At eti yenebilir mi?

At eti yemek, Şafiî ve Hanbelî mezhepleriyle Hanefî mezhebinden Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre helâl, bazı Malikilere göre haram, İmam Malik ve Ebû Hanife’ye göre ise tahrimen mekruhtur. Bazı Hanefî fakihleri ise bu kerahetin, tenzîhî kerahet olduğunu söylemişlerdir.1

At etini haram görenler, “Hem binmeniz, hem de zinet olsun diye atlar, katırlar, merkepler yarattı.”2  âyet-i kerimesiyle istidlal etmişlerdir. Zira burada at ve katırların insanların binmesi ve zinet olmaları için yaratıldığı zikredildiği halde, daha büyük bir nimet olan onların yenilmesinden bahsedilmemiştir. Âyet minnet makamında sevkedilmesine rağmen, yemenin zikredilmemesi ise bunların etinin caiz olmadığına delâlet eder. Ayrıca, لِتَرْكَبُوهَا ifadesi lam-ı talille gelmiştir. İllet bildiren lam ise, hasr ifade eder. Dolayısıyla bunun mânâsı, “Atlar, katırlar ve merkepler sadece binmek ve zinet için yaratılmıştır.” şeklinde olur.

Öte yandan katır ve eşek, at üzerine atfedilmiştir. Eşek eti caiz olmadığına göre, sanki buradan bu üç hayvanın da aynı hükme tâbi oldukları anlaşılmaktadır. Çünkü eğer bunlar etleri açısından ayrı ayrı hükümlere tâbi olsalardı, birbirleri üzerine atfedilmezlerdi. Son olarak şayet, onların etini yemek mubah olsaydı, bu hayvanların kesilmesi gerekirdi ki, o zaman da Allah’ın (c.c) minnet makamında zikrettiği binme ve zinet nimetleri kaybolurdu.

Halid b. Velid’in rivayet ettiği şu hadis de at etini yemeyi caiz görmeyenlerin delilleri arasındadır: “Ehli eşek eti size haram olduğu gibi at ve katır da haramdır. Yırtıcı hayvanlardan her köpek dişli hayvan ile kuşlardan her pençeli kuş da haramdır.”3

At etini caiz görmeyen fukahanın istidlâl ettiği diğer bir delil de kıyastır. Onlar her ikisinin de toynaklı olmasından hareketle atı eşeğe kıyas etmiş ve atın da haram olan eşekle aynı hükme sahip olduğunu ifade etmişlerdir.

At eti yemenin caiz olduğu görüşünü savunan fukaha ise şu hadisleri delil getirmiştir: Câbir b. Abdillah şöyle demiştir: “Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) Hayber günü eşek eti yemeyi yasakladı, at eti yemeye ise müsaade etti.”4 Ebû Dâvud’da yer alan Hz. Câbir’e ait diğer bir rivayet ise şu şekildedir: “Biz Hayber günü bir takım atları, katırları ve eşekleri kesmiştik. Rasûlullah (s.a.s), bize katırlarla eşeklerin etlerini yemeyi yasakladı, fakat atların etini yeme hususunda bize ruhsat verdi.”5

Konuyla ilgili Hz. Esmâ (r. ah) ise şu hadisi rivayet etmiştir: “Biz Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) zamanında bir at kestik ve onu yedik.”6 İbn Abbas’ın şu sözü de atın caizliğine delalet etmektedir: “Resûlullah (s.a.s), eşek eti yemeyi nehyetti, at eti yemeyi ise emretti.”7

Ayrıca at etinin helâl olduğunu söyleyenler, onun temiz bir hayvan olduğunu, köpek dişlerinin bulunmadığını dolayısıyla da behimetu’l-enâm denilen davarlarla aynı hükme tâbi olması gerektiğini söylemişlerdir.

Ebû Hanife ve bazı Malikiler ise, at etinin hükmüyle ilgili vârid olan hadislerin ihtilâflı olduğunu, selef ulemasının da bu konuda ihtilaf ettiklerini gerekçe göstererek ihtiyaten onun mekruh olduğuna hükmetmişlerdir. Onların at etini mekruh görmelerinin diğer bir sebebi ise atın, genellikle cihad vasıtası olarak kullanılmasıdır. Onun yenilmesi, atların sayısını azaltacağı için bunu mekruh görmüşlerdir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere at eti hakkında ihtilâf edilmiştir. Görebildiğimiz kadarıyla at etini haram gören fukahanın dayandıkları deliller katî değildir. Bir kere Nahl sûresinde geçen âyet-i kerimeden atın haram olduğu hükmünün istinbat edilmesi çok isabetli görünmemektedir. Çünkü bu âyetin sübutu katî olsa da atın haramlığına dair delaletinin kati olduğu söylenemez. Zira âyet-i kerimede, zikri geçen hayvanların yasaklanmasıyla ilgili bir nass yoktur. Atla ilgili hadislere gelince, hiç şüphesiz atın mubahlığına delalet eden hadisler daha sahihtir. Atın eşeğe kıyas edilmesi de uygun değildir. Çünkü eşeğin haram kılınmasının illeti onun toynaklı olması değildir. Bilakis Efendimiz eşeğin haramlık sebebi olarak, onun “rics” olmasını göstermiştir.

Fakat at etinin mubah olduğunu gösteren rivayetlerin daha kuvvetli olduğunu kabul etsek de, konuyla ilgili farklı rivayetlerin ve ihtilaflı görüşlerin bulunmasından hareket ederek ve aynı zamanda özellikle o dönem için atın bir cihad vasıtası olduğundan yola çıkarak onu mekruh gören İmam Âzam’ın bu yaklaşımının da yerinde olduğunu belirtmek isteriz. Ayrıca eğer atın hükmüyle ilgili birbirine zıt olan rivayetlerin arasında bir nesh düşünülecek olursa, at etinin mubahlığını gösteren rivayetler mensuh olacaktır. Çünkü asıl olan ibaha olduğuna göre, bir şeyin önce haram kılınıp sonra mubah kılınması düşünülemez. Dahası “Haram kılıcı delille, helâl kılıcı delil tearuz ettiğinde, haram kılıcı delil tercih edilir.” kaidesini de nazar-ı itibara aldığımızda ihtiyata uygun görüşün İmam Âzam’a ait olan mekruhluk hükmü olduğu ortaya çıkacaktır.

1. Bkz. Serahsî, el-Mebsût, 11/233-234; Kurtubî, el-Kâfî, 1/436; Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/146

2. en-Nahl 16/8

3. Ebu Dâvud, “Et’ime”, 32

4. Buharî, “Zebâih”, 27

5. Ebû Dâvud, “Et’ime”, 26

6. Buharî, “Zebâih”, 24

7. Taberânî, Mu’cemu’l-kebîr, 12/180

Evcil eşek etiyle ilgili hadisler hangileridir?

Kütüb-i Sitte’de eşek etinin haramlığını bildiren çok sayıda hadis yer almıştır. Bu hadislerden bazıları şu şekildedir: Câbir b. Abdillah şöyle demiştir: “Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) Hayber günü eşek eti yemeyi yasakladı, at eti yemeye ise müsaade etti.” (Buharî, “Zebâih”, 27) Enes b. Malik’ten gelen rivayet ise şu şekildedir: “…Biz Hayber’de çok miktar eşek eti elde etmiştik. Bu sırada Hz. Peygamber’in münadisi, ‘Allah ve Rasûlü sizleri eşek etlerinden nehyeder. Çünkü eşek etleri pistir!’ diye nida etti.”  (Buharî, “Megâzi”, 36) Müslim’de şu ziyade vardır: “Tencereler, içindeki eşek etleriyle birlikte ters çevrildi.”  (Müslim, “Sayd”, 35).

Hz. Ali de, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Muhakkak Allah Resûlü (s.a.s) Hayber günü, kadınlarla mut’a nikâhı kıymayı ve ehlî eşeklerin etini yemeyi yasakladı.”  (Buharî, “Megâzî”, 36) Halid b. Velid’in rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ehli eşek eti size haram olduğu gibi at ve katır da haramdır. Yırtıcı hayvanlardan her köpek dişli hayvan ile kuşlardan her pençeli kuş da haramdır.” (Ebu Dâvud, “Et’ime”, 32).

İbn Hazm, evcil eşek etinin haramlığına dair dokuz farklı sahabiden gelen senetlerin güneşin varlığı gibi kesin olduğunu, hatta bu konuda tevatür bulunduğunu, dolayısıyla hiç kimsenin bunun hilâfına görüş bildirmesinin mümkün olmayacağını ifade etmiştir. (İbn Hazm, Muhallâ, 7/407).

Hangi hayvanlar yırtıcı kapsamındadır?

Ağzının dört yanında uzun ve sivri köpek dişleri bulunan, avını yakalamada ve kendisini savunmada bunları kullanan, et yiyen ve fıtraten saldırgan ve yaralayıcı olan hayvanlara yırtıcı hayvan denir. Aslan, kaplan, sırtlan, ayı, tilki, kurt, sincap, kedi ve köpek gibi hayvanlar bu gruba girer. Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezhepleriyle bazı Malikî fakihlerine göre yırtıcı hayvanların eti haramdır. (Serahsî, el-Mebsût, 11/ 220; Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/146) Meşhur görüşüne göre İmâm Malik yırtıcı hayvanların etini yemeyi mekruh görmüştür.  (Sahnûn, el-Müdevvene, 1/541).

Ayet-i Kerime’de domuzun değil de domuz etinin haram kılınmasının hikmeti nedir?

Domuzun bütün cüzlerinin haram kılındığına kail olan fukaha, âyet-i kerimelerde domuzun haramlığını bildiren ifadenin لَحْمُ الْخِنْزِيرِ “domuz eti” şeklinde gelmesini mecaza hamletmişlerdir. Buna göre burada “ıtlak-ı cüz, irade-i kül” şeklinde ifade edilen mecaz kaidesi geçerlidir. Yani âyet-i kerimede yer alan haramlık hükmü, her ne kadar domuzun eti üzerine terettüp ediyor görünse de, burada murad edilen mânâ domuzun tamamıdır. Bir hayvandan istifade daha çok et yönüyle olduğu için, lafız bu şekilde gelmiştir. Dolayısıyla hayvanın diğer uzuvları da hüküm yönünden etine tâbidir. (Ebu’s-Suûd, İrşâdü’l-akli’s-selîm, 1/191).

Konuyla ilgili İbn Kesir şu açıklamayı yapmıştır: “Ayette yer alan “lahm” lafzı, yağına varıncaya kadar domuzun bütün cüzlerini kapsar. Bu husus Arap lügatinin özelliklerinden ve dil konusunda oluşmuş örften anlaşılmaktadır.” Âlûsî de şöyle demiştir: “Domuzun bütün cüzlerinin haram olmasına rağmen etin tahsis edilmesinin sebebi, etin, hayvanın en çok yenilen yeri olmasıdır. Buradan hayvanın diğer parçalarının ona tâbi olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca burada haramlığın ‘lahm’ lafzıyla gelmesinin sırrı, birilerinin onu güzel görerek başka etlere üstün tutmaları ve onun haram kılınmasını kabul etmemeleridir.” (Âlûsî, Rûhu’l-meânî, 2/42).

Ayrıca âyetin devamında gelen, فَإِنَّهُ رِجْسٌ “Şüphesiz o pistir.”(el-En’âm 6/145) lafzında geçen “hu” zamirinin, kendisine en yakın olan muzafun ileyhe (yani hınzır kelimesine) izafe edilmesinin daha uygun olduğu ifade edilmiştir. Dolayısıyla âyette her ne kadar domuzun etinin haram kılındığı ifade edilmiş olsa da, âyetin devamında domuzun bizzat kendisinin pis/necis olduğu ifade edilerek Müslümanlar ondan sakındırılmıştır.

Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’de haram kılınan tek hayvan olan domuz hakkındaki yasağı لَحْمُ الْخِنْزِيرِ lafzından yola çıkarak sadece etine inhisar ettirmek, tam bir zahirî yorumdur. Zira domuz gibi pis ve habîs bir hayvanın etinin haram kılınıp da, yağının ve diğer uzuvlarının helâl kılınacağını düşünmek, maslahat ve makasıt açısından da kabul edilemez. Kaldı ki, haram kılınan evcil eşek ve yırtıcı hayvanlar düşünüldüğünde, bunlar için bile böyle bir hüküm söz konusu edilmemiştir.

Ebû Dâvud’da yer alan şu hadis-i şerifte de domuzun mutlak olarak haram kılındığının zikredilmesi bu yaklaşımı desteklemektedir: “Şüphesiz Allah içkiyi ve onun parasını, meyteyi ve onun parasını, domuzu ve onun parasını haram kılmıştır.” (Ebû Dâvud, “İcâre”, 64).

Domuzun bütün parçaları haram mıdır?

Cumhur-ı ulema “Hiç şüphesiz o, pisliğin ta kendisidir.” beyanından hareketle, domuzun lizatihi haram olduğunu söyleyerek, onun etinin yanı sıra, yağ, beyin, kemik, bağırsak, süt, deri ve sair organlarının yenmesini caiz görmedikleri gibi, bunlardan herhangi bir şekilde faydalanmanın da helâl olmadığını söylemişlerdir. Hatta Fahruddin er-Razî, İbn Arabî, İbn Hazm, İbn Cüzey, İbn Rüşd ve daha başka âlimler bu konuda icma olduğunu söylemişlerdir.

Domuzun kıllarını kullanmanın hükmü ve derisinin tabaklamayla temiz olup olmadığı hakkında ihtilaf edilmiştir ki, bu da doğrudan bizim konumuz dâhilinde değildir. Kurtubî de domuzun kılları istisna edilecek olursa geri kalan bütün parçalarının yenilmesinin haram olduğu konusunda ihtilâf olmadığını ifade etmiştir. Fakat şunu ifade etmek gerekir ki, bu konuda bazı şaz görüşler olsa da, dört mezhebe göre domuzun kıllarını ve derisini kullanmak da haramdır.

Domuzun bütün cüzlerinin haram olduğu hususu genel itibarıyla günümüz araştırmacıları tarafından da kabul edilen bir husustur. Gıdalarla ilgili çalışma yapan pek çok araştırmacı domuzun bütün cüzlerinin haram olduğuna ve domuzun hiçbir parçasının gıda olmaya elverişli bulunmadığına dikkat çekmişlerdir. 

Meyte ne demektir?

Meyte, şer’î boğazlama yapılmadan ölmüş olan murdar hayvan demektir. Buna göre, eti mubah olan hayvanlardan insan müdahalesi olmaksızın kendiliğinden ölen bir hayvan meyte olduğu gibi, şer’î kesim usullerine riayet edilmeden insan fiiliyle öldürülen hayvan da meyte hükmünü alır.  Nitekim Mâide sûresinde geçen âyet-i kerimede, meyte ve onun beş çeşidinin haram kılındığı ifade edildikten sonra, “Boğazladıklarınız müstesna.” buyrulması, meytenin, şer’î tezkiye yapılmadan ölen hayvan mânâsına geldiğine bir delil teşkil etmektedir. Fukaha, konuyla ilgili kesin yasaklayıcı Kur’ân âyetlerinin delâletinden yola çıkarak, murdar hayvanın etinin haram olduğunda icma etmişlerdir.

Meyte’nin dilimize leş veya lâşe şeklinde tercümesi eksik bir tercümedir. Çünkü leş, ölmüş ve hatta öldükten sonra da kokuşmaya başlamış hayvan için kullanılır. Leşin Arapça’daki karşılığı “cife” kelimesidir. Türkçe’de meyte mânâsını karşılayan kelime ise “murdar” kelimesidir. Çünkü murdara sözlükte, kirli, pis, iğrenç mânâlarının yanında bir de “şeriat hükümlerine göre kesilmemiş hayvan” anlamı verilmektedir.  Ne var ki leş ve lâşe kelimelerinin de meyte (murdar hayvan) yerine kullanıldığı görülmektedir.

İslâm’da helal olan hayvanlar hangileridir?

Eşyada asıl olan mübahlık olduğu için, herhangi bir hayvanın haramlığına dair bir nass yoksa, onun helâl olduğu anlaşılır. Bununla birlikte Kur’ân ve Sünnet’te bazı hayvanların yenilebileceği, mü’minler için bir rızık olduğu açıkça ifade edilmiştir. Buna göre yenilmesinin helâl olduğu hususunda görüş birliği bulunan hayvanları beş grupta toplamak mümkündür.

1- Behîmetü’l-en’âm denilen deve, sığır, manda ve davarlar icma ile helâldir. Konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Behîmetü’l-enâm (otla beslenen evcil hayvanlar) size helâl kılındı.” (el-Mâide 5/1). Diğer bir âyet-i kerime de şöyledir: “Allah kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için hayvanar yaratandır.” (el-Mü’min 40/79).

2- Evcil olan ve pençesi ile avlanmayan tavuk, kaz, ördek, hindi gibi kümes hayvanlarının da helâl olduğu hususunda icma vardır. Kümes hayvanlarıyla ilgili olarak Ebû Musa, Hz. Peygamber’i tavuk eti yerken gördüğünü rivayet etmiştir.

3- Tab’an iğrenç olmayan otçul yabani hayvanların etinin helâl olduğu hususundada da ittifak vardır. Buna göre ceylan, dağ keçisi, vahşî eşek, yaban öküzü ve bufalo gibi toynaklı vahşi hayvanların eti caizdir. Bunlar yapı itibarıyla de davar ve sığır cinsine benzeyen hayvanlardır. Çünkü ashabın bunları avladığına dair rivayetler vardır. Nitekim Allah Resûlü’ne (s.a.s) Ebû Katade’nin avladığı bir yaban eşeğinin hükmü sorulduğunda O (s.a.s) şöyle cevap vermiştir: “Muhakkak o, Allah’ın sizi doyurmuş olduğu bir yiyecektir.” (Buharî, “Zebâih”, 10) Ayrıca eşeğin haram kılındığını bildiren hadislerde yer alan “ehlî” kaydı, onun yabanisinin helâl olduğuna delâlet etmektedir.

3- Güvercin, serçe, bıldırcın, sığırcık, balıkçıl gibi yırtıcı olmayan ve pislik de yemeyen kuşların etleri de ittifakla helâldir. Resûl-i Ekrem, serçe avlayan bir kimsenin onu kesip yemesi gerektiğini ifade etmiştir.

4- Denizde yaşayan balıkların helâl olduğu hususunda da fukaha arasında ittifak vardır.

5- Helâl olduğu konusunda icma bulunan diğer bir canlı da çekirgedir. İbn Ebî Evfâ şöyle demiştir: “Allah Resûlü (s.a.s) ile beraber yedi gazve yaptık. Biz bu gazvelerde onunla birlikte çekirge yiyorduk.” (Müslim, “Sayd”, 52) Konuyla ilgili başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Onlar,  Allah’ın en kalabalık ordularıdır.  Onu ne yerim ne de haram kılarım.” (İbn Mâce, “Sayd”, 9).

Aşırı yemenin günahı ve zararı var mıdır?

Bu konuda önemli ölçü getiren hadis-i şeriflerden birisi şu şekildedir: “Âdemoğlu, mideden daha şerli bir kap doldurmaz. Ona belini doğrultacak birkaç lokmacık yeterlidir. Fakat ille de bundan fazla yiyecekse, bari midesinin üçte birisini yemeğe, üçte birisini suya ve üçte birisini de nefesine ayırsın.”  (Tirmizî, “Zühd”, 47)

Allah Resûlü (s.a.s) başka bir hadislerinde ise, mü’minin bir mideye, kâfirin ise yedi mideye yiyeceğini ifade buyurmak suretiyle, çok yemenin kâfire has bir sıfat olduğuna, mü’minin ise az yemeyi esas alacağına işaret etmiş ve böylece mü’minleri az yemeye teşvik etmiştir. (Buharî, “Et’ime”, 12).

Hz. Peygamber (s.a.s) aşırı yemekten dolayı yanında geğiren bir adama ise şöyle demiştir: “Geğirtini bizden uzak tut. Zira dünyada insanların en çok doymuş olanları, kıyamet günü en çok aç kalacak olanlardır.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 38) Münâvî bu hadis-i şöyle izah etmiştir: “Burada geğirme yasaklanarak esas, onun sebebi olan tokluk yasaklanmıştır ki o, şer’an ve tıbben zemmedilmiştir. Çünkü tokluk kişiyi şeytana yaklaştırır ve nefsi de taşkınlığa karşı kışkırtır. Açlık ise, şeytanın yollarını daraltır, nefsin tahakkümünü kırar ve böylece onların şerlerini bertaraf eder. Tokluktan insanda kadınlara karşı şiddetli arzu neş’et eder. Bunu da mal ve makam arzusu takip eder. Ardından da daha başka hasis şeylere meyletme, rekabet ve hasetlere girme gelir ki, bunlardan da, riya, fahir ve kibir gibi bela ve musibetler ortaya çıkar. Bunlar ise haset, kıskançlık, kin ve adavete davetiye çıkarır. Bunlar ise sahibini sapıklık, münkerat, arsızlık, fuhşiyat ve azgınlıkları işlemeye sürükler ki, işte bunlar da, Allah’ın merhamet etmesi istisna edilecek olursa, kıyamet günü kişinin aç kalmasına ve kurtulamamasına sebeptir.” (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, 5/11)

İbn Haldun farklı kavimler ve hatta hayvanlar üzerinde yaptığı gözlemler neticesinde verdiği misallerle, alınan gıdalarla insanların sahip oldukları karakter ve ahlak özellikleri arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu göstermiştir. Ona göre, rahat ve bolluk içinde yaşayan ve çeşit çeşit gıdalarla beslenen insanlarla, mahrumiyet içinde bir hayat süren ve çok az ve basit gıdalar tüketen insanlar arasında ciddî farklılıklar bulunmaktadır. İbn Haldun’a göre, kırsal, kurak ve çöl alanlarında yaşayan ve arpa, mısır gibi basit yiyeceklerle beslenen insanların renkleri daha canlı, bedenleri daha diri, şekilleri daha zarif, mükemmel ve güzel, ahlâkları aşırılıktan uzak, ilimleri anlayıp kavrama noktasında akılları daha parlak ve keskindir.

Hatta İbn Haldun, çöllerde ve kurak yerlerde yaşayan hayvanların bile, derilerinin parlaklığı, şekillerinin güzelliği, uzuvlarının orantılılığı ve anlayışlarının keskinliği ile diğerlerinden çok farklı olduklarını ifade etmiştir. Buna karşılık her türlü meyve, sebze ve ürünün bulunduğu verimli yerlerde bolluk içinde yaşayan ve ölçüsüzce yiyip içen insanların ise genellikle kıt anlayışlı ve kaba cisimli kişiler olduklarını ifade etmiştir. O, bu durumun sebebini şöyle izah etmiştir: “Çok fazla ve karışık gıda almak, vücutta kötü kokulara ve artıklara neden olur. Bunun sonucunda vücut dengesiz olarak gelişir ve şişmanlıktan dolayı renk perişan ve şekil çirkin görülür. Aynı şekilde bu gıdalardan oluşan bozulmuş ve kötü sıvıların beyne gitmesiyle aklın ve düşüncenin üzeri örtülür ve bunun sonucunda anlayışsızlık, gaflet ve genel olarak bütün iyi hâllerden sapma baş gösterir.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/123-124)

İbn Haldun, çok yemek yemenin negatif tesirlerinin sadece bedende değil, ahlâk ve ibadetler konusunda da etkisini göstereceği ifade etmiştir. Ona göre lüksten uzak duran, zevkleri peşinde koşmayan ve lezzetli yiyeceklerle ömür geçirmeyenler, bolluk ve lüks içinde bir hayat yaşayanlara göre daha dindar ve ibadetlere daha düşkündürler. Hatta o, çok fazla et tüketen, birbirinden farklı çeşit çeşit gıdalar ile beslenen ve kepeksiz buğday ekmeği yiyen insanların kalblerinin katı ve kendilerinin de gafil olacağını ve bundan dolayı da, şehirliler arasında ibadetlere düşkün dindar insanların az olduğunu, abid ve zahidlerin ise daha çok darlık içinde yaşayan insanlar arasından çıktığını belirtmiş ve güç yetirilebildiği takdirde açlık ve az yemenin vücut için her açıdan çok yemekten daha sağlıklı olduğunu ifade etmiştir. (İbn Haldun, Mukaddime, 1/124-125).

Netice itibarıyla diyebiliriz ki, bir mü’minin haram yiyecek ve içeceklerden kaçınması gerektiği gibi, helâlleri de vücuda zarar vermeyecek şekilde ölçülü yemesi gerekmektedir. Aslında Â’raf sûresinde yer alan, “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.”  (el-Â’raf 7/31) Âyet-i kerimesi yeme konusunda bir müslümanın nasıl davranması gerektiğini veciz bir şekilde ifade etmiştir. Zira bu âyet-i kerimede yiyip içmenin mubah kılınması israf etmeme şartına bağlanmıştır. Müfessirlerin de ifade ettiği üzere, ihtiyaç fazlası çok yeme hem yenilen fazla yemek hem de vücut açısından bir israftır. (Bkz. Kurtubî, el-Câmiu liahkâmi’l-Kur’ân, 7/167).

Haramla beslenmenin uhrevî zararları nelerdir?

Cenâb-ı Hak, Mü’minûn Sûresi’nde şöyle buyurmuştur: “Siz ey peygamberler! Helâl ve hoş şeylerden yiyip için, makbul ve güzel işler işleyin! Zira Ben yaptığınız her şeyi bilmekteyim.” (el-Mü’minun 23 /51) Bu ayet-i kerimede peygamberlere ve onların şahsında bütün müminlere hitaben, helâl ve hoş rızıklardan yemeleri ve sonra da salih ameller işlemeleri emredilmiştir. Ancak helâl rızık yeme emrinin salih amelden önce gelmesi gösteriyor ki, salih amelde bulunabilmek helâl rızıkla beslenmeye bağlıdır. (Bkz. Fahrettin er-Râzi, Mefâtîhu’l-gayb, 23/91) Demek ki, haramlarla beslenen bir insanın amellerinin de salih olabilmesi zordur.

 Resûl-i Ekrem (s.a.s) de birçok lal ü güher beyanıyla haramdan uzak kalmanın önemine dikkat çekmiş ve haramla beslenen bir vücudun maruz kalacağı tehlikelere işaret etmiştir. Bir yerde Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) haram giren bir midenin maruz kalacağı akıbeti ifade etme sadedinde şöyle buyurmuştur: “İnsanın ilk (çürüyüp) kokacak olan yeri karnıdır. Öyleyse, bir insan gücü yettiğince karnına temiz olmayan şeyleri sokmamaya çalışsın!” (Buhâri, “Ahkâm” 9)

Başka bir hadis-i şeriflerinde ise Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) haramla beslenen bir insanın duasının bile kabul olmayacağını şu çarpıcı beyanlarıyla ifade etmiştir:  “Seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: “Ey Rabbim, ey Rabbim” diye dua eden bir yolcuyu zikredip, buyurdu ki: “Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duasına nasıl icabet edilir?” (Müslim, “Zekât” 65)

Deylemî’nin İbn Mes’ud’dan rivayet ettiği: “Kim haram bir lokma yerse, Allah onun kırk gece namazını ve kırk sabah da duasını kabul etmez. Haramın besleyip büyüttüğü her et için en layık olan yer cehennemdir. Muhakkak haramdan bir lokma bile eti besleyip büyütür.” hadis-i şerifi de helâl lokmayla beslenmenin ne derece ehemmiyetli olduğunu çarpıcı bir şekilde beyan etmektedir. (Suyutî, Câmiu’l-ehâdîs, 20/55 (21483))

Helal ve Haramın Kişi ve Toplum Üzerindeki Etkileri Nelerdir?

Gerek âyet ve hadislerdeki bir kısım beyanlardan gerekse selef-i salihinin ifadelerinden yola çıkarak, insanın yediği gıdaların helâl veya haram olmasının, fert ve toplum üzerinde manevî bir kısım tesirlerinin olduğunu söylemek mümkündür. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî de: “Bedenin ve ahlakın değişiminde en güçlü sebep yiyeceklerdir.”1 diyerek bu hususa dikkat çekmiştir.

Konuyla ilgili âyet-i kerimelerden anlaşıldığı üzere, Allah’ın insanlar için yaratmış olduğu ve onlara rızık olarak ihsan ettiği yiyecek ve içeceklerde, helâl ve temiz olanlar bırakılarak, haram ve pis olan gıdalardan istifade edilmeye kalkışıldığında, şeytanın yoluna girilmiş, takva dairesinden uzaklaşılmış, kendisine karşı şükredilmesi gereken nimetlere nankörlük edilmiş, ubudiyetin dışına çıkılarak haram irtikâp edilmiş ve Allah’a imanın gereği de yerine getirilmemiş olacaktır ki, böyle bir akıbetin gerek fert gerekse toplum planında daha başka komplikasyonlara da sebebiyet vereceği, günah ve fesada açık bir toplum vücuda getireceği muhakkaktır.

Zira Yüce Allah pek çok âyet-i kerimede, ihsan ettiği rızıklardan, helâl ve hoş gıdalardan yemeyi emrettikten hemen sonra, şeytanın peşinden gitmememizi, kendisine iman ettiğimiz Allah’tan sakınarak takva dairesi içinde hareket etmemizi, şayet sadece Allah’a ibadet ediyorsak Ona şükretmemiz gerektiğini ve yeryüzünde fesat çıkarmak suretiyle taşkınlık yapılmamasını emretmesi ve aynı zamanda kendisine iman etmeyi ve ubudiyette bulunmayı hatırlatması gibi hususlar, helâl gıdalarla beslenmenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermesinin yanında, bu sınırın ihlâl edilmesinin de, insanları fesat, tuğyan, nankörlük ve taşkınlığa sürükleyebileceğine işaret etmektedir.

Allah dostları da helâl ve haram yemenin insan üzerindeki tesirlerini farklı yönlerden izah etmişlerdir. Mesela Sehl b. et-Tüsterî konuyla ilgili şunları söylemiştir:  “Sıddıkların alametlerinin kendisine zâhir olmasını isteyen kimse, helâlden başka bir şey yemesin ve sadece sünnete uygun ameller işlesin.”;  “Her kim haram yerse, onun organları da isyan eder. Kendisi bu durumu ister istesin ister istemesin, ister bilsin ister bilmesin fark etmez.”; “Bir kul şu dört haslete sahip olmadığı sürece imanın hakikatine ulaşamaz: Sünnetleriyle birlikte farzları yerine getirmek; şüpheli yiyeceklerden de korunarak helâl yemek; yasakların açığından gizlisinden uzak durmak; vefat edene kadar bu sayılan mevzularda sabır göstermek.”2

Şah Şucâ’ el-Kirmânî de: “Harama bakmaktan gözünü muhafaza edenin, kendini nefsanî arzulara kapılmaktan koruyanın, daimî murakabe ile bâtınını, sünnete tâbi olarak zâhirini imar edenin ve helâl lokma yemeyi alışkanlık hâline getirenin firaseti şaşmaz.” demiştir.3

Bunların yanında Abdullah b. Abbas, Cenâb-ı Hakk’ın midesinde haram bulunan bir kimsenin namazını kabul etmeyeceğini, İbrahim b. Ethem, yüce makamlara ermenin, mideye gireni kontrol etmekle mümkün olacağını, Fudayl b. İyaz, midesine girenleri bilen kimseyi Allah’ın sıddıklardan yazacağını, Yahya b. Muaz, Allah’ın hazinelerinden bir hazine olan itaatin anahtarının dua, anahtarın dişlerinin ise helâl lokma olduğunu, ifade etmişlerdir.4 

İmam Gazzâlî selef-i salihinden konuyla ilgili şu sözleri de nakletmiştir: “Bazen olur ki, kulun kalbi yediği bir yiyecekten dolayı ters çevrilir ve tıpkı tabaklanmış derinin büzülüp çekildiği gibi büzülüp çekilir de bir daha da eski durumuna dönemez.”; “Biz başka değil sadece helâl yiyecekleri yeriz. Bu sebepledir ki, kalblerimiz müstakim olur, hâlimiz aynı kalır, melekût âlemine muttali olur ve ahiret âlemini müşahade ederiz.”5 Konuyla ilgili âyet ve hadislerin yanı sıra büyük zatların da haram lokma karşısındaki bu söz ve tavırlarından anlaşılan o ki, haram ve şüpheli şeyleri terk etmek, güzel ahlâka sahip olmada, takvaya ulaşmada ve kurbeti yakalamada en başta gelen şartlardandır. Nitekim halkımız arasında da dürüst ve ahlaklı olan bir kişinin, bu hususiyete sahip olmasının altında yatan gerekçeye işaret etme sadedinde “helâl süt emmiş” ifadesinin kullanılması olukça manidardır.

1- Dihlevî, İslâm Düşünce Rehberi, 2/452.

2- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

3- Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s. 323-324.

4- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

5- Gazzâli, İhyâu ulûmi’d-din, 2/89.

Bir Müslüman niçin helal gıda talebinde bulunmalıdır?

Bir mü’min, dini gereği helâl gıdayı temin etme ve tüketmekle sorumludur. Zira insanın yiyip içtiklerinin helâl olması gerektiği Kur’ân-ı Kerim’in açık emirlerindendir. Birçok âyet-i kerimede insanın helâl ve temiz rızıklardan yemesi emredilmiştir. Misal olması açısından şu âyet-i kerimeleri zikredebiliriz:  “Ey insanlar! Yeryüzündeki nimetlerden helâl hoş olmak şartı ile yeyiniz; Fakat şeytanın peşinden gitmeyiniz. Çünkü o sizin besbelli düşmanınızdır.”1 “Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helâlinden yiyiniz.”2

Ayrıca Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı kıssada geçen şu hâdise de konumuz açısından dikkat çekicidir. Dinlerini yaşamak için bir mağaraya çekilen Ashab-ı Kehf, 309 yıl orada kaldıktan sonra uyanırlar. Daha sonra içlerinden birisini kendilerine yiyecek getirmesi için şehre gönderirler. Kur’ân-ı Kerim onların bu durumunu şu ifadelerle anlatır: “Şu akçeyi verip içinizden birini şehre gönderin de baksın hangi yiyecek daha hoş ve helâl ise ondan size azık tedarik etsin.”3 Buna göre onlar, şehre gönderecekleri kimseden kendilerine getirecekleri rızkın “ezkâ” olmasını istemektedirler. Müfessirler, bu kelimeyi tefsir sadedinde, “daha tayyib”, “daha kaliteli”, “daha tatlı”, “daha ucuz”, “daha lezzetli”, “daha çok” gibi mânâlar vermenin yanında bir de “daha helâl” mânâsını zikretmişlerdir. Bütün bu mânâlardan yola çıkarak, herhalde bu âyet-i kerimenin, günümüzde çokça zikredilen helâl ve güvenli gıda talebinin önemine işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Hadis-i şeriflerde de helâl gıdanın araştırılıp elde edilmesinin farz olduğu ifade edilmiştir. Konuyla ilgili Resûl-i Ekrem’den (s.a.s) şöyle bir rivayet gelmiştir: “Helâl talebi, farzlar üstü bir farzdır.”4 Diğer bir rivayet ise şu şekildedir: “Helâl talebi, her Müslüman üzerine vaciptir.”5 Bundan başka Hz. Peygamber: “Helâlinden rızık aramak, cihaddır.”6 sözleriyle helâl rızık peşinde olmanın cihada denk bir amel sayılacağını ifade buyurmuştur.

Konuyla ilgili İbn Mâce’de geçen bir diğer rivayet de şu şekildedir: Allah Resûlü (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey İnsanlar! Allah’tan korkun (takva dairesine girin) ve (rızık) talebini güzel yapın. Çünkü hiçbir nefis, rızkı konusunda geç kalsa da, onu tamamıyla elde etmeden vefat etmez. O hâlde Allah’tan korkun da helâl olanı alıp haram olanı da bırakmak suretiyle rızık talebini güzel yapın.”7 Ayrıca Nebiyy-i Ekrem (s.a.s) bir dualarında da: “Allahım, helâl nimetlerinle benim gözümü, gönlümü öyle doyur ki harama dönüp bakmayayım.”8 buyurmak suretiyle duanın yanında ümmetine helâl daireyle iktifa etmenin önemini de talim buyurmuştur.

Hz. Peygamber, Buharî’de geçen bir başka hadis-i şerifte ise: “Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helâlden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.”9 buyurmak suretiyle, insanların helâl ve harama dikkat etmeden bir hayat yaşamalarını ahir zaman fitnelerinden birisi olarak göstermiştir. Hz. Peygamber, burada insanların helâl veya haram olduğuna bakmaksızın bir kısım şeyleri almalarını zem makamında zikrettiğine göre, bu rivayette, Müslüman bir kimsenin yiyip içtiği gıdaların helâl olmasına dikkat etmesinin de emredildiğini söylemek mümkündür.

İşte konuyla ilgili âyet ve hadislerden yola çıkan fukaha da helâl talebinin farz-ı ayn olduğuna hükmetmişlerdir. Hatta helâl gıdanın araştırılması için öncelikle helâl ve haramları bilmek gerekeceğinden yola çıkan fukahadan bazıları, hadislerdeki helâl talebiyle, helâl ve haramların neler olduğunu bilmenin kastedildiğini ve bunun farz-ı ayn olduğunu ifade etmişlerdir.10

1- el-Bakara 2/168.

2- el-Bakara 2/172.

3- el-Kehf 18/19.

4- Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 10/74 (9993).

5- Teberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 8/274 (8610).

6- Kuzâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 1/83 (32).

7- İbn Mâce, “Ticârât”, 2.

8- Tirmizî, “Daavât”, 111.

9- Buharî, “Büyû”, 7.

10- Büceyrimî, Tuhfetu’l-habîb, 5/185.

Şüpheli şeylerden kaçınmada aşırıya gitmek doğru mudur?

Şüpheli şeylerden kaçınma mevzuunda da işi vehim ve vesveseye vardıracak derecede aşırıya gitmek doğru değildir. Çünkü Resûl-i Ekrem üç defa arka arkaya: “Aklınızı başınıza alın! Aşırı gidenler helak oldular.”1 buyurmak suretiyle, Müslümanları bütün işlerinde ifrat ve tefrite düşmeme konusunda ikaz etmiştir. Buna göre şüpheden bahsedebilmek için, haramlık şüphesini gerektirecek bir delil, sebep veya emare olması gerekir. Mesela bir Müslüman, hiçbir delile dayanmaksızın başka bir Müslüman’ın yemeğini “şüphelidir” korkusuyla yemezse, onun hakkında su-i zana girdiğinden dolayı haram işlemiş olacaktır. Çünkü bir insanın Müslüman olması onun yiyeceğinin helâl olması açısından bir karinedir. Aksi bir delil bilinmediği sürece onun yemeğinin helâl olduğu kabul edilir. Zira bir delilden kaynaklanmayan ihtimale itibar edilmeyeceği önemli bir fıkıh kaidesidir.2

Bu açıdan şüphelerden kaçınmak dinde önemli bir esas olsa da, bu konuda da itidal elden bırakılmayarak vehim ve vesveseden uzak durulmalıdır. Aksi hâlde bu kimseler belli bir zaman sonra hem kendileri zor durumda kalacak hem de çevrelerini yanlış yönlendirmiş olacaklardır. Hele bir de bunlar kaçındıkları konularda bilgi sahibi değillerse, belli bir süre sonra dinin çizmiş olduğu sınırı aşacak ve aşırı titizlikleri aleylerine dönebilecektir.

1- Müslim, “İlim”, 7; Ebû Dâvud, “Sünnet”, 7.

2- Bk. Mecelle, md: 73.

İhtiyat ne demektir?

İhtiyat ise, işlerde daha kesin ve daha sağlam olanı yapma, kişinin kendisi hakkında güvenli ve tedbirli olan yolu tutması, hatadan sakınma ve nefsi günahlara düşmekten koruma gibi anlamlara gelir. İhtiyat, fıkıhta da şüpheli olan ve dinî hükmünün tam net olmadığı konularda hata ve günaha düşmemek için en güvenli usul ve çözümü benimsemeyi ifade eden bir terimdir. Şatıbî, şeriatın, ihtiyat temeli üzerine kurulu olduğunu ve hiçbir zaman tedbiri elden bırakmadığını ifade etmiştir. 1

1- Şâtıbî, el-Muvâfakât, 3/85.

Helal ve haram birbirine karıştığında nasıl hareket etmek gerekir?

Helâl ve haramlar alanında geçerli olan ve pek çok güncel meselenin çözümünde başvurulabilecek olan diğer bir kaide de, bir mesele hakkında helâl ve haram kılıcı delilin veya helâl ve haram kılıcı vasfın ya da helâl ve haram kılıcı sebebin birlikte bulunduğu, bunlardan birinin helâlliğe diğerinin de haramlığı delâlet ettiği ve delillerin kuvveti açısından bunlardan birisini diğerine tercih etmenin mümkün olmadığı durumlarda, haramlık cihetinin tercih edilerek söz konusu meselenin haramlığına hükmetmektir.

Özellikle bugün ortaya çıkan pek çok meselede helâl ve haram karışık hâlde bulunduğundan dolayı, mükelleflerin zihninde tereddüt ve şüpheler hâsıl olmaktadır. Hâlbuki şer’î açıdan bir şeyin aynı anda hem haram hem de helâl olması gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü helâl ve haram birbirinin zıddı olan iki şer’i hükümdür ki, şeriatta aynı anda bir mahalde bir cihetten birbirine zıt iki hükmün bir arada bulunması mümkün değildir. Ayrıca böyle bir durumun kabul edilmesi Şari Teâlâ’nın bir şeyde aynı anda iki zıt hükmü birden murad ettiği mânâsına gelir ki, ilâhi hükümlerde böyle bir durum tasavvur edilemez. Zira mükellefler açısından da, birbirine zıt iki hükümle aynı anda amel etmek imkânsızdır.

Bu itibarladır ki, aslında bir şeyde hem helâl hem de haramlık cihetinin olduğunun zannedilmesi, hakikatte değil, şahsın zâhiri nazarında vuku bulan bir hâdisedir. Dolayısıyla konuyla ilgili diğer delillerin değerlendirilmesinin yanında, zikredilen bu kâide de fukahanın bir hükme varmasında tercih ettirici bir delil olmaktadır. Fakat bu kâidenin bir meseleye uygulanabilmesi için helâl ve haramın aynı kuvvette olması ve birisini diğerine tercih ettirici başka bir faktörün bulunmaması ya da haramın daha baskın olmaması gerekmektedir.

Helâl ve haram kılıcı delil, sebep veya vasfın birlikte bulunduğu ve bunlardan birisini diğerine tercih etme imkânının kalmadığı meselelerde haramlık yönünün tercih edilmesinin altında yatan en önemli düşünce, ihtiyat ilkesidir. Aynı zamanda tümevarım metoduyla anlaşılmaktadır ki, fukaha tearuz ve tercih bahislerinde pek çok fıkhî meselenin çözümünde bu kaideyi kullanmıştır. Önemli bir fıkhî kaide olan, der-i mefâsidin, celb-i menâfiden evlâ olması da, şeriatta haramların terk edilmesinin öncelikli olduğunu göstermektedir. Zira Şâri Teâlâ’nın haramların terk edilmesine verdiği önemin, farzların işlenmesine gösterdiği önemden daha büyük olduğu ifade edilmiştir.1

Genel itibarıyla haramın irtikâp edilmesinin farz olmasına mukabil, helâlin yapılmasının mubah olması düşüncesi de bu kaidenin vücut bulmasında etkili olmuştur. Çünkü farz ve mubahtan birisinin tercih edilmesi gereken bir mahalde, bu iki hüküm arasında tearuzun vuku bulması imkânsız olduğu için farzın/haramın terkinin ağır basacağı açıktır.

Ayrıca Hz. Peygamber’in Adiy b. Hâtim’e ifade buyurduğu şu sözleri de, bu kaidenin dayanmış olduğu önemli bir delildir: “Şayet köpeğini avın üzerine saldın ve besmele de çektiysen, köpeğin yakalayıp öldürdüğü avı ye. Şayet köpeğin avdan yediyse, ondan yeme. Çünkü bu durumda köpek avı kendisi için tutmuştur. Şayet (senin köpeğin) Allah’ın ismi zikredilmeden gönderilmiş köpeklerle karışır ve bunlar hep birlikte bir av yakalayıp öldürürlerse, bu avdan yeme. Çünkü sen bu köpeklerden hangisinin avı öldürdüğünü bilemezsin. Aynı şekilde şayet sen okunla bir av vurur da, bu avı bir veya iki gün sonra bulursan ve avın üzerinde senin okundan başka bir yara da yoksa ondan ye. Şayet av bir suya düştüyse ondan yeme.”2 Müslim’de şu ilave vardır: “Sen avı suyun mu yoksa okunun mu öldürdüğünü bilemezsin.”3

Yukarıdaki hadis-i şerifte Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), besmele çekilerek gönderilmiş köpeklerle besmele çekilmeden gönderilmiş köpeklerin beraber tuttuğu veya vurulduktan sonra suyun içine düşen bir avın yenilmemesini emretmesinin sebebi, bu av hayvanlarının ölüm sebebinin kesin olarak helâl yollardan gerçekleştiğinin bilinmemesidir. Bu hayvanların ölüm sebeplerinde, helâl ve haram her iki ihtimalin de bulunmasına rağmen Allah Resûlü’nün haramlık yönünü tercih etmesi, şüpheli şeylerden kaçınma, ihtiyatı esas alma ve haramlık cihetinin tercih edilmesi gibi ilkelerin meşruiyetini göstermektedir.

1- Suyûtî, el-Eşbâh ve’n-nezâir, 1/87.

2- Buharî, “Zebâih”, 8.

3- Müslim, “Sayd”, 7.

Meşru dairenin geniş olması ne demektir?

Bütün mülkün sahibi olan ve dilediğini yapma kudretine sahip Yüce Allah, hiçbir ameli yapmakla zorunlu tutulamaz. Cenâb-ı Hak dileseydi, insana faydalı olan ve onun ihtiyaç duyacağı yiyecek ve içecekleri haram kılabilir ve böylece insanı meşakkat ve sıkıntıya maruz bırakabilirdi. Fakat her işinde pek çok hikmet ve maslahat bulunan Allah Teâlâ böyle yapmamış, haram dairesini oldukça sınırlı tutmuş hatta bunun yanında ya tamamen insana zararlı olan ya da zararı faydasından daha çok bulunan gıdaları veya fiilleri insana haram kılmıştır. Zira bizzat âyet-i kerimelerde haram kılınan alkol ve domuz etinin “rics” olduğu ifade edilerek onların zararlı olduğuna işaret edilmiş, aynı şekilde içkinin zararlarının faydalarından daha fazla olduğu belirtilmiştir.1

Yüce Allah (c.c) kâinatı insanın emrine âmâde kılmış, yeryüzündeki her şeyi insan için yaratmış ve insanı da yeryüzünün halifesi kılarak eşya ve hâdiseler üzerinde ona tasarruf yetkisi vermiştir. Bu açıdan haram olduğuna dair açık bir nass bulunmayan bütün nimetler insan için helâldir ve bu helâller haramlara muhtaç bırakmayacak ölçüde insanın ihtiyacını karşılamaya kâfidir. Zira Allah hiçbir şeyi haram kılmamıştır ki, onun yerine başka bir helâl koymamış olsun. Haram kılınan fiil ve nesneler düşünüldüğünde bunların her birinin yerini tutacak helâl alternatiflerinin bulunduğu görülecektir.

Örnek vermek gerekirse, içki haram kılınmış fakat ona bedel su, süt, bal, ayran ve çeşit çeşit meyve suları gibi pek çok lezzetli içecek helâl kılınmış; ipeğin haram kılınmasına mukabil yün, pamuk ve ketenden mamul elbiseler helâl kılınmış; zina haram olmasına rağmen nikâh yoluyla bir araya gelmek meşru kılınmış; bazı hayvanların etinin yenmesi yasaklanırken, evcil veya yabanî pek çok hayvan eti mubah kılınmış ve yine faizin yerine birçok alış-veriş çeşiti ve ticaret meşru kılınmıştır. Yüce Allah rahmet ve şefkatinin bir eseri olarak helâl dairesini harama nazaran çok daha geniş tutarak, kullarını haramları irtikâp etmeye muhtaç bırakmamıştır.

Helâl dairesinin harama ihtiyaç bırakmayacak ölçüde geniş olmasına ve haramların da azlığına rağmen hâlâ bir mü’min helâl dairesiyle iktifa etmeyerek, ölçü ve sınır tanımayarak elini harama uzatacak olursa, haddini aşmış ve dolayısıyla da Allah’ın gazabını hak etmiş olacaktır. İşte Yüce Allah: “Size verdiğimiz rızıkların en hoş ve temiz olanlarından yiyin. Ama sakın bu hususta haddinizi aşmayın. Yoksa gazabım tepenize iniverir. Kimi de gazabım çarparsa artık o uçuruma düşmüştür.”2 ferman-ı sübhanisiyle kullarını harama girmeme ve dolayısıyla gazab-ı ilahiye maruz kalmama hususunda ikaz etmiştir.

1- el-Bakara 2/219; el-Mâide 5/90; el-En’âm 6/145.

2- et-Tâhâ 20/81.

Haramlardan kaçmak için hile-i şeriyye’ye başvurulabilir mi?

İslâm, bir kısım fiillerin doğrudan ve açıkça işlenmesini haram kıldığı gibi, hakikat ve mahiyeti itibarıyla söz konusu yasakların çiğnenmesi mânâsına gelebilecek hile ve oyunları da yasaklamıştır. Hile, kişinin kendisine vacip kılınan bir hükmü düşürmek veya haram kılınan bir şeyi mubah kılmak için herhangi bir yolla girişimde bulunması ve bunun neticesinde şekil itibarıyla kendisine vacip kılınan şeyin vaciplikten çıkması, haram kılınan şeyin de şeklen helâle dönüşmesidir. Hilenin mahiyet, şekil ve hükmüyle ilgili fukaha arasında oldukça farklı yaklaşımlar bulunsa da, haramları mubah kılmak için hileye başvurmanın caiz olmadığı bizzat âyet ve hadislerle sabittir.

Yüce Allah, bu konuda haddi aşan İsrailoğullarının durumunu şu ifadelerle anlatmıştır: “İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz. Biz böyle yapanlara ‘Aşağılık maymun olun!’ dedik.”1 “Bir de onlara o deniz kıyısında bulunan şehir halkının başına gelenleri sor. Hani onlar sebt (cumartesi) gününün hükmüne saygısızlık edip Allah’ın koyduğu sınırı çiğniyorlardı. Şöyle ki: Sebt gününün hükmünü gözettiklerinde balıklar yanlarına akın akın geliyordu; Sebt gününün hükmüne riayet etmedikleri gün ise gelmiyordu. İşte fâsıklıkları, yoldan çıkmaları sebebiyle onları böyle imtihan ediyorduk.”2

İsrailoğullarına Cumartesi günü avlanma yasağı konulmuştu ve onlar bu yasağa uymak zorundaydılar. Ancak onlar avlanmanın yasaklandığı bu günde balıkların bolca geldiğini görünce, bu yasağı delme adına hileye başvurmuş ve o gün gelen balıkları özel hazırladıkları havuzlarda biriktirmişler, Pazar günü de gidip onları almışlardı. Her ne kadar zâhir itibarıyla onlar balıkları Pazar günü elde etmiş olsalar da, aslında avlanma yasağının delinmesi Cumartesi günü gerçekleşiyordu. Yani onlar Cumartesi günü balıkları havuzlara hapsediyor, onları yakalamayı garanti altına alıyor ve sadece onları havuzlardan almayı Pazar’a tehir ediyorlardı. Bu sebepledir ki onlar Cenâb-ı Hakk’ın haram kıldığı bir şeyi elde etme adına zâhirde meşru gibi görünen bir yol kullanarak, Allah’ın hükmünü bertaraf etmişlerdir. Çünkü onların bu uygulamlarıyla haram kılınan fiilin illeti ortadan kalkmıyordu.

İşte zâhirde meşru gibi görünse de, hakikatte ona muhalif gibi görünen bütün hilelerin hükmü de aynen bunun gibidir. Zira Allah (c.c) bu hâdiseyi zikretmekle koyduğu yasakları farklı yollardan çiğnemek suretiyle benzer şeylere tevessül etmemeleri noktasında Müslümanlara ders vermiştir.

Benzer bir yasaklama da Sünnet-i Seniyye’de bildirilmiştir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), murdar hayvan ve şarabın yasaklandığını bildirdiğinde bazı sahabiler: “Ya Rasûlallah ölü hayvanların yağıyla gemiler yağlanır, onlar kandillerde kullanılır. Biz de bu amaçla yağını kullanamaz mıyız?” demişler ancak Allah Rasulü bunun haram olduğunu ifade etmiş ve sonra da şöyle buyurmuştur: “Allah Yahudilere lanet etsin. Allah onlara iç yağını haram kıldığında onlar bunu erittiler, sonra sattılar ve ardından da bunun parasını yediler.”3 Bu hadisten Allah’ın haram kıldığı şeyleri hileyle elde etmeye çalışmanın Allah’ın gazabına sebebiyet verdiği ve böyle bir kişinin de kendilerine gazap edilmiş olan Yahudilere benzeyeceği anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber  (sallallâhu aleyhi ve sellem) başka bir hadis-i şeriflerinde de, haram kılınan bir maddenin ücretinin de haram olacağını haber vermiştir.4 Demek ki, İslâm, her ne şekilde olursa olsun haram kılınan bir nesneden istifade etmeyi yasaklamaktadır. Diğer bir ifadeyle haram kılınan bir nesneden doğrudan istifade etmek haram olduğu gibi, onun bedeli yerine geçen şeylerden istifade etmek de nehyedilmektedir. Zira bir şeyin bedeli aslının yerine kaim olur ve onun hükmünü alır. Çünkü haramlığın illeti, haram kılınan nesnenin hakikatine bağlanmaktadır. Eğer haramlık hakikat, mahiyet ve sözün maksadına değil de, görünüş ve şekline bağlı olmuş olsaydı, Yahudiler lânete uğramazlardı.

1- el-Bakara 2/65.

2- el-Â’raf 7/163.

3- Buharî, “Büyû’”, 111; Müslim, “Müsâkât”, 71.

4- Ebû Dâvud, “İcâre”, 30; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/416.

Zaruret durumunda haramlık hükmü değişir mi?

İslâm hukukunun bütün alanlarında etkili olan ve bazen haramları mubah hâle getiren bazen de vacip olan fiillerin terk edilmesini caiz kılan zaruret hâli; kişiyi helâke sürükleyecek derecede aşırı açlık ve susuzluk hâllerinde de haram kılınan gıdaları geçici süreyle helâl hâle getirir. Aslında bir haramı irtikâp etmek önemli bir zarardır. Fakat kişinin hayatının veya bir uzvunun telef olması daha büyük bir zarar olduğundan, hafif olan zarar işlenmek suretiyle, zararın daha büyüğünden kaçınılmış olmaktadır. Hatta cumhur-ı fukaha, aşırı açlığa maruz kalan bir kişinin leş veya domuz eti gibi haram bir şeyi yemesinin veya boğazına takılan bir yemeği geçirmek için yanında bulunan şarabı içmesinin farz olduğunu söylemişler ve bulduğu haram yiyecek ve içeceği kullanmadığından dolayı ölen kimsenin de Allah katında mes’ul olacağını belirtmişlerdir.1 Çünkü böyle bir durumda kişi kendi eliyle kendisini tehlikeye atmış olmaktadır ki, bu da Kur’ân nassıyla yasaklanmıştır.2

Kur’ân-ı Kerim’de dört farklı âyet-i kerimede haram kılınan gıdalar sayıldıktan sonra, zaruret durumunda bunları yemenin mubah hâle geleceği sarih bir şekilde beyan edilmiştir.3 Mesela Bakara sûresinde Yüce Allah, leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın etinin haram kılındığını bildirdikten sonra şöyle nida etmiştir:“Kim mecbur kalırsa başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret miktarını geçmemek şartıyla bunlardan yemesinde günah yoktur. Allah gafurdur, rahimdir.”4 Mâide sûresinde de haram yiyecekler sayıldıktan sonra şöyle buyrulmuştur:“Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa, günaha meyletmeksizin haram olan etlerden yiyebilir. Çünkü Allah gafurdur, rahimdir.”5 Bu âyet-i kerimelerden yola çıkan fukaha, bu meseleyi şu şekilde kaide-i külliye hâline getirmişlerdir: “Zaruretler, haramları mubah kılar.”6

1- Vehbe Zühayli, el-Fıkhu’l-İslâmî, 4/154.

2- Bakara sûresi, 2/195.

3-  Bkz. el-Bakara 2/173; el-Mâide 5/3; el-En’âm 6/145; en-Nahl 16/115.

4- el-Bakara 2/173.

5- el-Mâide 5/3.

6- Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-hukkâm şerhu mecelleti’l-ahkâm, 1/ 37.

Zaruret ne demektir?

Zaruret kelimesi lügat mânâsı itibarıyla, zorunluluk, şiddetli sıkıntı, bir şeyi yapmaya mecbur olmak ve ihtiyaç gibi mânâlara gelmektedir. Zaruretin ıstılahî mânâsıyla ilgili olarak ilk dönemden itibaren farklı tanımlar yapılmıştır. Cessas, zarurete dair şu tarifi getirmiştir: “Zaruret, yemeyi terk etmekten dolayı, nefsine veya bazı uzuvlarına bir zarar gelmesi korkusudur.”1 Cürcânî ise zaruret için şu veciz tarifi yapmıştır: “Zaruret, insanın def etme imkânı olmayan bir tehlikeye maruz kalmasıdır.”2 Vehbe Zuhayli’nin yaptığı şu tarif ise daha geneldir: “Zaruret, insanın nefis, uzuv, ırz, akıl, mal veya bunların tâbilerine bir zararın veya eziyetin gelmesinden korkulan tehlike veya şiddetli meşakkatle karşılaşma hâlidir.”3

İlk dönem fakih ve usulcülerinin zaruretle ilgili yaptıkları tarifler daha çok açlık veya susuzluktan dolayı nefsin helâkına dairdir. Yani zaruret meselesinin genellikle muzdar durumdaki kişinin neleri yiyip içebileceğine dair hükümler işlenirken ele alındığını görüyoruz. Farklı bir ifadeyle ilk dönem kaynaklarında daha çok hangi zaruret hâllerinin haram kılınan gıdaları mubah kılacağı üzerinde durulmuştur. Bunun önemli bir sebebi, zaruretle ilgili âyetlerin bu bağlamda varid olmasıdır. Fakat nefsin helâkını önlemek için haramlardan istifade etmek, zaruretin sadece bir çeşidini oluşturmaktadır. Vehbe Zühayli’nin tarifinde de görüldüğü üzere, nefse gelecek bir zararın yanında, mala, akla veya ırza gelecek zararlar da şartlarına göre zaruretin kapsamına girecektir. Ayrıca zaruret açlık, susuzluk ve hastalık gibi kendiliğinden meydana gelebileceği gibi, başkasının zorlamasıyla da tahakkuk edebilir.

1- Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 1/157.

2- Cürcânî, et-Ta’rifât, 1/180.

3- Vehbe Zühayli, Nazariyyetü’d-darûreti’ş-şer’iyye, s. 67-68.

İstihlâk haramlık hükmünü değiştirir mi?

İstihlâk, istihâle gibi değildir. İstihâle geçiren bir maddenin hükmü değişse de, müstehlek hâle gelen bir maddenin hükmü aynı kalmaya devam edecektir.

İstihlak, fıkıh kitaplarında, sular, kuyular, sular dışındaki svıların içine necaset düşmesi, artıklar, süt emzirme, yemin ve içki haddi gibi bölümlerde ele alınmış ve konuyla ilgili farklı hükümler ortaya konulmuştur. Burada ilk dikkat çeken nokta, günümüzün istihlâkla ilgili problemleriyle fukahanın üzerinde durdukları meseleler arasında ciddî farklılıkların bulunduğudur.

Her ne kadar günümüzdeki katkı maddeleriyle ilgili problemlerin çözümünde sular, diğer sıvılar, kuyular ve artıklarla ilgili hükümlerden istifade edilebilirse de, arada bir kısım farklılıkların bulunduğu da bir gerçektir. Buradaki en önemli fark ise, sular, kuyular ve artıklarla ilgili hükümlerin temel dayanağının teysir (kolaylaştırma) ve umum-ı belva olmasıdır. Bu tür konuların işlendiği yerlerde sık sık karşımıza çıkan, “raf’an li’l-haraci”, “teysîran ale’n-nâsi”, “hıfzan li erzâkıhim”, “teummu bihi’l-belvâ”, “ademü imkâni’l-ihtiraz”, “ma yeşükku’l-ihtirâzu minhü”, “meşakkatü’s-savn”, “ala hılâfi’l-kıyâs”, “liecli’l-hâceti”, “liecli’d-darûrati”, “ruhsaten”, “istihsanen” gibi ifadeler de bu tür konularla ilgili hükümlerin konulmasında kolaylık ve zaruret prensibinin gözetildiğini göstermektedir.1

Ayrıca bu tür yerlerde sıklıkla karşımıza çıkan “af” kelimesi de bu hükümlerin dayandığı temel mantığı kavrama açısından önem taşımaktadır. Bununla anlatılmak istenilen mânâ ise, sulara veya kuyulara karışan az miktardaki necasete müsamaha gösterilmesi demektir. Çünkü çoğu zaman kuyuları ve suları necasetlerden korumak zordur. Az miktardaki necasetlerin onları kirleteceğine hükmedildiğinde ise insanlar bu konuda sıkıntıya düşerler. İslâm’da meşakkatin kaldırılması ise önemli bir ilkedir. Bu açıdan da, büyük sulara veya kuyulara karışan az miktardaki necasetler görmezden gelinmiştir. Nitekim sokaklardaki necis çamurlar, elbiseye sıçrayan idrar damlacıkları veya evlerde yaşayan hayvanların artıkları gibi meseleler de umum-ı belva gerekçesiyle affedilmiştir.

Nitekim içine necis bir maddenin (murdar bir hayvanın erimiş iç yağının) karıştığı bir yağın hükmünü ele alan Serahsî, yağın çok ve galip olması durumunda bile söz konusu yağın yenilmesinin caiz olmayacağını ifade etmiştir. Çünkü ona göre böyle bir yağın içinde bulunan necaset hükmen mağlup ve müstehlek durumda olsa bile, gerçekte o, yağın içinde mevcudiyetini korumaktadır. Ayrıca bu durumdaki bir yağın içinde yer alan necasetten ayrılması mümkün olmadığı için, ondan bir parça tüketildiğinde zorunlu olarak necaset de tüketilmiş olacaktır. Hâlbuki İslâm, necis ve haram olan bir maddenin tüketilmesini yasaklamıştır. Serahsî, zaruretin bulunmadığı durumlarda geçerli olan hükmün bu olduğunu ifade etmiştir.2

Modern endüstriyel gıdalara haram veya necis katkı maddelerinin katılmasında böyle bir zaruret veya umum-ı belvanın bulunmadığı izahtan varestedir. Zira haram olarak kullanılan katkı maddelerinin helâl alternatiflerinin kullanılması veya üretilmesi mümkündür. Kaldı ki, muhteviyatında haram katkı maddelerinin bulunduğu gıdaların tüketilmesinde de bir zaruret bulunmamaktadır. Dolayısıyla ortada sıkıntıya düşülen, meşakkat bulunan bir mesele olmadığına göre, bu konuda bir genişliğe gitmenin de bir anlamı yoktur. Bu açıdan da sular konusunda geçerli olan ruhsatın, katkı maddelerine uygulanması, sahih bir kıyas değildir. O halde, böyle bir kıyastan yola çıkarak içine haram ve necis katkı maddelerinin katıldığı endüstriyel gıda ürünlerinin cevazına hükmetmek isabetli görünmemektedir.

Burada göz önünde tutulması gereken diğer bir konu da irade ve kasıt unsurunun dikkate alınmasıdır. Fıkıh kitaplarındaki ilgili bahislere baktığımızda, söz konusu necasetlerin sulara düşmesinde bir kasıt bulunmadığı anlaşılmaktadır.  Büyük havuzlara veya kuyu sularına necaset düşmesi anlatılırken, “eklemek”, “ilave etmek”, “katmak”, “ilhak etmek”, “içine atmak”, “koymak” gibi mânâlara gelen, “damme”,  “vadaa”, “edhale”, “elhaka”, “elka” gibi fiiller yerine; “düşmek” mânâsına gelen, “vakaa” fiilinin kullanılması da bu konuda bize bir fikir vermektedir. Çünkü bu fiil, insan iradesi dışında gerçekleşen hâdiseler için kullanılır. Bu açıdan fukaha istihlâkla ilgili içtihatlarında, suya necaset koymanın hükmünü değil, bir şekilde suya düşen necasetin hükmünü ele almıştır.

İstihlâk neticesinde necisliğin veya haramlığın ortadan kalkacağını söyleyen ve bu konuda çerçeveyi en geniş tutan İbn Hazm ve İbn Teymiye bile, kasıt ve irade unsurunun söz konusu olması durumunda farklı hükümlere gitmişlerdir. Onlar, istihâlede olduğu gibi, istihlâkta da necis maddenin temiz olması için iradenin bulunmamasını şart koşmuşlardır. 3

Ayrıca bu konuda rivayet edilen pek çok hadis-i şerif de, Müslümanları irade ve ihtiyarlarıyla sulara necaset karıştırmaktan nehyetmektedir. Söz konusu Nebevî beyanlardan bazıları şu şekildedir: “Sakın biriniz, akmayan durgun suya bevletmesin.”4; “Biriniz uykudan uyandı mı elini üç defa yıkamadan kaba daldırmasın. Çünkü elinin nerede gecelediğini bilmez.”5; “Köpek yaladığı vakit sizden birinizin kabının temizliği, onu yedi defa yıkamasıyladır.”6;  “Eğer siz ehl-i kitabın kaplarından başka yemek kabı bulursanız, onların kaplarından yemeyiniz! Eğer onların kabından başka bulamazsanız, ehl-i kitâbın kabını yıkayıp onun içinde yersiniz!” 7

Netice itibarıyla fıkıh kitaplarındaki ilgili misallerden yola çıkarak kan, alkol, meyte veya domuz gibi haram kılınan maddelerden elde edilen ve içine katıldıkları ürün içinde müstehlek hale gelen katkı maddelerinin helâl olacaklarını söylemek isabetli görünmemektedir. Zira bu iki hadise arasında umum-ı belvanın yanı sıra kasıt unsuru açısından da fark bulunmaktadır.

Ayrıca fukahanın çoğunluğu, içine necaset düşen su dışındaki diğer sıvıların hükmünü sudan farklı değerlendirmiş ve sularla ilgili ruhsatların bunlara teşmil edilemeyeceğini belirtmişlerdir. Zira hadislerde yırtıcı hayvan artıklarının veya az miktardaki necasetlerin necis hale getirmeyeceği hükmü sulara hasredilmiştir. Yağa düşen fare hakkında rivayet edilen, “Şayet yağ katı ise, fareyi ve onun çevresini atınız. Eğer yağ sıvı ise, artık yağa yaklaşmayınız.”8 hadisi de, necasetlerin diğer sıvıları pisleteceğine delâlet etmektedir.

Suyla diğer sıvıların sahip oldukları özellikler açısından farklı oldukları da bir gerçektir. Su, renksiz, tatsız ve kokusuz bir maddedir. Diğer sıvılar ise böyle değildir. Bu açıdan su içine düşen bir necasetin renk, tat veya kokusunun belli olması diğer sıvılara göre çok daha kolaydır. Diğer sıvıların ise kendilerine göre farklı renk, tat ve kokuları bulunduğundan, içlerine katılan farklı maddeleri saklamaları çok daha kolay olacaktır. Bu sebepledir ki, haram veya necis maddeler bu tür sıvıların içine düştüğünde, ciddi bir miktara ulaşmadığı sürece onlardan bir eser görülmez. Bir de bu sıvılarla içlerine karışan maddeler aynı cins ise bu takdirde bunların ayırt edilmesi daha da zorlaşacaktır. Günümüzün endüstriyel gıdalarına katılan gıda katkı maddelerine bir de bu gözle bakılmasında fayda vardır.

Ayrıca kendisine duyulan ihtiyaç açısından da su, diğer sıvılardan ayrılmaktadır. Zira su, hayat için vazgeçilmez bir maddedir. Temizlikte, içmede, gıda imalâtında, kısaca hayatın hemen her alanında kendisine ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla büyük havuzların küçük bir necasetle necis olacaklarına hükmetmek, insanları ciddî meşakkate sokacaktır. Diğer sıvılar için ise böyle bir zaruret söz konusu değildir.

Öte yandan haram menşeli katkı maddelerinin gıda endüstrisinde kullanılması ve bunların gıda ürünlerine katılması istihâle bölümünde ele aldığımız siyasetü’ş-şer’iyye ve maslahat açısından da problemli görünmektedir. Aynı şekilde istihâle bölümünde üzerinde durulan takva ve ihtiyat ilkelerinin burada da geçerli olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Bunlara ilave olarak Müslüman bir üreticinin haramları hammadde olarak kullanması, makâsıd-ı Şâri’ açısından da problemlidir. Zira bir nesnenin haram kılınmasındaki temel maksat, mükellefleri söz konusu maddeden uzak tutmaktır. Bu yönüyle istihâle ve istihlâk söz konusu olsa bile, yiyecek ve içeceklerin imalâtında haram kılınan maddelerin kullanılmasını bir nevî hile-i şer’iyye olarak görmek mümkündür. Çünkü kişi, yenilip içilmesi haram kılınan bir şeyi, başka yollarla tüketmeye çalışmaktadır. Bu açıdan Müslüman üreticilerin, ürettikleri gıdalarda helâl ve temiz maddeleri kullanmalarının, tüketicilerin ise muhteviyatında tamamıyla temiz ve helâl maddeler içeren gıdaları tüketmelerinin dinin ruhuna ve ilgili nasslara daha muvafık olduğunu düşünüyoruz.

   Son olarak bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz. Bilindiği üzere içine haram menşeli katkıların katıldığı gıdalar, sürekli tüketilen mamullerdir. Buna göre bir insanın ömür boyu yiyip içtiği gıdaları düşünecek olursak, midesine giren haramların da ciddî miktarlara ulaşacağı anlaşılmış olur. Öte yandan mesele fert planından çıkarılarak, toplum açısından düşünüldüğünde, tüketilen domuz, alkol, kan, meyte gibi haramların ne kadar büyük miktarlara ulaştığı anlaşılacaktır.

1- Bkz. Kâsânî, Bedâiu’s-sanâî, 1/79; Nevevî, el-Mecmû’, 1/116; İbn Teymiye, Mecmûu’l-fetâvâ, 21/500.

2-  Serahsî, el-Mebsût, 10/198.

3- İbn Teymiye, Mecmûu’l-fetâvâ, 21/518; İbn Hazm, el-Muhallâ, 7/422.

4- Buharî, “Vudû’”, 68; Müslim, “Tahâret”, 95.

5- Müslim, “Tahâret”, 87; Ebû Dâvud, “Tahâret”, 49.

6- Müslim, “Tahâret”, 92; Ebu Dâvud, “Tahâret”, 37.

7- Buharî, “Zebâih”, 4; Tirmizî, “Siyer”, 11; İbn Mâce, “Sayd”, 3.

8- Ebu Dâvud, “Et’ime”, 47; Nesâî, “Atîra”, 10.

İstihlâkın istihâleden farkı nedir?

İstihâle ve istihlâk arasında ciddi bir benzerlik vardır. Çünkü zahirde her iki durumda da bir maddenin ortadan kaybolması ve sahip olduğu sıfatların değişmesi söz konusudur. Bu benzerliğin yanı sıra bu iki kavramın sözlük mânâlarıyla ele alınması da, aradaki mahiyet farkının görülmesine mâni olmuştur. Dolayısıyla İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye ve İbn Hazm’ın yanı sıra bazı modern araştırmacılar da istihlâkı istihâlenin bir çeşidi olarak görmüş ve onun da tıpkı istihâle gibi necis ve haram maddeleri temiz ve helâl hale getireceğini savunmuşlardır.1

Fakat istihâle ve istihlâk arasında ciddi bir mahiyet farkı bulunduğu aşikârdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, istihlakın meydana gelmesi için iki farklı maddeye ihtiyaç vardır. İstihalede ise böyle bir şart yoktur. Daha da önemlisi istihâle neticesinde bir madde, temel yapısının değişmesi neticesinde ilkinden farklı özelliklere sahip yeni bir maddeye dönüşürken, istihlâkta maddenin aslında bir değişiklik olmamaktadır. Dolayısıyla istihlâk fizikî, istihâle ise kimyevî bir hadisedir.2

Konuyla ilgili doğru hükümlere ulaşabilmek için ilk olarak istihlâkın tanım ve çerçevesinin tam ve doğru olarak ortaya konulması gerekmektedir. Şayet istihlâk ve istihâle arasındaki mahiyet farkı görülemez ve bu ikisinin aynı hadise olduğu ifade edilirse, doğru bir hükme varabilmek mümkün olmayacaktır. Bu açıdan istihâle ve istihlâkın necis maddeleri temizlemede etkisi olduğu kabul edilse bile, bu iki hâdisenin ayrı ayrı ele alınması ve isimlendirmeye dikkat edilmesi ilmî bir yaklaşım olacaktır.

1- İbn Teymiye, Mecmûu’l-fetâvâ, 21/502; İbn Hazm, el-Muhallâ, 7/422; I, 162.

2- Bkz. Ebu Zeyd, el-İntifâ bi’l-a’yani’l-muharreme, s. 239-240.

İstihlâk ne demektir?

Lügat mânâsı itibarıyla yok olma, bitirme, harcama, itlâf edip tüketme demek olan istihlâkın ıstılahi mânâsı ise, az miktardaki haram veya necis bir maddenin, çok miktardaki temiz ve helâl olan başka bir maddeyle karışması neticesinde tat, koku ve renk gibi özelliklelerini kaybetmesi demektir. Her ne kadar çok madde içine karışıp dağıldığından ötürü az olan madde görülmez hale gelse ve eseri yok olsa da o, çok madde içinde varlığını sürdürmeye devam eder. Mesela bir damla alkol bir testi suyun içine damlatıldığında, renk tat ve kokusunu kaybedeceği için müstehlek hale gelecektir.1

1- Bkz. Ebû Zeyd, el-İntifa’ bi’l-a’yani’l-muharrame s. 239; el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “istihlâk” maddesi; Nezih Hammâd, el-Mevâddü’l-muharreme, s. 30.

İstihâle geçirmiş ürünün hükmü nedir?

Mezhep imamlarının ve modern araştırmacıların konuya yaklaşımlarına bakıldığında, teferruattaki bir kısım farklılıklar mahfuz, hemen hepsinin temel itibarıyla istihâlenin maddelerin necaset ve haramlık vasıflarını değiştirici bir özelliğe sahip olduğunu kabul ettikleri görülmektedir. Zira canlı vücutlarında ve yeryüzünde sürekli değişim ve dönüşümler olmakta ve bunun neticesinde yeni yeni maddeler oluşmaktadır. Toprak, ateş, hava ve canlı organizmaları bir istihâle makinesi gibi çalışmakta ve temasa geçtikleri maddeleri bir hâlden başka bir hâle dönüştürmektedirler. Her zaman tahavvül ve tagayyürlerin söz konusu olduğu yeryüzünde bize düşen vazife de, maddelerin önceki hallerini araştırmak değil, elimize aldığımız bir maddenin vasıf ve özelliklerine bakarak onun hakkında bir hükme varmaktır.

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de sütün yaratılışını anlatırken onun kan ve dışkı arasından çıktığını beyan etmiştir ki (Nahl sûresi, 16/66), istihâleye bundan daha güzel bir misal olamaz. Hayvanın yediği temiz gıdalar kan ve dışkıya dönüşmekle necis hale gelmekte fakat daha sonra bunların arasından çıkan süt tekrar temiz hale gelmektedir. İnsan yaratılışının anlatıldığı ayet-i kerimelerin de buna işaret ettiğini söyleyebiliriz. (Bkz. el-Hacc 22/5; el-Kıyâme 75/36/38; el-Gâfir 40/67; el-Mu’minûn 23/14). Ayet-i kerimelere bakıldığında aslı necis bir maddeden yaratılan insanın, birçok istihâlelerden geçtikten sonra kâmil bir hüviyet kazandığı görülmektedir.

O halde, necis veya haram maddelerin istihâle geçirdikten sonra da necaset veya haramlık hükümlerinin devam edeceğini söylemek bir yönüyle tatbiki imkânsız bir hüküm olmaktadır. Zira bu durumda temas halinde bulunduğumuz bütün maddelerin ilk hallerini araştırma gibi bir vazife ortaya çıkmaktadır ki, bunun yerine getirilmesi de teklif-i mâlâ yutaktır. Bu sebepledir ki, temel yapısı ve buna bağlı olarak renk, tat ve koku gibi özellikleri değişen bir maddenin hükmünün de değişeceğini kabul etmek gerekir.

Şüpheli yiyecekler karşısında nasıl hareket edilmelidir?

Şüpheli konularda başka hiçbir delilin bulunmaması durumunda ihtiyatın müstakil bir delil olacağı ifade edilmiştir. Zira şüpheli konularda ihtiyatî bir tutum ortaya koyan mükellef, dinî mükellefiyetler karşısındaki sorumluluğundan kesin olarak kurtulmuş olacaktır. Mesela hem mubah hem de haram olma ihtimali bulunan bir meselede, mükellefin haram olma ihtimalini dikkate alarak ondan uzak durması; şayet o şey gerçekte haram ise onu bir haramı irtikâp etmekten kesin olarak kurtarmış olacaktır. Söz konusu meselenin mubah olması durumunda ise mükellef için bir vebal bulunmayacaktır. Böylece ihtiyatlı davranmak, mükellefin kalben tatmin olmasını temin etmiş olacaktır. (Ali İhsan Pala, İslâm Hukukunda İhtiyat İlkesi, s. 45-46; s. 262-263).

Konuyla ilgili nakledilen şu hadis-i şerif de şüpheli olan ve kalbi rahatsız eden şeylerden kaçınmayı emretmektedir: “Helâl olan şeyler de haram olan şeyler de (herhangi bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde) bellidir. Bu ikisinin arasında, her ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilmez. Her kim ki bu şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. (Nasıl ki), bu hayvanların her an koruya dalması muhtemelse, (şüpheli alanda dolaşan kimsenin de haramları işlemesi öyle muhtemeldir.) Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın yeryüzündeki korusu da haramlarıdır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca bütün beden de sıhhatli olur, o bozulunca bütün beden de bozulur. İşte o, kalbdir!” (Buharî, “Îmân”, 39; “Büyû’”, 2; Müslim, “Müsâkât”, 107, 108).

Konuyla ilgili belli başlı diğer hadisler ise şöyledir: “Kul, günah tarafı olan şeylerden kaçına kaçına, günah tarafı olmayan şeylerden bile kaçınır hâle gelmedikçe, müttakiler seviyesine ulaşamaz.” (Tirmizî, “Kıyâmet”, 19);  “Seni kuşkuya düşüren şeyleri terk ederek, seni şüphelendirmeyen şeylere geç.” (Buharî, “Buyû’”, 3). “Günah, gönlü rahatsız edip tırmalayan şeydir.” (Müslim, “Birr”, 14). Hz. Ömer de sahabenin bu konudaki tavrını şu ifadelerle anlatmıştır: “Biz harama düşme endişesiyle helâlin onda dokuzunu terk ederdik.”  (Münâvî, et-Teysîr bişerhi’l-Câmii’s-sagîr, 2/971).  

Bu hadisler, objektif fıkhî ölçüler getirmekten ziyade, daha çok fertleri kanaat-i vicdaniye ve şahsî tercihleriyle baş başa bırakarak, onları, dinî hayatlarında daha hassas yaşamaya teşvik etmektedir. Bu yönüyle ihtiyatın ve şüpheli şeylerden kaçınmanın takva ve vera kavramlarıyla da yakın bir anlam ilişkisi vardır.

Vücuda zararlı olup olmamasına göre gıdaların hükmü değişir mi?

İslâm, yeme ve içme konusunda vaz’ ettiği hükümlerle hayatı koruyucu bazı tedbirler getirmiş ve aldığı önlemlerle insana zararlı olan gıdaları da haram kılmıştır. Diğer bir ifadeyle Allah’ın helâl kıldığı maddelerin insan için faydalı, haram kıldıklarının ise zararlı olduğu söylenebilir. Aynı zamanda insanın kendisine ve başkalarına zarar vermesinin yasaklanmasıyla ilgili dinî hükümler ve konuyla ilgili genel prensipler nazar-ı itibara alındığında, insan bünyesine veya insanın ruh sağlığına zarar veren gıdaların yenilip içilmesinin caiz olmadığı da anlaşılmış olur.

Buna göre akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar veya bozulmuş yemekler insana zararlı olduğu için caiz olmadığı gibi, ister hayvan, ister bitki isterse maden kökenli olsun, insana zarar veren ve sıhhati gideren her türlü gıdanın alınması da caiz olmayacaktır. Bu gıdaların helâl asıllardan üretilmiş olmasının da bir önemi yoktur. Bu açıdan hakkında nass bulunmayan yiyeceklerin hükmünü tespit etmede, onların insana zarar verip vermemeleri, diğer bir tabirle maslahat delili önemli bir ölçü olmaktadır. Fakat zararlı olan gıdalardaki zararlar ortadan kaldırıldığında bu gıdaların tekrar helâl hâle gelecekleri de unutulmamalıdır.

Eğer bir şey katışıksız zararlıysa onun haram olduğu aşikârdır. Aynı şekilde katışıksız faydalı olan şeyler de helâldir. Bunun yanında küçük, önemsiz ve mevhum zararlara itibar edilmeyeceği ifade edilerek, kastî olmadığı sürece bu tür zararlar da zarar vermenin haram olduğuna dair umumî hükümden istisna edilmiştir. (Hilâlî, Kaidetü lâ darara velâ dirâra, 1/293). Zarar ve faydanın iç içe bulunduğu durumlarda ise hangisinin baskın olduğuna bakılacağı ve buna göre bir hükme varılacağı ifade edilmiştir. Zira genellikle dünyadaki nesneler ne tamamen yararlı ne de tamamen zararlıdırlar. Diğer bir ifadeyle dünyada fayda ve zararın, maslahat ve mefsedetin saf hâlde bulunması pek mümkün değildir. Birçok faydalı şeyin zararı olduğu gibi, zararlı şeylerin de faydası vardır. O hâlde bir nesnenin hükmü belirlenirken izlenmesi gereken yol, bir zarar ve fayda mukayesesi yapma ve bunun neticesinde faydası zararından çoksa onun helâl olduğuna, zararı faydasından daha çoksa onun da haram olduğuna hükmetmedir. (Sübkî, el-Eşbâh ve’n-nezâir, 1/123).

Nitekim Yüce Allah içkiyle ilgili ilk indirdiği âyet-i kerimelerden birisinde bu duruma işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Sana şarap ve kumar hakkındaki hükmü sorarlar. De ki: İkisinde de hem büyük günah, hem de insanlara bazı menfaatler vardır. Fakat günahları faydalarından daha çoktur.” (Bakara sûresi, 2/219). Zarar ve faydanın eşit olduğu durumlarda ise “Def-i mefasid celb-i menafiden evlâdır.” kaidesi gereğince söz konusu fiilin caiz olmadığına hükmedilir. (Mecelle, md: 30).

Fakat her ne kadar fıkhen zararı faydasından az olan nesnelerin haram olduğuna hükmedilemese de, zararın miktarına göre tenzihî veya tahrimî mekruhluktan bahsedilebilir. Bu yüzden bazı gıdalar haram sınırları içine girmese bile, bir kısım riskler taşıması yönüyle din nazarında matlup olmayabilirler. Pekçok âyet-i kerimede yenilmesine müsaade edilen gıdaların hükmü olarak sadece “helâl” demekle yetinilmeyip, ayrıca “tayyib” vasfının da ilâve edilmesi, böyle bir yaklaşımı desteklemektedir. Bu açıdan zararla ilgili ifade edilen hususları gıdalar hakkında düşünecek olursak Müslümanlara düşen vazife, mümkün olduğu kadar temiz ve zararsız gıda elde etmenin yollarını aramaları ve zararı az da olsa, bile bile zararlı gıda maddelerini üretmekten ve almaktan uzak durmalarıdır.

Burada bir hususa daha işaret etmeliyiz: Çoğu zaman bir maddenin insana zararlı olup olmadığı tecrübe yoluyla bilinebilirse de, özellikle gıdaların çok çeşitlendiği ve karmaşık bir hâl aldığı günümüzde bunun tespiti her zaman kolay olmayabilir. Dolayısıyla fıkıh ilmiyle meşgul olan araştırmacılar, konuyla ilgili müsbet ilimlerin ve uzman kişilerin elde ettikleri araştırma sonuçlarını dikkate alarak, buna göre bir hüküm vermelidir. Dahası gıdalarla ilgili uzun araştırma ve tecrübeler neticesinde elde edilmiş ve kanun maddesi hâline getirilmiş ölçü ve kriterlerin gözetilmesi sadece merî hukukun bir gereği değil aynı zamanda dinî bir mes’uliyettir. Zira Yüce Allah, “Şayet bilmiyorsanız, ilim sahiplerine sorunuz.” (Nahl sûresi, 16/43) kavl-i kerimiyle, bilgi sahibi olunmayan konularda, uzman ve ihtisas sahibi kimselere başrulmasını emretmektedir.

Hiç şüphesiz daha çok temizlik ve hijyen kurallarına gereği kadar dikkat edilmemesinin bir sonucu olarak gıdalarda yer alan bakteri, virüs ve mantar gibi patojenlerin veya insan vücuduna zararlı olan kimyasal ve toksinlerin ya da belli miktarın üzerinde alındığında farklı rahatsızlıklara sebebiyet veren ağır metallerin tespit edilmesi ve aynı zamanda gıdalarda bulunmasına müsamaha gösterilen minumum miktarlarının belirlenmesi gibi hususlar bir ilahiyatçıdan ziyade kimyacıların ve gıda mühendislerinin uzmanlık alanına girmektedir. Buna göre şayet herhangi bir gıda maddesiyle ilgili elde edilen veriler, onun yetkili makamlarca bildirilen aralıkların dışında bir kısım zararlı maddeler içerdiğini gösteriyorsa, bunların insan için zararlı oldukları ortaya çıkmış olacağından söz konusu gıdaların caiz olmadığı da anlaşılmış olacaktır. (Tavîle, Fıkhu’l-et’ime, s. 30).

İstihâle ne demektir?

İstihâle sözlükte, değişme, başkalaşma, eğrileşme, bir hâlden başka bir hâle geçme; imkânsız olma, gayr-i makul olma gibi mânâlara gelmektedir. (Râzi, Muhtâru’s-sıhâh, 1/68). İstihâlenin terim mânâsına gelince, bununla ilgili yapılan açıklamalardan hareketle şu şekilde bir tanım yapmak mümkündür: İstihâle, temel yapısı değişikliğe uğrayan bir maddenin ayn’ının, öncekinden farklı isim, sıfat ve özelliklere sahip olan başka bir ayn’a dönüşmesidir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere bir maddede meydana gelen değişikliğin istihâle olarak isimlendirilebilmesi için onun vasfının, hususiyetinin ve özelliklerinin değil; aslının, zatının, mahiyetinin, tabiatının yani temel yapısının değişmiş olması gerekmektedir.

İbn Âbidin, istihâlenin ayırt edici bu özelliğini bir kısım misaller verdikten sonra şöyle ifade etmiştir: “Bütün bunlar, hakikatin başka bir hakikate değişmesidir;  yoksa sadece vasfın değişmesi değildir.” (İbn Âbidin, Reddü’l-muhtâr, 1/136). İbn Teymiye de, istihâle sonrasında meydana gelen maddenin, öncekinden tamamen başka bir madde olduğunu şu ifadeleriyle anlatmıştır: “Necis maddenin, istihâleyle temiz hâle geldiğini söylemek doğru değildir. Zira necis bir madde, temiz olmaz. Temiz olan madde ise önceki pis madde değil onun istihâle geçirmiş hâlidir. Yani hakikatte ortada tek bir madde vardır.” (İbn Teymiye, Mecmû’u’l-fetâvâ, 21/611).

 İstihale, bir çeşit kimyasal değişimdir. Fakat her kimyasal değişimin istihâle olduğunu söylemek doğru değildir. İstihaleden bahsedebilmek için, bir maddenin kimyasal yapısındaki değişimden ziyade, bir dönüşümün gerçekleşmesi gerekir. Zira pişen yemeklerin bile molekül yapılarında veya moleküller arası bağlarda bir kısım kimyevî değişiklikler olduğu bilinmektedir. Fakat buradan yola çıkarak, pişmiş bir yemeğin önceki halinden tamamen farklı bir madde olduğu iddia edilemez. Bu açıdan bir maddedeki değişikliğin istihâle olarak isimlendirilebilmesi için, o maddenin aslı ve vasfıyla önceki halinden tamamen farklı yeni bir maddeye dönüşmesi gerekmektedir.

Kıtmir kolyesi, Allah isminin yazılı olduğu kolye vb. gibi eşyalarla tuvalete, banyoya girmek sakıncalı mıdır?

Kıtmir kolyesi, Allah isminin yazılı olduğu kolye vb. gibi eşyalarla tuvalete, banyoya girmek sakıncalı mıdır?

Şüphesiz ki, ayet ve çeşitli duaları ihtiva eden kitapçıkları kirli yerlere götürmemek, tuvalete sokmamak en güzelidir. Mümkün olsa da buralara girerken münasip bir yere konsa, çıkarken de alınıp yine cebe indirilse. Ama bu, en güzeli olmasına rağmen her zaman mümkün değildir. Diğer taraftan, gerek okumak gerekse korunmak için cepte gezdirilen kitapçığı ‘üzerine alma, gezdirme’ demek de uygun olmasa gerekir. Bu sebeple değerli fıkıh kitabı Mülteka’nın şerhi Dâmâd’dan bir nakil yaparak çıkış yolu tesbit ve tercih edeceğiz. Şöyle denmektedir mezkûr kitaptaki kayıtta: “Cebinde Kur’an ayetlerinden yahut da Allah’ın isimlerinden yazılar bulunan kimsenin, bunlarla tuvalete girmesinde beis yoktur. Bunlar bir şeye sarılı olursa yine beis yoktur. Sarılı olmak hürmete daha yakındır. Bununla beraber, mümkün olduğu kadarıyla tedbir alıp dışarıda temiz bir yere bırakmak daha güzeldir.” Bu konuda verilen bir misalde, yüzük üzerindeki ayet ve mübarek kelimelerden de söz edilmekte, ayet yazılı yüzükle tuvalete girilmemesi gerektiği ifade edilirken, yüzüğün ayet yazılı kısmı avuç içine alınıp da muhafaza edildiği takdirde girilebileceğine de işaret edilmektedir. Bu açıklamalara göre, kitapların bir beze yahut da münasip bir kâğıda ve benzeri özel sargılara sarılıp da cepte bulunması halinde mahzur olmayacağı noktası kuvvet kazanmaktadır. Tuvalete giremeyeceğinden korkarak bunları terk etmektense, cebine koyup hürmetli şekilde muhafaza ederek taşımayı tercih etmekte isabet olsa gerektir. Bu kolyelerin korumasından ziyade, Allah’ın koruduğunu unutmamak gerekir. Bu tür kolyeleri vesile bilmek lazımdır. Allah kuluna zarar verilmesine izin vermediği müddetçe kolye olsa da olmasa da kimse o kula zarar veremez. Asıl koruyan Allah’tır. Eğer bazı musallat olma durumlarından ötürü bir hocanın tavsiyesiyle takılıyorsa bunları çıkarmamakta fayda vardır. Bu durum ileri derecedeyse tuvalete girerken de çıkarılmayabilir.

Erkekler ve Kadınlar Epilasyon Yaptırabilirler mi?

Erkekler ve Kadınlar Epilasyon Yaptırabilirler mi?

Epilasyon, iğne vb. ile tüy diplerinin yakılması ve tüylerin tekrar çıkmasının önlenmesi uygulamasına verilen isimdir. Bu uygulama özellikle yüzlerde ve hormon bozukluğu sebebiyle anormal şekilde çıkan kıllarda uygulanır.

Erkeklerin vücudundaki kıllara epilasyon yaptırması câiz değildir. Bunun istisnası, erkeğin görünümünü bozan, göze çirkin gelen, hormon bozukluğu gibi sebeplerden dolayı vücutta görülen ve fıtrattan olmayan fazlalık kıllardır.  Bu tür durumlarda erkekler epilasyon yaptırabilirler.

Kadınlar, kaşlarında normal görünümün dışındaki kılları, yüzlerinde çıkan ve kadının fıtratından olmayan bıyık veya sakal gibi tüyleri bu uygulamayla aldırılabilir. Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüylerini kesmeleri câiz olmadığı gibi bunlara epilasyon yaptırmaları da câiz değildir.

Kadınların, kol ve bacaklarındaki kılları kesme meselesi yukarıda geçmişti. Epilasyon da aynı şekilde düşünülebilir. Câiz diyenler olsa da biz tavsiye etmeyiz. Zira vücuttaki kılların mutlaka birer vazifesi vardır. Onları vazifelerinden alıkoymak doğru değildir.

Mahzurlarıyla beraber epilasyon yaptırmak isteyenlerin bunu mahremi olmayan erkeklere yaptırmaları câiz değildir. Çünkü bu bir hastalık veya zaruret sayılmaz. Zaruret olmadığı takdirde bir kadının mahremi olmayan erkeklere avret yerlerini göstermesi haramdır. Eğer epilasyonu yapacak kimse kadın ise, bu takdirde kadının kadınlara karşı olan avret sınırlarını gözetmesi gerekir. Yani epilasyon yaptıracak bir kadının, diz kapağıyla göbeği arasını, kadın doktora da olsa göstermesi câiz değildir.

Erkekler ve Kadınlar Bacak, Göğüs veya Sırtındaki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkekler ve Kadınlar Bacak, Göğüs veya Sırtındaki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkekler ister epilasyon isterse kesici bir aletle olsun göğsünde, sırtında, kol ve ayaklarında olan kılları, ameliyat ve benzeri tıbbî bir mecburiyet olmaksızın alması ve aldırması caiz değildir. Bu tür müdahaleler yaratılışa müdahale şeklinde algılanmıştır. İster özenerek olsun, ister böyle bir arzu ve niyeti bulunmasın, bunun dışında vücuduna yapacağı müdahaleler onu karşı cinse/kadına benzer kılar ki bu asla caiz değildir. Çünkü erkeğin kadına, kadının erkeğe benzemeye çalışması şiddetle yasaklanmıştır. Ayrıca bu müdahaleler yaratılışa da müdahale sayılır ki, bu da haram kılınmıştır.

Kadınların ise kollarındaki ve bacaklarındaki kılları kesmesi caizdir. Bu hususta şunu hatırlatmak gerekir ki kadının erkeklere karşı avret yerleri bellidir. Bu takdirde bir kadının, mahremi olmayan erkeklere güzel görünmek için kollarındaki ve bacaklarındaki kılları alması veya aldırması caiz olmaz. Bu uygulamanın caiz olabilmesi için kadının bu uygulamayı, kocasına karşı güzel görünmek niyetiyle yapmalıdır.

Erkekler ve Kadınlar Yüzlerindeki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkekler ve Kadınlar Yüzlerindeki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkeklerde çıkan ve erkeğin fıtratından olan sakal ve bıyık gibi kıllar kadında çıktığı takdirde bu kılların aldırılması caizdir. Zira sakal ve bıyık kadının fıtratından sayılmadığı için alınabilir hatta bu tür kılların alınması müstehaptır.  Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüyünü alması veya aldırması caiz değildir. Bu, “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin…”  hadisindeki yasak kapsamına girer.

Erkekler ise sakal ve bıyık dışında yanaklarında çıkan göze çirkin gelen fazlalık kıllarını, fıkıh kitaplarımızda “muhannes” ismiyle geçen “kadınlaşmış erkekler”e benzememek şartıyla aldırabilirler.

Erkekler ve Kadınlar Kaşlarını Aldırabilirler mi?

Erkekler ve Kadınlar Kaşlarını Aldırabilirler mi?

Efendimiz (s.a.s.) “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin…” buyurmuştur.  Bu hadisin yorumu İslam âlimlerini hayli meşgul etmiştir. İnsan fıtratına yapılan müdahaleleri âlimlerimiz caiz görmemişlerdir. İnsanın kaşı, bir uzuv olarak düşünüldüğü için hem erkekler hem de kadınlar için kaşların aldırılması, inceltilmesi ve yukarıya kaldırılması gibi uygulamalar caiz görülmemiştir. Fakat hem erkekler hem de kadınlar için göze çirkin gelen iki kaş arasındaki veya kaşlardaki fazlalık kıllar zarurete binaen alınabilir.

Kadınlar açısından dikkat edilmesi gereken bir hususu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.  Daha önceden kaşlarını alıp da bundan vazgeçen bir bayan, kaşlarının ince haline alıştığından dolayı, yeni çıkan kaşlarını fazladan çıkıyor görebilir. Evvela buna dikkat etmek gerekir. Bu husus göz ardı edilmediği takdirde, kaşlar hakikaten rahatsızlık verecek derecede normalden ve eski halinden fazla çıkmaya başladıysa ve bu durum sadece kendi kanaatinden ziyade başkaları tarafından da açık bir şekilde fark ediliyorsa kaşlar, aslî haline döndürülebilir.

Musikinin dinimize uygun olması için dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Mûsıkî de bir yol, bir sanat ve bir ihtiyaçtır. Bediüzzaman bir yerde radyo programları içinde ona beşte birlik bir yer veriyor. Bunu başka mânâlarının yanı sıra toplumun en az beşte biri dinler şeklinde de anlayabiliriz. Halbuki şimdilerde toplumun onda dokuzu müzikle içli-dışlı. Öyleyse ihtiyaç diye nitelendirdiğimiz ve zaten toplumun içinde sürüklenip gittiği bu saha kendi düşünce çizgimiz içinde ele alınmalı ve kat’iyen ihmal edilmemelidir. Bunun için mesaj yüklü, mânâ yüklü, hisleriyle, düşünceleriyle insanı zenginleştiren eserler bestelenmeli ve yine Üstad’ın mahzursuz dediği insanı mâaliyata götüren, iştiyakını coşturan eserler meydana getirilmelidir.

Bu konuda ölçü nedir denecek olursa? Mesela, dinlediğiniz bir eser, sizde Kur’ân okuma, Kur’ân dinleme iştiyakını coşturuyor, Allah’a karşı vuslat arzusunu köpürtüyor.. sizi Emrah gibi bağrı yanık hale getirip secdeye zorluyor, millî, dinî değerlerinize karşı alâkalarınızı kanatlandırıyor.. size kendi romantizminizi fısıldıyor, bunları yaparken de, müstehcenliğe, bâtılı tasvire vs. kapalı kalınabiliyorsa.. evet işte bu eser gayet güzeldir. Bünyesinde gıybeti barındıran, fuhşu tasvir eden, şehevanî hisleri tahrik eden, insanın ye’s yani ümitsizlik duygularını kabartan eserlere gelince, onların caiz olduğunu, olabileceğini söylemek mümkün değildir.

Bizim bazı şarkı ve türkülerimiz Allah’a iman, ahirete iman, kadere iman ile te’lif edilemeyecek sözlerle dopdoludur. Mesela, gelin gencecik yaşında ölmüş, tipide birisi kaybolmuş, kurt dağın başında bir çocuğu öldürmüş vs. Hemen oturup bir destan yazmış ve bir ağıt kesmişizdir. Şimdi eğer, her felâket karşısında, felâket dellallarının yaptığı gibi ağıtlar dizecek olursak Allah’tan şikayet adına destanlar tanzim etmiş oluruz. Aslında, böyle bir duygunun kaynağı, insanın zayıf yanlarının bulunuşu, Allah’a, ahirete, kadere imanının olmayışıdır. Halbuki bu zaaf noktalarının mutlaka imanın unsurları ile yok edilmesi ve çeşitli hadiseler münasebetiyle de olsa yeniden hortlamaması için devamlı imanın takviye edilmesi ve payandalanması şarttır, elzemdir.

İster sanat, isterse halk müziği olsun, söylenen şarkı ve türkülerde, mânânın güçlü olmasına da dikkat edilmesi çok önemlidir. Dolayısıyla o şarkı veya türkünün icrası anında bir taraftan his tufanı yaşanırken, diğer taraftan mânânın güçlülüğü, düşündürücülüğü ile insanın birşeyler duyması, anlaması mümkün olacaktır. Yani mûsıkînin esas unsurları olan ses, enstrüman ve söz (tema) bir bütün halinde olunca insan üzerinde tam müteessir olsa da, tema-ses-saz bütünlüğü sağlanamadığı takdirde, insan his dünyasında boşluklardan kurtulamaz. Öyle ki bazen birtakım eserlerde söz ahenge, muhteva ritme isyan eder.. Halbuki, mutlaka ahenk bütünlüğünü sağlayabilecek, muhteva derinliğini aksettirecek sözler bulunmalı ve sözler, sebep-sonuç münasebeti içinde bir tamamiyet arzetmelidir. Bir mısra birinden, bir mısra başkasından alınarak yapılmış güftelerde ise bunu sağlamak çok zor olsa gerek.

Bugün Türkiye’de, değişik alanlarda kendi çizgimize dönüşün yaşandığı gibi, mûsıkîde de böyle bir dönüşün yaşanması üzerinde mutlaka durulmalıdır. Üzerinde durulmak bir yana, bu mevzuda olabildiğine ısrarlı olunması gerekir. Pop müziğinin gençler arasında çok yaygın olması ve medyanın sürekli ona destek vermesi, stadyumların popla inim inim inlemesi, onun Michael Jackson gibi şarkıcılarla daha büyülü bir hâl alması vs. gibi oldukça yoğun ve organizeli faaliyetler yanında, mûsıkîmize sahip çıkmanın zorluğu meydandadır. Ama bütün bu zorluklara göğüs gererek bu uğurda mutlaka olağan üstü bir gayret gösterilmelidir. Öyle inanıyorum ki, yakın bir gelecekte bu ülkede, genç-ihtiyar bizim insanımız, mutlaka kendi mûsıkî anlayışımız, mûsıkî zevkimizle bütünleşecek ve kendi mûsikî deryamız içinde eriyip gidecektir, eriyip gidecektir ama, bizim sistemli gayretlerimizle.. ihtimal işte o zaman, ülkemiz bu alandaki işgalden kurtulmuş olacak ve tekrar Itrî, Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Sadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk gibi dâhi mûsıkîşinaslara kavuşacaktır.

Unutmayalım, bu bir ihtiyaçtır. Ve siz bunu meşrû bir çizgi içinde ele alıp, düzenlemez iseniz, millet gider gayr-i meşru bir çizgiye kayar.. kayar ve müzik diyerek çılgınlıklara ve hezeyanlara girer. Aslında böyle bir anlayışın psikiyatri açısından tahlilinin yapılması yararlı olur zannediyorum. Zira, böylesi çılgın şeylere müzik deyip, onunla tatmin olan, olabilen veya olduğunu zanneden insanların tavır ve davranışlarını normal kabul etmek oldukça zordur.

Yalnız şimdilerde bu düşünce birden bire hüsn-ü kabul görmeyebilir. Ama unutmayalım; her yeni düşüncenin topluma mâl edilmesinde böyle bir süreç yaşanmıştır. Dün bu ülkede ilim ve irfan yuvaları açan, ehl-i himmet, ehl-i gayret insanlar, senelerce bir-iki insanla teselli olmuşlardır. Kimse yanlarına uğramamış; hiç kimse onları kabullenememiş. Ne var ki onlar, yılmadan, usanmadan doğru bildikleri yoldan ayrılmamışlar; Allah da onlara sadâkâtlerinin mükâfatını vermiştir. Aynen bunun gibi, mûsıkî adına kendimiz olma yolunda yapacağımız düzenlemeler de birden bire bir patlamanın, toplumca ona sahip çıkılmasının ve milletçe desteklenmesinin beklenmesi acelecilik olsa gerek. Evet, bize doğru bildiğimiz yolda yürümek düşer. Alınmadan, fedakârca doğru bildiğimiz yolda ilerleyerek, yapmamız gerekli olan şeyleri yaparak yürümek.

M. Fethullah Gülen

Erkekler için giyilmesi yasaklanmış renk ya da renkler var mıdır? Kırmızı elbise giymek caiz midir?

Önce genel manada renk meselesini ele alalım: Efendimiz’in özellikle üzerinde durduğu bir renk yoktur. Sade ve güzel giyinen Peygamberimiz, genellikle dikkat çekmeyen, kendini çok belli etmeyen ve göze batmayan renkleri seçmiş, onları giymiştir. Bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kim dünyada, dikkatleri üzerine çeken bir şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar o kimsenin yüzüne bakmaz” (Ebu Davud, Libas 5).

Efendimiz, kırmızı ve sarıyı giymekten insanları sakındırmıştır. Ancak bu sakındırma, haram manasına gelmemektedir. Eğer haram olsaydı, kendilerine hediye edilen kırmızı bir elbiseyi hiç giymezdi, giydi ve daha sonra bir sahabiye hediye etti. Kendisi onu üzerinde tutmadı ama sahabinin giymesine de ses çıkarmadı. Dolayısıyla kırmızı ve sarı haram değildir, ancak sünnette de yeri yoktur.

Mezhep imamları da sarı ve kırmızı renk elbise giymekle ilgili gelen rivayetleri değerlendirdiğinde farklı hükümlere varmışlardır. Hanefiler karışık renkli olmayan saf kırmızı ve sarıdan imal edilmiş elbise giymeyi tenzihen mekruh kabul ederken, Şafi ve Malikiler buna mübah demişlerdir.

Saç boyamanın İslam’da hükmü nedir?

Erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir

Hayretti Karaman’a göre: Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı nebâti boyalarla boyamak ittifakla caizdir. Kadınların, saçlarını siyaha boyamaları umumiyetle caiz görülmüştür. (İbn Hacer, Fethu’l Bari, 12/473-477)

Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında Yahudi ve Hıristiyanlar ağaran saç ve sakallarını boyamıyorlardı. Peygamberimiz onlara benzememeleri için Sahabeyi boyamaya teşvik etti. Mesela, saçlarına kına yakmış bir adam gelmişti. Hz. Peygamber (sas): “Bu ne güzel!” buyurup takdir etti. Az sonra kına ve ketem ile boyanmış biri geldi. “Bu evvelkinden de güzel!” buyurdu. Sonra saçlarını sarıya boyamış biri daha gelmişti ki: “Bu öbürlerinden de güzel!” buyurdu. (Ebu Davud, Tereccül 19; İbnu Mace, Libas 34)

Erkeklerin saçlarını siyah renge boyamaları tartışmalı olsa da kadınlar için siyah renk caiz görülmüştür. Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı nebâti boyalarla boyamak her iki cins için de ittifakla caizdir.

Sakal ve saç boyama meselesi Peygamber Efendimiz tarafından teşvik edilmiş olup, bir emir değildir. Onun için de kimi sahabi boyarken, kimileri de boyamamışlardır. (Ebu Davud, Libas 18, Tereccül 19; Nesai, Zinet 17; Buhari, Libas 66, Menakıb 23; Müslim, Fedail 100-105)

Dinimizde kırmızı ve sarı elbise giymek yasaklanmış mıdır, bunun hükmü nedir?

Önce genel manada renk meselesini ele alalım: Peygamber Efendimiz’in özellikle üzerinde durduğu bir renk yoktur. Sade ve güzel giyinen Peygamberimiz, genellikle dikkat çekmeyen, kendini çok belli etmeyen ve göze batmayan renkleri seçmiş, onları giymiştir. Bir hadislerinde, “Kim dünyada, dikkatleri üzerine çeken bir şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar o kimsenin yüzüne bakmaz” (Ebu Davud, Libas 5).

Efendimiz, kırmızı ve sarıyı giymekten insanları sakındırmıştır. Ancak bu sakındırma, haram manasına gelmemektedir. Eğer haram olsaydı, kendilerine hediye edilen kırmızı bir elbiseyi hiç giymezdi, giydi ve daha sonra bir sahabiye hediye etti. Kendisi onu üzerinde tutmadı ama sahabinin giymesine de ses çıkarmadı. Dolayısıyla kırmızı ve sarı haram değildir, ancak sünnet de değildir. Mezhep imamları da sarı ve kırmızı renk elbise giymekle ilgili gelen rivayetleri değerlendirdiğinde farklı hükümlere varmışlarıdır. Hanefiler karışık renkli olmayan saf kırmızı ve sarıdan imal elbise giymeyi tenzihen mekruh kabul ederken, Şafi ve Malikiler buna mübah demişlerdir.

Hanefilerin saf kırmızı ve sarıdan mamul elbise giymeyi tenzihen mekruh saymalarındaki bir hikmet de muhtemelen, “farklılık mülahazası” endişesidir. Yani, bu renkleri giyen insan, halk arasında çabuk belli olur, dikkat çeker. Bu da elbise sahibine değişik duygular verebilir. O insan kendini farklı hissetmeye başlar. Haddizatında bu durum dikkat çeken bütün renkler için geçerlidir. Herkesin gri, kahverengi giyindiği bir ortamda bembeyaz giyinmek de aynı netice hâsıl ettirir. Oysaki güzel olan ve tavsiye edilen, insanlardan bir insan olma ve onlar arasında kendini belli etmemedir. Belli olacak ve sahibini öne çıkaracak bir husus varsa o da güzel ahlaktır.

Maç yaparken sporcuların şort giymesinin dinen hükmü nedir?

Sporcuların giydikleri şortlar diz kapaklarından yukarıya çıkıyor ve uyluk (baldır) kısmını da açıkta bırakıyor. Fıkıh’ta baldırın avret (kapatılması gereken vücut parçası) olduğu konusunda ittifak yoktur; Buharî gibi bazı âlimler hadislere dayanarak bu kısmın da açılabileceği sonucuna varmışlardır, böyle fetva alan sporcular kısa şortu da giyebilirler. (Hayrettin Karaman)

Bu fetvadan futbolcu gibi insanlar yararlanırlar ancak normal şartlarda, zaruret olmadıkça işin azimet yani en faziletli ve en sıkı tarafını uygulamaya çalışmaktır. Âlimlerimizin çoğunluk görüşü de bu yöndedir.

Satranç’ın İslâm Dinindeki Yeri Nedir?

Şâfiî’de hüküm: Satranç oynamak, araya menfaat girmeksizin olursa câizdir. Şâyet bu oyunla ortada bir menfaat dönerse, câiz olmaktan çıkar, harama girer. Çünkü o takdirde kumar olur.

Hanbelî’de hüküm: Satranç oyunu mekrûhtur. Eğer menfaatsiz oynanıyorsa tabiî. Şayet bir takım değer ortaya konur da, yenen yahut yenilen kazanırsa, mekruhluktan çıkar, haramlığa girer. Çünkü harama götüren oyunu oynamak da haram olur.

Mâlikî’de hüküm: Satranç oyunu tavla gibi haramdır. İsterse araya menfaat girmesin.

Hanefî’de hüküm: Karşılıklı para konmadan yapılan yarışlar helâldir, ancak satranç değildir. Çünkü satranç oyunu kısa zamanda oynayanı müptelâsı hâline getirmekte, oyun olmaktan çıkıp, ibtilâ hâlini almaktadır. Hanefî görüşünün illeti sayılan bu ibtilâ hâline getirme mahzuruna bakan bâzı âlimler, bundan bir çıkış yolu bulmak isteyip demişler ki: — Anlaşılıyor ki, arada sırada menfaatsiz olarak, bir ibtilâ hâline getirilmeden, zaman israfına düşülmeden, namaz vakti te’hire uğratılmadan oynanırsa, haramlıktan çıkar, sevabı olmayan mübaha girer! Çünkü müptelâ olmuyor, menfaat koymuyor, namazın te’hiri görülmüyor. Bu mes’ele üzerinde etraflıca duran mezhep âlimlerimizden farklı görüşler zuhur etmişse de, ekseriyetinin satranç oynayanların lehinde olmadıkları anlaşılmaktadır. Ashâbtan İbn-i Ömer’in (ra) satranç oynayanlara selâm vermediği kaydı vardır. Bâzı âlimler de demişler ki: — Satranç oynayanlara selâm verilir. Hiç olmazsa selâmı iâde edinceye kadar oynamaktan vazgeçmiş olurlar. Bu mevzuda tafsilât için (Mezâhib-i Erbaa) ile İmam-ı Birgivî Hazretleri’nin Tarikat-ı Muhammediyye Şerhi’nde (Elin âfetleri) bahsine bakılabilir.

Ahmet Şahin

Spor-Toto, Milli Piyango Kumara Girer mi?

Spor-Toto ve Millî Piyango kumara girer. Bunlardan alınan meblâğlar da kumardan gasb edilen meblâğlar gibidirler. Kumarda da kimse yeni birşey imal edemez, sadece ortaya konmuş belli parayı iştirakçilerden birine, birkaçına verirler, geriye kalanlara pişmanlık ve üzüntüden başka birşey düşmez. Bu tutumu kumardan çıkarıp da normal bir kazanç şekli olarak görsek, bir memleket halkının tümünü de böyle bir alışkanlığın içine girmiş şekilde tasavvur etsek, ülkeye hiçbir yeni şey kazandırılmış olunmaz. Sadece belli miktar para sık sık el değiştirir, kum saati gibi aynı para iştirakçilerden rastgelene mal olup gider. Ne bir faydalı şey imal edilir, ne de bir iktisadî yenilik bahismevzu olur.

Spor helâl, kumar ise haramdır.

Spordan elde edilen paranın helâl olup olmamasında ölçü şudur:

1) Taraflar ortaya hiçbir şey koymazlar. Ancak üçüncü şahıs koyar, kazanan tarafa verir.

Bunda kumar yoktur. Çünkü taraflar birşey koymamakta, dağıtılan meblâğı kendileri temin etmemekteler.

2) Taraflardan biri ortaya birşey kor, (sen kazanırsan senin olsun, ben kazanırsam senden bir isteğim yoktur) der.

Bu da câizdir. Çünkü bunda da kumara teşvik yoktur.

3) Taraflar ortaya para, yahut mal koyar, (kim kazanırsa o alacak) derlerse bu tam bir kumar olur, meşrûluk arz etmez.

Toto ve Millî Piyango’da taraflar ortaya para koymakta, koydukları parayı kazananlara kaptırmakta, kendilerine ise pişmanlık ve üzüntü kalmaktadır.

Ahmet Şahin

Dışı gümüşle kaplanmış altın erkeğe haram olur mu?

Açıklama: Erkeklere altın haramdır, fakat alyansların dışını gümüşle kaplamak da haram olur mu?

Altın kullanmanın haram olması hakkında Kur’an’da bir ayet olmamakla beraber, bu konuda Efendimiz’den gelen hadislere baktığımızda bunu kullanmanın erkeklere haram kılındığını görüyoruz. Altından yapılan kapları kullanmak ise gerek kadın gerekse erkeğe caiz değildir. Altın kullanmanın haram olduğunu bildiren hadislerden bazıları şöyledir:

“Resulullah (sas), ipeği sağ eline, altını da sol eline alarak buyurdu:

“Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır.” (Tirmîzî, Libâs 1; İbn Mace Libâs 19)

Efendimiz bir gün bir adamın elinde altın yüzük gördüğü zaman, onu çıkarıp attı ve buyurdu ki: “Herhangi biriniz tutuşmuş bir ateş parçasını eline almaya yeltenir mi hiç?”

Resûlullah (sas) oradan ayrıldıktan sonra adama, yüzüğü alıp ondan faydalanmasını söylediler. Bunun üzerine adam: “Resûlullah onu alıp attıktan sonra vallahi almam” dedi. (Müslim, Libâs 52)

Soruda ifade edilen alyanstan kastedilen altın yüzük ise, bunu kullanmak caiz olmadığı gibi bu yüzüğün gümüşle kaplanması da bunu helal yapmayacaktır. Yani altından yapılan herhangi bir takı, gümüş, elmas veya başka türde bir taşla kaplandığında bunların hükmü değişmeyecektir.

Bilinçaltı mesaj yöntemlerini kullanarak tedavi caiz midir?

Açıklama: Bazı yerlerde insanın duyamayacağı frekanslarda, bilinçaltındaki eski olumsuz fikirleri olumlularıyla değistirmeye yönelik subliminal (bilinçaltına tesir eden) mesajlar ile tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Mesela insanın dil öğrenmesi konusundaki eski bilgileri (bilinçaltında) o kişiye menfi tesir etmekte ve dil öğrenmesine mani olmaktadır. Subliminal metodla, dil hakkındaki şuuraltı olumsuz yargılar silinmekte ve böylece insane daha kolay ingilizce öğrenebilmektedir. Bu metodları kullanmakta dini açıdan bir sakınca var mıdır?

İnsan üzerinde yoğunlaşmak, felsefi ve psikolojik olarak insanı çözmek, iyi yönlerini kötüye kanalize etmek, kötü görünen yanlarını da kötülük istikametinde azdırmak, bazı güçlerin özel ilgi ve ihtisas alanına girmektedir. Çağımızda bu mevzular, teknolojinin rüzgarını da arkasına alarak hızla ilerlemektedir. Bahsettiğiniz siteye bir göz attık. Yapılan çalışmalar, bize kişisel gelişim kitaplarını hatırlattı. Malumunuzdur, o kitaplara karşı olumsuz bir tavrımız vardır genel itibariyle. Çünkü insan üzerinde çalışmak ve bazı insani hususları değiştirme, geliştirme teknikleri ortaya koymak, bu teknikleri merak uyandıracak şekilde sunmak ve sonra da bunlar üzerinden para kazanmaya çalışmak son zamanların modası oldu. Özellikle belli şirket ve grupların elinde yapılan bu çalışmalar, sadece para kazanma maksatlı yapılmıyor, aynı zamanda kişinin dini değerleri, örf ve adetleri üzerinde olumsuz tesir de icra ediyor. Hatta, insana yeni bir din teklifi dahi yapılıyor. Şöyle ki, önce insan her şeyiyle nazara veriliyor, bir put haline getiriliyor, başarı her şey olarak görülüyor. Bütün bunlar dini değerlerden kopuk, sadece maddeci bakış açısıyla yapılıyor. Sonra boşluğa düşen, tatmin yolları arayan insana bu bahsedilen teknikler sunuluyor. Kısacası önce boşluk oluşturuyorlar, sonra o boşlukları doldurmak için suni teknikler ortaya koyuyorlar, hem psikolojileri alt üst ediyorlar hem de para kazanıyorlar. Oysa ki dinimizin değer ve ölçüleri bizim bütün gelişimimize, bilinçaltını oluşturmamıza, zekamızı ilerletmemize yeterlidir. Sadece tasavvufi derinliklerimizi incelesek ve tasavvufun kavram ve uygulamalarıyla insanlığımızı keşfetme yolculuğuna çıksak, onların vaadettiği metodlardan daha garantili, daha kestirme ve daha selametli bir şekilde keşifler yapar ve kendimizi daha iyi tanırız. Mesela, bir insan sadece Kur’an okuyarak zekasını geliştireceğini düşünse, Allah bunu ona nasib edecektir. Zira bu bir inanç meselesidir. Bahsedilen tekniklere müracaat ise, zamanla bu inançlarımızı kırmaktadır. Bu meselenin şöyle bir istisnası olabilir: Eğer bu bahsedilen metodlar inançlı, insaflı, sahasında uzman dindar şahısların eliyle bize takdim ediliyorsa ve dışarıdan herhangi bir karışım yoksa kullanılabilir. Okuma tekniklerini geliştirme meselesi, ayrı bir şeydir. Zira bu; maddi, gözle görünür, psikolojik olmayan bir husustur ve inanca tesiri yoktur. Dolayısıyla okuma adına geliştirilen teknikleri kullanmamızda bir mahzur bulunmamaktadır. İnsana olumsuz tesir eden şey, okuma tekniği değil, okunan menfi yazı ve kitaplardır. Hasılı, bizim kanaatimiz, bahsettiğiniz tekniklere aldanmamak gerektiği, faydası olsa bile, örfümüze, dinimize yabancı şirketler ve internet siteleri üzerinden pazarlandığından dolayı zararlarının daha çok olacağı, bunların yerine kendi değerlerimizin kullanılması gerektiği ve onların bize yeteceği yönündedir. Bununla beraber hastalık gibi zaruri bir durum söz konusuysa, bilinçli, inançlı psikiyatrlara ya da diğer uzmanlara gidilerek yüz yüze görüşülmesi gerekir. Zira bu bir tedavi demektir ve tedavi olmak dinimizin tavsiyesidir. Şuur altının yapısı ile ilgili Fethullah Gülen Hocaefendinin Kalbin Zümrüt Tepeleri 3 eserinde Vicdan yazısını dikkatle okumanızı tavsiye ederiz. Özellikle Zihin başlığı sizin sorduğunuz soruyla birebir alakalıdır.

Caiz, müstehab ve haram olan şeyler nelerdir?

Çok genel sormuşsunuz. Sayamayacağımız kadar caiz, müstehab ve haram vardır. İsterseniz, biz bunların tariflerini ve örneklerini verelim, siz daha da genişletin. Câiz Nedir?

Yapılması dinen yasak olmayan şeydir. Bu kelime, bazen sahih, bazen de mübah yerine kullanılır. Bazı muameleler vardır ki, dünyevî hükümler bakımından sahih olduğu halde, uhrevî hükümler bakımından câiz olmaz. Cuma namazını kılmakla yükümlü olan bir kimsenin cuma ezanı okunurken yaptığı alış veriş muamelesi gibi. Böyle bir muamele sahihtir ve geçerlidir. Fakat manevî sorumluluğu gerektirdiği için caiz değildir.

Haram Nedir?

Yapılması, kullanılması, yenilip içilmesi dinimizce kat’î olarak yasak edilmiş şeylere denir. İçki içmek, kumar oynamak, zinâ etmek, adam öldürmek, gıybet ve iftirada bulunmak gibi..

Haram kılınan eşya veya fiil, kendisinde bulunan, hiç ayrılmayan bir zarar, kötülük ve pislik sebebiyle haram kılınmış ise, buna liaynihî (bizzat) haram denir. Domuz eti ve şarap gibi.

Kendi tabiat ve vasfından dolayı değil de elde etme şekli, kazanma yolu gibi dıştan bir sebeple haram kılınmış ise, buna da ligayrihî (bilvasıta) haram denir. Çalınmış ekmek, gaspedilmiş para gibi.

Müstehab Nedir?

Lügatte, “sevilmiş şey”mânâsına gelir. Istılahta ise Resûlüllah Efendimizin (aleyhi ekmelüttehaya) ara sıra yapmış oldukları şeydir. Duha (Kuşluk) namazı gibi. Peygamber Efendimiz (asm), müstehab denilen hususları sevip zaman zaman yapmışlar, Selef-i Sâlihîn de bunları seve seve işlemiş ve diğer ehl-i îmânı da yapmaya teşvik etmişlerdir. Müstehaba, sünnet-i gayr-i müekkede hükmünü verenler olduğu gibi, mendub, nâfile, tatavvu’, edeb ismini verenler de vardır.

Bilhassa güzel ve medhe, övgüye lâyık bir özellik ve davranış olması sebebiyle, müstehab yerine edeb tabiri çok kullanılmıştır. Edeb’in çoğulu âdâb’dır.

Domuzun eti, kılı, yağı da haram mıdır?

Enam Suresi 145. ayette, hınzırın etinin haram kılındığı, sebep olarak da hınzırın pis olduğu beyan ediliyor. Ayette geçen “rics”kelimesi, pis/pislik demektir. Bu kelime hınzırın etine işaret ettiği gibi hınzırın tamamen kendisine de işaret eder. (Cassas, İlgili ayetin tefsiri) Yani onun eti de diğer kısımları da (kılı, tırnağı, yağı vs.) haramdır. Pis olduğundan dolayı ayrıca satışı da haramdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, satışıyla beraber, bu hayvanın yağının, kandilleri yakmada ve gemileri yağlamada kullanılmasına dahi müsaade etmemiştir. (Buhari, Büyu’, 112) Bütün bu hususlarda İmam Azam’la beraber İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed de ittifak halindedir. Eskiden zarurete binaen İmam Azam, domuz kılının ayakkabı dikiminde kullanılabileceğini belirtmişse de bugün bu zaruretin olmadığı açıktır. (Bedaiu’s Sanai, 1/371) Dolayısıyla domuzun hiçbir parçasını evimize sokmamamız gerekir.

Ehl-i Kitab’ın kestikleri yenir mi?

Bugün, ben Hıristiyan’ım, Yahudi’yim diyen herkes Ehl-i Kitap’tır. Hıristiyan olduğu halde dinini bilmese de o Hıristiyan’dır. Kestiği yenilir, kadınlarıyla evlenilebilir. Ama bu bir cevazdır. Bir Müslüman ilk önce araştırıp Müslümanların kestiğini yemeli, Müslüman kadınla evlenmelidir. Eğer bulamazsa ehl-i kitabın kestiğini yiyebilir, kadınlarıyla evlenebilir.

Kur’an onları mevcut halleriyle Ehl-i Kitap olarak kabul etmiştir. Semavi bir dine inanmaları yönüyle, inanmış insan konumundadırlar. Dinsiz değillerdir. Kadınlarıyla evlenilmesi caizdir. Bu cevaz da içinde bulunulan şartlara göre değerlendirilmelidir. Yalnız hayvanı keserken İsa adına diyerek kesiyor ise o hayvan yenilmez.

Boza ve Bira Haram mıdır?

Boza haram değildir. Birayı bozaya benzetmek mümkün olamaz. İkisi arasında kesin fark vardır. Şöyle ki, bozada alkol yoktur. Birada ise alkol vardır. Ancak bu alkolün nispeti düşük olduğundan az miktarda içeni sarhoş etmemektedir. Bu ise birayı meşrûlaştırmaz. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz: — Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır”buyurmuştur. Bu sebeple, biranın çoğu sarhoş ettiğinden, azı da haramdır. İçilmesine cevaz yoktur. Bozada ise az miktarda dahi alkol yoktur. Şayet bozanın özü fazla ekşitilerek sarhoş edici hale getirilir, bira durumuna sokulursa, bozanın da bira hükmünü alacağında şüphe yoktur. Nitekim Mısır Müftüsü Haseneyn Mahluf “İslâmî Araştırmalar ve Şer’î Fetvalar”adlı eserinde boza ve bira hakkında bu hükümleri ifade etmektedir. — Mısır ve Sudan’da imal edilen bozaya gelince, sarhoş edici hale gelirse o zaman haram olur. Bozanın sarhoş edici hale gelmesi de ancak (ekşimesi) şiddetlenip fazla kabarmasıyla olur. İşte o zaman boza da haram meşrubat cinsine dahil olur. Tabiî, haram olunca, azı da haram olur, çoğu da. Eğer boza sarhoş yapmayacak halde ise, o zaman boza, şobiyye, şıra, incir ve hurma suları gibi helâl meşrubat hükmünü alır. Bu meşrubat ise ittifakla helâldır..

Eti Yenen, Yenmeyen Hayvanlar

Gerek uçan kuş, gerekse yürüyen hayvan olsun, haklarındaki dinî hüküm iki tarifle anlaşılır: Birincisini teşkil eden kuşlar için ölçü şudur:

Tırnağa sahip olan, bu tırnakla da avını yakalayıp yiyen vahşi kuşların eti yenmez.

Ne gibi?

Atmaca, şahin, alaca karga, yarasa, akbaba, kuzgun, kartal, çaylak gibi… Bunlar tırnaklarıyla avlanır, tırnaklarını silâh olarak kullanır, avlarını bu silâhla yakalarlar. Tırnakları olduğu halde bunu kullanmayan gıdasını tırnağıyla elde etmeyen kuşun eti ise yenir. Güvercinin tırnağı vardır, ama silâh olarak kullanmaz. Yürüyen hayvanlara gelince. Bunların da azı dişleri esastır. Azı dişlerini silâh olarak kullananların eti yenmez.

Kurt, tilki, kedi, arslan, kaplan, sırtlan, fil, köpek, gelincik, sincap, pars, maymun, sansar gibi… Ancak azı dişi olduğu halde bunu bir yırtıcı âlet olarak kullanmayan, gıdasını onunla temin etmeyen hayvanların eti ise yenir. Nitekim devenin de azı dişi vardır. Ancak onu silâh olarak kullanmaz; saman, ot gibi gıdalarla hayatını sürdürür. Demek ki, eti yenip yenmemek hususunda umumî bir hüküm, kuşlarda avını onunla yakaladığı “tırnak”, diğer hayvanlarda ise, avını onunla parçaladığı “azı dişi”esastır. Bu iki cinsin etleri yenmez. Ancak, okuyucumun kirpi suali bu iki kısmın da içinde yer almıyor. Demek ki, üçüncü bir kısım daha vardır. O da:

Tab’an ve fıtraten kötü, pis ve habis olan hayvanlar. Bunlar avlarını, gıdalarını tırnaklarıyla da, azı dişleriyle de elde etmiyorlar. Ama tab’an denî, fıtraten kötü ve pis olan yaratıklardır. İşte bu yaratılışta, müstekreh ve pis olanların da eti yenmez. Bunların içinde yer alanların bir kısmı da şunlar:

Kirpi, fare, akrep, yılan, kene, kurbağa, kara ve deniz kaplumbağaları, köstebek, sinek çeşitleri. Bunlara, eti yenmek için kesilen hayvanın karnındaki yenmeyen uzuvlarını da ilâve edebiliriz. Nitekim:

Kesilen hayvanın husyeleri, yâni yumurtalığı, ödü, idrar torbası, tenâsül uzvu yenmez. Ancak bu sonuncularının yasaklık derecesini kitaplarımız mekruh olarak kaydetmekteler. Harama yakın şekilde mekruh olan bu parçalar yenmezler. Lâkin, hayvanın ciğeri, dalağı, kan gibi görünmesine rağmen yenir. Helâldir.

Bira Mayası Diye Bilinen Bir Mâyii Hamur Mayasında Kullanılabilir mi?

Bira mayası diye bilinen mâyii helâl yiyecek, içeceklerde kullanmak câizdir, haram değildir. Zira Bira mayası bulunduğu halde haram olarak vasıfta değildir. Bulunduğu halden başka hallere geçtikten sonra haram hale gelmektedir. Bu bakımdan bira mayasını mayalama ve diğer yerlerde kullanmak haram olmaz, câizdir.

Ancak, biranın kendisi ile alkollü içkileri hamur mayalamak, yahut helâl şeylerin içine katmak suretiyle kullanmak câiz değildir. Kendileri haram olduğu gibi karıştıkları şeyleri de haram hale sokabilir.

Likörlü şekerler yenmez. Aslında çoğu sarhoş eden içkinin azı da haramdır, aynı zamanda necis olma durumu da vardır. Bu itibarla, helâl ve tertemiz gıdalara böyle haram ve kirli şeyleri asla karıştırmamalı, temin ettiği söylenen basit faydalara aldanıp da tertemiz şeyi kirli hale getirmemelidir. Ahmet Şahin

Midye, İstiridye, İstakoz Yenir mi?

Konuyla alâkalı fıkıh kitaplarından özetleyecek olursak şöyle diyebiliriz:

Denizde yaşayan balık cinsinin hepsi de yenir. Yeter ki, balık cinsi olsun, başka bir cinse kaymasın. Nitekim balık cinsinin Yılan balığı, Yunus balığı, Sazan balığı.. gibi bütün çeşitleri sofraya konabilir. Ancak, denizde yaşadığı hâlde balık cinsine dahil olmayanlar da vardır. Onlar yenmez. Bunlara habis nazarıyla bakılır, tab’an pis mahlûklar olarak görülür. Nitekim Kaplumbağa, İstiridye, İstakoz, Midye, Yengeç, Karidesler yenmezler. Hanefî fıkıh kitaplarında hüküm böyledir.

Şâfiî’de ise denizde yaşayanlar yenir. Sadece timsah yenmez.

Değerli bir fıkıh kitabı olan Nimetü’l-İslâm’da aynı hükümleri şöyle görmekteyiz: “Balık cinsinden olmayan deniz mahlûkları yenmezler. Bunlar: Yengeçler, Midyeler, İstiridyeler, İstakozlar..”

Ömer Nasuhî Bilmen merhum da aynı mevzuda şöyle te’yidde bulunmaktadır: “Devamlı olarak suda yaşayan balıklar yenir. Fakat diğer su hayvanları yenmezler, habis sayılırlar. Meselâ, Yengeçler, Midyeler, İstiridyeler, İstakozlar helâl değildirler…” (Ahmet Şahin)

Yenip İçilmesi Helâl Olan ve Olmayan Şeyler

Eşyada yenip içilme bakımından asıl olan mubah olmaktır. Bütün eşya, aslında insanların yararlanmaları için yaratılmıştır. Onun için aslında temiz olan, akla ve sağlığa zararlı olmayan bir kısım hayvan elleri ve buğday, arpa, pirinç gibi ürünler, sebzeler, meyveler ve sıvılar helaldir. Bunlar yenip içilebilir.

Fakat bazı şeyleri yeyip içmek, insanlara zararlı, hikmet ve ihtiyaca aykırı olduğu için İslam dininde haramdır.

Hayvanlardan yaratılış gereği iğrenç olanların, dişleri veya tırnakları ile kendilerini savunup başkalarına saldıranların etleri haramdır. (Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar bölümüne bakılsın.)

Bitkilerden insanı öldüren veya aklını gideren, vücudu zehirleyen veya herhangi bir şekilde sağlığa zararlı olan şeyleri yemek haramdır.

Misal: Afyon, haşhaş, penç gibi sarhoşluk veren ve aklı bozan şeyleri yemek caiz değildir. Bunlardan sarhoş olanlar için, İslam ahkamına göre, tazir cezası gerekir. Tazir ise, yetkili hakim tarafından uygulanacak hapis, döğme, azarlama ve uyarı gibi cezalardır.

Sıvılardan bedene zararlı olan, insana sarhoşluk veren şeyleri içmek haramdır. Çünkü sarhoşluk veren bir sıvının azı da, çoğu da müctehidlerin çoğunluğuna göre haramdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuşlur. “Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.”

Bu gibi sıvıların içilmesindeki zararlar, herkes tarafından bilinmektedir. Bu içkilerin cemiyet bünyesinde açtığı yaralar çok acıdır. Bunların ahiretteki sorumlulukları ise çok daha büyüktür. Hele hamr (şarap) denilen içkinin bir damlasını bile içmek ittifakla haram olup dinde had denilen cezayı gerektirir.

Sonuç; Bu pek zararlı olan şeylerden kaçınmalıdır. Bunlardan kaçınmak, gerek fertler, gerekse cemiyet için selamettir.

Temiz olan içilecek bir sıvı, bedene zarar verecek bir hale gelmedikçe bozulması ile haram olmaz. Fakat etler kokunca yenmesi haram olur. Süt, tereyağı, zeytinyağı kokmakla haram olmaz. Yiyeceklere gelince, bunlar bozulurda keskinleşirse temizliklerini yitirir. Onun için yenmeleri haram olur.

Hamamların ve benzeri yerlerin pis sularını sebze bahçelerine akıtmak mekruhtur. Fakat bu gibi pis sularla sulanan bostanların sebzelerini yemek haram değildir. Birçok alimlere göre, mekruh da değildir.

İnsan pisliğini satmak mekruhtur; fakat başka maddelerle karıştırılmış olan pislikleri ve herhangi bir hayvan gübresini satmak mekruh değildir.

Pâk olmayan, kokmuş et gibi şeyleri yiyebilecek olan hayvanlara yedirmek caiz değildir.

İçine temiz olmayan bir şey düşen veya akıtılan belli bir ölçüdeki sıvı temizliğini kaybederek içilmesi haram olur. Belli bir ölçünün üstünde bulunan geniş havuzlarda da, içine düşen pisliğin tat, koku ve renginden biri kendini gösterirse yine temiz olmaktan çıkar. Artık içilmesi haram olur. (İkinci Kitaba bakılsın.)

Yukarda haram oldukları yazılan şeyler zatları bakımından haram (haram liaynihi)dir. Bir de başka bir sebeple haram olan (haram ligayrihi) şeyler vardır ki, onlar da başkalarına ait olan mallardır. Şöyle ki: Başkasının malını rızası olmaksızın haksız yere almak haramdır. Aksi halde mal hürriyeti kalmaz, insanların mülkiyet ve tasarruf haklarına sahip olarak cemiyetle yaşanmaz.

Bir baba, muhtaç olmadıkça, yaratılışta kötü davranışlı olan evladının malını kendi kendine yiyemez. Fakat bir ihtiyaç bulunmasa bile, iyi olan evladının malını alıp yiyebilir.

Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Sen de, senin malın da babanındır.”

Tedavi için temiz olan ilaçları yiyip içmek ve kullanmak caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuştur: “Ey Allah’ın kulları! Tedavi olunuz; çünkü Yüce Allah yarattığı her hastalık için bir deva (ilaç) yaratmıştır. Yalnız bir tane müstesnadır ki, o da ihtiyarlıktır.”

Onun için birçok hastalıklar tedavi sebebiyle giderilir. Allah’ın düzeni böyle devam edegelmiştir. Bununla beraber şifayı ilaçtan değil, yüce Allah’tan bilmelidir.

Helal ve temiz olmayan şeylerle tedavide bulunmak esas olarak caiz değildir. Ancak bazı fıkıh alimlerine göre, başka bir ilaç bulunmayınca Müslüman ve ehliyet sahibi bir doktorun göstereceği lüzum üzerine caiz olabilir. Şöyle ki:

Bir hastalığın veya bir hastalığa sürükleyecek bir halsizliğin tedavisi için mubah (helal) bir ilaç bulunmazsa böyle bir doktorun “şifa ümidi vardır”diye tavsiyesi üzerine, aslında haram olan bir şeyle zaruret miktarı tedavi caiz olur.

Fakat yalnız görünüşle yararı olan semizleme gibi bir şey için böyle bir ilacı kullanmak caiz değildir. Bunda tedavi mahiyeti yoktur. Onun için bunun haram olduğunda ittifak vardır.

Görülen lüzum üzerine, bir organında ameliyat yapılacak olan bir kimseye, aklını giderecek temiz bir ilaç içirilmesinde bir sakınca görülmemekledir.

Ömer Nasuhi Bilmen

Pis Yemle Beslenip Şokla Kesilen Hayvanın Eti Yenir mi?

Evet, konuya fetva takva açısından bakarak yiyen ve yemeyenlere bir yorum getirilebilir. Şöyle ki:

Soruda anlatılan etlerin kasaptan alımına baktığımızda, takva basamağına çıkmış kimse, sözü edilen etleri almaktan kaçınırsa, kendi takvasıdır denir, tenkit edilemez, hatta tebrike de layık görülebilir.

Ancak, takva basamağındaki bu kimse, başkalarını da kendi takvasına zorlamamalı, ille de kendi gibi kasaptan et almamaya mecbur tutmamalıdır ki, takvası tafraya (gösterişe) dönüşmesin, bir fitne ve geçimsizlik meydana gelmesin. Çünkü tercih ettiği takvası mecburi değil ihtiyaridir!..

Takvada olanların özelliğine bu kadarcık işaretten sonra gelelim fetvada olanların kasaptan aldıkları etin helal olduğu görüşlerine…

Fetvada, eşyada asıl olan helal olmasıdır. Haramlık ancak sağlam bir delil ile sabit olur. Söylenti ve şüphe ile haramlık sabit olmaz. Öyle ise kasaptan alınan etler yenir. Bir şüphe söz konusu olmaz.

Çünkü şokla kesime, kan karışımı yemle beslenen hayvanın etine fetvada haram denmemiştir. Şöyle ki: İslam’da işkence ile, acı çektirerek kesim caiz değildir. Hadiste geçen güzel kesim, acıyı en aza indirerek yapılan kesimdir. Şokla kesim acıyı en aza indiren kesimse neden şüphe ile bakalım, caiz değildir diyelim?.. Nitekim Diyanet de caiz demiş, şokla kesilen etin helal olduğuna fetva vermiştir..

Şokla bayıltılan hayvanın kalp atışı sürüyor, kan dolaşımı devam ediyor da, kesim bu sırada yapılıyorsa, ölüm bu kesimle oluyor demektir ki bir şüphe ve endişeye gerek yoktur.

Şayet hayvan şokla bayıltılarak öldürülüyor, kesim de ölümden sonra yapılıyorsa elbette bu eti yemek caiz olmaz. Çünkü ölü hayvan kesilmiştir. Ancak böyle bir kesim olmadığı anlaşılmaktadır…

Hatta bazı şokların hayvanı hiç öldürmeyip sadece bayılttığı, geç kalınca da hayvanın şoktan çıkarak kalkıp gittiği görülmüştür. Bazılarının da hayvanı öldürebileceği, kesimde (geç kalınırsa) ölmüş hayvanın kesilebileceği ifade edilmiştir. Demek ki ağır şoklarda hayvan ölmeden acele ile kesmek şarttır.

Pis yemle beslenme olayına gelince: Geçmişte yazılmış fıkıh kitaplarında, anası ölen kuzunun domuz sütüyle beslenmesi halinde bile kuzunun etinin yeneceği, domuz sütünün bedende değişime uğrayacağı kaydı vardır. Arada sırada pis şeyleri yiyen hayvanın da etinin yeneceği hükmü mevcuttur. Devamlı pislik yiyenin ise, kesimden önce bir müddet hapsedilerek yediği pis şeylerin kokusunun etten atılmasını temin etme tavsiyesi mevcuttur.

Buna rağmen bu hayvan da bekletilmeden kesilirse etin haram değil sadece mekruh olacağına hükmedilmiştir. İmam-ı Malik Hazretleri’ne göre ise, mekruh bile değildir.”… Pis olan nesnelerden yapılmış yemlerle beslenen hayvanların etleri, sütleri ve yumurtaları haram olmadığı gibi, mekruh da değildir!..”(Hayreddin Karaman, Hayatımızdaki İslam, 332)

Bütün bunlardan sonra gelelim sözün özüne:

Soruda geçen etleri kasaplardan alıp yiyen fetva bakımından yer, yemeyen de kendi takvası açısından yemez. Yiyen yemeyene itiraz etmediği gibi, yemeyen de yiyene itiraz etmez. İslam’ın sunduğu fetva, takva farklarıdır bunlar, diyerek özgürlük ve hoşgörü ortamını olanca güzelliğiyle birlikte yaşarlar, bir fitne (sataşma-geçimsizlik) meydana getirmezler.

Getirirlerse ne olur? Efendimizin (sav) ihtar ve ikazıyla karşılaşırlar:”Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet eder!..”

Evet, kasaptan sözü edilen etleri alanlara ve almayanlara fetva, takva açısından böyle bakıyorum. İştirak da edebilirsiniz, itiraz da. Sizin de fetva, takva dereceli bakış haklarınız vardır elbette!..

Ele, Yüze Dövme Yaptırmak Caiz midir?

Gerek ele, gerekse yüze olsun dövme yaptırmak, birtakım çizgilerle süslenmek câiz değildir. Resûlullah Efendimiz, bedenin herhangi bir yerine böyle süslemelerle dövme yapmayı menetmiş, haramlığına dikkati çekmiştir.

Değil insan bedenine, hayvanların dahi yüzlerine, hatta sırtlarına ve arkalarına böyle dövmeler yapmayı uygun bulmadığını ashabına haber vermiş, yapanları da azarlamıştır.

Buharî’deki bir hadîsin meâli şöyledir:

Saçlarına insan saçı ekleyen ve ekletenle, dövme yapan ve yaptırana Allah lânet etmiştir!

Bu hadis insan saçından yapılan perukla, dövme yapmanın haramlığına delil olmaktadır. Çünkü Allah’ın lâneti ancak haramı irtikâp eden içindir.

Bir diğer hadîste lânete müstehak olanlara, dişlerini törpüleyip inceltenlerle, fıtrî varlığını gösteriş için değiştirmek isteyenler de ilâve edilmiştir.

İnsana ahlâk ve huy güzelliği yetmeli, bunun dışında yaratılışını değiştirmeye kalkışarak sun’î güzellikler aramaya tenezzül etmemelidir. Allah insanı dış güzelliğiyle değil, iç temizliği, ahlâk güzelliği ve dinî haliyle beğenir, İslâmî emirleri yerine getirmesiyle değerlendirir.

Ahmet Şahin

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz