Efendimiz (sas) ve Ashabın Beşeriliğinin Keyfiyetini Açıklar mısınız?

Açıklama: Efendimiz ve sahabenin hata yapması ile ilgili olarak günümüzde ortaya atılan sözde düşünceler hakkındaki mütalâalarınız nelerdir?

Son zamanlarda Efendimiz’in de bir beşer olduğundan yola çıkılarak, O’nun ve etrafındaki insanların da hata yapmış olabilecekleri vurgulanmaktadır.

Gerçi, bütün insanların hata yapabileceği bizzat Efendimiz (s.a.s) tarafından haber verilmiştir. Meseleye bu yönden bakacak olursak, onların da bu kaidenin içine girmesi gayet tabiîdir. Ancak, onların hatalarını, bizim gibi sıradan insanların hataları ile aynı seviyede değerlendirmek doğru değildir. Üstad’ın 27. Söz’de belirttiği gibi, Sahabenin kendi aralarındaki çekişmeleri bile, içtihad hatalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ; Hz. Ali (r.a) ile Hz. Muaviye (r.a) döneminde cereyan eden hâdiselerde, bazı Sahabeler Hz. Ali tarafını tutup o grupta savaşa katılırken, bazıları da evlerinde oturmayı tercih etmişlerdir. Hz. Ali (r.a)’nin yanında yer alanlara, neden o grupta yer aldıkları sorulduğunda: “Efendimiz, bir yerde iki imam olursa birini öldürün” demiştir. Madem önce Hz. Ali’ye biat edildi, öyleyse ondan sonra çıkan kişi öldürülmelidir veya o insan gelip asıl imama biat etmelidir..” diyerek, kendilerinin Hz. Ali tarafını tutma sebeplerini açıklamışlardır. Diğer taraftan, İbn-i Ömer gibi kendi evlerinde oturan Sahabelere; neden Hz. Ali tarafını tutmayıp, kendi evlerinde oturdukları sorulduğunda da: Efendimiz, “Fitneler bir gün deniz dalgaları gibi toplum içinde yürüyecek (başka bir hadiste, ‘evlerinizin arasına fitnelerin yağdığını görüyorum’ şeklindedir), o dönem geldiğinde kılıcınızı kırıp, evinizde oturunuz” buyurmuştu. Bundan dolayı da “Kendi evimde oturmayı tercih ettim” demişlerdir. Görüldüğü gibi, her birinin davranışlarını temellendirdikleri bir kısım delilleri var. Evet, Efendimiz’in “İçtihad edip hata eden insana bir, isabet edene de iki sevap vardır” fehvasınca bütün ömürleri doğrunun yanında geçen, bu kudsî insanların davranışları, -velev ki yanlış da olsa- onlara hep sevap kazandırmıştır. Dolayısıyla onların bu hallerini, bizim davranışlarımızla karşılaştırmanın ciddi bir iltibas olduğu kanaatindeyim.

Efendimiz (s.a.s)’in hata etmesi meselesine gelince; tabiat-ı beşer icabı, O da hata edebilir. Bu O’nun bir beşer olmasından dolayı da, tabiî karşılanmalıdır. Ancak O, daima teşrî makamında bulunduğu için, Cenâb-ı Hakk, O’na hata etme fırsatını hiçbir zaman vermemiş veya O’nun yapmış olduğu hatayı, -onların hatalarını “hasenatü’l-ebrar, seyyiatü’l-mukarrabin” çizgisinde değerlendirmek lazımdır- hemen düzeltmiştir

Bu vesileyle günümüzde yer yer: “Allah Rasûlü de beşerdi, O da hata yapmıştır..” türünden serdedilen düşüncelerin, masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim. Zira bu tür mülâhazaların mebdei, fukaha-yı kiramı küçümsemekle; “hüm ricâl, nahnü ricâl/ Onlar da insandı, biz de insanız” sözleriyle başlamıştı. Ebu Hanife, İmam Şafiî.. ne olacak dendiği dönemde ben, bu iş, bir gün Sahabe’nin ve Allah Rasulü’nün de sorgulanmasına gidip dayanacağı endişemi izhar etmiştim. Şimdi sadece onlar değil, maalesef bazı çevrelerce Kur’ân sorgulanmaktadır. Ve tabiî, bugün pek çok insanımız, bu kabil virüslerle ruh hastasıdır. Bana göre o büyükleri küçümseyenler, değil Ebu Hanife, onun bir talebesi ile karşılaşsa idiler, o küçük dillerini yutup tazimle onun ayaklarına kapanacaklardı.

Konuyla alâkalı olması bakımından bir olayı anlatmak istiyorum. Bir ara Tokat’ın Artova kazasında zayıf, çelimsiz bir yapıya sahip eski belediye başkanı Şerif Bey isminde birisiyle tanışmıştım. Ben eskiden, çocukluğumda tuttuğum güreşlerde hiç yenilmediğimden bahsettim. Bunun üzerine o da hayatı boyunca güreşte hiç yenilmediğini söyleyiverdi. Bunu duyunca etraftakiler şaşkınlığa gömülmüşlerdi. Bu kısa şaşkınlık döneminden sonra Şerif Bey: “Çünkü hayatımda hiç güreş tutmadım” deyiverdi. Tabiî hepimiz güldük. Evet, şu zamanda o büyük insanlara atıp-tutmak kolay, ne var ki, günümüzün bu ucuz kahramanları kendi dönemlerinde zirve olan o imamlarla eğer karşılaşsa idiler güçlü bir pehlivan karşısında cılız bir insanın güreşmesi gibi komik duruma düşeceklerdi.

Hasılı, onların hatalarıyla kendi hatalarımızı aynı seviyede tutmanın yanlış olacağı ve bu tür düşüncelerin arkasında art niyetlerin yattığı; o bakımdan da bu mülâhazaların masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim.

M. Fethullah Gülen

Efendimiz’in (sas) Allah’tan hidayet, iffet, takva ve gınayı talep ettiği duayı açıklar mısınız?

Açıklama: Allah Resûlü’nün sabah-akşam tekrar ettikleri duaları arasında geçen اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْأَلُكَ الْهُدٰي وَالتُّقٰي وَالْعَفَافَ وَالْغِنٰي duasının mânâsını ve şerhini lütfeder misiniz?

Fem-i Güher-i Nebevî’den çok defa sâdır olan bu ve bunun gibi pek çok dua, kendisi için makamlar üstü makamlara ulaşma mevzuunda bir vesile, bizim için de bir irşad ve tenvirdir. Allah Resûlü’nün bu duasının mânâsı şöyledir: “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” Şimdi de bu kısa mealden sonra Efendimiz’in sabah-akşam Allah’tan (celle celâluhu) istediği bu dört önemli hususu kısaca izah etmeye çalışalım:

Hüdâ, doğruyu, dinin tarif ettiği istikamet yolunu, Allah’a açık olmayı temsil etme gibi mânâlara gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’deki, “Elif lâm mîm. İşte Kitap! Onda şüphe yoktur. O, müttakiler için bir hidayettir.”[1] âyet-i kerimesindeki “hüden” kelimesi de bu mânâya gelmektedir. Ayrıca bu âyette “hüdâ” ile “takva” kelimeleri arasında da ciddî bir irtibatın olduğu görülmektedir. Nitekim âyet-i kerimede, Kur’ân’ın kendisinde herhangi bir şüphenin bulunmadığı ve bu durumu da ancak müttakilerin sezebileceği vurgulanmaktadır. Bu açıdan da ikinci kelimeyle birinci kelime arasında bir irtibat vardır. Fatiha sûresinde geçen اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ “Bizi doğru yola hidayet eyle.”[2] âyetiyle de işte bu hidayet istenilmektedir. Doğruyu bulmaya müsait olarak yaratılan insan, doğruyu bulma yollarına intisap edecek ve neticede de hep doğruluğun yamaçlarında dolaşacaktır. Daha sonra gelen âyetlerle de, “mağdûbîn ve dâllîn” kelimeleriyle, hidayete erdikten sonra “gazaba uğrayanların” ve “sapkınlar”ın gittiği yoldan kaçınılması vurgulanmaktadır.

Değişik bir zaviyeden, Allah Resûlü’nün sabah-akşam veya sık sık yaptığı bu duasında “hüdâ”yı istemesini şöyle değerlendirmek de mümkündür: Efendimiz’in “hüdâ”dan kastı “Lâ ilâhe illallah” hakikatidir. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ “İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe illallah’la yenileyin.” buyurmaktadır. İnsan için zaman, mekân ve onun atomları her an değiştiğinden o da maddesi itibarıyla her gün âdeta farklı bir şahıs olmaktadır; olmaktadır ve her gün, ihya edilmemiş bir zamana, ölü bir mekâna girmekte ve henüz tenevvür etmemiş ölü bir kısım zerreler onun vücuduna girmektedir. Öyleyse insan, her an “Lâ ilâhe illallah” demek suretiyle “Allahım, Senden hidayet talep ediyor ve şahsî dünyamı aydınlatmanı istiyorum.” duygu ve düşüncesi ile imanda yenilenmeye talip olmalıdır.

Ayrıca “hüdâ” kelimesi, Allah Resûlü’nün bütün hayatı boyunca ortaya koymuş olduğu örnek hayatını ve Sünnetini yaşamayı da ifade etmektedir. Nasıl ki Efendimiz’e bakıldığında Allah hatırlanıyor, mü’mine bakıldığında da Efendimiz hatırlanmalıdır. Mü’min, ahlâk ve terbiye bakımından Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ruhla bezenmeli, O’nun hâl ve tavırları mü’minin bütün hayatına yansımalı ve mü’min ahlâken ve terbiye cihetiyle o ruhla yaşamayı kendisine ideal bir yaşam tarzı olarak seçmelidir.

Bu mevzua müşahhas bir misal olması açısından sahabe-i kiramdan İbn Mesud’u örnek vermek mümkündür. İbn Mesud, konuşması, mimikleri, oturması ve kalkması ile Allah Resûlü’ne en çok benzeyen sahabilerden biridir. Burada istidradî olarak şunu arz etmekte de yarar var: Bazı kaynaklarda İbn Mesud’un davranışları itibarıyla “tamamen Efendimiz’e benzediğine” dair rivayetler vardır. Bu rivayetlerde İbn Mesud’u Efendimiz’e benzetenlerin, onu “tanıdıkları sahabe arasında” benzettikleri anlaşılıyor. İhtimal bu söz, uzun süre Kufe’de bulunan İbn Mesud’u görmüş Kufeliler tarafından söylenmiş olmalıdır. Meselâ Kufeliler, Hz. Ömer’i veya Hz. Ebû Bekir’i hiç görmemişlerdi; görselerdi ihtimal fikirlerini değiştirecek ve başka benzerlerden de bahsedeceklerdi. Zira, çoğunluğu itibarıyla bütün ashabı, hem de her hâl ve davranışlarıyla O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırlatıyorlardı.

Kufe’de İslâmî duygu ve düşüncenin sistematik olarak yapılanması ve şekillenmesinde İbn Mesud Hazretleri’nin rolü çok büyük olmuştur. Bu itibarla da Kufe’de hemen herkes onu tanıma fırsatı bulmuştu. Öte yandan ta gençlik ve çocukluk yıllarında İslâm’la müşerref olan İbn Mesud, Efendimiz ve O’nun hane-i saadetlerine o kadar yakın olmuştu ki, bazıları onun Ehl-i Beyt’ten olduğu zannına bile kapılırdı. Evet, gerçekten de İbn Mesud, ilk Müslümanlardan olması ve erken yaşlardan beri hep Allah Resûlü’nün yanında bulunması itibarıyla Efendimiz’in tavırları onun tabiatı hâline gelmişti; ama kendilerine bakıldığında, ibadet ve tavırlarında Efendimiz’in görüldüğü daha pek çok sahabe ve tâbiînin varlığı da bir gerçektir.

Yine aradan asırlar geçtikten sonra gelen İmam Rabbânî ve Bediüzzaman gibi devâsâ kametlerin namaza durduklarında, Allah Resûlü için anlatılan “sanki içinde tencere kaynıyor gibi” kıvrım kıvrım olmaları, çevrelerini unutmaları, huşu içinde inlemeleri; Kur’ân okurken her kelimeyi ağızlarında duyup-tadıp; evirip-çevirip mânâ hüzmeleriyle bütün tadını alma gayreti içinde tekrar etmeleri ve bu hâlet-i ruhiye içinde secde ve rükûlarını yapmaları neticesinde Muhammedî ruh ve mânâyı yakalayıp sergilemeleri, onların her zamanki hâlleri olmuştur. Evet, ibadet hayatı açısından da Efendimiz’e benzeme ve O’nu temsil etme ayrıca önem arz etmektedir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir taraftan bu duasıyla değişik ufuklarda tayaran ederken, diğer taraftan âdeta “Sizin de kanatlanmanız için bu çok önemli bir esastır.. buna sahip çıkın..” diyerek mü’minleri hidayet mevzuunda irşatta bulunmaktadır. Mü’min her an Allah’tan hidayet isteme konumundadır; ancak o hidayetin kapısı, sırlı takva anahtarıyla açılmadığı takdirde, içine girilmesi gerekli olan yere girilmemiş olacaktır. Onun için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “hüdâ”nın arkasından hemen “takva”nın da istenmesini salıklamaktadır.

Takva, farzları yapmak, haramları ve kebairi (büyük günahları) terk etmektir. Bunları yapan bir mü’min, takva dairesine girmiş sayılır. Gerçi, farzları yapıp, haram ve kebairden kaçınmak ile girilen yer, takvanın sofasıdır. Daha sonra şüpheli şeylerden uzak durup haramların semtine sokulmamakla biraz daha ilerlenmiş olur ve takva kapısından içeriye adım atılmış sayılır. Ardından bir kısım mübahları, “şüphelidir” mülâhazasıyla terk etmek suretiyle de asıl takvaya ulaşılmış olunur.

Bir mü’minin, hidayetten ve hidayet rehberi sayılan Kur’ân’dan tam istifadesi de işte bu ölçüde bir takvaya vâbestedir. Hidayet ile takva âdeta ikiz kardeş gibidir. Nitekim yukarıda izah edildiği gibi Kur’ân’ı anlama, duyma, onun ulviyet ve azametine ulaşabilme takvaya bağlıdır ve takvanın derecesine göre de istifade nispeti artmaktadır.. evet takvada derinleşen mü’minin, Kur’ân’ı anlayışı, sezişi ve duyuşu da derinleşir.

Duada üçüncü istek olarak “iffet” zikredilmektedir. İffet, şehevânî yanları itibarıyla insanın elini, ayağını, dilini, dudağını, gözünü, kulağını günahlardan koruyarak onun haramlara girmemesi demektir. İnsan, büyük günahları genellikle ağız ve apış arası ile işlediği için Allah Resûlü bir hadislerinde, “İki çene arası ile apış arası mevzuunda günaha girmeyeceğinize dair bana söz verin, ben de Cennet’e gireceğinize dair size söz vereyim.” buyurarak ağız ile apış arasını aynı hat üzerinde bir araya getirmektedir ki, bu, iffetin sadece bir yanıdır.

Bir diğer yanıyla ise o, temelluk ve dilencilik yapmamak, başkalarına yüzsuyu dökmemek demektir. Duada sayılan diğer kelimelerle birlikte ele alındığında, iffetin mânâsını böyle anlamak daha uygun olacaktır zannediyorum. “Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.”[3] âyet-i kerimesi de işte bu mânâdaki iffeti anlatmaktadır.

Âyette bahsedilen hayatı yaşayanlardan birisi olan iffet âbidesi Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) o dönemdeki durumunu şöyle nakleder: “İnsanlardan bir şey istemeye çok utanırdım. Çok defa açlıktan bayılırdım da beni saralı zannederlerdi; çocuklar gelir benimle eğlenirlerdi.” Bu hâlinden ötürü Ebû Hüreyre’nin dilencilik yaptığını hatta temellukte bulunduğunu düşünenler bile olmuştur. O, insanlardan bir şey istemeye utandığından أَسْتَقْرِأُ şeklinde bir ifade kullanıyordu. Esasen bu cümle, “Ben sizden Kur’ân talep ediyorum.. bana Kur’ân okuyun.” mânâsına anlaşılabileceği gibi “Bana yemek verin.” anlamına da gelmekteydi. Tabiî, hâlden anlamayanlar, tıpkı ölen adama Kur’ân okunduğu gibi oturup onun başında Kur’ân okuyorlardı.

Hakîm b. Hizam da sahabe-i kiramın ileri gelenlerindendir. Bu sahabi de Ebû Hüreyre gibi kimseden bir şey istememeyi ahlâk hâline getirmişti. Efendimiz, Hakîm b. Hizam’la insanlardan bir şey istememe konusunda söz almıştı. O da ömrünün sonuna kadar bu sözünde durmuştu. Öyle ki, kırbacı yere düşürdüğünde onu bile kimseden istememek için devesinden inip alır, yine devesine binerdi. Daha sonraları ise Hakîm b. Hizam’a sadaka ve teberru adına hiçbir şey kabul ettirilememişti.

Ashap içinde isteyen insan sayısı çok azdı. Bu insanlar çok ciddî sıkıntılara da maruz kalmalarına rağmen kimseden bir şey istememiş ve hep afif yaşamışlardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ömrü boyunca afif yaşamış; hurma elyafından yapılmış hasır üzerinde yatmıştı ki, bu hasır mübarek vücudunda derin izler bırakırdı. Bazı günler evinde hiç ocak yanmaz, O aç sabahlar, aç akşamlardı. Fakat bütün bu sıkıntılara rağmen gerek Efendimiz, gerekse sahabe-i kiram “Susuzum, bittim, bu insanlarda vefa yok, bize bakmıyorlar, biz hayatlarımızı bunların saadetlerine, mutluluğuna, hidayetine vakfetmişiz, bu ne büyük bir vefasızlık…” şeklinde, yarım kelimeyle dahi olsun bir sitemde bulunmamışlardı; evet onlar işte bu ölçüde afif idiler.

Duada iffetin hemen arkasından gelen “gınâ” kelimesi de iffeti takviye eder mahiyettedir. “Gınâ” kelimesi “başkalarına el açtırmayacak kadar bir imkâna malik olma” ve bir de “gönül zenginliği”ne sahip bulunma mânâlarına gelir.

Her ne kadar iffet güzel bir şey olsa da herkes buna dayanabilecek seviyede olmayabilir. O yüzden bir insan, başkalarına muhtaç olmayacak şekilde Allah’tan zenginlik de isteyebilir/istemelidir. Öte yandan “gönül zenginliği” mânâsına da gelen gınâ, çok ulvî bir pâyedir. Bu pâyeye ermiş birisi, ne kazandığı şeyden memnun olur, ne kaybettiği şeyden mahzun. Dünyayı kesben değil kalben terk eden böylesi insanlar, Hz. Eyüp misali اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي اَعْطَان۪ي ثُمَّ اَذْهَبَ عَنّ۪ي “Hamdolsun o Allah’a ki, önce verdi sonra da aldı.” duygu ve düşüncesinde hareket ederek her dem şükürle oturur kalkarlar.

Evet, her mü’min, “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” duasını dilinden düşürmemeli ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ortaya koymuş olduğu örnek hayatı yaşama mevzuunda a’zamî cehd ve gayret göstermelidir.

M. Fethullah Gülen

[1]    Bakara sûresi, 2/2.

[2]  Fatiha sûresi, 1/6.

[3]  Bakara sûresi, 2/273.

Güzel şefâat ve kötü şefâat ne demektir?

“Her kim güzel bir şefâatte bulunursa, o iyilikten kendisine de bir nasip vardır. Kim de kötü bir hususta şefâat ederse, ondan da kendisine bir pay düşer.” Mücâhid bu âyetin insanlar arasındaki iyi ve kötü şefâat hakkında indiğini kaydetmiştir.

Beydâvî âyeti şöyle tefsir etmiştir: “Bir insan, güzel şefâatle, Allah rızası için, diğer bir müslümanın hakkını gözetir ve ondan bir zararı defeder ya da ona bir fayda sağlarsa veya onun için arkasından (bizahri’l-gayb) dua ederse duası kabul olunur –hatta melek, “sana da o kadar” der– şefâatinin ve hayra vesile oluşunun sevabını alır. Kim de, Allah’ın haram saydığı bir hususta şefâatte bulunursa, aynı miktarda sorumluluğa ve vebâle ortaktır.”

Ebu’s-Suûd ise güzel şefâati şöyle tarif eder: “Meşrû bir konuda bir müslümanın hakkının sırf Allah rızası için gözetildiği ve içinde dünyevî hiçbir maksat olmayan şefâate ‘şefâatün hasene’ yani güzel şefâat denir.

İbn Abbas’tan gelen rivayete göre o, güzel şefâati, insanlar arasını uzlaştırmak ve onları barıştırmak; kötü şefâati ise, insanlar arasında laf taşımak ve dedikodu yapmaktır.” diye tarif etmiştir.

İbnü’l-Cevzî kötü şefâat için üç anlam verildiğini kaydeder: “Birincisi, koğuculuk yapmak, insanların arasını bozmak; ikincisi, Yahudilerin yaptıkları gibi, mümin erkek ve kadınlara beddua etmek; üçüncüsü ise, ehl-i küfre katılarak müminlere karşı harb etmek.”

Kısaca belirtmek gerekirse, bu âyette geçen şefâat âhirette cereyan edecek olan şefâat değil, dünyada gerçekleşen ve insanlar arasındaki münasebetlerle ilgili iyi/kötü şefâattir, insanların lehinde ya da aleyhinde faaliyet göstermek demektir. (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

Efendimizin yazışmalarında ve vahiy kâtibi olarak görevlendirdiği sahabiler kimlerdir?

Hazret-i Peygamber Aleyhisselam kendisi okur-yazar olmadığı için okuma-yazma işlerini sahabe efendilerimiz görürlerdi.

Efendimizin yazıcıları yaklaşık 40 kişiydi. Bunların önde gelenleri şunlardır:

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer,

Hz. Osman; Hz. Âişe’nin rivayetine göre, Efendimiz kendisine vahiy geldiğinde “Ey Useym! Yaz!” buyurarak vahyi Hz. Osman’a yazdırırdı.

Hz. Ali; Efendimiz muahede ve musâlaha yaptığı zaman, bunları Hz. Ali’ye yazdırırdı. Meselâ, Kureyşlilerle Hudeybiye’de yaptığı muahedeyi ona yazdırmıştı. Ayrıca Hz. Ali, mülk fermanlarını ve şahıslarla ilgili yazıları da yazardı.

 Übeyy İbn Ka’b; Peygamber Efendimiz Medine’ye geldiklerinde yazılarını Ensar’dan ilk yazan Übeyy b. Ka’b idi ve yazdığı yazıların sonuna kimin yazdığını ifade sadedinde “Filan oğlu filan yazdı.” diyenlerin de ilki bu sahabe idi. Medine’de Resûlullah’a inen vahiyleri O’nun huzurunda ilk defa yazmaya başlayan da Übeyy b. Ka’b idi.

 Zeyd b. Sabit; Übeyy b. Ka’b bulunmadığı zaman Efendimizin yazılarını Zeyd b. Sabit yazardı. Zeyd b. Sabit vahiyleri yazmada üstad idi. Kendisinin vahiyden başka yazılacak şeyleri yazdığı da olurdu. Hazret-i Peygamber ondan İbraniceyi öğrenmesini istemiş o da on beş gün gibi kısa bir süre içinde bu dili çok güzel bir şekilde öğrenmişti. Daha sonra ise yine Resûlullah’ın tavsiyesiyle Süryaniceyi de on yedi günde güzelce öğrenmiştir.

Abdullah b. Erkam; Peygamberimizin anne tarafından akrabasıdır. Hz. Âmine, Abdullah b. Erkam’ın babası olan Erkam’ın halası idi. Hazret-i Peygamber’e bir yazı geldiği zaman “Buna, kim cevap yazar?” diye sorduğu zaman, mecliste Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer gibi zâtlar bulunduğu hâlde, Abdullah b. Erkam: “Ben!” der ve öne atılırdı. Peygamberimiz Aleyhisselam da ona yazıyı yazdırır ve mühürletirdi. Ayrıca kendisi güvenilir bir zât olduğu için, hükümdarlardan gelen yazıları yanında saklamasını da ona emrederdi.

Halid b. Saîd; Besmele’yi ilk yazan, bu sahabidir.

Halid b. Velid, Ukbe, Talha b. Ubeydullah, Ebu Eyyub Halid b. Zeyd el-Ensârî, Ebu Süfyan b. Harb, Büreyde b. Husayb, Zübeyr b. Avam… (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem)

Peygamberimiz Çok Kadınla Evlenmesini Kınıyorlar. Bu Hususta Bizleri Aydınlatır mısınız?

Hemen arz edeyim ki, bu hususta ileri-geri söz söyleyenler, hiçbir şey okumamış ve düşünmemiş kimselerdir. Eğer, “Megâzi ‘ ve “Siyer”e azıcık bakmak zahmetine katlansalardı, kendilerini küçük düşürecek böyle bir soruyu sormayacaklardı.

Bu soruyu şimdiye kadar, beş altı yerde benden sordular; ben de her defasında eksik-tamam bazı şeyler anlatmağa çalıştım. Bu defa da onlardan hatırımda kalanları tekrar edeceğim.

Peygamberler Sultanı Zât-ı Risâlet-penâhın izdivaçlarında, değişik yönler vardır: Zât-ı Ahmediye’ye (sav) taâlluk eden hususlar, umumî olarak izdivaçlarında gözetilmiş olabilecek hedef ve maksatlar; bir kısım zarûretler ve nihayet zevcâtın hususi durumlarının gereğini yerine getirme gibi keyfiyetler… Şimdi sırasıyla bu hususları teker teker tahlil edelim.

Mevzûu ilk önce, o pâk şahsiyete bakan yönüyle ele alalım. Her şeyden evvel bilinmelidir ki, O mübebbcel Zât, yirmibeş yaşına kadar hiç evlenmedi. O sıcak memleketin hususi durumu da nazar-ı itibara alınacak olursa, bu kadar zaman iffetiyle yaşaması ve bunun da, dün ve bugün böylece kabul ve teslim edilmesi, Onda iffetin esas olduğunu ve müthiş bir irade ve nefis hâkimiyeti bulunduğunu gösterir. Eğer bu hususta, küçük bir inhiraf bulunsaydı, dünkü ve bugünkü düşmanları, bunu cihâna ilân etmekken bir an bile geri kalmayacaklardı. Halbuki eski ve yeni bütün hasımları, Ona hiç olmayacak şeyleri isnat ettikleri hâlde, bu istikamette bir şey söyleme cüretini gösterememişlerdir.

Peygamberimiz (sav) ilk izdivaçlarını, yirmibeş yaşlarında iken yaptılar. Bu izdivaç Allah ve Resûlü katında çok yüce ve müstesnâ; fakat başından iki defa evlenme geçmiş kırk yaşındaki bir kadınla olmuştu. Bu mutlu yuva tam yirmiüç sene devam etmiş ve peygamberliğin sekizinci senesi, kapanan bir perde gibi arkada acı bir hasret bırakarak sona ermişti. Bu defa Efendimiz (sav) yirmibeş yaşına kadar olduğu gibi, yine yapayalnız kalmıştı. Evet, aile, çoluk-çocuk her şeyiyle yirmiüç senelik bu mesut hayattan sonra, yeniden dört-beş sene bekâr olarak yaşamışlardı ki; yaşları da elli üçe ulaşmış bulunuyordu.

İşte, bütün izdivaçları da böyle izdivaca alâkanın azaldığı bu yaştan sonra başlar ve devam eder ki; sıcak bir memlekette ellibeş yaşından sonra yapılan izdivaçta, beşerîlik ve şehevîlik görmek, ne insafla ne de izanla kat’iyyen telif edilemez.

Burada akla gelen diğer bir mesele de, Peygamberlik müessesesiyle çok evlenmenin te’lifi keyfiyetidir. Buna da bir iki cümle ile temas etmek istiyorum.

Evvelâ, bilinmelidir ki, bunu serrişte edenler, ya hiçbir din ve prensip kabul etmeyenlerdir ki, onların böyle bir şeyi kınamaya aslâ ve kat’â hakları yoktur; zîrâ onlar, bütün prensiplere karşı râfizîdirler. Hiçbir kânun ve kayda tâbi olmaksızın, pek-çok kadınla münasebet kurar; hatta mahremleriyle dahi nikâhı tecviz ederler. Yahut bunlar, Hıristiyan ve Yahudi gibi ehl-i kitap olanlardır. Onların hücumu da, insafsızca, garazlı ve teemmül edilmeden yapılmış, hattâ kendi namlarına üzülecek bir keyfiyettir. Çünkü, İncil ve İncil ehlinin kabul ve tesüm ettiği; Tevrat ve Tevrat ehlinin, kendi peygamberleri bilip uydukları, nice Enbiyâyı İzâm vardır ki; bunlar daha çok kadınla evlenmiş ve başlarından daha çok nikâh geçmiştir. Bir Süleyman ve Davut Peygamberleri düşününce, her iki cemaatin de nasıl haksız ve tecâvüz içinde bulundukları açıkça ortaya çıkar. Binâenaleyh, çok kadınla izdivacı, Peygamberimiz (sav) başlatmadığı gibi; aynı zamanda çok izdivâç, nübüvvetin ruhuna da zıt değildir. Kaldı ki; daha sonra anlatmağa çalışacağım hususlarda görüleceği gibi “taaddüt-ü zevcât”ın peygamberlik vazifesi nokta-i nazarından, tasavvurlar fevkinde fâideleri vardır.

Evet, çok kadınla izdivâç, bilhassa ahkâmla gelen Enbiyâ için bir bakıma zarûrîdir. Zîrâ, dinin, aile mahremiyeti içinde cereyan eden pek çok yönleri vardır ki, ona ancak bir insanın nikâhlısı muttali olabilir. Binâenaleyh, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi bir istiâre ve kinâyeye başvurmadan ki çok defa bu türlü anlatma tarzı anlamayı bulandırır ve istinbatı zorlaştırır her şeyi alabildiğine vuzûh içinde anlatacak, mürşidelere ihtiyaç vardır.

İşte, her şeyden evvel, nübüvvet hânesinde olan bu temiz ve Pâkize zevcât, kadınlık âlemine karşı irşâd ve tebliğ vazifesinin sorumluları ve nakilcileri bulunmaları itibariyle, peygamber için de, peygamberlik için de; kadınlık âlemi için de gerekli, hattâ elzem olur.

Diğer bir husus da, umumî mânâda Efendimiz’in zevceleriyle alâkalı oluyor ki, o da:

Zevceler arasında, yaşlı, orta yaşlı ve gençler bulunması itibariyle, bu devre ve dönemlerin hepsine ait çeşitli ahkâm vaz’ediliyor. Ve bizzat peygamber (sav) hânesi içinde bulunan bu Pâkize zevceler sayesinde tatbik imkânı buluyordu.

Zevcelerin her birerleri, çeşitli oymaklardan olması sebebiyle, evvelâ o kabileler arasında; sonra da muazzez şahsiyetiyle akrabalık tesis buyurduğu bütün cemâatler içinde, köklü bir sevgi ve alâkaya yol açılıyordu.Her kabile ve oymak, O’nu, kendinden biliyor, din hissinin yanında, Cibrillî bir bağlılıkla O’na karşı derin bir alâka hissediyordu.

Her kabileden aldığı kadın, O’nun hayatında ve irtihalinden sonra, kendi cemâatı arasında çok ciddi dînî hizmete vesîle olabiliyor; uzak yakın bütün akrabalarına, zâhir ve bâtın-ı Ahmediye (sav) hususunda tercümanlık yapıyordu. Bu sayede O’nun kabilesi de, kadın ve erkeğiyle, Kur’ân’ı, tefsîri, hadîsi ondan öğreniyor ve dinin ruhuna vâkıf olabiliyordu.

Bu izdivaçlar vâsıtasıyla, Nebiyy-i Ekmel, âdetâ bütün Ceziret-ül Arabla yakınlık te’sis etmiş gibi, her hânenin, teklifsiz misafiri hâline gelmişti. Herkes bu karâbet vasıtasıyla o mehâbet âbidesine yaklaşabiliyor ve dînî umûru öğrenme fırsatını buluyordu. Aynı zamanda bu ayrı ayrı aşîretlerin her biri, bir çeşit, kendini ona yakın sayıyor ve bununla iftihar ediyordu. Mahzum Oğulları, Ümmü Seleme (ra) vasıtasıyla; Emevîler, Ümm-ü Habîbe (ra) vasıtasıyla; Hâşimîler, Zeynep bint-i Cahş (ra) vasıtasıyla kendilerini ona yakın kabul edip, bahtiyar sayıyorlardı…

Buraya kadar olanlar umumî mânâda ve bazı yönleriyle de, diğer peygamberlere şâmil olacak şekilde idi. Şimdi bir de,hususî mânâda ve teker teker her zevcenin serencâmesi içinde, meseleyi ele alalım:

Evet, burada dahi göreceğiz ki; mantık, vahiy ile müeyyed O Zât’ı hayat-ı seniyyesi karşısında toprak kadar aşağı kalıyor; ta’bir-i diğerle beşer düşüncesi Fetânet-i Â’zam önünde rükûa varıp iki-büklüm oluyor.

İlk zevceleri -seyyidetinâ- Hz. Hatîce’dir. (ra) Kendinden onbeş yaş daha büyük olan bu nâdîde kadınla izdivaçları, her evlilik için en büyük örnek mâhiyetindedir. O, bütün bir hayat boyu, derin bir vefâ ve sadakatle eşlerine bağlı kaldıkları gibi, zevcelerinin vefatından sonra dahi O’nu hiçbir zaman unutmamış, hatta her vesîle ve fırsatta O’ndan bahisler açmıştır.

Hz. Hatîce’den sonra Peygamberimiz (sav) dört-beş sene evlenmediler. Başlarında birçok yetim bulunmasına rağmen, onların meûnetine katlanıp , bir bakıma hem annelik, hem de babalık vazifesini yürüttüler. Muhâl-farz, evvel ve âhir kadınlara karşı küçük bir za’fı olsaydı, böyle mi hareket ederlerdi?..

Sıra itibariyle olmasa bile ikinci zevceleri, Aişe-i Sıddîka’dır. En yakın arkadaşının kızı. Acı, tatlı bütün bir hayatı beraber yaşayan bu büyük insana karşı, Nebî’nin en mu’tenâ ikramı… Umum neseplerin sona erdiği günde, sona ermeyen karâbetiyle onun yanında bulunma şerefi ancak bu sayede olacaktır. Evet, Aişe-i Sıddîka ile, Hz. Ebubekir, maddî-mânevî hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde kurb-u Nebevîye mazhar olmuşlardı.

Ayrıca, Hz. Âişe gibi çok zekî bir nâdire-i fıtrat, davâyı nübüvvete tam vâris olabilecek yaradılışta idi. İzdivaçtan sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleriyle katiyyen sübut bulmuştur ki; O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, zâhir ve bâtın-ı Muhammedi (sav) emsâlsiz kavrayışıyla, bihakkın temsil ediyordu.

Bunun içindir ki; Efendimize rüyasında, onunla izdivaç yapacağı işâr ediliyor ve henüz gözlerine başka hayâl girmeden peygamber hânesine kadem basıyordu…

Bu sayede O, Hz. Ebubekir (ra) için vesîle-i şeref olacak ve kadınlık âlemi içinde, bütün istîdat ve kâbiliyetlerini inkişaf ettirerek, Efendimizin en başta talebelerinden biri olma hüviyetiyle, büyük mürşide ve mübelliğe olmaya hazırlanacaktı. İşte böylece, O da hem bir zevce, hem de bir talebe olarak saadet hânesine intisap etmiş bulunuyordu.

Yine izdivaç sırasına göre olmamakla beraber üçüncü zevceleri, Ümmü Seleme’dir (ra). Mahzum Oymağı’ndan ve ilk Müslümanlardan olan Ümmü Seleme, Mekke’de tazyik görmüş; ilk olarak Habeşistan’a, ikinci defa da Medine’ye hicret etmiş ve o günkü şartlara göre ilk saftakiler arasında yer almıştı.

Kendisiyle beraber bu uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanan bir de kocası vardı. Ve, Ümmü Seleme’nin nazarında eşi, menendi olmayan bir insandı. Bütün çile devrini beraber yaşadığı, bu eşsiz hayat arkadaşı Ebu Seleme’yi Medine’de kaybedince çocuklarıyla baş başa kaldı. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Ebubekir ve Ömer (ra) uzatırlar; fakat o bu talepleri reddetti;zîrâ Onun gözünde Ebu Seleme’nin yerini dolduracak insan yoktu.

Nihayet, izdivaç teklifiyle Allah Resûlü (sav) O’na el uzattı. Bu izdivaç da gayet tabiiydi, zira İslâm ve iman uğrunda hiçbir fedâkârlıktan dûr olmayan bu muallâ kadın, aradın en soylu oymağı içinde uzun zaman yaşadıktan sonra yapayalnız kalmıştı ve dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs, samimiyet ve İslâm için katlandığı şeyler düşünülünce, ona muhakkak ki el uzatılmalıydı… Ve, işte Kâinatın Fahri, onu nikâhı altına alırken bu inâyet elini uzatmıştı. Evet, gençliğinden beri yaptığı; kimsesizleri görüp gözetme ve yetimlere el uzatma iş ve vazifesini, o günkü şartların iktizasına göre bu şekilde yerine getiriyordu.

Ümmü Seleme de Hz. Aişe gibi dirâyet ve fetâneti olan bir kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma isti’dâdındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli Onu, himâyeye alırken diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu.

Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Fahr-i Kâinat Efendimizin, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini,başka hiçbir şeyle îzah edemeyiz. Hele şehevîlik ve kadınlara düşkünlükle aslâ ve kat’â!…

Bir diğer zevceleri de Remle bint-i Ebi Süfyan’dır (Ümmü Habîbe). Peygamber (sav) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü temsil eden birinin kızı… Bu da ilk Müslüman olanlardan ve birinci safda yerini alanlardandı. Çile devrinde Habeşistan’a hicreti, orada kocasının önce tenassur etmesini, sonra da vefâtını görmüş mûzdarip bir kadın…

O gün Sahâbi, sayı itibariyle az; mal yönünden fakirdi. Her hangi birine bakacak, medar-ı maîşetini temin edecek durumları yoktu. Buna göre, Ümmü Habîbe ne yapacaktı? Ya tenassur edip, Hıristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan baba evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en dindar, en soylu, aile itibariyle en zengin kadının bunlardan hiçbirini yapması mümkün değildi. Bir tek şey kalıyordu; o da Efendimizin müdâhalesi ve muâlecesi…

İşte, Ümmü Habîbe ile izdivaçta da bu yapılıyordu. Dini için her türlü fedakârlığa katlanmış bu kadın, yurdundan yuvasından uzak; zenciler arasında; kocasının irtidat ve vefâtı kendisini dilgîr ettiği günlerde; Necâşinin huzuruna çağırıp, Peygamberimizle nikâhının kıyılması gibi en tabiî bir şey yapılıyordu. Bunu değil kınamak “Rahmeten li’l-âlemîn”olmanın gerektirdiği bir hususun ifâsı sayarak alkışlamak lâzımdır.

Kaldı ki; bu büyük kadının da, emsâli gibi kadın-erkek Müslümanların irfan hayatına getireceği çok şey vardı. O da bu suretle hem bir zevce hem de bir talebe olarak, o saadethâneye intisap ediyordu.

Aynı zamanda bu evlilik sayesinde, Ebu Süfyan ailesi de, Hâne-i Nübüvvete teklifsiz girip çıkma imkânını elde ediyor ve değişik bir bakış kazanarak yumuşamış oluyordu.. Hem değil sadece Ebu Süfyan ailesi, belki bütün Emeviler’de tesir icrâ edebilecek bir hâdise olma karakterinde. Hatta denebilir ki; alabildiğine sert ve bağnaz olan bu aile, Ümmü Habîbe’nin nikâhı sayesinde oldukça yumuşadı ve her türlü hayrı kabul etmeye hazır hâle geldi.

Saâdethânesine girenlerden biri de Zeynep bint-i Cahş’dır (ra). Alabildiğine asîl ve o kadar da ince, iç derinliğine sâhip Hz. Zeynep Sultân-ı Enbiyânın yakın akrabası ve yanı başında büyüyen, gelişen bir kadındı. Efendimiz (sav) Zeyd (ra) için Onu talep ettiği zaman, ailesi biraz çekimser kalmış ve bu arada Efendimize verme temâyülünü göstermişlerdi. Sonunda Peygamberimizin (sav) ısrarıyla Zeyd b. Hârise’ye vermeye râzı olmuşlardı.

Zeyd, bir zamanlar hürriyetini yitirmiş; esirler arasında girmiş ve sonra Kâinatın Efendisi tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir âzâtlı idi. Peygamber Efendimiz (sav) bu izdivaçtaki ısrârıyla, insanlar arasındaki müsâvâtı tesis, tahkîm ve tersîn etmek istiyor ve bu çetin işe de, yine yakınlarıyla başlıyordu. Ne var ki, Zeynep gibi çok yüce fıtratlı bir kadın, emre imtisâlden ibâret olan bir evliliği, uzun sürdüremeyecek gibiydi. Bu evlilik, Zeyd için de bir şey getirmemiş ve sadece bir ızdırap ve hasret olmuştu.

Nihayet boşama hâdisesi oldu; fakat Efendimiz Zeyd’i vaz geçirmeye ve evliliğin devam ettirilmesine çalışıyordu. Tam o esnâda, Cibrîl (as) geldi ve semâvi fermanla, Zeynep’in Efendimizle izdivaç etmesi emrini getirdi. Efendimizin maruz kaldığı imtihan oldukça ağırdı, zira, o güne kadar, kimsenin cesaret edemediği bir şey yapılıyor ve yerleşmiş, kök salmış âdetlere karşı, ilân-ı harp ediliyordu. Bu çok çetin bir mücâdeleydi. Ancak Allah emrettiği için yapılabilirdi. Ve işte Efendimiz, derin bir kulluk şuûruyla, nezih şahsiyetine karşı çok ağır gelen bu işi yaptı. Hz. Âişe’nin dediği gibi, muhâl-farz, peygamberimizin, Vahy-i Münzel’den bir şeyi ketmetmesi câiz olsaydı Zeyneb’le izdivâcını emreden âyetleri ketmederdi. Evet, Zât-ı Risâlet Penâhiye o kadar ağır gelmişti…

İlâhi hikmet ise, bu temiz ve yüce varlığı, Peygamber hânesine sokmak, ilim ve irfan yönüyle hazırlamak, irşad ve tebliğle vazifeli kılmak istiyordu. Nihayet, öyle de oldu. Ve daha sonraki nezih hayatı boyunca, Peygamber zevceliğinin iktizâ ettiği inceliklere riâyet etti.

Ayrıca, câhiliye devrinde, evlâtlıklara evlât deniyor ve onların eşleri de aynen evlâdın eşi gibi kabul ediliyordu. Câhiliyyeye ait bu âdet, kaldırılmak murat buyurulunca, yine tatbikata Efendimizle başlanıldı. Herhangi bir kimseye “evlâdım”demekle, evlâdınız olamayacağı gibi, “evlâdım”dediğinizin zevcesi de gelininiz olamaz.

Zeynep’le izdivaç hususunda söylenecek daha çok şey olmakla beraber, sual-cevap mevzuunun istiap haddini aşacağı için, şimdilik tek başına tahlîl edileceği âna havale ediyor ve kısa kesiyorum.

Saâdet hânesiyle şerefyap olanlardan biri de, Cüveyriye bint’ül-Hâris’dir. Gayr-i müslim olan kabîlesine karşı harp edilmiş ve kadın erkek esârete dûçar olmuşlardı. Hissiyatı alt üst olmuş, gururu kırılmış bu saray mensubu kadın, huzûr-u risâlete getirildiğinde, kin ve nefretle doluydu.

İşte o zaman Fetânet-i Âzam, yağdan kıl çekme kolaylığı içinde meseleyi bir hamlede hâlletti.

Hz. Cüveyriye (ra) ile nikâh akdedince Cüveyriye, müminlerin anası mevküne yükseldi ve sahabenin bakışında bîr ihtirâm âbidesi hâline geldi. Hele Ashâp-ı Resulullâh’ın “Peygamberin akrabaları esir edilmez”deyip, ellerindeki esirleri bırakınca, hem Cüveyriye (ra) hem de aşîretin gönlü fethediliverdi.

Görülüyor ki, Peygamberimiz altmış yaşları dolaylarında, yaptıkları bu izdivaçta dahi pek çok meseleyi bir çırpıda hâllediyor; kızıl kıyamet hâdiselerin içinde, sulh ve sükûn meltemleri estiriyordu.

Talihliler arasına karışanlardan birisi de, Safiyye bint-i Huyey’dir. (ra) Hayber emirlerinden birinin kızı. Meşhur, Hayber Vakası’nda, babası, kardeşi ve kocası öldürülmüş, kavim kabilesi de esir edilmişti. Safiyye (ra) büyük bir öfke ve intikâm hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Nikâh akdedilip, müminlerin hürmet duyacağı, Efendimize zevce olma muâllâ mevküne yükselince, Ashabın (ra) “anam-anam”ta’zimleri ve Efendimizin eritici ve tüketici yüceliği karşısında, Safiyye de (ra) olup biten her şeyi unuttu ve Peygamberimize zevce olmakla iftihar etmeye başladı.

Ayrıca, Hz. Safiyye vasıtasıyla pek çok Yahudinin, Efendimizi yakından görüp tanıma ve yumuşama imkânı da doğuyordu. Bir şeyle her şey yapan ve bir fülinde binler hikmet bulunan Hazreti Allah, (cc) bütün izdivaçlarda olduğu gibi, bunda da pek çok hayır ve bereket yaratmıştı.

Bundan başka, düşmanlarının iç âlemine muttalî olma bakımından, ümmetine bir ders vermiş olabileceğini zikretmek de muvafık olur zannederim. Hele hele Yahudilere karşı. Hazreti Safiyye ve emsâli ayrı milletlerden olan kadınların, o milletlerin iç durumlarına nüfûz bakımından büyük ehemmiyeti vardır; elverir ki insan onların hâin olanlarıyla kendi sırlarını düşmanlara kaptırmasın.

Bu bahtiyarlardan biri de Sevde’dir. İlk safta yerini alanlardan; kocasıyla Habeşistan’a hicret edenlerden ve Ümmü-Habibe’nin kaderine benzer şekilde, kocasının vefatıyla ortada kalanlardan.

Efendimiz, bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; Onu perişan olmadan kurtardı ve O’na enîs oldu. Zaten sadece Efendimizin nikâhı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu.

İşte bütün izdivaçlarında, bu türlü hikmet ve maslahatlar bulunan Peygamber Efendimiz (sav) hiç mi hiç nefsânî duygularıyla bu işin içine girmemiştir. Ya Râşid Halifelerin ilk ikisine karşı olduğu gibi, vezirleriyle bir karâbet te’sisi ve zevcesi olacak kadındaki istidat ve kabiliyet veya teker teker, diğerlerinde gördüğümüz gibi, başka hikmet ve maslahatlarla evlenmiş ve büyük yük ve meûnetlerin altına girmiştir.

Bunlardan başka, bu kadar kadının, mesken, nafaka, elbise gibi ihtiyaçlarını, en âdil şekilde temin etmesi ve onlara karşı muâmelesinde kılı kırk yararcasına, adâlet ve hakkâniyete riâyette bulunması; aralarında meydana gelmesi muhtemel huzursuzlukları peşinen önlemesi, vârid olan geçimsizlikleri yağdan kıl çekme rahatlığı içinde hâlletmesi, Bernard Shaw’ın ifadesiyle “En büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde hâlleden”O müstesnâ Zât’ın peygamberliğine delâlet eder…

Bir kadın ve bir iki çocuğun dahi, idaresinin ne kadar müşkül olduğunu gören ve bilen bizler; daha evvel başka yuvalar kurmuş; başka âile yapılarına şahit olmuş; girdiği yuvalarda farklı mîzaclar kazanmış pek çok kadını, bir şür âhengi ve ritmi içinde idare eden, o muâllâ ve mübeccel varlık karşısında iki büklüm oluyoruz.

Bir husus kaldı ki, o da, zevcelerin adedinin, ümmetine meşru kılınan adedin üstünde olma keyfiyetidir. Bu, bir hususî teşrî’dir. Evet, bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve hikmetleri hâvi bir hususî kanundur. Bir müddet bu mevzuda mutlak izin verilmiş; belli bir müddet sonra ise sınır konmuş ve evlenmesi yasak edilmiştir.

Suâlin ehemmiyetine binaen, mevzuu uzatma lüzumunu duydum; mazur görüleceğini umarım.

M. Fethullah Gülen

Efendimiz’in mi’racını Kâbe’ye bakan yönüyle izah eder misiniz?

Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin, sıfatlarının veyahut Zâtî tecellilerinin varlıklarla irtibatı düşünüldüğünde, her varlığın belli tecellilerle meydana geldiği anlaşılacaktır. İnsan, yaratılmışlar arasında en şerefli varlıktır. İnsanlar arasından seçilen bilhassa büyük peygamberler ise, bütün yaratılmışlar içinde husûsî tecellilere mazhar olmuş kullardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, bu peygamberler arasında kaymak gibidir. Bu sebeple O’na “kaymak”, “öz” ve “hülâsa” mânâsına “Mustafa” denmesi boşuna değildir. Hatta meleklerin Hz. Adem’e “safiyyullah” demelerinin sebebinin, Hz. Âdem’in ruhunda meknî ve zamanı geldiğinde zuhur edecek olan böyle bir saffet olduğu da söylenebilir.

Yani, Hz. Âdem Safiyullah’dır; ama onu Safiyullah yapan öz, daha sonra meydana gelecek olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), hadis diye meşhur olmuş bir sözde şöyle anlatılır: “Levlâke levlâke lemâ halektü’l eflâke=Eğer sen olmasaydın varlığı yaratmayacaktım.” Sanki varlığın yaratılış silsilesi ve bütün yaratıkların vasıflarının hulâsası, süzüle süzüle, özleşe özleşe Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’de toplanmıştır.

Yine Nebiler Serveri, makam itibarıyla makam-ı cem’in sahibi olduğundan, bütün enbiya-i izâmın vâris-i hâssıdır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazifeleri itibarıyla bütün enbiyâ-i izama ait hususiyetleri şahsında toplamış olup, kainattaki onlara ait mânânın bir fihristidir. Bu itibarla İnsanlığın İftihar Tablosu, “özün özü”dür. Bu hakikatten hareketle, “O olmasa idi, kâinat da olmazdı” denebilir.

Bir diğer açıdan, hakîkî mânâda kainat ve onun gerçek yorumu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’le anlaşılmış ve O’nun tarafından anlatılmıştır. Eğer Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kainatın mânâsını ve kâinat gerçeğini anlatmasa, mânâlandırmasa ve yorumlamasaydı, kâinat mânâsız ve karışık bir kaostan ibaret kalacaktı. Oysa kâinat, mebde’den müntehâ’ya (başlangıçtan sona) kadar, belli bir gâyenin takip edildiği bir silsileden ibarettir ve insanlık, bu hakikati de Efendimiz’in mübarek beyanlarından öğrenmektedir. O’nun yorumuyla kâinat mânâsızlıktan kurtulmaktadır. O olmasaydı, kâinatın yorumlanması da tam bir kaosa dönecekti.

Tasavvuf ehli, Yunan felsefesinde “akl-ı evvel=ilk akıl” olarak isimlendirilen akılla Efendimiz arasında, yani varlığa ille-i gâye, yani nihaî yaratılış gâyesi olan insan arasında şöyle bir münasebet kurmuşlardır: Allah Rasûlü, mübarek bir beyanında “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” buyurmuştur. Yaratılış silsilesinde on akıl tevehhüm edenlere göre ise ilk yaratılan şey, akl-ı evveldir. Zira akıl, kâinattaki nizama esas teşkil edebilecek bir şeydir. Elbette kâinatı hallaç edip, onun mânâsını ve derinliklerindeki hakikatleri ortaya çıkarıp değerlendirecek olan akıldır. Akıl olmayınca, diğer hususlar gibi kulluk mükellefiyetinin anlaşılması da mümkün değildir. Öyle ise, aklın önemi inkâr edilemez. Ancak kâinatın sahih yorumu adına, insanlar içinde yaratılıp seçilmiş olan insan, akıldan daha da önemlidir. Çünkü bu insan, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına esas teşkil edebilecek arşa, yani hükümlerini icra ettiği yere mukabil olarak yaratılmış ve hususî tecellilerden meydana gelmiş önemli bir varlıktır. Dolayısıyla O’nun durumu, hiçbir zaman tartışılmaz bir konumdadır.

Bu, tecellinin bir yanıdır. Tecellinin bir diğer yanı da, Kâbe’yle ilgili olanıdır. Zira Kâbe, insanların kalblerinin vahdetini sağlayacak bir binadır ve insanların yanlış yere yönelmemeleri için yapılmıştır. Fakat haddizatında Kâbe, arzın merkezinden Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar, arz yaratıldığından beri etrafında meleklerin tavaf ettiği muallâ bir yerdir. Orası bir tecelligâh-ı İlâhî ve bir metâf-ı kudsiyândır. Bu, Kâbe’nin mülk yönüdür. Mekke ise, Kâbe’nin zarfı gibidir. Mekke, böyle yüce bir mânâya zarf olması itibarıyla büyük bir kıymet kazanmış ve mübarek bir yer olmuştur. Kâbe’yi sînesinde barındıran Mekke’ye gelişigüzel “ana” denmemiştir. Kur’ân, onu doğrudan doğruya “Ümmülkurâ=Bütün beldelerin anası” olarak isimlendirmiştir. (Bkz. 6/92; 42/7) Çünkü, bütün beldelerin Kâbe ile bir göbek bağı vardır. Ve bütün beldelere hükmedebilecek evrensel bir peygamber ancak Kâbe’de doğabilir. Dolayısıyla Kâbe gibi, Mekke de metâf-ı kudsiyân olmuş, Hz. Adem’den bu yana bütün kudsîler hep oraya koşmuş ve onun hariminde ölmek istemişlerdir. Ehl-i tahkikin keşif ve ifadelerine göre, insanların tavaf ettiği o yerde yüzlerce peygamberin medfeni vardır.

Bütün bunları şunun için arz ediyorum: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in dünyaya teşriflerine mekân olarak başka herhangi bir yerin rahm-i mâder olabilmesi mümkün değildir. Eğer Allah (celle celâluhu) varlık arasında en kudsî yer olarak Kâbe’yi görmüşse ve Beytullah binası da buna bir işaret ise, ayrıca “Allah’ın baktığı yer orasıdır, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının halîtası buradadır” denmişse, şüphesiz Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in dünyayı şereflendireceği yer de, en mübarek “Buk’a” sayılan Kâbe olacaktır.

Evet, Nebiler Serveri’nin başka bir yerde doğması düşünülemez. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ancak Kâbe’nin rahm-i mâderinde neş’et edebilir. Annesi bir başka yerde olsaydı bile, gelip O’nu Kâbe’de dünyaya getirmeliydi. Çünkü, insanlar arasında bütün İlahî isim ve sıfatların hareket ve odak noktası olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i, bütün bu isim ve sıfatların bir nokta-i mihrâkiyesi olan Kâbe’den başka bir yer besleyemezdi. Allah Rasülü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe’den 53 yaşında iken ayrılmıştır. Kâbe, Nebiler Serveri’ni, her şeye rağmen bağrında besleyen bir ana gibidir. Ama o, mehîb ve mehâfetli bir anadır. İhtimal onun böyle olması da, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in maruz kaldığı değişik musibet ve belalar karşısında metafizik gerilimini yitirmeden dayanması ve daha pek çok kabiliyet ve istidatlarını inkişaf ettirmesi açısından büyük bir önem arz etmektedir.

Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe’yi görmüş, ondaki esrarı, âlem-i şehâdetteki bir insanın kabiliyet, istidat ve zâhir-bâtın bütün hisleri ve tecessüsleri ile alabildiği kadar almıştır. Oysaki Kâbe’nin hakikati, göklerin ötesinde, Sidretü’l-Müntehâ’dadır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mi’râcı da Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanmıştır. Bir taraftan Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mi’râc’da semaların eteklerini cevherlerle doldurmuş, onlar da O’nunla şeref kazanmışlardır. Çünkü onlara, o güne kadar bekledikleri O Dürr-ü Yektâ’nın solukları ulaşmış ve onlara bir visal yaşatmıştır. Diğer taraftan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mi’râc esnasında değişik yerlere uğrayıp geçmiş, her yerde kendisine “top senin, çevkân senin” denmiş” ve O, bu muhteşem istikballe gidip tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükselmiştir. Sidretü’l-Müntehâ, O’nun için bile aşılmaz bir yerdir. Zira orası, insan ufkunu aşan bir hazîredir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de nihayetinde diğer varlıklar gibi yaratılmış biridir. Evet, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in geçtiği yerler, O’nunla şereflendirilmişlerdir. Çünkü şimdiye kadar böylesine uzun bir yolculuk yapacak, Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşacak ve bizzat Mütekkellim-i Ezelî’den kelam ahzedecek dereceye hiç kimse yükselememiştir. Bu meseleyi bir teşbih ile ifade edecek olursak, bir yönüyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine analık yapan Kâbe’den ayrılırken hüzünle ayrılmış, fakat diğer bir yönüyle de, Kâbe’ye “Sen ayrı ben ayrı” diyerek, aralarındaki özdeşliğe karşı bir tavır koymuştur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’deki o muhteşem karşılanma merasimiyle de, Kâbe’den ayrılığın vermiş olduğu hüznüne teselli bulmuştur. Medine, İnsanlığın İftihar Tablosu’na bağrını açmış, O da Kâbe için yaptığı gibi, Medine için de dua etmiş ve orası da üns esintileri ile dolmuştur.

Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğini sema ehline göstermek için bütün gökleri dolaşmış, başta diğer peygamberler olmak üzere bütün gök halkı, Medinelilerin hicret esnasında Allah Rasulü’nü “Üzerimize ay doğdu” diyerek karşıladıkları gibi, O’nu büyük bir coşku ile istikbal etmişlerdir. Efendimiz, pek çok kapıdan geçmiş, kendisini karşılayanları, hattâ kendisine refakat eden Cibrîl’i bile belli bir noktadan sonra geride bırakmış ve her şeye perdesiz, engelsiz ulaştığı bir noktada Kâbe’nin Sidretü’l-Müntehâ’daki hakikati ile yüz yüze gelmiştir.

Allah Rasulü, mi’râcı anlatırken, “Öyle bir noktaya ulaştım ki, kader kalemlerinin cızırtılarını duydum.” buyurmuştur. Efendimiz’in Sidretü’l-Müntehâ’da Cenâb-ı Hakk’ın cemalini kemmiyetsiz, keyfiyetsiz, hâilsiz ve perdesiz bir şekilde müşahede etmesi de söz konusudur. Ayrıca O (sallallâhu aleyhi ve sellem), enbiya-ı izâmı da ayniyet içinde müşahede etmiş, onlarla zaman üstü görüşüp konuşmuştur. İşte İnsanlığın İftihar Tablosu, böyle bir buudda seyahatini yaparken, Kâbe’nin hakikati ile de buluşmuş ve böylece kendisini besleyen anayı tanımış, onun elini öpmüş ve onunla denk hale gelmiş veya onu aşmıştır. Bu, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) için hem anasına karşı bir hasret giderme, hem de o terbiye ve edep insanına terbiyesini ortaya koyma fırsatı; gök ehline de bu büyük vuslatı gösterme merasimi idi. Bu şehrayinde belki de, bizim bilemediğimiz âlemlerde binlerce, yüzbinlerce şahaplar sağa sola saçılmıştır. Çünkü, yeryüzü yaratıldığı günden itibaren gökteki yıldızlar böyle bir şehrâyine asla şahit olmamışlardır. Öyle ki o gece âdeta yıldızlar, kaldırım taşları gibi o Dürr-ü Yektâ’nın ayaklarının altına serilmiştir. Evet, O’nun ruhunun vüsati ile mesele ele alınınca, zaten bunu başka bir şekilde ifade etmek de mümkün değildir.

Allah (celle celâluhu), Nebiler Serveri’ni değişik âyât u beyyinâtı ile arzdakilere anlatarak O’nun kim olduğunu tespit ve tescil ettikten sonra, mi’râc mucizesi ile de gökler ehline tanıtmıştır. Mi’râcın başlangıcı, Allah Rasulü’nün kulluğuna terettüp eden bir ihsan ve ikramdır. Binâenaleyh, başlangıç yönüyle mi’râca “kerâmet” demek daha uygun olur. Öte yandan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mi’râcının nihâyetinde, yeniden ümmetinin arasına dönmesi yönüyle, peygamberlik mucizesinin yanı sıra peygamberliği içinde bir velâyet yaşamış ve mi’râc bir yönüyle o velâyetin bir buudu olmuştur. Ayrıca Nebiler Serveri, Mi’râc’dan, iman hakikatlerini görme, tatma ve başkalarına da tattırma gibi peygamberliğini tasdik edici bir kısım semerelerle dönmüştür.

M. Fethullah Gülen

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mi’raçtan döndüğünde yatağının soğumadığı rivayet ediliyor. İzah eder misiniz?

Her şeyden önce, Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) mi’raçtan döndüğünde yatağının soğumadığını bildiren rivayetler çok mevsuk değillerdir. Bazı rivayetlerde bu haberi veren kişinin Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz olduğu bildirilmektedir ki, kaynaklarda mi’raç hâdisesinin, hicretten üç veya beş sene evvel vukû bulduğu rivayet edildiğine göre Âişe validemizin bu teferruatı bizzat bilmesi mümkün değildir; zira, Hz. Âişe validemiz hicretten bir sene sonra, yani kendi ifadesiyle yedi-sekiz, İmam Şiblî’nin zorlamalı yorumları esas alındığında da on beş yaşlarında evlenmiştir. Dolayısıyla da o, Mi’raç-ı Nebevî esnâsında babasının evinde, henüz küçük bir çocuktur. Ne var ki Hz. Âişe validemiz bu hâdiseyi, Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir başka yaşlı hanımından, meselâ Hz. Hatice validemizden dinlemiş ve ondan nakletmiş de olabilir. Ancak mi’raç hadisesi, Hz. Hatice ve Ebû Talib’in vefatını müteakip vukû bulduğundan bu yaklaşım da sıhhatli görünmemektedir. Başka bir rivayete göre de Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ali’nin ablası Ümmühân validemizin evinde iken mi’raçla şereflendirilmiştir. Hz. Ümmühân Efendimiz’in amcasının kızı olması itibarıyla nikah düştüğünden, o günün yüksek terbiye anlayışıyla, Hz. Ümmühân’ın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatağına elini sürüp sıcaklığını bildirmesini de ben inandırıcı bulamıyorum.

Yukarıdaki yaklaşımların keyfiyeti mahfuz, mi’raçtan döndüğünde Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatağının soğumamış olduğu haberinin, gerçek kabul edilmesinde de bir beis yoktur. Esasen Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek cismi ile mi’raç yapmıştır. Ancak biz, Kur’ân-ı Kerim’in yaptığı gibi sadece meseleye temas edip üzerinde fazla durmadan geçeceğiz.

Kur’ân’ı Kerim, mevzuyla alâkalı şöyle buyurur: “Sübhânellezî esrâ biabdihî…=Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”[1]

Evvelâ şunu belirtelim ki, Kur’ân-ı Kerim’de geçen her tesbih sözü, esbâp yolu ile şirke girmeye karşı bir tavrın ifâdesidir. Burada da sûre tesbih lafızlarıyla başlamakta ve ilk plânda açık-kapalı şirke karşı bir tavır belirlenerek sebeplerin birer perde olduğu vurgulanmaktadır. Evet, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mi’raçı, hatta Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya seyahatı (isrâ) dahi tamamen sebepler üstüdür. Dolayısıyla onun hızı, hayalin, ışığın ve ruhun süratiyle kıyas edilmeyecek ölçüdedir.. evet o hızın keyfiyeti, ancak Allah’ın bilebileceği bir husustur. Dolayısıyla o gece Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem),

“Sebepleri esvâb gibi sırtından attı

Müsebbibü’l-esbâbla mi’raç yaptı.”

 mısralarıyla ifade edildiği gibi tamamen sebepler üstü bir yolculuk yapmıştır.

Ayrıca Cenâb-ı Hak, İsra sûresine “Sübhânellezî” beyanıyla kullarına bir tembihde de bulunmakta ve âdeta “Her şeyden önce şirki kafanızdan atın ve iyi bilin ki, bunu şu âlemlerin nizam ve intizamını her an elinde tutan Allah (celle celâluhu), sebebleri, tabiatı ve eşyayı aşan bir güçle gerçekleştirmiştir.” denmektedir.

 İkinci husus, Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), böylesine gökler ötesi, aşkın bir yolculuğa çıktığında, O’nun bütün iç buud ve derinlikleri harekete geçirilmiş ve O’na zaman ve mekân üstü bir yolculuk yaptırtılmıştır. Kâdı İyaz, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mekânsızlıkla alâkalı hayretlerinden bir tanesini ifade ederken, O’nun “Ayağımı nereye koyayım?” sorusuna, “Bir ayağını diğer ayağının üzerine koy.” denildiğini nakleder ki, bu da Kur’ân-ı Kerim’deki “Kâbe kavseyni ev ednâ”(Necm, 53/9) hakikatiyle alâkalı tevcihlerden biri sayılan imkanla vücup arası mertebe demektir. Bunun mânâsı şudur: Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilâh olması mümkün değildir. Zira O, Allah’ın yüce bir kulu ve şerefli bir peygamberi olmakla beraber netice itibarıyla yiyen, içen, uyuyan, yürüyen bir insandır. Ne var ki bu Ufuk İnsan, Buseyrî’nin de ifadeleriyle “Bir beşerdir, ama herhangi bir beşer gibi değildir; O, taşlar arasında tıpkı yakut gibidir.”

Evet, sıradan bir insan olmayıp, insanlık değerlerini aşan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), şayet yüzbinlerce buudu ile açılmışsa, yani beyninin bütün fakülteleri ile her yere ulaşıp her konuşmayı bir anda dinleyebilecek bir mertebeye ulaşmış ya da nûrâniyetiyle bin makamda birden bulunmuşsa, O’nun mi’raça çıkıp geriye dönmesi için bir lâhza bile yetecektir. İşte bu açıdan bakıldığında O’nun mi’raçtan dönüp yatağını sıcak bulması da gayet normaldir.

M. Fethullah Gülen

[1] (İsra, 17/1)

Kutlu Doğum Nasıl Kutlanmalı?

Açıklama: Kutlu Doğum münasebetiyle gerek Türkiye’de, gerekse yurt dışında Peygamber Efendimiz’i (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) daha geniş kitlelere duyurma adına neler yapabiliriz? Bu konuda ifrat ve tefrite girmemek için bir kutlama çerçevesi belirlemek mümkün müdür?

Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O’nun doğduğu gün de bizim için bir kutlu bayramdır. Çünkü, biz, Rabbimizi O’nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O’ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O’nun mesajlarıyla duyup anladık. O’nun ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. eşya ve hâdiseler de, âdeta Hakk’ı söyleyen ve Hakk’a çağıran birer bülbül kesildi..

O’nun gelişiyle, yaslı çehrelerdeki keder çizgilerinin yerini en içten tebessüm emareleri aldı.. O’nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, “ebedî yokluk” korkusunun ruhlarımızdaki te’siri kırıldı; sonsuzluk isteyen sînelerimize dost ikliminden vuslat muştuları gelip ulaştı. Evet, bir insanın ötelere imanla gitmesi ve Cennet’e ehil hale gelmesi onun adına bir bayramdır. Getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa Cennet ve Cehennem’i tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) doğumu ise, bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır.

Fakat, acaba biz, bütün insanlığa bir kurtuluş fermanı getiren Habîb-i Ekrem Efendimizi kendi büyüklüğü ölçüsünde sevebildik mi? O’nu gereğince tanıyıp başkalarına da tanıtabildik mi? “Kutlu Doğum” dediğimiz mevlid-i şerifi, O’nunla irtibatımızı ortaya koyma adına gerektiği gibi değerlendirebildik mi? Zannediyorum, bu sorulara “evet” cevabı vermemiz zordur. Gerçi, şimdiye kadar, merasim türünden çok mevlit okumuş/okutmuşuzdur; birkaç ses sanatkârı ve birkaç ilâhîci ile o geceye bir nağme katmışızdır; birkaç paket lokum ve birkaç şişe gülsuyuyla gönüller almışızdır ama maalesef bunlar kat’iyen O’nun büyüklüğüne yaraşır şekilde ve O’na karşı, sevgi, vefâ, sadakat duygularını coşturacak seviyede olmamıştır.

Tabiî ki, bu mevzûda yapılması teklif edilen şeyler “ef’âl-i mükellefîn” arasında değildir. Yani, Kutlu Doğum’la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme, O’nun viladetini hatırlama ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma çok değişik hayırlara vesile olabilir.

Aşk Şiirleri

Mevlid programları son senelerde “Kutlu Doğum” adı altında yapılsa da aslında yeni değildir ve menşei çok eskilere dayanmaktadır. Mevlid merasimi ilk defa, Fatımîler tarafından Mısır’da tertip edilmiştir. Fakat, genel kabule göre, ehl-i sünnet çizgisi içerisinde mütalaa edebileceğimiz ilk mevlid programını, Selahaddin Eyyubî’nin eniştesi Muzafferuddin Gökbörü düzenlemiştir.

Peygamber Efendimizi övmek ve O’nun şefâatine nail olmak maksadıyla Rasûl-ü Ekrem hayattayken bile şiirler yazılmış, kasideler söylenmiştir. Meselâ Ka’b b. Züheyr, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun huzurunda O’nu övmüş ve Allah Rasûlü tarafından tebrik edilmiş, teşvik görmüştür. Hassan bin Sabit de şiirleriyle iltifata mazhar olmuştur. İmam Busayri’nin Kaside-i Bür’e adlı aşk ve heyecan dolu şiiri de elden ele, dilden dile dolaşmıştır.

Daha sonraki dönemlerde de, Müslüman şairlerin hemen hepsi na’tlar yazmışlardır. Fuzulî, Nefî, Naîmî, Nâbî, İshak Efendi ve Şeyh Galip na’t denince ilk akla gelen Peygamber aşıklarıdır. Ayrıca, Rasûlullah’ın (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) doğumunu ve hayatını medh ü senâ eden ve “Mevlid” adını taşıyan çok eser kaleme alınmıştır. Alvar İmamı’nın da bir mevlidi vardır; çocukluğumuzda biz hep onu okurduk. Bir bahisten diğerine geçerken de Silsile-i Şerif’inde yer alan ve “Allahım, lütuf ve inayet yağmurlarını bizim üzerimize de yağdır; sadece seçkin kullarını içeri aldığın dergahının kapısını bizim için de aç, bizi de haremine al” manasına gelen “İlâhî ez-kerem ber-mâ kerem-kün / Kabûl-i bâb-ı dergâh-ı harem-kün” beytini tekrar ederdik.

Bildiğiniz gibi, mevlidlerin Türkçe’de en meşhur olanı Süleyman Çelebi’nin “Vesiletü’n-Necât” adlı eseridir. Süleyman Çelebi, Yıldırım Beyazıt zamanında Divan-ı Hümayûn Hocası olmuş, sonra da Bursa Ulu Camii’nde imamlık yapmış bir hak dostudur. Bediüzzaman hazretleri, “Cenâb-ı Hak bu âdeti ebede kadar devam ettirsin ve Süleyman Efendi gibi Mevlid yazanlara rahmet etsin, yerlerini Cennetü’l-Firdevs yapsın.” demekte; Süleyman Çelebi’nin mevlidinin kabul-u âmmeye mazhar olduğunu beyan etmekte ve mevlid hakkındaki değerlendirmesini şöyle dile getirmektedir: “Mevlid-i Nebevî ile Mi’raciyenin okunması, gayet nâfi ve güzel âdettir ve müstahsen bir âdet-i İslâmiyedir. Belki hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin gayet lâtîf ve parlak ve tatlı bir medar-ı sohbetidir. Belki, hakaik-i imaniyenin ihtarı için en hoş ve şirin bir derstir. Belki, imanın envârını ve muhabbetullah ve aşk-ı Nebevîyi göstermeye ve tahrike en müheyyiç ve müessir bir vasıtadır.”

Bütün bunlardan hareketle, mevlid ve mi’raç gibi vesilelerle Efendimiz’i bir kere daha ve daha engince yad etmenin mahzuru olmadığı anlaşılıyor. Hatta, Allah Rasûlü kendisini meth edenlere karşı sükût buyurduğundan ve Ka’b b. Züheyr gibi şairleri tebrik edip onlara hediye verdiğinden dolayı, misyonu itibarıyla kendisini medh ü senâ ve takdir etmenin bir esas olarak sübût bulduğuna da kâil olunabilir. Yani denilebilir ki, o sükût buyurduğuna ve hatta bazılarına hediye verdiğine göre, O’nu meth etmek sünnet ya da en azından mendub (Efendimizin bazen işleyip bazan terk buyurdukları, selef-i sâlihinin de sevip rağbet ettikleri işler) da olabilir. Öyle ise,

“Allah adın zikredelim evvela Vacib oldur cümle işte her kula Allah adın her kim ol evvel ana Her işi âsan eder Allah ona” (Süleyman Çelebi)

diyerek başlayıp Peygamberimizin üstün meziyetlerini, güzel vasıflarını, ahlâkının eşsizliğini, hayatını ve mucizelerini anlatmak ve nihayet, O’nun şefâatına sığınmak, salât ü selâmlarla O’na yönelmek mendup sayılabilir. Çünkü, bütün bunlar formül olarak ortaya konmamışsa da hepsinin aslı dinde vardır. Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve O’na hamd ü senâ; Peygamber Efendimizi yâd etme ve O’na salât ü selam imanın gereğidir.

Riya ve Monotonluk Belaları

Ne var ki, bu güzel âdette işi ticarete dökmemek, gırtlak ağalığı yapmamak, riya ve süm’alara girmemek çok önemlidir. Allah’ı ve Efendimizi anma mevzuunda samimi olmaya çok dikkat etmek lazım. Bir insan, Cenâb-ı Hakk’ı andığında gözleri gerçekten yaşarmadığı ve burun kemikleri dahi sızlamadığı halde,

“Her kaçan anarsam seni, kararım kalmaz Allahım Senden gayrı gözüm yaşın, kimseler silmez Allahım” (Yunus Emre)

der ve riyakarlıklara, yalanlara girerek Efendimize ait bazı günleri tes’îd etmeye kalkarsa, Allah’a karşı yalan söylemiş; Allah Rasûlü’ne de saygısızlık yapmış olur. İnsan içinden gelmeyen şeyi söylememeli; mutlaka bir şey söyleyecekse, kalbinin sesine tercüman olmalı, hislerinde mâkes bulmuş şeyleri ifade etmeli. Şuurundan vize alamamış sözleri gün yüzüne çıkarmamalı; riyakârlık ifade eden sesleri sineye gömmeli ve asla kimseye duyurmamalı. Mevlid okuyan da, ilahi söyleyen de ve birkaç kelam ederek o günün ehemmiyetini dile getiren de mutlaka çok samimi olmalı. O güne ve o sözleri söylemeye önceden hazırlanmalı. Va’z etmeye giden bir insanın, “Aman gözüme bir leke girmesin, kulağıma bir kir bulaşmasın, kafam dağılmasın; aman bir günahkâr olarak halkın karşısına gitmeyeyim!” diyerek, dikkat ve teyakkuz içinde camiye yürümesi gibi -ki va’z u nasihatin mü’min kalblerde mâkes bulması adına bu çok önemlidir- mevlid programlarında vazife alan insanlar da samimiyet ve ihlasa çok dikkat etmeli. Süslü-püslü şeylerle değil, samimiyetle lebriz edilmiş bir gönülle, kalbin süs ve zinetiyle halkın karşısına çıkmalı.

Diğer taraftan, hem mevlid okurken hem de daha geniş ve muhtevalı mevlid programları düzenlerken monotonluktan mutlaka kurtulmak lazım. Bugün, genel itibarıyla, mevlid merasimleri o kadar monotonlaşmıştır ki, avamdan kimseler bile onları dinlerken sırada neyin olduğunu, neden sonra ne geleceğini bilirler. Okuma üslubu ve o birbirinden güzel makamlar bile monotonluğun, ülfetin kurbanı olmuştur. Mesela; şimdilerde herkes farklı bir üslubu esas alsa da, belli bir dönem itibarıyla mevlid okuma şekli kısaca şöyleydi: Tevhid bahri Saba makamıyla okunur; özellikle “Her ki diller bu duada buluna / Fatiha ihsan ede ben kuluna” beyti mutlaka Hüseynî makamında icra edilirdi. Duadan sonra Hicaz makamına geçilir; Nûr bahrinin sonunda Rast makamına başlanırdı. Sonra aynı makamda salât ü selam getirilirdi. Vilâdet bahrine de bu makamla başlanır; peşinden Hüseynî perdesine geçilirdi. “Doğdu ol saatte ol sultan-ı dîn” derken Segahta karar kılınırdı ki, burada Segah makamının seçilmesinin sebebi, Salât-ı Ümmiyye okunacak olmasıydı. Sonra, tekrar Hüseynî makamında Merhaba bahrine girilir ve bu bölüm genellikle Hüzzam makamında bitirilirdi. Mirac ve Münacaat bahirleri Uşşak makamıyla okunup “Ümmetimden razı olsun ol muin” mısrası Hüseynî makamıyla bağlanırdı.

İşte bu şekilde başlayıp devam eden ve aynı tonda biten bir mevlid, hele bir de kalb heyecanlarıyla icra edilemiyor ve aynı coşkuyla dinlenmiyorsa bütün bütün sıkıcı ve monoton bir hal alacaktır. Oysa, o sözler çok güzeldir; anlatılan mevzular çok derindir; ama maalesef üslup eksikliği mananın önüne geçmektedir. Onları o şekliyle besteleyenler çok güzel ve faydalı bir iş yapmışlar, makamları Cennet olsun. Fakat, kanaat-i acizanemce, bu türlü şeyler aylık ya da en fazla senelik olmalı. Aynı şeyler tekrar edilmemeli, her defasında o işe ayrı bir buud ve zenginlik katılmalı. Bildiğiniz gibi, güzel bir güfte, belki yirmi insan tarafından yirmi türlü besteleniyor ve farklı farklı icrâ ediliyor. O bestelerin her biri de güfteye ayrı bir mana katıyor ve böylece, o sözleri bir kere daha, ilk günkü tazeliğiyle insanlara sunmak mümkün oluyor. İsterseniz, o farklılıklara da bir “tasrif” nazarıyla bakabilirsiniz; onları, bazı mana ve muhtevaları yeni bir ses, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslûb ve yeni bir icrâ ile ortaya koyma şeklinde yorumlayabilirsiniz.

O’nun Şeydâları!..

Ayrıca, o tür programlarda seslendirilecek ilahi ve kasidelerde de böyle bir zenginliğe ihtiyaç var. Sadece Yunus Emre’yle yetinme, yalnızca Niyaz-ı Mısrî’ye takılıp kalma da o mübarek toplanmaları matlaştırır. Günümüzün insanı çok farklıdır. Dünkü sözler çok samimi de olsa bugünün insanına avamca gelebilir. Dün çok güzel şeyler söylendiği gibi bugün de söylenmektedir; yarın da çok güzel sözler söylenecektir. Aynı ifadeleri aynı üslup içerisinde tekrar edip durma ve bu şekilde bir araya gelmiş olma marifet değildir; asıl mesele, Efendimiz’in viladetini gerçek bir bayram olarak duyma ve duyurma; O’na vuslat duygusuyla dolma ve gönüllerde O’nun vuslatına iştiyak uyarma; dua ederken de aynı coşkuyla el kaldırma ve kalblerin bamteline dokunma.. nihayet, insanlarda bir heyecan tufanı oluşturma ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o an gökten iniyormuş gibi bir ruh haleti hasıl etmektir. Hani Arif Nihat Asya der ya;

“Gel, ey Muhammed, bahardır… Dudaklar ardında saklı Aminlerimiz vardır!.. Hacdan döner gibi gel; Mi’raç’tan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır!”

İşte, öyle yeni bir ses olmalı, bambaşka bir soluk ve derin bir heyecanla program ortaya konmalı; nihayet, orada hazır bulunanlar gönülden yakarışa geçmeli ve “Mi’raç’tan iner gibi gel;

bekliyoruz yıllardır!” demeli.

Diğer önemli bir husus da, bu programların aynı zamanda bir mesaj vermeye matuf olmasıdır. Mevlit, ilahi, kaside ve şiirler zihinleri hazırlamalı, ruhlarda heyecan hasıl etmeli; daha sonra da önceden çok iyi belirlenen bir mesajla program hitama erdirilmeli. Efendimizin hayat-ı seniyyelerinden bir husus anlatılmalı; O’nun “cevâmi’ül-kelim” dediğimiz az söz ile çok manayı ifade eden hadis-i şeriflerinden biri nakledilmeli ya da ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir husus dile getirilmeli. Fakat, verilmek istenen mesaj gibi o mesajı seslendirecek olan insan da önceden belirlenmeli.. sadece sesi ve nefesi gür, ilmi derin kimselere değil, aynı zamanda kalbî heyecanları coşkun ve gönlündeki Peygamber sevgisi engin insanlar bulunup onlara söz hakkı verilmeli. O insanlar da, öyle mübarek bir program için çok ciddi ön hazırlıklar yapmalı, gönüllerini ortaya koymalı ve konuşurken bile o işin hakkını verememe mahcubiyetiyle M. Akif gibi,

“Perişan sözlerimden bıkma, hoş gör, ya Rasûlallah,

Kulun şeydâdır amma, açtığın vadide şeydâdır!” deyip inlemeliler. Ya da İslam’ın garipliğini ve ümmetin kimsesizliğini vicdanlarında duyup o Muzdarip Şair’in “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”ndeki yanık nağmeleriyle Cenab-ı Hakk’ın dergahına yönelmeliler:

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed. Aylar bize hep Muharrem oldu! Akşam ne güneşli bir geceydi… Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!

Alem bugün üç yüz elli milyon Mazlûma yaman bir âlem oldu: Çiğnendi harîm-i pâki şer’in; Nâmûsa yabancı mahrem oldu! Beyninde öten çanın sesinden Binlerce minâre ebkem oldu

Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum, İslam’ı bırakma böyle bîkes, Ümmeti bırakma böyle mazlum.

M. Fethullah Gülen

Allah Resûlü’nü rüyasında gören kimse sahabi olur mu?

Bu soruya latîfemsi bir ifadeyle cevap verecek olursak şöyle denebilir: Böyle bir kimse rüya sahabisi olur, hakikî sahabi olmaz…

Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) rüyada görmek, muhakkak bir hayır ve bereketin ifadesidir. Ben çocukluğumda kıbleye doğru yatar, âdeta dileniyor gibi iştiyakla “Ne olur yâ Resûlallah, Seni bir rüyamda görmek istiyorum!” deyip inlediğim olmuştur. Belki aynı iştiyakı şimdi de vicdanımda hissediyorumdur..? Hissetmiyorsam demek ki kalbim pek kararmış. Cenâb-ı Hak, kalb kasvetini izale buyursun!

Efendimiz’i görmek çok mühimdir. Resûl-i Ekrem bir hadislerinde “Beni rüyasında gören hakkıyla görmüş demektir.” buyurur. Bazıları bu hadisi, “Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm) burada gören orada da görür; görür ve şefaatinden istifade eder. Havz-ı Kevser’inin başına gider, orada O’nun eliyle Kevser içer.” şeklinde yorumlamışlardır. Bazıları da hadisi, “Efendimiz’i rüyada gören, aynıyla görmüş demektir.” şeklinde anlamışlardır. Zira hadisin sonunda, “Şeytan benim suretime giremez.”[1] buyrulmaktadır.

Bununla beraber ulema tarafından meselenin daha farklı yorumları da vardır. Yorumlardan biri şöyledir: Efendimiz, herkese değişik şekilde görülür. Hatta Efendimiz’i birkaç defa rüyasında gören bir kimse, O’nun farklı ruh hâletleri itibarıyla her defasında farklı suretlerle görmüş de olabilir. Meselâ, bir defasında tıraşlı bir çehre olarak, bir defasında büyük gözlü, mukavves burunlu, açık alınlı, siyah saçlı.. ve başka bir defasında da saçlarında beyazlık olarak görmüş olabilir. Bundan dolayı, “Efendimiz’i her gören onu görmemiştir.” diyenler de olmuştur. İmam Rabbânî gibi bazı müdakkik ve muhakkikler, “Efendimiz’i doğru görebilmek için evvelâ O’nu Ravza-i Tâhire’de, sâniyen şemailine uygun olarak görmek gerekir.”[2]demişlerdir.

Vâkıa, Efendimiz’in belli bir sûreti ve şemaili vardır. Allah Resûlü, orta boyludur.. iri kemiklidir.. parmakları kalındır.. âdeta bir pehlivan tipindedir.. göbekli değildir.. göğsüyle karnı aynı hizadadır.. alnı gayet geniştir.. burnunda tatlı bir kavis vardır.. yüz hatlarıyla fevkalâde sevimlidir.. dişleri inci gibidir ve hiç dökülmemiştir.. dudakları lâl ü güher gibi bir parlaklık içindedir…[3] İşte İmam Rabbânî, Allah Resûlü’nün bu şekilde şemailine uygun olarak görülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak cumhur, bir kimsenin Efendimiz diyerek rüyasında gördüğü kişinin Allah Resûlü olduğunu söyleyegelmişlerdir.[4] Zira bizzat Efendimiz, “Şeytan benim suretime giremez.” buyurmuştur.

Allah Resûlü’nün rüyalarda farklı suretlerde görülmesi meselesine gelince, herkes O’nu rüyasında biraz mir’ât-ı ruhuna göre, biraz da altında kaldığı hâdiselerin tesirine göre görür. Kiminin mir’ât-ı kalbi dev aynası gibidir, o ona göre görür. Kimisininki mukavves bir ayna gibidir, o da ona göre müşâhede eder. Bunları bir ölçüde mir’ât-ı ruh belirler. Kimisinin kalbi dupdurudur, berraktır, orası apaçık bir visal koyudur; o, böyle dupduru bir keyfiyetle görür. Kimisi de bir kısım is ve pas içindedir, böyleleri için de bu tür isler, görmeyi bulandırır.

Tekrar soruya dönecek olursak, Efendimiz’i rüyada gören değil, Saadet Asrı’nda hakikaten gören kişi sahabi olur. En makbul sahabi tarifini yapan İbn Hacer, sahabiyi şu ifadelerle tanımlamıştır: Sahabi, Efendimiz’i gören, kurb-u huzura müşerref olan, sohbet-i nebeviden az dahi olsa istifade edip Müslüman olarak vefat eden kimsedir.[5]

Devr-i Risaletpenâhîyi idrak edip Müslüman olduğu hâlde Efendimiz’i görmeden şehit olmuş bazı kimseler vardır ki, ashab-ı kiram onları sahabi saymamışlardır. Bu sebeple sahabi olabilmek için Allah Resûlü’nü bizzat görmek şarttır.

Dahası, bir kimse, değil rüyada, temessül etmiş olarak bile Efendimiz’i görse, sahabi olmaz. Meselâ Hâfız Süyûtî, Allah Resûlü’yle yetmişin üstünde temessülen görüştüğünü ifade etmektedir.[6] Süyûtî, bir ruh degajmanıyla (ruhun bedenden infisaliyle) doğrudan doğruya Efendimiz’le buluşma temin ettiğini ve açıktan açığa konuştuğunu dile getirmektedir ki, bu bir rüya değildir. Bu, ruh âlemine ait bir şey de değildir. Belki hakikat-i Ahmediye ile Süyûtî’nin hakikati yüz yüze gelmiştir. Buna rağmen Hâfız Süyûtî sahabi değildir. Pek çok kimse Süyûtî gibi temessülen Efendimiz’i görmüştür.

Bunlardan biri de Hallac-ı Mansur’dur. Hallac bir müşâhedesini şöyle anlatır: Kürsüde “Benim şefaatim, ümmetimden günah-ı kebâir işleyenleredir.”[7] hadisini okurken aklımdan şöyle bir şey geçti: “Yâ Resûlallah, niye himmetini dûn tutuyorsun? Küfür işleyenlere de şefaat ederim, demiyorsun da sadece günah-ı kebâir işleyene şefaat ederim diyorsun?” O esnada Resûl-i Ekrem karşımda temessül etti. Başımdan sarığımı açtı, boynuma doladı ve şöyle buyurdu: “Zannediyor musun ki söylediğimi Ben söylüyorum? Bunu başınla öde!”

Evet, ehl-i tahkik, Hallac’ın idamına bu hâdisenin sebebiyet verdiği kanaatindedirler. Daha niceleri Efendimiz’i bu şekilde temessülen görmüştür ki, Şah Veliyyullah, İmam Gazzâlî ve İmam Rabbânî’nin kitaplarında sık sık bahsettiği âlem-i misal, eşyanın semboller hâlinde görünmesi, insanın hakikatinin de bir sembol hâlinde görünmesidir ki, biz bunların hepsine “temessülât” diyoruz.

Hâsılı, Efendimiz’i rüyasında veya temessülen gören bir kimse sahabi olmaz. Sahabi olabilmek için on dört asır ötede yaşamak gerekir. Ancak sahabinin arkasında olunabilir ki, o da bu asırda din-i mübîn-i İslâm’a hizmetle mümkündür. Allah (celle celâluhu) bizi mazhariyetlerimizin şükrünü edaya, selef-i sâlihîne karşı da saygı ve vefaya muvaffak kılsın!

[1] Buhârî, ilm 38; Müslim, rüya 10. [2] İmâm Rabbânî, el-Mektûbât 1/112 (107. Mektup). [3] Bkz.: et-Tirmizî, eş-Şemâil s.32-35 [4] Bkz.: Tirmizî, menâkıb 8; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/328. [5] İbn Hacer, el-İsâbe 1/7. [6] İbnü’l-İmâd, Şezerâtü’z-zeheb 4/54; en-Nebhânî, Câmiu kerâmâti’l-evliyâ 2/158. [7] Tirmizî, kıyâmet 12; Ebû Dâvûd, sünnet 21; İbn Mâce, zühd 37.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Peygamber Efendimiz hamam otu kullanmış mıdır?

عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِوَسَلَّمَ كَانَ إِذَا اطَّلَى بَدَأَ بِعَوْرَتِهِ فَطَلَاهَا بِالنُّورَةِ وَسَائِرَ جَسَدِهِ أَهْلُهُ

Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (vücudundaki kılları gidermek için) hamam otu sürmek istediği zaman avret mahallinden başlayarak oraya hamam otunu kendisi sürerdi. Bedeninin diğer yerlerine ailesi sürerdi.” (İbn Mace, Libas 39; Kenzül Ummal, 18314)

عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اطَّلَى وَوَلِيَ عَانَتَهُ بِيَدِهِ

Ümmü Seleme radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (tüylerini almak için) hamamotu süründü, kasıklarına kendi eliyle sürdü.”( İbn Mace, Libas 39; Kenzül Ummal, 18315)

Rivayette geçen nure, hamam otu denen nesnedir. Kireçle zırnıktan yapılan bu madde vücuttaki kılların alınmasında kullanılır. Bu hadisler, Resûlullah’ın bu maddeyi kullandığını gösterir. Başka hadislerde ustura kullanma da mevzubahistir. Bazı âlimler, erkekler için usturanın daha uygun, kadınlar için de hamamotunun daha muvafık olacağına söylemiştir. Mamafih, sadedinde olduğumuz rivayetler bunun erkekler tarafından kullanılmasının cevazına delildir.

Efendimiz’in maruz kaldığı belâ ve musibetler nelerdi ve bunlar karşısında O’nun tavrı nasıl olmuştu?

Olumlu ve müspet davranışların, temsil mevkiinde bulunan insanlar tarafından ortaya konulması, o işin müessiriyeti açısından çok önemlidir. Yani bir insan namazı anlatıyorsa öyle bir namaz kılmalı ki, dışarıdan ona bakanlar, “Bu zatın hiçbir şeyi olmasa, sadece şu namazı onun hak çizgide olduğunu gösterir.” demelidirler. Tabiî o, namazını öyle kılması gerektiği için öyle kılacak, öyle desinler diye değil. Öyle ki onu böyle bir namazda görenler tam inanmasalar da onun bu namazının büyüsüyle inanmalıdırlar. Evet, temsilde hep önde yürümek gerektir.

İnsanlar için “üsve-i hasene” olan Nebiler Serveri, başına gelen türlü türlü belâ ve musibetlere karşı takındığı tavrında, tebliğinin yanında temsilde de en iyi ve kusursuz bir örnekti.[1] Meselâ bir defasında O (sallallâhu aleyhi ve sellem) istirahate çekildiği bir gece, sabaha kadar dönüp durmuş ama bir türlü uyuyamamıştı. Evet, sağına soluna dönüyor, “uf”layıp duruyor ve âdeta ızdıraptan iki büklüm oluyordu. Sabah olunca hanımı O’na (aleyhi ekmelüttehâyâ) sordu: “Yâ Resûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ızdırap çektiniz.” Allah Resûlü’nün cevabı şu oldu: “Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde bazen sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan idiyse! İşte sabaha kadar bunu düşündüm, bunun ızdırabıyla sağa sola dönüp durdum ve bir türlü gözüme uyku girmedi.”[2]

Evet, sadaka ve zekât O’na haramdı.[3] Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O’nun hanesinde, sadaka veya zekât malları kat’iyen gecelemezdi, geldiği gibi dağıtılırdı. Şimdi şüphenin böyle en küçüğüne karşı bu ölçüde hassas davranan ve hayatını hep bu hassasiyet içinde sürdüren birinin, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? Evet, O, en küçük şüpheli bir şeyle dahi ruh dünyasını kirletmeme mevzuunda fevkalâde hassastı.

O bir başka sefer mihrapta namaza duracağı esnada –O’na canlar kurban!– aklına birden bir şey geliyor ve hemen kendi hücrelerine çekiliyorlar. Hücre-i saadetlerine soluk soluğa giriyor; yapacağını yapıyor sonra da namaz için tekrar geriye dönüyor. Ve daha sonra durumu şöyle izah ediyor: “Ben namaza dururken evde fakirler için dağıtılacak bir şey vardı. Onu dağıtmadan namaza durursam kalbimi meşgul edeceğinden korktum. Sonra eve gidip Âişe’ye onu hemen verilecek yerlere vermesini söyledim. (Belli bir sorumluluktan sıyrılarak gelip öylece namaza durmayı arzu ettim.)”[4]

Evet, herhangi biri Efendimiz’in sadece cömertliğine, infak mevzuundaki hassasiyetine ve dünya karşısındaki tavrına baksa kendi kendine: “Bu Zât’ın hiçbir şeyi alınmasa bile şu tavrı ve duruşu alınabilir!” diyecektir.

Efendimiz’in haccını ve orucunu da bu çerçevede ele alıp aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Meselâ, oruç konusunda kendileri visal yapıyor,[5] fakat başka birisi visal yapmaya kalkınca ona dayanamayacağını söylüyordu.[6] Ve O, kendine has konsantrasyonu ile o durumu atlatıyor ve Allah’ın kendisini yedirip içirdiğinden bahsediyordu.[7] Aslında Efendimiz o konsantrasyonun ve o câzibedâr güzelliklerin engin iklimi içinde cismaniyete ve bedene ait şeyleri âdeta duymaz hâle geliyordu. Bunlar O’nun için ne olacak ki! Günümüzde Uzak Doğu toplumlarında bahismevzuu olan, bir kısım ruhî terbiye ile belli ölçüde aç ve susuz durulabiliyor. Ne var ki Allah Resûlü bunu bir ibadet neşvesi içinde yaşıyordu ki, bütün bunlar Allah’ın her şeyin en mükemmelini ortaya koymada O’nu örnek yarattığını göstermektedir. Evet, Allah (celle celâluhu), ölüm gelip çatıncaya kadar O’nun sürekli kullukta bulunmasını istiyordu ve öyle de oldu.[8]

Nebiler Serveri’nin temsil gücü ve duruşu, başına gelen belâ ve musibetlerde de en bariz bir şekilde kendini gösterirdi. Evet, Allah Resûlü çok defa belâların en büyüğüne maruz kalıyordu; kalıyordu zira bu, ilâhî ahlâk ve ilâhî âdetin bir neticesiydi. O: أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ“İnsanların belâya en çok dûçâr olanları, nebiler (Bazı rivayetlerde nebilerden sonra salihler,[9] bazı zayıf rivayetlerde ise nebilerden sonra evliya[10] denmektedir) daha sonra da derecesine göre başkaları gelir.”[11] buyurarak işte bu hakikati dile getirir.

Bu demektir ki, insan ne kadar zirvede ise o kadar çok musibete maruz kalır. Soğuk, kar, fırtına ve tipi ilk defa zirveleri tuttuğu gibi, sıkıntı ve ızdıraplar da en başta zirve insanları vurur. Eğer belâ bir yerden kalkmamaya karar vermişse, bu zirve insanların karar kıldığı yerden kalkmaz ve dolayısıyla bu başı yüce kâmetlerin bir yanında sürekli kış yaşanır durur. Zirveye yakın olan yerler ise, onlar da değişik mevsimlerde hem o kardan, hem doludan, hem de dumandan nasiplerini alırlar. Önce konuyu böyle anlamak gerekir; gerekir, zira bu ilâhî bir âdettir. Çünkü öyle olmasa, önlerindeki temsil konumunda bulunan bu zatlara gözünü dikip bakan kimselerin: “Maşaallah keyfi yerinde!” gibi sözler söylemeleri de ihtimal dahilindedir.

Aynı zamanda bu insanlar, belâ ve musibetlere maruz kalmasalar, insanları kıvrandıran bir kısım belâ ve musibetler karşısında onların nasıl bir tavır almaları lâzım geldiği hususunda okunan bir kitap, taklit edilen bir rehber ve kendisine uyulan bir imam olamazlar. Uyulan bir imam, taklit edilen bir insan, belâ ve musibetler karşısında okunan bir kitap olabilmek için evvelâ bu sıkıntıların onlara gelmesi çok önemlidir. Evet, bu gibi olumsuz hususlar peygamberler ve peygamberlik sona erdikten sonra Hak dostu, peygamber vârisi büyük insanlar için de söz konusudur; zira onlar da rehber konumundadırlar. Âdeta belâlar bu insanların başlarına sağanak sağanak yağar; hatta yağmadığı zamanlarda bu rehberler hemen bir kordon kopukluğu olduğu paniğine kapılıp Rabbileriyle alışverişlerinin kesildiğini zannederler. Fuzûlî ne güzel söyler:

“Yâ Rab belâ-i aşk ile kıl âşinâ beni, Bir dem belâ-i aşktan etme cüdâ beni.”

Gerçi Allah’tan belâ istenmez, aksine af ve afiyet istenir. Ne var ki o büyük insanlar bütün bütün terk edilmişliği, cismanî ve hayvanî yaşayışa terk edilmişlik içinde görürler. Sanki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hz. Âişe Validemiz gibi kimseler belâlara o ölçüde maruz kalmışlardır ki, âdeta o musibetler onların hayatlarının bir yanı hâline gelmiştir. Ayrıca bu mevzuda rehberlik etmeleri için onların belâlara katlanmada özel olarak hazırlandıklarını söylemek de mümkündür.

Bu açıdan hayatının hemen her karesini ızdırapla geçiren Efendimiz’in hayat serencâmesini gözden geçirmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Öncelikle şu hususun vurgulanmasında yarar var: Efendimiz çok hassas ve duyarlı bir ruha sahip idi. Çevresine bakınca insanların bakışlarından onların içlerini okur; bakışlara göre insanları ve onların duygularını hissederdi de ne olumsuz şeyleri sineye çekerdi. Zaten bu kadar hassas ve duyarlı olmasa idi O’nun için sema âlemlerine kapı aralanması da mümkün olmazdı. O, fizik ile metafiziği birden duyan ve yaşayan bir ruha sahip olmakla beraber yarım adım atarak hemen öbür âleme geçebilecek derecede bir enginliğe sahipti. Bir yetimin ağlamasıyla ızdırap duyar, hatta bazen hıçkıra hıçkıra ağladığı da olurdu. Tabiî mukavemet gereken yerde de mukavemetini gösterirdi. Evet, Üstad Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi, zıt sıfatları nefsinde cem etmesi O’nun engin bir yanı ve peygamberliğinin de deliliydi.[12]

Gelin şimdi bu ölçüde yüksek bir duyarlılığa sahip olan O Nebi’nin hayatının akışlarını gözden geçirmeye çalışalım:

O hassas Ruh, çocuk yaşta iken yetim kalmış, daha iki-üç yaşında iken annesinin dul bir kadın olma acısını derin derin içinde hissetmiş ve hayatı boyunca hep bu hisleri ruhunda duyarak yaşamıştır. Daha sonraki hayatı da uzun bir süre bir dedenin evinde geçmiştir. Bütün âlemin babası vardır ama O, babasını daha doğmadan kaybetmiştir. Hayatı dört –veya daha kuvvetli rivayete göre altı– yaşına kadar böyle geçmiştir. Tam anasını idrak edip sıcaklığını ve okşamalarını duyacağı an o da ötelere göç etmiştir. Sekiz-on yaşına girince annesi gibi dedesi de O’nu bağrına basıp “Evlâdım!” deyince Allah onu da huzuruna almıştır. Aslına bakılırsa bunların her biri kendi çapında çok büyük ve değişik birer imtihandır. Bi’set-i seniyyenin 8. senesinde –ki bu seneye Senetü’l-hüzn denmiştir– Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in iki dayanağı sayılan Hz. Hatice’yi ve Ebû Talib’i almıştır.

Bunların hepsi derinlemesine düşünüldüğünde her birinin ayrı dalga boyunda büyük birer imtihan ve ibtilâ olduğu anlaşılacaktır. Âdeta Nebiler Serveri iç içe imtihanlar yaşamıştır. Öyle ki sebepler açısından hiçbir hâmisi kalmamış ve sanki Cenâb-ı Hak O’na fiilen: “Senin başka hâmin olmamalı. Ben sana yeterim. Sen sürekli حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ [13] diyecek, sana inananları da arkana alacak ve onlara örnek olacaksın. Veyahut da حَسْبِيَ اللّٰهُ [14] diyecek, tek başına Bana dayanacak ve Bana itimat edecek ve ruhunda sürekli Bana teslimiyeti, tefvîzi ve sikayı en âlî derecede yaşayacaksın.” demektedir. Bu duyguyu bazen başkaları da ruhlarında derinlemesine hissetmiştir. Onlar ahireti özleyince, oraya gitme arzusu içlerinde tutuşunca bu hislerini mantıklarıyla baskı altına alıp âdeta ahirete tatlı tatlı yürümeye niyet etmişken geriye durmuş ve şahsî kaderlerine razı olmuşlardır.

Son olarak Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyeleriyle alâkalı bir hususu daha arz etmek istiyorum. Efendimiz arkadaşlarına öyle alışıktı ki, ruhunun ufkuna yürümesine bir ay kala başını kaldırıp ashabına bakmış, sonra tekrar başka tarafa çevirmiş ve ağlamaya başlamıştı. Daha sonra da bu hareketini tekrarlamıştı.[15]Çevresiyle bile bu kadar alâkadar olan ve onlara karşı derin bir alâka duyan bir insanın ne derin bir hassasiyete, ne engin bir duyarlılığa sahip olduğu her türlü açıklamadan vârestedir. Fazla söz zait, konuyu sizin idraklerinize havale ediyorum.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duyarlılık içinde oladursun bir gün etrafına gelip giden insanların ciddî tehdit altında olduklarını ve yanına rahat bir şekilde sokulamadıklarını görüyor; görüşmeler sağda solda hep kaçamak gerçekleşiyor. Bu durumda O, üç-beş kişilik meclisler teşkil edip onlarla yetiniyordu. O zamanlar hiç olmazsa eve döndüğünde de derdini dinleyecek ve kendiyle mânevî alışveriş yapacağı, ufkuna göre bir zevcesi vardı. Ne var ki Allah (celle celâluhu) onu da elinden alınca sekiz-on (veya on-on beş) yaşlarındaki yetim çocukları ile baş başa kaldı. Bu arada onların en büyükleri olan Zeynep ve Rukiye evlenmiş de olabilirler. Valideleri vefat edince bütün dayanakları ve destekleri gitmiş oluyordu. Bunun ne derece zor bir hâdise olduğunu ancak böyle bir durumu kendimiz bizzat yaşayarak anlayabiliriz. Dışarıda O’nu tehdit eden bir şiddete mukabil, alışık olduğu evde de yalnızlığın O’na verdiği ızdırabın derinliğini varın siz kıyas edin. İşte Efendimiz bu ölçekteki sıkıntılara maruz idi.

Allah O’na bu tür imtihanları tattırıyor ve daha ağırlarına hazırlıyordu. Evet, O daha hayatta iken çocuklarının ölümlerini görecekti. Zira O arkadan gelen insanlara her hususta bir rehberdi. O’nun yolundakiler de aynı şeyleri çekeceklerdi. O onlara da rehberdi. Bu kadar imtihana karşılık Efendimiz hiçbir zaman feryâd ü figân etmemişti. Bu gibi hâdiselerin o ölçüde hassas bir ruhta nasıl tesir icra ettiğini ve sinesinde nasıl duyulduğunu Allah Resûlü’nün hassasiyeti içinde aramak ve anlamak lâzımdır ki O’nun maruz kaldığı o imtihanların buudları da anlaşılabilsin.

Ben bir yakınım vefat ettiğinden beri her aklıma geldiğinde hâlâ onu özlüyor ve “Ne olur gece bir kere görsem!” diyorum. Siz buradan Allah Resûlü’nün hassasiyetine yükselebilseniz –bu mümkün değildir– göreceksiniz ki O bu mevzuda ne tahammül-fersâ şeylere katlanmış.. evet, çok duyarlıydı ve o duyarlılık O’nun için çok büyük bir ızdırap vesilesiydi. Efendimiz’in başından geçen imtihanları buna göre değerlendirmek icap eder.

O’nun diğer bir imtihanını da Mekke’den ayrıldığında görüyoruz. O’nun Mekke’ye karşı olan alâkası ve irtibatı da bizim herhangi birimizin kendi vatanına karşı olan irtibatından çok farklıdır. Efendimiz kendisinin Mekke’deki konumunun idrakinde olduğu gibi Sidretü’l-Müntehâ’nın izdüşümü ve yerin göbeği olan Kâbe ile aynı memeden süt emmenin ve bununla beslenmenin de şuurundaydı. İşte bu derin alâkaya rağmen kendisi için âdeta ikinci bir eş olan Kâbe’den ayrılmak zorunda kalmıştı.[16] O hicretle, sadece yurdunu ve yuvasını değil her gün Cenâb-ı Hakk’ın cemalinin tecelligâhı olan mübarek bir yeri bırakıp gitme durumundaydı.

Bunun yanında O, Medine-i Münevvere’ye gittiğinde de on altı veya on sekiz ay Kâbe’ye doğru namaz kılmaktan men edilmişti. Hadis-i şeriflerin umumu birden mütalaa edilince görülür ki, Efendimiz göz ucuyla hep oraya doğru hareketlenir ve bir nigâh-ı âşinâ ile “Kâbe’ye döndürülür müyüm?” şeklinde bir beklenti içine girerdi. Bunun üzerine Kur’ân O’na şöyle diyecekti: “Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. (Artık müsterih ol, işte) memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz. Haydi şimdi yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir! Siz de ey mü’minler, nerede olursanız olunuz yüzünüzü oraya doğru çevirin!”[17]

Nebiler Serveri hicret esnasında Mekke’den ayrılırken bu duygularla dopdolu ve derin hislerle, “Eğer beni çıkarmasalardı senden çıkmazdım. Ey Kâbe! Allah şahit ki seni çok seviyorum!”[18] demişti. Böylece Efendimiz yurttan yuvadan edilmenin yanı sıra Kâbe gibi bir mekândan edilmenin ızdırabını da sinesine basmıştı; basmıştı zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisinden sonra yurdundan ve yuvasından edilenlere örnekti. Bu itibarla denebilir ki “Efendimiz’in hayatının hiçbir karesi imtihansız geçmemiştir.”

Yine bir keresinde Efendimiz bir yere gelip oturmuş ve bir tâli’sizin suikastına maruz kalmıştı. Bugün bazı medyada olduğu gibi, Efendimiz döneminde de hemen her gün bir kısım densiz sürekli komplo peşinden koşar ve sürekli yargısız infazda bulunurlardı. Evet, o gün Nebiler Serveri’ne belki on defa suikast tertip edilmişti.[19] Bazen Efendimiz’in başına taşlar atılmış bazen de kılıçlarla üzerine gidilmişti. Bu tür olaylar öyle bir hâl almıştı ki o büyük Güven İnsanı, Medine’de bir gün yalnız olarak hücre-i saadetlerinde yatarken, içinden, “Keşke birisi gelse, başımda beklese de biraz uyuyabilsem!” şeklinde bir düşünceye dalmıştı. O öyle düşünürken Sa’d b. Ebî Vakkas, kılıcını kuşanmış olarak oraya gelmiş ve Efendimiz’in kim olduğunu sorması üzerine kendini tanıtmış ve “Allah’ın Resûlü rahat uyusun, size bir şey olmasın diye kapınızda bekleyeyim mülâhazasıyla geldim.”[20] demişti. İşin doğrusu Efendimiz’in hayatının hemen her bölümünde değişik imtihanlara dair kareler görmemiz mümkündür. Cenâb-ı Hak Medine’de O’nu korkuyla imtihan etmiştir. “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!”[21] âyetiyle buna işaret edilmektedir.

Evet, O Rehber-i Küll, Bedir Savaşı münasebetiyle ashabından bir kısmını kaybetmişti. Yani her şeye o derece katlanan Nebiler Serveri, arkasına aldığı ve belirli bir kerteye kadar beraber hareket ettiği ashabını kaybetmesiyle de imtihan olmuştu.

Evet, O başına gelen sıkıntılarla imtihan olduğu gibi başlarına gelmesi muhtemel musibetlerle de, bunların ağırlığını her an ruhunda derin derin hisseden bir vicdandı. Meselâ, Efendimiz’e yakın olan insanlardan bazıları Bedir’de harp başlayacağı esnada şöyle diyebilmişlerdi: “Biz bir kervanı takip etmek ve Mekkelilerin elimizden aldığı mallarımızı istirdat etmek için bu yola çıkmıştık. Bizim harp mülâhazamız yoktu!” Böyle bir söz sarf etmemiş olsalardı bile, böyle bir ihtimalin dahi ona ne kadar ağır geldiği/geleceği ortadadır. Bu meseleyi, kendimizi onların yerine koyarak değil de O’na inanarak, O’nun için yurdunu yuvasını terk etmiş veya evini başkalarına açmış kimseleri düşündüğümüzde, O’na inanmış bazı insanların bu sözü veya benzerini söyleme ihtimalinin Efendimiz için ne büyük bir imtihan olduğu anlaşılacaktır.

Efendimiz ciddî bir imtihan olarak Bedir’den sonra da öyle bir fırtına ile (Uhud Savaşı) karşı karşıya kalacaktır ki bu kasırga her şeyi âdeta yerle bir edecek ve yetmişe yakın sahabiyi önüne katıp ötelere götürecektir. Öyle ki bu fırtınanın önüne katıp götürdüğü şehitler arasında Efendimiz’in amcası Hz. Hamza da vardır. Bu demekti ki Efendimiz’in acılarına bir de amca ızdırabı ekleniyordu. Vâkıa O, Bedir’de de amcasının oğlu Ubeyde b. Hâris b. Abdulmuttalib’i kaybetmişti. Bu ibtilâlar zinciri devam ediyor, O, Hendek’te Yahudilerin ihanetleri ile daha farklı şekilde karşı karşıya geliyor ve onları Medine’den teb’îd etme mecburiyetinde kalıyordu. Tabiî hem dünkü hem de bugünkü münafıkların yapacakları dedikoduya rağmen…

Günümüzde, “Medine Vesikası” adıyla neşredilen mukaveleyi “Kendi eliyle bozdu!” suçlamasına maruz kalması da O’nun için apayrı bir imtihandı. Zeynep binti Cahş ile evlâtlık edindiği bir insanı evlendiren Efendimiz, teşrîe esas olsun diye azatlı kölesi Zeyd b. Hârise’nin boşadığı Hz. Zeynep’le Allah’ın (celle celâluhu) emriyle izdivaç etmiş ve böylece ayrı bir imtihana daha maruz kalmıştı.[22] Ezvâc-ı Tahirât’ın yer yer dahi olsa dünyaya karşı küçük olan taleplerini dile getirmeleri de O’nun için ayrı bir imtihandı. Ve hayat-ı seniyyeleri boyunca bu imtihanlar hep devam edip durmuştu.[23]

Görüldüğü üzere Rehber-i Küll, Mukteda-i Ekmel ve Ekrem olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her meselede olduğu gibi musibetlere dayanma mevzuunda da bizim için en güzel ve en mükemmel bir numunedir. Bu sebeple diyebiliriz ki, Efendimiz vasıtasıyla Allah’ın bize ihsan ettiği en büyük lütuf, O’na iktida ve ittiba hususudur. Rabbimiz’in bizi O’na iktida ettirmesi niyetiyle…

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/21. [2] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/183; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 12/132. [3] Bkz.: Müslim, zekât 167; Ebû Dâvûd, harâc 19, 20. [4] Buhârî, ezân 158; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 17/354. [5] Bkz.: Buhârî, savm 49; Müslim, sıyâm 57, 58. [6] Bkz.: Buhârî, savm 55; Müslim, sıyâm 181. [7] Bkz.: Buhârî, savm 49; Müslim, sıyâm 57, 58. [8] Bkz.: Hicr sûresi, 15/99. [9] İbn Mâce, fiten 23; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/172. [10] el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/28; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.117. [11] Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67. [12] Bkz.: Bediüzzaman, Âsâr-ı Bedîiyye (Şuâât-ı Mârifeti’n-Nebi) s.233. [13] Bkz.: Âl-i İmran sûresi, 3/173. [14] Bkz.: Tevbe sûresi, 9/129. [15] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/256; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 4/20. [16] Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305. [17] Bakara sûresi, 2/144. [18] Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305. [19] Ebû Nuaym, Delâilü’n-nübüvve s.489-490; el-Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 3/180-181. [20] Buhârî, temennî 4; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 39-40. [21] Bakara sûresi, 2/155. [22] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/37-38. [23] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/28-34; Tahrîm sûresi, 66/1-5.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Sahabe Efendilerimiz, Peygamberimiz’e karşı uslüplarını nasıl dengeliyorlardı?

Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer başta olmak üzere diğer güzide halifeler ve ashab efendilerimiz, İslâm’a ve Efendimiz’e olabildiğine teslimiyetlerinin yanında şahsî düşüncelerini ifade adına da oldukça rahat idiler ve belli bir terbiye içinde fikirlerini ve şahsî düşüncelerini serbestçe ifade edebiliyorlardı. Tabiî herhangi bir yanlış yaptıklarında da özür dilemesini çok iyi biliyorlardı.

Evet, ashab-ı kiram, fikirlerini söyleme serbestisine sahip olmaları yanında hemen her zaman takındıkları edep tavrını da hiç değiştirmemiş ve bu konuda hep saygılı bir üslûp takip etmişlerdir. Zira onların herhangi biriyle değil, bir nebi ile muhatap olmaları söz konusudur. Onların nebiyle konuşurken seslerini yükseltmemeleri gerektiğini bizzat Cenâb-ı Hak:

لَا تَرْفَعُۤوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ

“Peygamberin huzurunda sesinizi O’nun sesinden daha fazla yükseltmeyin.” (Hucurât sûresi, 49/2) âyetiyle bildirmiştir.

Halid b. Velid’e kadar ashab-ı kiramın hemen hepsi O’nun huzurunda kendi düşüncelerini çok rahatça ortaya koyabiliyorlardı. Hatta bu yıldız insanlardan her biri daha sonraları vazifeli olduğu bir makamı halefine devrederken, “Ben şunu şunu yaptım, şunu yapmayı da düşünüyorum…” diyorlardı.

İsterseniz konuyu bir misalle biraz daha açalım: Efendimiz’in Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken onunla arasında şöyle bir konuşma geçer. Bu mesele aynı zamanda İslâm Hukukundaki içtihad telâkkisine de bir menat mahiyetindedir: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Muaz’a, kalbleri hakikaten yumuşak, daha sonraları Ehl-i Beyt’e duydukları muhabbet ve sevgi ile de mümtaz bir yere sahip olan Yemen halkı hakkında gerekli malûmatı vermiştir. Hakikaten Yemen’deki İmamiyye (Zeydiyye) İran’daki Fars Aleviliğinde olduğu gibi hiçbir zaman sertliğe girmemiştir. Onlar Sünnîlerle hep diyalog içinde olmuş ve hep yumuşak davranmışlardır. Tarih boyunca da genelde hep bu hâllerini devam ettirmişlerdir. Dünyayı çok iyi tanıyan Allah Resûlü, Hz. Muaz’ı Yemen’e kadı olarak gönderirken O’na:

“Yâ Muaz! Orada bir hâdise ile karşılaşırsan nasıl hüküm vereceksin?” diye sorar. Hz. Muaz:

“Allah Teâlâ’nın Kitab’ı ile yâ Resûlallah.” diye cevap verir. Resûl-i Ekrem devamla:

“Ya o hâdisenin hükmünü Kitap’ta bulamazsan?” diye sorunca Hz. Muaz:

“Allah’ın Resûlü’nün sünnetine müracaat ederim.” diyerek cevap verir. Bunun üzerine Efendimiz:

“Allah Teâlâ’nın kitabında ve benim sünnetimde de o hâdisenin açık hükmünü bulamazsan, nasıl hüküm verirsin?” diye sorunca da Hz. Muaz:

“O zaman kendi içtihadımla hüküm veririm.”[1] demiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, Hz. Muaz’ın Efendimiz ile konuşmasındaki rahatlığıdır. Evet, saygı ve teslimiyetin yanında bu rahatlık çok önemlidir. Ayrıca sahabenin gençlerinden olan Muaz b. Cebel, aynı zamanda kılığı kıyafeti itibarıyla da görkemli, oturup kalkması da dikkat çeken, hareketleri ve bakışlarıyla emniyet telkin eden, çok temiz ve nezih bir sima idi. Gencecik yaştaki Hz. Muaz’da böyle bir özellik görüldüğüne göre, hemen herkese bu serbestinin verildiği söylenebilir.

Tabiî şunu da ifade etmeliyim ki, Peygamber’i kendi konumunda kabullenme ve O’na saygılı olma, Efendimiz’in isteğinden daha çok Allah’ın istediği bir husustur. Vâkıa Peygamberimiz bir kısım yanlışlıkları, kaba sayılabilecek davranışları bir eziyet gibi sinesine çekiyor ve eritiyordu. Bu münasebetle Kur’ân-ı Kerim insanları irşad sadedinde, farkına varmadan Peygamber’e eziyet etmiş olabileceklerinden, O’nun huzurunda seslerini yükseltmemeleri gibi bazı hususlarda onları ikaz ediyordu.

Ayrıca ashab-ı kiram, düşüncelerinin müzakere edilmesine de gayet derecede açık idiler. Özellikle de birbirleri arasında oturur her şeyi rahat bir şekilde konuşurlardı. Hatta bu arada Efendimiz de sahabenin eski devirlere ait bir kısım menkıbeleri birbirlerine anlatmalarını tebessüm ederek dinlerdi. Bizdeki bazı tekye, zaviye ve eğitim yuvalarında başkalarına konuşma ve düşüncelerini ifade etme hakkının tanınmamasına mukabil Efendimiz ashabına en geniş mânâsıyla bu serbestliği vermişti ki herkes Allah Resûlü’nün huzurunda edebe riayet ederek her meselesini rahatlıkla O’nunla müzakere edebilirdi. Tabiî her şey bir edep dairesi içinde cereyan ederdi. Zira Efendimiz’e karşı edepli olmak, Allah’a karşı edepli olmak demektir. Ayrıca Allah Resûlü de onlara karşı çok içten ve saygılıydı. Efendimiz’i anlatanlar O’nu anlatırken, “Örtüsünün arkasından halkın içine hiç çıkmamış, evlilik bilmeyen genç bir kız gibiydi.”[2]derler. Yani Efendimiz o kadar hayalı ve utangaçtı ki, Hz. Hatice Validemiz (evlilik öncesi) kendisini tavsif ederken, “O buram buram ter dökmüştü.” der.

Konuyu bir kıyasla devam ettirmek istiyorum: Bizler kesinlikle Efendimiz gibi edepli olabildiğimizi/olabileceğimizi söyleyemeyiz; söyleyemeyiz, zira bazı kimselerin öyle dayatmaları ve metazori ile dediklerini yaptırma hisleri oluyor ki insan belli bir noktadan sonra çatlayacak hâle gelebiliyor. Bazen buna bir şey de denemiyor. Basit bir misal vereyim: Namazın farzını kıldıktan sonra kalan sünnetini kılmak için odaya giderken merdivende biri gelip önünüzü kesiveriyor. Oysa Allah Resûlü’nün âdet-i seniyeleri, hep sünneti kendi hücrelerinde kılmalarıydı. Ayrıca farz ile sünnetin arasını açmamak gerektiği de bu konuda riayet edilen hususlardandır. Şimdi bu kadarcık kısa bir arada bile belki yirmi tane ashab-ı mesâlih geliyor ve sizi meşgul ediyor. Siz vicdanınızda öyle bir ızdırap yaşıyorsunuz ki, bazen hezeyana girip değişik şeyler bile söyleyebiliyorsunuz. Çünkü her gelenle teker teker görüşmenin yanında yazı yazma ve yazıları tashih etme gibi işler için de zamana ihtiyacınız oluyor. Bazen yirmi dört saat yetmediği için dua ediyor ve “Keşke günler kırk sekiz saat olsaydı!” deyip inliyorsunuz.

Evet, bazen buna benzer durumlar öyle bir eziyet hâlini alıyor ki insan bunu sineye çekmekte bir hayli zorlanıyor. Zira yanınıza gelen bu insanlar sizin ehl-i iman kardeşleriniz. Aslına bakılırsa Allah indinde çok değerli olan bu insanlar için zakkum yutsanız bile değer. Şimdi bir de o edep, nezahat ve nezaket âbidesi, efendi olarak doğmuş ve insanlığın efendisi olmuş Efendimiz’in maruz kaldığı onca eziyete rağmen hiç sesini çıkarmadığını düşünün; hiç “Ah!” etmeden duruşu ne müthiş bir hâdisedir.

Şair sanki onun için söylemiş:

“Âşıkım dersin belâ-i aşktan âh eyleme! Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme!”

Cenâb-ı Hak (celle celâluhu) O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hislerini tercüme edip göndermesine ve insanları Peygamber’e karşı eziyet işlediklerini bildirip uyarmış ama O, yine de herkese karşı çok açık davranmıştı. Meseleler O’nun o herkese açık meclislerinde müzakere edile edile bir taraftan vuzûha ve inkişafa kavuşuyor, diğer taraftan da meknî istidatlar ve kabiliyetler ortaya çıkma imkânı buluyordu.

Bu meyanda şunu da ifade etmek gerekir ki, Efendimiz kimsenin sözünü kat’iyen ağzına basmıyor ve sesini kesmiyordu. Günümüzdeki siyasîler kendilerini seçen insanlara medyun oldukları/olmaları gerektiği hâlde, onların ağzından çıkan iki kelimeden ötürü “Bırakın da onu biz söyleyelim!” derler. Oysa ben, Allah Resûlü’nün hiç böyle dediğini hatırlamıyorum. Evet, fikirlerin açık görüşülmesinin yanında rencide olabilme ihtimaline de katlanmak gerekmektedir. Bu meseleyi kendimizle kıyaslarsak bu mevzuda ne kadar yaya olduğumuz görülecektir. Kim bilir bizler belki de nice kabiliyetli insanların duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine fırsat vermeyip kendimize ne kayıplar yaşatıyor ve nice istidatların körelip gitmesine sebebiyet veriyoruz. Kim bilir yanımızda ne istidatlar körelip gitmiştir de inkişaf etme imkânı bulamamıştır.

Ayrıca mevzu ile alâkalı, her biri bir yıldız olan ashab-ı kiramın bazen kendi fikirlerinden sarf-ı nazar ettikleri de olurdu. İsterseniz bu konuyu bir misalle biraz daha açalım: Hz. Ömer Hudeybiye’de Efendimiz’in yanına gelip gider ve Allah Resûlü’ne bazı farklı mülâhazalarını söyler. Ancak Allah Resûlü o mevzuda aldığı işarete binaen: “Yâ Ömer! Ben Rabb’imin peygamberiyim. O’na muhalefet etmem!”[3] der. Hz. Ömer de Efendimiz’in yanından ayrılıp gider ve konuyu Hz. Ebû Bekir’le görüşerek doğruya ulaşır ve kendi kanaatinden vazgeçer. Evet, daha sonraları Hz. Ömer, bu hâdiseyi her hatırlayışında ızdırapla iki büklüm olur ve büyük bir pişmanlık duyardı. Bu yolda verdiği sadakanın, tuttuğu orucun ve ettiği istiğfarın da haddi hesabı yoktu.

Bu misallere, Hz. Ebû Bekir’in rüya yorumlamadaki sözlerini[4] ve İbn Ömer’in büyükler meclisinde otururken Efendimiz’in sorduğu sorunun cevabını bilmesine rağmen, saygısından ve hayâsından dolayı bir şey söyleyememesini ve daha sonra babasının, o mecliste, bildiğini söylemesi durumunda, bunun kendisinin daha hoşuna gideceğini[5] ifade ettiği hâdiseleri de ekleyebiliriz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki İslâmiyet, teslimiyet dini olduğu gibi, her zaman kapılarını fikir hürriyetine karşı açık tutmuş, edebi ve erkânına göre herkesin bu deryadan nasiplenmesine asla engel olmamıştır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de her zaman hayatında bu hakikati yaşayarak bizzat göstermiş, ashabıyla olan muamele ve münasebetlerinde onların fikirlerini her zaman mühimsemiş ve onlara düşüncelerini her daim açıkça ifade etme fırsatını vermiştir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Tirmizî, ahkâm 3; Ebû Dâvûd, akdiye 11. [2] Buhârî, menâkıb 23; Müslim, fezâil 67. [3] Buhârî, hibe 8; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/330. [4] Bkz.: Buharî, tâbir 47; Müslim, rüya 17. [5] Buhârî, ilim 4, edeb 79; Müslim, sıfâtü’l-münâfıkîn 64.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Miraç nedir? Peygamberimiz kaç defa miraca çıkmıştır?

Miraç, Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) ubûdiyetine mükâfat olarak kulluk yoluyla kazandığı vilâyetin arşiyesinden ibarettir. Allah, yeryüzünde insanlara mesajıyla gösterip tanıttırdığı O Muallim-i Ekmel ve Erşed’i, Mele-i Âlâ’nın sakinlerine de göstermek için O’nu oralarda dolaştırmış ve bütün semavî dairelerin sekenesiyle O’nu buluşturmuştur.

Evet, herkes O’nu hüsn-ü istikbal etmiş, melekler teşrifatçılık yapmış ve huriler O’na selâm durmuştur. Yıldızlar kaldırım taşı gibi ayaklarının altına serilmiş, bineğiyle berk gibi bütün kevn ü mekânı temâşâ edip tekrar harîm-i Kâbe’ye ve sine-i insaniyete dönmüştür. İşte miraç bu âlî yolculuğun adıdır. Tasavvuf kitaplarında kavs-i uruc, kavs-i nüzul veya arşiye-ferşiye diye velilerin ruhlarında ve gönüllerinde yaptıkları seyahat, Resûl-i Ekrem’in hayatında ruhuyla ve cismiyle bu şekilde gerçekleşmiştir. Daha önce yer yer arz ettiğim için burada meselenin keyfiyetindeki ihtilâfın teferruatına girmek istemiyorum.

Efendimiz’in kaç defa miraç yaptığı meselesine gelince, nakkâd-ı muhaddisîn, Allah Resûlü’nün bir defa miraç yaptığını ifade etmektedirler. Ancak bazı meğâzî ve siyer yazarları, hâdisenin içindeki küçük bir detaydan ve bir de vak’anın başlangıcındaki yer ihtilâfından ötürü “İki defa miraç gerçekleşti.” demişlerdir. Hatta bazıları bunu beşe kadar çıkarmışlardır.

Aslında Efendimiz her an, Huzur-i Kibriyâ’ya yükselme yolunda olmuş ve her velinin ruhen yaptığı miracın kat kat üstünde miraçlar yapmıştır. Ruhu ve cismiyle سُبْحَانَ الَّذ۪ۤي أَسْرٰى بِعَبْدِه۪ (İsrâ sûresi, 17/1)’yi temsil eden, ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ۝فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنٰى (Necm sûresi, 53/8-9) ile serfiraz olan Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) bir tek miracı vardır ki, bu, O’nun için de, ümmeti için de bir vesile-i iftihardır. Süleyman Çelebi’nin, “Ermedi Senden evvel gelen bu devlete” sözüyle ifade ettiği gibi gerçekten hiç kimse o devlete erememiştir. Şimdi eğer diğer miraçlar da söz konusu ise onlar velilerin miracının üstünde, ruhen Efendimiz’in “kâb-ı kavseyni ev ednâ”ya irtika ve irtifaından ibarettir.

İnsanları müteaddit miraçların olduğuna sevk eden husus, ashab-ı kiram arasında Hz. Âişe ve Hz. Muaviye gibi bazı kimselerin, miraç hakkındaki farklı mütalaaları olmuştur. Burada, Allah Resûlü’nün ruhuyla miraç yaptığı iddiasına gelince, bu, “Miracı rüyada yaptı.” demek değildir. Ruhuyla bir kısım veliler bile kendilerine göre ve kâmetlerine uygun miraçlar yapabilirler. Biz buna ruhî tecrübeler içinde ruhî degajman diyoruz. Bu, ruhun bedenden infisali, trans hâlinde ruhun pek çok yerde görülmesi ve pek çok meseleye müdahale edebilmesidir. Bugün medyumlukla iştigal edenler bu işi çok iyi bilirler. Evet, burada ruhuyla miraç yaptı derken, kastedilen rüya değildir.

Bazı kimseler, Efendimiz’in cismen değil ruhen miraç yaptığını söylemişlerdir. Buna delil olarak da bazı muteber hadis kitaplarında geçen bir hadise dayanmışlardır.[1] Bu hadisin isnadında yer alan ravi Şerik İbn Abdullah İbn Ebî Nümeyr, tâbiîn seviyesinde, hafız olmayan ve Müslim tarafından “Hıfzında problem vardır.” denilerek cerhedilen bir zattır.[2] Bir başka rivayette Miraç hâdisesi anlatırken, “Hatîm’de yatıyordum, geldiler melekler şöyle yaptılar, miraç yaptım, uyandığımda kendimi Hatîm’de buldum.”[3]ifadesi geçtiği için “Efendimiz Hatîm’den hiç ayrılmadı.” demişlerdir. Delil olarak gösterilen diğer rivayette ise Hz. Âişe, “Efendimiz’in cesedini hiç kaybetmedim.”[4] demektedir. Bu hadisin doğru olması düşünülemez. Zira Efendimiz Mekke’de miraç yaptı; Hz. Âişe o zaman Efendimiz’in döşeğinde değildi ki “Cesedini kaybetmedim.” diyebilsin. Zira Hz. Âişe ile Efendimiz’in izdivacı Medine’de olmuştu.

Evet, bazıları “Miraç, Hatîm’de oldu.” demişler, bazıları ise Süleyman Çelebi’nin, “Ümmühânî’nin evine döndü heman.” sözleriyle ifade ettiği gibi Allah Resûlü’nün amcasının kızı Ümmühânî’nin evinden seyahat yapıp oraya döndüğüne dair rivayeti[5] esas almışlardır. Bazıları buradan hareketle “Allah Resûlü iki miraç yaşamıştır. Miracın biri Ümmühânî’nin evinden başlamış, ikincisi ise Hatîm’den başlamıştır. Miracın birisi ruhanî, diğeri ise cismanî olmuştur.” şeklinde bir kanaat izhar etmişlerdir. Ancak hadis kritikçilerine göre bu mesele doğru değildir.[6]

Efendimiz’in ruh infisaliyle kat-ı meratip ettiğine dair ve Allah ile kavî şekilde münasebetini ifade eden çok vak’alar vardır ve bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Miraç meselesi bunlara bağlanamaz. Muteber ve makbul hadis kitapları Allah Resûlü’nün cismi ve ruhuyla bir kere miraç yaptığını söylemişlerdir. Diğerine de ihtimal vermenin yanında biz bu görüşe katılarak, “Allah Resûlü bir kere miraç yapmıştır.” diyoruz.

[1] Buhârî, menâkıb 15, tevhid 37; Müslim, îmân 262. [2] Bkz.: ez-Zehebî, el-Kâşif 1/485; İbn Hacer, Takrîbü’t-tehzîb 1/266. M. Zâhid el-Kevserî, ravi Şerîk’in bu rivayette 12 vehmini ortaya koymuştur. Bkz.: el-Kevserî, Makâlât s.490. [3] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 42; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/208. [4] Bkz.: İbn İshak, es-Sîre 5/275; et-Taberî, Câmiu’l-beyân 15/16. [5] Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/248; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 24/432. [6] Bkz.: el-Aynî, Umdetü’l-kârî 15/25; Aliyyülkârî, Şerhu’ş-Şifâ 1/379-430.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Peygamberimiz’e salavât getirmenin önemi nedir ve “İki salavât arasında yapılan duanın kabul olacağı” doğru mudur?

Peygamberimiz’e salavât getirilmesi, bu konuda zikredilen hadislerin yanında, Kur’ân âyetiyle de sabittir: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.”[1]

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de pek çok hadislerinde, dua ederken kendilerine salavât getirilmesini istemiş ve bunu duanın kabulü için bir vesile olarak zikretmişlerdir. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste de Peygamberimiz:

“Beni hayvanına binen yolcunun maşrapası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.” buyurmuşlardır. Ayrıca Hz. Übeyy b. Ka’b’ın (radıyallâhu anh) naklettiğine göre bir keresinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit önce kendisine dua (salât ü selâm) okuyarak başla, dedi. Bir başka defasında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), huzuruna gelen bir sahabi kendisine çok salavât getirdiğini söyleyince, o şahsa, güzel bir şey yaptığını ve bunu daha fazla yapmasını söyledi. O artırdıkça Resûlullah da onu daha fazla salavât getirmeye teşvik etti.

Bizler de bu emrin gereği olarak, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî yâd edilince salât ü selâmlardan birisiyle O’nu anmalı ve O’nu hep böyle bir tazimle yâd etmeliyiz. Eskiler, salât ü selâmı teşvik eden âyet ve hadislerden hareketle birbirinden güzel salavât örnekleri ortaya koymuşlardır. Delâilü’l-hayrât ve Delâilü’n-nur en bereketli salavât örneklerinin bir araya getirildiği önemli eserlerdendir. Bu eserlere baktığımızda “Salât-ü Münciye”den “Mişşîşiye”ye, ondan “Tıbbu’l-kulûb” salât ü selâmına kadar en kapsamlı tazim ve dualarla Efendimiz’in anıldığını görürüz. Ve pek çok insan da bugüne dek salât ü selâmlarla alâkalı hem salât ü selâm derlemiş hem de salât ü selâmın faziletlerine dair pek çok eser ortaya koymuştur.

Salât kelimesi dua mânâsına gelmektedir ve Allah Resûlü’ne getirilen salât aynı zamanda ona yapılmış bir duadır. Bir Arap şairinin ifade ettiği gibi “Her dua, kabulü için kanat nevinden salât ü selâma muhtaçtır. Sana salâta (duaya) gelince o, kanada ihtiyacı olmadan makbuldür.” Bu mülâhazadan hareketle ulemâ: “Duanın başında ve sonunda getirilen salavât, iki makbul dua olması itibarıyla orada yapılacak duanın kabul olması için önemli bir sebeptir.” demişlerdir.

Dua, bir sırr-ı ubûdiyettir. Onun sayesinde insan, sebeplerin bütün bütün sukut ettiği bir zamanda Müsebbibü’l-esbâb olarak dualara icabet eden Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğünü, ululuğunu, azametini çok net bir şekilde görür. Esasen duada insan, aklını, gücünü ve iradesini aşan şeyleri Allah’tan ister. Yani biz çok defa dualarımızda Cennet’i, Cennet’te ebediyeti, cemalullahı müşâhedeyi, Rabbin bize teveccühünü, maiyyetini, bizi yalnız bırakmamasını, bize küsmemesini yani sevdiği insanlara yaptığı muamele ile muamele etmesini isteriz ve bu istekleri de salât ü selâmla destekleriz.

Anlaşılan o ki, O’na getirilen salavât, biz onun gerçek sırrını tam bilemesek de çok önemli.. her şeyden önce, şayet O’na getirilen salavât, Allah Resûlü’nün şefaat-ı uzmâsına insanı çekip götüren birer vesileyse, insan bu konuda ne kadar hassas olsa değer. Zira “Ona yaklaşmaya vesile arayın.”[2] âyeti, Allah’a yaklaşmak için vesileleri kullanmamızı emretmektedir. Allah Resûlü’ne salât ü selâm bu mevzuda önemli bir vesile ise, insan onu hiç dilden düşürmemelidir. Allah Resûlü’yle münasebetin hemen her çeşidi Cenâb-ı Hakk’ın bize ayrı bir lütfudur. Bu da çok önemli bir husus olsa gerek.

Evet, Allah Resûlü’yle her münasebet bizim için Allah’ın ayrı bir lütfudur. Onun bazı yanlarını budayarak, sadece Allah’tan mesaj alıp getiren özel bir vazifeli görmek, kendi kıstaslarımızla bazı şeylerden O Zât’ı mahrum saymak demektir ki, bu da kendi mahrumiyetimizden başka bir şey değildir. Ne Hz. Ebû Bekir, ne Hz. Ömer, O’na, vazifesini yapıp giden herhangi bir insan nazarıyla bakmamışlardır. Sahih hadislerde nakledildiğine göre Hz. Ömer, Hz. Abbas’ın elinden tutmuş, “Allah’ım, bu, Senin peygamberinin amcasının eli.” demiş ve Allah’tan (celle celâluhu) yağmur istemiş, yağmur da yağmıştır. Hz. Ömer gibi bir mantık insanı dahi, vesile adına böyle şeyler yapıyorsa, bu husustaki ifrat ve tefritleri yeniden gözden geçirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Hem bu açıdan bakıldığında, yukarıda geçen Ahzâb sûresinin 56. âyetinde “Resûlullah’a salât ü selâm getirin!” emrini nasıl izah edeceğiz? Resûlullah’ı bir nevi postacı kabul eden zihniyete göre, bu âyete karşı gelinmiş olunmaz mı? Bu nasıl İslâmî akideyle telif edilecektir? Hâsılı bize Allah’ın (celle celâluhu) O Zât’a verdiği pâyelere saygılı olmak düşer.

Allah, inayet-i etemmini üzerimizden eksik etmesin. Bizi doğruya, güzele, iyiye tercüman kılsın. Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı kendi dar idrak çerçevelerimiz içinde değil, Allah nezdindeki o azim yeri ile kavramaya, kabullenmeye müsait hâle getirsin! Ve sallallâhü alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.

[1] Ahzâb sûresi, 33/56 [2] Mâide sûresi, 5/35

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikbale bakan hadisleri arasında günümüze bakanları var mıdır?

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini ele aldığımız yerde, O’nun gayba ait verdiği haberler üzerinde de fazlasıyla durmuştuk. [1] Bu mevzuda hadis ve megâzî kitaplarında, Efendimiz’e ait o kadar çok vak’a zikredilmiştir ki, sanki Allah Resûlü gaybbîn nazarıyla televizyon ekranının başında oturmuş da seyrediyor gibi kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri teker teker müşâhede etmiş ve ümmetine haber vermiştir.

Meselâ, Allah Resûlü hilâfetin otuz sene olacağını -muteber hadis kitaplarında- haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmıştır. Kureyş’ten iki çocuğun (Yezid ve Velid gibi) ümmet-i Muhammed’in başına musallat olacaklarını, çok eza ve cefada bulunacaklarını haber vermiş, haber verdiği gibi zuhur etmiştir. Zülhuveysıra’nın şahsında, elmacık kemikleri, burun ve kafa yapıları ve renkleriyle Moğol tipini anlatarak bir kısım kimselerin İslâm medeniyetini zir ü zeber edeceklerini tafsilatıyla haber vermiş ve haber verdiği şekilde Moğol istila ve işgalleri olmuştur.

Bugünkü Müslümanları ilgilendiren haberlerden birisi de Deccal’la alâkalıdır. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Deccal mevzuunda, tarikleri itibarıyla yüzden fazla hadis ve yine Hz. Mesih’in ineceğine dair de yüz kadar hadis vardır; kırk tanesi sahih, kırk kadarı hasen, yirmi kadarı zayıf denebilecek bu hadislerin hemen hepsiyle Hz. Mesih’in ineceği anlatılmaktadır. Buhârî ve Müslim’de adı zikredilmemekle beraber açık-kapalı Hz. Mehdi hakkında bir hayli hadis-i şerif vardır. Yine Efendimiz, ümmeti içinde, söyledikleri yalanlara kendileri dahi inanacak kadar yalancıların zuhur edeceğini, otuza yakın kimsenin nübüvvet iddiasında bulunacağını haber vermiş ve bunların da hepsi zamanla ortaya çıkmıştır. Daha Devr-i Risaletpenâhî’yi müteakip Tuleyha, Müseylimetü’l-kezzap gibi peygamberlik iddiasında bulunan yalancılar zuhur etmiş; bunlardan Tuleyha teslim olup sonra yine Müslüman olmuştur ama Müseylime küfrü üzerine öldürülmüştür. Daha sonraki devirlerde meşhur şair Mütenebbi gibi peygamberlik iddiasında bulunanlar da olduğu gibi, hulûle, ittihada inanan bir sürü sapık da zuhur etmiştir. Daha sonraları Hindistan’da meşhur Kâdiyâniliği tesis eden Gulam Ahmed de bir yalancı peygamber olarak nübüvvet iddiasında bulunmuştur. Böyleleri hep hulûliye ve ittihad akidesini savunmuş ve “Allah bana girdi, bende konuşan Allah’tır.” gibi küfür ifade eden laflarla ortaya çıkmışlardır ki bunlar hep yalancı peygamberlerdir ve iddia-yı nübüvvette bulunmuşlardır.

Allah Resûlü, daha sonra zuhur edenlerden de meselâ Marks, Lenin, Engels, Troçkin ve Mao’ya kadar farklı anlayışlardan insanları, bazen işaretle, bazen remizle haber vermiştir ki, bunların hepsi inkâr-ı ulûhiyette bulunmuş deccallardır. Allah Resûlü’nün bunlardan haber vermesi daha ziyade remizle olmuştur; O, bunların kutb-i şimalîden zuhur edeceklerine ümmetini uyarmıştır. “Onun, bir günü sizin bir seneniz, bir günü bir ayınız, diğer bir günü de bir haftanız kadar olacak.” demek suretiyle oralarda cereyan eden izafi gün keyfiyetinin ekvatora yakın mıntıkada cereyan eden günden farklı olduğuna parmak basmıştır. Bunların da hepsi haber verdiği gibi çıkmıştır. Kuzey kutbuna doğru gidildiğinde Lenin ve Marks’ın nereden zuhur ettiği görülür; evet, gidildiğinde görülecektir. Bütün bunlar günümüzde malumat-ı âdiye hâline gelmiş bilgilerdendir. Günlerin, gecelerin nasıl uzayıp kısaldığını, ekvator ve kutupların farklılığını çocuklar bile biliyor.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunlardan haber verdiği gibi bir de umumî olarak ümmet-i Muhammed’in başına gelecek kıyamet alametlerinden olarak, meselâ zinanın yaygınlaşacağını haber veriyor; açıktan açığa eller, gözler, ayaklar ve diğer azalarla zina yapılacağına işaret ediyor ki; günümüzde sokaklardaki manzara bu mevzuda şahit aramaktan bizi vâreste kılacak kadar vâzıhtır. Sinema, dergi ve kitaplarda bu meselenin yaygınlıkla kullanılması ve fiilî durum; herkesin ırz ve namusundan endişe eder hâle gelmesi, insana “Fesadaka Resûlullah – Allah Resûlü dosdoğru söylemiş.” dedirtiyor.

Tirmizî’deki bir hadis-i şerifte Allah Resûlü faizin yaygınlaşacağını ifade ediyor. Faiz o kadar taammüm edecek ki, ondan kaçınanların dahi yedikleri şeyler içinde faiz bulaşığı, tozu, dumanı bulunacaktır. Hassasiyet ve titizlikle sadece aldıkları maaşa kanaat eden memurların durumu düşünüldüğünde faizle muamele yapan bankalardan aldıkları maaşa faizin tozunun nasıl bulaştığını görmek mümkündür.

Cömertliği ile meşhur Hâtem-i Tâî’nin oğlu Adiyy ibn Hâtim Hıristiyan idi. Babası Allah Resûlü’nün getirdiği hidayetle tanışamamıştı. O gelip Efendimiz’e hayat-ı seniyyelerinin sonunda teslim olmuştu. Allah Resûlü’nde (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvvet nişaneleri görmüştü; bunlar Ceziretü’l-Arab’da umumî güvenin teessüs edeceği, Müslümanların çok zenginleşeceği türden haberlerdi ve Adiyy’in (radıyallahu anh) itirafıyla hepsi de gerçekleşmişti.

Sonuncusu hariç buraya kadar anlatılan vak’alar hep İslâm dünyasında tedenni ve sukutu haber veren hadislerdir. Vâkıanın bir de olumlu kısmı vardır. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahir zamanda evsaf ve ahvaliyle tıpkı sahabeye benzer bir cemaatin zuhur edeceğini de müjdelemiştir.

O bir hadislerinde, “Ta kıyamet kopuncaya kadar ümmetimden bir cemaat dine omuz verecektir.” buyururlar. Hadisin başka bir ilavesinde, hasım olan kimselerin onlara zarar veremeyeceklerinden de bahsedilir. Yani onlara karşı kurulan bütün dolaplar, entrikalar ve hileleri yapanların kendi başlarına çevrileceği ifade edilir. İşte ahir zamanda zuhur edecek evsaf ve ahvaliyle sahabe-i kirama benzeyen bu cemaati Allah Resûlü haber vermiş ve biz Efendimiz’in haber verdiği sair şeyler gibi bunun da çıktığına/çıkacağına inanırız.

Biz, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikbale dair verdiği haberlerden şimdiye kadar yüzlercesinin zuhur ettiğine şahit olmuşuzdur. Hadis kritikçilerinin büyük bir titizlikle ele alıp inceledikleri nice hadisler vardır ki, o hadislerde Efendimiz, ümmetinin üst üste kırılmalar, çözülmeler yaşadıktan sonra yeniden belini doğrultacağını ve devletler muvazenesinde hâkim bir unsur hâline geleceğini haber vermektedir ki biz ona da inanırız.. evet öyle ümit ediyoruz ki, şu âna kadar olan şeyler zincirine bu da gerçekleşmiş bir halka olarak takılacak ve devam edecektir. Onun için buna yarısı oldu, yarısı olmadı diyoruz. Bu yarının olması için de olduracak sebepler lâzımdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahval ve keyfiyet itibarıyla durumu anlatır: “Din, garip olarak, (yani hâlden, dilden anlamayan insanların içinde) başladı. (Ona canlı kanlı bir cemaat sahip çıktı. Ve sonra da her yana yayıldı, hâkim oldu.) Yine ona gariplik arız olacak. (Ahir zamanda da yeniden böyle olacak. Âdeta cemaat-i İslâm’ın karşısına bir nevzuhur hâlinde çıkacak. Dost da düşman da buna şaşacak.)”, “…Ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir.”[2]âyetinde ifade edildiği gibi tohumu atan dahi şaşacak, “Nasıl oldu? Ben de hayret ediyorum; birdenbire böyle büyümemesi gerekiyordu!” diyecek. Evet, Devr-i Risaletpenâhî’de olduğu gibi her yanda bir inkişaf yaşanacak.

Kurtarıcı neslin, ashab-ı kirama benzetilmesinde bir kısım farklı mânâlar vardır. Çünkü ashab-ı kiram din-i İslâm’ı neşretmek için yurt ve yuvalarını terk ettiler. Şimdilerde yurtdışına sadece para kazanmak için gidenleri görünce insanın aklına sahabe ve onları takip edenler geliyor. Bizim ecdadımız ve Müslümanlıkta bu altın silsilenin başı olan sahabe-i kiram ve tâbiîn-i fihâm efendilerimiz, yurt ve yuvalarını, memleketlerini, ocaklarını tek bir gaye için terk ediyorlardı; o da hakkı neşretmekti. Ebû Eyyub el-Ensarî hazretleri, ta Arap yarımadasından kalktı İstanbul önlerine kadar geldi; bu, oralarda da Allah’ın adını duyurmak içindi. “Benim cenazemi alın ta Bizans’ın içlerine doğru götürebildiğiniz yere kadar götürün” diyor ve ekliyordu “Ben arkadan gelen fatih orduların kılıç şakırtılarını duymak istiyorum.”

Bu misalleri çoğaltmak mümkündür; kadınıyla erkeğiyle bütün bir millet, yurdunu yuvasını evlâd u iyâlini terk ediyor, dünyanın dört bir yanına Allah’ı anlatmak için gidiyordu. Tabiî yurt dışına sadece para kazanmak için gidenler ise bunun tam tersi bir manzara sergiliyorlardı. Buna rağmen yine de karamsar olmamak lâzım. Rahmet-i ilâhîden ümit ediyoruz ki, oralara daha fazla bir şeyler kazanmak için giden bu insanlar, ilk niyetlerinin hilâfına hayırlı bir işe öncülük edecekler; oraya giden talebelere sahip çıkacak ve sonradan irşad için gelenlerin hâmîleri olacaklardır. Onlar bilmeyerek tohumlar attılar, ihtimal bir gün gördükleri inkişaf karşısında, “Biz ne maksatla geldik, encam nasıl oldu!” deyip kendileri de şaşacaklardır. Ecdadın, Allah’ın adını duyurmak için gittiği yerlere bugün yabancı para için gidiliyor. İnşâallah bu da sona erer. Bu, benden bir tefe’ül ve rahmet-i ilâhî açısından da bir ümittir.

Eğer bütün bu yıkılışlardan sonra, yeniden ümmet-i Muhammed’in kaldırılması düşünülüyorsa sahabe-i kiram gibi gerektiğinde yurt ve yuva terk edilmeli, en azından mü’min yurt, yuva ve evlâd u iyâl kaydından kurtulmalıdır. Izdıraba, çileye talip olanlara, irşad için mehâliki iktiham edenlere binler selâm..!

[1] Bkz.: Sonsuz Nur, 1/120-153 [2] Fetih sûresi, 48/29.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Peygamber Efendimiz’in namazda önünden geçen çocuğa ettiği bedduanın hikmeti nedir?

Bu hadisin sened ve manasında meçhullük ve  var deyip hadisi zayıf ya da metruk görenler de olmakla beraber biz sahih olarak kabul edildiğini düşünerek diyebiliriz ki,

1. Çocuk hırçındır, hırçınlığının cezasını görmüştür.

2. Çocuk, tamamen çocuk yaşta değildir. Eşeğe binip de onu sürecek kadar delikanlıdır. Çünkü rivayette, “ben eşeğe bindim ve namaz kılan Allah Resülü’nün önünden geçtim” ifadesi vardır. (Ebû Davud, Salât 110)

3. Yapılan şeyin namaza, Allah Resulüne karşı bir saygısızlık olması itibariyle Allah’ın gayretine dokunması ve daha büyük bir cezanın gelmesi muhtemeldi. Allah Resulü, gelecek daha büyük bir cezaya göre daha küçük bir ceza ile durumun hafiflemesine vesile oldu.

4. O zaman çocuk veya delikanlı olan şahıs, daha sonra hadiseyi kendi dilinden anlatmış ve herhangi bir memnuniyetsizlik izhar etmemiştir. Demek ki suçunu kabul etmekte ve Allah Resulü’nün duasına itirazda bulunmamaktadır.

“Bana kadın sevdirildi” hadisini nasıl anlamalıyız?

Efendimiz, hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

حُبِّبَ إلىَّ الطِّيبُ وَالنِّسَاءُ، وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِى في الصَّلَاةِ

“Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı.” (Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1)

Burada Allah Resulü (aleyhissalatü vesselam), dünyayı kendisine nisbet etmiyor, onu tahkîr için “seviyorum” demiyor, sevdirildi diyor. Zîra Resûlullah, dünyadan uzak kalma noktasında herkesten ileri idi. Onun dünyada ve insanlar arasında bulunması hem vazifesi gereğiydi hem de şefkatinin bir ifadesiydi. Mübarek ruhu, ötelere müştak, Hak ile buluşmaya arzulu, muazzez bedeni de ruhuna eşlik eden bir zâtın, bedenî zevklerle alakası yoktur, hele hele -hâşâ- şehevî hislere kapılmaktan fersah fersah uzaktır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) aziz hayatları da bu hususa en büyük delildir. 50 yaşına kadar sadece bir kadınla evli kalmış –kaldı ki o validemiz de kendisinden 15 yaş büyüktü-, hanımı vefat edince o yaştan sonra dokuz kadar kadınla aynı anda evli bulunmuştur. Bu durum esasen 50 yaşındaki bir insan için yüktür. Zira insan o yaşlarda, dinlenmek ve elini eteğini mesuliyet gerektiren işlerden çekmek ister. Dokuz kadınla birden evli bulunmak ise ciddi bir yük ve mesuliyettir. İşte bu mesuliyet ve yüke rağmen Efendimiz (aleyhi ekmelü’t tehâyâ) evliliğe teşebbüste bulunmuşsa, burada hususî bir sevdirilme var demektir. Âlimlerimiz “sevdirildi” diye meçhul olarak ifade edilmesinden “Kadın ve kokuya olan sevgi Resûlullah’ın cibilliyetinde ve tabiatında mevcut değildir. O, sevmeye kullara rahmet gayesiyle mecbur kılınmıştır” şeklinde bir incelik çıkarmışlardır. Kadının sevdirilmesiyle alakalı da şu hikmetleri düşünmüşlerdir:

1- Şeriatın mühim bir kısmının kadınlar tarafından nakledilmiş olmasıdır.

2- Ümmetin sayıca artmasına kadınlar vasıta olmaktadır. Kıyâmet günü, Resûlullah diğer ümmetlere karşı, ümmetinin çokluğu ile övünecektir.

3- Kadın, dünyanın en hayırlı varlığıdır. Nitekim bir başka hadiste Resûlullah:   الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَخَيْرُ مَتَاعِهَا الْمَرْأةُ الصَّالِحَةُ “Dünya bir metadır, en hayırlı metâ ise sâliha kadındır” (Müslim, Radâ 64) buyurmuştur.

Fethullah Gülen Hocaefendi ise meseleyi şu şekilde açıklamaktadır:

“Kadın, bir erkeğin alâka duyması için en önemli unsurlardandır. Hz. Âdem (aleyhisselâm) yaratılırken, bu duygu ile yaratılmıştır. Bu alâkanın fazlalığı şehvettir. Şehvet ise, neslin devam etmesine verilen avans ve ücret demektir. Böyle bir unvan verilmeseydi, hiçbir insan, neslini devam ettirmeyi düşünmezdi. Zira, diğerleri sadece angarya kabul edilecek mükellefiyetlerdir. Tek başına çocuk sevgisi de, neslin devamı için yeterli değildir. Onun için Allah (celle celâluhu), erkeğin kadına, kadının da erkeğe alâka duyması için şehveti yarattı.

İnsan mahiyetinde var olan ve yaratılışla gelen bu duyguyu aşmak mümkün değildir. Mümkün olsaydı, bunu başta Hz. Âdem (aleyhisselâm) aşardı. Ve işte Efendimiz de bu fıtratı ve fıtrî olanı konuşuyor, anlatıyor ve “Bana kadın sevdirildi.” buyuruyordu. O, fıtratla, tabiatla iç içe olduğunu bilen bir peygamberdi. O’nun getirdiği dinde ruhbanlık yoktu. Kendilerini ibadete vermek ve vakitlerinin bütününü, Allah’a (celle celâluhu) kullukta geçirebilmek gayesiyle hadımlaşmak isteyen ashabına O şöyle diyordu:“Allah’ı (celle celâluhu) en çok bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim. Ama ben ibadet ediyorum, hanımlarımla da bulunuyorum. İstirahat ediyorum, gece ibadetini de yapıyorum. Oruç tutuyorum, yemek de yiyorum. Bu, benim yolumdur. Benim yolumdan yüz çeviren ise benden değildir…”864

O, tam bir denge insanıydı ve objektif prensiplerle gelmişti. O’nun getirdiği din, bir hanîfiye-i semha idi ve herkesin rahatlıkla yaşayıp, tatbik edebileceği bir sistemin de adıydı. O, sadece belli bir gruba hitap etmek için gelmemişti.. herkes içindi ve mesajı da herkesi kucaklıyordu.” (Sonsuz Nur, 1\591)

Hz. Meryem’in, Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) cennette eşi olacağına dair rivayet var mıdır?

Kur’an’da Meryem validemize geldiği ifade buyrulan ruhun Cibril (aleyhisselam) olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır. Fethullah Gülen Hocaefendi, o Ruh’un Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olabileceği üzerinde duruyor. Bu kanaatini de Efendimizin bir hadisi şeriflerine dayandırıyor. Hadisi şerif şöyledir: “Allahü Teâlâ beni cennette İmran kızı Meryem ve Müzâhim kızı Asiye ile nikâhladı.” (Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 8/258).

Kaynak: Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar 2/247-248, Fikir Atlası, s. 59

Hilye-i Şerif ne demektir hakkında hadisler var mıdır?

Hilye; sure , şekil demektir. Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek şeklini, suretini anlatan yazılara, eserlere hilye-i şerif denilmiştir. O’nun mübarek şekli ise hadislerde rivayet edilmiştir. Sorulan rivayetekaynaklarda rastlayamadık. Ancak hilye-i şerif hakkındaki diğer hadislerle beraber değerlendirince tamamen de göz ardı edilmemesi gerekir. Zayıf olsa bile, seleflerimizin Hazreti Ali efendimizden rivayet edilen diğer hadislerle beraber bu rivayetle de amel ettikleri anlaşılmaktadır. Böyle bir yönelişin neticesi olarak hilye-i şerif diye bir sanat gelişmiştir. Küçük kâğıtlara  yazarak yanlarında taşımışlar, büyük levhalara yazıp işyerlerine ve evlerine asmışlar, onun vasıtasıyla Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırlamışlar ve O’na saygılarını ifade etmişlerdir. Ayrıca pek çok kerametini görmüşlerdir. Ümmetin itibar ettiği bir şeyin kaynağı zayıf olsa da o şeye, dinin esaslarına zıt olmadıktan sonra itibar edilir. Hilye-i şerifte dine zıt bir uygulama yoktur. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)  mübarek şemailinin yazıldığı levhalara bakarak O’na salavat getirmek, O’na dua etmek, saygılarını ifade etmek, şirk değildir. Bilakis O en büyük peygambere ümmet olma şuurunu pekiştiren bir vesiledir.

Peygamberimiz’in bir sahabinin yaptırmış olduğu iki katlı evine karşı çıkmasını nasıl anlayabiliriz?

Açıklama: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir sahabinin iki katlı evini görünce, hoşnutsuzluğunu ifade etmiş, sahabi efendimiz de o evi yıkmış.. Bu meseleyi nasıl anlamalıyız? Özellikle günümüzde iki maaşın girdiği evler ciddi manada yatırım düşünüyorlar. Bir evi olan ikincisini de almak istiyor.. bu konuda denge ne olmalı?

Bu konuda iki durum var: Bir, insanın mülkiyet hakkı. İki, dünyaya karşı zahidane davranmak.

Mülkiyet hakkı sabittir, herkesin bir evi de olabilir, iki evi de olabilir. Ancak meselenin ikinci boyutunu göz ardı etmemek gerekir. Mal, insanı dünyaya bağlayabilir, kafasını meşgul edebilir, ibadet ve hizmetinden alıkoyabilir. Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı ikazı bu manada ele almak gerekir.

Öyleyse mülkiyet hakkını kullanırken insan, bahsedilen hassasiyet dengesini de kurmalıdır. Bu dengeyi kurmak kişinin kendisine kalmıştır. Dengeyi kurmak isteyenlerden bazıları, tek evden başkasını almaz, bazıları hiç ev almaz, bazıları da iki üç ev alır ama hayır yolunda kullanır, malını elinde tutar fakat kalbine sokmaz.. Netice itibariyle bu dengeyi kurmak tamamen şahıslara aittir.

Diğer önemli bir husus: Yatırım yapması normal karşılananlar vardır, normal karşılanmayanlar vardır. Bir esnafın, işadamının veya babasından bol miras kalan birinin çok kazanması normal karşılanır.. Efendimiz bunlara bir şey dememiş hatta teşvik etmiştir. Ama tebliğle, irşadla, idareyle meşgul insanların kazanması ve yatırım yapması hem durum hem de konum itibariyle normal olmayabilir. En azından etrafın suizannına mani olamayabilir. Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı ikazı bu yönüyle de değerlendirmeli. Bu açıdan ihtiyat gereklidir. Bunun dengesini de yine şahısların kendisi kurmalıdır.

Hâsılı, esas yatırım öteyedir. Burada her şey fanidir. Bu yüzden insan, eline geçen her şeyde öteyi düşünmelidir. Bu, bazen malı elde tutmakla olur, bazen de malı rüzgâr gibi hayra hasenata dağıtmakla olur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir taraftan “Salih kulun elinde mal ne güzeldir” buyurmuş, diğer taraftan da kendisi eline geçen her şeyi dağıtmış, günübirlik idare edecek bir miktarla yetinmiştir. Hatta bazen o kadarı bile evinde bulunmamıştır.

Zekâta ne zaman niyet edilir?

Zekât ödenirken niyet edilebileceği gibi, verilmesi gereken zekât hissesi ayrılırken de zekâta niyet edilebilir. Zekât hissesi verildikten sonra yapılan niyet muteber değildir. Ancak verilen zekât malı veya parası henüz fakirin elinde ise, bu durumda da niyet geçerli olur. Ancak en uygun olanı, zekât malını vermeden önce niyet etmektir.

Kahve Falıyla İstikbal Haberi Doğru Olabilir mi?

Bazı kadınların içtikleri kahve fincanının dibindeki kahve artığı şekillerine bakarak yaptıkları tahmin, ne ilmî, ne de dinî bir tahmindir. Tamamen kadının zekâsının mahsûlü tahminden ibaret bir bilgiçliktir. Zira istikbalde vaki olacak hâdisenin fincanın içinde ne yazısı vardır, ne de krokisi. Fincan içindeki şekiller tamamen elin tutuşuyla meydana gelen şekillenmeden ibaret normal durumdur. Şayet bu kadınlar içtikleri kahvenin fincanını levh-i mahfuza benzetiyorlarsa, levh-i mahfuza bakar gibi fincana bakıyor, şekilleri levh-i mahfuz yazısı okur gibi okuyorlarsa bu da onların levh-i mahfuz anlayışlarının bir delili olur, inandırıcılıklarını büsbütün yok ederler. Kaldı ki, levh-i mahfuzdaki yazıları ancak mânevi inkişafları sebebiyle okuyabilen evliyânın verdiği istikbal haberleri de aynen çıkmaz, bazan te’villi, tefsirli çıkar, bazan da hiç çıkmaz. Bağlı olduğu şart vaki olmadığından yazılı hâdise de vaki olmaz. Bu suretle veliler bile istikbalden kesin haber veremezler. baktıkları yer levh-i mahfuz olduğu halde… Bu itibarla, kahve falı, iskambil falı, şu yada bu şeye bakarak haber verilen istikbal hâdisesi, imanı sağlam insanları aldatmamalı, boşuboşuna evhama kaptırıp, yahut ümide, ümitsizliğe sokmamalıdır. Bunlar asılsız ve delilsiz iddialardır. Gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Nitekim bir hastalığın şifa bulması için kurşun döktürmek, boncuk bağlamak, türbeye çaput asmak.. gibi âdetlerin hiçbiri İslâmî anlayış eseri değildir. Şu kadar var ki, mâruz kalınan bir hastalık için şifa aranabilir. Günah olmamak kaydıyla söylenilen şifa çârelerine başvurulabilir. Ümid dünyası bu. Belki Allah umulmadık yerden bir şifa ihsan edebilir. Ama dinin emri olarak icra edilmez bunlar. Allah’ın sebep halketmesi şeklinde bir vasıta olarak düşünülür bunlar.

Ahmet Şahin

Efendimiz ve Sahabenin Hata Yapması İle İlgili Olarak Günümüzde Ortaya Atılan Sözde Düşünceler Hakkında Neler Söylenebilir?

Son zamanlarda Efendimiz’in de bir beşer olduğundan yola çıkılarak, O’nun ve etrafındaki insanların da hata yapmış olabilecekleri vurgulanmaktadır.

Gerçi, bütün insanların hata yapabileceği bizzat Efendimiz (sav) tarafından haber verilmiştir. Meseleye bu yönden bakacak olursak, onların da bu kaidenin içine girmesi gayet tabiîdir. Ancak, onların hatalarını, bizim gibi sıradan insanların hataları ile aynı seviyede değerlendirmek doğru değildir. Üstad’ın 27. Söz’de belirttiği gibi, Sahabenin kendi aralarındaki çekişmeleri bile, içtihat hatalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ; Hz. Ali (ra) ile Hz. Muaviye (ra) döneminde cereyan eden hâdiselerde, bazı Sahabeler Hz. Ali tarafını tutup o grupta savaşa katılırken, bazıları da evlerinde oturmayı tercih etmişlerdir.

Hz. Ali’nin (ra) yanında yer alanlara, neden o grupta yer aldıkları sorulduğunda: “Efendimiz, bir yerde iki imam olursa birini öldürün”demiştir. Madem önce Hz. Ali’ye biat edildi, öyleyse ondan sonra çıkan kişi öldürülmelidir veya o insan gelip asıl imama biat etmelidir..”diyerek, kendilerinin Hz. Ali tarafını tutma sebeplerini açıklamışlardır. Diğer taraftan, İbn-i Ömer gibi kendi evlerinde oturan Sahabelere; neden Hz. Ali tarafını tutmayıp, kendi evlerinde oturdukları sorulduğunda da: Efendimiz, “Fitneler bir gün deniz dalgaları gibi toplum içinde yürüyecek (başka bir hadiste, ‘evlerinizin arasına fitnelerin yağdığını görüyorum’ şeklindedir), o dönem geldiğinde kılıcınızı kırıp, evinizde oturunuz”buyurmuştu. Bundan dolayı da “Kendi evimde oturmayı tercih ettim”demişlerdir. Görüldüğü gibi, her birinin davranışlarını temellendirdikleri bir kısım delilleri var. Evet, Efendimiz’in “İçtihat edip hata eden insana bir, isabet edene de iki sevap vardır”fehvasınca bütün ömürleri doğrunun yanında geçen, bu kutsi insanların davranışları, -velev ki yanlış da olsa- onlara hep sevap kazandırmıştır. Dolayısıyla onların bu hallerini, bizim davranışlarımızla karşılaştırmanın ciddi bir iltibas olduğu kanaatindeyim.

Efendimiz’in (sav) hata etmesi meselesine gelince; tabiat-ı beşer icabı, O da hata edebilir. Bu O’nun bir beşer olmasından dolayı da, tabiî karşılanmalıdır. Ancak O, daima teşrî makamında bulunduğu için, Cenâb-ı Hakk, O’na hata etme fırsatını hiçbir zaman vermemiş veya O’nun yapmış olduğu hatayı, onların hatalarını “hasenatü’l-ebrar, seyyiatü’l-mukarrabin”çizgisinde değerlendirmek lazımdır- hemen düzeltmiştir.

Bu vesileyle günümüzde yer yer: “Allah Rasûlü de beşerdi, O da hata yapmıştır..”türünden serdedilen düşüncelerin, masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim. Zira bu tür mülâhazaların mebdei, fukaha-yı kiramı küçümsemekle; “hüm ricâl, nahnü ricâl / Onlar da insandı, biz de insanız”sözleriyle başlamıştı. Ebu Hanife, İmam Şafiî.. ne olacak dendiği dönemde ben, bu iş, bir gün Sahabe’nin ve Allah Rasûlü’nün de sorgulanmasına gidip dayanacağı endişemi izhar etmiştim. Şimdi sadece onlar değil, maalesef bazı çevrelerce Kur’ân sorgulanmaktadır. Ve tabiî, bugün pek çok insanımız, bu kabil virüslerle ruh hastasıdır. Bana göre o büyükleri küçümseyenler, değil Ebu Hanife, onun bir talebesi ile karşılaşsa idiler, o küçük dillerini yutup tazimle onun ayaklarına kapanacaklardı.

Konuyla alâkalı olması bakımından bir olayı anlatmak istiyorum. Bir ara Tokat’ın Artova kazasında zayıf, çelimsiz bir yapıya sahip eski belediye başkanı Şerif Bey isminde birisiyle tanışmıştım. Ben eskiden, çocukluğumda tuttuğum güreşlerde hiç yenilmediğimden bahsettim. Bunun üzerine o da hayatı boyunca güreşte hiç yenilmediğini söyleyiverdi. Bunu duyunca etraftakiler şaşkınlığa gömülmüşlerdi. Bu kısa şaşkınlık döneminden sonra Şerif Bey: “Çünkü hayatımda hiç güreş tutmadım”deyiverdi. Tabiî hepimiz güldük. Evet, şu zamanda o büyük insanlara atıp-tutmak kolay, ne var ki, günümüzün bu ucuz kahramanları kendi dönemlerinde zirve olan o imamlarla eğer karşılaşsa idiler güçlü bir pehlivan karşısında cılız bir insanın güreşmesi gibi komik duruma düşeceklerdi.

Hasılı, onların hatalarıyla kendi hatalarımızı aynı seviyede tutmanın yanlış olacağı ve bu tür düşüncelerin arkasında art niyetlerin yattığı; o bakımdan da bu mülâhazaların masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim.

Hz. Muhammed (sav) İns ve Cinnin Peygamberi midir?

Peygamber Efendimiz (sav), hem insanlara, hem de cinlere gönderilmiş son peygamberdir. O’nunla peygamberlik kapısı bir daha açılmamak üzere ebediyyen kapanmıştır. O’nun bu manada âlemşümûl bir peygamber olduğunu ifade eden pek çok ayet ve hadis vardır. Bunlar teker teker ele alınıp incelendiğinde, Efendimiz’in bu özelliği çok daha bariz bir şekilde ortaya çıkacaktır.

O ki, peygamberlik şiirinin kafiyesidir. Kendisinden önce peygamberlikle alakalı söylenen sözleri, O bağlayıp vahdete irca etmiştir. Öyle olması yönüyle de, eşsiz bir söz sultanıdır; O konuşurken herkes susacak, O’nu dinleyecektir. Nitekim öyle de olmuştur; insanlar, cinler hatta bütün ruhaniler, O’nun getirmiş olduğu, her biri bîhemta altın kıymetinde olan hakikatleri dinlemiş.. dinlemiş ve tasdik etmişlerdir. Cin Sûresi, baştan başa bu hakikatı anlatan bir destandır. Bu destan, O’nun eşsiz üslubunun ruhaniler arasında da dinlenip o fem-i güher’den çıkan fermanların tasdik edildiğinin destanıdır… Fakat biz, bu konuyla alakalı örnekleri bir sonraki bölüme bırakıyor, burada Efendimiz’in, kendi hususiyetleriyle alakalı ifade buyurdukları bir hadis-i şerifi zikretmek istiyoruz.

O, “Bana benden evvel, hiç kimseye verilmedik beş şey verilmiştir: Bir aylık (gibi uzun) bir mesafeden (düşmanın kalbine) korku salmakla (İlahî) nusrete mazhar oldum. Yeryüzü bana namazgâh ve sebep-i taharet kılındı. Bu itibarla, ümmetimden namaz vaktini idrak eden herkes (bulunduğu yerde) namaz kılsın! Ganimet, benden evvel kimseye helal sayılmadığı halde bana helal kılındı. Ve bana şefaat (hakkı da) verildi. (Yine benden evvel) her peygamber sadece kendi kavmine gönderiliyordu; ben ise bütün insanlığa elçi olarak gönderildim”(Buhari, Teyemmüm 1; Salat 56; Cihad 122; Tabir 11; İ’tisam 1; Müslim, Mesacid 3, 5-8; Tirmizi, Siyer 5; Nesei, Gusül 26) buyurmaktadır.

Allah’ın küllî manada herkese, hususî manada da her ümmet ve her nebiye ayrı bir lütfu, ayrı bir ihsanı olmuştur; Hz. Adem ve evladına safvet ve esmâya (isimler) mazhariyet; Hz. Nuh’a, mücadele, kararlılık ve azimet; Hz. İbrahim’e, pek çok nebiye baba olma mazhariyeti, tevhid aşkı ve hillet; Hz. Musa’ya talim, terbiye, içtimâi ilimler ve içtimâiyatta dirâyet; Hz. İsa’ya beşerî münasebetlerde yumuşaklık, sabr u tahammül, müsamaha, şefkat ve muhabbet; zaman ve mekanın efendisi Hz. Muhammed’e (sav) ve O’nun şahsında ümmetine ise, enbiyâ-i sâlifeye lutfedilen hususlara ilave olarak irade, hikmet, muvâzene, te’lif, terkip gibi mükemmellik ve cihanşümûl olmanın özellikleri bahşedilmişti. Bu itibarla O’nun getirmiş olduğu mesajın, diğerlerine nisbeten daha külfetli, daha mes’uliyetli olmasına karşılık, daha latif, daha yüksek, daha bereketli ve daha beşerî olduğu söylenebilir. Bu da Efendimiz’in cihanşümûl hususiyetlerinden biri sayılır.

Ayrıca bu hadis-i şeriften, herhangi bir tekellüfe girmeden O’na ait şu hususiyetlerin istinbat edilmesi de mümkündür:

*Bu beş hususiyet, tamamen mazhariyet-i Muhammediye’dir. O’ndan başka hiçbir peygamber, bu vasıflarla serfiraz kılınmamıştır.

*İbadetlerin mâbetlere ve din adamlarına bağlı olmayışı, O’nun getirmiş olduğu mesajın cihanşümûl bir buudunu teşkil ettiği gibi, her yerde, her zaman, Hâlik-mahluk alakasıyla, Mâbud’la münasebete geçme kolaylığını da ifade etmektedir.

*Ganimetler, zatında haram olmadığı, o mevzudaki yasağın zamanla alakalı bir imtihan olduğu, Efendimiz döneminde ise, yasağa esas teşkil edecek hususların aşıldığı veya ortadan kalktığı anlatılmaktadır.

*Şefaatin hak olduğu ancak, şümûlü, ihatası ve keyfiyeti itibariyle bir ölçüde herkesi alakadar eden şefaat-i uzmanın (ahiretteki büyük şefaat) sadece Efendimiz’e lutfedildiği açıklanmaktadır.

*Önceki peygamberlerin dar dairede, kavim ve kabilelerine, Peygamberler Sultanı’nın ise, topyekün insanlığa, hatta bütün varlığa elçi olarak gönderilmesi, dolayısıyla da değişik cemaat ve kabilelere gönderilen peygamberlerin elçiliklerinin, o cemaat ve kabilelerin devamıyla kayıtlı olmasına karşılık, bütün varlığı alakadar eden bu büyük risaletin dünya durdukça sürüp gideceğine işaret buyurulmaktadır. Yine bu hususla alakalı başka bir hadis-i şeriflerinde ise Efendimiz’in, “diğer peygamberler sadece kendi kavim ve kabilelerine gönderildiği halde ben, cin ve insanlara gönderildim”ifadesi, O’nun bu özelliğini daha açık bir şekilde ifade etmektedir. Kur’an ise, başka hiçbir açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak derecede kısa ve net bir ifadeyle; “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”(Enbiya/107) buyurmakta ve O’nun bütün hususiyetlerini farklı bir buuddan tek cümleyle ifade etmektedir.

Peygamberimizin Peygamberliğinin Kendi Devrine Ait ve Araplara Mahsus Olduğu İddia Ediliyor. Bu Hususu Açıklar mısınız?

Peygamberimizin peygamberliğinin, kendi devrine ait olduğuna dair en küçük bir vesika, hatta bir işaret bulunmadığı gibi, sırf Araplara gönderildiğini gösteren herhangi bir delil de mevcut değildir. Aksine, mevcut bütün deliller, hayat-ı seniyyeleri boyunca, olanca güç ve kuvvetini kullanarak İslâm dinini dört bir yana yaymak istediği merkezindedir.

İskender, dünya hakimiyeti adına, Sezar, Roma ve Romalılar hesabına, Napolyon, bir saltanat uğruna cihanı fethetmeye ve bir cihan devleti kurmaya azmetmişlerdi. Varlığın özü, zaman ve mekânın efendisi Yüce Peygamberimiz (sav) ise, arkasındakileri ne cihanı fethetme direktiflerini verirken, dünyevî-uhrevî mutluluğa giden yollardaki tıkanıklıkları açmak, eşref-i mahluk olarak yaratılıp, baş aşağı, aşağıların aşağısına yuvarlanan insanı, yaratılışındaki hedef noktaya ulaştırmak ve insanoğluna yitirdiği haysiyeti iade etmek için veriyordu. O bu gayeleri gerçekleştirmek için, Allah’ın elçisi olarak ve O’nun emir ve direktifleri altında, daha hayatta iken, ışık saçan mübarek elini dünyanın dört bir yanına uzattı ve Hak’tan getirdiği mesajlar sesini duyurabildiği herkese ve her yere sundu.

Şimdi O’nun, vazifesinin şümûllü ve peygamberliğinin umumî olduğunu gösteren bazı hususları beraber gözden geçirelim:

Peygamberimiz (sav) daha Mekke’de iken, bir kısım Müslümanları Habeşistan’a göndermişti ki, bu ilk mürşitler sâyesinde pek çok Habeşli Müslümanlıkla tanışma fırsatını buluyor ve tanışıyordu. Vâkıa, Habeşistan’a, bu ilk mesajı götürenlerin seyahatları, zâhiren bir hicretti; ama Müslümanların oradaki gayretleri sayesinde, Necâşî ve çevresinin Müslüman olması, İslâm Peygamberi’nin bir cihan peygamberi olmasına ilk işaret ve ilk evet demekti.

Saadet asrında, ilk Müslümanlar arasında Habeşli Hz. Bilâl’ın, Rum diyarından Hz. Süheyb’in ve Fars ülkesinden de Hz. Selmân’ın ayrı ayrı ırklardan oldukları halde, ilk safı teşkil edenler arasında yerlerini almaları hem başka başka ırklardan birer nümunenin bulunması, hem de Arap olmayan bu insanlara pek çok arabın üstünde yüksek bir pâye verilmesi, İslâm’ın nasıl bir âlem-şümul düşünce ile ortaya çıktığını göstermesi bakımından çok manidârdır.

Peygamberimizin (sav) Medine-i Münevvere’ye hicretleri esnasında, kendilerini takiple vazifelendirilen Sürâka b. Mâlik’e, Irak’ın fethinden senelerce evvel, İran hükümdarı Kisra b. Hürmüz’ün bileziklerini kollarına takacağını müjdelemesi (El-Kamil C:2/74) peygamberliği ile alâkalı mesajların İran’a götürüleceğine bir işaret ve götürülmesi lâzım geldiğine de bir delâletti ki; kendilerinden az sonra verilen bu beşaret gerçekleşmiş ve Irak baştan başa Müslümanların eline geçmiş ve Sürâka da Kisrâ’nın bileziklerini alıp koluna takmıştı.

Peygamberimiz (sav) Ubâde b. Sâmit’in zevcesi Ümmü Hâram binti Milhân’ın hânelerinde istirahat buyururken, uyumuş, bir rüya görmüş ve uyandıklarında gülerek şöyle buyurmuşlardı: “Rüyamda ümmetim bana arz olundu. Koltuklara kurulmuş Melikler gibi deniz seferleri yaptıklarını gördüm.”(el-Bidâye ve’n-Nihaye C.7/152) Bir önceki vakâda olduğu gibi, burada da, ilâhî mesajların denizaşırı ülkelere götürülmesi yolunda bir iş’âr ve işaret yapılıyordu ki bu mübarek müjde de yine sahabe döneminde gerçekleştirildi.

Bir keresinde ashâbına: “Benden sonra Mısır fethedilecektir. Mısır insanı hakkında hayırhâh olun ve yumuşak davranın, zira onlarla sizin aranızda hem bir akrabalık hem de zimmet var. “(Taberi c.4/228) diyerek, daha sahabe döneminde İslâm nurunun Mısır’a ulaşacağını haber veriyor ve Maria validemiz vasıtasıyla tahakkuk eden akrabalığın da korunmasını istiyordu.

Hendek Vakası öncesinde, Medine’nin etrafında hendek kazarken, kendileri de bizzat ashabı arasına girmiş, kazma-kürek, manivela kullanmış ve bu esnada onlara Hire’nin feth edileceğini, Kisrâ’nın sütunlarının yıkılacağını ve Şâm’ın Müslümanların eline geçeceğini müjdelemişti.

Şimdi bunca delilden sonra O’nun peygamberliğinin Araplara mahsus ve kendi devrine has olduğunu iddia edebilir miyiz? Yoksa, Hire’yi, Kisrâ’yı, Şam’ı Arap yarımadası içinde mütalaa ederek Hirelilere, İranlılara, Şamlılara Arap mı diyeceğiz?..

Kaldı ki, O’nun vazifesinin umumî ve davasının âlemşümul olduğuna dair pek çok âyet ve hadis zikretmek de mümkündür.

Şimdi nümune olarak bir kaçına işaret edelim:

Bir hadis-i şeriflerinde “her peygamber, kendi cemaatine peygamber olarak gönderilmiştir. Ben bütün insanlığa gönderildim”diğer bir rivayette: “Siyaha-beyaza”şeklindedir. Taberi’nin bunu teyiden naklettiği hadiste ise “Ben herkese, hem bir rahmet, hem de peygamber olarak gönderildim. Benim vazifemi yerine getirip tamamlayın. Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.”(Taberi C.2/625)

Peygamberimiz (sav) Kisrâ’nın elçisi geldiğinde ona “Gelecekte dinim ve dinimin hakimiyeti Kisrâ’nın tahtına ulaşacaktır.”(El-Kamil C.2/146) diyerek, vazifesinin İran’ı -Turan’ı içine alacak şekilde bütün cihanı aydınlatmak olduğunu ihtar etmektedir.

Anadolu ve İstanbul, Müslümanların eline geçmeden asırlarca önce bir gün fâtih orduların gidip Avrupa kapılarına dayanacağını haber vermiş, feth-i mübini teşvik etmiş, fâtih asker ve fâtih kumandanı alkışlayarak “Mutlaka Konstantıniyye fethedilecektir. Fetheden kumandan ne kumandan! Onun askerleri ne asker!”demiş ashâbına dünyanın dört bir yanını göstermiştir.

Kur’ân’ın bu mevzudaki ifâdeleri ise, herhangi bir te’vile, tefsire tâbi tutulmayacak kadar açık-seçiktir. Meselâ:

Sâd suresinde “O Kur’ân bütün âlemlere öğüttür. “(Sât/87) diyerek, peygamberimizin bütün insanlığı uyarmakla vazifeli olarak gönderildiği ihtâr edilmektedir.

Yâsin suresinde daha açık bir ifadeyle “Bu Kur’ân Hz. Muhammed’e verildi ki, hayatta olan herkesi uyarsın ve inkâr edenlere de azâp hükmü hak olsun.”(Yasin/70) ferman ederek, O’nun peygamberliğinin, ins-cin yaşayan herkese şâmil olduğunu ve ne suretle olursa olsun O’na muarazanın da küfür ve nankörlük sayılacağını apaçık anlatmaktadır.

Sebe’ suresinin “Biz seni ancak, top yekun insanlığa bir müjdeleyici ve uyancı olarak gönderdik. Ne var ki insanların çoğu bilmiyorlar”(Sebe’/28) meâlindeki âyetiyle…

A’raf suresinin, “De ki: Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim”(A’raf/158) meâlindeki ayetleri ise, O’nun bir cihan peygamberi olduğunu, Hak tarafından bütün beşere gönderilmiş bulunduğunu apaçık ifâde etmektedir. İş böyle iken, ciddi hiçbir şeye dayanmadan, kalkıp O’nun peygamberliğini zaman ve mekân itibariyle dar bir muhite sıkıştırıp; O’nu da sadece kendi devrine mahsus görüp göstermek gibi iddiaların manâsını anlamak oldukça zor.

Bundan başka, Kur’ân-ı Kerim’de sadece içinde yaşadıkları cemaatlere elçi olarak gönderilen peygamberlerin bu hususî elçilikleri açıkça anlatılarak cihan peygamberiyle diğerlerinin farklılıklarına dikkat çekilmiştir. Meselâ; Hz. Nuh (as) için “And olsun Nuh’u da kavmine gönderdik: Ey kavmim dedi. Allah’a kulluk edin, sizin Ondan başka mabudunuz yoktur.”(A’raf/59). Kezâ, Hz. Hud (as) için “Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik: Ey kavmim Allah’a kulluk edin, sizin Ondan başka mabudunuz yoktur.”(A’raf/65) Bunun gibi Hz. Salih’le alâkalı olarak da: “Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik: Ey kavmim dedi. Allah’a kulluk edin. Sizin Ondan başka mabudunuz yoktur”(A’raf/73). 80. âyette, Hz. Lut için, 85. ayette Hz. Şuayb için aynı şeyler ifâde buyurulmakta; hatta Kur’ân-ı Kerim’de, bu peygamberlerin anlatıldığı hemen her yerde, onların kendi millet ve kendi cemaatlerine peygamber olarak gönderildiklerine de dikkat çekilmektedir ki bu da Kur’ân-ı Kerim’in meseleyi mutlak ve müphem bırakmayıp,”kim cihan peygamberi, kim değil; kim kavim ve kabilesini irşâda memur edilmiş, kim bütün insanlığı aydınlatmakla vazifelendirilmiş”bu hususları tasrih ettiğini göstermektedir.

Aslında O’nun peygamberliği, peygamber olarak gönderildiği günden itibaren, dünyanın dört bir yanında duyulmuş ve hüsn-ü kabul görmüş; sunduğu mesajlar, Merâkış’dan Maveraünnehir’e kadar geniş bir sahada te’sir icra etmiş ve hayata hayat otmuş; Allah’tan getirip vaz ettiği kanunlar asırlar boyu pek çok İslâm devleti tarafından benimsenip tatbik edilmiş ve beşere sunduğu esaslar, daima hayatla içli-dışlı, düşüncenin önünde, ilimlere rehber, düşünce ve araştırmanın teşvikçisi olmuş ve hele, asırlardan beri İslâm düşmanlarının bunca baskı, tecavüz ve tahriplerine rağmen O’nun getirdiği esasların hâtâ her yerde taze, yeni ve aranır olması; günümüzde dahi binlerce ilim adamı ve düşünürce, insanlığın yeniden fethedilmesinin ancak, O’nun getirdiği ruh ve esaslarla mümkün olacağında ittifak edilmesi, O’nun alemşümûl “evrensel”peygamberliğine bir değil, binlerce delil mahiyetindedir.

Hâsılı, peygamberliğini dünyanın dört bir yanına duyurmak maksadıyla, bütün muteber hadis ve siyer kitaplarının belirttiği üzere, Roma İmparatoru Heraklios’dan, Mısır kralı Mukavkıs’a; İran’ın Kisrâ’sından, Habeşi’sine kadar nâmeler gönderip Hak dine davet ettiği o ilk günden asrımıza kadar o hep bir cihan peygamberi olarak kendisini tanıtmış, getirdiği dini esasların, beşerin büyük bir kısmı tarafından hüsn-ü kabul görmesi de O’nun öyle olduğunu ispatlamıştır. Artık aksine ihtimal verilmeyen böyle bir mevzuda yeni yeni şüpheler üretmek, kin, garaz ve haset eseri olsa gerek.

Şefaat Hak mıdır? Kimler Ne Ölçüde Şefaat Edebilirler?

Evet, şefaat haktır. Birçok âyet ve hadîste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu âyet ve hadîsleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?”sorularını cevaplamakla mevzûa başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.

Peygamberler, evliyâ asfiyâ ve şehitler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzûda da yine, zirve Allah Rasulü’dür. O ki fetanet-i âzama sahiptir. Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu âhirete saklamıştır.. ve âhirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdûn”, denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mahmûd”un sahibi ünvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.

Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara keffâreti sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz-işte o gün, Allah Rasulü bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat”manâsına “şefaat-ı uzmâ”sıyla şefaat edecektir. Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatler ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki “İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez”mealindeki âyet de bize bunu anlatmaktadır (Bakara/2-255).

Bunun böyle olması da gayet tabiî ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilâhîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir.. böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. Onun içindir ki, Allah (cc) bir mîzan, ölçü ve denge vaz’etmiştir. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, âhirette vereceği şefâat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır. Eğer bu şekilde bir tahdit ve sınır konulmuş olmasaydı,bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat salahiyeti onların hislerini galeyana getirerek meselâ, bazı insanların Cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin Cennete girmesini talep edeceklerdi. Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi.

Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimâli vardır. Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir.

Efendimiz, şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir”buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzûda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.

Hallac-ı Mansur bir gün bu hadîsi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz’e hitaben “Ey Nebîler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi”gibi laflar eder. Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim”der. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi…

Evet, belki de Hallacın dediği gibi, Allah Rasulü Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı. Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu..

Peygamber Efendimizin (sav) Yemek Âdâbı Nasıldı?

Hz. Muhammed’in (sav) yemek yemek ile ilgili davranışlarından bir Müslüman’ın nasıl yemek yemesi gerektiğini öğrenebiliriz. Bilindiği gibi her milletin yemek kültürü ayrıdır. Şu hadîslerden yemek yeme ile ilgili sünnetleri öğrenebiliriz.

1) Hz. Peygamber (sav), günde iki kere yemek yerdi. Bir öğünde sadece bir hurma yediği olurdu. 2) Akşam yemeğini yemeyi tavsiye ederdi. 3) Öğünlerde az yemeyi tavsiye ederdi. 4) Haram olan yiyecek ve içecekler hâriç her çeşit yiyeceği yerdi. Sadece et veya sadece sebze yemek gibi tek yönlü beslenmezdi. 5) Etin kürek kısmını, sebzelerden de kabağı severdi. Ancak hiç bir yemek için sevmiyorum ifadesini kullanmazdı. 6) Yemek davetlerine icâbet ederdi. 7) Yemeğe başlamadan önce ve yemekten sonra ellerini yıkardı. 8) Besmele ile başlar, dua ile bitirirdi. 9) Sağ eli ile yer ve sol eliyle yiyenleri ikaz ederdi. 10) Ortaya konulmuş yemeğin, kendi önüne gelen kısmından yerdi. 11) Yemek yerken sağa, sola dayanmazdı ve dayanarak yemek yenilmemesini tavsiye ederdi. 12) Yüzü koyun uzanarak yemek yemeyi yasaklardı. 13) Yemeğin israf edilmesini yasaklardı. 14) Soğan, sarımsak gibi kokusu başkalarını rahatsız eden yiyecekleri yedikten sonra toplum içine girmeyi yasaklardı hoş karşılamazdı. 15) Yemeğe ve su kaplarının içine üflemeyi yasaklardı. Yemeğin çok sıcak yenmemesi gerektiğini buyururdu. 16) Yemek ve su kaplarının ağzını kapatmayı tavsiye ederdi. 17) Âile fertlerinin yemeği bir arada yemelerini tavsiye eder ve beraber yenen yemeğin bereketli olduğunu belirtirdi. 18) Yemekte sohbet ederdi.

Sıralanan bu maddelerden pek çok sonuç çıkarmak mümkündür. Bunların en önemlilerinden biri, Hz. Peygamber’in sofrasının çok çeşitli yemeklerden meydana gelen zengin bir sofra olmamasıdır. Sâde Sade bir hayat yaşayan Efendimizin (sav) sofrası da sâde sade idi. Yemek, O’nun için önemli bir mesele değildi. Yiyecek yemek yoksa bunu problem etmez, bir hurma ile yetinirdi.

Dr. Aynur Uraler

Efendimiz (sav)’in Ashab-ı kirama sevgisi nasıldı?

Efendimiz (sav)’den önceki peygamberler de bir ölçüde, kendilerine arka çıkan, dâva ve hizmetlerinde onları destekleyen ümmetlerine karşı alâka duymuş ve onları sevmişlerdir. Nasıl sevmeyecek, nasıl muhabbet beslemeyecekler ki, bu kimseler, en zor anlarda bile onları yalnız bırakmamışlardı. Ancak Efendimiz (sav)’le diğerleri arasında şöyle bir fark vardı. Hâtemü’l-Enbiya (sav)’dan önce bir peygamber vefat edince ekseriyetle başka bir peygamber gelir ve işe vaziyet ederdi. İnsanlığın İftihar Tablosu (sav)’ndan sonra ise, bu misyonu başta Sahabe olmak üzere ümmetin evliyası yüklenmiştir. İşte böyle önemli bir hizmetten dolayı O da ümmetini çok severdi.. ve yeri geldiğinde de bu sevgiye esas teşkil eden hususları tasrih eder ve onları uyarırdı. Meselâ: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarılırsanız, dalâlete düşmezsiniz; onlar Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnetim’dir” der, bazen de Kur’ân-ı Kerîm ile Ehl-i Beyt’ini nazara verir ve onlar etrafında derlenip toparlanmayı tavsiye buyururdu. Bu sebeple idi ki, o devirde ve daha sonraki dönemlerde, cibillî olarak Kitab’a ve Sünnet’e taraftar olan Ehl-i Beyt’e sahip çıkmak, dine sahip çıkmak gibi anlaşılmış ve uygulanmıştı. Zaten bizim anlayışımıza göre, Ehl-i Beyt’in, Efendimiz (sav)’e veraseti, bir mânada her türlü verasetin üstündedir.

Tabii bir de, O’nun ümmeti arasında, davayı nübüvveti temsil edenler vardı ki, bunlar da O’na (sav) arkadaşlık yapmış, gönülden O’na inanıp teslim olmuş ve bir an olsun O’nu, hiç mi hiç davasında, düşüncesinde yalnız bırakmamışlardı. Bunların hepsi nur-u nübüvveti görerek, O’nun pırıl pırıl atmosferi içinde yetişmişlerdi. Bu açıdan onlar bizden çok farklı idiler. Bizatihî O’nu gören, her halini müşâhede eden, gökten yağıyor gibi O’na vahy yağdığını temaşâ eden kimselerin durumu elbette bizden çok farklı olacaktı. Bu farklılıktan ötürü de, tabiî ki Efendimiz (sav), onlara çok ihtimam gösterecek ve “Ashabıma söven benden değildir” diyerek, onları aziz tutacak ve bunu yaparken de kıyamete kadar gelecek insanlara, hizmet ve mücadele veren herkese, arkadaşlarını birinci plânda tutma yolunu gösterecekti.

Evet, O, bir vefa insanıydı. Kendi açtığı çığırda hırz-ı can edenlere karşı, son nefesine kadar hep vefa solukladı. O, onlarla öylesine bütünleşmişti ki, Rabbine kavuşacağını düşündüğünde bile, -ki bu onun muradıydı- onlardan ayrılacağı hususu O’nu (sav) hıçkıra hıçkıra ağlatmış ve “yakında beni sizden soracaklar” demekle iktifa etmişti. Zaten biz de vefa adına ne biliyorsak O’ndan öğrenmedik mi? O (sav), sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefayla dopdoluydu. Mekke’yi arzular, Uhud’a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke’den ayrıldıktan sonra sinesini açıp, “bende kalabilirsin” diyen yerdi. Allah Rasûlü (sav) ise, sen beni misafir ettin, ağırladın dercesine her cumartesi mutlaka Kuba’ya uğramaya çalışırdı. O, Uhud’u da ziyaret ederdi. Hani, “biz onu severiz, o da bizi sever” dediği yeri. Yani Efendimiz (sav)’in sevgisinden nasibini alan o mübarek yeri. Keza O, Medine’nin mezarlığı Baki’e giderdi. Hayır -estağfirullah- mezarlık değil. Ashab-ı kiramın âhiret hesabına ârâm eyledikleri yere… Ve vefa insanından daha yüzlerce misal…

İşte onun için bu konuyla alâkalı araştırma yapan dost-düşman herkes diyor ki: Hz. Muhammed (sav)’in cemaati kadar O’na bağlı bir cemaat ve cemaatine O’nun kadar bağlı ikinci bir lider ne gelmiştir ve ne de gelecektir. Evet ısmarlama bir liderin cemaatinin ısmarlama olması kadar tabiî ne olabilir ki?

Evet, Sahabe-i kiram ubûdiyetleri, mücadele azim ve gayretleriyle belli bir devreden sonra kendilerine lütuf ve ihsanda bulunulmuş kimselerdir. İftihar Tablomuza (sav) gelince, O, daha dünyaya adımını atarken peygamber olarak atmıştır. O (sav)’nun çocukluk dönemi dahil, peygamberlik öncesi bütün hayatı, daha sonraki durumunu destekleyici mahiyettedir. Meselâ, şerefin, haysiyetin, izzetin, iffetin bini bir para olduğu cahiliye döneminde O, bir iffet insanıydı, hemen her mahfilde “Namuslu adam” dendiğinde O akla geliyordu. O, haysiyetine ve izzetine asla toz kondurmamıştı; kondurmamıştı ve serâpâ hayâ idi. Emanete o kadar dikkat etmişti ki cahiliye döneminde “Emin” lakabıyla anılıyordu. Yalan, O’nun semtine hiç uğramamıştı.. ve hiçbir kimseyi aldatmamıştı. Bütün bu özellikleri O’nun peygamberliğinin kaideleri, temelleri olmuştu. Çünkü daha sonra peygamberlik de bu esaslar üzerine bina edilecekti. Bakın, Mekkeli müşrikler O’nun (sav), bu yüce vazifesini inkâr sadedinde mecnûn demiş, şair demiş, kâhin demişlerdi ama, hâşâ O’na iffetsiz ve yalancı diyememişlerdi. Hele “emanete hainlik ederdi, verdiği sözde durmazdı” hiç diyememişlerdi. Diyememişlerdi de hakkında söylenmesi mümkün olmayan, söylense de yedi dünyanın kabul edemeyeceği “sâhir” gibi, “şâir” gibi, “kâhin” gibi yakıştırmalarda bulunmuşlardı. Tabii bu yakıştırmalara kendileri de inanmamışlardı. Evet, O, tertemiz gelmiş, tertemiz yaşamış ve gönüllerimizde hep tertemiz olarak kalmıştı.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi nasıl varlığıyla varlığımızı bulduğumuz O Zât (sav) ısmarlama bir insandır; O’nun etrafında toplanan insanlar da, O’na ümmet olma, yardımcı olma, arkadaş olma seviyesinde yine husûsî yaratılmışlardır. Tabii bu aynı zamanda şu mânâya da gelir: Siz artık bundan sonra bir Ebu Bekir (ra) arasanız da bulamazsınız. Bir Ömer, bir Osman, bir Ali (r. anhüm) ile buluşamazsınız. Ama, temsil ettikleri misyon itibariyle onların arkasında yer alacak Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler kıyamete kadar devam edecektir.

Sadece küçük bir örnek: Halid bin Velid (ra), Mute’ye gittiğinde daha yeni Müslümandı. İki ay evvel Müslüman olmuş, iki ay sonra Mute’ye gidilirken, kumandanlık hususunda adı bile geçmemişti. Efendimiz (sav), Hz. Zeyd’den Hz. Cafer (ra)’den, Hz. Abdullah bin Revâha (ra)’dan bahsetmiş, “bunların başına bir iş gelirse Allah kılıçlarından bir kılıç işe vaziyet etsin” demişti. Tarihçilerin verdiği rakamlara göre Müslümanlar 3000 kişi, Bizans ordusu 100.000 kişi kadardı ki, her ferde otuz küsur insan düşüyordu. Altı gün savaşıldı ve altıncı gün, kaderin cilvesi, üç kumandan da peşi peşine şehit oldu. Savaşın en şiddetli anında, yere düşmek üzere olan sancağı zayıf, nahif bir sahabî aldı ve arkada da Hz. Hâlid’i görünce “tam sahibini buldum, al sancağı” dedi. Belki Halid almak istemedi ama, zorla kabul ettirdi. Artık o gece Halid gecesiydi. O, değişik stratejilerle düşmanın aklını-mantığını karmakarışık edecekti. Ordunun sağ cenahını sola, sol cenahını sağa yerleştirecek, merkezde değişiklikler yapacak ve bir yandan da davul dümbelek vurdurarak, sanki Medine’den yardım geliyormuş gibi değişik stratejiler uygulayarak Rum ordusunun içine bir korku ve velvele salacaktı. Nitekim bunları gerçekleştirdi de. Öyle ki gece sabaha kadar, uzaktan tozu dumana katarak gürültülerle, tarrakalarla yardım geliyormuş gibi bir hava estirdi… Şafak sökerken de bir sürü sancak, bir sürü bayrakla, cûş u hurûş içinde koşan koşana bir manzara ile düşmanın karşısına dikildi. Artık düşman, kat’iyen Medine’den yardım geldiği zehabına kapılmış ve ciddi bir panik içindeydi. Ve hele gün ağarınca birkaç günden beri, savaştıkları insanlardan başkalarını karşılarında görünce, bütün bütün şaşırdılar. Ve işte bu esnada kuvve-i mâneviyeleri iyice sarsılmış düşmanın merkezine hücum hücum üstüne baskınlar yapıldı ki, bu bir hezimetin zafere dönüşmesinin ilk belirtileriydi. Allah aşkına Hz. Halid, iki ay içinde bu seviyeye nasıl gelmişti? Halbuki bir insan, iki ayda Kur’ân-ı Kerîm okumayı bile tam olarak öğrenemez, ama bütün bunlar olmuş ve Halid (ra) orduyu, burnu bile kanamadan, Medine’ye getirmişti. Bizanslılar ise Müslümanları takip edecek cesareti bulamadıklarından onların peşlerine düşememişlerdi. Şimdi cevabı siz verin, ısmarlama Nebî’nin, arkadaşları ısmarlama değil miymiş? Evet, onlar yürekten, gönülden, sadakatla bu işe dilbeste olmuş ve dolayısıyla da O’nun şefaatine, O’nun muhabbetine layık hale gelmişlerdi. İnşaallah bizim neslimiz de, kendilerine has verasetle Hz. Muhammed (sav) davasıyla alâkalı vazifelerini bihakkın ve yılgınlık göstermeden, bıkmadan, usanmadan, inkisara düşmeden “yol budur, bu yolun erkânı budur” diyerek az sıkıntıya maruz kalsalar da, bu mukaddes emaneti gerekli olan noktaya götürmek için gayret gösterir ve böylece, tıpkı Ashab-ı kiram gibi Nebîler Serveri’nin (sav) muhabbetine layık olurlar. Rabbim, bu kudsî yolda bizleri muvaffak kılsın ve ihlâstan bir an olsun dûr eylemesin! Amin…

Efendimiz’in (sas) Bizden İstedikleri Nelerdir?

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikbale matuf ulaşmamızı istediği maddî ve manevî hedefler nelerdir?

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) istekleri, Kur’ân’ın isteklerinden farklı değildir. Kur’ân neyi istemişse O da onu istemiştir. Ancak O, Kur’ân’da mücmel ve öz olarak anlatılan meseleleri, tefsir; tafsil isteyen mevzuları da tafsil ederek fasıl fasıl bizim nazarlarımıza sunmuş ve her şeyi anlayabileceğimiz bir hale getirmiştir. O, bazen mutlak meseleleri takyid, bazen de mukayyet meseleleri ıtlak ederek, konuya ayrı bir espri ve ayrı bir derinlik kazandırmıştır. Bu itibarla O’nun söz, fiil ve takrirleri Kur’ân-ı Kerim’in ruhunda meknî olan potansiyel buudları ortaya çıkarma ameliyesinden başka bir şey değildir. Onun içindir ki, O’nu tanıyıp anlama, aynı zamanda Kur’ân’ı tanıyıp anlama demektir. Bu noktada Kur’ân’ın ifadesiyle, “Kim Rasul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”[1] Yâni, “Rasule itaat eden, kemerbeste-i ubûdiyet içinde elpençe divan durup, “lebbeyk” (buyur, emrine âmâdeyim) diyen, Allah’a “lebbeyk” demiş olur.”

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, topyekûn beşerin, eğri-büğrü yollardan kurtulup, doğru yola ulaşmasına vesile olan Hidayet Güneşi’dir ki Kur’ân, “Sen doğru yola hidâyet ediyorsun.”[2] ifadesiyle O’nun bu yönünü anlatmaktadır. Bu itibarla Efendimiz’in bizden istediği maddî-manevî şeyler, aynı zamanda Kur’ân’ın da istediği şeylerdir.

Hiç şüphesiz bu hayatî isteklerden biri de, dünyanın dört bir yanında “i’lâ-yı kelimetullah” hakikatini temsil etmektir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın zaten yüce olan adının, tarafımızdan yüceleştirilerek bayraktarlaştırılması, minârelerin başında mahyalar haline getirilerek, bütün gören gözlere ve işiten kulaklara duyurulması demektir.

Yer yer benden, yer yer de başkalarından duyduğunuz Yahya Kemal’in “Ezân şiiri” hem çok derin, hem çok mânâlı, hem de çok zevkli bir ifade esprisine sahiptir:

“Emr-i bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî, Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Sultan Selim-i Evveli râm etmeyip ecel, Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî.

Gök, nûra garkolur, nice yüzbin minâreden, Şehbâl açınca rûh-i revânı Muhammedî.

Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i, Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.”

Evet, Kur’ân’ın ve Nebiler Serveri’nin, evvela bizden istediği şey, bu şiirde tam ifadesini bulan yüksek ideal ve ulvî mefkûrenin dünyanın dört bir yanına götürülmesi ve bu şekilde ışığa hasret bütün sînelerin Muhammedî bir ruhla aydınlatılmasıdır.

İkinci olarak; bu millet, dışa bağlı değişik dinsizlik ve anarşi hareketleriyle inim inim inlemiştir. Hilkat yerine evülüsyonun her yanda revaç bulduğu, Darvinizm’in bütün mihraklarca bir put haline getirildiği, Nihilizm’in körüklendiği öylesine ifrit ve afetten günler yaşanmıştır ki, bu dönemde çokları bu sarsıntıdan kendini kurtaramamıştır. Çokların başları dönmüş, bakışları bulanmış ve kendi kimliklerini inkâr eder hale gelmişlerdir. İlhâda, inkara dayalı bu cereyanlar, öylesine iddialı, öylesine çalımlı ve öylesine büyüleyici idiler ki, büyük sayabileceğimiz nice düşünce ve fikir adamları bile ateşe koşan kelebekler gibi o câzibeye kapılıp mahvoluyorlardı.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e tekaddüm eden yıllardaki o ürperten câhiliyeyi, dünyanın o dönemdeki talihsiz nesilleri bir kere daha yaşıyordu. Çin Seddi’nden Asya steplerine, oradan da Avrupa içlerine kadar koca bir dünyada, küfür ve dalalet âdeta bir tufan halini almış ve önüne kattığı nesilleri meçhul bir noktaya doğru sürükleyip duruyordu. Hatta bu curcunada, inanmış sîneler bile küfür radyoaktifiyle öyle nezle olup yataklara düşmüşlerdi ki hadisin ifadesiyle “zükkâm” olmuşlardı ve 50-60 sene bellerini doğrultmaları mümkün görünmüyordu. Hâlâ bu dünyada din, peygamber, geçmiş tanımayan ve başkalarının türkülerini söyleyen insanlar varsa, bunlar çok ciddî yaralandığımız o dönemin felaketzedeleridirler.

İşte siz, i’lâ-yı kelimetullah ruhunun, cihanın dört bir yanında yeniden şehbâl açması adına “omuzlarımıza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuş” bir kudsî vazifenin âdeta arılarısınız. Muhammedî ruhu bal petekleri gibi bütün gönüllere işleyecek ve herkese inancın, emniyetin şeker-şerbetini sunacaksınız. Hatta öyle sıkıştırılmış şeker kümeleri meydana getireceksiniz ki, okyanusların içine atıldığında onları dahi şeker-şerbete çevirecektir. Küçüklüğünüz içinde bütün dünyaları tatlandıracak ve Yahya Kemal’in ifadesiyle “mukassî” görünecek, fakat hep “muallâ” olacaksınız ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ışıktan mesajlarını, o mesajlara hasret gönüllere ulaştırmada âhesterevlik etmeyeceksiniz…

——————————————————————————–

[1] Nisâ, 4/80

[2] Şûrâ, 42/52

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i kalben ve mânen ziyaret ne demektir?

Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i kalben ve mânen ziyaret ne demektir? Bunun gereği ve riayet edilecek esaslar adına neler söyleyebilirsiniz?

Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i kalben ve manen ziyaret edebilme, dînî duygu ve düşüncelerin canlı kalmasıyla mümkündür; duygu ve düşüncelerin canlı kalması adına çok önemli bir esastır. Öyle inanıyorum ki, Nebiler Sultanı, onu Hakk’ı mülâhaza adına bir kıblenümâ gibi tezekkür ve tefekkür eden her şahsın iç dünyasında sezildik-sezilmedik insiyâklara vesile olmaktadır. Evet, O âdeta bir güneştir; bizim büyük bilip, büyük tanıyıp huzurlarında ışık aradığımız abdâllar, üçler, yediler, kırklar kutuplar, gavslar hep O’nun gölgesi altında varlıklarını sürdürmektedirler.. ve onlar, O’nunla irtibatları sayesinde bu makamlara ulaşabilmişlerdir. Hâsılı, o Nebiler Sultanı’nı tefekkür, tezekkür bizlere -hissetsek de, hissetmesek de- çok şeyler çağrıştırır ve o konudaki her tedâi de bizlere yeni ufuklar açar.

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, O’nun huzur-u seniyyelerinde bulunabilmek için her türlü zorluk, sıkıntı ve meşakkate göğüs gerer ve bu huzuru maddi-manevi her şeye tercih ederlerdi. Öyle ki, O’nun huzurunda iken, evlâd ü iyal, çoluk-çocuk, mal-mülk hiçbir şey düşünmezlerdi ve O’na öylesine bir bağlılık gösterirlerdi ki, farz-ı muhal, Allah Rasulü “gidin dünyanın dört bir yanına dağılın” deseydi, hiç tereddüt etmeden bu emri yerine getirmeye çalışırlardı. İşte o huzur ve huzurdaki insibağ, sahabe dediğimiz o toplumu böyle aşkın hale getiriyordu. Hatta zaman zaman bu düşünceyi ve bu huzuru ihlal eden duygular içlerini buğulandırınca onlar buna münafıklık diyorlardı. İşte Hanzala b. Âmir, o müslümanlığı derince duyan sahabilerden biriydi. Huzur-u risalet penâhi’den ayrıldıktan sonra, oradaki duygu ve düşüncelerini muhafaza edememesi veya dünya işleri ile meşgul olurken uhrevilîği derince duyamama onu tedirgin ediyordu. İşte bu büyük sahabi bu tedirginliğinden ya da düşünce ve duygulardaki bazı farklılaşmalardan ötürü, “acaba ben bir münafık mıyım?” endişesiyle soluğu Hz. Ebû Bekir’in yanında alıyor ve Hz. Ebû Bekir’e dert yanıyor. Dostunun derdini dinleyen Hz. Sıddık, kendi durumunun da buna benzediğini ifade ediyor.. ve iki Sahabi birlikte, hallerini beyan etmek üzere Allah Rasulü’ne gidiyorlar. Nebiler Serveri, Hanzala’nın: “Nâfaka Hanzala=Hanzala münafık oldu” beyanıyla başlayan halini dinledikten sonra şöyle buyuruyor: “Eğer benim huzurumda bulunduğunuz zamanki ruh hâletini dışarıda da muhafaza edebilseydiniz, melekler sokaklarda sizinle musafaha ederdi.” ve ardından “Bazen öyle, bazen böyle Ey Hanzala!” diyerek duruma açıklık getiriyor. Bu ifadelerden, Hanzala’nın halinde yadırganacak bir tarafın olmadığı anlaşılıyor. Beşer, beşerî özelliklerinin gereği, hep aynı çizgide olamayacak; bazen lahut âleminin derinliklerine yelken açacak, bazen de nâsut âleminin dikenli yollarında dolaşıp duracaktır.

Onlar öyleydi; şimdilere gelince, Allah Rasulü ile aynı zaman ve mekân dilimi içinde bulunmayan bizler, bu büyük açığı, kalben ve manen, tedâiler, tasavvurlar belki de, basiretle müşahedeler vasıtasıyla Nebiler Sultanı’nı ziyaret ederek kapamaya çalışmalıyız. Ne var ki, öncelikle böyle bir açığın açık olarak hissedilmesi ve kabullenilmesi gerekir. Bunu, kendi ruhunda bir eksik olarak hissetmeyen kişilere diyeceğimiz olamaz. Onlar namaz kılmalarına, oruç tutmalarına rağmen, hayatlarını tek düze sürdürürler, hep sığdırlar. Hissedenlere gelince, onlar da şöyle derler: “Gül devrini bilseydim O’nun bülbülü olurdum Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?” (M. Akif)

Evet, Hz. Enes b. Malik, Câbir b. Abdullah gibi risalet güneşi ile aynı dönemi paylaşmış insanlar, O’nun ahirete irtihalinden sonra, Allah Rasulü’nü daima tezekkür ve tahattur ediyor; zaman zaman rüyalarında O’nu görerek bu açığı kapıyor, zaman zaman da hatıraların tül pembe ikliminde hep onunla oluyorlardı. Öyle zannediyorum ki günümüzde de böyle davranan, O’nun aşk ve iştiyakıyla yanan nice gönüller vardır ki, hiç olmazsa rüyalarında risalet âleminin kamer-i müniriyle hep oturup kalkıyorlardır…

Şahsî kanaatime göre O’nu tahattur ve tezekkürümüzde -ki buna başta kalben ve manen ziyaret dedik- “Allah Rasülü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlık gemisinin kaptanıdır.. Sa’dî’nin bir beytinde ifade ettiği gibi “Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi bir kaptana sahip olan gemi yolcuları için gam da, keder de yoktur.” İsterse dalgalar o gemiyi yutacak kadar azgın olsun. Evet bizim kaptanımız O’dur. O’na bağlılıktan öte bir sermayemiz yoktur. Ahiretteki kurtuluşumuz da O’nun şefaat-i uzmâsı sayesinde olacaktır…” gibi esaslar düşünülebilir. Bunlar insana onun Sünnet-i seniyyesini ve siyer-i sâmiyelerini hatırlatır; hatırlatır ve insanı vicdanî muhasebe ve murakebeye sevk eder. “Biz neredeyiz, O ve O’nun emirleri nerede?” sualini sormaya vesile olur. Hâsılı, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) risalet güneşidir. O’nsuz bir hayata, hayat demek mümkün değildir. Sahabe-i kiram’ın vicâhî münasebetle kazandığı şeyleri, bizler kalbî ve ruhî irtibatla kazanmak konumundayız. Bu irtibat da, O’na olan bağlılık ufkunun neresinde olduğumuz düşünülmek ve -tabir câizse- kendimizi onun huzurunda hissetmekle mümkün olacaktır.

Efendimiz (sas)’in Şecaat ve Şefkat Ufkundan Bahseder misiniz?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in zahirde birbirine zıt gibi görünen sıfatları olduğu gibi, birbirini takviye edip destekleyen vasıfları da vardır.

Birbirine zıt gibi görünen bu sıfatları, Din-i Mübin-i İslâm’da mühim bir esas olan “sırat-ı müstakîm” yorumu çerçevesinde ele almak ve öyle değerlendirmek mümkündür. Meselâ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her şeyden evvel bir şecaat ve cesaret abidesi idi. Öyle ki, muharebe meydanlarının Haydar-ı Kerrâr’ı Hz. Ali (radıyallâhu anh), O’nun bu yanını ifade ederken; “Biz, muharebelerde başımız sıkıştığı zaman Rasulü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e sığınırdık.” der. Nitekim Huneyn’de öyle olduğu gibi Uhud’da da, bir yönüyle kırılıp dökülmüş ve âdeta felç olmuş cemaatini, düşmanın içine korku salacak şekilde yeniden harekete geçirmiş; geçirmiş ve âdeta “Ve tuhricu’l-hayye mine’l-meyyiti ve tuhricü’l-meyyite mine’l-hayy=Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın.”[1] hakikatinin mazharı olarak o sarsılmış, kırılmış ve dökülmüş cemaatten dipdiri ve taptaze bir ordu çıkararak yeniden düşmanı yakın takibe almış ve Mekke’ye kadar kovalamıştır. İşte bu, O’nun şecaat-i kudsiyesinin ifadesinin ifadesidir ve sahasında nazîrsizdir.

Bir örnek olarak Efendimiz’le Gores ismindeki bir kafir arasında geçen hadise, O’nun korkusuzluk, şecaat ve cesaretinin azametini resmetme bakımından yeter zannediyorum: Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir ağacın altında istirahat buyururlarken, Gores, O’nun uykuda olmasından istifade ederek, ağaca asılı bulunan kılıcını alır ve müstehzî bir edâ ile: “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” der. Onun bu sorusuna karşılık Allah Rasulü, hiçbir panik emaresi göstermeden ve kendisinden gayet emin olarak öyle bir “Allah” der ki, O’nun orada sergilediği bu teslimiyet, yakîn ve Allah’a itimat, elindeki kılıçla karşısında duran Gores’i sarsar ve kılıç elinden yere düşer. Bu defa düşen bu kılıcı, İnsanlığın İftihar Tablosu eline alır ve sorar: “Ya şimdi seni kim kurtaracak?” Adam korkusundan sıtmalı hasta gibi titremeye başlamıştır ki, o esnada, Allah Rasulü’nün sesini duyanlar oraya koşarlar; koşar ve gördükleri manzara karşısında hayrette kalırlar. Onların Allah’a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gores de orada görüp duyduğu şeylerle “el-Emin”e güven sözü verir ve Allah Rasulü’nün şecaat ve cesaretine hayranlık hisleri içinde oradan ayrılır.

Meşhur mütefekkir Bernard Shaw, Allah Rasulü’nün Allah’a olan bu teslimiyetini ve korkusuzluğunu anlatırken hislerini şu takdirkâr ifadelerle dile getirir: “Hz. Muhammed, çeşitli yönleriyle insanın başını döndürecek üstünlükleri olan bir insandır. Bu sır insanı, tam mânâsıyla anlamak mümkün değildir. Bilhassa O’nun anlaşılamayacak üstünlükte bir yanı vardır ki, o da Allah’a olan güven ve itimadıdır.”

Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), eşsiz cesaret örneklerinden birini de, hicret-i seniyyeleri esnasında, Sevr mağarasında sergilerler. Sevr, gençlerin bile zor çıkabilecekleri zirvede bir mağaradır. Ancak O, elli üç yaşında olmasına rağmen bu zirveye tırmanıyor ve bu mağarayı kıymetler üstü bir değerle şereflendiriyordu. Mekke müşrikleri, mağaranın ağzında dolaşırken, Seyyidinâ Hz. Ebu Bekir, sırf O’nun adına duyduğu endişeden ötürü telâş içindedir.. ve ihtimal endişeden yüzü sapsarı kesilmiştir. Hâlbuki onunla aynı atmosferi paylaşan Nebiler Serveri’nin dudaklarındaki tebessümde en ufak bir değişiklik olmamıştır; olmamıştır ve endişe içindeki dostu Hz. Ebu Bekir (radıyallâhu anh)’i “Korkma! Allah bizimle beraberdir.”, “O iki kişiyi ne sanıyorsun ki, onların üçüncüsü Allah’tır.” sözleriyle teselli ve teskin etmiştir

Evet buraya kadar arz ettiklerimiz birer şecaat, cesaret ve teslimiyet örneğidir; ne var ki bu zat aynı zamanda bir rahmet, şefkat ve merhametin de zirvedeki temsilcilerindendir. Öyle ki o, eğer ağlayan bir çocuk görse, oturur, onunla birlikte ağlar ve inleyen bir ananın acı ve ızdırabını tâ vicdanında duyar. İşte Hz. Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadis ve O’nun engin şefkati: “Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı çarçabuk kılıp bitiriyorum.”

Bir başka sefer, Mâriye Validemiz’den oğlu İbrahim’in ölümü karşısında O, dünya kadar hadiseyi göğüslemiş ve her şeyi aşmış bu büyük şefkat kahramanının gözleri dolu dolu olmuş ve onu kucağına almış, derin bir sevgiyle bağrına basmış ve hüznünü gözyaşlarıyla süslemişti. O’nun bu durumunu istiğrap edip de hayretle bakanlara: “Gönül mahzun olur, gözler ağlar; ancak Allah’ın dediğinden, Allah’ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz.”  buyurmuştu.. evet O, insanların en merhametlisi ve en şefkatlisiydi.

Allah Rasulü’nden başkasında böylesine birbirinden farklı sıfatların, hem bir denge ifadesi hem de kemal emaresi olarak içtimaını görmek mümkün değildir. Meselâ, Sahabe-i Kiram’dan, Nebiler Serveri’ne amca olmakla müşerref ve Allah’ın kılıçlarından bir kılıç olan Seyyidinâ Hz. Hamza’yı düşünelim; bu yüce kâmetin arslanlarla güreşir ve düşman saflarına daldığında ortalığı velveleye verir, gözü de fevkalâde pektir ama, oturup bir yerde ağladığı görülmez. Çünkü o, bir şecaat kahramanıdır ve bu vasfın eşsiz kahramanıdır.

Hz. Hamza (radıyallâhu anh) böyle olmasına rağmen o hidayet yıldızlarından Hassan b. Sabit (radıyallâhu anh), incelerden ince ve zarif bir insandır.. ve Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) nezdinde dili kılıç kadar keskin bir şairdir. Ne var ki bu büyük insan, savaş meydanlarında Hz. Hamza ve Hz. Halid’e sadece kılıç taşır. Evet o, rakîkü’l-kalb bir gönül ve his insanıdır. Zaten bu hasletinden dolayı Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun için: “Allah’ım (bunu) Ruhu’l-Kudüs’le teyit eyle.” buyurarak dua etmiştir. Bu zatların belli hususiyetlerde zirveleşmesine karşılık Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), birbirine zıt gibi görünen iyi vasıfları nefsinde toplamış farklı bir insandır; şecaat-i kudsiyesini arz ederken arslanların ödünü koparır; bir mazlum iniltisi duyduğu zaman onun ruh hâletini paylaşır, onunla oturur inler.. evet bir yönüyle kalbi, hep rikkat ve şefkate bağlı incelerden ince; diğer yönüyle de kıyametler kopsa -ihtimal- Cenâb-ı Hakk’ın engin icraatını seyrediyor gibi derin bir zevk ve engin bir hayret içinde, “Allah’ım göster bana icraatını müşahede edeyim, müşahede edebildiğim kadar.” diyecek derecede sağlam ve sarsılmaz bir iradeye sahip…

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), misallerini zikrettiğimiz birbirinden farklı sıfatlara sahip olduğu gibi, aynı zamanda “hilim” ve “kerem”.. gibi birbirini takviye eden vasıflarında da eşşizdi. Bu vasıflar, bir yönüyle birbirinden farklı mânâları ifade etseler de, esasen iç içe bir dairenin değişik yüzlerinden ibarettirler. Hilim, malum olduğu üzere yumuşak davranma, yumuşak huylu olma, af ve müsâmahaya mütemayil bulunma, karar verirken de acele etmeme gibi mânâları ifade eder. Görüldüğü gibi bu vasıf tamamen yumuşaklığa delâlet etmektedir ki, kusurları görmeme, insanları bağışlama, diyalog adına herkese açık olma.. gibi tavırların hemen hepsi bu temel vasıftan kaynaklanır.

Kerem kelimesine gelince; o da, az farklılığı bulunmakla birlikte “ikram” kelimesi ile aynı kökten gelir ve iyilikseverlik ve ikram etme hasletinden ibarettir. Bunu, Farsça bir terkiple “civânmertlik” veya Türkçe “cömertlik” kelimesiyle de ifade edebiliriz. İnsanın ruhundaki bu civânmertlik, ya da cömertlik ve iyilikseverlik hasleti, başkalarına raci bir menfaat ve ihsan şeklinde tecelli edince “ikram” halini alır. Bize Allah’ın ikramı olduğu gibi, Rasulullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in de ikramı vardır. Ama O’ndaki bu ikram, engin bir kaynaktan gelir. Bu kaynak da, O’nun yaratıcısı tarafından mahiyetine derc edilen “kerem” huyudur.

Buradan da açıkça görüleceği üzere “hilim” ile “kerem” arasında herhangi bir zıtlık yoktur ve Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Alvar İmamı’nın,

“Kerem kıl kesme sultanım, Keremin bînevâlardan,

 Keremkâne yakışır mı Kerem kesmek gedâlardan.”

mısralarında ifade ettiği keremkân bir sultandır. Bu mısralar, hem o Keremkân Sultan; hem de Zât-ı Ezel-i A’lâ hakkında kullanılabilir ve iki ihtimal de câizdir. Zira birinden dolaylı yoldan çok istifade etmiş, çok ikrama mazhar olmuşuzdur. Eğer asla göre ikinci sayılan ve o aslı da bize tanıtmada üzerimizde çok hakkı bulunan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmasaydı, biz, ne mahiyetimizi, ne kâinatı, ne cennete giden yolu ve hatta ne de cennetin içindekileri bilmemiz mümkündü. O Muallim-i Ekmel ve Ekber’dir ki, varlığın çehresine çaldığı ışıkla kâinatı, okunan bir kitap; hayatı da, cennete doğru uzanan bir köprü haline getirdi. Böylece bizleri karanlıklar içinde ümitsiz dolaşmaktan kurtararak, Allah’a imanla itminana ulaştırmış ve rıza yoluna hidâyete vesile olmuştur. Ama o, öyle büyük bir vesiledir ki, biz, o vesileyi çok defa gâyenin yanında zikreder ve O’nun, bizim için “gâye ölçüsünde bir vesile” olduğunu ikrarda bulunuruz.

Evet, biz şirkten şirk de bizden uzaktır. O bizi Allah’a ulaştırmak için sadece bir vesiledir; fakat gâye ölçüsünde bir vesile! Zaten bizzat Cenâb-ı Hak da tevhid ifadesi olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün rasulullah” ifadesinde O’nun adını kendi adıyla yan yana zikredip ve bunu imanın esası sayarak böyle demeyenin kurtulamayacağını beyan buyurmuyor mu? Evet, Sa’dî’nin de dediği gibi; “Muhammedun Rasulullah demeden râh-ı selâm‎et muhaldir.” Yani Allah Rasulü’ne uğramayan yollar tıkanık yollardır. Bir başka yoldan giden insanın saadete ulaşması mümkün değildir.

Hilim, Allah Rasulü’ne Cenâb-ı Hak tarafından verilmiş sırlı bir anahtar durumundadır. O, bu anahtarla nice gönülleri açmış ve o sînelere taht kurmuştur. O’nu tanıyanlar başta kendi huşûnetlerini tamim ederek, herkesi öyle haşin kabul ettiler ve kendileri nasıl davranıyorlarsa O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) da öyle davranacağını zannettiler. Vaktâ ki, Hudeybiye Musalahası’yla diyaloğa giden yollar açıldı ve müslümanlarla kafirler iç içe yaşama fırsatını buldu ve yine bu anlaşma ile, Kur’ân’la beslenen müslümanın civânmertliğine, hilmine, silmine şahit oldular; oldu ve “Bize hâkim olurlarsa kellelerimizi alırlar, bizi öldürürler ve dünya saadetinden bizi mahrum ederler.” mülâhazasıyla kovdukları ve haklarında kötü vehimler besledikleri bu insanlarla teşrîk-i mesâi kurunca müslümanların âdeta yeryüzünde gezen melekler olduğunu gördüler. Böylece hem Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i, hem de müslümanları daha iyi tanıma imkanı buldular.

Hudeybiye, müslümanlar için daha sonraki günler adına süprizlere gebe bir fetihti. Mekke fethi ise, Hudeybiye fethinin sadece bir buuduydu. Zaten Sahabiye göre de “İnnâ fetehnâ leke fethan mübînâ=Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik.” [2] âyetindeki fetih, Hudeybiye fethidir. Bu açıdan Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), küfre, ilhada, cehalete ilk darbesini Hudeybiye ile indirmiştir denilebilir. Hudeybiye’den evvel cereyan eden Bedir, Uhud ve Hendek muharebeleri, İslâm tarihi bakımından çok önemli hâdiselerdir. Ancak Hudeybiye bunlardan farklıdır. Nitekim Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hendek’i müteakip âdeta Hudeybiye’ye giden yolu görüyor gibi konuşmuş ve “Bundan sonra onlar kaçacak biz takip edeceğiz.” demiştir. Evet Hudeybiye ve sonrasında takip edilen hareket tarzı, önceki dönemlere nisbetle tamamen farklı bir çizgi takip etmiştir. Bunu müslümanların, kafirleri avuçlarının içine alıp, balmumu gibi yoğurma ve onların gönüllerine kendi ruhlarının ilhamlarını boşaltma şeklinde özetleyebiliriz. Nebiler Serveri’nin bu stratejisi, kısa zamanda meyvesini vermiş ve onlardan çokları müslümanlığı kabul etmişti. Hatta Ebû Süfyan gibi sertliğe, kötülüğe ve gurura kilitlenmiş bir insanın bile, Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), fethin öncesi “Bugün, Ebû Süfyan’ın evine giren de emindir.” demesiyle, hem Rasulullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de müslümanlara karşı taşıdığı kötü duygular, buzun güneş karşısında eriyip gitmesi misüllü eriyip gitmiş ve daha sonra da geç uyandığı İslâmî hakâik çerçevesinde çok hızlı hareket ederek geçmişi telâfi etme yoluna girmişti. Meselâ O, Hz. Ömer’in Yermuk harbine katılanlara verdiği ganimetler, atlar, eğerler, kılıçlar gibi harp malzemeleri tedârik etmeleri için verdiği parayı reddetmiş, “Ey Allah’ın Peygamberi’nin halifesi! Benim geniş imkanlarım var. Ben ondan kullanırım. Allah yolunda savaşırken hazineden alacağım şeyi kullanmak istemem.” diyerek istiğna göstermiş ve hissesini beytü’l-mâle bırakmıştır.

Evet, böyle davranmış ve çok hızlı, âmûdi bir şekilde âdeta füze hızıyla hak ve hakikate ulaşma yoluna girmişti ki, temelinde de yine Allah Rasulü’nün o engin hilmi, af ve müsâmahası yatmaktadır.

Allah Rasulu (sallallâhu aleyhi ve sellem), hep halîmdi ama belli bir süre düşmanları O’na hilmini ifade etme fırsatını vermemişlerdi. Hasımları, onunla aralarındaki atmosferi sürekli sertleştirmiş ve O’nu hep o sert atmosferde mukabeleye zorlamışlardı; ancak hep yanılmışlardı; çünkü o, sertleşme niyetinde değildi.

Netice itibarıyla diyebiliriz ki, Hudeybiye, Allah Rasulü’nün küfre hilmiyle indirdiği büyük bir darbedir. Daha sonra da O, hep bir hilim kahramanı olarak davranmış ve istidatlı gönülleri teshir etmişti. Evet Allah Rasulü, Mekke’nin fethini müteakip şehre girerken, bir kere daha o mahviyet ve tevâzusunu sergilemiş ve bindiği merkûbun üzerindeki eğerin kaşına, mübarek alnı değecek şekilde iki büklüm bu mübarek beldeye girmişti. Bir Batılı, buradan hareketle onun hakkında şöyle der: “Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), öyle bir söz bestelemiş ve seslendirmiştir ki, başladığı zaman hangi perdede başlatmışsa, bitirirken onu iki perde daha yukarıda bitirmiştir. Evet, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu mevzuda da beklenenin ötesinde çok önemli bir performans ortaya koyarak yine kendi rekorunu kıran bir insandır.”

Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye’den sonra Allah tanımazlara ikinci darbeyi de Mekke fethinde vurmuştur. Bu kafirler; “Şimdi bize ne muamele yapacaksın?” diye sorduklarında da O: “Size ne yapmamı beklersiniz?” diyerek sorularına soruyla cevap vermiştir. Onlar da; Hz. Ali (radıyallâhu anh)’den öğrendikleri bir sözle onu cevaplamış ve “Sen kerim oğlu kerimsin.” demişlerdi. Bunun üzerine de o Şefkat Peygamberi “Öyleyse gidin, hür ve serbestsiniz. Size bugün kınama yoktur.” buyurmuştu. Bu söz, Hz. Yusuf’un, o kadar kendisine gadreden kardeşlerine karşı asırlarca evvel söylediği ve arkadan gelenlere bıraktığı bir mirastır; Peygamber mirası.. düşünce mirası.. hikmet mirası.. hilim mirası… ve Allah Rasulü’nün hilminin bir buudu olarak onlara ikramıydı. İnat, bu civânmertliği görünce de ikinci bir darbe daha yemişti. O darbe öyle müthiş bir darbeydi ki, -zannediyorum- İkrime değil de, Ebû Cehil bile hayatta olsaydı, o da oğlu gibi dize gelerek Allah Rasulü’ne teslim olacaktı.

[1] Âl-i İmran, 3/27

[2] Fetih, 48/1

Efendimiz (sas)’in Alemlere Rahmet Olarak Gönderilmesi Ne Demektir?

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerinde ifade edilmektedir: Enbiyâ sûresindeki وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ “Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”[1][1] âyet-i kerimesi bu hakikati açıkça seslendirir. Bu âyet, ümmet-i Muhammed arasında da Allah Resûlü’ne karşı saygının ifadesi olarak çok yaygınlaşmış ve dualardan evvel okunur olmuştur.

Evet, Efendimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Kur’ân’da ağırlığı ile yerini alan bu husustan önceki iki âyette, salih kulların yeryüzüne vâris oldukları/olacakları anlatılmaktadır.[2][2] Kur’ân’da bu hakikati de ifade eden değişik âyetler vardır. Yeryüzünde söz sahibi olma, durmadan el değiştirecek ve neticede her şey, imanı tam, ameli sağlam salih kullara nasip olacaktır. Kur’ân, tarihî devr-i daimleri anlatırken وَتِلْكَ اْلاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “Biz zafer ve muvaffakiyet günlerini insanlar arasında döndürür dururuz.”[3][3] buyurmaktadır. Bugün bazılarına bayram ve seyran, yarın da başkalarına.. bugün bazıları mamureler içinde mutlu ve müreffeh, yarın da başkaları.. bu, hep böyle değişip durmuştur, değişip duracaktır. Fakat yeryüzünde, hem gökler ötesinin hoşnutluğu içinde hem de ukbâyı netice verecek bir temsil er geç salih kulların eliyle gerçekleşecektir. Cennet’e girecek onlar olduğu gibi, yeryüzünde insanlığın mâkus tali’ini değiştirecek de -biiznillah- yine onlar olacaktır. Hususiyle ahir zamanda, Efendimiz’den sonra gelecek olan karakter insanlarının pişdârı ve rehberi olması itibarıyla hemen bu iki âyetin peşinden وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ gelmektedir ki, çok mânidardır. Biz, ilk salih zümrenin Efendimiz devrinde kendilerini ifade ettiklerini görüyoruz ve ümit ediyoruz ki, -inşâallah- son bir kere daha ümmet-i Muhammed yeryüzünde kendini ifade eder ve وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ hakikati bütün dünyaca duyulur ve saygıyla karşılanır.

Bu nükteli istidraddan sonra Efendimiz’in, mertebe mertebe, kademe kademe, derece derece âlemlere rahmet oluşuna geçebiliriz: Meselâ, bizler için Allah Resûlü bir rahmettir. Âlemin bir parçası olan bütün insanlık dünyası ve hususiyle de bizim için bir rahmet olması itibarıyla, O’nun sayesinde bütün kara delikler, ak delikler hâline gelmiştir. Bütün karanlıklar aydınlığa inkılâp etmiştir. Dünya bir matemhane-i umumiye iken, O’nun sayesinde bayramlara, şenliklere ve şehrayinlere dönüşmüştür. O’nun sayesinde insanlık sahipsiz ve yetim olmaktan kurtulmuştur.. ve yine O’nun sayesindedir ki insanlık, yokluk çukuruna yuvarlanmaktan kurtulmuştur. Ölüm, ahirete ve Cennet saraylarına giden bir koridor hâline gelmiş ve aydınlanmış; bu itibarla imanın kuvveti nispetinde herkes, değil ölümden korkmak ve kabirden geriye durmak, ahireti iştiyakla arzular hâle gelmiştir. Çünkü ahiret O’nun yanında bütün dostların da içtima ettiği bir yerdir. Yine O’nun neşrettiği nur sayesinde ihtiyarlık, başarılı bir hayatın finali hâline gelmiş; hastalıklar, musibetler, insanı mânevî kirlerden arındıran birer kurnaya dönüşmüş; hiç olmazsa öyle algılanmaya başlamış ve kâinat camidat-ü meyyite olmadan çıkmıştır.. evet o ziya, rahmet ve ümit insanının neşrettiği hakikat ve nur sayesinde dağlar, taşlar âdeta bize birer enîs (dost) hâline gelmiş ve O’nun mesajının ulaştığı yerlerde küfür ve nifakla kararmış ve zift gibi görünen bütün eşya birdenbire aydınlanıvermiştir. Evet, âdeta her şeyin mahiyeti değişmiş, başaşağı gidenler, ayaklarının üzerinde yürür hâle gelmiş; dağlar birer canavar görünümünde olmadan çıkmış, Allah’ın musahhar birer mahluku, vahşi hayvanlar ise emrimize âmâde birer mûnis ve muvazzaf memur hâline gelmişlerdir.

Daha önemlisi de bizler O’nun sayesinde küfrün ve dalâletin korkunç girdabından kurtulup imanı elde etmişizdir. Bununla birlikte -Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla- O’nun neşretmiş olduğu nur sayesinde insan-ı kâmil olma yoluna girmişizdir. O’na yönelen ve gereken cehd ü gayreti gösteren herkes, kâmil bir insan olabilir. İşte bu yönüyle Efendimiz, bizim için mahz-ı rahmettir. Aslında Hz. Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), o ulvî mahiyetiyle âdeta Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tecessüm etmiş şeklidir. İstidat ve kabiliyetlerini yerinde kullananlar, kullanıp o pâk mevride uğrayanlar, o sayede hem dünyalarını hem de ukbâlarını mamur etmiş, küfür ve dalâletin verdiği susuzluklarını giderip imansızlığın o korkunç girdabından kurtulabilmişlerdir. Bunların hepsi, Efendimiz’in bizim aramızda rahmet hâlinde temessül etmesi sayesinde olmuştur.

O, aynı zamanda hayvanlar âlemi için de bir rahmettir. -Bağışlayın- inek, öküz, koyun, keçi, deve vs. hayvanlar, Efendimiz’in bir rahmet deryası hâlinde varlık ufkunda tecellîsi ve nuru sayesinde aydınlanmış ve mânâsı anlaşılır hâle gelmiştir. Yani hayvanlar da o sayede mânâ ve muhtevalarıyla anlaşılır olmuşlardır. Allah (celle celâluhu), O’nun tercümanlığıyla yerde, gökte ne varsa hepsini insanın emrine musahhar kıldığını bildirmiştir ve O’na her şeyden istifade etme yolunu göstermiştir. Bugün bizzat her fert bundan istifade etmese de, nev’en insanlık kendi istifade ve istihdamına arz edilen bu nimetlerin bütününden bir gün istifade edecektir. Evet, bir gün gidip yıldızlar âlemine ulaşacak ve ondan da istifade etmesini bilecektir. Belki gün gelecek, fezanın çeşitli kesimlerinde kentler kurulacak ve insanlık, arzlı olduğu gibi fezalı da olabilecektir. Zaten şu anda Allah’ın o dünyalardan istifade eden bir hayli mahlukatı var. O varlıkların istifade keyfiyetleri bizim için bilinmese de onların istifadelerine arz edilen kocaman kâinatlardan bir gün gelecek, insanoğlu daha geniş çapta yararlanabilecektir.

Buradan hareketle bizler, Allah Resûlü’nün neşrettiği nur sayesinde, hiçbir canlının abes olmadığını ve Allah’ın abes yaratmadığını anlıyor, Allah’ın bu iç içe meşherleri karşısında iki büklüm oluyor ve “Sen ne büyüksün!” diyoruz; diyor, uzak yakın çevremizde görüp hissettiğimiz her şeye karşı derin bir hayranlık duyuyoruz. O’nun neşrettiği nur sayesindedir ki, büyük-küçük, canlı-cansız her şeyin çehresindeki hikmetleri müşâhede ediyor ve سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ[4][4] sözleriyle nefesleniyoruz. Ve yine O’nun neşrettiği nur sayesindedir ki, sağa sola atılmış değersiz emtia gibi olan şeylerin birer antika sanat eseri olduğunu anlıyor ve takdirle alıp yüzümüze gözümüze sürüyoruz. İnsanoğlunun kendisi de öyle kıymetli bir sanat âbidesidir ve ancak O’nun neşrettiği ziya sayesinde hakikî mahiyeti okunup anlaşılabilmiştir.

Evet, Allah Resûlü, her şey için bir rahmet tecellîsi olmuştur. Bu sırlı nükteden ötürüdür ki, Efendimiz’in, değişik yaratıklarla alâkalı zuhur eden mucizeleri, bir bakıma Allah Resûlü’nün, kendilerine ait mânâyı ifade etmesine karşılık bir teşekkür, bir mukabele ve farklı bir dille O’nun konumunu ifadedir. Meselâ, Allah Resûlü, bütün insanlığa اَفَلاَ يَنْظُرُونَ اِلَي اْلإِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ “Onlar, bakmazlar mı, deve nasıl yaratıldı?”[5][5] âyetiyle devenin mânâsını anlatmıştır. O develerden bir deve de nev’i adına ona minnet ve saygılarını ifade etme mânâsına gelip O’nun ayaklarına yüzünü sürmüştür. Bu şekilde o hayvan, hâl diliyle orada Efendimiz’in bir mucizesini temsil etmiştir. Sanki deve bu hâliyle şunu anlatmaktadır: “Yâ Muhammed! Senin sayende benim de mânâm anlaşıldı. Seni tahiyye etmek ve senin karşında iki büklüm olmak bana bir vecibedir.”

Âişe Validemiz, evindeki Dâcin denilen bir kuşu anlatırken şöyle demektedir: Efendimiz, evde bulundukları zaman kuş sükûnetle durur ve Allah Resûlü’nü dinler gibi bir temkin içinde bulunurdu. O, evden ayrılınca, kuş da debelenir durur ve âdeta huysuzlaşırdı. Yine Allah Resûlü’nün Advâ ismindeki devesi, Efendimiz’in vefatından sonra bir şey yememiş içmemiş ve bir süre sonra da ölmüştür.

Hâsılı, O’nun neşrettiği nur sayesinde, hayvanların da ne ifade ettiği aydınlığa kavuşmuş, âdeta hayvan, hayvan olmaktan kurtulmuş, ilâhî sanat olma seviyesine yükselerek farklı bir kıymet almıştır.

Taşlar ve ağaçlar gibi camid varlıklar için de Allah Resûlü bir rahmettir. O, eline bir avuç kum alınca onlar, “Minnet Sana, şükran Sana!” mânâsına, O’nun elinde Allah’ı (celle celâluhu) tesbih u takdis etmişlerdir. Ağaç, onun mânâ ve muhtevasını aydınlığa kavuşturduğundan ötürü, bir bedevinin imanına vesile olma sadedinde, vadinin öbür tarafından yeri yara yara ve yürür gibi Efendimiz’in davetine icabet edip gelmiş ve lisan-ı hâlle sanki şunları söylemiştir: “Yâ Resûlallah! Cemadat âlemi içinde anlaşılmaz bir şeydik. Senin neşrettiğin nur sayesinde, alınlarımızda Allah’ın sikkesini taşıyan çok kıymetli varlıklar hâline geldik.”

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. İşte Allah Resûlü’nün bir de böyle umum mahlukat adına âlemlere rahmet olma keyfiyeti söz konusudur.

Melekler âlemi için de Efendimiz bir rahmettir. Çünkü melekler de Allah’ın yarattığı âlemlerinden bir âlemdir. Hatta Cebrail (aleyhisselâm) gibi mukarreb bir meleğin de o umumî rahmetten istifade ettiği söylenebilir. Zira Cibril, Efendimiz’e şöyle der: “Ben akıbetimden emin değildim. Kur’ân, Sana nazil oldu. Onu ben getirdim. Tekvir sûresinde, مُطَاعٍ ثَمَّ اَم۪ينٍ “Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir.”[6][6] denildi. Yani, Kur’ân’ı öyle bir melek getiriyor ki, o melek güçlü ve kuvvetlidir. O kadar güçlü ve kuvvetlidir ki, hiçbir mevâni ve arıza ona emanet vahyin sıhhatine dokunamaz. Aynı zamanda o, Allah’ın emirlerine itaat ve imtisal içindedir. Sonra da emindir. Akıbetinden endişe edilecek bir hâli yoktur. “İşte yâ Muhammed! Getirdiğin Kur’ân sayesinde, durumum aydınlığa kavuştu. Ben de o rahmetten istifade ettim.”

Gerçi, Cebrail, mehâbet-i ilâhiye ve mehâfet-i ilâhiye karşısında yine tir tir titriyor ve inim inim inliyordu ama artık akıbetinden endişe etmiyordu. Bu şekilde değişik bir buudda meleklere de Allah Resûlü rahmet olmuştu.

O, öyle geniş bir rahmettir ki, ahirette de “Rahmeten lilâlemîn” olduğunun ifadesi, mücrimlere şefaat edecek ve şefaatinin ayrı bir tecellîsi olarak O’nun yolunu takip eden ulemâ ve sulehâ da şefaat edecektir.. ve tabiî, o gün en büyük şefaat en büyükten sâdır olacaktır; O Yüceler Yücesi de şefaat edecek ve milyonlarca kişiyi elim bir azaptan kurtarıp saadete ulaştıracaktır.

Tefsirciler, Allah Resûlü’nün mahşerde herkese rahmet olacağını ifade etmektedirler. Kâfirler, O’nun âlemlere rahmet olması sayesinde mahşerin dehşeti, şiddeti, hiddeti ve öldürücü havasından kurtulacak, hesapları tezden görülecek ve herkes gideceği yere gidecektir. Yukarıda da ifade edildiği gibi Allah Resûlü, ahirette mü’minlere şefaat edecektir. Bu müjdeyi Allah Resûlü bize, “Her peygamberin müstecap bir duası vardır. Ben ise -inşâallah- duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.” ifadeleriyle vermektedir.

Başka bir hadislerinde yine Allah Resûlü, ümmeti içinde büyük günah işleyenlere şefaat edeceğini bildirmektedir. Günah-ı kebair işlemiş, düşmüş kalkmış, yer yer sürüm sürüm olmuş ve kirlenmiş, fakat ümidini yitirmemiş, ümitle ve zayıf da olsa imanla Huzur-u Risaletpenâhî’ye varabilmiş, Resûl-i Ekrem’in şefaat atmosferi içine girmiş ne kadar mücrim varsa, herkese bir bişarettir bu. Allah (celle celâluhu) O’na, “Şefaat et, şefaatin kabul görecektir.” buyurmuşsa, O da bu teveccühü değerlendirecektir.. evet, Cenâb-ı Hak, Habibi başını yere koyup, “Ümmetim, Ümmetim!” diye yalvardığında O’nun içine su serpecek ve rahmet esintili şu sözleri söyleyecektir: يَا مُحَمَّدُ! اِرْفَعْ رَأْسَكَ اِشْفَعْ تُشَفَّعْ “Yâ Muhammed! Başını kaldır. Şefaat et! Şefaatin makbuldür bugün.” İşte bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resûlü’nün, günah-ı kebair işlemek suretiyle Cennet yolundan aşağıya düşmüşlere yeniden çizgilerini bulma mânâsında bir rahmet zuhuru ve tecellîsidir. Cenâb-ı Hak, istifadeye muvaffak kılsın.

Efendimiz, ümmetine Cennet’te ve Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşâhede etmede de rehberlik ve pişdarlık yapacaktır. O, “Mü’minler, Cennet’te cuma günü Cenâb-ı Hakk’ı göreceklerdir.” buyurmaktadır. Biz, bu işin âdâb ve erkânını bilemeyiz. Bu mevzuda da yine huzurun âdâb ve erkânını bilen Zât bize yol gösterecektir. Orada Livâü’l-Hamd’in altında, çok hamd eden, Allah’ın nimetlerini ruhunda ve vicdanında duyan ve o nimetler karşısında iki büklüm olan, bir adı da ümmet-i Muhammed ve Hammâdûn olan ümmet-i merhume toplanacaktır. Allah Resûlü, Livâü’l-Hamd’in altında ümmetini arkasına alacak, yer yer Havz-ı Kevser’ine götürecek, yer yer Cenâb-ı Hakk’ın cemalini -ki, Cennet hayatının binlerce senesi bir saat rü’yet-i cemaline mukabil gelmeyen, anlaşılmaz ve idrak edilmez bir derin zevk ve lezzettir- müşâhede ettirecek.. evet O’nun sayesinde ve O’nun rehberliğinde ümmet-i Muhammed dahi o âb-ı kevseri nûş edecektir. Aynı zamanda mü’minler, onunla ebedî ve daima yenilenen bir güzelliğe, ebedî ve daima yenilenen bir lezzet ve zevk alma istidadına ulaşacaklardır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Mü’min, وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ derken, Cenâb-ı Hakk’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği O zâtın kamet-i bâlâsını, yaptığı ve yapacağı bütün bu şeylerle görmeye çalışmalıdır. Hatta bir mü’min sadece kendi şuur ve idrakiyle kendisine gelen şeyleri değil, zerrelerden kürelere kadar her şeyin, O’nun neşrettiği nur sayesinde aydınlığa kavuşmasını ve hâl diliyle O’na minnet ve şükranda bulunmasını, ayrıca onlara müekkel olan meleklerin, varlıklarındaki mânâ ve maksat O’nunla anlaşılan zerreler, küreler, sistemler ve canlılardaki hücreler namına, onlara ait hâl diliyle yaptıkları tesbih, takdis ve tahmidi Cenâb-ı Hakk’a takdim ettiklerini şuuren düşünmelidir. Böylece mü’min, Efendimiz’in nasıl büyük bir hamde vesile olduğunu anlamalı ve şöyle demelidir: “Elhak sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim. Hak’tan bize Sultan-ı müebbedsin. Hammâdûn, senin ümmetin; Livâü’l-Hamd’in ve Kevser’in sahibi de sensin.” İşte bir mü’min, namazda her Tahiyyat okuyuşunda ve her “Muhammedün Resûlullah” deyişinde, iliklerine kadar bu mânâyı duymalı ve saygıyla eğilmelidir.

Sakın, Efendimiz’in kamet-i bâlâsına uygun anlatmayı, benim şu bulanık sözlerime münhasır görüp, siz de O’nu bulanık ve karanlık görmeyin! Siz kendi vicdanınızın ve kalbinizin derinliğinde, -o kalb ki kenzen Hak orada bilinir ve o bilinişi de hiçbir idrak ifade edemez- o çok buudlu aynada Allah Resûlü’nün kametini görmeye çalışın ve “Minnet sana, şükran sana ey Allah’ın Resûlü!” deyip biatınızı yenileyin.

[1][1]    Enbiyâ sûresi, 21/107.

[2][2]   Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/105-106.

[3][3]   Âl-i İmrân sûresi, 3/140.

[4][4]  “Akılların sanatına hayran kaldığı Zât’ı takdis ederiz.”

[5][5]   Gâşiye sûresi, 88/17.

[6][6]   Tekvir sûresi, 81/21.

Efendimiz’e (sas) saygı hususunda nasıl hareket etmeliyiz?

Allah Teâlâ’nın bile O’nun risaletini, o risaleti yüklenen şahsını tazimle anıp, ismini peygamberlikle beraber, ilâhî mesajla gelmiş büyüklerden bir büyük olarak zikrettiği bir insanı, sıradan bir insandan bahseder gibi “Muhammed.. Mustafa” diye anlatan biri, dünyada seçilse seçilse, terbiyesizler kralı seçilir…

Bize terbiyeli olmak düşer. Ben, O’na, “Yâ Resûlallah” demeyi bile yeterli bulmuyorum. Zira bu hitap O’na, Allah’ın hitabıdır. O’nu anlayan İmam Rabbânî gibi zatlar, her defasında değişik bir tazim tabiriyle O’nu belli bir saygı ile anar ve O’nun hakkında herkesi saygılı olmaya çağırırlar. İşte cevahir kadrini bilen bir cevherfürûşun O’nunla alâkalı bazı ifadeleri: “Hak şöyle dedi; Hakikat ise diyor ki; Hatem-i Divan-ı Nübüvvet Olan O Zât; O Şeref-i Nev’-i İnsan ve Ferid-i Kevn ü Zaman şöyle buyuruyorlar”…

Evet, cevahir kadrini cevherfürûşân olan bilir. Sarraf, altını eline aldığı zaman hemen onun kaç ayar olduğunu anlar. Aynen onun gibi, Allah Resûlü’nü anlamak için de, O’nu, Hz. Ebû Bekir’den başlayıp, Bediüzzaman’a kadar uzanan altın veya zebercet bir silsile içinde yer almış büyüklerden sormak icap eder. İhtimal onlar, size O büyük Zât”ı, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ “Seni hakkıyla bilemedik.” sözüyle anlatacak ve bu konudaki acziyetlerini ortaya koyacaklardır.

O’nun Temsili Tebliğinin Önündedir

Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), sadece mesaj getirip sunan bir insan değildir. Haktan mesaj alıp sunma, O’nun tebliğ yanıdır. Tebliğ yanından başka O’nun bir de temsil yanı vardır ki, O bu yanı itibarıyla, söylediği ve insanlara “Yapın!” dediği hakikatleri herkesten fazla yerine getirmiş, yaşamış bir insan olarak, tebliğ insanı olmanın birkaç adım daha önünde bulunur. Allah (celle celâluhu), eğer O’ndan daha muktedir, O’nun yaptığını yapmaya daha lâyık, O’ndan daha mükemmel bir fıtratta ve bu yüksek fıtratın vazifesini icra ederken sergilediği performanstan daha öte bir performans gösterecek bir başkası olsaydı, O’nun yerine onu seçer ve onu vazifelendirirdi…

Bûsîrî, O’nun kadr ü kıymetini şu beyitlerle ne hoş dile getirir:

فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا

يُظْهِرْنَ اَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ[1][3]

Yani O öyle bir fazilet güneşidir ki, O’nun diğer peygamberlere karşı üstünlüğü, güneşin, onun etrafında dönen peyklere karşı üstünlüğü gibidir. Peykler, yıldızlar, güneşin olmadığı yerde kendilerini gösterirler. Güneş açığa çıkınca da, hepsi karanlığın bağrına gömülür ve saklanırlar.

O, sultan-ı enbiyâdır, yani enbiyânın bile sultanıdır. Hatta -tenkidi yapılabilir- Necip Fazıl’ın ifadesiyle O, peygamberlerin bile peygamberidir. Geçenlerde “mahbûbiyet” mevzuunu arz ederken, “Hz. İbrahim (aleyhisselâm), dış bir çember; Hz. Musa (aleyhisselâm), o çemberin içidir.” demiştim; fakat o çembere taç olan, ayın etrafındaki hâleyi meydana getiren gerçek ışık kaynağı gibi, o ışığı temel kaynağından alıp aksettiren Kamer-i Münîr Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

O, yapacağı vazifede, vazifelerin en büyüğü ve en kudsîsine en liyakatli bir insan olması itibarıyla peygamberlik ışığını almıştır. Daha sonra öyle bir peygamberlik sergilemiştir ki -buna temsil diyoruz- bu kulluğu O’nu قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰي[2][4] sırrıyla serfiraz kılmıştır. Tefsircilerin bu makamı ifade ederken çok farklı isimler kullanmalarına karşılık, Üstad’ın, hiçbir tefsirde görmediğim güzel bir yaklaşımı vardır. O, bu makamı, “imkân-vücub arası bir nokta” tabiriyle ifade eder.

İmam Bûsîrî, buna farklı bir işarette bulunur: مُحَمَّدٌ بَشَرٌ وَلَيْسَ كَالْبَشَرِ “O (sallallâhu aleyhi ve sellem), beşer olmasına bir beşerdir ama her beşer gibi bir beşer değil.” der. Evet O da, tıpkı bizim gibi, bir anadan bir babadan doğmuştur ama, insanî değerlerle O’nun gerçek değerini bulmaya çalışırsanız, O’nun insanüstü olduğunu görürsünüz. Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem), bize ve bütün insanlığa şeref olsun diye insanın bittiği aynı ağacın bir dalı, daha doğrusu, bu dalın başında o ağacın en muhteşem meyvesi olarak bitip, önümüze rehber, muallim olmanın dışında bizim beşeriyetimizle başka bir münasebeti yoktur. O, cismaniyeti aşmış arzlı bir semavîdir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) âdeta Nesimî’nin ifade ettiği gibi,

                Mekânım lâ mekân oldu, bu cismim cümle cân oldu,

                Nazar-ı Hak ayân oldu, özüm mest-i likâ gördüm.

makamının bütün vâridâtını paylaşırken, Üstad’ın, “imkân-vücub arası” dediği o noktada -Kadı İyaz’ın Şifa-i Şerif’inde naklettiğine göre- ayaklarının boşlukta olduğunu hisseder. Ve orada tazarru ile, “Allahım, ayağımı nereye koyayım?” der. “Sağ ayağını sol ayağının üstüne.” buyrulur. Demek ki, Allah’ın (celle celâluhu) hususî inayet ve teveccühü ile o noktada, taşıyan da O’dur, taşınan da.

Vahye Mazhar

Bir de O Zât’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyle serfiraz kılınışı vardır ki, biz böyle bir mazhariyetin keyfiyetini idrakten âciz bulunuyoruz. Evet, eğer vahiy herkese müyesser olsaydı, dizini Allah Resûlü’nün dizine verip O’nunla aynı atmosferi paylaşan yanındaki kimseler de alırlardı. Oysaki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) alıyor, öbürü kaldığı yerde kalıyordu. Yanındakiler sadece O’nun dikte ettiği şeyleri alıp yazabiliyorlardı. Demek ki O, herkesten farklıydı.

O zât, en sıkıştığı bir dönemde, yani kendisini himaye eden amcası ve çok sevdiği zevcesi Hz. Hatice Validemiz’i kaybettiği, çok hüzünlü olduğu bir dönemde, hem bedeni hem de ruhuyla Cenâb-ı Hakk’ın miracına mazhar oluyor ve hiç kimseye lütfedilmeyen bir ilki gerçekleştiriyordu. Bazı hadis kitaplarında anlatılan şekliyle, O’nun vücudundan cismaniyete ait bir parça kesilip atılıyor ve mahiyeti, semaları bedeniyle beraber tayeran etmeye müsait hâle getiriliyordu.

Bu hususlar, öyle “postacı” tabiriyle geçiştiriliverecek şeyler değildir. Vahyi alma bir sırra bağlıdır. Bu öyle bir sırdır ki, o seviyeyi ihraz etmeyince ona ulaşmak mümkün değildir.

Miraç, başlangıcı itibarıyla, Allah Resûlü’nün kulluğuna terettüp eden ilâhî bir ikramdır.. ve o, Allah’ın varlığına delâlet eden harikulâde bir hâl olarak da, Efendimiz’in bir kerametidir. Aynı zamanda miraç, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yapmakla mükellef olduğumuz bir kısım sorumluluklarla geriye döndüğünden dolayı da, sonucu itibarıyla bir mucizedir.

Demek ki Allah Resûlü, öyle bir hususiyetle serfiraz kılınıyor ki, hiç kimseye müyesser olmayan bir ikrama, hem de bedeniyle, cismaniyetiyle mazhar kılınıyor; ve bu mucize, başka değil O’nun kulluğuna bir armağan olarak veriliyor.. O, öyle bir kulluk ortaya koyuyor ki, kulluk adına kendisine aralanan kapıdan içeriye girerken, âdeta o kapının sövelerini zorlayarak içeriye giriyor ve kendisinden bekleneni aşmak suretiyle kendi rekorunu kırıyor.

O, öyle derin bir kulluk sergiliyor ki, dahası olmaz. O, ayakları şişinceye kadar ibadet etmesi karşısında, “Allah, senin, geçmiş ve gelecek günahlarını yarlıgamadı mı?” diyen Âişe Validemiz’e karşı, “Ben, beni böyle yapan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap veriyor ve kendine yakışan bir tavır sergiliyordu. Bûsîrî, bu önemli makamı ifade ederken diyor ki:

ظَلَمْتُ سُنَّةَ مَنْ اَحْياَ الظَّلاَمَ اِلٰي

اَنْ اِشْتَكَتْ قَدَمَاهُ الضُرَّ مِنْ وَرَمِ

“Ben, ayakları şişinceye kadar geceleri ibadetle ihya eden O Zât’ın sünnetine, onu terk etmek suretiyle zulmettim.”

“De ki (ey Habibim); eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.”[3][5] âyetinde “Allah’a uyun!” denmiyor. Çünkü Allah’a uymada bir hususiyet vardır. Allah’a uyma bazen bir kısım ıtlaklarla ifade edilir ki, onun takyidi Allah Resûlü vasıtasıyla yapılmıştır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur’ân-ı Kerim’in, yerinde mükemmel bir müfessiri ve yerinde de mükemmel bir yorumcusudur. Nasıl olmasın ki, Allah (celle celâluhu), O’na Kur’ân’ı vahyederken, âyetlerin yorumunu da beraber duyuruyordu. Sahabe, bazı âyetlerin neye delâlet ettiğini tam olarak anlayamadığından O’na soruyordu. O da, sorulan âyetleri onlara açıklıyordu ki, Kur’ân-ı Kerim’in üçte ikisi, belki az buçuk aklı eren insanın okuduğunda hemen anlayabileceği gibidir, ama üçte biri, mutlaka Allah Resûlü’nün açıklamasını gerektirmiş, O da bunları açıklamıştır. Eğer böyle fâik, en üst seviyede bir anlatma olmasaydı, bizler bir hayli yanlış anlama ve anlatmalar karşısında ihtimal hep şaşkınlık yaşayacaktık…

Büyüklük Kriterleri Karşısında

Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)

Büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, büyük olarak karşımıza daima Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkar. Karlayl (Carlyle), “Kahramanlar” kitabını yazdı ve bu kitabında O’nu, Kahramanlar Kahramanı yaptı. Bir başkası “Abkariyyat” (Dâhiler)’i yazdı, bu defa O’nun Dâhiler Dâhisi olduğunu haykırdı. Peygambere, dâhi, kahraman denir mi? Biz, peygambere ne dâhi, ne de kahraman deriz. Peygambere, hususî bazı meselelerin kahramanı denebilse de o, hiçbir kahraman, hiçbir dâhi ile kıyaslanamayacak, tartıya girmeyecek ölçüde beşerî normların üstünde, nev-i şahsına mahsus üstünlüğü olan biridir; o peygamberdir, resûldür.

Evet, bu konuda, başkalarının yaptığı, kullandıkları ölçüler bizi çok ilzam etmese de, büyüklük adına kim hangi kriteri kullanırsa kullansın, karşımıza daima büyük olarak Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkacaktır. Hâl böyle iken, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında uygunsuz, yakışıksız lâf edenlere: -âyetten iktibasla- فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ “Hak, gerçek bu iken, siz bu hâlinizle nereye gidiyorsunuz?”[4][6] demek gerekmez mi? Evet, gelin, aklımızı başımıza alıp saygımızı, edebimizi koruyalım.

Netice Olarak

Peygamberimiz ve peygamberlik mesleği hakkında sarfedilen yakışıksız sözlerin hepsi, daha önce de arz ettiğim gibi, cevabını almış hezeyanlardandır. Esasen, bu kabîl sözlerle halkın zihninde şüpheler îrâs edenleri muhatap da almadan, değişik bir platformda, konunun uzmanlarını bir araya getirerek Sünnet, Sünnet’in teşrîdeki yeri ve tespiti -bizzat Efendimiz zamanındaki muhafazasıyla, Ömer b. Abdülaziz döneminde yapılan resmî tedvini- çok iyi anlatılmak suretiyle, bu mevzuda idlâl edilmek istenen avam halkın mâil-i inhidam olan (yıkılmaya yüz tutmuş) düşüncelerine destek verilmeli; sarsıntıya, şüpheye, kuşkuya düşen insanların sarsıntı, şüphe ve kuşkuları giderilmeye çalışılmalıdır. Kanaat-i âcizanemce, böyle bir teşebbüste de, Bediüzzaman’ın üslûp ve metodu takip edilmelidir. Onun eserlerinde ele aldığı hususların her biri, ehl-i dalâlet, ehl-i küfür, ehl-i şirk tarafından değişik zamanlarda İslâm’a itiraz mülâhazasıyla ortaya atılmış düşüncelerdir. Bediüzzaman, bu şahısların hiçbirini muhatap almadan, sadece şüpheleri giderici esaslar, düsturlar vaz’eder. Hatta bazılarının şüphe diye ortaya attıkları meselelerden o, çok önemli hakikatler de ortaya çıkarır.

Bu zaviyeden, sahanın uzmanlarının farklı bir platformda bu meseleyi ciddî bir üslûpla anlatmaları, artık bir sorumluluk, bir vazife ve bir mükellefiyet hâline gelmiş bulunmaktadır. Yalnız bu mesele değil, İslâm ile ilgili olarak son zamanlarda tartışılan daha başka pek çok mevzu var ki, bu konuların hemen hepsinde doğrular anlatılarak yığınlar aydınlatılmalı ve zihinler karışıklıktan kurtarılmalıdır.

[5][1] Fetih sûresi, 48/28.

[6][2] Fetih sûresi, 48/28.

[1][3]  “İnsanlığın İftihar Tablosu, bir fazilet güneşi, onlar da yıldızlar gibidirler ki, insanlara ışıklarını ancak her yanın karanlığa gömüldüğü durumlarda izhar ederler.”

[2][4]   Necm sûresi, 53/9.

[3][5]   Âl-i İmrân sûresi, 3/31.

[4][6]  Tekvir sûresi, 81/26.

Efendimiz (sas)’e Salât u Selâm Getirmenin Öneminden Bahseder misiniz?

Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) ne kadar salât u selâm okunsa azdır. En sonunda “bi adedi ilmike, bi adedi ma’lûmâtike” denirse bu kuşatıcı olur. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi her şeyi kuşatır. Onun ilmi sayısınca demek her şeyi kapsayan bir keyfiyet olur. Ben böyle dedikten sonra içimden geçiyor ki, “Allah’ım! Ben bilmiyorum, başka büyük bir adet varsa onu öğret, onunla diyeyim.”

Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ismi zikredildiğinde salât u selâm getirmek vâciptir. Ancak, Cenâb-ı Hakk’ın ismi zikredildiğinde “celle celâlühü” demek vâcip değildir. Zira onu hakkıyla zikretmek mümkün değildir. Onu hakkıyla zikretmek bizi aşkın olduğundan, bu vâcip görülmemiş. “Mâ zekernâke hakka zikrike ya Mezkûr!” (Seni hakkıyla zikremedik ey Mezkûr!) nebevî beyanı buna işaret eder. Ama Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) o her ne kadar gaye ölçüsünde bir vesile olsa da salât u selâm edâ edilebilir, buna gücümüz yeter.

Salât u selâm ne kadar fazla yapılırsa o kadar iyidir. Bir sahabe efendimiz bütün duasını Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) salât u selâma ayırıyor. Buna rağmen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona “Daha fazla yapsan senin için daha iyi olur” buyuruyor. Günde yüz defa salât u selâm ve yanında istiğfar ediyorsanız henüz kapıdasınız demektir. Sizin konumunuzda olanlar bu kadar az söylememeli. Onun şefaatine bir sera gibi sığınmazsanız kurtulamazsınız. Çünkü Allah’a (celle celâluhû) giden yol ona uğrar, öyle gider. Kurtuluş vizesi onu tanımakla alınır.

Salât u selâm dille söylendiği gibi yazıda da ihmal edilmemeli. Hem öyle kısaltmalarla da olmaz. Açık olarak ve her ismi geçtiğinde türlü türlü, çeşit çeşit salât u selâmlar yazılmalı. Benim Efendimden ben salât u selâmı niye esirgeyecekmişim ki? Maalesef, ilmîlik adına ta’zim ifadelerimiz rafa kaldırıldı. Ta’zim edilmesi gereken yere ta’zim olmazsa ona ilmîlik denmez. İlim, ona ta’zim içinse ilimdir; yoksa o ilim değildir.

Salâvât getirmek

Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek nâm-ı celîli anılınca salâvât getirmeyi bazıları vâcip kabul ederler. Salâvâtı ömürde bir kere söylemenin mutlak vâcip olduğunda ihtilaf yoktur; fakat bazıları Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) adı her anıldığında “sallallahu aleyhi ve sellem” demeyi vâcip sayarlar. Bundan dolayı da “Tahiyyât”tan sonra “Allahümme salli-Allahümme bârik” okumaya da “vâcip” derler. Çünkü tahiyyâtta “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abdühu ve Resûluh” ifadesi vardır. Orada Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) nâm-ı celîli geçtiğine göre arkadan salât u selâm okunmalıdır.

Fahr-i Kâinat Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) varlığı, varlığımızın gayesini öğrenmemize vesile olmuştur. O, varlığın çehresini aydınlatan bir nur kaynağı, kâinatın ille-i gayesidir. Kâinat fabrikasının temel ürünü, en kıymetli meyvesi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)dir. Onun varlığı, bir yönüyle kâinatın mebdeidir; taayyün-ü evvel bir çekirdek gibi onunla başlamıştır. Sonra bi’setiyle, vazife ve misyonuyla o, kâinat ağacının meyvesi olarak da sonda gelmiştir. İsterseniz Nizamî gibi konuşarak şöyle diyelim: Kâinat şiiri onun adına bestelenmiştir. Hükmü bir kâfiye gibi o şiirin sonunda gelmiştir. Öyleyse her şey ona bağlanmaktadır.

Bu zaviyeden bakınca Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) çok şey borçluyuz. İşte bundan dolayı, her ne zaman onun adı anılsa salâvât getirmeyi vâcip sayanlar olmuştur. Fakat hiç kimse Cenâb-ı Hakk’ın nâm-ı celîli anılınca, “Allah” denilince, her defasında “celle celâlühû” gibi bir ta’zim ifadesi söylemeye “vâcip” dememiştir. Neden? Çünkü Allah Teâlâ’nın nimetlerinin altından kalkılamaz. Onun her an üzerimize yağdırdığı nimetlerine, o nimetler enginliğinde şükürle mukabele edilemez.

Mesela, bir düşünce silsilesi farz edelim, altmış dakikalık bir saati düşünelim. Bunu evvela dakikalara ayıralım. Sonra saniyelere, sonra saliselere… Sonra da âşirelere ayıralım. Âşirelerin içinde de Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına ve nimetlerine mazharız. Eğer hiç durmadan onun üzerimizdeki varlık, hayat, lâtîfe-i Rabbâniye, his, şuur, irade gibi nimetlerini düşünsek ve bunların hepsine mukabelede bulunmak istesek; hiç durmadan, “Elhamdulillah, elhamdulillah, elhamdulillah” desek yine de yetiştiremeyiz. Çünkü bu “Elhamdulillah”ı biz âşirenin içine sokamayız. Oysaki biz o âşire içinde de varız. Ne ile varız? Allah’ın bizi perverde ettiği nimetleriyle; onun bizi insanca donatması ve imana hazırlamasıyla, şuurumuzu açmasıyla varız.

Efendimiz (sas)’in Diğer Nebiler Arasındaki Konumunu Açıklar mısınız?

Hz. Üstad’ın yaklaşımıyla kainata bir ağaç nazarıyla bakılırsa, Efendimiz (sav) o ağacın çekirdeğidir; eğer bir kitap misaliyle bakılırsa, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Bir çekirdekten kocaman bir kainat meydana getirmek Cenabı Hakk’ın kudretine ağır gelmez. Ve zaten hep öyle yapıyor; çok küçük tohumlardan pek büyük meyveler yaratıyor. Onun yarattığı ilk çekirdek Efendimiz’dir.

Peygamber Efendimiz (sav) pek çok cihetle diğer peygamberlerden daha faziletlidir. Mesela; Rasûlü Ekrem vazifesini yapıp gitmiştir; ama dini ve getirdiği mesajı devam etmektedir. “Essebebu kel fâil Bir işe sebep olan onu yapan gibidir.” sırrınca ümmeti Muhammed’in sevaplarının bir misli Efendimizin (sav) defteri hasenâtına kaydolmaktadır. Biz her ezandan sonra dahi O’na dua ediyoruz; “veb’ashu makâmen mahmûdenillezi veadtehu Rabb’im, Hz. Muhammed’i kendisine vadettiğin makamı Mahmud’a ulaştır.” diyoruz. Her gün değişik vesilelerle pek çok defa O’na dua ediyoruz. İçinde yaşadığımız çağdaki bütün fitnelere rağmen hâlâ şu bir buçuk milyar Müslüman dünyasının en az bir milyarı doğru ibadet ediyor, doğru ezan okuyor, doğru kâmet yapıyor ve her zaman Allah Rasûlü’ne (sav) biatlarını yeniliyor, O’na dua ediyor.

Kur’anı Kerim, Cenâbı Hakk’ın isimlerinden her ismin a’zam mertebesinden geliyor. Efendimiz de ismi a’zamın mazharıdır. Zaten ismi a’zamın mazharı olmayan, ismi a’zamın ve her ismin a’zam mertebesinin tecellisi olan şeye muhatap olamaz, onu kavrayamaz. Mutlaka kendi mâyesinde onun bulunması, donanımının ona göre olması lazım. Evrensel bir peygamber, alemşümul bir peygamber.. bu şu demektir; İnsanlık ağacına ait bütün hususiyetler çekirdek halinde O’nda vardır. Hangi peygamber olursa olsun, hangi mânâyı, hangi gerçeği, hangi hakikati, hangi ismin tecellisini temsil ederse etsin, bunların bir numunesi, şöyle böyle bir esintisi Efendimiz’de (sav) mutlaka vardır. Makamı cem’in sahibi olması itibarıyla vardır. Dolayısıyla; diğer peygamberlerin birinde bir isim a’zam derecede tecellî etmiştir, öbüründe öbür isim a’zam derecede tecellî etmiştir. Fakat, Hz. Muhammed’de (sav) her ismin tecellîsi vardır ve O’na nâzil olan Kur’an, O’nun donanımına göre her ismin a’zam derecesinde tecellî etmiştir.

Bununla beraber, diğer peygamberlerin O’nun yanında kıymetleri yokmuş gibi düşünülmesi şeklindeki haddinden fazla tenzîle Efendimizin (sav) kendisi de razı olmamıştır. Mesela, “Ve lâ tekün ke sahibi’lhût” (Kalem, 68/48) ayeti nazil olduktan sonra ihtimal sahabilerden bazılarının akıllarına gelmiş olabilir ki; Yunus b. Metta acaba ne yaptı ki Efendimize (sav) “Sakın onun gibi olma!” buyuruluyor. Onun için Rasûlü Ekrem (sav) hemen buyuruyor ki, “Beni Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin.” Hani, Yunus aleyhisselam’ın balığın karnında yaptığı dua ile arş ihtizaza gelir. Melekler “Bu dua eden de kim ya Rabb?” diye sorarlar. “Yunus” cevabı verilir. “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” karşılığını verirler. Yunus b. Metta, Cenabı Hakk’ı tazimle anan bir kul olarak yad ediliyor. Demek onun Allah’ı farklı bir tazimle anan bir kul olma konumu da var. Bu sebeple Efendimiz (sav) “Beni Yunus b. Mettaya tercih etmeyin.” diyor.

Yine bir sahabiyle bir yahudi arasındaki “Hazreti Musa mı üstündü Efendimiz mi?” münakaşasında sahabi yahudiye bir tokat vuruyor. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), “Beni Musa’ya tercih etmeyin. Haşr u neşir olduğunda O’nu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşr oldu.” diyor. Üstad’ın ortaya koyduğu ölçü içinde mercuh râcihe bazı durumlarda tereccüh edebilir. Yani, faziletçe daha sonra olan, sadece bazı hususiyetler itibariyle faziletçe önce gelenin önüne geçebilir. Mesela, mutlak fazilette sahabei kirâma yetişilemez. Ama bazen ümmeti Muhammed içinde öyle alimler, öyle derin İnsanlar gelmiştir; hususi fazilette sahabenin pek çoğundan daha ileri, daha derin olmuşlardır.

Hasılı, diğer peygamberler de, peygamber olmayanların asla ulaşamayacağı mertebededirler. Fakat, onlar bazı hususlarla anılıyor olsalar bile mutlak fazilet Kâinatın İftihar Tablosu’na aittir. Allah Rasûlü (sav) fazilet bakımından en öndedir.

Efendimiz (sas) Yemek Yiyen Çocuğa Beddua Etmiş midir?

Seleme İbnu’l-Ekva’ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) yanında bir adam sol eliyle yemek yemişti. Peygamberimiz “Sağ elinle ye!” buyurdu… Adam: “Yiyemiyorum!” dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz: “Yiyemez ol! Dedi ve yanındakilere “Onu böyle demeye kibri sevk etti!” buyurdu. Bundan sonra elini ağzınakaldıramadı.” (1)

Bu meseleyi araştırdığımız Buhari, Müslim gibi hadis kitaplarında bu kişi için Arapça “racul”, yani adam ifadesi kullanıldığını görmekteyiz. Görüldüğü üzere rivayet, bu kişinin adam şeklinde geçmesi onun aklı kesmeyen küçük bir çocuk değil de on beş, on altı yaşında Efendimiz’i bilen, İbn-i Sayyâd gibi, Nebiler Nebisi’ne hakarette bulunan -af buyurun- küstah bir çocuk olabileceğini göstermektedir.

İbn-i Sayyâd Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) biliyordu. Medine sokaklarından birinde karşılaştığında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona soruyor: “Sen nesin, ben neyim?” Efendimize küstah bir şekilde “Sen ümmîlerin peygamberisin” diye cevap veriyor ki, bu açıkça hakarettir. Daha sonra bu şahıs kendisinin de peygamber olduğunu söylemiştir.(2)Yani Efendimizin beddua ettiği bu kişi üç dört yaşında aklı kesmeyen bir çocuk değil on-on beş yaşlarında aklı kesen ve emiri verenin de peygamber olduğuna bilen birisiydi. Bunu söylerken de çocuk tavrıyla değil bilerek, inat ederek, kibirlenerek söylemiştir ki zaten hadiste de bu belirtilmiştir.

Diğer yandan Hz Enes, Efendimiz’in (sas) evlatlığı olarak kalmış ve birçok kez çocukluğundan kaynaklanan fıtrattan dolayı hatalar yapmasına rağmen Efendimiz’in (sas) kendisine en küçük bir kötü söz söylemediğini belirtmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki Efendimiz (sas) beddua ettiği bu kişiyi tanımakta ve bu sözü hangi niyetle söylediğini bilmektedir. Bu kişi, Efendimiz’in (sas) peygamber olduğunu ve O’nun emirlerinin kesinlik ifade ettiğini bilmesine rağmen, gerçekten güç yetiremeyeceğinden değil de kibrinden inadından dolayı bu tavırda bulunması bu bedduaya kendisini müstehak kılmıştır.

Burada bu vesileyle, biz Müslümanlara, Efendimiz’in (sas) emirleri karşısında ne kadar dikkatli olmamız gerektiği de anlatılmış bulunmaktadır. Bu olayı bir de bu şekilde anlamak gerekir. Selametle

Dipnotlar:

1- Müslim, Eşribe 107

2- Buharî, Cenaiz 80, Edeb 97; Müslim, Fiten 85, 95

Peygamberimiz (s.a.s) neden fiziki güzelliğe sahipti?

Efendimiz her yönüyle olduğu gibi fiziki yönüyle de en mükemmel görünümdeydi. Hazreti Ebu Hureyre (r.a.) onun hakkında “Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan daha güzelini hiç görmedim. Sanki güneş mübarek yüzlerinde yürüyor gibiydi.”  demiştir. Yani bütün ahlaki güzellikleri üzerinde toplayan hatta bunları zirvede temsil eden ve aynı zamanda kulluğuyla, Allah’la olan münasebetleriyle ve insanlarla olan ilişkileriyle hep ümmetine örnek olan Alemlerin Sultanı elbette ki fiziki yönden de kusursuz ve güzel olmalıydı. İnsanlar ona baktıklarında, “bu yüzde yalan yok bu olsa olsa bir peygamber olabilir” demeliydiler.

Ayrıca ictimai hayatta insanlarla teşrik-i mesai yaparken, etkili olma ve söylenilen sözlerin tesirli olması adına şekil ve şemailin büyük önemi vardır. Belki de devletlerin, gönderecekleri elçilerde aradıkları birtakım özelliklerin yanında onların yüz güzelliğine ehemmiyet vermeleri de bu hususu destekler mahiyettedir. Evet, Efendimiz’in (s.a.s.) dış güzelliği, boyu endamı, O’nun iç güzelliğini anlamak için bir davetçi ve bir vesile idi. O güzelliğe vurulup gelenler, bir miktar O’nunla konuştuktan ve beraber olduktan sonra O’nun içi güzelliğini de kavrıyor ve iki güzelliği birden kendinde toplayan bu Sultanlar Sultanı karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlardı. İnanmadıkları halde müşrikler bile bu konuda itirafta bulunmaktan kendilerini alamıyorlardı.

Aslında Efendimiz’in fiziki yönden de güzel olmasının anlaşılmayacak bir yönü olmadığını düşünüyoruz. Çünkü Peygamber Efendimiz fiziki yönden güzel değil de, (hâşâ) kusurlu veya çirkin olsaydı o zaman bu normal mi olacaktı?

Peygamberimiz’in (sas) naaş-ı şerifleri nasıl yıkanmıştır?

“Hz. Ali, eline sarmış olduğu bezle gömlek üzerinden ovuşturarak Peygamberimizi yıkıyordu.” (İbni Mace, Cenaiz 10) İmam Malik’in anlattığına göre, Peygamber Efendimiz’i yıkamak istedikleri vakit, gömleğini çıkarmak istediler. Derken: “Gömleği çıkarmayın!” diye bir ses işittiler. Bunun üzerine gömleği üzerinde olduğu halde yıkadılar. (Muvatta, Cenaiz 27)

Görüldüğü gibi Efendimiz (s.a.s.) yıkanırken elbiseleri çıkarılmadan yıkanmıştır.

Zaten bir Müslüman vefat ettiğinde, yıkanırken diz kapağı ile göbek arası örtülerek yıkanır. Bu kişi Peygamber Efendimiz (s.a.s.) olursa onun, üzerinden elbiselerinin çıkarılarak yıkanacağını düşünemeyiz.

Allah celle celalühû neden en çok Hazreti Peygamber Efendimizi sevmiştir?

Allahu Tealâ elbette yarattığı insanlar içerisinde en fazla Peygamberleri sevecektir. Çünkü onlar sahip oldukları özellikler, taşıdıkları sıfatlar itibariyle müstesna, ısmarlama insanlardır. Aynı zamanda Cenâb-ı Hak’tan gelen vahiyleri insanlara bildirmekle görevlendirilmişlerdir. Bu vazifelerini en mükemmel şekilde yerine getirirken yine tebliğin yanında temsilde de zirveleri tutmuşlar ve Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmede en büyük hassasiyeti gösteren yine onlar olmuşlardır. Çünkü Onlar örnek alınmak için gönderilmişlerdir. İnsanlık âleminde Allah’ı en iyi bilen, tanıyan ve O’nu herkesten ziyade seven yine Nebilerdir, Resüllerdir. Ve bu zatlar, hayatlarının tek gayesini,  isimleriyle, sıfatlarıyla tanıyıp sevdikleri Yüce Yaratıcıyı insanlara tanıttırmak ve sevdirmek uğruna mücadele etmek olarak görmüşler ve bu uğurda en dayanılmaz zorluklara, sıkıntılara katlanmışlardır.

 Ancak peygamberlerin kendi aralarındaki derecelerinin farklı farklı olduğunu yine bize Kuran bildiriyor. Onların içinde ulu’l azm sahibi dediğimiz Peygamberlerin diğerlerinden bir üstünlüğü olduğu gibi; âlemlere rahmet olarak gönderilen ve diğer Peygamberlere verilmeyen bir çok özelliğin Allah tarafından kendisine bahşedildiği Alemlerin Efendisi’nin de elbette diğer Peygamberlerden farkı bulunacak ve Allah katında da hususi bir makama sahip olacaktır. Çünkü O bütün âleme Peygamber olarak gönderilmiş, kendisinden sonra kıyamete kadar başka nebi gelmeyeceği için Hatemü’l-Enbiya olmuş ve insanlık âlemine getirmiş olduğu dinle en mükemmel nizam ve kanunları sunmuştur.

Bununla beraber bütün peygamberlerde var olan sevgi ve muhabbet Efendimizde en a’zam derecede vardır. Vardır ki, Cenâb-ı Hakk (cc) O’nun bu şefkat ve muhabbetini anlatma sadedinde kendi isimlerini O’na izafe etmiş ve Allah Rasûlüne “Raûf, Rahîm” demiştir. O müminlere karşı işte böyle bir sevgi ve şefkat abidesidir.

Ve yine O’nda öyle bir sevgi ve şefkat vardır ki, doğduğu zaman ” ümmeti, ümmeti” demiş ve her nebinin, her velinin “nefsî nefsî” diyeceği yerde o yine “ümmetî, ümmetî” diyecektir.

Bu şefkat ve sevgiye bakın ki, miraç vasıtasıyla ulaştığı zirveden, hem de başka hiçbir beşere nasip olmayan o yüksek payeden, sırf ümmetini kurtuluşa götürebilme ve ellerinden tutup onlara da böyle bir miraç zevkini tattırabilme için geriye dönmüş ve dünyâya ızdırap yudumlamaya gelmişti.

O nasıl bir şefkattir ki, kendisini taşlayan ve vücudunu kan revan halde bırakanlara melek feveran ediyor ve “müsâade et de şu dağı onların başına geçireyim” diyor; fakat O,”kıyâmete kadar onların zürriyetinden bir fert ümmetime dâhil olacaksa, hayır istemem” karşılığını veriyor.

Onun bir derdi vardır, insanların hidayete ermesi. O bu mevzuda çok hırslıdır. O kadar ki, kendisini bu uğurda telef edecek duruma gelmiştir. Ayet O’nu: “Bu Kur’ân’a inanmıyorlar diye nerdeyse üzüntünden kendini telef edeceksin” diyerek ikaz ediyor ve bize onu böyle bir tablo ile gösteriyor.

O daima hak uğruna kendini bitirip tüketme ufkunda yaşıyor. Küsme, darılma, gönül koyma. O’nun semtine yanaşamıyor. O bütün başına gelenlere dayanma noktasında hep azimle sebat ediyor.

Yıllarca bir kaneviçe örüyor ve gelen gaybî bir el O’nu paramparça ediyor. O hiç hayıflanmadan başlıyor yeniden örüyor.

Ondaki bu hususiyetler işte bu manada hiçbir peygamberle dahi kıyas kabul etmeyecek kadar büyüktür. Biz burada bir fikir vermesi için O’nun birkaç özelliğinden bahsettik. Aslında Efendimizin sahip olduğu mümtaz vasıfları anlatan birçok kitap yazılmıştır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki; insanlığın iftihar tablosu olan Efendimiz (s.a.s.),

– Getirdiği Yüce Kur’an’la Allah’a karşı sergilediği bizlerin tahammül edemeyeceğimiz kulluğuyla,

– Eşsiz ve mükemmel ahlakıyla,

– Ümmetine olan şefkat ve merhametiyle,

– İnsanları Allah’la buluşturma yolunda sergilediği olağanüstü gayretiyle,

– Hiçbir nebiye nasip olmayan miraca çıkması ve orada gaybî âlemlere muttali olmasıyla,

– Kıyamete kadar bütün ümmetinin kendisine salât u selam getirmesiyle,

Allah’a kurbiyet noktasında hiçbir beşerin ulaşamayacağı yere gelmiş ve Allah katında da en sevgili olma bahtiyarlığını elde etmiştir.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) mübarek vücutlarını kim ve nasıl yıkamıştır?

Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) mübarek vücudunu, Hazreti Ali Efendimiz’in, gömleği çıkarmadan elindeki bezi gezdirerek ve ovalayarak yıkadığı rivayet edilir. (Ebû Dâvûd, Cenâiz 3141; Beyhakî Delâil 7/243; İbni Sa’d 2/277)

Zaten bir Müslüman vefat ettiğinde, yıkanırken diz kapağı ile göbek arası örtülerek yıkanır. Bu kişi Peygamber Efendimiz (s.a.s) olursa onun, elbiselerinin üzerinden çıkarılarak yıkanacağını düşünemeyiz.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) diğer Peygamberlerden üstün müdür?

Hz. Üstad’ın yaklaşımıyla kâinata bir ağaç nazarıyla bakılırsa, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o ağacın çekirdeğidir; eğer bir kitap misaliyle bakılırsa, o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Bir çekirdekten kocaman bir kâinat meydana getirmek Cenâb-ı Hakk’ın kudretine ağır gelmez ve zaten hep öyle yapıyor, çok küçük tohumlardan pek büyük meyveler yaratıyor. Onun yarattığı ilk çekirdek Efendimizdir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) pek çok cihetle diğer peygamberlerden daha faziletlidir. Mesela, Resûl-i Ekrem vazifesini yapıp gitmiştir; ama dini ve getirdiği mesajı devam etmektedir. “Essebebu kel fâil (Bir işe sebep olan, onu yapan gibidir)” sırrınca ümmet-i Muhammed’in sevaplarının bir misli Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) defter-i hasenâtına kaydolmaktadır. Biz her ezandan sonra dahi ona dua ediyoruz, “… veb’ashu makâmen mahmûdenillezi veadtehu (Rabb’im, Hz. Muhammed’i kendisine vadettiğin makam-ı Mahmud’a ulaştır)” diyoruz. Her gün değişik vesilelerle pek çok defa ona dua ediyoruz. İçinde yaşadığımız çağdaki bütün fitnelere rağmen, hâlâ şu bir buçuk milyar Müslüman dünyasının en az bir milyarı, doğru ibadet ediyor; doğru ezan okuyor; doğru kâmet yapıyor ve her zaman Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) biatlarını yeniliyor ve ona dua ediyor.

Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden her ismin a’zam mertebesinden geliyor. Efendimiz de ism-i a’zamın mazharıdır. Zaten ism-i a’zamın mazharı olmayan, ism-i a’zamın ve her ismin a’zam mertebesinin tecellîsi olan şeye muhatap olamaz, onu kavrayamaz. Mutlaka kendi mâyesinde onun bulunması, donanımının ona göre olması lâzım. Evrensel bir peygamber, âlemşümul bir peygamber… Bu, şu demektir: İnsanlık ağacına ait bütün hususiyetler, çekirdek halinde onda vardır. Hangi peygamber olursa olsun; hangi mânâyı, hangi gerçeği, hangi hakikati, hangi ismin tecellîsini temsil ederse etsin; bunların bir numunesi, şöyle böyle bir esintisi Efendimizde (sallallahu aleyhi ve sellem) mutlaka vardır. Makam-ı cem’in sahibi olması itibarıyla vardır. Dolayısıyla, diğer peygamberlerin birinde bir isim a’zam derecede tecellî etmiştir, öbüründe öbür isim a’zam derecede tecellî etmiştir; fakat Hz. Muhammed’de (sallallahu aleyhi ve sellem) her ismin tecellîsi vardır ve ona nâzil olan Kur’ân, onun donanımına göre her ismin a’zam derecesinde tecellî etmiştir.

Bununla beraber, diğer peygamberlerin onun yanında kıymetleri yokmuş gibi düşünülmesi şeklindeki haddinden fazla tenzîle Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisi de razı olmamıştır. Mesela, “Ve lâ tekünke sahibi’l-hût…” (Kalem, 68/48) âyeti nazil olduktan sonra ihtimal, sahabilerden bazılarının akıllarına gelmiş olabilir ki; “Yunus b. Metta acaba ne yaptı ki Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘Sakın onun gibi olma!’ buyuruluyor.” Onun için Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) hemen buyuruyor ki, “Beni, Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin.” Hani, Yunus aleyhisselâmın balığın karnında yaptığı dua ile arş ihtizaza gelir. Melekler “Bu dua eden de kim, ya Rabb?” diye sorarlar. “Yunus” cevabı verilir. “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” karşılığını verirler. Yunus b. Metta, Cenâb-ı Hakk’ı tazimle anan bir kul olarak yâd ediliyor. Demek onun Allah’ı farklı bir tazimle anan bir kul olma konumu da var. Bu sebeple Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Beni, Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin” diyor.

Yine bir sahabiyle bir Yahudi arasındaki “Hz. Musa mı üstündü, Efendimiz mi üstün?” münakaşasında, sahabi, Yahudi’ye bir tokat vuruyor. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Beni Musa’ya tercih etmeyin. Haşr u neşir olduğunda onu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum, daha önce yaşadığı (Tur’daki tecellî neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşroldu?” diyor. Üstad’ın ortaya koyduğu ölçü içinde mercuh râcihe bazı durumlarda tereccüh edebilir. Yani, faziletçe daha sonra olan, sadece bazı hususiyetler itibarıyla faziletçe önce gelenin önüne geçebilir. Mesela, mutlak fazilette sahabe-i kirâma yetişilemez. Ama bazen ümmet-i Muhammed içinde öyle âlimler, öyle derin insanlar gelmişlerdir ki, hususî fazilette sahabenin pek çoğundan daha ileri, daha derin olmuşlardır.

Hâsılı, diğer peygamberler de, peygamber olmayanların asla ulaşamayacağı mertebededirler; fakat onlar bazı hususlarla anılıyor olsalar bile, mutlak fazilet “Kâinatın İftihar Tablosu”na aittir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) fazilet bakımından en öndedir.

Efendimiz’in (sas) rüyalarda farklı şekillerde görülmesinin hikmetini açıklar mısınız?

Malum olduğu üzere, görüldüğü şekilde gerçekleşen ve te’vîle ihtiyacı olsa da bir mesaj içeren rüyaya “rüya-yı sâdıka” ya da “rüya-yı sâliha” adı verilir. O, insanın mahiyetindeki latife-i Rabbâniyenin doğrudan doğruya âlem-i gayba açılan bir kapı bulması, o açık kapıdan vukua gelmeye hazırlanan hâdiselere bakması ve Levh-i Mahfuz’un cilvelerinden ya da kader mektuplarının misallerinden birini görmesi şeklinde ortaya çıkar. Hayal bazen gördüğü o cilvelere ve mektuplara bir kısım libaslar giydirebilir ama bu türlü bir rüya ya aynen görüldüğü gibi çıkar, ya da bazı te’vîller vesayetinde ciddi mesajlar verir.

Diğer taraftan, daha evvel yaşanan bazı tesirli hadiselerin hayalde bıraktığı izlerin ortaya çıkmasıyla görülen, bir manası olmayan veya varsa da ehemmiyeti bulunmayan, tabire değmeyen karmakarışık rüyalara da Kur’ân’ın tabiriyle, “adgâsü ahlâm” denir.

Hazreti Aişe (radiyallahu anha), ilk dönemde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e vahyin gelişinin rüya-yı sâliha şeklinde cereyan ettiğini ve O’nun gördüğü bütün rüyaların sabah aydınlığı gibi apaçık olduğunu haber vermektedir. Sultan-ı Rusûl’e rüyayı sâdıka şeklinde vahiy gelmesi risaletin ilk altı ayından sonra da kesilmemiştir. Bunun için, İnsanlığın İftihar Tablosu istirahat buyururken, Ashâb-ı Kirâm’ın O’nu uykusundan uyandırmaktan ve vahyin kesilmesine sebebiyet vermekten çok çekindikleri nakledilmektedir.

Rehber-i Ekmel’in “Refik-i A’lâ” deyip sevgililer diyarına gidişinden sonra vahiy ve dolayısıyla vahiy olan rüyalar da sona ermiştir. Fakat, her mü’minin görmesi mümkün olan ilham kabilinden sâdık rüyalar bâkî kalmıştır, kıyamete kadar da sâdık mü’minler için bâkî kalacaktır.

Rüyadaki Gerçekten O mu?

Mü’minin göreceği sâdık rüyaların başında, Fazilet Güneşi’nin (aleyhi ekmelüttehâyâ) şualarıyla aydınlanan rüyalar gelir. Çünkü, O’nun görüldüğü rüyalar doğruluk üzeredir ve bazılarının bir te’vîle ihtiyacı olsa da hepsi kesinlikle sâdıktır. Ekser hadis mecmualarında rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Sâdık u Masdûk Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Rüyasında beni gören, gerçekten beni görmüştür. Çünkü, şeytan hiçbir şekilde benim suretime giremez.”

İşte bu beyan-ı nebevî ve onun ihtiva ettiği hakikat üzerine ehl-i tahkik farklı görüşler üzerinde durmuşlardır: Bazıları, ister sakallı ister sakalsız, ister uzun ister kısa, ister yaşlı ister genç, ne şekil ve surette görülürse görülsün, bir kimsenin kalbine rüyasında gördüğü kişi hakkında “Bu zat, Peygamberimizdir” şeklinde bir his doğması halinde o zatın Peygamber Efendimiz olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’ın rüyada kendi sima ve şemâili ile görüldüğü zaman Peygamberimiz olduğunu; aksi halde, şeytanın, Efendimiz’in şekil ve suretinin gayrısında, başka bir suretle ortaya çıkıp “Ben Muhammed’im” diyebileceğini ifade etmişlerdir. İmam Rabbânî Hazretleri, “Efendimiz kendi şeklinde görüldüğü zaman hakkıyla görülmüş olur ki, şeytan O’nu temsil edemez” derken, ayrı bir ekol sahibi olan Muhyiddin İbni Arabî, “Ne şekilde ve surette olursa olsun, “Ben peygamberim” diye kişinin kalbine doğan zat Peygamberimizdir.” demiştir. Cumhur-u muhakkikîn, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin düşüncesine temayül göstermişlerdir.

İmam-ı Nevevî hazretleri de, ister bilinen sıfatları üzere, isterse bilinen vasıflarından başka bir surette görsün, sâlih rüyayı gören kimsenin her iki surette de Mahbûb-u Âlem Efendimiz’i hakikaten görmüş olacağını söyler. Kadi İyâz’a göre ise, Râsul-ü Ekrem’i bilinen sıfatlarından başka bir şekilde görenin rüyası te’vîle, tabire muhtaçtır.

Rüyaya Yansıyan Hüzün

Haddizatında, Habîb-i Edîb Efendimiz’i görmek ne şekil ve surette olursa olsun, alaküllihal bir müjdenin ifadesidir. Yaratılışın en anlamlı nüktesi Hazreti Fahr-i Âlem Efendimiz’in güzeller güzeli cemali, mübarek siyah saçları, siyah sakalı, endamlı bakışları, yüz çizgilerindeki tenasübü ve müstesna bir beşer güzelliği içindeki mahiyetiyle rüyada görülmesi ve bir insanın mir’at-ı ruhuna eşsiz kemal ve cemaliyle aksetmesi o rüyayı gören insan için büyük bir bahtiyarlıktır. Zira, selef-i salihîne göre, rüyada Peygamber Efendimiz’i görmek gamdan sonra feraha, bir sıkıntının akabindeki rahatlığa, nimetlerin artmasına, tevbenin kabulüne, hepsinden öte âhirette şefaate nâil olma ve Cennet’te O’nun gül cemalini açıktan açığa görme yoluna girmeye işarettir.

Nebîler Serveri’nin değişik şekillerde görülmesi ise, bir kısım manaları iş’ar eder. Şayet, Güzeller Güzeli, kendisine uygun ruh güzelliğinin dışa yansıdığı rüya esnasında o güzelliğin bazı yanları gitmiş olarak görülürse, bu durum, rüyayı gören insanın mir’at-ı ruhunda onu tamamiyle aksettirmeye mani bir kısım isin ve pasın bulunduğuna delalet eder. Mesela; bir kimse Allah Rasûlü’nü sakalsız görüyorsa, demek ki, o insanın mir’at-ı ruhunda Rasûl-i Kibriyâ Efendimiz’in sakalını görmesine mani bir kusur var ve bu kusur O’nun güzelliğini bütün olarak müşahede etmesine engel oluyor. Öyleyse, bu insan, Şânı Yüce Nebî’yi rüyasına misafir ettiği için sevinse ve kendisini bahtiyar saysa da, böyle bir eksiklikten dolayı ruh dünyasına çeki düzen vermesi gerektiğini de gözardı etmemelidir.

Şu kadar var ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz’in şemâil-i hakikiyesiyle görülmemesi sadece vicdanın ve gönlün paslı olmasından değildir. Bazen rüyayı gören zatın veya onun temsil ettiği davanın, hareketin ya da milletin başına gelecek bir kısım musibetlerden ötürü Hüzün Peygamberi’nin mahzuniyet ve mükedderiyeti misal aleminden o şekilde temessül edebilir. Nitekim, Mahzun Nebi, rengi değişmiş, eski elbise giymiş veya bir azası eksilmiş görülürse, bu rüya o yerde dinin zayıflamasına ve bid’atların yaygınlaşmasına delalet eder. Belki, Rasûl-ü Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) o rüyada gören kimse Hak katında çok makbul ve mahbub bir insandır, gönül dünyası açısından da kusursuzdur; fakat, Sultân-ı Rusûl’ün, sevdiği o insanın nazarına temessülü herhangi bir hadiseye karşı iç âlemindeki durum itibariyle olur. Mesela, mühim işleri omuzunda taşıyan bir zata, İki Cihân Serveri Efendimiz, gözleri yaşlı ve sakalını tıraş etmiş olarak mahzun bir çehre ile zuhur edebilir. Bunun manası -Allahu a’lem- şudur: O zatın, dolayısıyla da davasının başına gelecek bir badireden ötürü, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) müteessir olduğundan Şânı Yüce Nebî kendi şekl-i hakikisinin dışında görülmüş ve bir bakıma o işi teessürle karşıladığını ifade buyurmuştur.

Yine, bir şahıs rüyasında Fahr-i Kâinat Efendimiz’i çok hüzünlü görür; O’nun Uhud’da başından aşağıya kanlar akarken dahi devamlı tebessüm eden mübarek çehresi mahzun, saçı ve sakalı ise dağınıktır. Vâkıa bu saç ve sakal dağınıklığı, Aleyhi Ekmel’üt-Tehâyâ Efendimiz’in mahiyet-i hakikiyesiyle alâkalı değildir; bu hal, Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam)’ın kendi cemaati içindeki bir kısım arızaları temsil keyfiyetiyledir ve ümmet-i Muhammed’e yönelmiş bir belanın gelmekte oluşundandır. Bizim halihazırdaki dağınık ve perişan veya ileride dağılacak ve perişan olacak yönümüze nazar etmesi itibariyle Hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam) hakiki şeklinin haricinde, saçı-sakalı dağınık bir vaziyette temessül etmiştir.

Aynı zamanda, Gönüllerimizin Gülü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hüzünlü ve münkesir görüldüğü rüyalar inananları uyarmakta; onları gelmekte olan bir musibete karşı hemen Cenâb-ı Hakk’a iltica etmeye, belalara kalkan olması için sadaka vermeye ve her hayırlı vesileyi muhtemel felaketleri defedici bir paratoner olarak değerlendirmeye çağırmaktadır.

O Hep Aranızda Dolaşıyor!..

Ayrıca, ümmetinin her haliyle alâkadâr olan Şefkat Peygamberi bazen de müslümanlara ümit vermek, onların aşk ü şevklerini artırmak, gönüllerine inşirah salmak ve bütün heyecanlarıyla bir kere daha vazifelerine sarılmalarını sağlamak için rüyaları şereflendirir. Nitekim, Beyan Sultanı (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Nübüvvetten ümmete yalnız mübeşşirât kalmıştır.” buyurur. “Mübeşşirât nedir, ya Rasûlallah?” diye sorulduğunda, “Sâlih rüyalardır” cevabını verir. Evet, Cenâb-ı Hak, sâlih ve sâdık rüyalar vesilesiyle mü’minleri müjdeler, gönüllerini şevke gark eder ve onları muştularla sevindirir.

Meselâ, bir arkadaşınız rüyasında görür ki; Gül-i Rânâ Efendimiz geliyor ve sizin kâkül-ü gülberlerinizden tutarak, alnınızdan öpüyor.. öpüyor ve “Ohh.. sizler Cennet kokuyorsunuz” diyor. Siz “Bu iltifat da neden ya Rasûlallah?” diyorsunuz; O da, “Tam gönlüme göre hizmet ediyorsunuz; adımı dört bir yana duyuruyorsunuz!” buyuruyor.

Bir başka arkadaşınız, âlem-i menâmda O’na mülâkî olunca, “Ya Rasûlallah, üç-beş kişi Senin adına bir yerde toplansa, oraya mutlaka Ashâb-ı Kirâm’dan birini gönderirmişsin, bu doğru mu?” diyor. Gönüllerin Efendisi, bu soruyu tebessümle karşılıyor ve şu cevabı veriyor: “Önceden öyleydi; ama şimdi zaman, âhirzaman. Kardeşlerimin daha çok himmete ihtiyacı var. Artık nerede üç-beş kişi benim adıma bir araya gelirse, onların yanına bizzat ben gidiyor ve ruhâniyetimle aralarında yer alıyorum.”

İşte, her durakta bir sürü hain düşüncenin rengârenk masallar ürettiği, masalların birer büyü gibi dinleyenleri uyuttuğu, bâtıla açık şuuraltlarının aldatan rüyalar gördüğü; küfre şahlık urbalarının, diyânete cadı elbiselerinin giydirildiği, ruhun gözlerine kezzap dökülüp vicdan mekanizmasına civa akıtıldığı, çevrede serpilip gelişen yeşilliklerin çehresine zift serpiştirildiği.. ve her şeyin olduğundan başka gösterilmeye çalışıldığı bir zaman diliminde Rahmeti Sonsuz, bu türlü mübeşşirât ile inananları takviye ediyor, aşk u şevke getiriyor ve gönüllerini ümit şualarıyla şenlendiriyor.. şenlendiriyor ve rüyaların diliyle adeta “Siz hizmetinize bakın; Ben Kimsesizler Kimsesiyim, sizin de kimsenizim, Siz kendinizi değiştirmedikten ve gaye-i hayalinizi terk etmedikten sonra düşmanlığa yenik ruhların hücumları size zarar veremeyecektir. Habîb-i Ekrem hep içinizde, yanınızda, yakınınızda bulunacak ve size müzâhir olacaktır!” diyor, ümitlere fer, dizlere derman ve kalblere inşirah veriyor.

Teveccüh Şahsa değil Şahs-ı Manevîyedir

Ne var ki, bu türlü rüyaları gören insanlar, ondaki iltifat ve takdirleri kendi üzerlerine almama hususunda âzamî hassasiyet göstermelidirler. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) sâdık rüya ve murakabelerde tenezzülen asrın garipleri arasında dolaşması, onların müesseselerini ziyaret etmesi ve bazı şahıslara hususi iltifatlarda bulunması iman hizmetinin kerametinden başka bir şey değildir; şahsî meziyet ve şahsî kemalât adına ortaya konan gayretlerle bu takdirlere mazhariyet düşünülemez ve düşünülmemelidir. Alnı öpülen, alkışlanan, takdir ve tebcil edilen şahs-ı manevîdir ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i gören kim olursa olsun, meseleyi bu açıdan değerlendirmelidir.

Diğer taraftan, bir insan, Hazreti Rûh-u Seyyid’il-Enâm’la temessülen görüşürken ondan bazı emirler ve haberler de almış olabilir. Bu görüşme esnasında Peygamber Efendimiz’den duyduğuna inandığı sözler eğer şer’î ölçülere muhâlif ise, -işin içinde Hazreti Sâdık u Masdûk bulunduğu için bunu farz-ı muhâl çerçevesinde dahi olsa ürpererek söylüyorum- o insan kesinlikle şer’î ölçülere ters düşen o ifadeleri tatbik edemez ve Sultân-ı Enbiyâ ile görüşmesini kendisi için delil sayamaz. Andelîb-i Zîşân Efendimiz’in bir insana rüyasında bazı şeyler söylemesi mümkündür, ancak rüyadaki o sözlerin geçerliliği, Kitap ve Sünnet’te açıklanan, İslam alimlerince yorumlanıp yazılan kurallara uygun olmasına bağlıdır. Peygamber Efendimiz’in misalini bilhassa arz ediyorum ki, diğer büyük zatları görüp onlardan bazı emirler aldıklarını söyleyenler için de bir ölçü olsun. Demek ki, insan temessül etmiş şekilleriyle nebileri ya da velileri görse ve onların sözlerine muhatap olsa, yine hüküm değişmez; söylenenler şer’î ölçülere tatbik edilir ve davranışlar ona göre ayarlanır. Evet, rüyalar Kitap ve Sünnet gibi teşrîin gerçek kaynakları yanında hüccet ve delil sayılabilecek kriter ve kurallar değildir; asıl olan, Kitab’a ve Sünnet’e uymak, rüyaları da sübjektif birer işaret saymaktır.

Dahası, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu rüyasına misafir eden bir kimseye bir sır verilmiş demektir. Bu talihli insan, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mukaddes sırrını ulu orta fâş etmemelidir. Şayet, o rüyada iman kardeşlerinin, dost ve arkadaşlarının kuvve-i maneviyelerini takviyeye medar olabilecek bir durum varsa, işte o zaman duyduklarında inşiraha kavuşacaklarını ve aşk u şevke geleceklerini umduğu kimselere onu anlatmasında bir mahzur yoktur. Ne var ki, öyle hâlis bir niyetle sırrını paylaşırken bile nefsin gururuna bâdi olabilecek hususları gizlemek ve mümkünse rüyayı göreni meçhul bir sevgi kahramanı olarak zikretmek en doğru yol olsa gerektir. Zira, Hak kapısının sâdık bendelerine düşen, müşahedelerini anlatmaktan, rüyalarını ve yakazalarını başkalarına söylemekten kaçınmaktır; böyle bir sükûtta hem selâmet hem de ilâhî esrarı ketmetmedeki Hakk’a saygı vardır.

Peygamber Efendimizde de bizlerde olduğu gibi, kötülükleri emreden bir nefis var mıydı?

Belki… Onun kendine mahsus bir nefsi, nefs-i zâkiyesi (her zaman temiz kalan), nefs-i zekiyyesi (tam anlamıyla saf, duru ve tertemiz) vardı, tamamıyla ona ait, ona özel… Şöyle de yorumlanabilir: Belki onun nefsi de nefse ait hususiyetleri ihtiva ediyordu; ama onlar Efendimizin iradesi karşısında çok fazla dayanamamışlardı.

Zerdüşizm, Brahmanizm veya Hermetizm’deki nur-zulmet anlayışını kabullenmesek de, ortada bir gerçek var ki onu ifade etmek durumundayız; ortada şeytanî ve melekî yanları ile bir insan var. Nefs-i emmare de (insana devamlı kötülüğü emreden nefis) işte bu insanın içinde şeytanın ajanı gibi çalışır. O, nefs-i emmare olarak kaldığı sürece insanın mahiyetinde şeytan hesabına casusluk yapan bir varlıktır. Sürekli onun direktiflerini yerine getirir ve insan ondan kurtulacağı âna kadar şeytanın kendisine olan yakınlığını bertaraf edemez. Şeytana yakın olduğu sürece de, -Allah insana şah damarından daha yakın olsa bile- insan, Allah’tan uzak olur.

Peygamber Efendimize ne kadar salatu selam okumalıyız?

Salât u selâm ne kadar fazla yapılırsa o kadar iyidir. Bir sahabe efendimiz bütün duasını Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) salât u selâma ayırıyor. Buna rağmen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona “Daha fazla yapsan senin için daha iyi olur” buyuruyor. Günde yüz defa salât u selâm ve yanında istiğfar ediyorsanız henüz kapıdasınız demektir. Sizin konumunuzda olanlar bu kadar az söylememeli. Onun şefaatine bir sera gibi sığınmazsanız kurtulamazsınız. Çünkü Allah’a (celle celâluhû) giden yol ona uğrar, öyle gider. Kurtuluş vizesi onu tanımakla alınır.

Efendimizin ismi anıldığında salavat getirmek vacip olduğu halde, Allah’ın adı anıldığında niçin “cella celaluhu” demek vacip değildir?

Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ismi zikredildiğinde salât u selâm getirmek vâciptir. Ancak, Cenâb-ı Hakk’ın ismi zikredildiğinde “celle celâlühü” demek vâcip değildir. Zira onu hakkıyla zikretmek mümkün değildir. Onu hakkıyla zikretmek bizi aşkın olduğundan, bu vâcip görülmemiş. “Mâ zekernâke hakka zikrike ya Mezkûr!” (Seni hakkıyla zikremedik ey Mezkûr!) nebevî beyanı buna işaret eder.

Diğer yandan Allah Teâlâ’nın nimetlerinin altından kalkılamaz. Onun her an üzerimize yağdırdığı nimetlerine, o nimetler enginliğinde şükürle mukabele edilemez. Mesela, bir düşünce silsilesi farz edelim, altmış dakikalık bir saati düşünelim. Bunu evvela dakikalara ayıralım. Sonra saniyelere, sonra saliselere… Sonra da âşirelere ayıralım. Âşirelerin içinde de Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarına ve nimetlerine mazharız. Eğer hiç durmadan onun üzerimizdeki varlık, hayat, lâtîfe-i Rabbâniye, his, şuur, irade gibi nimetlerini düşünsek ve bunların hepsine mukabelede bulunmak istesek; hiç durmadan, “Elhamdulillah, elhamdulillah, elhamdulillah” desek yine de yetiştiremeyiz. Çünkü bu “Elhamdulillah”ı biz âşirenin içine sokamayız. Oysaki biz o âşire içinde de varız. Ne ile varız? Allah’ın bizi perverde ettiği nimetleriyle; onun bizi insanca donatması ve imana hazırlamasıyla, şuurumuzu açmasıyla varız.

Ama Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) o her ne kadar gaye ölçüsünde bir vesile olsa da salât u selâm edâ edilebilir, buna gücümüz yeter.

Efendimiz (sav) cinleri irşad etmiş midir?

Cinler, Cin Sûresi’nde anlatılan şekliyle uyarıcılar (münzirîn) olarak kendi kavimlerine gittikten sonra, hey’etler halinde tekrar Efendimize gelerek O’nu dinledikleri de rivayet edilmektedir.

Mesela, İbn-i Mes’ud: ‘Efendimiz elimden tuttu, beni dağların verasına götürdü. Bulunduğumuz yer tepelerin çok gerisinde kalmıştı. Efendimiz etrafıma bir çizgi çizerek, ‘bunun içinde dur ve ben gelinceye kadar ayrılma’ diyerek benden uzaklaştı. Zayıf bir rivayette ben dağlardan aşağıya koşuyor gibi, birçok karaltının Efendimizin etrafında hızla bir hale meydana getirdiğini gördüm. Bir aralık ‘acaba Rasulü Ekrem, Havazin’in hücumuna mı uğradı? Hiç olmazsa kılıcımı çekip onlarla savaşayım’ diye düşündüm. Fakat O’nun bana ‘yerinden ayrılma’ fermanı ağır bastı ve yerimde kalmaya karar verdim. Şafak sökünceye kadar da orada bekledim. Etrafta gürültüler, tarrakalar oluyordu.. sanki ben başka bir alemde gibiydim. Efendimiz tekrar yanıma döndüğünde beni dimdik ayakta gördü ve ‘Hâlâ bekliyor musun?’ buyurdu. Ben de: ‘Ya Rasulallah, üç ay daha beklemem gerekseydi senin için yine beklerdim’ deyince şöyle ferman ettiler: ‘Eğer bir lahza yerinden ayrılsaydın kıyamete kadar bir daha beni bulamazdın.’ (1)

Yine İbni Mes’ud Hazretleri, Medine’de cereyan eden bir başka vak’ayı da şöyle nakleder: ‘Ashab-ı Suffa olarak bizler mescidin suffasında, halk tarafından yemeğe götürülmeyi bekliyorduk. Ben evrâd u ezkârla meşgul olduğum için, herkes götürülmüş, ben unutulmuştum. Allah Rasulü, yanımdan geçerken beni gördü ve ‘kimsin sen?’ dedi. Ben de ‘İbni Mes’ud, Ya Rasulallah’ dedim. ‘Gel benimle, galiba seni unuttular’ ferman etti ve beni aldı, Ümm-ü Seleme’nin evine götürdü. Kapıya varınca bana: ‘Burada bekle, varsa sana birşeyler hazırlayayım’ buyurdular. Bir hayli zaman geçmiş olmasına rağmen dışarıya çıkmadı. Neden sonra hizmetçi bir kadın! ‘Rasulü Ekrem evde birşey bulamadı ve senin tekrar mescide gitmeni istedi’ emrini getirince, ben de dönüp mescide geldim. Tam evrâd u ezkara yeniden başlamıştım ki, bir sahabi gelip, Allah Rasulü’nün, tekrar beni istediğini haber verdi. Yanına girdiğimde Allah Rasûlü, elindeki hurma salkımı ile göğsüme dokunarak: ‘Bu gece benimle beraber geleceksin’ dedi. Beraberce Medine’nin ‘Baki-i Gargad’ mezarlığına gittik. Bana ‘sen burada kal’ deyip benden uzaklaştı. O anda yine karaltıların sağdan-soldan Efendimizin etrafını sardığını gördüm. Başları sanki bulutlarla bütünleşmiş uzun boylu, beyaz elbiseler içindeki bu siyah varlıklar, adeta heyulalar gibi gözlerimin önünden geçiyordu. (Belki de kendi keyfiyetleri ile zuhur ediyorlardı.) Ve Efendimiz sabaha kadar, etrafını saran bu garib mahluklara Kur’an okudu. Sonra da yanıma geldi ve Medine’ye döndük.’ (2)

Bu tür hadiseler, Efendimizin (sav) peygamberlik hayatı boyunca bir çok defa cereyan etmişti. Hatta Ebu Nuaym, vahyin başlamasıyla, Efendimizin Taif’e gidip tebliğ ve irşadda bulunduğunu, oradaki insanların kabul etmemesiyle Efendimizin mahzun ve mükedder olarak geri döndüğünü haber verdikten sonra, Efendimizin bir yerde istirahat için oturunca, bir anda etrafının karartılarla sarıldığını haber verir ki, bunlar üç yüz kadar bir cin taifesidiydi ve O’na biat için gelmişlerdi! Sanki beşer, Allah Rasûlü’ne kapılarını kapatınca, Allah (cc), melekût aleminin kapılarını ona açıyor ve başka taifelerle onu teselli ediyordu. (3)

Bu konuya delalet eden bir hadisi daha zikrettikten sonra konuyu noktalamak istiyorum; yine İbni Mes’ud anlatıyor: ‘Cin taifesi gelerek Allah Rasulü’ne biat etmişlerdi. Onlar gittikten sonra Efendimiz bana: ‘Abdullah! Rabbim, bana ins ve cinnin iman edeceğini vaadetti. Şu anda her ikisi de oldu. Demek ki, vazifem bitti ve ölüm vakti yaklaştı’ iş’arında bulundu. (Evet eğer onun vazifesi bitti ise, bir an önce bu ten cenderesinden kurtulup, ‘er-Refiku’l-A’la’ya ulaşacaktı. O’nun bu ifadesiyle irkilip, içimde bir burkuntu hissettim.) ‘Ya Rasulallah! Yerinize bir halife seçseniz’ dedim. ‘Kimi?’ deyince de ‘Ebu Bekir’i’ dedim. Sükut buyurdular. Sonra aynı sözü tekrar edip, her soruşunda da Hz. Ömer ve Osman’ı zikrettim. Hepsinde susmuşlardı. En sonunda ‘Hz. Ali’yi’ deyince, ‘Ali’ye itaat edenler kurtulur’ buyurdular. (Demek, halifeliği döneminde Hz. Ali’ye itaat etmek çok zor olacaktı. Zira onun devrinde hak-batıl birbirine karışacak, herkes Hakk’ın müdafii olduğunu iddia edecekti ama, iş şirazeden çıkacaktı. Bunu bildiğinden dolayı Efendimiz, ona itaat edenin kurtulacağını haber vermişti…)

Bütün bu vak’alar, Efendimizin müteaddit defa cinlerin davetine icabetle, onlarla görüşüp irşad ve tebliğde bulunduğunu ifade etmektedir. Zira O, Alemlerin Sultanı, ins ve cinnin peygamberidir.


[1] İbn-i Kesir, Tefsir, 7/274-285 [2] İbn-i Kesir, Tefsir, 7/283 [3] Kurtubi, el-Camiu Liahkami’l-Kur’an, 16/210-211

Peygamberimiz (sas) gaybdan haber vermiş midir?

Kur’ân, Peygamberimize (sav) verilen bir mu’cize kitap olması hasebiyle, Efendimizin Kur’ân diliyle anlattığı bütün gaybî haberler, aynı zamanda O’nun peygamberliğini de te’yid eder. Fakat bir de Efendimizin (sav), doğrudan doğruya kendi diliyle verdiği gaybi haberler vardır ki, biz daha ziyade burada ondan söz edeceğiz. Zira şimdilerde telestezi diye anlaşılan hususlar ile alakalı en mühim vak’alar, önce bin bu kadar sene evvel, Efendimizden sadır olmuş ifadelerdir. Bunlar elbette birer mu’cizedirler. Ancak Peygamber Efendimiz (sav), bütün bunları söylerken kendinden söylemiş değildir. O’nun bir beşer olarak bu gaybi ufuklara ulaşması söz konusu olamaz. Halbuki öte yandan 14 asır önce söyledikleri bir bir vaki olmuştur. Bütün bu hâdiseleri ve mucize olarak cereyan eden hadiseleri maddi şeylerle izah etmeye imkan yoktur. Öyleyse, Allah Rasulü’nün verdiği gaybi haberlerin aynen zûhuru, bir bakıma madde ötesi varlıkların isbatına da bir delil teşkil eder.

Peygamber Efendimizin (sav) gaybi haberlerini iki ana grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi kendi devrine ait verdiği gaybi haberler ve vakti gelince bunların tahakkuk etmesi, ikincisi ise yakın ve uzak istikbale dair verdiği haberler ve bunların günü geldikçe zuhurudur. Efendimizin bu tarzda gaybi haberleri oldukça fazladır. Ama biz burada, her iki ana gruptan iki misalle iktifa edip diğerlerinin ise kaynaklarını göstermekle iktifa edeceğiz.

1) Peygamberimizin Kendi Devrine Ait Verdiği Gaybi Haberler

a) Senin Baban Hüzafe’dir

Başta Buhari ve Müslim olmak üzere bütün hadis kitapları ittifakla şu hususu kaydediyorlar: Birgün Allah Rasulü minbere çıkmışlardı. Gaybî aleme ait bir kısım haberler veriyorlardı. Bu esnada bir hayli de celalli görünüyorlardı. Bir ara ‘Bugün bana istediğinizi sorun’ buyurdular. Herkes birşeyler soruyor, o da cevap veriyordu. Tam o esnada bir genç ayağa kalktı, ‘Benim babam kim ya Rasulallah!’ diye sordu. Hakkında dedikodu ediliyordu. Babası olmadığı yolundaki bu dedikodular burnunu kızartıyordu ve insanların yüzlerine rahatça bakamıyordu. Bugün bir fırsat bulmuştu.. ve işte onu soracak ve bundan sonra o ezici bakışlardan kurtulacaktı. Efendimiz şöyle cevap verdi: ‘Senin baban Hüzafe’dir.’ Genç artık müsterihtir. Aldığı cevap onu memnun etmişti. Bundan böyle o da bir babaya nispet edilerek çağrılacaktı. ‘Abdullah b. Hüzafet’üs-Sehmi (ra)’ şanlı ve samimi bir sahabi…

Allah Rasûlü (sav) minber üzerinde celalli bir vaziyette ve herkese birşeyler anlatıyor. Bu arada, sorulan sorulara da, gaybâşina bir üslupla cevaplar veriyordu. Rasûlullah’ın neden celallendiğini bilemiyoruz ama, Hz. Ömer birden ayağa kalkıp, Allah Rasûlü’ne hitaben sanki O gaybi bilmese de O’na inandıklarını dile getirir bir eda ile: ‘Biz rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve peygamberimiz olarak da Hz. Muhammed’den (sav) razıyız’ (1) dediğine şahit oluyoruz ki, onun bu ince ve manidar sözleri, Efendimizi (sav) yatıştırmıştır.

Peygamber Efendimizin (sav) mesciddeki istikbale ve gayba ait bir kısım haberler vermesi, mescidi dolduran binlerce sahabî huzurunda meydana geliyordu. Ve bütün sahabî Allah Rasûlü’nün (sav) dediklerini aynen tasdik ediyor ve adeta sükûtlarıyla da ‘sadakte’ (el-Hak, doğru söyledin ey Allah’ın Rasûlü) diyorlardı.

b) Tek Tek Yerlerini Gösteriyordu

Ve yine Kütüb-i Sitte ashabından rivayet edilen bir hadise göre sahabi anlatıyor: Bedir’de bulunuyorduk. Allah Rasûlü, muharebe adına stratejisini tam tesbit etmiş, kavganın cereyan edeceği yerleri dolaşıyordu. Bir ara gözleri yine gayba ait perdenin verasına kaydı ve bakışları istikbale uzandı. Bazı yerleri eliyle işaret ediyor; burası Ebu Cehl’in öldürüleceği yer, şurası Utbe’nin, şurası Şeybe’nin ve şurası da Velid’in sırtının yere geleceği yer… Ve daha birçok isim… Muharebeden sonra hadisi rivayet eden sahabi kasemle şunu anlatıyor: ‘Allah Rasûlü (sav) nereyi kim için işaret etmişse, hepsini işaret edilen o yerlerde ölü olarak bulduk.’ (2)

Beşer aklıyla kavranması imkansız bu kabil hadiseler, bugünün insanları için dahi mesajlar vermekte ve 14 asır sonraki nesillere ‘Sadakte ve bil hakki natakte ; doğru söyledin. Ve Hakk’tan başka da konuşmadın’ dedirtmektedir.

c) Biraz Sonra Buraya Bir İnsan Gelecek

Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde şöyle bir hadisenin nakledildiğini görüyoruz: Allah Rasûlü (sav) ashabıyla mescidde oturuyor. Bir ara, şöyle buyuruyor: ‘Biraz sonra, buraya, nâsiyesi, yüzü temiz bir insan gelecek; şu kapıdan, içeriye girecek. O Yemen’in en hayırlılarındandır. Ve alnında meleğin elini sürdüğü bir iz taşımaktadır.’ Bir müddet sonra, aynen Allah Rasûlü’nün (sav) haber verdiği tipte bir insan gelip O’nun huzurunda diz çöküyor ve Müslüman olduğunu ilan ediyor. Tertemiz, pırıl pırıl, görkemli ve edeb âbidesi bu insan, Abdullah bin Cerir el-Becelî’den başkası değildir. (3)

2) Efendimizin Yakın Ve Uzak İstikbale Ait Verdiği Gaybi Haberler

a) Fatıma Annemizin Vefatını Bildirmesi

Yine birgün Efendimiz (sav), irtihaline sebep olan rahatsızlığı günlerinden birinde, o incelerden ince, oturuşu, kalkışı ve derin bakışlarıyla aynen babasına benzeyen anamız Hz. Fatıma’yı yanına çağırdı ve eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Hz. Fatıma öyle ağladı öyle feryad-u figan etti ki, bu ancak, İnsanlığın İftihar Tablosunun gurûbuyla yorumlanabilirdi. Bir süre sonra Allah Rasûlü (sav) yine onun kulağına birşeyler fısıldadı. Bu sefer de öyle sevindi ki, onu karşıdan görenler, kendisine bütün Cennet kapılarının açıldığını zannederlerdi. Bu hadise Hz. Aişe validemizin gözünden kaçmamıştı. Biraz sonra bunun sebebini sordu ama, Hz. Fatıma validemiz, bunun Allah Rasûlü’ne ait bir sır olduğunu, dolayısıyla da açıklayamayacağını söyleyerek onu cevapsız bıraktı. Allah Rasûlü’nün vefatından sonra Hz. Aişe validemiz tekrar sorunca, Fatıma anamız da şöyle cevap verdi: ‘Birinci defada bana, kendisinin vefat edeceğini söylemişti. O’nun için ağlamıştım. İkinci defa ise bana, kendi ailesi içinde, O’na en erken kavuşacak insanın, ben olduğum müjdesini vermişti. Ve işte onun için de sevindim’ (4) demiştir.

Evet, Hz. Fatıma anamızın vefat-ı nebiden altı ay sonra vefat etmesi, aynen haber verdiği gibi vaki olmuş ve bu gaybî haberi tasdik etmiştir.

b) Hz. Hasan’ın Feragatı

Kütüb-ü Sitte ricâlinin ekseriyetinin rivâyet ettiği bir hadiste Allah Rasûlü, hutbe îrad ederken Hz. Hasan’a (ra) işaretle şöyle buyurmuşlardı: ‘Bu benim evlâdım Hasan. O seyyiddir. Allah (cc) onunla iki büyük cemaati birbiriyle sulh ettirecektir.’ (5) Evet O, kerim oğlu kerim, Allah Rasûlü’nün evladı ve tam bir efendidir. Bir gün kendisine tevdî edilen hilâfet ve saltanatı, sadece ümmet arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için terkederken, nasıl bir seyyid olduğunu mutlaka gösterecektir. Aradan geçen yirmibeş-otuz sene Allah Rasûlü’nü doğrulamıştı.

Hz. Ali’den sonra Emeviler karşılarında Hz. Hasan’ı buldular. Ancak bir sulh ve sükûn insanı olan Hz. Hasan bütün haklarından feragat ettiğini ilân ederek, birbirine girmek üzere olan iki İslam ordusunu uçurumun kenarından geriye döndürdü ve sulhda buluşturdu. Burada bilhassa şu hususa dikkatinizi çekmek istiyorum: Efendimiz (sav) Hz. Hasan’a ait bu hadiseyi haber verdiğinde, o, henüz küçük bir çocuktu. Belki o gün Allah Rasûlü’nün işaret ettiği hadiseyi bile anlayacak yaşta değildi. Yani o, Allah’ın Rasûlü böyle dedi diye bu işi yapmış değildir. Bilâkis Rasûlullah onun öyle olacağını bildiği için bu gaybî sözü sarfetmişti…


[1] Buhari, İlim 28,29; Mevakit 11; Tefsir 5,12; Fiten, 15; İ’tisam, 3; Müslim, Fezail, 134-138

[2] Müslim, Cihad 83; Cennet, 76; Ebu Davud, Cihad 115; Nesei, Cenaiz 117

[3] Müsned, 4/359,363

[4] Müslim, Fezailü’s-Sahabe 97-99; Buhari, Menakıb 25; Fezailü Ashabi’n-Nebi 12; İzti’zan 43

[5] Buhari, Fiten 20; Sulh 9; Menakib 25; Darimi, Sünnet 12; Tirmizi, Menakib 25

Allah Rasûlü’nün insan haklarına verdiği önemden bahseder misiniz?

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) hicretle Medine’yi şereflendirdiğinde, değişik inanç, çeşitli düşünce ve farklı etnik gruplarla yaptığı sözleşmeye (Medine Vesikası) milimi milimine riayet edilmiş; dini, ırkı, sosyal seviyesi ne olursa olsun, fevkalâde bir hassasiyetle herkesin hukuku gözetilmiş ve uzak-yakın çevreye göre “Medine-i Münevvere” bir “dârü’l-emân” hâlini almıştı.

Aslında, ne bildiğimiz sözleşme yalnızca Medine Sözleşmesi’nden ibaretti, ne de olup bitenler sadece üç-beş örneğe münhasırdı. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), hayat-ı seniyyeleri boyunca, sürekli insan hakları üzerinde durmuş; bunların büyüğünün önemini ihtar etmiş, küçüğünün de hakir görülmemesini hatırlatmıştı; O “Küçük, küçük görüldüğü sürece küçük değildir.” diyor, büyüklerin çiğnenmesini de Allah mehafet ve mehabetinin serhatleriyle engellemeye çalışıyordu.

Rabbine yürümeden az önce, menâsik-i hac esnasında, onbinleri aşan ruhanîleşmiş mübarek bir topluma, veda edalı hutbeleriyle o güne kadar kendinden şerefsudûr olmuş bütün hususları son bir kere daha, dinleyenlerin şahsında kıyamete kadar gelecek ümmetine özetliyordu ki, aslında bu nuranî beyanların her biri başlı başına insan hakları adına önemli birer belge mahiyetindeydi.

Söz Sultanı o gün Allah haklarından aile hukukuna kadar her konuya temas etmiş ve adeta risaletinin özünü, usâresini ortaya koymuştu. En büyük hak Allah hakkıydı; O da bununla başlıyor, sonra da derecesine göre hemen her hakka temas ediyor; hiç olmazsa bir îma, bir işaretle her hususu seslendirmeye çalışıyordu. İlk sözü: “Allah’tan korkun, O’na karşı gelmekten sakının!” oluyordu.. ve arkasından da O’na itaat etmelerini tavsiye ediyordu. Aslında, Allah’a iman, O’na itaat ve saygıda bulunmak bütün insanî haklara da saygılı olmanın bir teminatı ve müeyyidesiydi. Aksine, bu esaslar kabul edilmediği takdirde diğer haklara karşı saygılı olmak da oldukça zor, hatta imkânsızdı.

Sonra dönüp bütün samimiyet ve içtenliğiyle, eşlerin birbirlerine karşı vazife ve sorumluluklarını hatırlatıyor; kadınların birer emanet oldukları üzerinde ısrarla duruyor; toplumun bir rükn-ü rekîni olan aile ahengiyle alâkalı esasları Allah korkusuna bağlayarak bir kere daha ihtar ediyor ve yerleşik bütün cahiliye teâmüllerini ayakları altına alıyordu.

Malın, canın, aklın, dinin ve neslin korunması etrafında son sözlerini söylüyor; bu hususlarda tahşidat üstüne tahşidatta bulunuyordu. Vâkıa, söylenenlerin bir kısmı daha önce de söylenmiş olmaları itibarıyla bilinen şeylerdi; ama sunma tarzı, sunulan yer ve sunmadaki veda üslûbu konulara ayrı bir renk, ayrı bir desen, ayrı bir şive kazandırıyor ve gönüllerde o güne kadar duyulduğundan çok farklı bir mehafet ve ürperti hâsıl ediyordu. “İnsanlar! Rabbiniz birdir, hepiniz Adem’densiniz, Adem de topraktandır.” sözleriyle sesini yükselttiğinde, çağımızın da problemi olan bir vebaya dikkatlerimizi çekiyor ve kadrini bilen basiret insanlarına da bu problemi çözmek için bir altın anahtar sunuyordu.

Çağdaş dünyanın büyük bir bölümü, insan haklarıyla alâkalı bir kısım konularda hâlâ emekleyedursun, İslam, asırlarca evvel, suç ve ceza mevzuunda kanunîlik ilkesini vaz’ ediyor; kesinleşmiş bir suç olmadığı takdirde kimsenin suçlu sayılamayacağını, maznunun da diğer insanlar gibi bir kısım haklarının bulunduğunu ve bunların kat’iyen onun elinden alınamayacağını; ihtimallere binaen insanların cezalandırılamayacağını; kimseye işkence edilemeyeceğini; her hakkın muhterem olduğunu; insan haklarıyla alâkalı hiçbir şeyin küçümsenemeyeceğini; kuvvetin hakkın emrine tâbi olması lazım geldiğini ve hiçbir zaman hakkın kuvvete feda edilemeyeceğini kemal-i ciddiyetle hatırlatıyor, herkesi hakka saygılı olmaya çağırıyor, her zaman hakkın hâmîsi olduğunu bir kere daha gösteriyordu.

İşte, Allah Rasûlü’nün hassasiyetle üzerinde durduğu bütün bu hususların yanısıra, İslam, işçilere de bazı haklar tanıyor ve işçi-işveren münasebetlerini âdilâne düzenleyecek bazı kurallar koyuyordu.

“Sallallahu aleyhi vesellem” ibaresinin (sav) veya (sas) şeklinde yazılmasında bir mahzur var mıdır?

Yazan şahıs, yazarken salât u selâm getirmelidir. Okuyan da, herhalde okurken (sas) veya (sav) şeklinde yazıldığı gibi okumuyordur! Demek ki bunlar, birer işaret ve remizden ibarettir. Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde de bu türden îcaz-ı bil-hazf yani kısaltma ile îcaz yapılmıştır.

Mes’elenin bir de şu yönü var: Bu ibarenin uzun uzun yazılması bıkkınlık veriyor düşüncesi aslında büyük hatadır. Ancak insana böyle bir düşünce gelecekse, remizlerle yazması evlâdır.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz