Peygamberimiz Çok Kadınla Evlenmesini Kınıyorlar. Bu Hususta Bizleri Aydınlatır mısınız?

Hemen arz edeyim ki, bu hususta ileri-geri söz söyleyenler, hiçbir şey okumamış ve düşünmemiş kimselerdir. Eğer, “Megâzi ‘ ve “Siyer”e azıcık bakmak zahmetine katlansalardı, kendilerini küçük düşürecek böyle bir soruyu sormayacaklardı.

Bu soruyu şimdiye kadar, beş altı yerde benden sordular; ben de her defasında eksik-tamam bazı şeyler anlatmağa çalıştım. Bu defa da onlardan hatırımda kalanları tekrar edeceğim.

Peygamberler Sultanı Zât-ı Risâlet-penâhın izdivaçlarında, değişik yönler vardır: Zât-ı Ahmediye’ye (sav) taâlluk eden hususlar, umumî olarak izdivaçlarında gözetilmiş olabilecek hedef ve maksatlar; bir kısım zarûretler ve nihayet zevcâtın hususi durumlarının gereğini yerine getirme gibi keyfiyetler… Şimdi sırasıyla bu hususları teker teker tahlil edelim.

Mevzûu ilk önce, o pâk şahsiyete bakan yönüyle ele alalım. Her şeyden evvel bilinmelidir ki, O mübebbcel Zât, yirmibeş yaşına kadar hiç evlenmedi. O sıcak memleketin hususi durumu da nazar-ı itibara alınacak olursa, bu kadar zaman iffetiyle yaşaması ve bunun da, dün ve bugün böylece kabul ve teslim edilmesi, Onda iffetin esas olduğunu ve müthiş bir irade ve nefis hâkimiyeti bulunduğunu gösterir. Eğer bu hususta, küçük bir inhiraf bulunsaydı, dünkü ve bugünkü düşmanları, bunu cihâna ilân etmekken bir an bile geri kalmayacaklardı. Halbuki eski ve yeni bütün hasımları, Ona hiç olmayacak şeyleri isnat ettikleri hâlde, bu istikamette bir şey söyleme cüretini gösterememişlerdir.

Peygamberimiz (sav) ilk izdivaçlarını, yirmibeş yaşlarında iken yaptılar. Bu izdivaç Allah ve Resûlü katında çok yüce ve müstesnâ; fakat başından iki defa evlenme geçmiş kırk yaşındaki bir kadınla olmuştu. Bu mutlu yuva tam yirmiüç sene devam etmiş ve peygamberliğin sekizinci senesi, kapanan bir perde gibi arkada acı bir hasret bırakarak sona ermişti. Bu defa Efendimiz (sav) yirmibeş yaşına kadar olduğu gibi, yine yapayalnız kalmıştı. Evet, aile, çoluk-çocuk her şeyiyle yirmiüç senelik bu mesut hayattan sonra, yeniden dört-beş sene bekâr olarak yaşamışlardı ki; yaşları da elli üçe ulaşmış bulunuyordu.

İşte, bütün izdivaçları da böyle izdivaca alâkanın azaldığı bu yaştan sonra başlar ve devam eder ki; sıcak bir memlekette ellibeş yaşından sonra yapılan izdivaçta, beşerîlik ve şehevîlik görmek, ne insafla ne de izanla kat’iyyen telif edilemez.

Burada akla gelen diğer bir mesele de, Peygamberlik müessesesiyle çok evlenmenin te’lifi keyfiyetidir. Buna da bir iki cümle ile temas etmek istiyorum.

Evvelâ, bilinmelidir ki, bunu serrişte edenler, ya hiçbir din ve prensip kabul etmeyenlerdir ki, onların böyle bir şeyi kınamaya aslâ ve kat’â hakları yoktur; zîrâ onlar, bütün prensiplere karşı râfizîdirler. Hiçbir kânun ve kayda tâbi olmaksızın, pek-çok kadınla münasebet kurar; hatta mahremleriyle dahi nikâhı tecviz ederler. Yahut bunlar, Hıristiyan ve Yahudi gibi ehl-i kitap olanlardır. Onların hücumu da, insafsızca, garazlı ve teemmül edilmeden yapılmış, hattâ kendi namlarına üzülecek bir keyfiyettir. Çünkü, İncil ve İncil ehlinin kabul ve tesüm ettiği; Tevrat ve Tevrat ehlinin, kendi peygamberleri bilip uydukları, nice Enbiyâyı İzâm vardır ki; bunlar daha çok kadınla evlenmiş ve başlarından daha çok nikâh geçmiştir. Bir Süleyman ve Davut Peygamberleri düşününce, her iki cemaatin de nasıl haksız ve tecâvüz içinde bulundukları açıkça ortaya çıkar. Binâenaleyh, çok kadınla izdivacı, Peygamberimiz (sav) başlatmadığı gibi; aynı zamanda çok izdivâç, nübüvvetin ruhuna da zıt değildir. Kaldı ki; daha sonra anlatmağa çalışacağım hususlarda görüleceği gibi “taaddüt-ü zevcât”ın peygamberlik vazifesi nokta-i nazarından, tasavvurlar fevkinde fâideleri vardır.

Evet, çok kadınla izdivâç, bilhassa ahkâmla gelen Enbiyâ için bir bakıma zarûrîdir. Zîrâ, dinin, aile mahremiyeti içinde cereyan eden pek çok yönleri vardır ki, ona ancak bir insanın nikâhlısı muttali olabilir. Binâenaleyh, dinin bu yönlerini anlatmak için herhangi bir istiâre ve kinâyeye başvurmadan ki çok defa bu türlü anlatma tarzı anlamayı bulandırır ve istinbatı zorlaştırır her şeyi alabildiğine vuzûh içinde anlatacak, mürşidelere ihtiyaç vardır.

İşte, her şeyden evvel, nübüvvet hânesinde olan bu temiz ve Pâkize zevcât, kadınlık âlemine karşı irşâd ve tebliğ vazifesinin sorumluları ve nakilcileri bulunmaları itibariyle, peygamber için de, peygamberlik için de; kadınlık âlemi için de gerekli, hattâ elzem olur.

Diğer bir husus da, umumî mânâda Efendimiz’in zevceleriyle alâkalı oluyor ki, o da:

Zevceler arasında, yaşlı, orta yaşlı ve gençler bulunması itibariyle, bu devre ve dönemlerin hepsine ait çeşitli ahkâm vaz’ediliyor. Ve bizzat peygamber (sav) hânesi içinde bulunan bu Pâkize zevceler sayesinde tatbik imkânı buluyordu.

Zevcelerin her birerleri, çeşitli oymaklardan olması sebebiyle, evvelâ o kabileler arasında; sonra da muazzez şahsiyetiyle akrabalık tesis buyurduğu bütün cemâatler içinde, köklü bir sevgi ve alâkaya yol açılıyordu.Her kabile ve oymak, O’nu, kendinden biliyor, din hissinin yanında, Cibrillî bir bağlılıkla O’na karşı derin bir alâka hissediyordu.

Her kabileden aldığı kadın, O’nun hayatında ve irtihalinden sonra, kendi cemâatı arasında çok ciddi dînî hizmete vesîle olabiliyor; uzak yakın bütün akrabalarına, zâhir ve bâtın-ı Ahmediye (sav) hususunda tercümanlık yapıyordu. Bu sayede O’nun kabilesi de, kadın ve erkeğiyle, Kur’ân’ı, tefsîri, hadîsi ondan öğreniyor ve dinin ruhuna vâkıf olabiliyordu.

Bu izdivaçlar vâsıtasıyla, Nebiyy-i Ekmel, âdetâ bütün Ceziret-ül Arabla yakınlık te’sis etmiş gibi, her hânenin, teklifsiz misafiri hâline gelmişti. Herkes bu karâbet vasıtasıyla o mehâbet âbidesine yaklaşabiliyor ve dînî umûru öğrenme fırsatını buluyordu. Aynı zamanda bu ayrı ayrı aşîretlerin her biri, bir çeşit, kendini ona yakın sayıyor ve bununla iftihar ediyordu. Mahzum Oğulları, Ümmü Seleme (ra) vasıtasıyla; Emevîler, Ümm-ü Habîbe (ra) vasıtasıyla; Hâşimîler, Zeynep bint-i Cahş (ra) vasıtasıyla kendilerini ona yakın kabul edip, bahtiyar sayıyorlardı…

Buraya kadar olanlar umumî mânâda ve bazı yönleriyle de, diğer peygamberlere şâmil olacak şekilde idi. Şimdi bir de,hususî mânâda ve teker teker her zevcenin serencâmesi içinde, meseleyi ele alalım:

Evet, burada dahi göreceğiz ki; mantık, vahiy ile müeyyed O Zât’ı hayat-ı seniyyesi karşısında toprak kadar aşağı kalıyor; ta’bir-i diğerle beşer düşüncesi Fetânet-i Â’zam önünde rükûa varıp iki-büklüm oluyor.

İlk zevceleri -seyyidetinâ- Hz. Hatîce’dir. (ra) Kendinden onbeş yaş daha büyük olan bu nâdîde kadınla izdivaçları, her evlilik için en büyük örnek mâhiyetindedir. O, bütün bir hayat boyu, derin bir vefâ ve sadakatle eşlerine bağlı kaldıkları gibi, zevcelerinin vefatından sonra dahi O’nu hiçbir zaman unutmamış, hatta her vesîle ve fırsatta O’ndan bahisler açmıştır.

Hz. Hatîce’den sonra Peygamberimiz (sav) dört-beş sene evlenmediler. Başlarında birçok yetim bulunmasına rağmen, onların meûnetine katlanıp , bir bakıma hem annelik, hem de babalık vazifesini yürüttüler. Muhâl-farz, evvel ve âhir kadınlara karşı küçük bir za’fı olsaydı, böyle mi hareket ederlerdi?..

Sıra itibariyle olmasa bile ikinci zevceleri, Aişe-i Sıddîka’dır. En yakın arkadaşının kızı. Acı, tatlı bütün bir hayatı beraber yaşayan bu büyük insana karşı, Nebî’nin en mu’tenâ ikramı… Umum neseplerin sona erdiği günde, sona ermeyen karâbetiyle onun yanında bulunma şerefi ancak bu sayede olacaktır. Evet, Aişe-i Sıddîka ile, Hz. Ebubekir, maddî-mânevî hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde kurb-u Nebevîye mazhar olmuşlardı.

Ayrıca, Hz. Âişe gibi çok zekî bir nâdire-i fıtrat, davâyı nübüvvete tam vâris olabilecek yaradılışta idi. İzdivaçtan sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleriyle katiyyen sübut bulmuştur ki; O muallâ varlık, ancak Nebî zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nâdide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, zâhir ve bâtın-ı Muhammedi (sav) emsâlsiz kavrayışıyla, bihakkın temsil ediyordu.

Bunun içindir ki; Efendimize rüyasında, onunla izdivaç yapacağı işâr ediliyor ve henüz gözlerine başka hayâl girmeden peygamber hânesine kadem basıyordu…

Bu sayede O, Hz. Ebubekir (ra) için vesîle-i şeref olacak ve kadınlık âlemi içinde, bütün istîdat ve kâbiliyetlerini inkişaf ettirerek, Efendimizin en başta talebelerinden biri olma hüviyetiyle, büyük mürşide ve mübelliğe olmaya hazırlanacaktı. İşte böylece, O da hem bir zevce, hem de bir talebe olarak saadet hânesine intisap etmiş bulunuyordu.

Yine izdivaç sırasına göre olmamakla beraber üçüncü zevceleri, Ümmü Seleme’dir (ra). Mahzum Oymağı’ndan ve ilk Müslümanlardan olan Ümmü Seleme, Mekke’de tazyik görmüş; ilk olarak Habeşistan’a, ikinci defa da Medine’ye hicret etmiş ve o günkü şartlara göre ilk saftakiler arasında yer almıştı.

Kendisiyle beraber bu uzun ve meşakkatli yolculuklara katlanan bir de kocası vardı. Ve, Ümmü Seleme’nin nazarında eşi, menendi olmayan bir insandı. Bütün çile devrini beraber yaşadığı, bu eşsiz hayat arkadaşı Ebu Seleme’yi Medine’de kaybedince çocuklarıyla baş başa kaldı. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Ebubekir ve Ömer (ra) uzatırlar; fakat o bu talepleri reddetti;zîrâ Onun gözünde Ebu Seleme’nin yerini dolduracak insan yoktu.

Nihayet, izdivaç teklifiyle Allah Resûlü (sav) O’na el uzattı. Bu izdivaç da gayet tabiiydi, zira İslâm ve iman uğrunda hiçbir fedâkârlıktan dûr olmayan bu muallâ kadın, aradın en soylu oymağı içinde uzun zaman yaşadıktan sonra yapayalnız kalmıştı ve dilenciliğe terk edilemezdi. Hele ihlâs, samimiyet ve İslâm için katlandığı şeyler düşünülünce, ona muhakkak ki el uzatılmalıydı… Ve, işte Kâinatın Fahri, onu nikâhı altına alırken bu inâyet elini uzatmıştı. Evet, gençliğinden beri yaptığı; kimsesizleri görüp gözetme ve yetimlere el uzatma iş ve vazifesini, o günkü şartların iktizasına göre bu şekilde yerine getiriyordu.

Ümmü Seleme de Hz. Aişe gibi dirâyet ve fetâneti olan bir kadındı. Bir mürşide ve mübelliğe olma isti’dâdındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli Onu, himâyeye alırken diğer taraftan da, bilhassa kadınlık âleminin medyûn-u şükran olabileceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu.

Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Fahr-i Kâinat Efendimizin, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini,başka hiçbir şeyle îzah edemeyiz. Hele şehevîlik ve kadınlara düşkünlükle aslâ ve kat’â!…

Bir diğer zevceleri de Remle bint-i Ebi Süfyan’dır (Ümmü Habîbe). Peygamber (sav) ve peygamberlik karşısında bir müddet küfrü temsil eden birinin kızı… Bu da ilk Müslüman olanlardan ve birinci safda yerini alanlardandı. Çile devrinde Habeşistan’a hicreti, orada kocasının önce tenassur etmesini, sonra da vefâtını görmüş mûzdarip bir kadın…

O gün Sahâbi, sayı itibariyle az; mal yönünden fakirdi. Her hangi birine bakacak, medar-ı maîşetini temin edecek durumları yoktu. Buna göre, Ümmü Habîbe ne yapacaktı? Ya tenassur edip, Hıristiyanların yardımına mazhar olacak; ya küfür yuvası olan baba evine dönecek veya kapı kapı dolaşıp dilenecekti. Bu en dindar, en soylu, aile itibariyle en zengin kadının bunlardan hiçbirini yapması mümkün değildi. Bir tek şey kalıyordu; o da Efendimizin müdâhalesi ve muâlecesi…

İşte, Ümmü Habîbe ile izdivaçta da bu yapılıyordu. Dini için her türlü fedakârlığa katlanmış bu kadın, yurdundan yuvasından uzak; zenciler arasında; kocasının irtidat ve vefâtı kendisini dilgîr ettiği günlerde; Necâşinin huzuruna çağırıp, Peygamberimizle nikâhının kıyılması gibi en tabiî bir şey yapılıyordu. Bunu değil kınamak “Rahmeten li’l-âlemîn”olmanın gerektirdiği bir hususun ifâsı sayarak alkışlamak lâzımdır.

Kaldı ki; bu büyük kadının da, emsâli gibi kadın-erkek Müslümanların irfan hayatına getireceği çok şey vardı. O da bu suretle hem bir zevce hem de bir talebe olarak, o saadethâneye intisap ediyordu.

Aynı zamanda bu evlilik sayesinde, Ebu Süfyan ailesi de, Hâne-i Nübüvvete teklifsiz girip çıkma imkânını elde ediyor ve değişik bir bakış kazanarak yumuşamış oluyordu.. Hem değil sadece Ebu Süfyan ailesi, belki bütün Emeviler’de tesir icrâ edebilecek bir hâdise olma karakterinde. Hatta denebilir ki; alabildiğine sert ve bağnaz olan bu aile, Ümmü Habîbe’nin nikâhı sayesinde oldukça yumuşadı ve her türlü hayrı kabul etmeye hazır hâle geldi.

Saâdethânesine girenlerden biri de Zeynep bint-i Cahş’dır (ra). Alabildiğine asîl ve o kadar da ince, iç derinliğine sâhip Hz. Zeynep Sultân-ı Enbiyânın yakın akrabası ve yanı başında büyüyen, gelişen bir kadındı. Efendimiz (sav) Zeyd (ra) için Onu talep ettiği zaman, ailesi biraz çekimser kalmış ve bu arada Efendimize verme temâyülünü göstermişlerdi. Sonunda Peygamberimizin (sav) ısrarıyla Zeyd b. Hârise’ye vermeye râzı olmuşlardı.

Zeyd, bir zamanlar hürriyetini yitirmiş; esirler arasında girmiş ve sonra Kâinatın Efendisi tarafından hürriyetine kavuşturulmuş bir âzâtlı idi. Peygamber Efendimiz (sav) bu izdivaçtaki ısrârıyla, insanlar arasındaki müsâvâtı tesis, tahkîm ve tersîn etmek istiyor ve bu çetin işe de, yine yakınlarıyla başlıyordu. Ne var ki, Zeynep gibi çok yüce fıtratlı bir kadın, emre imtisâlden ibâret olan bir evliliği, uzun sürdüremeyecek gibiydi. Bu evlilik, Zeyd için de bir şey getirmemiş ve sadece bir ızdırap ve hasret olmuştu.

Nihayet boşama hâdisesi oldu; fakat Efendimiz Zeyd’i vaz geçirmeye ve evliliğin devam ettirilmesine çalışıyordu. Tam o esnâda, Cibrîl (as) geldi ve semâvi fermanla, Zeynep’in Efendimizle izdivaç etmesi emrini getirdi. Efendimizin maruz kaldığı imtihan oldukça ağırdı, zira, o güne kadar, kimsenin cesaret edemediği bir şey yapılıyor ve yerleşmiş, kök salmış âdetlere karşı, ilân-ı harp ediliyordu. Bu çok çetin bir mücâdeleydi. Ancak Allah emrettiği için yapılabilirdi. Ve işte Efendimiz, derin bir kulluk şuûruyla, nezih şahsiyetine karşı çok ağır gelen bu işi yaptı. Hz. Âişe’nin dediği gibi, muhâl-farz, peygamberimizin, Vahy-i Münzel’den bir şeyi ketmetmesi câiz olsaydı Zeyneb’le izdivâcını emreden âyetleri ketmederdi. Evet, Zât-ı Risâlet Penâhiye o kadar ağır gelmişti…

İlâhi hikmet ise, bu temiz ve yüce varlığı, Peygamber hânesine sokmak, ilim ve irfan yönüyle hazırlamak, irşad ve tebliğle vazifeli kılmak istiyordu. Nihayet, öyle de oldu. Ve daha sonraki nezih hayatı boyunca, Peygamber zevceliğinin iktizâ ettiği inceliklere riâyet etti.

Ayrıca, câhiliye devrinde, evlâtlıklara evlât deniyor ve onların eşleri de aynen evlâdın eşi gibi kabul ediliyordu. Câhiliyyeye ait bu âdet, kaldırılmak murat buyurulunca, yine tatbikata Efendimizle başlanıldı. Herhangi bir kimseye “evlâdım”demekle, evlâdınız olamayacağı gibi, “evlâdım”dediğinizin zevcesi de gelininiz olamaz.

Zeynep’le izdivaç hususunda söylenecek daha çok şey olmakla beraber, sual-cevap mevzuunun istiap haddini aşacağı için, şimdilik tek başına tahlîl edileceği âna havale ediyor ve kısa kesiyorum.

Saâdet hânesiyle şerefyap olanlardan biri de, Cüveyriye bint’ül-Hâris’dir. Gayr-i müslim olan kabîlesine karşı harp edilmiş ve kadın erkek esârete dûçar olmuşlardı. Hissiyatı alt üst olmuş, gururu kırılmış bu saray mensubu kadın, huzûr-u risâlete getirildiğinde, kin ve nefretle doluydu.

İşte o zaman Fetânet-i Âzam, yağdan kıl çekme kolaylığı içinde meseleyi bir hamlede hâlletti.

Hz. Cüveyriye (ra) ile nikâh akdedince Cüveyriye, müminlerin anası mevküne yükseldi ve sahabenin bakışında bîr ihtirâm âbidesi hâline geldi. Hele Ashâp-ı Resulullâh’ın “Peygamberin akrabaları esir edilmez”deyip, ellerindeki esirleri bırakınca, hem Cüveyriye (ra) hem de aşîretin gönlü fethediliverdi.

Görülüyor ki, Peygamberimiz altmış yaşları dolaylarında, yaptıkları bu izdivaçta dahi pek çok meseleyi bir çırpıda hâllediyor; kızıl kıyamet hâdiselerin içinde, sulh ve sükûn meltemleri estiriyordu.

Talihliler arasına karışanlardan birisi de, Safiyye bint-i Huyey’dir. (ra) Hayber emirlerinden birinin kızı. Meşhur, Hayber Vakası’nda, babası, kardeşi ve kocası öldürülmüş, kavim kabilesi de esir edilmişti. Safiyye (ra) büyük bir öfke ve intikâm hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Nikâh akdedilip, müminlerin hürmet duyacağı, Efendimize zevce olma muâllâ mevküne yükselince, Ashabın (ra) “anam-anam”ta’zimleri ve Efendimizin eritici ve tüketici yüceliği karşısında, Safiyye de (ra) olup biten her şeyi unuttu ve Peygamberimize zevce olmakla iftihar etmeye başladı.

Ayrıca, Hz. Safiyye vasıtasıyla pek çok Yahudinin, Efendimizi yakından görüp tanıma ve yumuşama imkânı da doğuyordu. Bir şeyle her şey yapan ve bir fülinde binler hikmet bulunan Hazreti Allah, (cc) bütün izdivaçlarda olduğu gibi, bunda da pek çok hayır ve bereket yaratmıştı.

Bundan başka, düşmanlarının iç âlemine muttalî olma bakımından, ümmetine bir ders vermiş olabileceğini zikretmek de muvafık olur zannederim. Hele hele Yahudilere karşı. Hazreti Safiyye ve emsâli ayrı milletlerden olan kadınların, o milletlerin iç durumlarına nüfûz bakımından büyük ehemmiyeti vardır; elverir ki insan onların hâin olanlarıyla kendi sırlarını düşmanlara kaptırmasın.

Bu bahtiyarlardan biri de Sevde’dir. İlk safta yerini alanlardan; kocasıyla Habeşistan’a hicret edenlerden ve Ümmü-Habibe’nin kaderine benzer şekilde, kocasının vefatıyla ortada kalanlardan.

Efendimiz, bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; Onu perişan olmadan kurtardı ve O’na enîs oldu. Zaten sadece Efendimizin nikâhı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu.

İşte bütün izdivaçlarında, bu türlü hikmet ve maslahatlar bulunan Peygamber Efendimiz (sav) hiç mi hiç nefsânî duygularıyla bu işin içine girmemiştir. Ya Râşid Halifelerin ilk ikisine karşı olduğu gibi, vezirleriyle bir karâbet te’sisi ve zevcesi olacak kadındaki istidat ve kabiliyet veya teker teker, diğerlerinde gördüğümüz gibi, başka hikmet ve maslahatlarla evlenmiş ve büyük yük ve meûnetlerin altına girmiştir.

Bunlardan başka, bu kadar kadının, mesken, nafaka, elbise gibi ihtiyaçlarını, en âdil şekilde temin etmesi ve onlara karşı muâmelesinde kılı kırk yararcasına, adâlet ve hakkâniyete riâyette bulunması; aralarında meydana gelmesi muhtemel huzursuzlukları peşinen önlemesi, vârid olan geçimsizlikleri yağdan kıl çekme rahatlığı içinde hâlletmesi, Bernard Shaw’ın ifadesiyle “En büyük problemleri kahve içme kolaylığı içinde hâlleden”O müstesnâ Zât’ın peygamberliğine delâlet eder…

Bir kadın ve bir iki çocuğun dahi, idaresinin ne kadar müşkül olduğunu gören ve bilen bizler; daha evvel başka yuvalar kurmuş; başka âile yapılarına şahit olmuş; girdiği yuvalarda farklı mîzaclar kazanmış pek çok kadını, bir şür âhengi ve ritmi içinde idare eden, o muâllâ ve mübeccel varlık karşısında iki büklüm oluyoruz.

Bir husus kaldı ki, o da, zevcelerin adedinin, ümmetine meşru kılınan adedin üstünde olma keyfiyetidir. Bu, bir hususî teşrî’dir. Evet, bildiğimiz ve bilemediğimiz pek çok maslahat ve hikmetleri hâvi bir hususî kanundur. Bir müddet bu mevzuda mutlak izin verilmiş; belli bir müddet sonra ise sınır konmuş ve evlenmesi yasak edilmiştir.

Suâlin ehemmiyetine binaen, mevzuu uzatma lüzumunu duydum; mazur görüleceğini umarım.

M. Fethullah Gülen

Hz. Meryem’in, Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) cennette eşi olacağına dair rivayet var mıdır?

Kur’an’da Meryem validemize geldiği ifade buyrulan ruhun Cibril (aleyhisselam) olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır. Fethullah Gülen Hocaefendi, o Ruh’un Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olabileceği üzerinde duruyor. Bu kanaatini de Efendimizin bir hadisi şeriflerine dayandırıyor. Hadisi şerif şöyledir: “Allahü Teâlâ beni cennette İmran kızı Meryem ve Müzâhim kızı Asiye ile nikâhladı.” (Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 8/258).

Kaynak: Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar 2/247-248, Fikir Atlası, s. 59

Peygamberimizin amcası olan Ebu Talib iman etmiş midir?

Ebû Talib’in iman edip-etmediği konusu üzerinde öteden beri farklı mülâhazalar söz konusudur. Bazıları Ebû Talib’in “Abdülmuttalib’in dini üzerine” sözüyle vefat ettiğini delil getirerek ahirete imansız olarak gittiğini söylerken, bazıları da onun, Allah Resûlü’ne olan cibilli bağlılığı ve onu koruma uğrunda yaptığı fedakarlıkları nazara alarak, şefaat-i Muhammediye ile kurtulacağını ifade ederler.

Rivayetler açısından meseleye baktığımız zaman Ebû Talib’in kelime-i şehadeti söylemeden öldüğü kesin gibidir. Buhari ve Müslim’de yer alan “Cehennem azabının en ehvenine Ebû Talip maruz kalacaktır. O (ateşten) iki nalın giyecektir ama; onun (sıcaklığından) beyni kaynayacaktır.” mealindeki hadis, bunun delilidir. Bu arada 2. Dünya Savaşında ölen Hristiyanlar hakkında bile çok yumuşak düşünen ve bir fetret dönemi yaşandığından ötürü mazlum olarak ölen o insanların kurtulabileceklerini ihsas eden Hz. Bediüzzaman’ın bile, Ebû Talib’in iman edemediği ve Cehennemde en az azaba düçar olacaklar arasında bulunacağı şeklindeki mülâhazası da bu düşünceyi desteklemektedir.

Mesele sahih bir hadiste, bu şekilde vuzuha kavuşturulmuş olmasına rağmen, cibilli yakınlık göz önüne alınarak farklı değerlendirmelerde bulunmaya gelince; evvelâ şunu ifade etmeliyiz ki, “Fazl-ı ilâhi ve lütf-u ilâhiden öte fazl ve lütuf, kat’iyen fazl ve lütuf değildir. Belki de bu bir zulümdür.” Burada meselenin temeli Ebû Talib’in Allah Resûlüne yakınlığı ya da yaptıkları değil, O’nun Allah ile olan irtibatıdır. Şayet Ebû Talip, dünyada iken bu irtibatı kuramadı ise -ki kuramamıştır- öyle ise rahmet-i ilâhiden nasip alacağını düşünmek- bizi aşar. Evet, bizim böyle bir durumda, ilâhî rahmetten ona bir pay ayırmamız, Allah’a karşı saygısızlık olabilir. Onun için değerlendirmelerde, kıstasların ve ölçülerin çok iyi tespit edilmesi lâzımdır.

Meseleye farklı bir zaviyeden bakıldığında, Ebû Talib’in, Hz. Peygamber (s.a.s)’e yapmış olduğu iyilikler de inkâr edilemez. Bu iyiliklerin, tekevvün döneminde İslâm’a çok büyük faydası olmuştur. İnsan bunları nazara alarak Ebû Talip için illa bir şey diyecekse bana göre Hz. Ebû Bekir’in dediği gibi demelidir: O, yıllar sonra babası Ebû Kuhafe’yi elinden tutup Nebiler Sultanının huzuruna getirmişti.. getirmiş ve şehadet ikrarından sonra, sevineceği yerde ağlamaya başlamıştı. Allah Resûlü’nün,

– Neden ağlıyorsun? sorusuna, o büyük insan,

– Ya Resûlallah ne kadar arzu ederdim, şimdi Müslüman olan babam yerinde Ebû Talip olsaydı!

 Bu düşüncesi ile Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’nün hissiyatını kendi hissiyatına tercih ettiği için, büyüklüğünü bir kez daha ortaya koyuyordu. Bu itibarla, Ebû Talib’in imanı veya imansızlığı karşısında, en uç ve ileri noktada ancak bu denilebilir. Bunun ötesi, Allah’ın tasarruf alanı içine girer ve Rububiyyetinin tecellilerini kabul etmemek anlamına gelir.

Bu konu ile ilgili olarak farklı, farklı olduğu kadar da önemli bir hususa da kısaca temas etmek istiyorum. Şöyle ki; siyer kitaplarının kaydettiğine göre, Allah Resûlü (s.a.s) ölüm döşeğinde amcasına “Kelime-i şehadeti söyle, ahirette sana şefaat edeyim.” demiştir. Peygamberliğin 10. senesinde, kendisine şefaat hakkı verildiğinin bildirilip-bildirilmediğine dair net bilgiye sahip değiliz. Şahsen ben o dönem itibarıyla Efendimiz’e bunun açıkça bildirildiği kanaatinde değilim. Bu varsayımdan hareketle, Allah Resûlünün “Sana şefaat edeyim.” sözüne, şu şekilde açıklık kazandırabiliriz: O’nun Medine döneminde açığa çıkacak bütün hâlleri, ihraz edeceği konumu ve ifade buyuracağı bütün sözleri veya bir başka tabirle, hakikat-ı Muhammediye hâlinde zuhur edecek her şeyi, hakikat-ı Ahmediye olarak o kutsî mahiyetinde mündemiçdi. İbtida-intiha çerçevesinde meseleye yaklaştığımızda, karşımıza çıkan sonuç budur.

Netice itibarıyla Ebû Talib’in, inanmadan ahirete irtihal ettiği kesindir ve tabiî bu kesin kanaati bildiren nasslara rağmen, farklı mütalâalarda bulunmak da doğru değildir.

Peygamber Efendimizin ömrü boyunca Hz. Hatice validemizi unutmamasının sebepleri nelerdir?

Hz. Hatice Validemizin, Efendimiz (s.a.s)’in nezdinde çok büyük değer ve kıymeti vardır. Çünkü o, Efendimiz (s.a.s)’in ilk zevcesi olmanın yanında, daha başka birçok meziyete de sahiptir ki, bunları şöylece sıralayabiliriz:

1) Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in kıyamete kadar devam edecek olan nesl-i pâki Hz. Hatice Validemizden gelmektedir. Efendimiz (s.a.s)’in diğer ezvâc-ı tahirattan -Hz. Mariye hariç -ki ondan doğan İbrahim de sonradan vefat etmiştir- çocukları olmamıştır. Hz. Hatice Validemizden, Efendimiz (s.a.s)’in 6 tane çocuğu olmuştur. Bunların en birincisi, Efendimiz (s.a.s)’in de soyunu devam ettirecek olan Analar Anası Hz. Fatıma’dır ki, ondan da, kıyamete kadar gelecek olan velilerin efendileri Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dünyaya gelmiştir.

2) Hz. Hatice Validemiz, vahye mazhar olduğu ilk sıkıntılı günlerinden vefatına kadar İnsanlığın İftihar Tablosu’nu hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır. Onun bu vefası tabiî ki Efendimiz’in nezdinde onu kıymetler üstü kıymetlere ulaştırmıştır.

3) Hz. Hatice, vahyin ilk muhataplarındandır. Nitekim Nebiler Serveri (s.a.s) peygamberlikle serfiraz kılındığı zaman, kadınlardan ilk iman eden o olmuştur.

4) Bir kadın olarak da ömrünün sonuna kadar Efendimiz (s.a.s)’e karşı hep sadakat içinde kalmıştır. Efendimiz’le bizzat kendi isteğiyle evlenmiş ve O’ndan başkasına da iltifat etmemiştir.

5) Son olarak, Allah’ın onu hususî yaratmış olabileceğini söyleyebiliriz ki, o, en büyük insana en büyük eş olmuş ve Âl-i Beytin en başındaki kadın olma şerefiyle şereflendirilmiştir. Zira Âl-i beytin başında Hz. Fatıma, onun başında da Hz. Hatice vardır.

Peygamber Efendimiz’in Hz. Zeyneple izdivacını değerlendirir misiniz?

Eski-yeni din düşmanları, Allah Resulü’nün, Zeynep Validemiz (r.anha)’le evlenmesini de dillerine dolayıp, onunla Allah Resulü’ne çamur atmak istemişlerdir. Ancak, attıkları çamurun hepsi de kendi suratlarına çalınmış ve Allah Resulü’nün pâk dâmenine bir zerre bile bulaşmamıştır.

Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır: “Allah’ın nimet verdiği, senin de nimetlendirdiğin kimseye: Eşini bırakma, Allah’tan sakın diyor, Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyorsun. İnsanlardan çekiniyorsun; oysa asıl kendisinden korkulması gereken Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, Biz, onu sana nikâhladık ki, (bundan böyle) evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman, o kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir” (Ahzâb Suresi, 33/37).

Allah Resûlü, Zeyd’i (r.a) çok severdi. Başkasını değil de sadece onu evlat edinmişti. Zeyd (r.a), Allah Resulü’ne o kadar yakın biliniyordu ki, herkes ona sanki Efendimiz’in öz evladıymış gibi bakıyor, onu Efendimiz’in öz evladı gibi görüyorlardı. Evet o, kendini Allah Resulü’nün yoluna feda etmiş; Allah Resulü de ona, sevgisinin kapılarını ardına kadar açıvermişti.

Zeyd (r.a), azatlı bir köleydi. Efendimiz onu hürriyete kavuşturmuş ve evlat edinmişti.. o günün âdetine göre de, Zeyd’den bu azatlı köle olma vasfını silip atmak mümkün değildi. Bu düşünce, âdetâ cemiyetin içine işlemiş bir illet ve bir hastalıktı. Bir insan azat edilmiş olsa dahi ikinci sınıf vatandaş olarak kabul ediliyordu. Bu düşüncenin temelinden yıkılması ve cemiyetin bu hastalıktan kurtarılması gerekiyordu. Allah Resûlü’nü derin derin düşündüren bu mes’ele de çare bekliyordu..

Ancak getirilecek çözüm, evvelâ pratikte de hüsn-ü kabul görmeliydi. Onun için Allah Resûlü, alınlarında esaret damgası taşıyan bu insanlara apayrı bir metotla yaklaştı.

Hürriyet çok mühimdi ama o en kıymetli hususu kaçırmamak, elde tutabilmek daha mühimdi. Hürriyeti taşıyamayacak bir insan, ne kadar hürriyete kavuşsa da, yine de hür bir insan gibi yaşayamaz. Nitekim Amerika’da esirler hürriyete kavuşturulduğunda, bu problem acı acı yaşanmış ve gerçek çözüm, yıllar almıştı. O gün henüz hürriyet havasını teneffüs etmeye alışmamış bu insanlar, ellerine verilen imkânları satıp, tekrar eski efendilerinin yanlarına dönmüşlerdi. Çünkü o gün için şartlar henüz hürriyet atmosferine göre hazır hâle getirilememişti. Ne fertler rûhen bu işe hazırdı, ne de cemiyet. Dolayısıyla da hürriyete kavuşturma gayretleri beklenen neticeyi vermemişti.

Allah Resûlü ise, bir taraftan onları rûhen hür düşünceye, hür harekete alıştırırken, diğer taraftan da cemiyeti hazırlıyor ve bu insanları cemiyetin birer parçası haline getirmeye çalışıyordu. Dün onlar birer ev eşyası gibiydiler, bu gün ise hepsi, cemiyetten birer uzuv haline gelmişlerdi.

Efendimiz, cemiyete yerleşmiş bu köhne zihniyete son darbeyi vuracağı fırsatı kolluyordu. Çok zor, çok çetin bir işti ama Allah Resulü, rahatlıkla onun da altından kalkabilecekti.

O, nasıl, cephenin en zor yerine evvela kendi yakınlarını sürüyordu, burada da aynı şeyi yapacaktı. Asillerden asil bir kadını, öz halasının kızını, Abdullah b. Cahş’ın (r.a) kız kardeşini, azatlı köle Zeyd’le (r.a) evlendirecekti.

Allah Resûlü, bu akraba evine her zaman girip çıkardı. Bu ev O’nun halasının eviydi.. ve bu hâne aynı zamanda senelerden beri, Allah Resûlü’nden bir teklif bekliyordu. Zira Allah Resûlü’nün zevceleri arasına girmek, her kadının en büyük idealiydi ve bunda yadırganacak bir şey de yoktu.

Daha önce de arz ettiğim gibi, Hz. Sevde’yi (r.anha) Efendimiz boşamak isteyince, büyük kadın gelmiş ve Allah Resûlü’ne âdeta yalvarmış.. gününü Aişe (r.anha)’ye verdiğini ortaya koymuş.. Tek isteğinin Peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişdi ki, bunlar, Allah Resûlü’nün nikâhı altında kalabilmek için yapılan fedakârlıklardı. Hz. Ömer (r.a), hayatı boyunca bu hâneye akraba olabilmek için çırpınıp durmuş ve Hazreti Fatıma Validemiz’e (r.anha) tâlip olmuş; ancak, Allah Resûlü onu Hz. Ali’ye (r.a) verince, Hz. Ömer’e Hz. Ali’nin kızı Ümmü Gülsüm’ü bekleme kalmıştı. Bu mübarek kadın Hz. Ömer’in nikâhı altına girdiğinde henüz çocuk yaştaydı; çocuk yaştaydı ama bu Hz. Ömer’in (r.a) Efendimiz’e akraba olma rüyasıydı. Ömer’in tek düşüncesi Efendimiz’e akraba olmaktı.

Bir halanın, yeğenine kızını vermek istemesi ve bu husustaki beklentisi gayet normaldi. Hem, Hz. Zeyneb (r.anha), her yönüyle bir peygamber hanımı olmaya layıktı. Belki o da Efendimiz’i istiyordu..

Allah Resûlü, halasının evine gitti: “Zeyneb’e tâlibim” dedi. Ev halkı sevinçten uçacak hâle gelmişlerdi… Demek senelerce bekledikleri ân gelmişti. Resûlullah, Zeyneb’e tâlip oluyordu. Feraset-i A’zâm, talebinin yanlış anlaşıldığını derhal anladı.. ve tashîh etti: “Ben, Zeyneb’i Zeyd için istiyorum.” Hepsi donup kalmıştı. İsteyen Allah Resûlü olmasaydı, teklif hemen reddolunurdu. Ama Allah Resûlü’ne itiraz etmeleri mümkün değildi. Bu evlilik, sırf Allah Resûlü’nün emri olduğu için kabul edildi ve isteksiz bir yuva kuruldu. Ne var ki, toplum hayatı adına gerçekleştirilmek istenen şey de gerçekleşmişti.

Kadın, asîl ve soyluydu. Yetişme tarzı da ona göre olmuştu. Zeyd (r.a) ise, Allah Resûlü tarafından çok sevilse bile, o günkü anlayış içinde hürriyetini sonradan elde etmiş bir köleydi. Sıradan bir aileden gelmişti; dolayısıyla da imtizaçları mümkün görünmüyordu. Daha doğrusu, Hz. Zeyd (r.a), manevî âleme açık ferasetiyle, kendini bu kadına küfüv ve denk görmüyordu. Zeynep (r.anha)’de, apayrı bir gönül, apayrı bir kalp ve apayrı bir irade vardı.. ve nübüvvet hânesine ta’lik edilmeye namzet bir pırlantaydı.

Zeyd; bu mevzu ile alâkalı defaatle Allah Resûlü’ne müracaat etmiş ve hanımından ayrılmak istediğini söylemişti; Allah Resûlü de, her defasında ona: “Hanımını tut. Allah’tan kork” deyip onu savmıştı. Efendimiz’in bir tek düşüncesi vardı; bu evlilikle, cahiliyeye ait bir düşünceyi kökünden yıkacaktı. O, bu mülahaza ile yola çıkmış ve bir evliliğe sebep olmuştu. Ancak her geçen gün huzursuzluk daha da artıyordu ki, artık kopma kertesine gelmişti.

Gerçi boşanma ufuktaydı ama Allah Resulü, pratikte, bir köle ile, bir asîl kadının evlenebileceğini de göstermişti. Allah Resulü, bir rehberdi. Rehber, dediği ve diyeceği herşeyi evvela kendisinde ve yakınlarında tatbîk etmeliydi. Bu da Allah’ın izni ve sevkiyle öyle olmuştu ama şimdi vahiy ufkunda, encamı ağır ve tahammülfersa hâdiselerin emâreleri belirmişti.

Allah Resulü, Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle, bir gün Zeyneb’in (r.anha) kendi hanımı olacağını da biliyordu. Açıklama emri olmadığı için de bunu hep gizliyordu. Zaten Hz. Âişe Validemiz’in (r.anha) ifadesiyle, eğer Allah Resûlü, kendisine gelen vahiyden birşey gizleyebilseydi, işte bu izdivaçla alakalı âyeti gizlerdi433. Evet, Zeyneb (r.anha) ile evlenme Allah Resûlü’ne o kadar ağır gelmişti. Ancak ezelde kıyılmış bir nikâhı reddetmek kimin haddineydi. Allah (c.c) “Onu sana nikâhladık.” diyordu. Bu nikâh, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından kıyılmıştı. Bu nikâhın şahidleri de, mele-i a’lâ’nın sakinleriydi. Bu bedeli çok ağır nikâhla, Allah (c.c), bir hüküm daha bildiriyordu: “Evlatlıklar, insanın öz evladı gibi değildir.” Hanımlarını boşarlarsa, baba durumunda olanların onları alması caizdir. Hâlbuki cahiliye devrinde evlatlık, öz evlat gibi kabul ediliyor ve onlar, ölse veya hanımlarını boşasalar, onların hanımlarıyla evlenmek caiz görülmüyordu. Cahiliyeye ait bu telakki de yıkılmalıydı; yıkılıyordu da; ancak, bu koca enkazı âdetâ tek başına Resûlullah omuzlarında taşıyordu.

Bu ağır imtihanın önemli unsurlarından:

Zeyneb Validemiz’in (r.anha) şu talihine bakın ki, yaptığı iki evlilikle, cahiliyeye ait iki bâtıl düşüncenin yıkılmasına sebep oluyordu.

Bazı tefsirlerde uydurma bir hâdise nakledilir:

Efendimiz, güya bir gün Zeyneb Validemiz’i (r.anha) görmüş.. hem de nikâhlı olduğu bir dönemde.. onun güzelliği karşısında ….. demiş.. bunu da Zeyneb Validemiz duymuş (vs.)… İsrailiyât kaynaklı bu türlü müzahref söz ve düşünceler, maalesef bir kısım ehli sünnet âlimleri üzerinde de te’sirli olmuştur. Bunlardan ismini arz edemeyeceğim mühim bir müfessir: “Zeyd eve gelince manzarayı çaktı” şeklindeki bir ifadeye yer vermiştir ki, böyle bir düşünce, ancak bir din düşmanının uydurabileceği iğrençlikte bir düzmecedir. Ben, o müfessirimize saygımın ifadesi olarak “Dilin kurusun” demiyorum; ama bu sözü bilerek ve inanarak söyleyen, kim olursa olsun, onun dili kurumalıdır.

Evvela, Efendimiz, Zeyneb’i (r.anha) ilk defa görüyor değildi ki.. Zeyneb (r.anha), O’nun gözü önünde büyümüştü.

İkincisi: Eğer Allah Resûlü’nün içinde Zeyneb’e (r.anha) karşı zerre kadar temayül olsaydı, onu niçin Zeyd’le (r.a) evlendirsindi ki; gidip kendisi için tâlip olurdu.

Üçüncüsü: Ev halkının bütünüyle, Zeyneb’in (r.anha) Allah Resûlü’ne zevce olmasını can u gönülden istediklerini yukarıda arz etmiştik. Allah Resûlü’nün, onu almasına mâni ne idi ki, Zeyd’le (r.a) evlenmesini istedi de kendine nikâhlamadı?

Demek ki, Allah Resûlü’nün, Zeyneb Validemiz’le (r.anha) evlenmesi tamamen bir emir gereğiydi. Allah (c.c) emretti ve Allah Resûlü de bu emre icabet etti. Diğer söylenen uydurma sözlerin hepsi, dünkü Volterlerin, yakın tarihteki Goldziherlerin ve daha bilmem kimlerin hazırladıkları senaryolardır; iftira ve yalan olmaktan başka da, hiçbir ma’nâları yoktur. Allah Resûlü, o Allah Resûlü olacak; Zeyneb, o Zeyneb olacak; Zeyd de, o Zeyd olacak da; onların dediği gibi bir hâdise cereyan edecek. Aman Allahım! Bu ne korkunç iftira, bu ne korkunç yalan bu ne korkunç bir cehalet ve bu ne korkunç bir din düşmanlığıdır! Esefle ifade edeyim ki; bugün bu malzemeleri, kendini onlara kaptırmış, içimizdeki figüranlar da kullanmaktadır. Zannediyorum onları, tamamen aşağılık duygusu ve aşağılık kompleksi böyle aşağılık bir iş yapmaya ve söz söylemeye sevk etmiştir?. Ne diyebiliriz ki, hidayet Allah’ın (c.c) elindedir. Rabbim onlara da hidayet etsin!

Konuya, “her nebî ma’sûmdur, Allah Resûlü ise ma’sûmlar ma’sûmudur”, diyerek başladık ve müşahhas misâllerle, Allah Resulü’nün ma’sumiyetini göstermeye gayret ettik. Ancak şunu da itiraf etmeliyiz ki, O’nun ma’sumiyeti, bizim anlatabildiğimizin de çok üstünde ve ötesindedir. Biz, bu mevzuyu ancak, kendi kapasitemiz ölçüsünde aktarabildik…

Resûlullah’ın anne-babası mümin midir?

Efendimizin anne-babası fetret devrinde yaşamışlardır. Fetret devri, peygamberler arasındaki boşluk demektir. Bununla daha çok peygamberimizle Hz. İsa (aleyhisselâm) arasındaki boşluk kastedilir. Evet, Hz. Mesih’in getirdiği esaslar unutulup onunla gelen ışık hüzmelerinin Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar ulaşamadığı o dönemdir ki, insanlık o dönemde karanlıklar içindedir veya o dönemdir ki, Hz. Mesih ile Efendimizin (alâ nebiyyinâ ve aleyhisselâm) aydınlıkları birbirine bitişememiş ve arada karanlık bir boşluk kalmıştır ve işte bu boşluk devresi fetret devri, bu karanlık devrede yaşayan insanlar da fetret devri insanlarıdır.

Bu devrin insanları, ne tam manası ve orijiniyle Hz. Mesih’in getirdiği dini anlamış, onun envar ve esrarından istifade edebilmiş ne de vahyin aydınlatıcı tayfları altında ilerleyerek Efendimize ulaşabilmişlerdir. Ancak bunlar, gidip bir puta tapmamış, herhangi bir putu kendilerine ilâh edinmemiş iseler, Allah’a (c.c.) inanmamış olsalar dahi affedilecekleri mevzuunda icma vardır. Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) anne-baba ve dedesinin bu inanç itibariyle affa mazhar olacakları kesindir; zira onlar da fetret devri insanlarıdır. Vakıa, bir hadislerinde Efendimiz, anne ve babasının ihya edilerek kendisine iman ettiklerini söylemiştir. Hadis, hadis kriterleri açısından zayıf olmasına rağmen, İmam Suyutî gibi, Allah Resûlü’yle 20 küsur defa yakazaten görüşen büyük bir müceddid bu hadisi kabulle, Allah Resûlü’nün anne ve babasının iman ederek kurtulduklarını ifade etmektedir. Gerçi İmran İbn Husayn’ın babası olan Husayn’a Allah Resûlü: “Senin baban da benim babamda Cehennem’de.” demişti. Husayn, Resûlullah’a “Sen mi hayırlısın baban mı?” deyince Allah Resûlü de ona bu cevabı vermişti. Ancak bu durum, o sözün söylendiği zamana münhasırdır ve daha sonra Allah Resûlü, anne ve babasının kabrine gelip dua etmiş ve Cenab-ı Hakk’tan onların kendi ümmeti içine girmeleri talebinde bulunmuştur. İşte bu dua, Allah (c.c.) tarafından kabul edilmiş ve Allah Resûlü’nün hem annesi hem de babası iman ederek ümmet-i Muhammed arasına dâhil olmuşlardır.

Diğer bir açıdan da gerek Âmine validemizin, gerekse Efendimizin muhterem pederleri Abdullah’ın, puta taptıklarına dair hiçbir delil yoktur. O devrede çeşitli muvahhidlerin olduğu ve bunların asla putlara tapmadığı ve Hz. İbrahim’in dini üzere yaşadıkları bilinen gerçeklerdendir. Hem bunlar fetret ehlidir. Ve bütün fetret devri insanları bu şartlar altında ehl-i necattır. Fetret insanları Cennet’e girecek de Efendimizin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) anne ve babası bundan mahrum mu edilecek?

Hiçbir şeyi zayi etmeyen, insanın bedenine giren maddî atom ve elektronları dahi zayi etmeyerek ahirette onlara kıymet ve değer verip onları ahiretin bâki binasında kullanacak olan ve abes işten, israf etmekten münezzeh bulunan Allah Teâlâ, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) maddi yapısının dünyaya gelmesine vesile anne-babasını hiç zayi edip Cehennem’e atar mı?

O devirde yaşayan Zeyd İbn Amr gibi -ki Hz. Ömer’in amcasıydı- Varaka İbn Nevfel gibi insanlar da zayi olmayacaklardır. Onlar vicdanlarında bir olan Allah’ı duymuş ve inanmışlardı. Belki inandıkları Allah’a, “Allah’ım” diyemiyor hatta bu ismi de bilemiyorlardı; ama, mana olarak böyle bir Allah’a inanıyorlar ve dualarını ona yapıyorlardı. Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmesine yakın, hava o kadar yumuşamıştı ki, Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bir yüksek basınçla âdeta onların iklimini tesir altına almıştı. Sanki bir yağmur geliyordu da, bu yüce ruhlar ellerindeki his, duygu, hafi, ahfa aletleriyle gelecek bu İlahî yağmuru önceden seziyorlardı. Seziyor ve etraflarındaki insanları müjdeliyorlardı. Şefaat atmosferi o kadar geniş olan Allah Resûlü ümit edilir ki, kendisini böyle candan ve yürekten istikbal eden bu insanları da unutmaz ve ahirette, ellerinden tutarak onları da kendi nurlu ve mutlu dünyasına yükseltir ve saadetlerine vesile olur. Bu muşahhas zevat gibi, fetret karanlıklarını, hanîf olarak aydınlıkta yaşayanların yanında, fetret devrinde bulunan insanlar, eğer açıktan bir puta tapmaları söz konusu değilse, onların da kurtulacaklarına inanıyoruz. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Resûlullah’ın hanımlarının müminlerin annesi olması ne demektir?

Bir beşer olarak Hz. Peygamber de evlenmiş, onun da çocukları olmuş ve neticede her canlı için mukadder olan ölümü tatmıştır. Ve ahirete irtihâl ederken de, arkasında ha­nımları kalmıştır. Ancak burada hassas bir nokta söz konu­sudur ki, bu da diğer, insanların arkalarında bıraktıkları hanım­larının, başkalarıyla evlenmelerinde hiçbir sakınca bulunmaz­ken Resûlullah’ın hanımları bundan istisna edilmiştir. Yani o vefat ettikten sonra, onun eşlerinden herhangi birisinin yeni bir evlilik yapması söz konusu değildir. Çünkü Hz. Peygamberin hanımları, müminlerin anneleri sayılmıştır. Nasıl kişinin, anne­siyle evlilik yapması dinen yasaksa, annesi hükmünde olan Resûlullah’ın eşleriyle de evlilik yapması yasaktır:

“Peygamberin müminler üzerinde haiz olduğu hak, onla­rın bizzat kendileri hakkında haiz oldukları haktan daha fazla­dır. (O, bir baba konumunda olduğundan) onun eşleri de mü­minlerin anneleridir. Akrabalar miras bakımından Allah’ın Kita­bında, birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız müstesna, yani dostunuza vasiyetle bir mal bırakabilirsiniz. Bunlar Kitapta yazılıdır.” (Ahzâb, 33/6)

“..Si­zin Allah’ın Resûlünü rahatsız etmeniz ve kendisinin vefatından sonra onun eşlerini nikâhlamanız asla helal değildir. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.” (Ahzâb, 33/53)

Acaba neden onlar bizlerin anneleri sayılmıştır? Bunun hikmetiyle ilgili olarak, dünyada iken Resûlullah’ın zevcesi olanlar, ahirette de zevceleri olacaklardır. Cennet’te ise bir kadın, en son evlendiği kocasıyla beraber olacaktır. Dolayısıyla Hz. Peygamberin eşleri, evlenmemek sû­retiyle, bu durumu temin etmiş olacaklardır. Yüce Allah, babanın hanımını, oğluna haram kılmıştır. Çünkü hanım, in­sanın kıskançlık duyacağı ve hakkında münakaşaya girişeceği bir konumdadır. Oğlun, babasının nikâhındaki bir kadınla evlenmesi ise, sılâ-i rahîmi ve ana-baba hakkını ortadan kal­dırıverir. Şurası da bir gerçektir ki, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), insana babadan daha kıymetli, derece itibariyle daha üstün, memnun edilmeye daha lâyıktır. Zira baba, evladını sadece dünya için terbiye ederken Hz. Peygamber, hem dün­ya hem de ukba için eğitmektedir. Dolayısıyla onun eşlerinin, tıpkı babalarımızın eşleri gibi olması gerekmektedir. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Bir dede olarak Resûlullah’ın torunlarıyla ilişkisi nasıldı?

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü’nün hizmetçisi olma gibi en yüksek payeye ulaşan ve on sene ara vermeden kemal-i sadakatle bu hizmetini yürüten Enes İbn Mâlik diyor ki: “Aile fertlerine karşı, Hz. Muhammed’den (sallallahu aleyhi ve sellem) daha şefkatlisini görmedim.”

Evet, o kadar şefkatli, o kadar içten davranır ve öylesine açık hareket ederdi ki; O’nun gibi bir ikinci aile reisi ve baba göstermek mümkün değildir. Evet, herkes gibi O da bir insan olarak yaratılmıştı ama Allah (c.c.), insanlarla münasebet kursun diye O’nun kalbine bütün varlığa karşı derin bir alâka koymuştu. Ondandır ki, Allah Resûlü, hem aile fertlerine hem de diğer insanlara karşı görülmemiş bir alâka ile dopdoluydu.

Erkek evlatlarının hepsi daha önceden vefat etmişti. En son Mâriye Validemiz’den bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş, o da yaşamamıştı. Allah Resûlü, onca önemli işlerinin arasında sık sık çocuğunun yanına gider, onu bağrına basar, öper, okşar, sever, kucağına alır, sonra da döner, evine gelirdi. Vefat ettiği zaman da yine onu kucağına alıp bağrına basıp gözleri dolu dolu hüznünü ifade etmişti. O’nun bu durumuna hayretle bakanlara da:

“Gönül mahzun olur, gözler ağlar; fakat inşallah Allah’ın dediğinden, Allah’ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz.” demişti ve ardından da dilini işaret ederek: “Allah şununla muâhaze eder.” buyurmuşlardı. Bir kere daha hatırlatalım; O, insanların en merhametlisi, en şefkatlisiydi. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i sırtına alır, dolaştırırdı. O seviyedeki bir insan çocuğu sırtına alır ve halkın içine öyle çıkar mıydı? O, alır ve çıkardı. Böyle yaparken de, onların gelecekte kazanacakları şerefi âdeta istikbal ederdi. Bir gün Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin sırtında iken hane-i saadetten içeriye Hz. Ömer girdi. Onları böyle şerefli bir yerde görünce “Ne güzel bineğiniz var!” dedi. Ve hemen Allah Resûlü şöyle buyurdu:  “Ya ne güzel süvariler onlar!” Onlar bu meselenin şuurunda veya değildirler. Fakat Allah Resûlü onları işte böyle onore ediyordu. Bir başka defasında da Hz. Hasan’a: “Ne güzel bineğin var!” diyene karşı: “O da ne güzel binici!” cevabını yetiştirmişti.

Bir başka defasında, torunları omuzlarında çıkagelecek ve bizzat kendisi onlara şöyle diyecektir:  “Altınızdaki bineğiniz ne güzel binek ve üstündeki yük olarak sizler ne güzel yüksünüz!”

O, evlat ve torunlarını böyle aziz tutmuş, onların kalbine taht kurmuş ve babalar, dedeler üstü bir sevgiye mazhar olmuştu. Allah Resûlü, her hususta olduğu gibi, çocuk terbiyesinde de daima orta yolu takip etmişti. Bütün evlatlarını, torunlarını canı kadar sever hem de bu sevgisini onlara hissettirirdi. Ne var ki, bu sevgisinin kötüye kullanılmasına da asla fırsat vermezdi. Zaten O’nun evlat ve torunları arasında, böyle bir davranışa yeltenen de yoktu. Ancak bilmeden yaptıkları hatalar karşısında, Allah Resûlü’nün takındığı bir tavır, o derin sevgiyi bir vakar buğusuyla sarar ve ılık bir görünümle onları şüpheli zeminde dolaşmaktan alıkoyardı. Mesela bir defasında Hz. Hasan veya Hüseyin, henüz yaşları çok küçük olduğu için elini sadaka hurmasına uzatır. Allah Resûlü hemen harekete geçer ve o hurmayı onun elinden alarak: “Bize sadaka hurması haramdır!” der. Daha o yaştan itibaren, onları harama karşı duyarlı yetiştirme, terbiyede dengenin güzel örneklerinden biri olsa gerek.

Medine-i Münevvere’ye her girişinde bindiği bineğin üzerinde, Allah Resûlü’ne sarılmış, birkaç çocuğu birden görmek mümkündür. Demek ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece kendi torunlarına karşı değil, hanesinde, hanesine yakın hanelerde ve daha ötede oturan bütün çocukları, kemal-i şefkat ve samimiyetle bağrına basıyor ve onların gönüllerini sevgiyle fethediyordu.

Evet, O’nun sevgi hâlesine dâhil olanlar sadece erkek evlat ve torunları değildi. O nasıl Hz. Hasan ve Hüseyin’i seviyordu, aynı şekilde torunu Ümame’yi de seviyordu. O kadar ki, bazen sokağa çıkarken Ümame’nin O’nun omuzlarında olduğu görülüyordu. Hatta, bazen kıldığı nafile namazlarda dahi Ümame’yi sırtında taşıdığı olurdu. Secde yapacağı zaman onu yere koyar, secdeden kalkarken de yine omzuna alırdı.

Allah Resûlü, Ümame’ye olan bu sevgisini öyle bir toplum ve cemiyet içinde izhar edip açığa vuruyordu ki, bu insanlar daha düne kadar kız çocuklarını diri diri gömüyorlardı. İşte böyle insanlar arasında, Allah Resûlü’nün kız torununa gösterdiği bu ilgi ve alâka, oldukça değişik ve o güne kadar kimsenin görmediği orijinallikte bir hareket tarzıydı. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Efendimiz eşlerine karşı nasıl davranırdı?

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) her konuda örnek olduğu gibi, eşlerine davranışıyla da ideal bir örnektir. O’nun eşlerinin birden fazla olup onların değişik kültür ve yaşta olmasının belki önemli hikmetlerinden biri de, ümmetine aile konusunda örnek olması ve eşlere nasıl davranılacağını detaylı bir şekilde göstermesidir.

1. Eşleriyle istişare ederdi

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) en kritik zamanlarda ve olaylar karşısında eşleriyle istişare etmiştir. Yüce Beyan müstakil bir sûreye Şûrâ adını vermekle de ayrıca buna dikkatleri çekmiştir. “Onlar öyle kimselerdir ki, işlerini istişare ile yürütürler…” (Şûrâ, 42/38) beyanıyla istişareyi yapanlar övülmüş, “işleri onlarla müşavere et.” (Âl-i İmrân, 3/159) yüce buyruğu ile de Örnek Kul’a örnek davranış hatırlatılmıştır. Bu yüce beyanın beşer hayatına en ideal yansımasını, Fahr-i Âlem Efendimizin daha ilk vahiyle karşı karşıya kaldığındaki tavrında görüyoruz. Bu, hem öyle bir istişareydi ki, meleğin görülmesi, mukaddes görevle tavzifin başlaması, işitilmemiş bir söze muhatap olunması gibi konularının danışıldığı bir istişare. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ilk defa Cibril’le karşılaşınca bu olağanüstü durumu anlama, hareket alanını belirleme ve doğru bir karar verme için doğruca şuna buna değil, sevgili ve biricik eşi Hz. Hadîce (r.a.) Validemiz’e koşmuştu. Ona danışmış ve onunla konuşmuştu.

Yine Hudeybiye gibi son derece önemli olan bir anlaşmayı yaparken şartların zahiren müslümanların aleyhine olduğunu gören müslümanlar, anlaşmadan razı olmamış, dolayısıyla Resûlullah’ın, “kurbanlarını kesip ihramdan çıkmaları” şeklindeki emrini yerine getirmede işi ağırdan almışlardı. Bir peygamber için oldukça zor ve hassas bir durumdu. Peygambere isyan, küfrü gerektirirdi. Ama ortada da bir vaka vardı. İşte böyle zor bir durum karşısında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) eşlerinden Ümm-ü Seleme validemizle istişare etti. Yaptığı istişarenin de hakkını vererek kendisi kurbanını kesip ihramdan çıktı. Bunu gören ashap efendilerimiz de hemen durumu anlayıp aynı şeyi yaptılar.

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) mümtaz eşi Hz. Âişe (r.a.) validemize atılan iftira karşısında da aynı istişare ilkesinin uygulandığını görüyoruz. Böyle bir durumda Resûlullah, Hz. Âişe ile ilgili istişareyi, diğer eşi Zeynep binti Cahş’la yapıyor.

2. Eşlerine Yardım Ederdi

Âlemlerin Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ev işlerinde geri durmaz, eşlerine yardım ederdi. Evinde ailesinin işleriyle kendisi ilgilenirdi. Yardımcıları, hizmetçileri yoktu. Elbisesini mübarek elleriyle kendisi dikip yamardı. Koyunlarını kendisi sağıyordu. Ayakkabılarını kendisi tamir ederdi. Kendi hizmetini kendisi görürdü. Devesini kendisi yemlerdi. Hizmetçisiyle beraber yemek yiyip hamur yaptığı zamanlar da olurdu. Çarşıdan aldığı malları kendisi taşırdı. Çocuk işlerinde eşlerine yardım ederdi. Kızı Zeynep’ten torunu olan Ümame’nin yüzündeki kiri-pası görünce yerinde duramamış, her işi karşıdakinden beklememiş, torununun yüzünü bizzat kendisi silmiş temizlemişti.

3. Eşlerine Değer Verirdi

Örnek İnsan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) eşlerine bu konuda şu muameleleri yapmıştır: Eşlerini sevdiğini bizzat ifade ederdi. Zaten bir sözünde de “Sevdiğinize sevdiğinizi belirtin!” demiyor muydu? Aynı zamanda eşlerine kendilerinde bulunan faziletlerini ihsas ettirir ve söylerdi. Hayvana binmesi için yardımcı olma gibi (Buhârî, Megâzî 38) sevginin bir yansıması olarak kabul edeceğimiz nazik davranışı yaparak aradaki sıcaklığı pekiştirirdi. Bir gün kendisini yemeğe davet etmişlerdi de, O Nezaket Âbidesi (sallallahu aleyhi ve sellem), böyle bir davete katılmasının şartı olarak: “Hanım da olursa.” kaydını koymuştu. (Müslim, Eşribe 139). Zira O (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ): “Müminlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. (Ahlâk ile insan öyle zirveleri tutar, öyle insanî semalara yükselir ki, hiçbir ibadetle o makamları elde etmek mümkün olmaz.) Ahlâkı en güzel olanınız da, hanımına en güzel davrananınızdır.” (Tirmizî, Radâ’ 11) buyurarak bu türlü güzel davranışları, imanın kusursuzluğuna işaret kabul etmişti.

Eşlerinin bir sıkıntısı oldu mu onlarla ilgilenir, ağlayan birini gördü mü teselli eder, elleriyle onun gözyaşlarını siler ve böylece ağlamasını dindirmiş olurdu. Mesela bir gün Safiyye Validemizin üzüldüğünü görmüştü. Hanımlarından biri Safiye Validemizin yahudiliğini yüzüne vurmuş ve ona: “Ey yahudi kızı!” demişti. O bu durumu Allah Resûlü’ne aktarmış ve üzüntüsünü dile getirmişti. Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) onu şöyle teselli etmişti:

“Bir daha sana böyle bir şey diyecek olurlarsa, sen de onlara şu cevabı ver: ‘Benim babam Hz. Harun, amcam Hz. Musa, kocam da gördüğünüz gibi Hz. Muhammed Mustafa’dır. Siz bana karşı neyinizle övünüyorsunuz?’” (Tirmizî, Menâkıb 63; Hâkim, el-Müstedrek, 4/31) Böyle mükemmel bir çözüm kimi sevindirmezdi ki! Zaten öyle de oldu. Safiye Validemiz Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) huzurundan ayrılırken, bütün üzüntülerini geride bırakmış, öyle ayrılıyordu.

Hz. Âişe’nin (r.a.) çocuğu yoktu. Bunun için künyesi de yoktu. Araplarda künyeye çok ehemmiyet verilirdi. Bunun için Hz. Âişe üzülürdü. Bir gün Hz. Peygamber’e bunu arz etmiş ve Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de buyurmuştu ki:

“Sen yeğenin Abdullah bin Zübeyr’i kendine evlat edinirsin ve onun ismine izafeten de künye alırsın.” Bundan sonra Hz. Âişe yeğeni Abdullah bin Zübeyr’e izafeten Ümm-ü Abdullah diye künyelendi. (İbn Sa’d, Tabakât, 8/66).

4. Eşlerine karşı nezaketli davranırdı

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), eşlere karşı güzel muameleyi, Allah katında hayırlı olarak kabul edilmeye vesile teşkil eden önemli bir davranış olarak kabul etmiş ve: “En hayırlınız, aileniz için hayırlı olandır. Bana gelince ben, aileme karşı sizden en hayırlı olanınızım.” (Tirmizi, Menakıb 63) buyurarak eşlerine nasıl davrandığını göstermiştir. Başka bir sözlerinde de: “Kadınlara karşı hayırhah olun. Çünkü onlar sizin yanınızda emanetler gibidirler. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik işlemesinler.” buyurarak hanımların, Allah’ın insanın uhdesine verdiği birer emanet olduğuna, dolayısıyla bunda kusur edilmemesi gerektiğini vurgu yapmıştır.

Hayırlı olmanın bir ölçüsü de onların hataları karşısındaki tutumdur. Rahmet Elçisi (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), erkeğin, eşine karşı nezaketli ve sabırlı olmasını, özellikle de hanımların hassas olmalarından dolayı da daha nazikçe davranılmasını tavsiye etmiştir. Onların “eğe kemiğinden yaratıldıkları” (Buhârî, Nikah 79; Enbiya 1) hususunu belirterek nezaket ve incelikteki konumlarına işaret etmiş, yerli yerince muamele yapılmadığında ise kırılmanın mukadder olduğunu belirtmiştir.

Safiyye Validemiz çok güzel yemek yapardı. Bir defasında Resûlullah Hz. Âişe Validemiz’in odasındayken ona yemek yapıp göndermişti. Bunun karşısında Hz. Âişe Validemiz şiddetli bir kıskançlık hissetmiş ve kendisini bir titreme sarmıştı. O kadar ki yemek tabağını aldığı gibi yere atıp kırmıştı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sesini çıkarmamış, sabır ve tahammülüyle işin sonunu hayra çevirmişti. Bir süre sonra Âişe Validemiz pişman olmuştu. Hatta sadece pişmanlıkla yetinmemiş, aynı zamanda bunun kefaretini de sormuştu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) da kefaretinin tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek olduğunu bildirmişti. (Ebu Davud, Büyu’ 91; Nesai, İşretu’n-Nisa 4).

Kadınlara karşı hayırlı olmanın bir ölçüsünün de onlara hakaret etmeme ve onları asla dövmeme olduğunu görüyoruz. Başka insanlara bile hakareti hoş karşılamayan Hz. Peygamber özellikle eşlere karşı daha hassas olunmasını istemiş, hele dövme gibi insana yakışmayan kaba-güç gösterisini asla tasvip etmemiştir. Kadını dövmeme hususunda Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) birçok hadis-i şerif vardır. Bilhassa, gündüz, kadını hayvan döver gibi dövüp gece de yanına gitmeyi sert bir lisanla kınamıştır. Gece bütün bağları koparmak zorunda olan insanın sabahki tavrı hiç de hoş karşılanmamıştır. Fiilî olarak da Allah Resûlü’nün hayatında asla böyle bir şey görülmemiştir.

5. Eşlerinin yakınlarına değer verirdi

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarıyla ilişkisinde dikkate değer bir davranışı da; eşlerinin yakınlarına ve dostlarına itibar göstermesi, zaman zaman onlara hediye göndermesiydi. Evine uğrayan yaşlı bir kadına itibar gösterir, iltifat ederdi. Hz. Âişe Validemiz sebebini sorunca:

“Ey Âişe, bu kadın Hadîce’nin arkadaşıdır. Onun sağlığında bize uğrardı. Dostluğa vefa göstermek imandandır.” demiş, böyle bir davranışı Hz. Hadîce’yi sevmenin bir belirtisi olarak kabul etmişti. Aynı zamanda Resûlullah her koyun kesiminde Hz. Hadîce’nin arkadaşlarına da bir pay gönderirdi.

6. Eşlerine karşı hoşgörülüydü

Kâinatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) o kadar yoğun işlerinin arasında şefkatli bir eş olarak eşlerine kıymet veriyor, onları dinliyor, anlattıkları haberlerle ilgili onlara yorumlar yapıyor ve sevdiğini söylüyordu. Hz. Âişe Validemiz, bir gün Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem), o zaman Araplar arasında yaygın olan ve 11 hanımın bir araya gelerek kocalarıyla ilgili birbirlerine anlattıkları hikâyeyi anlatmıştı. Hadisi rivayet eden Hz. Âişe der ki: “Resûlullah gönlümü almak için: “Ey Âişe! Ben sana Ebu Zer’in Ümmü Zer’e nispeti gibiyim, şu farkla ki Ebu Zer, Ümmü Zer’i boşamıştır, ben seni boşamadım. Biz beraber yaşayacağız.” buyurmuştur. (Buhârî, Nikah 83; Müslim, Fezâilü’s-Sahabe 9).

Allah Resûlü’nün eşlerine karşı gösterdiği sevginin bir alâmeti de, onlarla birlikte vakit geçirmesidir. Hem bir devlet başkanı hem de bir peygamber olmasına rağmen işleri ne yoğun olsa da ailesiyle ilgisini koparmıyordu. O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) en mükemmel kul olmasından dolayı ibadet hayatı ve sahabesiyle geçirmek zorunda kaldığı çok önemli zaman dilimleri, asla ailesini ihmale götürmüyordu. Buna son derece dikkat ediyor, onlarla birlikteliklerinde sohbet ediyor, hâl ve hatırlarını soruyor ve şakalaşıyordu.

Hatta özellikle ailenin bir araya gelmesini sağlamak maksadıyla her akşam, bütün hanımlar, Resûlullah, o gece kimin yanında geceleyecek ise, topluca oraya gelirler, beraberce sohbet ederlerdi. Bu toplantılarda Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) eşlerine ibretli kıssalar anlatır, hepsini tebessüme sevkedecek şakalar yapardı. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Peygamber Efendimizin kaç çocuğu vardı?

Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) dört kız, üç de erkek olmak üzere toplam yedi çocuğu olmuştur. Bunlardan İbrâhîm hariç, diğerlerinin hepsi Hz. Hadîce Validemiz’den dünyaya gelmiştir. İbrâhîm ise, Mukavkıs’ın Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) hediye olarak gönderdiği Kıptî Mâriye’den dünyaya gelmiştir.

Erkek Çocukları:

Allah Resûlü’nün ilk çocuğu erkektir. Resûlullah onun adı ile “Ebu’l-Kâsım” olarak künye almıştır. Peygamberlikten önce doğmuş ve çok az yaşamıştır.

Diğer iki erkek çocuktan birinin adı konusunda ihtilaf vardır. Abdullah, Tâhir ve Tayyîb olduğu şeklinde rivayetler vardır.

İbrâhîm: Resûlullah’ın Mâriye’den dünyaya gelen en küçük çocuğudur. Medine’de doğmuş yirmi iki ay yaşamıştır.

Kız Çocukları:

Hz. Zeyneb: Resûlullah’ın en büyük kızıdır. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu Ebû’l-As ile evlendirmiştir. Müminlerin annesi Hz. Hadîce (r.a.), aynı zamanda onun halasıdır. Zeyneb (r.a.), onunla evli bulunduğu sırada hicretin 8. yılında vefat etmiştir.

Hz. Rukiyye: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) onu Osman İbn Affân ile evlendirmiştir. Rukiyye (r.a.), Bedir Savaşı’ndan üç gün son­ra vefat etmiştir.

Hz. Ümm-ü Gülsüm: Utbe İbn Ebî Leheb ile evlenmiş, ancak zifafa girmeden ayrılmıştır. Kardeşi Hz. Rukiyye’nin vefat etmesinden sonra Hz. Osman ile evlenmiştir. Ümm-ü Gülsüm, Resûlullah hayatta iken vefat etmiştir.

Hz. Fâtıma: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) diğer kızı da Hz. Fâtıma’dır. Hz. Peygamber onu Hz. Ali ile evlendirmiştir. Hz. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz ondan dünyaya gelmiştir. Hz. Fâtıma, Resûlullah’tan (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) altı ay sonra vefat etmiştir. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Peygamberimiz’in (sav) Hz. Hatice’yle evliliğinden kaynaklanan üvey evladı olmuş mudur?

Peygamber Efendimiz ile evlenmeden önce iki evlilik yapan Hazreti Hatice, ilk evliliğini Ebû Hâle Hind b. (Nebbâş b.) Zürâre et-Temîmî ile yaptı. Bu evlilikten, Resûl-i Ekrem’in şemailine dair rivayetiyle tanınan ve onun terbiyesinde yetişen Hind adlı oğlu doğdu. Ebû Hâle’den bir de kızı olduğu söylenmektedir (İbn İshak, s. 229). Daha sonra Atîk (Uteyyik) b. Abid (Âiz) el-Mahzûmî ile evlendi. Ondan da Hind (Ümmü Muhammed) adında bir kızı oldu. Sonuç itibariyle kaynakların belirttiğine göre Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) Hazreti Hatice’nin diğer kocalarından dünyaya getirdiği iki üvey evladı olmuştur. (DİA, c. 16, Hz. Hatice maddesi)

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz