Kıtmir kolyesi, Allah isminin yazılı olduğu kolye vb. gibi eşyalarla tuvalete, banyoya girmek sakıncalı mıdır?

Şüphesiz ki, ayet ve çeşitli duaları ihtiva eden kitapçıkları kirli yerlere götürmemek, tuvalete sokmamak en güzelidir. Mümkün olsa da buralara girerken münasip bir yere konsa, çıkarken de alınıp yine cebe indirilse. Ama bu, en güzeli olmasına rağmen her zaman mümkün değildir. Diğer taraftan, gerek okumak gerekse korunmak için cepte gezdirilen kitapçığı ‘üzerine alma, gezdirme’ demek de uygun olmasa gerekir. Bu sebeple değerli fıkıh kitabı Mülteka’nın şerhi Dâmâd’dan bir nakil yaparak çıkış yolu tesbit ve tercih edeceğiz. Şöyle denmektedir mezkûr kitaptaki kayıtta: “Cebinde Kur’an ayetlerinden yahut da Allah’ın isimlerinden yazılar bulunan kimsenin, bunlarla tuvalete girmesinde beis yoktur. Bunlar bir şeye sarılı olursa yine beis yoktur. Sarılı olmak hürmete daha yakındır. Bununla beraber, mümkün olduğu kadarıyla tedbir alıp dışarıda temiz bir yere bırakmak daha güzeldir.” Bu konuda verilen bir misalde, yüzük üzerindeki ayet ve mübarek kelimelerden de söz edilmekte, ayet yazılı yüzükle tuvalete girilmemesi gerektiği ifade edilirken, yüzüğün ayet yazılı kısmı avuç içine alınıp da muhafaza edildiği takdirde girilebileceğine de işaret edilmektedir. Bu açıklamalara göre, kitapların bir beze yahut da münasip bir kâğıda ve benzeri özel sargılara sarılıp da cepte bulunması halinde mahzur olmayacağı noktası kuvvet kazanmaktadır. Tuvalete giremeyeceğinden korkarak bunları terk etmektense, cebine koyup hürmetli şekilde muhafaza ederek taşımayı tercih etmekte isabet olsa gerektir. Bu kolyelerin korumasından ziyade, Allah’ın koruduğunu unutmamak gerekir. Bu tür kolyeleri vesile bilmek lazımdır. Allah kuluna zarar verilmesine izin vermediği müddetçe kolye olsa da olmasa da kimse o kula zarar veremez. Asıl koruyan Allah’tır. Eğer bazı musallat olma durumlarından ötürü bir hocanın tavsiyesiyle takılıyorsa bunları çıkarmamakta fayda vardır. Bu durum ileri derecedeyse tuvalete girerken de çıkarılmayabilir.

Erkekler ve Kadınlar Epilasyon Yaptırabilirler mi?

Epilasyon, iğne vb. ile tüy diplerinin yakılması ve tüylerin tekrar çıkmasının önlenmesi uygulamasına verilen isimdir. Bu uygulama özellikle yüzlerde ve hormon bozukluğu sebebiyle anormal şekilde çıkan kıllarda uygulanır.

Erkeklerin vücudundaki kıllara epilasyon yaptırması câiz değildir. Bunun istisnası, erkeğin görünümünü bozan, göze çirkin gelen, hormon bozukluğu gibi sebeplerden dolayı vücutta görülen ve fıtrattan olmayan fazlalık kıllardır.  Bu tür durumlarda erkekler epilasyon yaptırabilirler.

Kadınlar, kaşlarında normal görünümün dışındaki kılları, yüzlerinde çıkan ve kadının fıtratından olmayan bıyık veya sakal gibi tüyleri bu uygulamayla aldırılabilir. Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüylerini kesmeleri câiz olmadığı gibi bunlara epilasyon yaptırmaları da câiz değildir.

Kadınların, kol ve bacaklarındaki kılları kesme meselesi yukarıda geçmişti. Epilasyon da aynı şekilde düşünülebilir. Câiz diyenler olsa da biz tavsiye etmeyiz. Zira vücuttaki kılların mutlaka birer vazifesi vardır. Onları vazifelerinden alıkoymak doğru değildir.

Mahzurlarıyla beraber epilasyon yaptırmak isteyenlerin bunu mahremi olmayan erkeklere yaptırmaları câiz değildir. Çünkü bu bir hastalık veya zaruret sayılmaz. Zaruret olmadığı takdirde bir kadının mahremi olmayan erkeklere avret yerlerini göstermesi haramdır. Eğer epilasyonu yapacak kimse kadın ise, bu takdirde kadının kadınlara karşı olan avret sınırlarını gözetmesi gerekir. Yani epilasyon yaptıracak bir kadının, diz kapağıyla göbeği arasını, kadın doktora da olsa göstermesi câiz değildir.

Erkekler ve Kadınlar Bacak, Göğüs veya Sırtındaki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkekler ister epilasyon isterse kesici bir aletle olsun göğsünde, sırtında, kol ve ayaklarında olan kılları, ameliyat ve benzeri tıbbî bir mecburiyet olmaksızın alması ve aldırması caiz değildir. Bu tür müdahaleler yaratılışa müdahale şeklinde algılanmıştır. İster özenerek olsun, ister böyle bir arzu ve niyeti bulunmasın, bunun dışında vücuduna yapacağı müdahaleler onu karşı cinse/kadına benzer kılar ki bu asla caiz değildir. Çünkü erkeğin kadına, kadının erkeğe benzemeye çalışması şiddetle yasaklanmıştır. Ayrıca bu müdahaleler yaratılışa da müdahale sayılır ki, bu da haram kılınmıştır.

Kadınların ise kollarındaki ve bacaklarındaki kılları kesmesi caizdir. Bu hususta şunu hatırlatmak gerekir ki kadının erkeklere karşı avret yerleri bellidir. Bu takdirde bir kadının, mahremi olmayan erkeklere güzel görünmek için kollarındaki ve bacaklarındaki kılları alması veya aldırması caiz olmaz. Bu uygulamanın caiz olabilmesi için kadının bu uygulamayı, kocasına karşı güzel görünmek niyetiyle yapmalıdır.

Erkekler ve Kadınlar Yüzlerindeki Kılları Aldırabilirler mi?

Erkeklerde çıkan ve erkeğin fıtratından olan sakal ve bıyık gibi kıllar kadında çıktığı takdirde bu kılların aldırılması caizdir. Zira sakal ve bıyık kadının fıtratından sayılmadığı için alınabilir hatta bu tür kılların alınması müstehaptır.  Ancak kadınların yüzündeki ince ve tabiî olan ayva tüyünü alması veya aldırması caiz değildir. Bu, “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin…”  hadisindeki yasak kapsamına girer.

Erkekler ise sakal ve bıyık dışında yanaklarında çıkan göze çirkin gelen fazlalık kıllarını, fıkıh kitaplarımızda “muhannes” ismiyle geçen “kadınlaşmış erkekler”e benzememek şartıyla aldırabilirler.

Erkekler ve Kadınlar Kaşlarını Aldırabilirler mi?

Efendimiz (s.a.s.) “Allah yüz tüylerini yolan ve yolduran kadına lânet etsin…” buyurmuştur.  Bu hadisin yorumu İslam âlimlerini hayli meşgul etmiştir. İnsan fıtratına yapılan müdahaleleri âlimlerimiz caiz görmemişlerdir. İnsanın kaşı, bir uzuv olarak düşünüldüğü için hem erkekler hem de kadınlar için kaşların aldırılması, inceltilmesi ve yukarıya kaldırılması gibi uygulamalar caiz görülmemiştir. Fakat hem erkekler hem de kadınlar için göze çirkin gelen iki kaş arasındaki veya kaşlardaki fazlalık kıllar zarurete binaen alınabilir.

Kadınlar açısından dikkat edilmesi gereken bir hususu hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.  Daha önceden kaşlarını alıp da bundan vazgeçen bir bayan, kaşlarının ince haline alıştığından dolayı, yeni çıkan kaşlarını fazladan çıkıyor görebilir. Evvela buna dikkat etmek gerekir. Bu husus göz ardı edilmediği takdirde, kaşlar hakikaten rahatsızlık verecek derecede normalden ve eski halinden fazla çıkmaya başladıysa ve bu durum sadece kendi kanaatinden ziyade başkaları tarafından da açık bir şekilde fark ediliyorsa kaşlar, aslî haline döndürülebilir.

Musikinin dinimize uygun olması için dikkat edilecek hususlar nelerdir?

Mûsıkî de bir yol, bir sanat ve bir ihtiyaçtır. Bediüzzaman bir yerde radyo programları içinde ona beşte birlik bir yer veriyor. Bunu başka mânâlarının yanı sıra toplumun en az beşte biri dinler şeklinde de anlayabiliriz. Halbuki şimdilerde toplumun onda dokuzu müzikle içli-dışlı. Öyleyse ihtiyaç diye nitelendirdiğimiz ve zaten toplumun içinde sürüklenip gittiği bu saha kendi düşünce çizgimiz içinde ele alınmalı ve kat’iyen ihmal edilmemelidir. Bunun için mesaj yüklü, mânâ yüklü, hisleriyle, düşünceleriyle insanı zenginleştiren eserler bestelenmeli ve yine Üstad’ın mahzursuz dediği insanı mâaliyata götüren, iştiyakını coşturan eserler meydana getirilmelidir.

Bu konuda ölçü nedir denecek olursa? Mesela, dinlediğiniz bir eser, sizde Kur’ân okuma, Kur’ân dinleme iştiyakını coşturuyor, Allah’a karşı vuslat arzusunu köpürtüyor.. sizi Emrah gibi bağrı yanık hale getirip secdeye zorluyor, millî, dinî değerlerinize karşı alâkalarınızı kanatlandırıyor.. size kendi romantizminizi fısıldıyor, bunları yaparken de, müstehcenliğe, bâtılı tasvire vs. kapalı kalınabiliyorsa.. evet işte bu eser gayet güzeldir. Bünyesinde gıybeti barındıran, fuhşu tasvir eden, şehevanî hisleri tahrik eden, insanın ye’s yani ümitsizlik duygularını kabartan eserlere gelince, onların caiz olduğunu, olabileceğini söylemek mümkün değildir.

Bizim bazı şarkı ve türkülerimiz Allah’a iman, ahirete iman, kadere iman ile te’lif edilemeyecek sözlerle dopdoludur. Mesela, gelin gencecik yaşında ölmüş, tipide birisi kaybolmuş, kurt dağın başında bir çocuğu öldürmüş vs. Hemen oturup bir destan yazmış ve bir ağıt kesmişizdir. Şimdi eğer, her felâket karşısında, felâket dellallarının yaptığı gibi ağıtlar dizecek olursak Allah’tan şikayet adına destanlar tanzim etmiş oluruz. Aslında, böyle bir duygunun kaynağı, insanın zayıf yanlarının bulunuşu, Allah’a, ahirete, kadere imanının olmayışıdır. Halbuki bu zaaf noktalarının mutlaka imanın unsurları ile yok edilmesi ve çeşitli hadiseler münasebetiyle de olsa yeniden hortlamaması için devamlı imanın takviye edilmesi ve payandalanması şarttır, elzemdir.

İster sanat, isterse halk müziği olsun, söylenen şarkı ve türkülerde, mânânın güçlü olmasına da dikkat edilmesi çok önemlidir. Dolayısıyla o şarkı veya türkünün icrası anında bir taraftan his tufanı yaşanırken, diğer taraftan mânânın güçlülüğü, düşündürücülüğü ile insanın birşeyler duyması, anlaması mümkün olacaktır. Yani mûsıkînin esas unsurları olan ses, enstrüman ve söz (tema) bir bütün halinde olunca insan üzerinde tam müteessir olsa da, tema-ses-saz bütünlüğü sağlanamadığı takdirde, insan his dünyasında boşluklardan kurtulamaz. Öyle ki bazen birtakım eserlerde söz ahenge, muhteva ritme isyan eder.. Halbuki, mutlaka ahenk bütünlüğünü sağlayabilecek, muhteva derinliğini aksettirecek sözler bulunmalı ve sözler, sebep-sonuç münasebeti içinde bir tamamiyet arzetmelidir. Bir mısra birinden, bir mısra başkasından alınarak yapılmış güftelerde ise bunu sağlamak çok zor olsa gerek.

Bugün Türkiye’de, değişik alanlarda kendi çizgimize dönüşün yaşandığı gibi, mûsıkîde de böyle bir dönüşün yaşanması üzerinde mutlaka durulmalıdır. Üzerinde durulmak bir yana, bu mevzuda olabildiğine ısrarlı olunması gerekir. Pop müziğinin gençler arasında çok yaygın olması ve medyanın sürekli ona destek vermesi, stadyumların popla inim inim inlemesi, onun Michael Jackson gibi şarkıcılarla daha büyülü bir hâl alması vs. gibi oldukça yoğun ve organizeli faaliyetler yanında, mûsıkîmize sahip çıkmanın zorluğu meydandadır. Ama bütün bu zorluklara göğüs gererek bu uğurda mutlaka olağan üstü bir gayret gösterilmelidir. Öyle inanıyorum ki, yakın bir gelecekte bu ülkede, genç-ihtiyar bizim insanımız, mutlaka kendi mûsıkî anlayışımız, mûsıkî zevkimizle bütünleşecek ve kendi mûsikî deryamız içinde eriyip gidecektir, eriyip gidecektir ama, bizim sistemli gayretlerimizle.. ihtimal işte o zaman, ülkemiz bu alandaki işgalden kurtulmuş olacak ve tekrar Itrî, Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Sadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk gibi dâhi mûsıkîşinaslara kavuşacaktır.

Unutmayalım, bu bir ihtiyaçtır. Ve siz bunu meşrû bir çizgi içinde ele alıp, düzenlemez iseniz, millet gider gayr-i meşru bir çizgiye kayar.. kayar ve müzik diyerek çılgınlıklara ve hezeyanlara girer. Aslında böyle bir anlayışın psikiyatri açısından tahlilinin yapılması yararlı olur zannediyorum. Zira, böylesi çılgın şeylere müzik deyip, onunla tatmin olan, olabilen veya olduğunu zanneden insanların tavır ve davranışlarını normal kabul etmek oldukça zordur.

Yalnız şimdilerde bu düşünce birden bire hüsn-ü kabul görmeyebilir. Ama unutmayalım; her yeni düşüncenin topluma mâl edilmesinde böyle bir süreç yaşanmıştır. Dün bu ülkede ilim ve irfan yuvaları açan, ehl-i himmet, ehl-i gayret insanlar, senelerce bir-iki insanla teselli olmuşlardır. Kimse yanlarına uğramamış; hiç kimse onları kabullenememiş. Ne var ki onlar, yılmadan, usanmadan doğru bildikleri yoldan ayrılmamışlar; Allah da onlara sadâkâtlerinin mükâfatını vermiştir. Aynen bunun gibi, mûsıkî adına kendimiz olma yolunda yapacağımız düzenlemeler de birden bire bir patlamanın, toplumca ona sahip çıkılmasının ve milletçe desteklenmesinin beklenmesi acelecilik olsa gerek. Evet, bize doğru bildiğimiz yolda yürümek düşer. Alınmadan, fedakârca doğru bildiğimiz yolda ilerleyerek, yapmamız gerekli olan şeyleri yaparak yürümek.

M. Fethullah Gülen

Erkekler için giyilmesi yasaklanmış renk ya da renkler var mıdır? Kırmızı elbise giymek caiz midir?

Önce genel manada renk meselesini ele alalım: Efendimiz’in özellikle üzerinde durduğu bir renk yoktur. Sade ve güzel giyinen Peygamberimiz, genellikle dikkat çekmeyen, kendini çok belli etmeyen ve göze batmayan renkleri seçmiş, onları giymiştir. Bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Kim dünyada, dikkatleri üzerine çeken bir şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar o kimsenin yüzüne bakmaz” (Ebu Davud, Libas 5).

Efendimiz, kırmızı ve sarıyı giymekten insanları sakındırmıştır. Ancak bu sakındırma, haram manasına gelmemektedir. Eğer haram olsaydı, kendilerine hediye edilen kırmızı bir elbiseyi hiç giymezdi, giydi ve daha sonra bir sahabiye hediye etti. Kendisi onu üzerinde tutmadı ama sahabinin giymesine de ses çıkarmadı. Dolayısıyla kırmızı ve sarı haram değildir, ancak sünnette de yeri yoktur.

Mezhep imamları da sarı ve kırmızı renk elbise giymekle ilgili gelen rivayetleri değerlendirdiğinde farklı hükümlere varmışlardır. Hanefiler karışık renkli olmayan saf kırmızı ve sarıdan imal edilmiş elbise giymeyi tenzihen mekruh kabul ederken, Şafi ve Malikiler buna mübah demişlerdir.

Saç boyamanın İslam’da hükmü nedir?

Erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir

Hayretti Karaman’a göre: Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı nebâti boyalarla boyamak ittifakla caizdir. Kadınların, saçlarını siyaha boyamaları umumiyetle caiz görülmüştür. (İbn Hacer, Fethu’l Bari, 12/473-477)

Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında Yahudi ve Hıristiyanlar ağaran saç ve sakallarını boyamıyorlardı. Peygamberimiz onlara benzememeleri için Sahabeyi boyamaya teşvik etti. Mesela, saçlarına kına yakmış bir adam gelmişti. Hz. Peygamber (sas): “Bu ne güzel!” buyurup takdir etti. Az sonra kına ve ketem ile boyanmış biri geldi. “Bu evvelkinden de güzel!” buyurdu. Sonra saçlarını sarıya boyamış biri daha gelmişti ki: “Bu öbürlerinden de güzel!” buyurdu. (Ebu Davud, Tereccül 19; İbnu Mace, Libas 34)

Erkeklerin saçlarını siyah renge boyamaları tartışmalı olsa da kadınlar için siyah renk caiz görülmüştür. Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı nebâti boyalarla boyamak her iki cins için de ittifakla caizdir.

Sakal ve saç boyama meselesi Peygamber Efendimiz tarafından teşvik edilmiş olup, bir emir değildir. Onun için de kimi sahabi boyarken, kimileri de boyamamışlardır. (Ebu Davud, Libas 18, Tereccül 19; Nesai, Zinet 17; Buhari, Libas 66, Menakıb 23; Müslim, Fedail 100-105)

Dinimizde kırmızı ve sarı elbise giymek yasaklanmış mıdır, bunun hükmü nedir?

Önce genel manada renk meselesini ele alalım: Peygamber Efendimiz’in özellikle üzerinde durduğu bir renk yoktur. Sade ve güzel giyinen Peygamberimiz, genellikle dikkat çekmeyen, kendini çok belli etmeyen ve göze batmayan renkleri seçmiş, onları giymiştir. Bir hadislerinde, “Kim dünyada, dikkatleri üzerine çeken bir şöhret elbisesi giyerse, Allah, alçaltacağı gün alçaltıncaya kadar o kimsenin yüzüne bakmaz” (Ebu Davud, Libas 5).

Efendimiz, kırmızı ve sarıyı giymekten insanları sakındırmıştır. Ancak bu sakındırma, haram manasına gelmemektedir. Eğer haram olsaydı, kendilerine hediye edilen kırmızı bir elbiseyi hiç giymezdi, giydi ve daha sonra bir sahabiye hediye etti. Kendisi onu üzerinde tutmadı ama sahabinin giymesine de ses çıkarmadı. Dolayısıyla kırmızı ve sarı haram değildir, ancak sünnet de değildir. Mezhep imamları da sarı ve kırmızı renk elbise giymekle ilgili gelen rivayetleri değerlendirdiğinde farklı hükümlere varmışlarıdır. Hanefiler karışık renkli olmayan saf kırmızı ve sarıdan imal elbise giymeyi tenzihen mekruh kabul ederken, Şafi ve Malikiler buna mübah demişlerdir.

Hanefilerin saf kırmızı ve sarıdan mamul elbise giymeyi tenzihen mekruh saymalarındaki bir hikmet de muhtemelen, “farklılık mülahazası” endişesidir. Yani, bu renkleri giyen insan, halk arasında çabuk belli olur, dikkat çeker. Bu da elbise sahibine değişik duygular verebilir. O insan kendini farklı hissetmeye başlar. Haddizatında bu durum dikkat çeken bütün renkler için geçerlidir. Herkesin gri, kahverengi giyindiği bir ortamda bembeyaz giyinmek de aynı netice hâsıl ettirir. Oysaki güzel olan ve tavsiye edilen, insanlardan bir insan olma ve onlar arasında kendini belli etmemedir. Belli olacak ve sahibini öne çıkaracak bir husus varsa o da güzel ahlaktır.

Maç yaparken sporcuların şort giymesinin dinen hükmü nedir?

Sporcuların giydikleri şortlar diz kapaklarından yukarıya çıkıyor ve uyluk (baldır) kısmını da açıkta bırakıyor. Fıkıh’ta baldırın avret (kapatılması gereken vücut parçası) olduğu konusunda ittifak yoktur; Buharî gibi bazı âlimler hadislere dayanarak bu kısmın da açılabileceği sonucuna varmışlardır, böyle fetva alan sporcular kısa şortu da giyebilirler. (Hayrettin Karaman)

Bu fetvadan futbolcu gibi insanlar yararlanırlar ancak normal şartlarda, zaruret olmadıkça işin azimet yani en faziletli ve en sıkı tarafını uygulamaya çalışmaktır. Âlimlerimizin çoğunluk görüşü de bu yöndedir.

Satranç’ın İslâm Dinindeki Yeri Nedir?

Şâfiî’de hüküm: Satranç oynamak, araya menfaat girmeksizin olursa câizdir. Şâyet bu oyunla ortada bir menfaat dönerse, câiz olmaktan çıkar, harama girer. Çünkü o takdirde kumar olur.

Hanbelî’de hüküm: Satranç oyunu mekrûhtur. Eğer menfaatsiz oynanıyorsa tabiî. Şayet bir takım değer ortaya konur da, yenen yahut yenilen kazanırsa, mekruhluktan çıkar, haramlığa girer. Çünkü harama götüren oyunu oynamak da haram olur.

Mâlikî’de hüküm: Satranç oyunu tavla gibi haramdır. İsterse araya menfaat girmesin.

Hanefî’de hüküm: Karşılıklı para konmadan yapılan yarışlar helâldir, ancak satranç değildir. Çünkü satranç oyunu kısa zamanda oynayanı müptelâsı hâline getirmekte, oyun olmaktan çıkıp, ibtilâ hâlini almaktadır. Hanefî görüşünün illeti sayılan bu ibtilâ hâline getirme mahzuruna bakan bâzı âlimler, bundan bir çıkış yolu bulmak isteyip demişler ki: — Anlaşılıyor ki, arada sırada menfaatsiz olarak, bir ibtilâ hâline getirilmeden, zaman israfına düşülmeden, namaz vakti te’hire uğratılmadan oynanırsa, haramlıktan çıkar, sevabı olmayan mübaha girer! Çünkü müptelâ olmuyor, menfaat koymuyor, namazın te’hiri görülmüyor. Bu mes’ele üzerinde etraflıca duran mezhep âlimlerimizden farklı görüşler zuhur etmişse de, ekseriyetinin satranç oynayanların lehinde olmadıkları anlaşılmaktadır. Ashâbtan İbn-i Ömer’in (ra) satranç oynayanlara selâm vermediği kaydı vardır. Bâzı âlimler de demişler ki: — Satranç oynayanlara selâm verilir. Hiç olmazsa selâmı iâde edinceye kadar oynamaktan vazgeçmiş olurlar. Bu mevzuda tafsilât için (Mezâhib-i Erbaa) ile İmam-ı Birgivî Hazretleri’nin Tarikat-ı Muhammediyye Şerhi’nde (Elin âfetleri) bahsine bakılabilir.

Ahmet Şahin

Spor-Toto, Milli Piyango Kumara Girer mi?

Spor-Toto ve Millî Piyango kumara girer. Bunlardan alınan meblâğlar da kumardan gasb edilen meblâğlar gibidirler. Kumarda da kimse yeni birşey imal edemez, sadece ortaya konmuş belli parayı iştirakçilerden birine, birkaçına verirler, geriye kalanlara pişmanlık ve üzüntüden başka birşey düşmez. Bu tutumu kumardan çıkarıp da normal bir kazanç şekli olarak görsek, bir memleket halkının tümünü de böyle bir alışkanlığın içine girmiş şekilde tasavvur etsek, ülkeye hiçbir yeni şey kazandırılmış olunmaz. Sadece belli miktar para sık sık el değiştirir, kum saati gibi aynı para iştirakçilerden rastgelene mal olup gider. Ne bir faydalı şey imal edilir, ne de bir iktisadî yenilik bahismevzu olur.

Spor helâl, kumar ise haramdır.

Spordan elde edilen paranın helâl olup olmamasında ölçü şudur:

1) Taraflar ortaya hiçbir şey koymazlar. Ancak üçüncü şahıs koyar, kazanan tarafa verir.

Bunda kumar yoktur. Çünkü taraflar birşey koymamakta, dağıtılan meblâğı kendileri temin etmemekteler.

2) Taraflardan biri ortaya birşey kor, (sen kazanırsan senin olsun, ben kazanırsam senden bir isteğim yoktur) der.

Bu da câizdir. Çünkü bunda da kumara teşvik yoktur.

3) Taraflar ortaya para, yahut mal koyar, (kim kazanırsa o alacak) derlerse bu tam bir kumar olur, meşrûluk arz etmez.

Toto ve Millî Piyango’da taraflar ortaya para koymakta, koydukları parayı kazananlara kaptırmakta, kendilerine ise pişmanlık ve üzüntü kalmaktadır.

Ahmet Şahin

Dışı gümüşle kaplanmış altın erkeğe haram olur mu?

Açıklama: Erkeklere altın haramdır, fakat alyansların dışını gümüşle kaplamak da haram olur mu?

Altın kullanmanın haram olması hakkında Kur’an’da bir ayet olmamakla beraber, bu konuda Efendimiz’den gelen hadislere baktığımızda bunu kullanmanın erkeklere haram kılındığını görüyoruz. Altından yapılan kapları kullanmak ise gerek kadın gerekse erkeğe caiz değildir. Altın kullanmanın haram olduğunu bildiren hadislerden bazıları şöyledir:

“Resulullah (sas), ipeği sağ eline, altını da sol eline alarak buyurdu:

“Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır.” (Tirmîzî, Libâs 1; İbn Mace Libâs 19)

Efendimiz bir gün bir adamın elinde altın yüzük gördüğü zaman, onu çıkarıp attı ve buyurdu ki: “Herhangi biriniz tutuşmuş bir ateş parçasını eline almaya yeltenir mi hiç?”

Resûlullah (sas) oradan ayrıldıktan sonra adama, yüzüğü alıp ondan faydalanmasını söylediler. Bunun üzerine adam: “Resûlullah onu alıp attıktan sonra vallahi almam” dedi. (Müslim, Libâs 52)

Soruda ifade edilen alyanstan kastedilen altın yüzük ise, bunu kullanmak caiz olmadığı gibi bu yüzüğün gümüşle kaplanması da bunu helal yapmayacaktır. Yani altından yapılan herhangi bir takı, gümüş, elmas veya başka türde bir taşla kaplandığında bunların hükmü değişmeyecektir.

Bilinçaltı mesaj yöntemlerini kullanarak tedavi caiz midir?

Açıklama: Bazı yerlerde insanın duyamayacağı frekanslarda, bilinçaltındaki eski olumsuz fikirleri olumlularıyla değistirmeye yönelik subliminal (bilinçaltına tesir eden) mesajlar ile tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Mesela insanın dil öğrenmesi konusundaki eski bilgileri (bilinçaltında) o kişiye menfi tesir etmekte ve dil öğrenmesine mani olmaktadır. Subliminal metodla, dil hakkındaki şuuraltı olumsuz yargılar silinmekte ve böylece insane daha kolay ingilizce öğrenebilmektedir. Bu metodları kullanmakta dini açıdan bir sakınca var mıdır?

İnsan üzerinde yoğunlaşmak, felsefi ve psikolojik olarak insanı çözmek, iyi yönlerini kötüye kanalize etmek, kötü görünen yanlarını da kötülük istikametinde azdırmak, bazı güçlerin özel ilgi ve ihtisas alanına girmektedir. Çağımızda bu mevzular, teknolojinin rüzgarını da arkasına alarak hızla ilerlemektedir. Bahsettiğiniz siteye bir göz attık. Yapılan çalışmalar, bize kişisel gelişim kitaplarını hatırlattı. Malumunuzdur, o kitaplara karşı olumsuz bir tavrımız vardır genel itibariyle. Çünkü insan üzerinde çalışmak ve bazı insani hususları değiştirme, geliştirme teknikleri ortaya koymak, bu teknikleri merak uyandıracak şekilde sunmak ve sonra da bunlar üzerinden para kazanmaya çalışmak son zamanların modası oldu. Özellikle belli şirket ve grupların elinde yapılan bu çalışmalar, sadece para kazanma maksatlı yapılmıyor, aynı zamanda kişinin dini değerleri, örf ve adetleri üzerinde olumsuz tesir de icra ediyor. Hatta, insana yeni bir din teklifi dahi yapılıyor. Şöyle ki, önce insan her şeyiyle nazara veriliyor, bir put haline getiriliyor, başarı her şey olarak görülüyor. Bütün bunlar dini değerlerden kopuk, sadece maddeci bakış açısıyla yapılıyor. Sonra boşluğa düşen, tatmin yolları arayan insana bu bahsedilen teknikler sunuluyor. Kısacası önce boşluk oluşturuyorlar, sonra o boşlukları doldurmak için suni teknikler ortaya koyuyorlar, hem psikolojileri alt üst ediyorlar hem de para kazanıyorlar. Oysa ki dinimizin değer ve ölçüleri bizim bütün gelişimimize, bilinçaltını oluşturmamıza, zekamızı ilerletmemize yeterlidir. Sadece tasavvufi derinliklerimizi incelesek ve tasavvufun kavram ve uygulamalarıyla insanlığımızı keşfetme yolculuğuna çıksak, onların vaadettiği metodlardan daha garantili, daha kestirme ve daha selametli bir şekilde keşifler yapar ve kendimizi daha iyi tanırız. Mesela, bir insan sadece Kur’an okuyarak zekasını geliştireceğini düşünse, Allah bunu ona nasib edecektir. Zira bu bir inanç meselesidir. Bahsedilen tekniklere müracaat ise, zamanla bu inançlarımızı kırmaktadır. Bu meselenin şöyle bir istisnası olabilir: Eğer bu bahsedilen metodlar inançlı, insaflı, sahasında uzman dindar şahısların eliyle bize takdim ediliyorsa ve dışarıdan herhangi bir karışım yoksa kullanılabilir. Okuma tekniklerini geliştirme meselesi, ayrı bir şeydir. Zira bu; maddi, gözle görünür, psikolojik olmayan bir husustur ve inanca tesiri yoktur. Dolayısıyla okuma adına geliştirilen teknikleri kullanmamızda bir mahzur bulunmamaktadır. İnsana olumsuz tesir eden şey, okuma tekniği değil, okunan menfi yazı ve kitaplardır. Hasılı, bizim kanaatimiz, bahsettiğiniz tekniklere aldanmamak gerektiği, faydası olsa bile, örfümüze, dinimize yabancı şirketler ve internet siteleri üzerinden pazarlandığından dolayı zararlarının daha çok olacağı, bunların yerine kendi değerlerimizin kullanılması gerektiği ve onların bize yeteceği yönündedir. Bununla beraber hastalık gibi zaruri bir durum söz konusuysa, bilinçli, inançlı psikiyatrlara ya da diğer uzmanlara gidilerek yüz yüze görüşülmesi gerekir. Zira bu bir tedavi demektir ve tedavi olmak dinimizin tavsiyesidir. Şuur altının yapısı ile ilgili Fethullah Gülen Hocaefendinin Kalbin Zümrüt Tepeleri 3 eserinde Vicdan yazısını dikkatle okumanızı tavsiye ederiz. Özellikle Zihin başlığı sizin sorduğunuz soruyla birebir alakalıdır.

Caiz, müstehab ve haram olan şeyler nelerdir?

Çok genel sormuşsunuz. Sayamayacağımız kadar caiz, müstehab ve haram vardır. İsterseniz, biz bunların tariflerini ve örneklerini verelim, siz daha da genişletin. Câiz Nedir?

Yapılması dinen yasak olmayan şeydir. Bu kelime, bazen sahih, bazen de mübah yerine kullanılır. Bazı muameleler vardır ki, dünyevî hükümler bakımından sahih olduğu halde, uhrevî hükümler bakımından câiz olmaz. Cuma namazını kılmakla yükümlü olan bir kimsenin cuma ezanı okunurken yaptığı alış veriş muamelesi gibi. Böyle bir muamele sahihtir ve geçerlidir. Fakat manevî sorumluluğu gerektirdiği için caiz değildir.

Haram Nedir?

Yapılması, kullanılması, yenilip içilmesi dinimizce kat’î olarak yasak edilmiş şeylere denir. İçki içmek, kumar oynamak, zinâ etmek, adam öldürmek, gıybet ve iftirada bulunmak gibi..

Haram kılınan eşya veya fiil, kendisinde bulunan, hiç ayrılmayan bir zarar, kötülük ve pislik sebebiyle haram kılınmış ise, buna liaynihî (bizzat) haram denir. Domuz eti ve şarap gibi.

Kendi tabiat ve vasfından dolayı değil de elde etme şekli, kazanma yolu gibi dıştan bir sebeple haram kılınmış ise, buna da ligayrihî (bilvasıta) haram denir. Çalınmış ekmek, gaspedilmiş para gibi.

Müstehab Nedir?

Lügatte, “sevilmiş şey”mânâsına gelir. Istılahta ise Resûlüllah Efendimizin (aleyhi ekmelüttehaya) ara sıra yapmış oldukları şeydir. Duha (Kuşluk) namazı gibi. Peygamber Efendimiz (asm), müstehab denilen hususları sevip zaman zaman yapmışlar, Selef-i Sâlihîn de bunları seve seve işlemiş ve diğer ehl-i îmânı da yapmaya teşvik etmişlerdir. Müstehaba, sünnet-i gayr-i müekkede hükmünü verenler olduğu gibi, mendub, nâfile, tatavvu’, edeb ismini verenler de vardır.

Bilhassa güzel ve medhe, övgüye lâyık bir özellik ve davranış olması sebebiyle, müstehab yerine edeb tabiri çok kullanılmıştır. Edeb’in çoğulu âdâb’dır.

Domuzun eti, kılı, yağı da haram mıdır?

Enam Suresi 145. ayette, hınzırın etinin haram kılındığı, sebep olarak da hınzırın pis olduğu beyan ediliyor. Ayette geçen “rics”kelimesi, pis/pislik demektir. Bu kelime hınzırın etine işaret ettiği gibi hınzırın tamamen kendisine de işaret eder. (Cassas, İlgili ayetin tefsiri) Yani onun eti de diğer kısımları da (kılı, tırnağı, yağı vs.) haramdır. Pis olduğundan dolayı ayrıca satışı da haramdır. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, satışıyla beraber, bu hayvanın yağının, kandilleri yakmada ve gemileri yağlamada kullanılmasına dahi müsaade etmemiştir. (Buhari, Büyu’, 112) Bütün bu hususlarda İmam Azam’la beraber İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed de ittifak halindedir. Eskiden zarurete binaen İmam Azam, domuz kılının ayakkabı dikiminde kullanılabileceğini belirtmişse de bugün bu zaruretin olmadığı açıktır. (Bedaiu’s Sanai, 1/371) Dolayısıyla domuzun hiçbir parçasını evimize sokmamamız gerekir.

Ehl-i Kitab’ın kestikleri yenir mi?

Bugün, ben Hıristiyan’ım, Yahudi’yim diyen herkes Ehl-i Kitap’tır. Hıristiyan olduğu halde dinini bilmese de o Hıristiyan’dır. Kestiği yenilir, kadınlarıyla evlenilebilir. Ama bu bir cevazdır. Bir Müslüman ilk önce araştırıp Müslümanların kestiğini yemeli, Müslüman kadınla evlenmelidir. Eğer bulamazsa ehl-i kitabın kestiğini yiyebilir, kadınlarıyla evlenebilir.

Kur’an onları mevcut halleriyle Ehl-i Kitap olarak kabul etmiştir. Semavi bir dine inanmaları yönüyle, inanmış insan konumundadırlar. Dinsiz değillerdir. Kadınlarıyla evlenilmesi caizdir. Bu cevaz da içinde bulunulan şartlara göre değerlendirilmelidir. Yalnız hayvanı keserken İsa adına diyerek kesiyor ise o hayvan yenilmez.

Boza ve Bira Haram mıdır?

Boza haram değildir. Birayı bozaya benzetmek mümkün olamaz. İkisi arasında kesin fark vardır. Şöyle ki, bozada alkol yoktur. Birada ise alkol vardır. Ancak bu alkolün nispeti düşük olduğundan az miktarda içeni sarhoş etmemektedir. Bu ise birayı meşrûlaştırmaz. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz: — Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır”buyurmuştur. Bu sebeple, biranın çoğu sarhoş ettiğinden, azı da haramdır. İçilmesine cevaz yoktur. Bozada ise az miktarda dahi alkol yoktur. Şayet bozanın özü fazla ekşitilerek sarhoş edici hale getirilir, bira durumuna sokulursa, bozanın da bira hükmünü alacağında şüphe yoktur. Nitekim Mısır Müftüsü Haseneyn Mahluf “İslâmî Araştırmalar ve Şer’î Fetvalar”adlı eserinde boza ve bira hakkında bu hükümleri ifade etmektedir. — Mısır ve Sudan’da imal edilen bozaya gelince, sarhoş edici hale gelirse o zaman haram olur. Bozanın sarhoş edici hale gelmesi de ancak (ekşimesi) şiddetlenip fazla kabarmasıyla olur. İşte o zaman boza da haram meşrubat cinsine dahil olur. Tabiî, haram olunca, azı da haram olur, çoğu da. Eğer boza sarhoş yapmayacak halde ise, o zaman boza, şobiyye, şıra, incir ve hurma suları gibi helâl meşrubat hükmünü alır. Bu meşrubat ise ittifakla helâldır..

Eti Yenen, Yenmeyen Hayvanlar

Gerek uçan kuş, gerekse yürüyen hayvan olsun, haklarındaki dinî hüküm iki tarifle anlaşılır: Birincisini teşkil eden kuşlar için ölçü şudur:

Tırnağa sahip olan, bu tırnakla da avını yakalayıp yiyen vahşi kuşların eti yenmez.

Ne gibi?

Atmaca, şahin, alaca karga, yarasa, akbaba, kuzgun, kartal, çaylak gibi… Bunlar tırnaklarıyla avlanır, tırnaklarını silâh olarak kullanır, avlarını bu silâhla yakalarlar. Tırnakları olduğu halde bunu kullanmayan gıdasını tırnağıyla elde etmeyen kuşun eti ise yenir. Güvercinin tırnağı vardır, ama silâh olarak kullanmaz. Yürüyen hayvanlara gelince. Bunların da azı dişleri esastır. Azı dişlerini silâh olarak kullananların eti yenmez.

Kurt, tilki, kedi, arslan, kaplan, sırtlan, fil, köpek, gelincik, sincap, pars, maymun, sansar gibi… Ancak azı dişi olduğu halde bunu bir yırtıcı âlet olarak kullanmayan, gıdasını onunla temin etmeyen hayvanların eti ise yenir. Nitekim devenin de azı dişi vardır. Ancak onu silâh olarak kullanmaz; saman, ot gibi gıdalarla hayatını sürdürür. Demek ki, eti yenip yenmemek hususunda umumî bir hüküm, kuşlarda avını onunla yakaladığı “tırnak”, diğer hayvanlarda ise, avını onunla parçaladığı “azı dişi”esastır. Bu iki cinsin etleri yenmez. Ancak, okuyucumun kirpi suali bu iki kısmın da içinde yer almıyor. Demek ki, üçüncü bir kısım daha vardır. O da:

Tab’an ve fıtraten kötü, pis ve habis olan hayvanlar. Bunlar avlarını, gıdalarını tırnaklarıyla da, azı dişleriyle de elde etmiyorlar. Ama tab’an denî, fıtraten kötü ve pis olan yaratıklardır. İşte bu yaratılışta, müstekreh ve pis olanların da eti yenmez. Bunların içinde yer alanların bir kısmı da şunlar:

Kirpi, fare, akrep, yılan, kene, kurbağa, kara ve deniz kaplumbağaları, köstebek, sinek çeşitleri. Bunlara, eti yenmek için kesilen hayvanın karnındaki yenmeyen uzuvlarını da ilâve edebiliriz. Nitekim:

Kesilen hayvanın husyeleri, yâni yumurtalığı, ödü, idrar torbası, tenâsül uzvu yenmez. Ancak bu sonuncularının yasaklık derecesini kitaplarımız mekruh olarak kaydetmekteler. Harama yakın şekilde mekruh olan bu parçalar yenmezler. Lâkin, hayvanın ciğeri, dalağı, kan gibi görünmesine rağmen yenir. Helâldir.

Bira Mayası Diye Bilinen Bir Mâyii Hamur Mayasında Kullanılabilir mi?

Bira mayası diye bilinen mâyii helâl yiyecek, içeceklerde kullanmak câizdir, haram değildir. Zira Bira mayası bulunduğu halde haram olarak vasıfta değildir. Bulunduğu halden başka hallere geçtikten sonra haram hale gelmektedir. Bu bakımdan bira mayasını mayalama ve diğer yerlerde kullanmak haram olmaz, câizdir.

Ancak, biranın kendisi ile alkollü içkileri hamur mayalamak, yahut helâl şeylerin içine katmak suretiyle kullanmak câiz değildir. Kendileri haram olduğu gibi karıştıkları şeyleri de haram hale sokabilir.

Likörlü şekerler yenmez. Aslında çoğu sarhoş eden içkinin azı da haramdır, aynı zamanda necis olma durumu da vardır. Bu itibarla, helâl ve tertemiz gıdalara böyle haram ve kirli şeyleri asla karıştırmamalı, temin ettiği söylenen basit faydalara aldanıp da tertemiz şeyi kirli hale getirmemelidir. Ahmet Şahin

Midye, İstiridye, İstakoz Yenir mi?

Konuyla alâkalı fıkıh kitaplarından özetleyecek olursak şöyle diyebiliriz:

Denizde yaşayan balık cinsinin hepsi de yenir. Yeter ki, balık cinsi olsun, başka bir cinse kaymasın. Nitekim balık cinsinin Yılan balığı, Yunus balığı, Sazan balığı.. gibi bütün çeşitleri sofraya konabilir. Ancak, denizde yaşadığı hâlde balık cinsine dahil olmayanlar da vardır. Onlar yenmez. Bunlara habis nazarıyla bakılır, tab’an pis mahlûklar olarak görülür. Nitekim Kaplumbağa, İstiridye, İstakoz, Midye, Yengeç, Karidesler yenmezler. Hanefî fıkıh kitaplarında hüküm böyledir.

Şâfiî’de ise denizde yaşayanlar yenir. Sadece timsah yenmez.

Değerli bir fıkıh kitabı olan Nimetü’l-İslâm’da aynı hükümleri şöyle görmekteyiz: “Balık cinsinden olmayan deniz mahlûkları yenmezler. Bunlar: Yengeçler, Midyeler, İstiridyeler, İstakozlar..”

Ömer Nasuhî Bilmen merhum da aynı mevzuda şöyle te’yidde bulunmaktadır: “Devamlı olarak suda yaşayan balıklar yenir. Fakat diğer su hayvanları yenmezler, habis sayılırlar. Meselâ, Yengeçler, Midyeler, İstiridyeler, İstakozlar helâl değildirler…” (Ahmet Şahin)

Yenip İçilmesi Helâl Olan ve Olmayan Şeyler

Eşyada yenip içilme bakımından asıl olan mubah olmaktır. Bütün eşya, aslında insanların yararlanmaları için yaratılmıştır. Onun için aslında temiz olan, akla ve sağlığa zararlı olmayan bir kısım hayvan elleri ve buğday, arpa, pirinç gibi ürünler, sebzeler, meyveler ve sıvılar helaldir. Bunlar yenip içilebilir.

Fakat bazı şeyleri yeyip içmek, insanlara zararlı, hikmet ve ihtiyaca aykırı olduğu için İslam dininde haramdır.

Hayvanlardan yaratılış gereği iğrenç olanların, dişleri veya tırnakları ile kendilerini savunup başkalarına saldıranların etleri haramdır. (Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar bölümüne bakılsın.)

Bitkilerden insanı öldüren veya aklını gideren, vücudu zehirleyen veya herhangi bir şekilde sağlığa zararlı olan şeyleri yemek haramdır.

Misal: Afyon, haşhaş, penç gibi sarhoşluk veren ve aklı bozan şeyleri yemek caiz değildir. Bunlardan sarhoş olanlar için, İslam ahkamına göre, tazir cezası gerekir. Tazir ise, yetkili hakim tarafından uygulanacak hapis, döğme, azarlama ve uyarı gibi cezalardır.

Sıvılardan bedene zararlı olan, insana sarhoşluk veren şeyleri içmek haramdır. Çünkü sarhoşluk veren bir sıvının azı da, çoğu da müctehidlerin çoğunluğuna göre haramdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuşlur. “Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.”

Bu gibi sıvıların içilmesindeki zararlar, herkes tarafından bilinmektedir. Bu içkilerin cemiyet bünyesinde açtığı yaralar çok acıdır. Bunların ahiretteki sorumlulukları ise çok daha büyüktür. Hele hamr (şarap) denilen içkinin bir damlasını bile içmek ittifakla haram olup dinde had denilen cezayı gerektirir.

Sonuç; Bu pek zararlı olan şeylerden kaçınmalıdır. Bunlardan kaçınmak, gerek fertler, gerekse cemiyet için selamettir.

Temiz olan içilecek bir sıvı, bedene zarar verecek bir hale gelmedikçe bozulması ile haram olmaz. Fakat etler kokunca yenmesi haram olur. Süt, tereyağı, zeytinyağı kokmakla haram olmaz. Yiyeceklere gelince, bunlar bozulurda keskinleşirse temizliklerini yitirir. Onun için yenmeleri haram olur.

Hamamların ve benzeri yerlerin pis sularını sebze bahçelerine akıtmak mekruhtur. Fakat bu gibi pis sularla sulanan bostanların sebzelerini yemek haram değildir. Birçok alimlere göre, mekruh da değildir.

İnsan pisliğini satmak mekruhtur; fakat başka maddelerle karıştırılmış olan pislikleri ve herhangi bir hayvan gübresini satmak mekruh değildir.

Pâk olmayan, kokmuş et gibi şeyleri yiyebilecek olan hayvanlara yedirmek caiz değildir.

İçine temiz olmayan bir şey düşen veya akıtılan belli bir ölçüdeki sıvı temizliğini kaybederek içilmesi haram olur. Belli bir ölçünün üstünde bulunan geniş havuzlarda da, içine düşen pisliğin tat, koku ve renginden biri kendini gösterirse yine temiz olmaktan çıkar. Artık içilmesi haram olur. (İkinci Kitaba bakılsın.)

Yukarda haram oldukları yazılan şeyler zatları bakımından haram (haram liaynihi)dir. Bir de başka bir sebeple haram olan (haram ligayrihi) şeyler vardır ki, onlar da başkalarına ait olan mallardır. Şöyle ki: Başkasının malını rızası olmaksızın haksız yere almak haramdır. Aksi halde mal hürriyeti kalmaz, insanların mülkiyet ve tasarruf haklarına sahip olarak cemiyetle yaşanmaz.

Bir baba, muhtaç olmadıkça, yaratılışta kötü davranışlı olan evladının malını kendi kendine yiyemez. Fakat bir ihtiyaç bulunmasa bile, iyi olan evladının malını alıp yiyebilir.

Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Sen de, senin malın da babanındır.”

Tedavi için temiz olan ilaçları yiyip içmek ve kullanmak caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuştur: “Ey Allah’ın kulları! Tedavi olunuz; çünkü Yüce Allah yarattığı her hastalık için bir deva (ilaç) yaratmıştır. Yalnız bir tane müstesnadır ki, o da ihtiyarlıktır.”

Onun için birçok hastalıklar tedavi sebebiyle giderilir. Allah’ın düzeni böyle devam edegelmiştir. Bununla beraber şifayı ilaçtan değil, yüce Allah’tan bilmelidir.

Helal ve temiz olmayan şeylerle tedavide bulunmak esas olarak caiz değildir. Ancak bazı fıkıh alimlerine göre, başka bir ilaç bulunmayınca Müslüman ve ehliyet sahibi bir doktorun göstereceği lüzum üzerine caiz olabilir. Şöyle ki:

Bir hastalığın veya bir hastalığa sürükleyecek bir halsizliğin tedavisi için mubah (helal) bir ilaç bulunmazsa böyle bir doktorun “şifa ümidi vardır”diye tavsiyesi üzerine, aslında haram olan bir şeyle zaruret miktarı tedavi caiz olur.

Fakat yalnız görünüşle yararı olan semizleme gibi bir şey için böyle bir ilacı kullanmak caiz değildir. Bunda tedavi mahiyeti yoktur. Onun için bunun haram olduğunda ittifak vardır.

Görülen lüzum üzerine, bir organında ameliyat yapılacak olan bir kimseye, aklını giderecek temiz bir ilaç içirilmesinde bir sakınca görülmemekledir.

Ömer Nasuhi Bilmen

Pis Yemle Beslenip Şokla Kesilen Hayvanın Eti Yenir mi?

Evet, konuya fetva takva açısından bakarak yiyen ve yemeyenlere bir yorum getirilebilir. Şöyle ki:

Soruda anlatılan etlerin kasaptan alımına baktığımızda, takva basamağına çıkmış kimse, sözü edilen etleri almaktan kaçınırsa, kendi takvasıdır denir, tenkit edilemez, hatta tebrike de layık görülebilir.

Ancak, takva basamağındaki bu kimse, başkalarını da kendi takvasına zorlamamalı, ille de kendi gibi kasaptan et almamaya mecbur tutmamalıdır ki, takvası tafraya (gösterişe) dönüşmesin, bir fitne ve geçimsizlik meydana gelmesin. Çünkü tercih ettiği takvası mecburi değil ihtiyaridir!..

Takvada olanların özelliğine bu kadarcık işaretten sonra gelelim fetvada olanların kasaptan aldıkları etin helal olduğu görüşlerine…

Fetvada, eşyada asıl olan helal olmasıdır. Haramlık ancak sağlam bir delil ile sabit olur. Söylenti ve şüphe ile haramlık sabit olmaz. Öyle ise kasaptan alınan etler yenir. Bir şüphe söz konusu olmaz.

Çünkü şokla kesime, kan karışımı yemle beslenen hayvanın etine fetvada haram denmemiştir. Şöyle ki: İslam’da işkence ile, acı çektirerek kesim caiz değildir. Hadiste geçen güzel kesim, acıyı en aza indirerek yapılan kesimdir. Şokla kesim acıyı en aza indiren kesimse neden şüphe ile bakalım, caiz değildir diyelim?.. Nitekim Diyanet de caiz demiş, şokla kesilen etin helal olduğuna fetva vermiştir..

Şokla bayıltılan hayvanın kalp atışı sürüyor, kan dolaşımı devam ediyor da, kesim bu sırada yapılıyorsa, ölüm bu kesimle oluyor demektir ki bir şüphe ve endişeye gerek yoktur.

Şayet hayvan şokla bayıltılarak öldürülüyor, kesim de ölümden sonra yapılıyorsa elbette bu eti yemek caiz olmaz. Çünkü ölü hayvan kesilmiştir. Ancak böyle bir kesim olmadığı anlaşılmaktadır…

Hatta bazı şokların hayvanı hiç öldürmeyip sadece bayılttığı, geç kalınca da hayvanın şoktan çıkarak kalkıp gittiği görülmüştür. Bazılarının da hayvanı öldürebileceği, kesimde (geç kalınırsa) ölmüş hayvanın kesilebileceği ifade edilmiştir. Demek ki ağır şoklarda hayvan ölmeden acele ile kesmek şarttır.

Pis yemle beslenme olayına gelince: Geçmişte yazılmış fıkıh kitaplarında, anası ölen kuzunun domuz sütüyle beslenmesi halinde bile kuzunun etinin yeneceği, domuz sütünün bedende değişime uğrayacağı kaydı vardır. Arada sırada pis şeyleri yiyen hayvanın da etinin yeneceği hükmü mevcuttur. Devamlı pislik yiyenin ise, kesimden önce bir müddet hapsedilerek yediği pis şeylerin kokusunun etten atılmasını temin etme tavsiyesi mevcuttur.

Buna rağmen bu hayvan da bekletilmeden kesilirse etin haram değil sadece mekruh olacağına hükmedilmiştir. İmam-ı Malik Hazretleri’ne göre ise, mekruh bile değildir.”… Pis olan nesnelerden yapılmış yemlerle beslenen hayvanların etleri, sütleri ve yumurtaları haram olmadığı gibi, mekruh da değildir!..”(Hayreddin Karaman, Hayatımızdaki İslam, 332)

Bütün bunlardan sonra gelelim sözün özüne:

Soruda geçen etleri kasaplardan alıp yiyen fetva bakımından yer, yemeyen de kendi takvası açısından yemez. Yiyen yemeyene itiraz etmediği gibi, yemeyen de yiyene itiraz etmez. İslam’ın sunduğu fetva, takva farklarıdır bunlar, diyerek özgürlük ve hoşgörü ortamını olanca güzelliğiyle birlikte yaşarlar, bir fitne (sataşma-geçimsizlik) meydana getirmezler.

Getirirlerse ne olur? Efendimizin (sav) ihtar ve ikazıyla karşılaşırlar:”Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet eder!..”

Evet, kasaptan sözü edilen etleri alanlara ve almayanlara fetva, takva açısından böyle bakıyorum. İştirak da edebilirsiniz, itiraz da. Sizin de fetva, takva dereceli bakış haklarınız vardır elbette!..

Ele, Yüze Dövme Yaptırmak Caiz midir?

Gerek ele, gerekse yüze olsun dövme yaptırmak, birtakım çizgilerle süslenmek câiz değildir. Resûlullah Efendimiz, bedenin herhangi bir yerine böyle süslemelerle dövme yapmayı menetmiş, haramlığına dikkati çekmiştir.

Değil insan bedenine, hayvanların dahi yüzlerine, hatta sırtlarına ve arkalarına böyle dövmeler yapmayı uygun bulmadığını ashabına haber vermiş, yapanları da azarlamıştır.

Buharî’deki bir hadîsin meâli şöyledir:

Saçlarına insan saçı ekleyen ve ekletenle, dövme yapan ve yaptırana Allah lânet etmiştir!

Bu hadis insan saçından yapılan perukla, dövme yapmanın haramlığına delil olmaktadır. Çünkü Allah’ın lâneti ancak haramı irtikâp eden içindir.

Bir diğer hadîste lânete müstehak olanlara, dişlerini törpüleyip inceltenlerle, fıtrî varlığını gösteriş için değiştirmek isteyenler de ilâve edilmiştir.

İnsana ahlâk ve huy güzelliği yetmeli, bunun dışında yaratılışını değiştirmeye kalkışarak sun’î güzellikler aramaya tenezzül etmemelidir. Allah insanı dış güzelliğiyle değil, iç temizliği, ahlâk güzelliği ve dinî haliyle beğenir, İslâmî emirleri yerine getirmesiyle değerlendirir.

Ahmet Şahin

Spor-Toto, Milli Piyango Kumara Girer mi?

Spor-Toto ve Millî Piyango kumara girer. Bunlardan alınan meblâğlar da kumardan gasb edilen meblâğlar gibidirler. Kumarda da kimse yeni birşey imal edemez, sadece ortaya konmuş belli parayı iştirakçilerden birine, birkaçına verirler, geriye kalanlara pişmanlık ve üzüntüden başka birşey düşmez. Bu tutumu kumardan çıkarıp da normal bir kazanç şekli olarak görsek, bir memleket halkının tümünü de böyle bir alışkanlığın içine girmiş şekilde tasavvur etsek, ülkeye hiçbir yeni şey kazandırılmış olunmaz. Sadece belli miktar para sık sık el değiştirir, kum saati gibi aynı para iştirakçilerden rastgelene mal olup gider. Ne bir faydalı şey imal edilir, ne de bir iktisadî yenilik bahismevzu olur.

Spor helâl, kumar ise haramdır.

Spordan elde edilen paranın helâl olup olmamasında ölçü şudur:

1) Taraflar ortaya hiçbir şey koymazlar. Ancak üçüncü şahıs koyar, kazanan tarafa verir.

Bunda kumar yoktur. Çünkü taraflar birşey koymamakta, dağıtılan meblâğı kendileri temin etmemekteler.

2) Taraflardan biri ortaya birşey kor, (sen kazanırsan senin olsun, ben kazanırsam senden bir isteğim yoktur) der.

Bu da câizdir. Çünkü bunda da kumara teşvik yoktur.

3) Taraflar ortaya para, yahut mal koyar, (kim kazanırsa o alacak) derlerse bu tam bir kumar olur, meşrûluk arz etmez.

Toto ve Millî Piyango’da taraflar ortaya para koymakta, koydukları parayı kazananlara kaptırmakta, kendilerine ise pişmanlık ve üzüntü kalmaktadır.

Ahmet Şahin

Haram Kazanan Komşunun Davetine Gidilir mi?

Komşunun davetine gitmek sünnettir. Gidilmemesi komşu hakkını zayi etmektir. Ancak, bu davette birtakım günahlar işlenecek, bazı haramlar irtikâp edilecekse gitmek değil, terk etmek sünnet olur. Böyle davetleri boykot etmek komşu hakkını zâyi etmek mânâsına gelmez. Belki günaha karşı memnuniyetsizliğini izhar ve ilân etmek olur. Sünnet olan tavrın gereği sayılır. Aslında kazancının çoğu haramdan olan kimsenin sofrasına da oturulmaz. Nitekim içki satışıyla, yahut faiz geliriyle kazancını sağlayan kimsenin sofrasından yenilmez. Çünkü içki, kumar, faiz diğer haram yollarla kazanılan para, huzurla yenip içilecek cinsten bir kazanç sayılmaz. Ancak, kazancın çoğunun haram olduğu kesinlikle bilinmeyip sadece şüphe edilen komşuyu terk etmek gerekmez. Zira asıl olan helâl kazanmasıdır. Şüpheyle haramlık kesinleşmez. Bir de âleni günah işleyen, işlediği günahlardan çekinme duygusu taşımayan kimsenin de sofrasına oturulmaz. Böylesine karşı kesin bir tavır takınılır, ikaz ve irşad etme tutumuna girilir.

Haram kazanan kişinin ikramı yenir mi?

Suallere cevap verdiğimi gören okuyucularım her türlü suali sormakta beis görmüyorlar. İlmî seviyemizi aşan mes’eleleri de bize tevcih ediyorlar. Bu kadar büyük suallerin altından kalkıp kalkamayacağımızı pek hesaba katmıyorlar. İhtimal, bâzı suallere “bilemiyorum”desem, “bilmiyordun da neden arz-ı endâm ettin orada”diyeceklerdir? Tıpkı İmam-ı Mâlik Hazretleri’ne sordukları gibi. Hutbede iken ona birçok sual sormuşlar. O da çoğuna bilmiyorum, diye cevap vermiş. Bu defa sual sahibi, “bilmiyordun da neden çıktın oraya”deyince, şöyle cevap vermiş:

— Ben buraya ilmim nisbetinde çıktım. Eğer cehlim nisbetinde yükselmem icabetseydi, başımın göğe değmesi gerekirdi. Hazret-i İmam böyle derse bize ne olmuş sanki? Her suale mutlaka cevap verme cür’etinde bulunacak, bilmediğimi itiraftan mı çekineceğim? Kaldı ki ben hutbede de değilim. Sohbetteyim. Sohbet ise aranızda, aynı sırada yapılan konuşma ve yazışmadan ibarettir. Aramızda makam farkı, sadece bildiğimi yazmakla tavzif edilişimden ibarettir… Bu kadar beyan-ı itizardan sonra okuyucumun zor sualine gelebilirim, herhalde. Esasında insan, bu gibi ciddi sualin cevabına titreyerek bakıyor, ürpermekten kendini alamıyor. Zira, bir insanın kazancının helâl veya haram olması basit görülecek bir hâdise değildir. Ebedî hayatıyla ilgili bir husustur bu. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu mevzuda ümmetini ikaz ederken:

— Helâlından kazanmak Müslümanın üzerine farzdır! buyurmuştur. İslâm büyükleri ise, haram bir lokma yemektense, kusmayı tercih etmişler, şâyet yedikleri lokmanın haram olduğunu sonradan öğrenmişlerse, lokma midelerindeyken parmaklarını ağızlarına sokup çıkarmışlardır. Haram lokmayla beslenen vücudun ibâdetten lezzet alamayacağını, hayırlı bir amele muvaffak olamayacağını da bildirmişlerdir. Bâzı mâna büyükleri:

— Haram lokmayla bedende meydana gelen et parçası, ateş parçasından gayrısı değildir. Hattâ, bedende haramdan bir et parçası meydana gelmektense, ateşten bir kor parçası meydana gelse de, dünyada yaksa bizi.. diyecek kadar işi ileri götürmüş, haramdan ürkmüşlerdir. Hazret-i Ebû Bekir’in yediği lokmayı, kölesinin falcılık yoluyla kazandığını öğrenince, şüpheli bir lokma oluşuna rağmen parmağını ağzına verip kustuğunu okumaktayız hadîs kitaplarında. Aynı olayın Resûlullah’ın aziz torunlarında da cereyan ettiğini öğrenmekteyiz. Müslümanın ebedî hayatıyla bu kadar ilgili olan bir mes’elede, üstelik haramların da Müslümanın kazancına sivrisinekler gibi üşüştüğü bir vasatta ceffelkalem birşey söylemek kolay olmasa gerekir. Buna rağmen ne biliyorsam onu ifadeye mecburum.

— Kazancının bütünü haram olan kimseden birşey alıp yemek, helâl olmaz. Onu söylemek kolay ve kesindir.

— Ama kazancının tümü değil ekserisi helâl olan insanın ekmeğini yemek için kurtarıcı bir hüküm bulmak uygun olsa gerektir. Bu bakımdan, Mülteka şerhi Mevkufat’ta şöyle bir ibâre görmekteyiz ki, bu metin ve şerhten günümüze dair bir hüküm çıkarmak mümkün olabilir. “Kisb”bahsinde deniyor ki:

— Zâlim olan beğlerin hediyesini kabûl etmek câiz değildir! Ancak ekserisinin helâl olduğu bilinirse bu ayrı. Bunun hediyesi helâl olur. Meselâ ticaret, ziraatten gelen kazanç gibi… Bu kısa kayıttan çıkarmak istediğimiz hüküm şudur:

— Ekmeğini yediğimiz kimsenin kazancının ekserisi helâlsa, mes’ele yapmayın. Helâl kazancının içine yarıyı geçmeyen haram karışmasından inşâallah siz mes’ûl olmazsınız. Ama, bu komşu, yahut akraba, işi iyice şaşırmış, mesleği tamamen harama dökmüş, helâl kazanca hiç değer vermez hâle gelmişse, artık sizin böylesine mânevî tarafı ölmüş kimsenin ekmeğini yeyip, suyunu içerek bulunduğu hâli tasvip eder tutumda olmanız câiz olmaz. Siz durumunuzu izhar etmeli, tutumunuzu îmada bulunmalısınız. Tâ ki ikaz olsun, ibret alsın. Belki de kurtuluşuna sebep olasınız. Demek ki kazancın helâli mi çok, haramı mı? Ona bakacağız. Mecbur kalınca bu ölçü ile amel edeceğiz.

Ahmet Şahin

İnsan Âzaları Satılır mı?

İlerleyen tıp insan sıhhati için yeni çâreler bulmakta, yeni buluşlar ortaya atmaktadır. Bu çâre ve buluşlar, İslâm’ın emrettiği buluşlardır aslında. Zira İslâm, sıhhatin korunması, dertlere devânın bulunması hususunda emirler vermektedir. Nitekim Resûl-i Ekrem Hazretleri dertlere devâ arayan tıp otoritelerine şöyle buyurmaktadır:

Ey Allah’ın kulları, tedavi yollarını arayın. Şunu iyi bilin ki, Allah, ilâcını yaratmadığı hiçbir derdi de yaratmamıştır. Sâdece ölüm bundan müstesnadır, onun ilâcı yoktur. Demek İslâm’ı anlayan bir mü’min, dertlere devâ arama hususunda ümitli ve gayretli olur. Çünkü Rabbimiz ilâcını yaratmadığı hiçbir derdi de yaratmamıştır. Öyle ise bütün dertlerin devâsı bulunabilir. Yeter ki, Müslüman araştırsın, ilmini bulup, tecrübelerini yapmakta geri kalmasın. Bu mevzuda daha ileri safhada bilgi veren âlimlerimiz, tıbbın istikbalde çok geniş imkânlara sahip olacağına, hattâ ölmek üzere olan insana bir müddet daha hayat rengi verebileceğine bile işaret etmekteler. Nitekim İsa’nın (as) mu’cize yoluyla ölüleri diriltişini de buna misâl göstermekteler. Allah’ın izniyle ölüleri “Peygamberliğin nişânesi olsun için”diriltirken tıp otoritelerine de imâ yoluyla şöyle demiş oluyor: “Ölümü yakınlaşmış görünen hastalara bulabileceğiniz usullerle muvakkat bir yaşama imkânı sağlayabilirsiniz. İlâhî irade sizin bu buluşunuza mâni olmaz.”Demek ki, İslâm Müslümana bu mevzuda sadece araştırma ve çalışma emri vermekte, ümitsizliğe düşmeye müsaade etmemektedir. İnsanın kurtulması için böylesine geniş ümitler veren İslâm, birinin hayatına yardımcı olmak isterken bir başkasının ölümüne sebep olmayı asla müsamaha ile karşılamaz. Bu hususta çok kesin hüküm vardır. Bu itibarla doktorun zannına göre ölmek üzere olan bir hastanın göğsünü açıp çalışan kalbini alarak bir başka hastaya nakletmeye İslâm müsaade etmez, cevaz vermez. Böyle bir ameliye ile sanki bir hastanın hayatına yardım ederken bir diğerinin de ölümüne sebep olmak gibi hatalı bir tecelliye sebep olmak vardır. Birinin yaşaması için bir başkasının ölümüne sebep olmak ise başlı başına bir günah ve hattâ bir cinayettir. Böyle bir tasarrufa kalbini vermeyi isteyen kimsenin kendi dahi sahip değildir. Hiçbir kimse, kendi ölümüne sebep olacak bir bağış ve satışta bulunamaz. Buna selâhiyeti olamaz. Bu yüzden insan kalbini ne satabilir, ne de bağışlayabilir. Böyle bir bağış ve satış intihar gibi mes’ûliyeti mucip bir hareket olur. Ancak ölümüne sebep olmayacak bir uzvunu meselâ bir böbreğini (satamazsa da) bağışlayabilir. Zira bununla, kendi hayatı yok olmaz, amma sıhhati zâfiyete uğrayabilir. Bunu göze almak ise bir fedakârlıktır. Bir intihar değildir. Ölümünden sonra bir uzvunun naklini vasiyet edebilir. Para karşılığı olmayan böyle bir vasiyet câizdir. Vasiyet yoksa ceset üzerinde otopsi yapmak ancak vâsilerin izin vermesine bağlı olur. Mirasçıları söz sahibidirler.

Ahmet Şahin

Ahtapot, Salyongoz yemek caiz mi?

Hanefi fûkahası, Kur’ân-i Kerîm’deki; “Allah kendilerine iyiligi emrediyor, onlari kötülükten nehyediyor, onlara temiz seyleri helâl, murdar (pis) seyleri de haram kiliyor” (A’raf, Suresi, 7/157) ayeti kerimesini delil göstererek balık çeşidine girmek şartıyla sürekli suda yaşayan ve karada yaşaması mümkün olmayan hayvanların hepsi helaldir demişlerdir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı gibi.

Fakat balık türüne girmeyen veya devamlı suda yaşamayan diğer su hayvanlarını, tiksinti veren hayvanlardan saymışlardır. Bundan dolayı yenilmelerinin caiz olmayacağına hükmetmişlerdir. Yengeç, midye, istiridye, istakoz, salyangoz, su kaplumbağası ve ahtapot vb. gibi hayvanlar bu guruba girmektedir ve helal değillerdir.

Ameliyatla Yağ Aldırmak Caiz midir?

Açıklama: Basen ve karın yağlarımı aldırmak istiyorum bunun günahı var mı öğrenmek istiyorum. Orta yaşta bir bayan olarak kilolu olduğum için veya estetik olsun diye değil, sağlıklı olabilmek için aldırmak istiyorum.

Kilolu olmak insan için bir ağırlık ve sıkıntıdır. Fakat bu sıkıntıdan kurtulmak için, yağları aldırmak bir çare midir? Çare ise, sadece çare bu mudur? Yeme içmeyi kontrol altına almak suretiyle tedavisi düşünülemez mi? Yağları aldırmanın yan tesirleri yok mudur? Vücudun dengesini bozmaz mı? Bu ve benzeri soruları, bu konuları bilen ve dinini yaşayan bir doktora sormanızda fayda var. Eğer tedavi maksadıyla veya vücudum hafiflesin ve daha rahat olayım, ibadetlerimi daha güzel yapayım şeklinde bir gayeyle bunu uygun görüyorsa, ameliyat olabilirsiniz. Bunların ötesinde böyle bir zaruret ve gereklilik yoksa Allah’ın yaratmış olduğu bir vücudun yapısını bozmak sizi mesul eder.

Çiğ et ve çiğ köfte hakkındaki hüküm nedir?

Yiyecek ve içeceklerde asıl olan mübahlıktır. Yani bunların haram olduğuna dair Kur’an’da ve hadislerde bir delil bulunmuyorsa biz bunları helal olarak kabul ederiz. Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teala haram kıldığı yiyecekleri şu şekilde belirtmiştir. “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, -canları çıkmadan önce kesememişseniz- boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olanlar, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fâsıklıktır.” (Maide Suresi, 5/3) Bunun yanında Cenab-ı Hak bize helal ve temiz olan şeyleri helal kıldığını bildirmiştir. Hadislerde de insan tabiatının tiksindiği, avını pençesiyle yakalayan hayvanlarla, yırtıcı kuşların ve eşek etinin haram olduğu bildiriliyor.

Dinimizde helal ve haramlar bellidir. Naslarda çiğ et hakkında bir yasaklama gelmemiştir. Dolayısıyla bunun haram olduğu söylenemez. Fakat bunun yanında dinimiz vücuda zarar veren ve insan sağlığını tehdit eden maddeleri yasaklamıştır. Vücudumuz bize emanet olduğu için onu en iyi şekilde korumakla mükellefiz. Bundan dolayı bazı yiyecek ve içeceklerin hükmü onu kullanan kişiye göre değişebilir. Bazen bir devirde helal kabul edilen bir yiyecek hakkında, onun zararları açıkça ortaya konduktan sonra kimse helal diyemez.

Çiğ et hakkında, insan tabiatının yemekten hoşlanmadığını ve bazı doktorların içinde bakteri bulunma ihtimalinin yüksek olduğunu ve bu sayede insanların bunu yemekle bir kısım hastalıklara yakalanabileceklerini belirtmelerine bakarak buna ihtiyatlı yaklaşılmalıdır.

Çiğ köfte hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Yani haramlığına dair bir nas (hüküm) olmadığı için caizdir. Fakat okuduğumuz haberlerde çiğ et hakkında söylediğimiz sakıncalardan dolayı bazı kesimlerde pişmiş etten çiğ köfte yapmaya başladıklarını öğreniyoruz. Yarın birileri çıkar da bunun sağlığa zararlı olduğunu isbat ederse bu konudaki hüküm de değişecektir.

Terlemeyi önleyen alkolsüz deodorantlar kullanılabilir mi?

Anladığımıza göre “kullanılabilir mi” derken bayanları kastediyorsunuz. Çünkü zaten erkeklerin bu çeşit deodorantları kullanmasında bir sakınca yoktur. Bayanlara gelince soruda zaten alkolsüz dediğinize göre geriye bir mahzur ihtimali kalıyor. O da bu deodorantların kokusudur. Çünkü bayanların dışarıda yabancıların yanında güzel koku sürünmeleri caiz değildir. Onlar ancak evlerinde kocalarına karşı kokulanabilirler. Buna göre eğer bu deodorantları süründüklerinde, yanlarından geçenler bunun kokusunu duyuyorlarsa bu caiz değildir. Ama bunlar sadece terlemeyi önlüyor ve bu şekilde bir koku neşretmiyorlarsa bu takdirde bunları kullanmanın bir mahzuru yoktur.

Dinimizde, kadının burnunu deldirmesinin hükmü nedir?

Dinimizde fıtrata müdahale etmemek önemli bir esastır. Fıtrata sonradan yapılan müdahaleler Allah’ın yaratmasını beğenmeyerek onu değiştirmek gibi görülmüştür. Estetik ameliyat, kaş aldırmak, daha güzel görünsün diye dişleri inceltmek gibi şeylere müsaade edilmemesi de, bu esastan kaynaklanmaktadır. Fakat bununla birlikte, tırnakları kesmek, bazı bölgelerdeki kılları temizlemek, sünnet olmak, bıyıkları kısaltmak ise bizzat Rasûlullah tarafından emredilmiş ve bunları yapmanın fıtrattan olduğunu belirtilmiştir.

Fıtrata müdahalenin mahzurlu olmasının delili şu ayeti kerimedir: Şeytan Allah’a karşı gelerek, kendisine rakip gördüğü insandan intikam almak için yemin eder gibi şunları söyler: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler (dedi). Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.” (Nisa Suresi, 4/119)

Buna göre, kadının burnunu deldirmesi insan fıtratına bir müdahaledir ve caiz değildir. Ayrıca kadınların ziynetlerini namahreme göstermesi caiz değildir. Burna takılan takının ise yabancılara gösterilmemesi çok zor olduğundan, bundan kaçınmak esastır.

Domuz niçin haramdır?

Açıklama: Domuz da Allah’ın yarattığı bir hayvan değil mi? Niçin ondan faydalanamıyoruz?

İlk olarak şu meselenin anlaşılması gerekir; bizim yerine getirdiğimiz veya kaçındığımız şeylerde gerçek sebep, Allah’ın emir ve nehiyleridir.

Allah emrettiği için yapar, nehyettiği için kaçınırız. Kulluğun esası da budur. Kulluk, yolunun sağında ve solunda emir ve nehiyler bulunan bir mahiyete sahiptir. Ama Allah -celle celâlühû- emrettiği veya nehyettiği şeylere birer hikmet yerleştirir. Çünkü Allah’ın -celle celâlühû- Âmir (emreden) ismi olduğu gibi, bir de Hakîm (hikmetle iş yapan) ismi vardır. Hz. Hakkı Allah’ın her işte hikmeti vardır, abes fiil işlemez der. “Hakîm” isminin muktezası odur ki emredilen şeylerde bir kısım faydalar da olsun fakat yapılan şeyler bu faydalar üzerine kurulmaz. Yine Hakîm isminin iktizası odur ki yasak edilen şeylerde de faydalar olsun. Fakat bu yasak etme meselesi ona bina edilmez. Öyle şeyler vardır ki sırf bizim kulluğumuz bahis mevzuudur. Sırf kulluğumuz hedef alınmıştır. Meselâ öğlen namazı dört, akşam namazı üç, yatsı namazı dört, sabah namazı iki rekat farz olmuştur. Sabah namaz iki rekat farz olmuştur. Biz bütün bunların hikmetini bilemeyiz.

Sabah namazı da akşam namazı gibi üç rekât veya beş rekât olabilirdi. Çünkü onun da akşam namazı gibi vakti dardır. Görüyoruz ki bazı meseleleri akılla halletmemiz mümkün değildir. Belki bunlarda kulluk sırrı vardır. Kula düşen bu tür emirlerde Allah’a teslim olmaktır. Sadece o mevzunun içerdiği yapıcı şeyler ne ise onlar bizim mana yapımızın tamircisi, donatıcısı olurlar, onu tenvir ederler. Yani Allah’ın dediğini yaptığımız zaman, iç âlemimizde inkişaf baş gösterir. Bu durum bize yasak edilen şeylerde de böyledir. Bize bir şey yasak edilmiştir. Aklımızla o yasağın esasen maksat ufkuna ulaşamayız. Belki biz sırf nehyedildiği için onu terk ederiz ve bunun sonucunda içimizde bir nurlanma ve idrake ulaşma baş gösterir. Temelde bu meseleler bu şekliyle anlaşılmalıdır.

Ardından domuzun haram olması meselesine bakabiliriz. İslâm dini birtakım hayvanların etlerini yemeyi serbest bırakmışken, bazılarını yasaklamıştır. Ve bu yasaklamalarında da birçok hikmetler bulunmaktadır. Genel olarak düşündüğümüzde İslam, hoş ve temiz olan yiyecekleri helal kılarken, pis ve zararlı olanları haram kılmıştır. İşte domuzun da haram kılınmasını gerektiren hikmetleri düşündüğümüzde; onun beslenme tarzı, görünüşü, insanı tiksindiren bir tabiatının olması ve bünyesinde, etini yiyenlere geçebilen trişin vb. zararlı unsurlar taşımasını gösterebiliriz. Belki ileride günümüz tıbbının ortaya çıkaramadığı başka zararları da anlaşılabilir.

Kur’ân’ı Kerîm’de beş âyette domuzdan söz edilir. Ayetler şöyledir:

“Allah sizlere yalnız leşi, kanı, domuz etini, bir de Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı” (Bakara Suresi, 2/173; Nahl Suresi, 16/115)

“Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanlar sizin için haram kılınmıştır” (Mâide Suresi, 5/3)

“Ey Muhammed (s.a.s.), de ki: Bana vahyolunanlar arasında, yiyen bir kişinin yediği herhangi bir şeyin haram olduğuna dair bir hüküm bulamıyorum. Ancak leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti ki bunlar pistir yahut doğru yoldan çıkarak, Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanların yenmesi haramdır… “ (En’âm Suresi, 6/145)

Aşağıdaki ayette de domuzun çirkin hâline işaret edilmiştir.

“…Allah kime lânet eder ve gazabına uğratırsa ve kimlerden de maymunlar, domuzlar ve tağûta kullar yaparsa, işte bunlar, makamları en kötü, yolları da en sapık olanlardır” (Mâide Suresi, 6/60).

Câbir b. Abdillah’tan, Allah Rasûlünün Mekke’nin fethi yılında Mekke’de iken şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Şüphesiz Allah ve Rasûlü şarabın, ölü hayvan etinin, domuzun ve putların alım-satımını haram kılmıştır” (Buhârî, Büyü’, 112)

Domuz etinin insana zararlı olduğu tıp tarafından da ortaya konulmuştur. Doktor Glen Shepherd, Washington Post gazetesinin 31 Mayıs 1952 tarihli nüshasında yazdığı bir makalede bu konuda özetle şunları yazmıştır: “ABD ve Kanada’da yaşayan insanların 1/6’nin adalelerinde, trişinli domuz eti yedikleri için, trişin kurtları vardır. Bunların çoğunda hastalık arazı görülmez. Yavaş yavaş iyileşir, bazıları da ölür. Bir kısmının sol tarafı felç olur. Hepsi de dikkatsizce domuz eti yemişlerdir. Bu hastalığın bağışıklık ve tedavisi yoktur. Ne antibiyotikler, ne de diğer ilaç ve aşılar bu küçük ve öldürücü kurda tesir etmez. Tek çare bu mikrobun bulaşmasını önlemektir… Trişinlerin sebep olduğu hastalığın belirtileri elliden fazla hastalığın belirtilerine benzer. Etleri tuzlama ve tütsüleme gibi metotlar trişinleri öldürmez. Mezbaha kontrolleri de trişinli etleri teşhis için yeterli değildir.”

Bu konuda birçok araştırıcılar domuz eti yemeğe devam etmenin insandaki kıskançlık duygusunu zayıflattığını söylerler. Çünkü hayvanlar içinde dişisini kıskanmayan tek hayvan domuzdur. Diğer yandan beslendiği yerde her türlü pisliği yediği için, çevreye hoş olmayan bir koku yayar ve eti, proteindeki kimyevî maddeler bakımından düşük değerdedir. Domuz etinin trişin kurdundan temizlenmesi fennî bakımdan imkânsız görülmüştür. Yeryüzünün hıfzısıhha otoritelerinden Prof. Hirş bunu açıkça belirtmiştir.

Son olarak şu hususu belirtelim ki, Allah yarattığı bütün hayvanları bizim yememiz veya istifade etmemiz için yaratmamıştır. Domuzdan başka yaklaşamadığımız ve doğrudan istifade edemediğimiz daha birçok hayvan vardır. Ayrıca domuzun çok hızlı üremesi, çabuk büyümesi ve kolaylıkla yetiştirilmesi gibi hususları düşündüğümüzde meselenin imtihan boyutunun olduğunu da görebiliriz. Bunun için Müslüman’a düşen Allah’ın kendisi için yarattığı helal rızıkların ardına düşmesi ve haramlardan uzak kalmaya dikkat etmesidir.

Dövme yaptırmanın dinimizdeki yeri nedir?

Açıklama: Dövme yaptırmanın dinimizdeki yeri nedir? Eğer önceden yaptırılmış bir dövme var ise kişi ne yapmalıdır?

Dövme, vücutun belli yerlerine mesela el, sırt, bilek, pazu, yüz veya dudağa kalıcı şekilde işlenen nakışlara denir. Bu maksatla deriye, iğne veya çuvaldız gibi sivri bir şey kan akıtacak kadar batırılır. Deri altında hâsıl edilen boşluğa mürekkep kına vs. basılır. Deri altında bunlar kuruyunca bir daha çıkmayacak renkli lekeler bırakır. Bu yolla bedenlerine arslan, kuş, çiçek vs. çeşitli şekiller işleten, sevgilisinin adını yazdıran insanlar vardır. Dışarıdan bize ihraç edilen bu zararlı uygulama, maalesef son yıllarda ülkemizde çoğalmış durumdadır.

Dövme yaptırmanın hükmüyle ilgili gelen hadisler, esasen şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktır.  Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) şöyle buyurdular: لَعَنَ اللّٰهُ الْوَاصِلَةَ وَالْمُسْتَوْصِلَةَ وَالْوَاشِمَةَ وَالْمُسْتَوْشِمَةَ “İğreti saç takana da taktırana da bedene dövme yapana da yaptırana da Allah lanet etsin!”[1]

İbn Abbas (radıyallahu anhumâ) dedi ki: لُعِنَتِ الْوَاصِلَةُ وَالْمُسْتَوْصِلَةُ وَالنَّامِصَةُ وَالْمُتَنَمِّصَةُ وَالْوَاشِمَةُ وَالْمُسْتَوْشِمَةُ مِنْ غَيْرِ دَاءٍ “Tedavi maksatlı olmaksızın iğreti saç takan, taktıran; kaşları incelten, kaşlarını incelttiren, dövme yapan ve dövme yaptıran lanetlenmiştir.”[2]

Ebû Cuheyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) kan mukabilinde alınan ücretten, köpekten elde edilen gelirden ve fuhuş kazancından men etti. Dövme yapanı, dövme yaptıranı, faiz yiyeni, faiz yedireni ve musavvirleri (resim yapanları) lanetledi.”[3]

Hadislerden de anlaşıldığı gibi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), dövme yapmayı ve yaptırmayı yasaklamıştır. Yani dövme yaptırmak, Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselam) lanetlediği fiillerden biri olması dolayısıyla dinimizde haram kılınmıştır.  Dövme yaptırmak Allah’ın insana koyduğu fıtratı beğenmeyip değiştirmek manasını taşıdığından, dişleri inceltmek veya aralarını açmak, saça saç ekletmek ve dövme yaptırmak gibi yasaklanmıştır. Şüphesiz ki fıtratı değiştirme, şeytanın hoşuna giden bir fiildir.[4]

Vücudana dövme yapan/yaptıran bir kişi sonradan pişman olmuşsa, mümkün olduğu kadar uzva bir halel getirmeden bunun izalesine çalışmalıdır çünkü âlimler, dövme yapılan yerin necis olduğunu söylemişlerdir. Bunun sebebi, dövme yapılırken vücuda batırılan iğnenin kan çıkarması ve bu kanın orada kurumasıdır. Bu arada, dövmede kullanılan malzemelerin cilt kanseri ve benzeri hastalıklara yol açtığı da nazardan uzak tutulmamalıdır.


[1] Buhârî, libâs 86; Müslim, libâs 119.

[2] Ebû Dâvud, tereccül 5.

[3] Buhârî, büyû 113; Ebû Dâvud, büyû 65.

[4] bkz., Nisâ Sûresi, 4/119.

Estetik ameliyatı olmanın hükmü nedir?

İnsan güzele ve güzelliğe meftun yaratılmıştır. Haddizatında insanın başkaları nazarında temiz, düzgün ve güzel giyinmesi dinimizce de tavsiye edilen hususlardandır. Mesela bir âyet-i kerîmede: يَا بَنِٓي اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ “Ey Âdem’in evlatları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin.”[1] buyrularak insanların toplanma yeri olan mescitlere giderken, kişinin en güzel elbiselerini giymesi istenmektedir. Başka bir âyet-i kerîmede de Cenâb-ı Hak: مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّتِۤي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ “Allah’ın, kulları için yaratıp ortaya çıkardığı zîneti, temiz ve hoş rızıkları haram kılmak kimin haddine?”[2] buyurarak Allah’ın yaratmış olduğu her tür nimetten meşru dairede istifade edilebileceğini göstermiştir. Diğer yandan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), güzel giyinme hakkında sorulan bir soruya: “Allah güzeldir, güzelliği sever.”[3] buyurarak aynı hususa işaret etmiştir.

Ancak insan fıtratında bulunan güzelliği sevme ve sahip olduğu güzellikleri başkalarının nazarına arz etme meselesi yine âyet ve hadislerle sınırlandırılmıştır. Mesela kadınların giydiği elbiselerin hangi vasıfta olacağı açıklanmış, özellikle kadınların yabancı erkeklerin yanında fitneye sebep olabilecek her türlü hareketten uzak kalmaları istenmiş, tesettüre dair sınırlar getirilmiş, kadınların yabancı erkeklerin yanında güzel koku sürmesi haram kabul edilmiştir.

İşte sırf insanlara daha güzel görünmek için yapılan estetik ameliyat da haram kabul edilen bir fiildir. İnsanın, doğuştan getirdiği tabiî güzelliğini ve yapısını değiştirmeye hakkı yoktur. Bu vücut bize bir emanettir. Öyleyse onda ancak Emânet Sahibi’nin gösterdiği istikamette tasarrufta bulunabiliriz. Nasıl ki intihar etmemiz, bir organımızı imha etmemiz, parayla kanımızı satmamız vs. câiz değildir. Aynen bunun gibi Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği organlarımızın daha güzel olması için onların şeklini değiştirmemiz veya onları büyültüp küçültmemiz de haramdır. Bu tür ameliyatlar için dökülen yığınla paralar da israftır. Ülkemizde ve dünyada bunca fakir insan varken, birilerinin daha güzel görüneceğim diye estetik ameliyatlara dünya kadar para dökmesi dinen câiz olmadığı gibi bunun vicdanen ve insaniyeten de kabul edilebilir bir yanı yoktur çünkü burada ölçü dünyadaki zenginlik-fakirlik değil, Allah’ın yarattığını değiştirme meselesidir. Fakirlerin varlığı ise insanı insafa davet eden bir husustur.

Fakat ister yaratılış itibarıyla isterse trafik veya iş kazası gibi değişik yollarla insanda normal olmayan fizikî bir bozukluk oluştuysa, bu arızayı düzeltme adına yapılacak işlem bir tedavi sayılır ve bu muamele fıtratı bozmak değil, aslî fıtrata çevirmektir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, şahısların kendi fikirlerinden ziyade, uzman ve dindar doktorların görüşlerine müracaat etmektir. Aksi takdirde heva ve hevesler fikir suretine girerek zaruret miktarınca câiz olan böyle bir uygulamanın kapısını ardına kadar açmak suretiyle günahlara girilebilir.

Meselenin bir de psikolojik yönü vardır. Yani yaratılış itibarıyla organlarda bir bozukluk yoktur. Normal bir şekilde faaliyetlerini yerine getiriyorlardır. Ancak vücudun bir yanı veya herhangi bir organ görünüş itibarıyla insanı ciddi rahatsız edecek, onun psikolojisini bozacak ve aşamayacağı rûhî rahatsızlığa sebebiyet verecek bir görünümdedir. Böyle bir durumda da yapılacak müdahale o organı fıtrat-ı asliyesine irca (döndürme) olarak görülmektedir. Ancak bu tür durumlarda çok dikkatli olunmalı ve mesele bir tedaviden çıkartılarak tamamen bir estetik mülahazaya bağlanmamalıdır. Ayrıca önemsiz olan, insanlar tarafından da normal kabul edilen organlardaki ufak-tefek görünüş değişiklikleri daha güzel görüneyim mülahazasıyla ameliyata tâbi tutulmamalıdır yoksa böyle bir durumda kişi günaha girmiş olur.


[1] A’raf Sûresi, 7/31.

[2] A’raf Sûresi, 7/32.

[3] Müslim, iman 147.

At, eşek ve katır eti yemek helal midir?

Eşek ve katırın yenmesi bütün mezheplerde haramdır. Hazreti Câbir’den (r.a.) şöyle rivâyet edilir. Resulullah (s.a.s.), Hayber gazasında eşek etini yasak etti, at etini yemeye izin verdi” (Buhâri, Zebâih 28; Müslim, Nikâh 30). Bu hadis-i şerifi ölçü alan Ebû Yusuf, İmam Muhammed gibi Hanefi imamlarla Ahmed b. Hanbel ve İslâm hukukçularının çoğunluğu at etini helâl kabul ederken; Ebû Hanife, tenzihen mekruh (helâle yakın mekruh) hükmünü vermiştir. İmam Mâlik ise, “Resulullah at, katır, eşek etini ve azı dişi bulunan her yırtıcı hayvanın etini yasak etti ” (Ahmed b. Hanbel, 1/147, 244, 289; 4/89, 90, 127) hadisini esas alarak at etini haram saymıştır. Ebû Hanife ve İmam Mâlik’in at etini helâl kabul etmeyişlerine diğer bir delilleri de; “O, atı, katırı ve eşeği bunlara binmeniz ve süs için yarattı” (Nahl Suresi, 16/8) ayet-i kerimesidir. (Şamil İslam Ansiklopedisi)

Dinimize göre ipek kullanmanın hükmü nedir?

Açıklama: Erkeğin ipek gömlek, kravat, ve benzeri giysileri kullanması haram mıdır? Bazı hocalar haram olduğunu, bazıları da ipeğin oranına göre değiştiğini söylüyor. Ben ipek kravat kullanıyorum. Fakat gömlek iç çamaşırı vs elbiseler kullanmıyorum. Bana bu konuyla alakalı bilgi verebilir misiniz? Ayrıca Osmanlı padişahlarının ipekten kaftan kullandıklarını da biliyoruz.

Biz Osmanlı Padişahlarının giydiği elbiseyi bir tarafa bırakarak, meselenin hadis-i şeriflerde ve fıkıh kitaplarında ele alınış şekline bakalım. Çünkü Osmanlı Padişahları hakikaten böyle bir elbise giymiş midir, giymemiş midir, giydilerse, acaba bu giydikleri elbise saf ipekten mi imal edilmişti vb. mevzuları kesin olarak ortaya koyamayız. Ayrıca giydikleri sabit olsa bile, bu ipeğin kullanılmasında veya kullanılmamasında bir delil olmayacaktır. Bunun sorumluluğu kendilerine ait bir husustur. Bunun için biz ipek kullanmanın dinimizdeki hükmünü açıklamaya çalışalım.

Efendimizin konuyla ilgili beyanlarına baktığımızda, ipek kullanmanın erkekler için haram, kadınlar için ise helal olduğunu görüyoruz. Bu hadislerden bazıları şu şekildedir:

“İpeği dünyada giyen ahirette giyemeyecektir” (Buhari, Libas 25).

“İpek ve altın ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helaldir” (Buhari, Libas 30).

Bera b. Âzib, Hz. Peygamber bize yedi şeyi emretti, yedi şeyi de yasakladı dedikten sonra yasakladıklarını şöyle saymıştır: “Altın yüzük kullanmayı, gümüş kaptan içmeyi, eyerlerin üzerine konan ipek örtüyü kullanmayı, ipek ile nakışlanmış kumaş kullanmayı, ipeği, kalın ipekli kumaşı ve çözgüsü ve atkısı ipek olan kumaş giyinmeyi yasakladı” (Buhari, Libas 45).

Hz. Peygamber (s.a.s), bir defasında ipekli bir kumaş alarak sağ tarafına koymuş, bir altın parçası da alıp sol tarafına koymuş, sonra bunlara işaret ederek “İşte bu ikisi de ümmetimin erkeklerine haramdır” buyurmuştu (Ebu Dâvûd, Libâs, 4).

Buna göre eğer elbisenin yapımında kullanılan malzemenin çoğu ipekten olursa, böyle bir elbiseyi giymek erkeklere haram olacaktır. İpek böceğinin üretmediği, saf halde bulunmayan suni ipeklerin bu yasak kapsamına girmeyeceğini söylemişlerdir. Çocukların da ipekli elbise giymeleri mekruh görülmüştür.

İslâm dini, kadının doğuştan süs ve ziynet eşyasına karşı sevgisini göz önüne alarak; erkekleri yoldan çıkarma ve şehveti kamçılama yolunda kullanmamak şartıyla, erkeklere uyguladığı haram hükmünden kadınları istisna etmiştir.

Yine Efendimizin hadislerinden yola çıkan İslam âlimleri, elbisede bulunan ve dört parmağı geçmeyen ipek miktarının caiz olduğunu söylemişlerdir. Ve elbisenin farklı farklı yerlerinde bulunan ipek kumaşlar da ayrı ayrı değerlendirilecektir. Fakat bakıldığında elbisenin ipekten olduğu izlenimi oluşuyorsa böyle bir elbiseyi kullanmak da caiz olmaz.

Bazıları, İbni Abidin, Mülteka gibi fıkıh kitaplarındaki ibarelerden yola çıkarak eni dört parmağı geçmeyen ipek kıravatı kullanmanın caiz olacağını söylemişlerdir. Fakat bu kitaplardaki ibarelere dikkat edildiğinde,  kullanılması caiz olan bu dört parmak miktarı ipeğin, giysinin içine yedirilmiş olan ipek değil de, elbisede alem olarak, yama olarak vb. gibi kullanılan ipek olduğu görülecektir. İbni Âbidin de, yaralara sarılan sargı bezinin ve uçkur bezinin caiz olmayacağını belirtirken, bunun sebebi olarak da “çünkü o başlı başına bir asıldır” demektedir.

İpekten mamul kıravatın hükmü Hayrettin Karaman Hoca’ya sorulduğunda da “Malzemesinin çoğu böceğin yaptığı ipek olan kravatı erkeklerin kullanması caiz değildir” şeklinde cevap vermiştir.

Buradan hareketle biz de, caiz olan dört parmak miktarı ipeğin elbiselere eklenen veya dikilen ipek olduğunu belirterek, kıravatın bu hükme tabi bulunmayacağını, dolayısıyla ipek kravat kullanmanın caiz olmayacağını söyleyebiliriz.

Bu haramlığın gerekçesi nasların yasaklamasıdır, yani taabbudiliktir. Fakat bunun yanında İslam dininin yasakladığı her konuda sayısız hikmet ve maslahatlar bulunduğundan dolayı, ipeğin haram kılınmasıyla ilgili de şunları söyleyebiliriz:

İslam erkeklerden ziynet ve süse değil, bunun yerine meziyete düşkün olmalarını istemektedir. Çünkü süslenmek erkekler için değil, daha ziyade kadınlar için doğuştan gelen bir ihtiyaçtır, yani fıtrîdir. Meseleyi iktisadî açıdan düşündüğümüzde de, bunun gereksiz bir harcama olduğu ve israfa yol açtığını anlamak zor olmayacaktır. Ayrıca toplumda nice aç ve açıkta insan varken birilerinin giydiği böyle süslü, püslü elbiselerle arzı endam etmesi, ictimaî uhuvvete ve sosyal adalete zarar verecektir. Bir de ipekli elbiseler giymek genellikte kişinin gurur ve kibir duygularını kabartacak ve onu, başkalarına karşı gururlanmaya sevk edecektir.

Estetik ameliyat olmak caiz midir?

İslâm dini, insana özel bir yer vermiş, yaratılış gayesinden başlayarak insanın, dünya hayatından ölüm ve ötesine, şahsi yaşayışından sosyal faaliyetlerine, ruh ve duygu âleminden beden ve şekline kadar hayatının her safhasıyla ilgilenmiştir. Kur’an-ı Kerim’de insanın yeryüzünde halife olmak üzere en güzel bir biçimde, ölçülü ve dengeli bir şekilde yaratıldığı, çeşitli nimetler, imkânlar ve güzelliklerle donatıldığı bildirilmiştir.(Bakara Suresi, 2/30; Tîn Suresi, 95/4; Beled Suresi, 90/4-8-10; Mülk Suresi, 67/23; Nahl Suresi, 16/8, 12; Hac Suresi, 22/65; Lokman Suresi, 31/20).

İnsanı en güzel bir şekilde yaratan Yüce Allah, onun makul ve mutedil ölçüler içerisinde süslenmesine, güzel görünmesine ve güzelliklerini korumasına izin vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de, iyi ve güzel şeylerin helal, kötü ve çirkin şeylerin ise haram olduğu bildirilmektedir (Mâide Suresi, 5/4-5). Bir ayette, “De ki: ‘Allah’ın, kulları için yarattığı zîyneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?’ De ki: ‘Bunlar, dünya hayatında mü’minler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara hastır. İşte bilen bir topluluk için âyetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.'” buyrulmaktadır (A’râf Suresi, 7/32). Hz. Peygamber (s.a.s.), güzel giyinme hakkında kendisine yöneltilen bir soruya “Allâh güzeldir, güzelliği sever” şeklinde cevap vermiş (Müslim, İman, 41), kendisi de hayatında daima temiz ve düzenli olmuş, sade ve güzel giyinmeyi, güzel koku sürünmeyi teşvik etmiştir.

Buna karşılık İslâm’da, insanın doğuştan getirdiği özellik ve şeklinin değiştirilmesi ve bu maskatla yapılacak her türlü estetik ve tıbbî müdahale hoş karşılanmamış; fıtratı bozmayı hedef alan müdahaleler olarak kabul edilmiştir. Fıtratı bozmayı, yaratılışı değiştirmeyi hedef alan tasarruf ve müdahaleler ise, yasaklanmıştır (Nisa Suresi, 4/119).

Estetik ameliyatlar genel olarak, ya dikkat çekmek, daha güzel görünmek ya da tedavî gayesine yönelik olmaktadır.

Dikkat çekmek, daha güzel görünmek maksadıyla, yaratılıştan verilmiş olan özellik ve şekillerin değiştirilmesi İslâm dininde, fıtratı bozma kabul edilerek yasaklanmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), süslenmek maksadıyla vücuda dövme yapmak, dişleri yontarak seyrekleştirmek gibi ameliyeleri, yaratılışı değiştirmek, fıtratı bozmak kapsamında değerlendirmiş ve bunu yapanları ve yaptıranları kınamıştır(Buhârî, Libâs, 83-87; Müslim, Libas, 33).

Buna karşılık vücudun herhangi bir organında, diğer insanlar tarafından yadırganan, insanın psikolojik olarak etkilenmesine sebep olabilecek bir anormallik veya fazlalık bulunursa, bunun ameliyatla düzeltilmesi, fıtratı bozmak değil, bir tedavi işlemidir. Tedavi maksatlı olarak yapılan estetik müdahalelere ise dinimizde izin verilmiştir. Nitekim Arfece adlı sahabî, bir savaşta burnu kopunca, gümüşten bir burun yaptırmış, bunun koku yapması üzerine, altından bir burun yaptırılmasına Hz. Peygamber (s.a.s.) müsaade etmiştir (Ebû Dâvûd, Hatem, 7; Tirmizî, Libâs, 31). Buna göre hastalık sebebiyle saçları dökülenler, kaza sonucu burun, kulak, göz gibi organlarını kaybedenler veya vücudunda doğuştan ya da sonradan meydana gelen şekil bozuklukları bulunanların estetik ameliyat yaptırmaları bir tür tedavi olup, fıtratı bozmak kapsamında değerlendirilemez.

Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında;

Estetik ameliyatın;

a) salim fıtratı bozmak kastı olmamak,

b) yapılmasında bir yarar veya yapılmamasında mevcut bir zarar bulunmak,

c) hile, aldatma veya karşı cinse benzeme kastı bulunmamak,

d) hukukî karışıklığa ve yanlış anlamaya yol açmamak,

kaydıyla bir tür tedavî olarak yaptırılmasında sakınca olmadığına karar verilmiştir. (Diyanet İşleri Başkanlığı)

İslam’da fotoğraf çekmenin yeri nedir. Bu bir meslek olarak icra edilebilir mi?

Makine ile çekilen resme (fotoğrafa) baktığımızda, bu konudaki görüşleri üç gurupta toplayabiliriz:

a) “Mücessem (beden hatları tam belli) olmayan resimler”i yasaklar içine sokmayan âlimlere göre fotoğraf çekmek ve kullanmak caizdir; bedeni yarım çizilenlerin cevazı daha da kuvvetlidir.

Ancak fotoğrafın konusu ve maksadı yine önemini muhafaza etmektedir. Çıplak kadın ve çıplak erkek fotoğrafları çekmek caiz değildir.

b) Haram olması için mücessem olmasını şart koşmayan âlimlerden bir kısmı fotoğrafta -ressamın yaptığı resimde mevcut- vasıfları (illeti) bulamadıkları için bunu caiz görmüşlerdir.

c) Bu gurubun diğer uleması da kimlik, pasaport, tapu vb. yerlerde kullanılmak

üzere fotoğraf kullanmak ve çektirmenin bir ihtiyaç (zaruret) olduğunu göz önüne alarak bunu caiz görmüşlerdir; çünkü  “hacet (ihtiyaç) umûmî olsun, husûsî olsun zaruret menzilesine tenzil olunur (zaruret kabul edilir)” (Mecelle mad. 32.)

İslâm’da ressamlık ve fotoğrafçılık mesleğinin hükmü de yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacaktır. Konusu veya maksadı caiz olanı yapmak da caizdir. Konusu veya maksadı itibarıyla caiz olmayanı yapmak ve fotoğrafını çekmek de caiz değildir.

Güvercin beslemek günah mıdır?

Dünyası en geniş, sahası en vâsi olan bir mahlûk da kuştur. Gökyüzünün bütün derinlikleri, yeryüzünün de yine bütün serinlikleri kuşundur. Hürriyeti hudutsuz, istifade sahası sonsuzdur.

İşte böylesine geniş ve derin dünyalı bir varlığı alıp da avuç içi kadar dar bir kafese hapsetmek, bunca geniş dünyasından koparıp, burada can çekişir gibi bir hayata mahkûm etmek, herhalde insan akıl ve mantığıyla da bağdaşmamakta, beşer şefkati dahi bunu makul görmemektedir.

Ayrıca böylesine geniş hayatı olan bir kuşu bu kadarcık dar bir kafese hapsetmenin belli bir faydası, meşrû bir neticesi de yoktur. Sadece sahibinin şahsen duyduğu zevk, ferden hissettiği lezzettir.

Gariptir ki, bu zevk ve lezzet, geniş dünyasından koparılıp hapse atılan kuşcağızın feryad ü figanından alınmakta, onun âdeta firaklı ağlamasından duyulmaktadır. Bir kısım canlıların ıstırabından zevk almak gibi bir lezzettir bu. İşte bu yüzden İmam-ı Birgivî Hazretleri, kafeste kuş hapsedip, onunla eğlenmeyi günahlardan saymış, âfetlar arasında zikretmiştir. Ancak, sâdece kafeste yaşayabilen, kafes dışında yaşama alışkanlığı bulunmayan dar sahalı kuşların kafeste beslenip bakılmasında mahzur görmemiştir.

Belli başlı bir fayda elde etmek için beslenen kuşlarda da mahzur olmadığı izah edilmiştir. Av avlamak için beslenen kuş gibi. Bazılarının bir hastalık hâline getirerek besledikleri güvercinler ise, faydasız bir işle iştigalden başka bir şey olmadığından mekruh sayılmıştır. Hattâ bâzı eserlerde sadece eğlence olsun için güvercin besleyip, kuşla oynamanın fakirliğe sebep olacağı da kaydedilmiştir.

Halife Hazret-i Osman zamanında Medine’de güvercin merakı alıp yürüdüğünden bahsedilince, durumu tahkik ettiren Hazret-i Osman, derhal yasak koymuş, güvercinle uğraşmayı faydasız işle faydalı zamanı imha etmek olarak izah ederek zaman israfçılarını cezalandırmıştır.

Küçük çocukların kısa bir zaman kuşla eğlenip oynamaları bundan ayrı tutulmuştur. Henüz kuş denen cinsin hususiyetlerini ilk defa görüp hayrete düşen konuşma devresi çocuklarının bu hâli, bir zaman israfı sayılmamıştır. Bu mahlûku öğrenip tanıma fırsatı olarak görülmüştür.

Bunun şartı da eziyet ettirmemek, hayvanın ıstırap çekmesine sebep olmamaktır.

Ahmet Şahin

Haramla tedavi caiz midir?

Efendimiz hadis-i şerifleriyle Müslümanlara tedavi olmalarını emretmiş ve Allah’ın her hastalık için bir deva yarattığını bizlere haber vermiştir. Bununla beraber yeme-içme gibi hususlarda hep helalin peşinde olan iman sahiplerinin, tedavi olurken de bunun helal yollardan olmasına dikkat etmeleri gerekmektedir.

Haplarda bulunan jelâtin maddesinin (özellikle yurtdışından gelenlerinin) yapımında, domuz mamullerinin çokça kullanıldığını biliyoruz. Öncelikle Efendimizin haramla tedavi hakkındaki bir iki hadisini zikredelim;

“Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeple tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz. (Ebu Davud, Tıb 11)

“Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır. (Buhari, Eşribe 15)

Hadislerde haram yolla tedavinin yasaklandığını görüyoruz. Fakat fıkıh âlimlerimizden bazıları bu yasaklamanın normal şartlar içinde geçerli olacağını belirterek, zaruret durumlarında haramla tedavi yapılabileceğini söylemişlerdir. Fakat bunun için şu şartların bulunması gerekmektedir;

1.  Bu ilaç kullanılmadığı takdirde insan hayatının ve sağlığının gerçek bir tehlikede bulunması,

2. Onun yerini tutacak helal bir ilacın bulunmaması ve helal yolların araştırılması

3.  Bu ilacı,  mesleğinde hazık, güvenilir Müslüman bir doktorun tavsiye etmesi gerekir. (Müslüman hekim olmasa da, mesleğinde iyi ve güvenilir bir hekim de olabilir)

Haram para nasıl harcanmalıdır?

Açıklama: Bilmediğiniz bir işlem karşılığında, elde etmiş olduğunuz faizli bir kazançtan ele geçen para nasıl harcanmalı veya bu para nasıl değerlendirmeliyiz?

Bilerek veya bilmeyerek kişinin eline geçen faiz miktarı, haram bir paradır. Dolayısıyla kişinin bu parayı hiçbir şekilde kullanması caiz değildir. Kendisi kullanamadığı gibi bu parayı yakınlarının menfaati olan bir yerde kullanması da caiz değildir.

Dünyevi ve uhrevi beklentilerle bu paranın harcanması doğru olmaz. Yani sevap niyetiyle, başkalarına sadaka ve yardım maksadıyla da kullanamaz. Zira bir hadisi şerifte de buyrulduğu gibi, Allah ancak temiz ve helal olan şeyleri kabul buyurur. Aynı şekilde dinimiz malın zayi olmasını da yasakladığından, kişinin bunu atarak, yakarak vs. ortadan kaldırması da hoş görülmemiştir.

Öyleyse, bu para birisinin faiz borcuna sarf edilebilir, bir hayır müessesesinin normalin üzerindeki vergi borçlarında, bu müesseselerin tuvalet yapım ve tamirlerinde kullanılabilir. Ayrıca, bir fakirin kömür ihtiyacını karşılamak gibi yollarda sarf edilebilir diyen âlimlerimiz de vardır. Bu da düşünülebilir.

Kaç türlü zina vardır, hükümleri nelerdir?

Aslında mutlak olarak zina dediğimizde, evli olmayan yani aralarında nikâh bağı bulunmayan bir erkekle kadının cinsel ilişkiye girmesi anlaşılır. İsterse ilişkide bulunduğu kişi nişanlısı olsun, evlilik gerçekleşmediyse bu ilişki zina olur. Zinayı şu şekilde tarif edenler de olmuştur: “Dinin meşrû kabul ettiği bir akde dayanmaksızın irâde ve ihtiyar ile yapılan haram olan bir araya gelme, yani çiftleşme. Bu cürmü işleyen erkeğe zâni, kadına da zâniye denir.” İşte İslam hukukunda, bu tür bir yasak ilişkiye giren kimse için takdir edilen ve evli veya bekâr olmasına göre değişen ceza, ifade ettiğimiz türden zina cezasıdır.

Bir ayet-i kerimede “Zinaya yaklaşmayın” buyrulur (İsrâ Suresi, 17/32). Yani zinaya giden yollar baştan kapatılır. Öyleyse, zina haram olduğu gibi zinaya sebebiyet verecek tavır ve davranışlar da haramdır. Bu mesele hadis-i şeriflerde açık bir şekilde ortaya konur:

Ümmetinin ebedi hayatı konusunda hep ızdırap çekmiş olan Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah âdemoğluna zinâdan nasibini yazmıştır. Bu mutlaka ona ulaşacaktır: Gözlerin zinâsı nazardır, dilin zinâsı konuşmaktır. Nefis de temenni eder ve iştah duyar. Ferc de bunu tasdik veya tekzib eder.” (Buharî, Kader 9; Müslim, Kader 20)

Bu hadis-i şerifte sayılan elin, gözün vb. organların işlediği zinalar, aslında tam bir zina değildir. Bunlara belki, zinanın mukaddimeleri veya zinanın sebepleri denebilir. Farklı uzuvların zinası olarak sayılan bu fiiller de haram olmakla beraber, bunları yapanlara, fiilî zinayı işleyenlere verilen cezalar verilmez.

Zina İslam’da niçin haram kılınmıştır?

Açıklama: Zina İslam’da niçin haram kılınmıştır? Ancak ben mantıklı bir cevap istiyorum. Yani bana annene ya da kız kardeşine yapılsaydı iyi mi olurdu türünden şeyler söylemeden mantıklı bir cevap verin?

İlk olarak şu meselenin anlaşılması gerekir; bizim yerine getirdiğimiz veya kaçındığımız şeylerde gerçek sebep, Allah’ın emir ve nehiyleridir.

Allah emrettiği için yapar, nehyettiği için ictinâb ederiz. Kulluğun esası da budur. Kulluk, yolunun sağında ve solunda emir ve nehiyler bulunan bir mahiyete sahiptir. Ama Allah -celle celâlühû- emrettiği veya nehyettiği şeylere birer hikmet yerleştirir. Çünkü Allah’ın âmir (emreden) ismi olduğu gibi, bir de hakîm (hikmetle iş yapan) ismi vardır. “Hakîm” isminin muktezası odur ki, emredilen şeylerde bir kısım faydalar da olsun, fakat yapılan şeyler bu faydalar üzerine kurulmaz. Yine Hakîm isminin iktizası odur ki yasak edilen şeylerde de faydalar olsun. Fakat bu yasak etme meselesi ona bina edilmez. Öyle şeyler vardır ki sırf bizim kulluğumuz bahis mevzuudur. Sırf kulluğumuz hedef alınmıştır. Meselâ öğle namazı dört, akşam namazı üç, yatsı namazı dört, sabah namazı iki rekât farz olmuştur. Sabah namaz iki rekât farz olmuştur. Biz bütün bunların hikmetini bilemeyiz.

Sabah namazı da akşam namazı gibi üç rekât veya beş rekât olabilirdi. Çünkü onun da akşam namazı gibi vakti dardır. Görüyoruz ki bazı meseleleri akılla halletmemiz mümkün değildir. Belki bunlarda kulluk sırrı vardır. Kula düşen bu tür emirlerde Allah’a teslim olmaktır. Sadece o mevzunun içerdiği yapıcı şeyler ne ise onlar bizim mana yapımızın tamircisi, donatıcısı olurlar, onu tenvir ederler. Yani Allah’ın dediğini yaptığımız zaman, iç âlemimizde inkişaf baş gösterir. Bu durum bize yasak edilen şeylerde de böyledir. Bize bir şey yasak edilmiştir. Aklımızla o yasağın esasen maksat ufkuna ulaşamayız. Belki biz sırf nehyedildiği için onu terk ederiz ve bunun sonucunda içimizde bir nurlanma, aydınlanma baş gösterir. Temelde bu meseleler bu şekliyle anlaşılmalıdır.

Ayrıca burada üzerinde durulması gereken ikinci bir husus vardır. Allah’ın bütün emir ve yasaklarının muhatabı İslam’ı kabul etmiş Müslümanlardır. Çünkü Müslüman olmayan bir kimse önce iman etmelidir ki, İslam’ın emirlerine muhatap olsun. Dolayısıyla Müslüman bir kimsenin hal ve hareketlerinde dikkat edeceği husus, İslami sınırlar içinde hareket etme olacaktır. Yani bir Müminin bazı fiilleri yapıp bir kısmını terk etmesinin sebebi, o fiilleri aklının iyi veya kötü görmesi değil; Allahu Teala’nın emir ve yasaklarıdır. Bununla birlikte yukarıda da geçtiği gibi, her emir ve yasakta nice hikmetler bulunmaktadır. İşte zinanın da haram olmasının hakiki sebebi Allah’ın bu fiili haram kılmış olmasıdır. Kur’an-ı Kerim’de;

“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, çok çirkin bir iş ve kötü bir yoldur” (İsrâ Suresi, 17/32)

“Onlar Allah ile birlikte başka ilaha dua etmezler. Haksız yere, Allah’ın haram kıldığı kimseyi öldürmezler ve zina da etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar. Ona kıyamet gününde kat kat azap verilir ve o azabın içinde alçaltılmış şekilde ebedî bırakılırlar” (Furkân Suresi, 25/68) buyrulmaktadır. Zinayı ve zinaya götüren yolları zemmeden ve Müslümanları bundan sakındıran bunlardan başka birçok ayet vardır.

Peygamber Efendimiz’in de zinayı kötüleyen ve zinanın ahirette sebep olacağı sıkıntıları dile getiren çeşitli hadisleri vardır. Efendimiz, bir yerde zinayı büyük günahlar arasında saymış (Buhari, Edep 6), başka bir yerde zina eden kimsenin Mümin olarak zina etmiş olmayacağını bildirmiştir. (Tirmizi, İman 11) Başka bir yerde de zinanın açıktan işlenişini bir kıyamet belirtisi olarak açıklamıştır. (Buhari, Hudud 22)

Bundan dolayı, bir Mü’mini zinadan vazgeçiren ve onu zinaya yaklaştırmayan sebep, Allah ve Resulü’nün uyarıları, kalbindeki iman nuru ve ahirette karşılaşacağı cezalar olmalıdır. Yoksa kişi, zinanın ailesinde ve toplumda yol açtığı felaketleri ne kadar iyi bilirse bilsin, eğer kalbinde onu günahları işlemekten alıkoyacak bir imanı yoksa bir şekilde bu mezmum fiili işleyecektir.

Meseleyi daha farklı bir açıdan düşündüğümüzde şu durum karşımıza çıkar. Dinimizde haram kılınmış olan zina, eğer serbest bırakılsaydı ve bunun neticesinde, ortalıkta gezen nesepsiz çocuklar, tar u mar olmuş aileler, ahlaki çöküntüye maruz kalmış fertler ve çocukların yetişeceği sağlıklı ailelerden mahrum bir toplum ortaya çıksaydı; o zaman da, İslam’da zina niye yasaklanmadı diye sorulurdu. Bununla anlatmak istediğimiz şudur: İslam’da esas olan, öncelikle vahyi kabul edip, Kur’an ve Sünnetin bizlere getirip sunduğu bütün değerleri öpüp başımıza koymak ve gereğiyle amel etmektir. Ancak bundan sonra, İslamî hükümlerin hikmet ve maslahatları nelerdir diyerek, bunların emredilişlerindeki incelikleri ve insana sağladığı faydaları düşünüp araştırabiliriz.

 Bununla beraber biz zinanın haram kılınmasının sebeplerini düşündüğümüzde, -aslında her akl-ı selim sahibi insan, zinanın yol açtığı ahlaki, ailevi, sosyal, kişisel birçok zararı kavrayabilecek anlayışta olmakla beraber- şunları söyleyebiliriz:

Zina, dinin korunmasını istediği beş temel esastan (din, mal, can, nesil, akıl) neslin korunmasına halel getirmektedir. Çünkü zinanın yaygınlaştığı bir toplumda, nesiller karışacak, evlilik harici nesepsiz çocuklar dünyaya gelecektir. Babası belli olmayan çocuklar korumasız, nafakasız ve şefkatsiz kalarak sağlıksız ve dengesiz yaşayacaklar ve miras problemleri ortaya çıkacaktır.

Efendimiz hadislerinde evliliğin önemini vurgulamış ve evlenmeye teşvik etmiştir. Çünkü insan fıtratı ve psikolojisi de evliliği ister. Çünkü evlenmenin şehevi arzuları tatminden başka birçok faydaları vardır. Zina ise evlilik kurumunun önünde büyük bir engeldir.

İnsan doğuştan kıskanç ve bencil olduğundan cinsel alandaki alabildiğine serbestlik, kavgalara, çekişmelere, cinayetlere ve fitnelere yol açar. Günümüzde bunun birçok örneğini görmek mümkündür.

Ayrıca zina, toplumda birçok hastalığın ortaya çıkmasına ve yayılmasına sebep olacaktır ki, günümüzde ortaya çıkan AIDS bunun en büyük şahididir.

Ayrıca ipleri salıverilmiş cinsi duygular, insanı tamamen bedeni ve nefsi arzularının kölesi haline getirecek, bu da, manevi ve ahlaki değerlerin temelden sarsılmasına yol açacaktır.

Diğer yandan bu tür serbest ilişkilerin akrabalık, hısımlık ve arkadaşlık bağlarını zayıflatacağı da ortadadır.

Aslında konu üzerinde imal-i fikr edilse ve araştırılsa, zinanın daha birçok zararı sayılıp dökülebilir. Çünkü en ilkel toplumlar bile buna bir sınırlandırma getirmişlerdir. Ayrıca, zina bütün semavi dinlerde de haram kılınmıştır.

Bütün bunlarla beraber, zinayı “kendisine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına da yapma” kaidesiyle düşünmek, neden klasik bir cevap olsun ki? Bu bir hakikat değil midir? Kim, hangi vicdan sahibi insan, kendi kızıyla, kız kardeşiyle, annesiyle bir gece yatılmasını ikinci gece terk edilmesini ister.. Siz ister misiniz? Meseleyi bu açıdan değerlendirmeyi hiçbir zaman küçümsemeyin ve her fırsatta bu kıyası kullanın.

Gece tırnak kesmek günah mıdır?

Tırnak kesmek sadece, Hac veya Umre ihramı süresince yasaktır. Bunun dışında her zaman kesilebilir. Halk arasında bazı gün ve zamanlarda, meselâ geceleyin tırnak kesilmez şeklinde yanlış bir inanç vardır. Elektriğin olmadığı zamanlarda, kesilen tırnağın nereye sıçradığının görülemediği düşüncesinden kaynaklanan bu kanaat, böyle durumlar için geçerli olabilir. Fakat bugün, elektriğin aydınlattığı ortamlarda gece tırnak kesmenin hiç bir sakıncası yoktur. Kesilen tırnaklar gelişi güzel bir şekilde bırakılmamalı, bir kağıda, naylona sarılarak çöpe atılmalı ya da gömülmelidir.

Haram yiyip içmek manevî hayatı ne ölçüde etkiler; iffetli nesillerin yetişmesinde helal rızkın tesirleri nelerdir?

Allah Teâlâ yeryüzünü, semaları ve onlardaki sayısız nimetleri yaratmış ve insanlığın hizmetine sunmuştur. Bütün bu nimetlerden istifade etme hususundaki esas hüküm onların mübah oluşudur; yani, hakkında yasaklayıcı bir hüküm gelmemiş olan şeyler helaldir. “O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı.” (Bakara, 2/29); “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Zât-ı âlîsinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize veren de O’dur.” (Câsiye, 45/13) mealindeki ayet-i kerimeler, yerde ve göklerdeki bütün nimetlerin insanların istifade etmeleri için âmâde kılındığını açıkça anlatmaktadır. Evet, yenilmesi, içilmesi veya kullanılması ayet ya da hadislerle yasaklanmamış olan her şey helaldir.

Şu kadar var ki, Cenâb-ı Hak bir kısım şeyleri yasaklamış ve bu umumî istifade iznini bazı hükümlerle sınırlandırmıştır. Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu hükümlerle yapılması kesin olarak yasaklanan şeylere “haram” denilmektedir. Haramları tayin eden doğrudan doğruya Hazreti Şâri’dir; bu açıdan, sırf Allah’ın emri olduğu için onlara yaklaşmamak gerekmektedir. Bununla beraber, netice itibarıyla her haramın pek çok zararı olduğu ve onun yasaklanmasının sayısız hikmetlerinin bulunduğu da bir hakikattir. Herhangi bir haramı irtikap etmenin bazen maddî, bazen de manevî zararları olur. Mesela, bir lokma haramın, insanı inhirafa götürmesi ve hatta onun çoluk-çocuğunun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusudur.

Zikredildiği üzere, helaller ve haramlar Cenâb-ı Hakk’ın emirleriyle belirlenmiştir; hiç kimsenin kendi düşüncesine göre, helalleri haram ya da haramları helal saymaya hakkı yoktur. Şahsî yorumları neticesinde böyle büyük bir yanlışlığa düşebilecek kimseleri Mevlâ-yı Müteâl şöyle ikaz etmektedir: “Kendi dillerinizin yalan yanlış nitelendirmesiyle uydurduğunuz asılsız sözleri Allah’a mal ederek “bu helaldir, şu haramdır” demeyin. Çünkü, Allah adına yalan söyleyenler asla iflah olmazlar.” (Nahl,16/116)

Hazreti Rezzâk-ı Kerîm, “Allah’ın size rızık olarak yarattığı şeylerden helal ve temiz olmak suretiyle yiyin!” (Maide, 5/88); “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin!” (Bakara, 2/168) mealindeki ayet-i kerimelerle, nimetlerden istifadenin çerçevesini beyan buyurmuş; helal ve temiz rızkın peşine düşülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu itibarla, insan Cenâb-ı Allah’ın nimetlerinden afiyetle yiyip içebilir; fakat, hangi yolla olursa olsun her eline geçeni kullanamaz. Yiyip içtiği şeylerin dinî bakımdan yasaklanmış veya şüpheli şeyler olmamasına ve onlarda şunun bunun hakkının bulunmamasına dikkat etmelidir. Helalinden kazanmalı ve maddî-manevî tertemiz olan şeylerden -meşru dairede kalmak suretiyle- faydalanmalıdır.

Hakk’ın Mahbubu Nasırlı Eller

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “İbadet on parçadan müteşekkildir; bu on parçanın dokuzu helal rızkın aranmasındadır.” buyurarak, haramı, helali gözetmenin ehemmiyetini nazara vermiş; daha pek çok hadis-i şeriflerinde, rızık teminine matuf sa’y ü gayretleri övmüş ve ümmetini helal kazanca teşvik etmiştir. Lâl ü güher bir beyanında, “Öyle günahlar vardır ki, onlara ne namaz, ne oruç, ne de hac keffâret olabilir, onları ancak geçim temini için çalışmak affettirir, siler götürür” buyurmuş; bir başka zaman da, “Çalışmaktan elleri nasır bağlayan ve yorgun olarak uyuyan kimse mağfur olur, günahlarından kurtulur!” müjdesini vermiştir.

Evet, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın nebisi Hazreti Davud da elinin emeğini yerdi.” buyuran Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), alnının teriyle ailesinin iâşesini temin etmeye çalışan herkesi takdir etmiş ve bu hususta her fırsatı değerlendirerek ashabını helal kazanca yönlendirmiştir. Mesela, bir gün Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Sa’d b. Muaz (radiyallahu anh) ile karşılaşıp onunla musâfaha yapmış (tokalaşmış) ve Hazreti Sa’d’ın ellerinin nasırlı olduğunu görünce bunun sebebini sormuştur. Büyük sahabi, “Ailemin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaktan böyle oldu!” deyince, Habîb-i Ekrem Efendimiz, “İşte Allah’ın sevdiği eller!..” buyurarak aziz dostunun nasırlı ellerini işaret etmiştir.

Yüce Rehberimiz, bütün sözleriyle ve örnek hayatıyla göstermiştir ki; şu kısacık ömür öyle de geçecektir böyle de. İnanan bir insan, yaptığı işin zorluk ya da kolaylığından, itibarlı bir meslek olup olmadığından ziyade kazancının helal mi yoksa haram mı olduğuna bakmalı ve ne yapıp edip helal rızkını temine çalışmalıdır. Gerekirse o, gidip bir yerde taş kırmalı ya da eline bir kürek alıp işsizlerin beklediği yerde beklemeli, sonra da fırsatını bulup birinin bahçesinin toprağını atmalı, diğerinin yolunu yapmalı.. ama mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın meşru saydığı bir yolla iâşesini sağlamaya bakmalıdır. Evet, helal kazanma niyet ve gayretinde olduktan sonra icrâ edilen mesleğin türü ya da yapılan işin mahiyeti çok önemli değildir; bazı kimseler bir kısım işleri küçümseseler de, meşru her iş Hak katında makbuldür.

Kalbin Kâtili: Haram Lokma

Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!”

Pek çok hakikati ihtiva eden bu nebevî sözden işarî yolla şu husus da istinbat edilebilir: Şayet kalbe akıp gelen ve onun tarafından da bütün vücuda pompalanan kan, helal rızkın ürünü ise, onunla hem kalb sağlıklı olacak ve sıhhatli çalışacaktır hem de o selim kalbin pompaladığı temiz kanla bütün cesedin sıhhati teminat altına alınmış olacaktır. Aksine, necis kanın deveranıyla meşgul bir kalb bozulmaktan kurtulamayacak ve püskürttüğü kirli kandan dolayı da bütün vücudu fesada uğratacaktır.

Binaenaleyh, Hak dostlarından biri şöyle demiştir: “Bazen haram bir lokma ile kalb öyle bir değişir ve başkalaşır ki, bir daha da eski halini alamaz. Bütün günahlar kalbi katılaştırır ve özellikle gece kıyamına mani olur. Teheccüd namazıyla ve gece ibadetiyle karanlıkları aydınlatmanın önündeki en büyük engel haram lokmadır. Helal lokma da, başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde kalbe müsbet tesir eder ve onu cilalandırır; kalbi iyiliğe ve ibadete sevkeder. Kalblerini murakabe halinde bulunduranlar, haram lokmanın ya da helal rızkın tesirlerini -İslam’ın şehadetinden başka- kendi tecrübeleriyle de bilirler.”

Nitekim Nur Müellifi, haram lokmayı da dahil ettiği tehlikeli alanı anlatırken şöyle söyler: “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa doymuyor; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti kaldıramıyor; yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan sönüyor ve ölüyor. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.”

Haramın insana neler kaybettirdiğini anlama açısından Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şu gaybî ihbarı çok ibret vericidir. Bilindiği üzere, hacca koşanlar ovayı-obayı “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” sözüyle inletirler. Bu söz, mü’minlerin hac esnasında ve ihramda bulundukları müddetçe sürekli tekrar ettikleri mukaddes kelimelerdendir; “Emret yâ Rabbi, buyur yâ Rabbi!.. Çağırdın, biz de geliyoruz yâ Rabbi!.. Davetine sözümüz ve özümüzle geliyoruz, buyur Allahım. Ey ortak ve benzeri olmaktan münezzeh Rabbimiz! Hamd Senin, minnet Senin ve mülk de Senin. Sen teksin, eşsizsin, emsalsizsin, buyur yâ Rabbi!” demektir. İşte, samimi kulların can ü gönülden bu cümleyle mukaddes beldeyi inlettikleri bir anda, sırtında haram parayla alınmış bir elbise ve midesinde haram yoldan sağlanmış bir lokma bulunan bir insan da “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” diye seslenir. Rahmân ü Rahîm (celle celâluhu) kendi hâlis misafirlerini Zâtına has bir memnuniyetle ve ilahî ikramlarla karşılarken, haramla beslenen ve harama bürünen o adama “La lebbeyke ve la sa’deyk” der. Bu söz, kısaca “Lebbeyk’in de sa’deyk’in de senin olsun; sen hoş gelmedin, safalar getirmedin!” manasına gelmektedir.

Demek ki, mü’min, elbisesinin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (celle celâluhu) sığınmalı ve harama düşme endişesiyle gönlü her zaman tir tir titremelidir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Haramdan sakının! Midesine haram lokma giren bir insanın duası kırk gün kabul olmaz.” buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte de, “Allah tayyiptir, helal ve temiz olandan başkasını kabul etmez.” diyerek aynı hususa dikkat çekmiştir.

Bir gün Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri, “Ya Rasûlallah, dua buyur da, Allah Teâlâ, benim her duamı kabul etsin!” istirhamında bulununca, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, helal lokma ile besleniniz! Çok kimse vardır ki, haram yer, haram giyinir; sonra da ellerini kaldırıp dua eder. Böyle birinin duası nasıl kabul olunur ki?” demiştir. Bir başka vesileyle de bu beyanını şöyle teyid etmiştir: “Helal ve temiz gıdalarla beslen ki, duaların kabul olsun.”

Haram Karşısında Sahabe Hassasiyeti

Dahası, Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), haram lokmayla beslenen bir insanın vücudundaki haramın ancak Cehennem’le temizleneceğini belirterek ümmetini uyarmıştır. Helal-haram mevzuundaki bu nebevî teşvik ve tergîblerden dolayıdır ki, başta Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz olmak üzere bütün ehlullah harama bulaşmamaya azamî derecede hassasiyet göstermişlerdir. Selef-i salihînin sergüzeşt-i hayatları bu hassasiyetin misalleriyle doludur.

Bir örnek olması açısından, Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) şu hali hatırlanabilir: Sıddık-ı Ekber, yemeğini getiren hizmetçisine, her defasında onu nereden getirdiğini ve hangi yolla tedarik ettiğini sorardı. Bir defasında, ihtimal uzun zaman aç kaldıktan sonraki bir iftar anında, hizmetçisinin verdiği lokmayı yiyip sütü içinceye kadar her zamanki gibi yemeğin nereden temin edildiğini sormak aklına gelmemişti. Birkaç lokmadan sonra birden durmuş ve endişeli bir ses tonuyla, hizmetçisine “Bu yemek neredendi, bunu hangi parayla almıştın?” demişti. Hazreti Ebu Bekir’in yanında bir köle, bir hizmetçi gibi değil, bir dost, bir arkadaş misali muamele gören insan, “Ben cahiliye devrinde arraflık yapıyordum; fala bakıyor, gâipten haber veriyor ve kâhinlikten para kazanıyordum. O dönemde yaptığım arraflıktan dolayı birisinden alacağım vardı. Dün o adam borcunu getirdi, ondan ücretimi aldım ve bu yemeği de o parayla hazırladım.” cevabını vermişti. Bunu duyan Hazreti Ebu Bekir birden sendelemiş, düşecek gibi olmuş, beti benzi atmıştı. Hemen parmağını gırtlağına kadar sokmuş, zorla istifrağ etmiş ve yediği şeylerin hepsini dışarıya çıkarmıştı. Sonra da, büyük bir mahcubiyetle, “Allahım, midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından da Sana sığınırım.” demişti.

Hazreti Sıddık’ın bu hassasiyetini gören sahabi, “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi! Bu kadarı fazla değil mi? Ne diye kendine bu denli ızdırap veriyorsun?” diye sorunca, Ebu Bekir (radiyallahu anh) şöyle cevap vermişti: “Rasûl-ü Ekrem’den bizzat dinledim; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücudunda bir tek haram lokma bulunan bir kimsenin ancak Cehennem’le temizleneceğini söylemişti.”

Evet, bu hassasiyet, başta Sahabe efendilerimiz olmak üzere bütün selef-i salihînin hayat çizgisinin esasını teşkil ediyordu. Hazreti Ömer de (radiyallahu anh) bir gün yanlışlıkla devlet hazinesine ait olan bir zekât devesinin sütünden içmiş; onun milletin malı olduğunu farkeder etmez de hemen parmağını gırtlağına kadar sokarak istifrağ etmiş; o haramın kanına karışmasına ve bedeninin bir parçası haline gelmesine mani olmaya çalışmıştı.

İffetli Nesillerin Gıdası: Helal Lokma

İbrahim Edhem hazretleri, “Ashab-ı kemal, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” der ve bilmeden de olsa haram yiyip içmekten çok korkardı.

Hazreti Mevlânâ da, “İlim de hikmet de helal lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helal lokmayla meydana gelir. Bir lokma, haset ve hileyi netice verirse, cehalete ve gaflete sebeb olursa, bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?” demiş; hem sâlih bir insan olmanın hem de sâlih evlat yetiştirmenin helal rızıkla çok alâkalı olduğuna vurguda bulunmuştur.

Bir başka Hak dostu ise “helal lokma”nın iffetli nesiller üzerindeki tesirine şöyle dikkat çekmiştir: “Bu zamanda marifet ehli ve hakikat eri olan kimselerin ortaya çıkmayışının sebebi, iç temizliğinin ve batın tasfiyesinin eksikliği, hatta yokluğudur. Batın tasfıyesi ise, her şeyden önce helal lokma ile olur, helal yiyecek azalınca marifet ve hakikat kaybolur.”

İşte, ayet-i kerimelere, hadis-i şeriflere ve selef-i salihînin ikazlarına kulak verdiğimizde açıkça görüyoruz ki, selim bir kalbe sahip sâlih birer kul olabilmemiz için mutlaka haramlardan kaçınmalı ve helallerle iktifa etmeliyiz. Temiz nesiller yetiştirebilmek için de, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımızı ve ailemizin diğer fertlerini helal, hoş ve temiz gıdalarla besleme mecburiyetindeyiz. Şüphesiz, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek ya da kökü yerin derinliklerine uzanan, dalları semaları tutan mübarek bir ağaca dönüşerek gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla ve meyveleriyle insanlığa hizmet edecektir. Gayr-i meşrû yollarla elde edilen kazanç ancak bir cehennem zakkumu mesabesindedir ve o kazançla beslenen çocuklar da bir gün mutlaka hem anne-babasına hem de topluma kan kusturacaktır. Allah korusun, şayet yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, hem kendi manevî hayatımızı karartıyoruz hem de çocuklarımızın saadet ihtimalini yok ediyoruz demektir. Bu itibarla, zaman değişse de, asır başkalaşsa da, herkes gayr-i meşrû yollara sapsa ve helal haram demeden dünyevî imkanlardan istifade etse de, biz haram yiyemeyiz, bakmakla mesul olduğumuz kimseleri de haramla besleyemeyiz.

Hekimler, çocuk bekleyen bir kadına diyazem gibi rahatlık verici ilaçların dahi verilmemesini, çünkü bu tür ilaçların rahm-i mâderdeki ceninin maddî yapısına tesir edebileceğini, bir kısım uzuvlarının bozulmasına yol açabileceğini söylemektedirler. Bu ilaçlar her bebeğe ve her dönemde tesir etmeyebilir; fakat, yüzde bir ihtimal bile olsa, annenin, hekimin tavsiyesine uyarak hassas hareket etmesi ve özellikle doğumdan önceki birkaç aylık dönemde bu tür ilaçlardan uzak durması gerekir. Aynen bunun gibi, Abdulkadir Geylanî, İmam Şazilî, Şah-ı Nakşibend ve İmam Gazâlî misillü mana aleminin sultanları da tasavvufi tecrübeleriyle haram lokmanın insanlar üzerinde menfi tesir icra ettiğini ve haramla beslenen anne-babadan dünyaya gelecek çocuğun da -istisnalar hariç- manevî yapısının bozuk olacağını belirtmektedirler. Onlar da bu sahanın hekimleri olarak haram lokmaların bazı haramzâdelerin meydana gelmesine yol açtığını söylemektedirler.

İmam Gazâlî, haram yiyip içen bir kadının sütüyle beslenen çocuğun, ileride habîs şeylere ve çirkin işlere meyledeceğini söyler. Çocuğu, ancak haram yemeyen sâliha bir kadının emzirmesi gerektiğini, çünkü haramdan hâsıl olan sütün bereketinin olmayacağını ve ondan emzirdiği veya haram yedirdiği zaman çocuğun tabiatının o haramla münasebeti bulunan kötü şeylere yöneleceğini belirtir. “Çocuğun şirret olmasının kaynağı haram yemektir.” der. Ehlullah’tan biri de “Ahmak ve gafil kadının sütü zarar verir; gafletle emzirdi isen kustur!” diyerek bu konudaki hassasiyet ölçüsüne işaret eder.

Öyleyse, çocuğunun fizikî ve biyolojik açıdan sağlıklı doğması için gereken her şarta riayet eden ve yüzde bir-iki nispetinde dahi olsa her ihtimali değerlendirip en doğru olanı yapmaya çalışan valideynin, onun manevî yönden sıhhatli olması için de aynı hassasiyeti göstermesi gerekmez mi?

“Mübarek” Bir Damat

Seleflerimiz bu hususta o derece dikkatli davranmışlardır ki, ailelerinin helal rızıkla beslenmesi, çocuklarının manevî açıdan da selim fıtrat üzere doğması ve sıhhatli büyümesi için adeta tir tir titremişlerdir. Menkıbelerde asla değil fasla bakılması gerektiğini bir kere daha hatırlatarak anlatacağım şu hadise de bu hassasiyetin güzel bir misalidir.

Bir devirde, Merv şehrinin Kadısı, kızının evlilik çağına geldiğini düşünür ve ona layık bir eş aramaya başlar. Dünürcüler birer birer kapıya dayansa da Kadı efendinin acelesi yoktur, adayları teker teker değerlendirir, biricik kızını vereceği en uygun insanı bulmaya çalışır. O günlerde Kadı bir rüya görür; rüyasında kendisine kızını “Mübârek” adlı kölesine vermesi söylenir. Aynı rüyayı birkaç defa görünce ve kölesini değişik şekillerde deneyip onun sâlih bir insan, hayırlı bir damat adayı olduğuna kanaat getirince, bu düşüncesini eşe-dosta açar. Bazıları daha münasip, asil ve zengin kimseler de bulunabileceğini söyleyerek kadı kızının bir köleye verilmesine razı olmasalar da, Merv Kadısı kararını vermiştir. Kızının da rızasını alır, kölesini çağırır ve onları evlendirir.

Nikahın üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiştir ki, Kadı Efendi, kızının ve damadının hallerini sormak için onları ziyaret edince, kızcağız “Babacığım, damadın çok iyi bir insan ama daha peçemi indirmedi, evlendiğimizden beri benden uzak duruyor; yediriyor, içiriyor, fakat elini elime sürmüyor.” der. Kadı bu hale taaccüp eder, hemen damadını bulur ve ona bu davranışının sebebini sorar. Aldığı cevap karşısında Kadı gözyaşlarına boğulur ve kızını doğru insana verdiğini görmenin sevinciyle şükür hisleriyle dolar. Damat şöyle der: “Efendim, ne olur alınmayınız, su-i zanda bulunduğumu zannetmeyiniz; fakat, siz şehrin kadısısınız, size çok gelen giden olur, evinize hediyeler yollanır; Cenâb-ı Hakk’ın bana bir emaneti ve hediyesi olan kızınızın o şüpheli şeylerden yemiş olmasından korktum. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bedendeki haram bir lokmanın tesirinin ancak kırk günde geçeceğini söylediğini öğrenmiştim. Muhtereme eşimi hiç değilse kırk gün alın terimle kazandığım helal lokmayla beslemek istedim; ta ki, Hâlık-ı Kerîm nasip ederse, evladımız sâlihlerden olsun.”

Evet, bu bir menkıbedir; aynıyla olmuş mudur bilinmez. Evlenen herkesin böyle bir erbaîn çıkarması da gerekmez. Mübarek adlı o Hak erinin kırk gün beklemesi sübjektif bir meseledir. Ne var ki, maneviyat aleminin sultanlarından, büyük veli Abdullah bin Mübarek işte o temiz izdivaçtan neş’et etmiştir.

İmam-ı Azam’ın Babası ve Helallik Alma Gayreti

Mevzu açısından benzer bir hadise de İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin muhterem pederi Sâbit hakkında anlatılmaktadır: Sâbit, bir gün dere kenarında abdest alırken, suya düşmüş bir elma görür. Abdestini tamamladıktan sonra, nasıl olsa çürüyüp gideceğini düşünerek “Bari zâyi olmasın!” der ve o elmayı alıp yer. Fakat, çok geçmeden tükürme ihtiyacı hisseder ve tükrüğünde kan görür. O zamana kadar benzer bir haline şahit olmadığı için o kanın yediği elmadan ileri geldiğini düşünür ve onu yediğine çok pişman olur. Elmanın sahibiyle helalleşmek için dere boyunca yürür; sorup araştırır ve sonunda adamı bulur. Hadiseyi ona anlatıp helallik dileyince adam hakkından vazgeçmek için onu uzun bir süre yanında çalıştırır, değişik şekillerde imtihan eder, sâlih bir Hak eri olduğuna inanınca da son bir şart koşar: “Benim kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var. Bununla evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim.” der. Sâbit Hazretleri âhirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul eder.

Nikahları kıyılınca Sâbit Hazretleri henüz yüzünü göremediği zevcesinin bulunduğu odaya girer; fakat, odaya girmesiyle çıkması bir olur. Hemen kayınpederine koşup, “Bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok!” der. Kayınpederi tebessüm ederek, “Evladım o benim sana nikahladığım kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allah Teâlâ hanenizi mübarek ve mesut etsin.” cevabını verir.

İşte böyle bir ana ve babadan da İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri dünyaya gelir. Tabii, bu da bir menkıbedir. Fakat, önemli olan, İmam-ı Azam gibi bir sultanın yetişmesine dayelik eden o yuvanın hangi esaslar üzerine bina edilmiş olabileceğine dair ip uçları yakalayabilmek ve bunlardan kendi hesabımıza ibretler çıkarabilmektir.

Annenin Tığı Oğlun Çuvaldızı Oluverir!..

Evet, bir bebeğin, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlanarak helal ve meşrû rızıkla beslenmesi fevkalâde önemlidir. Öyle ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir vâkıa olarak -muvakkaten dahi olsa- çocuğa akseder. Anne-babanın damarlarındaki bir parça haram, çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Ebu Vefa Hazretleri bu mevzuyu anlatırken şahsî hayatından ve kendi çocuğunun bir huyundan misal verir: Hazret’in oğlu sürekli elinde bir çuvaldızla dolaşmakta ve devamlı surette tulumlarla su taşıyan insanların tulumlarını delmektedir. Ebu Vefa Hazretlerinin üzülmesine gönülleri razı olmayan ahâlî bu durumu uzun süre gizli tutar ve şikayetçi olmazlar. Fakat, zamanla iş çığırından çıkar ve çekilmez hale gelir; halk mecburen meseleyi Hak dostuna açar ve oğlundan şikayetçi olurlar. Hazret, oğlunun yaptıklarını öğrenince gerçekten çok üzülür ve bir o kadar da şaşırır. Durumu eşine anlatır; bunun sebebinin ikisinden biri olduğunu söyleyip hanımından çocuğa hamileyken yanlış bir harekette bulunup bulunmadığını sorar.

Anne düşünür taşınır ve eşine şunları söyler: “Çocuğun doğmasından birkaç ay evvel komşunun evine gitmiştim. Orada portakal ve nar gibi meyveler gördüm. Canım çok çekti ama istemeye de utandım. Komşum görmeden elimdeki örgü tığımı meyvelere saplayıp saplayıp ağzıma götürdüm ve böylece onları tadarak meyve arzumu giderdim.” Ebu Vefa hazretleri bunu duyunca “İşte tığını meyveye saplayıp birkaç damla da olsa izinsiz ve haram olan meyve suyunu tatman, evladımızda tulumları delme şeklinde tezahür etti. Şimdi huzur-u kibriyaya yönel, ağla ki Allah günahını affetsin.” der. Annenin, kabahatini anlayıp ağlayarak dua dua yalvardığı ve sonra da komşusundan helallik aldığı aynı anda, çocuğunun içini bir pişmanlık hissi doldurur ve “Bu yaptığım iş bana hiç yakışmıyor. Artık, böyle bir şey yapmayacağım” diyerek elindeki çuvaldızı atar.

Hâsılı, kendimiz ve çocuklarımız hakkında en çok korkmamız gereken hususlardan biri de haram yemek olmalıdır. Zira, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Haram lokma ile beslenip büyüyen bir insana ateş daha layıktır.” buyurmuştur. Her haram, ya yiyip içenden ya da onun çoluk çocuğundan burada olmazsa ötede mutlaka çıkacaktır. Evet, helal, kalbin cilası olduğu gibi, haram da onun karasıdır. İbadetlerinin mûteber, dualarının makbul ve çocuklarının sâlih birer kul olmasını arzu edenler, helal dairesinden ayrılmamaya azamî îtîna göstermelidirler.

M. Fethullah Gülen

Alkolsüz biranın dinî hükmü nedir?

Önce tespitlere bakalım:

“Birada %5-7 nisbetinde etil alkol bulunur. Alkolsüz biranın elde edilişi, biradaki alkolün vakumla azaltılmasıdır. Yoksa kesinlikle alkolsüz denilen birada da %1-1,5 nisbetinde etil alkol mevcuttur.

Alkolsüz bira diye piyasaya sürülen bira, içerisinde %5-7 nisbetinde etil alkol bulunan biranın, etil alkol oranı vakumla azaltılmış halidir. İçerisinde kesinlikle %1-1,5 nisbetinde etil alkol bulunur.” (Gıda Bilimi ve Teknolojisi. AÜ Ziraat Fak Teksir No: 113, s.173, Ankara, 1983) (www.diyanet.gov.tr)

Bazı Marketlerde “Alkolsüz Bira” satılmaktadır. Bu ürün helâl midir?

“Alkolsüz Bira” ismi ile satılan içeceklerde % 0.5 alkol bulunmaktadır. T.S.E. Standartları da bu miktara izin vermektedir. “Çoğu sarhoşluk veren maddenin azı da haramdır” şer’î ölçüsü karşısında Müslüman’ın bu biradan uzak olması gerekir. (Gıda Raporu)

Görüldüğü gibi, alkolsüz bira adı altında satılan içeceğin, aslında tamamen alkolsüz olmaktan ziyade az alkollü olduğunu anlıyoruz. Dinimizde çoğu sarhoşluk veren maddenin azı da haramdır. Zaten bu içeceği üreten firmalara baktığımızda, bu içeceğin üretilmesinde helal-haram kaygısı taşınmadığını anlayabiliriz. İsmi de bize oldukça itici gelmektedir. Yani sadece isminin bira olması bile, şüphe uyaran bir durumdur.

Besmelesiz kesilen bir hayvanı yemenin hükmü nedir?

Hanefî Mezhebi, “Üzerine Allah’ın ismi anılmayan (yani besmele çekilmeyen) şeyleri yemeyin” ayetine ve birtakım hadis-i şeriflere dayanarak, besmelesiz kesilen hayvanların etlerinin yenilemeyeceğine hükmetmiştir. Buna karşılık Şafiîler, Buharî’de geçen bir hadîsi farklı yorumlayarak, besmele kasden terkedilmediği takdirde, hayvan besmelesiz de kesilmiş olsa, yerken besmele çekmenin yeterli olduğu görüşündedirler.

Buharî’deki hadis şöyledir: “Efendimiz (sav)’in Mekke’de bulundukları bir sırada, etraf kabilelerden müslüman olan bir topluluk, kendilerine hediye et gönderir. Besmeleli mi, değil mi belli olmayan bu etin yenilip yenilemeyeceği kendilerine sorulduğunda, Efendimiz (sav), “Besmele çekin ve yiyin” buyururlar. İmam Şafiî Hazretleri bu hadisi mutlak olarak ele alıp, hayvan besmelesiz kesilmiş de olsa, yerken besmele çekmenin kâfî olduğu neticesini istinbat eder. İmâm-ı Âzam Efendimiz ise, “eti gönderen kabile müslümandı ve ilgili Kur’ân ayetinden haberdardı. Dolayısıyla, besmele çekip çekmedikleri sadece bir şüphe mes’elesiydi şeklinde yaklaşırlar. Allah Rasûlü (sav), hayvanı keserken besmele çekmişlerdir hüsn-ü zannıyla etin yenmesini buyurdular. Zaten, yemeğe başlarken besmele çekilir” diyerek, bunun besmelesiz etin yenilebileceğine bir delil teşkil etmediği hükmünü vermişlerdir.

Müslümana gereken ve yaraşan, dinin en küçük bir mes’elesinde dahi hassasiyet göstermektir. O, bir taraftan ferdî hayatında besmelesiz etleri yemezken, içtimâî hayat adına da ağırlığını koyar ve etlerin “Besmele” ile kesilmesi için gereken herşeyi yapar.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz