Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?

Sünnete Sarılmayı Gerekli Kılan Amiller Nelerdir?

İslâmiyet’te meşrûiyetin olduğu gibi gerekliliğin de asıl kaynağı, Allah’ın Kitâb’ı ve Resûlü’nün (sav) sünnetidir. Her alanda gerekli ve geçerli olan bu kâide sebebiyle “Sünnete sarılma”yı, Kitab ve sünnet nassları ile incelemek şüphesiz tabiî bir durumdur.

Kur’ân-ı Kerîm’in Sünnete Sarılmayı Emretmesi

Kur’ân-ı Kerîm’de sünnete sarılmak gerektiğini (sünnete i’tisâm), sünneti bir bütün olarak kapsayacak tarzda çok genel ve öz bir biçimde şu âyet ifâde eder: “Resûl size ne getirdi ise onu alın, ona tutunun; sizi neden nehyettiyse ondan kaçının!”(Haşr/59: 7). Sahâbîler, bu âyetin sünneti kapsadığı inancındadır. Meselâ, Abdullah İbn Mes’ûd, kendisine dövme yapma ve kadınların kaş tüyleri gibi bazı tüylerini alma yasağının Kur’ân’da bulunup bulunmadığı sorusuna, Peygamberimizin ilgili hadîsiyle cevap vermiş ve bunu Kur’ân’a ait bir nehiy gibi değerlendirme sadedinde de bu âyeti okumuştur. (1) Mevdûdî, fey’ taksimi münasebetiyle inen bu âyetteki hükmün umûmî ve asıl maksadın, tüm münasebetlerde Hz. Peygamber’in (sav) emirlerine teslimiyet olduğunu belirtmiş, bunun sebebini de şöyle izah etmiştir: “Resûl size neyi getirdi ise onu alın”denirken, cümlenin devamında “size neyi getirmediyse”değil, “neyi yasakladıysa ondan kaçının”şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Bu hüküm sadece fey’e ait malların paylaşımını ihtiva etseydi, o zaman “neyi getirmediyse”denirdi. Fakat, “neyi yasakladıysa”denilmesinden anlaşıldığına göre kastolunan, Hz. Peygamber’in (sav) emir ve yasaklarına uyulmasıdır. Nitekim, bizzat Hz. Peygamber (sav) de, “Size emrettiğimi mümkün olduğunca uygulamaya çalışın, yasakladığımdan da kaçının.”(2) buyurmuştur.

Hz. Peygamber’e (sav) iman edilmesini ve O’na uyulmasını emreden âyetler, Hz. Peygamber’in ve sünnetinin konumunu belirlemek bakımından i’tisâmın gereğini de ortaya koymaktadır. “Allah’a ve ümmî peygamber olan Resûlü’ne -ki o, Allah’a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve O’na uyun ki, doğru yolu bulasınız”(A’râf/7: 158) âyetinden anlaşıldığı üzere Resûlullah’a (sav) iman ve O’na uyma, Allah Teâlâ’nın istediği yola uymuş olmak için şarttır. Resûl’e iman, O’nun getirdiği vahye ve ortaya koyduğu sünnete i’tisâmı gerektirirken, bunları tasdik etmemekten kaynaklanan i’tisâmsızlık da imansızlığa delildir.

Hz. Peygamber’in Müslümanlar için en güzel örnek olduğunu belirten “Andolsun ki, Resûlullah’ta sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek vardır”(Ahzâb/33: 21) âyeti, bağlanılması gereken sünnetin “üsve-i hasene (güzel örnek)”olduğunu belirtmekte, dolayısıyla i’tisâm teşvikinde bulunmaktadır. Zira “üsve”, bütün fiillerinde O’na uymayı ve değer vermeyi, bütün ahvâlini önemsemeyi ihtiva eder. (3) Ayrıca âyetler, her devre hitap ettiği için, bütün Müslümanlar onun muhatabıdır. O (sav), her devirde örnek alınmalıdır.

Resûlullah’a (sav) itaat edilmesi emri de sünnete i’tisâmı gerekli kılar. Bilindiği gibi, peygamberlere karşı yerine getirilmesi gereken vazifelerden ve onlara uyma şartlarından biri itaattir. “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”(Nisâ/4: 80) âyeti, peygambere itaatin neden gerekli olduğunu ve itaatin zorunluluğunu ortaya koyar. Âyetler, Resûlullah’a (sav) itaati, Allah’a itaat saymıştır. (4)

Peygamber’e (sav) itaati, sadece “Kur’ân konusunda Peygamber’e itaat gerekir.”şeklinde anlamak mümkün değildir. Zira bu şekilde anlamayı gerektirecek nassî bir delil bulunmamaktadır. Hz. Peygamber’e itaat mecburiyeti, O’na (sav) itaatin Allah’a itaat etme sayılmasındandır. Çünkü Hz. Peygamber, Kur’ân’ın ifadesiyle, sadece Allah’ın yolu sırât-ı müstakime götürmekte (Şûra/42: 52) ve yalnız Allah’tan kendisine vahyedilene uymaktadır (En’am/6: 50). Şayet Resûl’e itaatten sadece Allah’a itaat murad edilmiş olsaydı, “Allah’a ve Resûlüne itaati”emreden âyetler bulunmazdı. Ona itaat, Kur’ân’da bulunan hususlarda farzdır denilecek olursa bu, Resûl’e mahsus bir itaat sayılmaz. Allah ve Resûlü’ne itaat, ayrı ayrı zikredildiğine göre, Hz. Peygamber’e mahsus bir “itaat”alanı vardır ve O, (sav) Kur’ân’da yer almayan konularda hüküm veriyor demektir. “Allah Teâlâ, ‘Peygamber’e itaat edin.’ sözüyle ‘Peygamber’le gönderdiğim âyetlere itaat edin, ama Peygamber’in bunun dışındaki açıklamalarına ve yorumlarına bakmayın’ demeyi murat etseydi, bunu açıkça söylerdi. Aksine mutlak bir ifadeyle, hiçbir şeyle kayıtlamadan ‘Resûlullah’a itaat edin.’ buyuruyor. Öte yandan, ‘Resûlullah’a itaat edin’ buyruğunun anlamı, Allah Teâlâ’nın O’nunla gönderdiği âyetlere itaat edin demek olsaydı, o takdirde, âyetlerin başındaki ‘Allah’a itaat edin’ sözü gereksiz bir tekrardan ibaret olurdu. Allah Teâlâ’nın emrettiği bu itaat, sadece Resûlü’nün getirdiği âyetleri kapsamamakta, âyetlerle birlikte sünnetine, hattâ şahsına itaati de içine almaktadır.”(5)

İslâm âlimleri, konuyla ilgili âyetlerden hareketle Peygamber’e itaatin, O’nun sünnetine sarılmak ve getirmiş olduğu emir ve yasaklara boyun eğmek olduğunu söylemişler, (6) “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin.”âyetlerinde Allah’a itaatin farzlarda, Resûl’e itaatin ise sünnetlerde itaat edin demek olduğunu belirtmişlerdir. (7)

Hz. Peygamber’e ittibâı emreden âyetler de sünnete uymayı gerektirir. “Allah’a ve ümmî Peygamber olan Resûlü’ne -ki o, Allah’a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve O’na ittiba edin ki, doğru yolu bulasınız.”(A’râf/7: 158) âyetinde Peygamber’e ittiba, Peygamber’e imanın devamı ve gereği sayılmıştır. “De ki: Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”(Âl-i İmran/3: 31) âyetinde ise Allah’ı sevmenin ve O’nun tarafından sevilmenin şartı, Peygamber’e ittiba olarak gösterilmiştir. Sevgi konusunda ittibaın şart koşulması, diğer konularda Peygamber’e ittibaı, tabiî olarak gerekli kılar. Ayrıca Allah Teâlâ’nın, Resûlü’ne (sav) tâbi olmayı kullarına farz kılması, Resûlullah’ın (sav) sünnetinin Allah Teâlâ tarafından kabul edildiğini gösterir.

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’in (sav) hükmüne kayıtsız-şartsız kabul ve teslimiyet ile, zerre kadar şüphe duymadan, kalpten inanıp razı olmak gerektiğini emrederken de hiç şüphesiz sünnete bağlanmayı da (sünnete i’tisâmı) emretmiş olmaktadır: “Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına, o meselede kendi isteklerine göre bir tercih hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”(Ahzâb/33: 36) ve “Hayır, Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip ona teslim olmadıkları sürece iman etmiş olmazlar.”(Nisâ/4: 65) âyetlerinde sünnete i’tisâmın gereği açıkça vurgulanmaktadır. Zira bilinen bir gerçektir ki, Hz. Peygamber’in Kur’ân dışında verdiği birçok hüküm bulunmaktadır. “Allah ve Resûlü’ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları, Allah’a ve Resûlü’ne arzediniz.”(Nisâ/4: 59) âyeti de sünnete müracaat emrini tekid eder. İlk dönem İslâm âlimlerinden Meymûn İbn Mihrân, “Allah’a arz edin”kısmının Allah’ın Kitab’ına, “Resûlü’ne arz edin”kısmının ise, O (sav) hayatta iken kendisine, vefat ettikten sonra da “sünnetine arz edin”demek olduğunu söylemiştir. (8)

Resûlullah’ın (sav) çağrısına uyma gereğini bildirmek de sünnete i’tisâmı emretmek demektir. “Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Resûlü’ne uyun.”(Enfal/8: 24) âyetindeki “Peygamber’in çağrısı”nda bir sınırlama olmaması, O’nun her emir ve yasağına uyulması lâzım geldiğini gösterir. Hz. Peygamber’in çağrısı, tabiî ki sünneti de kapsamaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’e (sav) isyan etmek ve O’na uymamak yasaklanmıştır. Bu yasaklar, dolayısıyla Hz. Peygamber’e bağlanma gereğini ortaya koyar: “Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa Allah böylesini, devamlı kalacağı bir ateşe sokar.”(Nisâ/4: 14). “O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”(Nur/24: 63) ve “…Resûl’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar vere-mezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.”(Muhammed/47: 32) âyetleri, konuyla ilgili âyetlerden birkaçıdır. Son âyette, Hz. Peygamber’e karşı gelmenin Allah’a karşı gelme sayıldığı açıkça görülmektedir. Buradan, “Sünnete i’tisâm etmemek, Kitab’a i’tisâm etmemektir.”sonucunu çıkarmak da mümkündür.

Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna delâlet eden “O, arzusuna göre konuşmaz.”(Necm/53: 3) âyetinin sünneti de ihtiva ettiği, âlimlerce de kabul görmüş bir hakikattir. (9) Bu âyet, sünnete i’tisâmın önemli bir delilidir.

Hz. Peygamber’in (sav) Kur’ân’ı açıklama görevi, O’nun Kur’ân dışındaki söz ve uygulamalarına da i’tisâmı gerektirir. “Kur’ân dışında, Hz. Peygamber’e vahiy veya ilham ile bilgi gelmesini inkâr etmeye imkân görünmemektedir. Kur’ân’ın açıklaması O’na verildiğine göre, bu açıklama herhalde Kur’ân’dan ayrı birşey olmalıdır.”(10) Ayrıca beyân yetkisi, açıklama şekillerinin tamamını kapsar. “İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik”(Nahl/16: 44) âyeti, Peygamber’in (sav) açıklamalarının, Kur’ân kaynaklı olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber’in (sav) teşri’ yetkisi de, sünnete bağlılığı gerektirir. “O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar”(A’râf/7: 157) ve “Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle cizye verecekleri vakte kadar savaşın.”(Tevbe/9: 29) âyetleri, Hz. Peygamber’in bu yetki ve görevini ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber’in (sav) tebliğ görevi de sünnete i’tisâmı gerektirir. Sünnet, Resûlullah’ın (sav) Rabbi’nden aldığı risâleti tebliğden ibarettir. Allah O’na, bu risâleti tebliğ etmesini emrederek şöyle buyurmuştur: “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’na elçilik vazifesini yerine getirmemiş olursun”(Mâide/5: 67). Hz. Peygamber (sav), dini tebliğ ederken sadece Kur’ân’ı duyurmakla kalmamış, Kur’ân’ın yanında sünneti de bildirmiş, Kur’ân ve sünneti içiçe yaşamış ve ashâbına bu şekilde öğretmiştir.

Bütün bu âyetlerden ve yorumlardan anlaşılacağı gibi “Sünnete bağlılık (i’tisâm bi’s-sünne)”, herşeyden önce Kur’ân-ı Kerîm’in müekked emridir. Kur’ân, sünnete uymayı herhangi bir ayırım yapmadan bir bütün olarak tavsiye eder. Hz. Peygamber’e iman edilmesi emri ve O’a inanmanın imanın şartları içinde yer alması, O’nsuz (sav) imanın tamamlanmaması, sahîh olmaması, Resûlullah’ın (sav) konumunu belirler ve O’na uymayı gerekli kılar. Sünnete i’tisâmı emreden Kur’ân, Hz. Peygamber’i mutlak olarak Müslümanlara örnek göstermiştir. Çünkü İslâm, insan hayatının bütün kısım ve yönlerini birlikte değerlendirir. Hz. Peygamber’in üstlenmiş olduğu misyon, tabiî olarak O’nun bir sünnetinin bulunmasını gerekli kılar. Peygamber’in (sav) teşri’ yetkisi vardır. Ayrıca sünnetinin vahye dayanması veya vahyin onayından geçmiş olması, Sünnetin kaynağının vahiy olduğunun göstergesidir. Kur’ân’ın, O’na karşı gelmeyi ve emrine uymamayı yasaklaması da sünnetin asıl kaynağını gösterdiği gibi, O’nun (sav) yolu olan sünnete itaati de farz kılar.

Bütün bu âyetler, Resûlullah’ın (sav) değerini göstermesi yanında sünnetinin de değerini gösterir. Allah Teâlâ, Kur’ân’a uymayı nasıl farz kılmış ise, Peygamberinin (sav) sünnetine de uymayı emretmiştir.

Sarılmayı Emretmesi

Hidayet rehberi ve tek örnek olarak gönderilmiş olan Hz. Peygamber’in (sav), Allah’ın yoluna çağırıcı niteliğiyle kendisine uyulmasını istemesi pek tabiîdir. Kur’ân’ın sünnete ittibaı emretmesinden sonra, sünnetin de aynı emri tekrarlaması, onun Kur’ân’dan aldığı gücü ifade ve te’yid etmektedir.

Hz. Peygamber (sav), Sünnete sarılmayı, Vedâ Hutbesi’nde ümmetine vasiyeti olarak açıkça ilân etmiştir. “Size, kendilerine sarıldığınız takdirde ebediyen sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Allah’ın Kitab’ı ve Nebî’sinin sünneti. Bunlar (Kitap ve Sünnet), havzda (Kevser Havzı’nda) bana ulaşıncaya kadar ayrılmayacaklardır.”(11) Hz. Peygamber (sav), bu vasiyet ve tavsiyesi ile Kur’ân yanında sünnete sarılmayı da teşvik etmiş ve ona uyulmasını istemiştir. Teşri’ yetkisini hatırlattığı hadîste, i’tisâmın gereğini, sünnetin gücüyle ve konumuyla te’yid etmiştir. Hz. Peygamber (sav) yine vasiyet niteliğinde kendisinden sonra sünnetine i’tisâmı tavsiye etmiştir. O (sav), “Ben sizi, gecesi gündüzü gibi apaydınlık olan bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helâk olanlar, o dinden sapanlar olur. Sizden kim yaşarsa birçok ihtilâfa şahit olacaktır. Onun için bilip tanıdığınız sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan râşid halifelerin sünnetlerine yapışınız. Bunlara sımsıkı sarılınız.”(12) buyurmuştur.

Ümmetin fırkalara ayrıldığı zamanlarda “kendisinin ve ashâbının yoluna uyanlar”ın kurtulan grup olacağını belirten Hz. Peygamber (sav) (13) her devirde ve her durumda olduğu gibi -özellikle zor zamanlarda- sünnnete i’tisâmın kurtarıcı niteliğine dikkat çekmiş olmaktadır.

Resûlullah’a (sav) iktida da sünnete i’tisâmı gerekli kılar. “Bana iktida eden bendendir.”(14) hadîsinde Hz. Peygamber (sav), açıkça kendisine uyulmasını emretmektedir. “Size bir şeyi yasaklarsam ondan derhal uzaklaşın. Bir şeyi emredersem, gücünüz yettiği kadar onu yerine getirin.”(15) hadîsi de, her konuda sünnete i’tisâm gereğini ifade etmektedir. Görüldüğü üzere, Hz. Peygamber (sav), genel bir ifade kullanmıştır. Buna göre O (sav), her konuda uyulması gereken bir kimsedir. Zaten, bilhassa evrensel bir misyonla gelen bir peygamberin tek bir alanda örnek ve ölçü olması, bir alana sıkışıp kalması mümkün değildir.

Hz. Peygamber (sav), “Sözlerin en güzeli Allah’ın Kelâmı, yolların en doğrusu, en güzeli ise Muhammed’in yoludur.”(16) buyurarak, sünnetten daha doğru ve üstün yol olmadığını belirtmek sûretiyle ona i’tisâmı teşvik etmiştir. “Kim sünnetimi ihyâ ederse beni seviyor demektir. Kim beni severse, Cennet’te benimle beraberdir.”(17) hadîsinde ise Peygamber Efendimiz (sav), hem sünneti yaşatma emri vermiş, hem de sünnetine sarılmayı kendisiyle ilişkilendirmiştir. “Kim benim fıtratımı (yaratılıştan sahip olduğum özellikleri) severse, sünnetimi yol edinsin.”(18) hadîsi de aynı doğrultudadır. O (sav), kendisine duyulan sevginin de imanla ilgisi olduğunu belirtmiştir. “Allah’a andolsun ki, hiç biriniz beni babasından ve evlâdından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe (gerçek mânâda) iman etmiş olamaz.”(19) hadîsi bunu açıkça ortaya koyar.

Sünnetin kaynağının vahiy olduğuna işaret eden hadîsler de, sünnete i’tisâmı teşvik eder. Hz. Peygamber’in (sav) “Dikkat edin! Bana Kitap ve onun misli verildi. Dikkat edin! Bana Kur’ân ve onun misli verildi.”(20) hadîsi sünnetin önemine ve konumuna, kaynak göstererek dikkat çekmektedir.

Hz. Peygamber’in (sav) teşrî’ yetkisinin olduğunu belirtmesi, konuya ait önemli delillerdendir. O, ileride sünneti inkâr edenlerin çıkacağını belirttikten sonra “Dikkat edin! Allah’ın Resûlü’nün haram kıldığı, Allah’ın haram kıldığı gibidir.”buyurmuştur. (21)

Hz. Peygamber (sav), Kur’ân ile sünnetin birbirinden ayrılmayacağını belirtmiştir. (22) Bununla beraber, O (sav), Kur’ân dışında da vahiy aldığını, buna rağmen teşrî’ yetkisini kabul etmeyip sünneti inkâr edenler olacağını, sünnete karşı çıkacak grupların türeyeceğini, hadîsleri önemsemeyen, her meseleyi Kur’ân’da aramak gibi bir temâyül gösterecek bozuk zihniyetlerin belireceğini haber vererek ümmetini ikaz eder ve böyle kimseleri, şu sözleriyle uyarır: “Benim emrettiğim veya nehyettiğim bir konu kendisine iletildiğinde sakın sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış biri olarak ‘biz, onu bunu bilmeyiz. Allah’ın Kitabı’nda ne bulursak ona uyarız, o kadar”derken bulmayayım.”(23) Hz. Peygamber (sav), böylece sünnetin, dinin iki kaynağından biri olduğunu inkâr edenleri teşhir etmiş, (24) sünnet inkârı ve sünnetsiz İslâm arayışlarının olacağını haber vererek ümmetini uyarmış, İslâm Dini’nde sadece Kur’ân’la yetinmeyi tasvip etmemiştir. Hz. Peygamber’in (sav) bu kimseleri kınaması, bu iddiada bulunanların Kur’ân’a sarılmakta da samimi olmadıklarını gösterir. Konunun önemi, hadîsin başka rivâyetlerine de yer vermeyi gerekli kılmaktadır. “Sizden biriniz koltuğuna yaslanarak, Allah’ın şu Kur’ân’da haram kıldıklarından başka şeyleri haram kılmadığını mı zannediyor. Dikkat edin! Vallahi ben öğüt verdim, emrettim ve yasakladım. Bunlar (emirler ve yasaklar), Kur’ân’dakiler kadardır, hatta sayıca ondan da fazladır.”(25)

Konuyla ilgili başka bir rivâyet ise şöyledir: “Sizden (ümmetimden) birinin (koltuğuna, dirseğine) dayanmış olarak beni yalanlaması umulur mu? Benden bir hadîs rivâyet edilir de ‘Resûlullah (sav) bunu söylememiştir’ der.”(26) Buna göre Hz. Peygamber (sav), hadîs inkârının kendisini yalanlamak sayıldığını belirtir. Başka bir rivâyette ise inkârcıları şöyle anlatır: “Benden bir hadîs rivâyet edildiğinde ‘Resûlullah (sav) bunu söylemedi. Bunu bize garanti edecek kim var?’ der.”(27) Bu ifâde, hadîs rivâyetlerinin incelenmesiyle ilgili olmayıp, esasen sünnet inkârcılarının tavırlarını, onların kendilerinden başka kimseye güvenmediklerini teşhir etmektedir. Hz. Peygamber (sav), sünnet inkârcısına hadîs ulaştığında, o koltuğuna gerine gerine oturmuş olduğu hâlde, hadîsi zikreden kişiye “Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitab’ı vardır! Bu Kitab’da neyi helâl bulursak onu helâl kabul eder ve neyi haram bulursak onu haram kılarız.”diyeceğini haber verdikten sonra, “Oysa Allah’ın Peygamberi’nin (sav) haram kıldığı şey, Allah tarafından haram kılınan şey gibidir.”(28) buyurarak meselenin önemine ve sünnetin kaynağına dikkat çeker. Resûlullah (sav), yine bir başka sözlerinde, sünnet inkârcılarının, “Bu Allah’ın Kitab’ı, onda bulunan helâli helâl sayarız, onda bulunan haramı haram sayarız.”diyeceklerine dikkat çeker ve, “Dikkat edin, kime bir sözüm ulaşır ve o kimse sözümü yalanlarsa Allah’ı, Resûl’ün kendisini, Resûlullah’ın (sav) sözünü de yalanlamış olur.”buyurur. (29) İnkârcı bu sözlerle, Allah’ın Peygamber’ine (sav) verdiği yetkiyi inkâr etmekte, dinde Peygamber’in (sav) kendi kendine hareket ettiğini ve O’nun sözlerine güvenilemeyeceğini belirtmiş olmaktadır. Sünnet inkârcıları, hadîste bulunanlarla Kur’ân’da bulunanları sanki tıpatıp aynıymış gibi düşünerek Hz. Peygamber’in (sav) emri veya nehyi kendilerine ulaştığında, “Allah’ın Kitab’ı yanımızda, bu onda yok.”derler.”(30) İslâm âlimlerinden Şâtıbî, konuyla ilgili olarak “Sünnet, Kitab’ı tefsîr eder. Kim sünneti bilmeden Kur’ân’ı alırsa, sünnette sürçtüğü gibi Kur’ân’da da sürçer.”diyerek, İslâmiyet’ten önceki milletlerin bundan dolayı dalâlete uğradığını belirtir. (31) Begavî de, yukarıdaki hadîslerle ilgili olarak “Bu hadîsler, hadîsin Kitab’a arzına ihtiyaç olmadığına delildir. Sünnetin, kendi başına hüccet olduğu sabit olmuştur. ‘Bana Kitap ve benzeri verildi.’ hadîsi de bunu gösterir.”mütalâasında bulunur. Hadîste geçen koltuk (el-erîke) ifâdesi ile Hz. Peygamber’in (sav), din ve âhiret konusunda endişesiz, rahat düşkünü, ilimle meşgul bulunmayan ve refah içinde olanları murad ettiği belirtilmiştir. Bu kimseler, rahat ve rehavet içinde bilmedikleri konularda konuşan kimselerdir. (32)

Hz. Peygamber (sav), kendisine itaati emreden (Nisâ/4: 13, 80) ve isyanı yasaklayan (Nisâ/4: 14) âyetleri tekrar ve te’yid mâhiyetinde kendisine itaati emretmiş ve isyanı yasaklamış; “Kim bana itaat etmişse, Allah’a itaat etmiştir; kim bana isyan ederse Allah’a isyan etmiştir.”buyurmuştur. (33) Aynı şekilde, “Ümmetimin hepsi Cennet’e girecektir; ancak imtina edenler giremeyecektir.”hadîsinde Resûlullah (sav), imtina edenlerin kimler olduğunu, “Kim bana itaat ederse Cennet’e girecektir, kim bana isyan ederse, o imtina etmiştir.”(34) buyurarak açıklamışlardır. Bu hadîs, Resûlullah’ın (sav) sünnetinden imtina etmenin, O’na (sav) isyan (35) sayıldığı anlamına gelir.

İbn Hibbân, Resûlullah’ın (sav) sünnetine itaati; “uydurma gerekçelerle sünnetin def’i için yol arayanların söylediklerine aldırmaksızın, Allah’ın dini konusunda ileri-geri görüş belirtenlerin görüşlerini bir tarafa iterek, kemmiyet ve keyfiyetine bakmadan sünnete boyun eğmekten ibarettir”diye tanımlar. (36)

Resûlullah’ın, “Burada bulunanlar bulunmayanlara duyursun.”(37) ve “Allah, sözümü duyup ezberleyen, sonra da onu duymamış olana nakleden kimsenin yüzünü ağartsın!”(38) hadîsleri gibi, sünnetinin tebliğ edilmesine ve yayılmasına teşvikine dair emirleri de sünnete i’tisâmı âmirdir. Bu arada Resûlullah’ın (sav) kendi sözünün diğer sözlerden farklılığına işaret etmesi de sünnetin ve sünneti tebliğin önemini göstermektedir. Hz. Peygamber’in (sav), meselâ Veda Hutbesi’nde, tabiî ki hepsi Kur’ân’da en azından açık olarak bulunmayan bazı hususları da anlattıktan sonra, “Dikkat edin, tebliğ ettim mi?”(39) diye sorması ve farz ibadetler dışındaki ibadetleri de duyurma emrini vermesi, (40) yine sünnete bağlanmak gereğini ortaya koymaktadır.

Resûlullah (sav), kendi getirdikleri dışında başka dinlere ait bilgilerle ilgilenilmesine ya da kendi yerine bir başka peygamberin konulmasına kesinlikle müsaade etmemiştir. O’nun bu tavrı, i’tisâmın gereğini ortaya koyan güçlü delillerdendir. Meselâ O (sav), “Yemin olsun ki ben size kusursuz bir din getirdim, Ehl-i Kitaba bir şey sormayın; kendileri sapmışken sizi hidayete erdiremezler, onlara sorarsanız ya bir bâtılı tasdîk eder ya da bir hakkı yalanlarsınız. Musa hayatta olsaydı, bana tâbi olmaktan başkası ona helâl olmazdı. Musa aranızda olsa, beni bırakıp ona tâbi olsanız dalâlete düşersiniz. Siz ümmetlerden benim payıma düşensiniz, ben de nebîlerden sizin payınızım.”buyurmuştur. (41) “Kendilerine okunan bu Kitabı sana indirmemiz onlara kâfi gelmedi mi?”(Ankebût/29: 51) âyeti de, bu hadîste ifade edilen gerçeğe parmak basmaktadır. (42)

Netice olarak Peygamber Efendimiz’in (sav), kendi sünneti ile ilgili bu hadîsler, sünnet olmadan İslâm Dini’ni yaşamanın mümkün olmadığının ifadesidir. Dinimizin iki kaynağı vardır. Kur’ân-ı Kerim ve Peygamberimizin (sav) sünneti. Sadece Kur’ân ile dinin gereklerini yerine getirmek mümkün değildir. Kur’ân’ın hayata geçirilişi, yaşanışı Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir. Resûlullah’ın (sav), bir Müslüman olarak nasıl yaşadığını gözardı ederek Müslümanca yaşamak mümkün değildir. Peygamber (sav), dini yaşarken şüphesiz bu hayat tarzını kendi kendine uydurmamıştır. Zaten bir peygamberin, Allah Teâlâ’nın tasdikinden geçmeden din adına bir söz söylemesi, bir icraatta bulunması imkânsızdır.

[1] Buhârî, libâs 82, 84, 85, 87, tefsîr 59/4. [2] Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’ân VI, 191. [3] Kurtubî, Câmi’, VII, 5237. [4] Kurtubî, Câmi’, I, 32. [5] Bkz.: M. Yaşar Kandemir, İki Cihan Güneşi, s. 245. [6] Kâdı Iyâz, Şifâ, II, 17. [7] Kurtubî, Câmi’, II, 1445; V, 3042; IX, 6473; Kâdı Iyâz, Şifâ II, 18. [8] İbn Abdilber, Câmi’, II, 190. [9] Bkz.: Kurtubî, Câmi’, IX, 6255; Elmalılı, Hak Dini VII, 4572; Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân VI, 13-14. [10] Hüseyin Atay, “Kur’ân’ın Anlaşılması”, Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, s. 26. Sünnetin, Sünnete

[11] Muvatta’, kader 3; İbn Abdilber, Câmi’, II, 24, 110, 180; Hâkim, Müstedrek, I, 93. [12] Dârimî, mukaddime 16; İbn Mâce, mukaddime 6. [13] Bkz.: Tirmizî, iman 18. [14] Müsned, V, 409. [15] Buhârî, i’tisâm 2; Müslim, ilim 2. [16] Buhârî, tefsîr 34/2, 111/2; Müslim, cum’a 43. [17] Tirmizî, ilim 16. [18] Abdurrezzâk, Musannef, VI, 169; Beyhakî, Sünen, VII/77. [19] Buhârî, iman 8; Müslim, iman 69-70. [20] Ebû Dâvûd, sünne 5; İbn Hibbân, Sahîh, I, 173. [21] İbn Mâce, mukaddime 2; Tirmizî, ilim 10.. [22] Bkz.: Dârakutnî, Sünen, IV, 245; Hâkim, Müstedrek, I, 93.. [23] Dârimî, mukaddime 49; Ebû Dâvûd, sünne 5.. [24] İsmail Lütfi Çakan, Hadîslerle Gerçekler -2-, s. 138;. [25] Ebû Dâvûd, harac 31(33).. [26] Abdurrezzâk, Musannef, X, 453.. [27] Abdurrezzâk, a. g. e., X, 453.. [28] Tirmizî, ilim 10.. [29] Taberânî, el-Mu’cemu’l-evsât, VII, 313; İbn Abdilber, Câmi’ II, 189.. [30] Müsned, VI, 8; İbn Hibbân, Sahîh I, 174.. [31] Bkz.: Şatıbî, İ’tisâm, I, 59. [32] Bkz.: Begavî, Şerhu’s-sünne, I, 201. [33] Buhârî, ahkâm 1, cihad 109. [34] Buhârî, i’tisâm 2. [35] Bkz.: İbn Hacer, Fethu’l-bâri, XV, 180. [36] İbn Hibban, Sahîh, I, 180. [37] Buhârî, ilim 37, 39. [38] Dârimi, mukaddime 24. [39] Bkz.: Müslim, küsûf 1. [40] Bkz.: Ebû Dâvûd, tatavvu’ 10. [41] Abdurrezzâk, Musannef, VI, 113, 114; X, 313-314; Müsned, III, 387, 338, 471; IV, 266. [42] Dârimî, mukaddime 42.

Mehdi Kimdir? Önemli Vasıfları Nelerdir?

Mehdi Kimdir? Önemli Vasıfları Nelerdir?

Mehdi, Arapça’da “hdy”kökünden gelen bir kelimedir. Mehdi, doğru yol üzerinde bulunan, hidayete eren ve hidayete vesile olan gibi manalara gelir. Mehdi, kendisine Allah tarafından hususi olarak yol gösterilen bir kimsedir. (1)

Kuran’da açıkca Mehdi ve özelliklerinden söz edilmez. Hadislere göre Mehdi, Peygamberimizin Alinden, yani Ehl-i Beytten olacaktır. Ebu Davut ve Hakim’in sahih olarak rivayet ettikleri bir hadise göre o, Hz. Fatıma neslinden olacaktır. (2)

Büyük Mehdi ahir zamanda gelecektir, Müslümanları uyandırıp, dinlerini takviye edecek, imanlarını tecdidde bulunacaktır.

Hz. Ali’den bize ulaşan bir başka Hadise göre, bir gün o, oğlu Hz. Hasan’a bakmış ve: “Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’in isimlendirdiği gibi, mutlaka benim bu oğlum Seyyiddir (Beyefendi, Halim Selim, zarif ve centilmendir.) Yakında onun soyundan, Nebinizin (sav) adıyla adlandırılan bir adam çıkacak, ahlakında ona (Hz. Peygambere) benzeyecek, ama yaratılışında (beden ve cisim özelliklerinde) ona benzemeyecektir”buyurmuştur. (3)

Mehdi, Sünnet-i Seniyyeye ittibaında, fiillerinde ve hareketlerinde Nebi Sallallahu Aleyhi Veselleme benzeyecektir. Ama cismen, bedenen ve sureten, yani maddi vasıflarıyla Hz. Peygambere benzemeyebilir.

Büyük Alim Taftazani’nin (Mesud b. Ömer) Şehru’l- Makasıd adlı meşhur eserinde; Mehdi ile ilgili konunun başında şöyle der: “Dünyayı adalet ve iyilikle dolduracak bir imamın (liderin, büyüğün, mehdinin) çıkması konusunda ahadis-i sahiha (sahih Hadisler) varid olmuşlar.”(4)

Mehdinin çıktığı dönemde, önceki devirlere ve çağlara göre; dünyada büyük bir bolluk ve zenginlik olacaktır. Peygamber Efendimiz; Sahih-i Müslim’den bize ulaşan uzunca bir hadisin sonunda şöyle buyurmuştu: “Ümmetimin sonunda malı çok olarak verip saymayan bir (büyük) halife olacaktır…”(5)

Tüm bu hadislerden Mehdinin bir kısım özellikleri ortaya çıkar.

Mehdilik konusunda sahih hadisler olmakla birlikte; bunların hepsi ahaddır(tek bir kişi tarafından rivayet edilmiştir). Nitekim, sahih hadislerin de birçoğu ahaddır.

Bir konudaki kanaat, yani -teknik terimi ile- zan kesinlik ifade etmese de; ağırlık ifade eder. Bu durum görmezlikten gelinemez. Her konunun sübutu için kesin delil de istenilmez.

Mesela tüm müctehidlerin içtihatları, ancak birer zandır; yani kati değildir. Yani bunlar, yüzde yüz kesin olmayan kanaatlerdir. Fakat bu içtihatlarla amel edilmektedir. Bir fikre davette de “Zann-ı kabul-i cumhur”ilk şarttır. Yüzde yüz kesinliği olmamakla birlikte; bize bir konuda kanaat veren her şey zandır.

Bu noktadan mehdilik konusunu, mehdileri veya Büyük Mehdiyi bir çırpıda inkar edivermek; hadis bilimi açısından temelsiz ve tutarsızdır. Hem “Mehdi yoktur”veya “mehdilik yoktur”gibi bir sahih hadis de yoktur.

Sonuç olarak yukarıdaki hadisler bize bu konuda bir kanaat verdikleri gibi, Mehdinin bazı özelliklerini de anlatırlar. Fakat Mehdi ve Deccal konusu, hadislerin müteşabihatı içine girdiği için; bu konuyu tüm incelikleriyle anlamak kolay değildir. Bu konuda her çağa göre tutarlı ve yerinde yorum ve tefsirlere ihtiyaç vardır. Ayrıca her asrın mehdi manasından nasiplenmesi gerektiği için anlatım açık değildir.

[1] Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki, I-II, 1436 [2] Mansur Ali Nasif, et-Tacu’l- Cami’u lilUsûl, I-V, 363 [3] Mansur Ali Nasif, et-Tacu’l- Cami’u lilUsûl, I-V, 363 [4] Mansur Ali Nasif, et-Tacu’l- Cami’u lilUsûl, I-V, 343 [5] Mansur Ali Nasif, et-Tacu’l- Cami’u lilUsûl, I-V, 362

İslâmiyet Bütün Meseleleri Halletmeye Kâfi midir?

Evet, kâfi ve vâfidir. Dün bizim söylediğimiz bu söz, bugün herkes tarafından söylenir olmuştur. Batı yeni yeni ihtidâ hâdiseleriyle bunun açık bir delîlidir.

Bir fabrikanın çalışma sistemini, onu kurup yapandan daha iyi kim bilebilir. En basit bir elektronik âletin dahi çalışma şeklini bir bilene danışıyorsunuz. İnsanı yaratan kim ise onun gerek ferdi gerekse içtimâ? yaşama tarzını en iyi bilen o olacaktır. İnsanı Allah yaratmıştır. Öyleyse insan için en geçerli sistem de O’nun gönderdiği sistemdir.

Bugün bu realite herkes tarafından kabul ediliyor, zira, beşer eliyle ortaya konan bütün sistemler bugün iflâs etmiştir. Geçici muvaffakiyetleri onların devamlı kalmalarına yetmemiştir. İşte tarihte görülen en meşhur beşerî sistemlerden Feodalizm, Kapitalizm, Sosyalizm ve Komünizm bir biri ardınca hep yıkılıp-gitmiş ve arkada bir sürü feryad-u figân bırakmışlardır. Halbuki İslâm ilk kurulduğu günden beri özünden hiçbir şey kaybetmeden bugünlere gelip ulaştı.

Batı, bu işin farkındadır. Bizim gönderdiğimiz mürşit ve mübelliğler Batı dünyâsının birçok yerinde hüsnü kabul görmektedir. Kilise amfileri âdeta İslâm’a hizmet eder hâle gelmiştir.

Dünyâ yeniden bir İslâm anlayışına hazırlanıyor. Bugün altından kalkılamayan problemlerin ancak İslâm ile halledileceği kanâatı oldukça yaygındır.

Fazilet odur ki düşmanlar dahi kabul ve itirâf etsin. İşte bugün o merhaleye gelinmiştir ki, düşmanlar dahi verdikleri beyânatlarıyla bu hakîkatı kabullenmiş görünmektedir. Bugün Avrupa’da, İslâm’ı kabûl ettiği halde, çevresinden endişe ettiği için, bunu açıklamayan pek çok insan vardır. Ve bunların ekseriyeti de kilise mensuplarıdır.

Sonra bu gibi sorulara müşahhas misâl vermek için bütün meseleleri teker teker sayıp İslâm’ın o meseleleri nasıl hallettiğini bir bir göstermek gerekir. Bu da birkaç ciltlik eserle ancak mümkün olacaktır. Soru-cevap faslında böyle bir mevzûu derinlemesine tahlil elbette ki imkânsızdır. Ayrıca onlar, İslâm’ın hangi meseleyi halledemediğini göstermeliler ki, biz onun cevabını vermiş olalım. Onlar mücerret sordukları için bizim cevabımızda mücerret olacaktır. Cevabı herkese müsellem olan bir mesele hakkında esasen daha fazla söz, hem isrâf hem de abesle iştigâldir. İslâm ise isrâf ve abes işi asla tasvip etmez.

M. Fethullah Gülen

İslamiyet Hoşgörü Dini midir?

İnsanların her ferdi, diğer canlıların neredeyse bir türü kadar diğerlerinden farklılık gösterir. Bu, onun yetenek, kişilik ve karakterindeki renklilikle açıkça kendisini belli eder. Bu gerçeği değiştirmeye yönelik her girişim de yaratılışa ters olduğu için başarısızlığa mahkumdur. Bireydeki bu renklilik, manevî ve hükmî bir kişilik olan toplumlara da aynen yansıyarak onları da farklı hale getirir. Farklılık genellikle insan psikolojisinde içgüdüsel bir tepki doğurur. Başkalık da, yabancılık, korku, kuşku, antipati duyguları uyandırır. Hoşgörü ise, bu ilkel duyguyu yenmek, hiç değilse dizginlemeye çalışmaktır. Kişi başkalarına katlanabilmeyi öğrendiği ölçüde “hoşgörülü”niteliğini kazanır. Hoşgörü, anlayış ve yüce gönüllülüktür. Bizimkimize uymasa bile, herkesin özgür olduğu gerçeğini özümseyip başkalarının düşünce, inanç ve davranışlarına müdahale ve baskıda bulunmamaktır.

Hoşgörü, fıtrat dini olan İslam’ın en önemli bir özelliğidir. Ondaki hoşgörüye başka bir din ve medeniyette rastlamak mümkün değildir. İslam, hem geçmiş din ve medeniyetlere, hem de yeni görüş ve düşüncelere karşı daima hoşgörülü olmuştur. Bu yazımızda bunun bazı ilke ve dayanaklarını kaydetmekle yetineceğiz.

Hz. Peygamber “Allah katında en sevimli din müsamahalı olan dindir. Ben müsamahalı bir din olan hanif dini ile gönderildim”buyurarak (Müsned, I/236) bu gerçeği açıkça ifade etmiştir. Kur’an’da, insanlar arasındaki ırk, dil, renk, makam ve mevki gibi farklılıkların, Allah’ın iradesi dahilinde ve belli hikmetlere bağlı olarak var edildiği, dolayısıyla insanların bunları anlayışla karşılaması gerektiği yönünde ifadeler yer alır (49/13; 30/22; 6/165; 17/21; 43/32).

Kur’an, Allah’a ortak koşmaya bile zorlayan anne-babaya karşı evladın, evlatlık görevinden geri kalmamasını, onlara iyi davranmasını, ancak inancında onlara uymayarak Allah’a yönelenleri örnek almasını emreder (31/15).

İnanç farklılıkları tek başına savaş sebebi değildir. İslam’a ve Müslümanlara saldırmadıkları ve inanç özgürlüğünü engellemedikleri sürece diğer din mensuplarına savaş ilan edilemez. İslam’da barış asıl, savaş ise istisnadır: “Eğer onlar, sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve barış içinde yaşamak isterlerse, Allah size onlara saldırmak için yol vermemiştir”(4/90) ayeti bunun açık ifadesidir.

Kur’an’a göre, inanç ihtilafları bu dünyada şiddet ve kavgayla çözülme yoluna gidilmemelidir. Çözümü, ancak Allah’ın ahiret günündeki hakemliğiyle mümkün olacaktır: “Yahudiler, ‘Hristiyanlığın bir temeli yoktur’ dediler, Hristiyanlar da, ‘Yahudiliğin bir temeli yoktur’ dediler; oysa her ikisi de kitaplarını okumaktalar. Dini bilmeyenler de onlarınkine benzer sözler söylediler. Allah, kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri konularda aralarında hüküm verecektir”(2/113).

Müşrik putperestlerle ilişkilerde bile Kur’an şu temel prensibi belirlemiştir: “Ve eğer müşriklerden biri sana sığınmak isterse, ona güvence ver ki, Allah’ın kelamını işitsin. Sonra da güven içinde bulunacağı yere kadar onu ulaştır”(9/6).

Allah, Mekkeli putperestlerin şahsında, müşrik de olsa katl ve zulümden uzak duranlara iyilik ve adaletle muamelede bulunmayı tavsiye etmektedir: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Allah, adaletli olanları sever”(60/ 8).

Mü’min, hak ve hikmet araştırıcısı ve müşterisidir. Söyleyeni kim olursa olsun söze kulak verir, mihenge vurur, uyulmaya değer ve güzelse gereğini yerine getirir. Şu ayet bunun ifadesidir: “Söze kulak verip de en güzeline uyan kullarımı müjdele!”(39/17-18). Hz. Peygamber de, “Hikmet (faydalı fikir, söz ve hareket) mü’minin yitiğidir; her nerede bulursa onu alır”(1) tavsiyesiyle mü’minin eline en yalın ve kapsamlı ölçüyü vermiştir.

İslam, bütün semavî dinlerin kaynağını bir kabul eder. “İslam”, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelip geçmiş tüm peygamberlerin getirdiği dinin ortak adıdır. Bundan sapmalar sonradan ve zaman içinde belirmiştir. “Allah, Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Ey Muhammed! Sana vahyettik, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin”(42/13).

İslam’a göre bütün Peygamberler (manevî) kardeştir ve peygamberlik açısından aralarında bir üstünlük yoktur. Müslüman, hepsine inanır: “Allah’a, bize gönderilene; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Ya’kub’a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa’ya verilene, onları birbirinden ayırt etmeyerek inandık, biz O’na teslim olanlarız, deyin”(2/136).

Abdülaziz Hatip

[1] Tirmizî, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 15

İslâmiyetsiz İman, Medar-ı Necat Olabilir mi?

İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. Felillâhi’l-hamdü ve’l-minne Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsinin feyziyle, Risale-i Nur mizanları, din-i İslâm’ın ve hakaik-i Kur’âniyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, taraftar olmamak kabil değil. Hem iman ve İslâm’ın delil ve bürhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir; gayr-ı müslim kaldığı halde iman eder.

Evet, Sözler, tûbâ-i Cennetin meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyet’in meyvelerini ve saadet-i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve silsile-i mevcudat gibi kuvvetli ve zerrat gibi kesretli iman ve İslâm’ın bürhanlarını göstermişler ki, nihayetsiz bir iz’an ve kuvvet-i iman verirler. Hattâ, bazı defa Evrâd-ı Şah-ı Nakşibendîde şehadet getirdiğim vakit, “Bu iman üzere yaşar, bu imanla ölür, bu imanla diriliriz.”dediğim zaman nihayetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-i imaniyeyi feda edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farz etmek bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, birtek hakaik-i imaniyenin vücut bulmasına bilâtereddüt vermesine nefsim itaat ediyor.”Peygamber olarak gönderdiğin kim varsa iman ettik; kitap olarak indirdiğin ne varsa iman ettik; ve bütün bunları tasdik ettik.”Dediğim vakit, nihayetsiz bir kuvvet-i iman hissediyorum. Hakaik-i imaniyenin herbirisinin aksini aklen muhal telâkki ediyorum. Ehl-i dalâleti nihayetsiz ebleh ve divane görüyorum. (Bediuzzaman Said Nursi)

İslam’da kölelik var mıdır?

Bu mevzûun tarihî, içtimâî ve psikolojik yönleri bulunmaktadır. Sabırla ta’kib ettiğimiz zaman, hem sualimizin cevabını hem de daha sonra aklımıza gelebilecek istifhamların cevabını bulabiliriz.

Evvelâ, köleliğe karşı duyduğumuz tiksinti ve ürpertinin eski ve yeni bir kısım sebepleri olduğunu hatırlatmakta faide var.

Tarihî materyalizmin tarih ve dünya görüşü, yani, işveren-işçi; zengin-fakir; ezilen ve ezen gibi düşünceler… Sonra içtimâînin tekâmülü içinde, tabiat ve fıtrat, kölelik ve esâret ve daha sonra, işçilik ve âdil olmayan ücret gibi mefhumlar biraz da istismâr edilerek öyle yaygınlaştı ki; hemen herkes ortada gezen bu düşünceleri, aksine ihtimâl vermeyecek şekilde alkışlamaya başladı. Hiç olmazsa, aksine de ihtimal verilerek, ihtiyatlı davranılması gerekirken tek taraflı düşünüldü, tek taraflı karar verildi.

Tarih’in eski devirlerinde; hususiyle Roma ve Mısır’da, kölelere yapılan vahşiyâne ve zâlimâne muamele, içimizde burkuntular hâsıl ediyor ve tiksindiriyor. Onun içindir ki; asırlar sonra dahi olsa, kölelerin ehramlara taş çektiğini, bir saman çöpü gibi harcın içine karışıp kaybolduğunu; zâlim idarecileri eğlendirmek için arenâlarda arslanlarda boğuştuğunu; boynundaki utandırıcı tasmasıyla görüyor, kölelikten de köleleştirenden de nefret ediyoruz.

Son olarak yakın tarihte ve günümüzde, esirlere karşı yapılan gayri insanî muamele; mürüvvetsizlik, her vicdan sahibi gibi bizim neslimizi de alâkadar etmiş, öfkelendirmiş ve ayağa kaldırmıştır.

İşte bütün bu sebeplerden ötürü neslimiz kölelikten nefret etti ve onu müdafaa eden sistemlere de düşman oldu. Bu düşünce ve ona karşı reaksiyonda o yerden göğe kadar haklıydı. Fakat, İslâm’a hücûm ve tenkidinde büyük bir haksızlık irtikâb ediyordu. Çünkü, menşe itibariyle kölelik İslâm’a dayanmadığı gibi, mevcudiyeti de onunla devam ettirilmiyordu. Kölelik geçmişinde ve bugün, daima başka millet ve devletlere dayandı ve mevcudiyetini sürdürdü. Bu itibarla biz de önce onu meydana getiren âmiller üzerinde durmak istiyoruz.

Kölelik, harpler yoluyla oluşur ve sonra devamını isteyen milletler içinde devam edip gider. Müreffeh bir hayat yaşamayı hedef almış Roma, kendi tarihinin şehâdetiyle bir zevk ve safâ devleti idi. Elbiselerin en güzelini giyerek; sofralarını çeşit çeşit süsleyerek; insanı utandırıcı en sefil arzular içinde, behîmî bir hayat yaşıyordu. Bu israf ve sefâhatın; bu lüks ve debdebenin devam etmesi için de, bitmeyen servet, sürekli ganîmet; esirler ve halâik gerekti. Bunun için, Romalı harp ediyor, müstemlekeler kuruyor ve bu istikamette dünya üzerindeki hâkimiyetini sürdürmek istiyordu. Müslümanlar, Mısır’ı fethettiklerinde bu havayı, bütün çirkinliğiyle orada müşâhede etmişlerdi. Ticarî emtia pazarları gibi, esir pazarları.. Kadın-erkek en haysiyetsiz şekilde zincirler içinde o pazarlara götürülmesi ve açık-saçık olarak müşterilerin önünde teşhir edilmesi.. Akşamları dönüp evlerine gidenlerin, pis kokulu ve haşarâtın gayet mebzûl bulunduğu izbe ve dehlizlerde yatırılması.. Hatta çok defa böyle bir yerde dahi, onlara yatıp istirahat etme imkânının verilmemesi… Ellisinin-yüzünün üst üste yığılıp bir yerde kalması, Müslümanların bilmediği ve görmediği şeylerdi. Ve, bundan da çok müteessir olmuşlardı. Onlar uğradıkları her yerde, İslâmî prensiplerle, bu yarayı tedavi etmelerine karşılık, Batılı, eski Roma ve Mısır’ın bu çirkin mirasını, her hangi bir rötuşlamaya tâbi tutmadan, olduğu gibi alıyordu. Bundan sonra köle, batılı ağalara uşaklık yapacak; onların keyfi için dövüşecek; onları eğlendirmek için ölecek ve öldürecekti. Tıpkı sefîh ve sefîl Romalıyı eğlendirmek için, glâdyâtörlerin yaptığı gibi…

İslâm, evvelâ, onu bir vak’a olarak ele aldı. Sonra onların ne ticaret ne de eğlence metâı olmadığını hatırlattı ve insan olduklarına dikkati çekti: “Sizin bazınız bazınızdandır”(Nisa-25) “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim onu hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz, kim onu hadım yaparsa onu hadım yaparız, “(Buharî, Müslim, Tirmizî) gibi ilâhi prensipleri ilân ederek, düşünceye istikâmet verip inhirâfın önüne geçti. “Siz Âdem oğullarısınız. Âdem de topraktandır”(Müslim). “Biliniz ki, hiç bir Arabın Arap olmayana ve hiç bir Arap olmayanın da Arap olana, hiçbir beyazın siyaha hiç bir siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük takvâ iledir. “Yani bütün üstünlük ve meziyet, Yaradanın insana bakışı ve insanın bu bakış ve hitap karşısında tavır ve davranışlarını düzeltmesine bağlanıyordu. İslâm’ın bu yumuşak havası sayesinde bütün bir mâzisi esârette geçmiş-hadîsin ifâdesiyle-nice saçı başı dağınık kimseler vardır ki, eşrâf ve ileri gelenlerden hep ta’zim görmüşlerdir. Hz. Ömer (ra) “Bilâ1 efendimiz, ve onu efendimiz Ebubekir (ra) hürriyete kavuşturdu”derken, bu mânâya saygısını ifâde ediyordu. İslâm, onları da, âlemşümûl kardeşliği içinde mütalâa ediyor ve her şeyden evvel “Hizmetçi ve köleleriniz kardeşlerinizdir. Kardeşi, elinin altında bulunan her ferd, O’na yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onların yapamayacakları işleri emredip onlara yüklemesin. Eğer zor işler teklif ederseniz, behemehal onlara yardım ediniz. “(Buharî) “Sizden hiçbiriniz, bu kölemdir, bu câriyemdir, demesin. Kızım veya oğlum, yahut kardeşim desin. “(Müslim, Ebu Davud) Buna binâen, Hz. Ömer (ra) Mescid-i Aksâ’nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlarında, Medine’den oraya kadar hizmetçisiyle bineği, nöbetleşe kullanmışlardı. Hz. Osman (ra) devlet reisi olduğu devrede kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını kölenin eline verip çektirmişti. Ebû Zer (ra) takım elbisesinin bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi sırtına alıyordu…

Bütün bunlarla kölenin de bir insan olduğunu, hatta diğer insanlardan farkı olmayan bir insan olduğu anlatılıyor ve böylece bu birinci merhale sağlama bağlanıyordu. Tekrar hatırlatmak gerekirse, dünyanın en metruk, en ücrâ bir yerinde, duyguları îtibâriyle bâkir bir topluluk için, bu büyük bir inkılâbdı. Zira muâsır millet ve devletler, kölenin insanlığı hususunu düşünmeye bile yanaşmadıkları bir dönemde, arenalardaki vahşi boğuşmalara, iş yerlerindeki insafsız kırbaçlara ve onların insanlıklarıyla istihzâ ve alaya karşı, en çaplı en tutarlı ve en müspet bir davranış ma’şerî vicdânın kabûlüne takdim ediliyordu.

Bu yapıcı ve müspet muâmelenin köleler üzerinde de değişik bir tesiri olmuştu. Köle müsavât prensibiyle insanlığına kavuşup, efendisinin yanında yerini almasına; hatta hürriyetini elde edip serbest bırakılmasına rağmen, efendisinden ayrılmak istemiyordu. Zeyd bin Hârise ile başlayan bu durum, devam edip gitmişti. Peygamber Efendimiz (sav) Zeyd’i hürriyete kavuşturup, babasıyla gidebilme hususunda serbest bırakmasına rağmen, o; Efendimizin yanında kalmayı tercih etmişti. Ve daha sonra bir sürü köle de hep aynı şeyleri yapmışlardı. Zira, bunlar o kadar güzel muâmele görmüşlerdi ki, kendilerini, efendilerinin ailelerinden birer fert sayıyorlardı. Efendileri de öyle biliyor ve titizlikle onların hukûkuna riayete çalışıyorlardı. Esâsen başka türlü yapamazlardı da. Çünkü bugün onlara mâlik görünseler bile yarın kimin kime mâlik olacağını kestirmek mümkün değildi. Kaldı ki prensipler de çok sert ve bu anlayışı ayakta tutacak güçte idi. “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim kölesini hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz. “(Buhari, Müslim) Bu türlü cezâî müeyyideler karşısında efendi, ihtiyat ve tedbir içinde, köle ise gâyet emindi. Bütün bunlar, evvel ve âhir, tarihte eşi gösterilemeyecek büyük hâdiselerdi ki, bu mevzûda İslâm’ın getirdiği şeylerin birinci merhalesini teşkil ederler.

İkinci merhale, hürriyete kavuşturma merhalesidir. İnsanda asıl olan hürriyettir. Hür olan bir insanı köleleştirme büyük günahlardan sayılır ve bundan elde edilen geliri kullanmak ve istifâde etmek ise, katiyyen haramdır. Hürriyete dokunan her hareket ve davranış kınanmış olmasına mukâbil, ona hizmet edici her hamle de, İslâm nazarında takdir görmüştür. Bir’ insanın yarısını hürriyete kavuşturmak, hürriyete kavuşturan için vücûdunun yarısını âhiret azabından kurtarmak, bütününü azad etmek ise, vücûdunun tamamını teminat altına almak sayılmıştır. İslâm’da köleleri hürriyete kavuşturma, uğrunda bayrak açılan bir mevzûdur. İslâm, yerinde onu bir vazîfe sayar, yerinde fazîlet der, teşvik eder, yerinde efendi ve köle arasındaki anlaşma ve mukâvelelerle, ona giden kapıları açık tutar.

Bu hususta gösterilen en çalımlı gayret de her gayret gibi, yine İslâm’ın zuhûruyla başlamış ve devam etmiştir. Peygamberimizin (sav) ve Hz. Ebubekir’in (ra) köle alıp âzâd etme mevzuundaki gayretleri ve bu uğurda tükettikleri servet herkes tarafından bilinen hususlardandır.

Önceleri şahsî mal ve servetlerle sürdürülen bu faâliyet, daha sonraları devletçe ele alınıp yapılan vazifeler arasında mütalâa edilmeye başlandı. Peygamberimiz (sav) on kişiye okuyup yazma öğreteni hürriyete kavuşturuyor ve bunu mâlî imkânsızlıklar içinde kıvrandığı bir devrede yapıyordu. Daha sonraki devre, hususiyle Ömer b. Abdülaziz döneminde ise, zekâtın sarf yerlerinden biri şekliyle tatbikat zemini buluyor ve sağdan soldan gelen yığın yığın esir, hazineden paraları ödenerek hürriyete kavuşturuluyordu. Bunlardan başka, bazı dinî vazifelerdeki hatalar, bazı davranışlardaki inhiraflar ve bir kısım günah irtikapları, hep köle hürriyete kavuşturma mükellefiyetini getiriyordu.

Yemin edip, sonra da yemini bozmada, zihâr muâmelesinde, adam öldürme cinayetinde hep bir tutsağın âzad edilmesi tavsiye ediliyordu. “Kim hataen bir mü inini öldürürse, onun keffâreti bir mü’min kölenizi âzâdı ve ölenin ehline teslîmen ödenecek bir diyetdir. “(Nisa-92)

Bir cinayetin hem cemiyete, hem de öldürülenin ailesine bakan yönleri bulunduğundan, diyet, maktûlün ehline verilmiş bir tarziye-,.vesilesi olduğu gibi, esiri hürriyete kavuşturmak da -topluma hür bir ferd kazandırma ölçüsüyle cemiyete ödenmiş bir hak sayılmaktadır. Buna göre de, bir ölü karşılığında, diğer bir insanın hürriyete erdirilmesi, âdetâ bir ferdi ihyaya denk tutulmuştur.

Bunlardan başka İslâm’da “mükâtebe”ve “tedbir”yolları ile de, köleler hürriyete kavuşturulur. Bunlardan birincisi; efendisiyle köle arasında, üzerinde anlaşabilecekleri bir miktar mal te’diyesiyle yapılan yazışmadır. Böyle bir yazışma ile köleye hürriyet yolu açılır. Kur’ân’ın bu mevzudaki açık beyanından anlıyoruz ki, kölenin bu mevzûda getireceği teklifi, efendi kabûl ettikten sonra, geriye, üzerinde anlaşmaya varılan paranın kazanılıp getirilmesi kalıyor. İkincisi ise; efendinin vefâtı veya herhangi bir hâdiseye bağlamakla yapılan hürriyet va’didir ki, “ben vefat edince sen hürsün”şeklinde, söz verdikten sonra, tedbir yapılmış ve esire artık hürriyet yolu açılmıştır. Bundan başka sevap maksadıyla hürriyete kavuşturma faâliyeti her türlü tavsifin üstünde geniş bir yer işgâl etmektedir. Geçmişte yüzlerce tutsağı birden salıverip de, bununla Allah’ın ihsan ve lûtfunun umulduğu devirler olduğu gibi, mübarek aylar ve mübarek gün ve geceler gözetilerek esirlerin alınıp hürriyete kavuşturulduğu devirler de olmuştur.

Burada denilebilir ki; “Kölelerin hürriyete kavuşturulması ve onlara insanca muamele yapılmasında, ne kadar ileriye gidilirse gidilsin; hatta isterse hepsi birden hürriyete kavuşturulsun, yine de köleliğin kabcîl edildiğini, hükümlerinin buna göre getirilmiş olduğunu ve fıkıh kitaplarında da ahkâmın bu istikamette cereyan ettiğini görüyoruz ki, bu da köleliği kabûllenmesinden başka bir şey değildir. İnsanlığın dem ve damarına işlemiş pek çok fena huy ve âdetleri, bir hamlede kaldıran İslâm in, köleliği kaldıramaması düşünülemez. Kaldırabilirken kaldırmaması, onu tahkir etme mânâsına gelmez mi?”

Her şeyden evvel bilinmelidir ki, İslâm köleliği vâz’ ve îcad etmediği gibi, onun koruyucusu ve devam ettiricisi de olmamıştır. Kölelik, devletlerin ve milletlerin savaşlar münâsebetiyle oluşturdukları bir müessedir. Devletler arasında harbler devam ettiği müddetçe -ki, insanlık tabiatını değiştirmedikten sonra kıyamete kadar devam edecektir- esâret ve köleliğin önüne geçmek de, tek başına hiçbir millete mukadder olmayacaktır. Şimdi düşünelim;

Biz bir devletle harbe tutuştuk; esir aldık ve bizden esir aldılar. Bu esirlere karşı yapılacak çeşitli muamele şekilleri vardır:

Bazı zâlim idarelerde olduğu gibi, hepsini kılıçtan geçirme, Yahut esir kamplarında bakım ve görümlerini yapıp muhafaza etme. Veya onlara kendi memleketlerine dönüp gitme imkânlarını sağlama. Yahut da, alıp onları mü’minlere dağıtıp, ganimetten bir parça sayma.

Şimdi geriye dönüp teker teker bunların üzerinde duralım:

Evvelâ hangi vicdan ve insaf, kadın-erkek, çoluk-çocuk bütün insanları acımaksızın kılıçtan geçirmeye taraftar olur. Aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen, Kartacalılara revâ görülen mezâlim, hâlâ Romalının alnında utandırıcı bir leke olarak kendini göstermektedir. Buhtunnasır’ın acımaksızın yaptığı muamele; firavunların gadri ve cevri, beşerin hâfızasından silinmeyen zulüm tablolarındandır. Uzağa gitmeye ne lüzum var; Balkanlarda bizim çekip gördüklerimiz; Rusya’da doğranan otuz milyon kurban; Naziler tarafından katledilen binlerce insan… Bütün bunları hoş görecek bir insan gösterilebilir mi?..

Esir kamplarının tiksindiriciliği de bundan geri değildir. Yirminci asır, esir kamplarının en çirkinlerine şâhid olmuştur. Bilûmum Balkanlardaki esir kampları, hususiyle Edirne (Sarayiçi), vahşilere rahmet okutturacak kadar şenâetlerle doludur. Amerika’lılar, Japon kamplarından şikâyet ederler, eğer kadınlarının memelerinin kesilip, iffetlerine ilişildiği; erkekleri, ağaç kabuğu yiyerek ölüme terk edildiği (Sarayiçi) mazlumlarının; Azerbaycan ve Rusya’daki mağdurların uğradıkları zulümleri görselerdi, Japonlardaki çektiklerini de, onlara çektirdiklerini de çok hafif ve ehemmiyetsiz addedeceklerdi. İkinci Cihan Harbiyle, hem Avrupa, hem de Asya esir kamplarını en acı şekilleriyle hem gördü hem de yaşadı. Demek ki bu yol ve bu usûlü denemek ve tatbik etmek, insaf ve insanlıkla te’lifi mümkün olmayan bir vahşet ve hunharlıktan başka bir şey değil!..

Esirleri kendi memleketlerine iâde gibi insanî bir yolu takdirle karşılarız; ancak, onlar bizden aldıkları esirleri öldürüyor ve iâde etmiyorlarsa, bu, kendi insanımıza karşı vefâsızlık ifâdesi olur.. hele iâde ettiğimiz kimselerin, bizden bir kısım ma’lûmatlarla yurtlarına ve birliklerine dönmeleri; hem düşmana strateji kaptırma, hem de kendi birliklerimizde morâl çöküntüsüne mukâbil, düşmanı cesaretlendirme, güçlendirme ve daha dinamik olarak saldırıya geçmelerine yardımcı olmadan başka bir şey değildir. Belki böyle bir iâde muamelesi, ancak, devletlerin karşılıklı anlaşmalarıyla tecviz edilebilir ki; bu da dün ve bugün sık sık başvurulan hususlardan biri olmuştur. Bundan sonra da başvurulabilir ve bir ölçüde köle döküntüleri önlenmiş olur.

Bütün bunlardan sonra geriye, esirlerin, harbe iştirak edenler arasında taksimi mevzuu kalıyor ki, İslâm, işbu muvakkat esir etme yolunu tercih etmiştir. Ne öldürme, ne toptan imha yolu… Ne esir kampları ve oradaki mezâlim, ne de düşmanı cesaretlendirecek bir yol; belki bütün bunların çok fevkinde tabiat-ı beşere de yakışır bir yol…

Her mü’minin hânesindeki esir, doğruyu, güzeli, yakından görme imkânını bulacak. Gördüğü iyi muamele ve insanca davranışlarla gönlü fethedilecek -Nitekim binlerce misâliyle de öyle olmuştur- sonra da hürriyete kavuşturularak, Müslümanların istifâde ettiği bütün haklardan istifâde etme imkânı kendisine verilecektir. Bu yol ve bu usûllerle binlerce mükemmel insan yetişmiştir. İmam Mâlik’in şeyhi Nâfî’den alın da, Tâvus bin Keysan ve Mesruk gibi yüzlerce Tabiîn imamını da içinde sayacağımız büyük bir “Mevâlî”topluluğu hep bu yolla yetiştirilmiştir.

Bununla beraber, biz bu tatbikata muvakkat dedik; zîrâ bu şekilde bir tatbikat tekerrür edip dursa bile, İslâm’da hürriyetin esas olması, esâretten kurtulma hususunda istifâde edilecek yolların çokluğu ve dîn’in değişik yollarla bu mevzûda yaptığı ısrarlı teşvikler, köleliğin ârız”ı ve tebeî olduğunu gösteriyor. Ne var ki, dünya devletleri aynı şey üzerinde ittifaka varacakları âna kadar, başka kesimlerde kölelik üretilecek ve işlettirilecektir. İslâm’ın bu mevzûda, tek başına verdiği hükümler ise, sadece kendi cemaatı dairesi içinde kalacaktır. Nitekim o, hükmünü vermiş ve prensiplerini vaz’etmiştir. Cihan sulhunu temine gayret gösterenler, sadece bu prensiplere âlem-şümûl tatbikat zemini hazırlamakla mükellefdirler. Zaten bu da İslâm’ın ta’dil ve ıslah etmek üzere ele aldığı hususlardandır ki; en vahşi ve gayr-i insanî bir durumdan, hayra ve güzelliğe çıkarma yolunu gösterir. Ve kendi sınırlarını aşan hususları da, geleceğin devlet idarecilerine teklif eder.

Bu mevzuda diğer bir husus da, kendi cemaatimizin fertlerinin, İslâmî manâda olgunlaşmış olmamasıdır. Esasen herkesi melekler seviyesine çıkaracağına dair dînin, herhangi bir tekeffülü yoktur. O’nun, kudsî prensiplerine sımsıkı sarılmak suretiyle yükselip melekleşenler olduğu gibi, kendini aşamamış bir kısım ham-ruhlar da bulunabilecektir. Ve böylelerin, teferruata ait meselelerde ihmâl ve kusurları da görülecektir. İşte, bu tip insanlarda, köleliğin yaşaması arzusu ve bu hususta diğerlerinin, yani kölelik üreten milletlerin yanında bulunmaları da olabilecektir.

Bir mesele kaldı ki; o da; belli devirlerde, hürriyete kavuşturma yolları mevcutken ve biliniyorken; uzun zaman mü’minler ellerinde esir ve köle bulundurmuş olmalarıdır. Bu ise, anlatılan şeylerle, pratikte görülen şeylerin tenâkuzu gibidir.

Evet, ilk asırdan başlayarak, belli devirlerde mü’minlerin bu müesseseyi işlettiğini görmekteyiz. Fakat, bunda iki ciddi sebep ve sâik var: Bunlardan biri efendilerle alâkalı, diğeri de kölelerle. Biraz evvel temas ettiğim gibi, İslâm tatbikatta mükemmel insan teminatını, insandaki irade ve hürriyetle alâkalı olarak mütalâa etmektedir. Binaenaleyh, nâkıs ve nâtamam ferdler, olgun insanlara ait bir kısım işleri eksiksiz yapamayacaklardır. İşte, bu türlü ferdlerin, terbiye-i Muhammediye (sav) ile olgunlaşacakları âna kadar, bu işin tam tatbikat bulmaması bir bakıma normâldir. Kaldı ki, üç beş sergerdanın behîmî hislerini yaşamalarını vesîle ederek İslâm’ı karartmağa çalışmak da haksızlık ve insafsızlıkdır.

İkinci şık, kölelerin kendileriyle alâkalıdır. Bu hususta da, İslâm’ın tatbikatı, tabiat-ı beşeri hesaba katma ölçüsü içindedir ve orjinaldır. İlk Müslümanlar, köleleri evvelâ insan olduklarına inandırma, hürriyete karşı olan vahşetlerini izâle etme, aile kurma yolunu gösterme ve hayata alıştırma gibi terbiye edici prensiplerle ele almışlardır.

Îtiyat ve alışkanlıklar, insanda ikinci bir tabiat meydana getirir. Bunu giderme ve eski hâli ihyâ etme, bir vahşi hayvanı terbiye kadar zordur. Kölelik de öyledir. Ve o, bir fıtrat deformasyonudur. Islahı uzun zaman ister. İşte mü’minler de, bunu yapmışlardır.

Her mü’min, “Kardeşim”deyip bağrına bastığı kölesine, müstakil çalışma, müstakil kazanma; yuva kurma ve aile idare etme gibi hususları teker teker öğretmiş, alıştırmış zarar melhuz değilse veya hayır ümid ediyorsa- sonra da hürriyete kavuşturmuştur.

Eğer bu ameliyelere tâbi tutulmadan o istidat ve kabiliyetleri köreltilmiş insanlar, sırtlarında bir “âr”olarak taşıdıkları insanlıkla, topluluk içine salınsalardı, akvaryum balıkları veya kafes kuşları gibi, içtimâînin karmakarışık dolapları karşısında şaşkına dönecek ve eski hâllerine avdet hissine kapılacaklardı. Bu ise, köleler adına hiçbir hayır ifâde etmeyecekti. Nitekim, hayat kanunlarına karşı câhil pek çok köle daha sonraları arz edildiği şekilde hareket etmiştir. Amerika Reisicumhurlarından Abraham Lincoln’in bir hamlede bütün köleleri hürriyete kavuşturması, kölelerin yeniden eski efendilerinin yanına dönmesi şeklinde neticelenmişti. Başka türlü olması da düşünülemezdi. Bütün hayat boyu veya hayatının bir kısmında esir yaşamış bir insan, hep emir almağa alışmıştır. Belki çok güzel işler verdiği de olmuştur; ancak, makina gibi dıştan idare edildiği için, böyle biri, elli yaşında da olsa, çocuk mesâbesindedir. Hayatı bilen ve hayata açık olan birinin yanında, tâlim ve terbiye görmeye, hayat ve onun kanunlarını öğrenmeye ihtiyacı vardır. Bu husus, değil hürriyetini yitirmiş köleler için, belki müstemleke hâline getirilmiş ve uzun zaman istismar edilmiş pek çok devletlerde de hissedilen bir marazdır. Evet, bu milletlere dahi, uzun zaman terbiye verilip şahsiyet ve benlik kazandırılmazsa.. yabancı devletlere yabancı milletlere karşı bağlılıktan ve alkış tutmaktan geri kalmayacaklardır. Hattâ diyebilirim ki, şahsiyetini yitirmiş milletlere, yeniden benlik şuuru kazandırmak, esirlere insan olduklarını öğretmekten daha zordur. Her ne ise, sadet hârici oldu…

İşte İslâm, köleye benlik, insanlık şuurunu kazandırmakla işe başlamış, onun inhiraf etmiş ruhuna muvâzene getirmiş; kalbine hürriyet anlayış ve aşkını yerleştirmiş; âdeta “iste vereyim”der gibi yapmıştır. Sonra da, hayata salıvermiştir. Zeyd bin Hârise’nin yetiştirilip hürriyete kavuşturulması ve arkasından da soylu bir kadınla evlendirilmesi, sonra, içinde, eşrâfın da bulunduğu bir İslâm ordusuna kumandan ta’yin edilmesi, kademe kademe plânlanan hedefin gözetilmesinden başka bir şey değildir.

Bilâl-i Habeşî’nin (ra) ilk saflarda yerini alması, Huzeyfe’nin kölesi Sâlim’in (ra) Müslümanlar nazarında gıpta edilecek bir mevkide olması, Selman-i Pâk’in ehl-i beyt-i Resûlûllah’dan sayılması, kölenin Müslümanlıkta ve Müslümanların hânelerinde ne hâl aldığının canlı misâlleridir. Bunları, yüzlerceye iblâğ edebilirz. Ancak soru cevap mevzuu içinde bu kadar kabarık muhtevâ sıkıcı olur mülâhazasıyla kısa kesiyorum…

Hülâsâ olarak diyebiliriz ki; İslâm köleliği vaz’etmedi; bilâkis onu ta’dile koyuldu ve kurutma yollarını gösterdi. Şayet harblerin döküntüsü esirler ve bir kısım sefil ruhların bunu teşvik ve terviçleri olmasaydı, kölelik İslâm’ın muâllâ bünyesinde, tenkid edildiği şekliyle asla pâyidâr olamazdı. Zaten, zarurî olarak karşısına çıkan kölelik için de o, ahkâm vâz’ etmişti ve onu arz edildiği şekilde sefâlet ve perişaniyetden; mazlumiyet ve mağduriyetden halâs ederek, mutlak hayra ve mutlak güzele yönelmişti.

İslâm’ın başlattığı, ferdî köleliği kaldırma hamlesiyle bugün, bu cins kölelik artık kurutulduğu gibi, devlet ve milletlerin köleliklerinin de, sona ermesi niyaz ve dileği ile sözlerime son veriyorum.

M. Fethullah Gülen

Hristiyanlığın özüne döneceği söyleniyor, bu doğru mu?

Açıklama: ‘Nasraniyet ya intıfâ veya istifâ edip İslamiyete terk-i silah edecektir. Hz. İsa da nüzul edip Hz. Muhammed’in ümmetinden olacaktır’ sözünün izahı nedir?

Evvela; Bu söz, Kur’ân-ı Kerim’deki De ki: ‘Ey Kitap Ehli! Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na bir şeyle şirk koşmamak, Allah’ı bırakıp da birbirimizi Mâbud edinmemekten ibaret olan ve bizimle sizin aranızda müsavi bulunan bir kelimeye geliniz.’ Eğer bundan yüz çevirirlerse, deyiniz ki: ‘Şahit olun biz Müslümanlarız.’ ‘Müminlere insanların en şiddetli düşmanlık edenleri (bazı) Yahudiler ve müşriklerdir. Onlara sevgi yönünden yakın olanlar da ‘Biz Nasraniyiz’ diyenlerdir. Onların mü’minlere sevgileri, onlarda büyüklenip ululuk taslamayan keşiş ve rahiplerin olmasındandır.’ gibi bir kısım âyetlerden mülhem gibi ve âdeta bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Evet hakiki Hıristiyanlar, tevhid dinine yaklaşıp, ilhad ve inkârcılığa karşı Müslümanlıkla ittifak ve ittihad ederek, kıyamete kadar umûmi mânâda kâfirlerin üstündeki mevkilerini muhafaza edeceklerdir.

Sâniyen; Efendimiz (sas), birçok hadis-i şeriflerinde, yeryüzünde bir gün mutlaka Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ın şehbal açacağını ifade etmektedir. Tarihe baktığımızda, bunun bir ölçüde gerçekleştiğini görsek de, küre-i arz çapında beklenen o ruh ve mânânın henüz bütün bir insanlık için, ifaze-i feyzettiği söylenemez. Yani Efendimiz (sas)’in sağ eliyle sol eli henüz birleşmemiştir. Her ne kadar Müslümanlar beş kıtada at oynatmışlar ve bu yerlerde hakimiyet-i İslâmiyet vaki olmuşsa da, O (sas)’nun nescettiği ruh, mânâ ve espri yeryüzünün bütününü kuşatıcı ve kucaklayıcı bir keyfiyete ulaşmamıştır. Ne var ki, Efendimiz (sas)’in, belli bir zamana ait verdiği bişaret ve müjdeler ışığında, dünya çapında o kucaklayıcılığın gerçekleşmesiyle alâkalı herhangi bir ümitsizliğe kapılmak da yanlış olur.

İslâmiyet’in, herkese bir bereket kaynağı haline gelmesi, tabir-i diğerle dünyada devletler muvazenesinde yerini alması, kendi orijini ile herkes tarafından tanınıp bilinmesine bağlıdır. Bu itibarla da, hâl-i hazırdaki duruma bakıp ümitsiz olmaya gerek yoktur. Zira Müslümanlar, Sasanilerle karşılaşmadan 25 sene evvel, Sasaniler o dönemin en muhteşem devletiydi. O kadar ki, İstanbul önlerine kadar gelmişler, çok ağır şartlar altında, o dönemin başka bir süper gücü olan Doğu Roma İmparatorluğu ile bir anlaşma imzalayarak, onları haraca bağlamışlardı. Bundan birkaç sene sonra Kur’ân’ın da ifadesiyle bu defa da Rumlar, Sasaniler üzerine galebe çalmışlardı. Daha sonra ise, bu her iki süper güç de İslâm’a teslim-i silah ederek, pek çok tebasıyla Müslüman olma yolunu seçmişti.

Başta Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin işaret ve bişareti olmak üzere, Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifadesiyle, ahir zamanda, ‘Hz. İsa (a.s)’nın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevilik dini zuhur edecek, yani Rahmet-i İlahiye’nin semasından nüzul ederek, hâlihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı saflaşıp durulaşarak hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp edecektir.’ Aslında, günümüzde bazı yorumlar da insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek mahiyette değildir. Zaten hakkıyla karşılayabilseydi, komünizm bir alternatif olarak onun karşısına çıkmazdı. Nitekim komünizmin doğmasına vesile olan da bir ölçüde içtimaî, idarî, siyasî hatta akîdevî bir yetersizlikti ki, o mâlum tarihî hadiseye sebebiyet verdi. J. J. Rousseau dinleri tahlil ederken, ‘Hıristiyanlık, insanlara mânevî bir dünya kurar ama onlara içtimaî ve siyasî ölçüler göstermez ve bu çeşit bilgiler hakkında bir şey söylemez. Bu ise, içtimaî ruha aykırıdır. Hıristiyanlığın kurduğu dünyada yaşamak isteyen insanlar, bir cemiyet teşkil edemezler.’ mealindeki sözleri, bazı hususların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini vurgular gibidir. Bu sebeple de bütün bir dünya, ümitsiz ve karamsar ruhlarına iman ve heyecan kazandıracak mesih soluklu yiğitler beklemektedir.

Burada yeri gelmişken bir arkadaşımın Almanya’da başından geçen bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Bu şahıs Alman bir çiftin evinde pansiyoner olarak kalıyor. Onun İslâm’ı, hayatıyla en güzel şekilde temsil etmesinin tesirinde kalan bu çift, sonunda Müslüman oluyorlar. Neden sonra evin erkeği, hidayetine vesile olan arkadaşıyla sohbet ederken kendini tutamıyor ve ona şunları söylüyor:

‘Seni hem çok seviyorum, hem de sana çok kızıyorum. Seni seviyorum çünkü benim hidayetime vesile oldun. Ama sana aynı zamanda çok kızıyorum çünkü eğer sen, buraya iki-üç ay evvel gelmiş olsaydın, benim babamın da hidayetine vesile olacaktın. Hayatını ahlâkî değerler itibarıyla tertemiz geçirmiş olan babam, maalesef İslâm’ın güzel yüzüyle tanışamadan ölüp gitti…’

Evet, ruh dünyası böylesine sarsık ve bunalımlı olan batı, onu bu buhrandan kurtaracak havariler beklemektedir. Sadece fert olarak değil -inşaallah- pek yakın bir gelecekte, topyekün insanlık olarak hak ve hakikat hüzmeleri, ışığa hasret hemen her noktaya götürüldüğünde, İslâm’a fevç fevç dehaletlerin olacağı görülecektir. Üstad Hazretleri’nin buyurdukları gibi orta kuşak ülkelerinin gözbebeği olan Türkiye, İslâm’ın zeki evladı Mısır’ı, Rus mekteb-i harbiyesinde okuyan Türkistan ile duygu, düşünce birliğine erdiğinde dünya muvazenesindeki dengeler de hak ve adalet yönünde değişecektir. Bu itibarla Hıristiyanlık, ya kendi çıkmazlarında inat ederek bunalımda kalacak ya da sâfîleşerek, kendi özüne yani tevhid düşüncesine ulaşacaktır. Bugün Batı’daki birtakım gelişmeler, onların ikinci şıkkı tercih ettiklerini ve edeceklerini göstermektedir. Evet bugün, Müslüman olmasa da, ‘Hıristiyan’ım ama, Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi Allah’ın Resûlü olduğunu kabul ediyorum.’ diyenlerin sayıları düne nisbeten kat kat artmaktadır.

M. Fethullah Gülen

Mezhep Değiştirmek Câiz midir?

Bir hak mezhepten öteki hak mezhebe geçmek câizdir. Nitekim dört hak mezhebin birinden ötekine geçmenin câiz olduğu hususunda Nesefî akâidinde bilgi vardır. Ancak, câiz olmayan, her mezhepten birer hüküm alarak karışık bir anlayış meydana getirmek, amelde anarşiye sebep olmaktır. Yâni insan, geçtiği mezhebin bütününe geçmiş, bütün hükümlerine bağlı kalmayı taahhüt etmiş olur. Yoksa bir hükümde birinden, başka hükümlerde de başkalarından ölçü almak gibi anarşi câiz olmaz. Müctehid derecesinde olan âlimler vardır ki, onlar için hüküm ayrıdır. Onlar, ilim ve ameldeki derecelerine göre hareket edebilirler. Çünkü onlar neyi, nasıl yapacaklarını bilen müctehidlerdir. Günümüzün âlimleri içinde böylelerinin varlığını bilmiyoruz. Bildiklerimiz içinde ise bu derecede bir ilim ve amel adamı yoktur.

Ahmet Şahin

Mezhepler Nasıl Meydana Gelmiştir?

Elbette. Mes’eleyi basite indirip bir hikâye ile anlatmaya çalışacak olursak şu temsili hikâyeyle duruma açıklık getirebiliriz. Vaktiyle yaşlı bir adam camiden çıkmış ağır ağır evinin yolunu tutmuştu. Onu hayır sahibi bir dindar olarak bilen fakirler ise etrafını almışlardı: — Hacıbaba, Allah sana ihsan eylesin, sen de bize, diye dua ediyorlardı. Hacıbaba etrafındaki bu ihtiyaç sahiplerine döndü ve: — Gidiniz, bakkal oğlum size (çorbalık) versin, çoluk çocuk âfiyetle içiniz, dedi. İhtiyaç sahipleri buna çok sevindiler. Bakkalın kapısından içeri girip babanın (çorbalık) sözünü ettiler. Oğul itaatlı bir evlâttı. Babasını o güne kadar hiç kırmamıştı. O günden sonra da asla kırmak niyetinde değildi. Çorbalık verme emrini yerine getirecekti: — Siz şöyle sıraya dizilin, hepinize ayrı ayrı ihtiyaçlarınızı verecek, sevgili babamın emrini eksiksiz yerine getireceğim, dedi. Fakirler sıraya girdiler. İtâatlı evlât, babasının söylediğini kese kâğıtları içine koyarak her birine ayrı ayrı verdi. Kapıya kadar uğurlayarak da dualarını aldı. Kucaklarındaki kese kâğıtlarıyla hâllerinden memnun ayrılan ihtiyaç sahipleri biraz ilerde kese kâğıdının içine baktılar. Her biri sevinçle konuşuyordu:

1) Benimki mercimek dolu. 2) Benimki de şehriye. 3) Benimkine de tarhana koymuş. 4) Benimkinde de kırık pirinç var.

Bu dört fakir ilk anda sevinçlerinden pek bir şey düşünemez hâlde kese kâğıtlarını kucaklayıp evlerine doğru yol alırken kötü zihniyetli bir adama rastladılar. Hâdiseyi bu bozguncuya da anlattılar. Müfsit adam, bunların sevincini çekemedi, aldıkları yardımı hazmedemedi. — Hemen gidin, Hacıbaba’ya deyin ki: “Oğlun emrini yerine getirmedi, aramızda iltimaslı iş yaptı. Kimimize pirinç, kimimize de tarhana verdi. Senin emrine göre değil, kendi arzusuna göre hareket etti. Yardım alan fakirler ilk anda bu vesveseye ihmal vermedilerse de sonra zihinleri bozuldu. Hep birlikte yine cami avlusunda beklemeye başladılar. — Oğlun bize ikram etti ise de senin emrine göre değil, kendi keyfine köre hareket etti. Kimimize şunu, kimimize de bunu verdi. Halbuki sen tek çeşit söylemiştin, o buna itaat göstermedi. Yaşlı adam evvelâ üzülmüş gibi oldu ise de, sonra toparlandı ve: — Gelin bakalım işin aslını tahkik edelim. Benim oğlum bana isyan etmez. Şimdiye kadar hep itâat etmiştir, dedi. Hep birlikte bakkala girdiler. Tezgâhın öbür tarafına geçip oturan tecrübeli baba, karşısında elpençe divan duran oğluna hitap etti: — Oğlum, sen bunlara ikramda bulunurken neden benim emrime göre değil de kendi arzu ve hevesine göre ikramda bulundun? Titrek sesli oğul cevap verdi: — Asla babacağım, ben şimdiye kadar senin sözünden hiç ayrılmadım, şimdiden sonra da ayrılmam. — Ama müştekileri görüyorsun ya? Benim emrimi değil, kendi arzunu tatbik etmişsin? — Asla efendim. Siz bunlara (çorbalık) vermemi emretmişsiniz. Ben de öyle yaptım. Hepsine de çorbalık verdim. Siz söyleyin muhtaç arkadaşlar, verdiğim, çorbalıktan başka bir şey mi? Hanginize fasulye, hanginize kabak, hanginize patates, hanginize de yoğurt verdim? Bunların hiçbirini de vermedim. Zira bunlardan çorba olmaz. Verdiklerim sizin (çorbalık) kelimenizin delâlet ettiği şeylerdir. (Çorbalık) kelimesi bunlara delâlet ediyor. Baba, oğlunu tebrik etti, (çorbalık) kelimesinin şâmil olduğu şeyleri dağıttığı için memnun oldu. Ötekiler de kendilerini vesveseye kaptıran bozguncunun teşvikine aldandıkları için utanıp özür dileyerek çekildiler. İşte mezheplerin meydana geliş sebebi budur. Kelimelerin şâmil olduğu birkaç mânadan birini tercih inceliği… (Çorbalık) kelimesi nasıl hem mercimeğe, hem pirinç, hem tarhana, hem de şehriyeye şâmil oluyor, bunların hepsinin de kastedildiğini düşündürebiliyorsa, Kur’an’ın, hadîsin bâzı kelimeleri de böyle şumüllü ve çok mânalara delâlet etmekte, bu mânalardan her birini de çok haklı ve yerinde olarak bir mezhep sahibi tercih etmiş olmakta, böylece en doğru ve haklı hizmeti yapmış bulunmaktadırlar. Rabbimiz bu mânaların hepsini de murad etmiş olabilir. İşte bu tercihlerden de mezhepler meydana gelmektedir. Böylece mezheplerin doğuşu hem ilmî, hem de aklî ve mantıkî olur. Kelimelerin delâlet ettiği mânaları araştırıp tercih etme titizliği anlaşılır.

Ahmet Şahin

İslamiyet’teki Mezheplerin Farklı Oluşunun Hikmeti Nedir?

Çeşitli kesimler tarafından gündeme getirilen konulardan biri de “mezhep”meselesidir. Mezhep meselesi bir taraftan İslam’da bir ayrılık unsuru gibi gösterilmeye çalışılırken, diğer taraftan bir takım demagojilerle saf zihinler bulandırılmak istenmektedir. Meselenin üzerine biraz eğildiğimiz zaman mezheplerin bir ihtiyaçtan doğduğu, hiç bir zaman ihtilaf unsuru olmadığı anlaşılacaktır.

İtikat ve amel diye iki kısımdan meydana gelen İslam dininde, mezhepler, ameli (pratikte yaşanan) kısımları konu edinir. Birden fazla mezhebin meydana gelmesi, nazari prensiplerin mezhep imamlarınca farklı anlaşılmasından ileri gelmiştir. (1)

Mesela Hz. Peygamber (asm) efendimiz namaz kılarken mübarek alınlarına taş batar ve alınları kanar. Hz. Ayşe (ra) validemiz taşı Peygamber (asm) efendimizin alnından alarak yere atarlar. Peygamber (asm) efendimiz yeniden abdest alarak namazlarını kılarlar. Hanefi mezhebi imamı, İmam Azam Ebu Hanife hazretleri ile Şafii mezhebi imamı, İmam Şafii hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi değerlendirirler. İmam-ı Azam hazretleri, “Peygamber (asm) efendimizin alnına batan taş kan çıkardığı için Resulullah (asm) efendimiz abdest almıştır.”hükmüne varırken; Şafii hazretleri abdestin bozulmasını Hz. Ayşe (ra) validemizin Peygamber (asm) efendimizin alnına dokunmasına bağlamıştır. Böylece Hanefi mezhebinde az bir kan abdesti bozan sebeplerden biri olurken, Şafii mezhebinde kadının temasıyla abdestin bozulması kaide olarak benimsenmiştir. Görüldüğü gibi her iki hüküm de doğrudur ve haklı bir gerekçeye dayanmaktadır.

Mezheplerin Doğuşu

Peygamber (asm) efendimize kadar itikadi noktalarda aynı olan şeriatlar teferruat kısımlarında değişerek gelmiş, hatta bir asırda ayrı ayrı kavimlere ayrı şeriatlar gönderilmiştir. Ancak Peygamber (asm) efendimizle birlikte daha başka şeriatlara ihtiyaç kalmamış ve onun dini bütün asırlara kafi gelmiştir. Fakat teferruat meselelerde bir takım mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Hak mezheplerin imamları bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişler ve insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Peygamber (asm) efendimiz bir mucize olarak bu imamların geleceklerini ve büyük bir vazife yapacaklarını daha bunlar gelmeden haber vermiş ve bu mümtaz şahsiyetler de yapmış oldukları hizmetlerle Resulullah (asm) efendimizi fiilen tasdik etmişlerdir…

İslam mezhepleri -bir iki cüz’i mesele hariç- hiç bir zaman iç harp ve karışıklıklara yol açmamış ve bu mezheplerin imamları da birbirine daima saygılı olmuşlar, birbirlerini ret ve inkar etmemişlerdir. Ayrıca bir mezhep tesis etmek niyetiyle ortaya iddialı bir şekilde çıkmamışlar, daha sonra bir araya toplanarak bir mezhep haline getirilen içtihatlarını zaman ve ihtiyaç anında ortaya koymuşlardır.

Mesela: İmam-ı Azam (H. 80-150) bir hadise ile ilgili olarak fetva verdikleri zaman, “Bu Numan bin Sabit’in (İmam-ı Azam) reyidir. Çıkarabildiğimiz reylerin en güzeli budur. Kim bundan daha güzelini ileri sürerse, doğruya daha yakın olan odur.”derdi.

İmam Malik (Maliki mezhebi kurucusu. H.93-179), “Ben bir beşerim. Bazen hata, bazen de isabet ederim. Bu sebeple benim rey ve içtihadımı inceleyiniz. Kitap veya sünnete uygun bulursanız, kabul ediniz, bulmazsanız reddediniz.”demiştir. (2)

Hanbeli mezhebi kurucusu İmam-ı Hanbeli (H. 164-241) ve İmam-ı Şafii hazretleri (H. 150 – 204) de hiç bir zaman iddialı konuşmamışlar ve meslektaşlarını rencide edici sözler söylememişlerdir. Daha sonra bu büyük insanların rey ve içtihatları talebeleri ve alimler tarafından bir araya getirilerek Müslümanların gönül huzuru içerisinde ibadet yapmaları temin edilmiştir.

Hak Birden Fazla Olur mu?

Bir zamanlar gazete sütunlarından Müslümanlara meydan okurcasına sorulan ve halen köşe bucak tekrarlanan bir soru vardır: “Hak bir olur; nasıl böyle dört mezhebin ayrı ayrı, bazan birbirine zıt hükümleri hak olabilir?”

Bu soruya Bediüzzaman Said Nursi hazretleri özetle şu cevabı verir: “Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır. Önemli miktarda su kaybeden bir hastaya su içmesi vaciptir, şarttır. Yeni ameliyattan çıkmış bir hastaya zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer bir hastaya kısmen zararlıdır; su içmek ona tıbben mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. Tıbben ona mübahtır afiyetle içsin… İşte burada hak taadüt etti, birden fazla oldu. Beşi de haktır. “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.”denilebilir mi?

İşte bunun gibi İlahi hükümler mezheplere uyanlara göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her biri de hak olur, maslahat olur.

Birbirinden farklı gibi görünen mezheplerdeki teferruat meselelerinin hangisini ele alsak, imamların dayandıkları noktaların hak ve hakikat olduğunu görebiliriz. Bu hususta İmam Şarani hazretleri “Mizan”isimli bir eser yazmış, mezhep imamları arasında bir mukayese yaparak hangi hükmü nasıl anladıklarını ortaya koymuştur.

Bir misal:

Mezhep imamları İslami meselelerde değil, uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdesti bizlere farz kılan Rabbimizin, “Başınıza meshediniz.”emri “bi ruusikum”ibaresiyle gelmiştir. Dillerin en zengini olan Arapça’da çeşitli kelimelerin başına gelen ‘b’ harfi, bazen “güzelleştirmek”, bazan “bazı”manasını vermek, bazan da “bitiştirmek”manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin “ruusiküm”kelimesinin başına gelen ‘b’ harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uygulama ortaya çıkmıştır.

Bunun içindir ki İmam-ı Malik hazretleri: “Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki ‘b’ harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur”der.

İmam-ı Ebu Hanife hazretleri ise: “Bu ‘b’ bazı manasına gelen ‘b’dir. Başın bir kısmı meshedilse kafi gelir”der.

İmam-ı Şafii hazretleri ise: “Bu ‘b’ bitişmek manasına gelen ‘b’ dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur”der. Hal böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır…

Ahmet Şahin

[1] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, 449 [2] Hayreddin Karaman, Fıkıh Usulü, 33

Müslüman Olunca İsim Değiştirmek Gerekli mi?

Bir gayr-i Müslim, Müslümanlığı kabul ettiğinde, eğer ismi, Allah’a ortaklık gibi dine aykırı veya başka çirkin bir anlam taşıyorsa, daha güzel bir isimle değiştirmek gerekir. Nitekim Peygamberimiz, bir adamın, “Güneşin kulu”anlamına gelen ismini “Abdullah=Allah’ın kulu”olarak değiştirmiş. Ayrıca, acımasızlık, sertlik, sinsilik, hayırsızlık vs. ifade eden isimler de değiştirilir. Yine mesela, tarihte ve günümüzde İslam’a düşmanlık yapmış, insanlara büyük zulümler etmiş Nemrut, Firavun, Ebu Cehil, Stalin vs. gibi, insanların zihninde güzel çağrışımlar yapmayan isimler de değiştirilmelidir.

Bunların dışında hangi dilde olursa olsun, “Allah’ın kulu”, “Cömert kimse”, “Temiz kişi”vs. gibi hoş anlamlar taşıyan; geçmiş peygamberlerden birinin adı olan, ya da “Gül”, “Lale”, “Pınar”, “Ceylan”, “Aslan”vs. gibi güzel çağrışımlar yapan isimler değiştirilmez.

Abdülaziz Hatip

Din, insanlar tarafından uydurulmuş bir şey midir?

Din düşmanları, din mefhûmunun insanlar tarafından bir acziyet veya şükrân ifâdesi olarak uydurulduğunu iddiâ etmektedirler. Fikirlerinin hülâsası şudur: Kâinatta esrârını anlayamadığımız, fizik ve kimyânın kanunlarıyla çözemediğimiz bazı hâdiseler vardır. İşte çözülemeyen bu hâdiselere, bir çözüm getirmek için, bunlar eskiden olduğu gibi bugün de hep bir yaratıcıya istinat ettirilmiştir. Ayrıca insanlar,kendilerine menfaati çok olan varlıklara birer kutsiyet atfetmiş, daha sonra da onları birer ilâh kabûl etmişlerdir. Ganj nehrinin Hindistanlılar için, Nil nehrinin de Mısırlılar için mukaddes oluşu ve bu ülkelerde başlayıp günümüze kadar da devam eden ineğe kutsiyet atfı hep insanoğlunun menfaatına katkıları dolayısıyladır. Korku karşısında da insanın tavrı bundan farklı olmamıştır. Aşırı korku onu saygıya sürüklemiş ve bu saygıyla korktuğundan emin olacağı kanâatına sâhip olmuştur. Bazı dinlerde hayır ve şerre ait iki ayrı ilâh kabul edilmesi, bir cihetten bu sevgi ve korkuyu iki ayrı ilâha taksim manâsınadır. Cennet ve Cehennem de aynı ruh hâlinden kaynaklanan düşüncelerin mahsulüdür. Din, haddizatında bir burjuva tesellisidir; din adamlarının uydurduğu sömürü aracıdır ve o bir afyondur, insanları uyutmak için uydurulmuştur.. ve daha neler neler? Hakikaten din, onların dediği gibi sonradan mı uydurulmuştur.Ve altından kalkılamayan hâdiselere îzâh getirmek için icat edilmiş bir avunma ve tesellî kaynağı mıdır? Hayır hayır, aslâ ve kat’â!

Din, Arapça bir kelime olup, itâat etmek, ceza vermek ve yol gibi manâlara gelir. Esâsen bu üç kelime de dinin tarifi içinde vardır. O bir yoldur, şehrâhtır, bir ana caddedir. Onda Cenâb-ı Hakk’a itâat söz konusudur. Ve yine onda, itâat edene mükâfât, etmeyene de cezâ vermek gibi bir müeyyide de vardır.

Dinin şerrî tarifi ise şöyledir :”Din akil sahiplerini bizzat hayırlara sevk eden ilâhî kanunların bütünüdür.”

Din akıl sâhiplerine hitâp eder. Böylece insanlar itâatlarını kendi irâdeleriyle yapmış olurlar. Din, irâdenin hakkını verir, onu felç etmez. Ve onun insanları sevk ettiği nokta da mutlak hayırdır. Şunun bunun anlayış ve telâkkisine göre hayır kabûl edilenlere değil, hayrın bizzat kendisine doğru yönlendirme bahis mevzûudur.

Din bu yönlendirmeyi evvela, itikât cihetinden ele alır. Belki, insan sırf aklıyla dahi, kendisini ve bütün kâinatı yaratan bir yaratıcının olduğunu kavrayabilir, fakat o, bir nebînin gürül gürül sesinden, vicdanındaki kabulü destekleyen bir sadâ ile, Rabbinin anıldığını duyduğunda, esas inanması gerektiği şekilde bir îmân ve yakîne sahip olur. Aynı zamanda o Nebî, Cenâb-ı Hakk’tan vazifeli olduğunu gösteren belgelerle gelmiştir. Gösterdiği yığın yığın mucizenin yanında bir de mucizeliği kıyâmete kadar sürecek bir Kitap getirmişse, artık kuşkuya meydan kalmamış demektir. Bu insan, o kitap sayesinde, âhirete ve kadere nasıl inanılması gerektiğini ve daha nelere inanılmasının şart olduğunu öğrenecek ve orada muğlak gelen hususları, bizzat O nebi talim edecek, îzâhta bulunacaktır.

Böyle bir İmânın, gönüllerde hep taze olarak kalabilmesi ve bayatlayıp pörsümemesi ise, ibâdete bağlıdır. Îmân, ibâdet sayesinde hiç eskimeden hep yeni kalabilir. Yoksa, ibadetsiz insanda., bir müddet sonra îmân, aşk ve şevki adına sâdece yerin altındaki büyükleriyle övünme kalır. Onların da sırf hoca ve hacı olduklarından bahseder. Gerçi, ecdâdına ağzı dolu dolu sövenlere göre, onlarla övünen insan elbette içinde az da olsa bir cevher taşıyor sayılır ama, böyle bir cevherin son âna kadar dayanıp dayanamayacağı meçhûldür.

Günde beş defa koşup ulaştığımız Allah huzûru, bizi her an şahlandıracak ve âdetâ inandığımız hususlara yeniden bir ahd ü peymâna zorlayacaktır. Her namazında hatta, her namazın her rekatında, Kur’ân ve teşbîhlerde Allah’tan yeni mesajlar alınamıyorsa, bu ülfet ve ünsiyetin pörsüttüğü bir ibâdettir ki şuûrsuzca ve ledünniyâtına vâkıf olmadan geçiştirilmiş bir borç edâsı sayılır. Böyle bir namazın edâsıyla farz yerine getirilmiş olsa bile asıl, namazdan beklenen füyüzât elde edilmiş olamaz.

Onun içindir ki, büyüğümüz, secdesinde öyle bir hâl hisseder ki,keşke der “şöyle bir rekat namaz kılabilseydim.”Ve sonra da şu tavzihte bulunur: “İşte sahâbînin her namazı böyleydi”. Her namazın her rüknü onlara, Cenab-ı Haktan ayrı mesajlar getiriyordu. İbâdetlerinde ülfet ve ünsiyet yoktu. Diğer ibâdetler de aynı ruh hâletini verecek mâhiyetteydi. Bu itibârla, Hacca giden, zekât veren, oruç tutan emri bilmârûf, nehyi anilmünker’de bulunan herkes yaptığı ibâdetlerin cinsine göre, o ibâdetten beklenen itici ve takviye edici manevî güç ve dinamikler iyi değerlendirmelidir ki îmânını tam perçinleyebilsin.

Dinin bir diğer yönü de muâmelâta bakar. İnanan insanın çarşı ve pazarı Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun şekilde düzenlenmelidir. Ticâret ahlâkı ve prensipleri Kur’ân ve Sünnet ölçülerine uygun hâle getirilmelidir. Bu da yine îmânı ve, itikâdı takviye eden hususlardandır. Çünkü bu sayede insan nefsinin arzu ve isteklerini terk ederek Cenâb-ı Hakk’ın emir ve isteklerine râm olmaktadır.

Diyelim ki mü’min bir mal satacak, o malının ayıbını söylemesi,gerekir. Halbuki o, malın ayıbını söylediğinde, kazancı azalacak veya zarar görecektir. İşte buna rağmen, malının kusurunu söyleyen insan, içinde Rabb’e itaatten gelen bir inşirâh hisseder. Biraz sonra Rabb’in huzûruna gelip namaza durduğunda, içindeki bu inşirâh, onun namazdan elde edeceği feyze müspet yönde te’sir edecek ve böylece o da îmânının tazeliğini ve zindeliğini korumuş olacaktır. İşte bunlar bizi Rabb’e götüren vesîlelerdir. Zaten vesîle aramamızı bizzat kendisi emretmektedir. Allah Rasûlü, mağarada kalan üç kişinin durumunu anlatırken, onların yaptıkları iyi amelleri nasıl birer vesîle yapıp mağaranın ağzının açılmasını talep ettiklerini anlatır ve vesîlenin önemine dikkati çeker. Bunlardan birisi, ana ve babaya karşı mürüvveti, diğeri iffeti ve bir üçüncüsü de hakka riâyeti kendilerine vesîle yapmış ve duâ etmişler; böylece mağaranın ağzını kapayan taş da açılmıştır. Değil sadece hareket ve davranışlarımızda, bizler elimizden gelse, fizikî yapımız itibâriyle Allah Rasûlüne benzemeye çalışırız. Evet, onun gibi göze, kulağa, burna, ağza sâhip olmayı kim arzu etmez. Öyleyse, mümkün olmayan benzeme şeklinden mümkün olan benzeme şekline intikâl ederek, ahlâkımızı ve yaşayış tarzımızı tam ona uydurma gayretine gireceğiz. O’nun gibi yiyecek, giyecek, yatacak, kalkacak ve kulluğumuzu da O’nun gibi yapmaya çalışacağız.

Cenâbı Hakk fâize haram demişse, bir kuruşa bin kuruş dahi fâiz verilse biz ondan tevakkî edip kaçacağız. Yarın karşımıza bir alev bir kor halinde çıkacak olan, büyük küçük bütün günahlara karşı da tavrımızı aynı şekilde ayarlayacağız.

Bütün bunlardan anlaşılan şey şudur: Din bir bütündür, tecezzi ve inkısâm kabul etmez. Veya başka bir ifâdeyle tecezzî ve inkısâm kabul edene din denmez. Sanki din bir ağaç gibidir. İtikâda ait meseleler onun kökü, ibâdete müteallik hususlar, dalı budağı, muâmelât onun çiçekleri, ukûbât koruyucusu, evrâd ve ezkâr gibi hususlar da o ağacı alttan ve üstten besleyen unsurlardır. İşte böyle bir bütünlük ve yekparelik arz eden din, bütünüyle Allah tarafından vaz’ edilmiş ve peygamber tarafından da teblîğ ve talîm edilmiştir.

Herkesin vicdânı, Rabbiyle münâsebete geçip, dînin rûhunu vasıtasız Ondan alabilirdi. Fakat, herkesin o ruh saffetine ermesi mümkün olmadığındandır ki, Cenâb-ı Hakk enbiyâyı izamı istifa edip seçti. “Allahü yastafî minelmelâiketi rusulen ve minennâsi”(Hac/75). Allah risâlet vazîfesini, ister meleklerden, isterse insanlardan bir seçkin gruba yaptırtır.

Cenâb-ı Hakk’ın, yaratıldığından beri, rükûda, secdede ve kıyamda ibâdet eden ve sayılarını ancak kendisinin bilebileceği melekler varken, onlardan birine değil de Allah Rasulüne vahiy getirme vazifesini Cibril-i emîne vermiştir. Ve yirmiüç sene Efendimizle münâsebeti o temin etmiştir.0, O’na vahiy getirdi, Allah Rasûlü de O’nu edeple dinledi ve bütün benliğine işledi. O, geçen yirmiüç senelik zaman zarfında, Cibril’le öyle bir dostluk ve kardeşlik te’min ve te’sis etmişti ki, Cibril’in son gelişi onu iki büklüm etmiş ve ağlatmıştı. İşte Allah (cc) risâlet vazifesine bunları seçiyordu. Diğer peygamberler de aynı şekilde seçilmiş, öz ve kaymak hâline gelmiş insanlardı. Bunların hepsinin madeni de altındandı. Evet, Onlar ısmarlama insanlardı. Nasıl Allah Rasûlü böyle seçkindi, O’na sahâbî olma liyâkatını elde edenlerde aynı şekilde seçkin insanlardı. Ve din bize o altın zincirin intikâl ettirmesiyle gelip ulaşmıştır.

Peygamber Efendimiz ve bütün peygamberler, dînî teblîğ uğruna her türlü çile ve ızdırâbı göğüslemek mecburiyetinde kaldılar ve tabiî dünyâ namına ellerine geçen herhangi bir şey de yoktu. Hatta Efendimiz,davâsından vazgeçseydi, hem çok zengin olacak, hem dünyâya ait bütün başkalarının arzu edip arkasından koştukları şeyler O’nun önüne serilecekti. Civarın en güzel kadınıyla evlenmek, Mekke’ye reis olmak da bunlar arasındaydı. Şimdi bırakın bunları, o miraca çıkmıştı. Bütün yıldızlar parke taşları gibi ayağının altına sıralanmış ve bunlar üzerinde yürüyerek Rabbine varmıştı.Görülebilecek bütün güzellikleri müşâhede etmiş ve bir başkasının asla vazgeçip dönemeyeceği yerleri o teker teker dolaşıp gezmiş ve ümmetine de aynı kavsiyeyi yaptırabilmek için geri dönmüştü. O devrede, acaba döndüğü yer neresiydi? Geçtiği yollara dikenlerin serpildiği, taşlanarak ayakları kan revan içinde bırakıldığı, istihzâ ve alay edildiği, horlanıp hakîr görüldüğü bir yere dönüyordu. Acaba, Allah Rasûlünün, bütün bu görüp katlandıklarına ne ihtiyâcı vardı. Dînî teblîğ ederken, hangi menfaat veya korku onu harekete geçiriyordu? Bir insanı Cennet dahi büyüleyip câzibesi içine alamazsa ve o insan ümmetine dönmeyi her şeye tercîh edecek kadar bir fedâkârlıkta bulunursa, atılan bütün bu iftirâlar, iftirâ atanın o kalın kafasını kırmaz mı?

Kendisine kullukta bulunduğumuz Allah (cc) her şeyden müstağnîdir. O’nun bizim din ve diyânetimize ihtiyacı yoktur. Kulluğa muhtaç olan bizleriz. Yeryüzünde kendisine halife yaptığı insanların, sâir canlılar karşısında dengeli ve uygun yaşamalarını istiyor ve bunun için de, dengeli ve uygun yaşamanın ifâdesi olan Kur’ân çizgisinde bizi harekete zorluyor. Diğer bir ifâdeyle, biz kendi kendimizi idâreden âciz olduğumuzdan dolayı, yanlış iş yapmamamız ve yanlış yollara sapmamamız, takılıp yollarda kalmamamız için, bize din gibi aydınlık bir yol lütfediyor. Ve elimize verdiği Kur’ân’a bakmamızı, kendimizi o Kur’ân ölçülerine göre ayarlamamızı emrediyor. Ta ki bizler de insanlık semasının burçlarına doğru mesafe kat edebilelim ve mâhiyetimize ait istidât ve kâbiliyetleri işleterek, ufuk noktalara doğru kanat çırpabilelim.

Evet, bizim dine ihtiyâcımız var. Eğer insanlar gerçek ihtiyâçlarını bilebilse ebedî saadete namzet olduklarının şuûruna varsa ve bütün latîfelerini inkişâf ettirme noktasına ulaşsalardı, ifâdeleri ayrı; ancak talepleri aynı olarak şöyle diyeceklerdi:”Allah’ım bize bir sistem gönder, kendi sisteminle bizi idâre et, yanlış yerlerde yürümeden ve mesafelere takılıp kalmadan, eğri büğrü gitmeden ve yol alamamadan kurtar.”

En akıllı filozoflar dahi yalpalaya yalpalaya yürümüş, herhangi bir yerde düşüp kalmış ve hakîkata ulaşamamışlardır. Halbuki bizim en âmimiz dahi, Muhammedî yolun aydınlatıcı tayfları altında bir tek adımını dahi boşa atmamış ve hayatının her safhasında insan gibi yaşamış ve başka insanların da hukûkuna riâyet etmiştir. Perspektifinde Allah’ın rızâsı ve önünde Allah Rasûlü gibi bir pişdarı vardır ve o, ömür sermâyesinin her ânını bin veren başak gibi kullanmaktadır.

Din zarûrete binâen insan karîhasından çıkmış veya onların tabiriyle uydurulmuş değildir. Onun zarûrî gibi görünmesi dinin tabiiliğinde ve insan fıtratında din duygusunun bulunmasından ileri gelmektedir. İnsan, dînî emirlere ihtiyâç içinde yaratılmıştır. Ve o, dine her zaman muhtaçtır.

İnsan inancında, ibâdetinde ve bütün muâmelâtında doğru ve hal:kı ancak din sâyesinde öğrenir ve yine ancak din sâyesinde Cennete ehil hâle gelir. Din potasında eriye eriye şekillenen insan,”Livâü’l Hamdin altında, Allah Rasûlü tarafından tanınıp elinden tutulacak bir hüviyeti elde eder.

Kendisine, ümmetini nasıl tanıyacağı sorulan Allah Rasûlü, abdest azalarının pırıl pırıl olmasından tanıyacağını ifâde buyururlar. “Sizler der, alnı-nişanlı atınızı at sürüsü içinde nasıl tanırsanız ben de ümmetimi işte öyle tanırım “Bizim böyle bir tanınmaya ihtiyâcımız var. Onun için de muhtâç olan biziz ve dîne de, onun hayat veren soluklarına da muhtâcız.

Din,hayatı bütünüyle kucaklayıcı, en müspet prensiplerle gelmiştir. Onu yetersiz bulma idrâk yetersizliğinin apaçık bir ifâdesidir. Onu rafa koymaya çalışanlar, târihî yanlışlıklarını bir gün bütün dehşetiyle anlayacak ve ettiklerine bin pişman olacaklardır.

Dünyânın doğusunda, batısında yapılan bu tür yanlışlıklar, günümüzde artık itiraf edilir hâle gelmiştir. Din, hayâtın hayâtıdır ve bunu kimse inkâr edemeyecektir.

Dinin bir usûlü bir de furûu vardır. Usûlde asla değişiklik söz konusu değildir. Hz. Âdem zamanındaki dinle, bizim dinimiz arasında usûl bakımından bir farklılık yoktur.

Îmân esasları bütün semâvî dinlerde aynıdır. Hatta hakkında bir nass olmadığı için kesin bir hüküm vermekten kaçınmama rağmen, şu kadar diyebilirim ki, dinin usûlünde meleklere âit hükümler de aynıdır. Yani bütün melekler de bizim inandıklarımıza inanır ve îmân ederler. Allah’a meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra dirilmeye onlar da aynen bizim gibi îmân ederler; fark sadece derece ve mertebe ölçüsündedir.

İnançta olduğu gibi, ibâdette de bütün dinler aynıdır. Yani ibâdetsiz hiçbir hak din yoktur. Ne var ki ibâdetin şekil yönü her devire göre değişiklik arz etmiştir. Cenâb-ı Hakk, her devrin insanına, o devrin şuûr ve o devir insanının kapasitesine göre bir ibâdet tahmîl etmiştir. Şekil değişebilir; ancak usûl olarak ibâdetin olması hiçbir surette değişmez.

Meselâ, âhiret inancı bütün dinlerde vardır, olması da zarûridir. Arada icmal veya tafsîl farkı olmakla beraber, her peygamber, ümmetine âhiretten bahsetmiştir. Zaten fenalıkları önleyici, iyilikleri de teşvîk edici böyle bir âhiret inancı olmasaydı, din sadece iktisâdî ve içtimâî sistemlerden biri durumuna düşerdi; veya başka bir ifâdeyle onlardan ibâret kalırdı. Din, büyük bir kısmı itibâriyle hükümlerini öldükten sonra dirilme prensibine binâ eder.

Eğer âhirete îmân olmasaydı, yapılan ibâdetlerin, çekilen bunca çile, ızdırâp ve fedâkârlıkların hatta hiçbir inancın insana faydası olmazdı. Zaten insan o takdirde, şimdi kendisinde mevcut bütün faziletlerden de bir bakıma soyulmuş olurdu. Evet, bizleri fazîletli olmaya zorlayan âhirete îmânımızdır. Çünkü bütün yaptıklarımızın, zerre kadar dahi olsa bir gün karşımıza çıkacağını hiç tereddütsüz kabûl ediyoruz.

Ayrıca,bütün Cennet hayatı bir kerecik olsun O’nun Cemâlini seyretmeye mukâbil gelmeyecek olan Rabb’imizi müşâhede edeceğimiz ânı sabırsızlıkla bekliyor ve o büyük nimete erebilmek için, içimizdeki şevkin kamçısıyla şahlandıkça şahlanıyor ve bizi o neticeye götürecek yoldan hiç inhirâf etmeden yürümeye çalışıyoruz.

Teferruâta âit meselelerde peygamberler, bir evvelki şeriatı nesh edip hükmünü kaldırabilir. Bu gibi meselelerde hep değişiklik olagelmiştir. Bu da beşerin biraz olgunlaşması ve kemâle ermesiyle alâkalıdır. Hz. Adem döneminde beşer çocukluk devrini yaşıyordu. Halbuki Efendimiz kendini ikindi sonrası güneşine benzetmektedir. Demek ki onun devrinin insanı olgunluk ve kemal devrini yaşamaktadır. Bu devrede haktan sonra bâtıl çok iyi fark ediliyor ve bâtıldan sonra gelen Hakka sımsıkı tutunuluyordu. Gelen dinin teferruâta âit kısımları da bu düşünce ve fikir merhalesine göre ayarlanmıştı. Fakat bunu yapan da yine Hakîm olan Allah’tır. Bu dinin bütün ibâdet şekillerinde yüzlerce maslahat vardır. Yani ondaki ibâdet şekli olgun bir cemaata münâsip ibâdet tarzıdır. Diğer dinler ise, daha sonra zaten tahrîfe uğramış ve asıl hüviyetlerini kaybetmişlerdir. Eski hallerini muhâfaza etselerdi dahi bugün için geçerli olamazlardı. Çünkü Allah, din olarak kendisinin râzı olacağı dini tespit buyurmuş ve bunun İslâm. Dini olduğunu söylemiştir.

Bir cümleyle meseleyi hülâsa etmek istiyorum.

Din; sel felâketinin, yıldırım âfetinin insanları zorladığı, muztar kalmaktan doğan bir sistem olmadığı gibi, beşerin iktisadî, içtimâî durumlarını temin etmek, onları huzura kavuşturmak için ortaya atılmış bir sistem de değildir. Yine o, Rönan’ların, Russo’ların dediği gibi, insanın tabiatından doğmuş olmaktan da’ fersah fersah uzaktır. O ilâhî bir kanunlar mecmuası, ilâhî bir vaz’dır ve insanların dünyevî ve uhrevî saâdetini tekeffül etmektedir.

Buradaki huzûr ve mutluluğumuz ona bağlıdır. Hukuk mefhûmuna bağlı kalmak ancak onunla mümkündür. Âhirette de yine,Cennete ve Cemâlullah’a erme onun sâyesinde olacaktır.

Medeniyet ne kadar terakkî ederse etsin, insanın sâdece dünyâ hayatını dahi mutlu ve mes’ud kılmaya yeterli olmayacaktır. Nerede kaldı ki, dinin yerine geçsin.

M. Fethullah Gülen

Dinimizin Tavsiye Ettiği Bir Tıraş Şekli Var mıdır?

Tıraş insanın bulunduğu yerin örfüne, adetine göredir. Müslümanların tıraş şeklinin dışına çıkarsa, insan kime benziyorsa o şekilde yoruma tabi olur. Dolayısıyla tıraşı Müslümanlara benzetmeli kendini… Gayr-i Müslimlere benzetmemeli, yolsa bakanlar yanlış yoruma maruz kalırlar. Favorilerini uzatması, kısaltması şartlardan değildir, örfe bağlı bir meseledir.

Ahmet Şahin

Dinlerin Birlerştirilmesi Mümkün müdür?

Açıklama: Batı’da dinlerin ortak noktalarından hareketle “bütün dinlerin kaynağı birdir, öyleyse bütün dinleri bir araya getirelim” gibi düşünceler var. Bu fikirlere nasıl yaklaşmak lazım?

Öncelikle, bunun bizim problemimiz olmadığını belirtmek isterim. Evet, böyle bir mes’ele dinleri birbirinden ayrı görenlerin problemidir. Biz ne Hristiyanlığı, ne Yahudiliği, ne de İslâmiyeti menşei itibariyle birbirinden ayrı görmüyor; aksine, âyet ve hadîslerin ışığında onlara ehl-i kitab adı vererek, davranışlarımızı o çizgide ayarlamaya çalışıyoruz. Mesela biz bir ateist ile evlenmezken, bir Hristiyanla evlenebiliyor ve bir Yahudinin kestiğini yiyebiliyoruz… Buna verilebilecek bir diğer örnek Hz. Ömer’dir. O, Mecusîlerin bazı temel inançları itibariyle Müslüman akidesine yakın olmalarından ötürü, onları ehl-i kitab statüsünde kabul etmiştir. Hatta günümüzde Muhammed Hamidullah gibi değerli ilim adamları Brahmanizm hakkında da aynı düşünceyi paylaşırlar.

Ayrıca Budizm’i de bu kategoride değerlendirenler var. Buda, üzerindeki araştırmacıların söyledikleri şayet doğru ise, Martin Luther gibi bir reformcu ve bu itibarla da Budizm, Brahmanizm içinde bir mezheb. Yine onların tesbitlerine göre, Budizm, Brahmanizm’in teolojik yönlerini değil de, ahlâka ait yönlerini almış ve bir sistem geliştirmiş. Eğer Budizm denen şey bu ise, bu mânâdaki bir sisteme din denir veya denmez o ayrı bir mevzu; zira bizim “din” kavramından anladığımıza göre din “insanları kendi iradeleriyle aheste aheste mutlak hayra sevkeden bir İlâhî kanunlar mecmuasıdır.” Bu açıdan ona şer’î mânâsıyla din denmese de, lûgat mânâsı itibariyle yol, sistem, ekol mânâsına gelen “din” denebilir. Bununla beraber bizim için mülâhaza dairesi açıktır. Kimbilir belki de, Budizm sistemi de, İlâhî dinlerin dayandığı gibi bir asla dayanıyordur ve Brahmanizm’den farklı bir dindir.

Söz buraya gelmişken, mevzû ile direkt irtibatı olmasa da bir hususa daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Benim kanaatime göre Kur’ân-ı Kerim, saf Hristiyan akidesini ve Hz. İsa’yı anlatmasaydı, bugünkü tahrif olmuş şekliyle, Hristiyanlığı anlamada bizler de çok zorluk çekerdik.. çekerdik de “bir üç, üç bir” diye özetlenen “teslis” veya “ekânim-i selase” anlayışını izah edemezdik. Veya Kur’ân-ı Kerim, Hz. Musa, Hz. Yuşa, Hz. Hârun, Hz. Süleyman ve Hz. Dâvud (aleyhimüsselâm) hakkında tavzih edici, aydınlatıcı beyanlarda bulunmasaydı, bu yüce peygamberleri tevhid akidesi içinde bir yere oturtmamız mümkün olmayacaktı. Meselâ Yahudi kaynaklarına göre kimisi filozof, kimisi -haşa- sarhoş, kimisi de kendi kızlarıyla zina eden zinakâr… Şimdi, dünyadaki en bayağı, en adi insanların bile yapmayacağı şeyleri peygamberlere isnad eden bu anlayışa din demek mümkün değildir. Bu açıdan Budizm de böyle bir tahrif talihsizliğine uğramış olabileceği söylenebilir.

Sadece Budizm mi? Elbette hayır. Meselâ Sokrates. Biz onun düşüncelerini kendi kaleminden öğrenme imkânına sahip değiliz. Çünkü onun hakkındaki herşeyi talebeleri aktarıyor. Eflatun’un Sokrates’e talebeliği ne kadar sürmüş, hocasını ne kadar anlayabilmiş ve öğrendiklerini bizlere ne kadar aktarabilmiş.. bunlar bütünüyle bizim meçhulümüzdür. Ama genel düşüncelerine bakılınca onda bir Allah inancı olduğunu da görmek mümkündür.

Evet, düşünceler elden ele, nesilden nesile intikal ede ede, zamanla ilk söylenişteki saf ve yalın halini kaybettiği çoktur. Hatta bu kadarla da kalsa yine iyi. İfadedeki saf hali kaybetmenin yanı sıra, anlam değişikliğine uğraması da söz konusudur ki, işte bu da tahrifin -su-i niyetle yapılmasa bile- ayrı bir buududur. Bu cümleden olarak, Hz. Mesih’in bütünüyle ruh olan düşüncesi, Roma putperestliğine çarpınca ne hal aldığını tahmin etmek çok zordur. Çevrenizdeki herhangi bir kiliseye girdiğinizde, bu acı gerçeği bütün çıplaklığı ile müşahede etmeniz mümkündür. Bir diğer taraftan, Hristiyanlığın ulûhiyet anlayışına göre ilâh pasiftir. Onun aktif hale gelebilmesi için Hz. Meryem’e girip çıkması lazımdır. O, Meryem’e girip-çıkınca aktif ulûhiyete inkılâb eder ve Mesih olur ki, esasen gerçek misyonu da Mesih yerine getirir. O, insanlık için elinden gelen herşeyi yapar ve yapacağı birşey kalmayıp da sıra kurban olmaya gelince kendini kurban eder.(!)

Yahudilerin de, Hz. Üzeyr için buna benzer şeyler söylediklerini biliyoruz. Demek ki kayıt tam olmayınca, böyle elmas, pırlanta gibi hakikatler bile gelecek nesillere yanlış intikal edebiliyor. Bu bağlamda, âyeti ve hadîsleriyle herşeyin en güzel kaydedildiği ve Kur’ân’a bakan yönüyle hıfz-ı İlâhî disketine alınan İslâmiyet’te bile bu türlü inanç ve akide kaymaları söz konusudur. Mesela ulûhiyet konusunda neredeyse yukarıda arza çalıştığımız Hristiyan inancı ile tam bir benzerlik içinde bulunan Hz. Ali’nin ulûhiyetle irtibatlandırılması buna örnek verilebilir. Buna göre aktif ulûhiyeti temsil eden Hz. Ali’dir. Efendimiz’in peygamber olarak gönderilişi, Kur’ân’ın nüzulü vs. hepsi Hz. Ali’ye zemin hazırlama gayesine yöneliktir. Hz. Ali makam-ı cem’in sahibi olarak herşeyi bünyesinde toplamış ve onu temsil etmiştir.. onun ardından bu güç, Hz. Ali’nin neslinden olan 12 imama dağıtılacaktır; gide gide nihaî olarak da hatemü’l-evliya olması itibariyle imam-ı muntazarda toplanacaktır.. İmam-ı muntazar da Kur’ân’ın o eksik kalan 300-400 âyetini açığa çıkartacak ve gerçek bir kere daha tam olarak zuhur ve tecelli edecektir!

Şimdi bütün bu anlayışları İslâm’ın öğretileri ile te’lif etmemiz mümkün değildir. Ama gözü kör olası taassub, cehalet bizi de bu hale getirmiştir. Bu konuda bizler de 14 asırdan beri ümmetin gayreti; ittifak ve icması olmasaydı, biz de Hz. Ali’yi anlamakta zorluk çekecektik.

Şimdi tekrar soruya dönelim; tahrif ve tebdilin ağına düşmüş dahi olsa, Hristiyanlık, Yahudilik, Brahmanizm, Budizm, Mecusilik vesairin üzerinde ittifak ettikleri bir kısım müşterek esasların bulunduğu da bir gerçektir. Mesela tevhid, nübüvvet, haşir, adalet, ubudiyet gibi. Veya ölüleri gömme, tesettür vb. mes’eleler gibi. Zira hemen bütün dinlerde ölüler gömülüyor -ara ara “cesedimi yakın” diyerek toplumun asırlardan beri süregelen tarz-ı telakkisine muvafık hareket etmeyen birtakım insanlar hariç- her yerde ölüler gömülmekte.. ve tesettür her dine mensup insanlar tarafından kabullenilip yaşanmakta. Hatta yakın tarihe kadar dünyanın değişik yerlerindeki Yahudiler dahi başlarını kapatmaktaydı ki, bu da, dinlerin üzerinde ittifak ettikleri bir kısım ortak değerlerin var olduğunu göstermektedir. Tabii bu arada, neshe maruz kalmış veya tahrife uğramış -Müslümanlıkta olmasa bile- birçok hükümleri de var. Bu çerçevede teferruâta veya asla ait hükümlerde esas itibariyle Allah’tan geleni, Allah’tan gelen şekliyle bulmak ve onları tevhid etmek çok zordur. Zaten, Allah (cc) da, razı olduğu esasları, bir sonraki peygamberin mesajı içinde belirtmiş, değiştireceği hükümleri de değiştirmiştir. En son olarak da Hz. Muhammed (sav)’i göndermiştir ki, o da Kur’ân ve Sünnet’le, musahhihlik, müceddidlik veya müessislik görevini yerine getirmiştir. Evet O, bir anlamda musahhihtir. Çünkü kendinden önceki şeriatlarda tahrife uğrayan noktaları tashih etmiş.. müceddittir, şartların değişmesine paralel olarak nice hükümleri değiştirmiş.. ve müessistir, A’dan Z’ye büyük ölçüde yeni bir dinin kurucusu olmuştur. Dolayısıyla da yeniden dinleri birleştirme gibi bir arayışın içine girmeye hiç gerek yoktur. İslâm, düşünülen böyle bir işin, Allah tarafından gerçekleştirildiği dinin adıdır. “Bugün sizin dininizi tamamladım, nimetimi itmam ettim ve din olarak İslâm’dan razı oldum” (Mâide, 5/3) ve “kim, İslâm’dan başka bir din arayışı içine girerse, bu ondan kabul edilmeyecektir” (Âl-i İmrân, 3/85) veya “Allah katında hakiki din, İslâm’dır” (Âl-i İmrân, 3/19) âyetleri de aslında bu hakikatı bildirmektedir.

Ayrıca “bizden önceki şeriatlar nesh edilmediği müddetçe bizim de şeriatımızdır” kaidesi zaten böyle bir düzenlemeye gerek olmadığının ayrı bir göstergesidir.

Ne var ki, bu kabil düşünce ve çalışmalar, din adına değil de kültür adına yapılacaksa, ona birşey diyemeyiz. Zira din başkadır, kültür başkadır. Kültürün dinden kaynaklanan, hatta dinden beslenen yanları olsa bile, kültürü din ile özdeşleştirme mümkün değildir. Bu açıdan bu türlü düşünceler ilim, kültür ve medeniyet araştırmaları açısından her ne kadar yararlı olsa da, böyle Sanskritçe gibi bir din anlayışı bence abesle iştigaldir.

Son olarak birşey daha ilave etmek istiyorum: Bu düşünceler, içinde yaşadığımız asra has değildir. Bundan önce de dinlerin tevhidi için çalışmalar yapılmıştır.. ama bunların hiçbiri muvaffak olamamıştır. Mesela, Ali Ekber Şah hüsn-ü niyetli de olabilir ama Hinduların tesirinde kalarak, “her dinden birşeyler alıp, tek din meydana getirelim” diyen ve bu uğurda İmam Rabbanî gibi bir kâmet-i bâlâyı hapse attıran insandır. Şimdilerde de Garaudy (veya İspanya’da bir başkası) aynı düşüncelerle ortaya çıkmış olabilir. Halbuki hayatının büyük bir bölümünü İslâm’a olabildiğince ters bir sistemin akıl hocalığını yaparak geçirmiş, sonra Müslüman olmuş görünen bu insanların İslâm’ı işleye işleye tabiatlarına mal etmeden, onları fıtratlarının ayrılmaz bir parçası haline getirmeden, bünyelerindeki küfre ait artıkları temizleyip, bir kenara atamadan, yani yüzmesini öğrenmeden kendilerini derin deryalara salma nev’inden yaptıkları şey düpedüz kendilerini bilmeme demektir.

Evet, insan, tabiatında tahrife meyil taşıyan bir varlıktır. Mesela, İbn Teymiye sert çıkışları ve ifratkâr düşünceleri ile -İslâm dünyasına mal olmuş bir şahsiyet olsa da- biraz da onu ifratkar yapan, o dönemde mezarlara saygıda biraz ifrat eden ve türbelerde mum yakan insanlar olmuştur. Onun içindir ki, insanlar çok dikkatli olmalıdırlar. Fıtratına dercedilen bu muzır huyu işletmemeye ve hele bu konuda çevrenin tesirinde kalmamaya azamî özen göstermeli, daima Kur’ân ve Sünnet’in kıstasları içinde hâdiseleri değerlendirme cihetine gitmelidirler. Ve unutmamalıdır ki, onlar inhiraf duygusuyla da imtihan olmaktadırlar. Onun için, insan iradesini zorlamalı ve Allah’ın “razı oldum” dediği din içinde, kemâlât-ı insaniyeye giden yolları araştırmalı, bu yolda kendinden önce yolculuk yapan enbiyânın, asfiyânın, evliyânın bindiği vasıtalara -hangisine gücü yetiyorsa- binerek menzil-i maksuduna varmalıdır. Aksi halde orijinalite yapıyorum, yeni icadlarda bulunacağım.. gibi düşünceler onu yolda bırakabilir ve işte böyleleri, o zaman kazanma kuşağında kaybedebilirler.

*) Burada kaydedilen bilgiler 1994 yılının Mart ayında yapılan bir sohbetten derlenmiştir.

M. Fethullah Gülen

Bütün dünyada İslâm adına mevcut sistemlere reaksiyoner çıkışlar oluyor. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Reaksiyoner hareketlerin tarih boyunca bir işe yaradığını ve böyle hareket edenlerin düşüncelerini nihayete ulaştırdıklarını hatırlamıyorum. İsim tasrih etmeyeceğim, dünyanın değişik yerlerindeki İslâmî-gayr-i İslâmî reaksiyoner hareketler, neticede gelmiş bir yerde tıkanmıştır. Bizde de ilk demokratik hareketler reaksiyonerdir. Ama onlar da uzun ömürlü olmamış ve yıkılıp gitmişlerdir. Şimdi;

 1. Bize göre; esas yapılması gerekli olan şey, İslâmî düşünceyi anlatmak ve inandırma yollarını araştırmaktır. Mesela, bizde ilk reaksiyoner hareketlerinin olduğu devrede, karşı cephenin nefretiyle oturup-kalkma, buğz ve kinle hareket etme yerine insan yetiştirmeye, eğitime yönelik samimî, ihlaslı ve uzun vadeli çalışmalar olsaydı, şimdilerde herhalde zeminimiz çoktan lalezâr hale gelmiş olurdu. Dikkat edin; 50’li yıllardan bu yana tam 40-45 yıl geçmiştir. O dönemde 10 yaşında olanlar, şayet mevsimi geldiğinde üniversite okusalardı, şimdi zirvelerde ya da zirveleri zorlayan konumlarda bulunacaklardı. 20 yaşında bulunanlar, bugün 60-65 yaşında olacaklardı ki, bu da onların başbakanlar, reis-i cumhurlar seviyesinde en olgun dönemlerini yaşıyor olmaları demekti. Ne var ki, hep gayr-ı memnun tavrı içinde bulunuldu.. ve gayr-ı memnunlar hareketi diyebileceğimiz bu çıkışlar, zamanla eriyip, gitti ve yerini hasret ve hicrana bıraktı. Ancak biz, yine de o dönemde işin başında ve içinde bulunanları, birçok insanın yetişmesine zemin hazırladıkları için rahmetle anıyoruz.

2. Bu milletin bugünü ve yarını adına ne yapılırsa yapılsın, tahrip hesabına olmamalıdır ve ne olursa olsun, bu ülkenin birlik ve dirliğine zarar vermemelidir. Yani “yapalım” derken, nesiller boyu tamir edilemeyecek “yıkma”ların içine girilmemelidir. Aksi takdirde, hem maksadımızın aksiyle tokat yer, hem gelecek nesillerin lanet ve nefretine uğrar, hem de ukba adına çok şeyleri kaybedebiliriz.

3. İnanan insanlar, kendi inanç dünyalarına göre bir sistem kurmayı ve o sistem içinde hayatlarını sürdürmeyi isteyebilirler. Fakat unutulmamalıdır ki, böyle bir duygu asla maksad-ı aslî veya gaye-i hayal olamaz. Allah Rasulü (sav), Mekke döneminde mesajlarını halka sunarken, bu konu etrafında bir tek kelime söylememiştir ve 13 yıllık Mekke hayatı boyunca, bugünkü anlamda idarî, siyasî bir tek âyet nazil olmamıştır. Tam aksine, imân ve imânî hakikatler çevresinde âyet-i kerimeler inmiş ve hadîs-i şerifler de hep bu mevzu etrafında vârid olmuştur. Ayrıca 5-10 yıl sonra cihana meydan okuyacak olan o alperenler, sistem, nizam, devlet vs. hususunda ne bir beklenti ne de bir merak içindedirler. Onlar, çok ağır şartlar altında, küfür düşüncesi ile yaka-paça olurken, böyle mülâhazalar içine hiç mi hiç girmemişlerdir.

O halde, her şeylerinde onları örnek alan bu cephenin insanları, bu türlü mevsimsiz düşüncelerle kendi davalarına zarar vermemeli, imâna ve Kur’ân’a hizmet etrafında himmetlerini yoğunlaştırmalı, her şeylerini Allah’ın rızasını kazanma etrafında bir dantela gibi işlemelidirler. Kaldı ki, zaten aksi düşünce, (haşa) Allah ile pazarlık mânâsına gelmektedir. Yani “ben bu şekilde çalışırsam, idarî sistem de böyle böyle olur ve olmalı..” gibi, kulluk anlayışına olabildiğince ters, yakışıksız şeyler içine girilir. Ve tabii ki, bir kere böyle bir fasid daireye giren insanın da artık ondan kurtulması çok zordur.

Öyle zannediyorum ki, yaptıkları hizmetlerde maddî ve dünyevî şeyleri hedefleyenler ve onları gaye-i maksad haline getirenler, Allah’ın te’yidini kaybediyorlar. Hatta bu uğurda, hayatlarını, mal varlıklarını vs. ölesiye feda etseler de yine kaybediyorlar ve kaybedecekler. Zira, gaye-i hayal sadece ve sadece Allah olmalıdır. Hedefte, sadece O ve O’nun rızası bulunmalıdır. Böyle olunca Allah, onları hedeflerine ulaştırır, hizlan ve hüsrana da mahkûm etmez.

4. Dünyaya ait şeylerin pek çok tâlibi bulunur. Böyle çok tâlibi bulunan mes’elelerde, gücü kuvveti elinde bulunduranlar, onu elde etmek veya ellerinde ise kaçırmamak için baskı metodunu uygulayarak sık sık kuvvete başvururlar. Onların kendi hesaplarına böyle davranması da gayet normaldir. Zira ehl-i dünyanın ahireti yoktur. Sadece dünyası vardır. Dolayısıyla da ne kendileri, ne çocukları ve ne de torunları adına dünyalarını, dünyalıklarını kaybetmek isterler.

Görüldüğü gibi bir noktada tûl-i emelin buudlarından biri olarak sayabileceğimiz bu hususta, iki taraf da aynı hedefe göz dikince, kuvvetli olanlar galip geliyor. Cezayir hâdiseleri bu açıdan değerlendirilebilir. Arkadaşlarımız şahittir, “Cezayir’de Müslümanlar demokratik yollarla iktidara yürüyor, birinci basamak seçimleri kazandılar vs.” dediklerinde, ben “hayır, yanılıyorsunuz, ihtilal yaparak bu işi engellerler” dedim. Hatta Amerika’da bulunurken Cezayir hâdiseleri münasebetiyle, bizde zirveleri tutan birisine orada soruldu: “Türkiye’de aynı şeyler cereyan etseydi ne olurdu?” Cevaben: “Oradakinden bin beter olurdu” dedi.*

Arz etmeye çalıştığımız bu husus bize, şu hakikati hatırlatıyor. “Hikmet, kuvvetle atbaşı olmalıdır.” Evet, madem Allah kuvveti yaratmıştır. Elbette onun da bir hikmet-i vücudu vardır. Hikmet ise kelime anlamı olarak bizim, tedbir, temkin, teyakkuz olarak değerlendirdiğimiz pek çok şeyi içine alır. Kaldı ki, bu aynı zamanda İslâmî hizmetin felsefesidir, prensibidir, düsturudur; hatta ruhudur, hayatıdır. O halde kuvvet dengesinin olmadığı durumlarda tekniğe, taktiğe başvurulmalıdır. Aksi takdirde karşı gelinemeyeceği muhakkak olan kuvvetle çarpışmaya kalkmak dâvaya en büyük ihanettir. Öyleyse bu türlü durumlarda, mü’minler hedef olmamalı, olmamaya gayret göstermeli, hizmet yaparken aynı zamanda dünyadaki dengeleri koruyup kollamalı, her zaman güç ve kuvveti elinde bulunduranların muhalefetlerini hesaba katmalı ve kat’iyen kabadayılık yapmamalıdır. Meselâ; bu çerçevede, dünyadaki dengeler göz önüne alınarak, Amerika’da zencilere sahip çıkılabilir. Zaten onlar da, beyazlar tarafından dışlanmış, hor hakir görülmüş ve tamamen bir aşağılık kompleksi içindeler. Biz, beyazların 3. sınıf vatandaş olarak gördüğü o insanlara, İslâm’ın evrensel mesajlarını çok sıcak bir atmosferde sunabilsek, hatta onlara bağrımızı açıp sahip çıkabilsek en akıllıca bir iş yapmış ve gayr-ı memnun bir dünyayı kendi dinimiz hesabına değerlendirmiş oluruz.

Orta Asya’da din, ırk, dil, tarih, kültür birliğimizin bulunduğu ve 70 yıl komünizm esaretini acı acı yudumlamış o kardeşlerimizle sınaî, ticarî ve kültürel alanlarda iş birliği yaparak, onları kazanabilmemiz de çok önemlidir.

Netice itibariyle, reaksiyoner çıkışlar yerine, Allah’ın rızası hedef alınarak tebliğ ve irşad yapılmalı, yaşanılan şeyler anlatılmalı. Ve bir gün gelir, hâdiselerin tabii seyri içinde ferdî olarak yapılan işler sistematize olmayı gerektirirse, o zaman da uzun vadeli, kalıcı, yapıcı şeyler tercih edilerek, dengeler gözetilmeli ve kat’iyen dünya karşısında hedef haline gelinmemelidir.

M. Fethullah Gülen

İslâm’ın evrensel olma hüviyetini nasıl anlamalıyız?

Evrensel, eskilerin tabiriyle “âlemşümul”. Evet İslâm evrensel bir dindir. O mesajlarını kavim, kabile, millet farkı gözetmeksizin, şimdiki zaman, gelecek zaman demeden, Asya, Avrupa, Amerika, Arabistan vs. nazara almadan açıkça herkese sunar. Dolayısıyla da onun muhatabı, bütün insanlıktır. Bunu, peygamberlerin, Hz. Muhammed (sav)’e gelinceye kadar “ey kavmim, ey kavmim…” sözlerinin, zaman ve mekânın Efendisi’nde “ey insanlar” haline gelmesinde de görmek mümkündür. Ayrıca bunu destekleyen bir hayli âyet ve hadîs de gösterilebilir:”Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 21/107) âyeti;”her peygamber kendi kavmine gönderildi. Ben ise bütün insanlığa gönderildim” hadîsi o deryadan sadece bir katredir.

Yalnız, İslâm evrensel olduğunu ortaya koyarken “ben evrensel bir sistemim…” gibi bir iddia ile ortaya çıkmamıştır. Belki o böyle bir iddiadan daha çok ortaya koyduğu maddî-manevî dinamikleri itibariyle evrenselliğini ispat etmiştir. Yani İslâm ferd, aile ve toplum hayatımız adına öyle dinamikler ve mesajlar sunmuştur ki, tabiat-ı beşer ile örtüşen, kesişen bu mesajlar, onun evrensel olduğunun delili olmuştur.

İslâm bu gayeyi hedeflerken, önce insanı bütün müsbet ve menfî yönleriyle bir bütün olarak ele almıştır. Hisleri, arzuları, şehveti, kini, nefreti, öfkesi ve muhabbeti gibi.. bütün yönleri ile. Ve tabii onun getirdiği mesajlar, kabul edilen bu fıtrat değerleri ile hiçbir zaman çakışmamıştır. Bu itibarla da, insan meşru dairede aradığı her şeyi, herhangi bir terslikle karşılaşmadan İslâm’da bulabilir. Meselâ fert kâmil insan mı olmak istiyor; Brahmanizm, Mistisizm, Budizm’den birşey beklemeden İslâm’a müracaat etmesi kâfi. O’nun aile düzeni, çoluk-çocuk terbiyesi, akrabaları ile münasebeti adına bir problemi mi var; İslâm’ın kaidelerine uyması yeterli. İktisadî hayatı bir açmaz ile mi karşı karşıya; Kur’ân, Sünnet ve onu çok iyi yorumlayan selef-i salihînin içtihadları, her derde olduğu gibi bu derde de deva…

Evet, İslâm her derde devadır; lahutî hakikatler, tevhid-i rububiyet, tevhid-i ulûhiyet, tevhid-i ubûdiyetten tut da, ailevî münasebetlerimiz, içtimaî ilişkilerimize varıncaya kadar hemen hepsine devadır, hem de başka bir şeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde.

Zaten, İslâm’ın çok kısa bir zaman içinde, Arabistan’da zuhuruna rağmen Buhara’ya, Sindabâd’a, Çin’e, Herkül Burcu’na, Hindistan’a, Afrika’ya, Bizans önlerine kadar uzanması, uzayıp her tarafta hüsn-ü kabul görmesi de ancak onun mesajlarının evrensel olmasıyla izah edilebilir. Düşünün ki, inanç adına yüzlerce teorinin kol gezdiği bu yerlere İslâm, kılıç zoruyla değil, mürşidlerinin sesi ve soluğuyla giriyor. Uranyum atomu gibi huysuz, tarihteki misyonuyla insanlığın kaderine hükmetmiş Türkler İslâm’la teskin olurken, Nirvana’ya kilitlenmiş ve ölmeden ölüp kabuğuna çekilmeye namzet milletler de yine İslâm ile gerçek varoluşu duymuşlardır.

Demek ki birbirinden olabildiğince farklı bu iki fıtrat, İslâm ortak paydasında birleşebilmişlerse, bunu İslâm’ın evrensel kaideleri içinde aramak lazım.

Onun bu özelliğini keşfeden Batı dünyası bir inat uğruna bu gelişmeyi önlemek için asırlardan beri var gücüyle çalışmaktadır. Şimdilerde çalıştığı gibi… Aslında Avrupa bir zamanlar Orta Çağ karanlıklarını yaşarken, İslâm Asya’da Rönesansını yaşıyordu. Ve bir mütefekkirimizin belirttiği gibi, eğer kilise taassup gösterip de İslâm karşısında Antik Çağa sığınmasaydı ve bir şartlanmışlık içinde ona bakmasaydı dünya bugünkü karanlıkları yaşamayacaktı. Ama o gitti putperestlik dönemi anlayışlarına sığındı ve hâlâ da o bağnazlıkları devam ettirmekte.

Evet; İslâm’ın evrenselliğini onun insanlığa getirdiği kaide ve kurallarda aramak lazım. O, kadına, erkeğe, çocuğa ne va’detmiş? İktisadî ve içtimaî çalkantılara karşı nasıl bir sistem getirmiş? Beşerî problemlere nasıl bir çözüm bulmuş? Toplumda kol gezen ahlâksızlıklar karşısında neler söylemiş? Devletler muvazenesi için ne öneriler getirmiş? ve hakeza.. Evet, siz bütün bunları incelediğiniz zaman onun sistemler üstü, âlem-şümul bir hüviyete sahip olduğunu görecek, herkesin her derdine derman olmasını müşahede edecek ve diyeceksiniz “İslâm, elhâk evrensel bir dindir.”

Yeri gelmişken belirtmeden geçemeyeceğim bir husus daha var; İslâm’ın evrenselliğini sadece Kur’ân’ı baz alarak söylemek yanlış olur. Bence onun evrenselliğini, Kur’ân âyetlerinin yanında, Sünnet-i sahîha, Hulefa-i Raşidîn’in içtihatları ve selef-i salihînin görüşleri içinde aramak ve birlikte ele almak icap eder.

Hâsılı; biz var olduğumuz günden bu yana hep İslâm’ın yeterliliğine inanmışızdır. Evet, Kur’ân ve Sünnet’in yeterliliğinde, karşımızda birçok “izm”lerle ifade edilen görüşlerin varlığına rağmen hiç endişe duymamışızdır. Aksine bunların İslâm’a mukabele edemeyeceği inancını taşımışızdır. Hatta yıllar boyu, komünizmin paletleri altında ezilen insanların bile bir gün bu cephenin insanı olacağına inancımız tamdır. Yeter ki bize dîn-i mübin-i İslâm’ı tebliğ ve temsil etmek imkânı verilsin. Hiçbir şeyden endişemiz yok. Zira biz, İslâm’ın, ferdî, iktisadî, içtimaî, sınaî, ailevî, askerî, düvelî.. hâsılı hayatımızı ilgilendiren her sahada getirdiği dinamikler, sunduğu mesajlarla evrensel olduğunu biliyor, kabul ediyor ve inanıyoruz. Kaldı ki 14 asırdan beri düşmanlarının cefası, dostlarının da vefasızlığına rağmen, İslâm’ın ter ü taze esaslarıyla ayakta kalması bunun bir delili değil midir?

M. Fethullah Gülen

İmân-hayat-İslâm merhalelerinin hepsini bir müceddid mi temsil edecek?

Şimdi müceddid yok; hepsi de vazifesini îfa edip gitmiş. Şimdilerde yapılacak şey, onları tanıyıp onların yorum ve bakış zaviyelerini değerlendirmektir. Madem bugüne kadar gelip-geçen büyükler ve bilhassa çağın düşünürü, böyle bir imân ve Kur’ân hizmeti başlatırken, kendilerini nazara vermemiş ve şahıs yerine “şahs-ı manevî” demişler; demek ki bundan sonra imân ve İslâm hizmeti şahs-ı manevî ile temsil edilecek. Vâkıa bazen içtihad hatası olarak insanlar, yanlışlık yapıp, bir kısım kimselere fazla teveccühde bulunabileceklerdir. Böyle bir durumda, kendilerine teveccüh edilen kimseler eğer hakperest iseler, bu teveccühü, o cemaatin dağılmaması istikametinde kullanacak ve ondan kendilerine bir hisse çıkarmayacaklardır. Tabii böyle bir cemaatin vahdetini temin eden ve onları hizmete yönlendiren zatların da, hiçbir zaman akıllarına gelmeyen, beklentileri olmayan bazı şeylere mazhariyetleri de her zaman söz konusu olabilir. Şayet cemaate yararı varsa, bu tür bir teveccüh de korunmalı. Yoksa kristal bir kâse gibi bütün mevhibe ve vâridatlar taşa vurulup kırılmalı ve her zaman şahs-ı manevînin esas olduğu gösterilmelidir.

 Bu arada bazı şahıslar da vardır ki, aslında hiçbir şey olmadıkları halde, aşağıdan gelen bir saygıyla toplumun canı-kanı haline gelmişlerdir, onu tırnaktan kirpiğe kadar bünyenin her yerinde görürsünüz. Şimdi, eğer bu insanlar, bu kadarcık olsun işe yarıyorlarsa, artık onunla uğraşmanın da âlemi yoktur. Ama bunlar, eğer toplumu yönlendiremiyor ve gerektiği ölçüde o toplumda yenilik ruhunu inşa edemiyor, toplumun her kesimini kucaklayıp onlarla uyum içinde olamıyor, sadece ve sadece kendilerine saygı duyanlarla uzlaşabiliyorlarsa, böyleleri birer puttur; bu putların da kırılması gereklidir. Aslında, toplum içindeki firavunlarla dahi uyum içinde çalışmasını bilemeyen böylelerinin şahs-ı manevîyi temsil adına kabiliyetli oldukları kabul edilemez. Zaten eğer böylelerinde azıcık ihlas varsa, toplumun her kesimiyle uyum içinde olamadığını anladığı zaman, hemen kendini nefyeder ve İbrahim Ethem gibi ferdiyet gaybûbetine gömülür.. gömülür ve kendini bulmaya çalışır; zira, onun böyle bir hizmetin başında daha fazla kalması, kendinde olan bazı şeyleri kaybetmesine de vesile olabilir.

Eğer, başa dönmek icap ederse, diyebiliriz ki: Müceddid bir şahıs olarak beklense de dünyanın globalleştiği, küreselleştiği, “tekârub-u zaman” ve “tekârub-u mekân”ın yaşandığı, birbirinden uzak kitlelerin, bir evin sakinleri haline geldiği dönemde, hizmet, ferd-i ferîdlerle değil, şahs-ı manevî dehâsıyla yürütülmelidir. Bu şahs-ı manevîyi teşkil edecek olanlar da, bu dâireye bir kaşık katkısı bulunanlar olabileceği gibi, dünyalar kadar katkıda bulunan ve herkesle uyum içinde çalışmasını bilen devâsâ kametlerin iştirakiyle de olabilecektir. Evet bu işin husûsiyet gamzeden adamları olmayacaktır ama; husûsi adamlar bu umûmî mektebin muallimi, bu zaman üstü tekyenin ferd-i ferîdi, bu çağları aşkın medresenin baş hocası ve aynı zamanda bu umûmi kışlanın seraskeri olacaklardır. Her nefer, mutlak onda beklediğini bulacak ve herkes en çok kendisiyle ilgilendiği kanaatine ulaşacaktır. İşte o zaman bu engin müsamaha ve anlayış, bu engin ufuk bir mânâ ifade edecektir ki, böyle bir durumda onu kırmanın da anlamı yoktur.

Evet zannediyorum şimdilerde kutbiyet ve ferdiyet daha çok şahs-ı manevîlerce temsil ediliyor. Bazı zamanlarda kutbiyetle gavsiyet beraber bulunduğu gibi, irşada yönelik olması itibariyle bugün, kutbu’l-irşad birkaç tane de olabilir. “Evtad” dediğimiz zevat da ihtimal, bu müşterek anlayış içinde temsil edilecek veya bu anlayışla bütünleşen ve bütün İslâmî cemaatler arasında dağılarak, geleceğin mukaddes ve muhakkak birliğinin canı ve kanı olarak misyonunu edâ edecektir.

Dünya kadar evliyâ ve dünya kadar irşad kutbiyetine merdiven dayamış yediler, kırklar gibi haslar var. Bunlar ayrı ayrı görünseler de, bir gün mutlaka bir birleşme noktasına ulaşacaklardır; zira Efendimiz (sav) “Ruhlar cunûd-u mücennededir, tanıştıkları ölçüde biraraya gelirler” buyuruyor. Aynı ruhu, aynı mânâyı ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar, birbirlerinden uzakta olsalar da, mutlaka bir gün birleşeceklerdir.. tıpkı ırmakların denizlere dökülmesi ve yerinde dağları delerek bazen açık, bazen kapalı engeller karşısında kendilerine yeni mecralar bularak, hedefe ulaştıkları gibi.. ve tıpkı hacca niyet edenlerin Arafat’ta, Metaf’ta, Ravza’da buluştukları gibi, gidip orada buluşacaklardır. Buluşma kasıtları olmasa da, vazife yapmak istedikleri yerler onları biraraya getirecek, buluşturacak; onlar da bu büyük hakikati, ümitbahş “cemm-i gafir”le temsil edeceklerdir.

Fakat bütün bunlar, olabildiğince hasbi ve iddiâsız insanların mevcudiyetine vâbeste ve Allah’ın bir lütfudur. Onun için insanlar, kendilerini, bilhassa hasbilik ve diğergamlık adına çok ciddi hazırlamalıdırlar. İddiasız olmalı ve Mekke dönemindeki insanların fütuhat mevsimini göremedikleri gibi, bunlar da, dünyevî her türlü beklentiden sıyrılarak “rıza” deyip yapmalı ve Allah’ın, sonuna kadar bu işi onlara yaptırmayabileceğini de hatırdan çıkarmamalıdırlar. Evet, bu yiğitler çok vefalı olmalı ama, asla beklentiye de girmemelidirler. Çünkü hizmet, burada mükâfat alınsın diye değil, Allah emrettiği için yapılmalıdır. Şayet burada mükâfat verilirse, o da bir ulûfe olarak değerlendirilmeli ve asla şahıslara maledilmemelidir.

M. Fethullah Gülen

İlim-Amel Münasebeti Nasıl Olmalıdır?

Açıklama: İnsan-ı kâmil mertebesine ulaşmada ilim ve amel münasebeti inkâr edilemez. Kur’ân perspektifinden bu meseleye nasıl bakabiliriz?

Tarih boyunca hakkında birçok kitapların yazıldığı bir meseleyi, bir sohbet çerçevesi içinde detaylı olarak anlatmak mümkün değildir. Fakat aklıma gelen iki âyetin sınırları dahilinde sorunuzu cevaplamaya çalışayım; Kur’ân; “Kendilerine Tevrat yüklenip de sonra onu taşımayan (onun buyruklarını tutmayan)ların durumu, Kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Cum’a, 62/5) ve “…Onun durumu, tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünür (öğüt alır)lar.” (A’raf, 7/176)buyurmaktadır. Dikkatlice mütalâa edildiği takdirde görüleceği gibi, Kur’ân-ı Kerim, ilk âyet-i kerimede elde ettiği bilgileri hayatına yansıtmayan kişileri bir teşbih ile ele alıp, nazarlarımıza sunmaktadır. Onları “yük taşıyan eşeğe” benzetmesi ise, bu tür şahısların durumlarının belki de ancak böyle ifade edilebileceğinden dolayıdır. Çünkü insan bildiği şeyleri, pratiğe döküp ferdî ve içtimaî hayatta kullanmadığı zaman, o bilgi, sahibi için taşınmaz bir yük haline gelir.

 Kur’ân-ı Kerim, diğer âyette ise hakka-hakikate açık olarak yaratıldığı halde onlara karşı gözü kapalı olan insanı köpeğe benzetir. Bahis mevzuu edilen şahsın köpeğe teşbihi konusu üzerinde durmak ve buna intizarî bir teşbih nazarıyla bakmak gerekir. Köpek, yorulduğunda dilini dışarıya sarkıtır ve hararetini atmaya çalışır. Öfkelendiği zaman öfkesini ifade için dişlerini gösterir… Demek ki hakka-hakikate kapalı insanların durumu da böyledir. Aslında bu ve benzeri misallerle insan, insan-ı kâmil olmaya çağrılır. Meselâ namazdaki hâl ve hareketlerde insan hayvanî davranışlardan içtinabla insanî davranışa yönlendirilir. Kendisine kıyamın keyfiyetinden rükuya, ondan secdeye kadar bütün konularda ikazda bulunulur. Yüzün eşek suretine dönme ihtimalinden dolayı başın imamdan önce rükuya ve secdeye gitmemesi; secdede köpek gibi kolların yere serilmemesi, secde aralarında horozun yem gagalaması gibi acele edilmemesi, otururken köpek gibi oturulmaması gibi hususlar, mevzumuza misal teşkil edebilecek hususlardandır. Çünkü ekrem ve eşref olarak yaratılan insan, hareketleriyle bile olsa hayvana benzememeli; o, hep ötelere müteveccih olarak yaşamalıdır.

Vâkıa burada, âyetleri ezberleyip kafalarında tuttukları halde onları hayatlarına tatbik etmeyen Tevrat cemaati anlatılır. Fakat vakıa böyle olsa bile kendimizi bu durumdan tecrid edip sadece âyeti Tevrat ehline mahsus olarak düşünemeyiz. Kur’ân’a muhatap olup Allah’ın emirlerine mazhar olmuş, fakat hayatını bu emirlerin aydınlatıcı tayflarıyla tablolaştıramamış, sadece Kur’ân’ın hamallığını yapan insanların durumu da Kur’ân cemaati olsa bile, bu âyetin anlattığı hakikat içerisinde mütalâa edilmesi gerekir. Zira Kur’ân’ı öğrenip başkalarına anlattığı halde, kendi içinde onunla ayrı bir derinliğe ulaşamamış bir insanın halini bundan daha güzel anlatmak mümkün değildir.

İnanıyorum ki; bu âyetin ifade ettiği kategoriye giren insanlar ahlâk kriterleriyle değerlendirildiğinde; bazılarında eşek ahlâkı, bazılarında köpek ahlâkı tesbit edilecektir. Meselâ, birisi, bilgili omasına rağmen kendisinde marifet ve muhabbet adına bir şey yoksa, onun genel davranışlarından ortaya karakteristik bir eşek tipi çıkabilir. Yine bilgiyi başkalarına karşı tahakkümde kullanıp, diğer insanlara tepeden bakan bir insanın davranışları, bütün yönleriyle test edildiğinde köpeğin davranışlarıyla aynı olduğu ortaya çıkacaktır.

Halbuki önemli olan insan olmaktır. Allah (c.c), bizi insan olarak yaratmış ve bize verdiği bu payeyi davranış ve ahlâkımızla korumak mecburiyetini yüklemiştir. Zira burada insaniyeti muhafaza, ötelerde insan olarak kalma adına tek ve önemli bir teminattır.

İnsan, bir günde dört defa değişebilecek kadar değişken bir varlıktır. Her yeni gün, insana yeni bir ufuk açar ve insan, yer yer kendisinin ve çevresindekilerin mahiyetini görebilir. Meselâ çevresindeki insanları düşman olarak gören bir insan, kendisini yılanlar içinde kalmış sanabilir. Halbuki bu, kendi mahiyetinin yılanlaşmasıdır ve o kişi nefsinin saldırısına maruz kalmış demektir. Fakat o, bu durumu kendi nefsine vermeye razı olmadığından dolayı genelde yılanı, köpeği, akrebi çevresindeki insanlarda arar.. arar ama asıl yılan kendi nefsi olduğu için de bir türlü bulamaz. Aslında “Senin en büyük düşmanın içinde taşıdığın nefsindir” fehvasınca o, yılanı kendi içinde aramalıdır.

“Allahümme ente Rabbî, lâilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke…/ Ey Allah’ım! Sensin benim Rabbim, Senden başka ilah yoktur, beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum” hakikatinin çerçevesinde, meydana gelen terslikleri herkes kendi nefsinden bilmeli, başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmeye çalışmalıdır. Herkes, çözülmez gibi görünen problemlere çözüm getirmek için hata ve kusurları üzerine almalı, kendisini kötülüklerin merkezi, başkalarını da iyiliklerin merkezi olarak görmelidir.

Bütün problemlerin çözüm yolu işte bu anlayıştır ve genel terbiye de bunu gerektirir.

M. Fethullah Gülen

İslâm’da “insan hakları” mevzuunda bizlere neler söyleyebilirsiniz?

İslâm, evrensel bir dindir. Dolayısıyla İslâm’ın “haklar” meselesine verdiği ehemmiyet ve bakış açısı, bütün varlığı kuşatır mahiyettedir.. evet o, bütün “haklar”ı koruma altına almıştır. Öyleki onun “haklar” mevzuundaki bu geniş perspektifinden insanların yanı sıra hayvanların bile yararlanmaları sözkonusudur.

Allah Rasulü (s.a.s)’nün hayat-ı seniyyelerinde, bu konuyla alâkalı pek çok örnek bulmak mümkündür:

Bir keresinde O, bir muharebeden dönüyordu. Dinlenme vaktinde, sahabeden bazıları bir kuş yuvası görmüş ve yuvadaki yavruları alıvermişlerdi. Tam o sırada anne kuş geldi ve yavrularını onların elinde görünce, onların başlarında pervaz etmeye başladı. Allah Rasulü bu duruma muttali olunca fevkalâde celallendi ve hemen yavruların yuvaya konulmasını emir buyurdu (Ebu Davud, Edeb:164).

Sadece Allah Rasulü (s.a.s)’nün bu misaldeki heyecanı bile, İslâm’ın -diğer konularda olduğu gibi- “hak” mevzuunda her şeyi kucaklayan bir sistem olduğunu isbata kafidir ve bir başka sistemde bu seviyede engin bir “hak” düşüncesini bulmak da mümkün değildir.

Kur’ân-ı Kerim, bir insanı öldürme mevzuunu, bütün insanlara karşı işlenmiş bir cinayet şeklinde ele alır ve.. “Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu(n hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” (Maide, 5/32) buyurur.

“Hak” mevzuundaki bu hassasiyeti hiçbir dinde, hatta hiçbir modern hukuk sisteminde bulmak mümkün değildir. Evet İslâm, bu meselede çok titiz davranmış ve bir insanın öldürülmesini, topyekün insanlığın öldürülmesine denk tutmuştur. Gerçi Kur’ân ve Sünnette isim tasrih edilmese de; Tevrat kaynakları itibarıyla Hz. Adem’in çocukları olan Habil ve Kabil olduğunu anladığımız “Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü, ve kaybedenlerden oldu” (Maide, 5/30) âyetiyle Kur’ân kardeşini öldüren ilk katilin kötü akıbetine dikkat çeker.

Kur’ân-ı Kerim başka bir sûrede haksız yere birini öldüren insanın ebedî cehennemde kalacağını vurgular ve: “Her kim bir mü’mini kasden öldürürse -onun cezası-, içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır” (Nisa, 4/93) der.

Böyle bir mülâhaza ile beraber, burada âyetteki “hâliden” kelimesinin altını bilhassa çizmek isterim. Zira burada, “ebeden” lafzı eklenmeden sadece “hâliden” ifadesi kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’in başka âyetlerinde “ebedî” mânâsına “ebeden” kelimesi de kullanılmaktadır. Her şeye rağmen, âyette kullanılan “hâliden” lafzından hareketle İbni Abbas ve ondan sonra gelen Tabiîn imamlarından bazıları, Allah’ı inkâr edenler gibi insanı öldüren bir katilin de ebedî azaba müstahak olacağı şeklinde yaklaşımları vardır ki, insan haklarının önemini ifade etme bakımından çok mühimdir.. ve İslâm’da “insan hakları sistemi” de bu esaslardan hareket edilerek geliştirilmiştir. Nitekim Efendimiz (s.a.s)’in sahih hadisleriyle beyan buyurdukları gibi, bir insan, kendi canı, aklı, malı, nesli ve dini uğrunda ölürse şehit olur. Buna göre aynı zamanda bu hususlarda mücadele verme cihad sayılmıştır. Dünyadaki bütün hukuk sistemlerinde temelde bu beş esasın birer umde olarak kabul edildiği ve korunduğu da bir vâkıadır. Bu konu, bizim hukuka esas teşkil eden usûl kitaplarımızda da mevcuttur. En başta din gelir ve onun mutlaka korunması gerekir. Ondan sonra da diğer esaslar gelir ki herbiri korumakla mükellef bulunduğumuz hayâtî esaslardandır.

İşte İslâm, insan haklarına bu temel prensipler açısından yaklaşır ve her ferdi, onları muhafaza ve müdafaa etmekle mükellef kılar. Bu itibarla da böyle bir dinde kat’iyen insan haklarının ihmal edildiği söylenemez. Ayrıca, sadece İslâm dinindedir ki insan, Allah’ın halifesi ünvanıyla taltif edilmiş ve ona bahşedilen bu yüce paye sayesinde onun eşyaya müdahale etmesine izin ve imkân verilmiştir. Ve yine İslâm’da insan; kendini ve neslini koruma, çalışma ve teşebbüs hürriyeti gibi hürriyetlerle serfiraz kılınmıştır. Öyle ki, ne bu konuyla alâkalı başka sistemlerin getirdiği prensiplerle İslâm’ın karşısına çıkmak ne de meselenin herhangi bir olumsuz yanını göstermek mümkün değildir. Evet, insana gerçek hak ve değeri İslâm vermiş ve onun bütün haklarını muhafaza altına alarak ona sahip çıkmıştır.

M. Fethullah Gülen

Hümanizm düşüncesine İslam’ın bakış açısı nedir?

Sevgi, günümüzde en çok işlenen konulardan biridir. Aslında sevgi, bizim inanç ve gönül üzerinde dünyamızın pörsümez gülüdür. Her şeyden evvel Cenab-ı Hakk kâinatı, muhabbet atkıları üzerinde bir dantela gibi örmüştür ve varlığın bağrında her zaman en büyüleyici bir edayla seslendirilen musıkî, sevgidir. Aile, toplum ve milleti teşkil eden fertler arasında en güçlü münasebet sevgi münasebetidir. Sevgi, anne-babadan evlada şefkat şeklinde; evlattan anne-babaya ise saygı şeklinde tecelli etmektedir. Âlemşümul sevgi ise, bütün varlıktan, varlığın her parçasına karşı yardımlaşma ve tesanüd şeklinde kendini göstermektedir.

Varlığın ruhuna tamamen sevgi hakimdir. Her varlık, bir sevgi zemzemesi içinde, kâinat çapındaki o çok geniş koronun ferdi olarak Allah’tan aldığı bir büyülü nağmeyi kendi üslubu ile yeniden eda ve icra etmektedir. Ancak, varlıktan insanlara, varlığın cüz’i fertlerinden diğer cüz’i fertlerine karşı bu sevgi teatisi, gayr-i iradi olarak cereyan etmektedir. Çünkü iradesi ve meşieti olmayan varlıklarda tamamen ilahî irade ve ilâhî meşiet hâkimdir. Bu açıdan insanlar, varlıktaki bu sevgi senfonizmasına iradeleriyle iştirak ederek; mahiyetlerinde var olan sevgiyi geliştirip ve onu insanca icra edebilmenin yollarını araştırırlar. Tabir-i diğerle, sevginin sû-i istimal edilmesine meydan vermeden, kendi tabiatlarına karşı bir aşkınlık içinde, hem gerçek bir teavün ve tesanüd ortaya koymalı, hem de insanî, veya fıtrî hukuk açısından varlığın ruhunda mündemiç bulunan genel âhengi korumalıdırlar.

Hümanizm, günümüzde üzerinde ulu-orta konuşulan ve şuraya-buraya çekmeye müsait meseledir. Hususiyle de bazı çevreler, İslam’daki cihad konusunu, muhakemesi yetersiz avamın kafasını karıştırarak onların gönüllerinde İslam’a karşı şüphe uyarmaya çalışmakta ve gene zihinlere mücerred, dengesiz bir hümanizm anlayışı empoze etmeye çalışmaktadırlar. Evet, bir taraftan; şekavet yapan, ülkenin birliğine-bütünlüğüne dokunan, hatta memleketi bölmek isteyen, asırlardan beri devam edegelen bu ülke ve bu ülke insanının varlık ve bekâsına karşı cephe alıp tahribatta bulunan insanlara karşı acımalı, merhamet etmeli deyip, diğer taraftan önlerine bir kısım ruhban ve papazları da alarak, insanların gözyaşlarına bakmadan o masumları öldürenlere ve vahşetin -âvam ifadesiyle- en daniskasını yapanlara seyirci kalanların bu garip tavırlarını hümanizmle te’lif etmek zor olsa gerek.

Mü’min, yüklendiği misyon itibariyle meseleleri abartarak, çarpıtarak, olduğundan farklı gösterme gibi bir aldatmacaya bilerek girmez. Bu açıdan sırât-ı müstakim ve Kur’anî itidalin temsilcisi olan Allah Rasûlü ve onun temsil ettiği gerçeği cemaat halinde en mükemmel şekilde temsil eden Sahabe-i kiram, sevgide de itidal ve dengenin temsilcisi olmuşlardır. Şimdi bu konuyu asrı saadetten bir-iki örnekle müşahhaslaştırmak istiyorum.

1) Fakir, tarihteki konumu ve üzerine aldığı misyonu açısından Abdullah İbn-i Hüzafe (r.a)’yi Bizans içinde Hz. Ömer (r.a)’in bir casusu, bir (ajanı) olarak değerlendiriyorum. Abdullah (r.a), Hz. Ömer döneminde önemli bir misyon yüklenmiş ve bu işi yaparken de yakayı ele vermiştir. Bunun üzerine de hasımları, kendisine akıl almaz işkencelerde bulunmuşlardır. Hatta çok muteber siyer kitaplarında; başının kaynayan sulara sokulduğu, bazen yüzünün etleri, bazen de saçlarının döküldüğü de ifade edilmektedir.

Bütün bu olup biten şeyleri manastırın bir menfezinden seyreden bir papaz, Abdullah ibn-i Hüzafetü’s-Sehmî’nin göstermiş olduğu cesaret karşısında hayran kalır. Ve bu şanlı sahabiyi karşısına alarak ona şöyle bir teklifte bulunur:

– Oğlum cesaretine hayran kaldım. Şimdi sana üç dakika mühlet vereceğim. İhtimal bir-iki dakika sonra seni öldürecekler. Bunu iyi değerlendirirsen hem dünyada hem de ukbada mesud olursun. Zira bu üç dakika içinde sana Hıristiyanlığı telkin edeceğim. Artık bundan sonra ölsen bile gam yeme; çünkü Hz. Mesih’e kavuşacaksın.

Abdullah ibn-i Hüzafetü’s-Sehmî’nin çehresinde bir tebessüm belirir ve ardından papaza şunları söyler:

– Aziz peder! Şimdiye kadar beni kimse dinlemedi. Bu üç dakika fırsatı verdiğinizden dolayı bilmem size ne kadar müteşekkirim. Çünkü bu üç dakika içinde hak din olan İslâmiyeti öğretererek, size gerçek kurtuluş yolunu gösterebilirsem ölsem bile gam yemem…

Evet bu hâdise, İslâm’ın en kritik anlarda dahi, hatta ölürken-öldürürken bile taviz vermediği; genel dinamik ve disiplinlerine bağlılığı açısından çok önemlidir. Ayrıca bu hâdise bize, İslâm’ın sevgi ve muhabbet ikliminin ne kadar geniş olduğunu göstermesi bakımından da fevkalâde câlib-i dikkattir.

2) Bir Sahabi naklediyor: Hz. Ömer (r.a)’le beraber, bir manastırın önünden geçiyorduk. Orada sakalı göbeğinde, iki büklüm, bembeyaz saçlarıyla yaşlı bir papaz belirdi. Hz. Halife-i rûy-i zemin, onu görünce, dizlerinin bağı çözüldü ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Niye ağlıyorsun ya Emire’l-Mü’minîn?” diye sorulduğunda, Hz. Ömer mealen şu cevabı verdi: “70-80 yaşına girmiş fakat hâlâ insanlığı sâhil-i selâmete götüren ve kaptanlığını bizzat Hz. Muhammed’in yaptığı gemiye binememiş.” İşte İslam’ın evrensel sevgisi budur.

Halbuki, o dönemde çokları, insanları tahrik edip, Müslümanlığın önünü kesmek için lâzım gelen her şeyi yapıyordu. Ne var ki Hz. Halife-i ruy-i zemin Allah Rasulü’nden tevarüs ettiği sevginin tezahürü olarak o anda hasm-ı âzamı sayılan biri karşısında hıçkırıklarını tutamayıp iki büklüm oluyor ve ayaklarının bağı çözülüyordu.

Konuyla alâkalı daha yüzlerce misal getirilebilir. Zannediyorum, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bu mevzudaki müşahede, tavır ve davranışlarının, talebelerinin tavır ve davranışlarından geri kalmayacağını siz de takdir edersiniz. Çünkü O, Rehber-i Ekmel, Muktedâ-yı Küll ve Rahmeten li’lÂlemîn’dir.

İslâm’ın ruhundaki sevgiye uyanmış Tabiîn ve Tebe-i tabiîn döneminde öyle insanlar yetişmiştir ki, farkına varmadan ayağıyla bir çekirgeye basmışsa, hemen halifeye gelip, bunun cezasının ne olduğunu sormuştur. Camilerimizin nûrefşan çehrelerine baktığımız zaman alınlarında kuş için yapılmış yuvacıkları görürüz. Bu, ecdadımızın sevgideki derinliğinin bir ifadesidir. Bizim içimizde insanların yanında hayvanları bile koruma adına öyle müthiş ve başdöndürücü, eserleriyle bugün bile ibretâmiz öyle levhalar vardır ki, başka bir yerde bunları göstermek mümkün değildir.

İslâm’ın âlemşümul prensipleri çerçevesinde sevgi mülâhaza ve düşüncesi çok dengelidir. Zira zulmedene gösterilen sevgi ve merhamet, onu iyice saldırgan yaptığı gibi, aynı zamanda başkalarına da tecavüze teşvik eder. Bu sebeple âlemşümul sevgiyi tehdit eden bu tür insanlara karşı merhamet edilmez. Çünkü zalime gösterilen merhamet, mazluma karşı yapılmış en büyük merhametsizliktir.

M. Fethullah Gülen

Ehl-i Kitabla olan diyalogun keyfiyetini Kur’an ve Sünnet ışığında açıklar mısınız?

İnanan insanlar, imanlarına göre tavırlarını çok iyi belirler ve mesajlarını verilmesi gerektiği şekilde verirlerse, ülkemizde ve hattâ dünya üzerinde çok iyi bir diyalog ortamının meydana geleceğine inanıyorum. Bu sebepledir ki her mesele gibi bu, konuda da Kur’an ve Allah Rasulü’nün üslûbu esas alınarak yapılacak şeyler ona göre yapılmalıdır.

 Bakara sûre-i celilesinin başında Allahü Teâlâ şöyle buyurur: “Kur’ân hidavete ulaştırır.” (Bakara, 2/2) Daha sonra da bu müttakilerin kim olduğunu açıklar: “Gaybe iman eden, namazı dosdoğru kılan ve rızık olarak verdiklerimizden infakta bulunanlar. Ve aynı zamanda sana ve senden önceki (Peygamberlere) indirilen(ere iman edenler. Ve onlar Âhiret’e de kesin bir yakin içindedirler.’ (Bakara, 2/3,4) Kur’ân bu ayetleriyle bizi, çok yumuşak ve biraz da kapalı bir üslûp kullanarak, geçmiş peygamberleri ve onlara indirileni kabule çağırır. Daha Kur’ân’ın başında, ondan istifade için böyle bir şartın getirilmesi, bana Ehl-i Kitap ile diyalog adına çok önemli geliyor.

Allahü Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur: “Ehl-i Kitap’la tartışırken en güzel bir şekil ve uslî.ıbda tartışın.” (Ankebut, 29/46) Kur’an, bu ayetiyle de bize, üslûbda takınacağımız tavrı ve sergilememiz gereken edebi salıklıyor. İslâm’da münazara şekil ve üslûbu konusunda Bediüzzaman’ın söyledikleri son derece dikkat çekicidir: O, “Münazarada karşıdakinin mağlubivetivle memnun olan insan, insafsızdır” der ve bunun sebebini de şöyle açıklar: “Onun mağlûp olmasıyla siz bir şey kazanmazsınız; siz mağlûp olup da, o kazanmış olsaydı, o takdirde bir yanlışınızı düzeltmiş olacaktınız.” Evet, münazarayı, nefsi adına değil de, gerçeğin ortaya çıkması adına yapan insanın tavrı bu olmalıdır. Buna karşılık, siyaset meydanlarında, sadece hasmı mağlûp etme düşüncesiyle yapılan münakaşalara baktığımızda, o tartışmalardan olumlu hiçbir netice çıkmadığı da açıktır. Öyleyse, müsâdeme-i efkârdan, yani fikirlerin çarpışmasından hakikatın ortaya çıkması için, karşılıklı anlayış, saygı, hakperestlik gibi düsturlar kat’iyen kulakardı edilmemelidir. Bu da Kur’ânî bir düstur olarak ancak, iyi bir diyalog ortamında gerçekleşebilir.

Yukarıda geçen ve Ehl-i Kitap’la en iyi ve en güzel şekilde münazarayı emreden âyetin devamında “ancak zulmedenler hariç” kaydı vardır. Zulüm, En’âm suresinde yer alan “imanlarına herhangi bir zulüm karıştırmayanlar (var ya), işte güven onlarındır. Ve doğru yolda olanlar da onlardır” (En’am, 6/82) ayetine Allah Rasulü’nün getirdiği yoruma göre şirk ve kâinatı tahkir u tezyif mânâsında küfürle eş anlamda kabul edilmiştir. İnsanın, kendi vicdanında Allah’ı ifade eden bütün dilleri susturması zulümlerin en büyüğüdür. Aynı zamanda zulüm, başkalanna haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma manâlarına da gelir. O açıdan zulüm, bir yönüyle şirki ve küfrü de içine alan, dolayısıyla da şirk ve küfürden daha büyük bir günahtır. Çünkü, her müşrik veya kâfir, başkalarına haksızlık yapma, insanlar üzerinde baskı kurma ve dayatmalarda bulunma anlamında zalim olmayabilir. Halk arasında meşhur mânâsıyla zulmedenlere, şekavet adına silahlananlara, hem insan hak ve hukukunu, hem de Allah hakkını çiğneyenlere karşı kanunlar çerçevesinde mukabele de bulunmak bir esastır.

Ehl-i Kitab’ın zalim olmayan kesimiyle münasebetlerimizde, şiddetli davranma ve onların iflahını kesme düşüncesi İslâmî bir düşünce ve davranış değildir. Böyle bir düşünce ve davranış İslâmî olmaktan öte, İslâmî kaide ve prensiplere aykırı bir çarpıklık demektir.

Bir başka yerde, Mümtehine sûresinde, “AIlah sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı, adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü AIlah, adaletli olanları sever”(Mümtehine, 60/8) buyurulmaktadır. Bu ayetin inmesiyle alâkalı olarak, Hz. Esma validemizin müşrike olan analığının, Mekke’den Medine’ye gelip validemizle görüşmek istemesi nakledilir. Hz. Esma, Allah Rasûlü’ne gelir ve müşrik analığıyla görüşüp görüşemeyeceğini sorar. Bunun üzerine bu âyet nazil olur ve görüşmenin de ötesinde, ona iyilikte bile bulunmasının herhangi bir mahzuru olmadığı ifade edilir. Bahse konu olan bu kadın bir müşriktir. Allah’a, Ahiret Günü’ne ve peygamberliğe inananlar için belirlenecek tavrı da anlayışlarınıza havale ediyorum.

Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde içtimaî diyalog ve hoşgörü açısından üzerinde durulabilecek yüzlerce ayet bulmak mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, müsamaha ve hoşgörüde dengenin yakalanabilmesidir. Kobraya merhamet etmek, onun ısırdığı insanların hukukunu yemek demektir. Hümanizmanın o kadarı, rahmet-i İlâhiyeden fazla merhamet etme iddiası demektir ki, böyle bir tavır ise merhametin kendisine saygısızlık ve başkalarının hukukuna da tecavüzdür. Dolayısıyla, hoşgörü ve diyalog arayışı, hiçbir şekilde Allah’ın anlatılıp tanıtılmasından geri durmayı gerektirmez. Evet, Kur’ân’ın ve Sünnet-i sahiha’nın ruhu sıkıldığında bazı hususî haller müstesnâ, orada hep müsamahayı görürüz. Bu müsamahanın atkıları Ehl-i Kitaba, hatta bir mânâda kim olursa olsun bütün dünya insanlarına kadar uzanmaktadır.

M. Fethullah Gülen

“Ahirzamanda Hz. İsa nüzul edip Hz. Muhammed’in ümmetinden olacaktır” deniliyor. Bu sözü izah eder misiniz?

Açıklama: “Nasraniyet ya intifa veya istifa edip İslâmiyete terk-i silah edecektir. Hz. İsa da nüzul edip Hz. Muhammed’in ümmetinden olacaktır” deniliyor. Bu sözü izah eder misiniz?

Evvela; Bu söz, Kur’ân-ı Kerim’deki “De ki: “Ey Kitap EhIi! Allah’tan başkasına ibadet etmemek, O’na bir şeyle şirk koşmamak, Allah’ı bırakıp da birbirimizi mabud edinmemekten ibaret olan ve bizimle sizin aranızda müsavi bulunan bir kelimeye geliniz.” Eğer bundan yüz çeuirirlerse, deyiniz ki: “Şahit olun biz Müslümanlarız.” (Âl-i İmran, 3/64) “Müminlere insanların en şiddetli düşmanlık edenleri (bazı) Yahudiler ve müşriklerdir. Onlara sevgi yönünden yakın olanlar da “Biz Nasraniyiz” diyenlerdir. Onların mü’minlere sevgileri, onlarda büyüklenip ululuk taslamayan keşiş ve rahiplerin olmasındandır.”(Mâide. 5/82) gibi bir kısım âyetlerden mülhem gibi ve âdeta bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Evet hakiki Hıristiyanlar, tevhid dinine yaklaşıp, ilhad ve inkârcılığa karşı Müslümanlıkla ittifak ve ittihad ederek, kıyamete kadar umûmi mânâda kafirlerin üstündeki mevkilerini muhafaza edeceklerdir.

 Sâniyen; Efendimiz (s.a.s), birçok hadis-i şeriflerinde, yeryüzünde bir gün mutlaka Kur’ân-ı Mucizül-Beyan’ın şehbal açacağını ifade etmektedir. Tarihe baktığımızda, bunun bir ölçüde gerçekleştiğini görsek de, küre-i arz çapında beklenen o ruh ve mânânın henüz bütün bir insanlık için, ifaze-i feyzettiği söylenemez. Yani Efendimiz (s.a.s)’in sağ eliyle sol eli henüz birleşmemiştir. Her ne kadar Müslümanlar beş kıtada at oynatmışlar ve bu yerlerde hakimiyet-i İslâmiyet vaki olmuşsa da, O (s.a.s)’nun nescettiği ruh, mânâ ve espri yeryüzünün bütününü kuşatıcı ve kucaklayıcı bir keyfiyete ulaşmamıştır. Ne var ki, Efendimiz (s.a.s)’in, belli bir zamânâ ait verdiği bişaret ve müjdeler ışığında, dünya çapında o kucaklayıcılığın gerçekleşmesiyle alâkalı herhangi bir ümitsizliğe kapılmak da yanlış olur.

İslâmiyet’in, herkese bir bereket kaynağı haline gelmesi, tabir-i diğerle dünyada devletler muvazenesinde yerini alması, kendi orijini ile herkes tarafından tanınıp bilinmesine bağlıdır. Bu itibarla da, hâl-i hazırdaki duruma bakıp ümitsiz olmaya gerek yoktur. Zira Müslümanlar, Sasanilerle karşılaşmadan 25 sene evvel, Sasaniler o dönemin en muhteşem devletiydi. O kadar ki, İstanbul önlerine kadar gelmişler, çok ağır şartlar altında, o dönemin başka bir süper gücü olan Doğu Roma İmparatorluğu ile bir anlaşma imzalayarak, onları haraca bağlamışlardı. Bundan birkaç sene sonra Kur’an’ın da ifadesiyle bu defa da Rumlar, Sasaniler üzerine galebe çalmışlardı. Daha sonra ise, bu her iki süper güç de İslâm a teslim-i silah ederek, pek çok tebasıyla Müslüman olma yolunu seçmişti.

Başta Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerin işaret ve bişareti olmak üzere, Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifadesiyle, ahir zamanda, “Hz. İsa (a.s)’nın şahsiyet-i maneviyesinden ibaret olan hakikî İsevilik dini zuhur edecek, yani Rahmet-i İlahiye’nin semasından nüzul ederek, hal-i hazır Hıristiyanlık dini o hakikata karşı saflaşıp durulaşarak hakaik-i İslâmiye ile birleşecek, manen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir.” Aslında, günümüzde bazı yorumlar da insanların ihtiyaçlarını karşılayabilecek mahiyette değildir. Zaten hakkıyla karşılayabilseydi; komünizm bir alternatif olarak onun karşısına çıkmazdı. Nitekim komünizmin doğmasına vesile olan da bir ölçüde içtimaî, idarî, siyasî hatta akîdevî bir yetersizlikti ki, o ma lum tarihi hadiseye sebebiyet verdi. J. J. Rousseau dinleri tahlil ederken, “Hıristiyanlık, insanlara manevî bir dünya kurar ama onlara içtimaî ve siyasî ölçüler göstermez ve bu çeşit bilgiler hakkında bir şey söylemez. Bu ise, içtimaî ruha aykırıdır. Hıristiyanlığın kurduğu dünyada yaşamak isteyen insanlar, bir cem’iyet teşkil edemezler” mealindeki sözleri, bazı hususların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini vurgular gibidir. Bu sebeple de bütün bir dünya, ümitsiz ve karamsar ruhlarına iman ve heyecan kazandıracak mesih soluklu yiğitler beklemektedir.

Burada yeri gelmişken bir arkadaşımın Almanya’da başından geçen bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Bu şahıs Alman bir çiftin evinde pansiyoner olarak kalıyor. Onun İslâm’ı, hayatıyla en güzel şekilde temsil etmesinin tesirinde kalan bu çift, sonunda Müslüman oluyorlar. Neden sonra evin erkeği, hidayetine vesile olan arkadaşıyla sohbet ederken kendini tutamıyor ve ona şunları söylüyor:

“Seni hem çok seviyorum, hem de sana çok kızıyorum. Seni seviyorum çünkü benim hidayetime vesile oldun. Ama sana aynı zamanda çok kızıyorum çünkü eğer sen, buraya iki-üç ay evvel gelmiş olsaydın, benim babamın da hidayetine vesile olacaktın. Hayatını ahlâkî değerler itibarıyla tertemiz geçirmiş olan babam, maalesef İslâm’ın güzel yüzüyle tanışamadan ölüp gitti…”

Evet, ruh dünyası böylesine sarsık ve bunalımlı olan batı, onu bu buhrandan kurtaracak havariler beklemektedir. Sadece fert olarak değil -inşaallah- pek yakın bir gelecekte, topyekün insanlık olarak hak ve hakikat hüzmeleri, ışığa hasret hemen her noktaya götürüldüğünde, İslâm’a fevc fevc dehaletlerin olacağı görülecektir. Üstad Hazretleri’nin buyurdukları gibi ortakuşak ülkelerinin gözbebeği olan Türkiye, İslâım’ ın zeki evladı Mısır’ı, Rus mekteb-i harbiyesinde okuyan Türkistan ile duygu, düşünce birliğine erdiğinde dünya muvazenesindeki dengeler de hak ve adalet yönünde değişecektir. Bu itibarla Hıristiyanlık, ya kendi çıkmazlarında inat ederek bunalımda kalacak ya da sâfîleşerek, kendi özüne yani tevhid düşüncesine ulaşacaktır. Bugün Batı’daki birtakım gelişmeler, onların ikinci şıkkı tercih ettiklerini ve edeceklerini göstermektedir. Evet bugün, Müslüman olmasa da, “Hıristiyanım ama, Hz. Muhammed’in de Hz. İsa gibi Allah’ın Rasulü olduğunu kabul ediyorum” diyenlerin sayıları düne nisbeten kat kat artmaktadır.

M. Fethullah Gülen

Materyalist bir zihniyetle şekillenen günümüz insanına İslam gerçeğini nasıl bir üslupla anlatabiliriz?

Açıklama: Materyalist bir zihniyetle şekillenen -hususiyle günümüz Batı- insanlarına, metafizik yanı daha ağır basan İslam gerçeğini nasıl bir üslupla anlatabiliriz?

Fizik alemi, metafizik alemin üzerine çekilmiş tenteneli bir perdedir. Fizik alemine endeksli nazarların, bu tenteneli perdenin arkasını müşahede etmeleri çok zor, hatta imkânsızdır. Evet, bizim içinde bulunduğumuz bu âlem, mülk âlemidir; ancak bu alemden melekût âlemine aralanmış bir kısım kapılar da vardır. Ne var ki, bu kapı aralıklarından, o kapıların arkasını, eşyanın verasını ve öteleri müşahede edebilmek için de basirete ihtiyaç vardır. Her şeyi madde âlemine münhasır görüp, mânâ âlemine karşı kapalı olan talihsizler, eşya ve hadiselerin dış yüzüne takılıp kalır da iki adım ötesini göremezler.

Bugün bu türlü manevî körlüğü materyalistler temsil etmektedirler. Bütün materyalistler, dolayısıyla da körler her şeyi maddede arar ve fizikî dünyada çözmeye çalışırlar. Pozitif ilimlere esas teşkil edebilecek yollara veya tesbit ettikleri verilere “var” derler de, onun dışında tecrübî ilimlerin sahasına girmeyen şeyleri aslâ kabul etmezler.

Böyle bir durum daha çok Batılılar için söz konusudur. Şunu da açıkça ifade etmeliyim ki, bugün Batı’da fiziğin yanında metafiziğe açık birçok insan vardır. Nitekim ruhtan maddenin meydana gelmesini kabul etmeyen materyalistlerin -şayet Batılıların anladığı mânâda pozitif insanlarsa- Hz. Mesih’i kabul etmeleri de mümkün değildir. Çünkü Hz. Mesih, babasız olarak dünyaya gelmiştir. Bu sebeple Batı’da, sayıları az da olsa madde âlemini her şey kabul etmeyen dünya kadar düşünür ve ilim adamının mevcudiyeti de söz konusudur.

Evet, Batı bir dönemde, neseb-i gayr-i sahih bir sistem sayılan komünizm ve sosyalizmi daha sonra ise maddeyi esas alarak kapitalizmi kabul edip göklere çıkarmıştı; öyle ki, iktisadî, içtimaî ve idarî hayatının esaslarını tamamen bu materyalist düşünce üzerine bina ediyor ve ona göre örgülüyordu. Bu açıdan da, Marks’ın nokta-i nazarıyla, bugünkü Batı dünyasının düşünür ve bilim adamları arasında esasta bir fark yoktur. Bunlara göre her şey, ağız, yemek borusu ve bağırsaklar arasında cereyan edip durmakta ve daha başka bir mânâ da ifade etmemektedir. Madde esas alındığından ötürü materyalist düşünce onların duygu, düşünce ve fikir hayatlarına, hatta dinî hayatlarına da tesir etmiştir. Öyle ki onların dinî dünyalarında dahi âhirete ait meseleleri bulmak çok zor, hatta imkânsızdır. Bu sebeple, materyalizme kilitlenmiş gönüllere, büyük ölçüde maneviyata dayanan, maneviyat kaynaklı ve maneviyat buudlu hakikatları anlatmak bir hayli zordur. Nitekim Hz. Mesih ve havarileri de Batı’ya Hıristiyanlığı anlatırken çok zorlanmışlardır. Dahası bütün azizler, bazı dönemlerde hak ve hakikat adına birşeyler anlatsalar da, netice itibarıyla birçok açıdan materyalizm ve Roma putperestliği karşısında yenik düşmüşlerdir. İnsan, bazı önemli yerleri gezerken bu gerçeği bizzat müşahede edebilir. Fakir, bir yerdeki müşahedelerim karşısında şöyle demiştim: ‘`Hıristiyanlık buraları fethetmeye gelmiş ama, belli ölçüde mağlup toplumun düşünce tarzına yenik düşmüş.” Çünkü görülen manzara, aynı zamanda bir duygu, düşünce, mantık ve felsefeyi anlatmaktaydı. Zira yüreğinde aşk ve heyecan duyan herkes, bir maddeye sığınmış, ruhundaki derinliklerini ve heyecanlarını da bununla ifade etmeye çalışmış. İşte bu durum bize Batı’nın körkütük maddenin esiri olduğunu göstermektedir. Bu açıdan nebi mesajı, havari vasıtasıyla gitmiş; ancak materyalizm dalgakıranına çarparak kırılmış ve asıl hüviyetini kaybetmiştir. Zaten daha sonraki değişim ve dönüşümlerle her şey daha bir belirginleşmiştir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, duygu ve düşünceleri materyalizm potasında yoğrulmuş ruhlara İslâm’ı anlatmak kolay olmasa gerek. Vakıa onlara, peygamber mantığı diyebileceğimiz üslupla birtakım hakikatler anlatmak mümkündür ama, bütün bunlarla belli bir seviye katedilse de -kanaat-ı acizanemce Batılı ya hak ve hakikatları ulaştırmada kullanılması gereken dil, kâlden ziyade Müslümanın hâl dili olmalıdır. Bugün Kur’an ve Sünnet’in mantıkî yapısına dair elimizde birçok eser mevcuttur, ama şu bir gerçek ki, Müslüman olan Batılıların Müslümanlıklarının arkasında, mantıkî yollarla izah ve çözümlerden daha ziyade İslâm’ın ıuhî hayatının iyi temsil edilmesi yatmaktadır. Bu insanlar, Muhyiddin İbni Arabî, Mevlâna ve Yunus Emre gibi İslâmî duygu ve düşünceyi pratiğe döken hâl insanlarının diriltici ikliminde öbek öbek İslâm’ın nur halkasına dehalet etmektedirler. Evet, Batılıların İslâm’a koşmalarının arkasında pozitif ilimlerin ve rasyonalizmin dilinden daha güçlü ve tesirli bir beyan vardır ki, o da, İslâm’ın temsil yoluyla seslendirilen hâl besteli, Kur’ân ve Sünnet güfteli ruhî hayatıdır.

Burada Asr-ı Saadetten bir tablo ile mevzuyu müşahhaslaştırmak yararlı olacak. Mekke döneminde müşriklerin, Müslümanları halleriyle tanıma fırsatları olmamıştı. Çünkü Müslümanlar, İbni Erkam’ın evinde gizli bir şekilde ibadet yaptıklarından dolayı, müşrikler onların lahutî iklimlerini müşahede edemiyor ve dolayısıyla da İslâmî hayatlarını bilmiyorlardı. Daha sonra ise Müslümanlar, müşriklerin şiddetli tazyik ve dışlamaları sebebiyle, Mekke’yi bütün bütün terkedip Medine ye hicret etme mecburiyetinde bırakıldılar. Medine döneminde de müşriklerden iyice uzaklaştıkları için aradaki uçurumlar daha da açıldı ve bunun paralelinde müşriklerin nefreti de iyice arttı. Kur’an’ın “fetih” dediği Hudeybiye Anlaşması, bütün bu uçurumların kapanması adına Müslümanlar ile müşrikler arasında âdeta bir köprü olmuştu. Evet, Hudeybiye sayesinde Müslümanlarla müşrikler yeniden aynı çatı altında bir araya geldiler ve Müslümanlar, açıktan açığa kendilerini anlatma fırsatı buldular; müşrikler de onların hayat tarzlarını, yaşayışlarını, hal ve tavırlarını, ruhî enginliklerini görebildiler; gördü ve onların o mükemmel hayatlarından etkilenerek fevc fevc İslâmiyet’e dehalet ettiler.

Günümüzde bir kısım kimseler, bağırıp çağırarak İslâm’a hizmet ettiklerini zannetmektedirler. Halbuki Müslümanlığın en inandırıcı sesi, hâl ve tavır televvünlü yaşam tarzıdır. Hz. Bediüzzaman’ın zuhur ettiği dönemde dünya kadar söz sultanı insan vardı, ama onların pek çoğunun söyledikleri sözler, bulundukları meclislerde ve yazdıkları kitaplarda kaldı. Bediüzzaman ise Kur’ân’ın elmas düsturlarını ve Nebevî ahlâkı önce yaşayıp daha sonra çevresine anlattığı için sesi, sözü her yanda mâ kes buldu.

Hasılı, İslâm’ın yeniden gönüllerde makes bulması ve fevc fevc dehaletlerin yaşanılması için, onun teoriden pratiğe dökülmesi ve Müslümanların İslâm’ın çağlar ötesini aydınlatan mesajlarını, hâl dilleriyle seslendirmeleri gerekmektedir.

M. Fethullah Gülen

Dinî-dünyevî hayatımızda dengenin önemini izah eder misiniz?

Hayatın her alanında denge çok önemlidir. İnsan, itikadî meselelerden ibadet ü taata, ondan yeyip içmesine, ondan da uzak-yakın çevresiyle münasebetlerine kadar her konuda dengeli davranma mecburiyetindedir. “Rabbinin senin üzerinde hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin hakkı var. Her hak sâhibine hakkını ver” mülâhazasıyla her ferdin ciddî bir denge ve temkin üzere olması gerekmektedir. En başta, kulluk anlayışının çok iyi yorumlanması gelir. Bilindiği gibi Allah’ı zikirde asıl gâye, rıza-yı İlâhî’yi elde etmektir. Onun dışında keşf ü kerâmete nâil olma, fevkalâde hallere ulaşma gibi şeylerin hiçbiri asıl gâye değildir ve “ehlullah” onlara hayız kanı nazarıyla bakmış ve hiç mi hiç itibar etmemişlerdir. Bu türden şeyler, talepsiz olarak insanın samimî sa’y ve gayretine terettüp edebilir. O zaman kul “Rabbim bu senden gelen bir armağandır” der ve sevinç endişe karışımı mülâhazalarla kabul eder. Ama bu mevzuda ona yakışan, daima bir vefâ eri tavrıyla “Rabbim! Bende bir vefâsızlık mı gördün ki şekerleme veriyorsun?” diyerek sadakat duygusunu bir kere daha kontrol etmesidir.

Yine bir insanın, Rabbisiyle olan münasebetini tanzim etmesi için, illa da bir inzivâhâneye çekilmesi de şart değildir. O, bazen hem varlığın hem de kendi hayatının yorumunu sürekli yenilemek, taze tutmak ve muhasebe, murakabe, aşk-u şevkle de aynı şeyleri elde edebilir. Bu çizgideki bir insanın gâfilâne geçen bir zamanı olamayacağı için o, kullukta derinleştikçe derinleşir ve kendini huzurda hisseder. Bir örnek vermek gerekirse; meselâ bir tabibin, insan anatomisi ve insan fizyolojisiyle alâkalı araştırmaları, bu konularla alâkalı sürekli onun düşünce ufkunu biler ve keskinleştirir. Belki bu yüzden İmam Gazali Hazretleri, “İhyau Ulumi’d-Din” adlı eserinde, tıp ve din ilmine aynı ölçüde önem verir ve bunlardan birinin ihmalini millet-i İslâmiye adına çok büyük ihmal sayar. Nasıl ihmal sayılmaz ki! Çok basit bir misal vermek gerekirse; siz, ayağınıza batan en küçük bir tırnaktan ızdırap duyuyor, yok mu bunu dindirecek birisi? diyorsunuz. O anda birisi gelip o acıyı dindiriyor. İşte bu insan, sizin nazarınızda âdeta bir Hızır gibi olur. Büyük küçük bütün hastalıkların tedavisinde inanmış her hekimin durumu aynıdır. Eğer insanların, insanlara yararlı olması açısından bir insanın sevap kazanması bahis mevzuu ise, bir toplum insanı olarak, halka dönük hizmetleriyle inançlı hekimler evliya sayılır ve hiç kimse velilikte onlara ulaşamaz. Öyle zannediyorum inancı olan bir hekim, sadece icra-i tabâbetle bile kurtulabilir. İşte bu bir dengedir ve bunun böyle kabul edilmesi çok önemlidir. Dînî ilimlerde de durum aynıdır; siz, Rabbim deyip inzivâya çekilirseniz, beri tarafta dünya kadar insan küfür ve ilhad ızdırabı içinde kalır. Çünkü din adına onlara bir şeyler anlatılması gerekirken anlatılmamış olur.

Bu mevzuyla alâkalı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde yaşanmış bir hâdiseyi örnek olarak arz etmek istiyorum. Efendimiz’in evde olmadığı bir zamanda, zevce-i pâklerinin hâne-i saâdetlerine bir grup erkek gelir ve Rasulullah’ın ibadetlerinden sorarlar. Sordukları husus kendilerine açıklanınca, onu az bulur ve “Biz kim, Efendimiz kim? O, Allah’ın (celle celâluhu) geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affettiği bir insan.” derler. Sonra da içlerinden biri: “Ben artık hayatım boyunca her gece sabaha kadar namaz kılacağım”, ikincisi: “Ben de hayatım boyunca hep oruç tutacağım, hiçbir gün terk etmeyeceğim”, üçüncüsü de: “Kadınları terkedip, onlara hiç temas etmeyeceğim” der ve ayrılırlar. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), olaydan haberdar olunca onları bulur ve: “Sizler böyle böyle söylemişsiniz. Hâlbuki Allah’a yemin ederim, Allah’tan en çok korkanınız ve yasaklarından en ziyade kaçınanınız benim. Ama ben, bazen oruç tutar, bazen yerim; bazen namaz kılarım, bazen de uyurum; kadınlarla beraber de olurum. (Benim yolum, sünnetim budur), kim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” buyurur. Görüldüğü gibi Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), amelde yapılan herhangi bir ifrâta, bir masiyete öfkelendiği gibi öfkeleniyor. Masiyet, İslâmî hayatta dengeyi bozan, insanı kendi yörüngesinden çıkaran bir şey ise, amelde ifrât da aynı mânâda bir dengesizliktir. Dolayısıyla ona karşı da çok dikkatli olmak gerekir.

Hayatta, hemen belki hepimizin bir kısım dengesizlikleri olmuştur. Meselâ; ben Trakya’da görev yaparken, beşerî garîzelerim yükselmesin, dolayısıyla gençliğin vermiş olduğu arzulara takılıp kalmayayım düşüncesiyle, günün bir öğününde sadece kalorisi olmayan bir şey yerdim. Oysaki Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu tür duyguları kontrol için oruç tutmayı tavsiye etmiştir. Belki az yeyip az uyuyup, iman hizmeti adına daha çok koştursa idim, aynı neticeyi elde edebilirdim. Yine o zamanlar, “Allah’ım, bana hastalık ver, ağrımla sızımla meşgul olayım da, kendi nefsimi unutayım” diye dua ettiğim olmuştur. Hatta, nefsimi kahretmek için daha ağır isteklerde bulunduğum da olmuştur. Ama bütün bunlar, yanlış şeylerdi ve bu mevzuda dengeyi bilememekten kaynaklanıyordu. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah’tan af ve âfiyet isteyin” buyuruyor. Dolayısıyla, bize de Efendimiz’in bu mevzuda bizden istediği ölçüyü korumak düşerdi.

Zannediyorum günümüzde dengenin korunamadığı diğer bir husus da, anne-baba hakkı ve akraba ziyaretleridir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de bu husus üzerinde ısrarla durur ve onlara saygıyı kendisine ibadetle birlikte zikreder. Öyle ise bu mevzuda bize düşen şey, iman ve Kur’ân’a hizmet düşüncesiyle en önlerde koşarken dahi, her fırsatta gidip onların ellerini öpmek ve gönüllerini almaktır. Haddizatında çok işimiz olabilir ve onlar bizimle aynı çizgi üzerinde bulunmayabilirler. Ne var ki, dünyaya gelmemize vesile teşkil etmeleri yönüyle, onları razı etme adına, -Allah’a isyanın dışında- ne yapılsa değer.

Netice olarak; insanın bir şeyi baştan plânlarken gecesini gündüzünü, hastalığını, yaşlılığını hesap ederek, sonuna kadar işi götürebilecek şekilde plânlaması, başladığı işi tamamlama esaslarına bağlaması ve taşıyamayacağı yükün altına girmemesi önem arz eder.

M. Fethullah Gülen

Günümüzde hak taraftarlarının mağlup ve mazlum durumda olmalarının sebebi nedir?

Peygamber terbiyesi görmemiş düşünce, öteden beri hep kuvveti önde tutmuş ve onu temsil edeni hep haklı görmüştür. İslâm ise, bunun aksine kuvveti değil; hakkı üstün tutmuş, ona değer vermiş; her şeyi ona bağlamış ve hak sahibini güçsüz dahi olsa, hakkını alıncaya kadar onu güçlü kabul etmiştir. Günümüzde İslâm’ı temsil edenlerin genel durumuna bakıp: “Şayet hak üstünlük gerektirseydi, onu temsil eden Müslümanların mağlup değil, gâlip durumda olması gerekmez miydi? Başka bir ifadeyle, batılı temsil eden milletler hâkim ve güçlü durumda iken, Allah’a, Kur’ân’a, Peygamber’e.. sahip çıkan insanların mazlum ve mağdur durumda olmasının hikmeti nedir? şeklinde şüpheler daima akla gelebilir.

İslâm’a göre yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kuvvet haktadır ve ona hiçbir şey galebe edemez. Bu izâfî değil; mutlak bir hüküm ve esastır. Yalnız bu mutlak hakikatin, kendiliğinden hayata geçmeyeceği de açıktır. O, kendine sahip çıkan, hak cephesinde yer alan insanların güç, gayret, işbilirliği vb. özellikleri ile hayata hayat olur. Aksi halde, birçok şeyin heder olduğu gibi, bu mutlak hakikat da heder olur gider.

Burada hakkın üstünlüğünü sağlayacak bazı esasları şöyle sıralayabiliriz:

Bir; Hakka ulaştıracak vesilelerin de hak olmasına dikkat edilmelidir. Hak yolunda batıl vesilelerin kullanılması, hakkın ve haklının mağlubiyetini netice verebilir. Bu da kitlelerin hakk’ın hakkaniyeti, doğruluğu, geçerliliği vb. noktalarda şüphelere düşmesine sebep olur. Hâlbuki, kitleleri böylesi bir tereddüde sevketmeye, hiç kimsenin hakkı yoktur.

Meseleyi bir örnekle izah edecek olursak; meselâ, İslâm, ahlâk kurallarının toplum çapında yaygınlaşıp kökleşmesi ve buna bağlı olarak kötülüklerin silinip gitmesi, ya suçluların cezalandırılıp zabt u rabt altına alınması, ya da onların kalb ve gönüllerine yönelik tezkiye ve terbiye ameliyesiyle mümkün olabilir. Başta bulunanlar ya da terbiyeciler, ikinci şıkkı hiç nazar-ı dikkate almaz da, sadece birinci şık üzerinde dururlarsa, -tam anlamıyla denmese de- batıl bir yolla hakkı tahsil etmeye çalışmış olurlar ki, bunun da sağlıklı bir netice vermeyeceği açıktır.

Diğer taraftan, teknik ve teknolojik sahada terakkî etmek için, kafa ve kalblerin ilimle-irfanla donatılması gerekmektedir. Böyle bir terakkî sonucu bütün insanlığı imhâ etme plânı da olsa, zikrettiğimiz hak mülâhazalarla hareket edildiği takdirde, netice (batılda da olsa) elde edilecektir. Çünkü Üstad’ın ifadesiyle: “Her batılın her vesilesi batıl olmadığı gibi; her hakkın her vesilesi de hak değildir.”

İşte günümüzde, hak taraftarlarının batıl temsilcilerine mağlup olma sebeplerinden birisi budur.. ve bu yanlışlık toplumda oldukça yaygındır.

 İki; Müslümanlar, müslümanca sıfatlara sahip çıkmalı ve onları bir bütün halinde temsil etmelidir. Halkımız bu mânâdaki insan için “dört dörtlük Müslüman” tabirini kullanır. Gerçi Üstad’ın ifadesiyle: “Her mü’minin her sıfatı mü’min olmadığı gibi; her kafirin her sıfatı da kafir değildir.” Bu demektir ki, bazı mü’minlerde kafir sıfatı bulunabileceği gibi, bazı kafirlerde de mü’min sıfatı olabilecektir. Ne var ki, hakkı üstünlüğe taşıma, ancak kâmil müminlerin yapabileceği bir iştir. Kâmil mümin de yukarıda belirttiğimiz gibi, Müslümana ait sıfatları bütünüyle temsil eden insan demektir.

Üç; tenâsüb-ü illiyet prensibine uygun hareket edilmelidir. Cenâb-ı Hakk’ın kainatta cârî iki çeşit kanunu vardır. Bunlardan biri, “İrade” sıfatından kaynaklanan kanunudur ki, “O bir şey dilediği zaman sadece “ol” der, o da oluverir” âyeti, ona işaret eder. Diğeri ise, “Kelâm” sıfatından kaynaklanan Kur’ân-ı Kerim ve onun ihtivâ ettiği esaslardır.

O’nun emir ve iradesinden kaynaklanan kanunlar, kainatta hükümferma olan “sünnetullah”tır. Atomlardan galaksilere kadar bütün kainat, bu kanunlarla işler ve hareket eder. Meselâ, yere atılan bir tohum hava, su ve güneşin etkisiyle büyüyüp dâne verir; bir çocuğun dünyaya gelmesi, anne-baba çiftinin birleşmesi sonucu olur vs…

Cenâb-ı Hak, bütün bu kanunlarla insanlara bir ders verir ve onların bu kanunları nazar-ı itibara alarak iş yapmalarını ister. Zira o kanunlar nazar-ı itibara alınmadan yapılacak iş ve hareketler, adem-i muvaffakiyetle sonuçlanacaktır. Bunun cezası da, ekseriyet itibarıyla dünyada verilecektir. İşte Müslümanlar, günümüzde bir bakıma bu kanunlara uymamanın cezasını çekiyorlar. İslâm’ın dışında olanlar ise, onlara riayet etmenin safasını sürüyorlar.

Burada arz edeceğimiz husus, dördüncü bir esas olarak kabul edilebilir. Nasıl ki Cenâb-ı Hak, atmacayı serçeye, kartalı küçük civcivlere.. musallat etmek suretiyle onların kabiliyetlerinin gelişmesini sağlamaktadır; aynen öyle de, kafiri dünyada mü’mine musallat etmek suretiyle, onun kendisine gelmesini istemekte ve onu yeni arayışlara yöneltmektedir.

Evet, yıllar var ki Müslüman ilim ve fikir adamları, sadece belli meseleler etrafında dönüp durmuş ve bir türlü Kur’ân-ı Kerim’i asrımızın idrakine sunamamışlardır. Ancak O’nun ihtiva ettiği eşsiz düsturların başkaları tarafından anlaşılıp hayata hayat kılınmasıyla, onlar kendilerine gelmiş ve bunlar Kur’ân’da da var deyip Kur’ân’a sahip çıkmışlardır. Bu bakımdan şahsen ben, inanmayanların Müslüman üzerindeki hakimiyetini, şerr şeklinde değerlendirmiyor, aksine onu bu tür arayışlara sevkettiğinden dolayı izâfî “hayır” olarak görüyorum.

 Hâsılı; her ne kadar bu gün, batıl galip görünse de, “vel-âkıbetü li’l-müttekîn; akıbet müttakîlerindir” sırrınca, bu galibiyet dâimî olmayacak, hak taraftarları arz ettiğimiz ve arz etmediğimiz ölçüler içerisinde hareket edebildiği takdirde “el-hakku ya’lû vela yu’lâ aleyh” sırrının zuhur ettiğini müşahede edeceklerdir.

M. Fethullah Gülen

İslam’da şekilcilik var mıdır?

Açıklama: Hz. Katâde (radıyallâhu anh) Müslüman olduğu zaman Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in: “Ey Katâde! Saçlarını kestir.” buyurmasının hikmeti nedir?

En başta İslâm’ın genel disiplinlerine aykırı olan böyle bir sözü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in söylemiş olacağına ihtimal vermiyorum. Zaten mevsuk hadis kaynaklarında böyle bir rivayet de yok. Kaldı ki, bir kısım siyer kitaplarında da bildirildiği üzere, çoğu sahabinin uzunca ve örgülü saçları vardı. Bazıları onu toplar, başlarının üzerinde yumak yaparlardı. Buhari’de bunu teyit eden bir vak’a vardır ki, şöyle cereyan eder; hac esnasında Efendimiz, saçlarını o şekilde yumak yapmış bir insan görür ve ona saçlarını çözmesini ve onların da secdeden nasiplerini almalarını tavsiye eder. Ne var ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in, ne Ebu Bekir’e, ne Ömer’e, ne de Hz. Osman’a -ki bunların hepsinin saçları uzundu- “saçlarınızı kesiniz” şeklinde bir emri olmamıştır. Bilindiği üzere Mekke fethinden sonra çoğu sahabi, gönülleri ganimetle telif edilerek yumuşatılmış ve müslümanlığa kazandırılmıştı. Onların sırtlarında kafir urbası, başlarında küfür sarığı vardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onları bile çıkarmalarını istememişti. Zaten Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in bu türlü bir işe kalkışması, şekilcilik olurdu. O ise, bütünüyle şekilcilikten münezzeh ve müberrâ idi.

Vâkıa, Efendimiz’in tarz-ı telebbüsü (giyim tarzı), yiyip içmesi, yatıp kalkması, tamim edilip, kimse o işe zorlanmadan, hâlisane bir niyetle O’na uyma düşüncesi ile yapılması makbuldür; ancak Efendimiz’in, bu tür şekilcilikle alâkalı hiçbir emri de olmamıştır.

İşin enteresan tarafı ise, günümüzde çokça üzerinde durulan ve dinin bir aslı gibi insanlara sunulan sarık mevzuunda bile Efendimiz’in, Buhârî, Müslim gibi mevsuk hadis kitaplarında rivayet edilen bir işareti dahi olmamıştır. Bu mevzuda sadece Ebû Davud’un Süneni’nde, Efendimiz’in Mekke’ye girerken başında siyah bir sarığın olduğu ve hafifçe arkaya sarkıttığına dair bir rivayet vardır. Sarıkla namaz kılmanın yirmi beş veya yirmi yedi derece, hatta yetmiş yedi derece daha faziletli olduğuna dair rivayetlerin hepsi ümmühatta değil, zevâidde geçmektedir. Haddizatında bütün bunlar teferruata ait meselelerdir ve işi zorlaştırıcı şeylerdir. Ancak sakala dair bir hayli rivayet vardır ve bu yüzden Hanefi fukahası o mevzu üzerinde oldukça hassasiyetle durmaktadırlar; durmakta ve sakalın olduğu gibi bırakılması gerektiğini ifade etmektedirler. Ne var ki, Hanefi fukahâsının bunca hassasiyetine rağmen, bu mezhebe müntesip dünya kadar insan da sakal bırakmamıştır. Muhammed Ebu’z-Zehrâ, sakalı Efendimiz’in adet-i seniyyelerinden biri olarak değerlendirir. Dolayısıyla bir insan bu adete uyma düşüncesiyle sakal bırakırsa sevap kazanır, der. Bu yüzden, sakal bırakmayana, sarık sarmayana, şalvar giymeyene günah işliyor demek sertçe bir yaklaşım olsa gerek. Zaten, bir insanın arkasından, ona günah işliyor demek, gıybettir. Gıybetin haram olduğu ise kat’îdir.

Bu sözlerime bakarak, benim bunların aleyhinde olduğum zannedilmemeli; hiç kimse için de düşünülmemeli; ne var ki dinin vaz’ettiği kriterlere saygıda da kusur edilmemelidir. Evet bunlar, her ne kadar Efendimiz’e ait birer adet-i seniyye olarak değerlendirilse ve O’nunla irtibatımızın, bağlılığımızın bir ifadesi sayılsa da, meselenin yerinin dînî kriterler açısından çok iyi bilinmesi de zarûrîdir.

Evet şekil, İslâm’da bir esas değil, tâlî bir meseledir ve bunlara takılıp kalmamak gerekir. Mevzuyla alâkalı zikredilen hadis, hasen ya da zayıfsa -ki zayıfına bile ben Ebu Hanife gibi çok saygılıyım. O büyük imam, zayıf bir hadis bulduğu yerde içtihada başvurmaz, hadisle amel edermiş- zaten amel etme mecburiyeti getirmez. Kaldı ki, meseleyi şu şekilde izah etmek de mümkündür; ihtimal bu sahabi, günümüz gençleri arasında bir kısım kimselerin, saçlarının bir yanını kestirip diğer taraflarını bırakmaları gibi saçlarını, insan tabiatını çirkinleştirecek şekilde kestiriyordu da, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kafirleri takip ve taklit etmeme mevzuundaki hassasiyetinin gereği onu ikaz buyurmuşlardı. Meselâ; Tirmizî başta olmak üzere, bir kısım hadis kitaplarının Şemâil bölümünde zikredildiği gibi, Efendimiz, Mekke’de saçlarını teâmüle uygun olarak taramasına rağmen, daha sonra müşriklere muhalefet olsun diye önünü ön tarafa, sağını sağ tarafa, solunu sola ve arka kısmını da arka tarafa doğru taramıştı. Medine-i Münevvere’ye hicret ettiğinde de, Hıristiyan ve Yahudiler’in -Roma tarihi resim ve filmlerinde görüldüğü gibi- saçlarını alınlarına kadar uzatarak öyle şekillendirdiklerini görünce, yine tavrını değiştirdi; bu sefer de saçlarını sağa ve sola tarayarak ortadan ayırıverdi, ihtimal o gün yapılan tıraşlarda bazıları saçlarının sağ ve solunu kesip, sadece tepede saç bırakıyorlardı. Bu ise, birilerine benzemede zorlamalı bir haldi. Bu yüzden Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kim özenerek bir kavme benzerse, o onlardandır.” esprisine göre davranmıştı.

Aynı zamanda insan yapısına bakıldığında görülür ki o, tecemmül esas alınarak harika bir plânlamadan geçirilmiş.. evet onun vücut yapısı, öyle hendesî, öyle riyazî inceliklere göre inşa edilmiştir ki, bakıp da onu takdir etmemek mümkün değildir. Bir zamanlar bu hendeseye olan hayranlığımı şu sözlerle ifade etmiştim; Allah Rasulü, “Allah’tan başkasına secde edilseydi..” buyururlar. Ben de: “Eğer Mabud-u bi’l-hak’dan başkasına secde câiz olsaydı, ahsen-i takvim menşûrundan geçirilmiş insan âbidesi karşısında aynı şeyleri söylerdim.” dediğimi hatırlıyorum. Nitekim Allah (celle celâluhu), tahiyye mânâsına ona ilk secdeyi meleklere emretmiş ve Hz. Adem’in şahsında ona secde ettirmişti. Şimdi Allah’ın böylesine mükemmel yarattığı insan urbasını değiştirmek, herhalde hiçbir şekilde tecviz edilemese gerek. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir sahih hadisinde: “Allah, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.” buyurur. İhtimal Hz. Katâde’nin esas tabiatına ters bir saç kesimi vardı. Bundan dolayı da Efendimiz ona, “saçlarını kes” demişti.

Ama günümüzde herhangi bir insan gelip müslüman olsa, bizim kalkıp ona böyle bir şey söylememiz kat’iyen doğru olamaz. Çünkü söylediğimiz şeyler, onun dem ve damarına dokunup, inanacakken kaçmasına sebep olabilir. Hatta bu tür yersiz müdahaleler, bazen çok ileri derecede inanmış insanlarda bile sarsıntı hâsıl edebilir. Örneğin Kur’ân’ın yedi kıraat üzerine nâzil olması vesilesiyle, kıraat farklılıklarından dolayı Sahabe arasında dahi yer yer tartışmalar çıkmıştır. Meselâ bir sahabinin imamlık yaparken, Kur’ân’ı kendisine öğretilen kıraatle okuması, başka bir sahabi tarafından yanlış okuyorsun gerekçesiyle itâp edilmesine ve yaka-paça edilerek Efendimiz’in huzuruna götürülmesine sebep olmuştur ki, bu durum o zatı ciddî şekilde rencide etmiş; hatta sarsıntı geçirmesine vesile olmuştur. Daha sonra da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in elini göğsüne vurup teskin etmesiyle üzerindeki olumsuzluğu atmış ve rahatlamıştır. Kaldı ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir peygamberdir, O bu gibi yerlerde peygamberlik kuvve-i kudsiyesini kullanıyordu. Dolayısıyla O’nun ağzından çıkan ses, yaklaşım keyfiyeti vs. insanlar üzerinde ayrı bir tesir icra ediyordu. Bu yüzden O’nu dinleyip dinlememe bile, bir yerde din veya dinsizlik gibi addediliyordu. Bu açıdan, kimse kendini O’nun yerine koymamalı ve İslâm’a gönlü henüz ısınmış birine, “saçını kes, elbiseni düzelt vs.” dememeli. Bunlar söylenmesi şart sözler değildir. Söylerseniz, o insan gider, bir daha da geri gelmeyebilir. Bu safhada söylenecek bir şey varsa, o da takdir, tebcil, tebriktir ve “Kardeşim sana ne mutlu! Çünkü Efendimiz: ‘Müslümanlık, cahiliyeye ait şeyleri siler götürür’ buyuruyor. Dolayısıyla sen şu anda anadan doğmuş gibi tertemiz ve günahsızsın.” demek türünden ifadelerdir.

Evet, günümüzde de bir nevi fetret yaşanıyor; bu insanlar kendilerini levsiyat içinde buldular. Onlara dini anlatacak kimse olmadı. Belki camide imam anlatıyordu ama, onu da çağın kulağı ile dinlemek zordu. Bir insanın bu kadar handikaplar ve dezavantajlarla dolu bir toplum içinden sıyrılıp dine yönelmesi, Âkif’in “Hakikî Müslümanlık en büyük kahramanlıktır.” dediği gibi, gerçekten en büyük bir kahramanlıktır. Dolayısıyla bir gladyatör gibi şeytanını yenmiş bu kahramanların sırtlarını sıvazlayarak, kâkül-ü gülberinden öperek ve “Seni tebrik ederim kardeşim.” diyerek alkışlamak icap eder. İhtimal o da, çevreyi tanıyıp, insan tabiatına zıt bir emâre görmeyince intibaha gelecektir.

M. Fethullah Gülen

İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren felsefenin içimize yerleşmesi nasıl olmuştur? İslâm’ın içine Yunan felsefesi nasıl girmiştir?

Açıklama: İslâm’ın ilk devirlerinden itibaren felsefenin içimize yerleşmesi nasıl olmuştur? İslâm’ın içine Yunan felsefesi nasıl girmiştir? Felsefe alanında İmam Gazzâlî ve İbn Arabî’nin rolü ne olmuştur? Bir de günümüzde meditasyon ve parapsikoloji gibi hâdiseler üzerinde çokça duruluyor ve insanların bunlara belli bir teveccühü söz konusu. Bu teveccüh, yayın organları, toplantılar, dernekler ve değişik sevgi kanalları ile geliştirilmekte ve bunların temelinde de Budist felsefenin propagandası yapılmakta. Bunlar, dinle pek fazla irtibatı olmayan, tasavvufî bilgisi de yetersiz bazı aydın kesimde oldukça revaçta. Ayrıca Amerika’da da çok yaygın tarzda Doğu Felsefesinin bir akımı var. Hâlbuki bizim tasavvuf birikimi ve tevhidî hakikatler bunların çok çok üzerinde. Müslümanların ilk dönemde Yunan felsefesine olan yönelişleri ile bugünkü yönelişler arasında bir benzerlik var mı?

Yunan felsefesiyle günümüzdeki düşünce arasında biraz fark var. Emevilerin ilk dönemlerinde Batı felsefesine kapılar aralanmış ise de, Müslümanların bu felsefeyle ilk tanışmaları Abbasi döneminde olmuştur. Bundan önce saf İslâmî düşünce ve tasavvuf diyebileceğimiz İslâm’ın ruhî hayatı, Kitap ve Sünnet’e dayanmaktaydı. Bu da daha ziyade inananlarca temsil ediliyor ve yaşanıyordu. Yani ilk İslâmî düşünce, kitaplara henüz dökülmemişti. Hadislerin içinde mümtezic olan şeyler de çok seçilemiyordu. Yani hadisler belli bablarla bir kitapta hususî mahiyette henüz telif ve tasnif edilmemişti. Her şey yaşanıyor fakat bazı özel hususlar kayıt altına alınmadığından tam bilinmiyordu. Toplumda daha çok vicahî kültür hâkimdi. Ancak hicrî 2. asırdan itibaren -ki, Abbasiler zamanına rastlıyor- Me’mun döneminde, Batıdan Grek (Yunan) felsefesinin tercüme edilmesi ile kadim Batı düşüncesi Müslümanlığın içine girmiştir. -Bağışlayın- işte o curcuna içinde, Kur’ân’ın mahluk olup olmadığı veya ne olduğu meseleleri mevzuubahis olmaya başladı.

Böylece hicrî 2. asrın sonu ve 3. asrın başı itibarıyla Grek felsefesi İslâmî düşüncenin içine kısmen nüfuz etti ve işte bu dönemde idi ki, İslâm’ın ilk “rasyonalistleri” diyebileceğimiz Mutezile ve ilk “deterministleri” diyebileceğimiz Cebriye doğuvermişti. Yine bu yıllarda Sokrat felsefesinden mülhem “Varlıktan gaye, Hâlık’a benzeme mülâhazasıdır.” türünden düşünceler telaffuz edilmeye başladı.

Daha sonraki dönemlerde, bu düşünceler gelişerek devam etti ve bu süreç İmam Gazzâlî dönemine kadar da tesirini artırarak yaygınlaştı. Üç sene felsefe ile meşgul olduğunu belirten İmam Gazzâlî, daha ziyade Aristo felsefesinin Endülüslü mütercimlerine karşı meşhur Tehâfüt’ünü yazmıştır. İbn Rüşd de Gazzâlî’nin bu eserine karşı “Tehâfütü’t-Tehâfüt”ü kaleme almıştı. İmam Gazzâlî’ye, diğer ilimler kadar felsefeyi bilmediği söylense de, ben hiç de öyle zannetmiyorum; o kadar zeki bir insanın onca zaman meşgul olduğu bir konuyu bilmemesi çok makul değil. İmam Gazzâlî hazretlerinin felsefe alanındaki mücadelesi, -el-Munkizu mine’d-dalâl’de de ifade ettiği gibi- genelde yamulmuş veya sürçmüş bir düşünceyi yeniden doğrultup yerine oturtması yönündedir. İmam önce bâtıl düşüncenin kökünü kesmek, daha sonra da dinî ilimleri, kendi çerçevesinde yeniden ihya etmek mülâhazasıyla harekete geçmiş ve bu konuda elinden geleni yapmıştır.

Muhyiddin İbn Arabî’nin konumu ise daha farklıdır. O, bir ruh insanıdır. Hallaclarla, Sühreverdîlerle var olan bir geleneği devam ettirmiştir ki, Fütûhât-ı Mekkiyye’sine bakılınca, anlaşılmasının çok zor olduğu bir yana (Fusûsü’l-Hikem’in şerhli güzel bir tercümesi olsa da Fütûhât-ı Mekkiyye henüz tam ve iyi bir tercümeyle kültür dünyamıza kazandırılamamıştır) anlaşılanları olduğu gibi kabul etmek de ayrı bir problem

Bir mânâda onun ifadeleri vecd ve istiğrak hâlinin ifadeleridir. Onun ifadelerinde vahdet-i vücud mülâhazası açıktır. Gerçi son asrın âlimlerinden Ahmed Emin onun o meydanın eri olmadığını, o meydanın asıl erlerinin Hallâc, Maktûl es-Sühreverdî ve Cîlî gibi kimseler olduklarını söylese de, rahatlıkla onun bu düşüncenin felsefesini yaptığı söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında Muhyiddin İbn Arabî hazretlerinin yeri ve konumu İmam Gazzâlî hazretlerinden farklıdır. Vâkıa, İbn Arabî, İmam Gazzâlî’den bazı nakillerde de bulunmuştur. Ama öyle zannediyorum ki, eğer İmam Gazzâlî o dönemde olsaydı İbn Rüşd’den daha çok İbn Arabî ile uğraşırdı. Çünkü Sünnet-i seniyye ve sahabe telakkisindeki Müslümanlık İmam Gazzâlî’ye göre esastır. Gazzâlî, onu ihya etmeye çalışmış ve ona tasavvuf ruhunu, düşüncesini işrâb etmiştir.

Günümüzdeki din görünümlü organizasyonlara gelince, bunlar bir açlıktan kaynaklanmaktadırlar. Yani insanlar, metafizik duygu ve düşünce adına meşru yollarla tatmin edilemediklerinden yoga, meditasyon, hipnoz, telepati ve parapsikoloji gibi şeylerle kendilerini avutmaktadırlar. Arkadaşlar beni Avustralya’ya davet ettiklerinde, oradaki bazı grupların hususî lokantalarında özel meditasyon yaptıklarını, bunlarla insanları tesir altına alıp âdeta onların beyinlerini yıkayıp sonra da bazı Uzak Doğu dinlerini telkin ettiklerini söylemişlerdi…

Evet, senelerden beri bizim ülkemizde de cincilik ve pericilik gibi şeyler almış başını gidiyor. Bütün bunlar bir ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. İhtiyaç, usulüne göre karşılanmadığı, tatmin edilmediği için, yani dine muhtaç olan gönüllere hak din verilmediğinden dolayı insanlar hep bir arayış içindeler. Şunu hemen ifade edeyim ki, dinimizde bu tür şeylere çok da önem verilmemiştir. Evet, dinimiz, Allah ve Peygamber’e dayanmayan bu tür durumlara karşı mesafelidir. Her ne kadar evliyâullahın keşfi, kerameti ve vicdanlarında bazı hususları duymaları söz konusu olsa da, bunlar, Allah’ın iradesine ve meşîetine bağlı olaylardır ve insan bunları istediği zaman elde edemez. Keramet denen harikulâde hâl de Allah’ın yaratmasına vâbestedir. Zaten öbür türlüsü de sihirbazlık ve illizyon gibi bir göz boyayıcılığı olur ki, onlara da asla itibar edilmez.

Bir vâkıa olarak şunu söylemek mümkündür: Çok uzun zamandan beri memleketimizde insanların dinî ihtiyacı, doğru yollarla ve dinî kaynaklara dayanılarak tatmin edilemediğinden, sosyete salonlarında ve aristokrat sınıf arasında cin, şeytan çağırma gibi hâdiseler olağan bir hâl almıştır. Aslında bu, bir ihtiyaç ve bir açlığın ifadesidir. Bu açlığı gidermenin yolu da toplum içinde hak din olan İslâmiyet’e serbestçe yayılma hak ve imkânının verilmesidir. Medyanın bu istikamette seferber olması ve insanlara örnek olabilecek doğru dürüst şeylerin anlatılması da bu açlığı giderme yolunda atılacak adımlardan bir diğeridir. Tabiî, insandaki metafizik duyguyu tatmin etme adına geliştirilen diğer organizelerde, Allah’a kulluk gibi bir sorumluluğun olmaması, kimseden namaz, niyaz, oruç gibi ibadetler istenmemesi ve bu hareketlerin daha çok harikulâdelikleri ön plana çıkarması, bu organizasyonları bazıları için cazip hâle getirmektedir.

Meseleye bu açıdan bakıldığında, ilk dönemlerdeki felsefeye yönelmenin kısmen bir fantezi olduğunu, şu andaki yönelmelerin ise açlıktan kaynaklandığını söylemek mümkündür. Bâtıl olan bu cereyanlara yönelme ve kaymalar, insanları hakikatle doyuracağımız ana kadar da devam edecek gibi gözükmektedir. Bu konuda yapılması gereken işlerden biri de, bu hususta yazan-çizen ehliyetli kalemlerin çok iyi (tenkit yazıyor gibi) okunmasıdır. Meselâ Asım Bey’in Kaytânî’ye (Caetani), Filibeli’nin de Celal Nuri’ye yazdığı gibi, bu konularda yazılmış çok önemli reddiyeler vardır. Çok güçlü insanların reddiyeleri okunsa da onlarınki nedense çok okunmuyor.

Bunların okunmasının gerektiğini belirttikten sonra şunu da ifade etmekte yarar var; aslında bu konularda reddiyeden daha çok, doğrunun anlatılması üslûp açısından daha önemlidir. Doğru bilgiler güçlü kalemler tarafından yazılmalı ve bu alandaki boşluklar da bu şekilde doldurulmalıdır.

M. Fethullah Gülen

Cenâb-ı Hakk’ın Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın isimlerinin kulluk hayatımızla münasebetlerini açar mısınız?

Açıklama: Cenâb-ı Hakk’ın Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın isimlerinin kulluk hayatımızla münasebetlerini açar mısınız?

Esmâ-i Hüsnâ, Allah’ın güzel isimleri demektir. Kur’ân-ı Kerim’de, “En güzel isimler Allah’ındır.”[1] buyrulmaktadır. Her bir ismin ifade ettiği kendine has mânâlar vardır. Cenâb-ı Hakk’ın bu yüce isimlerinden dört tanesi ayrı bir hususiyet arz eder ki, Üstad Hazretleri de değişik risalelerde farklı zaviyelerden o isimlere temas etmektedir. Bunlar هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَ الْبَاطِنُ beyanıyla ifade edilen Allah’ın dört ismidir. Hatta Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye’de Arş-ı Rahmân, bu dört ismin halitasından ibarettir, der.

Bu dört isimden Zâhir ve Bâtın bizim inanç ve ibadet dünyamız adına daha fazla önem arz ederler. Biz de burada kısaca bu iki ismin üzerinde duracağız.

“ez-Zâhir”, varlığı mahlukatın varlığından daha açık; her nesne kendini kendi cirmi kadar göstermesine mukabil, varlığın, bütün hususiyetleriyle O’nu ruhlara ve gönüllere duyurup gösterdiği isim demektir. “el-Bâtın” ise izzet, azamet ve şiddet-i zuhurundan ötürü ihata edilemeyen ve “mâsivâ” gibi O’nun kavranamayışını ifade eden Zâhir’in zıddı demektir. el-Bâtın aynı zamanda bir hadis-i şerifte “dûne” tabiri ile de ifade edildiği üzere “her şeyin ötesinde” mânâsına gelmektedir. Âlimlerden mühim bir kısmı Cenâb-ı Hakk’ın bu ismine “her şeyin ötesinde” mânâsı ile değil de, “görünmeyen ve ulaşılmayan” mülâhazasıyla yaklaşmışlardır. Fakat ben bu isme “Her şeyin ötesinde, ötelerin de ötesinde…” demenin daha uygun olacağı kanaatindeyim.

Meseleye bir de tasavvufî açıdan ve değişik vusûl meslekleri, yani Allah’a ulaşma yolları zaviyesinden bakmanın faydalı olacağına inanıyorum. İsm-i Zâhir yoluyla sürdürülen seyr u sülûk olduğu gibi, ism-i Bâtın yoluyla sürdürülen seyr u sülûk de vardır. Gerçi mutlak mânâda zikredildiğinde, ism-i Zâhir yoluyla sürdürülen seyr u sülûk, tam bir seyr u sülûk mânâsına gelmez. Ona, belki tetkik, tefekkür, okuma veya temâşâ demek daha uygun olur. İsm-i Zâhir’le alâkalı bu şeylerin, ister enfüsün bir mânâsında, isterse âfâkın bütün mânâlarında cereyan etmesi arasında fark yoktur.

Şu da unutulmamalıdır ki, bu şeyler genelde Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının tecellîleri ile alâkalıdır. Bunlar her şeyin dış yüzündeki renkler, güzellikler, armoni, nizam, intizam ve âhenktir. Bu yönüyle bakınca, insan istidlâllerde bulunarak güzelliklerden Güzel’e, nizamdan Nâzım’a, âhenkten âhengi vaz’edene, tenasüpten tenasübü koyana yürür… Fakat bütün bunlar, eğer bir bâtınî beslenmeye açık değilse ve vicdan da o ölçüde işletilmiyorsa, insan sadece kitabın yapraklarıyla meşgul olur ki, bu da insanı ancak kitabın yazılarının gösterdiği bilgi ve nisbî mârifete ulaştırabilir. Bu mârifet ise, bizim anladığımız tasavvufî mânâda ve İslâm’ın ruhî hayatını ihtiva eden ve muhabbeti netice veren mârifet değildir. Muhabbeti netice veren mârifet, Allah’la münasebetten işe başlayarak, bir yönüyle O’nun güzelliğinin, vaz’ettiği nizam ve âhengin ruhunu ifade eden mârifettir.

Evet, aşağıdan yukarıya giderek, nizamdan Nâzım’a gitme yolu başka, yine temelde Allah’ı kabul ederek o nizamı Nâzım hesabına değerlendirme ve meselenin üzerine böyle gitme başkadır. İkinci yol, kişinin seyr u sülûk-i ruhanîsinde her zaman yolunu aydınlatır ve onu ışığından faydalandırır.

Bu açıdan insan, sadece esbabı değerlendirerek Allah’ı bulacağını zannetmemelidir. Risaleler’de, temelde Allah’a iman ele alınıyor, daha sonra Allah’a götüren deliller sıralanıyor. Eğer delillerden yola çıkılacak olursa, bazen yanlış anlama da söz konusu olabilir. Bu itibarla “Ben aklımla, pozitif neticelerle, vasatı değerlendirerek Allah’ı bulacağım.” gibi sözler gerçeği yansıtmasa gerek. Böyle düşünen biri kâinat ve hâdiseler içinde dolaşır durur da bir arpa boyu yol alamaz. Oysa iman, Allah’ın insan içinde yakacağı bir meşaledir. O meşale yanmadığı müddetçe insan her şeye hep “min verâ-i hicab” bakar; sürekli eşya arasında dolaşır ama ikilikten kurtulamaz. Düalizmden kurtulmanın yolu; Allah’ı eşyadan daha ayân görüp, “Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” ufkunda dolaşmaktır.

Allah’ı eşyadan daha ayân görme, baştaki iki gözle olacak gibi değildir. İşin esası, insanın basiret ve vicdanı ile görüp hissetmesidir. Çünkü bu şekilde insan, görme adına kendine tanınan hak dairesinde, kendisine ne kadar müşâhede imkânı bahşedilmişse o çerçeve içinde görür. Oysaki Allah, zamanlara ve mekânlara sığmaz. O ancak kenzen kalbte bilinebilir. Bilme yolunda olanlarca bilinince de öyle bir bilinir ki, o kimse “Vallahi hissediyorum!” diye yemin edebilir ve “Şu gördüğüm eşya ve insanlar yalan olabilirler, fakat ben Seni öyle bir duyuyorum ki, bunda kat’iyen yalan olmaz.” diye haykırabilir. İşte bu, vicdanın mârifetidir ve insan bu mertebeyi sadece amel ederek anlayabilir.

Evet, esbap nazara alınmaz ve vicdan mârifeti ile meseleye yaklaşılırsa, işte o zaman hem eşya bir kitap gibi çok iyi değerlendirilebilir, hem de Allah’a da şirk koşulmamış olur. Aksi takdirde eşya bir tabu olur ve Allah yolunda seyr u sülûk yapıldığı zannedilebilir, ama hiç de öyle olmayabilir.

Meseleye şöyle de yaklaşılabilir. İsm-i Zâhir, eşyanın dış yüzünün -Allah tarafından- tanzim edilmesine, dengelenmesine, prensiplere bağlanmasına ve bir kısım mükellefiyetlerimizin ilâhî kanunlar şeklinde vaz’edilmesine bakar. Bir insanın namaz kılıp, oruç tutup, hacca gitmesi, ism-i Zâhir itibarıyla yapması mecburi olan şeylerdendir. Çünkü insana Allah yolunda olmayı talim eden Zât, bu türlü zâhirî şeyleri yerine getirmeyi aynı zamanda emretmiştir. Ne var ki, namaz kılmak, oruç tutmak ve Kâbe’yi tavaf etmek, mutlak mânâda insanın kurtulması mânâsına gelmemektedir. Zira bunlar yerine getirilirken, bâtın itibarıyla bazı şeylere takılma ihtimali söz konusudur.

Evet, hakikate ulaşılacağı ana kadar eşya denen tabuya takılıp kalma her zaman mukadderdir. Ancak, ism-i Zâhir’in gereklerini, ister tefekkür cihetiyle, isterse bizim amel ve muamelelerimize esas teşkil etmesi açısından, bütün bütün bırakıp “Sadece Allah’a uyanacağım ve O’nu duyacağım.” diye varlığı ve onun ifade ettiğini görmezlikten gelmek de doğru değildir. Zira o zaman da, yine muvazene korunamamış olur. İhtimal böyleleri, bazen monist, bazen de panteist olabilir veya vahdet-i vücuda girebilirler. Bu itibarla da dinin ruhundaki denge korunamamış olur ki, bu da diğeri kadar tehlikelidir. Sırat-ı müstakîm erbabı, bu ikisini de dengeli götürmüşlerdir. Diğer bir tabirle, ikisini birden dengeli götürmeye sırat-ı müstakîm erbabı muvaffak olmuştur.

Netice itibarıyla ne sadece o, ne de beriki; ikisi birden bir vâhidin iki yüzü olarak değerlendirilmelidir ki, doğru olan da budur. Yoksa, ifrata girip hep “Delil, delil!” demek, delillerin delisi olmaktır ki, böyleleri sonuçta bazen asla medlûle ulaşamayabilirler. Bu, namaz, zekât ve hac gibi ibadet ü taatle medlûla ulaşılmaz mânâsına gelmez. Bunları değerlendirmeye almayan insan muvazeneyi yine bozar. “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.” fehvâsınca ifrat ve tefrite girilmeden orta yolu bulmak en doğru olanıdır.

M. Fethullah Gülen

[1]   A’raf sûresi, 7/180; İsrâ sûresi, 17/110; Tâhâ sûresi, 20/8; Haşir sûresi, 59/24.

Günümüzde dinî konuların ulu orta ve ehil olmayan kişiler tarafından tartışılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıklama: Günümüzde dinî konular ulu orta ve ehil olmayan kişiler tarafından tartışılmakta ve halkın, bin dört yüz küsur yıllık kökleşmiş geleneksel telakkisi ve birikimi sarsılmak istenmektedir. Ne buyurursunuz?

Günümüzde özellikle bazı çevreler, bazı müfrit ve kendini beğenmiş kimselerin tesirinde, selef-i salihîne karşı tahkir ve tezyifte bulunmakta, özellikle de mezhep imamlarına ulu orta saldırmaktadırlar. Zannediyorum bu insanlar, semavî içtihadın üveyikleri olan o zatları yere indirmek suretiyle kendilerine sun’î bir zirve oluşturma gayreti içinde bulunmaktalar. Ben, aşağılık duygusunun hastalık hâline geldiği günümüzde, bu meseleyi selef-i salihîne kadar tamim etmenin marazî bir ruh hâletinden kaynaklandığını düşünüyorum.

Aynı zamanda bu insanlar, dinin herkes tarafından anlaşılabilir bir mesele olduğunu sık sık tekrar ederek herkesin dinî konularda konuşabileceği fikrini yaymaktadırlar. Oysaki araştırma kaynakları belli olduğu hâlde meselâ fizikle alâkalı bir problem olduğunda fizikçiye, kimyayla alâkalı bir problem olduğunda kimyacıya, tıpla alâkalı bir problem olduğunda da tabibe gidilmektedir. Hâlbuki bu insanların okudukları kitaplar pek çoğu itibarıyla Türkçe’dir. Dolayısıyla normal bir insan da o kitapları okuyup bir fizikçi, bir kimyacı veya tabip olabilir. Ancak böyle yapan birisini göstermek mümkün değildir. Nitekim insanlar, konuyla alâkalı meseleleri kitaplardan öğrenebilecekleri hâlde yine de işin erbabına müracaat etmektedirler. Fizik, kimya ve tıp gibi ilim dallarında bu şekilde hareket edildiği hâlde, niçin hem dünya hem de ahiretimizi alâkadar eden dinimizi öğrenme mevzuunda bir işi basitleştirerek “Bu işi herkes yapabilir.” diyor ve o sahada da erbabının söyleyeceği sözlerin olabileceğini kabul etmiyoruz? Bunu anlamak mümkün değildir.

Sahabe-i kiram efendilerimiz sabah-akşam Allah Resûlü’nden Kur’ân ve hadis dinleyip müzakere etmekteydi. Hâlbuki âyet ve hadisler bizzat onları konu alarak ele alıyor ve onların üzerinde duruyordu. Buna rağmen Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Âişe Validemiz gibi önde gelen sahabiler, Efendimiz’e yüzlerce mesele soruyor ve O’nun izahlarını alıyorlardı. Hâlbuki Kur’ân, o dönemde gelişen ve konuşulan dil üzerine, yani Kureyş’in Mudar lehçesine göre nazil olmuştu ve onlar kendi dillerini çok iyi biliyorlardı. Meselâ Hz. Ömer, “Ben istesem devrimin dili ile alâkalı bin beyiti hiç durmadan söyleyebilirim.” demekteydi.

Evet, bu insanlar dil ve edebiyat yönüyle lisana bu kadar vâkıf oldukları hâlde yine de: “Yâ Resûlallah! Acaba bu âyet ne diyor, şu hadis ne demek istiyor?” şeklinde Allah Resûlü’ne sorular sorma lüzumunu duyuyorlardı. Bundan da anlaşılmaktadır ki, din o kadar da basit bir mesele değil.. ancak bu yaklaşımdan, “dinin anlaşılmaz” olduğu da zannedilmemelidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, şimdilerde din, herkesin anlayacağı, icabında aleyhinde konuşacağı ve kendine göre hüküm çıkaracağı bir mesele hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Nasıl ki, “Her ilim, erbabından sorulur.” deniliyor, öyle de bu işin de erbabı vardır, bu meselede söz de onlara aittir.

Burada ayrı bir hususa daha değinmek istiyorum. Bazı kişiler, bu tür fikirleri ortaya atıp bunların bayraktarlığını yapan bir kısım zâhirîlerle, şarkiyatçıların eserlerini okuyup onları ön plana çıkarmakta, ancak her ne hâl ise bu düşüncelere mukabil yazılan kitaplara bir türlü bakmamaktadırlar. Hiç olmazsa, Zahid el-Kevserî’nin “Makâlât”ına veya Mustafa Sabri Efendi’nin “Mevkıfu’l-akli ve’l-ilmi ve’l-âlemi min Rabbi’l-âlemin”ine bakmaları ve daha yeni bir kısım araştırma ve makaleleri de dikkate almaları gerekmez miydi? Oysaki sağlıklı bir neticeye varabilmek için mutlaka karşılıklı tenkitlerin okunması lâzımdır.

Selefi tenkit etmede ileri gidenlerden bir diğeri de Muhammed b. Abdulvahhab’dır ve bu zatın yazdığı kitaplar bugün elimizdedir. O kitaplara bakıldığında, Muhammed b. Abdulvahhab’ın İbn Kesir, İbn Kayyim el-Cevziyye, Şevkânî gibi müelliflerden bol bol ihtisarlar yaptığı, bu ihtisarları kaleme aldığı ve bir kısım hadisleri kendine göre toparladığı görülecektir. Aslında bu zat, ilim düşüncesi ve İslâm’ın temel disiplinleri adına söz söyleyecek iktidarda bir insan da değildir. Ne var ki, bu zatın düşüncelerinden beslenen kimseler her ne hikmetse, İslâmî pek çok meseleyi şirk olarak addetmişlerdir. Bilmem ki, mezar ziyaretinden, vefat edenlere Fatiha okumaya, oradan tesbih çekmeye kadar pek çok şeye şirk nazarıyla bakmayı ve herkesi dalâlet içinde mütalâa etmeyi mü’minlere nasıl reva görmektedirler.

Bunlardan başka, Batı şoku ile şoke olmuş insanlar da inhirafın ayrı bir versiyonunu teşkil etmektedirler. Kimileri kevnî mucizeleri inkâr edecek kadar bu mevzuda ileri gitmiş, kimileri Efendimiz’le alâkalı harikaları sadece Kur’ân’a bağlamış; kimileri Dekart’ın, kimileri Kant’ın, kimileri Bergson’un arkasında yürümüştür. Aslında, onların yazdıkları eserlere bakıldığında bu insanların tesirlerinde kaldıkları açıkça görülecektir. Mustafa Sabri Bey kitabında bunların hepsini tenkit etmiştir. Ben de bu zatlar okunacaksa tenkitleriyle birlikte okunmasının daha faydalı ve ilmî hassasiyete daha uygun olacağını düşünüyorum.

Bu meselenin diğer bir buudu ise, içtihadın ayağa düşmesidir. Dinsizin, imansızın ve inkârcının dini istismar edip kendine göre dini yorumlamaya kalktığı bir dönemde, içtihadın kapısını açıp Kitap ve Sünnet’i cahillerin yanlış yorumlamasına müsaade etmek, kalenin muhasara edildiği bir dönemde -Üstad’ın ifadesiyle- kalenin kapılarını açmak, dolayısıyla kasr-ı İslâm’a ihanet etmek demektir. Birileri, “İçtihat kapısı açık olduğuna göre ben de içtihat yaparım.” derse, diğeri de bundan cesaret alıp “Ben de yapabilirim.” diyebilecektir. Esasen bu anlayış, değişik yönleriyle çok mâlul ve marazî ruhlardan kaynaklanan bir husustur. Meselâ benim, gen mühendisliği ve DNA hakkında bildiklerim ansiklopedik bir bilgiden öteye geçmez. Şimdi kalkıp bu mevzuda içtihatlarda bulunursam, hem o sahaya, hem de o sahanın sahiplerine karşı ciddî bir saygısızlık yapmış olmaz mıyım?

Bu konuda yapılması gerekli olan, işi uzmanına bırakmaktır. Çünkü bu konuda senelerini verip doktora yapan, akademik seviyede araştırmalarda bulunan insanlar vardır. Şunu kemal-i samimiyetle ifade etmeliyim ki, ben yirmi beş senedir lisansüstü denebilecek bir seviyede arkadaşlarla hadis mütalâa ediyorum. Fakat “Hadisin yirmide birini biliyorum.” diyemem. Zira hadis, bildim demekle bilinmez. Buna rağmen ben, “Hafızamda da yüzlerce hadis var. Bunlardan bir hüküm çıkarayım.” dersem, -hafizanallah- Sünnet’e saygısızlık yapmış olurum. Bu iş bir ihtisas işidir ve ciddî bir usûl bilgisi olmadan nasslardan hüküm çıkarmak mümkün değildir.

Mezhepler, dinî hayatı idare etme, din adına dinî prensipleri söyleme ve âdeta “Arkamdan gelin ve benim arabama binin.” deme konumundadırlar. Bu mevzuda ben şahsen bu işin mütahassısı gördüğüm Ebû Hanife’nin arabasına binmeyi, onun dümenine itimat etmeyi kendime tercih ederim ve ettim. Ebû Hanife, İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel gibi devâsâ mezhep imamlarımız kendilerini tamamen bu işe vermiş, özel donanımlı ve dinin ruhuna saygılı insanlardır. Ben ne Kitab’a ne Sünnet’e onlar kadar saygılı olamadım. Her ne kadar Kitab’ı abdestsiz ele almasam, hadisi abdestsiz okumasam, Efendimiz’in nâm-ı celîli anılırken saygı ve terbiyede kusur etmesem de mezhep imamları ölçüsünde saygılı olduğumu söyleyemem. Meselâ, İmam Malik, öyle bir insandır ki, birisi onu şöyle anlatmaktadır: Hadis okuduğu bir anda bir akrep kendisini iki defa soktu ve imamın rengi kaçtı, bembeyaz oldu. Neden sonra yanına sokuldum sordum: “Yâ imam, ne oldu size?” İmam Malik: “Beni bir akrep soktu, ancak Allah Resûlü’nün sözlerine saygısızlık olur diye kıpırdamadım.” dedi.

Evet, bunlar bize göre belki aşırı gelebilir ve “Olur mu böyle bir insan?” denebilir. Ancak olmuştur ve bu tarihen de sabittir. Yine İmam Serahsî otuz ciltlik Mebsût’unu, atıldığı bir kuyunun dibinde, kendi orada, talebeleri de kuyunun başına toplandıkları hâlde onlara hafızasından dikte ettirmiştir. Daha sonra bu eser tahkik ettirildiğinde hafızasından yazdırdığı hadislerin, orijinalleriyle aynı olduğu görülmüştür.

Evet, işte bu insanlar kendi zamanlarını aşan insanlardır. Nasıl ki Einstein fizikte çağını aşmış bir insandır, Ebû Hanife, İmam Şafii, İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel de çağını aşmış birer fakih/hukukçudurlar. Buna rağmen bu insanları hafife alma sadedinde “Onlar bir şey demiş, ben de bir şey diyorum.” şeklinde sözler sarfetme -en hafif tabiriyle- çok büyük bir saygısızlıktır. Ebû Hanife bile bu sözü söylememiştir. Kendisinden önce gelen sahabeyi ve tâbiîni baş üstüne koymuş, tebe-i tâbiîn ise emsali olduğundan onlar hakkında هُمْ رِجَالٌ وَ نَحْنُ رِجَالٌ diyerek, biz de onlar gibi hüküm verebiliriz diyebilmiştir.

Ayrıca, selef-i salihîn dönemine bakıldığında onların hayatlarının her karesinin dinî meselelerle içli dışlı oldukları görülecektir. Gerçekten o dönemde, toplumun hemen her kesiminde tamamen Kur’ân ve Sünnet, değişik müzakere ve müşaverelere konu teşkil etmektedir. Nasıl ki günümüzde bir çocuk henüz 5-6 yaşlarındayken film artistlerini, futbolcuları, şarkıcıları ismen çok iyi biliyor ve tanıyor, o günün çocukları da İslâm’a ait değerleri, Kitap ve Sünnet’le alâkalı konuları ve sahabileri, diğer âlimleri hiç kimsenin bilemeyeceği şekilde biliyorlardı. Çünkü çevrelerinde devamlı bu türlü şeyler müzakere ediliyor, söz dönüp dolaşıyor hep Allah (celle celâluhu), kâinat ve insana geliyordu. Dolayısıyla bir çocuk 5-6 yaşlarına geldiğinde, şimdilerde normal bir insanın bildiği malumatı çok rahatlıkla öğrenebiliyordu.

İşte Ebû Hanife, İmam Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Malik gibi devâsâ kametler böyle bir ortam ve böyle bir dönemde yetişmişlerdi. Bu insanlar, çok zeki olmakla beraber aynı zamanda akıl almaz bir hafıza gücüne de sahiptiler. Meselâ İmam Şafiî, “Ben hayatımda unuttuğum bir şey olduğunu hiç hatırlamıyorum.” demektedir. Yine bu kutlu imamlar, yüz binlerle ifade edilen hadisi senetleriyle birlikte hafızalarında bulundurabiliyorlardı. Dile kolay. Bunun ne kadar zor bir iş olduğunu azıcık hadis ilmiyle uğraşanlar çok iyi anlayacaklardır. Ayrıca, yüz milyonların asırlar boyu bu zatlara itimatları ve peşlerinden gitmeleri, din hususundaki yeterliliklerine ve samimiyetlerine en büyük delildir.

Burada istidradî olarak içtihat hususunda mütesahil davrananlara şöyle bir soru sormak istiyorum: “Bu zatların, bu istidat, kabiliyet ve teveccühleriyle Allah’ın emirlerini anlama mevzuunda, dinle ve dinin kaynaklarıyla konsantre olmaları neticesinde elde ettikleri hakikatlerin üstünde ne bulmayı umuyoruz?” Bu tür isteklerde bulunan bir kişinin Serahsî’nin Mebsût’unu, İbrahim Halebî’nin Mültekâ’sını, yine Merğinânî’nin Hidaye’sini karış karış taraması gerekir. Buna rağmen kişi, “Ben, bu insanların Kitap, Sünnet ve İcma’dan süze süze, damlata damlata meydana getirdikleri bu deryayı bütünü ile karıştırdım ve aradığım şeyleri göremedim.” diyorsa, bulamadığı bu meseleleri tespit edip ortaya koymalı ve eğer gücü yetiyor, samimî ve bu işe de ehilse, bunların cevaplarını edille-i şer’iye denilen “Kitap, Sünnet ve İcma” içerisinde aramalıdır.

Bu esaslar sahabeden beri birer prensip olarak vaz’edilmiş ve hüküm istinbatında kullanılagelmiştir. Yok, daha farklı düşünüyor ve “Ben, Kitab’ın şu meselesini almıyorum, İcmada da şunu kabul etmiyorum.” diyerek bunlara muhalefet etmek istiyorsa, o apaçık bir dalâlettir. İstihsan, istishab, maslahat-ı mürsele, sedd-i zerâi gibi esaslara gelince, bunlar da İslâm âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet’ten ilham alarak hüküm istinbatında kullanmış oldukları hukukî disiplinlerdir. Meselâ “Zaruret hâlinde mahzurlu şey mübah olur.” küllî kaidesi, İslâm âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna dayanarak istikra ile ortaya koydukları bir kaidedir. Bu olmasa bile, bazen bu kabîl küllî kaideleri açıktan açığa Kur’ân ve Sünnet’te bulmak zordur; zordur ama bu yine de Kur’ân’daki bir âyetten istinbat edilmiştir.

Hâsılı, İslâm Hukuk Metodolojisi (Fıkıh Usûlü), İslâm âlimlerinin Kur’ân ve Sünnet’i anlamada geliştirdikleri, dünyada benzeri olmayan ciddî bir ilim dalıdır. Bu metodoloji sayesinde, her asrın Müslümanları Kur’ân ve Sünnet’in kendi zamanlarına bakan yanlarını alabilir ve geliştirebilirler.

Günümüzde Kitap ve Sünnet’te çözümünü bulamadığımız içtihada ihtiyaç duyulan meselelere gelince, bizim kanaatimiz, sahasının uzmanı şahıslardan bir heyet teşkil edilmesi ve böyle bir içtihadı bu heyetin gerçekleştirmesidir. Böylelikle bir kişinin üstesinden gelemeyeceği bu ağır yük cemaatin omuzlarına yüklenmiş olacaktır ki; onun da her zaman dalâlete düşmeyeceği teminatı söz konusudur.

Hitam-ı misk olsun diye sözlerimizi bir âyet ve bir hadis mealiyle noktalayalım. Bu âyet ve hadis, buraya kadar izah etmeye çalıştığımız selefe karşı gösterilmesi gerekli olan saygıyı, terbiyeyi, anlayışı ve ruh disiplinini çok güzel ifade etmektedir:

Âyet-i kerime: “Ey Kerim Rabbimiz! Bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi affeyle, içimizde mü’minlere karşı hiçbir kin bırakma. Duamızı kabul buyur yâ Rabbenâ, çünkü Sen Raufsun, Rahimsin: Şefkat ve ihsanın son derece fazladır.”[Haşr sûresi, 59/10]

Hadis-i şerif: Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): “Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belânın gelmesi vacip olur!” buyurmuşlardı. Yanındakiler, “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar nelerdir?” diye sorduklarında Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz de on beş madde saydı. (Bunlardan on beşinci madde şu idi): “Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, zelzeleyi veya yere batışı (hasf) ve suret değiştirmeyi (mesh) veyahut da gökten taş yağmasını (kazf) bekleyin!”

M. Fethullah Gülen

Küçük Günahlar Ne Zaman Büyük Günaha Dönüşür?

Kur’ân-ı Kerim’de, “Onlar, ufak tefek kusurları dışında, günahların büyüklerinden ve fuhşiyattan kaçınırlar.”(Necm, 53/32) mealindeki ayet-i kerime gibi küçük-büyük günah ayırımına, “kebîre” ile “lemem” farkına işaret eden beyanlar mevcuttur. Lemem; kebîrenin alanı veya tarifi dışında kalan, ısrarlı ve devamlı olmadan yapılan küçük günahlardır; hakkında mutlak bir cezâ (hadd) bulunmayan ve işleyenin Cehennem ateşi ile tehdit edilmesine sebep olmayan seyyielerdir. Ne var ki, bu türlü masiyetler hakkında mutlak bir cezanın ya da Cehennem ateşi gibi tehdit edici bazı unsurların olmaması insanı aldatmamalıdır. Çünkü, küçük görüp önemsememek, işleye işleye alışarak bütünüyle gaflete dalmak ve masiyette ısrarlı olmak gibi sebeplerle en küçük isyan çukurları bile öldürücü uçurumlara dönüşebilir.

Ezcümle; bir insanı hafife alma ve kaş göz işaretleri yaparak onunla alay etme zâhiren küçük bir günah sayılır. Şayet, insan bir yanlışlıkla böyle bir hataya düşer ama hemen kabahatini anlayıp istiğfar ederse, bu masiyet “lemem” olarak kalır; fakat, günahta ısrar eder ve onu bir huy haline getirirse, artık o seyyie bir kebire halini alır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de “Veyl olsun her hümeze ve lümeze’ye!..” (Hümeze, 104/1)denmekte; insanları arkadan çekiştiren, küçük düşüren, kaş göz hareketleriyle onlarla eğlenen kimseler kınanmaktadır. “Veyl”, hem “yazıklar olsun” manasına gelmektedir, hem de Cehennem’in en derin deresinin ismidir. Dolayısıyla, mü’minleri ayıplayan ve el, kaş, göz işaretleriyle onları alaya alan kimselerin, bu günahta ısrar edip etmemelerine ve tevbe kurnasında arınıp arınmamalarına göre, “yazıklar olsun” itabından Cehennem azabına kadar uzanan bir çizgide muhtelif cezalara çarptırılmaları söz konusudur.

Bu itibarla, masiyetin küçüklüğüne büyüklüğüne bakarak değil, kendisine karşı gelinen Zât’ın azamet ve kibriyâsına nazaran günahlardan sakınmak lazımdır. “Lâ sagîrate mea’l-ısrar, velâ kebîrate mea’l-istiğfar – Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile başı ezilen bir günah da asla kebîre olarak kalamaz.” fehvasınca, esas büyük günahlar, üzerinde ısrar edilen küçük isyanlardır. Çünkü insan, bir günahın küfre götürücü ve öldürücü olduğunu bilirse, bir anlık gafletle o cürmü işlese bile, aklı başına gelir gelmez hemen tevbe kurnalarına koşar, gözyaşları içinde istiğfar eder ve masiyet kirlerinden temizlenir. Fakat, “lemem” addettiği günahları önemsemezse, “bir tane, bir tane daha.. ve son defa…” derken, adeta kapana kısılır ve bir daha da masiyetten yakasını kurtaramaz.

Evet, ısrar sebebiyle küçük günahlar büyük olur, tevbe edildiğinde ise, büyük günahlar küçülür ve affedilir. İnsan, en büyük bir cürmü işlemiş olsa da, hemen kendisini seccadesine atar, nedametle kıvranır, pişmanlık gözyaşları döker, gönülden istiğfar ederse ve hele yetmiş sene sonra aklına geldiğinde bile onu bir dakika evvel işlemiş gibi içinde ızdırabını duyarsa, hakiki tevbe etmiş demektir. Aksine, önemsemediğinden dolayı unuttuğu küçük günahlar teraküm edip büyüdüğü ve tevbe görmeden öteye intikal ettiği için ahirette insanın helaketine sebebiyet verebilir. Bu açıdan, günahın en küçüğünün dahi büyük sayılması ve hep hatırlanması, sevabın ise en büyüğünün dahi çok küçük addedilmesi ve hemen unutulması esastır.

M. Fethullah Gülen

Dinimizce dilencilere para veya yiyecek vermenin hükmü nedir?

Sorunun cevabına geçmeden önce dilenciliğin dinimizdeki yeriyle ilgili kısa bir açıklama yapmak ve hangi durumlarda dilenilebileceğini açıklamak meselenin daha iyi kavranmasında faydalı olacaktır. Bunun için konuyla ilgili Efendimizden (sallallahu aleyhi ve selem) nakledilen hadislere bir göz atalım:

Hz. Ebû Ümâme şöyle demiştir: “Resûlüllah (s.a.s.) bana kim bey’at edecek diye sordu. Sevbân, hepimiz bey’at ettik ya Rasulallah dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Ama başkalarına el açıp hiç bir şey iste¬meyeceğinize bey’at edeceksiniz. Sizden biri dilenmeye devam ettiği takdirde yüzünde bir parça et kalmamış halde Allah’a kavuşur.” (Buhari, Zekât 52; Müslim, Zekât 103)

Bir adam Resulullah’dan (s.a.s.) bir şeyler istedi. Allah Resulü de verdi. Adam dönüp gitmek üzere ayağını kapının eşiğine basar basmaz, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Dilenmede olan kötülükleri bilseydiniz kimse kimseye bir şey istemek için asla gitmezdi!” buyurdu. (Nesai, Zekât 83)

“Kişinin iplerini alıp dağa gitmesi, oradan sırtında bir deste odun getirip satması, onun için, insanlara gidip dilenmesinden daha hayırlıdır, insanlar istediğini verseler de vermeseler de.” (Buhari, Zekât 60, Büyu 15)

“Kim, kendisini müstağni kılacak miktarda malı olduğu halde isterse, kıyamet günü, istediği şey suratında bir tırmalama veya soyulma veya ısırma yarası olarak gelir!” Yanında bulunanlar: “Kişiyi müstağni kılan (miktar) nedir?” diye sordular. “Kırk dirhem altın veya o kıymette bir başka şey” buyurdular. (Ebu Davud, Zekât 23, Tirmizi, Zekât 22)

“Kim (malını artırmak için) insanlardan dilenirse, o mutlak surette ateş talep etmiş olur. Öyleyse ister azla yetinsin isterse çoğaltmayı istesin.” (Müslim, Zekat,105)

“Ey Kabisa! İstemek, üç kişi dışında hiç kimseye helal olmaz: Sulh diyeti (hamale) kabullenen kimse. Buna, gereken miktarı buluncaya kadar, istemesi helaldir. Ama o miktara ulaşınca, artık istemez. Afete uğrayıp malını kaybeden kimse. Buna da maişetini temin edecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helaldir. Fakirliğe uğrayan adam. Eğer kavminden üç kişi, “Falancaya fakirlik isabet etti” diye ittifak ederlerse, geçimine yetecek miktarı elde edinceye kadar istemesi helaldir. Bunlar dışında istemek, ey Kabisa haramdır.” (Müslim, Zekât 109;Ebu Davud, Zekat 26)

“Sadaka zengine helal değildir; sağlığı yerinde güç kuvvet sahibine de helal değildir. O, sersefil edici bir fakirliğe düşen, haysiyeti kırıcı borca giren, eleme boğan kana bulaşan kimseler dışında hiç kimseye helal değildir. Öyleyse, kim malını artırmak için insanlara el açarsa, bu, kıyamet günü suratında cırmalama yaralarına ve cehennemde yiyeceği kızgın taşlara dönüşür. Öyleyse (buyursun) dileyen azla yetinsin, dileyen de çoğaltmaya çalışsın.” Resülullah’ın bu sözü üzerine Hz. Ömer (r.a.): “Ey Allah’ın Resulü! Öyleyse ateş olan bir şeyi niye veriyorsunuz?” diye sordu. Aleyhissalatu vesselam Efendimiz: “Allah benim cimri olmamı kabul etmedi, insanlar da benden istememeyi kabul etmedi!” cevabını verdi. Orada bulunanlar: “Dilenmeyi haram kılan zenginlik nedir?” diye sordular. Efendimiz aleyhissalatu vesselam: “Sabah veya akşam yetecek kadar yiyecektir!” buyurdular. (Tirmizi, Zekât 23)

 Hadis-i Şerifler bizlere dilenmenin ne derece sevimsiz ve Allah katında hoş olmayan bir amel olduğunu göstermektedir. Buna göre asgari düzeyde geçimini sağlayan ve çalışma imkânı bulunan bir kimsenin dilenmesi caiz değildir. Fakat hadislerde de ifade edildiği gibi dilenmenin de istisnaları vardır. Bunun için ihtiyaç ve zaruriyetin zorlamasıyla dilenme zilletine düşmüş dilenciye vermek gerekmektedir. Çünkü başka bir hadisi şerifte dilencinin at üstünde bile gelse ona vermemiz tavsiye edilmektedir. Ancak böyle bir kimse de zaruret miktarınca dilenebilir. Ayrıca Kur’an’da bulunan “isteyeni de azarlama” ayetince dilencilere bir şey veremese bile onların kalbini kırmadan güzellikle onları savmalıyız. Müslümanların göstereceği bu güzel muameleyle muhtaçların ihtiyaçları giderilecek ve dilencilerin yaptıkları bu davranıştan uzaklaşmaları temin edilecektir. Şunu da hatırlatmak gerekir ki istemeden insanlardan gelen bir malı almanın mahzurlu olmadığını yine bize Âlemlerin Efendisi haber veriyor.

Dilenmeyi nehyeden ve ancak zaruret olduğunda dilenilebileceğini anlatan hadisler bu işi yapanları ilgilendirmekle beraber, diğer taraftan Kur’an’da da malın infak edileceği yerlerden biri olarak da isteyenler yani dilenciler gösterilmektedir.

“Takva, yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirme değildir. Lâkin takvâ Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, Sevdiği malını Allah’ı hoşnud etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere (dilencilere) ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetleri esnasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır her türlü fenalıktan korunan takvalılar!” (Bakara Suresi, 2/177)

“Mallarında isteyenlerin ve yoksulların hakkını ayırırlardı.” (Zariyat Suresi,51/19)

Bundan başka Efendimizin de isteyene vermeyi tavsiye etmesinin yanında kendileri de hayatı boyunca kendisinden kibarca isteyenlere verdiği gibi, kabaca isteyenleri de boş çevirmemiş ve “bunlar ya çirkin sözlerle benden mal istemek ya da beni cimri göstermek arasında beni muhayyer bıraktılar. Ben cimri değilim” buyurarak onlara da vermiştir.

Yine bu hususta İbrahim b. Edhem: “Dilenciler ne iyi adamlardır; ahirete bizim için azık taşıyorlar” demiş, İbrahim en-Nehâi de: “Dilenci ahiretin postacısıdır. Kapınıza kadar gelir ve yakınlarınıza bir şey göndermek istiyor musunuz, diye sorar” dermiş.

Günümüzde gerek yollara oturarak gerekse çarşı-pazarlarda dilenenlere kimsenin bir şer verme zorunluluğu yoktur. Çünkü bu bazılarınca bir nevi meslek haline getirilmiştir. Fakat bizler kimsenin durumunu bilemediğimiz için, -yani dilenen hakikaten zaruri bir ihtiyaçtan mı dileniyor yoksa bunu alışkanlık haline getirerek mal biriktirmek için mi bu işi icra ediyor- az da olsa bunlara bir şeyler verebiliriz. Bizim niyetimiz sadaka vermek olduğu için, bunun karşılığında inşallah sevaba nail olacağızdır. Özellikle kendisinde cimrilik bulunan kimselerin dilencilere vereceği bu paralar onlardaki bu kötü huyun izalesinde faydalı olacaktır.

Dinde niçin zorlama yoktur?

Dinin ruhunda ve özünde zorlama yoktur. Çünkü zorlama dinin ruhuna zıttır. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muamelelerini bu esas üzerine kurar. İkrah ile yapılan bütün amel ve fiiller ister inanç, ister ibadet ve isterse muamele açısından kat’iyyen makbul ve muteber kabul edilemez. Zaten böyle bir durum, “ameller niyetlere göredir” prensibine de uygun düşmez.

Din, kendi meseleleri için ikrahı caiz görmediği gibi başkalarının İslâm’a girmelerini de ikrah esasına dayandırmayı hoş karşılamaz. O, muhatabını tamamen serbest bırakır. Meselâ zimmîler cizye ve haracı kabul ettikten sonra, İslâm dini onların hayatlarını garanti eder. Evet, İslâm’da müsamaha ufku bu derece geniştir.

Zaten din, zorla kabul edilebilecek veya zorla kabul ettirilebilecek bir sistem değildir. O’nda her şeyden önce iman esastır. İman ise, tamamen vicdanî ve kalbe ait bir meseledir. Hiçbir ikrah teşebbüsü kalb ve vicdana tesir edemez. Dolayısıyla insan ancak içinden geliyorsa ve gönlü imana yatkınsa iman edebilir. Bu manada da dinde zorlama yoktur.

Hz. Âdem’den günümüze kadar, din hiç kimseyi dehâlete zorlamamıştır. Bu mevzûda zorlama daima küfür cephesinin ahlâkı olmuştur. Onlar insanları dinlerinden çıkarmak için zorlamışlardır; fakat hiçbir mü’min bir kâfiri zorla Müslüman yapmaya çalışmamıştır.

Burada akla, şöyle bir soru daha gelebilir. Kur’ân-ı Kerim’de kıtal ve cihadın farziyetiyle alâkalı birçok ayet mevcuttur. Peki, bunlar bir manada zorlama değil midir?

Hayır, değildir. Çünkü cihad, karşı cepheye ait zorlamayı bertaraf içindir. Böylece insanlar, İslâm’ın değişmeyen bir kaidesiyle girdikleri İslâm dinine kendi arzu ve iradeleriyle gireceklerdir. İşte İslâm’ın farz kıldığı cihadla, böyle bir anlayışa zemin hazırlanmış olacaktır. İrade hürriyeti, İslâm’ın cihad emriyle yerleşmiştir.

Bu meseleyi bir başka açıdan da şöyle bir değerlendirmeye tâbi tutabiliriz:

Bu ayetin hükmü belli devrelere aittir. Belki her kemal ve zeval fasılalarının da birbirini takibinde bu devreler yine bulunacaktır; ama hüküm sadece o devreye münhasır kalacaktır. Nitekim Kâfirûn suresinde bildirilen “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” hükmü de aynı şekilde belli bir devreye mahsustur.

Bu devre ve bu dönem, meseleleri çözme ve anlatma dönemidir. Meseleler sözle anlatılacak ve kabulde muhatap kat’iyyen zorlanmayacaktır. Ve yine bu dönem, başkalarının dalâlet ve sapıklığıyla ilgilenmeme, onları tahrik etmeme ve kendi hidayetini muhafaza ile ferdî hayatında dini tatbik etme dönemidir. Bu dönem ve devrelere ait hükümler ise, bütün zaman dilimlerine şamil değildir; tabiî bu manada şamil değildir. Yoksa bu hüküm artık hiçbir zaman tatbik edilmeyecek demek yanlış olur. İslâm’ın her devresinde böyle bir zaman parçası -realite olarak- yaşanmıştır ve günümüzde de yaşanmaktadır.

Ancak aynı âyetin bütün zaman dilimlerini kuşatan bir hükmü daha vardır ki, bu hüküm her zaman ve zeminde geçerliliğini devam ettirecektir. O da İslâm diyarındaki azınlıklara ait hükümlerdir ki, hiç kimse İslâm dinine girme mevzuunda zorlanmayacaktır. Herkes kendi dinî inancında serbest olacaktır.

Tarihe bir göz attığımızda açıkça görürüz ki, bizim aramızda daima Yahudi ve Hıristiyanlar bulunmuştur. Batılıların bu mevzûdaki itiraflarına göre, Hristiyan ve Yahudiler kendi devletlerinde bile, bizim içimizde yaşadıkları kadar aziz yaşayamamışlardır. Onlar zimmetimizi kabul ederek cizye ve haraç ödemişler; Müslümanlar da onları teminat altına alıp korumuşlardır. Fakat hiç bir zaman onları İslâm dinine girmeye zorlamamışlardır. Düne kadar bunların hususi mektepleri vardı ve kendilerine ait hususiyetlerin hepsini, dinî âyin ve yortularına varıncaya kadar muhafaza ediyorlardı. Bizim en muhteşem devirlerimizde dahi onların yaşadığı muhite girenler, kendilerini Avrupa’da zannederlerdi. Hürriyetleri bu kadar genişti. Sadece bizi iğfal etmelerine imkân ve fırsat verilmemiştir. Evet, gençlerimizi ve kadınlarımızı saptırmalarına göz yumulmamıştır. Bu da bizim kendi toplumumuzu korumamızın gereğidir.

Bu kabil dinin caydırıcı bazı hükümleri, hiçbir zaman dinde zorlama değildir ve sayılmamalıdır da. Bu gibi hükümler, serbest iradeleriyle dine girenlere aittir ki, onlar da zaten bu hükümleri kabul etmekle İslâm’a girmişlerdir. Meselâ, bir insan, İslâm dininden irtidat ederse ona mürted denir ve verilen süre içinde tevbe etmezse öldürülür. Bu tamamen daha önce yapılmış bir akde muhâlefetin cezasıdır. Ve tamamen sistemin muhafazasıyla alâkalıdır. Devlet, belli bir sistemle idare edilir. Her ferdin hevesi esas alınacak olursa devlet idaresinden söz etmek mümkün olmaz. O’nun içindir ki bütün Müslümanların hukukunu muhafaza bakımından, İslâm, mürtede hayat hakkı tanımamıştır.

Ayrıca İslâm dinine giren insanlar bazı şeyleri yapmakla bazılarını da yapmamakla mükellef kılınırlar. Bunun da zorlama ile bir alâkası yoktur. Nasıl ki, namaza duran bâliğ bir insan namaz içinde, sesli olarak gülecek olsa ceza olarak hem namazı hem de abdesti bozulur. Ve yine ihramlı bir insan, üzerindeki haşeratı öldürse veya dikişli bir elbise giyse çeşitli cezalara çarptırılır. Hâlbuki aynı insan namazın dışında gülse veya ihramsız bir zamanda bunları işlese hiçbir cezası yoktur. Aynen bunun gibi, İslâm, dine girme mevzuunda kimseyi zorlamamakla birlikte, kendi iradesiyle dehalet edeni de başıboş bırakacak değildir. Elbette onun kendine göre emir ve nehiyleri olacak ve müntesiplerinden, bunlara uygun hareket etmelerini isteyecektir. Bu cümleden olarak, namazı, orucu, zekâtı ve haccı emredecek; içki, kumar, zina ve hırsızlığı da yasaklayacaktır. Bu yasakları ihlal edenlere de suçlarının cinsine göre ceza verecektir ki, bütün bunların zorlama ve ikrahla hiçbir alakası yoktur.

Esasen biraz düşünüldüğünde, bu türlü caydırıcı tedbirlerin de, insanların yararına olduğu idrak edilecektir. Çünkü fert ve cemiyet böyle müeyyidelerle, dünya ve ukbalarını korumuş olacaklardır. İşte bu manada dinde bir zorlama vardır. Bu da insanları zorla Cennet’e koymak istemekle aynı anlamda bir zorlamadır…

M. Fethullah Gülen

Mezheplerin birleşmesi mümkün müdür?

Mezhepleri kabul etmeme kendine göre bir yol takip etme fantezisi, eskiden olduğu gibi bu gün de vardır. Fakat bunun bir ekol halinde gelişmesi İbni Teymiye ile olmuş ve arkasından gelen bazı âlimler tarafından bu düşünce daha da geliştirilerek yaygınlık kazanmıştır. Günümüzde de bunun bayraktarlığını yapan ve kendi içtihatlarıyla bir yere varmaya çalışan bir hayli ilahiyatçı görmekteyiz. Elbâni de bunlar arasında yer almaktadır.

Esasen insanlar aynı tipte, aynı özellik ve fıtratta yaratılmadığından dolayı dinin farklı şekillerde anlaşılması manasını içeren mezhepler de farklı farklı olmuşlardır. İnsanlardan her biri fıtratına uygun gelen bir mezhebi benimsemiş ve bununla dinini yaşamaya çalışmıştır. Dinimizde böyle bir renkliliğin olması, Ümmet-i Muhammed için bir rahmettir. Çünkü temel itibariyle bütün hak mezheplerin hedefi rızay-ı ilahiyi tahsil etmek ve bunu sağlamak için de dini doğru anlama ve doğru yaşama yolunda gayret göstermektir. Madem günümüzde yaşayan dört mezhebin hepsi haktır ve bunlardan herhangi birine uyan kurtulacaktır. O takdirde bunları birleştirme çabasının da bir anlamı olmayacaktır.

Diğer yandan insanları tek tip hale getirmeden mezhepler de tek olmayacaktır. Fakat devamlı terakki eden insanlıkla beraber İlahi dinlerin de değişmesi ve gelişmesi gibi, insanlar arasındaki farklılıkların azalması ve insanlığın aynı seviyeyi paylaşması ölçüsünde bu farklılığın da azalacağı söylenebilirse de bu durum mezheplerin birleşeceği manasına gelmez.

İslam’ın evlat edinmeye karşı bakışı nasıldır?

İslam’dan önce de Araplar arasında evlat edinme anlayışı vardı. Bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Hz. Zeyd’i evlat edinmişti. Daha sonra Ahzab suresi 4 ve 5. âyetlerin nazil oldu ve bir insanın herhangi bir çocuğu kendi evladıymış gibi kabullenmesiyle ona gerçek evlat nazarıyla bakamayacağı beyan edildi. Yani evlatlığın gerçek evlat olamayacağı ifade edilerek, bir cahiliye adeti daha yıkılmış oldu.

Allah (c.c.) bu ayetlerde ayrıca, evlatlık birine evladım demenin, insanların kendi aralarında kullandıkları ifadeden öteye geçemeyeceğini, gerçek baba bilindiği takdirde, çocuğun babasının ismiyle çağrılması gerektiğini, aksi durumun adaletsizlik olacağını da beyan buyurmaktadır.

Evlat edinme konusuna Kur’ân’ın yanı sıra hadislerde de özel olarak değinilmiş ve bir kimsenin babasından başka birine nisbet edilmesi şiddetle kınanmıştır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Her kim kendi nesebini babasından başkasına bağlar veya (köle olan bir kimse) efendilerinden başkasına mensup olduğunu iddia ederse, Allah’ın kıyamete kadar peşini takip eden laneti ona olsun.” (Buhârî, Fezâilü’l–Medîne 1, Cizye 10, 17, Ferâiz 21, İ’tisâm 5; Müslim, Hac 467, 468)

Çocuğu olmayan kimselerin, gerekli tedavi yollarına hatta dinen mahzurlu olmayan şekliyle sun’î metodlara başvurarak anne-baba olmaya çalışmaları makul olmakla birlikte, özellikle sosyal baskılar yüzünden kendilerini ya evlat edinme ya da yaşama sevincini yitirme gibi bir seçimin önünde görmeleri dinin ölçüleri ve hayatın gerçekleri ile bağdaşmaz. Gerçekte olmayan bir soy bağını var gibi farz edip bunun üzerine, çocuk ile anne-baba arasında söz konusu olan mahremiyet ve miras gibi bütün sonuçları bina etmek son derece tehlikelidir ve caiz değildir. Bu yüzden, Kur’an’ın evlatlık edinip ona evladım demeyi yasaklayan ayetiyle çocuk sahibi olmanın da Allah’ın dileği dışında olamayacağını beyan eden ayetini beraber değerlendirmek lazım.

Buna göre, çocuk sahibi olamayan kimselerin başkalarının özellikle bakıma muhtaç çocuklarını himayelerine almaları; gerçeği gizlememek ve dinî ölçüleri ihlal etmemek şartı ile caizdir ve bu yol, hem çocukların yetişmeleri, sahipsiz kalmamaları hem de çocuksuz insanların evlat sevgisini tatmaları açısından en uygun olanıdır.

Kur’an ve Sünnette evlat edinmenin gerçek neseb yerine geçmeyeceğinin ifade edilmesi ve bu konuda getirilen ölçüler; bakıma, korumaya ve topluma kazandırılmaya muhtaç kimselerin bir kenara itilmesi şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü yetimlerin korunup gözetilmesi, kimsesiz çocuklara sahip çıkılması, onların mallarına koruyuculuk yapılarak zayi olmaması, onlara ikramda bulunulması, hor ve hakir görülmemesi dinimizde tahşidatı çokça yapılan konulardır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Yetimi görüp-gözetenle Ben cennette şöyleyiz.” Yetime yakınlığını belirtmek için işaret parmağıyla orta parmağını, aralarını biraz aralayarak, gösterdi. (Buhârî, Talâk 25, Edeb 24)

Evet, Kur’ân ve sünnetteki bu konuyla ilgili olan ifadelerde üzerinde durulması gereken esas nokta, bir kimse neseben kime ait ise bu kimsenin nesebinin başkasına nisbet edilemeyeceğidir. Bu hakikati değiştirmenin imkânı da yoktur, zira Yaratan bunu böyle bildirmektedir.

Evlatlık alındığında dikkat edilecek ölçülerden biraz bahsedecek olursak şunları söyleyebiliriz:

Eğer alınan çocuk birinci-ikinci dereceden akraba değilse, bir zaman sonra, erkekse evin hanımına, kızsa evin erkeğine nâmahrem olacaktır. Dolayısıyla, mümkünse o çocuğa süt emzirtmek suretiyle bir mahremiyet tesis etmek gereklidir. Bir ç ocuk, süt emme döneminde iken, kendi annesinden başka bir kadından süt emerse, o çocukla süt emziren kadın ve o kadının yakınları arasında bir süt hısımlığı meydana gelir. Çoğunluğa göre, hısımlığa vesile olması için, sütün ilk iki yaş içerisinde emilmesi gerekir. Ebû Hanife’ye göre ise emme süresi otuz aydır. Bu süre zarfında süt hısımlığı tesis edilirse, hadisin ifadesiyle, “Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar.” (Müslim, Rada 2; Tirmizi, Rada 1)

Evet, imkan varsa, bakılıp görülecek çocuk daha emme çağındayken alınmalı; büyüdüğü zaman bir mahremiyet meselesi söz konusu olmaması için, kız ise baba tarafından, erkek ise de anne tarafından bir süt hısımlığı sağlanmalıdır.

Şayet, süt emme dönemini geride bırakmış bir çocuk almışsanız ya da bir süt hısımlığı hasıl edememişseniz, o zaman da, meseleye biraz daha temkinli yaklaşır, daha hassas davranırsınız. Hâl ve davranışlarınıza dikkat eder, belli bir yaşa kadar onu evinizde besler, büyütürsünüz. Daha sonra da, icabında bir okula koyar, okuyup yetişmesine vesile olursunuz; belli bir yaştan sonra biraz mesafeli durur ama yine de ona kimsesizlik yaşatmazsınız. Bu konuda da, eskiye nispetle şimdilerde çok daha avantajlı sayılırsınız. Bugün bir talebeyi gözünüz arkada kalmadan emanet edebileceğiniz evler, yurtlar, pansiyonlar ve okullar vardır. Onlardan birine yerleştirir, zaman zaman arar sorar, ara sıra gidip ziyaret edersiniz. Hafta sonları o da sizi ziyaret eder, gelir sizinle teselli olur. Hatta, zamanı gelince evlenmesi, yurt-yuva kurması hususunda da yardımda bulunursunuz. Böylece, hem onu muhtemel bir zulüm ve işkenceden kurtarmış, hem kendi vesayetinizle yetiştirip topluma yararlı bir insan haline getirmiş, hem de bakım evlerinin ve çocuk yuvalarının yükünü hafifletmiş olursunuz. Her anne-baba bunu hazmedebilir mi hazmedemez mi, bilemeyiz. Fakat, böyle hayırlı bir işin, pek önemli bir ahiret yatırımı olduğu ve insana çok sevap kazandıracağı kanaatini taşıyoruz.

Tabiî, toplum hesabına böyle önemli bir vazifenin eda edilebilmesi ancak devletin desteklemesiyle gerçekleşebilir. Devlet bu mevzuda bir kampanya başlatmalı, evine çocuk alan aileleri zaman zaman denetlemeli, hatta o ailelelere bazı maddî yardımlarda bulunmalı ve birkaç sene geçince, yanına aldığı çocuğu topluma kazandırabilen kimselere plaket vermeli, onları takdir etmeli ve ödüllendirmelidir. Evet, devlet bir yandan o çocukların durumunu kontrol etmeli, gittikleri yerlerde üvey evlât muamelesi görüp görmediklerine bakmalı; şayet, uygun şartlarda kalmıyorlarsa onlara daha elverişli bir çevre hazırlamalı; eğer, gereken i’zâz u ikrâmı görüyorlarsa, o zaman da onların bakımı ve görümü için yapılan bazı harcamaların külfetine katlanmalı ve o konuda samimi gayret gösteren kimseleri mükafatlandırarak başka aileleri de o işe teşvik etmelidir. Bu sayede, devlet hem yurtlara-yuvalara yaptığı masraftan çok daha az bir miktarla kimsesiz çocuklara bakmış ve hem de onların iyi yetişmelerini sağlayarak toplumun yarınlarını teminat altına almış olacaktır.

Her Yenilik Bidat mıdır?

İlk insan Hz. Âdem’den başlamak üzere insanlık, sürekli kültürel ilerleme kaydetmiş ve tarih içinde birçok medeniyetler kurmuştur. Bu medeniyetleri kuran kişi ve devletler tarihin derinliklerine gömülmüşler ama bıraktıkları kültür mirası, sonraki medeniyetlerin oluşmasında temel malzemeyi oluşturmak üzere bakî kalmıştır. Eski kültür malzemesi bir basamak olarak kullanılıp yeni medeniyetler kurulmuştur. Bu gösteriyor ki, “bir defa çiçek gibi açıp gelişen kültürler bir daha açmamak üzere solmalıdırlar” şeklinde zorlayıcı bir evrensel kanun yoktur. Ancak kültür bir zamanda bir alanda, bir başka zamanda diğer bir alanda gelişebilir ve bir bütün olarak iniş ve çıkışlar yapabilir.

Kısacası, insanlığın daha iyiye, daha güzele olan iştiyakı, kültür ve medeniyetlerin sürekli gelişmesine sebep olmuştur. Bu gelişme, kıyamete kadar da sürecek gibi görünmektedir.

Dinî sahada da durum böyle cereyan etmiştir denebilir. Hz. Âdem’e verilen İslâm’dı. En son görevlendirilen peygamber Hz. Muhammed’e de (s.a.s.) İslam dinini tebliğ etme görevi verildi. Ona indirilen son kitap Kur’an’da dinin kemâle erdirildiği de belirtilmekteydi: “Bu gün size dininizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslâm’dan razı oldum” (Maide Suresi, 5/3). Ayrıca, yaş kuru ne varsa, hepsi Kur’an’da yerini almıştır. (En’am Suresi, 6/59)

Bu âyetler, tabii ki, bütün ilmî, fennî, kültürel gelişmelerin varabileceği son noktaya vardığı ve bundan sonra hiç bir ilmî, sosyal ve ekonomik gelişme olmayacağı anlamında değildir. Bu bakımdan, temel kuralları din tarafından konan muamelat gibi, değişme ve gelişmeye açık sahalarda her şey, bütün teferruatıyla ve kesin hatlarla neticeye bağlanmamıştır.

Öyle ise âyetteki kemâlden maksat, dinin cüziyyatı değil, genel prensipleridir. Zarûrî, hâcî ve bunların tamamlayıcı hükümlerinden, ihtiyaç duyulan hiç bir kural kalmamış, hepsi gâyet güzel bir şekilde açıklanmıştır. Evet bazen içtihat prensibine dayanılarak, cüzî olayların genel prensiplere vurulması söz konusu olabilir. İçtihat prensibi Kitap ve Sünnet’te sabittir. Buradan anlaşılıyor ki, dinde, içtihat için ayrılmış bir saha vardır ve içtihat, hakkında nass bulunmayan konularda söz konusudur. Bu ise, dinin kemale erdirilmesine zıt değil, bilakis onun içinde mütalâa edilmelidir. Yani İslâm, kıyamete kadar bütün insanların hayatını bütünüyle kucaklayacak ve her yeni meseleye çözüm üretecek prensip ve kaidelerle gelmiştir. Bundandır ki, onda eksik hiçbir şey yoktur. Dünya ve Âhiret saadeti için gerekli ve yeterli prensipler konulmuş, çerçeve boşluğuna yer verilmemiştir. Böylece ferd için bahane edebileceği açık kapı bırakılmamıştır. (İbn Aşur, 124). Genel çerçeve dahilinde gereksiz teferruata gidilmemiş, teferruat ve yeni zaman ve şartların ortaya çıkaracağı durumlar, genel prensipler çerçevesinde halledilmeye bırakılmıştır (Erdoğan, 8) Zaten dinin temel gayesi, yaratılış sebebimiz olan kulluk görevimizi (Zariyat Suresi, 51/56) en güzel şekilde yerine getirmemizi temin etmektir. Bu yüzden peygamberler gönderilmiş ve İlahî şeriatlar konmuştur (Şatıbî, 1/61). Hz. Peygamber’in “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” (Muvatta, “Hüsn-ü Huluk, 8; İbn Hanbel, 2/38) buyurmasına da bakılırsa, İslam’ın çeşitli şerî hükümler getirmesinden de maksat, kulluğun gerçekleşmesi, insanın potansiyel insan olmaktan gerçek insan olmaya yükselmesidir. Öyle ise, Hz. Peygamber’den sonra, dünya hayatının son bulacağı kıyamete kadar, bir çok yeni durum, düşünce, adet ve yapılanmanın olması kaçınılmazdır. Dinin, ibadet ve inanç dışında kalan sahalarında da içten genişleme ve gelişmelerin olması, hem dinin evrenselliğinin hem de insanlığın gelişmeye olan fitrî temayülünün gereğidir. Bidatın manâ ve kapsamını anlamadan, hayatta ortaya çıkan her yeniliğe ve bu yenilikler için dinî ictihadlarla ortaya konan her hükme bidat diyerek karşı çıkmak, hem tarihin dışına itilmeye, hem de dini dondurmaya sebeptir.

Hz. Peygamber’in, “Ben de bir insanım, size din konusunda bir şey emrettiğim zaman gereğini yapın; ama [dünya işlerine ait] kendi görüşümü söylediğim zaman, bilin ki ben de bir insanım,” (Buharî, “Salât” 31; Müslim, “Ekdiye” 5) hadisinden, dinin insan zekâsına ve tecrübelere yer ayırdığını anlamak mümkündür. Yani İslâm, 14 asır önce bütün insan hayatını, o dönemin ve ilk indiği bölgenin şartlarına hapsetmemiş, tam tersine, onun gelişmesini sağlama istikametinde kaideler koymuştur. İslâm, insan hayatını tekâmüle açmış, fakat değişme ve yenilenme diye, her dönemde ortaya çıkan beşer ürünü anlayışlara uymak gibi bir fanteziye kapı aralamadan, iman, ibadet, düşünce ve davranış sahalarında, insan karakteri, hayatı ve temel ihtiyaçlarının değişmezliği çerçevesinde temel kaideler, prensipler koymuş, hayatın değişen yanlarıyla alâkalı zamana bağlı hükümlerin bu prensipler üzerine oturtmuştur. Yani İslâm, genel statik üzerinde dinamik bir gelişmeyi uygun görmüştür.

Bu cümleden olmak üzere, meselâ, hakkında kesin nass bulunmamak ve sözünü ettiğimiz genel, değişmez prensiplere muhâlif olmamak şartıyla insan, her türlü düzenlemeyi yapma hürriyetine sahip kılınmıştır. Bu konuda, İslam hukukçuları, İslâm’ın temel prensiplerinden hareketle, fevkalâde kaideler koymuşlar, daha doğrusu, İslâm’da var olan kaideleri ifade etmişlerdir: Hakkında nass olmayan her ibadet batıldır; batıl olduğuna dair nass olmayan her âdet de mubahtır; eşyada aslolan ibahadır. (Mecelle, Md. 36, 37, 40, 41).

İlim ve teknik gibi evrensel kültürün birer unsuru olan hususları Hz. Peygamber, hiç bir ayırım yapmadan alınmalarını teşvik etmiş ve en güzel şekilde alıp uygulamıştır. Başta, o gün için elzem olan, harp silahları ve metotları olmak üzere, değişik bölgelerde dokunan kumaşların, yiyecek kaplarının, hamamların, yazı aletlerinin, minberin, tıbbî metotların vb. bir çok teknik malzemenin kullanılması gâyet normal karşılanmıştır (Tirmizî, “Edep 43, Libas 30; Neseî, “Zinet” 41; Buharî, “Tıp” 13 vb.) Daha sonra da sahabe, divan, takvim vb. bir çok yeniliği, diğer milletlerden öğrenerek alıp kullanmışlardır (El-Hindî, 10: 193-195). Hz. Peygamber’in bu davranış ve uygulamaları, dini ilgilendirmeyen sahalarda yeniliğe gitmenin cevazından öte gerekli olduğunu, başka bir ifadeyle sünnet olduğunu göstermektedir. Bundan da ortaya, hayatta zamanın getirdiği her yeniye bidat demek bidattır hükmü çıkar.

İlim adamları, “Kim, bizim şu işimizde, [başka rivâyetlerde dinimizde] ondan olmayan yeni bir şey ortaya çıkarırsa, o yaptığı reddedilir” (Buharî, “Sulh” 5; Müslim, “Ekdiye” 17) hadisi, dine müdahaleyi yasaklamaktadır. Dinin temel prensiplerine zıt veya onları değiştirmeye yönelik her yeni uygulama veya kaide, bidat kapsamının içine girer ve dinde ona yer yoktur.

Muhammed Buhayt, “Sonradan ortaya çıkartılmıştır denilerek, kıyas yoluyla elde edilen hükümler bidat sayılırsa, dinin [yani, mevcut fıkhî hükümlerin] dörtte üçü gider. Çünkü, Hz. Peygamber döneminde, açık bir şekilde, bu günkü hükümlerin dörtte biri ancak vardı,” (Buhayt, 56) der ve sonradan çıkan her şeyi bidat sayanların art niyetli olduklarını şöyle açıklar: “Hz. Peygamber zamanında yapılmayıp sonradan yapılan her şey bidat değildir. Bu iddiada olanlar, bir çok sünneti de bidat saymışlardır. Gayeleri, takvâ sahibi ve yalan bir dindarlıkla görünerek, meşhur olmaktır. Söz konusu tipler araştırıldığında, bu davranışları altında bir çok art niyetler gizledikleri ortaya çıkar. Adetâ bu davranışlarını bir tuzak gibi kullanarak, dünyalık elde ederler.

Çağdaş alimlerden merhum Muhammed el-Gazalî (v.1996) ise konuyu şöyle formüle eder: “Dinî konularda ittiba’ (eskiyi aynen uygulama), dünya işlerinde ise ibtida’ (sürekli geliştirip, yenilikler yapma) esastır. Günümüz İslam âleminde, tam bunun aksi yapılmaktadır. Dinî konular, güya geliştirilerek, bozulmak isteniyor, dünya işleri ise, tamamıyla dondurulmuştur” (Gazalî, 144). Dolayısıyla, yapılmakta olan bir işin, şer’î delillerle farz, vâcip, sünnet, mendûp veya mubah olduğu anlaşılmışsa, Hz. Peygamber döneminde ister yapılmış olsun ister terk edilmiş olsun, bidat demek mümkün değildir. Ancak, Hz. Peygamber bir uygulamayı, o gün için yapılması mümkün olduğu hâlde terk etmişse, onu terk etmek sünnet, yapmak ise bidat olur. Onun için sahabe, Safa ile Merve arasında yapılan sa’yden sonra namaz kılmayı mekruh saymışlardır. Çünkü Hz. Peygamber onu terk etmişti” (Buhayt, 20).

(Prof. Dr. Abdülhakim Yüce, Yeni Ümit Dergisi, Bidat ve Yenilikler)

İslam, insanların hayatını kısıtlar mı?

Açıklama: Özelde çevremde olmak üzere, toplumun belli bir kesiminde dindarlığın artmasından duyulan bir endişe söz konusu. Sebep ise şahsi özgürlüklerinin kısıtlanacağı korkusu. İran ve Arabistan örnekleri gibi. Bu ülkelerdeki yönetim şeklinin İslam hukukunda yeri var mıdır?

Öncelikle şu hususu belirtelim ki, eğer korkulması gereken birileri varsa, onlar da Allah’ı tanımayan, yapıp ettiklerinin hesabını vereceğini düşünmeyen ve bütün hedef ve gayeleri dünyadan kam almak olan kişilerdir. Çünkü hakiki bir dindardan kimseye zarar gelmeyeceği gibi, onun bulunduğu yerlerde hep sevgi ve hoşgörü meltemleri eser. Hakiki bir Müslüman bütün inanç ve değerlere saygılı, herkesi bulunduğu konumda kabul eden ve hep iyilik ve ihsan duygularıyla oturup kalkan kimsedir. Eğer İslam’ın yayılmasından endişe duyan birileri varsa, bizim onlara söyleyebileceğimiz şey: “Siz İslamiyet’i ve hakiki Müslüman’ı tanımıyorsunuz” şeklinde olacaktır.

İslam’ın özgürlüklere bakışını ve dinde zorlama olup olmadığını anlamak için aşağıya aldığımız yazıyı takdim ediyoruz.

İslâm, insanları bazı inanç esaslarını kabul etmeye zorlamaz; aksine, akıl ve mantıklarına seslenerek, onları her türlü baskıdan kurtarıp hür iradeleriyle yeni bir seçimde bulunmaya teşvik eder. Kur’ân, “İslâm’da, dine sokmaya matuf zorlama yoktur” der; çünkü, zorlama dinin ruhuna zıttır. Dinin tarifinden de anlaşılacağı gibi, o, insanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla doğru ve güzel olan şeylere sevk eden ilahî emirler mecmuasıdır; dolayısıyla, dinin kabul edilmesinde esas olan iradedir, insanın bilerek ve severek ona yönelmesidir. Öyleyse, dinde zorlama söz konusu olamaz. İslâm, irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muamelelerini bu esas üzerine kurar.

Sağ Yoldaki Zahirî Meşakkat

Dinde öyle bir yaşanılırlık vardır ki, insan onun emirlerini yerine getirirken büyük bir rahatlık hisseder. İmam Şatıbî Hazretlerinin Muvafakât’ında ifade edildiği gibi; dinin vaz’ ettiği bir kısım mükellefiyetler aslında meşakkat sebebi değildir; onlar uzun bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın hedefine sağ-salim varabilmesi için sıyanet vesilelerinden ibarettir. Hazreti Bediüzzaman üslubuyla meseleyi ele alacak olursak; insanın önünde iki yol vardır: Sağ yolda kanuna ve nizama tâbi olmak şarttır ama o zahirî külfet içinde bir emniyet ve saadet bulunur. Sol yolda ise, başlangıçta serbestiyet ve hürriyet vardır; fakat o rahatlığın neticesinde bir tehlike ve talihsizlik mukadderdir. Sağ yoldaki bir kısım sorumluluklar ve mesuliyetler ilk bakışta insanın omzunda bir yük gibi görünse de, aslında onlar ileride çıkması muhtemel tehlike ve engellere karşı birer korunma argümanıdır. Meselâ, sağ yolda yürüyen insan, bir pasaportu almak için bazı zahmetlere katlanır, bir miktar masraf eder. Daha sonra onu kaybetmemek için tedbirler alır, sürekli yanında taşıma mecburiyetinde kalır. Fakat onun sayesinde pek çok kapıdan rahatlıkla geçer gider; pasaport taşıma gibi o küçücük meşakkete katlanma neticesinde rahatça geçtiği her kapıda ayrı bir huzur yudumlar. Sol yolda yürüyen insana gelince, onun için öyle bir pasaport alma, masraf yapma ve onu her zaman yanında taşıma gibi bir külfet yoktur. Fakat belli bir süre serbestçe ve külfetsizce yol alsa bile, onun, önüne çıkan ilk kapıdan kovulacağı da muhakkaktır.

Bu itibarla, dinin emirleri arasında nice zor görülen mükellefiyetler vardır ki, aslında onların her biri ebedî saadetin birer vesilesidir. Meselâ, insanı nefisle mücadeleye alıştıran, kalbî ve ruhî hayata yükselten, onu uhrevîleştiren ve ahirete ehil hale getiren ibadetler çok küçük bir meşakkat taşısalar bile aynı zamanda insana çok büyük mükâfat kazandırırlar. Dolayısıyla, insanların dünyevî ve uhrevî saadeti için vaz’ edilen bu mükellefiyetler birer külfet olarak görülemez. Abdest, namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler zahirî bir külfete bedel binlerce sevap ve mükafat getirirler. Bunlar, hem Allah’a karşı kulluğu ifade eder hem de asla bir nihilist ve bir anarşist gibi davranamayacak olan ve kendi iradesiyle tam bir disiplin insanı olarak yaşayan Müslüman’ın hayatını zapt u rapt altına alırlar. Ayrıca, ubudiyetin gereği olan mükellefiyetler, Cennet’e, ebedî saadete, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahedeye ve O’nun rıdvanına mazhar olmaya liyakat kesbetmek için yerine getirilmesi gereken sorumluluklardır.

Bunları okula giden bir öğrencinin yapması gereken vazifelere de benzetebilirsiniz. Nasıl, eğitim çemberinden geçme ve belli bir kıvama erme o talebede bir liyakat metamorfozu meydana getiriyorsa, bir kul da ibadetler sayesinde o metamorfozu yaşamalıdır ki ahirete bir farklılık içinde gitsin. Arzın ve semanın değişip başka bir kalıba gireceği bir gün için, insan da cüz’iyyatı itibarıyla öyle bir farklılığa ulaşmalı ve kıvama ermelidir ki ahiret meyvelerine erişsin. İşte bu zaviyeden meseleye bakınca, dinde zorluk olmadığı, dini görevlerini yapan kulların kendi kıvamlarına koştukları görülecektir. Evet, biz bir maratonda koşuyoruz. Cennet’e, ebedi saadete, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmeye ve O’nun “Ben sizden razıyım” müjdesine muhatap olmaya koşuyoruz. Biz ebedî yaşamaya ve hiç ölmemeye koşuyoruz. Öyleyse, ahiret hayatı adına hiç ölmemeye ve ebedî mutluluğa koştuğumuz bu yolda ölsek bile değer ve o da bir meşakkat sayılmaz. Bundan dolayıdır ki, dünya hesabına ölen şehitler ölüm şerbeti içtikleri aynı anda ölümsüzlüğe eriyorlar; buradaki ölüm sancılarını bile duymuyor, ölümsüzleşiyor ve sürekli ebedî saadet yudumlayıp duruyorlar.

 Dinin Emirleri Objektiftir

Evet, “Lâ ikrâhe fi’d-din” hakikati insanların dine girmelerine matuf bir zorlamayı yasakladığı gibi dinin temelinde ikraha hiç yer bulunmadığını da ima etmektedir. Çünkü onun özünde sevgi, muhabbet, alâka ve insanların her türlü faydası vardır. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) getirdiği din, bir hanifiye-i semhâdır; yani, herkesin rahatlıkla yaşayıp, kolayca tatbik edebileceği bir sistemdir ve objektif prensipleriyle tam bir denge unsurudur. İslâm, sadece belli bir grup için değildir; onun mesajı herkesedir. İslâm’da “teklif-i mâlâyütak”, yani insanlara güç yetiremeyeceği sorumlulukları yükleme söz konusu değildir; o herkesin biraz gayret ederek altından kalkabileceği emirlerle gelmiş olan ve ruhunda müsamaha bulunan bir nizamdır. Din kolaylık üzerine vaz’ edilmiştir, ibadet kastıyla da olsa ilave zorluklar çıkarmaya ve dinin kolaylaştırdığını zorlaştırmaya hiç kimsenin yetkisi yoktur. Onu şiddetlendiren ve altından kalkılmaz hale getiren yenik düşer. Nitekim Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insanın mutlaka bir kısım eksik ve kusurları olur ve) galibiyet dinde kalır” buyurmuş ve ümmetine bir tavsiyede bulunurken iki şeyden birini tercih edecekse daima kolay olanı tercih etmiştir. Kendisi dinin emirlerini kılı kırk yararcasına yaşasa da ümmetini irşad ederken mutlaka insan fıtratını gözetmiş ve dinin objektifliğine göre hükümler vermiştir. (M.Fethullah Gülen, İkindi Yağmurları)

Günümüzdeki İslam ülkelerinin her birinin kanunları farklı farklıdır. Bunların içinde İslam’la uyuşanlar olduğu gibi, tamamen batıdan alınan kanunlar da vardır. Yani bu devletlerin kanunlarının İslam’la ne derece uyuştuğunu belirlemek bir anda söylenecek bir şey değildir. Belki üzerinde derin çalışmaların yapılması gerekir. Burada esas olan devletlerin uygulamaları değil, İslam’ın kendisi ve getirdiği hükümlerdir.

Yabancı memleketlerinde doğanların durumları ötede nasıl olacaktır?

Bu soru öteden beri sorula gelen meselelerden biridir ve zannımca, diyalektik yapılmak istenmektedir. Yani “biz Allah’a ve O’nun Peygamberine inandığımızdan dolayı Cennet’e gireceğiz; ama İslâm dünyasına çok uzak memleketlerde, meselâ, Paris’te, Londra’da, Moskova’da doğan kimseler bizim sahip bulunduğumuz imkânlara sahip olamadıklarından; erdiğimiz nura eremeyecekler ve dolayısıyla bütünüyle Cehennem’e girecekler?” sorusunda iki husus var: 1- Merhamet-i İlahi den daha fazla merhamet gösterme. 2- İslâm’a karşı sinsice bir tenkid…

Evvelâ, soruda belirtildiği ve çoklar tarafından zannedildiği gibi “bize uzak diyarlarda bulunan kimseler, Cehennem’e girecekler” şeklinde umumî bir hüküm yok. Şöyle bir hüküm var: Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in davasını duymuş, davetini işitmiş, O’nun neşrettiği nura şahid olmuş kimseler, inatlarından bu işi kabul etmiyor ve kulaklarını kapıyorlarsa, evet bunlar Cehennem’e gireceklerdir. Burada Allah’ın merhametinden daha fazla merhamet ileri sürerek başka türlü iddialarda bulunmak ukalâlıktan başka bir şey değildir. Evet, Cehennem’e gireceklerdir. Hem de sadece yabancı ülkelerde olanlar değil bizim memleketimizde de, Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in davasını işitip O’na, icabet etmeyenler, getirdiği esaslarda O’na başkaldırıp arkasından gitmeyenler; onlar da, cehennem’e girecek ve ebedî hüsrana uğrayanlardan olacaklardır.

Rabb’in sonsuz rahmetinden ümid ediyoruz ki, bizleri O’nun davetine icabet eden, arkasından koşan; herkesin O’nu terk ettiği dönemde O’na sahip çıkan kimselerden, eylesin!..

Bu mevzu, öteden beri Kur’ân ve Sünnetin meselelerini, akıl, mantık, muhakeme, saf düşünce ve felsefe yoluyla ispat, teyit ve takviyeye çalışan kelamcılar tarafından da ele alınmış ve enine boyuna tahlîl edilmiş bir mevzudur. Evet, acaba, O’na icabet etmeyenler gibi, icabet etme fırsatını bulamayanlar da ehl-i Cehennem midir? Yoksa bu ikisi arasında bir fark var mıdır?

Günümüzün pek çok önemli meselelerinin yanında, şimdilik bu kâbil sorular üzerinde durulmalı mı, durulmamalı mı? Bu türlü soruların cevabını bulmak, uhrevî hayatımız adına bize ne kazandırır? Pratik hayatımız adına va’dettiği şeyler nelerdir? Dev mezhep imamlarının, bu kadar titizlikle üzerinde durdukları bu mesele o kadar önemli ve hayatî bir mesele miydi ki, halletmek için bu kadar mesaî sarfettiler?…

Şimdi, bunlar ve bunlar gibi bir sürü soruyu da beraberinde getiren bu meseleyi önce, akaid imamlarının mütalaa ve görüşlerinin hülasası içinde takdim etmeye çalışalım:

Akîdede iki önemli Ehl-i Sünnet akımından Eş’arîler derler ki: Cenab-ı Hakk’ın adını duymayan, O’na dair hiç bir tebliğe şahit olmayan kimse, nerede, nasıl yaşarsa yaşasın, ehl-i fetret, dolayısıyla de ehl-i necattır. Sizler, Ümmet-i Muhammed olarak Efendimiz’e ait mesajları alıp, dünyanın karanlık iklimlerine götürmemiş iseniz, Eş’âri’ye göre o karanlıktaki kimseler ehl-i necattırlar ve kurtulmuşlardır. Cenab-ı Hak, belli bir ölçüde onları mükâfâtlandıracak ve Cennetten istifâde ettirecektir…

Maturidîlere gelince ki; bir noktada Mutezile’nin düşüncesi de aynıdır. Derler ki; “bir insan, aklıyla Yaratıcısını bulursa, adını unvanını bilsin bilmesin kurtulur. Ama aklıyla mücerred olsun Yaratıcıyı bulamamışsa o kurtulamaz.” Aslında bu iki görüş aynı olmasa bile, birbirinden çok uzak da sayılmaz. Maturidi’ye göre bir insan nerede olursa olsun; dağda, bayırda, çölde şurada veya burada, güneşlerin doğup batmasından ayların tulû ve gurubuna, yıldızların parıldamasından, zeminin nizam-ı intizam içindeki binbir güzelliklerine, dağların mehip duruşlarından, tepelerin ünsiyetli esintilerine; koruların gürül gürül inleyen ikliminden otların-ağaçların ince ince salınmalarına, çiçeklerin cilve çakıp tebessüm etmelerine kadar her şey O’ndan sırlı birer mesaj ve O Sultanlar Sultanını anlatan beliğ birer lisandır. İşte, aklı başında bir insan göz kamaştıran bu tablolar ve yürekleri hoplatan bu ses ve renk cümbüşü karşısında, her şeyin arkasındaki o gizli eli sezecek ve mutlaka bir Yaratıcı’nın olduğuna inanacaktır. O Yaratıcı’nın ad ve unvanlarını, O’nun kitap ve elçilerini bilmese de böyle birisi ehl-i necattır.

İşte bu itibarladır ki, başka memleketlerde yaşayan insanlar hakkında hemen ulu orta, “inanmadı, öyle ise Cehennem’e gidecektir” demiyoruz, diyemeyiz de. Zirâ, mezhep imamlarının bu şekildeki nokta-i nazarı en azından sükut etmemizi gerektirmektedir…

İmam Eş’arî hazretleri elde ettiği hükmü,”Biz Peygamber göndermedikçe (hiçbir millete) azab edecek değiliz.” (İsra Suresi, 17/15) gibi ayetlerden istinbat ediyordu. Evet, Allah Kur’ân’da “Peygamber göndermeden azab etmeyeceğiz” diyordu. Öyle ise; Peygamber görmemiş duymamış kimselere azap edilmese gerek.

Maturidî hazretlerine göre akıl,”hüsün-kubûh” mevzuunda da üzerinde durulduğu gibi, önemli bir unsurdur ve bir ölçüde iyiyi kötüden ayırt edecek kapasitededir. İnsan, aklıyla bir kısım şeyleri birbirinden tefrik edebilir. Bu güzel, bu da çirkin diyebilir. Vakıa aklın, her şeyi sezip bilebileceğini iddia da yanlıştır… Onun içindir ki, Allah iyileri emretmiş, kötüleri de yasaklamış ve bu önemli işi her zaman yanılabilirliği müsellem olan akla havale etmemiştir. Vahy ile bunları tanzim etmiş, aydınlatmış, peygamberleriyle vüzuha kavuşturmuş ve bir nokta muzlim bırakmamıştır. Maturidilere göre akıl, zinanın çirkinliğini sezebilir. Çünkü onda nesebin zayi olup karışması bahis mevzuu. Kimin malı kimin evlâdına kalacak? Şayet bir kadın iffetini koruyamıyorsa ve çocuklarının nesebi şüpheliyse, evet o zaman kimin malı kime kalacak? Öyleyse zinanın aklen çirkin olduğu söylenebilir. Hırsızlığın da aklen çirkin olduğu sezilebilir. Çünkü başkasının kan-ter elde ettiği şeyler onun elinden almak çirkindir. Aklen içkinin çirkinliği de sezilebilir. Çünkü insanın aklını izale ediyor. Nesiller üzerinde menfi te’siri sürüp gidiyor ve bir kısım hastalıklara da sebep oluyor… Daha bunlar gibi bir kısım şeylerin bir ölçüde akliliği her zaman söylenebilir…

İyi ve güzel şeyler hakkında da aynı durum bahis mevzuudur. Meselâ; adalet, başkalarına iyilikte bulunma güzel şeylerdir ve bunlar aklen sezilebilir. Kur’ân ve Sünnet ise bu mevzuda emirler vermiş, aydınlatmış ve bizi yanlış anlamadan kurtarmışlardır.

Bunun gibi Allah’a iman da güzel bir şeydir. Çünkü insan o sayede itminana ulaşır. Daha hayatta iken başı cennetlere erer ve ötelere ait güzellikleri burada yaşar. Aynı zamanda, imana ulaştıran yol da, akıl ve muhakeme ile sezilecek mahiyettedir. Nitekim çöldeki bir bedevi bile bunu hissetmiştir. Huzur-u Risaletpanâhi ye gelmiş ve nasıl bir yolla Yüce Yaratıcı’ya ulaştığı sorulunca: “Bir yerde bir deve tersi, oradan bir devenin geçtiğine, ayak izleri de orada yüründüğüne delâlet eder. Şu sema burç burç ahenk içinde, bu yer vâdi vâdi güzellikleriyle, bir Alîm ve Habîr olan Allah’a delâlet etmez mi?” diyor. Demek ki bir deve çobanı dâhi aklıyla; her şeyi kabzay-ı tasarrufunda tutan, her şeyi ilimle idare eden ve her şeyden haberdar olan bir Zât’ın varlığına intikâl edebiliyor. Öyleyse imanda, aklîliği bütün bütün kulak ardı da edemeyiz.

İşte bu noktadan hareketle, Maturidi; “insan, aklıyla Yaratıcıyı sezebilir” demiştir. Nitekim cahiliye döneminde ve fetret devrinde bu mesele, çok kimse tarafından hissedilmiştir. Mesela, bunlardan Varaka bin Nevfel ki, büyük Kadın Hatice-i Kübrâ Validemizin amcazâdesidir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam ilk vahiy gelince, Cebrail’i, Arz ve Sema arasında, bütün buudlarıyla kanatlarıyla görmüş, irkilmiş, ürpermiş ve koşa koşa evine gelmiş ve durumu Hatice Validemize hikâye etmişti. O da Peygamberimizi (s.a.s.) alıp Varaka’ya götürmüştü. İşte bu zat, daha Efendimiz’e (s.a.s.) peygamberlik gelmeden, Yüce Yaratıcı’nın varlığını sezmiş, putların hiçbir şey yaratamayacağını hissetmiş ve aklıyla Allah’ın var olduğuna inanmıştı… Bunlardan bir diğeri de Zeyd idi. Hz. Ömer. Efendimizin amcası… Yer yer putlara sırtını döner ve şöyle derdi: “Bunlara ibadet edilmez, bunların hepsi bâtıldır, bir Yaratıcı var ama, ben bilemiyorum kimdir?…” Vefat ederken de Hz. Ömer ve oğlu Hz. Said de dahil, aile fertlerini topladı ve şöyle dedi: “Ben Allah in bir dini olduğuna inanıyorum ki, onun gölgesi, emâreleri başınızın üzerindedir. ” Efendimiz, Peygamberliğini henüz ilân etmiş veya etmemiş; işte o dönemlerde “Ben o dinin gölgesinin başınızın üzerinde olduğunu hissediyorum. O din zuhur ettiği zaman, vakit fevt etmeden hemen dehalet ediniz” diyor, birçok şeyi aklı ve ferasetiyle anlamış olduğunu gösteriyordu ki, bu da,”insanların elleriyle yapılan bu şeyler asla ilâh olamazlar” demekti. Dolayısıyla, insan eliyle dikilen bu put ve heykellerin hiçbiri, insanların ihtiyaçlarını karşılayamaz. Zira aslında onlar insanlara muhtaç. Kendileri muhtaç olunca, başkalarının ihtiyaçlarına nasıl cevap verecekler ki?

Binaenaleyh böyle basit bir düşünce ile dahi, hemen herkes, gökleri ve yeri elinde tutan bir Zat’ı idrak edebilir. Zeyd ve Varaka, yakınlarının vicdanlarında birer çığlık olarak kalakalsınlar, zaman ve mekânın Efendisi ilk talili dostlarını, hakikata erken uyanmış bu halkadan seçip, muhakeme ve aklın dizginlerini vahyin eline vererek sonsuzluğa yelken açıp yürüyecektir…

Şimdi yeniden dönüp soruyu tekrar edelim: İslâm diyarının dışında doğan kimseler hemen Cehennem’e mi gidecekler? Evet, Efendimiz Sallallahu aleyhi ve Sellem’i, Kur’ân’ı duymuş ve Peygamberimizin peygamberliğine şahid olmuş, ama araştırma lüzumunu duymamış ve araştırmamış olanlar Cehennem’e girecekler. Fakat bu kadarcık olsun herhangi bir imkâna sahip olamamış, karanlıkta yetişmiş, karanlıkta kalmış, hep karanlık soluklamış, karanlık içinde yatmış-kalkmış kimselere gelince, ümit ederiz ki, Cenab-ı Hakk’ın merhametinden istifâde ederek muaheze görmesinler. . .

Müsaadenizle bizi alâkadar etmesi bakımından meselenin bir başka buudunu arz etmek istiyorum. İlk Müslümanlar, Müslümanlığı tam temsil edip, Efendimiz’e (s.a.s.) ait mesajları dünyanın dört bir yanına götürüyor ve ma’şeri vicdanı uyarıyorlardı. Bugün, onların menkıbelerinin gölgelerinde dahi, öyle büyük, öyle derin bir ruh haleti sezilmektedir ki, insan onların hakikatlerini düşününce, götürdükleri mesajlara insanlığın lakayt kalamayacağını hemen anlar. Bu, alabildiğine pervasız, alabildiğine fütursuz, gözünü budaktan esirgemeyen insanlar, çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında öyle bir velvele meydana getirdiler ki, âdeta seslerini duymadık hiçbir yer kalmadı. Ve İslâm nuru en karanlık, en muzlim noktaları dahi aydınlattı. Evet, onlar çok hızlı, çok hareketli ve çok üst seviyede İslâm’ı temsil etti ve Kur’ân’ın mesajlarını, Sebt boğazından Aral gölüne, Anadolu kıyılarından Çin seddine kadar ulaştırdılar. Evet, Hz. Osman döneminde Müslümanlık buralara kadar gelip ulaşmış, Hz. Muaviye döneminde Ukbe İbn-i Nafî’ler vasıtasıyla Herkül burcuna gidip dayanmıştı. Bütün Berberîler, bugünkü Fas, Tunus, Cezayir top yekün Mağrip memleketleri İslâm’ın vesâyâsı altına girmiş ve artık emri ondan alıyordu. Başlangıç itibariyle hesap edilecek olursa henüz 30 sene olmamıştı. Bu 30 sene içinde dünyanın dört bir yanında şem’alar, meş’aleler yaktı ve dünyaları aydınlattılar. Girdikleri yerlerde bihakkın İslâm’ı temsil etti, herkes tarafından sevilip sayıldı ve benimsendiler. Hem öylesine benimsendiler ki, artık Hıristiyan ve Yahudiler onları kendi dindaşlarına tercih ediyorlardı. Hz. Ömer Mescid-i Aksa’ya giderken, Ebû Ubeyde Şam’a girerken sevgiyle karşılanıyordu. Hatta bir aralık Müslümanların Şam’dan çekilmeleri bahis mevzuu olunca, Hıristiyanlar, rahip ve ruhbanlarıyla kiliselere dolup Müslüman vesayasının devamı için dua ettiler. Ve Müslümanlara; “Gittiğiniz gibi inşaallah yine gelirsiniz. Cizye verir ve himayenizde oluruz” dediler. İlk Müslümanların böyle şirin görünmesinden gürül gürül Müslümanlığa akın oluyordu. Aslında her birisi birer Ömer, o mübarek topluluğu görenlerin, Müslüman olmaması da düşünülemezdi ya!… Gece, Hak huzurunda ibadet-ü taat ve âh-u enînlerle yürekler yakan, gündüz at üstünde elinde kılıç kahramanlardan kahraman ve o “ruhbanun filleyli ve fursanun finnehar ” olan yiğitler, öyle gönüllere girmiş, herkes üzerinde öyle bir intiba bırakmışlardı ki, çok yakın bir gelecekte bütün cihan kapılarının onlara açılacağına muhakkak nazarıyla bakılıyordu.

Şimdilerde bizler, birer ada ve adacığa söz geçiremememize, elde ettiğimiz yerlerde dahi asayişi te’min edemememize karşılık, onların emniyet, kiyâset, dirâyet ve diyanetleri karşısında, onlara, kalelerin kapıları ardına kadar açılıyor ve fahri hemşehrilikler, sembolik anahtarlar değil; hakiki reislik ve gerçek anahtarlar veriliyordu.

Bugünkü Suriye ve Filistin, Müslümanların eline geçince, orada bulunan ordu kumandanları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını istemişlerdi. Vazifeli papaz: “Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alacak zatın şemailini biliyoruz ve bu anahtarları O’ndan başkasına vermemiz mümkün değildir.” diyordu. Onlar aralarında konuşa dursunlar, Hz. Ömer çoktan yola çıkmış geliyordu bile… Ve kimsenin nasıl geldiğinden de haberi yoktu. Ama o, papazın bildiği gibi geliyordu. Hazineden bir deve almış onunla yola revan olmuştu. Taksi yok, araba yoktu ama, bir tane at olabilirdi. Ne var ki, o at da yoktu. Hizmetçisiyle beraber bir deveye münavebeten binerek geliyordu. Yaklaştıklarında kumandanlar, dua ettiler; inşaallah, Ürdün nehrini geçerken binme sırası Hz. Ömer’e gelir. Zira bu Bizans halkı, kendi saraylarında ihtişâm ve debdebeden başka bir şey görmediği için, başımızdaki halifeyi böyle görürlerse; yani, paçalarını sıvamış, hizmetçisi devenin üzerinde ve kendi deveyi yediyor görürlerse ayıp olur. Haddi zatında ayıp olan şey, adaletsizlik ve hakkaniyetsizlikti; Hz. Ömer de bunu irtikab etmemeye çalışıyordu. Onlar dua ede dursunlar, Allah (c.c.) en hayırlı olanı tahakkuk ettirmişti bile. Tam nehri geçecekleri zaman, devenin yularından tutma sırası Hz. Ömer’e gelmişti. O, deveden indi yerine köle bindi ve Hz. Ömer devenin yularından tuttu ırmağı öyle geçtiler!.. Devenin üstünde oraya gelinceye kadar, elbiseleri, semere sürtüne sürtüne yırtılmıştı. Oraya gelinceye kadar kim bilir kaç defa eline bir iğne, bir iplik aldı ve bir kenara oturdu, elbisesini yamadı… Üzerindeki elbisede o gün, 14 tane yama vardı. Estağfirullah! ona yama dememek, ona şeref işareti demek lazım… Bu durumu gören papaz: “Tamam, bizim kitaplarımızda yazılı olan bu zattır” diye bağırdı. Meğer büyüklerinin istihraçlarına göre seyahat boyu Hz. Ömer’in yaptığı şeylerin hepsi biliniyormuş. Onun için Hz. Ömer’i tanıma fırsatı bulan papaz: “Biz anahtarları ancak buna veririz” dedi.

Anahtarların ona verilmesi, Mescid-i Aksa’nın Müslümanlara teslim edilmesi, gürül gürül Müslümanlığa iltihaklara vesile oldu.

Ben size, Hz. Ömer gibi İslâm’ın şerefi bir kâmetle alakalı vak’aları sıralayıp, his dünyanızı tehyiç etmeyi düşünmedim. Maksadım, dün olduğu gibi, acaba bugün de İslâm, kendi ulviyetine uygun temsil edilebiliyor mu? Onlar 20-25 sene içinde büyük ölçüde Afrika’yı, Taşkent’leri, Semerkantları, Buharaları… Buharileri, Müslimleri, Tirmizileri, İbni Sinaları, Fârâbileri, Birûnîleri yetiştiren mübarek bir dünyayı bir solukta, bir hamlede, bir nefhada elde etmiş; Kafkasya, Azerbeycan, Irak ve İran üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Evet bir hamlede dünyanın dört bir bucağında “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatını temsil etmiş ve İslâm mesajını herkese duyurmuşlardı.

Bugün o uzak ülkeleri bırakın, biz doğru dürüst kendi dünyamıza dahi bir şey anlattığımızı söyleyemeyiz. Bizi dinleyen bir cemaat içinde bulunuyor, onları inandırmağa çalışıyoruz. Ama, bir türlü inanmıyorlar. Söylediğimiz sözler, buzdan duvarlara aksediyor gibi, soğuk soğuk gelip yüzümüze çarpıyor. Sözde anlatıyoruz ama, bir türlü ruhlarına giremiyoruz. Bunları, Rabbimizin sonsuz lütuflarına karşı küfran-ı nimet sadedinde arz etmiyorum; edemem de. İlk devrin insanlarıyla bizleri mukayese ederken, Ashab-ı Kiramla, aramızdaki mesafeye dikkatlerinizi çekmek maksadıyla takdîm ediyorum.

Üveyikler gibi kanatlanmış, küheylanlar gibi şahlanmış ve omuzladıkları ilâhî mesajı herkese, her yere duyurmak için dört-bir yana dağılmışlardı, İran’a, Turan’a ve bütün bir dünyaya… Ukbe bin Nâfi’ye de Afrika’nın fethi düşmüştü. Üst üste muvaffakiyetleriyle, Müslümanların yüzünün akı haline gelen Ukbe, çekemeyenler tarafından gammazlanmış, devrin Emiri tahrik edilmiş ve koluna bir zincir vurularak, İslâm’ı duyurma hareketinden alıkonmuştu., bileklerinde zincir, beş senelik hicran döneminde en büyük hasreti, İslâm’ı anlatmadan alıkonması olmuştu. “Bir baştan bir başa Afrika’da Müslümanlığı neşretmek istiyorum, buna manî oldular ve işte buna üzülüyorum” diyordu. Bir gün, İslam’a çok büyük zararlarının yanında, Ukbe’nin kolundaki zinciri de çözüp, onu yeniden Afrika’ya Vali tayin etmek suretiyle, en büyük iyiliği yapmış olan Yezid, seyyiatına denk bir hayır yapıp Ukbe’yi salıvermekle, tıkanan İslâm fütuhatı ve İslâmlaştırma hareketini yeniden başlattı; Ukbe de varıp bir solukta son noktaya ulaştı. Atını okyanusa sürüyor, denizin içine kadar giriyor ve “Allahım, diyor: “Bu zulmet denizi önüme çıkmasaydı, senin yüce adını denizler aşırı dünyalara da götürecektim!…” Dünyayı öyle biliyor. İhtimal ki, ona yeni bir dünyadan, Amerika’dan bahsedilseydi, “oraya nasıl gidilir” diye onu da düşünecekti…

Evet, bu insanların yaşadığı dönemde, Müslümanlık duyuruluyor ve herkese anlatılıyordu. Duyuramadıkları yerler adına da ızdıraplar çekiliyordu. Bize gelince, ne onu kendi değerleri ölçüsünde temsil edebildik, ne de yıldırım hızıyla dünyanın dört bir yanına götürebildik. Evet, onlar gibi, bu işi varlığımızın gayesi olarak bilemedik. Onun için şahsî işlerimizi terk edemedik. Onun için bir kerecik olsun evlerimizin yolunu unutmadık. Bu işe “birinci iştir” deyip diğer işlerimize, sırasıyla ikinci üçüncü dördüncü diyemedik. Vakıa, biz de diyâr-ı küfre gittik; gittik ama mark getirmeye, dolar getirmeye, şilin getirmeye, frank getirmeye gittik. Allah’ın yüce adını götürmeye gitmedik. Binaenaleyh, onlara yüce hakikatleri duyuramadık. Bugün onlar bizim gayretsizliğimizden, bizim aczimizden, bizim beceriksizliğimizden, dalalet, küfür ve küfranlarını yaşıyorlarsa, her halde bir soru onlara, bir soru da bize sorulacaktır.

Dün bir arkadaşımızın marifetiyle oralarda verilen bir konferansı seyretme imkânına sahip oldum. Konferans almanca veriliyordu ve ben hiç bir kelime anlayamıyordum. Fakat, tablo ve manzara bana çok şey ifade ediyordu. Çok kısa zaman önce Berlin’de bir mezarın başında ayaklarımın bağı çözülmüş ve: “Kurban olayım Allah’ım, senin mübarek namını buralara ve buradakilere duyuramadık” deyip inlemiştim. Şimdi, bu kasedi seyrederken, kendi kendime neler hissettim neler: “Hollanda’da bir kilisede, bir Müslüman genç konferans veriyor ve kilisenin papazı da oturmuş onu dinliyor. Müslüman olmuş, başı kapalı Hollandalı kadınlar ve iştiyakla İslâm’ı öğrenmek isteyen daha başka kadınlar.. Sorular soruluyor, cevaplar veriliyor…” Şimdi, burada onları dile getirmekten aciz bulunuyorum. Ancak, bütün bunlar birer cılız ses ve deneme mahiyetinde amatörce şeylerden ibaret.. Bu türlü gayretler, hizmet yolunda bulunmak sayılsa da, hizmetin kendisi olmadığı muhakkak.

Biz, bugün henüz bu büyük sarayın sofasında dolaşıp durmaktayız. Çok büyük şeyler yaptığımız söylenemez. Ve işte bundan dolayı da çok kimseler hâlâ dalâletlerini yaşamaktadırlar. Zaman zaman oralara din, diyanet adına gittiğimiz de oldu; ama kısır çekişmelerden kendimizi kurtaramadık. Ve hâlâ kat’iyyen, bir Hz. Ömer seviyesinde, Ukbe bin Nafî seviyesinde, Ebu Ubeyde seviyesinde, Ahnef bin Kays seviyesinde, Mugire bin Şu’be seviyesinde, Ka’ka’a seviyesinde bu meseleyi temsil edemedik. Kim bilir onların celâdeti, civanmertliği, insanlığı, inancı, azmi ve kararlılığı karşısında hasımlarının yüreği kaç defa hopluyordu ve onları gören gözler kaç defa iman etmeye karar verdiler?.. Onların bu mevzudaki gayretlerine, çok azı müstesna, bugün bağrında Müslümanları barındıran ülkelerin, o ilk kudsîler tarafından fethedilmesi şahit olarak yeter!..

İşte meseleyi bu zaviyeden ele alınca, o zaman Paris’te, Londra’da, Newyork’da yaşayanlara biraz daha müsamahalı bakacak; hatta belki dizinizi dövecek ve elinizi vicdanınıza götürerek; “Bizlere yazıklar olsun! Diyemedik, duyuramadık ve karanlıkları yararak bunları ak günlere çıkaramadık” diyeceksiniz.

Burada meşhur vaizlerimizden Nursaçan Hoca’nın hikâye ettiği yaşanmış bir vakayı aklımda kalanlarıyla nakletmek istiyorum: Bizim işçilerden birisi, Avrupa’da bir evde misafir olarak kalıyor. Beraber oturuyor, beraber kalkıyor, belki beraber yiyor ve beraber içiyorlar. Sonra o işine gidiyor, onlar da kendi işlerine.. ama; Müslüman, dînî duygu ve dînî düşüncelerini yaşama ve anlatmada kusur etmiyor. Gel zaman, git zaman hane sahibi Müslüman oluyor ve tıpkı Amir İbni Tüfeyl gibi, o Müslüman olunca, hanımı “Efendi şimdiye kadar hep beraberdik yine beraber olalım. Sırat’ta beraber, Cennette beraber. Şayet, Müslümanlık insanı ötelere ulaştıran bir şey ise, sen gideceksin de ben niye kalacağım” diyor ve “Lâ ilâhe illallah” cümlesiyle o da kanatlanıyor. Derken, cıvıl cıvıl çocuklar ve bütün aile fertleri tekmil Müslüman oluyorlar. İslâmiyet’le tanıştıktan sonra, evleri birden bire cennet köşelerinden bir köşe haline geliyor. Aradan bir zaman geçtikten sonra, bir gün ev sahibi, mürşidine, hepimizi şaşırtacak şu sözleri söylüyor: “Vallahi bazen sevinç ve inşirahımdan seni bağrıma basıp her tarafından öpesim geliyor. Fakat bazen de öyle öfkeleniyorum ki, yakandan tutup hırpalamak, tokatlamak, dövmek geliyor içimden. Zira sen bizim evimize geldin, şeref misafiri oldun, seni Efendimiz (s.a.s.) takip etti. Evet, sen gelince Hz. muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem de geldi, Kur’ân da geldi, Allah’a iman da geldi. Ve sayende evimiz bir cennet köşesi oldu. Ama benim bir babam vardı. Saf, temiz bir insandı. Sen gelmeden az önce Hıristiyan olarak vefat etmişti. Niye daha önce gelip de ona da anlatmadın?” Bence bu feryat, bu çığlık, bu sarsma ve ırgalama, bütün Hıristiyan ve Yahudi dünyasının, Müslümanlığa karşı, bir siteminin ifadesidir. Biz gidemedik. İslâm’ı götüremedik. Hatta, bulunduğumuz yerlerde dahi dûn-himmet olarak davrandık; onu çevremize götüremedik. İslâm’ı yaşayamadık, anlatamadık ve onu muhtaç gönüllere duyuramadık.

Müsaadenizle bir başka hususa da temas etmek istiyorum! Bizi Müslümanlıktan uzaklaştıranlar, -onların ifadesiyle arz edeyim- bu millete sürekli Batı uygarlığı seviyesinde bir hayat tarzı vadettiler. Aradan bir asra yakın, hatta bir yönüyle 150 sene gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ Batı kapısında dilencilik yapıyoruz. Değişen hiç bir şey yok. Bir çuvaldız boyu yol alındığı dahi söylenemez. O gün bugün de Batı bizleri hep kapıkulu ve halâyıkı gibi gördü. Üç-beş kuruş için yurdunu yuvasını terk eden kapıkulları… Şimdi ben size bir şey soracağım: “Hıristiyan ve Yahudiler Müslüman olmuyor ve elimizdeki bu güzel prensipleri kabul etmiyorlar. Bunun neden böyle olduğunu hiç düşündünüz mü? Sebep gayet basit; birisi böyle güzel prensiplerle size gelse ve mesajların en güzelini getirse, hatta göklerin kapılarını açsa, cennetlere giden yolu gösterse; ama bu zât sizin kapıkulunuz olsa, sizin hizmetlerinizi görse, küçük gördüğünüz işlerde çalışsa siz bunun dinine girmeyi düşünür müsünüz?.. Herhalde, kapıkulunuzun arkasından gitmeyecek hizmetçinize tâbi ve dilencinize dilence olmayacaksınız!..

Bugün âlem-i İslâm denen bu dünya, beklendiği şekilde derlenip toparlanamamış, kendine gelememiş, İslâm’ı, hayatıyla gösterememiş, temsil edememiş ve hâlâ Batı kapısında dilencilik yapmaktadır. Sen, dünkü kapıkullarının karşısında böyle elli defa nakavt olur, elli defa onların eşiklerine yüz sürer ve onların karşısında tir tir titrersen, Batılının seni dinlemesi, mesajlarına kulak vermesi katiyyen düşünülemez. Binaenaleyh, tıpkı seleflerimiz gîbi izzetli ve şahsiyetli insanlar olarak çok üst seviyede İslâm’ı temsil edip ve onun temsilcileri hüviyetiyle, Batı kapılarına dayandığımız zaman, bizi dinleyecek ve kabul edeceklerdir. Dilencilerinin dinini kabul etmek istemiyor, kapılarında amele ve işçi olarak çalıştırdıkları kimselere kulak vermek istemiyorlarsa bir bakıma haklıdırlar diyemeyeceğim ama, kendilerini mazur görebilir ve ihtimal ki, ötede bir soru onlara sorulduğu takdirde, bir soru da İslâm’ı temsil ediyor gibi görünüp de, yüzüne gözüne bulaştıranlara sorulacaktır.

Bence, mesele evvelâ bu zaviyeden ele alınmalı, bize ve onlara ait mesuliyetler müşterek olarak mütalaa edilmeli, hükümler de adalet ve istikamet dairesi içinde verilmelidir. Yoksa bir kısım muvazenesiz kimselerin, dış ülkelerde yaşayan herkesi Cehennem’e doldurup, kapısına bekçi gibi dikilmesi gibi bir anlayıştan biz fersah fersah uzağız. Keza, Müslümanlık adına ortaya çıkıp ve yarım yamalak mesajlarını sunar sunmaz, âlemin koşup onları takip edeceklerini bekleme hayalperestliklerinden de fersah fersah uzak bulunuyoruz.

Ama inanıyoruz ki, bir gün dünya muvazenesinde bir değişiklik olacak. Orta kuşağın inci mercan dünyası, Türkiye, Mısır, Türkistan gibi ülkeler derlenip toparlanacak. Bu mübarek dünya, şahsiyetli ve yaşatma zevkiyle yaşama arzularından sıyrılabilmiş, tertemiz ve hasbî ruhlar sayesinde yeniden dünya muvazenesindeki yerini alacak… İşte o zaman cihanın doğusu da, batısı da bizi dinleyecektir.

Bu olmayacak diye bir şey yok. Olacaktır, hatta olmaya başlamıştır da. Bugün Batının fikir adamları, Müslümanlığın çarpıcılığı, tazeliği karşısında büyülenmiş gibidir. Ve bu bakış çok ciddi değişikliklere sebep olacak gibi görünmektedir. Çok yakın bir gelecekte, içtimaî coğrafyada ciddi değişikliklerin olacağını uzak görmemek lazım. Evet dünya haritasında bir kısım değişiklikler olacaktır. Ancak, bunu, şahsiyetli, özüyle bütünleşmiş insanlar yapacaktır; kendi işinin altında kalıp ezilmiş, bu türlü meseleleri, bulacağı boş vakitlere bırakmış, tutarsız, yetersiz insanlar değil…

Bir başka zaman arz ettiğim gibi, başlarını mezardan kaldırıp, mezar taşlarının arasından size bakanlar, “işte bunlar onlardır” dedikleri zaman, sizin işiniz tamamdır, dünyanın da işi bitmiştir. Evet, işte o zaman dünya ile hesaplaşabilirsiniz.

M. Fethullah Gülen

Günahkar müslümanlar cennete giderken diğer dinlerden olan masumlar cehenneme mi gidecek?

Açıklama: Bütün Müslümanlar cennete giderken, diğer dinlerden olanlar cehenneme mi gidecek? Ancak bu Müslümanların içinde nice günahlar işleyenler olduğu gibi, hayatını nezihane ve ahlaklı yaşayan Hristiyan veya Yahudiler de var. Nasıl olur da bu günahkâr Müslümanlar cennete giderken, Müslüman olmayanlar ebedi cehenneme gider?

Burada öncelikle Müslümanların durumuna bir göz atalım. “Bütün Müslümanlar cennete gidecek” hükmü doğru olsa da, bazı yönlerden meselenin açılması gerekmektedir. Öncelikle cennete gitmek için, kişinin son nefesini verirken kalbinin iman dolu olması gerekir. Yani sizin de ifade ettiğiniz gibi, eğer kişi dünyada iken, Müslümanım demiş ve imanlı olduğunu iddia etmiş ama o inanmanın gereklerini hiçbir şekilde yerine getirmemişse, böyle bir iman o kişiyi son nefesinde yalnız bırakabilir. Çünkü imanın derinleşmesinde en önemli şey onun ibadetle beslenmesidir. Bundan dolayı biz Müslüman gördüğümüz her bir kişinin, Müslüman olarak can vereceğini garanti edemeyiz.

İkinci olarak Müslüman olarak vefat eden her Müslüman doğrudan cennete gidecek şeklinde bir hüküm de doğru değildir. Çünkü, “Artık kimin tartıları ağır basarsa, memnun kalacağı bir hayata girer. Kimin tartıları da hafif gelirse, onun barınağı da Haviye olur. Onun ne olduğunu bilir misin? Haviye bir ateştir, kızgın mı kızgın!” (Karia Suresi, 101/6-11) ayetinden de anlaşıldığı üzere, ancak sevap tartısı ağır olan Müslümanlar doğrudan cennete gireceklerdir. Günahları fazla olan Müslümanlar ise, cehennemde günahlarının cezasını çektikten sonra, cennete girebileceklerdir.

Daha geniş bilgi için şu soru cevabımızı da okumanızı tavsiye ederiz:

Yabancı Memleketlerde Doğanların Durumları Ötede Nasıl Olacaktır?

Hıristiyan anne-babaya dua edilir mi?

Açıklama: Müslüman olmuş bir insanın, Hıristiyan olarak ölen anne babasının azabının hafiflemesi için yapabileceği bir amel var mıdır, onlara dua edebilir mi? Evlatlarının Müslüman olmasının anne babasına bir yararı olabilir mi?

Öncelikle asrımızda İslam bayrağı altına girememiş, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) yoluna sülûk edememiş kimselerin durumu hakkında bir değerlendirme yapalım. Yani bunlar için fetret devri insanlarının hükmü geçerli midir? Veya hayatında İslamiyet’i tanıma adına eline bir fırsat geçmemiş, inadından değil de, cehaletinden dolayı Müslüman olamamış kişiler hakkında da hemen cehennemlik mi diyeceğiz?

F.Gülen Hocaefendi’nin eserlerinden yapacağımız alıntılarla fetret devrini ve kapsamını anlamaya çalışalım.

Fetret devri, peygamberler arasındaki boşluk demektir. Daha çok da, Peygamber Efendimizle Hz. İsa arasındaki boşluk kastedilir. Evet, Hz. Mesih’in getirdiği esaslar unutulup, onunla gelen ışık hüzmelerinin Efendimiz’e (s.a.s.) kadar ulaşamadığı o dönemdir ki, insanlık o dönemde karanlıklar içindedir. Yine o dönemdir ki, Hz. Mesih ile Efendimiz’in (s.a.s) aydınlıkları birbirine bitişememiş ve arada karanlık bir boşluk kalmıştır ve işte bu boşluk devresi fetret devri, bu karanlık devrede yaşayan insanlar da fetret devri insanlarıdır.

Kelam kitaplarının anlattığına bakılırsa, devrimize fetret devri, bu devrin insanına da fetret insanı demek oldukça zordur. Ne var ki, mes’eleyi hemen sarıp sarmalayıp bir tarafa bırakmak, hem ehl-i sünnet ve’l-cemaatin görüşüne hem de Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) engin rahmetine karşı saygısızlık olsa gerek…

Biz, öyle bir devir idrak ettik ki -hele başka memleketlerde- İslâm güneşi tamamen söndürülmüş, kalplerden Allah Rasûlü’nün güzel ismi silinmiş ve ilim adına ortaya konan her şey, âdeta birer yalancı dil gibi Allah’ı (c.c.) inkârda kullanılıyordu. İrfan yuvalarından Marifet-i İlâhînin solmaz renkleri fışkıracağına, küfrün ziftli çehresi hortlatılıyordu. Bin bir hikmetle îmâna payanda olması gereken ilim, îmân kalesini enkaz haline getirmede âdeta bir dinamit vazifesi görüyordu. İşte, gençlik, böyle bir küfür gayyası ve dalâlet anaforu içinde mescid ve mabedin yolunu bütün bütün unutmuştu. İlim mahfillerini ellerine geçiren bir şirzime-i kalîl, gözlerini kendi mefahirlerine kapamış ve hep batının türküsünü söylüyordu. Kimisi tekâmül nazariyesiyle insanımızın hilkat ve yaratılış hakkındaki düşüncelerini bozuyor; kimisi Freud’un libidosu ile milletin ruh ve dimağlarını cinsiyete bağlı gösteriyor ve her şeyi şehvetten bir dünya içinde çözmeye çalışıyor. Kimisi de serserilik ve baş kaldırma felsefesiyle milleti ifsad ediyordu. Bu sistemlerden her biri, bazen toptan, bazen de münferiden, milletimizi ve bizimle aynı çizgiyi paylaşan diğer milletleri kıskacına alıyor, zehirliyor, özünden uzaklaştırıyor ve serserileştiriyordu. Yıllarca, bir baştan bir başa bütün ülkede gazete, mecmua ve kitaplar da hep aynı havayı estirdiler. Bu itibarla, günümüz insanı, bütün bütün fetret devrinin dışında kabul edilemez. Aksi düşünce, vakalara ve realitelere göz yummak olur.

Buhari ve Müslim’de şöyle bir hâdise nakledilir: Esirler getirilmiştir. Esirler arasında bir kadın vardır. Durmadan sağa sola koşuyor ve gördüğü her çocuğu alıp bağrına basıyor.. ve aradığı çocuğun o olmadığını görünce, onu da bırakıyor, yine aramaya koyuluyor. O esnada, Allah Resûlü de bu manzarayı gözyaşları içinde seyrediyor. Nihayet kadın aradığını buluyor ve onu, iliklerine kadar şefkat kesilmiş bir duyuş ve hissedişle bağrına basıyor. Söz Sultanı, kadını, yanında bulunanlara gösteriyor ve soruyor: “Şu kadın bağrına bastığı evladını ateşe atar mı?” Cevap veriyorlar: “Hayır, Ya Rasulallah, bu şefkatli kadın çocuğunu asla ateşe atamaz.” Ve Allah Resûlü hikmet gamzeden bir edayla: “Allah (c.c.) o kadından daha şefkatlidir” buyurdular.

Binaenaleyh biz de biraz müsamahalı düşünmek zorundayız. Bunu söylerken merhamet-i ilâhîden daha fazla merhamet gösterip Cennet havariliği yaptığımız zehabına varılmasın. Mes’eleye, ehl-i sünnetin umumî prensipleri zaviyesinden ve (İnne rahmetî sebekat alâ gadabî = Rahmetim gazabımı geçmiştir) adesesiyle bakmak istiyoruz. (Asrın Getirdiği Tereddütler-4)

Başka bir yerde fetret devri insanını tanımlarken şu ifadeleri kullandığını görüyoruz: Kendisine tebliğ gitmeyen, kendisinin de öğrenme imkânı olmayan insan, fetret devri insanı gibi sayılabilir. Hakkın kendisine tebeyyün etmesi derecesinde tebliğe muhatap olmayan insana da, hemen mutlak kâfir damgası vurulmamalı. Şimdi yeniden dönüp soruyu tekrar edelim: İslâm diyarının dışında doğan kimseler hemen Cehennem’e mi gidecekler? Evet, Efendimiz Sallallahu aleyhi ve Sellem’i, Kur’ân’ı duymuş ve Peygamberimizin peygamberliğine şahid olmuş, ama araştırma lüzumunu duymamış ve araştırmamış olanlar Cehennem’e girecekler. Fakat bu kadarcık olsun herhangi bir imkâna sahip olamamış, karanlıkta yetişmiş, karanlıkta kalmış, hep karanlık soluklamış, karanlık içinde yatmış-kalkmış kimselere gelince, ümit ederiz ki, Cenab-ı Hakk’ın merhametinden istifâde ederek muaheze görmesinler. . .

Aynı meseleyle ilgili başka bir yerde de:

Evvelâ, soruda belirtildiği ve çoklar tarafından zannedildiği gibi “bize uzak diyarlarda bulunan kimseler, Cehennem’e girecekler” şeklinde umumî bir hüküm yok. Şöyle bir hüküm var: Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in davasını duymuş, davetini işitmiş, O’nun neşrettiği nura şahid olmuş kimseler, inatlarından bu işi kabul etmiyor ve kulaklarını kapıyorlarsa, evet bunlar Cehennem’e gireceklerdir. Burada Allah’ın merhametinden daha fazla merhamet ileri sürerek başka türlü iddialarda bulunmak, ukalalıktan başka bir şey değildir. Evet, Cehennem’e gireceklerdir. Hem de sadece yabancı ülkelerde olanlar değil, bizim memleketimizde de, Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem’in davasını işitip O’na, icabet etmeyenler, getirdiği esaslarda O’na başkaldırıp arkasından gitmeyenler; onlar da, cehennem’e girecek ve ebedî hüsrana uğrayanlardan olacaklardır.

Bediüzzaman Hazretleri de konuyla ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: Çünkü âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (s.a.s.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş.

Meselenin bu yönü anlaşıldıktan sonra şimdi gayr-i Müslim birisi hakkında dua ve hayır hasenat yapılıp yapılamayacağına geçelim. Bu konuda ehl-i sünnet ulemasının genel değerlendirmesine baktığımızda, imanlı olarak ahirete intikal etmemiş kişiler hakkında Allah’tan rahmet dilenemeyeceği ve hakkında dua ve istiğfar yapılamayacağı şeklindedir. Ancak bizler dua etmesek/edemesek de, bu kişi eğer yukarıda anlattıklarımız çerçevesinde bir durumda ölmüşse, onun hakkında ümidimizi korur ve onun fetret devri insanlarına yapılan muameleye tabi olabileceği temennisiyle hareket ederiz.

Bir de bu inkisar ve hüzünle İslamiyet’i tanıyamamış kişilerin elinden tutma, onları İnsanlığın İftihar Tablosuyla tanıştırma adına gereken cehd ve gayreti gösterme, tanıdığımız bu güzellikleri, karanlıklar içinde kalmış, Kur’an nurundan mahrumiyet içinde bulunan kişilere de anlatma adına gerekeni yapma da üzerinde durulması gereken ayrı bir meseledir.

Gayr-i müslimlere karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

Açıklama: Ben bir Hıristiyan arkadaşla aynı evde kalıyorum. Arkadaşla ilişkilerimiz iyi. Ancak o, Müslümanların yanlış yolda olduğuna ve onların cehenneme gideceğine inanıyor. Bu arkadaşa karşı yaklaşımım nasıl olmalıdır?

Zıt düşüncedeki insanlarla, dinî meselelerde kesinlikle tartışmaya girilmemelidir. Çünkü bu durum, onları fikirlerinde daha da mütemerrid ve inatçı yapacaktır. Belki yapılması gereken öncelikle yaşantımızla, ahlakımızla ve Allah’a olan kurbiyetimizle onlara örnek olmaya çalışmaktır. Evet, bu gibi durumlarda bizim için en uygun, onlar için de en tesirli yol, hal dilidir.

Bununla beraber, muhatabımızın boşlukları, zaafları, arzuları, hobileri, kabiliyetleri, ihtiyaçları, ona bazı hakikatleri anlatmak için birer fırsat olarak değerlendirilmelidir. Tabii ki süistimal etmeden ve üslubunca.. Bunlar birer sebebe müracaattır ve aynı zamanda duadır. Duayı kabul edecek olan da Allah’tır. O dilerse hidayet eder, değilse etmez. Bu hususu da unutmamak gerekir.

Arkadaşınıza özellikle, Kur’an’ın ve Peygamber Efendimiz’in diğer peygamberlerle alakalı beyanlarını anlatabilirsiniz. Bizim Müslümanlar olarak bütün peygamberlere inanmamız gerektiğini, bir tanesine bile inanmadığımızda dinimizden çıkmış olacağımızı, diğer semavi kitaplara aynen Kur’an’a gösterdiğimiz saygıyı göstermemiz gerektiğini, onlara abdestsiz dokunamayacağımızı izah edebilirsiniz. Öyle ümit ediyoruz ki, bu meseleleri bilmeyen pek çok ehl-i kitap, duydukları karşısında şaşıracaklar ve en azından karşısındakine saygı duyma ihtiyacı hissedeceklerdir. Evet, bunları fırsat buldukça anlatmalıyız ancak dediğimiz gibi, en başta gelen şey, dinimizi onlara yaşayarak anlatmaktır.

Masum olan gayr-i müslimler cennete girecek mi?

Açıklama: İhtida etmiş bir tanıdığım, annesini kastederek iyi bir Hıristiyan cennete girecek mi diye soruyor. Hıristiyanların cennete girebilmeleri için yeterli şart nedir? Mutlaka dinim İslam demeli mi?

Öncelikle aşağıdaki ayetleri okumanızda fayda var.

İman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiîler… Her kim Allah’a ve âhiret gününe (gerçekten) iman eder ve yararlı işler yaparsa, elbette Rab’leri yanında mükâfatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi kendilerini üzecek bir şeyle de karşılaşmazlar. (Bakara Suresi, 2/62)

İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar… Bunlar içinden her kim Allah’a ve âhiret gününe iman edip yararlı işler yaparsa, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar asla üzülmezler.  (Maide Suresi, 5/69)

Kendilerine Kur’ân okununca şöyle derler: “Ona iman ettik, O Rabbimizden gelen gerçeğin ta kendisidir.

Biz zaten daha önce de Allah’a teslim olmuş kimselerdik.” (Kasas Suresi, 28/53)

Ehl-i kitap içinde, Allah’a iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine indirilen kitaba inananlar da vardır. Onlar Allah’ın âyetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte Rab’leri nezdinde mükâfatları olanlar onlardır. Muhakkak ki Allah hesabı pek çabuk görür.  (Âl-i İmran Suresi, 3/199)

Yine ağlayarak yüzüstü secdeye kapanırlar. İşte Kur’ân, onların saygısını böyle artırır.  (İsra Suresi, 17/109)

Peygambere indirilen Kur’ân’ı dinledikleri vakit, onda âşina oldukları gerçeği bulmaları sebebiyle gözlerinin yaşla dolup taştığını görür ve şöyle dediklerini işitirsin: “İman ettik Rabbena! Bizi de hakka şahitlik edenlerle beraber yaz! Bütün isteğimiz ve umudumuz, Rabbimizin bizi hayırlı insanlar arasına dahil etmesi iken, ne diye Allah’a ve bize gelen bu hakikate iman etmeyelim ki?” (Maide Suresi, 5/84)

Biz, işte sana da bu Kitabı indirdik. Daha önce kitap verdiğimiz kimseler buna da iman ederlerdi. Şunlardan da ona iman edenler vardır. Bizim âyetlerimizi kâfirlerden başkası inkâr etmez. (Ankebut Suresi, 29/47)

Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, Gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar.  (Âl-i İmran Suresi, 3/113)

Ehl-i kitap içinde, Allah’a iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine indirilen kitaba inananlar da vardır. Onlar Allah’ın âyetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte Rab’leri nezdinde mükâfatları olanlar onlardır. Muhakkak ki Allah hesabı pek çabuk görür. (Âl-i İmran Suresi, 3/199)

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Ayetlere uygun vasfı taşıyanlara Allah’ın rahmeti olacağı görülmektedir. Yani ehli kitabın ehl-i necat olabilmesi için ilk olarak tevhid düşüncesine sahip olmaları, Allah’tan başka hiçbir ilah kabul etmeyerek O’na eş ve ortak koşmamaları, ahiret gününe inanmaları, Hz. Muahmmed’in (s.a.s.) peygamberliğini kabul etmeleri ve bununla beraber O’na indirilen Kuranı kabul edip Kuranın emir ve yasaklarını yerine getirmeleri gerekmektedir.

İslam dininin tek geçerli din olmasıyla alakalı Kurandaki ayetlere bakalım:

Allah katında hak din, İslâm’dır. (Ali İmran Suresi, 3/19)

Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, Bilsin ki bu din asla ondan kabul edilmeyecek ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır. (Âl-i İmran Suresi, 3/85)

İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim. (Maide Suresi, 5/3)

Daha önceki hak dinleri indiren Allah olduğu gibi, İslam dinini indiren de Allahu Tealadır. Ve bununla diğer dinlerin hükmünü kaldırmış ve kendi katında geçerli olan ve uyulmasını istediği tek dinin İslam dini olduğunu bildirmiştir. Çünkü İslam haricindeki hak dinler asliyetini koruyamamış ve tahrife uğramışlardır. Ayrıca Müslüman olan bir kişi bozulmamış haliyle Tevrat’a, İncil’e ve Zebur’a inanır ve Kuranda zikredilen diğer peygamberlerin risaletini tasdik eder. Ayrıca İslam dini, diğer dinlerde bulunan ibadet, ahlak, şahsî ve ictimaî hayata ait olan prensiplerin en mükemmeliyle gelmiştir. Bundan dolayı, Hz Muhammed’in (s.a.s.) risaletinden sonra Cenab-ı Hak bütün insanlığı O’na ve kendisine indirilen Yüce Kitaba inanmaya çağırmış, ahiret saadetinin de ancak bu yolla olacağını ifade buyurmuştur.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, günümüzde Hıristiyan, Yahudi veya başka bir dinden olan birisinin kendi dini üzere kalmasını varsaydığımızda bu kimse hangi kitaba göre amel edecek ve hayatını hangi ilahi prensipler ışığında yaşayacaktır. Zira biz biliyoruz ki Kuran’ın dışındaki ilahi kitaplar tahrif edilmiş ve asli halini koruyamamışlardır.

Fakat burada şunun da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu insanlar İslam’ı nasıl tanıdılar? İslam onlara bütün hususiyetleriyle anlatılabildi mi? yoksa bugün hem Amerika’daki 11 Eylül hadisesinin hem de yakın zamanda cereyan eden karikatür krizinin de etkisiyle İslam’ı, Müslümanların dışındaki insanların öldürülmesini emreden bir savaş dini olarak mı görüyorlar? Bu takdirde onlar hakkında kesin hükmü vermek doğru değildir, zira bu insanlar fetret devri yani kendilerine İslam’ın ulaşmadığı veya olduğundan farklı bir şekilde ulaştığı insanlar grubuna dâhil olabilirler ki bunların durumu Allah’ın bilebileceği bir iştir. Bu durum ehl-i kitap için de geçerlidir. Fakat İslam’ı bildikleri halde bile bile İslam düşmanlığı yapan, Allah‘ı tanımayan, Peygamberimize inanmayan insanların öbür tarafta çetin bir sual ve azapla karşılaşabileceğini Kur’an’dan öğreniyoruz.

Hıristiyanlıkta şarap içmek caiz mi?

Açıklama: Asıl Hıristiyanlıkta şarap içmek caiz mi? Zira Bediüzzaman hazretleri 5’ci Şua’da Hazreti İsa’nın şarap gibi bazı haram şeyleri helalleştirdiğinden bahsediyor?

“Şualar” isimli eserde yer alan bölüm şu şekildedir: “Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş…”

Bu konu hakkında farklı mülahazalar öne sürülmüştür. Bazı âlimlerimiz, genel olarak teoride Tevrat’ta yer alan hükümlerin, Hıristiyanlarca da kabul edildiğini fakat Tevrat’ın yasakladığı içki, domuz eti gibi bir kısım haramları bazı Hıristiyan din adamlarının helal kıldığını belirtmişlerdir.

Fakat diğer taraftan, Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İsa, eski sert hükümleri bazı hususlarda yumuşatan, daha müsamahalı bazı hükümler de tebliğ etmişti. Demişti ki; “Benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici olarak ve size haram kılınan bir takım şeyleri helal yapayım diye gönderildim”. (Âl-i İmran Suresi, 3/50) Dolayısıyla Üstad Hazretleri de tercihini bu yönde kullanmış olabilir.

Bir diğer yorum da, Hazreti İsa’nın, içkiyi geçici olarak helal kılmış olabileceği şeklindedir. İncil’deki şu ayetler de bunu gösterir gibidir: “Onlar yemek yerken, İsa ekmek aldı, şükran duası yapıp parçaladı, tabilerine verdi ve dedi ki: Alın yiyin, bu benim bedenimdir. Ve bir kâse şarap alıp şükretti ve onlara vererek dedi ki, bundan içiniz, çünkü bu benim kanım, günahların bağışlanması için birçokları uğrunda dökülen ahdin kanıdır. Fakat ben size derim: Babamın melekûtunda sizinle taze olarak onu içeceğim, o güne kadar ben asmanın bu ürününden artık içmeyeceğim.” (Matta, Bab 26, Ayet 26-29; Yuhanna, Ayet 30 vd.)

İçki, Hıristiyanların da amel etmek zorunda oldukları Tevrat’ta da haram kılınmıştır: “Ve Rab Harun söyleyip dedi: Sen ve seninle birlikte oğulların, toplanma çadırına girdiğiniz vakit, ölmeyesiniz diye, nesillerinizce ebedi bir kanun olarak şarap ve içki içmeyin. Ta ki, kutsalla bayağı şeyi ve pisle temiz olanı birbirinden ayırt edesiniz.” (Tevrat, Levililer, Bab 10, Ayet 8-11)

İşin hakikatini Allah bilir.

Hz İsa zamanında yazılmış bir İncil var mıydı?

Açıklama: Hz İsa zamanında yazılmış bir İncil var mıydı? Havarilerin İncilleri çoğaltması ne zaman gerçekleşmiştir ve Hz İsa’nın yanında çokça adı geçen Petrus (Pavlov) havari midir?

Hz. İsa zamanında yazılmış bir İncil yoktur. Aslında dinin İncil’e bina edilmesi icap ederdi. Halbuki, bunun aksine önce başta Pavlus’un çalışmalarıyla büyük ölçüde akide teşekkül etmiş, daha sonra İnciller, onlar göz önünde bulundurularak kaleme alınmıştır. Katoliklere göre İnciller Kiliseden zuhur etmiştir, yoksa Kilise, İncillerden doğmuş değildir.

İncil yazarları kitaplarını en erken 63’te yazmaya başladılar. Pavlus ve onun inançları baskın çıkarak İncilleri etkiledi. Şu anda Hıristiyanlarca kabul edilen dört İncilden en eski olanı Markos İncilidir ki, metin tenkitçileri arasında en çok kabul edilen görüşe göre 65-70 yılları arasında yazılmıştır.

Petrus Hz. İsa’nın havarilerinden birisidir. (Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hıristiyanlık, s. 135-136)

Bir kişiye iftira atmanın dinimizdeki yeri nedir?

İftira; zarar verme, kıskançlık vb. sebeplerden dolayı olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme, bir kimseye işlemediği suçu isnat etme demektir. Bu kelimenin sözlük anlamı da yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak gibi manalara gelir.  Fahreddin Razi de iftira için “Din kardeşine kendisinde bu­lunmayan bir kusur ve kötülük isnat et­mendir” demiştir. Efendimizin büyük günahlardan saydığı, iffetli kadınlara zina isnadında bulunmak olan “kazf” da iftiranın çeşitlerindendir.

Müslümanları kötü huy ve davranışlar­dan uzak tutmaya çalışan Hz. Peygamber onları iftira konusunda da uyarmıştır. Peygamber Efendimizin yeni Müslüman olanlardan biat alırken şirk koşmama, zina ve hırsızlık yapmama gibi şartların yanında iftirayı da zikretmesi ve söz alması, iftiranın din nazarında ne kadar menfur olduğunu anlatması bakımından bizim için önemlidir. Aynı zamanda iftira günahını irtikâp eden bir kişi “Müminler ancak kardeştir” (Hucurât Suresi, 49/10) “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir” (Buhârî, İmân, 4) “Sizden biriniz, kendisi için is­tediğini başkası için de istemedikçe iman etmiş sayılmaz (Buhârî, İman, 7) gibi âyet ve ha­dislerle, genel olarak doğruluk, dürüstlük ve adaleti emreden nasslara muhalefet etmektedir.

Nitekim Hz. Pey­gamber bir kişiyi kendisinde bulunan bir kusurla anmanın gıybet, ona asılsız bir kusur veya suç isnat etmenin ise iftira olduğunu bildirmiştir. Aynı zamanda iftira eden kimse yalan günahını sırtlanmakla birlikte diğer taraftan kul hakkına da girmekte ve Mü’minler arasındaki kardeşliğin, birlik ve beraberliğin zedelenmesine sebep olmaktadır.

Buna göre iftira haram olup, asla bir mümin sıfatı olamaz. Bununla birlikte Müslüman kendisine yapılan böyle bir günaha misliyle karşılık vermemeli, eğer mümkünse meşru yollardan kendisine atılan bu iftiranın izalesine çalışmalıdır.

İmanın 6 şartından herhangi birini inkâr eden kâfir mi olur?

İman kelimesi, imanın altı rüknünün tamamına inanma mânâsı taşır. Bu rükünlerin hepsine inanılması halinde ‘iman’ tahakkuk eder. Bu iman, ‘tefrik kabul etmez.’ Yani bir tek iman rüknüne bile iman edilmese o inanca “iman” denmez; batıl bir inanç denilir. O halde, iman “bir vahdanî hakikattir.” İman rükünlerinden birisine inanmayan bir insanın bu inancı, Kur’anî mânâda bir iman değildir. Bediüzzaman Hazretleri, imanın da bir küllî (bütün) gibi bölünemeyeceğini ifade ediyor:

“İmanın altı rüknü birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Her birisi umumunu isbat eder, ister, iktiza eder. O altı, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzi (bölünme) kabul etmez ve inkısâmı imkân haricindedir. Nasıl ki kökü göklerde Tûba ağacı gibi.. her bir dalı, her bir meyvesi, her bir yaprağı; o koca ağacın küllî, tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse; o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzib edecek, susturacak. Öyle de iman, altı rükünleriyle aynı vaziyettedir.” (On birinci Şua, Dokuzuncu mesele, İkinci nokta)

Kâfir, Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, ahireti, kaza ve kaderi, hayrı ve şerrin Allah’tan olduğunu inkâr eden kimseye denir. Bununla beraber günümüzde bu tabir yerli yersiz herkesin ağzında dolaşmakta ve insanlar bilip bilmeden birbirlerini tekfir etmektedirler. Bu çok sakıncalı bir durumdur. İnsanların kâfir veya cehennemlik olmasına biz karar veremeyiz. Buna karar verecek olan Allah’tır. Hadiste buyrulduğu üzere “Bir mümin, bir mümine kâfir derse, kâfir denilen kimse o sıfatı taşımıyorsa kâfir lafzı gelir onu söyleyen şahsı vurur.” (Buhârî, Edeb: 73; Müslim, İman: 26) Bu açıdan çok tehlikeli bir durum. Bir ayeti kerimede: “Herkes yarın için ne hazırladığına baksın” buyruluyor. (Haşir Suresi, 59/18) Bizler insanların kâfir olup olmadığına değil kendi durumumuza bakmalı ve bu manada varsa itikadımızdaki bozuklukları gidermeliyiz.

İslam dini akıl dini midir, yoksa mantık dini midir? İslam’da mantık var mıdır?

Mantık, aklın neticesi ve sonucudur. Akıl ise ilmin sebeplerinden bir tanesidir. Diğerleri de selim duygular ve tevatürdür (sağlam haber). Doğru düşünen şartlanmalardan azade, belli kayıtlar, belli prangalar vurulmamış akıl, ilmin sebeplerinden bir tanesidir. İslâmiyet’e gelince, bunun içinde aklın da yeri vardır, havass-ı selîmenin de yeri vardır, mantığın da yeri vardır. Ama İslâmiyet mantık ürünü değildir. Fakat mantıksız İslâmiyet de olmaz. Mantık aklın muhassalası (neticesi), akılsa mükellefiyetin şartlarındandır. Akıl olmadığı yerde kişi hiçbir dini mükellefiyetle sorumlu olmaz. Kişinin bütün bunlarla mükellef tutulabilmesi için gereken ilk şart akıldır.

Biz akılla Allah’ın emir ve nehiylerinden gözettiği maksat ve maslahatları anlarız. Akıl bir alet olarak kullanılır. Bunun için aklın şımartıldığı yani rasyonalizme düşüldüğü yerde, müşahede, tecrübe ve manevi şeyler inkâr edilir ki bu bir ifrat hareketidir. Biz Müslümanlar olarak her meselede mutedil, sırat-ı müstakim erbabıyızdır. Ne aklı nefyederiz ne de bütün meseleyi aklın omuzlarına yükleriz. Çünkü akıl çekemez bu işi. Akıl ne cenneti kavrayabilir ne cehennemi ne de kabir ötesi diğer âlemleri. Şairimizin dediği gibi, “İdrak-ı meâli bu küçük akla gerekmez. Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.”

Kuran’da ve Hadisi Şeriflerde aklı kullanmayı emreden birçok nas mevcuttur. Bunlardan bazılarını takdim edelim:

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer Sûresi; 39/9)

“Eğer bilmîyorsanız, zikir (ilim) ehline sorun” (Nahl Sûresi; 16/43)

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“Beşikten mezara kadar ilim tahsil ediniz.”

“Her şeyin bir yolu var. Cennetin yolu ilimdir.”

“İlim Çin’de bile olsa, gidiniz, alınız, tahsil ediniz.” (Beyhaki, Şuabu’l-İman, 2/254 )

“Hikmet müminin yitik malıdır. Nerede bulsa alır.” (Tirmizi, İlim 19)

“Kadın ve erkek her Müslüman’a ilim öğrenmek farzdır.” (İbni Mace, Mukaddime 17)

Evet, bir manada İslamiyet akıl ve mantık dinidir diyebiliriz. Nitekim iman esaslarının kavranması, mesela Allah’ın varlığının ve birliğinin bilinmesi, ahiret hayatının tahakkuku, Peygamberlerin gönderilmesinin zaruri olduğu gibi hususları salim bir akıl kavrayabilir. Yine aynı şekilde, mükellef kılındığımız ibadetlerin faydalarını, cezaların hikmet ve maslahatlarını, haram kılınan eşya ve muamelelerin haram kılınma sebeplerini vs. akıl anlayabilir. İslam’da akla ve mantığa ters bir hüküm yoktur.

Fakat bununla beraber yukarıda da belirttiğimiz gibi akıl, İslam’ın her meselesinin altından kalkamaz. Özellikle ahiret âlemleriyle ilgili meselelerde akla gereken teslimiyettir. Yine aynı şekilde, bir kısım taabbudi olan (hikmetleri bilinemese de sırf Allah emrettiği için yapılan,) ibadetlerin sebep ve illetlerini akıl kavrayamaz. Mesela niçin her gün kıldığımız namaz beş vakit de, dört veya altı değil veya akşam namazının farzı niye üç rekât, daha az veya fazla değil, bu gibi meseleler de verilecek tek cevap “Allah öyle emrettiği için” demektir. Fakat bunlar da, akıl ve mantığa ters demek değildir. Bilakis bu gibi meseleler aklın sınırlarını aşan, onun kavrayamayacağı konulardır.

Bir de hükümlerin kaynağı bakımından aklın yerini düşünürsek, burada da verilecek cevap; akıl yeni bir hüküm koyamaz, ancak Allah’ın koyduğu hükümleri ortaya çıkarabilir.

İstihare nedir, nasıl yapılır?

Açıklama: Benim bildiğime göre istihare, sahabiler karar alma aşamasına geldiğinde Peygamberimiz tarafından teklif edilen bir şeydir. Yani istihare Allah’la istişare etmek değil mi? Nasıl olur da istişare istiharenin önüne geçer?

Öncelikle konuyla ilgili Mehmet Paksu Hoca’nın “İbadet Hayatımız” adlı kitabındaki ilgili bölüme bir göz atalım.

“Ticaret, evlilik, seyahat ve benzeri bir işe teşebbüs eden kimse, o işin kendisi için hayırlı olup olmayacağı hususunda tereddüde düşerse, şüphesini giderecek, tereddüdünü ortadan kaldıracak hal çareleri aramak ister. Bu hususta yapılacak ilk iş, yapılması istenen meselenin meşrûluğunun ve helâlliğinin araştırılması, dinî ölçülere uyup uymadığının incelenmesidir. Kişinin kendisi bir neticeye varamadığı takdirde en sıhhatli yol, o meseleyi münasip olan ehliyetli birisine danışmak, onun fikrini almak, gerekirse meseleyi enine boyuna bütün teferruatıyla konuşmak; kısaca istişare yapmaktır. İstişare yapılacak insanın da tecrübeli, bilgili ve sözüne itimat edilir olması gerekir.

Bir meseleyi kendi aralarında istişare etmeyi, oturup konuşmayı mü’minlerin vasıflarından sayan Kur’ân-ı Kerim, “Onların işleri aralarında müşavere iledir” buyururken, istişare ederken ehil kimselerin seçilmesini, fikren ve inanç bakımından yabancı olanlarla istişare yapılmaması hususunda da ikazda bulunmaktadır:

“Ey iman edenler! Siz Müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar. Dâima sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır. Kalplerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır. Âyetlerimizi size iyice açıkladık. Eğer akıllarınızı kullanırsanız (onlardan yararlanırsınız). (Âl-i İmran Suresi, 3/118)

Görüldüğü gibi basiret sahibi mü’min, kendi hususi meselesini, her önüne gelene açmamalı, rastgelenin fikrini almamalı. Çünkü kendisine yardımcı olacak birisini ararken çok kere kendisini yanlış yola sevk edecek birileriyle de görüşebileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalıdır. Çünkü insanın aldığı bazı kararlar hayatı boyunca kendisini bağlayabilir, tesiri altına alabilir. Tahsil, iş ve evlilik gibi. Tam ölçüp tartmadan bir iş kuran kimse, öyle ki bir gün gelir, işinin ters gittiğini görür, iflâsa gittiğini anlar, neticede sermayesini de kaybedebilir. Bu hal hem maddî hem de mânevî hayatına çok büyük tesir icra eder. Yine inceleyip araştırmadan bir evlilik hayatı kuran insan bu aceleciliğin ve tedbirsizliğin cezasını hayatı boyunca çekebilir, dünyasını zehir edebilir. Bunun için istişareyi kendimize alışkanlık hâline getirmeli, en basit meselemizi dahi tecrübeli ve ehliyetli birisine sormadan yapmamalıyız.

Bütün hayat safhalarıyla ümmetine mükemmel bir örnek olan Sevgili Peygamberimiz her meselesini yakınları ve Sahabileriyle istişare eder, onların da fikrini alarak karar verir ve işe öyle başlardı. Hâlbuki kendisi bir peygamber olması hasebiyle vahye mazhardı; herkesten zeki, akıllı, derin fikirli, sâlim düşünceli bir insandı. Vahiyle sâbit olmayan hemen hemen bütün meselelerde ashabıyle istişarede bulunurdu. Ümmetini de istişaresiz iş yapmamaları için tenbih eder ve istişare edenin hiçbir zaman pişman olmayacağını ifade buyururdu: “İstihare eden kimse zarar görmez, istişare eden pişmanlık duymaz, iktisada riayet eden maişetçe aile belâsını çok çekmez.” (Tecrid-i    Sarih    Tercümesi,    4/135).

Dikkat edileceği gibi hadis-i şerif mü’minin sosyal hayatını üç temel esasa riayet etmeye bağlamıştır: İstişare, istihare ve iktisat. Bilhassa bunlardan istişare ve iktisadın ne kadar ehemmiyet taşıdığı şüphe edilmez bir gerçektir.

Hadis-i şerifte tavsiye istihare de, istişare ettiği halde kalben rahat olmayan ve hissen tatmin olamayan kimselerin başvurabileceği bir sünnettir.

İstihare, lûgat mânâsı itibariyle, Allah’tan hayır dilemektir. Yani yapılacak bir işin iyi mi, kötü mü olduğunu yahut o işi hemen mi, yoksa bir müddet sonra mı yapmanın daha iyi netice vereceğini anlamak ve kalbin o meseleye yatışmasını Allah’tan dilemek ve istemektir.

İstihare Peygamberimizin bir sünnetidir. Ümmetine tavsiye ettiği bir duâ ve ibadet şeklidir. Peygamberimiz (a.s.m.) istiharenin nasıl yapılacağını, hangi duânın okunacağını bizzat öğretmiştir. İstiharenin ehemmiyeti hususunda Câbir bin Abdullah şöyle demektedir:

“Resulullah (a.s.m.) bize Kur’ân’dan bir sûre öğretir gibi büyük küçük işlerimizin hepsinde istihareyi öğretti ve şöyle buyurdu: ‘Sizden biriniz bir işe kalben azmettiği zaman, iki rekât namaz kılsın.”

İstihare namazı iki rekâttır. İmam Gazalî bu namazın birinci rekâtında Fâtiha’dan sonra Kul yâ eyyühe’l-kâfirûne, ikinci rekâtında da Kul hüvellahu ehad sûrelerinin okunmasını tavsiye eder.

Namazı kıldıktan sonra Peygamberimizden (a.s.m.) rivayet edilen şu dua okunur:

“Allah’ım, bu işimin hakkımda hayırlı olacağını yalnız Sen bildiğin için bana doğrusunu göstermeni niyaz ediyorum. Senin sonsuz kudretine iltica ediyor, yardım bekliyorum. Yüce lütfundan ihsan etmeni istiyorum. Muhakkak Senin her şeye gücün yeter; ben ise hiçbir şeye güç yetiremem. Sen her şeyi bilirsin, ben ise hiçbir şey bilmem; Sen bütün gaybları bilirsin, Allah’ım, bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin âkibeti, dünyam ve âhiretim hakkında hayırlı ise bunu bana nasip eyle. Sonra bunda benim için feyiz ve bereket vücuda getir. Şayet bu iş benim dinim, yaşayışım, işimin âkibeti, dünyam ve âhiretim hakkında hayırlı değilse, bunu benden, beni bundan vaz geçir. Bu hususta gönlümde bir meyil bırakma. Benim için hayırlısı ne ise onu kolaylaştır. Sonra da beni takdir buyurduğun bu hayırla hoşnut eyle.”

Dua okunurken, “bu iş” şeklinde geçen yerlerde yapılması istenen iş zikredilir. Bu şekilde duanın Türkçesi okunabileceği gibi, Arapça aslını okumak daha faziletlidir. Duânın aslı, verdiğimiz bu kaynaklarda olduğu gibi, ilmihal kitaplarında da mevcuttur.

Kişi istihare ettikten sonra kalbi hangi tarafa meylederse onu yapmalı, istihareden önceki peşin hüküm ve kanaatini bırakmalı, kendi temayülüne dayanmalıdır. İstihareye rağmen bir temayül ve gönül yatışması görülmediği takdirde, istihareyi tekrarlayabilir. Bu sünnettir. Bununla alâkalı olarak Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

“Ey Enes, bir işi yapmayı niyet ettiğin zaman o iş hakkında yeniden yedi defa istihare et. Sonra kalbinden geçen temayüle bak. Çünkü hayır kalbinde doğan mânâdadır.”

İş acele olup da istihareyi tekrarlamak mümkün değilse şöyle duâ edilir:

“Allah’ım, hakkımda hayırlı olan ne ise onu nasip et. Beni kendi halime bırakma.”

İbni Abidin, istihare eden kimsenin dileğinin uygun olup olmadığına işaret olarak şöyle bir kayda yer verir:

“Yatmadan önce dua okunur ve abdestli olarak kıbleye yönelerek yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görülürse o işin hayır olduğuna, siyah ve kırmızı görülürse de şer olduğuna işaret eder. Şerli olandan kaçınmak icap eder.”

Bütün bunlarla birlikte istihare, müşkül durumlarda mü’minler için ruhî ve mânevî bir kuvvettir. Bir işte tereddütte kalan bir mü’min iki rekât namaz kılarak Cenab-ı Hakka yönelir. Teşebbüs edeceği iş, seçeceği hayat arkadaşı, dini, dünyası ve âhireti için hayırlıysa gönlünde bu işe karşı bir ferahlık uyandırmasını, vücudunda bu işi yapabilmeye kudret ve kuvvet yaratmasını; şayet bu iş dini, dünyası ve âhireti için hayırlı değilse gönlündeki meyli yok etmesini Cenab-ı Haktan niyaz eder. İçinde de bir hafiflik duyar. İstihare ettiği şey hakkında kendisi için hayrın görüleceğine kalben emin olur. Neticesinde râzı olur. (Mehmet Paksu, İbadet Hayatımız)

İstiharenin kişiyi bağlayıcı olmadığı, kişinin düşünüp taşındıktan ve gerekli kişilerle istişare yaptıktan sonra istiharede bulunacağı başka âlimler tarafından da belirtilmiştir.

İstiharenin manası şudur; “Allah’ım yapmayı düşündüğüm su işin işlenmesinden yahut terkinden hangisinin hayırlı olduğunu bana ilminle kolaylaştır. Kudretinle senden güç istiyorum. Senin büyük fazlından ihsan buyurmanı dilerim. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter; benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilemem. Sen, her şeyi çok iyi bilensin, Allah’ım. Eğer bu işi dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için hayırlı olduğunu bilirsen o işi bana takdir et, kolaylaştır ve onu bana mübarek kıl. Eğer bu işi; dinim, yaşayışım ve işimin sonucu veya dünya veya ahiretimin sonucu bakımından benim için şer olarak bilirsen, onu benden, beni de ondan uzak eyle. Nerede olursa olsun benim için hayır olanı takdir et. Sonra da beni bu hayırla hoşnut buyur”

İstihare neticesinde görülen rüyanın veya kalbe doğanın her zaman doğru tevil edilemeyeceği, istihare sonunda bazen aynı mesele hakkında birbirine zıt gibi görünen neticelerin olması gibi ihtimalleri düşündüğümüzde istiharenin mutlak bir bağlayıcılığının olmadığını, istişarenin ise dinde bir esas olup kişinin her türlü işinde uyması gereken bir prensip olduğunu söyleyebiliriz.

Bizler hayallerimizden ve aklımızdan geçen şeylerden de hesaba çekilecek miyiz?

Açıklama: Bizler hayallerimizden ve aklımızdan geçen şeylerden de hesaba çekilecekmiyiz? Yani hayalden götü şeylerin geçmesi günah mıdır?

Kur’ân-ı Kerim’de buyrulan “Ey insanlar, siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker” (Bakara, 2/284) âyetinin nesholunduğuna ve hükmünün kaldırıldığına dair rivayetler var. Genel olarak düşündüğümüzde görürüz ki, bu bir seviye meselesidir. Bazı insanlar vardır ki, içlerinden bir şey geçmekle sorumlu olmayabilirler; fakat belli bir seviyeye göre Rabb’imizle münasebet içinde bulunan birisi, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmemesine azmetmiş bir insan, o türlü fena şeyler tahayyül ederse (hayalinden geçirirse) zihnini, aklını kirlettiğinden dolayı muâheze olabilir (hesaba çekilebilir). Muhâsibî Er-Riâye li Hukûkillah adlı eserinde bu mevzuu sekiz mertebeye ayırıyor. İmam Gazâlî’de de benzer şeyler var. Hâsılı, bu bir seviye meselesidir.

Hangi seviyede Rabb’imizle münasebet kurabilmişsek, hal, tavır, fiil ve hatta fikirlerimiz de o seviyeye göre muameleye tâbi tutulacaktır. Bazı has kulların akıllarından geçen nâhoş şeyler bile, Allah’a karşı saygısızlık sayılır. Hatta ileri bir seviyenin erlerinden bazıları, affedersiniz, tuvalette açılıp saçılmayı bile hayâya muhalif görmüşlerdir. Ebû Musa el-Eş’arî (radıyallahu anh) diyor ki, “Gece karanlığında yıkanırken belimi doğrultmaktan hayâ ediyor, bir yerim açılacak diye yerin dibine giriyorum.”

Evet, bunlar seviye meselesidir. Şimdi bir kul belli bir seviyede böyle davranmak gereği duyuyorsa, Rabb’imizle bu ölçüde münasebet içindeyse, kendi tavırları itibarıyla aşağı seviyeye inemez. Birisini çavuş yapsalar; o da “Ben çavuşluk yapmam, nefer olacağım” dese, onu neferliğin de altına atarlar. Cenâb-ı Allah, bir kulunu nereye çıkarmışsa, o kulun ona göre davranması gerekir. Bundan dolayı, Üstad da bir yerde diyor ki; “Bu ihlâs kulesinden düşerseniz derin bir çukura düşmek ihtimali var.” Yer seviyesinde kalamazsınız. “Bi hasebi’l-mağrem el-mağnem.” (Elde edilen ganimet, altına girilen risk ölçüsünde artar veya azalır.) Yani kişi, Allah’ın lütufları ve ihsanları ile belli bir noktaya ulaştırılmışsa, o noktanın hakkını vermediği zaman düz insanlar seviyesinde kalmaz, çok daha derin bir kuyuya düşer.

Mesela, birisi vardır, “Şu âna kadar ‘Vatana millete hizmet…’ dedim, koşturdum; çok sıkıntı çektim; acaba bıraksam…” düşüncesi aklına gelse ve yel gibi geçse, bunu telaffuz etmek bir yana hayalinden bile geçirse onun için ciddî bir sukuttur. Tavrını buna göre ayarlaması lâzım. Ama birisi de var ki kapıda, koridorda dolaşıyor. Vatan uğrunda çalışmak, millete faydalı olmak için koşturmak, kendisi için değil insanlar için yaşamak sözlerinin mânâsını bile anlamaz; dolayısıyla bu türlü düşüncelerden sorumlu olmaz. Mazhariyetin ölçüsünde kapının önünde değilsin, koridorda değilsin, salonda değilsin; harem odasındasın, yatağın ucundasın. Sultan sana muamele yaparken ona göre yapar. “Kurbu sultan âteş-i sûzan buved.” (Sultana yakınlık yakıcı bir ateştir.) Akla şu da gelebilir: “Rabb’imle ileri seviyede bir münasebet tehlikeli. Kendimi öyle geri seviyede bir münasebete ayarlayayım.” Bu, insanın elinde değildir. Kalb mârifetle besleniyorsa, okuyor düşünüyorsa, ilim ve irfan ufkunu artırıyorsa, derinleşiyorsa, Rabb’ini çok iyi biliyorsa, bu onun elinde değildir. Bu durumda birisinin öyle inmesine çıkmasına müsaade etmezler.

Hâsılı, Muhâsibî’nin kitabından mülhem şöyle diyebiliriz: “Er-Riâye li hukûkillah alâ seviyeti’n-nâs.” Yani, Allah’ın haklarına riayet, insanların seviyelerine göredir.

M. Fethullah Gülen

Dinimizin, âlimi âbidden daha faziletli kabul edişini nasıl anlamalıyız?

Cenâb-ı Hakk’ın kelam sıfatından gelen Furkan-ı Azîmüşşân’ı okuyup anlamak ve emirlerine itaat etmek bir vecibe olduğu gibi, O’nun irade ve kudret sıfatlarının tecellisi olan kâinât kitabını tetkik edip topyekûn eşya ve hâdiselerin esrarını çözmeye çalışmak da inananlar için bir vazifedir. Zira, her iki kitabın da iyi anlaşılması ve bütün bir hayatın onların ortaya koyduğu disiplinlere göre örgülenmesi hem bu âlemde hem de ötede mükâfât vesilesidir; aksine, onların ihmal edilmesi ve hayata geçirilememesi, dünyada da âhirette de cezalandırılmaya sebeptir.

Cennete Açılan Yol

Bundan dolayıdır ki, İslam dini, ilme büyük önem vermiş; ilim ve hikmeti mü’minin kaybolmuş malı sayarak, yerine ve söyleyenine bakılmaksızın nerede bulunursa bulunsun onun alınması gerektiğini belirtmiş ve kadın-erkek bütün inananları okuyup anlamaya, bilgi sahibi olmaya teşvik etmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de ilmin her çeşidi övülmüş, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı ifade edilmiş ve onlarca ayet-i kerime ile ilmin ehemmiyetine dikkat çekilmiştir. Hadis-i şeriflerde de, ilim yolcusunun ve âlimin faziletleri zikredilerek müslümanlar sürekli ilme yönlendirilmiştir.

Binaenaleyh, Ebu’d-Derda (radiyallahu anh) Hazretleri’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cenâb-ı Allah, ilim tahsil etmek maksadıyla yola çıkan kimseyi sonu varıp Cennet’e ulaşan yollardan birine dahil eder. Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler. Yerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve hatta denizlerdeki balıklar âlim için istiğfar eder, Allah’tan rahmet dilerler. Âlimin âbide üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Şüphesiz, âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakmışlardır, onların mirası ilimdir. O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur.”

Evet, beyan-ı nebevîde ilim, Cennet’e açılan yollardan biri olarak zikredilmektedir. İlim; okuma, görme ve dinleme neticesinde duyu organlarıyla elde edilen veya vahiy ve ilham yoluyla Cenâb-ı Allah tarafından doğrudan gönderilen bilgi demektir. Aynı zamanda, ilim; düşünme, anlama, idrak etme, bir şeyi olduğu gibi kavrama ve gerçeğe uygun bilgi manalarına da hamledilmiştir. Eşya ve hadiselerin bize anlattığı, tekvînî emirlerin önümüze açıp döktüğü şeylerin hissedilmesi, kavranması ve Yaratan’ın yüce maksatlarının sezilmesi anlamına da gelen ilim tabiri zaman zaman mârifet kelimesinin yerine de kullanılagelmiştir.

Gerçek İlim ve Onun Tâlibi

Gerçek ilim; bir taraftan dünya ve âhiret saadetinin yegâne kılavuzu olan Kur’ân’a sarılarak, diğer yandan da Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellilerine birer tercüman olan bütün ilim dallarını kucaklayarak sırat-ı müstakîm üzere yürümeyi sağlayan hakikat bilgisidir. Bu açıdan, ilim, bilimle karıştırılmamalıdır; Cennet yolunun rehberi sayılan ilim, tecrübe ile elde edilen, eski bilgiler üzerine bina edilerek geliştirilen, yanlışları düzeltile düzeltile olgunlaştırılmaya çalışılan, pek çok yanlarıyla ilmî faaliyetlerimizin esasını teşkil eden nazariyelerle bir tutulmamalıdır. Çünkü, ilimde, her şeyden önce dinin hakikatına uyanma, Zât-ı Uluhiyeti tanıma ve ebedî saadete ulaştıracak bir kısım referanslar alma söz konusudur.

Bilimin el yordamıyla üzerinde çalıştığı kâinât, esasen Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve iradesiyle yazdığı ve bir plân, program, ölçü ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabıdır; gerçek ilimler de, Allah’ın kâinâttaki icraatından, ilahî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Kâinâtı bir düzen ve ahenk içinde kuran Yüce Yaratıcı, ortaya koyduğu bu düzeni Kur’ân vesilesiyle şerhetmiştir. Dolayısıyla, insan gerçek ilmi, kâinâtı ve Kur’ân’ı beraberce okuyarak elde edebilir. Kâinâtta câri kanunlara, eşya ve hâdiselere Kur’ân’ın adesesiyle bakmak suretiyle, hakikatleri asıl yerine oturtmuş ve ilmi “bilim”in götürüp bıraktığı çıkmazdan kurtarmış olur.

Bu açıdan, hadiste nazara verilen ilim tâlibi, her gün birkaç kez yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu hatırlayan, dünyevî-uhrevî her iş ve hareketinde sürekli O’nun murad ve hoşnutluğunu arayan, sık sık teşriî emirler açısından durumunu kontrol eden, Rabbiyle münasebetlerinin seviyesini ölçen; bunun yanı sıra, ciddi bir hakikat ve araştırma aşkıyla tekvînî esaslarla meşgul olup, varlık ve hâdiseleri de iyi okumaya çalışan; duyup anladığı, araştırıp öğrendiği her şeyi aile, toplum ve topyekün varlıkla uyum içinde olabilme yönünde değerlendiren; ilimden irfana yürüyen, marifetten muhabbete kanatlanan; her nesne, her hâdise ve Hak’tan gelen her mesajı O’na yükselten bir vasıta olarak gören, dünya işlerinde de, ukbâ mülâhazalarında da hep önde olmasını bilen insandır. O, derin bir ilim aşkıyla, dünyanın tâ öbür ucunda da olsa, yararlı şeyleri arayıp bulur ve ona talip olur. Dolayısıyla o, maksadı Allah rızası olduğu müddetçe, Tefsir, Hadîs, Usûl-ü Tefsir, Usûl-ü Hadîs, Fıkıh ve Usûl-ü Fıkıh.. gibi dinî ilimleri de tahsil etse; fizik, kimya, matematik, astronomi, tıp, hendese, ziraat ve sanayi sahalarında çağının en ileri teknolojilerini öğrenip değerlendirmeye de çalışsa Rasûl-ü Ekrem’in işaret ettiği ilim tâlibidir.

İşte, Allah rızasına kilitlenerek ister aklî isterse de naklî ilimleri öğrenmek, âlimi âbidden daha faziletli yapan, melekleri hayran bırakan, denizdeki balıkları dahi heyecanlandıran ve insanı Zât-ı Zülcelal’in teveccühlerine mazhar kılan çok önemli bir kurtuluş vesilesidir. Bu manada bir ilim tahsili için yola çıkan insan, sonunda Cennet yamaçlarını ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu bulacağı bir koridora girmiş sayılır.

Meleklerin Kanatları

Beyan Sultanı (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler.” buyurmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, meleklerin, yaptıkları vazifelere göre, nuranî mahiyetlerine uygun ikişer, üçer, dörder kanatları olduğu bildirilmektedir. Ne var ki, gayb âleminden olan, maddî kesafetten soyutlanmış bulunan ve mahiyeti insanlar için meçhul kalan melekleri kuşlar gibi kanatlı varlıklar şeklinde tasavvur etmek yanlıştır. Her ne kadar, biz, meleklerin kısa sürede çok uzun mesafeleri kat’ etmelerini, bir anda birkaç yerde birden bulunmalarını ve bu farklı yerlerdeki akislerini kanatlarına bağlasak da, meseleyi içinde bulunduğumuz maddî âlemin ölçüleriyle değerlendirmemiz ve bazılarının melekleri kuş şeklinde tasavvur ettikleri gibi, onlara değişik şekiller biçmemiz kat’iyen doğru değildir. Allah Teâlâ melekleri bizim görebileceğimiz şekilde yaratmadığından ve onların yapılarına dair Kur’an-ı Kerim’de açık bilgi vermediğinden dolayı, bu konuya ihtiyatlı yaklaşmamız gerekmektedir.

Gerçi, hadis-i şeriflerde, Miraç Şehsuvarı (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) Efendimiz’in, Hazreti Cebrâil’i kendi şekliyle iki kez gördüğü ve onun altı yüz kanadı ile ufku doldurduğu anlatılmaktadır; fakat, bu ifadelerdeki altı yüz sayısı kesretten kinayedir, çokluk ifade etmek içindir. Söz konusu kanatlar da, Cebrâil Aleyhisselam’ın mahiyetindeki derinlikleri ve iç içe buudları temsil etmektedir. Dolayısıyla, hadis-i şerifler, Vahiy Meleğinin kanatlarını nazara vermekten ziyade, Allah Rasûlü’nün Cibrîl-i Emin’i bütün buud ve derinlikleriyle, melekî enginlikleriyle gördüğünü belirtmektedir.

Bu itibarla, sözü edilen kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nuranî mahiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmesine delâlet eden manevî bir buud, bir kuvvet ve bir derinliğin remzidir. Zâhirî ve bâtınî ilimlerin ikisinde birden üstad olan, zâhiri de bâtını da mamur kimselere “iki kanatlı” manasına “Zülcenâheyn” dendiği ya da annelerin “şefkat kanatları”na sahip bulundukları söylendiği gibi, meleklerin kanatlarını sermesi de temsilî ve mecazî bir ifade olarak serdedilmiştir. Nitekim, “Anne-babana acıyarak tevazu kanatlarını onlar için ger!” (İsra, 17/24) mealindeki ayet-i kerimede de benzer bir mecaz bulunmaktadır.

Dolayısıyla, “Melekler, ilim tâlibinden öyle memnun olurlar ki, onun önünde kanatlarını yerlere sererler.” sözünden maksat, talebenin hakkını tâzim ve ilmin izzetini teslimdir. Evet, melekler ilim ehline saygı gösterirler; çünkü, onlar iyiliğe ve güzelliğe programlı tabiatlarıyla tekbir, tahmid ve tesbih sözlerinden lezzet alır, kulluk adına ortaya konan sahnelerden hoşlanır ve Hakk’a yönelen kimselerden memnun olurlar. “Elhamdülillah” diyeni işitince sevinir, “Sübhanallah” ve “Allahü Ekber” sözlerine iştirak edip Arş u ferşi velveleye verirler. Melekler, Allah’a doğru yürüyen insanlara derin bir muhabbet duyar, onlara hürmeten tevazu kanatlarını yerlere sererler; onların ders halkalarında hazır bulunur, oraya sekine inmesine vesile olur ve sohbet-i Canan meclislerini şenlendirirler.

Cenâb-ı Allah, sevdiği kullarını meleklere ve ruhânîlere sevdirdiği gibi, mevcudâtın bağrına da onlar hakkında sevgi ve hüsn-ü kabul tohumları saçar. Öyle ki, mezkur hadisteki ifadeyle, “Yerde ve göklerdeki bütün varlıklar ve hatta denizlerdeki balıklar onlar için istiğfar eder, Allah’tan rahmet dilerler.” Aslında, mahlukâtın âlimlere rahmet duasında bulunması bir mukabele içindir. Çünkü, âlimler, kâinâttaki her varlığın kendi lisan-ı haliyle ve kendine has diliyle Mevlâ-yı Müteâl’i zikretmekte olduğunu görürler, duyarlar ve diğer insanlara da gösterirler, duyururlar. Kâinât kitabını sayfa sayfa okur ve insanlara varlıkların esrarını bildirirler. Canlı-cansız hiçbir varlığın boşuna yaratılmadığını ve her şeyin ilahî bir programa göre, belli bir ölçüyle hilkat sahasına çıkarıldığını gözler önüne sererler. Ulemânın nazarında semadaki yıldızlar da birer ayettir, deryadaki balıklar da. Onlar, çevrelerine R. M. Ekrem’in ifadesiyle “Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinât / Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.” düşüncesiyle bakar ve varlıklar âlemini tevhid türküleri söyleyen bir koro olarak dinlerler. Âlimlerin sayesinde, diğer insanlar da kâinâtı bir kitap olarak okumayı öğrenir ve etraflarını ibret nazarıyla seyretmeye başlarlar. Onların bu hizmetlerine bedel, mahlukat da kendi dillerinin anlaşılmasına vesile olan âlimler için manen istiğfar eder ve rahmet duasında bulunurlar.

Âlimin Âbide Üstünlüğü

Hadis-i şerifin devamında, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Âlimin âbide üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” buyurmaktadır. Aynı mefhum bir başka rivayette, “Âlimin âbide üstünlüğü, Benim sizden makamca en aşağıda olanınıza üstünlüğüm gibidir.” ifadesiyle dile getirilmiştir ki, bu söz, “Bu ikisi arasında kıyas kâbil değildir” manasına gelmektedir.

Bilindiği üzere; “âlim”, kısaca “belli seviyede bilgi birikimine sahip olan kimse” demektir. Istılah açısından; Kur’an-ı Kerîm başta olmak üzere dinî kaynaklara vâkıf bulunan, Rasûlullah’ın hadîslerini ve Sünnet-i seniyyesini iyi bilen ve hem aklî hem de naklî ilimlerden gerektiği şekilde haberdâr olan engin ufuklu insana “âlim” denir.

“Âbid” kelimesi ise, Allah Teâlâ’nın emirlerine titizlikle uyan, farzları ve vacipleri yerine getirmenin yanı sıra nafile ibadetlere ve yapılması sevap olan hayırlı işlere de devam eden, ibadete düşkün samimi kul manasına gelmektedir.

Aliyyu’l-Kârî gibi alimlerin de dediği gibi, ele aldığımız nebevî beyanda, âbid tabiriyle, farz ibadetlerini yapabilecek kadar ilmi olup kâmil şekilde ibâdetini eda eden kimse; âlim sözüyle de, ibadetlerini eksiksiz yapmakla beraber, özellikle dinî ilimleri, usûl ve füruuyla çok iyi bilen insan kastedilmektedir.

Aslında, dinî literatürde, bilip de ibadet etmeyene âlim denilmemektedir. Çok şey bilse bile, bildiğiyle amel etmeyen insanın belagat ilmindeki sıfatı câhildir. Evet, bir insan üniversite bitirse de, master ve doktora yapmış olsa da, şayet ilmiyle amel etmiyorsa, o câhil demektir. Dolayısıyla, âlim sözü zımnen ibadeti de ihtiva etmektedir; âlim, hem dini tafsilatıyla bilen hem de o bilgisiyle amel eden kimsedir. Diğer yandan, âbidin ibadeti tafsilatlı bir ilmi gerektirmemektedir; ibadetlerin farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini ve belki bir de adabını bilmesi onun için yeterlidir. İbadet için gereken bu asgarî malumata sahip olan bir insan her gün iki yüz rek’at namaz kılabilir, senenin yarısını oruçlu geçirebilir. Ne var ki, âlim hem dinin özüne ve her meselenin künhüne vâkıf bulunan, hem tekvinî emirlerin gereklerine göre davranan ve hem de ibadetlerini aksatmayan insandır. Bu itibarla da, sadece ibadet kanatlı bir insana nisbeten onun daha çok derinlikleri vardır ve o daha faziletlidir.

Ayrıca, Söz Sultanı’nın, âlimi kamere, âbidi de yıldıza benzetmesinde de çok latif nükteler mevcuttur: Şahsî ibadetin nuru âbidden başkasına geçmez; âbid sadece kendi önüne ışık tutar ve yalnızca kendisini nurlandırır. Halbuki âlim, ibadet ü taat ve hayr u hasenâtıyla ferdî dünyasını mamur kıldığı gibi, ilminin nuruyla başka insanların yollarını da aydınlatır. Bazı âbidler şahsî kemalat açısından kimi âlimlerden daha üstün olabilirler; ne var ki, âlimler rehberlikleri zaviyesinden mutlak fazilette onlardan üstündürler. Nitekim, yıldızlar kendi mahiyetleri itibarıyla kamerden daha parlaktırlar ve -sebepler açısından- bizâtihî birer ışık kaynağıdırlar; fakat, onlar, dünyaya uzaklıklarından dolayı, ışığını güneşten alan kamer kadar karanlıkları yırtıcı ve yol gösterici olamazlar.

Maddî ve Manevî Terakkî Vesilesi

Hadîsin devamında, peygamberlerin miraslarının ilim, vârislerinin de âlimler olduğu vurgulanmaktadır. Nebilerin, geride dinar ve dirhem değil, ilim bıraktıkları belirtilmektedir. Dinar, altın; dirhem de gümüş para demektir ve bu iki değer ölçüsü bütün dünyalıkları temsil etmektedir. Evet, Allah’ın seçkin kulları peygamberler, bu fâni dünyalıklardan ancak zaruret miktarınca almışlar ve ebedî âleme giderken de geride paylaşılacak herhangi bir maddî miras bırakmamışlardır. Onlar, tebliğ ve temsil görevini sadece Allah rızası için yaptıklarını ve risalet vazifesinin karşılığında hiçbir dünyevî ücret beklemediklerini örnek hayatlarıyla ortaya koymuşlardır. Bu muvakkat âlemden ayrılırken de arkada sadece nümune-i imtisal güzel hallerini, sünnet-i seniyyelerini ve dini disiplinleri bırakarak hasbîliklerini bir kere daha göstermiş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hüsn-ü misal olmuşlardır. Dolayısıyla, Nebiler Sultanı’na vâris olan âlimler de, O’nun kendilerine emanet ettiği Kur’an hakikatlerine ve Sünnet’ine gönülden sahip çıkmalı, i’la-yı kelimetullahı hayatlarının gayesi bilmeli ve kendilerini o ulvî gayeye adayarak birer emin emanetçi olmalıdırlar.

İşte, hadis-i şerifin sonunda da ifade edildiği gibi, bu ufku yakalayan ve nebi mirası olan ilimden nasibini alan bir âlim, büyük bir hayır kaynağına ulaşmış olacaktır. O, dünyada dinin izzetini ve milletin haysiyetini koruyan bir aziz olarak yaşayacak, etrafına hep ışık dağıtacak, insanların yollarını aydınlatacak, ötede de rehberlik ettiği kimselerin önünde Cennet’e ve rıdvana kavuşacaktır.

Hadis kitaplarında âhirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Rivayete göre; servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunucaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar.

Allahu a’lem, öbür alemde, belki mizanın başında, belki Sırat’ın üzerinde, belki de Cennet’in önünde âbid ile âlim de karşı karşıya gelecekler ve birbirlerine yol verip öncelik hakkı tanıyacaklardır. Âlimler, tabiatlarına mal olan tevazularıyla, “Siz hayatınızı ibadet ü taatle geçirdiniz, günlerinizi hep namazla, oruçla, hayr u hasenâtla değerlendirdiniz. Burada öncelik hakkı sizindir.” diyecekler. Fakat, âbidler hemen geriye çekilip, “Evet, biz çok ibadet ettik; kıyamda durmaktan dolayı ayaklarımız şişerdi, oruç sebebiyle rengimiz sararıp solardı. Neticede, Cenâb-ı Hak, bize ulvî alemlerde seyahat imkanı verdi, menzil üstüne menzil bahşetti. Fakat, biz ibadetlerin keyfiyetini de, onların değerlerini de hep sizden öğrendik. Sonunda tahtlarımızı kurduğumuz burçlara da sizin rehberliğiniz sayesinde varıp ulaştık. Allah sizi dünyada öncü kıldı, burada da öncelik size aittir; buyurunuz, biz yine sizi takip edeceğiz!” karşılığını vereceklerdir. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz’in ifade buyurduğu o fâikiyet ötede de Cennet’e önce girme şeklinde tecelli edecektir.

Son olarak şunu da ifade etmeliyim ki; ilim âhiret adına çok önemli bir kurtuluş vesilesi olduğu gibi, dünyaya, teknik ve teknolojiye bakan yönüyle de bir terakki vasıtasıdır. Hadisin sonundaki “O ilimden nasibini alan insan, büyük bir bereket ve hayır kaynağına ulaşmış olur.” beyanı, müslümanların devletler muvazenesindeki yeri açısıdan da değerlendirilmelidir. Nitekim, ilk Müslümanlar ilim ufukları ve araştırma aşklarıyla varlık ve eşyayı didik didik etmiş, çağlar boyu birer kaynak olarak herkesin başvuracağı çok önemli tespitlerde bulunmuş, uğradıkları her yeri kendi aşkın ufuklarına göre yeniden şekillendirmiş ve tıpkı cennetlerin koridorları haline getirmişlerdir. İlim ve düşünce enginlikleriyle bütün toplumlara asırlar boyunca muallimlik ve öncülük etmişlerdir. Fakat, maalesef, günümüze doğru gelinirken o aşk u iştiyak yavaş yavaş sönmüş, o beyin fırtınaları tamamen dinmiş ve her şey tersine dönmüştür.. dönmüş ve bu millette öldüren bir yorgunluk başgöstermiştir. Netice malumdur; o zamandan bu yana, geçmişin oldukça cahil toplumları ilmî seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkîleri ve teknolojik üstünlükleriyle müslümanları vesâyetlerine çağırır olmuşlardır. İşte, bu kötü gidişe dur diyebilmenin yolu da, bir kere daha gönüllerde ilim aşkını uyarmak ve yeni nesilleri araştırma azm ü iştiyakıyla şahlandırmaktır.

Sözün özü; âlim âbidden daha faziletlidir; zira, âlim, şahsî ibadetlerini aksatmadığı gibi her amelini şuurluca eda eden ve engin ilmiyle başkalarına da yol gösteren insandır. İlmi olmayan âbidin her an kayması ve düşüp yolda kalması ihtimal dahilindedir. Halbuki, nebiye vâris olan âlimde dâimî bir murakabe ve bir muhasebe duygusu hakimdir; o, her zaman tetiktedir ve tehlikelere karşı da sürekli metafizik gerilim içindedir. Bu itibarla, yaptığı ibadeti bilerek yapan ve her meseleyi şuurlu bir şekilde ele alan böyle bir âlim, dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü nisbetinde âbidlerden üstündür.

M. Fethullah Gülen

Hazreti Îsâ’nın tekrar dünyaya inişi nasıl olacaktır?

Açıklama: Hazreti Îsâ’nın tekrar dünyaya inişi nasıl olacaktır? O iniş mânevî bir iniş midir; yoksa şahsen ve cismen nüzûl de gerçekleşecek midir?

İslâm alimlerinden bazıları, Hazreti Îsâ’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûle “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri ise, Hazreti Mesîh’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hazreti Mesîh’in nüzûlünü, Hristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır. Hristiyanlığın tasaffisi için Hazreti Mesîh’in şahsen nüzûlünü de uzak görmemek gerektiğini ifade ederek, “evet, her vakit melekleri semâvattan yere gönderen, bazı vakitte Hazret-i Cibril’in Dıhye suretine girmesi gibi onları insan suretine vaz’ eden, ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretinde temessül ettiren, hattâ ölmüş velilerin ruhlarını cesed-i misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, değil semâ-i dünyada cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazreti İsâ’yı, belki âlem-i âhiretin en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya gönderirdi.” demektedir. Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir.

Evet, Hazreti Mesîh’in bir şahs–ı mânevî olarak inmesini çok uzak görmüyorum. Olabilir, o ruh, o mânâ inebilir. Buna kimsenin itiraz etmeye de hakkı yoktur. Şahs–ı mânevî olarak gelecek demek, bir şefkat ruhu, bir merhamet mânâsı öne çıkacak, insanlar üzerinde bir rahmet esintisi belirecek.. insanlar birbirleriyle anlaşacaklar, uzlaşacaklar demektir. Daha önce de arz etmiştim; diyalog ve hoşgörü adına değişik kiliselere gidilip “Gelin Kur’an’ı beraber okuyalım.” deniliyor. Değişik yerlerde “Siz de bizim İncil derslerimize iştirak edin.” diyorlar. Bu gidip gelmelerle Kur’an’a göre bir Hazreti Îsâ inanışı çıkıyor ortaya. Kiliseden, Efendimize de inanan, kendilerine “Müslüman İsevîler” diyen insanlar çıkabiliyor. Bunu, İseviyetin tasaffisi, mesihiyet ruhunun mukaddimesi saymada bir mahzur görmüyorum.

M. Fethullah Gülen

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz