Çocukların Kabiliyetlerinin Yeşermesi İçin Nasıl Bir Ortam Oluşturulmalıdır?

Mucitliğin söndürülmeyip teşvik edildiği bir çalışma ortamında, verim ve kalite artar. İcat ruhunun köreldiği ortamlarda ise performans azalır. Fertler mucitlik enerjilerini, herhangi bir organizasyonun yararına harcamak istemezler.

Joseph G. Mason’a (1987) göre, bir mucitlik sürecinde dört temel özellik mevcuttur ve bu özelliklerin her bir fertte geliştirilmesi mümkündür:

1. Problemlere Karşı Hassasiyet: Bu, idrakimizi düzenleme ve mevcut problemi tespit etme kabiliyetidir. Hem idarecilerde hem de memur veya işçilerde bu kabiliyetin inkişafı göz ardı edilmemelidir. Bunun için de organizasyondaki herkes mevcut şartların daima daha iyi olabileceği konusunda şuurlandırılmalıdır.

2. Fikir Akışı: Alternatifli fikirler üretebilme kabiliyetidir. Araştırmalara göre, bir insanın elinde ne kadar çok alternatif varsa, o kadar faydalı bir çözüme ulaşabilmektedir. Bu alternatiflerin üretilmesi esnasında değerlendirmelere ara vermek, fikir akışını kolaylaştırabilir. Bunun için de akla gelen şeyleri unutmadan kaydetmekte veya belli zamanlarda “beyin fırtınası”alıştırmalarını yapmakta fayda vardır. De Bono, “beyin fırtınası”na alternatif olarak “beyin seyri”tabirini teklif eder, tıpkı bir yelkenliyle denizde seyretmek gibi. Bir konu üzerinde zinhî bir seyir yapmak mümkündür. Zihni serbest bırakırken belli bir maksada yönlendirmek daha faydalı olacaktır.

3. Orijinallik: Mevcut fikirleri yeni şartlara tatbik etmenin yeni yollarını bulma kabiliyetidir. Bunun için de idarecilerin bir tecessüs ortamı hazırlamaları gereklidir. Mucitlik hislerini geliştiren insanlar şu soruları sorarlar: “Niçin bunu yapıyoruz?”, “Bu süreci nasıl geliştirebiliriz?””Bu gerçekten gerekli midir?”Orijinallik, ünsiyet edilene, yani alışılmışa meydan okunduğu zaman ortaya çıkar.

4. Esneklik: Bir çözüme ulaşmak için olabildiğince farklı yaklaşımları ele alabilme kabiliyetidir. Bir insanın esnek olabilmesi için, belli bir işi belli kalıplarla yapmaya kendisini zorlayan bloklardan kurtulması gereklidir.

Mucit karakterli insanlar, kendilerini bilmekte, bağımsız hareket edebilmekte ve riske girmekten çekinmemektedirler. Bu özellikler olmadan da bir yeniliğe ulaşmak çok zordur. Mucitlerin yaptıkları girişimlerle, tenkide maruz kalmayı veya bir fiyasko yaşamayı göze aldıkları da bir gerçektir.

Mucit insanların himmeti âlîdir. Bir proje üzerinde günlerce çalışabilir, hattâ zaman mefhumunu bile unutabilirler. (Meselâ, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, bir otel odasında, bir problemle üç gün uğraşınca, başkaları kendisini öldü sanmıştı). Taşıdıkları merak, tecessüs ve macera ruhuyla daldıkları mevzuda fani olurlar. Mevcut bütün enerjilerini harcamaktan çekinmezler. İhtiyaç duydukları tek şey, potansiyellerinin ferasetli idareciler tarafından yönlendirilmesidir. (1).

Gary K. Himes’a (1987) göre mucitliği teşvik eden bir organizasyonun 7 tane özelliği vardır:

1) Birbirlerinin fikirlerine saygı duymayı temin edecek, sağlıklı ve samimî bir üst-alt ilişkisinin doğurduğu atmosfer. 2) Kurumda serbest bir bilgi akışını temin edecek açık bir iletişim. 3) İdareden gelen aktif bir destek ve işbirliği. Alttan gelen fikirlerin objektif ve tutarlı bir şekilde ele alındığının gösterilmesi. 4) Mucit karakterli personel üzerinde özellikle durma. Onlara, rutin işlerin baskısından kurtularak hür çalışmalar yapabilecekleri ortamlar hazırlama. 5) Düşünmeye zaman ayırma. Mucidâne işlere girişmek üzere personelin düşünmesi için yeterince zaman tahsis etme. 6) Girişimlerin daha başında iken tenkit yapılmasına izin vermeme. Ancak belli bir olgunluğa ulaşıldıktan sonra tenkitlere müsaade etme. 7) Makul risklere karşı toleranslı olma.

Gerçekten de mucitlik ruhunu inkişaf ettirmek için sağlıklı bir iletişime, üst-alt ilişkilerinde sürekli bir geri beslemeye, hataları hoşgörüyle karşılamaya, teşebbüs atmosferi oluşturmaya ihtiyaç vardır. Yenilik için hürriyet, üretkenlik için de belli bir yapının gerektiği unutulmamalıdır. Bu yapı içerisinde fikir ve teşebbüs hürriyetinin sınırlarını belirlemek de dirayetli idarecilere düşmektedir. (2)

Çok çalışmak yeterli değildir. Zaman ve enerji israfını önleyerek, insanların kabiliyetlerinden en verimli seviyede istifade etmek de bir ihtiyaçtır. Yöneticilerin katalizörlükleri ve teşvikleri olmadan da bu gerçekleşemez. İnsanların kabuklarını kırıp cevherlerini teşhir edebilmeleri için motive olmaları gereklidir. Katkısının takdir edilmeyeceğini bilen bir insan katkıda bulunmak istemez. O halde bütün olumlu çalışmalar takdir edilmelidir. (3). Ayrıca, organizasyon çatısı altındaki herkes psikolojik bir huzur ve emniyet ortamında olduğunu hissetmelidir. İnsanların itilmişlik, keder ve ümitsizlik hislerinden sıyrılıp, cesaret, şevk ve ümitle şahlanması için bu huzur ve emniyet ortamı şarttır. Herkes istidatlarının inkişafından bir lezzet alır. Az veya çok teşvik bekler. (4)

Başarılı kurumlar; karmaşık, kaotik ve hızlı değişen bir ortamda esnek olabilen, çabuk tepki gösterebilen ve mucidâne hareket edebilen organizasyonlardır. Böyle bir kurumda mantık kaidelerine önem verilirken sezgiler ihmal edilmez. Bütün kişilerin bir arada ve tam bir işbirliği içinde kullanılması sağlanır. Yukarıdan aşağıya direktifler yağıp durmaz. Herkesin önü açılır, herkes aktif olmaya çalışır. Halbuki insiyatifleri olmayan işçi veya memurlar, olumsuz bir gerilime geçerler. Sisteme katkıda bulunmaktan çok, onu sabote etmeye meyillidirler. Bütün işlerin dışına çıkmak istemezler, yeniliklere kapalıdırlar. (5)

O halde fıtratlara ters yaptırımlarla verim elde edilemez. Mucitlik hisleri inkişaf ettirilmek isteniyorsa “açıklık”, “esneklik”, “makul risklerden çekinmeme”, “kritik yaklaşımlar”ve “samimiyet”gibi hisler ve unsurlar üzerinde tahşidat yapılmalıdır.

Yusuf Alan

[1] Yong, L.M. “Managing Creative People”.The Journal of Creative Behavior, 29, 1 [2] Badawy, M. K. “How to Prevent Creativity Mismanagement.”Creativity adlı eserde. A. Dale Timpe (Der.). New York: Kend Publishing [3] Moukwa, M. “A structure to Foster Creativity: an Industrial Experience.”The Journal of Creative Behavior, 29, 1 [4] Wesenberg, P. “Bridging the Individual-Social Divide: A New Perspective for Understanding and Stimulating Creativity in Organizations.”The Journal of Creative Behavior, 29, 1 [5] Abrose, D. “Creatively Intelligent Post-Industrial Organizations and Intellectually Imparied Bureaucracies”. The Journal of Creative Behavior, 29, 1, 1-16

Öğretmen Dövüyorsa Aile Nasıl Davranmalı?

İlkokul çağında çocuğu olan bazı anneler çocukları tatilde birkaç gün evde kalsa onlarla baş etmenin zorluğundan yakınır “Okul başlasa da gitseler.”derler. Fedakâr öğretmenlerin gittikçe kalabalıklaşan sınıflarda nasıl disiplini sağladıklarını anneler merak eder dururlar. Pedagojik formasyon sahibi öğretmenler ise eğitimini aldıkları metotlarla bunu çok fazla zorlanmadan başarmaktadırlar. Öğretmenlik de annelik babalık gibi bir sanat olup gerçekten meslek aşkı ve çocuk sevgisi olmadan başarılması zor bir sanattır. Böyle öğretmenlerin çocuklarımızın karakterli ve sağlıklı kişilik sahibi olmalarındaki rolü çok önemlidir. Pek çoğumuz öğretmenlerin hepsinin aynı olduğuna inanmak isteriz. Okullarda modern psikolojik yöntemlerle eğitim yapıldığını ve dayak gibi eskiden kalma ceza şekillerinin uygulanmadığını düşünmekteyiz. Bununla beraber aileleri ve çocukları dinlediğimizde bunun gerçekten böyle olmadığını gösteren pek çok üzücü örnekle karşılaşmaktayız.

Hüseyin 1. sınıf öğrencisidir. Okula başladıktan bir süre sonra öğretmen sınıfa uzun bir sopa ile girmiştir. Yaramaz çocukları bu sopayla döveceğini söylemiştir. Hüseyin sakin ve zeki bir öğrencidir. Öğretmen ona çok iyi davranmaktadır; ama o diğer arkadaşlarının aldığı cezalardan etkilenmektedir. Hüseyin okula başladıktan bir süre sonra korkulu rüyalar görmeye başlar. Okula gitmek istememekte, sert bir öğretmen olan öğretmeninin kendisini dövmesinden korkmaktadır.

Öğretmenleri dinlediğinizde ise önemli bir konuyu dile getiriyorlar. İstanbul’un modern semtlerinden birinde öğretmenlik yapan bir erkek öğretmen şöyle diyor: “Ben Anadolu’da, İstanbul’da, varoşlarda da öğretmenlik yaptım. Çocukları dövmenize gerek kalmaz, bir bakışınızdan anlarlardı. Burada çocuklar disiplin nedir bilmiyorlar. Büyük saygısı yok, arkadaşla geçim yok.”

Öğretmenden ve öğrenciden kaynaklanan sorunlar bir araya geldiği zaman disiplin ve dayak sorunları ile karşılaşılabilmektedir. Öğretmen bazı davranış problemi olan öğrencileri yadırgayabilmekte, yaramaz ve hareketli bir çocuğa fazla tepki gösterdiğinde çocukta problemler büyüyebilmekte, bu da sınıf içi gerginliği daha da artırmaktadır.

Farika Teymur Artır

Aşırı Heyecanı Nasıl Yenmeli?

Yüzünüz kızarıyor, elleriniz titriyor, ne söyleyeceğinizi şaşırıyor musunuz? Aslında insanların aşırı heyecanlanmaları doğaldır. Bu heyecan günlük hayatı olumsuz etkileyecek duruma geliyorsa bu noktada bazı tedbirler alarak heyecanınızı yenebilirsiniz.

Heyecan duygusu kişinin günlük hayatında önemli bir yer tutar. İlk defa araba kullanma, yeni bir işe başlama, tanımadığı fakat onun için önemli olan kişiler arasına katılma vb. kişilik farklılıkları olsa da hemen herkeste belli bir heyecan meydana getirir. Heyecan belli bir ölçüde olduğu takdirde kişinin daha dikkatli olmasına yardımcı olan, yaptığı işten zevk almasını sağlayan bir duygudur. Sosyal alanda başarılı olmuş kişiler, büyük sanatkârlar, diğer insanlardan biraz daha heyecanlı veya ataktır. Her insan aynı derecede heyecana sahip değildir. Bazı insanların diğerlerine göre daha heyecanlı olduğunu davranışlarına bakarak söyleyebiliriz. Bazı kişilerin ise heyecanı dışarıdan belli olmaz. Her iki durumda da heyecan belli ölçüde kişinin yararınadır. Kişi duyarlı ve heyecanlı olmasını bir avantaj olarak görmelidir.

Aşırı Heyecan Hata Yapmaya ve Psikolojik Problemlere Yol Açabilir

Bununla beraber aşırı heyecan kişinin davranışlarını kontrol etmesine engel olarak hata yapmasına sebep olduğundan zararlı olmaktadır. Ayrıca heyecanın normalden fazla olması bazı psikolojik problemlere de yol açmaktadır. Sosyal fobi, asansör, yükseklik fobisi gibi fobiler, panik atak, konuşma bozuklukları ve kekemelik, dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu gibi psikolojik rahatsızlıklar, heyecanı kontrol edememe ile yakın ilişkilidir.

Doğru Solunum ve İç Konuşmalar Kişilikle İlgili Kaygıyı Azaltır

Heyecanın fazla olması bazıları için bir kişilik özelliği olsa da bazı tedbirlerle kişinin heyecanını kontrol edebilmesi mümkündür. Bu tedbirlerden en önemlisi doğru solunum yapmayı bilmektir. Yeterli ve doğru solunum kaygıyı azaltır. 2. tedbir gevşeyebilmektir. Bunun için gevşeme tekniklerini bilmek gerekir. Bu konuda stresle ilgili kitaplardan yararlanılabilir. Bir uzmandan da öğrenilebilir. Heyecan veren durumla daha sık karşılaşmak kişide alışkanlık meydana getireceğinden heyecan azalır. Bu sebeple sınav heyecanı olan kişinin sık sık sınavlara girmesi, sosyal fobisi olan kişinin kalabalıkta görevler alması, heyecanını azaltabilir. Yine kişinin yaşama gayesi olması, hayata olumlu bakabilmeyi mutlu olmayı bilmesi de heyecanını azaltabilir.

Heyecana yola açan sebepler ve bununla başa çıkma yöntemleri:

Heyecanı Kompleks Haline Getirmeyin

Eğer kişinin heyecanlı olması onun verimliliğine insanlarla ilişkisine zarar vermiyorsa kişi heyecanını bir problem olarak görmemelidir. Zira kişi heyecanından rahatsız oldukça kaygı durumu arttığı için heyecan normal olarak artar. Kalabalıkta sık sık yüzü kızaran kişi yüzüm kızaracak diye endişe ettikçe daha çok yüzü kızarır. Halbuki hafif bir kızarıklık normaldir ve kişiye canlılık verir.

Güven Eksikliğinizi Aşın

Güven duygusu kişide 2–3 yaşlarında gelişir. Bu sebeple anne baba tutumu ve aile içi iletişim çok önemlidir. Kişi eğer güven duygusunun gelişimine zarar veren bir durumla karşılaşmışsa bu ileride streslere ve hayat zorluklarına karşı daha dayanıksız olmasına yol açabilir. Bununla beraber kişi istediği takdirde iç konuşmalar yaparak olumlu yönlerini daha çok görmeye çalışarak güven duygusunu büyük ölçüde artırabilir. Bu mümkün olamazsa profesyonel yardımla da kazanılabilir.

Hata Yaparım Endişesine Kapılmayın

Kişinin heyecanını en çok artıran sebeplerden biri hata yapma endişesidir. Çocukluklarında devamlı aşağılanan kişilerde olduğu kadar ailesinin beklentileri yüksek olan veya mükemmeliyetçi kişilerde hata yapma endişesi çoktur. Yine zeki fakat yeterli eğitim alamayan ve kendini gerçekleştirme imkanı bulamayan kişilerde hata yapma endişesi çok görülmektedir. İnsan hayat boyu gelişen bir varlıktır. Kişi aşağılık kompleksine kapılmadan eksikliklerinin farkında olmalı ve onları kendisine zaman tanıyarak düzeltme yoluna gitmelidir.

Geçirilen Bir Travma Sorun Olabilir

Travma sonrası stres bozukluğu aşırı heyecanın en önemli sebeplerindendir. Bu sebeple büyük travmalar (ani kazalar, felaketler, taciz vb.) geçirmiş kişilerin profesyonel yardım alması gerekir. Aksi takdirde yaşanan stres zamanla beden kimyasında değişiklik yaparak heyecanın normalden fazla olmasına yol açabilir.

Organik Bir Rahatsızlığınız Olabilir

Psikolojik rahatsızlıklarla organik rahatsızlıklar arasında genelde çift yönlü bir ilişki vardır. Yaşanan sıkıntılar, üzüntüler, hastalıklara ve beden kimyasına etki yaptığı gibi organik rahatsızlıklar da psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir.. İç salgı bezleri kişinin pek çok fonksiyonunu olduğu kadar heyecan duygusunda da etkili olan kimyasalları üretir. Tiroid bezi rahatsızlıkları, şeker hastalıkları, anemi, demir eksiklikleri, vitamin ve mineral eksiklikleri gibi bazı organik problemler, heyecanın fazla olmasına yol açabilir. Bu problemler ancak gerekli tıbbi ve psikolojik tedavilerle düzelebilir.

Doğal Yaşayarak Sorunu Çözebilirsiniz

Psikolojik hastalıklar ve organik problemler hafif düzeyde olduğu takdirde doğal yaşanarak önlenebilir veya tedavi edilebilir. Doğru solunum yapmak, spor yapmak, gevşemeyi bilmek, yeşillik, temiz havalı yerlerde dolaşmak, aşırı yorgunluklardan kaçınmak, çalışmak kadar dinlenmeye de zaman ayırmak, dost ve arkadaş çevresini geniş tutmak, düzenli uyumak, düzenli ve çeşitli beslenme, yiyecek ve içecekte tek yönlülük ve aşırılıktan kaçınmak, yeterli miktarda su içmek, beden kimyasının dengede olmasına ve heyecanın kontrol altında tutulmasına yardımcı olur.

Farika Teymur Artır

Çocuğun Sık Hastalanmasının Sebebi Psikolojik Problemler Olabilir mi?

Çocuğunuz sık sık hastalanıyor mu? Çocuğunuzun grip, bronşit, astım, sinüzit, idrar yolu enfeksiyonu gibi rahatsızlıkları sık sık tekrar mı ediyor? Eğer rahatsızlıklar tedavilerle geçmiyorsa bunun nedeni psikolojik problemler olabilir.

Eğer çocuğunuz sık hastalanıyor grip, bronşit, astım, sinüzit, idrar yolu enfeksiyonu gibi rahatsızlıkları sık sık geçiriyorsa bunun nedeni psikolojik problemler olabilir. Bu konuyu inceleyen psikonöroimmunoloji ya da PNI şimdi tıp bilimine önderlik yapan bir bilim dalıdır.”Psiko”(zihni veya duyguları ) “nöro”sinirsel ve hormonal sistemleri kapsayan nöroendoktin sistemi, “immünoloji”ise bağışıklık sistemini temsil etmektedir. Yapılan araştırmalar stresin bağışıklık sistemini etkilediğini sinir hücreleriyle bağışıklık hücreleri arasında kimyasal haberciler vasıtasıyla etkileşim olduğunu göstermektedir. Merkezi sinir sistemiyle bağışıklık sistemi sayısız şekilde zihni duyguları ve bedeni ayrı değil karmaşık bir halde iç içe tutan biyolojik kanallarla iletişim halindedir.

Psikolojik stres kaynakları dışında bağışıklık sistemini etkileyen pek çok neden bulunmakla beraber, psikolojik nedenler bunlar arasında önemli bir yer tutmaktadır. Büyükler çocukların duygusal sorunlarının organik hastalıklara bilhassa enfeksiyonlara yol açabileceğini bazen düşünememektedir. Bu kadar küçük bir çocuk nasıl üzüntüden veya sıkıntıdan hastalanabilir diye hayret eden anne babalara sık rastlamaktayız. Halbuki çocuk doğumdan itibaren hatta anne karnında etrafında olup bitenlerden haberdar olmaya ve etkilenmeye başlar.

3 yaşındaki Sevgican’ın annesiyle babası, evlendikleri günden beri anlaşamamaktadırlar. Sevgican’ın babası Sevgican henüz anne karnındayken eşine şiddet uygulamıştır. Karı koca birbirlerine olan sevgilerinden ve geleneksel nedenlerden ayrılamamışlar; fakat büyük kavgalar Sevgican’ın doğumundan sonra da devam etmiştir. Sevgican çok sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları, 2 kere de zatürree geçirmiştir. Aynı zamanda çok çeşitli maddelere karşı alerjisi vardır.

Bu örnekte görüldüğü gibi “travma sonrası stres bozukluğu”çocuklarda psikolojik sorunlara yol açtığı gibi bedensel hastalıklara da yol açmaktadır. Travma sonrası stres bozukluğu deprem, yangın, ölüm, kaza gibi felaketlerden kaynaklandığı gibi başka insanlara daha hafif gelen fakat kişinin kendisi için önemli duygusal nedenlerden kaynaklanan duygusal travmalara da bağlı olabilir. Bunda kişilik özellikleri de etkili olmaktadır.

Mesela bir çocuk anne babasının kardeşiyle diyaloglarını, bazı sözlerini, bakışlarını kendince yorumlayarak; onu daha güzel veya akıllı gördükleri veya daha çok sevdikleri gibi düşünce ve duygularla bile duygusal travma geçirebilir.

Aile içi sağlıklı iletişim ve iyi bir bakım çocuğun dış dünyadaki zorluklarla başa çıkmasını kolaylaştırır. Bununla beraber okulla, öğretmenle, diğer aile üyeleri ve arkadaşlarla ilgili ciddi sorunlar da çocukta duygusal travmalara yol açabilir.

Duygularla bağışıklık sisteminin etkilenmesi salgılanan hormonlarla oluşur. Çok karmaşık bir şekilde gerçekleşen bu etkileşim esnasında stres uyarılması sonucu salgılanan adrenalin, noradrenalin, prolaktin gibi hormonların ve doğal uyuşturucuların bağışıklık sistemi üzerinde güçlü bir etkisi vardır. Stres sonucu değişen beden kimyası, hayatın devamı açısından çok daha acil olan ve o anki olağanüstü duruma öncelik tanıyan bir enerji tasarrufu ile bağışıklık direncini en azından geçici olarak bastırır. Bu durum büyük felaketlerde büyük önem arz eder. Ancak stres hali sürekli ve yoğun olursa bu bastırma da uzun süreli olabilir. Bunun sonucunda çocukta sık tekrarlayan hastalıklar ortaya çıkabilir.

Bedenin duygusal nedenlere bağlı organizmayı daha az tehdit eden streslere karşı da bu şekilde tepki vermesi düşünülecek olursa mükemmel bir sistemle mümkün olmaktadır. Sıkıntılarını ihtiyaçlarını dil ile ifade edemeyen küçük çocuklar veya bu hakları engellenen veya iletişim becerileri gelişemeyen yetişkinler; sevilme, anlaşılma, değer verilme, duygusal paylaşım, eğitim, kişisel gelişim, gezme, temiz hava alma gibi önemli ihtiyaçlarını bedensel tepkileriyle ifade etmektedirler. Böylece bir bakıma hayatımızda bir şeyler ters gidiyor şeklinde yardım çağrısında bulunmaktadırlar. Yani kısaca “dil söyleyemez ise beden söylemektedir”.

Farika Teymur Artır

Solaklık Bir Kusur mudur?

Çocuğunun solak olduğunu farkeden aileler, yanlış inanışlar nedeniyle endişeye kapılırlar. Çocuklara bu nedenle yapılan baskı psikolojilerini bozuyor. Bu baskılar çocuğun kekeme ya da sosyal fobi sahibi olmasına neden olabiliyor.

Çocuğun sol elini sağ eline göre daha fazla kullandığını fark eden aileler çocuklarının bir kusuru varmış gibi endişeye kapılabiliyorlar. Sol elin kullanılması ile ilgili toplumda yaygın olan olumsuz düşünceler aileleri, ileride çocukları üzerinde kötü etki bırakacak davranışlara itebiliyor. Sağ elini kullanması için yapılan baskı çocuğun psikolojisini bozuyor. Birçok solak çevresinden gelen baskılar nedeniyle kekeme ya da sosyal fobik olabiliyor. Solaklığın nedeni tam olarak bilinmese de, aileden birisinin, özellikle annesinin, sol elini kullanmasından etkilenmesi gibi, doğuştan gelen bir özelliği olabiliyor. Ağırlıklı olarak sol elini kullanan çocuklara karşı aileleri ne yapmalı?

Çocuğun çevresinde etkilenebileceği sol elini kullanan birisi yoksa, sol elini kullanması kendi isteği dışında bir davranıştır. İnsanların beyninin iki yarıküresinden birisinin baskın olması sol ve sağ ellerden hangisinin yoğunlukla kullanılacağını belirler. Sağ beyin yarıküresi baskın olanlar sol elini, sol beyin yarıküresi baskın olanlar ise sağ elini kulanıyorlar. Solaklığın sağ beyin yarıküresinin baskın olmasıyla alakalı olduğunu seyleyen Dr. Gıyasettin Ekici, ailelerin yanlış inançlar dolayısıyla çocuklarına herhangi bir baskı uygulamaması gerektiğini belirtiyor. Önceden insanların fazla temizlik imkanı bulamaması nedeniyle hijyen için sağ–sol el ayırımı yaptığını söyleyen Ekici, “Hijyen için yemek sağ elle yeniliyorken, kişisel temizlikler ise sol elle yapılıyordu.”diyor. Ekici, ellerin de yüz kadar temiz tutulabildiği günümüzde, doğuştan gelen bu özlelliği nedeniyle sol elini kullanan çocuklara sağ eli kullanması için baskı yapılmaması gerektiğini söylüyor. “Yemek yeme adaplarının öğretilmesi tabii ki bir gereklilik; ancak bunlar öğretilirken istem dışı yaptığı bir davranıştan dolayı da solaklar tenkit edilmemeli.”diyor Ekici. Solakların, isterlerse sağ ellerini de sol elleri gibi kullanabileceklerini örnekleriyle gördüklerini söyleyen Ekici, sağlakların da sol ellerine isterlerse sağ elleri gibi işlerlik kazandırabileceklerini belirtiyor.

Toplumda dinimize göre sol elin kullanılmasının günah olduğu yönündeki yanlış kanı ailelerin çocuklarına sağ elini kullanması için baskı uygulamasına sebep oluyor. Bu konuda peygamberimiz Hz. Muhammed (sas)’in bir hadisini hatırlatan Ahmet Şahin, “Peygamberimiz (Hayırlı işlere sağ elle, hayırlı olmayanlara sol elle başlayın.) diyor. Yani sağ eli kullanmak sünnet, farz ya da vacip değil.”diyor. Sünnet olmasının yanında sağ eli kullanmanın edepten sayıldığını vurgulayan Şahin, sağ elin ağırlıkla kullanıldığı toplumumuzda sol elin pasifize edildiğine dikkat çekerek, ailelere, “Çocuğuza sağ elini kullanmasını öğretin, eğer kullanamıyorsa baskı yapmaya gerek yok.”şeklinde konuşuyor. Zira Peygamber Efendimiz’in de ihtiyaç olursa yemek yerken sol elini kullandığına dair hadisleri var.

Asya’da solak oranının Avrupalılara göre daha az olduğunu belirten uzmanlar, anne ve babası sağ elini kulanan çocukların % 92’sinin sağ elini kullandığını, anne–babadan birisi solaksa çocukların sol elini kullanma olasılığının % 20 olduğunu belirtiyorlar. Uzmanlar solaklığın alışkanlık ve öğrenmeden de kaynaklanabileceği gibi doğuştan da kaynaklanabildiğini belirtiyorlar. Bu konuda iki farklı düşünce var. Kimisi yaratılıştan geldiğini, kimisi ise alışkanlık ve eğitimin neden olduğunu söylese de, tam olarak solaklığın nedeni anlaşılamamıştır. Dr. Gıyasettin Ekici’nin de belirttiği gibi yaygın bir kanı vardır ki, beynin sağ veya sol yarıkürelerinin baskın olması sol eli ya da sağ eli kullanmayı etkiliyor. Bu konuda araştırmalar yapan Dr. G. Robin, sağ yarıkürenin el işine, sanata yatkın olduğunu belirtirken, sol yarı kürenin ise analitik (sözel, sayısal, mantıksal) zekaya yatkın olduğunu söylüyor.

Gülizar Baki

Ailenizdeki Alkol Bağımlısına Nasıl Yardımcı Olabilirsiniz?

Alkol bağımlısına yardımcı olmak için anlayışlı ve sabırlı olmanız, alaycı ve suçlayıcı konuşmalardan uzak durmanız gerekiyor. Ancak alkol tedavisinde tam bir başarı sağlamak için bağımlının tedaviyi istiyor olması gerekir.

Bazı sosyal hastalıklarımız ailelerimizi etkilemeye devam ediyor. Alkol bağımlılığı da bunlardan biri. Halbuki gerek alkol bağımlısı kişi gerekse ailesi doğru davranış konusunda bilgilendirilmiş olsalar bağımlının tedavi olmaya karar vermesine kadar geçen zor yıllar hiç yaşanmayabilir.

Genellikle başlangıç safhasında tedaviye başlanılması önemlidir. Yapılan psikolojik araştırmalarda alkolizmde yakınlarının kolayca fark edebileceği dört belirgin evre tespit edilmiştir.

1) Evre: Bu evrede rahatlamak için içer ve gerekçe olarak kendini sinirlendiren olayları gösterir.

2) Evre: Bu evrede kişi yalnız ya da gizli içmeye de başlar. Düşünceleri sık sık alkol içmeye kayar. İlk hafıza kayıpları ortaya çıkar.

3) Evre: İçilen miktar konusundaki kontrol kaybedilir. Alkolik olağan dışı içme isteği konusunda endişelenerek bazen kendi isteğiyle alkolden uzun süre uzak dursa da gittikçe sıklaşan geri dönüşler yaşar.

4) İçme nedeni konusundaki kontrolü kaybeder. Ayık zamanlarda tipik yoksunluk belirtileri ortaya çıkar ve bu nedenle daha sabahtan içmeye başlar.

Alkolizmin bir üst aşaması kronik alkolizmdir. Kronik alkolizm hastaları alkol yüzünden ağır ruhsal, bedensel ve sosyal zararlara uğrarlar. Çoğunlukla insanlar arası ilişkiler de bundan zarar görür ve olumsuz mali ve mesleki sonuçlar ortaya çıkar, ilerledikçe uzun süreli sarhoşluk, ahlak çöküntüsü, düşünce yapısının değişmesi, kişilik değişimi alkol temelli psikozlar, tarifsiz korkular ve titremeler, olmayan sesler duyma, görüntüler görme ciddi sağlık sorunları gibi daha ileri belirtiler görülür ki mutlaka hastane tedavisi gerekir.

Kişinin alkol bağımlılığından tam olarak kurtulması ancak tedaviyi istemesiyle mümkündür. Bu sebeple bu kötü alışkanlığı bırakmaya kişi kendi iradesiyle karar vermedikçe bütün tedaviler boşa çıkabiliyor. Zira çevresinin ısrarı ile hastanede kalıp tedavi olup düzelen kişiler bile daha sonra yeniden alkole başlayabiliyorlar. Bununla beraber kişi tedavi olmayı isterse alkolizmin evrelerine göre ayakta veya hastanede tedavi edilerek alkolizmden tamamen kurtulabiliyor.

Alkol bağımlısı kişiye ancak onu alkol almaya iten sebeplere yönelik çözümler üreterek yardımcı olunabilir. Önce özelliklerini, yaşam tarzını ve felsefesini bilmek gerekir. Kişiyi alkol kullanmaya iten sebepler arasında ekonomik sıkıntılar, kötü arkadaş, ailede bilhassa çocukluk yıllarından gelen ilgi ve sevgi eksikliği, hayatta bir amacının olmayışı, kendine güven eksikliği ve kendi içindeki psikolojik çatışmayı bastırma arzusu önemli bir yer tutar. Bu sebeplerin tespiti ve çözüm yolları için alkolizmin ilk evresinde bir psikoterapistten yardım alınabilir. Bağımlı bir yakınınıza yardımcı olmak istiyorsanız önce alkol bağımlılığı konusunda bilgi toplayınız. Alkolizm konusunda internetten, kütüphanelerden pek çok kaynaktan bilgi toplanılabilir. Ayrıca bu konularda çalışan bir uzmandan ya da başarıya ulaşmış eski bir bağımlıdan bilgi alınabilir.

Ayıplayıcı ve Alaycı Olmayın

Genellikle böyle bir iletişimde olumsuz yorumlarla iletişim kesilir. Bunu önlemek için alaycı, ayıplayıcı, damgalayıcı, iğneleyici, itham edici, küçümseyici ve suçlayıcı ifadelerden kaçınılmalıdır. Yardımcı olacak kişi kendi kendine özeleştiri yapsa da kendini acındırıcı ve kınayıcı ifadelerden de kaçınmalıdır. Alkol bağımlısı kişiye yardımcı olmak oldukça zor ve incitici olabilir. Bu konuda başka kişilerden de destek alarak duygusal yoğunluktan kurtulmalıdır. İnanç kuvveti alkol kullanımını büyük ölçüde önler. Bununla beraber inançlı olup da çeşitli sebeplere bilhassa çevre ve arkadaş etkisine bağlı olarak alkol kullanmaya başlamış olan ve bu sebeplerin ortadan kalkmaması sebebiyle alkol kullanmaya devam edip gittikçe bağımlı hale gelen kişiler çoktur. İnancın alkolü engelleyebilmesi için kişinin manevi yönü kuvvetli, kınamayan, destek olan güzel ahlak sahibi kişilerle birlikte zaman geçirmesi, sohbetlere katılması, kitap okuması ve bir yaşama gayesinin de olması gerekmektedir. Bunun için bir sivil toplum kuruluşuna (vakıf, dernek gibi bir yardım kuruluşuna) üye olabilir, toplantılara katılabilir, böylece hem bir yaşama gayesi olur hem de arkadaş çevresi genişleyip yalnızlık duygusundan kurtulabilir.

Alkol bağımlısıyla konuşurken şu hususlara dikkat:

Alkollü olmadığı bir zamanı seçin.

Sakin, akılcı ve dürüst bir şekilde hastanın davranışı, sonuçları ve sağlığı konusunda konuşun.

Anlayışlı olun. Onun alkol alma nedenlerini yorumsuz dinleyin.

Bağımlıya kişisel ilgi gösterin ve sadece onun alkol problemlerini görmeyin. –Kişisel sırlarını saklayın.

Güçlü olun. Ona alkol kullanımının zararlı olduğunu ve problemler yarattığını; ancak gerekli önlemler alındığı takdirde bundan kurtulabileceğini söyleyin.

Destekçi olun. Ona önündeki zorlu zamanları atlatabilmesi için gerekli yardımı bulması ve moral kazanması için destek verin. Somut bir şekilde neden endişe ettiğinizi ve davranışlarını nasıl değiştirdiğini anlatın.

Bağımlının olayları çarpıtan açıklamalarına kendince mantıklı yorumlamalarına karşı hazırlıklı olun.

Acele sonuç beklemeyin. İlk görüşme genellikle başarılı olmaz. Kararlı olun ve başka görüşme fırsatları sağlayın.

Farika Teymur Artır

Çocuğu Zararlı Alışkanlıklardan Kurtarmak İçin Neler Yapılmalı?

1) Çocuklarını zararlı alışkanlıklardan korumak ve onlara olumlu ve düzenli bir hayat yaşatmak isteyen ailelerin yapacakları en önemli şey, iç yaşantılarıyla çocuklarına örnek olmak ve onlara doğruları göstermektir. Ailesinde zararlı alışkanlıklara karşı olumlu ve önemli davranış örnekleri gören çocuk kolay kolay zararlı alışkanlıklara yönelmez.

2) Zararlı alışkanlıklara karşı çocuklar sürekli olarak izlenmeli, hissettirilmeden gözetim ve denetim altında bulundurulmalıdır.

3) Zaman zaman aileler, çocuklarıyla birlikte bir araya gelip, sigara, alkol, uyuşturucu vesaire gibi zararlı alışkanlıklarla ilgili konuşmalı, zararlı alışkanlıkların fiziksel ve ruhsal açıdan kişiyi ne gibi olumsuz bir duruma sürüklediğini örnekleriyle anlatmalıdır.

4) Çocuklara yeteri kadar para verilmelidir. Eğer ihtiyaçtan fazla para verilirse, lüzumsuz ve zararlı yerlere harcayabilirler. İhtiyaçtan az verilirse de para bulmak için bazı olumsuz alışkanlıklar edinebilirler. Buna dikkat edilmelidir.

5) Çocuklara zararlı alışkanlıkların nedenleri ve sonuçlarıyla ilgili olarak çeşitli kaynaklar temin edilmeli ve onların okumalarına imkân tanınmalıdır.

6) Sigara içen aileler, içtikleri sigaranın ne kadar olumsuz bir şey olduğunu çocuklarına anlatmalıdır. Ayrıca kesinlikle evde sigara içilmemelidir.

7) Çocuğun arkadaşlarına ve içinde bulunduğu çevreye dikkat edilmelidir. Çocuğu kötü alışkanlıklara iten arkadaşları varsa, bu izlenilmeli, gerekli tedbir de alınmalıdır. Eğer bunun üstesinden gelmek zorsa, öğretmeniyle ilişki kurulmalı, konu okul idaresine kadar götürülmelidir.

8) Aile yuvası, çocuk için çekici ve sıcak bir ortam hâline getirilmelidir. Çocuk her türlü neşeyi, huzuru ve mutluluğu ailesin de bulursa, problemlerini ailesiyle paylaşırsa, dışarıyla paylaşa cağı bir şeyi kalmaz. Bu şekilde zararlı alışkanlıklardan korunmuş olur.

9) Çocuğu asî, isyankâr ve söz dinlemez yapan sebeplerin başında, şiddetli huzursuzluk, kavga ve aile baskısı gelir. Çocuğun küçük hatalarını büyütüp, büyük bir adam gibi hesaba çekmek ve sürekli üstüne gitmek çocuğun davranışlarını bozar, ailesine karşı soğutur. Çocuk, bu durumda, çareyi sokaklarda arar. Bu ise, zararlı alışkanlıkları beraberinde getirir.

10) Kardeşler arasında adaletsiz davranış, çocuğa aşırı sorumluluk yükleme, onu sürekli eleştirme, “Sen aptalsın, adam olamazsın, on para etmezsin!”gibi sözlerle aşağılama, çocuğu güven bunalımına iter, ailesine karşı olumsuz davranışlar kazanmaya başlar. Bu da, zararlı davranışlar ve zararlı alışkanlıklara kapı açar.

11) Çocuklarınızın davranışlarını, huylarını, düşüncelerini ve beklentilerini iyi çözün ve iyi tanıyın. Onun kişilik yapısını ne kadar iyi tanırsanız, ona o kadar yardımcı olabilirsiniz. Yoksa, zıtlaşma ve kavga eksik olmaz.

12) Çocuklarınızı bazen kendi işlerinizde ve bazen de güvendiğiniz bir başkasının yanında çalıştırma yöntemine giderseniz “mücadele”sini verebilmede kendisine yardımcı olmuş olursunuz. Bu şekilde hayatı alın teriyle kazanmayı öğrenir.

13) Çocuklarınızın sürekli büyüme safhaları ve değişme dönemleri bulunduğunu düşünerek, onların çocuklarınız olmalarıyla birlikle sizden ayrı bir kişilik geliştirmekte olduklarını idrak ederek onları tanımaya ve anlamaya çalışın. Her yaptığı hatayı; Zararlı alışkanlık kazanıyor diye değerlendirip telâşlanmayın.

14) Evinizde bazı kurallar koyun ve siz dahil bütün aile fertlerinin bu kurallara uymasını isteyin. Bu şekilde çocuk hayatını düzene sokmayı öğrenir ve bazı kurallara uymanın da, hayatın bir gereği olduğunu anlar. Çünkü kuralsız bir hayat, insana sınırsız zararlar sunar.

15) Çocuğunuzun gözünü dışarıda koymak kadar onu sınırlandırmayın. Gelişmesine, ovun oynamasına, para harcamasına müsaade edin. Ancak, bunları bir disiplin dahilinde yapmasını temin edin.

16) Çocuklarınıza moral değerler aşılayın. Sevgi, saygı, hak, hukuk, tarih ve inanç gibi değerler çocuğun kişilik yapısına son derece olumlu katkılar yapar. Çocuğun kendi kendini denetlemesine, bir kişilik kazanmasına ve belli bir ideal oluşturmasına zemin hazırlar. Millî dinî duyguları ve bilinci almış olan bir çocuk, örnek davranışlar sergiler ve zararlı alışkanlıklardan kaçmaya çalışır.

17) Onları yeteneklerinin üstünde işlere zorlamayın. Ancak başarabilecekleri işleri yapmalarını bekleyin ve başarabilmeleri hususunda da destekçi olun. Çabalarını övün. Onlara güvendiğinizi hissettirin. Onları başkalarıyla karıştırarak umutsuzluk girdabına sürüklemeyin.

18) Çocuklarınıza bütün kuralları bir çırpıda öğretmeye kalkışmayın ve onlardan yaşlarının üstünde olgunluk göstermelerini bekleyin. Onlara süre tanıyıcı olun. Onları köşelere sıkıştır mayın, yalana zorlamayın.

Aile fertten, çocuklarına sevgi, şefkat, ilgi ve hoşgörüyle yaklaştıkları, onların problemleriyle alâkadar oldukları, basanlarını övdükleri, çalışmalarını destekleyebilecekleri sürece, çocuklarının “zararlı alışkanlıklar”riskine düşmeleri çok az olacaktır.

Doç. Dr. Halit Ertuğrul

Kişisel Gelişimden Beklentiler Neler Olmalıdır?

Kişisel gelişim ve insan kaynakları; insanın verimliliğini ve performansını artırmaya yönelik arayışları ve çözüm yollarını, hedef müşteri grubuna ulaştıran hizmet sektörüdür. İnsan kaynakları ve kişisel gelişimin doldurduğu boşluklardan biri, resmi eğitimin eksiklerini hizmet içi ve dışı eğitimlerle tamamlayarak, piyasanın istediği başarılı ve sağlıklı insan tipini oluşturmak, sayısını artırmaktır. Bir diğeri, dünyevileşmiş bir toplumda, dinin sosyal hayata yaptığı ahlâkî değer katkısını, dinî terminolojiyi kullanmadan ve sekülerlikten (dünyevî olandan) vazgeçmeden hayatın içine taşımaktır. Bunun en çarpıcı örnekleri Amerikalı kişisel gelişim uzmanı Stephen Covey’in, ‘Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı’ ve ‘Önemli İşlere Öncelik’ isimli eserlerinde görülebilir. Bahsedilen eserler, semavî dinlerin ahlâkî öğretilerini seküler hayata başarılı şekilde entegre etmektedir.

Avrupa ve Amerika eksenli uygarlığın geliştiği zeminin ana motifi dünyevî (seküler) olduğu için, hususî gayret ve kararlılık gösterilmedikçe, bu kültürdeki insanların zevklerini ve rahatlarını erteleme eğilimi düşüktür. Ahirete inanan Müslümanların ise; zevklerini ve rahatlarını erteleme meyli daha fazladır. Çünkü bu dünya mükafat yeri değildir, bu zevklere ahirette kavuşulabilinir. Batı uygarlığı ise, cenneti burada kurma ve yaşama çabasında olmuş ve olmaktadır. Dolayısıyla, Batı dünyevileşmenin doğurduğu boşluğunu, dine doğrudan atıfta bulunmadan, ahlâkî değerlerle doldurmak için “kişisel gelişim”e sarılmaktadır.

Batı uygarlığı, yazılı olmayan iki kaide üzerinden itici motor gücünü kazanmaktadır. Bunlar; “Durma düşersin.”ile “Daha iyisi gelirse, gidersin.”prensipleridir. Bu iki düstur, insanları ister istemez daha iyi olmaya, farklı olmaya ve üstünlük sağlamaya motive etmekte, hayatı bir yarışa dönüştürmektedir. Kişisel gelişim seminerleri, insanları motive eden faaliyetler bütünü olarak sistemde yerini almaktadır. Bundan dolayı da, kapitalist liberal sosyo-ekonomik sistemde, insan kaynakları vazgeçilemez bir konumdadır. İş dünyası; prestij ve imaj sahibi, başarılı, statü ve kariyer kazanma isteği yüksek fertlerin, sistemin temel ateşleyicisi olarak iş gördüğüne inanmaktadır.

Son 20 yılda yapılan araştırmalar, insanın öğrenen bir varlık olduğunu, öğrenmediği zaman kireçlenmeye başladığını ortaya koymuştur. Beynin yaşlanmasını engellemek, sürekli öğrenmeye ve öğrenme çevrelerinde bulunmaya bağlıdır. Adeta Peygamberimiz (sas)’in bir mucizevî beyanı, bu asırda daha iyi anlaşılıyor: “Ya öğrenen ya öğreten ya da öğrenmeyi destekleyen ol. Yoksa helak olursun.”İnsanın beyin fakültelerini daha etkin kullanmak için; ‘öğrenen fert’, ‘öğrenen kurumlar’ ve ‘öğrenen sistemler’ kavramları ortaya atıldı. Bu yeni anlayışın geniş kesimlere ulaştırılmasında kişisel gelişim seminerleri, öncü rolü oynamaktadır. Ayrıca bilgideki geometrik artış da bu arayışları olumlu yönde destekledi. Ancak son 10 yılda üretilen bilgi miktarı, insanlık tarihi boyunca üretilen bilgi miktarından çok daha fazla iken, üretilen ve kullanılan ahlâkî değerler çok azdır. Sürekli değişip yenilenen dünyada, bilginin son kullanım tarihi kısaldı. Bilgiler, belli bir zaman dilimi içinde üretilen ve geçerliliğini kaybeden bir meta haline dönüştü. Bilginin doğruluğundan ziyade, ne seviyede geçerli, anlamlı ve faydalı olduğu öne çıktı. Bilgiye ulaşım çok kolay ve hızlı olduğundan, bilginin yönetimi, anlamlandırılması ve işe yararlılığının ve geçerlilik seviyelerinin bilinmesi, işletmelerde son derece kritik hale geldi. Bilgi sermayesi, kas gücünü ve maddî sermayeyi yönlendiren itici güç konumuna gelip sistemin olmazsa olmazları arasına girdi. Resmi eğitim, bu gelişmelere ayak uydurmadığından, liberal kapitalist ekonomi, insanları mecburi istikamet olarak kişisel gelişim ve insan kaynaklarına yönlendirdi.

Kişisel gelişimden faydalanmak isteyen kişi ve kurumların dikkat etmesi gereken bazı noktalar vardır: Birincisi, giderek artan bir talebin gözlendiği bu piyasada, hem ticarileşmesinin olduğu hem de kaliteli ve kalitesiz eğitimin kolaylıkla müşteri bulduğu gerçeğidir. İkincisi ise, “Her bilenin üstünde daha iyi bir bilen vardır.”prensibinin ışığında, kişisel gelişim seminerlerinin insanın hususîliği ve toplumun kendine haslığı içinde farklı sonuçlar verdiğinin bilinmesidir. Bu iki noktada oluşabilecek zararları veya tehlikeleri azaltmanın yolu, geleceğin dünyasının doğru algılanması ve modellenmesi, bu dünyada yaşayacak olan insan modelinin sağlıklı inşa edilmesidir. Belki en önemlisi, buradan hareketle, bir kişisel gelişim ve insan kaynakları modelini geliştirmek olacaktır. Şu bilinmeli ki, insan kaynakları ve kişisel gelişim sahası ıslah bekliyor.

Kişisel gelişim seminerlerinin yaslandığı felsefe, insandaki problemi bir bilgi eksikliği olarak görüp, eksik gördüğü parçayı yerine koyarak problemi çözeceğini mi sanıyor? Kişilik gelişimi ve insan kaynakları seminerleri, hangi inanç ve kültürün insan modeline dayalıdır? İnsanı ne ölçüde bir sistem ve bütün olarak algılıyor? İnsanın hangi boyutuna, nasıl bir derinlik katmaktadır? Kişisel gelişim adı altında yapılan bütün faaliyetler, bir fantezi mi, yoksa hissedilen açlığı şuursuzca gidermeye mi yönelik?

Kişisel Gelişimin Türkiye Boyutu

Dünyada 1970’lerde popüler olmaya başlayan kişisel gelişim kitapları, Türkiye’ye Nüvit Osmansoy’un ‘İnsan Mühendisliği’ kitabı ve Dale Carnegie’nin eserlerinin Türkçe’ye kazandırılmasıyla girdi. 1990’lı yıllarda birkaç yerli yazarın kitaplarıyla hız aldı. Bu esnada onlarca yayınevi yabancı eserleri tercüme ederek, Türk insanını bu sektörün kitaplarıyla tanıştırdı. Buna paralel olarak yüzlerce insan kaynakları ve kişisel gelişim danışmanlık şirketleri kuruldu. Türk insanı, “Kişisel Gelişim Uzmanı”isimli yeni bir iş ve meslekle tanıştı. 2000’li yıllarda ise, popüler bir pazar oluşturan ve eğlendirerek bilgilendiren kişisel gelişim seminerleri, klasik bilgi aktarım metodunu eskitmiştir. Bu sahadaki bir kaç telif eseri hariç tutarsak, kişisel gelişim kitapları genelde Avrupa medeniyeti ekseninde üretilen düşüncelerin Türkçe’ye tercümesinden veya onlara dayalı derleme eserlerden ibarettir.

Doksanlı yıllarda yurtdışına, psikoloji ve sosyal bilimlerde doktora eğitimine giden genç akademisyenler, kişisel gelişim dalgasıyla karşılaştılar. Bunların Batı’daki prestijinden ve rantından etkilenerek, Türkiye’de benzer danışmanlık şirketleri kurdular. Bu grubun bazı üyeleri, akademisyen olmaları dolayısıyla, uzmanlık alanlarını her şeymiş gibi sunma hatasına düştü. Parçanın bütün olmadığını göremeyen/görmek istemeyen sektörün tüketici kitlesi de, bu eğitimleri, uzman ve uzman olmayan kişilerden almaya başladı. Piyasada tercüme edilen, insan denen kompleks bütünün, neresini, ne ölçüde çözdüğü belli olmayan bu kitaplardan 5-10 tanesini okuyanlar, kendilerini kişisel gelişim uzmanı olarak tanıttılar.

Gözardı edilmemesi gereken bir diğer husus da, yerli kişisel gelişim sektörü dışında, yabancı kuruluşların Türkiye temsilcikleri ve lisans haklarını satın alarak Türkiye’de hizmet sunan insan kaynakları ve danışmanlık şirketlerinin varlığıdır. Bu yabancı danışmanlık şirketleri, özel şirketlere belli kitapları tavsiye etmekte, bunlar Türkçe’ye kazandırılmakta ve sadece şirketten hizmet içi eğitim alan personele dağıtılmaktadır. Ülkemizde profesyonel seviyede hizmet sunan bir kişisel gelişim sektörünün de var olduğu unutulmamalıdır.

Ülkemizdeki kişisel gelişim seminerlerinin durumunu kısaca özetlersek… İnanç ve kültür atlasımızdan çıkmış bütüncül sağlıklı bir insan modelinin olmayışı, eğitim sistemimizde rehberlik ve danışmanlık derslerinin bulunmaması, parçalı ve dağınık eğitimlerin hangi insan modelinde neyi geliştirdiğinin bilinememesi, değişimin üç beş saatlik eğitimlerle gerçekleştiği izleniminin verilmesi gibi problemlerimiz vardır.

2000’li yıllarda, muhafazakâr kesim de bu kişisel gelişim dalgasını fark etti. Bu piyasadan pay kapabilmek için, kendilerince bir seçme yaparak, Batı kaynaklı kitapları tercüme ettiler. Bazıları da, sentez diyebileceğimiz bir metod izledi. Kişisel gelişim sektöründe biz de varız mesajını verdi.

Son 10 yılda meydana gelen sosyo-politik olaylar ve küreselleşme rüzgârı, inancını ciddiye alan ve bunu yaşamaya çalışanları, yaşantılarında ve üsluplarında sekülerleşmeye (dünyevileşmeye) zorladı. Kişisel gelişim dalgası ve insan kaynakları, bu kesim için bir çıkış kapısı ve çözüm yolu gibi göründü. Ancak zihinlerde şu sorular meydana geldi: Bu işin bizcesi ne? Bu işin bizcesi varsa nasıl olabilir? Kişisel gelişim kavramlarını ve tavsiyelerini, inancımızla ve kültürümüzle bağdaştıramaz mıyız? Kişisel gelişim kavramlarının yanına birer âyet ve hadîs koymakla işin bizcesi oluşur mu? Yoksa özümsenmiş ve inanç eksenimizde modelleyip oluşturduğumuz insan anlayışında bu bilgiler eritilerek yeni bir sentez mi yapılmalı? Vicdanın sesi, inanç ve kültürümüzün insan modelinin, çağın bilgi birikimleriyle zenginleştirilmesini bekliyor. Kişisel gelişim seminerleri bu modelin gerçekleşmesine destek olacak şekilde verilmeli.

Türkiyedeki Kişisel Gelişimin Eksik Boyutu

Beden dilini iyi kullanan, konuşma kabiliyeti iyi, sahne sanatlarında becerikli her insanın, beş-on kitap okuyarak kişisel gelişim uzmanı olduğunu sanması büyük bir hatadır. Gözden kaçan şey; kişisel gelişim seminerlerinin, ancak bütüncül bir insan modeli içinde anlam kazandığının unutulması, parçanın bütün gibi verilmesi ve kişisel gelişimin ömür boyu süren bir süreç olduğunun göz ardı edilerek birkaç saatlik eğitimle mucizevî sonuçlar alınabileceğidir. Bunun da sebebi, eksikliği hissedilen parçanın tedavi edilerek bütünün iyileşeceğini sanmaktır.

Kişisel gelişim seminerlerini alan kişiler, ‘Biz eğitimden geçtik, sertifikaları aldık, her şeyi öğrendik.’ psikolojisine giriyorlar. Geniş insan gruplarına verilen eğitimlerin temel hedefi insanlarda bir farkındalık oluşturmaktır. Piyasada tek seanslık kişisel gelişim seminerleri ağırlıklı olduğundan, bu eğitimlerden kalıcı bir değişim ve dönüşüm beklenmemelidir.

Büyük şirketlere danışmanlık hizmeti veren profesyonel şirketleri hariç tutarsak, popüler kişisel gelişim seminerleri insanların problemlerine geçici veya kalıcı çözüm önerileri mi sunuyor? Yoksa insanları espiriyle karışık bilgiye boğup rahatlatmaya mı çalışıyor? Her ferdin farklılığı dikkate alınırsa, kişisel gelişim seminerleriyle belli bir farkındalık sağlandıktan sonra, kişinin eğitimi ferdileştirmelidir. En azından birbirine benzer insanların kişilik dinamikleri belirlenerek, bu insanlar modellenmelidir. Kişilerin ve benzer geçmişe sahip grupların problemleri ve ihtiyaçları, temel modelden yola çıkarak çözümlenmelidir. Özellikle kişi veya küçük gruplara alternatif çözümler, model üzerinde açık ve net hale getirilmeli, o kişi ve gruba özel kişisel gelişim haritası çıkarılmalıdır. Bu harita üzerinde alınan mesafe, belli periyotlarda gözden geçirilmelidir. Kişi, kurum ve kuruluşların, kendilerine ait eğitim sorumluluklarını bir başka kişi veya kuruma havale etmeleri önlenmelidir. İlgili kişi ve kuruluşlar, bunu tek başlarına yapamıyorlarsa, uzmanlardan danışmanlık hizmetleri almalılar.

Dr. Selim Aydın

Kişisel Gelişimde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Nelerdir?

Benlik ve enaniyetlerin dizginlenemez olduğu bir dönemde özgüven ve “ben yaptım”deme gibi değişik tabirlerin gölgesinde nefislerin ukalalaştığını ve küstahlaştığını düşünüyorum. İnsan karakteri, kabiliyet ve istidatları ortaya çıkarılmalı, onların gelişmesine tabiî ki gayret gösterilmelidir. Fakat, böyle bir neticeyi elde etmek için kullanılacak üslup ferdi şımartacak ve onu bencillik girdabına düşürecekse ondan uzak kalınmalıdır. Çünkü, meseleyi şahsın dar imkânlarına, sınırlı iktidarına ve güçsüz iradesine bina etmek her şeyi daraltma ve zayıf bırakma olur. Her meselede “ben”diyen insan, artık nefsini merkeze kor, onu esas kabul eder, yaptığı her iş ve elde ettiği her başarıyla enaniyetini biraz daha besler. Nefis merkezli ve kendine çok güvenen öyle bir insan, azıcık sürçüp düştüğü bir yerde ise bütün bütün ümitsiz kalır, tutunacak yer bulamaz ve bir daha da doğrulamaz.

Aslında, insan böyle bir vartaya düşmeden de özgüven sahibi bir kimseden beklenen şeyleri ortaya koyabilir. Her şeyden önce Allah Teâlâ’ya güvenip O’na sığınarak Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği kabiliyetleri kullanır; fakat başarıları kendi nefsine değil de Yüce Yaratıcı’nın inayetine bağlar, onların Allah’tan (cc) geldiğini bilip daha sonraki muvaffakiyetlerin de yine O’nun kudret elinde olduğuna can u gönülden inanır.. inanır ve bu iman gücünü de yanına alır, onunla hedefe yürür ve Cenab-ı Hakk’ın ihsan ettiği her nimete karşı mutlaka şükür mukabelesinde bulunur ve bu şekilde yeni nimetlere de davetiye çıkarır. Kendi nefsinden ziyade Allah’a (cc) güvenir ve özgüvenle hareket edenlerin çok ötesinde bir moralle çok büyük başarılara imza atar. Böyle bir insan da güçlüdür; ama güç kaynağının Kudret-i İlâhi olduğunun farkındadır.. o da zengindir; ama Rahmet hazineleriyle beslendiğinin şuuru içindedir.. dünyalara meydan okuyacak cesarettedir; ama, “İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir.”cümlesinin mâsadakıdır; “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah.”onun en önemli güç kaynağıdır.

Evet, insan Cenab-ı Hakk’a güvenir, sa’ye sarılır, hikmete râm olur, kendi vazifesini eda ederse ve elde ettiği başarıları bir şükür vesilesi olarak değerlendirirse, kendine güvenenlerin çok ötesinde bir performans gösterir; çok büyük başarılara ulaşabilir. Fakat, her başarı onu yeniden bir kere daha yeni bir şükür koridoruna sürükler; enaniyet ve bencillik bataklığına düşmekten muhafaza eder. Diğerlerinin geçtiği yollardan geçer; ama düşmeden, yarı yolda pes etmeden, nefsin hevâ ve heveslerine takılmadan…

M. Fethullah Gülen

Öncelik İyi Ahlak mı Kişisel Gelişim mi?

Günümüzde hemen her insanın yakındığı benzer sıkıntı ve problemler vardır. İşlerin peşinde koşuşturup durmaktan, kendine, ailesine ve dostlarına zaman ayıramama, iş ve aile ortamında monotonluk veya geçimsizlik, yapmak istediklerinde başarısızlık ve verimsizlik insanların ortak problemlerinden bazılarıdır. Diğer yandan insanların çeşitli korkuları vardır. Bazı insanlar ölümden, bazıları patron veya amirinden, bazıları yüksekten, bazıları sudan, bazıları bir hayvandan, bazıları asansöre binmekten, bazıları toplum önünde konuşmaktan vs. pek çok şeyden korkar. Bazı insanlarda ise; bıkkınlık, ümitsizlik ve bitkinlik hakimdir. Gününü gün etmek isteyen insanlar dahi gönüllerinin derinliklerinde bir huzursuzluk ve tedirginlik hissetmektedir. Hayatı yaşanmaz bir yük gibi gören, geleceğe dair hiçbir güveni olmayan insan sayısı da ihmal edilemeyecek kadar çoktur. İnsanlar, böylesine problemli bir dünyada ister iş adamı, ister ev hanımı, ister öğrenci, ister öğretmen, ister doktor, ister işçi vb. her ne olursa olsun; sağlık, başarı ve mutluluklarında olumlu yönde değişiklikler olmasını istemektedirler. Bu insanların çoğu, başarılarının artmasına, sağlıklarının korunmasına, korkularının giderilmesine ve hayata bağlılıklarının artmasına katkı sağlayacak düşünce, tutum ve davranış değişikliklerine bedel ödemeye çoktan razıdır. Onlara göre bu ihtiyaç o kadar acildir ki, reçete olarak sunulan düşüncelerin olumsuz tesirlerinin olup olmayacağını, bünyeye uygun düşüp düşmeyeceğini birazcık araştırmaya bile vakitleri yoktur. Dahası, bunları yapabilecek ne bilgi birikimleri, ne fikrî altyapıları, ne de iradeleri vardır. Bundan dolayı; “Bana ne yapacağımı söyle, izleyeceğim adımları göster.”demekten öte yapabilecekleri bir şey yoktur. Aslında bu, yadırganacak bir durum değildir. İnsanlar, tarih boyunca iyiliğe, güzele, huzura ve tatmine ulaşmak için rehberlere ihtiyaç duymuştur. Bu arzusuna ise; ancak insanın aklını, duygularını, meyillerini, hayallerini ve diğer lâtifelerini doğruya yönlendirebilen rehberleri bulduğunda ulaşabilmiştir. Bunun temelinde ise; sağlam bir hayat felsefesi, ahlâk sistemi, fazilet anlayışı ve insanî değerler sistemi yer almaktadır. Maalasef önce Batı’da, sonra coğrafyamızda bu yüksek ahlâk sistemi ve insanî değerler yenilik adına yıkıldı, atıldı ve unutuldu.

Bu yıkımın insanda meydana getirdiği boşluğu doldurmaya aday yeni bir meslek veya uzmanlık alanı ortaya çıktı: kişisel gelişim… İnsanlara hayatın her alanında rehberlik yapacak, onlara mutluluğun ve başarının sırlarını öğretecek bir meslek… Bu meslek; kişinin kendini tanımasını, hareketlerini ve alışkanlıklarını incelemesini, zihin ve hayalin nasıl çalıştığının anlaşılmasını konu edinen psikolojiye dayanmaktadır. Bundan dolayı bu alanda çalışanlar; psikanaliz, psikoterapi, pozitif düşünce, psiko-sibernetik ve sinir dili programı (NLP) gibi teknikleri kullanmaktadır. Mutluluğu ve başarıyı arayan insanlara, kendini geliştirmesi ve ilerletmesi halinde, arzu ettiklerine ulaşabilecekleri vaad edilmektedir. İddiaları şudur: “Hayatınız değişecek, asla aynı problemlerle uğraşmayacaksınız. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yeter ki içinizdeki gücü açığa çıkarın. Pozisyonunuz ne olursa olsun, sahip olduğunuz becerileri geliştirmediğiniz ve yenilerini eklemediğiniz sürece istediğiniz ilerlemeyi sağlayamazsınız.”Onlara göre iş hayatında tercih edilmeyi sağlayan ve önemi giderek artan beceriler ise şunlardır: Etkin problem çözme ve proje geliştirme, iletişim-arz ve ikna becerileri, zamanı verimli kullanma, strese karşı dayanıklı olma, kişisel motivasyon sağlama, birlikte çalıştığınız iş arkadaşlarınızla uyum sağlama, yaptığınız işlerde özgüven sahibi olma…

Burada üzerinde düşünülüp açıklanması gereken husus, kişisel gelişim gerçekten vaad ettiklerini yerine getirebilecek mi? Yoksa, “kişisel gelişim”in insana kazandırdığı şey; göstermelik ahlâk, göz boyayıcı bir imaj, derin yaralara bir pansuman mıdır? Görünen o ki, bu teknik ve çareler, ağır ve derin problemlere uygulanıyor, bazen de onları gideriyor gibi görünüyor; ama problemin kaynağına inerek onları kökten çözmüyor ve bunların sık sık ortaya çıkmasını engelleyemiyor.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan başarıyla ilgili görüş açısı; kişiliğin, toplumdaki imajın, tavır ve davranışların, insanlararası münasebetleri kolaylaştıran beceri ve tekniklerin elde edilmesine dayanıyordu. Ahlâk lâfta kalıyor, daha çok çabuk etkileme teknikleri, güç stratejileri, iletişim ustalıkları ve menfaate yönelik tavırlar ön plâna çıkıyordu. Bu görüş iki esasa dayanıyordu. Birincisi; insan ve halkla ilişkilerle ilgili teknikler, diğeri, pozitif zihnî tavır. Bu felsefenin bir bölümü, ilâhî kaynaklara dayanıyordu. Diğerleri ise, kandırıcı hattâ hileli idi. İnsanları, kendini başkalarına sevdirmek için bazı tekniklerden yararlanmaya, ya da istediklerini elde edebilmek için diğerlerinin problemleriyle ilgileniyormuş gibi görünmeye, ya da güçlü görünmeyi benimsemeye, ya da hayat boyu başkalarını sindirmeye teşvik ediyordu.

Bu teknik ve beceriler de işe yarar; fakat sağlam bir karakter oluşumunu sağlamadan, sadece bu ikinci derecedeki özelliklere önem vermek bizi ayakta tutan esasları yok etmek demektir. Karakterim temelde bozuk, ikiyüzlü ve düzenbaz isem, insanlararası ilişki ve iletişim tekniklerinden yararlansam bile, yaptığım her şey manevra ve hile olarak algılanır. İyi niyetli değil ve güven telkin etmiyorsanız, güzel konuşmanız ve güçlü görünmeniz, başarılı olmanız için yetmeyecektir. En güzel iletişimi güzel ahlâk ve karakter sağlar. Karakterini bildiğimiz için tam olarak güvendiğimiz insanlar vardır. Güzel konuşmayı bilseler de bilmeseler de, insan ilişkileri tekniklerine sahip olsalar da olmasalar da, onlara güveniriz ve onlarla başarılı bir şekilde çalışırız.

İletişim teknikleriyle, insanlara onların hoşlanacağı şekilde nasıl davranılacağı öğretilir. Onun için mağazalarda sizi güler yüzle karşılarlar. Böylece dostça karşılandığınızı, takdir edildiğinizi ve insan yerine konulduğunuzu hissedersiniz. Aslında bu dostça karşılama, bir pazarlama fonksiyonudur. Paranız yettiği sürece, size kral gibi davranırlar; ama paranız yoksa, taht da yoktur. Mağazalar dostça davranabilir; ama dost edinmek için değil, kâr etmek için… Böyle bir davranışa ahlâkdışı diyemeyiz; lâkin bunun yalnızca bir pazarlama işi olduğu bilinmelidir. Mağazada sizi güler yüzle karşılayan, hâl hatır soran, yardım teklifinde bulunan insan, sizi otobüs durağında gördüğünde de aynı samimiyeti gösteriyor mu? Maalesef bunun cevabı genellikle hayırdır. Çünkü iş bitmiştir. Bu insanlar, dostça davranmak için para alıyorlar. Onlar gülümsemek ve size önceden hazırlanmış soruları dostça bir ses tonuyla sormak için eğitilirler. Politikacılar ve yöneticiler de başarılı olabilmek için insanlara güler yüz gösterir, fikirlerinize saygı gösterir, düşünce ve projelerinizi fevkalâde önemsiyor gibi görünürler. Böylece kısa bir süre de olsa, kitleleri peşlerinden sürükleyebilirler. Ama gerçekten samimi değillerse, kısa zamanda gerçek ortaya çıkar ve güven yok olur.

İnsan gerçek kimliğini ancak, huyu, seciyesi ve tabiatıyla ortaya koyar. İnsanlar ne kadar farklı görünürlerse görünsünler, huyları ve karakterleri onları mutlaka ele verir. Şekil ve şemailin aldattığı yerlerde, huy bütün yanılmaları tashih eder ve insanın özündeki gizliliklere tercüman olur. Makamlar, hüsn-ü kabuller, başarılar, güzel ahlâkla bir arada olmadıkları zaman hiçbir kıymet ifade etmez.

Dünya bugün her şeyden fazla güzel ahlâklı insanlara muhtaç… Ahlâk, insanın davranışlarıyla alâkalı birtakım düsturları ihtiva eder. Sözle ve fiille kimseye eziyette bulunmama, kendine eziyet edenleri görmeme, görse de unutma, fenalıklara iyilikle muamelede bulunma, öfkesini, şiddetini gömebilme, aldatılsa dahi kimseyi aldatmama, sadakat ve istikametten ayrılmama, menfaatini başkalarının menfaatine feda etme, karşılığında bir menfaat beklemeden hayır işleme, insanlara tatlı dilli, güler yüzlü, hoşgörülü olma, hatasını yüzüne vurmama, ayıbını teşhir etmeme, hediyeleşme, selâmlaşma bu düsturlardan bazılarıdır. İnsanlar arası ilişkileri geliştiren ve toplum düzenini sağlayan bu prensiplere Hz. Muhammed (sas) kadar riayet eden ve insanlara güzel ahlâkı tavsiye eden ikinci bir insan gösterilemez. O’na (sas), insanları cennete taşıyan amellerin başında nelerin geldiği sorulduğunda, “Takva ve güzel ahlâktır.”demiştir. “Bana en sevgili olanınız, ahlâkça en güzel olanınızdır.”, “Müminin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur.”, “Müminler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır.”, “İyilik, güzel ahlâktır.”, “Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe güzel ahlâka erişemezsiniz.”, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”, “İnsan ibadet u taatla katedemediği mesafeleri ahlâk-ı hasene ile alır.”, “Teraziye konulacak ilk şey, güzel ahlâktır.”gibi insanı yücelten pırlanta sözler de Efendimiz (sas)’e aittir. O, ne karşısına dikilip “Âdil ol.”diyene, ne arkasından cüppesini çekip eziyet edene, ne yüzüne toz toprak saçıp hakaret savurana, ne de zevcesine iftira edene gönül koymuştur. Hattâ hastalandıklarında gidip onları ziyaret etmiş, öldüklerinde cenazelerini teşyide bulunmuştur. İnsan-ı kâmil olmanın sırlı formülü budur. Bu ahlâka sahip olan bir kişi, neyi problem görür, kime öfkelenir, kimden korkar, kimler ona dost olmaz ve kimler onun yardımcısı olmaz ki? Neticede, batıl yolla hakka hizmet edilemeyeceği gibi, yapmacık davranışlarla da insanı yüceltemeyiz. Kişisel gelişim, kişiye başkalarını ezip geçme pahasına da olsa, menfaati gereği başarıya ulaşma, karşısındakine suni bir güler yüz ve sempati gösterebilme, olduğundan daha fazla güçlü görünme gibi olumsuz sonuçlara yol açabilmekle birlikte motivasyon sağlama, belli bir hedefe yönelme, ekip çalışması yapma, zamanı iyi kullanma ve plânlı çalışma gibi olumlu davranışlar kazandırabilmektedir. Ancak kişi iyi ahlâklı olmadıkça, ne halk katında ne Hak katında yücelebilecek, ne de toplumun problemlerini çözebilecektir. Bundan dolayı, önce insanlara iyi bir ahlâk eğitimi verilmeli, sonra gerekirse kişisel gelişim teknikleriyle kişilik desteklenmelidir.

Prof. Dr. Harun Avcı

“Kişisel Gelişim”de Bazı Dinamikler

Akıllı insan, çevresiyle münasebetleri bozulduğunda, onlarla arasındaki hoşnutsuzluğu çarçabuk giderip, dostluğunu yenilemesini bilen insandır. Bundan daha akıllısı da, titizlik gösterip, dostlarıyla hiçbir zaman uyumsuzluğa düşmeyen kimsedir.

* * *

Çevresiyle sık sık çekişip münâzaa edenlerin dostları da az olur. Dostlarının hem çok, hem de vefâlı olmasını arzu eden, onlarla gereksiz münakaşalardan kat’iyen kaçınmalıdır.

* * *

Sizin gibi düşünmeyip farklı bir dünya görüşüne sahip bulundukları halde çok samimî ve faydalı kimselerin de olabilecekleri mülâhazasıyla, size ters gelen her düşüncenin karşısına acele edip çıkılmamalı ve farklı düşünce sahipleri kaçırılmamalıdır. Hatta, onların mütalâa ve fikirlerinden istifade yolları araştırılarak, kendileriyle mutlaka diyaloğa girilmelidir. Yoksa, bizim gibi düşünmüyorlar diye bir bir uzaklaştırılan veya uzaklaşan bu gayrimemnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karşınıza çıkar ve sizi yerle bir edebilirler. Beşer tarihi boyunca gayrimemnunların müspet bir icraatları gösterilemese de, yıktıkları devletler sayılamayacak kadar çoktur.

* * *

Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme!

Herkes, davranışlarıyla kendi karakterini aksettirir. Sen, müsamaha yolunu seç ve töre bilmezlere karşı her zaman âlicenap ol..!

* * *

Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. Sen, insanı sev; insanlığa saygılı ol..!

* * *

Hâsılı, insanlar içinde sevgi ve itibarını korumak için, Hak için sev! Hak için nefret et!

Ve gönlü Hakk’a açık bir insan ol..!

* * *

Önü arkası iyice düşünülmeden içine girilmiş nice işler vardır ki, bir adım ileriye götürülememiş olmaktan başka, her zaman o işe teşebbüs edenlerin itibarlarını yitirmeleriyle sonuçlanmıştır. Evet, aklına esen şeyleri yapmaya kalkan birisi, bu kabil yanlış yollarla içine düşeceği inkisarlardan dolayı, yapabileceği şeylerde de er-geç ümitsizliğe dûçar olur.

* * *

Az yeme, az uyuma gibi az konuşma da, öteden beri olgun kimselerin şiarı olagelmiştir. Ruhî melekelerin gelişmesinde insana ilk tavsiye edilen şey, diline hakim olup, lüzumsuz ve münâsebetsiz sözlerden sakınma olmuştur. Zira, her yerde ağzını açıp saçma sapan söz edenlerin, kafa ve gönüllerinden daha büyük olan dilleri, ihtimal ki, onların sürekli kaybetmelerine sebep olacaktır; hem burada, hem de öteki âlemde.

* * *

Büyük küçük her hareket adamı temsil ettiği hareketin gayesini, oluşturulma hikmetini sık sık hatırlamalıdır ki, iş hedefinden saptırılmasın ve semereli olsun. Aksine, hedef ve kuruluş gayesi unutulmuş yurtlar, yuvalar, mektepler, tıpkı yaratılış gayesini unutan bir insan gibi, kendi varlığına ters bir çizgide yürür durur da, asla gâye ve hedefine ulaşamaz.

* * *

Herkes, işini, mesleğini çok iyi bilmeli ve imkânlar ölçüsünde kendi ihtisas sahası içinde kalmalıdır. Zira, herkes ihtisası dışında başarılı olamayabilir. Onun için, tabip, tabip olarak, mühendis de mühendis olarak kalmalı.. hoca, tabiplik yapmamalı; tabip de, hukukçu olacağım diye kendini zorlamamalıdır.

* * *

Ferdin amel ve davranışlarıyla iç hayatı arasında birbirini destekleyici ve düzenleyici bir münasebet vardır. Bunu, “fâsit daire”karşılığı “sâlih daire”diye de adlandırabiliriz. Buna göre, insanın azim, ısrar, kararlılık gibi davranışları aksedip onun iç dünyasını nurlandıracağı gibi, vicdanının aydınlığı da, azim ve iradesini kamçılayarak, ona daha yüksek ufuklar gösterecektir.

* * *

Hakikat eri, cismâniyeti itibarıyla her türlü dâhiyeyi göğüsleyebilecek kadar çelikleşmiş bir beden; düşüncesi itibarıyla, asrının ulaştığı anlayışla Hak beyanını tahlil edebilen mâhir bir kimyacı gibi her an başka terkiplere ulaşan inşâ edici bir kafa; ruhî melekeleri ve kalbi itibarıyla, asırlardan beri Mevlânaların, Yunusların şekillendiği potada kavrula kavrula pişmiş, olgunlaşmış bir ruh; nihayet, “insanlar arasında insanlardan bir insan olma”felsefesine inanmış olgun bir gönül ve başkalarının saadeti uğruna kendi hazlarını unutmuş bir fedakârdır.

* * *

… Bir de içe doğru ve benlikte derinleşen mâverâî bir kahramanlık vardır ki, ne doğu ne de batı, böyle bir kahramanlığı hiçbir zaman tanıyamamıştır. Bu itibarladır ki, tarihin sayfalarına aksetmemiş bu kahramanlığı, ancak benim ülkemde görmek mümkündür. Evet, kahramanlığın bu çeşidini görmek için, mutlaka bu diyara seyahat etmek lâzımdır. Zira, nefsine gurur geldi diye, sırtına bir çuval un yükleyip, halkın içinde yürüyen devlet reisi; bir hamlede batının en güçlü ordularını târumâr edip, sonra kralın sarayındaki hazineler karşısında: “Dün bir berberiydin, bugün muzaffer kumandan, yarın toprak altında hesaba hazır bir insansın.”diyen, başı dönmemiş, bakışı bulanmamış kumandan; şarkı, garbı halâyık olarak kullandığı bir dönemde, bir hakikat erinin atının ayağından sıçrayan çamurla lekelenen cübbesinin, tabutuna sarılması tavsiyesinde bulunan büyük asker ve idare adamı, ancak bu ülkenin insanları arasından zuhur etmiştir.

* * *

Yeryüzünde hakikî insan kalmasa, dört bir yandan ufukları toz duman kaplasa, sokaklar bütün bütün çamur seylaplarına yenik düşse; her tarafı dikenler sarsa ve zakkumlar gülleri gölgede bıraksa; meydanlar saksağanlarla dolsa ve saksağan sesleri bülbül nağmelerini bastırsa, bal kâselerinin etrafında eşek arıları uçuşup dursa; ormanların ürperten vahşeti sokaklarımızda kol gezse, ilme hürmet kalmasa, mârifet kapı kapı kovulsa, insanlık bütün bütün vefasızlığa kurban gitse; dostluklar yıkılıp dostlar düşman tavrını alsa onlar sarsılmadan hep yerlerinde durur ve “Her şey devrilebilir ben ayaktayım ya.! Her taraf kupkuru çöle dönmüş; gözyaşları gibi bir kaynağım olduktan sonra ne ehemmiyeti var.! Yürümek için Allah iki ayak lütfetmiş, iş yapmak için de iki pençe; iman gibi bir sermayem var, gönlüm gibi de bir serhaddim.. dünyaları imara yetecek fırsatlar değerlendirme bekliyor; Rabbime dayanıp bunlarla cihanı cennetlere çevirebilirim.. toprağa atılan her tohum birkaç başak verdikten sonra, gelecek adına gam u keder de niye.! Ve hele bir de, Allah ötede birleri binlere ulaştıracağını vaad ediyorsa!.”der yürürler hedeflerine doğru, harap olmuş yollara ve yıkılmış köprülere rağmen. Yürür ve ırmaklar gibi geçtikleri her yere hayat götürür, herkesin ve her şeyin ateşini söndürür.. ateş gibi kendilerini yeyip bitirme pahasına başkalarını soğuktan korur.. mumlar gibi erir gider; erir gider ama, binlerce göze ışık olur akarlar. Kâh leylîler gibi pusuya yatar ve bağırlarını rahmet esintilerine açarlar, kâh eşref-i saatlerde âhlarla inler ve ızdırap rıhtımlarından ekstra inayetlere yürürler. Onların yürüdükleri bu yol, hak dostlarının gelip geçtiği bir güzergahtır ve bu yolda yürüyenlerin de yolda kaldıkları hiç görülmemiştir.

* * *

Engin iman kahramanları, kazandıkları ve başarıdan başarıya koştukları zaman, bir taraftan imtihan geçiriyor olma endişesiyle tir tir titrer; diğer taraftan da şükran hisleriyle iki büklüm olur ve sevinç gözyaşlarıyla boşalırlar. Kaybettikleri zaman sabretmesini bilir, azimle gerilir ve bilenmiş bir irade ile “yeni baştan”der yola koyulurlar. Ne nimetler karşısında küstahlaşır ve nankörlük ederler ne de mahrumiyetlere dûçâr olduklarında ye’se düşerler.

M. Fethullah Gülen

Ehl-i kitap dışındakilerle evlilik olur mu?

Açıklama: Müslüman olmayan biriyle evlenirsem bu haram olur mu? Fakat bayanda Allah inancı var. Tabii bu bizimkinden farklı. Benim duyduğuma göre eğer Allah inancı, yani bir yaratanın olduğuna inancı olan biriyle evlenmek haram değildir. Sizce bu ne kadar doğru?

Müslüman bir erkek, Hıristiyan ya da Yahudi bir kadınla evlenebilir. (Maide suresi, 5/5) Bunların dışındakilerle evlenmesi caiz görülmemiştir. (Bakara Suresi, 2/221) bu şartlara göre, Allah inancı olsa da Hıristiyanım ya da Yahudiyim demeyen bir kadınla evlenmek caiz değildir. Neden diye düşündüğümüzde, hikmet olarak şunu çıkarabiliriz: Ehl-i kitap dediğimiz Hıristiyan ve Yahudilerde Allah inancının yanında, bir kitap ve peygamber inancı da var. Sadece Allah inancı olan insanlar ise bir mukaddes kitaba ve bir peygambere inanmayabilirler.

Bir kadın neden dört erkekle evlenemiyor?

Açıklama: Bir erkek 4 kadınla evlenebilirken neden bir kadın 4 erkekle evlenemiyor. Çocuğun babası belirli olmadığı için diye okumuştum ama artık DNA testleriyle baba belirli olabiliyor. bu konuya açıklık getirirseniz memnun kalırız. Saygılarımla..

DNA’ların bilinmesi bu hükmü değiştirmez. Hem, haram kılınmasının tek sebebi nesillerin karışması değildir. Hadisenin psikolojik ve sosyolojik sebepleri de var. Kadın ve erkek açısından kıskanmanın neticeleri, kadının ve erkeğin idare etmesi/edilmesi, yönetmesi/yönetilmesi, memnun kılması/kılınması, dört kadının arasındaki bir erkek görünümüyle dört erkek arasındaki bir kadın görünümünün sosyal hayatta doğuracağı neticeler, erkeklerin dördünün de çocuk isteklerine ve şehevi arzularına bir kadının cevap verememesi/veremeyeceği, böyle bir kadının hayızdan kesilinceye kadar bütün hayatını hamile geçirmesi gerekeceği, kadının bedenî gücü, dört erkeğin bir hanıma ilerleyen yaşlarında sahip çıkıp çıkmaması gibi açılardan düşünürseniz, meselenin ürperticiliği ve ehemmiyeti daha iyi anlaşılır. Daha başka yönleri de olabilir bu konunun. En başta dinimizin bu hükmüne aklen ve kalben teslimiyetimizi ortaya koyup sonra hikmetlerini düşünürsek, başka hikmetler de çıkar ortaya. Bir de bugün, erkekler arasında dolaşıp duran fakat bir yuva kuramayan malum çevrelerdeki kadının perişan hali, İslam’ın bu hükmünün ne kadar isabetli olduğunu gösterir.

Çocuğun şuur altını beslemede ölçümüz ne olmalıdır?

Açıklama: Ben 11 aylık bir çocuk babasıyım. Oğlumun Kuran ezan sesine aşina olması ve o sesleri sevmesi için evde sürekli Kur’an ve ezan dinletiyorum. Elimden geldiğince ben de okumaya çalışıyorum. Böyle bir şey için henüz çok mu küçük acaba, ters tepki olur mu? Yoksa yapmaya çalıştığımız doğru mu, devam edeyim mi? Teşekkür ederim.

Çocuğunuz için yaptığınız bu “şuur altı oluşturma /destekleme”faaliyetlerinizi, davranışlarınızla da destekledikten sonra korkmanıza gerek yok. Davranışlarınızla sözlerinizi desteklemeniz, çocuğun kendi hayatını mantıkî bir alt yapıya oturtmasına vesile olacaktır. Çünkü bir taraftan sözle öğrenecek, diğer taraftan bu sözlerin pratiğiyle zihin kamerasını dolduracaktır. İlerde bu türlü uygulamalara devam etmelisiniz. Yalnız o zaman yapacağınız ilave bir şey daha olacak: Çocuğa zorla yaptırmamak, sevdirerek; aklına ve hissiyatına uygun olarak besleme yapmak.

Dede ve ninelerin çocuğa tesiri var mıdır?

Anneanne ve büyük babalar, çocuğa karşı daha sabırlıdırlar, daha tecrübelidirler. Bir hadis-i şerifte “evdeki yaşlı insan peygamber gibidir”buyurulmuştur. Onlar, bulundukları evde birer dağ gibi dururlar. Evdeki herkese güven vaat ederler. Etrafları hep huzur doludur. Daha uhrevîdirler. Ahirete gençlerden daha yakın olduklarından çocuklara bu yönde tesirleri daha derindir. Zikirleri, ibadetleri, dünyadan uzak oluşları ile çocukta silinmez izler bırakırlar. Aynı zamanda nine-dede, anne babayı dinlendirme ve onların çocuk nazarında değerlerini arttırma adına da faydalıdırlar. Anne-babasından korkan, sıkılan çocuklar, ninelerinin- dedelerinin yanında soluklanırlar. Bu arada anne-baba da biraz toparlanır ve sakinleşirler. Sonra her iki taraf birbirlerini özlemiş olarak buluşur ve sürekli yenilenme yaşarlar. Bu kısa ayrılıklar, çocuğun anne-babaya karşı özlemini arttırır. Anne-babanın öğretemediği pek çok dinî bilgiyi ve ahlâkı dede-nine öğretebilirler. Bu öğretmede onların halleri, dillerinden daha çok konuşur. Bu minval üzere dede ve ninenin çocuk üzerindeki tesir yönlerini düşünebilirsiniz.

Nişanlı veya sözlüyken nasıl hareket etmek gerekir?

Soru: Nişanli veya sozluyken flortun hangi asamada olmasi gerekiyor ve bu flort hayatinin gelecek bakimindan zararlari veya faydalari varmidir?

Cevap: Flört deyince dinî hayat anlayışımıza sığmayan bir manzara akla gelir. Bizim dünyamızda flört kullanılmaz. Buna karşılık, evlenecek insanların birbirlerini tanıma sürecinde yapılan işler diye isimlendirebiliriz. Bu konuda, süre ve yapılacak işler şeklinde iki husus üzerinde durabiliriz.

1- Süre: Evlenmeden önce ne kadar beklemeli? Bu, evlenecek olanların durumuna göre değişir. Bazıları birbirlerini tanıdıkları için bir ay bekler, bazıları ise tanışmak için uzun süreye ihtiyaç duyar ve bir sene beklerler. Ancak, bu süre bir seneyi geçmemeli, kanaatimizce altı aydan az da olmamalı. Süre uzarsa, birbirinizden usanmalar olur ve daha evlenmeden ayrılırsınız. Flört yapıp evlenmeyen insanların yaptığı bundan ibarettir.

2- Yapılacak işler: tanışma sırasında yapılacak işler helal dairesinde olmalı. Evlenecek şahıslar kapalı bir mekânda yalnız kalmamalı. Birbirlerine dokunmamalılar. Konuşmaları, ciddiyetten uzak olmamalı. Burada katı bir ciddiyeti de kastetmiyoruz. Kastettiğimiz şey, Müslüman vakar ve ciddiyetidir. Herkesin bulunduğu ortamda beraber bulunabilirler. Mesela bir lokantada yemek yiyebilir, bir parkta gezebilir, bir aile ortamında oturabilirler. Evlenecek insanlar birbirlerini iyi tanımalılar. Bu yüzden de yapılacak bütün işler tanımaya yönelik olmalı. Her gün bir araya gelmek şart değildir. Bazen telefonla da konuşulabilir. Zevk olsun diye değil ihtiyaç ölçüsünde konuşmalı. Kesinlikle hissi davranmamalı, evliliği akıl-mantık planında ele almalı, aklî değerlendirip mantıkî hareket etmeli. Bir de hemen dinî nikâhı yapmamalı. Tanışıp anlaştıktan ve düğün tarihini belirledikten sonra, düğün tarihine yakın bir vakitte (mesela bir hafta önce)resmî nikah ile beraber dini nikâh kıyılabilir. En güzeli de dinînikâhı, resmi nikâhtan sonra kıymaktır.

İmam nikâhı, eşin “boşsun”demesiyle bozulur mu? Resmi nikâh devam etmekteyken, yeniden imam nikâhı gerekir mi?

Nikâhın resmîsi ile dinîsi arasında bağlayıcılık açısından bir fark yoktur. Nikâh nikâhtır. Hatta nikâhın ve boşamanın şakası dahi ciddidir, geçerlidir. Resmî nikâh kıymadan dini nikâh kıyanlar, boşanma durumunda sadece resmî olarak sıkıntı çekerler. Yoksa dinî hüküm açısından bir farklılık yoktur, boşanmış olurlar.

Bir defada ve sadece bir kere “sen boşsun”demişse bu, dönüşü olan bir boşama (ric’î talak) olmuştur. İddet müddeti (üç hayız süresi) bitmeden birbirlerine yeniden bir nikah akdi yapmadan dönebilirler. Ama iddet müddeti bitmişse, artık yeni bir nikâhla dönmeleri gerekir. Nikâhın şartlarını yerine getirmelidirler. Yani arz-kabul, şahitler ve mehir olmalıdır.

Eşimize olan mehrimizi ödemediğimiz takdirde eşimizle zina mı yapmış oluyoruz?

Mehir İslam’ın kadına tanıdığı bir haktır ve ödenmelidir. Kadının mehrini babası dahil hiç kimse alamaz. Mehir, ödeninceye kadar kocanın üzerinde bir borçtur. Bu borç ya alacaklısının alacağını bağışlaması veya borçlunun ödemesiyle düşer. Ancak mehr ödenmemişse eşle zina yapılıyor demek mümkün değildir. Zira mehir nikah akdinin rükün veya şartlarından değildir. O, evlilik sonunda meydana gelen haklardandır.

Düğünlerimiz nasıl olmalı?

Düğün, evliliğin gelenekteki tescili için yapılan toplantı ve ziyafet mânâsına gelmektedir. Arapça’da velime denilen düğünlerdeki ziyafetler, âlimlerin çoğuna göre sünnet-i müekkededir. Enes ibn Mâlik şöyle der: Hz. Peygamber, Zeynep bint Cahş için velime ziyafeti yaptığı gibi kadınlarından hiçbirisi şerefine ziyafet vermedi. Ancak Zeynep validemizin velimesinde bir koyun keserek bir ziyafet vermiştir. (Buharî, “Nikâh”, 68) Abdurrahman ibn Avf (r.a.) da Medine’de evlenince, Hz. Peygamber’in kendisine: “Bir koyun dahi olsa velime yap.”(a.y.) buyurması, düğün ziyafetinin imkân ölçüsünde verilmesi gerektiğini gösterir. Yine Hz. Peygamber’in “Velime ilk gün hak, ikinci gün mâruf, üçüncü gün ise riya ve gösteriştir”(İbn Mace, “Nikâh”, 25) ikazı da, israf ve gösterişten uzak durmamız gerektiğine delildir.

Düğünlerdeki meşru eğlenceye gelince, Sünnet’te bu hususa dair şöyle bir örnek yer almaktadır: Hz. Peygamber (sas), bayramlarda, kadınların kendi aralarında def çalıp, İslâm ahlâkına aykırı olmayan bir kıyafetle cariyelerin şarkı söylemesine izin vermiştir. Bir bayram günü Hz. Âişe’nin (Ö. 58/677) huzurunda def çalıp şarkı söylemek suretiyle eğlenen cariyeleri, “Resûlullah’ın evinde şeytan nağmeleri ha!”diyerek azarlayan Hz. Ebû Bekir’e, “Her toplumun bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır.”(Buharî, “Iydeyn”, 3) buyurarak, meşru eğlenceye müdahale edilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak bu eğlence kadınlar arasında olduğu gibi, hadisteki cariyelerden kasıt, küçük kızlar da olabilir.

Aşırılığa kaçmamak şartıyla, İslâmiyet’in sosyal hayat içersinde ruhsat verdiği düğünlerde eğlenmek meşrudur. Nitekim Hz. Peygamber (sas), yine cariyelerin def çalıp gazâ şiirlerini okuduğu bir düğüne katılmış, şarkı söyleyen cariyelerden biri O’nu görünce: “Aramızda yarın ne olacağını bilen Peygamber var.”diyerek sözlerini değiştirmiş, bunun üzerine Peygamberimiz, bu cariyenin böyle ifadeler kullanmamasını, daha önce söylediklerini tekrar etmesini istemiştir. (Buharî, “Nikâh”, 48) Burada şu noktayı belirtmeliyiz ki bu nokta, cariyenin statüsü nazara alarak değerlendirilmelidir. Yoksa, erkeklerin olduğu bir yerde, kendileriyle evlenmesi haram olmayan kadınların şarkı söyleyemeyeceği, erkeklerin de bunları dinleyemeyeceği açıktır. Dinimiz düğün vesilesiyle belli sınırlar içinde eğlenceye izin vermektedir. Şu kadar ki, bu eğlencelerdeki meşruiyet sınırı önemlidir. Günümüzde düğünlerde çılgınca eğlenme, yiyecek ve içeceklerde alabildiğine israfa kaçma, içki tüketilmesi gibi uygulama ve başka haram fiillerin işlenmesi, İslâm’ın asla izin vermeyeceği davranışlardır.

Âlimler, meşrû sınırlarda icra edilen düğüne davet edilen bir kişinin, bu davete icabet etmesinin vacip olduğunu söylerken, bu davetlerde İslâmî âdaba ve genel ahlâk kurallarına ters olmayan, aynı zamanda oyun, musiki ve yarış türünden eğlencelere de izin vermişlerdir. Fakat davette içki, kumar, fuhuş gibi dinin haram kıldığı yasaklar işleniyorsa gitmek doğru değildir. Bu sebeple İslâmî ölçülere göre müstehcen sayılabilecek, doğrudan ya da dolaylı olarak İslâm dinini, bu dinin itikat, ibadet, ahlâk esaslarını bozmaya yönelik her türlü eğlenceyi gayr-i meşru saymışlardır.

Hasılı, Hz. Peygamber (sas) uygulamasına dayalı olarak nesilden nesile intikal eden “nikâh”ve “sünnet”gibi merasimleri icra ederken gayr-i meşru sayılan eğlencelerden ve israftan sakınılmalıdır. Bir sünneti yerine getirirken farzlar ihlâl edilmemeli, bid’atlara asla düşülmemelidir. Çünkü bir bid’at, bir sünnetin terki demektir. (İbn Hanbel, 4:105) Bunun için, Allah Resûlü’nün hayatı ve sünneti iyi bilinmeli, israf ve gösterişten uzak durulmalıdır. Ancak bu şekilde âdetlerimizin ibadet hükmüne geçirilmesi ve “Ümmetin bozulup fesada düştüğü zamanda sünnetten ayrılmayanlara (yüz) şehid ecri verilecektir.”(Deylemî, 4:198; Heysemî, 1:172) müjdesine nail olunması mümkün olacaktır.

Çocuğun ana-baba için bir imtihan vesilesi olması ne demektir?

Açıklama: Çocukların ana-baba için bir imtihan vesilesi olduğu öteden bu yana söylenen bir şeydir. Bununla kasdedilen nedir? İmtihan vesilesi kavramını biraz açar mısınız?

Dünya hayatı, acı-tatlı birçok yönüyle, bizim ebedî âleme geçişimizi sağlayan bir hayattır. Aynı zamanda bu hayat, birçok fitne ve imtihanlarla doludur. İmtihan unsurlarından birisi olan çocukların ise, hayatımızda ayrı bir yeri vardır. İnsan için tamamen farklı bir nimet ve aynı zamanda tamamen farklı bir imtihandır çocuklar.

Anne için imtihan, haml döneminin ilk günlerinden itibaren başlar. Hemen her anne, kendi ruh dünyasında çocuğun aldığı havada bile kendi hissesinin olduğu kanaatini taşır. Çünkü yediği bir lokma, içtiği bir yudum su karnında bölünür ve ikisinin de gıdası olur. Sonraki dönemlerde onu, bazen sırtında bazen kucağında yine anne taşır. Uykularını böler onun için. Her an, çocuk merdivenden düşer, balkondan kayar, elektrik duyuna bir şey sokar, sıcak suyu başına döker veya sobaya tutunur yanar diye binbir türlü hafakan ve endişe içinde yaşar.

Çocuk, Allah’ın insana vermiş olduğu bir emanettir ve vakti geldiğinde de geri alacaktır. Şayet ona iyi bakılır, terbiyesi iyi yapılır ve başkalarına faydalı olacak bir insan olarak yetiştirilirse; imtihan kazanılmış demektir. Fakat insan, sadece nefsaniyeti adına, kendisinden bir parça mülâhazasıyla ona bakar ve bundan zevk duyar; Allah’a olması gereken sevgiyi tamamen çocuğa sevkederse; “bir kalpte iki sultan olmaz” düsturunca, imtihanı kaybetmiş demektir.

Bir âyet-i kerimede dünya malı da çocuklarla birlikte imtihan vesilesi olarak zikredilmiştir. “Mallarınız ve çocuklarınız bir fitne (imtihan)dir, Allah, onlarla sizi imtihan etmektedir. Allah ise, işte büyük ödül O’nun yanındadır (kim Allah sevgisini mal ve evlat sevgisinden üstün tutarsa o, Allah’ın yanındaki mükâfata erişir” (Teğabun, 64/15). Bu âyetin ifade ettiği hakikate göre her şeyde Allah’ın rızasını aramak ve O’na yönelmek; diğer şeyleri de tâlî olarak kabul etmek çok önemlidir. Zaten hayatını bu çizgide sürdürenler, imtihanı kazanırken diğerleri kaybetmektedirler. Yalnız bu, dünyayı ve evlad ü ıyali tamamen terketme demek değildir. Bilakis bütün bunların sahibi adına, onlara tam anlamıyla sahip çıkma demektir. Bu açıdan insan, kendisini bir emanetçi gibi görmelidir. Allah’ın kendisine emanet olarak verdiği diğer nimetlerle birlikte evlad ü ıyale de sahip çıkmalı ve kendisine verilen bu emanete hıyanet etmemelidir.

İslâm dini, çocuklar hakkında anne-babaya güzel bir isim koyma, iyi bir eğitim verme ve vakti geldiğinde onu evlendirme gibi üç önemli vazife yükler. Bu vazifelerin çok iyi idrak edilmesi gerekir. Çünkü bu vazifeler, bütün bir hayatı kuşatır. Onun için hekimlerin beşikteki çocuğa gıda takvimi uyguladıkları gibi, ana-baba da çocuklarının yaş ve idrak seviyelerine göre hayat boyu eğitimlerine dikkat etmelidirler. Hele onu evlendirirken İnsanlığın İftihar Tablosu (s.a.s)’nun beyanıyla servete, güzelliğe ve soya takılıp kalmamalı ve dinî hayatı, tercihte birinci unsur kabul etmelidirler.

Çocuğu terbiye mevzuunda da onunla aradaki mesafeyi koruma önemli esaslardan birisidir. Bir taraftan vakar ve ciddiyet muhafaza edilirken; diğer taraftan onun dertlerini ve sevincini paylaşma çok önemlidir. Ana-baba olarak vakar ve ciddiyet korunmadan, onunla sadece çocuksu şeyler paylaşılır, oyun oynanır, güreş tutulursa; mesafe korunamayacak ve sair hususlarda çocuğa müessir olunamayacaktır. Böyle bir atmosferde yetişen çocuk, şımarıp çeşitli davranış bozuklukları gösterebilir ve hatta küstahlaşabilir. Bu açıdan gerek kendi çocuklarımız olsun, gerekse terbiye edilmek üzere bize teslim edilmiş çocuklar olsun, onların sağlıklı bir terbiyeden geçmelerini istiyorsak; onlarla aramızdaki bu mesafe daima korunmalıdır.

Ayrıca çocuk, daima kendisine ideal bir model edinme ihtiyacını hisseder. İşte ana-baba çocuğun model olarak seçtiği insanlardır. Zaten ileri yaşlarda kendi ailesinde aradığı ideal modeli bulamayan çocuk, dışa yönelir ki bu da ruh dünyasında çatışmalara sebep olur. Aradığı ideal modeli ailesinde bulan çocuk ise mutlu ve huzurlu bir hayat yaşar.

Bu faslı bir âyet meali ile bitirelim: “Ey inananlar! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan bazıları size düşmandır. Onlardan sakının. Ama affeder, hoşgörür, bağışlarsanız muhakkak ki Allah da /afûr ve Rahîm’dir (O da sizi bağışlar)”. (Teğabun, 64/14) Demek ki mal ve evlad bir yönüyle potansiyel düşman, diğer yönüyle dosttur. Bunlar Allah yolunda değerlendirilebilirse, insan onlar vasıtasıyla hem dünyasını hem de âhiretini mamur edebilir.

M. Fethullah Gülen

Çocuğa Dini Hayat ve Ciddiyet Şuuru Nasıl Verilebilir?

Çocuklar hayatımızın fotoğrafı gibidir. Öyleyse onlara ona göre poz vermek lazım. Nasıl olmalarını istiyorsak onlara öyle gözükmeliyiz. Mesela namaz, müslüman için vazgeçilmez, yeri başka hiçbir şeyle doldurulamaz bir ibadettir. Onun için çocukları namaza alıştırma şuur altı beslenme döneminde başlamalıdır. 4 yaşından itibaren namaz kılıyormuş gibi yatıp kalkmalı, tabiatlarının bir yanı haline getirilmeye başlanmalıdır. İlerleyen yaşlarda o “Namazsız olacağıma öleyim daha iyi!” diyecek hale gelmeli veya böyle düşününceye kadar telkine devam edilmelidir.

Yahudilere bakın, yaz-kış demeden çok küçük yaşlarda çocuklarını alıp her Cumartesi adeta merasime götürür gibi sinagoga götürüyorlar. Biz ise bunu ancak bayramdan bayrama yapıyoruz. Onlar dinî giyim-kuşam tarzlarından da hiç taviz vermiyorlar. Uçak yolculukları dahil caiz damgası olmayan yiyecekleri yemiyorlar. Kendi değerlerine olan ihlas ve samimiyetlerinden dolayı da Allah bu dünyada onları mükafatlandırıyor.

Bizde ise maalesef bu ölçüde bir ciddiyet yok. Oldukça zayıfız bu konularda. Bir ürkeklik, bir çekingenlik var. Halbuki dinimizi değişik surlarla tahkimat altına alıp korumamız gerekir. Farzlar, vacibler, sünnetler, müstehablar, menduplar bu hususta iç ve dış sur hükmündedir. Mecbur olmadıktan sonra katiyen taviz verilmemeli, dinî değerleri koruma ve yaşama konusunda çok ciddi ve kararlı olunmalıdır.

Burada Abdullah b. Mübarek’in bir sözünü hatırlatmak isterim; “Edepli davranmakta gevşeklik gösteren kimse sünnetlerden mahrumiyet ile cezalandırılır. Sünnetleri edada gevşeklik gösteren kimse bir gün gelir farzlardan mahrum bırakılır. Farzlarda gevşeklik gösteren kimsenin akıbeti ise marifetten mahrum kalmaktır.”

Bu akibete uğramamak için müslüman dini hayata hayat kılmakta ciddi ve kararlı olmalıdır. Kimse mensubu bulunduğu dinden dolayı utanmamalı. Seyahatlarda namaz kılmaktan, Kur’an okumaktan utanmamalı. Biz, biz olarak kaldığımız sürece başkalarının içinde bulunursak bir şey ifade edebiliriz. Aksi takdirde asimile olmuşuz demektir. Halbuki din bizim her şeyimizdir. Hem dünyamız hem de ukbamızdır. Hayatımız onunla denge kazanır, onunla şekil bulur. Hayat onunla doğru okunur. Bizi hayatla bütünleştirecek olan odur.

M. Fethullah Gülen

Kimsesiz Çocuklar Topluma Nasıl Kazandırılabilir, Onları Evlât Edinme Çözüm Olur mu?

Açıklama: Son günlerde bir kez daha medyaya yansıyan çocuk yuvalarındaki işkence hadiselerinin önüne geçebilmek ve kimsesiz çocukları topluma kazandırabilmek için neler yapılabilir? Dinimizin bu hususta ortaya koyduğu ölçülere de riayet etmek şartıyla, “evlât edinme” bir alternatif çözüm yolu sayılabilir mi?

Doğrusu, işkence gören o masum çocukların hâlini televizyonda seyredince benim de içime kan damladı. Hiçbir şeyden haberi olmayan yavruların, çok büyük cinayet işlemiş insanlar gibi cezalandırılmaları karşısında adeta kanım dondu. Kaldı ki, bugün Avrupa Birliği’nin öne sürdüğü esaslar ve Kopenhag kriterleri, en büyük cinayetleri işleyen cânilere bile işkence yapılmamasını şart koşuyor. Değişik ülkelerde, kanunları uygulamakla görevli bazı kimseler çoğu zaman bunu ihlal etseler de, uluslararası hukuk işkenceyi mutlak şekilde yasaklıyor. Hatta, bazı yabancı kuruluşlar tarafından hapishaneleriniz, karakollarınız gözetleniyor ve çok büyük kötülükler yapan mücrimlerin haklarının korunması hususunda dahi hassasiyet izhar ediliyor. Fakat diğer tarafta, oynamak, hata yapmak, düzeni bozmak, bazı şeyleri kırmak.. tabiatlarının bir yanı olan o minnacık çocuklar hakaretlere maruz kalıyor, azarlanıyor, dövülüyor ve hatta işkence görüyor.

Oysa ki, ister kreş ister anaokulu isterse de bakım evi olsun, o müesseseler, çocukların terbiye edilmeleri, güzelce yetiştirilmeleri, insanî değerler tâlim edile edile, potansiyel insanken hakiki insan seviyesine yükseltilmeleri için açılmıştır. Devlet, o müesseseleri desteklemekte, hem çocukların bakım ve görümü hem de o işte çalışan memurların maaşları için para vermektedir. Fakat, maalesef, o çocuklara bakmakla mükellef bazı memurlar onları dövmekte ve tartaklamaktadır. Aslında, bir insan, müstehak olsa bile kendi evlâdına o kötü muameleyi yapamaz; şayet vicdanı çürümemişse, başkasının evlâdına da yapamaz. Çünkü, koşup oynamak, düşüp kalkmak, bozup dağıtmak ve kırıp dökmek çocukların tabiî hâlidir; bunlardan dolayı o masumlar dövülemez. Bu davranışlarını, onların tabiatlarının dışa vurması şeklinde kabul etmezseniz, onları kat’iyen terbiye edemez ve insanlık seviyesine yükseltemezsiniz.

Haddizatında, hayret ve dehşetle seyrettiğimiz o manzaralar yeni de değil. Daha önce, Barbaros Köyü’ndeki çocuk evinde ve başka yuvalarda da benzer hadiseler ortaya çıkmıştı. Hatta, bunların bazılarında misyonerlik faaliyetleri de yapılıyordu. Bir insan, hür iradesiyle istediği dini seçebilir. Fakat bir çocuk değişik duygu, düşünce ve cereyanların tesirinde kalabileceği bir dönemde yabancılara teslim edilemez. Hiçbir millet de kendi evlâdının yabancılara teslim edilmesine razı olmaz. Fakat, bizim ülkemizde o türlü yerlerin açılmasına, hatta çocuk köylerinin kurulmasına göz yumulmuştu. İşte, oralarda da benzer çirkinlikler işlenmiş ve çocuklar olmadık işkencelere maruz bırakılmıştı. Bu açıdan da, öyle anlaşılıyor ki, ortaya çıkan hadiseler, sadece meselenin suyun yüzüne vuran kısmından ibaret. Zannediyorum, Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere ilgili bakanlıkların yetkilileri ve mahallî idareciler değişik bölgelerde bu mevzuda ciddi incelemelerde bulunsalar, bazı müesseselere yaptıkları gibi baskın türünden teftişler yapsalar; “kamu alanıdır” bahanesine sığınarak, gece-gündüz demeden her saat Kur’an kurslarına ve bazı özel okullara girip denetledikleri gibi oraları da teftiş etseler, daha çok şeylerle karşılaşırlar. O çocuklara mikrofon uzatsalar ve onları dinleseler, kendilerini ürpertecek çok şeyler duyabilirler.

Yarayı Kanatan Sebep

Evet, Türkiye’nin pek çok kanayan yarası vardır; bu yaralardan bir tanesi de kimsesizliğe terkedilen çocukların içler acısı hâlidir. Bu problemin temelindeki en önemli unsurlardan biri ise, kültürümüzdeki aile yapısının değişmesi olmuştur. Eskiden bizim evlerimizde anne-baba veya nine-dedenin etrafında pek çok gelin ve evlât bulunurdu. Pederşâhî veya cedşâhî diyebileceğimiz yuvalarımız adeta iç içe aileler topluluğuydu. Mimarimiz de buna göre gelişmişti, her aile diğerleriyle yarı ayrı yarı beraber yaşardı. O atmosferde nineler ve dedeler yuvaların başında birer sıyanet meleği gibiydi. Zayıf bir hadiste de ifade edildiği gibi, “Yaşını-başını almış, olgun insanlar evin içinde bir nevî birer Nebî mümessilidirler.” Bizim evlerimizde de yaşlılarımız bir Nebî’nin ders halkasından feyz almışçasına uhrevîlik arz ederlerdi. Onları ağırbaşlı, ciddi, ötelere açık ve hep güzel şeyleri telkin eden birer semâvî gibi görürdük. Dedelerimiz-ninelerimiz, bize dinimizi anlatırken, bahis mevzuu olan her şeyi bir Nebî’den dinliyor gibi dinlerdik. O me’hazlar bizim için çok kutsaldı; dolayısıyla, onlardan aldığımız her şeyi kutsala saygının gereği olarak alırdık. O büyük ailenin fertleri birbirlerini tamamlarlardı, böylece her insan yuvada aradığı sevgi, şefkat, anlayış ve merhameti mutlaka bulur ve tatmin olurdu.

Heyhat, zamanla o aile yapısı değişti; bu değişim evlerimizin mimarisine bile aksetti. Küçük küçük aileler, kibrit kutusu gibi evlere hapsedildi. Daha kendisi bakıma ve görüme muhtaç gençler damat oldu; sırtının sıvazlanmasına ve saçlarının taranmasına ihtiyaç duyan kızlar gelinlik giydi. Evlenenler birer birer baba evinden kopup uzaklaştı. Hayatı bilmeyen, hayat adına hiçbir şey okumamış olan gencecik anne-babalar çocuk yetiştirmek gibi zorlardan zor bir vazifeyle başbaşa kaldı. Çevrelerinde Nebî mümessili ihtiyarlar bulunmayınca çocuklar onların tecrübesizliklerine kurban gitti. Bütün bütün iş işten geçmeden anne-babanın güngörmüşlüğünden, dede ve ninenin tecrübelerinden istifade etmenin gerekliliğine inananlar, bir yanlıştan dönmeye çalışsalar da, bu defa da devrin şartları ve o anlayışla bozulan mimari buna imkan vermedi. Zaten kibrit kutusu gibi bir daireye sıkışan insanlar, anne-babalarını yanlarına alıp beraber yaşamaya hiç muvaffak olamadı, onları koymak için bir odalık yer bile bulamadı.

Bu kötü durumu düzeltebilir miyiz, bilemeyeceğim. Mimariye kadar aksetmiş bir yanlışlığı bir hamlede düzeltmemiz mümkün görünmüyor. Fakat, nasıl ki, bizim aile yapımızın sarsılması şehircilik ve yerleşmeye kadar pek çok sahada bir düzine yanlışlıklara sebebiyet verdi; şimdi, tekrar o eski günlerin ve o sımsıcak yuvaların huzurunu bulabilmek de mimariye kadar her şeyi bu zaviyeden ele alıp değerlendirmeye bağlı olsa gerek.

Çocuğun İlacı Şefkattir

Unutulmamalıdır ki, anne-baba şefkatinden mahrum büyüyen çocukların şuuraltı müktesebâtı annesizliğe ve babasızlığa göre programlanır. Dünyadaki umum nizamı alt-üst eden, içtimaî herc ü merçlere sebebiyet veren kimseler, genellikle anne ve baba alakasından mahrum yetişen dünün sahipsiz çocuklarıdır. Hatta, zannediyorum, bütün dünyada değişik kargaşaların arkasındaki insanlar hep nesep problemi olan kimselerdir; derinlemesine bir tetkik yapıldığı zaman ciddi bir nesep problemi çıkar zalimlerin, despotların ve tiranların altından. Anne-baba şefkatinden mahrum büyüyenler arasından da bazen temiz ve iyi insanlar çıkabilir ama bunların içinde toplum düşmanları daha çoktur; nizamı sevmeyenler, anarşi çıkaranlar ve milletin huzurunu bozanlar büyük ölçüde onların içinde neş’et ederler. Sokak serserileri, tinerciler, kap-kaççılar, onların üstündeki daha büyük şekâvet örgütleri ve hatta -afedersiniz- hortumcular, iyi bir psikanalize tâbi tutulsalar görülecektir ki, umumiyetle anne-baba şefkatinden mahrum yetişmiş toplum düşmanı kimselerdir.

Bu zaviyeden, çocukların toplum için büyük bir problem olmamasının ilk şartı, her çocuğun sadece ailede bulabileceği merhamet, sevgi ve şefkat atmosferinde büyümesini sağlamaktır. Kendi toplumumuzu, onun âhengini ve geleceğini büyük bir tehlikeden kurtarmanın en önemli vesilesi, ülkemizdeki her çocuğa bir şekilde ailenin sıcaklığını yaşatmak ve anne-baba sevgisini tattırmaktır.

Dolayısıyla, anne-babalar, ne durumda olurlarsa olsunlar, öz çocuklarını yuvalara ve bakım evlerine terk etmemelidirler. Zira, annenin ve babanın çocuğa vereceği şey, şefkat alaşımlıdır, merhamet ambalajlıdır ve başkalarının sevgi tavırlarından çok farklıdır. Bir yabancı, şefkat meleği bile olsa, kat’iyen bir annenin, bir babanın davrandığı gibi davranamaz. Onun davranışları, aldığı terbiyenin gereğidir, sun’îdir. Onunki anne şefkati değil, şefkat gibi bir şeydir; merhamet değil, merhamet gibi bir şeydir. Ancak anne-babanınki tam merhamettir, katışıksız şefkattir; çünkü onlar, çocuklarına karşı kendi canlarına ve vücutlarının bir azasına gösterdikleri ihtimamı gösterirler. Başkaları aradaki o ince farkı anlayamasa da, çocuk kendi ruhunda tartar, değerlendirir; birine karşı daha fazla açılır, öbürüne biraz daha kapalı kalır. Sizin çözemediğiniz bazı şifreleri çocuk çözer. Kimin tavırlarının gönülden kiminkinin yapmacık olduğunu hemen anlar. Kimin sinesi daha sıcaktır çocuk onu bilir.. bildiğindendir ki, siz sinenizi yarıp içinize koysanız, yine de ona kendi annesinin bağrında duyduğu o sıcaklığı veremezsiniz. Onların biri sun’î bir sıcaklık; öbürü ise, ısısını gönlün en derin noktasından alan samimi bir sıcaklıktır. Bundan dolayı, anne ve babalar, çocuklarını valideynin hakiki sevgisinden, hakiki şefkatinden ve hakiki merhametinden mahrum etmemelidirler. Çocukların, toplumun şefkat ve merhametine de ihtiyaçları vardır; fakat bütün yavrular her şeyden daha ziyade anne-baba şefkatine muhtaçtırlar. Bunu düşünerek, bütün anneler ve babalar kendi çocuklarına sahip çıkmalıdırlar.

Bazı çalışan anne ve babalar, çocuklarını gündüzün belli bölümlerinde, birkaç saatliğine kreş ve anaokulu gibi yerlere bırakmak zorunda kalırlarsa, o zaman da, mutlaka çok emin buldukları bir yere koymalı ve onları güvenilir ellere teslim etmelidirler. İcabında o müesseseleri kendileri kurmalı; kendi duygu ve düşüncelerini paylaşan insanların bulunduğu o yerleri tercih etmelidirler. Bununla beraber, günlük meşgaleler arasında çocuklarını asla savsaklamamalı; onları her akşam dinlemeli ve ne yapıp edip o küçücük gönüllere anne-babanın samimi sevgisini, hakiki şefkatini ve mecazî olmayan merhametini duyurmalıdırlar.

 Şayet, bir çocuğun anne ve babası ölmüşse ya da bir şekilde ondan ayrı yaşamak zorunda kalmışlarsa, o zaman anne-baba olma vazifesi mümkünse abi ya da ablaya; onlar için mümkün değilse, dedeye ve nineye düşmektedir. Onlar da sahip çıkamayacaklarsa, bu defa çocuğun en yakınları olarak amca, dayı, hala ve teyzeden birinin onu teslim alması, büyütüp yetiştirmesi en uygun olan yoldur. Çocuk, anne-babadan alacağını başka kimseden aynıyla alamasa bile, birinci ve ikinci dereceden akraba da ona lazım olan sevgi ve merhameti gösterebilir. İnanan bir amca veya dayının, Allah’tan korkan bir hala ya da teyzenin göstereceği alaka da çocuğun sevgi ve şefkat atmosferinde büyüme ihtiyacını giderebilir. Bizim dünyamızda, amcanın gösterdiği sevgi babanınkine denktir; teyzenin ortaya koyduğu şefkat anneninkini aratmayacak kadar derindir. İşte, çocuklar, hiç olmazsa, böyle bir sevgi ve şefkat ikliminde yetiştirilmeli ve asla yabancı ellere terk edilmemelidir.

Çocuk Arzusu

Eğer, bir çocuğun anne-babası olmadığı gibi, ona birinci-ikinci dereceden yakınları da sahip çıkmıyorsa, o çocuğu alıp yetiştirmek ve yarınlara hazırlamak toplumun üzerine düşen bir vazifedir. Toplumumuzda çocuğu olmayan pek çok kadın, erkek ve bir sürü de çift vardır. İşte, özellikle çocuğu olmayan ailelerin, o kimsesiz çocuklara kol-kanat germeleri, onları kendi çocuklarıymış gibi yetiştirmeleri hem içtimaî bir vazifeyi eda etmek demektir hem de çok büyük sevaptır. Vakıa insan, tabiatı gereği kendi sulbünden bir çocuğu olmasını ister ve bu gayet normaldir. Kur’an-ı Kerim, melekler tarafından çocukla müjdelenen Hazret-i İbrahim’in (aleyhisselam) sevincini ima eder ki, bu ondaki çocuk isteğinin bir emaresidir. Hazreti Zekeriya’nın “(Rabbim) Eşim kısır! Lütf-u kereminden öyle bir oğul nasib et ki bana da, Yâkub hanedanına da vâris olsun. Onu, razı olacağın bir insan eyle!” (Meryem, 19/6) şeklindeki yakarışı; “Ya Rab, nezdinden bana tertemiz bir zürriyet ver.”(Âl-i İmran, 3/38) deyişi ve “Rabbim, beni yalnız bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın.” (Enbiyâ, 21/89) duası onun evlât arzusunu ve hakiki bir varis isteğini göstermektedir. Ayrıca, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), Mâriye Validemiz’den oğlu İbrahim’in ölümü karşısında hüzünlenip ağlaması da Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in böyle bir isteğini akla getirebilir. Gerçi, mukarrabînin evlât talebinde dava-yı nübüvvete mirasçı bırakma niyeti ağır basar; ama, neticede onlarınki de bir taleptir. Bu açıdan da, bir annenin ya da babanın kendi özünden olan bir çocuğu bağrına basmayı arzulaması gayet tabiîdir. Fakat, şayet Allah bir insana çocuk nasip etmemişse, o zaman, sahipsiz yakınlarından, kimsesizler yurdundan, çocuk yuvasından ya da bakım evinden bir çocuk alarak onu büyütmesi, ona kendi ruhunun ilhamlarını işlemesi ve kendisi gibi bir insan yetiştirmesi de çok büyük hayırlara vesile olacaktır.

Mevzu ile alakalı gördüğüm için Gandi’nin başından geçen bir hadiseyi hatırlatarak sözlerime devam edeceğim: Onu çok derin bir insan olarak tanıdım. Hayatını okuduğum zaman, o derinliğini ömrünün her karesine yansıttığını ve bazı tavırları, bir kısım davranışları itibarıyla tam bir muvahhid gibi yaşadığını gördüm. Nakledildiğine göre; Müslümanlar ile Hindular arasındaki çatışmaların kızıştığı günlerde, Hindu çocuklardan biri de hayatını kaybeder. Çocuğun babası, Müslümanlardan bir çocuk öldürerek intikam almak için yemin eder. Bunu haber alan Gandi, adamı çağırır ve ona niçin masum bir çocuğu öldürmek istediğini sorar. Hindu adam, “Onlar benim yavrumu öldürdüler, ben de onlardan bir çocuk öldürerek öcümü alacağım” der. Gandi’nin mukabelesi düşündürücüdür; der ki, “Birini öldürmen, senin ölmüş çocuğunu geri getirebilir mi? İlle de çocuğunun yerini doldurmak istiyorsan, onlardan bir çocuğu evlâtlık edin, onu kendi öz oğlun gibi bağrına bas ve güzelce yetiştir.”

Sağlam Karakter Sıcak Yuvayı Bulunca…

Aslında, İslam Tarihi bu konuda başka misaller aramaya ihtiyaç bırakmayacak kadar güzel örneklerle doludur. En başta, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Zeyd bin Harise’yi evlât edinmiş; onu saadet hanesinin bir ferdi olarak kabul etmişti. Öyle ki, bu konuda ayet ineceği ana kadar herkes onu “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye çağırır olmuştu. Peygamber Efendimiz, Hazreti Zeyd’in oğlu Üsame’yi de (Allah hepsinden razı olsun) torunları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’den ayırmazdı. Hem Hazreti Zeyd hem de Hazreti Üsame peygamber ocağının terbiyesiyle büyümüş ve kendi dönemlerindeki İslam ordusunun kumandanlığına kadar yükselmişlerdi.

“Sâlim mevlâ Ebi Huzeyfe” şeklinde anılan Hazreti Sâlim de annesiz babasız bir köle iken Hazreti Ebu Huzeyfe tarafından önce hürriyetine kavuşturulmuş, sonra da sadakati ve dirayeti sebebiyle oğul ilan edilmişti. Oğullukların hakiki oğul gibi sayılmayacağını belirten, “Öyleyse evlâtlara babalarını esas alarak isim verin! Böyle yapmak Allah nezdinde daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, bu takdirde onları kardeş veya mevlâ olarak kabul edin!” mealindeki Ahzâb Suresi’nin 5. ayeti nâzil olduğu zaman, Ebu Huzeyfe’nin hanımı Sehle binti Süheyl, Rasûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) gelerek, “Biz Sâlim’i oğlumuz biliyorduk. O benim yanıma rahat girip çıkıyordu. Zaten bizim tek evimiz var. Onun hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Allah Rasûlü, onu emzirirse süt sebebiyle kendisine mahrem olacağını söylemiş ve o da öyle yapmıştı. Kadı İyaz’ın naklettiğine göre; Sehle Hatun, sütünü bir kaba sağmış, Sâlim de o kaptan içmişti. Çünkü, o gün Hazreti Sâlim bir çocuk değildi, delikanlı idi.

Ümmühatu’l-Mü’minîn’den Hazreti Aişe’nin haricindekiler süt emme yaşı geçmiş büyük kimselerin emzirilmesiyle süt kardeşliğinin tesis edilemeyeceğine, Peygamber Efendimiz’in Hazreti Sâlim hakkındaki cevâzının sadece ona mahsus bir ruhsat olduğuna inanmış ve bir başkasının kat’iyen bu ruhsatla amel edemeyeceği kanaatine varmışlardır. Selef ve halef uleması da, büyüğün emzirilmesiyle süt anneliğinin hasıl olmayacağı hususunda icma etmişlerdir.

Kendisine hususi ruhsat verilen Hazreti Sâlim’e, bir de dirâyet ve kiyâset itibarıyla bakarsanız, bu meseledeki bir kısım hikmet-i ilahiyeyi daha berrak görürsünüz. Annesiz-babasız bir çocukken çok iyi bir eve düşmüştür. O evde kendisine pek güzel bakılmış, bütün ihtiyaçları görülmüş; sevgi ve şefkatle yetiştirilmiştir. Öyle ki, Hazreti Sâlim, Kur’ânı çok iyi bilen ve en güzel okuyanlardan biri olmuş; Peygamber Efendimiz “Kur’an-ı Kerim’i şu dört kişiden öğreniniz” diyerek övdüğü güzîde insanlar arasında onu da saymıştır. Hicret’te Hazreti Ömer gibi ileri gelen sahabilerin de aralarında bulunduğu Muhacirlere imam olmuştur. Dahası, Hazreti Ömer sinesinden yediği bir hançerle son dakikalarını yaşarken, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr efendilerimizi halife seçmek üzere tayin etmiş ve sonra da “Ebû Huzeyfe’nin mevlası Sâlim sağ olsaydı onu seçerdim. Ötede bana niçin onu seçtiğim sorulursa, Rasûl-ü Ekrem’in onun hakkında, ‘Sâlim, Allah’ı en çok seven kimsedir’ dediğini duydum diye cevap verirdim” demişti. İşte, Hazreti Sâlim gibi sağlam karakter sahibi bir insan, Ebu Huzeyfe’ninki gibi sıcak bir yuva bulunca bu denli yücelebilmişti.

Mevâlî

Bu örnekler, İslâm literatürüne “mevâli” tabirinin girmesine vesile olmuştu. Bu ifade, sonradan hürriyetlerine kavuşan ve samimi mü’minlerin yanında tam bir evlât gibi yetiştirilen insanların unvanıydı. Mesela; İmam Mâlik hazretlerini yetiştiren İmam Nâfi mevâlidendi. Abdullah b. Ömer’in cariyesi Mercâne’nin oğluydu. Abdullah b. Ömer, Nâfi’yi bağrına basar, onunla özel olarak ilgilenirdi. Bu sayede, Nâfi hazretleri ilmin zirvelerine çıkmıştı ve kendisi de pek çok seçkin talebe yetiştirmişti.

Denebilir ki, Meymûne validemizin mevlası Atâ bin Yesar’dan Atâ ibni Ebî Rebah’a, İmam Mesruk’tan Tâvûs b. Keysân’a kadar nice büyükler ve özellikle hadis imamlarının neredeyse yüzde sekseni mevâliydi. Onların çoğu bir kölenin oğlu olarak ele düşmüş; evsiz-barksız ve kimsesiz kalmışlardı. Daha sonra, inanan insanlar onları yanlarına almış, beslemiş, büyütmüş, yetiştirmiş ve olgun birer insan olarak topluma kazandırmışlardı. Onlar da, bir yönüyle o ezik yanlarını bir rüzgar gibi arkalarına almış ve bir boşluğu doldururcasına kendilerini tamamen dine vermişlerdi. Neticede onların herbiri başımızı ayaklarının altına koyacağımız imamlardan bir imam olmuştu. Dolayısıyla, ister Gandi’nin mülahazasına isterseniz de tarihin o safhasına bakarsanız, hâl-i hazırdaki bu problemi çözme hesabına bu yolu da kullanmanın isabetli olacağını görürsünüz.

Bu arada, şunu da ifade etmeliyim ki, evlâtlıkların hakiki evlât gibi sayılmayacağını belirten ayet ve evlât edinme ile alakalı bazı sınırlamalar kat’iyen kimsesiz çocuklarla ilgilenmeme anlamına gelmez. Söz konusu ayet ve hükümler, câhiliye devrinde carî olan ve sıhrî hısımlık, nesep, evlenme, boşanma ve miras konularında öz çocuklarınkine denk hükümler doğuran evlâtlığı kaldırmıştır. Yoksa, bir Müslüman, herhangi bir çocuğa bakabilir; onu eğitip meslek sahibi yapabilir ve bundan dolayı da büyük sevap kazanabilir.

Evlât Edinme ve Süt Hısımlığı

Şu kadar var ki, bir kız ya da erkek çocuğu alıp onu barındırma, besleyip büyütme hususunda dinimizin ortaya koyduğu bazı kurallar vardır. Eğer alınan çocuk birinci-ikinci dereceden akraba değilse, bir zaman sonra, erkekse evin hanımına, kızsa evin erkeğine nâmahrem olacaktır. Dolayısıyla, mümkünse o çocuğa süt emzirtmek suretiyle bir mahremiyet tesis etmek gereklidir. Bir ç ocuk, süt emme döneminde iken, kendi annesinden başka bir kadından süt emerse, o çocukla süt emziren kadın ve o kadının yakınları arasında bir süt hısımlığı meydana gelir. Çoğunluğa göre, hısımlığa vesile olması için, sütün ilk iki yaş içerisinde emilmesi gerekir. Ebû Hanife’ye göre ise emme süresi otuz aydır. Bu süre zarfında süt hısımlığı tesis edilirse, hadisin ifadesiyle, “Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar.”

Evet, imkan varsa, bakılıp görülecek çocuk daha emme çağındayken alınmalı; büyüdüğü zaman bir mahremiyet meselesi söz konusu olmaması için, kız ise baba tarafından, erkek ise de anne tarafından bir süt hısımlığı sağlanmalıdır.

Şayet, süt emme dönemini geride bırakmış bir çocuk almışsanız ya da bir süt hısımlığı hasıl edememişseniz, o zaman da, meseleye biraz daha temkinli yaklaşır, daha hassas davranırsınız. Hâl ve davranışlarınıza dikkat eder, belli bir yaşa kadar onu evinizde besler, büyütürsünüz. Daha sonra da, icabında bir okula koyar, okuyup yetişmesine vesile olursunuz; belli bir yaştan sonra biraz mesafeli durur ama yine de ona kimsesizlik yaşatmazsınız. Bu konuda da, eskiye nispetle şimdilerde çok daha avantajlı sayılırsınız. Bugün bir talebeyi gözünüz arkada kalmadan emanet edebileceğiniz evler, yurtlar, pansiyonlar ve okullar vardır. Onlardan birine yerleştirir, zaman zaman arar sorar, ara sıra gidip ziyaret edersiniz. Hafta sonları o da sizi ziyaret eder, gelir sizinle teselli olur. Hatta, zamanı gelince evlenmesi, yurt-yuva kurması hususunda da yardımda bulunursunuz. Böylece, hem onu muhtemel bir zulüm ve işkenceden kurtarmış, hem kendi vesayetinizle yetiştirip topluma yararlı bir insan haline getirmiş, hem de bakım evlerinin ve çocuk yuvalarının yükünü hafifletmiş olursunuz. Her anne-baba bunu hazmedebilir mi hazmedemez mi, bilemeyeceğim. Fakat, böyle hayırlı bir işin, pek önemli bir ahiret yatırımı olduğu ve insana çok sevap kazandıracağı kanaatini taşıyorum.

Tabiî, toplum hesabına böyle önemli bir vazifenin eda edilebilmesi ancak devletin desteklemesiyle gerçekleşebilir. Devlet bu mevzuda bir kampanya başlatmalı, evine çocuk alan aileleri zaman zaman denetlemeli, hatta o ailelelere bazı maddî yardımlarda bulunmalı ve birkaç sene geçince, yanına aldığı çocuğu topluma kazandırabilen kimselere plaket vermeli, onları takdir etmeli ve ödüllendirmelidir. Evet, devlet bir yandan o çocukların durumunu kontrol etmeli, gittikleri yerlerde üvey evlât muamelesi görüp görmediklerine bakmalı; şayet, uygun şartlarda kalmıyorlarsa onlara daha elverişli bir çevre hazırlamalı; eğer, gereken i’zâz u ikrâmı görüyorlarsa, o zaman da onların bakımı ve görümü için yapılan bazı harcamaların külfetine katlanmalı ve o konuda samimi gayret gösteren kimseleri mükafatlandırarak başka aileleri de o işe teşvik etmelidir. Bu sayede, devlet hem yurtlara-yuvalara yaptığı masraftan çok daha az bir miktarla kimsesiz çocuklara bakmış ve hem de onların iyi yetişmelerini sağlayarak toplumun yarınlarını teminat altına almış olacaktır.

Ateşle Oynama!

Mevzuyla alakalı son bir hususa değinerek sözlerimi bitireceğim: Televizyonda seyrettiğim sahnelerde, o küçücük ve masum çocuklara işkence eden insanların bazılarının başlarının kapalı oluşu dikkatimi çekti. Sanki, “Bakın! Dinine, diyanetine bağlı kimseler çocuklara zulmediyorlar!” gibi bir mesaj da verilmek isteniyordu. O manzara da beni ayrıca üzdü.

Öyle çirkin bir iş yapan bir Müsüman da olsa, bilinmelidir ki, o İslam’a aykırı bir davranış içerisindedir. Allah’a inanan ve İslam’ı hayatına hayat kılan bir insanın, o günahsız yavrulara karşı öyle bir muamelede bulunması mümkün değildir.

Rehberimiz Hazreti Muhammed (aleyhi efdalüssalavat ve ekmelüttahiyyat) ise ki, O’dur; O’nun hayatı kılı kırk yararcasına hak-hukuk gözetmenin misalleriyle doludur. Bir gün, Peygamber Efendimiz ashabına dönerek, “Sizden kime bir haksızlık yapmış isem, şimdi benden hakkını alsın, ahirete bırakmasın” der. Bu sözünü üç defa tekrar edince yaşlı bir sahabi olan Hazreti Ukkaşe ayağa kalkar. Bir savaşta, Allah Rasûlü’nün değneğinin onun sırtına değdiğini söyler. Rasûlü Ekrem, bir değnek getirtir ve hakkını alması için Hazreti Ukkaşe’ye seslenir. Bu manzarayı hayretle seyreden Hulefâ-yı Râşidîn Efendilerimiz, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Peygamber Efendimiz’e bedel kendilerine kısas uygulanmasını isterler, bu konuda ısrar ederler; Allah Rasûlü’ne kıyamaz ve ağlarlar. Fakat, Peygamber Efendimiz, öne çıkar, sırtını uzatır ve “Hakkını al!” der. Ukkaşe (radiyallahu anh) “Ya Rasûlallah! Bana vurduğunuz zaman üzerimde elbise yoktu!” deyince, Peygamberimiz hemen sırtını açar. Bu sahneyi gören Sahabe-i kiramdan bazıları yüksek sesle ağlamaya başlarlar. Hazreti Ukkaşe, Peygamberimizin mübarek sırtına yaklaşır, dudaklarını yapıştırır, bir güzel öper ve sonra da “Anam babam Sana feda olsun ya Rasûlallah! Senden hak iddia etmek benim ne haddime!” der. Allah Rasûlü, hakkını helal etmesi için ona ısrar edince, Hazreti Ukkaşe, büyük bir mahçubiyet içinde, ahirette şefaatçı olması recasıyla bütün haklarından vazgeçtiğini söyler. Peygamber Efendimiz de, “Kim cennetteki arkadaşımı görmek isterse bu yaşlı adama baksın” diyerek onu müjdeler.

İşte, sadece şu hâdise bile, dini kendisinden öğrendiğimiz Zât’ın kul hakkı konusunda ne kadar hassas olduğunu gösterir ve bizi de herkesin hukukunu gözetmeye çağırır. Hele söz konusu bir yetimin hakkı ise, dinimiz o meseleyi daha baştan belli hükümlere bağlamıştır. Kur’an-ı Kerim, mü’minlerin yetim malı yemeleri bir yana o mala yaklaşmalarını dahi mahzurlu saymış, pek çok ayet-i kerimeyle bu hususta dikkatli olunması gerektiğini nazara vermiş ve ” Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir. ” (Nisâ, 4/10) ikazında bulunmuştur. Duhâ Suresi’nde de ” Sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme.” buyurmuştur. (Duhâ, 93/9)

Öyleyse, bir Müslüman bütün davranışlarını ve muamelelerini ötede hesabını vereceği mülahazasına bağlamalıdır. Üzerinde başkasına ait bir arpa kadar hak varsa, ondan dolayı da hesaba çekileceğini düşünmeli ve daha hayattayken o haktan kurtulmanın yollarını aramalıdır.

Ödenmemiş Haklarla Öteye Gitmemeli

İdarecilik yaptığım dönemlerde, haylazlıklarıyla insanı şirazeden çıkaran bazı talebeler tanımıştım. Onlardan çok azını hafif şekilde cezalandırdığım da olmuştu. Fakat, birine karşı azıcık yüzümü ekşitmişsem, daha ilk fırsatta onu bir kenara çekip harçlık vermeye, gönlünü almaya ve hakkını helal ettirmeye çok dikkat etmişimdir. Gerçi, o talebeler, genel tavır ve davranışlarım itibarıyla kendilerini çok sevdiğimi ve hep onların iyiliğini düşündüğümü bilir ve kat’iyen hak iddiasında bulunmazlardı. Fakat, ben yine de küçük bir siteme bedel hiç olmazsa birkaç tatlı sözle onların gönlünü almaya çalışmışımdır. Aradan geçen onca seneye rağmen, üzerimde hakkının kalmış olabileceğine ihtimal verdiğim insanları arayıp sormaya, izlerini bulmaya ve helalleşmeye ihtimam gösteriyorum. Geçenlerde aklıma geldi ve birkaç arkadaşa da bu duygumu açtım; “Unuttuğum kimseler olabilir; Akademi sayfası bana isnad edildiğinden dolayı, oraya ‘Bana kimin arpa kadar hakkı geçmişse, benden kimin bir kuruş bile alacağı varsa, falan yere müracaat etsin’ şeklinde bir not düşsem!” dedim. İnanın, gönlümün ve vicdanımın sesini dile getiriyorum; Allah’ın huzuruna birinin hakkını yemiş olarak gitmemek için başıma basılmasına bile razıyım. Allah’tan korkan ve hak-hukuk tanıyan bir insan, “Hakkımı helal etmem için başına basmak istiyorum” dese, ödenmemiş haklar sırtımda olarak ötelere gitmektense, öyle bir muameleyle karşı karşıya kalmayı tercih ederim.

Zannediyorum, şahsen böyle düşündüğüm ve inandığım gibi, bütün Müslümanlar da böyle düşünüyor ve inanıyorlardır. Dolayısıyla, değil masum çocuklara işkence etmek, başkasına ait en ufak bir hakkı yemek ya da en küçük bir haksızlık yapmak bile hakiki Müslümanlardan ve İslam’dan fersah fersah uzaktır. Bununla beraber, kim yaparsa yapsın, zulüm zulümdür; haksızlık haksızlıktır; gadir de gadirdir. Müslümanlar içinde o türlü zulümler işleyenler varsa, onlar da dinin ruhunu anlamamışlar demektir ve irtikap ettikleri o haksızlıkların cezasını ötede mutlaka göreceklerdir.

M. Fethullah Gülen

Teyze, Amca ve Hala kzıyla evlenmek günah mıdır?

Türkiye’de bildiğim kadarıyla bazı insanlar kendi teyzesinin kızıyla evleniyorlar. Allah bunu meşru kılmış ama farz kılmamıştır değil mi? Şimdi bu diğer insanların gözünde kötü bir şey görülmüyor mu?

Dinde muharremat denilen yani kendisiyle evlenilmesi haram olan kişiler belirlenmiştir. Hala ve teyze kızları veya dayı ve amcakızları muharremattan değildir. Yani bunlarla evlenmek caizdir. Teyze-hala-amca-dayıkızlarıyla evlenmeme, evlenenleri yadırgama; bazı memleketlerde yanlış olarak yerleşmiş bir örfün neticesidir. O takdirde öncelikle bizler bu meselenin dinî yönünü iyi bilmeli ve akraba evliliği gerçekleştirmiş olanlara günah işledi gözüyle bakmamalıyız.

Anne-babalar çocuğuna dini anlatmakla yükümlü müdür?

Kur’an’ı Kerim’de Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Kendilerinizi ve ailenizi yakıtı insanlarla taşlar olan o müthiş ateşten koruyun!” (Tahrim Suresi, 66/6).

Bu konudaki hadislerden bazıları ise şöyledir:

“Bir insanın bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerini ihmal etmesi günah olarak kendisine yeter.” (Ebû Dâvûd, Zekât: 45; Müsned, 2/160,193-195.)

 “Çocuğun anne-baba üzerindeki haklarından biri, onu güzel terbiye etmeleridir” (İbni Mace, Edep 3).

“Çocuklarınıza yedi yaşına girdiklerinde namazı emredin, on yaşın girdiklerinde kılmazlarsa hafifçe dövün”(Ebu Davud, Salat 25) (Bu emir bazı hadislerde emredin şeklinde değil, öğretin şeklindedir.)

“İlim talep etmek her Müslüman’a farzdır” (İbni Mace, Mukaddime 17)

Anne-babanın çocuğa karşı yapması ve yerine getirmesi gereken bir kısım görevleri vardır. Bunların en önemlisi, çocukların dinî ve ahlakî yönden eğitilmesidir. Soruda da ifade ettiğiniz gibi bu tür görevler daha çok, çocuğa karşı anne-babanın yükümlülükleri, görevleri, vazifeleri, sorumlulukları, mükellefiyetleri gibi değişik isimler altında işlenmektedir ki, bunların hepsi de anne-baba için mutlak yapılması gereken işler anlamına gelir. Çünkü konuyla ilgili verdiğimiz ayet ve hadislerden de bunu anlamaktayız.  Fakat bunların da kendi içinde önem derecelerine göre farklı hükümleri alacağını söyleyebiliriz.

Soruda belirttiğiniz çocuklara dini anlatma meselesini ele aldığımızda, bunun anne-babalar için farz bir görev olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Özellikle de çocuğa imanî esasları belletmek ve İslam’ın şartlarını yerine getirecek kadar bir ilim öğretmek veya öğrenmesine vesile olmak böyledir. Çünkü âlimlerimiz, Efendimizin’in (s.a.s) her Müslüman için farz dediği ilmin bu olduğunu söylemişlerdir. Yani, en az ibadetlerini yapacak kadar yeterli olan ilim. Fakat bu konuda yeterlilik bakımından bütün anne-babaların eşit olduğu söylenemez. Bunun için her anne-baba İslamî ahlak ve dinî ilimler adına bildiği kadarıyla çocuklarının eğitimini üstlenecek, bunun ötesinde çocuklarını bu konularda onlara yardımcı olabilecek kimselerle tanıştırarak, eksik kaldıkları noktaları, dini bütün insanların doldurmalarını temin edeceklerdir.

Erkeğin, hanımının adeti bittikten sonra gusül abdesti almadan ilişkiye girmesi uygun mudur?

Kur’an’ı Kerim’de Allahu Teala adet halindeki kadına yaklaşmayı haram kılmış ve kadınla ilişkinin ancak adet bitiminde helal olacağını bildirmiştir. “Bir de sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: Bu, bir rahatsızlıktır, Onun için, âdet sırasında kadınlardan geri durun ve onlar temizleninceye kadar, kendilerine cinsel yaklaşmada bulunmayın. Temizlendikten sonra, Allah’ın izin verdiği şekilde onlara yaklaşın. Allah tövbe ile kendisine dönenleri sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara Suresi, 2/222)

Evet ayeti kerimede de görüldüğü gibi kadınlar ancak adetten temizlendikleri vakit onlarla ilişki helal olur. Ancak ayette geçen “temizlenme” kelimesinden ne anlama geldiğinin tam olarak anlaşılması için bunun izah edilmesi gerekir. Buna göre; Bir kadının eğer adet günleri on günden fazla ise gusül almadan ilişkiye girebilir. Ancak on günden az süren adet kanaması bittiğinde, ilişkiye girebilmesi için ya gusül abdesti alması gerekir veya üzerinden bir namaz vakti geçmesi gerekir ya da bir özründen dolayı teyemmüm edip onunla nafile de olsa bir namaz kılması gerekir. Tabii ki en güzeli gusül abdesti aldıktan sonra ilişkiye girmesidir ki, diğer üç mezhep imamının nokta-i nazarı da budur.  Ancak bu hükümler kanın, kadının normal adet süresi bitiminde kesilmesi durumundadır.

Eğer kan, kadının âdeti tamamlanmadan önce kesilecek olursa, kadının hayız müddeti üç günü aşmış ve kadın gusül almış olsa dahi, adet süresi bitmeden kocasıyla ilişkide bulunamaz. Çünkü adet müddeti içerisinde kanın tekrar gelme ihtimali vardır. Ancak böyle bir kadın kanın kesilmesi üzerine gusül abdesti alırsa ihtiyaten namazlarını kılar ve oruçlarını da tutar.

Kadının kazancını eşine verme zorunluluğu var mıdır?

Evin reisi erkek olduğu için aileyi geçindirmek, çoluk çocuğun nafakasını temin etmek ona ait bir vazifedir. Kadının aslî görevi ise evine kocasının istemediği insanları almamak, kocasını memnun etmek, çocuklarının terbiyesiyle meşgul olmaktır. Dinimizin birer ölçü olarak belirlediği roller genel olarak böyledir.

Kadın, kocasının izni dairesinde çalışıp para kazanabilir. Kadının kazandığı para hukukî açıdan kendisine ait olsa ve bu parada istediği şekilde tasarruf hakkı bulunsa da meseleyi diyanî (dinin pratiği) ve evliliğin birlik ve bütünlüğü açısından düşündüğümüzde, kocasıyla paylaşmasının, onunla istişare ederek harcamalarda bulunmasının daha güzel olduğu muhakkaktır çünkü kadına çalışma iznini veren erkektir. O izin vermese, kadın dışarıda çalışamaz. Çalışsa da bu, câiz olmaz. Diğer yandan kadının çalışmasının, erkeğe ekstra bazı vazifeler yüklediği de bir gerçektir. Dolayısıyla kadının, kazandığı parayı kocasına vermesi ve bu paranın kocanın elinde istişareli bir şekilde harcanması daha uygundur. Böyle bir uygulama, ailenin kuruluş hikmetleri açısından gerekli ve zaruridir. Miras ve mehir gibi tamamen kadına ait mal ve paralarda ise kadın serbesttir fakat burada da yine paylaşmak ve istişareli harcamak tavsiye edilir.

Çalışan kadın hakkındaki bu söylediklerimiz kabul edilmeyecek olursa ne olur? Yani, kadın kendi kazandığı parayı tamamen kendine ayırsa, kendi harcasa kendi yese, eve birtakım şeyler alsa bile kocasına bu konuda hiç bilgi vermese, danışmasa ne mahzuru vardır? Böyle bir evin hâlini düşünmek lazım. Erkek bu konuda rahatsız olmaz mı? Bu rahatsızlık bir emniyetsizlik oluşturmaz mı? Hâlbuki kadın ve erkeğin, anlaşma yapıp imza atarak oluşturdukları sıcak bir yuvanın ilk şartı karşılıklı güven ve sevgidir. Öyleyse bu güven ve sevgiyi sarsacak her türlü muamele ve âdetlerden kaçınmak gerekir.

Denebilir ki evin erkeği hiç rahatsız olmuyorsa, bu durumda da kadının serbest harcama yapması câiz midir? Belki böyle erkekler bulunabilir ama bunlar çok azdır. Yani, hanımının yaptığı harcamalar karşısında kalbinde hiçbir rahatsızlık duymayacak erkeklerin bulunması nadirdir. Gerçekten hiç rahatsız olmasa bile, acaba bir evde bulunması gereken güvene, emniyete, karşılıklı anlayışa hiç mi zararı dokunmayacaktır? Oysaki aile bir şekilde birbirlerine katlanan insanların yaşadığı, ne kadar oluyorsa o kadarlıkla iktifa edilen bir yer değildir. Aksine orası, sürekli yükselen bir huzurun, devamlı köpürüp derinleşen bir emniyet ve sevginin yaşandığı cennet bahçelerinden bir bahçedir. Zannediyoruz, ailenin mahiyeti, bir yuvanın niçin kurulduğu, evlilik akdinin nasıl ebedî bir sözleşme olduğu hususları tam anlaşılsa, orada ne ekonomik, ne şahsî, ne de başka cinsten hiçbir problem kalmaz. Zamanımızda, aile içerisinde yaşanan hemen hemen bütün problemler, ailenin ne demek olduğunu, evliliğin nasıl büyük bir mana taşıdığını anlayamamaktan kaynaklanmaktadır.

Bizde şu sıralarda, batı tarzı bir aile yapısı oluşmaya başladığı için kadınlar özgürlük adı altında kazandıkları parayı kendi kontrollerinde tutup kocalarına karşı “Sen kazanıyorsan ben de kazanıyorum.” türü bir tavır takınabilmektedirler. Bu ise “âile” denen mukaddes müesseseyi temelinden sarsıyor. Güvensizliğin, hazımsızlığın oluştuğu böyle bir ortamda ise kavga gürültüyle başlayan süreç, çoğu zaman boşanmayla son buluyor. Boşananlar belki başlarının çaresine bakarlar ama ortada birçok sahipsiz, yuvasız ve sevgiden mahrum yetişen çocuk kalıyor. Olan da büyük oranda onlara oluyor.

Evet, hukukî açıdan kadının para ve mal konusunda bazı hakları olsa da içinde bulunduğu yuvanın en önemli bir rüknü olarak, kocasıyla istişareli hareket etmesi, aile kavramının ruhuna en uygunudur. Diğer türlü aile, aile olmaz. Bu konuda, kocası çalışamadığından kendisi çalışmak zorunda kalan kadının da aynı konumda olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir kadının en azından, yaptığı harcamaları kocasıyla paylaşması gerekir. Kaldı ki çalışmaktan aciz kalan bir erkeğin, evini geçindiren hanımını sıkıştırması ve ondan zorla para almaya kalkması gibi hâdiseler nadir yaşanır. Böyle nadir vak’alarda, gereken tedbir alınmalıdır. Yani kadının bu durumlarda, evini geçindirecek şekilde parayı elinde tutması gerekir.

Burada şu hususa da dikkat çekmek gerekir: Bazen koca serkeş olur. Mesela sık sık içki içer, eve sarhoş gelir. Kumar oynar, para harcamayı sever ve paranın nereye gittiğini bilmez. Bu durumda, kadın eğer para kazanıyorsa, ailesinin geçimini aksatmamak için bir kısım gizli harcamalarda ve birikimlerde bulunabilir. Bu da yine yuvanın devamı, en azından çocukların saadeti için şarttır.

Kadın, kazandığı parayı kendi kontrolünde tutmak istiyor ve bu durum aile içinde bir problem şeklinde kendini gösteriyorsa, erkek, ailenin sıkıntı yaşamaması, yuvanın dağılmaya doğru gitmemesi için bu türlü durumlarda alttan alması ve yapıcı olması gerekir. Yapması gereken diğer bir husus da hanımının hayırlı işler için bağışlarda bulunması, infak etmesi için teşvikte bulunması olabilir. Böylelikle hayır yollarında vermeye alışan kadın, zamanla kendi parasını kocasıyla paylaşabilecek, en azından kocasının yapacağı hayırlı işlere mâni olmayacaktır.

Fİlmlerde Kıyılan Nikah Geçerli midir?

Açıklama: Filmlerde insanlar rol icabı evlenip boşanıyor. Bir hadisi şerifte evliliğin ve boşanmanın şakası da ciddidir buyruluyor. Bu durumlarda insanlar gerçekten evlenmiş veya boşanmış oluyor mu?

Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Üç şeyin ciddisi de ciddi, şakası da ciddidir. Nikâh, talak ve köle azad etme.” Bu açıdan bakıldığında filmlerde rol icabı da olsa iki tarafın icap ve kabulünden oluşan ve iki şahidin huzurunda yapılan nikâhlar geçerli olur. Boşama durumunda ise eğer aralarında evlilik bağı yoksa boşama geçerli olmaz. Çünkü olmayan bir akit zaten feshedilemez.

Hayızlı Olan Bir Bayanın Eşi Tarafından Öpülmesi Caiz midir?

Kişi adetli karısının diz kapağı-göbek arasına dokunmadıktan sonra, onunla her türlü cinsel oynaşma yapabilir. Diz kapağıyla göbek arasında bir örtü olduğu halde üzerinden faydalanabilir.

Adet günlerinde bulunan bir kadın yalnız bırakılmamalı, ona karşı gösterilen ilgi ve alaka kesilmemelidir ki, kadın kendisini bir kenara itilmiş gibi hissetmesin. Diğer yandan yukarıdaki sınırları koruduktan sonra erkeğin, kadından faydalanması caizdir. Buna göre erkeğin hanımını öpmesinde okşamasında vs. bir mahzur yoktur.

Aileden Habersiz Dini Nikah Kıyılır mı?

Açıklama: Üniversitede okuyan iki arkadaşım var. Bunlar birbirini sevdiler ve ailelerinden habersiz dini nikah kıydırdılar. Fakat bir süre sonra anlaşamadılar ve ayrıldılar. Şimdi de o imam nikahının geçerli olup olmadığı hakkında şüpheleri var. Eğer değilse bunlar çok büyük günaha mı girdiler. Ve bir de bu kişiler daha sonra evlenmek istediğinde evlendiği kişiye daha önce dini nikah kıydırdığını söylemek zorunda mı?

Evlilik ve boşanma ciddi meselelerdir. Hakkında iyice bilgi sahibi olmadan bu işlere girilmemelidir. Ayrıca, bu arkadaşlarınızın ailelerinden habersiz imam nikâhı kıymaları doğru değildir. Nikâhta esas olan aleniliktir. Gizli kapaklı kıyılan bir nikâh (her ne kadar şahitlerin huzurunda kıyıldığında ve diğer şartlarını taşıdığında sahih de olsa) kendisinden beklenen fayda ve gayeleri gerçekleştirmez. Aslında nikâhın dinisi-resmisi de olmaz. Fakat evliliğin sağlam temellere oturması ve bu birlikteliğin dualarla başlaması böylece de, evliliğe de ibadet neşvesinin katılması için günümüzde resmi nikâhla beraber imam nikâhı da kıydırmak adet haline gelmiştir. Fakat burada bile biz, imam nikâhının düğün hazırlıklarına girişildiğinde veya resmi nikâhtan hemen önce veya sonra kıyılması gerektiğini düşünüyoruz. Bundan dolayı bu iki arkadaşınızın yaptığı muamele doğru değildir.

Bize gelen sorularda ailelerinden habersiz nikah kıydırmış ama sonucu felaketlerle neticelenmiş birçok vak’aya şahit oluyoruz.

Şimdi bu olaya baktığımızda şunları söyleyebiliriz. Evliliğin başlaması rükün ve şartları tam bir nikâh akdiyle gerçekleştiği gibi, bu bağın sona ermesi de erkeğin hanımını boşamasıyla olur. Eğer erkek tarafından bu boşama işlemi gerçekleştirilmediyse, evlilik bağı devam ediyor demektir. Yapılması gereken erkeğe haber vererek onun bayanı boşamasını temin etmektir. Bu da eşine karşı boşama lafızlarından birini kullanarak onu boşadığını bildirmesiyle olur.

Dolayısıyla bu bayan yeni bir kişiyle evlenmek istediğinde iki durum söz konusudur: Ya önceki dini nikâh kıydığı kocası onu boşamıştır veya boşamamıştır. Eğer boşamamışsa zaten kadının ikinci bir evlilik yapması mümkün değildir. Çünkü bir kadın aynı anda iki erkekle evli olamaz. Yani ikinci evliliğinin hiçbir hükmü olmaz.

Şayet ilk dini nikâh kıydığı kocası onu boşamışsa, aralarında bir bağ kalmadığı için ikinci evliliğini yapabilir.

Bu kişiler yeniden evlenmek istediklerinde, evlenecekleri kişiye başlarından geçen bu evliliği haber vermeleri güzel olur. Çünkü haber verilmediği takdirde, evlendiği kişi sonradan bundan haberdar olacak olursa, bu durum ailede ciddi bir probleme sebep olabilir.

Evlilikler neden yıpranır?

“Yeni evlendiğimizde çok mutluyduk. Bu mutluluğun hep böyle süreceğini zannediyorduk. Fakat evlendikten sonra aramızdaki sevgi de mutluluk da azalmaya başladı. Acaba bütün sevgiler, zamanla azalıyor, muhabbet kuşu gibi “pırrrr” diye uçuyor ve evlilikler yıpranıyor mu?

Şayet öyleyse Ferhat neden sevdiği uğruna dağı delmeye kalkmış, Mecnun çöllere düşmüş ki?”

Oysa şunu unutuyoruz, suçlu sevgi değil bizleriz. Evlendikten sonra “artık o benim eşim” havasına girerek, sevgi kredimizi tersine kullanıyor, sonunda kendi ellerimizle tüketiyoruz. O krediyi iktisatla kullanmasını bilsek neden bitsin ki?

Dışarıda bakımlı kadınlarla beraber olan erkek, eve geldiğinde bakımsız ve huzursuz bir hanımla karşılaştığında bir iki kredi veriyor. Ama sonra kredisini kesiyor.

İşinden dönen erkek de pijamalarını üstüne geçirip televizyonun karşısında otura otura o da kredisini tüketiyor.

Sevgi kredisini kullanmasını bilmediğimiz gibi; evlilik sarayının bakımını da ihmal ediyor, yıpranmasına prim veriyoruz.

Düşünsenize, ayrık otlarından temizlenmeyen bahçe ne hale gelir? Onarımına dikkat edilmeyen ev, zamanla nasıl harap olur?

Şu dünyada bakımı yapılmayan hangi şey yıpranmıyor ki, özen göstermediğimiz evliliğimiz de yıpranmasın.

Bir fabrikanın tam kapasiteyle çalışması için fabrika sahipleri nasıl gece gündüz çalışırsa; eşlerin de mutluluk üretmek için gayret sarf etmeleri gerekir.

Eğer eşlerden birisi “bana ne” deyip sorumluluktan kaçar ve çalışmazsa, fabrika zamanla üretimini yavaşlatıp belki de sonunda iflas eder.

Andre Maurois’in çok güzel bir sözü var: “Mesut bir evlilik, her gün yeniden inşa edilmesi gereken binaya benzer.”

Psikolog Walter Price de, “Eğer boşanma çarelerini arayan kimseler evlilik bağlarını koparmak için sarf ettikleri gayreti onu ayakta tutmak için sarf etselerdi, bu arzudan vazgeçip, aralarındaki eski münasebetin hâlâ hayatiyetini koruduğunu ve onu tam canlılığa kavuşturmanın mümkün olduğunu görürlerdi.” diyor.

Ne var ki, bu gerçekleri göz ardı edenler, evliliklerinin yıprandığını fark edemiyorlar.

Halbuki ne kadar sağlıklı da olsanız, beslenmezseniz takatten düşersiniz. Vücudunuzun meyve, sebze, et vb. gıdalara ihtiyacı vardır.

Evliliğinizi de beslemezseniz tabii ki yıpranır.

Peki, öyleyse onu nasıl beslemelisiniz?

“Gönül” tencerenize “nefsinizden” bir parça “benlik” yağı dökün. Üzerine, “kalp” dolabınızdan çıkardığınız “kin, nefret, öfke, sinir” karışımını koyup “fedakarlık” odunuyla “sabır” ateşinde iyice kavurun.

Üzerine “neşe” domatesi, “mutluluk” patlıcanı, “huzur” kabağı, “vefa” patatesi, “muhabbet” kıyması ekleyin. Sinenizde sıkı sıkı sakladığınız “sevgi” baharatlarından bolca serpin ve “ilgi” garnitürüyle süsleyin.

Bakır kap içinde bile olsa tebessümle servis edin. Bakın o zaman, evliliğiniz nasıl eski canlı haline gelir. (Zaman Gazatesi)

Mutsuz başlayan bir evlilik nasıl düzelir?

Böyle bir eş ve evlilik hayal etmemiştiniz. Ailenizin, arkadaşlarınızın etkisinde ya da bunalımlı bir zamanınızda karar verdiniz. Ama hayal kırıklığına uğradınız. “Hiç hayal etmediğim bir insanla hayal bile edemeyeceğim bir evlilik yaptım?” diye pişmanlık duyuyorsunuz. Başkaları evlilikle gül bahçesine girerken; kendinizi yıkılan hayallerinizin enkazı altında kalmış gibi hissediyorsunuz. “Keşke, keşke” deyip duruyorsunuz.

Ya da severek evlendiniz; ama evlendikten sonra hiçbir şey istediğiniz gibi olmadı.

Peki ne düşünüyorsunuz? Başlamadan bitirmeyi mi?

O kadar kolay mı bir insanın dünyasına girdikten sonra onu yüzüstü bırakıp kaçmak?

Evlilik evcilik değil ki, “ben bu oyunu beğenmedim” deyip çekip gidesiniz? Öyleyse ne yapmalısınız?

Önce bütün gücünüzü toplayarak o enkazın altından kalkmaya çalışın. Şayet “ben bu enkazın altından kalkamam” der umudunuzu yitirirseniz, orada öylece çürür gidersiniz. Unutmayın bazen enkazlar altından defineler çıkar. Gül bahçeleri ise bir hazanda solup gider. Belki enkaz kabul ettiğiniz evliliğinizin altında büyük bir mutluluk definesi gizlidir. Beyninizi o defineyi bulmak için çalıştırın.

Eee, ne de olsa define bulmak o kadar da kolay değil. Yorulacak, acı çekecek, üzülecek ve gözyaşı dökeceksiniz. Ama defineyi bulduktan sonra da ömür boyu mutlu olacaksınız. Hiçbir şey kolay değil ki!

“Neden bunca zahmete katlanayım derseniz?” Hayatta hiçbir şey kolay elde edilmiyor. Tepesinde yakıcı yaz sıcağını hissetmeyen meyve, olgunlaşmıyor. İmtihan sıkıntısını çekmeyen öğrenci başarı belgesini eline alamıyor.

Ama ekser insanlar, “hayatta yüzüm bir kez bile gülmedi, bundan sonra da güleceğini sanmıyorum” diyerek ümidini yitiriyor. Olayları gözünde büyütüp, hayatla olan bağlarını koparıyor. Eşinin her hareketini ters görüyor.

Oysa “ben bu evlilikte mutlu olacağım, kötü giden şeyleri azim ve irademle düzelteceğim” diyenler mutluluğu yakalıyor. Nitekim, tarih ümit ve azimle çalışanların başarı öyküleriyle doludur. Meselâ dünyanın en ünlü hatibi Cicero kekeme olduğu, Einstein 9 yaşına kadar konuşamadığı ve ailesinin onu özürlü sandığı, başarısız olduğu için okuldan atıldığı, Beethoven’in ise 9. Senfoni’yi sağırlık döneminde bestelediği, Edison’un iki bininci deneyinde bile vazgeçmeyip, durmadan çalışmak yüzünden gözleri yanıp dayanılmaz sancılar çekerek sonunda başardığı söylenir.

Bu arada dua etmeyi de unutmamak gerekiyor. 30 yıl boyunca duanın gücünü araştıran Harvardlı bilim adamı Dr. Herbert Benson, bütün dua etme biçimlerinin stresi yatıştırdığını, bedeni sakinleştirdiğini ve şifalı gevşeme tepkisi uyandırdığını söylüyor. “Eşinizle oturun ve ellerinizi açın, birbiriniz için sesli dua edin. Dua etmek istediğinizden emin değil misiniz? O zaman bunun yerine sahip olduğunuz nimetleri saymayı deneyin. Her gün başınıza gelen üç iyi (büyük ya da küçük) şeyi yazın ve bu iyi şey neden gerçekleşti, diye sorun. 3 ay sonra ciddi derecede daha mutlu hale geldiğinizi göreceksiniz.”

Aile hayatınızı doğru yorumladığınızdan emin misiniz?

Aile içi anlaşmazlıklar incelendiğinde anlaşılıyor ki; evliliğin en tehlikeli yılları ilk senelerdir. Hele iki tecrübesiz gencin yanında tecrübeli bir aile büyüğü yoksa seyreyle sen bir pire için yorgan yakmalarını, sonra da gözyaşı içinde pişmanlık ezgileri söylemelerini.

Halbuki, evlilik hayatı en başta sabır ve anlayış ister, tartışmalı günlerin geçip anlaşmalı günlerin geleceğine inanma tevekkülü ister. Şayet yaşanan geçici sıkıntıları ömür boyu devam edecek zorluklar gibi görmeye başlarsanız, sabır gücünüzü baştan tüketmeye başlamışsınız demektir. Sizin işiniz zor.

Biraz genişçe düşünecek olursak diyebiliriz ki; falan beyin kızı filan beyin oğluyla anlaşarak müşterek aile hayatı kuruyorlar. Gelecekte farklılıkların ortaya çıkabileceğini baştan hayal bile edemiyorlar. Ne zaman hissî baskı azalıyor, farklılıklarını, sivriliklerini görmekle kalmıyor, çuvaldız gibi birbirlerine batırdıklarını da hissetmeye başlıyorlar. İşte bu devrede anlaşamayacakları evhamı etkisini göstermeye başlıyor. Hâlbuki aynı ailede yetişmiş iki öz kardeş bile farklı mizaçta, yapıda, ahlakta olabiliyorlar. Onların bile yer yer anlaşamadıkları konular görülebiliyor.

Ama nefis ve şeytan sabır duygusu verecek örnekleri düşündürmüyor ki. Bir de bakıyorsunuz, saman alevi gibi parlayışlar, arkasından da bir pire için bir yorganı bu aleve atışlar, sonra da pişmanlık feryatlarına başlayışlar.

Şurası bir gerçektir ki; hanım-bey bir elmanın iki yarısı değildir. Her insan kendi başına bir âlem. Elbette mizaç ve yetişme farklılıkları olacak. İnsan, bir vitrindeki odundan yapılmış iki manken değildir ki, biri diğerinin aynı olsun. Fikri, nefsi, şeytanı ve öteden beri devam ettirdiği alışkanlıkları vardır, yetişme tarzlarının etkisi söz konusudur.

Bununla beraber, ortak noktaları, buluşma yerleri bulunmayacak mı? Bulunacak elbette. Ortak nokta bulunacak. Peki, bu ortak nokta, beyin dediği mi, yoksa hanımın dediği nokta mı olacak?

Belki ikisinin dediği de olmayacak. İkisinin de inandıkları İslam’ın gösterdiği ortak nokta olacak, buluşma yeri İslam’ın koyduğu ortak ölçüler olacak. Orada buluşacaklar. Bakın Hazreti Bediüzzaman, aile içindeki bey ve hanımların ortak noktada buluşmalarını nasıl anlatıyor bizlere bir görelim. Diyor ki:

– Hanımın bahtiyarı, dindar beyine tabi olur!

– Beyin bahtiyarı da, dindar hanımına tabi olur!

– Bahtiyardır o hanım ve o bey ki, hangisi dindarsa ona tabi olurlar! Ortak noktada buluşurlar. Birbirlerini cennete doğru yönlendirirler, cehenneme sürükleme yarışına girmezler!

Evet, buluşmaları böyle olacak, ortak noktada böyle buluşacaklar.

Ancak, ortak noktada buluşma bir anda hemen gerçekleşmeyebilir. Bunun için de sakın sabrınızı tüketmeyin, ümidinizi yitirmeyin. Bir pire için bir yorgan yakmaya kalkışmayın.

‘Bu da geçer ya Hû!’ diyerek beklemeyi tercih edin. Eninde sonunda sizi cennete yönlendiren ölçülerde buluşacağınızı düşünün; şayet ortak noktada buluşmayı istiyorsanız tabii…

– Biz birbirimizden çok farklıyız, geçinemeyiz demeyin, sakın.

Sizin farklılıklarınızın, geçiminizi bozmanıza sebep olacak boyutta olmadığını şu farklı aile örneğiyle de anlayabilirsiniz. Lütfen dikkat buyurun vereceğim şu bey ila hanım dengesine!

Efendimiz (sas) 25 yaşında bir gençken, ayrıldığı iki kocasından kalan üç çocuklu bir dulla evlenerek, 25 sene dünyanın en mutlu ailesi örneğini vermişlerdir. (Hz. Hatice (ra) bir rivayete göre 40, bir başka rivayete göre 28 yaşındadır.)

Görünüşte mutlu olmak için bizim olmazsa olmaz sandığımız denge şartlarının hiçbiri yoktur bu evlilikte. Sadece baştan en belirgin ortaklıkları, biri, Muhammedü’l-Emin (sas) olarak bilinmesi, öteki de Hatice-i Tâhire, temiz ve soylu kadın unvanı almış bulunması. Nasıl mutlu olmuşlar dersiniz aradaki bunca farklılıklarına rağmen? Ayrıca bütün servetini bu evlilikte harcadıktan sonra Mekke’deki son üç yılı da abluka altında, açlık sınırı içinde yaşamalarına rağmen.

Demek düşüncede derinlik, anlayışta serinlik, olumsuzlukları bile olumlu hale çevirebiliyor.

Ahmet Şahin

Çocuklara olumsuz lakap takmanın sakıncaları nelerdir?

Olumsuz isimlerle yetişen çocuktan, olumlu davranış beklemek yanlış olur. Yapılan bir deneyde, güzel sözler söylenerek büyütülen çiçeklerin renkleri daha canlı, kötü sözler söylenenlerin ise renklerinin soluk olduğu görülmüştür.

Bir bitki bile olumlu ya da olumsuz sözlerden etkileniyorsa, duygusal bir varlık olan insanın etkilenmemesi beklenemez. Hep olumsuz yanlarının söylendiği bir ortamda çocuklarınız bulunmak istemeyecek, sizinle beraber olmaktan sıkılacaktır.

Bir gün 3 çocuğunu okula kaydettirmek için getiren bir veli ile tanışmıştım. Koridorda karşılaştığım bu veli, çocuklarını benimle şu şekilde tanıştırdı: “Büyük içine kapanık, ortanca sakar, küçük de şımarık!” Ve ekledi: “Tam size göre bu çocuklar hocam, hepsi de problemli!” Bence problemli olan çocuklar değildi.

Bir kayayı azar azar delen su damlaları gibi, her gün tekrarlanan yıkıcı ifadeler gençlerin ve çocukların kimlik duygusunu zedeler. “Geri zekalı, aptal, tembel, düşüncesiz, sakar” gibi ifadeler çocuğun iç dünyasını altüst eder. Onuru kırılan çocuk, genç olduğunda bunlara tepki göstermeye çalışınca, evde çatışma başlar. Aile daha fazla baskı ve ceza yöntemleri uygulamaya başladıkça gençte başkaldırma, isyan duyguları iyice gelişir ve perçinleşir. Neticede kaybeden her zaman anne ve babadır.

Ziya Köse

Aile içinde boşama kelimesi tahrip gücü yeksek bir bombadır!

Açıklama: Beyim her kızdığında, ‘seni boşarım’ diyerek beni korkutmak istiyor. Bu durumda bana da bir şüphe geliyor. Böyle sıkça tekrarlanan ‘boşama’ sözleriyle bir boşama gerçekleşmiş olur mu? Bu konuda birazcık bilgi verebilir misiniz? ‘Boşarım’ demekle boşama gerçekleşir mi?

***

Boşama tehdidi ile boşama gerçekleşmez. Boşama ancak boşama kelimeleri ile boşadığını üç defa açıkça ifade ettikten sonra söz konusu olabilir.

Ancak, aile sorumluluğu taşıyan aklı başında bir bey, boşama kelimesini korkutmak ve ikaz etmek niyetiyle de olsa asla kullanmamalı, bu kelimeyi ağzına alma alışkanlığından kesinlikle kaçınmalıdır.

Boşama kelimesi, tabiri caizse tahrip gücü yüksek bir bomba gibidir. Patlatıldığı yerde hem patlatanı enkaz altında bırakır hem de ailenin diğer bireylerini…

Bu yüzden büyüklerimiz: Yılandan, akrepten kaçar gibi boşama kelimesinden korkup kaçmak gerekir, demişlerdir.

Denebilir ki: Aklı başında bir aile reisi, bunun, her öfkelenmede söylenebilecek bir korkutma kelimesi olmadığının bilincinde olmalıdır. Çünkü bu kelimenin ‘bilmiyordum’ gibi bir mazereti de yoktur. Şakası dahi ciddi sayılır, geçerlilik arz eder.

Kelimenin böylesine tehlikesinden dolayıdır ki, Rabb’imizin en sevmediği helal kelime, işte bu boşama kelimesi olmuş, bunu da Efendimiz tüm aile reislerine şu cümle ile duyurmuştur:

– Allah’ın en sevmediği helal kelime, boşama kelimesidir!

Demek ki, tüm ihtimaller denenip çarelere başvurulduktan sonra, ümidin kesilmesi neticesinde ancak söylenmesi helal olabilecek bu kelimeyi Rabb’imiz, şartları oluşmadan rastgele öfkelenmelerde kullanan aile reisini sevmiyor, rahmetinden mahrum edeceğini de böylece sorumsuz beylere beyan etmiş oluyor…

Kaldı ki, bu sözlü boşamayla resmî nikâh da bitmiyor, devam ediyor. Kanunî bir ayrılık da söz konusu olamıyor. Yani içinden çıkılmaz bir durum da meydana gelmiş oluyor böylece.

Şayet bu kelime mutlaka kullanılacaksa, resmî ayrılık gerçekleştikten sonra kullanılmalı, geriye içinden çıkılmaz bir pürüz de böylece kalmamış olmalıdır. Aksi halde öfkesine mağlup düşen bey sözle boşar, kanunî evlilik ise devam eder.Bu defa  çık işin içinden çıkabilirsen…

En doğrusu, tahrip gücü yüksek bu bomba, ağız alışkanlığıyla asla kullanılmamalı; meydana getireceği enkazın altında kullanan sorumsuzun kendisinin de kalacağı bilinmelidir…

***

Meselenin beyle ilgili yanı böyle görünmektedir… Bir de beyi böylesine yıkıcı kelimeyi kullanmaya tahrik eden hanım tarafı olmalıdır… Şayet hanımefendi de ağzına gelen her şeyi söylemekten çekinmeyen sert tavırlı biri ise,beyini böylesine tehlikeli kelimeyi kullanmaya sanki mecbur ediyorsa, elbette bu defa da hanımın kifayetsizlik ve kültürsüzlüğü öne çıkmakta, bilgili ve anlayışlı hanımefendilerde görülen sabır ve olgunluktan mahrum bir tahrikçi eş söz konusu olmakta, böylece hayırlı bir hanım örneği verilemediği de akla gelmektedir.

– Hayırlı bir hanım örneği nasıl verilebilir?

Efendimiz (sas) Hazretleri hayırlı hanımı tarif ederken şöyle buyurmuştur:

– Hayırlı hanım, beyine huzur ve mutluluk telkin eden hanımdır!..

Bu sözün mefhumu muhalifi de şöyle olur:

– Hayırsız hanım da beyine huzursuzluk, mutsuzluk telkin eden, söylenmeyecek sözleri söylemeye mecbur eden hanımdır.

Şayet durum böyle ise hanımefendinin biraz düşünmesi, beyini böylesine yuva yıkıcı kelimeleri söylemeye iten tahrikçi söz ve davranışlardan  mutlaka uzak durması gerekmektedir. Yoksa kendim ettim, kendim buldum pişmanlığına düşebilir. Ama bu pişmanlığın hiç faydası olmaz.

Bu durumda konuyu her iki taraf için de şöyle bağlayabiliriz:

– Hanımefendi, beyini aile bağını koparacak kelimeleri söylemeye itecek sertliklerden  mutlaka kaçınmalı, beyine huzur ve mutluluk veren hayırlı hanımefendi örneği vermelidir. Bey de her öfkelenmede yuvayı yıkacak sözleri telaffuz etme sorumsuzluğundan kaçınmalı, ağzından çıkanın ne manaya geldiğini bilen bir kültürlü aile reisi durumuna girmelidir… Yoksa her ikisi de ortaklaşa yıktıkları yuvanın enkazı altında kalma pişmanlığı yaşayabilirler. Ama bu pişmanlığın kendilerine hiç faydası olmaz.

Ahmet Şahin

Aile hayatını Cennete çeviren anlayışlar

Rabb’imiz bir kutsi ikazında şöyle hitap ediyor kullarına:- Ey kullarım! Ben zulmü kendi nefsime de haram kıldım. Sakın siz de kendi aranızda birbirinize zulmetmeyiniz! Evet, Rabb’imizin açık ve net ikazı böyledir:

– Ben zulmü kendi nefsime de haram kıldım. Sakın siz de kendi aranızda birbirinize zulmetmeyiniz.

-Neden böyle ikazda bulunuyor?

Çünkü Rabbimizin sevmediği yanlışların en başında zulüm gelmektedir. Bundan dolayı zalimin hep karşısında, mazlumun da hep yanındadır. Kim bulunduğu mevkiin verdiği imkândan dolayı birine zulmederse bilsin ki, onun karşısında Rabb’imiz adaletiyle yer alacak, yaptığı zulmü asla yanına bırakmayacak, dünyada vermezse bile âhirette mutlaka fazlasıyla cezasını verecektir.

Şurası da kesindir ki, zulüm her yerde kötü ve acıdır. Ancak aile içinde zulüm, zulümlerin en acısı ve kötüsüdür. Dostun dosta zulmü, zulümlerin en beklenmeyenidir. Çünkü hayatı ortak yaşıyorsunuz, gece gündüz, varlıkta yoklukta, hastalıkta iyilikte her türlü şartlarda birlikte olduğunuz bir parçanızdan size ancak emniyet ve iyilik gelmesi beklenirken, aksine hiddet, şiddet, zulüm ve dayatma gelmesi hayırlı bir dost tavrı olamaz.

Bundan dolayı Efendimiz (sas) Hazretleri hayırlı bir dost tarifini yaparken ikazını çok net şekilde yapmıştır:

– Sizin hayırlınız birlikte yaşadığı ailesine hayırlı davranandır. Şerliniz de şerli davranandır.

Yani aile ortamı Efendimiz’in yanında saygı ve sevginin yaşanacağı en aziz ortamdır. Burada bir emniyetsizlik hissi yaşanmamalıdır. Bir hata ve yanlışlık varsa “Akla kapı aç, iradeyi elden alma!” anlayışı içinde münasip dille düzeltilmeli, ama asla hiddet ve şiddet kullanmak gibi sünnette hiç görülmeyen yöntemlere yönelmemelidir.

Tenbih’ül Gafilin’deki şu olay da bu gerçeği ifade etmektedir.

Bir adam gelerek sorusunu şöyle soruyor:

– Ya Resulallah! Hangi mümin iman bakımından en mükemmel haldedir?

Efendimiz’in cevabı şöyle oluyor:

– Ailesiyle hangisi en güzel şekilde geçiniyorsa o iman bakımından en mükemmel haldedir.

Demek ki, kim mükemmel bir mümin olmak istiyorsa ailesiyle iyi geçinmeye baksın. Sözün özü budur. Efendimiz’in unutulmaması gereken hatırlatması da böyledir.

– Ailesiyle iyi geçinen insan, iman bakımından mükemmel olan insandır. İki taraf için de böyledir bu. Veda Hutbesi’ndeki ikazları da benzeri şekildedir:

– Hanımlarınız size Allah’ın emanetleridir. Sizin onlar üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Herkes kendi hakkını bilmeli, sınırları içinde görevini yerine getirmeye bakmalı, kimse kimsenin hakkını çiğnememeli, zulme yönelip kalbini, gönlünü kırmamalıdır.

Çünkü kalp kırıp gönül yıkmak tamiri kolay olabilecek bir inşaat işi değildir. Kâbe’yi yıkan yeniden tamir edebilir, ama kalbi yıkan, gönlü kıran onu duvar örerek tamir edemez. En doğrusu aile içinde hiddet ve şiddeti hatırlatan tutum ve davranışlardan mutlaka uzak kalmalı, hayırsız aile örneği vermekten ciddi şekilde kaçınmalıdır. Bir defasında:

‘İnsanların hayırsızı ailesine baskı uygulayandır.’ buyurunca dinleyenlerden biri soruyor:

– İnsanın ailesine baskı uyguladığı nasıl belli olur? Buyuruyor ki:

– Kendisi eve gelince ailede gerilim başlar, evden çıkınca gerilim biterse baskı uyguladığının işareti olur. Aynı tarif hanım için de geçerlidir:

– Hanımın hayırlısı da bey yanına gelince huzur duyar, mutluluk hisseder. İtici ve kaçırıcı değil çekici ve huzur verici olur.

Bu sebeple Tergib-i Terhib’deki hadis şöyle özetliyor aile hayatını:

– Müminin dünyadaki cenneti, içinde aile hayatını yaşadığı evidir.

Demek ki taraflar takındıkları sevgi ve saygı tavırlarıyla dünyadaki evlerini bir bakıma cennetleri haline getirebilirler. Yeter ki itici değil çekici olsunlar, sevgi saygıyı hayatlarının vazgeçilmez vasıfları olarak bilsinler. İmanda kemale ermiş aile bireyleri örneği versinler.

Ahmet Şahin

Aile içinde karı kocanın görev paylaşması

İslamda aile, korunması gereken kutsalların başında yer alır. Bu sebeple aile başı boş bırakılmamış, bireylerini koruyacak biri aile reisi olarak en başta sorumlu tutulmuştur. Bu sorumlu kimse,sözünü dinletecek güç ve kuvvette olmalı ki,ailede haddi aşanları meşruluk çizgisinde muhafaza edip sözünü dinletebilsin.. Bu da aile içinde etkisini herkese kabul ettirecek güçte olan baba ve koca olacaktır..

İslam?da ailenin bu reisi, başına buyruk kimse değildir.Tam aksine reisi olduğu ailenin sorumluluklarını olanca ağırlığıyla yüklenen, geçimini temin etme görevini de omuzlarına alan kimse demektir. Yani baba ve kocanındır dışarıda çalışıp ailenin geçimini temin etme sorumluluğu..Hanım aile reisi gibi dış işlerinde çalışarak ,geçim temin etme zorunda değildir.

Efendimiz (sav) Hazretleri,kızı Fatıma ile damadı Ali?yi evlendirdiği sırada,evin iç işlerini kızı Fatıma!ya, dış işlerini de damadı Ali?ye verirken:

– Çeşmeden su getirmek,hamur yoğurup ekmek yapmak,evin temizliğini yapıp iç işlerini düzenlemek ..Fatıma?ya aittir.Dış işleri de Ali?nin sorumluluğundadır !tavsiyesinde bulunmuştur.

Bununla beraber, bey ev işlerine de yardım edebileceği gibi,hanımın da dış ilerinde beye destek olması da caiz görülmüştür . Nitekim Efendimiz(sav)Hazretleri ev işlerinde ailesine yardım etmiş,hatta evdeki bu yardımın ümmetine de sünnet olduğu kitaplarımızda ifadesini de bulmuştur. Aynı anlayış hanım için de söz konusudur. İhtiyaç halinde hanım da dış işlerinde çalışarak ailenin geçiminde beyine yardımcı olabilecektir. Beyi hanımın çalışma şartlarını uygun bulması halinde izin de verebilecektir.. İzin vermez de:?Evinde hizmetini gör,ben geçimini sağlamaya borçluyum,? derse,kadın çalışma isteğinde ısrar etmeyecektir. Eder de bir anlaşmazlık çıkarsa durum nasıl çözülecektir?

Bu ve benzeri tüm aile içi anlaşmazlıklarda tarafların çözüm bulmaları için..(Nisa suresi ayet 35)de bildirilen ailenin hakem heyeti toplanabilir. Hakem heyeti, hanımla beyin seçtikleri birer,ikişer itimat ettikleri,bilgili,tecrübeli kimselerden oluşurlar. Bunlar tarafları dinleyip,durumu inceleyerek,neye karar verirlerse ona uyumak suretiyle anlaşmazlık çözülecektir. Tarafların hakimleri durumunda olan bu hakem heyeti de çözemezse elbette ,bir taraf ısrarından,inadından vaz geçecektir. Biri fedakarlıkta bulunmaz da inatlı tutum devam ederse, her halde aile için daha iyi sonuç vermeyecek,birlik bozulacaktır..

Çalışma izini için kadının çalışma ortamının müsait olması aranan ilk şartlardandır. İş yerinde yabancı erkekle iki ikiye baş başa çalışma durumunda kalmamalıdır kadın..Böyle tenha yerlerde en azından her an birilerinin oraya girme ihtimali söz konusu olmalıdır. Kimsenin giremeyeceği tenhalıkta, iki ikiye baş başa kalma durumu ,tarafları çevrenin dedi kodu suna da maruz bırakabilir. Aileyi korumaya alan İslam ,böyle şaibeli baş başa kalmalara izin vermemekte,çalışma ortamının umuma açık olması şartını getirerek, tarafları korumaya almaktadır.

Çevreden üretilebilecek söylentiler de baştan önlenmiş olmaktadır.. Bu konuda Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hocaefendi (Kadın ve Aile) kitabında şu açık ve net bilgiyi vermektedir:

-İslam?da bir birine yabancı kadınlarla erkeklerin iç içe,beraber,karışık,senli benli yaşamaları,beraber oynayıp eğlenmeleri,gülüp söyleşmeleri,yan yana oturmaları..sakıncalı bulunmuş ve bütün bunlar?ihtilat? (karışım) terimi içinde ifade edilmiştir. Çalışan kadın iş gereği,işin zaruri kıldığı ölçüler içinde erkeklerle beraber ve yan yana olabilirler. Ancak,bu beraberlik zaruret sınırını aşmamalı ve ihtilat( karışım ) çerçevesine girmemelidir..İş yerlerinde amirler bu ölçüye özen göstermeli, Müslüman (dindar ) kadınları gereksiz ihtilata zorlamamalı,bunun için baskı yapmamalı,iş arkadaşları da kadınlara anlayış göstermelidirler. Şehirler arası seyahatlerde kadınlarımızın yanına yabancı erkeklerin oturtulmaması,ikinci bir kadın bulunamadığı zaman koltuğun maddi fedakarlık yapılarak boş bırakılması takdire şayan bir davranıştır.Bu titizliğin devlet dairelerinde ve iş yerlerinde de gösterilmesini beklemek Müslüman (inandığını yaşamak isteyen) kadınların hakkıdır.?s(98).

Evet,İslam?ın aile anlayışındaki ölçü aşağı yukarı böyledir:

Bey evin dış işlerini ve ihtiyaçlarını karşılamalı, hanım da iç işlerini ve hizmetlerini görmelidir.

Aralarında yardımlaşma her zaman mümkündür. Ancak hanım dış işte çalışma zaruretini duyarsa, bunun şartlarını beyiyle konuşup birlikte karar vermeli,çalışma mekan ve şartları müsait değilse bunda ısrarcı olmamalı,ailenin mutluluğunu en başta tutmalıdır.

Ahmet Şahin

Ailede tüketim alışkanlıklarımızı istekler mi belirlemeli, ihtiyaçlar mı?

Meşhur mutasavvıf İbrahim bin Edhem’den nakledilen bir söz bilhassa bugünlerde bize destek olmakta, hatta yol göstermektedir. Ne diyor büyük mutasavvıf iktisatlı ve ekonomik hayat için:

-Her pahalılıkta ben kazanırım!

-Nasıl olur, diye soruyorlar? Şöyle izah ediyor:

-Bir şey pahalanırsa bir müddet ondan uzak kalmaya karar veririm. O şeye ucuzken verdiğimi de vermemiş, elimde tutmuş olurum. Böyle bir tedbir bana kazandırır, asla kaybettirmez. Böylece her pahalılıkta ben kazanırım.

Evet, pahalanan şeylere karşı biraz serinkanlı olmak, biraz daha isteksiz davranmak herhalde çok zor bir sabır olmasa gerektir. * * Nelerimizi gözden geçirebiliriz?

Her şeyimizi.. yememizi, giymemizi, gezmemizi, eğlenmemizi.. hepsinde de ihtiyaç sınırına dönmeli, ihtiyaç olmayanların istek olduğunu görmeli, arzularımızın esiri olmaktan kurtulmalıyız.

Yemek çeşitlerimizi normale indirmeli, ihtiyaç derecesinde tutmalı, lezzeti geriye almalıyız. Görenek belasıyla edindiğimiz ihtiyaç çeşitlerini terk etmekten korkmamalıyız. Elektriği, suyu, doğalgazı kullanırken hep iktisatlı kullanmayı düşünmeli, en azıyla nasıl idare edebileceğimizi hesap etmeliyiz.

Sonuna kadar açılmış bir musluktan alınan abdestle azıcık açılandan harcanan su arasında bile büyük fark olduğunu unutmamalıyız.

Velhasıl, sünnet üzere yaşama zamanıdır diye düşünmeliyiz. Bu yüzden inanmış insanlar mütevazı hayattan fazla rahatsız olmazlar, ümitsizliğe de kapılmazlar. Çünkü sünnet olan hayatta istekler, arzular değil, ihtiyaçlar asıldır. Onlar buna zaten yatkındırlar.

Nitekim Efendimiz Hazretleri sabahları Âişe validemize Kahvaltılık bir şey var mı, diye sorunca bazen “yok” cevabını alır. “Öyle ise ben de bugün oruca niyet ediyorum” dediği çok olurmuş.

Bir sabah Hazret-i Mevlana da hanımı Kerrâ hatuna “Kahvaltılık var m” diye sorduğunda “yok” cevabı alınca sevinerek söylenmiş: ” Elhamdülillah bugün evimiz Peygamber evine benzemiştir!”

Bir başka gün de bütün yemek çeşitlerinin bol miktarda mevcut olduğunu öğrenince bu defa da:

– Eyvah bugün evimiz firavun evine benzemiş! diye söylenmiş.

Bizler elbette bu kadarına yönelemeyiz. Ama isteklerimizi ihtiyaç yerine koymaktan da bir ölçüde vazgeçebiliriz. Gerçek ihtiyaçları esas alabiliriz. Bu bizim sünnet anlayışımıza çok uzak bir anlayış da değildir.

Ahmet Şahin

Çocuğu olmuyor diye kadını boşamak uygun mudur?

Açıklama: Ağabeyimin çocuğu olmuyor. Evleneli epey bir zaman oldu. Çevremizdekiler ağabeyimi ikinci defa evlenmeye zorluyorlar. Hatta bazısı boşanmasını istiyorlar. Sizce boşanması caiz midir? Ya da ikinci kez evlenmesi mi daha doğru olur?

Çocuk sahibi olmak, evlenmenin gayelerinden sadece biridir ve Allah’ın dileğine bağlıdır. Şöyle buyurur:”Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine bir kız, dilediğine de erkek bağışlar. Ya da erkek ve kız olmak üzere ikisini de verir. Dilediğini de kısır yapar. O iyi bilir, çok güçlüdür.” (Şûrâ Suresi, 42/49-50)

Binaenaleyh, normal tedavi yollarını uyguladıktan sonra çocuğu olmayanların anormal yollara başvurmamaları, bunda aşırı düşkünlük göstermemeleri ve birbirlerini suçlamamaları gerekir. Böyle halleri yaşayanların ve hele de birbirlerini sevenlerin, özellikle günümüz şartlarında sırf çocuk için tekrar evlenmelerini biz genel olarak tavsiye etmiyoruz. Özel durumlar ise kendi şartları içerisinde değerlendirilir. İkinci evliliklerinde çocukların olacağını kim garanti edebilir? (Prof.Dr. Faruk Beşer, Hanımlara Özel Fetvalar, s.235)

Bizler hakkımızda hayırlı olanı bilemeyiz. Çocukları olsaydı daha mı iyi olurdu, bunu biz bilemiyoruz. Çünkü nice çocuklar var ki, yoklukları varlıklarından hayırlı oluyor. Ayrıca boşandıklarında kadının psikolojisini de düşünmek lazım. Yani uzun yıllar beraber yaşadığı eşi tarafından çocuğu olmadığı için boşanan ve o haliyle ortada kalan bir bayan nasıl bir psikoloji yaşar! Bunu hesap etmek gerekir.

İkinci evlilik konusuna gelince; gereken şartlarını yerine getirdikten sonra, dinimizce bunun bir mahzuru yoktur. Fakat burada, bizim cevabımızdan ziyade ikinci evliliği düşünen kişinin, meseleyi iyi değerlendirmesi gerekir. Bu konuda çevresinin tepkisini, ilk eşinin tutumunu, günümüzde kanunların bunu yasaklamasını ve bunun gibi diğer şartları değerlendirecek kararı kendisi verecektir.

Çocuğa ait malı ebeveyni kullanabilir mi?

Açıklama: Çocuğa ait malı ebeveyn kullanamaz deniyor. Peki, çocuk doğduğunda çocuk görmeye gelen eş dostun getirdiği altın, para vs mallar da buna dâhil mi?

İslam’ın getirdiği mal hürriyeti büyüklerde olduğu gibi çocuklar için de geçerlidir. Fakat çocuk rüşt çağına erinceye kadar yaptığı muamelelerde sağlıklı karar veremeyeceği için, dinimiz onun mallarındaki tasarruf yetkisini yine onun faydasına olmak üzere velisine bırakmıştır. Yani çocuğun babası sağ olduğu müddetçe onun mallarının koruyucusu olacak ve çocuğun lehine olmak üzere mallarında tasarrufta bulunacaktır. Buna göre babası çocuğun mallarını onun zararına olacak şekilde kullanamaz. Mesela, onun mallarından hibe edemez, sadaka veremez, bağışta bulunamaz ve zararla neticelenecek hiçbir tasarrufta bulunamaz. Yani çocuğun malları buluğ çağına erinceye kadar kendisine teslim edilmek üzere en güzel şekilde muhafaza edilir. Diğer yandan çocuk, malını ana-babasına hediye edemez. Hediye ederse, bu mal, ana-babanın mülkü olmaz. Çocuktan satın alırlarsa mülkleri olur. Çünkü bunlar çocuğun aleyhine olan muamelelerdir ve geçerliliği yoktur.

Ancak çocuğun anne-babası fakir iseler çocuğun malından istifade edebilirler. Zengin olan ebeveyn için böyle bir hak yoktur.

Bununla beraber günümüzde çocuğa gelen hediyelerin daha ziyade anne-baba kast edilerek getirildiğini görüyoruz. Hediyeyi getiren kimse bununla ebeveyni murat ediyorlarsa bu hediye zaten onlarındır.  Fakat çocuğun kendisi için veriliyorsa anne-baba bunları hesap eder ve altın veya döviz üzerinden hesaplayarak çocuk bulüğ çağına erince kendisine teslim ederler.

Eşlerin birbirine nasıl hitap etmesi uygun olur?

Açıklama: Bayanlar eşlerine isimleri ile hitap edemez deniliyor bu doğru mudur? Kendi aralarında birbirlerine nasıl hitap etmeleri gerekir?

Bu konuda kesin bir bağlayıcı nas (hüküm) yoktur. Yani eşlerin birbirine ismiyle hitap etmesi yasaklanmamıştır. Ancak dinimizi yorumlayan kültürümüz, isimle hitap etmeyi hoş karşılamamış ve daha ziyade güzel sıfatlarla seslenmeyi uygun görmüştür. Bunun içinde fıkıh kitaplarımızda, kadının eşine karşı ismiyle hitap etmesinin mekruh olduğu şeklinde hükümler yer almaktadır. Yani eşlerin birbirine karşı, karşı tarafa bir değer ve saygı ifadesi taşıyan güzel ifadelerle hitap etmeleri güzel görülmüştür. Genel olarak kadının erkeğe karşı, bey veya efendi şeklinde hitap etmesi, erkeğin de eşine, hanım diye hitabı uygun olur. Ayrıca çiftlerin bulundukları konuma, yaptıkları mesleğe göre de farklı hitap şekilleri olabilir. Hacı efendi, hoca hanım, doktor bey vs.

Meselenin bir de ev içi ve ev dışı hali vardır. Ev içinde, eşler birbirlerine sevgi ifade eden, “hatuncuğum, gönlümün neşesi, gözümün nuru” gibi samimi ve sıcak tabirler kullanabilirler. Ancak, toplum içerisinde konum biraz daha ciddiyet gerektirdiğinden dolayı “bey, hanım, hoca hanım” gibi saygı ifade eden tabirlerin tercih edilmesi uygundur.

Eşler beraber banyo yapabilirler mi?

Açıklama: Evli olan bir çift aynı anda aynı banyoda beraberce gusül abdesti alabilirler mi? Yani eşlerin gusül abdesti alırken birbirlerini görmeleri caiz midir? Bu konudaki Hz. Aişe’nin naklettiği hadis nasıl anlaşılmalıdır?

Dinimize göre eşler arasında avret yoktur. Beraberce banyo yapabilirler. Nitekim Hz. Âişe Validemizin Peygamberimizle (sallallahu aleyhi ve sellem) beraber yıkandığını nakleden hadis-i şerif Buhârî’de geçmektedir fakat buradan eşlerin beraber yıkanmalarının câiz olduğu anlaşılsa da büsbütün örtüden sıyrılmış oldukları anlaşılmamalıdır zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), pek çok hadis-i şerifte çıplaklığa karşı ümmetini ikaz etmiştir. Buradan hareketle diyebiliriz ki insanın hanımıyla yıkanırken örtüsüz bulunması haram değildir. Ancak guslün âdâbına riayet edilmemiş olur çünkü hem insanın insanlık özelliğine, hem de Allah’a, meleklere ve eşine karşı utanma duygusuna terstir. Hiç kimse olmasa bile Allah, utanılmaya en layıktır.

Behz b. Hakîm (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygam­ber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dedim ki: “Ey Allah’ın Resûlü! Hangi avretimizi açıp, hangi avretimizi örtelim?” “Hanımın dışında herkese karşı avretini koru!” cevabını verdi. Ben tekrar: “Ey Allah’ın Resûlü, erkeklerin yanında olduğumda nasıl olmalı?” dedim, “Gücün yeterse avretini kimseye gösterme!” dedi. “Kişi tek başına olursa?” dedim. “Kendisine karşı hayâ edilmeye Allah daha lâyıktır” dedi.”[1]

Yine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde Allah’ın hayâ sahibi olduğunu ve hayâ sahibi olup örtünenleri seveceğini ifade ettikten sonra bizlere yıkanma esnasında da örtünmemizi tavsiye buyurmuşlardır.[2] Bunun sebebi de yine hadislerde zikredilmiş ve Allaha karşı saygılı olma, rahmet melekleriyle olan münasebeti koparmama gibi mülahazalara bağlanmıştır.[3] Dolayısıyla yıkanma esnasında galiz avretleri bir peştemalle örtmek, adaba uygun bir yıkanma şeklidir.


[1] Ebû Dâvud, hammâm 3; Tirmizî, edeb 22.

[2] Taberani, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 22/259.

[3] Buhârî, gusül 20; Ebû Dâvud, hammâm 3.

Kısmetim kesilmiş olabilir mi?

Açıklama: 35 yaşına gelmiş olmama rağmen evlenmeye niyet ettiğim kızlar veya çevremden bana uygun görülen kızların kısmetini açıyorum hepsi 15-20 gün içinde kısmetleri açılıyor ya sözleniyor yada görücüleri geliyor. Acaba kısmetim kesilmiş olabilir mi?

Allah (cc), hiçbir insana bir başkasının kısmetini bağlama imkan ve salahiyeti vermemiştir. Bu sebeple, kısmet bağlanması diye bir olay olamaz. Ama kısmet beklenmesi diye bir gerçek olur.

Her sıkıntı, bir günaha kefarettir ya da bir derecenin artmasına vesiledir. Meseleye bir bu açıdan bakın.

İkincisi, siz gerekli sebepleri yerine getiriyor musunuz? Bunu kontrol edin. Bu sebepler, dinî kaideleri yerine getirmek veya insanî olarak makul davranmak şeklinde olabilir.

Üçüncüsü, kendinizde olağanüstü bir durum görmeyin. Bu, insanı gurura veya ümitsizliğe sürükler. Öyleyse, her şeyi bir imtihan olarak kabul edin. Zaten öyledir de..

Dördüncüsü, falcılara gitmeyin. Onlardan beladan başka bir şey görmezsiniz. Duaya ve gayrete sarılın. Allah’tan her şeyin hayırlısını dileyin.

Beşincisi, her işte Allah’ın hikmetlerini görmeye çalışın. Böylece, bunalıma girmez aksine hayatınızı renkli ve manalı hale getirmiş olursunuz. Allah, yardımcınız olsun.

Eş seçiminde dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Evlenme öncesi karar aşamasında bulunan genç damad ve gelin adaylarınadır bu sözlerim; evlenecek olduğunuz eş özelinde aradığınız vasıflar adına net bir karara varınız. Çünkü geri dönülmez ya da dönülmesi imkansız denecek ölçüde zor bir sürecin adıdır evlilik. Tabii evlilik kurumuna bakış açısı, dini, ahlaki ve örfi değerlerin şahıs üzerindeki bağlayıcılığına göre değişir bu hüküm. Ben kendi zaviyemden olaya bakarak bunu söyledim. Yoksa, gömlek değiştirme rahatlığı içinde, yetim ve öksüz kalma bahasına çocuklarını hiç nazara ve kale almadan eş değiştiren insanlar var aramızda. Özellikle popüler kültürü benimseyenler arasında. Neyse, konumuz bu değil. Biz asıl eş adayları üzerinde net bir görüş ve kanaata sahip olmanın gerekliliğini anlatmaya çalışacağız.

Şöyle bir metod öneririm evrensel gerçeklerden de hareketle. Genelde erkekler ve bayanlar neyi ararlar muhtemel eşlerinde? Sırasıyla gidelim:

1-Güzellik; yakışıklılık. Soru; fiziki güzellik mi- eskiler bunu melahat-ı vech diye ifade ederlerdi- yoksa ruh güzelliği mi? İkisi de. Amenna; ama ya ikisinden biri varsa.. hangisi? İşte nihai kanaata varılacak ayırım noktası burasıdır. Bence, …

2-Asalet. Asalet ya nesep ile kazanılır ya da terbiye ile. Soru; asil bir aileden gelmiyor veya asil aileden olsun-olmasın, aldığı modern kültür ve terbiye (!) onu tanınmaz hale getirmiş; bu kavşakta ne yapacağız? Bence,…

3-Servet. ‘Menkul veya gayri menkul zengini olsa da, biraz kayınpeder parası ile ahir ömrümüzde rahat etsek!’ Böyle düşünenler olabilir. Kabul ediyorum. Soru; bayan veya erkek zengin bir aileye mensup ama zenginliğin verdiği şımarıklık, laubailik vb. her türlü vasıf üzerinde. Öte tarafta da tam anlamıyla Anadolu terbiyesi almış, fakir bir eş adayı var ve işin garibi başka aday yok. Yol iki görünüyor; ya terbiyeli ama fakir veya zengin ama şımarık. Hangisi? Bence…

4-Dindar. Soru; dinin yap ve yapma diye insanların önüne koyduğu her emir ve yasağa uygun hayat sürmeyi kendine gaye edinmiş bir bayan/erkek veya Allah’a inandığını, peygamberi kabullendiğini söylese de, hayatında buna ait biz iz ve eserin görülmediği, giyim-kuşamdan insani ilişkilerine kadar apayrı kulvarda yürüyen bir insan. Hangisi? Bence, …

5-Tahsil. ‘Üniversite mezunuyum. Eşimin de üniversite mezunu olmasını isterim.’ Yerinde bir istek; ama soru su; üniversite mezunu ama hayat kültürü sıfır, halkımızın enfes tesbitiyle dile getirdiği ‘diplomalı kara cahil’ denilen cinsten, doğruyu yanlıştan ayırt etme kapasitesine bile sahip değil. Böyle bir eş mi, yoksa, lise mezunu, hatta ilkokul mezunu ama hayat mektebinde ders almış, bir yuvayı, bir ocağı çekip çevirebilecek tecrübeye, firasete sahip bayan/erkek mi? Bence, ….

6-Ev hanımı ya da çalışan bayan. Bu genelde damad adayları için geçerli ve günümüze ait bir problem. Bazı erkekler adına söyleyeyim, ekonomik zorluklara birlikte göğüs germe amacından çok daha öte tam anlamıyla bir takıntı. “Sigortalı çalışan bir eş isterim, hangi devirde yaşıyoruz kardeşim!” Buna da amenna. Soru; Sabah 8, akşam 5 mesai yapan -nerede çalıştığı, ne iş yaptığı, iş ortamı vb. unsurlar ayrıca ele alınmalı- bayanla, ev hanımı bayanın getiri ve götürüleri iyi hesap edildi mi? Maddi ve manevi her türlü detay, önümüzde duran yüzlerce-binlerce örnekten istifade ile iyice incelendi mi?

7-Karakter . Eş olarak tercih edeceğimiz kişinin karakteri geçim, huzur ve mutluluk için en önemli özelliklerden biri. Karamsar mı-iyimser mi; kendine öz güveni olan mı-olmayan mı; evhamlı mı-evhamsız mı; mütevekkil mi-değil mi; kıskanç mı-kıskanç olmayan mı; bencil/egoist mi-diğergam mı; fanatik mi-değil mi; dik kafalı mı- yumuşak huylu, halim selim mi; duyarlı mı- vurdum duymaz mı; hayalperest mi-realist mi; tembel mi-çalışkan mı; kindar mı-af edici mi; geveze mi-nerede, ne konuşacağını bilen mi… Daha sayabilirim fakat meramım anlaşıldı umarım. Şimdi soru şu; bunlardan hangileri. Bence;….

Bir galerici oldukça iyi giyimli müşterisini kapıdan karşılıyor. Zengin ve alıcı olduğu her halinden belli. Araba alacağım diyor müşteri. Dükkan sahibi soruyor; “Sıfır kilometre birinci el mi yoksa kullanılmış ikinci el araba mı istersiniz? Birinci el ise, hangi marka, hangi model, rengi, motor gücü vs. İkinci el ise ilave sorum, kaç bin kilometre civarında.” Araba almaya gelen müşteri bunların hiç birini düşünmemis. Soru; araba alması mümkün mü?

Bitirelim; bence, her sorunun sonunda ‘bence’ deyip koyduğum üç noktalardan sonraki uzayıp giden boş satırlar var ya; iste o satırların evlilik yolculuğuna çıkmazdan önce gelin ve damad adayları tarafından doldurulması lazım. Çünkü ne aradığımız, nerede aradığımız, nasıl aramamız gerektiği hep bu sorulara verilecek net cevaplarla belli olacak.

Sizce de öyle değil mi?

Ahmet Kurucan

Ailelerin haberi olmadan çiftler kendi aralarında imam nikahı kıyabilirler mi?

Açıklama: Ailelerin haberi olmadan çiftler kendi aralarında imam nikahı kıyabilirler mi? Veya çiftler kendi aralarında imam nikahını kıydıktan sonra aileler konuşup anlaşıp tanıştıktan sonra tekrar nikah kıyılması gerekir mi?

Şahitler huzurunda dini nikah yapmak caizdir. Ancak resmi nikah olmadan dini nikah yapılmasını uygun görmüyoruz. Özellikle kadının dini ve dünyevi hukukunun korunması açısından dini nikâhın resmi nikâhtan sonra veya bir hafta önce yapılmasını gerekli buluyoruz.

Nitekim Osmanlı Aile Hukuku kararnamesinde de mahalle kadısına kayıt yaptırılmayan nikâhların geçersiz sayılacağı ifade edilmiş ve resmi nikâh üzerinde ısrarla durulmuştur.

Bazıları yalnız kalınca günah işlemiş olmamak için dini nikahı tercih ediyorlar. Hâlbuki daha sonra telafisi çok zor durumlarda kalabiliyorlar.

Bir kadın ve erkek, aileden haberli veya habersiz şahitler huzurunda nikâhlansalar karı koca sayılacaklarından erkek boşamadan kadın başkasıyla evlenemez. Bu açıdan çok tehlikelidir. Nitekim bize bu konuda onlarca soru geliyor. “Ben bir erkekle dini nikah kıydırmıştım. O beni boşamıyor ne yapayım” “Ben dini nikahtan boşanmadan başkasıyla evlendim. Zina sayılır mı” gibi tüyler ürperten pek çok problemle karşılaşıyoruz. Bu açıdan her ne kadar gizli olarak şahitler huzurunda nikahlanmak geçerli ise de sonunda telafisi imkansız olaylar olabiliyor. Bu nedenle resmi nikah olmadan dini nikah yapılmasını asla doğru bulmuyoruz.

Velinin izni olmadan nikâh yapmak caiz mi?

İslâm hukukuna göre nikâhın sahih olması için bazı şartlar vardır. Bu şartlardan birisi de evlenecek olan kadının velisi durumunda olan kişinin izninin ve rızasının alınmasıdır. Bu mesele Hanefî mezhebi dışında kalan üç mezhebe göredir. Velinin izni, Mâlikî ve Şafiî mezhebine göre nikâhın bir rüknü, Hanbelî mezhebine göre ise şartıdır. Her üç mezhebe göre kadının velisinin izni alınmadıkça yapılan nikâh sahih olmaz, bâtıldır.

Hanefî mezhebine göre ise henüz bulûğ çağına ermemiş kız çocuklarının, kendini idare edemeyecek durumda aklen noksan olanların ve bunakların velilerinin izni olmadan nikâhları caiz olmaz. Bunların dışında kalan kadınlar, velilerinin izni olmadan da evlenip nikâh akdedebilirler. Çünkü nikâhta kadının ifadesi muteberdir.

Bu fıkhî bir hüküm olmakla beraber, gerek İslâmî bir âdet, gerekse ailevi bir âdâb olarak velinin izin ve rızasının alınması en doğru olanı ve isabetlisidir. Zaten bazı istisnalar dışında kızın evliliğinde velisinin iznine müracaat edilmekte, önce o muhatap alınmaktadır. Daha sonra kızın rızası da alınırsa nikâh akdine başlanmaktadır.

Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe göre nikâhın rüknü olan veli, “mücbir veli” durumundadır. Sırasıyla baba, dede; ana-baba bir erkek kardeş mücbir veli olurlar. Bakire olan kızın rızası olmasa da esas itibariyle bunlar kızı evlendirebilirler. Fakat her ne kadar bu hüküm mutlak gibi görünüyorsa da, birtakım istisna ve şartlan vardır. Meselâ şu beş şart mevcutsa kızın velisinin izni alınmadan, sadece kendisinin muvafakati ile nikâh akdedilir. Bu şartlar şunlardır:

1. Veli ile kız arasında herhangi bir şekilde düşmanlık varsa,

2. Kız ile damat adayı arasında bir düşmanlık varsa,

3. Damat adayı kıza mehir veremeyecek durumda fakir ise,

4. Mehr-i misil veremeyecek kadar maddî durumu müsait değilse,

5. Adam âmâ veya yaşlı ise.

Bu gibi durumlarda veli selâhiyetini kullansa da yapılan nikâh sahih olmaz. Çünkü kadının zor durumda olacağı, büyük bir huzursuzluk ve geçimsizlik içine gireceği baştan bellidir. Hâlbuki nikâhtaki esas maksat, eşlerin birbirinden memnun olarak yaşamaları, aile yuvasının dünyada iken bir saadet merkezi mahiyetinde bulunmasıdır.

Şafiî mezhebine göre, bir kıza denk ve uygun bir erkek talip olur, kız da arzu eder, fakat velisi evlendirmeye yanaşmaz mâni olursa, sorumlu sayılacağı gibi, veli olmaktan da düşer. Yine kıza denk ve uygun bir erkek talip olur, kız da razı olursa, fakat yine velisi (babası) bazı bölgelerimizde (bilhassa Şark vilâyetlerimizde) olduğu gibi fazla başlık talebinde bulunduğu takdirde mücbir veli olamaz, velayetine itibar edilmez. Artık velinin izninin şartı aranmaz. Mümkün olursa kız o talipli ile evlendirilir. Veli mâni olursa büyük bir vebal altına girmiş olur. İşte başlık belâsının yaygınlaştığı vilâyetlerimizde bu mahzurlu durumlar sık sık görülmekte, kızın velisi de, “velayet” selâhiyetini kullanarak bazı günahların ve huzursuzlukların doğmasına sebep olmaktadır.1

Nikâhta velinin izninin şart koşulması mezhepler arasında farklı olmakla beraber, bölgenin ve ailenin kendi şartları ve âdetleri açısından önemlidir. Öyle zamanlar olur ki, kız tecrübesizliğinden, ilk anda bazı hususları tam düşünemediğinden, velilerinin memnuniyetsizliklerine rağmen diretir, isteyen bir erkekle nikahlanırlar.

Fakat ileride pişman olacaklarını, kocasının kendisine denk olmadığını görür ve bir huzursuzluktur gider.

Böyle durumlarda velinin müsaadesini, rızasını almak hem bir İslâmî vecibedir, hem de büyüklere edep ve terbiyeye uygundur. Fakat bazı anlar da olur ki, yukarıda bîr miktar sözünü ettiğimiz gibi, pek çok bakımdan kızla erkek birbirlerine denk olduğu, fikren ve mizaç itibariyle birbirleriyle uyuşabilecekleri mümkünken, babanın bazı peşin fikirleri öne sürerek mâni olması halinde, kızın rızasının bağlayıcı olmaması daha isabetli olacaktır. Bu durumda zaten Hanefî mezhebine göre nikâh caiz olduğundan ona tâbi olarak hareket edilir. .

1. el-Ümm, 5/20; Şafiî ilmihali, s. 443

Eşine “boş ol” demekle boşama gerçekleşir mi?

Açıklama: Dini nikâh eşin boşsun demesiyle bozulur mu? Resmi nikâh devam ettiği halde yeniden dini nikâh gerekir mi?

Nikâhın resmisi ile dinisi arasında bağlayıcılık açısından bir fark yoktur. Nikâh nikâhtır. Hatta nikâhın ve boşamanın şakası dahi ciddidir, geçerlidir. Resmi nikâh kıymadan dini nikâh kıyanlar, boşanma durumunda sadece resmi olarak sıkıntı çekerler. Yoksa dinî hüküm açısından bir farklılık yoktur, boşanmış olurlar.

Bir defada ve sadece bir kere “sen boşsun” demişse bu, dönüşü olan bir boşama (ric’î talak) olmuştur. İddet müddeti (üç hayız müddeti) bitmeden birbirlerine nikâhsız olarak dönebilirler. Ama iddet müddeti bitmişse, artık yeni bir nikâhla dönmeleri gerekir. Nikâhın şartlarını yerine getirmelidirler. Yani arz-kabul ve şahitler olmalıdır.

Erkek, çocuğu olmadığı için eşini boşayabilir mi?

Açıklama: Uzun zamandır bir yakınımın çocuğu olmuyor. Kendisi de bu duruma çok üzülüyor. Akrabaları tarafından, eşini boşaması veya ikinci bir evlilik yapması söyleniyor. Siz ne tavsiye edersiniz?

Çocuk edinmek, evlenmenin gayelerinden sadece biridir ve Allah’ın elinde olan bir durumdur. Şöyle buyurur:”Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine bir kız, dilediğine de erkek bağışlar. Ya da erkek ve kız olmak üzere ikisini de verir. Dilediğini de kısır yapar. O iyi bilir, çok güçlüdür.”(Sûrâ Suresi, 42/49-50)

Ayrıca, eşler arasındaki sevgi ve merhamet, Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerinden biri olarak takdim edilir Kur’an’da. (Rum Suresi, 30/21) Demek ki, eşler Allah’ın varlığına ve kudretine güvenecekler, O’nun kudretinin bir aynası olarak, O’nun rızası için birbirlerine sevgi gösterecek ve merhamet edecekler. Bu çok büyük bir mazhariyet ve fazilettir.

Binaenaleyh, normal tedavi yollarını uyguladıktan sonra da çocuğu olmayanların anormal yollara başvurmamaları, bunda aşırı düşkünlük göstermemeleri, birbirlerini suçlayarak aralarındaki sevgi ve merhameti zedelememeleri gerekir.

Çocuk olmaması durumunda, ikinci evliliği genellikle doğru bulmuyoruz. Fakat yine de bu mesele kendi şartları içinde değerlendirilmelidir. Yani, birinci hanımın bu meseleyi içine sindirip sindirmeyeceği, etrafın tepkisi, geçinme ve geçindirme meselesi, hanımlar arası adalet..vs. hepsi hesap edilerek hareket edilmelidir. Hem, ikinci evlilik olduğunda çocuğun olacağını kim garanti edebilir ki! Elimizde böyle bir garanti olmadığına göre, kaderine razı olup, Allah’a dayanıp güvenip Müslüman’ca yaşamaya devam edecektir.

Bununla beraber, bizler hakkımızda hayırlı olanı bilemeyiz. Çocukları olsaydı daha mı iyi olurdu, buna bizim aklımız ermez. “Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Yine olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 2/216) diyor Kur’an ve bizi kadere teslimiyete davet ediyor. Çünkü nice çocuklar var ki, yoklukları varlıklarından hayırlı oluyor. Anneler, “keşke senin gibi bir evlat doğurmaz olaydım!” diye feryad ediyor.

Ayrıca boşandıklarında kadının psikolojisini de düşünmek lazım. Yani uzun yıllar beraber yaşadığı eşi tarafından çocuğu olmadığı için boşanan ve o haliyle ortada kalan bir bayanı düşünün.! İçinden nasıl yıkılır, hayata nasıl bakar.. belki de bir daha hiç evlenmemeyi düşünür. Nitekim, birinci evlilikten korktuğu için bir daha evlenemeyen bayanların sayısı bugün oldukça fazladır ve onların bu durumu, hem kendilerine, hem anne-babalarına, hem de varsa çocuklarına hayatı çekilmez hale getirebilmektedir.

Eşler, nikah sırasında, sadece dünya hayatı için değil, birbirlerini en sevimli şekilde görecekleri cennet hayatı için de imza atarlar. Hurilerin göz kamaştırıcı halleri karşısında, kişiye en sevimli gelecek olan, kendi eşidir. Ve bu sevgi her zaman artarak devam edecektir. Nerede, elli altmış yıllık dünya hayatı, nerede ebedi huzur yurdunda bitmez tükenmez sevgi!

Meseleyi, ebedi hayata göre düşünmeli, hemen boşanmayı akla getirmemeli..

Çocuğa isim verilirken nelere dikkat edilmelidir?

Yeni doğan çocuğa kısa bir süre içinde güzel bir isim koymak anne ve babaların en önemli görevlerindendir. Çocuğa konulan isim hem bu dünyada hem de ahirette geçerlidir. Rasulullah (s.a.s.) sadece çocukların değil, büyük insanların ismiyle dahi ilgilenmiştir. Kötü bulduğu bazı isimleri değiştirme yoluna gitmiştir. Yine konulması gereken güzel isimler hakkında bilgiler vermiş, zaman zaman bizzat kendileri çocuklara isim koymuştur.

Bir hadislerinde, Efendimiz (s.a.s.), güzel isim koymanın önemini şöyle açıklıyor: “Sizler kıyamet günü isimlerinizle ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyleyse isimlerinizi güzel yapın.” (Ebu Davud, Edeb 69)

Hiç kimse kıyamet günü Allah’ın (c.c.) hoşlanmayacağı isimle O’nun karşısına çıkmak istemez. Öyleyse kötü olan veya bir mana ifade etmeyen isimlerin çocuklara verilmemesi gerekir.

Rasulullah’ın (s.a.s.) isim konusundaki hassasiyetini daha iyi anlamak için şu hadis-i şerifi de görmek lazım. Yahya bin Said (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.s.) bol sütlü bir deve hakkında: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki, Rasulullah (s.a.s.) adama: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Mürre (acı)” diyince ona “Otur” dedi. Efendimiz  (s.a.s.) tekrar: “Bunu kim sağacak?” diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Allah Resulü (s.a.s.) ona da: “İsmin ne?” diye sordu. Adam: “Harb” diyince, ona da: “Otur” dedi. Sonra “Bu deveyi bize kim sağacak?” diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. O da “Ya’iş” (yaşıyor) cevabını alınca ona    “Sen    sağ” dedi. (Muvatta, İsti’zan 24)

Efendimiz’den öğrendiğimiz bilgiler çerçevesinde, en güzel isim olarak belirlenen isimlerden bazıları şunlardır: Erkek ismi olarak, Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, Peygamberlerin isimleri, Hasan, Hüseyin ve diğer İslam büyüklerinin isimleri. Kız isimleri olarak da, Aişe (Ayşe), Fatıma, Zeyneb, Hatice, Cemile, Zehra… gibi isim.

Anne ve babalar, çocuklarına isim koyarken anlamsız, hoş olmayan isimlerden kaçınmalıdırlar. İslam dünyasında kullanılan ve anlamı güzel olan isimlere yönelmelidirler. Bu gün her dinin kendine has bir takım isimleri vardır. Müslüman olduğunun şuurunda olan anne ve babalar da çocuklarının isimlerini bu istikamette vermelidirler.

İsim koymada dikkat edilmesi gereken bir diğer konu da, Halk arasında Kur’an-ı Kerim’den isim bulma cehaletidir. Anlamı olmayan ya da anlam olarak kötüyü çağrıştıran bir takım isimlerle ilgili olarak “Neden bu ismi koydun?” denildiğinde verilen cevap “Bu isim Kur’an da var” olmaktadır. Mesela, kızlar için “ Aleyna (Bizim üzerimize), Aleyke (Senin üzerine), Kezban (yalancı) gibi isimler konmaktadır. Bu türlü bir anlam ifade etmeyen ve kötü manalar taşıyan isimlerden kaçınmak gerekir.

Bir diğer mesele de, verilen ismi çocuğun taşıyıp taşıyamamasıdır. Mesela, oğlum Hazreti Ali gibi olsun diye Ali ismini koyarlar. Fakat ne anne ne de baba, Hazreti Ali’nin yaşadığı hayatı örnek alma niyetinde değildirler. Dinî hassasiyetleri yoktur. Yaşayışları, bir Müslüman ciddiyetini yansıtmamaktadır. Buna rağmen, hissî olarak, oğullarının Hazreti Ali gibi olmasını isterler. Maalesef, ailesinde Hazreti Ali’nin ruhaniyetine uygun hassas bir hayat görmeyen çocuk, isminin ağırlığını taşıyamaz ve tam tersi bir hal alır. Bu konu objektif değildir ama alimlerimizin bu yöndeki açıklamalarına bakınca, meselenin bir hakikati olduğu anlaşılmaktadır. Öyleyse, biraz mütevazı olmak ve boyumuzu aşkın hayallere, iddialara girmemek gerekir. Mütevazı ve iddiasız olduktan sonra bu türlü isimleri Allah’ın rahmetinden ümid ederek koymakta da bir mahzur yoktur. Demek istediğimiz şudur: çocuğa isim koyarken, özentilerimizi, hissî yaklaşımlarımızı, hırslarımızı, boş kuruntularımızı değil, Allah’a güvenimizi, sünnet-i seniyyeye tabi oluşumuzu ve mütevaziliğimizi seslendirmeliyiz.

Çocuğuma Yezdan ismini koyabilir miyim?

Yezdan, Farsçada Allah’ın isimlerinden biridir. Elmalılı Hamdi Yazır Enam suresi 100. ayetin tefsirinde “Yezdan” kelimesinin Zerdüştlük dininde de Tanrı manasına kullanıldığından bahseder.  Zerdüştler “Yezdan” ismini “iyilik tanrısı” için söylerler. Bu açıdan baktığımızda bu ismi çocuğa vermenin caiz olmadığını görmekteyiz. Zira “Yezdan” “Allah” ism-i şerifinin yerine kullanılmaktadır.

Üvey evlatlar birbirleriyle evlenebilir mi?

Açıklama: Evli iki insanın önceki eşlerinden olma evlatları, birbirleriyle evlenebilirler mi? Evlilikten sonra kişi üvey evladıyla evlenebilir mi?

Soruda sormuş olduğunuz durumdaki üvey kardeşler birbirleriyle evlenebilir.  Çünkü aralarında herhangi bir bağ yoktur. Fakat kadının evlendiği adama, – eğer zifaf gerçekleşmişse – kadının kızı ebediyen haram olur. Aynı şekilde eğer karı koca arasında zifaf gerçekleşmişse adamın evlendiği kadına da adamın oğlu ebediyen haram olur. Sonuç olarak üvey kardeşler birbirleriyle evlenebilirler.

Fakat karı-koca evlenip zifaf (cima) gerçekleştikten sonra, eşlerinin başkasından olma çocukları kendilerine ebediyen haramdır, evlenemezler. Çünkü aralarında sıhrî hısımlık dediğimiz bir hısımlık, akrabalık doğmuştur. Sonradan evlilik, boşanma veya ölüm gibi bir sebeple evlilik sona erse bile, sıhrî hısımlık ortadan kalkmadığı için mutlak bir evlenme engeli teşkil eder.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz