Çocuğun İzleyeceği Televizyon Programları Seçilmeli midir?

Evinde televizyon bulunduran mümin, çocuklarına seyrettireceği programları hassasiyetle intihap etmelidir. Televizyonun cürmü ve günahı olduğunu söylemiyoruz. Bu sözlerimiz televizyon aleyhtarlığı şeklinde de “algılanma”malıdır. Ne var ki, televizyon kanalları ve programları arasında seçim yapmak da terbiye açısından bir zarurettir. Kaldı ki günümüzde Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri de konuya bu şekilde yaklaşmış ve bilhassa çocuklarla alakalı değişik önlemler almışlardır. Evet onlar da bir kısım programlarının, hatta yayıp politikalarının ve bazı filmlerin gençlerin ahlâkını ifsat ediyor diye müeyyideler getirmişlerdir. Gerçekten de bazı yayınlar, gençliğin ahlâkî ve itikâdî düşüncesini sarsmakta ve onların ruh dünyasını karartmakta, fıks ü fücûru da terviç etmektedir. Binaenaleyh, bir televizyon, ahlâkınıza karşı savaş ilan ettiği halde evinize girmiş ve odanızın baş köşesine oturmuşsa başta çocuklar olmak üzere o hânedekilerin ahlâklarının tefessüh etmesi, içten içe çürümesi kaçınılmaz olmuş demektir.

Bu sözlerimiz, katiyen ilmin, gelişmişliğin, tekniğin, fennin karşısında olduğumuz manasına hamledilmemelidir. Biz, tekniğin, insanlığın saadetine ve huzuruna matuf kullanılması ve geliştirilmesinden yanayız. Allah’ın (cc) bu nimetlerinden fikir, kültür, sanayi, sıhhat, tıp.. gibi hususlar adına mutlaka istifade etmeliyiz. Böyle bir yaklaşım gericilik değildir; gericilik, bazı televizyonların onca şenâet, denâet, ve gayr-i ahlâkiliğine karşı herşeyi sineye çekip nesillerin tefesüh etmesine sesiz kalmaktayız.

M. Fethullah Gülen

Çocukları Kur’ânî Terbiye İle Yetiştirmenin Öneminden Bahseder misiniz?

Hemen her ortama çarçabuk intibak eden çocuğun kalbi, kafası, kulağı, gözü ve sair duygularının günaha alışmasına meydan vermeme ve onun tertemiz bir muhitte neş’et edip gelişmesini sağlama yuvada görüp duyduğu; duyup doyduğu, dolduğu dinî atmosferi dışta da verebilme ve dış çevrenin aile muhitine mutabık olmasını temin etme de yine ebeveynin, muallimin, mürebbinin vazifesidir.

Neslimiz ya yanlış felsefi fikirlerle, bozuk ve aşarı (extreme) akımların, felsefelerin prensipleriyle ruhsuz, gaddar ve zalim; ya da Kur’ân âli prensipleri ve ilâhî düsturlarıyla aziz, ufuklu ve merhametli olma durumundadır.

Doğrusu, insanlar ne zaman Kur’ân’dan uzak ve kendi tabiatlarıyla başbaşa kalmışlarsa, zayıflarsa, zayıflara, acizlere, güçsüzlere karşı hep gaddar, zalim, merhametsiz davranmış ve onların sırtından geçinmiş, onları sömürmüş, onları hor görmüş, hakir görmüş ve horlamış; güçsüz ve zayıf düştüğü zaman da zillet göstermiş, el-etek öpmüş ve en küçük bir çıkar için iki büklüm olmuş, yerlere kapanmıştır. Bediüzzaman’ın da buyurduğu gibi, dünyevîlik felsefesine bağlı biri, ” aslında bir firavundur; fakat menfaatı için en önemsiz şeylere ibadet eden zelil bir firavundur… hasis bir çıkar için şeytan gibi şahısların ayağını öpen denî bir muannittir…”Kur’ân terbiyesiyle yetişmiş bir ruha gelince o, “Bir kuldur, ama mahlukatın en büyüğüne karşı dahi ibadete tenezzül etmeyen aziz bir kuldur…” (1)

Aslında bütün güç ve kuvvetin baskı unsuru olarak kullanıldığı, Hakk’ın ayaklar altında çiğnendiği bir devirde, duygu ve düşünce istikametinin ve insan olma onurunun muhafaza edilmesi çok önemlidir. Binaenaleyh neslin terbiye-i Kur’âniye ile terbiye edilmesi ve ahlâk-ı Kur’âniye ile ahlâklandırılması; ahlâklandırılıp daima Hakk’a taraftar hale getirilmesi, en aşılmaz güçler, kuvvetler karşısında dahi sarsılmayacak bir kıvama ulaştırılması milletçe varlık ve bekamızın en önemli esasları olduğu kanaatindeyim. Zira, hem duygu ve vicdan aleminde hem de realiteler dünyasında ideal toplum örneği sadece Kur’ân sayesinde gerçekleşmiştir. Denebilir ki, bin seneyi aşkın bir zaman dilimini ışıklandıran ve emin ellerle temsil edildiği sürece hep göz kamaştıran o mükemmel İslâm toplumu Kur’ân’ın aydınlık ikliminde neşet etti. Bu toplumun ortaya çıkışı, tarihin akışını değiştirişi insanlık alemlerinin en hayretengiz hadisesi olmuştur. Bu mükemmel toplum ve onu meydana getiren fertler, hiçbir düşünce, hiçbir felsefî cereyanla zihinlerini bulandırmamış, Kur’ân’ın dupduru kaynağından beslene beslene böyle bir kıvama gelmişlerdi. Peygamber Efendiniz’in (sav) ahlakı, huyu Kur’ân’dı; ona iktida edenler de Kur’ân’ı duyuyor onu yaşıyor ve onunla yeşeriyorlardı. Kur’ân’la irtibatlı göründükleri halde böyle bir mükemmeliyet sergileyemeyenler, onun ruhuna nüfuz edememiş sathi ruhlar ve sathi düşüncelerdir.

Kur’ân’ı anlamak ve onunla dirilmek onun özünde derinleşmeye bağlıdır. Sadece onun ibare ve lafızlarıyla oyalananlar -Allah bilir- sevap kazansalar da sevaba açık bir cemaat haline gelemezler. Kur’ân’la münasebetimiz açısından asıl mesele, kalb, şuur, irade, idrak ve hislerimizle ona yönelerek benliğimizin bütün buutlarıyla onu duymaktır. İşte böyle bir yöneliş ve duyuş sayesinde Allah’ın bize seslendiğini hisseder, suya ve ziyaya ulaşmış rüşeymler gibi birden bire yeşeririz. Ayetlerin her kelimesinde, her cümlesinde farklı derinliklere erer, ruhumuzun atlasını temaşa ettiğimiz aynı anda göklerin haritasını müşahede etme ufkuna ulaşırız.

Bana göre yeni bir nesil, ancak buna denk bir atmosferde oluşturabilir.. ve derken bir ” salih daire” süreci başlar; Kur’ân bütün esrarını sinelerimize boşaltır.. ve böyle bir zenginlikle ilimden imana, imandan marifete yükseldikçe, ona muhatap olma seviyemizin farklılaşmasıyla daha bir iç derinliğe ulaşırız; ulaşır ve Allah Teala’nın sözlerindeki enginliği daha bir farklı kavrarız. Evet, aksiyon öncelikli ve pratik eksenli Kurân talebeliği, onun bize açılması için biricik yoldur. Aksine, Kur’ân’a karşı irtibat ve saygımız şekilde kalıp öze inemediği sürece de ona yakınlık içinde uzaklıklar yaşarız. İnsanlar, Kur’ân’ın ruhundan, onu hayata hayat kılma zenginliğinden mahrum kaldıkları sürece, gerçekten mahrum ve talihsiz sayılırlar. Kur’ân’la münasebette işin esası, bilginin ötesinde bütün insânî sistematiğin harekete geçirilmesidir. Elde edilen bilgilerin birer muharrik güç haline getirilerek, Kur’ân’dan anlaşılan şeylerin şartlar, durum ve atmosfere göre realize edilmesi bir esastır. Bu yapıldığı taktirde, insan yaratılış gayesi çizgisinde yerini alacak ve zebil olup gitmekten kurtulacaktır.

M. Fethullah Gülen

[1] Bediüzzaman Said Nursi, 12. Söz, 2. Esas

Çocuktaki İstifhamları Daha Başlangıcında Giderme Önemli midir?

Namaz ve daha ötesindeki dînî konularda çocuğun bir kısım soruları, istifhamları olabilir. Bilhassa içe dönük çocuklar bu türden dînî istifhamlarını, büyük ihtimalle anne ve babalarına açmayabilirler. Değişik vesile ve vasıtalar bulunarak, bu konuda çocuğun deşarj olması, içini dökmesi ve açılmasının sağlanması çok ehemmiyetlidir. Çocuk büyürken içindeki istifham da büyürse, zamanla her şüphe, her tereddüt, izah edilmedik her dînî mesele, manası ve hikmeti anlaşılmadık inançla alakalı herhangi bir husus, onun kalbini sokan bir yılana, bir akrebe dönüşür.

Hatta bazen bu istifhamlar, onun iç dünyasında bir yara gibi o kadar hızlı büyür ki, bir gün o zavallıyı tamamen yere serer de farkına bile varamayız. Öyle ki artık o her gün zâviyede, tekkede sizinle beraber “la ilahe illallah”der, tesbihini, takdisini, tahmidini, tehlilini yapıyor görünebilir ama o aslında tereddütlerine yenik düşmüş ve vesveselerin ağında erimektedir. Çocuğu iyi bir statü ve gelecek elde etmesi için üniversitelerin herhangi bir fakültesine gönderdiğimizde, muhtemel problemlerine zamanında mualecede bulunmazsa, dînî istifhamlarından dolayı hiç de tasvip etmeyeceğimiz bir kısım duygu, düşünce ve tavırlarla karşımıza dikileceği kaçınılmaz olacaktır. Bu açıdan o, hiçbir zaman aklı, kalbi ve ruhu itibariyle boş bırakılmamalı ve sürekli yaşına-başına göre beslenmelidir. Eskiden çocuklar bizden mürebbilere-mürebbiyelere teslim ediliyordu. Onlar, çocukların ruh dünyaları içine girerek, ledünniyatlarının teşrihatı çerçevesinde dertlerine derman olmaya çalışıyorlardı. Aslında, bu terbiyeyi ebeveyn yapmalıdır. Şayet yapamıyorlarsa, mutlaka kültürlü mürebbiler ya da mürebbiyeler bulmalı ve evinin işlerini gördüğü gibi bu işi de onlara yaptırmalıdırlar; yaptırmalı ve katiyen çocuğun heder olup gitmesine meydan vermemelidirler. Sağlam bir akide, içe sindirilmiş bir kulluk telakkisi ve tabiatımızın bir yanı haline gelmiş mükemmel bir ahlak ancak bu ölçüdeki bir hassasiyetle gerçekleştirilebilir.

M. Fethullah Gülen

Çocukları Küçükten Camiye Alıştırmak Gerekir mi?

Devr-i Saadette küçük olmalarına rağmen çocuklar her zaman camiye gidebilirlerdi. Ne acıdır ki, günümüzde çocukları camiye götürmeyi cami âdâbına aykırı görüyoruz. Yine ne acıdır ki, her camide çocuklara zebani gibi görünen bazı haşin yaşlılar bulunabiliyor ve o yavrucukları camiden ürkütebiliyorlar. Maalesef bazen, dînî bilgileri, dünya görüşleri ve düşünceleri oldukça dar olan yaşlı insanlar, çocuklara yüzlerini ekşitmek, kaşlarını çatmakla caminin izzetini koruduklarını zannediyorlar. Halbuki onlar bu tavırlarıyla, çocukları camiden ürkütüyor ve Rasulü Ekrem’in (sav) sünnetine aykırı bir davranış sergiliyorlar. Hz. Peygamber (sav) camide safların tanzimi mevzuunda, erkeklerin, önde, onların arkasında varsa hünsâlar, daha sonra çocuklar ve beşeri bir mülahazaya binaen onların arkasında da kadınların bulunmasını (1) tavsiye etmektedir.

İşte böyle davranıldığı zaman çocuklar, camide halkın namaz kalış şevkini, zevkini görüp duyacak ve dini yaşamaya alakaları artacaktır. Bu itibarla, değil onları kovmak, onlara sert görünmek, ürkütmek; kabilse hediyeler verileli ve namaza ısındırılmalıdır. Çocuklara cami, caminin bahçesi sevdirilmeli ve her zaman onların duygularında mabedin kutsallığı canlı tutulmalıdır. Rasulü Ekrem (sav) camide, cemaatin içinde namaz kılarken, torunu Ümâme’yi omuzuna alır, eğilirken yere bırakır, kalkarken de yeniden omuzlarlardı. (2) bunu muktedâ-bih, rehber-i küll olan Rasulü Ekrem’in (sav) yapması örnek olması bakımından çok önemlidir.

Hz. Peygamber’in (sav) çocuğun camiden çıkarılması mevzuunda sert sayılan herhangi bir cümle ya da tavrı hiçbir zaman sözkonusu olmamıştır. Bu itibarla mabedhânemizin, mahallemizin derin bir köşesi, evimizin içi de bir namazgah haline getirilmelidir ki, çocuk gözlerini her açıp kapayışında, Allah’ı (cc) hatırlatan emârelerle yüzyüze gelsin ve hayatını bir ledünnîlik içinde duysun ve hür irade, hür vicdanıyla kendi yolunu belirleyip yürüsün. Sadece namaz açısından ele alacak olursak, çocuk namaz kılma devresine geldiği zaman, eğer babası elinden tutar, annesinin yanında seccadenin bir karında durdurur ve halinin derinliği ölçüsünde onu kalbinden ebedî mihrabına bağlayabilirse çok önemli bir şey başarmış olur. zira namaz, Allah’a (cc) yönelme adına çok önemli bir iştir.

M. Fethullah Gülen

[1] Bkz: Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/352-353 [2] Nesei, Sehv, 13; Muvatta, Salât, 85

Çocuk Terbiyesinde Hassasiyet Ne Derecede Olmalıdır?

Kuracağınız ya da kurduğunuz bir yuva, Allah’ı (cc) ve Rasulü’nü (sav) hoşnut edecek çerçevede ise istikbal vadedici sayılır. Diğer bir ifade ile yetiştireceğiniz nesiller, Rasulü Ekrem’e (sav) ümmet olma yolunda ise, onların önü açık siz de mutlu sayılırsınız; aksine yetişen nesiller sokaklara emanet ve dinin-diyanetin karşısında; hatta caminin, cemaatin, mabedin düşmanı ise, onlar tâlihsiz, siz de sorumlu sayısınız. Bu evvela çocuklara, onlar tâlihsiz, siz de sorumlu sayılırsınız. Bu evvela çocuklara, sonra da topluma karşı bir haksızlıktır. Hiç kimsenin böyle bir haksızlığı irtikap etmeye hakkı yoktur. İslâm’a düşman yetişecek, haram yiyip haram içecek, gayr-i meşrû davranışlarıyla genel kuralları çiğneyecek nesillerin hesabını bize sorarlar. Kendi mana köklerine bağlı mefkûre sahibi, derin, ufuklu, merhametli ve insana saygılı nesiller yetiştirmek bizim başta gelen vazifelerimizdendir. Bu önemli vazife, yuvanın şuurlu kuruluşuyla başlayıp, sonra da bir ömür boyu, akıl, mantık ve muhakemeye bağlı sürdürülmesi şeklinde hülasa edilebilir.

Bu itibarla aile, din ruhuna dayalı, akıl ve şuur eksenli bir müessese olarak ele alınmalı ve Allah’ın hoşnutluğu esas alınarak devam ettirilmelidir. Rasulü Ekrem (sav) ümmetinin çokluğuyla iftihar edeceği tembihinde bulunur. Bu açıdan, O’nu tanımayan bir nesil, ne kadar da çok olsa Allah (cc) nezdinde, Allah (cc) nazarında bir kıymeti olmadığı gibi, Rasulü Ekrem’e (sav) göre de herhangi bir kıymeti haiz değildir.

Onun için bizler bir taraftan meyelan-ı şerrin kökünü, Allah’a teveccüh, istiğfar ve nedâmetle kesecek; diğer taraftan da dua, ibadet ve hayırlı işlerle meyelen-ı hayra kuvvet verebilecek hamlelerle, soluk soluğa sürekli Allah’a teveccüh edecek, fiilî, kalbî ve kavlî lazım gelen her şeyi yaparak, aktif bekleyişimizi devam ettireceğiz.

Kur’ân-ı kerim’de: “De ki: Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu (başdöndürücü ve) hayretengiz olsa da (bu böyledir). Öyleyse ey akıl sahipleri! Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.”(Mâide/100) buyrulmaktadır.

Evet bazen, kötülerin ve kötülüğün çokluğu dikkatinizi çekip sizi hayrete sevk edebilir; ama bilmelisiniz ki, Allah nazarında habisle tayyib hiçbir zaman müsâvi olmamıştır. Öyleyse siz her zaman, neşrettikleri manevi rayihalarıyla, size cenneti tedai ettirebilecek bir neslin yetişmesine ehemmiyet vermeli ve “tayyib”i takip etmeli, “tayyib”e baba olmaya, muallim olmaya, mürebbi olmaya çalışmalısınız.

M. Fethullah Gülen

Çocuk Terbiyesinde Ölçülerimiz Ne Olmalıdır?

• Her insanın geleceği, çocukluk ve gençlik çağlarındaki intiba ve tesirlerle sımsıkı alâkalıdır. Çocuklar ve gençler, yüksek duygularla coşup şahlanacakları bir iklimde yetişiyorlarsa, zihnî ve fikrî durumları itibarıyla diri, ahlâk ve fazilet itibarıyla da örnek olmaya namzet sayılırlar.

• İnsan, duygularının pes şeylerden uzak olduğu ölçüde insandır. Kalbi kötü duyguların baskısı altında, ruhu nefsanîliğin cenderesine takılmış kimseler, sûretâ insan görünseler de düşünmek icap edecektir. Terbiyenin bedene ait olan kısmını hemen hemen herkes bilir ama; asıl işe yarayan fikrî ve hissî terbiyeyi anlayan çok azdır. Oysaki, birinci şık terbiye ile daha ziyade kas güçleriyle beden insanları, ikinci şıkla ise ruh ve mânâ insanları yetişir.

• Bir milletin ıslâhına fenaları imha etmekle değil, nesilleri millî kültür ve millî terbiye ile insanlığa yükselterek hizmet edilmelidir. Din, tarih şuuru ve gelenekler halitasından ibaret mukaddes bir tohumu yurdun dört bir bucağında çimlendirmedikten sonra, imha edilen her fenanın yerinde birkaç tane yenisi ot gibi bitecektir.

• Çocuklara okutulacak kitaplar, şiir olsun nesir olsun, düşünceye kuvvet, ruha metanet, ümit ve azme fer verecek mahiyette olmalıdır ki, iradeleri güçlü, fikirleri sağlam nesillere sahip olunabilsin…

• Kız çocukları ileride deruhte edecekleri çocuklarının terbiyesine göre, bir çiçek gibi nazik, ince ve şefkatli yetiştirilmeleri esas olmakla beraber, hak düşüncesine sahip çıkmaları bakımından da polat gibi olmalarına dikkat edilmelidir. Yoksa, nezaket ve incelik uğruna onları bir kısım miskinler, âcizler hâline getirmiş oluruz. Unutmayalım, dişi arsan da yine aslandır.

• Terbiye başlı başına bir güzelliktir ve kimde olursa olsun takdir edilir. Evet, cahil dahi olsa, terbiyeli olduğu takdirde sevilir. Millî kültür ve millî terbiyeden mahrum milletler, kaba, cahil ve serseri fertlere benzerler ki, bunların ne dostluğunda vefa, ne de düşmanlıklarında ciddiyet olmaz. Böylelerine güvenenler, hep inkisar-ı hayale uğrar; bunlara dayananlar, er-geç desteksiz kalırlar.

• Bir üstada çıraklık yapmamış ve sağlam bir kaynaktan terbiye almamış mürebbî ve mürebbiyeler (eğitimci), başkalarının yollarına fener tutan körler gibidirler. Çocukta görülen arsızlık, şımarıklık, bağrında geliştiği kaynağın bulanık olmasından meydana gelmektedir. Ailedeki duygu, düşünce ve hareket intizamsızlığı, katlanarak çocuğun ruhuna akseder. Tabiî, ondan da topluma…

• Mekteplerde en az diğer dersler kadar terbiye ve millî kültür üzerinde de durulmalıdır ki, vatanı cennetlere çevirecek sağlam ruh ve sağlam karakterli nesiller yetişebilsin. Tâlim (öğretim) başka, terbiye (eğitim) başkadır. İnsanların çoğu muallim olabilir ama, mürebbî olabilen çok azdır.

• En lüzumlu olduğu hâlde en az üzerinde durulan dersler, millî kültür ve millî terbiye dersleridir. Bir gün dönüp bu yolu işletmeye koyulursak, milletin terakkisi adına en isabetli kararı vermiş olacağız.

• Şair, doğuştan şairdir. İmruu’l-Kays, hiç mektep görmemiş. Einstein, mektepten kaçarmış. Zira düşüncesi başka. Newton, matematikten zayıf almış ama, teorisi matematik üzerine. Biz, elin-âlemin kazanı içerisinde kendi kepçemiz ile karıştırmaya çalışıyoruz.

• Ruhları aynalar gibi parlak, fotoğraf makineleri kadar süratli kayıt yapan çocukların ilk mektepleri, kendi hâneleri, ilk terbiyecileri de anneleridir. Annelerin sağda solda harcanmadan iyi birer terbiyeci olarak yetiştirilmeleri, bir milletin varlığı ve bekâsı için en mühim bir esastır.

• Bizde, “Çocuk aziz ise, terbiyesi daha azizdir.”diye bir söz vardır; ne kadar doğru!

• Çocuk terbiyesinde ana-baba, perhizli insan gibi olmalı ve terbiyede ölçüye çok riayet etmelidirler.

• 0-5 yaş arası şuuraltının en açık olduğu dönemse, bu dönemde çocuklara iyi örnekler adına ne yapılsa değer.

M. Fethullah Gülen

Tâlim ve Terbiyeden Ne Anlamalıyız? Nesiller, Nasıl ve Ne Suretle Terbiye Edilmelidir?

Hedef ve gâyesi belirlenememiş bir talim ve terbiye sistemi, nesilleri şaşkına çevireceği gibi, nelerin nasıl öğretileceği ve terbiyede takip edilecek usûl ve metodun neler olacağı bilinmeden, gençlerin kafa ve ruhlarına yerleştirilen şeyler de onları sadece birer bilgi hamalı yapacaktır.

Milletlerin içtimaî yapılarıyla, terbiye usûl ve esasları arasında açık bir alâka, yakın bir bağ mevcuttur. Millet fertlerine nasıl bir terbiye verilirse, toplum da yavaş yavaş giderek o şekli almaya başlar. Zira, bugün yetiştirilen nesiller, yarının yetiştiricileri olarak vazife başına geçecek ve üstatlarından aldıkları aynı şeyleri, çıraklarının gönüllerine boşaltacaklardır. Milletlerin, cismanî varlıklarını devam ettirmelerinde, evlenme ve üreme ne ise onların ahlâkî ve içtimaî hayatları için terbiye de aynı şeydir. Evlenme mevzuunu sağlam esaslara bağlayamamış milletler, kendilerini inkirazdan kurtaramayacakları gibi, cemiyetin rûhî ve ahlâkî durumuna gereğince ehemmiyet veremeyen milletler de kat’iyyen uzun süre varlıklarını sürdüremeyeceklerdir.

Bir milleti meydana getiren fertlerden her biri, az çok diğerine tesir eder veya ondan bir şeyler alarak onun tesirinde kalır. Bunun gibi an’ane ve gelenekler, uzak-yakın çevrenin tesiri de yetişmede önemli birer yer işgâl ederler. Bir âile reisi kendi âile fertleri arasında, milleti idare edenler de cemiyetin çeşitli kesimleri ve fertleri arasında kuvvetli tesir ve nüfûza sahiptirler. Buna göre, bir milletin kabiliyeti ölçüsünde yükselmenin en son noktasına ulaşması ve fonksiyonunu tamı tamına edâ etmesi, o milleti meydana getiren fertlerin düşünce, tasavvur, kültürüyle ve zimamdârlarının da plân, basîret ve hasbîlikleriyle yakından alâkalıdır. İdare edenlerin eğilip fertleri görüp gözetmeleri, fertlerin de birer içtimaî varlık hâline gelme yolundaki gayretleri, bir taraftan “herkes çoban ve herkes güttüğünden mes’ûldür”prensibinin, diğer taraftan da “yaşama yerine yaşatma zevkine”göre akort olmanın ifâdesidir.

Nesillerin yetiştirilmesiyle meşgûl olanlar, bu vazifeyi hangi nam altında yerine getirirse getirsinler, üzerlerine aldıkları mesûliyetin büyüklük ve ehemmiyetini bir an bile hatırdan çıkarmamalıdırlar.

Bizler, çocuklarımızın geleceğini teminat altına alma uğrunda, her yolu dener, her ihtimâli değerlendirir, onların hiçbir şeye muhtaç olmamaları için her sıkıntıyı göğüsler, her zorluğa katlanır, onlara “cennet-âsâ”bir dünya hazırlamaya çalışırız. Acaba onları, gerçek sermaye olan ahlâk ve fazilete yükseltemediğimiz; idrak ve kültürle istikrara ulaştıramadığımız zaman, bütün himmet ve gayretlerimiz boşa gitmeyecek midir?..

Evet, bir milletin en büyük sermayesi, talim ve terbiyenin bağrında gelişen kültür, irâde sağlamlığı, ahlâk ve fazilet sermayesidir. Bu sermayeyi elde eden milletler, cihanları fethedebilecek bir silahı yakalamış ve dünya hazinelerini açabilecek sırlı bir anahtara mâlik olmuş sayılırlar. Aksine, bu terbiye ve bu anlayışa yükselememiş yığınlar, ilerde verecekleri hayat mücadelesinin daha ilk raundunda nakavt olup eleneceklerdir.

Eğer nesillerin dimağları yaşadıkları devrin fenleriyle, gönülleri de ötelerden gelen esintilerle donatılarak, rûhlarında birer fener hâline getireceğimiz tarih menşuruyla, onları geleceğe baktırabilirsek, inanın; bu uğurda sarfettiğimiz şeylerin en küçük parçası dahi heder olmayacaktır! Heder olmak şöyle dursun, kat kat fazlasını dahi alacağımız söylenebilir. Hatta diyebilirim ki; nesillerin yetiştirilmesi uğrunda harcanan her kuruş, o sağlam gönüllerde, o terbiye görmüş rûhlarda âdeta bir gelir kaynağı hâline gelecek ve milletçe, bitip tükenme bilmeyen bir hazine elde etmiş olacağız.

İyi bir terbiye görmüş ve yetiştirilmiş nesiller, hayat mücadelesinde, karşılarına çıkan her engeli göğüsleyebilecek, maddî-manevî her çeşit zorluğu yenebilecek ve hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyeceklerdir. Böyle bir idrakten mahrum tâlihsizler ise babalarından intikâl eden maddî serveti, har vurup harman savurdukları gibi, mânen de hep boşlukta, sallantıda ve karamsar bir hayat geçirecek, sonra da sefâletin kuduz dişleri arasında kahrolup gideceklerdir.

Bugün yolların ayrımında; kendi evlâtlarını ya insanlığa yükseltme veya insan azmanı olmaya terk etme mevkiinde bulunan zimamdarlar, nasıl Kaf dağından ağır bir sorumluluk yüklendiklerini düşünerek, yıllar yılı ihmâllerin meydana getirdiği ciddî çürümelere karşı; daha sağlam, daha tutarlı tedâvi yolları bulma mecburiyetindedirler. Yoksa bugüne kadar, çeşitli erozyonlarla, ellibin defa varlığının en kıymetli cevherlerini meçhûl denizlere kaptırmış bahtsız nesiller, bütün bütün “kuvve-i inbâtiye”lerini kaybederek, tamamen verimsizleşecek ve bir daha da kendi özleriyle varlığa eremeyecek, geçmişteki ihtişamlarına ulaşamayacaklardır.

M. Fethullah Gülen

Çocuğumuza Samimi Dînî Havayı Teneffüs Ettirme ve Riyadan Uzak Tutma Adına Neler Yapabiliriz?

Çocuklarınızı dinî merasimlere, camiye, cemaate götürmenin yanı başında, güzel ilahîlerin okuduğu, Mevlid-i Nebevî’nin tilavet edildiği yerlere de götürmelisiniz. Böylece onu, dînî hayata ait usulünden füruuna kadar hemen her konuya açmış olursunuz. O, biraz da fıtratın gereği olarak bu türlü şeylerle meşbû bulunmalı, tatmin olmalı ki, başka arayışlara girmesin. Evet onun dinleyeceği musiki dahi ona, dinini mukaddeslerini telkin etmeli, onun ulvî hislerini inbisat ettirmeli ve onda Allah (cc) duygusunun gelişmesine ortam hazırlamalıdır.

Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, bu tür merasimlerde mevlithan ve kârîlerin, okudukları şeyler gırtlaklarından aşağıya inmiyorsa, samimiyetsizlik çocuktaki dînî duygu ciddiyetini sarsıyorsa, kanaatimizce cami ciddiyetinin dışında, bu türlü mürâîlerin meclislerinden de çocuğun uzak tutulmasında yarar var. İlahi ve Mevlid, gönlün yıkanması, arınması, vicdanın dupduru hale gelmesi için arındıran bir kuradır. Ama gözünden bir damla yaş gelmeyen birinin: “Seni andıkça gözyaşlarım ceyhûn olur”demesi, Allah’a (cc) karşı söylenen bir yalandır. Böyle bir yalanı o çocuğun duyması onun duygularına karşı işlenmiş ciddi bir saygısızlıktır.

Çocukluğumda, “Allahım, seni andıkça ürperiyorum”manasında Arapça bir cümle yazarken işte o zaman ürperdim ve kalemi elimden bıraktım. Hatıra olarak hâlâ onu defterimde saklarım. Ürpermediğim halde ben nasıl “Allahım ürperdim”derim, diye hicap ettim, utandım. Evet söylediği sözler, gırtlağından aşağıya inmeyen ve gözünden yaş gelmeyen; ama ellerini açıp “gözyaşlarımızla huzuruna geldik”diyen bir mürâînin o çocuk tarafından görülmesi dahi, çocukta değişik istifhamlara yol açabilir.

Dikkat edersiniz, mevlid ve ilahiyi bir taraftan dînî merasim olarak ele alıp, çocuğu, rûhî hayatıyla neşv ü nemâ bulması hususunda mühim bir unsur kabul ederken, diğer taraftan da onu yalana, riyâya, gösterişe alıştırabilecek münasebetsizliklerden uzak tutulmasını da aklın, mantığın, firâset-i dîniyenin muktezası sayıyoruz. Zira çocuk, küfürden uzak tutulduğu kadar riyâya karşı da antipati duymalı, dini samimiyette aramalı ve ona inanmadığı halde bağırıp çağıranı değil de, gönlünün heyecanlarını terennüm edeni, gönlünün nağmelerini besteleyip size sunan insanları dinletmelisiniz.

Bu bizim dînî anlayışımızın gereğidir ki, sahabinin hayatında da aynı hususları görürüz. Zaten bu tavır, Rasulü Ekrem’in (sav) tarz-ı telakkisidir; sahabinin de başka türlü olması düşünülemez. Bu prensibi kabul ettiğimiz zaman dinin de esas kabul ettiği bir hususu kabul etmiş olur; aksine, kendi yanlış anlayışımız içinde kaldığımız zaman da evlat ve ahfadımızın dalaletine zemin hazırlamış sayılarız. Hatta bu mevzuda –aşırı bulmayınız- çocuklarınızı riyâkarların meclislerine götürmekten ve mürâî bir ilahiciyi dinletmektense, dinin ciddi bir iş olduğunu, azamet ve vakarının bulunduğunu anlatabilme açısından, bu ciddi ve vakûr dini havayı ifade edebilen herhangi bir düşünürle tanıştırılmasını tavsiye ederim. Dikkat edilirse, meseleyi keyfiyet bozukluğu içinde ele alanların tenkidi yapılmaktadır; ilahi dinleyip dinlememe değil.. evet neslimizi korumayı düşünüyorsak, mürâîlerin meclislerinden de uzak tutmak mecburiyetindeyiz.

M. Fethullah Gülen

Çocuğun Yetiştirilmesi ve Eğitiminde Nelere Dikkat Edilmelidir?

1) Çocuğun görme ve duyma atmosferine akseden şeylerin müspet, temiz ve öğretici olmasıdır.

2) Yetiştirme adına çocuklara karşı verilecek her hizmetin şefkat ve samimiyetle edâ edilmesidir.

Çocuk, daha ilk dünyaya gelişiyle etrafında olup biten şeyleri tecessüse koyulur. Ancak, onun eşyâ ve hâdiselerle bilerek münasebete geçmesi, temyiz dönemiyle başlar. Bu devrede o, hem etrafındaki değişik renk ve keyfiyetleri, hem de kendi benlik ve şahsiyetini sezerek, çevresinde olup bitenlerle, iç-intibaları arasında, mekik gibi gelir gider ve bir şeyler anlamaya çalışır.

Çocuğun zevkleri, acıları, hüsn-ü kabulleri ve reaksiyonları bütünüyle bu devrede belirmeye başlar. Çevresinde cereyan eden şeylerin hoş ve güzel olanları, herkes gibi onu da sevindirir; üzücü, zevksiz ve çirkin olanları ise, müteessir eder. Bu itibarla da, etrafıyla daimî münasebette olan ruhunun, daimî teessür ve daimî hazları olur. O, minicik görme ve işitme uzuvlarıyla her an hâdiselerin içine girer ve ruhuna yeni yeni bilgiler kazandırır. Bu yolla, her gördüğü, ve işitip bellediği şey, ilerde benliğini kurmağa yarayan malzeme olarak, şuur-altına taşınır durur. Evet, durmadan iç-aleminde petekleşen bu şeyler, ilerde onun benlik ve şahsiyetini oluşturacakları gibi, bütün bir hayat boyu onun hareketlerini baskı altında bulundurarak ona, menfi, müspet istikamet ve yön de verecektir. Denebilir ki; insanın müstakbel hayatında, davranışlarına en çok tesir eden şeylerden biri şüphesiz şuur-altı birikimleridir.

Nice birikimler vardır ki; altın oluklarla yavrunun içine akıtılmış kevserler gibidir. Bu birikimler; onun iç-âlemini, ünsiyetin, vefânın, sevginin barındığı bir cennete çevirir. Ve nice birikimler vardır ki, siyahtır, zifttir, bulaşıktır, çocuğun gönlünü vahşetin, kinin, nefretin kol gezdiği bir gayyâ (1) hâline getirir.

Onun içindir ki, bu dönemde yuvanın, çocuk karşısındaki tavrı çok mühimdir. Yuva, ona neyi gösterir; neyi işittirir ve neyi anlatırsa, yavru onunla kendi benlik ve şahsiyet peteğini örmeye çalışır. Evet, çocuk, içinde doğup büyüdüğü yuvanın çocuğu olarak gelişir ve şekillenir. Biz farkına varalım, varmayalım, o, telkinlerimizden daha çok, yuvada gördüğü ve duyduğu şeylerin tesirinde kalarak, benlik ve şahsiyete erer. Vâkıa, telkinin de yavruya kazandıracağı pek çok şey vardır ama; bunlar hiç bir zaman onun göz ve kulak yoluyla yuvadan aldığı, sessiz öğütleri kadar tesirli değildir. Belki telkinin gerçek tesiri de, yuvada verilen şeylerin üzerine bina edildiği nispettedir. yuvadan destek görmeyen bir telkin zayıf ve tesirsiz; yuvada verilenlere ters bir telkin ise, çocuğun ileride bunalımlara sürüklenmesine vesile olacaktır.

Evet, bir taraftan aile hayatındaki düzensizlik ve huzursuzluklar, beri taraftan dürüstlük, ahlâk ve fazilet telkinleri, zavallı çocuğu lâubalî ve huysuz kılacaktır.

Bu bakımdan anne, baba ve evdeki diğer büyükler, kendilerini her an gözeten ve gördüğü duyduğu şeyleri, kendi ölçüleri içinde değerlendiren çocuğun mevcudiyetini bir lâhza hatırdan çıkarmamalıdırlar. Hatırdan çıkarmamalıdırlar, çünkü çocuk yuvada bir talebe ve bu talebenin en çok tesirinde kalacağı dersler de çevresinde görüp duyduğu şeylerdir.

O halde, yavrunun nasıl olması arzu ediliyorsa, behemehal öyle olunmalıdır. Yani, aile muhitindeki hayat akışı, çocuğun tasavvur edilen geleceğiyle sımsıkı alâkalı olmalıdır. Ve onun atmosferi için cereyan eden her şey, ona yapılacak telkinlerin hazırlığı ve yapılmış telkinlerin de temrinatından (2) ibaret bulunmalıdır.

Mesela, Yüce Yaratıcıya imân ve saygı; O’nu bize anlatan hakikat-erlerine hürmet ve minnet; anneye, babaya iyilik; insanlara sevgi ve alâka; vatan ve millete bağlılık, yuvanın, fâsılasız üzerinde durması gereken şeylerdendir. Bunlar, çocuğun duygu ve düşünce atmosferini çepeçevre sarmalı; çocuk her lâhza bunları teneffüs etmeli ve aile fertleri durmadan bunları solumalıdır.

Evet, hiçbir ders, yuvadan alınan bu samimi öğütler kadar tesirli olamaz. Elverir ki, bu derste, hal ve dil yanyana gelsin ve anlatılmak istenen şey gönülden ve devamlı olsun. Evet, hangi ders, kainattaki baş döndürücü nizâm ve âhengi anlattıktan sonra, hayret içinde iki büklüm olmak kadar ona tesir edebilir? Ve hangi ders, Yüce Yaratıcının, çilekeş elçilerini anlattıktan sonra iki damla gözyaşı dökme kadar onun üzerinde silinmeyen iz bırakabilir?

Bırakın çok konuşmayı; felsefe yapmayı ve esrarlı beyanı. Ne olmayı düşünüyorsanız; geliniz öyle olunuz! Ve çocuklarınıza da öyle görününüz. Rica ederim; bana uzun uzun psikolojinin kanunlarından, pedagojiye ait prensiplerden bahis açmayınız! Bana şu mevzuda müspet bir şey söyleyebilir misiniz? Bir sorumluluk karşısında hiç renginizin sarardığı ve kaddinizin büküldüğü oldu mu? Bir vazifede gösterdiğiniz kusurdan ötürü yemeden içmeden hiç iştihanızın kaçtığı oldu mu? Hayat ve saâdetinizi ona borçlu bulunduğunuz, biricik sevgiliye vuslatı düşünüp de, bir kere olsun inlediniz mi? Kursağınıza giren gayr-i meşrû bir lokmadan dolayı, kaktüs yutmuş gibi ıstırap çekip kıvrandınız mı? Bağrı kanayan bir insan gördüğünüzde âh edip sızladınız mı; sızlayıp da “Al! Bu para, bu elbise, bu yiyecek senin olsun”diyebildiniz mi? Makamda, mansıpta, dünya menfaatlerinde, hattâ manevî zevk ve füyûzât hislerinde başkalarını nefsinize tercih edebildiniz mi? Mukaddes değerleriniz için, ruhlarınızı her an fedâya hazır bulunduğunuzu, bir kaç defa çevrenizin ruhuna duyurabildiniz mi? Bunlardan başka, yuvanın semâsını, fenalıklardan, inkâr ve ilhaddan temiz tutabildiniz mi?…

Evet, çocuğa karşı bu en çetin imtihanı başarıyla verebildiniz mi? Verebildi iseniz, artık uzun boylu yorulmanıza ihtiyaç kalmamış demektir. Yoksa, nazarî bilgilerle onun ruhunu değiştirebileceğinize inanmak oldukça zordur. Evet, bir kere daha hatırlanmalıdır ki; çocukta; inanç, ihlâs, safvet, derinlik ve hayâli, iffetli olma bekleniyorsa aile fertlerinin bu yüce mefhumlara karşı saygılı olmaları şarttır. Ve eğer onun, mukaddes mefhumlar uğrunda hayatını hakir görmesi ve fedakarlıkta bulunması arzu ediliyorsa, ona, bu hususta verilecek misâller, tarihî üstûrelerden alınmamalıdır. Çocuk bu misâllerini, sabah, akşam baş-ucunda soluklarını duyduğu kimselerden alabilmelidir. Aksine, kendisine anlatılan kahramanlıklara mukabil, etrafını saran nâsihler ruh ve karakter itibariyle hımbıl kimselerse bunlar çocuğun bakışını bulandıracaktır. Böyle zıtlıklar içinde yetişen çocuk ise bir talihsiz ve buhranlara terkedilmiş bir zavallıdır.

M. Fethullah Gülen

[1] Gayyâ: İçine düşenin kolay kolay kurtulamayacağı korkunç yer [2] Temrinat: Temrinin çoğulu. Temrin: Alıştırma, tekrarlatarak çalıştırmak

Annenin Yüksek Fazileti Hakkında Neler Söylenebilir?

Anne esasen bir milleti yetiştiren ailenin en önemli unsurudur. O, İslâm nazarında o kadar mukaddestir ki, Allah Rasulü (sav): “Cennet, annelerin ayakları altındadır”(1) buyurur.

Öyledir, zira anne bir milleti yoğuran mukaddes bir el ve toplumun ilk hücresini teşkil eden yuvanın da kurucusudur; içinde cıvıl cıvıl ocukların etrafa saadet ve neş’e aksettirdikleri bir yuvanın kurucusu…

Bu yönüyle İslam, anneye öyle yüce bir pâye verir ki, bunun ötesinde ona yeni pâyeler vermeye kalkışmak, o mukaddes varlığı hoyratlaştırmak onun başında zeberced kakmalı tacı alıp yerine cam parçalarıyla süslenmeye çalışılmış bir külah geçirmek gibi olur. kadını ve erkeği yatan Allah (cc), onların kâmet-i kıymetlerine göre onları teçhiz buyurmuş ve istidatları açısından da verdiğini vermiştir. Kadın maddeten zayıf ve nahiftir. Kadın hadiselerden daha çabuk etkilenir. İşte bu tabiattaki birini, yaratılışına mülayim gelen işlerden uzaklaştırarak onun incelik, zerafet ve saygınlığıyla telif edilemeyen işlerde istihdam etme açıktan açığa ona bir zulümdür.

Aslında kadın dediğimiz bu nazik varlık öyle şeylerle teçhiz edilmiştir ki, o yönüyle fersah fersah erkeğin önündedir. O bir şefkat kahramanıdır; evlatları uğrunda öyle titrer ki bu konuda erkekle yarışsalar, erkek sınıfta kalır. Bu sadece insanlık alemine mahsus da değildir; tavuğun bütün sermayesi kendi hayatı olduğu halde, yavrusunu köpeğin ağzından kurtarmak için çok defa kendini feda eder. İşte bütün canlılarda yavrularına karşı, Allah tarafından verilen bu engin şefkat duygusu, anneler için öyle mualla bir sermayedir ki, bunu onun elinden alıp da ona hangi pâyeyi verirseniz veriniz, Allah’ın verdiğinin yanında çok sönük kalacaktır.

Herşeye mahrûtî bakıp geçtiğimiz bu bölümde, yuvanın nasıl kurulması gerektiği konusunda bir fikir vermeye çalıştık. Akîde, İslâm’ın pratik yönü, eşlerin dini-diyaneti, mesai taksimi, yardımlaşma ve çocukların iyi yetiştirilmesi konuları üzerinde durduk; ve Rasulü Ekrem’in iftihar edeceği bir ümmet olma gibi hassas konulara vurgulama yapıp geçtik. Önümüzdeki bölümde aile çerçevesi üzerde durmak istiyoruz.

M. Fethullah Gülen

[1] Aclûni, Keşfü’l-hafâ, 1/335

Çocuk Terbiyesinde Tedricilik Önemli midir?

Çocuk; bilmesi lazım gelen şeyleri bilmeli, bilmemesi gereken hususları da öğrenmemelidir. Kalbî, rûhî hayatı itibariyle bilmesi gereken dînî, millî şeyleri bilmeli ve yaşına-başına göre faydalı bilgilerle meşbû bulunmalıdır. Bu konuyu ileriki bölümlerde daha etraflıca ele almayı düşünüyoruz.

Çocuk daha iki-üç yaşındayken hadisin ifadesiyle ilk söyleyeceği söz Allah (cc) sözcüğü olmalıdır. (1) ağzından çıkan ilk sözün tabîi olanı “anne-baba”irâdîsi de “Allah (cc)”olmalıdır. Çünkü Allah (cc) evveldir, Allah (cc) ezelîdir, Allah (cc) ebedidir. Sonra bu esaslı atkı üzerine diğer şeyler bina edilecek, yaşına idrak ufkuna göre vatan, toprak, bayrak, hürriyet, istiklal bunun etrafında örgülenecektir. Şayet, çocuk ilk mektepte okuyorsa ona göre malumat verilecek.. orta mektepte okuyorsa yaşına göre tatmin usulü takib edilecek.. lisede okuyor, felsefe ve sosyal bilimler, içtimâî bilimlerle iştigal ediyorsa, o seviyenin malzeme ve materyaliyle takviye edilecek…

Tıpkı dünyaya gelen çocuğun beslenmesinde, çocuk doktorlarına müracaat edip “şu haftanın, şu ayın gıdası nedir?”diye konuyu bir rejime bağladığımız gibi bu mevzuda da ehil kimselere müracaat ederek, “Beş yaşında çocuğum var ne yapayım?”; “on beş yaşında çocuğum var ne yapayım?”.. hal arziyle uzmanların düşüncesi alınmalı ve her mevzu onların mütalaalarına bağlanmalıdır.

Evet her anne-baba ehline, mütehassısına giderek, reçete alıp çocuğunu o reçete ve kurallarla yetiştirmeye çalışmalıdır. Çocuğunuz lise seviyesine gelmişse, delilsiz, mesnetsiz “Allah (cc) vardır”demeniz, bazen Allah’ı (cc) inkar etmesinden başka bir şeye yaramayabilir. Belki o noktada biraz da felsefe ile memzuç ilimle dînî bilgiler müşterek verilmelidir ki, tesir icra etsin. Bir de, çocuğunuz daha ilk mektepte iken felsefe dersi vermeye kalkarsanız, onun kafasını bütün bütün bulandırmış olursunuz. Öyleyse bir hekim gibi çocuğun seviyesini, devrini, kültür muhitini bilerek ona göre bir şeyler verme mecburiyetindesiniz.

M. Fethullah Gülen

[1] Abdürrezzak, Musannef, 4/334

Çocuk Terbiyesinde Birkaç Tavsiyede Bulunabilir misiniz?

Her çocuğun bir “şuuraltı beslenme dönemi”vardır. Bu dönem, bazı eğitimcilere göre 0-5, bazılarına göre de 0-7 yaşları arasıdır. Bu çağda, çocuğun şuuraltı çok iyi değerlendirilmelidir. Onlara verilecek talim ve terbiye; hayatın tabiî seyri içinde, belli bir plân dahilinde yine hayatın içinden örneklerle süslenerek ve zorlamaya gidilmeden sevdirerek verilmelidir. Hemen her çocuk, temyiz çağı da diyebileceğimiz bu dönemde çok mütecessistir. Öyle ki devamlı sorular sorarak her şeyi öğrenmek ister. Bu sebeple ileride ona nasıl bir şahsiyet kazandırılmak isteniliyorsa, onunla öyle konuşulup görüşülmeli, hâl ve hareketler de yine ona göre ayarlanmalıdır.

Çocuğun eğitim ve terbiyesi, doğrudan doğruya pratik hayata “indirgenebildiği”takdirde şuuraltı besleniyor demektir. Batı hayat tarzı, bizim anladığımız mânâda ve bizde olduğu kadar insana gerektiği ölçüde değer kazandıracak kadar mevhibelerle, vâridatla mücehhez olmadığından; batılı eğitimciler, çocuk eğitiminde değişik terbiye kuralları geliştirmişlerdir. Ne var ki, onca gayrete rağmen bu kurallar, nazariyatta kaldığı için pek de inandırıcı ve etkileyici olmamıştır.

Eğitimin devam ve temadisi, büyük ölçüde dinin, insanın tabiatı hâline gelmesine bağlıdır. Evet, eğitimin bahis mevzuu edildiği yerde hayatın dünyaya ait kesitleri bile din televvünlü olmalı ve onun her kademesinde dinî duygu ve düşünce soluklanmalıdır.. soluklanmalıdır ki, çocuğun hayatı, bu değerlerle örgülenerek şuuraltı tam beslenmiş olsun.

Bu duygu ve düşüncenin olmadığı Batı toplumunda, kreşler ve çocuk yuvaları açılmıştır. Değişik bir mülâhazadan hareketle, bu meseleye biz de sıcak bakabiliriz. Eğer bir anne ve baba çocuğuna her ne sebeple olursa olsun, verilmesi gerekli olan terbiyeyi veremiyorsa, demek ki kendileri çocuğa müessir olacak kıvamda değiller. Çocuğun anne ve baba sevgisi ile yetişmesi çok önemlidir, ama bomboş bir ailede yetişmektense, daha parlak bir istikbal için,onun eğitim ve terbiyesi adına böyle bir yuvaya verilmesinde de bir mahzur olmasa gerek.

Çocuk eğitimi için anne ve babanın yetiştirilmesi de çok önemlidir. Baba babalığını, anne de anneliğini bilerek kendilerine düşen vazifeleri bihakkın yapmalıdırlar. Bir anne her hangi bir işte çalışıyor bile olsa, akşam eve geldiğinde çocuğuyla yakından ilgilenmeli ve ona anne şefkatini dolu dolu yaşatmalıdır. Anne ve baba şefkatinden mahrum çocuklar, içinde bulundukları toplumdan kopuk yaşar; hatta zamanla toplum düşmanı bile olabilirler.

M. Fethullah Gülen

Çocuğun terbiye edilmesinde çevresinin etkisi var mıdır?

Çocuk, hemen hemen bütün bir gelişme döneminde, çevresinde cereyân eden şeylerin tesirinde kalır. Ona göre şekillenir ve ona göre benlik kazanır. Etrafında cereyan eden şeyler, onun duygularına yâr, kalp ve ruhunu yüce ideallere yöneltecek mahiyette ise, çocuk gelişir, yücelir ve semavî bir keyfiyet kazanır. Aksine, çevresinde olup-biten şeyler, onun duygularını köreltici, kalbini öldürücü ve ruhunu sefilleştirici mahiyette ise, o, daha varolmanın baharında, hazân vurmuş gibi zebil olur gider.

Muhîtin, olgun insanlar üzerinde bile ne denli tesirli olduğu düşünülecek olursa, onun, çocuklar ve gençler bulunursa, o çocuğun sıhhatli bir dil öğrenmesine imkân yoktur. Bunun gibi yuvadan mektebe kadar, çocuğun, anlayıp, düşünce ve ahlâkına meşcerelik (1) yapan muhitin, farklı ve birbirine zıt telakkîleri karşısında da onun mazbût bir düşünceye, düzenli bir hayata ve üstün ahlâka sahip olmasına imkân ve ihtimal yoktur.

Yakın tarihe gelinceye kadar, yuva, mektep ve bilumum irfan müesseselerimiz, velisi, muallimi, mürşidi ve postnişiniyle el-ele ve gönül-gönüle, terbiye ve nesli yükseltme vazifesini beraber yürütüyorlardı.

Evet up-uzun yükselme devremiz, bu müesseselerin el-birliği sayesinde temin edilmiş ve koskoca “umrân-ı tarih”bu müşterek mesâiyle gerçekleşmişti. Bu dönemde, bir baştan bir başa toplumun her kesiminde, aynı mukaddes düşünceler hüküm-ferma (2), aynı terminoloji revaçta, aynı yüce hakikat ve yüksek mefhumlara saygı duyuluyor ve böylece nesiller dağınıklığa düşmekten kurtuluyordu.

Şimdi, bu eski müesseselerin îfâ ettikleri vazifelerin, eksiksiz olarak yerine getirildiğini iddia edebilir miyiz? Yuva, çocuğa ne kazandırmaktadır? Sokak, onun hangi ilhamlarını coşturmaktadır? O, dost ve arkadaşlarından fazilet adına ne öğrenmektedir?.. Keşke bütün bunlara, ürpertici de olsa, bir çırpıda hiç diyebilseydik!. Belki o zaman, kendi kendimize karşı yalan söylememiş, aldatmacaya sapmamış olurduk!.. Ama, nerede, o yürek bizde? Nerede, acı dahi olsa, hakikate temenna ve saygı?

Evet, yıllar var ki neslimiz, her yönüyle ihmal edildi. Ve o, kendini, buz gibi bir zeminde terkedilmiş olarak buldu. Tam ruhunun askıya alındığı ve inançlarından uzaklaştırıldığı bu dönemde idi ki, kalbine uzanan yabancı eller, onu bütün bütün kendinden, mazisinden ve tarihinden kopararak, ruhuna karşı yabancı hale getirdiler.

Şimdi, yeniden onu bütün çevresiyle ele alıp ihya etme mecburiyetindeyiz… Şunu bir kere daha tekrar edelim ki, çocuk en az yuva ve aile muhiti kadar, dost ve arkadaş çevresinden de müteessir olur. Hattâ bazen yuvada iyi beslenememiş çocuklar için, dış çevrenin tesiri daha da baskın çıkabilir. Daha da ileri giderek diyebiliriz ki, bazen aile muhiti çok iyi olmasına rağmen, dostları ve arkadaşları itibariyle çocuğun çevresi bozuksa, aileden aldığı herşeyi bu ikinci iklimde bütünüyle kayıp da edebilir.

Evet, düşünceden tasavvura, tasavvurdan davranışlara kadar yuvada kazanılan her şey, bu ikinci muhitte geliştirilip olgunlaştırılması mümkün olduğu gibi, daha önce elde edilmiş şeylerin tamamen yitirilmesi de ihtimal dahilindedir. Bazen iyi bir dost, dürüst bir arkadaş, bir mürşit bir siyanet meleği gibi, adım adım insanı takip eder ve sürçmelerine, düşmelerine meydan vermez. Sürçtüğü, düştüğü zaman da bir Heraklit gibi imdadına koşar ve elinden tutar kaldırır. Kötü bir dost, fena bir arkadaş ise, yılandan daha kötüdür. İnsanın hem dünya hayatını hem de ahiret hayatını berbat eder.

Atalarımız: “Üzüm, üzüme baka baka kararır.””Atı, atın yanına bağladın mı, ya huyundan ya da tüyünden alır”, derken, dost ve arkadaşın, insan üzerindeki tesirini anlatmak istiyorlardı.

Terbiyecilerde, çocukların, kötü arkadaş ve fena çevreden korunması hususunda hemen hemen ittifak halindedirler.

Bu itibarla, anne-baba ve terbiyeciler, çocuğun, sokaktaki oyun arkadaşlarından, beraber kaldığı dostlarına ahbaplarına kadar, bu ikinci muhiti, bizzat ayarlayıp, onun önüne koyma zorundadırlar. Aksine, çocuğun kendine göre seçeceği muhit ve dost dairesi, bütün bir hayat boyu yuvanın da toplumun da huzursuzluk kaynağı olma ihtimali vardır.

M. Fethullah Gülen

[1] Meşcerelik: Ağaçlık, koru [2] Hüküm-fermâ: Hüküm süren, hâkimiyetle idare eden

Çocuk Terbiyesinde Anne-Baba Sorumluluğu Nelerdir?

Herkes kendi sorumluluk alanının mesulu ve çobanıdır. Her çoban da güttüğünden sorumludur. Bakıp görme, görüp gözetme mevzuunda bütün başarılar onun hasenat hanesine, bütün olumsuzluklar da seyyiat hanesine yazılacaktır.

Nebiler Serveri (sav) Buhârî Müslim’de yer alan bir hadis’i şeriflerinde şöyle buyururlar:”Hepimiz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mesulsünüz.”Sonra da şunları sıralar:”Devlet reisi çobandır; bütün raiyyetinden mesuldür. Efendi çobandır; aile etrafından mesuldür. Kadın bir çobandır, beyinin emanet ettiği nesnelerden mesuldür. Herkes çoban ve herkes güttüğünden mesuldür.”(1) Mevzu, çocukların birer emanet kabul edilmesiyle alakalı olunca şu hadisin de konumuzla irtibatlı olduğu söylenebilir: “Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar. Sonra ebeveyni onu Hıristiyanlaştırır, Yahudileştirir veya mecusileştirir.”(2)

Evet her doğan çocuk, her şey olmaya müsait temiz bir fıtratla doğar, doğra ve kabiliyetlerini inkişaf ettirmek üzere size teslim edilir; yani onları terbiye etme işi size bırakılır. Sonra o çocuklar anne-babasına tabi olarak ya Yahudi, ya Nasrani, ya da Mecusi olurlar. Tabii burada şu hususu ilave etmek de mümkündür: Kimisi de anne-babaya veya içinde bulunduğu ortama göre mürted ve dinsiz olur. Öyleyse neslin yetişmesi hususunda, anne-babanın din ve diyaneti çok mühim olduğu gibi, terbiye mevzuunda da din ve diyanetin esas alınması o kadar önemlidir.

Şu bir gerçek ki, her şey olmaya müsait ve müstait dünyaya getirdiğimiz çocuklarımızı, kendi ruh ve mana köklerimize göre şekillendirmezsek ayrı bir kalıbın insanı olarak yetişmemeleri kaçınılmazdır. Dolayısıyla da hiç farkına varmadan mürted babası olabilirsiniz. Öyle ise mevsiminde onlara mutlaka kendi ruhumuzun özünü, üsâresini aşılayarak onların yabancılaşmalarını önlemeliyiz. Bağ ve bahçenizdeki ağaçlara aşı yapıyor, ilmin ve tekniğin gereklerine göre varlığa müdahale hakkımızı kullanarak daha iyi semere almaya çalışıyoruz. Odundan, taştan, ağaçtan, topraktan daha aşağı olmayan çocuklarımıza bu kadar olsun, kendi esaslarımız çerçevesinde ihtimam göstermemiz gerekmez mi? Onlar, alakasızlığın bodurlaştırması ve bozma gayretlerinin azgınlaştırması gibi iki dezavantaja karşılık, ebeveynin vereceği iyi şeyler gibi tek avantaja sahip bulunuyorlar. Evet, olumlu müdahale olmazsa kokuşurlar, başkalarının elinde de fesada uğrarlar. Her iki halde de bize rağmen bir çizgi takip ederler. Hususiyle günümüzde anne-baba bütünüyle dünya işlerine daldıklarından evlatlarını tamamen ihmal etmişlerdir. Hatta bu asır ölçüsünde çocukların ihmal edildiği ikinci bir asır göstermek mümkün değildir.

Yine İmamiye menşeli bir hadiste, (3) Allah Rasulü (sav) şöyle ferman ediyor: “Ahir zamanda babalarından ötürü evlatların vay haline!”Bu söz üzerine sahabe şaşkınlık içinde sorar:

– “Müşrik babalardan ötürü mü onlara kıyıldı da heder oldular?” – “Hayat mümin babaları onlara kıydı.” – “Nasıl oldu ya Rasulallah?” – “Babaları onlara ferâiz-i dini, yani dinin temel rükünlerini öğretmediler.”

Bu hadis-i şerifi biraz tasarrufla şöyle açabiliriz: Şu küçük dünya hayatı adına ferâiz-i din terk edildi. Sorumlular, din öğretimini bütün bütün ihmal edip sadece maddi hayatı nazara verip himmetlerini o noktada yoğunlaştırdılar. Küçük bir dünya menfaati uğrunda kalbî ve rûhî hayatlarını ihmal ettiler.

Kur’ân okumak, onun ruhunu öğretmek, din ve diyaneti talim etmek vaktini alır diye, dini bilgileri öğretmeyi önemsemediler.

Yukarıdaki hadisin manası şu ayetle de tam bir uyum arz etmektedir.”Yoo yoo siz ücreti ve lezzeti peşin olanı çok seviyor, ahiret (veya neticeyi) umursamıyor (görmezlikten geliyor)sunuz.”(Kıyâme/20)

Allah Rasulü (sav) sözlerini şöyle devam ettiriyor: “Ben onlardan berî yim, onlar da benden berî olsunlar.”

Yani, “evladını ihmal eden, çocuğunun heder olup gitmesine göz yuman, dahası bir neslin mahvolması karşısında titremeyen anne-babalardan ben uzağım; onlar da benden uzak olsunlar”. Ruhen ölmemiş bütün babalar zannediyorum bu sert uyarı ve tembih karşısında ürperir ve tirtir titrerler; titremelidirler de. Böyle önemli ve hayâtî bir sorumluluk kendisine anlatıldığında Halife Ömerli ve hayâtî bir sorumluluk kendisine anlatıldığında Halife Ömer bin Abdülaziz bayılıyor ve yirmi dört saat kendine gelemiyordu. Hatta vefat edecek diye oturup başında Kur’an okuyorlardı. Kendine geldiğinde de hıçkırarak Allah’tan korktuğunu söylüyordu. Evet o, elinin altında bulunanların mesuliyetini omuzlarında hissediyor ve hukuklarına tecavüz ettim endişesiyle sarsılıyordu.

Ya biz? Şu şahsi zevklerini esas alarak kurduğu yuvada vücutlarına sebebiyet verdiği yavruların ruh ve kalplerini ihmal eden anne-baba şeklindeki merhametsizler… Acaba, ne kadar ayılıp- bayılmalı ve ne kadar titremeliyiz!?

Gerçi bu mevzudaki bütün hadisler, terğib ve terhib nevinden olup; sevdiren ve ürküten prensipler türünden irad buyurulmuştur. Biz de konuya bu açıdan yaklaşıyoruz. Ama bu mevcuda tabii ki yapacağımız bir kısım şeyler de var; çocuklarımızı yetiştirme, şekillendirme konusunda İslâm’ın ve Kurân’ın bize yüklediği sorumluluklar var. Daha önce prensipler halinde sıraladığımız ve ileride arz etmeyi düşündüğümüz hususlar ki, çocuklarımızın hisli, derin, ahlaklı ve dindar olmaları ve bizim de o hanede, azizler bir peder, azize bir valide olarak duyulup hissedilmemiz, kabul edilip saygı görmemiz; hatta her halimizle bir bilge gibi “algılan”mamız gelir ki; daha sonra sıralayacağımız hususlar bunlara nispeten tâli konular mesabesindedir.

M. Fethullah Gülen

[1] Buhari, Cuma, 11; Cenaiz, 32; İstikraz, 20,. Vasâyâ, 9; Itk, 17,19; Nikah, 81,90; Ahkam, 1; Müslim, İmâre, 20 [2] Buhari, Cenâiz, 80; Tefsiru sûre (30) 1; Kader, 3; Müslim, Kader, 22,23,24 [3] Zeynü’l-Abidin’e atfedilen hadisler hususiyle kütüb-ü sitte’de bulunmadığından her defasında böyle bir açıklamada bulunmayı tenkitçilere karşı fayda mülahaza etmekteyiz

Nasıl Bir Aile?

Herhangi bir iş plân safhasında iken ciddiyetle ele alınmaz ve sağlam bir mantığa hasında iken ciddiyetle ele alınmaz ve sağlam bir mantığa bağlanmazsa daha sonraki dönemlerde altından kalkamayacağımız problemlere sebebiyet verebilir. Şayet bir bina yaptırırken ihtiyaç ve estetiği ile bir plâna bağlanmamışsa; sonradan “boz-yap”lardan başımızı kaldıramayız.

Aile, cemiyetin en önemli rüknüdür. Bu rüknün sağlamlığı millet ve devletin de sağlamlığı demektir. Öyleyse milletin ve devletin bu temel rüknü katiyen projesiz ve plânsız bırakılmamalıdır. Zira bu konuda bir ihmal topyekün millet adına bir ihmal sayılır. Onun için biz aile üzerinde ciddiyetle durulması lazım geldiğine inanıyor ve bunu herşey sayıyoruz.. ve meşrû olmayan bir araya gelmelerden toplumun yara alacağı inancımızı bir kere daha vurgulamak istiyoruz.

Evet hevesler, keyifler, ihtiraslar, kıskançlıklar üzerine bina edilen hedefsiz bir yuva istikbal vadetmeyeceği gibi millet bünyesinde de potansiyel bir olumsuzluk unsuru olarak kalacaktır. Böyle bir yuva ihtimal; sürekli sokak serserisi yetiştirecektir. Zira o kurulurken yümn ve bereket getireceği hesap ve plânıyla kurulmamıştır. Biz bu plâna nikah diyoruz ve nikaha giden yolda nefsânîlik ve heveslerin bir yana bırakılarak mantığın, fikrin ve kalbin hakim olması gerektiğini düşünüyoruz ve yine böyle bir izdivaçta dînî duygu, dînî düşüncenin esas alınmasının çok yararlı olacağına inanıyoruz. Kadın ve erkeğin Allah’la münasebeti yoksa, onlardan meydana gelecek çocukların da şuurlu, hisli, dengeli, düzenli ve sorumluluk duygusu taşıyabileceklerine ihtimal verilemez. Eğer, herşeye rağmen iyi neticeler elde edilirse –ki edilmesi çok zordur- onu da Cenab-ı Hak’ın fevkaladeden bir ihsanı sayar ve minnetle iki büklüm oluruz.

Aslında yaşadığımız şu kevn ü fesad içinde her şey, bir sebebe bağlıdır. Sebepleri gözeterek takip ettiğimiz konuları –Allah’ın tevfik ve inayetiyle- çok defa düşündüğümüz tarzda elde edebiliriz. Teşebbüs ve değişik mualecelerimizi sebepleri, görmezlikten gelerek ele aldığımızda sonuç hiç de arzu edilen şekilde olmayabilir. Bu itibarla eğer haybet ve hüsrana düşmek istemiyorsak, her meselede, sebepleri, mukaddimeleri, kemal-i dikkatle ele alacak, ondan sonra Cenab-ı Hak’ın lütfuna, inayetine güvenerek sonuçların sıhhatli olmasını da sadece ve sadece O’ndan bekleyeceğiz.. evet, karar verirken Allah’a güven tam olmalı ama bu noktaya kadar da fiilî dua mahiyetindeki davranışlarda, sebeplere tevessülde kusur edilmemelidir. “Esbaba tevessül mâni-i tevekkül değildir”sözü bunu anlatır ve aynı zamanda İslâmî bir kuraldır. Biz aile gibi ciddi bir müessesenin kuruluşunda da bu prensiplere riayet etmenin gerekli olduğuna inanıyoruz.

Ailenin bu şekilde kurulması mevzuu benimsendikten sonra mükemmel nesiller elde etme konusundaki prensipler de bir şey ifade edecektir. Ama meselenin temelinde bir bozukluk varsa, daha sonraki mualecelerin tesiri de o nispette azalacaktır. Temelinde yümn ve bereket olan bir ailede; yani mazbut kadın, mazbut erkek, müslim kadın, müslim erkek; mümin kadın, mümin erkek; sorumluluklarını yerine getiren kadın-getiren erkeğin bir araya geldiği bir yuvada herşey yerli yerindedir ve bu yuva cennet köşelerinden bir köşedir. Zannediyorum böyle bir çatı altında meydana gelen o yavruların cıvıl cıvıl bağırıp çağırmaları dahi Allah nezdinde meleğin tesbihi gibi mukaddestir ve dua mesabesindedir.

Kur’ân-ı Kirim, mesut bir cemaatı, kadınıyla erkeğiyle ele alırken –ki, yukarıda onun bir-iki mübarek cümlesini iktibas etmiştik konuyu şöyle resmeder: “Müslüman erkekler, Müslüman kadınlar; mümin erkekler, mûmin kadınlar; taata devam eden erkekler, taata devam eden kadınlar; doğru (sözlü) erkekler, doğru (sözlü) kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; mütevazi erkekler, mütevazi kadınlar; sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; ırzlarını koruyan erkekler, (ırzlarını) koruyan kadınlar; Allah’ı çok zikreden erkekler, zikreden kadınlar var ya; işte Allah, bunlar için hem bir mağfiret hem de büyük bir mükâfât hazırlamıştır.”(Ahzab, 33/35)

Bu erkek ve kadılar, milletin en küçük hücresi olan ailede mümin ve müslim olarak bir araya gelmiş, Allah’a güvenmiş, gönülden O’na yönelmiş ve Allah maiyetine ermiş, ibadet ü taat içinde hayatlarını geçirmektedirler.

Evet sözlerinde, davranışlarında sadık olan erkekler, sadık olan kadınların ne ağızlarından çıkan sözler davranışlarını yalanlamakta, ne de davranışları ağızlarından çıkan sözlerine ters düşmektedir. Öyleki onların teşkil ettiği yuvanın içinde hilaf-ı vâki hiçbir şeye rastlanmaz. O evde her şey doğru, olduğu gibi görünmekte; dolayısıyla da bir insan, endam aynasının karşısında kendisine çeki düzen verdiği gibi, çocuk da bu evdeki sıdk (doğruluk) tabloları karşısında hep kendisine çeki düzen verecek, hilâf-ı vâki her hangi bir beyana ve ters sayılabilecek herhangi bir davranışa şahit olmayacaktır. O evde meydana gelen her şey doğrudur. Çünkü o evde sâdık ve sâdıkalar vardır.

Sabreden kadınlar, sabreden erkekler, ibadet ü taatın ağırlığına, başlarına gelen musibetlerin amansızlığına karşı dişlerini sıkıp dayananlar, günahlar karşısında kararlı davranıp iffetlerini koruyanlar, masiyete girmeyi cehenneme girmeye eş kabul edenler kullandıkları hal diliyle, bütün çevrelerinin yanında, çocuklar üzerinde dahi öyle müessir olacaklardır ki, zannediyorum dilleriyle anlatacakları herşey böyle bir beyanın yanında sönük kalacaktır.

İçleri Allah’a karşı saygıyla dolup taşan, her zaman haşyetle tir tir titreyen, ciddi bir hayatın ve müthiş bir âkıbetin kendilerini beklediği düşüncesiyle mükellefiyetlerini en iyi şekilde yaşamaya çalışan, hayatlarının her lahzasında yolun sonuna ekip de, “ahirete gel”davetini bekleyen haşyet ve saygının tüllendiği böyle bir evde çocuğun göreceği şey de hep ciddiyet, vakar, hassasiyet ve titizlik olacaktır. Böyle bir ailede çocuklar, yüzlerde yumuşak bir endişe ve onu takip eden bir tatlılık, Allah ululuğunun mehâbeti ve cennet ümidinin yüzlere hasıl ettiği neşeyi içiçe görecek; rahat fakat temkinli; mutlu ama ufuklu; zevk u sefa içinde fakat istikbalin insanları olarak neşet edeceklerdir.

Bir evde iyiliğe açık sadaka veren erkek ve sadaka veren kadın bulunmalıdır; bulunmalıdır ki, çocuklarında cömertlik ruhu gelişebilsin. Evet önce biz cömert olmalıyız ki onlar da olsunlar. Fakir, şöyle bir hadiseye şahit olmuştum: Sürekli kadın, efendisinden, efendi de hamından gizli sadaka veriyordu. Karşı karşıya geldikleri zaman birbirlerine ne diyor, nasıl düşünüyorlardı bilemem!? Ama bir şey varsa o da bunlardan biri mütesaddık (sadaka veren erkek), öbürü de mütesaddıka (sadaka veren kadın)dı.. ve bu ailede neş’et edecek çocuklar mütesaddık ve mütesaddıka olmaya namzet idiler.

Allah’ın emrettiği oruç disiplinini yerine getiren kadın ve erkekten meydana gelen aile, bundan da meydana gelen cemiyet ve millet huzur ve emniyetin başka bir buuduna adaydır.

Bütün bu sıfatlarının yanında bu insanlar, ırz ve namuslarını koruma, iffetlerine toz kondurmama konusunda da fevkalade hassastırlar. Yaşarlarsa dinleri, namusları için yaşarlar. İşte dünya ve ahirette mesut olanlar da bunlardır. Kur’ân-ı Kerim’in kadın ve erkeği müşterek ele alarak, bu iki varlıkla örgülediği yapı kaneviçesini bulmuşsa yapıların en mukaddesidir. Bu iki rükünden meydana gelen ailede, mili ruh meltemleri esiyorsa, onların evlatlarında, torunlarında da aynı esintiler hissedilecektir. Bu havanın bütün aile fertlerinde, yeni toplumun hücrelerinde devamı nispetinde içtimai salah söz konusudur. Aksine bütün beklentiler bir kuruntu olur.

M. Fethullah Gülen

Çocuğun Eğitiminde Şefkatin Yeri Var mıdır?

Çocuğun içtimaîleşmesi (sosyalleşme) mevzuunda, bu iki hususun arz ettiği ehemmiyet cidden büyüktür. Yuva, bu iki mühim vazifeyi yerine getirdiği takdirde, daha sonra çocuğa verilmesi planlanan şeylerin ârızasız olarak verilebileceği kısmen kolaylaşmış olur.

Evet, bir kere daha tekrar edelim ki: çocuğun en çok tesirinde kalacağı duyup duygulanacağı ders, yuvanın, bir kalp gibi âhenkli ve ritmik işleyişinden aldığı derstir. Buna, anne ve babanın sıcak şefkatleri de eklenince, gayri çocuk bütün bir hayat boyu, bir yumuşak atmosferde görüp duyduğu şeylerin tesirinde kalır gider.

Yalnız, şunu da hemen kaydedelim ki; terbiyede, şefkatin ağırlığı ve tesiri kadar onun çocuklar arasında müsavî ve adilâne olması da ehemmiyet arz etmektedir. Çocukların, dengeli ve mutedil olmaları ve anne babanın da onların nazarında saygılı kalmaları için, şefkatte adâlet ve müsâvât şarttır.

Onlardan birine, bir şey alınırken, beriki katiyen ihmâl edilmemelidir. Biri kucaklanıp bağra basılırken diğeri bundan mahrum bırakılmamalıdır. Aksi yapılacak olursa çocuklar, hem anne-babalarına karşı hem de kardeşlerine karşı huysuzlaşırlar. Böyle huysuz çocuklar ise, yuvada devamlı huzursuzluk çıkaracakları gibi, terbiye adına gösterilen ve anlatılan şeylerden de istifade edemeyeceklerdir. Ve hele, kıskançlıktan kıvranıp duran yaramaz gönülleri, onları bir kısım kötülüklere zorlayacaktır ki; (maâzallah) neticede cinayet işlemeleri bile melhuzdur.

Nebi (sav) evlatlarının, kıskançlık duydukları kardeşlerine karşı giriştikleri uygunsuz ve sevimsiz teşebbüsler, kıskandırılmış kardeşlerin, huysuzlaşmasına göstermesi bakımından oldukça manidardır. Hâbil ve Kabil’in yüreklere oturan acıklı serencâmelerinden. Hz. Yusuf (sav) dramına kadar, nice vakalar vardır ki, arkasında hep böyle ehemmiyetsiz bir kıskançlık yatmaktadır. Bundan başka, yuvanın hakkâniyetinden kuşkuya düşen çocuklar, yavaş yavaş yuvadan soğumağa ve hatta uzaklaşmağa başlarlar. Anne babasına karşı itimadı sarsılmış ve yuvadan tatmin olmamış çocukların, dışta mesnet ve sığınacak bir yer aramaları gayet normaldir. Nefrete binâ edilen böyle bir ayrılık ise, beraberinde bir kısım sapkınlıklar getirir ki, modern usûllerle yapılan araştırmalara göre, büyük bir nispette toplum ve aile düşmanları, bunların arasından çıkmaktadır.

Şefkat mevzuuna ilave edilecek diğer bir husus da, daima çocukların içinde ve yanında bulunmaktır. Onların psikolojik durumlarını kavramak, infiallerine alınganlıklarına şahit olmak için, onlarla haşr-u neşr olmak şarttır.

Çocuklarla İlgilenme

Her anne ve babanın, hayatlarının belli bir bölümünü onlara tahsis etmeleri ve bu süre içinde onlarla düşüp kalkmaları tıpkı büyük insanlar gibi, onların meseleleriyle alâkadar olmaları ve hatta onların, o basit dünyaları içinde ehemmiyet atfettikleri, oyun eğlence ve diğer meşgalelerini titizlikle takibe koyulmaları yatma ve uygunsuz bulunma saatlerinin dışında, yatak odalarına kadar, her yere rahatça girip çıkmalarına izin vermeleri, onlarda şahsiyetin teşekkülü ve umulan bir kısım şeylerin alınması için elzemdir. Aksine, onların hususî dünyalarına girmeden, onları insan yerine koymadan ne içtimaîleşmeleri ne de terbiye adına onlardan-bir şeyler alınması asla bahis mevzuu olmaz. Onlara söz geçirmenin ve hükmetmenin yolu, onları insan yerine koyma ve onlarla haşir, neşir olmaya bağlıdır.

Bu mevzuda, şu hususlara titizlikle riayet edildiği takdirde netice alınacağı kanaatindeyiz:

1) Yanlarına uğranıldığında ve ayrılırken (selâm) verilmesi. 2) Evin içinde, kendilerine hususî bir yer ve bazı şeylerin tahsis edilmesi (oda, yatak ve dolap gibi şeyler..) 3) Onların kendi seviyelerindeki iş ve eğlencelerinin, yürekten, fakat seviyeli olarak takip edilmesi. 4) Büyüklere yapıldığı gibi, sık sık hal ve hatırlarının sorulması. 5) Hastalandıklarında ziyaret edilerek, dertlerinin paylaşılması ve teselli edilmeleri. 6) Yer yer kucağa alınmaları, öpülmeleri ve hatta, başlarda, omuzlarda gezdirilmeleri. 7) Hoşlarına gidecek güzel ve tatlı isimler takılması ve bu isimlerle çağırılmaları. Ve bilhassa, bu isimlerin, onlarda yiğitlik ve kahramanlık hislerini uyaracak şekilde seçilmesi. 8) Meşrû dairedeki oyun ve eğlencelerinde hususiyle ilerdeki hayatlarına esas teşekkül edecek olan oyun ve eğlencelerinde serbest bırakılmaları ve hattâ bilmedikleri bazı şeylerin öğretilmesiyle kendilerine yardımda bulunulması ve bu cümleden olarak daha bir sürü şey…

Evet, ona değer verip insan yerine koyduğumuz müddetçe, onu yükseltmiş ve içtimâileştirmiş oluruz. Aksine, değersiz gördüğümüz veya hayatına hacir (1) koyduğumuz sürece de, onu köreltmiş ve onun için fazilete giden yolları tıkamış oluruz.

Aslında böyle bir davranış, sadece çocuklar için değil; büyükler için de bahis mevzuudur. Hangi insan vardır ki, kendisine ehemmiyet atfedildiği, değer verildiği zaman uysallaşmaz ve tesir altına girmez. Ve yine hangi insan vardır ki, ehemmiyet verilmediği ve horlandığı zaman huysuzlaşmaz. Ne var ki, bu durum çocuklarda daha bâriz, daha belirgindir.

Evde Af ve Müsamaha Meltemi

Bu mevzuu bağlarken, son bir hususu daha belirtmede fayda mülahaza ediyorum: Çocuklar evin içinde daimi bir af ve müsâmaha melteminin, esip durduğunu hissetmelidirler. Çocukluk fıtrat ve tabiatının gereği olarak yaptıkları bazı işlerden ötürü, her zaman affedilme ve bağışlanabilme inancı içinde bulundurulmalıdırlar.

Onların, evin içinde bazı şeyleri kırmaları, bazı şeyleri bozmaları ve çevreyi kirletmeleri gayet tabiidir. Bu mevzuda azarlama veya tekdir etme yerine, kırıp bozdukları veya kirlettikleri şeyleri, onlarla müşterek olarak tamir edip eski haline getirme; temizleyip yerine koyma daha uygun olacaktır. Böyle bir davranış, hem onlara ne yapmaları gerektiğini öğretme, hem de gönüllerini fethetmeye bâdi olacaktır. Altına idrar yaptı veya bir bardak kırdı diye dövülen çocuk yetim, bunu yapanlar da anne-baba olmadan fersah fersah uzak talihsizlerdir.

Sözün özü, çocukların hayatlarına ortak olmak, onların eğlence ve neşelerini paylaşmak; teessür ve acılarına iştirak etmek, anne ve babayı onların nazarında saygı-değer birer âbide haline getirir. Aksine, onlarla haşr u neşr olmama onların hayatına inmeme, çocuk için bir bahtsızlık, anne ve baba için de bir görgüsüzlük ve bir şekavettir.

M. Fethullah Gülen

[1] Hacir: Birisine bir şeyi yasak etmek, malını kullanmaktan men etmek

Sünnete Göre Kızların Terbiyesi Okuma Yazma Öğrenmeli mi?

Hz. Peygamberden (sav) gelen bir rivayette: “Kadın ve erkek her Müslümana ilim talep etmek farzdır”dendiğini “Temel Eğitimi”bahsinde görmüştük. Bu hadîs, kadınların da ilim talep etmesi gerektiğini, ilim talep edilmesi için zaruri olan okuma-yazma da öğrenmelerinin şart olduğunu ifade eder.

Yeri gelmişken kısaca belirtelim ki, bazı terbiye kitaplarında kızlara okuma-yazma öğretilmemesi, bazılarında okuma değil, fakat yazma öğretilmemesi gerektiğine dair rivayetler kaydedilir. Bu görüş, kesinlikle İslâmî değildir. Bu hususta Hz. Peygamber’e nispet edilen söz “mevzu”dur yani uydurma bir hadîstir. Râvisinin kezzâb yani yalancı olduğunu bizzat büyük muhaddislerden Şemsüddîn Zehebi söylemektedir. Bu uydurma hadîs, kanaatimizce, Resûlüllah’ın (sav) büyük bir gayretle mücadele etmesine rağmen tamamen ortadan kalkmayan, eski çağlardan beri insanların iliklerine işleyen, kadınlar aleyhindeki peşin hükümlere muvafık düştüğü için, bir kısım terbiye kitaplarına kadar sızma imkânı bulabilmiştir. Zaten o çeşit kitaplarda bir kısım hükema ve etibba sözleri ve hattâ atasözleri de “hadis”olarak kaydedilmektedir. Ciddi kitaplarda kızlara okuma-yazma öğretil-memesi gerektiğine dair rivayete rastlamak mümkün değildir. Aksi fikri destekleyen rivayetler çoktur. Bu meselede etraflı bilgi isteyenlere “Hz. Peygamberin Sünnetinde Terbiye”adlı kitabımıza bakmalarını tavsiye ederiz. Orada her okuyucuyu ikna edecek yeterlikte nassî deliller ve açıklamalar sunulmuştur.

Prof. Dr. İbrahim Canan

İslâm’ın Terbiye Telâkkîsi Adına Neler Söylenebilir?

Eski ve yeni telâkkiler hakkında bu kısa açıklamadan sonra, kitabımızda hâkim olan ve muhtelif mevzuların işlenmesinde bize yön vermiş bulunan islâmî terbiye görüşünü şöylece hülâsa edebiliriz:

1) Kur’ân-ı Kerîm’in de bildirdiği üzere insanlar, “annelerinin karnından, hiçbir şey bilmezler olarak”dünyaya gelmektedirler (Nahl, 78). Bu sebeple ferd, hayatta kendisine lüzumlu olan bütün bilgileri sonradan almak zorundadır. Bu bilgiler dinî bilgiler olabileceği gibi, sıhhatiyle ilgili olabilir, dünyadaki gayesiyle, yapacağı işle, çevresindeki eşya ile v.s. ilgili olabilir.

2) insan, dünyaya, beşeriyete has bir kısım ahlakî, aklî, fikrî, hissî kabiliyet ve temayüllerle gelmektedir, mutluluk ve saadeti kazanabilmesi için, bunların ahenkli bir şekilde gelişmesi lâzımdır.

3) insan, cemiyet içinde yaşamak zorunda olduğu için, başkalarıyla münasebetlerinin tanzimini, içtimâi değerleri v.s. öğrenmesi, bir kısım sosyal alışkanlıklar kazanması gerekmektedir.

Şu halde ferdin, bütün bunları, gerek dünyevî ve gerek uhrevî, gerek kendisinin ve gerek cemiyetin saadet ve inkişâfı jçin kazanması, iktisab etmesi gerekmektedir. İşte bu “iktisab”ı gerçekleştirecek faaliyetlerin tümüne kısaca terbiye diyoruz.

Bir başka ifade ile, ferdin, fıtratında doğuştan getirdiklerine tabiat, sonradan kazandıklarına da kültür diyecek olursak terbiyeyi, daha veciz bir ifade ile: “Teraküm eden beşer kültürünü yeni nesillere aktaran ve doğuştan getirdiği kapasitelerini inkişâf ettirme faaliyeti”şeklinde tarif etmemiz de mümkündür. Bu “kültür aktarması”nda aktarılan şey, dinî ve dünyevî olabilir, alışkanlık olabilir, cemiyetin değerleri olabilir, fıtratın yani fikrî, aklî, hissî ve bedenî kuvvelerin istikametlendirilmesi ve inkişâfı olabilir.

Şu halde terbiye; ‘hayvan-ı nâtık’ olan insana, insanlığı öğreten, hayatı öğreten, fizikî, coğrafî ve içtimaî çevre ile uyumu öğreten, beşeriyetin yüzlerce asırlık kültür birikimini aktararak yaşadığı asrın seviyesine çıkaran yegâne vasıtadır, medeniyetin sebebidir, insanı hayvandan ayıran insanın mümeyyiz vasfıdır.

İnsan hayatında terbiyenin işgal ettiği ehemmiyet nispetinde, Hz. Peygamber, tebligatında terbiyeye ve terbiyenin bir bölümü olan ilim talebine ısrarla teşvik etmiş, büyük ehemmiyet vermiştir. “Ben bir muallimim”diyerek, peygamberlik mesleğinin esas itibariyle bir öğreticilik, bir mürebbilik mesleği olduğunu, insana hayrı-şerri öğreten, faydalı ve zararlıyı belirten, Rabbini, Rabbinin kendinden istediklerinin neler olduğunu bildiren, “insanların gerek nefislerine, gerek hemcinslerine ve gerekse Haliklarına karşı vazifeleri nelerdir, bu keşmekeş âlemde seçilmesi gereken yol ve istikamet ne olmalıdır?”bunları açıklayan, kısacası insanlığın saadeti ve medeniyetin terakkisi için lüzumu olan her şeyi talim edip öğreten bir hocalık olduğunu ifade etmektedir.

Meşhur bir rivayette Hz. Resûlüllah: “Her insan fıtrat üzere doğar, anne ve babasının telkin ve terbiyesi sonunda Hıristiyan, Yahudi, Mecusî veya müşrik olur”buyurmaktadır. Bu hadîste, terbiyenin kişi üzerindeki mutlak hükmünün çok açık bir şekilde dile getirildiğini görmekte ve bu rivayete dayanarak ferdin şahsiyetini yapan akîde (inanç), bilgi, tecrübe, alışkanlık v.s. nevinden bütün iktisabatını, terbiye yoluyla kişiye kazandırıldığını anlamaktayız. Resûlüllah (sav) hadîste bunlardan en mühimi olan akîdeyi zikrederek, şahsiyetin tamamının terbiye eseri olarak ortaya çıktığını ifade etmiş olmaktadır.

Prof. Dr. İbrahim Canan

Çocuk Eğitiminde Aile Fertlerinin Görevleri Nelerdir?

“Çocuğun en mutlu olduğu yer kendi ailesidir. Annenin şefkati, babanın sevgisi, kardeşlerin desteği çocuğa doyumsuz bir huzur verir. En olumsuz bir aile, ailesizlikten daha iyidir. Çocukların başarısı ve toplumun huzuru için aile desteklenmelidir.”(Niyazi Birinci)

Çocuğun sağlıklı yetişmesi, düzenli bir eğitim alması ve hayatında başarılı olması için, huzurlu bir aile ortamına ihtiyacı vardır.

Aileyi bir bütün olarak kabul edersek, aile fertleri de bu bütünün vazgeçilmez parçalarıdır. Parçalarla bütün arasında ahenkli bir ilişki olabilmesi için anne baba ve çocukların karşılıklı olarak sevgi ve saygı ortamı içinde buluşmaları gerekir. Bazen de bu huzurlu birlikteliğe; anneanne, babaanne ve dedeler de iştirak eder.

Anlamlı bir aile bütünlüğünü sağlamak için özellikle anne baba ve çocuklar arasında sevgi duygusu yoğun bir şekilde yaşan-

malıdır. Yalnızca anne babanın çocuğunu sevmesi yeterli olmamakta, birbirlerini sevip saymada çocuklarına örnek model oluşturmaları da gerekmektedir.

Anne, baba ve bütün aile fertlerinin tavır ve davranışları çocuk için ideal örneklerdir. Çocuk bu hareketleri benimsemeye çalışır. Bu sebeple anne baba ve aile fertlerinin, çocuğun kişilik ve karakter gelişimine etkileri çok fazladır. Anne baba çocuğun nasıl olmasını istiyorlarsa, önce kendileri öyle olmak zorundadırlar.

Çocukların düzenli eğitim almalarında ve onların istenilen biçimde yetiştirilmelerinde aile fertlerinin ayrı ayrı sorumlulukları vardır. Bu sorumluluğun büyük bir kısmını anne ve baba üstlenir. Babaanne, anneanne ve dedeler ise zaman zaman bu sorumluluğa ortak olurlar. Ailedeki diğer büyük kardeşler de, çocuk eğitiminde bu sorumluluğu paylaşan diğer bireylerdir.

Çocuk eğitiminde ayrı ayrı sorumluluk alan aile fertlerinin ne gibi görevleri vardır? Bunları ana hatlarıyla şöyle ifade etmek mümkündür:

Annenin Görevleri

Çocuğuna, anne rahmindeyken kanını, bedeninin sıcaklığını, doğumdan sonra sütünü veren, temizliğini, bakımını ve beslenmesini üstlenen anne, çocuk eğitiminin en ağır, en yorucu ve en zor bölümünü üstlenir. Allah’ın kendisine verdiği sevgi ve şefkat hissiyle bu inanılmaz fedakârlığı büyük bir hazla yerine getirir.

Bütün bu olağanüstü fedakârlığa rağmen yine de yapması gereken önemli görevleri vardır.

1) Çocuk yetiştirmeyi, bilimsel yollarla yapması için, annenin bu konuda kendini yetiştirmiş olması gerekir. 2) Anne, çocuk gelişimini çok iyi bilmeli, yemek, uyku, temiz e sağlık kontrollerini iyi takip etmeli ve zamanında yapmalıdır. 3) Anne çalışan bir kadınsa, çocuğunun 0-3 yaşlan olduğu zamanda çalışmamayı tercih etmelidir. Çünkü çocuğuyla bu üç yıl içinde kuracağı fizyolojik temas ve duygusal ilişki, onunla bütünleşmesi ve çocuğun sağlıklı gelişimi yönünden çok önemlidir. 4) Eğer çalışmak zorundaysa, eve geldiğinde onunla yeteri kadar ilgilenmesi gerekir. Ayrıca, hafta içinde beraber olamadığı çocuğunun bu ayrılığını, hafta sonu telâfi etmesi lâzımdır. 5) Anne, her şeyden önce çocuğunun bağımsız bir varlık olduğunu kabul ederek, ona baskı yapmadan, sevgi ve şefkat duygularını aşılarsa, güzel duyguları çevresine dağıtan, hayatı seven, mutlu çocuklar yetiştirmiş olacaktır. 6) Başarılı bir anne-çocuk ilişkisinde, anne, çocuğuyla arkadaşlık eden, sabırlı, hoşgörülü, yerli yerinde uyarılar yapabilen, hataları güzel bir iletişimle ortadan kaldırmaya çalışan bir anlayış ve uygulama içinde olmalıdır. 7) Anne, çocuğunun yerine çalışmak, kendini siper etmek yerine ona destek olmayı bilmelidir. 8) Anne, çocuğunu kendini koruyacak biçimde yetiştirip, onun üzerindeki koruyucu ve kollayıcı olma özelliğini en aza indirmelidir. 9) Anne, çocuğunun yaşantısından haberdar olmakla birlikte onun özel bir yaşantısı olabileceğini kabul etmelidir. Çocuğunun hatıra defterini okumak, özel konuşmalarını dinlemek doğru değildir. 10) Ona yakın olmalı, saygı duymalı, davranışlarını desteklemeli ve cesaret vermelidir. 11) Anneler her şeyin en iyisini kendilerinin bildiğini zannet-memeli ve daha sağlıklı çocuklar yetiştirmek için kendilerini çok yönlü geliştirmelidirler.

Kısaca anne, çocuk sevgisinde ve şefkatinde anne gibi olmalı, ama çocuk eğitiminde öğretmen gibi davranmalıdır.

Babanın Görevleri

Hiç kimse iyi bir baba olarak doğmaz. İyi baba olmak; sevgi, deneyim, sabır ve bilgilenme işidir. Babalık yaşantısı, eşinin hamile olmasıyla başlar. Bu dönemde baba adayı, doğum öncesindeki gelişimi adım adım eşiyle birlikte izler. Eşini gerginleştirecek ortamı oluşturmamaya özen gösterir. İşte babalık sorumluluğu da böylelikle başlamış olur.

Babanın görevlerini ana hatlarıyla şöyle belirtmek mümkündür:

1) Baba, ailede otoriteyi temsil eder. Ailenin sevk ve idaresi baba tarafından yapılır. Ailede çocukların neleri yapıp, neler den sakınacakları baba tarafından öğretilir. Babanın bu rolü çocuk eğitimi açısından çok önemlidir. Bu otorite ne çok fazla ve ne de az olmalıdır. Fazla baskı gelişmeyi önler. 2) Babanın davranışları ile çocuk çok şeyler kavrar. Baba otoritesi ile çocuk hürriyetin anlamını anlar, değerini öğrenir. Baba otoritesi aynı zamanda toplumun kurallarını temsil eder. Bir takım yasaklar koyar, çocuk bu yasaklara karşı hareketlerini düzenler. Böylece hem hürriyeti, hem de yasakları tanımış olur. İkisi arasındaki farkı öğrenir. Karşılaştırma yapma imkânı bulur. Kısıtlandığı hallerde hürriyetin değerini kavrar. 3) Babanın otorite sahibi olması onun kırıcı ya da tahakküm edici olmasını gerektirmez. İyi bir baba çocuklara sevgi gösterirken, öte taraftan eğitim için lâzım olan sertliği de gösterir. Bu davranışların dozu çok önemlidir. Bir ilâç gibidir; dozu aşırıya kaçan ilâç hastaya şifa olmadığı gibi çocuğa karşı hareketlerimizde aşırıya varan sert tutumlar ileride daha büyük problemlerle bizi karşı karşıya getirir. 4) Baba otoritesi fazla olduğu zaman özellikle hassas yapılı çocuklar bundan zarar görebilir. Hassas ruhlu çocuklar genellikle her şeyi düşünebilen, üstün zekâlı ve duygulu çocuklardır. Baskılardan dolayı bunlar genelde içe dönük bir kişilik geliştirmişlerdir. Bu nedenle onlar daha çok yardıma muhtaçtırlar. Bu çocuklar sert otoriteye sahip babanın davranışlarını unutmazlar, onları yıllarca hatırlarlar. Babaların bu şekilde hareketleri kişiliğin oturduğu ergenlik çağında tehlikelidir. 5) Baba, çocuğun her yaştaki ilgi ve ihtiyaçlarını bilmeli ve hareket ve tutumlarını buna göre ayarlamalıdır. Bu sebeplerden dolayı baba bilimsel bir eğitime sahip olmalıdır. Böyle bir eğitimden yoksunsa çocuğun hareketlerini kendi çocukluk davranışları ile karşılaştırmaya çalışmalıdır. (1) 6) Baba, çocuğun eğitiminden ve yetiştirilmesinden birinci derecede sorumlu bir kişidir. Baba, her şeyden önce çocuğun büyüme, gelişme ve kişilik kazanmasında önemli görevleri olduğunu bilmelidir. 7) Baba, gerektiğinde çocuğuyla ilgilenmeli, onunla müzeye, tiyatroya, sinemaya, balık tutmaya giden bir arkadaş olmalıdır. Gerektiğinde çocuğuna yapabileceği basit görevler vererek, on da kendine güven ve sorumluluk duygularının gelişmesine katkıda bulunmalıdır. 8) Baba, çocuğunun sorularını bıkıp usanmadan cevaplandıran, onunla sohbet eden bir arkadaş olmalıdır. Babanın çocuğuyla ortak faaliyetlerde bulunması, boş zamanını birlikte değerlendirmesi sayesinde çocukla baba birbirlerini daha yakın dan tanıma ve daha fazla yakınlaşma fırsatını bulacaklardır. Baba ve çocukta karşılıklı olarak sevgi ve saygı ancak bu şekilde

gelişebilir ve ancak bu şekilde çocuk, mutlu, başarılı, huzurlu, kendine güvenen, sorumluluğunu bilen, sağlıklı bir kişiliğe kavuşabilir. (2)

Büyük Annelerin ve Dedelerin Görevleri

Torun sahibi olan yaşlı kimselerin, torunlarıyla iyi bir iletişim kurarak, karşılıklı sevgi ve saygı ortamı kurmaları gerekir. Torunlarıyla karşılıklı olarak sevgi ve saygıya dayanan, sıcak ve dengeli ilişkiler kurabilen yaşlılar, bu şekilde daha sağlıklı ve mutlu bir yaşlılık dönemi geçirirler.

Ülkemizde özellikle şehirlerimizde artık geniş aile, yerini anne baba ve evlenmemiş çocuklardan oluşan çekirdek aileye bıraktıysa da hâlâ aile büyüklerinin (dede, nine) otoritesine dayalı geniş aile geçerliliğini korumakta ve varlığını sürdürmektedir. Dede ve ninenin torunlarıyla yakın teması arttıkça, ana babanın çocuğun eğitimindeki ağırlığı ve etkinliği azalmaktadır. Anne veya baba, dede veya nineyi kırmamak için özen gösterirken, dede veya nine de çocuğa karşı “hayır’ların tümüne karşı “evet”diyerek, aşırı bir hoşgörü içerisindedir. Bu durumda anne babasından olumsuz cevap alan çocuk, soluğu aile büyüklerinin yanında alır ve isteklerine büyük bir ihtimalle kavuşurlar. (3)

Aile büyükleri, torunları tarafından sürekli sevilmek ve ilgilerini canlı tutmak için bu koruyucu tutumlarını sürdürürler. Çocuğun her isteğinin şartsız yerine getirilmesi, onda şımarık ve sorumsuz bir kişilik geliştirmektedir. Bu şekildeki aşırı hoşgörü ve koruyuculuk çocuğun eğitiminde denge ve tutarlılığı ortadan kaldırmaktadır.

Anne ve baba, çocuğun eğitimi ve yetiştirilmesinde birinci derecede yetkili ve sorumlu olmalıdırlar. Gerekirse nine ve dedeye çocuğun eğitimi ve terbiyesinde biraz mesafeli olmaları uyarısı, onları kırmadan yapılmalı ve gereken ortam hatırlanmalıdır. Çocuğun eğitimi, terbiyesi ve yetiştirilmesinde direksiyon kesinlikle anne babada olmalıdır. (4)

Nineler ve dedeler, çocuk eğitiminde yalnızca destekleyici rol oynamalıdırlar, asla anne ve baba görevine soyunmamalıdırlar. Çocuk eğitiminin hızla değiştiğinin farkına varırlarsa kendi eğitim anlayışlarında ısrarlı olmazlar.

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

[1] Ahmet Yakut, Hangi Yaşta Hangi Eğitim?, 44 [2] Tuncer Elmacıoğlu, Başarıda Aile Faktörü, 69 [3] Halûk Yavuzer, Çocuk Eğitimi El Kitabı, 43 [4] Tuncer Elmacıoğlu, Başarıda Aile Faktörü, 74

Çocuk Eğitiminde Anne Baba Yaklaşımları Nasıldır?

“Çocuk, anne baba elinde bir emanettir. Mum gibi her şekli alabilir. İyi tohum ekilirse din ve dünya saadetine kavuşur.”(İmam-ı Gazali)

Aileler, çocuk yetiştirmede nasıl bir yaklaşım içinde olduklarının farkında olmalıdırlar. Çocuğun davranışlarına bakıp, nasıl bir yaklaşım sergilediklerini kolayca anlayabilirler. Çünkü, çocuğun davranışları büyük ölçüde ailenin tutumlarını ve yaklaşımlarını göstermektedir. Bunun için aileler, çocuklarının tutumlarına bakarak, çocuk yetiştirmede ne kadar başarılı veya başarısız olduklarını görmelidirler.

Çocuğun kendi kendini yöneten, yüksek benlik saygısına sahip, doyumlu bir birey olarak gelişmesi, büyük ölçüde ona sağlanan fırsatlara ve anne babanın yaklaşımına bağlıdır. Bunun için ana babanın, çocuklarından bekledikleri davranış modeline uygun bir davranış içinde olmaları gerekmektedir. Uyumlu ve rahat bir aile ortamı içinde, tutarlı ve sağlıklı ilişkiler içinde yetişen çocuk, yetişkin yaşında da problemsiz bir çocuk olur. Bilinmelidir ki, ürün her zaman ekilen tohumla ve beraberinde

hazırlanan yakın çevre şartlarıyla doğru orantılı olarak gelişir, şir. Bu nedenle ana babanın tutumu, gelişmekte olan bu çocuğa model oluşturacağından kişiliğini ve davranışlarını etkiler. Anne baba kendi tutum ve davranışlarını değerlendirmeden, çocuğun davranışlarını değerlendirmeye kalkarsa, hata eder.

Doç Dr. Halit Ertuğrul

Çocuğu, Kitaba ve Okumaya Nasıl Yönlendirebiliriz?

Okumayı sevdirmenin sihirli bir yolu yoktur. Bununla birlikte okumayı sevdirmek için değişik yollar denenebilir. Okul öncesi dönemde uygulanabilecek olan bazı metotlara yukarıda temas edilmişti. İlâve olarak, değişik yaştaki çocuklara uygulanacak pek çok yol bulunabilir.

Her şeyden önce aile büyükleri evde devamlı olarak kitap okuyor ve kitaptaki konuları veya kahramanları ailedeki diğer kişilerle paylaşıyorsa, bu ortamda yetişen çocuk, kitap okumaya ilgi duyar. Okuma, önce ailede başlar. Okuma bilmeyen çocuk bile kitabı eller, sayfaları açar, resimlere bakar, onlarla ilgili sorular sorar, âdeta yeme-içme gibi kitapla iç içe büyür. Kısaca okuma bizim hayat tarzımız ise, çocuk da okur.

Kitap bir bilgi aktarma aracı olarak gösterilmemelidir. Kitabın eğlenceli ve sıcak yüzü ön plâna çıkarılmalıdır. Çocuk kitapla bir dost, bir arkadaş niyetiyle tanışmalıdır. Çocuğun ilgisini çekecek kitaplar, genellikle resimli hikâyeler, romanlar, bilmece, bulmaca ve fıkra kitaplarıdır. Bu kitaplarla karşılaşan çocuk, onları oyuncak veya eğlence aracı olarak görür. Bu yakınlık çocuğu okumaya hazırlar.

Çocuklarla birlikte kitap okunmalıdır. Çocuğun okuyacağı kitabı birlikte okumak onun hoşuna gider. Kitap okurken ses tonu kahramanlara göre ayarlanmalı ve okumaya canlılık kazandırılmalıdır. Hep anne veya baba okursa, bu çocuğu sıkar. Bazen o okumalı anne-baba dinlemelidir. Bazı aileler uyku öncesi hikâye okumayı düzenli bir alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu alışkanlık çoğu ailenin uygulayabileceği pratik bir metottur.

Çocuk, kitap fuarları ve kitap satış merkezlerine de götürülmeli, burada kitapları inceleyebilmesi için yeterli zaman ayrılmalıdır. Tamamını olmasa bile, çocuk, ilgi duyduğu kitapları kendisi seçmeli ve kendisi almalıdır. Ancak alınan kitaplar, çocuğun yaşına uygun olmalıdır. Kitap üzerinde yaş grubunun yazılması okuyucuya kitap seçiminde büyük kolaylık sağlar. Kitabın iyi bir dil, güzel resimler ve iyi bir baskıyla hazırlanmış olması gerekir.

Kitap okumayı sevdirme bakımından okul da önemli bir faktördür. Bu gâye ile günlük programa okuma saatleri konulabilir. Kitap okuma yarışmaları düzenlenerek, çok okuyanlara mükâfat verilebilir. Öğretmen çocuğun okuduğu kitap hakkında onunla konuşmalı ve okuduklarını paylaşmalıdır. Kantinlerde kitap satılması da teşvik edilmelidir. Okullarda kütüphane olmalı fakat kitaplar dolaplarda kilitli olarak tutulmamalı, çocuk kitapla daima haşir neşir olabilmelidir.

Netice olarak, uygun yollarla yaklaşılırsa her çocuk kitap okumayı sever. Ancak baskıyla çocuğa kitap okutulamaz. Okumayı sevdiremiyorsak, hiç olmazsa okumadan nefret ettirmeyelim. Çünkü okumadan nefret eden kişi, en uygun vasatta bile kitaba kolayca ısınamaz.

Prof. Dr. Harun Avcı

Çocuğun Görebileceği Bir Ortamda İbadet ve Dua Etmek Önemli midir?

Evin içinde ibaret ü taate ayrılmış hem bir yer hem de bir zaman olmalıdır. Beş vakit namaz, imkan varsa evde cemaatle kılınmalı veya çocuğun elinden tutulup camiye götürülmelidir. Bu son durum, daha ziyade annenin namaz kılamadığı dönemlerde çok yararlı olabilir.. evet anne, belli dönemlerde namaz kılamayınca, çocuk “namaz kılınmasa, dua edilmese de olabiliyor”fikrine kapılabilir. Bilhassa o günlerde mabede gitme, meselenin ciddiyeti adına iyi bir rehabilitasyon sayılabilir. Tabii şöyle yaparak da bu boşluk kapatılabilir: “Kadın özel hallerinde dahi abdest alıp, seccadesine oturur; ellerini Mevla’ya açıp dua eder; o, namaz kılmış gibi sevap alırken çocuk nazarında da bu boşluk kapatılmış olur.”Fıkıh kitaplarında böyle bir yaklaşım da var. (1) Terbiye açısından bunun önemi çok büyüktür. Bir kere bu vesile ile çocuk, hiçbir zaman evde secde etmeyen baş, ağlamayan göz, duaya kalkmayan el görmeyecektir. Bilakis o, her zaman evde hassasiyet, titizlik ve derin bir kulluk şuuru müşahede edecektir. Dolayısıyla kadının hususu durumlarından ötürü ibadet yapamadığı dönemlerle ilgili olarak çocuk bu meselenin ruhunu anlayacağı, siz de bu konuların dindeki yerini ona anlatacağınız ana kadar, zaman zaman elinden tutarak, onu camiye götürmeniz uygun olacaktır.

Gün gelecek, ezan okunduğu zaman çocuk, tıpkı çalan saat gibi, sizi “baba namaz!”diye uyaracak, siz işinizle meşgul olup da “Allahu ekber”sesini duymuyorsanız, o bunu duyduğunda, “namaz!”diye size seslenecektir ki, belli bir dönemde ona hatırlattığınız her şeyi dönüp o size hatırlatacaktır.

Bundan başka günün bir saatinde Allah’a dua edeceğiniz özel bir saatiniz olmalıdır. Önceden belirlemiş olduğunuz bir saatte Mevla’nın karşısında duygularınızı dile getirip dertlerinizi O’na açmalısınız ve Yüce Yaratıcı’nın her zaman sığınılacak bir kapı olduğunu fiilen göstermelisiniz. Bu dualarınızı açıktan, sesli olarak yapmanız yararlı olur. Resûlü Ekrem’den (sav) mervî olan duaları sahabi ondan duymuştu. Bunların bir çoğunu, Hz. Aişe (ra) nakletmektedir. Hz. Ali (ra), Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra) efendilerimizden de bu konuda nakiller vardır.

Öyleyse sizler de çevrenizdekilere dualarınızı duyurabilir ve onun öğrenebileceğini hedefleyerek dua edebilirsiniz. Eğer çocuğunuzun, duygulu olmasını, Allah (cc) anıldığı zaman titremesini arzu ediyorsanız başta sizin öyle olmanız icab eder.

Hayatımda unutamadığım öyle tablolar vardır ki, akla gelince ürpermemek mümkün değil. Ninemin Rabbiyle irtibatını aksettiren tabloların, benim üzerinde büyük tesiri olmuştur. Kendisini kaybettiğimde henüz küçük bir çocuktum ama rahmetli pederim şöyle-böyle din-i mübin-i İslâm’la alakalı bir şeyler söyleyiverince yada Kur’ân okuyunca o da hemen yerinde zangırdamaya başlardı. Öyle ki bir kere onun yanında coşkunca “Allah (cc)”deyiverseniz hemen rengi kaçar, benzi solar, yirmi dört saat adeta onun tesirini aksettirirdi. İşte benim ruh haletim üzerinde onun bu durumunun büyük tesiri olmuştur. Evet bu ümmiye, çok okumamış ve bildiği kadarıyla, ağlayışları ve içten içe sızlanışları, benim üzerimde çok büyük tesir bırakmıştır. Bir hayli büyük kimselerin dizleri dibinde oturdum. Onların coşkun ve heyecanlı sohbetlerini dinledim. Ama diyebilirim ki, ninemin o terbiye edici davranışlarından aldığım dersi hiç birinden alamadım. Bana öyle geliyor ki, ben Müslümanlığımı, geneli itibariyle ona, baba ve annemin o içten hallerine borçluyum.

Konunun çerçevesi dışına çıktık; sadede dönüyorum.. evet yuvada ebeveynin vaziyetlerini iyi ayarlaması çok önemlidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, belli bir saatte, Mevla’nın karşısında içinizi döktüğünüzü “huzuruna geldim”deyip inlediğinizi, coşup kendinizden geçtiğinizi, bilhassa çocukların yanında da Allah’a gönlünüzü açarak, açıktan açığa O’na dua ettiğinizi onların görüp duyması çok mühimdir. Onun, en büyük meselelerinizden biri olan ahiretiniz için çırpındığınızı görmesi, onu düşünüp ümitle ağladığınızı bilmesi hiçbir zaman onun hatırından çıkmayacaktır. Aslında biz, Mevla’nın karşısında Mevla’yı görüyor gibi kulluk yapmak zorundayız. Rükû, sücûd, kıyam ve kavamemiz, celsemiz hep O’na hatırlatıcı nitelikte olmalıdır. Allah’ın (cc) huzurundaki halimizi şöyle bir çerçevede resmedebiliriz: sanki biz, Allah’la (cc) yüzyüze gelmişiz de, Yüce Yaratıcı: “Ey kulum, kalk, hayatının hesabını ver”diyor; biz de rahmetini umarak ve büyüklüğü karşısında kalkıp elpençe divan duruyoruz. Ululuğunu tam hissederek ve küçüklüğümüzü tam duyarak böyle bir kıyam bizim için de çevremiz için de ne uyarıcıdır! Zayıf bir hadiste Rasulü Ekrem (sav): “Benim Allah’la (cc) bir ânım vardır ki, o ânımda ne melâike-i mukarrebin ne de başkası bana yaklaşamaz”(2) buyurmaktadır.. evet Mevlâ ile öyle bir saatimiz, apaydın bir ânımız olmalı ki, çocuk müşahede ettiği o tabloları, mevsimi gelince, kendi ibadetine malzeme yapsın. Evet o ilerde, fikrî amelî inhiraf tehlikeleri ile, her karşı karşıya kaldığında, bu tablolar birer can simidi gibi onun imdadına yetişecek ve elinden tutacaktır.

Bu hususu yadırgamayınız; çünkü Yusuf suresinde Kur’ân –tabir caizse- bize böyle psikolojik bir done veriyor. Gerçi biz, kadın karşısında Yusuf’un (as) içinden bir şey geçtiğini düşünmüyoruz; ama Kurân-ı Kerim: “Ya, Rabbinin burhanını görmeseydi!”(Yusuf/24) buyuruyor.

Her ne kadar doğruluğu tartışmalı da olsa, Müfessirîn-i izâm’ın nakillerine göre, Kur’ân’da bahsedilen “burhan”dan maksat, Hz. Yakub’un (as) manevi bir şekilde temessülü ve taaccüble elini dudağına götürüp, “Yusuf..!”diye seslenmesidir ki, o iffet abidesini tam temkine çekiyor, o da, “Allah’tan korkarım”(Yusuf/23) deyiveriyor.

İşte, değişik kayma ve sürçmeleri önleyebilecek buna benzer durumların yaşanabilmesi için, sizin o yaşlı gözleriniz ve o içten sızlanışlarınız da çok önemlidir. Bunlar, çocuğun şuuraltında yer eden öyle ölümsüz tablolardır ki o, irtikâp edeceği her mesâvi (kötülükler) karşısında, hayalinde, kendine açılan pencereden, eliniz dudağınızda onun karşısına dikilip: “yavrum öyle ne yapıyorsun?”diyecek, böylece siz daima onun hayatında bir rehber ve davranışlarınız da ona uzanmış bir inayet eli olacak, onun elinden tutup değişik tehlikelerden onu kurtaracaktır.

M. Fethullah Gülen

[1] İbni Abidin, Reddu’l-Muhtar, 1/291 [2] Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/173-174

Çocuk Terbiyesinde Peygamberimiz’in (sav) Mucizelerini Anlatmak Önemli midir?

Çocuklarımıza Rasulü Ekrem’in (sav), kıymete kadar olmuş olacak bütün hadiseleri adeta bir televizyon ekranından seyredip de naklediyor gibi anlayıp anlatmamızda O’na (sav) güven yenileme gibi bir mana ifade edecektir. Bu konuda onun öyle sıhhatli sarih ve te’vil götürmez verdiği haberler vardır ki, adeta O (sav), bu hadis-i şeriflerinde, kendi neş’et buyurduğu saadet asrından ta asrımıza ve kıyamete kadar en önemli hadiseleri, onların sebeplerini neticeleriyle beraber bir bir sıralar ve bizi uyarır. O (sav), Moğol istilasından, Suriye’nin işgal edileceğine, (1) Fırat nehrinin kıyametler üstü kıyamette yükselmesinden (2) Talikan petrollerine, (3) bir kısım ahır zaman fitnelerinden lâahlâkîliğin yaygınlaşmasına (4) dek o kadar şeyden bahseder ki, bunları görüp de ona inanmamak mümkün değildir.

Evet bütün bunları sırasıyla çocuğa nakledebilirsek, çocuk O’nun büyüklüğü karşısında hürmet duyacak ve başkaları da onun zihninden ve dimağından Rasulü Ekrem’i (sav) söküp atamayacaklardır. İlim, fen ve teknik adına kimsenin rahle-i tedrisi önüne oturmamış, ömründe iki satır yazı yazmamış, Allah (cc)’tan başka kimseden bir şey öğrenmemiş Hz. Muhammed’in (sav) ulûm-u evvelî n ve âhirîni (geçmiş ve geleceğin ilimleri) bildiğini bilmemiz, başkalarına da bildirmemiz bizim için bir vefa borcudur.

Onun tıbba dair söylediği öyle şeyler vardır ki o devrin ilmî seviyesiyle bunları bilmek mümkün değildir. Demek ki Allah (cc) ona her şeyi talim ediyordu, O da kendisine talim edilenleri söylüyordu. Evet O, Allah’ın (cc) Rasulüydü.

Rasulü Ekrem’in (sav) insanın şahsî ve içtimâî hayatı adına gerçekleştirdiği inkılaplar adına ciddi bir şey yazılmaya kalkılsa, mücelletlere sığmaz. Biz bu konuda acele bir fikir verebilmek amacıyla bazı hususlara dokunup geçtik. Bu itibarla tıbb-ı nebevî, Hz. Peygamber’in (sav) gaybî ihbarları ve onun daha başka büyüklükleri gibi hususları, bu mevzuda yazılan binlerce esere havale edip diğer bir konuya geçmek istiyorum.

M. Fethullah Gülen

[1] Buhari, Cihad, 95,96; Ebu Davud, Melahim, 10; İbni Mace, Fiten, 36; Müsned, 5/40,45 [2] Buhari, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 30; Ebu Davud, Melahim, 12,13 [3] Ali el-Müttaki, Kenzü’l-Ummal, 14/591 [4] Tirmizi, Fiten, 39

Dînî Eğitimde Müspet İlimlerden Yararlanmak Gerekir mi?

Çocuklar fizik, kimya, astronomi, atom fiziği ve benzeri pozitif bilimleri tahsil ederken onların bu seviyedeki kültürlerine paralel olacak şekilde “akâid-i hâkka-i İslâmiye”nin anlatılmasında zaruret vardır. Maddecinin maddeyi esas alıp herşeyi ona bağlamasına mukabil, mümin de maddeyi, Allahu Teala’ya, ahirete, Kur’ân ve iman mevzuunda yerinde değerlendirmelidir. Evet, bütün tarihî maddecilerin boğulduğu madde bataklığında, müminler gül bitirmesini bilmeli ve bütün eşya ve hadiseleri Allah’ın varlığının şahidleri olarak görüp değerlendirmelidirler.

Çocuk her gün fünûn-ı müspete adına, ilk öğretimden liseye, ondan üniversiteye aldığı öğrenime mukabil; evde ve aile muhitinde o ölçüde dînî eğitim almıyorsa onun kayması, inhiraf etmesi muhakkak ve mukadderdir. Onun okul ve çevresinde edindiği bilim/kültür seviyesi yakın takibe alınıp da muhtemel çarpık düşüncelere vaktinde müdahale edilmezse okuyup öğrendiği şeyler küfre vasıta haline getirilebilir. Oysa ki ilimler, Allah’ın (cc) varlığının ve birliğinin en açık delilleridirler.

Evet çocuk, felsefe tahsil etmesine ve muhtemel bir kısım şüphe ve tereddütlere sürüklenmesine mukabil, akıl, mantık ve ilimlerin olumlu değerlendirilmeleriyle desteklenmezse, daha sonraları ciddi bunalımlara girebilir. Binaenaleyh, onun akliyata dair bilgiler ölçüsünde, yine aklî, mantıkî ve bedihî delillerle takviye edilmesi zaruridir. Maddecilerin varlıktaki nizamı tabiata vermelerine ve bu mevzuda bir kısım felsefî nazariyelerle demagoji yapmalarına mukabil biz de, yaratılışındaki bedahet ve kâinattaki nizamın dili ile her şeyde müşahede edilen kanunların hükümfermâ olması gibi hususları anlatarak, bunların hepsinin Allah’ın (cc) iradesinde olduğu gerçeğini onun zihnine nakşetmeliyiz. Ancak bu sayede değişik nazariyelerin onda hasıl edebileceği şüphe ve tereddütleri önleyebiliriz.

Evet akla, hayale gelmedik tahrif ve çarpıtmalarla onun kafasına yüklenen sakîm malumata mukabil onun kafasını sahih malumatla donatmalıyız ki o, herhangi bir şaşkınlık yaşamasın. Mahiyet itibariyle her şey ilme bağlıdır. Cehalet, dinin de dindarın da en büyük düşmanıdır. Öyle ise, cahillerin akla hayale gelmedik hilelerle nesli ifsat etmelerine karşılık, müminler de vatanına, milletine, köküne bağlı kimseler ve dinine, diyanetine, ilimlere, fenlere açık ve kendi tarih ve coğrafyasına sahip çıkan nesiller yetiştirmek mecburiyetindedirler.

M. Fethullah Gülen

Çocuğunuz Her Yeni Güne Aydınlık Bir Duayla Uyansın

Çocuklarımızın bir duası olsun; her yeni gün için… Bir akşam, babaları eve sağ salim dönsün diye dua etsinler, ertesi gün, ‘üf!’ olan parmakları iyileşsin diye… Hatta ışığı tükenmiş ateşböceklerine, misketini kaybetmiş çocuklara, yuvasını bulamayan karıncalara yardım etsin diye yalvarsınlar Allah’a…

Küçük Mustafa uyumadan önce şöyle dua ediyor: “Şimdi uykuya yatıyorum Allah’ım. Ben uyurken ruhum kelebek olsun, bahçeler dolaşsın, kuşlarla tanışsın. Kanatlarım yorulunca, gözlerim açılsın.”Bu duayı babası Senai Demirci yazmış onun için. Zeynep, Mustafa’nın küçük kardeşi; onun da bir duası var elbette; annesi Semine Demirci’den hediye: “Allah’ım düşen kar tanelerinin elinden tut. Yolda kalan mektupları evine ulaştır. Eşini kaybetmiş çorapları birbirine kavuştur. Ucu tükenmiş kurşunkalemlere acı. Suyu verilmeyen çiçeklere hayat ver.”Ağabey Furkan’ı da unutmamak lazım; o kimi dualarını günlüğüne yazıyor, mesela 28 Ocak’ta büyüyünce dünyayı gemiyle gezmek isteyen arkadaşı Ömer için şöyle dua etmiş: “Ömer haritasını duvara asmamış. Niye biliyor musunuz? Bir kitapta okumuş. Duvara asılan haritadaki denizlerin suyu dökülürmüş. Sular dökülünce de Ömer gemiyle gezemezmiş. Ona dedim ki, ‘Bu sadece bir şaka.’ Bana inanmadı. Ömer, Madagaskar adasının etrafını kırmızı kalemle çizmiş, önce oraya gidecekmiş. Haritanın suları dökülmezse tabii. Ömer için dua ediyorum. İnşaallah Madagaskar adasına gider. İnşallah haritasının suları dökülmez. İnşallah haritada gerçekten su olmadığını bir gün anlar.”

Çocukluğumuza Döndük

Herkesin birbirine her vesileyle dua ettiği evden semaya yükselen ışıklı dualar, gökyüzünden kimi zaman güneş ışınlarıyla, kimi zaman yağmur damlalarıyla birlikte inerek başka evlere başka gönüllere girmeye başladı bile; çünkü koskocaman bir yılın bütün güzel günlerine yayılan dualar bir kitapta toplandı ve kitabın adı ‘Çocuğumla Her Güne Bir Dua’ oldu. Daha önce, babalar, anneler, amcalar, teyzeler için bir dua kitabı hazırlayan Semine–Senai Demirci çifti bu kez çocukları kolay ve anlaşılabilir dualarla buluşturma niyetiyle oturdular yazı masasının başına. Ama çocukça şeyler yazabilmek için çocukluk günlerine dönmek gerekiyordu ve onlar da öyle yaptılar: “Çocukluğumuzun hatıralarından hiç umulmadık ipuçları yakaladık. Bunlar arasında en tatlı olanı, kendi büyüklerimizin çok küçük çabalarla çocukluğumuzu ve buna bağlı olarak tüm bir hayatı güzelleştirebileceğini görmek oldu. Biz de şimdinin büyükleri olarak bir zamanlar yoksun kaldığımız bu küçük; ama büyük iyiliği kendi çocuklarımız için yerine getirmekle görevliyiz.”diyen Semine Hanım, ‘Çocuğumla Her Güne Bir Dua’yı çocuk tek başına okuyabiliyor olsa bile, anne ve babanın da bu okumaya iştirak etmesinden yana olduğunu belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Dua etmek çocuğunuzun maneviyat duygusunu geliştirmek için, çocuğunuzun din anlayışını inşa etmek için kolay bir başlangıç olabilir. Duayı birlikte paylaştığınızda, çocuğunuzun yaratılışla ilgili sorularını açabilir, birlikte tartışabilirsiniz.”

Her Çocuk Kabul Edilmiş Bir Duadır

Kitaptaki duaları ve öyküleri gündelik hayatın sıradan detaylarını konu ederek hazırlayan Semine–Senai Demirci çifti, sadece kendi evleri içinde çocuklarıyla birlikte ettikleri dualara değil, komşu çocukların, ablaların, ağabeylerin dualarına da yer vermişler. İşte bir dua da Burhan Eren ağabeyden: “Bir dua büyüyor dilimin ucunda. Ters çevrilmiş kaplumbağalar için. Kozalarından çıkamayan kelebekler için. Oltanın ucunda çırpınan balıklar için. Yolunu kaybetmiş karıncalar için. Kafeslerdeki kuşlar için. Avcılardan kaçan yaralı tilkiler için. Bir dua büyüyor dilimin ucunda…”

Furkan, Mustafa ve Zeynep’in annesi ve babası ‘Çocuğumla Her Güne Bir Dua’yı, çocuk ruhundaki dua çağlayanına mütevazı bir katkı olması duasıyla çocuklara hediye ediyorlar. Semine Hanım, “Her çocuk kabul edilmiş bir duadır ne de olsa.”diyor ve devam ediyor: “Çocuğumuzu biz istedik. Çocuğumuz bize gönderildi. Çocuğumuz dualarımızın en güzel meyvesi, en tatlı armağanı oldu. Şimdi de dudağımıza değen en güzel dualar onun için, en güzel duaların da onun dudağına değmesini dileyerek…”

Ülkü Özel Akagündüz

Her Anne-Baba Çocuğun Dinî Eğitimini Verebilir mi?

Temelde anne-baba, aynı zamanda muallim ve muallime olma durumunda olduklarından eş namzetleri bu önemli misyonu eda edebilecek yaşa-başa ulaşınca izdivaç düşünülmelidir.

İmam Cafer, talebelerinden bir müddet evliliklerini tehir etmelerini ister. Ebu Hanife de, talebesi İmam Ebu Yusuf’u bir süre için evlilikten men’ eder ve şöyle der: “Öncelikle talim ve terbiye safhasını tamamlamalı ve evlilik yapacağın vakte kadar öğrenmen gereken ilimleri mutlaka öğrenmelisin. Aksi takdirde tahsil hayatın yarıda kalır. Ayrıca, ailenin helal bir şekilde geçimini temin edebilmen için de bir işin olmalıdır. Böyle bir duruma gelince, hayat çizgin daha bir belirginleşecektir.”Evet bu Hanife, o biricik talebesi ki, Abbasiler döneminde şeyhülislâmlık pâyesine yükselmiştir; ona böyle nasihat ediyor.

Bu iki zattan biri büyük dimağ, nazarî hukuk’un bânisi Ebu Hanife Hazretleri ki, bizim mezhep imamımız… Diğeri de Ehl-i Beyt-i Rasûlullah (sav)’dan gelen ayrı bir imam… Bizim bu anekdottan anlamamız gereken husus, evlilik müessesesinin gayet ciddi bir müessese olduğudur. Bu itibarla, evlenecek kimselere bakılmalıdır; acaba bunlar, bir muallim, bir mürebbi gibi çocuk yetiştirebilecek seviyeye gelmişler midir? Veya bir eşle hayatı paylaşabilecek yaşta-başta görünüyorlar mı? Çocuklarınızı bizim düşünce dünyamıza göre hazırlama konusunda gerekli donanımları var mı?

Namzetler, bu sorularımıza “evet”diyebiliyor, kendilerinden de emin iseler, rahatlıkla böyle bir teşebbüste bulunabilirler. Ama namzetler, kendilerini idareden aciz, üç-beş insanla bile müşterek noktalar bulup geçinemiyor, her gün bir huzursuzluk çıkarıyorlarsa, evlenme ve çocuk yetiştirme adına henüz kıvama eridiği söylenemez.”Büyük Türkiye”nin geleceğine bir katkı-ki bu her vatandaşın mefkûreyi ancak Kâbe kadar temiz kalbe, Everest, Tepesi gibi kamet ü kıymete sahip ve his yapısı, amûd-i nûrânî gibi tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya uzanan kimseler gerçekleştirebilirler. Bu, kirli alınların, paslı vicdanların Mevla’ya başkaldıranların işi değildir. İç ve dış bütünlüğüne ermiş mamur ve münevver nesillerdir ki –Allah’ın tevfik ve inayetiyle- Büyük Türkiye idealini gerçekleştirecektir. Rasulü Ekrem’in (sav) Habbab İbni Eret’e söylediği üslupla (1) söylemek istiyorum: “Allah (cc) bu işi lutfedecektir ama sizin de sebeplere riayet etmemiz gerekiyor.”

Alvarlı efe hazretlerine ait şu mısralar, söylemek istediklerimizi gayet güzel ifade etmektedir:

Sular gibi çağlasan, Eyyub gibi ağlasan, Ciğergâhi dağlasan, Ahvalini sormaz mı? Sen Hakk’ın kapısında Canlar fedâ eylesen, Emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?

Evet eğer biz her zaman sular gibi çağlar, başımızı taştan taşa vurarak “var mı daha gidecek dünyalar”diyebilirsek, her durakta her konakta yeni bir bişaret mesajı alır, Allah’ın inayetini bir kere daha duyar ve hiçbir şeye takılmadan hep O’na yürürüz. Mevlâ hakkında inancımız, itikadımız bu merkezdedir. O’nun hüsn-ü zannımızda bizi yalan çıkarmayacağına dair kanaat-ı katiyyemiz ve iman-ı râsihimiz vardır.

Bu hususlara, dolayısıyla temas ettik. Esas belirtmek istediğimiz husus, neslin terbiye alanlarını millet ruhuyla besleme meselesiydi. Hatırlanacağı üzere bir evvelki bölümde, evimizin içinin bir mektep, bir terbiye ocağı haline gelmesi konusu üzerinde durmuş, ana-babanın, şefkat, re’fet ve rikkatlerini, ya da, ilerde yavrularında görmek istedikleri insânî davranışları bizzat kendilerinin yapması lazım geldiğini ısrarla arz etmeye çalışmıştık.

M. Fethullah Gülen

[1] Bkz: Buhari, Menakib 25; Menakibü’l-Ensar, 29; İkrah 1; Ebu Davud, Cihad 97

Çocuğu Tanımanın Eğitimdeki Yeri ve Önemi Nedir?

Bir dinî inanışa bağlı olmada, tabiî ve şuur dışı bir taraf olduğu gibi, bir de isteyerek ve bilerek inanma hali, yani eğitim yoluyla işleniş yönü vardır. Bu itibarla, tesir ve telkin yolu bakımından dinî eğitim, ancak bir sistem dahilinde yapıldıkça istenen basan sağlanabilir. (1) Dolayısıyla din eğitimi ve öğretiminde, genel eğitimin temelleri olan psikoloji ve pedagoji kurallarının bilinmesi kaçınılmazdır. Çünkü çocuğu tanımak, onun ruh ve beden gelişimini doğru olarak tespit etmek, eğitim-öğretim yapabilmenin ilk şartıdır. (2)

Özellikle din eğitimi gibi hassas bir konunun, en önemli kısmını oluşturan imân duygusunun işlenişi hususunda, çocuğun psikolojik yapısının çok iyi bilinmesi gerekmektedir. Ro-Russeau bu gerçeği, “Çocuk zekâsını çok iyi tanıyan bir zâtın onlara mahsus bir akâid kitabı yazmasını pek isterim.”ifadesiyle dile getirmektedir. (3)

İnsan psikolojisini bilmek toplum yönetiminde vazgeçilmez bir esas olduğu gibi, (4) çocuğun ruhî yapısını tanımak ta psikolojik bir prensiptir. Nasıl ki, çiftçi toprağını, heykeltraş ta işlediği mermerin cinsini ve özelliğini tanımak zorundaysa, eğitimciler de çocuğu her yönüyle; bütün karışıklığı ve sadeliğiyle tanımak mecburiyetindedir. (5)

Bu ifadeler, öncelikle çocuğun duygusal ve ruhsal gelişimi hakkında bilgi sahibi olmanın gereğini belirtmektedir. Bu itibarla, bundan sonraki konularda, çocuğun gelişimini çeşitli yönlerden ele alan eserleri tahlil ederek, çocuğun psikolojik yapısı hakkında bilgiler vereceğiz.

M. Emin Ay

[1] N. Armaner-Z. Ökmen, Din Eğitimi ve Öğretiminde Melodik Değerler, 5 [2] Halis Ayhan, Eğitime Giriş ve İslâmiyetin Eğitime Getirdiği Değerler, 193 [3] Rousseau, 297 [4] Gustave Le Bön, Kitleler Psikolojisi, 25 [5] Jacquin, 19

Hangi Yaşta, Nasıl Dinî Eğitim Verilmeli?

“Çocukta Allah’a intan duygusu, ona engin bir huzur ve sonsuz bir güven verir. Çocuk Allah’ı anladıkça, kendisini de anlamaya başlar.” (Zübeyir Gündüzalp)

İnsanın çocukluğunda aldığı dinî telkinlerin, hayatı boyunca derin izler bıraktığı bilinmektedir. Son yıllarda çocuk psikolojisi üzerinde yapılan birçok araştırma, çocuğun kişiliğinin temel özelliklerinin ilk yıllarda ortaya çıktığını tespit etmiştir. Hayatın diğer dönemlerini büyük ölçüde etkileyen bu özellikler, günümüzde eğitimcilerin ilgisini okul öncesi döneme yöneltmiştir (1). Çünkü, çocuğun karakterinin tohumları, ilk çocukluk yıllarında atılmakta ve sonraki yıllarda da gelişmeye başlamaktadır.

İlk yıllarında alınan dinî eğitimin, çocuk üzerinde olumlu etkiler bıraktığı ve çocuğu disiplinli bir hayata yönlendirdiği bilinen bir gerçektir.

Çocuklarda var olan yüksek uyum gücü dikkate alınarak, dinî eğitimin ilk çocukluk yıllarında en iyi şekilde verilmesine çalışılmalıdır. Çocuğun yaşı 10-12’ye geldiğinde dinî eğitim için genç kalınmış olunur.

Çocuğun yaşına göre, verilecek dinî eğitimin yöntemini belirlemek gerekir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1- İlk Çocukluk Dönemi (2-6 yaş grubu)“Okul öncesi dönem” olarak da adlandırılabilecek 2-6 yaşları arasındaki devrede çocuğun psikolojik yapısı dikkate alınarak ona verilecek din eğitiminde daha ziyade çocuğun duygularına ve gönlüne hitap edilmeli, el becerileri ve oyun faaliyetlerine dinî unsurlar katılmalıdır.

İşte, ilk çocukluk döneminde çocuğa verilecek oyuncaklarda dinî yaşantıyı temsil edecek, hatırlatacak ve bazı kavramları sembolize edebilecek özellikler bulunmasına dikkat edilmelidir. Sözgelimi, ona hediye edilecek namaz örtüsü, teşbih ve takke gibi eşyalar, içinde cami resimleri bulunan boyama kitapları vs. bir taraftan da dinî dünyaya adım atmasını sağlayacaktır. Batı ülkelerinde, anaokullarında verilen dinî eğirimin belkemiğini, semboller, resimler ve oyuncaklar oluşturmaktadır. (2)

Dua, okul öncesi çocuğun eğitiminde önemli bir yer tutar. Çocuklara çok yavaş olarak küçük dualar, şükür cümleleri ve ilâhiler belletilmelidir. Ezberletilen bu dualar, onların Allah’a yaklaşmalarını sağlayacaktır. (3)

2- Son Çocukluk Dönemi (7-12 yaş grubu)

Bu dönemde dinî eğitimle ilgili en ciddî uyarı Hz. Peygamber Efendimizden gelmektedir. Hz. Peygamber (sav): “Çocuklarınız yedi yaşına geldiğinde, onlara namaz kılmayı öğretiniz” (4) demektedir.

Hz. Peygamber bu hadisinde, yedi yaşının öğrenme dönemi olduğunu, çocuğun artık dinî ibadetleri bilmesi ve yapması gerektiği ifade etmektedir.

O halde yedi yaşından itibaren namaz gibi İslâm dininin en önemli ibadetinin nasıl yapılacağı, sûreleri, duaları ve kılınış şekliyle çocuklara öğretilmeli ve çocuktan bu ibadeti yerine getirmesi beklenmeli ve istenmelidir. Ancak burada önemli olan bir husus unutulmamalıdır. Son çocukluk devresinde de olsa çocuk yine “çocuktur”. Çocuksu duyguların etkisi davranışlarına yansıyabilir. O nedenle çocuklara gerek ibadetlerle ilgili bilgilerin öğretimi, gerekse ibadetlerin yerine getirilmesi konusunda, İslâm’ın temel prensiplerini teşkil eden müsamaha, hoşgörü, sabır, sevgi ve şefkatle davranmalıdır. Böylece, çocuğun kalbi kazanılmak, duygularına hitap edilmelidir. Zaman zaman teşvik ve takdir edilmeli, gururu okşanmalı, bazen maddî mükafatlarla ödüllendirilmelidir. Çocuğun namazı zorla değil, isteyerek kılması için alt yapıyı ebeveyni hazırlamak zorundadır.

Unutulmamalıdır ki, sağlam bir ibadet eğitimi, ileride şüphe döneminin daha kolay atlatılmasına yardımcı olur. ibadet hayatının, ergenlik çağında, çocukluktaki taklitçi unsurlardan arınmış, zengin bir muhteva ve derinlik kazanmış bir şekilde varlığını sürdürmesi beklenir. Güçlü bir eğitimden yoksun gençlerin, çevrenin olumsuz etkilerine fazlaca kapıldıkları ve ibadetlere küçümseyerek baktıkları gözlenmiştir. Çocukluk çağında camiye hiç ayak basmamış bir genç ya da yetişkinin, oraya girmeye çekinmesi, daha sonra oraya girmeye gerek görmemesi veya girdiği zaman orada var olanı görememesi mümkündür. (5)

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

[1] M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, 20 [2] Başkurt, İrfan. Federal Almanya’da Din Eğitimi, 117 [3] M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, 41 [4] Ebu Dâvud, Salât: 25 [5] M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, 45

Çocuklara Allah Kavramı Nasıl Anlatılmalı?

“Çocuklara Allah’ı anlatmak güç değildir. Güç olan, nasıl ve ne şekilde anlatılacağıdır.”(Ahmet Şahin)

Çocuk, zihninde; “Allah”kavramına karşı bir tasavvur ve kendine özgü bir yorum geliştirir. Çünkü, çocukları en çok meşgul eden ve ilgilerini çeken konu, şüphesiz Allah’tır. Onların Allah’ı bu denli merak etmelerinde, yaratılıştan getirdikleri inanç duygusunun tesiri olduğu gibi, çocukluk çağının bir vakıası olan, çocukların tabiatüstü kuvvet ve varlığa karşı duydukları temayülün de payı vardır.

Etrafını kuşatan fizikî ve sosyal çevreyi keşfetme ve tanıma arzusunda olan çocuğun önde gelen meraklarından biri de “kim tarafından yaratıldığı”dır. Diğer meraklarında olduğu gibi bu konuda da çocuk cevabı öncelikle anne ve babasından bekler.

Çocuk, 4 yaş dolaylarında Allah hakkında fikir yürütmeye başlar. Bu yaş çocuklarının Allah tasavvuru gelişim özelliklerine ve zihinsel kapasitelerine uygun olarak Allah’ı insana benzetme şeklindedir. 3-7 yaşları arasında Allah’ı “gökyüzünde oturan sakallı bir dede”şeklinde yorumlayabilir. (1)

5-6 yaş grubundaki çocuklar tarafından Allah çok tabiî olarak insanî vasıflarla tasavvur edilmektedir. Çocukların Allah hakkında kullandığı her sıfatın içerisinde fiziksel unsurlardan ve duyular âleminden bir şeyler bulmak mümkündür.

Bu yaşlardaki çocukların sebep-sonuç ilişkilerini tam olarak çözümleyemediklerini düşünecek olursak, çocuktan, dinin en temel kavramı olan Allah’ı bir yetişkin gibi algılaması da beklenemez.

5-6 yaşlarındaki çocuklar için büyüklük ve yükseklik mekânla sınırlıdır. Bundan dolayı olmalıdır ki, Allah tasavvurunda Ona uygun görülen mekân, çocuğun görebildiği en yüce ve ulvî mekân olarak gökyüzüdür. “Sence Allah nerede?”şeklinde düzenlenen bir soruya genellikle: “Bulutların üstünde, bulutların arasında, havada, uzayda, yıldızların ve ayın yanında, cennette.”gibi cevaplar verilmiştir. (2)

Çocukların büyük bir kısmı Allah’ın görülemez olduğunu kabul etmektedir. Ancak bu kabullenişin şartlı bir kabul olduğunu görmekteyiz. Çocuklar genelde yukarıda ve uzak bir yerde olduğu için Onun görülemeyeceğine inanmaktadırlar.

Çocukların çok azı: “Allah kalbimizdedir, onun için göremiyoruz.”ya da “O, büyük bir güçtür.”şeklinde düşünmektedir. Bu düşünce çerçevesinde Allah, ilâhî bir varlıktır ve ancak insanlara yaptığı yardım ve fiilleri sayesinde tanınıp bilinir.

Çocuklara göre, Allah’ın çocukları sevme sebebi, annelerinin onlardan bekledikleri ile yakından ilgilidir. Yani tıpkı annelerinin istediği gibi, Allah da onlardan yemeklerini yemelerini, akıllı uslu durmalarını beklemekte ve onun için sevmektedir.

O halde Allah’ın kendisini zaten sevdiğine bütün kalbiyle inanan çocukların bu inançları yeri geldikçe kuvvetlendirilmelidir. Bilhassa hayatın ilk yıllarında diğer sevgi çeşitlerine göre önem kazanan himayeye dayalı sevgi çeşidi, çocuğun sağlıklı ilişkiler

kurmasına yardım eder. Her zaman yanında olan “Yaratıcının”aynı zamanda onu tüm kötülüklerden de koruduğunu bilmesinde fayda vardır. Aslında dinî duygunun nüvelerinden biri sayılan bağlanma duygusu çocuklarda mevcuttur. “Allah’ı sevdiğimiz için O da bizi sever.”veya “Bizi koruduğu için Allah bizi sever”şeklindeki cevaplarının iyi tahlil edilmesi, bizi çocukların sevecekleri ve bağlanacakları dost bir Allah’a inandıklarını kabule sevk eder.

Çocuklar temelde Allah’a karşı dostça hisler besledikleri hâlde, bazıları Allah’tan korktuklarını ifade etmişlerdir. Allah’tan korkma sebeplerinin başında; yaramazlık yapanların, annesinin babasının sözünü dinlemeyenlerin cehenneme atılacağı gelmektedir. Allah’ın çarpabileceği, herkesin ondan korktuğu, insanları taşa çevirebileceği ise diğer sebeplerdir. (3)

Bunun yanında, Allah’tan korkanların korku ifadelerine ailelerden gelen dinî öğretilerin yansıması olduğu aşikârdır. “Allah’ın insanı taş yapması”nı ya da “çarptığını”kalıp cümleler olarak büyüklerden öğrenen çocuklarda, edinilmiş ve tabiî olmayan bir Allah korkusu vardır.

Çocuğun Allah korkusu yerine, Allah sevgisi ile yetişmesi gerekmektedir. O, Allah’ın; seven, koruyan, hoşgören, affeden, cezadan çok ödüllendiren bir varlık olduğunu öğrenmelidir.

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

[1] Halûk Yavuzer, Çocuk Eğitimi El Kitabı, 239 [2] M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, 92 [3] M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, 102-103

Çocukların Allah Kavramıyla İlgili Sorularına Nasıl Cevaplar Verilmeli?

Çocukların, Allah kavramıyla ilgili olarak birçok sorusu vardır. Çocuk, bu bilinmezlerle ilgili doyurucu cevaplar istemektedir. Anne ve babalar, çocukların bu tür sorularını dikkate almalı ve çocuğun anlayacağı bir dille anlatmalıdır.

Dikkate almayan, geçiştirilen ve zaman zaman da azarlanan

veya “Büyürsen anlarsın”gibi cevaplar alan çocuğun zihninde bilinmezler artar, merakı endişeye döner ve kendisini korkular içinde bulabilir.

Çocukların Allah, din, ahiret, ölüm… gibi konulara ilişkin sorduğu her soru ciddiye alınmalıdır.

1) “Allah niçin görünmüyor?”sorusuna; “Allah çok büyüktür. Onun gözleri de büyüktür, hepimizi görebilir. Biz ise Ona göre çok küçüğüz, gözlerimiz de küçüktür, bunun için Onu göremeyiz.”cevabı verilebilir.

2) “Allah’ın evi var mı? Varsa nerede?”sorusuna karşılık şöyle cevap verilebilir: “Her yer onun evidir. O her yerde gezer dolaşır. Herkesi görür, her şeyi işitir. Ama bizim gözlerimiz çok küçük olduğu için onu, onun evini ve nerede olduğunu göremeyiz.”

3) “Allah herkesi döver mi?”Bu soruya ise: “Allah çok merhametlidir. Kimseyi dövmez, o herkesi sever. Doğru ve faydalı işler yapanlara yardım eder. Yalnızca çok kötü işler yapanları cezalandırır.”cevabı verilebilir.

4) “Allah neden annemi veya babamı öldürüyor?”Çocuklara “ölüm”gerçeğini anlatmak için de şöyle bir yol izlenmelidir: “Allah insanları yaratır, dünyaya gönderir. Her gönderdiği insana da bir ömür biçer. Ancak bu ömrün ne kadar süreceğini, kullarına söylemez. Verdiği ömür bitince de, alıp ahirete götürür. Ahirete giden anne veya baba, Allah’ın sevgisi altında rahat etmektedir. Senin de ömrün bitince, Allah seni de ahirete götürüp anne ve babanla buluşturur. Yalnız Allah’ın dediğini yaparsan, iyi kul olursun. İyi kul ise, ahirette, cennette anne ve babasıyla daimî olarak birlikte olur; güzelce yaşar.

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

Çocukta Dinî Duygu ve İmanın Ruh Sağlığı Açısından Önemi Nedir?

“Çocukta dinî duygu ve inanç kavramı ne kadar güçlü olursa, o kadar kendini güçlü hisseder.”(David Hekker)

Son zamanlarda yapılan din psikolojisi araştırmaları, çocuğun ruhen dine yabancı olmadığını, bilâkis onun da kendine göre bir dinî inancının olduğunu ispatlamıştır. Aynı şekilde pedagojik tecrübeler de çocukta büyük bir dinî potansiyelin varlığını ortaya koymuştur. (1)

Çocukların Allah inancı ile karşılaşması çok küçük yaşlarda başlamaktadır. Çocuğun dinî inançlarla karşılaşması kendisine oldukça duygusal bir zenginlik kazandırmaktadır. Bu onun Allah ve din ile ilgili hususları öğrenmek için gösterdiği özel ilgiden daha iyi anlaşılabilir (2). Yapılan anketler sonucunda çocuğun dine karşı canlı bir ilgi duyduğu, merakla Allah’ı öğrenmek ve anlamak istediği, küçük yaşlardan itibaren dua, namaz gibi dini pratiklere karşı istek duyarak, bir yandan bunları denemeye çalışırken, öte yandan dini konulara karşı sonsuz bir öğrenme özlemi içinde bulunduğu öğrenilmiştir.

Yine yapılan araştırmada çocukların en çok Allah’ı merak ettikleri ve bütün ilkokul dönemi boyunca zihnî ve ruhî güçleri

çerçevesinde Onu düşündükleri ve anlamaya çalıştıkları ortaya ya çıkmıştır. Onlar başta Allah’ın zatı, fiilleri, yaratması ve yarattığı varlıklar ile ilgilenmektedirler.

Çocukların bu şekilde bir inanca sahip olmalarında birçok faktörün etkisi vardır. Bunlar fıtrat, kolay inanırlık, dinî hazırlık ve uyumdur.

Çocuklar Allah’a inanmak için ilgi, eğilim, arayış ve özlemlerini daha küçük yaşlardan beri dışarıya yansıtmaktadır. Onlar Allah’a inanırken, itiraz etmeden, kuşkulanmadan, nedenini araştırmadan inanmaktadırlar. Ancak şurası ifade edilmelidir ki, çocuk dininin karakteristik özelliklerinden birisi de dinî gelişmenin henüz tam şekillenmemiş ve belli prensiplere ulaşmamış olmasıdır. Buna rağmen çocuğun inancının tabiî olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. (3)

Çocukta dinî duygunun önemiyle ilgili olarak son yıllarda Batı’da yapılan çalışmalarda da önemli sonuçlara ulaşılmıştır.

Batılı psikologlar, tarafsız ve önyargılardan uzak bir şekilde yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhî yapısına uygun düşeceği görüşünde birleşmişlerdir. (4)

Kur’ân’da: “Yüzünü doğru bir din olan İslâm’a, insanların fıtratına uygun olan dine çevir.”buyurularak, insanın dini kabullenmeye yetenekli bir tarzda yaratıldığına işaret edilmiştir. (En’am, 6/75-80)

Son devrin ünlü müfessiri Elmalılı M. Hamdi Yazır, bu konuyla ilgili olarak, Rûm Sûresi’nin (30-45) ayetlerini şu şekilde yorumlamaktadır: “İnsanın, insan ruh ve zekâsının aslı, fıtratı, hakkı tanımak ve hak yaradanından başkasına kul olmamak içindir. O, her ferdin ruhuna bir hak duygusu ve Allah’ı bilme gücü yerleştirmiştir.”(5)

Burada Hz. Peygamber’in fıtratı konu alan hadislerinden de söz etmeliyiz. Bu hadislerin ortak manasını ele aldığımızda şu ifadeleri buluruz:

‘Her çocuğu, annesi İslâm fıtratı üzere dünyaya getirir. Onun bu hâli, konuşma çağına kadar devam eder. Sonra ebeveyni onu Hıristiyan, Yahudi, Mecusî (ateşperest) veya müşrik yapar. Eğer anne babası Müslüman iseler, çocuk da Müslüman olur.”

Bu ifadeler aynı zamanda, inancın teşekkülünde rol oynayan iç ve dış (ırsî ve çevre) faktörleri de açık bir şekilde ortaya koymaktadır. (6)

Sonuç olarak fıtrat; insanın doğuştan tabiî olarak Allah’a inanmaya yetenekli ve dinî inancı kabul etmeye elverişli bir yaratılışta olduğu anlamına gelmektedir. Zira çocuk iyiliğe ve kötülüğe elverişli olduğu gibi doğruya ve yanlışa inanmaya da yetenekli bir yaratılışa sahiptir. (7)

Çocukların küçük yaştan itibaren dine karşı ilgi ve istek duydukları, yapılan araştırmalarla ortaya konulmuştur. Onlar başlangıçta dinî kavramların muhtevasını anlayamazlarsa da (8) dualar ve ibadetlere karşı ilgileri yüksektir. İbadet edenleri merakla seyrederek, onları taklit ile dini pratikleri denemeye çalışmaları, çocuklardaki ilgi ve isteğin ifadesidir.

Her ne kadar öğrenim hazırlığı ve imkânına göre ilgi ve isteklerin ortaya çıkmasında farklılıklar gözleniyorsa da bunların yedi yaşından önce uyanmaya başladığı bir gerçektir. (9) Genellikle yedinci yaştan sonra çocuklardaki dinî ilgi ve isteklerde yayılma görülür. Bu yaşlardan itibaren çevre ve kültürel etkenlerin tesiri, zihin ve dikkatin yardımı, gittikçe artan duygusal bir cazibe ile çocukta dış dünyaya ve dinî konulara karşı büyük bir merak gözlenmektedir. (10) Zaten yedinci yaştan evvel çocuğun böyle bir ilgi ve istek atmosferine girmesi düşünülemez; çünkü henüz o, mantıkî yönden muhakeme yapabilecek seviyeye gelmemiştir (11). Bu itibarla, dinî ilgi ve istekler ancak yedi yaşlarından itibaren “şuurlu”bir şekilde ortaya çıkar denilebilir.

Çocukta, kendisine yardım edecek ve onu koruyacak “sonsuz bir kuvvet”arayışı vardır. Çocuk sahip olduğu bitmez tükenmez merak duygusuyla henüz isim takamadığı, fakat zamanla öğreneceği ilâhî kuvveti durmadan arar (12). Çocukta görülen bu arayış ondaki ihtiyacın bir ifadesidir. Zira çocuğun birtakım temel ihtiyaçları vardır. Emniyet, güven, dayanma, korunma, sığınma, kabul görme, teslim olma, sevilme bu ihtiyaçlardan en önemli olanlarıdır. (13)

Çocuklarda Allah’a inanma isteği genellikle vazgeçilmez bir istek olarak ortaya çıkmakta ve onlar Allah’ı gerçek ve kaçınılmaz bir sığınak, dayanak ve emniyet kaynağı olarak kabul etmektedirler (14). Çünkü yaşantıları içinde çeşitli sınırlılıklarını ve gerçekleşmeyen isteklerini gören çocuklar, yüce bir kuvvete dua etmeyi kolaylıkla kabul etmektedirler. Çocuğun Allah’a inanma isteği pek tabiî olup, bu istek onun içten gelen bir ihtiyacını karşılamakta ve inanma isteği âdeta çocuğun iradesi dışında oluşup gelişmektedir. Aslında her çocuk, kendiliğinden gelen bir duygu ve güvenme, bağlanma ve sığınma eğilimi göstermektedir. Esasen çocuk, ailesinde otorite, korunma, bağlanma, güvenme, sığınma, dayanma ve emniyetin ne olduğunu öğrenmektedir; ve o bunları yaşı ilerledikçe, hayat tecrübeleri çoğaldıkça, her geçen gün ölümün ve hayatın manasını öğrendikçe, daha iyi anlayacaktır. (15)

Bütün bu ifadeler, çocukların eksikliklerini, zayıflıklarını hissettiklerini, bunun farkına vardıklarını ve neticede her şeyi yaratan Allah’a inanma ve güvenme ihtiyacını duyduklarını göstermektedir.

Modern toplumlarda görülen ruhî bozukluklar ve sinir hastalıkları, genellikle ümidini ve manevî desteğini kaybeden inançsız ve ümitsiz insanlarda ortaya çıkmaktadır. İntiharların yüzde 95’i de aynı şekilde, inançsız ve manevî desteğini kaybedenler arasında görülmektedir.

İman sahibi kimselerin ruhî yönden huzurlu olmalarını, bizzat iman sağlamaktadır. Çünkü iman, kelime manası itibariyle de “kalbe emniyet, huzur ve sükûn vermek”demektir (16). Bazı durumlarda din, felâketi bile acı taraflarından tecrid edebileceği ve adaletsizlikten ıstırap çeken insanları sevgi ve ümide götürebileceği gibi, Allah’a iman da insana çeşitli zorluklara karşı dayanma gücü verecektir. (17)

Aynı şekilde çocuk, Allah’a inanmakla kendini güçlenmiş ve Ona yakınlaşmış hissetmektedir. Allah’ın, kendisini her zaman koruyacağına ve suçlarını affedeceğine inanmak çocuğa büyük bir rahatlık ve huzur vermektedir. Böylece çocuk hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulmakta ve o nispette yaşama gücü artmaktadır.

Hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak, sonsuz bir dayanma gücü demektir. Sonsuz kudret sahibi bir varlığa inanan, olayların Onun iradesi ve yaratmasıyla meydana geldiği inancında olan bir kimse, içinde büyük bir ümit ve dayanma gücü bulacaktır. İman gücü sayesinde ümitsizliğe düşmeyerek, kurtuluş çareleri arayacaktır. İmanın sağlayacağı moral gücü ile her durumda dengeli, başarılı ve ümitli olmanın iç huzurunu duyacaktır. (18)

Sağladığı ruhî huzur yanında, Allah’a iman, eşya ve olaylara bakışta da insana birtakım faydalar sağlamakta ve davranış tutarlılığına olumlu katkılarda bulunmaktadır. Ölen yakını için yararlı işlerde bulunmasından dolayı Allah’ın onu bağışlayacağına inanmak, çocuk için büyük bir teselli olmaktadır. (19)

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

[1] A. Vergote, Çocukta Din, 315 [2] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, 27 [3] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, 41 [4] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, 39 [5] A. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, VI, 3824 [6] M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, 78 [7] M. Faruk Bayraktar, İslâm Eğitiminde Öğrenci Öğretmen Münasebetleri, 19-24 [8] Belma Özbaydar, Din ve Tanrı İnancı, 7 [9] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, 45 [10] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, 79 [11] Belma Özbaydar, Din ve Tanrı İnancı, 12 [12] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, 40 [13] Feriha Baymur, Genel Psikoloji, 58 [14] Kerim Yavuz, Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişimi, 130 [15] Halûk Yavuzer, Çocuk Eğitimi El Kitabı, 154 [16] M. Emin Ay, Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım?, 144 [17] Hâlis Ayhan, Temel Eğitimde Din Eğitimi (Tebliğ), 63 [18] Hâlis Ayhan, Temel Eğitimde Din Eğitimi (Tebliğ), 63 [19] Hâlis Ayhan, Temel Eğitimde Din Eğitimi (Tebliğ), 110

Çocuklara Din ve İbadet Sevgisi Nasıl Kazandırılmalı?

“Çocuğa güzel bir isim ve terbiye verilmesi, onun anne ve babası üzerindeki haklarından biridir.”(Hadis-i Şerif)

Çocuklara kalıcı bir din duygusu ve ibadet isteği kazandırmak için şöyle bir yol takip edilmesi uygun olur:

1) Anne ve baba olarak çocuğunuzun gelişme özelliklerini, algılama biçimini, ilgi alanını çok iyi gözleyin. Bu gözlemler sonucu, nereden ve nasıl başlayacağınıza karar verin.

2) Çocuklarınıza din duygusunu ve ibadet eğilimini kazandırmak istiyorsanız, öncelikle kendiniz yaşantınızla din duygusunu ve ibadet sevgisini sergileyin. Çocuğunuz sizi gözleyerek, anlattığınızı çok iyi anlasın ve size özensin.

3) Çocuğunuzla çok iyi diyalog kurup, onu ürkütmeden, azarlamadan ve baskı altına almadan telkinlerde bulunun. Çocuğa zorla ibadet yaptırmaya kalkışırsanız, hem başarılı olamazsınız, hem de çocuğunuzu daha çok soğutursunuz.

4) Çocuğunuzun Allah, ahiret, ölüm gibi size yönelttiği soruları fırsat bilerek, ona, Allah’ın büyüklüğünü, sevecenliğini, cennetin güzelliklerini, ibadetlerin huzurunu ve Kur’ân okumanın sevabını anlatın. Çocuğun bu şekilde ilgi ve isteği uyanır.

5) Çocuklarınıza anlattığınız hikâye ve kahramanları, adaletli, dürüst ve Allah’ın çok sevdiği Müslüman kahramanlardan seçin. Bu şekilde çocuk, o kahramanla kendi hayatını özdeşleştir meye başlar.

6) İbadetlerin nasıl yapıldığını tarif edin, kısa sûreler, dualar ezberletin ve başarılı olunca da onları ödüllendirin.

7) Çocuklarınıza sık sık, kötülüklerden kaçmaları, iyiliklere yönelmeleri yönünde olaylar anlatın, onlara somut deliller gösterin.

8) Çocuklarınıza, Allah’ın insanı her an gözlediğini, suçlarını ve cevaplarını da meleklerin yazdığını anlatın. Çocuk, kendi başına kaldığı zaman da kendi kendini kontrol etmeyi öğrensin.

9) Çocuklarınızı olumsuz çevreden ve zararlı arkadaştan uzak tutun. Eğer bu konuda titizlik göstermezseniz, sizin vermeye çalıştığınız güzel şeyler bir çırpıda silinip gider.

10) Çocuklara, bu kâinatın ve bu dünyanın insan için yaratıldığını, binlerce nimetlerin insan için verildiğini, gecenin gündüzün, mevsimlerin insana hediye edildiğini, ama bütün bunca nimetlere karşı da insanın bir kulluk borcu olduğunu anlatın.

11) Çocuğa, nuranî varlıklar olan melekler hakkında anlaya bileceği ölçüde bilgiler verilip, meleklerin insan için koruyucu, haberci ve birçok “kendilerine özel”vazifeleri olduğunu, buna da iman etmek gerektiğini bildirin.

12) Allah’ı, Peygamberi ve iki dünyaya ait bütün bilgileri öğrenebileceğimiz, bütün meselelerimizin hâl çarelerinin mevcut bulunduğu bir “ilâhî kitap”vardır. O da Kur’ân’dır. Bundan önceki kitapların hükmü Allah tarafından kaldırılmıştır. Öyleyse Kur’ân ile birlikte yine Allah tarafından Kur’an’dan evvel indirilen “Hak ve doğru kitaplara”ya da sahifelere iman etmek gerektiğini söyleyin.

13) Elçisiz hiçbir şey öğrenilmez. Rehbersiz hareket edilmez. Öyleyse insanın “yol ve yön göstericisi”peygamberlerdir ki, onlar da Allah’ın elcileridir. İşte Allah tarafından görevlendirilen bütün peygamberlere de inanmak gerektiği hususunu işleyin.

14) Her şey fânidir. Baki olan Allah’tır. İşte insanlar Onun misafirhanesi olan şu fâni dünyasındadırlar. İnsanların asıl vatanları ahirettir. Müminlerinki cennet, mümin olmayanlarınki cehennemdir. Ahiret inancını, öldükten sonra dirilmeyi çocuğa izah edin.

15) Allah’ın daha mahlûklarını yaratmazdan evvel ezelî olan ilmi ile olmuş ve olacak her şeyi bilmesi ve bunların Allah katında malûm olması anlamına gelen “kader’e iman hususunda da, çocuğunuzu bilgilendirin.

16) Ahlâkî faziletlere karşı önce çocuğun duygu ve düşüncelerini güçlendirmek gerekir. Meselâ “güçsüze yardım etme duygusu”nü geliştirmeyi düşünün. Güçsüz kavramından, “fakir, sakat, yaşlı, çocuk, dul, yaralı bir insan, hayvan, bitki… vb.”anlaşılması gerektiğini ifade edin.

17) Dinî gün ve geceleri, çocuklarınızla birlikte ihya edin. O havayı onlar da hissetsin. O geceler vesilesiyle çocuklarınıza hediyeler alın, onları sevindirin. Bu şekilde ilgileri artsın.

18) Büyüklere saygıyı ve küçüklere sevgiyi öğretin, dost ve akraba ziyaretlerini birlikte yapın, zaman zaman kabristana götürüp çocuğa ahiret inancını ve ölüm gerçeğini kavratın.

19) Çocuklarınıza din ve fen ilimlerini birlikte verin. Aklı fen ilimleriyle aydınlanırken kalbi de din ilimleriyle nurlaşsın. Bu şekilde ne taassuba düşer, ne de inkarcı olur.

20) Hurafelerden, batıl bilgilerden, hayalî kişilerden çocuğunuzu koruyun; ona İslâm’ın gerçek yüzünü gösterin.

21) Bir öncü, bir rehber ve İslâm’a mâl olmuş yüce kişileri tanıtın, onların hayatından örnekler sunun. Çocuk böylece, o kişilere bir özenti ve ilgi duyar.

22) Çocuklarınızı devamlı “Allah”ile korkutmayınız. Nitekim Allah ne korkutulacak ve ne de korkulacak bir varlık değildir. Bilakis Allah’a sevgi ile ulaşılır.

23) Çocuklarınıza devamlı: “Eğer yaramazlık ve haylazlık ya parsanız, Allah sizleri cehenneme atar.”gibi telkinlerde bulun mayın.

24) Çocuklarınıza önce cenneti sevdirin, cennetin nimetlerini detaylıca öğretin.

25) Çocuklarınızı camiye ve cemaate alıştırmaya ve ısındır maya çalışın. Onları, din ve dindarlıktan soğutmamak için her türlü meşru yollan deneyin.

26) Çocuklarınızı eğitirken hoşgörü ortamında bulundurun. Bu şekilde çocuk hem İslâm’ın hoşgörüsünü anlar, hem de hoş görülü davranışları öğrenir.

27) Çocuklarınızı yalanla tanıştırmayın. Bu mevzuda onlara sakın kötü örnek olmayın. Onlara karşı yapamayacağınız, yeri ne getiremeyeceğiniz, altından kalkamayacağınız vaatlerde bulunmayın. Kendinizi hiçbir zaman yalancı durumuna düşürmeyin. Bu şekilde size güvenmeli ki, söylediğinizi yerine getirsin.

Özet olarak; çocuğunu iyi keşfeden, değerlendiren ve gözleyen anne babalar, ona, dinî bilgileri ve ibadet duygusunun nasıl verileceğini de iyi tespit etmiş olurlar.

Anlattıklarınız ve telkinleriniz, çocuklarınızın seviyesine uygun ve onların ilgi alanına giriyorsa, sonuç alırsınız demektir. Yoksa, zorlamayla çocuğa bir şey kazandıramazsınız.

Çocuğa dinî bilgi ve ibadet hissi kazandırmak için, kendinizin bu duygu ve davranış içinde olmanın gerektiğini de unutmayın.

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

Kız Çocuklarının Yetiştirilmesinde Nelere Dikkat Edilmelidir?

Kadın-erkek arasında bir kısım farklı durumlar vardır; ama bu, katiyen terbiye ile alâkalı değildir. Aradaki fark, tamamen fıtrat ve istidatların hedef alacağı saha ile alâkalıdır. Mâmâfih, böyle ayrı yaratılışta olan bu iki varlığın, onlardaki tabiî durumları nazara alınmayarak, tamamen müşterek mütalâa edilmeleri de bütün bütün hakikatlara ters ve fıtrat kanunlarını bilmeme manâsına gelir.

Terbiyede, kız çocuklarıyla erkek çocuklar arasında esaslı bir fark mevcut değildir. Ancak erkek çocuklar, terbiye döneminde, ilerdeki bir kısım ağır mükellefiyetlere göre yetiştirilmeleri lâzım geldiği gibi, kız çocukları da, ilerde yüklenecekleri vazifeleri itibariyle, birer terbiyeci ve hane siyasetine vâkıf birer mürşide olarak yetiştirilmeleri zaruridir. Aslında, fıtratlarındaki incelik, sinelerindeki şefkat de, bunun böyle olması lâzım geldiğini teyit etmektedir. Onları, altından kalkamayacakları ağır, bedenî işlere zorlamak bir hoyratlık, yuvadan ve çocuklardan ayırmak da bir zulüm ve gadirdir. Onlara, erkeklerine ve yavrulara bir zulüm ve gadir…

Erkek ve Kadının Değişik Yönleri

Yaradılış itibariyle, her birisi değişik bir sahada mümtaz sayılan kadın ve erkeğin pek çok müşterek yanları bulunmasına rağmen, hikmet elinin araya koyduğu ayırıcı bir çizgiyle de, bütün bütün birbirlerinden ayrı sayılırlar. Ama bu ayrılık, zâid ve nâkıs (artı-eksi) gibi birbirini tamamlayan bir ayrılıktır. Ne var ki, yine de bir ayrılık söz konusudur. Böyle bir ayrılığı görmemezlikten gelmek, müşâhedeyi inkâr ve gerçekle zıtlaşma manâsına gelir. Rica ederim, her ayın belli günlerinde kadınlığa has bir ârızanın baskısı altına giren, bazen aylarca sırtında ikinci bir varlığın mesuliyetlerini taşıyan ve uzun lohusalık döneminde kendi işlerini bile göremeyen kadını, erkekle müşterek mütâlaa etmeye imkân var mıdır? Böyle bir iddiada bulunmak, bir kısım “müstağriplerin”(1) her zamanki tuhaflıklarının gereği sayılarak mazur görülse bile, topyekün kadınlık âlemi için mutlak bir zulüm ve insafsızlık değil midir? Bilmem ki bu müstağripler, bütün kadınları erkek olmaya zorlamada ne umarlar!. Böyle bir davranış kadınlık âlemini hor görmekten kaynaklanıyorsa, doğrusu bu çok iğrenç bir düşünce ve bu düşünceye kapılan kadınlar da aşağılık duygusuna itilmiş bir kısım zavallılardır.

Oysa ki kadını olduğu gibi, erkeği de olduğu gibi kabul etmede, fıtrat kanunlarına karşı saygı ve insanın her iki nevine karşı da bir hürmet ifadesi vardır. Aksine, kadının erkeğe erkeğin de kadına özendirilmesinde, fıtrat kanunlarıyla çatışma ve insanlığın dejenerasyonu bahis-mevzuudur. Böyle bir durumun doğuracağı kötü neticeler ise bütün bütün tüyler ürperticidir. Kadın, kadınlığa has ruh ve karakteri, erkek de erkekliğe has ruh ve karakteri korudukları sürece mukaddes, verimli, yuva ve toplumları için de faydalı olurlar. Kendilerine has evsafı kaybedip fıtrat değişikliğine uğradıkları zaman ise, hem yuvalarına hem de toplumlarına zararlı birer unsur haline gelirler.

Buna binâen, kız çocuklarının terbiyesinde, kadınlık karakterinin korunmasına bilhassa dikkat edilmeli ve onların birer kadın-efendi olarak yetişmelerine gayret gösterilmelidir. Kaldı ki, onların kendilerine has işleri, erkeğin cihadına denk tutulmuştur. Serhat boylarında nöbet bekleyen ve harp meydanlarında ölüm kalım kavgası veren gâzinin oku, mızrağı ne ise, ruhunda itminana ermiş sâliha bir kadının elindeki iplik bükme âleti de, aynı sayılmıştır insanlığın Efendisi nazarında. Nasıl sayılmaz ki, elinde silah cepheden cepheye koşan o yiğit gâziler, bu yüce kadının iman ve ümit dolu ikliminde varlığa ermiş, onun coşturucu türküleriyle hayatı hakîr görme ve ölümü gülerek karşılama irfanına yükselmişlerdir.

Evet, iyi nesiller, iyi yetiştirilmiş annelerin eseri; kötü nesiller de insanlığını idrâk edememiş, ihmâle uğramış, fıtrat değişikliği ile hırpalanıp durmuş, kadın kılığındaki bir kısım tâlihsiz hilkat garîbelerinin eseridir.

Bizim semâvî olan terbiye anlayışımız, mükemmel nesillerin yetişmesinde kadını kadınlığı, erkeği de erkekliği içinde ele almayı zarûrî ve fıtratın gereği görür. Bu anlayışta erkek; imanlı, yürekli, dayanıklı ve sürekli mücadelelere hazır bir bahadır; kadın ise oldukça bundan farklı; inançlı, ince, narin; erkeğin desteği ve moral kaynağı, çocuklarının mürşit ve terbiyecisi ayrı bir kahramandır. Bununla beraber, erkek, her zaman ev işlerinde hanımına yardımcı olabileceği gibi kadın da -iş başa düşünce- her işi görmeye ve hatta cepheye gitmeye âmâde bulunmaktadır. Ne var ki, böyle bir durumda birine göre asıl vazife sayılan şey, diğerine göre tâlî bir hizmettir.

Kızlarda Kılık ve Kıyafet

Kızların terbiyesinde dikkat edilecek diğer husus da, onların, tavırları, davranışları, kılık ve kıyâfetleriyle erkeklerden farklı olarak yetiştirilmeleri keyfiyetidir. Erkeğin kadına ait kılık ve kıyafeti; kadına has hareket ve davranışlarda bulunması nasıl sakîl ve sevimsiz ise, kadının da erkeklere benzeme özentisi içinde bulunması, aynı derecede sevimsiz ve çirkindir. Bu türlü bir duruma müsâmaha edilmesi ise her iki cinsi de yavaş yavaş şahsiyet ve benliklerinden uzaklaştırarak kadın erkek arası üçüncü bir cins haline getirir. Böyle bir durum ise, hem erkek cephesinde hem de kadın cephesinde önlenemeyecek şekilde kokuşmalara yol açacaktır. Bu tehlikeli neticeden ötürüdür ki; kadının erkeğe, erkeğin de kadına benzeme gayreti içinde bulunanları lanetlenmiştir.

İnsânî mevhibelerin (2) korunması, çeşitli su-i istimallerin önlenmesi ve sık sık toplum içinde kendini hissettiren bir kısım komplikasyonlara meydan verilmemesi için böyle lânetle tahşidat (3) ne kadar mânidardır! Keşke insanımız idrâk edebilseydi!…

Netice olarak diyebiliriz ki, terbiyede; kadın-erkek farklılığı diye bir şey mevcut olmamakla beraber, cinslerin korunması, kadının kadın erkeğin de erkek olarak yetiştirilmesi için, daha ilk günlerde, yani çocuğun çevresiyle münâsebete geçtiği dönemde, erkek çocukların daha çok babalarının atmosferi içinde, kız çocukların da annelerinin sıcak hariminde bulundurulmasına ihtimam gösterilmelidir. Böyle bir tedbir, kadının kadınlığa ait hususları kazanarak yetişmesine, erkeğin de erkekliğe ait evsâfı benliğine mal ederek gelişmesine yardımcı olacaktır. Vâkıa, böyle bir gayret ve tedbirden her çocuğun aynı nispette faydalanması düşünülemeyeceği gibi, her anne ve babanın da kendilerine sığınan yavruları hakkında aynı ölçüde faydalı olacakları iddia edilemez. Her mürşit ve mürebbî, ancak istidâdı ve yetişmişliği nispetinde faydalı olabilir. Her terbiye gören de kabiliyet ve rûhî mevhibelerine göre istifâde edebilir.

M. Fethullah Gülen

[1] Müstağrip: Batı Hayranı [2] Mevhibe: İlahi İhsan ve Hediye [3] Tahşidat: Yığınaklar; Konuşarak fazlaca üzerinde durma

Çocuğa Ergenlik (Büluğ) Çağında Nasıl Yaklaşılmalıdır?

Doğrusu bu devre muallimler içinde, ana-baba içinde en problemli ve en endişe verici devredir. Bu dönemde çocuklar müspetle doyurulup meşru çizgide tatmin edilmezlerse, elden çıkmaları mukadder, yuvaya ve ölçülerimize yeniden dönmeleri de oldukça müşküldür.

Evet, o, benliğindeki cebrî yenilenmeye karşı kalbiyle ruhuyla ele alınıp, iç âlemi iyi şeylerle donatılmaz ve hayalini saran fücûr (1) fırtınalarına karşı çevresinde faziletten bir çeper yapılmazsa, gidip bir çamur içine ârâm olması (2) muhakkaktır.

Çocuğun bu devresini bilmeyen veli ve muallimler, her gün nefsin değişik bir emriyle karşılarına dikilen çocuklarını sadece şikayet ederler. “Efendim, bunlar hırsızlık yapıyor, yalan söylüyor, kadınlara sarkıntılıkta bulunuyor, hatta ana-baba ve öğretmenlerine karşı geliyor…”Oysa ki yapılacak şey, onu meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle tatmin edip, içinde bin elem ve ızdırabın bulunduğu gayrı meşru (3) dairedeki keyiflerle, kalbin kirlenmesine ve ruhun örselenmesine meydan vermemektir.

Oyun, eğlence ve sporla alâkalı bölümde, gençlerin vücutlarındaki enerji fazlalığını atarak boşalmalarının ehemmiyeti üzerinde durmuştuk ve etrafında bir hayli tahşidat yapmıştık. O önemli mevzuyu oraya havale ederek burada sadece serlevha yaptığımız cinsiyet üzerinde durmak istiyoruz. “Cinsiyet noktası”derken daha ziyade, ferdin arzuları ve iştihalarıyla kendi kendini bulması ve bilhassa şehevî hislerinin baskısı altına girmiş olmasını kastediyoruz.

Bazı istisnai durumlar olsa bile, cinsî arzuların ağırlığı buluğ çağıyla başlar ve gün geçtikçe derinleşir, buutlaşır ve ferdin müstakim hareketlerinde titreşimler meydana getirir. Fevkalade fıtratlar dışında bu durum herkes için hemen hemen aynıdır.

Çocuk bu devrede, yüce ideallerle kanatlanmış, her gün değişik bir iklime ruhunun ilhamlarını götürüp resmetmekle meşgul değilse, kalbi tamamen öbür âlemlerle alâkalı ve ruhu semalar ötesi ses ve soluklarla rezonans olamamışsa; milletini kucaklayıp dünyada cennetlere, ahirette sonsuz nimetlere ulaştırma iştiyak ve neşvesiyle dolmamışsa kendi beşerî isteklerinin baskısı altına girmemiş olması düşünülemez. Bu itibarla, erkeğin erkekliğini, kadının kadınlığını hissettiği andan itibaren gençlerin evlendirilmeleri en tabii bir yol ve mecburî istikamettir. Elverir ki, taraflarda veya ikisinden birinde cinnet ve sâri illetler gibi evliliğe mâni bir ârıza bulunmasın.

M. Fethullah Gülen

[1] Fücûr: Günah. Hak yolundan çıkıp isyana düşmek [2] Ârâm olmak: Karar kılmak [3] Gayrı meşru: Kanunsuz iş

Ergenlik Dönemindeki Kızların Bilmesi Gerekenler Nelerdir?

Kızlar için ergenlik, kadın olmaya bir geçiştir. Bu evrenin sonunda kızlar bebek yapabilecek unsurlara sahip olacaklardır. Bu dönemde kızlar erkeklere oranla daha gelişkin gözükür. Kızların vücudunda şu değişikler olur:

Vücut Şekli: Beliniz daralacak, kalçalar ise genişleyecektir. Vücudunuzun kalça, bacak ve karın bölgelerinde yağ depolanmaya ve kilo almaya başladığınızı fark edeceksiniz.

Vücut Ölçüleri: Kollar, ayaklar, eller vücudun diğer organlarına göre daha hızlı büyür. Bu evrede kendinizi hantal hissedebilirsiniz. Bu geçici bir durumdur.

Deri: Artık daha yağlı bir hal alan cildinizin daha fazla terlediğini fark edersiniz. Bu, ter bezlerinin gelişmesinden kaynaklanır. Cildinizde sivilceler ortaya çıkabilir. Bu hormonların etkisiyle olur.

Göğüsler: Kızların çoğunda ergenlik göğüslerin büyümesi ile başlar.

Adet Kanaması: Kızlar için yeni bir dönem başlar. 9-16 yaş arasında görülen adet kanaması öncesinde veya sonrasında kramp, karında gaz birikmesi, göğüslerde hassasiyet veya şişkinlik, baş ağrısı, kendini kötü hissetme ve huzursuzluk gibi ani duygusal değişiklikler, depresyon olabilir.

Ergenlik Döneminde Cinsel Duygular Karıştırılabilir

Ergenlik dönemindeki çocuk, vücudunda meydana gelen değişikliklere karşı çok duyarlıdır. Bu dönemde cinsel duygularını da tahlile uğraşan genç bir duygu karışıklığı yaşayabilir. Normalde bu geçicidir. Eğer olumsuz bir çevrede yaşıyor, cinsel kimlik karmaşasına yol açacak davranışlara sıkça rastlıyorsa duygu karışıklığı daha da fazla olup sürekli hale gelebilir.

Farika Teymur Artır

Gençlerin Ergenlik Bunalımı, Anne-Babaların Orta Yaş Bunalımı İle Çakışabilir mi?

Anne-baba-çocuk güçlüklerinin artışına ilişkin bir başka ihtimal de, orta yaşlarına girmiş olan birçok anne-babanın kendi kimlik bunalımı yaşamalarıdır. Ergenlerin meslekle ilgili kararlarını verdikleri ya da vermeyi denedikleri sırada, çoğu zaman anne-babalar kendi hayatlarını yeniden gözden geçirir, gerçekleştirdikleri ya da gerçekleştiremedikleri şeylere bakar ve hayatlarının geri kalanını bu şekilde geçirmeyi isteyip istemediklerini düşünürler. Çoğu anne-baba ilk etapta, yani bilinç seviyesinde böyle bir olguyu reddedebilirler. Ancak, davranışlarımızın çok büyük bir bölümüne bilinçaltının hakimiyeti söz konusudur ve bu açıdan çoğu ebeveyn, davranışlarının esas sebebini maalesef göremez.    

Öğretmen Dayak Atıyorsa Aile Nasıl Davranmalı?

Dayağın temelinde öğretmenden ve öğrenciden kaynaklanan sorunlar yatıyor. Dayak yiyen çocuklarda içe kapanıklık, isyankârlık, pasiflik ya da okul fobisi gibi durumlar oluşur. Aileler bu durumu bilinçli hareket ederek çözmelidir.

İlkokul çağında çocuğu olan bazı anneler çocukları tatilde birkaç gün evde kalsa onlarla baş etmenin zorluğundan yakınır “okul başlasa da gitseler”derler. Fedakâr öğretmenlerin gittikçe kalabalıklaşan sınıflarda nasıl disiplini sağladıklarını anneler merak eder dururlar. Pedagojik formasyon sahibi öğretmenler ise eğitimini aldıkları metotlarla bunu çok fazla zorlanmadan başarmaktadırlar. Öğretmenlik de annelik babalık gibi bir sanat olup gerçekten meslek aşkı ve çocuk sevgisi olmadan başarılması zor bir sanattır. Pek çoğumuz okullarda modern psikolojik yöntemlerle eğitim yapıldığını ve dayak gibi eskiden kalma ceza şekillerinin uygulanmadığını düşünmekteyiz. Bununla beraber aileleri ve çocukları dinlediğimizde bunun gerçekten böyle olmadığını gösteren pek çok üzücü örnekle karşılaşmaktayız.

Hüseyin 1. sınıf öğrencisidir. Okula başladıktan bir süre sonra öğretmen sınıfa uzun bir sopa ile girmiştir. Yaramaz çocukları bu sopayla döveceğini söylemiştir. Hüseyin sakin ve zeki bir öğrencidir. Öğretmen ona çok iyi davranmaktadır; ama o diğer arkadaşlarının aldığı cezalardan etkilenmektedir. Hüseyin okula başladıktan bir süre sonra korkulu rüyalar görmeye başlar. Okula gitmek istememekte sert bir öğretmen olan öğretmeninin kendisini dövmesinden korkmaktadır.

Öğretmenleri dinlediğinizde ise önemli bir konuyu dile getiriyorlar. İstanbul’un modern semtlerinden birinde öğretmenlik yapan bir erkek öğretmen şöyle diyor: “Ben, Anadolu’da, İstanbul’da, varoşlarda da öğretmenlik yaptım. Çocukları dövmenize gerek kalmaz, bir bakışınızdan anlarlardı. Burada çocuklar disiplin nedir bilmiyorlar. Büyük saygısı yok, arkadaşla geçim yok.”

Öğretmenden ve öğrenciden kaynaklanan sorunlar bir araya geldiği zaman disiplin ve dayak sorunları ile karşılaşılabilmektedir. Öğretmen bazı davranış problemi olan öğrencileri yadırgayabilmekte, yaramaz ve hareketli bir çocuğa fazla tepki gösterdiğinde çocukta problemler büyüyebilmekte, bu da sınıf içi gerginliği daha da artırmaktadır. Bu gergin ortam başka çocukların da ruh sağlığını etkileyebilmektedir. Bu gibi nedenlere bağlı olarak öğrencilerin şikayet ettiği ceza yöntemlerinden biri de sıra dayağıdır.

Nihal sessiz bir çocuktur. Ebeveyni ondan çok memnundur. Fakat Nihal’in öğretmeni sert kuralcı bir öğretmendir. Öğrencilerden bazısı toplu kurallara uymadığı takdirde zaman zaman bütün sınıfı sıra dayağı ile cezalandırmaktadır. Nihal bu sebeple okuldan soğumaktadır. Anne, öğretmenin ders öğretmekteki başarısından memnun olduğu için aynı okula göndermeye devam eder. Ertesi yıl Nihal’de okul fobisi ortaya çıkmıştır. Okula gitmeden önce karın ağrısı çekmekte, zaman zaman okula gitmek istememektedir. Daha sonra yavaş yavaş ders başarısında düşmeler görülmüştür. Dayak ailede olsun, okulda olsun çocukların ruhlarında derin yaralar açmaktadır. Dayak yiyen çocuk, kinci, isyankâr veya pasif olabilmekte, kendisi de başkalarına ya şiddet uygulamakta ya da güvensizlik sorunu çekebilmektedir. Aynı ortamda bulunan diğer çocuklar kendileri ceza almasalar da olumsuz ortamdan etkilenmektedir. Dayak veya diğer ağır cezaların ve sevgisiz ortamın yol açtığı en önemli sorun, dikkat eksikliği ve ders başarısızlığıdır. Saygı ve sevgi görmediğini düşünen çocuk dikkati dağılmakta ve derse konsantre olamamaktadır.

Öğretmen sabırla ve sevgi göstererek ağır cezalara başvurmadan da sınıfta disiplini sağlayabilmekte; ölçülü olarak çocuklara sabırlı ve hoşgörülü olmak konusunda örnek de olabilmektedir. Bazen yaramaz olan veya ailesinden sevgi görmeyen bir ilköğretim öğrencisinin başının okşanıp ona bir iki ilgi sözcüğünün söylenmesi bile öğretmenin onun minik kalbine girmesine ve saygısını sevgisini kazanmasına yetebilmektedir.

Öğretmen ve Okul Yönetimiyle Görüşün

Ailelere düşen çocuklarını dinlemek çocukların dayak cezası verildiğini anladıklarında olayın aslını araştırmaktır. Çünkü çocuklar küçük bir olayı abartabilirler, olduğundan büyük gösterebilirler. Ayrıca hiçbir insan mükemmel değildir.

Öğretmen de istemeden hata yapmış olabilir. Fiziksel cezanın derecesi ve tekrar edip etmediğini bilmek gerekir. Öğretmenle güzellikle konuşarak çocuğun etkilendiği anlatılabilir. Çocuğun öğretmenine saygısını kaybetmemesi için anne babanın öğretmenle konuştuğunu bilmemesi; fakat sadece ailesinin konuyu anladığını ve ona değer verdiğini fark etmesi gerekir. Ciddi bir sorun varsa aileler bu durumu kesinlikle ihmal etmemeli, dayağın ve her türlü şiddetin kanunen yasak olduğunu bilerek gereğini yapmalıdır. Ailelerin bu konuda bilinçli olması, eğitimde gelişmiş ülkelerde olduğu gibi vakti müsait olanların okul–aile birliklerinde aktif görev alarak okul yönetimine katılması da gerekmektedir

Sorun Kimde Olabilir?

Çocuklardan kaynaklanan sebepler: Ailelerinin sosyokültürel durumu, ailede disipline alışmamış olması, aşırı serbest bırakılması ya da çok baskı altında tutulması, ağır cezalar verilmesi ve öğretmen aynı cezayı vermeden kurallara uymakta zorlanmaları.

Öğretmenden kaynaklanan sorunlar: Tecrübesiz oluşu, metot eksikliği oluşu, kişilik sorunları, davranış sorunları, ruh ve beden sağlığı ile ilgili problemleri olması.

Farika Teymur Artır

Çocuğunuzu Okula Hazırlarken Neleri Dikkate Almalısınız?

Çocuğuna dikkat eden, onun üzerinde titreyen ve onu olumlu yönde yönlendirmeye çalışan anne baba, çocuğuna bir dünya bağışlıyor demektir.”(Ord. Prof. Dr. A. Fuat Başgil)

1) Öncelikle çocuklarınıza, zaman plânlama vakitleri kavratma, neleri ne zaman yapacaklarını öğretme konusunda devamlı bir gözetiminiz ve denetiminiz olmalıdır. Zamanını iyi kullanamayan, plânlayamayan ve dengesiz kullanan çocuk, hayatı da bir dengesizlik ve karamsarlık manzumesi olarak algılar. Bu ise çocuğun başarısına olumsuz etki yapar.

2) Uykusunu plânlı ve dengeli kullanmasına dikkat edin. Geç yatan çocuk uykusunu alamaz ve sabahleyin uyanma güçlüğü çeker. Bu durumdaki çocuk kendisini bulamaz, yiyemez, ne yaptığının farkında olamaz. Dersleri dinlerken de yorgun, bitkin ve huzursuz bir şekilde izler. Bu ise başarısını olumsuz yönde etkiler.

3) Çocukların bir uyku vakitleri olmalı. Bunu hem çocuk hem de anne baba takip etmeli. Bu konuda taviz verilmemelidir. Uyku alışkanlığı oturursa, hem vücut metabolizması dengeli olur, hem de zihin açık ve duru kalır.

4) Çocuğun akşam çalışmaları izlenmeli, desteklenmeli, istekleri ve problemleri takip etmelidir. Akşam çalışmasını tamamlayamayan çocukta, huzursuzluk olur. Uykusunu da rahat alamaz. Okula da isteyerek gidemez.

5) Akşam yatmadan önce, sabah hazırlığını yapması, gerekli kitap ve defterlerini ve diğer gereçlerini çantasına koyup hazırlaması için, uzaktan denetçilik yapın. Bu alışkanlığı kazanmazsa, her sabah bir panik yaşar.

6) Çocuğun gerek biyolojik gerekse de psikolojik bir problemi olup olmadığına dikkat edilmeli. Size söyleyemediği bazı problemleri yüzünden kendi içine kapanır, daha büyük olumsuz bir gelişmeye yol açar.

7) Sabahleyin çocuğunuzu kendiniz gidip kaldırmayın, kendilerinin kalkmalarını öğütleyiniz. Saati kurun veya radyoyu ayarlayın. Çocuk kendi işini kendi plânlasın, uyanmak için onun hazırlığını kendisi yapsın.

8) Sabah kahvaltısını gereği gibi yapması, okula aç gitmemesi için gözlemcilik yapın. Ancak yemek konusunda zorlayıp, üzerine gitmeyin. Çocuğun ne kadar yemekle ilgili üzerine gidip ısrar ederseniz, o kadar ters tepki alırsınız.

9) Sabah evden çıktığında çıktığı vakte dikkat edin. Geç gidip nefes nefese kalmaması veya erken gidip boşuna zaman harcamaması konusunda titizlikle takip edin.

10) Beslenme çantasına gerekli olan her şeyi koyun. Yoksa çocuk, okul kantini veya seyyar satıcılarda karnını doyurur. Bu da çok zaman sağlıksız beslenmeye yol açar.

11) Çocuğa, yolda yürürken kaldırımları kullanması gereğini, trafik kurallarını öğütleyin. Yolda yürürken bir şey yiyip içmemelerini de söyleyin. Çünkü yürüyerek bir şeyin yenmesi, hem dikkati dağıtır, hem sağlıksız bir beslenmedir, hem de çevreye iyi bir örnek olmaz.

12) Çocuğun okula geliş gidişlerinde birlikte olduğu arkadaşlarına da dikkat edin. Olumsuz, sorumsuz davranışları varsa çocuğunuzu derhal uyarın.

13) Çocuğunuzun okul çıkış saatini bilin. Okulla ev arasında geçecek zamanı da hesaplayın. Eğer çocuğunuz, eve gelmede geç kalıyorsa bunun hesabını kırmadan ve üzmeden sorun. Eğer yeterli bir açıklama yapamıyorsa, mutlaka nedenini araştırın. Zararlı bir çevre veya zararlı bir arkadaş grubunun etkisine kakılıp kakılmadığından emin olun. Yoksa, öğrendiğiniz vakit çok geçmiş olur.

14) Çocuğunuz eve geldiğinde, onu güler yüzle karşılayın. Anlattıklarım dinleyin, başarılarından dolayı, o akşam ödüllendirmeye çalışın. Bu, çocuğun başarısını hızlandırır.

Çocuğu okula gönderirken, ona yalınızca kuralları öğretin ve denetleyici olun. Onun işini, onun yerine yapmaya kalkmayın. Eğer çocuğun yapması gereken bir işi kendiniz yaparsanız, hem çocuğunuzu tembelliğe atmış olursunuz, hem de becerilerinin gelişmesini engellersiniz. Sizin nezaretinizde, her şeyini çocuğunuz kendi yapmalıdır.

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

Çocuğa İlk Öğretilecek Şey Nedir?

İlk defa çocuğa, din, dil, millî yapı ve millî karakter öğretilerek, ona göre içtimaîleştirilmesi ve içinde yaşadığı devrin şartları nazar-ı itibara alınarak, ruh köküne sımsıkı bağlılık içinde, ilimler adına inkılapçı, daha doğrusu dâimi bir dirilişle hep yeni ve hep taze bir anlayışa ulaştırılması ve orada korunması; sonra da, bu noktadan hareketle, sanat, ticaret, ziraat, ilim ve teknik gibi meselelere alıştırılması, adapte edilmesi sayılabilir.

Arz edilen hususları şu şekilde takdim etmek mümkündür:

1) Ferdin iç istikameti, yaratıcı karşısındaki durumu, inançları ve mükellefiyetleri gibi (Farz-ı ayn) olan şeyler.

2) Ticaret, ziraat, sanat gibi çeşitli mesleklere ait bilinmesi gerekli ve lüzumlu olan (Farz-ı kifaye) gibi şeyler. Buna millet ve toplumun hayat, istikamet ve izzetli yaşaması için, bilmesi zaruri olan şeyleri de ilave edebiliriz.

Evet, bir toplumun güven içinde yaşayabilmesi, geçmişi geleceğe bağlayarak, yeni yeni çok buutlu dünyalar kurabilmesi, ancak bu ilk esaslarla mümkün olacaktır. Cihanı fetheden en güçlü ordular ve dünyayı saltanat sınırlarına dar gören tâc darlar, arz edilen hususlar karşısındaki hassasiyetleri nispetinde, uzun ömürlü olabilmişlerdir. Aksine, bu hususlardan birinde gösterdikleri ihmal nispetinde de -belli bir meselede çok sivrilseler bile- varlıklarını koruyamamış ve çabucak silinip gitmişlerdir.Evet, bir toplumun âhenk içinde ve sürekli olarak varlığını sürdürmesi inanç ve ibadete; inanç ve ibadetin yanında sanat, ticaret ve ziraata; bunların yanında da devletler arası dünya muvâzenesinde yerini alma gayret ve çabasına bağlıdır. “Bütün inananların toptan seyre çıkmaları doğru değildir. Her topluluktan bir cemaat, dini iyice öğrenmesi ve (sefere giden) kavimleri kendilerine döndükleri zaman (kaçınılması gerekli ve zaruri olan şeylerden onların) kaçınmaları için (uyarıda bulunmaları) behemehal gereklidir.”(k)

Bir toplum, âlim, münevver ve yetişmiş kadrolarıyla fâtih ordulara rehber; sanat ve ticaret erbabına mürşit ve bütün hayatî meselelere öncüler yetişmiyorsa o toplum mefluç ve gelecek adına talihsiz ve nasipsizdir. Bundan dolayıdır ki; dünya işlerinin âhenk içinde yürümesi için gerekli olan şartların bilinmesi (Farz-ı kifâye) sayılmış ve bu şartların bütünüyle terk edildiği bir topluma mücrim nazarıyla bakılmıştır. Masum bir toplum, vicdanının duruluğu, ledünniyatının derinliği ve samîmi kulluğunun yanında, kunduracılıktan terziliğe, ondan çiftçiliğe ve ondan da sanayiinin bütün dallarına kadar her sahada varolan; hatta İmam-ı Gazali’nin ifadesine göre, her meslekte maharetli, yani, günümüzün anlayışıyla, mütehassıs insanlara sahip bulunan toplumdur.

Bu itibarla, fertleri, iç-aydınlığa, vicdanî safvete erememiş bir toplum masum olamayacağı gibi, sanattan ticarete; ondan ziraata, ondan da askerliğe; hatta teknik ve teknolojinin en ince teferruatına kadar -mesâiler tanzim suretiyle- herşeyi kucaklamayan bir toplum da masum değildir.

M. Fethullah Gülen

Öğrenme Çağında Öğretme Ameliyesi Adına Nasıl Bir Yol Takip Edilmelidir?

1) Onu öğrenmeye mecbur tutmadan, ailenin hal ve dil yoluyla, onun duygularına takdim ettiği derslerdir ki, çocuk bunları farkına varmadan, havayı teneffüs ettiği gibi teneffüs eder.

2) Onu öğrenmeye mecbur tutarak, her yaş için gerekli usûl ve metotlarla, onun daha evvel gördüğü ve görmediği şeylerin belletilmesidir ki, bu şık da, ona vermeyi planladığımız şeyler, daha çok hazırlanıp önüne konan yemeklere benzer.

Birinci şıkta, anne ve baba, gönülden bağlı bulundukları en ideal hayat tarzını, gergef işler gibi, yaşar, anlatır ve gösterirler. Böylece çocuk için olan olur. İkinci şıkta ise, her yaş ve seviye için verilecek şeylerin hazırlanması, hattâ komprime haline getirilmesi; takdim usûlü ve takdimde kullanılacak dil, her birerleri başlı başına birer mevzudur ve hepsine riayet edilmesi gerekmektedir.

Çocuğun, eşyâ ve hâdiseler karşısında uyarılarak, bir kısım şeyleri öğrenmeye mecbur tutulduğu bu dönemde, mektep de devreye girer ve ailenin yanında yerini alır. Bunun tabiî bir neticesi olarak da, ailenin vazifesi ikileşir:

1) Yuvada (evde) çocuğu görüp gözetme.

2) Onun mektepteki durumunu kontrol etme… Her iki vazife de çok mühim ve hususî titizlik istemektedir. Zira, o güne kadar yavruda verilen şeyler hassasiyetle korunmaz ve yaş farkıyla, kazanılan idrake göre yeni şeyler ilâve edilmezse, çocuğun hiçbir işe yaramayacak şekilde tefessüh etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Evet, yuva her güzel şeyin özünü bir tohum gibi onun ruhuna ektikten sonra, mektep, bu ilk ameliyenin tamamlayıcısı, geliştiricisi ve koruyucusu olmalıdır. Aksi halde, yuvadaki bütün gayretler boşa gideceği gibi, dün verilenlerle, bugünkülerin birbirini nakzetmesi de, çocuğu bütün bütün şaşkına çevirecektir.

M. Fethullah Gülen

Çocuğun Öğrenmesi İçin Belli Bir Yaşa Ulaşması Şart mıdır?

Çocuğun yuvadaki ilk devreleri için belli bir yaş bahis mevzuu olmasa bile, (talim ve terbiye) devresi dediğimiz bu ikinci dönemde, behemehâl çocuğun belirli bir yaşa gelmesi zaruridir. Aksine, çok erken yaşlarda, ona bir şeyler vermeye kalkmak ve hele hiçbir şey anlayamadığı mevzuları ezberletmeye çalışmak, onu bir papağan yapmaktan başka bir şeye yaramaz.

Ne var ki onun, o basit anlayışıyla çevresini tecessüsten elde ettiği şeylere ışık tutma, ad koymak, yani konuşma ve davranışlarımızdan sezebildiği müphemleri aydınlatmak ve onun bütün intibalarına tercüman olmak; Allah, Peygamber demek ve dedirtmek de, katiyen ihmal edilmemelidir.

Terbiyecilerce mecburi öğrenme devresi olarak yedi yaş dolayları kabul edilir. Çocuk yedi yaşına girince, o güne kadar görüp duyduğu, hissedip kavradığı şeylerin ötesinde, kendisine bir kısım emir ve teklifler götürülür. On yaşına girince de, biraz daha ciddîyetle işin üzerinde durulur. Ve hatta ihtiyaca göre, tedip bile edilebilir. Bunun böyle olması umumî ve objektiftir. Vâkıa bu sınırlar içinde mütâlaa etmemize imkân olmayan müstesna kabiliyetler de az değildir. Onların içinde, yedi yaşında kitapları ezberleyenler; on beş yaşında içtihat edenler; yirmi yaşında çağ-açıp, çağ kapayanlar; büyük cihangirler ve hattâ kâşifler ve kânun vâzıları da çıkmıştır ki, talim ve terbiye için mecburi yaş sınırı kabul ettiğimiz, yedi-on yaşlarını onlara tatbik etmemize imkân yoktur. Herhalde, onlar, daha önceden keşfedilerek, umûmî istidatlarına göre, değişik yol ve metotlarla ele alınmaları uygun olur.

Bir de bu arada, (buluğ- çağı) dediğimiz teklif devresi vardır ki, o da umumiyet itibariyle on beş yaşı olarak kabul edilmiştir. Bu devre çocuğun mükellefiyet ve sorumluluk devresidir. Bu devrede vaatler ve tehditler; mükafat ve ceza tatbikleri başlar ki, bununla o güne kadar çocuğa verilen şeylerin, onun ruhunda değişik yön ve “yöntemlerle”yeniden sağlamlaştırılması ve silinmez hale getirilmesi temin edilmiş olur.

M. Fethullah Gülen

Okul Öncesi Çocuğun Dinî Eğitiminde Nasıl Bir Allah Tasavvuru Oluşturulmalıdır?

Her çocuk, okul öncesi dönemde, planlı-plansız etkilerle yoğun bir öğrenme ve etkileşim süreci yaşayarak gelişmesini sürdürür. Çocuk bu dönemde, ahlâk ve inanç muhtevalı olan “sosyal ve kültürel kimlik geliştirme”yönünde de önemli mesafeler alır. Dinin kabul ettiği zihnî doğrular/yargılar ve ahlâkî erdemler bakımından olumlu ve olumsuz şekillenmeler de bu dönemde belirgin bir duruma gelir.

Hemen belirtmemiz gerekir ki, din eğitimi, çocuğa sadece ihtiyacı olan dinî bilgileri aktarıp öğretme ve onları zihnine yerleştirme ameliyesi değildir. İslâm’ın, insanı ulaştırmak istediği nihaî hedef, iman, ahlâk ve davranış olgunluğu ile beraber, âhiret mutluluğu da olduğuna göre, elde edilen bilginin, zikrettiğimiz seviyeye ulaşmada sadece temel bir araç olduğu rahatlıkla görülecektir.

Şu anda okullarımızdaki Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri, 4. sınıftan itibaren başladığına göre, doğumdan itibaren çocuğu sarması gerektiğini düşündüğümüz dinî değerlerin hemen hemen tek taşıyıcısı anne ve baba olmaktadır diyebiliriz.

Okul öncesi çağda, çocuğa göre, Allah, Peygamber ve Melek gibi kavramlar henüz örtülü anlamlar ihtiva etse de o, bunların üzerindeki sır perdesinin kalkmasını ister ve kendine göre sorular sorarak merakını gidermeye çalışır. Bu çağda, çocuğun dinî nitelikli ilgi ve merakının rasgele, gelişigüzel bir şekilde cevaplandırılması veya cevapsız bırakılması, büyüdüklerinde bu çocukların bazı ruhî boşluklar duymalarına sebep olacaktır. Dolayısı ile, küçük yaşlarda ferdin kişiliğinde meydana gelecek manevî boşlukları ileride kapatmaya çalışmak ise ya çok zor ya da büsbütün imkânsız hâle gelebilecektir.

Resûlüllah’tan (sav), çocuğa güzel isimler verilmesi yönünde, hadis kitaplarında pek çok hadis bulunmaktadır. Bu hadis-i şeriflerden hareketle diyebiliriz ki, din eğitimi faaliyeti daha çocuğun ilk günlerinde bu şekilde başlatılmış olmaktadır. İleriki günlerde ise içinde Allah sözünün geçtiği Mâşaallah, Allah bağışlasın, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık vb. gibi sözler ve dualar, çocuğun sürekli bu söze muhatap olmasına imkân tanıyacak ve olumlu etkilenmeler meydana gelmiş olacaktır (Öcal, s).

Öyle ise, ailede, okul öncesine ait dinî eğitim-öğretim faaliyetleri programlanırken, gerekli görülen zihnî tedbirler, ilk etapta, bazı dinî kavram ve ifadelerin tekrar edilmesi şeklinde olabilir. Çocuğun küçük yaşta sık sık duymaya başladığı Allah, cami, ezan, Müslüman, Kur’ân vb. kelimeler, onun anlayış ve ifade kabiliyetine göre tekrar edilerek manevî duyguların tedricen artacak bir şekilde hissettirilmesine çalışılabilir.

Ayrıca, çocuk yemek yemeye başladığında ve sonrasında, uyuyacağında “euzu billahi mineş-şeytanir-racim”demeye, dua etmeye yavaş yavaş alıştırılabilir; çevresi ile olan ilişkilerinde, yaşı arttıkça iyilik duygusuna yönlendirilip, varsa olumsuz tutum ve tavırlarından uzaklaştırılmaya çalışılabilir. (Cebeci, “Genel Din Eğitimi Çağı ve İlkokullarda Din Dersleri”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim-Öğretiminin Problemleri, s. 84-90).

Çocuk görerek, duyarak, taklit ederek öğrenir. Kişiliği de, çevresinde görüp-duyduklarına göre oluşur. Bundan ötürüdür ki, din eğitimine en sağlıklı başlangıç, çocuğun, dinin yaşandığı bir ortamda, hayatını dinin gereklerine göre düzenleyen bir aile ya da çevre içinde bulunması ya da bulundurulması ile gerçekleşebilir. Temel Eğitim Yasası’na göre çocuklarımız ancak 10 yaşlarında, ilköğretim 4’üncü sınıfta iken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Derslerini almaya başlar. Bu da demektir ki, çocuk bu yaşa gelinceye kadar, kendisine öncelikle ebeveyninin dinî tutum ve davranışlarını örnek olarak alabilecektir. Sadece bu faktör bile, anne-babanın çocuklarının dinî eğitiminden birinci derecede sorumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.

Çocukta Allah Mefhumu ve İnancı

Çocuk hangi yaşta Allah mefhumunu tanımaya başlar? Bu, gerçekten güç bir sorudur. Genellikle 3-4 yaşından itibaren dünyayı ve kendi varlığını soru konusu yapan çocuğun dinî fikirlerle temas ettiği kabul edilir. Çocuğun Allah kavramı ile karşılaşması sadece yaş faktörüne bağlı değildir. Olgunlaşmanın yanında, çevrede yaşanan dinî hayatın onun üzerindeki etkisi de küçümsenemez (Selçuk, s.70).

Dinî bilgilerin çocuklara 3-4 yaşından itibaren verilebileceğini, her şeyi yaratan, düzene koyup idare eden Allah tasavvurunun, çocukların o yaşlardaki anlayışlarına zor gelmeyeceğini söyleyebiliriz. Esasen çocuk düşünmeden, şüphelenmeden ve itiraz etmeden inanmaya hazır olduğundan, söylenenlere içtenlikle inanır. Buna sadece dilde inanma denmez. Bu, aynı zamanda ruhun da kabulü ve inanışıdır. Tabiî olan da budur. Çünkü çocuk, inanmakla kendini güçlenmiş ve Allah’a yaklaşmış hisseder. Böylece o, hayatı iyi, güzel ve yaşamaya değer bulacak ve o nispette yaşama gücü artacaktır.

Büyüklere bir çok sorular sorması, onun öğrenme merakını, olumlu yaklaşımını gösterir. Bu sebeple çocuğa Allah inancı hakkında bilgiler aktarırken, bu bilgilerin anlaşılır olmasına bilhassa dikkat etmek, Allah’ın büyüklüğünü, her şeyin yaratıcısı, bütün iyilik ve güzelliklerin sahibi olduğunu öncelikle belirtmek gerekir (Ayhan, s).

Dinimizin en temel konusu olan Allah inancı, bu yaşlarda şu şekilde de verilebilir: Allah, bütün varlıkları yaratan ve insanları onlardan daha üstün kılan ve seven, özellikle çocukları daha çok seven ve koruyan, besleyip büyüten, sayılamayacak güzelliklerde yiyecekler ve içecekler veren, çiçeklerle, hayvanlarla tabiatı dolduran, suçları ve yanlış davranışları hemen cezalandırmayıp, farkına varıp vazgeçmemiz için zaman tanıyan, davranışlarımızın iyi ve güzel olanlarına büyük ölçüde mükâfatlar veren, yaptığımız bir iyiliğe karşı daha başka pek çok iyiliklere ulaşmamızı sağlayan Yüce Rabbimizdir (Ayhan, s).

Ya da çocuğumuza; nimetleriyle bizi perverde eden Allah’ın (cc) şefkati, Rahmâniyeti ve Rahîmiyeti onun anlayacağı şekilde anlatılabilir. Allah’ın (cc) bizi nasıl beslediği, baktığı, büyüttüğü, bize nasıl sevgi verdiği anlatılır ve: “O (cc), çok şefkatlidir, bizi korur, bütün belâlardan muhafaza, himaye ve vikaye eder”denilerek, çocuklarda O’na karşı güven, itimat ve sevgi hissi coşturulmalıdır. Hattâ en küçük yavruların, dahası haşaratın, Allah’ın (cc) re’fetiyle, rahmetiyle beslendiği uygun bir dille ona anlatılarak, Rabbisiyle olan münasebeti sağlama bağlanılmalıdır.

Musa Kazım Gülçür

Çocuklara Şekilli Oyuncak Alınır mı?

Manzara resimlerinde şüphe yoktur. Cansıza âit resimlerin mahzursuz olduğu bilinen bir hakikattir. Ancak canlıya âit resimler, oyuncak bebekleri, bahsedilen kurt, kuş resimleri çocukların oynamaları için olursa câiz olduğu kitaplarımızdaki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Peygamberimizin bizzat bir tatbikatından verilen örnek de bunun câiz olduğunu göstermektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem Hazretleri bir ağaç atla oynayan kız çocuğunu görünce menetmemiş, oynamasına müsaade vermiştir. Bunun gibi delilleri toplamış olan fakihler, çocuk oyuncaklarının cevazına kani olmuşlar, alıp satmanın haram olmadığı hükmünü istihrac etmişlerdir. Bu mevzuda bilgi veren Mısır Müftüsü Haseneyn Mahluf, (Şer’î Fetvalar) kitabında özetle şöyle demiştir:

İmam-ı Ebû Bekir bin Arabî, İmam-ı Nevevi, İmam-ı Kastalânî ve diğerleri cisimli resimler edinmenin haram olmasında ulemanın ittifakını nakletmişlerdir. Yalnız bunlardan çocuk oyuncaklarını istisna etmişlerdir. Mücessem olsa bile Şâri, çocuk oyuncaklarına müsaade etmiştir. Bu oyuncaklar ister çamurdan, ister kumaştan, ister helvadan, ister pamuk ve odundan olsun farketmez, deve, at gibi oyuncak da olsa hepsi câizdir, demişlerdir. Ancak takvâda ise bunların heykelleşmişlerini almamak gerektiği ifade olunmuştur.

Ahmet Şahin

Çocuğuma Kitap Okumaya Ne Zaman Başlamalıyım?

Bütün anne-babalar bilmelidir ki, okumaya başlamanın yaşı yoktur. Onunla kitap okumaya ne kadar erken başlarsanız o kadar iyi olur. Küçük çocuklara kitap okumak onlarla ilgilenmenin en güzel yollarından biridir. Çocuğun kişiliği büyük nispette bu yaş döneminde geliştiği için ona söylenen ve telkin edilen şeyler onun kişiliğinin şekillenmesine tesir eder. Peygamber Efendimizin (sav), çocuk doğar doğmaz kulağına ezan ve kamet okumayı tavsiye etmesi ve kendisinin de bizzat bunu uygulaması çok manidardır. Demek ki çocuğun ruhunu beslemek için daha ilk günden başlayarak onun kulağına birşeylerin söylenmesi ve onunla konuşulması gerekmektedir. Bugün çocuk gelişimi üzerinde çalışanların tespitleri de bundan başka bir şey değildir.

Çocuk görmeye, renkleri ve şekilleri ayırt etmeye başladığında, onunla kitaplar aracılığıyla konuşmaya geçebiliriz. Bir resim veya şekil çocuğun ilgisini çeker. Eğer bir konuyu çocuğa uygun bir resim, fotoğraf veya şekille anlatırsak, işitme ve görme duyusunu birlikte kullanacağından, söylenen daha kalıcı olur. Bundan dolayı daha bebek iken; onu kucağımıza aldığımızda resim kitabını açarak hem resmi ona gösterir, hem de resimle ilgili konuşmalar yaparsak, onu kitapla erkenden tanıştırmış oluruz. Bu uygulama, anne-babaya yakın temas sebebiyle çocuğa sevildiğini hissettirmenin yanında, dil gelişimi ve anne-baba ile diyalog kurma bakımından da faydalı olur. Daha büyük bir fayda ise, erken yaşta çocuğun hayatına kitabın girmesi ve kitaba karşı alâkanın uyanmasıdır. Artık kitap onun için sıcak bir arkadaş olur ve okuma sürekli bir ihtiyaç haline gelir. Victor Hugo’nun dediği gibi, ‘Okuma ihtiyacı barut gibidir, bir kere tutuşunca artık sönmez.’

Batı, okul öncesi döneme ait çocuk kitabı çeşitliliği, kalitesi ve sayısı bakımından bizimle kıyaslanamayacak kadar ileridir. Ancak bizde de son yıllarda bu konuya daha fazla önem verilmekte ve bu sayede okul öncesi kitap ve dergi yayımcılığında takdir edilecek bir gelişme yaşanmaktadır. Bu kitapların çocuklara ulaştırılması ve okunmasında okul öncesi eğitim kurumları önemli rol oynamaktadır. Pek çok anne-babanın çocuk yetiştirme hususunda bilgisiz veya ilgisiz olduğu dikkate alındığında, ülkemizdeki problemin sadece kitap yayımlama olmadığı, bunun yanında anne-babalara rehberlik hizmetinin de çok eksik olduğu söylenebilir.

Okul öncesi dönemde anne-baba her gün çocuğa kitap okuduğunda onun kelime hazinesi genişler, düşünme kabiliyeti ve buna bağlı olarak zekâsı gelişir. Dinlemeyi ve konuşmayı öğrenir. Kitap okumayı seven bir fert olarak yetişir. Hikâye okunurken o sık sık soru sorar. Çocuk soru sorarak öğrendiğinden buna izin verilmelidir. O, kelimeler, hikâye kahramanları veya kitap hakkında konuşmak istediğinde hemen sözü kesilmemeli, konuşması sağlanmalıdır. Onun sorularına mantıklı, doğru, tatmin edici cevaplar verilmelidir. Asla yalan yanlış şeyler söyleyerek soruları geçiştirilmemelidir. Çocuklar aynı hikâyeyi tekrar tekrar dinlemekten sıkılmazlar. Bildikleri hikâyeleri defalarca dinlemeyi sevdikleri gibi aynı kitabın tekrar tekrar okunmasını da severler. Bu işlem, kelimelere aşina olmaya yardımcı olduğu gibi kitapta verilmeye çalışılan mesajın akılda kalmasına da yarar.

Prof. Dr. Harun Avcı

Çocuklar İçin Oyun ve Eğlencede Nelere Dikkat Edilmelidir?

Oyun; çocukların kendini eğlendirmek, ilerdeki hayata hazırlamak ve enerjilerini harcamak için yaptıkları bir kısım vücut hareketleridir. Misâl olarak eski oyun ve sporlarımızdan: Koşu, güreş, yüzücülük, binicilik, körebe, saklambaç, evcilik; şimdikilerden de: Eskrim, futbol, voleybol gibi oyunları zikredebiliriz. Vâkıa bugün, büyüklerin hoş vakit geçirmek veya günlük yorgunluklarını gidermek için karşılıklı olarak yaptıkları; hesap, dikkat ve çevikliğe dayanan eğlenceli müsabakalardan, tenis, golf, bilardo, cirit, satranç ve kumar sayılan diğer şans oyunları şeklinde de tarif edilmektedir. Ne var ki mevzumuz, çocukların yetiştirilmesiyle alâkalı olduğundan, biz burada daha ziyade, onları ilgilendiren oyunlar üzerinde durmak istiyoruz.

Çocukların dengeli yetişmesinde oyun, oldukça ehemmiyetli bir unsurdur. Hatta diyebiliriz ki; ölçülerimiz içinde her oyun çocuğun hissî, ruhî ve fikrî gelişmesinde en müessir faktörlerden biridir. Oyun çeşitlerine göre bazıları, çocuğun melekelerini geliştirerek, onu ilerdeki hayata hazırlar. Bazıları, onun düşünce ve kabiliyetini artırır. Bazıları da boşalmasını temin eder. Oyun sayesinde kapalı ve içine dönük çocuklar, ruhî gerilimden kurtularak serbest nefes alabilirler. Umumiyet itibariyle hodbin, bencil ve kapalı çocuklar, yalnız kaldıkça bulanık düşüncelerden bir türlü kurtulamazlar. Bu ise, onların hayâllerinin fısk ve fucûra ait şeylerle uğraşmasını ve Dolayısıyla de sürekli olarak ruhlarının hırpalanmasını netice verir.

Meşrû çizgide her oyun, tatminsizlikten gelen çeşitli sıkıntı ve üzüntüleri gidermede oldukça faydalıdır. Bilhassa henüz bir işle iştigâl etmeyen çocukların, enerji fazlalığının atılması için oyun, hemen hemen tek yoldur.

Çocuklar İçin Oyun Türleri

Oyunda, muhakkak bir gaye ve hedef gözetilmelidir. Ne var ki, belli bir yaşa kadar, küçük çocuklarda buna riayet etmek oldukça zordur. Bu itibarla, onlar için daha ziyade oyunların eğlendirici olanları tercih edilmelidir. “Beşikte Eflatun”hârika tipler istisnâ edilecek olursa, bunun böyle olması tabiî ve terbiye metotlarına uygundur.

Çocuklarda oyunu, kaba bir tasnifle ikiye ayırmak mümkündür:

Eğlendirici mâhiyette olan oyunlar. Yetiştirici ve geleceğe hazırlayıcı mâhiyette olan oyunlar.

Oyunun hem eğlendirici hem de yetiştirici olanları, rüşte ermemiş çocuklar için tecviz edilse bile, erginlik çağına gelmiş olanlar için sadece ve sadece yetiştirici ve onları istikbale hazırlayıcı olanları tavsiye edilebilir. Sırf eğlendirici olan oyunlarda, her hangi bir hedef ve gaye gözetilmez. O oyunlar, sadece vakit geçirmek için oynanılır. Ancak, bazen bu kabil oyunlarla bedenî yorgunluklar giderilerek vücut hatta zihin ve ruh da dinlendirilmiş olabilir. Ne var ki, böyle bir dinlenme; daha faydalı ve ruh için daha elverişli bir yolla yapılabiliyorsa, o yolu seçmek uygun olur. Meselâ: bazıları zihnî yorgunluklarını ve ruhî gerilimlerini gidermek için, tavla, poker ve benzeri oyunlarda dinlenmek şöyle dursun, çok defa yorgunluklar ve sıkıntılar bir kat daha artar. Halbuki bunun yerine, bir kültürfizik veya beden hareketini gerektiren ibadet gibi başka bir şey daha dinlendirici ve içe inşirah verici olur.

Oyuncak Seçimi

İnsanlar bedenî yorgunlukları ve o yorgunlukları giderecek usulleri çabuk öğrenebilirler; amma, çok defa zihni ve ruhî yorgunlukları, hırpalanmaları ve onları dinlendirecek yol ve usulleri bilemezler. Bunun içindir ki, terbiyeye ait her meselede olduğu gibi, oyunda da mutlaka rehbere ihtiyaç vardır. Hatta, rehbersiz ne bir kültürfizik, ne de zihin ve ruhu dinlendirmeye gidilmemelidir. Yoksa, yukarıdaki misâlde görüldüğü gibi, bazen dinlendirme adına kalp ve ruh farkına varılmadan örselenmiş olur.

Belli bir yaşa kadar çocuklara ait oyunlar, umumiyet itibariyle oyuncaklarla ve eğlendirici mâhiyette olur. Ne var ki, bu oyuncakların seçimi de oldukça ehemmiyetli ve dikkat isteyen bir husustur. İyi seçilmiş bir oyun ve oyuncak, -biz fark edelim, etmeyelim- çocuğun kanat açıp uçmasını temin etmesine karşılık; üzerinde durulmadan ve araştırılmadan çocuğun içine atıldığı her oyun veya eline tutuşturulan her oyuncak, onun duyguları üzerine indirilmiş bir balyoz tesiri yapabilir. Eve, çocuğun fikrî ve ruhî gelişmesini hedef almayan ve duygularının inkişafına yaramayan her oyun ve oyuncak, bizim hesabımıza israf, yavru adına da bir zaman kaybı ve îtisaftır.

Vâkıa bugün, kendi düşünce ve ideallerimizi oyun ve oyuncaklara dönüştürerek, çocuğa intikal ettirmeden mahrum bulunuyoruz. Oyun ve oyuncak sahası, uzun zamandan beri tamamen başkalarının tekelinde ve bizler de bu noktada, onlara bağlı bulunduğumuzdan, bu süre zarfında hep onların hazırlayıp piyasaya sürdükleri şeylerle iktifa ettik: Bebekler, balonlar, atlar, arabalar ne bulduksa, hepsine talip olduk. Hem de hayrını, şerrini araştırmadan. Hatta çok defa, oyuncak sanayiini elinde bulunduran güçler, piyasaya arz ettikleri şeylerin hiç bir yapıcı yanı olmadığını, hattâ sakatlığını öğrenip, bir yenisiyle sahneye çıktıkları halde; bizler ondan sonraki dönemde dahi, o eski ve zararlı oyuncakları hem avuç avuç paralar verip evlerimize soktuk, hem de çocuklarımızın duygularına karşı cinayet işledik.

Ancak öyle görünüyor ki, pek çok mevzuda olduğu gibi, oyuncak hususunda da, daha bir müddet başkalarına bağlı kalacağız. Ve gönlümüzü tutuşturacak, ruhumuzu kanatlandıracak olan oyun ve oyuncakları evlerimizde ve çocuklarımızın ellerinde göremeyeceğiz. Bana öyle geliyor ki; şimdilik yapılacak tek şey, piyasadaki oyuncakların düşüncemize ve yüce maksadımıza en uygun olanlarını seçip çocuklarımızı onunla eğlendirme olacaktır.

Şunu bir kere daha hatırlatalım ki; oyun ve oyuncak, terbiye adına ortaya koyduğumuz umûmî prensiplerle katiyen çakışmamalı ve mutlaka çocuğun düşünce ve his dünyasını kucaklayıcı ve yükseltici mâhiyette olmalıdır. Tabiî, onun duygu ve düşünceleri zabt u rabt altına alınacak çağa geldikten sonra…

Bu itibarla çocuk, yalanla, aldatmacalarla ve bir hakikatin uzantısı olmayan hayâlî şeylerle iğfal edilmemelidir. Evet, onda, insanî duygu ve melekelerin gelişmesi gibi, yüce mefhumlar da, katiyen yalan ve hayale bina edilmemeli ve edenlerin de mutlaka aldanacağı bilinmelidir. Bilmem ki, çocuğa, yalanların doğru, hayâlî şeylerin hakikatler gibi gösterilmesi kadar, onun için daha zararlı bir şey tasavvur edilebilir mi?… Yalan hayat vermez. Ölü şeyler hayata medar olamaz. Hakikatlere ışık tutsun diye, yalan ve hayâlî şeyler kullanmak, en yüce gerçekleri çocuğun nazarında değersiz ve kıymetsiz hale getirmeden başka bir şeye yaramaz.

Okunacak Yayınlara Dikkat

Yerinden oynatılmış alîl ruhların hazmedemeyeceği böyle bir meseleyi, başka fasla bırakarak, pazar ve piyasayı erâcif kazanı hâline getiren yalan ve hayâle dayalı bilumum roman, hikâye ve dergilere ve bilhassa sefil hisleri tahrik eden resimli ve resimsiz kitaplara teessüflerimizi arz edip geçmek istiyoruz.

Evet, şurası iyice bilinmelidir ki, çocuklara takdim edeceğimiz oyun ve oyuncak, hatta eğlenmek için okuyacağı kitaplar, behemehal bir hakikatin ifadesi veya bir gerçeğin istiare-i temsiliyesi olmalıdır. Bir gerçeği ifade etmeyen veya temsil suretinde bir hakikatin ifadesi olmayan her kitap ve kitapçık, çocuğun ruhunu örseleyen bir cadı ve onu aldatan bir şeytandır. Bu itibarladır ki, bu türlü kitap ve kitapçıkları basıp dağıtmak, alıp okutmak -bilerek veya bilmeyerek- neslimize karşı bir hıyanet sayılacaktır. Yıllar yılı “beşinci-kol”bütün faaliyetlerini bu noktaya teksif ederek, neslimizin büyük bir kısmını, pervâneler gibi çekip çekip ateşlere attı. Diğer bir kısmını da aynı yolda taklitçi sarhoşlar haline getirdi. Oysa ki, yavrularımızı hem eğlendirecek, hem de mâzisiyle münâsebetini temin edecek o kadar çok materyale sahip bulunuyoruz ki, şayet bu mevzuda küçük bir gayret gösterilebilseydi, bir sürü nesepsiz kitap, birkaç asırdan beri bu kadar revaç bulmazdı. Ve Dolayısıyla de, nesillerimiz bu kadar yalnız, sahipsiz ve bedbin olarak yetişmezlerdi. Evet, kütüphanelerimiz itibariyle, bu hususta o kadar çok dokümana mâlik bulunuyoruz ki; değerlendirilebilse, dıştan hiçbir şey ithal etmeye ihtiyaç kalmayacaktır. Hattâ, hâli hazırdaki, durumumuz itibariyle de hayatın her yanına ışık tutacak pek çok şeye sahip bulunduğumuzu, rahatlıkla iddia edebiliriz.

İşte baştan başa mamur koskoca bir geçmiş, bütün tarihî kahramanlıkları; yiğitlik ve civanmertlikleri; diğergamlık ve insanlığı; iffet ve doğruluğu; fazilet ve âlicenaplığı ile pek çok kitaba ve kitapçığa mevzu olabilecek evsaf ve mâhiyettedir. İş böyleyken, dışarıdan kitap ve mevzu ithaline ne gerek var?.. Bu hususların hemen hemen hepsinde, şerefli mâzîmiz kemiyet ve keyfiyet itibariyle hemen hemen atbaşıydı. Günümüzde de, keyfiyet planında, her zaman kayda değer vâkıaları bulmak yine mümkündür. Elverir ki, millî ruhu yeniden inşa edecek mimar ve mütefekkirlerimiz bu mesele üzerine ciddiyetle eğilsinler.

Bin nefrin millî ruhu tahrip eden kozmopolitliğe! Bin nefrin taklitçiye ve tufeyliye!. Kendi neslinin zararına tetkiksiz ve tefekkürsüz yabancılaşmaya davet eden tufeyliye..

M. Fethullah Gülen

Çocuklara Alınacak Oyun ve Oyuncakta Nelere Dikkat Edilmelidir?

Hakikatçı ve ruhu inkar etmeyen psikolog ve pedagoglarımızın,terbiyenin bu cephesini samimiyetle ele alacakları güne kadar, oyun ve oyuncak adına sadece şimdilik bildiğimiz şeyleri arzla iktifa edeceğiz.

Evvela oyun ve oyuncaklarımız, geleceğin tekniğine aşina kılıcı ve fikren yükseltici mahiyette olmalıdır. Bu cümleden olarak,-tenkit kapısı açık kalmak üzere trenler, tayyareler, vapurlar ve minik robotlar gibi şeyleri tavsiye edebiliriz.

İkinci olarak estetik duygu ve sanat zevkinin geliştirilmesi hedef alınmalıdır. Bu hususta da park ve bahçe düzenlemeleri, duvar kapı ve pencere süslemeleri, kitap kapakları ve benzeri şeyleri zikredebiliriz.

Üçüncü olarak da, onlarda inşâ gücü ve mimarî düşünceyi geliştirici istikamette oyun ve oyuncaklarla uğraşmaları temin edilmelidir. Bu hususta yine, oyuncak envaından olan minik binaları, konakları, garlar, köprüler ve diğer içtimai tesisleri söyleyebiliriz.

Vâkıa, tavsiye edilen bu husustaki malzemede de, büyük bir kısım itibariyle, yine yabancılaştırıcı imajları karşımıza çıkaracağından mahzurlu görülebilir. Ama neylersin ki; dünden bugüne bütün hayatımızı saran yabancı şeyleri, birden bire söküp atmaya, ne bizim gücümüz yeter ne de toplumumuz buna dayanabilir.

M. Fethullah Gülen

Çocukları Okula Nasıl Motive Etmeli?

Okulların açılmasına sayılı günler kaldı. Birçok evde önlük, çanta, defter, kitap telaşı yaşanıyor. Çocuklara bu dönemde “neden okuması”gerektiğini anlatmalı ve onları motive etmelisiniz.

Yaz tatilinin sonuna geldik ve okullar açılıyor. Eğitimin önemi her geçen gün kendisini daha çok gösteriyor. Okul başarısında okul, öğretmen ve veli üçlüsünün önemini hepimiz biliyoruz. Bu üçlü içinde en önemli yeri olan öğrenciyi derslere motive edebilmek ise başarı için en önemli şartlardan biri. Bu motivasyon için içinde bulunduğumuz şu günler çok büyük bir önem arz ediyor. Bilhassa ilkokul birinci sınıfa yeni başlayacak veya okul başarısı düşük ve orta seviyede öğrenciler için bu daha da önemli.Çünkü yaz tatilinden sonra okulların açılması yeni bir başlangıç demek. Bununla beraber uzun süren yaz tatili bazı öğrencilerde rehavet ve isteksizliğe yol açabilir. Çocuğun okula ve derslere ne şekilde motive edileceği çocuğun yaşına ve kişiliğine göre değişmekle beraber; çocuğun sosyal duygusal ve akademik zekası ilgi ve yeteneklerini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Öğrenciyi iyi motive edebilmek için onu iyi tanımak gerekiyor. Anne baba çocuğunu ne kadar iyi dinlerse onu o kadar iyi tanıyarak ilgilerini, meraklarını anlayabilir ve ona göre çocuğunu okula isteyerek gitmek ve derslerini severek çalışmak konusunda motive edebilir.”Neden okuması gerekiyor?”, “Okumadaki, tahsil yapmadaki gaye nedir?”, “öğrendiği derslerin kendisine ne faydası olacaktır?”gibi sorular okula yeni başlayacak miniklerde olduğu kadar ilköğretimi bitirmiş liseye adım atacak veya üniversiteye başlayacak olan gençlerin bile zaman zaman zihinlerine değişik şekillerde takılmakta ve öğrencinin motivasyonu için örneklerle desteklenen doyurucu açıklamalar gerekmektedir. Okumaktan hoşlanmayan çocuklar ve gençler neden tahsil yaptıkları sorusuna net bir cevap verememektedirler. Sevmedikleri dersleri sadece not almak için çalışmaları gerektiğini düşünmekteler. Anne baba çocuğun öğreneceği konuları az çok bilirse bu konularla çocuğun ilgi ve merakları arasında bir bağlantı kurabilir. Örnek olarak coğrafya, tarih, edebiyat gibi derslerin kişinin kültürünü artırdığını ve insanlar arası ilişkilerde, sohbette, iş hayatında da bu genel kültürün önemini anlatmak gerekir. Matematik ve fen derslerindeki problemlerin aslında hayatta karşılaşılan bazı problemleri çözebilmek için zihinsel kapasiteyi ve problem çözebilme gücünü artırdığını izah etmek çocuğun bu dersleri bir jimnastik gibi görmesi zor gelse de efor sarf ederek başaracağını hissetmesine yardımcı olabilir.

Farika Teymur Artır

Çocuklarda Oyun Devresi ve Oyun Malzemeleri Hususunda Neler Tavsiye Edersiniz?

Oyun ve oyuncağın bu türlüleri, çocuğun hayatında belli bir süreyi işgal ederler. Herkes için oldukça farklı olan bu süre, hep evde ve bahçede geçirilir. Bu devreden sonra ise çocuk, hem ev ve bahçeden uzaklaşır, hem de daha değişik oyuncaklar istemeye başlar. Bu itibarla terbiyeci ve rehberler bu devreye ait oyunlara karşı, onlarda arzu uyarmalı ve bu oyunları onlara tavsiye etmelidirler.

Bu oyunları da kaba taslak iki grupta toplayabiliriz.

1) Zeka, estetik duygu ve mimarî düşünceyi hedef alan oyunlar. 2) Bedeni geliştirmekle alâkalı, fizikî hareketlerden ibaret olan oyunlar.

Birinci şıkkın misâlleri oyun ve oyuncaklar bölümünde geçti. Yalnız bu bahiste, düşündürücü şeylerin okutulmasını sözü edilen hususlarda tetkiklerin yapılmasını, kumar ve şans oyunlarının dışında kalan ve muhakemeye dayanan bir kısım oyunların öğretilmesi mevzuundaki tavsiyelerimizi ilave edebiliriz. İkinci şık için ise, yarış, koşu, yüzücülük, binicilik, atıcılık, güreş; hatta judo, tekvando, karate ve eskrim gibi şeyleri sayabiliriz. Bunlardan yarış, koşu, yüzücülük, binicilik ve atıcılık öteden beri en kuvvetli ve salâhiyetli ağızlarla tavsiye edile gelmiş ve desteklenmiş sporlarımızdandır. Diğer spor dalları da, günümüzün şartları muvâcehesinde her zaman bunlara ilave edilebilir.

Bu spor dallarından her biri, hem geliştirici hem de geleceğe hazırlayıcı olması itibariyle tavsiye edilmeli ve desteklenmelidirler. Hatta imkân elverdiği nispette hiçbiri aksatılmadan hepsine aynı ölçüde ehemmiyet verilmelidir. Zira zikredilen spor dalları ve emsali meşru çizgide cereyan eden diğer oyunların hemen hemen hepsi, çocukluk döneminde bir gelişme ve eğlence vesilesi, delikanlılık devresinde, gelişmenin devamı ve boşalma; yaşlılıkta ataletin tevlit edeceği hastalıklara karşı bir müdafaa ve korunmaya vesile olması bakımından hakikaten, hayati önem taşımaktadırlar. Evet, oyun oynayan çocuklar gelişkin, sıhhatli ve açık; spor yapan delikanlılar, gürbüz, mevzûn, dengeli ve mülâyim; hareket eden yaşlılar, sıhhatli, zinde ve yumuşak olurlar. Oyun çeşitlerinden atıcılık, binicilik, yüzücülük, koşuculuk; nesilleri, ilerideki mücâdeleye hazırlaması itibariyle ihlas ve samimi bir niyet sayesinde ibadet sayılacağından, diğer sporlara nispeten daha ehemmiyetlidirler. Evet, atıcılık bu cemaatın eğlencelerinin en hayırlısı, yüzücülük ve binicilik de ısrarla bu topluma tavsiye edilen hususlardandır. Nasıl olmasın ki, karada, havada, denizde, sürücü, sevk edici ve uçucuya sahip olmayan devletler vatan ve milletlerinin, varlık ve bekâsı adına en mühim bir unsuru kaybetmiş sayılırlar. Bunlara sahip olanlar ise, milletlerinin geleceğini bir bakıma teminat altına almış olurlar.

Judo, karate, tekvando gibi sporlar eskiden olmadığı için, bahsedilen spor dalları kadar teşvik görmemiş ve ismen zikredilmemiş ise de, ahlâkî prensiplerimiz açısından, her hangi bir mahzur ve ölüm tehlikesi bahis mevzu olmadıktan sonra, her zaman tavsiye edilebilir. Hele bütün bir tarih boyu asker olarak yaşamış bir millet için ve bilhassa günümüzde, bu sporların ehemmiyeti münâkaşa götürmeyecek şekilde açıktır.

Bundan başka, vakit israfına sebep olmayan ve günah sayılmayan oyunların, çocuklara tavsiye edilmesinde de, herhangi bir sakınca yoktur. Yasaklanmış oyunlar ise, ne çocuklar ne de büyükler için katiyen tavsiye edilemez. Bütün kumar çeşitleri ve şans oyunları, yasaklanmış eğlencelerdir. Ancak İmamı Şâfiî, para karşılığı olmadığı takdirde, satrancı tecviz etmişlerdir. Kanaati âcizanemce, o çizgide düşünenler için, rüşte erecekleri âna kadar, çocuklara satranç da tavsiye edilebilir.

Mukaddeslerimizi tezyif edici, küçük gösterici bilumum oyunlar, ne büyük için ne de küçükler için asla tecviz edilemez. Atalarımızı, tarihimizi ve mefâhirimizi hafife alan oyunlar da öyle.

İnsanın, kötü duygularının, şehevî hislerinin hortlayıp kabarmasına ve ruhunun sefilleşmesine sebep olan sesler, sözler, resimler, çalgılar ve nağmeler katiyen yasak edilmişlerdir. Hem “Meşru dairedeki keyif ve eğlenceler zevke kâfi”geldikten sonra, gayri meşru dairede keyif ve eğlenceye dalmak insafsızlık ve zulümdür. Kaldı ki, terbiyeye ait her meselede olduğu gibi oyun ve eğlencede de, hedef, çocuğu yüce duygularla donatmak ve onu maddî manevi sıhhatli kılmaktır. Oyun çeşitlerinin yasak edilenlerinde ise, ne çocuğu insanlığa yükseltmek ve ne de duygularını inkişaf ettirmek asla söz konusu değildir. Aksine bunlarda, çocuğun, duyguları itibariyle zaafa uğradığı, yıprandığı, hattâ bir ölçüde eriyip mahvolduğu görülür.

Hasılı terbiyeye ait her unsurun bir rehber ve mürşit vasıtasıyla, düşünce çizgimizde ve ölçülü olarak verilmesi şart olduğu gibi, oyun, oyuncak, spor ve eğlence mevzuunda da, mutlaka bir rehbere ve mürşide ihtiyaç vardır. Aksine, hayır umulan noktalarda zarara maruz kalınır, ıslah ameliyesi düşünülen noktada da nesiller ifsat edilmiş olur.

Tâlim ve Terbiyeden Ne Anlamalıyız? Nesiller, Nasıl ve Ne Suretle Terbiye Edilmelidir? Onlara, Neleri, Nasıl ve Niçin Okutmalıyız?

Hedef ve gâyesi belirlenememiş bir talim ve terbiye sistemi, nesilleri şaşkına çevireceği gibi, nelerin nasıl öğretileceği ve terbiyede takip edilecek usûl ve metodun neler olacağı bilinmeden, gençlerin kafa ve ruhlarına yerleştirilen şeyler de onları sadece birer bilgi hamalı yapacaktır.

Milletlerin içtimaî yapılarıyla, terbiye usûl ve esasları arasında açık bir alâka, yakın bir bağ mevcuttur. Millet fertlerine nasıl bir terbiye verilirse, toplum da yavaş yavaş giderek o şekli almaya başlar. Zira, bugün yetiştirilen nesiller, yarının yetiştiricileri olarak vazife başına geçecek ve üstatlarından aldıkları aynı şeyleri, çıraklarının gönüllerine boşaltacaklardır. Milletlerin, cismanî varlıklarını devam ettirmelerinde, evlenme ve üreme ne ise onların ahlâkî ve içtimaî hayatları için terbiye de aynı şeydir. Evlenme mevzuunu sağlam esaslara bağlayamamış milletler, kendilerini inkirazdan kurtaramayacakları gibi, cemiyetin rûhî ve ahlâkî durumuna gereğince ehemmiyet veremeyen milletler de kat’iyyen uzun süre varlıklarını sürdüremeyeceklerdir.

Bir milleti meydana getiren fertlerden her biri, az çok diğerine tesir eder veya ondan bir şeyler alarak onun tesirinde kalır. Bunun gibi an’ane ve gelenekler, uzak-yakın çevrenin tesiri de yetişmede önemli birer yer işgâl ederler. Bir âile reisi kendi âile fertleri arasında, milleti idare edenler de cemiyetin çeşitli kesimleri ve fertleri arasında kuvvetli tesir ve nüfûza sahiptirler. Buna göre, bir milletin kabiliyeti ölçüsünde yükselmenin en son noktasına ulaşması ve fonksiyonunu tamı tamına edâ etmesi, o milleti meydana getiren fertlerin düşünce, tasavvur, kültürüyle ve zimamdârlarının da plân, basîret ve hasbîlikleriyle yakından alâkalıdır. İdare edenlerin eğilip fertleri görüp gözetmeleri, fertlerin de birer içtimaî varlık hâline gelme yolundaki gayretleri, bir taraftan “herkes çoban ve herkes güttüğünden mes’ûldür”prensibinin, diğer taraftan da “yaşama yerine yaşatma zevkine”göre akort olmanın ifâdesidir.

Nesillerin yetiştirilmesiyle meşgûl olanlar, bu vazifeyi hangi nam altında yerine getirirse getirsinler, üzerlerine aldıkları mesûliyetin büyüklük ve ehemmiyetini bir an bile hatırdan çıkarmamalıdırlar.

Bizler, çocuklarımızın geleceğini teminat altına alma uğrunda, her yolu dener, her ihtimâli değerlendirir, onların hiçbir şeye muhtaç olmamaları için her sıkıntıyı göğüsler, her zorluğa katlanır, onlara “cennet-âsâ”bir dünya hazırlamaya çalışırız. Acaba onları, gerçek sermaye olan ahlâk ve fazilete yükseltemediğimiz; idrak ve kültürle istikrara ulaştıramadığımız zaman, bütün himmet ve gayretlerimiz boşa gitmeyecek midir?..

Evet, bir milletin en büyük sermayesi, talim ve terbiyenin bağrında gelişen kültür, irâde sağlamlığı, ahlâk ve fazilet sermayesidir. Bu sermayeyi elde eden milletler, cihanları fethedebilecek bir silahı yakalamış ve dünya hazinelerini açabilecek sırlı bir anahtara mâlik olmuş sayılırlar. Aksine, bu terbiye ve bu anlayışa yükselememiş yığınlar, ilerde verecekleri hayat mücadelesinin daha ilk raundunda nakavt olup eleneceklerdir.

Eğer nesillerin dimağları yaşadıkları devrin fenleriyle, gönülleri de ötelerden gelen esintilerle donatılarak, rûhlarında birer fener hâline getireceğimiz tarih menşuruyla, onları geleceğe baktırabilirsek, inanın; bu uğurda sarfettiğimiz şeylerin en küçük parçası dahi heder olmayacaktır! Heder olmak şöyle dursun, kat kat fazlasını dahi alacağımız söylenebilir. Hatta diyebilirim ki; nesillerin yetiştirilmesi uğrunda harcanan her kuruş, o sağlam gönüllerde, o terbiye görmüş rûhlarda âdeta bir gelir kaynağı hâline gelecek ve milletçe, bitip tükenme bilmeyen bir hazine elde etmiş olacağız.

İyi bir terbiye görmüş ve yetiştirilmiş nesiller, hayat mücadelesinde, karşılarına çıkan her engeli göğüsleyebilecek, maddî-manevî her çeşit zorluğu yenebilecek ve hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyeceklerdir. Böyle bir idrakten mahrum tâlihsizler ise babalarından intikâl eden maddî serveti, har vurup harman savurdukları gibi, mânen de hep boşlukta, sallantıda ve karamsar bir hayat geçirecek, sonra da sefâletin kuduz dişleri arasında kahrolup gideceklerdir.

Bugün yolların ayrımında; kendi evlâtlarını ya insanlığa yükseltme veya insan azmanı olmaya terk etme mevkiinde bulunan zimamdarlar, nasıl Kaf dağından ağır bir sorumluluk yüklendiklerini düşünerek, yıllar yılı ihmâllerin meydana getirdiği ciddî çürümelere karşı; daha sağlam, daha tutarlı tedâvi yolları bulma mecburiyetindedirler. Yoksa bugüne kadar, çeşitli erozyonlarla, ellibin defa varlığının en kıymetli cevherlerini meçhûl denizlere kaptırmış bahtsız nesiller, bütün bütün “kuvve-i inbâtiye”lerini kaybederek, tamamen verimsizleşecek ve bir daha da kendi özleriyle varlığa eremeyecek, geçmişteki ihtişamlarına ulaşamayacaklardır.

M. Fethullah Gülen

Üstün Yetenekli Çocuklara Nasıl Yardım Edilebilir?

Bu çocuklar, genellikle kendilerini yaşıtlarıyla aynı seviyede görmezler. Bir kısmı tecrit edilmişlik veya bir köşeye itilmişlik hissine kapılırlar. İçine kapanıklıkları sebebiyle arkadaş sayıları birkaçı geçmeyebilir. Okullardaki dersler onları sıkabilir. Bunlardan bazıları, yaşıtlarıyla birlikte olabilmek için yeteri kadar başarılı olmak istemeyebilir. Eğer duyguları beslenmezse, toplum dışında kalabilir, hatta suça meyilli hale gelebilirler. Yetişkinler, bu çocukların hususi ihtiyaçlarını fark ederlerse , potansiyellerini değerlendirebilmeleri için onlara yardımcı olmalıdırlar.

Üstün yetenekli çocuklar, birbirleriyle çok etkili ve verimli bir iletişim kurabilmekte, böylelikle anlaşılmaz olma sıkıntısından bir derece kurtulmaktadırlar. Dolayısıyla bu çocukların katıldıkları ortak proje ve programlar hazırlanabilir.

Tecrübesiz anne, babaların evdeki üstün yetenekli ve hünerli çocuklarıyla ilgilenmesi hiç de kolay olmaz Özellikle okul öncesi dönemde böyle bir ebeveyn, yardıma ve rehberliğe muhtaçtır. Bu meyanda ailelerin birbirlerine destek olmaları ve tecrübe aktarımı da ihmal edilmemelidir.

Üstün yetenekli bir bebek, diğerlerine göre daha az uyur, dolayısıyla daha fazla ilgi ve ihtimama ihtiyaç duyar. Böyle bir durumda anne ve baba her zaman gerekli ilgiyi gösteremeyebilirler. Bu yüzden büyükanne, büyükbaba gibi ailenin diğer fertlerinin de yardımı istenebilir. Bu çocuklar konuşmaya başladıktan sonra sürekli sorular sorar ve kaba bir otorite altına girmek istemezler. “Bunu yapacaksın , çünkü ben öyle istiyorum”şeklinde bir yaklaşım, tesirli olmaz. Çocuklarının sorularına cevap veren ailelerin, onlarla otoriter ailelere nazaran daha güçlü bir yakınlık kurdukları görülmektedir. Bu çocuklara sabır, alaka ve saygı gösterildiği an, onlar da hürmete riayet ederek karşılık vermektedirler. Çocuklar büyüdüklerinde, aile toplantılarına katılabilirler, böylelikle mesuliyet paylaşma ve tartışma kabiliyetleri gelişir. Böyle bir ortamda çocuk kendisini söz hakkı olan bir aile ferdi olarak hisseder. Bu arada anlaşmazlıklar ortaya çıkarsa, hissi destek bekleyecekleri unutulmamalıdır.

Kısacası üstün yetenekli bir çocuğun yetişmesindeki kilit nokta saygıdır; farklılığına saygı, fikirlerine saygı, hayallerine saygı. Kabiliyetlerin yeşermesi için özel müfredatlar, hususi yazılımlar ve spesifik programlar yanında huzurlu, emin ve sıcak bir aile ve okul ortamı da gereklidir.

Bu arada şu hususlara da dikkat çekmekte fayda vardır: İnsanı, bir ilacın kimyasal bileşimini veya bir makinenin üstün özelliklerini tarif ediyor gibi kategorize etmek çok zordur, zira insan tabiatındaki kompleksliği unutmamak gerekir. Yazıda sözü edilen özellikler bir robotun bilgisayar sisteminde olduğu gibi işlemez insanda. Zaman içinde değişir, oranları artar, azalır. Dinamik bir sistem bulunduğu için unsurlar sabit kalmaz.

Üstün yetenekli çocuklar geleceğin liderleri, bilim adamları, fikir adamları ve sanatçılarıdır. Böyle bir milli servet heba edilemez. ABD’de, İngiltere’de, İsrail’de ve Hollanda’da olduğu gibi bu tür çocukları tespit edip onlara özel programlar uygulayacak uzman ve kurumları hazırlamak, gerekli finans kaynaklarını bulmak, iletişimi etkili hale getiren bir ağ oluşturmak, bu sahada dünyada yapılan faaliyetleri takip etmek ve orijinal girişimlerde bulunmak yine fedakar ve sağ duyulu insanlara kalmaktadır.

Yusuf Alan

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz