Azil yapmada kadının izninin alınması şart mıdır?

Azil, ilişki sırasında erkeğin menisinin dışarı akıtılmasıdır. Bu konuda kadının izninin alınması şarttır çünkü kadının bu konuda zevki ve dolayısıyla da hakkı söz konusudur. Kadının izni alındıktan sonra azil yapmanın câiz olduğu konusunda âlimler arasında ittifak vardır.[1]


[1] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 4/2644.

Süt emziren hanımıyla ilişkiye girmek câiz midir?

Bir erkeğin süt emziren hanımıyla beraber olmasında, herhangi bir sağlık problemi olmadıktan sonra bir mahzur yoktur. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu konuda izni vardır.[1] Ancak hatırlatmak gerekir ki birleşmeden sonra gusül abdesti alınmadan çocuğu emzirmemeye dikkat edilmelidir.


[1] Ebû Dâvud, tıb 16.

Bir erkek, hamile hanımıyla ilişkide bulunabilir mi?

Hamile bir kadınla ilişkide bulunmanın dinen bir sakıncası yoktur zira Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından buna müsaade edilmiştir.[1] Ancak sağlık açısından bir zarar söz konusu olacağından şüphelenen kimseler bunu bir doktora sorabilirler. Eğer düşük tehlikesi gibi bir riskten dolayı hamileliğin belli aylarında doktor ilişkiyi yasakladıysa, eşlerin de bu yasağa uymaları gerekir.

Fakat hamileliğin ilerleyen aylarında eşler, çocuğa zarar vermeme adına daha dikkatli davranmalıdırlar. Buna göre uygun pozisyonları seçmeli, kadın da bu konuda kocasına yardımcı olmalıdır. Diğer yandan her ne şekilde olursa olsun, kadın için böyle bir münasebet zor olacaksa, erkeğin anlayışlı ve sabırlı davranması gerekir.


[1] Tirmizî, tıb, 27.

Karı-koca arasındaki ilişkinin yasak olduğu durumlar nelerdir?

Bu yasaklar kısaca şöyledir:

1. Âdet ve lohusalık dönemi. Kadın bu hâllerdeyken, birleşme haram kılınmıştır.

2. Farz olan bir orucu tutarken ilişki câiz değildir. Kadın nafile oruç tutarken kocası, onunla ilişkide bulunmak isterse, kadının orucunu bozması gerekir zira kocasının ihtiyacını gidermek, nafile ibadetten daha efdaldir çünkü kadın, kocasının harama girmesine mâni olmuştur. Tabii, o bozduğu nafile orucu daha sonra vacip olarak tutması gerekir çünkü yarıda bırakılan bir nafile ibadeti iade etmek vaciptir.

3. Kadının, rahatsız olduğu dönemler. Kadın, beden veya psikolojik olarak hastaysa ve ilişkiye dayanamayacaksa, onu zorlamak câiz değildir. Bu durumda erkeğe, sabır vazifesi düşmektedir.

Erkeğin, hanımının âdeti bittikten sonra gusül abdesti almadan onunla beraber olması câiz midir?

Bir kadın eğer âdet günleri on gün ise on günün bitiminde gusül almadan ilişkide bulunabilir. Ancak âdet süresi on günden az ise kanama bittiğinde, ilişkide bulunabilmesi için ya gusül abdesti alması veya üzerinden tam bir namaz vakti (yani temizlenip bir namazın farzını kılacak kadar süre) geçmesi ya da bir özründen dolayı teyemmüm edip onunla nafile de olsa bir namaz kılması gerekir. Tabii ki en güzeli gusül abdesti aldıktan sonra birleşme olmasıdır ki diğer üç mezhep imamının nokta-i nazarı da budur.

Bahsettiğimiz bu hükümler kanın, kadının normal âdet süresi bitiminde kesilmesi durumundadır. Eğer kan, kadının âdeti mesela altı günken beşince günde kesilmişse, kadının en az hayız müddeti olan üç günü aşmış ve kadın gusül almış olsa dahi, âdet süresi olan altı gün bitmeden kocasıyla ilişkide bulunamaz çünkü âdet müddeti içerisinde kanın tekrar gelme ihtimali vardır. Ancak böyle bir kadın kanın kesilmesi üzerine gusül abdesti alırsa ihtiyaten namazlarını kılar ve oruçlarını da tutar.

Erkek, hanımını münasebet için çağırdığında, hanımın bu çağrıya olumlu cevap vermesi şart mıdır?

Kocası, beraber olmak için hanımını yatağa çağırdığında, bir özrü olmadıkça hanımının bu çağrıya hemen icabet etmesi şarttır çünkü bu, kocanın günaha girmemesi ve meşru yoldan tatmin olması için lazımdır. Bu hususta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kocası hanımını çağırdığında, ocak başında da olsa gelsin.”[1] Aynı talep hakkı kadın için de geçerli olsa da şehevî arzunun tatmin ihtiyacı erkekte kadından daha fazladır. Bu yüzden hadis-i şerifte erkek söz konusu edilmiştir.

Bir başka hadiste ise: إِذَا دَعَا الرَّجُلُ امْرَأَتَهُ إِلٰى فِرَاشِهِ فَأَبَتْ فَبَاتَ غَضْبَانَ عَلَيْهَا لَعَنَتْهَا الْمَلَائِكَةُ حَتّٰى تُصْبِحَ “Kocası hanımını ilişki için yatağa davet ettiğinde, kadın özrü olmadığı hâlde bundan kaçarsa, kocasına dönünceye kadar melekler ona lanet eder.”[2] buyrulur. Bu mesele Müslim’deki bir hadiste ise: “Kocası ondan razı oluncaya kadar melekler ona lanet eder.” şeklinde geçmektedir.[3]

Burada bir hususu hatırlatmakta fayda var. Erkek böyle bir meselede nezaketi elden bırakmamalı ve mümkün olduğu kadar karısının gönlünü almaya çalışmalıdır yoksa erkeğin “bu benim hakkım” diyerek hanımına kaba davranması, onu zorlaması ve hele hele ona sövüp sayması tasvip edilemez çünkü erkeğin böyle bir davranışı, hanımının kendisini, “şehevi arzuları gidermek için kullanılan bir varlık” olarak algılamasını netice verebilir.

Diğer yandan bu tür hadis-i şerifleri doğru anlamak gerekir: Maksat, erkeğin helâl dairede doyması, harama kaymamasıdır. Bu hususta kadın elinden gelen hassasiyeti göstermelidir ki muhtemel günahların önüne geçilsin zira helâl daireyle doyan bir insan harama girmez. Bu açıdan dinimiz meşru isteklere bir engel koyulmamasını isteyerek, muhtemel yaşanabilecek günahların önüne geçmek istemiştir.


[1] Tirmizî, radâ 10.

[2] Buhârî, nikâh 86.

[3] İbnü’l-Esîr, Câmiu’l-Usûl fi Ehâdisi’r-Resûl, 6/495.

Hamile kadını iddet süresi ne kadardır?

İddet, evliliği sona eren bir kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken süredir. Cenâb-ı Hak gebe kadınların beklemeleri gereken süreyle ilgili şöyle buyurmuştur: وَأُولَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَنْ يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ “Hamile olanların bekleme süresi ise doğum yapmalarıdır.”[1] Buna göre hamile bir kadın kocasından boşandığında veya kocası vefat ettiğinde doğum yapana kadar başka bir evlilik yapamaz. Doğumla iddeti sona erer.

Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında Sübey binti Hâris (radıyallahu anhâ) hamile iken kocası vefat etmiş, kocasının vefatından on gün sonra da doğum yapmıştır. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona, iddetinin bittiğini, isterse bir başkasıyla evlenebileceğini bildirmiştir.[2] Dolayısıyla gebe kadın için kocası ölen kadının beklemesi gereken dört ay on günlük süreye veya boşanan bir kadının beklemesi gereken üç hayız müddetine itibar edilmez çünkü İbn Mes’ud (r.a) yukarıya aldığımız Talâk Sûresindeki bu âyet-i kerîmenin, ölüm ve boşama iddetlerini tayin eden âyetlerden daha sonra nazil olduğunu ve dolayısıyla onları tahsis ettiğini söylemiştir.[3]

Eğer kadın düşük yapacak olursa bakılır: Eğer ceninin uzuvları ortaya çıkmış, yaratılışı belirgin bir hâlde ise kadının iddeti sona erer. Aksi hâlde kadın duruma göre boşama veya vefat iddetine tâbi olur.[4]

İddet bekleyen hamile bir kadının, doğum yapana kadar evlilik yapamayacağını ifade etmiştik fakat evlenmek istediği kişi eski kocası olursa hüküm değişir. Boşanan bir kadının iddet müddeti içinde tekrar kendisinden hamile kaldığı eski kocasıyla evlenmesi câizdir çünkü kadının iddet beklemesi kocasının hakkıdır. Kocayı bu hakkını kullanmaktan men edecek bir şey yoktur. Ancak kadın “beynûnet-i kübra” ile yani üç talakla kocasından ayrıldıysa ne iddet süresi içinde ne de daha sonra başka bir erkekle evlenip ondan ayrılmadan tekrar ilk kocasıyla evlenmesi câiz olmaz.[5]

Mahkeme kararı çıkıncaya kadar mesela 1 yıl geçse, bu bir yıl içerisinde karı-koca ayrı yaşasalar da iddet bekleme süresi, mahkemenin kesin kararından sonra başlar.


[1] Talâk Sûresi, 65/4.

[2] Buhârî, talâk 39.

[3] Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 461.

[4] Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 461.

[5] Mevsuatü’l-Fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “Hâmil” maddesi, 16/270.

Zorla yaptırılan boşama geçerli midir?

Mecelle ikrah durumunu şöyle tarif etmiştir: “İkrah, bir kimseyi korkutmak suretiyle, rızası olmaksızın, bir iş işlemek üzere haksız yere zorlamaktır.” İşte malına veya canına yönelen bir tehdit karşısında zorla karısını boşayan bir kimsenin (mükrehin) nikâhının geçerli olup olmayacağı fukaha arasında ihtilafın bulunduğu bir meseledir.

Ebû Hanîfe mükrehin talâkını geçerli saymıştır çünkü ikrah altında bulunan bir kimsenin söz konusu fiili işlemeye rızası olmasa da irade ve ihtiyarı vardır. Dolayısıyla boşama mükrehin kendi iradesiyle tercih ettiği bir sonuçtur. Ebû Hanîfe’nin bu görüşünün delili, Kur’ân’daki boşama âyetlerinin mutlak olmasının yanı sıra Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen şu hadis-i şeriftir: كُلُّ طَلَاقٍ وَاقِعٌ اِلَّا طَلَاقُ الصَّبِيِّ وَالْمَعْتُوهِ “Küçük çocuğun ve akıl hastasının dışında her boşama câizdir.”[1]

Konuyla ilgili bir diğer rivayet ise şu şekildedir. Kocasına öfkelenen bir kadın, onu uykuda yakalayarak göğsünün üzerine oturmuş ve bıçağı boğazına dayayarak şöyle demiştir: “Beni üç defa boşamazsan seni boğazlarım.” Kocası da üç talâkla onu boşamış ve Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek bu boşamanın hükmünü sormuş, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de boşamanın geçerli olduğunu söylemiştir.[2]

Hanefîlerin dışında kalan diğer üç mezhep imamı ise mükrehin talâkını geçersiz saymışlardır. Onlar da bu durumu Kur’ân’da mükrehin küfür sözü söylemesine ruhsat verilmesine kıyas etmişlerdir. Delil olarak kullandıkları hadisler ise şunlardır: لَا طَلَاقَ وَلَا عَتَاقَ في غِلَاقٍ “İğlak[3] sırasında boşama ve köle azadı yoktur.”[4] إِنَّ اللّٰهَ تَجَاوَزَ لي عَنْ أُمَّتي مَا وَسْوَسَتْ بِهِ صُدُورُهَا مَا لَمْ تَعْمَلْ أَوْ تَكَلَّمْ “Şüphesiz Allah, ümmetimden sadırlarının kendilerine vesvese verdiği şeylerden bunlarla amel etmedikleri veya bunları (başkalarına) konuşmadıkları sürece (kendilerini cezalandırmaktan) vazgeçmiştir.”[5]

Osmanlı Hukûk-u Aile Kararnamesi de 105. maddede bu görüşü kanunlaştırmış ve ikrah ile vuku bulan talâkın muteber olmayacağını söylemiştir.[6]


[1] Zeylaî, Nasbu’r-Râye, 3/221.

[2] Zeylaî, Nasbu’r-Râye, 3/222.

[3] İglak kelimesi, gazap, dehşet, zorlama gibi muhtelif manalara geldiği için bu hadisin hükmü hakkında da ihtilaf olmuştur.

[4] Ebû Dâvud, talâk 8.

[5] Buhârî, talâk 44.

[6] Hamdi Döndüren, Delilleriyle Aile İlmihali, s. 368.

Şakayla yapılan boşama geçerli olur mu?

Söylediği sözün sonucunu, nereye varacağını düşünmeyen, sözün manasını değil sadece lafzını kasteden kişiye hâzil denir. Buna gayr-i ciddi veya şakayla boşama da diyebiliriz. Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî bu tür bir boşamanın geçerli olduğunu söylemişlerdir çünkü sözün sahibi bu sözü bilerek söylemektedir.

Konuyla ilgili Ebû Hureyre’nin, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) naklettiği bir hadis-i şerif şu şekildedir: ثَلاثٌ جِدُّهُنَّ جِدٌّ وَهَزْلُهُنَّ جِدٌّ: النِّكَاحُ وَالطَّلاقُ وَالرَّجْعَةُ “Üç şey vardır ki bunların ciddisi de ciddidir, şakası da ciddidir. Evlenme, boşanma ve ricat (evliliğe geri dönüş).”[1]

Hata ile boşamalarda ise durum biraz farklıdır. Mesela bir insan karısına “Sen hoşsun.” yerine yanlışlıkla “Sen boşsun.” diyecek olursa böyle bir boşama nazari planda (kazâen) geçerli görülmüşse de pratikte kişinin niyetine bakılacağı ifade edilmiştir.


[1] Ebû Dâvud, talâk 9; Tirmizî, talâk 9.

Ölüm hastalığında (maraz-ı mevt) yapılan boşama geçerli midir?

Sözlükte “ölüm hastalığı” manasına gelen maraz-ı mevt, fıkıhta, tıbben ve hayat tecrübelerine göre ölümcül sayılan ve araya sıhhat hâli girmeden ölümle neticelenen hastalığa denmiştir.[1] Böyle bir hastalığın, sahibini diğer zamanlardan farklı bazı işlemler yapmaya yöneltebileceği düşünülerek, maraz-ı mevtte vuku bulan bazı tasarruflar farklı değerlendirilmiştir. Mesela maraz-ı mevtte bulunan bir adam varislerinden mal kaçırmak için borcu olmadığı hâlde sevdiği bir insana kendini borçlandırabilir.

Bu açıdan ölüm hastalığında bulunan bir adamın karısını boşamasına da ihtiyatla yaklaşılmış ve böyle bir boşama neticesinde kadının mirasçı olup olamayacağıyla ilgili farklı ictihadlar ortaya konmuştur çünkü böyle birisi, karısına miras bırakmak istemediği için onu boşamış olabilir.

Ebû Hanîfe, böyle bir boşamayı geçerli saymış ve kadının iddet müddeti içinde ölümün gerçekleşmesi hâlinde boşama ister ric’î ister bâin talâkla vuku bulmuş olsun kadının kocasına mirasçı olacağını söylemiştir fakat koca kadının iddetinin bitiminden sonra vefat ederse, kadın ona mirasçı olamaz. Aynı şekilde boşamanın kadının rızasıyla gerçekleşmesi durumunda da kadın mirastan mahrum kalır.[2]


[1] Nihat Azamat, “Maraz-ı Mevt” mad., D.İ.A.,  28/39.

[2] Meydânî, el-Lübâb, 2/179; Ali el-Kârî, Feth-u Bâbi’l-İnâye, 2/127.

Niyetle içinden geçirerek yapılan boşama geçerli olur mu?

Boşamanın vuku bulması için boşamaya mahsus bir sözün söylenmesi gerekir yoksa bir insanın karısını boşamaya niyet etmesinin veya bunu kalbinden geçirmesinin hiçbir hükmü yoktur.[1] Konuyla ilgili Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah, ümmetimden yapmadıkları veya dilleriyle ifade etmedikleri sürece kalblerinin verdiği vesveselerin ve yapmaya zorlandıkları şeylerin hükmünü kaldırdı.”[2]


[1] Meydânî, el-Lübâb, 2/170.

[2] Buhârî, talâk 11; Müslim, iman 201.

Yazıyla boşama geçerli midir?

Birbirinden uzakta bulunan eşlerin yazıyla boşanmaları muteberdir. Eğer koca eşinin adını ve adresini bir kâğıda yazarak bizzat ona hitap ederek boşadığını söylerse bu sarih boşama sayılır ve dolayısıyla onun niyetine de bakılmaz. Ancak eşinin ismini ve adresini yazmadan sadece “falanca hanımım boştur” diye yazarsa bu kinayeli boşama sayılır ve niyete bakılır.

Normal şartlarda bu tür durumlarda boşama yazının yazıldığı tarihte gerçekleşmiş sayılır. Ancak koca mektuba “bu mektup eline ulaştığında seni boşadım” gibi bir ifade yazarsa, boşama da mektubun ulaşmasıyla gerçekleşir.

Vekil veya elçi yoluyla boşama gerçekleşir mi?

Talâkta vekâlet geçerlidir. Buna göre bir insan zevcesini boşaması için bir başka şahsı vekil tayin edebilir. Vekil koca tarafından azledilmediği sürece onun karısını boşayabilir. Hatta koca bu konuda bir vekil tayin etse ve vekilden önce kendisi karısını boşasa, karısı iddet beklerken bir de vekil onu boşasa her iki boşama da geçerli olur.

Bir kadını kocasından başka bir kimse boşarsa geçerli olur mu?

Fuzûli, başkasının hakkında izni olmadığı hâlde tasarrufta bulunan insan demektir. Eğer kendisine vekâlet ve izin verilmemiş bir insan bir başkasının karısını boşayacak olursa bu boşamanın geçerli olup olmaması kocanın icazetine bağlı olur. Eğer koca bu boşamayı onaylarsa boşama gerçekleşmiş olur çünkü “icâzet-i lâhika, vekâlet-i sâbıka gibidir.” Yani sonradan verilen bir icazet, sanki önceden verilmiş bir vekâlet hükmünü alır.

İddet bekleyen kadının miras hakkı var mıdır?

Ric’î talâk ile boşanmadan dolayı iddet bekleyen bir kadın, eğer iddet süreci içinde kocası ölürse ona mirasçı olur. Koca, eşini ister ölüm hastalığında isterse sağlıklı iken boşamış olsun hüküm aynıdır. Bu konuda mezhep imamları arasında ihtilaf yoktur çünkü ric’î talâkta evlilik bağı tamamen kopmamakta, hükmen devam etmektedir.

Eğer koca, eşini sağlıklı iken bâin talâkla boşamış ve kadın iddet beklerken de vefat etmişse, fukahanın ittifakıyla kadın ona mirasçı olamaz. Aynı şekilde kocanın ölüm hastalığında (maraz-ı mevtte) gerçekleşen boşamada kadının rızası varsa, yine aralarında miras cereyan etmez.

Eğer boşama kocanın ölüm hastalığında bâin talâkla ve kadının rızası olmaksızın gerçekleşmiş ve koca, kadının iddet süresi içinde vefat etmişse, Hanefî ve Şâfiî mezhebine göre böyle bir kadın eski kocasına mirasçı olur çünkü bu durumdaki bir koca, töhmet altındadır. Yani hanımını mirastan mahrum etmek için boşamış olabilir. Ancak koca, kadının iddeti bittikten sonra vefat ederse aralarında miras cereyan etmez fakat Hanbelîler, kadın başka birisiyle evlenmedikçe kocaya mirasçı olur demişler; Mâlikîler ise bu durumdaki bir kadının başka birisiyle evlense bile mirastan mahrum bırakılamayacağını söylemişlerdir.[1]


[1] Ali Bakkal, “Maraz-ı Mevt”, D.İ.A., 28/39.

Gelinlik alınırken nelere dikkat edilmelidir?

Gelinlik konusu, kadınların dinimize göre giymeleri gereken elbisede aranan şartların dışında bir şart taşımaz. Yani dinimize göre kadın nasıl giyinmesi gerekiyorsa, gelinlik de öyle olmalıdır. Öyleyse, geniş olması, el ve yüz hariç bütün vücudu örtmesi, şeffaf olmaması, lükse girmemesi vs. gibi bütün şartlar gelinlik için de geçerlidir.

Burada önemli olan, dinini yaşamaya çalışan bayanların gelin olurken, geleneklerin ve çevrenin baskısına aldırış etmeden, kendi prensiplerini ortaya koyması ve bunda ısrar etmesidir. Etraftan: “Hayatının en anlamlı günlerinden birini yaşıyorsun, bir gün için giysen ne olur!” gibi baskılar geldiğinde onlara: “Hayatım boyunca koruduğum bir prensibi, bir gün için mi yıkacağım.” şeklinde latif bir cevap verilebilir.

Kadınların düğünde oynaması caiz midir?

Kadınlar düğünlerde kendi aralarında eğlenip hoşça vakit geçirebilirler. Bu eğlencenin elbette, insan vakar ve ciddiyetine ters olmaması, insanları hafifmeşrep hâle getirmemesi, dine aykırı söz ve hareket ihtiva etmemesi ve erkeklerden uzak bir yerde olması gerekir. Kadın-erkek karışık oynamak, eğlenmek, câiz değildir. Kadınlar, oynayan erkeklere bakabilirler ama onlarla karışık bir şekilde oynayamazlar. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), oynayan Habeşîlere bakarken Âişe Validemiz de Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında onlara bakmıştır. (Buhârî, îydeyn 2, 3, 25)

Burada ihmal edilen bir yanlışa da işaret edelim: Düğün mekânlarında kadınlar, davetli erkeklerden başka çalgı çalan erkekleri, erkek garsonları, damadı ve damadın arkadaşlarını da hesaba katarak hareket etmeli ve kesinlikle bunların bulunduğu yerlerde oynamamalıdırlar.

Aile içerisinde istişare ederken nelere dikkat edilmelidir?

Çoğu ebeveynin gerek görmediği ve dikkate almadığı aile içi istişare toplantıları, aslında içinden çıkılmaz olarak görünen birçok sıkıntının çözümüne olumlu katkı sağlıyor. Aile içi problemler etraflıca konuşuluyor, herkesin fikri ve bilgisi dahilinde ortak bir çözüme kavuşturuluyor.

Peki nedir aile içi istişare ve nasıl yapılmalıdır?

* Aile içi istişare, aile olmanın en önemli özelliğidir. 7 yaş üstü tüm aile fertlerinin sorunlarını dile getirebildiği, söz hakkı tanındığı, sorunların fikir alış-verişiyle adil bir şekilde çözüme kavuşturulduğu bir toplantı ortamıdır.

* Aile içi istişarenin belli bir amacı ve kuralları olmalıdır. Amaçsızca ve gelişigüzel yapılmamalıdır.

* İstişareler, sabit bir zaman diliminde yapılmalıdır. Haftada bir kez, aynı gün ve aynı saatte olmasına dikkat edilmelidir. Çok mecbur kalmadıkça bu istişare zamanında değişiklik yapılmamalı, değişiklik yapılması gerektiği istisnai durumlarda ise yeni zaman dilimi ortaklaşa karar ile belirlenmelidir.

* İstişare ortamında ailenin her bireyine söz hakkı tanınmalı, herkesin düşüncelerine önem verilmelidir. Meseleler saygı çerçevesinde, kavga etmeden, herkesin fikri alınarak çözülmelidir.

* İstişare toplantılarının kurallara uyulmasını sağlayan bir yöneticisi de olmalı ve bu iş için mümkünse “baba” görevlendirilmelidir. Babanın olduğu bir ortamda bu görev bir başkasına verilmemelidir.

* Toplantılara 7 yaşından küçük çocuklar katılmamalıdır. İstişare, çocukların duygusal gelişimlerine büyük bir katkı sağladığı için 7 yaşından itibaren bu toplantılara katılma hakkına sahip olmalıdırlar. Toplantıya ilk defa katılacak çocuk ise özel bir şekilde istişare masasına davet edilmeli, bu şekilde çocuğa yeni bir statü kazandığı hissettirilmelidir.

* İstişarede kararlar oy birliği ile alınmalı, oyların eşit olduğu durumda ise toplantıya başkanlık eden babanın oyu, 2 oy yerine sayılmalıdır. Çocuklar 7 yaşından itibaren toplantılara katılma hakkına sahip olsalar bile, karar mekanizmalarının gelişimi henüz tamamlanmayacağı için 12 yaşından önce oy kullanma hakkına sahip olamazlar. Alınan kararların not edilmesi ve kesinlikle uygulanması gerekmektedir. Böylelikle çocuklar başkalarının haklarına ve fikirlerine saygı duymayı, başkalarının görüşlerini önemsemeyi öğrenirler.

* İstişareler, sorunların çözüm merkezi olarak görülmelidir. Ayaküstü alınan kararların aksine, istişare masasında alınan kararların yaptırımı daha güçlüdür. Sorunların tüm detaylarıyla konuşulabilmesine imkân sağlandığı için yanlış anlaşılmalar da ortadan kalkacaktır.

* İstişare, çocukların statü kazandığı yerdir. Kendisine söz hakkı tanınan çocuk, ailesi tarafından değer gördüğünü hisseder. Eğer çocuklara hak ettiği zamanda, hak ettiği değer ve statü verilmezse çocuklar bu değerleri dışarıda arama başlarlar.

* İstişare masasında kavga, tartışma ya da huzursuzluklar yaşansa bile istişarelere sabırla devam edilmelidir. Böylece çocuklar, sorunların çözülmesinde nasıl bir yol izlendiğini tecrübe etmiş olurlar ve sorun çözme kabiliyetleri gelişir. (Zaman Gazetesi, 03-02-2014)

Bir Müslüman erkekle deist bir kadın neden evlenemez?

Açıklama: Bir Müslüman erkekle deist bir kadın neden evlenemez? Birleştirici olduğu söylenen İslam’ın, seven insanları ayırması manasına gelmez mi? Kadın, dinleri araştırmış ama henüz içinde bir şey hissetmediği için dine girmiyor. Bu kadar gayreti göz önünde bulundurulmadan neden evliliğine mani olunuyor?

Her sistem, kendisini kabul edenler için bir mana ifade eder. Kendisini kabul etmeyenler için bağlayıcı değildir. İslam’a tabi olan, onun prensiplerini kabul eden biri, hayatının her safhasında onu canlı olarak yaşar ya da en azından kabul eder. Eğer insan İslam’ı kabul etmiyor, onun prensiplerini benimsemiyorsa, İslam onun için bir zorlamada bulunmaz. Bu dünya itibariyle onu hür bırakır.

Buradan hareketle, eğer bir kadın deistse, onun dinin bağlayıcılığına dair soru sorması zaten gereksizdir. Onu seven erkek Müslümansa, onun dinin prensiplerini göz önünde bulundurması gerekir. Neticede din bir sistemdir. Sisteme girince onu bütünüyle kabul etmek gerekir. Aksi takdirde insan, ruhundaki disiplini bozmuş olur ve sistemi de bozar. Çok basit bir işyerinde çalışan bir insanın bile uyması gereken prensipler bütünlüğü vardır. Bazı durumlarda bunlardan bir tanesine bile uymadığında işten atılabilir. İslam, insanı kolay kolay dışarı atmaz. Ancak kendi bütünlüğünün de korunmasını ister. Çünkü İslam, hem dünyayı hem de ötesini düzenleyen bir hayat sistemidir.

Müslüman olan erkek, dinin prensiplerini tanımıyor ve itiraz ediyorsa, böyle birinin de zaten “din neden böyle bir şeye izin vermiyor” demesinin bir manası yoktur. Onun temel meselesi, dinin böyle bir evlenmeye mani olmasından ziyade, dinin kendisini kabul edip etmemektir.

Her dinin kendi  içinde bütünlüğü vardır. İslam prensiplerinin bütünlüğü içinde, evlenen insanların aynı dinden veya en azından kadının ehl-i kitap (yahudi hıristiyan) olması gerekir.  Bu prensibin kendine ait mantığı ve hikmetleri vardır. Aile ve toplum açısından bakıldığında, evliliğin asgari olarak bu şekilde olmasında zaruret olduğu ortaya çıkar.

Sadece din birliğini şart koşmuyor dinimiz, aynı zamanda denklik şartını da koşuyor. Evlenecek erkekle kadının yaş, kültür, zenginlik ve soy denkliğini de göz önünde bulunduruyor. İki taraf, bu denklik mevzularında anlaşabiliyorsa ne alâ, anlaşamıyorlarsa evlenmelerini dinimiz mahzurlu görüyor.

İnsan eğer dini, kendi üstünde ve hayatını tanzim eden bir otorite olarak kabul ediyorsa, dini kendi istediklerine uymuyor diye eleştirmez, kendini dine göre ayarlamaya çalışır. Dini bir otorite olarak kabul etmiyorsa, zaten baştan mesele kapanmış demektir.

Dini kabul etmek için onu hissetmek şart değildir ve hatta bazen bunu beklemek için hayat yetmeyebilir. Bazı hisler, işin içine girdikçe ve uyguladıkça oluşur ve oturur. Deist biri bu kadar araştırmış da hissetmemişse, onun yapması gereken tek şey kalmıştır: Hissetmediği şeyin tecrübesini içeride yaşamak.

Tüp bebek yoluyla cinsiyet tayini yaptırmak caiz mi?

Açıklama: Hocam, biz çok zor durumdayız. Şöyle ki; 3 tane kız çocuğum var Rabbime şükürler olsun. Eşim bir erkek çocuğumuz olsun diyerekten uzun süren doktor kontrolünde hamile kaldı ve sonuç olarak bunun da kız olduğunu öğrendi. Bunu öğrendikten sonra kendinden geçerek ağladı bağırdı. İlk birkaç gün bu ağlamalar aşırı şekilde devam etti, bir an delirdiğini zannettim çünkü göz bebekleri büyümüş kendinden geçmiş bizlere bakışı değişmişti. İnanın ben, delirdi zannettim. Tüm ailesi yanına geldi teselli için ama nafile. Neden benim erkek çocuğum olmuyor, diye söylenip durdu. Bir de yakın akrabaların birçoğu kendisiyle aynı aylarda hamile kalmış ve erkek çocuk bekliyorlar. Onları da düşündükçe daha beter bir hale giriyor. Mübarek Ramazan ayı burnumuzdan geldi. Ne davetlere gidebildik ne de iftara evimize misafir alabildik. Şu an evde sanki bir matem havası var gibi. Çocuklar tedirgin, ben tedirginim, huzur denen bir şey kalmadı. Benim asıl size soracağım şey ise tutturmuş tüp bebek yöntemiyle cinsiyet tayini yapılıyormuş, ben bundan yaptıracağım, diyor. Biz de kendisini böyle teselli ediyoruz. Hocam bu şekilde yani tüp bebek ile cinsiyet tayini ile erkek çocuk istemek günah mı?

Çocuk sahibi olmada öncelikle bakış açımız çok önemlidir. Evliliğin bazı yan hedefleriyle beraber esas gayesi neslin devam etmesidir. Ayrıca evliliğin gayelerinden birisi de Allah’ı ve Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) hoşnut edecek bir nesil yetiştirmektir. Böyle bir gaye yolunda çocukların erkek veya kız olması ve bizim isteklerimiz çok ehemmiyet arz etmemektedir. Önemli olan Allah’ın takdiridir. Allah ne verdiyse ona razı olmalı, vermediği durumlarda da yine rıza gösterilmeli ve Allah’ın bir hikmetine bağlanmalı. Buna göre sizin durumunuzu ele alacak olursak, bir mümine “beşinci çocuğum da kız olursa yıkılırım” gibi isyanı hatırlatan sözler yakışmaz. Zira mümin Allah’ın bütün icraatlarından razıdır. Diğer bir husus, erkek olsun diye çocuk talebinde bulunmak doğru olmaz. Doğru olan şey, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) istekleri doğrultusunda ümmetin çoğalmasına çalışmak ve bu maksatla Allah’tan hayırlı evlat istemektir. Evet, erkeğin mi kızın mı hayırlı olacağını biz bilemeyiz. Erkek evlat sahibi olup da çocuğunu şer odaklara kaptıran, çocuğunun isyankarlığından çeken, vefasız evlatlarla imtihan olan pek çok insan var. Netice itibariyle, eğer maddi ve manevi herhangi bir mani yoksa beşinci evladınız olması için adım atabilirsiniz. Hem Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevindirmiş olursunuz hem de ümmeti.

Ebeveynin çocuklara karşı vazifeleri nelerdir?

İslâm, çocukların yetiştirilmesi hususunda anne-babaya bir kısım yükümlülükler getirmiştir. Dünyada insan için en önemli imtihan sebeplerinden birisi de çocuklarıdır. Bir âyet-i kerîmede çocukların anne baba için önemli bir imtihan olmaları şöyle anlatılır: إِنَّمَاۤ أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظ۪يمٌ “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihandır). Büyük mükâfat ise Allah yanındadır.” (Tegâbun Sûresi, 14-15). Çocuklarla olan imtihanı kazanmanın yolu ise onlara karşı vazifelerimizi eksiksiz olarak yerine getirmemizden ve onları İslâm terbiyesiyle yetiştirmemizden geçer. Bu âyet-i kerîmeden anlaşılması gereken diğer bir husus da çocuklarımızın bizi Allah’tan ve ona ibadet etmekten uzaklaştırmamalarıdır.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde anne babanın çocuk üzerinde hakları olduğu gibi çocukların da ebeveyni üzerinde hakları bulunduğunu ifade etmiştir. Bir zat Peygamberimiz’e gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü, en güzel iyilik nedir?” diye sormuş Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle cevap vermiştir: “Anne ve babana yapılan iyiliktir.” Sahabi anne babasının vefat ettiğini söylemesi üzerine Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu defa ona şöyle demiştir: “Çocuğuna olan iyiliktir. Ebeveyninin senin üzerinde hakkı olduğu gibi çocuğunun da senin üzerinde hakkı vardır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/270).

Çocukların anne babalar için bir yaşlılık sigortası olduğu unutulmamalıdır. (Nasrullah Hacımüftüoğlu, “Kur’ân’da ve Bazı Çağdaş Telakkilerde İnsan, Aile, Yaşlılık ve Huzurevleri”, İslâm’da Çocuk ve Aile Terbiyesi-2, s. 319). Yani ebeveyn çocuklarına karşı vazifelerini yerine getirir, onların kendileri üzerindeki haklarını gözetir ve çocuklarını ahlâklı, dindar, çağının şuurunda birer insan olarak yetiştirirlerse, çocuklar da Allah hakkından sonra ilk sırada yer alan anne-baba hakkını gözetmede hassas olacak ve yaşlandıklarında onların her türlü ihtiyaçlarını karşılayacaklardır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususu şu veciz ifadeleriyle beyan etmiştir: “Çocuğun kendisine iyi davranmasında ona yardımcı olan babaya Allah rahmetini bol kılsın.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 4/29).

Diğer yandan çocuklarımız Cenâb-ı Hakk’ın bizlere birer emaneti konumundadır. Emanetin hükmü ise ona gelebilecek her türlü zarardan onu korumak ve sahibine teslim edinceye kadar en güzel şekilde ona sahip çıkmaktır. Hele bu emanet, iç ve dış donanımı itibarıyla bir ahsen-i takvim âbidesi olan ve aynı zamanda yeryüzünde Allah’ın halifesi olma bahtiyarlığına eren insansa, ona gösterilecek ihtimam çok daha farklı olmalıdır.

Eğer biz beklenen ve özlenen nesli, bir başka ifadeyle altın nesli yetiştirmek istiyorsak, bize emanet edilen küçüklerden işe başlamak zorundayız. Elimizin altındaki çocuklarımızı yetiştirirken, onların yarınların dünyasını inşa edecek büyükler olduğunu unutmamalı ve bu yönüyle onlara muamele etmeliyiz zira biz nereden yere düştüysek oradan ayağa kalkacağız.

Cenâb-ı Hak, Yüce Kitabı’nda: يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ إِمَامًا “Ey keremi bol Rabbimiz! Bize gözümüzün, gönlümüzün süruru olan temiz eşler ve nesiller ihsan eyle, bizi müttakilere önder eyle!” (Furkan Sûresi, 25/74) buyurmak suretiyle bizlere çocuklarımızla ilgili bir dua ta’lim buyuruyor fakat bu duada aynı zamanda bir hedef gösterme de söz konusudur. Yani bir mümin Cenâb-ı Hak’tan kendisi için göz aydınlığı olacak temiz zürriyetler talep ediyorsa, kavli olarak istediği bu duanın gereğini yerine getirme adına fiilî duayı da ihmal etmeyecek ve çocuklarının bu kıvamda birer insan olmaları adına onlar için yapılması gereken bütün vazifelerini yerine getirmeye çalışacaktır/çalışmalıdır.

Kız çocuklarını başörtüsüne alıştırmak için neler yapılabilir?

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çocukların yedi yaşında namaza alıştırılmalarını, çocuk on yaşına geldiğinde hâlâ namaz kılmıyorsa çocuğun bu konuda te’dip edilebileceğini ifade ediyor. Hâlbuki biz biliyoruz ki namaz kılmak büluğ çağına girdikten sonra bir Müslümana farz olur. Demek ki çocuk namazla mükellef oluncaya kadar, bu konuda hazır hâle getirilmelidir. Aynı durumu başörtüsü takma hususunda da düşünebiliriz. Başörtüsü takmak da namaz gibi mükellefiyet çağına gelen kadınlara farzdır. Ancak eğer çocuk bu döneme kadar başörtüsüne alışmamışsa, birden başörtüsü takması onun için çok zor olacaktır.

İşte bir çocuğun bu döneme kadar başörtüsüne alıştırılabilmesi ve ona tesettürün sevdirilebilmesi için anne babaların riayet etmeleri gereken bazı hususları maddeler hâlinde aşağıda ifade etmeye çalışalım:

1- Başta anne, başörtüsünü takmıyorsa takmalı ve hâliyle onu özendirmelidir çünkü çocuğun en fazla etkileneceği ve taklit edeceği kişiler anne babasıdır. Anne babanın çocuğuna vereceği en güzel terbiye de ona güzel örnek olmaktır.

2- Kesinlikle bu konuda baskı olmamalı, yaşına ve zamanına riayet ederek izah ve ikna çalışması yapılmalıdır.

3- Çocuk yedi yaşından itibaren namaza da alıştırılacağından zaman zaman namaza niyetlendiğinde başörtüsü takılacaktır. O zamanlarda, başörtüsünün kendisine çok yakıştığını ifade etmeli ve bu istikamette bazen hediye de verilerek çocuk başörtüsü takmaya teşvik edilmelidir.

4- Elbisenin ve özellikle kadın için başörtüsünün, kadını daha bir güzelleştirdiğini ve âdeta onu semavî bir varlık hâline getirdiğini anlatabiliriz.

5- Neticesi açısından hep başörtüsü takmanın sevap yönü nazara verilmeli, bazen de takmamanın kötü neticelerinden ve cezasından bahsedilmelidir.

6- Müsbet ailelerin başörtüsü takan kızlarının onlarla diyaloga geçmesi sağlanmalı ve bu yönde aile ziyaretleri yapılmalıdır.

7- Sonradan Müslüman olan kadınlardan başlarını kapatanlar örnek verilmelidir. Böylece çocuğun zihin dünyasında başörtüsü takmanın dine inanmanın bir gereği olduğu düşüncesi canlanmalıdır.

8- Çocuklarla her zaman, her alanda, her konuda diyaloglarımızı iyi tutmalıyız zira diyaloglarımız iyi olursa, bizim isteklerimizi rahatlıkla yerine getirirler. En azından getirmek için çaba sarf ederler. Dolayısıyla çocuğun sevgisini kaybedecek tavırlardan uzak durmalıyız.

9- Çocuk bu konuda karşılaşacağı tepkilere önceden hazırlanmalıdır zira küçük yaşta başörtüsünden dolayı etrafındaki insanlar tarafından dışlanan, garipsenen çocuk, başörtüsüne karşı nefret duymaya başlayacak, bunu da içinden kolay kolay atamayacaktır.

10- Mükellef yaşına gelmeden kız çocuğunu başörtüsü takması konusunda zorlamamak gerekir fakat mükellefiyet yaşına kadar da mezkur maddelerde saydığımız hususları işlemek icab eder.

Akraba ne demektir, Dinimizdeki öneminden bahsedebilir misiniz?

Akraba kelimesi, Arapça ka-ra-be fiilinden türetilmiş olup yakın manasına gelen “karîb” kelimesinin çoğuludur. Arapçada “akribâ” diye okunurken Türkçemizde akraba şeklinde kullanılması meşhur olmuştur. Bu kelime, gerek kan bağıyla gerek süt emmeyle gerekse evlilik yoluyla olsun bütün yakınları ifade eder.

Akrabalık ve akrabalar dinimizce çok azizdir, ilgiye ve değer vermeye layıktır çünkü bir insana en yakın onlardır. En başta insan, insan olarak çok değerlidir. Yüce Rabbimiz (celle celâluhû) bir âyette: وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِۤي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلًا “Gerçekten Biz Âdem evlatlarını şerefli kıldık, karada ve denizde kendilerini taşıyacak vasıtalar nasib ettik, onlara helâl ve hoş rızıklar verdik ve onları yarattığımız varlıkların çoğuna üstün kıldık.” (İsrâ Sûresi, 17/70.) buyurur. Bir insan, Yaratıcımız tarafından bu kadar değerliyse, insanların bize kan ve evlilik bağıyla yakın olanları elbette daha bir kıymetli olacaktır. Bu kıymeti dinimiz ahlâken ele aldığı gibi hukuken de ona gereken değeri vermiş ve bu hususlar miras, velâyet, nafaka, sıla-i rahim gibi konularla beraber kitaplarımızda genişçe yer almıştır. Yakınlığın elbette kendine ait bir hukuku vardır.

İnsan hayatta her zaman yardıma muhtaçtır. Yardıma koşacak ilk kişi, o insanın en yakını olacaktır. Bu yakınlığı hukukî zemine de oturtan dinimiz, az önce misalini verdiğimiz benzer pek çok konuda akrabalık hissiyatını harekete geçirir, onu vesile göstererek akrabalara sorumluluk yükler. Sadece sorumluluk değil, onlara bir kısım haklar da verir. Zaten akrabalar arasında bir yardımlaşma söz konusuysa bu yardımına yetişilenin hakkıdır, yardım için çırpınanın da vazifesidir. Bütün bunların elbette kendine ait fazileti ve sevabı vardır. Rahmeti bol rabbimiz, meselenin sadece fazilet ve sevap yönünü göstermemiş, miras ve nafaka gibi maddî kazançla da akrabaları ve akrabalık bağlarını pekiştirmiştir. İşte böyle karşılıklı hak ve vazifelerin bulunduğu, ayrı bir haz ve neş’enin yaşandığı akrabalık müessesesinin korunması adına Kur’ân’da ciddi tahşidatlar yapılmaktadır. Bir âyette şöyle buyrulur: يَاۤ أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَۤاءً وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ي تَسَۤاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ إِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يبًا “Ey insanlar! Sizi bir tek candan yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının. Adını anıp Kendisini vesile ederek birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız. Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.” (Nisâ Sûresi, 4/1.)

Sıla-i rahim ne demektir?

“Sıla”, kavuşmak, ulaşmak, akrabayı ziyaret etmek, müminlerle görüşmek ve alâkayı devam ettirmek manâlarına gelmektedir. Sıla-i rahim ise akraba ve yakınları ziyaret etme, hâl ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma ve alâkayı koparmama demektir.

Sıla-i rahimin dinimizdeki yeri çok büyüktür. Kur’ân’da namaz, zekât gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilir. Açık ya da ima ile pek çok âyette sıla-i rahim nazara verilir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de onu, cennete girmeye vesile sayar. Şimdi konuyla ilgili bazı âyetleri zikredelim: “Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının.”; “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın! Anneye, babaya, akrabalara…güzel muamele edin! Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/1, 36.); “Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder.” (Nahl Sûresi, 16/90.); “Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.” (İsrâ Sûresi, 17/26.); “O hâlde yakınlarına, yoksula ve yolcuya hakkını ver! Allah’ın rızasına nail olmak isteyenler için böyle yapmak daha hayırlıdır. Felâha erenler de işte onlardır.” (Rûm Sûresi, 30/38.)

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarında da sıla-i rahim konusu genişçe yer tutar. Şimdi bu mübarek beyanlardan bazılarını görelim: Bir adam gelmiş ve Rahmet Peygamberine (sallallahu aleyhi ve sellem): “Beni cennete koyacak, cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bildir.” demiş, Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’a kullukta bulunur, O’na şirk koşmazsın, namazı ikame eder, zekâtını verir, sıla-i rahimde bulunursun.” (Buhârî, edeb 10.) buyurmuştur. Bir başka beyanlarında ise Efendiler Efendisi (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ): لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَاطِعٌ “Akrabalarla münasebetini kesen, cennete giremez.” (Buhârî, edeb 11.) ifadesiyle müminleri ikaz etmiştir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz işin azametini bildiren bir hadiste ise şöyle buyurmuştur: إِنَّ الرَّحِمَ شَجْنَةٌ مِنْ الرَّحْمٰنِ فَقَالَ اللّٰهُ: مَنْ وَصَلَكِ وَصَلْتُهُ وَمَنْ قَطَعَكِ قَطَعْتُهُ “Akrabalık, Arş’ta asılıdır. Allah (celle celâluhû): ‘Seni gözeteni Ben de gözetirim; seni terk edeni ben de terk ederim.’ buyurmuştur.” (Buhârî, edeb 13.)

Bu konudaki diğer bazı hadis-i şerifler ise şöyledir: تَعَلَّمُوا مِنْ أَنْسَابِكُمْ مَا تَصِلُونَ بِهِ أَرْحَامَكُمْ فَإِنَّ صِلَةَ الرَّحِمِ مَحَبَّةٌ فِي الْأَهْلِ مَثْرَاةٌ فِي الْمَالِ مَنْسَأَةٌ ف۪ي أَثَرِهِ“Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.” (Tirmizî, birr 49.); مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ ف۪ي رِزْقِهِ وَأَنْ يُنْسَأَ لَهُ ف۪ي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ “Kim rızkının artmasını ve ömrünün uzun olmasını istiyorsa sıla-i rahimde bulunsun.” (Buhârî, edeb 12.); إِنَّ الصَّدَقَةَ عَلَى الْمِسْك۪ينِ صَدَقَةٌ وَعَلٰى ذِي الرَّحِمِ اثْنَتَانِ صَدَقَةٌ وَصِلَةٌ “Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır.” (Nesâî, zekât 82.); “Akrabasından iyilik gördüğü ölçüde onlara iyilikte bulunan, tam manasıyla onları koruyup gözetiyor sayılmaz. Asıl akraba canlısı, akrabalıklarından hiçbir hayır görmese bile onlara iyilikten vazgeçmeyendir.” (Buhârî, edeb 15.); “Büyük günahlar şunlardır: Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmak.. anne ve babanın hukukunu çiğnemek.. haksız yere cana kıymak.. yalan yere şehâdette bulunmak.” (Buhârî, eymân ve’n-nüzûr 16.); “Ey insanlar! Selamı aranızda yaygın hâle getirin. Sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin. Akrabalığın gereklerini yerine getirin. Bir de insanların uykuya daldıkları anlarda, gecelerin karanlığını namazla değerlendirin. Böyle yapın ki selametle cennete giresiniz!” (Tirmizî, kıyamet 42.); أَنَا وَكَافِلُ الْيَت۪يمِ لَهُ أَوْ لِغَيْرِهِ فِي الْجَنَّةِ كَهَاتَيْنِ “Akrabasına veya başkasına ait bir yetimin eğitim ve himayesini deruhte eden (yüklenen) kimseyle Ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız.” Hadisin ravisi Mâlik İbn Enes, -Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi- işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi.(Müslim, zühd 42.) Meleklerin anne, baba ve akraba ile alâkayı kesenlere gelmeyeceği de yine rivayetler arasındadır. (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8/151.)

İslâm âlimleri, bu âyet ve hadisleri nazar-ı itibara alarak sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğunu söylemiş ve onun terk edilmesinin büyük günah sayılacağını belirtmişlerdir. (Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, 3/415; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 6/411.)

Sıla-i rahimde belli bir tertip vardır. Kur’ân’da sıla-i rahimin anıldığı yerlerde de işaret edilen bu tertibe uymak, bir müminlik şiarıdır. Mesela bir âyet-i kerîmede Rabbimiz şöyle buyurur: “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi şerik yapmayın. Anneye, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, (evi yakın olan veya akrabadan olan) yakın komşulara, (evi uzak olan veya akrabadan olmayan ya da Müslüman olmayan) uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, ellerinizin altındakilere (köle, cariye, hizmetçi, işçi) güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36.)

Ayette sıla-i rahim konusunda anne-baba önce gelmektedir zira onların yerini hiç kimse tutmaz. Kur’ân’da bu âyetle beraber birkaç yerde daha Allah’a ibadetle anne babaya iyilik peş peşe gelmektedir ki bu da onların haklarının büyüklüğünü gösterme bakımından fevkalade mühimdir. (İsra Sûresi, 17/23; Lokman Sûresi, 31/14.) Sonra akrabalar ifadesi geçmektedir ki bunun da açılımı, nine-dede, daha sonra amca-hala, sonra da dayı ve teyze şeklindedir. Ardından akraba olup da yakında veya uzaktaki diğer komşular zikredilmektedir. Akrabalardan sonra ise akraba olmayanlara sıra gelmektedir. Dolayısıyla, iyilik ve ihsanda bulunurken de bu sıralama gözetilmeli; kimin sıla hakkı daha büyükse ona daha çok önem verilmelidir. Sıla-i rahimdeki bu sıralama hadis-i şeriflerde şu şekilde yer almaktadır: Sahabeden biri Allah Resûlü’ne gelip: “Ey Allah’ın Resûlü kime karşı iyilik yapayım?” diye sormuş, Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) şu cevabı vermiştir: “Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine, azad ettiğin kölene. Bu iyiliği de üzerine vacib olan bir hakkın ödenmesi, yani, sıla-i rahmin yerine getirilmesi olarak yapacaksın. (Yani nafile türünden bir ibadet olarak değil, vacip olarak eda edeceksin).” (Ebû Dâvud, edeb 129.) Başka bir rivayet ise: ثُمَّ الأْقْرَبَ فَالأْقْرَبَ “Sırayla sana yakın olanlara iyilik et.” (Tirmizî, birr 1.) şeklindedir. Evet, sıla-i rahimde, yakın akrabadan başlayıp uzağa doğru genişleyen bir açılım vardır.

Fethullah Gülen Hocaefendi de meselenin önem ve ehemmiyetini şu ifadeleriyle anlatmaktadır: “Sıla-i rahim, tatlı sözlü, güler yüzlü olmaktan selamlaşmaya, hal-hatır sormaktan insanlar hakkında iyi dileklerde bulunmaya, ziyâretlerine gitmekten ihtiyaçlarını görmeye, dertlerini paylaşmaktan malî yardımda bulunmaya kadar pek çok iyilik ve ihsanı ihtiva eder. Günümüzde bu iyilik ve ihsan yolları neredeyse unutulmuş ve akrabalık bağları bütün bütün koparılmıştır. Maalesef, artık anne-babalar, nine ve dedeler biraz yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini düşkünler evinde buluyorlar. Önceden oralara “Dârülaceze” denirdi; şimdi adını biraz kibarlaştırarak “huzur evi” diyor ve onunla teselli olmaya çalışıyorlar. İnsan, çocuklarının olmadığı, torunlarının bulunmadığı, ne ihtimamla büyüttüğü yavrularını sevemediği, onlara bakıp bakıp “Ben de bir anneyim, bir babayım!” diyemediği, kendine sevgi ve hürmetle bakan yakınlarını göremediği, onun için bir tencerenin kaynamadığı ve çoğu zaman aranıp sorulmadığı bir yerde nasıl huzurlu olur ki! Biz kendi kafamızda mevhum bir huzur tasarlamışız; o talihsizler yuvasına da “huzur evi” demişiz. Senelerdir onların da bizim var olduğunu sandığımız huzuru duymaları için zorlayıp duruyoruz. “Ne güzel yiyip içip yatıyorlar, daha ne olacaktı ki?” der gibi bir halimiz var. Oysaki insan, hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde huzuru yakalayabilen bir mahlûk değildir. İnsan, çevresine alâka duyan, tabiata açık bir fıtratı bulunan, evlat ve torunlarıyla, hatta torunlarının torunlarıyla bile münasebeti olan bir varlıktır fakat maalesef, biz bugün onu yeme, içme ve uyumaya hapsetmiş durumdayız.

Aslında, bu hâl Batı’nın ve kültürünün bir neticesidir. Bu acı tablo, aile müessesesinden mahrum, yuvanın sıcaklığını hiç duyamamış; belli bir yaşa kadar baba evini otel gibi kullanan, rüşdüne erdikten sonra da anne-babasını terk edip başka bir yere gidebilen kayıtsız insanların eseridir. Ne yazık ki son senelerde biz de bir zamanlar uzaktan uzağa hayretle seyrettiğimiz bu tablonun bir parçası hâline geldik. Belki uzun zaman direndik; cedşâhî ailelerimizi ve yuvamızın kudsiyetini korumaya çalıştık; fakat heyhat, fırtına çok şiddetliydi. Maalesef, bize ait değerler de bir bir yıkıldı. O sımsıcak ve huzurlu yuvalar, o güler yüzlü, saygıdeğer dede ve nineler, o sevimli, şirin evlat ve torunlar, hepsi bir bir devrilip gitti ve nesiller âdetâ harabeler içindeki baykuşlara döndü.

İşte, sıla mevzuundaki bu tahribin tamir edilmesi de çok önemli bir vazifedir. Bu yıkılışın yeni bir dirilişe çevrilmesi ve bozulanın yeniden düzeltilmesi nasıl olacak bilemiyorum. Fakat, zannediyorum, bunun için önce kendi kültürümüzü benimseme ve özümüze dönme adına millet çapında ciddi bir rehabilitasyona ihtiyaç var. Daha sonra, eğitimden mimariye kadar her sahaya aileyi koruma ve sıla-i rahimi gözetme mülahazasıyla müdahale etmek gerekli. Esaslarını dinimizden aldığımız ve asırlarca kendi kültürümüzle bir kalıba döktüğümüz aile ve sıla anlayışımızın kıymetini anlamadıktan, o kültürün kazandırdığına yeniden ulaşmadıktan, gelin ve damatları ona göre yetiştirip evlat ve torunları ona alıştırmadıktan, yaptığımız evlerin mimarisini bile bu gayeye matuf olarak ele alıp anne-baba ya da nine-dede için yarı beraber yarı müstakil haneler hazırlayarak, onlara istedikleri zaman kendilerini dinleme, dilediklerinde de torunlarını sevme fırsatı tanımadıktan sonra o eski günlerin huzur atmosferini ve o gül devirlerinin gönüllere gıda iklimini bir kere daha tatmamız mümkün değildir.” (Fethullah Gülen, İkindi Yağmurları, s. 214.)

Akrabaya tebliğ ve irşad nasıl olmalıdır?

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): وَأَنْذِرْ عَش۪يرَتَكَ الْأَقْرَب۪ينَ “Yakın akrabalarını uyar!” (Şuarâ Sûresi, 26/214) âyeti indiğinde ailesinin bütün fertlerini, akraba ve yakın komşularını Ebû Kubeys tepesinde toplamış ve: “Ey Abdulmuttalip oğulları! Ey Fih oğulları! Ey Lüeyy oğulları! Ben şimdi şu dağın öbür yamacında düşman süvarilerinin bulunduğunu ve size saldırmak üzere olduklarını söylesem bana inanır mısınız?” diye sormuştu. Onlar: “Evet inanırız.” deyince Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sözlerine şöyle devam etmişti: “Ben şiddetli bir azaptan önce size gönderilmiş bir uyarıcıyım.” Bunun üzerine, Ebû Leheb öfkeden yerinde duramaz hâle gelmiş, –hâşâ ve kellâ– “Ağzın kurusun. Sırf bunun için mi bizi buraya çağırdın?” demişti. “Ebû Leheb’in iki eli kurusun. Kurudu da.” mealindeki âyet-i kerîmeyi ihtiva eden “Tebbet” (Mesed) Sûresinin indirilmesiyle de tesellî olan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebû Leheb gibi kimselerin mâni olmaya çalışmalarına rağmen Allah’ın emrini yerine getirmiş, her fırsatta aile ve akrabasına da tebliğ ve irşatta bulunmuştu(Tirmizî, zühd 7). Öyleyse bize düşen vazife, eş, çocuklar, kardeşler gibi en yakınlarımızdan başlayarak tebliğde bulunmak; Rabbimizi, Kitabımızı, Efendimiz’i, niçin yaratıldığımızı, vazifelerimizi, ahlâkî değerleri üslubunca anlatmaktır.

Evet, tebliğ ve irşad edilme, hakkı hakîkati öğrenme konusunda da aile ve akrabalarımızın bizim üzerimizde hakları vardır. Dilimiz döndüğünce, gücümüz ve imkânlarımız yettiğince bu hakkı eda etmemiz, üzerimize bir vecîbedir. Başkalarıyla meşgul olurken, yabancılarla bol bol vakit geçirirken, hiç tanımadığımız insanlarla samimî dostluklar kurarken, aileyi ve akrabayı ihmal etmek, onlara hiç vakit ayırmamak ve dinimizi anlatmamak, hem işin tabiatına terstir hem de üzerimizde ciddi bir vebaldir. Tabiata terstir zira insan, cennete ailesi ve akrabalarıyla beraber girmek ister. Cennet gibi bir yol ve hayat tarzı bulan bir insanın bunu eşine, çocuklarına, anne babasına ve yakınlarına duyurmaması ve onların da ebedî mutluluğa ermeleri için çırpınmaması düşünülemez.

Bir kısım insanların vazife icabı yoğun çalışma tempoları sebebiyle de olsa, anne-babasını, ailesini, çoluk-çocuğunu ihmal etmesi kat’iyen doğru değildir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yiyip içmeden kendilerini gece-gündüz ibadete veren ve bu arada ailelerini ihmal eden arkadaşlarına: إِنَّ لِرَبِّكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِنَفْسِكَ عَلَيْكَ حَقًّا وَلِأَهْلِكَ عَلَيْكَ حَقًّا فَأَعْطِ كُلَّ ذ۪ي حَقٍّ حَقَّهُ “Allah’ın sizin üzerinizde hakkı var, nefsinizin sizin üzerinizde hakkı var, ailenizin sizin üzerinizde hakkı var, Allah’ın sizin üzerinizde hakkı var.. her hak sahibine haklarını veriniz.” buyurmuştur (Tirmizî, zühd 63). Biz bunu biraz daha genişleterek şöyle de diyebiliriz: Çalıştığımız müessesenin bizim üzerimizde hakkı var; anne-baba, eş-dost, çoluk-çocuğumuzun üzerimizde hakkı var; komşumuzun bizim üzerimizde hakkı var.. ve bütün bunlar, ihmale gelmez haklardır. O hâlde her hak sahibine hakkını vermemiz gerekir.

Akrabaya maddi yardım yapmak dinimizin bir emri midir?

Akrabalar konusunda yapılacak şeylerden biri de onları maddî ve malî açıdan gözetmektir. Bu konuda ilk akla gelen husus, yapılacak infakların, verilecek sadakanın öncelikle muhtaç olan ve çalışamayacak durumda bulunan akrabaya verilmesidir. Bu husus hadis-i şeriflerde şöyle yer alır: اَلصَّدَقَةُ عَلَى الْمِسْك۪ينِ صَدَقَةٌ وَعَلٰي ذِي الرَّحِمِ ثِنْتَانِ: صَدَقَةٌ وَصِلَةٌ “Fakirlere yapılan tasadduk bir sadakadır, ama akrabaya yapılan ikidir: Biri sıla-i rahim, diğeri sadaka.”[1] Diğer insanlara karşı yapılan hibeden dönülebileceğini[2] ifade eden Hanefîler, akrabaya yapılan hibeden dönmenin câiz olmadığını söylemişler, çünkü bunun aradaki alâkayı kesmeye sebebiyet vereceğini belirtmişlerdir. Hatta akraba düşman da olsa ona tasaddukta bulunmak gerektiği, hadis-i şerifte şöyle ifade buyrulmuştur: أَفْضَلُ الصَّدَقَةِ عَلٰى ذِي الرَّحِمِ الْكَاشِحِ “En faziletli sadaka, düşman da olsa akrabaya verilen sadakadır.”[3]

Meymûne Validemiz anlatıyor: “Allah Resûlü’nden izin almadan bir cariye azad etmiştim. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) benimle kalma günü gelip, beraber olduğumuz zaman: “Ey Allah’ın Resûlü, cariyemi azad ettim, fark ettiniz mi?” dedim. “Sahi bunu yaptın mı?” dedi. Ben, “Evet!” diye karşılık verince: “Keşke onu dayılarına verseydin, senin için daha hayırlı olurdu!” buyurdu.”[4]

Yukarıdaki âyette mahrem olanlar sayılırken, aynı zamanda maddî yardımda bulunulacak insanların sırası da bir işaret olarak verilmiş olmaktadır. Buna göre maddî olarak gözetilecek akraba, anne babadan başlar ardından aile ve çocuklar gelir sonra da kardeşler, amca, hala, dayı, teyze şeklinde devam eder. Yardıma muhtaç olan kişi uzak akraba ise duruma göre o, yakın akrabanın önüne geçebilir. Bu da şartlara göre değerlendirilmelidir.

Anne, baba, dede, nine ve daha yukarısının nafakasını sağlamak evlat ve torunlar için vaciptir. Tabii bu durum, onların nafakaya muhtaç olması durumundadır. Hanefî ve Şâfiî mezhebine göre anne baba çalışıp kazanmaya muktedir oldukları hâlde çalışmıyorlarsa bile nafakalarını temin çocukların üzerinde bir vecîbedir, çalışmaya zorlanamazlar çünkü Allah Teâlâ, anne babaya iyiliği emretmektedir.[5] Eğer nafakaya muhtaç değillerse ihtiyaç anında onlara yardımda bulunmak, ihsan sayılmıştır. Eğer anne-babanın sadece bir çocukları varsa, ebeveynine bakmak ona vaciptir. Eğer birden fazla çocuk varsa, ebeveynlerinin masraflarını aralarında bölüşürler. Hanefîlere göre bu konuda kız çocukla erkek çocuk arasında fark yoktur. Eşit şekilde anne-babalarına bakarlar. Şâfiîlerde de benzer durum söz konusudur.[6]

Nafaka temini konusunda yakınlık derecesine göre sırasıyla bütün küçükler büyüklere bakmak zorundadır. Nafakanın miktarına gelince, bu ne kadar yeterli oluyorsa o kadardır.

Çocukların nafakası da babaya vaciptir. Baba fakir olup nafakayı karşılayacak durumda değilse, çocukların masrafları, imkânı olan dedeye ya da imkânı olan anneye düşer. Bunların imkanları da yoksa, sırasıyla en yakın akrabaya terettüb eder. Ancak evlatlar çalışmaya muktedir de çalışmıyorlarsa, anne-baba onları çalışmaya zorlayabilir.[7]

Anne baba ve çocuklar dışında kalan akrabaya yardım meselesine gelince, Hanefîlere göre amca, kardeş, kardeşin oğlu, hala, teyze ve dayı gibi yakınların çalışma imkanları yoksa, nafakaya muhtaç iseler ve şahsın da gücü yetiyorsa onlara yardım etmesi vaciptir. Gücü yetmiyorsa yani fakirse onun üzerine nafaka vacip olmaz. Şâfiîlere göre bu yakınlara nafaka sağlamak kişi üzerine vacip değildir. Bu akrabalar çalışmaya muktedir iseler, onlara nafaka sağlama konusunda Hanefîlere göre de mecburiyet yoktur. Amcaoğlu, dayıoğlu gibi yakınlar için ise bir zorunluluk söz konusu değildir.[8] Ancak her halükarda gücü yeten ve imkânı olanların, yakın akrabalarını gözetmesinde büyük sevaplar vardır zira bu, sıla-i rahimi kuvvetlendirir.


[1] Nesâî, zekât 82; Tirmizî, zekât 26.

[2] Bu kazaî bir hükümdür yoksa bir insanın başkasına hibe ettiği bir malı önemli bir özür olmadan geri alması elbette Müslüman ahlâkına yakışmaz.

[3] Beyhakî, Şuabu’l-İmân, 7954; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 204.

[4] Buhârî, hibe 15; Müslim, zekât 44.

[5] İsra Sûresi, 17/23

[6] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 3/626; Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 10/7423.

[7] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 10/7416.

[8] Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuh, 10/7427.

Mahrem akrabalar arasında dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Bu hususu üç açıdan ele alabiliriz.

Bakmak

Vücudun gösterilmesi câiz olmayan kısımlarına avret denir. Kadınla erkeğin birbirine karşı avreti olduğu gibi erkeklerin kendi aralarında ve kadınların da kendi içlerinde mukabil şekilde avretleri vardır. Diz ve göbek arası, karı-koca hariç, bütün insanların karşılıklı avretidir. Erkekler kendi aralarında, kadınlar da kendi içlerinde biri diğerinin diz kapağı ile göbek arasına bakamaz. Mahrem olmayan bir erkeğe karşı kadının el, yüz ve ayak hariç bütün vücudu avrettir. Şâfiîlere göre ayak da avrettir. El ve yüzün avret olmaması, bunlara bakmanın tamamen serbest olduğu manasına gelmez. İhtiyaç hâlinde -dikkatlice bakmamak şartıyla- nazar etmek caiz olsa da ihtiyaç dışında veya dikkatlice bakmak caiz değildir. Şehvetle bakmak ise tamamen haramdır.

Bir kadın, mahreminin diz kapağı ile göbek arası hariç vücudunun diğer kısımlarına bakabilir. Buradaki bakabilir ifadesi, içinde ihtiyatı da barındıran bir kelimedir. Yani her ne kadar bir kadın, mahrem bir erkeğin avret olmayan yerlerine bakabilirse de edeb ve sedd-i zerâi[1] açısından nazar etmemesi daha evladır. Karı-koca arasındaki bakma meselesi ise daha müsamahalı bir husustur zira onlar arasında bir yasaklama söz konusu değildir. Meselenin sadece edep yönü düşünülmelidir.

Dokunmak

Mahrem olmayan karşı cinslerin birbirlerine dokunmaları caiz değildir. Bir kadın, kendisine yabancı olan bir erkeğin hiçbir yerine dokunamaz. Zaruret hâlinde ihtiyaç kadar ruhsat vardır. Kardeş, erkek yeğen, dayı, amca, süt kardeş, kayınpeder gibi mahrem yakınlara dokunmada ise bir mahzur yoktur. Ancak tedbiri elden bırakmamak gerekir. Yaşların birbirine yakın olması gibi hallerde çirkin hisleri uyandıracak her türlü dokunmadan kaçınmak icab eder.

Kadının el, yüz ve ayağının avret olmaması, erkeklerin onlara rahatça bakabileceği manasına gelmez. Bakma açısından kadının bütün vücudu avrettir. Hatta kadın olduğunu bilerek onun elbisesine bakmak dahi câiz değildir. Bu açıdan kadınların, erkekleri zor durumda bırakmamak ve günaha sevk etmemek için daha dikkatli giyinmeleri gerekir.

Geçici mahremiyeti olanların, yani evlenilmesi ebedî değil de geçici olarak haram olan, kayın, eşin dayısı ve amcası gibi kişilere dokunmak da bir kadın için câiz değildir.

Yalnız kalmak

Mahremlerin yalnız kalması meselesine gelince, evlenmeleri ebediyyen haram olanların kapalı bir mekanda başbaşa bulunmaları câizdir. Evlenmeleri ebediyyen değil de geçici olarak haram kılınanların ise bir arada yalnız kalmaları haramdır. Buna göre bir kadının, eşinin erkek kardeşiyle bir arada bulunması câiz değildir. Bu hususa Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “helaktir” demiştir.[2] Çünkü kocası öldüğünde ya da boşandıklarında kocasının kardeşiyle evlenmesi helâldir. Yine bir kadının, eşinin dayısıyla, amcasıyla yalnız kalması da helâl olmaz.


[1] “Fenalıklara, günahlara giden bütün yolları kapatarak yaşama ortamını emniyet altına almak” şeklinde tarif edilen bir hukuk kaidesi ve disiplinidir.

[2] Buhârî, nikâh 110.

Kayınpeder ve kayınvalidelerin elleri öpülebilir mi?

Kayınpeder ve kayınvalide, evlilik bağıyla mahrem olduklarından ve baba-anne gibi görüldüklerinden onların elleri öpülür. Ancak kayınpederle gelinin, kayınvalideyle de damadın yaşlarının birbirlerine yakın olması durumunda ihtiyata en muvafık olanı el öpülmemesidir. Yaş yakınlığından dolayı istenmeyen haller yaşanabilir. Bu durum şahıstan şahsa da değişebilir. Zaten el öpmek gibi dinen bir mecburiyet de yoktur. Bu, örfümüzde yerleşmiş bir husustur.

Kayınpeder ve kayınvalideye baba-anne demenin hükmü nedir?

Kişinin esas anne-babası, doğumuna vesile olan kişilerdir. Bu hususu bir âyet şöyle ifade eder: إِنْ أُمَّهَاتُهُمْ إِلَّا اللَّائ۪ي وَلَدْنَهُمْ “Onların anneleri sadece kendilerini doğurmuş olanlardır.” (Mücâdile Sûresi, 58/2) Meseleye temel teşkil edebilecek diğer iki âyet de şöyledir: وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَآءَكُمْ أَبْنَآءَكُمْ “Evlatlıklarınızı da öz oğullarınız kılmamıştır.” (Ahzâb Sûresi, 33/4);اُدْعُوهُمْ لِاٰبَآئِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ “Evlatlara babalarını esas alarak isim verin! Böyle yapmak Allah nezdinde daha doğrudur.”(Ahzâb Sûresi, 33/5). Bu âyetlerden ve bu âyetlerin nazil olması münasebetiyle ifade buyrulan hadis-i şeriflerden âlimlerimizin çıkardıkları netice şudur: Baba insanın kendi babasıdır, anne de kişinin kendi annesidir. Buradan hareketle, eşlerin baba ve anneleri, diğer eş için hiçbir zaman hakiki baba ve anne olmazlar, onların yerini tutmazlar. Bu sebeple onlara anne-baba demek örfen ma’kul ve makbul olsa da bir baba ve anne gibi hürmet ve ikramda bulunmakla beraber, hitap ederken “hacı baba” “hacı anne” gibi uygun bir sıfat ilavesiyle hitapta bulunmak daha uygundur.

Böyle bir hassasiyet, aynı zamanda hakiki anne ve babayı gücendirmeye de mâni olacaktır zira anne babalar, evlatlarının başkalarına anne, baba demelerini sindiremeyip alıngan davranabilirler. Böyle bir gücendirme ihtimaline binaen, eşlerin, başka yerlerde deseler bile kendi anne, babalarının yanında kayınpeder ve kayınvalidelerine baba, anne dememeleri tavsiye edilir. Özellikle arada bir kıskançlık da söz konusuysa bu konuda daha hassas davranılmalı, anne, babaya, kendilerinin her zaman farklı oldukları hissettirilmeli ve tatsızlığa meydan verilmemelidir.

Bir kadın, kayınpeder ve kayınvalidesine bakmak zorunda mıdır?

Evlatların, yardıma muhtaç olan anne babalarına bakmaları zaruridir. Tıpkı anne-babanın belli bir yaşa kadar evlatlarına bakmak mecburiyetinde oldukları gibi. Ancak bu evlatlar evli ise durum ne olacaktır? Anne, baba nerede kalacak, bakım görümlerini kim yapacak? Erkek evlatlar, evli de olsalar anne babalarına bakmak zorundadırlar. Babalık ve annelik hakkı bunu gerektirir. Ya kendileri bakarlar; yani yemeklerini yapar, çamaşırlarını yıkar, rahatlarını temin ederler ya da hanımlarına baktırırlar. Hanımın bakması hukuken bir vecîbe değildir. Ancak ev içinde uygulanacak güzel bir siyaset ve anlaşmayla onun da yardımı sağlanabilir. Gerekirse ona hediyeler alınır, gönlü yapılır ve karşılıklı yardımlaşmayla anne-babaya hizmet edilir.

Eğer hanım bu konuda diretiyorsa, kendisi de iş-güç sebebiyle gerektiği gibi valideynine bakamıyorsa, bir hizmetçi tutmalıdır. Evet, erkek evlat, o biricik varlık sebeplerine ya kendisi bakacak ya da birisine baktıracaktır. Bu konuda malî harcamalara da katlanacaktır. Valideynin kendi evlerinde olmaları ya da evlatlarının evinde bulunmaları durumu değiştirmez, her halükarda bakılmaları gerekir. Tabiî, sıcak bir yuvada hep beraber bulunmaları, baba-oğul-torun kaynaşarak yaşamaları daha makbuldür çünkü meselenin hem anne-babaya hem çocuklara hem de torunlara bakan faydaları, sevapları, hayatın ilerleyen safhalarına yönelik neticeleri vardır. Örf ve âdetlerimiz de bu duruma yabancı değildir.

Evli olan kız çocukları da erkek evlatlar gibi anne babalarına bakmak zorundadırlar. Nafaka yükümlülükleri eşittir.[1] Ancak pratik hayat ve aile hukuku itibarıyla imkânları çok olmayacağından erkek evlat gibi bu vazifeyi gerçekleştiremezler. Erkek evlatlar varsa bakım görüm çoğunlukla onların üzerine düşer. Ama erkek evlat yoksa ya da var da bakmıyorsa, bu durumda evli olan kız, kocasıyla anlaşarak, onun gönlünü yaparak, valideynini kendi evine almak ya da onların evine gidip gelmek suretiyle ilgilenir. Kocasının da bu konuda anlayışlı olması, eşinin hissiyatını göz önünde bulundurması gerekir. Ebedî hayat arkadaşının anne-babasına kendi anne babası gibi bakmalı ve gereken ehemmiyeti göstermelidir. Eğer bir kadının kocası anlayışlı değilse ve izin de vermiyorsa,[2] kadın, maddî imkânları el verdiği ölçüde kendi anne babasına malî yardımda bulunmalı, bunu yapamıyorsa başkalarının yardımını temin etmeye çalışmalıdır. Gerekirse devlete, belediyelere, vakıflara müracaat etmeli ve maddî yardım sağlamalıdır.

Netice itibarıyla kayınpeder ve kayınvalideye bakmak bir gelin ve damat için zaruri olmasa da evlatlar için bunda mecburiyet vardır. Bu sebeple kadın kocasını, erkek de hanımını razı ederek anne-babalarına bakmalılar ya da baktırmalılar. Kur’ân’ın hükmüyle valideyne “öf” bile denmeyecekse, onların bakımını yapmamak, bu konuda tembellik, ihmalkârlık göstermek, onları yalnız bırakmak, hele bir de götürüp huzur evi denilen yerlere teslim etmek ne büyük günahtır, düşünülmeli. Tabi, anne-babanın da bir “Allah razı olsun” sözünü, gelinine çok görmemesi gerekir.


[1] Serahsî, el-Mebsût, 5/222.

[2] Burada kocanın böyle bir davranışının yanlış olduğunu da ifade etmek gerekir zira bir evladı, kendisi üzerinde en fazla hakkı bulunan ve iyilik edilmeye de en çok layık olan anne babasına karşı iyilik etmekten men etmek ona karşı bir haksızlıktır.

Akrabayı ziyarette belirtilen bir zaman aralığı var mıdır?

Âyet ve hadislerde şu akrabanızı şu kadar zamanda bir ziyaret edin şeklinde bir hüküm yoktur. Her ne kadar bazı kitaplarda anne-babayı haftada bir diğer akrabaları ise senede bir ziyaret etmek gerektiği söylense de (İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 6/411) bu durum, zamana, şartlara, şahısların durumuna göre hüküm alır. Ayrıca alâkayı koparmamak manasına gelen sıla-i rahim, sadece ziyaretten ibaret olmadığına göre bu gün telefonla, internet vasıtasıyla, mektuplarla, gidip gelen insanlar vesilesiyle akrabalarla alâkamızı devam ettirebilir ve böylece sıla-i rahimi eda etmiş, ondan beklenen ecr ü sevâba da inşaallah ulaşmış oluruz. Nitekim bir hadislerinde Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururlar: بُلُّوا أَرْحَامَكُمْ وَلَوْ بِالسَّلَامِ “Bir selamla da olsa, akrabalarla alâkanızı devam ettiriniz.” (Beyhakî, Şuabu’l-İmân, 10/346)

Valideyni ve yakın akrabayı huzur evlerine vermenin hükmü nedir?

Sıla-i rahim ve maddî yardımda bulunma başlıkları altında anlatılanlar ışığında düşündüğümüzde, valideyn ve akrabanın bakım ve görümünü sağlamak kişi üzerine vaciptir. Durum böyle olunca o varlık sebeplerimizi, cenneti kazanma vesilelerimizi, kanımızda kanları, canımızda canları bulunan o yakınlarımızı huzur evine vermenin câiz olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Özellikle valideynin huzur evi denilen o ızdırap yuvalarına verilmesi, büyük bir vebaldir ve aynı zamanda cenneti kazanmak gibi önemli bir fırsatı kaçırmak demektir zira hadis-i şerifin ifadesiyle cennet annelerin ayakları altındadır. Yine hadisin ifadesiyle, babasını pazarda köle olarak bulup azad etmedikten sonra bir evlat, onun hakkını ödeyemez. Yani onların haklarını ödemek kolay değildir.

Huzur evleri ismiyle açılan yerler ne kadar rahat olsa da orada çalışanlar ne derece içten davransalar da hiçbir zaman evlat sevgisinin yerini dolduramazlar. Orada göstermelik mutluluk tablolarıyla avutulmaya çalışılan anne-babaların esas aradıkları yer, evlat ve yakınlarının yanıdır. Her ne kadar bazı anne babalar, evlatlarını rahatsız etmemek için huzur evlerine gönüllü gittiklerini söyleseler de esas düşünceleri bu olmayabilir. Anne-baba dış görünüşündeki mutluluklarına göre değil hissiyatlarına göre değerlendirilmelidir. Burada huzur evleri adıyla iştihar etmiş yerler olmasın demiyoruz zira pek çok sahipsiz, evladından hayır görmeyen insan var. Bunlar için bakım görüm şarttır ve bu da devletin vazifesidir. Ancak, başta bir evlada düşen vazife, anne babasına sonuna kadar bakması, onları yanında barındırması, eşini ve çocuklarını bu konuda ikna etmesi, eğer aynı evde olmayacağına inanıyorsa ve imkânı da varsa kendisine yakın bir yerden ev tutmasıdır. Hâsılı evladın bir şekilde onları yanında tutması ve onların dualarına mazhar olması gerekir. Sözün burasında Bediüzzaman Hazretlerinin büyük bir tahşidatla anne-baba hukukunu nazara verdiği Yirmibirinci Mektup’tan bir kısmını özetle aktaralım:

“Ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ “Ceza, amelin cinsindendir.” sırrıyla, sen valideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hürmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin yoksa onların varlığını ağır görmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve çabuk kırılan kalblerini rencide etmek ile خَسِرَ الدُّنْيَا وَ اْلاٰخِرَةَ “Dünyada da ahirette de hüsrana uğradı.” sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahmân istersen, o Rahmân’ın senin hanendeki emanetlerine rahmet et.

Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki o muvaffakıyetin sebebi, o zâtın, ihtiyar peder ve validelerinin haklarını anlaması, onların hukukuna tam riayet etmesi ve onlar vesilesiyle rahata ermesi, merhamete mazhar olmasıymış. İnşâallah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 295)

Niçin erkekler mirastan iki kat fazla pay alıyor?

İslâm miras hukukunda, eleştiri konusu yapılan en önemli husus, kadınların erkeğe nispetle mirastan daha az pay almasıdır. İslâm miras hukukuna göre bir kadının erkekten az pay alması, sadece erkek kardeşiyle birlikte bulunması durumunda geçerlidir. Eğer erkek kardeş yoksa, bu durumda daha fazla pay da alabilmektedir. Âyette şöyle buyrulur: “Allah size çocuklarınızın miras taksimi hususunda, erkeklerin paylarının, kızların iki katı olmasını emretmektedir. Eğer bütün çocuklar kız olup ve ikiden fazla iseler, bunların payı, ölenin bıraktığı malın üçte ikisidir. Eğer mirasçı olarak bir tek kız ise mirasın yarısı onundur.”(Nisâ Sûresi, 4/11)

Şimdi, zâhiren haksızlık gibi görünen ve bazılarınca eleştirilen, erkeğin kızdan iki kat fazla miras almasının hikmetlerine temas edelim.

İslâm dinine göre erkeğin yapması gereken vazifeler vardır. Bunlar; askerlik, savaş, yakınlarının geçimini temin etme mesuliyeti, akrabaların işlediği cinayetler neticesinde kan bedeli ödeme sorumluluğu, evlenirken kadına verilecek olan mehirdir. Bu vazifeler arasında özellikle nafaka yükümlülüğü üzerinde durmakta fayda var. Dinimiz, ailenin nafaka yükünü erkeğe yüklemiştir. Buna göre bir ailenin, barınma, giyim-kuşam, yiyecek-içecek gibi temel masraflarını o evin erkeği karşılamak zorundadır. Yani evin hanımının ve çocuklarının, barınma, giyim-kuşam, yeme-içme, bunun yanında erkek çocuklarının emsali para kazanıncaya kadar, kız çocuklarının ise evleninceye kadar bütün masrafları erkeğin sırtına yüklenmiştir. Bunun yanında sadece eş ve çocuklar değil yerine göre anne ve kız kardeşler gibi aileye mensup diğer kadınların nafakaları, bakacak kimse olmadığı takdirde ilk olarak erkeğin sırtındadır. Evet, dinimiz hayatın ekonomik yükünü bütünüyle erkeğe yüklemiştir. İslâm dinine göre hareket edildiğinde bir kadın hayatın ekonomik yükünü çekmemelidir zira her halükarda akrabalarından erkekler kendi nafakasını karşılamakla yükümlüdür. Bütün bu bilgiler ışığında insaflı olarak değerlendirilirse, mirastan erkeğin iki, kadının bir pay almasının, eşitsizlik değil, tam aksine adalet olduğu anlaşılacaktır. Ancak bu durum, erkeğin İslâm hukukuna göre vazifelerini yaptığında yerine gelmektedir. Ferdiyetçilik ve bencilliğin yaygın olduğu günümüzde erkeklerin üzerine düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeyip, miras meselesine sıra gelince haklarını hatırlamaları bu meselenin de eleştirilmesine sebebiyet vermektedir. Buna göre erkekler, sadece miras hususunda değil bütün konularda üzerine düşen vazifeleri bilmelidirler çünkü dinimiz, insanlara akrabalarını gözetmelerini, yakınlarına bakmayı emretmiştir.(Nahl Sûresi, 16/90)

Aynı konuyu “Muhakemesiz medeniyet, Kur’ân kadına üçte bir verdiği için âyeti tenkit eder” şeklinde açıklayan Bediüzzaman Said Nursî, hükümlerin genel itibarıyla çoğunluğa göre olduğunu özetle şu şekilde ifade etmektedir:

“Çoğunluk itibarıyla bir kadın kendini himaye edecek birisini bulur. Erkek ise ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak bir kadınla aile kurmaya mecbur olur. İşte bu konumdaki bir kadın, babasından erkek kardeşinin yarısı kadar miras alsa, kocası onun noksanını tamamlar. Erkek, babasından kız kardeşinin iki katı alsa, bunun yarısını evlendiği kadının geçimine verecek; böylece kız kardeşine denk hâle gelecektir. İşte Kur’ân böyle hükmetmiştir ve adalet bunu gerektirir.(Bediüzzaman, Sözler, s. 442)

Miras taksiminde gözetilen bu farklılığın sosyolojik ve psikolojik yönü ise daha farklı bir hususu ortaya çıkarmaktadır. Günümüzde bile pek çok yerde, kız çocuklara, “malımızı başkasına götürecek birisi” nazarıyla bakılmakta, bu da o masum kıza karşı bir olumsuz tavra dönüşmekte, bu tavır daha sonra onu mirastan mahrum bırakmaya kadar gitmektedir. Bu haksızlığa maruz kalan kız, babasından ve kardeşlerinden soğumakta, onların arkasından konuşmakta ve akrabalar arası ilişkiler bozulmaktadır. İşte dinimiz, Cahiliye’de yaşanan ve hâlâ da devam eden bu bakış açısını tadil etmek, aynı zamanda kızın hakkını da vermek için ona erkeğin yarısı kadar pay takdir etmiştir. Böylece hem kız, baba malından ve şefkatinden mahrum kalmayacak hem de baba ve erkek kardeşler, kızlarına ve kız kardeşlerine mallarını başkalarına götüren biri nazarıyla bakmayacaklardır. Neticede hüküm böyle verilmiş ve büyük bir sosyo-psikolojik inkılâp yaşanmıştır. Bu durumu Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri özetle şöyle açıklamaktadır: “Şu halde, fıtraten nazik, nazenin ve yaratılış itibarıyla zayıf ve nahif kız, görünüşte az bir şey kaybeder fakat ona bedel akrabalarının şefkatinden, merhametinden tükenmeyen bir servet kazanır yoksa ‘Hakk’ın rahmetinden ziyade merhamet edeceğiz’ diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şiddetli bir zulümdür. Belki Cahiliye döneminde olduğu gibi vahşice ve merhametsizce bir kötülüğe yol açma ihtimali vardır.(Bediüzzaman, Mektubat, s. 50)

Bütün bu açıklamalar ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki dinimizin ortaya koyduğu bir hayat sistemi vardır. Bu sistem içerisinde erkeğin konumu ve vazifesi ile kadınınki farklı farklıdır. Dolayısıyla miras paylaşımı da farklı olacaktır. Erkek ailenin reisi ve aile geçiminin sorumlusudur. Öyleyse, kadına nisbetle daha fazla alacaktır. Zâhiren haksızlık gibi görünen bu meseleye erkekle kadının toplumda ve ailedeki malî sorumluluğunu nazara alarak baktığımızda dinimizin getirdiği hükmün ne kadar merhametli ve adaletli olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Akraba Ziyareti Ömrü Uzatır mı?

Açıklama: Hadis-i şeriflerde sıla-i rahimin ömrü uzatacağı beyan ediliyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

“Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.” Buharî ve Tirmizi’nin rivâyet ettiği bu ve bunu destekler mahiyette başka hadislerde, sıla-i rahimin ömrü uzattığı beyan edilmektedir.

Ömrün uzaması ile ilgili olarak Seyyidina Hz. Âdem ve Hz. Davut arasındaki ömür teâtisi (alış-verişi) gösterilebilir. Kader levhalarında ömrünü az bulduğu Hz. Davut’a, kendi ömründen 40 sene veren Hz. Adem, Hz. Davut’un 80 yıl yaşamasına vesile olmuştur. Kur’an’da bulunmayan bu mesele, Kur’ari dan sonra mühim iki kaynak olan Buhari ve Müslim de anlatılıyor.

Bunun dışında öteden beri ehlullah arasında ömrün birbirine verilmesi meselesi de mütearef bir konudur. Kanaatimce bu mesele ancak, verenin ve alanın ruhî dokularının uyuşması, aynı frekansı paylaşmaları ve Allah’ın bu fülî ve kavlî duaya meşietiyle cevap vermesiyle gerçekleşebilir.

Her isteyenin veremeyeceği gibi, her isteyenin de alamayacağı bu alış-verişte netice itibarıyla “illet-i tâmme”nin gerçekleşmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın o mevzuda iradesinin taallukuna bağlıdır. İhtimal sıla-i rahim yapılınca o illet tahakkuk ediyor ve Allah ömrü uzatıyor.

Ömür uzamasının bir başka tevili de şöyle olabilir; Cenâb-ı Hakk insanın yaptığı şeyleri bereketlendirip, nemalandırarak o insanın hayatını uzun bir ömür yaşamışçasına bereketlendirebilir. Şayet ömrün uzaması esprisi, insanın âhiret hesabına yönelik kazancıyla değerlendiriliyorsa, bu durumda insan âhiret adına çok kazanmış demektir. Mesela bunlardan birisi Kadir gecesidir ki, bin aya bedel olduğu ifade ediliyor. Eğer insan o gecede, o İlâhî teveccühü yakalarsa, sanki seksen sene yaşamış gibi olur. Bu, o insanın ömrü uzasaydı ve seksen sene de yaşasaydı işte o kadar sevab kazanacaktı demektir. Sadakanın, hasenatın, sıla-i rahimin ömür uzatması da bu şekilde olabilir.

Ömrün uzatılması meselesinin niçin sıla-i rahime tahsis edildiği hakkında şunlar söylenebilir; günümüzde en çok gadre uğrayan İslâmî prensiplerden biri de hiç şüphesiz yakın akrabanın unutulmasıdır. Evet, derecesine göre yakınların yer yer ziyaret edilmesi; onlarla aramızda vuslatın sağlanması; başta anne-baba, anne-babanın evlatları, sonra kardeşler, nene, dede; anne menzilinde dayı-teyze, baba menzilinde amca-hala gibi yakınların, anne-babaya karşı bile saygının çok ciddi sarsıldığı bir dönemde görülüp gözetilmesi mevzuu çok önem arzetmektedir.

Hz. Hatice validemiz çok akıllı bir kadındır ve o sanki bir peygambere zevce olmak için yaratılmıştır. Efendimizle ilk vahyin heyecanını paylaştığı dönemde bu büyük kadın, peygamberimizin, Cebrail (a.s.)’den ilk ayetleri aldıktan sonra “kendimden korkuyorum” demesine mukabil; “Hayır ebediyen Allah seni zâyi etmeyecektir. Şüphesiz sen sıla-i rahim yapıyor, ihtiyacı olanın elinden tutuyor, yoksula bakıyorsun…” der.

Hz. Hatice validemizin bunu demesi, Varaka b. Nevfel’in de bu istikamette bir mütalâada bulunmasından anlaşılıyor ki, sıla-i rahim, o toplumda zor yapılan ve talip olunan bir şey. Hz. Ebu Bekir, Efendimiz’e yapılanlar karşısında O’na sahip çıkarken, “Senin gibi, fakirin, yoksulun elinden tutan, sıla-i rahim yapan birine bu yapılmaz” diyor. Ve yine komşulukla korumaya almak istediğinde, Kureyş’e karşı sıla-i rahimi referans olarak veriyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki sıla-i rahim o dönemde de herkes için gâye-i hayâl ve çok önemli bir şey…

Bir diğer yanıyla tarihte, pederşâhî, cedşâhî, ceddü’l cedşâhî aile şekillerini görmek mümkün. Eskiden bizim toplumumuz da öyleydi. Bir baba-anne veya dedenin etrafında dünya kadar gelin ve evlat bulunurdu. Hâlâ bazı yerlerde de bu vardır. Bunlar aslında toplum molekülünün düşük çapta hücreleri gibi şeylerdir ki, ne kadar sağlam, sıhhatli, birbiriyle irtibat içinde olurlarsa o kadar sıhhatli bir toplum meydana gelir.

Türk toplumunda genel toplum değerleri çok târumâr olmuştur. Bu ülke âdeta toplumun değerleri açısından Akif’in: “Harab eller, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar…” ifadelerinde kendini bulmuştur. Fakat Türk toplumunun aile yapısı bu üst üste gelen handikapları aşmamıza yardım etmiştir. O dönemde mektep bozulmuş, din tezyif edilmiş, muallim Allah’ın yerine konmuş; sokak bozulmuş, gazete ve mecmua dine hücum eder olmuş.. evet bütün bunlara rağmen bu toplum hâlâ ayakta ise zannediyorum o da işte bu sağlam aile yapısındandır.

Böyle acımasızca tahrip edilen bir cemiyetin tamirinde sıla-i rahimin rolünün çok büyük olduğuna inanıyorum ben. Dolayısıyla toplumu oluşturan hücreler, o hücreye esas teşkil eden atomlar, birbirlerine alabildiğine yakın olmalı. Herkes en dar daireden en geniş daireye kadar yakınlarını ziyaret edip, ihtiyaçlarını gidermeli, dertlerini dinlemeli ve karâbetin hakkını vermelidir.

M. Fethullah Gülen

Kadının erkeğe dokunmasıyla abdesti bozulur mu?

Şâfiî mezhebine göre aralarında evlenme engeli bulunmayan bir kadınla erkeğin, birbirlerinin vücuduna arada bir örtü bulunmaksızın ister bilerek isterse bilmeyerek olsun dokunmaları durumunda her ikisinin de abdesti bozulur.[1] Bir kadına kendisine evlenmesi ebediyen haram olan erkekler –baba, sütkardeş, öz erkek kardeş gibi- dokunduğunda ikisinin de abdesti bozulmaz.[2] Dokunmada, çıplak tenin birbirine değmesi şarttır. Tırnak ve saça dokunmak abdesti bozmayacağı gibi otobüs gibi umumi yerlerde elbiseli şekilde dokunmalar da abdeste zarar vermez.

Hanefî mezhebine göre ise kadınla erkeğin birbirine dokunması durumunda abdest bozulmaz. Dokunanlardan biri Hanefî biri Şâfiî olursa Şâfiî mezhebinden olanın abdesti bozulmuş olur. Hanefî mezhebine göre ancak çıplak olarak aşırı bir mübaşeret vuku bulursa abdest bozulur.[3] Hanefî mezhebine mensup bir erkekle kadın, birbirlerine dokunduklarında her ne kadar abdestleri bozulmuyorsa da Şâfiî mezhebine göre bozulduğu için tedbirli davranmaları ve mümkünse abdest almaları takvaya daha uygundur.


[1] Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/204.

[2] Mehmet Keskin, Büyük Şâfiî İlmihali, s. 51.

[3] Vehbe Zuhaylî, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, 1/203.

Bebeğin altını temizleyen kimsenin abdesti bozulur mu?

Abdesti bozan durumlar daha çok kişinin kendisiyle alâkalıdır. Dışarıdan bir necasetin kişiye bulaşması o kimsenin abdestine zarar vermez ancak üzerine necaset bulaşan kişi, namaz kılacaksa namazına engel olacak derecedeki necaseti gidermeden namaza duramaz ve böyle kılınan namaz geçerli olmaz.

Bebeğin altını değiştirme durumunda kişiye necaset bulaşırsa bu necaseti gidermek kişiye vacip olur, bunun dışında abdesti bozulmuş olmaz.

Bebeğin idrar ve kusmuğu necis midir?

Hanefîlere göre bebeğin ağız dolusu kusmuk ve idrarı necistir. Elbise ya da vücuda idrar bulaştığında, sıvı olduğundan el ayası kadar bir genişlikten fazlasının temizlenmesi gerekir. Sıvı necasette el ayası kadarına ise müsaade edilmiştir.

Kusmuk sıvı ise o da idrarın hükmüne tâbidir. Katı ise 3 gramına müsamaha ile bakılmış, 3 gramdan fazlasının temizlenmesi şart görülmüştür. Temizlenmediği takdirde namaza mâni olur.

Hanefîlerin bu konudaki delili, idrar ve kusmuk hakkında gelen hadislerin umumîlik ifade etmesidir. Mesela idrar hakkında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İdrardan sakının, çünkü kabir azabının çoğu ondandır.”[1] buyurmuştur. Burada çocuğun idrarı istisna edilmemiştir. Ağız dolusu gelmeyen kusmuk ise hafif necaset kabul edilmiştir çünkü bu, onun mideden gelmediğinin göstergesidir.


[1] Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, 9/345 (26365).

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz