Aile Sırları Anlatılır mı?

Karı-kocanın karşılıklı ihtiyaçlarını anlatan ayette Rabbimiz:

– Kadınlar sizin için, siz de onlar için elbisesiniz! buyurmuştur.

Yani elbisenin ihtiyaçları karşılayıp ayıplarını örttüğü gibi siz de birbirinizin ihtiyaçlarını karşılar, kusurlarını örter, kimseciklere açıklamaz, ilan etmezsiniz demektir.

Karı-koca karşılıklı zaaf ve kusurlarını asla yabancılara duyurmaz, elbisenin ayıpları örttüğü gibi örter, kendileriyle Allah arasında sır olarak ev hallerini hep korurlar, asla başkalarına duyurmazlar.

Bu cümleden olarak kadın, komşusunda beyinin ne aşırı iyiliklerinden, ne de kötülüklerinden söz etmez, hep normal sözlerle dikkat çekmeyen şekilde anlatımda bulunur, kıskançlığa sebep olacak, yahut da gıybeti gerektirecek ifade ve üsluptan uzak kalır, aile sırlan komşularda konuşma konusu olmaz.

Yani kadın kendisi gittiği komşunun evine kendi sırlarını götürüp de komşunun gönlünü kirletmediği gibi; komşunun sırlarını kendi evine taşıyıp da kendi evinde konuşma konusu da yapmamalıdır ki, birbirinden emin olan komşular ömür boyu dostluklarını koruyup gidip gelmelerden memnun kalsınlar.

Yoksa, yine geldi, acaba bize neler konuşacak, bizden de neler alıp götürecek endişesi, komşuluğu da zedeler, dostluğu da bozar. İtimat edilmeyen aile durumuna düşme söz konusu olabilir.

Böyle bir yoruma maruz kalmamak için iddiasız olmalı, hep tevazu içinde kalmalı, sivri sözlerden, tırmalayıcı konuşmalardan dikkatle kaçınmalıdır.

Ahmet Şahin

Aile Mahremiyeti Nedir, Nasıl Olmalıdır?

İslam’dan önceki cehalet devrinde evdeki mahrem hayatı koruyacak herhangi bir kural yoktu. Müşrikler her an istedikleri eve ve odaya izinsiz girebilir, tesettürsüz şekilde de yüz yüze gelmekte mahzur görmezlerdi… Medineli bir Müslüman hanım bir gün Peygamberimiz’e gelerek:

Ya Resulallah! dedi, günün her hangi bir saatinde biri kapımdan odama dalabiliyor, görünmek istemediğim bir halde beni görebiliyor. Artık bir ikaz yapsanız da, kimse kimsenin evine, odasına izinsiz girmese, istemediği bir görüntü içinde iken görmese…

O sıralarda bir teklif de Hazreti Ömer’den (ra) geldi:

Ya Resulallah, beni çağırması için evime gönderdiğiniz çocuk, izin istemeden yattığım odamın içine kadar girdi, beni üzerim açık halde gördü. Keşke Rabbimiz bir yasak koysa da evimize, odamıza kimse izinsiz girmese, kimse kimseyi tesettürsüz bir halde iken görmese!.. İşte buna benzer isteklerin çoğaldığı sıralarda Nur Sûresi’ndeki aile hayatını koruma kuralları koyan izin ayetleri peş peşe geldi. Şu şekilde kurallar koyuyordu gelen ayetler:

Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere girmek istediğinizde, önce izin isteyerek selam verin, izin verilirse içeriye girin! Verilmezse geriye dönün. İzin verilmeyen eve girmeyin. Kendi evinizin içindeki hane halkı da, birbirinin odalarına geceleri izinsiz girmesinler. Gündüzleri de istirahat anlarında üzerlerinin açık olabileceği vakitlerde habersiz odaya dalmasınlar! Sizin için doğru ve hayırlı olan budur!.. (275859)

Bu mealdeki diğer ayet ve hadislerle artık cehalet devri pervasızlıkları yasaklanıyor, Müslüman’ın aile hayatı korumaya alınıyor, eve ve odaya girme kuralları konuyordu.

Artık İslam terbiyesinde, dışarıdan gelen birinin izinsiz eve dalması yasaktı. Yabancılar önce hem de üç defa dışarıdan izin isteyecek, içeriden gelen sesle izin verilirse girecek, verilmezse, dönüp gidecek, üçten fazla izin isteme ısrarında da bulunamayacaktı.

Ayrıca, kapı tıklatarak, yahut da selam vererek izin isterken, kapının tam önünde değil de, sağına yahut da soluna çekilerek beklenecek, içeriden kapıyı açanı ansızın istemediği halde görmeyecek, evin içini hazırlıksız halde seyretmek gibi bir rahatsızlığa da sebep olunmayacaktı…

Bir diğer konu da, içeriden “kimsiniz?”diye gelen tanıma sorusuna belirsiz bile kelimeyle “benim”denmeyecek, “ben falanım, filanı görmek için geldim”şeklinde tanıtıcı bilgi vererek izin istenecekti…

İslam’ın getirdiği bu sosyal hayatı yeniden düzenleme kuralları Medine’de büyük bir memnuniyetle uygulanırken meselenin iyi anlaşılmasına sebep olacak yeni olaylar da yaşanmıyor değildi.

Bir defasında Efendimiz bir sahabesini ziyarete gelmişti. Kendini tanıtıp kapıdan üç defa selam verdiği halde içeriden selamı alan bir ses duymayınca geriye dönmüş, gidiyordu ki, evden çıkan Saad bin Ubade, koşarak yetişip:

Ya Resulallah! dedi, ben evdeydim, selam duanızı fazla alayım diye kısık sesle cevap verdim. Lütfen gitmeyin, diyerek Efendimiz’i yoldan çevirip evine götürmek istedi. Tevazuda da örnek veren Efendimiz isteksizlik göstermeden Saad’ın evine geri döndü, ziyaretini yaparak memnun etti.

En mühim bir soruyu da bir başka sahabi şöyle sordu. Dedi ki:

Ayetler hane halkının dahi geceleri birbirlerinin odalarına izinsiz girmelerini yasaklıyor, şimdi ben anamın odasına da mı izinle gireceğim?

Efendimiz bu soruya da üzerine basa basa cevap verdi:

Evet, geceleri istirahate çekildikten sonra anan da olsa odasına ancak izinle gireceksin! İzinsiz girmek yoktur!..

Böylece İslam’da aile mahremiyetinin dokunulmazlığı kesinleşmiş oluyordu. Artık kimse kimsenin evine, odasına izinsiz giremez, tesettürsüz görüntüsünü göremez, hissî sapmaya sebep olacak bakışlarla yüz yüze gelemezdi. Hane halkı içinde de olsa mahremiyete riayet edilecek, hürmet hissi, saptırılmadan korunacaktı.

Bu türlü dini disiplinler Müslüman’ın aile hayatını tam bir emniyet altına aldı. Hissî ve ahlakî dejenerasyon böylece önlenmiş oldu. Bu disiplinden mahrum yabancılarda görülen aile içi hissî sapmalar, ahlakî bozulmalar Müslümanlarda görülmedi. Bu sebeple de yabancılar: “Müslümanlarda aile yapısı çok sağlam, kolay yıkılmıyor”diye itiraf etmekten kendilerini alamadılar.

Bir gün sahabeden Hazreti Cabir, Efendimiz’in kapısına gelip, ‘Esselamü aleyküm, ben geldim!’ diyerek izin istedi. Bu tür izin isteyişi hoş görmeyen Efendimiz şöyle düzeltmede bulundu: Niçin kendini tanıtmadan sadece ‘ben geldim’ diyorsun? Sen kimsin nasıl bilinecek? Önce kendini tanıt, sonra izin iste!..

Ahmet Şahin

Ailenizdeki Alkol Bağımlısına Nasıl Yardımcı Olabilirsiniz?

Alkol bağımlısına yardımcı olmak için anlayışlı ve sabırlı olmanız, alaycı ve suçlayıcı konuşmalardan uzak durmanız gerekiyor. Ancak alkol tedavisinde tam bir başarı sağlamak için bağımlının tedaviyi istiyor olması gerekir.

Bazı sosyal hastalıklarımız ailelerimizi etkilemeye devam ediyor. Alkol bağımlılığı da bunlardan biri. Halbuki gerek alkol bağımlısı kişi gerekse ailesi doğru davranış konusunda bilgilendirilmiş olsalar bağımlının tedavi olmaya karar vermesine kadar geçen zor yıllar hiç yaşanmayabilir.

Genellikle başlangıç safhasında tedaviye başlanılması önemlidir. Yapılan psikolojik araştırmalarda alkolizmde yakınlarının kolayca fark edebileceği dört belirgin evre tespit edilmiştir.

1) Evre: Bu evrede rahatlamak için içer ve gerekçe olarak kendini sinirlendiren olayları gösterir.

2) Evre: Bu evrede kişi yalnız ya da gizli içmeye de başlar. Düşünceleri sık sık alkol içmeye kayar. İlk hafıza kayıpları ortaya çıkar.

3) Evre: İçilen miktar konusundaki kontrol kaybedilir. Alkolik olağan dışı içme isteği konusunda endişelenerek bazen kendi isteğiyle alkolden uzun süre uzak dursa da gittikçe sıklaşan geri dönüşler yaşar.

4) İçme nedeni konusundaki kontrolü kaybeder. Ayık zamanlarda tipik yoksunluk belirtileri ortaya çıkar ve bu nedenle daha sabahtan içmeye başlar.

Alkolizmin bir üst aşaması kronik alkolizmdir. Kronik alkolizm hastaları alkol yüzünden ağır ruhsal, bedensel ve sosyal zararlara uğrarlar. Çoğunlukla insanlar arası ilişkiler de bundan zarar görür ve olumsuz mali ve mesleki sonuçlar ortaya çıkar, ilerledikçe uzun süreli sarhoşluk, ahlak çöküntüsü, düşünce yapısının değişmesi, kişilik değişimi alkol temelli psikozlar, tarifsiz korkular ve titremeler, olmayan sesler duyma, görüntüler görme ciddi sağlık sorunları gibi daha ileri belirtiler görülür ki mutlaka hastane tedavisi gerekir.

Kişinin alkol bağımlılığından tam olarak kurtulması ancak tedaviyi istemesiyle mümkündür. Bu sebeple bu kötü alışkanlığı bırakmaya kişi kendi iradesiyle karar vermedikçe bütün tedaviler boşa çıkabiliyor. Zira çevresinin ısrarı ile hastanede kalıp tedavi olup düzelen kişiler bile daha sonra yeniden alkole başlayabiliyorlar. Bununla beraber kişi tedavi olmayı isterse alkolizmin evrelerine göre ayakta veya hastanede tedavi edilerek alkolizmden tamamen kurtulabiliyor.

Alkol bağımlısı kişiye ancak onu alkol almaya iten sebeplere yönelik çözümler üreterek yardımcı olunabilir. Önce özelliklerini, yaşam tarzını ve felsefesini bilmek gerekir. Kişiyi alkol kullanmaya iten sebepler arasında ekonomik sıkıntılar, kötü arkadaş, ailede bilhassa çocukluk yıllarından gelen ilgi ve sevgi eksikliği, hayatta bir amacının olmayışı, kendine güven eksikliği ve kendi içindeki psikolojik çatışmayı bastırma arzusu önemli bir yer tutar. Bu sebeplerin tespiti ve çözüm yolları için alkolizmin ilk evresinde bir psikoterapistten yardım alınabilir. Bağımlı bir yakınınıza yardımcı olmak istiyorsanız önce alkol bağımlılığı konusunda bilgi toplayınız. Alkolizm konusunda internetten, kütüphanelerden pek çok kaynaktan bilgi toplanılabilir. Ayrıca bu konularda çalışan bir uzmandan ya da başarıya ulaşmış eski bir bağımlıdan bilgi alınabilir.

Ayıplayıcı ve Alaycı Olmayın

Genellikle böyle bir iletişimde olumsuz yorumlarla iletişim kesilir. Bunu önlemek için alaycı, ayıplayıcı, damgalayıcı, iğneleyici, itham edici, küçümseyici ve suçlayıcı ifadelerden kaçınılmalıdır. Yardımcı olacak kişi kendi kendine özeleştiri yapsa da kendini acındırıcı ve kınayıcı ifadelerden de kaçınmalıdır. Alkol bağımlısı kişiye yardımcı olmak oldukça zor ve incitici olabilir. Bu konuda başka kişilerden de destek alarak duygusal yoğunluktan kurtulmalıdır. İnanç kuvveti alkol kullanımını büyük ölçüde önler. Bununla beraber inançlı olup da çeşitli sebeplere bilhassa çevre ve arkadaş etkisine bağlı olarak alkol kullanmaya başlamış olan ve bu sebeplerin ortadan kalkmaması sebebiyle alkol kullanmaya devam edip gittikçe bağımlı hale gelen kişiler çoktur. İnancın alkolü engelleyebilmesi için kişinin manevi yönü kuvvetli, kınamayan, destek olan güzel ahlak sahibi kişilerle birlikte zaman geçirmesi, sohbetlere katılması, kitap okuması ve bir yaşama gayesinin de olması gerekmektedir. Bunun için bir sivil toplum kuruluşuna (vakıf, dernek gibi bir yardım kuruluşuna) üye olabilir, toplantılara katılabilir, böylece hem bir yaşama gayesi olur hem de arkadaş çevresi genişleyip yalnızlık duygusundan kurtulabilir.

Alkol bağımlısıyla konuşurken şu hususlara dikkat:

Alkollü olmadığı bir zamanı seçin.

Sakin, akılcı ve dürüst bir şekilde hastanın davranışı, sonuçları ve sağlığı konusunda konuşun.

Anlayışlı olun. Onun alkol alma nedenlerini yorumsuz dinleyin.

Bağımlıya kişisel ilgi gösterin ve sadece onun alkol problemlerini görmeyin. –Kişisel sırlarını saklayın.

Güçlü olun. Ona alkol kullanımının zararlı olduğunu ve problemler yarattığını; ancak gerekli önlemler alındığı takdirde bundan kurtulabileceğini söyleyin.

Destekçi olun. Ona önündeki zorlu zamanları atlatabilmesi için gerekli yardımı bulması ve moral kazanması için destek verin. Somut bir şekilde neden endişe ettiğinizi ve davranışlarını nasıl değiştirdiğini anlatın.

Bağımlının olayları çarpıtan açıklamalarına kendince mantıklı yorumlamalarına karşı hazırlıklı olun.

Acele sonuç beklemeyin. İlk görüşme genellikle başarılı olmaz. Kararlı olun ve başka görüşme fırsatları sağlayın.

Farika Teymur Artır

Erkeğin, hanımının adeti bittikten sonra gusül abdesti almadan ilişkiye girmesi uygun mudur?

Kur’an’ı Kerim’de Allahu Teala adet halindeki kadına yaklaşmayı haram kılmış ve kadınla ilişkinin ancak adet bitiminde helal olacağını bildirmiştir. “Bir de sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: Bu, bir rahatsızlıktır, Onun için, âdet sırasında kadınlardan geri durun ve onlar temizleninceye kadar, kendilerine cinsel yaklaşmada bulunmayın. Temizlendikten sonra, Allah’ın izin verdiği şekilde onlara yaklaşın. Allah tövbe ile kendisine dönenleri sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara Suresi, 2/222)

Evet ayeti kerimede de görüldüğü gibi kadınlar ancak adetten temizlendikleri vakit onlarla ilişki helal olur. Ancak ayette geçen “temizlenme” kelimesinden ne anlama geldiğinin tam olarak anlaşılması için bunun izah edilmesi gerekir. Buna göre; Bir kadının eğer adet günleri on günden fazla ise gusül almadan ilişkiye girebilir. Ancak on günden az süren adet kanaması bittiğinde, ilişkiye girebilmesi için ya gusül abdesti alması gerekir veya üzerinden bir namaz vakti geçmesi gerekir ya da bir özründen dolayı teyemmüm edip onunla nafile de olsa bir namaz kılması gerekir. Tabii ki en güzeli gusül abdesti aldıktan sonra ilişkiye girmesidir ki, diğer üç mezhep imamının nokta-i nazarı da budur.  Ancak bu hükümler kanın, kadının normal adet süresi bitiminde kesilmesi durumundadır.

Eğer kan, kadının âdeti tamamlanmadan önce kesilecek olursa, kadının hayız müddeti üç günü aşmış ve kadın gusül almış olsa dahi, adet süresi bitmeden kocasıyla ilişkide bulunamaz. Çünkü adet müddeti içerisinde kanın tekrar gelme ihtimali vardır. Ancak böyle bir kadın kanın kesilmesi üzerine gusül abdesti alırsa ihtiyaten namazlarını kılar ve oruçlarını da tutar.

Hayızlı Olan Bir Bayanın Eşi Tarafından Öpülmesi Caiz midir?

Kişi adetli karısının diz kapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Diz kapağıyla göbek arasında bir örtü olduğu halde üzerinden faydalanabilir.

Adet günlerinde bulunan bir kadın yalnız bırakılmamalı, ona karşı gösterilen ilgi ve alaka kesilmemelidir ki, kadın kendisini bir kenara itilmiş gibi hissetmesin. Diğer yandan yukarıdaki sınırları koruduktan sonra erkeğin, kadından faydalanması caizdir. Buna göre erkeğin hanımını öpmesinde okşamasında vs. bir mahzur yoktur.

Aile hayatınızı doğru yorumladığınızdan emin misiniz?

Aile içi anlaşmazlıklar incelendiğinde anlaşılıyor ki; evliliğin en tehlikeli yılları ilk senelerdir. Hele iki tecrübesiz gencin yanında tecrübeli bir aile büyüğü yoksa seyreyle sen bir pire için yorgan yakmalarını, sonra da gözyaşı içinde pişmanlık ezgileri söylemelerini.

Halbuki, evlilik hayatı en başta sabır ve anlayış ister, tartışmalı günlerin geçip anlaşmalı günlerin geleceğine inanma tevekkülü ister. Şayet yaşanan geçici sıkıntıları ömür boyu devam edecek zorluklar gibi görmeye başlarsanız, sabır gücünüzü baştan tüketmeye başlamışsınız demektir. Sizin işiniz zor.

Biraz genişçe düşünecek olursak diyebiliriz ki; falan beyin kızı filan beyin oğluyla anlaşarak müşterek aile hayatı kuruyorlar. Gelecekte farklılıkların ortaya çıkabileceğini baştan hayal bile edemiyorlar. Ne zaman hissî baskı azalıyor, farklılıklarını, sivriliklerini görmekle kalmıyor, çuvaldız gibi birbirlerine batırdıklarını da hissetmeye başlıyorlar. İşte bu devrede anlaşamayacakları evhamı etkisini göstermeye başlıyor. Hâlbuki aynı ailede yetişmiş iki öz kardeş bile farklı mizaçta, yapıda, ahlakta olabiliyorlar. Onların bile yer yer anlaşamadıkları konular görülebiliyor.

Ama nefis ve şeytan sabır duygusu verecek örnekleri düşündürmüyor ki. Bir de bakıyorsunuz, saman alevi gibi parlayışlar, arkasından da bir pire için bir yorganı bu aleve atışlar, sonra da pişmanlık feryatlarına başlayışlar.

Şurası bir gerçektir ki; hanım-bey bir elmanın iki yarısı değildir. Her insan kendi başına bir âlem. Elbette mizaç ve yetişme farklılıkları olacak. İnsan, bir vitrindeki odundan yapılmış iki manken değildir ki, biri diğerinin aynı olsun. Fikri, nefsi, şeytanı ve öteden beri devam ettirdiği alışkanlıkları vardır, yetişme tarzlarının etkisi söz konusudur.

Bununla beraber, ortak noktaları, buluşma yerleri bulunmayacak mı? Bulunacak elbette. Ortak nokta bulunacak. Peki, bu ortak nokta, beyin dediği mi, yoksa hanımın dediği nokta mı olacak?

Belki ikisinin dediği de olmayacak. İkisinin de inandıkları İslam’ın gösterdiği ortak nokta olacak, buluşma yeri İslam’ın koyduğu ortak ölçüler olacak. Orada buluşacaklar. Bakın Hazreti Bediüzzaman, aile içindeki bey ve hanımların ortak noktada buluşmalarını nasıl anlatıyor bizlere bir görelim. Diyor ki:

– Hanımın bahtiyarı, dindar beyine tabi olur!

– Beyin bahtiyarı da, dindar hanımına tabi olur!

– Bahtiyardır o hanım ve o bey ki, hangisi dindarsa ona tabi olurlar! Ortak noktada buluşurlar. Birbirlerini cennete doğru yönlendirirler, cehenneme sürükleme yarışına girmezler!

Evet, buluşmaları böyle olacak, ortak noktada böyle buluşacaklar.

Ancak, ortak noktada buluşma bir anda hemen gerçekleşmeyebilir. Bunun için de sakın sabrınızı tüketmeyin, ümidinizi yitirmeyin. Bir pire için bir yorgan yakmaya kalkışmayın.

‘Bu da geçer ya Hû!’ diyerek beklemeyi tercih edin. Eninde sonunda sizi cennete yönlendiren ölçülerde buluşacağınızı düşünün; şayet ortak noktada buluşmayı istiyorsanız tabii…

– Biz birbirimizden çok farklıyız, geçinemeyiz demeyin, sakın.

Sizin farklılıklarınızın, geçiminizi bozmanıza sebep olacak boyutta olmadığını şu farklı aile örneğiyle de anlayabilirsiniz. Lütfen dikkat buyurun vereceğim şu bey ila hanım dengesine!

Efendimiz (sas) 25 yaşında bir gençken, ayrıldığı iki kocasından kalan üç çocuklu bir dulla evlenerek, 25 sene dünyanın en mutlu ailesi örneğini vermişlerdir. (Hz. Hatice (ra) bir rivayete göre 40, bir başka rivayete göre 28 yaşındadır.)

Görünüşte mutlu olmak için bizim olmazsa olmaz sandığımız denge şartlarının hiçbiri yoktur bu evlilikte. Sadece baştan en belirgin ortaklıkları, biri, Muhammedü’l-Emin (sas) olarak bilinmesi, öteki de Hatice-i Tâhire, temiz ve soylu kadın unvanı almış bulunması. Nasıl mutlu olmuşlar dersiniz aradaki bunca farklılıklarına rağmen? Ayrıca bütün servetini bu evlilikte harcadıktan sonra Mekke’deki son üç yılı da abluka altında, açlık sınırı içinde yaşamalarına rağmen.

Demek düşüncede derinlik, anlayışta serinlik, olumsuzlukları bile olumlu hale çevirebiliyor.

Ahmet Şahin

Ailede tüketim alışkanlıklarımızı istekler mi belirlemeli, ihtiyaçlar mı?

Meşhur mutasavvıf İbrahim bin Edhem’den nakledilen bir söz bilhassa bugünlerde bize destek olmakta, hatta yol göstermektedir. Ne diyor büyük mutasavvıf iktisatlı ve ekonomik hayat için:

-Her pahalılıkta ben kazanırım!

-Nasıl olur, diye soruyorlar? Şöyle izah ediyor:

-Bir şey pahalanırsa bir müddet ondan uzak kalmaya karar veririm. O şeye ucuzken verdiğimi de vermemiş, elimde tutmuş olurum. Böyle bir tedbir bana kazandırır, asla kaybettirmez. Böylece her pahalılıkta ben kazanırım.

Evet, pahalanan şeylere karşı biraz serinkanlı olmak, biraz daha isteksiz davranmak herhalde çok zor bir sabır olmasa gerektir. * * Nelerimizi gözden geçirebiliriz?

Her şeyimizi.. yememizi, giymemizi, gezmemizi, eğlenmemizi.. hepsinde de ihtiyaç sınırına dönmeli, ihtiyaç olmayanların istek olduğunu görmeli, arzularımızın esiri olmaktan kurtulmalıyız.

Yemek çeşitlerimizi normale indirmeli, ihtiyaç derecesinde tutmalı, lezzeti geriye almalıyız. Görenek belasıyla edindiğimiz ihtiyaç çeşitlerini terk etmekten korkmamalıyız. Elektriği, suyu, doğalgazı kullanırken hep iktisatlı kullanmayı düşünmeli, en azıyla nasıl idare edebileceğimizi hesap etmeliyiz.

Sonuna kadar açılmış bir musluktan alınan abdestle azıcık açılandan harcanan su arasında bile büyük fark olduğunu unutmamalıyız.

Velhasıl, sünnet üzere yaşama zamanıdır diye düşünmeliyiz. Bu yüzden inanmış insanlar mütevazı hayattan fazla rahatsız olmazlar, ümitsizliğe de kapılmazlar. Çünkü sünnet olan hayatta istekler, arzular değil, ihtiyaçlar asıldır. Onlar buna zaten yatkındırlar.

Nitekim Efendimiz Hazretleri sabahları Âişe validemize Kahvaltılık bir şey var mı, diye sorunca bazen “yok” cevabını alır. “Öyle ise ben de bugün oruca niyet ediyorum” dediği çok olurmuş.

Bir sabah Hazret-i Mevlana da hanımı Kerrâ hatuna “Kahvaltılık var m” diye sorduğunda “yok” cevabı alınca sevinerek söylenmiş: ” Elhamdülillah bugün evimiz Peygamber evine benzemiştir!”

Bir başka gün de bütün yemek çeşitlerinin bol miktarda mevcut olduğunu öğrenince bu defa da:

– Eyvah bugün evimiz firavun evine benzemiş! diye söylenmiş.

Bizler elbette bu kadarına yönelemeyiz. Ama isteklerimizi ihtiyaç yerine koymaktan da bir ölçüde vazgeçebiliriz. Gerçek ihtiyaçları esas alabiliriz. Bu bizim sünnet anlayışımıza çok uzak bir anlayış da değildir.

Ahmet Şahin

Eşler beraber banyo yapabilirler mi?

Açıklama: Evli olan bir çift aynı anda aynı banyoda beraberce gusül abdesti alabilirler mi? Yani eşlerin gusül abdesti alırken birbirlerini görmeleri caiz midir? Bu konudaki Hz. Aişe’nin naklettiği hadis nasıl anlaşılmalıdır?

Dinimize göre eşler arasında avret yoktur. Beraberce banyo yapabilirler. Nitekim Hz. Âişe Validemizin Peygamberimizle (sallallahu aleyhi ve sellem) beraber yıkandığını nakleden hadis-i şerif Buhârî’de geçmektedir fakat buradan eşlerin beraber yıkanmalarının câiz olduğu anlaşılsa da büsbütün örtüden sıyrılmış oldukları anlaşılmamalıdır zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), pek çok hadis-i şerifte çıplaklığa karşı ümmetini ikaz etmiştir. Buradan hareketle diyebiliriz ki insanın hanımıyla yıkanırken örtüsüz bulunması haram değildir. Ancak guslün âdâbına riayet edilmemiş olur çünkü hem insanın insanlık özelliğine, hem de Allah’a, meleklere ve eşine karşı utanma duygusuna terstir. Hiç kimse olmasa bile Allah, utanılmaya en layıktır.

Behz b. Hakîm (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygam­ber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Hangi avretimizi açıp, hangi avretimizi örtelim?” “Hanımın dışında herkese karşı avretini koru!” cevabını verdi. Ben tekrar: “Ey Allah’ın Resûlü, erkeklerin yanında olduğumda nasıl olmalı?” dedim, “Gücün yeterse avretini kimseye gösterme!” dedi. “Kişi tek başına olursa?” dedim. “Kendisine karşı hayâ edilmeye Allah daha lâyıktır” dedi.”[1]

Yine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde Allah’ın hayâ sahibi olduğunu ve hayâ sahibi olup örtünenleri seveceğini ifade ettikten sonra bizlere yıkanma esnasında da örtünmemizi tavsiye buyurmuşlardır.[2] Bunun sebebi de yine hadislerde zikredilmiş ve Allaha karşı saygılı olma, rahmet melekleriyle olan münasebeti koparmama gibi mülahazalara bağlanmıştır.[3] Dolayısıyla yıkanma esnasında galiz avretleri bir peştemalle örtmek, adaba uygun bir yıkanma şeklidir.


[1] Ebû Dâvud, hammâm 3; Tirmizî, edeb 22.

[2] Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 22/259.

[3] Buhârî, gusül 20; Ebû Dâvud, hammâm 3.

Eşlerden birinin aldattığı öğrenildiğinde ne yapılmalıdır, çocukların durumu ne olur?

Açıklama: Bir kadının kocasını veya kocanın karısını aldatmış olması durumunda bunu öğrenen tarafın tavrı ne olmalıdır? Çocukların durumu aldatan anne veya baba ile kalma durumu nasıl olabilir?

Böyle bir durum, aileyi yıkmaya götüren bir sebeptir. Aile yıkılmasa bile huzursuzluk oluşturan bir husustur ve her iki taraf için de zordur. Zor olduğu gibi mesuliyet de getirir. Aileyi dağıtan kişi, büyük bir vebalin altına girmiş demektir. Zira ailenin dağılmasıyla ortada sahipsiz eşler ve şefkate muhtaç oldukları bir dönemde şefkatsiz ve korumasız bırakılmış çocuklar kalır. Bunların mesuliyeti de, yuvasını dağıtan şahsa aittir.

Dinimiz, aileye büyük önem verir. Zira aile toplumun temelidir, cennetin bahçelerinden bir bahçedir. Aile nasılsa toplum da öyle olur. Aile, topluma yetişmiş fertle armağan eden bir kurum, bir okuldur. Dinin en güzel ve en rahat yaşanacağı, dinî duyguların derinlemesine duyulacağı yer ailedir. Belki de bu yüzdendir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Evlenen kişi, dininin yarısını tamamlar” buyurmaktadır. Bu kadar ehemmiyetli olan yuvayı yıkmak için şeytanlar elbette boş durmayacaktır. Hatta şeytanı en çok sevindiren kötülük, aileyi dağıtmaktır. Bu yüzden aile üzerinde titizlikle durmamız gerekir.

Eşlerin birbirlerini bir başkasıyla aldatmaları, kabullenilecek bir durum değildir. Ancak bununla beraber, eşlerin göstereceği dirayet, büyüklerin yapacağı rehberlik ve nasihlik (nasihatçilik) sayesinde böyle bir durum düzeltilebilir veya en azından çocukların varlığı göz önünde bulundurularak yuva ayakta tutulabilir. Aldatma, doğrudan bir boşanma sebebi değildir. Böyle bir hadise yaşandığında eşler, hatayı yüze vurmadan, saygı ve güven perdesini yırtmadan durumu düzeltmeye, birbirlerine nasihat etmeye çalışırlar. Birbirlerinin ayıbını araştırmazlar. Bu şekilde muvaffak olamazlarsa, araya büyükler, sözü dinlenecek insanlar sokulur. Onların tavsiyesi alınır. Eğer eşler gerekli gayreti gösterdikleri halde ailedeki huzuru sağlayamadılarsa, nasihlerin nasihatleri de fayda vermezse bu işin sonu boşanmaya varır. Boşanma durumunda çocukların ne olacağı ortaya çıkar. Küçük çocukların anne şefkatinden mahrum bırakılmamaları, bakımlarının görümlerinin anneleri tarafından daha yapılacağı göz ününde bulundurulduğunda annelerinin yanında kalmaları en uygun olanıdır. Ancak, anne ahlaken düşükse, başka bir dine mensupsa, Müslüman olsa bile dinî açıdan baba daha iyiyse, baba tercih edilir. Bununla beraber, çocuk kimde kalırsa kalsın her halükarda çocuğun annesini ve babasını belli aralıklarla görmesi gerekir. Böylece zaten büyük bir boşluğun içine atılan çocuğun tamamen kendini sahipsiz hissetmemesi ve annenin şefkatiyle babanın cesaret ve güveninden mahrum kalmaması sağlanmaya çalışılır. Allah yardımcınız olsun.

Küresel ısınmadan dolayı çocuk yapmayı düşünmüyorum, ne dersiniz?

Açıklama: Bilindiği gibi iklimler değişmekte, aşırı sıcaklar kendini göstermekte ve çok yakın gelecekte susuzluk ve kuraklığın etkisinin daha da artacağı söylenmektedir. Benim bir çocuğum var ve ikinci çocuğumuza da niyetlenmekteyim. Ancak gelecekteki bu sorunlar beni tedirgin etmekte çocuk yapma üzerinde beni düşündürmektedir. Bu konuda bana bir yol göstermenizi istirham ediyorum.

Fıkıh usulünde meşhur bir kaide vardır: “Bir delilden neşet etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur”. Yani gelecekte ortaya çıkma ihtimali olan soruda belirttiğiniz olayların meydana gelmesinin bir katiyeti ve ehemmiyeti yoktur. Dolayısıyla bu ihtimallere bakarak, bizlerin çocuklarımızın geleceğinden endişe etmemiz ve bunun sonucunda çocuk yapmamamız hiç de makul değildir. Çünkü biz biliyoruz ki, zaman zaman bazı tabiî felaketler yaşansa da, bunlar hiçbir zaman insanoğlunun telef olmasına ve şartların alabildiğine zorlaşmasına sebep olmamıştır. (Ancak insanların kendi elleriyle ortaya çıkardıkları felaketleri ayrı değerlendirmek lazım). Biz biliyoruz ki, insanı da kâinatı da yaratan ve kâinattaki binlerce canlıyla beraber insanın da rızkını veren Allah’tır. Kur’an’ın birçok yerinde buna işaret edilmektedir.

 “Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin.” (Âl-i İmran Suresi, 3/27)

“Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım: O’na hiçbir şeyi ortak yapmayın, anneye babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren Biz’iz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın! Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın! İşte aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor.” (En’am Suresi, 6/151)

“De ki: Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınızı ve gözlerinizi yaratan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran. Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten. «Allah!» diyecekler, duraksamadan: De ki: O halde sakınmaz mısınız O’nun cezasından?” (Yunus Suresi, 10/31)

“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı Allah’a ait olmasın. Allah her canlının hayatını geçirdiği yeri de, öleceği yeri de bilir. Bütün bunlar apaçık bir kitaptadır.” (Hud Suresi, 11/6)

“Orada hem siz insanlar için, hem rızkını sizin vermediğiniz daha nice yaratıklar için geçimlikler meydana getirdik.” (Hicr Suresi, 15/20)

“Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.” (Sad Suresi, 38/54)

“Eğer Allah kullarına rızık ve imkânları bol bol yaysaydı, onlar dünyada azarlardı. Lâkin O, bu imkânları dilediği bir ölçüye göre indirir. Çünkü O kullarından haberdar olup onların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını görmektedir.” (Şura Suresi, 42/27)

Aynı şekilde dinde mukarrer olan bir diğer kaide de şu şekildedir: “Ortaya çıkması ihtimal dâhilinde olan bir zarar için gerçekleşmesi kesin bir maslahat terk edilmez” Soruda bahsedilen bu durumlar şu an itibariyle sadece bir tahmin ve vehimden ibarettir. Kişinin çocuğunun olması, neslinin devam etmesi ise Efendimizin teşvik ettiği ve dinimizce istenen bir şeydir. Başta da söylediğimiz gibi bu türden ihtimaller bizi korkutmamalıdır. Yeter ki bizler, çocuklarımızın eğitimini verebilecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılayacak durumda olalım.

Eşim çocuk istemiyor, ne yapabilirim?

Açıklama: Yaşım 33, eşim ise benden biraz daha küçük. Eşim kesinlikle çocuk istemiyor. Bunun sebebi ne olabilir? Ben çocuk sahibi olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?

Aslında bunun nedenini en iyi bilecek ve anlayacak sizsiniz. Bunun muhtemel birçok sebebi olabilir. Genellikle günümüzde çocuk yapmak istemeyen çiftlere baktığımızda şu şekilde sebeplerle karşılaşılıyor: Geçim sıkıntısı, kadının vücudunun bozulacağından endişe etmesi, çocukla ilgilenecek vakitlerinin olmaması, fiziki rahatsızlıklarının bulunması, çocuk yetiştirme ve bakımını üstlenme gibi meşakkatlerin altına girmek istememeleri, evliliğin keyfini çıkarma düşüncesi, eşlerin birbirine vakit ayırmak istemesi, çocuk yapmayı biraz tehir ederek evliliğe tam adapte olmak istemeleri vs. Tabi bunların yanında başka harici sebepler de olabilir. Buna göre eşinizle konuşarak onu anlamaya gayret ederek onun niçin çocuk istemediğini öğrenmeye çalışın.

Evliliğin en mühim meyvesi, semeresi ve neticesi çocuktur. Yani evlenmekten maksat ve hedef tevellüttür, çoğalmaktır. Çocuk olmayan bir aile meyvesiz ağaç gibidir. Buna göre eşinize çocuğun gerekliliğini anlatabilir, bununla ilgili kitaplar okumasını temin edebilirsiniz. Çocuk olmadığı takdirde ileride karşılaşacağınız sıkıntıları dile getirebilirsiniz. Ama en önemlisi onu anlayıp sıkıntısını öğrenmeye gayret edin. Çünkü niçin çocuk istemediğini öğrenirseniz, bunun çözümü de ona göre kolay olacaktır.

Kadın eşi kısır olduğunda ikinci erkekle evlenebilir mi?

İslam’da kadın kısır ise erkek ikinci bir eşle evlenebiliyor. Peki, erkek kısır olduğunda kadın ikinci bir koca ile evlenemez mi? Evlenemez ise bu eşitsizlik olmuyor mu?

Meselenin hikmet ve maslahatlarına geçmeden bir hususun üzerinde duralım. Bir kere şart ve durumlar ne olursa olsun, erkek dört kadına kadar evlenebildiği halde, bir kadın birden fazla erkekle evlenemez. Bu, Allah’ın Kur’an’da bildirdiği bir hükümdür. Dolayısıyla mesele her şeyden önce bir iman ve teslimiyet meselesidir. Biz bir şeyi Allah emrettiği için yaparız veya terk ederiz. Yoksa kâsır aklımızla meseleyi değerlendirip, kendimize göre bulduğumuz bazı hikmetlerden dolayı bir işi yapmaya kalkarsak günaha ve isyana sürüklenmiş oluruz. Öncelikle bu kısmın iyi anlaşılması gerekir.

Bununla birlikte Allah’ın Hakîm ismini tezahürü olarak, O’nun emrettiği veya nehyettiği şeylerin hepsinde kulları için hikmet ve faydalar vardır. Biz bazen bunların bir kısmını anlayabiliriz. İşte birden fazla evlilik meselesinde de bizim anlayabildiğimiz birçok hikmet vardır. Ancak bilemediğimiz başka maslahatlar da bulunabilir. Şimdi meseleyi sorunuz zaviyesinde ele alarak özetle birkaç husus zikredelim.

Bir kere erkeğin ikinci bir eş alacağı tek yer, hanımının kısır olduğu durum değildir. Hatta ortada hiçbir sebep yokken de erkek şartlarını yerine getirdikten sonra ikinci evliliğini yapabilir.

Diğer yandan evliliğin tek semere ve meyvesi çocuk değildir ki, çocuk olmayınca hemen ikinci evlilik mecburi görülsün…

Bir de eğer, kadınlar arasında adaleti sağlayamayacaksa, bir erkeğin iki kadınla evlenmesi mahzurludur. Yani mesele zannedildiği gibi rahat izin verilen bir mesele değildir.

Gelelim, kadının birden fazla erkekle evlenmesine: Durum ve şartlar her ne olursa olsun, kadının ikinci bir erkekle evlenmesinin mahzurlarını azıcık düşünen bir insan bile anlayabilir. Evet, bir evde iki erkek ve bir kadın bulunması halinde bu evliliğin devam etmeyeceği ve bu ailenin mutlu bir aile olamayacağı aşikârdır. İkinci olarak, kadının fiziki ve ruhi yapısı da buna müsait değildir. Üçüncüsü, böyle bir durumda aile reisi kim olacaktır? Dördüncüsü, kısır olan erkeğin olur da bu rahatsızlığı düzelirse nesep karışmayacak mıdır? Bu durumda doğan çocuğun babası kim olacaktır?

Bütün bunları düşündüğümüzde, kadının birden fazla evlenmesinin ne derece mahzurlu ve problemli olduğu ortaya çıkar ve bu konudaki yasağın hikmetini daha iyi anlarız.

Rahatını düşünerek çocuk sahibi olmayı geciktirmek caiz midir?

Açıklama: Yeni evlenmiş insanların, yaptıkları vazifelerden dolayı ya da şahsi rahatlıkları, evliliğin tadını çıkarmaları için çocuk sahibi olmayı geciktirmeleri caiz midir?

Evlenmekten maksat, nesildir. Yani çocuk sahibi olup onları güzelce yetiştirmektir. Kur’an’da evlenmeye ve evlendirmeye, (Nisa Suresi, 4/3; Nur Suresi, 24/32) Efendimizin beyanlarında ise hem evlenmeye hem de çocuk sahibi olup çoğalmaya teşvik vardır. (Ebu Davud, Nikah 4) Büyük zatların evlenmeyle beraber nesil yetiştirmeyi ele almaları ve konunun üzerinde uzun uzun durmaları da, evlenmenin bizzat maksat olmadığını, esas maksadın Allah’ın rızasına uygun ve Efendimizin övüneceği bir nesil yetiştirmek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyleyse evlendikten sonra, evliliğin ve nesil yetiştirmenin üzerinde bir kutsiyete sahip herhangi bir meşguliyet ve hizmet olmadıkça, çocuk sahibi olmayı geciktirmemek lazım. Dine hizmet etmek, öğretmenlik gibi neslin terbiyesinde önemli ağırlığı olan meslekleri biraz daha aksatmadan götürebilmek vs için geciktirme söz konusu olacaksa, bunu da istişareye bağlamalı ve ehl-i irfan sahibi insanların görüşleri alınarak hareket edilmeli. Diğer türlü “biraz gezelim, karı-koca keyfimize bakalım, evliliğin tadını çıkaralım” diye nesli geciktirmek doğru değildir. Bu konuda yasaklayıcı açık bir hüküm bilmiyoruz ama evliliğin maksatlarına, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) teşviklerine baktığımızda bu düşüncenin ters bir anlayış olduğu ortaya çıkmaktadır. Öyleyse hayırlı işlerde gecikmemek icab eder.

Diğer bir mesele de şudur: Bir iki sene keyfimize bakalım dersiniz ama bir iki sene yaşayacağınız nereden belli? İki sene sonra sağlık problemlerinin çıkmayacağı garantisi var mı? Öyleyse, hal-i hazırda sağlığınız yerinde iken ve imkânlarınız da varken, Allah ve Resulü’nün gösterdiği bir hayrı işlemeye bakmalı, muhakkak bir hayrı muhtemel bir hayra tercih etmeli ve muhakkak hayrı geciktirmemeli.

Kısaca ifade edecek olursak: Kudsi, farz üstü farz bir vazifeden dolayı, çocuk sahibi olmayı geciktirme söz konusu olabilir ama şahsi ve keyfi sebeplerle bu güzel maksat ve ibadeti sonraya bırakmak İslam’ın genel prensiplerine ters olduğundan dolayı caiz değildir.

Sezeryanla doğum yapmış bir eşle ilişkiye girmek kaç gün sonra caiz olur?

İster sezaryenle ister normal doğum yapmış olsun bir kadın çocuk doğurduktan sonra loğusalık devresine girer. Bu süre içinde kadınla ilişkiye girmek haramdır. Bu sürenin en fazla miktarı kırk gün olmakla birlikte, en az kaç gün süreceği hakkında bir sınır yoktur. Burada kanın kesilmesine itibar edilir. Yani doğum yapmış bir kadının loğusalığının bitmesi kanın kesilmesiyle anlaşılır. Bundan sonra ilişkiye girmek helal olur. Tabii ki, sezaryenle doğum yapmış bir kadınla ilişkiye girme meselesinin bir de sağlık boyutu vardır. Çünkü neticede kadın büyük bir ameliyat geçirmiştir. Onun tekrar sağlığına dönmesi önemlidir. Bununla ilgili olarak da doktorunuzdan bilgi alabilirsiniz.

Kendimizi yetersiz gördüğümüz için üçüncü çocuğu istemiyoruz. Neler tavsiye edersiniz?

Açıklama: İki oğlumuz var, üçüncüsünü düşünüyoruz ancak çocuk yetiştirmede kendimizi zayıf ve yetersiz buluyoruz. Bu durum üçüncü çocuğu düşünmemize engel oluyor. Bu konuyla alakalı tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

Evlenmekten maksat, nesildir. Yani çocuk sahibi olup büyütmektir. Kur’an’da evlenmeye ve evlendirmeye teşvik, Efendimizin beyanlarında ise hem evlenmeye hem de çocuk sahibi olup çoğalmaya teşvik vardır. Büyük zatların evlenmeyle beraber nesil yetiştirmeyi ele almaları ve konunun üzerinde uzun uzun durmaları da, evlenmenin bizzat maksat olmadığını, esas maksadın Efendimizin övüneceği bir nesil yetiştirmek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyleyse evlendikten sonra, evlilik ve evlat yetiştirmekten daha kutsi bir vazife yoksa, çocuk sahibi olmayı geciktirmemek lazım.

Netice itibariyle çocuk yaptırmayı geciktirmek değil çocuk eğitimi hususunda eksikliklerimizi gidermekte acele etmek lazım. Çocuk yetiştirmek biraz zordur ama çocuk sahibi olmamayı düşündürecek kadar da içinden çıkılmaz bir mesele değildir. Biraz ilgilenilse, biraz dert edinilse, biraz örnek olunsa, gıdalarına titizlik gösterilse, bir de Allah’tan hidayet, istikamet istenilse çocuklar pek âlâ yetişirler. Zannediyoruz, bazı aileler bu vazifeleri göze alamadıklarından fazla çocuk sahibi olmayı düşünmüyorlar.

İşin bir diğer yönü de şudur: Birinci çocukta gösterilen hassasiyet, ikinci üçüncü çocukta anne-babayı rahat ettiriyor. Yani, anne baba, ikinci çocuğu yetiştirirken de yine hassas yaşamalarına dikkat etmekle beraber birinci çocuktaki gibi yorulmuyorlar. Çünkü birinci çocuk ikinci çocuğa örnek oluyor ya da ikincisi birincisini örnek alıyor. Sonra bu zincirleme devam ediyor.

Konuyla ilgili olarak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Çekirdekten Çınara isimli kitabını, merhum İbrahim Canan Hoca’nın çocuk terbiyesi kitabını ve benzeri kitapları okumanızı tavsiye ediyoruz.

Adetli kadınla cinsi münasebette bulunulabilir mi?

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’da şöyle buyurur: وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِ قُلْ هُوَ أَذًى فَاعْتَزِلُوا النِّسَۤاءَ فِي الْمَح۪يضِ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللّٰهُ إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ “Sana hayızlı ile birleşmeyi soruyorlar. De ki bu (her iki tarafa da) eziyet verici bir şeydir. Onlar âdetli iken onlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Allah çok tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever.”[1]

Âyette belirtildiği üzere, âdetli günlerde münasebette bulunmak haram kılınmıştır. Bu, dinin bir emri olduğu gibi sağlık açısından da gereklidir. Hem kadın âdetliyken münasebete girmek, onlara psikolojik olarak büyük bir sıkıntı verir.

Eğer, isteyerek beraber olmuşlarsa ikisi de günahkâr olur. Birisi istememesine rağmen diğerinin zorlamasıyla birleşme gerçekleşmişse, zorlayan günaha girer. Böyle durumlarda tevbe istiğfar edilmesi ve bir daha tekrarlamamaya karar verilmesi gerekir. Hz. Ebûbekir Efendimiz’e birisi gelerek, âdetli iken eşiyle beraber olduğunu ve ne yapması gerektiğini sorduğunda: “İstiğfar et ve bir daha da yapma.” cevabını almıştır. Bu günahı işleyen bir kimsenin ayrıca sadaka vermesi de müstehaptır. Hadis-i şeriflerde geçtiği üzere, âdetin ilk günlerinde olmuşsa yaklaşık 4 gr. altın (bir dinar) son günlerinde olmuşsa bunun yarısı verilir.[2] Âdet günlerinde birleşmeyi câiz görmek, insanı küfre sokar çünkü bu mesele âyetle sabittir.


[1] Bakara Sûresi, 2/222.

[2] Tirmizî, tahâret 103.

Adet günlerinde karı-koca arasındaki yakınlığın ölçüsü nasıl olmalıdır?

Kocası, âdetli hanımının göbek ve diz kapağı arasına elbise üzerinden, diğer yerlerine ise çıplak olarak dokunabilir. Göbek ile diz kapağı arasına çıplak olarak dokunması câiz değildir. Dokunmadan bakması ise ihtilaflı olmakla beraber ağırlıklı görüşe göre câiz değildir. Özel günlerde karı-kocanın ayrı yatması gerekmez. Böyle yapmak câiz değildir zira böyle bir davranış hem dinimizin hükümlerine terstir hem de bazı gayrimüslimlere benzeme durumu söz konusudur.[1] Nitekim Yahudiler, hayız hâlindeki hanımlarıyla beraber yatmıyorlardı.

Özel günlerindeki bir kadın, kocasının bütün vücuduna dokunabilir. Ancak, kendi göbeği ile diz kapağı arasını, kocasına çıplak bir şekilde dokundurması veya kocasının o kısımlara dokunmasına imkân hazırlaması câiz değildir. Evet, kocanın bu kısma çıplak olarak dokunması câiz olmadığı gibi hanımın da dokunma imkânı sunması aynı şekilde câiz değildir.[2]


[1] İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/292.

[2] İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/293.

Ailevi münasebet için belli bir gün var mıdır?

Sünnet-i seniyyede bunun için belli bir gün tahsisi yoktur. Âlimlerimizden, “Kim Cuma günü guslederse, Allah ona rahmet etsin.” hadisinden yola çıkarak Cuma günü birleşmeyi müstehap görenler vardır.[1]Bununla beraber karı-koca bu konuda, ihtiyaçlarını, konumlarını, sağlıklarını, işlerini de hesaba katarak hareket etmelidirler. İllaki şu günlerde olmalı, şu günlerde olmamalı gibi bir sınırlama yoktur. Bediüzzaman hazretleri, erkeğin bu konudaki ihtiyacına bir cümleyle temas ettiği yerde 20-30 günden bahsetmektedir ki bu da herhâlde hayatını hassas yaşayan, günahlarla vaktini suistimal etmeyen erkekler için fıtrî bir süredir.[2]

Bir de erkeğin, her gün ilişki talebinde bulunması hanımı için zor olabilir ve onu büyük bir külfete sokabilir. Bu yüzden erkeklerin bu konuda tedbirli ve anlayışlı olmaları gerekir.


[1] Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 2/50.

[2] Bediüzzaman, Lem’alar, 24. Lem’a, s. 306.

Azil yapmada kadının izninin alınması şart mıdır?

Azil, ilişki sırasında erkeğin menisinin dışarı akıtılmasıdır. Bu konuda kadının izninin alınması şarttır çünkü kadının bu konuda zevki ve dolayısıyla da hakkı söz konusudur. Kadının izni alındıktan sonra azil yapmanın câiz olduğu konusunda âlimler arasında ittifak vardır.[1]


[1] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 4/2644.

Süt emziren hanımıyla ilişkiye girmek câiz midir?

Bir erkeğin süt emziren hanımıyla beraber olmasında, herhangi bir sağlık problemi olmadıktan sonra bir mahzur yoktur. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda izni vardır.[1] Ancak hatırlatmak gerekir ki birleşmeden sonra gusül abdesti alınmadan çocuğu emzirmemeye dikkat edilmelidir.


[1] Ebû Dâvud, tıb 16.

Bir erkek, hamile hanımıyla ilişkide bulunabilir mi?

Hamile bir kadınla ilişkide bulunmanın dinen bir sakıncası yoktur zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından buna müsaade edilmiştir.[1] Ancak sağlık açısından bir zarar söz konusu olacağından şüphelenen kimseler bunu bir doktora sorabilirler. Eğer düşük tehlikesi gibi bir riskten dolayı hamileliğin belli aylarında doktor ilişkiyi yasakladıysa, eşlerin de bu yasağa uymaları gerekir.

Fakat hamileliğin ilerleyen aylarında eşler, çocuğa zarar vermeme adına daha dikkatli davranmalıdırlar. Buna göre uygun pozisyonları seçmeli, kadın da bu konuda kocasına yardımcı olmalıdır. Diğer yandan her ne şekilde olursa olsun, kadın için böyle bir münasebet zor olacaksa, erkeğin anlayışlı ve sabırlı davranması gerekir.


[1] Tirmizî, tıb, 27.

Karı-koca arasındaki ilişkinin yasak olduğu durumlar nelerdir?

Bu yasaklar kısaca şöyledir:

1. Âdet ve lohusalık dönemi. Kadın bu hâllerdeyken, birleşme haram kılınmıştır.

2. Farz olan bir orucu tutarken ilişki câiz değildir. Kadın nafile oruç tutarken kocası, onunla ilişkide bulunmak isterse, kadının orucunu bozması gerekir zira kocasının ihtiyacını gidermek, nafile ibadetten daha efdaldir çünkü kadın, kocasının harama girmesine mâni olmuştur. Tabii, o bozduğu nafile orucu daha sonra vacip olarak tutması gerekir çünkü yarıda bırakılan bir nafile ibadeti iade etmek vaciptir.

3. Kadının, rahatsız olduğu dönemler. Kadın, beden veya psikolojik olarak hastaysa ve ilişkiye dayanamayacaksa, onu zorlamak câiz değildir. Bu durumda erkeğe, sabır vazifesi düşmektedir.

Erkeğin, hanımının âdeti bittikten sonra gusül abdesti almadan onunla beraber olması câiz midir?

Bir kadın eğer âdet günleri on gün ise on günün bitiminde gusül almadan ilişkide bulunabilir. Ancak âdet süresi on günden az ise kanama bittiğinde, ilişkide bulunabilmesi için ya gusül abdesti alması veya üzerinden tam bir namaz vakti (yani temizlenip bir namazın farzını kılacak kadar süre) geçmesi ya da bir özründen dolayı teyemmüm edip onunla nafile de olsa bir namaz kılması gerekir. Tabii ki en güzeli gusül abdesti aldıktan sonra birleşme olmasıdır ki diğer üç mezhep imamının nokta-i nazarı da budur.

Bahsettiğimiz bu hükümler kanın, kadının normal âdet süresi bitiminde kesilmesi durumundadır. Eğer kan, kadının âdeti mesela altı günken beşince günde kesilmişse, kadının en az hayız müddeti olan üç günü aşmış ve kadın gusül almış olsa dahi, âdet süresi olan altı gün bitmeden kocasıyla ilişkide bulunamaz çünkü âdet müddeti içerisinde kanın tekrar gelme ihtimali vardır. Ancak böyle bir kadın kanın kesilmesi üzerine gusül abdesti alırsa ihtiyaten namazlarını kılar ve oruçlarını da tutar.

Erkek, hanımını münasebet için çağırdığında, hanımın bu çağrıya olumlu cevap vermesi şart mıdır?

Kocası, beraber olmak için hanımını yatağa çağırdığında, bir özrü olmadıkça hanımının bu çağrıya hemen icabet etmesi şarttır çünkü bu, kocanın günaha girmemesi ve meşru yoldan tatmin olması için lazımdır. Bu hususta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kocası hanımını çağırdığında, ocak başında da olsa gelsin.”[1] Aynı talep hakkı kadın için de geçerli olsa da şehevî arzunun tatmin ihtiyacı erkekte kadından daha fazladır. Bu yüzden hadis-i şerifte erkek söz konusu edilmiştir.

Bir başka hadiste ise: إِذَا دَعَا الرَّجُلُ امْرَأَتَهُ إِلٰى فِرَاشِهِ فَأَبَتْ فَبَاتَ غَضْبَانَ عَلَيْهَا لَعَنَتْهَا الْمَلَائِكَةُ حَتّٰى تُصْبِحَ “Kocası hanımını ilişki için yatağa davet ettiğinde, kadın özrü olmadığı hâlde bundan kaçarsa, kocasına dönünceye kadar melekler ona lanet eder.”[2] buyrulur. Bu mesele Müslim’deki bir hadiste ise: “Kocası ondan razı oluncaya kadar melekler ona lanet eder.” şeklinde geçmektedir.[3]

Burada bir hususu hatırlatmakta fayda var. Erkek böyle bir meselede nezaketi elden bırakmamalı ve mümkün olduğu kadar karısının gönlünü almaya çalışmalıdır yoksa erkeğin “bu benim hakkım” diyerek hanımına kaba davranması, onu zorlaması ve hele hele ona sövüp sayması tasvip edilemez çünkü erkeğin böyle bir davranışı, hanımının kendisini, “şehevi arzuları gidermek için kullanılan bir varlık” olarak algılamasını netice verebilir.

Diğer yandan bu tür hadis-i şerifleri doğru anlamak gerekir: Maksat, erkeğin helâl dairede doyması, harama kaymamasıdır. Bu hususta kadın elinden gelen hassasiyeti göstermelidir ki muhtemel günahların önüne geçilsin zira helâl daireyle doyan bir insan harama girmez. Bu açıdan dinimiz meşru isteklere bir engel koyulmamasını isteyerek, muhtemel yaşanabilecek günahların önüne geçmek istemiştir.


[1] Tirmizî, radâ 10.

[2] Buhârî, nikâh 86.

[3] İbnü’l-Esîr, Câmiu’l-Usûl fi Ehâdisi’r-Resûl, 6/495.

Ebeveynin çocuklara karşı vazifeleri nelerdir?

İslâm, çocukların yetiştirilmesi hususunda anne-babaya bir kısım yükümlülükler getirmiştir. Dünyada insan için en önemli imtihan sebeplerinden birisi de çocuklarıdır. Bir âyet-i kerîmede çocukların anne baba için önemli bir imtihan olmaları şöyle anlatılır: إِنَّمَاۤ أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظ۪يمٌ “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihandır). Büyük mükâfat ise Allah yanındadır.” (Tegâbun Sûresi, 14-15). Çocuklarla olan imtihanı kazanmanın yolu ise onlara karşı vazifelerimizi eksiksiz olarak yerine getirmemizden ve onları İslâm terbiyesiyle yetiştirmemizden geçer. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılması gereken diğer bir husus da çocuklarımızın bizi Allah’tan ve ona ibadet etmekten uzaklaştırmamalarıdır.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde anne babanın çocuk üzerinde hakları olduğu gibi çocukların da ebeveyni üzerinde hakları bulunduğunu ifade etmiştir. Bir zat Peygamberimiz’e gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, en güzel iyilik nedir?” diye sormuş Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle cevap vermiştir: “Anne ve babana yapılan iyiliktir.” Sahabi anne babasının vefat ettiğini söylemesi üzerine Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu defa ona şöyle demiştir: “Çocuğuna olan iyiliktir. Ebeveyninin senin üzerinde hakkı olduğu gibi çocuğunun da senin üzerinde hakkı vardır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/270).

Çocukların anne babalar için bir yaşlılık sigortası olduğu unutulmamalıdır. (Nasrullah Hacımüftüoğlu, “Kur’ân’da ve Bazı Çağdaş Telakkilerde İnsan, Aile, Yaşlılık ve Huzurevleri”, İslâm’da Çocuk ve Aile Terbiyesi-2, s. 319). Yani ebeveyn çocuklarına karşı vazifelerini yerine getirir, onların kendileri üzerindeki haklarını gözetir ve çocuklarını ahlâklı, dindar, çağının şuurunda birer insan olarak yetiştirirlerse, çocuklar da Allah hakkından sonra ilk sırada yer alan anne-baba hakkını gözetmede hassas olacak ve yaşlandıklarında onların her türlü ihtiyaçlarını karşılayacaklardır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususu şu veciz ifadeleriyle beyan etmiştir: “Çocuğun kendisine iyi davranmasında ona yardımcı olan babaya Allah rahmetini bol kılsın.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 4/29).

Diğer yandan çocuklarımız Cenâb-ı Hakk’ın bizlere birer emaneti konumundadır. Emanetin hükmü ise ona gelebilecek her türlü zarardan onu korumak ve sahibine teslim edinceye kadar en güzel şekilde ona sahip çıkmaktır. Hele bu emanet, iç ve dış donanımı itibarıyla bir ahsen-i takvim âbidesi olan ve aynı zamanda yeryüzünde Allah’ın halifesi olma bahtiyarlığına eren insansa, ona gösterilecek ihtimam çok daha farklı olmalıdır.

Eğer biz beklenen ve özlenen nesli, bir başka ifadeyle altın nesli yetiştirmek istiyorsak, bize emanet edilen küçüklerden işe başlamak zorundayız. Elimizin altındaki çocuklarımızı yetiştirirken, onların yarınların dünyasını inşa edecek büyükler olduğunu unutmamalı ve bu yönüyle onlara muamele etmeliyiz zira biz nereden yere düştüysek oradan ayağa kalkacağız.

Cenâb-ı Hak, Yüce Kitabı’nda: يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ إِمَامًا “Ey keremi bol Rabbimiz! Bize gözümüzün, gönlümüzün süruru olan temiz eşler ve nesiller ihsan eyle, bizi müttakilere önder eyle!” (Furkan Sûresi, 25/74) buyurmak suretiyle bizlere çocuklarımızla ilgili bir dua ta’lim buyuruyor fakat bu duada aynı zamanda bir hedef gösterme de söz konusudur. Yani bir mümin Cenâb-ı Hak’tan kendisi için göz aydınlığı olacak temiz zürriyetler talep ediyorsa, kavli olarak istediği bu duanın gereğini yerine getirme adına fiilî duayı da ihmal etmeyecek ve çocuklarının bu kıvamda birer insan olmaları adına onlar için yapılması gereken bütün vazifelerini yerine getirmeye çalışacaktır/çalışmalıdır.

Kadının erkeğe dokunmasıyla abdesti bozulur mu?

Şâfiî mezhebine göre aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadınla erkeğin, birbirlerinin vücuduna arada bir örtü bulunmaksızın ister bilerek isterse bilmeyerek olsun dokunmaları durumunda her ikisinin de abdesti bozulur.[1] Bir kadına kendisine evlenmesi ebediyen haram olan erkekler –baba, sütkardeş, öz erkek kardeş gibi- dokunduğunda ikisinin de abdesti bozulmaz.[2] Dokunmada, çıplak tenin birbirine değmesi şarttır. Tırnak ve saça dokunmak abdesti bozmayacağı gibi otobüs gibi umumi yerlerde elbiseli şekilde dokunmalar da abdeste zarar vermez.

Hanefî mezhebine göre ise kadınla erkeğin birbirine dokunması durumunda abdest bozulmaz. Dokunanlardan biri Hanefî biri Şâfiî olursa Şâfiî mezhebinden olanın abdesti bozulmuş olur. Hanefî mezhebine göre ancak çıplak olarak aşırı bir mübaşeret vuku bulursa abdest bozulur.[3] Hanefî mezhebine mensup bir erkekle kadın, birbirlerine dokunduklarında her ne kadar abdestleri bozulmuyorsa da Şâfiî mezhebine göre bozulduğu için tedbirli davranmaları ve mümkünse abdest almaları takvaya daha uygundur.


[1] Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/204.

[2] Mehmet Keskin, Büyük Şâfiî İlmihali, s. 51.

[3] Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/203.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz