Çocuğa Batın ismini vermek uygun olur mu?

İnsanlar kıyamet günü isimleriyle çağırılacaklardır. Bu yüzden Efendimiz (s.a.s) çocuklara güzel isimler verilmesini emretmiştir (Ebu Davud, Edeb 69). O, genelde Abdullah, Abdurrahman gibi güzel isimler verirdi. Bunu da şöyle ifade etmiştir: “Allah’a en sevimli gelen isimler Abdullah ve Abdurrahman’dır.” (Müslim, Adab 2; Ebu Davud, Edeb 69). Efendimiz aynı zamanda çirkin isimleri değiştirirdi. (Tirmizi, Edeb 66). İsimler ümmet ve millet içerisinde birliği sağlayan en önemli hususlardan biridir. Bu sebeple bilinen, beğenilen, tarihten intikal eden müşterek isimlerin korunması gerekir. İslâm tarihinde Efendimiz’in isminin çocuklara verilip verilmeyeceği konusu da farklı görüşler ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Bu isim koymanın ehemmiyetini ifade etmek açısından önemli; ancak bu konu sorulmadığı için girmiyoruz.

Evet, çocuklara isim koymak önemlidir. Konulan isimlerde milletin ortak kültürünün yansıması ve dinin temel ilkelerine ters unsurlar olmaması önemlidir. Esmaül hüsnadan biri çocuklara isim olarak verilecekse başına “Abd” getirilmesi gerekir. Gerçi, rahim ve rauf gibi isimlerde bu farz ölçüsünde olmasa bile doğrudan rahim ismi vermek adaba aykırıdır. Zira, hiç kimse O’nun gibi “Rahim” olamaz.

Diğer esmaül hüsnadan sadece Allah’a mahsus olan Halık (yaratıcı) Razık (rızık veren) gibi isimler insanlara verilemez. Batın meselesine gelince bu bildiğimiz kadarıyla ne tek başına ne de başına abd getirilerek Abdülbatın şeklinde verildiğini bilmiyoruz. İnternette yaptığımız araştırmaya göre Türkçe bir tane Abdülbatın ismine rastladık. Arapçada nadiren verilmiş bir isim. Çocuklara herkesinkinden farklı bir isim vermek yerine, hoş, çocuğun ileride isminden dolayı üzülmeyeceği ve sıkılmayacağı bizim kültürümüze ait isimler verilmelidir.

Bu noktadan hareketle çocuğa Batın ismi vermek pek uygun değildir. Aynı zamanda Arapça “karın” manasına gelen “batn” ile karışması da mümkündür. Mutlaka verilecekse Abdülbatın verilebilir ama biz bunu da tavsiye etmiyoruz.

Çocuğa gelen altınları anne babası kullanabilir mi?

Açıklama: Çocuğa ait malı ebeveynin kullanamayacağını biliyoruz. Peki, çocuk doğduğunda ona getirilen altınlar da buna dâhil midir?

Bir kimseye ait bir malı ancak onun izniyle kullanmak mümkündür. Buna göre çocuğa ait bir malı ne anne babası ne de başka birisi harcayamaz. Bu mal çocuğa dedesinden miras kalmış veya birisi tarafından bizzat çocuğa verilmiş bir hediye olabilir. Bunu çocuk hediye etse bile geçerli olmaz. Çünkü akıl baliğ olmayan bir çocuğun, ana-babası dâhil, hiç kimseye hediye vermeye yetkisi yoktur.

Bu söylediklerimiz, bilgi olarak doğru olmakla beraber anlattığınız durumla alakası yoktur. Çünkü bu konularda örf geçerlidir. O türlü hediye altın veya paralar çocuğa değil, ailesine verilmektedir. Zira çocuk doğarken aile pek çok sıkıntıya girmiştir. Komşu ve arkadaşlar ailenin bu sıkıntısına ortak olmak ve onlara destek vermek maksadıyla altın veya para verirler. Buna göre bu altın ve paraları alıp saklamak şart değildir. Bunları çocukların aileleri ister kendileri isterse çocukları için harcayabilirler ya da gelecekte kullanılmak üzere çocuk adına saklayabilirler. Hepsinde de serbesttirler.

Evleneceğimiz kişiyle evlilik öncesi nasıl hareket etmeliyiz?

Açıklama:  Evlenmeyi düşündüğümüz birisiyle hangi dairede hareket etmeliyiz? Mesela ikimiz yalnız kalmamak şartıyla bir yerde oturup konuştuğumuzda ailesinin haberi olmalı mıdır? Bu konuda bizi aydınlatmanızı istiyorum.

Bir kadınla erkeğin böyle iyi niyetle de olsa sık sık görüşmeleri bazı duyguların zayıflamasına ve kaymalara sebebiyet verebilir. Bunun için bir araya gelmenin adı konmalıdır. Bu da nişan olacaktır. Onun dışında biraz gönül eğlendirelim, gezip tozalım, sonra eğer birbirimizi iyi tanıdıktan sonra beğenir ve evlenmeyi düşünürsek o zaman da durumu değerlendiririz gibi bir mantıkla insanların hareket etmesi yanlış sonuçlara götüren hareketlerdir. İnsan kayabileceği zeminlere girmemeli, mutlaka girmesi gerekiyorsa da dikkatli yürümelidir.

Bu konuda kızlar çok mağdur oluyorlar. Bize gelen soruların bir kısmı sizin sorduğunuz soruyu sormadan gelişigüzel görüşmeler yapıp sonradan pişman olanlardan geliyor. Bazıları gerçekten de çok ileri gitmiş olabiliyorlar. Ailenin haberi olması konusuna gelince bunun adı konulduktan sonra her görüşme için olması gerekmez. Ancak görüşmelerde dikkatli olunmalı ve duyguların taşıp insanı yanlış yollara sürükleyebileceği seviyeye gelmemeli.

Yabancı kadın ve erkeğin birbiriyle konuşmasında bazı sınırlar vardır. Erkek ve kadının konuşma ve birbirine muhatap olma durumunda bakışlarını kontrol altında tutmaları gerekir. Bir mü’min, karşı cinsin bakılması yasaklanan yerlerine bakamaz ve bakışını ihtiyaç dışında uzatamaz. Ayetlerde şöyle buyurulur: “Mü’min erkeklere, gözlerini haramdan sakınmalarını söyle… Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar…” (Nur Suresi, 24/30–31.) Burada istenen kadınla erkeğin bir birine hiç bakmaması değildir. Onlar ihtiyaç olduğundan dolayı birbirlerine bakabilirler. Uzun ve alıcı bakmamak esastır. Bunun yanında karşıdan davetkâr bir bakış olmamalıdır.

Yabancı bir erkekle kadının, kimsenin olmadığı yerlerde baş başa bulunmamaları gerekir. Bu durum hadisle yasaklanmış ve böyle bir yerde üçüncü kişinin şeytan olduğuna dikkat çekilmiştir. (Buharî, Nikah, 111,112; Müslim, Hacc, 424; Tirmizî, Rada, 16)

Bu meseleleri çok uzun ve ciddi düşünüp hep bununla meşgul olursanız, sonucuna ulaşmanız zor olur. Her meseleye yeterince ilgi ve yer vermek lazım.

Ailesine kötü davranan çocuğundan çeker mi?

Açıklama: Ailesine kötü davranan bir insanın daha sonra bu yaptıklarından dolayı çocuklarından çektiğini görüyoruz. Burada akla acaba o çocukların ne suçu vardı ki, onların eliyle ceza veriliyor diye bir soru gelebiliyor? Meselenin hikmetini izah eder misiniz?

Kur’ân’da bulunan “Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz.” (İsra Suresi, 17/15) ayet-i kerimesiyle ve bunu destekleyen zerre miktarı iyilik yapanın da kötülük yapanın da onun karşılığını göreceğini bildiren ayetlerden anlıyoruz ki herkes ancak kendi yaptıklarından sorumlu olacaktır. Eğer böyle olmasaydı imtihan sırrına ters olurdu. Şunu da belirtmek gerekir ki bizler yaptığımız kötülüklerin, işlediğimiz günahların cezasını genel olarak ahirette görecek olsak da bazen bu dünyada da kısmen başımıza gelen felaketlerle cezalandırılıyoruz. Soruda ifade edilen durum da bunlardan biridir.

Bizler başımıza gelen olayların içyüzünü bilemeyebiliriz. Ve zahire bakarak hükmederiz. Fakat vardığımız neticelerde çoğu zaman hata eder, zulmederiz. Kader ise her zaman adaletle hükmeder. Çünkü meydana gelen bir hadisenin bazen onlarca, yüzlerce belki daha da fazla sebebi olabilir. Fakat biz o hadiseyi değerlendirmeye kalktığımızda çoğu zaman meseleye birkaç yönüyle bakar ve hataya düşeriz.

Bunu bir kıssayla örneklendirelim; Hz. Musa Cenabı Hak’tan adaletinin nasıl tecelli ettiğini görmek ister. Kendisine bir yere gitmesi ve olacak hadiseleri seyretmesi söylenir. Bir çeşme başına gelen atlı orada bir kese altınını düşürür. Onun ardından gelen çocuk bunu bulur ve alıp gider. Ardından kesesini düşürdüğünü anlayan atlı geriye dönüp çeşmenin başına gelir ve orada bir yaşlıyı bulur. Altınlarını yaşlının aldığını düşünen atlı ondan bunları geri vermesini ister. Hiçbir şeyden haberi olmayan yaşlı itiraz edince, kılıcını çeken atlı yaşlıyı öldürür. Gelişmeleri seyreden Hz. Musa aleyhisselam bu olanlarda adalet değil tam tersine zulüm içinde zulüm görür. Çünkü yaşlı boşu boşuna ölmüş, çocuğun aldığı altınlar yanına kalmış, atlı ise bir taraftan suçsuz birini katlederken diğer yandan altınlarını kaybetmiştir. Meselenin Hz. Musa’ya açıklaması şöyle yapılır: Atlı adam daha önce çocuğun babasından bir kese altın çalmıştı, çocuk bunu geri almış oldu. Yaşlı adam ise atlının babasını öldürmüştü, buna karşılık kendisi de öldürüldü.

Buna göre her ne kadar babasına kötü davranan bir adamın çocuğu da kendisine kötü davrandığında, çocuğun karşılıksız bir cezaya maruz bırakıldığı akla geliyorsa da Allahu Teala kimseye zerre miktarı haksızlık yapmaz. Yani bütün bunlar bir sebep-sonuç ilişkisi içinde cereyan eden ve hiçbir şekilde zulmün kırıntısı olmayan hadiselerdir. Ne var ki biz bazen iyi düşündüğümüzde bunları anlamlandırabilsek de çoğu zaman bunların gerçek nedenlerini bilemeyebiliriz. İhtimal o çocuk için de babasına yaptığı bu kötü davranışlar, daha önce işlediği günahların cezası olabilir. Veya Cenab-ı Hak geçmişi de geleceği de bilir; çünkü O Allâmu’l-guyubdur. Esasen böyle dünyada karşılığını görmek, ahirette cezaya çarptırılmaktan daha iyidir. Zira ahiretteki ceza dünyadakinden çok daha çetindir. STV’de yayınlanan Sırlar Dünyası, Beşinci Boyut, Büyük Buluşma gibi diziler bu konuyu anlama adına bir fikir verecektir.

Çocukların yaş farkları ne kadar olmalı? Bu konuda belli bir ölçü var mı?

Kardeşlerin yaş farkları konusunda bizim bilebildiğimiz kadarıyla bir hüküm yoktur. Bu tamamen ailelerin kendi içlerinde yapacakları istişare ve anlaşmaya bağlıdır. Bazen gayri iradi durumlar da olur ama onlar istisnadır. Çocukların yetişme şartları, birbirlerine arkadaş olabilme durumları, anne babanın maddi manevi halleri ve iş yoğunlukları vs. verilecek kararda belirleyici olabilir ama belli bir hüküm söz konusu değildir. Çocuk sahibi olma konusunda bildiğimiz şey, mümkün olduğunca çok çocuk sahibi olmaya çalışmaktır. Allah Resulünün arzusu ve teşviki bu istikamettedir.

 

Peygamberimiz (sas) döneminde boşamalar olmuş mudur?

Açıklama: Sahabîlerden (r.anhüm), Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) yanına gelip eşinden ayrılmak istediğini beyan ederek, boşanma talebinde bulunan olmuş mudur? Bu tür müracaatları Efendimiz tasdik etmiş midir? Yani Efendimizin “şöyle durumlarda hep boşamıştır” diyebileceğimiz boşanma talebi türleri var mıdır?

Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) boşanmasına karar verdiği kişiler olmuştur. Bunlardan üç örnek:

Abdullah b. Ömer (r.a)anlatyıor: Nikâhımın altında bir kadın vardı. Kendisini seviyordum. Babam Ömer ise ondan hoşlanmıyordu. Bana, Onu boşa dedi. Ben kabul etmedim. Bunun üzerine babam, Allah Resulü’ne (s.a.s) varıp bunu kendisine anlattı. Peygamber de (s.a.s) (bana): Onu boşa, diye emretti. (Ebu Davud,  Talak 10; Tirmizî Talak 36; İbn Mâce,  Talak 36)

Abdullah) bin Abbâs (r.a) anlatıyor:

Cemile bint-i Selûl, Allah Resulü’ne gelerek; Yâ Resûlallah! Vallahi ben (kocam) Sabit’i (bin Kays) ne diyanetinin noksanlığı ne de huyundan suyundan dolayı kınıyor değilim. (Yâni ondan ayrılmak istememin sebebi bu değildir.) Fakat onun yanında kalırsam küfrü gerektiren bir duruma düşmekten korkuyorum. Ondan nefret etmemeye gücüm yetmiyor. (Bu cihetle ondan ayrılmak istiyorum) dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)kadına, Sâbit’in mehir olarak sana vaktiyle vermiş olduğu bostanını kendisine geri verir misin?” diye sordu. Kadın “Evet veririm” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Sabit bin Kays’a, bostanı Cemîle’den geri almasını ve bundan fazla bir şey almamasını, buna karşılık kadını boşamasını emretti. Kadın bostanı verdi, Sabit de talâkını verdi.

Bir diğer rivayette, kadının kocasını beğenmeme sebebi olarak, Sabit’in kısa ve çirkin bir adam oluşu belirtiliyor. Kadının şu ifadeleri de rivayetler arasında mevcuttur: “Ya Resûlallah! Vallahi eğer Allah korkusu olmasaydı kocam Sabit yanıma girdiği zaman (çirkinliğinden dolayı) onun yüzüne tükürürdüm” (Buhari, Talak 12; İbn Mâce, Talak: 23)

Aişe validemiz (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Amra Bintu’l-Cevn, zifaf için yanına geldiği vakit Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’dan istiazede bulunmuştu. Aleyhissalâtu vesselâm da: “(Ey kadın!) Sen gerçekten sığınılacak birisine (Allah’a) sığındın!” buyurup kadını hemen boşadı. Üsame veya Enes’e emredip ona razıkiyye (denilen beyaz keten kumaştan mamul) üç kat elbise verdi.” (İbn Mace, 2027) Anlaşıldığı kadarıyla, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), kadının böyle uygun olmayan sözlerinden onun kendisine münasip olmadığı neticesini çıkarmış ve hakkını ihlal etmeden, mehrini vererek boşamıştır.

Bu hadislerden kadının, meydana gelen rahatsızlıklardan dolayı hemen boşanması gerektiği gibi hükümler çıkarılmaz elbette. Çünkü dinimizde boşanmanın kendine ait şartları, usulü ve adabı vardır ve yukarıda zikrettiğimiz üç olayda da boşanmak için gerekli sebep veya sebepler gerçekleşmiştir. Dolayısıyla sebepsiz yere ya da geçerli bir sebebi olmadan boşananların büyük vebali vardır. Bu yüzden, rivayetlerin zahiri şekline bakarak benzer olaylar yaşandığında hemen boşanma kararı verilmemelidir. Aksine, o rivayetlerdeki olayların tahlilini yapmak gerekir ki, bu tahliller âlimlerimiz tarafından yapılmış ve kitaplarımıza geçmiştir. Bunu, ilgili kitapların boşama bölümlerine havale ediyoruz.

Şu hadisi şerifleri de hatırlamakta fayda var:

Sevban (radıyallahu anh) rivayet ediyor:

“Ciddi bir sebep olmadan, kocasından hul’ (maddi bir karşılık verme) yoluyla boşanan kadın, cennetin kokusunu alamaz.” (Tirmizî, Talâk 11; Ebû Dâvud, Talâk 18)

Ebû Dâvud’un bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Hangi kadın zevcesinden boşanma taleb ederse…” Ebû Hüreyre’nin Nesâî’de gelen bir rivayetinde: “Kocasından hul’ suretiyle boşanan kadınlar (günahça) münafıklar gibidir” buyrulmuştur.

Efendimiz’in, eşlerden biri kayınvalide-kayınpederine saygısızlık ettiğinde boşanmaya yeterli sebep görerek ayırdığı çiftler olmuş mudur?

Bir babanın, oğluna karısını boşamasını emretmesi ya da böyle bir talepte bulunması, genel manada boşama sebeplerinden değildir. Yani, “babanın istemesiyle oğlunun karısını boşaması” şeklinde bir genel kaidemiz yoktur. Hazreti Ömer’in, oğlu Abdullah’tan karısını boşamasını istemesi hususi bir durumdur. (Ebu Davud,Talak 10; Tirmizî Talak 36) Burada, Hazreti Ömer’in (r.a) ahirete ait ciddi endişeleri vardır. Bu endişelerini Allah Resulüne açınca, Allah Resulü de onu haklı görmüş ve boşamayı tasdik etmiştir. Yoksa Hazreti Ömer gibi 17 defa beyan ettiği görüşler hakkında tasdik edici ayetler inmiş olan, iman, adalet abidesi bir zatın dünyevi garazlardan dolayı Allah’ın hoşlanmadığı bir fiil olan boşanmayı talep etmesi düşünülemez. İsabetsiz bir görüş olsaydı zaten Allah Resulü de onu tasdik etmezdi. Evet, mesele Hazreti Ömer’in firaseti ve basireti ile alakalı bir hususi durumdur. Öyleyse bu hadise, bugün kayınpeder, kayınvalide istemiyor diye boşamaya bir delil olarak gösterilemez.

Sezeryanla doğum yapmış bir eşle ilişkiye girmek kaç gün sonra caiz olur?

İster sezaryenle ister normal doğum yapmış olsun bir kadın çocuk doğurduktan sonra loğusalık devresine girer. Bu süre içinde kadınla ilişkiye girmek haramdır. Bu sürenin en fazla miktarı kırk gün olmakla birlikte, en az kaç gün süreceği hakkında bir sınır yoktur. Burada kanın kesilmesine itibar edilir. Yani doğum yapmış bir kadının loğusalığının bitmesi kanın kesilmesiyle anlaşılır. Bundan sonra ilişkiye girmek helal olur. Tabii ki, sezaryenle doğum yapmış bir kadınla ilişkiye girme meselesinin bir de sağlık boyutu vardır. Çünkü neticede kadın büyük bir ameliyat geçirmiştir. Onun tekrar sağlığına dönmesi önemlidir. Bununla ilgili olarak da doktorunuzdan bilgi alabilirsiniz.

Hayır hizmetlerinden dolayı evlenmek istemeyenleri nasıl ikna etmek lazım?

Bu hizmet insanına, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin şu yaklaşımını hatırlatmak: “Bugün arkadaşlarımızın eskiye nazaran daha erken evlenmelerinde fayda var. Çünkü geç kalınınca, daha sonra kapatılması zor gedikler açılıyor” Evet, makul bir yaşa geldiğinde, kendinden beklenen bir kaç senelik hizmetlerini de yaptıktan sonra (üniversiteden sonra 3 yıl gibi mesela) artık bekârlarımızı evlendirmek gerekir. Evlilik hizmete mani değildir, bilakis hizmete ayrı bir renk ve keyfiyet katar. Eğer hizmet etmek istiyorsa insan, ailece de hizmet edebilir. Evlenmemek, evliliği geciktirmek ayrıca fıtrata da zıttır. Fıtratla savaşan ters yüz olur, zarar görür. İşin bir diğer tarafı da değişik sebeplerle evlenmeyen insanlar belli bir yaştan sonra evlenmek istemiyorlar ve hayatları boyunca bekâr kalıyorlar. Bugün en müsbet çevrelerde bile bir sürü evlenmeyen erkek ve bayan var. Yaş büyüdükçe hassasiyetleri artıyor, şartları çoğalıyor ve artık aday beğenmez hale geliyorlar. Tabi neticede evlenemiyorlar. Hâlbuki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, evlenin çoğalın buyuruyor. Hocaefendinin evlilik anlayışında bir ruhbanlık yoktur. Onun yaklaşımları sünnete göredir. Sünnette ne buyruluyorsa onu uygular ve tavsiye eder. Kendi durumu, istisnai ve sübjektif mükellefiyet çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir husus olup herkes için geçerli değildir. Etrafındaki pek çok insanı bizzat kendisi evlendirmiştir. Hâlbuki hepsi de çok yoğun insanlardır.

Evet, vakit geçirmeden arkadaşınızı evlendirin ve hem dünyasını hem de ahiretini kurtarmaya yardımcı olun.

Eşimin beni aldattığını yeni öğrendim, ne yapmalıyım?

Açıklama: Evliyim, 3 yaşında bir çocuğum var. Eşim cep telefonuyla bir erkekle 4 ay veya daha fazla zaman beni aldattı. Ona ask mesajları yazmış ama buluşup buluşmadıklarını bilmiyorum. Kendisi suçunu itiraf etti. Ben ise çocuğum ne olur kaygısala bir şey yapmadım, karıma bırakın vurmayı hakaret dahi etmedim, madden ve manen elimden gelen iyiliği yaptım. Şimdi ne yapmalıyım? Eşime güvenim haliyle kalmadı. Bu durumda evliliğim yürür mü?

Böylesi zor durumlarda, hep Kur’an ve Sünnete bağlı kalmaya kendimizi zorlamalıyız. Kur’an’da, kadından görülen olumsuz durumlarda, evvela kocası tarafından nasihat edilmesi isteniyor. Eğer vazgeçmezse, ikinci olarak yatakları ayırma ve tavır koyma emrediliyor. Yine vazgeçmezse üçüncü olarak da hafifçe dövme tavsiye ediliyor. (Nisa Suresi, 4/34) Şimdi evvela bunları yapıp yapmadığınızı kontrol edin.

Diğer bir mesele, eşinizi böyle bir şeye sürükleyen sebepleri araştırın. Size ait bir kusur var mı? Kendisini tatmin edemediniz de mi böyle bir yola saptı. Yoksa eskiden getirdiği bir alışkanlık mı var veyahut da durup dururken şeytana mı uydu? Madem kendisi suçunu itiraf etti, o zaman eşinizle bunları açık açık konuşabilirsiniz. Meselenin size bakan yönünü kendi muhasebelerinizle ele alırsınız. Eşinize bakan yönüyle, onun pişmanlık yaşayıp yaşamadığını kontrol edersiniz. Pişmanlık yaşıyorsa, tevbe eder, siz de affedersiniz ve mesele kapanır. Ama pişmanlık yaşamıyorsa ve devam etme riski varsa, yukarıdaki üç merhaleyi uygularsınız. Hâlâ devam edecekse, ailenizden ve eşinizin ailesinden bir hakem tutarsınız. Onlar arayı bulmaya çalışırlar. Bu da çözüm getirmese, boşanırsınız.. Zira öyle bir kadından ne kocasına ne de çocuklarına fayda gelmez.. Aksine nesilleri bozar atar.. Bir an önce boşanır ve yeni bir yuva kurmanın yollarını ararsınız.. Çocuğa gelince boşandığınız takdirde ona siz sahip çıkmaya çalışırsınız, uzaktan da olsa ilgilenirsiniz.. Mümkünse şartları zorlar ve üzerinize alırsınız.. Alamazsanız Allah masumların sahibidir.. İnşaallah bir şekilde onu korur..  Allah selamete erdirsin.

İmam nikâhı gerekli midir? İmam nikâhı kıymadan evvel, evlenecek olanlar birbirlerine dokunabilirler mi?

Evlenecek olanların birbirlerine dokunması, yalnız kalması, ancak nikâh kıyıldıktan sonra caiz olur. Nikâh kıyılmadan önce ne nişanla, ne yüzükle bunlar caiz hale gelmez. Nikâhı imamın kıyıp kıymaması neticeyi değiştirmez. Belediyelerin kıydığı nikâh da nikâhtır ve geçerlidir. İmam nikâhı, hem rahmete ve duaya vesile olsun hem de nikâhta kullanılan lafızlar tam kullanılsın diye ekstra olarak yapılır. Eskiden nikâhı kadılar/imamlar kıydığı için bizde bu adet olarak kalmış. Güzel bir şeydir tabi, devam ettirmek lazım…

Anne-babası ve hanımı arasında kalan kimse nasıl hareket etmelidir?

Genel olarak şunları bilmek gerekir:

Anne babanın kendine göre hakları vardır, ancak hanım ve çocukların da hakları söz konusudur. Anne baba memnun edilmelidir ama ailenin hakkı da ihmal edilmemelidir. Şimdi siz bir ailesiniz, artık eskisi gibi bekâr değilsiniz, kendinize ait bir yuvanız var, dolayısıyla anne-babanın her isteğine koşamazsınız. İki tarafı birden istedikleri şekilde memnun etmeye kalkmak, takatin üstünde bir yük olur ve ezilir kalırsınız, sonra da hiçbir hakkı yerine getiremezsiniz. Bu sebeple, sünnet-i seniyye çerçevesinde, gücünüz ölçüsünde bir prensipler mecmuası belirleyin.. Anne babanızı orta halli memnun edin ama ailenizi de ihmal etmeyin. Belli günler kendinize ait olsun, o gün ailenize ayırın, belli periyotlarla da anne-babanıza gidin. Eğer kendi prensiplerinizi belirler de bunu anne-babanıza bildirirseniz rahat edersiniz. Diğer türlü ezilirsiniz. Prensipler belirlediğinizde her iki tarafın da hakkını vermiş olursunuz. Bu arada hissi alınmalara, darılmalara çok aldırmayın, siz sünneti seniyyede belirlenen çerçevede hareket edin, inşaallah Allah yardım edecektir. Sünnete göre anne babaya gitmenin belli bir periyodu yoktur. İşin makul kısmı önemlidir. Yani işin ölçüsünü sizin aklınız ve imkânlarınız belirleyecektir. Buna göre bir ayarlama yapacaksınız ve prensiplerinizi kararlılıkla uygulayacaksınız..

Başkasıyla aldatan birine, eşi nasıl davranmalıdır?

Eşlerin birbirini aldatmalarında elbette başta bir şok yaşanır, sarsıntı olur. Özellikle, eşlerin birbirinden böyle bir şey beklemediği ailelerde daha da yıkıcı olur. Ancak hadisenin şoku ne kadar ağır olursa olsun, kısa zamanda toparlanmalı ve aklî-mantıki değerlendirmeye başlamalı. Başta ailenin kudsiyeti hatırlanmalı, böyle bir kudsiyete sahip müessesenin devam etmesinin lüzumu üzerinde durulmalı ve ailenin devamı adına neler yapılabileceği yönünde fikir üretilmeli. Eğer ailenin devamı üzerinden düşünülürse hatalı davranma ve karar verme riski azalır.

İkinci bir husus da; eşlerin de birer insan olduğu, zaman zaman günah işleyebilecekleri nazardan uzak tutulmamalıdır. Günah işleyen bir insan hakkındaki görmezlikten gelme, suizan etmeme, bunlar yapılamıyorsa acıma, güzelce ıslahına çalışma, nasihat etme, başkasını ıslah gayeli araya sokma, zaman tanıma, derdini anlamaya çalışma gibi metodlar kullanılmalı. Oturup konuşulmalı, dertleşilmeli, işin boyutlarını öğrenmeye çalışmalı, nefis muhasebesi yaparak kendinde hatalar aramalı (çünkü belki de eşinin hatalarından dolayı kendini dışarı atıyor ve başkasını arıyordur) varsa müşahhas bir hata özür dilenmeli ve telafisine bakılmalıdır. Evet, bütün bunlar aileyi devam ettirme ve toplumda yara açmama adına mutlaka yapılmalıdır. Pişman olunur, geri dönülürse ve aile bütünlüğü sağlanırsa, artık üzerine gidilmemeli ve geçmişi deşerek huzursuzluk çıkarmamalı. Bunlar yapıldığı halde olumlu netice alınamıyorsa evde tavır konulmalı, ıslah gayeli tedip usulleri kullanılmalı, en sonunda aldatma devam ediyorsa boşanma bir tehdit olarak öne sürülmelidir. Bu da fayda vermiyorsa boşanma düşünülebilir. Allah selamete erdirsin..

Eşim evi terketti, bana iftirada bulundu, ne yapmamı tavsiye edersiniz?

Açıklama: Evlendikten bir yıl sonra eşim aramızda bir problem yokken evdeki tüm ziynet eşyalarını alıp babasının bursadaki evine gitti. Tüm yalvarmalarıma rağmen geri dönmedi. Affedersiniz eşim beni cinsel yönden tatmin edemediği için onu bıraktım yalanını çevreye yaymış. Bu iftiranın dinimizdeki cezası nedir? Çok küçük bir ilçede yaşıyorum. Ve insanların arasına çıkacak yüzüm kalmadı. Eşim benden çok yüksek miktarda nafaka ve tazminat talep ediyor ve boşanmak istiyor. Yakın akrabalarım Eşimi gece geç vaktinde sinemada görmüşler. Resmen ve dinen eşim olan bir insanın bunu yapması doğru mu? Bu durumda benim dinimizce yapmam gereken nelerdir. eşime çok beddua ediyorum bu doğru mu?

Ailevi olarak hiç bir probleminiz yok muydu? Sizden kaynaklanan bir şey olabilir mi? Eşinizin dediği şeylerin doğruluk payı var mı? Bunları başta bir muhasebe edin. Üzerinize düşen vazifeler olabilir. Böyle bir şey olmadığına kanaat getirirseniz, eşinizin yaptığını muhasebe edersiniz. Acaba aklında bir eksiklik, dengesizlik var mı? Yani bu yaptıklarını iradi mi yapıyor yoksa hasta olduğundan dolayı mı? Mesela şizofren başlangıcı gibi bir hastalık olabilir mi? Hastaysa o yönde çözüm ararsınız. Eğer eşinizin sağlam olduğunu söylüyorsanız, evet onun söylediği yalan, büyük bir vebaldir ancak sizin burada yapacağınız bir şey, yani vereceğiniz bir ceza yoktur. Sadece etrafınıza onun yalan söylediğini anlatmaya, insanları bu konuda suizanna girmemeleri için ikna etmeye çalışırsınız. Eşinizin ailesiyle diyaloga geçip onların yardımını almaya çalışırsınız, onlar kızlarına inanmışlarsa belki ikna etmeniz zor olacaktır ama yine de onlara da durumunuzu anlatırsınız. Ailenizin devamı adına elinizden geleni yaparsınız. Kızlarını geri gönderemeyeceklerse boşanmayı düşünebilirsiniz..

Büyük miktarda nafaka istiyorsa niyeti kötü demektir. Belki ondan önce sizin dava açmanız, evini terk ettiğini, yalan söylediğini belirtmeniz daha tedbirli bir davranış olabilir. Eğer çocuğunuz yoksa bir an evvel ayrılıp yeni bir yuva kurmanız iyi olur.

Böyle durumlarda, insanın etkilenmesi, etrafından, dostlarından utanması, çekinmesi normaldir. Ancak bunu hayatınızı zorlaştıracak dereceye vardırmamanız gerekir. Bu tür hadiseler herkesin başına gelebilir, Allah’ın takdiridir, Allah –inşaallah- yakında bir çıkış kapısı gösterir deyip hayatınıza devam etmeniz gerekir. “Allahümme feracen ve mahracen” diye dua edersiniz. Furkan suresinin 74. ayetindeki duayı okursunuz. Daha farklı dualar da edersiniz. İnşaallah bir çare lutfeder Allah..

Anne-babamla geçinemiyorum, ne tavsiye edersiniz?

Açıklama: Ben anne-babamla pek geçinemiyorum, onları üzmemeye uğraşayım derken benim psikolojim çok bozuldu, sürekli münakaşa ortamı yaşanıyor, bazılarına benim sabrım dayanmıyor. Mesela daha önceden kullandığım bir psikolojik ilacı almam konusunda ısrar ediyor ama o ilaç benim psikolojimi daha çok bozuyor. Bu gibi bir sürü yapamayacağım şeyleri istiyorlar benden. Benim hiç huzurum kalmadı. Bu durumda onların gönül rızası olmadan ayrı yaşasam sadece telefon ile görüşsem ve arada gidip gelsem olur mu? Bu sıkıntıdan kurtulsam büyük ihtimalle dinî görevlerimi de daha büyük şevkle yapacağım. 25 yaşındayım ama küçük çocuk gibi hapis oluyorum. Bana muhtaç değiller. Dinen bu gibi sıkıntılı hallerde onlardan ayrı yaşamaya hiç izin yok mu?

Anne-babaya hizmet etmek, onları memnun kılmak büyük bir vazifedir. Ancak yanlarında durduğunuzda aranız iyice açılıyorsa, gereken hürmet, saygı ve huzur kalmıyorsa, biraz ayrı kalmanızda, muhabbeti arttıracak bir ayrılığı denemenizde fayda olabilir. Ayrı veya beraber yaşamada dinimizin açık, kesin bir hükmü yoktur. Çünkü bu durum, şahıstan şahısa, kültürden kültüre, ekonomiye ve sair ahvale göre değişir ve hissin çokça geçerli olduğu bir alandır. Dolayısıyla her insan duruma göre kendini ayarlayacak fakat her ne şekilde bulunursa bulunsun, ister ayrı yaşasın ister beraber anne-babasıyla arasını bozmayacak, onları hoşnut etmenin yollarını arayacak ve irtibatı koparmayacak. Tabi, takatin üstünde şeyler isterlerse ve insanın bunu karşılamaya gücü yetmezse bu durumda mesuliyet kalkar. Zira Allah insanı ancak gücünün dâhilindeki şeylerle mesul kılmıştır.

Kadının, habersiz bir şekilde eşinin parasını alması ve harcama yapması caiz midir?

Aldığı parayı hayırlı yollara verecekse ya da evin bir ihtiyacına harcayacaksa mahzuru yoktur. Ancak keyfi ve lüks denecek şeylere harcamak için alıyorsa doğru olmaz. İster hayır yolunda kullanmak isterse eğlence için olsun gizli alınan para, eğer evin huzurunu bozacaksa caiz değildir. Kocası bu konuda anlayışlı ise bu anlayışı süistimal etmeden hayır yolunda değerlendirebilir. Bütün bunlarla beraber müsait olan ailelerde bütün harcamaları istişare ile yapmak hem en güzelidir hem de ailenin huzurunu arttırır.

Eşimle annem arasında kaldım, sizce kimi tercih etmeliyim?

Açıklama: Bir kadın, kocasını kayınvalidesinden, görümcesinden kıskanıyor, kocasının anne-babasına yardım etmesini istemiyor, dedesine yapacağı maddi yardıma mani olmaya çalışıyor. Bu durumda eş mi tercih edilmeli, anne-baba mı? Anne-babayı ziyaret etmenin belli bir zamanı var mıdır?

İnsanın anne-babasını ziyaret etmesi, onlara bakması ile ilgili koymuş olduğu belli bir zaman periyodu yoktur. Olması da zaten meseleyi daraltmak demek olurdu. Zira her insanın durumu, fıtratı, şartları farklı farklıdır. Dolayısıyla bu işi dinimiz insan iradesine bırakmıştır. Herkes kendi durumuna göre hareket edecek, dengeli yaşamaya çalışacaktır. Bununla beraber kesin olan bazı hükümler vardır. Mesela, anne babaya yardım etmek, onlarla irtibatı kesmemek, aileyi huzurlu bir şekilde devam ettirmek, mesul olduğumuz insanların hukukunu korumak gibi. İmkânınız olduğu müddetçe anne-babanızın makul ve gücünüzün dâhilinde olan isteklerine müsbet cevap verin. Sizin anne-babanıza yapacağınız yardım konusunda eşinizin bir yetkisi yoktur. Tabi istişareli olarak yapsanız daha iyi olur ama eğer anne-babanız gerçekten muhtaçsa ve sizin de durumunuz müsaitse eşiniz bu konuda söz söyleyemez. Hele eşinizin sizin kız kardeşinizi, annenizi kıskanma lüksü hiç yoktur. Kıskançlığını tadil edecek ve o hissini, hakkın hukukun önüne geçirmeyecektir. Aksi takdirde mesul olur. Dedeniz gerçekten sizin vereceğiniz 100 liraya muhtaçsa ona bakmak zorundasınız. Bursunuzdan kesip gönderebilirsiniz. Çünkü dinimiz infak konusunda en yakından başlanmasını emretmektedir.. Hâsılı, ne anne ne de eş feda edilmemeli, ikisi de tercih edilmeli. Öyleyse ailenizle anne-babanız arasında bir denge kurmak zorundasınız. Bu da sizin iradi manevralarınıza kalmaktadır. Selametle kalın..

 Not: Bu tür meseleler genelde beslenmemekten kaynaklanır. Bu sebeple mutlaka beraberce anne-baba hakkına ve aile hakkına dair hadisi şerifler, kitaplar okunmalı ve meselelere hep insafla yaklaşılmalı..

Kendimizi yetersiz gördüğümüz için üçüncü çocuğu istemiyoruz. Neler tavsiye edersiniz?

Açıklama: İki oğlumuz var, üçüncüsünü düşünüyoruz ancak çocuk yetiştirmede kendimizi zayıf ve yetersiz buluyoruz. Bu durum üçüncü çocuğu düşünmemize engel oluyor. Bu konuyla alakalı tavsiyelerinizi alabilir miyiz?

Evlenmekten maksat, nesildir. Yani çocuk sahibi olup büyütmektir. Kur’an’da evlenmeye ve evlendirmeye teşvik, Efendimizin beyanlarında ise hem evlenmeye hem de çocuk sahibi olup çoğalmaya teşvik vardır. Büyük zatların evlenmeyle beraber nesil yetiştirmeyi ele almaları ve konunun üzerinde uzun uzun durmaları da, evlenmenin bizzat maksat olmadığını, esas maksadın Efendimizin övüneceği bir nesil yetiştirmek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyleyse evlendikten sonra, evlilik ve evlat yetiştirmekten daha kutsi bir vazife yoksa, çocuk sahibi olmayı geciktirmemek lazım.

Netice itibariyle çocuk yaptırmayı geciktirmek değil çocuk eğitimi hususunda eksikliklerimizi gidermekte acele etmek lazım. Çocuk yetiştirmek biraz zordur ama çocuk sahibi olmamayı düşündürecek kadar da içinden çıkılmaz bir mesele değildir. Biraz ilgilenilse, biraz dert edinilse, biraz örnek olunsa, gıdalarına titizlik gösterilse, bir de Allah’tan hidayet, istikamet istenilse çocuklar pek âlâ yetişirler. Zannediyoruz, bazı aileler bu vazifeleri göze alamadıklarından fazla çocuk sahibi olmayı düşünmüyorlar.

İşin bir diğer yönü de şudur: Birinci çocukta gösterilen hassasiyet, ikinci üçüncü çocukta anne-babayı rahat ettiriyor. Yani, anne baba, ikinci çocuğu yetiştirirken de yine hassas yaşamalarına dikkat etmekle beraber birinci çocuktaki gibi yorulmuyorlar. Çünkü birinci çocuk ikinci çocuğa örnek oluyor ya da ikincisi birincisini örnek alıyor. Sonra bu zincirleme devam ediyor.

Konuyla ilgili olarak Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Çekirdekten Çınara isimli kitabını, merhum İbrahim Canan Hoca’nın çocuk terbiyesi kitabını ve benzeri kitapları okumanızı tavsiye ediyoruz.

Ben bir erkeğe aşığım ancak o cevap vermiyor, ne tavsiye edersiniz?

Açıklama: Ben birini çok seviyorum ve 6 7 yıldır da hiç bir beraberliğimiz yok, sadece arada konuşuyoruz. Önceden beraberliğimiz olmuştu şimdi tekrardan sürekli dua etmeye başladım evlenebilmemiz için. Ben çok istiyorum ama o hep kaçıyor. Hep onu düşünüyorum, ne yapsam fayda etmiyor, unutmak istiyorum o da olmuyor. Sürekli ağlıyorum…

İşinizi, yaşınızı, konumunuzu bilmiyoruz. Bu yüzden size söyleyeceğimiz şeyler biraz umumi hususlar olacak.

Birincisi; evlenmeyi istiyorsunuz ama sevdiğiniz insan yüz vermiyor, sizinle ilgilenmiyor. Size karşı ilgi duymuyorsa sizin onun peşinden koşturmanızın bir manası yoktur. Evlilik, karşılıklı sevgiyle kurulur. Tek taraflı sevgiyle kurulan evlilikler ya problemli devam eder ya da hiç etmez. Bu yüzden siz, sizi sevecek insan arayın. Karşılıklı rızayla bir yuva kurun ve yuvanız sevgiyle tütüp dursun..

İkincisi, sizin çok arzuladığınız ve ağlaya ağlaya peşine düştüğünüz bazı şeyler vardır ki, o sizin için aslında hayırlı değildir. Belki de Allah onun için nasib etmiyordur. Onun için isterken ölçülü istemek ve fazla ısrar etmemek gerekir. Israrla istenecek şeyler, imandır, ihlastır, dünya ahiret mutluluğudur, sıhhattir, afiyettir, insanlığın hidayetidir..

 Üçüncüsü, evlilik bir mantık işidir, his işi değildir. Hisler, çoğu zaman insanı yanıltır. Elbette severek evleneceksiniz ama bu sevgi bile mantıki esaslar içinde yerini alacak. Gelip geçici sevgilerle, hislerle, dış güzelliğe, zenginliğe vs. bakılarak yapılan evlilikler istikbal vaadetmez. Devamlı olan evlilikler; iyi düşünülerek, dinin kurallarına uygun olarak, akıl-mantık çerçevesinde yapılan evliliklerdir.

Dördüncüsü, bir sürelik beraberliğiniz nasıl geçti bilmiyoruz ama flörtü tavsiye etmeyiz. Flört hayatı, sevgiyi çoğaltmaz öldürür. Çünkü insan evlilikte yaşayacağı sevgiyi deneme dönemini flötr hayatında yapmakta ve sonra usanıp bırakmaktadır. Tanımak ve tanışmak için flört etmeye gerek yoktur. Ölçülü görüşmelerle de tanışma sağlanabilir..

Nişanlımın daha önceki hayatı beni tedirgin ediyor, ne yapmalıyım?

Açıklama: Şu anda evlenmeyi düşündüğüm tesettürlü ve namazlarını aksatmayan bir kız var. Ailecek görüştük ve iki taraf da meseleye sıcak bakıyor. Ancak benim içimde bir sıkıntı var. Bu kız genel lise mezunu ve lise yıllarında bir arkadaşlık ilişkisi olmuş. O her ne kadar bu ilişkiden pişman olmuş olsa da, bu benim içimi çok rahatsız ediyor. Kur’ân ve sünnet istikametinde nasıl bir yol izleyebilirim?

Her insan hata yapabilir; önemli olan bir an önce pişman olup hatalardan dönmektir. Lise dönemi insanların yaşları itibarıyla her şeyi tartamadıkları, yanlışa kolay düşebilecekleri bir dönemdir. Geçmişteki hatalar, geçmişte kalır. Esasen sadece arkadaşlık seviyesinde kalan bir ilişkiyi nişanlıya söylemek de yerinde bir şey değildir. Zira bu, dediğiniz gibi, evlenilecek insanı incitir.

Eğer bu ilişki, ileri boyutlarda bir ilişkiyse, aralarında bir cinsi münasebet olduysa ve siz de bunu kabullenemeyecekseniz; nişan döneminde vazgeçebilirsiniz. Çünkü evlendikten sonra boşanmaktan veya sıkıntı yaşamaktansa nişanlıyken ayrılmak evladır. Hem kimseye de çok zararı olmaz. Bununla beraber o kız geçmişinde gayri meşru bir beraberlik bile yaşamış olsa, pişman olup tevbe ettikten sonra dini açıdan evlenmenizde bir mahzur yoktur.

Küçük kızlarla evlenmek caiz midir?

Açıklama: Talak Suresi 4. Ayet’te; gerek kavram olarak gerekse anlam olarak “küçük yaştaki kızlarla – yani henüz adet olmamış kızlarla- evliliğe kapı açmakta mıdır? Değilse bazı Müslümanların bu ayete dayanarak bu konuda fetva vermelerini nasıl anlamalıyız?

Talak Suresi’nin 4. ayetinin meali şöyledir:

Kadınlarınızdan âdetten kesilenlerin iddetinde tereddüt ederseniz, onların iddet süreleri üç aydır. Henüz âdet görmeyenlerin de süreleri böyledir. Hamile olan kadınların iddetleri, çocuklarını doğurdukları vakit biter. Kim Allah’ı sayıp O’ na karşı gelmekten korunursa, Allah onun işinde bir kolaylık verir.

Dört mezhebe göre, buluğa ermemiş bir çocuğun nikâhı velisinin izni olmak şartıyla caizdir.  Velisinin izni olmadıkça evlenemez. Baba ve dedenin dışında biri evlendirmişse, buluğa erdiğinde vazgeçme hakkı da vardır. İmam Malik’e göre buluğa ermemiş çocuğu sadece babası evlendirebilir. Dedesi, amcası vs. evlendiremez. Buluğa ermemiş çocukların evlendirilmesinde hem hukuki hem de ahlaki yönden bazı şartlar vardır. Bunlar fıkıh kitaplarımızda tek tek belirtilmiştir. Bundan da anlıyoruz ki, rasgele, önünü sonunu düşünmeden, çocukları evlendirme gibi bir şey söz konusu değildir. Zaten aklı başında bulunan hiçbir ebeveyn, çocuklarını rasgele evlendirmeyi düşünmez. Böyle bir evlilikte cinsi münasebet pek uygun görülmemiştir. Zira yaş ve biyolojik durum, buna müsait değildir.

Osmanlı’nın son zamanlarında (1917’de) hazırlanan Hukuk-u Aile Kararnamesinde, bazı müçtehitlerin görüşüne binaen buluğa ermemiş çocukların evlenmesi yasaklanmıştır. Kızın evlilik yaşı 17, erkeğinki ise 18 olarak belirlenmiştir. Bu da duruma göre meselenin örf, maslahat veya zaruret yönlerinin ileri çıkabileceğini gösterir.

Ayette bahsedilen iddet, küçükken evlenen insanlar ayrıldığında kadının ne kadar bekleyeceği ile alakalıdır. Yoksa sadece hamilelik şüphesinden dolayı değildir. Kaldı ki, küçük olup da evlendikten hemen sonra bir kız hayız görmeye başlayabilir ve bu yüzden boşandıklarında hamilelik şüphesinden dolayı iddet bekleme de söz konusu olabilir. Öyle ya da böyle bu tür bir boşanmada bekleme süresi ayetin hükmüyle 3 aydır.

Buluğa ermeden evlenme/evlendirme, hükmen caiz olmakla beraber, uygulama, zarurete, maslahata ve örfe göre değişir. Ancak, mesela 14 yaşına geldiği halde hayız görmeyen kızlar da olabilir. Bunları aileleri evlendirmekte bir mahzur görmezlerse evlendirebilirler. Kimse buna karşı çıkamaz. Yaş ve olgunlaşma meselesi de yine örfe ve iklime göre değişir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Hazreti Aişe validemizi genel kanaat 17-18 yaşlarında evlendiği şeklinde olmakla birlikte bir rivayete göre 6 yaşında nikâhına almış, dokuz yaşında zifaf olmuşlardır. Hazreti Ömer efendimiz, Hazreti Ali’nin (r.a) küçük kızı Ümmü Gülsüm’le evlenmiş, Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah da (r.a), kızını Ukbe b. Zübeyr’e (r.a) vermiştir. O toplumda örf böyleydi ve bu gayet normal karşılanıyordu. Hatta o zamanki din düşmanları bile, bunları problem olarak görmemişlerdi.

Soruda bahsedilen pedofili hastalığı, biyolojik olarak insanda ağır basan bir duygunun kontrol edilmemesi veya süistimal edilmesiyle ortaya çıkan cinsi bir rahatsızlıktır/sapıklıktır. Bir pedofili hastasının işlediği suç hiçbir şekilde mazur görülemez. Böyle bir suçla, buluğa ermemiş çocuğun velisinin izniyle ve nikâhla evlenmesi arasında da herhangi bir bağ yoktur. Zira birinde nikâh ve ebeveynin izni vardır. Diğerinde ise nikâhsız, izinsiz bir şekilde çirkin bir fiil işlenmektedir.

Hasılı, bu iki farklı fiil arasında irtibat kurmak ya cahillikten kaynaklanır ya da din düşmanlığından. Cahili öğrenmeye, din düşmanını da insafa davet ederiz.

Çocuk doğduğunda ebeveynle birlikte mi yoksa ayrı bir odada mı yatırılmalıdır?

Öncelikle şunu belirtmek lazım ki bu konu hakkında ne bir emir ne de herhangi bir nehiy bulunmamaktadır.

Çocuk doğar doğmaz karşısında anne ve babasını bulur ve hayatını tamamen yönlendirecek insanlarla takdir-i ilahi olarak buluşmuş olur. Çocuğun her türlü ihtiyacı bu merhaleden sonra bütün ağırlığıyla ebeveynin omzuna binmektedir. Anne-baba artık hayatlarında başrolü oynayacak olan bu küçük varlıkla ilgilenir ve kendi kültürüyle ve imkânlarıyla onu yetiştirmeye ve terbiye etmeye çalışırlar.

Çocuğun doğduğunda nerde yatırılacağı konusu, ihtiyaçlar, kültür, imkânlar ve evin durumuyla alakalıdır. Bunun baştan dini bir hükmü yoktur. Ancak yeni doğmuş bir bebeğin anne babanın odasında olması tavsiye edilir. Zira o ihtiyaçlarını kendisi karşılayamamakta ve ağlayarak çevresinden yardım beklemektedir. Başka bir odada olursa anne ve baba onu duyamaz ve ihtiyaçlarını karşılayamaz. İşte bu açıdan bebeğin acziyeti açısından ebeveynin odasında yatırılması daha sağlıklı görülmektedir. Fakat belli bir yaştan sonra çocuk, çevresindeki meydana gelen olayları bilir ve bazı duyguları gelişme istikametine girer. İşte bu merhalelerde çocuğun odasının ayrılmasında fayda vardır. Bu da yerine ve çocuğun ihtiyaçlarına göre değişir. Ancak 7 yaşına gelmiş çocukların mutlaka ayrılması gerekir kanaatindeyiz.

Bankacı biriyle evlenmek caiz olur mu?

Açıklama: Bankacı bir talibim var. Bankadan kazanılan para helal midir? Bankada çalışmak hakkında bilgi verir misiniz? Bu yüzden eğer karşıdaki kişiyi kabul etmezsem doğru mu yapmış olurum yanlış mı?

Evlenilecek şahsın gelirinin haram olmamasına dikkat etmek, bir Müslümanın hassasiyet göstermesi gereken hususlardandır. Zira haram lokma, aileyi de nesli de bozar. Buna göre, bankada çalışan şahıs, orada belli bir gayeyle ve ehli hizmet insanlarla istişare neticesi çalışıyorsa, evlenmenizde mahzur olmaz kanaatindeyiz. Ancak kendi isteğiyle girmiş, herhangi bir gayesi yok, kazandığı paranın çok da derdinde değilse düşünmeniz lazım. Gerçi bankanın bütün yaptığı işler haramdır diyemeyiz. Faiz olmayan faaliyetleri de vardır. Ancak çoğunluk kazancı faiz kaynaklıdır. Bu yüzden evlenmeseniz daha iyi olur deriz.. Hem madem içinizde şüphe var, şüphenizde haksız değilsiniz. Selamette kalmanızın en güzel yolu, şüpheli şeylerden uzak durmaktır.

Nikahta tarafların beyanlarında şimdiki zaman kipiyle cevap vermeleri icap-kabul yerine geçer mi?

Açıklama: Nikâhta, tarafların beyanında geçmiş zaman yerine şimdiki zaman kullanılıyor. Bu makbul müdür? Yoksa mutlaka geçmiş zaman kipi mi kullanılması gerekmektedir?

Arapçada iki türlü zaman kipi var: Geçmiş ve şimdiki zaman. Şimdiki zaman aynı zamanda geniş ve gelecek zaman yerine de kullanılmaktadır. Gelecek zaman, ayrıca bir harf ilave eklenerek de ifade edilir. Bu açıdan Arapça ibarelerde bu irade beyanına çok dikkat edilmiş ve mutlaka geçmiş zaman kipi kullanılması gerekli görülmüştür. Türkçede ise geleceğe dair zaman kipi ayrıdır ve evlilikte kullanılmaz. Öyleyse Türkçe’de şimdiki zaman kullanıldığında bu, geleceği ifade etmez. “Kabul ediyorum” sözünden, “şimdi kabul etmiyorum ama ilerde ederim” şeklinde bir mana da anlaşılmaz, bilakis “evet kabul ettim” manasında geçmişi ifade eder. Dolayısıyla şüpheye mahal kalmaz. Kabul ediyor musunuz diye soran görevliye ya da din görevlisine “evet” diye cevap vermek de aynı hükme tabidir. Çünkü önemli olan evlilik iradesini ortaya koymak ve bunu herkesin anlayacağı şekilde ifade etmektir. Zaten Türkiye’de bir kişi, “kabul ediyorum” deyince, halk bunu geleceğe dair bir beyan olarak anlamaz. Ancak bütün bunlarla beraber, sünnete uygunluk açısından “eş olarak kabul ettim” manasına gelen “tezevvectü” kelimesini kullanarak ya da bunun manasını ifade ederek nikâhı kıymak daha güzeldir, sünnet sevabı kazanılır..

Karı-koca birlikte çalışırlarsa, karşılıklı olarak hangi haklara dikkat etmelidirler?

Çalışıyor olma-olmama meselesi, hukuki konuları etkilemez. Haklar sabittir. Ancak çalışan eşlerin birbirlerini anlayışla, fedakârlıkla, saygı ve sevgiyle karşılamaları, iş yoğunluklarına göre ailenin düzenini ayarlamaları, böylece hak ve vazifelerini eda etmek için birbirlerine zemin hazırlamaları gerekir. Çalışan eşlerin, aile içerisinde nasıl davranacağına dair dinimizin çizdiği kesin çizgiler yoktur. Dolayısıyla her aile bunu kendi içinde halledecektir. Hem hak ve vazifelerini unutmayacaklar hem de bu vazifeleri yerine getirmek için bir maya görevi yapan az önce saydığımız ahlaki/manevi unsurları canlı tutacaklardır. Ayrıca aşağıdaki adreslerde geçen makaleleri okuyunuz: Kadının Kocası Üzerindeki Hakları Kocanın Karısı Üzerindeki Hakları

Anne babanın günahları çocuğu etkiler mi?

Açıklama: “Çocuğun şaki mi said mi olduğu anne rahminde yazılır. Anne ve baba haram yediyse ondan meydana gelen çocuk haramzâde olur.” deniliyor. Çocuk dünyaya gelmeden hiçbir şeyden haberi olmadığına göre onun suçu nedir?

Her şey Levh-i Mahfuz’da tespit edilmiştir. Levh-i Mahfuz, ilm-i ilâhînin mahlukata taalluk eden plân ve alanının –dîk-i elfâzın sesi– unvanıdır. Kur’ân’da buna “İmam-ı Mübîn” de denilmektedir. Zerrelerin hareketinden sistemlerin deveranına kadar her şey bu Levh’te tespit edilmiştir. Levh-i Mahfuz’da yazılmadık hiçbir şey yoktur. Buna, doğacak bir çocuğun said mi şaki mi olacağı da dahildir. Buradaki her mesele, bu büyük defterden alınmak suretiyle küçük defter olan ve hakikî zaman’ın bir unvanı olan Levh-i Mahv ve İsbat’ta istinsah edilir. Yani gelmiş ve gelecek, illet-mâlul, sebep-müsebbep kıyamete kadar manzar-ı âlâdan kendilerine bakan ilm-i ilâhî altında, ne olacak, nereye gidecek, kaç adım ileriye veya geriye çekilecek… bütün bunların hepsi tespit edilmiştir ve bunu sadece Allah bilmektedir.

Ayrıca, bu büyük defterden (Levh-i Mahfuz) her hususun alınması ve teker teker Levh-i Mahfuz’un numunesi olan küçük defterlere istinsah edilmesi söz konusudur. Meselâ, rahm-i mâderde spermle yumurta buluştuğu andan itibaren gelişmeler başlayınca yeni bir kitabet de başlar. Kâinatın misal-i musağğarı (küçültülmüş bir örneği), büyük kitabın nüsha-i suğrâsı (küçük kopyası) yeni bir varlık meydana gelir. (Tabiî bu, âlem-i mülk itibarıyladır. Yoksa melekût âlemi itibarıyla insan, kâinattan daha büyüktür. Kâinat insanda matvîdir, dürülmüştür.[1]) Bu yeni varlık meydana gelince Allah’ın emriyle melekler büyük defterden onunla alâkalı hususları kaydederler. İster Levh-i Mahfuz’daki yazı olsun, ister Levh-i Mahv ve İsbat’ın bir parçası olan bu misal-i musağğardaki yazı olsun, her ikisi de Allah’ın ilmi ve ıttılâı altındadır.

Ne var ki, insanın iradesi, çevrenin tesiri ve aynı zamanda ortam şartları hesaba katılmadan bir takdir de yapılmamaktadır. Binaenaleyh Levh-i Mahfuz’da, şekavetine veya saadetine delâlet eden işler hesaba katılmadan bir insan hakkında ne “said” ne de “şaki”dir hükmü verilmez. Cenâb-ı Hak kişinin dalâlet yoluna gideceğini bildiği için o kişi hakkında “Dalâlete gidecek.” şeklinde yazılmıştır.

İlim maluma tâbidir. Levh-i Mahfuz’dan alınan bu şey, çocuğun kendi hususî defterine yazılırken aynı şekilde yazılır; ama bu arada çocuğun iradesi de göz ardı edilmez. Çocuğun iradesi, çevresi ve muhitin tesiri hesaba katılarak yazılacaklar yazılır. Öyleyse Levh-i Mahfuz’da anne karnındaki çocuğun said veya şaki yazılmasıyla, doğacak çocuğun said veya şaki olması arasında bir zıtlık yoktur. Belki burada o büyük kitaptan istinsah, teksir ve oradan alıp burada yenileme söz konusudur.

Peki anne baba günah işlemişse çocuğun ne günahı var, denebilir. Bazen anne baba haram yemiş, günah işlemişse bu işe sebebiyet vermiş olurlar; böylece çocukları da onun azabını çekerler. Meselâ, onlar büyük bir günah işlemişlerdir; çocukları da dünyaya sakat gelmiştir; kader, anne ve babaya çektirmiştir. Ancak burada şu da var; masum insanların çocukları da sakat doğabilir. Dolayısıyla bu meselede kat’î bir prensip söylenemez. Anne baba dalâlet içinde yüzmüşler, çocukları da şaki olmuştur. Onların işledikleri günahların çocukta bir günah ve anne babayı üzecek bir hâdise hâlinde zuhur etmesi, muhtemel hususlardan sadece bir tanesidir. Çocuğun iradesiyle dalâletini hazırlaması sebeplerden bir diğeridir. Bu itibarla bunların hepsini birden düşünmek icap eder.

Bundan başka; Allah, çocuk daha dünyaya gelmeden onun iradesini kötüye kullanacağını bildiği için, onun hakkında şaki ve tâli’siz yazmıştır. Fakat buna küçük bir sebep belki de anne babanın haram yemesidir. Burada çocuğun iradesi nefyedilmemektedir. Anne babanın faiz ve rüşvet yemesi, yalan söylemesi, zina etmesi çocuklarında böyle bir arıza olarak zuhur etmiştir. Biz, burada “Çocuğun günahı nedir ki?” deriz. Çocuk, kendi günahını, kendi iradesiyle yapmaktadır. Burada onun iradesi nefyedilmemektedir. Aklı başında herkes, kendisine Kur’ân’ın prensipleri altında bir istikamet verebilir. Çocuk günahın içine düşerken kendi iradesiyle gitmekte ve günaha inhimak etmektedir. Bizim, iradenin keyfiyetini bilip bilmememiz önemli değildir. Ama bu arada anne ve babanın işledikleri günahın bir zuhur ve neticesi olması da gayr-i mâkul değildir. Allah, çocuklarının maruz kaldığı şeyle esas ebeveyne çektirir. Meselâ, anne baba haram yemişler, fiilî, kavlî zina etmişler veya ahlâksızlığa müteallik işler yapmışlardır. Cenâb-ı Hak da, onların bu günahlarını çocuklarında gösterir ve onlar bu durumu her gördüklerinde ızdırap çekerler. Burada onları müteessir edeceği gibi çocuğun işlediği günahlar sebebiyle –işin içinde çocuğun iradesi de vardır– ahirette de azap etmek suretiyle anneye, babaya göstererek yine azap görebilirler. Nasıl ki burada sağlam bir İslâm terbiyesi vermediği çocuğu anarşist olmak suretiyle hem dinine hem vatanına hem de milletine düşmanlık yaparken mütedeyyin, vatanına milletine bağlı anne baba dilgir olur, yaptığı günahın cezasını yudum yudum yudumlar ve ızdırap çeker. Aynen öyle de öteki hayatta çocuğunun şekavetini gördükçe muzdarip olur ve günahının cezasını çeker. Fakat bu demek değildir ki, sadece anne ve babanın günahı çocuğu bu hâle getiriyor. Zira çocuğun iradesi de işin içinde olduğundan, ne Allah’a isnat edeceğimiz bir cebir (zorlama) ne de anne ve babanın günahı çocuğa yüklendi de çocuk masum olarak bunu çekiyor gibi bir durum söz konusudur.

[1] Bkz.: el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 5/366.

Çocuğun doğumundan önce ne gibi tedbirler alınabilir?

1) Çocuğun Doğumundan Önceki Tedbirler

a) Tohumun Temiz Olması

Tohumun temiz bir zemine bırakılması, sonra da bırakıldığı yerde gelişirken temiz bir hava ile havalandırılması, temiz şualarla şualandırılması, temiz su ile sulanması ve tımar edilmesi yetiştirilmek istenen neslin kaliteli yetişmesi bakımından çok önemlidir. Bu mülâhazayı teyid sadedinde Buhari ve Müslim’in, Rasûlü Ekrem’den (sallallahu aleyhi ve sellem) naklettikleri şu hadis başlı başına bir önem arz eder: “Şaki, daha anasının karnında talihsizdir; said, anasının karnında da talihlidir.”[1]

Evet, çocuğun, daha anne karnında iken said ya da şaki olduğu hükmü ifade edileceği âna kadar her türlü tedbir alınmalıdır. Yavrunun sperm ve yumurta buluşması anından itibaren gıdası, annesinin davranışları; anne ve babanın daha önceki ve daha sonraki tavırları da onun şaki ve said yazılmasında önemli vesilelerdir.

Şurası çok iyi bilinmelidir ki, bizim irade ve davranışlarımız hesaba katılmadan hiçbir takdir söz konusu değildir. Bizim nasıl hareket edeceğimiz, nasıl adım atacağımız, bu adımların neleri tevlit edeceği Yüce Yaratıcı tarafından bilinmiş ve iradelerimiz de hesaba katılarak her şey ona göre programlanmıştır. Nice çocuklar vardır ki, neş’et ettikleri ortam ve müsebbipleri açısından dünyaya geldikleri andan itibaren talihsizdirler. Ancak, Allah’ın (cc) kendi lütfu ve atâsıyla onların hâlini saadete çevirmesi istisnâî bir durum teşkil eder.

Evet her şey daha tohumun atıldığı andan itibaren başlar. O yumurta iken şaki veya saidse, bundan haram bir lokmanın, anne-babanın fücûrunun tesiri küçümsenemez. Tohum besmelesiz atılmışsa, ondan hayırlı bir semerenin meydana gelmesi Allah’ın lütfuna kalmıştır. Eğri bir teşebbüsten doğru sonuç elde etmek muhal olmasa da çok zordur. Mümkün değildir demiyoruz; zira, Ebu Cehil’den dahi İkrime gibi birisi meydana geldiğine göre, yaşantısı çok menfi olan ailelerden bile bazen inançlı insanlar çıkabilir.

Ayrıca ‘Sizi bir tek candan (Âdem’den) halkeden, ondan da yanında huzura eresiniz diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. (Âdem) Eşi ile (birleşince) o hafif bir yük yükleniverdi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıyıp da hamileliği ağırlaşınca, Allah’a: Andolsun bize (salih) kusursuz bir çocuk verirsen, sana ziyadesiyle şükrederiz, diye dua ettiler.’ (A’raf, 7/189) âyeti bir yandan doğum öncesi anne-babanın bir kısım arzu ve isteklerinin olabileceğini ortaya koyarken diğer yandan da onların Allah’a (cc) teveccüh edip salih evlât istemeleri gerektiğine irşad ediyor.

b) Lokmanın Helâl Olması

Anne-babanın vazifelerinden biri de kendi rızıklarına dikkat etmeleri gerektiği gibi çocuklarına da hoş, tayyib, helâl bir rızık yedirmeleridir. Bir Müslümanın aile efradına haram ya da şüpheli şey yedirmesi söz konusu ise, o kimsenin evlenmesinin haram ya da mekruh olduğunu —itiraz yanı açık— hatırlatmıştık. Evet bir kimsenin başkasına haram yedirmeye hakkı yoktur.

Bu itibarla, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımıza ve diğer aile fertlerine hoş ve tayyib nesnelerden yedirme mecburiyetindeyiz. ‘Umum-i belva’ diyerek haram veya şüpheli şeyler yediremeyiz. Zaman değişse, asır başkalaşsa herkes gayr-i meşrû yollarda bulunsa da biz yediremeyiz. Aslında, yanlış yollarla elde ettiğimiz kazanç da, o kazançla beslenen çocuklarımız da, cehennem zakkumu gibi bir gün mutlaka bizim başımızı ağrıtır, belki de kan kusturur.

Daha önceki vazifelerimizi yapmış isek dünyaya gelen, her yeni misafirin belli ölçüde şekavetlere kapalı bir said (saadete namzet) olduğunu bekleyebiliriz. Ama, yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, çocuğun saadet ihtimalini yok etmişiz demektir.

Evet, haram yiyor, haram içiyor, haramla besleniyorsak, ruh dünyamızı şeytana açık tutuyor sayılırız. “Şeytan insanın damarlarında kanın hareketiyle hareket eder.”[2] fehvasınca o, insanın kan damarlarında dolaşır. Alyuvarlarına, akyuvarlarına biner. Dolayısıyla nesle de nesebe de şerârelerini bulaştırır.

Bu açıdan ta baştan itibaren, çocuğun bakımı-görümü, yiyeceği, içeceği, giyeceği her şey dinin meşrû kıldığı daire içinde kalınarak yerine getirilmeli, haram yedirilmemeli, haram içirilmemeli ve haram giydirilmemelidir.

Hadislerde gördüğümüz kadarıyla, Allah’ın (cc) Kâbe’sini tavaf ederken, sırtında haramdan elde edilmiş elbise, içinde haram lokma bulunan bir insan, “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” derken —ki bu cümle hac esnasında ve ihramda bulunulduğu müddetçe insanın söyleyeceği mukaddes kelimelerdendir— Allah (cc), ona “La lebbeyke ve la sa’deyk” diyecektir.[3] Bunu, “Lebbeyk de sa’deyk de senin olsun” şeklinde anlayabiliriz.

Onun için bir elbisenin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (cc) sığınmalıyız ve gönlümüz her zaman tir tir titremelidir. Kat’iyen bilmeliyiz ki, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek ya da kökü yerin derinliklerinde, dalları semaları tutan mübarek bir ağaç gibi meyveleriyle, gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla insanlığa, hatta daha başkalarına nesiller boyu hizmet edecek; insanın mutluluğuna ve yeryüzünün imarına katkıda bulunacaktır.

[1] Müslim, Kader, 3; İbni Mâce, Mukaddime, 7; Buhari, Kader, 1. [2] Buhari, Ahkam, 21; Bed’ül-Halk, 11; İ’tikaf, 11,12; Sünne, 17; Edeb, 81; İbni Mâce, Sıyam, 65. [3] Heysemî, Mecmua’z-Zevâid, 3/210;10/292.

Kaynak: Fethullah Gülen, Çekirdekten Çınara

İmam nikahını ailemin zoruyla bozdum. Tekrar nikah kıyabilir miyiz?

İmam nikâhıyla ilgili bize birçok soru ve problem geliyor. Ve biz her defasında nişanlılık döneminde rahat görüşebilmek veya değişik sebeplerden dolayı imam nikâhı kıydırmanın doğru olmadığını ifade ediyoruz. Ve ancak düğüne bir hafta gibi az bir zaman kala ya da resmi nikâhtan sonra imam nikâhının kıydırılması gerektiğinin üzerinde duruyoruz. Çünkü imam nikâhı kıydıran çiftler arasında yaşanan vahim neticelere dair sorulara çok muhatap oluyoruz.

Dinimiz evlenecek çiftlerin birbirlerini iyice tanıyabilmeleri ve evlilik adına doğru bir karar verebilmeleri için nişanlılık devresi diye evlilik öncesi bir süreç belirlemiştir. Biz de buna uymalı ve kesinlikle rahat görüşebilmek için imam nikâhı kıymamalıyız. Çünkü bu durum genellikle suistimal ediliyor veyahut da değişik problemler çıkıyor. Hele bir de ailelerden habersiz kıyılan dini nikâhlar var ki, bu tamamen yanlış bir uygulamadır.

İşte siz de bir kere baştan bu hata ile işe başlamışsınız. Olan olmuş. Şu andaki durumunuza bakalım. Eğer hanımınızı daha bir kez boşadıysanız, geriye iki hakkınız kalmıştır ve onunla tekrar evlenebilirsiniz. Hatta eğer onu rici talakla (geriye dönüşü olan talakla) boşadıysanız ve hanımınızın iddet müddeti (yaklaşık dört ay) henüz bitmediyse, yeni bir nikâh kıymadan, ona geri döndüğünüzü bildirerek evliliğinizi devam ettirebilirsiniz.  Bayanın iddet müddeti bittiyse, yeni bir nikâh kıymanız gerekir. Bu da, iki şahit huzurunda, karşılıklı “kabul ettim” sözleriyle olur.

Ancak durumdan ailenizi haberdar edin. Ve daha önce yaşadığınız sıkıntıların tekrar yaşanıp yaşanmayacağını iyi düşünün. Ve hakikaten onunla evlenmenizin sizin için hayırlı olacağını düşünüyorsanız, o zaman buna devam edin. Ve çok uzatmadan resmi nikâhla evliliğinizi resmileştirin.

Adetli kadınla cinsi münasebette bulunulabilir mi?

Cenâb-ı Hakk, Kur’ân’da şöyle buyurur: وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَح۪يضِ قُلْ هُوَ أَذًى فَاعْتَزِلُوا النِّسَۤاءَ فِي الْمَح۪يضِ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللّٰهُ إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ “Sana hayızlı ile birleşmeyi soruyorlar. De ki bu (her iki tarafa da) eziyet verici bir şeydir. Onlar âdetli iken onlardan ayrılın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Allah çok tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever.”[1]

Âyette belirtildiği üzere, âdetli günlerde münasebette bulunmak haram kılınmıştır. Bu, dinin bir emri olduğu gibi sağlık açısından da gereklidir. Hem kadın âdetliyken münasebete girmek, onlara psikolojik olarak büyük bir sıkıntı verir.

Eğer, isteyerek beraber olmuşlarsa ikisi de günahkâr olur. Birisi istememesine rağmen diğerinin zorlamasıyla birleşme gerçekleşmişse, zorlayan günaha girer. Böyle durumlarda tevbe istiğfar edilmesi ve bir daha tekrarlamamaya karar verilmesi gerekir. Hz. Ebûbekir Efendimiz’e birisi gelerek, âdetli iken eşiyle beraber olduğunu ve ne yapması gerektiğini sorduğunda: “İstiğfar et ve bir daha da yapma.” cevabını almıştır. Bu günahı işleyen bir kimsenin ayrıca sadaka vermesi de müstehaptır. Hadis-i şeriflerde geçtiği üzere, âdetin ilk günlerinde olmuşsa yaklaşık 4 gr. altın (bir dinar) son günlerinde olmuşsa bunun yarısı verilir.[2] Âdet günlerinde birleşmeyi câiz görmek, insanı küfre sokar çünkü bu mesele âyetle sabittir.


[1] Bakara Sûresi, 2/222.

[2] Tirmizî, tahâret 103.

Adet günlerinde karı-koca arasındaki yakınlığın ölçüsü nasıl olmalıdır?

Kocası, âdetli hanımının göbek ve diz kapağı arasına elbise üzerinden, diğer yerlerine ise çıplak olarak dokunabilir. Göbek ile diz kapağı arasına çıplak olarak dokunması câiz değildir. Dokunmadan bakması ise ihtilaflı olmakla beraber ağırlıklı görüşe göre câiz değildir. Özel günlerde karı-kocanın ayrı yatması gerekmez. Böyle yapmak câiz değildir zira böyle bir davranış hem dinimizin hükümlerine terstir hem de bazı gayrimüslimlere benzeme durumu söz konusudur.[1] Nitekim Yahudiler, hayız hâlindeki hanımlarıyla beraber yatmıyorlardı.

Özel günlerindeki bir kadın, kocasının bütün vücuduna dokunabilir. Ancak, kendi göbeği ile diz kapağı arasını, kocasına çıplak bir şekilde dokundurması veya kocasının o kısımlara dokunmasına imkân hazırlaması câiz değildir. Evet, kocanın bu kısma çıplak olarak dokunması câiz olmadığı gibi hanımın da dokunma imkânı sunması aynı şekilde câiz değildir.[2]


[1] İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/292.

[2] İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/293.

Adetli iken nikah kıyılır mı?

Nikâhın sahih ya da geçerli olmasının şartları arasında böyle bir hüküm yoktur. Kadının iddet bekliyor olması dışında hangi hâlde olursa olsun nikâhı sahîh ve geçerlidir. Yani âdetli iken yapılan bir nikâh da makbuldür. Ancak bu yaklaşımdan şu kastedilmiş olabilir: “Yeni evlenenler için zifaf gecesi önemlidir. İlk intibalar burada yaşanır ve bu izlenimler hayat boyu devam edebilir. Zifafla nikâhın aynı gün yapıldığı düşünülürse, zifafın olacağı gün kadının âdetli olması ilk gece bir soğukluk meydana getirebilir. Bu da daha sonrasında olumsuz tesirler bırakabilir. Bu sebeple düğünlerin mümkün olduğunca temizlik günlerine denk getirilmesi yerinde olur.” Bu yaklaşımın doğruluk payı olsa da umumi manada böyle bir şart ileri sürmek yersizdir.

Mut’a birlikteliği caiz midir?

Mut’a, yararlanılan şey, umre ile haccı birleştirme, bir kadınla geçici olarak evlenme manalarına gelmektedir. Fıkhî açıdan ise mut’a; bir erkekle bir kadının aralarında anlaştıkları bir zamana kadar bir miktar para karşılığında evlenmeleridir.

Mut’a nikâhında erkek, kadından sorumlu değildir. Ancak kadın, erkekten bir çocuk dünyaya getirirse erkek, bu çocuktan sorumlu olur. Bu nikâh, anlaşılan süre bittiğinde sona ermektedir. Bu nikâh türünde miras söz konusu olmadığı gibi evlilik sayısında da herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir. Bu nikâhın süresi konusunda sınırlama yoktur. Mut’a nikâhı, bir saatlik olabileceği gibi günlük, haftalık da olabilmektedir. Özellikle Şiî ulemâsının kabul ettiği bu nikâh türüne göre şahit bulundurmaya ve velinin iznine de gerek yoktur.

Mut’a nikâhı, Cahiliye devrinde uygulanmış ve Peygam­berimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu nikâhı iki defa savaş durumunda ve geçici olarak uygulanmasına izin verdiği rivayetlerde bildirilmiştir. Birinci uygulama, Hayber’in fethinde olmuş ve daha sonra Hz. Ali’nin (radıyallahu anh) ifadesiyle Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır.[1] İkinci olarak, Mekke’nin fethinde üç günlüğüne izin verilmiş ve daha sonra kıyamete kadar kesin olarak yasaklanmıştır.[2]

Mekke’nin fethi günü, mut’a nikâhının kesin olarak yasaklandığı Sebre b. Ma’bed el-Cüheni tarafından rivayet edilmiştir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Mekke fethine katılan Sebre, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasında durarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Ey insanlar, ben size kadınlarla mut’a yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah, onu kıyamet gününe kadar haram kılmıştır. Kimin yanında (Mut’a ile tuttuğu) kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiklerinizden hiçbir şey geri almayınız.”[3] Bazı rivayetlerde bu yasaklamanın Vedâ haccı sırasında gerçekleştiği de belirtilmektedir.[4] Mut’anın farklı zamanlarda yasaklanması, yasağın tekrarlaması şeklinde yorumlanmış ve Mekke fethinde haram kılınan mut’a nikâhının Veda haccı sırasında tekrar haram kılındığı ifade edilmiştir. Evet, on binlerce insanın toplandığı Veda Haccı’nda bu yasaklama tekrar edilmiş ve Müslümanlara kesin ve nihaî olarak bildirilmiştir.[5]

Mut’a nikâhı, birden yasaklanmamış, tedricen kaldırılmıştır. Dolayısıyla teşrî döneminde mut’a nikâhının serbestliğiyle ilgili rivayetleri delil olarak kullanmak doğru olmaz zira nihâî nasslar, hükümler mut’a nikâhını yasaklamışken bunları görmezden gelip diğer rivayetleri öne çıkarmak usul açısından büyük bir hatadır.

Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekir. Ne Kur’ân-ı Kerîm, ne de Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) mut’a nikâhını helâl kılmıştır. Cahiliye devrinden beri devam edegelen bu âdet, tedrîcen kaldırılmıştır. Nitekim içkinin yasaklanmasında ve başka birçok meselede olduğu gibi bu hüküm de toplum belli bir kıvama ulaştığında kesin olarak yasaklanmıştır.[6]

Mut’a’nın Peygamberimiz tarafından haram kılındığı birçok sahabi tarafından rivayet edilmiştir. Bu sahabîler şunlardır; Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Seleme b. Ekva, Hz. Sebre b. Ma’bed, Hz. Ebû Hureyre, Hz. Cabir, Hz. Sa’lebe b. Hakem, Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Ebû Zer, Hz. İbn Abbas, Hz. Haris b. Gaziyye, Hz. Sehl b. Sa’d, Hz. Kâ’b b. Mâlik, Hz. Abdullah b. Mesud, Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Huzeyfe ve Hz. Âişe (radıyallahu anhum).[7]

Mut’a’nın haramlığında icma vardır.[8] Bununla birlikte, birkaç sahabîden farklı görüş nakledilmektedir. Bunlar, mut’a’nın kesin olarak yasaklandığından haberi olmayan, mut’a ile ilgili ruhsatın devam ettiğini zanneden kimselerdir. Nitekim Hz. Ömer, mut’a’nın Allah Resûlü tarafından kesinlikle yasaklandığını sahabenin huzurunda dile getirmiş ve sahabe tarafından itirazsız kabul görmüştür.[9]


[1] Buhârî, nikâh 31; Müslim, nikâh 29–32; İbn Mâce, nikâh 44.

[2] Müslim, nikâh 22.

[3] Müslim, nikâh 19, 22, 24.

[4] Ebû Dâvud, nikâh 13; İbn Mâce, nikâh 44.

[5] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 11/74; Nevevî, Şerhu’l-Müslim, 9/180.

[6] İbrahim Canan, Namus Fitnesi Mut’a, s.25-29.

[7] Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâi, 3/473-477.

[8] Tehânevî, İ’lâus-Sünen, 11/58-59; Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâi, 3/476-478.

[9] Osman Şimşek, “Acı Bir Tecrübe: Mut’a Nikâhı ve Gerçekler”, Yeni Ümit Dergisi, sayı 61.

Geçici bir süreyle evlenmek caiz midir?

İslâm’da evliliğin geçerli olmasının şartlarından biri de nikâh akdinin süresiz olarak, yani ömür boyu devam etmek üzere kıyılmasıdır. Bu açıdan ister mut’a nikâhı mahiyetinde olsun isterse başka türde olsun, nikâh kıyılırken evliliğin belli bir süreye bağlı olarak yapılması, nikâh akdini fasit kılar ve böyle bir nikâh geçersiz sayılır. Nikâh akdine konu edilen süre şartı ortadan kalkmadıkça, nikâh fasit olarak kalır.[1]


[1] Mevsûatu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye, “Nikâh” mad., 41/343.

Evlilikte kimler veli olabilir?

Veli olacak kişi, akıllı, büluğa ermiş ve mirasçılardan yani akrabadan olması gerekir. Velâyetin sebepleri dörttür: Akrabalık, mülk, velâ, imâmet. Bu velâyet çeşitlerinden ilk üçü hususî velâyete, sonuncusu olan imâmet ise umumî velâyete girer. hususî velâyet, umumî velâyete göre daha kuvvetlidir. Erkek olsun kadın olsun, küçük, deli ve bunak olan şahısların mal ve nikâh ile ilgili işleri velinin deruhtesindedir.[1]

Veli olacak kimse ya akraba ya hâkim yahut da vâli olur. İnsanın fâsık olması onun velâyetine engel değildir. Bir kimsenin velisi olmada öncelik asabe sınıfında yer alan akrabalardır. Bunlar da neseb yönüyle araya kadın girmeyen erkek akrabalardır. Sıralayacak olursak; baba, baba tarafından dede, erkek kardeş, amca, amcaoğlu şeklindedir. Bu veliler arasında, mirastaki durumlarına göre bir sıralama mevcuttur. Bunlardan birisi bulunduğunda diğerlerinin velâyet hakkı bulunmamaktadır. Akrabalar arasında asabe bulunmadığında velâyet, anneye o da bulunmazsa sırasıyla zevi’l-erham olan en yakın akrabalara geçmekte, bu sınıftan da kimse olmazsa nihayetinde umumî veli olan hâkime geçmektedir.[2] Hanefî mezhebine göre bütün velilerin zorlayıcı velâyet hakları bulunmaktayken diğer mezhepler bu hakkı velilerden az bir kısmına vermişlerdir. Şâfiî mezhebine göre sadece baba ve dedenin, küçük çocuğu veya büluğa ermiş bakire kızı rızasını almadan evlendirme hakkı vardır ancak kızından izin alması müstehaptır. Buna ilaveten Şâfiî mezhebinde küçük kız veya büluğa ermiş kızın izni alınmadan evlendirilebilmesi için yedi şart koşulmuştur ki bu şartlar çerçevesinde düşündüğümüzde de velinin hareket alanı kısıtlanmış olmaktadır. Mesela bu şartlar arasında, kızın dengi ile evlendirilmesi, mehr-i misil karşılığında evlendirilmesi, yaşaması zor yaşlı veya âmâ birisiyle evlendirilmemesi hususları bulunmaktadır.[3]


[1] Mehmed Zihni Efendi, Ni’met-i İslâm, s. 930.

[2] Aliyyu’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 2/39-40.

[3] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâm ve Edilletuh, 9/6685-86.

Velilerin evlendirme yetkileri var mıdır?

Ehliyet eksikliği bulunan kâsırın babası veya babadan dedesi bulunuyorsa hem velîsi hem de vâsîsi bu kimseler olarak kabul edilir. Küçük olan bir kız ve erkek, deli kadın ve erkek, bunak kadın ve erkek, evlenebilmek için velisinin iznini almalıdır. Velisinin iznini almadan evlenemezler. Velilerin, velâyetinde bulunan kimseyi dilediklerine nikâhlama hakları bulunmaktadır. Küçük kız ve erkeğin ergenliğe girdiğinde nikâhı feshetme muhayyerliği de söz konusu değildir. Baba ve dede dışındaki veliler, erkek çocuğunu fazla mehirle, kız çocuğunu ise az mehirle veya dengi olmayan birisiyle evlendirmesi câiz değildir.[1] Bu konuda günümüz şartları ve evliliğin temelinde karşılıklı rıza ilkesinin gözetilmesi gibi hususlar göz önüne alınarak 1917 tarihli Osmanlı Hukûk-i Aile Kararnâmesi’nin almış olduğu, “küçük kızların rızaları dışında evlendirilemeyeceği” kararı da dikkate alınmalıdır.[2]

Ergenlik çağına gelmiş olan kızlar ise Ebû Hanîfe ve İmam Ebû Yûsuf’a göre velisinden izin almadan evlenebilirler.[3] İmam Muhammed ise bu konuda velâyet-i müştereki öne sürmektedir ki günümüzde üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu velâyete göre veli ergenlik çağındaki kızından evlilik hususunda izin alması gerektiği gibi ergenlik çağındaki kız da velisinden izin alması gerekir. Hanefî Mezhebi dışındaki üç mezhebe göre ergenlik çağına gelmiş olan kızlar, velilerinin izni olmadan evlenemezler.[4]

Evlilik hususunda velâyet, hayat boyu bir şahısla beraber yaşayacak olan kız veya erkeğin evliliğinin sağlam temellere oturtulmasını sağlamakta ve bu konuda tecrübesiz olan şahıslara velilerinin rehberlik yapmasını temin etmektedir. Biz burada velilerin velâyeti altında bulunanları evlendirme haklarının bulunup bulunmadığı ve ergenlik çağına gelmiş kızların kendi başlarına evlenme hakları olup olmadığı üzerinde hukukî açıdan durmaya çalıştık. Unutulmamalıdır ki bu hükümlerin yanında meselenin sosyolojik, psikolojik boyutları da bulunmaktadır. Evlenecek olan kimseler ve çocuklarını evlendirecek olan aileler, bu kararı aile huzuru ve saadeti açısından kendi başlarına değil, birbirleriyle istişare ederek, karşılıklı anlayış, saygı ve sevgi sınırlarını gözeterek almalıdırlar ki İmam Muhammed’in yukarıda bahsedilen fikri bu noktada öne çıkar.


[1] Mevkufâtî, Mültekâ Tercümesi, 2/144-145.

[2] Hukûk-u Aile Kararnâmesi, md. 4-7.

[3] Aliyyu’l-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 2/30.

[4] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâm ve Edilletuhu, 9/6699.

Mehir miktarı ne kadar olmalıdır?

Mehir miktarı olarak para veya para değeri taşıyan herhangi bir mal tayin edilebilir. Mehirin en az miktarı Hanefîlere göre on dirhem gümüştür ki bu da yaklaşık olarak kırk grama denk gelmektedir. İlk asırda on dirhem gümüş, iki koyun parasına denk geliyordu. Şâfiî mezhebinde ise mehir için alt bir sınır yoktur. Mehir için üst sınır hiçbir mezhepte belirlenmemiştir. Evlenecek olan erkek, kendi imkânına göre bir mehir belirlemeli, kız tarafı da damat adayını zorlayacak mehir istememelidir zira başka maddî yükümlülükleri olan evliliği, yüklü miktarda mehir istemek suretiyle zorlaştırmamak gerekir.

Mehir çeşitleri nelerdir?

Mehir, nikâh akdi sırasında tespit edilip edilmemesine göre ikiye ayrılmaktadır. Nikâh akdi esnasında belirlenen mehre, mehr-i müsemmâ, nikâh akdi esnasında belirlenmeyen mehre ise mehr-i misil denir. Mehr-i misil, evlenecek olan kızın, yaş, güzellik ve bekâret gibi hususlarda kendisine akran ve emsal olan kızların aldığı mehre denir.[1]

Mehir, ödenmesi açısından da ikiye ayrılmaktadır. Evlilik anında peşin olarak ödenen mehre, mehr-i muaccel (peşin mehir); ödenmesi nikâh akdinden sonraya bırakılan mehre de mehr-i müeccel (vadeli mehir) denir. Şayet müeccel mehirde bir vakit tayin edilmişse, tayin edilen vakit geldiğinde tespit edilen mehrin ödenmesi gerekir. Eğer mehir için vakit tayin edilmemişse erkek mehir borcunu istediği zaman ödeyebilir. Ancak boşanma anında veya taraflardan birinin vefat etmesi durumunda derhal ödenmesi gerekir.


[1] Mehmet Erdoğan, Fıkıh ve Hukûk Terimleri Sözlüğü, s. 356.

Mehir ne demektir?

Erkeğin hanımına evlenirken vermeyi taahhüt ettiği para veya başka bir mala “mehir” denir. Mehir, nikâh akdinin bir sonucu olduğu için nikâh esnasında mehir konuşulmamış olsa hatta verilmeyeceği söylense bile kadın, mehre hak kazanır. Nikâh esnasında mehrin belirlenmemiş olması, nikâh akdine zarar vermez.

Mehir İslâm’ın kadına tanıdığı bir haktır ve ödenmelidir. Mehir, kadına ödenir ve tamamen kadının kendi malı olur. Mehir üzerindeki bütün tasarruf haklarına kadın sahiptir. Kadının mehrini o istemedikçe babası ve kocası dâhil hiç kimse elinden alamaz. Mehir, ödeninceye kadar kocanın üzerinde bir borçtur. Bu borç ya alacaklısının alacağını bağışlaması veya borçlunun ödemesiyle düşer. Kadın, mehrini kocasına hibe etmesi durumunda kocanın mehir borcu düşmüş olur.

Mehrin, kadını evliliğe ısındırması ve ona malî bir güç kazandırması gibi rolleri vardır. Aynı zamanda mehir erkeğin boşaması durumunda kadın için malî bir dayanaktır.

Başlık parası caiz midir?

Dinimize göre evlenecek olan bir erkeğin, evleneceği kadına vermesi mecbur olan mal/para sadece mehirdir. Bunun dışında dinimiz evlenecek olan fertlere evlilik öncesi maddî bir zorunluluk yüklememiştir. Kadına verilen bu mehir, sadece kadının hakkıdır. Babası bile mehir üzerinde herhangi bir tasarruf yetkisine sahip değildir.

Mehir dışında bazı yörelerde evlenecek kızın ailesi tarafından başlık parası adı altında istenen para veya mal, dinimizde yoktur. Bazı yörelerde “ağırlık” veya “kalın” adı verilen bu uygulama, kolaylaştırılması gereken nikâhı ve evlilikleri iyice zorlaştırmaktadır. Zaten evliliğin kendisi ciddi bir yük getirmekte iken bir de bu yüke ilave olarak kız ailesinden gelen maddî talepler evliliği iyice zora sokmakta ve evlilik çağındaki genç erkek ve kızlar, daha geç evlenmek zorunda kalmaktadırlar. Oysa Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): خَيْرُ النِّكَاحِ أَيْسَرُهُ “Nikâhın en hayırlısı, en kolay olanıdır.”[1] buyurmuşlardır. Dolayısıyla ister başlık parası isterse başka âdet ve geleneklerde olan maddî taleplerle evlilik zorlaştırılmamalıdır. Bu yönüyle babanın kendi hesabına erkekten talep ettiği ve kızın maddî karşılığı demek olan “başlık parası”, helâl bir kazanç değildir. İslâmî ve insanî açıdan vicdanlara hoş gelmemektedir. Kızını yetiştirmiş olan bir baba bunun mükâfatını dünyada insanlardan değil ahirette Allah’tan beklemelidir.


[1] Buhârî, nikâh 31.

Balayına çıkmak caiz midir?

Yeni evlenen çiftlerin, nikâhtan sonra evliliklerin ilk günlerini beraber geçirmek üzere çıktıkları tatile “balayı” denmektedir. Balayı uygulaması örf ve âdet olarak bizim kültürümüz ve örfümüzde bulunmamaktadır. Fıkıh kitaplarında da böyle bir uygulama yoktur. Fıkıh kitaplarımızın cemaate katılmamayı gerekli kılan özürler başlığında bu konu incelenmiş ve yeni evlenmiş erkeğin cemaate gelmeme ruhsatı bulunduğu bildirilmiştir.[1] Bu hüküm, Şâfiî mezhebine göre sadece zifaf gecesiyle, Mâlikîlere göre ise altı günle sınırlıdır.[2]

Balayı uygulaması, batı kökenli bir uygulama olduğu için teşebbüh/benzeme niyetiyle yani sırf bu âdet batıdan gelmiş olduğu için aşağılık psikolojisiyle yapılıyorsa böyle bir balayı câiz olmaz. Teşebbüh veya ta’zim/yüceltme niyeti bulunmaksızın biraz da günün gelenek ve örfüne dayanarak tatil amaçlı çıkılıyorsa buna haram demek zordur. Bazı memleketlerde evlenen çiftlerin balayında umreye gittiklerini biliyoruz. Bu ve benzeri uygulamalarla, evlenmiş olan çiftler, ilk hafta veya evlendikten bir müddet sonra balaylarını maneviyat eksenli yerlerde geçirebilirler. Böylece içinde batı taklitçiliği gibi teşebbüh kokan fakat dinimizin de tamamen karşısında olmadığı böyle bir uygulamayı hayra kanalize etmiş olurlar.


[1] Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Salat” mad., 27/191.

[2] Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 2/289.

Erkeğin nafaka yükümlülüğü hangi hususları içermektedir?

Nafaka; beslenme, giyim-kuşam ve barınma ihtiyaçları ile bunlara tâbi olan şeylerdir.[1] Bir âyet-i kerîmede: لِيُنْفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ وَمَنْ قُدِرَ عَلَيْهِ رِزْقُهُ فَلْيُنْفِقْ مِمَّاۤ اٰتَاهُ اللّٰهُ “İmkânı geniş olan, imkânına göre nafakayı bol versin. Nasibi sınırlı olan ise Allah’ın kendisine verdiği imkân ölçüsünde nafaka versin.”[2] buyrulurken, başka bir âyet-i kerîmede ise nafaka mükellefiyeti şu ifadelerle dile getirilmiştir: وَعَلَى الْمَوْلُودِ لَهُ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Annelerin, münasip şekilde yiyeceğini giyeceğini sağlamak, babanın görevidir.”[3]

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: وَلَهُنَّ عَلَيْكُمْ رِزْقُهُنَّ وَكِسْوَتُهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Hanımlarınızın sizin üzerinizde durumlarına uygun olarak yiyecek ve giyecek hakları vardır.”[4] Konuyla ilgili diğer bir rivayette ise şöyle buyrulur: كَفٰى بِالْمَرْءِ إثْمَاً أنْ يَحْبِسَ عَمَّنْ يَمْلِكُ قُوتَهُ “Bir kişinin tasarrufunda olanların rızkını hapsetmesi ona günah olarak yeter.”[5]

Nafaka, üç sebepten dolayı bir kişi üzerine vacip olur: Evlilik, akrabalık ve mülkiyet. Âlimlerimiz, kadın ister zengin isterse fakir olsun[6] kadının nafakasının kocasına vacip olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.[7]Kocaya nafakanın vacip olması için kadının âkıl-bâliğ olması, ilişkiye güç yetirmesi ve koca talep ettiğinde şer’î bir özür haricinde kendisini kocasına teslim etmesi şarttır. Kocanın nafakayı karşılaması hususunda ise âkıl-bâliğ olma şartı yoktur. Küçük yaştaki kocaya, şartlar gerçekleştiğinde nafakayı sağlaması vacip olur.[8]

Erkek, kendi kazancına ve gücüne göre kadının barınma, giyim-kuşam ve yeme-içme masraflarını ve bunlara bağlı giderleri karşılamalıdır. Erkeğin hanımına kendi giyindiği ölçüde giydirmesi, yediğinden yedirmesi gerekir. Oturmaya elverişli bir evin temin edilmesi kocanın görevi olduğu gibi bu evin döşenmesi de ona aittir. Ancak bazı yörelerde örf, kadına da eve belli bir miktar çeyiz getirme mecburiyeti getirmiştir. Özellikle Hanefî mezhebine göre kadının dinen ve hukuken buna mecbur olmadığını ifade etmek gerekir. Bu temel masrafların yanında diğer masraflar hususunda eşlerin kazançları, sosyal durumları nazar-ı itibara alınarak hareket edilmelidir.[9] Özellikle ihtiyaçların sınırsızlaştığı günümüz dünyasında iktisatla hareket edilmelidir. Koca, üzerine düşen nafaka yükümlülüğünü yerine getirmeli ve eve israfa varmayan harcamalarının sadaka olduğu şuuruyla hareket etmeli; kadınlar da kocalarına iktisat hususunda yardımcı olup özellikle dışarıda, akrabalarında veya komşularında gördükleri her şeyi kocalarından istememelidirler.

Erkek çocuğun nafaka alabilmesi için fakir, hür ve ergenliğe ulaşmamış olması gerekir. Buna göre zengin olan veya kazanç sağlamayı engelleyici arızalar olmadan ergenliğe eren bir erkek çocuğun nafakası babası üzerine vacip olmaz. Zenginse her halükarda nafakası kendi malından karşılanır. Ancak erkek çocuk, ilim tahsilinde bulunuyorsa ve fakirse nafakası, babası üzerine vacip olur.

Kız çocuklarının nafakaya hak kazanması için hür ve fakir olmaları şarttır. Kızlarda büluğ ve kazanç şartı yoktur. Kız çocuğu büluğa erdiğinde çalışmaya zorlanamaz.[10] Ancak zengin olan kız çocuklarının nafakaları kendi mallarından karşılanır. Eğer zengin değilse kız çocuğunun evleninceye kadar nafakaları babasına aittir. Annesi, zengin olsa bile çocuklarının nafakasını karşılamaya zorlanamaz.[11]

Anne, baba, dede ve ninelerin nafakası hususunda ise bu kişilerin fakir olma şartı vardır. Bu kişilerde kazanç sağlamaya kadir olma şartı aranmaz. Bir kimsenin anne ve babasından sadece birisinin nafakasını sağlamaya gücü yetiyorsa, önce annesinin nafakasını vermelidir.[12] Bir erkek yoksul olsa bile anne, baba ve eşine bakmakla yükümlüdür. Anne babası zenginse bakma yükümlülüğü yoktur. Eşinin ise zengin olsun fakir olsun nafakasını karşılamak zorundadır.

Yakın akrabaların nafakaya hak kazanmaları için kadınlarının fakir olmaları, erkeklerin ise hem fakir hem de küçük olmaları yani ergenliğe ermemiş olma şartı bulunmaktadır. Bu akrabalardan kazanmaya gücü yeten erkekler fakir olsalar bile nafaka talebinde bulunamazlar. Eğer bu erkekler, ilim tahsili yapıyorlarsa ve fakirlerse ancak bu takdirde kendilerine nafaka hakkı doğmaktadır. Akraba kadınların da öğretmenlik gibi bir mesleği veya kazanç sağlayabilecekleri bir zanaatı varsa bu kadınlar da nafaka talebinde bulunamazlar.[13]


[1] Mehmet Erdoğan, Fıkıh ve Hukûk Terimleri Sözlüğü, s. 443.

[2] Talâk Sûresi, 65/7.

[3] Bakara Sûresi, 2/233.

[4] Ebû Dâvud, menâsik 56; İbn Mâce, menâsik 84.

[5] Müslim, zekât 40.

[6] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 2/446.

[7] Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Nafaka” mad., 41/34.

[8] Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Nafaka” mad., 41/38.

[9] Diyanet İslâm İlmihali, 2/220.

[10] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 2/446.

[11] Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, s. 844.

[12] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 2/446.

[13] Ömer Nasuhi Bilmen, Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu, 2/446.

Bir ailede reis kimdir?

Cenâb-ı Hak kadın ve erkeği fıtraten birbirinden farklı yaratmış ve onları kendilerine mahsus bir kısım istidat ve kabiliyetlerle donatmıştır. Şefkat, merhamet, incelik, zerafet ve hassasiyet noktasında erkekten çok ileri olan kadın âdeta çocukları için mükemmel bir muallime ve mürebbiye olma özelliğine sahiptir. Buna mukabil erkek ise en ağır işlerin üstesinden gelebilecek fizikî ve psikolojik bir güç ile donatılmış, dış hâdiselerin tazyikine karşı daha mukavemetli yaratılmış ve irade yönüyle de kadından daha güçlü kılınmıştır. Diğer yandan çocukların geleceğe hazırlanmasında en büyük role sahip olan kadın, bu kutsal vazifeyi ifa etmesine uygun narin ve nazenin bir yapıya sahipken erkek ise ailenin her türlü ihtiyacını deruhte edecek, onları koruyup kollayacak ve ne yapıp edip onların nafakasını temin edebilecek bir güç ve kuvvette halk olunmuştur.

Farklı özellik ve donanımda yaratılan bu iki varlık bir araya geldiğinde bir vahdet teşkil edecek ve her biri diğerinin eksik yanlarını tamamlayacaktır. Esasen ailenin huzur ve mutluluğu adına kadın ve erkeğin bu şekilde farklı fıtratlarda yaratılmaları oldukça önemlidir. Kadın ve erkekten her biri ancak Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan buyurduğu özelliklerini korudukları takdirde ailede gerçek huzur ve mutluluk teşekkül edecektir. Bu açıdan ailede birlik ve bütünlüğün sağlanabilmesi için birbirlerine muhtaç yaratılan bu iki cinsin kendi konumlarında kalıp, fıtratlarının muktezalarına göre davranmaları gerekir. Yani fıtratlarına uygun şekilde ailede bir iş bölümüne gitmeleri ve aynı zamanda birbirlerine destek olmaları icab eder. Böyle bir iş bölümü hakkında dinde kesin ve mutlak bir ayrım yapılmasa da öteden beri kadın evi ve çocuklarıyla meşgul olurken, erkek de dışarıda çalışıp kazanmış ve böylece evin geçimini üstlenmiştir. Böyle bir iş taksiminin ailenin huzurunu sağlamada, çocukların geleceğe hazırlanmasında ve tarafların fıtrat ve tabiatlarına uygunluğunda da şüphe yoktur.

İşte Nisâ Sûresinde geçen: اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَۤاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَۤا أَنْفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُ “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. O hâlde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır.”[1] âyet-i kerîmesi bir yandan ailede bir iş bölümünün bulunması gerektiğine dikkat çekerken, diğer yandan ailenin işlerini üstlenmeyi kocaya bırakarak kadınlar için ayrı bir merhametin sesi soluğu olmuştur.[2]

Evet, ailenin reisi erkektir. Ancak buradaki reisliğin mana ve muhtevasının doğru anlaşılması gerekir. Bu hak erkeğe, kadınlar üzerinde despotluk yapma ve onlar üzerinde mutlak hâkimiyet kurma yetkisi vermez. Tam tersine erkeğin omzuna, her türlü dış tehlikeye karşı aile fertlerini koruyup kollama, ailenin nafakasını temin etme, aile fertlerinin ta’lim ve terbiyesiyle meşgul olma, onlarla hoşça geçinme, onların dünya ve ahiret mutluluklarını sağlama gibi bir kısım mükellefiyetler yükler.

Zira Cenâb-ı Hak kavvamlık hak ve vazifesinin erkeğe ait olduğunu beyan buyurduktan sonra bunu iki sebebe bağlamıştır. Birincisi: بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ ifadesiyle dile getiriliyor ki daha ziyade erkeğin yukarıda dikkat çektiğimiz bazı açılardan kadından üstün yaratılmasına bağlanmıştır. İkinci sebep ise: وَبِمَۤا أَنْفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ âyeti gereğince infaktır. Yani kadının yeme-içme, barınma, giyim, sağlık gibi masraflarını karşılamak kocanın vazifesidir. Kadın ve çocukların nafakalarının erkeğe ait olduğunu ifade eden daha başka âyet-i kerîmeler de vardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şu hadis-i şeriflerinde kadın ve erkeğin bu sorumluluklarına işaret etmiştir: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. اَلْإِمَامُ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَالرَّجُلُ رَاعٍ في أَهْلِهِ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ في بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا. وَالْخَادِمُ رَاعٍ في مَالِ سَيِّدِهِ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râî ve elinin altındakilerden sorumludur. Her fert, ehl ü ıyâlinin râîsidir ve raiyetinden mesuldür. Kadın, beyinin hanesinin râîsidir ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının râîsidir ve elinin altındakilerden mesuldür. Her birerleriniz râîdir ve her birerleriniz raiyetinden sorumludur.”[3]

Nasıl ki ictimaî hayatta her bir müessesede bir başkan bulunuyor, aile de toplumun en küçük yapı taşı olması itibarıyla nizam ve intizamın sağlanabilmesi için bir reisin bulunması zorunludur. Yani diğer aile fertlerinin görüşlerine de başvurduktan sonra son kararı vererek, söz kesecek, aile içindeki uyuşmazlıkları sona erdirecek bir başkan bulunmalıdır. Bu başkan aynı zamanda aileyi dışta temsil edebilmeli, aile içindeki dirlik ve düzeni sağlamalı ve aile fertlerinin her türlü problemlerine çözümler üretebilmelidir. Kadının fıtraten nahif ve zayıf olmasının yanında, hamilelik, çocuk emzirme, ayhali, lohusalık gibi hallerini de düşündüğümüzde, kavvamlığın erkeğe verilmesinin hikmetini daha iyi anlayabiliriz.

Son olarak, âyetin sonunda geçen: فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُ “O hâlde iyi kadınlar, itaatli olan ve Allah kendi haklarını nasıl korudu ise kocalarının yokluğunda, onların hukukunu koruyan kadınlardır.” ifadesi üzerinde duralım. Yukarıdaki hadiste geçtiği üzere: وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَةٌ في بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا “Kadın, beyinin hanesinin râîsi ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur.” Bu yüzden erkeğin yanında kadına da bazı mükellefiyetler yüklenmiştir. İlk olarak kadın, meşru isteklerinde kocasına itaatle mükelleftir. Diğer yandan o, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle “müdîr-i dâhilî” olması itibarıyla kocasının malını, evini ve evladını muhafaza etmekle mesuldür çünkü kadın için en önemli iki vasıf sadakat ve emniyettir.[4] Diğer yandan o, gerek giyim kuşamıyla gerekse hâl ve hareketleriyle iffet ve namusuna son derece dikkat etmek zorundadır. Bunlar da kocanın ev reisi olması haysiyetiyle omzuna yüklenen bir kısım mükellefiyetlere karşılık kadın üzerinde sahip olduğu haklar zaviyesindendir.


[1] Nisâ Sûresi, 4/34.

[2] bkz. Fethullah Gülen, Ölümsüzlük İksiri, s. 45.

[3] Buhârî, cuma 11; Müslim, imâre 20.

[4] Bediüzzaman, Lem’alar, s. 244.

Kadın kocasının hangi emirlerine itaat etmek zorundadır?

Aslında bu sorunun doğru cevabını anlayabilmek için dinimizde eşlerin birbirine karşı vazifelerini iyi bilmek gerekir. Kocanın hanımına karşı yerine getirmesi gereken vazifeler olduğu gibi kadının da kocasına karşı sorumlulukları vardır. Kocasının emanetlerine sahip çıkmak, ondan izinsiz evden ayrılmamak, kanaat sahibi olmak, kocası kendisini yatağa çağırdığında ona itaat etmek vs.

Öncelikle şunu belirtelim ki eğer kocası Allah’ın emirlerine zıt isteklerde bulunuyorsa, kadının kocasının bu isteklerini yerine getirme mecburiyeti yoktur çünkü Allah hakkının bulunduğu bir yerde kul hakkından söz edilemez. Mesela erkek eşinden başını açması, dışarı çıkarken koku sürünmesi, kaşlarını alması, makyaj yapması, açık saçık giyinmesi gibi dinin haram kıldığı fiilleri yapmasını istiyorsa, kadın bunların hiçbirini yapmak zorunda değildir. Yaparsa ikisi de günahkâr olurlar. Erkek bunları emrettiği, kadın da bu gayrimeşrû isteklere uyduğu ve onları yaptığı için. Aynı şekilde kocanın eşinden farz olan ibadetleri terk etmesini isteme gibi bir hakkı ve kadının da bunlara uyma mecburiyeti yoktur. Mesela erkek, kadına farz olan namaz, oruç gibi ibadetleri terk ettiremez.

Nafile ibadetlerde ise durum biraz daha farklıdır. Kocası yanında bulunan bir kadın nafile ibadet yapacağı zaman ondan müsaade istemelidir çünkü kocanın ona ihtiyacı olabilir. Kocanın hakkı nafile ve farz-ı kifaye ibadetlerden daha önce gelir.[1] Mesela kadın kocasından müsaade almadan nafile oruca niyetlenecek olsa, kocası ona bu orucunu bozdurabilir zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: لَا يَحِلُّ لِلْمَرْأَةِ أَنْ تَصُومَ وَزَوْجُهَا شَاهِدٌ إِلَّا بِإِذْنِهِ وَلَا تَأْذَنَ في بَيْتِهِ إِلَّا بِإِذْنِهِ “Bir kadın için kocası yanında iken ondan izinsiz nafile oruç tutması ve evine ondan izinsiz bir yabancının girmesine izin vermesi helâl değildir.”[2]

Bunun dışında kadının belli aralıklarla anne-babasını ve akrabalarını ziyaret etme hakkı, kocası evde öğretmiyor veya öğrenmesine fırsat vermiyorsa, zaruri dinî ilimleri öğrenmek için ilim meclislerine katılma hakkı, zengin bulunup da kendisine hac farz olduğunda yanında bir mahremi olmak kaydıyla hacca gitme hakkı gibi hakları vardır. Evet, normal şartlarda kocasından izinsiz dışarı çıkması câiz olmayan kadının bu durumlarda kocası izin vermese de dışarı çıkması câizdir. Tabii ki bunları hep müsamaha çerçevesinde hareket ederek karşılıklı anlaşmayla çözmek daha güzeldir.

Hiç şüphesiz kadın, yapmakla sorumlu olduğu konular dışında kalan meselelerde kocasının her istediğini yerine getirmek zorunda değildir. Ancak bu konuda gelen hadis-i şeriflere baktığımızda, kocanın hanımın meşru isteklerini karşılama, onun nafakasını sağlama, ona mülâyemetle, merhametle muamele etme vs. görevleri olduğu gibi kadının da kocasının rızasını kazanmaya çalışması, onun gönlünü hoş tutması ve ona itaat etmesi gibi vazifelerinin olduğu anlaşılır.

Bununla ilgili bazı hadislere bakalım: أَيُّمَا اِمْرَأَةٍ مَاتَتْ وَزَوْجُهَا رَاضٍ عَنْهَا دَخَلَتِ الْجَنَّةَ“Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.”[3]

Efendiler Efendisi’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) denildi ki: “Ey Allah’ın Resûlü, hangi kadın daha hayırlıdır?” Dünya-ahiret sultanı şöyle cevap verdi: “Kocası bakınca onu sürura gark eden, emredince itaat eden, nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!”[4]

لَوْ كُنْتُ اٰمِرًا أَحَدًا أَنْ يَسْجُدَ لِأَحَدٍ لَأَمَرْتُ الْمَرْأَةَ أَنْ تَسْجُدَ لِزَوْجِهَا “Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”[5]

إِذَا دَعَا الرَّجُلُ امْرَأَتَهُ إِلٰى فِرَاشِهِ فَأَبَتْ فَبَاتَ غَضْبَانًا لَعَنَتْهَا الْمَلَائِكَةُ حَتّٰى تُصْبِحَ “Erkek hanımını yatağına çağırır, o da bunu (meşrû bir mazereti olmadığı halde) kabul etmez ve kocası ona kızmış bir hâlde gecelerse melekler o kadına sabah oluncaya kadar lanet okurlar.”[6]

Diğer yandan Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresinde, evin reisinin erkek olduğunu ifade ettikten sonra,فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ “Salih kadınlar itaatkârdılar.” buyuruyor.[7] Dolayısıyla aslında kocasına itaat eden bir kadın Cenâb-ı Hakk’ın emrine itaat etmiş oluyor. Yanlış anlaşılmasın, kadının kocasına itaati, onu mağdur etmek için değil, ailenin dirlik ve düzenini muhafaza etmek için vaz edilmiş bir hükümdür.

Bu konuda kadının kocasının belli eksik ve kusurlarını ileri sürerek dinin bu emrini ihlal etmesi de kabul edilemez çünkü evlilik devam ettiği sürece, karı-koca hukukuna riayet şarttır. Günümüzde eşler arasındaki mücadelenin körüklendiği ve eşitlik davasıyla kadınların isyana zorlandığı bir ortamda bu konuda kararlı olmak önemli bir husustur. Eğer modern dünyanın kadın ve erkeğe biçtiği roller doğru olsaydı, boşama oranları bu kadar artmaz ve aile içi mutsuzluk ve huzursuzluk bu kadar yüksek seviyelere tırmanmazdı. Unutmamalı ki günümüzde Müslüman dünyaya dayatılmaya çalışılan anlayışın aksine kocaya itaat etmek gericilik olmadığı gibi ona diklenip karşı gelmek de ilericilik/modernlik değildir zira bizim referanslarımız, modernitenin sakat neticeleri değil, dinimizin sarsılmaz ve yanıltmaz hükümleridir.

Fakat kocasına karşı gönlü kırılan, kalbi incinen bir kadına karşı da erkeğin: “Ailenin reisi benim. Sen bana itaat etmekle mesulsün!” diyerek baskı uygulaması doğru değildir çünkü kadınlara karşı güzel davranmak da Kur’ân’ın emridir. Hatta erkeklerin en hayırlısı, kadınlara karşı en güzel muamele eden kimse olarak gösterilmiştir.[8] Bu açıdan İslâm’ın emirlerini bir bütün olarak algılamalı ve kadınların hissîliklerinden kaynaklanan bir kısım olumsuzluklara karşı müsamaha ve sabırla hareket edilmelidir.

Diğer yandan itaat mevzuunu askerlikteki kurallar çerçevesinde astın üste itaati gibi algılamak da doğru değildir. Oturduğu yerden emirler yağdıran ve karısını köle gibi gören bir anlayış İslâm’a mâledilemez. Bilakis kadının kocasına itaat etmesi demek, başta ona saygı göstermesi, onun aile içindeki otoritesini kabul etmesi, evliliğin kendisine yüklediği vazifeleri yerine getirmesi, olur olmaz işlerde onunla mücadeleye girmemesi, istişare ve görüşmelerden sonra son sözü ona bırakması demektir. Aslında kocasına karşı bu vazifelerini yerine getiren bir kadın, kocasının şefkat, merhamet ve ilgisini de daha fazla üzerine çekmiş olacaktır yoksa devamlı kocasına karşı diklenen, bağırıp çağıran, onunla inatlaşan bir kadın öncelikle kendine zarar vermiş olur çünkü hissî ve narin bir yapıda yaratılan kadın bu gibi durumlarda erkekten daha fazla yıpranır.

Fıkıh kitaplarında geçen eşlerin birbirlerine karşı olan haklarına gelince, esasen bütün bu haklar bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda mahkeme tarafından verilecek kararda göz önünde bulundurulması gereken haklardır ve haklardaki sınırları işaret ederler yoksa bunların, karı-kocanın birbirleriyle sürekli çekişip durmasına sebep olacak şekilde kullanılması doğru değildir. Evet, eşler birbirlerini tamamlayan, birbirlerine yardım eden, destek olan, huzur ve moral kaynağı oluşturan, bir bütünün iki yarım parçasıdırlar. Öyleyse, bir taraftan haklar göz önünde bulundurulurken, diğer taraftan aile; saygı, sevgi, anlayış, fedakârlık gibi ahlâkî esaslar üzerine oturtulmalıdır.

Netice olarak, tarafların güzel bir aile yuvası oluşturup birbirlerini mutlu edebilmeleri, karşılıklı haklarını gözetmelerinin yanında birbirlerine karşı güzel muamelede bulunmalarına bağlıdır.


[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/166.

[2] Buhârî, nikâh 86.

[3] Tirmizî, radâ 10.

[4] Nesâî, nikâh 14.

[5] Tirmizî, radâ 10.

[6] Buhârî, nikâh 85.

[7] Nisâ Sûresi, 4/34.

[8] Tirmizî, radâ 11.

Aile ile istişare etmeninin öneminden bahseder misiniz?

Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Sahiha’da Müslüman toplumun en önemli vasıflarından biri olarak gösterilen istişare, geniş dairede devleti yönetenlerin riayet etmeleri gereken hayâtî bir esas olduğu gibi aile hayatında da başvurulması gereken önemli bir disiplindir. Kur’ân-ı Kerîm: وَأَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ“Onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir.” [1] buyurmak suretiyle Müslümanların her işinde başkalarının da fikir ve düşüncelerinden faydalanmayı emir buyurmuştur. Başka bir âyet-i kerîmede ise Cenâb-ı Hak, Fetanet-i A’zam Sahibi Kâinatın Efendisi’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurmuştur:وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ “Bu iş hususunda onlarla istişarede bulun!”[2]

İstişare, İslâm’da gerek idare edenler gerekse idare edilenler açısından riayet edilmesi gereken çok önemli bir esastır zira kendi düşünceleriyle yetinen, başkalarının fikir ve düşüncelerine önem atfetmeyen bir insan, dâhi bile olsa, her meselesini istişare ile halleden düz bir insandan çok daha fazla yanılma ve hata etme ihtimaliyle karşı karşıyadır çünkü meşveret eden bir insan, başkalarına danıştığı, onların da düşüncelerini arkasına aldığı için bir değil; üç, beş belki on beyinle birlikte karar vermektedir. Böyle birisi, kendi beyin gücünün çok daha üstünde önemli bir kuvvet kaynağını kullanmış demektir. Bu açıdan en küçük bir meseleden, devleti idare etme gibi çok daha önemli işlere kadar güzel neticelere ulaşmanın ilk şartı istişare dinamizmine başvurmaktır.[3]

Evet, madem istişareye dinimiz bu kadar önem veriyor. Toplumun en küçük birimi olan ailede de bu önemli dinamik işletilmelidir. Her ne kadar ailede söz kesen aile reisi olması itibarıyla erkek olsa da erkek aileyle ilgili bir karar almadan önce muhakkak istişarenin hakkını vermelidir. Cenâb-ı Hak çocuğun sütten kesilmesiyle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: فَإِنْ أَرَادَا فِصَالًا عَنْ تَرَاضٍ مِنْهُمَا وَتَشَاوُرٍ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا “Fakat anne baba aralarında görüşüp anlaşmaya vararak, iki yıldan önce, çocuklarını sütten kesmek isterlerse, kendilerine bir vebal yoktur.”[4] Burada çocuğun sütten kesilmesiyle ilgili olarak verilecek karara eşlerin istişareyle ulaşması hâlinde, çocuğun iki yıldan önce sütten kesilmesi hâlinde bir günah söz konusu olmadığı ifade ediliyor. Aynı zamanda bu âyet-i kerîmede aile işlerinde istişare etmek bir hedef olarak da gösterilmiş oluyor.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de: اٰمِرُوا النِّسَاءَ في بَنَاتِهِنَّ “Kızlarıyla ilgili konularda kadınlarla istişare edin.”[5] buyurarak özellikle onların bilgi sahibi oldukları ve onları yakından ilgilendiren hususlarda onların fikirlerini almanın gerekliliğine işaret etmiştir. Konuyla ilgili olarak İbn Kuteybe de şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) kadınlarla bile istişare eder, onların beyan ettikleri görüşleriyle amel ederdi.”[6]

Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde kadın-erkek, büyük-küçük, hür-köle vb. birçok insanla istişare ettiğine dair misaller bulmak mümkündür. Biz konumuzu ilgilendirmesi açısından Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınlarla istişare ettiğine dair birkaç misal vereceğiz. İfk hâdisesi vuku bulduğunda, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu durumla ilgili Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahabenin önde gelenleriyle istişare etmenin yanında, ezvâc-ı tahirattan Zeynep binti Cahş ve Hz. Âişe’nin azatlı cariyesi Berire’nin de fikirlerini almayı ihmal etmemişti. Tabii ki bunların her biri Hz. Âişe Validemizin muallâ ve müzekka olduğu hakkında fikir beyan etmişlerdir.

Diğer bir misal de Hudeybiye musalâhası sonrasında yaşanmıştı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabeyle birlikte Kâbe’yi ziyaret amacıyla yola çıkmıştı ama Mekke müşrikleri buna müsaade etmemişlerdi. Neticede Hudeybiye anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Müslümanlar bu sene değil, gelecek sene umre yapabileceklerdi. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) umreye niyet eden sahabe-i kirama kurbanlarını kesmelerini, tıraş olmalarını ve sonra da ihramlarından çıkmalarını emretmişti. Bu anlaşmanın zahirde Müslümanların aleyhine gibi gözüken bazı maddeleri sahabeye çok ağır geldiğinden, onlar, “Belki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kararını değiştirir ve biz de Kabe’yi ziyaret edebiliriz.” düşüncesiyle Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu emrini yerine getirmede biraz ağır davranmışlardı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) emrini bir kez daha tekrarlasa da sahabenin bu ümitli bekleyişi devam etmişti.

Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sırf istişarenin hakkını vermek için hemen çadırına girmiş ve hanımı Ümmü Seleme Validemizle istişare etmişti. Aslında Validemiz de inanıyordu ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ne yapacağını biliyordu ve onun fikirlerine ihtiyacı yoktu fakat bu ufku geniş kadın sırf istişarenin hakkını vermek için şu mealde sözler söylemişti: “Ya Resûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar fakat Sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden de ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.” Daha sonra Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bıçağı eline aldı, çadırından çıktı ve kurbanlıklarını kesmeye başladı. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kurbanlıklarını kestiğini gören sahabe efendilerimiz, onun kararının kesin olduğunu anlayınca onlar da aynı şeyi yapmaya koyuldular.[7]Bu hâdiseden hanımlarla istişarenin sadece ev işlerine münhasır kalmaması gerektiğini de çıkarabiliriz.

Bunların yanında kadınlarla istişare edilmemesi mevzuunda bazı zayıf rivayetler de varid olmuştur. Kadınlarla istişare etmekle ilgili menfi ve müsbet rivayetleri naklettikten sonra konu hakkında değerlendirmede bulunan Prof. Dr. İbrahim Canan, öncelikle kadınlarla istişare aleyhine varid olan rivayetlerin zayıf olduklarını; bu rivayetlerin istişareyi emreden Kur’ân âyetlerine ve sahih hadislere aykırı olduğu için amel etmeye elverişli olmadıklarını; istişarede liyakatin esas olduğunu ve liyakat yani istişare edilecek mevzu hakkında tecrübe, bilgi ve ihtisas bulunduktan sonra istişarede kadın ve erkek olma sıfatının bir etkisi olmadığını ifade etmiş ve sonunda da bu tür rivayetlerle ilgili şu değerlendirmede bulunmuştur: “Şurası da bir gerçek ki kadınlar, fıtrî durumları icabı, çoğunlukla, erkeklere nazaran daha hissî, daha acelecidirler. Netice olarak, görüşlerinde objektivite ve hasbilik ihtimali daha zayıftır. Bu sebeple, onlarla istişare mevzuunda daha bir ihtiyatlı hareket etmek gerekir. Nitekim beşerin tarihî tecrübesi, kadınların nüfuz ve hâkimiyet kurduğu sarayların, çeşitli entrikalarla kaynayarak, “devletleri ve saltanatları fesada götürdüğünü” tespit etmiştir. Öyleyse, kadınlarla istişareyi yasaklayan ve bazı kitaplara da girme fırsatı bulan, sahih bir asıldan mahrum bir rivayet, bu beşerî tecrübenin, hadis formuna dökülmüş, öfkeli ve mübalağalı bir ifadesi olabilir, mutlak bir hakîkat değil. Hadis olduğuna hükmedenler de mefhumunu kayıtlayarak almaya mecburdurlar, ıtlâkı üzere değil. Doğruyu Allah bilir.”[8]

Hülasa, istişarenin ailenin dirlik ve huzurunun sağlanmasında önemli bir payı vardır çünkü istişareye başvuran bir aile reisi, aile fertlerinin fikirlerine değer veriyor demektir. Yani aile içinde gerek kadın gerekse çocuklar onları ilgilendiren her meselede kendileriyle istişare eden bir erkeğe karşı saygılı ve itaatkâr olacaklardır. Aynı zamanda bu durum aile fertlerinin sık sık bir araya gelerek belli meselelerini konuşmalarına zemin hazırlayacak ve böylece ailede sıcak bir atmosfer hâkim olacaktır. Evet, aile fertlerinin birbirlerini dinlemeleri, karşılıklı fikir teatisinde bulunmaları, aile işleriyle ilgili birlikte karar almaları ailenin huzur ve mutluluğu adına da fevkalade önemlidir.


[1] Şûrâ Sûresi, 42/38.

[2] Âl-i İmrân Sûresi, 3/159.

[3] bkz. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, “Şura” makalesi.

[4] Bakara Sûresi, 2/233.

[5] Ebû Dâvud, nikâh 24.

[6] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr, 1/27.

[7] Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, 1/29-30.

[8] bkz. İbrahim Canan, Aile İçi Eğitim, s. 227-238.

Kadın kocasından habersiz olarak infakta bulunabilir mi?

Burada iki ihtimal vardır. Kadının tasadduk etmek istediği mal veya para ya kendisinindir ya da kocasına aittir. Kadın kendi mülkiyetinde olan mallarından istediği gibi tasarrufta bulunabilir. Yani hibe eder, tasaddukta bulunur, borç verir, ariyet olarak verir, kiralar vs. Bu konuda kocasından izin almak zorunda değildir çünkü kadın da erkek gibi tam eda ehliyetine sahip olup, mülkiyetinde bulunan mallarını meşru daire içinde kalmak şartıyla dilediği gibi kullanabilir.

Ancak bazı hadislerde kadının efendisinden izin almadan kendi malından da tasaddukta bulunamayacağı ifade edilmiştir. Mesela Ebû Dâvud’da geçen bir hadis-i şerif şöyledir: لَا يَجُوزُ لِلْمَرْأَةِ عَطِيَّةٌ في مَالِهَا إِذَا مَلَكَ زَوْجُهَا عِصْمَتَهَا “Koca, kadının ismetine (nikâhına) sahipse, kadının kendi malında da tasarrufu câiz olmaz.”[1] Aynı şekilde Kâ’b b. Mâlik’in hanımı Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek kendisine ait olan bir mücevheri tasadduk etmek istediğinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona: “Kadının kendi malından (da olsa) bağışı kocasının izni olmadan câiz değildir. Acaba sen Kâ’b’den izin aldın mı?” diye sormuştur.

Her ne kadar bu hadislerde kendi malından tasaddukta bulunmak isteyen kadının kocasından izin alması mecbur gibi görünse de konuyla ilgili âyetleri ve daha başka hadisleri değerlendiren âlimlerin çoğu meseleye bütüncül bakmışlar ve kadın için böyle bir zorunluluk olmadığını ifade etmişlerdir.[2] Mesela onların bu hükme varırken istidlal ettikleri bir hadise göre Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir bayram günü erkeklere vaaz u nasihatte bulunduktan sonra kadınlar bölümüne geçmiş ve aynı şekilde onlara da vaaz edip bazı hatırlatmalarda bulunmuş, onları tasaddukta bulunmaya çağırmıştır. Bunun üzerine kadınlar kocalarına gidip izin almaksızın küpe ve yüzük gibi takılarını çıkarıp vermişlerdir.[3]

Bununla birlikte ulema, kadının kendi malından sadaka verirken kocasından izin alması gerektiğini ifade eden hadisleri de değerlendirmiş, onlar için de uygun bir mahmil bulmuştur. Buna göre söz konusu hadislerin müstehaplık ifade ettiğini ve kadına daha güzel, daha faziletli, edebe ve hüsn-ü muaşerete daha uygun bir yol gösterdiğini söylemişlerdir.[4] Yani kadın her ne kadar kendi malından tasarrufta bulunurken kocasından izin almak zorunda olmasa da yukarıdaki hadisleri ve bu hadisler hakkındaki fukahanın mülahazalarını düşündüğümüzde, kadının bu konuda kocasıyla meşveret yapması hiç şüphesiz güzel bir davranıştır. Kadının bu konudaki hassasiyeti kocanın da gönlünü alacak ve ailevi huzura katkıda bulunacaktır.

Bizim burada daha çok üzerinde duracağımız husus erkeğin evin ihtiyaçlarını görmek üzere kadına bıraktığı paradan veya evde bulunan mallardan kadının tasaddukta bulunup bulunamayacağı hususudur. Bununla ilgili hadislere baktığımızda kadının kocasının evinden infak edebilmesi için kocanın izninin şart kılındığını görürüz. Tirmizi’de geçen bir hadis-i şerif şu şekildedir: “Kadın kocasının evinden, onun izni olmadan infak edemez!” Sahabi sorar: “Ey Allah’ın Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) yiyecek de mi veremez.” Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “O, mallarımızın en kıymetlisidir buyurur.”[5] Nesai’de geçen bir rivayet de şu şekildedir: لاَ يَجُوزُ لاِمْرَأَةٍ عَطِيَّةٌ إِلَّا بِإِذْنِ زَوْجِهَا “Hiçbir kadının, kocanın izni olmaksızın bir atiyye (bahşiş, hediye) vermesi câiz değildir.”[6]

Buna göre kocasına ait mallardan sadaka verecek kadının kocasından müsaade alması gerekir. Kadın her zaman ayrı ayrı izin almak yerine bu konuda genel bir izin alma yoluna da gidebilir. Mesela kocası: “Bana ait olan mallardan, dilediğin zaman, dilediğin kimseye, dilediğin kadar verebilirsin.” diyerek kadına genel bir izin verdiğinde, artık kadının her defasında ayrı ayrı izin almasına gerek kalmaz.

Diğer yandan bir erkek karısına, “Benim malımdan hiç kimseye bir kuruş veremezsin.” diyerek ona bu konuda bir yasaklama getirecek olursa artık kadının kocasının malından hiçbir şeyi sadaka vermesi câiz olmaz.

Yukarıda kocanın izni olduğu durumlarda kadının infakta bulunabileceğini, kocanın yasaklaması durumunda ise kadın için infakın câiz olmadığını ifade ettik. Konuyla ilgili diğer bir ihtimal ise kocanın bu konuda hiçbir şey söylemediği durumlardır. İşte bu tür durumlarda âlimlerimiz, örfe göre hareket edileceğini söylemiştir. Yani kocasından açık bir iznin veya yasaklamanın bulunmadığı durumlarda kadın örfe göre çok görülmeyen ve verilmesi âdet olan hediye ve sadakaları verebilir. Bu durumda her ne kadar kocanın sarih bir izni bulunmasa da Nevevî örfe göre bunun da mefhum itibarıyla bir çeşit izin kabul edileceğini ifade etmiştir.[7]

Fukahanın konuyla ilgili istidlal ettikleri hadis-i şerifler ise şöyledir: إِذَا أَنْفَقَتِ الْمَرْأَةُ مِنْ بَيْتِ زَوْجِهَا غَيْرَ مُفْسِدَةٍ كَانَ لَهَا أَجْرُهَا وَلَهُ مِثْلُهُ بِمَا اكْتَسَبَ وَلَهَا بِمَا أَنْفَقَتْ “Eğer kadın, evin yiyeceğinden zarar vermeyecek şekilde infak ederse, kadın infâk ettiği için erkek de kazandığı için sevaba kavuşurlar.”[8] Hadisin sonunda kadın ve erkekten birisinin kazandığı sevabın diğerinin sevabını azaltmayacağı da ifade edilmiştir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) burada kadının infakını anlatırken kocanın izninden bahsetmemiştir.

Esma binti Ebî Bekir’in rivayet ettiği bir diğer hadis ise şu şekildedir. Hz. Esma bir gün Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek: “Ey Allah’ın Peygamberi! Zübeyr’in getirdiğinden başka hiçbir şeyim yok. Onun bu getirdiklerinden sadaka versem bana günah olur mu?” diye sormuş, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle cevap vermiştir: اِرْضَخي مَا اسْتَطَعْتِ وَلَا تُوكي فَيُوكِيَ اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ عَلَيْكِ “Gücün yettiği kadar ver. Kesenin ağzını bağlama yoksa Allah da sana kısarak verir.”[9]

Konuyla ilgili diğer bir hadiste ise Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kadının, kocasının, babasının veya oğlunun izni olmadan sadaka veya hediye olarak verebileceği malı اَلرَّطْبُ kelimesiyle açıklamıştır.[10] Ebû Dâvud bu kelimeden maksadın, sebze ve meyve gibi fazla kalınca bozulan yiyecekler olduğunu söylemiştir. Ancak âlimler bunun sınırını daha da genişleterek kelimenin manasının dayanıksız istihlâk malları olduğunu söylemişler ve pişmiş yemeklerin, sütün, taze meyve ve sebzelerin de bu kategoriye gireceğini ifade etmişlerdir.[11]

Konuyla ilgili rivayetleri değerlendiren Merginânî, Nevevî ve İbn el-Arabî gibi fakihler verilen az sadakaların âdeten memnû ve mahzurlu sayılmadığını ifade etmişlerdir.[12] Mesela el-Hidâye sahibi Merginânî şöyle demiştir: “Kadın için kocasının evinden somun ekmeği gibi küçük şeyleri tasadduk etmesinde beis yoktur çünkü bu âdeten yasak değildir.”[13]

Kocanın izni ve örften sonra burada dikkate alınması gereken üçüncü bir husus da kadının kocası hakkındaki kanaatidir. Kadın kocasının bir şey demediği durumlarda âdete uygun hareket ederek sadaka veya hediye verirken kocasının bu duruma rıza göstereceği kanaatinde olmalıdır.[14]

Hülasa, burada ilk planda bakılması gereken husus kocanın sarih beyanıdır. Koca bu konuda olumlu veya olumsuz bir şey dediğinde artık örfe ve koca hakkındaki kanaate itibar edilmeyerek kocanın bu açık beyanı itibara alınır. İkinci olarak eğer koca bir şey dememişse örf dikkate alınır ve ona göre hareket edilir. Bu konuda oluşmuş bir örf yoksa kadın yine kocasından izinsiz bir mal veremez. Örfe göre hareket edilirken kocanın durumu da nazar-ı itibara alınır. Mesela cimri bir kocaya sahip olan bir kadın, onun kızacağını tahmin ettiği durumlarda ondan habersiz bir mal veremez; ancak kocasının rıza göstereceği kanaatindeyse verebilir. Durum her ne olursa olsun kadın ve erkeğin Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şu müjde dolu beyanını akıllarından çıkarmamaları gerekir: “Kadın kocanın evinden bir şey tasadduk ederse kendisi bir ecir, bir o kadar da kocası ve bir o kadar da hizmetçi alır ve hiçbiri diğerinin sevabından bir şey eksiltmez. Koca bu sevâbı o şeyi kazandığı için kadın da hayırda harcadığı (infak) için hak etmiştir.”[15]


[1] Ebû Dâvud, büyû 86; Nesâî, zekât 58.

[2] Dört mezhep imamından İmam Mâlik’in bu konuda farklı bir ictihadı vardır. Ona göre kadın, kocasından izinsiz malik olduğu malın ancak üçte birisinde tasarrufta bulunabilir. Üçte biri geçen tasarruflarında ise kocasından izin alması gerekir.

[3] Buhârî, îydeyn 7; Müslim, îydeyn 4; Ebû Dâvud, salât 248.

[4] Âzimâbâdî, Avnu’l-Ma’bud, 9/336; Aynî, Umdetu’l-Kârî, 4/8.

[5] Tirmizî, zekât 34.

[6] Nesâi, zekât 58.

[7] Nevevî, el-Minhâc Şerhu Sahih-i Müslim, 7/112.

[8] Buhârî, zekât 26; Müslim, zekât 80; Ebû Dâvud, zekât 44.

[9] Nesâî, zekât 62; Ebû Dâvud, zekât 46; Müslim, zekât 28.

[10] Ebû Dâvud, zekât 44.

[11] İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercümesi ve Şerhi, 14/502-503.

[12] Mevsuatu’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, 27/330.

[13] İbn Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 9/292.

[14] Nevevî, el-Minhâc Şerhu Sahih-i Müslim, 7/112.

[15] Ebû Dâvûd, büyû 84; Nesâî, zekât 57.

Kadın kocasının haram kazancından yiyebilir mi?

Kocası faiz, rüşvet, kumar, domuz eti veya içki ticareti gibi İslâm’ın haram kıldığı yollardan para kazanan bir kadının öncelikli olarak yapması gereken kocasını haramdan vazgeçirme adına bütün imkânlarını kullanmasıdır. Diliyle, haliyle, tavrıyla kocasının yaptığı işten duyduğu rahatsızlığı ifade edecek, onu haramdan kurtarmaya ve İslâm’ın meşru gördüğü yollardan kazanç temin etmeye yönlendirecektir zira Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) birçok lal ü güher beyanıyla haramdan uzak kalmanın önemine dikkat çekmiş ve haramla beslenen bir vücudun maruz kalacağı tehlikelere işaret etmiştir. Bir yerde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) harama giren bir midenin maruz kalacağı âkıbeti ifade etme sadedinde şöyle buyurmuştur: إِنَّ أَوَّلَ مَا يُنْتِنُ مِنَ الْإِنْسَانِ بَطْنُهُ فَمَنِ اسْتَطَاعَ أَنْ لَا يَأْكُلَ إِلَّا طَيِّبًا فَلْيَفْعَلْ “İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, kimin, karnına temiz olmayan bir şeyi sokmamaya gücü yeterse bunu mutlaka yapsın!”[1]

Haramla beslenen vücuda sahip bir insanın duasının bile kabul olmayacağı konusunda şöyle bir hadis vardır: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip buyurdu ki: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?”[2]

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) başka hadis-i şeriflerinde ise: يَأْتي عَلَى النَاسِ زَمَانٌ لَا يُبَالِي الْمَرْءُ مَا أَخَذَ مِنْهُ أَمِنَ الْحَلَالِ أَمْ مِنَ الْحَرَامِ “Öyle devir gelecek ki insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”[3] buyurmak suretiyle, insanların helâl ve harama dikkat etmeden bir hayat yaşamalarını ahir zaman fitnelerinden birisi olarak göstermiştir. Bu açıdan gerek kadın gerekse erkek eve giren her lokmanın helâlinden olmasına dikkat etmek zorundandır.

Fakat bazen kadınlar bu konuda ne kadar hassas olsalar da kocalarına söz geçiremeyebilir ve onların haram kazancına mâni olamayabilirler. Bu durumda olan bir kadın kocasının eve getirdiği haram kazançtan yememek için mümkünse kendi imkânlarıyla karnını doyurmaya çalışmalıdır. Yani miras, mehir gibi kendi parası varsa onu kullanmalı veya çalışma imkânına sahipse çalışmalı ve nafakasını kendi temin etmeye gayret etmelidir. Böyle bir imkânı olan kadının kocasının haramdan kazandığı paradan yemesi câiz olmaz. Ancak kadın için bu mümkün olmadığı takdirde, yani kendi imkânlarıyla nafakasını karşılayamadığı durumda kocasının malından yiyebilir. Bu durumda kadın için bir günah yoktur. Günah kocaya aittir çünkü kadının ve çocukların nafakasını temin etmek erkeğin vazifesidir.

Konuyla ilgili olarak Hanefî fukahasından İbn Âbidîn, erkeğin helâl olmayan bir malla aldığı elbiseyi giymede veya yemeği yemede kadın için bir genişlik olduğunu ifade etmiş ve bunun günahının kocaya ait olduğunu söylemiştir.[4] Fakat bu durumdaki bir kadın lükse kaçmamalı ve harcamalarını ihtiyaçlarıyla sınırlı tutmalıdır çünkü zaruretler kendi miktarınca takdir olunur.

Henüz çalışıp kazanacak imkâna sahip olmayan küçük çocuklar için de aynı hüküm geçerlidir. Ancak büyük çocuklar babalarının haram kazancından yiyemezler. Artık onların çalışıp helâlinden yemeleri gerekir.

Burada kadınların dikkat etmeleri gereken bir husus daha vardır. Onlar kocalarının kazançlarıyla yetinmesini bilecekler, israf ve lükse kaçmayacaklar, kanaat sahibi olacaklar ve böylece kocalarını harama zorlamayacaklardır. Bazen erkeğin gayrimeşrû kazanç yollarına başvurmasının arkasında kadının aşırı ve gereksiz istekleri yer alabilir. Elindekiyle kanaat etmesini bilmeyen kadın, başkalarının lüks yaşamına özenerek daha rahat ve gösterişli bir hayat için kocasına baskı yapar. Kocası da onun ihtiyaçlarını karşılama adına gayrimeşrû işlerle uğraşmaya başlar. İşte böyle bir durumdan kadının da mesul olacağı göz ardı edilmemelidir.


[1] Buhârî, ahkâm 9.

[2] Müslim, zekât 65.

[3] Buhârî, büyû 7.

[4] İbn Âbidîn, Hâşiyet-u İbn Âbidîn, 5/220.

Kadın kocasından gizlice para alabilir mi?

Kocanın hanımının temel nafaka masraflarını örfe uygun olarak karşılaması gerekir.[1] Kadın zengin olsa bile koca, hanımının nafaka masraflarını karşılamakla yükümlüdür. Peki, koca hanımının nafakasını karşılamadığı durumlarda kadının kocasından gizlice nafaka almaya hakkı var mıdır?

Hz. Âişe Validemizin şöyle dediği nakledilmiştir: Ebû Süfyan’ın hanımı Hind binti Utbe, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna girdi ve: “Ey Allah’ın Resûlü! Ebû Süfyan çok cimri bir adamdır. Benim kendime ve çocuklarıma yetecek kadar nafaka vermiyor. Onun malından haberi olmaksızın bize yetecek kadar bir şey alırsam, bana günah var mıdır?” dedi. Peygamber-i Zîşân Efendimiz: خُذي أَنْتِ وَبَنُوكِ مَا يَكْفيكِ بِالْمَعْرُوفِ “Onun malından sana ve çocuklarına yetecek kadarını ma’rûf şekilde (israf etmeksizin, iyi niyetle) alabilirsin.” buyurdu.[2]

Hadis-i şerifte açıkça ifade edildiğine göre koca, hanımının hakkı olan giyim-kuşam, yiyecek-içecek ve mesken ihtiyaçlarını karşılamazsa kadın, gizlice bu hakkını alabilir. Bunun dışındaki harcamalarında, hayır yapacak bile olsa para, kocaya ait olduğu için izin alınmalıdır.

Netice itibarıyla kadın, nafakasını gizlice kocasından alma yoluna gitmeden önce, eşiyle meseleyi güzel bir üslupla konuşmalı ve nafakasını talep etmelidir zira ailedeki bütün meseleler karşılıklı anlayış, istişare, sevgi ve saygı çerçevesinde halledilmeye çalışılmalıdır. Eğer, kocası nafakasını karşılamıyorsa, kadının kendine yetecek kadarını gizlice kocasının kazancından alması câizdir. Burada zaruret sınırının aşılmamasına, aile içi dengelerin sarsılmamasına ve huzurun bozulmamasına da dikkat edilmesi gerekir.


[1] Bakara Sûresi, 2/233; Ebû Dâvud, menâsik 56.

[2] Buhârî, büyû 95; Nesâî, kudât 31; İbn Mâce, ticârât 65.

Kadın başka bir şehire kocası tarafından götürülebilir mi?

Kadının nafakasını karşılamak ve onun kalacağı meskeni hazırlamak kocanın vazifesidir. Aslında mesken de nafakaya dâhildir. İslâm hukukuna göre ikametgâhı belirleme hakkı kocaya aittir. Yani kadın, kocanın belirlediği evde oturmak zorundadır. Kadının evlilik sırasında kendi babasının evinde oturmasını şart koşması geçersizdir. Kadın böyle bir şart koşmuş olsa bile evlendikten sonra kocasının isteği üzerine onun yanına gelmek zorundadır. Aksi hâlde kadın nâşize (kocasına isyan etmiş) kabul edilir ve onun nafaka hakkı da düşer. Ancak bunun bir özre mebni olması müstesnadır. Söz konusu meskenin salih komşular arasında, meskûn bir mahalde, ev için gerekli olan eşyaya sahip ve kadın istediği takdirde müstakil olması gerekir. Yani kadın kocasının anne babasıyla veya diğer akrabalarıyla birlikte oturmaya zorlanamaz. Bu ancak onun rızasıyla olur.[1]

Evlendikten ve belli bir meskene yerleştikten sonra erkek isterse eşini başka bir beldeye götürebilir çünkü ailenin nafakasını temin etmek zorunda olan erkek ticaret, sanat veya memuriyet gibi sebeplerle gurbete gidebilir. Maişetini temin etmek maksadıyla memleketinden ayrılan bir erkeğe zevcesinin refakat etmemesi, aileden beklenilen gayenin gerçekleşmesine mâni olur. Aynı zamanda kadının kocasının yanına gitmeyerek yalnız başına kalması daha başka problemlere sebebiyet verebilir. Bu açıdan erkek bir başka yere taşındığında eşi de onunla beraber gitmelidir. Bu, kocanın hakları cümlesindendir.

Ancak sonraki Hanefî fukahası bu hakkın kötüye kullanılması ihtimaline karşılık maslahat deliline dayanarak, kocanın, zevcesini rızası olmadan başka bir beldeye götürebilmesini iki şarta bağlamıştır. Birincisi kocanın emin bir insan olması, diğeri ise mehrini ödemiş olması. Buna göre zevciyyet hukukuna riayet etmeyerek kadına eza ve cefada bulunma veya onun malını elinden alma gibi bir maksatla eşini başka bir beldeye götürmenin câiz olmadığını söylemişlerdir.[2] Ancak böyle bir problem bulunmadığı sürece kadının kocasının tayin ettiği evde oturması gerekir.

Nitekim 1917 tarihli Osmanlı Hukûk-i Aile Kararnamesi’nde bu konu şu şekilde yer almıştır: “Karı, peşin verilmesi konuşulan mehri aldıktan sonra, kocasının şer’î mesken niteliklerini taşıyan evinde oturmaya ve kocası başka bir beldeye gitmek isteyince, bir engel bulunmadığı takdirde birlikte gitmeye mecburdur.”[3]


[1] bkz. Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 992, 993; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 251.

[2] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-u İslâmiyye, 2/168.

[3] Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 252.

Eşlerin birbirini gıybet etmesinin mahzurlarından bahseder misiniz?

Eşlerin birbirini gıybet etmesinin hükmüne geçmeden önce kısaca gıybetin dindeki yerine bakalım. Gıybet, bir kişinin nesebinde, ahlâkında, dinî yaşayışında, işinde, giyim kuşamında, yaratılış özelliklerinde vb. bulunan bir kusuru, onun gıyabında ve duyduğunda rahatsız olacağı, üzüleceği bir tarzda konuşmaktır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün ashabına gıybetin ne olduğunu sormuş, ashab-ı- kiram da her zamanki edep ve tevazularıyla “Allah ve Resûlü daha iyi bilir” demişlerdi. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gıybeti şöyle tarif etmiştir: “Birinizin, kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır!” Bunun üzerine ashab-ı kiramdan birisi: “Ya benim söylediğim onda varsa, (Bu da mı gıybettir?)” diye sormuş, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bu soruya şu şekilde cevap vermiştir:إِنْ كَانَ فيهِ مَا تَقُولُ فَقَدِ اغْتَبْتَهُ وَإِنْ لَمْ يَكُنْ فيهِ مَا تَقُولُ فَقَدْ بَهَتَّهُ “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun, eğer söylediğin onda yoksa bir de iftirada bulundun demektir.”[1]Gıybet sözle yapılabileceği gibi yazıyla, işaretle, imayla vs. de yapılabilir.

Gıyabında konuşulan insan hakkında basit gibi görünen küçük eleştiriler bile gıybet sayılmıştır. Öyle ki Hz. Âişe Validemiz, gıyabında bir kadının boynunun kısa olduğunu söyleyince Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtu vesselam): “Onun gıybetini yaptın!” buyurmuştur.[2]

Kur’ân-ı Kerîm’de gıybetin ne kadar şeni ve çirkin bir günah olduğu öyle bir tarzda anlatılmıştır ki başka beyana ihtiyaç yoktur. Allahu Teâlâ, Hucurât sûre-i celilesinde: وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللّٰهَ إِنَّ اللّٰهَ تَوَّابٌ رَحيمٌ “Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun.”[3] buyurarak gıybetin aklen, kalben, insaniyeten, vicdanen, fıtraten, toplum ve millet açısından ne kadar çirkin bir fiil olduğunu göstermiştir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde gıybet hakkında şöyle buyurmuştur:إِيَّاكُمْ وَالْغِيْبَةَ! فَإِنَّ الْغِيْبَةَ أَشَدُّ مِنْ الزِّنَا، فَإِنَّ الرَّجُلَ قَدْ يَزْني وَيَتُوبُ فَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَإِنَّ صَاحِبَ الْغِيْبَةِ لَا يُغْفَرُ لَهُ حَتّٰى يَغْفِرَ لَهُ صَاحِبُهُ “Gıybetten sakının! Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina eder, sonra tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul buyurur. Ancak gıybet eden, gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz.”[4]

Ebû Dâvud’da geçen başka bir hadis-i şerif ise gıybet yapanların ahiretteki hâllerini şu ifadelerle nazara verir: “Mîrac gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı. “Ey Cebrâil! Bunlar da kim?” diye sordum: “Bunlar, dedi, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir.”[5]

İşte gıybetin dindeki yeri budur. Evet, gıybet hakkındaki bu umumi açıklamadan sonra şimdi de eşlerin birbirini gıybet etmesi meselesine bakalım. Gıybetin çirkinliğinin ve ne kadar büyük bir günah olduğunun anlatıldığı yukarıdaki âyet ve hadislere bakacak olursak konuyla ilgili bir tahsise gidilmediğini görürüz. Yani “gıybet şu kişiler arasında cereyan etmez” şeklinde bir istisna yoktur. Buna göre karı ve koca da gıybetle ilgili hükümlerden müstesna tutulmamıştır. Onların da birbirlerinin gıyabında, hoşlanmayacakları şeyleri konuşmaları gıybettir.

Kur’ân-ı Kerîm’de eşler için: هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَأَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ “Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz”[6] buyrulmuştur. Söz konusu âyet-i kerîmenin farklı açılardan tefsiri yapılmıştır. Eşlerin birbiriyle sarmaş dolaş olmaları, birbirlerini günahlardan koruyucu birer kalkan olmaları[7], birbirleri için huzur ve sükûn kaynağı olmaları[8] gibi tefsirlerin yanında bir de karı-kocadan her birinin diğeri için başkalarının görmesini ve duymasını istemediği yönlerine bir örtü olması yorumu yapılmıştır. İşte eşler ne zaman birbirlerinin kusur ve açıklarını başkalarının yanında anlatırlarsa onlar için “libas” olma özelliklerini yerine getirmemiş olurlar.

Hiç şüphesiz ailede zaman zaman eşler arasında problemler yaşanabilir. Eşlerin bu problemleri karşılıklı konuşarak çözmeye çalışmak yerine sağda solda anlatmaları, tabii ki anlatırken eşlerini tenkit etmeleri, onların hata ve kusurlarını serrişte etmeleri gıybettir ve dolayısıyla câiz değildir. Ayrıca bu, kul hakkı sayılacağı için gıybet edenlerin, gıybetini yaptığı eşinden helâllik istemesi gerekir. Yani eşinin gıybetini yapan bir erkek veya kadın ona gelerek durumu anlatmalı ve hakkını helâl etmesini istemelidir. Aynı zamanda bir haram işlendiği için ortada bir de Allah hakkı var demektir. Bunun için de tevbe ve istiğfar edilmelidir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde: مَنْ رَدَّ عَنْ عِرْضِ أَخيهِ رَدَّ اللّٰهُ عَنْ وَجْهِهِ النَّارَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.”[9] buyurarak gıybet yapılan yerde bulunanlara da bir vazife yüklemiştir. Buna göre kişi imkânı varsa tepkisini ortaya koyarak bu meş’um (çirkin) fiilin yapılmasına mâni olacak, eğer buna güç yetiremiyorsa sahabilerin bazılarının yaptığı gibi “Bu mecliste oturulmaz artık zira burada günah işlendi, Allah’a isyan edildi!” diyerek kendisi meclisi terk edecektir çünkü gıybet etmek haram olduğu gibi onu dinlemek de haramdır. Bizden aldığı masumiyet vizesiyle rahatlıkla aramızda dolaşma imkânı bulan bu çirkin fiilden kurtulabilmenin yolu da öncelikle onun ne kadar korkunç ve çirkin bir günah olduğu vicdanda duymak sonra da gıybete karşı fiilî bir tavır almakla mümkün olacaktır.


[1] Tirmizî, birr 23.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/206.

[3] Hucurât Sûresi, 49/12.

[4] Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 3/1057.

[5] Ebû Dâvud, edeb 40.

[6] Bakara Sûresi, 2/187.

[7] Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “إِذَا تَزَوَّجَ أَحَدُكُمْ عَجَّ شَيْطَانُهُ يَقُولُ يَا وَيْلَهُ عَصَمَ ابْنُ اٰدَمَ مِنّ۪ي ثُلُثَيْ د۪ينِهِ Sizden birisi evlendiği zaman şeytanı feryat edip şöyle der: Ne yazık ki ademoğlu dininin üçte ikisini korudu.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, Hadis no: 44454)

[8] هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ إِلَيْهَا “O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da gönlü kendisine ısınsın diye eşini inşa etti.” (Araf Sûresi, 7/189)

[9] Tirmizî, birr 20.

Ailevi münasebet için belli bir gün var mıdır?

Sünnet-i seniyyede bunun için belli bir gün tahsisi yoktur. Âlimlerimizden, “Kim Cuma günü guslederse, Allah ona rahmet etsin.” hadisinden yola çıkarak Cuma günü birleşmeyi müstehap görenler vardır.[1]Bununla beraber karı-koca bu konuda, ihtiyaçlarını, konumlarını, sağlıklarını, işlerini de hesaba katarak hareket etmelidirler. İllaki şu günlerde olmalı, şu günlerde olmamalı gibi bir sınırlama yoktur. Bediüzzaman hazretleri, erkeğin bu konudaki ihtiyacına bir cümleyle temas ettiği yerde 20-30 günden bahsetmektedir ki bu da herhâlde hayatını hassas yaşayan, günahlarla vaktini suistimal etmeyen erkekler için fıtrî bir süredir.[2]

Bir de erkeğin, her gün ilişki talebinde bulunması hanımı için zor olabilir ve onu büyük bir külfete sokabilir. Bu yüzden erkeklerin bu konuda tedbirli ve anlayışlı olmaları gerekir.


[1] Gazzâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 2/50.

[2] Bediüzzaman, Lem’alar, 24. Lem’a, s. 306.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz