Güzel şefâat ve kötü şefâat ne demektir?

“Her kim güzel bir şefâatte bulunursa, o iyilikten kendisine de bir nasip vardır. Kim de kötü bir hususta şefâat ederse, ondan da kendisine bir pay düşer.” Mücâhid bu âyetin insanlar arasındaki iyi ve kötü şefâat hakkında indiğini kaydetmiştir.

Beydâvî âyeti şöyle tefsir etmiştir: “Bir insan, güzel şefâatle, Allah rızası için, diğer bir müslümanın hakkını gözetir ve ondan bir zararı defeder ya da ona bir fayda sağlarsa veya onun için arkasından (bizahri’l-gayb) dua ederse duası kabul olunur –hatta melek, “sana da o kadar” der– şefâatinin ve hayra vesile oluşunun sevabını alır. Kim de, Allah’ın haram saydığı bir hususta şefâatte bulunursa, aynı miktarda sorumluluğa ve vebâle ortaktır.”

Ebu’s-Suûd ise güzel şefâati şöyle tarif eder: “Meşrû bir konuda bir müslümanın hakkının sırf Allah rızası için gözetildiği ve içinde dünyevî hiçbir maksat olmayan şefâate ‘şefâatün hasene’ yani güzel şefâat denir.

İbn Abbas’tan gelen rivayete göre o, güzel şefâati, insanlar arasını uzlaştırmak ve onları barıştırmak; kötü şefâati ise, insanlar arasında laf taşımak ve dedikodu yapmaktır.” diye tarif etmiştir.

İbnü’l-Cevzî kötü şefâat için üç anlam verildiğini kaydeder: “Birincisi, koğuculuk yapmak, insanların arasını bozmak; ikincisi, Yahudilerin yaptıkları gibi, mümin erkek ve kadınlara beddua etmek; üçüncüsü ise, ehl-i küfre katılarak müminlere karşı harb etmek.”

Kısaca belirtmek gerekirse, bu âyette geçen şefâat âhirette cereyan edecek olan şefâat değil, dünyada gerçekleşen ve insanlar arasındaki münasebetlerle ilgili iyi/kötü şefâattir, insanların lehinde ya da aleyhinde faaliyet göstermek demektir. (Doç. Dr. Mesut Erdal, 40 Soruda Şefaat İnancı)

Efendimiz’in mi’racını Kâbe’ye bakan yönüyle izah eder misiniz?

Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin, sıfatlarının veyahut Zâtî tecellilerinin varlıklarla irtibatı düşünüldüğünde, her varlığın belli tecellilerle meydana geldiği anlaşılacaktır. İnsan, yaratılmışlar arasında en şerefli varlıktır. İnsanlar arasından seçilen bilhassa büyük peygamberler ise, bütün yaratılmışlar içinde husûsî tecellilere mazhar olmuş kullardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, bu peygamberler arasında kaymak gibidir. Bu sebeple O’na “kaymak”, “öz” ve “hülâsa” mânâsına “Mustafa” denmesi boşuna değildir. Hatta meleklerin Hz. Adem’e “safiyyullah” demelerinin sebebinin, Hz. Âdem’in ruhunda meknî ve zamanı geldiğinde zuhur edecek olan böyle bir saffet olduğu da söylenebilir.

Yani, Hz. Âdem Safiyullah’dır; ama onu Safiyullah yapan öz, daha sonra meydana gelecek olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), hadis diye meşhur olmuş bir sözde şöyle anlatılır: “Levlâke levlâke lemâ halektü’l eflâke=Eğer sen olmasaydın varlığı yaratmayacaktım.” Sanki varlığın yaratılış silsilesi ve bütün yaratıkların vasıflarının hulâsası, süzüle süzüle, özleşe özleşe Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’de toplanmıştır.

Yine Nebiler Serveri, makam itibarıyla makam-ı cem’in sahibi olduğundan, bütün enbiya-i izâmın vâris-i hâssıdır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazifeleri itibarıyla bütün enbiyâ-i izama ait hususiyetleri şahsında toplamış olup, kainattaki onlara ait mânânın bir fihristidir. Bu itibarla İnsanlığın İftihar Tablosu, “özün özü”dür. Bu hakikatten hareketle, “O olmasa idi, kâinat da olmazdı” denebilir.

Bir diğer açıdan, hakîkî mânâda kainat ve onun gerçek yorumu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’le anlaşılmış ve O’nun tarafından anlatılmıştır. Eğer Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kainatın mânâsını ve kâinat gerçeğini anlatmasa, mânâlandırmasa ve yorumlamasaydı, kâinat mânâsız ve karışık bir kaostan ibaret kalacaktı. Oysa kâinat, mebde’den müntehâ’ya (başlangıçtan sona) kadar, belli bir gâyenin takip edildiği bir silsileden ibarettir ve insanlık, bu hakikati de Efendimiz’in mübarek beyanlarından öğrenmektedir. O’nun yorumuyla kâinat mânâsızlıktan kurtulmaktadır. O olmasaydı, kâinatın yorumlanması da tam bir kaosa dönecekti.

Tasavvuf ehli, Yunan felsefesinde “akl-ı evvel=ilk akıl” olarak isimlendirilen akılla Efendimiz arasında, yani varlığa ille-i gâye, yani nihaî yaratılış gâyesi olan insan arasında şöyle bir münasebet kurmuşlardır: Allah Rasûlü, mübarek bir beyanında “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” buyurmuştur. Yaratılış silsilesinde on akıl tevehhüm edenlere göre ise ilk yaratılan şey, akl-ı evveldir. Zira akıl, kâinattaki nizama esas teşkil edebilecek bir şeydir. Elbette kâinatı hallaç edip, onun mânâsını ve derinliklerindeki hakikatleri ortaya çıkarıp değerlendirecek olan akıldır. Akıl olmayınca, diğer hususlar gibi kulluk mükellefiyetinin anlaşılması da mümkün değildir. Öyle ise, aklın önemi inkâr edilemez. Ancak kâinatın sahih yorumu adına, insanlar içinde yaratılıp seçilmiş olan insan, akıldan daha da önemlidir. Çünkü bu insan, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına esas teşkil edebilecek arşa, yani hükümlerini icra ettiği yere mukabil olarak yaratılmış ve hususî tecellilerden meydana gelmiş önemli bir varlıktır. Dolayısıyla O’nun durumu, hiçbir zaman tartışılmaz bir konumdadır.

Bu, tecellinin bir yanıdır. Tecellinin bir diğer yanı da, Kâbe’yle ilgili olanıdır. Zira Kâbe, insanların kalblerinin vahdetini sağlayacak bir binadır ve insanların yanlış yere yönelmemeleri için yapılmıştır. Fakat haddizatında Kâbe, arzın merkezinden Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar, arz yaratıldığından beri etrafında meleklerin tavaf ettiği muallâ bir yerdir. Orası bir tecelligâh-ı İlâhî ve bir metâf-ı kudsiyândır. Bu, Kâbe’nin mülk yönüdür. Mekke ise, Kâbe’nin zarfı gibidir. Mekke, böyle yüce bir mânâya zarf olması itibarıyla büyük bir kıymet kazanmış ve mübarek bir yer olmuştur. Kâbe’yi sînesinde barındıran Mekke’ye gelişigüzel “ana” denmemiştir. Kur’ân, onu doğrudan doğruya “Ümmülkurâ=Bütün beldelerin anası” olarak isimlendirmiştir. (Bkz. 6/92; 42/7) Çünkü, bütün beldelerin Kâbe ile bir göbek bağı vardır. Ve bütün beldelere hükmedebilecek evrensel bir peygamber ancak Kâbe’de doğabilir. Dolayısıyla Kâbe gibi, Mekke de metâf-ı kudsiyân olmuş, Hz. Adem’den bu yana bütün kudsîler hep oraya koşmuş ve onun hariminde ölmek istemişlerdir. Ehl-i tahkikin keşif ve ifadelerine göre, insanların tavaf ettiği o yerde yüzlerce peygamberin medfeni vardır.

Bütün bunları şunun için arz ediyorum: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in dünyaya teşriflerine mekân olarak başka herhangi bir yerin rahm-i mâder olabilmesi mümkün değildir. Eğer Allah (celle celâluhu) varlık arasında en kudsî yer olarak Kâbe’yi görmüşse ve Beytullah binası da buna bir işaret ise, ayrıca “Allah’ın baktığı yer orasıdır, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının halîtası buradadır” denmişse, şüphesiz Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in dünyayı şereflendireceği yer de, en mübarek “Buk’a” sayılan Kâbe olacaktır.

Evet, Nebiler Serveri’nin başka bir yerde doğması düşünülemez. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ancak Kâbe’nin rahm-i mâderinde neş’et edebilir. Annesi bir başka yerde olsaydı bile, gelip O’nu Kâbe’de dünyaya getirmeliydi. Çünkü, insanlar arasında bütün İlahî isim ve sıfatların hareket ve odak noktası olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i, bütün bu isim ve sıfatların bir nokta-i mihrâkiyesi olan Kâbe’den başka bir yer besleyemezdi. Allah Rasülü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe’den 53 yaşında iken ayrılmıştır. Kâbe, Nebiler Serveri’ni, her şeye rağmen bağrında besleyen bir ana gibidir. Ama o, mehîb ve mehâfetli bir anadır. İhtimal onun böyle olması da, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in maruz kaldığı değişik musibet ve belalar karşısında metafizik gerilimini yitirmeden dayanması ve daha pek çok kabiliyet ve istidatlarını inkişaf ettirmesi açısından büyük bir önem arz etmektedir.

Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe’yi görmüş, ondaki esrarı, âlem-i şehâdetteki bir insanın kabiliyet, istidat ve zâhir-bâtın bütün hisleri ve tecessüsleri ile alabildiği kadar almıştır. Oysaki Kâbe’nin hakikati, göklerin ötesinde, Sidretü’l-Müntehâ’dadır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in mi’râcı da Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanmıştır. Bir taraftan Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mi’râc’da semaların eteklerini cevherlerle doldurmuş, onlar da O’nunla şeref kazanmışlardır. Çünkü onlara, o güne kadar bekledikleri O Dürr-ü Yektâ’nın solukları ulaşmış ve onlara bir visal yaşatmıştır. Diğer taraftan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mi’râc esnasında değişik yerlere uğrayıp geçmiş, her yerde kendisine “top senin, çevkân senin” denmiş” ve O, bu muhteşem istikballe gidip tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükselmiştir. Sidretü’l-Müntehâ, O’nun için bile aşılmaz bir yerdir. Zira orası, insan ufkunu aşan bir hazîredir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de nihayetinde diğer varlıklar gibi yaratılmış biridir. Evet, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in geçtiği yerler, O’nunla şereflendirilmişlerdir. Çünkü şimdiye kadar böylesine uzun bir yolculuk yapacak, Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşacak ve bizzat Mütekkellim-i Ezelî’den kelam ahzedecek dereceye hiç kimse yükselememiştir. Bu meseleyi bir teşbih ile ifade edecek olursak, bir yönüyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine analık yapan Kâbe’den ayrılırken hüzünle ayrılmış, fakat diğer bir yönüyle de, Kâbe’ye “Sen ayrı ben ayrı” diyerek, aralarındaki özdeşliğe karşı bir tavır koymuştur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’deki o muhteşem karşılanma merasimiyle de, Kâbe’den ayrılığın vermiş olduğu hüznüne teselli bulmuştur. Medine, İnsanlığın İftihar Tablosu’na bağrını açmış, O da Kâbe için yaptığı gibi, Medine için de dua etmiş ve orası da üns esintileri ile dolmuştur.

Ayrıca Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğini sema ehline göstermek için bütün gökleri dolaşmış, başta diğer peygamberler olmak üzere bütün gök halkı, Medinelilerin hicret esnasında Allah Rasulü’nü “Üzerimize ay doğdu” diyerek karşıladıkları gibi, O’nu büyük bir coşku ile istikbal etmişlerdir. Efendimiz, pek çok kapıdan geçmiş, kendisini karşılayanları, hattâ kendisine refakat eden Cibrîl’i bile belli bir noktadan sonra geride bırakmış ve her şeye perdesiz, engelsiz ulaştığı bir noktada Kâbe’nin Sidretü’l-Müntehâ’daki hakikati ile yüz yüze gelmiştir.

Allah Rasulü, mi’râcı anlatırken, “Öyle bir noktaya ulaştım ki, kader kalemlerinin cızırtılarını duydum.” buyurmuştur. Efendimiz’in Sidretü’l-Müntehâ’da Cenâb-ı Hakk’ın cemalini kemmiyetsiz, keyfiyetsiz, hâilsiz ve perdesiz bir şekilde müşahede etmesi de söz konusudur. Ayrıca O (sallallâhu aleyhi ve sellem), enbiya-ı izâmı da ayniyet içinde müşahede etmiş, onlarla zaman üstü görüşüp konuşmuştur. İşte İnsanlığın İftihar Tablosu, böyle bir buudda seyahatini yaparken, Kâbe’nin hakikati ile de buluşmuş ve böylece kendisini besleyen anayı tanımış, onun elini öpmüş ve onunla denk hale gelmiş veya onu aşmıştır. Bu, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) için hem anasına karşı bir hasret giderme, hem de o terbiye ve edep insanına terbiyesini ortaya koyma fırsatı; gök ehline de bu büyük vuslatı gösterme merasimi idi. Bu şehrayinde belki de, bizim bilemediğimiz âlemlerde binlerce, yüzbinlerce şahaplar sağa sola saçılmıştır. Çünkü, yeryüzü yaratıldığı günden itibaren gökteki yıldızlar böyle bir şehrâyine asla şahit olmamışlardır. Öyle ki o gece âdeta yıldızlar, kaldırım taşları gibi o Dürr-ü Yektâ’nın ayaklarının altına serilmiştir. Evet, O’nun ruhunun vüsati ile mesele ele alınınca, zaten bunu başka bir şekilde ifade etmek de mümkün değildir.

Allah (celle celâluhu), Nebiler Serveri’ni değişik âyât u beyyinâtı ile arzdakilere anlatarak O’nun kim olduğunu tespit ve tescil ettikten sonra, mi’râc mucizesi ile de gökler ehline tanıtmıştır. Mi’râcın başlangıcı, Allah Rasulü’nün kulluğuna terettüp eden bir ihsan ve ikramdır. Binâenaleyh, başlangıç yönüyle mi’râca “kerâmet” demek daha uygun olur. Öte yandan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mi’râcının nihâyetinde, yeniden ümmetinin arasına dönmesi yönüyle, peygamberlik mucizesinin yanı sıra peygamberliği içinde bir velâyet yaşamış ve mi’râc bir yönüyle o velâyetin bir buudu olmuştur. Ayrıca Nebiler Serveri, Mi’râc’dan, iman hakikatlerini görme, tatma ve başkalarına da tattırma gibi peygamberliğini tasdik edici bir kısım semerelerle dönmüştür.

M. Fethullah Gülen

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mi’raçtan döndüğünde yatağının soğumadığı rivayet ediliyor. İzah eder misiniz?

Her şeyden önce, Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) mi’raçtan döndüğünde yatağının soğumadığını bildiren rivayetler çok mevsuk değillerdir. Bazı rivayetlerde bu haberi veren kişinin Hz. Âişe (r.anhâ) validemiz olduğu bildirilmektedir ki, kaynaklarda mi’raç hâdisesinin, hicretten üç veya beş sene evvel vukû bulduğu rivayet edildiğine göre Âişe validemizin bu teferruatı bizzat bilmesi mümkün değildir; zira, Hz. Âişe validemiz hicretten bir sene sonra, yani kendi ifadesiyle yedi-sekiz, İmam Şiblî’nin zorlamalı yorumları esas alındığında da on beş yaşlarında evlenmiştir. Dolayısıyla da o, Mi’raç-ı Nebevî esnâsında babasının evinde, henüz küçük bir çocuktur. Ne var ki Hz. Âişe validemiz bu hâdiseyi, Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir başka yaşlı hanımından, meselâ Hz. Hatice validemizden dinlemiş ve ondan nakletmiş de olabilir. Ancak mi’raç hadisesi, Hz. Hatice ve Ebû Talib’in vefatını müteakip vukû bulduğundan bu yaklaşım da sıhhatli görünmemektedir. Başka bir rivayete göre de Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. Ali’nin ablası Ümmühân validemizin evinde iken mi’raçla şereflendirilmiştir. Hz. Ümmühân Efendimiz’in amcasının kızı olması itibarıyla nikah düştüğünden, o günün yüksek terbiye anlayışıyla, Hz. Ümmühân’ın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatağına elini sürüp sıcaklığını bildirmesini de ben inandırıcı bulamıyorum.

Yukarıdaki yaklaşımların keyfiyeti mahfuz, mi’raçtan döndüğünde Allah Rasulü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yatağının soğumamış olduğu haberinin, gerçek kabul edilmesinde de bir beis yoktur. Esasen Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek cismi ile mi’raç yapmıştır. Ancak biz, Kur’ân-ı Kerim’in yaptığı gibi sadece meseleye temas edip üzerinde fazla durmadan geçeceğiz.

Kur’ân’ı Kerim, mevzuyla alâkalı şöyle buyurur: “Sübhânellezî esrâ biabdihî…=Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.”[1]

Evvelâ şunu belirtelim ki, Kur’ân-ı Kerim’de geçen her tesbih sözü, esbâp yolu ile şirke girmeye karşı bir tavrın ifâdesidir. Burada da sûre tesbih lafızlarıyla başlamakta ve ilk plânda açık-kapalı şirke karşı bir tavır belirlenerek sebeplerin birer perde olduğu vurgulanmaktadır. Evet, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mi’raçı, hatta Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya seyahatı (isrâ) dahi tamamen sebepler üstüdür. Dolayısıyla onun hızı, hayalin, ışığın ve ruhun süratiyle kıyas edilmeyecek ölçüdedir.. evet o hızın keyfiyeti, ancak Allah’ın bilebileceği bir husustur. Dolayısıyla o gece Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem),

“Sebepleri esvâb gibi sırtından attı

Müsebbibü’l-esbâbla mi’raç yaptı.”

 mısralarıyla ifade edildiği gibi tamamen sebepler üstü bir yolculuk yapmıştır.

Ayrıca Cenâb-ı Hak, İsra sûresine “Sübhânellezî” beyanıyla kullarına bir tembihde de bulunmakta ve âdeta “Her şeyden önce şirki kafanızdan atın ve iyi bilin ki, bunu şu âlemlerin nizam ve intizamını her an elinde tutan Allah (celle celâluhu), sebebleri, tabiatı ve eşyayı aşan bir güçle gerçekleştirmiştir.” denmektedir.

 İkinci husus, Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), böylesine gökler ötesi, aşkın bir yolculuğa çıktığında, O’nun bütün iç buud ve derinlikleri harekete geçirilmiş ve O’na zaman ve mekân üstü bir yolculuk yaptırtılmıştır. Kâdı İyaz, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mekânsızlıkla alâkalı hayretlerinden bir tanesini ifade ederken, O’nun “Ayağımı nereye koyayım?” sorusuna, “Bir ayağını diğer ayağının üzerine koy.” denildiğini nakleder ki, bu da Kur’ân-ı Kerim’deki “Kâbe kavseyni ev ednâ”(Necm, 53/9) hakikatiyle alâkalı tevcihlerden biri sayılan imkanla vücup arası mertebe demektir. Bunun mânâsı şudur: Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilâh olması mümkün değildir. Zira O, Allah’ın yüce bir kulu ve şerefli bir peygamberi olmakla beraber netice itibarıyla yiyen, içen, uyuyan, yürüyen bir insandır. Ne var ki bu Ufuk İnsan, Buseyrî’nin de ifadeleriyle “Bir beşerdir, ama herhangi bir beşer gibi değildir; O, taşlar arasında tıpkı yakut gibidir.”

Evet, sıradan bir insan olmayıp, insanlık değerlerini aşan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), şayet yüzbinlerce buudu ile açılmışsa, yani beyninin bütün fakülteleri ile her yere ulaşıp her konuşmayı bir anda dinleyebilecek bir mertebeye ulaşmış ya da nûrâniyetiyle bin makamda birden bulunmuşsa, O’nun mi’raça çıkıp geriye dönmesi için bir lâhza bile yetecektir. İşte bu açıdan bakıldığında O’nun mi’raçtan dönüp yatağını sıcak bulması da gayet normaldir.

M. Fethullah Gülen

[1] (İsra, 17/1)

Miraç nedir? Peygamberimiz kaç defa miraca çıkmıştır?

Miraç, Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) ubûdiyetine mükâfat olarak kulluk yoluyla kazandığı vilâyetin arşiyesinden ibarettir. Allah, yeryüzünde insanlara mesajıyla gösterip tanıttırdığı O Muallim-i Ekmel ve Erşed’i, Mele-i Âlâ’nın sakinlerine de göstermek için O’nu oralarda dolaştırmış ve bütün semavî dairelerin sekenesiyle O’nu buluşturmuştur.

Evet, herkes O’nu hüsn-ü istikbal etmiş, melekler teşrifatçılık yapmış ve huriler O’na selâm durmuştur. Yıldızlar kaldırım taşı gibi ayaklarının altına serilmiş, bineğiyle berk gibi bütün kevn ü mekânı temâşâ edip tekrar harîm-i Kâbe’ye ve sine-i insaniyete dönmüştür. İşte miraç bu âlî yolculuğun adıdır. Tasavvuf kitaplarında kavs-i uruc, kavs-i nüzul veya arşiye-ferşiye diye velilerin ruhlarında ve gönüllerinde yaptıkları seyahat, Resûl-i Ekrem’in hayatında ruhuyla ve cismiyle bu şekilde gerçekleşmiştir. Daha önce yer yer arz ettiğim için burada meselenin keyfiyetindeki ihtilâfın teferruatına girmek istemiyorum.

Efendimiz’in kaç defa miraç yaptığı meselesine gelince, nakkâd-ı muhaddisîn, Allah Resûlü’nün bir defa miraç yaptığını ifade etmektedirler. Ancak bazı meğâzî ve siyer yazarları, hâdisenin içindeki küçük bir detaydan ve bir de vak’anın başlangıcındaki yer ihtilâfından ötürü “İki defa miraç gerçekleşti.” demişlerdir. Hatta bazıları bunu beşe kadar çıkarmışlardır.

Aslında Efendimiz her an, Huzur-i Kibriyâ’ya yükselme yolunda olmuş ve her velinin ruhen yaptığı miracın kat kat üstünde miraçlar yapmıştır. Ruhu ve cismiyle سُبْحَانَ الَّذ۪ۤي أَسْرٰى بِعَبْدِه۪ (İsrâ sûresi, 17/1)’yi temsil eden, ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ۝فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنٰى (Necm sûresi, 53/8-9) ile serfiraz olan Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) bir tek miracı vardır ki, bu, O’nun için de, ümmeti için de bir vesile-i iftihardır. Süleyman Çelebi’nin, “Ermedi Senden evvel gelen bu devlete” sözüyle ifade ettiği gibi gerçekten hiç kimse o devlete erememiştir. Şimdi eğer diğer miraçlar da söz konusu ise onlar velilerin miracının üstünde, ruhen Efendimiz’in “kâb-ı kavseyni ev ednâ”ya irtika ve irtifaından ibarettir.

İnsanları müteaddit miraçların olduğuna sevk eden husus, ashab-ı kiram arasında Hz. Âişe ve Hz. Muaviye gibi bazı kimselerin, miraç hakkındaki farklı mütalaaları olmuştur. Burada, Allah Resûlü’nün ruhuyla miraç yaptığı iddiasına gelince, bu, “Miracı rüyada yaptı.” demek değildir. Ruhuyla bir kısım veliler bile kendilerine göre ve kâmetlerine uygun miraçlar yapabilirler. Biz buna ruhî tecrübeler içinde ruhî degajman diyoruz. Bu, ruhun bedenden infisali, trans hâlinde ruhun pek çok yerde görülmesi ve pek çok meseleye müdahale edebilmesidir. Bugün medyumlukla iştigal edenler bu işi çok iyi bilirler. Evet, burada ruhuyla miraç yaptı derken, kastedilen rüya değildir.

Bazı kimseler, Efendimiz’in cismen değil ruhen miraç yaptığını söylemişlerdir. Buna delil olarak da bazı muteber hadis kitaplarında geçen bir hadise dayanmışlardır.[1] Bu hadisin isnadında yer alan ravi Şerik İbn Abdullah İbn Ebî Nümeyr, tâbiîn seviyesinde, hafız olmayan ve Müslim tarafından “Hıfzında problem vardır.” denilerek cerhedilen bir zattır.[2] Bir başka rivayette Miraç hâdisesi anlatırken, “Hatîm’de yatıyordum, geldiler melekler şöyle yaptılar, miraç yaptım, uyandığımda kendimi Hatîm’de buldum.”[3]ifadesi geçtiği için “Efendimiz Hatîm’den hiç ayrılmadı.” demişlerdir. Delil olarak gösterilen diğer rivayette ise Hz. Âişe, “Efendimiz’in cesedini hiç kaybetmedim.”[4] demektedir. Bu hadisin doğru olması düşünülemez. Zira Efendimiz Mekke’de miraç yaptı; Hz. Âişe o zaman Efendimiz’in döşeğinde değildi ki “Cesedini kaybetmedim.” diyebilsin. Zira Hz. Âişe ile Efendimiz’in izdivacı Medine’de olmuştu.

Evet, bazıları “Miraç, Hatîm’de oldu.” demişler, bazıları ise Süleyman Çelebi’nin, “Ümmühânî’nin evine döndü heman.” sözleriyle ifade ettiği gibi Allah Resûlü’nün amcasının kızı Ümmühânî’nin evinden seyahat yapıp oraya döndüğüne dair rivayeti[5] esas almışlardır. Bazıları buradan hareketle “Allah Resûlü iki miraç yaşamıştır. Miracın biri Ümmühânî’nin evinden başlamış, ikincisi ise Hatîm’den başlamıştır. Miracın birisi ruhanî, diğeri ise cismanî olmuştur.” şeklinde bir kanaat izhar etmişlerdir. Ancak hadis kritikçilerine göre bu mesele doğru değildir.[6]

Efendimiz’in ruh infisaliyle kat-ı meratip ettiğine dair ve Allah ile kavî şekilde münasebetini ifade eden çok vak’alar vardır ve bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Miraç meselesi bunlara bağlanamaz. Muteber ve makbul hadis kitapları Allah Resûlü’nün cismi ve ruhuyla bir kere miraç yaptığını söylemişlerdir. Diğerine de ihtimal vermenin yanında biz bu görüşe katılarak, “Allah Resûlü bir kere miraç yapmıştır.” diyoruz.

[1] Buhârî, menâkıb 15, tevhid 37; Müslim, îmân 262. [2] Bkz.: ez-Zehebî, el-Kâşif 1/485; İbn Hacer, Takrîbü’t-tehzîb 1/266. M. Zâhid el-Kevserî, ravi Şerîk’in bu rivayette 12 vehmini ortaya koymuştur. Bkz.: el-Kevserî, Makâlât s.490. [3] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 42; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/208. [4] Bkz.: İbn İshak, es-Sîre 5/275; et-Taberî, Câmiu’l-beyân 15/16. [5] Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/248; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 24/432. [6] Bkz.: el-Aynî, Umdetü’l-kârî 15/25; Aliyyülkârî, Şerhu’ş-Şifâ 1/379-430.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikbale bakan hadisleri arasında günümüze bakanları var mıdır?

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini ele aldığımız yerde, O’nun gayba ait verdiği haberler üzerinde de fazlasıyla durmuştuk. [1] Bu mevzuda hadis ve megâzî kitaplarında, Efendimiz’e ait o kadar çok vak’a zikredilmiştir ki, sanki Allah Resûlü gaybbîn nazarıyla televizyon ekranının başında oturmuş da seyrediyor gibi kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri teker teker müşâhede etmiş ve ümmetine haber vermiştir.

Meselâ, Allah Resûlü hilâfetin otuz sene olacağını -muteber hadis kitaplarında- haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmıştır. Kureyş’ten iki çocuğun (Yezid ve Velid gibi) ümmet-i Muhammed’in başına musallat olacaklarını, çok eza ve cefada bulunacaklarını haber vermiş, haber verdiği gibi zuhur etmiştir. Zülhuveysıra’nın şahsında, elmacık kemikleri, burun ve kafa yapıları ve renkleriyle Moğol tipini anlatarak bir kısım kimselerin İslâm medeniyetini zir ü zeber edeceklerini tafsilatıyla haber vermiş ve haber verdiği şekilde Moğol istila ve işgalleri olmuştur.

Bugünkü Müslümanları ilgilendiren haberlerden birisi de Deccal’la alâkalıdır. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Deccal mevzuunda, tarikleri itibarıyla yüzden fazla hadis ve yine Hz. Mesih’in ineceğine dair de yüz kadar hadis vardır; kırk tanesi sahih, kırk kadarı hasen, yirmi kadarı zayıf denebilecek bu hadislerin hemen hepsiyle Hz. Mesih’in ineceği anlatılmaktadır. Buhârî ve Müslim’de adı zikredilmemekle beraber açık-kapalı Hz. Mehdi hakkında bir hayli hadis-i şerif vardır. Yine Efendimiz, ümmeti içinde, söyledikleri yalanlara kendileri dahi inanacak kadar yalancıların zuhur edeceğini, otuza yakın kimsenin nübüvvet iddiasında bulunacağını haber vermiş ve bunların da hepsi zamanla ortaya çıkmıştır. Daha Devr-i Risaletpenâhî’yi müteakip Tuleyha, Müseylimetü’l-kezzap gibi peygamberlik iddiasında bulunan yalancılar zuhur etmiş; bunlardan Tuleyha teslim olup sonra yine Müslüman olmuştur ama Müseylime küfrü üzerine öldürülmüştür. Daha sonraki devirlerde meşhur şair Mütenebbi gibi peygamberlik iddiasında bulunanlar da olduğu gibi, hulûle, ittihada inanan bir sürü sapık da zuhur etmiştir. Daha sonraları Hindistan’da meşhur Kâdiyâniliği tesis eden Gulam Ahmed de bir yalancı peygamber olarak nübüvvet iddiasında bulunmuştur. Böyleleri hep hulûliye ve ittihad akidesini savunmuş ve “Allah bana girdi, bende konuşan Allah’tır.” gibi küfür ifade eden laflarla ortaya çıkmışlardır ki bunlar hep yalancı peygamberlerdir ve iddia-yı nübüvvette bulunmuşlardır.

Allah Resûlü, daha sonra zuhur edenlerden de meselâ Marks, Lenin, Engels, Troçkin ve Mao’ya kadar farklı anlayışlardan insanları, bazen işaretle, bazen remizle haber vermiştir ki, bunların hepsi inkâr-ı ulûhiyette bulunmuş deccallardır. Allah Resûlü’nün bunlardan haber vermesi daha ziyade remizle olmuştur; O, bunların kutb-i şimalîden zuhur edeceklerine ümmetini uyarmıştır. “Onun, bir günü sizin bir seneniz, bir günü bir ayınız, diğer bir günü de bir haftanız kadar olacak.” demek suretiyle oralarda cereyan eden izafi gün keyfiyetinin ekvatora yakın mıntıkada cereyan eden günden farklı olduğuna parmak basmıştır. Bunların da hepsi haber verdiği gibi çıkmıştır. Kuzey kutbuna doğru gidildiğinde Lenin ve Marks’ın nereden zuhur ettiği görülür; evet, gidildiğinde görülecektir. Bütün bunlar günümüzde malumat-ı âdiye hâline gelmiş bilgilerdendir. Günlerin, gecelerin nasıl uzayıp kısaldığını, ekvator ve kutupların farklılığını çocuklar bile biliyor.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunlardan haber verdiği gibi bir de umumî olarak ümmet-i Muhammed’in başına gelecek kıyamet alametlerinden olarak, meselâ zinanın yaygınlaşacağını haber veriyor; açıktan açığa eller, gözler, ayaklar ve diğer azalarla zina yapılacağına işaret ediyor ki; günümüzde sokaklardaki manzara bu mevzuda şahit aramaktan bizi vâreste kılacak kadar vâzıhtır. Sinema, dergi ve kitaplarda bu meselenin yaygınlıkla kullanılması ve fiilî durum; herkesin ırz ve namusundan endişe eder hâle gelmesi, insana “Fesadaka Resûlullah – Allah Resûlü dosdoğru söylemiş.” dedirtiyor.

Tirmizî’deki bir hadis-i şerifte Allah Resûlü faizin yaygınlaşacağını ifade ediyor. Faiz o kadar taammüm edecek ki, ondan kaçınanların dahi yedikleri şeyler içinde faiz bulaşığı, tozu, dumanı bulunacaktır. Hassasiyet ve titizlikle sadece aldıkları maaşa kanaat eden memurların durumu düşünüldüğünde faizle muamele yapan bankalardan aldıkları maaşa faizin tozunun nasıl bulaştığını görmek mümkündür.

Cömertliği ile meşhur Hâtem-i Tâî’nin oğlu Adiyy ibn Hâtim Hıristiyan idi. Babası Allah Resûlü’nün getirdiği hidayetle tanışamamıştı. O gelip Efendimiz’e hayat-ı seniyyelerinin sonunda teslim olmuştu. Allah Resûlü’nde (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvvet nişaneleri görmüştü; bunlar Ceziretü’l-Arab’da umumî güvenin teessüs edeceği, Müslümanların çok zenginleşeceği türden haberlerdi ve Adiyy’in (radıyallahu anh) itirafıyla hepsi de gerçekleşmişti.

Sonuncusu hariç buraya kadar anlatılan vak’alar hep İslâm dünyasında tedenni ve sukutu haber veren hadislerdir. Vâkıanın bir de olumlu kısmı vardır. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahir zamanda evsaf ve ahvaliyle tıpkı sahabeye benzer bir cemaatin zuhur edeceğini de müjdelemiştir.

O bir hadislerinde, “Ta kıyamet kopuncaya kadar ümmetimden bir cemaat dine omuz verecektir.” buyururlar. Hadisin başka bir ilavesinde, hasım olan kimselerin onlara zarar veremeyeceklerinden de bahsedilir. Yani onlara karşı kurulan bütün dolaplar, entrikalar ve hileleri yapanların kendi başlarına çevrileceği ifade edilir. İşte ahir zamanda zuhur edecek evsaf ve ahvaliyle sahabe-i kirama benzeyen bu cemaati Allah Resûlü haber vermiş ve biz Efendimiz’in haber verdiği sair şeyler gibi bunun da çıktığına/çıkacağına inanırız.

Biz, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikbale dair verdiği haberlerden şimdiye kadar yüzlercesinin zuhur ettiğine şahit olmuşuzdur. Hadis kritikçilerinin büyük bir titizlikle ele alıp inceledikleri nice hadisler vardır ki, o hadislerde Efendimiz, ümmetinin üst üste kırılmalar, çözülmeler yaşadıktan sonra yeniden belini doğrultacağını ve devletler muvazenesinde hâkim bir unsur hâline geleceğini haber vermektedir ki biz ona da inanırız.. evet öyle ümit ediyoruz ki, şu âna kadar olan şeyler zincirine bu da gerçekleşmiş bir halka olarak takılacak ve devam edecektir. Onun için buna yarısı oldu, yarısı olmadı diyoruz. Bu yarının olması için de olduracak sebepler lâzımdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahval ve keyfiyet itibarıyla durumu anlatır: “Din, garip olarak, (yani hâlden, dilden anlamayan insanların içinde) başladı. (Ona canlı kanlı bir cemaat sahip çıktı. Ve sonra da her yana yayıldı, hâkim oldu.) Yine ona gariplik arız olacak. (Ahir zamanda da yeniden böyle olacak. Âdeta cemaat-i İslâm’ın karşısına bir nevzuhur hâlinde çıkacak. Dost da düşman da buna şaşacak.)”, “…Ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir.”[2]âyetinde ifade edildiği gibi tohumu atan dahi şaşacak, “Nasıl oldu? Ben de hayret ediyorum; birdenbire böyle büyümemesi gerekiyordu!” diyecek. Evet, Devr-i Risaletpenâhî’de olduğu gibi her yanda bir inkişaf yaşanacak.

Kurtarıcı neslin, ashab-ı kirama benzetilmesinde bir kısım farklı mânâlar vardır. Çünkü ashab-ı kiram din-i İslâm’ı neşretmek için yurt ve yuvalarını terk ettiler. Şimdilerde yurtdışına sadece para kazanmak için gidenleri görünce insanın aklına sahabe ve onları takip edenler geliyor. Bizim ecdadımız ve Müslümanlıkta bu altın silsilenin başı olan sahabe-i kiram ve tâbiîn-i fihâm efendilerimiz, yurt ve yuvalarını, memleketlerini, ocaklarını tek bir gaye için terk ediyorlardı; o da hakkı neşretmekti. Ebû Eyyub el-Ensarî hazretleri, ta Arap yarımadasından kalktı İstanbul önlerine kadar geldi; bu, oralarda da Allah’ın adını duyurmak içindi. “Benim cenazemi alın ta Bizans’ın içlerine doğru götürebildiğiniz yere kadar götürün” diyor ve ekliyordu “Ben arkadan gelen fatih orduların kılıç şakırtılarını duymak istiyorum.”

Bu misalleri çoğaltmak mümkündür; kadınıyla erkeğiyle bütün bir millet, yurdunu yuvasını evlâd u iyâlini terk ediyor, dünyanın dört bir yanına Allah’ı anlatmak için gidiyordu. Tabiî yurt dışına sadece para kazanmak için gidenler ise bunun tam tersi bir manzara sergiliyorlardı. Buna rağmen yine de karamsar olmamak lâzım. Rahmet-i ilâhîden ümit ediyoruz ki, oralara daha fazla bir şeyler kazanmak için giden bu insanlar, ilk niyetlerinin hilâfına hayırlı bir işe öncülük edecekler; oraya giden talebelere sahip çıkacak ve sonradan irşad için gelenlerin hâmîleri olacaklardır. Onlar bilmeyerek tohumlar attılar, ihtimal bir gün gördükleri inkişaf karşısında, “Biz ne maksatla geldik, encam nasıl oldu!” deyip kendileri de şaşacaklardır. Ecdadın, Allah’ın adını duyurmak için gittiği yerlere bugün yabancı para için gidiliyor. İnşâallah bu da sona erer. Bu, benden bir tefe’ül ve rahmet-i ilâhî açısından da bir ümittir.

Eğer bütün bu yıkılışlardan sonra, yeniden ümmet-i Muhammed’in kaldırılması düşünülüyorsa sahabe-i kiram gibi gerektiğinde yurt ve yuva terk edilmeli, en azından mü’min yurt, yuva ve evlâd u iyâl kaydından kurtulmalıdır. Izdıraba, çileye talip olanlara, irşad için mehâliki iktiham edenlere binler selâm..!

[1] Bkz.: Sonsuz Nur, 1/120-153 [2] Fetih sûresi, 48/29.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Peygamberimiz (sas) gaybdan haber vermiş midir?

Kur’ân, Peygamberimize (sav) verilen bir mu’cize kitap olması hasebiyle, Efendimizin Kur’ân diliyle anlattığı bütün gaybî haberler, aynı zamanda O’nun peygamberliğini de te’yid eder. Fakat bir de Efendimizin (sav), doğrudan doğruya kendi diliyle verdiği gaybi haberler vardır ki, biz daha ziyade burada ondan söz edeceğiz. Zira şimdilerde telestezi diye anlaşılan hususlar ile alakalı en mühim vak’alar, önce bin bu kadar sene evvel, Efendimizden sadır olmuş ifadelerdir. Bunlar elbette birer mu’cizedirler. Ancak Peygamber Efendimiz (sav), bütün bunları söylerken kendinden söylemiş değildir. O’nun bir beşer olarak bu gaybi ufuklara ulaşması söz konusu olamaz. Halbuki öte yandan 14 asır önce söyledikleri bir bir vaki olmuştur. Bütün bu hâdiseleri ve mucize olarak cereyan eden hadiseleri maddi şeylerle izah etmeye imkan yoktur. Öyleyse, Allah Rasulü’nün verdiği gaybi haberlerin aynen zûhuru, bir bakıma madde ötesi varlıkların isbatına da bir delil teşkil eder.

Peygamber Efendimizin (sav) gaybi haberlerini iki ana grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi kendi devrine ait verdiği gaybi haberler ve vakti gelince bunların tahakkuk etmesi, ikincisi ise yakın ve uzak istikbale dair verdiği haberler ve bunların günü geldikçe zuhurudur. Efendimizin bu tarzda gaybi haberleri oldukça fazladır. Ama biz burada, her iki ana gruptan iki misalle iktifa edip diğerlerinin ise kaynaklarını göstermekle iktifa edeceğiz.

1) Peygamberimizin Kendi Devrine Ait Verdiği Gaybi Haberler

a) Senin Baban Hüzafe’dir

Başta Buhari ve Müslim olmak üzere bütün hadis kitapları ittifakla şu hususu kaydediyorlar: Birgün Allah Rasulü minbere çıkmışlardı. Gaybî aleme ait bir kısım haberler veriyorlardı. Bu esnada bir hayli de celalli görünüyorlardı. Bir ara ‘Bugün bana istediğinizi sorun’ buyurdular. Herkes birşeyler soruyor, o da cevap veriyordu. Tam o esnada bir genç ayağa kalktı, ‘Benim babam kim ya Rasulallah!’ diye sordu. Hakkında dedikodu ediliyordu. Babası olmadığı yolundaki bu dedikodular burnunu kızartıyordu ve insanların yüzlerine rahatça bakamıyordu. Bugün bir fırsat bulmuştu.. ve işte onu soracak ve bundan sonra o ezici bakışlardan kurtulacaktı. Efendimiz şöyle cevap verdi: ‘Senin baban Hüzafe’dir.’ Genç artık müsterihtir. Aldığı cevap onu memnun etmişti. Bundan böyle o da bir babaya nispet edilerek çağrılacaktı. ‘Abdullah b. Hüzafet’üs-Sehmi (ra)’ şanlı ve samimi bir sahabi…

Allah Rasûlü (sav) minber üzerinde celalli bir vaziyette ve herkese birşeyler anlatıyor. Bu arada, sorulan sorulara da, gaybâşina bir üslupla cevaplar veriyordu. Rasûlullah’ın neden celallendiğini bilemiyoruz ama, Hz. Ömer birden ayağa kalkıp, Allah Rasûlü’ne hitaben sanki O gaybi bilmese de O’na inandıklarını dile getirir bir eda ile: ‘Biz rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve peygamberimiz olarak da Hz. Muhammed’den (sav) razıyız’ (1) dediğine şahit oluyoruz ki, onun bu ince ve manidar sözleri, Efendimizi (sav) yatıştırmıştır.

Peygamber Efendimizin (sav) mesciddeki istikbale ve gayba ait bir kısım haberler vermesi, mescidi dolduran binlerce sahabî huzurunda meydana geliyordu. Ve bütün sahabî Allah Rasûlü’nün (sav) dediklerini aynen tasdik ediyor ve adeta sükûtlarıyla da ‘sadakte’ (el-Hak, doğru söyledin ey Allah’ın Rasûlü) diyorlardı.

b) Tek Tek Yerlerini Gösteriyordu

Ve yine Kütüb-i Sitte ashabından rivayet edilen bir hadise göre sahabi anlatıyor: Bedir’de bulunuyorduk. Allah Rasûlü, muharebe adına stratejisini tam tesbit etmiş, kavganın cereyan edeceği yerleri dolaşıyordu. Bir ara gözleri yine gayba ait perdenin verasına kaydı ve bakışları istikbale uzandı. Bazı yerleri eliyle işaret ediyor; burası Ebu Cehl’in öldürüleceği yer, şurası Utbe’nin, şurası Şeybe’nin ve şurası da Velid’in sırtının yere geleceği yer… Ve daha birçok isim… Muharebeden sonra hadisi rivayet eden sahabi kasemle şunu anlatıyor: ‘Allah Rasûlü (sav) nereyi kim için işaret etmişse, hepsini işaret edilen o yerlerde ölü olarak bulduk.’ (2)

Beşer aklıyla kavranması imkansız bu kabil hadiseler, bugünün insanları için dahi mesajlar vermekte ve 14 asır sonraki nesillere ‘Sadakte ve bil hakki natakte ; doğru söyledin. Ve Hakk’tan başka da konuşmadın’ dedirtmektedir.

c) Biraz Sonra Buraya Bir İnsan Gelecek

Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde şöyle bir hadisenin nakledildiğini görüyoruz: Allah Rasûlü (sav) ashabıyla mescidde oturuyor. Bir ara, şöyle buyuruyor: ‘Biraz sonra, buraya, nâsiyesi, yüzü temiz bir insan gelecek; şu kapıdan, içeriye girecek. O Yemen’in en hayırlılarındandır. Ve alnında meleğin elini sürdüğü bir iz taşımaktadır.’ Bir müddet sonra, aynen Allah Rasûlü’nün (sav) haber verdiği tipte bir insan gelip O’nun huzurunda diz çöküyor ve Müslüman olduğunu ilan ediyor. Tertemiz, pırıl pırıl, görkemli ve edeb âbidesi bu insan, Abdullah bin Cerir el-Becelî’den başkası değildir. (3)

2) Efendimizin Yakın Ve Uzak İstikbale Ait Verdiği Gaybi Haberler

a) Fatıma Annemizin Vefatını Bildirmesi

Yine birgün Efendimiz (sav), irtihaline sebep olan rahatsızlığı günlerinden birinde, o incelerden ince, oturuşu, kalkışı ve derin bakışlarıyla aynen babasına benzeyen anamız Hz. Fatıma’yı yanına çağırdı ve eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı. Hz. Fatıma öyle ağladı öyle feryad-u figan etti ki, bu ancak, İnsanlığın İftihar Tablosunun gurûbuyla yorumlanabilirdi. Bir süre sonra Allah Rasûlü (sav) yine onun kulağına birşeyler fısıldadı. Bu sefer de öyle sevindi ki, onu karşıdan görenler, kendisine bütün Cennet kapılarının açıldığını zannederlerdi. Bu hadise Hz. Aişe validemizin gözünden kaçmamıştı. Biraz sonra bunun sebebini sordu ama, Hz. Fatıma validemiz, bunun Allah Rasûlü’ne ait bir sır olduğunu, dolayısıyla da açıklayamayacağını söyleyerek onu cevapsız bıraktı. Allah Rasûlü’nün vefatından sonra Hz. Aişe validemiz tekrar sorunca, Fatıma anamız da şöyle cevap verdi: ‘Birinci defada bana, kendisinin vefat edeceğini söylemişti. O’nun için ağlamıştım. İkinci defa ise bana, kendi ailesi içinde, O’na en erken kavuşacak insanın, ben olduğum müjdesini vermişti. Ve işte onun için de sevindim’ (4) demiştir.

Evet, Hz. Fatıma anamızın vefat-ı nebiden altı ay sonra vefat etmesi, aynen haber verdiği gibi vaki olmuş ve bu gaybî haberi tasdik etmiştir.

b) Hz. Hasan’ın Feragatı

Kütüb-ü Sitte ricâlinin ekseriyetinin rivâyet ettiği bir hadiste Allah Rasûlü, hutbe îrad ederken Hz. Hasan’a (ra) işaretle şöyle buyurmuşlardı: ‘Bu benim evlâdım Hasan. O seyyiddir. Allah (cc) onunla iki büyük cemaati birbiriyle sulh ettirecektir.’ (5) Evet O, kerim oğlu kerim, Allah Rasûlü’nün evladı ve tam bir efendidir. Bir gün kendisine tevdî edilen hilâfet ve saltanatı, sadece ümmet arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için terkederken, nasıl bir seyyid olduğunu mutlaka gösterecektir. Aradan geçen yirmibeş-otuz sene Allah Rasûlü’nü doğrulamıştı.

Hz. Ali’den sonra Emeviler karşılarında Hz. Hasan’ı buldular. Ancak bir sulh ve sükûn insanı olan Hz. Hasan bütün haklarından feragat ettiğini ilân ederek, birbirine girmek üzere olan iki İslam ordusunu uçurumun kenarından geriye döndürdü ve sulhda buluşturdu. Burada bilhassa şu hususa dikkatinizi çekmek istiyorum: Efendimiz (sav) Hz. Hasan’a ait bu hadiseyi haber verdiğinde, o, henüz küçük bir çocuktu. Belki o gün Allah Rasûlü’nün işaret ettiği hadiseyi bile anlayacak yaşta değildi. Yani o, Allah’ın Rasûlü böyle dedi diye bu işi yapmış değildir. Bilâkis Rasûlullah onun öyle olacağını bildiği için bu gaybî sözü sarfetmişti…


[1] Buhari, İlim 28,29; Mevakit 11; Tefsir 5,12; Fiten, 15; İ’tisam, 3; Müslim, Fezail, 134-138

[2] Müslim, Cihad 83; Cennet, 76; Ebu Davud, Cihad 115; Nesei, Cenaiz 117

[3] Müsned, 4/359,363

[4] Müslim, Fezailü’s-Sahabe 97-99; Buhari, Menakıb 25; Fezailü Ashabi’n-Nebi 12; İzti’zan 43

[5] Buhari, Fiten 20; Sulh 9; Menakib 25; Darimi, Sünnet 12; Tirmizi, Menakib 25

Peygamber Efendimiz (s.a.s) Mirac’a cismaniyetiyle mi çıkmıştır?

Miraç, Efendimiz’in (s.a.s) mübarek cismaniyeti ile yaptığı ve netice itibarıyla mucize olan kutlu bir seyahattır. Bu kutlu seyahat, O’nun için de bizim için de her zaman bir iftihar vesilesidir.

Daha önce, Rahmet Peygamberi’nin (s.a.s) yolculuğu ölçüsünde ve seviyesinde, hiç kimseye böyle bir yolculuk müyesser olmamıştır. Evrensel bir nübüvvetle gönderilen Nebiler Serveri (s.a.s), bütün enbiyâ-i izâmın cihetü’l-vahdetini câmi olması itibarıyla bu kutlu seyahatinde farklı farklı sema tabakalarında bulunan enbiyanın hemen hepsinin bulunduğu makamdan geçerek onlarla görüşmesi vb. gibi karakteristik bir çizgi takip etmesi yönüyle, böyle bir seyahat, hem ilktir hem de son. Böyle olduğu içindir ki Hz. Cebrail, ayrı ayrı her sema kapısını çaldığında vazifeli melek, O’ndan evvel kimseye açmamakla emrolunduğunu söylemiş ve “Bu kapılar şimdiye kadar hiç kimseye açılmadı.” demiştir.

Burada bahis mevzuu edilen “gök kapısı”, “açılma” ve “yol verme” gibi ifadeler, elbette ki bizim anladığımızdan farklı şeylerdir. Dolayısıyla Cebrail’in (a.s) gök kapılarını Efendimiz’e (s.a.s) açmasını yukarıya doğru yükselirken karşılarına çıkan bazı kapıların açılması şeklinde anlamak avamca bir yaklaşımdır.

Evet, Hâtemu’l-Enbiya olan Efendimiz’den (s.a.s) önce, hiç kimseye açılmayan kapılar, ilk defa O’na açılmıştır. Buradan hareketle, o kapıların Nebiler Serveri’nden (s.a.s) sonra da bazılarına açılabileceği söylenilebilir. Ne var ki burada akla, “Acaba ümmet-i Muhammed diğer peygamberlerden daha mı faziletli ki, kapılar kimseye açılmadığı hâlde onlara açılıyor?” şeklinde bir soru gelebilir. Hemen şunu belirtmeliyim ki, peygamberin fazilet, üstünlük ve hususiyeti onun peygamberliğine mahsustur ve herkes kendi miracı ile diğerlerinden farklıdır; yani her peygamber; hissi, duyusu, anlayışı ve şuuru ile mazhar olduğu mertebenin eridir. Onun arkasındakiler ise, bu yolculuğu velâyet kanatları ile gerçekleştirirler. Önemli olan, bu kutlu seyahati Hak’la münasebet içinde ve halkla beraber bulunma espirisi içinde gerçekleştirmektir. İşte bu yönüyle, zatında diğer insanlar enbiya-ı izama müsavi olmadıkları gibi onların yolculukları da peygamberlerin yolculuklarına müsavi olamaz. Ne var ki İmam-ı Gazâlî, Muhyiddin b. Arabî, İmam-ı Rabbânî ve Üstad Bediüzzaman gibi bazı yüce ruh ve selim fıtratların, Efendimiz’in (s.a.s) açtığı kapıdan, O’nun arkasında yürüyerek hakikat-ı Ahmediyenin zılline ve cüz’iyetine ulaşmaları mümkün olur.

Peygamber Efendimizin (s.a.s) şefaati nasıl anlaşılmalıdır?

Açıklama: Cenabı Allah, İnfitar suresinin 19. ayetinde kendisinden başka kimsenin şefaat edemeyeceğini bildiriyor. Bu ayet çerçevesinde Peygamber Efendimizin (s.a.s) şefaati nasıl anlaşılmalıdır?

Bahsedilen ayette “O gün, kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlayamayacağı bir gündür. O gün buyruk yalnız Allah’ındır” buyrulmaktadır.

Bu ayette anlatılmak istenen şu şekilde açıklanabilir:  O gün hiçbir kimse başkası için bir fay­da sağlayamaz, kimse kimseyi koruyamaz; herkes kendisini düşünür ve kendi der­diyle uğraşır. Herhangi bir zararı dokunabilir endişesiyle çoluk çocuğundan ve ya­kın akrabasından dahi kaçar. Allah izin vermedikçe hiçbir şefaatçi şefaat edemez. O gün iş Allah’a kalmıştır. O dilediği gibi tasarrufta bulunur, kimseye -dünyada verdiği gibi- tasarruf yetkisi vermez.

Bu ayette vurgulanmak istenen o gün kimsenin şefaat edemeyeceği değil o günün dehşetli bir gün olduğudur. Çünkü kıyamet gününde şefaatin olacağı ayet ve hadislerle kabul edilen bir gerçektir.

Ahirette şefaatin olacağı Kitap ve Sünnetle sabittir:

Peygamber, velî, şehid ve bildikleri ile amel eden imanlı âlimler ve kâmil mü’minler gibi Allah’ın müsaade ettiği, rızasına mazhar olmuş, nezdinde bir değer ve yakınlığa erişmiş kimselere şefâat etme izni verilebilecektir (Bakara Suresi, 2/255; Yûnus Suresi, 10/3; Meryem Suresi, 19/87; Tâhâ Suresi, 20/109; Zuhruf Suresi, 43/86).

Peygamberler ve diğer şefâatçıların şefâatları, Allah’ın râzı olacağı ve haklarında şefâat edilmeğe izin verdiği kimseler hakkında olacaktır (Enbiyâ Suresi, 21/27-28; Duhân Suresi, 44/41-42; Buharî, Cihad 189; Müslim, İmare 6).

Kâfirler için şefâat kapıları kapalıdır (Bakara Suresi, 2/48, 123, 254; Nisâ Suresi, 4/116; A’râf Suresi, 7/53; Mü’min Suresi, 40/18; Secde Suresi, 32/4; Zümer Suresi, 39/44; Müddessir Suresi, 74/48; İnfitâr Suresi, 82/19). Peygamberler bile kâfirlere şefâat edemeyeceklerdir. Kâfirler layık oldukları cezâlarını çekeceklerdir. Hz. İbrahim’in (a.s) -âhirette babası ile karşılaştığında- onun için hiçbir şefaatte bulunamaması, Allah’tan “Kâfirlere ben cenneti haram kıldım ” cevabını alması da buna delâlet eder (Buharî, Tefsir, 26). Bu konuyla ilgili olarak (bkz. Buharî, Enbiya 8; Tefsir 6; Rikak 45, 53; Müslim, Fedâil 9). Yalnız Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadisinde, şefaati sebebiyle amcası Ebû Talib’in ateş çukurunun topuğuna kadar gelen yerinde bulunacağını söylemiştir (Buharî, Meğazi 73; Müslim, İman 90). Bu da sadece Resûlullah’a tanınan bir şefâat hakkı olsa gerektir. Çünkü Ebû Talib, Rasûlüllah’a pek çok yardım ve iyiliklerde bulunmuştur.

Peygamberlerin şefaati: Âhirette peygamberlerin hepsine mü’minlere şefâat etme hakkı tanınmıştır. (Buhârî, Rikak 45; Tevhid 33; Müslim, İman 81; Ebû Dâvûd, Cihâd 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/94 vd. 325, 5/43; Tirmizî, 2/66).

Her peygamber kendi ümmetine şefâat edecektir (Buhârî, Tefsir Sûre 18). İnsanlar muhakeme olunmak için mahşerde toplandıklarında, peygamberler, “Allah’ım selâmet ver, Allah’ım selâmet ver” diye duâ edeceklerdir (Buhârî, Rikak 52; Müslim, İman 81). Peygamberlerin ve Peygamber Efendimizin şefaati “Şübpesiz ki Allah, kendisine eş tanınmasının (şirk koşulmasının) günahını yarlıgamaz. Ondan başka dileyeceği kimsenin günahını mağfiret eder” (Nisâ Suresi, 4/116) âyetinin hükmünce, Allah’ın izniyle mü’minlere şamil olabilecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) hadislerinde büyük günah işleyenler de dâhil, mü’minlerin şefaatine nail olacaklarını söylemiştir (Buhârî, Rikak 51; Ebû Dâvûd, Sünnet 20).

Peygamberler içinde ilk defa şefâat edecek ve şefaati kabul olunacak peygamber, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’dir. (Müslim, Fadâil 2). Âhirette Efendimizin (s.a.s.) bu ilk şefaati, mahşer halkının muhakemeye başlanılması hakkındaki umûmî ve büyük şefaattir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) birçok hadis kitaplarında zikredilen bu büyük şefaatinin (eş-Şefâ’atü’l’uzmâ) ana hatları şöyledir: Allah, insanların hepsini düz ve geniş bir sahâda hüküm ve hesap için toplayacaktır. Orada insanların meşakkat ve gamı dayanılmayacak bir dereceye varacaktır. Bu sırada insanların bir kısmı, diğer bir kısmına, “Size erişen şu fâciayı görmüyor musunuz? Rabbinize size şefâat edecek birisine gidiniz” derler. Sırasıyla Âdem (a.s), Nûh (a.s), İbrahim (a.s), Mûsâ (a.s) ve İsâ (a.s) peygamberlere gelirler. Bu peygamberlerden her biri onları diğerine gönderir. Nihayet Hz. İsâ, onları Efendimize (s.a.s.) gönderir. O vakit Efendimiz (s.a.s.) Arş’ın altında secdeye kapanır. Allah ona secdesinde yapılacak hamdlerin en güzelini ilham eder. O Allah’a hamdettiği sırada “Başını kaldır, iste, verilir. Şefâat eyle şefaatin kabul olunur” cevabını alır. Muhakemeye başlanır. Bundan sonra Efendimiz’in şefaatiyle imanlılardan bir miktar cehennemden çıkarılır. Resûlullah, bir kaç defa daha secdeye kapanarak Allah’a hamd ve dua eder. En nihayet onun şefaatiyle, Allah’ın izin ve takdiri dâhilinde mü’minlerden büyük bir çoğunluk cehennemden çıkarılacaktır. İşte Peygamber Efendimizin (s.a.s) haiz olduğu bu şefâat makamı “Makâm-ı Mahmûd”dur (İsrâ Suresi, 17/79; Buhârî, Tevhid 24; Müslim, İman 84).

Peygamber Efendimizin şefaatiyle hesaba ve sorguya çekilmeden Cennet’e girecekler de olacaktır (Buhârî, Tefsir 18; Müslim, İman 84).

Cennet’te derecelerin artırılması için ilk şefâat edecek peygamber, Peygamber Efendimizdir (s.a.s). Bunu beyan eden hadisi şeriflerinde Efendimiz (s.a.s) şöyle buyururlar: (Cennet’te insanların ilk önce şefâatte bulunanı benim” buyurmuştur (Müslim, İman 85).

Efendimiz’in doğumunda yaşanan harikulâde hâller nelerdir?

Zaman gülistanına ruhları okşayan, cana can katan nice baharlar gelmiş, insa­nı hayrete düşüren yapısıyla bu sonsuz feza, zaman zaman şu zümrüt parçası yer­yüzünü, bakanları şaşırtacak derecede güzelliklerle bezemiştir. Fakat bugünkü gün öyle bir gündür ki, ona kavuşmak için üzerinden sayısız yıllar geçen zaman, milyonlarca yıl harcamıştır. Gökyüzünün derinliklerindeki gezegenler bugünü görme özlemi ile gözlerini dikmiş, beklemek­teydiler. Yaşlı dünya ve köhne felek, uzun, çok uzun zamandan beri bu cana can katan, ruhları dirilten sabahı, gece gündüz, durmaksızın bir yandan öbür yanına dönerek gün doğumunu bekleyen insan gibi bu kutlu doğumun sabahını bekliyor­du. İlahî fermanın, kaza ve kaderin süregiden tecellileri, uzaydaki zerrelerin her gün yenilenmesi, ay ve güneşin ışıklar saçarak her tarafı aydınlatmaları, rüzgâr ve bulutların hayat veren yağmurlar taşımaları, mübarek insanların yuvası olan Cennet’in pâk nefesleri, İbrahim’in tevhid çığlığı, Yusuf’un güzelliği, Musa’nın haşme­ti, İsa Mesih’in ruh okşayan yumuşaklığı, hepsi işte bu değeri ölçülemeyen, paha biçilemeyen iki cihan sultanının hizmetinde kullanılmak içindi.

Kutlu doğumun sabahı, işte o cana can katan sabah, işte o mutlu ve kutlu saat, işte o mesut andır.

Abdullah’ın yetimi, Âmine’nin ciğerparesi, Kâbe’nin sultanı, âlemin manevî sultanı, yeryüzünün imamı, iki cihan sultanı, kutsal âlemden geçici âleme şe­ref vererek, azamet ve ihtişamla geldi.

Kâinatın Medarı İftiharı Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliği kâinat çapında bir icraat olduğundan dolayı, doğmadan önce ve doğumu esnasında birtakım harikulâde olaylar cereyan etmiştir. Zaten her peygamber O’nu haber vermiş, Hz. Musa ve Hz. İsa (aleyhimesselâm) kitaplarında O’na ait pek çok özellikten bahsetmişlerdir. O beklenen bir peygamberdir. Kâinat çapındaki bu önemli hadiseden dolayı, bazı önemli olayların olması hiç de yadırganmamalıdır. Bu anlamda siyer ve tarih kitaplarında doğum öncesi ve doğum sonrası şu hadiselerin vaki olduğu rivayet edilir:

Resûlullah dünyaya teşrif buyurduklarında, Kâbe’de bulunan putlar, yere düşmüşlerdir. Tevhidin kaynağı Kâbe, zamanın geçmesiyle puthaneye dönmüş, yakın bir gelecekte bundan temizleneceklerine bir işaret olarak Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) doğduğu gece yerle bir olmuşlardır.

Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) doğumu esnasında bir nur zuhur et­miştir. O nur, Şam saraylarını ve köşklerini aydınlatmıştır. Mekke’de ikâmet edip ticaretle uğraşan bir yahudi vardı. Resûlullah’ın doğduğu gece, Kureyşlilerin toplandığı bir meclis­te şöyle demişti: “Ey Kureyş topluluğu! Bu gece sizin mahallenizde bir çocuk doğdu mu?” Kureyşliler, vallahi bilmiyoruz, dediler. Ya­hudi şöyle cevap verdi: “Allahu Ekber. Sizin bir yanlışınız var! Bakın size söylediklerimi zihninize iyice yerleştirin. Bu gece, bu ümmetin son peygamberi doğmuştur. Onun iki omzu arasında bir işaret vardır. O işaretin üzerinde sık tüyler vardır .”

Hassan bin Sabit’ten de şöyle bir rivayet vardır: “Ben yedi ya da sekiz yaşlarında bir çocuktum. Gördüklerimi ve duy­duklarımı aklımda nakşedebiliyordum. Yesrib’deki bir yahudi, Peygamber Efendimizin doğacağı gecenin bir gün önceki sabahın­da: “Ey yahudi topluluğu!..” diye bağırmaya başladı. Yahudiler de onun etrafına toplandılar. Söylediklerini ben de duydum. Ya­hudiler ona: “Yazıklar olsun, sana ne oldu?” dediler. O da şöyle ce­vap verdi: “Bu gece doğacak olan Ahmed’in yıldızı doğdu!”

Başka bir rivayette Peygam­ber Efendimizin doğduğu gecede, Kisrâ’nın sarayı sarsılmış ve sa­rayındaki 14 oda yıkılmıştı. Mecusilerin tapmakta oldukları ateş sönmüştü. Hâlbuki daha önce o ateş Peygamber Efendimizin do­ğumuna kadar bin yıl süreyle sönmeden yanmıştı.

Bazı siyer yorumcuları da meydana gelen bu hadiseleri şöyle yorumlamışlardır: Yıkılan Kisra’nın sarayı değil, İran’ın saltanat ve ihtişamı, Bizans’ın ihtişamı, Çin’in gökle­re yükselen saraylarının kuleleriydi. Sönen ateş, Mecusilerin mabedlerinde parlayan alevler değil, bütün dünyadaki küfür ve dinsizlik ateşiydi. Kuruyan göl Sava gölü değil, putperestliğin zulmü, Zerdüştlüğün güç ve kuvveti, Hristiyanlığın tahakkümüydü. Abdullah’ın yetimi, Âmine’nin ciğerparesi, Kâbe’nin sultanı, âlemin manevî sultanı, yeryüzünün imamı, iki cihan sultanı, kutsal âlemden geçici âleme şe­ref vererek, azamet ve ihtişamla geldi.(Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

İsrâ ve Mirac’ın peygamberlik delili olması ne demektir?

Kelime anlamı itibariyla “İsrâ”; geceleyin yapılan yolculuk demektir. Allah Teâlâ’nın, kulu Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem), gecenin bir vaktinde Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’deki Mescid-i Aksâ’ya götürüp tekrar aynı yerine getirmesidir.

“Mirac” ise; yükselme yahut yukarılara çıkmada kul­lanılan bir aletin adı olup ıstılahta; Resûlullah’ın, gecenin bir kısmında, Mescid-i Aksâ’dan, Sidretü’l-Müntehâ’ya, oradan da yeniden aynı mekânına getirilmesi hadisesine verilen addır.

Hadisenin oluşu özetle şöyledir: Allah Resûlü, Kâbe’nin yanındaki Hatîm denilen yerde yatarken, uyku ile uyanıklık arasında veya Ümmü Hâni’nin evinde iken, Cebrâil gelip göğsünü yarmış, zemzemle yıkayıp hikmetle doldurmuş, Burak ismindeki bineğe bindirilerek Cebrâil beraberliğinde Mescid-i Haram’dan, Kudüsteki Mescid-i Aksâ’ya gidilmiş, orada bütün peygamberlere namaz kıldırmış, daha sonra da manevî bir merdivenle yüce âlemlere yolculuk başlamış; bu yolculukta değişik makamlarda, farklı peygam­berlerle buluşulup sonunda Cenâb-ı Hakk’ın kurbiyetine maz­har olmuştur.

Bu mucizevî hadise, hem Kur’ân, hem de sahih sünnetle sabit olup, inkârı mümkün değildir. Kur’ân-ı Kerim’deki şu ayetler bunun delilidir:

“Kulu Muhammed’i geceleyin Mescid-i Haram’dan alarak, ayetlerimizi göstermek için civarını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. O, işitendir, görendir.” (İsra 17/1) “İnmekte olan yıldıza andolsun ki, arkadaşınız Muhammed şaşırmadı, azıtmadı da. O, kendi arzusuna göre söylemiyor. O Kur’ân, ancak vahyolunan bir vahiydir. Onu çok çetin kuvvet­lere sahip olan öğretti. Güzel görünümlü doğruldu, o da en yüksek ufuktaydı. Sonra yaklaştı ve yüksek ufkun mâverâsına sarktı. O’nunla arasındaki mesafe, iki kaşın arası kadar veya daha yakın oldu. Bu surette kuluna vahyettiğini vahyetti. Gö­zünün gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi siz, onun gördüğü konusunda onunla mücadele mi ediyorsunuz? Andolsun ki, o, onu bir kere de bir başka inişinde gördü. Sidre-i Müntehâ’nın yanında. Me’vâ Cenneti de onun yanındadır. O dem ki Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Onun gözü aşmadı ve şaşmadı. Andolsun Rabb’inin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” (Necm, 53/1-18)

Bu kutlu yolculuktan döndükten sonra Allah Resûlü, gör­düklerini etrafındakilere anlatmış, Mekke müşrikleri bu anlatı­lanlara inanmamışlardır. Hz. Peygamber’i zor durumda bırak­mak için de, Kudüs hakkında bazı şeyler sormuşlardır; ancak Resûlullah bunların her birine isabetli cevaplar vermiş, hatta yolda gelmekte olan bir kervandan da onlara bahsetmiştir. De­diği her şeyin doğru olduğunu kesin bir şekilde anlamalarına rağmen Mekke müşrikleri, yine de ona inanmamışlardır.

Kâinatın Efendisinin (sallallahu aleyhi ve sellem) bu mucizevî yolculuğu, normal bir yolculuk değildir. Bugün gelişen onca teknolojiye rağmen hâlâ böyle bir yolculuk yapılamamaktadır ve bundan sonra da yapılması mümkün değildir. Çünkü bu, peygamberimizin nübüvvetine bir delil olarak verilmiş bir ikramdır. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem)

Efendimiz’in miracı ruh ve bedenle birlikte mi olmuştur?

Evet, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu mucizevî yolculuğu hem bedeni hem de ruhuyla yapmıştır. Bunun delilleri kısaca şöyledir:

1. Kur’ân-ı Kerim’de bu hadise anlatılırken kullanılan kelimeler, Resûlullah’ın bu yolculuğu ruh ve bedenle birlikte yap­tığını göstermektedir. “Kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksa’ya kadar…” ifadesindeki “abd” (kul) kelimesi, hem ruh hem de bedeni içine alan bir lafızdır. Kur’ân’ın di­ğer ayetlerine baktığımızda, “abd” kelimesinin geçtiği yerlerde kasdedilen mânâ rûh-beden birlikte insandır. Nassın zâhiri varken te’vîline gitmek doğru değildir. Hem zaten bu yolculuk uyku halinde ve sadece ruhla olmuş olsaydı, ayetteki ifadenin “..kulunun rûhuyla…” olması gerekirdi.

2. Yüce Allah, İsrâ-Mirac hadisesinin geçtiği, İsrâ sûresine “Subhânellezî esrâ bi abdihî…” cümlesiyle başlamıştır ki, Araplar, hayretâmiz bir hadiseyle karşılaşıp ondan dehşete kapıldıklarında “Subhânellâh!” derler. Bu sûrenin de böyle bir cümleyle başlaması göstermektedir ki, burada acayip şeyler meydana gelecektir. Şayet bu, rüyada olan bir hadise olmuş olsaydı hayret edilecek bir durum söz konusu olmazdı.

3. Konuyla ilgili olan bir ayette: “insanlara fitne olması için…” ifadesi vardır ki, buradan da meydana gelen bu hadisenin, ruh-bedenle birlikte olduğu anlaşılmaktadır. Zira madde âlemi­nin ötesinde nice olaylardan Resûlullah bahsetmiştir ki, bunlardan hiçbirisine müşrikler bu şekilde bir itiraz etmemişler ve bu bir imtihan vesilesi olmamıştır. Zaten insanlar uykularında pek çok hârika hadiseler görür, aşılmaz mesafeleri aşarlar. Sabahleyin bunları etrafındaki insanlara anlattıklarında hiç kimse bunu yadırgamaz ve vukûunu muhal görmez. Ancak İsrâ-Mirac ha­disesini duyan müşrikler, hemen karşı gelmiş, bunun mümkün olamayacağını iddia etmişlerdir. Şayet İsrâ ve Mirac, sadece ruhla gerçekleşmiş olsaydı, onların bu denli sert ve ateşli itiraz­larına sebebiyet vermesi düşünülemezdi.

4. İsrâ ve Mirac’ın ruh-beden beraberce olduğu hakkında, sahâbenin ve ümmetin icmâı vardır. Başta Hz. Ebûbekr, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali gibi pek çok kimse, bu hadisenin ruh ve bedenle meydana geldiği hususunda ittifak halindedirler.

5. Bu hadisenin akabinde gerek Ümmü Hâni’nin Allah Resûlü hakkındaki endişesi gerekse bizzat Hz. Peygamber’in kendi endişeleri de göstermektedir ki, bu hadise, ruh-beden bü­tünlüğü içerisinde meydana gelmiştir. Şayet bu olay, bedenle birlikte gerçekleşmemiş olsaydı, insanların onları yalanlaya­cakları endişesi olmazdı.

6. Şayet İsrâ ve Mirac rüyada ve ruhen olmuş olsaydı, bu olayın Hz. Peygamber’in risaletine delil olması ve onun bir mucize olması düşünülemezdi. Çünkü insanlar rüyalarında, her türlü harikulâdelikleri görebilir, uçabilir, normal hayatta yapılması mümkün olmayan pek çok işi başarabilirler. Ancak bunların hiçbirisini harika bir olay bir mucize olarak takdim etmezler. Kimse de onların rüyalarında gördüğü bu türlü şeyleri inkâra kalkmaz.

7. “Muhammed’in gözü aşmadı ve şaşmadı. Andolsun Rabb’inin ayetlerinden en büyüğünü gördü.” (Necm, 53/17-18) ayetleri de göstermektedir ki mirac, ruh-beden beraberce meydana gel­miştir.

8. Ayrıca Hz. Peygamberin, diğer peygamberlere Mescid-i Aksâ’da namaz kıldırması, bu hadisenin rûh-bedenle oldu­ğunun ayrı bir delilidir.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, İsrâ ve Mirac, Allah Resûlü’nün bir mucizesidir. Kitap, sünnet ve icma’ ile vukûu sabit olup inkârı mümkün değildir. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Ay’ın yarılması, Hz. Peygamber döneminde gerçekleşmiş bir mucize midir? Gerçekleşmişse niçin herkes görememiştir?

Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’den (sallallahu aleyhi ve sellem) bir mucize istemişti. O da Allah’ın izniyle parmağının işaretiyle Ay’ı ikiye parçalamıştı. İkiye ayrılan Ay, bir müddet sonra yeniden eski halini aldı. Kur’ân-ı Kerim’de bu hadisenin ele alınışı şöyledir: “Kıyamet saati yaklaştı, Ay yarıldı. Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve “süregelen bir büyüdür” derler. Yalanladılar, nefislerinin arzu­larına uydular. Hâlbuki her iş yerini bulacaktır. Andolsun ki onlara (kötülüklerden) vazgeçirecek nice önemli haberler gel­miştir. Bunlar üstün bir hikmettir, fakat uyarılar fayda ver­miyor.” (Kamer 54/1-5)

Bazı kimseler bu hadisenin Resûlullah zamanında vukû bul­madığını, bunun kıyamet kopmaya yakın bir zamanda olaca­ğını iddia etmişlerse de, ayetlerin açıkça ortaya koyduğu ifa­delerden, böyle bir hadisenin meydana geldiği anlaşılmaktadır. Ay ikiye ayrılınca Kureyş kâfirleri: “Ebû Kebşe’nin oğlu size büyü yaptı.” dediler. İçlerinden birisi: “Eğer Muhammed, aya büyü yaptıysa büyüsü bütün yeryüzündeki insanları tutacak değil ya! Diğer şehirlerden gelenlere sorun bakalım görmüşler mi?” dedi. Gelenlere sordular, onlar da aynı şekilde gördükle­rini söylediler. Ancak onlar bütün bunlar karşısında şu çirkin if­tirada bulundular: “Bu, öteden beri süregelen bir sihirdir.” (Ahmed İbn Hanbel, 1/413)

Ay’ın yarılması olayı, gerek Kur’ân’ın ifadeleri gerek sahih sünnet ve gerekse öteden beri ittifakla ümmetin tamamı tarafından kabul edilen bir gerçektir.

İnanmayan bazı kimseler, bu olayı inkâr ederek inkârlarına sebep olarak da: “Şayet Ay ikiye bölünmüş olsaydı, bunu hem tarihler yazar, hem de diğer memleketlerdeki insanlar da görür­lerdi.” bahanesini göstermişlerdir. Bu bahaneye karşı şunları söyleyebiliriz:

1. Bu hadise meydana geldiği zaman, inanmayan insan­ların Hz. Peygamber’e karşı olan şiddetli düşmanlıkları tarihî bir gerçektir. Kur’ân, “Ay yarıldı.” demek suretiyle bunu ilan ettiği halde Kur’ân’ı inkâr eden o kimselerden hiçbir kimse, çıkıp da bu ayetin yalanlanmasına, böyle bir hadisenin inkârına kalkışmamıştır. Şayet böyle bir olay o gün için olmamış olsaydı, Kur’ân’ın bu haberini bahane ederek gayet şiddetli bir şekilde Resûlullah’ın davasını inkâr ederlerdi. Ancak tarih ve siyer kitaplarına baktığımızda, hiçbirisinde bu olayla ilgili kâfirlerin bir inkârına rastlamayıp sadece şu sözlerin söylen­diğini görmekteyiz: “O bir sihirdir. Eğer diğer taraflardaki ker­van ve kafileler de görmüşlerse, o zaman gerçektir.” Kafileler de böyle bir olayı gördüklerini söyleyince bu sefer de: “Ebû Tâlib yetiminin sihri semâya da tesir etti.” demişlerdir.

2. Mucize, nübüvvet davasını ispat, inanmayanları iknâ içindir, onları zorlamak için değildir. Bunu diğer tarafla­ra göstermek veya zorlama derecesindeki bir açıklıkla ortaya koymak, hem İlâhi hikmete hem de teklif sırrına muhaliftir. Çünkü sır-ı teklif, akla kapı açmayı, ihtiyârı elinden almamayı gerektiriyor. Şayet Ay’ın yarılması olayı, bütün dünyaya göste­rilmek için, uzun bir zaman devam etmiş olsaydı, o zaman di­ğer semâvî hadiseler kabilinden olup nübüvvete delil olmazdı. Ya da herkesi inanmaya mecbur ederek, aklın ihtiyarını elin­den almış olacaktı ki, bununla da teklif sırrı kalkmış olacaktı. İş­te bunun içindir ki bu hadise, hem ani, hem gece, hem insan­ların istirahatte olduğu bir zamanda meydana gelmiş oldu, bü­tün âleme gösterilmedi ve tarihler yazmadı.

3. Yine Ay’ın doğuş-batışıyla ilgili bir mesele de vardır ki o da; Ay bir yerde doğar, diğer bir yerde batar. Dünyanın bir yeri geceyken diğer bir tarafı gündüz, akşam..dır. Ay’ın tutulması bir yerde görülür, diğer bir yerde görülmez. Onun için Ay’ın bölünmesi hadisesinin her yerde görülmemesi, onun vukû bulmadığına delil olamaz.

4. Hava şartları her yerde aynı değildir. Bazı yerler sisli, bazı yerler bulutludur. Bu da, olayın her yerde görülmemesine bir sebeptir.

5. Bu olayın geçtiği saatler gece vakti olup bu vakitte insanlar genellikle evlerinde bulunduklarından ve o zaman için gökyüzünü gözetleme yaygın olmadığından böyle bir olay herkes tarafından görülmemiş olabilir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz