Adetli iken nikah kıyılır mı?

Nikâhın sahih ya da geçerli olmasının şartları arasında böyle bir hüküm yoktur. Kadının iddet bekliyor olması dışında hangi hâlde olursa olsun nikâhı sahîh ve geçerlidir. Yani âdetli iken yapılan bir nikâh da makbuldür. Ancak bu yaklaşımdan şu kastedilmiş olabilir: “Yeni evlenenler için zifaf gecesi önemlidir. İlk intibalar burada yaşanır ve bu izlenimler hayat boyu devam edebilir. Zifafla nikâhın aynı gün yapıldığı düşünülürse, zifafın olacağı gün kadının âdetli olması ilk gece bir soğukluk meydana getirebilir. Bu da daha sonrasında olumsuz tesirler bırakabilir. Bu sebeple düğünlerin mümkün olduğunca temizlik günlerine denk getirilmesi yerinde olur.” Bu yaklaşımın doğruluk payı olsa da umumi manada böyle bir şart ileri sürmek yersizdir.

Mut’a birlikteliği caiz midir?

Mut’a, yararlanılan şey, umre ile haccı birleştirme, bir kadınla geçici olarak evlenme manalarına gelmektedir. Fıkhî açıdan ise mut’a; bir erkekle bir kadının aralarında anlaştıkları bir zamana kadar bir miktar para karşılığında evlenmeleridir.

Mut’a nikâhında erkek, kadından sorumlu değildir. Ancak kadın, erkekten bir çocuk dünyaya getirirse erkek, bu çocuktan sorumlu olur. Bu nikâh, anlaşılan süre bittiğinde sona ermektedir. Bu nikâh türünde miras söz konusu olmadığı gibi evlilik sayısında da herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir. Bu nikâhın süresi konusunda sınırlama yoktur. Mut’a nikâhı, bir saatlik olabileceği gibi günlük, haftalık da olabilmektedir. Özellikle Şiî ulemâsının kabul ettiği bu nikâh türüne göre şahit bulundurmaya ve velinin iznine de gerek yoktur.

Mut’a nikâhı, Cahiliye devrinde uygulanmış ve Peygam­berimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu nikâhı iki defa savaş durumunda ve geçici olarak uygulanmasına izin verdiği rivayetlerde bildirilmiştir. Birinci uygulama, Hayber’in fethinde olmuş ve daha sonra Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) ifadesiyle Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır.[1] İkinci olarak, Mekke’nin fethinde üç günlüğüne izin verilmiş ve daha sonra kıyamete kadar kesin olarak yasaklanmıştır.[2]

Mekke’nin fethi günü, mut’a nikâhının kesin olarak yasaklandığı Sebre b. Ma’bed el-Cüheni tarafından rivayet edilmiştir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Mekke fethine katılan Sebre, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasında durarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ey insanlar, ben size kadınlarla mut’a yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah, onu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında (Mut’a ile tuttuğu) kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiklerinizden hiçbir şey geri almayınız.”[3] Bazı rivayetlerde bu yasaklamanın Vedâ haccı sırasında gerçekleştiği de belirtilmektedir.[4] Mut’anın farklı zamanlarda yasaklanması, yasağın tekrarlaması şeklinde yorumlanmış ve Mekke fethinde haram kılınan mut’a nikâhının Veda haccı sırasında tekrar haram kılındığı ifade edilmiştir. Evet, on binlerce insanın toplandığı Veda Haccı’nda bu yasaklama tekrar edilmiş ve Müslümanlara kesin ve nihaî olarak bildirilmiştir.[5]

Mut’a nikâhı, birden yasaklanmamış, tedricen kaldırılmıştır. Dolayısıyla teşrî döneminde mut’a nikâhının serbestliğiyle ilgili rivayetleri delil olarak kullanmak doğru olmaz zira nihâî nasslar, hükümler mut’a nikâhını yasaklamışken bunları görmezden gelip diğer rivayetleri öne çıkarmak usul açısından büyük bir hatadır.

Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekir. Ne Kur’ân-ı Kerîm, ne de Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) mut’a nikâhını helâl kılmıştır. Cahiliye devrinden beri devam edegelen bu âdet, tedrîcen kaldırılmıştır. Nitekim içkinin yasaklanmasında ve başka birçok meselede olduğu gibi bu hüküm de toplum belli bir kıvama ulaştığında kesin olarak yasaklanmıştır.[6]

Mut’a’nın Peygamberimiz tarafından haram kılındığı birçok sahabi tarafından rivayet edilmiştir. Bu sahabîler şunlardır; Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Seleme b. Ekva, Hz. Sebre b. Ma’bed, Hz. Ebû Hureyre, Hz. Cabir, Hz. Sa’lebe b. Hakem, Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Ebû Zer, Hz. İbn Abbas, Hz. Haris b. Gaziyye, Hz. Sehl b. Sa’d, Hz. Kâ’b b. Mâlik, Hz. Abdullah b. Mesud, Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Huzeyfe ve Hz. Âişe (radıyallahu anhum).[7]

Mut’a’nın haramlığında icma vardır.[8] Bununla birlikte, birkaç sahabîden farklı görüş nakledilmektedir. Bunlar, mut’a’nın kesin olarak yasaklandığından haberi olmayan, mut’a ile ilgili ruhsatın devam ettiğini zanneden kimselerdir. Nitekim Hz. Ömer, mut’a’nın Allah Resûlü tarafından kesinlikle yasaklandığını sahabenin huzurunda dile getirmiş ve sahabe tarafından itirazsız kabul görmüştür.[9]


[1] Buhârî, nikâh 31; Müslim, nikâh 29–32; İbn Mâce, nikâh 44.

[2] Müslim, nikâh 22.

[3] Müslim, nikâh 19, 22, 24.

[4] Ebû Dâvud, nikâh 13; İbn Mâce, nikâh 44.

[5] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 11/74; Nevevî, Şerhu’l-Müslim, 9/180.

[6] İbrahim Canan, Namus Fitnesi Mut’a, s.25-29.

[7] Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâi, 3/473-477.

[8] Tehânevî, İ’lâus-Sünen, 11/58-59; Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâi, 3/476-478.

[9] Osman Şimşek, “Acı Bir Tecrübe: Mut’a Nikâhı ve Gerçekler”, Yeni Ümit Dergisi, sayı 61.

Geçici bir süreyle evlenmek caiz midir?

İslâm’da evliliğin geçerli olmasının şartlarından biri de nikâh akdinin süresiz olarak, yani ömür boyu devam etmek üzere kıyılmasıdır. Bu açıdan ister mut’a nikâhı mahiyetinde olsun isterse başka türde olsun, nikâh kıyılırken evliliğin belli bir süreye bağlı olarak yapılması, nikâh akdini fasit kılar ve böyle bir nikâh geçersiz sayılır. Nikâh akdine konu edilen süre şartı ortadan kalkmadıkça, nikâh fasit olarak kalır.[1]


[1] Mevsûatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye, “Nikâh” mad., 41/343.

Evlilikte kimler veli olabilir?

Veli olacak kişi, akıllı, büluğa ermiş ve mirasçılardan yani akrabadan olması gerekir. Velâyetin sebepleri dörttür: Akrabalık, mülk, velâ, imâmet. Bu velâyet çeşitlerinden ilk üçü hususî velâyete, sonuncusu olan imâmet ise umumî velâyete girer. hususî velâyet, umumî velâyete göre daha kuvvetlidir. Erkek olsun kadın olsun, küçük, deli ve bunak olan şahısların mal ve nikâh ile ilgili işleri velinin deruhtesindedir.[1]

Veli olacak kimse ya akraba ya hâkim yahut da vâli olur. İnsanın fâsık olması onun velâyetine engel değildir. Bir kimsenin velisi olmada öncelik asabe sınıfında yer alan akrabalardır. Bunlar da neseb yönüyle araya kadın girmeyen erkek akrabalardır. Sıralayacak olursak; baba, baba tarafından dede, erkek kardeş, amca, amcaoğlu şeklindedir. Bu veliler arasında, mirastaki durumlarına göre bir sıralama mevcuttur. Bunlardan birisi bulunduğunda diğerlerinin velâyet hakkı bulunmamaktadır. Akrabalar arasında asabe bulunmadığında velâyet, anneye o da bulunmazsa sırasıyla zevi’l-erham olan en yakın akrabalara geçmekte, bu sınıftan da kimse olmazsa nihayetinde umumî veli olan hâkime geçmektedir.[2] Hanefî mezhebine göre bütün velilerin zorlayıcı velâyet hakları bulunmaktayken diğer mezhepler bu hakkı velilerden az bir kısmına vermişlerdir. Şâfiî mezhebine göre sadece baba ve dedenin, küçük çocuğu veya büluğa ermiş bakire kızı rızasını almadan evlendirme hakkı vardır ancak kızından izin alması müstehaptır. Buna ilaveten Şâfiî mezhebinde küçük kız veya büluğa ermiş kızın izni alınmadan evlendirilebilmesi için yedi şart koşulmuştur ki bu şartlar çerçevesinde düşündüğümüzde de velinin hareket alanı kısıtlanmış olmaktadır. Mesela bu şartlar arasında, kızın dengi ile evlendirilmesi, mehr-i misil karşılığında evlendirilmesi, yaşaması zor yaşlı veya âmâ birisiyle evlendirilmemesi hususları bulunmaktadır.[3]


[1] Mehmed Zihni Efendi, Ni’met-i İslâm, s. 930.

[2] Aliyyu’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 2/39-40.

[3] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâm ve Edilletuh, 9/6685-86.

Velilerin evlendirme yetkileri var mıdır?

Ehliyet eksikliği bulunan kâsırın babası veya babadan dedesi bulunuyorsa hem velîsi hem de vâsîsi bu kimseler olarak kabul edilir. Küçük olan bir kız ve erkek, deli kadın ve erkek, bunak kadın ve erkek, evlenebilmek için velisinin iznini almalıdır. Velisinin iznini almadan evlenemezler. Velilerin, velâyetinde bulunan kimseyi dilediklerine nikâhlama hakları bulunmaktadır. Küçük kız ve erkeğin ergenliğe girdiğinde nikâhı feshetme muhayyerliği de söz konusu değildir. Baba ve dede dışındaki veliler, erkek çocuğunu fazla mehirle, kız çocuğunu ise az mehirle veya dengi olmayan birisiyle evlendirmesi câiz değildir.[1] Bu konuda günümüz şartları ve evliliğin temelinde karşılıklı rıza ilkesinin gözetilmesi gibi hususlar göz önüne alınarak 1917 tarihli Osmanlı Hukûk-i Aile Kararnâmesi’nin almış olduğu, “küçük kızların rızaları dışında evlendirilemeyeceği” kararı da dikkate alınmalıdır.[2]

Ergenlik çağına gelmiş olan kızlar ise Ebû Hanîfe ve İmam Ebû Yûsuf’a göre velisinden izin almadan evlenebilirler.[3] İmam Muhammed ise bu konuda velâyet-i müştereki öne sürmektedir ki günümüzde üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu velâyete göre veli ergenlik çağındaki kızından evlilik hususunda izin alması gerektiği gibi ergenlik çağındaki kız da velisinden izin alması gerekir. Hanefî Mezhebi dışındaki üç mezhebe göre ergenlik çağına gelmiş olan kızlar, velilerinin izni olmadan evlenemezler.[4]

Evlilik hususunda velâyet, hayat boyu bir şahısla beraber yaşayacak olan kız veya erkeğin evliliğinin sağlam temellere oturtulmasını sağlamakta ve bu konuda tecrübesiz olan şahıslara velilerinin rehberlik yapmasını temin etmektedir. Biz burada velilerin velâyeti altında bulunanları evlendirme haklarının bulunup bulunmadığı ve ergenlik çağına gelmiş kızların kendi başlarına evlenme hakları olup olmadığı üzerinde hukukî açıdan durmaya çalıştık. Unutulmamalıdır ki bu hükümlerin yanında meselenin sosyolojik, psikolojik boyutları da bulunmaktadır. Evlenecek olan kimseler ve çocuklarını evlendirecek olan aileler, bu kararı aile huzuru ve saadeti açısından kendi başlarına değil, birbirleriyle istişare ederek, karşılıklı anlayış, saygı ve sevgi sınırlarını gözeterek almalıdırlar ki İmam Muhammed’in yukarıda bahsedilen fikri bu noktada öne çıkar.


[1] Mevkufâtî, Mültekâ Tercümesi, 2/144-145.

[2] Hukûk-u Aile Kararnâmesi, md. 4-7.

[3] Aliyyu’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 2/30.

[4] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâm ve Edilletuhu, 9/6699.

Mehir miktarı ne kadar olmalıdır?

Mehir miktarı olarak para veya para değeri taşıyan herhangi bir mal tayin edilebilir. Mehirin en az miktarı Hanefîlere göre on dirhem gümüştür ki bu da yaklaşık olarak kırk grama denk gelmektedir. İlk asırda on dirhem gümüş, iki koyun parasına denk geliyordu. Şâfiî mezhebinde ise mehir için alt bir sınır yoktur. Mehir için üst sınır hiçbir mezhepte belirlenmemiştir. Evlenecek olan erkek, kendi imkânına göre bir mehir belirlemeli, kız tarafı da damat adayını zorlayacak mehir istememelidir zira başka maddî yükümlülükleri olan evliliği, yüklü miktarda mehir istemek suretiyle zorlaştırmamak gerekir.

Mehir çeşitleri nelerdir?

Mehir, nikâh akdi sırasında tespit edilip edilmemesine göre ikiye ayrılmaktadır. Nikâh akdi esnasında belirlenen mehre, mehr-i müsemmâ, nikâh akdi esnasında belirlenmeyen mehre ise mehr-i misil denir. Mehr-i misil, evlenecek olan kızın, yaş, güzellik ve bekâret gibi hususlarda kendisine akran ve emsal olan kızların aldığı mehre denir.[1]

Mehir, ödenmesi açısından da ikiye ayrılmaktadır. Evlilik anında peşin olarak ödenen mehre, mehr-i muaccel (peşin mehir); ödenmesi nikâh akdinden sonraya bırakılan mehre de mehr-i müeccel (vadeli mehir) denir. Şayet müeccel mehirde bir vakit tayin edilmişse, tayin edilen vakit geldiğinde tespit edilen mehrin ödenmesi gerekir. Eğer mehir için vakit tayin edilmemişse erkek mehir borcunu istediği zaman ödeyebilir. Ancak boşanma anında veya taraflardan birinin vefat etmesi durumunda derhal ödenmesi gerekir.


[1] Mehmet Erdoğan, Fıkıh ve Hukûk Terimleri Sözlüğü, s. 356.

Mehir ne demektir?

Erkeğin hanımına evlenirken vermeyi taahhüt ettiği para veya başka bir mala “mehir” denir. Mehir, nikâh akdinin bir sonucu olduğu için nikâh esnasında mehir konuşulmamış olsa hatta verilmeyeceği söylense bile kadın, mehre hak kazanır. Nikâh esnasında mehrin belirlenmemiş olması, nikâh akdine zarar vermez.

Mehir İslâm’ın kadına tanıdığı bir haktır ve ödenmelidir. Mehir, kadına ödenir ve tamamen kadının kendi malı olur. Mehir üzerindeki bütün tasarruf haklarına kadın sahiptir. Kadının mehrini o istemedikçe babası ve kocası dâhil hiç kimse elinden alamaz. Mehir, ödeninceye kadar kocanın üzerinde bir borçtur. Bu borç ya alacaklısının alacağını bağışlaması veya borçlunun ödemesiyle düşer. Kadın, mehrini kocasına hibe etmesi durumunda kocanın mehir borcu düşmüş olur.

Mehrin, kadını evliliğe ısındırması ve ona malî bir güç kazandırması gibi rolleri vardır. Aynı zamanda mehir erkeğin boşaması durumunda kadın için malî bir dayanaktır.

Başlık parası caiz midir?

Dinimize göre evlenecek olan bir erkeğin, evleneceği kadına vermesi mecbur olan mal/para sadece mehirdir. Bunun dışında dinimiz evlenecek olan fertlere evlilik öncesi maddî bir zorunluluk yüklememiştir. Kadına verilen bu mehir, sadece kadının hakkıdır. Babası bile mehir üzerinde herhangi bir tasarruf yetkisine sahip değildir.

Mehir dışında bazı yörelerde evlenecek kızın ailesi tarafından başlık parası adı altında istenen para veya mal, dinimizde yoktur. Bazı yörelerde “ağırlık” veya “kalın” adı verilen bu uygulama, kolaylaştırılması gereken nikâhı ve evlilikleri iyice zorlaştırmaktadır. Zaten evliliğin kendisi ciddi bir yük getirmekte iken bir de bu yüke ilave olarak kız ailesinden gelen maddî talepler evliliği iyice zora sokmakta ve evlilik çağındaki genç erkek ve kızlar, daha geç evlenmek zorunda kalmaktadırlar. Oysa Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): خَيْرُ النِّكَاحِ أَيْسَرُهُ “Nikâhın en hayırlısı, en kolay olanıdır.”[1] buyurmuşlardır. Dolayısıyla ister başlık parası isterse başka âdet ve geleneklerde olan maddî taleplerle evlilik zorlaştırılmamalıdır. Bu yönüyle babanın kendi hesabına erkekten talep ettiği ve kızın maddî karşılığı demek olan “başlık parası”, helâl bir kazanç değildir. İslâmî ve insanî açıdan vicdanlara hoş gelmemektedir. Kızını yetiştirmiş olan bir baba bunun mükâfatını dünyada insanlardan değil ahirette Allah’tan beklemelidir.


[1] Buhârî, nikâh 31.

Balayına çıkmak caiz midir?

Yeni evlenen çiftlerin, nikâhtan sonra evliliklerin ilk günlerini beraber geçirmek üzere çıktıkları tatile “balayı” denmektedir. Balayı uygulaması örf ve âdet olarak bizim kültürümüz ve örfümüzde bulunmamaktadır. Fıkıh kitaplarında da böyle bir uygulama yoktur. Fıkıh kitaplarımızın cemaate katılmamayı gerekli kılan özürler başlığında bu konu incelenmiş ve yeni evlenmiş erkeğin cemaate gelmeme ruhsatı bulunduğu bildirilmiştir.[1] Bu hüküm, Şâfiî mezhebine göre sadece zifaf gecesiyle, Mâlikîlere göre ise altı günle sınırlıdır.[2]

Balayı uygulaması, batı kökenli bir uygulama olduğu için teşebbüh/benzeme niyetiyle yani sırf bu âdet batıdan gelmiş olduğu için aşağılık psikolojisiyle yapılıyorsa böyle bir balayı câiz olmaz. Teşebbüh veya ta’zim/yüceltme niyeti bulunmaksızın biraz da günün gelenek ve örfüne dayanarak tatil amaçlı çıkılıyorsa buna haram demek zordur. Bazı memleketlerde evlenen çiftlerin balayında umreye gittiklerini biliyoruz. Bu ve benzeri uygulamalarla, evlenmiş olan çiftler, ilk hafta veya evlendikten bir müddet sonra balaylarını maneviyat eksenli yerlerde geçirebilirler. Böylece içinde batı taklitçiliği gibi teşebbüh kokan fakat dinimizin de tamamen karşısında olmadığı böyle bir uygulamayı hayra kanalize etmiş olurlar.


[1] Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Salat” mad., 27/191.

[2] Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/289.

Gelinlik alınırken nelere dikkat edilmelidir?

Gelinlik konusu, kadınların dinimize göre giymeleri gereken elbisede aranan şartların dışında bir şart taşımaz. Yani dinimize göre kadın nasıl giyinmesi gerekiyorsa, gelinlik de öyle olmalıdır. Öyleyse, geniş olması, el ve yüz hariç bütün vücudu örtmesi, şeffaf olmaması, lükse girmemesi vs. gibi bütün şartlar gelinlik için de geçerlidir.

Burada önemli olan, dinini yaşamaya çalışan bayanların gelin olurken, geleneklerin ve çevrenin baskısına aldırış etmeden, kendi prensiplerini ortaya koyması ve bunda ısrar etmesidir. Etraftan: “Hayatının en anlamlı günlerinden birini yaşıyorsun, bir gün için giysen ne olur!” gibi baskılar geldiğinde onlara: “Hayatım boyunca koruduğum bir prensibi, bir gün için mi yıkacağım.” şeklinde latif bir cevap verilebilir.

Kadınların düğünde oynaması caiz midir?

Kadınlar düğünlerde kendi aralarında eğlenip hoşça vakit geçirebilirler. Bu eğlencenin elbette, insan vakar ve ciddiyetine ters olmaması, insanları hafifmeşrep hâle getirmemesi, dine aykırı söz ve hareket ihtiva etmemesi ve erkeklerden uzak bir yerde olması gerekir. Kadın-erkek karışık oynamak, eğlenmek, câiz değildir. Kadınlar, oynayan erkeklere bakabilirler ama onlarla karışık bir şekilde oynayamazlar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), oynayan Habeşîlere bakarken Âişe Validemiz de Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında onlara bakmıştır. (Buhârî, îydeyn 2, 3, 25)

Burada ihmal edilen bir yanlışa da işaret edelim: Düğün mekânlarında kadınlar, davetli erkeklerden başka çalgı çalan erkekleri, erkek garsonları, damadı ve damadın arkadaşlarını da hesaba katarak hareket etmeli ve kesinlikle bunların bulunduğu yerlerde oynamamalıdırlar.

Bir Müslüman erkekle deist bir kadın neden evlenemez?

Açıklama: Bir Müslüman erkekle deist bir kadın neden evlenemez? Birleştirici olduğu söylenen İslam’ın, seven insanları ayırması manasına gelmez mi? Kadın, dinleri araştırmış ama henüz içinde bir şey hissetmediği için dine girmiyor. Bu kadar gayreti göz önünde bulundurulmadan neden evliliğine mani olunuyor?

Her sistem, kendisini kabul edenler için bir mana ifade eder. Kendisini kabul etmeyenler için bağlayıcı değildir. İslam’a tabi olan, onun prensiplerini kabul eden biri, hayatının her safhasında onu canlı olarak yaşar ya da en azından kabul eder. Eğer insan İslam’ı kabul etmiyor, onun prensiplerini benimsemiyorsa, İslam onun için bir zorlamada bulunmaz. Bu dünya itibariyle onu hür bırakır.

Buradan hareketle, eğer bir kadın deistse, onun dinin bağlayıcılığına dair soru sorması zaten gereksizdir. Onu seven erkek Müslümansa, onun dinin prensiplerini göz önünde bulundurması gerekir. Neticede din bir sistemdir. Sisteme girince onu bütünüyle kabul etmek gerekir. Aksi takdirde insan, ruhundaki disiplini bozmuş olur ve sistemi de bozar. Çok basit bir işyerinde çalışan bir insanın bile uyması gereken prensipler bütünlüğü vardır. Bazı durumlarda bunlardan bir tanesine bile uymadığında işten atılabilir. İslam, insanı kolay kolay dışarı atmaz. Ancak kendi bütünlüğünün de korunmasını ister. Çünkü İslam, hem dünyayı hem de ötesini düzenleyen bir hayat sistemidir.

Müslüman olan erkek, dinin prensiplerini tanımıyor ve itiraz ediyorsa, böyle birinin de zaten “din neden böyle bir şeye izin vermiyor” demesinin bir manası yoktur. Onun temel meselesi, dinin böyle bir evlenmeye mani olmasından ziyade, dinin kendisini kabul edip etmemektir.

Her dinin kendi  içinde bütünlüğü vardır. İslam prensiplerinin bütünlüğü içinde, evlenen insanların aynı dinden veya en azından kadının ehl-i kitap (yahudi hıristiyan) olması gerekir.  Bu prensibin kendine ait mantığı ve hikmetleri vardır. Aile ve toplum açısından bakıldığında, evliliğin asgari olarak bu şekilde olmasında zaruret olduğu ortaya çıkar.

Sadece din birliğini şart koşmuyor dinimiz, aynı zamanda denklik şartını da koşuyor. Evlenecek erkekle kadının yaş, kültür, zenginlik ve soy denkliğini de göz önünde bulunduruyor. İki taraf, bu denklik mevzularında anlaşabiliyorsa ne alâ, anlaşamıyorlarsa evlenmelerini dinimiz mahzurlu görüyor.

İnsan eğer dini, kendi üstünde ve hayatını tanzim eden bir otorite olarak kabul ediyorsa, dini kendi istediklerine uymuyor diye eleştirmez, kendini dine göre ayarlamaya çalışır. Dini bir otorite olarak kabul etmiyorsa, zaten baştan mesele kapanmış demektir.

Dini kabul etmek için onu hissetmek şart değildir ve hatta bazen bunu beklemek için hayat yetmeyebilir. Bazı hisler, işin içine girdikçe ve uyguladıkça oluşur ve oturur. Deist biri bu kadar araştırmış da hissetmemişse, onun yapması gereken tek şey kalmıştır: Hissetmediği şeyin tecrübesini içeride yaşamak.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz