Hürmet-i müsahara ne demektir?

Hürmet-i müsahara ne demektir?

Soru: Bir baba kızına eşine dokunur gibi dokunursa hanımı o erkeğe ebediyyen boş oluyor peki dokunmaya karşı hassas olan bir bayanı yakın akrabasından birisi (amca, dayı vs.) öptüğünde gayr-i ihtiyari etkileniyorsa bu durum nasıl izah edilmelidir? Hürmet-i müsaharanın oluşmasını ayrıntılı bir şekilde anlatır mısınız?

Bilindiği gibi akrabalık üç şekilde meydana gelir. Kan bağı yoluyla, süt emzirme neticesinde ve sıhriyet dediğimiz evlenme yoluyla. Bu üç yoldan birisiyle teessüs eden akrabalık neticesinde, erkek için bazı kadınlarla evlenmek haram hâle gelir. İşte hürmet-i müsahara, evlilik neticesinde oluşan akrabalarla evlenme yasağını ifade eder. Mesela bir erkeğe, evlendiği kadının annesiyle yani kayınvalidesiyle evlenmesi haram olur.

Hürmet-i müsahara, Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde sadece sahih evlilik neticesinde oluşurken, Hanefî ve Hanbelîlerde zina ile de meydana gelmektedir. Hatta zinanın mukaddimeleri sayılan şehvetle öpme, dokunma, bakma gibi bir kısım fiiller de hürmet-i musaharayı doğurur. Mesela bir kişi bir kadınla zina ettiğinde artık, o kadının usul ve füruuyla (çocukları ve anneleriyle) evlenemez. Yine buna göre bir erkeğin kayınvalidesiyle arasında bahsettiğimiz türden bir münasebet gerçekleşecek olursa, hanımı artık kendisine haram olur. (bkz.: Cezerî, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa, 4/61-65). Aslında bu hüküm, meydana gelmesi muhtemel olan bir kısım kötü fiillerin önüne geçmek için bir tedbir niteliğindedir. Diğer bir ifadeyle bununla aile ve akrabalık bağlarını koruma hedeflenmiştir.

Genellikle burada anlaşılmayan husus; dokunma, öpme ve bakma neticesinde nasıl hürmet-i müsaharanın gerçekleşeceğidir çünkü yakın akrabalar arasında bu tür münasebetler sıklıkla vuku bulduğundan, bu durum kaçınılması zor bir hâl arz etmektedir. Hatta ebeveyn ile çocuklar arasında bile hürmet-i müsahara gerçekleşebileceği için (mesela bir baba şehvetle kızını öpse, hanımı kendisine haram olur) konunun iyi anlaşılması ve ona göre bir tavır alınması gerekmektedir.

Evet, Hanefî mezhebinde, zina fiilinin hürmet-i müsahara doğuracağı hükme bağlanmıştır. Zaten özellikle yakın akraba arasında gerçekleşmesi çok zor olan bu fecaatin, meydana geldiğinde taraflara böyle bir ceza yüklemesinin anlaşılmayacak bir tarafı yoktur. Ama zinanın mukaddimeleri diyebileceğimiz diğer fiillerle de haramlığın ortaya çıkacağını izah etmek gerekiyor. (Serahsî, el-Mebsût, 4/378).

Evet, her öpme veya dokunma haramlık oluşturmayacağı gibi hangi bakmaların bu neticeyi vereceği de fıkıh kitaplarında ayrıntısıyla açıklanmıştır. Buna göre hürmet-i müsaharanın meydana gelmesi için öpme veya dokunma anında kişide karşı tarafa karşı bir şehvet ve arzunun bulunması gerekir. Genellikle bunu tespit için de ölçü olarak, tenasül uzvunun hareket etmesi ve kişinin, bu fiilin devamını arzulaması gösterilmiştir. Ayrıca bu durumun tam fiil esnasında vuku bulması gerekir. Eğer kişi dokunduktan sonra şehvet duyacak olsa, bu hâl haramlık meydana getirmez. Diğer yandan kalın elbise üzerinden dokunma veya okşamaların haramlık oluşturmayacağı ifade edilmiştir. Ancak elbise vücut ısısını hissettirecek derecede ince olur ve bu elbise üzerinden kadına temas eden kişide bahsettiğimiz şartlar tahakkuk ederse bu takdirde hürmet-i müsahara meydana gelir. (İbn Âbidîn,Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/31).

Diğer yandan kadının şehvet unsuru olan göğüs veya avret mahallerini elleme hususunda yukarıdaki şartlar aranmamış ve bu durumda doğrudan haramlığın ortaya çıkacağı ifade edilmiştir çünkü kişide böyle bir arzu ve şehvet olmadan bir kadının bu uzuvlarına dokunması pek mümkün değildir.

Bakmanın da hürmet-i müsahara doğuracağını ifade etmiştik. Bunun şekline gelince, kadının eline, yüzüne, baldırına hatta göğsüne vs. bakmakla böyle bir haramlık tahakkuk etmez. Haramlığın oluşması için kişinin galiz avret dediğimiz kadının tenasül uzvunu açıkça görmesi gerekir ki hürmet-i müsahara meydana gelsin. Hatta bir kişi, ayakta dikilen bir kadının avret mahallini görecek olsa, bu durum hürmet oluşturmaz. (İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/32).

Bu anlatılanlardan yola çıkacak olursak, bir Müslüman’ın kendisine mahrem olan kadınlarla münasebetlerine son derece dikkat etmesi gerektiğini anlayabiliriz. Diğer yandan her öpme veya dokunmada böyle bir hürmetin meydana gelmeyeceği bilinmeli ve ifade ettiğimiz şartların meydana gelip gelmediğine bakılmalıdır. Aslında kalbi ve duyguları temiz olan bir Müslüman, yakın akrabasına karşı böyle bir duygu beslemez. Bilakis onlara karşı hürmet duyar. Onların ellerini öpecekse, hürmet duygularıyla öper.

Çocuğumuza isim koyarken mutlaka Kur’an’da yer alan bir isim mi olması gerekiyor?

İsim koyarken bu ismin Kur’ân’da bulunan isimlerden olması gerekir diye bir mecburiyet yoktur. Çünkü Peygamber Efendimizin (s.a.s) çocuklara koyduğu ya da ismini değiştirdiği insanların isimlerinin hepsi Kur’an’da yoktur. Bugün Kur’an’da geçiyor diye bazı kelimeler isim olarak konuyor ama o kelimeler bazen insana yakışmıyor. Mesela, Kezban ismi Kur’an’da geçen bir kelimenin yarısıdır, biraz değiştirilerek alınmıştır ve manası yalancı demektir. Yine mesela, son zamanlarda kız çocuklarına verilen Aleyna ismi, “bizim üzerimize” demektir. Yani insana isim olabilecek bir şey değildir.

Öyleyse, isim koyarken Kur’an’da geçip geçmemesinden ziyade manasının ve anlamının güzel olması ölçü olmalıdır. Bunun dışında çocuğumuza Peygamberlerin ve büyük zatların isimlerini de koyabiliriz.

Aile Sırları Anlatılır mı?

Karı-kocanın karşılıklı ihtiyaçlarını anlatan ayette Rabbimiz:

– Kadınlar sizin için, siz de onlar için elbisesiniz! buyurmuştur.

Yani elbisenin ihtiyaçları karşılayıp ayıplarını örttüğü gibi siz de birbirinizin ihtiyaçlarını karşılar, kusurlarını örter, kimseciklere açıklamaz, ilan etmezsiniz demektir.

Karı-koca karşılıklı zaaf ve kusurlarını asla yabancılara duyurmaz, elbisenin ayıpları örttüğü gibi örter, kendileriyle Allah arasında sır olarak ev hallerini hep korurlar, asla başkalarına duyurmazlar.

Bu cümleden olarak kadın, komşusunda beyinin ne aşırı iyiliklerinden, ne de kötülüklerinden söz etmez, hep normal sözlerle dikkat çekmeyen şekilde anlatımda bulunur, kıskançlığa sebep olacak, yahut da gıybeti gerektirecek ifade ve üsluptan uzak kalır, aile sırlan komşularda konuşma konusu olmaz.

Yani kadın kendisi gittiği komşunun evine kendi sırlarını götürüp de komşunun gönlünü kirletmediği gibi; komşunun sırlarını kendi evine taşıyıp da kendi evinde konuşma konusu da yapmamalıdır ki, birbirinden emin olan komşular ömür boyu dostluklarını koruyup gidip gelmelerden memnun kalsınlar.

Yoksa, yine geldi, acaba bize neler konuşacak, bizden de neler alıp götürecek endişesi, komşuluğu da zedeler, dostluğu da bozar. İtimat edilmeyen aile durumuna düşme söz konusu olabilir.

Böyle bir yoruma maruz kalmamak için iddiasız olmalı, hep tevazu içinde kalmalı, sivri sözlerden, tırmalayıcı konuşmalardan dikkatle kaçınmalıdır.

Ahmet Şahin

Aile Mahremiyeti Nedir, Nasıl Olmalıdır?

İslam’dan önceki cehalet devrinde evdeki mahrem hayatı koruyacak herhangi bir kural yoktu. Müşrikler her an istedikleri eve ve odaya izinsiz girebilir, tesettürsüz şekilde de yüz yüze gelmekte mahzur görmezlerdi… Medineli bir Müslüman hanım bir gün Peygamberimiz’e gelerek:

Ya Resulallah! dedi, günün her hangi bir saatinde biri kapımdan odama dalabiliyor, görünmek istemediğim bir halde beni görebiliyor. Artık bir ikaz yapsanız da, kimse kimsenin evine, odasına izinsiz girmese, istemediği bir görüntü içinde iken görmese…

O sıralarda bir teklif de Hazreti Ömer’den (ra) geldi:

Ya Resulallah, beni çağırması için evime gönderdiğiniz çocuk, izin istemeden yattığım odamın içine kadar girdi, beni üzerim açık halde gördü. Keşke Rabbimiz bir yasak koysa da evimize, odamıza kimse izinsiz girmese, kimse kimseyi tesettürsüz bir halde iken görmese!.. İşte buna benzer isteklerin çoğaldığı sıralarda Nur Sûresi’ndeki aile hayatını koruma kuralları koyan izin ayetleri peş peşe geldi. Şu şekilde kurallar koyuyordu gelen ayetler:

Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere girmek istediğinizde, önce izin isteyerek selam verin, izin verilirse içeriye girin! Verilmezse geriye dönün. İzin verilmeyen eve girmeyin. Kendi evinizin içindeki hane halkı da, birbirinin odalarına geceleri izinsiz girmesinler. Gündüzleri de istirahat anlarında üzerlerinin açık olabileceği vakitlerde habersiz odaya dalmasınlar! Sizin için doğru ve hayırlı olan budur!.. (275859)

Bu mealdeki diğer ayet ve hadislerle artık cehalet devri pervasızlıkları yasaklanıyor, Müslüman’ın aile hayatı korumaya alınıyor, eve ve odaya girme kuralları konuyordu.

Artık İslam terbiyesinde, dışarıdan gelen birinin izinsiz eve dalması yasaktı. Yabancılar önce hem de üç defa dışarıdan izin isteyecek, içeriden gelen sesle izin verilirse girecek, verilmezse, dönüp gidecek, üçten fazla izin isteme ısrarında da bulunamayacaktı.

Ayrıca, kapı tıklatarak, yahut da selam vererek izin isterken, kapının tam önünde değil de, sağına yahut da soluna çekilerek beklenecek, içeriden kapıyı açanı ansızın istemediği halde görmeyecek, evin içini hazırlıksız halde seyretmek gibi bir rahatsızlığa da sebep olunmayacaktı…

Bir diğer konu da, içeriden “kimsiniz?”diye gelen tanıma sorusuna belirsiz bile kelimeyle “benim”denmeyecek, “ben falanım, filanı görmek için geldim”şeklinde tanıtıcı bilgi vererek izin istenecekti…

İslam’ın getirdiği bu sosyal hayatı yeniden düzenleme kuralları Medine’de büyük bir memnuniyetle uygulanırken meselenin iyi anlaşılmasına sebep olacak yeni olaylar da yaşanmıyor değildi.

Bir defasında Efendimiz bir sahabesini ziyarete gelmişti. Kendini tanıtıp kapıdan üç defa selam verdiği halde içeriden selamı alan bir ses duymayınca geriye dönmüş, gidiyordu ki, evden çıkan Saad bin Ubade, koşarak yetişip:

Ya Resulallah! dedi, ben evdeydim, selam duanızı fazla alayım diye kısık sesle cevap verdim. Lütfen gitmeyin, diyerek Efendimiz’i yoldan çevirip evine götürmek istedi. Tevazuda da örnek veren Efendimiz isteksizlik göstermeden Saad’ın evine geri döndü, ziyaretini yaparak memnun etti.

En mühim bir soruyu da bir başka sahabi şöyle sordu. Dedi ki:

Ayetler hane halkının dahi geceleri birbirlerinin odalarına izinsiz girmelerini yasaklıyor, şimdi ben anamın odasına da mı izinle gireceğim?

Efendimiz bu soruya da üzerine basa basa cevap verdi:

Evet, geceleri istirahate çekildikten sonra anan da olsa odasına ancak izinle gireceksin! İzinsiz girmek yoktur!..

Böylece İslam’da aile mahremiyetinin dokunulmazlığı kesinleşmiş oluyordu. Artık kimse kimsenin evine, odasına izinsiz giremez, tesettürsüz görüntüsünü göremez, hissî sapmaya sebep olacak bakışlarla yüz yüze gelemezdi. Hane halkı içinde de olsa mahremiyete riayet edilecek, hürmet hissi, saptırılmadan korunacaktı.

Bu türlü dini disiplinler Müslüman’ın aile hayatını tam bir emniyet altına aldı. Hissî ve ahlakî dejenerasyon böylece önlenmiş oldu. Bu disiplinden mahrum yabancılarda görülen aile içi hissî sapmalar, ahlakî bozulmalar Müslümanlarda görülmedi. Bu sebeple de yabancılar: “Müslümanlarda aile yapısı çok sağlam, kolay yıkılmıyor”diye itiraf etmekten kendilerini alamadılar.

Bir gün sahabeden Hazreti Cabir, Efendimiz’in kapısına gelip, ‘Esselamü aleyküm, ben geldim!’ diyerek izin istedi. Bu tür izin isteyişi hoş görmeyen Efendimiz şöyle düzeltmede bulundu: Niçin kendini tanıtmadan sadece ‘ben geldim’ diyorsun? Sen kimsin nasıl bilinecek? Önce kendini tanıt, sonra izin iste!..

Ahmet Şahin

Dindar Olmayan Ana-Babaya da İtaat Mecburi mi?

Ana-baba hakkı hiçbir suretle yok olmaz. Bu ana-baba isterse kız ve oğullarını İslâm dışı anlayışlara itmek istesin, günah olan hususlara teşvikte bulunsun. Dindar bir evlat, ana-babanın bu gibi günah ve haram olan istek ve arzularına bakıp da onları terk edemez, hizmetlerini ihmal edip, ihtiyaçlarına bîgane kalamaz. Şu kadar var ki, böyle lâubali ana-babaların hizmetini, İslâmî durumuna zarar vermeyecek şekilde ifa eder, ihtiyaçlarını dinî vazifelerine halel getirmeden karşılama gayretinde bulunur. Ashabın birçoklarının da ana-babaları ilk günlerde İslâm’ı kabul etmemiş, hatta İslâm’ın zıddı bir putperestlikte kalmışlardı. Bunlar da evlatlarına baskı yapıyor, İslâm’ı terk etmelerini istiyorlardı. Rabbimiz gönderdiği âyetinde, ana-babanın İslâm’a zıt isteklerine uymamak gerektiğini bildirdi, ama onları bütünüyle de terk etmemeyi emretti. Belki mümkün olduğu kadarıyla hizmetlerinde bulunmayı, dinî ölçülere zıt düşen isteklerine uymadan gönüllerini almaya gayret etmeyi istedi. Zaten vefalı evlâda düşen de budur. Ana-babaya iyilik edip evlatlık yapmak isteyen yavrular, böyle zamanlarda evlatlıklarını göstermeli, mümkün olan şekliyle yakınlıkta bulunmalıdır. Terk etmek, hatalarını, kusurlarını esas alıp ithamda bulunmak herkesin yapabileceği bir şeydir. Halbuki evlat, herkesin yapabileceğini değil, yapamayacağını yapmalı, yabancıların başaramayacağı feragat ve fedakârlıkla evlatlığını ispat etmelidir. Onları İslâm’a ısındırmak da ancak böyle bir feragat ve fedakârlıkla olur.

Ahmet Şahin

Ayrılan Eşlerin Çocuklarına Kim Bakar?

Karı-kocanın ayrılması halinde umumi kâide şudur:”Çocukların bakımı anaya, masrafın karşılanması babaya âittir.”

Zira bakmak için gerekli olan şefkat ve beceriklilik anada, imkân hazırlayıp masraf karşılama kabiliyeti de babadadır. Bunun için baba, anası yanındaki çocukların nafakasını karşılamaya mecburdur. Ancak, ana aynı şekilde bakıma mecbur değildir. Kabul etmezse babanın anası ve diğer yakınları çocuğa bakmaya mecbur olurlar.

Ananın bakımı kızlarda dokuz yaşına, oğlanlarda ise yedi yaşına kadar devam eder. Bundan sonra onları koruma hakkı babaya âit olur. Baba korumaya daha lâyık görülür.

Ana gayr-i müslim dahi olsa çocuklar yine anaya teslim edilir. Ancak, yaşları geliştikçe anadan İslâm’ın zıddına terbiye görüp, dinden uzaklaştırma şeklinde bir telkin aldıkları anlaşılırsa alınır, bunu yapmayan bir yakına verilir. Bakım hakkını bu ana kaybetmiş olur.

Ana, bakım hakkını korumuş olması için yabancı biriyle evlenmiş olmayacak, çocukların bakımını yapmaya muktedir, korumaya malik durumda olacaktır.

Evlenen, yahut akıl ve iffetinde zaaf gösteren ana, bakım hakkını kaybeder. Çocuklar elinden alınıp babaya teslim edilir.

Bakıma devam eden ana, masraf olarak üç türlü hakka malik bulunur:

Süt emiyorsa süt hakkı. Bakım hakkı. Çocuğun kendi masrafı hakkı.

Baba üç çeşit masrafı ehl-i vukufun tensib ettiği miktarda anaya döner.

Çocuğu ana yanında ziyaret edebilir. Ayağına götürme mecburiyeti olmaz.

Ahmet Şahin

Evliliğe Mani Olan Süt Kardeşliği Hakkında Teferruatlı Malumat Verir misiniz?

Sorudan anladığımız kadarıyla asıl istifham mevzusu olan, herhalde süt kardeşliğine terettüp eden süt kardeşlerinin birbiriyle evlenmesinin haram oluşunun sebep ve hikmeti. Kaldı ki evlenmenin haram oluşu, sadece kardeşler arasında cereyan eden bir şey değildir. İslâmî açıdan teknik denebilecek bilgileri sizlere aktarmamız gerekir ki, bu bilgiler bizim hayatımıza tatbik etmekle mükellef olduğumuz ibadetler başta olmak üzere, hemen her fiilin zihnî alt yapısını teşkil edecektir. Böyle zihnî ve fikrî alt yapısı kavî olan insanın ise, mükellef bulunduğu emir ve yasakları kavraması, kabullenmesi ve uygulamasının çok farklı boyutlarda olacağı izahtan varestedir. Yani böylesi kişilerin ameli bütünüyle şuur, idrak, iz’anla müzeyyen bulunacaktır ki, elbette bunun sevabı da, meseleyi taklidi yönden ele alanlardan kat kat fazla olacaktır. Zaten İslam’ın yüce kitabı Kur’ân, bazen baba ve dedelerini körü körüne taklit edenleri zemmederek (Bakara, 2/170; Maide, 5/104; Lokman, 31/21), bazen de “düşünmüyor musunuz?”, “ibret almıyor musunuz?”gibi fezlekelerle biten birçok ayetinde bu hususa temas etmektedir. Ayrıca 14 asırdan bu yana taklidî-tahkikî iman ayırımı yapan, ciltler tutan kitapları ile bunu nazara veren nice İslâm ulemasının bulunduğunu da hatırlatmak isterim.

İslâm hukukunda yapılan tasnife göre Şâri’in bizlere sunmuş olduğu emirler “teklîfî”ve “vaz’î”olmak üzere ikiye ayrılır. Teklifi hükümler vücub, nedb, tahrim, kerahet ve ibaheden ibarettir ki, bunlara bir başka ifade ile vacip (farz), mendup, mekruh, haram ve mubah da deniliyor. Bu kategoriler içine giren emir ve yasaklarda -hassaten farz ve haramlarda- esas olan teslimiyettir. Akıl, bunların bir kısmını sebep ve hikmetleri ile birlikte anlamada zorluk çekebilir. “Aklın kavramakta zorlandığı bir hükmü kabul etmem”demek ise -ki zamanımızda bazıları maalesef bunu söylemektedir- meseleyi tek yönlü yani sadece aklî açıdan ele almanın neticesidir. Halbuki akıl, İslâm’a göre tek başına bilgi sebebi değildir. Her şahsa veya döneme ve o dönemin bilgi seviyesi, kültürü, örf ve âdetleri vb. unsurlarına göre değişkenlik gösterebilecek bir şeyi, evrensel olan İslâm’ın ahkamını kabul etme veya etmemede yegane ölçü olarak alma, insanı her zaman yanılgılar içine düşürecektir, nitekim düşürdüğü gibi.

Kaldı ki A’dan Z’ye bütün verileriyle ayakta ve dimdik olan İslâm’ın bazılarının itiraz parmaklarını yönelttikleri şeylerde ne akla, ne müsbet ilme ve ne de fıtrata ters birşey yoktur. Bakın, M. Fethullah Gülen Hocaefendi konumuzla ilgili yapmış olduğu şu enfes tespitlerinde ne güzel söyler: ‘Dine karşı tevazu ve mahviyet içindedirler; onun ne menkulüyle, ne de ma’kulüyle hiçbir çelişkileri yoktur. Kur’ân’ı Kerim’in beyanat-ı neyyiresi, sünnet-i sahiha ve hasene ile sabit olan her hususa karşı teslimiyet ve iz’ân içinde bulunurlar. Rasulullah tarafından tebliğ edilen, bilhassa temsil edildiği bilinen hiçbir meseleye, akla, kıyasa, zevke, siyasete -aslında dinin ufkunda müstakim akla, sahih kıyasa, selim zevke, şer’î siyasete aykırı hiçbir mevzu yoktur- muhalif görseler bile karşı çıkmazlar.

Bu itibarla, “akıl-nakil çatıştığında, aklı nakle tercih ederiz”sözü tevazudan nasipsiz bencillerin lakırdısı olduğu gibi, “rey ve kıyas nassların önünde gelir”düşüncesi bir inhiraf ve sünnet yolunun dışındaki zevkler, keşifler, kerametler de birer istidraçtır.”(1)

Bize göre Kur’ân, risalet, evrensellik , sünnetin mahiyeti (ne kadarı vahiy, ne kadarı içtihadî türünden tartışmalara verilen cevaplar) ve bağlayıcılığı gibi, temel sayılabilecek kavramların yerli yerine oturtulamamasından kaynaklanan bu düşünceler, sahiplerini maalesef sözünü ettiğimiz konuma itmiştir. Halbuki bu konular, selef-i salihin devrinde gündeme getirilmiştir. Böylesi düşüncelerin sahipleri ya kendilerine verilen muknî cevaplar sonucu seslerini kesmiş, yada cevap verilmeye dahi tenezzül edilmediğinden dolayı, bir kenarda pusmak zorunda kalmışlardır.

Şimdi teklifi hükümlere tekrar dönecek olursak; bütün çeşitleriyle teklifi hükümler, “bir fiilin yapılması veya yapılmaması ya da yapma ve yapmama noktasında mükellefin muhayyer bırakıldığı hükümlerdir.”(2) İşte üzerinde duracağımız süt kardeşliği ve ona terettüp eden şeyler, teklifî hükümlerin içinde yer alır. Bu sebeple Müslümanlar bunları, inkâr çizgisinde neden, niçin demeden, ayet-hadis ve onlardan muktebes fıkhî ahkam doğrultusunda hayatlarına tatbik ile mükelleftirler.

İkinci kısım hükümler ise, vaz’î hükümlerdir. Bunlar “Sâri’in bir şeyi diğerine sebep, şart veya mani kıldığı hükümlerdir.”Yani şer’î hükmün gerçekleşebilmesi, beyan olunan sebep, şart veya mani’nin bulunmasına bağlıdır. Bu konuda misaller verecek olursak; alış veriş; satıma konu olan malın mülkiyetinin el değiştirmesine, nikah; iki ayrı cinsin birbirine helal olmasına sebep, iki erkek şahit nikahın, abdest, namazın sahih olması için şart; vârisin, murisi öldürmesi ise vârisin mirastan istifade edebilmesine mani’dir. (3)

Aslında burada teklifi ve vaz’î hükümler arasındaki farklar anlatılabilir. Veya İslâm’da yer alan emir ve yasakların yaptığımız bu tasniften ayrı olarak, tafsilî, itikadî, ahlâkî hükümler denilerek yapılan tasnifi, misaller verilerek incelenebilir. Fakat bu kadarcık bir hatırlatmanın, konumuzu aydınlatması açısından yeterli olduğu kanaatiyle, o kapıyı şimdilik açmayacağız.

Ahmet Kurucan

[1] M. Fethullah Gülen Kalbin Zümrüt Tepeleri, 116 [2] A. Kerim Zeydan. El-Veti’z, 26 [3] A. Kerim Zeydan, el-Veciz, 27

Korkutmak Niyetiyle Karısına Boşsun Demenin Hükmü?

Boşamada korkutmak veya şaka niyetiyle söylemek hükmü değiştirmez.Ağızdan çıkan kelimenin delâlet ettiği mânâya bakılır. Şayet kelime boşanma mânâsına geliyorsa hükmü carî olur, seni boşadım, diyen adamın karısı bir talâk ile boş olur. Niyeti ister korkutmak, ister şaka olsun hükme tesiri olmaz.

Şayet bunu iki defa söylemişse durum daha da ciddileşir, ama üçünü de söylemişse boşama tümüyle vaki olmuş, bir arada yaşamak da böylece yok olmuş olur.

Bu bakımdan âile reisleri boşama kelimesiyle korkutmaya ve şaka yapmaya asla yaklaşmamalı, dillerini bu gibi tehlikeli sözlere alıştırmamalıdır. Başka sözle, değişik mânâya gelen cümlelerle korkutmalı, ihtar ve ikâzda bulunmalıdır.

Ahmet Şahin

Üçten Dokuza Şart Olsun Demek Boşamak mıdır?

Önce bir hususa önemle dikkat çekmek isterim. Boşama kelimeleri son derece tehlikeli lâfızlardır. Ne şakası, ne de ciddisi sevimli olmaz, tehlikeden çıkmaz. Bu sebeple, boşama mânâsına yaklaşan kelime ve sözlerden dikkatle uzak kalınmalı, böyle cümle ve kelimelerle kadını korkutmak cihetine dahi gidilmemelidir. Zira bu gibi kelimelerin korkutma veya sevindirme niyeti hükmü değiştirmez. Hemen hepsi de âile bağını bir anda koparıp yok edebilir. Bu ikaz ve ihtardan sonra (şart olsun) sözünün mânâsına geçiyorum: — Şart olsun sözü, söylenen muhitte ne mânâya geliyor, bunu bilmek gerek. Umumiyetle bununla (boş olsun) mânâsı kast edilir. Bu mânâya gelen (şart olsun) sözü boşamaktan başka birşey değildir. Böyle olunca “üçten dokuza şart olsun”demek, kadını üç talâk ile birden boşamak demektir. Yâni kadını kocaya bağlayan üç katlı bağın üçünü de bir anda koparıp atmaktır. Sahabe zamanında da böyle fazla boşamalar olmuş, birisi karısını yüz talâk ile, biri de bin talâk ile boşamış, durum Resûlullah’a aksedince bunun üç talâk olduğunu, fazlasının ise günah olan bir lüzumsuzluk olduğunu ifade buyurmuştur. Bu hususta Halil Günenç Hoca Efendi’nin (Fetvalar) kitabının ikinci cildine bakılabilir. Ehl-i sünnet âlimleri (üçten dokuza) veya daha fazlaya şâmil boşanmalarda üç talâkın üçünün de vaki olduğuna hükmetmişlerdir. Sadece İbn-i Teymiye gibi kimseler bunun bir talâk olacağını ileri sürmüş, talebesi İbn-i Kayyımı’l-Cevzi gibileri de ona iştirak etmişlerdir.

Ahmet Şahin

Akraba Evliliği Yapılabilir mi?

Halkımız bir dönemden beri akraba evliliği üzerinde farklı iddialar dinlemeye başlamış halde.

Kimilerine göre akraba evliliğinden sakat nesil meydana geliyor. Kimine göre de, böyle kesin bir sonuç yoktur, söylentilere itibar edilmemelidir.

Medya ise bu işin biraz da aşırıya kaçan şekliyle görüntülerini veriyor.

Bunlara bakarsanız akraba ile evlenmiş olan kimselerden meydana gelen çocukların kimi elinden, kimi gözünden, kimileri de ayaklarından mutlaka sakat doğmakta, yahut da daha sonra sakatlıklar meydana gelmektedir. Zihinsel özürlüler de akraba evliliğinden hasıl olan başka bir tehlike.

Konu etrafında farklı yorumlar meydana gelince farklı anlayışlar da mecburen meydana gelmekte, tek görüşü savunmak da zorlaşmaktadır.

Görünen gerçek odur ki:

Akraba evliliğinde sıhhatli neslin doğduğu gibi, sağlıksız neslin olduğu da kesindir. Her ikisi de görülmektedir.

Nitekim İslam tarihine baktığımızda akraba evliliği yapan meşhur alimler, maneviyat büyükleri görülmektedir. Bunların bir şikayetleri olmamıştır.

Ama hiçbir zaman da, akraba ile evlenin, diye bir tavsiyede de bulunmamışlardır.

Hal böyle olunca akraba ile evlenmiş olanlarda, yahut da evlenecek bulunanlarda mutlaka sakat nesil doğacak diye kesin hükme varmak mümkün olmaz. Ancak aksine hüküm vermek de kesinlik arz etmez. Olabilir de. Nitekim olmaktadır da. Öyle ise bir zaruret bulunmadan, bir mecburiyet olmadan akraba evliliğine gitmemeli, uzak da olsa böyle bir riski göze almamalıdır.

Zira uzak da olsa risk büyüktür. Kimse yavrusunun doğuştan özürlü ve sakat olmasını istemez, böyle bir sonucu hiç kimse başka bîr kazançla telafi edemez.

Nitekim bu konuda bize sorduğu bir soruda okuyucum şöyle demektedir:

– Komşularımızdan akraba evliliği yapanlar vardır. Bunların birinde sakat doğum var, diğerinde ise yoktur. Sakat doğum sahipleri çok pişmanlar. Ancak bunun akrabalıktan olmadığını iddia edenler de vardır.

İnsan böyle durumlarda meşhur sözü hatırlıyor: Kaç sevaptan girmemek için günaha, demişler. Ayrıca, korkulu rüya görmektense uyanık durmak daha iyidir, diye de eklemişler. Tabii tercih meselesi. İhtimali vaki olabilir şeklinde yorumlama olayı. Konunun kesin olan tarafı şudur:

– Dinimiz akraba evliliğini yasaklamamıştır.

Bu, şu demektir:

Muhtemel riski göze alanlar akraba ile evlenebilirler. İnşaallah bir pişmanlık da olmaz. Ama uzak da olsa riski göze alamayanlar, korkulu rüya görmeyi istemezler, uzak kalırlar.

Burada benim asıl üzerinde durmak istediğim bir başka husus, süt kardeşliği meselesidir. Asıl tehlike, evliliklere süt kardeşlerinin evlenmesiyle meydana gelebilir.

Bunun için deniyor ki, sütü olan hanımlar rasgele çocuk emzirmemelidir. Çünkü süt kardeşliği zamanla unutulabilir. Sonra bu kardeşler evlenip sakıncalı durumlara sebep olabilirler.

Ahmet Şahin

Nişanlılık Sırasında Verilen Hediyeler, Nişan Bozulduğu Takdirde Kime Ait Olur?

Erkek, nişan sırasında mehirin tamamını veya bir bölümünü vermişse, nişan bozulduğu takdirde bunlar mevcutsa aynen, değilse kıymet olarak geri verilmelidir. Hediye olarak verilen şeyler mevcut ise aynen geri verilir. Tüketilmiş ise geriye bir şey vermek gerekmez. Bu konuda “hibe”hükümleri uygulanır. Şâfiîlere göre ise teberru niyetiyle verilmeyen her şey geri verilir. Helak olmuşsa da değeri verilir. (1)

[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuki İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, IV, 262

Evlilikte Denklik Aranmalı mı?

Evlilikte denklik mühimdir. İslâm hukukunda buna (küfüv) tabiri kullanılmaktadır ki, tarafların terazinin iki gözü gibi birbirine eşit seviyede olmaları şeklinde düşünülebilir. Ancak böylesine denklik bilmem kaçta kaç çiftte bulunur? Mutlaka bir tarafta bir konuda ağırlık, diğer tarafta da başka konularda ağırlık söz konusu olmaktadır.

Bu hususta mühim olanı, tarafların dindarlıkta denklik sağlamaları, hayatın temel mefhumlarında aynı anlayış ve inanış içinde olmalarıdır.

Şayet dindarlıkta denklik yoksa, birinin haram deyip uzak kaldığına öteki, “Bunda ne var, çağın icabıdır.”diyerek tercih etme temayülünde ise burada durup düşünmek gerek. Zira bu temel konuda ayrılık ileride birçok konularda da ayrılıkların olacağına işarettir. Böylesine köklü ayrılıklar, tarafları mutlu ve bahtiyar olacakları bir hayata götürmez. Biri başörtüsünün farz olduğunu düşünüyor, öteki ise açıklığın çağın gereği olduğunu söylüyor, mesele yapılmaması icap ettiğini ileri sürüyorsa denklik yok, farklılık var demektir.

Bu gibi hayati konular baştan iyi konuşulup tartışılmalı, sonundaki pişmanlığın pahalıya mal olacağını baştan iyi bilmelidir.

Bazı gençler gençlik gereği hislerine mağlup oluyor, zamanı gelince onları da yaparım diyor, ileride istediğim gibi İslâmî giyime girecek, dinî hayata başlayacak, diyerek bir başlangıç yapıyorlar. Tabii hislerinin baskısı geçip gerçek hayat anlayışlarıyla birbirine muhatap olmaya başlayınca bir sıkıntı da başlıyor.

Bu defa da, “Ne yapacağız?”diye çare aramaya yöneliyorlar. Tabii iş işten geçtikten sonra.

Bana gelen sızlanmalardan anladığıma göre bazı gençlerimiz şampuan kurbanı. Bazıları da dar pantolon hayranı. Kimileri de makyaj ve boyanın mağlubu. Tabii yağmur yağıyor, boya dökülüyor, süs bozuluyor, gerçek çehre olanca netliğiyle meydana çıkıyor. Bu defa da “Vay sen böyle miydin?”gibilerden feryat başlıyor. Bundan sonrası iki tarafın da sızlanışı, feryat ve figanı şeklinde gelişiyor.

İşte bunun içindir ki, gençler tek başlarına karar vermemelidirler. Çünkü gençler hislerinin etkisinden kurtulamaz, denkliğin var olup olmadığını tespitte yanılabilirler.

Gerçi son söz yine kendilerinin olacaktır, bunda kimsenin şüphesi yoktur. Ama kendilerinin bilemeyecekleri, anlayamayacakları birtakım özellikleri tecrübe sahibi ana–babalar daha yakından tespit edip anlayabilirler. Öyle ise yaşlıları devreden çıkarmamalılar. Denklik var mı, yok mu, onların gözüyle de tespite çalışmalılar.

Zaten ana–babadan gizli evlilik hiçbir zaman tavsiye edilmez. İmam–ı Şafii’de, velilerin izni olmadan nikah yapılamaz. Hanefi’de ise, denklik olmadan nikah yapılmışsa ana–baba buna mani olabilir, müdahale hakkını kullanabilir.

Sonra Efendimiz (sav) de tavsiyede bulunmuş: “Nikahınınızı ilan edin, def çalarak da olsa etrafa duyurun.”buyurmuştur. Sözün özü, sonraki pişmanlık pahalıya patlamaktadır. Çünkü yaz bitince yapraklar dökülüyor, ağaçlar öz varlıklarıyla meydana çıkıyorlar. Meyvesiz ağaçlar ise sadece odun oluyorlar.

Ahmet Şahin

Eş Seçiminde Aile Önemli midir?

Mutlu bir yuva evlilik öncesi hazırlık ve uygun bir eş seçimi ile mümkün olmakta, bu da genç ve ailesinin aile yapısına etki eden faktörler ve aile içi iletişim konusunda bilinçli olmasını gerektirmektedir. Gençlerin bir kısmı eş seçiminde duygusallığı veya tahsil, meslek dindarlık gibi vasıfları ön plana almakta, eş adayının ailesine daha az önem vermektedirler.

Tahsil sırasında, işte veya eş dost arkadaş tavsiyesi ile tanışıp evlenme kararı aşamasına gelen bazı gençler çevrelerindekilerin sorduğu, “Ailesi nasıl?”sorusu karşısında “Ailesiyle evlenmiyorum ki, kendisiyle evleneceğim.”şeklinde tepki göstermekteler.

Bunda ailelerinin uygun görmesiyle eşlerinden beklentilerine ve duygularına hiç önem verilmeden baskıyla evlenen ve mutlu olamayan bazı büyüklerinin hayat hikayeleri olumsuz yönde etkili olmaktadır. Bazı gençler ise bu konuda daha duyarlı olup doğrusunu öğrenmeye çalışmakta, “Evleneceğim kişinin ailesi mutlulukta ne derece etkili?”şeklinde sorular sık sık karşımıza çıkmaktadır.

Ailesine yakın olan gençler ailelerin sık sık karşılaşacağını düşünerek bu konuda duyarlı olabiliyorlar. Fakat okuyup tahsil yapan ve ailesinde uzak yerlerde çalışan gençler ailelerin evlilikte çok da önemli olmadığını düşünmekteler. Halbuki eşlerin aileleri nişan, düğün töreni gibi törenlerde ve hazırlıkları sırasında ve doğum, hastalık vb. olaylarda daha sık karşılaşmakta ve problemler bu gibi durumlarda su yüzüne çıkmaktadır. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki her iki tarafın ailesi ne kadar sevgi ve saygıya dayanan bir iletişim içinde olursa kurulan yuva da o kadar huzur dolu oluyor.

Eş adayının ailesinin araştırılması, ailenin ahlaki durumu, dindar olup olmaması, sosyoekonomik durumu, sosyal ilişkileri, aile içi iletişim şekli, şiddete başvurma sıklığı, ailede boşanma oranı, ailede suça ve bağımlılıklara yatkınlık oranı, kalıtımsal hastalıkların sıklığı, ailenin parçalanmış aile olup olmaması, babanın başka bir şehir veya ülkede çalışıp çalışmaması gibi pek çok yönden önem arz etmektedir. Bu bilgilerin tek yönlü değerlendirilmemesi ve adayın kişilik durumuna göre göz önüne alınması gerekir.

Elbette ki her ailede bazı problemler olacak, travmalar yaşanacaktır. Önemli olan yaşanan problemlerin ve travmaların sıklığı ve onlarla başa çıkılma şeklidir. Her problem, her travma ailede stres katsayısını artırmakta ve aile içi iletişim şeklini etkilemektedir

Örnek olarak anne babanın boşanmış olması boşanma olayının kendinden çok kişinin anne–babasından duygusal olarak uzak olması ve model eksikliği bakımından evlilik hayatında sorunlara yol açabilmektedir. Bu durumda boşanmadan sonra çocukluğunda anne–babasıyla ne sıklıkta görüştü, maddi ve duygusal ihtiyaçları ne şekilde karşılandı, amca dayı gibi büyükler ne derecede ilgilendi gibi bilgiler kişinin kuracağı evlilik yuvasındaki riskler açısından önemlidir.

Buna benzer olarak kişinin anne veya babasından birinin küçük yaşta ölmesi de kişiliğin oluşumu ve aile yapısı ve çocuk yetiştirme tutumu açısından etkili olmaktadır. Bu durumda da ölüm olayından çok kişinin bakımının, sevgi, ilgi, disiplin ve model ihtiyacının ne şekilde karşılanmış olduğu önemlidir.

Bunlardan başka eş adayının baba mesleği, annesinin çalışıp çalışmaması, kardeş sayısı, tek çocuk olup olmaması, erken yaşlarda aile içinde ağır sorumluluklar yüklenip yüklenmemesi kültürel durum gibi durumlar da etkili olmaktadır. Aslında araştırmalar göstermektedir ki bilinçli bir duygusal tercih durumunda kişi daha çok kendisiyle ortak paydaları olan kişilere daha çok yakınlık duyduğundan denklik ve aile benzerliği konusunda pek sorun çıkmamaktadır. Zira insanın yetişmesinde ailesi büyük ölçüde etkili olduğundan makul ölçülerde anlaşabilen insanların aileleri de genelde anlaşabilmektedir. Fakat eğitim, çalışma vb. nedenlerle ailesinden ayrılan veya kişisel ve çevresel nedenlere bağlı olarak yaşama şeklinde değişiklik olan kişiler ailelerinden farklı bir duruş içinde olup inanç ve değerler sistemi ve tutumlar, hayata bakış açısından zamanla ailelerinden farklılaşabilmektedirler. Bu farklılık bazı bakımlardan yüzeysel kalırken bazı bakımlardan kişiliğe yansıyabilmektedir.

Eğer eşler kişilik olarak kendilerini geliştirebilmişlerse aile yapılarından gelen problemlere karşı birlikte duruş sergileyebiliyor ve streslerle daha kolay başa çıkabiliyorlar. Ailesinde olumsuz modeller gördüğü halde kendisini aşabilen geliştiren, güzel modeller bulup onlara uygun davranan, kompleksleri olmayan kişiler bu gruptakiler olmaktadır. Fakat stresin fazla olması durumunda bu kişiler bile zorlanabilmektedirler.

Kişilik yönünden eksikleri fazla olanlar kurdukları yuvada karşılaştıkları zorluklarla daha zor başa çıkabilmekte ve bu durumda aile yapısı ve ekonomik durum daha da etkili olmaktadır. Bu kişiler sosyal çevrede farklı davranırken aile içinde farklı olumsuz davranışlar içinde olabilmektedirler.. Bu da çocukluklarından itibaren gördükleri olumsuz modellere ve olumlu modelin eksikliğine bağlı olmaktadır. Bu sebeple eş seçiminde bilinçli bir duygusallıkla beraber dinimizde de tavsiye edildiği gibi istişare ile hareket edilip denkliğe de önem verilmesi insanlığın gelişimi ve ailelerimizin yapısının sağlam temeller üzerinde oturması açısından gerekmektedir.

Farika Teymur Artır

Hangi Akrabalarla Evlenilmez?

Kur’an-ı Kerîm’de hangi akrabalarla evlenilmeyeceği açıkça belirtilmiştir:”Size şunlarla evlenmeniz haram kılındı: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emzirmiş olan (süt) anneleriniz, süt anneden kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, kendileriyle birleştiğiniz kadınlarınızdan olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız. Eğer onlarla (anneleriyle) henüz birleşmemişseniz (annelerini bırakıp onlarla evlenmenizde) sizin üzerinize bir günah yoktur. Sizin sulbünüzden gelen oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi birarada (nikâh altında) toplamanız.”(Nisa, 4/23).

Dinimizde, kişinin amca oğlu (amca kızı), dayı oğlu (dayı kızı) gibi akrabalarıyla evlenmesinde bir sakınca yoktur. Peygamberimiz, kızı Hz Fatıma’yı amcasının oğlu olan Hz. Ali ile evlendirmiştir. Ayrıca halasının kızı Zeyneb ile kendisi evlenmiştir.

Tıbben kan uyuşmazlığı meselesi ayrı bir konudur. Her yakın akrabada bu uyuşmazlığa rastlanmaz. Tedbir olarak, evlenirken, akraba olsun olmasın gerekli tıbbî testler mutlaka yapılmalı ve uyuşmazlık varsa evlenilmemelidir.

Belirttiğiniz, “Küçüklükten beri bir arada yaşamakla tıpkı kardeş gibi olmaları”na gelince, bu, kişiden kişiye yöreden yöreye değişebilir. Birbirlerini daha iyi tanıdıkları için, bunu daha sağlam bir beraberliğe vesile görenler de olabilir. Bu, gerçekten bazı kimselerde duygusal bir engel oluşturuyorsa, böyle bir evliliğin bir izin olduğunu, mecburiyet olmadığını düşünüp evlenmeyebilirlerde.

Abdülaziz Hatip

Başarılı ve Becerikli Bir Ev Hanımı mısınız? (Hanımlara 13 Soru)

1 – Beyinizin fikrî seviyesine yakın mısınız? (………..)

Meselâ: Okuduğu gazeteyi, kitabı aynı ilgi ile okur, aynı seviyede anlar mısınız? Dinî ve fikrî mevzularda tartışabilir misiniz? Bir gazete haberi ve fıkra yazısı üzerinde isabetli yahut değil şeklinde karşılıklı fikir yürütebilir misiniz?

2 – Dinî mükellefiyetlerinizi yerine getiriyor, ibadetlerinizi ifâ ediyor musunuz? (………..)

Meselâ, namazlarınızı eksiksiz kılıyor, tesettür gibi dinî emirlere riâyet ediyor musunuz?

3 – Beyinizin misafirleri gelince sıkıntı ve bıkkınlık değil de sevinç ve memnuniyet duyuyor musunuz? (………..)

Yani, gelenleri memnun eden bir misafirperverlik gösterince beyinizin yanında itibarınız artacağını kabûl ediyor musunuz?

4 – Geceleri beyinizden sonra yatar, sabahları da ondan önce kalkar mısınız? (………..)

Meselâ, beyinizin yorgun düştüğü zamanlarda onu sabah namazına siz mi uyandırırsınız; beyiniz uyandığında sizi uyku mahmurluğunu atmış vaziyette mi görür?

5 – Yaramazlık yapan çocuğunuzu beyinizin yanında dövmemek için sabır gösterir misiniz? (………..)

Yani, başkasının yanında çocuk dövmenin o kimseye hakaret mânâsına geleceğini kabûl eder misiniz?

6 – Beyinizin işe gidiş saatini bildiğiniz için kahvaltıyı tam vaktinde hazırlayıp, onu gönderdikten sonra mı köşe bucak temizliğini yaparsınız?

7 – Beyinize giydireceğiniz elbise ve gömleklerin yaka kirlerine, düğme eksiğine ve cep deliklerine daha önceden bakar, onun haberi olmadan hazır hale getirir misiniz? (………..)

8 – Beyinizin sinirlendiğini anlayınca siz son derece anlayışlı ve sabırlı davranabilir misiniz? Bu öfke geçinceye kadar onu yatıştırıp, teskin etmek için özel bir gayret gösterir misiniz? (………..)

9 – Beyinizin hoşlanmadığı komşulardan siz de hoşlanmaz, gitmenizi istemediği yerlere gitmekten vazgeçer misiniz?

Yani, beyinizi üzünce siz de üzülür, memnun edince siz de memnuniyet duyar mısınız?

10 – İki gönül bir olursa samanlık saray olur, derler. Bu samanlığın saray olması için belli ölçüde bir mobilya ve ev döşemesinin şart olmadığına siz de kani olur musunuz? (………..)

11 – Beyinizin dindarlığı kuvvet buldukça hayatınızda da huzurun arttığını kabûl eder misiniz? (………..)

12 – Beyiniz işten gelirken kendinize bir çekidüzen vermek ihtiyacını duyar, ona karşı câzip görünmeye ehemmiyet verir misiniz? (………..)

13 – İş bölümü yaparak evin içindeki işleri sizin, dışındakileri de beyinizin yapması hususunda kesin anlaşmaya vardınız mı? Onun iş streslerine, bir de ev stresini eklemekten kaçınıyor musunuz?

Evet hanımefendiler, suallerimiz bunlar. Bu suallerden birinci ve ikincisinin değeri beşer puandır: Buna dikkat edin. Diğer sualler ise birer puan değerindedir.

Siz bunlardan kaçına evet, kaçına da hayır diyebilmektesiniz?

Eğer ilk iki suale evet diyebiliyorsanız tebrike şayânsınız. Birden on puan yükselmiş olursunuz.

Bu durumda:

1 – Puanların tamamı evetse, tam olarak kazandınız. Huzur duyabilirsiniz.

2 – Yarıdan fazlası evetse kendinizi yetişiyor sayabilirsiniz. Durum iyi.

3 – Yarısına evetse, sıradan bir kabiliyet ve kültür seviyeniz var.

4 – Yarıdan azına evet diyorsanız gayret göstermelisiniz, geri kaldığınız noktalarda çalışıp kendinizi yetiştirmenize ihtiyaç vardır.

Ahmet Şahin

Ehl-i Kitap bir kadınla boşanma durumunda çocuk kime ait olur?

Açıklama: Aldığı Hıristiyan kadını çıkan uyuşmazlık yüzünden bırakan Müslüman erkek, meydana gelmiş mâsum yavruyu ne yapacak, çocuk kime âit olacaktır?

Çocuk dâima ana – babadan hangisi hayırlı ise ona âit olur. Baba Müslümansa otomatikman babaya âit olur.

Lâkin anasız büyüyecek dereceye gelinceye kadar Hıristiyan anaya emanet olarak verilir. Baba masrafını çeker, ana da besleyip büyütür, anasız kendini idare edecek duruma gelince babanın yanına gelir.

Ahmet Şahin

Babalar Çocukları Arasında Ayrımcılık Yapabilir mi?

Bir baba yavruları arasında ayrımcılık yapmaz! Fıtratı böyle bir haksızlığa rıza gösteremez. Şayet gösteriyorsa akla gelebilir ki, ortada bir itaatsizlik ve kusur söz konusu ki, babanın fıtratını zorlamış, yapmaması gerekeni yaptıracak kadar iş kötüye gitmiş. Bence meselenin bu yanı öncelikle düşünülmeli, evlatlar kendilerini babanın malından mahrum ettiren kusur ve hatalarına bakmalılar:

Hangi kırıcı ve üzücü hallerimiz bizi böylesine bir ihmale maruz bıraktı acaba? demeliler.

Bu mühim noktayı böylece tespit ettikten sonra gelelim yavruları arasında ayrım yapan babanın durumuna. Bu babaya tarihî bir olayı hatırlatmak gerekiyor anlaşılan.

Ne midir bu tarihî olay? Buyurun birlikte okuyalım.

Sahabeden Beşir’in hanımı, oğlu Numan için babasından özel bir bağış istiyordu. Öteki hanımdan olan oğullardan ayrıca istiyordu bu bağışı. Nitekim beyini, razı da etti:

Şu sulak hurma bahçemi oğlum Numan’a bağışladım, dedi Beşir.

Ancak hanım böyle sağlam olmayan sözlü bir bağışa razı olmadı. Dedi ki:

Bu bağışı Rasûlullah’ın (sav) huzurunda yap, O’nu da şahit tut ki, bağışın sağlam olsun, itiraz edilmesin sonra.

Beşir, oğlunun elinden tutarak Rasûlullah (sav)’ın huzuruna girdi ve şöyle anlattı:

Ya Rasûlallah, bu Amre’den doğma oğlum Numan’a ben sulak hurma bahçemi bağışladım, siz de şahit olun.

Efendimiz (sav) hemen olayı tasdik edip de şahit olmadı.

Şöyle bir soru ile karşılık verdi bağış yapan babaya:

Senin başka çocukların da var mı?

Var efendim, başka kadınımdan olan çocuklarım da var!

Başka çocuklarının da olduğunu işiten Efendimiz (sav), Beşir’e oldukça ikaz edici bir karşılık vererek buyurdu ki:

Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında adaletten ayrılmayın. Birilerine verip birilerini mahrum bırakmayın!

Buhari’deki kayıtta deniyor ki:

Bu ikazdan sonra evine dönen Beşir, hanımına olayı aynen anlatıp yaptığı bağıştan vazgeçtiğini söyledi. Hanımı Amre de itiraz etmeyip haklı bularak özel bağış isteğinde ısrarlı olmayı terketti.

Konuyla ilgili şu hususlar da gözden kaçırılmamalıdır:

Bir baba, çocukları içinde zayıfları kollayabilir. Özürlü ve hasta olanlara özel bir hibe ve yardımda bulunabilir. Bu bir adaletsizlik sayılmaz. Belki kendini kurtarmış olana az, kurtarmakta zorlananlara da normal olarak fazla vermiş sayılır, adalete aykırılık arz etmez bu kollamalar.

Şu gerçek te unutulmamalıdır. Adil olmasa bile, mal sahibi malında tasarruf hakkına sahiptir. Bu hakkı elinden alınamaz.

Ahmet Şahin

Çocuk Doğmasına Mani Olmak İçin Çarelere Başvurmak Caiz midir?

Bu mevzuu kısaca özetleyecek olursak şu üç maddeyi iyi hatırlamamız gerekecektir:

1. Doğumun aslını teşkil eden çocuk çekirdeğinin ana rahmine düşmesine mani olmak. 2. Çocuk ana rahmine düştükten sonra (120) günlük olmadan aldırmak. 3. (120) günü doldurduktan sonra aldırmak.

Bu üç kısımdan birinci maddenin câiz olduğunu söylemekte hiçbir mahzur yoktur. Nitekim hem Hanefî, hem Şafiî, hem de Hanbelî mezhebleri azli câiz görmüşlerdir. Kadının da izni ile azlin câiz görülmesini, çocuk çekirdeğinin ana rahmine düşmesine mani olacak şeklinde anlamak mümkündür.

Bilindiği gibi azl, sperma’yı rahim içine düşürmeden, dışarıya atmak demektir. Bu türlü tatbikat, Resûlullah’ın zamanında sorulmuş, Hazret-i Resûlullah’ın yasaklamadığı, verdiği cevabından anlaşılmıştır. Demek ki, çocuğun ana rahmine düşmesine mani olacak usûl mahzurlu değildir. Yeter ki, bu hususta karı-koca müşterek hareket etsinler, kadın mani olmasın. Şafiî âlimleri bu hususta daha da geniş düşünmüş, kadın izin vermese de azlin câiz olabileceğini ifade etmişlerdir.

Zamanımızdaki tatbikatta azlin çeşitli şekilleri bahismevzu olmaktadır. Şekil ne olursa olsun câiz olan husus, spermanın rahme düşmesine mani olmak, çocuğun doğmasına sebep olacak suyun dışarıya atılmasını sağlamaktır. Kadın ve erkeğin kullandıkları hap ve âletler de çocuğun baştan teşekkülüne mani oluyorsa azil cümlesinden sayılabilir. Zira bunda bir varlığı yok etmek bahismevzu değildir. Belki teşekküle sebep olmaktan kaçınmak söz konusudur.

İkinci maddeye gelince: Bunun câiz olmadığını, ancak tatbik edildiği takdirde tam bir insan öldürmüş gibi cinayet sayılmayacağını da söylemek mümkündür. Zira cenin, henüz tam bir insan şeklini almamış, yüz yirmi günden önceki haliyle bir kan parçası halini muhafaza etmiştir. Bu itibarla, bu parçanın alınması, yahut düşürülmesi hukuken taziri gerektiren bir cezayı müstelzimdir. Ama normal insan öldürmüş derecesinde kıtal cezasını gerektirmez.

Üçüncü madde ise: Tam aksine bir kıtal cezasını mucibtir. Bu itibarla, ana rahminde (yüz yirmi) gününü tamamlamış bir cenin, normal bir insan gibi yaşama hakkına sahiptir. Hiçbir kimse bu cenini aldırma ve düşürme hakkına sahip olamaz. Sadece ananın hayatı tehlikeye düşerse kurtarmak için aldırmak câiz olabilir. Bunun dışında hiçbir bahane, dört aylığı bulmuş bir yavruyu öldürtemez, öldürürse normal insan öldürmüş gibi cezaya müstehak olmaktan kurtulamaz.

Demek oluyor ki, fazla çocuk sahibi olmak istemeyenler baştan çocuğun ana rahmine düşmesine mani olacak azil gibi tedbirlere başvururlarsa bu câizdir. Kadının rızasıyla yapılan böyle tedbirler mahzurlu değildir

Rahme düşmüş olan bir cenini (yüz yirmi) gün dolmadan aldırmak ise veballi olmakla beraber, katillik cezası gerektirmez. Tazir cezasıyla kurtulur. Tazir cezasını da hâkim takdir eder.

Yüz yirmi günü bulmuş cenini aldırmak, yahut düşürmek ise, tam bir insanı öldürmek gibi cezayı ve günahı mucib olacağından asla câiz olmaz, böyle bir cinayete kimse cesaret edemez.

Ahmet Şahin

Çocukların Ziyanlarını Veliler Öder mi?

Bunların ziyanlarını başkaları ödemekle mükellef olmaz. Zira hiçbir kimse bir başkasının ziyanına ortak olamaz. Kefil olmak bundan müstesna.

Ancak, çocukların kendilerine âit malları varsa beklenir, baliğ olduktan sonra yaptıkları ziyanları mallarından alınır.

Buna rağmen velisinin ödemesi çocuğu düşündürmek, böyle ziyanlara girmemek için bir ikaz ve ihtar mânâsını ifade etmesi bakımından münasip olacağı ifade edilmiştir.

Ahmet Şahin

Evlat, İş İçin Gurbete Çıkacak, Yahut Çalışmaya Gidecek Olsa, Ana-Baba İzin Vermeyebilir mi?

Ana-babanın gerçekten de evlât üzerinde hakkı çoktur. Bir evladın ilk işi onların rızalarını kazanmak, gönüllerini almaktır. Onları darıltarak hiçbir hayırlı iş yapılmaz, isabetli harekette bulunulmaz. Ancak bunun da bir haddi vardır elbette. Çalışmak, yahut okumak, yahut ta hacca gitmek gibi makul ve meşrû işlere ana-babanın izin vermemesi halinde duruma bakılır. Ana-babaya bakılacak kadar imkân hazırlanmış, evlada muhtaç olmayacak bir vasat temin edilmişse, mani olmaya hakları olmaz. Evlat gider. Şayet, evlat ana-babayı bakılacak halde bırakıyor, kendine muhtaç durumdan kurtarmadan gidiyorsa, izin vermeyebilirler. Bu takdirde evladın gitmeye de hakkı olmaz. Fetavây-ı Kâdıhan’da, çocuk kendini koruyamayacak şekilde küçük, yahut gösterişli, ya da başka bir durumdan dolayı gurbete çıkması mahzurlu ise, ana-baba ona mani olabilirler. Bu mahzurlar izale edildikten sonra, gidebilir, denmektedir. Baba saygıda, ana da hizmette öncelik arz eder. Bu bakımdan evlat babaya hürmette, anaya da hizmette kusur etmemeli, mümkün olduğu kadarıyla haklı da olsa onları kırmadan, darıltmadan isteğine yönelmelidir. Ahmet Şahin

Sakat Doğma İhtimali Olan Çocuk Aldırılabilir mi?

1– Meşru mazeretleri sebebiyle fazla çocuk sahibi olmak istemeyenler, en önce çocuğun teşekkülüne mani olacak tedbir alabilirler. Azille, ilaç alıp spiral kullanmakla teşekkülü önlemeye gayret edebilirler.. Bu ön tedbirlerde büyük bir vebal söz konusu değildir. Çünkü bir canlıyı öldürmek yoktur bu noktada. Bunlar, hamile kalmayı önleme tedbirleridir.

2– Hamile kalındığının farkına varılmışsa, yani çocuk çekirdeği oluşmuşsa, (artık aldırılamaz diyenlere mukabil) bir buçuk ayı geçmeden (fazla çocuk sahibi olmak istemeyen) mazeretliler aldırabilirler, diyenler de vardır. Buradaki vebal, fazla çocuk sahibi olmak istemeyenin mazeretlerinin ciddiyetiyle yakından ilgilidir. Mazereti ne kadar yerinde ve geçerli ise sorumluluk da o nispette azalacağı anlaşılmaktadır.

3– Bir buçuk yada en nihayet iki ayı geçmişse, artık bu cenin, hayata gelmek için yola çıkmış bir insan adayıdır. Annenin hayatı tehlikeye girmedikçe aldırılamaz!.

Ahmet Şahin

Evladın Çalışması Babasına mı Aittir?

Babasının yanında kalan çocuğun kazancı babasına âit olur. Ayrı bir servet sayılmaz. Nitekim bu sırada masrafı babası yapıp harcamaları da babanın kazancından yapıldığı gibi. Ancak, babayla ortaklık sözleşmesi yaparsa, kazancı bu konuşma ve sözleşmeye göre hüküm alabilir. Bundan sonra kazancımın şu kadarı ortak, şu kadarı da şahsıma âittir, gibi.. Böyle açık ve net bir sözleşme yapılmadığı müddetçe çocuğun baba yanındaki kazancı babaya âit olur, şahsına âit sayılmaz. Bununla beraber Peygamberimiz: Çocuklarınız arasında adaletli olunuz, buyurmuş, babaları çocuklarının hakkına karşı titiz olmaya çağırmıştır. Her ne kadar edep ve terbiye gereği ayrı birşey konuşulmamış da olsa babalar, çocuklarının alın terini düşünür, çalışma paylarını hesaba katar, haklarını verme gayretinde olurlar.

Ahmet Şahin

Kur’ân Ayetlerinde Çocuğun Değerinden Bahsediliyor mu?

Kur’ân-ı Kerîm, anne babaların evlatlarına karşı yaratılıştan ve içten gelen bir sevgi ve şefkat beslediklerini ifade etmektedir. Bu durum bazı ayetlerde çocuk kelimesi yerine, gözbebeği manasına gelen “kurratu ayn”tabirinin kullanılmasından anlaşıldığı gibi (1); Hz. Yusuf’un (as) kaybolması karşısında, Hz. Yakub’un (as) ona karşı duyduğu şefkat ve hasretten dolayı, gözlerinin kör olmasına sebep olan ağlayış ve ızdıraplarını dile getiren ayetlerden de (2) anlaşılabilir.

Küçük bir bebek iken Nil nehrine atılmak zorunda kalan Hz. Musa’nın (as) annesinin durumunu anlatan âyetler de (3), annenin çocuğa karşı duyduğu derin sevgi ve şefkatin etkileyici ifadeleridir.

Dünyada hoşa giden her çeşit güzellikten toplandığı yer olan ahiret ve cennet hayatında da çocukların varlığından bahsedilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm üç ayrı sûrede, saçılmış incilere benzetilen cennet çocuklarından bahsetmektedir. (4)

Kur’ân’da çocuğun insanlara sevimli gösterildiğinden bahsedilmiş (5), ancak müminlerin dikkatli olmaları gereği hatırlatılarak, mal ve çoluk-çocuğun, onları Allah’ı anmaktan alıkoymaması emredilmiştir. (6) Bir ayette ise, mal ve çocuklar bir fitne (imtihan vasıtası) olarak nitelendirilerek, gerçek mükâfatın Allah katında olduğuna dikkat çekilmiştir. (7)

Kur’ân’da direkt olarak çocuklardan bahseden ayetlerin sayısı 297’dir. Ancak çeşitli yönlerden çocukla alâkalı ayetlerin sayısı 342’yi bulmaktadır. Öte yandan çocukla ilgili en önemli kavramlardan biri olan terbiye (eğitim) fiilinden bahseden “Rabb”kelimesi ise, Kur’ân’da Allah isminden sonra en çok zikredilen bir kelime olup (8), 965 defa anılmıştır. (9)

Konumuz açısından Kur’ân’a bakıldığında, çeşitli âyetlerde yer alan baba-oğul ilişkilerinin tümünde, babanın oğula hitap tarzının her zaman şefkat ve merhamet ifadesi olan “Yavrucuğum, Oğulcuğum”şeklinde olduğu görülecektir.

Diğer kutsal kitaplarda (Tevrat, İncil) rastlanmayan bu hitap tarzının, İslâm’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok ayetlerinde yer alması dikkate değer bir konudur. Gerçekten, baba-evlât ilişkilerinde sevgi ve şefkat yüklü bu ifadelerin Kur’ân ayetleri aracılığı ile insanlara duyurulması bile-İs-lâm’ın çocuklara verdiği değeri belirtmesi bakımından-yeterlidir kanaatindeyiz.

M. Emin Ay

[1] Furkân, 25/4; Kasas, 28/9 [2] Yûsuf, 12/84-86 [3] Tâhâ, 20/40; Kasas, 28/10-11 [4] İnsan, 76/19; Vakıa, 56/17 [5] Âl-ilmrân,3/14 [6] Münâfıkûn, 63/9 [7] Teğâbun, 64/15 [8] M. Fuad Abdulbâki, Mu’cemu’l-Müfehres [9] Nevzat Ayasbeyoğlu, İslâmiyetin Eğitime Getirdiği Değerler, 16

Çocuğun Anne-Babasına Karşı Vazifeleri Nelerdir?

Çocuğun ana-babasına karşı vazifelerini şöyle özetleyebiliriz.

Allah ve Rasûlünden sonra en çok saygı ve hürmet duyacağımız kişiler, varlık sebebimiz olan ana-babalarımız olmalıdır.

Onlara ait vazifelerimizi severek yerine getirmeli, konuşurken dikkatli olmalı, kırıcı söz söylememeli, daima güler yüz, tatlı dille mukabele etmeliyiz. (fikirlerini beğenmesek bile)

Madden onları dilenci durumuna düşürmemeli, bakım evlerine bırakmamalı, ihtiyaçlarını karşılamalı, varsa vasiyetlerini yerine getirmeliyiz.

Gurbette iseler telefonla, mektupla hal hatırlarını sormalı, yer yer imkân oldukça ziyaretlerinde bulunmalı, hediyeler vermeli, vefat etmişler ise hayır duada bulunmalıyız.

Talebe isek iyi çalışmalı, masraflarını boşa çıkarmamalı, hayır dualarını almalıyız. Beddua alan nice evlatların perişan olup, felâketten felâkete sürüklendiklerini duymuşuzdur.

Yedi yıl felçli yatan bir ananın varlığının, evlâdı rahatsız ettiğini, evlâdın anasına eziyet ettiğini, neticede ananın bedduasıyla aynı yerde, aynı evde felç olan o evlâdın, anamın bedduası deyip deyip ağladığını, gözlerimle gördüm ve kulaklarımla duydum.

Unutmamak lâzımdır ki, ömrün olursa sen de ana-baba olacak, sen de ihtiyarlayacak, onların durumuna düşeceksin.

Dünyanın “etme bulursun”dünyası olduğu, kalbin bir köşesinde saklı bulunmalıdır.”Cennet, anaların ayakları altındadır.”(1) gibi mesajlara kulak verilir, hayata hakim kılınırsa dünyamız dahi cennetin bir köşesi haline gelebilir.

M. Ali Şengül

[1] el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ

Karı-Koca İlişkilerinde Saygı mı Önceliklidir Yoksa Sevgi mi?

Elbette her ikisi de. Bir yuvanın sevgiden eksik bir temel üzerine oturması düşünülemez. Tarafların hangi usul ile evlenirlerse evlensinler -görücü veya anlaşmalı- birbirlerine karşı sevgileri yok, zamanla oluşmadı veya kayboldu ise, o yuvanın huzur içinde devamı imkansızdır ya da imkansız denecek ölçüde zordur.

 Burada unutulmaması gerekli olan en önemli husus, tarafların birbirlerine karşı duydukları aşkın, sevginin kendiliğinden sürekli canlı kalan bir his olmadığı gerçeğidir. Onu sürekli kılabilmek iradî olarak yapacakları şeylerle karı-kocanın elindedir. Bakın Fethullah Gülen Hocaefendi onu ne güzel ifade eder; “Aşk vuslatla noktalanınca herşey durgunlaşmaya başlar, ateş söner, baraj boşalır, çığ da dağılır gider.”Öyleyse bu aşamada eşlere ciddi görevler düşmektedir. İşte bence saygı, hürmet bu noktada devreye girmelidir, girmek zorundadır. Çünkü tarafların birbirlerine, düşüncelerine, davranışlarına, saygı duyması, hürmet beslemesi ve onu bir şekilde hissettirmesi sevgiyi besleyen ana damardır.

Burada kabulü şart olan en temel nokta; kadın ve erkeğin gerek cinsiyetleri ve gerekse şahsiyet ve kimlikleri itibariyle farklı dünya görüşlerine, farklı önceliklere sahip olma keyfiyetidir. Herşeyden önce bu tabii bir olgu olarak kabul edilmelidir eşler tarafından. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız bütün düşünceler bu ön kabul üzerine kuruludur. Aksi bir anlayış özellikle günümüzde cennet bahçeleri olması gereken yuvayı rahatlıkla cehennem çukurlarına çevirecek hususiyete sahiptir.

Gel gör ki hakikat bu olmakla birlikte özellikle ataerkil ailelerde kadının farklı düşünce, istek, beklenti, dünya görüşüne sahip olmaması, onun kocasının istek ve arzuları içinde eriyip gitmesi gerektiği düşüncesi hakim. Ve bu hakimiyet devam ettiği müddetçe ailede ortak bir payda yakalamak zor oluyor.

Aslında sırf erkeklere haksızlık etmeyelim. Günümüzde bazı kadınlar kültürel etkileşimler sonucu, kocalarından görmek istemediği aynı tavrı rahatlıkla takınabilmekteler. Bu zihniyette olanlara göre koca, karısının esiri, onun istekleri, programı öncelikli hareket etmek zorunda. Kocanın aile dışı iş veya arkadaş çevresi ile sanki özel hayatı olamazmış gibi tavırlar. Her iki taraf için sıkıntılı bir durum. Evlilik eşlerin birbirine esir olması demek değildir ki!

En çok şikayet edilen hususlardan birisini örnek vererek konuyu açalım isterseniz; erkeklerin futbol hastalığı. Fanatizme dayanan ölçüdeki bir hastalığı ben de kabul etmiyor ve tedavisinin gerektiğine inanıyorum ama genelde erkeklerin futbola olan yoğun ilgileri herkesin malumu. Burada onların futbolla ilgilenmelerine, TV’den ya da stadyuma giderek maçları seyretme isteklerine -elbette aşırıya kaçmayan ölçülerde- kadınların saygı göstermesi gerekmektedir. Bu saygının göstergesi haftalık veya günlük programda kocanın maçları seyredebilecek zeminin hazırlanmasıdır. Aynı ölçülerde erkeğin de hanımının TV seyretme konusundaki önceliğine, tercihine saygı göstermesi gerekir. Eğer o, Türk filimlerinden veya bir TV dizisinden hoşlanıyorsa ona göre programlama yapılmalıdır. Aksi halde ikili dayatmalar, eşlerin tercihleri noktasında birbirlerine saygılarının kalktığının göstergesidir ve bu gereksiz bir huzursuzluğa davetiye anlamını taşır.

Yukarıda sevginin, aşkın kendiliğinden sürekli canlı kalabilen bir özelliğe sahip olmadığını ifade etmiştik. Pekala onu nasıl canlı tutacağız? Sorması kolay ama cevabı oldukça zor bu sorunun. Çünkü günümüzde kırılmaya yüz tutsa da hükümranlığını sürdüren ataerkil yapımız eşlerin birbirlerine sevgilerini belli eden tezahürler içine girmesine mani. Mesela, “Seni seviyorum” sözcüğünü ele alalım ve gerçekten mazinin derinliklerine doğru bir yolculuk yapalım. Mesela 50 yıllık evlisiniz, kaç defa eşinize “Seni seviyorum” dediniz veya kaç defa ondan bu cümleyi duydunuz? Halbuki Hz. Peygamber (sav) bir hadislerinde “Sizden birisi bir kardeşini severse, ona sevdiğini söylesin.” buyuruyor. Ortak paydanın sadece iman olduğu bir kişi ile olan münasebette bir davranış biçimi, örneği, modeli sunuyor Allah Rasulü bize bu hadislerinde, hatta emrediyor. Pekala bir değil, binlerce ortak paydanın bulunduğu evlilik hayatında eşler neden çekingen davranırlar birbirlerine. Utangaçlık mı? Elbette değil ve olmamalı. Herşeyden önce zirve seviyesinde paylaştıkları mahremiyet buna mani. Aile huzurunun önemli bir temelini teşkil etmesi ayrı bir gerekçe.

Sevginin tezahürü sayılan ikinci husus, hediye alma ve verme? Sahi eşinize en son ne zaman hediye almıştınız? Ya da ne zaman eve elinizde bir çiçek buketi ile gelmiştiniz? 5 yıl önce mi? Eşlerin birbirlerinden hediye, çiçek beklentileri içine girmesi doğru mu deyip kestirip atabilirsiniz. Ama bu bana göre fıtratı inkardır. Dikkat edin, bize ait olmayan bir kültürün uzantısını kabul etmeme demiyorum, çünkü hediyeleşme Hz. Peygamber’in ifadeleri ve uygulamaları ile insanların sevgi bağlarını artıran evrensel bir değerdir. Hediye şeklinin çiçek şekline bürünmesine batı kültürü deyip inkar edebilirsiniz. Kabul ettik diyelim, pekala çiçeğe hayır diyenler eşlerine bir şey aldı mı, alıyorlar mı? Kaldı ki çiçek ve çiçeğin sembolize ettiği değerler evrenseldir. Gül’ün İslam kültürü içindeki Hz. Peygamber ile olan ilişkisini düşünün lütfen.

Yukarıdaki ifadelerim sadece erkeklere hitap ediyor şeklinde algılanmamalı. Kadınlar da bunun muhatabıdır. Çeşitli vesilelerle karşılıklı hediyeleşmeler her iki tarafın birbirlerine karşı besledikleri sevgi hissini artıracak ve sürekli canlı kılacak unsurlardan birisidir.

Hasılı, öncelik-sonralık sıralaması yapmak istemem sevgi ve saygı arasında. Ama illa yapılması gerekiyorsa, saygıya, sevgiyi de besleyen bir damar olması açısından önceliğin verilmesi gerektiğine inanıyorum.

Ahmet Kurucan

Ailenin Sıhhatli ve Dengeli Olmasının Çocuk Açısından Öneminden Bahseder misiniz?

1) Anne-baba, birbirlerine karşı hak ve vazifelerinde, münasebet ve davranışlarında tam açıklık ve uyum içinde bulunmalıdırlar. Anne-babanın, birbirlerine karşı her müspet tutum ve davranışı, çocukların irfan dağarcığına atılmış eşsiz bir elmas mâhiyetindedir. Mevsimi geldiği zaman çocuk, dağarcığı açar; elması çıkarır ve değerlendirir. Aksine, ebeveynin her huysuzluğu da, onların masum dimağlarında simsiyah bir çizgi olarak kalır gider. Onları menfi tanıtan ve küçük gösteren siyah bir çizgi…

2) Aile fertleri behemehal bir reisin etrafında toplanmalı ve onu o hâneye ait bütün işlerde mercî kabul etmelidirler. Böyle bir davranış, yuvada itaat düşüncesinin yerleşmesine, birlik ve düzenin teessüsüne yardımcı olur.

3) Hânenin reisi, bütün aile fertlerine ve bilhâssa küçüklere karşı, mülâyim, lütufkâr, onların hizmetinde ve onları sevindirecek davranışlar içinde bulunmalıdır. Reisin, kendine düşen mükellefiyetleri bihakkın yerine getirmesi, ona karşı aile fertlerini yumuşatacağı gibi, onun idarî işlerini de bir hayli kolaylaştıracaktır.

4) Aile reisi, örf ve âdetler gereğince ve imkânları nispetinde, onlara hediyeler almalı ve alamadığı zamanda, neden almadığını, onların içinde herhangi bir kuşkuya meydan bırakmayacak şekilde izah etmelidir. Yoksa, onlardan bazılarının içinde, büyüme istidadını gösteren bu rahatsızlık, onulmaz bir ailevî hastalığa dönüşebilir.

5) Reisin, eve ait bazı işlerde, hanımına ve çocuklarına yardımcı olması, her ne kadar, kendine ait işlerin yanında bir külfet ise de, her an aile içindeki ağırlığını koruması ve istikbâlin yuvalarını kuracak olan çocuklara ders verilmesi bakımından oldukça mühimdir.

6) Aile fertleri, birbirlerine karşı çok saygılı ve terbiyeli davranmalıdırlar. Böyle hareket, ister istemez çocuklara da tesir eder ve onların dışa karşı münasebetlerini seviyeli kılar. Bundan başka, sıra onlara geldiği zaman, onlar da teşkil ettikleri hânelerde birbirlerine karşı kibâr ve efendi olmağa çalışırlar. Daha çocukluk çağlarında, kalp ve ruhlarına yerleştirilen bir hususu, hayata intikal ettirirken, riyâ ve suniliğe girdiklerini iddia etmeye de imkân yoktur.

7) Anne-baba, kendi anne ve babalarına karşı gösterecekleri hürmet ve tazim, çocuklar için en büyük terbiye dersi olacaktır. Modern yuva, dede ve neneye kendi içinde barınma hakkı tanımadığı için, günümüzün çocukları bu noktada talihsiz ve nasipsiz sayılırlar.

Keşke yuvalarımızı, onları da barındıracak şekilde ayarlayıp, dede ve neneler torunlarını sevme imkânını, kendimize de, anne ve babalarımıza hizmet etme zemini hazırlayabilseydik. Heyhat! Bir tarafta, bakım-görüme muhtaç ve çocuk sevgisine susamış dedeler ve neneler; beri tarafta da bütün hayatı tek başına omuzlamaya çalışan toy babalar ve görüp gözetilmeden mahrum bedbaht yavrular… Şurası bir kere daha hatırlanmalıdır ki, yuvanın emniyet ve huzur verici olması, içinde teâtî edilen karşılıklı his alış verişine bağlıdır. Büyükler, sevecek ve şefkat edecek; küçükler de hürmet ve saygıda bulunacaklar… Ana-baba, hep sever ve şefkat eder, çocuk ise, daha ziyade bir vazife ve mükellefiyet şuuru içinde, ebeveynine hürmetli ve saygılı olmağa çalışır. İnsanda hizmet ve vazife şuurunun gelişmesi, uzun temrinlere (egzersiz) bağlıdır. Çocuk, elli defa, baba ve anneye, nasıl itaat ve hürmet edilmesi lazım geldiğini görmelidir ki, onu kavrasın, hazmetsin ve yaşayabilsin. Yoksa, pratiği olmayan mücerret telkinlerle, beklenen neticeyi almak oldukça zor; belki de bazı ahvalde imkânsızdır.

Denebilir ki; herkesin kendi büyüklerini yanında bulundurması, bulunduranların da bu işin devamını temin etmeleri bir hayli müşküldür. Hususiyle günümüzdeki hayat şartları, aile fertlerinin, ayrı ayrı yerlerde yaşamalarını mecburi kılmaktadır. Bu ise, arzu edilen stilde bir yuvanın teessüs ve devamına mâni gibi görünmektedir.

Bunlar bir bakıma doğru olsa bile, ideâl yuvanın kurulmasını imkânsız kılacak mahiyette sebepler değillerdir. Neden, sene, belli bölümlere ayrılarak, her bölüm, aile fertlerinden birine tahsis edilip onunla geçirilmesin! Her mevsimin, aile fertlerinden birinin yanında geçirilmesi pekâla mümkündür.!

Bence, çocuğun ruhuna duyurmayı tasarladığımız şeyleri, ona duyurmak için, icabında, Çin’den, Maçinden dede ve nene ithâl etmek gerekse dahi, bundan geri kalınmamalıdır. Evet, çocuğu doyurmak ve tatmin etmek için her şey, ama meşru olan her şey, mutlaka yapılmalıdır. Aksi halde o, evde bulamadığı şeyleri sokakta arayacaktır. Bu ise, aile reisinin işini bütün bütün zorlaştıracaktır. Zorlaştırması bir tarafa, çocukların tamamen ele avuca gelmez birer azgın olmasını netice verecektir. Bir kere düşünün, evin içinde çocuğunu tatmin edememiş, kendine bağlayamamış baba, ona sahip çıkmak için, sokakla da boğuşma mecburiyetinde kalmıştır.

Keşke, çocuğu uslandırmak ve insan kılmak için, gerekli olan her şeyi onun yatağının başına kadar getirebilseydik de, sokaklarda, endişeli nazarlarla arkalarından koşturup durma mecburiyetinde kalmasaydık!

8) Yuva içindeki bütün işler ve bilhassa çocuğun bakım ve görümüyle alâkalı olanları, önceden tanzim edilip, sonra bir program altında yürütülmelidir. Bu hususta hülâsa olarak şunlar söylenebilir:

a) Yatıp kalkma ve yeme içmenin düzene sokulması. b) Okuma, düşünme, çalışma ve çocuklarla meşgul olma saatlerinin tanzim edilmesi. c) Çocuğun, mektep, sokak ve arkadaşlarıyla geçirdiği zamanlardaki durumunu tetkîke sarf edilecek vaktin belirlenmesi.

Yiyip içme ve yatıp kalkma düzene konmamış bir hânede, ne bugün, ne de yarın verimli çalışmadan, istirahat ve sıhhatten bahsetmeye imkân yoktur. Evet, fertleri, vakitli vakitsiz yatıp kalkan bir ailede, istirahat saatleriyle meşguliyet saatleri iç içe girdiği için, hem istirâhat bozulmuş olur hem de çalışmalar neticesiz ve semeresiz kalır. Birinin yatma saatini öbürü; berikinin çalışma saatini de diğeri ihlâl edince, o hânede hiçbir şey yapmaya imkân kalmaz…

Bu bakımdan, çocukların, kendilerine en uygun saatte yatırılmaları; soğuk-sıcak hisaba katılarak, münasip vakitlerde dışarıya çıkarılmaları ve her gün onlarla meşgul olmaya tahsis edilen saatlerin, onların yanında ve onların terbiyesinde geçirilmesi elzemdir.

Onlara karşı muvaffak olmanın çok mühim bir yolu, sevgi, disiplin ve prensip üçlüsünden meydana gelmektedir. Bu yol, insanlara kadar uzanan, kâinât çapındaki ilahî ahlâk ve fıtrat yoludur. Bu itibarla, bu yolda yürüyen anne ve babalar rahat ve emniyetli, toplum da mesut ve huzurludur.

M. Fethullah Gülen

İslam’da Kadının Sözü Dinlenmez mi? Hep Erkeğin Dediği mi Olur?

– İslam’da kadının sözünü kimse dinlemez. Hep erkeğin dediği olur. Kadınınki asla!

Evet, yaygın olan kanaat böyle. Yaşanmış gerçekler nasıl acaba? Buyurun yaşanmış tarihî bir gerçeğe bakalım. Bakalım da İslam’da kadın sözünü dinletebiliyor mu, hatta isterse kendini nikahlı kocasından dahi boşatabiliyor mu, bir görelim.

Medineli Sabit bin Kays, sahabenin ileri gelenlerindendi. Efendimiz’e (sav) hizmetten asla geri kalmaz, sözünden ise bir an olsun dışarı çıkmazdı. Efendimiz de onu çok severdi. Hatta bir küçük hatası yüzünden aşırı üzüntüye kapılan Sabit’i teselli ederek “Sabit cennetliklerdendir.”buyurmuştu.

İşte bu Sabit’in aile içi bir sıkıntısı vardı.

Hanımı Cemile, Sabit’e bir türlü ısınamamış onu sevememiş, içindeki ilgisizliği yenip de bir gün olsun sevgiyle muhatap olamamıştı.

Cemile bir kadın olarak iç dünyasındaki bu fırtınayı kime anlatabilirdi? Kendisini kim dinlerdi? İslam’da kadın dinlenir miydi? Önceki devirde kadının söz hakkı yoktu çünkü.

Cemile tereddütler içerisinde doğruca Efendimiz (sav) Hazretleri’nin huzuruna girdi, olanca cesaretini toplayarak kimselere açamadığı iç dünyasını Efendimiz’e açtı.

– Ya Resulallah, dedi, beyimin İslamî yaşayışına diyeceğim yoktur. Ahlakından da şikayetçi değilim. Lakin ben onu bir türlü sevemedim. Bu halimle ona isyan etmekten, acı bir karşılık verip kötü bir sonuca düşmekten korkuyorum. Söyleseniz de beni boşasa, kendisini sevmeyen bir hanımı zorla tutan adam durumuna girmese, ben de dinime zarar verecek bir itaatsizliğe doğru kaymasam!.

Efendimiz, iç dünyasını anlatan Cemile’yi tepkiyle değil ilgiyle dinledi. Bir hanımı sevemediği erkekle bir arada kalmaya mecbur etmeyi zaten münasip de bulmuyordu. Ancak beyi ne diyecekti? Boşamak istemezse zorla boşayacaksın da denemezdi. Bir de onu dinlemek gerekirdi. Nitekim öyle de yaptı. Cemile’nin duygularını, düşüncelerini aynen Sabit’e aktararak onu da dinledi.

Anlaşılan Sabit, Cemile’yi seviyordu. Ama Cemile’nin kendisini aynı sıcaklıkta sevmediğini, tek taraflı sevginin mutluluk getirmeyeceğini de biliyordu. Nasıl bir çare bulunabilirdi?

Düşünmeye başladı. Gözlerini diktiği sabit noktadan başını kaldırıp dedi ki:

– Ya Resulallah, Cemile’ye nikahta en değerli bahçemi mehir olarak verdim. Bunca değerli serveti verdiğim kadını bir anda nasıl boşayabilirim? Üstelik benim öyle başka bahçem de yoktur!

Efendimiz (sav), Sabit’in yaklaşımını öğrenmiş oldu.

Cemile’ye bu defa sorusunu şöyle sordu:

– Sabit seni boşayacak olsa nikah sırasında aldığın mehri iade eder misin? Böylece sen mehrini verip nikahını almış olursun, Sabit de nikahını verip bahçesini almış olur. İki taraf da bir şey verirken bir şeyler almış sayılarak mağduriyetlerinizi gidermiş sayılırsınız. Teselli tarafınız olur.

Cemile buna hemen razı oldu. Kocasının nikah sırasında kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi “Memnuniyetle iade ediyorum.”dedi. Sabit de “Öyle ise ben de nikahını aynı memnuniyetle iade ediyor, bu andan itibaren boşamış bulunuyorum, özgürdür.”dedi.

Taraflar böylece bir şey verirken bir şey de aldıklarından helalleşerek ayrılmış oldular.

Bu olay üzerine Bakara Suresi’nin 229. ayeti nazil oldu. Ayet–i kerime anlaşmayı iptal etmiyor, hatta ortak aile hayatını sürdürme sevgisi yok olunca, hanımın aldığı mehri verip de nikahını almasını meşru görüyor; ancak erkeğin fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda mal istememesini de tavsiye ediyordu.

Bu hadise üzerine fıkıhta hüküm şöyle tespit edildi:

– Kadın ayrılmak istediği beyine bir şeyler vererek kendini boşatabilir! Yeter ki beyi fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda haksız mal isteğinde bulunmasın.

Şimdi siz söyleyin. İslam’da kadın dinleniyor mu, dinlenmiyor mu? Bu olaya bakılırsa o kadar dinleniyor ki, kendisini seven kocasını dahi kendisi sevmediği için boşatabiliyor, istediği ayrılığı sağlayıp özgürlüğüne kavuşabiliyor. Bugünün kadını da böyle dinleniyor, o da aynı şekilde hemen özgürlüğüne kavuşabiliyor mu?

Ahmet Şahin

Çocukluk ve Gençlik Devrelerinin Ehemmiyetinden Bahseder misiniz?

İnsan ömrü içerisinde terbiye bakımından en mühim safha bulûğ devresine kadar olan çocukluk safhasıdır. Terbiyecilerin, ahlâkî terbiyenin burada sona ereceğini söylediklerini kaydetmiştik. Sünnette de aynı hususun teyid edildiğini görmekteyiz. Hz. Peygamber: “Hayır âdettir, şer ise husumettir…”buyurmaktadır. Sarihler bunu: “Hayır, insan fıtratına muvafık düşmekle aklın hoş karşılayacağı, şer ise fıtrata muvafık olmadığından aklın çirkin bulacağı”şeklinde izah ederler, İbn-i Mes’ud, kalb tarafından kolaylıkla ve memnuniyetle kabul edilecek olan hayrın müstemir (sabit ve devamlı) bir vasıf olabilmesi için, alışkanlığın da şart olduğunu belirtir: “Hayra alışın, zira hayır âdet (ve alışkanlık) ile kaimdir.”Hayırla, dînen emredilen farz, vacip, nafile, mendûb, müstehab vs. nevinden her çeşit ibâdet, edeb, güzel ahlâk vs. ifade edilmekte olduğuna göre, bütün bunlara “tecrübe ve meşakkatle alışmak gerekmektedir; ne aklı tevkif ne de fıtrata (tab’a) inkıyadla ulaşılamaz.”

Sünnet, hayra alışkanlık için en iyi zamanın çocukluk ve gençlik devresi olduğunu söyler: “İlmi gençken öğrenen, sanki taş üzerine nakşetmiş gibidir. Büyüdüğü zaman öğrenen ise, sanki su yüzüne yazı yazmış gibidir.”Bu sebeple Kur*ân da bu yaşta öğrenilmelidir. “Kim Kufan’ı gençliğinde öğrenirse, onu etine ve kanma mezcetmiş olur, büyüdüğü zaman öğrenen elinden çabuk kaçırır…”

Küçüklükte öğrenilen ve alışılan şeylerin bir nevi meleke durumuna geçerek hayat boyu ferde müessir olacağı için Hz. Peygamber, çocuklara farz olmadığı halde, namaz, oruç, hac gibi bütün ibadetlerin alıştırılması, hattâ namaz misalinde olduğu gibi, cebrî bir tarzda alıştırılmasın! istemiştir. Hz. Peygamber (sav)’in bu çeşit emirlerindeki eğitme ve alıştırma maksadını nazara almadan “farz olmayan bir şey için on yaşındaki çocuğun dövülmesini emreden hadîsler mensûhtur”diyen Beyhakî, son derece şâzz bir yol tutmuş oluyor. Hükemâ ve terbiyeciler “Çocukların meşguliyette boğulup, akıllarının dağılmasından önce, terbiye ve te’dîb edilmesi”zaruretinde müttefiktirler ve “çocuğunu küçükten terbiye eden, büyüyünce ondan memnun kalır”demişlerdir. ihvânu’s-Safâ risalelerinde şöyle bir izah yapılır: “Bil ki: Fikirde herhangi bir ilim veya itikâd hasıl olmazdan önce o tıpkı boş beyaz bir kâğıt gibidir, ne hak, ne batıl hiç bir şey yoktur. Buraya bir şey yazılınca mekanı işgal ederek arkadan bir başka şeyin yazılmasına mani olur, bunun silinmesi de kolay olmaz. Kişilerin efkârı da böyledir, hak olsun, batıl olsun herhangi bir ilim, itikâd veya âdet, ilk defa yerleşme şansını elde etti mi onun çıkarılması zor olur… Onlarla uğraşma veya tedricî hareket et, bütün gücünle gençleri ele al, onlarla meşgul ol.”

Prof. Dr. İbrahim Canan

Çocuğa Karşı Vazifelerimiz Nelerdir?

Terbiye Vasatı Hazırlama

Çocuklarımızın mükemmel yetiştirilebilmesi için vasatın da mükemmel olması şarttır. Evet, her çocuk ortama göre şekillenir ve bir manada o, ortamın çocuğu sayılır. Unsurların başında yuva gelir. Sâniyen mektep, sâlisen arkadaş ve dost çevresi, râbian ders mütalaa arkadaşlığı gelir. Hayat-ı içtimaiyede, terzi dükkanı, marangoz atelyesi, ütücü dükkanı, elbise temizleme merkezi ve diğer iş alanlarını da zikredebiliriz. Siz çocuğun gezip-tozacağı bu vasatı, iyi belirleyememiş, onun insiyaklarını bu istikamette geliştirememiş iseniz, çocuğunuzun bir gün mutlaka her hangi bir virüs kapması kaçınılmazdır. Evet bu çocuk, vasat bozuk olduğu takdirde bir gün katiyen bozulacaktır. Onun için vasatı, hanenizden başlamak suretiyle, yolun her menzilinde ve hayatın her ünitesinde çocuğun mükemmel yetişmesine müsait hale getirmelisiniz; getirmelisiniz ki, olan olduktan sonra zamanı geriye işletip durumu düzeltmemiz mümkün değildir.

Haram Lokma Yedirmeme

Çocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helal ve meşrû rızıkla beslenmesi de fevkalade önemlidir. Katiyen bilmeliyiz ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir “olgu”olarak –muvakkaten dahi olsa- çocuğa da aksettiği çok görülen vakalardandır.

Damarlarındaki bir parça haram yada şu şekilde bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne –aynı şeyler hanımınız için de sözkonusudur- o çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Kem Nazarlara Karşı Koruma

Çocuk dünyaya geldikten sonra, gıdasına, bakımına, görümüne dikkat ettiğimiz gibi, onun kem ve hâin nazarlardan korunması da çok önemlidir.

Mesela, duyguları kirli, düşünceleri kirli, tavırları kirli, sözleri kirli mücrim ve günahkâr gözlerin ifraz ettiği şerârelerle, o çocuğun ince bir kısım duygularının dumura uğrayabileceği mutlaka hesaba katılmalıdır.

Bütün bu hususlar, Allah’la (cc) dinle, aranızdaki münasebetlerin ifadesi olarak, çocuğumuza karşı yapmamız gereken vazifeler cümlesindendir. Bu vazifeleri titizlikle yerine getirirsek, melekler gibi bir toplum haline gelebiliriz.

Aile Ortamını Düzenleme

Hadis-i şerifte; “Çocuğun ilk söyleyeceği söz Allah (cc) olmalıdır”buyuruluyor. Çocuk anne-baba dediği aynı anda, hatta ondan da evvel Allah (cc) demelidir. Bir evde, Allah’a (cc) karşı saygı var ise ve sıkça Allah’tan (cc) bahsediliyorsa, çocuğa diyeceği şeyi dedirtme konusunda hedefe kilitlenmiş sayılırız. Evet bir evde, Allah (cc) denilip rükua ve secdeye gidiliyor, Allah (cc) denildiğinde ayakların bağı çözülüyorsa çocuğun ilk kelimesinin “Allah (cc)”olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde her şey yörüngesinde sayılır.

Ayrıca çocuk yaş itibariyle belli bir seviyeye geldiğinde başkalarının yanında yapmaktan çekindiğimiz şeyler onun yanında yapılmamalıdır. Biz çocuğun bazı şeyleri anlamadığını sanırız. Halbuki o, iki yaşında da olsa, evet dünyaya açılmış bu gözler, bu bâkir nazar, bu saf fikir, etrafında cereyan eden hadiseleri fotoğraf makinası gibi kaydeder ve zamanla zihinde kaydedilen bu şeyler şuur altına iner ve pusuya yatarlar. Netice itibariyle sizin ciddiyet ve değerinize dokunan her söz ve davranış onların nazarında kredinizi olumsuz şekilde etkileyecektir. Eğer onların yanında daima aziz, âbid, zâhid, ağır başlı bilinip tanınmak istiyorsanız, başkalarının yanında sizi, basit insanlar seviyesine düşürecek davranışları onların yanında da yapmamalısınız.

Muhabbetin Dozunu Ayarlama

Cenab-ı hak bir çocuk ihsan edince, -Kur’ân’ın bir ayetinde de ifade edildiği gibi- bütün kalbimizle ve sınırsız bir muhabbetle ona yönelerek –hâşâ ve kellâ- Allah’ı (cc) sevme ölçüsünde bir alaka ifratına da girmemeliyiz.

Allah (cc), nazarında bu, bir nevi şirk sayılabilir. Evet, doğrudan doğruya evlat sevgisine inhimak edip Allah’ı (cc) unutmanın bir şirk olduğu şüphesizdir. Ayrıca, bir yönüyle çocuğa karşı sizi böyle hesapsız hareketlere sevk edecek derecede bir sevgi de zararlıdır. İşte Allah (cc) nezdinde memnû’ olan sevgi de bu olsa gerek. Allah’a (cc) karşı göstereceğiniz muhabbeti, herhangi bir fâniye tevcih ettiğinizde o sevgi bazen gayretullaha dokunabilir.

Evet şu hususlardan ötürü sevgide i’tidal çok önemlidir.

1) Gönüllerin sultanı Allah’tır (cc). Gönülde O’nun muhabbetinin yerini hiçbir muhabbet almamalıdır.

2) Kat’iyen bilmeliyiz ki, bu yavru, Allah’ın (cc) bize bir emanetidir. Bizim o yavruya duyduğumuz sevgi ve alaka, o emanetin bakım ve görümü için verilmiş bir avans ve bir teşvik primidir. Evet, sizin o yavruya karşı sevginiz, sadece Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın (cc) bir hediyesidir ve Allah’ın (cc) size tevdi ettiği o emanete kusursuz bakmanız için verilmiştir.

Güzel Örnek Olma

Yetiştirme durumunda olduğumuz çocuklarımıza karşı duygularımız, düşüncelerimiz, sözlerimiz, kalbî hayatımız, davranışlarımız hep örnek olma hedefine bağlanmalıdır. Evet onların mükemmel şekilde yetişmesini istiyorsak, bu hususa fevkalade dikkat etmek zorundayız. Mesela, onların namaz kılmalarını arzu ediyorsak, namazı gözlerinin önünde kemal-i ihtimam ile eda etmeli, Allah’a karşı edebin sınırları konusunda tavrımızı ortaya koymalıyız. Hep doğru söylemeli ve yalandan uzak olmalıyız. Onların uygunsuz söz söylemelerini arzu etmiyorsak, o evin içinde, uygunsuz hiçbir söz söylenmemeli ve onların hafıza lûgatlarına uygunsuz kelimeler katiyen yazılmamalıdır. Aziz olmalarını, namuslu yaşamalarını, ırzımız kadar başkalarının ırzına, namusuna karşı hassas olmalarını düşünüyorsak, aynı vaziyetin o evin içinde yaşanmasını sağlamalı ve bu işin ilk kahramanları biz olmalıyız.

Kur’ân-ı Kerim okumalarını, Kur’ân’ın hakikatlerine aşina olmalarını istiyorsak, o evin içinde sabah akşam, hem de onların duyacağı şekilde Kur’ân müzakere etmeli, Kur’ân’ın o mualla mevkiine ihtiram göstermeliyiz ki, onları çelişkiye itmeyelim.

Binaenaleyh söz, duygu, kalbî heyecanlar ve davranışlar evde en müessir talim esaslarıdırlar ve mutlaka değerlendirilmelidirler. Yoksa meseleyi sadece, başkasına havale ederek “şuna bir şeyler anlatın”demeye bağlarsanız çocuğa hiçbir şey anlatamazsınız. Çocuklara Kadirşinaslık Hissi ve Allah (cc) Sevgisi Kazandırma

Bilindiği üzere çocuk, ilkokul devresine, belki onu da aşacak daha ileri ve seviyeye kadar ibadet ü taatle mükellef değildir. Binaenaleyh, o, bu dönemde namazında, orucunda ve sair dinî vecibelerinde yaptığı kusurlardan ötürü tedip edilmez; edilmemeli ve hele asla itap görmemelisidir.

Ancak, şu da bilinmelidir ki, henüz mükellef olmadığı bu devrede, ona anlattığımız şeylerin hiç birisi, ömür boyu onun hatırından, kafasından, kalbinden çıkmayacaktır. Onlara karşı kadirşinaslığımız da bu ölçüde pekiştirilmesi gereken bir husustur. Evet, çocuklarımızın kadirşinas olmalarına dikkat etmemiz çok önemlidir. Onlar, kendilerine gelen ihsanları bilmeli, nimet karşısında Allah’a (cc) da insanlara da mutlaka teşekkür etmelidirler. Kadirşinaslık hissi, sonraları daha da derinleşerek Allah’ın (cc) nimetleri karşısında onu, hep hamd ü sena eden biri ve insanlardan gördüğü iyilikler karşısında da tam bir kadirşinas haline getirecektir. Evet, çocuklarımızda iyilik etme ve iyilik bilme duygularını geliştirerek onları birer sarraf gibi cevâhir kadrini bilir hale getirip Mabud-u Mutlak’ı bütün cemâlî ve celâlî tecellileriyle kafalarına yerleştirme mecburiyetindeyiz. Nihayet o, yer yer Allah (cc) büyüktür dediği gibi, insanların ihsanları karşısında da kadirşinas davranacaktır. Hatta zamanla kadirşinaslık, onun karakteri haline gelecektir ve böylece her nimet karşısında içinden gelerek “teşekkür ederim”diyebilecektir.

Bu konuyla alakalı diğer bir husus da, çocuğumuza, nimetleriyle bizi perverde eden Allah (cc) şefkatinin, Rahmâniyetinin ve Rahîmiyetinin anlatılmasıdır. Allah’ın (cc) bizi bizi nasıl beslediğini, baktığını, büyüttüğünün, bize nasıl sevgi verdiğini anlatacak ve “O (cc) çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belalardan muhafaza, himaye ve vikaye eder”diyerek çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissini coşturmalıyız. Hatta en küçük yavruların, dahası haşeratın, Allah’ın (cc) şefkatiyle, re’fetiyle, rahmetiyle beslendiğini uygun bir dille ona anlatarak Rabbiyle münasebetini sağlama bağlamalıyız.

Böylece, o çocuğun zihninde, bütünüyle kâinatlar Rahmân ve Râhim isimlerini tilavet eden varlıklar halinde tecessüm etmeye başlayacaktır ki, o evin içindeki bütün nimetlerin bir sahibi olduğu duyulup hissedilecek o nimetlere karşı onların o inkişaf etme vetiresindeki vicdanları şükür tezgahı gibi işleyecektir.

Ancak, bütün hu hususlarda ona, yaşına göre hitap edilmelidir, mesela: “O vermezse nar ağacı nar vermez. O sahip olmasa hayvanların memelerinden süt akmaz. O’nun rahmeti olmasa gökten bir damla yağmur düşmez. O merhamet etmezse yerde bir not bitmez. O istemezse biz konuşmayız. O gördürmezse biz göremeyiz. O duyurmazsa biz duyamayız. O çalıştırmazsa ağzımız ıslanmaz, midemiz çalışmaz, böbrekler iş görmez.. evet bütün bunların sahibi O’dur evlâdım.. biz yapmadık bunları, her şey O’ndandır ve O’nun gözetimindedir. Öyleyse evlâdım, bu nimetleri bize veren, bunları böyle hazırlayan Allah’a (cc) karşı içimiz sevgiyle dolup taşarsa, O da bunları artıracaktır. Ama eğer nankörlük edersek, O da nimetlerini ya kesecek, ya da onlardan istifade etme imkanını elimizden alacaktır”diyecek, sürekli rehabilitasyonda bulunacağız.

Evet, bütün bunları hem davranışlarımızla, hem sözlerimizle, hem bakışlarımızla, hem de bütün heyecanlarımızla, bir hatip gibi ona duyurmaya çalışacağız.

Lisân-ı Hâl ile Anlatma

Terbiye ve ta’lim adına yapılan işlerin en tesirlisi davranışlarla ifade edilenidir. Evde hayatı uygunca tanzim etmen, çocuklara bir fikir verme bakamından önemi münakaşa edilmeyecek kadar büyüktür.

Bir teheccüd namazını –mümkünse- onun uyanık olduğu saate rast getirme, sadece Mevlâ-yı Müteal’in sizi gördüğü o karanlıkta, tıpkı Resûlü Ekrem (sav) gibi “tekallübat”sizi sarıp da kıvrım kıvrım kıvranırken, çocuğunuzun mütecessis nazarlarının şuuraltı sermaye açısından ne ilhamlara erdiğini kestiremezsiniz. O, “Niçin o inkisar, neden o ağlama, neden o kalb burkuntusu?”diyecek; şayet bunları sesli düşünecek olursa, siz de ona Allah’ın huzuruna çıkıp da nimetlerinden mahrum kalacağınız, azabına dûçâr olacağınız endişesini taşıdığınızı anlatacaksınız. Hem sevgi ve ümit dolu bakışlarınızla hem de endişeli halinizle Allah’a karşı saygınızı onun ruhuna duyuracak ve hep onun gözetiminde olduğumuzu vurgulayacaksınız. Kendinize tanzim ettiğiniz bu hayat şeklini ve şayet var ise iç derinliklerinizi ona hissettirmeye çalışacaksınız. Aksine henüz ruhunuzda yer etmemiş yada size ait olmayan şeyleri anlatmaya uğraştığınız zaman, ona emniyet telkin edemeyecek ve müessir olamayacaksınız.

Hz. Aişe (ra)’ya, “Resûlü Ekrem (sav)’in ahlâkı neydi?”diye sorulduğunda; “siz kur’ân okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı Kur’ân’dı”buyurmuşlardır.

Bu hadis açısından Resûlü Ekrem’in (sav) durumunu biz şöyle anlıyoruz: Resûlü Ekrem’in (sav) bir hayat tarzı, bir yaşayışı vardı ki, Kur’ân da işte bu kamil insanın yaşayışını bize anlatmaktadır.

Evet, Resûlü Ekrem (sav) Kur’ân’ı bize intikal ettirirken yaşayıp hayat haline getirdiği Kur’ân’ı bize intikal ettiriyordu. Ortada, hayatlaşan bir Kur’ân ve okunan bir hayat vardı. Onun için de, onun kavlen-fiilen anlattıkları tertemiz vicdanlarda, gönüllerde makes buluyor, herkes kabul ediyor, hüsn-ü kabul gösteriyor ve onları yaşamaya çalışıyordu.

Bu itibarla bizim davranışlarımız başka, sözlerimizde başka olmamalıdır. Aslında buna, amelî münafıklık denir. İç-dış farklılığı o çocuğu riyakârlık, mürâilik ve dual bir anlayışa iter, Kurân’ın ifadesiyle, onu bir orada-bir burada “müzebzeb”hale getirir.

Siz, çocuğa Allah’ın nimetlerini anlattıkça, o da Allah’a (cc) karşı sizinle beraber şükran hissiyle, hamd hissiyle dolacak ve; “O sizin anlattığınız bizi yaratan, insan yapan ve sayısız nimetleriyle nimetlendiren, sıhhat lütfeden, anne-baba veren, her gün değişik nimet sofralarını gönderen; havayı, suyu, toprağı, ağaçları yaratan, yaratıp emrimize veren Allah’a (cc) binlerce hamdolsun”diyecektir.

Hele bir de yer yer bunları telkin eder, o evdeki konuşmaları, muhavereleri bu yörüngede götürürseniz her şey bir başka güzelliğe ulaşır. Çocuğa karşı çok şefkatli olmanın ayrı bir yeri vardır terbiyede. Allah Resûlü (sav), yanında hususi hizmetini gören kimselere o kadar şefkatli davranırdı ki, ona nispeten anne ve babanın alakası sönük kalırdı.

Enes b. Malik (ra) naklediyor: “Hz. Peygamber’e (sav) on sene hizmet ettim; yapmadığım her şeyden ötürü ‘niçin yapmadım?’, yaptığım bir işten ötürü de ‘neden yaptın?’ dediğini hatırlamıyorum. Bana hiç itapta bulunmadı.”Evet o ağyara bile böyle şefkatli davranıyor ve anne-baba üstü muamelede bulunuyordu. Kendi torunlarına, evlatlarına ise o kadar refik, o kadar şefik, o kadar ince kalpliydi ki, ancak yine O bu kadar aşkın olabilirdi.

Şefkat

Çocuk, sopadan, tehditten, azaptan değil, eğer bir şeyden korkacaksa, ebeveyninin şefkatini kaybedeceğinden korkmalıdır. Babasının yüzünü ekşitmesi, annesinin sımsıcak yüzünün buğulandığını müşahede etmesi veya sezmesi onu hizaya getirecek en büyük bir müeyyide gibi algılanabiliyorsa, yeter ve artar zannediyorum. Ancak çocuğun size güvenmesi, acılarını elemlerini paylaştığınıza inanması çok ehemmiyetlidir. Öyle ise, o ağladığı zaman yapabiliyorsanız oturup içten ağlayınız, hiç olmazsa üzüntüsünü paylaşınız. Size ölüp giden bazı insanlar için semanın ağladığı, arşın titrediği gibi çocuklar müteessir oldukları zaman siz de teessür izhar edip, onların üzüntülerini paylaşınız. Böylece onların nazarında daha bir ulvîleşirsiniz ve söylediğiniz, anlattığınız sözler onlarda tesir icra eder ve onların gönüllerine öyle bir girersiniz ki, artık hiçbir güç oradan sizi söküp atamaz. Daha sonra söyleyeceğiniz her söz de onların, gönüllerinde hep makes bulur. Evet eğer, onların melek-misal yetişmelerini düşünüyor ve sizi gelecekte en mükemmel şekilde temsil edeceklerini bekliyorsanız böyle yüksek bir mefkûre ancak bu yollarla gerçekleştirilebilir.

Otorite

Evin içinde, otorite boşluğunun yaşanması da çok hayâtî dir. Hanede, istediğini istediği zaman yapabilecek, istediğini istediği gibi değiştirebilecek bir söz kesen olmazsa, yuva idârî keşmekeşlikten, çocuklar da ikilemden kurtulamazlar.

Allah (cc), Kur’ân-ı Kerim’de: Allah’ın insanlardan bir kısmını değerlerine farklı kılması sebebiyle, bir de mallarından harcama yaptıkları için, erkekler kadınların koruyup kollayıcısıdırlar. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) muhafaza ederler. Baş kaldırıp hep serkeşlik yapmalarından endişe ettiğinizde, onlara uzun uzun öğüt verin; (gerekirse bir taktik olarak) onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla da yola gelmezlerse, incitmeden) okşayınız. Eğer yola gelirlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.”Nisâ/34) buyurulmaktadır.

Erkek, evin içinde, belli hususlar itibariyle hakim ve genel ahengin sorumlusudur. Öyle ki o, pek çok konuda birinci mesuldür. Aslında, çocukların da böle bir sorumluya ihtiyaçları vardır. Böyle bir mesuliyeti hisseden çocuk, hayatı itibariyle teşettüte düşmeyecektir. Aksine bir evde iki kumandanın bulunması ve iki yerden ayrı ayrı emirlerin gelmesi, çocuğun efkarını allak bullak edecektir. Ayrıca, çocuk ebeveynin birinden korktuğu zaman diğerine sığınabilmeli ve bu sığınacağı yer de anne kucağı olmalıdır.

Böyle bir paylaşımda çocuk babada mehâfet ve mehâbeti, yada şefkat ve merhameti, annede de aksini bulacak, yerinde ürperecek, yerinde ümitlenecek; ama katiyyen yalnızlık hissetmeyecektir. Aksine evde aile hayatı, böyle bir birliğe bağlanamamışsa çelişkiler sürüp gidecek ve kadının kendine göre bir baş, erkeğin de kendine göre bir baş olduğu böyle bir yuvada çocuklar hissiz, duygusuz, haşin ve yörüngesiz yetişeceklerdir.

Kanaatimiz odur ki, ideal nesiller için her şeyden evvel ideal bir yuvaya ihtiyaç vardır. Evet her şeyden evvel yuva, Allah’a bağlanmalıdır. Ebeveyn veya onlardan biri onun halifesi olarak bu işi derpiş edince, O’na bağlılık sayesinde aile fertleri o kadar aziz, onurlu ve meselelere hakim olacaklardır ki, dahası olamaz ve böyle bir yuvada problem de söz konusu değildir.

M. Fethullah Gülen

Kardeş Anlaşmazlığının Üstesinden Nasıl Gelmeli?

Kardeş kavgaları sosyal gelişimin tabii sonucudur. Büyükler küçük kardeşlerine karşı sorumluluğu, küçükler de yardımlaşmayı öğrenir. Ama ilişki zaman zaman sınırları aşıp çatışmaya ve kavgaya dönüşebilir. İşte o zaman çatışmanın sebepleri üzerinde durmak gerekir.

Annelerle yaptığımız çeşitli görüşme ve sohbetlerden anlıyoruz ki annelerin çocuk eğitiminde en çok sıkıntı çektikleri, zaman zaman kendilerini çaresiz hissettikleri hususlardan biri de kardeş kavgalarıdır. Biri 9, diğeri 6 yaşında iki çocuk annesi olan Arzu Hanım şöyle dert yanıyor:

Beni üzen çocuklarımın birbirleriyle sık sık kavga etmeleri. Tabii aynı zamanda birbirlerini çok da seviyorlar. Fakat ufacık bir sebepten birden ortalık karışıveriyor. Onlara nasıl yaklaşacağımı, bu huylarından nasıl vazgeçireceğimi bilemiyorum. Ben ev hanımıyım. Ev işleri ve çocuklarımın bakım ve eğitiminden başka meşguliyetim yok. Buna rağmen çocuklarımı iyi eğitememiş olmaktan endişeleniyorum. Kardeş kavgalarını önlemenin yolu nedir?

Önce şunu kabul etmek gerekir ki kardeş anlaşmazlıkları sosyal gelişimin tabii bir parçasıdır. Çocuklar sosyal davranışlarının pek çoğunu kardeşleriyle ilişkilerinde geliştirirler. Annelerinin, babalarının ilgi ve sevgisini, eşyalarını, oyuncaklarını, odalarını, yiyeceklerini birbirleriyle paylaşmayı öğrenirler. Büyük kardeşler küçükleri ile ilgilenirken sorumluluk duygusu kazanmayı, küçükler yapamadıkları konularda büyük kardeşlerinden yardım isterken saygı göstermeyi ve tek başlarına yapamadıkları şeyleri yaparken yardımlaşmayı öğrenirler. Bu arada bütün insani ilişkilerde olduğu gibi çatışmalar ortaya çıkar. Fakat bazı çocuk çatışmalarının daha gürültülü olması veya büyüklere göre daha basit nedenlerden çıkması henüz öfke, endişe, tahrip edicilik, kıskançlık gibi heyecanlarını tam olarak kontrol altına almayı öğrenemediklerinden ileri gelmektedir. Bu durum güzel eğitim alan ve güzel örnek alarak yetişen çocuklarda büyüdükçe düzelir.

Bununla beraber aile geçimsizliği olan, bu veya başka sebeplere bağlı olarak stresli aile grubuna giren ve çocuklara baskı uygulanan ailelerde kardeş kavgalarına daha sık rastlanmaktadır.

Anne ve babanın fiziki cezaya sıklıkla başvurdukları ailelerde kardeşlerin birbirlerine şiddet uygulamaları kaçınılmazdır.

Yine anne baba ve diğer büyüklerin açıkça çocuklardan birine farklı davrandıkları durumlarda kardeş kavgaları daha çok görülür.

Çocuklardan birinde çeşitli nedenlere bağlı olarak davranış problemi olduğunda bu kardeşin diğerleriyle daha çok geçim sorunu olması normaldir. Bu durumda bu davranış sorununun temeline inmek gerekir. Bazen küçük yaşlarda ortaya çıkan bir güven eksikliği ileriki yıllarda kıskançlık ve geçim problemine dönüşür. Bunu kardeş ve arkadaş ilişkilerinde görerek çözmeye çalışmak problemin ileriki yıllara taşınmasını önler.

Çocukların gelişim özelliklerine bağlı olarak şiddete başvurulmayan ailelerde de bilhassa küçük yaşlarda birbirlerine karşı şiddete başvurdukları görülebilmektedir.

Çocuklar nezle, grip gibi sağlık sorunları olduğunda veya canları başka bir şeye sıkıldığında birbirleriyle daha çok kavga edebilmektedir.

Kardeş kavgaları yukarıdaki problemlere bağlı değilse bunları normal kardeş kavgaları sayabiliriz ki bu durumda anne babanın mümkün mertebe müdahale etmekten kaçınması uygun olur. Zira kardeşler arasındaki tartışmalara fazla müdahale edildiğinde problemlerini kendileri çözmeyi öğrenemezler.

Çocuklara sakin oldukları bir zamanda aralarındaki tartışmaları çözerken seslerini fazla yükseltmemeleri, birbirlerine şiddet uygulamamaları tembih edilmeli, çocuklar güzel geçindiklerinde takdir etmelidir.Çocukların yaşları göz önüne alınmalı, büyük çocuklarla küçük kardeşlerine anlayış göstermeleri konusunda ayrıca konuşulmalıdıır. Küçüklere de, büyüklere saygı göstermeleri gereği örneklerle anlatılmalıdır.

Küçük çocuklar bağırmama ve şiddet uygulamama kurallarına zaman zaman uymayabilirler. Aşırı olmadığı takdirde bu normaldir. Fakat anne babanın kararlı tutumuyla diğer disiplin kuralları gibi bu kuralları da zaman içinde yaşları büyüdükçe benimser, geçimli olmayı da öğrenirler.

Bununla beraber çocukların zaman zaman aralarındaki problemleri çözerken anne babanın rehberliğini istemeleri tabiidir. Bunu yaparken iki tarafı sakin bir şekilde dinlemeye ve bir tarafı haklı çıkarmamaya çalışarak problemlerini sizin yanınızda çözmelerine yardımcı olabilirsiniz. Bu şekilde yaklaşımınız her iki tarafın kendi kusurunu görmesine ve kavganın sadece bir taraftan çıkmadığını anlamasına yardımcı olacaktır.

Çocuklara iletişim becerilerinin, insanlarla iyi geçimin önemi anlatılmalıdır. Diğer pek çok davranış gibi iyi geçim için gerekli davranışların çoğu okul öncesinde kazanılır. Okulöncesi çocuklar onların anlayabileceği dille konuşulduğunda hatalarını çok güzel bir şekilde görebilmektedir.

Farika Teymur Artır

Çocuğa Şiddetli Tepki Vermemek İçin Ne Yapmalı?

Her anne-baba çocuğuna iyi bir eğitim vermek ister. Bununla beraber bu söylendiği kadar kolay olmayan bir sanattır.

Anne-babalık bir yetenek olduğu kadar kişinin kendi ailesinden aldığı örneklerle de yakından ilişkilidir. Anne–babalığın asıl okulu ailedir. Bununla beraber yapılan araştırmalar eğitimin, sosyoekonomik durumun ve kültürün anne–babanın çocuk yetiştirme şeklini etkilediğini göstermektedir. Kişi gayret gösterirse anne-babasında gördüğü hataları yapmayabilir, kendini geliştirebilir. Fakat bazı zorluklara karşı hazırlıklı olunmalıdır.

Sinan Bey çocuklarına çok düşkün bir babadır. Eşiyle onlara güzel bir terbiye vermek için ellerinden geleni yapmakta, sabırlı davranmaya çalışmaktadırlar. Sinan Bey’in babası otoriter bir babadır. Sinan Bey’in endişesi çoğu zaman çocuklarına toleranslı davransa da yorgun ya da uykusuz olduğunda birden parlaması çocuklarına ani ve şiddetli tepki göstermesidir. Çocukların genelde daha büyük hatalarını hoşgörüyle karşılarken bazen en küçük bir hata karşısında neden kendisine hakim olamadığını anlayamamakta, bununla nasıl başa çıkacağını düşünmektedir.

Sema Hanım yeni evlidir. Üniversite tahsili yapmıştır. Evlendikten sonra eşinin tayini sebebiyle küçük bir kasabaya yerleşirler. Eşi öğretmendir. Sema Hanım çocuğunu kendisi yetiştirmek için ilk yıllar çalışmamayı tercih etmiştir. Anne–babası oldukça otoriterdir.

Sema Hanım anne–babasını çok sevdiği halde onların verdiği cezaları unutamamaktadır. Dayağın insan ruhunda ne kadar derin yaralar açtığını bildiğinden kendisi çocuğuna fiziksel ceza uygulamamakta ve otoriter davranmamakta kararlıdır. İlk aylar çok güzeldir. Fakat çocuk büyüdükçe yaptığı yaramazlıklarla başa çıkamamaktadır. Çocuğun en küçük hareketine dayanamamakta, ona vurmamak için kendisini zor tutup bağırıp çağırmaktadır. “Şimdiden böyle olursa ileride ne yapacağım?”diye endişelenmektedir.

Kişinin modelini eksik gördüğü bir davranışta bulunurken çektiği en büyük zorluk dengeyi kuramamasıdır. Müsamaha güzeldir; fakat aşırı olursa disiplinsizlik olur. Otoriter anne-babaların çocukları eğer çocuklarına daha müsamahakâr davranmak isterlerse disiplin eksikliği göstermekte ve aşırı koruyucu veya aşırı tepkili davranmaktadırlar. Halbuki çocuk küçük yaşlardan itibaren sürekli sevgi ve ilgiye anne-babanın aşırıya varmayan kontrolüne ihtiyaç duyar. Çocuğa ani tepkiler vermemek için bazı hususlara dikkat etmek gerekir.

Çocuğunuzu iyi tanırsanız neyi isteyeceğini daha önceden tahmin edersiniz.

Çocuğun devamlı yaptığı sizi bunaltan davranışlarına karşı önceden tedbir alın.

Anne–babalar meşgul olduklarında veya çocuklarına baskı uygulamak istemediklerinden çocuklarının yaptıkları bazı hataları görmezlikten gelirler. Fakat bu hatalar gittikçe artmaya başlar. Böyle durumda şiddetli tepki göstermek çocuklarda çok olumsuz etkiler bırakmaktadır. Çocuğa hakaret etmek, genellemelerde bulunmak, bağırmak, çifte mesaj anlamı taşır ve ruhunda derin yaralar açar. Çocuk bu durumda ya kendisini çok suçlayıp kendine güvenini kaybedebilir ya da anne–babasına karşı bir kin duyup, onlardan uzaklaşabilir. Her iki durumun da devamlı olması çocukta meydana gelen stresten dolayı olumsuz davranışlar ve kişilik bozukluklarına yol açabilir.

Farika Teymur Artır

Çocuklara Nasıl Davranmalıyız?

Çocuklara davranış husûsunda anne-babalar zaman zaman hatâya düşebilmektedirler. Meselâ herhângi bir mes’elede hep haksız görülen taraf çocuklar olmaktadır. Oysa onlardaki gerek noksanlık, gerekse olgunlaşma, anne-babaların eğitimlerinin bir aynasıdır. Tıpkı bir san’atkârın yaptığı eserde hünerini sergilemesi gibi. Yâni güzel bir eser de, çirkin bir eser de san’atkârına âittir. Bu vesîleyle İbrahim Hakkı Erzurumî Hazretleri’nin anne-babalara yaptığı şu tavsiyelerini arz etmek istiyorum:

Anne ve Baba evladının doğumu ile sevinmelidir. Nitekim, Hazret-i Habîb-i Ekrem (sav) buyurmuştur ki: “Çocuk dünyada sürûr, âhirette nûrdur.”

Kız çocukları ile daha fazla mutlu olmalı, onlara hürmet etmelidir. Zîrâ, kız çocuğunda ayrı bir hayır vardır. Nitekim Hazret-i Habîb-i Ekrem (sav) buyurmuştur ki: “Kadının bereketlisi, ilk çocuğu kız olandır. Zîrâ, ben Hak Teâlâ’dan yükü olmayan evlat istedim, bana kızlar ihsân eyledi.”

Çocuğuna güzel bir ad vermelidir.

Yedinci gününde veya sonra akîka niyeti ile kurban kesip, onu insanlara takdim etmeli veya pişirip yedirmelidir.

Doğumun yedinci gününde veya on yaşına kadar oğlunu sünnet ettirmelidir.

Oğlu veya kızı altı yaşına geldiklerinde onlara Kur’ân-ı Kerîm, din âdâbı ve farzları öğretmelidir.

Oğluna okuma-yazma, atıcılık, yüzme ve geçerli bir sanat öğretmelidir. Zîrâ eskiler: “Sanat, fakirlikten emniyettir.”derlerdi.

Kızına yemek pişirmeyi, dikiş dikmeyi ve ev işlerini öğretmelidir.

Bütün çocuklarına süs, ihsân ve hediyelerde eşit davranmalıdır.

Turfanda meyveyi önce kız evladına vermelidir. Çünkü, onların yürekleri daha yumuşak ve daha zayıftır.

Çocuklarını şefkatle kucaklayıp, esirgeyerek okşamalıdır.

Çocuklarına gayet merhametle muâmele etmelidir.

Onlarla oynayıp, güler yüzle sohbet etmeli, gönüllerini almalıdır.

Onlara bedduâ etmeyip, hayır duâ etmelidir. Zîrâ, bedduâ fakirlik sebeplerindendir. Bazen öyle olur ki, anne-baba tarafından yapılmış bedduâ kabul olunarak insan kendi çocuğuna farkına varmadan zarar vermiş olur.

On yaşına varan çocuklarını (oğlan ve kız), ayrı döşeklerde yatırmalıdır.

Evlilik çağına ulaşan çocuklarını rızâları ile evlendirmelidir.

Evlâdının güç yetiremeyeceği hizmeti emretmemelidir. Ki, âsi olmalarına sebep olmasın.

Evlâtlarına kendi yediklerinden yedirmeli, kendi giydiklerinden giydirmelidir.

Kimsenin evlâdına kötülük düşünmemelidir. Tâ ki, yapmak istedikleri kötülük, bir müddet sonra kendi başına gelmesin!..

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Çocuklara Verilmesi Gereken Temel Eğitimi Nedir?

Çocuklara verilmesi gereken müşterek ve zarurî kültür, günümüz tabiriyle “temel eğitim”olarak ifade edilmektedir. Dinî edebiyatta farz-ı ayn ilimler tabiriyle ifade edilmiştir. Temel eğitim bir bakıma ilkokul devresini kaplayan tedrisattır. Burada cemiyetin birlik ve beraberliğini sağlayan millî kültür, hayata uyumunu sağlayan ana bilgiler vs.’nin çocuğa aktarılması esas gayedir. Meslek öğretimi, ilmî formasyon söz konusu değildir. Batılı bir müellif: “Herkesin bilmesi lâzım gelen şeyler”diye tarif eder. Hemen belirtelim ki, izahını yaptığımız bu lâik temel eğitim kavramı ile İslâmî farz-ı ayn ilimler telakkisi tamamen birbirinin aynı değildir. Bu hususu az ileride açıklayacağız.

Şunu da kaydedelim ki, temel eğitimin şümulüne giren maddeler ana hatlarıyla her millette aynıdır. Bu birlik ve benzerlik şüphesiz münhasıran ana hattadır, başlıklardadır. Müşterek başlıkların altında yer alan muhteva ve müfredat, her milletin bağlı olduğu inanca, ulaşmış olduğu kültürel, medenî ve teknik seviyeye göre ve hattâ dünya görüşüne göre değişir, farklılıklar arzeder. Misal olarak inancı ele alacak olsak bu maddenin bütün milletlerin temel eğitiminde yer alacağından şüphemiz olmaz. Ancak Müslümanlar, tevhid, risâlet ve âhiret inancı esaslarını tedrîs ederken, meselâ, Hıristiyanlar teslîs ve velediyet’i, komünistler tarihî maddeciliği işleyecekler vs.

Kısacası, temel eğitimle ferd, dilini, dinini, milliyetini öğrenir, içtimaîleşmesini tamamlar, şahsiyetini bulur. Terbiyeciler ahlâk ve karakter terbiyesinin bu devrede sona ereceğini, bundan sonra karakter terbiyesinden çok meslekî terbiyenin gerektiğini söylerler. Bu meyanda, “dürüst ve namuslu bir insanın 12 yaşından önce meydana geleceği”ifade edilmiştir. Hayatın ilk yıllarındaki terbiye ile ilgili faaliyetlerin ehemmiyetini göstermesi sadedinde, daha da ileri giderek “doğru şekilde sevk ve idare edildiği takdirde (karakter terbiyesinin) 6 yaşında hemen hemen bitmiş olması gerektiğini”söyleyenler de çıkmıştır.

Şu halde kişiye hayatı boyunca yol gösterecek olan şahsiyetin kazanıldığı bu safha son derece mühim olmalıdır. Nitekim, temel eğitimde verilen bilgilerin sadece ferdlerin hayatını etkilemekle kalmayıp milletlerin tedenni veya terakkîsinde de büyük ve kesin rol oynadığı bir kısım ilmî araştırmalarla ortaya çıkarılmıştır. Bu meyanda Amerikan psikologlarından Mc Clelland’ın araştırmaları burada kayda değer. Clelland, bilhassa okullaşmanın gerçekleştiği çeşitli memleketleri ele alarak, genç çocukların okuduğu veya ders kitaplarında yer alması sebebiyle okumak zorunda oldukları hikâye, destan, masal vs.’yi inceleyerek bunlarla, o memlekette ileriki yıllarda ortaya çıkan terakki veya tedennî arasında çok sıkı bir alâkanın varlığını gösterir.

Bu teferruata yer vermekle, günümüz Türkiye’sinde millî bir felâket halini almış bulunan anarşinin hakikî sebeplerini ilkokullardan başlatmak şartıyla maarifimizde aramak gerektiğinin ilmî bir zaruret olduğuna dikkat çekmek istedik.

Prof. Dr. İbrahim Canan

Çocuğu Aşırı Kontrol Neden Sakıncalı?

Ceza veya ders verme yoluyla kontrolü ele almaya çalışmak, ebeveynlere görevlerini yaptıklarını hissettirir. Gençlerin elinden bütün güçleri alınırsa hata yapma, bu hatalardan ders alma, sınırlarını bulma ve sınır koyma imkanını kesinlikle bulamazlar. Birçok ergen genç, ailelerinin biraz olsun anlayış göstermesini sağlayıp mutlu olabilmek için, bu tür kontrole karşı sürekli isyan eder.

Farika Teymur Artır

Çalışan Anne ve Çocuklarının Problemleri Nasıl Giderilmeli?

1) Anne, çocuğunu bakıcıya, kreşe ve yurda vermek zorundaysa, vereceği yerleri dikkatle seçmeli, kontrol etmeli ve ücret düşüklüğüne aldanmamalıdır. Çünkü, çocuk anaokulunda oyun ortamı sayesinde akranları ile ilişki kurar ve onlarla oynamasını öğrenir. Hele büyük kentlerdeki düzensiz yapılaşma sonucu oyun alanlarının olmayışı yüzünden çocuk yuvaları oyun ihtiyaçlarının kısmen de olsa giderildiği yerlerdir. Çocuk burada arkadaşları ile paylaşmanın tadına varırken, toplu halde yemek yemeyi, uyumayı ve oynamayı öğrenmektedir.

2) Anaokulu sadece çocukları bir arada toplayan ve onların yalnızlığını gideren yer olmamalıdır. Esas fonksiyonu itibariyle anne babanın verdiği şefkat, sevgi ve ilgilerini tamamlayıcı özellikte olmalıdır. İlk aylarda anne ile çocuk arasında başlayan sevgi alış verişi duygusaldır. Çocuk güven duygusunu anne ile olan beraberliği döneminde alır. Kreş ya da anaokuluna verilen çocuklarda ilk aylardaki sevgi alış verişi yetersizliği kişilik oluşmasında önemli biçimde olumsuz etkiler yapmaktadır. Bu yönden, okul öncesi eğitim kurumları, anne ve babanın verdiği şefkat, ilgi ve sevgiyi aratmayacak düzeyde olmalıdır.

3) Yapılan araştırmalarda, annelerinden uzun süre ayrı kalan bu çocukların sevgi ve şefkat eksikliğinden kaynaklanan bir kişilik geliştirdikleri, saldırgan, içine kapanık ve yardımlaşma duygusundan uzak tipler hâline geldikleri gözlenmiştir. Bu çocuklar daha sonra anne babaları ile de sağlıklı bir iletişim kuramazlar. Yine yapılan bir başka çalışmada ortaya çıkan önemli bir sonuç da şudur: Bu yuvalardaki çocuklar, sabahları işe giden annelerinin kendilerini reddettiğine inanmaktadırlar.

4) Çocuklar, ilk üç yaştaki duygu alış verişini bizzat anneleri ile olan beraberliklerinden almaktadır. Bu yaşta annenin evden ayrılmasının çocuklara zarar verdiği pedagoglar tarafından şiddetle savunulmaktadır. Üç altı yaş arasındaki çocukların kreşlerde yarım günlük bakımdan yararlandıkları, genellikle bu ölçü aştığından faydanın da azaldığı müşahede edilmektedir. Üstelik böyle yerlerde enfeksiyon hastalıkları da sık görülmektedir. Çocukların ellerini sık sık ağızlarına götürmeleri bulaşma riskini de artırmaktadır.

5) Anaokulu ve çocuk yuvalarında, belirli bir iş bölümü vardır. Her şey beraberce yapılır. Birlikte yemek yenir, aynı anda uyunur. Ancak, bu davranışlar, çocuğun kendisine özgü bir kişilik geliştirmesini engeller. Çocuğa yardımcı olmak için eve alınan bakıcı ve dadıların eğitim düzeyleri genelde düşük olmaktadır. Bu durum da çocuk için çok önemli sakıncalar meydana getirmektedir. Çocuğun örnek model olarak kabul ettiği bu kişilerin konuşma tarzları, davranışları ve hareketleri çocuklar tarafından benimseneceğinden çok sakıncalıdır.

6) Büyük annelerinin yanında kalan çocuklar ise, aşırı ölçüde sevgiye boğulduklarından şımarık ve kural tanımaz insanlar olarak yetişmektedir. Bu gibi çocukların daha sonraki yaşlarda terbiye edilmeleri de oldukça zor olmaktadır.

Çalışan anne gerçeğini inkâr edemeyeceğimize göre, çocukları ile küçük yaşta ilgilenmek isteyen anne ve babalara değişik alternatifler sunmak gerekir. Annenin evde yapabileceği işler gösterilmeli ve bu işlere teşvik edilmelidir. Ruhen sağlıklı çocukların yetişmesi ve neslin geleceği bakımından devletin desteğine ihtiyaç vardır. Devlet çalışan annelere bazı kolaylıklar tanımalıdır. Annenin, çocuk bir yaşına gelinceye kadar ücretli izinli sayılması çocuk geleceği açısından çok önemlidir. Çalışan annelerin: “Yeterince ilgilenemiyorum.”düşüncesi ile çocuğunu sevgiye boğarak şımartması da doğru değildir. Önemli olan annenin çocukla geçirdiği süre içerisinde tatmin edici sevgi ve ilgiyi verebilmesidir.

Çocuk terbiyesi, çocukla ilgilenmek ve onu yetiştirmek bir sanattır. Çocukların olur olmaz davranışlar göstermeleri ve akıl almaz yaramazlıkları hiç düşünmeden yapmaları gösteriyor ki onları sert bir dille uyarmak yerine tatlı ve ikna edici bir üslûpla yaklaşmak, başarılarını güzel sözlerle mükâfatlandırmak, çocuğa arkadaş olmak, güzel ahlâk prensiplerini benimseyerek yaşamak ve çocuğu hayata hazırlayacak terbiyecileri bulmak zorunluluğu, anne ve babanın yükümlülüğünü daha da artırmaktadır. (1)

Aileler, çalışan annenin açığını kapatmak için, çocuklarını bakıcılara veya okul öncesi kurumlara vermek isterken, seçici olmalıdırlar. Çocuğa, annesiz geçen zamanda annesinin kısmî de olsa yerini aratmayacak alternatifler bulmalıdırlar. Yoksa çocuk, eğitilmek için verdiği yerde, çok sağlıksız ve olumsuz davranışlar kazanır.

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

[1] Ahmet Yakut, Hangi Yaşta Hangi Eğitim?, 97-99

Çocuğumun Hareketlerini Görmezden Gelmem Onun Düzelmesi Adına Çare olur mu?

Bazı ebeveynler çocuklarını kontrol etme yerine, davranışlarının kendiliğinden düzeleceği umuduyla onları görmezden gelmeye çalışırlar. Ama bu davranışlar genellikle, kendiliğinden düzelmez. Birçok ergenlik çağındaki çocuk yalnız bırakılmak istese de gerçekte bazı rehberliklere ihtiyaç duyar ve bunları ister. İhmal bir başka dar görüşlü ebeveynlik yöntemidir. Birçok biçimde görülse de birçok ihmalkarlık biçimi, soğukluk, duygusal bakımdan ulaşılmaz olma, iletişim eksikliği, bilgisizlik veya yanlış yönlendirilmiş inançlar nedeniyle ortaya çıkar. Bazen ihmalkarlığın, bir çocuğun fiziksel, duygusal veya ruhsal sağlığına tamamen kayıtsız olmak gibi çok ciddi biçimleri ortaya çıkabilir. Aşırı derecede korumak veya kurtarmak ebeveynlere görevlerini yaptıklarını hissettirir, çünkü çocuklarını acı çekmekten korurlar veya kurtarırlar. Buna karşın, çocukları kendilerine güvenmelerini sağlayacak deneyimlerden yoksun bırakırlar.

Ergenlerin, özellikle ergen erkeklerin ailelerinden ayrılmaya gereksinimleri olduğu veya bunu istedikleri söylense de, bu erkek çocuklarla ilgili tehlikeli bir söylencedir. Elbette kimlik ve büyümenin getirdiği sorunlarla mücadele eden gençler üzerimize hücum edecekler, hatta bazen bizi başlarından savmak isteyeceklerdir. Elbette evden uzakta biraz zaman geçirmeyi ve kendi birey duygularını geliştirmeyi arzularlar. Fakat oğullarımız seyrek olarak ilişkilerini kesmeyi, kendi başlarına olmayı veya bizden ayrılmayı isterler. Aslında erkek çocuklarımızın çoğunluğu umutsuzca anne-babalarına, ailesine ve genişletilmiş ailesine, koçlarına, öğretmenlerine, din adamlarına kendileri için orada olmalarına, değişmez durmalarına yine de esneklik göstermelerine ve hem dayanabilecekleri hem de arkasına geçebilecekleri yaşayan bir sevgi duvarı oluşturmalarına gereksinim duyarlar. İstedikleri ayrılmaktansa birey olmaktır. Sevecen ilişkiler ve daha olgun bir benlik oluşmaktadır; psikolojik göbek bağını kesmek yerine gererek uzatmak sağlıklı erkek ergenliği için gerekli olan şeydir.

Farika Teymur Artır

İletişim Hatalarımızı Nasıl Düzeltebiliriz?

İletişim hatalarını düzeltmek için tavrımızı korku, öfke, saygısızlık ve kontrol kavramlarından sevgi ve anlayış kavramlarına doğru değiştirmeliyiz. Bu şekilde, ebeveyn olarak uzun vadeli hedeflerimizi hatırlayabilir ve çocuklarımızın görüş açılarına olan ilgimiz ve temel erdem ve yeteneklerine olan inancımızı gösterebiliriz. Kendimizi çocuklarımızla aramızda uçurum yaratacak bir çatışma içinde bulursak kendimize “Korkum ve öfkemle mi, sevgim ve güvenimle mi hareket ediyorum?”diye sorabiliriz. Ebeveynlerin iktidar mücadelesi, isyankarlık ve intikamla sonuçlanacak türden hataları yaptıktan sonra anlayış ve iletişimi geliştirmelerine yardımcı olacak anlayış biçimleri ve becerilerin kısa bir listesini vermeye çalışalım.

1) Kuralın ifadesinden çok anlamına geri dönün. (Beraber yemenin anlamı sevgi ve paylaşma duygularının yaşanmasıydı. “Burada ol, yoksa…”cümlesi kuralın ifadesiydi.)

2) Kendinize davranılmasını istediğiniz şekilde çocuklarınıza davranın. Onlara anlayış ve saygı gösterin. (Bir televizyon programı seyrettiğiniz için birinin sizi bir şeyden mahrum bırakmasını nasıl karşılardınız?)

3) Sizin için neyin ve neden önemli olduğunu paylaşın. (Sevgi ve saygı mesajını verdiğinize emin olun.)

4) Çocuklarınız için neyin ve neden önemli olduğunu öğrenin.

5) Kurallara istisnalar yapmaya istekli olun. Bu her şeye izin vermeyle aynı şey değildir.

6) Herkesin ihtiyaçları ve isteklerini karşılayacak bir düzen bulmak için aile toplantıları düzenleyin.

Farika Teymur Artır

Uzun Vadeli Sonuçlar Almak İçin Ebeveynler Ne Yapmalı?

Ebeveynler, uzun vadeli hedefleri ihtiva eden özellikleri paylaşma konusunda kendilerini ne kadar rahat hissederlerse çocuklarına o derece güvenli bir gelecek hazırlayabilecekleri konusunda emin olabilirler.

Cesaret

Olaylar zorlaştığında, çocuğunun bu zorluklara karşı durabileceğini ve isterse başarabileceğini, yapabileceğini bilecek kadar çocuğuna güvenmek.

Sorumluluk

Çocuğunun hatalardan ders alabileceğini, aldığı bu ders doğrultusunda yeniden başarmaya çalışabileceğini bilmek. Ebeveynler çoğunlukla çocuklarına ders alma ve ayarlama yapma imkanı vermeden cezalandırarak çocuklarının hatalarının sorumluluğunu alırlar. Çocuklarımız bir hata yaptıklarında, “Bir hata yaptın. Bundan ne öğrenebileceğimizi ve bir dahaki sefere nasıl farklı davranabileceğimizi düşünelim”demek yerine “Bir hata yaptın. Seni bu durumda affetmem çok zor”deriz ya da böyle bir tavır alırız.

Öz Değer

Kendi düşünceleri ve duygularını bilmek, kabul etmek ve bunlara değer vermek. Başkalarıyla kendisi arasındaki farklılıkları yargılayıcı veya rekabet unsuru olarak görmek yerine bu farklılıklara saygı duymak ve değer vermek.

Saygı Duyma

Topluma katkıda bulunmayı istemek ve olumlu bir biçimde önem taşıyabileceğini bilmek anlamında topluma yüksek ölçüde ilgi duymak.

Başarı

Bir fayda sağlayarak veya en azından başkalarına zarar vermeden hoşlandığı şeyleri yaparak topluma katkıda bulunan bireyler olmak, mutlu olmak.

Farika Teymur Artır

Çocuklara Verilmesi Gereken İlk Temel Alışkanlıklar Nelerdir? Bunlar Nasıl Verilmelidir?

Yemek Yeme Alışkanlığı

Yemek yeme alışkanlığını kazandırmak için, her aile, belli bir çaba içinde olur. Bazen de yemek yeme alışkanlığını vermek için, zor kullanma ve kavga çıkarma yoluna gidilir. Bu iş öylesine zora girer ki, âdeta yemek yeme, çocuk için işkenceye dönüşür.”Yemek yeme,”çocuğun kendi kendini yönetebilmesi yolunda attığı önemli adımlardan biridir. Çocuğun yemeğini tek başına yiyebilmesi, onun özerk olabilmesi ve kendi kendini yönetebilir duruma gelmesi için zorunludur. Ancak, anneler çoğu kez çocuğun tek başına yemek yemesini, etrafı kirletmemesi, hızlı ve kontrollü olabilmesi gibi gerekçelerle engellerler. Çocuğun kendi kendisini yönetebilmesi, bir bakıma ailesinin kendisine tanıdığı fırsatlara bağlıdır. Yemek yeme konusu çocuğun yaşamında büyük bir önem taşır. Başlangıçta önemsiz gibi görünen bu konu, önlem alınmadığı takdirde ciddi bir sorun hâline dönüşebilir.

Normal olarak çocuk acıktığı zaman yemek yer. Ancak çocuk yemek yemiyorsa bunun fizyolojik ya da psikolojik boyutları vardır. Fakat hiçbir sebep yokken yemek yememesi, anne baba ve kardeş gibi çevresindekilerle olan bir uyumsuzluktan ileri gelmiş olabilir.

Bu durum karşısında anne babanın takınacağı tavır çok önemlidir. Her şeyden önce endişeye kapılmamak gerekir. Çocuğu zorlamamalı. Bazı anne babalar işi rüşvete kadar götürürler. Çocuğun bu hassasiyeti öğrenmesi, onu anormal bir şekilde kullanmasına neden olur. Bilinçli ve bilinçsiz olarak bir isteğini yaptırmak için bu durum bir vasıta olarak kullanılır. Anne babayı dize getirmek için bazı yollara sık sık başvurabilir. Bu da çocukta “onları dize getirdim”gibisinden bir üstünlük duygusu meydana getirir.

Yemek yemediğinden dolayı çocuğu cezalandırmak ya da şiddet kullanma yoluna gitmek de hatalıdır.

Dayak, çocuğu öfkelendirip heyecana getireceğinden iştahını tamamen kapatır. Bu gibi durumlarda bir şey yiyemeyeceği gibi yenilenleri de sindiremez.

Çocuğun bu davranışlarını başkalarına anlatmak doğru değildir. Kendisinin önemli bir kişi olduğu kanısına varır. Ve hareketlerini devam ettirir.

Çocuğa zorla yemek yedirmemek gerekir. Önüne konan yemeği yemeğe alıştırmalı, yemiyorsa sofradan kaldırmak, yerinde bir tutumdur. Öğün arasında iştahı kırıcı bir şeyler yedirilmemelidir. Çocuk belli zamanlarda yemeğe alışmalıdır. (1)

Uyku Alışkanlığı

Uyku, Allah’ın insanlara verdiği en büyük lütfudur. Uykusuz bir hayatın ne derece çekilmez olduğunu, insan ancak uykusuz kalınca anlamaktadır. Hele çocuklar için uyku; vazgeçilmez bir gıdadır.

Çocuğa gerekli olan uykunun süresi bazı faktörlere bağlıdır; bunlardan en önemlisi, çocuğun yaşıdır. Küçük çocukların uykuya daha çok ihtiyaçları vardır. Yeni doğan bebekler, günde ortalama 16-18 saat uyuyarak zamanlarının % 80’ini uykuda geçirirlerken, 1 yaş bebeklerinde bu süre % 50’ye düşmektedir. Yine uykunun ritmi ve derinliğinde de birinci yıl boyunca hızlı değişmeler görülür. İlk 3-4 hafta boyunca bebekler, ortalama olarak günde 7-8 kez kısa devreler hâlinde uyurlar. Altıncı haftadan itibaren bu kısa uykuların yerini günde 2-4 kez yinelenen uzun uyku periyotlarının aldığı görülür. Yirmi sekizinci haftadan itibaren, bebeklerin, büyük bir çoğunlukla tüm gece boyunca uyudukları; buna ilâve olarak, l yaşına kadar gündüzleri de 2-3 kez kısa sürelerle uyudukları gözlenmektedir.

Genellikle yeterli kabul edilen uyku süresi 2-5 yaş için ortalama 13-15 saat, 6-8 yaş için 12 saat, 8-10 yaş için 11 saat ve 10 yaşından ergenlik dönemine kadar 10 saattir. Aslında çocukluğun her evresinde gerektiğinden çok uyuma, yetersiz uyumadan daha iyidir.

Anne ve babaların öncelikle çocuklarına erken yatma alışkanlığı kazandırmaları gerekir. 20.30-21.00, gerek okul öncesi dönemi çocuğu için, gerekse okul çocuğu için ideal uyku saatidir.

Ülkemizde çocuklarıyla yataklarını paylaşan, uyku sırasında saçlarını ya da kulaklarını çekmelerine izin veren ana baba örneklerine rastlanmaktadır. Bu konudaki tavsiyemiz, kesinlikle çocukla aynı yatağı paylaşmamak olacaktır. Televizyonun çekiciliği nedeniyle salonu terk etmek istemeyen çocuğa gerektiğinde anne ve baba eşlik edebilir. Odasında ve kendi yatağında yalnız başına yatmaya alışmasını amaçlayan bu metot, 10-15 gün tekrarlanabilir. Bu süre, çocuğun kendi başına yatma alışkanlığı kazanmasına yetecektir.

Çoğu yetişkinlerin zor uyumalarına, ilk çocukluk yıllarındaki uyku programının düzensiz oluşu neden olmaktadır. Öte yandan iyi uyuyan yetişkinlerin düzenli uyku programının uygulandığı bir evde yetiştikleri görülür. Diğer alışkanlıklara benzeyen uyku alışkanlığı da, yaşamın ilk yıllarında kazanılır. İyi uyku alışkanlıklarının yerleşmesi kesinlikle iki yıldan fazla süreyi kapsar. Bu nedenle uyku programının düzeni, ilk çocukluk yıllarının sonuna kadar sürdürülmelidir. (2)

Tuvalet Alışkanlığı

Çocuklarda temizlik ve kuruluk bir alışkanlık hâline getirilmelidir. Bazı çocuklar yaşları ilerlediği halde altlarını ıslatmaya devam ederler. Bunlardan bazıları temizlik ve kuruluk alışkanlığını almamışlardır. Bu hâl bilinçaltı ruhsal sebeplere bağlı olarak gelişir. Çocuk bu hareketiyle çevresindekilerden ilgi toplamak ya da öç almak isteğindedir.

Normal olarak bir çocuk dışkısını 2 yaşında, çişini 3 yaşın sonunda söylemesini öğrenir. Bu yaşlardan önce alışkanlık kazandırılamaz. Dört beş yaşlarına kadar gündüzleri arada sırada, geceleri ise daha fazla altlarına kaçırırlar.

Öksüz ve yetiştirme yurtlarında bu oran daha fazladır. Bunun nedeni yetersiz eğitime bağlıdır. Bedensel ve ruhsal hastalıklar da gece işemeye neden olabilirler.

Temizlik ve kuruluk anlayışı ve alışkanlığı oldukça uzun bir zamanda ve tekrarla kazandırılır.

Çocuk çişini haber vermeyi öğrendikten sonra /aman /aman altını ıslatabilir. Çocuk uykuya girdikten 3-4 saat sonra iyice uyandırılmak ve ihtiyacını görmesi istenmeli. Bu şekilde çocuk /aman zaman uyanma alışkanlığı da kazanır. Kuruluk ve temizlik alışkanlığı için bu şarttır.

Genelde altını ıslatan çocukların uykusu çok derindir. Bu nedenle sidik torbasının büzücü kasları derin uykuda gevşer ya da torbanın dolması sonucu gelen uyarılar çocuğu uyandırmaya yetmez. Bunun sonucu da altını ıslatma olayı gerçekleşir. Çocuğun altını ıslatması çoğunlukla ruhî sebeplere dayanmaktadır. Çocuğu erken tuvalet eğitimine tâbi tutma ve baskıcı bir eğitim uygulama gece işemelerine neden olur.

Aileye gelen yeni üye de onu kıskançlığa sevk eder. Anne babanın bebeğe yönelen ilgisi onu rahatsız edebilir. Dikkatleri ü/erine çekmek için de altını ıslatır. Çok kısa süren bu dönem bira/ sevgi ile aşılabilir. (3)

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

[1] Ahmet Yakut, Hangi Yaşta Hangi Eğitim?, 54 [2] Halûk Yavuzer, Çocuk Eğitimi El Kitabı, 77-84 [3] Ahmet Yakut, Hangi Yaşta Hangi Eğitim?, 55

Bediüzzaman, “Çocuklarınıza Siz Kur’an Öğretirseniz, Allah Bu Ülkeyi Korur!”Diye Nasihatte Bulunmuş mudur?

Azerbaycan’ın milli şairi Bahtiyar Vahapzade, Orta Asya’daki Türk kolejleri hakkında şunları anlattı: “Bu güzel eğitim hizmetlerinin meyvelerine önümüzdeki senelerde hep birlikte şahit oluruz. Anlatılır ya, adamın birisi bir kapının kilidini kesmeye çalışıyormuş, bunu görüp yanına gelenler ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorunca ‘Keman çalıyorum.’ diye cevap vermiş. Onlar ‘Ama sesini duyamıyoruz.’ deyince, ‘Yarından itibaren duymaya başlarsınız.’ demiş. Evet buralarda yetişen gençler yavaş yavaş hayatın içinde yerlerini alınca, insanlık için ne kadar faydalı oldukları görülecektir. Ben bu gidişattan işin hangi güzelliğe varıp dayanacağını tahmin edebiliyorum..”

Rusya’daki bir Türk kolejinin mezuniyet töreninde spikerliği Timofi isimli bir Rus öğrenci yapıyordu. Programın başında konuştuğu Türkçe’nin güzelliğinden herkes onun Türk olduğunu zannediyordu. Kibar, bilgili, nezih ve nezaketli bir hali vardı. Kendisine yapılan iltifat ifadelerini hep “Estağfirullah..”diyerek tercüme sırasında geçiştirdi. Yani onları hiç tercüme etmedi. Son derece mütevazı idi. O programa katılmış olan Gülay Göktürk, “Böyle bir evladım olmasını çok isterdim.”dedi. Timofi’ye “Eğer bir gün başbakan olursanız, ne yapmayı düşünürsünüz?”diye bir soru sorulunca, “Herhalde ilk işim, Rusya ile Türkiye arasındaki münasebetleri geliştirmek, bu iki ülkeyi birbirine yaklaştırıp dostluklarını kuvvetlendirmek olacaktır.”diye cevap verdi.

Umreye gitmiştik. Medine’de alışveriş için bir mağazaya girmiştik. Bizim Türk olduğumuzu gören mağaza sahibi “Sizin padişahlarınız çok istedikleri halde İslam âleminin bitmeyen problemleri dolayısıyla bir defa bile hacca gelemediler. Bugün daha büyük problemler var. Onları halletmeden siz art arda umreye geliyorsunuz. Ben anlamıyorum. Siz öncelikleri el uzatmanız gereken işlere verseniz ya.”dedi. Saygı duyduğumuz bir büyüğümüze “Şöyle toplu halde bir umreye gidebilir miyiz?”diye sormuştuk. “Yurtdışındaki okulların sayısı 500’e ulaştı mı ki, böyle bir şeyi arzu ediyorsunuz?”diye cevap vermişti. Bu mübarek günlerde, bu sohbetlerde geçen güzel mesajlar üzerinde düşünüp bir durum değerlendirmesi yapmak mecburiyetindeyiz.

Seneler önce Harem–i Şerif civarında hatim indirilecekti. Herkese Kur’an cüzleri dağıtılıyordu; fakat Türkler verilen cüzleri almıyordu. Bu işi organize eden zatın bu durum hoşuna gitmiş ve birkaç gün sonra Ali Ulvi Kurucu Hocaefendi’ye “Maşaallah Türklerin hepsi de hafız. Hatim cüzlerini onlar almadılar.”demiş. O da “Keşke öyle olsaydı. Onlar maalesef Kur’an okumasını bilmedikleri için almamışlardır.”deyince o zat “Bin sene Kur’an’ın bayraktarlığını yapan bu milletin torunları, nasıl olur şimdi Kur’an okumasını bilmezler?”diyerek yere yıkılır ve bir hafta sonra kahrından vefat eder.

Azerbaycan’da bir gece yangın çıkar. Türk kolejlerinde görevli birisi, sabah yangın yerine uğradığında her şeyin kül olduğunu, sadece ortada sapasağlam bir Kur’an–ı Kerim’in kaldığını görür. Son büyük depremde, yıkık binaların arasında geziyordum. Birden sayfaları açık bir Kur’an gördüm. Gözüme “İnne batşa Rabbike le şedid”(Burüc Suresi, 85/12) ayeti ilişti. Ne müthiş bir ifade idi!..

Çanakkale Savaşı sırasında şehit olan Mehmetçiklerin göğüslerinden hep Kur’an–ı Kerim’ler çıkmıştı. Bir komutanımız “Yetiş ya Muhammed, Kur’an’ımız bu gidişle sahipsiz kalacak!..”diye ruh–u Muhammedi’den istimdatta bulunuyordu.

Bediüzzaman Hazretleri, “Çocuklarınıza siz Kur’an öğretirseniz, Allah bu ülkeyi korur!”diye yanına gelenlere nasihat ediyordu. Evet Allah, kendi Kelam–ı Kadim’inde “Muhakkak ki, Kur’an’ı Biz indirdik Biz. Ve muhakkak ki, onu Biz koruyacağız.”(Hicr Suresi, 15/9) buyurarak, Kur’an–ı Kerim’i koruması altına aldığını bildiriyor. Elbette ki, büyük bir rütbe olarak Kur’an’ın ezberlenmesi ve hafızların yetiştirilmesi mevzuunda olsun, onun manalarının dünyada duyurulması meselesinde olsun gayret gösterenler de yine İlahi hıfz ve muhafazanın güvenliği altında olacaktır.

Mevlana Hazretleri’ne, Molla Hüsameddin “Efendim, çok yorgunsunuz, hiç uyumuyorsunuz. Ne olur bu akşam olsun iyi bir istirahat buyursanız.”der. Mevlana “Peki, olur.”der. Molla Hüsameddin bakar ki, bütün gece Mevlana yine meşgul, hiç uyumuyor. Sabahleyin “Efendim, bu gece de uyumadınız.”deyince “Biz de uyursak halkı kim uyandıracak?”der. Bu güzel sohbetin vermek istediği mesajları inşaallah iyice anlayıp gereğine göre hareket ederiz.

Abdullah Aymaz

Kur’an-ı Kerim’in ve öldükten sonra dirilmenin çocuklara anlatılıp tanıtılmasının önemi nedir?

Kur’ân-ı Kerim’in her yönüyle genç nesillere sevdirilip benimsetilmesi, onlarda islâmî şuurun uyarılması, canlı tutulması açısından çok önemlidir. Sırf “Kur’ân-ı kerim mukaddes bir kitaptır”demek hem Kur’ân adına hem de çocuk adına yetersizdir. Böyle bir yaklaşım, baskıyla belli bir yaşta, bir seviyedekiler için kâfi görünse de ilerisi için katiyen yetersizdir; hatta daha sonraki olumlu telkinler için bir ön yargıya sebebiyet vermesi açısından zararlıdır. Bu itibarla o, nâzil olduğu günden bu yana hiçkimsenin muaraza edemediği ve günümüzde ilim ve teknolojinin varabileceği son hudutlara dair muhkem kaziyeleriyle Allah’ın son mesajı olduğu anlatılmalı ve inandırılmalıdır.

Aslında Kur’ân-ı Kerim, yaratılış, varlık, genişliğiyle bütün kâinatlar hakkında en yeni ilmî “veriler”e muvafık, onlarla “çelişme”yen; hatta küllî kaideler halinde onlara dair icmâlî bilgiler veren öyle harika bir kitaptır ki, ona mikro-alemden makro-aleme kadar herşeyi kulluk hedefli şerh ve izah ediyor dense sezadır. “Bilinmeyen nice hazineler ve görünmeyen gayb aleminin anahtarları onun nezdindedir. Onları O’ndan başkası da bilemez. Karada ve denizde ne varsa hepsini o bilir.. O’nun haberi olmadan bir yaprak bile düşmez.. yerin derinliklerine doğru karanlıklar içindeki her hangi bir daneyi de. Hasılı yaş-kuru hiçbirşey yoktur ki, apaçık kitab-ı mübinde bulunmasın.”(En’âm/59) ayeti de bu gerçeğin semâvî şahididir.

Daha ileriki bir adım olarak da haşrin anlatılması gelir. Çocuk gönülden inanmalıdır ki, dünyadan sonra bir ukba, ûlâdan sonra bir uhrâ ve bu âlemden sonra da bir ahiret vardır. İlim, hikmet ve maslahat gösteriyor ki, bu kâinatı Allah kurmuş ve Allah sevk u idare etmektedir. Zamanı gösteren ve tespit eden de yine O’dur. Kur’ân-ı Kerim bu noktayı nazara vererek: “Yeryüzünde dolaşın da, Allah’ın (cc) yaratmaya nasıl başlamış olduğunu görün”(Ankebût/20/ buyurur.

Bunun anlamı; bizim yeryüzünde dolaşıp bütün âyât-ı tekviniyeyi tetkik etmemiz, sayfa sayfa, safha safha herşeyi gözden geçirmemiz, yaratılışın yeryüzünde nasıl başladığını, bu kâinatların yok iken nasıl var olduğunu, insanoğlunun nasıl zuhur ettiğini, canlıların tür tür nasıl yaratıldığını insanla mükemmeliyetin nasıl noktalandığını! (1) görüp temaşa etsinler.

Âlemi yokken var eden Allah (cc) sonra da neş’et-i uhrâyı öyle inşa edecektir. Bu düzeni kuran, hiç öbür alemi kuramaz mı? Küre-i arzı bu ihtişamıyla yaratan bir başka küreyi yaratamaz mı? Buraya dünya, oraya da ukbâ diyemez mi? Sizi başka bir âlemden getirip, burada ikamet ettiren, öbür âlemde sizi iskan edemez mi? Çocukların basit dimağları için derin felsefî izahlara girilmese bile bu kadarı yeter gibi geliyor bana. Kaldı ki gökler ve yerler gözümüzün önünde, onların da muhteşem bir yaratılışı var. Denizde balığın yüzdüğü, havada kuşun uçup gittiği gibi, bu nizam-ı âlem içinde o koca koca sistemlerin, nebülozların, öyle bir yüzüşü ve o kadar başdöndürücü bir ahengi var ki, nazar-ı ibretle bakanlar için hiçbir şey gayesiz-nizamsız ve başıboş görülmüyor. Üstelik bu âhenk, en basit dimağlar tarafından dahi anlaşılacak kadar açıktır. İşte, en basit dimağlar tarafından dahi anlaşılacak kadar açıktır. İşte kur’ân bütün bunları nazara veriyor ve sonar göklerin ve yerin yaratılması karşısında ayrı bir önem arzeden insanın yaratılışına dikkati çekiyor.”Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde (devirde) yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçiniz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?…”(Secde/4 vd.) “Allah (cc), o zattır ki, yarattığı her şeyi güzel ve sağlam yarattı, sonra da insanı bir balçıktan halketti.”(Secde/7)

Kur’ân, bize “şu muhteşem sistemleri Allah (cc) yaratıp tanzim etmiştir. Bunları bozduktan sonra O daha başka bir alem yaratacaktır.”derken siz buna “hayır”deseniz mantıksız bir iddiada bulunmuş olursunuz. Zannediyorum bu konu, çocuğa da büyüğe de nakledilse, medar-ı itiraz bir nokta bulunamayacaktır. Kur’ân’ın bu kabil “sehl-i mümteni”pek çok beyanı vardır.

Kur’ân-ı Kerim bir başka yerde haşr ü neşre karşı çakanlara: “De ki: Onları ilk defa yaratılmış olan diriltecektir. Çünkü O, her yaratığı gayet iyi bilir.”(Yâsîn/79) buyurur. Diğer bir ayette de: “Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak ki, arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir.”Rûm/50) ferman eder.

Kur’ân-ı Kerim’in hiç tekellüfe ve tasannua meydan vermeden bu tarzdaki üslubu çocuğa da, orta yaşlıya da, daha başkalarına da anlatılması gereken her şeyi anlatacaktır.

Melâike-i kirâm ve kader konuları da hassasiyetle üzerinde durulması gereken mevzulardandır. Her şeyin bir programı, bir projesi, bir plânı olduğunu, kâinatın ve insanın yapılışının da bir projesinin, bir plânının bulunması lazım geldiğini –ki bu ilmî proğram henüz kudret ve irade taalluk dairesi dışında bulunan ve “kader”olarak isimlendirilen konudur- mutlaka değişik usul ve metodlarla gençlere anlatılmalıdır.

Netice olarak, ancak bütün bu bilgileri verdiğiniz zaman, çocuğa “sırat-ı müstakim”i göstermiş ve kavlen, fiilen “Allahım, bizi doğru yola hidayet buyur”(Fâtiha/5) demiş olacağız. Böyle kavlî ve fiilî bir duadan dolayı Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle terbiye gayretlerimiz de –inşallah- boşa gitmeyecektir. Diğer taraftan ibadet ü taatı, sülehânın âsârı içinde sâlihâtı (güzel işleri), namazı, orucu, haccı, zekatı anlatmalı ve çocuklarımızın gönüllerini, itikâdî konulardan amelî meselelere kadar her hususta Cenab-ı Hakk’a yönlendirmeli ve onların zihnen, fikren, ruhen ölmelerine, hatta kirlenmelerine meydan vermemeliyiz.

Meselâ, şirkin çok çirkin olduğunu öyle anlatmalıyız ki, çocuk, müşrik olmaktansa, cehennemlere girmeyi daha ehven bulmalıdır. Zinanın kötülüğü anlatılınca bu kirli işe girmektense gülerek ölüme gitmesini bilmelidir. Öyle ki eli, dili ve gözüyle dahi bu işe yakın şeyleri yaptığı zaman vicdan azabıyla tir tir titremeli ve ömür boyu ağlamasını bilmelidir. Katlin, hırsızlık yapmanın, yalan söylemenin çirkinliği telkin edile bütün bu münkerata karşı onun tabiatında tiksinti hasıl edilmelidir.

Ayrıca ahlâksızlık sayılabilen hususlarda da, kavlî ve fiilî telkinatta bulunarak, onun ahlaksızlık çirkefi içine düşmesine meydan verilmemelidir. O, daha baştan ahlâken temiz bir hava içinde neş’et ederse –inşaallahu teâlâ- daha sonraları esen muhalif rüzgarlar onun duygularını söndüremez ve onun iç yapısını, iç âlemini, his âlemini soldurmaz; o her zaman canlı ve daima aşk u şevk içinde Allah’a (cc) kul olmaya bağlılığını ve İslâm’a saygısını devam ettirebilir.

M. Fethullah Gülen

[1] Varsın varlığı izah etmek için Lamarkizm, Darwinizm, Neo-Darwinizm çıkarsınlar… Bütün bu felsefi cereyanlar “varlık”meselesini izahta sathi ve acizdirler. İlim zaten bu eski felsefelerin iflas ettiğini ispat etmektedi

Çocukta terbiyeyi her yaşta devam ettirmek nasıl sağlanabilir?

Bir hakikati, bir düşünceyi ikame etmek, yerleştirmek başkadır, devam ettirmek daha başkadır. Binbir ihtimamla teessüs ettirilmiş nice mefkûre ve ona bağlı müessese vardır ki, kuruluş ve işleyiş şartları itibariyle herhangi bir kusur söz konusu olmasa da, devam adına gerekli olan hassasiyet gösterilemediğinden iki adım ileriye gidilememiş; hatta bir kısım “şerrü’l-halef” ler yüzünden teessüsüyle yıkılış sürecinin başlaması bir olmuştur.

Evet bir şeyi inşa etme çok önemlidir. Ne var ki, inşa edilen her ne ise onun idamesi ve geliştirilmesi ondan daha önemlidir. İlk Müslümanlar, daha sonra da bizim milletimiz, bir topulum ayakta tutabilecek dinamiklerin cemiyete mal olması, sonra da korunup kollanması mevzuunda fevkalade titiz davranmış aklî, mantıkî, hissî hiçbir boşluğa meydan vermedikleri gibi, bilip inandıklarını hayata geçirme konusunda da asla kusur etmemişlerdi. Elbetteki bununla ferdî kusurları kastetmiyorum. Maksadım sıhhatli toplum ve onun istikbal vadetmesi için gerekli olan esaslardır Daha sonraları ise, bizim gibi bazı mirasyediler, ya da meselenin ruhunu bilmeyenler ve İslâmî konuları sadece bir yönüyle ele alanlar, işi temelinden bozduk ve bize emanet edilen tarihi mirası geliştiremedik; hatta bir manada kuruttuk.

Kur’ân-ı Kerîm’de, ” kulumuz İdris’i, İbrahim’i hatırla”, “Kitap’ta İbrahim’i, Musa’yı, Meryem’i vb. an”şeklinde, çeşitli nebilerin durumlarını bize peşi peşine sıralayan ayet-i kerimeler bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, Meryem süresinde bu seçkin insanların hususiyetleriyle beraber açtıkları çığırları da anlattıktan sonra şöyle buyurur: “Nihayet onların peşinde öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı zayi ettiler; nefislerinin arzularına uydular. İşte bu yüzden de ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem, 19/59)

İşin mebdeinde Hz. Nuh, Hz. Adem, Hz. Musa, Hz. Mesih, hatta Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm Muhammed Mustafa (sav) olabilir. Şayet onlardan sonra gelenler şerrü’l-halef, yani onlara ters dönmüş, dolayısıyla da namazı zayi eden -dikkat edilirse, namazı terk eden demiyor- kılarken kılmıyor sayılan, Allah’a yakınlık vesilelerini uzaklık unsurları gibi kullanan, huzurda gaybûbet yaşayan; bu yetmiyormuş gibi kalkıp şehavâta yani cismânî arzularına uyan, dini kendi hevâsına göre yaşayan kimseler ise, yolun başlangıcındaki büyük insanların büyüklüklerinden yararlanmaları mümkün değildir.

Bizden evvelkilerin kaybettiği aynı noktada biz de kaybetme durumuyla yüz yüzeyiz. Namaz kılmak ağır geldiği için namazsız bir Müslümanlık, oruç zor olduğu için oruçsuz İslâmiyet ve cismânî arzulara uymada hudut tanımayan bir din anlayışı. İşte dünü de bugünü de kirleten mülevves düşünce!

Oysa ki mümin, her haliyle hem imanın, hem emniyetin hem de Hakk’a teslimiyetin temsilcisi demektir. Evet o, Allah’a inandığı gibi, O’nun huzurunda iki büklüm ve yasakları karşısında da tir tir titreyen insan demektir.

M. Fethullah Gülen

Her Şey Olmaya Açık Çocukluk Dünyası

Her millet; ülkesini, insanını ve millî değerlerini onlara emânet edeceği genç kuşakları, kendi düşünce dünyâsı istikâmetinde ve kendi kültürüyle yetiştirme mecburiyetindedir. Yoksa, o milletin gelecekte kendi olarak kalması mümkün değildir. Nesillerin yetiştirilmesinde hemen herkesin kabul ettiği iki hâyatî müessese vardır ve önemleri itibâriyle, birini diğerine tercih etmek de oldukça zordur: Bunlardan biri yuva, öteki de mekteptir.

Duygu ve düşünceler ilk defa yuvada, birer tohum gibi çocukların ruhlarına saçılır, sonra da yeşerip çimlenmeye terk edilir. Uzun bir sessizlik ve beklemeden sonra tıpkı toprağı delip gün yüzüne çıkan rüşeymler gibi; göz, kulak ve his yoluyla onların bağrına saçılan her insanî ve İslâmî değer de öyle yeşerir, boy atar, gelişir ve bütün bir hayatı vesâyâsı altına alacak seviyeye ulaşır. Bir çocuğun, bizim duygu ve düşünce dünyâmız adına çevresinde olup biten şeyleri değerlendiremeyeceği söylenemez. Zirâ, bu dönemde dahi o, kendi idrak ölçüleri içinde her şeyi görür, duyar, düşünür; vakti gelince de, ruh ve hâfızasına tohumlar mâhiyetinde serpilen bu şeyler-tabiî, içtimâî ve ahlâkî erozyonlara uğramazlarsa- çiçek çiçek açar ve meyvelerini vermeye başlarlar. Seneler sonra dahi olsa, eskiden görüp duyduğu hemen her şey, onun ruh ve vicdânını tesir altına alarak, yıllar ötesinden ona seslenen talâkatlı birer nasihatçı gibi onu yönlendirir ve her zaman ona ışık ve burak olur.

Yıllar ve yıllar geçse de o, kendine has çocuksu düşüncelerle, görüp-duyduğu, sezip-anladığı şeyleri, yaşın-başın kazandırdığı seviyeyle ve daha derince, bir kere daha hisseder, bir kere daha kavrar ve bir kere daha bütün benliğiyle yaşar…

İlk dönemlere ait hâtıralar, çocukların zihin ve hayâl seviyelerine göre şekillenir, büyüyüp gelişmeleri ölçüsünde de derinleşir, daha ileri buudlara ulaşır.. böylece yaş ve baş itibâriyle hep onlarla yaşar-gider. Zamanla görüp-duydukları, işitip-anladıkları şeyler o minik hâtıralarda, bir daha silinmeyecek şekilde öyle billûrlaşır ki, onlar plâklar üzerindeki iğneler gibi, isteseler de, istemeseler de önceden kaydedilmiş bu sesleri, ortaya çıkarmadan başka ellerinden bir şey gelmez.

Hatta bizler dahi, azıcık, hülyâlarımızı kurcalasak, bir sürü hâtıranın ses verdiğini duyacak ve irkileceğiz. Ömürlerimiz devam ettiği sürece de, hayatın hemen her dönemecinde aynı rüyâ ve hülyâları tekrar bertekrar yaşayacak, yer yer sevinç ve neşelerle gerilecek, zaman zaman da ürperten râşelerden kurtulamayacağız. Biz ve rüyâlarımız, bizden evvelkilerin eserleri olduğu gibi, çocuklarımız, onların rüyâ ve hülyâları da bizim onlara bırakacağımız miraslarımız olacaktır. Bizleri insan yapan ahlâkımız, huyumuz, insanlar içinde ârızasız yaşamamızı temin eden tabiatımız, mizâcımız; yaşatan aşk u şevkimiz, öldüren bedbînlik ve yeislerimiz; hatta bütün arzularımız, isteklerimiz bize, soy ağacımızın damarlarından süzülüp gelmiş saf veya bulanık kan gibidir. Şimdilerde yaptığımız hemen her şey, o dönemde birer nüve şeklinde kalb ve ruhumuza saçılan tohumların hakîkata inkılâb etmesinden başka bir şey değildir. O gün his ve zihin dünyâmıza yerleşen her şey, zamanla benliğimizde yeşererek bizden birer parça haline gelir, bizimle beraber yaşar; bize imâlarda bulunur, nasîhatlar eder, yol gösterir, sinyal verir ve mesajlar sunar. Eğer bu ilk nüveler iyinin, güzelin ve doğrunun nüveleri ise, siyânet melekleri gibi bir lâhza peşimizi bırakmadan bizleri takip eder ve bizlere kurtuluş yollarını gösterirler.

Çocukluk dönemimize ait o hakîkat ve rüyâ karışımı dünyâlar, bugünkü hayatımız için âdetâ bir kaneviçe gibidir. İstikbâldeki bütün icatlarımız, keşiflerimiz, tespitlerimiz bu kaneviçeye göre şekillenir ve ortaya çıkarlar. Ne var ki, imkân ve şartların müsaadesizliğinden gelişme fırsatını bulamayan meyveler gibi, bizim, o ilk basit ve sathî bilgilerimiz de yeşerip olgunlaşma imkânını elde edemeyince kurur ve ölürler.

Bizler, çocukluk dünyâmızla o kadar içli-dışlıyızdır ki, her zaman o günlerin, o günkü çevrenin çırakları olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten çocukluk, gençlik ve olgunluk o kadar iç içedirler ki, birinin nerede bittiğini, öbürünün, nerede başladığını kestirmek âdetâ imkânsızdır.

Bizler, çocuklukta şuuraltı olan şeylerin farkına varamayız. Daha sonra şuuraltına yerleşen bu şeylerin birdenbire hissiyâtlarımızla kaynaşıp bütünleştiğini ve benliğimizin bir parçası haline geldiğini görür ve duyarız. Sanki çocukluk ve gençliğimizde, kaderimizin rüyâlarını görüyor, olgunluk döneminde de onları temsil ediyor gibiyiz.

Hep sathîliklere takılıp kalan aklımız, günübirlikçilik içinde günlük hâdiselerle gülüp eğlenirken, insânî duygularımız, aklın alâka göstermediği hatta lakayt kaldığı gizli hakîkatlarla tanışır, onlarla kucaklaşır, onlarla zaman üstü münasebetleri kavrar ve onların aydınlık ikliminde ölümsüzlüğe erer.

Bu itibârla denebilir ki, hayatı hecelemeye başladığımız ilk günlere ait, göz, kulak ve hislerimize çarpıp geçen hemen her güzel şey, hiç zâyi’ olmadan şuuraltı ve zihinlerimize yerleşir; sonra da alıp işleyecek, işleyip geliştirecek usta ve mâhir eller beklemeye başlar…

Çocuk o dönemlerde, benliğinde iz bırakan bu manâların, zamanla derinleşip başka buudlara ulaşacağını sezemese de, mevsimi gelince o küçük tahayyüller bir bir ortaya çıkacak ve onun beklenen şahsiyetini mutlaka belirleyecektir.

Ancak çocukluk ve gençlik mevsiminde duyulan ve sonra ruhlarda hâtıralaşan her renk, her ses ve her söz karantina ve korunmaya alınmazsa silinip gider ve yerlerini de başka şeylere bırakırlar. Çocuğun çocukluk döneminde şuursuz gözlerle süzdüğü, alâkasız bakışlarla seyrettiği ve her biri birer hakîkatın nüvesini teşkil eden ne kadar iyilikler, güzellikler varsa, silik yazıların üzerinde kalemin yeniden gezdirilmesi gibi, ele alınıp işlenmezlerse, ilk tembihle kapalı kalır ve ümit edilen meyveleri de veremez…

Evet, şayet bu ilk duygu ve düşünceler, mekteple beslenmez, delikanlılık muhitinde takviye görmez, olgunluk döneminde de aklın ve basîretin himâyesine alınmazlarsa, neşv-ü nemâ bulmadan ölür giderler.

Mektebin ilk vazifesi, çocuğun duygu ve düşünce dünyâsına serpilen bu iyi tohumların korunmaya alınıp geliştirilmesi, fena tohumların da ayıklanıp temizlenmesi olmalıdır. Olmalıdır ki; yıllarca çocuğun şuuraltında çimlenen iyilik ve güzellik nüveleri çürüyüp bozulmasın, fenalık ve kötülük tohumları da boy atıp gelişmesin..! Olmalıdır ki; o, içinde tüllenen hâtıralar halindeki duyguların temsilcisi ve mimarı olabilsin ve kendi idrâki ölçüsünde hâfızasında yaşayan renkleri ve şekilleri canlandırma fırsatını bularak, vaktiyle aynı seviyede zevk edemediği hatta alâkasız ve isteksiz bakışlarla süzdüğü, o döneme ait duygu ve düşüncelerin izlerini ve gölgelerini, tıpkı çiçeklere konup-kalkan arıların, onlardan bal özü aldıkları gibi, birer birer toparlayıp kendi hayat peteğini örebilsin…

Denebilir ki, bu vâdîde çocuğun ilk intibâları, ilk müşâhede ve ilk ihsasları ne kadar mükemmel olursa olsun, onun ruhunun fakültelerini bütünüyle işleyip geliştirecek şahsiyetli maarif ve onun ışık ordusu muallimlerdir. Bu manâ mimarları sayesindedir ki, çocuk yeniden kendini bulur, düşünce tarzını ayarlar, soyunun kültürüyle bütünleşir ve yüksek ideâllere yelken açar…

Mektep, her çeşit ilim mevzuunda olduğu gibi, dinî hayat, memleket-millet meseleleri ve dünyâ hâdiseleri karşısında da onları zabt-u rabt altına alacak, metotlu düşünüp, metotlu çalışmaya alıştıracak ve yuvanın, onların ruhunda çimlendirdiği iyi ve güzel şeyleri tımar edip geliştirecek biricik müessesedir. Metotlu düşünce, metotlu çalışma ilim ve hikmet açısından önemli esaslardır. Aklın ilhâma açık hale getirilip dosdoğru kullanılması demek olan hikmet, din, ahlâk ve sanatın da en ehemmiyetli desteği ve en mübârek kaynağıdır.

Bu çerçeve ile idealize edilen mektebin gâyesi, müdâvimlerine üstün vasıflar kazandırarak, onları, ruh ve madde plânında bütün milletlerin üstüne çıkarmak ve bir zamanlar olduğu gibi onlara medeniyetler üstü medeniyet inşâ etme yollarını göstermek… Bu gâyeye ulaşmak için de, teker teker bütün müdâvimleriyle uğraşmak, onlara mukaddesât ve millî değerleri bizzat temsil ederek gösterip aşılamak; her yanı türlü türlü yabancı düşünce ve asimilelerle rengârenk hale gelmiş ülkemizde, gerçek millî ahlâkın, faziletli insan şahsiyetinin doğup gelişmesini hazırlayıp ortaya koymak olmalıdır.

Yoksa, bir kısım nâmüsâit muhitlerde dejenerasyona maruz kalmış nesiller zâyî olup gidecekleri gibi, yuvanın, bir ölçüde donatıp ihyâ ettiği gençleri muhafaza etmemiz de mümkün olmayacaktır.

M. Fethullah Gülen

Çocukta dinen mukaddes sayılan şeylere (şeâire) hürmet hissi nasıl uyandırılabilir?

Bize göre bir kısım mukaddes mefhumlar vardır. Bu mefhumların arkasında da çok mukaddes anlamlar vardır. “Allah” (cc) mefhumu bizim için çok mukaddestir ve imanın bir rüknüdür. Allah’a (cc) inanmayan birinin İslâmi ve imânî hayatı yoktur. Bu yüce ve yüceliği nispetinde de olabildiğine mukaddes mefhumun belli bir yaştan itibaren -ki bu devrenin başlangıcı genelde 7-9 yaş olarak düşünülür- dimağlarda yerleşmesini, gönüllerde oturmasını ve çocuğun bütün hayal âlemini işgal etmesini temin etmekle mükellef bulunduğumuz katiyen unutulmamalıdır.

Çocuğun, Peygamber’in (sav) hayaliyle yaşamasını temin etmek, o evde sürekli ondan bahisler açılmasına bağlıdır. Şayet bir evde sadece, televizyon-sinema artistlerinden bahsediliyorsa ve çocuğun temaşa ufkunda her zaman televizyonlar, sinemalar bulunuyorsa onun hayaline hakim olan da bir kısım artistler olacaktır. Sorduğunuz anda size pek çok sporcu, müzisyen ve artist ismi sayılabilecek; ama belki de dört sahabi ismi söyleyemeyecektir. Hafıza ve şuuraltı, bütün kapasitesiyle, çok faydası olmamakla beraber, ” hayalin fıskı” na sebebiyet veren bu gereksiz şeylerle mâlemâl dolacaktır.

Dinde mukaddes bilinen her şey, düşünce ve davranışlarımızda daima mukaddes olarak ifade edilmelidir. Mesela, kâbe mukaddes bir mekandır. Siz de çocuğun yanında, Kâbe ile ilgili hislerinizi dile getirirken fevkalade saygılı olmalısınız. “Kâbe sınırlarından içeriye girdiğim zaman, toprağına yüz sürmeyelim. Medine-i Münevvere’ye yaklaştığım zaman ayaklarımızı saygıyla yere basmalıyız. Meseleyi götürüp, Rasulü Ekrem’in (sav) gezdiği yerlerde, -İmam Malik gibi- ” burada ayakkabıyla veya merkeple gezilmez” esasına bağlamalıyız. O büyük İmam, uzak yerden Mescid-i Nebevi’ye veya başka bir mescide hadis dersi kıraatine, tilavetine giderken ya da Medine’nin sınırlarından içeriye girdiğinde, bindiği merkepten aşağıya iner, orada böyle gezilmesi gerektiğini gösterirdi. Elbette bunu gören çocuk Ravza-yı Tâhire ve onun sahibine saygıyla dolup taşacaktır.

Kur’ân-ı Kerim için de durum aynıdır. “Her kim Allah’ın şeâirine saygın gösterirse, şüphesiz bu, kalblerin takvasındandır.” (Hac/32) buyurulmaktadır. Şeâire hürmet etmek kalbin takvasındandır. Kalbin takvası ise, kalbin Allah’ı (cc) tanıması, tanıdığı büyük Allah’a (cc) saygıyla yönelmesi, O’na sığınması, O’na itaat etmesi ve hakikat-ı ulûhiyeti tam olarak kavramasıyla mümkündür. Şeâire hürmet hayâtîdir; şeâirden olan cami, çocuğun nazarında o kadar mukaddes görülüp kabul edilmelidir ki, o, bütün Allah’a (cc) giden yolların camiden geçtiğini düşünmeli ve müezzinin lâhûtî sesinin minarelerden, “Allahu ekber”şeklinde yükselmesi, çocuğun nazarında büyümelidir ve “Allahu ekber” dendiği zaman da o kelimeleri tekrar etmeli ve ezan bitince de ellerini kaldırarak; “Allahumme rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmmeti ve’s-salâti’l-kâimeti, âti seyyidenâ muhammedeni’l-vesî lete ve’l-fazilete v’b’ashu makâmen mahmûdeni’llezî ve’adtehu; Ey bu kamil davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e (sav) Hakk’a yaklaşma, cennete ve ötesine ulaşmayı lutfet ve O’nu kendisine vadettiğin makam-ı mahmud’a ulaştır. (1) diyerek boşalmalıdır.

Hülasa, eğer Allah’a inanıyor ve O’nu seviyorsak ve içimizde takva ve şêâire tazim hissi varsa, bu hislerimizi çocuğun gönlüne boşaltacak ve ona Allah’ın büyüklüğünü gösterecek, sevdirecek ve o Mabud u Mutlak’tan başka Mahbub, Maksud, Matlub olmadığını onun bütün benliğine işleyeceğiz. Taberani’nin Ebu Ümame’den naklettiği bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (sav): “Allah’ı (cc), Allah’ın (cc) kullarına sevdirin ki, Allah (cc) da sizi sevsin” (2) buyurur. Allah (cc) ancak iyi tanımakla sevilir; zira insan bildiği sever, bilmediğine de düşman olur. Dinsiz ya da ateistler Allah (cc)’ı tanımadıkları için düşmandırlar; eğer tanıyabilselerdi seveceklerdi.

Kur’an-ı Kerim’de Allah (cc) “İnsanları ve cinleri ancak, Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât/56) ferman eder. Mücahid (ra) buradaki {liya’budûn} ” bana kulluk etsinler diye” kelimesini {liya’rifûn} ” beni tanısınlar, bilsinler” (3) olarak tefsir etmektedir. Demek ki bir insan Allah’ı biliyorsa kullukta bulunuyor; bilmiyorsa nankörlük ediyor. Öyleyse evvela biz bildireceğiz; çocuk da bilecek ve o duyguyla dopdolu hale gelecek ki, Allah’a (cc) karşı saygılı olabilsin. Ancak her seviyenin ayrı bir tanıtma ûslubu olmalıdır ve Allah’a (cc) karşı saygılı olabilsin. Ancak her seviyenin ayrı bir tanıtma üslubu olmalıdır ve Allah’ı (cc) tanıtma konusunda tanıtım, yaşa-başa göre yapılmalıdır. Belli bir yaştaki çocuğa, önüne konan sofranın Allah tarafından geldiğini delilsiz, mücerret anlatma ona kâfi gelebilir. Başka bir yaşta insanların, hayvanların, ağaçların beklediği yağmurun, gökten O’nun inayetiyle geldiğini, başımızdan aşağı boşalan o yağmurun, Allah’ın mahz-ı rahmetinden taşıp geldiğini anlatmak gerecektir. Daha ileri yaşlardaki birisine ise, Allah’ın, denizlerde, ırmaklarda vaz’ ettiği tebahhur etme (buharlaşma) kanununu, havada yağmurun damla damla döküme kanunu ve bütün bunların asla tesadüfe verilemeyeceği, her şeyin Allah’ın inayetiyle olduğunu anlatmak gerekecektir. Daha seviyeli çocuklara ise, pozitif ilimlere ait argümanları kullanarak onun seviyesine göre Allah’ı tanıttırıp sevdireceksiniz.

Bir hadislerinde Allah Rasulü (sav) şöyle buyururlar: “Allah’ın size nimetleri karşısında Allah’ı (cc) seviniz. Beni de Allah’ın (cc) elçisi olduğum için, Allah (cc)’tan ötürü seviniz. Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için seviniz” (4)

Usulü bulunabildiği nisbette bu sevme ve sevdirme işi zor olmasa gerek. Çocuklarımıza, bir takım lüzumsuz neşriyat yerine, Rasulü Ekrem’i (sav)n siyerini okutabilsek ve onların eline, hiç olmazsa Muhammed Yusuf Kandehlevî’nin “Hayâtu’s-Sahabe” sı gibi her an müracaat edebilecekleri bir kitap versek, zannediyorum Rasulü Ekrem’i (sav) ve onun ashabını ve onların çocuklarını tanıma fırsatı bulacak ve bunlardan herbirerleri onların gözünde hayatlarının kahramanları olarak büyüyecek; anlara uymaya, onlara benzemeye, Hz. Hamza (ra) gibi şecaatli, Hz. Fâruk-ı A’zam (ra) gibi kılı kırk yaran âdil olmaya çalışacaklardır. Allah’ın (cc) binlerce rizâ ve rızvanı bunların üzerine olsun..!

Evet her zaman evimizin baş köşesinde Kur’ân-ı Kerim, sonra Rasulü Ekrem’in (sav) siyeri ve ashab-ı kiramın hayatına ait megâzi kitaplarını bulundurmak ve çocuklarımızın gönüllerinin onlarla beslenmesini sağlamak, tarihi kahramanlarımızla onların gönüllerini, gözlerini açmak ve atalarını onlara sevdirmek çok önemlidir.

Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Felsefî biçimde ve aklî yollarla, akîdemize musallat olan tereddütlere, şüphelere karşı, değişik delillere başvurmak mantığın, fikrin gereği olsa da mücerret mantığa saplanıp kalmak, bazen insanın kalbî hayatını söndürüp onu ümitsizliğe itebilir. İnsan, aklı ve fikrine ait vazifeleri yaptıkları ve bunlarla alakalı bütün fonksiyonları yerine getirdikten sonra, pratik hayatta bu duygu ve düşüncelerin nasıl meydana geldiğine dair misalleri araştırmaya başlayacaktır. Binaenaleyh siz, fiziğin, kimyanın, astronominin diliyle Allah’ın (cc) varlığına ve birliğine ait binlerce 3afâki ve enfüsî delillere sarılıp, yukardan uzanan nurânî bir merdivenle yukarılara çıksanız da, pratik hayattan misaller veremiyorsanız ve çocuk da bunlara akıl erdiremiyorsa, vereceğiniz dînî düşünceler onun zihninde birer felsefî nazariyeler gibi algılanacaktır.

Anlattığınız ya da anlatacağınız dînî değer yargıları ve millî meziyetlerin, tarihin belirli dilimlerinde yaşanmış olduğunu gösteremiyorsanız bunlar bazılarına ütopya gibi görünebilir. Siz, bu değerlerin yaşandığını ve yaşanabildiğini beli misallerle gösterme mecburiyetindesiniz.

Daha yakın zamana kadar, yaşanıp yaşanılamayacağı hususunda bizim bile kalbimizde-kafamızda bir hayli tereddüt vardı ve kendi kendimize, “Bu olaylar belki yaşanmıştır; ama ihtimal dünya bunları bir kere görmüştür. Bir daha görmesi ve hele yaşabilmesi çok zor; hatta biraz da ütopik görünmektedir” fikri, bir genel hastalık gibi yaygındı. Ne var ki, Allah’ın, imanın, dinin anlatılmadığı pek çok müessesede, Allah’ı peygamberi tanıyan, yüce yaratıcı ve O’nun Nebisi’ne bağlılık yolunda seve seve hem dünyalarını hem de ukbalarını feda etmeye hazır bulunan gençleri görünce, artık yürekten inanıyoruz ki, sahabi gibi bir cemaat yaşamıştır; bundan sonra da yaşayabilir. Zaten, nassların bize verdiği işaret ve bişâretler çerçevesinde -inşaallahu teâlâ- bu ümmetin hitamında, Rasulü Ekrem’in (sav) ” garipler” diye tavsif buyurduğu (5) sahabiye benzer bir cemaatin yaşayıp, din-i mübin-i İslâm’ı evc-i kemâle çıkaracağına da inancımız tamdır.

Âyât-ı tekviniye ıttılâınız derecesinde, kalbinizdeki takva, Allah (cc) saygısı, Allah (cc) korkusu, mescid, mabed ve benzeri şeâir, mukaddes âbideler halinde çocuğun nazarında büyük görünmeye başlar ve bütün bunlar onun nazarında hakikaten Allah’ın (cc) huzuruna birer davetin ifadesi olurlar. Burada yeri gelmişken Yahya Kemal’in bu mevzudaki şâyân-ı takdir şu mısralarını hatırlatmak istiyoruz:

Emr-i bülendsin ey ezan-ı Muhammedî Kâfi değil sadâna cihan-ı muhammedî. Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel, Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî. Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden, Şehbal açınca ruh-ı revan-i Muhammedî Ervah cümleten görür Allahu ekber’i Aks eyleyince arşa lisan-ı Muhammedî.

Ezan, Müslümanlığın ulvî duygularının en önemli bir sembolü ve namaz öncesi bir konsantrasyon vesilesidir. Aynı zamanda, namazın, Allah’a karşı bir kulluk olarak büyüklüğünün ifadesi ve O’nun çağrısı ve davetidir. Söz çocuklarınızı bu duygularla dopdolu yetiştirirseniz, onlar da ezanı duydukları zaman heyecanlanırlar, gözleri dolar, hisleri köpürür, mehâbetle, muhabbetle tir tir titremeye başlarlar. Şimdi âbâ ve ecdadımızın bize, onlardan evvelkilerin de onlara yaptıkları bu vazifeyi -inşaallahu teala- bunca sarsıntı ve teklemeye rağmen yine bizler ve sizler ihya ve ikame edeceğiz. Evet şeâiri ilan edecek, onu gelecek neslin nazarında kendi kıymetiyle gösterecek, aynı Allah’ı, Rasulü’nü ve Kurân-ı Mucizu’l-Beyan’ı herkese sevdireceğiz.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; evlerimizde, ibadet hayatımız arızasız olarak yerine getirilmeli, dinle, diyanetle alakalı çocuklarımızın kafasına sokulan şüphe ve tereddütler vakit fevt etmeden izale edilmeli, evimizin içinde Allah’a tekarrübün yaşandığı, rahmet-i ilahiye’nin sağanak sağanak başımıza indiği, gözlerimizin tatlı ümitlerle dolup reca içinde Allah’a yöneldiği ve sinelerimizin hüzünle dolup taştığı değişik bir kısım saatler olmalıdır. Öyle bir saat olma ki, o saatte evimizde Rasulü Ekrem (sav) görünüyor gibi tasavvuru, tasviriyle çocuğun, hanımefendinin nazarında şöyle böyle mutlaka kendini göstermelidir.

İşte bunlar sizin İslâmî ibadet ve akide hayatınızda çocuğunuza kazandırdığınız öyle büyük kıymetli şeylerdir ki, onun ilerideki hayatında o, birer birer bunların semerelerini görecek, duyacak ve size karşı minnettar olarak dua edecektir.

Şeâiri tazim, zatında büyük olan, dinin büyük kabul ettiği ve sizin de büyük gördüğünüz değer ve kıymetleri kavlen ve fiilen büyük göstermek demektir. Onların nazarında, ancak, ezanla anlatılabilen o ulular ulusu, büyükler büyüğü “Allahu ekber” hakikatıyla şehbal açacak, ruh dünyalarında bayrak gibi dalgalanacak, kalblerini tül gibi saracak; söz de bu mazhariyetler karşısında dönüp tâlihlerinize tebessümler yağdıracaksınız.

M. Fethullah Gülen

[1] Buhari, Ezan, 8; Tefsiru Sure (17) 11; Tirmizi, Salât 43; Nesei, ezan 38; İbni Mâce, Ezan 4 [2] Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, 15/777 [3] Kurtubî, el-Câmiu Li ahkâmi’l-Kur’ân, 17/55 [4] Tirmizî, Menâkıb, 31 [5] Müslim, iman 232; Tirmizi, İman 13

Asr-ı Saâdet ve Rasulü Ekrem’i (sav) Çocuklara Nasıl Anlatmalıyız?

Rasulü Ekrem’in (sav) de aynı şekilde dikkatlice anlatılması gerekir. Ben şahsen Rasulü Ekrem’in (sav), bu gün bazı kimselerce sevilemeyişini, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun onlara çocukluk dönemlerinde tanıttırılmamasına bağlıyorum. O’nun yakından gören, tanıyan kimseler O’nun sevmiş, O’na aşık olmuş ve O’na gönül vermişlerdir. Asırlar ve asırlar boyu o kadar çok kimse Rasulü Ekrem’in (sav) cazibesine kapılıp arkasından akıp gitmiştir ki, cihan tarihinde başka bir beşerin bu denli hürmet gördüğünü göstermek mümkün değildir. Ne var ki, rasulü Ekrem’i (sav) tanıyıp anlatmadan çocuğunuzun O’nu sevmesini beklemeniz doğru değildir. Bir dönemde talihli bir zümre onu gözleriyle gördü. Bir zümre de görenleri görmekle şereflendi ve onların gözleriyle onu görmeye çalıştı. Bu yaklaşım, rasulü Ekrem’in (sav); “en hayırlı asır, benim asrım; ondan sonra da onların ardından gelen asırdır”(1) sözlerine bağlanabilir.

Beşerin bedevîlik devrinde, insanların ciddi bir kalb kasveti içinde çocuklarını diri diri toprağa gömdükleri.. hemen herkesin içki içtiği.. hatta belli ölçüde şuyûiyye fikrinin (komünizm ahlâkı) yaşandığı karanlık devirlerde bir hamlede hayat-ı içtimaiyeyi ıslah eden O zat’ın (sav) da, icraatinin de, cemaatinin de eşi menendi yoktur ve olamaz da. Evet O zat (sav), kendi çağındaki insanların adeta beyin hücrelerine girip, kalplerine taht kurup, onların maddi-manevi hastalıklarını bir anda tedavi ederek, örnek insanlar haline getirip evc-i kemâle çıkarması öyle harikulade bir inkılaptır ki, cihan tarihinde eşini emsalini göstermek mümkün değildir. (2)

Zamanında Roma’da, Yunanistan’da ve daha değişik ülkelerde de inkılaplar olmuştur. Ne var ki, bunlar, insânî değerleri açısından çok fazla bir şey vadetmemiştir. Hatta bu toplumlarda inkılaplar, yeni bunalımlar getirmiş ve bazı yerlerde yeniden eskiye dönülmüştür. Hatta bazı dönemler itibariyle bu inkılaplar insanlığa hemen hemen kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmamıştır.

İnkılap ona denir ki o, insanların kafalarında, kalplerinde, ruhlarında, maddi-manevi hayatlarında, duygu ve düşüncelerinde müspet değişimler meydana getirir ve onların nefsânî liğin çukurlarından a’lâ-yı illiyyî n-i insaniyete çıkarır; sonra da temâdi ederek bir salih daireler sürecine dönüşür. İşte nübüvvet çerçevesinde en büyük bir içtimaiyatçı olan Rasulü Ekrem (sav), o engin, içtimâî anlayışla bunu da yapmıştır. Bilmem ki bunların ne kadarını biliyor ve ne kadarını çocuklarımıza anlatıyoruz!. Oysa ki O, her hususta bizin için en kusursuz örnektir.

Asrımızın fikir mimarının da dediği gibi; yüzer feylosof alıp Ceziretü’l-Arab’a gitsek, günümüzün onca imkanlarına rağmen, o zatın, o zamana nispeten bir senede yaptığı şeyi; yüz sene çalışsak yine yapamayız. O da basiti ele alarak şöyle der: “Sigara gibi küçük bir adeti, küçük bir kavimden, büyük bir hakim, büyük bir himmetle, ancak daimi kaldırabilir.”(3) İsterseniz daha küçülterek şöyle de söyleyebiliriz: Sigara içen bir adamın başına on insan toplansa, onun kanser yaptığını en muknî ifadelerle anlatsalar, ona sigarayı ter ettiremeyeceklerdir. Halbuki, o Zat, çevresinde bulunan insanların dem ve damarlarına işlemiş nice fena huyları bir hamlede, bir nefhada söküp atıyor ve onların yerlerine en sağlam insânî değerleri ikâme ediyor.

Fena huyların bir hamlede yok edilmesiyle alakalı, içki yasağına karşı gösterilen duyarlılık önemli bir örnek teşkil eder: Düşünün ki alkolik olmuş ve içki içmediği zaman başı dönen bir topluluk “içki yasaktır”dendiği an, o esnada dudağına dayadığı kadehi artık ağzına götürmüyor ve yere çalıyor. Bilmem ki, terbiyecilerimiz bu şekilde etkili bir terbiyedeki müessiriyeti neye bağlayacaklar. Şimdi bize düşen şey; Rasulü Ekrem’in o muazzamlardan muazzam inkılaplarını anlayıp anlatmak ve vicdanları o Zat’a karşı uyarmak olmalıdır. Bunu başarabildiğimiz takdirde çocuklarımız Hz. Muhammet (sav) konuşacak, Hz. Muhammed (sav) düşünecek ve Hz. Muhammed’i (sav) duyacaklardır. Biz bu ameliyeye, özel mânâsıyla “telkin”ya da “maddi-manevi hayatımızın kayyimi olan Hz. Muhammed’in (sav), varlığımıza doğrudan doğruya omuz vermesi, bize arka çıkması”diyoruz. Cenab-ı Hak, bizi daima bu Zat’la (sav) teyit buyursun!

M. Fethullah Gülen

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 19. Söz, Sekizinci Reşha [2] Müslim, Fedailü’s-sahabe, 210,211,212,214,215; Ebu Davud, Sünne 9 [3] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, 19. Söz

Peygamberimiz’in (sav) Mucizelerini Nasıl Anlatabiliriz?

Çocuklarımıza Rasulü Ekrem’in (sav), kıymete kadar olmuş olacak bütün hadiseleri adeta bir televizyon ekranından seyredip de naklediyor gibi anlayıp anlatmamızda O’na (sav) güven yenileme gibi bir mana ifade edecektir. Bu konuda onun öyle sıhhatli sarih ve te’vil götürmez verdiği haberler vardır ki, adeta O (sav), bu hadis-i şeriflerinde, kendi neş’et buyurduğu saadet asrından ta asrımıza ve kıyamete kadar en önemli hadiseleri, onların sebeplerini neticeleriyle beraber bir bir sıralar ve bizi uyarır. O (sav), Moğol istilasından, Suriye’nin işgal edileceğine, (1) Fırat nehrinin kıyametler üstü kıyamette yükselmesinden (2) Talikan petrollerine, (3) bir kısım ahır zaman fitnelerinden lâahlâkîliğin yaygınlaşmasına (4) dek o kadar şeyden bahseder ki, bunları görüp de ona inanmamak mümkün değildir.

Evet bütün bunları sırasıyla çocuğa nakledebilirsek, çocuk O’nun büyüklüğü karşısında hürmet duyacak ve başkaları da onun zihninden ve dimağından Rasulü Ekrem’i (sav) söküp atamayacaklardır. İlim, fen ve teknik adına kimsenin rahle-i tedrisi önüne oturmamış, ömründe iki satır yazı yazmamış, Allah’tan (cc) başka kimseden bir şey öğrenmemiş Hz. Muhammed’in (sav) ulûm-u evvelî n ve âhirîni (geçmiş ve geleceğin ilimleri) bildiğini (5) bilmemiz, başkalarına da bildirmemiz bizim için bir vefa borcudur.

Onun tıbba dair söylediği öyle şeyler vardır ki o devrin ilmî seviyesiyle bunları bilmek mümkün değildir. Demek ki Allah (cc) ona herşeyi talim ediyordu, O da kendisine talim edilenleri söylüyordu. Evet O, Allah’ın (cc) Rasulüydü.

Rasulü Ekrem’in (sav) insanın şahsî ve içtimâî hayatı adına gerçekleştirdiği inkılaplar adına ciddi bir şey yazılmaya kalkılsa, mücelletlere sığmaz. Biz bu konuda acele bir fikir verebilmek amacıyla bazı hususlara dokunup geçtik. Bu itibarla tıbb-ı nebevî, Hz. Peygamber’in (sav) gaybî ihbarları ve onun daha başka büyüklükleri gibi hususları, bu mevzuda yazılan binlerce esere havale edip diğer bir konuya geçmek istiyorum.

M. Fethullah Gülen

[1] Buhari, Cihad, 95,96; Ebu Davud, Melahim, 10; İbni Mace, Fiten, 36; Müsned, 5/40, 45 [2] Buhari, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 30; Ebu Davud, Melahim, 12, 13 [3] Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, 14/591 [3] Tirmizi, Fiten, 39 [4] Kâdı Iyâz, Şıfâ, 1/354

Talim ve Terbiye İle Alakalı Bir Kısım Prensiplerden Bahsedebilir miyiz?

1- Muhatabın Tanınması Prensibi

Talim ve terbiyede muhatabın tanınması çok ehemmiyetlidir. Kendine bir şey vermeyi tasarladığımız şahsı tanımadan, ona bir şeyler vermeye kalkışmak menfî tesire ve aksülamele sebebiyet verebilir. Büyük olsun, küçük olsun bu böyledir. Bu itibarladır ki, nazarı keskin, kavraması süratli, tespitleri yerinde manâ-ehlinin terbiye ve irşatları daima diğerlerinden daha tesirli olmuştur.

Binaenaleyh, evvela çocuğun ruh durumunu tespit etmek, sonra müdahalede bulunmak lazımdır ki, aksülamel gösterme gibi menfî durumlar ortaya çıkmasın. Çocuk vardır ki; sevgiyle, okşamakla, hediye ve mükafâtla yumuşar balmumuna döner. Çocuk da vardır ki; yüz-ekşitmek, alâkasız kalmak ve yerinde de kulağını çekmekle… Ne var ki, birinci şıkta mutâlaa edilebilecek çocuklar daha çok ve o yol daha müessirdir. Zira, beşer yaratılışın gereği olarak iyilikler, ihsanlar ve güler yüz, insanı insana bağlama ve onlarla götürülecek tekliflere olumlu cevap alma bakımından en müessir silahtır. Siz, sevgiyle, hediye ile, mükâfatla onların gönüllerine girerseniz, onlar da sizin düşüncelerinize saygılı ve tekliflerinize hürmetkâr olurlar.

2- Tedricilik Prensibi

Terbiyede tedrîcilik esasına riâyet etmek, yani, fıtrat kanunlarına uyup, aceleciliği bırakmak şarttır. Aksine verilmek istenen şey tesirsiz kalır. Tedrîcilikle alâkalı, aşağıdaki hususların bellenmesinde fayda vardır:

a) Verilecek şeylerin dozajının ayarlanması… Gelişi-güzel ve hele mürşit tarafından hazmedilmedik şeylerin verilmesi faydadan çok zarar getirir.

b) Verilmesi gerekli olan şeylerin çocuğa aktarılmasında; sabır, kararlılık ve bıktırmayan tekrara ihtiyaç vardır. Bir verip bir kesmek ve hele sabırsızlık ilaca benzer ki; panzehirken zehir olur.

c) Telkinin, en son tesir edeceği zamana kadar, çocuktan katiyen bir şey beklenmemelidir. Zira bu mevzuda gösterilecek her hırs ve acelecilik hem fıtrata aykırı, hem de beklenildiği anda umulan şey elde edilemeyeceği için hüsrana sebeptir.

d) İrşat ve terbiye tesirini göstermiyor diye feverân edilmemelidir. Aksine, o ana kadar yapılan şeylerin hepsi yıkılmış olur.

e) Terbiye ve yetiştirmede, akıl, kalp ve ruhun beraber doyurulmasına, tatmin edilmesine titizlik gösterilmelidir. Bu da, belli bir zaman ister ki yapılabilsin; yoksa, ümit bağlanılan şey elde edilemez.

3- Kusursuzlara Karşı Müsamaha Prensibi

Çocuktan sâdır olan kusurlara karşı bilmemezlikten gelme; yani, kusurları yüzüne vurup perdeyi yırtmamak gerekir. Aksi halde iyice arsızlaşır ve yapılan telkinlere dirsek çevirir. Eğer, mutlaka, kusurun giderilmesi isteniyorsa, suçlu ve kusurlu muhatap alınmadan, toplum içinde umumî olarak konuşmak ve yapılan uygunsuz davranışların, aklen, kalben, vicdanen sevimsizliği üzerinde durmak daha uygun olur. Eğer bu yolla da muvaffakiyet elde edilemez ve kusurlar sürer giderse, bir köşeye çekip, kendisi hakkında, düşünce, kanaat ve bakış açımızın onun davranışlarına uymadığını anlatmak muvafık olur. Kim bilir, belki de bir Sen de mi? sözü, ona, bin nasihatten daha tesirli olur.

4- Telkinde Müşahhaslaştırma Prensibi

Çocuğa telkin edilecek her iyi ve güzel, o işin bir kısım kahramanlarıyla; her kötülük ve fenalığa karşı koyma da, o sahadaki yiğitlerle misillendirilmelidir. Evet, ona anlatılacak her şeyin, böyle bir kahramanın hayatiyle resmedilmesi, hem çarpıcı hem daha tesirlidir.

5- Gönlün Yüce İdeallerle Donatılması Prensibi

Çocuğa fâtihlik ruhu aşılanmalıdır. Yani, iyiliklerin ve güzelliklerin neşrinde ve Yüce Hakikatların dünyaya duyurulmasında, kendinin birinci derecede vazifeli olduğu, kezâ; dünya çapındaki fenalıkların giderilmesinde de yine kendisine çok şey düştüğü telkin edilmelidir. Böylece o, her işi başkasından bekleme; hatta, kendine düşen şeyleri bile, ele-âleme havale etme gibi miskinliklerden korunmuş ve kurtarılmış olacaktır.

Fâtihlik ruhu telkininde bilhassa şu iki noktaya dikkat edilmelidir.

a) Bu mevzuda verilecek misâllerin kendi tarihimizden, siyer ve megaziden alınması.

b) Abartmaya gidilmeden meseleler olduğu gibi anlatılmalı ve katiyen hakikatler, efsânelere fedâ edilmemelidir. Aksine, anlattığımız şeylerin şişirilmiş meseleler olduğu er-geç ortaya çıkar ve çocuğun kafasında kurmaya çalıştığımız her şey yıkılır gider.

6- İyi ve Güzel Sözlerle Telkin Prensibi

Islah ve terbiye yolunda kötü söz ve uygunsuz kelimelere aslâ yer verilmemelidir. Sövme, lanetleme, küfür gibi, hiçbir terbiye edici hususiyeti olmayan şeylere, sûreti katiyede baş vurulmamalıdır. Yoksa, farkına varmadan, vazgeçirmek istediğimiz aynı şeyleri ona telkin etmiş ve kendinden küçüklere karşı, bu uygunsuz şeyleri yapabilme iznini vermiş oluruz.

7- Sevgi ve Korku Muvazenesi Prensibi

Sağını solundan tefrik edecek duruma gelen her çocuk, sevgi ve korku muvâzenesi içinde ele alınmalıdır. Aslında, her ferdin hayatında, havf-recâ (1) dengesi çok mühim bir unsurdur. Bu muvazene bozulup da, iki şıktan birinin ağır basması ferdin ruhâni hayatında hemen tesirini gösterir. Evet, nimet arzusu, azap endişesiyle yan yana; tedip irşatla omuz omuza bulunmalıdır. Faziletli ve başarılı olanlara mükâfat vadedilmeli; etrafa endişe ve korku verenler de cezâ ile tehdit edilmelidirler…

8- Tedip Prensibi

Gerektiğinde, bazı kayıtlarla hafifçe okşama tecviz edilebilir. Nasıl ki, büyüklere belli cürümlerden ötürü dayak cezası veriliyor. Öyle de, sağını solundan tefrik edeceği ana kadar, vekar ve sevgi atmosferi içinde neşet eden çocuk, hesap verme çizgisine girdiği andan itibaren, en-son çare olarak hafif okşamakla tedip edilebilir.

Ne var ki, bunun için bir kısım şartlar vazedilmiştir. Bu şartlar bulunmadıktan sonra bu prensip kullanılmamalıdır. Bu şartları, kısaca şöyle sıralamak mümkündür:

a) Çocuğun temyiz çağına varmış olması. Henüz bu devreye ulaşmamışlar için, son prensip terbiye adına ne bir çare, ne de bir vesiledir.

b) Son çareye kadar, terbiye adına vazedilmiş bulunan bütün prensiplerin kullanılmış olması. Aksine, o son-çare olmaktan çıkar ve doğrudan doğruya terbiye vesilesi olan şeyler arasına girer.

c) Katiyen can yakıcı olmamalıdır.

d) Hafif okşama dahi olsa, hayatî ehemmiyet arz eden noktalardan ve bilhassa yüzden sakınılmalıdır.

Mâmâfih, dayağın sürekli tesir icrâ edeceği de, her zaman münakaşa götürür bir mevzudur. Onun terbiyedeki tesiri, daha çok müsekkine benzer; muvakkaten ağrıyı dindirse bile, iyi edici değildir. Hele, bazı zamanlar başka karışıklıklara da sebebiyet verir ki, daima titizlik isteyen bir husustur.

9- Yuvada Zıtlıkların Bulunmaması Prensibi

Terbiye ve irşatta, ana-babanın uyum içinde olmaları çok mühimdir. Yuvada böyle bir uyum yoksa ve birinin yaptığını öbürü bozuyor; öbürünün söylediğini beriki yalanlıyorsa; çocuğun, her iki terbiyecesine karşı da, itimadının sarsılması ve saygısızlaşması muhakkaktır.

Bütün bu prensiplerden sonra, en mühim husus, hattâ geçen bütün prensiplerin özü diyebileceğimiz bir husus vardır ki; o da, istenen şeylerin aralıksız olarak ve kemâl-i ciddiyetle bütün bir hayat boyu yaşanmasıdır. Yani, çocuğun inançlı ve samimi olması için, inanç ve ihlasın, terbiyecinin her davranışında nümâyân bulunması; mükellefiyetlerini yerine getirmesi için, irşatçısının, derin bir vazife şuur ve idrâkine sahip olması; ahlâken mazbût ve saygılı olabilmesi için, yetiştiricilerin kendi büyüklerine karşı bu hususta kusur etmemeleri gerekir. Yeme, içme, yatma, kalkma, hatta giyim kuşam gibi şeylerde, bir öğretici titizliği içinde bulunmaları; sevilmesi arzu edilen şeyler ve şahısların, onların çevrelerinde her an tazimle anılmaları icap eder. İçli ve derin olmaları için, tasaya ve ümitsizliğe götürmeyecek şekilde, mukaddes hüzünlerimizle, içten ve samîmî olarak, onlara karşı dertli ve muzdarip olduğumuz anlatılmalıdır.

Ebeveyn ve irşatçının, bu husustaki vazifelerine, daha evvelki bahislerde temas edildiği için, bu kadarla yetinmeyi uygun bulduk.

M. Fethullah Gülen

[1] Havf-recâ: Korku-ümit

Çocuklar Arasında Adaleti Muhafaza Etme Hususunda Neler Söylenebilir?

Bu tâli konuların başında çocuklarımızdan birini diğerine tercih etmeme prensibi gelir. Evet, bu konudaki küçük bir kusur, bizi, çocuklarımız üzerinde tesirsiz hale getirmeye yeter. Rasulü Ekrem’in (sav) bu konudaki şu irşatları ne manidardır:

Numan ibn Beşir’ın (ra) babası yani Hz. Beşir –baba da, evlat da Müslümandı ve ashab-ı Bedir’dendi- geldi ve dedi ki: “-Ya Rasulallah (sav), başka çocuklarım da var; ama, Numan başka. Müsaade ederseniz servetimin şu kadarını Numan’a vermek istiyorum.”

Hz. Peygamber (sav); “-Diğer çocuklarına da o kadar verdiniz mi?”diye sordu. Beşir, “-Hayır”dedi. Allah Rasulü (sav) bu defa, umuma tevcih-i kelam ederek şöyle buyurdular: “Allah’tan korkun ve evlatlarınıza karşı âdilane muamelede bulunun. Sonra da Beşir’e dönerek: “Sen, çocuklarının hepsinin sana aynı derecede hürmet etmelerini ister misin?”Beşir de: “Evet isterim”deyince, “-O halde, böyle yapma”(1) Yani sen de sadece bir evladını değil hepisin gözet. Sen onlardan birine teveccüh ve ihtimam göstersen, ona hediye verip atiyyede bulunsan bu defa diğerinin sana karşı birr (iyilik) duygusu azalır ve itimadı sarsılır.

Allah Rasulü, (sav), meseleye esaslı bir çözüm teklif ediyor ve muhtemel bir problemi temelden hallediyor. Evet, aynı hânedeki çocuklardan birinin diğerlerine tercihi, evvela diğer çocuklarda tercih edilen kardeşlerine karşı kıskançlık hissini uyarır ve kardeşleri birbirine karşı düşman haline getirir. Bu meseleleri, psikolojinin dar prensiplerine dayanarak izah etmeye çalıştığımızı düşünmeyiniz. Biz burada, Kur’ân-ı Kerim’in ruhlarımıza duyurmak istediği gerçeklerin evrenselliği, insan tabiatına uygunluğu, makuliyeti, mantıkiyeti ve insaniliği üzerinde duruyoruz.

Bilindiği üzere Yusuf (as) rüyasında yıldızların, ayın eve güneşin kendisine secde ettiğini görmüştü. Bu sevinilecek ve iftihar edilebilecek durumu babasına açtığında, babası, “Evladım, bunu kardeşlerine anlatma”(Yusuf/5) demişti. Nübüvvet derinliğiyle insan tabiatını bilen bu büyük insan, böyle bir meselenin kardeşlerinde kıskançlık hissini uyaracağını hissetmiş ve böyle bir rüyayı anlatmanın, henüz tezkiye-yi nefse erememiş kimselerde kıskançlığa sebebiyet vereceğini düşünmüştü. Maalesef neticede endişe ettiği şeyler gerçekleşmiş, kardeşleri Yusuf’u (as) ölmek üzere bir kuyuya atmış ve bu olayla peygamber hânesinde bile çekemezliğini insanı ne hale getireceğini ortaya koymuşlardı.

Evet, çocuklardan birini diğerlerine sevgi vb.. hususlarda tercih etme, kardeşlerde kıskançlık hissi uyaracağı ve hiç de farkına varılamayacağı şekilde baba ve annenin farklı muamelelerinden ötürü, şuuraltı bir nefret duygusu uyaracağı açıktır.

Bu mülahazaları, sevgilerimizin-nefretlerimizin dostluklarımızın-düşmanlıklarımızın sebep, saik ve şuuraltı kaynaklarıyla düşündüğümüzde daha iyi anlarız: Çok samimi ve sıkı fıkı olduğunuz arkadaşınız vardır. Ama, her nasılsa bir defasında size îsar hissi izhar edememiş ve bir noktada hodkâmlığıyla hiç de beklemediğiniz bir davranış sergilemiştir. Siz, isteyerek veya istemeyerek bunu hafızanızın bir tarafına yerleştirirsiniz. Hemen her hadise, insan dimağında bir iz bırakır geçer, sonra başka hadise ile hortlayıverir. İşte siz şuuraltınızda sessiz sessiz uyuyan o sevimsiz duyguları çağrıştıracak ve ateşleyecek bir hadise karşısında birden bire hırçınlaşır ve şöyle dersiniz: “Zaten ben sizin böyle olduğunuzu önceden anlamıştım.”

Şimdi bir de bu türden menfi olayların üst üste yığıldığını, bir kaçının birden hortladığını düşününüz. Uzun bir maziden gelen bütün bu bulantıların hemen hepsini birden o insanın yüzüne vurur, sonra da nefsinizi müdafaa etmeye durursunuz. İşte çocuğun dimağına veya hafızasına ya da şuuraltına yerleşen düşünceleri depreştirecek, sizin çocuklar arasındaki her hangi bir olumsuz tavrınız, o çocuğu size karşı hırçınlaştıracak sonra da onun sizleri bütün bütün dinlememesini netice verecektir.

Aslında bu, konunun sadece bir yününü teşkil etmektedir. Meseleyi çocuğun bütün hayatını içine alacak şekilde ele alacak olursak iş daha da karmaşıklaşır. Hele bir de siz herşeyi onun çocukluğuna verir de duygularının ilerde nasıl bir hal alacağını hesaba katmazsınız, birgün hiç farkına varmadan kendi yanlışlarınızı altında ezilir gidersiniz. Çocuğun evde şahit olduğu hilaf-ı vâki davranışlar, sözler, mütenâkız hareketler –ki siz çocuğun bunları çoğu zaman anlamadığını düşünürsünüz- oysa ki bunlar bir deftere kaydediliyor gibi onun hafızasının bir tarafına silinmeyecek şekilde kaydedilir. Zamanı geldiğinde de onlar bütünüyle birden ortaya çıkarlar. Bu bazen öyle bir çıkış olur ki aileyi, anne ve babayı da önüne katarak sürükler.

Binaenaleyh anne-baba olmak isteyen herkes, belli bir seviyede psikoloji, pedagoji ya da en azından Kur’ân’ın bu mevzudaki mücmel prensiplerini bilmeli ve ondan sonra yeni bir hayata “bismillah”demelidirler.

Evlat, çocuk yetiştirme basit bir mesele değildir. Ben arıcılığa merak ettiğim bir devrede, gittim arıcılık kursu gördüm. Arılarla uğraşmanın bile ne kadar zor olduğunu müşahede ettim. Bunun gibi insan, mutlaka iyi nesiller yetiştirmenin yolunu öğrenmeli topluma iyi elemanlar kazandırmalıdır. A’la-yı illiyyî nden esfel-i safilîne kadar gel-gitler yaşayan potansiyel bir büyük varlığın terbiye edilip insanlığa yükseltilmesinin ne denli önemli olduğunu hiç kimse unutmamalıdır.

M. Fethullah Gülen

[1] Buhari, Hibe, 12-13; Neseri, Nuhl, 1; Tirmizi, Ahkam, 30; İbni Mâce, Hibe, 1; Tayalisi, 1/280

Çocuklara Salih ameli salihler ile tanıtma konusunda nasıl hareket etmemiz gerekir?

Salih ameli, sulehâ (salih insanlar) ile tanıtma, ebeveynden ziyade muallimi ve mürebbiyi ilgilendiren bir husustur. “Salih ameli salihler ile tanıtma konusunda nasıl hareket etmemiz gerekir?”konusu ile ilgili duygu ve düşüncelerimizi şöyle açıklayabiliriz:

Evet, çocuklar, gençler salih ameli tanımalıdırlar; ancak böyle bir tanıma nazarî bilgiden imaret kalacağı için, bu nazarî bilgilerin sülehâ ile tanıtılması ve güzel işlerin, onların kahramanlarıyla hatırlatılması çok önemlidir. Daha küçük yaşta iken, o çocukların zihinlerine, namazıyla-niyazıyla büyük bildiğimiz insanlar girmelidir ki, çocuk, yürüdüğü yolun, daha önce de bazı mühim zatların yürümüş olduğu bir şehrahmış mülahazasıyla, yolda olmanın bütün ezvakını duyabilsin. Belli bir yaşa, geldiği zaman, günde şu kadar namaz kılan ya da senenin pek çok günlerinde soğuk-sıcak demeden oruç tutan bir insanın zâhirine bakarak karar verecek olursak Allah indinde efdal bir insan olduğuna inanacak ve onun gibi olmaya imrenecektir. Netice itibariyle din ve diyaneti adına yaptığı her şeyi, onun ruh ve manasına bağlayarak yapacak ve muhalif rüzgarlar karşısında sarsılmayacaktır.

Allah Rasulü (sav), “şu devirde münafıklar yaptıkları şeyleri sizden gizlemek için nasıl utanıyor, hicap ediyor, durumlarını sizden gizliyorlarsa; bir gün gelecek müminler de (inançlarını ve amellerini) saklayacaklardır”(1) buyurur.

İşte bazı dönemlere mahsus bu hastalığı, genç nesillere daha çocukluk döneminde aşma yolları gösterileli ve sonraki günlerde teklemelerine meydan verilmelidir. Dahası onlara dinin bir izzet vesilesi olduğu telkin edilmeli ve Allah’ın emirlerine cân-ı gönülden sarılma ruh haletiyle yetiştirilmeleri sağlanmalıdır.

Burada, yaşanmış bir örnek arz etmek istiyorum. Çocuğunun eğitimini sağlam bir şekilde plânlayıp onu hep yakın takibe alan bir ailenin kız çocuğu bir gün geliyor, bu küçük mürşide kendi muallimesine tesir ediyor. Gerçi sevdiği muallimesi insanlığa ait bütün nezaketiyle beraber, dinsizlik her gün biraz daha onu yıpratmakta ve manen tüketmektedir. Çocuk, ruhunda derinleştirdiği din hakikatinin tesiriyle bir gün arka sıralardan birinde birden bire hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Derken o şefkatli muallime yanına gelir ve ona, “yavrum niçin ağlıyorsun?”der. O da “Hocam sana ağlıyorum”şeklinde cevap verir ve devam eder: “İnanmadığın için Allah’ın (cc) seni cezalandıracağına üzülüyorum”diye mırıldanır. Nutku tutulan kadın, hiçbir şey söylemeden geriye çekilir ve birkaç gün sonra da, çehresinde inanmış olmanın bütün güzellikleri –talebe- mürşidesinin yanına gelir ve sevinçlerini paylaşırlar.

Bu çocuğa, imanla beraber izzet de telkin edilmiştir. Mamafih, izzet Allah’a ait bir hususiyettir. (2) Ama Allah’ın (cc) dînî prensipleri yaşayanları aziz, onları terk edenleri de zelil kılacağı yine bir dînî gerçektir. Evet çocuk, duygusundan, düşüncesinden ve yürüdüğü yoldan emin olmalıdır ki, daha sonraları aşağılık duygusuna kapılmasın ve inkar cereyanları karşısında ezilmesin. Dahası o, namaz kılmayı, oruç tutmayı bir büyüklük olarak algılamalı ve namaz kılması icap ettiği yerde tereddüt etmeden tekbir alarak, sadece o yüce Allah’a (cc) karşı eğildiğini ortaya koymalıdır.

Kur’ân-ı Kerim, yapacağımız ve yapmayacağımız konularla alakalı bir taraftan günde en az kırk defa: “Rabbimiz!) Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden medet ve yardım umarız. Bize doğru yolu göster.”(Fâtiha/5-6) gibi ayet-i kerimeleriyle bizi, şühedâ, sıddîkîn ve ebrârın yoluna hidayet etmesi arzusunu, dua ve dileğini ortaya koyarken, diğer taraftan da “Kendilerini lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazabına uğramışların ve sapmışların semtini değil!”Âmin. (Fâtiha/7) beyanlarıyla, tafsile girmeden ve bâtılı tasvir etmeden olumsuzluklara dikkat çeker ve rıza yolu, cennet yolu istikametinde arzularımızı şahlandırırken, küfür, küfran ve dalâlet yollarına karşı da tavrımızın olması gerektiğini ortaya koyar.

Bu üslup, terbiyelerini derpiş ettiğimiz kimselere karşı da bir örnek teşkil eder. Sürekli Allah’ın hoşuna gidecek yol ve yöntem nazarına verilmeli ve onların ruhunda Allah’ın (cc) hoşlanmadığı şeylere karşı bir tepki hasıl edilmelidir. Aslında böyle davranmak bizim için bir vazifedir. Allah’ı (cc) tanımayan, O’nu tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rububiyetle hayatının tek hakimi kabul etmeyen mesul olur. Zira vazife-i fıtratını bilmeyen, yaratılış hikmetine akıl erdiremeyen, dünyaya niçin geldiğini kavrayamayan; hatta kâinatta esbab ve müsebbebât arasındaki münasebeti sezemeyen, dahası bütün bu esrar perdelerinin arkasında kendini bize hissettiren Allahu Azimuşşân hakkında iman ve izâna sahip olamayanın dünya ve ukbâda felaha ermesi söz konusu değildir. Allah (cc) böylelerini de, böyleleriyle haşr u neşr olanları da iflah etmez. O, “Onlara küçük bir temayülle dahi olsa eğitil gösterirseniz ateş size dokunur”(Hûd/113) buyuruyor.

M. Fethullah Gülen

[1] Ali el-Müttaki, Kenzu’l-Ummal, 11/176 [2] Nisa, 4/139; Yunus, 10/65; Fâtır, 35/10; Münâfıkûn, 63/8

Çocuğun İzleyeceği Televizyon Programları Seçilmeli midir?

Evinde televizyon bulunduran mümin, çocuklarına seyrettireceği programları hassasiyetle intihap etmelidir. Televizyonun cürmü ve günahı olduğunu söylemiyoruz. Bu sözlerimiz televizyon aleyhtarlığı şeklinde de “algılanma”malıdır. Ne var ki, televizyon kanalları ve programları arasında seçim yapmak da terbiye açısından bir zarurettir. Kaldı ki günümüzde Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri de konuya bu şekilde yaklaşmış ve bilhassa çocuklarla alakalı değişik önlemler almışlardır. Evet onlar da bir kısım programlarının, hatta yayıp politikalarının ve bazı filmlerin gençlerin ahlâkını ifsat ediyor diye müeyyideler getirmişlerdir. Gerçekten de bazı yayınlar, gençliğin ahlâkî ve itikâdî düşüncesini sarsmakta ve onların ruh dünyasını karartmakta, fıks ü fücûru da terviç etmektedir. Binaenaleyh, bir televizyon, ahlâkınıza karşı savaş ilan ettiği halde evinize girmiş ve odanızın baş köşesine oturmuşsa başta çocuklar olmak üzere o hânedekilerin ahlâklarının tefessüh etmesi, içten içe çürümesi kaçınılmaz olmuş demektir.

Bu sözlerimiz, katiyen ilmin, gelişmişliğin, tekniğin, fennin karşısında olduğumuz manasına hamledilmemelidir. Biz, tekniğin, insanlığın saadetine ve huzuruna matuf kullanılması ve geliştirilmesinden yanayız. Allah’ın (cc) bu nimetlerinden fikir, kültür, sanayi, sıhhat, tıp.. gibi hususlar adına mutlaka istifade etmeliyiz. Böyle bir yaklaşım gericilik değildir; gericilik, bazı televizyonların onca şenâet, denâet, ve gayr-i ahlâkiliğine karşı herşeyi sineye çekip nesillerin tefesüh etmesine sesiz kalmaktayız.

M. Fethullah Gülen

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz