Efendimiz (sas) ve Ashabın Beşeriliğinin Keyfiyetini Açıklar mısınız?

Açıklama: Efendimiz ve sahabenin hata yapması ile ilgili olarak günümüzde ortaya atılan sözde düşünceler hakkındaki mütalâalarınız nelerdir?

Son zamanlarda Efendimiz’in de bir beşer olduğundan yola çıkılarak, O’nun ve etrafındaki insanların da hata yapmış olabilecekleri vurgulanmaktadır.

Gerçi, bütün insanların hata yapabileceği bizzat Efendimiz (s.a.s) tarafından haber verilmiştir. Meseleye bu yönden bakacak olursak, onların da bu kaidenin içine girmesi gayet tabiîdir. Ancak, onların hatalarını, bizim gibi sıradan insanların hataları ile aynı seviyede değerlendirmek doğru değildir. Üstad’ın 27. Söz’de belirttiği gibi, Sahabenin kendi aralarındaki çekişmeleri bile, içtihad hatalarından kaynaklanmaktadır. Meselâ; Hz. Ali (r.a) ile Hz. Muaviye (r.a) döneminde cereyan eden hâdiselerde, bazı Sahabeler Hz. Ali tarafını tutup o grupta savaşa katılırken, bazıları da evlerinde oturmayı tercih etmişlerdir. Hz. Ali (r.a)’nin yanında yer alanlara, neden o grupta yer aldıkları sorulduğunda: “Efendimiz, bir yerde iki imam olursa birini öldürün” demiştir. Madem önce Hz. Ali’ye biat edildi, öyleyse ondan sonra çıkan kişi öldürülmelidir veya o insan gelip asıl imama biat etmelidir..” diyerek, kendilerinin Hz. Ali tarafını tutma sebeplerini açıklamışlardır. Diğer taraftan, İbn-i Ömer gibi kendi evlerinde oturan Sahabelere; neden Hz. Ali tarafını tutmayıp, kendi evlerinde oturdukları sorulduğunda da: Efendimiz, “Fitneler bir gün deniz dalgaları gibi toplum içinde yürüyecek (başka bir hadiste, ‘evlerinizin arasına fitnelerin yağdığını görüyorum’ şeklindedir), o dönem geldiğinde kılıcınızı kırıp, evinizde oturunuz” buyurmuştu. Bundan dolayı da “Kendi evimde oturmayı tercih ettim” demişlerdir. Görüldüğü gibi, her birinin davranışlarını temellendirdikleri bir kısım delilleri var. Evet, Efendimiz’in “İçtihad edip hata eden insana bir, isabet edene de iki sevap vardır” fehvasınca bütün ömürleri doğrunun yanında geçen, bu kudsî insanların davranışları, -velev ki yanlış da olsa- onlara hep sevap kazandırmıştır. Dolayısıyla onların bu hallerini, bizim davranışlarımızla karşılaştırmanın ciddi bir iltibas olduğu kanaatindeyim.

Efendimiz (s.a.s)’in hata etmesi meselesine gelince; tabiat-ı beşer icabı, O da hata edebilir. Bu O’nun bir beşer olmasından dolayı da, tabiî karşılanmalıdır. Ancak O, daima teşrî makamında bulunduğu için, Cenâb-ı Hakk, O’na hata etme fırsatını hiçbir zaman vermemiş veya O’nun yapmış olduğu hatayı, -onların hatalarını “hasenatü’l-ebrar, seyyiatü’l-mukarrabin” çizgisinde değerlendirmek lazımdır- hemen düzeltmiştir

Bu vesileyle günümüzde yer yer: “Allah Rasûlü de beşerdi, O da hata yapmıştır..” türünden serdedilen düşüncelerin, masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim. Zira bu tür mülâhazaların mebdei, fukaha-yı kiramı küçümsemekle; “hüm ricâl, nahnü ricâl/ Onlar da insandı, biz de insanız” sözleriyle başlamıştı. Ebu Hanife, İmam Şafiî.. ne olacak dendiği dönemde ben, bu iş, bir gün Sahabe’nin ve Allah Rasulü’nün de sorgulanmasına gidip dayanacağı endişemi izhar etmiştim. Şimdi sadece onlar değil, maalesef bazı çevrelerce Kur’ân sorgulanmaktadır. Ve tabiî, bugün pek çok insanımız, bu kabil virüslerle ruh hastasıdır. Bana göre o büyükleri küçümseyenler, değil Ebu Hanife, onun bir talebesi ile karşılaşsa idiler, o küçük dillerini yutup tazimle onun ayaklarına kapanacaklardı.

Konuyla alâkalı olması bakımından bir olayı anlatmak istiyorum. Bir ara Tokat’ın Artova kazasında zayıf, çelimsiz bir yapıya sahip eski belediye başkanı Şerif Bey isminde birisiyle tanışmıştım. Ben eskiden, çocukluğumda tuttuğum güreşlerde hiç yenilmediğimden bahsettim. Bunun üzerine o da hayatı boyunca güreşte hiç yenilmediğini söyleyiverdi. Bunu duyunca etraftakiler şaşkınlığa gömülmüşlerdi. Bu kısa şaşkınlık döneminden sonra Şerif Bey: “Çünkü hayatımda hiç güreş tutmadım” deyiverdi. Tabiî hepimiz güldük. Evet, şu zamanda o büyük insanlara atıp-tutmak kolay, ne var ki, günümüzün bu ucuz kahramanları kendi dönemlerinde zirve olan o imamlarla eğer karşılaşsa idiler güçlü bir pehlivan karşısında cılız bir insanın güreşmesi gibi komik duruma düşeceklerdi.

Hasılı, onların hatalarıyla kendi hatalarımızı aynı seviyede tutmanın yanlış olacağı ve bu tür düşüncelerin arkasında art niyetlerin yattığı; o bakımdan da bu mülâhazaların masum görülmemesi gerektiği kanaatindeyim.

M. Fethullah Gülen

Hilye-i Şerif ne demektir hakkında hadisler var mıdır?

Hilye; sure , şekil demektir. Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek şeklini, suretini anlatan yazılara, eserlere hilye-i şerif denilmiştir. O’nun mübarek şekli ise hadislerde rivayet edilmiştir. Sorulan rivayetekaynaklarda rastlayamadık. Ancak hilye-i şerif hakkındaki diğer hadislerle beraber değerlendirince tamamen de göz ardı edilmemesi gerekir. Zayıf olsa bile, seleflerimizin Hazreti Ali efendimizden rivayet edilen diğer hadislerle beraber bu rivayetle de amel ettikleri anlaşılmaktadır. Böyle bir yönelişin neticesi olarak hilye-i şerif diye bir sanat gelişmiştir. Küçük kâğıtlara  yazarak yanlarında taşımışlar, büyük levhalara yazıp işyerlerine ve evlerine asmışlar, onun vasıtasıyla Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırlamışlar ve O’na saygılarını ifade etmişlerdir. Ayrıca pek çok kerametini görmüşlerdir. Ümmetin itibar ettiği bir şeyin kaynağı zayıf olsa da o şeye, dinin esaslarına zıt olmadıktan sonra itibar edilir. Hilye-i şerifte dine zıt bir uygulama yoktur. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem)  mübarek şemailinin yazıldığı levhalara bakarak O’na salavat getirmek, O’na dua etmek, saygılarını ifade etmek, şirk değildir. Bilakis O en büyük peygambere ümmet olma şuurunu pekiştiren bir vesiledir.

Peygamberimiz (s.a.s) neden fiziki güzelliğe sahipti?

Efendimiz her yönüyle olduğu gibi fiziki yönüyle de en mükemmel görünümdeydi. Hazreti Ebu Hureyre (r.a.) onun hakkında “Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan daha güzelini hiç görmedim. Sanki güneş mübarek yüzlerinde yürüyor gibiydi.”  demiştir. Yani bütün ahlaki güzellikleri üzerinde toplayan hatta bunları zirvede temsil eden ve aynı zamanda kulluğuyla, Allah’la olan münasebetleriyle ve insanlarla olan ilişkileriyle hep ümmetine örnek olan Alemlerin Sultanı elbette ki fiziki yönden de kusursuz ve güzel olmalıydı. İnsanlar ona baktıklarında, “bu yüzde yalan yok bu olsa olsa bir peygamber olabilir” demeliydiler.

Ayrıca ictimai hayatta insanlarla teşrik-i mesai yaparken, etkili olma ve söylenilen sözlerin tesirli olması adına şekil ve şemailin büyük önemi vardır. Belki de devletlerin, gönderecekleri elçilerde aradıkları birtakım özelliklerin yanında onların yüz güzelliğine ehemmiyet vermeleri de bu hususu destekler mahiyettedir. Evet, Efendimiz’in (s.a.s.) dış güzelliği, boyu endamı, O’nun iç güzelliğini anlamak için bir davetçi ve bir vesile idi. O güzelliğe vurulup gelenler, bir miktar O’nunla konuştuktan ve beraber olduktan sonra O’nun içi güzelliğini de kavrıyor ve iki güzelliği birden kendinde toplayan bu Sultanlar Sultanı karşısında hayranlıklarını gizleyemiyorlardı. İnanmadıkları halde müşrikler bile bu konuda itirafta bulunmaktan kendilerini alamıyorlardı.

Aslında Efendimiz’in fiziki yönden de güzel olmasının anlaşılmayacak bir yönü olmadığını düşünüyoruz. Çünkü Peygamber Efendimiz fiziki yönden güzel değil de, (hâşâ) kusurlu veya çirkin olsaydı o zaman bu normal mi olacaktı?

Peygamber Efendimiz’in arkasındakileri de gördüğü söyleniyor doğru mudur?

Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Ben önümü gördüğüm gibi arkamı da görürüm” buyuruyor. Bu hususta oldukça garip yorumlar var: Hatta bazıları yanlış olarak “Efendimiz’in arkasında da iki göz vardı” gibi garip yorumlar yapmışlardır ki, bence bu, çok büyük bir hata ve gayet avamca bir yaklaşımdır. Haşa! Efendiler Efendisi bir hilkat garibesi değildir. O, hulukuyla olduğu gibi hilkatiyle de en mükemmel insandır. En mükemmel insanın uzuvları da aynı mükemmeliyet içinde olur. Hatta bazılarının Efendimiz’in sünnetli olarak doğduğunu söylemeleri de aynı şekilde hatadır. Zira sünnetli olarak doğma patolojik bir kusurdur; oysa ki Efendimiz, cismaniyeti itibariyle de bu kabil kusurlardan münezzeh ve müberradır. Bir başka yanlış da, “Efendimiz ihtilam olmazdı” diyenlerin sözüdür. Nice hadisler var ki, bizzat Hz. Aişe validemizin, Efendimiz ihtilam olduklarında elbisesini temizlediğini anlatmaktadır.. evet ihtilam olmamak da erkek için bir kusurdur. Dolayısıyla Efendimiz’e bu kabil yakıştırmalar yapmak, farkında olmadan o en mükemmel insana kusur isnat etmek olur. Ama bir insan, “O, başkalarının gördüğü şuuraltı boşalmalarına benzer sebeplerle ihtilam olmazdı” dese bu gayet doğru ve yerinde bir tesbît olur.

Gelelim, Efendimiz’in arkasındaki şeyleri görmesine: Evvelâ görme ameliyesi göze değil beyne âit bir fonksiyondur. Görülecek nesneleri beyne göz ulaştırdığı için biz mecaz olarak, gözün gördüğünü söyleriz. Ama, mutlaka bu nesneleri beyne gözün ulaştırması şart değildir. Bu itibarla da Efendimiz’in, arkasında bulunanları görmesi için muhakkak surette kafasının arka kısmında iki göz olması gerekmez.

İkincisi, nasıl ki, Cenab-ı Hakk’ın gördürmesiyle o cennetleri, cehennemleri misalî tablolar halinde görmüştür. Ve bazen içinde bulunduğu zamanın çok üstüne çıkarak, uzak ve yakın mazide vuku bulan ve istikbalde vuku bulacak olan hâdiseleri bizzat görüp müşahede etmiştir; öyle de, arkasında bulunan eşyayı aynı şekilde ya temessül keyfiyetiyle ya da O’nun zamanı aşmışlığının normal bir sonucu olarak görmesi mümkündür ve vakidir, denilebilir. Diğer yakıştırmalara gelince kesinlikle doğru değildir.

Efendimiz bütün hayatı boyunca hep ümmî mi kalmıştır?

Ümmî, kalem tutup yazı yazmayan ve yazı yazma ameliyesi olmayan insan demektir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah öğretmediği için, Tevrat ve İncil veya başkalarının yazdıkları kitapları okuyamıyordu. Allah’ın O’na okuma ve yazmayı öğretmemesi, peygamberliği için gerekli olan hususlardan biriydi. Nitekim, “Ey Resûlüm! Sen vahyimizden önce kitap okuyan veya yazı yazan bir insan değildin; eğer böyle olsaydı, bâtıl iddia peşinde olanlar (mesajın hakkında) şüphe edebilirlerdi.” (Ankebût sûresi, 29/48) âyet-i kerimesi de bu hakikati ifade etmektedir.

Âyet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere Allah Resûlü’ne yazı yazma ve okuma öğretilmemişti. Şayet bilseydi, bâtıl peşinde koşanlar, “O, geçmiş kitapları alıyor, okuyor ve okuduklarını bize anlatıyor.” diyeceklerdi. Hâlbuki Efendimiz’in ümmî olduğunu dost-düşman herkes biliyordu. Binaenaleyh burada, Efendimiz’in okuyup yazmasının olmamasını, O’nun peygamberliğinin, Saadet Asrı’nda muhatapları tarafından tasdik edilmesiyle alâkalı olduğunu görüyoruz.

Bu itibarla, Efendimiz’e yazı yazdırılmamıştır. Ancak burada hemen şunu ifade etmek gerekir ki, ilim, yazı yazmak demek değildir. Allah Resûlü, ulum-u evvelîn ve’l-âhirîne (öncekilerin ve sonrakilerin ilmine) vâkıftı. Allah, –keyfiyeti bizce meçhul– elini O’nun sırtına koyunca, mağrip ve maşrık arası açılmış ve Efendimiz zerreden küreye, makro âlemden mikro âleme kadar her şeyi bir kitap sayfası gibi önünde görmüştür. Allah ???????? “Oku!” (Alak sûresi, 96/1) dediği zaman da, “hakikatin ifadesini ve okunmasını” O’nun ruhuna üflemişti. ???????? diyerek Cenâb-ı Hak Nebi’sini okutmuştur ve o Nebi de kendisine indirilen Kur’ân’ı tek okuyuşta ezberine almıştır.

O’nun Kur’ân dışında hayatın her ünitesiyle alâkalı söylediği sözlerinin bütünü de ayrı bir ilim hazinesidir ki, bu hazineye de “vahy-i gayr-i metlüv” denilmektedir. Vahy-i gayr-i metlüv, doğrudan doğruya Cibril vasıtasıyla, Kur’ân şeklinde gelen vahyin dışında, Allah’ın Efendimiz’in ruhuna üflediği vahiy demektir. Allah Resûlü hayatı boyunca konuşmuş ve yanında bulunan güzide ashabı da O’nun konuşmalarını kayıt altına almışlardı. Bir ara bazı sahabiler, Efendimiz’in de beşer olması itibarıyla sinirlendiği anlar olabileceği ihtimaline binaen, münhasıran o zamanlarda konuştuğu şeylerin yazılmasının doğru olmadığını düşünmüşlerdi.

Bu hâdiseyi Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) bize şöyle anlatır: “Ashab-ı Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) arasında benden daha fazla hadis bilen yoktur, ancak Abdullah b. Amr İbn el-Âs müstesna; çünkü, ben yazmazdım, o yazardı”.

Gerçekten, bizzat Abdullah b. Amr Hazretleri’nin ifadesine göre, o, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyduğu her şeyi yazardı. Kendisine “Sen, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzından çıkan her şeyi yazıyorsun; hâlbuki, O da bir beşerdir. Öfkelendiği zaman da olur, hoşnut olduğu zaman da.” diyenler oldu. (Bu sözleri kimlerin söylediğini edep açısından ve gerekmediği için hadis ravileri ketmederler.)

Abdullah İbn Amr, bunun üzerine yazmayı bıraktı ve meseleyi Allah’ın Resûlü’ne arz etti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini fem-i mübareklerine götürerek şöyle buyurdular: “Yaz! Hayatım elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki buradan, haktan başkası çıkmaz.”

O, bir beşer de olsa, yine nebi idi; gazaplanması da, hoşnutluğu da Allah içindi ve her hâlukârda O hep hakkı söylerdi. Evet O’nun hiçbir sözü hevasından değildi ve beşerî arzularından kaynaklanmazdı. Daha doğrusu O, kendinden konuşmaz, sadece kendine vahyolunanı söylerdi.[1]

Evet, tekrar mevzua dönecek olursak, Efendimiz’in ümmîliğini, bir şey bilmiyor şeklinde anlamamak gerekir. Vahiy gelmeden evvel bile O, çok kâmil ve yüce bir ruhtu. Hz. İbrahim’in dininin bakiyesi ile amel ediyordu. Çevresince de faziletli bir insan olarak tanınırdı. Öyle olmasaydı, Mekke’de, insanların birbirlerini öldürdükleri o dönemde, hiç O’nun hakemliğine müracaat ederler miydi?

Allah, O’nu evvelâ müstesna yarattı. Sonra da o müstesna aynaya Kendi ilmini aksettirdi ve biz Efendimiz’de Allah’a ait hakikatleri müşâhede ettik.

[1] Bkz.: Necm sûresi, 53/3.

İmkanı olduğu halde Efendimiz sas niçin fakirliği tercih etmiştir?

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem) fakir bir hayat yaşamıştı. Fakat O’nun yaşadığı, ızdırarî bir fakirlikten ziyade iradî bir fakirlikti. Evet, O, hususi konumu itibarıyla fakir bir hayatı tercih etmişti. İsteseydi dünya serveti hane-i saadetlerine akıp dururdu. Fakat çok iyi biliyoruz ki, mübarek hanelerine servetin aktığı zaman bile O Mukteda-yı Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh), hayat-ı seniyyelerini hiç mi hiç değiştirmemişti. Mesela, Hazreti Hatice (radiyallahü anhâ) bütün servetini Efendimiz’e teslim etmişti. Fakat O, bütün bunları Allah yolunda sarf etmişti. Nitekim bir defasında Hazreti Ömer’e, “istemez misin ey Ömer, dünya onların, ahiret de bizim olsun” buyurmuştu. Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi olan Hazreti Ebû Bekir’in (radiyallahü anh) Sunh’taki evi de tam bir fakirhaneydi. Zaten kendisi uzun süre mahallenin koyunlarının sütlerini sağarak geçimini sağlamıştı. Hazreti Ömer’in (radiyallahü anh) durumu da farklı değildi. Bütün Müslümanların halifesi olduğu zaman bile mâil-i inhidam/yıkılacak gibi duran bir evde oturuyordu.

Peygamber Efendimizin adını kim, nasıl koymuştur?

Peygamber Efendimiz gelmeden, isim ve sıfatlarıyla zaten biliniyordu. Her peygamber kendi ümmetine O’ndan bahsediyordu. Hatta Hz. İsa O’nu Ahmed olarak çoktan müjdelemişti. Hatta ehl-i kitaptan bazı kimselerin böyle bir beklentiden dolayı çocuklarına “Muhammed” adını verdikleri rivayet edilmektedir.

Mesela Benî Temîm kabilesinden Süfyân İbn Mücaşi’, Şam’a gidip bir rahibin evine misafir olmuştu. Süfyân, kendisinin Mudarlardan olduğunu söyleyince, rahip:

“Araplar içinde bir peygamber gönderilecek, kendisine Muhammed denilecektir!” dedi. Bunun üzerine, Süfyân, doğan oğluna Muhammed ismini verdi. Muhammed İbn Süfyân, büyüyünce hristiyan papazı oldu.

Peygamber Efendimizin annesi Âmine Hatun da rüyasında doğuracağı çocuğa “Muhammed” adını koyması konusunda uyarılmış ve şöyle denmişti: “Sen insanların en hayırlısına ve bu ümmetin Efendisi’ne hamilesin. Onu dünyaya getirdiğinde: “Bütün hasetçilerin şerrinden koruması için tek olan Allah’a sığınırım.” de ve onun adını Ahmed veya Muhammed koy!”

Âmine Hatun Kâinatın Efendisini dünyaya getirince gördüğü şeyleri kayınpederi Abdülmuttalib’e anlattı. O da Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) doğumunun yedinci günü kucağına alarak Kâbe’ye götürdü. Yüce Yaratıcıya teşekkür etti. Bundan dolayı develer, davarlar kestirerek Mekke halkına üç kez yemek yedirdi. Ayrıca Mekke’nin her mahallesinde develer kesilerek bırakıldı. Onlardan insanların, kurtların, kuşların yararlanmalarına engel olunmadı.

Kureyşliler, bu ziyafetten sonra: “Ey Abdülmuttalib! Doğumu sebebiyle bize ikramda bulunduğun bu oğluna ne isim taktın?” diye sorunca Abdülmuttalib: “Muhammed ismini taktım!” dedi. Kureyşliler: “Ne için, aile halkının, atalarının isimlerinden birini takmadın da, Muhammed ismi­ni verdin?” deyince o: “Gökte Allah’ın, yerde de halkın onu övmelerini istedim!” şeklinde cevap verdi.

Görüldüğü gibi Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) adı insanlar tarafından değil, annesine rüyada ilham edilmesinden konulmuştur. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Peygamberimizin isimleri ve künyeleri nelerdir?

Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) değişik isimleri vardır. Bunlardan Muhammed ism-i şerifleri Kur’ân-ı Kerim’de (Âl-i İmran, 3/144; Ahzâb, 33/40; Muhammed, 47/2; Fetih, 48/29) ayetlerinde zikredilmektedir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerim’in 47. sûresi Efendimizin bu mübarek ismini taşımaktadır. Bu isimlerden bazıları geçmiş kitaplarda da zikredilmektedir. Mesela Hz. İsa’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhi’s-selâm) O’nu “Ahmed” olarak müjdelediğini Kur’ân haber vermiştir. (Sâf, 61/6)

Muhammed, övülmeye layık olan, herkes tarafından övülen demektir. Ahmed ise, Allah’a en fazla teşekkür eden, hamd eden demektir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) en çok Muhammed ismi ile anılmış, Muhammed ismini kullanmıştır. Bunların yanında bir de Resûlullah (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Hz. Hadîce Validemiz’den doğan ilk çocuğu “Kâsım”dan dolayı, “Ebu’l-Kâsım” künyesiyle anılıyordu.

Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz “Benim beş tane ismim vardır: Ben Muhammed’im! Ben Ahmed’im! Ben Mâhî’yim ki, Yüce Allah, küfrü benimle yok edecektir! Ben Hâşir’im ki, insanlar, Kıyamet günü beni takip ederek haşr olunacaklardır! Ben Âkıb’ım ki, benden sonra peygamber yoktur!” (Buhârî, Menakıb 17) buyurmuştur.

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) isimleri yukarıda sayılanlardan ibaret olmayıp bunların sayısının çok fazla olduğunu söyleyen İslâm bilginleri de vardır. Bunlara göre Kur’ân-ı Kerim’de Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sıfatları olarak anılan, Resûl, Nebi, Şâhid, Mübeşşir, Beşîr, Münzir, Sirâcu’n-Nûr, Müddessir, Müzzemmil, Hâtemü’n-Nebiyyîn gibi isimler de aslında O’nun birer ismidir.

Yüce Allah aynı zamanda şerefli elçisini kendine ait iki isim olan “Raûf” ve “Rahîm” isimleriyle de şereflendirmiş ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nezdindeki değerine işaret etmiştir (Tevbe, 9/128). O’nun isimlerinin çokluğu, isim sahibinin şeref ve üstünlüğünü gösterir. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

İslâm’da okuma-yazmaya önem verildiği hâlde Hz. Peygamber’in ümmi olmasının hikmeti nedir?

Evet, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmidir. Ümmi; yazı yazmasını bilmeyen veya yazıyı öğrenmeyip içinde yetiştiği topluluk gibi olup, doğduğu üzere kalan kişiye denir. Yüce Allah değişik hikmetler gereği, okuma yazma bilmeyen ve herhangi bir kitaptan da okumamış olan bir peygamber göndermiştir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Peygamber’in daha önce okuma-yazma bilmediği açık bir şekilde ifade edilmektedir: “Sen Kur’ân’dan önce ne bir kitap okuyor, ne de elinle yazıyordun. Öyle olsaydı bâtıla uyanlar şüpheye düşerlerdi.”(Ankebût, 29/48)

Hz. Peygamber, kendisine vahiy gelmeden önce kırk yıl gibi uzun denebilecek bir zaman dilimini, Mekkelilerin içerisinde geçirmişti. Mekkeliler, onun hayatının nasıl geçtiğini, ne ile meşgul olduğunu çok iyi biliyorlardı. Hatta Mekke dışına çıktığı seyahatlerde bile yalnız değildi. Hayatının onlar için gizli kalan bir tarafı da yoktu. Ancak bütün bunlara rağmen onlar, inkârda direniyorlardı.

Bazı kasıtlı kimseler, Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) okuma-yazma bilmediği bu kadar net bir şekilde belirtilmesine rağmen, okuma yazma bildiğini iddia etmektedirler. Çünkü bunu ispat ettikleri zaman, “vahyin Hz. Peygamber’in kendi mahsulü olduğu” ve Kur’ân-ı Kerim’i, Tevrat ve İncil’den özetleyerek Arapçaya uyarladığı iddialarını güçlendirmiş olacaklardır.

Haddizatında Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yaşadığı dönem Mekke’sine ve onun hayatına baktığımızda, bir medrese veya bir kitaba rastlamamamıza rağmen, getirdiği dinin mükemmel ve evrensel olduğunu görürüz. Böyle bir dinin, sonradan kazanılan bir kül­türle kurulması mümkün değildir. Zaten Mekke’de de o gün için okuma-yazma bilenlerin sayısı da son derece sınırlıdır. Âdeta parmakla gösterilecek kadar azdır. Bilenler ise herkesin malumudur. Şayet Hz. Peygamber, küçüklüğünde veya daha sonraki dönemlerde, bir öğretmenden ders almış olsaydı, bunun bilinmemesi ve duyulmaması imkânsız gibiydi.

Ashabın, Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) olan sevgileriyle ilgili pek çok örneği, siyer kitaplarında bulmamız mümkündür. O’ndan kalan en küçük hatıralara dahi gayet ihtimam gösterilmiş ve bu hatıralar asırlarca saklanmıştır. Şayet onun yazmış olduğu bir yazı olsaydı o, saklanır ve günümüze kadar gelirdi.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) okuma-yazma bilmiş olsaydı, Ehl-i Kitap değişik iddialarda bulunur; Efendimizin, Kur’ân’da geçen Yahudiliğe, Hristiyanlığa ve kutsal kitaplara dair bilgileri, çok çeşitli bilim dallarına ait ilmî işaretleri ve prensipleri Tevrat’tan, Zebur’dan, İncil’den ya da daha başka kitaplardan aldığını ve onları bir yönüyle o günkü Arap usulüyle anlattığını söylerlerdi. Fakat, Alîm u Hakîm, Efendimizin ümmi olmasını murat buyurmuş ve o tür iddia ve iftiraların gün yüzüne çıkmasına bile müsaade etmemiştir.

Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) hem Kur’ân hem de ondan anlaşılması gereken manalar vahyediliyordu. Allah Resûlü de o vahiyleri aynıyla ümmetine tebliğ ediyordu. Farz-ı muhal, Efendimizin zihninde dışarıdan bazı şeyler yer etmiş olsaydı, zihindeki esneklik ve elastikiyet o vahy-i gayr-i metluvu (lafzı okunmadan mana olarak bildirilen vahiy) sağa-sola çekebilirdi ve dolayısıyla yorumlarda farklılık olabilirdi. Fakat, Efendimiz ümmi idi, başka felsefe ve kültürlerin tesirinde hiç kalmamıştı ve O’nun zihni saftı, dupduruydu, Allah’ın inayet ve hikmetiyle fıtrat üzere, tertemiz olarak korunmuştu.

Resûlullah’ın, “Biz ümmi bir ümmetiz…” sözünü de bu zaviyeden değerlendirmek mümkündür. Bu hadis-i şerif de, okuma-yazma bilmemeyi değil, başka dünyalara ait bilgi kırıntılarıyla zihnin kirletilmemiş olmasını nazara vermektedir. Evet, sahabe efendilerimiz de ümmi idiler. Fakat, onların ümmiyeti, yabancı kültürlerin tesirinde kalmama anlamındaydı. Onlar, Roma ve Fars medeniyetlerinin o gün için çok baskın kültürlerine karşı korunmuşlardı; dolayısıyla zihinleri temiz ve duruydu. Kur’ân’ı anlama ve yorumlama hususunda başka kaynaklara müracaat etme ihtiyacı duymuyorlardı. Nitekim sonraki nesillerin zihninde meydana gelen bulanıklıkta diğer kültürlerin tesirinde yetişmiş insanların etkisi çok büyük olmuştur.

Bir diğer açıdan da Allah Resûlü’nün gerçek muallimi bizzat Yüce Allah’tı. Öğrenme, bir ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, öğreneceği her şeyi O’ndan öğrenecekti. Âlemlerin muallimi olan bir Zat’ın başkasından öğrenmesine de zaten ihtiyacı yoktu. Yoksa O’nun ümmi olması, okuma-yazmaya önem vermemesinden gelmiyordu. Öyle olsaydı, getirdiği mesajın ilk emri “oku!” olur muydu? Yüce Kitap’ta kaleme ve yazdıklarına yemin edilir miydi? Okuma yazmaya insanları bu kadar önemle teşvik eder miydi? “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” mesajını insanlara aktarır mıydı? Bedir gibi önemli bir savaşın arkasından esirlerin kurtarılması için, okuma yazma bilmeyen müslümanlara öğretme şartıyla hürriyet yolunu gösterir miydi? (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem)

Resûlullah’ın şemâili nasıldı?

Allah’ın yeryüzüne gönderdiği her dönemdeki peygamberler, hem ahlâk hem akıl-fetanet hem de fizikî yönden elbette ayrı bir yere sahiptir. Bu son derece doğaldır. Zira bu insanlar Cenâb-ı Hakk’ın şahitleridir. Seçkin insanlardır. Bu seçkinlikleri hem “halk” (yaratılış) hem de “huluk” (ahlâk) yönündendir. Kâinatın Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ise daha seçkin bir konuma sahiptir.

Allah Resûlü’nün şemâiliyle ilgili özellikleri özetle şöyledir:

“Allah Resûlü’nün alnı genişti, kaşları uzun, ince ve araları çok yakındı. İki kaşı arasında öfkeli zamanında kabaran bir damar vardı. Göz bebeklerinin siyahı çok siyahtı. Kaşları­nın uçları ince, araları çok yakındı. Kirpikleri uzundu. Sürme çekmediği hâlde iki gözü sürmeli gibiydi. Yanakları düzdü. Burun kemiğinin ortasında bir kavis vardı. Burnunda, ona güzellik veren bir parlaklık vardı. Dikkat etmeyen kimse onun burun kemiğinin uzun olduğunu zannederdi. Mükemmel bir ağız yapısına sahip olup seyrek dişliydi. Gülümsediğinde dişleri dolu taneleri gibi görü­nürdü. O’nun yüzü, ayın on dördü gibi parlaktı. Yüzü yuvarlakçaydı, sakalı sıktı. Omuzlarına sarkan bir saçı vardı. Saçları orta bir saçtı, ne kıvırcık ne de düzdü. Saçı, kendiliğinden ikiye ayrılıp yanlarına dökülürse onları birleştirmezdi. Birleştikleri zamanda da onları ayırmaz, oldukları gibi bıra­kırdı. Saçını uzattığında, kulaklarının memesini aşardı fakat omuza dökülecek kadar uzun da değildi. Önceleri saçlarını alnına sarkıtırdı. Ancak daha sonra onları ortadan ikiye ayırmaya başladı. Omuzları genişçeydi. Kürek kemiklerinin arası enliydi. Göğsü enli, göğsü ve karnı bir seviyedeydi, çıkık değildi. Asla karın büyüklüğü ve sarkıklığı yoktu. Avuç ve ayakları dolgundu, parmakları uzundu. Elleri büyükçe ve avuçlarının içi genişti. Avucunun yumuşaklığı atlas ve ipekten daha yumuşaktı. Elleri miskten daha hoş kokuluydu. Bacakları ince, topukları hafifçe etliydi. Ayaklarının altı çukurdu. Ayakları hafif etliydi. Ayaklarının üzerine su döküldüğü zaman etrafa yayılırdı. El ve ayakları dolgundu. Allah Resûlü’nün bütün organları düzgündü. O, ne şişman ne de zayıftı. Orta boyluydu. Ne fazla uzun ne de kısaydı. Yanına uzun boylu kimse gelse, kendisi ondan daha uzun görünürdü. Çok defa, iki uzun boylu kimseyle birlikte yürüdüğünde onlardan daha uzun görünürdü. Onlardan ayrılınca kendisi orta boylu hâline döner, o iki kişi de uzun boylu hâllerine dönerdi. İnsanların eli en yumuşak olanıydı. Rengi parlak olup ne esmer ne de çok be­yazdı. Sanki gümüşten dökülmüştü. Güneşin ışığı sanki yüzünden akıyordu. Uzaktan, insanların en tatlısı ve en güzeli, yakından da en açığı ve en güzeliydi. Yüzü ayın halesi gibiydi. O’nun görüntüsü, güneşin doğuşu gibiydi. Teri sanki inci gibiydi. Yüzündeki ter, yaş, inci gibiydi. En keskin miskten daha güzel kokardı. İki omzunun arasında, çadır düğmesine veya deve kuşu yumurtasına benzeyen mührü vardı. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sallanmadan yürürdü, yürürken, ayaklarını sürümez, adımlarını canlı ve uzun atar, sanki yüksekten iner gibi önüne eğilirdi. Ne ondan önce ne de ondan sonra onun gibisi görülmüştü. Yüksek bir yerden iner gibi yürürdü. Bakmak istediği zaman, bakacağı tarafa tamamıyla dönerek bakardı. Etrafa gelişigüzel bakmazdı. Yürürken ashabının gerisinde yürürdü. Birisiyle karşılaştığında önce kendisi selam verirdi. Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) daha hızlı yürüyen biri yoktu. Sanki yeryüzü ona dürülüyordu. Daima mütebessimdi. Ondan daha çok gülümseyen hiç kimse görülmemişti. Onun gülüşü tebessüm etmekti, o anda dişleri dolu taneleri gibi görünürdü. Bazen azı dişleri görününceye kadar güldüğü de olurdu.” (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Allah Resûlü’nün giyim tarzı nasıldı?

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) elbisesinin temiz ve tertipli olmasına dikkat ederdi. Yeni bir elbise giydiğinde Allah’a hamdeder, elbisenin hayra vesile olmasını diler, elbisenin örttüğü organların şerrinden de O’na sığınırdı. Dikkat çekici elbise giymekten kaçınır, lüks ve israfa girmezdi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) özel hayatında insanlardan bir insan olmayı tercih etmiş, dolayısıyla toplumun orta tabakasını oluşturan kimselerin giyeceği seviyede giymiştir.

Örnek insan Allah Resûlü giyim kuşamında sadeliği tercih ederdi. Kâinatın Efendisi debdebe ve gösterişi sevmezdi. Ancak ara sıra da olsa değerli ve güzel görünümlü elbiseler giyerdi. Bazı hükümdarlar Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e hediye olarak kıymetli elbiseler gönderirlerdi. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) de bunları kabul buyurur ve bazen giyerdi.

Renkler arasında beyaz rengi çok severdi. Beyaz renk hakkında “Renkler içinde en güzel olanıdır.” bu­yururdu. Kırmızı elbiseyi sevmezdi. Bir keresinde Abdullah İbn Ömer kırmızı elbise giyip gelince hoşuna gitmediğini ihsas etmişti. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Efendimizin hitabetteki üslûbu nasıldı?

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) konuşması son derece tatlı ve gönül okşayıcıydı. Tane tane konuşur, her cümlesi dinleyenler tarafından iyice anlaşılırdı. İnsanların seviyelerine göre konuşur, teşbih ve temsillerle anlaşılması zor konuların anlaşılmasını kolaylaştırırdı. Vurgulamak istediği bir sözü üç kez tekrar ederdi. Konuşma esnasında genellikle gözlerini gökyüzüne çevirir ve sesini kısık değil de herkesin duyacağı şekilde yükseltirdi.

Sürekli olarak düşünceli bir hâli vardı. Genellikle sessiz durur, asla gereksiz konuşmazdı. Her cümleyi ayrı ve net olarak söylerdi. Eliyle işaret ederken bütün elini kaldırır, bir şeye hayret ettiğinde avucunun içini çevirir, konuşma sırasında bazen elini elinin üstüne vurur, konuşma sırasında bazen ke­yiflenir, sevindiğinde gözlerini yere çevirirdi. Çok az güler, güleceği zaman tebes­süm ederdi. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Peygamberimizin yeme-içmesi nasıldı?

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sade yaşantısı her alanda açık bir şekilde görülmektedir. O tok gözlü bir insan olup başkalarına ikramı severdi. Kendisinin yemesinden daha çok başkasının doymasından ve rahatından zevk alırdı. Onun için hiçbir za­man lezzetli ve mükellef sofralarda yemek yemesi nasip olmamıştı. Bütün bir hayat boyunca saf buğday unundan yapılmış bir ekmek bile nasip olmamıştır. Tabii ki bazı yemekleri çok severdi. Sirke, bal tatlısı, zeytin yağı ve bazı sebze yemekleri hoşuna giderdi. Bir defasında Ümmü Hâni’nin evine gitmiş ve “Yiyecek bir şeyler var mı?” diye sormuştu. O da, “Sirke var.” deyince, “Sirke olan evde hiçbir şey yok denemez.” buyurmuştu. Arabistan’da bir yemek türü vardır ki “hîs” denirdi. Tereyağına peynir ve hurma konarak hazır­lanırdı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu yemeği de çok severdi.

Bir defasında Hz. Hasan ile Abdullah İbn Abbâs, Ümmü Seleme’nin yanına giderek: “Bugün bize Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) en sevdiği ye­meği pişirebilir misin?” dediler. Bunun üzerine, “Peki siz onu sevecek misiniz?” dedi. Onlar da ısrar edince Ümmü Seleme arpa ununu eleyerek tencereye koydu ve oca­ğa sürdü. Üzerine zeytinyağı ve baharatla kara biber attı. Pişince önlerine getirip koydu ve “İşte bu, Hz. Peygamber’in en sevdiği yemek­ti.” dedi. Ayrıca Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) et çeşitlerinden koyun, keçi, ta­vuk, deve, tavşan ve balık eti yemiştir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Safiyye Validemiz’le evlendiğinde düğün yemeği olarak sadece hurma ve kavrulmuş un çorbası ikram etmişti. Karpuzu hur­ma ile yerdi. Salatalığı severdi. Bir gün Muavviz İbn Afrâ’nın kızı hurma ile salatalık getirmişti. Bazen ekmekle hurma yediği de olurdu.

Soğuk suyu çok severdi. Bazen katıksız süt içerdi. Bazen de içine biraz su karıştı­rarak içerdi. Kayısı, hurma ve üzüm dânesini suda kaynatır, bir süre sonra da suyu­nu içerdi. Sofraya gelen yemeği eğer beğenmezse elini uzatmazdı. Ama hiçbir zaman kö­tü demezdi. Önündeki yemeğe elini daldırıp eliyle karıştırmazdı. Başkalarını da bundan engellerdi. Sofrası, yerden birazcık yüksek olan sini olurdu. Yemeği sadece üç parmağıyla yer­di. Eti bazen bıçakla keserek yerdi. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Rehber-i Ekmel Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem spor yapmış mıdır?

Örnek İnsan (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) elbette spor yapmıştır. Kendisi değişik sporları yaptığı gibi, ümmetine de tavsiye etmiş, sağlam ve sağlıklı müminin Cenâb-ı Hakk’a zayıf ve çelimsiz olandan daha sevimli olduğunu belirtmiştir. Küçüklüğünde dayısını ziyarete gittiğinde Medine’de yüzmeyi öğrenmiş, bunu daha sonraları da ashabına anlatmıştır. Koşma, atıcılık, okçuluk, kılıç ve mızrak oyunları, binicilik, güreş ve yürüyüş gibi o günün yaygın sporları, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat yaptığı hem de tavsiye ettiği sporlardır. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Peygamberimiz hangi meslekleri yapmıştır?

Peygamberimize (sallallahu aleyhi ve sellem) göre, kişinin yediği en temiz kazanç, kendi elinin emeğiyle kazandığıdır. Hiçbir peygamber iş yapmadan insanlardan beklenti içinde olmamıştır. Hem daha önceki peygamberler hem de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) değişik meslekler yapmış, aynı zamanda bunlarda değişik noktalarda onlara öncülük etmişlerdir. Hz. İdris terzilik, Hz. Nuh gemicilik, Hz. Dâvûd demircilik, Hz. Zekeriyya marangozluk mesleklerinde bilinen peygamberlerdir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) çocukluğunda çobanlık, gençlik ve sonraki yıllarında da ticaret yapmıştır. Zaten Hz. Hatîce’nin dikkatini çeken, Resûlullah’ın ticarette göstermiş olduğu doğruluk, vefa, edep ve haya olmuştur. Peygamberlikten sonra ise, devlet başkanlığı, ordu komutanlığı, hâkimlik, ortaklaşa iş yaparken başkanlık, öğretmenlik, imamlık, vaizlik, idarecilik O’nun yaptığı mesleklerden sayılabilir. Ancak bütün bunların yanında O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) meslek ve işi, insanlığı saadet-i dareyne ulaştırma, yaratılış gayesini hatırlatma, hidayete giden yolları göstermedir. (Doç. Dr. Muhittin Akgül, 99 Soruda Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem)

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz