, inanmayanların Müslüman üzerindeki hakimiyetini, şerr şeklinde değerlendirmiyor, aksine onu bu tür arayışlara sevkettiğinden dolayı izâfî “hayır” olarak görüyorum.

 Hâsılı; her ne kadar bu gün, batıl galip görünse de, “vel-âkıbetü li’l-müttekîn; akıbet müttakîlerindir” sırrınca, bu galibiyet dâimî olmayacak, hak taraftarları arz ettiğimiz ve arz etmediğimiz ölçüler içerisinde hareket edebildiği takdirde “el-hakku ya’lû vela yu’lâ aleyh” sırrının zuhur ettiğini müşahede edeceklerdir.

M. Fethullah Gülen

İslam’da şekilcilik var mıdır?

Açıklama: Hz. Katâde (radıyallâhu anh) Müslüman olduğu zaman Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in: “Ey Katâde! Saçlarını kestir.” buyurmasının hikmeti nedir?

En başta İslâm’ın genel disiplinlerine aykırı olan böyle bir sözü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in söylemiş olacağına ihtimal vermiyorum. Zaten mevsuk hadis kaynaklarında böyle bir rivayet de yok. Kaldı ki, bir kısım siyer kitaplarında da bildirildiği üzere, çoğu sahabinin uzunca ve örgülü saçları vardı. Bazıları onu toplar, başlarının üzerinde yumak yaparlardı. Buhari’de bunu teyit eden bir vak’a vardır ki, şöyle cereyan eder; hac esnasında Efendimiz, saçlarını o şekilde yumak yapmış bir insan görür ve ona saçlarını çözmesini ve onların da secdeden nasiplerini almalarını tavsiye eder. Ne var ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in, ne Ebu Bekir’e, ne Ömer’e, ne de Hz. Osman’a -ki bunların hepsinin saçları uzundu- “saçlarınızı kesiniz” şeklinde bir emri olmamıştır. Bilindiği üzere Mekke fethinden sonra çoğu sahabi, gönülleri ganimetle telif edilerek yumuşatılmış ve müslümanlığa kazandırılmıştı. Onların sırtlarında kafir urbası, başlarında küfür sarığı vardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onları bile çıkarmalarını istememişti. Zaten Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in bu türlü bir işe kalkışması, şekilcilik olurdu. O ise, bütünüyle şekilcilikten münezzeh ve müberrâ idi.

Vâkıa, Efendimiz’in tarz-ı telebbüsü (giyim tarzı), yiyip içmesi, yatıp kalkması, tamim edilip, kimse o işe zorlanmadan, hâlisane bir niyetle O’na uyma düşüncesi ile yapılması makbuldür; ancak Efendimiz’in, bu tür şekilcilikle alâkalı hiçbir emri de olmamıştır.

İşin enteresan tarafı ise, günümüzde çokça üzerinde durulan ve dinin bir aslı gibi insanlara sunulan sarık mevzuunda bile Efendimiz’in, Buhârî, Müslim gibi mevsuk hadis kitaplarında rivayet edilen bir işareti dahi olmamıştır. Bu mevzuda sadece Ebû Davud’un Süneni’nde, Efendimiz’in Mekke’ye girerken başında siyah bir sarığın olduğu ve hafifçe arkaya sarkıttığına dair bir rivayet vardır. Sarıkla namaz kılmanın yirmi beş veya yirmi yedi derece, hatta yetmiş yedi derece daha faziletli olduğuna dair rivayetlerin hepsi ümmühatta değil, zevâidde geçmektedir. Haddizatında bütün bunlar teferruata ait meselelerdir ve işi zorlaştırıcı şeylerdir. Ancak sakala dair bir hayli rivayet vardır ve bu yüzden Hanefi fukahası o mevzu üzerinde oldukça hassasiyetle durmaktadırlar; durmakta ve sakalın olduğu gibi bırakılması gerektiğini ifade etmektedirler. Ne var ki, Hanefi fukahâsının bunca hassasiyetine rağmen, bu mezhebe müntesip dünya kadar insan da sakal bırakmamıştır. Muhammed Ebu’z-Zehrâ, sakalı Efendimiz’in adet-i seniyyelerinden biri olarak değerlendirir. Dolayısıyla bir insan bu adete uyma düşüncesiyle sakal bırakırsa sevap kazanır, der. Bu yüzden, sakal bırakmayana, sarık sarmayana, şalvar giymeyene günah işliyor demek sertçe bir yaklaşım olsa gerek. Zaten, bir insanın arkasından, ona günah işliyor demek, gıybettir. Gıybetin haram olduğu ise kat’îdir.

Bu sözlerime bakarak, benim bunların aleyhinde olduğum zannedilmemeli; hiç kimse için de düşünülmemeli; ne var ki dinin vaz’ettiği kriterlere saygıda da kusur edilmemelidir. Evet bunlar, her ne kadar Efendimiz’e ait birer adet-i seniyye olarak değerlendirilse ve O’nunla irtibatımızın, bağlılığımızın bir ifadesi sayılsa da, meselenin yerinin dînî kriterler açısından çok iyi bilinmesi de zarûrîdir.

Evet şekil, İslâm’da bir esas değil, tâlî bir meseledir ve bunlara takılıp kalmamak gerekir. Mevzuyla alâkalı zikredilen hadis, hasen ya da zayıfsa -ki zayıfına bile ben Ebu Hanife gibi çok saygılıyım. O büyük imam, zayıf bir hadis bulduğu yerde içtihada başvurmaz, hadisle amel edermiş- zaten amel etme mecburiyeti getirmez. Kaldı ki, meseleyi şu şekilde izah etmek de mümkündür; ihtimal bu sahabi, günümüz gençleri arasında bir kısım kimselerin, saçlarının bir yanını kestirip diğer taraflarını bırakmaları gibi saçlarını, insan tabiatını çirkinleştirecek şekilde kestiriyordu da, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kafirleri takip ve taklit etmeme mevzuundaki hassasiyetinin gereği onu ikaz buyurmuşlardı. Meselâ; Tirmizî başta olmak üzere, bir kısım hadis kitaplarının Şemâil bölümünde zikredildiği gibi, Efendimiz, Mekke’de saçlarını teâmüle uygun olarak taramasına rağmen, daha sonra müşriklere muhalefet olsun diye önünü ön tarafa, sağını sağ tarafa, solunu sola ve arka kısmını da arka tarafa doğru taramıştı. Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde de, Hıristiyan ve Yahudiler’in -Roma tarihi resim ve filmlerinde görüldüğü gibi- saçlarını alınlarına kadar uzatarak öyle şekillendirdiklerini görünce, yine tavrını değiştirdi; bu sefer de saçlarını sağa ve sola tarayarak ortadan ayırıverdi, ihtimal o gün yapılan tıraşlarda bazıları saçlarının sağ ve solunu kesip, sadece tepede saç bırakıyorlardı. Bu ise, birilerine benzemede zorlamalı bir haldi. Bu yüzden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kim özenerek bir kavme benzerse, o onlardandır.” esprisine göre davranmıştı.

Aynı zamanda insan yapısına bakıldığında görülür ki o, tecemmül esas alınarak harika bir plânlamadan geçirilmiş.. evet onun vücut yapısı, öyle hendesî, öyle riyazî inceliklere göre inşa edilmiştir ki, bakıp da onu takdir etmemek mümkün değildir. Bir zamanlar bu hendeseye olan hayranlığımı şu sözlerle ifade etmiştim; Allah Rasulü, “Allah’tan başkasına secde edilseydi..” buyururlar. Ben de: “Eğer Mabud-u bi’l-hak’dan başkasına secde câiz olsaydı, ahsen-i takvim menşûrundan geçirilmiş insan âbidesi karşısında aynı şeyleri söylerdim.” dediğimi hatırlıyorum. Nitekim Allah (celle celâluhu), tahiyye mânâsına ona ilk secdeyi meleklere emretmiş ve Hz. Adem’in şahsında ona secde ettirmişti. Şimdi Allah’ın böylesine mükemmel yarattığı insan urbasını değiştirmek, herhalde hiçbir şekilde tecviz edilemese gerek. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir sahih hadisinde: “Allah, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.” buyurur. İhtimal Hz. Katâde’nin esas tabiatına ters bir saç kesimi vardı. Bundan dolayı da Efendimiz ona, “saçlarını kes” demişti.

Ama günümüzde herhangi bir insan gelip müslüman olsa, bizim kalkıp ona böyle bir şey söylememiz kat’iyen doğru olamaz. Çünkü söylediğimiz şeyler, onun dem ve damarına dokunup, inanacakken kaçmasına sebep olabilir. Hatta bu tür yersiz müdahaleler, bazen çok ileri derecede inanmış insanlarda bile sarsıntı hâsıl edebilir. Örneğin Kur’ân’ın yedi kıraat üzerine nâzil olması vesilesiyle, kıraat farklılıklarından dolayı Sahabe arasında dahi yer yer tartışmalar çıkmıştır. Meselâ bir sahabinin imamlık yaparken, Kur’ân’ı kendisine öğretilen kıraatle okuması, başka bir sahabi tarafından yanlış okuyorsun gerekçesiyle itâp edilmesine ve yaka-paça edilerek Efendimiz’in huzuruna götürülmesine sebep olmuştur ki, bu durum o zatı ciddî şekilde rencide etmiş; hatta sarsıntı geçirmesine vesile olmuştur. Daha sonra da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in elini göğsüne vurup teskin etmesiyle üzerindeki olumsuzluğu atmış ve rahatlamıştır. Kaldı ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir peygamberdir, O bu gibi yerlerde peygamberlik kuvve-i kudsiyesini kullanıyordu. Dolayısıyla O’nun ağzından çıkan ses, yaklaşım keyfiyeti vs. insanlar üzerinde ayrı bir tesir icra ediyordu. Bu yüzden O’nu dinleyip dinlememe bile, bir yerde din veya dinsizlik gibi addediliyordu. Bu açıdan, kimse kendini O’nun yerine koymamalı ve İslâm’a gönlü henüz ısınmış birine, “saçını kes, elbiseni düzelt vs.” dememeli. Bunlar söylenmesi şart sözler değildir. Söylerseniz, o insan gider, bir daha da geri gelmeyebilir. Bu safhada söylenecek bir şey varsa, o da takdir, tebcil, tebriktir ve “Kardeşim sana ne mutlu! Çünkü Efendimiz: ‘Müslümanlık, cahiliyeye ait şeyleri siler götürür’ buyuruyor. Dolayısıyla sen şu anda anadan doğmuş gibi tertemiz ve günahsızsın.” demek türünden ifadelerdir.

Evet, günümüzde de bir nevi fetret yaşanıyor; bu insanlar kendilerini levsiyat içinde buldular. Onlara dini anlatacak kimse olmadı. Belki camide imam anlatıyordu ama, onu da çağın kulağı ile dinlemek zordu. Bir insanın bu kadar handikaplar ve dezavantajlarla dolu bir toplum içinden sıyrılıp dine yönelmesi, Âkif’in “Hakikî Müslümanlık en büyük kahramanlıktır.” dediği gibi, gerçekten en büyük bir kahramanlıktır. Dolayısıyla bir gladyatör gibi şeytanını yenmiş bu kahramanların sırtlarını sıvazlayarak, kâkül-ü gülberinden öperek ve “Seni tebrik ederim kardeşim.” diyerek alkışlamak icap eder. İhtimal o da, çevreyi tanıyıp, insan tabiatına zıt bir emâre görmeyince intibaha gelecektir.

M. Fethullah Gülen

İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren felsefenin içimize yerleşmesi nasıl olmuştur? İslâm’ın içine Yunan felsefesi nasıl girmiştir?

Açıklama: İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren felsefenin içimize yerleşmesi nasıl olmuştur? İslâm’ın içine Yunan felsefesi nasıl girmiştir? Felsefe alanında İmam Gazzâlî ve İbn Arabî’nin rolü ne olmuştur? Bir de günümüzde meditasyon ve parapsikoloji gibi hâdiseler üzerinde çokça duruluyor ve insanların bunlara belli bir teveccühü söz konusu. Bu teveccüh, yayın organları, toplantılar, dernekler ve değişik sevgi kanalları ile geliştirilmekte ve bunların temelinde de Budist felsefenin propagandası yapılmakta. Bunlar, dinle pek fazla irtibatı olmayan, tasavvufî bilgisi de yetersiz bazı aydın kesimde oldukça revaçta. Ayrıca Amerika’da da çok yaygın tarzda Doğu Felsefesinin bir akımı var. Hâlbuki bizim tasavvuf birikimi ve tevhidî hakikatler bunların çok çok üzerinde. Müslümanların ilk dönemde Yunan felsefesine olan yönelişleri ile bugünkü yönelişler arasında bir benzerlik var mı?

Yunan felsefesiyle günümüzdeki düşünce arasında biraz fark var. Emevilerin ilk dönemlerinde Batı felsefesine kapılar aralanmış ise de, Müslümanların bu felsefeyle ilk tanışmaları Abbasi döneminde olmuştur. Bundan önce saf İslâmî düşünce ve tasavvuf diyebileceğimiz İslâm’ın ruhî hayatı, Kitap ve Sünnet’e dayanmaktaydı. Bu da daha ziyade inananlarca temsil ediliyor ve yaşanıyordu. Yani ilk İslâmî düşünce, kitaplara henüz dökülmemişti. Hadislerin içinde mümtezic olan şeyler de çok seçilemiyordu. Yani hadisler belli bablarla bir kitapta hususî mahiyette henüz telif ve tasnif edilmemişti. Her şey yaşanıyor fakat bazı özel hususlar kayıt altına alınmadığından tam bilinmiyordu. Toplumda daha çok vicahî kültür hâkimdi. Ancak hicrî 2. asırdan itibaren -ki, Abbasiler zamanına rastlıyor- Me’mun döneminde, Batıdan Grek (Yunan) felsefesinin tercüme edilmesi ile kadim Batı düşüncesi Müslümanlığın içine girmiştir. -Bağışlayın- işte o curcuna içinde, Kur’ân’ın mahluk olup olmadığı veya ne olduğu meseleleri mevzuubahis olmaya başladı.

Böylece hicrî 2. asrın sonu ve 3. asrın başı itibarıyla Grek felsefesi İslâmî düşüncenin içine kısmen nüfuz etti ve işte bu dönemde idi ki, İslâm’ın ilk “rasyonalistleri” diyebileceğimiz Mutezile ve ilk “deterministleri” diyebileceğimiz Cebriye doğuvermişti. Yine bu yıllarda Sokrat felsefesinden mülhem “Varlıktan gaye, Hâlık’a benzeme mülâhazasıdır.” türünden düşünceler telaffuz edilmeye başladı.

Daha sonraki dönemlerde, bu düşünceler gelişerek devam etti ve bu süreç İmam Gazzâlî dönemine kadar da tesirini artırarak yaygınlaştı. Üç sene felsefe ile meşgul olduğunu belirten İmam Gazzâlî, daha ziyade Aristo felsefesinin Endülüslü mütercimlerine karşı meşhur Tehâfüt’ünü yazmıştır. İbn Rüşd de Gazzâlî’nin bu eserine karşı “Tehâfütü’t-Tehâfüt”ü kaleme almıştı. İmam Gazzâlî’ye, diğer ilimler kadar felsefeyi bilmediği söylense de, ben hiç de öyle zannetmiyorum; o kadar zeki bir insanın onca zaman meşgul olduğu bir konuyu bilmemesi çok makul değil. İmam Gazzâlî hazretlerinin felsefe alanındaki mücadelesi, -el-Munkizu mine’d-dalâl’de de ifade ettiği gibi- genelde yamulmuş veya sürçmüş bir düşünceyi yeniden doğrultup yerine oturtması yönündedir. İmam önce bâtıl düşüncenin kökünü kesmek, daha sonra da dinî ilimleri, kendi çerçevesinde yeniden ihya etmek mülâhazasıyla harekete geçmiş ve bu konuda elinden geleni yapmıştır.

Muhyiddin İbn Arabî’nin konumu ise daha farklıdır. O, bir ruh insanıdır. Hallaclarla, Sühreverdîlerle var olan bir geleneği devam ettirmiştir ki, Fütûhât-ı Mekkiyye’sine bakılınca, anlaşılmasının çok zor olduğu bir yana (Fusûsü’l-Hikem’in şerhli güzel bir tercümesi olsa da Fütûhât-ı Mekkiyye henüz tam ve iyi bir tercümeyle kültür dünyamıza kazandırılamamıştır) anlaşılanları olduğu gibi kabul etmek de ayrı bir problem

Bir mânâda onun ifadeleri vecd ve istiğrak hâlinin ifadeleridir. Onun ifadelerinde vahdet-i vücud mülâhazası açıktır. Gerçi son asrın âlimlerinden Ahmed Emin onun o meydanın eri olmadığını, o meydanın asıl erlerinin Hallâc, Maktûl es-Sühreverdî ve Cîlî gibi kimseler olduklarını söylese de, rahatlıkla onun bu düşüncenin felsefesini yaptığı söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında Muhyiddin İbn Arabî hazretlerinin yeri ve konumu İmam Gazzâlî hazretlerinden farklıdır. Vâkıa, İbn Arabî, İmam Gazzâlî’den bazı nakillerde de bulunmuştur. Ama öyle zannediyorum ki, eğer İmam Gazzâlî o dönemde olsaydı İbn Rüşd’den daha çok İbn Arabî ile uğraşırdı. Çünkü Sünnet-i seniyye ve sahabe telakkisindeki Müslümanlık İmam Gazzâlî’ye göre esastır. Gazzâlî, onu ihya etmeye çalışmış ve ona tasavvuf ruhunu, düşüncesini işrâb etmiştir.

Günümüzdeki din görünümlü organizasyonlara gelince, bunlar bir açlıktan kaynaklanmaktadırlar. Yani insanlar, metafizik duygu ve düşünce adına meşru yollarla tatmin edilemediklerinden yoga, meditasyon, hipnoz, telepati ve parapsikoloji gibi şeylerle kendilerini avutmaktadırlar. Arkadaşlar beni Avustralya’ya davet ettiklerinde, oradaki bazı grupların hususî lokantalarında özel meditasyon yaptıklarını, bunlarla insanları tesir altına alıp âdeta onların beyinlerini yıkayıp sonra da bazı Uzak Doğu dinlerini telkin ettiklerini söylemişlerdi…

Evet, senelerden beri bizim ülkemizde de cincilik ve pericilik gibi şeyler almış başını gidiyor. Bütün bunlar bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. İhtiyaç, usulüne göre karşılanmadığı, tatmin edilmediği için, yani dine muhtaç olan gönüllere hak din verilmediğinden dolayı insanlar hep bir arayış içindeler. Şunu hemen ifade edeyim ki, dinimizde bu tür şeylere çok da önem verilmemiştir. Evet, dinimiz, Allah ve Peygamber’e dayanmayan bu tür durumlara karşı mesafelidir. Her ne kadar evliyâullahın keşfi, kerameti ve vicdanlarında bazı hususları duymaları söz konusu olsa da, bunlar, Allah’ın iradesine ve meşîetine bağlı olaylardır ve insan bunları istediği zaman elde edemez. Keramet denen harikulâde hâl de Allah’ın yaratmasına vâbestedir. Zaten öbür türlüsü de sihirbazlık ve illizyon gibi bir göz boyayıcılığı olur ki, onlara da asla itibar edilmez.

Bir vâkıa olarak şunu söylemek mümkündür: Çok uzun zamandan beri memleketimizde insanların dinî ihtiyacı, doğru yollarla ve dinî kaynaklara dayanılarak tatmin edilemediğinden, sosyete salonlarında ve aristokrat sınıf arasında cin, şeytan çağırma gibi hâdiseler olağan bir hâl almıştır. Aslında bu, bir ihtiyaç ve bir açlığın ifadesidir. Bu açlığı gidermenin yolu da toplum içinde hak din olan İslâmiyet’e serbestçe yayılma hak ve imkânının verilmesidir. Medyanın bu istikamette seferber olması ve insanlara örnek olabilecek doğru dürüst şeylerin anlatılması da bu açlığı giderme yolunda atılacak adımlardan bir diğeridir. Tabiî, insandaki metafizik duyguyu tatmin etme adına geliştirilen diğer organizelerde, Allah’a kulluk gibi bir sorumluluğun olmaması, kimseden namaz, niyaz, oruç gibi ibadetler istenmemesi ve bu hareketlerin daha çok harikulâdelikleri ön plana çıkarması, bu organizasyonları bazıları için cazip hâle getirmektedir.

Meseleye bu açıdan bakıldığında, ilk dönemlerdeki felsefeye yönelmenin kısmen bir fantezi olduğunu, şu andaki yönelmelerin ise açlıktan kaynaklandığını söylemek mümkündür. Bâtıl olan bu cereyanlara yönelme ve kaymalar, insanları hakikatle doyuracağımız ana kadar da devam edecek gibi gözükmektedir. Bu konuda yapılması gereken işlerden biri de, bu hususta yazan-çizen ehliyetli kalemlerin çok iyi (tenkit yazıyor gibi) okunmasıdır. Meselâ Asım Bey’in Kaytânî’ye (Caetani), Filibeli’nin de Celal Nuri’ye yazdığı gibi, bu konularda yazılmış çok önemli reddiyeler vardır. Çok güçlü insanların reddiyeleri okunsa da onlarınki nedense çok okunmuyor.

Bunların okunmasının gerektiğini belirttikten sonra şunu da ifade etmekte yarar var; aslında bu konularda reddiyeden daha çok, doğrunun anlatılması üslûp açısından daha önemlidir. Doğru bilgiler güçlü kalemler tarafından yazılmalı ve bu alandaki boşluklar da bu şekilde doldurulmalıdır.

M. Fethullah Gülen

Cenâb-ı Hakk’ın Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın isimlerinin kulluk hayatımızla münasebetlerini açar mısınız?

Açıklama: Cenâb-ı Hakk’ın Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın isimlerinin kulluk hayatımızla münasebetlerini açar mısınız?

Esmâ-i Hüsnâ, Allah’ın güzel isimleri demektir. Kur’ân-ı Kerim’de, “En güzel isimler Allah’ındır.”[1] buyrulmaktadır. Her bir ismin ifade ettiği kendine has mânâlar vardır. Cenâb-ı Hakk’ın bu yüce isimlerinden dört tanesi ayrı bir hususiyet arz eder ki, Üstad Hazretleri de değişik risalelerde farklı zaviyelerden o isimlere temas etmektedir. Bunlar هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَ الْبَاطِنُ beyanıyla ifade edilen Allah’ın dört ismidir. Hatta Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye’de Arş-ı Rahmân, bu dört ismin halitasından ibarettir, der.

Bu dört isimden Zâhir ve Bâtın bizim inanç ve ibadet dünyamız adına daha fazla önem arz ederler. Biz de burada kısaca bu iki ismin üzerinde duracağız.

“ez-Zâhir”, varlığı mahlukatın varlığından daha açık; her nesne kendini kendi cirmi kadar göstermesine mukabil, varlığın, bütün hususiyetleriyle O’nu ruhlara ve gönüllere duyurup gösterdiği isim demektir. “el-Bâtın” ise izzet, azamet ve şiddet-i zuhurundan ötürü ihata edilemeyen ve “mâsivâ” gibi O’nun kavranamayışını ifade eden Zâhir’in zıddı demektir. el-Bâtın aynı zamanda bir hadis-i şerifte “dûne” tabiri ile de ifade edildiği üzere “her şeyin ötesinde” mânâsına gelmektedir. Âlimlerden mühim bir kısmı Cenâb-ı Hakk’ın bu ismine “her şeyin ötesinde” mânâsı ile değil de, “görünmeyen ve ulaşılmayan” mülâhazasıyla yaklaşmışlardır. Fakat ben bu isme “Her şeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde…” demenin daha uygun olacağı kanaatindeyim.

Meseleye bir de tasavvufî açıdan ve değişik vusûl meslekleri, yani Allah’a ulaşma yolları zaviyesinden bakmanın faydalı olacağına inanıyorum. İsm-i Zâhir yoluyla sürdürülen seyr u sülûk olduğu gibi, ism-i Bâtın yoluyla sürdürülen seyr u sülûk de vardır. Gerçi mutlak mânâda zikredildiğinde, ism-i Zâhir yoluyla sürdürülen seyr u sülûk, tam bir seyr u sülûk mânâsına gelmez. Ona, belki tetkik, tefekkür, okuma veya temâşâ demek daha uygun olur. İsm-i Zâhir’le alâkalı bu şeylerin, ister enfüsün bir mânâsında, isterse âfâkın bütün mânâlarında cereyan etmesi arasında fark yoktur.

Şu da unutulmamalıdır ki, bu şeyler genelde Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının tecellîleri ile alâkalıdır. Bunlar her şeyin dış yüzündeki renkler, güzellikler, armoni, nizam, intizam ve âhenktir. Bu yönüyle bakınca, insan istidlâllerde bulunarak güzelliklerden Güzel’e, nizamdan Nâzım’a, âhenkten âhengi vaz’edene, tenasüpten tenasübü koyana yürür… Fakat bütün bunlar, eğer bir bâtınî beslenmeye açık değilse ve vicdan da o ölçüde işletilmiyorsa, insan sadece kitabın yapraklarıyla meşgul olur ki, bu da insanı ancak kitabın yazılarının gösterdiği bilgi ve nisbî mârifete ulaştırabilir. Bu mârifet ise, bizim anladığımız tasavvufî mânâda ve İslâm’ın ruhî hayatını ihtiva eden ve muhabbeti netice veren mârifet değildir. Muhabbeti netice veren mârifet, Allah’la münasebetten işe başlayarak, bir yönüyle O’nun güzelliğinin, vaz’ettiği nizam ve âhengin ruhunu ifade eden mârifettir.

Evet, aşağıdan yukarıya giderek, nizamdan Nâzım’a gitme yolu başka, yine temelde Allah’ı kabul ederek o nizamı Nâzım hesabına değerlendirme ve meselenin üzerine böyle gitme başkadır. İkinci yol, kişinin seyr u sülûk-i ruhanîsinde her zaman yolunu aydınlatır ve onu ışığından faydalandırır.

Bu açıdan insan, sadece esbabı değerlendirerek Allah’ı bulacağını zannetmemelidir. Risaleler’de, temelde Allah’a iman ele alınıyor, daha sonra Allah’a götüren deliller sıralanıyor. Eğer delillerden yola çıkılacak olursa, bazen yanlış anlama da söz konusu olabilir. Bu itibarla “Ben aklımla, pozitif neticelerle, vasatı değerlendirerek Allah’ı bulacağım.” gibi sözler gerçeği yansıtmasa gerek. Böyle düşünen biri kâinat ve hâdiseler içinde dolaşır durur da bir arpa boyu yol alamaz. Oysa iman, Allah’ın insan içinde yakacağı bir meşaledir. O meşale yanmadığı müddetçe insan her şeye hep “min verâ-i hicab” bakar; sürekli eşya arasında dolaşır ama ikilikten kurtulamaz. Düalizmden kurtulmanın yolu; Allah’ı eşyadan daha ayân görüp, “Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” ufkunda dolaşmaktır.

Allah’ı eşyadan daha ayân görme, baştaki iki gözle olacak gibi değildir. İşin esası, insanın basiret ve vicdanı ile görüp hissetmesidir. Çünkü bu şekilde insan, görme adına kendine tanınan hak dairesinde, kendisine ne kadar müşâhede imkânı bahşedilmişse o çerçeve içinde görür. Oysaki Allah, zamanlara ve mekânlara sığmaz. O ancak kenzen kalbte bilinebilir. Bilme yolunda olanlarca bilinince de öyle bir bilinir ki, o kimse “Vallahi hissediyorum!” diye yemin edebilir ve “Şu gördüğüm eşya ve insanlar yalan olabilirler, fakat ben Seni öyle bir duyuyorum ki, bunda kat’iyen yalan olmaz.” diye haykırabilir. İşte bu, vicdanın mârifetidir ve insan bu mertebeyi sadece amel ederek anlayabilir.

Evet, esbap nazara alınmaz ve vicdan mârifeti ile meseleye yaklaşılırsa, işte o zaman hem eşya bir kitap gibi çok iyi değerlendirilebilir, hem de Allah’a da şirk koşulmamış olur. Aksi takdirde eşya bir tabu olur ve Allah yolunda seyr u sülûk yapıldığı zannedilebilir, ama hiç de öyle olmayabilir.

Meseleye şöyle de yaklaşılabilir. İsm-i Zâhir, eşyanın dış yüzünün -Allah tarafından- tanzim edilmesine, dengelenmesine, prensiplere bağlanmasına ve bir kısım mükellefiyetlerimizin ilâhî kanunlar şeklinde vaz’edilmesine bakar. Bir insanın namaz kılıp, oruç tutup, hacca gitmesi, ism-i Zâhir itibarıyla yapması mecburi olan şeylerdendir. Çünkü insana Allah yolunda olmayı talim eden Zât, bu türlü zâhirî şeyleri yerine getirmeyi aynı zamanda emretmiştir. Ne var ki, namaz kılmak, oruç tutmak ve Kâbe’yi tavaf etmek, mutlak mânâda insanın kurtulması mânâsına gelmemektedir. Zira bunlar yerine getirilirken, bâtın itibarıyla bazı şeylere takılma ihtimali söz konusudur.

Evet, hakikate ulaşılacağı ana kadar eşya denen tabuya takılıp kalma her zaman mukadderdir. Ancak, ism-i Zâhir’in gereklerini, ister tefekkür cihetiyle, isterse bizim amel ve muamelelerimize esas teşkil etmesi açısından, bütün bütün bırakıp “Sadece Allah’a uyanacağım ve O’nu duyacağım.” diye varlığı ve onun ifade ettiğini görmezlikten gelmek de doğru değildir. Zira o zaman da, yine muvazene korunamamış olur. İhtimal böyleleri, bazen monist, bazen de panteist olabilir veya vahdet-i vücuda girebilirler. Bu itibarla da dinin ruhundaki denge korunamamış olur ki, bu da diğeri kadar tehlikelidir. Sırat-ı müstakîm erbabı, bu ikisini de dengeli götürmüşlerdir. Diğer bir tabirle, ikisini birden dengeli götürmeye sırat-ı müstakîm erbabı muvaffak olmuştur.

Netice itibarıyla ne sadece o, ne de beriki; ikisi birden bir vâhidin iki yüzü olarak değerlendirilmelidir ki, doğru olan da budur. Yoksa, ifrata girip hep “Delil, delil!” demek, delillerin delisi olmaktır ki, böyleleri sonuçta bazen asla medlûle ulaşamayabilirler. Bu, namaz, zekât ve hac gibi ibadet ü taatle medlûla ulaşılmaz mânâsına gelmez. Bunları değerlendirmeye almayan insan muvazeneyi yine bozar. “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.” fehvâsınca ifrat ve tefrite girilmeden orta yolu bulmak en doğru olanıdır.

M. Fethullah Gülen

[1]   A’raf sûresi, 7/180; İsrâ sûresi, 17/110; Tâhâ sûresi, 20/8; Haşir sûresi, 59/24.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz