Efendimiz’in (sas) Allah’tan hidayet, iffet, takva ve gınayı talep ettiği duayı açıklar mısınız?

Açıklama: Allah Resûlü’nün sabah-akşam tekrar ettikleri duaları arasında geçen اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ي اَسْأَلُكَ الْهُدٰي وَالتُّقٰي وَالْعَفَافَ وَالْغِنٰي duasının mânâsını ve şerhini lütfeder misiniz?

Fem-i Güher-i Nebevî’den çok defa sâdır olan bu ve bunun gibi pek çok dua, kendisi için makamlar üstü makamlara ulaşma mevzuunda bir vesile, bizim için de bir irşad ve tenvirdir. Allah Resûlü’nün bu duasının mânâsı şöyledir: “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” Şimdi de bu kısa mealden sonra Efendimiz’in sabah-akşam Allah’tan (celle celâluhu) istediği bu dört önemli hususu kısaca izah etmeye çalışalım:

Hüdâ, doğruyu, dinin tarif ettiği istikamet yolunu, Allah’a açık olmayı temsil etme gibi mânâlara gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’deki, “Elif lâm mîm. İşte Kitap! Onda şüphe yoktur. O, müttakiler için bir hidayettir.”[1] âyet-i kerimesindeki “hüden” kelimesi de bu mânâya gelmektedir. Ayrıca bu âyette “hüdâ” ile “takva” kelimeleri arasında da ciddî bir irtibatın olduğu görülmektedir. Nitekim âyet-i kerimede, Kur’ân’ın kendisinde herhangi bir şüphenin bulunmadığı ve bu durumu da ancak müttakilerin sezebileceği vurgulanmaktadır. Bu açıdan da ikinci kelimeyle birinci kelime arasında bir irtibat vardır. Fatiha sûresinde geçen اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ “Bizi doğru yola hidayet eyle.”[2] âyetiyle de işte bu hidayet istenilmektedir. Doğruyu bulmaya müsait olarak yaratılan insan, doğruyu bulma yollarına intisap edecek ve neticede de hep doğruluğun yamaçlarında dolaşacaktır. Daha sonra gelen âyetlerle de, “mağdûbîn ve dâllîn” kelimeleriyle, hidayete erdikten sonra “gazaba uğrayanların” ve “sapkınlar”ın gittiği yoldan kaçınılması vurgulanmaktadır.

Değişik bir zaviyeden, Allah Resûlü’nün sabah-akşam veya sık sık yaptığı bu duasında “hüdâ”yı istemesini şöyle değerlendirmek de mümkündür: Efendimiz’in “hüdâ”dan kastı “Lâ ilâhe illallah” hakikatidir. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde جَدِّدُوا ا۪يمَانَكُمْ بِلاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ “İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe illallah’la yenileyin.” buyurmaktadır. İnsan için zaman, mekân ve onun atomları her an değiştiğinden o da maddesi itibarıyla her gün âdeta farklı bir şahıs olmaktadır; olmaktadır ve her gün, ihya edilmemiş bir zamana, ölü bir mekâna girmekte ve henüz tenevvür etmemiş ölü bir kısım zerreler onun vücuduna girmektedir. Öyleyse insan, her an “Lâ ilâhe illallah” demek suretiyle “Allahım, Senden hidayet talep ediyor ve şahsî dünyamı aydınlatmanı istiyorum.” duygu ve düşüncesi ile imanda yenilenmeye talip olmalıdır.

Ayrıca “hüdâ” kelimesi, Allah Resûlü’nün bütün hayatı boyunca ortaya koymuş olduğu örnek hayatını ve Sünnetini yaşamayı da ifade etmektedir. Nasıl ki Efendimiz’e bakıldığında Allah hatırlanıyor, mü’mine bakıldığında da Efendimiz hatırlanmalıdır. Mü’min, ahlâk ve terbiye bakımından Muhammedî (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ruhla bezenmeli, O’nun hâl ve tavırları mü’minin bütün hayatına yansımalı ve mü’min ahlâken ve terbiye cihetiyle o ruhla yaşamayı kendisine ideal bir yaşam tarzı olarak seçmelidir.

Bu mevzua müşahhas bir misal olması açısından sahabe-i kiramdan İbn Mesud’u örnek vermek mümkündür. İbn Mesud, konuşması, mimikleri, oturması ve kalkması ile Allah Resûlü’ne en çok benzeyen sahabilerden biridir. Burada istidradî olarak şunu arz etmekte de yarar var: Bazı kaynaklarda İbn Mesud’un davranışları itibarıyla “tamamen Efendimiz’e benzediğine” dair rivayetler vardır. Bu rivayetlerde İbn Mesud’u Efendimiz’e benzetenlerin, onu “tanıdıkları sahabe arasında” benzettikleri anlaşılıyor. İhtimal bu söz, uzun süre Kufe’de bulunan İbn Mesud’u görmüş Kufeliler tarafından söylenmiş olmalıdır. Meselâ Kufeliler, Hz. Ömer’i veya Hz. Ebû Bekir’i hiç görmemişlerdi; görselerdi ihtimal fikirlerini değiştirecek ve başka benzerlerden de bahsedeceklerdi. Zira, çoğunluğu itibarıyla bütün ashabı, hem de her hâl ve davranışlarıyla O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırlatıyorlardı.

Kufe’de İslâmî duygu ve düşüncenin sistematik olarak yapılanması ve şekillenmesinde İbn Mesud Hazretleri’nin rolü çok büyük olmuştur. Bu itibarla da Kufe’de hemen herkes onu tanıma fırsatı bulmuştu. Öte yandan ta gençlik ve çocukluk yıllarında İslâm’la müşerref olan İbn Mesud, Efendimiz ve O’nun hane-i saadetlerine o kadar yakın olmuştu ki, bazıları onun Ehl-i Beyt’ten olduğu zannına bile kapılırdı. Evet, gerçekten de İbn Mesud, ilk Müslümanlardan olması ve erken yaşlardan beri hep Allah Resûlü’nün yanında bulunması itibarıyla Efendimiz’in tavırları onun tabiatı hâline gelmişti; ama kendilerine bakıldığında, ibadet ve tavırlarında Efendimiz’in görüldüğü daha pek çok sahabe ve tâbiînin varlığı da bir gerçektir.

Yine aradan asırlar geçtikten sonra gelen İmam Rabbânî ve Bediüzzaman gibi devâsâ kametlerin namaza durduklarında, Allah Resûlü için anlatılan “sanki içinde tencere kaynıyor gibi” kıvrım kıvrım olmaları, çevrelerini unutmaları, huşu içinde inlemeleri; Kur’ân okurken her kelimeyi ağızlarında duyup-tadıp; evirip-çevirip mânâ hüzmeleriyle bütün tadını alma gayreti içinde tekrar etmeleri ve bu hâlet-i ruhiye içinde secde ve rükûlarını yapmaları neticesinde Muhammedî ruh ve mânâyı yakalayıp sergilemeleri, onların her zamanki hâlleri olmuştur. Evet, ibadet hayatı açısından da Efendimiz’e benzeme ve O’nu temsil etme ayrıca önem arz etmektedir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir taraftan bu duasıyla değişik ufuklarda tayaran ederken, diğer taraftan âdeta “Sizin de kanatlanmanız için bu çok önemli bir esastır.. buna sahip çıkın..” diyerek mü’minleri hidayet mevzuunda irşatta bulunmaktadır. Mü’min her an Allah’tan hidayet isteme konumundadır; ancak o hidayetin kapısı, sırlı takva anahtarıyla açılmadığı takdirde, içine girilmesi gerekli olan yere girilmemiş olacaktır. Onun için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “hüdâ”nın arkasından hemen “takva”nın da istenmesini salıklamaktadır.

Takva, farzları yapmak, haramları ve kebairi (büyük günahları) terk etmektir. Bunları yapan bir mü’min, takva dairesine girmiş sayılır. Gerçi, farzları yapıp, haram ve kebairden kaçınmak ile girilen yer, takvanın sofasıdır. Daha sonra şüpheli şeylerden uzak durup haramların semtine sokulmamakla biraz daha ilerlenmiş olur ve takva kapısından içeriye adım atılmış sayılır. Ardından bir kısım mübahları, “şüphelidir” mülâhazasıyla terk etmek suretiyle de asıl takvaya ulaşılmış olunur.

Bir mü’minin, hidayetten ve hidayet rehberi sayılan Kur’ân’dan tam istifadesi de işte bu ölçüde bir takvaya vâbestedir. Hidayet ile takva âdeta ikiz kardeş gibidir. Nitekim yukarıda izah edildiği gibi Kur’ân’ı anlama, duyma, onun ulviyet ve azametine ulaşabilme takvaya bağlıdır ve takvanın derecesine göre de istifade nispeti artmaktadır.. evet takvada derinleşen mü’minin, Kur’ân’ı anlayışı, sezişi ve duyuşu da derinleşir.

Duada üçüncü istek olarak “iffet” zikredilmektedir. İffet, şehevânî yanları itibarıyla insanın elini, ayağını, dilini, dudağını, gözünü, kulağını günahlardan koruyarak onun haramlara girmemesi demektir. İnsan, büyük günahları genellikle ağız ve apış arası ile işlediği için Allah Resûlü bir hadislerinde, “İki çene arası ile apış arası mevzuunda günaha girmeyeceğinize dair bana söz verin, ben de Cennet’e gireceğinize dair size söz vereyim.” buyurarak ağız ile apış arasını aynı hat üzerinde bir araya getirmektedir ki, bu, iffetin sadece bir yanıdır.

Bir diğer yanıyla ise o, temelluk ve dilencilik yapmamak, başkalarına yüzsuyu dökmemek demektir. Duada sayılan diğer kelimelerle birlikte ele alındığında, iffetin mânâsını böyle anlamak daha uygun olacaktır zannediyorum. “Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.”[3] âyet-i kerimesi de işte bu mânâdaki iffeti anlatmaktadır.

Âyette bahsedilen hayatı yaşayanlardan birisi olan iffet âbidesi Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) o dönemdeki durumunu şöyle nakleder: “İnsanlardan bir şey istemeye çok utanırdım. Çok defa açlıktan bayılırdım da beni saralı zannederlerdi; çocuklar gelir benimle eğlenirlerdi.” Bu hâlinden ötürü Ebû Hüreyre’nin dilencilik yaptığını hatta temellukte bulunduğunu düşünenler bile olmuştur. O, insanlardan bir şey istemeye utandığından أَسْتَقْرِأُ şeklinde bir ifade kullanıyordu. Esasen bu cümle, “Ben sizden Kur’ân talep ediyorum.. bana Kur’ân okuyun.” mânâsına anlaşılabileceği gibi “Bana yemek verin.” anlamına da gelmekteydi. Tabiî, hâlden anlamayanlar, tıpkı ölen adama Kur’ân okunduğu gibi oturup onun başında Kur’ân okuyorlardı.

Hakîm b. Hizam da sahabe-i kiramın ileri gelenlerindendir. Bu sahabi de Ebû Hüreyre gibi kimseden bir şey istememeyi ahlâk hâline getirmişti. Efendimiz, Hakîm b. Hizam’la insanlardan bir şey istememe konusunda söz almıştı. O da ömrünün sonuna kadar bu sözünde durmuştu. Öyle ki, kırbacı yere düşürdüğünde onu bile kimseden istememek için devesinden inip alır, yine devesine binerdi. Daha sonraları ise Hakîm b. Hizam’a sadaka ve teberru adına hiçbir şey kabul ettirilememişti.

Ashap içinde isteyen insan sayısı çok azdı. Bu insanlar çok ciddî sıkıntılara da maruz kalmalarına rağmen kimseden bir şey istememiş ve hep afif yaşamışlardı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ömrü boyunca afif yaşamış; hurma elyafından yapılmış hasır üzerinde yatmıştı ki, bu hasır mübarek vücudunda derin izler bırakırdı. Bazı günler evinde hiç ocak yanmaz, O aç sabahlar, aç akşamlardı. Fakat bütün bu sıkıntılara rağmen gerek Efendimiz, gerekse sahabe-i kiram “Susuzum, bittim, bu insanlarda vefa yok, bize bakmıyorlar, biz hayatlarımızı bunların saadetlerine, mutluluğuna, hidayetine vakfetmişiz, bu ne büyük bir vefasızlık…” şeklinde, yarım kelimeyle dahi olsun bir sitemde bulunmamışlardı; evet onlar işte bu ölçüde afif idiler.

Duada iffetin hemen arkasından gelen “gınâ” kelimesi de iffeti takviye eder mahiyettedir. “Gınâ” kelimesi “başkalarına el açtırmayacak kadar bir imkâna malik olma” ve bir de “gönül zenginliği”ne sahip bulunma mânâlarına gelir.

Her ne kadar iffet güzel bir şey olsa da herkes buna dayanabilecek seviyede olmayabilir. O yüzden bir insan, başkalarına muhtaç olmayacak şekilde Allah’tan zenginlik de isteyebilir/istemelidir. Öte yandan “gönül zenginliği” mânâsına da gelen gınâ, çok ulvî bir pâyedir. Bu pâyeye ermiş birisi, ne kazandığı şeyden memnun olur, ne kaybettiği şeyden mahzun. Dünyayı kesben değil kalben terk eden böylesi insanlar, Hz. Eyüp misali اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي اَعْطَان۪ي ثُمَّ اَذْهَبَ عَنّ۪ي “Hamdolsun o Allah’a ki, önce verdi sonra da aldı.” duygu ve düşüncesinde hareket ederek her dem şükürle oturur kalkarlar.

Evet, her mü’min, “Allahım, Senden hidayet, takva, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.” duasını dilinden düşürmemeli ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ortaya koymuş olduğu örnek hayatı yaşama mevzuunda a’zamî cehd ve gayret göstermelidir.

M. Fethullah Gülen

[1]    Bakara sûresi, 2/2.

[2]  Fatiha sûresi, 1/6.

[3]  Bakara sûresi, 2/273.

Efendimiz’in maruz kaldığı belâ ve musibetler nelerdi ve bunlar karşısında O’nun tavrı nasıl olmuştu?

Olumlu ve müspet davranışların, temsil mevkiinde bulunan insanlar tarafından ortaya konulması, o işin müessiriyeti açısından çok önemlidir. Yani bir insan namazı anlatıyorsa öyle bir namaz kılmalı ki, dışarıdan ona bakanlar, “Bu zatın hiçbir şeyi olmasa, sadece şu namazı onun hak çizgide olduğunu gösterir.” demelidirler. Tabiî o, namazını öyle kılması gerektiği için öyle kılacak, öyle desinler diye değil. Öyle ki onu böyle bir namazda görenler tam inanmasalar da onun bu namazının büyüsüyle inanmalıdırlar. Evet, temsilde hep önde yürümek gerektir.

İnsanlar için “üsve-i hasene” olan Nebiler Serveri, başına gelen türlü türlü belâ ve musibetlere karşı takındığı tavrında, tebliğinin yanında temsilde de en iyi ve kusursuz bir örnekti.[1] Meselâ bir defasında O (sallallâhu aleyhi ve sellem) istirahate çekildiği bir gece, sabaha kadar dönüp durmuş ama bir türlü uyuyamamıştı. Evet, sağına soluna dönüyor, “uf”layıp duruyor ve âdeta ızdıraptan iki büklüm oluyordu. Sabah olunca hanımı O’na (aleyhi ekmelüttehâyâ) sordu: “Yâ Resûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ızdırap çektiniz.” Allah Resûlü’nün cevabı şu oldu: “Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde bazen sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan idiyse! İşte sabaha kadar bunu düşündüm, bunun ızdırabıyla sağa sola dönüp durdum ve bir türlü gözüme uyku girmedi.”[2]

Evet, sadaka ve zekât O’na haramdı.[3] Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O’nun hanesinde, sadaka veya zekât malları kat’iyen gecelemezdi, geldiği gibi dağıtılırdı. Şimdi şüphenin böyle en küçüğüne karşı bu ölçüde hassas davranan ve hayatını hep bu hassasiyet içinde sürdüren birinin, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? Evet, O, en küçük şüpheli bir şeyle dahi ruh dünyasını kirletmeme mevzuunda fevkalâde hassastı.

O bir başka sefer mihrapta namaza duracağı esnada –O’na canlar kurban!– aklına birden bir şey geliyor ve hemen kendi hücrelerine çekiliyorlar. Hücre-i saadetlerine soluk soluğa giriyor; yapacağını yapıyor sonra da namaz için tekrar geriye dönüyor. Ve daha sonra durumu şöyle izah ediyor: “Ben namaza dururken evde fakirler için dağıtılacak bir şey vardı. Onu dağıtmadan namaza durursam kalbimi meşgul edeceğinden korktum. Sonra eve gidip Âişe’ye onu hemen verilecek yerlere vermesini söyledim. (Belli bir sorumluluktan sıyrılarak gelip öylece namaza durmayı arzu ettim.)”[4]

Evet, herhangi biri Efendimiz’in sadece cömertliğine, infak mevzuundaki hassasiyetine ve dünya karşısındaki tavrına baksa kendi kendine: “Bu Zât’ın hiçbir şeyi alınmasa bile şu tavrı ve duruşu alınabilir!” diyecektir.

Efendimiz’in haccını ve orucunu da bu çerçevede ele alıp aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Meselâ, oruç konusunda kendileri visal yapıyor,[5] fakat başka birisi visal yapmaya kalkınca ona dayanamayacağını söylüyordu.[6] Ve O, kendine has konsantrasyonu ile o durumu atlatıyor ve Allah’ın kendisini yedirip içirdiğinden bahsediyordu.[7] Aslında Efendimiz o konsantrasyonun ve o câzibedâr güzelliklerin engin iklimi içinde cismaniyete ve bedene ait şeyleri âdeta duymaz hâle geliyordu. Bunlar O’nun için ne olacak ki! Günümüzde Uzak Doğu toplumlarında bahismevzuu olan, bir kısım ruhî terbiye ile belli ölçüde aç ve susuz durulabiliyor. Ne var ki Allah Resûlü bunu bir ibadet neşvesi içinde yaşıyordu ki, bütün bunlar Allah’ın her şeyin en mükemmelini ortaya koymada O’nu örnek yarattığını göstermektedir. Evet, Allah (celle celâluhu), ölüm gelip çatıncaya kadar O’nun sürekli kullukta bulunmasını istiyordu ve öyle de oldu.[8]

Nebiler Serveri’nin temsil gücü ve duruşu, başına gelen belâ ve musibetlerde de en bariz bir şekilde kendini gösterirdi. Evet, Allah Resûlü çok defa belâların en büyüğüne maruz kalıyordu; kalıyordu zira bu, ilâhî ahlâk ve ilâhî âdetin bir neticesiydi. O: أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً اَلْأَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ“İnsanların belâya en çok dûçâr olanları, nebiler (Bazı rivayetlerde nebilerden sonra salihler,[9] bazı zayıf rivayetlerde ise nebilerden sonra evliya[10] denmektedir) daha sonra da derecesine göre başkaları gelir.”[11] buyurarak işte bu hakikati dile getirir.

Bu demektir ki, insan ne kadar zirvede ise o kadar çok musibete maruz kalır. Soğuk, kar, fırtına ve tipi ilk defa zirveleri tuttuğu gibi, sıkıntı ve ızdıraplar da en başta zirve insanları vurur. Eğer belâ bir yerden kalkmamaya karar vermişse, bu zirve insanların karar kıldığı yerden kalkmaz ve dolayısıyla bu başı yüce kâmetlerin bir yanında sürekli kış yaşanır durur. Zirveye yakın olan yerler ise, onlar da değişik mevsimlerde hem o kardan, hem doludan, hem de dumandan nasiplerini alırlar. Önce konuyu böyle anlamak gerekir; gerekir, zira bu ilâhî bir âdettir. Çünkü öyle olmasa, önlerindeki temsil konumunda bulunan bu zatlara gözünü dikip bakan kimselerin: “Maşaallah keyfi yerinde!” gibi sözler söylemeleri de ihtimal dahilindedir.

Aynı zamanda bu insanlar, belâ ve musibetlere maruz kalmasalar, insanları kıvrandıran bir kısım belâ ve musibetler karşısında onların nasıl bir tavır almaları lâzım geldiği hususunda okunan bir kitap, taklit edilen bir rehber ve kendisine uyulan bir imam olamazlar. Uyulan bir imam, taklit edilen bir insan, belâ ve musibetler karşısında okunan bir kitap olabilmek için evvelâ bu sıkıntıların onlara gelmesi çok önemlidir. Evet, bu gibi olumsuz hususlar peygamberler ve peygamberlik sona erdikten sonra Hak dostu, peygamber vârisi büyük insanlar için de söz konusudur; zira onlar da rehber konumundadırlar. Âdeta belâlar bu insanların başlarına sağanak sağanak yağar; hatta yağmadığı zamanlarda bu rehberler hemen bir kordon kopukluğu olduğu paniğine kapılıp Rabbileriyle alışverişlerinin kesildiğini zannederler. Fuzûlî ne güzel söyler:

“Yâ Rab belâ-i aşk ile kıl âşinâ beni, Bir dem belâ-i aşktan etme cüdâ beni.”

Gerçi Allah’tan belâ istenmez, aksine af ve afiyet istenir. Ne var ki o büyük insanlar bütün bütün terk edilmişliği, cismanî ve hayvanî yaşayışa terk edilmişlik içinde görürler. Sanki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hz. Âişe Validemiz gibi kimseler belâlara o ölçüde maruz kalmışlardır ki, âdeta o musibetler onların hayatlarının bir yanı hâline gelmiştir. Ayrıca bu mevzuda rehberlik etmeleri için onların belâlara katlanmada özel olarak hazırlandıklarını söylemek de mümkündür.

Bu açıdan hayatının hemen her karesini ızdırapla geçiren Efendimiz’in hayat serencâmesini gözden geçirmenin faydalı olacağı kanaatindeyim.

Öncelikle şu hususun vurgulanmasında yarar var: Efendimiz çok hassas ve duyarlı bir ruha sahip idi. Çevresine bakınca insanların bakışlarından onların içlerini okur; bakışlara göre insanları ve onların duygularını hissederdi de ne olumsuz şeyleri sineye çekerdi. Zaten bu kadar hassas ve duyarlı olmasa idi O’nun için sema âlemlerine kapı aralanması da mümkün olmazdı. O, fizik ile metafiziği birden duyan ve yaşayan bir ruha sahip olmakla beraber yarım adım atarak hemen öbür âleme geçebilecek derecede bir enginliğe sahipti. Bir yetimin ağlamasıyla ızdırap duyar, hatta bazen hıçkıra hıçkıra ağladığı da olurdu. Tabiî mukavemet gereken yerde de mukavemetini gösterirdi. Evet, Üstad Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi, zıt sıfatları nefsinde cem etmesi O’nun engin bir yanı ve peygamberliğinin de deliliydi.[12]

Gelin şimdi bu ölçüde yüksek bir duyarlılığa sahip olan O Nebi’nin hayatının akışlarını gözden geçirmeye çalışalım:

O hassas Ruh, çocuk yaşta iken yetim kalmış, daha iki-üç yaşında iken annesinin dul bir kadın olma acısını derin derin içinde hissetmiş ve hayatı boyunca hep bu hisleri ruhunda duyarak yaşamıştır. Daha sonraki hayatı da uzun bir süre bir dedenin evinde geçmiştir. Bütün âlemin babası vardır ama O, babasını daha doğmadan kaybetmiştir. Hayatı dört –veya daha kuvvetli rivayete göre altı– yaşına kadar böyle geçmiştir. Tam anasını idrak edip sıcaklığını ve okşamalarını duyacağı an o da ötelere göç etmiştir. Sekiz-on yaşına girince annesi gibi dedesi de O’nu bağrına basıp “Evlâdım!” deyince Allah onu da huzuruna almıştır. Aslına bakılırsa bunların her biri kendi çapında çok büyük ve değişik birer imtihandır. Bi’set-i seniyyenin 8. senesinde –ki bu seneye Senetü’l-hüzn denmiştir– Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in iki dayanağı sayılan Hz. Hatice’yi ve Ebû Talib’i almıştır.

Bunların hepsi derinlemesine düşünüldüğünde her birinin ayrı dalga boyunda büyük birer imtihan ve ibtilâ olduğu anlaşılacaktır. Âdeta Nebiler Serveri iç içe imtihanlar yaşamıştır. Öyle ki sebepler açısından hiçbir hâmisi kalmamış ve sanki Cenâb-ı Hak O’na fiilen: “Senin başka hâmin olmamalı. Ben sana yeterim. Sen sürekli حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ [13] diyecek, sana inananları da arkana alacak ve onlara örnek olacaksın. Veyahut da حَسْبِيَ اللّٰهُ [14] diyecek, tek başına Bana dayanacak ve Bana itimat edecek ve ruhunda sürekli Bana teslimiyeti, tefvîzi ve sikayı en âlî derecede yaşayacaksın.” demektedir. Bu duyguyu bazen başkaları da ruhlarında derinlemesine hissetmiştir. Onlar ahireti özleyince, oraya gitme arzusu içlerinde tutuşunca bu hislerini mantıklarıyla baskı altına alıp âdeta ahirete tatlı tatlı yürümeye niyet etmişken geriye durmuş ve şahsî kaderlerine razı olmuşlardır.

Son olarak Allah Resûlü’nün hayat-ı seniyyeleriyle alâkalı bir hususu daha arz etmek istiyorum. Efendimiz arkadaşlarına öyle alışıktı ki, ruhunun ufkuna yürümesine bir ay kala başını kaldırıp ashabına bakmış, sonra tekrar başka tarafa çevirmiş ve ağlamaya başlamıştı. Daha sonra da bu hareketini tekrarlamıştı.[15]Çevresiyle bile bu kadar alâkadar olan ve onlara karşı derin bir alâka duyan bir insanın ne derin bir hassasiyete, ne engin bir duyarlılığa sahip olduğu her türlü açıklamadan vârestedir. Fazla söz zait, konuyu sizin idraklerinize havale ediyorum.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duyarlılık içinde oladursun bir gün etrafına gelip giden insanların ciddî tehdit altında olduklarını ve yanına rahat bir şekilde sokulamadıklarını görüyor; görüşmeler sağda solda hep kaçamak gerçekleşiyor. Bu durumda O, üç-beş kişilik meclisler teşkil edip onlarla yetiniyordu. O zamanlar hiç olmazsa eve döndüğünde de derdini dinleyecek ve kendiyle mânevî alışveriş yapacağı, ufkuna göre bir zevcesi vardı. Ne var ki Allah (celle celâluhu) onu da elinden alınca sekiz-on (veya on-on beş) yaşlarındaki yetim çocukları ile baş başa kaldı. Bu arada onların en büyükleri olan Zeynep ve Rukiye evlenmiş de olabilirler. Valideleri vefat edince bütün dayanakları ve destekleri gitmiş oluyordu. Bunun ne derece zor bir hâdise olduğunu ancak böyle bir durumu kendimiz bizzat yaşayarak anlayabiliriz. Dışarıda O’nu tehdit eden bir şiddete mukabil, alışık olduğu evde de yalnızlığın O’na verdiği ızdırabın derinliğini varın siz kıyas edin. İşte Efendimiz bu ölçekteki sıkıntılara maruz idi.

Allah O’na bu tür imtihanları tattırıyor ve daha ağırlarına hazırlıyordu. Evet, O daha hayatta iken çocuklarının ölümlerini görecekti. Zira O arkadan gelen insanlara her hususta bir rehberdi. O’nun yolundakiler de aynı şeyleri çekeceklerdi. O onlara da rehberdi. Bu kadar imtihana karşılık Efendimiz hiçbir zaman feryâd ü figân etmemişti. Bu gibi hâdiselerin o ölçüde hassas bir ruhta nasıl tesir icra ettiğini ve sinesinde nasıl duyulduğunu Allah Resûlü’nün hassasiyeti içinde aramak ve anlamak lâzımdır ki O’nun maruz kaldığı o imtihanların buudları da anlaşılabilsin.

Ben bir yakınım vefat ettiğinden beri her aklıma geldiğinde hâlâ onu özlüyor ve “Ne olur gece bir kere görsem!” diyorum. Siz buradan Allah Resûlü’nün hassasiyetine yükselebilseniz –bu mümkün değildir– göreceksiniz ki O bu mevzuda ne tahammül-fersâ şeylere katlanmış.. evet, çok duyarlıydı ve o duyarlılık O’nun için çok büyük bir ızdırap vesilesiydi. Efendimiz’in başından geçen imtihanları buna göre değerlendirmek icap eder.

O’nun diğer bir imtihanını da Mekke’den ayrıldığında görüyoruz. O’nun Mekke’ye karşı olan alâkası ve irtibatı da bizim herhangi birimizin kendi vatanına karşı olan irtibatından çok farklıdır. Efendimiz kendisinin Mekke’deki konumunun idrakinde olduğu gibi Sidretü’l-Müntehâ’nın izdüşümü ve yerin göbeği olan Kâbe ile aynı memeden süt emmenin ve bununla beslenmenin de şuurundaydı. İşte bu derin alâkaya rağmen kendisi için âdeta ikinci bir eş olan Kâbe’den ayrılmak zorunda kalmıştı.[16] O hicretle, sadece yurdunu ve yuvasını değil her gün Cenâb-ı Hakk’ın cemalinin tecelligâhı olan mübarek bir yeri bırakıp gitme durumundaydı.

Bunun yanında O, Medine-i Münevvere’ye gittiğinde de on altı veya on sekiz ay Kâbe’ye doğru namaz kılmaktan men edilmişti. Hadis-i şeriflerin umumu birden mütalaa edilince görülür ki, Efendimiz göz ucuyla hep oraya doğru hareketlenir ve bir nigâh-ı âşinâ ile “Kâbe’ye döndürülür müyüm?” şeklinde bir beklenti içine girerdi. Bunun üzerine Kur’ân O’na şöyle diyecekti: “Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. (Artık müsterih ol, işte) memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz. Haydi şimdi yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir! Siz de ey mü’minler, nerede olursanız olunuz yüzünüzü oraya doğru çevirin!”[17]

Nebiler Serveri hicret esnasında Mekke’den ayrılırken bu duygularla dopdolu ve derin hislerle, “Eğer beni çıkarmasalardı senden çıkmazdım. Ey Kâbe! Allah şahit ki seni çok seviyorum!”[18] demişti. Böylece Efendimiz yurttan yuvadan edilmenin yanı sıra Kâbe gibi bir mekândan edilmenin ızdırabını da sinesine basmıştı; basmıştı zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisinden sonra yurdundan ve yuvasından edilenlere örnekti. Bu itibarla denebilir ki “Efendimiz’in hayatının hiçbir karesi imtihansız geçmemiştir.”

Yine bir keresinde Efendimiz bir yere gelip oturmuş ve bir tâli’sizin suikastına maruz kalmıştı. Bugün bazı medyada olduğu gibi, Efendimiz döneminde de hemen her gün bir kısım densiz sürekli komplo peşinden koşar ve sürekli yargısız infazda bulunurlardı. Evet, o gün Nebiler Serveri’ne belki on defa suikast tertip edilmişti.[19] Bazen Efendimiz’in başına taşlar atılmış bazen de kılıçlarla üzerine gidilmişti. Bu tür olaylar öyle bir hâl almıştı ki o büyük Güven İnsanı, Medine’de bir gün yalnız olarak hücre-i saadetlerinde yatarken, içinden, “Keşke birisi gelse, başımda beklese de biraz uyuyabilsem!” şeklinde bir düşünceye dalmıştı. O öyle düşünürken Sa’d b. Ebî Vakkas, kılıcını kuşanmış olarak oraya gelmiş ve Efendimiz’in kim olduğunu sorması üzerine kendini tanıtmış ve “Allah’ın Resûlü rahat uyusun, size bir şey olmasın diye kapınızda bekleyeyim mülâhazasıyla geldim.”[20] demişti. İşin doğrusu Efendimiz’in hayatının hemen her bölümünde değişik imtihanlara dair kareler görmemiz mümkündür. Cenâb-ı Hak Medine’de O’nu korkuyla imtihan etmiştir. “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!”[21] âyetiyle buna işaret edilmektedir.

Evet, O Rehber-i Küll, Bedir Savaşı münasebetiyle ashabından bir kısmını kaybetmişti. Yani her şeye o derece katlanan Nebiler Serveri, arkasına aldığı ve belirli bir kerteye kadar beraber hareket ettiği ashabını kaybetmesiyle de imtihan olmuştu.

Evet, O başına gelen sıkıntılarla imtihan olduğu gibi başlarına gelmesi muhtemel musibetlerle de, bunların ağırlığını her an ruhunda derin derin hisseden bir vicdandı. Meselâ, Efendimiz’e yakın olan insanlardan bazıları Bedir’de harp başlayacağı esnada şöyle diyebilmişlerdi: “Biz bir kervanı takip etmek ve Mekkelilerin elimizden aldığı mallarımızı istirdat etmek için bu yola çıkmıştık. Bizim harp mülâhazamız yoktu!” Böyle bir söz sarf etmemiş olsalardı bile, böyle bir ihtimalin dahi ona ne kadar ağır geldiği/geleceği ortadadır. Bu meseleyi, kendimizi onların yerine koyarak değil de O’na inanarak, O’nun için yurdunu yuvasını terk etmiş veya evini başkalarına açmış kimseleri düşündüğümüzde, O’na inanmış bazı insanların bu sözü veya benzerini söyleme ihtimalinin Efendimiz için ne büyük bir imtihan olduğu anlaşılacaktır.

Efendimiz ciddî bir imtihan olarak Bedir’den sonra da öyle bir fırtına ile (Uhud Savaşı) karşı karşıya kalacaktır ki bu kasırga her şeyi âdeta yerle bir edecek ve yetmişe yakın sahabiyi önüne katıp ötelere götürecektir. Öyle ki bu fırtınanın önüne katıp götürdüğü şehitler arasında Efendimiz’in amcası Hz. Hamza da vardır. Bu demekti ki Efendimiz’in acılarına bir de amca ızdırabı ekleniyordu. Vâkıa O, Bedir’de de amcasının oğlu Ubeyde b. Hâris b. Abdulmuttalib’i kaybetmişti. Bu ibtilâlar zinciri devam ediyor, O, Hendek’te Yahudilerin ihanetleri ile daha farklı şekilde karşı karşıya geliyor ve onları Medine’den teb’îd etme mecburiyetinde kalıyordu. Tabiî hem dünkü hem de bugünkü münafıkların yapacakları dedikoduya rağmen…

Günümüzde, “Medine Vesikası” adıyla neşredilen mukaveleyi “Kendi eliyle bozdu!” suçlamasına maruz kalması da O’nun için apayrı bir imtihandı. Zeynep binti Cahş ile evlâtlık edindiği bir insanı evlendiren Efendimiz, teşrîe esas olsun diye azatlı kölesi Zeyd b. Hârise’nin boşadığı Hz. Zeynep’le Allah’ın (celle celâluhu) emriyle izdivaç etmiş ve böylece ayrı bir imtihana daha maruz kalmıştı.[22] Ezvâc-ı Tahirât’ın yer yer dahi olsa dünyaya karşı küçük olan taleplerini dile getirmeleri de O’nun için ayrı bir imtihandı. Ve hayat-ı seniyyeleri boyunca bu imtihanlar hep devam edip durmuştu.[23]

Görüldüğü üzere Rehber-i Küll, Mukteda-i Ekmel ve Ekrem olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), her meselede olduğu gibi musibetlere dayanma mevzuunda da bizim için en güzel ve en mükemmel bir numunedir. Bu sebeple diyebiliriz ki, Efendimiz vasıtasıyla Allah’ın bize ihsan ettiği en büyük lütuf, O’na iktida ve ittiba hususudur. Rabbimiz’in bizi O’na iktida ettirmesi niyetiyle…

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

[1] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/21. [2] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/183; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 12/132. [3] Bkz.: Müslim, zekât 167; Ebû Dâvûd, harâc 19, 20. [4] Buhârî, ezân 158; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 17/354. [5] Bkz.: Buhârî, savm 49; Müslim, sıyâm 57, 58. [6] Bkz.: Buhârî, savm 55; Müslim, sıyâm 181. [7] Bkz.: Buhârî, savm 49; Müslim, sıyâm 57, 58. [8] Bkz.: Hicr sûresi, 15/99. [9] İbn Mâce, fiten 23; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/172. [10] el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/28; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.117. [11] Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23; Dârimî, rikak 67. [12] Bkz.: Bediüzzaman, Âsâr-ı Bedîiyye (Şuâât-ı Mârifeti’n-Nebi) s.233. [13] Bkz.: Âl-i İmran sûresi, 3/173. [14] Bkz.: Tevbe sûresi, 9/129. [15] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 2/256; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 4/20. [16] Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305. [17] Bakara sûresi, 2/144. [18] Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305. [19] Ebû Nuaym, Delâilü’n-nübüvve s.489-490; el-Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 3/180-181. [20] Buhârî, temennî 4; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 39-40. [21] Bakara sûresi, 2/155. [22] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/37-38. [23] Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/28-34; Tahrîm sûresi, 66/1-5.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Peygamber Efendimiz’in namazda önünden geçen çocuğa ettiği bedduanın hikmeti nedir?

Bu hadisin sened ve manasında meçhullük ve  var deyip hadisi zayıf ya da metruk görenler de olmakla beraber biz sahih olarak kabul edildiğini düşünerek diyebiliriz ki,

1. Çocuk hırçındır, hırçınlığının cezasını görmüştür.

2. Çocuk, tamamen çocuk yaşta değildir. Eşeğe binip de onu sürecek kadar delikanlıdır. Çünkü rivayette, “ben eşeğe bindim ve namaz kılan Allah Resülü’nün önünden geçtim” ifadesi vardır. (Ebû Davud, Salât 110)

3. Yapılan şeyin namaza, Allah Resulüne karşı bir saygısızlık olması itibariyle Allah’ın gayretine dokunması ve daha büyük bir cezanın gelmesi muhtemeldi. Allah Resulü, gelecek daha büyük bir cezaya göre daha küçük bir ceza ile durumun hafiflemesine vesile oldu.

4. O zaman çocuk veya delikanlı olan şahıs, daha sonra hadiseyi kendi dilinden anlatmış ve herhangi bir memnuniyetsizlik izhar etmemiştir. Demek ki suçunu kabul etmekte ve Allah Resulü’nün duasına itirazda bulunmamaktadır.

“Bana kadın sevdirildi” hadisini nasıl anlamalıyız?

Efendimiz, hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:

حُبِّبَ إلىَّ الطِّيبُ وَالنِّسَاءُ، وَجُعِلَتْ قُرَّةُ عَيْنِى في الصَّلَاةِ

“Bana, (dünyanızdan) koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı.” (Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1)

Burada Allah Resulü (aleyhissalatü vesselam), dünyayı kendisine nisbet etmiyor, onu tahkîr için “seviyorum” demiyor, sevdirildi diyor. Zîra Resûlullah, dünyadan uzak kalma noktasında herkesten ileri idi. Onun dünyada ve insanlar arasında bulunması hem vazifesi gereğiydi hem de şefkatinin bir ifadesiydi. Mübarek ruhu, ötelere müştak, Hak ile buluşmaya arzulu, muazzez bedeni de ruhuna eşlik eden bir zâtın, bedenî zevklerle alakası yoktur, hele hele -hâşâ- şehevî hislere kapılmaktan fersah fersah uzaktır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) aziz hayatları da bu hususa en büyük delildir. 50 yaşına kadar sadece bir kadınla evli kalmış –kaldı ki o validemiz de kendisinden 15 yaş büyüktü-, hanımı vefat edince o yaştan sonra dokuz kadar kadınla aynı anda evli bulunmuştur. Bu durum esasen 50 yaşındaki bir insan için yüktür. Zira insan o yaşlarda, dinlenmek ve elini eteğini mesuliyet gerektiren işlerden çekmek ister. Dokuz kadınla birden evli bulunmak ise ciddi bir yük ve mesuliyettir. İşte bu mesuliyet ve yüke rağmen Efendimiz (aleyhi ekmelü’t tehâyâ) evliliğe teşebbüste bulunmuşsa, burada hususî bir sevdirilme var demektir. Âlimlerimiz “sevdirildi” diye meçhul olarak ifade edilmesinden “Kadın ve kokuya olan sevgi Resûlullah’ın cibilliyetinde ve tabiatında mevcut değildir. O, sevmeye kullara rahmet gayesiyle mecbur kılınmıştır” şeklinde bir incelik çıkarmışlardır. Kadının sevdirilmesiyle alakalı da şu hikmetleri düşünmüşlerdir:

1- Şeriatın mühim bir kısmının kadınlar tarafından nakledilmiş olmasıdır.

2- Ümmetin sayıca artmasına kadınlar vasıta olmaktadır. Kıyâmet günü, Resûlullah diğer ümmetlere karşı, ümmetinin çokluğu ile övünecektir.

3- Kadın, dünyanın en hayırlı varlığıdır. Nitekim bir başka hadiste Resûlullah:   الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَخَيْرُ مَتَاعِهَا الْمَرْأةُ الصَّالِحَةُ “Dünya bir metadır, en hayırlı metâ ise sâliha kadındır” (Müslim, Radâ 64) buyurmuştur.

Fethullah Gülen Hocaefendi ise meseleyi şu şekilde açıklamaktadır:

“Kadın, bir erkeğin alâka duyması için en önemli unsurlardandır. Hz. Âdem (aleyhisselâm) yaratılırken, bu duygu ile yaratılmıştır. Bu alâkanın fazlalığı şehvettir. Şehvet ise, neslin devam etmesine verilen avans ve ücret demektir. Böyle bir unvan verilmeseydi, hiçbir insan, neslini devam ettirmeyi düşünmezdi. Zira, diğerleri sadece angarya kabul edilecek mükellefiyetlerdir. Tek başına çocuk sevgisi de, neslin devamı için yeterli değildir. Onun için Allah (celle celâluhu), erkeğin kadına, kadının da erkeğe alâka duyması için şehveti yarattı.

İnsan mahiyetinde var olan ve yaratılışla gelen bu duyguyu aşmak mümkün değildir. Mümkün olsaydı, bunu başta Hz. Âdem (aleyhisselâm) aşardı. Ve işte Efendimiz de bu fıtratı ve fıtrî olanı konuşuyor, anlatıyor ve “Bana kadın sevdirildi.” buyuruyordu. O, fıtratla, tabiatla iç içe olduğunu bilen bir peygamberdi. O’nun getirdiği dinde ruhbanlık yoktu. Kendilerini ibadete vermek ve vakitlerinin bütününü, Allah’a (celle celâluhu) kullukta geçirebilmek gayesiyle hadımlaşmak isteyen ashabına O şöyle diyordu:“Allah’ı (celle celâluhu) en çok bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim. Ama ben ibadet ediyorum, hanımlarımla da bulunuyorum. İstirahat ediyorum, gece ibadetini de yapıyorum. Oruç tutuyorum, yemek de yiyorum. Bu, benim yolumdur. Benim yolumdan yüz çeviren ise benden değildir…”864

O, tam bir denge insanıydı ve objektif prensiplerle gelmişti. O’nun getirdiği din, bir hanîfiye-i semha idi ve herkesin rahatlıkla yaşayıp, tatbik edebileceği bir sistemin de adıydı. O, sadece belli bir gruba hitap etmek için gelmemişti.. herkes içindi ve mesajı da herkesi kucaklıyordu.” (Sonsuz Nur, 1\591)

Peygamberimiz’in bir sahabinin yaptırmış olduğu iki katlı evine karşı çıkmasını nasıl anlayabiliriz?

Açıklama: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir sahabinin iki katlı evini görünce, hoşnutsuzluğunu ifade etmiş, sahabi efendimiz de o evi yıkmış.. Bu meseleyi nasıl anlamalıyız? Özellikle günümüzde iki maaşın girdiği evler ciddi manada yatırım düşünüyorlar. Bir evi olan ikincisini de almak istiyor.. bu konuda denge ne olmalı?

Bu konuda iki durum var: Bir, insanın mülkiyet hakkı. İki, dünyaya karşı zahidane davranmak.

Mülkiyet hakkı sabittir, herkesin bir evi de olabilir, iki evi de olabilir. Ancak meselenin ikinci boyutunu göz ardı etmemek gerekir. Mal, insanı dünyaya bağlayabilir, kafasını meşgul edebilir, ibadet ve hizmetinden alıkoyabilir. Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı ikazı bu manada ele almak gerekir.

Öyleyse mülkiyet hakkını kullanırken insan, bahsedilen hassasiyet dengesini de kurmalıdır. Bu dengeyi kurmak kişinin kendisine kalmıştır. Dengeyi kurmak isteyenlerden bazıları, tek evden başkasını almaz, bazıları hiç ev almaz, bazıları da iki üç ev alır ama hayır yolunda kullanır, malını elinde tutar fakat kalbine sokmaz.. Netice itibariyle bu dengeyi kurmak tamamen şahıslara aittir.

Diğer önemli bir husus: Yatırım yapması normal karşılananlar vardır, normal karşılanmayanlar vardır. Bir esnafın, işadamının veya babasından bol miras kalan birinin çok kazanması normal karşılanır.. Efendimiz bunlara bir şey dememiş hatta teşvik etmiştir. Ama tebliğle, irşadla, idareyle meşgul insanların kazanması ve yatırım yapması hem durum hem de konum itibariyle normal olmayabilir. En azından etrafın suizannına mani olamayabilir. Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı ikazı bu yönüyle de değerlendirmeli. Bu açıdan ihtiyat gereklidir. Bunun dengesini de yine şahısların kendisi kurmalıdır.

Hâsılı, esas yatırım öteyedir. Burada her şey fanidir. Bu yüzden insan, eline geçen her şeyde öteyi düşünmelidir. Bu, bazen malı elde tutmakla olur, bazen de malı rüzgâr gibi hayra hasenata dağıtmakla olur. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir taraftan “Salih kulun elinde mal ne güzeldir” buyurmuş, diğer taraftan da kendisi eline geçen her şeyi dağıtmış, günübirlik idare edecek bir miktarla yetinmiştir. Hatta bazen o kadarı bile evinde bulunmamıştır.

Peygamber Efendimizin (sav) Yemek Âdâbı Nasıldı?

Hz. Muhammed’in (sav) yemek yemek ile ilgili davranışlarından bir Müslüman’ın nasıl yemek yemesi gerektiğini öğrenebiliriz. Bilindiği gibi her milletin yemek kültürü ayrıdır. Şu hadîslerden yemek yeme ile ilgili sünnetleri öğrenebiliriz.

1) Hz. Peygamber (sav), günde iki kere yemek yerdi. Bir öğünde sadece bir hurma yediği olurdu. 2) Akşam yemeğini yemeyi tavsiye ederdi. 3) Öğünlerde az yemeyi tavsiye ederdi. 4) Haram olan yiyecek ve içecekler hâriç her çeşit yiyeceği yerdi. Sadece et veya sadece sebze yemek gibi tek yönlü beslenmezdi. 5) Etin kürek kısmını, sebzelerden de kabağı severdi. Ancak hiç bir yemek için sevmiyorum ifadesini kullanmazdı. 6) Yemek davetlerine icâbet ederdi. 7) Yemeğe başlamadan önce ve yemekten sonra ellerini yıkardı. 8) Besmele ile başlar, dua ile bitirirdi. 9) Sağ eli ile yer ve sol eliyle yiyenleri ikaz ederdi. 10) Ortaya konulmuş yemeğin, kendi önüne gelen kısmından yerdi. 11) Yemek yerken sağa, sola dayanmazdı ve dayanarak yemek yenilmemesini tavsiye ederdi. 12) Yüzü koyun uzanarak yemek yemeyi yasaklardı. 13) Yemeğin israf edilmesini yasaklardı. 14) Soğan, sarımsak gibi kokusu başkalarını rahatsız eden yiyecekleri yedikten sonra toplum içine girmeyi yasaklardı hoş karşılamazdı. 15) Yemeğe ve su kaplarının içine üflemeyi yasaklardı. Yemeğin çok sıcak yenmemesi gerektiğini buyururdu. 16) Yemek ve su kaplarının ağzını kapatmayı tavsiye ederdi. 17) Âile fertlerinin yemeği bir arada yemelerini tavsiye eder ve beraber yenen yemeğin bereketli olduğunu belirtirdi. 18) Yemekte sohbet ederdi.

Sıralanan bu maddelerden pek çok sonuç çıkarmak mümkündür. Bunların en önemlilerinden biri, Hz. Peygamber’in sofrasının çok çeşitli yemeklerden meydana gelen zengin bir sofra olmamasıdır. Sâde Sade bir hayat yaşayan Efendimizin (sav) sofrası da sâde sade idi. Yemek, O’nun için önemli bir mesele değildi. Yiyecek yemek yoksa bunu problem etmez, bir hurma ile yetinirdi.

Dr. Aynur Uraler

Efendimiz (sas) Yemek Yiyen Çocuğa Beddua Etmiş midir?

Seleme İbnu’l-Ekva’ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) yanında bir adam sol eliyle yemek yemişti. Peygamberimiz “Sağ elinle ye!” buyurdu… Adam: “Yiyemiyorum!” dedi. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz: “Yiyemez ol! Dedi ve yanındakilere “Onu böyle demeye kibri sevk etti!” buyurdu. Bundan sonra elini ağzınakaldıramadı.” (1)

Bu meseleyi araştırdığımız Buhari, Müslim gibi hadis kitaplarında bu kişi için Arapça “racul”, yani adam ifadesi kullanıldığını görmekteyiz. Görüldüğü üzere rivayet, bu kişinin adam şeklinde geçmesi onun aklı kesmeyen küçük bir çocuk değil de on beş, on altı yaşında Efendimiz’i bilen, İbn-i Sayyâd gibi, Nebiler Nebisi’ne hakarette bulunan -af buyurun- küstah bir çocuk olabileceğini göstermektedir.

İbn-i Sayyâd Peygamberimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) biliyordu. Medine sokaklarından birinde karşılaştığında Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona soruyor: “Sen nesin, ben neyim?” Efendimize küstah bir şekilde “Sen ümmîlerin peygamberisin” diye cevap veriyor ki, bu açıkça hakarettir. Daha sonra bu şahıs kendisinin de peygamber olduğunu söylemiştir.(2)Yani Efendimizin beddua ettiği bu kişi üç dört yaşında aklı kesmeyen bir çocuk değil on-on beş yaşlarında aklı kesen ve emiri verenin de peygamber olduğuna bilen birisiydi. Bunu söylerken de çocuk tavrıyla değil bilerek, inat ederek, kibirlenerek söylemiştir ki zaten hadiste de bu belirtilmiştir.

Diğer yandan Hz Enes, Efendimiz’in (sas) evlatlığı olarak kalmış ve birçok kez çocukluğundan kaynaklanan fıtrattan dolayı hatalar yapmasına rağmen Efendimiz’in (sas) kendisine en küçük bir kötü söz söylemediğini belirtmiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki Efendimiz (sas) beddua ettiği bu kişiyi tanımakta ve bu sözü hangi niyetle söylediğini bilmektedir. Bu kişi, Efendimiz’in (sas) peygamber olduğunu ve O’nun emirlerinin kesinlik ifade ettiğini bilmesine rağmen, gerçekten güç yetiremeyeceğinden değil de kibrinden inadından dolayı bu tavırda bulunması bu bedduaya kendisini müstehak kılmıştır.

Burada bu vesileyle, biz Müslümanlara, Efendimiz’in (sas) emirleri karşısında ne kadar dikkatli olmamız gerektiği de anlatılmış bulunmaktadır. Bu olayı bir de bu şekilde anlamak gerekir. Selametle

Dipnotlar:

1- Müslim, Eşribe 107

2- Buharî, Cenaiz 80, Edeb 97; Müslim, Fiten 85, 95

Güzel koku sürünmek Peygamberimizin bir sünneti midir?

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) güzel kokuyu reddetmediği gibi güzel koku ile içli dışlı bir hayat yaşamış; onu saçına-sakalına sürmüş ve sürülmesini de tavsiye etmişti. Hatta bir hadislerinde de güzel kokuyu namazla birlikte anmış, böylece güzel kokunun yerini ve değerini belirtmişti. Buradan hareketle Efendimiz’in güzel koku sürünmeyi bir itiyat (alışkanlık) hâline getirdiğini söylemek mümkündür. Zaten ruhların en güzeline sahip olan Nebiler Serveri’nin, ervah-ı tayyibeye böyle bir konuda başka şekilde davranması da düşünülemezdi. Evet, ervah-ı tayyibenin güzel kokuları sevmelerine mukabil, ervah-ı habise de çirkin kokulardan zevk alırlar.

Burada istidradî olarak bir hakikate daha işaret etmek isterim. Ervah-ı tayyibe ile güzel koku sürünen insanların, belli bir noktada bir araya gelebildiklerini söylemek mümkündür. Öyle zamanlar vardır ki, bu zamanlarda insan iki farklı durumun berzahında bulunuyor gibi olur. Aslında güzel koku ile temiz ruhların birbiriyle münasebeti olduğu gibi, pis kokularla habis ruhlar arasında da bir alâkanın bulunduğundan söz edilebilir. Kim bilir belki de birincilerin mâyelerinde güzel kokuların özü, ikincilerin mahiyet ve hilkatlerinde de fena kokuların esası mevcuttur…

Peygamber Efendimiz (s.a.s) kendisine gelen hediyeleri kabul etmiş midir? Reddettiğine dair misal var mıdır?

Resûlullah (s.a.s) prensip olarak hediye kabul ederdi, sadakayı almazdı. Sadakanın Âl-i Beyt’e haram olduğunu söylerdi. Şöyle buyurmuştur: “Sadaka ile Allah rızası gözetilir, hediye ile Resûlullah’ın rızası ve ihtiyacın giderilmesi gözetilir.” Eve bir şey getiren olunca bunun sadaka mı, hediye mi olduğunu sorardı, hediye ise şahsen istifade edebilirdi, değilse istifade etmeden muhtaçlara dağıtırdı.

Resûlullah’ın hediyeleşmeye teşvik edici hadisleri çoktur. Bu teşviki yaparken,  hediyenin hâsıl edeceği mes’ûd neticeleri de zikreder:

“Hediyeleşin, zira hediye, kalpteki kuşkuları giderir. Komşu kadın, komşusu kadından gelen hediyeyi hakir görmesin, bir koyun paçası parçası olsa bile.” (Tirmizî, Velâ ve’l-Hibe 6)

“Ziyaretleşin, hediyeleşin. Çünkü ziyaret sevgiyi perçinler, hediye de kalpteki (buğz, kin, adavet gibi) kötü duyguları söker atar.”

“Kime bir kardeşinden taleb etmediği halde bir iyilik gelirse, onu kabul etsin, geri çevirmesin. Zira o, kendine Allah’ın gönderdiği bir rızıktır. Hediye, değersiz bile olsa kabul edilmeli”

“Bana bir koyunun inciğe kadar ayağı hediye edilse kabul ederim, böyle bir yemeği yemeye çağrılsam icabet ederim.” (Tirmizî, Ahkâm 10)

“Resûlullah hediyeyi kabul eder, karşılığını da verirdi.” (Buharî, Hibe 11; Ebu Davud, Büyu 87)

Aşağıdaki rivayet Efendimizin (s.a.s) bir hediyeyi reddettiğini gösteriyor.

İyaz İbnu Himar (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselâm) bir hediyede bulunmuştum. Bana: “Müslüman mı oldun?” diye sordu. “Hayır!” dedim. “Ben müşriklerin hediyesini almaktan menolundum!” buyurdular (ve hediyemi almadılar).” (Ebu Davud, Harac 35; Tirmizî, Siyer 24)

Burada şöyle düşünülebilir: Bu meselede, her ne kadar aslolan müşriğin hediyesini kabul etmemek ise de hususi veya umumî bir maslahat sebebiyle kabul edilebilir de.”

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir bedevî Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselâm) genç bir deve hediye etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ona mukabil altı genç deve verdi. Bedevî, memnun kalmadı. Bu hal, Efendimiz aleyhissalâtu vesselâm’a ulaştı. Allaha hamd ü senadan sonra:

“Falan kimse bana bir deve hediye etti. Ben ona mukabil altı deve verdim. Buna rağmen memnun olmamış. Allah’a yemin olsun, şu günden sonra Muhacirler, Kureyşliler, Ensarîler, Sakifliler veya Devsliler dışında kimseden hediye almamaya azmettim!” buyurdular.” (Tirmizî, Menakıb 73; Ebu Davud, Buyû 82)

Bu ve benzeri hadislere dayanan âlimler, “daha çok istemeye” bahane edilecek hediyenin kabulünün mekruh olduğunu söylemişlerdir. Resûlullah’ın zikrettiği zümreleri hediyelerini kabul meselesinde istisna kılmasının sebebi onların tokgözlülük, cömertlik, sehavet, himmet yüceliği, hediyede karşılık beklememek gibi vasıflarla mümtaz olmalarından ileri geldiği de belirtilmiştir. Buradan hareketle bazı büyüklerimizin hediye kabul etmemelerini, belli şartların oluşmuş olmasına bağlamak gerekir. Mesela Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatında hediye kabul etmemek bir prensip haline gelmiştir. Sebep olarak saydı hususlardan bir tanesi de şudur: “Bu zamanın insanları hırs ve tama’ yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar.” (Mektubat, İkinci Mektup) Bu husus, Peygamber Efendimiz’in yukarıda zikredilen tavrından kaynaklanmaktadır. Yani hediyenin karşılığında çok şey bekleniyor ve hediye alana minnet ediliyorsa, o hediye alınmaz ve alınmamalı.

Netice olarak diyebilir ki, Efendimiz (s.a.s) hediyeleşme mevzuuna çok önem vermiştir. Gerek Müslümanlardan gerekse gayrimüslimlerden gelen hediyeleri kabul etmiş, hediyelere hediyelerle mukabelede bulunmuş, Müslümanları da hediyeleşmeye teşvik etmiştir. Çok az da olsa, bazı şartlarda hediye almaya karşı tavır koymuştur. (Bkz. İbrahim Canan, Kütüb-i Site Tercüme ve Şerhi, 16/238–245)

Efendimiz peygamber olmadan önce nasıl ibadet ediyordu?

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetten önce insanların arasına karışarak vaktini öldürmez, uzlete çekilmeyi tercih ederdi. Hira Mağarası’nı kendisi için ibadet yeri edinmişti. Orada çokça ibadet eder, Allah’a yönelirdi. Yirmi beş yaşına vardıktan sonra artık ticarî seyahatlere çıkmamış ve kendini tamamıyla ibadete vermişti. Yaşı ilerledikçe ibadetini daha da arttırıyordu. Peygamber Efendimizin, Hz. İb­rahim’in dininden kalan bazı kısımları bildiği ve bu bilgi­ler sayesinde namaz kıldığı değişik kaynaklarda gelen rivayetler arasındadır.

O gün için Mekke’de az da olsa hanîf olarak yaşayan kimselerin varlığı herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Kureyş’in büyük bir çoğunluğu putlara ibadet ederken hanîf olan bu kimseler putlara tapmaktan uzak durur ve Hz. İbrahim’den kalan bazı tevhid hakikatlerine göre hayatlarını sürdürürlerdi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de hanîf olan bu kimselerle aynı şehri paylaştığından ve zaten Kureyş’in putlarla ilgili düşüncelerini de asla tasvip etmediğinden, onun ibadetle ilgili az da olsa bu hanîf olanlardan bazı hususları öğrenip uygulamış olması büyük bir ihtimal olarak ortaya çıkmaktadır. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Resûlullah’ın ehl-i kitapla ilişkileri nasıldı?

Hz. Peygamberin, nübüvvet öncesi seyahatlerinde, ehl-i kitaptan bazı kimselerle görüştüğüne dair kaynaklarda bazı bilgileri bulmamız mümkündür. Resûlullah’ın 1. ve 2. Şam seyahatlerinde, Yemen’e yapmış olduğu seyahatlerde, Doğu Arabistan ve Yemen seyahatinde ehl-i kitaptan bazı kimselerle görüştüğü belirtilmekle birlikte, bunların bir bilgi alışverişi veya uzun bir sohbet şeklinde olmadığı, sadece birer tesadüfî görüşmeden ibaret kaldığı da bir gerçektir. Bu seyahatler incelendiğinde görülecektir ki, Hz. Peygamber onlardan hiçbir dinî mesele sormamış, onlarla gizli kapılar arkasında görüşmemiştir.

Bütün insanlığa peygamber olarak gönderilen Resûlullah’ın, ehl-i kitapla olan münasebetlerini Kur’ân ayetlerinden takip ettiğimiz zaman, ilk gözümüze çarpan şey, onların tevhid anlayışlarının bozukluğuna dikkatlerin çekilmesidir. Kur’ân, onların bu yanlış anlayışlarını ortaya koyduktan sonra, onları tevhid dinine davet etmiş ve birleşecekleri nok­tayı belirtmiştir.

Onlar, Resûlullah’a inanmadıkları gibi, inananların da kafa­sını karıştırmaya çalışıyor ve onları imanlarından vazgeçirmeye gayret sarfediyorlardı. Yahudiler, Resûlullah henüz Mekke’deyken, müşriklerle beraber oluyor ve Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sorulmak üzere, onlara değişik sorular veriyor, bununla da güya Resûlullah’ı zor durumda bırakmayı planlıyorlardı.

Yahudilerin Resûlullah’a kurmaya çalıştıkları tuzaklardan birisi, onu hak ve adaletten ayırıp yanlış bir hüküm ver­meye yönlendirmeleriydi. Böylelikle, insanların ona karşı olan güvenlerini sarsmayı ve emellerine nail olmayı düşünüyorlardı.

Yahudiler ilk zamanlarda en azından Resûlullah’ın karşı­sında terbiyeli bir şekilde onunla tartışıyor ve ona karşı inkârcı bir tutum içine girmiş olsalar bile, ahlâk sınırlarını aşan bayağı davranışlara ve tutumlara teşebbüs etmiyorlardı. Ancak daha sonraları bu tutumları değişti. Bu tutumlarını bırakarak sal­dırıya geçtiler. Onunla alay etmeye ve ahlâksızca eylemlere girişmeye başladılar.

Yahudiler, Resûlullah’ın Medine’ye yerleşmesini bir türlü hazmedemiyor ve onu oradan çıkarmak veya yok etmek için her türlü yola başvurmadan geri durmuyorlardı. müslüman­larla başkaları bir savaşa tutuşacak olsa, hemen karşı tarafın yanında yer alıp, inananların karşısında yer alıyorlardı. Kur’ân’ın bildirdiğine göre, onların bu tutumlarını sergiledikleri yerlerden birisi de, Hendek Savaşı’nın cereyan ettiği zamandır.

Sıklaşan ve çekilmez bir hâle gelen komplolardan sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yahudi gruplarının üzerine yürüyerek onların bu kötülüklerinin önüne geçmiş, bazılarını da beldelerinden sürüp çıkarmıştır.

Hz. Peygamber, bütün insanlarla olduğu gibi yahudilerle de iyi ilişkiler içerisinde olmaya çalışmış, onlara yumuşak dav­ranmış, onları dinlerinde ve hayatlarında serbest bırakmıştır. Ancak onlar, bütün bu iyi niyetlere ve güzel davranışlara iyilikle karşılık verecekleri yerde, her fırsata Resûlullah’ın ve inananların kuyusunu kazmaya çalışmışlar, düşmanla işbirliği yapmış­lar ve daha da acısı Resûlullah’ı ortadan kaldırmayı bile dü­şünmüşlerdir. Onların yola gelmediğini, uslanmadıklarını ve her geçen gün iyice çığırdan çıkdıklarını gören Allah Resûlü de, sonunda onlara gerekli karşılığı vermiş ve yapılması gerekeni yapmıştır.

Hrıstiyanlara gelince, Hz. Peygamber, yahudileri olduğu gibi, onları da İslâm’a davet etmiş, onlarla iyi ilişkiler içerisinde olmaya çalışmıştır. Onlardan bazıları bu davete sıcak bakmış, müslümanlığı kabul etmiş; bazıları da kabul etmeyerek, düşmanlık içinde olmuşlardır. Resûlullah yalnızca beraber yaşadığı Hrıstiyanları değil, diğer ülkelerde bulunanları da davetine katmış, onlara elçiler göndererek İslâm’a girmelerini istemiştir. Bunlardan da bazıları bunu kabul ederek müslüman olmuş, bazıları da bunda direnmişlerdir. Fakat sonunda İslâm, bütün bir Arap yarımadasını etkisi altına almış ve hâkimiyetini ilan etmiştir. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Resûlullah’ın münafıklarla ilişkileri nasıldı?

Münafık kelimesi “en-nefekü” kelimesinden türeyip kös­tebek deliği anlamına gelmektedir. Buna göre köstebe­ğin yuvasına bir taraftan girip öbür taraftan çıktığı gibi, münafık da İslâm’a bir taraftan girip öbür taraftan çıkmaktadır. Yani, küfrünü gizleyip inandığını izhâr etmektedir.

Bir düşünce, dava, ideoloji, siyasî veya fikrî hareket başa­rıya ulaştığı zaman nifâk ortaya çıkmaya başlar. Hz. Pey­gamber döneminde de nifâk, müslümanların çok sıkıntı çektik­leri ve güçsüz oldukları Mekke’de değil, Medine’de görünmeye ve etkili olmaya başlamıştır. Bu hareketin Medine’de ortaya çıkışının sebe­bi açıktır. Allah Resûlü ve ilk müslümanlar, Mekke’de bir kuv­vet ve otoriteye sahip değillerdi ki, insanlardan bir grup, müna­fıkların yaptığı gibi, müslümanlardan korksun ya da onlardan menfaat beklesin, görünürde onlarla yakınlık kurmaya gayret etsin ve gizlice de onlara karşı komplolar hazırlasın, tuzaklar kursun… Mekkeliler ve özellikle de önde gelenleri Resûlullah’a karşı açıkça tavır koyuyor, gücü yetenler müslümanlara acıma­sız işkenceler yapıyor, çekinmeden İslâm davetine karşı koyu­yorlardı. Öyle ki bazıları tehdit, zorlama, kandırma veya oyun­larla dinlerinden döndürülmek isteniyor, onlardan bazısı bu işkencelere dayanamayarak müşriklere karşı imanlarını gizle­mek zorunda kalıyorlardı.

Ancak Medine’de ise durum tamamen farklıydı. Hz. Pey­gamber oraya hicret etmeden evvel orada kendisine Evs ve Hazreç gibi güçlü destekler bulmuş, İslâm orada yayılmadan ve onlardan tam emin olmadan hicret etmemişti. Bu arada inan­mayanlar, ya cehâlet ve ahmaklıklarından, ya da kin, öfke ve inatlarından dolayı inanmıyorlardı. Şüphesiz onlar, Resûlullah’ın Medine’ye gelmesiyle, otorite ve iktidarlarının önüne ge­çildiğini gördüler. Ancak onların, Hz. Peygamber’e, Muhâcir ve Ensâr’dan olan müslümanlara düşmanlıklarını ve inkârlarını göstermeleri kolay değildi. İslâm’ın gün geçtikçe yayıldığını ve güçlendiğini gören ve her gün kendilerinden olan kimselerin azaldığına şahit olan bu kötü kalpli insanlar, sinsi sinsi düş­manlığa başladılar. Ancak bu düşmanlıkları da, gizliden gizliye yapıyor, dış görünüşleri itibariyle inanmış gözüküyorlardı. İşte bu insanlar, müslümanlara hep kötülük düşünmüş ve Resûlullah’ı en büyük düşman görmüşlerdir.

Münafıklar, müslümanların ibadetlerine görünüşte ve daima iştirak ederler ve el altından da entrika çevirmeye çalışırlardı. Bunlar, dıştan küfrü gerektiren bir şeyi gös­termemeye çalışırlar ve yalnız görüntüyü muhafaza ettiklerin­den dolayı -İlahî hikmet gereği- İslâm toplumundan çıkarıl­mazlardı.

Münafıklar, müminlerle yüz yüze geldiklerinde, ya menfaat icabı veya korkularından dolayı inançsızlıklarını gizleyerek mümin olduklarını söyler; ancak kendileri gibi kimselerle baş başa kaldıklarında, asıl hüviyetlerini ortaya koyarlardı: “Onlar, iman edenlere rastladıkları zaman: “İnandık!” derler. Fakat şeytanlarıyla yalnız kaldıkları zaman: “Biz, sizinle beraberiz. Biz sadece alay ediyoruz.” derler.” (Bakara, 2/14) “Üstelik iman edenlere rastladıklarında inandık derler, birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman, “Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullan­sınlar diye mi tutup Allah’ın size açıkladığı gerçekleri onlara da söylüyorsunuz? Hiç aklınız yok mu be?” derlerdi.” (Bakara, 2/76)

Münafıklar, bu iki yüzlülüklerini hiçbir zaman elden bırak­mıyorlardı. Resûlullah’ın yüzüne karşı öyle tatlı dilli konuşuyor­lardı ki, görenler onların gerçekten Peygambere âşık oldukları­nı zannederdi. Ancak onun yanından ayrılır ayrılmaz, hemen asıl hüviyetlerini açığa vuruyor, yeryüzünde fitne fesat çı­karmaya devam ediyorlardı. Kur’ân, onların durumlarını şu şekilde anlatmaktadır: “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya ha­yatı hakkındaki sözleri senin hoşuna gider. Ve o, kalbindekine Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o, İslâm düşmanlarının en yama­nıdır. İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helâk etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez. Ve Ona “Allah’tan kork!” denilince kendisini onuru işlemeye sevkeder. Cehennem de onun hakkından gelir. O, ne kötü bir yataktır.” (Bakara, 2/204-206)

Kur’ân-ı Kerim’de, münafıkların inananlara verecekleri za­rarın büyüklüğünden olacak ki, onlarla ilgili birçok bilgi verilmiş, ayrıca onlar hakkında 63. sûre olan el-Münâfikûn Sûresi nâzil olmuştur.

Münafıkların Hz. Peygamber ve inananlara kurmaya çalış­tıkları komplolardan biri, Resûlullah’ın hicreti esnasında yapmış olduğu mescidin yanında bir mescit daha yapmalarıy­dı. Onlar bununla, müslümanları parçalamayı hedefliyorlardı. Münafıklar bu mesciti tamamladıktan sonra, Resûlullah’ın gelip orada namaz kılmasını talep ettiler. Bununla onlar o binaya, bir şer’îlik kazandırmış olacaklardı. Ancak Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu taleplerini erteledi, daha sonra da vahiy inerek bu mescidin yapılmasındaki asıl amacın küfür ve inananları böl­mek olduğunu ve oradan müminleri gözetleyeceklerini bildirdi. Bunun üzerine Resûlullah, ashaptan bazı kimseleri göndererek bu fesat yuvasının yıkılmasını emretti.

Münafıkların Resûlullah’a ve müminlere yaptıkları en büyük komplolardan biri de Hz. Âişe validemize çirkin iftirada bunmalarıydı. Hz. Peygamber, savaşa çıktıkları zaman, yanına eşlerinden birisini de alırdı. Ve bunu da kur’a ile belirlerdi. Benî Müstalik gazvesine çıkıldığında ise kur’a Hz. Âişe’ye çıkmıştı. Sefer dönüşünde ordu bir yerde konaklamış ve gece yarısından sonra yola koyulmuştu. İhtiyacından dolayı karargâhtan biraz uzaklaşan Hz. Âişe, döndüğünde boynundaki gerdanlığı unut­tuğunu gördü. Tekrar geldiği yere giderek gerdanlığını buldu ve hemen ordunun bulunduğu yere geldi. Ancak o geldiğinde ordu yerinden hareket etmişti. Nasıl olsa gelir, beni alırlar düşüncesiyle oturup beklemeye koyuldu. Ordunun içerisinde, karargâhın terkinden sonra, geriye kalanları toplamakla vazifeli kimseler vardı. Bu gazvedeki görevli ise Saffan İbn Muattal adındaki sahabî idi. Bu şahıs bu görevle eski yerine dönünce orada oturan birini gördü. Yanına gelerek onu deveye bindirmiş ve öğle vaktine doğru orduya arkadan yetişmişlerdi.

Ancak böylesine basit bir olayı fırsat bilen münafıklar, bunu kendi emelleri doğrultusunda kullanmak istediler. Hz. Âişe’nin ordudan geri kalmasını, sonra da Saffan ile beraber arkadan gelmesini kötüye yorumlayarak bunu her tarafta yaymaya başladılar. Toplum bu olayla çalkalanıp durdu. Hatta bazı müslümanları da buna inandırmada başarılı oldular. Hz. Peygamber son derece üzgündü. İş, içinden çıkamaz bir duruma gelmişti. Ve sonunda Cenâb-ı Hakk, vahiyle bu olayın gerçek yüzünü ortaya koyarak münafıkların bu konudaki planlarını açığa çıkardı.

Münafıklar, Hz. Peygamberin yanına geldiklerinde, kendi­lerinin onunla beraber savaşa çıkmaya hazır olduklarını söy­lerler, ancak cihâd emri gelince hemen sözlerini unutmuş gibi davranır ve kaçarlardı.

Münafıklar, kendileri savaşa katılmadıkları gibi, katılanları da engellemeye ve korkutmaya çalışıyorlardı. müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında cereyan eden Uhud Savaşı’nda münafıklar, müslümanları terk ederek kaç­mışlardı. Onlar, savaşa katılmaya çağrıldıkları hâlde, savaşın yapılacağını sanmadıklarını söylemişlerdi.

Yine müslümanların çok zor durumda kaldıkları, içten yahudilerin, dışarıdan da müşriklerin tehdidiyle yüz yüze geldikleri Hendek Savaşı’nda da münafıklar, aslî hüviyetlerini ortaya koyarak, müslümanların yalnız kalmasına, onların morallerinin yıkılmasına çalışmışlar ve mazeretler beyan ederek ordudan ayrılıp gitmişlerdi.

Kur’ân-ı Kerim, münafıklardan bazılarını ifşâ etmiş ve on­ların küfrüne hükmetmiştir. Ne var ki Allah Resûlü onlara, din­den dönen mürtedlerin hükmünü uygulamamış, aksine ken­dilerine o ve ashâbı tarafından müslüman muamelesi yapıl­maya devam edilmiştir. Yüce Allah’ın, münafıklarla ilgili beyan ettiği şeyler, umumî hususlar olup belli birtakım şahısları tayin edici değildir. Bu ifadelerle hedeflenen, onları caydırmak ve uyarmak, bu şekilde kötü akıbetlerini görerek aralarında tevbe etmeye hazır olanların tevbe etmelerini sağlamaktır. Nitekim, Kur’ân’ın ifşâlarından sonra birçokları tevbe etmiştir. Çünkü onlar, söz konusu durumlara Allah’tan başkasının muttalî ola­mayacağını bilmekteydiler.

Kısaca münafıklara ait vermiş olduğumuz bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Medine’de ortaya çıkan nifak hareketi müslümanların baş belası olmuştur. İki yüzlü, hilekâr, yalancı vb. bütün kötü vasıfları hâiz bu insanlar, inandıklarını söyledikleri hâlde, her durumda müslümanları arkadan vurmuş, onların aleyhlerine olacak her olayın içinde yer almış ve İslâm’ın en büyük düşmanı olmuşlardır. Ancak Resûlullah, onların nifakla­rını yüzlerine vurmamış, yumuşak davranmış ve belki de ina­nacaklarını temenni etmiştir. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Resûlullah kendisine gelen elçilere ve misafirlere nasıl davranırdı?

Bilindiği üzere elçilerle Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ilişkisi Medine döneminde başlamış, Mekke’nin fethinden sonra da oldukça yoğun bir hâle gelmiştir. Bu dönemde her din ve bölgeden insan Medine’ye gelmiş, Allah Resûlü onları en güzel şekilde ağırlamış ve dinî herhangi bir baskıda bulunmayıp sadece kendisinin bir peygamber olduğunu anlatmıştır. Medine’ye gelen bu elçiler bazen Mescid’in avlusunda kurulan çadırlarda ya da ashaptan bazı kimselerin evlerinde misafir edilmişlerdir. Ev sahipleri bu misafirlerine Müslümanlığın en sıcak ve samimi ilgisini göstermiş, ikram ve hediyeleriyle ağırlamışlardır.

Gelen bu misafirlerle Allah Resûlü yakından ilgilenir, onları karşılarken mevcut elbiselerinin en güzelini giyer, aynı şeyi ashabına da tavsiye ederdi. Bu, bir gösteriş değil, misafire olan saygının emaresiydi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) gelecek olan elçi ve misafirlerden önceden haberdar olmuşsa onlar henüz gelmeden toplantı meclislerinde onların iyi yönlerini dile getirir, hüsnüzannını ifade ederdi. Bazen de üzerindeki ridasını çıkarır, onların altına sererdi. Bu, onlara verdiği değerin bir işaretiydi. Bazı elçileri de yanına oturtur, onun bölgesi, kabilesi, ülkesiyle ilgili güzel yönlerini anlatırdı. Bazı misafirleri de bizzat kendi evine davet etmiş, evinde onunla bizzat kendisi ilgilenmiştir. Başka yerlerde kalan elçileri ve misafirleri, kaldıkları yerlere uğrayarak ziyaret eder, hâl hatırlarını sorar, Mekke’de Kureyş’in kendisine ve arkadaşlarına yaptıklarını anlatırdı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu misafirlerin gündeme getirdiği her konuyla yakından ilgilenir, onlara cevaplar verirdi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine gelen elçilere değişik hediyeler takdim ederdi. Onlar da Resûlullah’a hediyeler getirirdi. Onları kabul eder, ancak dönüşlerinde yolda yiyecekleri değişik azıklar, farklı hediyeler vermeyi asla ihmal etmezdi. Buna o kadar önem verirdi ki, vefat etmeden önce de ashabına: “Elçilere benim verdiğim gibi sizler de çeşitli hediyeler verin!” (Buhârî, Cihad 176-177) buyurarak böylece bunun takip edilmesi gereken bir sünnet olduğunu belirtmiş olmaktadır.

Resûlullah’ın misafir ve elçilere karşı bu yakın ilgi ve alâkasını şu açılardan değerlendirebiliriz:

Birincisi: Henüz yeni gelmiş ve bütünüyle İslâm’a ısınmamış bu insanlar yer değiştirmenin rahatsızlığını, tedirginliğini yaşarken eğer kendilerini tedirginlikten kurtaracak emniyet dolu bu sıcak atmosferi bulamasalardı, tercihlerini başka türlü de kullanabilirlerdi ki, bu da onlar için büyük bir kayıp olurdu. İşte Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), fevkalâde alâka ve ilgi göstermesi, onları böyle bir yanlış karardan kurtarıyordu ki, bu da, bugün ve yarın üzerinde önemle durulması gerekli konulardan olsa gerek.

İkincisi: Gelen heyet fertleri arasında, kavmi ve kabilesi içinde daima saygı ve hürmet görmüş insanlar da oluyordu. Bunlar, kendi toplumlarında bu gibi ilgi ve alâkaya alışmış insanlardı. Dolayısıyla onlara aynı oranda bir ilgi ve alâka gösterilmeliydi ki, geldikleri yeni toplumu yadırgamasınlar. Yani bu ilgi ve alâka onlara ünsiyet aşılamalı ve yabancılığın verdiği rahatsızlığı ortadan kaldırmış olmalıydı…

Üçüncüsü: Bu heyetlerden pek çoğu resmî idi. İslâm bir devlet nizamı olarak ilan edilince çevredeki kabile ve devletler kendilerince bir durum değerlendirmesi yapmak üzere, Medine’ye heyetler gönderiyorlardı. Bu heyetlerdeki insanlar da sıradan insanlar değillerdi; az-çok hemen hepsinin kendine göre bir dünya görüşü ve değer yargısı vardı. Ve bu insanlar geldikleri yerlere döndüklerinde intibalarıyla döneceklerdi ve onların bu kanaati de, mensubu oldukları devlet veya kabileye mutlaka tesirli olacaktı. Öyle ise, bu insanların müspet kanaatlerle techiz edilmesi şarttı. Bu da, onlara gösterilecek ilgi ve sıcak bir istikbal ile yakından alâkalıydı.

Dördüncüsü: Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâk ve şemâili Ehl-i Kitap tarafından biliniyordu. Zira bu şemâil onların kitaplarında da mevcuttu. Gelen heyetlerden bir kısmı da bu işin hakikatini araştırmak için geliyordu. Efendimiz ise, kendinden emindi. O, Tevrat ve İncil’de geleceği müjdelenen peygamberdi. Muhatabın, bunu yakından görmesi için ona yakın olmasını, mesajının kabulüne vesile sayıyordu. Evet, Allah Resûlü, onları yakınına alıyor ve âdeta, nübüvvetine ait alamet ve işaretleri görmelerine yardımcı oluyordu ki, bu sayede, şüphe ve tereddütler, O’nun her şeyi paramparça eden o mübarek hâl ve tavrına çarpıyor ve delik-deşik oluyordu. Gelenler ekseriyetle önceki kanaatlerini değiştiriyor ve döndükleri yerlerde tebliğ misyonunu edaya hazır hâle geliyorlardı.

Meselenin günümüze ait yorumuna gelince bu konuda şunları söyleyebiliriz:

Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), heyetlerin kabul şeklini ve bu hususta gösterilmesi gereken hassasiyeti, son vasiyetine konu edinmekle de, bu işin önemine ve bu meselenin istikbalde alacağı buud ve derinliklerine işaret ediyorlardı ki, bu da yakın-uzak gelecek açısından çok önemliydi.

Zira kendi döneminde henüz Arap Yarımadası dışına çıkılmamıştı. Bazı devlet reislerinden gelen mektup ve hediyeler ise, fert plânında gösterilen ilgi ve alâka çerçevesinde idi. Hâlbuki ileride “İslâm Site Devleti”, cihanın dört bir yanına yayılan engin hâliyle yüzlerce, binlerce heyetleri ağırlayıp misafir etme zorunda kalacaktı. Tamamen devlet protokolüne ait bu meselenin keyfiyeti, temeli de, yine bizzat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından atılıyordu. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Habib-i Kibriya Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şaka yapar mıydı?

Bir mümin için nükte ve latife, insanları güldürmek, onların hoplayıp zıplamalarını sağlamak ve onlara kahkaha attırmaktan öte manalar taşır; bir yandan hikmet ifade eder, diğer yandan da insanları tefekkür ufkunda dolaştırır. Gereğinden fazla olan şaka ve latifeler laubaliliğe, çok gülmeye, kalbin kararmasına, zamanı boşa geçirmeye ve bazen de insanları kırmaya sebep olması bakımından sakıncalıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kahkahaya sebep olan, Allah’ı anmaktan alıkoyan ya da insanların onurunu yaralayarak saygı ve vakarı yok eden latifeleri yasaklamıştır. Müslümanlar arasında, “Latife latif (nazik, şirin ve ince) gerek” anlayışı çok önemli bir düstur olagelmiştir. Ayrıca, latife veya nüktede yalan sözün bulunmaması gerekir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ben latife yaparım ama doğru konuşurum.” buyurmuş ve latife yaparken dahi sözlerin doğru olması gerektiğini vurgulamıştır.

Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) da yer yer latife yapmıştı. Fakat, O’nun latifeleri ciddiyet televvünlü ve aynı zamanda hak ve hakikat yörüngeliydi. O, bir taraftan, hürmet duygularını davet eden bir vakar ve heybet, diğer taraftan da sevgiyi celbeden bir tevazu ve mahviyet içinde bulunurdu. İnsanları sürekli tebessümle karşılardı. Busîrî, Kaside-i Bürde’sinde bu hususa dikkat çekerek, “Yalnızken Fahr-i Kâinat Efendimize mülaki olsan, celâleti hasebiyle O’nu kalabalık asker arasında ve bir ordunun başındaymış gibi ciddi bulurdun.” dedikten sonra sözlerini mealen şöyle sürdürür: “Onu ashabına karşı da öyle mütebessim görürdün ki, sadef içinde saklanan incinin o Nebiy-yi Zişan’ın mahall-i kelam ve tebessüm madeninden çıktığını sanırdın.” Resûl-ü Ekrem Efendimiz öyleydi; sürekli müjde veriyor olma edasıyla hep mütebessim bir çehresi vardı. Fakat rivayetlere göre, hayatı boyunca sadece üç defa –kendisine yakışan keyfiyet içinde– gülmüş ve asla gayr-i ciddiliğe geçit vermemişti. Bununla beraber, tebessüm etme, insanlara yumuşak davranma, herkese bağrını açma ve yanında herkesin rahat hareket etmesine imkân verme hususlarında örnek olmuş; gerekirse mehafet ve mehabet hâlini bile baskı altına alarak insanları rahat ettirme ve onları boğmama esasına işaretlerde bulunmuştu.

Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem); kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, kendisiyle temasta olanlara yaptığı şakalardan pek çok örneğe hadis kitaplarında rastlarız. O devamlı mütebessimdi, suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, hainlikler, münafıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.

Bu mütebessim Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) ashâbıyla şakalaşırdı. Ashab, Resûlullah’a; “Yâ Resûlullah, Sen bizimle şakalaşıyorsun!” demişti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ben (şaka bile olsa) sadece doğruyu konuşurum; haktan başka bir şey söylemem.” (Tirmizî, Birr 57) buyurmuştu. Ashabının, aralarında yaptıkları şakalara uzun süre güldüğü olur, kendisi de onlarla şakalaşırdı.

Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Beni bir deveye bindir!’ dedi. Resûlullah da: ‘Ben seni devenin yavrusuna bindireceğim!’ buyurdu. Adam: ‘Yâ Resûlullah, ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki)!’ deyince Hz. Peygamber: ‘Acaba deveyi deveden başka bir mahluk mu doğurur? (Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?)’ buyurdular.” (Tirmizî, Birr 57). Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu sözüyle hem şaka yapmakta hem de insana bir söz işitince iyice düşünüp derinliğini, muhtevasını kavramadan reddetmemesi, itirazda acele etmemesi gerektiğini göstermektedir.

Enes (r.a.), Resûlullah’ın, kendisine: “Ey iki kulaklı!” diye hitap ettiğini, bu sözüyle şaka yapmayı kasdettiğini rivayet etmiştir. Yine Enes (r.a.) diyor ki: “Allah’ın elçisi, biz çocukken yanımıza gelir, bize karışırdı (bizimle beraber otururdu); benim Ebû Umeyr adında bir kardeşim vardı, çok sevdiği ve sık sık oynadığı bir kuşu vardı. Ona: ‘Ey Ebû Umeyr, Ne yaptı nuğayr (serçe yavrusu)?’ derdi.”

Enes’in (r.a.) anlattığına göre, yaşlı bir kadın Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmiş ve Cennet’e gidebilmesi için Ona dua etmesini rica etmiştir. Allah Resûlü’nün ona: “Hiçbir ihtiyar kadın Cennet’e girmeyecektir!” demesi üzerine, kadın üzülerek ağlamaya başlamıştı. Bunun üzerine, buyurdu ki: “O gün sen ihtiyar olmayacaksın ki. Yüce Allah: ‘Biz onları yeniden inşa etmişiz, onları bâkireler yapmışızdır.’ (Vâkıa, 56/35-36) buyurmuştur.”

Ümmü Eymen adlı bir kadın, Hz. Peygamber’e gelerek, “kocam seni eve davet ediyor.” dedi. Peygamberimiz: “Kocan kim? Şu gözünde ak olan adam, değil mi?” dedi. (Kadın:) “Vallahi gözünde ak yok.” dedi. “Hayır, var!” buyurdu. Kadın, yine: “Hayır, vallahi yok!” deyince Hz. Peygamber: “Herkesin gözünde ak vardır.” dedi. Güzel sözlü Güzel Peygamber, “ak” kelimesi ile gözün koyu renkli halkasını çevreleyen beyaz tabakayı kastediyordu. Fakat bu söz, gözdeki kısmî körlüğü de ifade ettiğinden kadın, bu şekilde anlamıştı. Hz. Peygamber, bu sözüyle aynı zamanda cinas yapmıştı. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Hatem’ül Enbiya Efendimiz’in hasta ziyareti ile ilgili uygulamaları nasıldır?

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) hastaları ziyaret etmeyi, müslümanın müslüman üzerindeki haklarından kabul eder ve hastaları ziyaret etmeyenlerden kıyamet gününde Cenâb-ı Hakk’ın şikâyetçi olacağını bildirirdi. Hasta bir insan ziyaret edildiğinde, bu ziyaretten dönünceye kadar ziyaret eden için meleklerin sabah-akşam istiğfarda bulunacaklarını müjdelerdi. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece büyükleri değil, aynı zamanda hastalandıklarında çocukları da ziyaret ederdi.

Resûlullah gerek ashaptan gerekse aile fertlerinden biri hastalandığında onları bizzat ziyaret eder, sağ eliyle onları sıvazlar ve şöyle dua buyururdu: “Bütün insanların Rabbi olan Allah’ım! Bunun ıstırabını giderip şifa ver. Şifayı veren ancak sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Buna, hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifa ihsan et!”

Mesela kızı Zeyneb’den (r.a.) olan torunu hastalığında kızı O’nu (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) çağırmış, ölüm vaktinin yaklaştığını bildirmişti. Bu haber üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) oraya gitti. Çocuk, Hz. Peygamber’in kucağına verildi. Çocuk can çekişmekte ve bir ses işitilmekte idi. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) iki gözü yaş döküyordu. Ashabdan Sa’d İbn Ubâde: “Yâ Resûlallah! Bu gözyaşı, bu ağlayış nedir?” diye hayretini açıklayınca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bu gözyaşı bir rahmettir ki, Allah onu kullarından istediği kimselerin kalplerine koymuştur. Allah kendi kullarından ancak mer­hametli olanlara merhamet eyler.” buyurdu.

Hastaları teselli eder, hastalığın sıkıntı değil, bilakis güzel neticelerine dikkatleri çekerek onları rahatlatırdı. Yine başka bir defasında hastalanan bir sahabîyi ziyaret etmiş ve: “Lâ be’se, tahûrun, inşâallâhu.” ‘Üzerine bir sıkıntı olmasın! Bu senin günahlarını temizleyicidir inşallah’ sözüyle onu teselli etmişti. Sadece müslümanları değil, başka dinlere mensup olanlar hastalandığında onları da ziyaret ederdi.

Bazı durumlarda bir hastayı birden fazla ziyaret ederdi. Nitekim Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Sa’d İbn Muaz (r.a.) savaşta kolundan yaralandığında daha sık ziyaret etmek için mescide onun için bir çadır kurmuştu. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Peygamberimiz (sav) bazı isimleri değiştirmiş midir?

Her konuda insanlara rehberlik yapan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) isim koyma konusunda da ideal bir öğretmendir. O, bazı kimselerde gördüğü hoş olmayan ya da kötü çağrışımlar meydana getiren bazı imlerle, kişiyi yanlış duygulara sevkedecek bazı isimleri değiştirmiştir. Mesela “Berre” ismini Zeyneb olarak değiştirmişti. Çünkü Berre kendisini tezkiye eden, temize çıkaran demekti. Ebu’l-Hakem ismini değiştirmişti. Çünkü bunun anlamı, hüküm verenlerin babası, en önde olanı idi. Bu ise Allah’a ait bir sıfatı çağrıştırıyordu. Bu sahabînin adını çocuklarından biriyle isimlendirerek Ebû Şüreh koydu. Arsam ismini Zür’a olarak değiştirdi. Zira arsam; kesik, bereketsiz demekti. Zür’a ise ziraat, ekin, büyüme anlamlarına gelip arsamın zıddıdır. Hazn (sertlik) ismini Sehl (kolaylık) olarak değiştirdi. Âsiye (isyan eden, karşı gelen) ismini Cemîle (güzel, şirin) olarak değiştirdi. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Musibetler karşısında Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem’in duruşu nasıldı?

İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) bilhassa Mekke döneminde çok büyük musibetlerle karşı karşıya kalmıştır; kavmi tarafından yalanlanmış, işkencelere maruz bırakılmış, ölümle tehdit edilmiş ve hatta kendisine komplolar kurulmuştur. Diğer taraftan, kendisinin, ailesinin güzîde fertlerinin ve ashab-ı kiramın esaretten işkenceye, hastalıktan ölüme kadar pek çok imtihanına şahit olmuştur. Fakat, Rehber-i Ekmel Efendimiz, hiçbir zaman kaderi tenkit mânâsına gelebilecek bir şikâyette bulunmamış; belki çok incindiği anlarda Mevlâ-yı Müteâl’e hâlini arz ederek O’nun rahmetine sığınmıştır.

Ezcümle; bir ümitle gittiği Taif’ten taşlanarak kovulunca, o müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica eder etmez, vücudundan akan kana, yarılan başına ve yaralanan ayaklarına aldırmadan Cenâb-ı Hakk’a el açarak söylediği sözler hem pek hazin hem de kulluk âdâbı adına çok ibretâmizdir: “Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sendedir.” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 1/211-212).

Hâşâ, biz Nebiler Serveri’nin kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadeleri lazımî mânâsıyla ele alamayız; bir yönüyle, O’nun kendi hakkındaki sözlerini zikrederken dahi su-i edepte bulunmuş sayılırız. Fakat, O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, nefsini yerden yere vurduğunu, meseleyi –hâşâ ve kellâ– kendi yetersizliğine bağladığını ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığındığını görürüz. Şayet, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu sözlerinden ibret alacaksak, kendi hesabımıza şu mânâları çıkarabiliriz: “Rabbimiz, şu anda, bize yüklediğin misyon itibarıyla yerimizi doldurmuyoruz. Zayıfız, güçsüzüz ve halk nazarında da hor hakîriz. Söz ve davranışlarımız tutarsız, hemen her yaptığımız yanlış; âdeta birer hatalar heykeliyiz. Eğer, Sen bize inayet etmezsen, şerrin ta kendisiyiz. Hâlimizi Sana şikâyet ediyor ve bizi ıslah eylemeni diliyoruz. Tamir et bizi Rabbimiz!..” (M. Fethullah Gülen, Kalb İbresi)

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz