Karı-Koca İlişkilerinde Saygı mı Önceliklidir Yoksa Sevgi mi?

Elbette her ikisi de. Bir yuvanın sevgiden eksik bir temel üzerine oturması düşünülemez. Tarafların hangi usul ile evlenirlerse evlensinler -görücü veya anlaşmalı- birbirlerine karşı sevgileri yok, zamanla oluşmadı veya kayboldu ise, o yuvanın huzur içinde devamı imkansızdır ya da imkansız denecek ölçüde zordur.

 Burada unutulmaması gerekli olan en önemli husus, tarafların birbirlerine karşı duydukları aşkın, sevginin kendiliğinden sürekli canlı kalan bir his olmadığı gerçeğidir. Onu sürekli kılabilmek iradî olarak yapacakları şeylerle karı-kocanın elindedir. Bakın Fethullah Gülen Hocaefendi onu ne güzel ifade eder; “Aşk vuslatla noktalanınca herşey durgunlaşmaya başlar, ateş söner, baraj boşalır, çığ da dağılır gider.”Öyleyse bu aşamada eşlere ciddi görevler düşmektedir. İşte bence saygı, hürmet bu noktada devreye girmelidir, girmek zorundadır. Çünkü tarafların birbirlerine, düşüncelerine, davranışlarına, saygı duyması, hürmet beslemesi ve onu bir şekilde hissettirmesi sevgiyi besleyen ana damardır.

Burada kabulü şart olan en temel nokta; kadın ve erkeğin gerek cinsiyetleri ve gerekse şahsiyet ve kimlikleri itibariyle farklı dünya görüşlerine, farklı önceliklere sahip olma keyfiyetidir. Herşeyden önce bu tabii bir olgu olarak kabul edilmelidir eşler tarafından. Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız bütün düşünceler bu ön kabul üzerine kuruludur. Aksi bir anlayış özellikle günümüzde cennet bahçeleri olması gereken yuvayı rahatlıkla cehennem çukurlarına çevirecek hususiyete sahiptir.

Gel gör ki hakikat bu olmakla birlikte özellikle ataerkil ailelerde kadının farklı düşünce, istek, beklenti, dünya görüşüne sahip olmaması, onun kocasının istek ve arzuları içinde eriyip gitmesi gerektiği düşüncesi hakim. Ve bu hakimiyet devam ettiği müddetçe ailede ortak bir payda yakalamak zor oluyor.

Aslında sırf erkeklere haksızlık etmeyelim. Günümüzde bazı kadınlar kültürel etkileşimler sonucu, kocalarından görmek istemediği aynı tavrı rahatlıkla takınabilmekteler. Bu zihniyette olanlara göre koca, karısının esiri, onun istekleri, programı öncelikli hareket etmek zorunda. Kocanın aile dışı iş veya arkadaş çevresi ile sanki özel hayatı olamazmış gibi tavırlar. Her iki taraf için sıkıntılı bir durum. Evlilik eşlerin birbirine esir olması demek değildir ki!

En çok şikayet edilen hususlardan birisini örnek vererek konuyu açalım isterseniz; erkeklerin futbol hastalığı. Fanatizme dayanan ölçüdeki bir hastalığı ben de kabul etmiyor ve tedavisinin gerektiğine inanıyorum ama genelde erkeklerin futbola olan yoğun ilgileri herkesin malumu. Burada onların futbolla ilgilenmelerine, TV’den ya da stadyuma giderek maçları seyretme isteklerine -elbette aşırıya kaçmayan ölçülerde- kadınların saygı göstermesi gerekmektedir. Bu saygının göstergesi haftalık veya günlük programda kocanın maçları seyredebilecek zeminin hazırlanmasıdır. Aynı ölçülerde erkeğin de hanımının TV seyretme konusundaki önceliğine, tercihine saygı göstermesi gerekir. Eğer o, Türk filimlerinden veya bir TV dizisinden hoşlanıyorsa ona göre programlama yapılmalıdır. Aksi halde ikili dayatmalar, eşlerin tercihleri noktasında birbirlerine saygılarının kalktığının göstergesidir ve bu gereksiz bir huzursuzluğa davetiye anlamını taşır.

Yukarıda sevginin, aşkın kendiliğinden sürekli canlı kalabilen bir özelliğe sahip olmadığını ifade etmiştik. Pekala onu nasıl canlı tutacağız? Sorması kolay ama cevabı oldukça zor bu sorunun. Çünkü günümüzde kırılmaya yüz tutsa da hükümranlığını sürdüren ataerkil yapımız eşlerin birbirlerine sevgilerini belli eden tezahürler içine girmesine mani. Mesela, “Seni seviyorum” sözcüğünü ele alalım ve gerçekten mazinin derinliklerine doğru bir yolculuk yapalım. Mesela 50 yıllık evlisiniz, kaç defa eşinize “Seni seviyorum” dediniz veya kaç defa ondan bu cümleyi duydunuz? Halbuki Hz. Peygamber (sav) bir hadislerinde “Sizden birisi bir kardeşini severse, ona sevdiğini söylesin.” buyuruyor. Ortak paydanın sadece iman olduğu bir kişi ile olan münasebette bir davranış biçimi, örneği, modeli sunuyor Allah Rasulü bize bu hadislerinde, hatta emrediyor. Pekala bir değil, binlerce ortak paydanın bulunduğu evlilik hayatında eşler neden çekingen davranırlar birbirlerine. Utangaçlık mı? Elbette değil ve olmamalı. Herşeyden önce zirve seviyesinde paylaştıkları mahremiyet buna mani. Aile huzurunun önemli bir temelini teşkil etmesi ayrı bir gerekçe.

Sevginin tezahürü sayılan ikinci husus, hediye alma ve verme? Sahi eşinize en son ne zaman hediye almıştınız? Ya da ne zaman eve elinizde bir çiçek buketi ile gelmiştiniz? 5 yıl önce mi? Eşlerin birbirlerinden hediye, çiçek beklentileri içine girmesi doğru mu deyip kestirip atabilirsiniz. Ama bu bana göre fıtratı inkardır. Dikkat edin, bize ait olmayan bir kültürün uzantısını kabul etmeme demiyorum, çünkü hediyeleşme Hz. Peygamber’in ifadeleri ve uygulamaları ile insanların sevgi bağlarını artıran evrensel bir değerdir. Hediye şeklinin çiçek şekline bürünmesine batı kültürü deyip inkar edebilirsiniz. Kabul ettik diyelim, pekala çiçeğe hayır diyenler eşlerine bir şey aldı mı, alıyorlar mı? Kaldı ki çiçek ve çiçeğin sembolize ettiği değerler evrenseldir. Gül’ün İslam kültürü içindeki Hz. Peygamber ile olan ilişkisini düşünün lütfen.

Yukarıdaki ifadelerim sadece erkeklere hitap ediyor şeklinde algılanmamalı. Kadınlar da bunun muhatabıdır. Çeşitli vesilelerle karşılıklı hediyeleşmeler her iki tarafın birbirlerine karşı besledikleri sevgi hissini artıracak ve sürekli canlı kılacak unsurlardan birisidir.

Hasılı, öncelik-sonralık sıralaması yapmak istemem sevgi ve saygı arasında. Ama illa yapılması gerekiyorsa, saygıya, sevgiyi de besleyen bir damar olması açısından önceliğin verilmesi gerektiğine inanıyorum.

Ahmet Kurucan

İslam’da Kadının Sözü Dinlenmez mi? Hep Erkeğin Dediği mi Olur?

– İslam’da kadının sözünü kimse dinlemez. Hep erkeğin dediği olur. Kadınınki asla!

Evet, yaygın olan kanaat böyle. Yaşanmış gerçekler nasıl acaba? Buyurun yaşanmış tarihî bir gerçeğe bakalım. Bakalım da İslam’da kadın sözünü dinletebiliyor mu, hatta isterse kendini nikahlı kocasından dahi boşatabiliyor mu, bir görelim.

Medineli Sabit bin Kays, sahabenin ileri gelenlerindendi. Efendimiz’e (sav) hizmetten asla geri kalmaz, sözünden ise bir an olsun dışarı çıkmazdı. Efendimiz de onu çok severdi. Hatta bir küçük hatası yüzünden aşırı üzüntüye kapılan Sabit’i teselli ederek “Sabit cennetliklerdendir.”buyurmuştu.

İşte bu Sabit’in aile içi bir sıkıntısı vardı.

Hanımı Cemile, Sabit’e bir türlü ısınamamış onu sevememiş, içindeki ilgisizliği yenip de bir gün olsun sevgiyle muhatap olamamıştı.

Cemile bir kadın olarak iç dünyasındaki bu fırtınayı kime anlatabilirdi? Kendisini kim dinlerdi? İslam’da kadın dinlenir miydi? Önceki devirde kadının söz hakkı yoktu çünkü.

Cemile tereddütler içerisinde doğruca Efendimiz (sav) Hazretleri’nin huzuruna girdi, olanca cesaretini toplayarak kimselere açamadığı iç dünyasını Efendimiz’e açtı.

– Ya Resulallah, dedi, beyimin İslamî yaşayışına diyeceğim yoktur. Ahlakından da şikayetçi değilim. Lakin ben onu bir türlü sevemedim. Bu halimle ona isyan etmekten, acı bir karşılık verip kötü bir sonuca düşmekten korkuyorum. Söyleseniz de beni boşasa, kendisini sevmeyen bir hanımı zorla tutan adam durumuna girmese, ben de dinime zarar verecek bir itaatsizliğe doğru kaymasam!.

Efendimiz, iç dünyasını anlatan Cemile’yi tepkiyle değil ilgiyle dinledi. Bir hanımı sevemediği erkekle bir arada kalmaya mecbur etmeyi zaten münasip de bulmuyordu. Ancak beyi ne diyecekti? Boşamak istemezse zorla boşayacaksın da denemezdi. Bir de onu dinlemek gerekirdi. Nitekim öyle de yaptı. Cemile’nin duygularını, düşüncelerini aynen Sabit’e aktararak onu da dinledi.

Anlaşılan Sabit, Cemile’yi seviyordu. Ama Cemile’nin kendisini aynı sıcaklıkta sevmediğini, tek taraflı sevginin mutluluk getirmeyeceğini de biliyordu. Nasıl bir çare bulunabilirdi?

Düşünmeye başladı. Gözlerini diktiği sabit noktadan başını kaldırıp dedi ki:

– Ya Resulallah, Cemile’ye nikahta en değerli bahçemi mehir olarak verdim. Bunca değerli serveti verdiğim kadını bir anda nasıl boşayabilirim? Üstelik benim öyle başka bahçem de yoktur!

Efendimiz (sav), Sabit’in yaklaşımını öğrenmiş oldu.

Cemile’ye bu defa sorusunu şöyle sordu:

– Sabit seni boşayacak olsa nikah sırasında aldığın mehri iade eder misin? Böylece sen mehrini verip nikahını almış olursun, Sabit de nikahını verip bahçesini almış olur. İki taraf da bir şey verirken bir şeyler almış sayılarak mağduriyetlerinizi gidermiş sayılırsınız. Teselli tarafınız olur.

Cemile buna hemen razı oldu. Kocasının nikah sırasında kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi “Memnuniyetle iade ediyorum.”dedi. Sabit de “Öyle ise ben de nikahını aynı memnuniyetle iade ediyor, bu andan itibaren boşamış bulunuyorum, özgürdür.”dedi.

Taraflar böylece bir şey verirken bir şey de aldıklarından helalleşerek ayrılmış oldular.

Bu olay üzerine Bakara Suresi’nin 229. ayeti nazil oldu. Ayet–i kerime anlaşmayı iptal etmiyor, hatta ortak aile hayatını sürdürme sevgisi yok olunca, hanımın aldığı mehri verip de nikahını almasını meşru görüyor; ancak erkeğin fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda mal istememesini de tavsiye ediyordu.

Bu hadise üzerine fıkıhta hüküm şöyle tespit edildi:

– Kadın ayrılmak istediği beyine bir şeyler vererek kendini boşatabilir! Yeter ki beyi fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda haksız mal isteğinde bulunmasın.

Şimdi siz söyleyin. İslam’da kadın dinleniyor mu, dinlenmiyor mu? Bu olaya bakılırsa o kadar dinleniyor ki, kendisini seven kocasını dahi kendisi sevmediği için boşatabiliyor, istediği ayrılığı sağlayıp özgürlüğüne kavuşabiliyor. Bugünün kadını da böyle dinleniyor, o da aynı şekilde hemen özgürlüğüne kavuşabiliyor mu?

Ahmet Şahin

Kadının kazancını eşine verme zorunluluğu var mıdır?

Evin reisi erkek olduğu için aileyi geçindirmek, çoluk çocuğun nafakasını temin etmek ona ait bir vazifedir. Kadının aslî görevi ise evine kocasının istemediği insanları almamak, kocasını memnun etmek, çocuklarının terbiyesiyle meşgul olmaktır. Dinimizin birer ölçü olarak belirlediği roller genel olarak böyledir.

Kadın, kocasının izni dairesinde çalışıp para kazanabilir. Kadının kazandığı para hukukî açıdan kendisine ait olsa ve bu parada istediği şekilde tasarruf hakkı bulunsa da meseleyi diyanî (dinin pratiği) ve evliliğin birlik ve bütünlüğü açısından düşündüğümüzde, kocasıyla paylaşmasının, onunla istişare ederek harcamalarda bulunmasının daha güzel olduğu muhakkaktır çünkü kadına çalışma iznini veren erkektir. O izin vermese, kadın dışarıda çalışamaz. Çalışsa da bu, câiz olmaz. Diğer yandan kadının çalışmasının, erkeğe ekstra bazı vazifeler yüklediği de bir gerçektir. Dolayısıyla kadının, kazandığı parayı kocasına vermesi ve bu paranın kocanın elinde istişareli bir şekilde harcanması daha uygundur. Böyle bir uygulama, ailenin kuruluş hikmetleri açısından gerekli ve zaruridir. Miras ve mehir gibi tamamen kadına ait mal ve paralarda ise kadın serbesttir fakat burada da yine paylaşmak ve istişareli harcamak tavsiye edilir.

Çalışan kadın hakkındaki bu söylediklerimiz kabul edilmeyecek olursa ne olur? Yani, kadın kendi kazandığı parayı tamamen kendine ayırsa, kendi harcasa kendi yese, eve birtakım şeyler alsa bile kocasına bu konuda hiç bilgi vermese, danışmasa ne mahzuru vardır? Böyle bir evin hâlini düşünmek lazım. Erkek bu konuda rahatsız olmaz mı? Bu rahatsızlık bir emniyetsizlik oluşturmaz mı? Hâlbuki kadın ve erkeğin, anlaşma yapıp imza atarak oluşturdukları sıcak bir yuvanın ilk şartı karşılıklı güven ve sevgidir. Öyleyse bu güven ve sevgiyi sarsacak her türlü muamele ve âdetlerden kaçınmak gerekir.

Denebilir ki evin erkeği hiç rahatsız olmuyorsa, bu durumda da kadının serbest harcama yapması câiz midir? Belki böyle erkekler bulunabilir ama bunlar çok azdır. Yani, hanımının yaptığı harcamalar karşısında kalbinde hiçbir rahatsızlık duymayacak erkeklerin bulunması nadirdir. Gerçekten hiç rahatsız olmasa bile, acaba bir evde bulunması gereken güvene, emniyete, karşılıklı anlayışa hiç mi zararı dokunmayacaktır? Oysaki aile bir şekilde birbirlerine katlanan insanların yaşadığı, ne kadar oluyorsa o kadarlıkla iktifa edilen bir yer değildir. Aksine orası, sürekli yükselen bir huzurun, devamlı köpürüp derinleşen bir emniyet ve sevginin yaşandığı cennet bahçelerinden bir bahçedir. Zannediyoruz, ailenin mahiyeti, bir yuvanın niçin kurulduğu, evlilik akdinin nasıl ebedî bir sözleşme olduğu hususları tam anlaşılsa, orada ne ekonomik, ne şahsî, ne de başka cinsten hiçbir problem kalmaz. Zamanımızda, aile içerisinde yaşanan hemen hemen bütün problemler, ailenin ne demek olduğunu, evliliğin nasıl büyük bir mana taşıdığını anlayamamaktan kaynaklanmaktadır.

Bizde şu sıralarda, batı tarzı bir aile yapısı oluşmaya başladığı için kadınlar özgürlük adı altında kazandıkları parayı kendi kontrollerinde tutup kocalarına karşı “Sen kazanıyorsan ben de kazanıyorum.” türü bir tavır takınabilmektedirler. Bu ise “âile” denen mukaddes müesseseyi temelinden sarsıyor. Güvensizliğin, hazımsızlığın oluştuğu böyle bir ortamda ise kavga gürültüyle başlayan süreç, çoğu zaman boşanmayla son buluyor. Boşananlar belki başlarının çaresine bakarlar ama ortada birçok sahipsiz, yuvasız ve sevgiden mahrum yetişen çocuk kalıyor. Olan da büyük oranda onlara oluyor.

Evet, hukukî açıdan kadının para ve mal konusunda bazı hakları olsa da içinde bulunduğu yuvanın en önemli bir rüknü olarak, kocasıyla istişareli hareket etmesi, aile kavramının ruhuna en uygunudur. Diğer türlü aile, aile olmaz. Bu konuda, kocası çalışamadığından kendisi çalışmak zorunda kalan kadının da aynı konumda olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir kadının en azından, yaptığı harcamaları kocasıyla paylaşması gerekir. Kaldı ki çalışmaktan aciz kalan bir erkeğin, evini geçindiren hanımını sıkıştırması ve ondan zorla para almaya kalkması gibi hâdiseler nadir yaşanır. Böyle nadir vak’alarda, gereken tedbir alınmalıdır. Yani kadının bu durumlarda, evini geçindirecek şekilde parayı elinde tutması gerekir.

Burada şu hususa da dikkat çekmek gerekir: Bazen koca serkeş olur. Mesela sık sık içki içer, eve sarhoş gelir. Kumar oynar, para harcamayı sever ve paranın nereye gittiğini bilmez. Bu durumda, kadın eğer para kazanıyorsa, ailesinin geçimini aksatmamak için bir kısım gizli harcamalarda ve birikimlerde bulunabilir. Bu da yine yuvanın devamı, en azından çocukların saadeti için şarttır.

Kadın, kazandığı parayı kendi kontrolünde tutmak istiyor ve bu durum aile içinde bir problem şeklinde kendini gösteriyorsa, erkek, ailenin sıkıntı yaşamaması, yuvanın dağılmaya doğru gitmemesi için bu türlü durumlarda alttan alması ve yapıcı olması gerekir. Yapması gereken diğer bir husus da hanımının hayırlı işler için bağışlarda bulunması, infak etmesi için teşvikte bulunması olabilir. Böylelikle hayır yollarında vermeye alışan kadın, zamanla kendi parasını kocasıyla paylaşabilecek, en azından kocasının yapacağı hayırlı işlere mâni olmayacaktır.

Aile hayatını Cennete çeviren anlayışlar

Rabb’imiz bir kutsi ikazında şöyle hitap ediyor kullarına:- Ey kullarım! Ben zulmü kendi nefsime de haram kıldım. Sakın siz de kendi aranızda birbirinize zulmetmeyiniz! Evet, Rabb’imizin açık ve net ikazı böyledir:

– Ben zulmü kendi nefsime de haram kıldım. Sakın siz de kendi aranızda birbirinize zulmetmeyiniz.

-Neden böyle ikazda bulunuyor?

Çünkü Rabbimizin sevmediği yanlışların en başında zulüm gelmektedir. Bundan dolayı zalimin hep karşısında, mazlumun da hep yanındadır. Kim bulunduğu mevkiin verdiği imkândan dolayı birine zulmederse bilsin ki, onun karşısında Rabb’imiz adaletiyle yer alacak, yaptığı zulmü asla yanına bırakmayacak, dünyada vermezse bile âhirette mutlaka fazlasıyla cezasını verecektir.

Şurası da kesindir ki, zulüm her yerde kötü ve acıdır. Ancak aile içinde zulüm, zulümlerin en acısı ve kötüsüdür. Dostun dosta zulmü, zulümlerin en beklenmeyenidir. Çünkü hayatı ortak yaşıyorsunuz, gece gündüz, varlıkta yoklukta, hastalıkta iyilikte her türlü şartlarda birlikte olduğunuz bir parçanızdan size ancak emniyet ve iyilik gelmesi beklenirken, aksine hiddet, şiddet, zulüm ve dayatma gelmesi hayırlı bir dost tavrı olamaz.

Bundan dolayı Efendimiz (sas) Hazretleri hayırlı bir dost tarifini yaparken ikazını çok net şekilde yapmıştır:

– Sizin hayırlınız birlikte yaşadığı ailesine hayırlı davranandır. Şerliniz de şerli davranandır.

Yani aile ortamı Efendimiz’in yanında saygı ve sevginin yaşanacağı en aziz ortamdır. Burada bir emniyetsizlik hissi yaşanmamalıdır. Bir hata ve yanlışlık varsa “Akla kapı aç, iradeyi elden alma!” anlayışı içinde münasip dille düzeltilmeli, ama asla hiddet ve şiddet kullanmak gibi sünnette hiç görülmeyen yöntemlere yönelmemelidir.

Tenbih’ül Gafilin’deki şu olay da bu gerçeği ifade etmektedir.

Bir adam gelerek sorusunu şöyle soruyor:

– Ya Resulallah! Hangi mümin iman bakımından en mükemmel haldedir?

Efendimiz’in cevabı şöyle oluyor:

– Ailesiyle hangisi en güzel şekilde geçiniyorsa o iman bakımından en mükemmel haldedir.

Demek ki, kim mükemmel bir mümin olmak istiyorsa ailesiyle iyi geçinmeye baksın. Sözün özü budur. Efendimiz’in unutulmaması gereken hatırlatması da böyledir.

– Ailesiyle iyi geçinen insan, iman bakımından mükemmel olan insandır. İki taraf için de böyledir bu. Veda Hutbesi’ndeki ikazları da benzeri şekildedir:

– Hanımlarınız size Allah’ın emanetleridir. Sizin onlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Herkes kendi hakkını bilmeli, sınırları içinde görevini yerine getirmeye bakmalı, kimse kimsenin hakkını çiğnememeli, zulme yönelip kalbini, gönlünü kırmamalıdır.

Çünkü kalp kırıp gönül yıkmak tamiri kolay olabilecek bir inşaat işi değildir. Kâbe’yi yıkan yeniden tamir edebilir, ama kalbi yıkan, gönlü kıran onu duvar örerek tamir edemez. En doğrusu aile içinde hiddet ve şiddeti hatırlatan tutum ve davranışlardan mutlaka uzak kalmalı, hayırsız aile örneği vermekten ciddi şekilde kaçınmalıdır. Bir defasında:

‘İnsanların hayırsızı ailesine baskı uygulayandır.’ buyurunca dinleyenlerden biri soruyor:

– İnsanın ailesine baskı uyguladığı nasıl belli olur? Buyuruyor ki:

– Kendisi eve gelince ailede gerilim başlar, evden çıkınca gerilim biterse baskı uyguladığının işareti olur. Aynı tarif hanım için de geçerlidir:

– Hanımın hayırlısı da bey yanına gelince huzur duyar, mutluluk hisseder. İtici ve kaçırıcı değil çekici ve huzur verici olur.

Bu sebeple Tergib-i Terhib’deki hadis şöyle özetliyor aile hayatını:

– Müminin dünyadaki cenneti, içinde aile hayatını yaşadığı evidir.

Demek ki taraflar takındıkları sevgi ve saygı tavırlarıyla dünyadaki evlerini bir bakıma cennetleri haline getirebilirler. Yeter ki itici değil çekici olsunlar, sevgi saygıyı hayatlarının vazgeçilmez vasıfları olarak bilsinler. İmanda kemale ermiş aile bireyleri örneği versinler.

Ahmet Şahin

Aile içinde karı kocanın görev paylaşması

İslamda aile, korunması gereken kutsalların başında yer alır. Bu sebeple aile başı boş bırakılmamış, bireylerini koruyacak biri aile reisi olarak en başta sorumlu tutulmuştur. Bu sorumlu kimse,sözünü dinletecek güç ve kuvvette olmalı ki,ailede haddi aşanları meşruluk çizgisinde muhafaza edip sözünü dinletebilsin.. Bu da aile içinde etkisini herkese kabul ettirecek güçte olan baba ve koca olacaktır..

İslam?da ailenin bu reisi, başına buyruk kimse değildir.Tam aksine reisi olduğu ailenin sorumluluklarını olanca ağırlığıyla yüklenen, geçimini temin etme görevini de omuzlarına alan kimse demektir. Yani baba ve kocanındır dışarıda çalışıp ailenin geçimini temin etme sorumluluğu..Hanım aile reisi gibi dış işlerinde çalışarak ,geçim temin etme zorunda değildir.

Efendimiz (sav) Hazretleri,kızı Fatıma ile damadı Ali?yi evlendirdiği sırada,evin iç işlerini kızı Fatıma!ya, dış işlerini de damadı Ali?ye verirken:

– Çeşmeden su getirmek,hamur yoğurup ekmek yapmak,evin temizliğini yapıp iç işlerini düzenlemek ..Fatıma?ya aittir.Dış işleri de Ali?nin sorumluluğundadır !tavsiyesinde bulunmuştur.

Bununla beraber, bey ev işlerine de yardım edebileceği gibi,hanımın da dış ilerinde beye destek olması da caiz görülmüştür . Nitekim Efendimiz(sav)Hazretleri ev işlerinde ailesine yardım etmiş,hatta evdeki bu yardımın ümmetine de sünnet olduğu kitaplarımızda ifadesini de bulmuştur. Aynı anlayış hanım için de söz konusudur. İhtiyaç halinde hanım da dış işlerinde çalışarak ailenin geçiminde beyine yardımcı olabilecektir. Beyi hanımın çalışma şartlarını uygun bulması halinde izin de verebilecektir.. İzin vermez de:?Evinde hizmetini gör,ben geçimini sağlamaya borçluyum,? derse,kadın çalışma isteğinde ısrar etmeyecektir. Eder de bir anlaşmazlık çıkarsa durum nasıl çözülecektir?

Bu ve benzeri tüm aile içi anlaşmazlıklarda tarafların çözüm bulmaları için..(Nisa suresi ayet 35)de bildirilen ailenin hakem heyeti toplanabilir. Hakem heyeti, hanımla beyin seçtikleri birer,ikişer itimat ettikleri,bilgili,tecrübeli kimselerden oluşurlar. Bunlar tarafları dinleyip,durumu inceleyerek,neye karar verirlerse ona uyumak suretiyle anlaşmazlık çözülecektir. Tarafların hakimleri durumunda olan bu hakem heyeti de çözemezse elbette ,bir taraf ısrarından,inadından vaz geçecektir. Biri fedakarlıkta bulunmaz da inatlı tutum devam ederse, her halde aile için daha iyi sonuç vermeyecek,birlik bozulacaktır..

Çalışma izini için kadının çalışma ortamının müsait olması aranan ilk şartlardandır. İş yerinde yabancı erkekle iki ikiye baş başa çalışma durumunda kalmamalıdır kadın..Böyle tenha yerlerde en azından her an birilerinin oraya girme ihtimali söz konusu olmalıdır. Kimsenin giremeyeceği tenhalıkta, iki ikiye baş başa kalma durumu ,tarafları çevrenin dedi kodu suna da maruz bırakabilir. Aileyi korumaya alan İslam ,böyle şaibeli baş başa kalmalara izin vermemekte,çalışma ortamının umuma açık olması şartını getirerek, tarafları korumaya almaktadır.

Çevreden üretilebilecek söylentiler de baştan önlenmiş olmaktadır.. Bu konuda Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hocaefendi (Kadın ve Aile) kitabında şu açık ve net bilgiyi vermektedir:

-İslam?da bir birine yabancı kadınlarla erkeklerin iç içe,beraber,karışık,senli benli yaşamaları,beraber oynayıp eğlenmeleri,gülüp söyleşmeleri,yan yana oturmaları..sakıncalı bulunmuş ve bütün bunlar?ihtilat? (karışım) terimi içinde ifade edilmiştir. Çalışan kadın iş gereği,işin zaruri kıldığı ölçüler içinde erkeklerle beraber ve yan yana olabilirler. Ancak,bu beraberlik zaruret sınırını aşmamalı ve ihtilat( karışım ) çerçevesine girmemelidir..İş yerlerinde amirler bu ölçüye özen göstermeli, Müslüman (dindar ) kadınları gereksiz ihtilata zorlamamalı,bunun için baskı yapmamalı,iş arkadaşları da kadınlara anlayış göstermelidirler. Şehirler arası seyahatlerde kadınlarımızın yanına yabancı erkeklerin oturtulmaması,ikinci bir kadın bulunamadığı zaman koltuğun maddi fedakarlık yapılarak boş bırakılması takdire şayan bir davranıştır.Bu titizliğin devlet dairelerinde ve iş yerlerinde de gösterilmesini beklemek Müslüman (inandığını yaşamak isteyen) kadınların hakkıdır.?s(98).

Evet,İslam?ın aile anlayışındaki ölçü aşağı yukarı böyledir:

Bey evin dış işlerini ve ihtiyaçlarını karşılamalı, hanım da iç işlerini ve hizmetlerini görmelidir.

Aralarında yardımlaşma her zaman mümkündür. Ancak hanım dış işte çalışma zaruretini duyarsa, bunun şartlarını beyiyle konuşup birlikte karar vermeli,çalışma mekan ve şartları müsait değilse bunda ısrarcı olmamalı,ailenin mutluluğunu en başta tutmalıdır.

Ahmet Şahin

Eşlerin birbirine nasıl hitap etmesi uygun olur?

Açıklama: Bayanlar eşlerine isimleri ile hitap edemez deniliyor bu doğru mudur? Kendi aralarında birbirlerine nasıl hitap etmeleri gerekir?

Bu konuda kesin bir bağlayıcı nas (hüküm) yoktur. Yani eşlerin birbirine ismiyle hitap etmesi yasaklanmamıştır. Ancak dinimizi yorumlayan kültürümüz, isimle hitap etmeyi hoş karşılamamış ve daha ziyade güzel sıfatlarla seslenmeyi uygun görmüştür. Bunun içinde fıkıh kitaplarımızda, kadının eşine karşı ismiyle hitap etmesinin mekruh olduğu şeklinde hükümler yer almaktadır. Yani eşlerin birbirine karşı, karşı tarafa bir değer ve saygı ifadesi taşıyan güzel ifadelerle hitap etmeleri güzel görülmüştür. Genel olarak kadının erkeğe karşı, bey veya efendi şeklinde hitap etmesi, erkeğin de eşine, hanım diye hitabı uygun olur. Ayrıca çiftlerin bulundukları konuma, yaptıkları mesleğe göre de farklı hitap şekilleri olabilir. Hacı efendi, hoca hanım, doktor bey vs.

Meselenin bir de ev içi ve ev dışı hali vardır. Ev içinde, eşler birbirlerine sevgi ifade eden, “hatuncuğum, gönlümün neşesi, gözümün nuru” gibi samimi ve sıcak tabirler kullanabilirler. Ancak, toplum içerisinde konum biraz daha ciddiyet gerektirdiğinden dolayı “bey, hanım, hoca hanım” gibi saygı ifade eden tabirlerin tercih edilmesi uygundur.

Bir hanım kocasının hangi emirlerine uymadığında sorumlu olmaz?

Aslında bu sorunun doğru cevabını anlayabilmek için, dinimizde eşlerin birbirine karşı vazifelerini iyi bilmek gerekir. Çünkü kadının sorumlu olduğu yer, kocasına karşı yapmakla mesul olduğu görevlerini yapmadığı zamandır. Kocasının emanetlerine sahip çıkmak, ondan izinsiz evden ayrılmamak, kanaat sahibi olmak, kocası kendisini yatağa çağırdığında ona ittiba etmek vs.

Fakat öncelikle şunu belirtelim ki, eğer kocası Allah’ın emirlerine zıt isteklerde bulunuyorsa, kadının kocasının bu isteklerini yerine getirme mecburiyeti yoktur. Çünkü Allah hakkının bulunduğu yerde kul hakkından söz edilemez. Bunun dışında kadının belli aralıklarla anne-babasını ve akrabalarını ziyaret etme hakkı vardır. Ve yine kocası evde öğretmiyor veya öğrenmesine fırsat vermiyorsa, zaruri dini ilimleri öğrenmek için ilim meclisine çıkabilir. Ve yine zengin olan bir kadın yanında bir mahremi olmak kaydıyla farz haccını ifaya gidebilir. Yani normalde kocasından izinsiz dışarı çıkması caiz olmayan kadın bu durumlarda kocası izin vermese de dışarı çıkması caizdir. Tabii ki bunları hep müsamaha çerçevesinde hareket ederek karşılıklı anlaşmayla çözmek daha güzeldir.

Bunun dışında kadının yapmakla sorumlu olduğu konular dışında kalan meselelerde kadın, kocasının her istediğini yerine getirmek zorunda değildir. Ancak bu konuda gelen hadisi şeriflere baktığımızda, kocanın hanımın isteklerini karşılama, onun nafakasını sağlama, ona mülâyemetle muamele etme vs. görevleri olduğu gibi kadın da kocasının rızasını kazanmaya çalışmalı ve onun gönlünü hoş tutmalıdır. Bununla ilgili bazı hadislere bakalım:

“Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.” (Tirmizî, Radâ 10)

Efendiler Efendisine denildi ki, “Ey Allah’ın Resulü, hangi kadın daha hayırlıdır?” Dünya-ahiret sultanı şöyle cevap verdi: Kocası bakınca onu sürura gark eden, emredince itaat eden, nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!” (Nesâî, Nikâh 14)

“Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.” (Tirmizî, Rada’ 10)

“Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lanetler” (Buharî, Nikâh 85)

Bir de burada üzerinde durulması gereken bir husus vardır ki, o da fıkıh kitaplarında geçen eşlerin birbirlerine karşı olan haklarıyla ilgilidir. Esasen bütün bu haklar bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda mahkeme kararı ile belirlenecek olan kanunî haklardır. Yoksa İslâm’da karı-koca, birbirinden devamlı hak koparmak için çekişip duran iki düşman kutup değildirler. Birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden, destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün iki yarım parçasıdırlar. Tıpkı Peygamberimiz’in ev işlerine yardım etmesi, Hz. Ali ile eşi Fatıma arasında iş bölümü yapması gibi.

Netice olarak, tarafların güzel bir aile yuvası oluşturup birbirlerini mutlu edebilmeleri, karşılıklı haklarını gözetmelerine ve birbirlerine karşı güzel muamelede bulunmalarına bağlıdır.

Hanım, beyin cebinden habersiz para alabilir mi?

Ancak bu sual yanlış yere soruluyor gibi geldi bana. Zira bu sual, bana değil de para cebinden çıkacak kimseye sorulmalıydı ve denmeliydi ki:

– Bey, zaman zaman ihtiyaç oluyor, habersiz para almak durumunda kalıyorum. Ne dersin, alabilir miyim? Yoksa mutlaka sana haber vermek zorunda mıyım? İzin veriyor musun arada sırada para almaya?

Bakalım para cebinden çıkacak zat ne diyecek, nasıl bir mukabelede bulunacak? Şayet anlayışlı ve bonkör davranır da:

– Hanım, bizim aramızda ayırım mı olur? Paramız olduktan sonra izinli de alabilirsin, izinsiz de! Nasıl olsa aldığını evin ihtiyacına harcayacak, çoluk çocuğun eksiğini tamamlayacaksın…

Şayet bey böyle derse, Şahin hoca’ya ne oluyor ki?

– Hayır alamazsın diyecek yahut da alabilirsin diye beyin kesesinden cömertlik yapacak, bonkörlükte bulunacak!

Bence meselenin esası budur:

– Beyin izin verip vermemesi.

Anlaşılan odur ki, bey razı olursa alınabilir, olmazsa alınamaz.

Burada bir hususa da işarette bulunalım isterseniz.

Bey, evin ihtiyaçlarını karşılamakla zaten mükelleftir.

Ne var ki evin beyi evi geçindirme sorumluğunu yerine getirmekte ihmalkâr davranıyor, zaman zaman cebinde imkânı olduğu halde bu mükellefiyetini yerine getirmiyor da hanımefendi, biraz da zorlayarak cebinden habersiz para alıyor, beyin karşılamaya mecbur olduğu ihtiyaçları böyle karşılıyorsa; bunda bir mesuliyet söz konusu olmayabilir. Çünkü bunda beyin yapmaya mecbur olup da ihmal ettiği harcamayı yaptırmak, bir bakıma mükellefiyetini ancak böyle yerine getirtmek vardır.

Tabii bu, ideal olanı değildir. Arzu edilen odur ki, ne hanım böyle bir zorlamaya gerek duysun, ne de bey bunu duyuracak bir ihmal ve anlayışsızlığa düşsün.

Belki olması lazım gelen; beyin, ihtiyaçları vaktinde bilmesi, istemeye bile zaman kalmadan gereken miktarı takdim etmesidir.

Burada dikkate alınacak bir husus da, harcamayı yapan hanımefendinin anlayışıdır. Bazı hanımlar çevrelerinde israflı bir hayatı esas alan komşuları örnek alıyor, gereksiz şeyleri de ihtiyaç haline getirip para yetiştiremez hale bile gelebiliyorlar. Hâlbuki herkesin ihtiyaç anlayışı imkânına göre olur. Herkes ayağını kendi yorganına göre uzatır. Buna mecburdur da.

İsraflı harcamaya alışanlar örnek alınmamalı, imkân bakımından kendisinden aşağıda bulunanlar örnek alınmalı, onlara göre çok iyi durumda olduğu düşünülerek hayatından huzur duyup memnun olmalıdır.

Ahmet Şahin

Eşimden habersiz para biriktirebilir miyim?

Açıklama: Eşimden para saklıyorum ama her hangi bir art niyetim yok sadece birikim yapmak için ve bana çok sık para vermediği için bu günah mıdır?

Böyle bir davranışa günahtır denemez. Bunu daha ziyade ailede güven ve itimad veya eşlerin birbiriyle olan iletişimi açısından değerlendirmek lazım. Eşiniz bu durumu bir şekilde anladığında probleme sebep olur mu, güven sarsılması yaşanır mı, bunları da düşünmek lazım. Bir de, eşinize durumu anlatsanız, acaba sizi anlamaz mı?

Bütün bunları düşündükten sonra, eğer eşinizden gizli ama caiz yollardan para biriktirmekte bir maslahat ve fayda görüyorsanız, bunu yapabilirsiniz. Zaten söylediğimiz gibi bunun dini bir günahı yoktur. Çünkü siz sizin olan veya hakkınız olan parayı biriktiriyorsunuz.

Kadın kocasına hizmet etmeye mecbur mudur?

Her şeyden önce “kadın kocasına hizmet etmeye mecbur mudur?” sorusunu sorma garabetini gösterebilen mantıka, aynı ölçülerden hareketle “koca, karısına hizmet etmeye mecbur mudur?” sorusunun yöneltilmesi gerektiği kanaatindeyim. Burada birinci soruya verilecek “evet” veya “hayır” cevabı, ikinci sorunun da cevabı olmak zorundadır. Cevap “evet” ise problem yoktur. Fakat cevap “hayır” olursa, işte o zaman dünyevî realiteler planında aile denilen, karı ve kocanın teşekkül ettirdiği, varlığını ancak karşılıklı sevgi, saygı, şefkat ve fedakârlık gibi esaslarla devam ettiren kudsî müessesenin halini hep birlikte tahayyül etmemiz ve sonra ortaya çıkacak olan problemlere cevap bulmamız gerekmektedir. Bana kalırsa “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” kısır döngüsü içinde kalmış ve mantıksızlığın en uç örneğini oluşturan, feminist cereyanların kavramlarından etkilendiği muhakkak olan bu zihniyeti bir kenara bırakmalı, dinî ve millî değerlerimizin şekillendirdiği bir düşünce örgüsüne kendimizi salarak problemlerimize cevap bulmalıyız.

Aile yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, karı kocanın birbirlerine olan sevgi, saygı güven, şefkat, aşk ve fedakârlık gibi hasletler üzerine kurulan ya da devamı için mutlaka bu ve benzeri özelliklere ihtiyaç duyan kudsî bir ocaktır. Kur’an Rum suresi 21. ayetinde insanın kadın ve erkek olarak iki ayrı cins halinde yaratılmasının sebep ve hikmetini Allah’ın varlığının delilleri arasında saymaktadır. “O’nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz ki bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.” Ayet-i kerimede beyan edilen “kaynaşma”nın hayata geçirilebilmesi karşılıklı sevgi saygı, fedakârlık, güven gibi unsurları gerektirir. Allah Rasulü (s.a.s) “sizin en hayırlınız ailesine karşı hayırlı olan (güzel davranan)dır. Ben sizin ailesine karşı en hayırlı olanınızım”  buyurmuş ve bizatihi kendisi hanımlarına bu şekilde davranarak bizlere örnek olmuştur. Ne var ki, bu ayet yorumlanırken, genelde kaynaşmanın temeli olarak mehir, nafaka, mesken, yiyecek, içecek vs. üzerinde durulmuş ve meselenin bu boyutu hiç dikkate alınmamıştır. Cinsi arzuların tatmini, taraflardan birinin zengin olması, böylece ekonomik rahatlığa ermek düşüncesi, asalet vb. sebeplerle yapılan evliliklerde bu hususun hayata geçirilemeyeceği izahtan varestedir. İslam, ister bu kudsi ocağın oluşumunda, isterse ocağın devamı adına gerekli olan şeyleri baştan belirlemiş ve onlara mutlak manada öncülük verilmesini istemiştir. Allah Rasulü (s.a.s) özel anlamda cahiliye, genel anlamda ise bütün insanların mantığını ifade eder tarzda “kadınlarla dört şey için evlenilir; Zenginliği, güzelliği, soyu ve dini. Dindar olanı tercih et, mutlu olursun”  diyerek bu hakikatı açıkca ifade buyurmuşlardır. Zira aile kendi içindeki münasebetlerde, maddi unsurlardan ziyade, manevi unsurları daha ağırlıklı olarak barındıran bir müessesedir. Bu unsurların başında ise tabii ki iman gelir. Yine bunun içindir ki, aile fertlerinden herhangi birisi, o iman bağını kopardığı takdirde, sair aile fertlerinin onunla  münasebetlerini kesmesi  dinî bir vecibedir..

İşte bu esaslar üzerine kurulu bir aile ocağında, karı-koca birbirlerine karşı yükümlülükler taşımaktadır. Bu yükümlülükler “isterse yapar, isterse yapmaz” kabilinden tarafların iradelerine bırakılmış ve yapmadığı takdirde ne dünyevi ne de uhrevi müeyyide gerektirmeyen vazifeler olmayıp, mutlaka yapmak zorunda oldukları haklar cinsindendir. Allah Rasulü (s.a.s) bunu gayet öz ve beliğ bir biçimde veda hutbesinde belirtmiştir. Şöyle buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun” Korkma ve hakkını koruma ancak emanet ve emanete riayet şuuruyla olabilir. Bu sebeple peşi sıra, “Siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Allah’ın kelimesi ile (nikâh akdi)  onları kendinize helal kıldınız.”der. Sonra genel/çerçeve hükümler itibariyle kısaca bu hakları belirler: “Sizin onlar üzerindeki haklarınız; döşeklerinizi istemediğiniz kişilere çiğnetmemeleridir. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise; örfe göre yiyecek, içecek ve giyimlerini temin etmenizdir.”  Bu haklara erkekler adına onlarla iyi geçinmek (Nisa Suresi, 4/19), ya iyilikle tutmak ya da boşamak (Bakara Suresi, 2/229), mehirlerini gönül hoşnutluğu içinde vermek (Nisa Suresi, 4/20) vb. birçok şeyi ilave edebiliriz.

Kadınlara gelince; buraya kadar olan açıklamaların satır aralarında görüldüğü gibi, aile tabir caizse iki kişi arasında kurulmuş bir şirket gibidir. Nasıl şirkette, her bir ortak, vazife taksimi yaparak, iş alanlarını belirlemiş ve belirledikleri alanlarda vazifelerini yerine getirmektedirler; aynen öyle de ailede de böyle bir iş taksiminden rahatlıkla söz edilebilir. Buna göre ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılama görevi erkeğe verilmiştir. Kadın bundan sorumlu değildir. Çocukların terbiyesi ortak bir yükümlülük olmasına rağmen, ağırlıklı olarak annenin üzerindedir. Tabii bu çizgide evde çamaşır, bulaşık, yemek, ütü, temizlik vb. işlerde kadının vazifesidir.

Burada iki hususun altını çizmek isterim: Bir; fukaha “erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır” (Bakara Suresi, 2/229) ayetindeki “ma’ruf” kelimesinden hareketle, örfün esas alınması gerektiği ve örfe göre kadın aile içinde ne tür işler yapıyorsa, onu yapmak zorunda olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim bu çizgide Hz. Fatıma validemizin ev işlerini yaptığı ve bir defasında ev işlerine yardımcı olacak hizmetçi isteğini Allah Rasulü’nün (s.a.s) reddettiği bilinen bir gerçektir.  Hatta Abdullah b. Zübeyr’in annesi ve Hz. Ebu Bekir Efendimizin kızı olan Hz. Esma Validemiz, sahip oldukları atın bakım görümünü kendisinin yaptığını, başında su taşıdığını, hamur kardığını, evlerine üç fersah uzaklıkta bulunan tarlalarına gidip çalıştığını kendisi anlatmaktadır.  O halde mütekabiliyet esasına göre, erkek kendi üzerine düşen vazifeleri yaptığı gibi, kadın da üzerine düşen bu türlü vazifeleri yapmak mecburiyetindedir.

İki; Karı-kocanın birlikte karar vermiş oldukları hayat tarzı, kadının vazifelerinin belirlenmesinde önemli rol oynar. Sabahtan akşama evinde kalan ve ev hanımlığı statüsünü tercih eden bir kadından beklenen, günümüz şartları içinde 8 saat mesai usulüne göre çalışan bir kadından elbette beklenemez. Burada erkeğin ayak diretip örfe göre aile hayatı içinde kadının yerine getirmesi gerekli olan vazifeleri, mutlak ve eksiksiz bir şekilde istemesinin haklı bir sebebi olmasa gerektir. Bu tür bir hayat tarzını seçen ailelerde, eşlerin birbirlerine karşı daha anlayışla davranmaları şarttır.

Netice itibariyle; karşılıklı yükümlülükler ve tercih edilen hayat tarzının gerekleri çizgisinde koca karısına hizmet etmeye mecbur olduğu gibi, kadın da kocasına hizmet etmeye mecburdur.

Ahmet Kurucan

Kadının, habersiz bir şekilde eşinin parasını alması ve harcama yapması caiz midir?

Aldığı parayı hayırlı yollara verecekse ya da evin bir ihtiyacına harcayacaksa mahzuru yoktur. Ancak keyfi ve lüks denecek şeylere harcamak için alıyorsa doğru olmaz. İster hayır yolunda kullanmak isterse eğlence için olsun gizli alınan para, eğer evin huzurunu bozacaksa caiz değildir. Kocası bu konuda anlayışlı ise bu anlayışı süistimal etmeden hayır yolunda değerlendirebilir. Bütün bunlarla beraber müsait olan ailelerde bütün harcamaları istişare ile yapmak hem en güzelidir hem de ailenin huzurunu arttırır.

Karı-koca birlikte çalışırlarsa, karşılıklı olarak hangi haklara dikkat etmelidirler?

Çalışıyor olma-olmama meselesi, hukuki konuları etkilemez. Haklar sabittir. Ancak çalışan eşlerin birbirlerini anlayışla, fedakârlıkla, saygı ve sevgiyle karşılamaları, iş yoğunluklarına göre ailenin düzenini ayarlamaları, böylece hak ve vazifelerini eda etmek için birbirlerine zemin hazırlamaları gerekir. Çalışan eşlerin, aile içerisinde nasıl davranacağına dair dinimizin çizdiği kesin çizgiler yoktur. Dolayısıyla her aile bunu kendi içinde halledecektir. Hem hak ve vazifelerini unutmayacaklar hem de bu vazifeleri yerine getirmek için bir maya görevi yapan az önce saydığımız ahlaki/manevi unsurları canlı tutacaklardır. Ayrıca aşağıdaki adreslerde geçen makaleleri okuyunuz: Kadının Kocası Üzerindeki Hakları Kocanın Karısı Üzerindeki Hakları

Erkeğin nafaka yükümlülüğü hangi hususları içermektedir?

Nafaka; beslenme, giyim-kuşam ve barınma ihtiyaçları ile bunlara tâbi olan şeylerdir.[1] Bir âyet-i kerîmede: لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّاۤ اٰتَاهُ اللّٰهُ “İmkânı geniş olan, imkânına göre nafakayı bol versin. Nasibi sınırlı olan ise Allah’ın kendisine verdiği imkân ölçüsünde nafaka versin.”[2] buyrulurken, başka bir âyet-i kerîmede ise nafaka mükellefiyeti şu ifadelerle dile getirilmiştir: وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Annelerin, münasip şekilde yiyeceğini giyeceğini sağlamak, babanın görevidir.”[3]

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: وَلَهُنَّ عَلَيْكُمْ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Hanımlarınızın sizin üzerinizde durumlarına uygun olarak yiyecek ve giyecek hakları vardır.”[4] Konuyla ilgili diğer bir rivayette ise şöyle buyrulur: كَفٰى بِالْمَرْءِ إثْمَاً أنْ يَحْبِسَ عَمَّنْ يَمْلِكُ قُوتَهُ “Bir kişinin tasarrufunda olanların rızkını hapsetmesi ona günah olarak yeter.”[5]

Nafaka, üç sebepten dolayı bir kişi üzerine vacip olur: Evlilik, akrabalık ve mülkiyet. Âlimlerimiz, kadın ister zengin isterse fakir olsun[6] kadının nafakasının kocasına vacip olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.[7]Kocaya nafakanın vacip olması için kadının âkıl-bâliğ olması, ilişkiye güç yetirmesi ve koca talep ettiğinde şer’î bir özür haricinde kendisini kocasına teslim etmesi şarttır. Kocanın nafakayı karşılaması hususunda ise âkıl-bâliğ olma şartı yoktur. Küçük yaştaki kocaya, şartlar gerçekleştiğinde nafakayı sağlaması vacip olur.[8]

Erkek, kendi kazancına ve gücüne göre kadının barınma, giyim-kuşam ve yeme-içme masraflarını ve bunlara bağlı giderleri karşılamalıdır. Erkeğin hanımına kendi giyindiği ölçüde giydirmesi, yediğinden yedirmesi gerekir. Oturmaya elverişli bir evin temin edilmesi kocanın görevi olduğu gibi bu evin döşenmesi de ona aittir. Ancak bazı yörelerde örf, kadına da eve belli bir miktar çeyiz getirme mecburiyeti getirmiştir. Özellikle Hanefî mezhebine göre kadının dinen ve hukuken buna mecbur olmadığını ifade etmek gerekir. Bu temel masrafların yanında diğer masraflar hususunda eşlerin kazançları, sosyal durumları nazar-ı itibara alınarak hareket edilmelidir.[9] Özellikle ihtiyaçların sınırsızlaştığı günümüz dünyasında iktisatla hareket edilmelidir. Koca, üzerine düşen nafaka yükümlülüğünü yerine getirmeli ve eve israfa varmayan harcamalarının sadaka olduğu şuuruyla hareket etmeli; kadınlar da kocalarına iktisat hususunda yardımcı olup özellikle dışarıda, akrabalarında veya komşularında gördükleri her şeyi kocalarından istememelidirler.

Erkek çocuğun nafaka alabilmesi için fakir, hür ve ergenliğe ulaşmamış olması gerekir. Buna göre zengin olan veya kazanç sağlamayı engelleyici arızalar olmadan ergenliğe eren bir erkek çocuğun nafakası babası üzerine vacip olmaz. Zenginse her halükarda nafakası kendi malından karşılanır. Ancak erkek çocuk, ilim tahsilinde bulunuyorsa ve fakirse nafakası, babası üzerine vacip olur.

Kız çocuklarının nafakaya hak kazanması için hür ve fakir olmaları şarttır. Kızlarda büluğ ve kazanç şartı yoktur. Kız çocuğu büluğa erdiğinde çalışmaya zorlanamaz.[10] Ancak zengin olan kız çocuklarının nafakaları kendi mallarından karşılanır. Eğer zengin değilse kız çocuğunun evleninceye kadar nafakaları babasına aittir. Annesi, zengin olsa bile çocuklarının nafakasını karşılamaya zorlanamaz.[11]

Anne, baba, dede ve ninelerin nafakası hususunda ise bu kişilerin fakir olma şartı vardır. Bu kişilerde kazanç sağlamaya kadir olma şartı aranmaz. Bir kimsenin anne ve babasından sadece birisinin nafakasını sağlamaya gücü yetiyorsa, önce annesinin nafakasını vermelidir.[12] Bir erkek yoksul olsa bile anne, baba ve eşine bakmakla yükümlüdür. Anne babası zenginse bakma yükümlülüğü yoktur. Eşinin ise zengin olsun fakir olsun nafakasını karşılamak zorundadır.

Yakın akrabaların nafakaya hak kazanmaları için kadınlarının fakir olmaları, erkeklerin ise hem fakir hem de küçük olmaları yani ergenliğe ermemiş olma şartı bulunmaktadır. Bu akrabalardan kazanmaya gücü yeten erkekler fakir olsalar bile nafaka talebinde bulunamazlar. Eğer bu erkekler, ilim tahsili yapıyorlarsa ve fakirlerse ancak bu takdirde kendilerine nafaka hakkı doğmaktadır. Akraba kadınların da öğretmenlik gibi bir mesleği veya kazanç sağlayabilecekleri bir zanaatı varsa bu kadınlar da nafaka talebinde bulunamazlar.[13]


[1] Mehmet Erdoğan, Fıkıh ve Hukûk Terimleri Sözlüğü, s. 443.

[2] Talâk Sûresi, 65/7.

[3] Bakara Sûresi, 2/233.

[4] Ebû Dâvud, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 84.

[5] Müslim, zekât 40.

[6] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 2/446.

[7] Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Nafaka” mad., 41/34.

[8] Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Nafaka” mad., 41/38.

[9] Diyanet İslâm İlmihali, 2/220.

[10] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 2/446.

[11] Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, s. 844.

[12] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 2/446.

[13] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 2/446.

Bir ailede reis kimdir?

Cenâb-ı Hak kadın ve erkeği fıtraten birbirinden farklı yaratmış ve onları kendilerine mahsus bir kısım istidat ve kabiliyetlerle donatmıştır. Şefkat, merhamet, incelik, zerafet ve hassasiyet noktasında erkekten çok ileri olan kadın âdeta çocukları için mükemmel bir muallime ve mürebbiye olma özelliğine sahiptir. Buna mukabil erkek ise en ağır işlerin üstesinden gelebilecek fizikî ve psikolojik bir güç ile donatılmış, dış hâdiselerin tazyikine karşı daha mukavemetli yaratılmış ve irade yönüyle de kadından daha güçlü kılınmıştır. Diğer yandan çocukların geleceğe hazırlanmasında en büyük role sahip olan kadın, bu kutsal vazifeyi ifa etmesine uygun narin ve nazenin bir yapıya sahipken erkek ise ailenin her türlü ihtiyacını deruhte edecek, onları koruyup kollayacak ve ne yapıp edip onların nafakasını temin edebilecek bir güç ve kuvvette halk olunmuştur.

Farklı özellik ve donanımda yaratılan bu iki varlık bir araya geldiğinde bir vahdet teşkil edecek ve her biri diğerinin eksik yanlarını tamamlayacaktır. Esasen ailenin huzur ve mutluluğu adına kadın ve erkeğin bu şekilde farklı fıtratlarda yaratılmaları oldukça önemlidir. Kadın ve erkekten her biri ancak Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan buyurduğu özelliklerini korudukları takdirde ailede gerçek huzur ve mutluluk teşekkül edecektir. Bu açıdan ailede birlik ve bütünlüğün sağlanabilmesi için birbirlerine muhtaç yaratılan bu iki cinsin kendi konumlarında kalıp, fıtratlarının muktezalarına göre davranmaları gerekir. Yani fıtratlarına uygun şekilde ailede bir iş bölümüne gitmeleri ve aynı zamanda birbirlerine destek olmaları icab eder. Böyle bir iş bölümü hakkında dinde kesin ve mutlak bir ayrım yapılmasa da öteden beri kadın evi ve çocuklarıyla meşgul olurken, erkek de dışarıda çalışıp kazanmış ve böylece evin geçimini üstlenmiştir. Böyle bir iş taksiminin ailenin huzurunu sağlamada, çocukların geleceğe hazırlanmasında ve tarafların fıtrat ve tabiatlarına uygunluğunda da şüphe yoktur.

İşte Nisâ Sûresinde geçen: اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَۤاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَۤا أَنْفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُ “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. O hâlde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır.”[1] âyet-i kerîmesi bir yandan ailede bir iş bölümünün bulunması gerektiğine dikkat çekerken, diğer yandan ailenin işlerini üstlenmeyi kocaya bırakarak kadınlar için ayrı bir merhametin sesi soluğu olmuştur.[2]

Evet, ailenin reisi erkektir. Ancak buradaki reisliğin mana ve muhtevasının doğru anlaşılması gerekir. Bu hak erkeğe, kadınlar üzerinde despotluk yapma ve onlar üzerinde mutlak hâkimiyet kurma yetkisi vermez. Tam tersine erkeğin omzuna, her türlü dış tehlikeye karşı aile fertlerini koruyup kollama, ailenin nafakasını temin etme, aile fertlerinin ta’lim ve terbiyesiyle meşgul olma, onlarla hoşça geçinme, onların dünya ve ahiret mutluluklarını sağlama gibi bir kısım mükellefiyetler yükler.

Zira Cenâb-ı Hak kavvamlık hak ve vazifesinin erkeğe ait olduğunu beyan buyurduktan sonra bunu iki sebebe bağlamıştır. Birincisi: بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ ifadesiyle dile getiriliyor ki daha ziyade erkeğin yukarıda dikkat çektiğimiz bazı açılardan kadından üstün yaratılmasına bağlanmıştır. İkinci sebep ise: وَبِمَۤا أَنْفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ âyeti gereğince infaktır. Yani kadının yeme-içme, barınma, giyim, sağlık gibi masraflarını karşılamak kocanın vazifesidir. Kadın ve çocukların nafakalarının erkeğe ait olduğunu ifade eden daha başka âyet-i kerîmeler de vardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadis-i şeriflerinde kadın ve erkeğin bu sorumluluklarına işaret etmiştir: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. اَلْإِمَامُ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَالرَّجُلُ رَاعٍ في أَهْلِهِ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ في بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا. وَالْخَادِمُ رَاعٍ في مَالِ سَيِّدِهِ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râî ve elinin altındakilerden sorumludur. Her fert, ehl ü ıyâlinin râîsidir ve raiyetinden mesuldür. Kadın, beyinin hanesinin râîsidir ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının râîsidir ve elinin altındakilerden mesuldür. Her birerleriniz râîdir ve her birerleriniz raiyetinden sorumludur.”[3]

Nasıl ki ictimaî hayatta her bir müessesede bir başkan bulunuyor, aile de toplumun en küçük yapı taşı olması itibarıyla nizam ve intizamın sağlanabilmesi için bir reisin bulunması zorunludur. Yani diğer aile fertlerinin görüşlerine de başvurduktan sonra son kararı vererek, söz kesecek, aile içindeki uyuşmazlıkları sona erdirecek bir başkan bulunmalıdır. Bu başkan aynı zamanda aileyi dışta temsil edebilmeli, aile içindeki dirlik ve düzeni sağlamalı ve aile fertlerinin her türlü problemlerine çözümler üretebilmelidir. Kadının fıtraten nahif ve zayıf olmasının yanında, hamilelik, çocuk emzirme, ayhali, lohusalık gibi hallerini de düşündüğümüzde, kavvamlığın erkeğe verilmesinin hikmetini daha iyi anlayabiliriz.

Son olarak, âyetin sonunda geçen: فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُ “O hâlde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır.” ifadesi üzerinde duralım. Yukarıdaki hadiste geçtiği üzere: وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ في بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا “Kadın, beyinin hanesinin râîsi ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur.” Bu yüzden erkeğin yanında kadına da bazı mükellefiyetler yüklenmiştir. İlk olarak kadın, meşru isteklerinde kocasına itaatle mükelleftir. Diğer yandan o, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle “müdîr-i dâhilî” olması itibarıyla kocasının malını, evini ve evladını muhafaza etmekle mesuldür çünkü kadın için en önemli iki vasıf sadakat ve emniyettir.[4] Diğer yandan o, gerek giyim kuşamıyla gerekse hâl ve hareketleriyle iffet ve namusuna son derece dikkat etmek zorundadır. Bunlar da kocanın ev reisi olması haysiyetiyle omzuna yüklenen bir kısım mükellefiyetlere karşılık kadın üzerinde sahip olduğu haklar zaviyesindendir.


[1] Nisâ Sûresi, 4/34.

[2] bkz. Fethullah Gülen, Ölümsüzlük İksiri, s. 45.

[3] Buhârî, cuma 11; Müslim, imâre 20.

[4] Bediüzzaman, Lem’alar, s. 244.

Kadın kocasının hangi emirlerine itaat etmek zorundadır?

Aslında bu sorunun doğru cevabını anlayabilmek için dinimizde eşlerin birbirine karşı vazifelerini iyi bilmek gerekir. Kocanın hanımına karşı yerine getirmesi gereken vazifeler olduğu gibi kadının da kocasına karşı sorumlulukları vardır. Kocasının emanetlerine sahip çıkmak, ondan izinsiz evden ayrılmamak, kanaat sahibi olmak, kocası kendisini yatağa çağırdığında ona itaat etmek vs.

Öncelikle şunu belirtelim ki eğer kocası Allah’ın emirlerine zıt isteklerde bulunuyorsa, kadının kocasının bu isteklerini yerine getirme mecburiyeti yoktur çünkü Allah hakkının bulunduğu bir yerde kul hakkından söz edilemez. Mesela erkek eşinden başını açması, dışarı çıkarken koku sürünmesi, kaşlarını alması, makyaj yapması, açık saçık giyinmesi gibi dinin haram kıldığı fiilleri yapmasını istiyorsa, kadın bunların hiçbirini yapmak zorunda değildir. Yaparsa ikisi de günahkâr olurlar. Erkek bunları emrettiği, kadın da bu gayrimeşrû isteklere uyduğu ve onları yaptığı için. Aynı şekilde kocanın eşinden farz olan ibadetleri terk etmesini isteme gibi bir hakkı ve kadının da bunlara uyma mecburiyeti yoktur. Mesela erkek, kadına farz olan namaz, oruç gibi ibadetleri terk ettiremez.

Nafile ibadetlerde ise durum biraz daha farklıdır. Kocası yanında bulunan bir kadın nafile ibadet yapacağı zaman ondan müsaade istemelidir çünkü kocanın ona ihtiyacı olabilir. Kocanın hakkı nafile ve farz-ı kifaye ibadetlerden daha önce gelir.[1] Mesela kadın kocasından müsaade almadan nafile oruca niyetlenecek olsa, kocası ona bu orucunu bozdurabilir zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: لَا يَحِلُّ لِلْمَرْأَةِ أَنْ تَصُومَ وَزَوْجُهَا شَاهِدٌ إِلَّا بِإِذْنِهِ وَلَا تَأْذَنَ في بَيْتِهِ إِلَّا بِإِذْنِهِ “Bir kadın için kocası yanında iken ondan izinsiz nafile oruç tutması ve evine ondan izinsiz bir yabancının girmesine izin vermesi helâl değildir.”[2]

Bunun dışında kadının belli aralıklarla anne-babasını ve akrabalarını ziyaret etme hakkı, kocası evde öğretmiyor veya öğrenmesine fırsat vermiyorsa, zaruri dinî ilimleri öğrenmek için ilim meclislerine katılma hakkı, zengin bulunup da kendisine hac farz olduğunda yanında bir mahremi olmak kaydıyla hacca gitme hakkı gibi hakları vardır. Evet, normal şartlarda kocasından izinsiz dışarı çıkması câiz olmayan kadının bu durumlarda kocası izin vermese de dışarı çıkması câizdir. Tabii ki bunları hep müsamaha çerçevesinde hareket ederek karşılıklı anlaşmayla çözmek daha güzeldir.

Hiç şüphesiz kadın, yapmakla sorumlu olduğu konular dışında kalan meselelerde kocasının her istediğini yerine getirmek zorunda değildir. Ancak bu konuda gelen hadis-i şeriflere baktığımızda, kocanın hanımın meşru isteklerini karşılama, onun nafakasını sağlama, ona mülâyemetle, merhametle muamele etme vs. görevleri olduğu gibi kadının da kocasının rızasını kazanmaya çalışması, onun gönlünü hoş tutması ve ona itaat etmesi gibi vazifelerinin olduğu anlaşılır.

Bununla ilgili bazı hadislere bakalım: أَيُّمَا اِمْرَأَةٍ مَاتَتْ وَزَوْجُهَا رَاضٍ عَنْهَا دَخَلَتِ الْجَنَّةَ“Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.”[3]

Efendiler Efendisi’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) denildi ki: “Ey Allah’ın Resûlü, hangi kadın daha hayırlıdır?” Dünya-ahiret sultanı şöyle cevap verdi: “Kocası bakınca onu sürura gark eden, emredince itaat eden, nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!”[4]

لَوْ كُنْتُ اٰمِرًا أَحَدًا أَنْ يَسْجُدَ لِأَحَدٍ لَأَمَرْتُ الْمَرْأَةَ أَنْ تَسْجُدَ لِزَوْجِهَا “Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”[5]

إِذَا دَعَا الرَّجُلُ امْرَأَتَهُ إِلٰى فِرَاشِهِ فَأَبَتْ فَبَاتَ غَضْبَانًا لَعَنَتْهَا الْمَلَائِكَةُ حَتّٰى تُصْبِحَ “Erkek hanımını yatağına çağırır, o da bunu (meşrû bir mazereti olmadığı halde) kabul etmez ve kocası ona kızmış bir hâlde gecelerse melekler o kadına sabah oluncaya kadar lanet okurlar.”[6]

Diğer yandan Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresinde, evin reisinin erkek olduğunu ifade ettikten sonra,فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ “Salih kadınlar itaatkârdılar.” buyuruyor.[7] Dolayısıyla aslında kocasına itaat eden bir kadın Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaat etmiş oluyor. Yanlış anlaşılmasın, kadının kocasına itaati, onu mağdur etmek için değil, ailenin dirlik ve düzenini muhafaza etmek için vaz edilmiş bir hükümdür.

Bu konuda kadının kocasının belli eksik ve kusurlarını ileri sürerek dinin bu emrini ihlal etmesi de kabul edilemez çünkü evlilik devam ettiği sürece, karı-koca hukukuna riayet şarttır. Günümüzde eşler arasındaki mücadelenin körüklendiği ve eşitlik davasıyla kadınların isyana zorlandığı bir ortamda bu konuda kararlı olmak önemli bir husustur. Eğer modern dünyanın kadın ve erkeğe biçtiği roller doğru olsaydı, boşama oranları bu kadar artmaz ve aile içi mutsuzluk ve huzursuzluk bu kadar yüksek seviyelere tırmanmazdı. Unutmamalı ki günümüzde Müslüman dünyaya dayatılmaya çalışılan anlayışın aksine kocaya itaat etmek gericilik olmadığı gibi ona diklenip karşı gelmek de ilericilik/modernlik değildir zira bizim referanslarımız, modernitenin sakat neticeleri değil, dinimizin sarsılmaz ve yanıltmaz hükümleridir.

Fakat kocasına karşı gönlü kırılan, kalbi incinen bir kadına karşı da erkeğin: “Ailenin reisi benim. Sen bana itaat etmekle mesulsün!” diyerek baskı uygulaması doğru değildir çünkü kadınlara karşı güzel davranmak da Kur’ân’ın emridir. Hatta erkeklerin en hayırlısı, kadınlara karşı en güzel muamele eden kimse olarak gösterilmiştir.[8] Bu açıdan İslâm’ın emirlerini bir bütün olarak algılamalı ve kadınların hissîliklerinden kaynaklanan bir kısım olumsuzluklara karşı müsamaha ve sabırla hareket edilmelidir.

Diğer yandan itaat mevzuunu askerlikteki kurallar çerçevesinde astın üste itaati gibi algılamak da doğru değildir. Oturduğu yerden emirler yağdıran ve karısını köle gibi gören bir anlayış İslâm’a mâledilemez. Bilakis kadının kocasına itaat etmesi demek, başta ona saygı göstermesi, onun aile içindeki otoritesini kabul etmesi, evliliğin kendisine yüklediği vazifeleri yerine getirmesi, olur olmaz işlerde onunla mücadeleye girmemesi, istişare ve görüşmelerden sonra son sözü ona bırakması demektir. Aslında kocasına karşı bu vazifelerini yerine getiren bir kadın, kocasının şefkat, merhamet ve ilgisini de daha fazla üzerine çekmiş olacaktır yoksa devamlı kocasına karşı diklenen, bağırıp çağıran, onunla inatlaşan bir kadın öncelikle kendine zarar vermiş olur çünkü hissî ve narin bir yapıda yaratılan kadın bu gibi durumlarda erkekten daha fazla yıpranır.

Fıkıh kitaplarında geçen eşlerin birbirlerine karşı olan haklarına gelince, esasen bütün bu haklar bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda mahkeme tarafından verilecek kararda göz önünde bulundurulması gereken haklardır ve haklardaki sınırları işaret ederler yoksa bunların, karı-kocanın birbirleriyle sürekli çekişip durmasına sebep olacak şekilde kullanılması doğru değildir. Evet, eşler birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden, destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün iki yarım parçasıdırlar. Öyleyse, bir taraftan haklar göz önünde bulundurulurken, diğer taraftan aile; saygı, sevgi, anlayış, fedakârlık gibi ahlâkî esaslar üzerine oturtulmalıdır.

Netice olarak, tarafların güzel bir aile yuvası oluşturup birbirlerini mutlu edebilmeleri, karşılıklı haklarını gözetmelerinin yanında birbirlerine karşı güzel muamelede bulunmalarına bağlıdır.


[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/166.

[2] Buhârî, nikâh 86.

[3] Tirmizî, radâ 10.

[4] Nesâî, nikâh 14.

[5] Tirmizî, radâ 10.

[6] Buhârî, nikâh 85.

[7] Nisâ Sûresi, 4/34.

[8] Tirmizî, radâ 11.

Aile ile istişare etmeninin öneminden bahseder misiniz?

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Sahiha’da Müslüman toplumun en önemli vasıflarından biri olarak gösterilen istişare, geniş dairede devleti yönetenlerin riayet etmeleri gereken hayâtî bir esas olduğu gibi aile hayatında da başvurulması gereken önemli bir disiplindir. Kur’ân-ı Kerîm: وَأَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ“Onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir.” [1] buyurmak suretiyle Müslümanların her işinde başkalarının da fikir ve düşüncelerinden faydalanmayı emir buyurmuştur. Başka bir âyet-i kerîmede ise Cenâb-ı Hak, Fetanet-i A’zam Sahibi Kâinatın Efendisi’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurmuştur:وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ “Bu iş hususunda onlarla istişarede bulun!”[2]

İstişare, İslâm’da gerek idare edenler gerekse idare edilenler açısından riayet edilmesi gereken çok önemli bir esastır zira kendi düşünceleriyle yetinen, başkalarının fikir ve düşüncelerine önem atfetmeyen bir insan, dâhi bile olsa, her meselesini istişare ile halleden düz bir insandan çok daha fazla yanılma ve hata etme ihtimaliyle karşı karşıyadır çünkü meşveret eden bir insan, başkalarına danıştığı, onların da düşüncelerini arkasına aldığı için bir değil; üç, beş belki on beyinle birlikte karar vermektedir. Böyle birisi, kendi beyin gücünün çok daha üstünde önemli bir kuvvet kaynağını kullanmış demektir. Bu açıdan en küçük bir meseleden, devleti idare etme gibi çok daha önemli işlere kadar güzel neticelere ulaşmanın ilk şartı istişare dinamizmine başvurmaktır.[3]

Evet, madem istişareye dinimiz bu kadar önem veriyor. Toplumun en küçük birimi olan ailede de bu önemli dinamik işletilmelidir. Her ne kadar ailede söz kesen aile reisi olması itibarıyla erkek olsa da erkek aileyle ilgili bir karar almadan önce muhakkak istişarenin hakkını vermelidir. Cenâb-ı Hak çocuğun sütten kesilmesiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: فَإِنْ أَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا “Fakat anne baba aralarında görüşüp anlaşmaya vararak, iki yıldan önce, çocuklarını sütten kesmek isterlerse, kendilerine bir vebal yoktur.”[4] Burada çocuğun sütten kesilmesiyle ilgili olarak verilecek karara eşlerin istişareyle ulaşması hâlinde, çocuğun iki yıldan önce sütten kesilmesi hâlinde bir günah söz konusu olmadığı ifade ediliyor. Aynı zamanda bu âyet-i kerîmede aile işlerinde istişare etmek bir hedef olarak da gösterilmiş oluyor.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de: اٰمِرُوا النِّسَاءَ في بَنَاتِهِنَّ “Kızlarıyla ilgili konularda kadınlarla istişare edin.”[5] buyurarak özellikle onların bilgi sahibi oldukları ve onları yakından ilgilendiren hususlarda onların fikirlerini almanın gerekliliğine işaret etmiştir. Konuyla ilgili olarak İbn Kuteybe de şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) kadınlarla bile istişare eder, onların beyan ettikleri görüşleriyle amel ederdi.”[6]

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde kadın-erkek, büyük-küçük, hür-köle vb. birçok insanla istişare ettiğine dair misaller bulmak mümkündür. Biz konumuzu ilgilendirmesi açısından Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlarla istişare ettiğine dair birkaç misal vereceğiz. İfk hâdisesi vuku bulduğunda, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu durumla ilgili Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahabenin önde gelenleriyle istişare etmenin yanında, ezvâc-ı tahirattan Zeynep binti Cahş ve Hz. Âişe’nin azatlı cariyesi Berire’nin de fikirlerini almayı ihmal etmemişti. Tabii ki bunların her biri Hz. Âişe Validemizin muallâ ve müzekka olduğu hakkında fikir beyan etmişlerdir.

Diğer bir misal de Hudeybiye musalâhası sonrasında yaşanmıştı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabeyle birlikte Kâbe’yi ziyaret amacıyla yola çıkmıştı ama Mekke müşrikleri buna müsaade etmemişlerdi. Neticede Hudeybiye anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Müslümanlar bu sene değil, gelecek sene umre yapabileceklerdi. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) umreye niyet eden sahabe-i kirama kurbanlarını kesmelerini, tıraş olmalarını ve sonra da ihramlarından çıkmalarını emretmişti. Bu anlaşmanın zahirde Müslümanların aleyhine gibi gözüken bazı maddeleri sahabeye çok ağır geldiğinden, onlar, “Belki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kararını değiştirir ve biz de Kabe’yi ziyaret edebiliriz.” düşüncesiyle Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu emrini yerine getirmede biraz ağır davranmışlardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) emrini bir kez daha tekrarlasa da sahabenin bu ümitli bekleyişi devam etmişti.

Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sırf istişarenin hakkını vermek için hemen çadırına girmiş ve hanımı Ümmü Seleme Validemizle istişare etmişti. Aslında Validemiz de inanıyordu ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yapacağını biliyordu ve onun fikirlerine ihtiyacı yoktu fakat bu ufku geniş kadın sırf istişarenin hakkını vermek için şu mealde sözler söylemişti: “Ya Resûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar fakat Sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden de ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.” Daha sonra Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bıçağı eline aldı, çadırından çıktı ve kurbanlıklarını kesmeye başladı. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kurbanlıklarını kestiğini gören sahabe efendilerimiz, onun kararının kesin olduğunu anlayınca onlar da aynı şeyi yapmaya koyuldular.[7]Bu hâdiseden hanımlarla istişarenin sadece ev işlerine münhasır kalmaması gerektiğini de çıkarabiliriz.

Bunların yanında kadınlarla istişare edilmemesi mevzuunda bazı zayıf rivayetler de varid olmuştur. Kadınlarla istişare etmekle ilgili menfi ve müsbet rivayetleri naklettikten sonra konu hakkında değerlendirmede bulunan Prof. Dr. İbrahim Canan, öncelikle kadınlarla istişare aleyhine varid olan rivayetlerin zayıf olduklarını; bu rivayetlerin istişareyi emreden Kur’ân âyetlerine ve sahih hadislere aykırı olduğu için amel etmeye elverişli olmadıklarını; istişarede liyakatin esas olduğunu ve liyakat yani istişare edilecek mevzu hakkında tecrübe, bilgi ve ihtisas bulunduktan sonra istişarede kadın ve erkek olma sıfatının bir etkisi olmadığını ifade etmiş ve sonunda da bu tür rivayetlerle ilgili şu değerlendirmede bulunmuştur: “Şurası da bir gerçek ki kadınlar, fıtrî durumları icabı, çoğunlukla, erkeklere nazaran daha hissî, daha acelecidirler. Netice olarak, görüşlerinde objektivite ve hasbilik ihtimali daha zayıftır. Bu sebeple, onlarla istişare mevzuunda daha bir ihtiyatlı hareket etmek gerekir. Nitekim beşerin tarihî tecrübesi, kadınların nüfuz ve hâkimiyet kurduğu sarayların, çeşitli entrikalarla kaynayarak, “devletleri ve saltanatları fesada götürdüğünü” tespit etmiştir. Öyleyse, kadınlarla istişareyi yasaklayan ve bazı kitaplara da girme fırsatı bulan, sahih bir asıldan mahrum bir rivayet, bu beşerî tecrübenin, hadis formuna dökülmüş, öfkeli ve mübalağalı bir ifadesi olabilir, mutlak bir hakîkat değil. Hadis olduğuna hükmedenler de mefhumunu kayıtlayarak almaya mecburdurlar, ıtlâkı üzere değil. Doğruyu Allah bilir.”[8]

Hülasa, istişarenin ailenin dirlik ve huzurunun sağlanmasında önemli bir payı vardır çünkü istişareye başvuran bir aile reisi, aile fertlerinin fikirlerine değer veriyor demektir. Yani aile içinde gerek kadın gerekse çocuklar onları ilgilendiren her meselede kendileriyle istişare eden bir erkeğe karşı saygılı ve itaatkâr olacaklardır. Aynı zamanda bu durum aile fertlerinin sık sık bir araya gelerek belli meselelerini konuşmalarına zemin hazırlayacak ve böylece ailede sıcak bir atmosfer hâkim olacaktır. Evet, aile fertlerinin birbirlerini dinlemeleri, karşılıklı fikir teatisinde bulunmaları, aile işleriyle ilgili birlikte karar almaları ailenin huzur ve mutluluğu adına da fevkalade önemlidir.


[1] Şûrâ Sûresi, 42/38.

[2] Âl-i İmrân Sûresi, 3/159.

[3] bkz. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, “Şura” makalesi.

[4] Bakara Sûresi, 2/233.

[5] Ebû Dâvud, nikâh 24.

[6] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr, 1/27.

[7] Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, 1/29-30.

[8] bkz. İbrahim Canan, Aile İçi Eğitim, s. 227-238.

Kadın kocasından habersiz olarak infakta bulunabilir mi?

Burada iki ihtimal vardır. Kadının tasadduk etmek istediği mal veya para ya kendisinindir ya da kocasına aittir. Kadın kendi mülkiyetinde olan mallarından istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Yani hibe eder, tasaddukta bulunur, borç verir, ariyet olarak verir, kiralar vs. Bu konuda kocasından izin almak zorunda değildir çünkü kadın da erkek gibi tam eda ehliyetine sahip olup, mülkiyetinde bulunan mallarını meşru daire içinde kalmak şartıyla dilediği gibi kullanabilir.

Ancak bazı hadislerde kadının efendisinden izin almadan kendi malından da tasaddukta bulunamayacağı ifade edilmiştir. Mesela Ebû Dâvud’da geçen bir hadis-i şerif şöyledir: لَا يَجُوزُ لِلْمَرْأَةِ عَطِيَّةٌ في مَالِهَا إِذَا مَلَكَ زَوْجُهَا عِصْمَتَهَا “Koca, kadının ismetine (nikâhına) sahipse, kadının kendi malında da tasarrufu câiz olmaz.”[1] Aynı şekilde Kâ’b b. Mâlik’in hanımı Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek kendisine ait olan bir mücevheri tasadduk etmek istediğinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona: “Kadının kendi malından (da olsa) bağışı kocasının izni olmadan câiz değildir. Acaba sen Kâ’b’den izin aldın mı?” diye sormuştur.

Her ne kadar bu hadislerde kendi malından tasaddukta bulunmak isteyen kadının kocasından izin alması mecbur gibi görünse de konuyla ilgili âyetleri ve daha başka hadisleri değerlendiren âlimlerin çoğu meseleye bütüncül bakmışlar ve kadın için böyle bir zorunluluk olmadığını ifade etmişlerdir.[2] Mesela onların bu hükme varırken istidlal ettikleri bir hadise göre Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir bayram günü erkeklere vaaz u nasihatte bulunduktan sonra kadınlar bölümüne geçmiş ve aynı şekilde onlara da vaaz edip bazı hatırlatmalarda bulunmuş, onları tasaddukta bulunmaya çağırmıştır. Bunun üzerine kadınlar kocalarına gidip izin almaksızın küpe ve yüzük gibi takılarını çıkarıp vermişlerdir.[3]

Bununla birlikte ulema, kadının kendi malından sadaka verirken kocasından izin alması gerektiğini ifade eden hadisleri de değerlendirmiş, onlar için de uygun bir mahmil bulmuştur. Buna göre söz konusu hadislerin müstehaplık ifade ettiğini ve kadına daha güzel, daha faziletli, edebe ve hüsn-ü muaşerete daha uygun bir yol gösterdiğini söylemişlerdir.[4] Yani kadın her ne kadar kendi malından tasarrufta bulunurken kocasından izin almak zorunda olmasa da yukarıdaki hadisleri ve bu hadisler hakkındaki fukahanın mülahazalarını düşündüğümüzde, kadının bu konuda kocasıyla meşveret yapması hiç şüphesiz güzel bir davranıştır. Kadının bu konudaki hassasiyeti kocanın da gönlünü alacak ve ailevi huzura katkıda bulunacaktır.

Bizim burada daha çok üzerinde duracağımız husus erkeğin evin ihtiyaçlarını görmek üzere kadına bıraktığı paradan veya evde bulunan mallardan kadının tasaddukta bulunup bulunamayacağı hususudur. Bununla ilgili hadislere baktığımızda kadının kocasının evinden infak edebilmesi için kocanın izninin şart kılındığını görürüz. Tirmizi’de geçen bir hadis-i şerif şu şekildedir: “Kadın kocasının evinden, onun izni olmadan infak edemez!” Sahabi sorar: “Ey Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) yiyecek de mi veremez.” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “O, mallarımızın en kıymetlisidir buyurur.”[5] Nesai’de geçen bir rivayet de şu şekildedir: لاَ يَجُوزُ لاِمْرَأَةٍ عَطِيَّةٌ إِلَّا بِإِذْنِ زَوْجِهَا “Hiçbir kadının, kocanın izni olmaksızın bir atiyye (bahşiş, hediye) vermesi câiz değildir.”[6]

Buna göre kocasına ait mallardan sadaka verecek kadının kocasından müsaade alması gerekir. Kadın her zaman ayrı ayrı izin almak yerine bu konuda genel bir izin alma yoluna da gidebilir. Mesela kocası: “Bana ait olan mallardan, dilediğin zaman, dilediğin kimseye, dilediğin kadar verebilirsin.” diyerek kadına genel bir izin verdiğinde, artık kadının her defasında ayrı ayrı izin almasına gerek kalmaz.

Diğer yandan bir erkek karısına, “Benim malımdan hiç kimseye bir kuruş veremezsin.” diyerek ona bu konuda bir yasaklama getirecek olursa artık kadının kocasının malından hiçbir şeyi sadaka vermesi câiz olmaz.

Yukarıda kocanın izni olduğu durumlarda kadının infakta bulunabileceğini, kocanın yasaklaması durumunda ise kadın için infakın câiz olmadığını ifade ettik. Konuyla ilgili diğer bir ihtimal ise kocanın bu konuda hiçbir şey söylemediği durumlardır. İşte bu tür durumlarda âlimlerimiz, örfe göre hareket edileceğini söylemiştir. Yani kocasından açık bir iznin veya yasaklamanın bulunmadığı durumlarda kadın örfe göre çok görülmeyen ve verilmesi âdet olan hediye ve sadakaları verebilir. Bu durumda her ne kadar kocanın sarih bir izni bulunmasa da Nevevî örfe göre bunun da mefhum itibarıyla bir çeşit izin kabul edileceğini ifade etmiştir.[7]

Fukahanın konuyla ilgili istidlal ettikleri hadis-i şerifler ise şöyledir: إِذَا أَنْفَقَتِ الْمَرْأَةُ مِنْ بَيْتِ زَوْجِهَا غَيْرَ مُفْسِدَةٍ كَانَ لَهَا أَجْرُهَا وَلَهُ مِثْلُهُ بِمَا اكْتَسَبَ وَلَهَا بِمَا أَنْفَقَتْ “Eğer kadın, evin yiyeceğinden zarar vermeyecek şekilde infak ederse, kadın infâk ettiği için erkek de kazandığı için sevaba kavuşurlar.”[8] Hadisin sonunda kadın ve erkekten birisinin kazandığı sevabın diğerinin sevabını azaltmayacağı da ifade edilmiştir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) burada kadının infakını anlatırken kocanın izninden bahsetmemiştir.

Esma binti Ebî Bekir’in rivayet ettiği bir diğer hadis ise şu şekildedir. Hz. Esma bir gün Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek: “Ey Allah’ın Peygamberi! Zübeyr’in getirdiğinden başka hiçbir şeyim yok. Onun bu getirdiklerinden sadaka versem bana günah olur mu?” diye sormuş, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle cevap vermiştir: اِرْضَخي مَا اسْتَطَعْتِ وَلَا تُوكي فَيُوكِيَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَيْكِ “Gücün yettiği kadar ver. Kesenin ağzını bağlama yoksa Allah da sana kısarak verir.”[9]

Konuyla ilgili diğer bir hadiste ise Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kadının, kocasının, babasının veya oğlunun izni olmadan sadaka veya hediye olarak verebileceği malı اَلرَّطْبُ kelimesiyle açıklamıştır.[10] Ebû Dâvud bu kelimeden maksadın, sebze ve meyve gibi fazla kalınca bozulan yiyecekler olduğunu söylemiştir. Ancak âlimler bunun sınırını daha da genişleterek kelimenin manasının dayanıksız istihlâk malları olduğunu söylemişler ve pişmiş yemeklerin, sütün, taze meyve ve sebzelerin de bu kategoriye gireceğini ifade etmişlerdir.[11]

Konuyla ilgili rivayetleri değerlendiren Merginânî, Nevevî ve İbn el-Arabî gibi fakihler verilen az sadakaların âdeten memnû ve mahzurlu sayılmadığını ifade etmişlerdir.[12] Mesela el-Hidâye sahibi Merginânî şöyle demiştir: “Kadın için kocasının evinden somun ekmeği gibi küçük şeyleri tasadduk etmesinde beis yoktur çünkü bu âdeten yasak değildir.”[13]

Kocanın izni ve örften sonra burada dikkate alınması gereken üçüncü bir husus da kadının kocası hakkındaki kanaatidir. Kadın kocasının bir şey demediği durumlarda âdete uygun hareket ederek sadaka veya hediye verirken kocasının bu duruma rıza göstereceği kanaatinde olmalıdır.[14]

Hülasa, burada ilk planda bakılması gereken husus kocanın sarih beyanıdır. Koca bu konuda olumlu veya olumsuz bir şey dediğinde artık örfe ve koca hakkındaki kanaate itibar edilmeyerek kocanın bu açık beyanı itibara alınır. İkinci olarak eğer koca bir şey dememişse örf dikkate alınır ve ona göre hareket edilir. Bu konuda oluşmuş bir örf yoksa kadın yine kocasından izinsiz bir mal veremez. Örfe göre hareket edilirken kocanın durumu da nazar-ı itibara alınır. Mesela cimri bir kocaya sahip olan bir kadın, onun kızacağını tahmin ettiği durumlarda ondan habersiz bir mal veremez; ancak kocasının rıza göstereceği kanaatindeyse verebilir. Durum her ne olursa olsun kadın ve erkeğin Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şu müjde dolu beyanını akıllarından çıkarmamaları gerekir: “Kadın kocanın evinden bir şey tasadduk ederse kendisi bir ecir, bir o kadar da kocası ve bir o kadar da hizmetçi alır ve hiçbiri diğerinin sevabından bir şey eksiltmez. Koca bu sevâbı o şeyi kazandığı için kadın da hayırda harcadığı (infak) için hak etmiştir.”[15]


[1] Ebû Dâvud, büyû 86; Nesâî, zekât 58.

[2] Dört mezhep imamından İmam Mâlik’in bu konuda farklı bir ictihadı vardır. Ona göre kadın, kocasından izinsiz malik olduğu malın ancak üçte birisinde tasarrufta bulunabilir. Üçte biri geçen tasarruflarında ise kocasından izin alması gerekir.

[3] Buhârî, îydeyn 7; Müslim, îydeyn 4; Ebû Dâvud, salât 248.

[4] Âzimâbâdî, Avnu’l-Ma’bud, 9/336; Aynî, Umdetu’l-Kârî, 4/8.

[5] Tirmizî, zekât 34.

[6] Nesâi, zekât 58.

[7] Nevevî, el-Minhâc Şerhu Sahih-i Müslim, 7/112.

[8] Buhârî, zekât 26; Müslim, zekât 80; Ebû Dâvud, zekât 44.

[9] Nesâî, zekât 62; Ebû Dâvud, zekât 46; Müslim, zekât 28.

[10] Ebû Dâvud, zekât 44.

[11] İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercümesi ve Şerhi, 14/502-503.

[12] Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 27/330.

[13] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 9/292.

[14] Nevevî, el-Minhâc Şerhu Sahih-i Müslim, 7/112.

[15] Ebû Dâvûd, büyû 84; Nesâî, zekât 57.

Kadın kocasının haram kazancından yiyebilir mi?

Kocası faiz, rüşvet, kumar, domuz eti veya içki ticareti gibi İslâm’ın haram kıldığı yollardan para kazanan bir kadının öncelikli olarak yapması gereken kocasını haramdan vazgeçirme adına bütün imkânlarını kullanmasıdır. Diliyle, haliyle, tavrıyla kocasının yaptığı işten duyduğu rahatsızlığı ifade edecek, onu haramdan kurtarmaya ve İslâm’ın meşru gördüğü yollardan kazanç temin etmeye yönlendirecektir zira Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) birçok lal ü güher beyanıyla haramdan uzak kalmanın önemine dikkat çekmiş ve haramla beslenen bir vücudun maruz kalacağı tehlikelere işaret etmiştir. Bir yerde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) harama giren bir midenin maruz kalacağı âkıbeti ifade etme sadedinde şöyle buyurmuştur: إِنَّ أَوَّلَ مَا يُنْتِنُ مِنَ الْإِنْسَانِ بَطْنُهُ فَمَنِ اسْتَطَاعَ أَنْ لَا يَأْكُلَ إِلَّا طَيِّبًا فَلْيَفْعَلْ “İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, kimin, karnına temiz olmayan bir şeyi sokmamaya gücü yeterse bunu mutlaka yapsın!”[1]

Haramla beslenen vücuda sahip bir insanın duasının bile kabul olmayacağı konusunda şöyle bir hadis vardır: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip buyurdu ki: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?”[2]

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) başka hadis-i şeriflerinde ise: يَأْتي عَلَى النَاسِ زَمَانٌ لَا يُبَالِي الْمَرْءُ مَا أَخَذَ مِنْهُ أَمِنَ الْحَلَالِ أَمْ مِنَ الْحَرَامِ “Öyle devir gelecek ki insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”[3] buyurmak suretiyle, insanların helâl ve harama dikkat etmeden bir hayat yaşamalarını ahir zaman fitnelerinden birisi olarak göstermiştir. Bu açıdan gerek kadın gerekse erkek eve giren her lokmanın helâlinden olmasına dikkat etmek zorundandır.

Fakat bazen kadınlar bu konuda ne kadar hassas olsalar da kocalarına söz geçiremeyebilir ve onların haram kazancına mâni olamayabilirler. Bu durumda olan bir kadın kocasının eve getirdiği haram kazançtan yememek için mümkünse kendi imkânlarıyla karnını doyurmaya çalışmalıdır. Yani miras, mehir gibi kendi parası varsa onu kullanmalı veya çalışma imkânına sahipse çalışmalı ve nafakasını kendi temin etmeye gayret etmelidir. Böyle bir imkânı olan kadının kocasının haramdan kazandığı paradan yemesi câiz olmaz. Ancak kadın için bu mümkün olmadığı takdirde, yani kendi imkânlarıyla nafakasını karşılayamadığı durumda kocasının malından yiyebilir. Bu durumda kadın için bir günah yoktur. Günah kocaya aittir çünkü kadının ve çocukların nafakasını temin etmek erkeğin vazifesidir.

Konuyla ilgili olarak Hanefî fukahasından İbn Âbidîn, erkeğin helâl olmayan bir malla aldığı elbiseyi giymede veya yemeği yemede kadın için bir genişlik olduğunu ifade etmiş ve bunun günahının kocaya ait olduğunu söylemiştir.[4] Fakat bu durumdaki bir kadın lükse kaçmamalı ve harcamalarını ihtiyaçlarıyla sınırlı tutmalıdır çünkü zaruretler kendi miktarınca takdir olunur.

Henüz çalışıp kazanacak imkâna sahip olmayan küçük çocuklar için de aynı hüküm geçerlidir. Ancak büyük çocuklar babalarının haram kazancından yiyemezler. Artık onların çalışıp helâlinden yemeleri gerekir.

Burada kadınların dikkat etmeleri gereken bir husus daha vardır. Onlar kocalarının kazançlarıyla yetinmesini bilecekler, israf ve lükse kaçmayacaklar, kanaat sahibi olacaklar ve böylece kocalarını harama zorlamayacaklardır. Bazen erkeğin gayrimeşrû kazanç yollarına başvurmasının arkasında kadının aşırı ve gereksiz istekleri yer alabilir. Elindekiyle kanaat etmesini bilmeyen kadın, başkalarının lüks yaşamına özenerek daha rahat ve gösterişli bir hayat için kocasına baskı yapar. Kocası da onun ihtiyaçlarını karşılama adına gayrimeşrû işlerle uğraşmaya başlar. İşte böyle bir durumdan kadının da mesul olacağı göz ardı edilmemelidir.


[1] Buhârî, ahkâm 9.

[2] Müslim, zekât 65.

[3] Buhârî, büyû 7.

[4] İbn Âbidîn, Hâşiyet-u İbn Âbidîn, 5/220.

Kadın kocasından gizlice para alabilir mi?

Kocanın hanımının temel nafaka masraflarını örfe uygun olarak karşılaması gerekir.[1] Kadın zengin olsa bile koca, hanımının nafaka masraflarını karşılamakla yükümlüdür. Peki, koca hanımının nafakasını karşılamadığı durumlarda kadının kocasından gizlice nafaka almaya hakkı var mıdır?

Hz. Âişe Validemizin şöyle dediği nakledilmiştir: Ebû Süfyan’ın hanımı Hind binti Utbe, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna girdi ve: “Ey Allah’ın Resûlü! Ebû Süfyan çok cimri bir adamdır. Benim kendime ve çocuklarıma yetecek kadar nafaka vermiyor. Onun malından haberi olmaksızın bize yetecek kadar bir şey alırsam, bana günah var mıdır?” dedi. Peygamber-i Zîşân Efendimiz: خُذي أَنْتِ وَبَنُوكِ مَا يَكْفيكِ بِالْمَعْرُوفِ “Onun malından sana ve çocuklarına yetecek kadarını ma’rûf şekilde (israf etmeksizin, iyi niyetle) alabilirsin.” buyurdu.[2]

Hadis-i şerifte açıkça ifade edildiğine göre koca, hanımının hakkı olan giyim-kuşam, yiyecek-içecek ve mesken ihtiyaçlarını karşılamazsa kadın, gizlice bu hakkını alabilir. Bunun dışındaki harcamalarında, hayır yapacak bile olsa para, kocaya ait olduğu için izin alınmalıdır.

Netice itibarıyla kadın, nafakasını gizlice kocasından alma yoluna gitmeden önce, eşiyle meseleyi güzel bir üslupla konuşmalı ve nafakasını talep etmelidir zira ailedeki bütün meseleler karşılıklı anlayış, istişare, sevgi ve saygı çerçevesinde halledilmeye çalışılmalıdır. Eğer, kocası nafakasını karşılamıyorsa, kadının kendine yetecek kadarını gizlice kocasının kazancından alması câizdir. Burada zaruret sınırının aşılmamasına, aile içi dengelerin sarsılmamasına ve huzurun bozulmamasına da dikkat edilmesi gerekir.


[1] Bakara Sûresi, 2/233; Ebû Dâvud, menâsik 56.

[2] Buhârî, büyû 95; Nesâî, kudât 31; İbn Mâce, ticârât 65.

Kadın başka bir şehire kocası tarafından götürülebilir mi?

Kadının nafakasını karşılamak ve onun kalacağı meskeni hazırlamak kocanın vazifesidir. Aslında mesken de nafakaya dâhildir. İslâm hukukuna göre ikametgâhı belirleme hakkı kocaya aittir. Yani kadın, kocanın belirlediği evde oturmak zorundadır. Kadının evlilik sırasında kendi babasının evinde oturmasını şart koşması geçersizdir. Kadın böyle bir şart koşmuş olsa bile evlendikten sonra kocasının isteği üzerine onun yanına gelmek zorundadır. Aksi hâlde kadın nâşize (kocasına isyan etmiş) kabul edilir ve onun nafaka hakkı da düşer. Ancak bunun bir özre mebni olması müstesnadır. Söz konusu meskenin salih komşular arasında, meskûn bir mahalde, ev için gerekli olan eşyaya sahip ve kadın istediği takdirde müstakil olması gerekir. Yani kadın kocasının anne babasıyla veya diğer akrabalarıyla birlikte oturmaya zorlanamaz. Bu ancak onun rızasıyla olur.[1]

Evlendikten ve belli bir meskene yerleştikten sonra erkek isterse eşini başka bir beldeye götürebilir çünkü ailenin nafakasını temin etmek zorunda olan erkek ticaret, sanat veya memuriyet gibi sebeplerle gurbete gidebilir. Maişetini temin etmek maksadıyla memleketinden ayrılan bir erkeğe zevcesinin refakat etmemesi, aileden beklenilen gayenin gerçekleşmesine mâni olur. Aynı zamanda kadının kocasının yanına gitmeyerek yalnız başına kalması daha başka problemlere sebebiyet verebilir. Bu açıdan erkek bir başka yere taşındığında eşi de onunla beraber gitmelidir. Bu, kocanın hakları cümlesindendir.

Ancak sonraki Hanefî fukahası bu hakkın kötüye kullanılması ihtimaline karşılık maslahat deliline dayanarak, kocanın, zevcesini rızası olmadan başka bir beldeye götürebilmesini iki şarta bağlamıştır. Birincisi kocanın emin bir insan olması, diğeri ise mehrini ödemiş olması. Buna göre zevciyyet hukukuna riayet etmeyerek kadına eza ve cefada bulunma veya onun malını elinden alma gibi bir maksatla eşini başka bir beldeye götürmenin câiz olmadığını söylemişlerdir.[2] Ancak böyle bir problem bulunmadığı sürece kadının kocasının tayin ettiği evde oturması gerekir.

Nitekim 1917 tarihli Osmanlı Hukûk-i Aile Kararnamesi’nde bu konu şu şekilde yer almıştır: “Karı, peşin verilmesi konuşulan mehri aldıktan sonra, kocasının şer’î mesken niteliklerini taşıyan evinde oturmaya ve kocası başka bir beldeye gitmek isteyince, bir engel bulunmadığı takdirde birlikte gitmeye mecburdur.”[3]


[1] bkz. Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 992, 993; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 251.

[2] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/168.

[3] Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 252.

Eşlerin birbirini gıybet etmesinin mahzurlarından bahseder misiniz?

Eşlerin birbirini gıybet etmesinin hükmüne geçmeden önce kısaca gıybetin dindeki yerine bakalım. Gıybet, bir kişinin nesebinde, ahlâkında, dinî yaşayışında, işinde, giyim kuşamında, yaratılış özelliklerinde vb. bulunan bir kusuru, onun gıyabında ve duyduğunda rahatsız olacağı, üzüleceği bir tarzda konuşmaktır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün ashabına gıybetin ne olduğunu sormuş, ashab-ı- kiram da her zamanki edep ve tevazularıyla “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” demişlerdi. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gıybeti şöyle tarif etmiştir: “Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” Bunun üzerine ashab-ı kiramdan birisi: “Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)” diye sormuş, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bu soruya şu şekilde cevap vermiştir:إِنْ كَانَ فيهِ مَا تَقُولُ فَقَدِ اغْتَبْتَهُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فيهِ مَا تَقُولُ فَقَدْ بَهَتَّهُ “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun, eğer söylediğin onda yoksa bir de iftirada bulundun demektir.”[1]Gıybet sözle yapılabileceği gibi yazıyla, işaretle, imayla vs. de yapılabilir.

Gıyabında konuşulan insan hakkında basit gibi görünen küçük eleştiriler bile gıybet sayılmıştır. Öyle ki Hz. Âişe Validemiz, gıyabında bir kadının boynunun kısa olduğunu söyleyince Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtu vesselam): “Onun gıybetini yaptın!” buyurmuştur.[2]

Kur’ân-ı Kerîm’de gıybetin ne kadar şeni ve çirkin bir günah olduğu öyle bir tarzda anlatılmıştır ki başka beyana ihtiyaç yoktur. Allahu Teâlâ, Hucurât sûre-i celilesinde: وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللّٰهَ إِنَّ اللّٰهَ تَوَّابٌ رَحيمٌ “Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun.”[3] buyurarak gıybetin aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten, toplum ve millet açısından ne kadar çirkin bir fiil olduğunu göstermiştir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde gıybet hakkında şöyle buyurmuştur:إِيَّاكُمْ وَالْغِيْبَةَ! فَإِنَّ الْغِيْبَةَ أَشَدُّ مِنْ الزِّنَا، فَإِنَّ الرَّجُلَ قَدْ يَزْني وَيَتُوبُ فَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَإِنَّ صَاحِبَ الْغِيْبَةِ لَا يُغْفَرُ لَهُ حَتّٰى يَغْفِرَ لَهُ صَاحِبُهُ “Gıybetten sakının! Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina eder, sonra tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul buyurur. Ancak gıybet eden, gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz.”[4]

Ebû Dâvud’da geçen başka bir hadis-i şerif ise gıybet yapanların ahiretteki hâllerini şu ifadelerle nazara verir: “Mîrac gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı. “Ey Cebrâil! Bunlar da kim?” diye sordum: “Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir.”[5]

İşte gıybetin dindeki yeri budur. Evet, gıybet hakkındaki bu umumi açıklamadan sonra şimdi de eşlerin birbirini gıybet etmesi meselesine bakalım. Gıybetin çirkinliğinin ve ne kadar büyük bir günah olduğunun anlatıldığı yukarıdaki âyet ve hadislere bakacak olursak konuyla ilgili bir tahsise gidilmediğini görürüz. Yani “gıybet şu kişiler arasında cereyan etmez” şeklinde bir istisna yoktur. Buna göre karı ve koca da gıybetle ilgili hükümlerden müstesna tutulmamıştır. Onların da birbirlerinin gıyabında, hoşlanmayacakları şeyleri konuşmaları gıybettir.

Kur’ân-ı Kerîm’de eşler için: هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَأَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ “Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz”[6] buyrulmuştur. Söz konusu âyet-i kerîmenin farklı açılardan tefsiri yapılmıştır. Eşlerin birbiriyle sarmaş dolaş olmaları, birbirlerini günahlardan koruyucu birer kalkan olmaları[7], birbirleri için huzur ve sükûn kaynağı olmaları[8] gibi tefsirlerin yanında bir de karı-kocadan her birinin diğeri için başkalarının görmesini ve duymasını istemediği yönlerine bir örtü olması yorumu yapılmıştır. İşte eşler ne zaman birbirlerinin kusur ve açıklarını başkalarının yanında anlatırlarsa onlar için “libas” olma özelliklerini yerine getirmemiş olurlar.

Hiç şüphesiz ailede zaman zaman eşler arasında problemler yaşanabilir. Eşlerin bu problemleri karşılıklı konuşarak çözmeye çalışmak yerine sağda solda anlatmaları, tabii ki anlatırken eşlerini tenkit etmeleri, onların hata ve kusurlarını serrişte etmeleri gıybettir ve dolayısıyla câiz değildir. Ayrıca bu, kul hakkı sayılacağı için gıybet edenlerin, gıybetini yaptığı eşinden helâllik istemesi gerekir. Yani eşinin gıybetini yapan bir erkek veya kadın ona gelerek durumu anlatmalı ve hakkını helâl etmesini istemelidir. Aynı zamanda bir haram işlendiği için ortada bir de Allah hakkı var demektir. Bunun için de tevbe ve istiğfar edilmelidir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde: مَنْ رَدَّ عَنْ عِرْضِ أَخيهِ رَدَّ اللّٰهُ عَنْ وَجْهِهِ النَّارَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.”[9] buyurarak gıybet yapılan yerde bulunanlara da bir vazife yüklemiştir. Buna göre kişi imkânı varsa tepkisini ortaya koyarak bu meş’um (çirkin) fiilin yapılmasına mâni olacak, eğer buna güç yetiremiyorsa sahabilerin bazılarının yaptığı gibi “Bu mecliste oturulmaz artık zira burada günah işlendi, Allah’a isyan edildi!” diyerek kendisi meclisi terk edecektir çünkü gıybet etmek haram olduğu gibi onu dinlemek de haramdır. Bizden aldığı masumiyet vizesiyle rahatlıkla aramızda dolaşma imkânı bulan bu çirkin fiilden kurtulabilmenin yolu da öncelikle onun ne kadar korkunç ve çirkin bir günah olduğu vicdanda duymak sonra da gıybete karşı fiilî bir tavır almakla mümkün olacaktır.


[1] Tirmizî, birr 23.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/206.

[3] Hucurât Sûresi, 49/12.

[4] Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 3/1057.

[5] Ebû Dâvud, edeb 40.

[6] Bakara Sûresi, 2/187.

[7] Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “إِذَا تَزَوَّجَ أَحَدُكُمْ عَجَّ شَيْطَانُهُ يَقُولُ يَا وَيْلَهُ عَصَمَ ابْنُ اٰدَمَ مِنّ۪ي ثُلُثَيْ د۪ينِهِ Sizden birisi evlendiği zaman şeytanı feryat edip şöyle der: Ne yazık ki ademoğlu dininin üçte ikisini korudu.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, Hadis no: 44454)

[8] هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا “O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da gönlü kendisine ısınsın diye eşini inşa etti.” (Araf Sûresi, 7/189)

[9] Tirmizî, birr 20.

Aile içerisinde istişare ederken nelere dikkat edilmelidir?

Çoğu ebeveynin gerek görmediği ve dikkate almadığı aile içi istişare toplantıları, aslında içinden çıkılmaz olarak görünen birçok sıkıntının çözümüne olumlu katkı sağlıyor. Aile içi problemler etraflıca konuşuluyor, herkesin fikri ve bilgisi dahilinde ortak bir çözüme kavuşturuluyor.

Peki nedir aile içi istişare ve nasıl yapılmalıdır?

* Aile içi istişare, aile olmanın en önemli özelliğidir. 7 yaş üstü tüm aile fertlerinin sorunlarını dile getirebildiği, söz hakkı tanındığı, sorunların fikir alış-verişiyle adil bir şekilde çözüme kavuşturulduğu bir toplantı ortamıdır.

* Aile içi istişarenin belli bir amacı ve kuralları olmalıdır. Amaçsızca ve gelişigüzel yapılmamalıdır.

* İstişareler, sabit bir zaman diliminde yapılmalıdır. Haftada bir kez, aynı gün ve aynı saatte olmasına dikkat edilmelidir. Çok mecbur kalmadıkça bu istişare zamanında değişiklik yapılmamalı, değişiklik yapılması gerektiği istisnai durumlarda ise yeni zaman dilimi ortaklaşa karar ile belirlenmelidir.

* İstişare ortamında ailenin her bireyine söz hakkı tanınmalı, herkesin düşüncelerine önem verilmelidir. Meseleler saygı çerçevesinde, kavga etmeden, herkesin fikri alınarak çözülmelidir.

* İstişare toplantılarının kurallara uyulmasını sağlayan bir yöneticisi de olmalı ve bu iş için mümkünse “baba” görevlendirilmelidir. Babanın olduğu bir ortamda bu görev bir başkasına verilmemelidir.

* Toplantılara 7 yaşından küçük çocuklar katılmamalıdır. İstişare, çocukların duygusal gelişimlerine büyük bir katkı sağladığı için 7 yaşından itibaren bu toplantılara katılma hakkına sahip olmalıdırlar. Toplantıya ilk defa katılacak çocuk ise özel bir şekilde istişare masasına davet edilmeli, bu şekilde çocuğa yeni bir statü kazandığı hissettirilmelidir.

* İstişarede kararlar oy birliği ile alınmalı, oyların eşit olduğu durumda ise toplantıya başkanlık eden babanın oyu, 2 oy yerine sayılmalıdır. Çocuklar 7 yaşından itibaren toplantılara katılma hakkına sahip olsalar bile, karar mekanizmalarının gelişimi henüz tamamlanmayacağı için 12 yaşından önce oy kullanma hakkına sahip olamazlar. Alınan kararların not edilmesi ve kesinlikle uygulanması gerekmektedir. Böylelikle çocuklar başkalarının haklarına ve fikirlerine saygı duymayı, başkalarının görüşlerini önemsemeyi öğrenirler.

* İstişareler, sorunların çözüm merkezi olarak görülmelidir. Ayaküstü alınan kararların aksine, istişare masasında alınan kararların yaptırımı daha güçlüdür. Sorunların tüm detaylarıyla konuşulabilmesine imkân sağlandığı için yanlış anlaşılmalar da ortadan kalkacaktır.

* İstişare, çocukların statü kazandığı yerdir. Kendisine söz hakkı tanınan çocuk, ailesi tarafından değer gördüğünü hisseder. Eğer çocuklara hak ettiği zamanda, hak ettiği değer ve statü verilmezse çocuklar bu değerleri dışarıda arama başlarlar.

* İstişare masasında kavga, tartışma ya da huzursuzluklar yaşansa bile istişarelere sabırla devam edilmelidir. Böylece çocuklar, sorunların çözülmesinde nasıl bir yol izlendiğini tecrübe etmiş olurlar ve sorun çözme kabiliyetleri gelişir. (Zaman Gazetesi, 03-02-2014)

Niçin erkekler mirastan iki kat fazla pay alıyor?

İslâm miras hukukunda, eleştiri konusu yapılan en önemli husus, kadınların erkeğe nispetle mirastan daha az pay almasıdır. İslâm miras hukukuna göre bir kadının erkekten az pay alması, sadece erkek kardeşiyle birlikte bulunması durumunda geçerlidir. Eğer erkek kardeş yoksa, bu durumda daha fazla pay da alabilmektedir. Âyette şöyle buyrulur: “Allah size çocuklarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının, kızların iki katı olmasını emretmektedir. Eğer bütün çocuklar kız olup ve ikiden fazla iseler, bunların payı, ölenin bıraktığı malın üçte ikisidir. Eğer mirasçı olarak bir tek kız ise mirasın yarısı onundur.”(Nisâ Sûresi, 4/11)

Şimdi, zâhiren haksızlık gibi görünen ve bazılarınca eleştirilen, erkeğin kızdan iki kat fazla miras almasının hikmetlerine temas edelim.

İslâm dinine göre erkeğin yapması gereken vazifeler vardır. Bunlar; askerlik, savaş, yakınlarının geçimini temin etme mesuliyeti, akrabaların işlediği cinayetler neticesinde kan bedeli ödeme sorumluluğu, evlenirken kadına verilecek olan mehirdir. Bu vazifeler arasında özellikle nafaka yükümlülüğü üzerinde durmakta fayda var. Dinimiz, ailenin nafaka yükünü erkeğe yüklemiştir. Buna göre bir ailenin, barınma, giyim-kuşam, yiyecek-içecek gibi temel masraflarını o evin erkeği karşılamak zorundadır. Yani evin hanımının ve çocuklarının, barınma, giyim-kuşam, yeme-içme, bunun yanında erkek çocuklarının emsali para kazanıncaya kadar, kız çocuklarının ise evleninceye kadar bütün masrafları erkeğin sırtına yüklenmiştir. Bunun yanında sadece eş ve çocuklar değil yerine göre anne ve kız kardeşler gibi aileye mensup diğer kadınların nafakaları, bakacak kimse olmadığı takdirde ilk olarak erkeğin sırtındadır. Evet, dinimiz hayatın ekonomik yükünü bütünüyle erkeğe yüklemiştir. İslâm dinine göre hareket edildiğinde bir kadın hayatın ekonomik yükünü çekmemelidir zira her halükarda akrabalarından erkekler kendi nafakasını karşılamakla yükümlüdür. Bütün bu bilgiler ışığında insaflı olarak değerlendirilirse, mirastan erkeğin iki, kadının bir pay almasının, eşitsizlik değil, tam aksine adalet olduğu anlaşılacaktır. Ancak bu durum, erkeğin İslâm hukukuna göre vazifelerini yaptığında yerine gelmektedir. Ferdiyetçilik ve bencilliğin yaygın olduğu günümüzde erkeklerin üzerine düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeyip, miras meselesine sıra gelince haklarını hatırlamaları bu meselenin de eleştirilmesine sebebiyet vermektedir. Buna göre erkekler, sadece miras hususunda değil bütün konularda üzerine düşen vazifeleri bilmelidirler çünkü dinimiz, insanlara akrabalarını gözetmelerini, yakınlarına bakmayı emretmiştir.(Nahl Sûresi, 16/90)

Aynı konuyu “Muhakemesiz medeniyet, Kur’ân kadına üçte bir verdiği için âyeti tenkit eder” şeklinde açıklayan Bediüzzaman Said Nursî, hükümlerin genel itibarıyla çoğunluğa göre olduğunu özetle şu şekilde ifade etmektedir:

“Çoğunluk itibarıyla bir kadın kendini himaye edecek birisini bulur. Erkek ise ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak bir kadınla aile kurmaya mecbur olur. İşte bu konumdaki bir kadın, babasından erkek kardeşinin yarısı kadar miras alsa, kocası onun noksanını tamamlar. Erkek, babasından kız kardeşinin iki katı alsa, bunun yarısını evlendiği kadının geçimine verecek; böylece kız kardeşine denk hâle gelecektir. İşte Kur’ân böyle hükmetmiştir ve adalet bunu gerektirir.(Bediüzzaman, Sözler, s. 442)

Miras taksiminde gözetilen bu farklılığın sosyolojik ve psikolojik yönü ise daha farklı bir hususu ortaya çıkarmaktadır. Günümüzde bile pek çok yerde, kız çocuklara, “malımızı başkasına götürecek birisi” nazarıyla bakılmakta, bu da o masum kıza karşı bir olumsuz tavra dönüşmekte, bu tavır daha sonra onu mirastan mahrum bırakmaya kadar gitmektedir. Bu haksızlığa maruz kalan kız, babasından ve kardeşlerinden soğumakta, onların arkasından konuşmakta ve akrabalar arası ilişkiler bozulmaktadır. İşte dinimiz, Cahiliye’de yaşanan ve hâlâ da devam eden bu bakış açısını tadil etmek, aynı zamanda kızın hakkını da vermek için ona erkeğin yarısı kadar pay takdir etmiştir. Böylece hem kız, baba malından ve şefkatinden mahrum kalmayacak hem de baba ve erkek kardeşler, kızlarına ve kız kardeşlerine mallarını başkalarına götüren biri nazarıyla bakmayacaklardır. Neticede hüküm böyle verilmiş ve büyük bir sosyo-psikolojik inkılâp yaşanmıştır. Bu durumu Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri özetle şöyle açıklamaktadır: “Şu halde, fıtraten nazik, nazenin ve yaratılış itibarıyla zayıf ve nahif kız, görünüşte az bir şey kaybeder fakat ona bedel akrabalarının şefkatinden, merhametinden tükenmeyen bir servet kazanır yoksa ‘Hakk’ın rahmetinden ziyade merhamet edeceğiz’ diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şiddetli bir zulümdür. Belki Cahiliye döneminde olduğu gibi vahşice ve merhametsizce bir kötülüğe yol açma ihtimali vardır.(Bediüzzaman, Mektubat, s. 50)

Bütün bu açıklamalar ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki dinimizin ortaya koyduğu bir hayat sistemi vardır. Bu sistem içerisinde erkeğin konumu ve vazifesi ile kadınınki farklı farklıdır. Dolayısıyla miras paylaşımı da farklı olacaktır. Erkek ailenin reisi ve aile geçiminin sorumlusudur. Öyleyse, kadına nisbetle daha fazla alacaktır. Zâhiren haksızlık gibi görünen bu meseleye erkekle kadının toplumda ve ailedeki malî sorumluluğunu nazara alarak baktığımızda dinimizin getirdiği hükmün ne kadar merhametli ve adaletli olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz