İmam nikâhının hükmü nedir? Ailenin rızası olmadan imam nikâhı geçerli olur mu?

Nikâhın şartları ve rükünleri bellidir. Bunlar yerine geldiğinde nikâh gerçekleşmiş olur. Yani kıyılan nikâhın geçerli olması bakımından imam nikâhı veya resmi nikâh olması arasında bir fark yoktur. Aralarında evlenme engeli bulunmayan birbirine denk bir bayan ve erkek, iki şahit huzurunda, evlenmeyi kabul ettiklerinde evlilik akdi gerçekleşmiş olur. Ve böylece kadın mehir almaya hak kazanır. Sorunun ikinci kısmında ifade edilen ailenin rızası meselesini ayrıca ele alalım.

İslâm hukukuna göre nikâhın sahih olması için gereken şartlardan birisi de, evlenecek olan kadının velisi durumunda olan kişinin izninin ve rızasının alınmasıdır. Bu mesele Hanefî mezhebi dışında kalan üç mezhebe göredir. Velinin izni, Mâlikî ve Şafiî mezhebine göre nikâhın bir rüknü, Hanbelî mezhebine göre ise şartıdır. Her üç mezhebe göre kadının velisinin izni alınmadıkça yapılan nikâh sahih olmaz, batıldır.

Hanefî mezhebine göre ise henüz bulûğ çağına ermemiş kız çocuklarının, kendini idare edemeyecek durumda aklen noksan olanların ve bunakların velilerinin izni olmadan nikâhları caiz olmaz. Bunların dışında kalan kadınlar, velilerinin izni olmadan da evlenip nikâh akdedebilirler. Çünkü nikâhta kadının ifadesi muteberdir.

Bu fıkhî bir hüküm olmakla beraber, gerek İslâmî bir âdet, gerekse ailevi bir âdâb olarak velinin izin ve rızasının alınması en doğru olanı ve isabetlisidir. Zaten bazı istisnalar dışında kızın evliliğinde velisinin iznine müracaat edilmekte, önce o muhatap alınmaktadır. Daha sonra kızın rızası da alınırsa nikâh akdine başlanmaktadır. Hanefiler de bunun müstehap olduğunu ifade etmişlerdir.

Nikâhta velinin izninin şart koşulması mezhepler arasında farklı olmakla beraber, bölgenin ve ailenin kendi şartları ve âdetleri açısından önemlidir. Öyle zamanlar olur ki, kız tecrübesizliğinden, ilk anda bazı hususları tam düşünemediğinden, velilerinin memnuniyetsizliklerine rağmen diretir, isteyen bir erkekle nikâhlanır. Fakat ileride kocasının kendisine denk olmadığını görür ve bir huzursuzluktur gider.

Böyle durumlarda velinin müsaadesini, rızasını almak hem bir İslâmî vecibedir, hem de büyüklere karşı edep ve terbiyeye en uygun olanıdır. Fakat bazı anlar da olur ki, pek çok bakımdan kızla erkek birbirlerine denk olduğu, fikren ve mizaç itibariyle birbirleriyle uyuşabilecekleri mümkünken, babanın bazı peşin fikirleri öne sürerek mâni olması halinde, onun rızasının bağlayıcı olmaması daha isabetli olacaktır. Bu durumda zaten Hanefî mezhebine göre nikâh caiz olduğundan ona tâbi olarak hareket edilir.

İslam’da neden kadına boşama hakkı verilmemiştir?

Evliliğin sona ermesi aşağıdaki yollardan biriyle olur.

1) Kocanın boşaması

2) Boşama yetkisi olan kadının boşaması

3) Muhâlea, (evliliği yürütemeyeceklerine kanaat getiren kadın ile erkeğin, karşılıklı anlaşmalarıyla evliliğe son vermeleridir. Burada istek daha çok kadından geldiği için kadın evlenirken aldığı mehirden veya kendisine ait olan başka bir maldan kocasına vermesi gerekir. Buna hul bedeli denir.)

4) Mulâane (zina eden kadının yemine çağrılması yoluyla boşanma)

5) İlâ (eşine dört aydan çok bir süreyle yaklaşmayacağına yemin etme yoluyla boşanma yöntemi)

6) Zihar (Zıhar, zahr kelimesinden gelir. “Zahr” sözlükte “insanın sırtı” demektir. Bir fıkıh terimi olarak zıhar; kocanın karısına; “Sen bana annemin sırtı gibisin, yani haramsın” diyerek yaptığı bir yemini ifade eder. Zıhar, dolaylı yoldan bir boşama yöntemi olup, keffaret yerine getirilmedikçe cinsî birleşme caiz olmaz.)

7) Kocada bulunan cinsî bir kusur nedeniyle boşanma

8) Kadın İslâm’a girdiği halde, kocanın İslâm’a girmeyi kabul etmemesi nedeniyle ayrılma.

Bunlardan son iki durumda ve mulâanede, hukukî sonuçlar, ancak hâkimin hükmü ile meydana gelir. Yine, kocanın kayıplığı veya uzun yıllar hapsedilmesi yahut nafaka verememesi veyahut da eşine kötü muamele yapması gibi nedenlerle hâkimin eşlere “sizi ayırdım” demesi de boşanma kapsamına girer.

Evlenme akdi sırasında mevcut olan veya sonradan meydana gelen bir eksiklik veya bozukluk nedeniyle evlilik akdini bozmaya da fesih denir. Bu talak sayılmaz.

Kadına Boşama Yetkisinin Verilmesi:

İslâm hukukunda, boşama hakkı prensip olarak kocaya tanınmıştır. Bazı durumlarda kadının talebi üzerine hâkimin de evliliğe son vermesi mümkündür. Mahkemede boşanma sebebi olabilen hallere misal olarak, hastalık ve kusur, kocanın nafakayı kesmesi, kayıplık ve hakem yoluna başvurulmuş olması sayılabilir. Koca, hanımını mahkemeye başvurmadan bizzat boşayabileceği gibi, vekil aracılığı ile de boşayabilir. Yetkili kılınan vekil, hanım da olabilir. Koca boşama yetkisini bizzat eşine vermişse, bu yetki vermeye “tefviz” karısına da “mufavvaza” denir. Böylece tefviz, kocanın boşama yetkisini karısına vermesi, diye tarif edilebilir. Bu vekâletten farklı bir tasarruf olup, bundan kocanın geri dönmesi geçerli değildir.

Kadının vereceği bir bedel karşılığında eşlerin karşılıklı rıza ile evliliği sona erdirmeleri anlamına gelen muhâlea (hul’) da bir talak niteliğindedir. Yine, kocanın kayıplığı veya uzun yıllar hapsedilmesi yahut nafaka verememesi veyahut da eşine kötü muamele yapması gibi nedenlerle hâkimin eşlere “sizi ayırdım” demesi de talak kapsamına girer.

Görüldüğü gibi her ne kadar boşama yetkisi bir takım maslahatlardan dolayı erkeğe verildiyse de, İslam’ın kadını bu noktada tamamen pasif bıraktığının söylenmesi boş bir iddia olacaktır. Kadının gerek evlenmeden gerekse evlendikten sonra boşama yetkisini alması mümkündür. Veya bir kısım problemlerden dolayı hâkime başvurabilir veya muhâlea yolunu kullanarak eşiyle anlaşabilir.(H. Döndüren)

Eşlerden birinin aldattığı öğrenildiğinde ne yapılmalıdır, çocukların durumu ne olur?

Açıklama: Bir kadının kocasını veya kocanın karısını aldatmış olması durumunda bunu öğrenen tarafın tavrı ne olmalıdır? Çocukların durumu aldatan anne veya baba ile kalma durumu nasıl olabilir?

Böyle bir durum, aileyi yıkmaya götüren bir sebeptir. Aile yıkılmasa bile huzursuzluk oluşturan bir husustur ve her iki taraf için de zordur. Zor olduğu gibi mesuliyet de getirir. Aileyi dağıtan kişi, büyük bir vebalin altına girmiş demektir. Zira ailenin dağılmasıyla ortada sahipsiz eşler ve şefkate muhtaç oldukları bir dönemde şefkatsiz ve korumasız bırakılmış çocuklar kalır. Bunların mesuliyeti de, yuvasını dağıtan şahsa aittir.

Dinimiz, aileye büyük önem verir. Zira aile toplumun temelidir, cennetin bahçelerinden bir bahçedir. Aile nasılsa toplum da öyle olur. Aile, topluma yetişmiş fertle armağan eden bir kurum, bir okuldur. Dinin en güzel ve en rahat yaşanacağı, dinî duyguların derinlemesine duyulacağı yer ailedir. Belki de bu yüzdendir ki, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Evlenen kişi, dininin yarısını tamamlar” buyurmaktadır. Bu kadar ehemmiyetli olan yuvayı yıkmak için şeytanlar elbette boş durmayacaktır. Hatta şeytanı en çok sevindiren kötülük, aileyi dağıtmaktır. Bu yüzden aile üzerinde titizlikle durmamız gerekir.

Eşlerin birbirlerini bir başkasıyla aldatmaları, kabullenilecek bir durum değildir. Ancak bununla beraber, eşlerin göstereceği dirayet, büyüklerin yapacağı rehberlik ve nasihlik (nasihatçilik) sayesinde böyle bir durum düzeltilebilir veya en azından çocukların varlığı göz önünde bulundurularak yuva ayakta tutulabilir. Aldatma, doğrudan bir boşanma sebebi değildir. Böyle bir hadise yaşandığında eşler, hatayı yüze vurmadan, saygı ve güven perdesini yırtmadan durumu düzeltmeye, birbirlerine nasihat etmeye çalışırlar. Birbirlerinin ayıbını araştırmazlar. Bu şekilde muvaffak olamazlarsa, araya büyükler, sözü dinlenecek insanlar sokulur. Onların tavsiyesi alınır. Eğer eşler gerekli gayreti gösterdikleri halde ailedeki huzuru sağlayamadılarsa, nasihlerin nasihatleri de fayda vermezse bu işin sonu boşanmaya varır. Boşanma durumunda çocukların ne olacağı ortaya çıkar. Küçük çocukların anne şefkatinden mahrum bırakılmamaları, bakımlarının görümlerinin anneleri tarafından daha yapılacağı göz ününde bulundurulduğunda annelerinin yanında kalmaları en uygun olanıdır. Ancak, anne ahlaken düşükse, başka bir dine mensupsa, Müslüman olsa bile dinî açıdan baba daha iyiyse, baba tercih edilir. Bununla beraber, çocuk kimde kalırsa kalsın her halükarda çocuğun annesini ve babasını belli aralıklarla görmesi gerekir. Böylece zaten büyük bir boşluğun içine atılan çocuğun tamamen kendini sahipsiz hissetmemesi ve annenin şefkatiyle babanın cesaret ve güveninden mahrum kalmaması sağlanmaya çalışılır. Allah yardımcınız olsun.

Bir hanım kocasının hangi emirlerine uymadığında sorumlu olmaz?

Aslında bu sorunun doğru cevabını anlayabilmek için, dinimizde eşlerin birbirine karşı vazifelerini iyi bilmek gerekir. Çünkü kadının sorumlu olduğu yer, kocasına karşı yapmakla mesul olduğu görevlerini yapmadığı zamandır. Kocasının emanetlerine sahip çıkmak, ondan izinsiz evden ayrılmamak, kanaat sahibi olmak, kocası kendisini yatağa çağırdığında ona ittiba etmek vs.

Fakat öncelikle şunu belirtelim ki, eğer kocası Allah’ın emirlerine zıt isteklerde bulunuyorsa, kadının kocasının bu isteklerini yerine getirme mecburiyeti yoktur. Çünkü Allah hakkının bulunduğu yerde kul hakkından söz edilemez. Bunun dışında kadının belli aralıklarla anne-babasını ve akrabalarını ziyaret etme hakkı vardır. Ve yine kocası evde öğretmiyor veya öğrenmesine fırsat vermiyorsa, zaruri dini ilimleri öğrenmek için ilim meclisine çıkabilir. Ve yine zengin olan bir kadın yanında bir mahremi olmak kaydıyla farz haccını ifaya gidebilir. Yani normalde kocasından izinsiz dışarı çıkması caiz olmayan kadın bu durumlarda kocası izin vermese de dışarı çıkması caizdir. Tabii ki bunları hep müsamaha çerçevesinde hareket ederek karşılıklı anlaşmayla çözmek daha güzeldir.

Bunun dışında kadının yapmakla sorumlu olduğu konular dışında kalan meselelerde kadın, kocasının her istediğini yerine getirmek zorunda değildir. Ancak bu konuda gelen hadisi şeriflere baktığımızda, kocanın hanımın isteklerini karşılama, onun nafakasını sağlama, ona mülâyemetle muamele etme vs. görevleri olduğu gibi kadın da kocasının rızasını kazanmaya çalışmalı ve onun gönlünü hoş tutmalıdır. Bununla ilgili bazı hadislere bakalım:

“Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.” (Tirmizî, Radâ 10)

Efendiler Efendisine denildi ki, “Ey Allah’ın Resulü, hangi kadın daha hayırlıdır?” Dünya-ahiret sultanı şöyle cevap verdi: Kocası bakınca onu sürura gark eden, emredince itaat eden, nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!” (Nesâî, Nikâh 14)

“Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.” (Tirmizî, Rada’ 10)

“Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lanetler” (Buharî, Nikâh 85)

Bir de burada üzerinde durulması gereken bir husus vardır ki, o da fıkıh kitaplarında geçen eşlerin birbirlerine karşı olan haklarıyla ilgilidir. Esasen bütün bu haklar bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda mahkeme kararı ile belirlenecek olan kanunî haklardır. Yoksa İslâm’da karı-koca, birbirinden devamlı hak koparmak için çekişip duran iki düşman kutup değildirler. Birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden, destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün iki yarım parçasıdırlar. Tıpkı Peygamberimiz’in ev işlerine yardım etmesi, Hz. Ali ile eşi Fatıma arasında iş bölümü yapması gibi.

Netice olarak, tarafların güzel bir aile yuvası oluşturup birbirlerini mutlu edebilmeleri, karşılıklı haklarını gözetmelerine ve birbirlerine karşı güzel muamelede bulunmalarına bağlıdır.

Çocuk merkezli aileler çoğalıyor, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıklama: Günümüzde aileler daha çok çocuk merkezli bir yapıya bürünüyor, yuva çocuğa göre şekilleniyor; neredeyse, çocuğun bir dediği iki edilmiyor. Bu hususu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kanaatimce, bir aile disiplinimiz ve yuvaya dair bazı kurallarımız olmalıdır. Bunlar, çocukların yaşlarına ve hallerine göre belli bir üslup çerçevesinde uygulanmalıdır. Mesela; belli bir yaşa gelinceye kadar çocuğun şuuraltı, temsil ile beslenmeli; anne-baba fazilet adına ne varsa, onları halleriyle ortaya koyup yavrularına göstermelidir. Sonraki senelerde, yine yaşa uygun tebliğ ve irşadda bulunulmalı; mükafât ve mücazât esasları değerlendirilmeli, yerinde tatlı ve yumuşak te’diplere de başvurulmalıdır; kırıcı olmayan itaplarla “Öyle değil şöyle yap!” gibi ikazlar yapılmalıdır. Günü geldiği zaman bir kısım meselelerde daha ağır tehditler de kullanılabilir; “Allah’a hesap vereceksin!” denilebilir. Daha ileri yaşlarda ise, Cenâb-ı Hakk’ın azabından da bahsedilebilir.

Evet, çocuğun beslenmesi hususunda, süt emzirmekten mama yedirmeye ve sonra da zamanla katı yiyecekler vermeye kadar bir usul ve üslup takip edildiği gibi, onun manevî gıdasını alabilmesi ve güzel yetişebilmesi için de benzer bir metod izlenmeli ve her yaşa uygun bir kısım kaidelere riayet edilmelidir. Ne var ki, her şeyden önce Kitap ve Sünnet bizim pedagoglarımız, psikologlarımız ve muallimlerimiz tarafından sağılmalı ve onlardan süzülebilecek manalar sayesinde terbiye kurallarımız belirlenip bazı rehber kitaplar yazılmalıdır.

Belki piyasada çocuk eğitimine dair pek çok çalışma vardır; fakat, öz değerlerimize bağlı bir eğitim sistemi henüz ortaya konulamamıştır. Maalesef, nesillerin terbiyesi hâlâ geleneklere bağlı vicahî kültüre emanettir ve bu konuda herkes kendi bildiği ile hareket etmektedir. İşin daha da vahim yanı; günümüzde bizim saydığımız terbiye sistemi de Batılıların anlayışına göre düzenlenmiştir. Bugün, ekser eğitimciler, fantezilerin ve lükslerin akıntısına kendilerini salmış vaziyettedirler. Çokları birer Jean-Jacques Rousseau hayranı kesilmişlerdir ve Emile peşinde sürüklenmektedirler.

Oysa, bugün bizim kendi temel kaynaklarımıza yönelerek, onları zamanın idrakine göre sistemleştirmemiz ve herkesin istifadesine sunmamız icap etmektedir. Bataklıklarda gül arayacağımıza, öz değerlerimize müracaat ederek, kendi gülşenlerimize âb-ı hayat akıtmamız ve oralarda çeşit çeşit güller yetiştirmemiz gerekmektedir.

M. Fethullah Gülen

Çocuk terbiyesinde ölçü nasıl olmalıdır?

Açıklama: Bazıları, “Ben çocuklarımla arkadaş gibiyimdir!” diyor; onlara karşı oldukça rahat davranıyorlar. Doğru buldukları bu anlayışı, Peygamber Efendimiz’in hutbede ve namazda dahi torunlarıyla ilgilenmesini, onları kucağına almasını ve omuzunda taşımasını delil göstererek destekliyorlar. Bu zaviyeden, valideynin çocuğa karşı hal ve hareketlerinde denge nasıl olmalıdır?

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, başta Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin olmak üzere torunlarına ve diğer çocuklara karşı her zaman çok şefkatli davranmış; onları zaman zaman alınlarından ve yanaklarından öpüp sevmiştir. Onlara karşı muhabbetini ifade eden medh ü senalarda ve haklarında dualarda bulunmuştur. Bazen mübarek torunlarından birini bir omuzuna diğerini de öbür omuzuna alıp gezdirmiş; hutbe verdiği esnada mescide giren torununun tökezlediğini görünce hemen sözlerini kesip onun yanına gitmiş, onu kucaklayarak minberin üzerine oturtmuş ve hutbesine o şekilde devam etmiştir.

Omuzlarda Gezen Torunlar

Hazreti Berâ (radıyallahu anh) şahit olduğu bir hâdiseyi şöyle nakletmektedir: “Rasûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) Hazreti Hasan’ı omuzunda taşıdığını ve ‘Allahım, ben bunu seviyorum, onu Sen de sev!’ dediğini gördüm.”

Abdullah İbnu Şeddâd hazretleri de babasından dinlediği benzer bir vakıayı anlatmaktadır: İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ) Hasan veya Hüseyin efendilerimizden birini kucağında taşıdığını, mescide girip namaz kıldırmak üzere öne geçtikten sonra çocuğu yere bıraktığını, sonra tekbir getirip namaza durduğunu; namaz esnasında uzunca secde yaptığını ve namaz bitince cemaatten birinin “Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz sırasında secdeyi öyle uzun tuttunuz ki, bir hâdise meydana geldiğini veya sana vahiy indiğini zannettik!” demesi üzerine, “Hayır! Bunlardan hiçbiri olmadı; torunum sırtıma bindi. Acele etmeyi ve hevesi geçmeden onu sırtımdan indirmeyi uygun bulmadım; (kendisi ininceye kadar bekledim.)” cevabını verdiğini rivayet etmektedir.

Evet, Şefkat Peygamberi bütün insanlara ve özellikle de çocuklara karşı çok müşfik idi; bununla beraber, O’nun iki aziz torunu Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’e karşı hususî bir muhabbeti söz konusuydu. Şu kadar var ki, Rehber-i Ekmel’in bu sevgi ve alâkası, sadece kan bağının ve nesebî duyguların bir neticesi değildi; Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu sevgisi bir yönüyle O’nun risâlet vazifesinin bir gereğiydi. Nur Müellifi’nin ifadesiyle, gayb-âşina kalbiyle dünyadan meydan-ı Haşri temâşâya duran, yerden Cennet’i gören, zeminden gökteki melekleri müşahede eden, hatta Zat-ı Zülcelâl’in rü’yetine mazhar olan ve zaman-ı Âdemden beri mazi zulümatının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisatı bilen Zat-ı Ahmediyye (aleyhissalatü vesselam) nuranî nazarı ile elbette Hazreti Hasan ve Hüseyin’in soyundan gelecek kutupları, imamları ve mürşidleri de görmüş ve onların umumu namına o ikisinin başlarını öpmüştü. Dolayısıyla, Hazreti Hasan’ın (radıyallahu anh) başını öpmesinde Şâh-ı Geylânî’nin de büyük bir hissesi vardı.

Diğer taraftan, Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kız torunu Ümâme’ye karşı da çok şefkatli davranmış; onu da mübarek sırtına almış, kucağında taşımış ve yanaklarından öpüp sevmişti. Ebû Katâde’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiğine göre; Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kızı Zeyneb’in kerîmesi olan torunu Ümâme’yi omuzunda taşıdığı halde halka namaz kıldırmış; secdeye varınca çocuğu yana bırakmış, kıyâm için doğrulunca onu tekrar omuzuna kaldırmıştı. Kız çocuklarının hakir görüldüğü bir zaman diliminde ve onların horlandığı bir toplum içerisinde, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) kız torununu omuzunda taşıması ve hususiyle mescidde namaz kıldırırken onu sırtına alması çok derin manalar ihtiva etmekteydi ve büyük ehemmiyeti hâizdi.

O Bir Denge İnsanıydı!..

Aslında, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz tabiatı itibarıyla şefkat ve muhabbet doluydu. Fakat O, aynı zamanda bir denge ve sırat-ı müstakim insanıydı. Dolayısıyla, O’nun umumî manada çocuklara ve hususiyle de torunlarına karşı tavır ve davranışları bir bütün olarak ele alınmalı ve o şekilde değerlendirilmelidir. Mesela; Rasûl-ü Ekrem’in şefkatinin yanı sıra mutlaka ciddiyeti de göz önünde bulundurulmalı ve her iki hususla alâkalı hâdiseler beraberce yorumlanmalıdır. Onunla ilgili bir meseleyi yalnızca bir-iki açıdan ele almak ve sadece birkaç misale bakarak onlardan genel hükümler çıkarmak yanlıştır. Bu itibarla, Muktedâ-yı Ekmel Efendimiz’in çocukları sevmesi, onlarla yakından alâkadâr olması ve torunlarını sırtına alması hususundaki misallerden küllî kaideler çıkarabilmek ve doğru bir sonuca varabilmek için mevzuya daha şümullü yaklaşmak gerekmektedir.

Evvelen; Nebîler Serveri’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) torunlarını omuzunda taşıdığı esnada onların hangi vaziyette olduklarına bakmak lazım: Acaba, namazda dahi gelip Rasûl-ü Ekrem’in boynuna sarıldıklarında o İki Güzel’in yaşları kaçtı? Sonra hangi yaşa kadar böyle yapmaya devam etmişlerdi? Acaba rivayet edilen hâdiselerin cereyanı sırasında, kendilerine “Aman yapma, etme!..” dendiğinde meseleyi anlayacak çağa ulaşmışlar mıydı, yoksa daha çok küçük mü sayılırlardı? Bildiğiniz gibi; Hazreti Ali efendimizin Hazreti Fatıma validemizle izdivacı hicret-i seniyyenin ikinci senesinde olmuştu. Hazreti Hasan, Hicret’in üçüncü yılında Ramazan ayında Medine’de doğmuştu. Hazreti Hüseyin ise, Hicrî dördüncü senenin Şaban ayında dünyaya gelmişti. Dolayısıyla, İki Cihân Serveri’nin (aleyhissalâtü vesselam) Allah’a yürüdüğü sırada bile bu iki Peygamber torunu daha altı-yedi yaşlarındaydılar. Demek ki, Nebîler Serveri mübarek omuzlarına aldığında henüz onlar yaş itibarıyla çok küçük idiler. Öyleyse, bu mevzuda nakledilen misallerden anne-babanın çocuğa karşı tavır ve davranışları ile alâkalı bir kâide çıkarılacaksa, öncelikle bu hususu göz önünde bulundurmak, o vakıaların cereyan zamanını ve şahısların durumlarını iyi belirlemek icap etmektedir.

Sâniyen; “Acaba Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in örnek olarak anlatılan hâdiselerdeki hal ve hareketleri belli bir maslahata binâen miydi; yoksa Rehber-i Ekmel her zaman mı öyle davranıyordu?” sorusunun cevabı da iyice tetkik edilmelidir. Bazı muhaddisler, bir kısım hadîs-i şeriflerde yer alan “kâne” fiilinin üslup açısından “yapardı”, “ederdi”, “şöyleydi”, “böyleydi” şeklinde temâdîye (devamlılığa) delalet ettiğini söylemişler ve Allah Rasûlü’nün bu söz ile nakledilen davranışlarının sürekli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ne var ki, hadîsin bazı muhakkik âlimleri, o mevzunun temel esprisini ortaya koymuş ve “kâne”nin her zaman temâdî ifade etmeyeceğini; bu fiille anlatılan hususların bazen “böyle de yapardı” manasına gelebileceğini belirtmişlerdir.

Bu itibarla, Mahbûb-u Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in torunlarına karşı tavırlarını nazar-ı itibara alarak, onlardan umumî düsturlar çıkarmak için hadîslerin lafızlarındaki bu nüktelere de dikkat etmek gerekir. Bir manada, “metin kritiği” açısından da mevzuyu incelemek icap eder. Evet, Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) çocuklara karşı çok yumuşak davrandığı muhakkaktır; fakat, namazda omuza alma hâdisesinin hangi üslupla anlatıldığına dikkat etmek lazımdır. Dahası, böyle bir hâdisenin kaç defa vuku bulduğuna da bakılmalıdır. Acaba, bu meseleyi kaç sahabî rivayet ediyor? Acaba on ayrı râvînin çok küçük farklarla aktardığı vakıalar zinciri aynı hâdiseye mi ait? Acaba hadîslerin senetlerine de dikkatlice bakılsa, benzer olayların kaç defa meydana geldiğine dair bazı ip uçları yakalanabilir mi? İşte, doğru bir tespitte bulunabilmek için bütün bu soruların cevapları aranmalıdır. Şayet, bir olay hususî şartlar altında ve sadece bir-iki defa cereyan etmişse, terbiye adına ve tergîb mülahazasıyla ona başvurulabilir; fakat, ondan genel disiplinler çıkarmaya kalkmak hatadır.

Şefkat ve Ciddiyetin Cem’i

Sâlisen; aile içinde sevgi asıldır; evde hep inşirah vesilesi bir insan olmak, hane fertlerine karşı her zaman mülayim davranmak ve onları rahatlatmak esastır. Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz de hususiyle hane-i saadetlerinde ve ailesinin güzîde fertleri arasında her zaman mütebessim, müşfik ve merhametliydi. Ne var ki, misyonu ve donanımı itibarıyla, O aynı zamanda bir ciddiyet âbidesi ve bir vakar insanıydı. Ashab-ı Kiram, derlenip toparlanmadan ve Nebevî huzura yakışır bir vaziyet almadan O’nun mübarek yüzüne bakmaya cesaret edemezlerdi. Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma da böyleydi. Onlardaki hürmet ifadelerine sürekli şahit olan Hasan ve Hüseyin efendilerimiz de zamanla aynı ruh haletine bürünmüşlerdi; artık Allah Rasûlü’nün atmosferindeyken onları da tatlı bir mehabet hissi sarıverirdi. Bu itibarla da, Şefkat Peygamberi ne kadar yumuşak davranırsa davransın, ne denli merhamet tavrı ortaya koyarsa koysun, O’nun muhatapları asla lâubalîliğe giremezdi. Evet, Efendiler Efendisi’nin sevgi ve şefkati, kat’iyen karşısındaki insanların ciddiyeti ihlal etmelerine sebebiyet vermezdi.

Aslında, sevgiyi ve ciddiyeti cem’ etme konusu, pedagojik açıdan öğretmenler için de çok önemli bir mevzudur. Öğrencilerin hissiyatlarını gözetme, onların dertlerini dinleme, başlarını sıvazlama, ellerinden tutma ve ihtiyaçlarını giderme mutlaka ehemmiyetli bir meseledir; fakat, onlar karşısında ciddiyeti koruma da yine pek mühim bir husustur. Şayet bir muallim, yerli yersiz talebeleriyle futbol oynamaya kalkarsa ve onlara tekme savurursa, çok geçmeden onlar da ona tekme atarlar. Zamanlı zamansız öğrencileriyle güreş tutarsa, bir süre sonra onlar da ona kafa tutmaya başlarlar. İster anne-baba, isterse de muallim, çocuğunu ya da talebesini mutlaka bağrına basmalıdır; her zaman onun halini hatrını sormalı, dertlerine ortak olmalı, gerekirse harçlık vermeli, hatta onun için canını feda etmeyi dahi göze alabileceğini göstermeli ve sevgisini ortaya koymak için her vesileyi değerlendirmelidir; ama onun karşısındaki konumunu ve ciddiyetini de hep korumalıdır. Aksi halde, kontrolsüz sevgi ve alâkanın çocuğu şımartıp küstahlaştırması kaçınılmaz olacaktır.

Sözün özü; İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât), torunlarının henüz çok küçük oldukları bir dönemde, birkaç kere onları birer ikişer omuzlarına almış, öpmüş, sevmiş ve onlara dualar etmiştir. Bu vesileyle, hem şefkat ve merhametinin gereğini ortaya koymuş, hem hâdiseye şahit olan Sahabe efendilerimize bazı dinî kaideleri öğretmiş, hem ileride meydana gelecek meş’um olaylardan önce muhterem torunlarının kadr ü kıymetini ehl-i vicdana göstermiş, hem -Ümame misalinde olduğu üzere- kız çocuklarının da sevgiye layık olduklarını belirtme misillü bir maslahatı gerçekleştirmiş ve hem de böylece Hazreti Fatıma soyundan gelecek olan kutuplara, imamlara, mürşidlere iltifat etmiştir. Fakat, daha bilemediğimiz onlarca hikmeti gözeterek, torunlarını omuzuna aldığı zamanlarda bile, Allah Rasûlü, daimî duruşunu, her zamanki tavrını ve sürekli ciddiyetini korumuştur.

Zira O, göklerle irtibat halinde bir insandı; O’nun bir sıradanlığı hiç olmamıştı. O, torunlarını sevme de dahil, her işi iradesiyle yapıyor, şefkatini izhar etmeyi bile vazifesinin bir gereği sayıyordu; dolayısıyla, O’nda kendini salma hiçbir zaman söz konusu olmuyordu. Rehber-i Ekmel Efendimiz’in bu tavrı, ümmeti için de şu manaya geliyordu:

Çocuklarınıza her zaman sevgi, şefkat ve mülayemetle muamele edin!.. Belli yaşlarda, bazı hususî zamanlarda, bir kısım maslahatlar için onları omuzlarınızda dolaştırdığınız, sırtınızda gezdirdiğiniz ve adeta başınıza taç yaptığınız da olsun; fakat, bilhassa sözden anlamaya başladıkları andan itibaren, ciddiyeti ve dengeyi gözetmeyi de hiç ihmal etmeyin. Onların terbiyeleri ve güzel yetişmeleri adına nerede ve nasıl davranmanız gerektiğini iyi belirleyin!..

M. Fethullah Gülen

Çocukları sevmede ölçü nasıl olmalıdır?

Açıklama: Ecdadımızda kendi çocuklarını severken hafif bir mahcubiyet duygusu göze çarpıyor; bu, makbul bir tavır mıdır, gelenekten mi yoksa dinden mi kaynaklanmaktadır?

Eskiden özellikle bazı bölgelerde çoğu zaman anne, bazen de baba kendi akrabalarının arasındayken çocuklarıyla alâkadar olmazdı. Hususiyle anneler kayınpeder, kayınvalide ve kayınbiraderlerin yanında çocuklarını kucaklarına alamazlardı; bu çok ayıp sayılır, bir günah addedilirdi. Bugün de bazı yörelerde hâlâ aynı âdet devam etmektedir. Aslında, bu türlü uygulamalar, gelenekten gelen bir kısım yanlışlıklardır. Şüphesiz, insanda bir hicab hissinin olması gayet tabiidir; insan utanabilir ya da yetiştiği kültür ortamından dolayı rahat davranışlardan rahatsızlık duyabilir. Mesela; kendi çocuğunu başkalarının yanındayken kaçamak seviyormuş gibi bir tavır takınabilir; fakat, kayınpederi orada hazır bulunduğundan dolayı, bir annenin ağlayan ve çırpınıp duran yavrusunu kucağına almaması gibi âdetleri biraz abartılı ve yanlış buluyorum.

Daha önce de ima ettiğim gibi; insan, ciddiyet ve vakarını muhafaza etmek kaydıyla, çocuğunu sevebilir, bağrına basabilir ve alnından öpebilir. Önemli olan, işi lâubalîliğe götürmemek; çocuğu şımartmamak, küstahlaştırmamak ve onun sonu gelmez isteklere açılmasına meydan vermemektir. İster yalnızken isterse de başkalarının yanında, ölçülü bir şekilde çocuğu sevmek edebe aykırı olmadığı gibi, cahilce bir tavırla değil de hikmetli bir davranışla onu kontrol etmek ve muhabbet izhar ederken bazı sınırları gözetmek de sevgiye münafi değildir.

Maalesef, gelenekten kaynaklanan bazı katı âdetlerin yerini, günümüzde bilhassa Batı kültüründen akıp gelen yırtıklıklar almıştır. Bir kısım katılıklara maruz kalarak büyüyen nesiller, başka kültürlerle tanışınca, bu defa da bazı disiplinlere bağlı olmaktan kurtulma, bir kopma ve bir yırtılma dönemine adım atmışlardır. Heyhat ki, bugünün çocuklarında ve gençlerinde de çok ciddi bir yırtıklık göze çarpmaktadır. Öyle fevkalâde bir yırtıklık ki, çocuklar, anne-babalarının veya diğer aile büyüklerinin karşısına oturup saygısızca konuşabilmekte, değişik şeylerin pazarlığını yapabilmekte ve istediklerini öyle ya da böyle koparabilmektedirler. Evet, ne acıdır ki, gereksiz bir saygı ve faydasız bir terbiye anlayışının yerini, bu defa fevkalâde bir yırtıklık istila etmiştir; bu mevzuda da ifratlar tefritleri netice vermiştir.

İnsanın, “Keşke, bu mesele İslam’ın vazettiği denge çerçevesinde götürülseydi!..” diyesi geliyor. Ne var ki, çoklarının böyle bir derdi bulunmuyor.. “Acaba bu mevzuda İslam ne diyor?” sorusuna cevap arayan bir avuç insan var ya da yok. Çocuklarımızı yetiştirme mevzuunda irşad ekseni diyebileceğimiz bir çizgimiz mevcut değil. Yeni nesilleri nasıl yetiştirmemiz ve onlara nasıl davranmamız gerektiğini ortaya koyacak çalışmaları hakkıyla yapmamışız. Dolayısıyla, geleceğimiz saydığımız çocuklarımızı sadece geleneğe emanet etmişiz; daha sonra da gelenekteki yanlışlıkları düzeltebilme sevdasıyla yüzümüzü Batı’ya çevirmişiz. Neticede, vatan evladını geçmişten tevarüs ettiğimiz her şeye tavır alırcasına ve özümüze ait bütün değerleri inkar edercesine bir serazadlık ve bir çakırkeyflik duygusuyla başbaşa bırakmışız. Onların lâubalî ve söz dinlemez hale gelmelerine göz yummuşuz. Şimdi, çocuklar küçükken başka, büyüdükleri zaman daha başka şeyleri dayatıyorlar. Öyle ki, anne-baba belli bir yaştan sonra çocuğunun sigarasına, uyuşturucu kullanmasına, akşamları eve geç gelmesine ve hatta geceleri sokakta geçirmesine dahi karışamıyor; oğluna veya kızına bir cümle söylese on katıyla karşılığını alıyor. Nesillerin gönlünden artık haya sıyrılıp gitmiş gibi.. gelenekle tevarüs ettiğimiz iffet perdesi de bugün paramparça olmuş vaziyette.. ve her yanda yüzsüzlük hâkim…

Evet, keşke kendi çocuklarını severken dahi hafif bir mahcubiyet duygusuna kapılan ecdadın torunları o mahcubiyeti ve sevgiyi İslam’ın bu konudaki prensipleriyle dengeleselerdi.. dengelese ve daha rahat olma sevdasıyla sonunda yırtıklığa düşmeselerdi.

M. Fethullah Gülen

Çocuğun terbiyesinde kitaplarla beslenmesi önemli midir?

Açıklama: Çocuğun, yaşına ve yetiştiği çevrenin şartlarına göre, dergi, roman ve hikaye kitapları gibi ürünlerle desteklenmesi de bir çare sayılabilir mi?

Günümüzde kısmen bu da yapılıyor; dergiler çıkarılıyor, roman ve hikaye kitapları yazılıyor. Ne var ki, onlar da genellikle Batı taklitçiliği içinde ortaya konuyor; başka kültürlerin terbiye telakkilerine göre hazırlanıyor.

Maalesef, mevcut çocuk mecmualarının hemen hepsinde genel çizgileri yine yabancılara ait bir kısım lüksler ve fanteziler oluşturuyor. İnanan insanlar tarafından neşredilen dergiler dahi kendi duygu ve düşüncelerimizi aksettirmiyor. Müşahhasın boğucu ve kalbi öldürücü argümanlarıyla bazı ulvî hakikatler anlatılmaya çalışılsa da, Batı ahlakından damlayan figürler bizim insanlarımıza bir ruh ve mana kazandırmıyor. Çocuklara ve gençlere, mücerredin geniş ufukları gösterilemediğinden ve bizi “biz” yapan değerler yine bizce verilemediğinden dolayı beslenme eksikliği sürüp gidiyor.

Bu itibarla, bir taraftan günümüz açısından bizi bekleyen mesuliyetler adına tembellikten silkinmemiz, bir diğer taraftan da, üretilip ortaya sürülen yanlış bilgilerden, gayr-i tabii ve bizim kültür dünyamıza yabancı malzemelerden sıyrılmamız gerekiyor. Bizim cins dimağlarımızın asırlık uykulardan sonra nihayet uyanıp vazifelerinin başına geçmeleri icap ettiği gibi, eğitimcilerimizin de, toplumdan kaçıp yalnızlığa sığınan, insanlardan uzak yaşadığı halde içtimaî reçeteler yazdığı iddiasında bulunan, nihayet bir sürü anguaz içinde ölüp giden ama bir kesim tarafından kurtarıcı gibi takdim edilen, hem kendisiyle hem de halkla kavgalı tiplerin naturalizmi aksettiren ve mâl-i hülyaları dillendiren kitaplarından yüz çevirip kendi kültür kaynaklarına dönmeleri lazım geliyor.

Evet, yeni nesillerin gerçek birer fazilet âbidesi olmasını istiyorsanız, bir kere daha öz değerlerinize teveccüh etmeli ve onların ihtiyacı olan esasları kendi kaynaklarınızdan çıkarmalısınız. Şu kadar var ki, öncelikle, Kur’an-ı Kerim’in hem şahsî hem de içtimaî bütün dertlerinize derman olabileceğine ve Rasûl-ü Ekrem’in sünnet-i seniyyesinde her türlü hastalığınızın şifasını bulabileceğinize gönülden inanmalısınız. Kendilerine sathî bir nazarla baktığınız zaman onların kıskanç davranacaklarını da hesaba katmalısınız. Dupduru hislerle ve ihtiyaç tezkeresiyle onlara im’an-ı nazar etmeli, muhtevalarında derinleşmeli ve sırlarına vakıf olmaya çalışmalısınız. Unutmamalısınız ki; siz onlara kendinizi vermezseniz, onlar da size bağırlarını açmazlar.

Bir kere olsun deneyin; hâlis bir niyet ve sağlam bir nazarla kendi değerlerinize yönelince, siz de göreceksiniz ellerinizin boş kalmadığını, gönüllerinizin itminana kavuştuğunu… Emin olun, Kur’an her defasında size de çok farklı hakikatler fısıldayacaktır. Kelam-ı İlahî öyle cömerttir ki, bir dilenci edasıyla ellerinizi açıp kapısına gittiğiniz zaman, mutlaka sizin kucağınıza da bir armağan bırakacaktır. Fakat, siz en muhteşem avizeler misillü öz değerlerinizi terk eder ve mum ışığına benzeyen beşerî yakıştırmalara koşarsanız, hem gözlerinizin görme kabiliyetine karşı saygısızlık etmiş hem de müşahede alanınızı daraltmış sayılırsınız; Kur’an güneşinin aydınlatıcılığından ve ısıtıcılığından da mahrum kalırsınız.

M. Fethullah Gülen

Çocuğu olmayanlar tüp bebek uygulamasına başvurabilir mi?

Dinimize göre, diğer bütün nimetler gibi çocuk da Allah vergisidir. Cenâb-ı Hak bu hususu şöyle beyan buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin hâkimiyeti Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Dilediğine kız evlat, dilediğine erkek evlat verir, yahut kızlı oğlanlı olarak her iki cinsten karma yapar. Dilediğini de kısır bırakır. O her şeyi mükemmel bilir, istediği her şeyi yapmaya kadîrdir.” (Şûrâ 42/49-50) Evet, dilediğine erkek veya kız, tek ya da ikiz, üçüz, dördüz çocuk veren, dilediğini de kısır bırakan Hâlık-ı Kerim’dir. Şu kadar var ki, Allah Teâlâ yarattığı her şeyi bazı esbâba bağladığı gibi, çocuğun dünyaya gelmesini de bir kısım sebep ve şartlara bağlamıştır. Meşrû bir arzuyu gerçekleştirmek için uygun sebeplere sarılmakta ve sonra da Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh edip ondan hayırlı neticeler istemekte bir sakınca yoktur.

Öyle ki, teknik ve teknolojinin oldukça ilerlediği günümüzde, tabiî yoldan çocuğu olmayan aileler için istisnaî bir çözüm ve tedavi şekli de geliştirilmiştir. Çok saygı duyduğum Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’nun kıymetli üyeleri ve İslam aleminde sözü makbul olan bazı alimler, tüpte aşılama yoluyla çocuk sahibi olmakta dinen bir mahzur bulunmadığı hükmüne varmışlardır. Genel kabul gören bu fetvaya göre; döllenmenin üç unsuru olan sperm, yumurta ve rahimin her üçü de nikahlı çifte ait olursa, tüpte aşılama yoluyla çocuk sahibi olmak dinen mahzurlu değildir. Ancak, böyle bir uygulama, sadece normal yolla çocuk sahibi olamayan eşler için bir tedavi mahiyetindedir. Bununla beraber, sunî döllenme ve tüp bebek tekniğinde bu şeklin dışına çıkılıp araya yabancı bir unsur sokulduğunda, yani sperm, yumurta ve rahimden biri evli çift dışındaki bir şahsa ait olduğunda bu uygulama da câiz olmamaktadır. Binaenaleyh, sübjektif kulluk anlayışımdan ve bazı tereddütlerimden dolayı meseleye hemen “evet” diyemesem de, kanaat-i vicdaniye açısından bir problem yaşamayan insanların, hürmet ettiğim bir kurumun ve kıymetli ilim adamlarının fetva verdiği bu tedavi şeklini fiilî bir dua olarak görmelerine ve o yola başvurmalarına da itiraz etmeyeceğim.

Ne var ki, bir kadın ve erkeğin, çocuklarının olmamasını büyük bir problem saymalarının ve bu hususta aşırı tehâlük göstermelerinin kulluk edebine yakışmadığını ifade etmeden de geçemeyeceğim. Evet, duada büyük bir güç vardır; gönülden yapılan dua karşısında esbâb sukut eder. Müsebbibü’l-esbab, isterse en olmayacak şeyleri oldurur ve dilediğine fevkalâdeden ihsanda bulunur. Cenâb-ı Hak, evlat isteyen kimselerin samimi dualarına da icâbet edip onlara istedikleri çocuğu lutfedebilir. Fakat, bu konudaki aşırı istek maksadın aksiyle tokat yemeye de sebebiyet verebilir. Mesela, ısrarlı talep neticesinde öyle bir çocuk dünyaya gelir ki, âsî mi âsî, anarşist mi anarşist olur ve anne-baba için büyük bir hüzün sebebine dönüşür. Hatta onlara, “Ah ölse de kurtulsak!” dedirtecek kadar şerli bir insan halini alır. Bundan dolayı, kadın ve erkek, çocuklarının olmayışını hemen mutlak şer olarak görmemeli ve Allah Teâlâ’dan haklarında hayırlı olanı dilemelidirler.

Nitekim, Hazreti Zekeriyya (aleyhisselam) da Cenâb-ı Hak’tan evlat istemiştir ama “Lütf u kereminden öyle bir oğul nasib et ki, bana da, Yâkub hanedanına da vâris olsun. Onu, razı olacağın bir insan eyle ya Rabbî!” (Meryem, 19/6) demiştir. Kur’an-ı Kerim, Hazreti Zekeriyya ve Hazreti İbrahim gibi peygamberlerin ve Rahman’ın sevgili kullarının çocuk taleplerini anlatırken, onların behemehal bir çocuk sahibi olmak için değil, nübüvvetin ağır yükünü omuzuna alıp götürebilecek keyfiyette bir vâris yetiştirmek için dua ettiklerini de nazara vermiştir. Onların dua cümlelerine mefhum-u muhalif açısından bakılınca “Ya Rabbi! Şayet hayırsız ve şerru’l-halef olacaksa, öyle bir çocuk istemiyoruz.” dedikleri görülecektir.

Evet, Kur’an-ı Kerîm, evlat talebi ile alâkalı ayetlerinde her zaman iki hususa dikkat çekmektedir: Bunlardan birincisi ve en önemlisi, çocuk nimetini verenin Müsebbibü’l-esbab ve Hâlık-ı Kerim Cenâb-ı Allah olduğu hakikatidir; ikincisi de, çocuğun sâlih ve hayırlı bir insan olması için niyaz edilmesinin gereğidir. Bu itibarla, bir kadın ya da erkek illâ eş veya çocuk isteyecekse, Rahman’ın hâlis kulları gibi “Ey keremi bol Rabbimiz! Bize gözümüzün, gönlümüzün süruru olan temiz eşler ve nesiller ihsan et, bizi müttakîlere önder eyle!” demelidir. Mealini verdiğim bu dua, Furkan suresinin yetmiş dördüncü ayetinde yer almaktadır. Bu ayette özellikle çocuklar için “kurretu ayn” ifadesi kullanılmıştır ki, bu tabir “göz bebeği gibi kıymetli, göz aydınlığı, gönül süruru” manalarına gelmektedir. Bu söz, anne-babasının maddî-manevî beklentilerini karşılayıp onların yüzlerini ak edecek, dünyada ve ukbâda gönüllerine inşirah vesilesi olacak ve her zaman takvâ dairesinde bulunacak bir nesil talebinin ifadesidir.

M. Fethullah Gülen

Dinimizde kişinin yengesi ile evlenmesinin hükmü nedir?

Bir insan, kardeşi vefat edince yengesi ile -kendisinden ister büyük, ister küçük olsun- iddeti bittikten, hamile ise hamlini vaz’ettikten sonra evlenebilir. Fakat böyle bir evlilik, ne farz, ne vâcip, ne de sünnettir. Sonra, bu evliliğin câiz olması başkadır, mevcut şartların değerlendirilmesi neticesinde lüzumlu görülüp görülmemesi başkadır.

Çocuğun eğitiminde çevre mi önemlidir yoksa aile mi?

Çocuğun eğitiminde sadece tek faktör etkili değildir. Tabii ki, çocuğun ilk yetişip büyüdüğü yer aile olduğu için, onun eğitiminde başrolü üstlenecek faktör ailedir. Ancak bu durum çevrenin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Yani çocuğun eğitiminde hem aile önemlidir hem de çevre.

Çocuklarının eğitiminden anne-babalar sorumludurlar. Bir manada çocukların çevreyle olan münasebetlerini düzenleyecek olan da anne-babadır. Yani anne-babalar çocuklarının nerelerde vakit geçirdiğini, kimlerle arkadaşlık kurduğunu iyi bilmeli ve bu konularda çocuklarını yönlendirici olmalıdırlar. Özellikle çocuğun dini eğitimi üzerinde hassasiyetle durulmalı ve onun yaşına göre gerekli bilgiler verilerek dini kişiliğinin oluşması sağlanmalıdır.

Aslında çocuk eğitimi başlı başına bir konudur. Ve mesele sadece soru-cevap sınırlarına sıkıştırılamaz. Bunun için bu konuyla ilgili bazı kitaplar tavsiye edebiliriz:

Peygamberimizin Sünnetinde Terbiye, İbrahim Canan

Çekirdekten Çınara, M. Fethullah Gülen

Çocuk ve Ergende Karakter Eğitimi, Musa Kazım Gülçür

Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım, Mehmet Emin Ay

Ailede ve Okulda Çocuk Eğitimi, Halit Ertuğrul

Çocuk Eğitiminde Sık Sorulan Sorular ve Cevapları, Hasan Aydınlı

Problem Çocuk mu, Yasemin Yalçın Aktosun

Hanım, beyin cebinden habersiz para alabilir mi?

Ancak bu sual yanlış yere soruluyor gibi geldi bana. Zira bu sual, bana değil de para cebinden çıkacak kimseye sorulmalıydı ve denmeliydi ki:

– Bey, zaman zaman ihtiyaç oluyor, habersiz para almak durumunda kalıyorum. Ne dersin, alabilir miyim? Yoksa mutlaka sana haber vermek zorunda mıyım? İzin veriyor musun arada sırada para almaya?

Bakalım para cebinden çıkacak zat ne diyecek, nasıl bir mukabelede bulunacak? Şayet anlayışlı ve bonkör davranır da:

– Hanım, bizim aramızda ayırım mı olur? Paramız olduktan sonra izinli de alabilirsin, izinsiz de! Nasıl olsa aldığını evin ihtiyacına harcayacak, çoluk çocuğun eksiğini tamamlayacaksın…

Şayet bey böyle derse, Şahin hoca’ya ne oluyor ki?

– Hayır alamazsın diyecek yahut da alabilirsin diye beyin kesesinden cömertlik yapacak, bonkörlükte bulunacak!

Bence meselenin esası budur:

– Beyin izin verip vermemesi.

Anlaşılan odur ki, bey razı olursa alınabilir, olmazsa alınamaz.

Burada bir hususa da işarette bulunalım isterseniz.

Bey, evin ihtiyaçlarını karşılamakla zaten mükelleftir.

Ne var ki evin beyi evi geçindirme sorumluğunu yerine getirmekte ihmalkâr davranıyor, zaman zaman cebinde imkânı olduğu halde bu mükellefiyetini yerine getirmiyor da hanımefendi, biraz da zorlayarak cebinden habersiz para alıyor, beyin karşılamaya mecbur olduğu ihtiyaçları böyle karşılıyorsa; bunda bir mesuliyet söz konusu olmayabilir. Çünkü bunda beyin yapmaya mecbur olup da ihmal ettiği harcamayı yaptırmak, bir bakıma mükellefiyetini ancak böyle yerine getirtmek vardır.

Tabii bu, ideal olanı değildir. Arzu edilen odur ki, ne hanım böyle bir zorlamaya gerek duysun, ne de bey bunu duyuracak bir ihmal ve anlayışsızlığa düşsün.

Belki olması lazım gelen; beyin, ihtiyaçları vaktinde bilmesi, istemeye bile zaman kalmadan gereken miktarı takdim etmesidir.

Burada dikkate alınacak bir husus da, harcamayı yapan hanımefendinin anlayışıdır. Bazı hanımlar çevrelerinde israflı bir hayatı esas alan komşuları örnek alıyor, gereksiz şeyleri de ihtiyaç haline getirip para yetiştiremez hale bile gelebiliyorlar. Hâlbuki herkesin ihtiyaç anlayışı imkânına göre olur. Herkes ayağını kendi yorganına göre uzatır. Buna mecburdur da.

İsraflı harcamaya alışanlar örnek alınmamalı, imkân bakımından kendisinden aşağıda bulunanlar örnek alınmalı, onlara göre çok iyi durumda olduğu düşünülerek hayatından huzur duyup memnun olmalıdır.

Ahmet Şahin

Kayınpeder ve kayınvalideye karşı görev ve sorumluluklar nelerdir?

Açıklama: Şu anda, eşimle aramızda ciddi bunalıma sebep olan bir konuda fikrinizi almak istiyorum. Kardeşlerimin, anne ve babamın zaman zaman, sırayla Amerika’ya gelip bizim yanımızda biraz kalmalarını istiyorum. Eşim de, kendi ailesi için aynı şeyi istiyor. Fakat onun ailesinin maddi gücü buna kâfi gelmeyeceği için mali külfeti benim karşılamam gerekecek. Ben de, eşime bunu istemediğimi söyledim. Eşimle aramda: “Kendi kardeşlerine, anne-babana para harcıyorsun; fakat benim aileme gelince…” şeklinde başlayıp devam eden tartışmalar oldu. Bu konuda, benim üzerime düşen nedir? Kendi kardeşlerimle onunkilere eşit mi davranmalıyım? Onun ailesine de, Amerika’da bizi ziyaret edebilmeleri için masraf yapmak zorunda mıyım? Ya da, genelde kendi kardeşlerime para harcayınca onun kardeşlerine de harcamam gerekir mi?”

Bu hadiseye İslam hukukundaki maslahat prensibi açısından bakarak bazı şeyler söylemeye çalışacağım. Nihaî anlamda söyleyeceğim şeylerin “mutlaka uyulmalı” veya literatürdeki ifadesiyle “mucibince amel olunan” cinsinden bir fetva olmayacağını baştan ifade edeyim. Çünkü hem bu satırların yazarı kendisini ictihadi ahkâm üretme konusunda ehliyetli görmemektedir. Hem de –velev ki öyle bile olsa- ictihadi meselelerde nihaî ve mutlak doğru yoktur. Metodolojisine uyularak ehil insanlar tarafından yapılan ictihadların yani hükümlerin –birbirinden farklı olsa da- doğru oldukları herkesin bildiği gibi gerçektir. Daha açık bir ifade ile bunlar “eşbeh bil hak (doğruya en yakın ve en benzeri)” nazariyesine göre şartlarına riayet edilerek ehilleri tarafından yapılan ictihadlar olduğu için doğruya en yakın olandır. Fıkhî mezhepler arasındaki görüş ayrılıkları hem de aynı mesele üzerindeki farklı hükümlerin bulunması bunu açık ve net bir biçimde göstermektedir.

Bu hadise münasebetiyle bahsini ettiğimiz türden bir denemeye girmemizin bir sebebi ise; soruda bahsi geçen konu ile alakalı olarak Kur’an’da ve bağlayıcı sünnette aksine ihtimal vermeyecek ölçüde nihai hükmün bulunmamasıdır. Burada hemen akla Kur’an’daki anne ve babaya “öf” bile dememek gerektiğinin ifade edildiği ayet gelebilir. Ama şu detay oldukça önemlidir ve gözden kaçırılmaması gerekir: Bu ayetle her bir kişinin anne ve babası kastedilmektedir. Ayetin kayınvalide ve kayınpederi kapsadığı şüphelidir. Usulü fıkıh ifadesiyle, bu ayetin sübutu katidir; ama muhtevanın kayınvalide ve kayınpedere delaleti zannidir. Zaten bağlayıcı bir beyan olsaydı, Ebusuud Efendi’nin fetvalarına benzer tek bir kelimelik “mecbursun” türü bir beyanla soruyu cevaplamış olurduk. Sorudaki meselenin iki boyutunun olduğunu baştan kabullenmek gerek: Birincisi; evli bayanın anne babasını veya anne babanın evli kızını ziyaret etme hakları. İkincisi; Karı kocanın aile saadeti, evliliklerinin huzur ve mutluluk içinde devamı ki, benim maslahat prensibi açısından deneme yapacağım alan da burası. Hadisenin birinci boyutuyla alakalı şunu söyleyebiliriz: evli bir bayanın anne ve babasını veya anne babanın evli kızlarını ziyareti, tartışma götürmez bir haktır. Ama bunun zamanlaması, tamamıyla örf ve âdete ya da eşlerin karşılıklı anlaşmalarına bırakılmıştır. Yüz hanelik bir köyde, evli olan bayanın anne ve babasını ziyaret sıklığı ile A.B.D’de hayatını sürdüren bir bayanın Türkiye’deki anne babasını ziyaret sıklığı elbette bir olmayacaktır. İkinci hususa gelince; önce kayınpeder ve kayınvalidenin veya kayınbirader ve baldızların damat ile olan irtibatını açık ve net bir biçimde ortaya koyalım: Akraba. İslam hukukunda akrabalar asabe (kanbağı), zevilerham (evlilik) ve vela (köle azadı) vesilesiyle olmak üzere üç ayrı gurupta ele alınır. Gerek miras gerek diyet gerek erş gibi tazminat gerekse ihtiyaç hâsıl olduğunda vasi tayini gibi hususlarda bu sıralamaya riayet edilir. Kayın peder, kayınvalide, kayınbirader ve baldızlar bu kategori içerisinde ikinci sırada yer alır. Bunlara yapılacak maddi destekler de üçüncü şahıslara nispetle daha çok sevaptır. Bu görüşü şu hadisle temellendirebiliriz: Allah Resülü (s.a.s) sadaka mahallerini beyan eden hadisi şerifte akrabaya yapılan yardımlar için buyururlar ki (mealen): “Onlara verilen sadakadan hem sadaka hem de sılahi rahim sevabı alınır” (Buhari, Zekât 48; Müslim, Zekât 14) Kaldı ki bu vesileyle hadis kitaplarında akraba bağlarının gözetilmesi ile alakalı müstakil babların ve onca hadisin bulunduğunu da hatırlatmak isterim.

Bunu öncelikle belirtmemin sebebi, Kur’an’da ve sünnette kayınpeder ve kayınvalideyi görüp gözetme, koruyup kollama hususunda net bir beyanın olmadığına dair yapılan itirazların veya düşüncelerin önünü kesmektir. Evet, Kur’an’da ve sünnette kayınpeder ve kayınvalideyi direkt veya dolaylı olarak ele alan beyanlar vardır. Yukarıda sunduğumuz akraba kategorileri buna bir örnek olduğu gibi, Kur’an’da (Nisa Suresi, 4/23) kendisi ile evlenilmesi haram insanlar sınıfında açıkça kayınvalidelerin zikredilmesi de başka bir örnektir.

Konuya bir başka açıdan yaklaşalım: Diyelim ki, Kur’anî ve Peygamberî beyanlarda bu çizgide bir açıklama, emir veya yasak yok. Bu takdirde ne yapılacak? İşte, maslahat prensibinin işletileceği nokta burasıdır. Maslahat İslam hukuku’na göre hükmü bilinmeyen meselelerde kullanılan bir metodolojidir. Genel tarife göre maslahat; hükmün kendisine bağlanması ve üzerine hüküm bina edilmesi, insanlara bir fayda sağlayan veya onlardan bir zararı gideren ve bunun geçersiz sayıldığına dair şer’i bir delil olmayan mânâlara denir. Maslahat, Allah’ın muteber sayıp saymamasına göre üçe ayrılır. Mutlak anlamda dikkate alınmasının gerektiğine dair şer’i delil olan maslahatlara maslahat-ı mutebere (mesalih-i mutebere) denir. Allah tarafından geçerli veya geçersiz sayıldığına dair delil bulunmayan maslahatlara –ki ictihada bırakılmış meselelerdir bunlar- maslahat-ı mürsele (mesalih-i mürsele); şer’i delilin muteber sayılmayacağını gösteren maslahatlara ise maslahat-ı mülga (mesail-i mülga) denir.

Bir başka açıdan; maslahata dayalı olarak hüküm verebilmek için maslahat denilen, maslahat olarak görülen mananın Ramazan el-Butî’nin tespitlerine göre;

1- Allah’ın hedeflediği gayelere uygunluk içinde olması,

2- Kur’an ile çelişmemesi,

3- Sünnet ile çelişmemesi,

3- Kıyasa aykırı olmaması,

5- Kendinden daha önemli veya eşit bir maslahatı ortadan kaldırmaması gerekmektedir.

Şimdi bu aşamada şunu söyleyebiliriz. Kayınvalide, kayınpeder, baldız ve kayınbiraderlerin damadın yardımına muhtaç oldukları durumlarda, damadın imkânları ölçüsünde maddi yardımda bulunması bir maslahattır. Maslahattır; çünkü dinin temel değerleri ile çatışmamakta, hatta örtüşmektedir. Hatta mesalih-i mürsele değil, mutebere sınıfındandır. Ve Ramazan el-Butî’nin tespitleri içinde yer alan hiçbir maddeye de aykırı değildir.

Bu hususa bir başka açıdan yaklaşarak, konuya farklı bir açılım kazandırmak istiyorum. Usül-ü fıkıhçılara göre maslahat zarurî, küllî ve katî olmalıdır. Zarurî demek; usul-ü hamse adı verilen ve korunması gereken beş temel unsurun bu maslahatla korunmuş olması demektir. Onlar da herkesin bildiği, din, nesil, mal, ırz ve hayattır. Külli demek, maslahatın sadece şahsa özgü değil, bütün ümmete şamil olmasıdır. Kat’î ise maslahattan elde edilecek şeyin kesin olması demektir. Bu durumda, damadın kayınpeder ve kayınvalidesine bahsi geçen çizgide yardımı, onları sahiplenmesi şahsî kanaatime göre bu üç unsuru da içinde barındıran bir maslahattır.

“Pekâlâ, bu maslahata bağlı olarak elde edilen sonuç bağlayıcı bir değere sahip midir?” diye sorulacak olursa yine bir usûl kaidesi ile bu soruya cevap bulabiliriz.: “Yasaklar mefsedete, emirler ise maslahatlar üzerine kurulu olur.” Burada maslahat zarurî, külli ve kat’i olduğuna göre, elbette farz, vacip mesabesinde olmayan bir yükümlülük söz konusu olabilir. Yalnız, bu yükümlülük hukukî değil ahlakî düzeydedir. Hukukî olabilmesi için mahkeme kararının olması gerekir.

Ayrıca Arap örf ve adeti ile bizim bu gün içinde yaşadığımız toplumda damat-kayınpeder-kayınvalide münasebetleri farklı bir seyir izleyebilir.

Buraya kadar damat-kayınpeder, kayınvalide diyerek –ki sorudan kaynaklanıyor- ele aldığımız her şey gelin-kayınpeder-kayınvalide münasebeti için de geçerlidir. Maddi açıdan gelinin, eşinin anne babasını desteklemesi, yardımda bulunması –istisnalar hariç- çok söz konusu olmasa bile, onlara hizmet noktasında çok yoğun tartışmaların yaşandığı bir alandır. “Kadının kayınpeder ve kayınvalidesine bakma yükümlülüğü var mıdır?” ile başlayan sorular kümesini kastediyorum açıkçası. Bence, bu ve benzeri istikametteki sorulara da yukarıda izahını yapmaya çalıştığımız maslahat açısından bakmalı ve cevabı, gerek maslahatın muteber oluşu ve gerekse zarurî, külli ve kat’i oluşu noktalarında aranmalıdır.

Dilerim dini hassasiyetle hadiseye yaklaşıp bu perspektifte söz konusu soru ve sorunlara cevap arayanlar, buldukları cevapları uygulama konusunda da aynı hassasiyeti gösterirler.

Ahmet Kurucan

Küresel ısınmadan dolayı çocuk yapmayı düşünmüyorum, ne dersiniz?

Açıklama: Bilindiği gibi iklimler değişmekte, aşırı sıcaklar kendini göstermekte ve çok yakın gelecekte susuzluk ve kuraklığın etkisinin daha da artacağı söylenmektedir. Benim bir çocuğum var ve ikinci çocuğumuza da niyetlenmekteyim. Ancak gelecekteki bu sorunlar beni tedirgin etmekte çocuk yapma üzerinde beni düşündürmektedir. Bu konuda bana bir yol göstermenizi istirham ediyorum.

Fıkıh usulünde meşhur bir kaide vardır: “Bir delilden neşet etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur”. Yani gelecekte ortaya çıkma ihtimali olan soruda belirttiğiniz olayların meydana gelmesinin bir katiyeti ve ehemmiyeti yoktur. Dolayısıyla bu ihtimallere bakarak, bizlerin çocuklarımızın geleceğinden endişe etmemiz ve bunun sonucunda çocuk yapmamamız hiç de makul değildir. Çünkü biz biliyoruz ki, zaman zaman bazı tabiî felaketler yaşansa da, bunlar hiçbir zaman insanoğlunun telef olmasına ve şartların alabildiğine zorlaşmasına sebep olmamıştır. (Ancak insanların kendi elleriyle ortaya çıkardıkları felaketleri ayrı değerlendirmek lazım). Biz biliyoruz ki, insanı da kâinatı da yaratan ve kâinattaki binlerce canlıyla beraber insanın da rızkını veren Allah’tır. Kur’an’ın birçok yerinde buna işaret edilmektedir.

 “Geceyi gündüze katar günü uzatırsın, gündüzü geceye katar geceyi uzatırsın. Ölüden diri, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğin kimseye sayısız rızıklar verirsin.” (Âl-i İmran Suresi, 3/27)

“Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını ben okuyup açıklayayım: O’na hiçbir şeyi ortak yapmayın, anneye babaya iyi davranın, fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin, çünkü sizin de onların da rızkını veren Biz’iz. Kötülüklerin, fuhşiyatın açığına da gizlisine de yaklaşmayın! Allah’ın muhterem kıldığı cana haksız yere kıymayın! İşte aklınızı kullanırsınız diye Allah size bunları emrediyor.” (En’am Suresi, 6/151)

“De ki: Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınızı ve gözlerinizi yaratan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran. Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten. «Allah!» diyecekler, duraksamadan: De ki: O halde sakınmaz mısınız O’nun cezasından?” (Yunus Suresi, 10/31)

“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı Allah’a ait olmasın. Allah her canlının hayatını geçirdiği yeri de, öleceği yeri de bilir. Bütün bunlar apaçık bir kitaptadır.” (Hud Suresi, 11/6)

“Orada hem siz insanlar için, hem rızkını sizin vermediğiniz daha nice yaratıklar için geçimlikler meydana getirdik.” (Hicr Suresi, 15/20)

“Şüphesiz bu, bizim verdiğimiz rızıktır. Ona bitmek ve tükenmek yoktur.” (Sad Suresi, 38/54)

“Eğer Allah kullarına rızık ve imkânları bol bol yaysaydı, onlar dünyada azarlardı. Lâkin O, bu imkânları dilediği bir ölçüye göre indirir. Çünkü O kullarından haberdar olup onların bütün yaptıklarını ve yapacaklarını görmektedir.” (Şura Suresi, 42/27)

Aynı şekilde dinde mukarrer olan bir diğer kaide de şu şekildedir: “Ortaya çıkması ihtimal dâhilinde olan bir zarar için gerçekleşmesi kesin bir maslahat terk edilmez” Soruda bahsedilen bu durumlar şu an itibariyle sadece bir tahmin ve vehimden ibarettir. Kişinin çocuğunun olması, neslinin devam etmesi ise Efendimizin teşvik ettiği ve dinimizce istenen bir şeydir. Başta da söylediğimiz gibi bu türden ihtimaller bizi korkutmamalıdır. Yeter ki bizler, çocuklarımızın eğitimini verebilecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılayacak durumda olalım.

Anne-Babanın çocuğunun evliliğine karışma hakkı var mıdır?

Açıklama: Kızım ve oğlum düşünce ve kültür olarak anlaşamayacağımız insanlarla evlilik kararı veriyor. Aile olarak belli bir eğitim vererek yetiştirdiğimiz ya da buna inandığımız çocuklarımızın arzusuna boyun mu eğmeliyiz yoksa çıkış yolu nedir?

Aslında evlilikte anne-babanın veya çocuğun düşüncesinden ziyade dinin getirdiği ölçüler iyi bilinmeli ve bunlar esas alınmalıdır. Çünkü karar verme aşamasında her ne kadar gençlerin duygularına kapılarak yanlış karar verme ihtimali daha yüksekse de, bazen bu konuda ebeveynler de hata edebilmektedirler. Yani öyle zamanlar oluyor ki, çocuklarının tercihi dinin ölçü ve kriterlerine daha uygun olduğu halde, çocuğun anne babası dini duygu ve düşünce olarak tasvip edilemeyecek bir kısım bahanelerle çocuklarının yapacağı evliliğe karşı çıkıyorlar. Tabii evlilik aşamasında hata eden daha çok gençler oluyor. Her ne olursa olsun öncelikle söylediğimiz gibi bu konudaki dini kriterler esas alınmalı ve onlara göre hareket edilmelidir.

Evet, akıl ve mantık üzerine kurulmuş ve kendisinden beklenen hikmet ve maslahatlar ortaya çıkmış bir evlilikle, dünyevi ve uhrevi mutluluğu gerçekleştirecek çok önemli bir dayanak elde edilmiş ve cennet bahçelerini aratmayacak bir aile yuvasına kavuşulmuş olur. Hiç şüphesiz ki, yukarıdaki faydaların gerçekleşmesi, her yönden ve özellikle de din ve diyanet noktasından birbiriyle denk olan eşlerin bir araya gelmeleriyle mümkün olur. Yani evlilikte denklik meselesinde ilk göz önünde bulundurulması gereken husus, dini hayattaki denkliktir, sonra kültür, mal, nesep, belli bir coğrafya ve millete ait olma gibi diğer hususlar gelir. Din noktasında ve diğer mevzularda denkliğe dikkat edilmediğinde, eşler arasında karşılıklı sürtüşme ve çekişmeler olacak ve sonunda Allah’ın en sevmediği mübah olan boşanma, kaçınılmaz hale gelecektir. Bediüzzaman Hazretleri özellikle dinî anlayıştaki denklik mevzuunu nazara verdiği bir yerde hanımlara özetle şu tavsiyede bulunur:

“Eğer, size tam muvafık ve dindar bir eş bulamamışsanız, kendinizi açık saçıklıkla satmayın. Size lâyık ebedî bir arkadaş, İslam terbiyesini almış bir vicdan eri çıkıncaya kadar sabredin. Dünyanın geçici zevkini tatmak için ebedi hayatınızı tehlikeye atmayın. Bugünkü medeniyetin sefaheti içinde boğulmayın.” (Kastamonu Lahikası, 45. Mektup)

Yani görüldüğü gibi evlilikte ilk dikkat edilecek husus denklik ve hususiyle de dini hayatın yaşanması açısından denkliktir. Tabi bundan sonra ailelerin sosyal, kültürel ve ekonomik durumları da dikkate alınmalıdır.

Efendimiz başka bir hadislerinde: “Güzellikleri sebebiyle kadınlarla evlenmeyin. Çünkü güzelliklerinin onları (kibir ve gurur sebebiyle) alçaltacağından korkulur. Onlarla mal ve mülkleri sebebiyle de evlenmeyin, zira mal ve mülkün onları azdıracağından korkulur. Fakat onlarla diyaneti esas alarak evlenin. Yemin olsun, burnu kesik, kulağı delik siyahî dindar bir köle (dindar olmayan hür kadınlardan) efdaldir.” buyuruyorlar.

İşte evlilikte bu ve buna benzer hususlar göz önünde bulundurulmalıdır. Eğer evlatların evliliğine karşı çıkılacaksa, bu sebepler yerine gelmediğinden karşı çıkılmalıdır. Bunun yanında evlatların da kendi kafalarına ailelerine danışmadan onların onaylarını almadan yuva kurmaları doğru değildir. Çünkü her işte olduğu gibi evlilik öncesinde de büyüklerle istişare yapılmalı ve daha sonra karar verilmelidir.

Bir de daha evlilik aşamasına gelmeden çocuklar evlilik hususunda eğitilmeli, bu konuda onlara doyurucu bilgiler verilerek yanlış adım atmalarının daha baştan önüne geçilmelidir. Çünkü belli aşamadan sonra artık her şey çok geç olabilir. Bunun için de kendimiz bu konuda dini kitaplar okuduğumuz gibi çocuklarımızın da okumasını sağlamalı, onları dindar ahlaklı arkadaşlarla bir arada tutmanın yollarını aramalı ve hayatlarını dinin gölgesi altında yaşamalarını temin etmeliyiz. Eğer çocuğumuzu dini anlamda iyi yetiştirebilirsek, evlilik safhasında da rahat ederiz.

Şimdi sizler için artık vakit çok geçse, yani evlatlarınızı evlilik vs mevzuunda terbiye etme hususunda geç kalmışsanız, dua edip elden geldiğince yumuşak bir şekilde tavsiyede bulunmaktan ve yönlendirmeye çalışmaktan başka çareniz yok. Bunun ötesinde fazla bir şey yapamazsınız herhalde. Eğer çok ters insanlarla evleneceklerse, evlenmeden önce tavır koyabilirsiniz. Mesela, hakkınızı helal etmeyeceğinizi belirtebilir, gönlünüzün kırılacağını ifade edebilirsiniz. Ama her şeye rağmen evlenirlerse, artık ondan sonra yapacağınız şey onlarla iyi geçinmektir.

Çalma davranışında bulunan bir çocuğa nasıl yaklaşılmalı?

Çocuğun kendine ait olmayan bir eşyayı izinsiz olarak almasına çalma davranışı diyoruz. Daha çok okulda çocuklarının eşyalarının birer birer kaybolduğunu iddia eden veliler, öğretmen ve okul idaresine öğrenciler tarafından gelen şikâyetler sonucu bu olaylar ortaya çıkar. Çalma davranışını gösteren öğrenciler incelendiğinde bu tür öğrencilerin benzer nedenlerle bu yola başvurdukları gözlenmektedir.

Aşırı disiplinli, sürekli çocuğunu başkalarıyla kıyaslayan, paraya aşırı düşkün-cimri, çocuğun maddî ihtiyaçlarını karşılamayan ailelerin çocuklarında çalma davranışı daha fazla gözlenmektedir. Ayrıca kendini değersiz hisseden, özgüven sorunu yaşayan, yeni kardeşi olan ve kardeş kıskançlığı yaşayan çocuklarda çalma davranışı görülebilmektedir. Bu durumlarda amaç çocuğun ilgiyi kendisine çekmesi veya kızgınlığını bu şekilde gidermesidir. Bunun yanında bazen çocuklar izledikleri çizgi film ve dizi kahramanlarıyla özdeşim kurup bu tür davranışlarda bulunabilmektedirler.

Niçin ortaya çıkıyor?

Çocuğa yeterli harçlık verilmiyor, ihtiyaçları karşılanmıyor olabilir.

Çocukta mülkiyet duygusu gelişmemiş, yanlış yönlendirilmiş olabilir.

Sürekli başkalarıyla kıyaslanan çocuk, başarılı arkadaşlarından intikam almak için, ya da bir arkadaş grubunun içine girmek için yapıyor olabilir.

Büyüklerinin hırsızlığı normal gören sözlerinden etkilenmiş olabilir. *Özel Bakırköy Fatih İ.Ö.O. Psikolojik Danışmanı

Nasıl tavır alınmalı?

Çocuğa dürüstlük ve başkasının malına saygılı olmanın önemi anlatılmalıdır.

Ona ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde harçlık verilmeli, böylelikle başka yollara tevessül etmesi engellenmelidir.

Çocuğun kendine ait eşyaları olmalı, yoksun bırakılmamalıdır.

Çocuğun rahatlıkla ulaşabileceği, görebileceği yerlerde para vb. şeyler bırakılmamalıdır.

Çocuk eğer başkasının eşyasını izinsiz olarak almışsa fiziksel cezalara başvurmayın. Aldığı eşyayı özür dileyerek geri vermesini sağlayın.

Çalma davranışını önemsememek görmezden gelmek, bu davranışın daha da pekişmesine yol açabilir.

(Osman Algın, Özel Bakırköy Fatih İ.Ö.O. Psikolojik Danışmanı)

Eşimden habersiz para biriktirebilir miyim?

Açıklama: Eşimden para saklıyorum ama her hangi bir art niyetim yok sadece birikim yapmak için ve bana çok sık para vermediği için bu günah mıdır?

Böyle bir davranışa günahtır denemez. Bunu daha ziyade ailede güven ve itimad veya eşlerin birbiriyle olan iletişimi açısından değerlendirmek lazım. Eşiniz bu durumu bir şekilde anladığında probleme sebep olur mu, güven sarsılması yaşanır mı, bunları da düşünmek lazım. Bir de, eşinize durumu anlatsanız, acaba sizi anlamaz mı?

Bütün bunları düşündükten sonra, eğer eşinizden gizli ama caiz yollardan para biriktirmekte bir maslahat ve fayda görüyorsanız, bunu yapabilirsiniz. Zaten söylediğimiz gibi bunun dini bir günahı yoktur. Çünkü siz sizin olan veya hakkınız olan parayı biriktiriyorsunuz.

Eşim çocuk istemiyor, ne yapabilirim?

Açıklama: Yaşım 33, eşim ise benden biraz daha küçük. Eşim kesinlikle çocuk istemiyor. Bunun sebebi ne olabilir? Ben çocuk sahibi olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?

Aslında bunun nedenini en iyi bilecek ve anlayacak sizsiniz. Bunun muhtemel birçok sebebi olabilir. Genellikle günümüzde çocuk yapmak istemeyen çiftlere baktığımızda şu şekilde sebeplerle karşılaşılıyor: Geçim sıkıntısı, kadının vücudunun bozulacağından endişe etmesi, çocukla ilgilenecek vakitlerinin olmaması, fiziki rahatsızlıklarının bulunması, çocuk yetiştirme ve bakımını üstlenme gibi meşakkatlerin altına girmek istememeleri, evliliğin keyfini çıkarma düşüncesi, eşlerin birbirine vakit ayırmak istemesi, çocuk yapmayı biraz tehir ederek evliliğe tam adapte olmak istemeleri vs. Tabi bunların yanında başka harici sebepler de olabilir. Buna göre eşinizle konuşarak onu anlamaya gayret ederek onun niçin çocuk istemediğini öğrenmeye çalışın.

Evliliğin en mühim meyvesi, semeresi ve neticesi çocuktur. Yani evlenmekten maksat ve hedef tevellüttür, çoğalmaktır. Çocuk olmayan bir aile meyvesiz ağaç gibidir. Buna göre eşinize çocuğun gerekliliğini anlatabilir, bununla ilgili kitaplar okumasını temin edebilirsiniz. Çocuk olmadığı takdirde ileride karşılaşacağınız sıkıntıları dile getirebilirsiniz. Ama en önemlisi onu anlayıp sıkıntısını öğrenmeye gayret edin. Çünkü niçin çocuk istemediğini öğrenirseniz, bunun çözümü de ona göre kolay olacaktır.

Evlenmeyi düşünen adaylar nelere dikkat etmelidirler?

1- Evlilik öncesi mutlaka yetkili ve bilgili şahıslarla istişare edilmelidir.

2- Tarafların bir araya gelmelerinde halvet olmamalıdır. Yani kimsenin olmadığı yerde yalnız baş başa kalamazlar. Böyle bir durumda Efendimiz (s.a.s) bu iki kişinin üçüncülerinin şeytan olacağını söylemiştir. Yani bunlar görüşürken ya yanlarında üçüncü bir kişi bulundurmalı ya da, umuma açık bir yerde görüşmelidirler.

3- Özellikle bayan tesettürüne dikkat etmelidir. Çünkü taraflar nişanlı bile olsalar evlenmedikçe birbirlerine yabancı sayılırlar.

4- Ailelerin izin ve rızasının alınmasına dikkat etmelidirler.

5- Tarafların bir araya gelmeleri görüşüp konuşmaları hep bir gayeye yönelik olmalıdır. O da kuracakları yuvanın sağlam temellere oturması için tarafların birbirini iyi tanıyarak doğru karar verebilmeleridir. Bunun dışında görüşmelerde ciddiyet esas olmalı ve hevaî ve nefsanî şeylerden uzak durulmalıdır.

6- Olur da bu iki kişi evlenemeyeceklerine karar verirlerse, her iki tarafında pişman olmayacağı bir süreç yaşamalıdırlar. Yani edep ve hayâ dairesinde hareket edilmelidir. Evlilik sonrası paylaşılacak bazı önemli ve şahsi sırlar evlilik öncesi ortaya dökülmemelidir. Tabi bu arada, evlendikten sonra problemlerin çıkmasına ve pişmanlığa sebebiyet verecek bazı şeylerin gizlenmesi de doğru değildir. Mesela bir hastalık, yüklü bir borç, içki ve kumar gibi devamlı yaşanan bir kötü adet vs. varsa, bu önceden bilinmelidir.

Evlenmenin hükmü nedir?

Evleneceklerin durumuna göre nikâhın hükmü farz, vacib, sünnet, haram, mekruh veya mübah kısımlarına ayrılır:

1. Evlenmediği takdirde zinaya düşeceği kesin olan kimsenin -mehri verecek ve eşinin geçimini sağlayacak durumda ise- evlenmesi farzdır.

2. Evlenmediğinde zinaya düşme ihtimal ve tehlikesi bulunan kimsenin -mehir ve nafakayı sağlayacak durumda ise- evlenmesi vacibtir. Hanefiler dışındaki çoğunluk farz ve vacib arasında bir ayırım yapmaz (İbnül-Hümâm, 2/342; el-Bedâyî’, 2/260).

3. Evlenince, eşine zulüm yapacağına kesin gözüyle bakılan kimsenin evlenmesi haramdır. Hem zinaya düşme, hem de eşine zulüm yapma korkusu bulunan kimsede haramlık yönü tercih edilir. Çünkü bir konuda helâl ve haram birleşince, prensip olarak haram üstün tutulur ve ondan kaçınmak gerekir. Nitekim ayet-i kerimede, “Evlenmeye güç yetiremeyenler, Allah kendilerine fazlu kereminden zenginletinceye kadar iffetlerini korusunlar” (Nur Suresi, 24/33) buyrulur.

4. Eşine zulüm yapacağından korkulan kimsenin evlenmesi mekruhtur (el-İhtiyâr, 3/82).

5. Cinsel bakımdan itidal halde bulunanların evlenmesi sünnettir. İtidal; evlenmezse zinaya düşeceğinden korkulmayan, evlenirse de eşine zulüm yapacağından endişe duyulmayan kimsenin halidir. (Şamil İslam Ansiklopedisi)

Yukarıdaki hükümleri göz önünde bulundurduğumuzda, bahsedilen şahıs için evlenmenin vacip olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü zina tehlikesi bulunmasa da, bunun dışında bir kısım günahlar söz konusudur. Evlenmek -inşallah- bu günahlardan kurtulmaya bir vesiledir.

Evlilik, aşk ve sevgiye mi yoksa mantığa mı dayanmalı?

Açıklama: On altı yaşındayım. Ancak son zamanlarda evlilik meselesi kafamı çok meşgul ediyor. Gördüğüm kadarıyla bizim çevremizde aşk ve sevgiye dayanan bir evlilik olmuyor. Ne yapmalıyım, istediğim sevdiğim birini bulamasam bile, dini yönden sağlam birini bulunca evleneyim mi? Bu konuda nasıl düşünmemi ve ne yapmamı tavsiye edersiniz?

Öncelikle şöyle bir hatırlatma yapalım. Her işi vakti zamanında yapmak önemlidir. Yani evlilik de vakti zamanı geldiğinde üzerinde düşünülecek ve ona göre adım atılacak önemli bir meseledir. Ancak okulu devam ettiğinden veya yaşı küçük olduğundan ya da durum ve şartları elvermediğinden dolayı henüz evlenmeyi düşünmeyen birisinin bu konulara fazlaca kafa yormasını çok uygun bulmuyoruz. Çünkü gereksiz yere bu tür meseleler zihnimizi meşgul edecek ve himmetimizi dağıtacaktır. Hele bunun da ötesinde yıllarca karşı cins biriyle görüşerek flört hayatı yaşamayı kesinlikle doğru bulmuyoruz. Zaten böyle bir davranış dinimizce de caiz değildir.

Evet dinimiz her konuda ölçü ve prensipler getirip bizim hayatımıza hayat olduğu gibi, evlilik gibi oldukça önemli bir konuda da boşluğa meydan vermeyecek ölçüde düzenlemeler getirmiştir. Yani evlenirken dikkat edilecek hususlar nelerdir? Evlilikte ebeveynin rolü nedir? Evlenilecek kişide ne gibi özellikler aranmalıdır? Evlilik öncesi tanışma dönemi olan nişanlılıkta caiz olan ve olmayan şeyler nelerdir? Kişi evlenmek istediği biriyle ne ölçüde görüşüp konuşabilir? Ve daha bunlar gibi birçok hususta bizler dinimizin hep bizi aydınlattığını görüyoruz. Çünkü İslami temellerden uzak sadece heva ve heves uğruna yapılacak bir evlilik bereket ve yümünden uzak olduğu gibi, böyle bir aileden meydana gelecek nesillerin de İslam’ın gölgesinde bir hayat yaşamaları oldukça zordur.

Bundan dolayı evlilikte akıl ve mantık her zaman belirleyici rol üstlenmeli ve bunun yanında evlenilecek kişi hakkında başkalarına danışma ve meşveret de kesinlikle terk edilmemelidir.

Aslında bu demek değildir ki, evlilikte his ve duygular işin içine girmesin, kişi evleneceği bayanı veya erkeği sevmesin veya ona âşık olmasın. Yukarıdaki hususların gözetilmesi bunlara engel değildir. Nasıl olsun ki, evleneceğimiz kişiye karşı içimizde bir sevgi muhabbet oluşmadıysa nasıl onunla ömür boyu bir hayat geçirebiliriz!

Çünkü Kur’an’da da işaret edildiği gibi, evliliğin hikmet ve faydalarından birisi de, eşler arasında sevgi, muhabbet ve meveddetin teşekkül etmesidir. Zaten insanı en çok mutlu eden şeylerden biri de kalbine karşılık mukabil bir kalbin bulunmasıdır. Böylece onunla sevgisini, üzüntüsünü paylaşabilsin ve ikisi beraber adeta cennet yamaçlarında yaşarcasına bir hayat yaşasınlar.

Şimdi bahsettiğiniz çevrede yapılan evliliklere baktığımızda aslında sizi endişelendirecek bir durumun olmadığını görürüz. Bir kere şahıslar nerede olursa olsun, her zaman tek tip bir evlilikten söz edilemez. Önemli olan gayri meşru daireye girmeden ve usulünce evlenmektir. Bir kere dindar bir kimseyle evlenmek, mutsuzluğu seçmek ve aşkla sevgiyi bir tarafa atmak değildir. Bilakis, en güzel aşklar ve sevgiler iman dairesinde yaşanır. Zira dinî açıdan birbirlerine bakan eşler, birbirlerini ebedi eş olarak görür ve ona göre davranırlar. Aşk ve sevgilerini sadece beden ve suret güzelliğine bağlamazlar. Bundan daha önemli olan iç güzelliğine, ahlakına ve dini yaşamasına bağlarlar. Böylece, aşk ve sevgileri daimi olur ve artarak devam eder. Evlenmeden önce bazı insanların yaşamaya çalıştıkları aşk, eğer sadece dış güzelliğe bakıyorsa bu gelip geçicidir ve bazen evlenmeden önce çoğu zaman da evlendikten sonra biter. Dolayısıyla en güzel aşk ve sevgi, iç güzellikle alakalı olan ve devamlı yaşanandır. Bu da eşlerin birbirlerine dinî ölçüler içerisinde yaklaşmalarına bağlıdır. Zira devamlılık ve ebedilik, ancak dine inanma ve onu yaşamayla elde edilebilir.

Kız çocuğumuza erkek arkadaşı gitar kursu verebilir mi?

Açıklama: Muhafazakâr bir aileyiz. 10 yaşında bir kız çocuğumuz var. Kendisiyle aynı yaşta bir erkek arkadaşına 17 yaşındaki komşumuzun oğlu gitar kursu verecek. Bu kurs bizim evimizde ve bizim kontrolümüzde yapılacak. Bunun bir mahzuru var mıdır?

Öncelikle böyle bir hareketi tasvip etmediğimizi ve bunun doğru olmadığını belirtelim. Sebebine gelince, bu yaştaki bir kız çocuğu buluğ dönemine yaklaşmıştır. Hatta bu yaşta buluğa ermesi bile mümkündür. Dolayısıyla, zihnî, kalbî, bedenî ve ruhî terbiye açısından risklidir. Bu iş her ne kadar sizin evinizde ve kontrolünüzde olsa da bu, onların sadece bedenî yönden kontrolü olur, kalplerini, ruhlarını kontrol edemezsiniz. Daha o yaşta, sonradan önüne geçemeyeceğiniz bir kayma yaşanır da sizin haberiniz dahi olmaz. Bizim ve sizin bu tavrınız, onlara karşı bir güvensizlik veya su-i zan değildir. Sadece dinin emirlerinde hassasiyet göstermek ve ortaya çıkabilecek her türlü olumsuzluğun önünü daha baştan kesmektir.

Evet, bizler sadece olabilecek kötülükleri engellemekle değil, mevcut imkânlarla yükselebileceğimiz makamların en güzeline en yükseğine ulaşmakla da mesulüz. Dolayısıyla siz, bu işten ne kötülük doğabilir ki diyebilirsiniz ama bu yaklaşımınızla, o her şeyiyle insan-ı kâmil olmaya layık masumların, ruhî terakkisinin önüne geçmiş olursunuz.

İkinci olarak da şunu belirtelim ki, yapmak istediğiniz işin bir zarureti yoktur. Yani gitar kursu faydalı da olsa zaruri bir şey değildir. Dolayısıyla zaruri olmayan bir işten dolayı çocukları riske atmamak gerekir.

Kadın kocasına hizmet etmeye mecbur mudur?

Her şeyden önce “kadın kocasına hizmet etmeye mecbur mudur?” sorusunu sorma garabetini gösterebilen mantıka, aynı ölçülerden hareketle “koca, karısına hizmet etmeye mecbur mudur?” sorusunun yöneltilmesi gerektiği kanaatindeyim. Burada birinci soruya verilecek “evet” veya “hayır” cevabı, ikinci sorunun da cevabı olmak zorundadır. Cevap “evet” ise problem yoktur. Fakat cevap “hayır” olursa, işte o zaman dünyevî realiteler planında aile denilen, karı ve kocanın teşekkül ettirdiği, varlığını ancak karşılıklı sevgi, saygı, şefkat ve fedakârlık gibi esaslarla devam ettiren kudsî müessesenin halini hep birlikte tahayyül etmemiz ve sonra ortaya çıkacak olan problemlere cevap bulmamız gerekmektedir. Bana kalırsa “yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” kısır döngüsü içinde kalmış ve mantıksızlığın en uç örneğini oluşturan, feminist cereyanların kavramlarından etkilendiği muhakkak olan bu zihniyeti bir kenara bırakmalı, dinî ve millî değerlerimizin şekillendirdiği bir düşünce örgüsüne kendimizi salarak problemlerimize cevap bulmalıyız.

Aile yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, karı kocanın birbirlerine olan sevgi, saygı güven, şefkat, aşk ve fedakârlık gibi hasletler üzerine kurulan ya da devamı için mutlaka bu ve benzeri özelliklere ihtiyaç duyan kudsî bir ocaktır. Kur’an Rum suresi 21. ayetinde insanın kadın ve erkek olarak iki ayrı cins halinde yaratılmasının sebep ve hikmetini Allah’ın varlığının delilleri arasında saymaktadır. “O’nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdır. Şüphesiz ki bunda, düşünen bir toplum için ibretler vardır.” Ayet-i kerimede beyan edilen “kaynaşma”nın hayata geçirilebilmesi karşılıklı sevgi saygı, fedakârlık, güven gibi unsurları gerektirir. Allah Rasulü (s.a.s) “sizin en hayırlınız ailesine karşı hayırlı olan (güzel davranan)dır. Ben sizin ailesine karşı en hayırlı olanınızım”  buyurmuş ve bizatihi kendisi hanımlarına bu şekilde davranarak bizlere örnek olmuştur. Ne var ki, bu ayet yorumlanırken, genelde kaynaşmanın temeli olarak mehir, nafaka, mesken, yiyecek, içecek vs. üzerinde durulmuş ve meselenin bu boyutu hiç dikkate alınmamıştır. Cinsi arzuların tatmini, taraflardan birinin zengin olması, böylece ekonomik rahatlığa ermek düşüncesi, asalet vb. sebeplerle yapılan evliliklerde bu hususun hayata geçirilemeyeceği izahtan varestedir. İslam, ister bu kudsi ocağın oluşumunda, isterse ocağın devamı adına gerekli olan şeyleri baştan belirlemiş ve onlara mutlak manada öncülük verilmesini istemiştir. Allah Rasulü (s.a.s) özel anlamda cahiliye, genel anlamda ise bütün insanların mantığını ifade eder tarzda “kadınlarla dört şey için evlenilir; Zenginliği, güzelliği, soyu ve dini. Dindar olanı tercih et, mutlu olursun”  diyerek bu hakikatı açıkca ifade buyurmuşlardır. Zira aile kendi içindeki münasebetlerde, maddi unsurlardan ziyade, manevi unsurları daha ağırlıklı olarak barındıran bir müessesedir. Bu unsurların başında ise tabii ki iman gelir. Yine bunun içindir ki, aile fertlerinden herhangi birisi, o iman bağını kopardığı takdirde, sair aile fertlerinin onunla  münasebetlerini kesmesi  dinî bir vecibedir..

İşte bu esaslar üzerine kurulu bir aile ocağında, karı-koca birbirlerine karşı yükümlülükler taşımaktadır. Bu yükümlülükler “isterse yapar, isterse yapmaz” kabilinden tarafların iradelerine bırakılmış ve yapmadığı takdirde ne dünyevi ne de uhrevi müeyyide gerektirmeyen vazifeler olmayıp, mutlaka yapmak zorunda oldukları haklar cinsindendir. Allah Rasulü (s.a.s) bunu gayet öz ve beliğ bir biçimde veda hutbesinde belirtmiştir. Şöyle buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, “Kadınlar hakkında Allah’tan korkun” Korkma ve hakkını koruma ancak emanet ve emanete riayet şuuruyla olabilir. Bu sebeple peşi sıra, “Siz onları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Allah’ın kelimesi ile (nikâh akdi)  onları kendinize helal kıldınız.”der. Sonra genel/çerçeve hükümler itibariyle kısaca bu hakları belirler: “Sizin onlar üzerindeki haklarınız; döşeklerinizi istemediğiniz kişilere çiğnetmemeleridir. Onların sizin üzerinizdeki hakları ise; örfe göre yiyecek, içecek ve giyimlerini temin etmenizdir.”  Bu haklara erkekler adına onlarla iyi geçinmek (Nisa Suresi, 4/19), ya iyilikle tutmak ya da boşamak (Bakara Suresi, 2/229), mehirlerini gönül hoşnutluğu içinde vermek (Nisa Suresi, 4/20) vb. birçok şeyi ilave edebiliriz.

Kadınlara gelince; buraya kadar olan açıklamaların satır aralarında görüldüğü gibi, aile tabir caizse iki kişi arasında kurulmuş bir şirket gibidir. Nasıl şirkette, her bir ortak, vazife taksimi yaparak, iş alanlarını belirlemiş ve belirledikleri alanlarda vazifelerini yerine getirmektedirler; aynen öyle de ailede de böyle bir iş taksiminden rahatlıkla söz edilebilir. Buna göre ailenin maddi ihtiyaçlarını karşılama görevi erkeğe verilmiştir. Kadın bundan sorumlu değildir. Çocukların terbiyesi ortak bir yükümlülük olmasına rağmen, ağırlıklı olarak annenin üzerindedir. Tabii bu çizgide evde çamaşır, bulaşık, yemek, ütü, temizlik vb. işlerde kadının vazifesidir.

Burada iki hususun altını çizmek isterim: Bir; fukaha “erkeklerin kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır” (Bakara Suresi, 2/229) ayetindeki “ma’ruf” kelimesinden hareketle, örfün esas alınması gerektiği ve örfe göre kadın aile içinde ne tür işler yapıyorsa, onu yapmak zorunda olduğunu belirtmişlerdir. Nitekim bu çizgide Hz. Fatıma validemizin ev işlerini yaptığı ve bir defasında ev işlerine yardımcı olacak hizmetçi isteğini Allah Rasulü’nün (s.a.s) reddettiği bilinen bir gerçektir.  Hatta Abdullah b. Zübeyr’in annesi ve Hz. Ebu Bekir Efendimizin kızı olan Hz. Esma Validemiz, sahip oldukları atın bakım görümünü kendisinin yaptığını, başında su taşıdığını, hamur kardığını, evlerine üç fersah uzaklıkta bulunan tarlalarına gidip çalıştığını kendisi anlatmaktadır.  O halde mütekabiliyet esasına göre, erkek kendi üzerine düşen vazifeleri yaptığı gibi, kadın da üzerine düşen bu türlü vazifeleri yapmak mecburiyetindedir.

İki; Karı-kocanın birlikte karar vermiş oldukları hayat tarzı, kadının vazifelerinin belirlenmesinde önemli rol oynar. Sabahtan akşama evinde kalan ve ev hanımlığı statüsünü tercih eden bir kadından beklenen, günümüz şartları içinde 8 saat mesai usulüne göre çalışan bir kadından elbette beklenemez. Burada erkeğin ayak diretip örfe göre aile hayatı içinde kadının yerine getirmesi gerekli olan vazifeleri, mutlak ve eksiksiz bir şekilde istemesinin haklı bir sebebi olmasa gerektir. Bu tür bir hayat tarzını seçen ailelerde, eşlerin birbirlerine karşı daha anlayışla davranmaları şarttır.

Netice itibariyle; karşılıklı yükümlülükler ve tercih edilen hayat tarzının gerekleri çizgisinde koca karısına hizmet etmeye mecbur olduğu gibi, kadın da kocasına hizmet etmeye mecburdur.

Ahmet Kurucan

Kadın eşi kısır olduğunda ikinci erkekle evlenebilir mi?

İslam’da kadın kısır ise erkek ikinci bir eşle evlenebiliyor. Peki, erkek kısır olduğunda kadın ikinci bir koca ile evlenemez mi? Evlenemez ise bu eşitsizlik olmuyor mu?

Meselenin hikmet ve maslahatlarına geçmeden bir hususun üzerinde duralım. Bir kere şart ve durumlar ne olursa olsun, erkek dört kadına kadar evlenebildiği halde, bir kadın birden fazla erkekle evlenemez. Bu, Allah’ın Kur’an’da bildirdiği bir hükümdür. Dolayısıyla mesele her şeyden önce bir iman ve teslimiyet meselesidir. Biz bir şeyi Allah emrettiği için yaparız veya terk ederiz. Yoksa kâsır aklımızla meseleyi değerlendirip, kendimize göre bulduğumuz bazı hikmetlerden dolayı bir işi yapmaya kalkarsak günaha ve isyana sürüklenmiş oluruz. Öncelikle bu kısmın iyi anlaşılması gerekir.

Bununla birlikte Allah’ın Hakîm ismini tezahürü olarak, O’nun emrettiği veya nehyettiği şeylerin hepsinde kulları için hikmet ve faydalar vardır. Biz bazen bunların bir kısmını anlayabiliriz. İşte birden fazla evlilik meselesinde de bizim anlayabildiğimiz birçok hikmet vardır. Ancak bilemediğimiz başka maslahatlar da bulunabilir. Şimdi meseleyi sorunuz zaviyesinde ele alarak özetle birkaç husus zikredelim.

Bir kere erkeğin ikinci bir eş alacağı tek yer, hanımının kısır olduğu durum değildir. Hatta ortada hiçbir sebep yokken de erkek şartlarını yerine getirdikten sonra ikinci evliliğini yapabilir.

Diğer yandan evliliğin tek semere ve meyvesi çocuk değildir ki, çocuk olmayınca hemen ikinci evlilik mecburi görülsün…

Bir de eğer, kadınlar arasında adaleti sağlayamayacaksa, bir erkeğin iki kadınla evlenmesi mahzurludur. Yani mesele zannedildiği gibi rahat izin verilen bir mesele değildir.

Gelelim, kadının birden fazla erkekle evlenmesine: Durum ve şartlar her ne olursa olsun, kadının ikinci bir erkekle evlenmesinin mahzurlarını azıcık düşünen bir insan bile anlayabilir. Evet, bir evde iki erkek ve bir kadın bulunması halinde bu evliliğin devam etmeyeceği ve bu ailenin mutlu bir aile olamayacağı aşikârdır. İkinci olarak, kadının fiziki ve ruhi yapısı da buna müsait değildir. Üçüncüsü, böyle bir durumda aile reisi kim olacaktır? Dördüncüsü, kısır olan erkeğin olur da bu rahatsızlığı düzelirse nesep karışmayacak mıdır? Bu durumda doğan çocuğun babası kim olacaktır?

Bütün bunları düşündüğümüzde, kadının birden fazla evlenmesinin ne derece mahzurlu ve problemli olduğu ortaya çıkar ve bu konudaki yasağın hikmetini daha iyi anlarız.

Kayınpeder ve kayınvalideyle gelinin karşılıklı görevleri nelerdir?

Bu konuda, karı-koca arasında uyulması gereken hak ve vazifelerde olduğu gibi kesin net hükümler yoktur. Meseleyi daha çok, -evlilikle birlikte sıhriyet yoluyla bir akrabalık oluştuğu için- akrabalık haklarının gözetilmesi ve eşlerin karşılıklı birbirlerini razı ve mutlu etmeleri yönüyle ele almak daha doğru olacaktır.

Gerek Kuran-ı Kerim’de geçen akrabalık ilişkilerinin gözetilmesini emreden ayetlere, gerekse Efendimizin konuyla ilgili hadisi şeriflerine baktığımızda, en yakın daireden başlayarak akrabalık haklarının yerine getirilmesinin dinimizde çok önemli bir esas olduğu görülecektir. Evlilik akdiyle birlikte, eşlerden her biri yeni akrabalar edinmektedir. Özellikle, eşlerden her birinin anne-babası diğeri için mahrem olmakta ve evlenen kişi adeta manevi ikinci bir anne-babaya kavuşmaktadır. Anne-babalar için de, evlenen çocuklarını düşündüğümüzde, aynı durumun söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için kişinin, kayınvalidesi veya kayınpederine karşı yerine getirmesi gereken sorumluluklar açıkça belirtilmemiş olsa da, akrabalık bağlarını güçlü tutmayı emreden nasların bunları da içine alacağını söyleyebiliriz.

Meselenin ikinci bir yönü daha vardır ki, o da eşlerin karşılıklı birbirlerini mutlu edebilmeleri ve aralarındaki muhabbet ve meveddetin artması, her birinin diğerinin akrabalarına karşı iyi davranmasına bağlıdır. Yani Müslüman bir hanımın eşine iyi davranmasının bir diğer yönü de eşinin anne ve babasına karşı iyi davranması, onlara hürmeti ve takdiri elden bırakmamasıdır. Kadın, kayınvalidesine yardımcı olarak kocasına ikram ve iyilikte bulunur. Dolayısı ile koca da bu durumu göz önünde bulundurarak hanımına ve onun annesine karşı iyi davranır. Kadın bunu yapmakla aslında kendine iyilik yapmış olur. Zira Allah Teâlâ, “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey midir?” (Rahman Suresi, 55/60) buyuruyor.

Görüldüğü gibi bu konuya bakışımız, daha çok eşlerin birbirlerini mutlu etmeleri, akrabalık bağlarının gözetilmesi ve genel ahlak kuralları çerçevesinde olmalıdır. Yani erkek hanımını anne-babasına hizmet için zorlamayacağı gibi, hanım da bu konuda kendine düşeni yerine getirmeli ve onlara mümkün mertebe ihsan ve ikramda bulunmalıdır. Aynı durum erkek için de geçerlidir.

Öte yandan, bizi bağlayan İslami değerlere ters olmayan, usuldeki ifadesi ile Kur’an’ın ruhuna ve ümmetin maslahatına uygun tatbikatlar Müslümanlar için de bağlayıcıdır. Küçük-büyük, Müslüman olan olmayan bütün insanlara merhamet, şefkat ve adalet ile yaklaşılmasını emreden bir dinin, kayınpeder ve kayınvalide gibi akrabalık bağı teessüs etmiş kişilere hürmet gösterilmesini emretmemesi düşünülemez.

Son olarak şunu ifade edebiliriz ki, eşler birbirlerinin ana babalarını aslî ana babaları gibi kabul edip, onlara saygı göstermeli ve hizmetlerinde bulunmalıdırlar. Bu insani, ahlaki olmanın ötesinde evlatlar için dini bir görevdir. Aynı şekilde kayınvalide ve kayınpederler de, gelinlerini veya damatlarını öz oğulları veya kızları gibi görmeli ve aynı şefkat ve merhametlerini onlara da göstermelidirler.

Sonradan Müslüman olan bir kadın, Müslüman olmayan bir kocasından ayrılmak zorunda mıdır?

Açıklama: Kocasını seven ve ondan ayrılmayı istemeyen gayri müslim bir kadın, eğer Müslüman olmak isterse Müslüman olmayan kocasından ayrılması gerekir mi?

İslâm, diğer din mensupları ile Müslümanlar arasında gerçekleşecek evlilikte, kendi mensuplarının zarar görmemesi yanında, Müslümanların birlik ve bütünlüklerinin zedelenmemesine dikkat etmiş, toplumlar için huzur kaynağı olan aile müessese­sinin sağlam temeller üzerinde kurulmasına aşırı değer vermiş, bunun için de, özellikle eşler arasındaki inanç ve şuur birlikte­liğine önem vermiştir. Bunun için de yapılacak evliliklerde tarafların mensup olduğu dine ve konumlarına göre birtakım düzenlemeler getirmiştir.

Genel olarak İslam alimleri arasında evlilik öncesinde İslam hukukunda bulunan “evlilik engelleri” hususunda bir ittifaktan bahsedilebilir. Çünkü bu hususta Kuran-ı Kerimde açık ayet-i kerimeler bulunurken Efendimiz’den de bunun yasak olduğunu belirten hadisler gelmiştir. Yani evlilik öncesinde eşlerin dinlerinin farklı olması halinde hangi durumlarda evlilik gerçekleşebilir bu konuda dinin belirlediği kriterler tartışmaya mahal bırakmayacak kadar açıktır. Ancak evlilik öncesi uygulanması gereken evlilik engellerinin evlilikte meydana gelecek değişme ve gelişmeleri de kapsayıp kapsamayacağı noktasında bazı farklı görüşler bulunmaktadır. Buna bağlı olarak da evlilik içinde eşlerden birinin din değiştirmesi halinde evliliğin durumuyla alakalı bir takım farklı görüşlerde bulunan alimler olmuştur.

Bir Müslüman’ın gayr-i müslim kavramı içinde yer alan; kâfir, mürted, ateist ve müşrikle evlenmesi İslâm açısından yasaktır.  Fakat Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi, kaynak itibariyle se­mavi bir dine ve Allah’tan gelen kutsal bir kitaba inanan, ancak akidelerinin içerisinde mevcut olan bazı özellikler nede­niyle de, grup halinde kâfir ya da müşrik olarak nitelenebile­cek kimseler için Kur’ân’da farklı bir statü benimsenmiş ve bunlar “ehl-i kitap” diye isimlendirilmişlerdir. Müslümanlarla bu gruplar arasındaki evlilik ilişkisinde de ayrı bir düzenlemeye gidilmiştir. Buna göre, Müslüman erkeğin, iffetli olan kitap ehli bayanla evliliği, çoğunluğu oluşturan âlimlerce meşru olarak kabul edilmiştir. Bu sayede, Müslüman – ehl-i kitap diyalogunun devamlı sıcak tutularak, genel planda, ehl-i kitab olan kitle tarafından İslâm’ın objektif ve somut bir şekilde ta­nınması arzulanmış, özelde ise, İslâm’ı tercih etmeye meyli bulunan kitabî bayanların İslâm’la şereflenmeleri için kendilerine bu şekilde bir fırsat sunulması hedeflenmiş olmalıdır. Bunun meşru olduğunu benimseyen âlimler, bu evlilik neticesinde birtakım mahzurların ortaya çıkması, bu evliliğin çocuklar için zararlı olacağının anlaşılması neticesinde bu evliliğe hoş bakmamışlar ve kendi dindaşlarıyla evlenmelerinin daha uygun olacağını belirtmişlerdir.

İslâm, Müslüman bayanların diğer din mensupları ile evlilikleri hususunda daha hassas davranmıştır. Bunun neden­leri arasında; farklı din mensupları ile gerçekleştirilecek evlilik­te, Müslüman bayanı ve doğacak çocuklarını; farklı din ve kültür altında yetişmiş kocanın ve çevresine hâkim olan gayr-i İslâmî kültürün zararlı propaganda ve telkinlerinden korumak ilk sıralarda yer almaktadır. Buna göre İslam Müslüman bayanın gayr-i müşrik erkeklerle evlenmesini yasaklamıştır. Müslüman bayanın herhangi bir gayr-i müslim erkekle evlenemeyeceği şeklinde, İslâm dünyasında tarih boyunca benimsenmiş olan bu hükmün, yalnızca ilk dönem müçtehitlerinin içtihadı olmayıp, Kur’ân mesajına ve Hz. Peygamber’in uygulamalarına dayandığı tespit edilmiştir.

Şimdi esas soruda belirtilen gayr-i Müslim bir erkekle evlenen bir kadının Müslüman olması neticesinde evlilik durumunun ne olacağına gelince; bu durum nasslar tarafından açıkça belirtilmediğinden ilk dönemden beri İslam alimleri tarafından tartışılmış olup şu sonuçlara ulaşılmıştır: Nikah gerçekleşmiş olmasına rağmen, henüz birleşme­den önce böyle bir durumun oluşması halinde, nikahın tam kemal bulmadığı gerekçesiyle, bu durumda da ilk evlilik esnasında gerekli olan kriterlerin aranacağına karar verilerek, söz konusu ortamda nikahın son bulacağı, ilk dönem âlimlerince ittifakla benimsenmiştir. Bu durumda evliliğin son bulacağı şeklindeki hüküm, Müslüman fertlerin kâfir ve müşriklerle evlenemeyecekleri hakkındaki ayetlere dayandırılmıştır.

Birleşme sonrasında eşlerden biri ihtida edip diğeri İslam’a girmeyi kabul etmezse; İslâm âlimlerinin çoğunluğunun benimsediği görüşe göre; Müslüman bayanın gayr-i müslim (=kâfir-müşrik-mürted, ehl-i kitap) olan bir erkeğe nikahının haram olduğu gibi, Müslüman bir erkeğin de, nikahı altında gayr-i müslim bir bayanı bulundurması -ehl-i kitap olan bayan hariç- naslarla yasaklanmış olduğundan, evlilik kurulurken, Müslüman ba­yan, gayr-i müslim erkekle evlenemeyeceği gibi, evlilik devam ederken de, aralarında kâfir koca – Müslüman bayan pozisyo­nu oluştuğu için, birbirlerine haram olma durumu zuhur etmiş olup, bu eşlerin ayrılması gerekir. Söz konusu olan durumda, kocanın ehl-i kitap olmasının herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Çünkü, klasik dönem İslâm âlimleri ittifakla, Kur’ân naslarına dayanarak, Müslüman bayanın, ehl-i kitap da olsa, herhangi bir gayr-i müslim erkekle evliliğe devam edemeyeceğine hükmetmişlerdir.

Bu görüşte olan âlimler, eşlerden birinin Müslüman olup, diğerinin Müslüman olmaması nedeniyle ayrılma gerçekleşe­ceğinde hemfikir iseler de, evliliğin ne zamandan itibaren son bulmuş sayılacağında farklı düşünmüşlerdir:

Bunlardan bir kısmı; eşlerden birinin Müslüman olması halinde, evliliğin derhal son bulacağını savunmuşlardır.

Bir kısmı; Müslüman olmayan eş kadın ise, ona Müslüman olması teklif edilir, onun bu teklifi reddetmesi anında evlilik son bulur demişlerdir.

Diğer bir kısmı ise; gerek erkek eş, gerekse bayan eş Müslüman olduğunda, iddet müddetince diğer eşin Müslüman olması beklenir, iddet bittiği halde gayr-i müslim olan eş İs­lam’ı kabul etmemişse, nikâhın sona ermiş olacağını benim­semişlerdir.

Sahabeden Hz. Ömer ile Hz. Ali’ye ve diğer nesiller­den bazı müçtehitlere ait olduğu nakledilen ve İbnü’l-Kayyim’in de ısrarlı olarak savunduğu diğer bir görüşe göre ise; “evlilik içinde iken Müslüman olan eş, bu evliliği devam ettirip ettirmeme hususunda muhayyerdir”. Bu görüşle ilgili olarak sahabe ve ilk dönem âlimlerinden yapılan nakillere bakıldığında; ihtida eden eş, evliliğin devam etmesinden ken­disinin, yeni inanç değerlerinin ve doğacak çocuklarının bir zarar görmeyeceği düşüncesindeyse, evliliği sonlandırmayıp bu evliliği devam ettirebileceği anlaşılmaktadır. Bir başka ifa­deyle, ihtida eden eş, bu ailede ve yaşamının büyük kısmını geçirdiği eski çevresinde hayata devam etmesinin, kendisi, inancı ve çocukları açısından zararlı olacağı korkusu taşıyorsa, bu evliliğe son verebilir. Böyle bir kararını uygulamaya koy­mada zorluk çekecekse, mahkemeden yardım talep edebile­cektir. Ancak, İbnü’l-Kayyım ve onun gibi düşünen âlimlerin muhayyerlik anlayışı biraz farklılık arz etmektedir. Ona göre; ihtida eden eşin nikâhı, diğer eşin iddet sonrasında bile Müslüman olmamasıyla son bulmayıp, yeni Müslüman olan eş dilerse, süresiz olarak eşinin Müslüman olması için bekleyip beklememede muhayyer ise de, bu dönem içinde cinsel olarak eşlerin beraber olmaları caiz değildir. Bu görüş ayrılığıyla beraber, bu grupta yer alan bütün âlimler, nikâh devam ettiği müddetçe eşler arasındaki mali hak ve sorumlulukların devam edeceğini ifade etmişlerdir.

İhtida eden eşin evliliği sonlandırıp sonlandırmama husu­sunda kendisinin muhayyer olduğu şeklindeki bu görüşün delilleri arasında; “Hz. Peygamber’in bu yöndeki uygulamala­rı nedeniyle Mümtehine suresinin 60/10. ayetinin tahsis gör­düğü ya da Sünnet tarafından bu ayetin hükmünün neshedildiği; ihtida olayının evliliği mutlak olarak sonlandırmadığı ile ilgili sahih rivayetlerin bulunduğu, Raşit halifelerin de bu yönde görüş ve uygulamalarda bulunmaları; aklen bu görüşün hem Müslüman olmayı düşünen gayr-i müslimler hem de Müslüman olmuş fertler için ve ayrıca İslâm toplu­mu için maslahat içerdiği” şeklinde farklı argümanlar bulun­maktadır. Bu görüş İslâm hukuk ekollerinin oluştuğu dönem­lerde çoğunluk tarafından benimsenmemişse de, Hanefilerin, bazı durumlarda Malikilerin ve Zühri’nin konuyla ilgili görüş­leri iyice tahlil edildiğinde, içlerinde bu görüşü barındırdığı görülebilecektir.

Prof. Dr. Nihat Dalgın

Bir kişi zina ettiği bayanla evlense günahı silinir mi?

Zina, bildiğiniz gibi bütün dinlerde büyük günahlardan sayılmıştır. Ancak, tevbe edildiğinde Allah tevbeleri kabul edicidir. Bir insan zina ettiği kadınla evlense, bu durum zinanın günahını affettirmez. Günahı affettirecek şey, ciddi pişmanlık, samimi tevbe, yürekten vazgeçmedir. Bir erkek zina ettiği kadınla evlense, en azından üçüncü bir şahsın zina edilmiş bir kadınla evlenip zarara uğramasına mani olur.

Daha önce zina etmiş, ancak tevbe ederek namaza başlamış bir kadınla evlenmenin dinen bir mahzuru var mıdır?

Fukahay-ı kiram bu meseleyi ele almışlar, uzun boylu üzerinde durmuşlardır. Bir kısmı zina yapan kadınlarla evlenmeyi nehyeden ayeti kerimenin mensuh olduğunu söylemiştir. Bununla beraber sahabeden, tabiinden, tebe-i tabiinden bunun nesh olmadığını söyleyen fukaha da vardır. Bunlar da meselenin katiyen haram olmasa bile kerahetten de uzak olmayacağı görüşündedirler. Merhum Elmalılı da tefsirinde bu konu hakkında fakihlerin nokta-ı nazarlarını arz ederken şunu söylüyor: “Tefsircilerin çoğunun açıklamasına göre; bu haram kılma, zina edenleri nikâhlamaktan müminleri sakındırıp korkutmak için mübalağa içindir.”  Bu konuda Mevdudî meseleyi farklı bir noktadan ele alıp şunu ifade ediyor: “Mü’minlerin ahlâken düşük kadınlarla evlenmeleri haramdır. Şu kadar ki, bu hüküm yaptıklarında ısrar edip, tevbe ve ıslahta bulunmayanlar içindir. Çünkü tevbe ve ıslahtan sonra onlar ‘zani-zaniye’ kabul edilmezler.”

Böyle sere serpe kendisini sokağa atan ve gençliğin hevesâtına hitap eden, onların şehevî hislerini tahrik eden kadınlar, muvazenesiz, hevesât-ı nefsaniyelerinin mağlubu bir kısım gençlerin nazarında iffetli kadınlardan daha cazip olacağından, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan bu mevzuda tahşidât yapmış ve “iffetli insanlar iffetlilerle evlensinler, iffetsizler de iffetsizlerle evlensinler” demiştir. Tahşidatını yaptığı husus tertemiz ve nezih erkeklerin beşeri duyguların mağlubu olarak sere serpe sokaklarda dolaşan kadınlara gönüllerini kaptırmamalarıdır. Bu nokta-ı nazarı bize şerh edenler de diyorlar ki, en azından böyle bir izdivaç mekruhtur.

Fakat zina etmiş bir kadın eğer tövbe etmiş, yeniden iffetli bir hal kazanmışsa bunu da sokakta bırakmamak icap eder. Böyle bir evlilik, başlangıç itibariyle mekruh olmuş olsa da netice itibariyle müstehab bir şey olacaktır. Böyle birine el uzatılmış ve ona sahip çıkılmış olacaktır. Fakat bu mevzuda tam teminat bilmiyoruz. Bunun için ulu orta böyle bir şeye girmek pek tavsiye edilmemekle beraber ancak gerekli araştırmayı yapıp kati kanaat ettikten sonra inşallah ister kadın, ister erkek iffete medar olabilecek şekilde evvela zina etmiş olsalar dahi -Allahu a’lem- evlenmelerinde mahzur olmasa gerektir.

Nişanlı halde ve dinî nikâhlı iken eşlerin el ele tutuşmasında bir sakınca var mıdır?

Burada iki husus var, birincisi nişanlılık hali diğeri evlilik hali. Yani bir kişi ya nişanlıdır veya evlidir. Dinimizde, nişanlı çiftlerin meşru daire içinde kalan davranışları açıklanmıştır. Evliliğe ilk adım sayılan nişanlılık süresinde, nişanlıların birbirini görmeleri, halvet olmaması şartıyla belli meseleleri konuşup anlaşmaları caizdir. Fakat bu sınırı aşan, elini tutma, öpme, sarılma vs. her türlü fiziki temas yasaklanmıştır. Hele bunun ötesine taşan ve zinayla neticelenen muameleler evleviyetle yasak olur.

Fakat bir kişi nikâhını kıymış ve böylece evlilik akdini gerçekleştirdiyse, artık onunla eşi arasında bir haramlık kalmaz, aralarında her türlü münasebet ve ilişki helal olur. Nikâhın dinîsi veya resmîsi olmaz. Nikâhın şartları ve rükünleri bellidir. Bunları taşıyan bir nikâh akti sahihtir. Ve eşlerin birbirlerinden faydalanmalarını mübah kılar.

Fakat biz resmî nikâh yapılmadan önce dinî nikâh yapılmasını uygun görmüyoruz. Çünkü bu yüzden madur olan ve bir çıkmazın içine giren birçok kişiyle karşılaşıyoruz. Bundan dolayı en makul olanı dinî nikâhın düğün hazırlıkları tamamlandıktan sonra, düğüne az bir zaman kala kıyılmasıdır.

Bazılarının nişanlılık süresinde günaha girmemek için böyle bir yola girdiğini görüyoruz. Fakat zaten dinimizde nişanlı çiftler için bir sınır çizilmiş ve onların birbirlerini görmeleri ve belli şartlar çerçevesinde konuşup anlaşmaları caiz görülmüştür.

Burada düğünden önce dinî nikâh kıydıran çiftlerin dikkat etmeleri gereken bir husus daha var ki, o da kendileri hakkında ileri geri konuşulmasına fırsat tanımamalarıdır. Yani eğer kendilerinin dinî nikâhlı oldukları bilinmiyorsa, töhmet altında kalmamak için hal ve hareketlerine dikkat etmelidirler.

Evlenecek çiftlerin birbirlerini tanıma süreleri ne kadardır?

Açıklama: Evlenecek çiftlerin birbirlerini tanıma süreleri ne kadardır? Tenhada olmamak şartıyla kaç kez görüşmelerine izin var?

Evlenecek çiftlerin birbirlerini tanıma süreleriyle ilgili genel-geçer bir kural tayin etmek doğru olmaz çünkü bu süre şartlara ve şahıslara göre farklılık gösterebilir. Ancak şu söylenebilir ki çiftler birbirlerini tanıdıklarına inandılarsa ve karşılıklı olarak birbirleriyle evlenebilecekleri hakkında kanaatleri oluşmuşsa, bu süreci uzatmadan evlilik hazırlıklarına girişmelidirler. Bununla birlikte henüz birbirini yeni tanımış iki kişinin evliliği aceleye getirmemesi de ileride meydana gelecek pişmanlıkların önünü kesecektir. Tabii ki birbirini yeni tanıyan iki kişiyle, çoktan beri birbirlerini tanıyan tarafların nişanlılık süreleri farklılık gösterebilir.

Dinimizde, nişanlı çiftlerin meşru daire içinde kalan davranışları açıklanmıştır. Yani evliliğe ilk adım sayılan nişanlılık süresinde, nişanlıların birbirini görmeleri, halvet olmaması şartıyla belli meseleleri konuşup anlaşmaları câizdir. Evet, nişanlı çiftlerin, bir araya gelmeleri, konuşmaları hep meşru bir gayeye bağlı olmalıdır. O da evlenecek çiftlerin birbirini daha iyi tanıyabilmeleri ve evlilik sonrasında kuracakları yuvanın daha sağlam ve sağlıklı olmasıdır yoksa bunun dışında hevaî ve sırf nefsi tatmin için yapılan konuşmalar ve davranışlar maksada uygun olmayacağı gibi yaşanan keyfî haller nişanlılığın bozulması durumunda tarafların aleyhine acı bir hatıra olarak kalacaktır.

Buradan da anlaşılacağı üzere nişanlılar birbirleriyle şu kadar görüşmelidir demek yerine, bunun sınırını ve miktarını ihtiyaca göre tespit etmek gerekir. Önemli olan nişanlılığın bozulması gibi bir durumla karşılaşılırsa, tarafların pişman olmayacağı bir nişanlılık süreci yaşamalarıdır.  Bu da ancak dinî sınırları gözetmekle mümkündür. Evet, nişanlılık, evlilikten tamamen farklı bir süreçtir. Binaenaleyh nişanlılar için her türlü temas yasak olduğu gibi hiç kimsenin olmadığı bir yerde yalnız kalmaları ve mahrem konuları konuşmaları da câiz değildir. Ancak yanlarında üçüncü bir kişi varken veya umuma açık yerlerde görüşüp konuşabilirler.

Birisini çok seviyorum ama yaşım henüz çok genç, evlenene kadar nasıl hareket etmeliyim?

Açıklama: Ben on sekiz yaşındayım. Gördüğüm ve tanıdığım bir bayandan çok hoşlanıyordum. Bunu ona söyledim ve o da beni kabul etti. Ancak ne zaman evleneceğimiz belli değil. Evliliğe kadar devam edecek beraberliğimiz nasıl olmalıdır?

Kişinin evleneceği yaş ve zaman hakkında doğru karar vermesi oldukça önemlidir. Aslında evlilik zamanı ile ilgili herkes için geçerli olan bir yaştan söz etmek zordur. Çünkü evlenme yaşı, kişilerin içinde bulundukları şartlarla yakından alakalıdır. Buna göre henüz yakın zamanda evlenmeyi düşünmeyen kimselerin de, evlilik adına adımlar atmaları veya bir bayanla görüşmeye başlayarak uzun zaman bunu devem ettirmelerini doğru bulmuyoruz. Özellikle de flörtü andırır bir şekilde gezip tozmaların, meşru bir gayeden uzak uzun uzun muhabbet ve sohbetlerin hiçbir şekilde tecviz edilemeyeceği ortadadır. Çünkü özellikle günümüz şartlarını da dikkate aldığımızda, bu şekilde uzun süren bir sözlülük veya nişanlılık süresinde tarafların dinî sınırları muhafaza etmeleri oldukça zor olacaktır. Buna dikkat etseler bile, bu durum her iki taraf için de zihin meşguliyetine sebep olacağından tarafların kendi işleriyle veya okullarıyla yeterince ilgilenmelerine engel teşkil edecektir.

Hele bu süre içinde dinî nikâh kıydırarak, bu şekilde bir beraberliğin kesinlikle doğru olmadığını düşünüyor ve dinî nikâhın resmi nikâhtan sonra veya düğüne çok az bir süre kala kıyılması gerektiğine inanıyoruz.

Dinimizde, nişanlı veya sözlü tarafların meşru daire içinde kalan davranışları açıklanmıştır. Yani evliliğe ilk adım sayılan bu süre içinde, tarafların birbirini görmeleri, halvet olmaması şartıyla belli meseleleri konuşup anlaşmaları caizdir. Fakat burada nişanlıların, bir araya gelmeleri, konuşmaları hep bir meşru gayeye bağlı olmalıdır: O da evlenecek çiftlerin birbirini daha iyi tanıyabilmeleri ve evlilik sonrasında kuracakları yuvanın daha sağlam ve sağlıklı olmasıdır. Yoksa bunun dışında sırf hevaî ve nefsanî olan konuşmalar uygun olmayacağı gibi nişanlılığın bozulması durumunda da bu durum çiftlerin aleyhine olacaktır.

Zaten bunun ötesinde bu durumda olan tarafların birbirinin elini tutmaları veya birbirini öpmeleri haramdır. Yani aralarından nikâh bağı olmayan çiftler her türlü temastan kaçınacaklardır. Ve evleninceye kadarki süreyi laubalilikten uzak bir şekilde ve ciddiyeti elden bırakmadan geçirmeleri gerekir.

Nişanlı birisi, nişanlısına haber vermeden nikâh kıyıp, daha sonra nişanlısına haber verse olur mu?

Nikâhın iki rüknü vardır: İcap ve kabul. Bunlar olmadan nikâhtan söz edilemez. İcap ve kabulün olabilmesi için de evlenecek iki tarafın irade beyanı gereklidir. Yani erkek tarafından yapılan evlenme teklifine karşılık, kadının iki şahit huzurunda evlenmeyi kabul ettiğini bildiren beyanı olmalıdır ki evlilik akdi gerçekleşsin. (Bu işlem vekil aracılığıyla da yapılabilir.)

Bundan dolayı kişinin nişanlısının haberi olmadan bir evlilik akdinden söz edilemez. Çünkü nasıl ki biz tek taraflı bir alış-veriş yapamıyoruz, bunun gibi tek taraflı bir nikâhın da hiçbir bağlayıcılığı ve geçerliliği yoktur.

Mübarek gün ve gecelerde düğün yapılabilir mi?

Açıklama: Düğünümüz Beraat kandili gecesine denk gelecek. Böyle dinî bir günde erkeğin eşi ile birlikte olmasının dinî yönden sakıncası var mı?

Regaib kandilinde düğün yapmanın bir sakıncası olmasa da bu mübarek günler müminlerin dua dua rabbilerine yalvarıp ibadette bulundukları birer gece olduğundan düğünün mümkünse başka bir tarihe alınması daha uygun olabilir. Tabii bu mümkün değilse ve eğer sıkıntıya sebep olacaksa zorlamaya gerek yoktur. Allah düğününüzü mübarek eylesin.

Üç defa cumaya gitmeyen kimsenin nikâhı düşer mi?

Tirmizi’de, Ebu Davud’da ve İbni Mace’de sahih olarak İbn-i Ömer ve İbn-i Abbas’tan (r.a.) rivayet edilen hadis-i şeriflerde “Özürsüz olarak üç defa Cuma namazını kılmayanın kalbi mühürlenir…” “… İslam’a sırtını dönmüş olur.” “Kim Cuma namazını özürsüz terk ederse münafık olarak yazılır.”  “Ya cumayı terk etmeyi bırakırlar, ya da Allah kalblerini mühürler de gafillerden olurlar” buyrulmaktadır. (Müslim, Mesâcid, 254; Nesâî, Cuma, 2, 3; Tirmizî, Cuma 7)

Gördüğünüz gibi hadisi şeriflerde “müslümanlıktan çıkar” şeklinde ifade yoktur. Dolayısıyla Cuma namazlarını terk edenleri bir kâfir gibi göremeyiz. Ancak durumunun çok kritik olduğu da aşikârdır. Çünkü kalbi mühürlenir, münafık olur, İslam’a sırtını dönmüş olur deniyor. Dikkat edilirse, sebepsiz yere deniyor. Demek ki, vakti ve imkânı olanlar eğer Cuma namazına bile bile gitmezlerse çok tehlikeli bir duruma düşmüş olurlar. Küfre giden bir yol açılmış demektir. Dine kolay yönelemez o insan. İçinde Allah inancını tam hissedemez. Belki de inanmasını sağlayan bazı duyguları ölür. Kuvvetli bir tevbede bulunması ya da Allah’tan kuvvetli bir vesile olması lazım ki doğru yola girebilsin.

Yine dikkat edilirse, hadislerde nikâhı düşer diye bir ifade de yoktur. Nikâhın düşmesi hadisesi şu düşünceden kaynaklanmış olabilir: “Cumayı üç defa peş peşe bilerek kılmayan insanın kalbi mühürlendiğine göre dinden çıkmıştır. Dinden çıkan birinin de nikâhı düşmüştür.” Hâlbuki cumayı üç defa terk eden biri için dinden çıkmıştır denmiyor.

Çocuğu kaç yaşına kadar dövmek caiz değildir?

Sorduğunuz husus Efendimiz’in (s.a.s) bir hadisi üzerine İslam âlimleri tarafından tartışılmıştır. Hadis ve açıklamalar aşağıda verilmiştir.

Amr bin Âs’ın rivayet ettiği bir hadislerinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem şöyle buyururlar: “Çocuklarınıza, onlar yedi yaşında iken namazı emredin. On yaşında olunca namazdaki ihmalleri sebebiyle onları dövün, yataklarını da ayırın.” (Ebû Dâvud, Salât 25)

İslâm âlimleri on yaşında dayağa izin verilmiş olmasını, çocuğun bu yaşta dayağa tahammül edebileceği ve böylece dayağın terbiyevî olabileceği gerekçesiyle îzah ederler. Aliyyü’l-Kârî, altı yaştan önce dayağın haram olduğunu belirtir. Beyhakî hazretleri “farzı ilgilendirmeyen meseleler dışında dayağın helâl olmadığı” kanaatini ifade eder. Bu bâbta gelen âyet ve hadisleri esas alan âlimler meşru olan dayağın “yaralayıcı olmayacak”, “üç darbeyi geçmeyecek” ve “başa vurulmayacak” şekilde olması gerektiğinde ittifak ederler. (Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, 8/233)

Evlenmeden önce zina eden birisine evlendiğinde karısı haram olur mu?

Zina eden büyük günah işlemiştir ve bundan dolayı günahkâr olur. Tevbe ve istiğfar etmesi gerekir. Fakat bir insanın zina etmiş olması, onun temiz bir kadınla evlenmesine mani değildir. Zira zina etmiş olmak, evlenme manilerinden sayılmaz. Bununla beraber, “Temiz erkeklere temiz kadınlar, temiz kadınlara da temiz erkekler yakışır” hükmünce, (Nur Suresi, 24/26) her iki taraf da evleneceği zaman geçmişi temiz olanları aramalıdırlar. Tabi, zina edip de tevbe istiğfarda bulunan ve samimi bir şekilde geçmişinin ızdırabını yaşayan müstakim insanlarla evlenmek de güzeldir. Zira samimi tevbe edip, pişman olanlar, o günahları hiç işlememiş gibidirler.

 

Rahatını düşünerek çocuk sahibi olmayı geciktirmek caiz midir?

Açıklama: Yeni evlenmiş insanların, yaptıkları vazifelerden dolayı ya da şahsi rahatlıkları, evliliğin tadını çıkarmaları için çocuk sahibi olmayı geciktirmeleri caiz midir?

Evlenmekten maksat, nesildir. Yani çocuk sahibi olup onları güzelce yetiştirmektir. Kur’an’da evlenmeye ve evlendirmeye, (Nisa Suresi, 4/3; Nur Suresi, 24/32) Efendimizin beyanlarında ise hem evlenmeye hem de çocuk sahibi olup çoğalmaya teşvik vardır. (Ebu Davud, Nikah 4) Büyük zatların evlenmeyle beraber nesil yetiştirmeyi ele almaları ve konunun üzerinde uzun uzun durmaları da, evlenmenin bizzat maksat olmadığını, esas maksadın Allah’ın rızasına uygun ve Efendimizin övüneceği bir nesil yetiştirmek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyleyse evlendikten sonra, evliliğin ve nesil yetiştirmenin üzerinde bir kutsiyete sahip herhangi bir meşguliyet ve hizmet olmadıkça, çocuk sahibi olmayı geciktirmemek lazım. Dine hizmet etmek, öğretmenlik gibi neslin terbiyesinde önemli ağırlığı olan meslekleri biraz daha aksatmadan götürebilmek vs için geciktirme söz konusu olacaksa, bunu da istişareye bağlamalı ve ehl-i irfan sahibi insanların görüşleri alınarak hareket edilmeli. Diğer türlü “biraz gezelim, karı-koca keyfimize bakalım, evliliğin tadını çıkaralım” diye nesli geciktirmek doğru değildir. Bu konuda yasaklayıcı açık bir hüküm bilmiyoruz ama evliliğin maksatlarına, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) teşviklerine baktığımızda bu düşüncenin ters bir anlayış olduğu ortaya çıkmaktadır. Öyleyse hayırlı işlerde gecikmemek icab eder.

Diğer bir mesele de şudur: Bir iki sene keyfimize bakalım dersiniz ama bir iki sene yaşayacağınız nereden belli? İki sene sonra sağlık problemlerinin çıkmayacağı garantisi var mı? Öyleyse, hal-i hazırda sağlığınız yerinde iken ve imkânlarınız da varken, Allah ve Resulü’nün gösterdiği bir hayrı işlemeye bakmalı, muhakkak bir hayrı muhtemel bir hayra tercih etmeli ve muhakkak hayrı geciktirmemeli.

Kısaca ifade edecek olursak: Kudsi, farz üstü farz bir vazifeden dolayı, çocuk sahibi olmayı geciktirme söz konusu olabilir ama şahsi ve keyfi sebeplerle bu güzel maksat ve ibadeti sonraya bırakmak İslam’ın genel prensiplerine ters olduğundan dolayı caiz değildir.

Ailelerimize haber vermeden gizli nikah kıymak istiyoruz, ne yapabiliriz?

Açıklama: Ben 21 yasında bir gencim. Benim yasımda kız arkadaşım var… Biz nikâhlı olmak istiyoruz. Çünkü ikimizin de içi pek rahat değil günah olduğunun farkındayız ama ailelerimizin haberi olmadan nikâhı kıymamız lazım, su an öyle gerekli… Nasıl kıymamız lazım, şartları nedir?

Sizin yapacağınız şey gizli nikâhtır. Gizli nikâh ise caiz değildir. Zira nikâhın şartlarından biri de ilandır. Siz ise ilan etmeden nikâh yapmış olacaksınız. Şafii mezhebine göre velisinin izni olmadan yapılan evlilik de caiz değildir. Demek ki, velilerin haberinin olması çok önemli. Ayrıca, resmi nikâhtan evvel kıyılan gizli nikâhlarda çoğunlukla problem çıkıyor. Sizin “bizde problem çıkmaz, ikimiz de sağlam insanlarız, niyetlerimiz samimi” diye düşünmeniz, şimdi bir şey ifade etmiyor. Çünkü beraberliğin ilerleyen safhalarında en ufak bir şey, ciddi problem oluyor ve her iki taraf da sıkıntı yaşıyor.

Siz şimdilerde hissisinizdir. Evlilik, hissi değil akli bir meseledir. Basit bir beraberlik değil koca bir yuva kuruyorsunuz. Nikah öyle basit bir şey değil ki gizli saklı yapasınız.. Ciddi mesuliyeti vardır..

Bizce, hiç böyle bir şeye kalkışmayın. Şeffaf davranın, ailelerinize söyleyin, güzelce düğününüzü yaparak evlenin. Evlenemeyecekseniz de sabredin. Şimdi sabretmeniz, sonra sabretmenizden daha kolay olacak. Bundan emin olun..

Çalışan anne-babalar çocuklarını ihmal etmeme adına neler yapmalıdır?

Bu konuda hak hukuk bellidir aslında. Anne-baba çocuklarının terbiyesiyle ilgilenmek zorundadır. Bir anne-babanın çocuğuna en büyük mirası güzel ahlaktır. Bu ahlakı küçüklüğünden itibaren vermek zorundadır. Hizmetlerde koşturmak, nasıl anne-babayı ihmal etmeye bahane değilse, çocukları ihmale de bahane değildir.. Bu açıdan, mutlaka iyi bir zaman tanzimi yapılmalı, hem anne hem de baba çocuklarını manen doyurmalıdırlar. Anne-babayı görmenin, onlarla beraber olmanın, bizim bilemediğimiz şekilde çocuğa kazandırdığı şeyler vardır. Mesela annenin, çocuğunu iki yıl emzirmesinin, çocuğa verdiği emniyet ve güven hissini, başka bir şey veremez diyor pedagoglarımız, pskiyatristlerimiz. Evet, iyi bir zaman tanzimi yapılmalı, çocuklara vakit ayırmalı. Bu, gün boyu çocuklarla vakit geçirelim, gülelim oynayalım demek de değildir. Onlarla hoşça ve kaliteli vakit geçirmektir istenen. Beraber oyun da oynanabilir, Kur’an da okunabilir, gezilebilir, sohbet edilebilir, başları okşanır, yüzlerine tebessümler yağdırılır, beraberce evin herhangi bir yeri tamir edilebilir, alışverişe çıkılabilir, dua edilebilir.. vs.

 

İmam nikahı kıydırmak şart mıdır?

İmam nikâhı veya diğer adıyla dini nikâh, aslında bugünkü resmi nikâh yerine kıyılırdı. Osmanlı döneminde nikâhları imam kıyar ve evli çiftler imamın elindeki resmi deftere kaydolurdu. Bu yönüyle nikâha imam nikâhı denegeldi. Günümüzde resmi nikâhın yanında imam nikâhının da kıyılması, nikâhın dualı yapılmasına verilen ehemmiyetten kaynaklanmaktadır.

Nikâhta önemli olan onu bir imamın kıyması değil iki tarafın rızaları dâhilinde evlenmeyi kabul etmeleri, iki şahidin olmasıdır. Kadına verilecek mehrin konuşulması da başta iyi olur. Konuşulmazsa daha sonra benzer konumda bulunan kadınların mehiri kadar mehir takdir edilir. Bugün resmi nikâhlarda mehir konuşulmadığı için siz eşinizle mehri konuşur ve usulünce bir mehir takdir edersiniz. Nikâhınızı imam kıymadığı için nikâhımız olmadı diye düşünmeyin.

Nikâh nasıl kıyılır? Herkes nikâh kiyabilir mi?

Nikâhı kıymak için aslında herhangi bir yetkiliye, bir imama yani üçüncü bir şahsa ihtiyaç yoktur. Herkes kendi nikâhını kendi kıyabilir. Ancak, hem nikâhın usulü, nasıl kıyılacağı tam bilinemediğinden usulüne uygun yapılsın diye hem de hayır dualı bir şekilde berekete vesile olması için öteden beri bir imam nezdinde kıyılır olmuştur. Son zamanlarda da belediyenin bir yetkilisinin nikâha nezaret etmesi adet haline gelmiştir.

Nikâhın şartları, iki tarafın karşılıklı kendilerini arz ederek birbirlerini “Ben seni eş olarak kabul ettim” sözüyle kabul etmeleri (arz-kabul), bu kabule iki erkeğin ya da bir erkek ile iki kadının şahitlik etmesidir. Nikâhın şartlarından olmasa da mehrin nikâh sırasında konuşulması da güzel olur. Bu çerçevede kıyılan nikâh caizdir, makbuldür. Arz-kabul olmadan ve şahitler tutulmadan yapılan nikâh geçerli değildir. Bugün çok problem yaşandığı ve süistimallere, mağduriyetlere sebebiyet verdiği için, resmi nikâhtan önce nikâh kıydırılması doğru görülmemektedir. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı da bu yönde karar almıştır. Ancak, eğer iki taraf da birbirinden eminse, eşya alımı, evin döşenmesi, düğün programının hazırlanması vs. işler için gerekli görülüyorsa, belki resmi nikâha bir hafta kala imam nikâhı kıyılabilir.

Huzursuzluk çıkaran kayınvalideye karşı nasıl davranmak gerekir?

Açıklama: Bir kayınvalidenin, gerek kıskançlığından, gerek çok büyük beklentiye girmesinden gerekse cahilliğinden dolayı, gelinini bahane ederek huzursuzluk çıkarması, oğluna beddua etmesi karşısında gelin ve oğul nasıl davranmalı?

Anne-baba ile hanım arasında kalındığında, hukuk zedelenmediği müddetçe, anne baba razı edilmeli/edilmeye çalışılmalı, hanım da yönlendirilmeli, teşvik edilmeli ve bazen de tavır konulmalı. Fakat kesinlikle boşanmaya varacak sertlikler gösterilmemelidir. Zira anne babadan dolayı eşler boşanmaz.

Anne baba, genelde hissi davranırlar. Onların hissiyatını elden geldiğince gözetmelidir. Mesela bir anne, oğlunu gelininden kıskanır. Bu kıskançlığı, oğul idare etmeli ve müdaraata başvurmalı. Hanım ise kayınvalideye karşı hukuku zedeleyici davranabilir ve mesela kocasını annesine yardım etmekten alıkoyabilir. Bu durumda, hanıma itaat edilip annenin hukuku çiğnenmemeli. Hanım bu gibi durumlarda yönlendirilmeli, kendisine nasihat edilmeli.  Nasihatin fayda vermediği yerlerde evin içinde kalmak şartıyla tavır konabilir. Bu tavrın ne olacağı hususu, Kur’an’da beyan edilmiştir. Nasihat, yatağı ayırma (buna yaptığı yemeği yememeyi, ev içinde soğuk davranmayı da ekleyebiliriz) en son çare olarak hafif dövmedir. Fakat Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hanımlarını hiç dövmemiş, fiske dahi atmamıştır. Demek ki bu durum çok zaruri hallerde, yuvayı koruma gayeli yapılmalıdır.

Elden geldiğince hissiyat gözetildiğinde ve hukuk ihlalleri olmadığında, valideynin “hakkımı helal etmiyorum” demesi çok şey ifade etmez. Zira bu söz hissidir, mantıki ve hukuki değildir. Mesela, anne, oğluna, “hanımını döversen sana hakkımı helal etmem” dediğinde bu, bir şey ifade eder. Ama, oğlunu gelininden kıskandığı için “Sen beni hiç gözetmiyorsun, beni sevmiyorsun, sana hakkımı helal etmiyorum” diyorsa bu sözün bir temeli yoktur. Oğul, normal şartlarda elinden geleni yaptığı müddetçe mesul olmaz. Annenin haksız olduğu halde yaptığı beddua, haksız olduğu için yerini bulmaz. Zira beddua, o bedduaya layık olana ulaşır. Bununla beraber, bu tür hissiliklerden dolayı, aileyi kırıp dağıtmamalı, sertlikler oluşturmammalı. Ancak, hanımın kendinden menkul uygulamaları yüzünden de anne baba ihmal edilmemeli. Mesela, fakir anne babaya yardım etmek ve her ay bir miktar vermek isteyen birini, hanımı menedemez. Bu konuda erkek, reislik vazifesini yerine getirmeli ve ağırlığını koymalıdır. Gerekirse, çocuklarına az yedirmeli, evine alacağı şeyi az almalı ama mutlaka anne babasına maddi olarak yardım etmelidir. Yine, mesela yazın kocasının memleketine gitmek istemeyen bir hanım, haksızlık yapıyor demektir. Her şeye katlanmalı, gidip sılayı rahmi eda etmeli, böylece hem kocasını hem de kayınvalide ve kayınpederini hoşnut etmeli. Sonunda haksız bir şekilde hoşnut olmasalar bile en azından gelin, kendine düşen görevi yerine getirmeli.

Hasılı, valideynin hukuku çiğnenmemekle beraber hissiyatları da gözetilmeli, hanım ise hem hukuki hem de ahlaki açıdan yönlendirilmeli, neticede aile içinde iş boşanmaya kadar vardırılmamalı ama anne baba da ihmal edilmemeli.

“Beni unut, ben kaybedenlerden oldum” şeklinde söylenen sözler boşamaya sebebiyet verir mi?

Açıklama: Ben, eşime yaptığın bir hatadan dolayı pişmanlık duyduğum icin “beni unut, ben kaybedenlerden oldum” dersem, fakat bu sözün nedeni daha çok yaptığım yanlıştan dolayı ise ve asıl niyetim boşanmak değilse boşanma yine de gerçekleşir mi?

Kinayeli lafızlarda iki şey çok önemlidir. Birincisi niyet ikincisi örfte kullanılır olması. Kinayeli lafzı ifade ederken niyet boşamaksa boşanmış olurlar. Niyet boşamak değilse boşanma gerçekleşmez. Fakat kinayeli lafız, oradaki örfte boşama yerine kullanılıyorsa ve bu biliniyorsa, niyet boşamak olmasa da bir bain talakla boşanmış olurlar.

Buna göre, sizin kullandığınız lafız örfte boşanmak için kullanılan bir kelime değil. Niyet de zaten boşamak değilmiş. Öyleyse, evlilik devam etmektedir.

Evleneceğimiz bayanla ilişkimiz nasıl olmalıdır?

Kişinin evleneceği yaş ve zaman hakkında doğru karar vermesi oldukça önemlidir. Aslında evlilik zamanı ile ilgili herkes için geçerli olan bir yaştan söz etmek zordur. Çünkü evlenme yaşı, kişilerin içinde bulundukları şartlarla yakından alakalıdır. Buna göre henüz yakın zamanda evlenmeyi düşünmeyen kimselerin de, evlilik adına adımlar atmaları veya bir bayanla görüşmeye başlayarak uzun zaman bunu devem ettirmelerini çok doğru bulmuyoruz. Özellikle de flörtü andırır bir şekilde gezip tozmaların, bir hedef ve gayeden uzak uzun uzun muhabbet ve sohbetlerin hiçbir şekilde tecviz edilemeyeceği ortadadır. Çünkü özellikle günümüz şartlarını da dikkate aldığımızda, bu şekilde uzun süren bir sözlülük veya nişanlılık süresinde tarafların dini sınırları muhafaza etmeleri oldukça zor olmaktadır. Buna dikkat etseler bile, bu durum her iki taraf içinde zihin meşguliyetine sebep olacağından tarafların kendi işleriyle veya okullarıyla yeterince ilgilenmelerine engel teşkil edecektir.

Hele bu süre içinde dini nikâh kıydırarak, bu şekilde bir beraberliğin kesinlikle doğru olmadığını düşünüyor ve dini nikâhın resmi nikâhtan sonra veya düğüne bir hafta gibi çok az bir süre kala kıyılması gerektiğini ifade ediyoruz.

Dinimizde, nişanlı veya sözlü çiftlerin meşru daire içinde kalan davranışları açıklanmıştır. Yani evliliğe ilk adım sayılan bu süre içinde, tarafların birbirini görmeleri, halvet olmaması (kapalı bir yerde baş başa kalmamaları) şartıyla belli meseleleri konuşup anlaşmaları caizdir. Fakat burada nişanlı çiftlerin, bir araya gelmeleri, konuşmaları hep bir gayeye bağlı olmalıdır: O da evlenecek çiftlerin birbirini daha iyi tanıyabilmeleri ve evlilik sonrasında kuracakları yuvanın daha sağlam ve sağlıklı olmasıdır. Yoksa bunun dışında sırf hevaî ve nefsanî olan konuşmalar uygun olmayacağı gibi nişanlılığın bozulması durumunda da bu durum çiftlerin aleyhine olacaktır.

Zaten bunun ötesinde bu durumda olan tarafların birbirinin elini tutmaları veya birbirini öpmeleri haramdır. Yani aralarından nikâh bağı olmayan çiftler her türlü temastan kaçınacaklardır. Temas ve bakma konusunda nişanlı insanların birer yabancı gibi davranmaları gerekir. Sadece konuşma ve bazı şeylere karar vermeleri caiz görülebilir. Bu arada yeme içme gibi şeyler gayet tabii olabilir.

Hasılı; evleninceye kadarki süreyi laubalilikten uzak bir şekilde ve ciddiyeti elden bırakmadan geçirmeleri gerekir.

Davranış şekillerini şu şekilde özetleyebiliriz:

1-    Birbirlerine dokunamazlar

2-    Gereksiz yere birbirlerinin yüzlerine sürekli şekilde bakamazlar. Bakış, ihtiyaç ölçüsünde ve konuşmanın tabiiliği çerçevesinde olmalıdır.

3-    Kapalı bir mekânda yalnız kalamazlar.

Eşimin hala ve teyzesiyle tokalaşabilir miyim?

Eşinizin, dayınız ve amcanızla, sizin de eşinizin hala ve teyzesiyle tokalaşmanız caiz değildir. Zira, bu iki gruba nikah caizdir. Yani, boşanma söz konusu olsa, eşiniz dayınızla, siz de eşinizin teyzesiyle evlenebilirsiniz. Nikahın caiz olduğu kimselerle tokalaşmak caiz değildir. Ancak çok yaşlı olurlarsa belki elleri öpülebilir..

Evladın, babası hayattayken babasının malı üzerinde ne gibi hakları vardır?

Baba sağken babanın evladına olan yükümlülüğü, onun kendi işini eline alana kadar nafakasını karşılaması, imkânı nispetinde eğitim imkânı sağlaması ve onu evlendirmesidir. Baba hayattayken babanın malları kendisine aittir. Evladı babanın izni olmadan babasının malını istediği gibi harcayamaz veya kendi mülküne geçiremez. Baba, kendi malından istediği gibi tasarrufta bulunabilir.

Baba vefat ettiğinde ise babanın malında evladının erkek veya kız olmasına göre miras hakkı sabittir.

Buraya kadar saydıklarımız işin hukuki yönleridir. Bunun yanında babaya düşen diğer bir vazife de hayattayken evlatları arasındaki dengeyi gözetmesidir. Zira bir çocuğuna yaptığı ayrıcalık, onunla diğer evlatlarının arasını bozabilir.

İnternet üzerinden nikah kıyabilir miyiz?

Açıklama: Ben yurt dışında yaşıyorum. Nikahlanmak istediğim bayan Türkiye’de. İnternet üzerinden nikah kıyabilir miyiz?

Karşılıklı güvenin tam olduğu durumlarda, şahitleriniz de yanınızda olacak şekilde nikahınızı kıyabilirsiniz. Kameralı sistemle birbirlerini görerek nikah kıyılması daha güzeldir. Bununla beraber tavsiyemiz, nikah gibi önemli bir hadiseyi böyle uzaktan uzağa yaşamaktansa, bir araya gelip idrak etmeniz ve insanlara duyurmanızdır.

İrem ismi çocuğa isim olarak verilebilir mi?

Açıklama: Çocuğumuza İrem ismini koyduk ancak duyduğumuz bazı bilgilerden dolayı değiştirmek istiyoruz. Sizce ne yapalım?

“Şark-İslâm edebiyatlarında İrem kelimesi daha ziyade (Bâğ-ı İrem) şekliyle mutluluk verici, mâmur ve gösterişli binaları, evleri vb. yerleri ifade eden anlamda kullanılmıştır. Bağları ve rengârenk ağaçlan ile İrem bahçeleri baharı temsil eder; ayrıca sevgilinin bulunduğu evi, gezindiği bahçeyi vb. mahalleri tanımlamada kullanılır.” (Ömer Faruk Harman, “İrem” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c: 22, s: 443)

“İrem” kelimesi Kuran-ı Kerim’de cennete nispet olsun diye yapılmış azgın ve helak edilen bir kavmin bahçeleridir. Ancak “İrem” kelimesi yukarıdaki bilgiler doğrultusunda değerlendirildiğinde mana olarak olumsuz bir manada bulunmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla çocuğunuzun ismini değiştirmeniz için bir zaruret bulunmamaktadır. Çocuğunuzu çağırırken Kuran-ı Kerim’de geçen olumsuz yönüyle değil yukarıda verilen manalarını niyet ederek çağırırsınız.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz