Takva ne demektir ve takvaya ulaşabilmek için nelere dikkat etmek gerekir?

Allah’tan hakkıyla korkmaya “takva”, takvayı hayat felsefesi olarak benimsemiş, duygu, düşünce ve amellerini buna göre ayarlayan insana da “müttaki” denilir. İstikamet ise, hayatı Allah Rasulü’nün verdiği ölçülerde yaşayıp, ifrat ve tefritler içine düşmemeye denir. Müslüman, her davranışında olduğu gibi takvada da istikamet üzere olmalıdır. Takva adına Efendimiz (sas)’in belirlediği çerçevenin ötesinde bir kısım zorlayıcı unsurlar ortaya koymak ve pratikte de onları uygulamaya çalışmak şer’î sınırların dışına taşmak demektir.

 Bu cümleden olarak, insanlar beş vakit farzın dışında nafileler için zorlanmamalıdırlar.. zorlanmamalı ve sadece düşünce olarak tahşidat yapılıp meselenin ehemmiyeti üzerinde durulmalıdır. Mesela, bu çerçevede teheccüdün âlem-i Berzaha açık bir menfez olduğu, insanın iç yapısını aydınlatması gerektiği, bunun için gecenin karanlığında, hiç kimsenin olmadığı anlarda, bütün semavatın ve arzın Hâlik’ı olan Allah’a yönelmenin şart olduğu anlatılabilir. Evrâd ü ezkâr mevzuunda da aynı hassasiyet gösterilerek, bunca nimetleri lutfeden, -liyakatımız olmasa bile- gücümüzün fevkinde olan bunca işe imza atmayı bize nasip eden Allah’a karşı çok dua etmemiz gerektiği ifade edilmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri’nin bazen talebelerini teheccüde kaldırdığı bir gerçektir. Yalnız onun talebeleri zaten kendi irade ve ihtiyarları ile her gece teheccüd kılan insanlardır. Onun için bunu bir zorlama olarak kabul etmek imkânsızdır. O halde bu noktada Hz. Üstad’ın yaptığı şey, sadece onları uyandırmaktan ibarettir.

Aslında Cenâb-ı Hakk’ın bunca lütuf ve ihsanlarının temadisi, o ölçüde kavlî, fiilî ve hâlî şükrü gerektirir. Çünkü bu nimetler görmezlikten gelinerek Allah’a şükredilmezse; “Andolsun şükrederseniz elbette size daha fazla veririm ve eğer nankörlük ederseniz azabım pek çetindir” (İbrahim, 14/7) âyetinin hükmünce Allah’ın azabına uğrama ihtimali vardır. Onun için nafile ibadetlerin üzerinde ısrarla durmak ve onları telkin etmek herkesin aslî vazifeleri arasında mütalâa edilmelidir.

Ayrıca müessiriyet açısından bu tür meselelerin yaşayan insanlar tarafından dile getirilmesi onların kabulünde daha etkin olacağı izahtan vârestedir. Öyleyse bırakın farz namazları; nafileleri şu ya da bu sebeple, kaçıran ve bu yüzden, yemekten iştahı kesilen insanlar, tebliğ ve irşad faaliyetinde öncü rol oynamalıdırlar ki, anlatılan şeyler tesir icrâ edebilsin.

Takva mevzuunda dikkat edilmesi gereken esaslardan birisi de, helâl-haram meselesidir. Zira büyük-küçük haramlara karşı tavır almayan ve bu mevzuda dikkatsiz yaşayan kişilerin, gerçek takvayı yakalayabileceklerine ihtimal vermiyorum. Böyleleri Kur’ân’ı okusalar da, o âyetlerin insan ruhunda uyardığı taraveti duyamazlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, muttakîleri hidayete eriştiren bir kitaptır. Müttakînin temel özelliği ise, haramlardan olabildiğine kaçınması ve farzları hakkıyla yerine getirmesidir.

Gerçek takva mertebesine ulaşabilmede, dünyaya bakış açısının da önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Evet dünyanın, insanları hem hayra hem de şerre sevkeden iki yönü vardır. Hadisteki ifadesiyle dünya, “mü’minin zindanı ve kâfirin Cennetidir.” Bir diğer ifadeyle âhiretin tarlasıdır.. evet, insan bu dünyaya bir defa gelir ve âhirette burada ektiklerini biçer. Onun için burada bize ihsan edilen gençlik, sıhhat, zenginlik, hayat ve vakit.. gibi nimetlerin kıymeti bilinmeli ve bu nimetler fevtedilmeden en iyi şekilde değerlendirilmelidir. Çünkü bunlar bizim için dünyaları elde etmeye yetecek kredi kartları gibidirler. Ne var ki, bütün bu nimetlere sahip oldukları halde, deryada yaşayıp da onun kıymetini idrak edemeyen mâhiler gibi, bu nimetlerin şuurunda olmayan zavallılar da yok değildir. Evet insan her şeye rağmen daima ukbâ buudlu yaşamalıdır.

Takvayı elde edebilme veya onda yeni yeni buudları yakalayabilmede bir diğer önemli mevzu da, senenin belirli parçalarında gündelik işlerden sıyrılıp metafizik gerilimi sağlayabilecek şeylerle meşgul olmaktır. İnsan böyle dönemlerde dağarcığını doldurmalı, yeni mesaî döneminde, burada kazandığı aşk u şevkle rantabl olarak çalışmalıdır. Evet, bu gayeye yönelik ayrılan zaman, hazırlanan zemin ve yapılan faaliyetler dünya ve ukbâ hayatı için vazgeçilmez ve yeri de başka birşeyle doldurulamaz olan dinamiklerdir.

Bu bahsi kapatırken, Kur’ân’ın beyanına dayanarak takvaya ulaşmış insanların bir özelliğine daha temas edelim: Onlar ayakta iken, oturarak veya yanları üzerine yatarken, daima Allah’ı anarlar. Kendilerini O’nun varlık ve birliğine götürecek âfâkî ve enfüsî delilleri tefekkür eder ve Rabbilerine şöyle yalvarıp yakarırlar: “Rabbimiz, bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru!. Rabbimiz, Sen birini ateşe soktun mu, onu perişan etmişsindir, zâlimlerin yardımcıları yoktur. Rabbimiz, biz, ‘Rabbinize inanın’ diye imânâ çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle beraber al. Rabbimiz, bize, elçilerine vaadettiğini ver, kıyamet günü bizi rezil, perişan etme. Zira Sen, verdiğin sözden caymazsın.” (Âl-i İmrân, 3/191-194)

M. Fethullah Gülen

Kendimize karşı hoşgörü nasıl ve hangi ölçülerde olmalıdır?

Açıklama: Son yıllarda iç ve dış dünyada her kesime karşı yeni bir diyalog ve hoşgörü ortamı oluştu. Dış dünyaya karşı başlatılan bu hoşgörü, kendi dünyamızda, bilhassa problemlerle karşı karşıya kaldığımızda nasıl ve hangi ölçülerde olmalıdır?

Hoşgörüde esas olan, bir gayeye baş koymuş insanlar olarak -hatta mümkün olsa bu bütün millet fertlerinin iştirakiyle gerçekleştirilebilse- kendi içimizde meydana gelen problemleri anlayışla karşılayabilsek ve dışarıya karşı göstermiş olduğumuz hoşgörüyü ewelâ yakın çevremize gösterebilsek ki bu, haddizatında gerçek hoşgörü kahramanı olmanın da temel özelliğidir.

Bir kere böyle davranmak, herkese karşı ilan ettiğimiz hoşgörüyü dar bir daireye hapsetmek demek değildir; bu hoşgörünün devam ettirilebilmesi, yakınlarımızdan başlayarak, dalga dalga, daire daire çevremize açılmamızın mantıkî yoludur. Çünkü, gelecekte uzaklar yakın olacak ve dünya küreselleşerek, bir köy haline gelecektir. Dolayısıyla Hıristiyan, Yahudi, Budist ve ateist demeden her kesimden insanla münasebet kurmak ve onlarla bir diyalog ve anlaşma zemini aramak şimdiden kaçınılmaz görünmektedir. Ama böyle bir sürecin devamı herşeyden ewel aynı prensibi, aynı düşünceyi benimsemiş olanlarla anlaşma ve uzlaşmaya bağlıdır. Zira yakın dairede meydana gelebilecek problemler önlenmeden ve mevcut problemler de çözülmeden, muhit hattında müessir olmak imkansızdır. Aslında Sahabe-i Kiram arasında da yer yer değişik problemler yaşanmıştır; ama önemli olan, o şok hadise anında olumsuz neticeler doğuracak tepkilere yol açmadan o problemleri çözebilmektir.

Bir Arap şairinin, “Ben şimdiye kadar sizinle yakındım. Bundan sonra evimin uzak olmasını arzu ediyorum ki, size yakınlığımı koruyayım” manâsında güzel bir sözü vardır. Bu, “öyle anlaşılıyor ki, evim yakın olduğu sürece size yakın olamayacağım. Her zaman yüz yüze geleceğiz ama, içimde devamlı bir uzaklık olacak. Onun için evimi biraz uzağa götüreyim de, yakınlığımızı koruyayım’ demektir. Bu biraz evvel arzettiğim düşünce ile yakından alâkalıdır. Nitekim, uzakta olanlarla aramızda her ne kadar belli mesafeler bulunsa da, karşımızdakinin tafralarına, hiddet ve şiddetine ve o şiddetin getirdiği risklere muhatap olunulmadığı için, onunla her zaman bir yakınlık kurmak mümkündür. Bu sebeple önemli olan, aynı çatı altında, her türlü probleme rağmen o yakınlığı koruyabilmektir ki, bence gerçek hoşgörü kahramanlığı da işte budur.

Müsaadenizle burada Asr-ı Saadet’ten bir örnek arzetmek istiyorum: Bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a) ile Hz. Ömer (r.a) arasında bir tartışma olur. Hz. Ebu Bekir, Hz Ömer’i kızdırır. Hz. Ömer de kızgın bir vaziyette oradan çekip gider. Bu defa Hz. Ebu Bekir kalkıp gider ve kendisine hakkını helâl etmesini ister ise de Hz. Ömer ona cevab-ı savab vermez. Derken Hz. Ebu Bekir, Efendimiz (s.a.s)’in yanına gelir ve Hz. Ömer’le arasında geçenleri anlatır. Bir müddet sonra da Hz. Ömer gelir. O da kısaca olup biteni nakleder. Bu sırada Hz. Ebu Bekir, “Vallahi ya Rasûlallah, ben çok suçluyum. Ömer haklı idi” der. Ama Allah Rasulü Hz. Ömer’e dönerek, “Arkadaşımı bana bırakmanız gerekmez mi? Ben, “Ey insanlar, şüphesiz ben, Allah’ın hepinize gönderdiği elçiyim” dediğimde beni yalanladınız.. evet, herkes yalanlarken Ebu Bekir, “Sen doğru söyledin” dedi” buyururlar.

Evet, sahabî dahi olsa, fıtratın gereği olarak insanlar arasında her zaman bazı problemlerin yaşanması gayet tabiîdir. Ama, yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi önemli olan, bu problemleri büyütmeden sineye çekmek ve hoşgörünün öğütücü ikliminde eritmektir.

M. Fethullah Gülen

İnanan bir insanda öz güvenin keyfiyeti nasıldır?

Açıklama: “Öz güven” tabirinin mü’mincesi nedir; inanan bir insanda öz güvenin keyfiyeti nasıldır? Düz kulluğa talip olmak ile himmeti âlî tutmak cem’ edilebilir mi?

“Öz güven”, genellikle, bir kimsenin kendisine inanıp itimat etmesi, şahsî kabiliyetlerine ve imkânlarına bel bağlaması; kendisi ve çevresiyle barışık yaşaması ve umumî halinden memnun olması şeklinde tarif edilmektedir. Hayata müsbet yanlarıyla bakmayı ders verdiği için bazı açılardan doğru ve isabetli sayılsa da, bu söz bizim kaynaklarımıza uygun düşmeyen bir mananın ve muhtevanın beyanıdır. Öz güven tabiri, yabancı kültürlerde kullanılan bazı kelimelerin tercümesi olarak Türkçemize sonradan girmiş bir ifadedir ve Batılı terminolojiye ait bir telakkîdir.

Tabii ki, insanın karakteri ortaya çıkarılmalı, kabiliyet ve istidatlarının gelişmesine gayret gösterilmelidir. Fakat, böyle bir neticeyi elde etmek için ferdi şımartacak ve onu bencillik girdabına düşürecek usullere başvurulmamalıdır. Değişik tabirlerin gölgesinde, şahsın ukalâlaşmasına ve küstahlaşmasına meydan verilmemeli; meseleler onun dar imkânlarına, sınırlı iktidarına ve güçsüz iradesine bina edilmemelidir.

Bir kere, her meseleye kendi kabiliyetleri, güç ve iktidarı açısından yaklaşan ve sürekli “ben” diyen bir insanın, zamanla nefsini merkeze koyması, onu esas kabul etmesi, yaptığı her iş ve elde ettiği her başarıyla enaniyetini biraz daha beslemesi kaçınılmazdır. Nefis yörüngeli ve kendine çok güvenen böyle bir insanın, azıcık sürçüp düştüğü bir yerde bütün bütün ümitsiz kalacağı, tutunacak yer bulamayacağı ve bir daha doğrulamayacağı da âşikardır.

Evet, insanın mahiyetinde güven duyma ihtiyacı ve hissi vardır; fakat, kime güvenmesi lazım geldiğini bilemeyen ve itimad merciini doğru tesbit edemeyen bir kimse, eninde sonunda tam bir egoist kesilecek ve her meseleyi kendisine mal edecektir. Hatta, küfre sürükleyici mülahazalara girecek ve -hafizanallah- bazı mevzularda -hâşâ- “falan yarattı” ya da “ben yarattım” diyecektir. Zamanla o, kendine hayranlık duyan ve her hâlükârda kendini, kendi davranışlarını, eda ve endamını beğenen bir narsist olacaktır; kendisinin ortaya koyduğu düşünce, tedbir ve çözümlerin dışındaki her şeye karşı tenkide hazır hale gelecektir.

Allah’adır Tevekkülümüz, İtimadımız!..

Bu açıdan, muvahhid bir mü’minin nazarında, öz güven tabirinin yerini “iradenin hakkını verip Allah’a tevekkül etme” anlayışı almalıdır. İnsan kendisine irade verilmiş ve özel bir donanımla yaratılmış bir varlıktır. O, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf buyurduğu zahirî ve batınî bütün duyularını ve duygularını (hasselerini ve latifelerini) bir sermaye olarak kullanmakla, sonra da, neticeyi ve mükâfatı Yüce Yaratıcı’dan beklemekle mükelleftir. Bu itibarla, Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahiha’da güven duygusu hep Allah’a bağlanmaktadır. Çünkü, her şeyi halkeden ve bütün işleri evirip çeviren Mevlâ-yı Müteâl’dir. İnsan, birer nüve halinde hususi donanımına yerleştirilen istidatları inkişaf ettirir, akabinde onları bir istek ve niyet olarak ortaya koyarsa; Allah Teâlâ da ona o işi yapma gücünü ve imkanını ihsan eder. İster meyelan, ister meyelanda tasarruf, ister şart-ı adi planındaki beşer iradesine Cenâb-ı Hakk’ın doğrudan doğruya teveccühü sayalım, iradenin hakkının verilmesine ne diyeceksek diyelim, insan dileyip meyledince, Hâlık-ı kainat da meşietiyle o kuluna o işi yapmayı mümkün kılar. Dolayısıyla, insan her zaman Zât-ı Uluhiyete itimat etmeli ve O’nun meşietine dayanmalıdır.

Bu itibarla, hâlis bir mü’min her meselede önce Allah Teâlâ’ya güvenip O’nun lütuf buyurduğu kabiliyetleri kullanır; fakat, başarıları kendi nefsine değil, Yüce Yaratıcı’nın inayetine bağlar, onların Allah’tan (celle celâluhû) geldiğini bilip daha sonraki muvaffakiyetlerin de yine O’nun kudret elinde olduğuna can u gönülden inanır. Böyle bir insan acz u fakr hisleriyle dolu bulunduğu aynı anda çok güçlüdür; çünkü, hakiki güç kaynağının “Kudret-i İlâhî” olduğunun farkındadır. O pek zengindir; zira, rahmet hazineleriyle beslendiğinin şuuru içindedir. “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir!” gerçeğinin kahramanıdır; dolayısıyla, dünyalara meydan okuyacak cesarettedir. Onun sığındığı kale ve kullandığı kılıç ise, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” hakikatıdır.

Evet, hakiki mü’min bir yandan, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği iradeyi en iyi şekilde kullanır; diğer taraftan da, “Allah’ım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle başbaşa bırakma” der ve nefsine değil, Cenâb-ı Hakk’a itimad eder. Nefsini ve nefsânî duygularını en azılı düşman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardımcı olarak ise yalnızca Allah’ı bilir. Her hadise karşısında “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmran, 3/173) sözünü terennüm eder; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız” (Mümtehine, 60/4) hakikatini seslendirir. Her zaman, “Yalnız Allah’a dayanıp güven! Koruyucu olarak Allah yeter.” (Ahzab, 33/3); “Ey Rasûlüm de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) beyanlarına bağlı kalır.

Ne var ki, günümüzde “ben, ben” diyerek oturup kalkma ve enaniyet mülahazalarıyla dolup taşma belki her zamankinden daha fazladır. Bugün bencillik o kadar yaygındır ki, çoğu kimseler Mevlâ-yı Müteâl’in lütuflarını bile enaniyetleri hesabına kullanmakta ve onları bencilliği besleyen birer unsur gibi harcamaktadırlar. Mesela; öz güven deyip yola çıkanların ekseriyeti, zamanla kendini beğenme hummasına tutulmakta, bir fâikiyet mülâhazasına kapılmakta ve her fırsatta kendini anlatma hastalığına yakalanmaktadır.

Bundan dolayı, öz güven tabirinin bizim kültürümüzle te’lifi imkansızdır; o bizim için çok iğreti bir kelimedir. Bu da, diğer nesebi gayr-i sahih sözler gibi kendisine yüklenen mana ile dilimize girmiş ve hem kalbleri hem de kafaları karıştırmıştır. Bizim temel değerlerimizde “Tut beni Allahım, tut ki edemem Sensiz!” anlayışı esastır.

M. Fethullah Gülen

Gıybet yapılan ortamlardan ayrılamıyorsak ne yapmalıyız?

Açıklama: Araba gibi ortamı terk edemeyeceğim durumlarda gıybet edildiği zaman, ikaz ettiğimde karşı tarafın kin duymasına sebeb olacaksa ne yapılabilir, bu durumda büyüklerimiz ne yapmıştır?

Bu tür durumlarda yine de şartları zorlayıp insanlara emri bil maruf çerçevesinde gıybetin haram olduğunu  anlatmak icap eder. Ortamdaki insanların tepkisini çekmeyecek şekilde kendilerinin gıybeti yapılsa bunu nasıl karşılayacakları gibi sorularla meseleyi vicdanlarına havale etmek de bir yol olarak düşünülebilir.

Terk edemeyeceğiniz, tavsiyede bulunamayacağınız bir ortamsa, en azından o işlenen günaha karşı kalbinizle buğz eder ve o günaha ortak olmazsınız. Gıybeti isteyerek, kabul ederek dinleyen de gıybet etmiş sayılır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri 22. Mektupta şöyle diyor: “Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit ?????????? ???????????? ?? ?????? ???????????? demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli.”

Siz en azından istemeden dinlemeye, hatta mümkünse kulaklarınızı kapatmaya çalışırsınız..

Bazen içki içip yalan söylüyorum, kendimi bunlardan nasıl kurtarabilirim?

Açıklama: Ben Allah’a inanan, imanı kuvvetli olan, günahlardan sakınmaya çalışan biriyim. Bunun yanında arada alkol alan, anneye babaya yalan söyleyen de biriyim. Namaz kılmayı çok istiyorum fakat abdest zorluğundan dolayı namaz kılmaya üşeniyorum. Bir ay kılıyorum sonra bırakıyorum. Sonra başlıyorum, tekrar bırakıyorum. Bu şekilde davranmam Allah’la dalga geçiyormuşum ve yaptığımın sevabının olmadığı hissini veriyor bana. Bu düşüncem ne kadar doğru? Bir de namaz kılarken günah işlemek arasında nasıl bir ilişki vardır, bu konu hakkında yardımcı olursanız sevinirim. Namaz kılan fakat günah işlemeyenle, alkol alan ve ufak çaplı günahları işleyen birinin sevap kazancı arasında nasıl bir bağ vardır?

İmanla ibadet arasında ciddi bir irtibat vardır. İman, ibadeti gerektirir ve ibadet imanı kuvvetlendirir. Siz inanan bir insansınız, inancınızın gereği olarak da namaz kılıyorsunuz. Ara sıra namazı bırakmanız, imanınıza zarar vermez ama onun zayıflamasına yol açabilir. Bu yüzden, namaza ne olursa olsun devam edin, etmeye çalışın. En azından farzları kılın. Namaz adeta pratik bir iman gibidir. İman da teorik bir namazdır. İkisi ikiz kardeş gibidir. Birbirlerini desteklerler, beslerler.

Namazla günahlar arasında ciddi manada irtibat vardır. Hakkı verilerek, yani Allah’ın huzurunda bulunma şuuruyla, Allah’ın büyüklüğünü takdir, acizliğimizi, kusurlarımızı itiraf ederek kıldığımız namaz bizi kötülüklerden alıkor. Kolay kolay günaha sokmaz. Küçük günahlar işlenebilir belki ama en azından büyük günahlardan sakındırır. Günahlar da insanı ibadetlerden soğutur. Yani çark olumsuz işlemeye başlar. Kötülük kötülüğü çeker. Bu yüzden kötülüklerden uzak durmaya çalışmalı ki ibadetlerimize zarar vermesin..

Günahların bazıları, sevaplardan götürür. İnsan bazen namaz kılar, oruç tutar ama aynı zamanda birine söver, birini döver, birinin gıybetini yapar vs. Sonra ahirette iflas edip kalır.. Peygamber Efendimiz esas iflas edenin bu şahıs olduğunu haber veriyor..

Şimdi siz içkiyi devam ettirseniz bile namazınızı mutlaka kılın, kendinizi zorlayın. Namazlara yakın vakitlerde içmeyin. Namazlarınızı tam yerleştirirseniz bu zamanla sizi içkiden alıkoyacaktır..Çünkü iyilik iyiliği çeker. İnşaallah bir zaman sonra, günahlardan arınmış biri olarak yeni bir hayata uyanırsınız..

Yalana gelince bu konu ciddi irade istiyor. Kendinizi frenlemeye çalışmalısınız. Müslüman dosdoğru insandır, haliyle sözüyle doğruluğu temsil eder.. Doğruluk insanı cennete götürür, yalan ise cehenneme.. Bu sebeple doğruluğu elden bırakmayın.. Doğru olduktan sonra kendinizden şüphe etmezsiniz, karakterli bir insan olursunuz.. Etrafınıza da güven telkin edersiniz.. Allah tarafından da kullar tarafından da sevilirsiniz..

Tanımadığımınz kişilerin gıybeti olur mu?

Açıklama: Arkadaşım bana, benim tanımadığım birini kötü yönleriyle anlatırsa gıybet etmiş olur muyuz?

Muhatapların tanımadığı kimse hakkında gıybetin söz konusu olmayacağını söyleyenler vardır. Ancak daha sonra tanışacağı kuvvetle muhtemelse bu kişinin de gıybeti yapılamaz. Bunun yanında bir Müslüman, diğer bir müslümanı kötü vasıflarla anmamalıdır. Gıybet gibi görünen işlerin caiz olduğu az sayıda yer vardır. “Gerçek müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir.” (Buhâri, İman 4) hadis-i şerifini düşündüğümüzde, eğer bizim bu konuşmamızda dinleyenler açısından bir fayda yoksa bu tür kötülükleri anlatmaktan kaçınmak daha güvenli bir yol olacaktır.

İnsan şerre açık kabiliyetlerini hayra nasıl tebdil edebilir?

İnsanoğlu hayra da açık şerre de açık bir kısım kabiliyetlerle donatılmış bir varlıktır. Ondaki bu kabiliyetler âdeta iç içedir. Cenâb-ı Hak, bütün bu kabiliyetleriyle insanı dengelemiş ve her şey olmaya müstait yaratmıştır. “Her çocuk, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra çocuğu anne ve babası Yahudileştirir, Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir.” hadis-i şerifi bu hakikati ifade bakımından fevkalâde mânidardır. Yani her doğan çocuk, fıtrat itibarıyla Müslüman olmaya daha meyyaldir; ama içinde bulunduğu çevrenin onun üzerindeki tesiri bazen birinci derecede belirleyici olabilir.

İnsan fıtratındaki duygu, istidat ve kabiliyetler çeşit çeşittir. Ayrıca, bu istidat ve kabiliyetler, onun fıtratına çok güzel ve ölçülü bir şekilde yerleştirilmiştir. Burada önemli olan, onun terbiyesi ve yetiştirilmesi yolunda bu hissiyatın mükemmel şekilde değerlendirilip potansiyel değerlerinin üstünde bir kıymete ulaştırılmalarıdır. Meselâ, insanın mahiyetine bir “irade kabiliyeti” yerleştirilmiştir ki, eğer insan, bu iradesini iyiye kullanabilirse o, cemadat ve hayvanatı çok geride bırakacağı gibi, bazen meleklerin önüne de geçebilecektir. Yine insanın içine “latîfe-i rabbâniye” ya da İmam Gazzâlî’nin ifadesiyle “akl-ı meâd” yani öteleri görme aklı ve idraki vaz’edilmiştir. Bununla beraber insana “akl-ı meâş” yani dünyayı idrak ve onu iyi kavrama aklı da verilmiştir.

Aynı zamanda insanın mahiyetine şehvet, öfke, hırs, inat ve haset gibi değişik duygular da konulmuştur. Şimdi bu konuda önemli olan, insanın bu istidatları ya bir ölçüde baskı altına alması veya onları ıslah edip onlardan da istifade etmesidir. Meselâ bir insan, “vicdan”ın erkânı diye mütalâa edeceğimiz irade, his, zihin, latîfe-i rabbâniye gibi duygularını inkişaf ettirdiği takdirde bir hamlede insan-ı kâmil yoluna girer ve sesini ötelere duyurabilir. İşte böyle bir ufka ulaşmış insan artık şehvet, makam, şöhret… gibi nefsanî duygular karşısında asla dize gelmez.. nefretlerle büyük günahlara girmez.. hasetlerle amelini yakıp bitirmez.. ve herhangi bir meselede inat göstererek zamanını zayi etmez…

Ve yine böyle bir insan şehvetini tenasül mülâhazasıyla meşru dairede kullanırsa, “Evleniniz, çoğalınız! Zira ben (kıyamet günü diğer ümmetlere karşı) çokluğunuzla iftihar edeceğim.” hadisiyle amel etmiş sayılır ve ötede iltifat görür. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu hadisiyle âdeta şunları ifade etmektedir: Ben, meşru dairedeki zevk ve lezzete kanaat eden ümmetimin çoğalmalarıyla iftihar ederim. Zira onlar âdeta benim ümmet fabrikalarım gibidirler ve bu fabrikalarda ehl-i tevhid insan yetişir; ben de onunla iftihar ederim.

İşte, böyle bir yaklaşım sonucu, şehvetin bütün güç ve kuvvetiyle iradeye teslim olduğunu görürüz. Bu mülâhazadan hareketle, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Herkesin bir şeytanı vardır, benim de vardır, fakat benimki bana teslim olmuştur.” hadis-i şerifini daha iyi anlamak mümkündür. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu sözleriyle, “Yemeye, içmeye ve tenasüle ait şehevî duygular ve diğer hisler bütün derinlikleriyle tamamen benim irademe teslim (veya Müslüman) oldu.” demek istemektedir. İşte böyle bir şehvetin artık insana verebileceği herhangi bir zarar söz konusu değildir.

İnsandaki kötü duygulardan birisi de “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz ve böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek Muhammedî ruhtan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat, hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirecektir.

Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir. Şimdi gelin, inadını iradesiyle teslim almış kimselerden biri olan Ukbe b. Nâfi’e (radıyallahu anh) bakalım: O, inadını cihad yolunda kullanmış ve hep cihad yörüngeli bir hayat yaşamıştır. Berberilere karşı büyük mücadeleler vermiş ve Afrika’yı bir baştan bir başa fethetmiş bu büyük insanın en ızdıraplı günleri, Muaviye tarafından eline zincir vurulup cihaddan men edildiği günler olmuştur. Daha sonra Ukbe’nin elindeki bu zincirler kırılmış ve o, bir hain el tarafından şehit edilinceye kadar hep i’lâ-yı kelimetullah yolunda koşmuştur. O, açılmasının bir faslında atını denize sürdüğü zaman şöyle demişti: “Allahım! Şu zulmet denizi karşıma çıkmasaydı, Senin aydınlık kaynağı ismini o karanlık âlemlere de götürme niyetindeydim.” Abdülhak Hamid, “Tarık Piyesi” isimli eserinde Ukbe b. Nâfi’nin bu sözü karşısındaki hayranlığını şu ifadelerle dile getirir: “Bilmiyorum Ukbe b. Nâfi’nin bu sözü mü, yoksa semalarda duyulan ruhanîlerin sesi mi daha yüksekti!”

İşte Ukbe’nin bu tavrı, hakta sebatı ve hak uğrunda ölmeyi, yaratılışının gayesi hâline getirip, böylece nefis mekanizmasına ait mühim bir rüknü, iradenin eline teslim etmesi demekti.

Evet, devamlı ibadet ü taatle meşgul olan bir insanın hisleri zamanla öylesine inkişaf eder ki, böyle biri, başkalarının rüyada gördükleri şeyleri yakazaten müşâhede edebilir. İnsanları irşadın birinci iş hâline geldiği bir dönemde, hakka omuz veren bir cemaatte böyle mazhariyetler sık sık görülebilir. Aslında, hiss-i kable’l-vukuları ve değişik ilâhî ikramları da bu kabîlden saymak mümkündür. Öteden beri İslâmiyet’e hizmet edenlere, Allah’ın ihsanları yağmur gibi yağagelmiştir. Ancak, Cenâb-ı Hakk’ın bu ihsan ve ikramlarından ayrı bir ikramı daha vardır ki, o da, ferdî gurur ve kibirden korumak için, Allah’ın bu ihsanlarını ona hissettirmemesidir. İbadet ü taate ve mücahedeye devam edip de yön değiştirmeyen ve dünden bugüne hep mevziini koruyup ileriye doğru atılmak için başka mevziler kollayanlar, çok büyük ihsan ve ikramlara mazhar olur ve başkalarının görmediği pek çok vâridâtı, vicdanlarında bir esinti ve nur hâlinde müşâhede edebilirler. Ama, bunların mutlaka keşif ve keramet şeklinde zuhur etmesi de şart değildir.

Vicdan mekanizmasına ait hislerini inkişaf ettirmiş birinin nazarında şehvet hislerinin tesiri çok da önemli değildir. Böyle biri, memnu bir manzara karşısında vicdanını dinleyerek, “Nazar, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu Benden korktuğundan dolayı terk ederse onu imana çeviririm ve o kimse bunu kalbinde derin bir zevk olarak hisseder.” kudsî hadisini hatırlar ve haram işlememek için gözünü kapar. Bu hadis-i şeriften de anlaşıldığına göre Cenâb-ı Hak, gözünü haramdan çeviren bir insanın kalbinde, imana ait öyle bir lezzet vermektedir ki bu lezzet, o insana âdeta her türlü iştihayı unutturmaktadır. O kişinin haram karşısındaki bu tutumu daha sonra Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede gibi mühim bir neticeyi de semere verecektir. Bu müşâhede ötede olabileceği gibi bu dünyada da olabilir. Zira insanın kalb ve vicdanında “kenzen” Allah’ı duyması her zaman mümkündür. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin

                “Sığmam dedi Hak arz u semaya,

                Kenzen bilindi dil madeninden.”

sözleri bu hakikat adına söylenmiş önemli sözlerdendir. Dil unvanıyla ifade edilen kalb, esasen esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhaniyenin madenidir. Bu maden, Zât-ı Ulûhiyet’in tezekkür ve tefekkürü için hayret ufku ile aranan bir madendir. Ne var ki Cenâb-ı Hak, tasavvur ve tezekkür edilmez; zira O, her şeyin verâsındadır.. ve kalb bu hususta önemli bir rasat ufkudur. Kalbine yönelen kişi yeni yeni adımlar atar, devamlı ilerleme azmi yaşar ve his dünyasında derinleşebilirse, her zaman bir kısım müşâhedelere mazhar olabilir. Zaten insan, nasıl yaşarsa öyle öleceği ve nasıl ölürse öyle dirileceği mülâhazasına binaen, onun şuuraltı ve vicdanında mayaladığı şeylerin öbür âlemde inkişaf edeceği açıktır; evet, orada mü’minler, keyfiyeti meçhul ve herhangi bir misalle anlatılması mümkün olmayacak şekilde Cemal-i ilâhîyi görmeye muvaffak olacaklardır.

İnsanda vicdanî sistemin gelişmesi, tamamen nefsanî mekanizmanın rağmına bir harekettir. Vicdanî mekanizma geliştikçe, nefse ait mekanizma zamanla teslim-i silah etme zorunda kalır.. ve derken nefis mertebelerini kateden bir insan, artık fenalıklardan dolayı nefsini kınar hâle gelir ki bu durum, nefs-i emmarenin ordularının mağlup olması, yani karanlığın ışık karşısında bozguna uğraması demektir. Artık böyle bir insan, işlemiş olduğu her günahtan dolayı kendisini inceden inceye hesaba çeker.. devamlı vicdan azabı duyar.. ve Everest tepesini sırtında taşıyormuş gibi hep büyük bir yükün altında olduğunu hissetmeye başlar. Bunlar, “nefs-i levvame”ye yani kendi kendini kınamaya dair tavırlardır. İşte vicdan mekanizmasını bu şekilde çalıştıran insan bir gün öyle bir seviyeye gelir ki, artık o her zaman,

                “Gelse celâlinden cefa, yahut cemalinden vefa;

                İkisi de câna safa, lütfun da hoş kahrın da hoş.”

yamaçlarında pervaz eder ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)  “Biz, Rab olarak Allah’tan razıyız.” ifadelerini terennümde bulunur ve sürekli sekîne ve itminan soluklar. Bu mısralar, aynı zamanda “Allahım! Her tasarrufuna razıyız.” anlamına da gelmektedir. Daha sonra insan zamanla bu makamın üstünde öyle bir ufka ulaşır ki, gayri onun her hâl, hareket ve sözleri çevresindekilere devamlı Allah’ı hatırlatır. Aslında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) işte bu makamı temsil etmektedir. Nitekim “O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne zaman secde etse O’nda ‘bî kem u keyf’ Allah tecellî ederdi.” sözü bu hakikati ifade etmektedir. Bu hâl, vicdanla sezilebilecek, his dünyasıyla duyulabilecek ve latîfe-i rabbâniyeyi inkişaf ettirmekle fark edilebilecek bir ufuktur.

Vicdan ve nefis gibi hâsseler, bir yönüyle mücerret mânâlar olduğundan insan bunları ancak seyr-i ruhanîsi ile sezebilir. Bunların inkişaf etmesi de kişinin ameliyle mümkündür. Onun için bu meselenin gerçek vuzuh ve inkişafını, insanların kendi sa’y ve gayretleri neticesinde, kendilerinde meydana gelecek olan inkişafa bırakmak gerekmektedir.

M. Fethullah Gülen

Hüsn-ü Zan ve Adem-i İtimad bir arada nasıl telif edilebilir?

Hüsn-ü zan insanlar hakkında iyi fikirli olma, güzel düşünme manalarına gelmektedir. Adem-i itimad ise; insanın zaaflarına karşı tedbirli olma demektir.

Adem-i itimad meselesini üç kategoride değerlendirebiliriz.

1-    İnsanın kendisine karşı adem-i itimadı: Yani, insanın kendi nefsine güvenmemesi. Zira, potansiyel insan nefsi, kötülüğü ister. (Yusuf Suresi, 12/53) Öyleyse insan kendisine verilmiş güzel kabiliyetleri hayırlı yollarda kullanmanın yanı başında nefsine karşı da tedbirli olmalı, ben etkilenmem, ben bozulmam, ben kaymam diyerek kendini emanette görmemelidir. Emanette görerek günaha açık işlerden uzak durmalı ve kaymaya müsait yerlerde dolaşmamalıdır.

2-    İnsanın bir Müslüman kardeşine karşı adem-i itimadı: Müslümanlar arasında hüsn-ü zan esastır. Ancak bir beşer olarak herkeste günaha açık taraflar vardır. Hele bazı insanların öne çıkan öyle zaafları vardır ki, bunlarla kayıp gitmeleri her an söz konusudur. Öyleyse bu insanları, kayacakları zemine yaklaştırmamak gerekir. Mesela, para zaafını bildiğimiz bir insanı maliye işleriyle vazifelendirmemeliyiz. Mesela, benim çocuğum akıllıdır ne yapacağını bilir deyip tedbirsiz zeminlerde dolaşmasına, kötü arkadaşlarla içli dışlı olmasına müsaade etmemeli, takibi ve tedbiri elden bırakmamalıyız. Evet, özellikle idarecilerin, anne babaların ve insanlar üzerinde söz sahibi olanların bu hususa çok dikkat etmeleri gerekir.

3-    Bir de, art niyetli insanlar vardır. Nifak sıfatları taşıyordur üzerinde ve bu sıfatlar onda faal haldedir. Bunlarla iyi geçinme yollarını araştırmalıyız ama hiçbir zaman tam itimad etmemeli ve sırlarımızı vermemeliyiz.

4-    Son olarak düşman kesime karşı durumumuz söz konusudur ki, bu zaten bilinen bir meseledir. Evet, düşmana hiçbir zaman hüsnü zan da edilmez itimad da.

Hasılı, hüsnü zanla adem-i itimad arasındaki dengeyi korumak, insanın kendisi de dahil herkes için geçerlidir. Ne zaman nasıl davranılacağı ise, insanın basiretine ve firasetine bağlıdır.

Gıybete karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

İman hizmetine çok emeği geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim: O, bir gün birkaç hususu haber vermek ve bir meselede de şikayetini arz etmek için Bediüzzaman hazretlerine gidiyor. Tam söze başlayacağı sırada, Hazreti Üstad -o kendine has red ifade eden tavrıyla- “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. O zat, bir süre sonra bir fırsatını bulup tekrar söz alıyor; Üstad yine, “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. Bir kere daha deneyince yine aynı cevapla karşılaşıyor: “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum.” Bir başka zaman, diğer bir abiden de benzer bir hatıra dinlemiştim. O da demişti ki, “Bir gün Üstad’ın yanına gittim. Bir meselenin halli için, belki birileri hakkında zemm de ifade eden bazı şeyler söyleyecektim. Üstad anlatmak istediğim mevzuyu bilmiyordu. Fakat, ben ne zaman söze başlasam, “Kardeşim, ben dinlemek istemiyorum” deyip meseleyi kapattı. Ben anlatmakta ısrar ettim; ara ara söze girmeye çalıştım ama O da her defasında “Kardeşim, bu hususta bir şey dinlemek istemiyorum” dedi ve bana başkalarıyla alakalı tek cümle söyleme fırsatı bile vermedi.”

Üstad’ın davranışı, su-i zanna, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır alma demektir. Zannediyorum, biz de bir kaç yerde böyle ders versek, yanımızda vazifemizi alakadar eden konular haricinde konuşulmasına fırsat vermesek, su-i zanları seslendirme ve gıybetlere girmelerin alanı da kendi kendine daralacaktır. O türlü hırıltıların alanının genişlemesi, biraz da bizim hırıltılara müsamahamızdan kaynaklanmaktadır. Kur’an’ın halis bir talebesi, birisi ağzını gıybete açtığı zaman yiğitçe “Allah’a ısmarladık” deyip oradan uzaklaşmasını bilmelidir. Bu mü’mince tavırla gıybet meclislerini bir kaç defa terketseniz, su-i zanlarını dillendiren kimselere “hoşçakalın” deyip yanlarından ayrılsanız, zamanla onlar da sizin yanınızda o türlü şeylere teşebbüs etmemeye çalışacaklardır. Maalesef, biz müsamaha gösterilmemesi gerekli olan bir konuda müsamahalı davrandığımızdan, gıybet edenlerin ve müfterilerin hareket alanlarını da genişletmiş oluyoruz.

Hadd-i zatında, Allah’a, Rasûl-ü Ekrem’e, Kur’an’a ve ahirete inandığını söyleyen bir insanın, su-i zan ve gıybetle alakalı onca ilahî terhîbi ve tehditkâr ifadeyi duyup bildikten sonra hâlâ o şeni’ fiilleri işlemesi anlaşılacak gibi değildir. Zira dinin emir ve yasaklarını bilmesine rağmen onlardan bazılarını yerine getirip bir kısmını görmezlikten gelen insanların durumu, kendi kitaplarındaki bazı hükümlerle amel eden bir kısmını ise hiç görmemiş gibi davranan bazı İsrailoğulları’nın durumu gibidir ki, Kur’an onların yaptığını dini tahrif etme olarak anlatmıştır. Onlar, dinin bazı disiplinlerini hayata geçirmiş, diğer prensipleri ise adeta yok saymışlardır. Doğrusu, bugün bazı mü’minlerin yaptığı da bundan farklı değildir. Kur’an-ı Kerim, gıybeti yasaklıyor, onu ölü kardeşinin etini yemek olarak ele alıyor, en büyük hayasızlık ve utanmazlık sayıyorsa; fakat, buna rağmen insanların bir kısmı, onu hükümden iskat etmiş gibi davranıp onun-bunun gıybetini ediyorlarsa, bu bir tahrif ve Kutsal Kitabın canına okuma demek değil midir? Peygamber Efendimiz’den şeref-sudur olmuş dünya kadar hadis-i şerif varken, onları görmezlikten geliyor ve o çirkin cürmü işlemeye devam ediyorlarsa, bu, Allah Rasûlü’nün va’z ettiği hükümleri değiştirme değildir de ya nedir?!. “Bizden önceki bazı kavimler, kendi kitaplarını tahrif etti, Allah’ın kelamı olmaktan çıkardı ve beşer lafıyla doldurdular.” deyip onları kınarken aynı günahı işleyerek dinin bazı emirlerini yok saymak o kavimlerin yaptığını yapmak değil midir? Öyleyse, meseleye samimiyetle ve hakperestlik mülahazasıyla bakmamız lazım. O zaman, birbirimize “Hele gelin, bir kere daha hakiki mü’minler olalım” dememiz gerektiğini anlayacağız. Evet, imanımız bugüne kadar aksayarak ve sekerek gelmişse, hele gelin, hiç olmazsa bundan sonra aksamayan ve sekmeyen bir imanla Cenab-ı Allah’a yönelelim. Hele gelin, her hareketimizi ahiret hesabına ve mizana bağlayarak, tartılı ve ölçülü yaşamaya karar verelim.

Ayrıca, tecessüste bulunma, iz sürme, insanlar hakkında kötü düşünme ve ihtimallere hüküm bina etme birer paranoya emaresidir. Hususiyle son zamanlarda bütün dünyayı saran paranoya kabusu en samimi mü’minlere bile tesir etmiştir. Bugün, hissiyatı azıcık kurcalanan hemen her insanın bir sürü şüphe, tereddüt ve su-i zanla yaşadığı görülecektir. Hemen herkesin “Şöyle demişti, ondan şu mana çıkar; böyle söylemişti, demek ki şöyle düşünüyor” türünden mülahazalarla yatıp kalktığı ve çeşit çeşit vehimlerle dolu olduğu müşahede edilecektir. Oysa, Kur’an, kulağı kîl ü kâle kapamayı, çirkin manzaralar karşısında gözü yummayı, yakışıksız sözler söylemekten dili muhafaza etmeyi emretmektedir.

M. Fethullah Gülen

Günaha karşı duruş nasıl olmalı?

Açıklama: Günah esnasında insan, iradesiyle değil de hevâsıyla mı hareket ediyor? Günaha karşı duruş nasıl olmalı?

İradenin karşısında iradesizliği, kendini salmayı kullanmak lâzım. Hevâya karşılık da Hüdâ kullanılmalı. Bir şey, ya Cenâb-ı Allah’ın rızasına muvafık olarak âsâr-ı Hüdâyladır veya tesir-i hevâyladır. Hevâ; heves, arzu, nefse ait şeylere olan düşkünlük, nefsî zevkler demektir ve esasen disiplinsizliğin, emir ve nehiylere karşı duyarsızlığın, prensipsiz yaşamanın ayrı bir ünvanıdır. Ancak, işlenilen günahlar hevâya uyularak işlendiğinden dolayı günah deyince hep “hevâ” hatıra gelmektedir. Leyla Hanım da öyle der: “Hevâ-yı nefsime uydum, pek çok günah ettim, huzura hangi yüzle varayım ya Resûlullah!” Evet, günah işlenmişse, hevâ-yı nefse uyularak işlenmiştir; yani, nefsin istekleri, arzuları, ölçü içine girmeyen ve disipline edilememiş, kıstas ve kriter kabul etmeyen kaprisleri arkasına düşülerek günaha girilmiştir.

Söz hevâda bitince sapıklık mukadderdir, günah kaçınılmaz olur. Kur’ân-ı Kerim’de meâlen, “Baksana şu kendi hevâ ve heveslerini tanrı edinen kimseye!” (Furkan, 25/43) denilerek doğru yoldan ayrılan insanın zamanla kendi hevâsını ilâh gibi görmeye başlayacağı ifade edilmiştir. Zaten, bir hadis-i şerifte de, “Gök kubbe altında Allah’tan başka tapılan şeyler içinde hevâdan daha dehşetlisi yoktur” buyurulmaktadır.

İnsan kararlı olmazsa, yerinde sağlam durmazsa; yani, Allah Teâlâ karşısında sürekli rükuya, secdeye kapanmazsa ve kendini hakirlerden hakir görmenin yanı sıra “Aman kopmayayım!” diye sürekli letâif-i Rabbâniyesini koruma hususunda bir nöbettar gibi durmazsa hemen kırılabilir, kalbî hayatında çok çabuk çatlama olabilir. Bazen insan öyle hatalara düşer ki, bir dakikalık gaflet onu sarar, nefsindeki fena duyguları harekete geçirir. Ve insan bir hareketle, bir hamleyle hemen bu atmosferden sıyrılmazsa dönemeyeceği bir noktaya sürüklenebilir. Bundan dolayı, kul öyle bir hevâîliğe girdiği zaman hemen Hüdâ’ya yönelmeli; nefsine rağmen “Aman ya Rabbi!” demelidir.

Bazen de fevkalâde bir inâyet insanın imdadına yetişebilir. Tam fenalığa adım atacağı zaman dizinden tekme yemiş veya ayağına bir şey saplanmış gibi olur. Hemen geriye döner, o içine gömüldüğü kötü halden sıyrılır, tehlikeli bölgeden uzaklaşır. Fakat böyle harikulâde bir halas her zaman söz konusu olmaz. Allah muhafaza, nazarlarımız yanlış bir yöne kayar; o şaşılık, fasit bir dairenin ilk halkasını teşkil eder. O alır bizi ikinci halkaya götürür. Üçüncü halka, dördüncü halka… Derken halkaların sayısı ve derinlikleri arttıkça artar. Öyle bir noktaya gelir ki insan, tamamen boğulacağı bir derya bulur karşısında ve tutunamaz, boğulur gider dalgalar arasında. Nice serv-i revân canlar, nice gül yüzlü sultanlar, hiç farkına varmadan o deryada boğulup gitmişlerdir.

Bu sebeple, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sıhhat derecesiyle alâkalı işaretin ne olduğunu bilemediğim bir hadis-i şerifte, “Ruhunuzu hevâîlik sardığında hemen o halden uzaklaşmaya bakın” buyurmaktadır. Yorganı başınıza çektiğinizde, bir yerde tek başınıza kaldığınızda veya bir ikinci arkadaşla gaflete gömüldüğünüzde, hemen o atmosferi parçalayın ve uzaklaşın oradan. Geri dönemeyeceğiniz bir noktaya çekilmeden kaçın o atmosferden.

Günahlar ve günaha çağıran davetçiler tıpkı öykülerdeki gulyabânîler gibidir. Bir tepe, iki tepe, üç tepe… Nerede karşınıza bir peri kızı gibi çıkacakları veya bir ifrite dönüşüp sizi perişan edecekleri belli olmaz. Karşınıza çıktıkları zaman da işiniz bitmiştir artık.

Gözlerimin dibinde, kılcallarda serum sızması var. Bir kere dikiş attırdık, bir kere daha attırmaya gittik, “Şimdilik gerek yok” dediler. Bazen göz, Allah’ın izniyle, kendi kendini tamir ediyor. Fakat bazen de bir müdahalede bulunulması gerekiyor. O sızmalar, aletsiz edevatsız hissedilip görülecek hale gelince, sebepler planında artık tedavi mümkün olmuyor. Ben de serum sızmasını anlamak için bazen bir gözümü yumup öbürüyle, daha sonra da onu yumup diğeriyle bakıyor, kontrol ediyordum. Yusuf Beye “Ben bunu emâresiyle nasıl sezebilirim?” dedim. Dedi ki, “Hocam! -hafizanallah- sezdiğiniz zaman zaten iş işten geçmiş demektir.” Anlıyor musunuz?! Hata, günah ve yanlış yöne atılan bir adım öyle bir noktaya çıkar ki, orada iş işten geçmiş olur.

Evet, yine tıpkı uyuşturucuya benzeyen günahlar vardır. Onlarda bir temâdî söz konusudur. Bir kere alışınca, insanın o meretten yakasını kurtarması çok zordur. Bir kere başladıktan sonra bırakmak, ilkine karşı direnmeye oranla on kat daha güçlü bir irade ister. Ama diğerlerine gelince, onlar anlık meselelerdir. Fakat onlar da insanı boğabilirler. Böyle anlık ruh haletleri içinde verilmiş nice kararlar vardır ki, insanın manen ölümüyle sonuçlanır. O ruh haleti içinde karar verirsiniz, fakat bitersiniz.

“Hayır! Gerçek öyle değil! Asıl onlardır ki yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalblerini paslandırdı da, onun için ahireti inkâr ederler.” (Mutaffifîn, 83/14) âyetini açıklama sadedinde Resûlü Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) şöyle buyurmuştur: “Kul bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir. İşte, Kur’ân’da Yüce Allah’ın ‘Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalblerini paslandırdı.’ (Mutaffifîn, 83/14) âyetinde bildirdiği pas budur.”

Evet, manevî hayatımızda meydana gelen öyle bir leke veya pas, Allah’tan gelen tecellilerin mahiyetimize tam aksetmesine mâni olur, orada bir körlük oluşturur. Her bir günah, ikinci bir günaha çağırıcıdır. Bir hata, ikinci hata için bir davetiyedir. Bir kere düşme, insanın ikinci kere ciddî olarak düşmesinin mukaddemesi sayılabilir. Bir kere kayınca toparlanmaya muvaffak olursanız, o mekânda kayıldığını ve yine kayılabileceğini düşünerek oradan uzaklaşmanız iktiza eder. Fakat yine yürümeye devam ederseniz, biraz da sarsılma psikolojisi ile kayıp tekrar düşmeniz mukadderdir.

Aslında, daha baştan, öyle bir atmosfere hiç girmeme; sürekli tedbirli, temkinli yaşama; tasavvuftaki teyakkuzun baktığı ufukta dolaşma; yani, sürekli ona ait duyguların feverânını, feyezânını hissetme ve insanı hep onun huzuruna çekecek bir çevrede bulunma çok önemlidir. İnsan, veli bile olsa, kat’iyen nefsine güvenmemeli. İyi bir yol arkadaşı seçmeli. Gözleri hep üzerinde olacak, arkadaşının gözleri onun üzerinde oldukça da bir başka nazarla asla çarpılmayacak bir hayırhah bulmalı. Onun gözleri de diğerinin üzerinde olmalı. Muayene diyebiliriz buna; yani, karşılıklı bakışma, iki dostun gözlerinin birbirini desteklemesi. Böyle bir irtibatta iki göz arasına bir üçüncüsü girip çarpamaz, Allah’ın inayetiyle. Böylece o iki arkadaşa da nazar değmez.

Maslahat-ı mürsele olarak, sufîlerin ortaya koydukları riyazât gibi şeyler bu mülâhazaya matuftur. Onda bir tecrid, belli bir süre bir alıştırma ve temrin vardır. Kırk gün, insanı tehlikeli atmosferden uzak tutma, yeni bir havaya alıştırma söz konusudur. Sâlik, ilk kırk günde tam motive olamazsa, o havayı tabiatının bir yanı haline getiremezse, yeniden bir kırk gün daha dener. Olmazsa bir kırk gün daha… Neticede insan az yemeye, az içmeye, az konuşmaya, az uykuya ve biraz da halvet hayatına alışır.

Bunu yapamayacak olan bir insan, başka türlü bir yolla kendini meşgul etmeli; Cenâb-ı Hakk’ın teyidine vesile başka bir atmosfer içinde bulunmalı. Ve nereye giderse gitsin, hangi işe teşebbüs ederse etsin, sürekli birilerine hakikati anlatıp, onları o noktada derinleştirme mülâhazası içinde olmalı. Gördüğü her insan hakkında, “Şunun ruhuna mutlaka bir şey duyurmalıyım, şu insana dinimi tanıtmalıyım, şuna da dalâlete düşmemenin yollarını anlatmalıyım” demeli. Mü’min bunun dertlisi ve hatta hastası olmalı. İşte, bu şekilde, oturup kalkarken hep bunları düşünüyorsa, böyle bir riyazâta ihtiyacı olmadan Allah (celle celâluhû) karşısında iki büklüm ve kendi ubudiyeti adına da dimdik durabilir, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Hata, nisyan ve günah deyip geçmemek lâzım; bunlar insanın insanlığını zamanla aşındırabilirler. Eğer, hata, nisyan ve günah yüzde bir ihtimalle bile olsa hakikaten bir gulyabânî gibi insanı ölüm noktasına çekecek ve tehlikeye atacaksa, böyle bir ihtimalden insan çok korkmalı ve titremelidir. Mesela, size deseler ki, “Gel, kalb ameliyatı ol; göğsünü yaracaklar; ama neticede rahat nefes alacak, daha kolay bir ömür süreceksin.” Fakat bu teklifle beraber, yüzde bir ihtimal de olsa, ameliyat masasından kalkamama ve ölüm riski de bulunduğunu söyleseler; önemser misiniz, önemsemez misiniz? Şimdilerde, kalb doktorları, ciddî rahatsız olanları teselli etmek için, birkaç sene önce yüzdelerle ifade edilen ölüm oranlarının bindelere çekildiğini; eskiden bir anjiyoda bile ölüm nisbetinin yüzdelerde olmasına rağmen günümüzde ancak bindelerde kaldığını iddia ediyorlar. Ama böyle bir ihtimalden dolayı doktor, masadan kalkamamanızdan korkuyor ve ameliyat etmeden önce size ölüm riskine razı olduğunuza dair imza attırıyor. “Ben böyle bir meselenin sonucundaki riski üstleniyorum” diyor ve imza atıyorsunuz. Doktor öyle korkuyor, siz de ameliyat odasına korkuyla gidiyorsunuz. Ameliyattan sağ salim çıkarsanız, herkes size “Geçmiş olsun” diyor. Çünkü siz, bir ölüm riski atlatmış oluyorsunuz.

Acaba insan, manevî hayatının ölümüne sebep olabilecek şeytanî ve nefsânî tuzaklara karşı neden aynı hassasiyeti göstermez? Kaldı ki, manevî hayat adına gulyabânîlerin ağına düşme riski, bir kalb ameliyatındaki gibi yüzde birle, binde birle de değil, çok kavî ihtimallerle ifade ediliyor. Bazen onda bir ihtimalle bile insan, kendisini helâkete, felâkete atabilecek bir yola girebiliyor. Mesela, yalnızlık bu istikamette atılmış çok yanlış bir adımdır. İki kişinin birarada kalması bile yine yanlış bir adımdır. Çünkü, iki kişi arasında da şerde mutabakat sağlamak kaviyyen muhtemeldir.

Bazen bir televizyonun düğmesini çevirme, karşınıza çıkacak çirkin bir görüntü açısından, bu istikamette atılmış yanlış bir adımdır. Hatta manevî hayat adına bu durumlardaki tehlike ihtimali çoğunlukla “ikide bir”e kadar çıkmakda, iki sahneden birinde ruha bir hançer vurulmaktadır. Bu açıdan biz, bu işin sonucunu hesaba katarak tehdit edici bir akıbetle karşı karşıya kalmamak için çok dikkatli olmalıyız. Bir farz veya bir vecibenin edası söz konusu değilse, gereksiz yere çarşıya çıkmamalı; boş boş gezmemeli; kalb ve ruhumuzda yaralar açabilecek herhangi bir hâdise ile karşılaşmamak için gözümüze, kulağımıza, adımlarımıza dikkat etmeliyiz. Mesela, bir internet sitesinde kaçta kaç ihtimalle insan çirkin bir manzara görür? Eğer o riski yüzdelerle ifade ediyorsanız bence çok tehlikeli bir zeminde yürüyorsunuz. Bu tehlikeyi düşünüp ona göre davranmanız teyakkuzdur, temkindir.

Bir farz, bir vacip söz konusu değilse niye kalbimin bozulacağı yere gideyim, niçin gönlümü yaralayacak sahnelere bakayım, neden sayfalar dolusu çer çöple ruhumu bulandırayım ki? Böyle risklere girmem için tekvinî ya da teşriî emirler açısından bir vecibe olması gerekir. Mesela, kalb krizi geçirmişsiniz, ambulansa koyup götürmüşler sizi hastaneye. Bu, tekvinî açıdan bir vecibedir. Diğer taraftan, vaaz-u nasihat edeceksiniz, tebliğ ve temsil vazifenizi yapacaksınız; o zaman da gideceğiniz yere gitmelisiniz. Çünkü, bu da teşriî bir vecibedir. Şu kadar var ki, arabaya bindiniz, çarşıdan geçtiniz… Her adımınıza dikkat edecek ve levsiyattan elden geldiğince uzak kalacaksınız. Ancak, bu durumda üzerinize sıçrayan çamur ve kirler, umumî ve kaçınılması güç sıkıntılardan (belvâ-yı âm) sayılır ve mazur kabul edilirsiniz. Aksi halde, bir adımın, bir duyuşun, bir bakışın hesabı vardır ötede. Sadece ötede mi? Hayır, burada da batmamanız mevzuunda sık sık karşılaştığınız inayet inkıtaya uğrar; artık inayet-i ilâhiye kesilir, yüzüne bakılmaz, elinden tutulmaz bir kaçkın olursunuz. Rahman ve Rahîm, böyle bir akıbetten hepimizi muhafaza buyursun.

Oysaki, düşeceğiniz bir yerde, sürçtüğünüz bir anda bile çoğu zaman bir inayetle, bir riayet ve kilâetle kurtuluyorsunuzdur. Mesela, nefis atına binmiş bir günaha yürüyorsunuzdur; hiç beklemediğiniz bir yerden bir dostunuz çıkıverir karşınıza. “Gel, bir çay içelim” der. Bir bardak çay içecek kadarlık bir sürede, ruhunun ilhamlarını boşaltır sizin sinenize. Allah söyletir, o da sizin kalb hastalıklarınıza çareler söyler. Ve ondan ayrılırken bakarsınız ki, içinizde günaha karşı bir azim kalmamış, sevap mahalli arama iştiyakı hasıl olmuş gönlünüzde.

Fakat böyle bir himaye ve inâyet için siz, size ait olan zeminde kalmalı, sınırı aşmamalısınız. Şüpheli bölgeye yaklaşmamalı, oraya kilometrelerce uzak durmalısınız. Siz, size ait sınırlar içinde kalmaya çalışırsanız; elinizde olmayarak öbür tarafa girme söz konusu olduğu durumlarda o kilâet, o vekalet, o hıfz, o riayet ve o inayet hiç beklenmedik bir şekilde karşınıza çıkar ve sizi, yürümesini bilmeyen çocuk düşeceği zaman annenin, babanın arkadan, iki omuzundan tutup onu kurtardığı gibi kurtarır. Görürsünüz, iliklerinize kadar hissedersiniz bu himayeyi. Ama siz önce kendi sınırlarınız içinde, melikin hudutlarına riâyetkar olarak kalmalısınız.

Evet, kulluk kıldan ince, kılıçtan keskindir. Varıp onun üstünde ev yapanlar da vardır, onun üzerinde duramayarak yuvarlanıp helâk olanlar da.

Maalesef, insanların görme ve idrak ufku çok dar. Dar olduğu için de hata, nisyan ve günahların kendilerine neye mal olduğunu bilmiyorlar. Bazıları inkâr etse ve “Peygamber neden görüyor da ben görmüyorum?” diyerek maddeperest bir tavır sergilese de görebildiğimiz âlemin, şu buudların dışında, daha pek çok âlem, pek çok buud var. Görülebilecek çok şey var daha. Peygamber, vazifesi ve misyonu icabı farklı donanımıyla, sizin görme ufkunuzun üstünde çok daha farklı şeyler görüyordu. Sadece peygamber de değil; ben çehrelerde mânâ okuyan, içten geçeni duyan, dinleyen, birinin ellerine baktığı zaman onun hakkında hükmünü veren insanlar gördüm. Bunlar objektif olmayabilir; ama Allah duyurursa onlar duyar, gördürürse görür, okutursa okurlar.

Hz. Osman’ın (radiyallahu anh) böyle bir firasetinden bahsederler. Camiye gelirken bir sokaktan geçme esnasında gözü harama ilişen bir sahabiyi üslubunca ikaz ettiğini anlatırlar. Zaten, mü’min, Allah’ın nuruyla, basiret ve firasetle bakmıyor mu etrafına? Aranızda öyleleri vardır ki, sizin gözünüzden üç yüz mânâ okurlar. Fakat başkaları kendi görmeleri sınırlı olduğu için onun okumasına bir mânâ veremezler; o da Allah’ın sırrını vermemek için saklar kendini. Eşyanın melekûtuna açık gözler kim bilir daha ne kadar şey okuyor insanın gözünde, ağzında, kulağında, burnunda, yürüyüşünde ve duruşunda?

İşte, âh bir görülse, hata, nisyan ve günahlar ne yaralar açıyor gönüllerde!… Ah bir bilinse, bu gulyabânîler ne katliamlar yapıyor kalb ve ruh ufkunda!…

M. Fethullah Gülen

Riyanın bir çeşit şirk olduğu söyleniyor, doğru mudur?

Ebû’l-Leys Semerkandî Hazretlerinin Tenbîhü’l-Gafilîn’in ihlâs bahsinde naklettiği, Ahmed b. Hanbel Hazretlerinin Müsned’inde geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Allah Resûlü, ‘Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir’ deyince sahabe efendilerimiz ‘Küçük şirk nedir?’ dediler. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de ‘Riya’ karşılığını verdiler.” Bir rivayette de eşşirkü’l-esğar yerine eşşirkü’l-hafî (gizli şirk) ifadesi vardır. Nedir Allah’a gizli gizli eş-ortak koşmak? Küçük dahi olsa, gösteriş yapmaktır. Kendini ihsas etme, iradî olarak kendini sergilemedir.

Eğer namazda bazı duygular iradeyi aşkın gelirse ve insan bu sebeple değişik sesler çıkarırsa mazur olabilir. Mesela, bir kul namaza öyle konsantre olmuştur ki, Allah’ın dizlerine başını koyuyormuş gibi hisseder kendini. Cenâb-ı Hak diz, baş ve ayaktan münezzeh ve mukaddestir; ama Recaizâde’nin dediği gibi “Allah’ım nerede ayakların!” ifadesi bir duyuşun ve sezişin seslendirilmesidir. İşte kul, o derece yoğun his ve ihsasların içindeyken boğazı yırtılacak kadar yüksek sesle “Allah!” dese de mazurdur. Zira, o durumdaki bir insan ne yaptığının, ne dediğinin farkında değildir. Ona yaptığını haber verseniz, “Ben öyle bir şeyin farkında değilim, hatırlamıyorum” diyecektir. Meselenin temeli de budur. Böyle bir durumda değilken, ibadete dıştan, iradî bir şey karıştırmaya kimsenin hakkı yoktur. O, telvis etme, saf ve dupduru bir işi bulandırma olur.

Fakat önemli bir nokta daha vardır ki; o da, biz bir başkasında ne görürsek görelim onun hakkında “Riya yapıyor” diyemeyiz. Elimizde riya yapıp yapmadığını ortaya çıkarabilecek belli bir mihenk taşı yoktur. “Allah’la irtibatlı mı söylüyor; iradî mi, gayr-ı iradî mi? Aşk ve heyecanını mı seslendiriyor; yoksa kendisini ifade etmek, etrafa duyurmak için mi bağırıyor? Kur’ân okuyor; ama acaba kendini ihsas maksadına matuf mu okuyor, Allah rızası için mi?” şeklinde başkalarını sorgulamaya hakkımız yoktur. El âlem etrafımızda değişik değişik sesler çıkarabilir, bu bizi rahatsız da edebilir; fakat onlar hakkında sû-i zanna hakkımız yoktur. O kapı kapalıdır bizim için. İhtimal biz anlamasak da o insan çok farklı şeyler anlıyor ve dolayısıyla da bu sesler onun vicdanından kopup geliyor, gırtlağına çarpıyor, ses tellerine dokunuyor ve ses tellerine dokununca da bir udun, bir kemanın ses verdiği gibi ses veriyordur. Başkaları hakkında böyle düşünürüz. Kendimize ise sert ve katı davranır; çok küçük bir kaçamak, bir sızıntı bile olsa affetmeyiz onu.

Evet, bu iki şeyi birbirine karıştırmamalı, yanlış anlamaya girmemeli. Zikirde, fikirde öyle olduğu gibi, diğer tavır ve davranışlarda da başkaları için hep olumlu ve müsbet düşünmek, hüsn-ü zan etmek; kendimiz hakkında ise mülâhaza dairesini daima açık bırakmak, “Acaba yine bir tuzak mı var nefsimde?” demek…

M. Fethullah Gülen

Sıkıntılar sabırla nasıl sevaba çevrilir?

Mü’min başına gelen her türlü felaket ve sıkıntının kimden geldiğinin şuurunda olur ve bu süreci sabırla geçirirse sevap kazanacağını ve bu sıkıntıların kişinin günahlarının affına vesile olacağını muhtelif hadisi şerifler bize müjdelemektedir. Hatta Efendimiz (s.a.s) müminin ayağına batan bir dikenin bile onun günahlarına kefaret olacağını ifade buyurmuştur.

Diğer yandan eğer kişi başına bir felaket geldiğinde, sabır göstermeyerek kaderi tenkit eder ve olmadık itirazlarda bulunursa, bunun kişiye sevap getirmesi bir tarafa o kişi bu yaptığıyla günaha girecektir. Bundan dolayı bizler uğradığımız her sıkıntıyı imtihanın bir buudu olarak görmeli ve o sıkıntının arkasında Allah’ın rahmet elini görmeliyiz. Böylece zahirde aleyhimize gibi görünen bir takım hususları lehimize çevirebiliriz. Bununla ilgili bazı hadis-i şerifler şöyledir:

“Kendisine bir musibet gelen Müslüman Allah’ın emrettiği: “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn, allahümme ecirnî fi musîbetî vahluf lî hayran minhâ: “Biz Allah’a aidiz ve ancak O’na döneceğiz. Allahım, bana bu musibetim için ecir ver ve bana bunun arkasından daha hayırlısını nasib et” derse Allah o musibeti alır ve mutlaka daha hayırlısını verir.” (Müslim, Cenâiz 3)

“Allah Teâlâ hazretleri şöyle demiştir: “Ben kimin iki sevdiğini almışsam ve o da sevabını umarak sabretmişse, ona cennet dışında bir mükâfaat vermeye razı olmam.” (Tirmizî, Zühd 58)

“Kul hastalandığı zaman Allah Teâlâ hazretleri ona iki melek gönderir ve onlara: “Gidin bakın, kulum yardımcılarına ne diyor bir dinleyin!” der. Eğer o kul, melekler geldiği zaman Allah’a hamdediyor ve senalarda bulunuyor ise, onlar bunu, her şeyi en iyi bilmekte olan Allah’a yükseltirler. Allah Teâlâ hazretleri, bunun üzerine şöyle buyurur: “Kulumun ruhunu kabzedersem, onu cennete koymam kulumun benim üzerimdeki hakkı olmuştur. Şâyet şifâ verirsem, onun etini daha hayırlı bir etle, kanını daha hayırlı bir kanla değiştirmem ve günahlarını da affetmem üzerimde hakkı olmuştur.” (Muvatta, Ayn 5)

“Mükâfatın büyüklüğü belânın büyüklüğü ile (orantılıdır). Allah bir cemaati sevdi mi onları musibete müptela eder. Kim bundan razı olursa Allah da ondan razı olur, kim de razı olmazsa Allah da ondan razı olmaz.” (Tirmizî, Zühd 57)

“Mü’min erkek ve kadının nefsinde, çocuğunda, malında bela eksik olmaz. Tâ ki hatasız olarak Allah’a kavuşsun.” (Muvatta, Cenâiz 40)

Çok günah işledim, bir çıkış yolu var mı, ne yapmalıyım?

Açıklama: Çok günah işledim, her türlü bataklığa battım. Yalan yere yemin, içki, kumar vs. Şimdi çok pişmanım. Ne yapmalıyım, ne tavsiye edersiniz? Birisinden el almam gerekir mi?

Birincisi, günahlarınızı insanlara açık açık söylemeyin. Allah’ın örttüğü o günahları siz de örtün.

İkincisi, tevbe etmek için birinden el almanıza gerek yoktur. Kalbinizi Allah’a açın ve samimi olarak tevbe edin.

Üçüncüsü, günahlardan, günah ortamlarından ve günah işleyen arkadaşlarınızdan uzaklaşın..

Dördüncüsü, ibadetlerinizi dikkatlice yerine getirin. İbadetler de birer tevbe gibi günahları siler.

Beşincisi, iyi işlerde ve hayır yollarında meşgul olun. Yapılan bütün güzel işler, hizmetler de günahlara keffarettir.

Altıncısı, tevbeyle alakalı yazılar okuyun. Fethullah Gülen Hocaefendinin kitaplarında tevbe çok sık işlenir. O değerli eserlere müracaat edebilirsiniz..

Yedincisi, Allah’tan ümit kesmeyin. Allah bütün günahları affedicidir.

Zina edenin ve içki içenin tevbesi nasıl olmalıdır?

Bu tür günahları işleyen kimsenin altmış gün oruç tutması diye bir şey yoktur. Dinimizde bazı durumlarda kefaret olarak altmış gün oruç tutmak gerekir. Fakat bu kefaretin yerine getirmenin gerekli olduğu durumlar; Ramazan ayında kasten orucunu bozmak, hata ile bir kişiyi öldürmek ve zıhar kefaretidir.

Zina yapmak, içki içmek gibi günahları işleyen bir kişi için her zaman tövbe kapısı açıktır. Fakat bu kişinin öncelikle, işlediği bu günahlardan derin bir pişmanlık duyarak ve bir daha bu günahları işlememeye azmederek içten samimane hisleriyle Allah’a yönelmesi, tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir. Allah’ın şirk haricinde affetmeyeceği günah yoktur. Önemli olan kişinin hatasının farkına varması ve günahlarını affedebilecek yegâne varlığın Cenabı Hak olduğunu anlayıp, içten O’na yalvarıp yakarmasıdır. Ardından bu günahlara bir daha yaklaşmamaya kesin karar verip, hayatına tatbik ettikten sonra, ibadetü taatle, yapacağı hayır ve hasenatlarla ve Allah’a olan kulluğuyla kaçırdığı fırsatları telafi etmeye çalışmalıdır.

Bir kudsi hadisi şerifte, Allahu Teala kendisine bir adım yaklaşan kuluna birkaç adım, kendisine yürüyerek gelen kuluna koşarak geleceğini bildirmektedir. İnşallah bizler hata ve günahlarımızdan pişman olup Allah’a yöneldikten sonra O da bizim bu yönelişlerimizi karşılıksız bırakmayacaktır.

İnsan olarak her zaman korku ve ümit içerisinde olmalıyız. Ne ibadetlerimize güvenip övünebiliriz. Ne de günahlarımızdan ümitsizliğe düşebiliriz. Ben çok iyiyim, bu işi hallettim demek ne kadar yanlışsa; ben bittim, benim günahlarımı Allah kabul etmez demek de o kadar yanlıştır. Ayrıca, suçunu anlayıp tövbe edip, Allah’a sığınmak da büyük bir ibadettir. Günah işleyip de daha sonra tövbe ederim gibi bir düşünce de yanlıştır.

İnsanlığın ümidi, iftihar tablosu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve  sellem) şöyle buyururlar:

“Bütün Âdemoğulları günahkârdır, günahkârların en hayırlıları ise tövbe edenlerdir.” (İbn Mâce, Zühd, 30)

“Günahtan tam dönen ve tövbe eden, o günahı hiç işlememiş gibidir.” (İbn Mace, Zühd 30)

Hadislerde de görüldüğü gibi insanoğlu nefis taşıdığı için ve her zaman şeytanın vesvese oklarına hedef olduğu için günaha düşebilir. Ama önemli olan, düşer düşmez hemen ayağa kalkmasını bilmek ve nedamet ve pişmanlık hisleri içinde Allah’a sığınıp, tövbe ve istiğfarda bulunmaktır.

Sanal ortamdaki cinsel içerikli video vs gibi şeylerin dindeki hükmü nedir?

Açıklama: Sanal ortamdaki cinsel içerikli video vs gibi şeylerin dindeki hükmü nedir? Gerçek dünyada bunları yapmaktansa sanal ortamda bu ihtiyacı gidermeyi mazur görenler olabiliyor, ne dersiniz?

İslam, müstehcenlik içine giren bütün görüntüleri haram kılmıştır. Açık saçıklık ister televizyonda, ister internette, isterse dergi sayfalarında olsun fark etmez. Bir insanın televizyondan veya videodan müstehcen filmleri izlemesi haramdır. Harama bakmak haramdır ve bu haramlık gerçek hayatı da internet ortamını da diğer yayınları da kapsar. Zira netice itibariyle hepsi de insanda aynı tesiri bırakır ve onu günaha sevk eder. İnternette ya da televizyondaki müstehcen görüntülere bakmanın haram olmadığını söylemek, bir aldanmışlık ve bir dalalettir.  Harama bakmanın hükmüyle ilgili birçok hadis vardır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) her uzvun zina edebileceğini, gözlerin zinasının ise harama bakmak olduğunu söylemiştir. Başka bir hadislerinde ise, haram nazarın şeytanın zehirli oklarından bir ok olduğunu ifade buyurmuştur. Cenab-ı Hak da Nur suresinde erkek ve kadınlara ayrı ayrı hitap ederek gözlerini haramdan korumalarını emretmiştir. Bütün bu emir ve yasaklar, mutlaktır. İstisnaları varsa bunlar da yine dinimiz tarafından tespit edilmiştir. Mesela, bir doktorun tedavi sırasında hastasına bakması gibi durumlarda zarurete binaen harama bakmak mübah hale gelir. Bu açıdan bir müslüman cinsel içerikli her türlü yanından uzak durmalıdır. Gözler, kalbin dış dünyaya açılan pencereleri mahiyetinde olduğu için, kalbe giren günahlar başta gözlerden içeri girer. İnsan gözlerini haramdan korumadığı sürece, her bir haram kalbinde bir siyah nokta meydana getirir ve bir süre sonra hafizanallah bu noktalar kalbi kaplayarak simsiyah hale getirir.

Diğer yandan Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Zinaya yaklaşmayın” buyurarak, o çirkin fiile gidebilecek her yolu yasaklamıştır. Bu yasağın içine cinsel içerikli yayınların da girdiğinde şüphe yoktur. Çünkü insan ne ile meşgulse zihni, hayalleri, düşünceleri de o istikamette olur. Dolayısıyla haram gören, haram düşünen, haramla yatıp kalkan bir insan ne ibadetlerinden zevk alabilir ne de dini hayatı adına müstakim olabilir.

Sanal ortamda bu tür haramlarla meşgul olan bir insanın reel dünyada kendini koruyacağı fikrine kesinlikle katılmıyoruz. Tam tersi, sanal dünyada zihni bu tür görüntülerle kirlenen bir insan gerçek dünyada da benzer şeyleri düşünecek ve onlarla meşgul olmak isteyecektir. Bir fırsatını bulunca da hayalindeki o fiilleri gerçekleştirecektir.

Hülasa, bir Müslüman için ister internet ortamında, televizyonda, dergide, gazetede, ister çarşı pazarda gözlerini haram manzaralardan koruması özellikle günümüzde fevkalade önemlidir. Ve unutmamak gerekir ki, bir insanın gözünü günahtan sakınması ona bir vacip işlemiş gibi sevap kazandırır.

Geçmişte işlemiş olduğumuz günahlarımız için ne yapabiliriz?

Açıklama: Geçmiş yıllarda büfede çalışırken turistlere normal fiyattan fazlasına mallar sattım ve oradan elde ettiğim parayı kendim kullandım. Ama yıllar sonra şimdi çok pişmanım ama iş işten geçti. O turistleri bulmam imkânsız zira adlarını dahi bilmiyorum. Şimdi sorum şu, yarın hesap günü hesaplaşırken bu kişilerden bir bir helalleşmek için senin imanını istiyorum deme hakkı var mı ya da hesaplaşmada bire bir ne kadar para dolandırdıysam o kadar mı vermem gerekir?

Cevap: Geçmişte yapılan hata ve işlenen günahlardan dolayı yapılacak üç şey vardır: tevbe istiğfar etmek, hak varsa hakkı yerine ulaştırmak, bir daha aynı günaha yaklaşmamak.

Şimdi birincisi, tevbenizi yaparsınız, namazlarınız da bir tevbedir. Namazdan sonra dualarınıza tevbelerinizi ekler, bir daha işlememek için yalvarırsınız.

İkincisi, tahminen ne kadar hakkın üzerinize geçtiğini düşünüyorsanız, o kadar parayı gücünüz yettiğince, o hakkını yediğiniz insanlar adına, sevabı onlara gitmek üzere hayra sevk edersiniz. Muhataplarınız gayrimüslim idiyseler, siz yine üzerinizden yükü atmak için bir miktar para hayra verir ve bununla da onların hidayetini dileyebilirsiniz.

İnsan, kul hakkı yediği için sürekli cehennemde kalacak diye bir umumi hüküm yoktur. Alacaklıların ötede insanın imanını almaları, çalmaları diye bir şey de yoktur. Fakat alacaklıların, insanın iyiliklerini alıp bitirmesi söz konusudur. Bununla beraber, Allah dilerse kulunun iyi haline bakarak, alacaklıları razı edebilir, fazlından lütfundan ekstra lütuflarda bulunabilir. Ancak burada ekstra lütuflara bel bağlanılmamalı, yapılması gerekenleri bihakkın yapmaya çalışmalıdır. Kul, üzerine düşeni imkânları nisbetinde yaparsa Allah da ötede sürpriz inayetlerde bulunabilir. Ümidinizi kırmayın, amellerinize ve güzel faaliyetlere devam edin. Allah istikametinizi bozmasın, afiyet ve hidayetinizi arttırsın…

Müstehcen film izlemek guslü gerektirir mi?

Sorunun cevabına geçmeden birkaç hatırlatma yapmakta fayda mülahaza ediyoruz. Esasen bir Müslüman’ın müstehcen bir film izlemek gibi zinaya götürücü bu çeşit fiillerden kesinlikle uzak kalması gerekir. Çünkü açık saçık görüntülere bakmanın haram olduğu bizzat Kur’an’da belirtildiği gibi Peygamber Efendimiz de farklı hadisi şeriflerinde bu günaha dikkat çekmiş ve ümmetini bundan uzak tutmak istemiştir. Efendimiz, gözlerin bu şekil bakışlarını bir çeşit göz zinası olarak değerlendirmiş ve harama bakmanın şeytanın zehirli oklarından bir ok olup Müslüman’ın kalbine saplanacağını ifade buyurmuştur.

Kur’an’da zina yapmayın yerine “zinaya yaklaşmayın” buyrularak, kişiyi zinaya götürebilecek her türlü fiilin yasaklandığı belirtilmiştir. Çünkü birçok ahlaksızlığın temelinde bu çeşit harama nazarlar yatmaktadır ki bunların bir kısmı da zinayla neticelenmektedir. Ayrıca bu tür günahların belki bizim cennete gitmemize vesile olabilecek bazı duygularımızı öldürdüğünü de unutmamak lazımdır. Şu anki toplumun halini düşündüğümüzde ve haramı işlemenin bu denli kolaylaştığı bir zamanda bizler, haramlara karşı daha bir teyakkuz içinde bulunmalı ve ömür sermayemizi en iyi şekilde kullanarak rıza-ı ilahiyi kazanma yollarını araştırmalıyız.

Şimdi sorunuzun cevabına baktığımızda, şunları söyleyebiliriz. İnsanı cünüp eden ve dolayısıyla gusül abdesti almasını gerektiren şey müstehcen görüntülere bakmak değildir. Yani tek başına bu tür şeylere bakmak insanı cünüp etmez. Kişiyi cünüp yapan, kendisinden şehvetle akıntının gelmesidir. Eğer bu esnada bu şekilde bir akıntı geliyorsa kişi cünüp olur.

Yiyip İçme Miktarı ve Bunların Edepleri Nasıl Olmalıdır?

Ölmeyecek kadar yiyip içmek farzdır. Çünkü böyle bir yemekle insan oruç tutmaya ve ayakta namaz kılmaya güç kazanabilir. Öyle ki, insan canını helak olmaktan kurtaramayacak kadar helal bir şey bulamazsa, haram olan bir şeyden ölmeyecek kadar yiyebilir. Yine, boğazında kalan bir lokmayı gidermek için başka bir su bulamayınca, yeteri kadar haram bir içkiden içebilir. Fakat fazlasını yiyip içemez. Çünkü zaruretler, kendi miktarlarına göre değerlendirilir.

Bir insan kuvvetlenmek ve kuvvetini artırmak için doyuncaya kadar yiyip içebilir, bu mubahtır. Bundan daha çok yiyip içmek haramdır. Bunun ölçüsü, mideyi bozacağına üstün kanaat hasıl olacağı miktardır. Bununla beraber ikram için veya ertesi gün tutacağı oruca kuvvet kazanmak için biraz fazla yiyip içmekle bir sakınca yoktur.

Misafir için veya her birinden bir miktar yemek suretiyle ihtiyaca yetecek şekilde gıda alabilmek için, sofrada çeşitli yemek bulunmasında bir sakınca yoktur. Bununla beraber gereğinden fazlası israf sayılacağından uygun olmaz.

Sofrada çeşitli yemişlerin bulunmasında da bir sakınca yoktur. Fakat yapılmaması daha iyidir. Fazla çeşitli şeyler mideyi bozabilir.

Sonuç: Mubah olan şeyleri bir gerek olmaksızın çoğaltmak da israf sayılır, bundan kaçınılmalıdır. Sofra üzerinde gereğinden fazla ekmek bulundurmak da böyledir.

Ayakta su içilmemesi daha iyidir. Fakat yürürken su içilmesi zararlı olduğundan uygun olmaz. Suyu bir nefeste içmek sağlık bakımından zararlı görülmektedir.

Farz olan ibadetleri yapamayacak şekilde yiyip içmeyi azaltıp riyazette bulunmak caiz değildir. Fakat orta bir şekilde yapılacak bir riyazet mubahtır.

Yiyip içmenin edeplerine gelince: Yemekten önce ve sonra eller yıkanmalıdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Yemekten önce el yıkamak bir hasenedir. Yemekten sonra ise iki hasenedir, iki kat sevaptır.”

Cünüb olan erkekler ve kadınlar için, ellerini ve ağızlarını yıkamadan yiyip içmek mekruhtur. Adet görmekte olan kadınların da yemekten önce ellerini ve ağızlarını yıkamaları iyidir.

Yemeklerin başında “Besmele”okumalı, sonunda da “Elhamdülillah”demelidir. Bu nimeti bize veren, bu nimetten yararlanma kuvvetini bize ihsan eden merhameti geniş ve ikramı bol olan Allah’ımıza bu sebeple hamd ederek şükretmelidir. Yemeğin başında Besmele unutulursa, hatırlanınca “Bismillâhi alâ evvelihi ve ahirihi”denilmelidir.

Yemeğe başlarken, Besmeleyi sofra başında bulunanların işitebileceği şekilde okumalıdır. Bu bir uyarma ve hatırlatma olur. Fakat yemek sonunda işitilecek bir sesle “Elhamdülillah”denilmesi uygun değildir. Ancak sofradakilerin hepsi yemeklerini tamamlamış ise söylenir.

Yemeklere az bir tuzla başlamak ve tuz ile tamamlamak yararlıdır, sünnettir. Ekmek parçalarına hürmet etmeli, bunların üzerine bir eşya koymamalı, bunlara parmakları, ağzı ve bıçakları silip atmamalıdır. Yemekler pek sıcak olarak yenmemelidir. Yemekler koklanmamalı, yemeklere ve sulara üflenmemelidir. Bunları yapmak edebe aykırıdır.

Yemek yerken konuşulmaması mekruhtur. Yemek yerken iyi kimselerin hallerini anlatmalıdır. Güzel bir şekilde konuşmalıdır. Hele misafirlerin yanında ev sahibinin susması hiç doğru değildir. Ev sahibi misafirlerin yanından ayrılmamalı, bizzat onlara hizmet gayretinde bulunmalı ve hizmetçisini misafirlerin yanında azarlamamalıdır. Yemek arasında ısrar etmeksizin “buyurunuz”demekle yetinmelidir. Böyle davranmak müstahaptır.

Ev sahibi, misafirlerine ağırlık verecek olan kimseleri, misafirlerle beraber bulundurmamalıdır. Misafirlerde, ev sahibinin rızası bilinmedikçe başkalarını beraberlerinde davete getirmemelidirler. Ziyafetten sonra ev sahibinden izin istemeden ve “Allah’a ısmarladık, Allah’a emanet olunuz”gibi sözler söylemeden çıkıp gitmemelidirler. (Ömer Nasuhi Bilmen)

Kira yardımı için yalan beyan caiz olur mu?

Açıklama: Gazi olan birisinin devletten kira yardımı almak için evini başka birisinin üzerine geçirmesi caiz olur mu, aracılık eden kişi de vebale girer mi?

Gazi de olsa, yalan beyanda bulunan kimse büyük bir günah işliyor demektir. Yalan beyanla devleti dolandırmak bundan daha büyük bir günahtır. Zira devletin parasında insanların hakkı da söz konusudur. Yalan beyana aracılık edenler de günaha yardım ettikleri için vebale girmiş olurlar. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem milletin malından bir hırka çalanın cehenneme gireceğini söylemiştir. Gerçek müslümanın, elinden dilinden herkesin emin olduğu kimse olacağını söyleyen de yine Efendimizdir (sallallahu aleyhi ve sellem). Öyleyse, gerçek birer Müslüman olabilmek için aldatmadan, yalan beyandan ve kul hakkı yemekten ateşten kaçıyor gibi kaçmalıyız.

Müslüman Ahlâkı Nasıl Olur?

Müslüman ahlâkı… Ne güzel ve de ne özel… Evet, Müslüman ahlâkı çok güzel ve de çok özel… Çünkü Müslüman’ın yanına vardığınızda kendisinden emin olarak varır, itimat ederek oturup konuşursunuz.

Bilirsiniz ki bu Müslüman sizin gıybetinizi yapmaz, eksik ve zaafınızı şurada burada anlatmaz. Ne biliyorsa yüzünüze anlatır, yumuşak bir dille yanınızda düzeltir, olmadığınız yerde eksik ve yanlışlarınızı konuşup ilan ederek sizi mahcup ve mahkur etmez. Peki Müslüman neden böylesine özel ve güzel ahlâk ve anlayıştadır? İnandığı İslam’ın çarpıcı ikaz ve irşatları var bu konuda da ondan.

İsterseniz gıybet, gammazlık, aleyhtarlık konularında iki misal arz edeyim de siz de görün gerçek dindarın nasıl bir kültürle ikaz ve irşat olduğunu. Neden asla gıybet etmediğini, gammazlıkta bulunmadığını, birilerini kötülemek için fırsat bekleyen adam durumuna tenezzül etmediğini…

İşte temsil-i maneviden örnekler:

Hz. Musa (as), Rabb’ine yalvarırken, der ki:

Aylardır yaptığımız yağmur duasını kabul buyurmuyorsun. Rabb’im, neden ola ki?

Cevap gelir kendisine:

İçinizde bir gammaz, gıybetçi var da ondan.

Hz. Musa (as) hemen sorar:

Rabbim, o adam kim ise bildir de onu hemen içimizden kovalayıp çıkaralım.

Rabb’imizin ikaz dolu cevabı ibretli olur:

Ya Musa, o gammazın kim olduğunu söylersem ben de gammazlık etmiş olmaz mıyım? Ben Azimüşşân ” gammazları” ve ” gammazlığı” asla sevmediğim halde onu nasıl yaparım? Şahıs aleyhinde bulunurum?

Hazret-i Musa mahcubiyetle başını aşağı eğerek, jurnalciliğin, gıybetin, dedikodunun Allah yanındaki kötülüğünü düşünür.

Bir müddet sonra yine vahy-i ilahi gelir:

Ya Musa, o ” gammaz”öldü. Falan yerde cenazesi kalkacak, git onun cenazesini kıldır.

Günlerdir yaptıkları duaların reddine sebep olan gıybetçinin kim olduğunu merak eden Hazret-i Musa, koşa koşa gider, bir de bakar ki, ortalıkta birkaç tane cenaze beklemekte, bunların içinde gıybetçinin kim olduğu yine bilinmemektedir.

Tekrar yalvaran Hazret-i Musa:

Ya Rabbi, der. Bu kadar cenazenin içinde o gammazın kim olduğunu yine bilemedim. Bu defa yine ibretli cevabı alır:

Ya Musa! Benim bir sıfatım da “Settar” dır. Yani ayıpları örtücüdür. O gammaz kulumun ayıbını senin yanında örtmek için cenazelerin içinde kendisini sakladım. Boşuna araştırma, bulamazsın! Bulmaya da mecbur değilsin!

Görülüyor ki bir Müslüman’ı bir başka Müslüman’ın yanında çekiştirip çürütmek, kendine itibar kazanmak için onu nazardan düşürmek gibi haller kötü bir alışkanlık ve ahlâktır. Ancak, böyle kötü sıfatlarla muttasıf Müslümanları da bu sıfatlarından dolayı tefe koyup çalmak veya sakız gibi çiğnemek de doğru değildir. Baksanıza, Musa (sa) bile dedikoducu gammazı bir türlü keşfedemedi. Allahü Teala, onu cenazelerin içinde Settar sıfatının tecellisiyle setredip gizledi. (Ahmet Şahin)

İnsanların Kötü Yönlerini Yüzlerine Karşı Söylemenin Sakıncası Var mıdır?

Bence perde yırtılmamalı ama eksik-gedik de mutlaka giderilmeye çalışılmalıdır. Asr-ı saadete bakıldığında, Hz. Ebu Bekir’le Hz. Ömer gibi.. üstün insanlar arasında dahi zaman zaman birbirlerini tenkit etme mahiyetinde muhaverelerin cereyan ettiği görülecektir. Evet, esasen bu bir sahabi ahlakıdır. Onlar birbirlerinde gördükleri yanlışlıkları, bütün bir ihlas ve samimiyetle gidermeye çalışırlardı. Tıpkı onlar gibi bugünkü müminler de belli bir üslupla Allah için yapılan işlerde birbirlerini ikaz etmeli ve buna kendilerini alıştırmalıdırlar. Bu ikaz etme meselesi yüz yüze yapıldığı takdirde, gıyabında konuşma da kendiliğinden kalkacaktır.

Burada üslup meselesinin önemi bir daha ortaya çıkmaktadır. Bu tür yüz yüze olan bire bir görüşüp konuşmalarda, perdeyi yırtmadan, muhatabı kırıcı söz ve tavırlarla rencide etmeden, onun kuvve-i maneviyesini kırmadan ve suçlayıcı, karalayıcı bir üslup kullanmadan, yol gösterici mahiyette, tamamen Allah rızasını gözeterek hareket etmek çok önemlidir. Bu bir ahlak haline getirildiğinde hem kardeşlik duygusu tecelli edecek, hem de gıybet kapısı kapanmış olacaktır.

Allah’ın, bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basîret sahibi gerçek müminler kendi kusurlarını, Allah’a karşı gösterdikleri samimi kulluk performansının bir neticesi olarak görebilirlerse, bir ölçüde kendilerini de düzeltebilirler.

Ayrıca herkesin bir hayırhâh edinmesi, kusurlarını düzeltmesi açısından çok tesirli çarelerden biridir. Kişi, samimi olduğu bir arkadaşına ” bende gördüğün her türlü yanlış ve eksikleri yüzüme karşı söylemen için sana yetki veriyorum” diyerek bir hayırhâhlık mukavelesi imzalıyor gibi birinin gözüyle kendini kontrol altına almalıdır.

Yaşadığımız çağ itibarıyla, dört bir tarafı saran kötülük virüslerinin ruhta kök salması, sonra da dönüp insanı teslim alması her zaman ihtimal dahilindedir. İşte böylesi bir atmosferde çoğu kere ülfet ve ünsiyet girdabına düşen bir insanın metafizik gerilimini muhafaza etmesi zorlardan zor bir mesele haline gelir. Ancak çehresi hakikat gamzeden ve iradesinde Allah iradesi çağlayan bir hayırhâhın olması kişiyi ihtimal böyle bir iklimden uzaklaştırarak gerilimini korumasına yardımcı olur. Asırlar boyunca pek çok alim, insanın kendi kusurlarını bilmesi istikametinde alternatif yol ve yöntemler aramış ve geliştirmişlerdir. Bence günümüzde gerek sosyal, gerekse fen ilimlerinde yaşanan muazzam inkişaflara imza atan insanoğlunun, bugün manevi buhran ve tedenni açısından kendi kusur ve hatalarını görüp tedavi etmesi istikametinde bir kısım yeni yöntemler geliştirmesi gerekmektedir. Bunun için ne kadar gayret edilse ve ne kadar bilim adamı istihdam edilse azdır. Kusurlarını göremeyen insan, insanlığı ile beraber her şeyini kaybetmekle karşı karşıyadır; zira insanın bozulması hiçbir bozulmaya benzemez.

Kâfiri Gıybet Etmek Câiz midir?

Müslümanın gıybetini yapmak haramdır. Bu kesindir. Ancak, Müslüman olmayana gelince durum ikiye ayrılır:

1. Harp hâlinde olduğumuz gayr-i müslim.

2. Sulh hâlinde olduğumuz gayr-i müslim. (Şu andaki Hıristiyan ve Yahûdiler gibi.)

Harp hâlinde iken kâfirlerin gıybetini yapmak haram değildir. Onların kötülenmesi, harbin lehimize gelişmesi için gereklidir. Bunda günah söz konusu olmaz. Ancak, sulh hâlinde olduğumuz bugünkü gayr-i müslimlerin durumu aynı değildir. Onların gıybetini yapmak (şahısları ile sıfatlarını ayırmak suretiyle) ancak câiz olur. Yâni, Allah’ın yarattığı mükemmel bir varlık olarak değil de, bu mükemmel varlığa ilâve ettikleri küfürlerinin gıybetini yapmak, küfürden ürkmeyi netice verecek mânada gıybetlerini yapmak câizdir. Demek ki şahısların değil, sıfatlarının gıybetini yapmak câiz olur. Maksat, şahıslarının gıybeti olmayıp, inançlarındaki yanlışlıklarının kötülüğünü anlatmak olduğundan mahzur bulunmadığını, Gazalî’nin fetvalarından öğrenmekteyiz. Müslümanların içinde bulunan azınlıklara gelince: Bunların bütün durumları Müslümanlar gibi İslâm’ın teminatı altındadır. Yüce İslâm’ın adâleti, himayesine aldığı bu zımmîlerin gıybetini câiz görmez. Verdiği teminatın zedelenmesine müsaade etmez. (Ahmet Şahin)

Gıybet Haram mıdır?

İçtimai yapıyı ayakta tutan dinamikleri sarsan bazı virüsler vardır. Bu virüslerden bir tanesi ve belki de en önemlisi gıybettir. Gıybet Efendimiz’in ifadeleriyle, mü’min kardeşinin hoşuna gitmediği bir şeyi onun gıyabında söylemektir. Cenab-ı Hak gıybeti net bir ifadeyle haram kılmış ve gıybet edeni ölü kardeşinin etini yemeye benzetmiştir.

Gıybetin haram olduğuna dair Efendimiz’den de rivayet edilen pek çok hadis vardır. Esasında çok geniş bir konu olan gıybeti bir makalenin dar kalıpları içinde mütalaa etmek oldukça zor. Ancak günlük hayatta çokça kullandığımız ama çoğu zaman bunun farkında bile olamadığımız,belki de şeytanın sağdan yaklaşması neticesinde ağzımızdan çıkan bazı gıybet lafızları var. Bu lafızlardan başlayarak gıybet hakkında genel bir değerlendirmede bulunalım.

Bu gıybet lafızlarından bir tanesi.. “Ya şimdi biliyorum gıybet olacak ama..” diye başlıyor, ondan sonra gelecek olan ifadelere adeta bir masumiyet urbası giydiriliyor.İkincisi ” ben gıybet etmiyorum ki.. doğrusunu söylüyorum.. O bunların hepsini yapıyor zaten..”Bu da çokça kullanılan bir ifade kalıbı.. zaten kişide olan şeyleri onun arkasından söylemek gıybettir.. Eğer söylenilen şeyler kişide yoksa o zaman o kişiye iftira atılmış oluyor ki bu daha kötü bir günahtır.

 Bir diğer ifade kalıbı: “Ben arkasından konuşmuyorum ki.. Şimdi burada olsa yüzüne karşı da söylerim..” bu da ayrı bir gıybet lafzı.. Aslında itiraf etmek gerekir ki, o kişi o anda orada olsa söylediği şeyleri yüzüne karşı söylemesi mümkün değildir.

Bir diğer gıybet lafzı ki bu en büyük ve en tehlikeli gıybet oluyor.. mesela “Falan kişi mi.. siz onu bilmiyorsunuz.. onun daha neleri var neleri.. ama gıybet olur diye korkuyor ve söylemiyorum.”Bu ifade bunu söyleyen kişinin kasdettiği şeyleri söylemesinden çok daha büyük bir gıybettir. Çünkü burada müphem bir isnat vardır. Zira orada bulunan kişilerin aklına acaba bu şahıs, zina mı yaptı, içki mi içti, kumar mı oynadı gibi şeylerin hepsi birden gelebilir. Çünkü ortada net bir durum yoktur.

Son olarak da birden fazla topluluklar ile ilgili yapılan gıybet lafızları var.. mesela ” falan grubun adamları var ya işte onlar şöyle şöyle..”Bu da çok ağır bir gıybettir. Çünkü bir cemaati gıybet eden aynı zamanda o cemaatin bütün fertlerini gıybet etmiş sayılır. Ve o fertlerin bütününe haklarını helal ettirmesi gerekmektedir ki, bu da çok zor hatta imkansız gibi görünmektedir.

Gıybet günahından temizlenmek için önce tevbe-istiğfar edilmeli, gıybet yapılan kişiden helallik istenmeli ve o kişiye dua edilmelidir.Yazımızı bir büyüğümüzün bir sohbetlerinde dile getirdiği şu ifadeler ile noktalayalım: “Problemleri çözme neyse ama onların intikalinde gıybetlere girme yok mu, işte onlar beni mahv ediyor. İmanlı sinelerde, imanlı dillerde bu kafir sıfatını görmeye hiç tahammül edemiyorum. Ben sizlerden rica edeyim. Allah aşkına bu türlü davranışları hayatımızdan silip atalım. Zira bu duruma gelen hizmeti hafizanallah yiyip bitirecek iftirak ve gıybet virüsünden başka bir şey bilmiyorum. Hele gıybet, hele gıybet.. Mesela bu daire içinde öyle arkadaşlar tanıyorum ki, zinaya karşı olabildiğine kapalı, yediği-içtiği, giydiği şeylerde harama kilitli, namazları çok mükemmel fakat gel gör ki gıybetin merkezinde. Halbuki gıybet de en azından zina ölçüsünde haram. Onun için tekrar rica ediyorum birilerini çekiştiren, her fırsatta gıybeteden insanlara karşı ortaklaşa bir tavır alalım. Konuşmayalım, konuşturmayalım o insanları. Bulunduğumuz ortamları iftirak ve gıybete namüsait hale getirelim.”

Başkalarının Günahını Araştırmak Sadece Ayıp mıdır?

Başkalarının kusurlarını araştırmak sadece ayıp değil, inancımıza göre günahtır da. Birgün sevgili peygamberimizin huzuruna bir kadın geldi ve O’na ‘Ben kötü bir iş yaptım… Çok günahkarım, cezalandırılmam gerekir.’ dedi. Peygamberimiz de; ‘Git, iyi düşün…’ diyerek, yaptığı işten gerçek pişmanlık duyan bu kadına ceza vermek istemedi. Ve kadının tekrar tekrar ısrarlı itirafına; aynı şekilde cevaplar verdi. Bazı ihlaslı, inancında samimi kişiler vardır. Yaptığı hatadan dolayı büyük pişmanlık duyar. Hatalarını hatırladıkça kahrolur. Kendisini affettirebilmek için; için için ağlar, gözyaşlarını içine akıtır. Böylesi insanların Allah katındaki mevkileri çok yüksektir. İnsanların, işlediği kendi günahlarını başkalarına tekrar tekrar anlatarak ifşa etmeyi bile yasaklayan yüce Allah, başkalarının kusurlarını, merakla araştırıp, ortaya çıkarmayı elbette ki hoş görmez. Zira; olgunlaşmış inançta aslolan, başkalarının günahları araştırmak değil, onları örtmektir. Herkesin küçük-büyük birtakım hataları vardır. Olabilir. Fazla meraklı olup da başkalarının hatalarını araştırmak, dile dolayıp dedikodusunu yapmak dinimizde yasaktır. Allah’ın ve Rasulü’nün sevmediği bir davranıştır. Emirlerine karşı gelmektir. Haramdır. (Abdullah Sevinç)

Ana-Babaya Kötü Davranmak Büyük Günahlardandır mıdır?

“De ki: “Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım: Ona hiçbir şeyi şerik yapmayın, anaya babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren Biziz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Allah’ın muhterem kıldığı cana nahak yere kıymayın. İşte aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor.” (En’âm, 6/151)

(Fuhşiyat (fevahiş) çirkinliği meydanda olan her türlü kötü davranışı kapsar. Kur’an; zina, eşcinsellik, edep yerlerini açma, üvey anne ile evlenme gibi davranışları, fuhşiyattan sayar. Hadislerde hırsızlık, sarhoş edici içki içme hakkında da bu tabir kullanılır.)”Fakat bir de öyleleri var ki, kendisini imana davet eden anne ve babasına: “Öf be! Yetti artık! Benden önce nice nesiller ölüp de geri dönmediği halde, siz beni mezarımdan dirilip çıkarılmakla mı korkutuyorsunuz!”derken, onlar: Allah’a sığınıp yalvararak oğullarına: “Yazık ediyorsun kendine! derler, imana gel, Allah’ın vâdi elbette gerçektir.”O ise yine de: “Bu ahiret inancı eskilerin masallarından başka bir şey değildir”diye diretir. İşte onlar, kendilerinden önce insanlardan ve cinlerden gelmiş geçmiş topluluklar içinde, haklarında azap hükmü kesinleşmiş olanlardır. Çünkü onlar hüsrana uğramış kimselerdir.” (Ahkâf, 46/17-18)

Doç. Dr. M. Akgül

Kur’ânî ve Kur’an Dışı Terbiyenin Mukayesesini Yapabilir misiniz?

Bu bölümde terbiye konusunu temel itibariyle “Kur’ân dışı terbiye, Kur’ân dışı ahlak, Kur’ân dışı yol ve yöntem”, bir de “Kur’ân dışı ahlak, Kur’ân dışı yol ve yöntem”, bir de “Kur’ânî yol ve yöntem”olarak ikiye ayırıyoruz.

Kur’ân, insanı nasıl ele alır? Ferdi nasıl tanır ve tanıtır?. Ve onun nasıl olmasını ister? Bu hususları işlerken Kur’ân’ın, “Müslüman”dediği kimsenin portresini çizmeye çalışacak ve konu ile alakalı bazı prensipleri sıralayacağız ki, bu Müslümanların teşkil ettiği topluma da ideal toplum diyeceğiz.

a) Fert olarak, b) Cemaatin bir rüknü olarak,

İki tür konumu söz konusudur. Her şeyden evvel cemiyetin salâhının, ferdin salâhına bağlı olduğu açıktır. Öncelikle fert maddeten ve mânen sağlıklı olmalıdır ki toplum da sıhhatli olabilsin. Ferdin sıhhati, onun akîdesinin sağlamlığı, amel-i sâlihaya bağlılığı ve muâmelâtının şer’-i şerîfe uygunluğu ile ölçülür. (1)

1) İnsanları Firavunlaştırır

Kur’ân dışı terbiye, bugüne kadar görüldüğü şekliyle fertleri zilletleri içinde potansiyel bir firavun yapmıştır. Evet, firavunluğun iki yönü vardır. Bir yönü itibariyle güçlü, kuvvetli olma durumu ki işte bu durumda o “saldırgan, cebbar, zalim, hodfuruş ve bencildir.”Diğer yönü itibariyle zayıf ve iktidarsız olma halidir ki, bu zaviyeden de o, başkalarının ayağını öpecek kadar zelil, zavallı ve sefildir. Bu durum, sadece Hz. Musa’nın karşısındaki firavun için değil, tarihteki bütün firavun meşreplerin ortak vasfıdır. Bu kabil firavunların en mebzul olduğu çağ da bu çağ olsa gerek. İşleri düştüğü zaman veya çıkarları söz konusu olduğunda karşınızda iki büklüm olur, zilletle kıvranır ve ayağınıza kapanırlar; ayaklarını sağlam bir yere bastıkları ve kendilerini güçlü hissettikleri zaman da saldırgan vahşi, hodbin ve hodfuruş kesilirler. Bu, “iki yönlüğün”ifadesi olarak bunlar firavun ve nemrudlukla anılırlar.

Firavunlaşan insanların bu çarpık psikolojisini, Kurân şöyle resmedir: “Derhal (adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: Ben, sizin en yüce Rabbinizim! Dedi.”(Nâziât/23-24)

Bu, onun tefer’un ettiği, ordusu ve etrafıyla kendisini büyük gördüğü andır.

Onun bir de alçaldığı, zillete düştüğü hali vardır. Bu haliyle o zelillerden daha zelil ve sefillerden daha sefildirki, onun o esnadaki ruh halini de Kurân şöyle tasvir eder:”Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere onları takip etti. Nihayet (denizde) boğulma haline gelince, (Firavun:)”Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de Müslümanlardanım!”dedi”(Yunus/90)

Gönülden söylemediği, söyledikleri onun riyâkârca çığlıkları olduğu, duygu, düşünce ve ifadelerinde samimi olmadığı dikkatle bakılınca hemen anlaşılır. İhtimal eğer o anda olsun doğru söyleyip istikamet içinde hissiyatını ifade etseydi, Allah (cc) onun imanını kabul edebilirdi. Samimi olmadığı ve sıkıştığından ötürü dua ve yöneliş adına Allah (cc) bu canhiraş çığlıkları kabul buyurmamıştı. İşte bu, tipik bir firavunluktur. Günümüzde yüzlercesiyle karşılaşırsanız bunların. Makam ve mansıpları adına kapınıza kadar gelir el-etek öperler; işleri bitince de çeker giderler.. gider de sizi “nesyen mensiyya”(2) vefasızlığına mahkum ederler. Doğrusu siz her zaman bu tür insanların, sizin milli problemleriniz, dininiz, imanınız, diyanetiniz ve neslinizin terbiyesi gibi.. konularda hiç mi hiçbir çabada bulunmadıklarını ve sadece göz boyama nevinden sizi aldatmaya çalıştıklarını acı acı müşahede eder ve bunlardan tiksinirsiniz.

Kur’ân dışı terbiyenin terbiyezedeleri, belki bütün hususiyetleriyle firavun değillerdir. Biz de işin bu yanını nazara alarak hassas ve titiz davranıp bu tür hareketlere “firavun ahlâkı”demekle iktifâ ediyoruz. Bazen bir müminde firavun ahlâkı, bir kafirde de Musa ahlâkı bulunabilir. Müminde firavun ahlâkı temâdî edip giderse; o mümin –Allah (cc) muhafaza buyursun- neticede firavunlaşabilir. Ahlak-ı hamîdeden Musa ahlâkına sahip bir insan da neticede, belki bir gün Hz. Musa yörüngesinde seyahat edecek duruma gelebilir. Evet Allah (cc) insanların boyuna-posuna, endâmına, ırkına, sınıfına değil; kalbine, kalbî hayatına, takvasına, zühdüne; tek kelimeyle keyfiyet ya da evsâfına bakmaktadır.

Bu konuda Hz. Peygamber (sav) şöyle buyururlar: “Allah (cc) sizlerin ne cisimlerinize ne de suretlerinize bakar. O, sizin kalblerinize nazar eder.”(3)

2) İnsanlar Muannid ve Mütemerrid Yapar

Kur’an dışı bir terbiye ile yetişmiş insan, mağrur muannittir. “İzzet-i nefsim, onurum, gururum”der ve bu uğurda nice hakkı ve nice değeri tereddüt etmeden ayağının altına alır. Halbuki insana “inat hissi”hakta sebat ve inandığı davadan dönmemek için verilmiştir. Evet her türlü mal, mansıp, câh ve her türlü nimetten mahrum edilseniz dahi bildiğiniz ve inandığınız davadan dönmemek için Allah, inat duygusuna esas teşkil eden bir hissi sizi güçlendirmiştir. Ne var ki siz, sû-i istimal ederek bu hissi, yanlış hususlarda hem de ısrarla kullanırsanız, yararlı olan o duygu zararlı bir hale inkılab eder. Böyle bir ahlâk içinde temâdi ise –Allah (cc) muhaza buyursun- bir sukut başlangıcıdır. Neticede böyle bir huy insanı firavunluğa sürükler. Öyle ki artık bu ahlakta olan bir insan, karşısında “hakk”ı görse bile kabul etmez ve en küçük bir menfaat karşısında iki büklüm olmadan da geri kalmaz. Geçmişte de günümüzde de durum aynıdır ve değişmemiştir.. evet Kur’ân dışı, Kitabullah dışı terbiyenin ruhlarda hasıl ettiği şey dün ne ise bu gün de odur. Biz aydınlar diye söze başlayan, herkese tepeden bakan, kendi gibi düşünmeyenleri insanaltı varlıklar gören, güçsüz ve zayıf olduğu zaman sünepeleşen, imkan ve iktidara ulaştığı zaman kendi gibi düşünmeyenlere hakk-ı hayat tanımayan bir sürü firavun var günümüzde… Bazı şartlar ve hususi durumlar istisna edilecek olursa karakter bakımından bunlarla eskilerin bir birinden farkı yoktur. Kur’ân dışı terbiyede sadece karnın doyurulması, nefsin hevesatının tatmin edilmesi söz konusudur. Onlar insanlığın saadeti derken, sadece nefislerinin ve hevesatlarının tatminini düşünürler. Amerika, Almanya, İngiltere, Fransa, İsveç, Norveç, Hollanda gibi bir kısım memleketler iktisâdî durumlarını düzeltmiş ve kendi cemiyetlerini huzura, saadete kavuşturmuş olduklarını düşünebilirler. Onlara göre, ütopya yazarlarının tasvir ettikleri ideal dünya gerçekleşmiş demektir. Biz gerçek huzur ve saadeti, imanda ve İslâm’da görüyoruz. Onlar ise huzur ve saadetin, ekonomik durumun mükemmeliyeti ve iktisâdî bütün problemlerin giderilmesine bağladıklarından mutluluğu maddi refah neticesi olarak görmektedir. Yani cüzdan dolaysa, devletleri de güçlüyse toplum huzurlu demektir.

Ancak yığın yığın intiharların ve yeni yeni felsefî sistemlerin ortaya çıkması, her gün ayrı bir kılık ve kıyafetteki huruç hareketleri, değişik düşüncelerle kendilerini tatmin etmeye çalışmaları gösteriyor ki, bu toplumlarda çok ciddi bir tatminsizlik ve huzursuzluk bulunmakta ve mutlak saadet için madde refah yetmemektedir. Buna “avuntu felsefesi”de diyebiliriz ki, iyi yer, iyi giyerse o mesuttur, bahtiyardır. Zaten bu felsefi karnını doyurmaya, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin etmeyi, ferdin gayesi olarak görmektedir.

3) Hedefi Menfaattır

Kur’ân dışı terbiyenin hedefi menfaattir. Bütün mücadelerin esası başka değil menfaattir. Bir iş yaptığınızda, “bu işin sonucunda maddi olarak ne elde edeceksiniz?”sorusu hep bu gibi kimselerden gelir. Yine bunlar, her şeye maddiyatçı bir gözle baktıklarından, “şimdiye kadar namaz kıldınız da devlet mi yükseldi; oruç tuttunuz da millet refaha mı kavuştu?”derler. İşte bu mantalitedeki kimseler hiçbir zaman hak ve hakikat adına konuşan, imanın, Kur’ân’ın müdafaasını yapan birini hazmedemezler veya anlayamazlar. Buna da isterseniz “Kur’ân’ın müdafaasını yapan birini hazmedemezler veya anlayamazlar. Buna da isterseniz “Kur’ân dışı olmanın kabalığı”diyebilirsiniz.

4) Hayatları Mücadele, Diyalektik ve Demagojiye Dayalıdır

Menfaatin en önemli özelliği, her arzuya kâfî gelmediğinden o uğurda boğuşmasıdır. Hedefi menfaat olan her toplum, mevcut menfaatler bütün arzuları kâfi gelmedi için ardı arkası gelmeyen, müteselsil boğuşmalara, vuruşmalara sebebiyet verir. Kapitalizmden komünizme, sosyalizmden faşizme kadar sonunda “izm”bulunan bütün sistemlerin içinde bulundukları durum, işte bu çerçevedeki menfaat mücadelesidir. Hatta bu mantığa göre gerekiyorsa başkasının mâmelekine el koyma, bir yolunu bulup onun her şeyini almak da caizdir. Evet menfaat üzerine müesses veya menfaatin hedef alındığı kur’ân dışı sistemlerde yaşamak için en mühim bir düstur çarpışmaktadır.. güçsüzün elenip gitmesidir ve yaşamanın muktedirlere has bir imtiyaz olmasıdır.

Bunu biyolojiye tatbik ettiğiniz zaman, karşınıza Lamark veya Darwin’in teorileri çıkar. Tekamül nazariyesinde “istifa-i tabîi”ya da “dehrin hadiseleri karşısında mukavemet edenler yaşama hakkına sahiptirler”gibi çarpık esaslara dayandırılan bu sistemler gerçek insânî değerleri yerle bir etmişlerdir. Bu prensibe inananlara göre, devletler ve toplumlararası konularda da muhite müsait olan, hadiselere karşı koyabilen hayat mücadelesinde üstte kalanlar yaşama hakkına sahiptirler. Her şeyi “hayat bir cidalden ibarettir”esasına göre hayvanat aleminden nebatat alemine kadar bütün varlıkların birbiriyle münasebetlerini vuruşmaya, kavgaya bağlayan bu anlayış, insanların hal-i hazırdaki hallerini de cidalin bir neticesi olarak görmekte ve birbirini yemeyi meşrû saymaktadır.

5) Toplumlararası Rabıta Irkçılık ve Şovenizmdir

Kur’ân dışı terbiyenin fertler ve toplumlar arası kabul ettiği en önemli rabıta kaba ırkçılık ve bazen de –bu asırda çokça şahit olduğumuz gibi- temelinde tamamen “iştirak”fikri olan şuyûiyye ve komünizmdir. Bu telakkiler, toplumu bu rabıtalarla bir araya getirmeyi düşünürler. Halbuki ırkçılık, şövenizm ve benzer cereyanlar başkalarını yutma esasına göre plânlanmışlardır ve öyle hareket ederler. Mesela komünizm, karşısındaki bütün sistemleri yutmaya göre programlanmıştır. Faşizm veya Nazizim, karşısındaki bütün sistemleri yutmakla beslenmeye plânlandığını yakın tarih göstermektedir. Evet bu terbiye anlayışının, birinci ve ikinci cihan harplerinde ortaya koyduğu netice bütün vuzuhu ve şenaatiyle ortadadır.

6) Kuvveti Esas Alır

Kur’ân dışı sosyal ve felsefî sistemlerde nokta-i istinat kuvvettir. Kim kuvvetliyse o haklıdır ki, bu da tam bir firavun ahlakıdır. İnsânî değerlere saygılı olmayan kuvvetin işi tecavüzdür. Meseleyi kuvvet prensibiyle ele alan, herşeyi kuvvete bağlayan bir insanın tecavüzden kendini alıkoyması çok zordur. İnsanlık, hususiyle yirminci asırda yağın yığın bunun örneklerini yaşadı. Öyle ki fertlerin saldırganlığı bir yana, toplumlar dahi sadece birbirini yiyip bitirme içgüdüsüyle hareket etmeye başladılar. Kur’ân dışı ahlakın onların ruhlarında yaptığı tahribatın tesirleridir ki, müminlerde dahi adeta bu olumsuzluğun radyoaktif tesiri mahiyetinde çeşit çeşit menfilikler zuhur etmeye başladı.

[1] Bkz: Bediüzzaman, Sözler, 12. Söz [2] Manası, “Unutulup gitmiş”demek olup bu şekliyle Kur’ân’da da geçmektedir. (Meryem, 19/23) [3] Nüslim, Birr, 33; İbni Mâce, Zühd, 9

Lanet, kahır, sövmek caiz midir?

Başta, ayetin hükmüyle “Mü’minler sadece kardeştirler”(Hucurât, 49/10) Kardeş olan Müslümanların birbirlerine sövmesi şöyle dursun, üç günden fazla küs durmaları, gıybette bulunmaları, birbirleriyle alay etmeleri, kötü lâkap takmaları, hatta birbirlerine sûizan beslemeleri bile ayet ve Hadisi Şeriflerin hükmüyle haram kılınmıştır. (Hucurât Suresi’nin meal ve tefsirine bakılabilir.)

Lanetlemeden menetme sadedinde Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Birbirinize, Allah’ın laneti, Allah’ın gadabı ve cehennem temennisiyle bedduada bulunmayın.”Ebu Dâvud, Edeb 53, (4906); Tirmizî, Birr 48, (1977).

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem mü’mini tarif ederken şöyle buyurur: “Mü’min ne ta’n edici, ne lanet edici, ne kaba ve çirkin sözlü, ne de hayasızdır.”Tirmizî, Birr 48,

Müslümanlara sürekli söven, onları lanetleyenler hakkında ise Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem şu mahrumiyeti bildirir: “Lâneti çok yapanlar Kıyamet günü şefaatçi olamazlar, şehid de olamazlar.”Müslim, Birr 85, (2598); Ebu Dâvud, Edeb 53, (4907).

Lanet edilen o lanete layık değilse, lanet lanet edene döner. Peygamber Efendimize kulak verelim: “Şunu bilin ki, kim bir şeye haksızlıkla lanet ederse, lanet kendisine döner.”Ebu Dâvud, Edeb 53, (4908); Tirmizî, Birr 48, (1979).

Sövmenin, lanet etmenin ne kadar çirkin bir şey olduğunu; Müslümanların birbirlerini korumaları, zulüm içinde bırakmamaları, birbirlerinin kusurlarını örtmeleri hakkındaki, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şu mübarek sözlerinden de çıkarabiliriz: “Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekâbet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun…

Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona (ihânet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez (hor görmez)…

Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeter…”Buhari, Nikah 45, Edeb 57, 58, Feraiz 2; Müslim, Birr 28-34, (2563 – 2564); Ebu Dâvud, Edeb 40, 56, (4882, 4917); Tirmizi, Birr 18, (1928).

Nerede bu Hadisi Şerifler, nerede bir müslümana sövmek, lanet etmek, hele hele ona karşı düşmana yardım etmek!!

Lanet etmek, sövmek, Peygamberimizin dilinde bu kadar tehlikeli bir unsur olarak bildirildiğine göre lanetin ötesindeki şeyler, daha bir tehlike arz etmekte ve o oranda da Allah’ın azabını çekmektedir. Şu Hadisi Şerif bu gerçeği hatırlatır: “Bir kimse diğer bir kimseyi fıskla veya küfürle itham etmesin. Aksi takdirde, itham edilen arkadaşında bunlar yoksa kelime kendisine döndürülür.”(yani o kelimeye kendisi müstahak olur) Buhârî, Edeb 44.

Peygamberimiz pek çok hadisinde horoza, zamana, rüzgara, ölmüşlere lanet etmeyin der. Bir hayvana bile lanet edilemezken, yaratılanların en şereflisi olan insana nasıl lanet edilir?!

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in neslinden olup, açmış olduğu nurlu yol pek çok şube halinde bugüne kadar devam eden büyük veli Abdülkadir Geylani hazretleri (K.S) el Gunye adlı eserinde Müslümanlara şu tavsiyelerde bulunur:.

Müslüman, hiçbir varlığa lanet etmemelidir. Bu ebrar ve sadıkların ahlakıdır. Böyle davranırsa, kazandığı iyiliklerle beraber Allah’ın koruması altında dünyadaki ömrünü güzel bir şekilde bitirir. Halkın eziyet ve kötülüklerinden korunur, Allah’ın ve kulların şefkat ve merhametini kazanır.

Zulme bile uğrasa, hiçbir varlığa düşmanlık beslememelidir. Zulmedene ne fiilen ne de dil ile karşılık vermemeli, Allah için yapılana tahammül etmelidir. Böyle davranmak kişiyi hem dünyada hem ukbâda yüceltir, yakın-uzak bütün halkın sevgisini kazanır, duaları kabul olur ve izzet sahibi olur.

Ehl-i kıble olan hiç kimseyi kesin küfür, şirk veya nifakla itham etmemelidir. Bu merhametli olmanın gereğidir ve Peygamber yoludur. Allah’ın rahmet ve rızasını kazandırır, azabından ve nefretinden de korur. Neticede kişi bütün varlığa merhametle yaklaşır.

Bir mü’min, hidayetten başka bir şey dilemez

Değil bir müslümana lanet etmek, bir müşrike bile Peygamber Efendimiz ciddi bir sebep yokken lanet etmemiş, sövmemiştir. Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a: “Ey Allah’ın Resulü! Müşriklere beddua etsen, onları lânetlesen!”denilmişti. Allah Resulü şu cevabı verdi: “Ben rahmet olarak gönderildim, lanetleyici olarak değil!”Müslim, Birr 87, (2597).

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Taif’i yirmi günden fazla muhasara altına almıştı. Mücadele iyice zorlaşınca, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Sahabeye Medine’ye dönme emri vermişti. Bazı sahabiler dediler ki; “Ey Allah’ın Resulü, Taif halkına beddua etsen!”Peygamberimiz ellerini kaldırdı ve şöyle dua etti: “Allahım, Sakif’e (Taif halkına) hidayet eyle ve onları mü’minlerin arasına kat!”Devs kabilesi hakkında da benzer talepte bulunulunca Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem aynı duayı yapmıştı: “Allahım, Devs’e hidayet eyle, onları inananlar arasına kat”(Buhari, Müslim)

Yıllar önce de Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Taif’e dinini anlatmak üzere gittiğinde, görülmemiş hakaretlerle ve işkencelerle karşılaşmış, kölesi Zeyd ile beraber Taif’in dışına zor çıkmışlardı. Bir ağacın altına oturup soluklanırken, Cebrail’in “Eğer istersen Allah’ın emri ile şu iki dağı onların üzerine kapatıvereyim”teklifine O, bir mü’minin merhametinin zirvesini gösteren şu cevabı vermişti: “Hayır, eğer yüz yıl sonra da olsa, onların neslinden birisi gelip de iman edecekse, onun hürmetine hayır!”

Mü’minin karakteri budur ve bu olmalıdır. Kendisine yıllarca çektirenlere bile affedici davranabilme, bununla da kalmayıp hidayetleri için onlara dua etme.. Haddi aşan, işleri zorlaştıran, halden, sözden, affetmeden, müsamahadan, mü’mince karakteri sergilemeden anlamayanlar karşısında ise Peygamberimiz’in yaptığı tek şey, bir cümlelik havaledir: “Allahümme aleyke bihim = Allahım, onları sana havale ediyorum!”

Rüşvet Vermek Ne Zaman Caiz Olur?

Rüşvet, tek kelime ile haramdır. Allah rüşvet verene de, alana da lânet etmiştir. Rüşvetçilikle işini yoluna koymayı âdet edinen insan, makbul insan değildir. Haramla geçinmeyi esas alan kimse sayılır. Haramı esas kabul eden kimse ise ne Allah indinde, ne de kullar indinde makbul olur. Bir diğer hadîste Peygamberimiz:

Rüşveti alan da, veren de Cehennemdedir, buyurmuştur. Bu bakımdan rüşvete hiçbir zaman meşrûluk gelmez, alan da veren de mazur sayılmaz. Ancak şu iki hususta rüşveti vermek zorunda kalan kimse inşaallah mes’ul olmaz:

1) Haksız yere hapsolmak durumu bahismevzu olunca vereceği rüşvetle mâruz kalacağı haksızlıktan kurtulmayı niyet eden kimse.

2) Başkasının hakkını kendine çevirmek için değil de, kendinin verilmeyen hakkını almak için rüşvet vermek zorunda kalan kimse. Bu iki durumda da kendi öz hakkını almak bahismevzudur. Başkasının hakkını kendine çevirmek gibi bir haksızlık bahismevzu değildir. Demek rüşvetçiler o kadar zalimleşmişler ki, vatandaşın öz hakkını dahi rüşvetle veriyor, gasbın, irtişanın bu kadarına kadar tenezzül ediyorlar. Allah’ın lâneti işte bu kadar alçalıp, âdileşen rüşvetçilere âittir. Tertemiz hakkını kurtarmak için soyulmaya razı olana değil. İbn-i Âbidin’de bu hususta bilgi vardır. (Ahmet Şahin)

Reca ve temenni arasındaki fark nedir?

Recâ (ümit, emel), bir temennî değildir. Temennî, meydana gelmesi mevzuunda kat’iyet bulunmayan herhangi bir beklentidir, dolayısıyla da ümit vaad etmeyen kuru bir intizardır; halbuki recâ, matluba ulaştıracak bütün vesileleri değerlendirip, rahmeti ihtizâza getirme yolunda mü’mince bir şuurla bütün ilticâ kapılarını zorlamanın ünvanıdır. Recâ, ancak hasenât adına bir şeyi işleyip onun kabulünü beklemek, kezâ ma’siyetten tevbe edip günahın affedileceği mülahazasıyla ümitlenmek demektir.

Evet, doğru bir recâ, günahlardan kaçınıp Allah’tan inâyet beklemek, salih ameller arkasında yarışırcasına koşup sonra da ilahî rahmetin enginliği mülahazasıyla Hak kapısına yönelmek şeklindeki ümit ufkudur. Aksine, amelsiz hasenât beklemek veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde mağfiretten ve Cennet’ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Rahmeti Sonsuz’a karşı da bir saygısızlıktır.

Selef-i salihîn efendilerimiz, yeis çukurlarına düşmenin muhtemel olduğu yerlerde ve ölüm emarelerinin belirdiği zamanlarda “recâ”ya sarılmışlardır; fakat, hemen her zaman havf ve haşyet yörüngeli yaşamaya çalışmışlardır. Rıza ve rıdvana giden yolda hayatlarını havfa göre örgülemiş, iradelerini temkinli kullanmış ve adımlarını hep dikkatli atmışlardır.. evet onlar, nefsin dizginlerini şuurun ve iradenin ellerine vermeyi, dünyayı bir gölgelik gibi kabul edip asıl vatan için azık tedarik etmeyi akıllılık saymış ve ömürlerini bu istikamette değerlendirmişlerdir.

Günümüzde Eleştiride Üslup Nasıl Olmalıdır?

Açıklama: Günümüzde idarî, siyasî ve politik mes’elelere yaklaşılırken daha ziyade tenkit ve eleştiri yegâne kriter olarak ele alınıyor. Böyle bir yaklaşım doğru mudur? Değilse neler tavsiye edersiniz?

“Et-tahrîbü eshel” sözü Araplar arasında deyim haline gelmiş bir sözdür. Mânâ olarak kısaca, “tahrip kolaydır” diyebiliriz. Evet, tahrip, tenkit ve yıkma çok kolaydır. Ne var ki, aynı ölçüler içinde yapmaya gelince, o kolay değil aksine çok zordur. Onun için yıkma adına ortaya çıkanlar öncelikle “yapma” nın yollarını araştırmalı, tesbit etmeli sonra “yıkma” ya başlamalıdırlar. Aksi halde meydana gelecek boşluklar kat’iyen doldurulamaz. Evet, bazı mes’eleler vardır ki, alternatif düşünce ortaya koymadan tahribe, tenkide ve yıkmaya tahammülü yoktur. Zannediyorum peygamberlerin ve hususiyle İnsanlığın İftihar Tablosu’nun en önemli vazifelerinden biri de, işte bu hususla alâkalı dengeyi gerçekleştirmektir. Evet O, toplum içinde yer etmiş bütün yanlışlıkları ortaya koyuyor ve milletin gözünün içine baka baka, mertçe, ikna edici bir üslupla “bu yanlıştır” diye haykırıyordu ama, ardından alternatif doğrular vaz’ederek, kaos içine düşülmesine ve boşlukta yaşanmasına meydan vermiyordu. Yani her şeyi dengeliyor, müsbet ve menfî yönleri ile ele alıyor, fikrî ve hissî boşluklara meydan vermiyordu. Bu davranış tarzının bize anlattığı çok şey var: Bir kere sağlam bir zemine, sağlam bir blokaja oturmayan “yapma” plân ve projeleri olmadan, ulu orta “yıkma” ve “tahrip” teşebbüsleri cinayettir.

Nitekim bu düşünce hayata geçirilmediğinden dolayı, yapılan hataların büyüklüğü ve çapı nisbetinde, bazen fert, bazen aile, bazen de devlet ciddi boşluklar yaşamış ve kaosa sürüklenmiştir. Bu mes’elenin örneklerini devlet ve millet çapında ele aldığımızda, ilk defa Osmanlı aklımıza gelir. Bazen padişahlara tavır alınmış, alaşağı edilmiş, yerine daha iyisini bulunuz denmiştir ama, bulunamayınca, daha olumsuz durumlara girilmiş ve eski de, eskiler de mumla aranır hale gelmiştir. Meselâ; Cennetmekân Sultan Abdülhamit Han’ın, hal’ edilmesinde öncü rol oynayan, ardından alkış tutan Talat, Cemal, Enver Paşalar, Rıza Tevfik, Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve ona “Kızıl Sultan” diyen daha niceleri, sonradan onun hakkında ne takdirkâr sözler söylemişlerdir ama, iş işten geçmiştir. Cemal, Talat, Enver Paşalar “neden neye kaldık ey gazi hünkâr!” demiş inlemiş; Rıza Tevfik, Yunanlılar, İzmir’i işgal edince, cami şadırvanında hıçkıra hıçkıra ağlamış ve onun ruhaniyatından istimdat şiiri yazmıştır.. evet böyle demişler ama, “ba’de harabi’l-Basra” Devlet-i Âliye yıkılmış, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Mısır, Balkanlar gitmiş ve bu altın kuşakta huzur yoklara karışmış; ondan sonra akılları başlarına gelmiş. Dünya şimdilerde bunun bedelini hem de çok pahalı olarak ödemekte. Zira Devlet-i Âliye, Orta Doğusu, Kafkasları, Balkanları ile bir muvazene unsuruydu. Heyhat, böyle bir misyonu ancak yıkıldıktan sonra anlayabildik…

Ne acıdır ki, bu tarihî hatalar şimdilerde de işlenebiliyor. Alternatif doğru plân ve projeler ikame edilmeden, devlet veya hükümetler tahrip ediliyor. Şöyle ki; “şu kararlara iştirak etmiyorum” veya “dış politika, iç politika böyle yapılmaz… vs.” gibi sadece tenkit ağırlıklı sloganvari sözlerle muhalefet yapılıyor. Böylelerine, nasıl olması gerektiğini söyleyin, yazın, çizin dendiğinde de, “o engin bir malumat, çok ciddi bir tecrübe ister, bu da bizde yok” diyorlar. Rica ederim, devletin veya hükümetlerin yanlışları olabilir. Ama bu kat’iyen: “Hele önce bir yıkalım, sonra nasıl yapacağımızı düşünürüz” felsefesi ile yapılmamalı. Böyle bir düşünce, devleti zaafa uğratır ve içte-dışta itibar kaybına yol açar.. hatta bütün bütün kredilerini kaybetmesine yol açar. Meselâ; coğrafî konumu sebebiyle, stratejik bir yere sahip olan ülkemiz, çevremizde yaşanan siyasî çalkantılar içinde şayet bugün biraz daha güçlü olsaydı, bütün bir Orta Asya’yı arkasına alabilir ve “ilelmerkez” bir güç ve bir vakumla onları yanına çekebilirdi. Hatta İslâm ülkelerini etrafında toplayabilirdi.

Zaten şanlı mazimizde de böyle olmamış mı? Alparslan, Fatih, Yavuz o güçlü kabulün verdiği güven ile ortaya çıkmış, ve milletin içinde ümit olup çınlanmamış mı? Ve bu çınlamaya da çokları müspet cevap vermemiş mi?

Evet, yanlış hesaplar peşinde olanlarla alâkamız yok. Bizler var olduğumuz günden bu yana bazen ağlayarak, bazen de gülerek ama hep dudağımızda ümitten tebessüm, bu milletin kaderi etrafında destanlar koşup durduk. Bu ülke ve bu milletin yeni bir sarsıntı yaşamaması için, kalbimizin korunmasına gösterdiğimiz ihtimamı gösterdik. Maruz kalınan tehlikeler karşısında her zaman yapmamız gerekenleri aradık, araştırdık.. ve senelerce köy köy, kasaba kasaba bizi takip eden, her türlü kötülüğü yapanlara “herkes karakterine göre amel eder” deyip geçtik. Devlet kademelerini işgal eden zatların bu davranışları karşısında, devletimize, milletimize küsmedik, darılmadık.

Evet, bu hususta, denge çok önemlidir. Ve kanaatimizce, bugün bu alanda çok yanlışlıklar yapılmaktadır. Halbuki başta da örnekler vererek arz ettiğimiz gibi, bu türlü davranışlar öyle komplikasyonlara ve beklenmedik arızalara sebebiyet verir ki, onlardan bir tekini bile tamire gücümüz yetmeyebilir.

Bu yaklaşım tarzı bir kısım radikal görünümlü kimseleri rahatsız edebilir. Ancak bu konu bana göre olduğundan da nazik. Aslında ben, hiçbir zaman Müslümanca düşüncenin rencide olmasını istemem ve hiçbir Müslümanın kırılmasını arzu etmem. Fakat karşımızda çok farklı İslâmî anlayışlar var. Müslümanım diyor, elinde bomba, belinde silah adam vurmak için sokakta. Bunu anlamak ve İslâmî düşünce ile te’lif etmek oldukça zor. Tabiî herkesi memnun etmek de mümkün değil. O bakımdan şahsen, su-i istimale uğrayacak, yanlış yorumlanacak düşünce ve beyanlardan çok endişe duyuyorum. Buna rağmen hak ve hakikati anlatmak da vazifemiz.

Hâsılı, her şey kendi tâbî olduğu kurallar içinde yapılmalı. Yapalım derken de hepten yıkmamaya âzâmî özen gösterilmeli. Maziden, tarihî hâdiselerden ders alınarak, mantıkî boşluklar içine düşülmemeli; millet ve devlet bir mâceraya kurban edilmemelidir.

Düşmanca Tavırlara Karşı Üslubumuz Nasıl Olmalıdır?

Mü’minin tavrı çok önemlidir. Zira o, Hz. Muhammed (sav)’in rahle-i tedrisinde dersini almış insandır. Mü’minin edep, nezaket ve nezahetin dışına çıkması mümkün değildir. Zira onun, hâdiseler ve şahıslar karşısında sergilediği her davranış otomatik olarak İslâm’a mal edilmektedir. Öyleyse mü’min, İslâmî edeple şekillenmiş tavrını, en imânsız adamlar ve en amansız hâdiseler karşısında dahi değiştirmeden bir Müslüman’a yakışır şekilde sergilemek zorundadır.

Allah Rasûlü (sav)’-nün hayatına baktığımızda, Ebû Cehil karşısında bile tavır değiştirmediğini görürüz. Bu itibarla da, şayet bir şey karşısında öfkelenmişsek, o öfkeyi dışarı vururken dahi kullanacağımız üslûp yine İslâmî bir üslûp olmalıdır. Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bazı âyetlerde kâfirlere karşı sert bir üslûp kullanmıştır. Ama, onun o sert üslûbu, şahıslardan ziyade bir kısım çarpık fikirlere ve düşünceleredir. Evet, aslında O, hiçbir kimseyi karşısına alıp hırpalamamıştır. O’nun hırpaladığı, kâfir ve mülhidlerden ziyade, onların temsil ettikleri ve kıyamete kadar da devam edecek olan kâfirce düşünceler ve mülhidce anlayışlardır. Her zaman, Kur’ân’dan bu dersi alan bizlerin, farklı davranması düşünülemez ve düşünülmemeli.

Evet, bizler bu hakikati şahıslar bazında ele aldığımız gibi, devletler bazında da ele alabiliriz. Meselâ; “Amerika, İngiltere, Almanya” derken zaman zaman üslûbumuzu sertleştirdiğimiz bir vakıa. Ancak şunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıyız ki, ileride gidip Amerikalılara, İngilizlere, Almanlara hak ve hakikatleri anlatmayı, onlara, İlâhî mesajları ulaştırıp ebedî bir azaptan kurtarmayı düşünüyorsak, daha bugünden sertliği bir yana bırakıp, onlara karşı kullanacağımız üslûbu iyi tesbit etmek zorundayız. O halde her mes’elede olduğu gibi, bu mes’elede de Kur’ân ve Sünnet’in ruhundan süzülmüş ölçü ve kriterlere müracaat etmemiz lazımdır. İsterseniz, Kur’ân’dan bir örnekle konuyu daha da müşahhaslaştıralım. Allah (cc), Hz. Musa (as)’ya Firavun hakkında “ona yumuşak söz söyle, belki düşünür”(Tâhâ, 20/44) diyor. Yani sana ve kavmine yıllarca kan kusturan Firavun bile olsa, yumuşak söz ve tatlı dille muamele edilmesi söz konusu. Burada dikkati çeken önemli bir husus da, Kur’ân’ın düşünmeyi, Allah’tan korkmayı “kavl-i leyyin”e bağlamasıdır. Bunu mefhum-u muhalifiyle ele alacak olursak, “sertlikle üzerine giderseniz ne düşünür, ne de haşyet duyar” mânâsını çıkarabiliriz. O halde muhatap kim olursa olsun, bir şeyler anlatabilmek için mülâyemet ve müsâmaha vazgeçilmez şartlardır. Demek ki, Müslüman daima tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin, kalb-i leyyin, vicdan-ı leyyin, kavl-i leyyin içinde bulunmak mecburiyetindedir ki, gerçek irşad insanı olabilsin. Aksi halde, yani yumuşamamış, erimemiş, Muhammedî ruh kalıbına dökülmemiş bir insanın her hali ve tavrı sun’î ve yapmacıktır. Böyleleri belli bir süre tebessüm etseler de, kuyruğuna basıldığı zaman hemen diş gösterir ve mahiyet-i asliyelerini ortaya koyarlar. Zaten bir yıldız böceği rasat ehlini ne kadar zaman aldatabilir ki?

Bu ölçüler içinde Hz. Mesih’in âhir zamanda yeryüzüne inmesi ve ümmet-i Muhammed’den birine iktida etme mes’elesini, O’nun, Muhammedî ruhtaki mevcud adaleti, re’fet ve şefkatiyle ayrı bir buuda çekmesi şeklinde anlamak mümkündür. Yani Muhammedîlikteki i’tidalin üstünde hatta belki bazılarınca dengesizlik olarak görülecek şekilde ileriye götürerek “dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönül kıranlara da gönülsüz olması” şeklinde anlayabiliriz. Bu konuda asrın çilekeşi Hz. Bedîüzzaman, ne güzel örnektir. O, hemen her zaman, kendisine işkencelerin en acımasızını ve en insafsızını reva gören ehl-i dünyaya karşı bile bir girizgâh bulup imânî hakikatleri anlatmaya çalışmış ve kat’iyen darılmamıştır. Zaten Ashab-ı Uhdûd da öyle değil mi? Kendilerine hendekler kazıp, o hendeklerin içine itekleyenlere, ruhlarının ilhamlarını boşaltmak için çırpınıp durmuyorlar mıydı?

Evet, bağırıp, çağırmayla, şiddet ve hiddetle hiç kimseye bir şey anlatmak ve hele kabul ettirmek mümkün değildir. Belki, belli bir dönemde şiddet kullanma bir metod ve bir yoldu ama, zaman onu neshetti. Artık “medenîlere galebe ikna iledir” düsturu hüküm-fermâ. Günümüzün muhabbet erleri, çerçevesini çizmeye çalıştığımız seviyeyi yakalamalı ve bu konuda, bol bol temrinat yapmalıdırlar. Evet; yukarıda belirttiğimiz gibi Hz. Mesih, âhir zamanda, âhiretin en ücra köşesinde de olsa o önemli misyonu eda etmek için mutlaka nüzûl edecektir. Nüzûl edecektir ama, içinizde şahs-ı manevînin muhtevî bulunduğu mânâ ve ruha nüzûl edecektir. Evet o, bu mânâya ve bu ruha kalıp olmak için inecektir. Eğer o ruh yoksa ceset olarak gelmesinin bir mânâsı da olmaz zannediyorum. Öyleyse geleceği kucaklamayı plânlayanlar, oturup O’nu bekleyeceğine, kendilerini ona asker olarak yetiştirme gayreti içine girmelidirler. Tâ ki geldiğinde hazır olan askerinin başına geçebilsin; geçebilsin de yeniden asker yetiştirme zahmetine katlanmasın. Zaten o, başkalarının ekstradan beklediği icraatı da ancak o zaman yapabilir. Bir başka ifadeyle, o Şam’da ak minareden indiği gün ak atına binsin, gelip Sultan Ahmed’in şadırvan avlusuna girsin, her kılıç sallayışında birkaç puthaneyi yerle bir etsin; sonra da Sultan Ahmed’in minarelerinin arasındaki ipe tıpkı bir mahya gibi getirip kılıcını assın… İnsanlar da, kıyamete kadar bu muhteşem zafer sembolü mahyayı seyretsin..! Herşey böyle harikalar kuşağında cereyan etse de yine herkesin kendini bu çizgide yetiştirmesi şarttır. Ne olursa olsun, ahir zamandaki diriliş, hal-i leyyin, tavr-ı leyyin, kalb-i leyyin ve kavl-i leyyin ayrılmaz vasıfları olan Hakk erleri tarafından gerçekleştirilecektir.

Günah ve bu günahlara karşı yaptığımız tevbelerde nelere dikkat etmeliyiz?

Günahlar karşısında en büyük tahassüngahımız (sığınma yeri) olan tevbe mevzuunda, şu hususlara dikkat etmek kalbî ve ruhî hayatımız için çok ehemmiyetlidir:

1. Günah karşısındaki tepki

Bu, insanın o andaki ruhî durumu ile yakından alâkalıdır. Öyle an olur ki, işlediğiniz bir günah karşısında başınızı yere koyar, feryâd u figan eder, dua dua yalvarır, günahınızın afvını dilersiniz. Öyle an da olur ki, ne ağlamalarınız ne de ah u vahlarınız sizi tatmin eder ve feryadlarınız içinizdeki yangını söndürür. Ama, ümid edilir ki, içinizde sizi sürekli rahatsız eden bu hüzün, tevbe adına, Allah katında daha makbul ve daha geçerli olur…

Çarşı-pazardan geçerken, istemeden gözünüz ağyara kaydığında, şayet sizde şöyle düşünceler hasıl oluyorsa: “Ahh! Ben ne yaptım! Vücudumun bütün zerreleri adedince, her an Allah’a müteveccih olmam gerekirken, bakışlarım ağyara kaydı ve günah işledim. Halbuki gözlerimi kapayabilirdim. Yolumun uzaması pahasına daha selâmetli ve emin bir yolu tercih edebilirdim vs.” ve hemen oralarda bir namazgâh bulup başınızı secdeye koyarak ah u vah edip inleyebiliyorsanız, veyahut içinizi kaplayan hüzünle dünya size dar geliyorsa, hakiki tevbeyi yakalamışsınız demektir. Evet tevbe, aslında, bir nedamet, pişmanlık ve bir iç yangınıdır.

Bu itibarla da, önemli olan günahlarla beraber olmayı yılan ve çiyanlarla beraber olma kabul etmektir. Mü’minin günaha bakışı budur ve bu olmalıdır. Aksi takdirde günahın âkıbetinden ve neticesinden şüphesi var demektir.

Her günahın, bir iç nedametle kalbin ritimlerinin ve damarlardaki kanın cereyan ve cevelanının değişmesi şeklinde bir mukabele görmesi çok önemlidir.

2. Günahın kısa ömürlü olması

Bir yerde sürçüp günah işlediğiniz ve günah atmosferine kaydığınızda, hiç vakit kaybetmeden kalkıp tevbe ve istiğfar ile arınmalısınız. Arınmalı ve kesinlikle bunu tehir etmemelisiniz. Çünkü bir saat sonra sırtınızdaki bu Kafdağı’ndan daha ağır yükle, Rabbinizin huzuruna gitmeyeceğinize dair elinizde bir senet yoktur. Nezih ruhlar, işledikleri günahlardan temizlenmedikten sonra, rahat edemez ve onların gözlerine uyku girmez…

Günaha bir saniye bile ömür bağışlamak şahsın kendi aleyhindedir. Ve bundan daha önemlisi de, Allah’a karşı yapılan bir saygısızlığa karşı, saygılı olmak demektir. Hiçbir günahın bir saniye bile yaşamaya hakkı yoktur. Zira o, tevbe ile çabucak silinmezse, kalbi ısıran zehirli bir yılan haline gelir. Ve bir defa lekelenince de kalp artık yeni lekelere açılır. Böylece insan fasid bir daire içine düşer. Her günah yeni bir günahı doğurur ve nihayet “Bel râna ala kulubihim; Hayır hayır, onların kalbi pas bağladı” (Mutaffifin, 83/14) sırrı zuhur eder.

Bundan dolayıdır ki, insanlardaki duygu ve düşünceyi daima bu zemine çekip, onlara bu hakikatleri anlatmak ve onları günahlar karşısında hüşyar ve uyanık hale getirmeye çalışmak çok önemlidir. Hatta gücünüz yeterse veya bir kuvve-i kudsiye-i velâyetiniz varsa, günahın çirkin yüzünü onlara göstermelisiniz, göstermeli ve onları o günahlardan vazgeçirmelisiniz.

Evet, kalbi hüşyar ve uyanık, ruhu duyarlı insanlar âdeta her günahın, beraberinde getirmiş olduğu bir iğrenç kokuyu duyar gibi olurlar.

3. Günahı kerih görmek

Günaha karşı yapacağımız tevbelerde, en önemli unsurlardan biri de günahı kerih görmektir. Kerih görülemeyen bir günahtan, yılandan-çiyandan kaçar gibi kaçma azmi görülemez. Kaçamayınca da bir daha o günahı işlememe azmi ve cehdi ile tevbe etmek mümkün olmaz. Meselâ, nasıl ki, elinizde çok nadide bir kristal vazo bulunsa ve siz onu düşürüp kırsanız, ellerinizi dizlerinize vurur, ah u vah eder ve teessür duyarsınız. Aynen öyle de; işlediğiniz her günahla, elinizdeki hayat fanusunuz kirleniyor, kırılıyor demektir. O halde en az maddî bir kristalin kırılması karşısında duyduğunuz teessür kadar, işlediğiniz günah karşısında da teessür duymanız iktiza eder. Aksi halde günahı hafife alıyor ve önemsemiyorsunuz demektir.

4. Günah-tevbe dengesi

Her günah, kendi derinliği, çirkefliği, iğrençliği nisbetinde bir tevbe ister. Zira her günah zift dolu bir kuyuya düşmek gibidir. Böyle bir kuyuya düşmek çok kolaydır ama, çıkmak büyük bir gayret ister.

5. Günahı günah olarak bilmek

İçimizden, günahın hükmüne itiraz adına geçen her düşünce, en az o günahı irtikâp etmek kadar günahtır. Mesela, zina yapan bir insanın, zaman zaman içinden: “Allah bu zinayı niçin yasak etti? Ne güzel istifade ediyorduk” diye geçirmesi veyahut haram-helal demeden yemeye içmeye alışmış bir insanın, “Keşke kul hakkı diye bir şey olmasaydı ne güzel olurdu” şeklinde düşünmesi günahı irtikâp etmekten daha büyük günahlardır.

O halde günahlara karşı tavır almalı ve kendimizi şöyle şartlandırmalıyız: “Ey günah, boşuna yorulma, kapılar sürmelidir; içeri giremezsin.”

Günah hususunda Bediüzzaman Hazretlerinin şu teşbihi çok manidardır: “Günahtan yılandan, çiyandan kaçar gibi kaçınız” der. Burada yılan ve çiyan tabirinin yerine arslan veya kaplan tabirlerinin kullanılmaması dikkat çekicidir. Zira, arslan ve kaplan yiğitçe ve mertçe saldırır. Daha gelmeden onu hisseder ve ona göre tedbirinizi alabilirsiniz. Fakat, akrep, yılan ve çıyan öyle değildir. Onların ne zaman ve nereden saldıracakları belli olmaz. İşte günah da böyle akrep ve çıyan gibi kalleştir.

Hasılı günahlara karşı daima teyakkuzda bulunmak mü’mi-nin şiarı olmalıdır. Unutmayalım: GÜNAHLARA KARŞI TEYAKKUZ, ALLAH’A KARŞI VEFALI OLMAK DEMEKTİR.

Günahı günah olarak bilme mes’elesine “Eznebe abdî zenben…ilh” hadisi zaviyesinden de bakabiliriz. Yani kulun tekrar tekrar günah işleyip Allah’ın da her seferinde affetmesini ifade eden hadisi. Şöyle ki: Zenb ve zeneb ikisi de aynı kökten gelir. Zenb, günah; zeneb ise kuyruk demektir. Buna göre: “Günah işledim Rabbim” diyen kul: “Ey Rabbim ben yine bir kuyruk taktım. Şu halimle Sen bana ister kuyruklu bir tilki, ister insanları sokan bir akrep, istersen de kuyruğu kendinden bir yılan nazarıyla bak! İşte ben oyum.” Yani kul, günahını itirafla, kendisine bahşedilen insanî seviye, insanî makâmâtı âdetâ tezyif ve tahkir edip bir kenara attığını, iradesiyle hayvanlığı benimsediğini ve o seviyeye düştüğünü itiraf ediyor.

Günah işlediği halde onu sezemeyene gelince, o zaten “kel en’ami belhüm edall” (A’raf, 7/179) tokatını yemiş ve hayvandan da aşağı bir dereceye düşmüştür. Nitekim geçmiş yıllarda Avrupa’da gençler arasında yapılan bir anketin sonuçları, bu hükme güzel bir misal teşkil eder ki; o anketin neticesinde, Avrupa gençliğine ait tesbit edilen özellikler, serseri bir sokak köpeğinin özellikleriyle aynı çıkmıştı. Zira, hakikatten başka her yol, hakikatten başka neticelere götürür…

Kötülüğe Engel Olmada Nasıl Bir Yol Takip Edilmelidir?

Açıklama: “Sizden biriniz bir münker gördüğünüzde eliyle, gücü yetmezse diliyle, ona da muktedir olamazsa kalbiyle tavrını belli etsin. Bu sonuncusu imânın en zayıf mertebesidir.” Hadîs-i şerifini nasıl anlamalıyız?

Bu hadis, Buharî, Müslim ve daha başka kitaplarda da var. Yani herhangi biriniz, dinin çirkin saydığı bir münkeri gördüğü zaman, onu eliyle defediversin. Şayet eliyle bu işi yapmaya muktedir değilse, yani fiilen müdahale edemiyorsa, kavl-i leyyin, cidâl-i hasene, mücâhede-i hasene ve va’z u nasihatla, yani diliyle defediversin… Diliyle defetmeye de imkân ve vasat müsait değilse, kalbiyle buğzetsin ki, imânın en zayıf mertebesi de budur.

 Düşünün ki, içtimaî hayatımızı kemiren bir mikrop var.. cemiyeti kemire kemire dize getirecek bir mikrop. Zina, uyuşturucu, tefecilik, ihtikâr gibi bir şey… Millet düşmanları, şer şebekeleri bu hastalıkları ihtimamla yaşatıyorlar; ve siz de, cemiyetin sarsılıp dize geleceğini yakînen görüyor ve biliyorsunuz.

Evet eğer cemiyet İslâmî hüviyette olsa idi, devletin; nizam, intizam ve âsâyişi koruyacağını.. iyiyi-güzeli emredip, fenadan çirkinden alıkoyacağını düşünür; “eh bize iş kalmadı” diyebilirdik.

Evet, Müslümanlığın hâkim olduğu bir dönemde, idareci bu durumlarda müdâhale eder, asker ve emniyet devreye girer ve o münkerin içtimaî hayatımızda gelişmesine meydan vermeyebilirlerdi. Bütün bunlar, elle müdahale ve elle menetmenin şekilleridir. Günümüzde münkerâta bu seviyede müdahale edilemediği gibi, iyi ve güzel de gerektiği ölçüde teşvik görmemektedir. Bugün, çarşıda içki içen birisine elle müdahale edip “yapma” deseler, o da mukabelede bulunacak ve sana bir tokat aşkedecektir. Demek ki, elle müdahalenin bir dönemi, bir devresi var. Biz o dönemi görmedik. Cenab-ı Hakk ve Tekaddes Hazretleri’nden, güzelliklerinin sızıntılarını gösterdiği bir dönemi yaşarken, bu reşahâtın hakikatini de bizlere göstermesini dileriz..!

Bir de bu işin, dille yapılması şekli var. Sen elinle müdâhale edemiyorsun. Devlet de bu işi, bir mükellefiyet ve vazifesi olarak üzerine almamış.. yani, devlet “emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” yapmıyor. Yani Allah’ın emrini emretmiyor, Allah’ın yasak ettiği şeylerin de önüne geçmiyor, içtimaî hayatı kemiren hastalıkların hepsine bir bakıma vize veriyorsa.. meselâ; bir kanun ve bir sistem altında zina icra ediliyor, içki içiliyor, hatta tefecilik yapılıyor.. ve sen de, bu münkerât yapılırken, elinle müdahale edemiyorsan, o zaman sana düşen vazife bunları dilinle defetmektir; mev’ize-i hasene ile, tefeciliğin içtimâî hayatı kemiren bir mikrop olduğunu, zinânın bir kanser, bir kangren olduğunu anlatman ve onlardan ferdleri tiksindirmen, nefret ettirmen, ürkütmen ve vazgeçirmen gerekir. Tabii tatlılıkla, kavl-i leyyinle, Kur’ân’ın ruhuna uygun tebliğ metoduyla…

Çok şükür, Türkiye’de bu mevzuda bir sıkıntı yok denebilir. Bugün bunları rahatlıkla konuşup anlatabiliyoruz. Fakat bunların dahi anlatılmadığı dönemler ve memleketler olabilir. Bu, İslâm âleminde de, onun dışında da olabilir. Şimdiye kadar öyle zamanlar olmuştur ki -daha olabilir de- sel gibi akan münkerat karşısında size hiçbir şey yaptırtmamışlardır. Hatta, “faiz, içki bizim içtimaî hayatımızı kemiren sârî bir illettir; mutlaka bunların çaresine bakılmalıdır” deseniz, sistemin bekçileri: “Sen devletin, iktisadî, siyasî, kültürel, temel nizamlarını, dinî esaslara oturtmak istiyorsun, milletin vicdanına baskı yapıyorsun; bunu sana yaptırtmayız” diyebilir ve dilinize bir kilit vurabilirler. O zaman yapılacak şey, o kötülüğü irtikâp eden kimselerle, irşad ve tebliğ gibi hususların dışında münasebet kurmama ve vazife olarak da en azından kalbinde onlara karşı bir burukluk hissetmen gerekir ki, bu da yapılması gerekli olan şeylerin en aşağı derecesidir. Aksine, münkeratı irtikâp eden bir insanın yanında bulunur ve -Allah muhafaza buyursun- onun halini hoş görürsen, bu bir sukût sayılır. Meselâ, birisi zinâdan kendini alamıyor.. o bu menhiyatı irtikâp ederken, onunla münasebet kuran, onunla anlaşabilen, onun yaptıklarını hoş görüyor demektir. Hatta bu durum azâb-ı İlahînin umûmî olarak gelmesine de vesile olabilir.

Burada, bir hususa daha dikkatinizi istirham edeceğim. Bir cemiyet büyük günah işleyebilir, o cemiyette büyük ahlâksızlıklar irtikâp edilebilir; ama o cemiyet içinde o ahlâksızlıkları def ve ref edecek, faal, cevval, dinamik bir cemaat, din adına hizmet veriyorsa, bir paratoner sayılan bu mübarekler sayesinde, gelen musibetler savulmuş ve dolayısıyla da, o cemiyet kurtulmuş olur. Topyekün bir cemiyette fenalıklara karşı canlıkanlı, dinamik böyle bir cemaat yoksa ve ahlâksızlığın önünü alma mevzuunda, yangına karşı itfaiyeci gibi savaşacak tulumbacılar bulunmuyorsa, belâ ve musibetler herhangi bir yere takılmadan gelebilirler. Onun içindir ki, bir mü’min, münkerâtın açıktan açığa işlendiği bir topluluk içinde, bu işi yapanlarla, şahıslardan ötürü münasebet kurup anlaşamaz. Vâkıa, mü’min olarak, herkesle belli seviyede münasebet kurabilir.. hatta ahlaksızlık yapan kişi ile de, İslâm’ın güzelliklerini kendisine intikal ettirme niyetiyle alâkalanıp, onu, içinde bulunduğu çirkeften kurtarmaya çalışabilir, ama bunlar sırf Allah için olmalıdır. İşte böyle bir niyete bağlı kalarak, bizim, o kötü kimse ile temasımız dahi ibadet olur.

Binâenaleyh, imânın en zayıfı, menhiyatı irtikâp eden insanlara karşı kalben buğz duymaktır. Evet, Allah’ı sevmeyenlere, Allah’ın kâinattaki nizamını tahkir edenlere karşı buğz edeceğiz; fakat bu buğz İslâm adına, karşı tarafa sunulacak teklif ve mesajların hüsn-ü kabul görmesi esasına göre ayarlanmalıdır. Efendimiz (sav) buyuruyorlar ki: “Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.” Yani, Allah bana farzları emrettiği gibi, insanları idare etmek, evirip-çevirip siyaset-i meşrûa ve idare-i meşrûa içinde, biçimine koymakla da emrolundum. Evet; huşûnetle değil, işmi’zâzla değil; tatlılık göstererek ona bir şeyler verilmelidir. İçi nur dolu enjektörü, onun vücuduna zerk edebilmek için, iyilik yaparak, kendisini salmasını temin ederek ona yaklaşılmalıdır ki, teklif ve düşüncelerimiz reaksiyon görmesin. Onun için Cenab-ı Hakk, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (as): “Firavun’a tatlı, içini okşayıcı sözleri gidin söyleyin” (Tâha, 20/44) diye ferman ediyordu. Firavunla münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona anlatacaksın.. anlatacaksın ki, anlatmanın bir mânâsı olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin…

Hasılı, görüştüklerinle Allah için görüşecek, Allah için konuşacak; Allah’ı ve O’nun emirlerini anlatma yolunda herşeye katlanacak, herşeyi göğüsleyeceksin; ama yine sırf O’nun için yerinde buğzetmesini de bileceksin…

Güzel vasıfları fıtratımıza mâl etme hususunda nasıl bir yol izlemeliyiz?

İster ahlâk-ı âliye, ister ibadet hayatımıza ait hususlarda ciddiyet ve vakar, temkin ve itmi’nân insanı olmamız ve bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirerek, benliğimizle bütünleştirmemiz şarttır. Ne var ki, bunu elde edebilmek ve bu seviyeye çıkabilmek, çıktıktan sonra da onu koruyabilmek oldukça zordur.

 Allah Rasulü (s.a.s) bu vasıfları fıtratımızın bir buudu haline getirmek için bizlere yol gösterme istikametinde buyuruyorlar ki; “Bu Kur’ân hüzünle inmiştir. O’nu okurken ağlayın. Şayet ağlayamıyor iseniz, kendinizi ağlamaya zorlayın.” (İbni Mâce, İkame 176; Zühd 19). Yani Kur’ân’ı huzur-u kalb ile ve itmi’nan-ı nefisle okuyun. Bu tesbitten hareketle, yukarıda bahis mevzuu edilen vasıfları kazanmada önce sun’i adımlar atabilirsiniz. Yalnız bu, meselenin derinliğine vâkıf olmayan insanlar tarafından tenkid edilebilir. Ancak sizler O’na ulaşmak için çıktığınız bu yolda, böylesi şeylere takılıp kalmamalısınız.

Ahlâk-ı âliye adına zikredegeldiğimiz düşünceler içinde bazı misaller vererek mevzuyu biraz daha açmaya çalışalım. Az konuşma, güzel ahlâka ait prensiplerin -zannediyorum- başında gelir. Efendimiz’in beyanına göre çok konuşanın çok sakatatı olur. İşte bu çok sakatat da hiç farkına varılmadık şekilde insanı cehenneme götürür. Onun için Allah Rasulü (s.a.s), kendisine soru sorulmadan ya da bir maslahat gözetmeden asla konuşmazdı. O’ndan bu dersi alan Sahabe-i izâm hazerâtı da hep aynı şekilde hareket ederdi.

Meselâ, sadakat kahramanı Hz. Ebu Bekir -sahih kaynaklarda şimdiye kadar rastlamadığım ama doğru olmasa bile, hiç yadırgamadığım ve yadırgamayacağım bir menkıbeye göre- ulu orta konuşmamak için ağzına küçük bir taş koyarmış; konuşması gerektiği zaman onu çıkartır, konuşur, sonra tekrar koyarmış. Evet, onun gibi bir temkin insanı, kendini zabt u rabt altına almak için böyle bir şey yapmış olabilir. Bu menkıbeye, sahih kaynaklara dayanarak hicretten sonra, Hz. Ebu Bekir’in Nebiler Serveri Hz. Muhammed (s.a.s)’in yanında birkaç yüz kelimeyi geçmeyen konuşmaları mesned olarak gösterilebilir.

İnsan kalbî, ruhî ve fikrî hayatı adına birşeyler anlatıyor, anlattığı şeylerle muhataplarının ufkunu açıyorsa, onun konuşmasında yarar vardır. Aksi halde, bütün konuşmaları israf-ı kelam cümlesi içinde mütalâa edilebilir. Rica ederim, akan bir derenin kenarında abdest alırken suyu israf etmemeyi emreden bir dinin, insan için sudan çok daha önemli cevher gibi kelimelerini israf etmesi nasıl caiz olabilir! Öyleyse hiçbir gereği yokken bir mânâ ifade etmeyen boş ve abes yere konuşmalara çok rahatlıkla sakıncalı nazarıyla bakabiliriz. Mesela; “Buradan taksiye bindik; Akhisar’a, oradan Balıkesir’e gittik. Balıkesir’in içinde iken bir tır yanımızdan geçti…vs.” Böyle Dudu nineler gibi durmadan, hiçbir şey vaadetmeyen ve muhteva derinliği olmayan sözlerle laf ebeliği yapmak elbette mahzurludur. O halde yeme, içme, giyim ve kuşamda olduğu gibi, konuşmada da iktisadî olacak, şu tema, şu anafikir kaç kelime ile anlatılabilir, hesap edilecek ve öyle konuşulacaktır. Öyle konuşulacaktır ki, kat’iyen israf-ı kelâm ve bu suretle israf-ı zaman olmasın.

Zaten ehlullah “kıllet-i kelâm”, “kıllet-i taam”, “kıllet-i menâm” diyerek insanın dünya ve ukbâ hayatı adına bu çok önemli üç meseleyi, kendilerine düstur-u hayat edinmişlerdir.

İşte böyle sözü tartarak, süzerek, ağızdan çıkacak her kelimeyi düşünceye vize ettirerek konuşma bir ahlâk işidir. İnsanın bu ahlâkı kazanabilmesi ve fıtratının bir parçası haline getirebilmesi de bir hayli zaman ve bir hayli çaba ister.

Bunun gibi, dünyevî hazları terkedip, cismanî meyillere karşı koyma mânâlarına gelen “zühd” de bir ahlâk olarak çok önemlidir. Tasavvufta çok ciddi bir yere sahip olan zühdün genel çerçevesi, tasavvuf düşüncesinin bir ekol, bir mektep olarak ele alınmasından çok daha önceleri, Efendimiz (s.a.s) tarafından bir ruh ve mânâ olarak belirlenmiştir. Üstad’ın konuya yaklaşımını da işin içine katacak olursak, “dünyayı kesben değil, kalben terk etme”, dünya ve mâfîhaya iltifat etmeme, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmeden ve geride hiçbir şey bırakmadan ahirete intikal edebilme anlamında bir zühd, her mü’minin hele hele günümüzde bu kudsî dâvâya gönül vermiş hizmet erlerinin vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır.

Başlangıçta mal-menal, makam-mansıb, şöhret vs. bütün yönleriyle dünyaya karşı böyle bir tavır belirleme çok zor olabilir. Ama bu düşünce, küçük şeylerden başlayıp büyük şeylere doğru işletile işletile bir gün gelir ki, insanın lâzım-ı gayr-i mufârıkı olur. Yani insan, “bugün bir elbisem var, ikinci bir elbisem olmasına gerek yok. Aksi halde yarın üçüncüsünü, dördüncüsünü ister ve bu ahlâk bir gün bütün hayatımı sarar” diye düşünmeli ve bu mânâda peygamber ahlâkı olan zühdü işlete işlete onu hayatına mâl etmelidir.

Güzel ahlâka ait bu iki örneğin yanı sıra ciddî olma, gözünü haramdan sakınma, kibire girmeme gibi daha nice vasıflar sayılabilir.

İbadete gelince; mesela namaz. Namazı öncelikle vaktinde edâ etmekten başlayıp, onu duya duya, âdeta yudumlaya yudumlaya kılma da, aynı şekilde bir temrinat meselesidir. Yani insanın namazını sırtından bir yük atıyorcasına kerhen kılması değil de, Allah’ın icabet kapılarını kendisine açabilecek bir seviyede aşk ve şevkle, duya duya kılması elbette birden ulaşılabilecek bir zirve değildir. Fakat insan, onu da işlete işlete fıtratına mâl edebilir; daha doğrusu etmek zorundadır.

Netice itibarıyla; insan, hayatının bütününü nefsinin serazad arzu ve isteklerine rağmen, iradesinin hakkını vererek yaşamalıdır. Bunun için de insanı insan yapan vasıfları, Kur’ân’ın ve Sünnet’in rehberliğinde, fıtratının bir parçası haline getirmeli ve onları hayatına hayat kılmalıdır.

İtaatta sınırları var mıdır, Her zaman itaat etmek mi gerekir?

Bizim anladığımız mânâda itaat ve inkiyad, umumun kabul ettiği, hizmetin sevk ve idaresini yapan bir şahsa, ya da insanların her türlü konuyu orada istişare edebilecekleri değişik kimselerden meydana gelmiş bir meşveret meclisinin, içtihat, tesbit ve kararlarını yerine getirmekten ibarettir. Ne var ki, ne itaat ve inkıyad edilen şahıs, ne de meşveret meclisinin kendilerine itaat ve inkıyad edilmeyi beklemek gibi hak ve istihkakları yoktur.

 Zaman, hizmet zamanı olduğuna göre, meseleler, her zaman belli bir heyetin meşveretinden çıkmalıdır ve alınan kararlara da, mutlak mânâda itaat edilmelidir. Zira meşveret ve itaat bir vahidin değişik yüzleri gibidir.. ve bunlar, İslâm içtimaî hayatının önemli unsurlarıdır.

Soruda bahsedildiği gibi, meşverette alınan kararlar bazen herkesin aklına yatmayabilir ve herkes tarafından kabul edilmeyebilir. Meşveret meclisinde bulunanlar da, Allah katında kendilerini sorumluluktan kurtarmak için, içtihad farklılıklarını dile getirebilir, her meseleye ulu orta “evet” demeyebilir ve alınan kararlara muhalefet şerhi düşebilirler. Aslında, meşveretin gerçek anlamı da işte budur. Ancak bazılarının muhalefetlerine rağmen, eğer ilgili mevzuda bir karar alınmışsa, artık o muhalif kişilerin bu karar aleyhinde tek bir kelime bile konuşmamaları ve karara uymaları gerekir. Zira bu tür konuşmalar koskoca bir cemaati gıybet etmek demektir. Gıybet ise, Hakk’a hizmet eden bir cemaatin hukukunu ihlâl olduğundan, o cemaati teşkil eden bütün fertlerle onlar hakkında söylediklerini zikredip ferden ferda helâlleşmedikçe o şahsın kurtulması ve cennete girmesi mümkün olmayabilir.

Evet, istişarede alınan kararlara mutlaka uyulması lazımdır. Meselâ, meşveret meclisinde bir yere gidilmek üzere ekseriyetle karar alındı ve yola çıkıldı. Yolda -Allah muhafaza- kaza oldu. Kaza sonucu karara karşı çıkanların “Biz dememiş miydik?.. Gitmeseydik kaza olmayacaktı.. gittik başımıza bu iş geldi” gibi ifadeleri, kaderi tenkidin yanında, diğer arkadaşları gıybet sayılır.

Bu hususta Allah Rasulü’nün şu kararlılığı çok dikkat çekicidir: Allah Rasulü (s.a.s), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret eder; kendi görüşü Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindedir. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilir. Bu karar gereği Nebiler Serveri (s.a.s) Uhud’a gider. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasulü Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehid verilmesi değil; Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.” Evet, meşveretin İslâm’da ve İslâmî yapıda böyle önemli bir yeri vardır. Yıkılan Medine tekrar yapılabilir ama teşri döneminde İslâm’ın bir rüknü yıkılırsa onu yeniden inşâ etmek imkânsızdır. Öyleyse, meşveret heyetinde bulunan herkes sahip oldukları güzel fikirleri heyete sunmalı ve o güzel düşüncelerin herkese mâl olmasını sağlamalı.. ve tabiî aksi karara da mutlak mânâda uymalıdır.

Buraya kadar arzetmeye çalıştığımız esaslar, itaat etme ile ilgiliydi. Bu meselenin bir diğer yönü -ki o da itaat etme kadar önemlidir- kararlara itaat ettirme adına sevk ve idarede bulunan vazifelilere düşen sorumluluklardır. Hemen ifade edelim ki, bunun bütün misallerini Allah Rasûlü (s.a.s)’nün hayat-ı seniyyeleri içinde görmek ve göstermek mümkündür. Nebiler Serveri’nin hayatını bu perspektiften inceleyerek, ondan her zaman itaat ettirmeye yönelik genel prensipler çıkartabiliriz.

Şimdi isterseniz, bu çizgide cereyan eden bazı tarihî vak’alara kuşbakışı bir göz atalım: Cahiliye dönemi Arapları, oldukça ferdî hareket eden insanlardı. Hemen en küçük bir mesele bile, onları aile aile, oymak oymak, kabile kabile birbirine düşürebilirdi. Böyle bir toplumun fertlerinin birbirine düşmemesi, bazılarının bazılarına itaat etmesi âdetâ imkânsızdı. O dönemde Mekke ve Medine’de kendi içlerinde birçok parçaya ayrılmış pek çok kabile vardı. Bunlar, dışta kavga edecek insan bulamayınca, kılıçlarını çekerler ve birbirleriyle savaşırlardı. İşte böyle bir toplum içinde itaat düşüncesini geliştirip bir baş etrafında bunları toplamak, Allah Rasulü’nün peygamberliğine delil teşkil edecek ölçüde büyük bir hadisedir. Bana göre bu husus, felsefî siyer yazarlarının dikkatinden kaçmıştır. Evet, Nebiler Serveri (s.a.s), olabildiğine bedevî ve birbirini yiyen bir cemaatten; medenî ve birbirini dinleyen, itaat eden bir cemaat çıkarmıştır.

Yine o dönem anlayışı içinde, Araplar bir köleye hiçbir zaman -hele bu bir de siyahî ise- insan nazarı ile bakmazlardı. Sanki onlara göre, Allah’ın iki kulu vardı da bunlardan birine “şeytan ol” dedi; o da gidip siyah oldu. -Bugün pek çok siyahlar bunun aksini düşünürler- Onun için Bilal-i Habeşî (r.a), Ümeyye b. Halef’in yemek yediği odaya girme hakkına bile sahip değildi. Yani köle, insan mı değil mi, şayet bu köle siyah ise, hayvan mı insan mı meselesinin münakaşası yapılırdı. İslâm geldi ve köleleri öyle bir mevkiye yükseltti ki, mesela, saçları siyah ve kıvırcık, dudakları iki parmak kalınlığında “eşhedü enne Muhammeden Rasulullah” derken “şin” harfini çıkaramadığından dolayı “eshedü” diyen Bilal-i Habeşî (r.a), Bedir’de eşraf içinde hadiselere müdahale edebiliyor ve görüşlerini ortaya koyabiliyor.. ve hane-i risaletpenâhîye İbn-i Mes’ud’la aynı hakka sahip bir şekilde girip çıkabiliyordu.

Bunlardan bir diğeri Efendimiz’in azadlı kölesi Zeyd b. Harise’dir. O da Bilal-i Habeşî gibi siyahî bir insandı. Allah Rasulü (sas), Zeyd b. Harise’yi içinde Cafer b. Ebi Talib, Abdullah b. Revaha, Halid b. Velid.. (r.anhüm) gibi soylu harp dâhileri ve savaş kahramanları bulunan ordunun başına kumandan tayin etti ve önemli bir harbe gönderdi. Bunlar cahiliye dönemi anlayışlarını bir kenara iterek siyahî kumandan Hz. Zeyd (r.a)’e itaat ettiler.

Kaderin garip cilvesine bakın ki, aradan geçen onca yıldan sonra, yine Bizans üzerine gidecek bir orduya Nebiler Sultanı, Hz. Zeyd’in oğlu Üsame’yi kumandan tayin etti. Bu defa da ordunun içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (r.anhüm) gibi devasa şahsiyetler vardı.

Asr-ı saadette bu istikamette cereyan eden bir başka olayı da, Abdullah İbn Hüzafetü’s-Sehmî anlatır. Allah Rasulü (s.a.s), bu büyük insanın emrine bir müfreze vererek bir yere gönderir. Orada emrindekilerden birinin itaat düşüncesinde kusur ettiğini anlayan Hz. Abdullah bir ateş yaktırır ve “kendinizi bu ateşe atın” emrini verir. Bu emir karşısında bazıları dolu dizgin kendilerini ateşe atmak ister. Bazıları ise “biz ateşten kaçıp Allah Rasulü’ne iman ettik, şimdi kendimizi ateşe mi atacağız?” deyip geri dururlar. Sefer dönüşü meseleyi Allah Rasulü’ne anlatırlar. Efendimiz, “eğer o ateşe girseydiniz ebediyyen çıkamazdınız” karşılığını verir. Çünkü bu bir intihardır. İntihar ise Allah’ın yasak ettiği bir ameldir. “Hâlıka isyanın bahis mevzuu olduğu bir yerde mahluka itaat yoktur.” Haram olduğu kat’î olan meselelerde hiç kimseye itaat edilmez.

İşte bu ve benzeri misallerden hareketle, sahabeyi o cahiliye Arap anlayışından uzaklaştırıp, itaat duygu ve düşüncesi ile dolduran sırrı keşfetmek ve onu hayata geçirmek, sevk ve idarede bulunan vazifelilerin görevleri olmalıdır. Meselâ, bu çerçevede Üstad Bediüzzaman’ın “kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz” ölçüsüne uygun hareket etmek çok önemlidir. Bu, insanları köle gibi kullanmama, bulunduğu makamı baskı unsuru gibi görmeme, mütakabiliyet çizgisi içinde iş yapma ve yaptırma şeklinde anlaşılabilir. Evet, eğer bunlar hayata geçirilebilirse, soruda bahis mevzuu edilen olumsuzlukların hiçbiri sözkonusu olmaz. Burada Übeyy b. Ka’b ile İbn Abbas (r.anhümâ) arasında geçen hâdise, bizim düşünce ufuklarımızı aşacak boyuttadır. Bir gün Hz. Übeyy (r.a) ata binerken İbn Abbas atın üzengisinden tutar. Übeyy b. Ka’b onun bu davranışı karşısında: “Sen ne yapıyorsun, sen ki peygamberin amcasının oğlusun” deyince; İbn Abbas: “Biz büyüklerimize hürmet göstermekle emrolunduk” der. Bu defa Hz. Übeyy, İbn Abbas’ın elini tutup öper; “Biz de, ehl-i beyte karşı böyle davranmakla emrolunduk” karşılığını verir. Zannediyorum, bu mütekabiliyet duygusu geliştirilebilse, ne aşağıdakiler “biz itaat ediyoruz” diyerek üsttekilere karşı istiskalde bulunacak; ne de üsttekiler kendilerini dinlemeyen insanlar karşışında bazı şeyleri yaptırmada zorlanacaktır.

Hasılı istişare, nebevî; münferid hareket ise şeytanî bir davranıştır. İtaat ise meşveretin tabii bir neticesidir. Cihan tarihinde peygamberler, vahiyle müeyyed oldukları halde istişare ederek hareket etmişlerdir. Bunun aksine, Ramses’ten, Amnofis’e, Sezar’dan Napolyon’a; Cemil Meriç’in ifadesi ile ondan da deli teke Hitler’e, Stalin’e, Lenin’e kadar ne kadar firavun varsa bunların hepsi de müstebit, tek başlarına karar veren ve infaz eden insan görünümlü şeytanların çıraklarıdırlar.

İnsanları Methetmede Denge Nasıl Sağlanmalıdır?

İnsanlar yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Bu kabil takdirler ve tebciller karşısında insanın kalb balansını ayarlaması çok önemlidir. Kişi “Allah’ım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur, ayağımı kaydırma, beni bir lahza bile benimle başbaşa bırakma” demelidir. Aksine, insan kendini şımarıklık ve gaflete salarsa, Allah da onun ayağını kaydırabilir. Evet, yapılan takdir ve tebciller, gökten bir nida halinde gelse bile insan bir İ. Rabbani, bir Bediüzzaman edasıyla “Allah’ım, ben çok hakir biri olduğuma o kadar inanmışım ki, şu nidalar benim kanaatımı değiştiremez” diyebilecek ölçüde düşünce duruluğuna ve hazımkâr bir nefse sahip olmalıdır.

 Bu konu, üzerinde ne kadar durulsa değer, biz hususi bir zâviyeden önemli bir iki meseleyi işaret edip geçeceğiz.

Birincisi; Allah’a karşı insanların tezkiye edilmesi, ikincisi de; yüze karşı senanın öldürücü olması. Evvela, bilinmelidir ki, Allah Rasulü (s.a.s) yüzüne karşı kardeşini medh eden birine “kardeşinin boynunu kırdın” buyurmuştu. Demek ki o sahabi, bu medhi kaldırabilecek ruhî seviyeye henüz ulaşmamış veya bu bir dersdi. Yine Hz. Peygamber (s.a.s), Osman b. Maz’un’-un cenazesinde bir kadının “Ne mutlu sana! Cennete girdin!” sözleri karşısında kaşlarını çatmış, ve “Ben Allah’ın Peygamberiyim. Bilmiyorum. Sen nereden biliyorsun?” demiştir. Bir başka hadislerinde ise; “Sevdiğin kişiyi ölçülü sev. Birgün gelir düşmanın olabilir. Gadab ettiğin kimseye ölçülü gadab et. Birgün gelir dostun olabilir” buyurmuştur. Bu hadislerin muhtevası ışığında, Bediüzzaman Hazretleri de “mübalağa zımnî yalandır” der. Onun için medih, takdir ve tebcil babında söylenecek sözlerde çok dikkatli, fevkalade temkinli ve dengeli olmak gerekir. Aksi halde, kişi hüsn-ü zannın verdiği makam karşısında konumunu koruyamayan o insanların boynunun kırılmasına -hem de istemeden- vesile olabilir. Bütün bunlar bir tarafa, Allah Rasulünün “Hiç kimseyi Allah’a karşı tezkiye etmem / edemem” beyanları, bu konuda başka hiçbir şeye ihtiyaç bırakmıyacak bir ölçüdür zannediyorum.

Evet, her türlü takdir ve tebcilin üstünde bulunan Nebiler Serveri (s.a.s), “Beni Musa b. İmran’a tercih etmeyin” bir başka yerde “Beni Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin” buyurarak, hangi yolun tercih edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Öyleyse, kıyamete kadar bütün mü’minler Hz. Ali vâri hep “insanlardan bir insan olma” mülâhazası içinde bulunmalıdırlar. Bu mülâhazaya kendini kilitleyebilen insan, hiçbir beklentiye girmez, teveccüh-ü nas beklemez, hüsn-ü zannın layık gördüğü makamlara dilbeste olmaz, tabasbus ve riyaya da girmez.

Öte yandan Allah Rasulünün beyan buyurduğu “Ölü, kabirde ehlinin ağlamasından dolayı azab edilir” hakikatının da nazar-ı dikkate alınması gerekir. Gerçi Hz. Aişe validemiz “Hiçbir suçlu, başkasının suçunu yüklenmez” (En’am, 6/164) ayetini delil göstererek bu hadisi red etmiş ise de, hadisçiler, bu hadisin hadis kriterleri açısından sıhhatini kabullenmiş ve ona şöyle bir yorum getirmişlerdir: Arkada kalanlar ölü hakkında, ağıtlar yakar, tevhid akidesine ters, Allah’ın irade, meşiet ve kudretine dokunan dışlayıcı sözler söylerlerse, bu sözler münasebeti ile ölü rahatsız olabilir.

Hasılı, yüze karşı yapılan medhiyeleri hazmedebilecek, hüsn ü zanların verdiği farazî makamları red edebilecek ruh olgunluğuna ulaşmamış kişilere medhiyeler düzme, onları başaşağı götürebilir. Kimbilir, belki de G. A. böyle birisiydi. O, etrafın şişirmesiyle kendini, önce müceddid, sonra Mehdi, sonra Mesih-i Mev’ud görmüş, sonra bununla kalmamış hulul ve ittihad’a inanarak dalâlete düşmüştür. Şahsen ben, Bh.’ın da yoldan sapıttığına inanıyorum. Geçenlerde arkadaşlar Türkiye’de 15-20 kadar Mehdî’liğini ilan eden insandan bahsediyorlardı ki, bunların kaymaları da herhalde aynı yollarla olmuştur.

Söz buraya gelmişken, yaptıkları hizmetlerle dost-düşman hemen herkesin takdirlerini kazanan arkadaşlara bir-iki hususu hatırlatmakda yarar var: Bu çığırın başındaki o büyük zat, o kâmet-i bâlâ, o serv-i revân yapmış olduğu onca devâsâ hizmetlere rağmen diyor ki, “Biz yapageldiğmiz hizmetlerle, ahirzamanda gelecek zâtlara zemin hazırlıyoruz.” Yine o diyor ki, “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. “Allah bu dini facir bir adamla da te’yid ve takviye eder” sırrınca, müzekka olmadığın için, belki sen kendini o recül-ü facir bilmelisin. Evet, hizmetini, ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” Yine o diyor ki; “güneşe müteveccih su kabarcıklarında güneşin aksi bulunur. Onlar karanlığa girdiğinde veya güneşle alâkası kesilince her şey de biter.” Onun bütün hasiyeti güneşi tam aksettirebilmesindedir, yoksa o güneş değildir. Aynen öyle de, sen kabarcıklar misali Allah’tan gelen şeyleri aksettirebiliyorsan ne güzel!”

Görüldüğü gibi bizim çizgimiz bellidir. Bizim en büyük vazife ve misyonumuz kulluktur. Başkalarının medh ü senaları, o medh ü senaların hakkımızda biçtiği makamlarda gözümüz yoktur. Biz, her zaman Hz. Ali’nin “insanlardan bir insan olma” hedefine ulaşmaya çalışmalıyız. Bizim büyüklüğümüz şahs-ı manevidedir. Güncel tabirle tüzel kişiliğimizdedir. Bâki hakikatlar, fani şahısların üzerine bina edilemez.. bina edilse, onlar ahirete irtihal ettiğinde, dava da akîm kalır. Bu açıdan birbirimizle irtibatımızı kavî tutmalı ve sabah-akşam bir ve beraber olma yollarını araştırmalıyız.. araştırmalı ve vahdet-i ruhiyemizi korumaya çalışmalıyız. Kendimizi her daim sıfırlayarak yolumuza devam etmeliyiz. Unutmamalıyız ki, “büyüklerde büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir. Küçüklerde küçüklüğün alâmeti tekebbürdür.” “Ben yaptım, ben ettim” demek şirkin bir uzantısıdır. Ene’yi yırtıp, Nahnü’yü ya da “Hu”yu göstermek bizim vazifemizdir. İman ve Kur’an hizmetinde sırtına palan vurulmuş bir merkep olma, bize bahşedilmiş en büyük lütuf ve ihsandır. Siz böyle bir şeyi kabul etmeseniz bile, ben tereddütsüz kabul eder ve bunu cihanların bana ihsan edilişiyle eşdeğer görürüm. Topluluk içinde ihtilaf çıkarmama, yalanın en küçüğüne dahi tenezzül etmeme de yine vazifelerimiz cümlesindendir. Çeşitli vesilelerle anlattığım şahsî velâyet değil, cemaat veliliğini yakalamak gayemizdir. O halde yapılan /yapılacak olan medh ü senalar bizi bizden almamalı ve vazifelerimizi yapmaya engel teşkil etmemelidir. Bu ise, yukarıdaki esasları benimsemeye ve özümsemeye bağlıdır.

Duygularda İtidali Yakalama Hususunda Neler Yapılabilir?

Açıklama: Ümit-ümitsizlik, tevazu gurur vb. duyguların dengede götürülmesi hususunda zorlanıyoruz. Neler tavsiye edersiniz?

İnanç ve idealimizin devamlılığı adına bu tür duyguların i’tidal ve istikamet üzere temsili çok önemlidir. Zira inanç başka, inançta dengeyi yakalama ve o dengeyi ilelebet devam ettirme başkadır.

 Evvela, dinimiz her zaman ve zeminde bizlere orta yolu tavsiye eder. Cenab-ı Hakk: “Ben sizi orta (yolda) bir ümmet kıldım..” buyurur. İşte bu, ifrat ve tefritten olabildiğine uzak; hem akıl, hem his, hem de ruh yönüyle i’tidali temsil eden bir ümmet demektir ki, biz de yaptığımız ibadet ve dualar içerisinde, günde en az kırk defa: “İhdina’s-sırata’l-müstakîm-bizi doğru yola hidayet et” demek suretiyle, Rabbimizden bizi o yolda tutmasını dileriz. Kaldı ki bizler, ifrat ve tefritlerin hat safhada temsil edildiği bir dönemde yaşamaktayız. Böyle bir dönemde Allah’ın yardımı olmadan istikamet üzere yaşamamız imkânsız gibidir.

Tarihe baktığımız zaman, birçok olumsuz hadiselere sebep olan şeyin, duygu ve düşüncelerdeki aşırılıkların, sapmaların olduğunu görürüz. Mesela; İslâm tarihinde itikadî fırkaların ortaya çıkışı, ilgili mevzularda meydana gelen ifrat ve tefritlere dayanmaktadır. Onların bir kısmı, sebeplerin tesirini inkâr edip cebrî bir anlayışa yönelirken, diğer bir kısmı da, esbabı her şey ‘ sayma gibi bir yanlışlığın içine düşmüşlerdir. Neticede her ikisi de ne esbabı, ne de esbaba riayetin hikmetini anlayamamıştır. Oysaki bizler, sebepler âleminde yaşadığımızdan sebeplere riayette esbapperest gibi davranmamız; neticeyi beklemede de, Kudret-i İlahi ye sığınıp tevekkül etmemiz esasına göre davranma mecburiyetindeyiz. Mustafa Sabri Efendi bu konuda, “Mübtedinin Mutezile olmaması, müntehinin de Cebriye olmaması mümkün değildir” diyerek, ayrı bir hususu daha ifade etmeye çalışır ve Ehl-i Sünnet anlayışının ayrı bir varyasyonuna dikkati çeker.

Günümüzde havf-recâ hususunda yaşanan dengesizliklerden de söz etmek mümkündür. Mesela; halkı irşat konumunda olan insanların çoğu, sadece cenneti ya da cehennemi nazara verip; bu hususta insanları ya tamamen ye’se ya da aşırı bir güvene sevketmektedirler. Halbuki insan, bir taraftan amelini işlemede kılı kırk yararcasına hassas davranırken, diğer taraftan da, bu amellerin, Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu nimetlerin şükrünü edada yeterli olmayacağını ve bir insanın sadece ameliyle kurtulamayacağını düşünmesi de gerekir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih bir hadislerinde: “Hiç kimse ameliyle kurtulamaz” buyurur. Sahabe Efendilerimiz: “Sen de mi ey Allah’ın Rasulü?” dediklerinde; “Evet. Allah’ın fazlı, bereketi olmazsa ben de kurtulamam’ der. O halde insanın: “Ne günahım var? Aksine ben bu yaşımda iman etmiş, namaz kılmış, oruç tutmuşum.. o halde Allah bana ceza vermez” demesi, Allah’a karşı bir saygısızlık ve küstahlığın ifadesi; kendi nefsini yerden yere vurup: “Benden bir şey olmaz, zaten şu ana kadar işlediğim hiç bir hayır da yok. Nasıl olsa cehennemliğim, o halde boş yere uğraşıyoruz..” şeklinde bir mülâhazaya girip ümitsizliğe düşmesi de, ayrı bir saygısızlığın ve küstahlığın seslendirilmesidir.

Üstad başkalarına karşı hüsn-ü zanla hareket edilmesi gerektiğini ifade eder. Ben bunu, “kendi hesabımıza savcı, başkaları adına da avukat olma” sözcüğüyle özetlemeye çalışıyorum.

Evet, insan her ne kadar kendi nefsi adına olabildiğine acımasız davransa da, başkalarına karşı hüsn-ü zanna memurdur. İnsanların sokakta yürüyüş şekline bakıp; gerçekten Müslüman olsalar gözlerini haramdan sakınırlar, harama baktıkları zaman da gider gözyaşlarıyla gözlerini yıkarlar.. şeklinde bir fikir yürütmemiz, bir gün gelir bizi; “o halde onlar Müslüman değil” yargısına götürür ki, böyle bir yargıda bulunmanın ne denli tehlikeli olduğu aşikardır.

Evet, görüldüğü gibi dengeleri korumada sadece inanmış olmak yeterli değildir. Bu hususta istikameti yakalamamız ancak, inanç ve akideyle alâkalı terminolojiyi bilip uygulamamızla hasıl olabilecektir. Yoksa duygu ve düşüncede istikameti bulmada olduğu kadar, problemlerin çözümünde de doğruyu yakalamamız zordur.

Günahlar karşısında nasıl bir tavır takınmalıyız?

İnsanın, günahtan bütün bütün hâlî kalması mümkün değildir. Zaten o, temelde melekler gibi günahtan masun tutulmamıştır. Bu açıdan o her zaman hata işlemekle yüz yüzedir. İnsan için asıl önemli olan, sürçüp düştükten sonra tekrar ayağa kalkmak ve eskisinden daha bir temkinle yoluna devam edebilmektir. İşte, onu meleklerden daha yüksek seviyeye ulaştıracak şey de budur.

 Evet, günümüz dünyası çarşısıyla, pazarıyla âdeta bir günah deryası haline gelmiş ya da getirilmiştir. Bugün şeytan ve onun avanesi her yerde kol gezmekte, her köşe başında kendi ağına düşecek kurbanlarını beklemektedir. Her mümin, böyle bir toplum içinde “her günah içinde küfre giden bir yol vardır” anlayışıyla hareket etmek zorundadır. O, beyninin bütün fakülteleriyle Allah’a müteveccih olmalı, duygu ve düşüncelerinde günaha asla yol vermemelidir. Yanlışlıkla gözüne, kulağına bir şey iliştiği zaman, hemen tevbe ve istiğfarla Rabbine yönelmeli ve: “Allah’ım, bunu nasıl yaptım bilemiyorum! Böyle bir günah işlemekten dolayı Senden çok utanıyorum” deyip o günahtan duyduğu üzüntüyü dile getirmelidir. Öyle ki bu pişmanlıktan kaynaklanan hüzün, onun bütün benliğini sarmalı ve kalbinin ritmini değiştirmelidir. Aksine böyle bir yakarış ve hüzünle pişmanlığın dile getirilmemesi, o günaha giden yolların açık bırakılması demektir ki, şeytanın o kapıdan tekrar girmesi her zaman mümkündür.

Bu hususta yapılacak olan diğer bir şey de, işlenen günaha hiç mi hiç hakk-ı hayat tanınmamasıdır. Mümin, herhangi bir hata karşısında, ya bir iyilik yapmak suretiyle onu izale etmeli ya da hemen secdeye kapanıp gözyaşlarıyla o günahın kirlerinden arınmalıdır. Bunu yapma adına da hiç vakit fevtetmemelidir. Zira ecel gizlidir. Her an gelebilir.

Burada istidradî olarak bir hususa işaret etmek istiyorum; bütün gayretine rağmen kendi zaaflarına yenilip nefsin ve şeytanın etkisinde kalarak günah işlemeye devam eden bir mü’min, bana göre her günah işlediğinde adeta: “Allah’ım ben kendime bir kuyruk daha taktım. Sen bana ister hilebaz bir tilki, ister insanları sokmak için kuyruğunu dikip gezen bir akrep, isterse bir yılan nazarıyla bakabilirsin..” demeli ve mutlaka kendini sorgulamalıdır. O, bu şekildeki hareketiyle, Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşetmiş olduğu insanî değerleri tezyif ve tahkir edip bir kenara attığını; bunun aksine hayvanlığı benimsediğini itiraf etmiş olacaktır. Efendimiz (s.a.s) de, namazda yapılan bir takım yanlış hal ve hareketleri, bazı hayvanî hallerle özdeşleştirerek bazı mü’minlerin vasıfları itibarıyla deformasyona uğrayacaklarına işaret etmiştir. Mesela O, rükudan tam doğrulmadan doğrudan secdeye gitmeyi devenin hareketine, iki secde arasında tam-tekmil oturmadan tekrar secdeye kapanmayı horozların yem gagalamasına ve yine secdede kolların yere yapıştırılmasını köpeğin oturuşuna benzetmektedir. Demek namazın içinde dahi olsa birtakım hareketler, insanı siret itibarıyla aşağılara çekebilmektedir. Nitekim modern çağ psikologları, insanları davranışlarıyla analiz ettiklerinde hayvana benzer özelliklerini tespit edip ortaya koymuşlardır. Mesela Alexis Carrel, böyle bir araştırma sonucu kendi dönemi açısından bazı gençlerin tavırları itibarıyla, serseri köpek formülüyle aynı çıktığı tesbitini ortaya koymuştu…

Hasılı; insanın, günahın nerede ve ne şekilde karşısına çıkacağını bilemediği için, Üstad’ın ifadeleri içinde öncelikle “günahlardan, yılandan çıyandan kaçar” gibi kaçması; ona maruz kaldığında da tevbe ve istiğfarda bulunup ondan arınmaya çalışmalıdır.

Güzel Ahlakı Fıtrata Mal Etme Yolları Nelerdir?

İhlas, sadakat, vefa, gıybet etmeme ve su-i zanda bulunmama gibi hasletler, inanan her insanın, hayatına hakim kılmak zorunda olduğu, güzel ahlâka ait esaslardandır. Şahsî kanaatim itibarıyla ben, herkesin de bu düşünce ve kanaatte olduğunu zannediyorum. Ne var ki benim hüsn-ü zannım, bu konuda fazla bir şey ifade etmez. Mühim olan, teker teker her şahsın bu anlayışı benimsemesi ve onu topluma kazandırmak için mücadele vermesidir. Tabiî bu hemen birden olacak bir şey değildir. Ahlâk-ı âliyeye ve mesaviye ait bu esasların hayata intikali, şahsın fıtratı ile bütünleşmesi, çok uzun bir süreç ister.

Bu süreçte dikkat edilmesi gerekli olan en önemli şey, şahsın gerçekten bu konudaki azmi ve kararlılığıdır. Mesela; ihlası ele alalım; ihlas, namaz kılan hemen herkesin sabah-akşam dualarında istediği bir husustur. “Allah’ım beni ihlasa eren veya ihlasa erdirdiğin kullarından eyle” hemen her gün çoklarımızın tekrar ettiği dualardandır. Ancak, biz bu isteğimizde acaba ne kadar samimiyiz? Allah’a halis bir kul olmak, ubudiyette ve ubudette hulûsu yakalamak, bizim için ne kadar önemlidir? İhlasın bir başka buudu olan Allah’ın rızasını ne kadar talep ediyoruz? Kavlen istediğimiz bu şeyleri, fiilen isteme hususunda neredeyiz? Evlenmekten, çocuğumuzun olmasına, ondan memuriyetimize devam etmeye veya son vermeye, Allah rızasının bulunduğunu zannettiğimiz alternatif işlerimizde tercih konumuna geldiğimizde, acaba gönül rahatlığı içinde “rıza-yı Bârıyi tercih ediyoruz” diyebilir miyiz? Hatta “rızâ’ mertebesini, cennete ya da -ikisi ayrı şeylerse- Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahedeye tercih edebiliyor muyuz? Bu çizgide soruları uzatabiliriz. Şimdi bu meselelerin bütününde, ihlası ve rızayı tercih edemiyorsak ve kavlen istediğimiz hususların fiilen peşinde değilsek, hiç şüphesiz Allah’a karşı saygısızlık yapıyoruz veya “kezib alâllah”ın içindeyiz demektir. Halbuki bu son husus, “Allah’a karşı yalan söyleyenden daha zalim kim olabilir?” (En’am, 6/21) ayeti ile küfre denk tutulmuştur.

Ben rica edeyim, evlenme, çocuğumuzun olması, araba, ev, yazlık-kışlık gibi dünya mallarına sahip olmak, işlerimizin kesada ve fesada gitmemesini istediğimiz ölçüde, ihlas, rıza, sadakat, vefa vb. şeyleri istemiyorsak veya gönüllerde bunlar, birinciler kadar yer tutmuyorsa, Allah’a karşı saygısızlık yapmayalım ve dil ucuyla ben muhlis ve muhlas olmak istiyorum demekten sakınalım. Allah’ın rızası, dünyevî ve uhrevî hiçbir şeyle tartılmayacak kadar büyüktür. Öyleyse biz de, ayaklarımızın dibinde olması gereken bu meselelerle, Allah’ın rızasını aynı seviyede tutmamalıyız. Çok tekrar ettiğim bir söz içinde, dünyâ ya dünya, ukbaya da ukba kadar, yani dünyevî meselelere o kadar, uhrevî meselelere de gereği kadar değer vermeliyiz.

Buraya kadar arzettiklerim meselenin bir yönünü teşkil ediyordu. Diğer yönüne gelince; ahlâk-ı âliyeye ait bu esasları dualarımızda yâd etmekten hiçbir zaman dûr olmayalım. Burada bazıları önceki söylenenlerle, bu cümle arasında bir çelişki var zannedebilir. Aslında herhangi bir çelişki söz konusu değildir. Bizim önceki arzettiklerimiz, bir ufka işaret etmekte ve bize bir hedef göstermektedir. Bu hedefe ulaşıncaya kadar, başta da söylediğimiz gibi, tabii ki bir sürecin yaşanması gerekir. İşte bu süreç içinde hedefe doğru yol alırken, insanın kat’iyen vazgeçmeyeceği bir husus varsa o da dua olmalıdır. Dualar bize hedef verir, şuuru besler, gönüllerimizi kanatlandırır, kudretimizin sınırlılığını idrak ettirir ve “her şeye gücü yeten birisine” sığınma ihtiyacını hissettirir. Zaten Bediüzzaman’ın ifadesiyle böylesine yürekten ve hâlisane yapılan dualar, bizatihi derin bir ubudiyettir. Allah (c.c.) da böylesine inanmış kişilerin dualarını er veya geç mutlaka kabul buyurur.

Duaların bizlere hedef vermesi ile alâkalı iki misal arzetmek istiyorum. Bir; Allah Rasulü (sas) bir gün mescidde Ebu Ümame el-Bâhilıyi, gayet sarsık şekilde otururken görür. Sebebini sorduğunda “fakirlik” cevabını alır. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) ona şu duayı öğretir: Mealen “Allah’ım tasadan ve hüzünden, tembellikten ve acizlikten, korkaklıktan ve cimrilikten, borç altında ezilmekten ve insanların bana galebesinden Sana sığınırım.” Bu cümleleri tek tek ele alarak, fakirlikle ilgisini veya insana hedef göstermesini birlikte inceleyebiliriz:

“Allah’ım tasadan, gamdan, hüzünden Sana sığınırım”; şimdi tasa, gam ve hüzünden Allah’a sığınan bir insan, -afedersiniz- gidip yan gelip yatar mı? Tasa ve hüzne sevkedecek şeylere kendini hiç kaptırır mı? Aksine kalkar, bunlardan kurtulmanın yollarını mı araştırır?

“Tembellikten ve acizlikten Sana sığınırım”; fakirlik deyip bir kenarda -velev ki bu mescid, hatta mescid-i nebevî bile olsa oturmak ve elâlemin avucuna bakmak tembellik ve acizlik değil midir?

“Korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım” ve son olarak “borç altında kalmaktan ve insanların baskısından (galebesinden) Sana sığınırım.” Görüldüğü gibi bu duanın bütün öğeleri, fakirlikten mescide sığınan bir insana, ondan kurtulma yolları göstermenin yanında aynı zamanda hedef veriyor. Artık bu safhada kula düşen dua ettiği şeyleri fiiliyata dökmekten ibarettir.

İkinci misal; çocuk iken başımdan geçen bir olaydır: Babam bana, “Gece ikibin defa Nasr suresini okuyan, Hz. Peygamber (sas)’i rüyasında görür.” demişti. Çocukça kalbimle buna inandım ve o gece ikibin defa Nasr suresini okudum, öyle yattım. O gün, bu okuma işi, sabaha kadar sürseydi, yine okurdum. Çünkü benim Rasulüllah’ı görme iştiyakım, değil bir geceyi, belki yüzlerce geceyi feda ettirecek çaptaydı. Demek insan, bir şeye dilbeste ise onu elde etme yollarını mutlaka araştırmalıdır.

Hasılı, güzel ahlâkın unsurları ile bezenmeyi kavlen isteme kadar, onları hayata geçirmede yapılması gerekli olan fiiller de çok önemlidir. Bu ikisi, bir bütünün parçalarından ibarettir.. ve dua, birçok açıdan yeri başka bir şeyle doldurulamayacak önemli bir hadisedir.

İstikamet-i hayali nasıl temin edebiliriz? Tavsiyeleriniz nelerdir?

Hayal; insanın herhangi bir şeyi zihninde tasavvur ve taakkulüstü canlandırmasıdır. Onun biraz ötesine ve hakikatten uzak olanına ve bu arada mühmeli sayılan şeye de meyal denir ki, Türkçe’de bu ikisi birden “hayal-meyal” şeklinde ifade edilir. Çoğu defa rüyalar, onlardan daha gerçek olmalarına rağmen, bazen galat olarak ikisine birden “hülyâ’ denir. Halbuki rüyalar, İslâmî anlayış çerçevesinde değerlendirildiği zaman, çok defa gerçek bir yönü olduğu da görülür. Zira onlar, gözlerin âlem-i şehadete kapandığı anda, alem-i misale açılan pencere ve menfezlerden ruhumuza sızan levhalardır.

 Hayal, tıpkı düşünce ve tefekkürde olduğu gibi, azme, ideale.. ait hususlarla ilgili olduğu zaman iyi ve faydalı; çirkin ve çirkef şeylere ait olduğu zaman da kötü ve zararlıdır. Hususiyle genç dimağlarda nefse ve hevesata ait hayal ve tasavvurlar, onları öyle olmayacak fenalıklara sürüklerler ki, bir daha kendilerini toplamaları çok zor olur. Hatta bazen daha taptaze bir dimağ iken sararıp giderler. Bu bakımdan, her günah içinde küfre giden bir yolun olduğu gibi, içinde fesat ve fücur olan her hayal de sahibini fıska ve dalâlete çekip götüren zihnî bir gulyabânidir.

Burada, insanın kötü şeyleri aklından geçirmekle muaheze edilip edilmeyeceği sorusu akla gelebilir. Hemen şunu ifade edelim kl, bu tamamen sübjektif ve her insanın kendi seviyesiyle alâkalı bir meseledir. Şöyle ki, mesela bazı insanlar âdeta bütün duygu ve düşünceleri itibarıyla Allah’a ve O’na ait değerlere göre kurulmuş ve plânlanmış gibidirler. Bu yönüyle de sanki onların beyin ve hafızaları, Cenab-ı Hakk tarafından karantina altına alınmış; şeytan ve şeytanî düşüncelere kapalı bir disket haline getirilmiş gibidir. Her yönüyle İlahî rahmet, İlahî hıfz ve kelâetin sıyanetinde olan bu ruhlar, şeytanın: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleneceğim ve onların hepsini azdıracağım. Ancak ihlaslı kulların müstesna” diye tavsif ettiği ve buna karşılık Cenâb-ı Hakk’ın: “İşte bana uaran dosdoğru ı&127;ol budur. Şüphesiz benim kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur..” (Hicr, 15/39-42) dediği, Cenab-ı Hakk’ın has kullarıdır. Dolayısıyla başka türlü mülâhazaların, onların zihinlerini meşgul etmesi az görülen şeylerdendir. Onların bu türlü şeylere iradî olarak tevessülleri ise beyinlerine bir matkap salarak fısk ve fücuru kendi düşünce dünyalarına taşımaları anlamına gelir ki, bu durumda da hemen İlahî bir tokatla uyarılmaları kaçınılmaz olur. Bu tokat, küçük bir dikenin yolda ayaklarına batması olabileceği gibi, büyük bir belanın tokmak gibi başlarına inmesi şeklinde de tecelli edebilir. Ama her ikisinde de kastedilen mânâ şudur: “Zinhar, bu türlü şeylere girmeyin..” Ancak bir de günah virüsü disketin içine sirayet etti mi, artık ondaki plân, program adına ne varsa, hepsi birden tehlike sath-ı mailine girmiş demektir ki bundan geri dönülmesi oldukça zordur.

Allah Rasulü (s.a.s), bir hadislerinde, insanın kötülüğe niyet edip yapmadığı zaman, bir sevap kazanacağını; başka bir hadislerinde ise, fenalığa niyet edip yapmadığı halde günah kazanacağını bildirir. Bu iki hadiste kastedilen mânâ telif edildiği zaman, birinci hadisin bizim gibi avam insanlara karşı söylenmiş; ikinci hadis-i şerifin ise, Allah tarafından bol bol lütuflarla serfiraz kılınmış ve o lütuflar helezonunda yükselmiş insanlara yöneltilmiş bir hitap olduğu anlaşılır. Çünkü o insanın fenalıkları zihninde tasavvur etmesi, Allah’a kurbiyetle telif edilemeyeceğinden o, aksi bir hükümle cezalandırılır. Yine önemli (önemli olduğu kadar kudsî) bir mekanda bulunup, kendilerinden sadece okuma, düşünme, iman ve Kur’an hizmetinde çalışmakla Allah’a kurbiyet kesbetme beklenen insanların, bu türlü fısk u fücura girmesi, çarşıya-pazara çıktıklarında gözlerine dikkat etmemeleri, Allah’ın kendilerine karşı onca hıfz, himaye ve kelaetine saygısızlık olacağından, daha büyük tokatlara sebep olabilir. Onlar, bu türlü şeylere maruz kaldıklarında, şeytandan bir ok yemiş gibi hemen Allah’a teveccüh etmeli ve: “Estağfirullah Ya Rabbi!” demelidirler…

Evet işte “bu türlü mülâhazalar, bazı kullar için, vesile-i muahezedir” diyebiliriz. Nitekim tasavvufta meşhur bir söz vardır: “Hasenâtü’l -ebrar, seyyiâtü’l-mukarrebin; ebrarın hasenâtı, iyilikleri, mukarrebinin günahlarıdır.” Bu da teferruatta şer’î kıstasların, bazı insanlara göre değişmesi demektir. Evet bazı kimseler vardır ki konumları itibarıyla, daima hıfz u eman altındadır ve onlardan da bu himayeye karşı vefalı davranmaları beklenir.

Kasdî ve iradî olmaksızın, vazife icabı bu türlü şeylere tevessül eden arkadaşların dünyada başlarına birşey gelmiyorsa, ümidimiz, (inşaallah) âhirette daha büyük cezaya çarptırılacaklarından değildir. Zaten bizim de sû-i zan edip öyle düşünmemiz hiçbir zaman doğru olmaz. Zira bu arkadaşlar, vazife icabı toplumun içine girmekte ve görevlerini ancak bu şekilde yürütebilmektedirler. Dolayısıyla: “Toplumun içinde kalıp da ondan gelenlere katlanmak, tek başına olmaktan daha hayırlıdır” hadisi, onlar için bir sığınak sayılabilir. Böyle bir hayır arama düşüncesiyle, ister okulda talebe ya da hoca olarak görev yapsınlar, ister çarşıda esnaflık, isterse başka yerde çalışsınlar, kasdî olarak bu türlü şeylere tevessül etmedikleri müddetçe, tıpkı sokakta gezerken paçalara sıçrayan çamurun namaza engel olmadığı gibi bu durum da onlar için sorumluluk vesilesi olmaz. Çünkü zaruret anında mahzurlu şeyler, -zaruret miktarınca mübahtır.

Fakat bir mecburiyet olmadan, kasdî ve iradî olarak bu türlü şeylere kapı aralanırsa, o zaman da Cenâb-ı Hakk burada sormasa bile, âhirette sorabilir; dünyada sorulması ehven; ahirette sorulması ise, daha eşed/şiddetlidir. Dolayısıyla, özellikle Cenâb-ı Hakk’ın has dairesi içinde bulunan kişilerin, içtimaî münasebetlerinde olabildiğince dikkatli olmaları ve iktisat etmeleri gerekmektedir. Bir kısım arkadaşların bu mevzulardaki hassasiyetini hafife almak kesinlikle doğru değildir. Zira biz, yıllardan beri bu insanlara Efendimiz’in, Sahabe’nin ve onlardan sonra gelen diğer büyüklerimizin bu tür mevzulardaki hassasiyetlerini anlatmış ve dinin asırlardan beri yıkılan kalesini tamire çalışan arkadaşlar olarak, hiçbir şekilde gayr-i meşru tavır içine girmeden bu yolda yürümeye kararlı olduklarını vurgulamışızdır. Bu hassasiyet, dinimizin bir emridir ve bunlardan taviz vermemiz de mümkün değildir.

İslâmiyet’te edebin ehemmiyeti nedir?

Edep, İslâmiyet’te önemli bir esas, tasavvuf mesleğinde de hassasiyetle ele alınan bir husustur. Pratikte, şimdiye kadar onu daha ziyade erbab-ı tasavvuf ele almış ve o sahadaki büyük mürşit, mübelliğ, mürebbi ve muallimler ısrarla üzerinde durmuşlardır. Kur’ân ruhunun özü ve esası, Sünnet-i sahihanın da ısrarla üzerinde durduğu edep sayesinde, yüzlerce, binlerce Şah-ı Geylânî, Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam Gazzâlî, Ebû Hanife ve İmam Şafiî gibi edep âbideleri ve üstadları yetişmiştir. Bu yıldızları çoğaltmak mümkündür. Hele Allah Resûlü’nün terbiye atmosferinde, gökteki yıldızlara denk, yerde de pek çok edep insanı yetişmiştir.

Edebi bizde, sadece farz ve vacibin dışında teferruata ait oturup kalkmada, âdâb-ı muaşerette, insanlarla muamelelerimizde, çocukların tavır ve davranışlarıyla alâkalı dar alanlı ele alanlar olmuştur. Ama bu, edebi daraltma ve dar bir çerçeve içinde ele alma demektir. Haddizatında edep, Efendimiz’in hayatının gayesi ve bütün hayatıyla bize talim buyurduğu hakikatlerin umumudur. Bir ehl-i tahkikin de dediği gibi: “Edep, Allah Resûlü’nün vaz’ettiği hudutlara riayet etmek demektir.”

Evet, edep, din sahibinin, Allah’tan aldığı şeyleri bize tebliğde tespit buyurdukları hudutlardır. Binaenaleyh, Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyesinde gaye edindiği şeylerin hudut ve sınırlarına riayet etmek bütünüyle bir edeptir. Meselâ, farzlara dikkat etmek, Allah’a karşı edepli ve saygılı olmanın bir ifadesidir. Yine vaciplere titizlikle riayet etmek, Allah’a ve Resûlullah’a karşı saygının göstergesidir. Efendimiz’in hayat-ı seniyyesiyle bir yol olarak ortaya koyduğu ve “Sünnet” dediği, -Sünnet Arapça’da tutulup gidilen yol anlamına gelmektedir- ve bizim de onu en nurlu bir yol olarak benimsediğimiz o yolun prensip ve âdâbına riayet etmek, edeptir. Bütün bunlara riayet eden edeple serfiraz sayılır. Riayet etmeyen de O’nun nurundan, feyzinden ve bereketinden mahrum kalır; kalır ve karanlıklara sukut eder.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) konuşurken, sözünün muhtevasının derin ve coşturucu olması, o coşturucu mânâ ve muhtevaya çok güzel kalıplar bulması, zarfı mazrufa muvafık kullanması, kendisine mahsus ayrı bir beyan edebidir. Arabın en edib ve beliğleri dahi O’nu dinlerken hayranlık duyarlardı. Ebû Süfyan’ın hanımı Hind, Efendimiz’in tebliğ buyurduğu Kur’ân ve O’nun sözlerindeki câzibedarlık ve çarpıcılık karşısında pervaneler gibi herkesin, o Söz Sultanına koşuşunu hayretle seyretmiş ve şöyle demişti: Hiçbir şey bilmeyen ve öğrenmeyen ümmî bir insan, etrafını sözleri ve hareketleriyle büyülüyor ve insanlar, kelebeklerin ateşe koştukları gibi O’na koşuyorlar.

Evet, bunu anlayamıyorlardı. Zira Efendimiz’in mübarek beyanına akseden her şey, feyz-i akdesten gelen esintilerdi. Bu esintiler, O’nun ruhuna çarpıyor ve beyanında nurdan kelimeler hâline geliyordu. Aynı zamanda O’nda çok engin bir muhteva zenginliği de vardı. Bir gün Allah Resûlü, bu muhteva zenginliğini en tatlı, en çarpıcı ve en ölçülü kelimelerle ifade ederken, sözden çok iyi anlayan Hz. Ebû Bekir, hayran hayran Efendimiz’in yüzüne bakmış ve “Seni bu seviyede terbiyeye kim ulaştırdı? Seni böylesine kim olgunlaştırdı?” mefhum ve mânâsına gelen مَنْ اَدَّبَكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ demişti. Bu soru karşısında Allah Resûlü fahirlenmemiş, konuyu sağa sola çekmemiş, o sadıklardan sadık sıddık dostu Hz. Ebû Bekir’e şöyle cevap vermişti: اَدَّبَن۪ي رَبّ۪ي فَاَحْسَنَ تَأْد۪يب۪ي “Beni Rabbim edeplendirdi; hem en güzel şekilde edeplendirdi.” Efendimiz bu sözleriyle, hem kendisine ait güzellikleri inkâr edip nankörlüğe düşmüyor -nankörlük O’ndan serâ-Süreyyâ farkıyla uzaktır- hem de o mazhariyetiyle fahirlenmiyor ve onu Allah’a havale ediyordu. Bu, üzerinde durduğumuz konunun bir yanını teşkil etmektedir.

Diğer yanına gelince; her mü’min, Efendimiz’in edebinden, O’nun talim buyurduğu edep anlayışından, tabir caizse edep felsefesinden istifade etmekle mükelleftir. Burada dikkatlerinizi ayrı bir noktaya istirham edeceğim: O Zât, sadece kulluğu talim etmek için değil, tepeden tırnağa (eskilerin ifadesiyle mine’l-bâb ile’l-mihrâb) bütün bir hayatı talim etmek üzere gelmiştir. İşte Allah Resûlü’nün talim etmiş olduğu bu esasları hayata tatbik etmek de bir mânâda edeptir. Meselâ, Efendimiz’in insanlara Allah’ı anlatmasını göz önünde bulunduralım. Bu, çok dakik bir mevzudur ve pek çok düşünür ve filozof, onca kabiliyetlerine rağmen Zât-ı Ulûhiyet, sıfât ve esmâ hakkında tenasübe riayet edememiş, bir yandan O’nun kudretini itiraf etmekle birlikte, diğer yandan da O’na acz isnat edebilmişlerdir. Kadim Yunan ve Roma’dan günümüze kadar pek çok filozof ve düşünürün Zât-ı Ulûhiyet hakkındaki beyanlarına bakıldığında çok ciddî muvazenesizliklere şahit olunmaktadır. Efendimiz’e gelince O, bir dağın zirvesinde Allah’tan ders alan bir ümmîdir; muallimi, Ezel ve Ebed Sultanı Allah olan bir ümmî. Allah Resûlü, O’nun o mübarek isimlerinden bir tanesini, suyu dudağa götürmek keyfiyetinden alın da, insanın ahsen-i takvîme mazhar olmasına bâdi olan mübarek isim ve sıfatlarına kadar her şeyi anlatmasında ve sonra da, “Seni hakkıyla bilemedik ey her şeyden önce bilinen Zât! Sana hakkıyla kulluk yapamadık ey herkesten kulluğa müstahak olan Zât! Sana hakkıyla şükredemedik ey herkesten daha ziyade şükre layık olan Zât!” derken, esmâsından sıfatlarına, sıfatlarından Zât-ı Ulûhiyetine kadar öyle bir Zât-ı Ulûhiyet telakkisi ortaya koyar ki, bu telkin ve terbiyenin arkasındaki farkın; Cenâb-ı Hak olduğu hemen anlaşılır. Nitekim Allah, O’nu böyle terbiye etmeseydi, O, Zât-ı Ulûhiyet hakkında bir tek kelime bile söyleyemezdi.

Evet, Allah Resûlü, bize sağlam, arızasız ve kusursuz bir Zât-ı Ulûhiyet telakkisi kazandırmıştır. İslâm’da pek çok mezhep ortaya çıkmış ve bu mezheplerin arkasında, ne İbn Sinalar, ne Farabîler, ne İbn Miskeveyhler, ne İbn Rüşdler gibi ilim adamları, düşünürler yetişmiştir ama bu devâsâ insanlardan hiçbiri, hatta onların üstadları böylesine arızasız ve kusursuz bir ulûhiyet telakkisi ortaya koyamamışlardır. Farabî, ayrı bir noktada kayıp gitmiştir ki, onu İmam Gazzâlî gibi bir Hüccetü’l-İslâm, en küçük bir mü’min mertebesinde dahi görmez. Çünkü o, Allah ve Resûlü hakkında yanlış telakki ve sapık düşüncelerden kurtulamamıştır. O, el-Medînetü’l-Fâdıla’sında Allah Resûlü’ne gelen vahyi, hayalinde kurduğu ve sonra âyâna aksettirip âyânda temessül ettirdiği, sonra dinlediği, yani kendi konuştuğu ve kendi dinlediği şeklinde izah etmektedir ki, bir Müslüman olarak bunu kabul etmek mümkün değildir.

Efendimiz’in Zât-ı Ulûhiyet hakkındaki anlayışına, tarz-ı telakkisine gelince o, çok derindir. Zaten O, bize bunu talim etmek için gelmiştir. İnsan, ışık hızıyla trilyon seneler ötelerdeki mekânları, bir insanın kalbinin atışlarıyla beraber idare eden Allah’ı tasavvur edemez. Cenâb-ı Hak öyle bir Zât’tır ki, Allah Resûlü, O’nun sadece emirlerinin infaz mevkii olan Arş hakkında mübarek düşüncelerini beyan ederken, “Bütün kevn ü mekânlar O’nun Arşına nispeten çöle atılmış bir halka gibi kalır.” der. Bu, ulûhiyet hakikati, keyfiyet ve kemmiyet ötesi bir büyüklük ifade eder demektir. Yani meseleyi, bizim keyfî ve kemmî ölçülerimiz içinde ele almamak gerekir. Çünkü mevzu, kemmiyetsiz ve keyfiyetsiz bir büyüklük ifade etmektedir. Allah budur ve biz O’nu kat’iyen tasavvur edemeyiz.

Allah Resûlü, muamelatta da biricik rehberdir. O bize alış-verişi de talim etmiştir. Günümüzün insanını ticarette ve iktisatta kıskıvrak sıkıştıran, perişan ve derbeder eden problemlere karşı çıkış yollarını gösteren ve ilk talebelerinin şahsında bütün çağlara bir şeyler söyleyen, dün kadar bugünün de müşkillerini halleden bir Üstad-ı Küll’dür. Bunların yanında ve belki her şeyin önünde Allah’a karşı nasıl kulluk yapılması gerektiğini de yine O talim etmiştir. Esasen bu da bir edeptir. Her mü’min, O’nun talim buyurduğu daire içinde şöyle bir duygu ve düşünce içinde olmalıdır:

Yâ Resûlallah! Ben, ancak senin talim buyurduğun şekilde Allah’a kulluk yapabilirim. Sen tarif etmeseydin, benim ne yapacağım belli değildi. Çünkü senin irşad nurundan istifade edemeyen senden evvel pek çok akıllı kimseler geldi-geçti ama hiçbiri sadre şifa verici bir ulûhiyet ve kulluk anlayışı ortaya koyamadılar. Ne ilim adamları, ne filozoflar, ne saf kalbli büyük hanif Hz. Ömer’in amcası Zeyd gibi kimseler Zeyd, henüz cahiliyenin hükümferma olduğu bir dönemde yeğeni Seyyidina Hz. Ömer dahil kendi evlâtlarına ve yakınlarına son sözlerini söylerken şu mânâya gelen irşadda bulunuyordu: “Ufukta bir nur görüyorum. Onun zuhurunun çok yakın olduğunu sanıyorum. Bu nur, bütün kâinatı aydınlatacak ve hepiniz bu aydınlığı göreceksiniz.” Daha sonra Zeyd, derin bir inkisar içinde gözlerini sonsuzluğa çevirir ve mealen şöyle der: “Yıldızların seyrinde, zeminin şu tavrında kendisini sezip duyduğum ama adını bilemediğim, her şeyi yarattığına inandığım ama “Sen şusun.” diyemediğim Rabbim! Seni bilseydim ve arzuna muttali olsaydım, Sana o yolda sonuna kadar kullukta bulunacaktım.”

Evet, biz kulluğu da Aleyhissalâtu vesselâm’dan öğrendik. Namazda metafizik gerilime geçmeyi O’nun arkasında bulunmakla elde ettik. Elde edemeyeceği şeyleri ancak dualarıyla elde eden insan, dua sayesinde öylesine gerilir ve öylesine Allah’tan ister ki, her matlub ona musahhar olur. İşte bütün bunları bize öğreten Hz. Muhammed’dir (aleyhissalâtü vesselâm). Bunun gibi Allah Resûlü’nün, yatarken sağ elini başının altına koyup yatmasına kadar hayatın her ünitesiyle alâkalı düsturları bizim için birer örnektir. O, bize bütün bir hayatı soluklamış ve bu soluklar, nefes nefes O’ndan gelip bizim ruhumuzu sarmış ve inananların sinelerinde mâkes bulmuştur. Rabbim, O’nun hayatı ve soluklarıyla canlanma ve dirilmeye bizleri muvaffak kılsın.

İşte bu geniş dairede, Efendimiz’in talim buyurduğu her şey edeptir. Buna riayet etmemek ise Allah’a, Resûlullah’a, sonra da Kur’ân’a karşı saygısızlık demektir. Mü’min, bütün bunlara riayet etmeli ve edep içinde yaşamalıdır. Yukarıda da ifade edildiği gibi günümüzde edep; farzı, vacibi ve Efendimiz’in umumî talimini bir tarafa bırakarak, daha ziyade küçük şeylerdeki; meselâ, bıyık kesmenin, saçları taramanın, urba giymenin ve yürümenin edebi gibi meselelere münhasır görülmüş ve bir mânâda her şey daraltılarak dinin ruhuna kastedilmiştir.

Son söz olarak, edebin olması gerekli olan tarifini yapıp mevzuu noktalayalım: Edep, O Edep İnsanı’nın temsil buyurduğu ve din-i mübinin emirleriyle temessül edip karşımıza çıkan şeylerin bütünüdür.

Benlik sırlarını kazanma nasıl olur?

Tasavvuf erbabı arasında benlik sırlarını kavrama veya kazanma mevzuu meşhurdur. İnsanın kendi şahsını ve egosunu hissetmesi önemli bir husustur. Önce kendi benliğini duymak sonra bir vâhid-i kıyasî (ölçü birimi) olarak onunla zâtî şe’nleri, sıfât-ı sübhaniyeyi hudutlarıyla duyup hissetmeye çalışmak; belli ölçüde de olsa bu muhatla O muhiti duyduktan sonra onu kıymet-i harbiyesine göre bir yere koyup nâmütenâhîye yönelme, mecazdan hakikate ve Hakikatü’l-Hakâik’e ulaşmada bir yoldur. Bazı hakikat ehli bu yolda yürümüş, bazıları da bunu biraz daha farklı olarak ele almışlardır. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin bu mevzudaki mülâhazaları şu çerçevede bir farklılık arz eder, O: “Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk – Nakşibendî anlayışıyla hakikate ulaşmak için her şeyi terk etmek lâzımdır: Dünyayı, ahireti, kendini ve hatta bütün bu terk ettiği şeyleri dahi terk etmek icap eder.”

İbrahim Ethem Hazretlerinden, bütün ağyâr mülâhazalarından kalbini arındırmış olmasıyla alâkalı şöyle bir hâdise naklederler: Onun Belh’te hükümdar olduğu söylenir. Hakikat yoluna sülûku sırlı; bir üstada hizmeti de sadıkane ve vefalıdır. Hizmetleri esnasında bir gün üstadı onu imtihan etmek için birisini gönderir. O da gider sakalık yapan İbrahim Ethem’in ayaklarını mahmuz gibi şeylerle hırpalar. Ayaklarından kanlar akarken bize göre tavrı, sözleri kâmilânedir: “Dostum, biz onları çoktan Belh’te bıraktık, beyhude uğraşıyorsun.” der. İmtihanı uygulayan zat üstadına gelir ve ne dediğini ifade eder. Cevabı öğrenen Üstad: “Biz onları çoktan Belh’te bıraktık.” diyorsa demek hâlâ Belh’i unutmamış, der.

Belki bunu söylemekle Belh’i de bıraktığını ifade ediyor ama bu, henüz terkin terk edilmediğini gösteriyor. Evet, insan bu seviyeye ulaşmak için sağını solunu ve her şeyini unutacak ve sonuçta da “Bu cismim cümle cân oldu.” diyecektir.

Hazreti Nakşibend anlayışındaki terk de işte böyle bir şey. Ancak “Usulüddin” ulemâsının حَقَائِقُ اْلاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın varlığı, hakikatleri sabittir.” düsturları ve günümüzde benliğin çok öne çıkması karşısında: “Der tarik-i aczmendî lâzım âmed çâr-ı çiz: Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz – Ben bîçarenin yolunda dört şeyi esas tutmak lâzımdır: Mutlak acz ve mutlak fakr içinde bulunma felsefesi, mutlak şükür yani Allah’a her hâlükârda hamd ü senâ ve hiçbir an hizmet adına fütura maruz kalmadan daima şevk içinde bulunma.” diyen zatın yeğlediği yöntem daha umumî ve herkesin uygulayabileceği bir yol gibi görünmektedir.

Sofilerin, evvelâ insana seyr u sülûk veya çilelerle bir benlik kazandırma, sonra da sırasıyla önce şeyhte, sonra Allah Resûlü’nde (sallallâhu aleyhi ve sellem), en sonunda da Allah’ta fâni olma dedikleri fâni olma çizgisini takip etme ki, “fenâ fişşeyh”, “fenâ firresûl”, “fenâ fillah” ıstılahları buradan gelmektedir. Ayrıca mebdeden müntehâya bu yoldaki yolculuk, “seyr ilallah”, “seyr fillah”, “seyr minallah” unvanlarıyla yâd edilmektedir ki, bu da, Allah’a doğru gitme, sonra tamamen maiyyet ufkunda seyrine devam etme ve sonra da halkın içine dönüp halk içinde Hak’la beraber olma gibi vetire takip eder. Bu makam bazılarına göre, sâfiye makamını temsil edenlerin makamıdır. Böyle bir insanda oturma, kalkma, düşünme, konuşma… yani onun her şeyi tamamen Allah adına olur.

Günümüzün insanının realite anlayışına daha uygun olan husus, insanın kendini bütün bütün nefy ve inkâr etmeyip, onun yerine şu mülâhazalar içinde olmasıdır: Benim hiçbir servetim yok, fakirin tekiyim, ama büyük işlere muvaffak oluyorum. Bu benden olmadığına göre Rabbimin servetiyledir. Öyle ise ben bu güçle dünyayı peyleyebilirim. Aynı zamanda ben çok âcizim; iktidar dairem elimin ulaştığı yere kadar ya uzanabiliyor ya da uzanamıyor. Bununla beraber yıldızlarla, göklerle uğraşıyorum.. insanlığı içine düştüğü çukurdan çıkarmak istiyorum. Böyle geniş ve çaplı bir gayretim, bir azmim var. Hiç denecek kadar bir kudretle bu işler yapılamaz. Ama ben sonsuz bir kudrete dayanmışım, O öyle sonsuz bir kudret ki, O’na dayanan karınca, firavunun sarayını yerle bir eder; O kudrete dayanan bir sinek Nemrud’u yere seriverir. Nihayet o kudrete dayanarak mikroplar nice cebbarları yerle bir edebilirler

Binaenaleyh bir insan “O’nun sonsuz kudretine dayandıktan sonra dağları yerinden sökebilirim.” dese mübalâğa yapmış olmaz. Bugün, bütün acziyetimize rağmen, Rabbimin bizi muvaffak kıldığı hususlara bakınca, bunu çok daha iyi anlıyoruz; hatta her gün kim bilir kaç hâdise ile O’nu açık ve net görebiliyoruz; evet, Rabbim bizleri güzel işlerde istihdam ediyor, sevk edip yürütüyor ve geçtiğimiz yerlerde bir kısım filizler beliriyor. Şimdi böyle bir noktada, insan yanılıp da, bunlar bizim sa’yimize terettüp etti derse bir mânâda aldanmış olur. İmanda ileriye gidip hakikî tevhide ulaşanlar ise, bizi buraya getirip burada bir şeyler yaptıran, -eğer ediyorsa- sa’yimize terettüp eden bu semereleri de yaratan Allah’tır, der ve tevhid soluklar.

Biz bu kadar fakirken çok büyük şeylere sahip gibi görünüyoruz.. öyleyse bütün bunlar O’ndandır. Binaenaleyh, her zaman لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ demeliyiz ki, bu da bir şükür ifadesidir. “Bizi böyle kendi iktidar ve kudretiyle coşturup şaha kaldıran Rabbim, bu kadar nimetleri başımızdan yağdırıp bizi şükürlerle kanatlandırdıktan sonra, niçin şevk ile hizmet etmeyeceğiz ki!” diye heyecana gelip hizmete koşmak lâzımdır. Evet, niçin artık bununla bütün küfür dünyasına meydan okumayalım ki! -Bu meydan okuma kendimiz olma, kendimiz gibi yaşama demektir.- Çünkü biz bu meydan okumayı kendi kuvvetimizle yapmıyoruz. Böyle küfre karşı sapasağlam durma Rabbimiz’in sonsuz gınâsıyladır. Elimizdeki silah ise لاَحَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّٰهِ’tır. Kâinattaki bütün tahavvülâtı yapan, enerjiye muhtaç her şeyi var edip hareket ettiren, evirip çeviren Allah’ın sonsuz kudret ve kuvvetidir, diyen biri, “Benim ümitsizliğe düşmeme gerek yok; zira yaptıklarımı kendi iktidarımla yapmıyorum. O’nun kudretiyle yapıyorum.” diye düşünür. Kendi iktidarıyla yaptıklarını zannedenler, her şeyi kendi güçlerine bağlayanlar, kendilerinden güçlü biri karşılarına çıktığında ümitsizliğe düşüp şevkleri sönebilir. Ne var ki, bu yolun âdâb ve erkânını öğrenmişlerin ümitsizliğe düşmesi bahis mevzuu değildir. Buradaki incelik işte budur ve “Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak”ı da böyle anlamak icap etmektedir.

Evet, bizim benlik sırlarını kazanma anlayışımız, eskilerin anlayışından farklı olduğu gibi, o benlikten vazgeçmenin sırları da daha farklı bir yolla gerçekleşmektedir. Bunu ifade ederken anlayışımız, “Benim, elimin yetiştiği kadar bir iktidar dairem var.” şeklindedir. Sonra bunu da nefyediyoruz. Çünkü biliyoruz ki, bize o şuuru, o eli veren ve şu anda da elimizi idare eden yine O’dur. Ama oraya gitmeden diyoruz ki, elimizin yetiştiği daire kadar bir iktidarımız görünüyor. Bu dairenin dışında kalan belli ki Rabbimiz’in kudret ve kuvvetiyle oluyor. Rabbimiz vermese hiçbir iş yapamayacağımız gibi, gönülleri temayül ettirmese temayüllerimizden de söz edilemez. Öyle ise bu mevzuda ben küçük bir şey yapıyor, önemsiz bir teşebbüste bulunuyorum. Sonra Rabbim bütün gönüllerde birer meşale yakıyor, tutuşturuyor, bizi de coşturuyor, diyoruz. Mebdede kendime bir irade sınırı çiziyorum ki, işte bu, benliğimizi kabulün ifadesidir. Fakat ben bütün bunları kudretim ve irademle yapıyorum ve biliyorum ki, ben bütün bunları ancak Rabbimin sonsuz kudret ve kuvvetiyle yapıyorum. Bunun farkındayım ve benliğimi Cenâb-ı Hakk’ın varlığına bir vâhid-i kıyasî (ölçü birimi) olarak görüyorum.

Binaenaleyh, evvelâ kendimize bir daire çiziyoruz ve kendimize ait kabul ettiğimiz şeylerin bile mebde ve menşe olarak O’na bağlı olduğunu görüyoruz. “Bizde bize ait hiçbir şey yoktur; şayet var görünüyorsa bunlar da yine O’nun eliyle bize verilen güzelliklerdir.” diyoruz. Bunu biliyoruz ve önce muvakkaten bir “ben”den söz ettikten sonra dönüp onu da hakikî Sahibine iade ediyoruz.

Haset duygusu nasıl izale edilir?

Haset dediğimiz şey, Türkçesi itibarıyla insandaki kıskançlık hissidir. Bunun en düşük seviyede cereyan eden mahzursuz şekline gıpta, en üst seviyede ve gayri meşru olanına da kıskançlık, çekememezlik deriz. Arapçada her iki mânâ da haset sözüyle anlatılır.

Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye haset edilir. Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yani ilmini infak eden) kimsedir.” Burada Efendimiz, hasedi, gıpta mânâsına kullanmıştır. Gıpta mânâsına gelen bir diğer kelime de “tenâfüs” sözcüğüdür ki, فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ[1][1] âyeti hayırda yarışmaya teşvik anlamıyla bunu ifade eder. Yani insan, ilim sahibi birisinin ilmini neşrettiğini gördüğünde “Keşke ben de böyle olsaydım ve neşr-i hak yapsaydım!” duygu ve düşüncesiyle o kişiye gıpta ile bakabilir. Veya bir kimsenin olabildiğine serveti vardır, bu kişiye Allah, hem servet, hem de serveti değerlendirme, yani cömertlik vermiştir. O da malını tebzire girmeden hak yolunda saçar savurur, îsâr yapar ve sehavette bulunur. Bunu gören birisi: “Keşke benim de servetim olsaydı da böyle sarf ediverseydim.” duygu ve düşüncesiyle o kişi hakkında gıpta edebilir. Asr-ı Saadet’te, ensar-ı kiram ve muhacirîn-i izâm fukarâsı (radıyallâhu anhüm), “Yâ Resûlallah! Zengin kardeşlerimiz, bizimle beraber namaz kılıyor ve oruç tutuyorlar. Ayrıca servet sahibi olduklarından infak da edebiliyorlar. Bizim ise infak edecek bir şeyimiz yok.” derler. Allah Resûlü de onlara namaz tesbihatını tavsiye eder.

Evet, hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, “Niye onda ilim var da bende yok!” duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan tevakki etmek, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lâzımdır. İnsan, “Gıpta sınırındayım.” derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan mü’min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de, gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.

Allah’ın sevmediği ve büyük günahlardan sayılan hasede gelince, bunun, insanın hem şahsî ve dünyevî, hem de uhrevî hayatı adına büyük zararları vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, “Haset, tıpkı ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi ameli ve hasenatı yer bitirir.” buyrulmaktadır. İnsan, amel yapar yapar da -Allah muhafaza buyursun!- döner haset ederse, her şeyi birden gider. Böyle açıktan açığa hasedin dışında, başkalarını kıskanma hâlet-i ruhiyesi içinde bulunan birinin de, bazen ibadet ü taatin feyzini, bereketini, yümnünü ve hayrını görmemesi söz konusudur. Meselâ böyle bir kimse, birinin namazını kıskanıyorsa, mütemadiyen huzur ve huşu içinde namaz kılan o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe, namazından zevk alamadığı gibi kalben de asla terakki edemez ve Hakk’a yaklaşamaz. Bu yönüyle de o, mânevî huzurunu yer bitirir. Öte yandan da Cenâb-ı Hakk’ın bir insana takdir ettiği şeyi, kaderi tenkit mânâsında istemediğinden dolayı, kadere karşı gelir ve Allah’a karşı da suiedepte bulunmuş olur. Mevlâ, kimine cemal, kimine mal, kimine mansıp, kimine de câh vermiştir. O kimse, Mevlâ’nın onun hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından ötürü, doğrudan doğruya attığı tenkit taşları, kaderedir ve böylece o, -hâşâ- Allah’ın icraatını tenkit etmiş sayılır; evet, o, bu şekilde haset etmesiyle kendisi için öyle felaketli bir yola girmiştir ki, en acınacak birinin durumuna düştüğü hâlde kimse tarafından acınmaz da.

Şimdi de meselenin dünyaya ait yönüne bakalım. Haset eden insan, mahsuddan (haset edilen kişi) evvel kendi kendini yer bitirir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın onun hakkındaki nimet ve takdirlerini gördükçe müteessir olur. Hasta olur, yıpranır. Kalbi zaafa uğrar, bedeninde ciddî bir zaaf hissetmeye başlar. Çünkü bu durum, onun uykularını kaçırır. Meselâ siyasî cephede birisinin adım adım muvaffakiyete gitmesi, şayet haset ediyorsa ötekini öyle kıskandırır ki, o kimse artık muvazeneli hareket etme imkânını da kaybeder ve dengesiz bir şekilde sağa sola saldırır durur. Aynı durum ilimde de söz konusudur; birisi, ilim sahasında ileriye gitmiş, diğeri gidememiş ve kıskançlığa düşmüşse bütün bütün muhakeme kabiliyetleri alt üst olur. O, artık ne düşünebilir, ne anlayabilir, ne de terkip yapabilir. Bu durum servet hususunda da aynıyla söz konusudur. Birilerinin yığın yığın mal kazanması, diğerinin o ölçüde bir şey elde edememesi onu öyle kıskandırır ki, “Ne yapayım, ne edeyim de bu adam böyle kazanmasın.” diye düşünür. Bu kimse zamanla kendini yer bitirir, hatta muvazenesi bozulur da artık ticaret de yapamaz.

Hasetten kurtulma yollarına gelince;

1. Hasetten kurtulmak çok kolay değildir. Çünkü o ahlâk-ı seyyienin insan tabiatında en köklü olanıdır. Eğer insan, hasedin bu kabîl maddî-mânevî zararlarını düşünebilirse ihtimal ondan kurtulabilir.

2. Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir insana verdiği nimetlerin encamını düşünmelidir. Bir kimsenin zâil ve fâni şeylere karşı bâkileştirebileceği nimetleri o yolda heder, ifna ve itlâf etmesi kâr-ı akıl değildir. Meselâ birinin nimetler içinde yüzdüğünü gören kimse, haset etme yerine şöyle demelidir: “Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği şeyler de bir nimettir. Ben başkasının nimetlerini kıskanma ile uğraşırken bana verilen bu nimetleri bâkileştirmezsem, işte o zaman kaybetmiş olurum.”

3. Bir insanda gördüğümüz nimetin elde edilme yollarına bakılmalıdır. Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır. Bu itibarla, servet sahibi birini gördüğümüzde, o serveti elde etmenin yoluyla onu kazanmaya bakmalıyız. İlim, makam, mansıp gibi şeylerde de aynı şeyi düşünebiliriz. Evet, zannediyorum, “Her şeye yoluyla varılır.” prensibiyle, yoluyla o noktaya varmak ve o durumu ihraz etmek mülâhazası kısmen haset rahatsızlığını izale eder.

4. Şu fâni dünyada fâni şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mü’mine asla yakışmaz. Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın bâki nimetlerine hasr-ı nazar ederek bunların zevali ve bâki nimetlerin de bekâsı muvazenesiyle hasedine konu teşkil eden şeyi değerlendirebilir.

5. Ayrıca haset eden, hiç olmazsa bu hissini izhar etmemeye bakmalı ve bu mevzuda kendini zorlamalıdır. Evet kişi, hasedi izhar etmek suretiyle kendini hasede alıştırmamalıdır. Bu noktada kendisini tedip etmeli, elini, ağzını, gözünü, dilini ve kulağını kontrol altında tutmalıdır.

6. Kişi, başkalarının mazhar olduğu nimetleri araştırıp karıştırmamalı ve derinliğine vâkıf olmayı düşünmemelidir. Madem kendisinde böyle bir hastalık var, bunun tedavi ve çaresi, mümkün olduğu kadar onların mazhar oldukları nimetleri görmemektir. Aksi takdirde kendisini kıskandıracak şeyler karşısına çıkarsa rahatsız olur. Nitekim bir âyet-i kerimede, “Sizi rahatsız edebilecek hoşnut olmayacağınız neticeler karşınıza çıkmaması için çok soruşturup durmayın.”[2][2] buyrulmaktadır. Vâkıa bu âyet bu vesileyle değil, Efendimiz’e çok soru sorulmasını men sadedinde nazil olmuştur. Ancak âyet, işârî mânâsıyla bu meseleye de bakmaktadır.

Hasedin izalesi mevzuunda belki galîle-i sadrı izale edebilecek bir şey söyleyemedim. Ancak bir konferans mevzuu olabilecek çapta geniş bir konuyu kısaca arz etmeye çalıştım.[3][3]

[1][1]    Mutaffifîn sûresi, 83/26.

[2][2]   Mâide sûresi, 5/101.

[3][3]  Muhterem Müellif’in bu konuyla alâkalı diğer bazı yazıları için bkz.: İkindi Yağmurları, s. 367-377; Sızıntı Dergisi, Eylül 2005, sayı: 320.

Rahata düşkünlüğü aşma adına asr-ı saadetten örnekler verir misiniz?

Tökezleme sebeplerinin başında gelir rahata düşkünlük (tenperverlik). Akyolun yolcusu irade insanı, niyetinde sadece Allah rızası olan, rahat ve rehavete karşı kararlı bulunan bir bahtiyardır ve bu tali’lilerin başında da hiç şüphesiz Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmektedir. Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ), ifade ettiği şu sözler, kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılan O Zât’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaşadığı hayatı aksettirme adına çok önemlidir: “Bazen iki üç gün geçerdi de evimizdeki ocak yanmaz ve su kaynamazdı. Bir gün kız kardeşimin oğlu, yeğenim Urve İbn Zübeyr, ‘Teyzeciğim! Ne yiyip, ne içiyordunuz?’ dedi. Ben de, ‘İki siyah; bir su, bir de hurma.’ dedim.”

Bir keresinde, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile O’nun en sadık dostu, sema ve zeminin emini Cibril-i Emin’le otururken fem-i muhsinlerinden şu sözler dökülür: “Üç günden beri Muhammed ağzına bir lokma bile koymadı.” Tam bu esnada gürül gürül bir ses duyulur ve semadan bir melek iner. Cibril-i Emin, inen melek hakkında Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu, arz ve sema yaratıldığı günden beri şimdiye kadar ilk defa yeryüzüne inen bir melektir.” der. Melek, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) yönelir ve O’na şöyle seslenir: “Ey Allah’ın Resûlü! Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?” Cibril (aleyhisselâm), Efendimiz’e “Rabb’ine karşı mütevazi ol!” mânâsına işarette bulunur. Bunun üzerine O (sallallâhu aleyhi ve sellem) da, “Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim…” cevabını verir.

Evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir zaman tene ve tenperverliğe takılıp kalmamış, açlıktan bayılırken, dudakları susuzluktan kavrulurken bile O (sallallâhu aleyhi ve sellem), iradesiyle önüne çıkan bütün sıkıntıları aşmış ve Allah’ın inayet ve keremiyle hedeflediği noktaya ulaşmıştır.

Bu tali’lilerden bir diğeri de kadınlık âleminin sultanı olan Hz. Hatice Validemiz’dir (radıyallâhu anhâ). Aynı zamanda ismiyle müsemma bu yüce kadın, -ki Hatice, erken doğan demektir- Müslümanlar arasında hak ve hakikate en erken uyanan insandır. O, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun başında gezen bulutun yağdıracağı evrensel rahmeti peygamberliğinden evvel sezmiş; sezmiş ve kendi ticaret kervanlarına O’nu rehber ve rehnüma yapmıştır. Hz. Hatice Validemiz’in, Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) evlenmeden önce çok büyük bir serveti vardı ve o Mekke’nin parmakla gösterilen sayılı zenginleri arasındaydı.

İşte böylesi bir zenginliğe sahip olan bu kutlu kadının yanında, bi’set-i seniyyenin sekizinci senesine gelindiğinde, o koca servetten bir avuç bile kalmamıştı. Zira o, hakikate uyandıktan sonra maddî-mânevî bütün varlığıyla hizmet etmiş ve vefatına kadar Efendimiz’in yanından bir lahza olsun ayrılmamıştı. Bu uğurda bütün varlığını harcayan Hz. Hatice Validemiz, rahat, rehavet ve tenperverliği elinin tersiyle iterek ilk safta bulunuyor olmanın gereklerine göre yaşamıştı.

Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkadaşları da hep O’nun yolundan yürümüş, her zaman rahat ve rehavetten uzak durmuş ve davaları uğrunda, sahip oldukları maddî-mânevî bütün varlıklarını feda etmişlerdi.

İşte o sahabilerden birisi de hiç şüphesiz şairin, “Dini omuzları üzerinde kurdu ve yükseltti ha yükseltti; sonra da İslâm Müslümanların yüzüne gülmeden çekip gitti.” ifadeleriyle destanlaştırdığı Mus’ab b. Umeyr’dir (radıyallâhu anh).

Mus’ab, Mekke’nin en zengin ailelerinden birinin çocuğuydu. İslâm’ı seçtiğinde on yedi yaşlarındaydı. O, sokaklardan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşür ve ona mendil sallarlardı. İşte bu görkemli ve gökçek yüzlü delikanlı, bir gün Habbab b. Eret vesilesiyle Hakikat Güneşi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gözlerini açtı ve birdenbire değişiverdi. Bu temiz fıtrat, gençlik duygularının en hararetli olduğu bir dönemde, dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini elinin tersiyle itmiş; annesi, dayısı tarafından türlü türlü eza ve cefalara maruz bırakıldığı hâlde, Uhud’da şehit düşeceği âna kadar bir lahza olsun Efendimiz’in yanından ayrılmamıştı.

O, bir dönemde Medine’ye gidip hak ve hakikati anlatacak bir muallime ihtiyaç var, denildiğinde kalkıp oraya gitmiş ve bir sene sonra yetmiş insanla Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına dönmüş ve tasavvurlar üstü başarısıyla gönüllere taht kurmuştu. Bir gün o, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), Huzur-u Risaletpenâhîleri’nde ayakta dururken Resûlullah, doğru dürüst giyecek bir şeyi kalmayan bu koca insana hüzün, keder ve tabiî takdir dolu bir nazarla bakmış, sonra da mübarek bakışlarını çevirerek yanında oturanlara şöyle buyurmuştu: “Şu delikanlıya bakın. Mekke’de iken herkes ona imrenirdi. Şimdi giyecek bir elbisesi bile kalmamış.” Mekke’de ailesinin güzide bir çocuğu olarak debdebe içinde yaşama imkânına sahip olmasına rağmen, bunların hepsini gözünü kırpmadan terk etmiş ve kendini zahidane bir hayata salmıştı.

İşte bu ruh hâleti içinde yaşayan koca Mus’ab, Uhud gününde Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. Ebediyetlere yürürken de, hayatına denk bir mahviyet duygusu içinde göçüp gitmişti. Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mus’ab’ının bu hâlini şöyle dile getirirler: “Mus’ab hayatta olduğu sürece beni koruyacağına ve bana herhangi bir zarar dokundurmayacağına dair söz vermişti. Şimdi elleri ve kolları budandığı için ‘Ya Resûlullah’a bir şey olursa?’ diye hicabından yüzünü kapatmaktadır.”

Bitmedi; işte bu büyük şehit, gömülmek istendiğinde, bedenini örtecek bir kefen bile bulunamamıştı. Daha sonra üzerine giydiği peştamalı kefen yapılmıştı ki, başı örtüldüğünde ayakları, ayakları örtüldüğünde de başı açık kalıyordu.. ve işte o böyle gömülmüştü.

Evet, Mus’ab, “çetin olma ve aşılamayan tepe” mânâsına gelen ismiyle müsemma bir şahsiyet olarak, önüne çıkan bütün engelleri aşmış ve bu uğurda hiçbir şeye takılmadan hayatını şehadetle noktalamıştı.

Hubbu Cah ne demektir?

Hubb-u câh, makam arzusu ve şöhret düşkünlüğü demektir ve kalbin üzerine zift çekip, ruhu felç eden kötü hasletlerdendir. Bediüzzaman Hazretleri, gönlüne böyle bir virüs bulaştırmış tali’sizlere şöyle seslenir: “Şöhret, zehirli bala benzer. Eğer o belâya düşersen ‘Biz, Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz'[1][1] de ve kurtul.”

Evet, Hz. Ömer’in (radıyallahu anh) ifadesiyle, “Allah, bizi diniyle şerefli kılmıştır.” Bunun dışında başka bir şeref aramak beyhudedir. Zaten irade insanları, Allah’a intisap etmenin dışında herhangi bir şan u şerefe de iltifat etmezler.

Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) yurdunu, yuvasını terk ederek Medine’ye gelmiş, burada şehrin içinde oturabileceği bir arsa bulamamış ve “Sunh” isimli bir kenar mahallede oturmuştur. Dahası o, tam on yıl izzet, gurur, şan ve şeref demeden komşularının koyunlarını sağarak geçimini temin etmiştir. Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra halife olarak seçilmiş; bugünkü Türkiye’nin dört-beş katı büyüklüğünde bir ülkeyi çok iyi yönetmiş, bunu yaparken de yine Sunh’daki evinde kalmış ve belli bir süre daha komşularının koyunlarını sağmaya devam etmiştir. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) halifesiydi ve o, gerçek izzet ü şerefi, geçimini el emeğiyle kazanarak sürdürmekte görüyordu.

Hz. Ömer (radıyallâhu anh) de dünyevî şan u şerefi ayakları altına almış kutlulardan biriydi. O, bir gün mescitte hutbe irad ederken birdenbire kendine, “Haydi be sen de! Dün Mahzumoğulları’nın koyunlarını güdüyordun.” demiş ve aşağıya inmiştir. Namazdan sonra Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer’in yanına gelerek hutbe esnasında söylediği sözlerin sebebini sorması üzerine Hz. Ömer (radıyallahu anh) ona şunları söylemişti: Çarşıda dolaşırken “Emirü’l-Mü’minîn geçiyor.” dediler ve ben de mü’minlere emir olduğumu hissettim. Bu sebeple hutbede bütün halkın huzurunda mazimi şerh etmek, nefsimin başına bir balyoz indirmek ve şan ve şerefin bu olmadığını, gerçek şan ve şerefin Kur’ân’a iktidada ve Resûlullah’a ittibada olduğunu haykırmak istedim. Zira ben daha dün Mahzumoğulları’nın koyunlarını güden bir çobandım. Bugün Allah (celle celâluhu) beni bu konuma getirdi.

Evet, dünden bugüne, en muhteşem devirleri bayraklaştırarak omuzlarda gezdirip yükselten bütün büyük insanlar hep aynı ruh ve iradenin insanlarıdır.

Yavuz Sultan Selim’i de o kahramanlardan biri olarak kabul edebiliriz.

                “Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi

                Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni

                İttihad etmekken a’dâya karşı çaremiz

                İttihad etmezse millet dağidar eyler beni.”

diyen Koca Hünkâr, milletinin derdiyle yanıp tutuşan bir millet insanıdır. O, Osmanlı sülalesi içinde yetişmiş üç beş zirveden biridir. Vâkıa onların hepsine zirve denebilir ama Yavuz, öyle bir Everest tepesidir ki, yeryüzünde o seviyede insan çok azdır. O, sekiz sene gibi kısa bir süre içinde İran’ı avucunun içine almış; Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden zaferle dönmüş; bir fitne kaynağı üzerine sefere çıktığı esnada da bir şirpençe ile hayata veda edip yürümüştür Rabbine.

Şu üst üste hamleler kendi rekorlarını kırma niteliğindedir: Mısır’ı fethedip mukaddes emanetlerle dönerken, pâyitaht olan İstanbul’a yaklaştığında, halkın kendisini muhteşem bir törenle karşılayacağını öğrenir. Ordusuyla olduğu yerde konaklar ve İstanbul’a gece olunca girer. Cihan fatihi koca hükümdar, şan ve şerefin burnuna bir kanca takarak onu, ayaklarının ucuna kadar geldiği bir durumda ayaklarının altına alır; zira bu o hünkârdır ki, bir gün yolda giderken, hocasının atının ayağından üzerine bir çamur parçası sıçrar, hocası buna sebep olma endişesiyle farklı mülâhazalar yaşarken, bu kendini aşmış yüce insan, o çamurlu cübbenin, öldüğünde kefenine sarılmasını vasiyet ederek kendi gibi davranır.

Hilafete ait mukaddes emanetleri aldığı, İslâm’ın bayraktarlığını yüklendiği ve bütün emirlerin, karşısında dize geldiği, hutbenin de onun namına okunduğu, zafer sarhoşluğunun yaşanabileceği o sevinç dolu dakikalarda, hatibin, “Emirü’l-Harameyn” şeklindeki hitabına o: “Ben emir olamam. Buranın emiri Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ben olsa olsa buranın hizmetkârı olabilirim.” diyerek kendisine “Hâdimü’l-Harameyn” denilmesini istemiştir; istemiştir, çünkü o, hakikî bir büyüktür. Zira büyüklükte büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir. İçtimaî hayatta herkesin görmesi ve görünmesi için pencereler vardır. Büyük insan, görünmek için küçülür ve iki büklüm olur. Küçük insan da parmaklarının üzerine dikilir; büyük görünmeye çalışır. Onun için, hemen her zaman büyük görünenler küçüklüklerini, mütevazi görünenler de büyüklüklerini gözler önüne sergiler dururlar. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Allah, tevazu ve mahviyet içinde olanları yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

Dilerim, günümüzün Hakk’a adanmış ruhları da, şan u şerefe takılıp kalmadan, konumlarının hakkını verir ve bu defineye hamallık yaparak bu cevher hazinesini ebedlere kadar taşırlar.

İman nuruyla dolu gönüllerde de kin, nefret ve düşmanlık duygularının bulunması mümkün müdür?

Açıklama: “Eledd-i hısâm” ne demektir? İman nuruyla dolu gönüllerde de kin, nefret ve düşmanlık duygularının bulunması mümkün müdür? Mü’min ahlakında “afv u safh”ın yeri nedir?

Dinin ruhunda sevgi vardır. Çünkü, kâinat bir sevgi şiiri olarak yaratılmış, yeryüzü de bu şiirin kâfiyesi yapılmıştır. Tabiat kitabını iyi okuyanlar her zaman sevgi besteleri duyarlar. Mahlukâtı kuşatan bu sevgi, insanî münasebetlere de kendi boyasını çalar. Öyle ki, ulvî mahiyetini keşfedip, özüne yerleştirilen muhabbet çekirdeklerini fark eden ve Yaratıcı’sıyla olan münasebetini duyabilen bir insan, diğer insanları da Allah’ın sanatı olarak görür, çevresine alâka duyar, herkesi sever ve hatta bütün varlığı şefkatle kucaklar.

İman nuruyla aydınlanamamış bir talihsizin gönlünü ise, kin, nefret ve düşmanlık duyguları istila eder. Üstad hazretlerinin ifadesiyle, küfür karanlığındaki bir insan, kâinatı umumî matemhâne, mevcûdatı da birbirine yabancı ve düşman varlıklar olarak görür. O, her şeyi birbirine hasım zannettiğinden dolayı, kendisi için de çeşit çeşit düşmanlar icad eder; bir savaş meydanında ve hasımlar arasındaymışçasına tedirgin yaşar ve hemen her şeye karşı teyakkuza geçer. Dolayısıyla, imandan nasipsiz insanlar, pek çoğu itibariyle, sürekli paranoya yaşarlar. İçlerindeki endişe ve korku sebebiyle samimi olmayan tavırlara girer, ikiyüzlülük yapar; kalblerinde kin ve düşmanlık kaynadığı halde birer sevgi kahramanı gibi davranırlar. Sözlerine kendileri de inanmadıkları halde, iyilikten, yardımseverlikten ve ıslahtan öyle bahsederler ki, ağızlarından bal damlıyor gibi bir görüntü sergilerler. Sözlerinin inandırıcılığını arttırmak için de samimiyetlerine Allah’ı şahit gösterirler. Kur’an-ı Kerim, bu tür münafıkları anlatırken, “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o, düşmanların en yamanıdır.” (Bakara, 2/204) buyurmakta ve onları “Eledd-i hısâm” olarak tavsif etmektedir.

En Amansız Düşman

“Eledd-i hısâm”, gönlünde sevgi ve merhametin kırıntısına bile yer olmayan “en amansız düşman” demektir. Bu âyet, aynı vasıfları taşıyan münafıkların hepsine şamil olsa da, tefsir kitaplarında onun Sakîf Oğullarından Ahnes b. Şurayk hakkında indiği nakledilmektedir. Bu münafık, Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmiş, müslüman olduğunu söylemiş; muhabbetten dem vurmuş, yeminler etmiş; fakat, daha huzur-u risaletpenâhiden ayrılır ayrılmaz müslümanlara ait bir çiftliğe uğramış, ekinleri yakmış ve hayvanları telef etmiştir. İşte, mü’minlerin ekinlerine ve hayvanlarına bile tahammül edemeyen, her şeyi yakıp yıkan Ahnes ve onun gibiler hakkında Kur’an “Eledd-i hısâm” ifadesini kullanmış; onların düşmanlıkta aşırıya giden, af ve merhametten bütün bütün nasipsiz kimseler olduklarını belirtmiştir.

İnkâr-ı uluhiyete sapanların çoğunda kalb katılığı o dereceye ulaşmıştır ki, onların affetmeleri ve bağışlamaları mümkün değildir. Onlar, dünyalarını kin, nefret ve öc alma üzerine kurmuşlardır. İğne ucu kadar da olsa hatayı mutlaka görür; asla özür kabul etmez ve sürekli öfkeyle köpürüp dururlar. Onlar adeta büsbütün enaniyet kesilmişlerdir; bencillik ruhlarına sinmiştir; dolayısıyla, her meseleyi kendilerine bağlı götürmek ister, sadece kendilerini hakiki manada sever ve başka insanlara karşı kinle, nefretle dolu bir ömür geçirirler. İşte, kin ve düşmanlık sıfatları, hususiyle ve gerçek manada bu iman mahrumlarının şiârıdır.

Bir de izafî olarak aynı nasipsizliği yaşayanlar vardır: Bunlar, din görünümlü bazı organizasyonlara dahildirler; fakat, ne sağlam bir uluhiyet telakkisine, ne tutarlı bir Peygamber anlayışına ve ne de doğru bir ahiret inancına sahiptirler. Bir yönüyle, meditasyonla ve yortularla teselli olurlar; belki haftanın bazı günlerinde, ibadethâneye mukabil bir kubbe altında biraraya gelir, musikî dinler ve stres atmaya çalışırlar. Ayrıca, günümüzde sıkça gördüğümüz gibi, bazı şovmenlerin din adına konuşmalarına, -hâşâ- Allah’ı kendi hesaplarına konuşturmalarına, Hazreti Mesih’i hevâ ve heveslerinin sözcüsü yapmalarına ve yine çarpık kanaatleriyle yorumladıkları dini insanları tesir altına almak için bir vesile olarak kullanmalarına şahitlik ederler. Bazen onlarla beraber gülüp eğlenir; bazen de teessür duymuş bir insan edasıyla trans haline girmiş gibi bir hal alır ve rahatlamaya çalışırlar. Böylece, eğlenmenin ve iyi saatler geçirmenin tesellisiyle avunurlar. İşte, dine yakın görünen bu insanların ruhlarında da çoğu zaman onlardan olmayanlara karşı kin, nefret ve gayz vardır.. sadece kendilerini ortaya koyma, kendilerini anlatma ve her meseleyi kendilerine bağlama ruh haleti nümayândır.

Mü’mindeki Kâfir Sıfatı

Evet, kin, nefret ve düşmanlık duyguları çoğunlukla imandan nasipsiz kimselerde; mahlukâta karşı alâka, sevgi, herkesi bağra basma, her şeyi sineye atma, affetme ve kin tutmamayı da genellikle mü’minlerde görmeye alışmışızdır. Ne var ki, bazen bunlar da yer değiştirebilirler. Bakarsınız ki, küfür içinde debelenen bazı kimseler de muhabbet ve müsamahayla dopdolu.. onlar da varlığa karşı derin bir alâka duyuyor, herkese sevgiyle yaklaşıyor ve dostluk köprüleri kurmaya çalışıyorlar. Diğer taraftan, hiç beklemediğiniz ve yakıştıramadığınız bir şekilde, bazı mü’minlerin de kin, nefret ve adavetle oturup kalktıklarını görürsünüz.

Bediüzzaman hazretleri, her müslümanın her vasfının müslümanca olması icap ettiği halde bunun her vakit vaki olmadığı gibi, her kâfirin her vasfının da küfründen neş’et etmesinin gerekmediğini beyan etmekte ve bazen mü’minde kâfir sıfatı olabileceği gibi, bazen de kâfirde mü’min sıfatı bulunabileceğini söylemektedir. Mesela; gıybet, yalan ve iftira birer kâfir fiilidir; fakat maalesef, bazı mü’minler de bu çirkin günahlara girebilmektedirler. Aynen öyle de, kin, nefret, öc alma duygusu ve düşmanlık da kâfire ait hususiyetlerdir ve mü’minlerde bulunmaması gerekmektedir ama bazı müslümanlar da yakalarını bu şeytanî tuzaklara kaptırmışlardır. Bunun aksi de mümkündür; yani, imanı tatmamış bazı insanlar da vardır ki, başkalarına karşı çok saygılıdırlar; yalan söylemez, hiç kimse hakkında iftirada bulunmaz ve saygısızca davranmazlar; varlığa karşı da ciddi alâka duyarlar. Allah, Peygamber ve ahiret hesabına sağlam bir bilgileri yoktur ama bilebildikleri kadarıyla her mahluka “Yaratıcı’nın sanatı” olarak bakar ve hayranlık beslerler. Âyât-ı tekvîniyeyi çok iyi okur, kainât kitabını anlamaya çalışır ve ciddi bir araştırma aşkıyla adeta eşyayı hallaç ederler. Bütün bunlar birer mü’min sıfatıdır ve bu sıfatlar kâfirde de olsa güzeldir, makbuldür. Haddizatında, Allah Teâlâ sıfatlara göre hüküm verir. Dolayısıyla, bu güzel sıfatlara sahip olanlar kâfir de olsalar, rakiplerine muvakkaten galebe çalar ve işlerinde muvaffak olurlar. Buna, sıfatın sıfata galebesi de denebilir; yani mü’min sıfatı kâfir sıfatına galip gelir. Demek ki, mü’minde kâfir sıfatı görmek, kâfirde de bir mü’min vasfına rastlamak her zaman mümkündür.

Afv u Safh

Bununla beraber, hakikî mü’min bir afv u safh insanıdır. Afv; hata, kusur, kabahat ve günahı bağışlamak, suç işleyeni kınamamak ve ondan dolayı cezalandırmamak demektir. Bazı ayetlerde, “afv” kelimesiyle beraber “safh” kelimesi de zikredilmiştir. “Safh” da, affetme, bağışlama ve müsâmahalı davranma manalarına gelmektedir. Şu kadar var ki, bazı müfessirler, “afv”ı, bir hata ya da kabahattan dolayı ceza vermeme; “safh”ı da o hata ve kabahati hiç olmamış gibi sayma ve kalbde ona dair en küçük bir kırgınlık izi bırakmama olarak yorumlamışlardır. Affetmek, ilahî ahlakın bir derinliğidir. Cenâb-ı Allah, mücrim kullarını bu dünyada hemen cezalandırmadığı gibi, şirk haricinde kalan diğer suç ve günahlarından tevbe edenleri de hesap gününde affedebilir. Biz de, amellerimizdeki eksik ve kusurlarımızı bağışlayarak günahlarımızı affetmesini Rahmeti Sonsuz’un merhametinden dileniriz. Madem kendi hesabımıza böyle bir af beklentisi içerisindeyiz ve madem “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” önemli bir esastır; öyleyse, kusurlarının deşelenmesini istemeyen, hatalarına nazar-ı müsamaha ile bakılmasını dileyen ve ötede af fermanı almayı uman biz mü’minlerin de ilahî ahlakın gereğini yapıp başkalarını bağışlamamız, kin ve nefret duygularından uzak kalmamız icap eder. Nitekim, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), “İnsanlara borç veren bir tacir vardı. Darda kalan bir müşterisini görünce adamlarına “Onun borcunu bağışlayın; belki Allah da bizi bağışlar” derdi. Bu davranışından ve recasından dolayı, Allah da onu bağışladı.” buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim, müslümanları affetmeye ve bağışlamaya teşvik etmiş ve bu teşviği geniş bir çerçevede ele almıştır. Mesela, mü’minleri, kısasla alakalı mezvularda da affetmeye özendirmiş ve “Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendi günahlarına keffaret olur.” (Mâide/45) buyurmuştur. Bir başka ayet-i kerimede, “Unutmayın ki haksızlığın karşılığı, ancak yapılan haksızlık kadar olabilir, fazlası helâl olmaz. Bununla beraber kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı Allah’a aittir. Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez.” (Şûrâ, 42/40) denmektedir. Ayrıca, Allah’ın engin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete davet edilen müttakîlerin özellikleri sayılırken, “Onlar ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar; kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayetle, Allah indindeki mükafatı elde etmek için öfkesini yutan, gayz ve kine teslim olmayan, bağışlamayı tabiatının bir buudu haline getiren insanlar nazara verilmiştir. Kötülükler karşısında bile iyilikten ayrılmama ve hasımları dahi candan dost yapabilecek tavırlar içinde bulunma hedefi gösterilmiş ve denmiştir ki, “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) Diğer bir ilahî beyanda da, “Fakat onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de kötülüğü en iyi tarzda sav! Biz onların, senin hakkındaki asılsız iddialarını pek iyi biliriz.” (Mü’minun, 23/96) denmek suretiyle kabalıklar karşısında dahi ihsan şuurundan ayrılmama tavsiye edilmiştir.

 Evet, kötülüğün kökünü en keskin kılıçlardan daha güzel kesecek olan şey ihsanla muamelede bulunmak; Allah’ı görüyormuşçasına ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla kötülüklere bile iyilikle karşılık vermektir. Mesela; bir insan size, “falanın oğlu” dese ve babanızı inkar ederek hakarette bulunsa; size düşen vazife, onun babasını en güzel yanıyla zikrederek, “Sen şerefli bir babanın oğlusun, namuslu ve çok iffetli bir annenin çocuğusun. Seni de onlar gibi şerefli ve iffetli olarak biliyordum; nasıl oldu da ağzından böyle yakışıksız bir söz çıktı, anlayamadım” demekten öte mukabelede bulunmamaktır. Zannediyorum, sizin bu tavrınız muhatabınızı kendi saygısızlığının altında bırakacak ve meselenin büyümesine mani olacaktır. Bazen hasma karşı tebessüm etmek onu ve ondan gelebilecek zararı defetmeye kâfîdir. Hazreti Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, hasmı mağlûp etmenin en kısa ve emin yolu, fenalığına karşı iyilikle mukabele etmektir. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edilse, aradaki husumet artar. Hasımlardan biri zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti devam eder. Fakat, eğer iyilikle mukabele edilirse, karşıdaki de pişman olur, belki dost halini alır. Öyleyse, mü’minler “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72) ve “Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” (Tegabün, 64/14) gibi Kur’an’ın kudsî düsturlarına kulak vermeli ve bu emirleri tatbik etmelidirler.

İstemez misiniz Allah da Sizi Affetsin!..

Mevzumuzla alakalı ayetlerden biri de İfk hadisesi üzerine nazil olmuştu. Zira, Hazreti Aişe annemize iftira eden münâfıkların dedikodu ve bühtanlarına kendilerini kaptıran üç müslümandan biri, Hazreti Ebû Bekir’in yardımlarıyla geçinen Mıstah b. Üsâse idi. Hazreti Ebû Bekir efendimiz kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah’a vermekte olduğu yardımı kesmiş ve artık onun ihtiyaçlarını görmeyeceğini söylemişti ki şu mealdeki ayet indirildi: “İçinizden fazilet ve imkân sahibi olanlar, akrabaya, fakirlere, Allah yolunda hicret etmiş olanlara sadaka vermeme hususunda yemin etmesinler. Affedip müsamaha göstersinler. Siz de, Allah’ın sizi affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah gerçekten gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nur, 24/22) Bu kelâm-ı ilâhî, Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) faziletine vurguda bulunuyor; sonra da, onu afv u safha çağırıyor; onun gibi şânı yüce, nâmı celîl, yâdı cemîl olan bir insana affetme ve bağışlamanın daha çok yakışacağını ifade ediyor ve “İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!” cümlesiyle bir kurtuluş yolu gösteriyordu. Bu soruda çok önemli bir espri vardı. Herkes kendi kusurunun affedilmesini ister; hatalarının hoş görülmesini ve günahlarının yarlıganmasını arzu eder. Bekler ki, kendisine nazar-ı müsamaha ile bakılsın.. diler ki kusurları görülmesin.. ve ümit eder ki, ona da “Hadi geç, sen de affedildin” denilsin. Öyleyse, böyle bir af ve müsamaha bekleyen insanın aynı muameleyi başkaları için de düşünmesi gerekmez mi? Bağışlanma uman bir insanın önce başkalarını bağışlaması icap etmez mi? İşte, bu espriyi kavrayan Hazreti Ebû Bekir, “Allah’ın beni yarlıgamasını elbette arzu ederim. Vallahi, artık Mıstah’tan hiçbir yardımı eksik etmeyeceğim” demiş ve onun nafakasını vermeye o günden sonra da devam etmişti.

Evet, istemez misiniz Allah da sizi affetsin? Şahsen, hem Allah’ın beni affetmesini diler, O’nun rahmetinden af u mağfiret dilenirim, hem de insanlar tarafından da bağışlanmayı isterim. Hepimiz insanız, her zaman kusurlarımız olabilir. Otururken kalkarken, yerken içerken, konuşurken hatta susarken, hal, tavır ve mimiklerimizde bile değişik kabalıklarımız bulunabilir. Arzu ederiz ki, insanlar bunları hoş görsün, affetsin ve beşerî boşluklarımıza versinler. Biz, çoğumuz itibariyle, boşlukta yetişmiş, üst üste kopuklukların yaşandığı bir dönemin çocuklarıyız. İyi bir insanın yetişmesinin adeta imkansız olduğu bir devirde, dikenler arasında gül cilveleri gösterme gayretleriyle büyümüş zavallılarız. İyi insan olmak için şartların hiç el vermediği zor bir dönemi idrak etmiş yarım insanlarız. Elbette kusurlarımız olacak ve çok sürçeceğiz. Sadece lisan sürçmesine maruz kalmayacağız, elimiz çarpacak, ayağımız tökezleyecek, gözümüz kayacak, kulağımız kirlenecek. Bütün bunlar karşısında çok arzu ederiz Allah bizi yarlıgasın, Rasul-ü Ekrem bağışlasın, Kirâmen Kâtibin “Acı bunlara yâ Rabbi” deyip hakkımızda mağfiret dilesin ve mü’min kardeşlerimiz de affeylesinler. Hata ve kusurlarımızdan dolayı bizi bütün bütün kara görmesinler; meseleye imanın aydınlığında baksınlar.. baksınlar, dikkatle bir kere daha baksınlar.. arasınlar, mercekle arasınlar.. ve sonra, “Evet, bu insanın sağı-solu hep karanlıkla kaplı ama bir yanında küçük bir iman ışığı var.” deyip gözlerini o ışığa teksif etsinler, nazarlarını orada derinleştirsinler. O küçük parıltıyı gözlerinde büyütsünler; öyle ki, bütün karanlıkları o minnacık ışıkla boğsunlar. Zannediyorum, kendi hakkımızda böyle bir muameleyi hepimiz arzu ederiz. Öyleyse, kendimiz için istediğimiz bu müsamahayı, herkes için de arzu etmeli ve bu mevzuuda cimri davranmamalı değil miyiz?

Haddizatında, mü’minlerin ruhunda iyilik duygusu hakimdir; dolayısıyla, onlar, güzel düşünür, iyi görür, doğru konuşur ve kötülükleri iyilikle savarlar. Hatta birilerini tutarken ve onların haklarını savunurken bile dengeyi kaçırıp meseleyi başkalarına düşmanlık şekline çevirmezler. Hiç kimseye kin ve nefret duymazlar; şahıslara değil, sadece kötü sıfat ve fiillere karşı hasmâne tavır alırlar. Onlar, nezih ve güzel ahlaklı insanlardır; nezihlere ince tavırların, hoş davranışların ve temiz sözlerin yakıştığını bilir, bütün düşüncelerini o nezâhete uygun olarak ortaya koyarlar. Kötü düşünce, çirkin söz ve kaba davranışlarla hiç kimseyi rencide etmezler.. rencide etmezler; çünkü, onlar birer afv u safh insanıdırlar.

Hakkımı Helal Ettim

Bediüzzaman hazretlerinin hayatına bakarsanız, bir müddet ona talebe olma nimetini yakalamış kimselerden Üstad’ı bırakarak ayrılıp giden insanlar görürsünüz. Fakat, Üstad, o insanları kötüleme manasına gelebilecek tek kelime söylemez; siz onun sözlerinde sadece müjdeleri duyarsınız. Birisi Nurlar’ı yazmayı terk etse ve çekip gitse; o kat’iyen “Falan ayrıldı, gitti” demez. Eğer, o gidenlerden biri sonra tekrar dönüp gelir ve kalemini yeniden eline alırsa, işte o zaman “Şu kardeşimiz Haşir risalesini okumuş, çok beğenmiş ve on nüsha teksir etmiş; beni çok sevindirdi, adeta bütün dünyalar benim oldu; binlerce maşaallah, barekallah” der, onu takdir ve tebcil eder. Siz de düşünmeden edemez; kendi kendinize “O ne zaman ayrılmıştı ki?” dersiniz. Negatif noktaları görme yoktur Üstad’ın hayatında; o bütün mülahazalarını pozitif hususlara bağlamıştır. Öyle ki, gözünün menfi hadiseleri gören yanına perde çekmiştir adeta. İnsanlarda çok küçük de olsa bir parıltı aramış; karanlıklara hiç bakmamış. Bütün görüş ufkunu o ışıkçığa bağlamış. Sadece mü’minleri, dost ve yakınlarını değil, hasımlarını bile affetme ufkunda yaşamış ve şu sözleriyle bize de o ufku göstermiş; “Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”

Ayrıca, muhatabımız kâfir bile olsa, ona veryansın etme, sınır tanımadan saldırma ve acımasızca sövüp sayma bir ibadet ve fazilet değildir. Peygamber Efendimiz, kendisine sürekli hakaret eden ve hep saygısızlıkta bulunan Ebu Cehil hakkında bile kötü söz söylemeyi tavsiye etmemiş; mesela, “Ebu Cehil’e on defa lanet okursanız, benim şefaatimi haketmiş olursunuz” gibi bir söz söylememiştir. Yani, Peygamber’e hakaret eden ve saygısız davranan insanlara bile lanet okumak ve gidip her yerde onların kötülüğünü anlatmak gibi bir ibadet olduğuna dair dinde herhangi bir kayıt göstermek mümkün değildir. Bir insan selim kalb taşıyorsa, çirkin sözler ne maksatla söylenirse söylensin onun ruhunda yara yapar. İnanmış bir gönül, fenalık hangi zaviyeden gelirse gelsin, kötü duygu ve tutkular hangi enstrümanla seslendirilirse seslendirilsin onlardan rahatsız olur ve o türlü şeylere karşı hep kapalı kalır. Kur’an-ı Kerim’in ta’lim ettiği ahlak çerçevesi içinde Rasûl-ü Ekrem Efendimiz öyle davranmıştır. Ebu Cehil öldüğü zaman, bir rivayete göre, sadece “Bu ümmetin firavunu öldü” demiş ama Mekke’nin fethinden bir müddet sonra Müslüman olan Ebu Cehil’in oğlu Hazreti İkrime’nin de bulunduğu bir mecliste, Ebu Cehil aleyhinde bazı sözler söylenince, “Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz bu beyanıyla, hem mü’minlere lüzumsuz sözler sarfetmemeleri tembihinde bulunmuş hem de yanında babasına hakaret etmek suretiyle oğuldaki cibilli duyguları harekete geçirmemeleri hususunda ashabını ikaz etmiştir.

Allah Rasûlü’nün afv u safh ve müsamahasına bir misal de Abdullah b. Ubey b. Selül’e karşı tavır ve davranışlarıdır. Bildiğiniz gibi, o bir münafıktı, hatta münafıkların başıydı. İfk hadisesi gibi pek çok fitnede onun parmağı vardı. Fakat, oğlu Abdullah çok güzel bir mü’mindi. Bir gün bu nezih oğul Peygamber Efendimize gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü, kulağıma geldiğine göre, babam Abdullah b. Ubeyy’i öldürtecekmişsiniz. Allah’a yemin ederim, Hazrec kabilesi içinde benden daha fazla babasına hürmet eden bir kişi yoktur. Eğer kararınızı vermişseniz, bana emredin de, onu ben öldüreyim. Çünkü, korkarım ki, babamı başkası öldürürse, babamın katili halkın arasında gezerken nefsim beni rahat bırakmaz ve onu öldürmem hususunda benimle uğraşır. Böylece bir mü’mini bir kâfir yerine öldürmüş olurum ve Cehenneme müstahak hale gelirim!” demişti. Peygamber efendimiz de ona, “Hayır, biz babana merhamet ederiz. Bizimle beraber kaldığı müddetçe ona ihsanda bulunuruz” buyurmuştu. Ve Allah Rasûlü, Abdullah b. Ubeyy’in münafık olduğunu bildiği halde onun cenazesine iştirak etmiş; oğlu Abdullah’ın ısrarı üzerine kabri başında onun için mağfiret talebinde bulunacağı sırada “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, Peygamberin de, müminlerin de yapacağı bir iş değildir.” (Tevbe, 9/113) mealindeki ayet-i kerime nazil olmuş ve ondan sonra Peygamber Efendimiz müşrik ve münafıkların cenaze namazlarını kılmadığı gibi onlar için istiğfarda da bulunmamıştır. Bununla beraber, o gün sırtındaki temiz gömleğini çıkarıp Abdullah b. Ubeyy’in oğluna vermiş ve “Bunu babana kefen olarak giydir” demiştir.

Allah Düşmanını Affedemezsin

Rasûl-ü Ekrem Efendimizin bu davranışında da başka bir nükte vardır: Allah Teâlâ, “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme.” (A’raf, 7/199) gibi ayet-i kerimelerle afv u safhı emir buyurmaktadır; dolayısıyla, mü’minler, hataları büyütmemeli, elden geldiğince kusurları örtmeli ve en affedilmeyecek kabahatları bile bağışlamalıdırlar. Fakat, hiçbir mü’min, Allah’a ait hukukun söz konusu olduğu yerde, dine ve dindara düşmanlık edenler hakkında “Ben her şeyi affettim; Allah’ım, Sen de affet” diyemez. Ömür boyu Allah’ı inkar etmiş, dine hakarette bulunmuş, İnsanlığın İftihar Tablosu aleyhinde ağza alınamayacak sözler söylemiş, Kur’an’a dil uzatmış bir insanın affını dilemek kimsenin haddi değildir; öyle bir istek, her şeyden önce Allah’a karşı saygısızlıktır. Bu konuda mü’minler sadece “Ben diğer hakları hak sahiplerine havale ederek kendi hakkımdan vaz geçiyorum.” diyebilirler. Nitekim, Allah Rasûlü de Abdullah b. Ubeyy’e karşı kendi hakkından vazgeçmiş ama onun için istiğfarda bulunmamıştır.

Affetmek, Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkıdır. O hayatı boyunca bu ahlakın gereğini ortaya koymuş; Mekke’de kendisine eziyet edenleri ve Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında müslümanlara saldırıp onları yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm’a girince affetmiştir. Kur’an-ı Kerim, Efendimizin bu güzel huyunu sena sadedinde, “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159) buyurmuştur.

Evet, Allah Rasûlü ve selef-i salihîn efendilerimiz afv u safh yörüngeli bir ömür sürmüşlerdir ama güzel ahlaklı olmak, kusurları görmemek, hataları affetmek ve insanları bağışlamak bazen çok zordur. Öyle ki, biri gelir, size arkadan bir tekme vurur. Sonra hıncını alamaz, karnınıza da bir yumruk atar. Bakar ki, siz mukabele etmiyorsunuz, bu defa da yüzünüze bir tokat aşk eder. Bütün bu saldırılara bedel, adalet ve ruhsat aynıyla karşılık vermeye müsaade ediyorken, insanın af ve müsamaha yolunu tutması ve azimeti tercih etmesi ancak kulun kendisini unutması, enaniyeti terk ufkunda yaşaması ve bütün ağyar mülahazalarından kalbini arındırmış olmasıyla mümkündür.

Belh’i Unutmak Gerek!

Rivayetlere göre; İbrahim Ethem Hazretleri, Belh’de hükümdarlık sırası bekleyen bir prens iken tahtı, saltanatı ve dünyevî meşgaleleri terk ederek hakikat yolunda seyr u süluka durur; bir üstada el verir. Bir gün üstadı onu imtihan etmek için bir müridini görevlendirir. O da gider, ayağına geçirdiği mahmuz gibi bir şeyle İbrahim Ethem’in ayaklarına vurup durur. Ayaklarından kanlar akan İbrahim Ethem bize göre çok kâmilâne olan şu sözü söyler: “Dostum, biz nefis davasını Belh’te bıraktık, beyhude uğraşıyorsun.” Bu söz imtihan için gönderilen müridin de çok hoşuna gider; muhatabının kötülüğü iyilikle savma alicenaplığını takdir eder. Sonra üstadının yanına varır, olup biteni anlatır. Üstad anlatılanları dinledikten sonra hükmünü verir, “Demek ki, o hâlâ Belh’i unutamamış.” der.

İşte, afv u safh yolu bazen kendini unutmayı gerektirir. Kendini unutan insan çok geniş bir alanı hatırlamış olur. Hep nefsini gören ve sürekli onu öne çıkaran kimse ise, çok büyük bir alanı nisyana mahkum eder. Kendi nefsine ve cemaat enaniyetine karşı panjurları kapatan bir insan, bütün İslam alemine, hatta topyekün insanlığa açılan çok geniş bir pencerenin perdelerini kaldırmış ve mahlukâtın umumuna karşı sevgi ve alâka duyacağı bir koridora girmiş bulunur.

Hâsılı, kamil mü’minler, gönlünde merhamete yer bulunmayan ve düşmanlık duygusunu besleyip duran insanlar gibi olmamalı; Allah ahlakıyla ahlaklanarak, Cenab-ı Hakk’ın muamelesini esas almalıdırlar. Allah Teâlâ’nın, yılan-çıyan, arslan-kaplan, mü’min-müşrik ayrımı yapmadan bütün varlıklara rızık verdiği gibi; onlar da, Yaratan’dan ötürü, herkese ve her şeye karşı bir nevi alâka duymalıdırlar. İnsanları mahçup etmemeye azami gayret göstermeli, başkalarının en büyük hatalarına bile müsamahayla yaklaşmalı, onlardan özür beklemeden ve onların suçluluk psikolojisi içine girmelerine fırsat vermeden mümkünse maruz kaldıkları kötülüklere makul mazeretler bulmalıdırlar. Muhataplarının hatalarını yüzlerine vurarak onları utandırmamalı, suçluluk psikolojisine sürükleyerek kendilerini müdafaa etme zaafına düşürmemelidirler. Kendi hal ve davranışlarının bazı yanlış mülahazalara sebebiyet vermiş olabileceğini düşünmeli, bunu ikrar ederek muhataplarını rahatlatmalı ve ne yapıp etmeli, onları kin, nefret, adavet, gıybet, iftira gibi şeytanî tuzaklardan ve bu günahlara girerek ahiretlerini kaybetme talihsizliğinden korumalıdırlar.

İnsanın Kendisini Sorgulaması Neden Önemlidir?

Maalesef, insanlarda hala kusur arıyor ve onları kusurlarından dolayı sorguluyoruz. Aslında sorgulanması gereken bizim kendi kusurlarımızdır. Biri gırtlağına kadar çamura batsa; fakat, çamur senin sadece topuğuna bulaşsa karşındakini sorgulayıp “Bu kadar çamur da ne?” demeye hakkın yoktur; “Neden ben topuğumu kirlettim?” deyip kendini sorgulaman esastır. Başkasının gırtlağına kadar çamura gömülmesi seni alakadar etmez. Sadece sui zanna girmeden ve gıybet edip çekiştirmeden Allah’ın onu halas eylemesi için dua edebilirsin. Eğer biz, bütün beklentilerden sıyrılıp muradımızı Hakk’ın muradı haline getirememişsek daha yapacak çok işimiz var demektir. Öyleyse, kendimizin onca eksiği varken nasıl başkalarının kusuruyla uğraşıp onları sorgulayabiliriz..

Tasavvufta mürîd bir noktadan sonra murad olur. Yani, ömür boyu hep onu diler, hep onu ister. O’nun mürîdidir. Kendi güç ve kuvvetinden teberri edip Kudreti Sonsuz’un iradesine râm olur. Belli bir noktaya ulaşınca murad haline gelir. Yani; Hak arzusuyla dopdolu olur, masivaya, O’ndan başkasına bütün bütün kapanır da O’nun hoşnutluğundan başka hiçbir isteği kalmaz.. bu haliyle de Hakk’ın murad ve matmahı nazarı “gözde”si bahtiyar bir ruh olur. İşte, biz Allah’ın muradı değilsek, O emanetini niçin bize versin ki?

Evet, bu hususta korkmalı, tir tir titremeli; her başarı ve muvaffakiyetten sonra o işe layık olup olmadığımız hususunu (liyakatimizi) masaya yatırmalı.. çok büyüten bir mercekle tavır ve davranışlarımıza bakmalıyız; “Acaba biz böyle bir ihsânı ilahî ve nimet karşısında şükür ve vefa vazifemizi yerine getirebiliyor muyuz?” İşte bu duyguyla kendi eksik ve kusurlarımızı sorgulamalıyız. Hani Muhasibî, muvakkaten aklından geçenleri, mesela bir anlık “Şu adam şu kadar iyi olsa…” şeklinde başkalarını kritiğe tabi tutmayı dahi büyük günah sayıyor ve onun ızdırabıyla yaşıyor. Davranış, fiil, ya da tavır değil, aklına gelip uğrayan sevimsiz şeyler hakkında bile “Benim aklım temiz olsaydı o kirin ne işi vardı onda!” diyor ve her an kendi muhasebesiyle uğraşıyor. Bizim şiarımız da bu olmalı ve biz sadece, masiva düşüncesinden sıyrılamayan kendi nefsimizi kınayıp onu sorgulamalıyız.

Birlikte Yaşama Ahlakını Nasıl Kazanabiliriz?

Îsar ruhunu yaşatmak lazım. Başkalarının hissiyâtıyla, başkalarının ihtiyacıyla kendimizi doğrudan mesul görmeliyiz. Yanımıza gelen her insana, ihtiyacını giderme adına aç mı, açık mı, istirahatı mi gerekiyor, sormalıyız, yedirmeliyiz, içirmeliyiz. Bu duygu çok önemli. Ama maalesef, pek çok İnsanda “başkaları için yaşama ruhu”nu tam mânâsıyla göremiyorum. Bu da beni çok üzüyor. Sofradasın, arkadaşının önünde ekmeği yok, sofraya uzak kalmış, kimsenin bunu görememesi beni pek üzüyor.

 Bir de bizimle beraber çalışan, hizmet veren elemanları soframızdan ayrı bırakmak, onlarla aynı sofrayı paylaşmamak doğru değildir. Bize düşen, İnsan olarak herkesi aziz bilmek ve aziz tutmaktır. Ayrıcalığa düşmek bizim ahlakımızla, peygamberî ahlakla bağdaşmaz.

Ayrı mekanlarla, ayrı makamlarla, ayrı imkanlarla kendinizi İnsanlardan ayırmayın. İnsanları küçük görmeyin. Ne iş yaparlarsa yapsınlar, herkesi aziz bilin, aziz tutun; yemeğinizi, sofranızı onlarla paylaşın. Farklı muamelelere girmekten sakının. Fani dünya demek kolay; fakat, onun fânî olduğunu hissetmek çok zordur.. Rabb’im hissettirsin.

Ciddiyet ve Mizah Anlayışımız Nasıl Olmalıdır?

Ciddiyet; ağırbaşlı, sakin, temkinli ve gayretli olma halidir. Ciddiyet, oynak ve sebatsız olmama; iş ve vazifede gevşeklik ve ihmalkârlık göstermeme; davranışlarda lâubâlîlik ve hafifliğe girmeme; hemen her zaman vakur, ciddî, uslu ve oturaklı olma demektir. Lüzumsuz konuşmak ve yersiz gülmek, ölçüsüzce el ve dil şakaları yapmak, âdab ve hürmet kaidelerine uymamak gibi hareketler ciddiyete aykırıdır. Ağırbaşlı olma, temkinli davranma, konuma göre bir duruşa geçerek bulunulan yerin hassasiyetlerini koruma ve asla hafif-meşrep olmama gibi hasletlerin insan tabiatına yerleşmesine de “vakar” denir.

Ciddiyet, bir mefkûre insanının, hayatının gayesi bildiği dâvasını ve vazifesini üstün bir gayretle ele alması, sorumluluklarını derin bir mesûliyet şuuruyla ve fedakârca yerine getirmesi manasına da gelir. Bu manada, ciddiyetin sistemli düşünmeye, sağlam plan ve projeler ortaya koymaya ve büyük bir azimle sa’y u gayrette bulunmaya bakan yönleri de vardır. Nitekim “Men câle nâle – Yollar yürünerek alınabilir, zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabilir; azimle yola koyulan ve yolculuğun gereklerini yerine getirenler hedeflerine nail olurlar” ve “Men talebe ve cedde, vecede – Bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için azim ve iradesinin hakkını vererek çalışıp çabalayan insan mutlaka istediği o şeyi bulur.” düsturları bu hakikati ifade etmektedir.

 Aslında, bir Müslüman her işinde ve her zaman ciddî olmalıdır. Ne var ki, ciddiyet ve vakarın kibre dönüşmemesi, ciddî ve vakur bir insanın aynı zamanda mütevazi (alçak gönüllü) olması gerekir. Kur’an-ı Kerim, “Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” der geçer giderler.” (Furkan, 25/63) sözleriyle hakiki mü’minleri anlatır ve onların yürürken dahi sükûnet ve vakar ile hareket ettiklerini; terbiyeli, nazik ve alçak gönüllü olduklarını; cahillere çatmaya tenezzül etmediklerini ve asla mağrur, saygısız, kaba ve haşin davranmadıklarını nazara verir.

Diğer taraftan, mü’minlerin, ciddiyeti bir adım öne çıkarıp tevazuyu onun arkasında tutacakları ya da ciddiyeti tevazunun bir adım gerisine alacakları yerler ve durumlar da vardır. Bediüzzaman hazretleri bu hususa dikkat çeker ve “Meselâ, bir ulü’l-emrin (idarecinin), makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazudur.” der. Sonra da bu sözlerini şerh sadedinde, büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit makamın izzetini muhafaza edecek tavırlar içinde olması ve vakarını koruması gerektiğini; onun her ziyaretçi için tevazu göstermesinin tezellül ve makamı tenzil olacağını; fakat kendi evindeyken, ne kadar mütevazi davranırsa davransın bunun ona daha çok yakışacağını, aksine aile fertlerine karşı vakarın tekebbür sayılacağını ifade eder. Tabii ki, bu hususta, ciddiyetsiz ve lâubâlî olmakla mütevazi davranmayı birbirinden ayırmak icap eder; tekebbüre girmemek için vakarı terketmenin, kendini lâubâlîliğe ve sululuğa salmak olmadığının da bilinmesi gerekir.

Haddizatında, insanların hal ve hareketlerindeki, oturuş ve kalkışlarındaki ciddiyet iman ve marifet derinliğine bağlıdır. Dolayısıyla, ciddiyetin seviyesi her insana, o insanın iman ve marifet ufkuna, ayrıca ciddî olması gereken yere ve konuma göre değişiklik arz eder.

Biri Var!..

Zât-ı Uluhiyet’e karşı ciddiyet, her zaman Cenâb-ı Hakk’ın murâdını takip etme ve O’nun tarafından takip edilme mülâhazasıyla iç ve dış bütünlüğü içinde, hayatı ve davranışları ciddî bir çizgide sürdürme şeklinde olur. Bu da ancak, Cenâb-ı Hakk’ın, insanın her hâline nâzır bulunduğuna; yani onun sözlerini duyar ve işitir, ahvâlini bilir ve değerlendirir, yaptıklarını görür ve kaydeder olduğuna inanmakla gerçekleşebilir. İnsanlar bazı durumlarda böyle bir görülüp gözetilmeyi muvakkaten unutabilirler; mesela, yemek yerken, çay içerken kendi âlemlerine dalabilirler.. yatakta o murakabe havasından uzaklaşabilirler. O anlarda, Cenab-ı Hakk’ın azametine uygun ve kulların küçüklüğüne münasip şekilde Allah’ı hatırlama, ihsan şuuruyla dolma söz konusu olmayabilir. Gerçi, “akrabu’l-mukarrabîn” dediğimiz daha halis kullar, o türlü hallerde bile temkinli davranırlar. Fakat, Allah, bazı beşerî hallerdeki öyle bir nisyanı ve geçici bir unutmayı bağışlayacağını vâd etmiştir. Belki onlardan dolayı da istiğfar edip Allah’a yeniden teveccühte bulunmak gerekir ama herkesin her yerde aynı ölçüde ciddiyet ortaya koyamayacağı da bir realitedir.

Hak ölçülerine göre iyi düşünen, iyi şeyler plânlayan, iyi işlere bağlı kalan ve bütün sözlerini, hareketlerini, davranışlarını Allah’ın nazarına arz ediyor olma şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde ortaya koyan insanlar kâmil manada ciddî insanlardır. Onlar kiminle otururlarsa otursunlar -Hazreti Mevlânâ edasıyla- “Arkadaş, dikkat et! Burada bizi yalnız sanma, bizden başka gizli biri daha var” der ve o zaviyeden hareket ederler. Zaten Kur’an da öyle demiyor mu: “Görmez misin ki Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir! Biraraya gelip gizlice fısıldaşan üç kişinin dördüncüleri mutlaka Allah’tır. Beş kişi gizli konuşsa altıncıları mutlaka Allah’tır. Bundan ister daha az, ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, kendileriyle beraberdir. O, ileride kıyamet gününde, yapmış oldukları işleri onlara tek tek bildirecek, dilerse karşılığını da verecektir. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir.” (Mücâdile, 58/7) Evet, biz hiçbir zaman yalnız değiliz; bizi her an gören, halimizi bilen, tavırlarımızı değerlendiren ve niyetlerimize göre kalblerimize teveccühte bulunan bir Rabbimiz var. İşte, bu hakikati kim, ne kadar kavrar ve kimin marifeti ne ölçüde olursa, onun söz, tavır, hal ve davranışları da o ölçüde ciddiyet televvünlü olur.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) anıldığı yerler ve O’nunla alakalı meseleler de ciddiyet ister. İslam’ın ilk senelerinde, henüz edep bilmeyen ve saygıdan anlamayanlar, Allah Rasûlü’nün huzuruna geldiklerinde O’na karşı saygısız davranabiliyorlardı. O günlerde, çölden yeni gelmiş bir bedevî, bozuk bir üslup, çirkin bir eda, yakışıksız bir tavır ve kaba bir ses tonuyla “Muhammed kim?” diyebiliyor ve Efendiler Efendisi’ne, “Abdulmuttalib’in torunu” diyerek hitap edebiliyordu. Fakat bir gün geliyordu ki, herkes, O’nun kim olduğunu, konumunun neden ibaret bulunduğunu, Hak katındaki yerini ve Allah’la münasebetindeki enginliğini duyuyor, görüyor, anlıyordu. Kısa bir süreliğine de olsa, O’nunla oturup kalkanlar, O’nun söz incilerini derme fırsatı bulanlar hemen Rasûl-ü Ekrem’in boyasıyla boyanıyordu. Öyle ki, O konuşurken, Ashab efendilerimiz başlarında kuş varmış da onu kaçırmamak için hiç hareket etmemeleri gerekiyormuş gibi duruyor ve pürdikkat O’nu dinliyorlardı. Bir kelime kaçırma korkusuyla ödleri kopuyor gibi bir tavır sergiliyorlardı. O’nun huzurunda bulunma adeta bir şok tesiri yapıyordu o seçkin insanlarda.. ve o şokun tesiriyle, fem-i güher-i nebevîden dökülen lâl ü güherin hiçbirinin boşluğa düşmesine meydan vermiyor, hepsini ezberliyor ve hiçbirini kaçırmıyorlardı. Sahabe efendilerimiz biliyorlardı ki, O’nun dudaklarından dökülen sözler vahy-i gayr-i metlûvdu; yani, kelimeler Peygamber Efendimize ait olsa da, onlardaki mana ve muhteva Allah Teâlâ tarafından O’nun kalbine ilham ediliyordu. Cenab-ı Hak, bir metin (vahy-i metluv) gönderiyordu ama onunla beraber o metnin izahını da Rasûlüllah’a bildiriyordu. O da, Allah kendisine nasıl ilham etmişse, ona göre şerh ve yorumlarda bulunuyordu. Dolayısıyla, O’nun tebliğ ettiği ayetlerde de, onların şerhlerinde de kat’iyen hata yoktu; o her sözünde isabetliydi. İşte bu hakikat ve sahabenin bu hakikati anlayışı, Allah Rasûlü’ne ve O’nun ağzından dökülen sözlere karşı lakayt kalmalarına asla müsade etmiyordu.. etmezdi de, zira onlar lügatlerinde lakaytlığa hiç yer vermeyen birer vefa abidesiydi.

Sahabe Efendilerimizin Ciddiyeti

Ashab-ı kiram, O’nu dinlerlerken öyle kendilerinden geçerlerdi ki, çoğu zaman gözleri yaşlarla dolardı. İrbad b. Sâriye (radiyallahu anh), “Birgün Peygamber Efendimiz namazı kıldırdıktan sonra mübarek yüzüyle bize yöneldi ve gözleri yaşartan, kalbleri ürperten çok tesirli bir konuşma yaptı. Öyle ki içimizden biri, onun veda konuşması olduğunu zannederek Efendimiz’e son nasihatlerini sordu.” sözleriyle böyle bir anı anlatır. O’nu dinleyenler zamanın nasıl geçtiğini bilemezlerdi. Hazreti Ömer (radiyallahu anh) der ki, “Bir gün Allah Rasûlü sabah namazından sonra minbere çıktı. Konuştu, konuştu, konuştu… Öğle ezanından sonra, namazı kıldırıp tekrar minbere çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuştu. İkindi namazını eda ettikten sonra yine konuşmaya başladı, konuşması akşama kadar sürdü.” Evet, o gün Allah Rasûlü, ilk hilkattan başlamış, kâinatın teşekkülünden, insanın yaratılmasına kadar bütün yaratılış devrelerini bir bir sıralamış.. ve daha sonra da kıyâmete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker nakletmişti. Bütün enbiyâyı hem de şemâili ile anlatmış, istikbâle nazarını çevirip mahşere, Cennet ve Cehenneme kadar her şeyi göz önüne sermişti. Sahabe efendilerimiz de O’nu saatlerce dinlemiş, söylediklerini öğrenmiş ve arkadaki nesillere bildirmişlerdi.

 Onlardaki bu öğrenme, ezberleme ve nakletme harikuladeliğini sadece, kadim kitaplarla, o günün dedikodusuyla ve bilgi muzahrefatıyla kirlenmemiş, dolayısıyla nisyana maruz kalmamış tertemiz dimağlarına vermek doğru değildir. Meselenin ciddiyete bakan yanları da vardır. Çünkü onlar, söylenen sözleri kendileriyle çok alâkadâr görmüş, çok iyi konsantre olmuş ve yalnızca o sözlere yoğunlaşmışlardı. Nasıl ki, bir Hak dostu size, “Allah’ın sana şöyle teveccühü var, Efendimiz sana şu şekilde bakıyor; rüyamda seni falan mertebede gördüm” dese; bu söz sizde çok ciddî bir şok tesiri yapar ve siz o an ezberleme gayretinde olmasanız da, o sözü aradan yetmiş sene geçse bile unutmazsınız. İşte, onlar Peygamber Efendimiz’in her sözüne karşı aynı tehâlükü göstermiş, her kelimeyi aynı hassasiyetle adeta emmişlerdi. Bir tarafta, Allah’tan aldığı vahyi büyük bir ciddiyetle tebliğ eden bir Peygamber; diğer tarafta da, aynı ciddiyetle dinleyen, öğrenen ve hak dini dünyaya ilan eden insanlar vardı. Öyle anlaşılıyor ki, göndermeç ile almaç arasında çok kuvvetli bir münasebet bulunuyordu. Onların kalibreleri de Allah tarafından yapılmıştı; frekansta hiç kayma yoktu. Dahası, o frekansın sağında-solunda da herhangi bir şerare bulunmuyordu. Her gelen mesaj tam yerine ulaşıyor ve doğrudan doğruya gidip onların gönüllerine akıyordu. Onlar da bütün benlikleriyle açılıyorlardı akıp gelen mesaja.. onu maddî-manevî, dünyevî-uhrevî hayatlarının bengisuyu kabul ediyor; onsuz olamayacaklarına ve canlı kalamayacaklarına inanıyorlardı.

Dava Adamı Ciddî Olur

 Ayrıca, bir mü’min, Allah’tan ötürü mahlukatı sever; yaratıklara Allah’ın sanatı olarak bakınca, gördüğü her şeye karşı âşıkâne bir tavır sergiler.. bütün mahlukata sinesini öyle açar ve öyle bir sevgi çağlayanına kendisini salar ki, gördüğü her şeyi koklar, öper; “Bunda da Sen’den bir cilve var” der, eşyanın yüzünde Cenab-ı Hakk’ın sanatını okur. O duyguyla, ağaçlara temennâ durur, çiçekleri selamlar; alır onları koklar, atmaya kıyamaz göğsüne takar. Aynen öyle de, sevgi gibi, ciddiyet ve saygının da Allah’tan ötürü olması gerekir. İnsan, diğer mahlukattan geri değildir; bilakis o, Allah’ın yarattığı en şerefli mahluktur. Bir manada, ona karşı saygısızlık, onu var edene karşı saygısızlıktır; onun karşısında ciddiyet de Hakk’ın takdirine ve sanatına saygının ifadesidir. Allah’ın rızasını gözeterek mahlukata karşı saygılı olmak, Allah’a karşı saygılı olmanın gereğidir. Efendimiz’in ümmetine karşı saygılı olmak da, Efendimiz’e karşı saygının emaresidir. Dolayısıyla, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda olduğumuz mülahazasıyla her zaman ciddiyetimizi korumamız gerektiği ve Peygamber Efendimiz’le alakalı her mevzuyu ciddiyetle ele almamız icap ettiği gibi, hak dostları başta olmak üzere müslümanların hepsine ve ilahî sanatın birer mührü olmaları itibariyle de bütün insanlara karşı tavır ve davranışlarımızda da mü’min ciddiyet ve vakarını muhafaza etmemiz lazımdır.

Ciddiyet, mefkûre insanlarının en önemli vasıflarından biridir. Onlar, mesuliyetlerinin ağırlığıyla piştiklerinden ve sorumluluklarını her an omuzlarında hissettiklerinden dolayı sürekli ağırbaşlı ve olgun birer insan tavrı ortaya koyarlar. Onların bu hali davalarının ciddiyetle değerlendirilmesi için de çok mühimdir. Çünkü, lüzumsuz konuşmalar, yersiz gülmeler, ölçüsüzce el ve dil şakaları dava adamlarının inandırıcılığına dokunur, muhataplarına onların da hafif-meşrep birer insan olduğu izlenimini verir. Onları örnek alanların hüsn-ü zanlarını kırar; “Bunlar da ciddiyetsiz insanlarmış, demek ki yürüdükleri yol bunlara bir şey verememiş” dedirtir ve böylece olan yine hakka-hakikate olur.

O türlü tavır ve davranışlar, heyetin genel havasını bozabilir. Bazen yersiz bir gülüş, bazen kibirli bir oturuş, kimi zaman gurur edalı bir duruş ve kimi zaman da benlik kokan bir söz, başkalarını değişik mülahazalara sevk eder. Neticede ilhamlar inkıtaya uğrar, o meclise rahmet inmez; çünkü, artık orada nefsanilik araya girmiştir. Saygısız mülahazaların kuşattığı yerlerden Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü kesilir. O zaman da, kötü örnek olarak heyete karşı hüsn-ü teveccühlerin kesilmesine sebep olan insan, kul hakkına girmiş ve heyetteki herkesin hakkını çiğnemiş olur.

Mesela; insan namaza duracağı zaman konsantrasyonunu çok iyi ayarlamalı, nereye yöneldiğinin ve ne yaptığının farkında olarak tekbir getirmelidir. Avamca namaza durma, kalbin Allah’ı kastederek kıbleye yönelmesiyle olur. İşin havasçası ise, Allah’tan başka her şeyi kalbden söküp atarak sadece O’nu mülahazaya alma şeklinde bir teveccühtür. İşte, bir insan niyet hesabına hazırlığını yapıp tam “Allahu Ekber” diyerek enaniyetini boğazlayacağı ve “Sen büyüksün, öyle büyüksün ki Sen’den başka büyük yok; Senin karşında bana sadece sıfırlık düşer.” mülahazasıyla namaza duracağı esnada bir kabalığa şahit olsa, bütün duygu ve düşüncesi dağılır; ruh haleti değişir ve kendini namaza tam veremez. Hele bir de o zat imamsa, onun namazı böyle bir kabalığa kurban gidince, arkasındakilerin namazları da kurban gider. Ciddiyetsizliğe maruz kalan insan -o imam da olsa- farkına varmadan namazda alır-verir, sürekli kelam-ı nefsiyle konuşur; “Vay zavallı vay!” deyip durur, rükû’da “sübhâne rabbiye’l-azîm” diyeceğine “sübhâne rabbiye’l-a’lâ” der, namazı maruz kaldığı o ciddiyetsizliğin hasıl ettiği düşüncelerle bitirir. İşte, o kaba ruhlu insan, o davranışıyla imamın namazdaki huşuuna mâni olduğu gibi, bir sürü insanın hukukuna da tecavüz etmiş olur..

Öyleyse insan, kaba, haşin ve sevimsiz davranışların neticesinin böyle çirkin olduğunu bilerek çok temkinli ve dikkatli hareket etmeli; kendini düşünmüyorsa bile, hiç olmazsa diğer insanların haklarını gözeterek mü’mince tavırlar ortaya koymalıdır. Aslında, kaba söz ve davranışlar ruhunda kabalık olan insanların hırıltılarıdır. Dolayısıyla, o türlü kabalıklara ve lâubâlîliklere giren insanlar, kendilerini gözden geçirmeli ve ciddiyetsiz hareketlerini nazar-ı itibara alarak kendileriyle yüzleşmelidirler. Ahsen-i takvim üzere yaratılan insana o türlü davranışların yakışıp yakışmadığının muhasebesini yapmalıdırlar. Azıcık irfanları kalmışsa, o haşin, yakışıksız, tutarsız ve ahiret hesabına hiçbir değer ifade etmeyen tutum, tavır ve hareketlerini bir an önce terketmelidirler.

İslam’da Mizah

Diğer taraftan, müslümanın her hareketi, her davranışı, her sözü ölçülü ve ciddiyet yörüngeli olmalıdır ama ‎ciddiyet ile buz gibi soğuk davranışları da birbirine karıştırmamak gerekir. İslâm, mizaha farklı bir ‎bakış açısı getirmiş, latifenin mü’mincesine işaret etmiş ve hikmet edalı nüktelere cevaz vermiştir.‎ Bir mü’min için nükte ve latife, insanları güldürmek, onların hoplayıp zıplamalarını sağlamak ve onlara kahkaha attırmaktan öte manalar taşır; bir yandan hikmet ifade eder, diğer yandan da ‎insanları tefekkür ufkunda dolaştırır. ‎

Gereğinden fazla olan şaka ve latifeler lâubâlîliğe, çok gülmeye, kalbin kararmasına, zamanı boşa geçirmeye ve bazen de insanları kırmaya sebep olması bakımından sakıncalıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kahkahaya sebep olan, Allah’ı anmaktan alıkoyan ya da insanların onurunu yaralayarak saygı ve vakarı yok eden latifeleri yasaklamıştır. Müslümanlar arasında, “Latife latif (nazik, şirin ve ince) gerek” anlayışı çok önemli bir düstur olagelmiştir. Ayrıca, latife veya nüktede yalan sözün bulunmaması gerekir. Rasûl-u Ekrem Efendimiz, “Ben ‎latife yaparım ama doğru konuşurum” buyurmuş ve latife yaparken dahi sözlerin doğru olması gerektiğini vurgulamıştır.

Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) da yer yer latife yapmıştı. Fakat, O’nun latifeleri ciddiyet televvünlü ve aynı ‎zamanda hak ve hakikat yörüngeliydi. O, bir taraftan, hürmet duygularını davet eden bir vakar ve heybet, diğer taraftan da sevgiyi celbeden bir tevazu ve mahviyet içinde bulunurdu. İnsanları sürekli tebessümle karşılardı. Busîrî, Kaside-i Bürde’sinde bu hususa dikkat çekerek, “Yalnızken Fahr-i Kainat efendimize mülaki olsan, celâleti hasebiyle O’nu kalabalık asker arasında ve bir ordunun başındaymış gibi ciddî bulurdun.” dedikten sonra sözlerini meâlen şöyle sürdürür: “Onu ashabına karşı da öyle mütebessim görürdün ki, sadef içinde saklanan incinin o Nebiy-yi zişanın mahall-i kelam ve tebessüm madeninden çıktığını sanırdın.” Rasûl-ü Ekrem efendimiz öyleydi; sürekli müjde veriyor olma edasıyla hep mütebessim bir çehresi vardı. Fakat, rivayetlere göre, hayatı boyunca sadece üç defa -kendisine yakışan keyfiyet içinde- gülmüş ve asla gayr-i ciddiliğe geçit vermemişti. Bununla beraber, tebessüm etme, insanlara yumuşak davranma, herkese bağrını açma ve yanında herkesin rahat hareket etmesine imkan verme hususlarında örnek olmuş; gerekirse mehafet ve mehabet halini bile baskı altına alarak insanları rahat ettirme ve onları boğmama esasına işaretlerde bulunmuştu.

Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz ölçülere göre; insan, muhataplarını marifet ufukları zaviyesinden değerlendirmeli ve onların durumuna uygun bir seviye belirleyerek konuşmalıdır; yoksa farkına varmadan onları sıkıştırmış, tazyik etmiş ve bütün bütün hakikatten soğutmuş olma ihtimali vardır. Evet, kasdî ve iradi olarak lâubâlîliğe, birilerini güldürmek için şakalar yapmaya, ölçüsüzce gülmeye ve güldürmeye, dolayısıyla zamanı israf etmeye müsaade yoktur. Allah Rasûlü, bazı insanların güldüğünü görünce “Cennetten müjde mi aldınız?” deyip onları ikaz buyurmuştur. Ne var ki, bazı hak dostlarının, sürekli marifet ufkunda bulunmaları itibariyle hep mehabet ve mehafet yaşayan müritlerine biraz nefes aldırmak ve tam canları gırtlaklarına geldiği sırada onlara oksijen yudumlatmak için espri ve nüktelere başvurmaları türünden, bazen hikmet edalı olan ve belli bir gayeye matuf dile getirilen mizah diyebileceğimiz türden latife, nükte, kıssa ve menkıbelerin anlatılmasında da bir beis olmasa gerektir.

Öyle Bir Sultan…

Mesela; IV. Murad devrinde, Erzurum’da bir Habib Baba varmış. Evliyaullah’tan olduğu söylenen bu zat, hacca gitmeye karar vermiş. O dönemde hacılar dört bir taraftan gelip İstanbul’da toplanır, oradan da kervanlar halinde yola çıkarlarmış. Habib Baba da, İstanbul’a kadar gelmiş ve “Yola çıkmadan evvel bir temizlik yapayım” deyip bir hamama gidivermiş. Olacak ya, o gün Padişahın vezirleri hamamı kiralamış ve kendilerine tahsis etmişler; dolayısıyla da onlardan başka kimse içeri alınmamış. Habib Baba da bu yasağa takılacakmış ki, “Ben şu kurnacıkta yıkanıveririm” diye yalvarıp yakarınca, oranın sahibi bu ihtiyarın haline acımış ve ona bir köşede yıkanması için izin vermiş. Çok geçmeden vezirler bütün ihtişam ve debdebeleriyle gelmişler. Bu arada, tebdil-i kıyafet ederek halkın içinde dolaşmayı itiyad edinen IV. Murad da, bu hamama gelmiş ve o da yalvarıp yakarınca bizim Habib Baba’nın yanında yıkanmak şartıyla içeri girmiş. Bir aralık, Habib Baba ona sırtını keselemeyi teklif etmiş ve keselemiş. Sonra sırt keseleme sırası padişaha gelmiş. IV. Murad elindeki keseyi Habib Baba’nın sırtında gezdirirken, “Bir bize bak, bir de şu vezirlere. Bu dünyada padişaha vezir olmak varmış” deyince, Habib Baba “A dostum, öyle bir Padişaha vezir ol ki, bütün bu vezirlerin padişahına, senin uyuzlu sırtını keseletsin” deyivermiş…

İşte, bu da bir latife ve bir menkıbedir. Belki de aslı bile olmayan bir menkıbede herhangi bir fasıldır. Fakat, bunun ifade ettiği çok derin bir mana vardır; Zât-ı uluhiyete ubudiyet ve hizmetin, dünyalara bedel olduğunu hikmetâmiz bir üslupla vurgulamaktadır. Dolayısıyla, bu çerçevede mizah sayılabilecek latife ve nükteleri anlatmanın bir zararı olmayacağı, hatta bazı hakikatleri açıklamada fayda sağlayacağı da söylenebilir.

Hasılı, Hazreti Ömer efendimiz, hilafet makamına tavsiye edilen büyük bir sahabe için “Denilen kişi her yönüyle hilafete layıktır; fakat, şakası biraz fazladır. Halbuki hilafet, bütünüyle ciddiyet isteyen bir mes’eledir.” buyurmuştur. İnsanları idare manasındaki hilafet ciddiyet istediği gibi, yeryüzünde dinin temsilciliğini yapma manasına nübüvvet mesleğinin bir ferdi olma da ciddiyet iktiza eder. Zaten, i’la-yı kelimetullah yolunda gerekli ciddiyeti elde edememiş insanlardan, diğer hususlarda ciddî olmaları hiç beklenemez.

Güzel Ahlakın İnsan Üzerinde Etkileri Nelerdir?

İnsanın öfkeleneceği, dolup taşacağı anlar da mutlaka olur. O esnada insanın öfkesini yutması, dince çok önemli bir vasıf sayılmaktadır. Bir taraftan insanların kusurunu affetme, bir taraftan da öfkelenip köpüreceği yerde dahi köpürmeme, sabırlı ve mülâyim davranma bir mümin sıfatıdır. Peygamber Efendimiz (sav), “Müminlerin en kamil ve olgunu ahlak bakımından en güzel olan, başkalarıyla en iyi geçinendir.” buyurmuş ve bize, affetmeyi de ihtiva eden güzel ahlaklı olma yolunu göstermiştir. Evet, “Ahlak iledir kemâli âdem, ahlak iledir nizamı alem.”

Güzel ahlakla donanmış bir sîne, ihtimal, cehenneme konsa bile tavrını değiştirmez. Orada da hilm ü silm çizgisinde yaşar, zebanilerle hasbihal eder, başına gelenleri geniş bir yürekle karşılar. Güzel ahlaka açık bir gönül geniş bir mekana benzer ki, dünya kadar gaile dolsa da o, yine öfkesini, şiddetini gömebilecek bir yer bulabilir. Huyu kötü, sinesi de dar kimselere gelince onlar, kargadan bile aptal öyle “Kâbil”lerdir ki, koskocaman arzda bile kötü duygularını, hiddet ve nefretlerini gömebilecek bir mezar bulamazlar.

Huyu güzel olanın her yanı güzeldir. Fakat, huy güzelliği, huysuzlukla test edilmeden isbatlanmış olmaz. Bir insan huysuzluk karşısında da tavır değiştirmiyorsa, yani çevresindekiler akrep ve kobra bile olsa, onlara da âdab ve erkân öğretmeye çalışıyorsa, o güzel huyludur. Mümin, taşıdığı yüksek karakteri ve yüce ahlakıyla çıyanların bulunduğu yere konulsa dahi onlara da insanî âdab ve erkân öğretmeye gayret etmelidir. İyi insanlarla geçinmek kolaydır. Maharet en kötü insanla veya kötü gördüğümüz insanla da daima iyi münasebetler içinde bulunmaktır. İşte, cennetin kapılarını açan sırlı anahtar da budur.

Bir diğer önemli husus da, Uhuvvet ve İhlas risalelerinde üzerinde durulan “Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmek.” düsturudur. Arkadaşların meziyetleriyle şâkirâne övünme, yani birinin ortaya koyduğu başarıyı önce “Elhamdü lillah..” diyerek Allah’a verme, daha sonra da o başarı kendi eliyle gerçekleşmiş gibi sevinme bir ihlas emaresidir. Mesela; bir arkadaşımız güzel yazıyor, diğeri güzel konuşuyor.. bir başkası da hem güzel konuşuyor, hem güzel yazıyor olabilir.. Cenâb-ı Hak hem konuşma vermiş ona, hem kalem vermiş; duygularını, düşüncelerini oturup irticalen anlatırken de güzel anlatıyor, kaleme dökerken de kusursuz döküyor. Bu durumda bize düşen o arkadaşımız adına sevinmek, sevinip takdir ettiğimizi söylemektir. İcabında hem de kulağına gidecek şekilde söylemek gerekir. Gıybet etmeyiz, Allah (cc) için söyleriz; onun hakkında bir takdir ifadesi olarak dile getiririz. Şâkirâne şükretmeye zorlarız kendimizi ve aynı zamanda nefsimizi başkalarının başarı, kabiliyet ve istidatlarını kabule alıştırırız.

 Bu bir tür rehabilitasyondur. Bu kabulümüzü bir defa söyleriz, bir başka fırsatta yine söyleriz. Belki başlangıçta nefislerimizin tepkileri olur, takdir hissi içimizden gelmeyebilir; fakat yine de her fırsatta sadece sözle de olsa nefislerimize rağmen bu kabul ve takdiri söyler, zamanla yalancı çıkmamak, kendi kendimizle çelişki yaşamamak için kendimize de kabul ettiririz.

Mesela; bir arkadaşımızın Kur’an okuması çok güzel, vazifelerini yerine getirmesi arızasız ve kusursuz, Allah (cc) karşısında duruşu da mükemmel olabilir. Bu hal, duruşunu o ölçüde ayarlayamamış bir insanı kıskandırabilir; ya da ona “Bu ne güzel bir arkadaş, keşke ben de böyle olsam.” dedirtir. Kıskançlık ya da gıpta.. Peygamber Efendimiz (sav), Allah yolunda istifade edilen ve başkalarına da faydalı olan ilim ve bir de Allah yolunda bezledilen malı gıpta mevzuu olarak saymıştır. Yani, böyle bir ilme ve öyle bir mal verilmesine gıpta edilebilir.

İşte bir mümin, kardeşindeki bir fazilete karşı belki gıpta edebilir; ama hased ve gıybetlere götürecek bir kıskançlığa asla düşmez. Bu durumda yapılması gereken şey az önce de ifade edildiği gibi, “Allah keşke beni de o arkadaşım gibi yapsa..” diyerek takdirimizi bir dua şeklinde ortaya koymaktır. Bu takdirin bizzat o arkadaşımıza karşı ya da gıyabında olsa da ona ulaşacak şekilde söylenmesi de önemlidir. Çünkü, bir sahabî “Ben falan arkadaşımı seviyorum Ya Rasûlallah!” deyince Rasûlü Ekrem (sav) “Git, ona sevdiğini söyle.” buyurmuştur. Bizden o arkadaşımız hakkında hep olumlu şeyler sadır olunca, o da bize karşı ters davranmayacaktır. Bir, iki, üç, dört, beş.. gizliaçık, bizden hep takdir ve kabul görünce, o da nihayet bize gönlünü açacaktır.

Bu sözlerimle yapmacık hal ve davranışlara girmeye teşvik ettiğim kat’iyen zannedilmesin. Başta da ifade ettiğim gibi kardeşlik mevzuu iradîdir ve sağlam bir uhuvvetin gerçekleşmesi için herkesin irade, azim ve gayretine ihtiyaç vardır. İnsan kendi nefsinde bin tane kurt taşıdığı mülahazasıyla kendi elinikolunu, dilinidudağını bağlamalıdır ki başkalarına zarar vermesin. İnsan, kurttan daha yırtıcı bir nefis taşıdığını hesaba katmalı.. kardeşi hakkında az önce misalleri verildiği gibi tahşidât yapmalı, el, dil, onur, haysiyet ve şerefini bağlamalı, ipotek etmelidir. Siz biri hakkında elli defa “Mükemmel bir dost, çok güzel konuşuyor, iyi yazıyor, oldukça başarılı ve dahası çok muhlis.” demişseniz; bir süre sonra “O gayet aciz, beceriksiz, zavallı, yüz karasının tekidir…” şeklinde nasıl konuşabilirsiniz? Size demezler mi, “Şimdi sen yüzkarası bir insan oldun. Senin hangi sözüne güvenelim ki?” Evet, insan bağlamalı kendini. O mevzuda aksine fikir beyan edemeyecek şekilde nefsini ipotek etmeli. Sözünün rehini olmalı.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz