Dindar Olmayan Ana-Babaya da İtaat Mecburi mi?

Ana-baba hakkı hiçbir suretle yok olmaz. Bu ana-baba isterse kız ve oğullarını İslâm dışı anlayışlara itmek istesin, günah olan hususlara teşvikte bulunsun. Dindar bir evlat, ana-babanın bu gibi günah ve haram olan istek ve arzularına bakıp da onları terk edemez, hizmetlerini ihmal edip, ihtiyaçlarına bîgane kalamaz. Şu kadar var ki, böyle lâubali ana-babaların hizmetini, İslâmî durumuna zarar vermeyecek şekilde ifa eder, ihtiyaçlarını dinî vazifelerine halel getirmeden karşılama gayretinde bulunur. Ashabın birçoklarının da ana-babaları ilk günlerde İslâm’ı kabul etmemiş, hatta İslâm’ın zıddı bir putperestlikte kalmışlardı. Bunlar da evlatlarına baskı yapıyor, İslâm’ı terk etmelerini istiyorlardı. Rabbimiz gönderdiği âyetinde, ana-babanın İslâm’a zıt isteklerine uymamak gerektiğini bildirdi, ama onları bütünüyle de terk etmemeyi emretti. Belki mümkün olduğu kadarıyla hizmetlerinde bulunmayı, dinî ölçülere zıt düşen isteklerine uymadan gönüllerini almaya gayret etmeyi istedi. Zaten vefalı evlâda düşen de budur. Ana-babaya iyilik edip evlatlık yapmak isteyen yavrular, böyle zamanlarda evlatlıklarını göstermeli, mümkün olan şekliyle yakınlıkta bulunmalıdır. Terk etmek, hatalarını, kusurlarını esas alıp ithamda bulunmak herkesin yapabileceği bir şeydir. Halbuki evlat, herkesin yapabileceğini değil, yapamayacağını yapmalı, yabancıların başaramayacağı feragat ve fedakârlıkla evlatlığını ispat etmelidir. Onları İslâm’a ısındırmak da ancak böyle bir feragat ve fedakârlıkla olur.

Ahmet Şahin

Kayınpeder ve kayınvalideye karşı görev ve sorumluluklar nelerdir?

Açıklama: Şu anda, eşimle aramızda ciddi bunalıma sebep olan bir konuda fikrinizi almak istiyorum. Kardeşlerimin, anne ve babamın zaman zaman, sırayla Amerika’ya gelip bizim yanımızda biraz kalmalarını istiyorum. Eşim de, kendi ailesi için aynı şeyi istiyor. Fakat onun ailesinin maddi gücü buna kâfi gelmeyeceği için mali külfeti benim karşılamam gerekecek. Ben de, eşime bunu istemediğimi söyledim. Eşimle aramda: “Kendi kardeşlerine, anne-babana para harcıyorsun; fakat benim aileme gelince…” şeklinde başlayıp devam eden tartışmalar oldu. Bu konuda, benim üzerime düşen nedir? Kendi kardeşlerimle onunkilere eşit mi davranmalıyım? Onun ailesine de, Amerika’da bizi ziyaret edebilmeleri için masraf yapmak zorunda mıyım? Ya da, genelde kendi kardeşlerime para harcayınca onun kardeşlerine de harcamam gerekir mi?”

Bu hadiseye İslam hukukundaki maslahat prensibi açısından bakarak bazı şeyler söylemeye çalışacağım. Nihaî anlamda söyleyeceğim şeylerin “mutlaka uyulmalı” veya literatürdeki ifadesiyle “mucibince amel olunan” cinsinden bir fetva olmayacağını baştan ifade edeyim. Çünkü hem bu satırların yazarı kendisini ictihadi ahkâm üretme konusunda ehliyetli görmemektedir. Hem de –velev ki öyle bile olsa- ictihadi meselelerde nihaî ve mutlak doğru yoktur. Metodolojisine uyularak ehil insanlar tarafından yapılan ictihadların yani hükümlerin –birbirinden farklı olsa da- doğru oldukları herkesin bildiği gibi gerçektir. Daha açık bir ifade ile bunlar “eşbeh bil hak (doğruya en yakın ve en benzeri)” nazariyesine göre şartlarına riayet edilerek ehilleri tarafından yapılan ictihadlar olduğu için doğruya en yakın olandır. Fıkhî mezhepler arasındaki görüş ayrılıkları hem de aynı mesele üzerindeki farklı hükümlerin bulunması bunu açık ve net bir biçimde göstermektedir.

Bu hadise münasebetiyle bahsini ettiğimiz türden bir denemeye girmemizin bir sebebi ise; soruda bahsi geçen konu ile alakalı olarak Kur’an’da ve bağlayıcı sünnette aksine ihtimal vermeyecek ölçüde nihai hükmün bulunmamasıdır. Burada hemen akla Kur’an’daki anne ve babaya “öf” bile dememek gerektiğinin ifade edildiği ayet gelebilir. Ama şu detay oldukça önemlidir ve gözden kaçırılmaması gerekir: Bu ayetle her bir kişinin anne ve babası kastedilmektedir. Ayetin kayınvalide ve kayınpederi kapsadığı şüphelidir. Usulü fıkıh ifadesiyle, bu ayetin sübutu katidir; ama muhtevanın kayınvalide ve kayınpedere delaleti zannidir. Zaten bağlayıcı bir beyan olsaydı, Ebusuud Efendi’nin fetvalarına benzer tek bir kelimelik “mecbursun” türü bir beyanla soruyu cevaplamış olurduk. Sorudaki meselenin iki boyutunun olduğunu baştan kabullenmek gerek: Birincisi; evli bayanın anne babasını veya anne babanın evli kızını ziyaret etme hakları. İkincisi; Karı kocanın aile saadeti, evliliklerinin huzur ve mutluluk içinde devamı ki, benim maslahat prensibi açısından deneme yapacağım alan da burası. Hadisenin birinci boyutuyla alakalı şunu söyleyebiliriz: evli bir bayanın anne ve babasını veya anne babanın evli kızlarını ziyareti, tartışma götürmez bir haktır. Ama bunun zamanlaması, tamamıyla örf ve âdete ya da eşlerin karşılıklı anlaşmalarına bırakılmıştır. Yüz hanelik bir köyde, evli olan bayanın anne ve babasını ziyaret sıklığı ile A.B.D’de hayatını sürdüren bir bayanın Türkiye’deki anne babasını ziyaret sıklığı elbette bir olmayacaktır. İkinci hususa gelince; önce kayınpeder ve kayınvalidenin veya kayınbirader ve baldızların damat ile olan irtibatını açık ve net bir biçimde ortaya koyalım: Akraba. İslam hukukunda akrabalar asabe (kanbağı), zevilerham (evlilik) ve vela (köle azadı) vesilesiyle olmak üzere üç ayrı gurupta ele alınır. Gerek miras gerek diyet gerek erş gibi tazminat gerekse ihtiyaç hâsıl olduğunda vasi tayini gibi hususlarda bu sıralamaya riayet edilir. Kayın peder, kayınvalide, kayınbirader ve baldızlar bu kategori içerisinde ikinci sırada yer alır. Bunlara yapılacak maddi destekler de üçüncü şahıslara nispetle daha çok sevaptır. Bu görüşü şu hadisle temellendirebiliriz: Allah Resülü (s.a.s) sadaka mahallerini beyan eden hadisi şerifte akrabaya yapılan yardımlar için buyururlar ki (mealen): “Onlara verilen sadakadan hem sadaka hem de sılahi rahim sevabı alınır” (Buhari, Zekât 48; Müslim, Zekât 14) Kaldı ki bu vesileyle hadis kitaplarında akraba bağlarının gözetilmesi ile alakalı müstakil babların ve onca hadisin bulunduğunu da hatırlatmak isterim.

Bunu öncelikle belirtmemin sebebi, Kur’an’da ve sünnette kayınpeder ve kayınvalideyi görüp gözetme, koruyup kollama hususunda net bir beyanın olmadığına dair yapılan itirazların veya düşüncelerin önünü kesmektir. Evet, Kur’an’da ve sünnette kayınpeder ve kayınvalideyi direkt veya dolaylı olarak ele alan beyanlar vardır. Yukarıda sunduğumuz akraba kategorileri buna bir örnek olduğu gibi, Kur’an’da (Nisa Suresi, 4/23) kendisi ile evlenilmesi haram insanlar sınıfında açıkça kayınvalidelerin zikredilmesi de başka bir örnektir.

Konuya bir başka açıdan yaklaşalım: Diyelim ki, Kur’anî ve Peygamberî beyanlarda bu çizgide bir açıklama, emir veya yasak yok. Bu takdirde ne yapılacak? İşte, maslahat prensibinin işletileceği nokta burasıdır. Maslahat İslam hukuku’na göre hükmü bilinmeyen meselelerde kullanılan bir metodolojidir. Genel tarife göre maslahat; hükmün kendisine bağlanması ve üzerine hüküm bina edilmesi, insanlara bir fayda sağlayan veya onlardan bir zararı gideren ve bunun geçersiz sayıldığına dair şer’i bir delil olmayan mânâlara denir. Maslahat, Allah’ın muteber sayıp saymamasına göre üçe ayrılır. Mutlak anlamda dikkate alınmasının gerektiğine dair şer’i delil olan maslahatlara maslahat-ı mutebere (mesalih-i mutebere) denir. Allah tarafından geçerli veya geçersiz sayıldığına dair delil bulunmayan maslahatlara –ki ictihada bırakılmış meselelerdir bunlar- maslahat-ı mürsele (mesalih-i mürsele); şer’i delilin muteber sayılmayacağını gösteren maslahatlara ise maslahat-ı mülga (mesail-i mülga) denir.

Bir başka açıdan; maslahata dayalı olarak hüküm verebilmek için maslahat denilen, maslahat olarak görülen mananın Ramazan el-Butî’nin tespitlerine göre;

1- Allah’ın hedeflediği gayelere uygunluk içinde olması,

2- Kur’an ile çelişmemesi,

3- Sünnet ile çelişmemesi,

3- Kıyasa aykırı olmaması,

5- Kendinden daha önemli veya eşit bir maslahatı ortadan kaldırmaması gerekmektedir.

Şimdi bu aşamada şunu söyleyebiliriz. Kayınvalide, kayınpeder, baldız ve kayınbiraderlerin damadın yardımına muhtaç oldukları durumlarda, damadın imkânları ölçüsünde maddi yardımda bulunması bir maslahattır. Maslahattır; çünkü dinin temel değerleri ile çatışmamakta, hatta örtüşmektedir. Hatta mesalih-i mürsele değil, mutebere sınıfındandır. Ve Ramazan el-Butî’nin tespitleri içinde yer alan hiçbir maddeye de aykırı değildir.

Bu hususa bir başka açıdan yaklaşarak, konuya farklı bir açılım kazandırmak istiyorum. Usül-ü fıkıhçılara göre maslahat zarurî, küllî ve katî olmalıdır. Zarurî demek; usul-ü hamse adı verilen ve korunması gereken beş temel unsurun bu maslahatla korunmuş olması demektir. Onlar da herkesin bildiği, din, nesil, mal, ırz ve hayattır. Külli demek, maslahatın sadece şahsa özgü değil, bütün ümmete şamil olmasıdır. Kat’î ise maslahattan elde edilecek şeyin kesin olması demektir. Bu durumda, damadın kayınpeder ve kayınvalidesine bahsi geçen çizgide yardımı, onları sahiplenmesi şahsî kanaatime göre bu üç unsuru da içinde barındıran bir maslahattır.

“Pekâlâ, bu maslahata bağlı olarak elde edilen sonuç bağlayıcı bir değere sahip midir?” diye sorulacak olursa yine bir usûl kaidesi ile bu soruya cevap bulabiliriz.: “Yasaklar mefsedete, emirler ise maslahatlar üzerine kurulu olur.” Burada maslahat zarurî, külli ve kat’i olduğuna göre, elbette farz, vacip mesabesinde olmayan bir yükümlülük söz konusu olabilir. Yalnız, bu yükümlülük hukukî değil ahlakî düzeydedir. Hukukî olabilmesi için mahkeme kararının olması gerekir.

Ayrıca Arap örf ve adeti ile bizim bu gün içinde yaşadığımız toplumda damat-kayınpeder-kayınvalide münasebetleri farklı bir seyir izleyebilir.

Buraya kadar damat-kayınpeder, kayınvalide diyerek –ki sorudan kaynaklanıyor- ele aldığımız her şey gelin-kayınpeder-kayınvalide münasebeti için de geçerlidir. Maddi açıdan gelinin, eşinin anne babasını desteklemesi, yardımda bulunması –istisnalar hariç- çok söz konusu olmasa bile, onlara hizmet noktasında çok yoğun tartışmaların yaşandığı bir alandır. “Kadının kayınpeder ve kayınvalidesine bakma yükümlülüğü var mıdır?” ile başlayan sorular kümesini kastediyorum açıkçası. Bence, bu ve benzeri istikametteki sorulara da yukarıda izahını yapmaya çalıştığımız maslahat açısından bakmalı ve cevabı, gerek maslahatın muteber oluşu ve gerekse zarurî, külli ve kat’i oluşu noktalarında aranmalıdır.

Dilerim dini hassasiyetle hadiseye yaklaşıp bu perspektifte söz konusu soru ve sorunlara cevap arayanlar, buldukları cevapları uygulama konusunda da aynı hassasiyeti gösterirler.

Ahmet Kurucan

Kayınpeder ve kayınvalideyle gelinin karşılıklı görevleri nelerdir?

Bu konuda, karı-koca arasında uyulması gereken hak ve vazifelerde olduğu gibi kesin net hükümler yoktur. Meseleyi daha çok, -evlilikle birlikte sıhriyet yoluyla bir akrabalık oluştuğu için- akrabalık haklarının gözetilmesi ve eşlerin karşılıklı birbirlerini razı ve mutlu etmeleri yönüyle ele almak daha doğru olacaktır.

Gerek Kuran-ı Kerim’de geçen akrabalık ilişkilerinin gözetilmesini emreden ayetlere, gerekse Efendimizin konuyla ilgili hadisi şeriflerine baktığımızda, en yakın daireden başlayarak akrabalık haklarının yerine getirilmesinin dinimizde çok önemli bir esas olduğu görülecektir. Evlilik akdiyle birlikte, eşlerden her biri yeni akrabalar edinmektedir. Özellikle, eşlerden her birinin anne-babası diğeri için mahrem olmakta ve evlenen kişi adeta manevi ikinci bir anne-babaya kavuşmaktadır. Anne-babalar için de, evlenen çocuklarını düşündüğümüzde, aynı durumun söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için kişinin, kayınvalidesi veya kayınpederine karşı yerine getirmesi gereken sorumluluklar açıkça belirtilmemiş olsa da, akrabalık bağlarını güçlü tutmayı emreden nasların bunları da içine alacağını söyleyebiliriz.

Meselenin ikinci bir yönü daha vardır ki, o da eşlerin karşılıklı birbirlerini mutlu edebilmeleri ve aralarındaki muhabbet ve meveddetin artması, her birinin diğerinin akrabalarına karşı iyi davranmasına bağlıdır. Yani Müslüman bir hanımın eşine iyi davranmasının bir diğer yönü de eşinin anne ve babasına karşı iyi davranması, onlara hürmeti ve takdiri elden bırakmamasıdır. Kadın, kayınvalidesine yardımcı olarak kocasına ikram ve iyilikte bulunur. Dolayısı ile koca da bu durumu göz önünde bulundurarak hanımına ve onun annesine karşı iyi davranır. Kadın bunu yapmakla aslında kendine iyilik yapmış olur. Zira Allah Teâlâ, “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?” (Rahman Suresi, 55/60) buyuruyor.

Görüldüğü gibi bu konuya bakışımız, daha çok eşlerin birbirlerini mutlu etmeleri, akrabalık bağlarının gözetilmesi ve genel ahlak kuralları çerçevesinde olmalıdır. Yani erkek hanımını anne-babasına hizmet için zorlamayacağı gibi, hanım da bu konuda kendine düşeni yerine getirmeli ve onlara mümkün mertebe ihsan ve ikramda bulunmalıdır. Aynı durum erkek için de geçerlidir.

Öte yandan, bizi bağlayan İslami değerlere ters olmayan, usuldeki ifadesi ile Kur’an’ın ruhuna ve ümmetin maslahatına uygun tatbikatlar Müslümanlar için de bağlayıcıdır. Küçük-büyük, Müslüman olan olmayan bütün insanlara merhamet, şefkat ve adalet ile yaklaşılmasını emreden bir dinin, kayınpeder ve kayınvalide gibi akrabalık bağı teessüs etmiş kişilere hürmet gösterilmesini emretmemesi düşünülemez.

Son olarak şunu ifade edebiliriz ki, eşler birbirlerinin ana babalarını aslî ana babaları gibi kabul edip, onlara saygı göstermeli ve hizmetlerinde bulunmalıdırlar. Bu insani, ahlaki olmanın ötesinde evlatlar için dini bir görevdir. Aynı şekilde kayınvalide ve kayınpederler de, gelinlerini veya damatlarını öz oğulları veya kızları gibi görmeli ve aynı şefkat ve merhametlerini onlara da göstermelidirler.

Huzursuzluk çıkaran kayınvalideye karşı nasıl davranmak gerekir?

Açıklama: Bir kayınvalidenin, gerek kıskançlığından, gerek çok büyük beklentiye girmesinden gerekse cahilliğinden dolayı, gelinini bahane ederek huzursuzluk çıkarması, oğluna beddua etmesi karşısında gelin ve oğul nasıl davranmalı?

Anne-baba ile hanım arasında kalındığında, hukuk zedelenmediği müddetçe, anne baba razı edilmeli/edilmeye çalışılmalı, hanım da yönlendirilmeli, teşvik edilmeli ve bazen de tavır konulmalı. Fakat kesinlikle boşanmaya varacak sertlikler gösterilmemelidir. Zira anne babadan dolayı eşler boşanmaz.

Anne baba, genelde hissi davranırlar. Onların hissiyatını elden geldiğince gözetmelidir. Mesela bir anne, oğlunu gelininden kıskanır. Bu kıskançlığı, oğul idare etmeli ve müdaraata başvurmalı. Hanım ise kayınvalideye karşı hukuku zedeleyici davranabilir ve mesela kocasını annesine yardım etmekten alıkoyabilir. Bu durumda, hanıma itaat edilip annenin hukuku çiğnenmemeli. Hanım bu gibi durumlarda yönlendirilmeli, kendisine nasihat edilmeli.  Nasihatin fayda vermediği yerlerde evin içinde kalmak şartıyla tavır konabilir. Bu tavrın ne olacağı hususu, Kur’an’da beyan edilmiştir. Nasihat, yatağı ayırma (buna yaptığı yemeği yememeyi, ev içinde soğuk davranmayı da ekleyebiliriz) en son çare olarak hafif dövmedir. Fakat Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hanımlarını hiç dövmemiş, fiske dahi atmamıştır. Demek ki bu durum çok zaruri hallerde, yuvayı koruma gayeli yapılmalıdır.

Elden geldiğince hissiyat gözetildiğinde ve hukuk ihlalleri olmadığında, valideynin “hakkımı helal etmiyorum” demesi çok şey ifade etmez. Zira bu söz hissidir, mantıki ve hukuki değildir. Mesela, anne, oğluna, “hanımını döversen sana hakkımı helal etmem” dediğinde bu, bir şey ifade eder. Ama, oğlunu gelininden kıskandığı için “Sen beni hiç gözetmiyorsun, beni sevmiyorsun, sana hakkımı helal etmiyorum” diyorsa bu sözün bir temeli yoktur. Oğul, normal şartlarda elinden geleni yaptığı müddetçe mesul olmaz. Annenin haksız olduğu halde yaptığı beddua, haksız olduğu için yerini bulmaz. Zira beddua, o bedduaya layık olana ulaşır. Bununla beraber, bu tür hissiliklerden dolayı, aileyi kırıp dağıtmamalı, sertlikler oluşturmammalı. Ancak, hanımın kendinden menkul uygulamaları yüzünden de anne baba ihmal edilmemeli. Mesela, fakir anne babaya yardım etmek ve her ay bir miktar vermek isteyen birini, hanımı menedemez. Bu konuda erkek, reislik vazifesini yerine getirmeli ve ağırlığını koymalıdır. Gerekirse, çocuklarına az yedirmeli, evine alacağı şeyi az almalı ama mutlaka anne babasına maddi olarak yardım etmelidir. Yine, mesela yazın kocasının memleketine gitmek istemeyen bir hanım, haksızlık yapıyor demektir. Her şeye katlanmalı, gidip sılayı rahmi eda etmeli, böylece hem kocasını hem de kayınvalide ve kayınpederini hoşnut etmeli. Sonunda haksız bir şekilde hoşnut olmasalar bile en azından gelin, kendine düşen görevi yerine getirmeli.

Hasılı, valideynin hukuku çiğnenmemekle beraber hissiyatları da gözetilmeli, hanım ise hem hukuki hem de ahlaki açıdan yönlendirilmeli, neticede aile içinde iş boşanmaya kadar vardırılmamalı ama anne baba da ihmal edilmemeli.

Eşimin hala ve teyzesiyle tokalaşabilir miyim?

Eşinizin, dayınız ve amcanızla, sizin de eşinizin hala ve teyzesiyle tokalaşmanız caiz değildir. Zira, bu iki gruba nikah caizdir. Yani, boşanma söz konusu olsa, eşiniz dayınızla, siz de eşinizin teyzesiyle evlenebilirsiniz. Nikahın caiz olduğu kimselerle tokalaşmak caiz değildir. Ancak çok yaşlı olurlarsa belki elleri öpülebilir..

Evladın, babası hayattayken babasının malı üzerinde ne gibi hakları vardır?

Baba sağken babanın evladına olan yükümlülüğü, onun kendi işini eline alana kadar nafakasını karşılaması, imkânı nispetinde eğitim imkânı sağlaması ve onu evlendirmesidir. Baba hayattayken babanın malları kendisine aittir. Evladı babanın izni olmadan babasının malını istediği gibi harcayamaz veya kendi mülküne geçiremez. Baba, kendi malından istediği gibi tasarrufta bulunabilir.

Baba vefat ettiğinde ise babanın malında evladının erkek veya kız olmasına göre miras hakkı sabittir.

Buraya kadar saydıklarımız işin hukuki yönleridir. Bunun yanında babaya düşen diğer bir vazife de hayattayken evlatları arasındaki dengeyi gözetmesidir. Zira bir çocuğuna yaptığı ayrıcalık, onunla diğer evlatlarının arasını bozabilir.

Efendimiz’in, eşlerden biri kayınvalide-kayınpederine saygısızlık ettiğinde boşanmaya yeterli sebep görerek ayırdığı çiftler olmuş mudur?

Bir babanın, oğluna karısını boşamasını emretmesi ya da böyle bir talepte bulunması, genel manada boşama sebeplerinden değildir. Yani, “babanın istemesiyle oğlunun karısını boşaması” şeklinde bir genel kaidemiz yoktur. Hazreti Ömer’in, oğlu Abdullah’tan karısını boşamasını istemesi hususi bir durumdur. (Ebu Davud,Talak 10; Tirmizî Talak 36) Burada, Hazreti Ömer’in (r.a) ahirete ait ciddi endişeleri vardır. Bu endişelerini Allah Resulüne açınca, Allah Resulü de onu haklı görmüş ve boşamayı tasdik etmiştir. Yoksa Hazreti Ömer gibi 17 defa beyan ettiği görüşler hakkında tasdik edici ayetler inmiş olan, iman, adalet abidesi bir zatın dünyevi garazlardan dolayı Allah’ın hoşlanmadığı bir fiil olan boşanmayı talep etmesi düşünülemez. İsabetsiz bir görüş olsaydı zaten Allah Resulü de onu tasdik etmezdi. Evet, mesele Hazreti Ömer’in firaseti ve basireti ile alakalı bir hususi durumdur. Öyleyse bu hadise, bugün kayınpeder, kayınvalide istemiyor diye boşamaya bir delil olarak gösterilemez.

Anne-babası ve hanımı arasında kalan kimse nasıl hareket etmelidir?

Genel olarak şunları bilmek gerekir:

Anne babanın kendine göre hakları vardır, ancak hanım ve çocukların da hakları söz konusudur. Anne baba memnun edilmelidir ama ailenin hakkı da ihmal edilmemelidir. Şimdi siz bir ailesiniz, artık eskisi gibi bekâr değilsiniz, kendinize ait bir yuvanız var, dolayısıyla anne-babanın her isteğine koşamazsınız. İki tarafı birden istedikleri şekilde memnun etmeye kalkmak, takatin üstünde bir yük olur ve ezilir kalırsınız, sonra da hiçbir hakkı yerine getiremezsiniz. Bu sebeple, sünnet-i seniyye çerçevesinde, gücünüz ölçüsünde bir prensipler mecmuası belirleyin.. Anne babanızı orta halli memnun edin ama ailenizi de ihmal etmeyin. Belli günler kendinize ait olsun, o gün ailenize ayırın, belli periyotlarla da anne-babanıza gidin. Eğer kendi prensiplerinizi belirler de bunu anne-babanıza bildirirseniz rahat edersiniz. Diğer türlü ezilirsiniz. Prensipler belirlediğinizde her iki tarafın da hakkını vermiş olursunuz. Bu arada hissi alınmalara, darılmalara çok aldırmayın, siz sünneti seniyyede belirlenen çerçevede hareket edin, inşaallah Allah yardım edecektir. Sünnete göre anne babaya gitmenin belli bir periyodu yoktur. İşin makul kısmı önemlidir. Yani işin ölçüsünü sizin aklınız ve imkânlarınız belirleyecektir. Buna göre bir ayarlama yapacaksınız ve prensiplerinizi kararlılıkla uygulayacaksınız..

Anne-babamla geçinemiyorum, ne tavsiye edersiniz?

Açıklama: Ben anne-babamla pek geçinemiyorum, onları üzmemeye uğraşayım derken benim psikolojim çok bozuldu, sürekli münakaşa ortamı yaşanıyor, bazılarına benim sabrım dayanmıyor. Mesela daha önceden kullandığım bir psikolojik ilacı almam konusunda ısrar ediyor ama o ilaç benim psikolojimi daha çok bozuyor. Bu gibi bir sürü yapamayacağım şeyleri istiyorlar benden. Benim hiç huzurum kalmadı. Bu durumda onların gönül rızası olmadan ayrı yaşasam sadece telefon ile görüşsem ve arada gidip gelsem olur mu? Bu sıkıntıdan kurtulsam büyük ihtimalle dinî görevlerimi de daha büyük şevkle yapacağım. 25 yaşındayım ama küçük çocuk gibi hapis oluyorum. Bana muhtaç değiller. Dinen bu gibi sıkıntılı hallerde onlardan ayrı yaşamaya hiç izin yok mu?

Anne-babaya hizmet etmek, onları memnun kılmak büyük bir vazifedir. Ancak yanlarında durduğunuzda aranız iyice açılıyorsa, gereken hürmet, saygı ve huzur kalmıyorsa, biraz ayrı kalmanızda, muhabbeti arttıracak bir ayrılığı denemenizde fayda olabilir. Ayrı veya beraber yaşamada dinimizin açık, kesin bir hükmü yoktur. Çünkü bu durum, şahıstan şahısa, kültürden kültüre, ekonomiye ve sair ahvale göre değişir ve hissin çokça geçerli olduğu bir alandır. Dolayısıyla her insan duruma göre kendini ayarlayacak fakat her ne şekilde bulunursa bulunsun, ister ayrı yaşasın ister beraber anne-babasıyla arasını bozmayacak, onları hoşnut etmenin yollarını arayacak ve irtibatı koparmayacak. Tabi, takatin üstünde şeyler isterlerse ve insanın bunu karşılamaya gücü yetmezse bu durumda mesuliyet kalkar. Zira Allah insanı ancak gücünün dâhilindeki şeylerle mesul kılmıştır.

Akraba ne demektir, Dinimizdeki öneminden bahsedebilir misiniz?

Akraba kelimesi, Arapça ka-ra-be fiilinden türetilmiş olup yakın manasına gelen “karîb” kelimesinin çoğuludur. Arapçada “akribâ” diye okunurken Türkçemizde akraba şeklinde kullanılması meşhur olmuştur. Bu kelime, gerek kan bağıyla gerek süt emmeyle gerekse evlilik yoluyla olsun bütün yakınları ifade eder.

Akrabalık ve akrabalar dinimizce çok azizdir, ilgiye ve değer vermeye layıktır çünkü bir insana en yakın onlardır. En başta insan, insan olarak çok değerlidir. Yüce Rabbimiz (celle celâluhû) bir âyette: وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِۤي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلًا “Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık.” (İsrâ Sûresi, 17/70.) buyurur. Bir insan, Yaratıcımız tarafından bu kadar değerliyse, insanların bize kan ve evlilik bağıyla yakın olanları elbette daha bir kıymetli olacaktır. Bu kıymeti dinimiz ahlâken ele aldığı gibi hukuken de ona gereken değeri vermiş ve bu hususlar miras, velâyet, nafaka, sıla-i rahim gibi konularla beraber kitaplarımızda genişçe yer almıştır. Yakınlığın elbette kendine ait bir hukuku vardır.

İnsan hayatta her zaman yardıma muhtaçtır. Yardıma koşacak ilk kişi, o insanın en yakını olacaktır. Bu yakınlığı hukukî zemine de oturtan dinimiz, az önce misalini verdiğimiz benzer pek çok konuda akrabalık hissiyatını harekete geçirir, onu vesile göstererek akrabalara sorumluluk yükler. Sadece sorumluluk değil, onlara bir kısım haklar da verir. Zaten akrabalar arasında bir yardımlaşma söz konusuysa bu yardımına yetişilenin hakkıdır, yardım için çırpınanın da vazifesidir. Bütün bunların elbette kendine ait fazileti ve sevabı vardır. Rahmeti bol rabbimiz, meselenin sadece fazilet ve sevap yönünü göstermemiş, miras ve nafaka gibi maddî kazançla da akrabaları ve akrabalık bağlarını pekiştirmiştir. İşte böyle karşılıklı hak ve vazifelerin bulunduğu, ayrı bir haz ve neş’enin yaşandığı akrabalık müessesesinin korunması adına Kur’ân’da ciddi tahşidatlar yapılmaktadır. Bir âyette şöyle buyrulur: يَاۤ أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَۤاءً وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَۤاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يبًا “Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anıp Kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.” (Nisâ Sûresi, 4/1.)

Sıla-i rahim ne demektir?

“Sıla”, kavuşmak, ulaşmak, akrabayı ziyaret etmek, müminlerle görüşmek ve alâkayı devam ettirmek manâlarına gelmektedir. Sıla-i rahim ise akraba ve yakınları ziyaret etme, hâl ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma ve alâkayı koparmama demektir.

Sıla-i rahimin dinimizdeki yeri çok büyüktür. Kur’ân’da namaz, zekât gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilir. Açık ya da ima ile pek çok âyette sıla-i rahim nazara verilir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de onu, cennete girmeye vesile sayar. Şimdi konuyla ilgili bazı âyetleri zikredelim: “Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının.”; “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın! Anneye, babaya, akrabalara…güzel muamele edin! Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/1, 36.); “Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder.” (Nahl Sûresi, 16/90.); “Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.” (İsrâ Sûresi, 17/26.); “O hâlde yakınlarına, yoksula ve yolcuya hakkını ver! Allah’ın rızasına nail olmak isteyenler için böyle yapmak daha hayırlıdır. Felâha erenler de işte onlardır.” (Rûm Sûresi, 30/38.)

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarında da sıla-i rahim konusu genişçe yer tutar. Şimdi bu mübarek beyanlardan bazılarını görelim: Bir adam gelmiş ve Rahmet Peygamberine (sallallahu aleyhi ve sellem): “Beni cennete koyacak, cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bildir.” demiş, Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’a kullukta bulunur, O’na şirk koşmazsın, namazı ikame eder, zekâtını verir, sıla-i rahimde bulunursun.” (Buhârî, edeb 10.) buyurmuştur. Bir başka beyanlarında ise Efendiler Efendisi (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ): لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَاطِعٌ “Akrabalarla münasebetini kesen, cennete giremez.” (Buhârî, edeb 11.) ifadesiyle müminleri ikaz etmiştir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz işin azametini bildiren bir hadiste ise şöyle buyurmuştur: إِنَّ الرَّحِمَ شَجْنَةٌ مِنْ الرَّحْمٰنِ فَقَالَ اللّٰهُ: مَنْ وَصَلَكِ وَصَلْتُهُ وَمَنْ قَطَعَكِ قَطَعْتُهُ “Akrabalık, Arş’ta asılıdır. Allah (celle celâluhû): ‘Seni gözeteni Ben de gözetirim; seni terk edeni ben de terk ederim.’ buyurmuştur.” (Buhârî, edeb 13.)

Bu konudaki diğer bazı hadis-i şerifler ise şöyledir: تَعَلَّمُوا مِنْ أَنْسَابِكُمْ مَا تَصِلُونَ بِهِ أَرْحَامَكُمْ فَإِنَّ صِلَةَ الرَّحِمِ مَحَبَّةٌ فِي الْأَهْلِ مَثْرَاةٌ فِي الْمَالِ مَنْسَأَةٌ ف۪ي أَثَرِهِ“Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.” (Tirmizî, birr 49.); مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ ف۪ي رِزْقِهِ وَأَنْ يُنْسَأَ لَهُ ف۪ي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ “Kim rızkının artmasını ve ömrünün uzun olmasını istiyorsa sıla-i rahimde bulunsun.” (Buhârî, edeb 12.); إِنَّ الصَّدَقَةَ عَلَى الْمِسْك۪ينِ صَدَقَةٌ وَعَلٰى ذِي الرَّحِمِ اثْنَتَانِ صَدَقَةٌ وَصِلَةٌ “Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır.” (Nesâî, zekât 82.); “Akrabasından iyilik gördüğü ölçüde onlara iyilikte bulunan, tam manasıyla onları koruyup gözetiyor sayılmaz. Asıl akraba canlısı, akrabalıklarından hiçbir hayır görmese bile onlara iyilikten vazgeçmeyendir.” (Buhârî, edeb 15.); “Büyük günahlar şunlardır: Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmak.. anne ve babanın hukukunu çiğnemek.. haksız yere cana kıymak.. yalan yere şehâdette bulunmak.” (Buhârî, eymân ve’n-nüzûr 16.); “Ey insanlar! Selamı aranızda yaygın hâle getirin. Sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin. Akrabalığın gereklerini yerine getirin. Bir de insanların uykuya daldıkları anlarda, gecelerin karanlığını namazla değerlendirin. Böyle yapın ki selametle cennete giresiniz!” (Tirmizî, kıyamet 42.); أَنَا وَكَافِلُ الْيَت۪يمِ لَهُ أَوْ لِغَيْرِهِ فِي الْجَنَّةِ كَهَاتَيْنِ “Akrabasına veya başkasına ait bir yetimin eğitim ve himayesini deruhte eden (yüklenen) kimseyle Ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız.” Hadisin ravisi Mâlik İbn Enes, -Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi- işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi.(Müslim, zühd 42.) Meleklerin anne, baba ve akraba ile alâkayı kesenlere gelmeyeceği de yine rivayetler arasındadır. (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8/151.)

İslâm âlimleri, bu âyet ve hadisleri nazar-ı itibara alarak sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğunu söylemiş ve onun terk edilmesinin büyük günah sayılacağını belirtmişlerdir. (Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, 3/415; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 6/411.)

Sıla-i rahimde belli bir tertip vardır. Kur’ân’da sıla-i rahimin anıldığı yerlerde de işaret edilen bu tertibe uymak, bir müminlik şiarıdır. Mesela bir âyet-i kerîmede Rabbimiz şöyle buyurur: “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi şerik yapmayın. Anneye, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, (evi yakın olan veya akrabadan olan) yakın komşulara, (evi uzak olan veya akrabadan olmayan ya da Müslüman olmayan) uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, ellerinizin altındakilere (köle, cariye, hizmetçi, işçi) güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36.)

Ayette sıla-i rahim konusunda anne-baba önce gelmektedir zira onların yerini hiç kimse tutmaz. Kur’ân’da bu âyetle beraber birkaç yerde daha Allah’a ibadetle anne babaya iyilik peş peşe gelmektedir ki bu da onların haklarının büyüklüğünü gösterme bakımından fevkalade mühimdir. (İsra Sûresi, 17/23; Lokman Sûresi, 31/14.) Sonra akrabalar ifadesi geçmektedir ki bunun da açılımı, nine-dede, daha sonra amca-hala, sonra da dayı ve teyze şeklindedir. Ardından akraba olup da yakında veya uzaktaki diğer komşular zikredilmektedir. Akrabalardan sonra ise akraba olmayanlara sıra gelmektedir. Dolayısıyla, iyilik ve ihsanda bulunurken de bu sıralama gözetilmeli; kimin sıla hakkı daha büyükse ona daha çok önem verilmelidir. Sıla-i rahimdeki bu sıralama hadis-i şeriflerde şu şekilde yer almaktadır: Sahabeden biri Allah Resûlü’ne gelip: “Ey Allah’ın Resûlü kime karşı iyilik yapayım?” diye sormuş, Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) şu cevabı vermiştir: “Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine, azad ettiğin kölene. Bu iyiliği de üzerine vacib olan bir hakkın ödenmesi, yani, sıla-i rahmin yerine getirilmesi olarak yapacaksın. (Yani nafile türünden bir ibadet olarak değil, vacip olarak eda edeceksin).” (Ebû Dâvud, edeb 129.) Başka bir rivayet ise: ثُمَّ الأْقْرَبَ فَالأْقْرَبَ “Sırayla sana yakın olanlara iyilik et.” (Tirmizî, birr 1.) şeklindedir. Evet, sıla-i rahimde, yakın akrabadan başlayıp uzağa doğru genişleyen bir açılım vardır.

Fethullah Gülen Hocaefendi de meselenin önem ve ehemmiyetini şu ifadeleriyle anlatmaktadır: “Sıla-i rahim, tatlı sözlü, güler yüzlü olmaktan selamlaşmaya, hal-hatır sormaktan insanlar hakkında iyi dileklerde bulunmaya, ziyâretlerine gitmekten ihtiyaçlarını görmeye, dertlerini paylaşmaktan malî yardımda bulunmaya kadar pek çok iyilik ve ihsanı ihtiva eder. Günümüzde bu iyilik ve ihsan yolları neredeyse unutulmuş ve akrabalık bağları bütün bütün koparılmıştır. Maalesef, artık anne-babalar, nine ve dedeler biraz yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini düşkünler evinde buluyorlar. Önceden oralara “Dârülaceze” denirdi; şimdi adını biraz kibarlaştırarak “huzur evi” diyor ve onunla teselli olmaya çalışıyorlar. İnsan, çocuklarının olmadığı, torunlarının bulunmadığı, ne ihtimamla büyüttüğü yavrularını sevemediği, onlara bakıp bakıp “Ben de bir anneyim, bir babayım!” diyemediği, kendine sevgi ve hürmetle bakan yakınlarını göremediği, onun için bir tencerenin kaynamadığı ve çoğu zaman aranıp sorulmadığı bir yerde nasıl huzurlu olur ki! Biz kendi kafamızda mevhum bir huzur tasarlamışız; o talihsizler yuvasına da “huzur evi” demişiz. Senelerdir onların da bizim var olduğunu sandığımız huzuru duymaları için zorlayıp duruyoruz. “Ne güzel yiyip içip yatıyorlar, daha ne olacaktı ki?” der gibi bir halimiz var. Oysaki insan, hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde huzuru yakalayabilen bir mahlûk değildir. İnsan, çevresine alâka duyan, tabiata açık bir fıtratı bulunan, evlat ve torunlarıyla, hatta torunlarının torunlarıyla bile münasebeti olan bir varlıktır fakat maalesef, biz bugün onu yeme, içme ve uyumaya hapsetmiş durumdayız.

Aslında, bu hâl Batı’nın ve kültürünün bir neticesidir. Bu acı tablo, aile müessesesinden mahrum, yuvanın sıcaklığını hiç duyamamış; belli bir yaşa kadar baba evini otel gibi kullanan, rüşdüne erdikten sonra da anne-babasını terk edip başka bir yere gidebilen kayıtsız insanların eseridir. Ne yazık ki son senelerde biz de bir zamanlar uzaktan uzağa hayretle seyrettiğimiz bu tablonun bir parçası hâline geldik. Belki uzun zaman direndik; cedşâhî ailelerimizi ve yuvamızın kudsiyetini korumaya çalıştık; fakat heyhat, fırtına çok şiddetliydi. Maalesef, bize ait değerler de bir bir yıkıldı. O sımsıcak ve huzurlu yuvalar, o güler yüzlü, saygıdeğer dede ve nineler, o sevimli, şirin evlat ve torunlar, hepsi bir bir devrilip gitti ve nesiller âdetâ harabeler içindeki baykuşlara döndü.

İşte, sıla mevzuundaki bu tahribin tamir edilmesi de çok önemli bir vazifedir. Bu yıkılışın yeni bir dirilişe çevrilmesi ve bozulanın yeniden düzeltilmesi nasıl olacak bilemiyorum. Fakat, zannediyorum, bunun için önce kendi kültürümüzü benimseme ve özümüze dönme adına millet çapında ciddi bir rehabilitasyona ihtiyaç var. Daha sonra, eğitimden mimariye kadar her sahaya aileyi koruma ve sıla-i rahimi gözetme mülahazasıyla müdahale etmek gerekli. Esaslarını dinimizden aldığımız ve asırlarca kendi kültürümüzle bir kalıba döktüğümüz aile ve sıla anlayışımızın kıymetini anlamadıktan, o kültürün kazandırdığına yeniden ulaşmadıktan, gelin ve damatları ona göre yetiştirip evlat ve torunları ona alıştırmadıktan, yaptığımız evlerin mimarisini bile bu gayeye matuf olarak ele alıp anne-baba ya da nine-dede için yarı beraber yarı müstakil haneler hazırlayarak, onlara istedikleri zaman kendilerini dinleme, dilediklerinde de torunlarını sevme fırsatı tanımadıktan sonra o eski günlerin huzur atmosferini ve o gül devirlerinin gönüllere gıda iklimini bir kere daha tatmamız mümkün değildir.” (Fethullah Gülen, İkindi Yağmurları, s. 214.)

Akrabaya tebliğ ve irşad nasıl olmalıdır?

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): وَأَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْأَقْرَب۪ينَ “Yakın akrabalarını uyar!” (Şuarâ Sûresi, 26/214) âyeti indiğinde ailesinin bütün fertlerini, akraba ve yakın komşularını Ebû Kubeys tepesinde toplamış ve: “Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Fih oğulları! Ey Lüeyy oğulları! Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman süvarilerinin bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduklarını söylesem bana inanır mısınız?” diye sormuştu. Onlar: “Evet inanırız.” deyince Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sözlerine şöyle devam etmişti: “Ben şiddetli bir azaptan önce size gönderilmiş bir uyarıcıyım.” Bunun üzerine, Ebû Leheb öfkeden yerinde duramaz hâle gelmiş, –hâşâ ve kellâ– “Ağzın kurusun. Sırf bunun için mi bizi buraya çağırdın?” demişti. “Ebû Leheb’in iki eli kurusun. Kurudu da.” mealindeki âyet-i kerîmeyi ihtiva eden “Tebbet” (Mesed) Sûresinin indirilmesiyle de tesellî olan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebû Leheb gibi kimselerin mâni olmaya çalışmalarına rağmen Allah’ın emrini yerine getirmiş, her fırsatta aile ve akrabasına da tebliğ ve irşatta bulunmuştu(Tirmizî, zühd 7). Öyleyse bize düşen vazife, eş, çocuklar, kardeşler gibi en yakınlarımızdan başlayarak tebliğde bulunmak; Rabbimizi, Kitabımızı, Efendimiz’i, niçin yaratıldığımızı, vazifelerimizi, ahlâkî değerleri üslubunca anlatmaktır.

Evet, tebliğ ve irşad edilme, hakkı hakîkati öğrenme konusunda da aile ve akrabalarımızın bizim üzerimizde hakları vardır. Dilimiz döndüğünce, gücümüz ve imkânlarımız yettiğince bu hakkı eda etmemiz, üzerimize bir vecîbedir. Başkalarıyla meşgul olurken, yabancılarla bol bol vakit geçirirken, hiç tanımadığımız insanlarla samimî dostluklar kurarken, aileyi ve akrabayı ihmal etmek, onlara hiç vakit ayırmamak ve dinimizi anlatmamak, hem işin tabiatına terstir hem de üzerimizde ciddi bir vebaldir. Tabiata terstir zira insan, cennete ailesi ve akrabalarıyla beraber girmek ister. Cennet gibi bir yol ve hayat tarzı bulan bir insanın bunu eşine, çocuklarına, anne babasına ve yakınlarına duyurmaması ve onların da ebedî mutluluğa ermeleri için çırpınmaması düşünülemez.

Bir kısım insanların vazife icabı yoğun çalışma tempoları sebebiyle de olsa, anne-babasını, ailesini, çoluk-çocuğunu ihmal etmesi kat’iyen doğru değildir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yiyip içmeden kendilerini gece-gündüz ibadete veren ve bu arada ailelerini ihmal eden arkadaşlarına: إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا فَأَعْطِ كُلَّ ذ۪ي حَقٍّ حَقَّهُ “Allah’ın sizin üzerinizde hakkı var, nefsinizin sizin üzerinizde hakkı var, ailenizin sizin üzerinizde hakkı var, Allah’ın sizin üzerinizde hakkı var.. her hak sahibine haklarını veriniz.” buyurmuştur (Tirmizî, zühd 63). Biz bunu biraz daha genişleterek şöyle de diyebiliriz: Çalıştığımız müessesenin bizim üzerimizde hakkı var; anne-baba, eş-dost, çoluk-çocuğumuzun üzerimizde hakkı var; komşumuzun bizim üzerimizde hakkı var.. ve bütün bunlar, ihmale gelmez haklardır. O hâlde her hak sahibine hakkını vermemiz gerekir.

Akrabaya maddi yardım yapmak dinimizin bir emri midir?

Akrabalar konusunda yapılacak şeylerden biri de onları maddî ve malî açıdan gözetmektir. Bu konuda ilk akla gelen husus, yapılacak infakların, verilecek sadakanın öncelikle muhtaç olan ve çalışamayacak durumda bulunan akrabaya verilmesidir. Bu husus hadis-i şeriflerde şöyle yer alır: اَلصَّدَقَةُ عَلَى الْمِسْك۪ينِ صَدَقَةٌ وَعَلٰي ذِي الرَّحِمِ ثِنْتَانِ: صَدَقَةٌ وَصِلَةٌ “Fakirlere yapılan tasadduk bir sadakadır, ama akrabaya yapılan ikidir: Biri sıla-i rahim, diğeri sadaka.”[1] Diğer insanlara karşı yapılan hibeden dönülebileceğini[2] ifade eden Hanefîler, akrabaya yapılan hibeden dönmenin câiz olmadığını söylemişler, çünkü bunun aradaki alâkayı kesmeye sebebiyet vereceğini belirtmişlerdir. Hatta akraba düşman da olsa ona tasaddukta bulunmak gerektiği, hadis-i şerifte şöyle ifade buyrulmuştur: أَفْضَلُ الصَّدَقَةِ عَلٰى ذِي الرَّحِمِ الْكَاشِحِ “En faziletli sadaka, düşman da olsa akrabaya verilen sadakadır.”[3]

Meymûne Validemiz anlatıyor: “Allah Resûlü’nden izin almadan bir cariye azad etmiştim. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) benimle kalma günü gelip, beraber olduğumuz zaman: “Ey Allah’ın Resûlü, cariyemi azad ettim, fark ettiniz mi?” dedim. “Sahi bunu yaptın mı?” dedi. Ben, “Evet!” diye karşılık verince: “Keşke onu dayılarına verseydin, senin için daha hayırlı olurdu!” buyurdu.”[4]

Yukarıdaki âyette mahrem olanlar sayılırken, aynı zamanda maddî yardımda bulunulacak insanların sırası da bir işaret olarak verilmiş olmaktadır. Buna göre maddî olarak gözetilecek akraba, anne babadan başlar ardından aile ve çocuklar gelir sonra da kardeşler, amca, hala, dayı, teyze şeklinde devam eder. Yardıma muhtaç olan kişi uzak akraba ise duruma göre o, yakın akrabanın önüne geçebilir. Bu da şartlara göre değerlendirilmelidir.

Anne, baba, dede, nine ve daha yukarısının nafakasını sağlamak evlat ve torunlar için vaciptir. Tabii bu durum, onların nafakaya muhtaç olması durumundadır. Hanefî ve Şâfiî mezhebine göre anne baba çalışıp kazanmaya muktedir oldukları hâlde çalışmıyorlarsa bile nafakalarını temin çocukların üzerinde bir vecîbedir, çalışmaya zorlanamazlar çünkü Allah Teâlâ, anne babaya iyiliği emretmektedir.[5] Eğer nafakaya muhtaç değillerse ihtiyaç anında onlara yardımda bulunmak, ihsan sayılmıştır. Eğer anne-babanın sadece bir çocukları varsa, ebeveynine bakmak ona vaciptir. Eğer birden fazla çocuk varsa, ebeveynlerinin masraflarını aralarında bölüşürler. Hanefîlere göre bu konuda kız çocukla erkek çocuk arasında fark yoktur. Eşit şekilde anne-babalarına bakarlar. Şâfiîlerde de benzer durum söz konusudur.[6]

Nafaka temini konusunda yakınlık derecesine göre sırasıyla bütün küçükler büyüklere bakmak zorundadır. Nafakanın miktarına gelince, bu ne kadar yeterli oluyorsa o kadardır.

Çocukların nafakası da babaya vaciptir. Baba fakir olup nafakayı karşılayacak durumda değilse, çocukların masrafları, imkânı olan dedeye ya da imkânı olan anneye düşer. Bunların imkanları da yoksa, sırasıyla en yakın akrabaya terettüb eder. Ancak evlatlar çalışmaya muktedir de çalışmıyorlarsa, anne-baba onları çalışmaya zorlayabilir.[7]

Anne baba ve çocuklar dışında kalan akrabaya yardım meselesine gelince, Hanefîlere göre amca, kardeş, kardeşin oğlu, hala, teyze ve dayı gibi yakınların çalışma imkanları yoksa, nafakaya muhtaç iseler ve şahsın da gücü yetiyorsa onlara yardım etmesi vaciptir. Gücü yetmiyorsa yani fakirse onun üzerine nafaka vacip olmaz. Şâfiîlere göre bu yakınlara nafaka sağlamak kişi üzerine vacip değildir. Bu akrabalar çalışmaya muktedir iseler, onlara nafaka sağlama konusunda Hanefîlere göre de mecburiyet yoktur. Amcaoğlu, dayıoğlu gibi yakınlar için ise bir zorunluluk söz konusu değildir.[8] Ancak her halükarda gücü yeten ve imkânı olanların, yakın akrabalarını gözetmesinde büyük sevaplar vardır zira bu, sıla-i rahimi kuvvetlendirir.


[1] Nesâî, zekât 82; Tirmizî, zekât 26.

[2] Bu kazaî bir hükümdür yoksa bir insanın başkasına hibe ettiği bir malı önemli bir özür olmadan geri alması elbette Müslüman ahlâkına yakışmaz.

[3] Beyhakî, Şuabu’l-İmân, 7954; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 204.

[4] Buhârî, hibe 15; Müslim, zekât 44.

[5] İsra Sûresi, 17/23

[6] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/626; Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 10/7423.

[7] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 10/7416.

[8] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 10/7427.

Mahrem akrabalar arasında dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Bu hususu üç açıdan ele alabiliriz.

Bakmak

Vücudun gösterilmesi câiz olmayan kısımlarına avret denir. Kadınla erkeğin birbirine karşı avreti olduğu gibi erkeklerin kendi aralarında ve kadınların da kendi içlerinde mukabil şekilde avretleri vardır. Diz ve göbek arası, karı-koca hariç, bütün insanların karşılıklı avretidir. Erkekler kendi aralarında, kadınlar da kendi içlerinde biri diğerinin diz kapağı ile göbek arasına bakamaz. Mahrem olmayan bir erkeğe karşı kadının el, yüz ve ayak hariç bütün vücudu avrettir. Şâfiîlere göre ayak da avrettir. El ve yüzün avret olmaması, bunlara bakmanın tamamen serbest olduğu manasına gelmez. İhtiyaç hâlinde -dikkatlice bakmamak şartıyla- nazar etmek caiz olsa da ihtiyaç dışında veya dikkatlice bakmak caiz değildir. Şehvetle bakmak ise tamamen haramdır.

Bir kadın, mahreminin diz kapağı ile göbek arası hariç vücudunun diğer kısımlarına bakabilir. Buradaki bakabilir ifadesi, içinde ihtiyatı da barındıran bir kelimedir. Yani her ne kadar bir kadın, mahrem bir erkeğin avret olmayan yerlerine bakabilirse de edeb ve sedd-i zerâi[1] açısından nazar etmemesi daha evladır. Karı-koca arasındaki bakma meselesi ise daha müsamahalı bir husustur zira onlar arasında bir yasaklama söz konusu değildir. Meselenin sadece edep yönü düşünülmelidir.

Dokunmak

Mahrem olmayan karşı cinslerin birbirlerine dokunmaları caiz değildir. Bir kadın, kendisine yabancı olan bir erkeğin hiçbir yerine dokunamaz. Zaruret hâlinde ihtiyaç kadar ruhsat vardır. Kardeş, erkek yeğen, dayı, amca, süt kardeş, kayınpeder gibi mahrem yakınlara dokunmada ise bir mahzur yoktur. Ancak tedbiri elden bırakmamak gerekir. Yaşların birbirine yakın olması gibi hallerde çirkin hisleri uyandıracak her türlü dokunmadan kaçınmak icab eder.

Kadının el, yüz ve ayağının avret olmaması, erkeklerin onlara rahatça bakabileceği manasına gelmez. Bakma açısından kadının bütün vücudu avrettir. Hatta kadın olduğunu bilerek onun elbisesine bakmak dahi câiz değildir. Bu açıdan kadınların, erkekleri zor durumda bırakmamak ve günaha sevk etmemek için daha dikkatli giyinmeleri gerekir.

Geçici mahremiyeti olanların, yani evlenilmesi ebedî değil de geçici olarak haram olan, kayın, eşin dayısı ve amcası gibi kişilere dokunmak da bir kadın için câiz değildir.

Yalnız kalmak

Mahremlerin yalnız kalması meselesine gelince, evlenmeleri ebediyyen haram olanların kapalı bir mekanda başbaşa bulunmaları câizdir. Evlenmeleri ebediyyen değil de geçici olarak haram kılınanların ise bir arada yalnız kalmaları haramdır. Buna göre bir kadının, eşinin erkek kardeşiyle bir arada bulunması câiz değildir. Bu hususa Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “helaktir” demiştir.[2] Çünkü kocası öldüğünde ya da boşandıklarında kocasının kardeşiyle evlenmesi helâldir. Yine bir kadının, eşinin dayısıyla, amcasıyla yalnız kalması da helâl olmaz.


[1] “Fenalıklara, günahlara giden bütün yolları kapatarak yaşama ortamını emniyet altına almak” şeklinde tarif edilen bir hukuk kaidesi ve disiplinidir.

[2] Buhârî, nikâh 110.

Kayınpeder ve kayınvalidelerin elleri öpülebilir mi?

Kayınpeder ve kayınvalide, evlilik bağıyla mahrem olduklarından ve baba-anne gibi görüldüklerinden onların elleri öpülür. Ancak kayınpederle gelinin, kayınvalideyle de damadın yaşlarının birbirlerine yakın olması durumunda ihtiyata en muvafık olanı el öpülmemesidir. Yaş yakınlığından dolayı istenmeyen haller yaşanabilir. Bu durum şahıstan şahsa da değişebilir. Zaten el öpmek gibi dinen bir mecburiyet de yoktur. Bu, örfümüzde yerleşmiş bir husustur.

Kayınpeder ve kayınvalideye baba-anne demenin hükmü nedir?

Kişinin esas anne-babası, doğumuna vesile olan kişilerdir. Bu hususu bir âyet şöyle ifade eder: إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائ۪ي وَلَدْنَهُمْ “Onların anneleri sadece kendilerini doğurmuş olanlardır.” (Mücâdile Sûresi, 58/2) Meseleye temel teşkil edebilecek diğer iki âyet de şöyledir: وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَآءَكُمْ أَبْنَآءَكُمْ “Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır.” (Ahzâb Sûresi, 33/4);اُدْعُوهُمْ لِاٰبَآئِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ “Evlatlara babalarını esas alarak isim verin! Böyle yapmak Allah nezdinde daha doğrudur.”(Ahzâb Sûresi, 33/5). Bu âyetlerden ve bu âyetlerin nazil olması münasebetiyle ifade buyrulan hadis-i şeriflerden âlimlerimizin çıkardıkları netice şudur: Baba insanın kendi babasıdır, anne de kişinin kendi annesidir. Buradan hareketle, eşlerin baba ve anneleri, diğer eş için hiçbir zaman hakiki baba ve anne olmazlar, onların yerini tutmazlar. Bu sebeple onlara anne-baba demek örfen ma’kul ve makbul olsa da bir baba ve anne gibi hürmet ve ikramda bulunmakla beraber, hitap ederken “hacı baba” “hacı anne” gibi uygun bir sıfat ilavesiyle hitapta bulunmak daha uygundur.

Böyle bir hassasiyet, aynı zamanda hakiki anne ve babayı gücendirmeye de mâni olacaktır zira anne babalar, evlatlarının başkalarına anne, baba demelerini sindiremeyip alıngan davranabilirler. Böyle bir gücendirme ihtimaline binaen, eşlerin, başka yerlerde deseler bile kendi anne, babalarının yanında kayınpeder ve kayınvalidelerine baba, anne dememeleri tavsiye edilir. Özellikle arada bir kıskançlık da söz konusuysa bu konuda daha hassas davranılmalı, anne, babaya, kendilerinin her zaman farklı oldukları hissettirilmeli ve tatsızlığa meydan verilmemelidir.

Bir kadın, kayınpeder ve kayınvalidesine bakmak zorunda mıdır?

Evlatların, yardıma muhtaç olan anne babalarına bakmaları zaruridir. Tıpkı anne-babanın belli bir yaşa kadar evlatlarına bakmak mecburiyetinde oldukları gibi. Ancak bu evlatlar evli ise durum ne olacaktır? Anne, baba nerede kalacak, bakım görümlerini kim yapacak? Erkek evlatlar, evli de olsalar anne babalarına bakmak zorundadırlar. Babalık ve annelik hakkı bunu gerektirir. Ya kendileri bakarlar; yani yemeklerini yapar, çamaşırlarını yıkar, rahatlarını temin ederler ya da hanımlarına baktırırlar. Hanımın bakması hukuken bir vecîbe değildir. Ancak ev içinde uygulanacak güzel bir siyaset ve anlaşmayla onun da yardımı sağlanabilir. Gerekirse ona hediyeler alınır, gönlü yapılır ve karşılıklı yardımlaşmayla anne-babaya hizmet edilir.

Eğer hanım bu konuda diretiyorsa, kendisi de iş-güç sebebiyle gerektiği gibi valideynine bakamıyorsa, bir hizmetçi tutmalıdır. Evet, erkek evlat, o biricik varlık sebeplerine ya kendisi bakacak ya da birisine baktıracaktır. Bu konuda malî harcamalara da katlanacaktır. Valideynin kendi evlerinde olmaları ya da evlatlarının evinde bulunmaları durumu değiştirmez, her halükarda bakılmaları gerekir. Tabiî, sıcak bir yuvada hep beraber bulunmaları, baba-oğul-torun kaynaşarak yaşamaları daha makbuldür çünkü meselenin hem anne-babaya hem çocuklara hem de torunlara bakan faydaları, sevapları, hayatın ilerleyen safhalarına yönelik neticeleri vardır. Örf ve âdetlerimiz de bu duruma yabancı değildir.

Evli olan kız çocukları da erkek evlatlar gibi anne babalarına bakmak zorundadırlar. Nafaka yükümlülükleri eşittir.[1] Ancak pratik hayat ve aile hukuku itibarıyla imkânları çok olmayacağından erkek evlat gibi bu vazifeyi gerçekleştiremezler. Erkek evlatlar varsa bakım görüm çoğunlukla onların üzerine düşer. Ama erkek evlat yoksa ya da var da bakmıyorsa, bu durumda evli olan kız, kocasıyla anlaşarak, onun gönlünü yaparak, valideynini kendi evine almak ya da onların evine gidip gelmek suretiyle ilgilenir. Kocasının da bu konuda anlayışlı olması, eşinin hissiyatını göz önünde bulundurması gerekir. Ebedî hayat arkadaşının anne-babasına kendi anne babası gibi bakmalı ve gereken ehemmiyeti göstermelidir. Eğer bir kadının kocası anlayışlı değilse ve izin de vermiyorsa,[2] kadın, maddî imkânları el verdiği ölçüde kendi anne babasına malî yardımda bulunmalı, bunu yapamıyorsa başkalarının yardımını temin etmeye çalışmalıdır. Gerekirse devlete, belediyelere, vakıflara müracaat etmeli ve maddî yardım sağlamalıdır.

Netice itibarıyla kayınpeder ve kayınvalideye bakmak bir gelin ve damat için zaruri olmasa da evlatlar için bunda mecburiyet vardır. Bu sebeple kadın kocasını, erkek de hanımını razı ederek anne-babalarına bakmalılar ya da baktırmalılar. Kur’ân’ın hükmüyle valideyne “öf” bile denmeyecekse, onların bakımını yapmamak, bu konuda tembellik, ihmalkârlık göstermek, onları yalnız bırakmak, hele bir de götürüp huzur evi denilen yerlere teslim etmek ne büyük günahtır, düşünülmeli. Tabi, anne-babanın da bir “Allah razı olsun” sözünü, gelinine çok görmemesi gerekir.


[1] Serahsî, el-Mebsût, 5/222.

[2] Burada kocanın böyle bir davranışının yanlış olduğunu da ifade etmek gerekir zira bir evladı, kendisi üzerinde en fazla hakkı bulunan ve iyilik edilmeye de en çok layık olan anne babasına karşı iyilik etmekten men etmek ona karşı bir haksızlıktır.

Akrabayı ziyarette belirtilen bir zaman aralığı var mıdır?

Âyet ve hadislerde şu akrabanızı şu kadar zamanda bir ziyaret edin şeklinde bir hüküm yoktur. Her ne kadar bazı kitaplarda anne-babayı haftada bir diğer akrabaları ise senede bir ziyaret etmek gerektiği söylense de (İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 6/411) bu durum, zamana, şartlara, şahısların durumuna göre hüküm alır. Ayrıca alâkayı koparmamak manasına gelen sıla-i rahim, sadece ziyaretten ibaret olmadığına göre bu gün telefonla, internet vasıtasıyla, mektuplarla, gidip gelen insanlar vesilesiyle akrabalarla alâkamızı devam ettirebilir ve böylece sıla-i rahimi eda etmiş, ondan beklenen ecr ü sevâba da inşaallah ulaşmış oluruz. Nitekim bir hadislerinde Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: بُلُّوا أَرْحَامَكُمْ وَلَوْ بِالسَّلَامِ “Bir selamla da olsa, akrabalarla alâkanızı devam ettiriniz.” (Beyhakî, Şuabu’l-İmân, 10/346)

Valideyni ve yakın akrabayı huzur evlerine vermenin hükmü nedir?

Sıla-i rahim ve maddî yardımda bulunma başlıkları altında anlatılanlar ışığında düşündüğümüzde, valideyn ve akrabanın bakım ve görümünü sağlamak kişi üzerine vaciptir. Durum böyle olunca o varlık sebeplerimizi, cenneti kazanma vesilelerimizi, kanımızda kanları, canımızda canları bulunan o yakınlarımızı huzur evine vermenin câiz olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Özellikle valideynin huzur evi denilen o ızdırap yuvalarına verilmesi, büyük bir vebaldir ve aynı zamanda cenneti kazanmak gibi önemli bir fırsatı kaçırmak demektir zira hadis-i şerifin ifadesiyle cennet annelerin ayakları altındadır. Yine hadisin ifadesiyle, babasını pazarda köle olarak bulup azad etmedikten sonra bir evlat, onun hakkını ödeyemez. Yani onların haklarını ödemek kolay değildir.

Huzur evleri ismiyle açılan yerler ne kadar rahat olsa da orada çalışanlar ne derece içten davransalar da hiçbir zaman evlat sevgisinin yerini dolduramazlar. Orada göstermelik mutluluk tablolarıyla avutulmaya çalışılan anne-babaların esas aradıkları yer, evlat ve yakınlarının yanıdır. Her ne kadar bazı anne babalar, evlatlarını rahatsız etmemek için huzur evlerine gönüllü gittiklerini söyleseler de esas düşünceleri bu olmayabilir. Anne-baba dış görünüşündeki mutluluklarına göre değil hissiyatlarına göre değerlendirilmelidir. Burada huzur evleri adıyla iştihar etmiş yerler olmasın demiyoruz zira pek çok sahipsiz, evladından hayır görmeyen insan var. Bunlar için bakım görüm şarttır ve bu da devletin vazifesidir. Ancak, başta bir evlada düşen vazife, anne babasına sonuna kadar bakması, onları yanında barındırması, eşini ve çocuklarını bu konuda ikna etmesi, eğer aynı evde olmayacağına inanıyorsa ve imkânı da varsa kendisine yakın bir yerden ev tutmasıdır. Hâsılı evladın bir şekilde onları yanında tutması ve onların dualarına mazhar olması gerekir. Sözün burasında Bediüzzaman Hazretlerinin büyük bir tahşidatla anne-baba hukukunu nazara verdiği Yirmibirinci Mektup’tan bir kısmını özetle aktaralım:

“Ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ “Ceza, amelin cinsindendir.” sırrıyla, sen valideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hürmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin yoksa onların varlığını ağır görmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve çabuk kırılan kalblerini rencide etmek ile خَسِرَ الدُّنْيَا وَ اْلاٰخِرَةَ “Dünyada da ahirette de hüsrana uğradı.” sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahmân istersen, o Rahmân’ın senin hanendeki emanetlerine rahmet et.

Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki o muvaffakıyetin sebebi, o zâtın, ihtiyar peder ve validelerinin haklarını anlaması, onların hukukuna tam riayet etmesi ve onlar vesilesiyle rahata ermesi, merhamete mazhar olmasıymış. İnşâallah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 295)

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz