Ehl-i Kitab’ın kestikleri yenir mi?

Bugün, ben Hıristiyan’ım, Yahudi’yim diyen herkes Ehl-i Kitap’tır. Hıristiyan olduğu halde dinini bilmese de o Hıristiyan’dır. Kestiği yenilir, kadınlarıyla evlenilebilir. Ama bu bir cevazdır. Bir Müslüman ilk önce araştırıp Müslümanların kestiğini yemeli, Müslüman kadınla evlenmelidir. Eğer bulamazsa ehl-i kitabın kestiğini yiyebilir, kadınlarıyla evlenebilir.

Kur’an onları mevcut halleriyle Ehl-i Kitap olarak kabul etmiştir. Semavi bir dine inanmaları yönüyle, inanmış insan konumundadırlar. Dinsiz değillerdir. Kadınlarıyla evlenilmesi caizdir. Bu cevaz da içinde bulunulan şartlara göre değerlendirilmelidir. Yalnız hayvanı keserken İsa adına diyerek kesiyor ise o hayvan yenilmez.

Boza ve Bira Haram mıdır?

Boza haram değildir. Birayı bozaya benzetmek mümkün olamaz. İkisi arasında kesin fark vardır. Şöyle ki, bozada alkol yoktur. Birada ise alkol vardır. Ancak bu alkolün nispeti düşük olduğundan az miktarda içeni sarhoş etmemektedir. Bu ise birayı meşrûlaştırmaz. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz: — Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır”buyurmuştur. Bu sebeple, biranın çoğu sarhoş ettiğinden, azı da haramdır. İçilmesine cevaz yoktur. Bozada ise az miktarda dahi alkol yoktur. Şayet bozanın özü fazla ekşitilerek sarhoş edici hale getirilir, bira durumuna sokulursa, bozanın da bira hükmünü alacağında şüphe yoktur. Nitekim Mısır Müftüsü Haseneyn Mahluf “İslâmî Araştırmalar ve Şer’î Fetvalar”adlı eserinde boza ve bira hakkında bu hükümleri ifade etmektedir. — Mısır ve Sudan’da imal edilen bozaya gelince, sarhoş edici hale gelirse o zaman haram olur. Bozanın sarhoş edici hale gelmesi de ancak (ekşimesi) şiddetlenip fazla kabarmasıyla olur. İşte o zaman boza da haram meşrubat cinsine dahil olur. Tabiî, haram olunca, azı da haram olur, çoğu da. Eğer boza sarhoş yapmayacak halde ise, o zaman boza, şobiyye, şıra, incir ve hurma suları gibi helâl meşrubat hükmünü alır. Bu meşrubat ise ittifakla helâldır..

Eti Yenen, Yenmeyen Hayvanlar

Gerek uçan kuş, gerekse yürüyen hayvan olsun, haklarındaki dinî hüküm iki tarifle anlaşılır: Birincisini teşkil eden kuşlar için ölçü şudur:

Tırnağa sahip olan, bu tırnakla da avını yakalayıp yiyen vahşi kuşların eti yenmez.

Ne gibi?

Atmaca, şahin, alaca karga, yarasa, akbaba, kuzgun, kartal, çaylak gibi… Bunlar tırnaklarıyla avlanır, tırnaklarını silâh olarak kullanır, avlarını bu silâhla yakalarlar. Tırnakları olduğu halde bunu kullanmayan gıdasını tırnağıyla elde etmeyen kuşun eti ise yenir. Güvercinin tırnağı vardır, ama silâh olarak kullanmaz. Yürüyen hayvanlara gelince. Bunların da azı dişleri esastır. Azı dişlerini silâh olarak kullananların eti yenmez.

Kurt, tilki, kedi, arslan, kaplan, sırtlan, fil, köpek, gelincik, sincap, pars, maymun, sansar gibi… Ancak azı dişi olduğu halde bunu bir yırtıcı âlet olarak kullanmayan, gıdasını onunla temin etmeyen hayvanların eti ise yenir. Nitekim devenin de azı dişi vardır. Ancak onu silâh olarak kullanmaz; saman, ot gibi gıdalarla hayatını sürdürür. Demek ki, eti yenip yenmemek hususunda umumî bir hüküm, kuşlarda avını onunla yakaladığı “tırnak”, diğer hayvanlarda ise, avını onunla parçaladığı “azı dişi”esastır. Bu iki cinsin etleri yenmez. Ancak, okuyucumun kirpi suali bu iki kısmın da içinde yer almıyor. Demek ki, üçüncü bir kısım daha vardır. O da:

Tab’an ve fıtraten kötü, pis ve habis olan hayvanlar. Bunlar avlarını, gıdalarını tırnaklarıyla da, azı dişleriyle de elde etmiyorlar. Ama tab’an denî, fıtraten kötü ve pis olan yaratıklardır. İşte bu yaratılışta, müstekreh ve pis olanların da eti yenmez. Bunların içinde yer alanların bir kısmı da şunlar:

Kirpi, fare, akrep, yılan, kene, kurbağa, kara ve deniz kaplumbağaları, köstebek, sinek çeşitleri. Bunlara, eti yenmek için kesilen hayvanın karnındaki yenmeyen uzuvlarını da ilâve edebiliriz. Nitekim:

Kesilen hayvanın husyeleri, yâni yumurtalığı, ödü, idrar torbası, tenâsül uzvu yenmez. Ancak bu sonuncularının yasaklık derecesini kitaplarımız mekruh olarak kaydetmekteler. Harama yakın şekilde mekruh olan bu parçalar yenmezler. Lâkin, hayvanın ciğeri, dalağı, kan gibi görünmesine rağmen yenir. Helâldir.

Bira Mayası Diye Bilinen Bir Mâyii Hamur Mayasında Kullanılabilir mi?

Bira mayası diye bilinen mâyii helâl yiyecek, içeceklerde kullanmak câizdir, haram değildir. Zira Bira mayası bulunduğu halde haram olarak vasıfta değildir. Bulunduğu halden başka hallere geçtikten sonra haram hale gelmektedir. Bu bakımdan bira mayasını mayalama ve diğer yerlerde kullanmak haram olmaz, câizdir.

Ancak, biranın kendisi ile alkollü içkileri hamur mayalamak, yahut helâl şeylerin içine katmak suretiyle kullanmak câiz değildir. Kendileri haram olduğu gibi karıştıkları şeyleri de haram hale sokabilir.

Likörlü şekerler yenmez. Aslında çoğu sarhoş eden içkinin azı da haramdır, aynı zamanda necis olma durumu da vardır. Bu itibarla, helâl ve tertemiz gıdalara böyle haram ve kirli şeyleri asla karıştırmamalı, temin ettiği söylenen basit faydalara aldanıp da tertemiz şeyi kirli hale getirmemelidir. Ahmet Şahin

Midye, İstiridye, İstakoz Yenir mi?

Konuyla alâkalı fıkıh kitaplarından özetleyecek olursak şöyle diyebiliriz:

Denizde yaşayan balık cinsinin hepsi de yenir. Yeter ki, balık cinsi olsun, başka bir cinse kaymasın. Nitekim balık cinsinin Yılan balığı, Yunus balığı, Sazan balığı.. gibi bütün çeşitleri sofraya konabilir. Ancak, denizde yaşadığı hâlde balık cinsine dahil olmayanlar da vardır. Onlar yenmez. Bunlara habis nazarıyla bakılır, tab’an pis mahlûklar olarak görülür. Nitekim Kaplumbağa, İstiridye, İstakoz, Midye, Yengeç, Karidesler yenmezler. Hanefî fıkıh kitaplarında hüküm böyledir.

Şâfiî’de ise denizde yaşayanlar yenir. Sadece timsah yenmez.

Değerli bir fıkıh kitabı olan Nimetü’l-İslâm’da aynı hükümleri şöyle görmekteyiz: “Balık cinsinden olmayan deniz mahlûkları yenmezler. Bunlar: Yengeçler, Midyeler, İstiridyeler, İstakozlar..”

Ömer Nasuhî Bilmen merhum da aynı mevzuda şöyle te’yidde bulunmaktadır: “Devamlı olarak suda yaşayan balıklar yenir. Fakat diğer su hayvanları yenmezler, habis sayılırlar. Meselâ, Yengeçler, Midyeler, İstiridyeler, İstakozlar helâl değildirler…” (Ahmet Şahin)

Yenip İçilmesi Helâl Olan ve Olmayan Şeyler

Eşyada yenip içilme bakımından asıl olan mubah olmaktır. Bütün eşya, aslında insanların yararlanmaları için yaratılmıştır. Onun için aslında temiz olan, akla ve sağlığa zararlı olmayan bir kısım hayvan elleri ve buğday, arpa, pirinç gibi ürünler, sebzeler, meyveler ve sıvılar helaldir. Bunlar yenip içilebilir.

Fakat bazı şeyleri yeyip içmek, insanlara zararlı, hikmet ve ihtiyaca aykırı olduğu için İslam dininde haramdır.

Hayvanlardan yaratılış gereği iğrenç olanların, dişleri veya tırnakları ile kendilerini savunup başkalarına saldıranların etleri haramdır. (Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar bölümüne bakılsın.)

Bitkilerden insanı öldüren veya aklını gideren, vücudu zehirleyen veya herhangi bir şekilde sağlığa zararlı olan şeyleri yemek haramdır.

Misal: Afyon, haşhaş, penç gibi sarhoşluk veren ve aklı bozan şeyleri yemek caiz değildir. Bunlardan sarhoş olanlar için, İslam ahkamına göre, tazir cezası gerekir. Tazir ise, yetkili hakim tarafından uygulanacak hapis, döğme, azarlama ve uyarı gibi cezalardır.

Sıvılardan bedene zararlı olan, insana sarhoşluk veren şeyleri içmek haramdır. Çünkü sarhoşluk veren bir sıvının azı da, çoğu da müctehidlerin çoğunluğuna göre haramdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuşlur. “Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.”

Bu gibi sıvıların içilmesindeki zararlar, herkes tarafından bilinmektedir. Bu içkilerin cemiyet bünyesinde açtığı yaralar çok acıdır. Bunların ahiretteki sorumlulukları ise çok daha büyüktür. Hele hamr (şarap) denilen içkinin bir damlasını bile içmek ittifakla haram olup dinde had denilen cezayı gerektirir.

Sonuç; Bu pek zararlı olan şeylerden kaçınmalıdır. Bunlardan kaçınmak, gerek fertler, gerekse cemiyet için selamettir.

Temiz olan içilecek bir sıvı, bedene zarar verecek bir hale gelmedikçe bozulması ile haram olmaz. Fakat etler kokunca yenmesi haram olur. Süt, tereyağı, zeytinyağı kokmakla haram olmaz. Yiyeceklere gelince, bunlar bozulurda keskinleşirse temizliklerini yitirir. Onun için yenmeleri haram olur.

Hamamların ve benzeri yerlerin pis sularını sebze bahçelerine akıtmak mekruhtur. Fakat bu gibi pis sularla sulanan bostanların sebzelerini yemek haram değildir. Birçok alimlere göre, mekruh da değildir.

İnsan pisliğini satmak mekruhtur; fakat başka maddelerle karıştırılmış olan pislikleri ve herhangi bir hayvan gübresini satmak mekruh değildir.

Pâk olmayan, kokmuş et gibi şeyleri yiyebilecek olan hayvanlara yedirmek caiz değildir.

İçine temiz olmayan bir şey düşen veya akıtılan belli bir ölçüdeki sıvı temizliğini kaybederek içilmesi haram olur. Belli bir ölçünün üstünde bulunan geniş havuzlarda da, içine düşen pisliğin tat, koku ve renginden biri kendini gösterirse yine temiz olmaktan çıkar. Artık içilmesi haram olur. (İkinci Kitaba bakılsın.)

Yukarda haram oldukları yazılan şeyler zatları bakımından haram (haram liaynihi)dir. Bir de başka bir sebeple haram olan (haram ligayrihi) şeyler vardır ki, onlar da başkalarına ait olan mallardır. Şöyle ki: Başkasının malını rızası olmaksızın haksız yere almak haramdır. Aksi halde mal hürriyeti kalmaz, insanların mülkiyet ve tasarruf haklarına sahip olarak cemiyetle yaşanmaz.

Bir baba, muhtaç olmadıkça, yaratılışta kötü davranışlı olan evladının malını kendi kendine yiyemez. Fakat bir ihtiyaç bulunmasa bile, iyi olan evladının malını alıp yiyebilir.

Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur: “Sen de, senin malın da babanındır.”

Tedavi için temiz olan ilaçları yiyip içmek ve kullanmak caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurmuştur: “Ey Allah’ın kulları! Tedavi olunuz; çünkü Yüce Allah yarattığı her hastalık için bir deva (ilaç) yaratmıştır. Yalnız bir tane müstesnadır ki, o da ihtiyarlıktır.”

Onun için birçok hastalıklar tedavi sebebiyle giderilir. Allah’ın düzeni böyle devam edegelmiştir. Bununla beraber şifayı ilaçtan değil, yüce Allah’tan bilmelidir.

Helal ve temiz olmayan şeylerle tedavide bulunmak esas olarak caiz değildir. Ancak bazı fıkıh alimlerine göre, başka bir ilaç bulunmayınca Müslüman ve ehliyet sahibi bir doktorun göstereceği lüzum üzerine caiz olabilir. Şöyle ki:

Bir hastalığın veya bir hastalığa sürükleyecek bir halsizliğin tedavisi için mubah (helal) bir ilaç bulunmazsa böyle bir doktorun “şifa ümidi vardır”diye tavsiyesi üzerine, aslında haram olan bir şeyle zaruret miktarı tedavi caiz olur.

Fakat yalnız görünüşle yararı olan semizleme gibi bir şey için böyle bir ilacı kullanmak caiz değildir. Bunda tedavi mahiyeti yoktur. Onun için bunun haram olduğunda ittifak vardır.

Görülen lüzum üzerine, bir organında ameliyat yapılacak olan bir kimseye, aklını giderecek temiz bir ilaç içirilmesinde bir sakınca görülmemekledir.

Ömer Nasuhi Bilmen

Pis Yemle Beslenip Şokla Kesilen Hayvanın Eti Yenir mi?

Evet, konuya fetva takva açısından bakarak yiyen ve yemeyenlere bir yorum getirilebilir. Şöyle ki:

Soruda anlatılan etlerin kasaptan alımına baktığımızda, takva basamağına çıkmış kimse, sözü edilen etleri almaktan kaçınırsa, kendi takvasıdır denir, tenkit edilemez, hatta tebrike de layık görülebilir.

Ancak, takva basamağındaki bu kimse, başkalarını da kendi takvasına zorlamamalı, ille de kendi gibi kasaptan et almamaya mecbur tutmamalıdır ki, takvası tafraya (gösterişe) dönüşmesin, bir fitne ve geçimsizlik meydana gelmesin. Çünkü tercih ettiği takvası mecburi değil ihtiyaridir!..

Takvada olanların özelliğine bu kadarcık işaretten sonra gelelim fetvada olanların kasaptan aldıkları etin helal olduğu görüşlerine…

Fetvada, eşyada asıl olan helal olmasıdır. Haramlık ancak sağlam bir delil ile sabit olur. Söylenti ve şüphe ile haramlık sabit olmaz. Öyle ise kasaptan alınan etler yenir. Bir şüphe söz konusu olmaz.

Çünkü şokla kesime, kan karışımı yemle beslenen hayvanın etine fetvada haram denmemiştir. Şöyle ki: İslam’da işkence ile, acı çektirerek kesim caiz değildir. Hadiste geçen güzel kesim, acıyı en aza indirerek yapılan kesimdir. Şokla kesim acıyı en aza indiren kesimse neden şüphe ile bakalım, caiz değildir diyelim?.. Nitekim Diyanet de caiz demiş, şokla kesilen etin helal olduğuna fetva vermiştir..

Şokla bayıltılan hayvanın kalp atışı sürüyor, kan dolaşımı devam ediyor da, kesim bu sırada yapılıyorsa, ölüm bu kesimle oluyor demektir ki bir şüphe ve endişeye gerek yoktur.

Şayet hayvan şokla bayıltılarak öldürülüyor, kesim de ölümden sonra yapılıyorsa elbette bu eti yemek caiz olmaz. Çünkü ölü hayvan kesilmiştir. Ancak böyle bir kesim olmadığı anlaşılmaktadır…

Hatta bazı şokların hayvanı hiç öldürmeyip sadece bayılttığı, geç kalınca da hayvanın şoktan çıkarak kalkıp gittiği görülmüştür. Bazılarının da hayvanı öldürebileceği, kesimde (geç kalınırsa) ölmüş hayvanın kesilebileceği ifade edilmiştir. Demek ki ağır şoklarda hayvan ölmeden acele ile kesmek şarttır.

Pis yemle beslenme olayına gelince: Geçmişte yazılmış fıkıh kitaplarında, anası ölen kuzunun domuz sütüyle beslenmesi halinde bile kuzunun etinin yeneceği, domuz sütünün bedende değişime uğrayacağı kaydı vardır. Arada sırada pis şeyleri yiyen hayvanın da etinin yeneceği hükmü mevcuttur. Devamlı pislik yiyenin ise, kesimden önce bir müddet hapsedilerek yediği pis şeylerin kokusunun etten atılmasını temin etme tavsiyesi mevcuttur.

Buna rağmen bu hayvan da bekletilmeden kesilirse etin haram değil sadece mekruh olacağına hükmedilmiştir. İmam-ı Malik Hazretleri’ne göre ise, mekruh bile değildir.”… Pis olan nesnelerden yapılmış yemlerle beslenen hayvanların etleri, sütleri ve yumurtaları haram olmadığı gibi, mekruh da değildir!..”(Hayreddin Karaman, Hayatımızdaki İslam, 332)

Bütün bunlardan sonra gelelim sözün özüne:

Soruda geçen etleri kasaplardan alıp yiyen fetva bakımından yer, yemeyen de kendi takvası açısından yemez. Yiyen yemeyene itiraz etmediği gibi, yemeyen de yiyene itiraz etmez. İslam’ın sunduğu fetva, takva farklarıdır bunlar, diyerek özgürlük ve hoşgörü ortamını olanca güzelliğiyle birlikte yaşarlar, bir fitne (sataşma-geçimsizlik) meydana getirmezler.

Getirirlerse ne olur? Efendimizin (sav) ihtar ve ikazıyla karşılaşırlar:”Fitne uykudadır, uyandırana Allah lanet eder!..”

Evet, kasaptan sözü edilen etleri alanlara ve almayanlara fetva, takva açısından böyle bakıyorum. İştirak da edebilirsiniz, itiraz da. Sizin de fetva, takva dereceli bakış haklarınız vardır elbette!..

Haram Kazanan Komşunun Davetine Gidilir mi?

Komşunun davetine gitmek sünnettir. Gidilmemesi komşu hakkını zayi etmektir. Ancak, bu davette birtakım günahlar işlenecek, bazı haramlar irtikâp edilecekse gitmek değil, terk etmek sünnet olur. Böyle davetleri boykot etmek komşu hakkını zâyi etmek mânâsına gelmez. Belki günaha karşı memnuniyetsizliğini izhar ve ilân etmek olur. Sünnet olan tavrın gereği sayılır. Aslında kazancının çoğu haramdan olan kimsenin sofrasına da oturulmaz. Nitekim içki satışıyla, yahut faiz geliriyle kazancını sağlayan kimsenin sofrasından yenilmez. Çünkü içki, kumar, faiz diğer haram yollarla kazanılan para, huzurla yenip içilecek cinsten bir kazanç sayılmaz. Ancak, kazancın çoğunun haram olduğu kesinlikle bilinmeyip sadece şüphe edilen komşuyu terk etmek gerekmez. Zira asıl olan helâl kazanmasıdır. Şüpheyle haramlık kesinleşmez. Bir de âleni günah işleyen, işlediği günahlardan çekinme duygusu taşımayan kimsenin de sofrasına oturulmaz. Böylesine karşı kesin bir tavır takınılır, ikaz ve irşad etme tutumuna girilir.

Haram kazanan kişinin ikramı yenir mi?

Suallere cevap verdiğimi gören okuyucularım her türlü suali sormakta beis görmüyorlar. İlmî seviyemizi aşan mes’eleleri de bize tevcih ediyorlar. Bu kadar büyük suallerin altından kalkıp kalkamayacağımızı pek hesaba katmıyorlar. İhtimal, bâzı suallere “bilemiyorum”desem, “bilmiyordun da neden arz-ı endâm ettin orada”diyeceklerdir? Tıpkı İmam-ı Mâlik Hazretleri’ne sordukları gibi. Hutbede iken ona birçok sual sormuşlar. O da çoğuna bilmiyorum, diye cevap vermiş. Bu defa sual sahibi, “bilmiyordun da neden çıktın oraya”deyince, şöyle cevap vermiş:

— Ben buraya ilmim nisbetinde çıktım. Eğer cehlim nisbetinde yükselmem icabetseydi, başımın göğe değmesi gerekirdi. Hazret-i İmam böyle derse bize ne olmuş sanki? Her suale mutlaka cevap verme cür’etinde bulunacak, bilmediğimi itiraftan mı çekineceğim? Kaldı ki ben hutbede de değilim. Sohbetteyim. Sohbet ise aranızda, aynı sırada yapılan konuşma ve yazışmadan ibarettir. Aramızda makam farkı, sadece bildiğimi yazmakla tavzif edilişimden ibarettir… Bu kadar beyan-ı itizardan sonra okuyucumun zor sualine gelebilirim, herhalde. Esasında insan, bu gibi ciddi sualin cevabına titreyerek bakıyor, ürpermekten kendini alamıyor. Zira, bir insanın kazancının helâl veya haram olması basit görülecek bir hâdise değildir. Ebedî hayatıyla ilgili bir husustur bu. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu mevzuda ümmetini ikaz ederken:

— Helâlından kazanmak Müslümanın üzerine farzdır! buyurmuştur. İslâm büyükleri ise, haram bir lokma yemektense, kusmayı tercih etmişler, şâyet yedikleri lokmanın haram olduğunu sonradan öğrenmişlerse, lokma midelerindeyken parmaklarını ağızlarına sokup çıkarmışlardır. Haram lokmayla beslenen vücudun ibâdetten lezzet alamayacağını, hayırlı bir amele muvaffak olamayacağını da bildirmişlerdir. Bâzı mâna büyükleri:

— Haram lokmayla bedende meydana gelen et parçası, ateş parçasından gayrısı değildir. Hattâ, bedende haramdan bir et parçası meydana gelmektense, ateşten bir kor parçası meydana gelse de, dünyada yaksa bizi.. diyecek kadar işi ileri götürmüş, haramdan ürkmüşlerdir. Hazret-i Ebû Bekir’in yediği lokmayı, kölesinin falcılık yoluyla kazandığını öğrenince, şüpheli bir lokma oluşuna rağmen parmağını ağzına verip kustuğunu okumaktayız hadîs kitaplarında. Aynı olayın Resûlullah’ın aziz torunlarında da cereyan ettiğini öğrenmekteyiz. Müslümanın ebedî hayatıyla bu kadar ilgili olan bir mes’elede, üstelik haramların da Müslümanın kazancına sivrisinekler gibi üşüştüğü bir vasatta ceffelkalem birşey söylemek kolay olmasa gerekir. Buna rağmen ne biliyorsam onu ifadeye mecburum.

— Kazancının bütünü haram olan kimseden birşey alıp yemek, helâl olmaz. Onu söylemek kolay ve kesindir.

— Ama kazancının tümü değil ekserisi helâl olan insanın ekmeğini yemek için kurtarıcı bir hüküm bulmak uygun olsa gerektir. Bu bakımdan, Mülteka şerhi Mevkufat’ta şöyle bir ibâre görmekteyiz ki, bu metin ve şerhten günümüze dair bir hüküm çıkarmak mümkün olabilir. “Kisb”bahsinde deniyor ki:

— Zâlim olan beğlerin hediyesini kabûl etmek câiz değildir! Ancak ekserisinin helâl olduğu bilinirse bu ayrı. Bunun hediyesi helâl olur. Meselâ ticaret, ziraatten gelen kazanç gibi… Bu kısa kayıttan çıkarmak istediğimiz hüküm şudur:

— Ekmeğini yediğimiz kimsenin kazancının ekserisi helâlsa, mes’ele yapmayın. Helâl kazancının içine yarıyı geçmeyen haram karışmasından inşâallah siz mes’ûl olmazsınız. Ama, bu komşu, yahut akraba, işi iyice şaşırmış, mesleği tamamen harama dökmüş, helâl kazanca hiç değer vermez hâle gelmişse, artık sizin böylesine mânevî tarafı ölmüş kimsenin ekmeğini yeyip, suyunu içerek bulunduğu hâli tasvip eder tutumda olmanız câiz olmaz. Siz durumunuzu izhar etmeli, tutumunuzu îmada bulunmalısınız. Tâ ki ikaz olsun, ibret alsın. Belki de kurtuluşuna sebep olasınız. Demek ki kazancın helâli mi çok, haramı mı? Ona bakacağız. Mecbur kalınca bu ölçü ile amel edeceğiz.

Ahmet Şahin

Ahtapot, Salyongoz yemek caiz mi?

Hanefi fûkahası, Kur’ân-i Kerîm’deki; “Allah kendilerine iyiligi emrediyor, onlari kötülükten nehyediyor, onlara temiz seyleri helâl, murdar (pis) seyleri de haram kiliyor” (A’raf, Suresi, 7/157) ayeti kerimesini delil göstererek balık çeşidine girmek şartıyla sürekli suda yaşayan ve karada yaşaması mümkün olmayan hayvanların hepsi helaldir demişlerdir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı gibi.

Fakat balık türüne girmeyen veya devamlı suda yaşamayan diğer su hayvanlarını, tiksinti veren hayvanlardan saymışlardır. Bundan dolayı yenilmelerinin caiz olmayacağına hükmetmişlerdir. Yengeç, midye, istiridye, istakoz, salyangoz, su kaplumbağası ve ahtapot vb. gibi hayvanlar bu guruba girmektedir ve helal değillerdir.

Çiğ et ve çiğ köfte hakkındaki hüküm nedir?

Yiyecek ve içeceklerde asıl olan mübahlıktır. Yani bunların haram olduğuna dair Kur’an’da ve hadislerde bir delil bulunmuyorsa biz bunları helal olarak kabul ederiz. Kur’an-ı Kerim’de Allahu Teala haram kıldığı yiyecekleri şu şekilde belirtmiştir. “Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilenler, -canları çıkmadan önce kesememişseniz- boğulmuş, bir yerine vurularak öldürülmüş, düşüp yuvarlanmış, başka bir hayvan tarafından süsülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından yenmiş olanlar, dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fâsıklıktır.” (Maide Suresi, 5/3) Bunun yanında Cenab-ı Hak bize helal ve temiz olan şeyleri helal kıldığını bildirmiştir. Hadislerde de insan tabiatının tiksindiği, avını pençesiyle yakalayan hayvanlarla, yırtıcı kuşların ve eşek etinin haram olduğu bildiriliyor.

Dinimizde helal ve haramlar bellidir. Naslarda çiğ et hakkında bir yasaklama gelmemiştir. Dolayısıyla bunun haram olduğu söylenemez. Fakat bunun yanında dinimiz vücuda zarar veren ve insan sağlığını tehdit eden maddeleri yasaklamıştır. Vücudumuz bize emanet olduğu için onu en iyi şekilde korumakla mükellefiz. Bundan dolayı bazı yiyecek ve içeceklerin hükmü onu kullanan kişiye göre değişebilir. Bazen bir devirde helal kabul edilen bir yiyecek hakkında, onun zararları açıkça ortaya konduktan sonra kimse helal diyemez.

Çiğ et hakkında, insan tabiatının yemekten hoşlanmadığını ve bazı doktorların içinde bakteri bulunma ihtimalinin yüksek olduğunu ve bu sayede insanların bunu yemekle bir kısım hastalıklara yakalanabileceklerini belirtmelerine bakarak buna ihtiyatlı yaklaşılmalıdır.

Çiğ köfte hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Yani haramlığına dair bir nas (hüküm) olmadığı için caizdir. Fakat okuduğumuz haberlerde çiğ et hakkında söylediğimiz sakıncalardan dolayı bazı kesimlerde pişmiş etten çiğ köfte yapmaya başladıklarını öğreniyoruz. Yarın birileri çıkar da bunun sağlığa zararlı olduğunu isbat ederse bu konudaki hüküm de değişecektir.

Haram yiyip içmek manevî hayatı ne ölçüde etkiler; iffetli nesillerin yetişmesinde helal rızkın tesirleri nelerdir?

Allah Teâlâ yeryüzünü, semaları ve onlardaki sayısız nimetleri yaratmış ve insanlığın hizmetine sunmuştur. Bütün bu nimetlerden istifade etme hususundaki esas hüküm onların mübah oluşudur; yani, hakkında yasaklayıcı bir hüküm gelmemiş olan şeyler helaldir. “O’dur ki yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı.” (Bakara, 2/29); “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini Zât-ı âlîsinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize veren de O’dur.” (Câsiye, 45/13) mealindeki ayet-i kerimeler, yerde ve göklerdeki bütün nimetlerin insanların istifade etmeleri için âmâde kılındığını açıkça anlatmaktadır. Evet, yenilmesi, içilmesi veya kullanılması ayet ya da hadislerle yasaklanmamış olan her şey helaldir.

Şu kadar var ki, Cenâb-ı Hak bir kısım şeyleri yasaklamış ve bu umumî istifade iznini bazı hükümlerle sınırlandırmıştır. Ayet ve hadislerin ortaya koyduğu hükümlerle yapılması kesin olarak yasaklanan şeylere “haram” denilmektedir. Haramları tayin eden doğrudan doğruya Hazreti Şâri’dir; bu açıdan, sırf Allah’ın emri olduğu için onlara yaklaşmamak gerekmektedir. Bununla beraber, netice itibarıyla her haramın pek çok zararı olduğu ve onun yasaklanmasının sayısız hikmetlerinin bulunduğu da bir hakikattir. Herhangi bir haramı irtikap etmenin bazen maddî, bazen de manevî zararları olur. Mesela, bir lokma haramın, insanı inhirafa götürmesi ve hatta onun çoluk-çocuğunun genel durumuna da tesir etmesi her zaman söz konusudur.

Zikredildiği üzere, helaller ve haramlar Cenâb-ı Hakk’ın emirleriyle belirlenmiştir; hiç kimsenin kendi düşüncesine göre, helalleri haram ya da haramları helal saymaya hakkı yoktur. Şahsî yorumları neticesinde böyle büyük bir yanlışlığa düşebilecek kimseleri Mevlâ-yı Müteâl şöyle ikaz etmektedir: “Kendi dillerinizin yalan yanlış nitelendirmesiyle uydurduğunuz asılsız sözleri Allah’a mal ederek “bu helaldir, şu haramdır” demeyin. Çünkü, Allah adına yalan söyleyenler asla iflah olmazlar.” (Nahl,16/116)

Hazreti Rezzâk-ı Kerîm, “Allah’ın size rızık olarak yarattığı şeylerden helal ve temiz olmak suretiyle yiyin!” (Maide, 5/88); “Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin!” (Bakara, 2/168) mealindeki ayet-i kerimelerle, nimetlerden istifadenin çerçevesini beyan buyurmuş; helal ve temiz rızkın peşine düşülmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu itibarla, insan Cenâb-ı Allah’ın nimetlerinden afiyetle yiyip içebilir; fakat, hangi yolla olursa olsun her eline geçeni kullanamaz. Yiyip içtiği şeylerin dinî bakımdan yasaklanmış veya şüpheli şeyler olmamasına ve onlarda şunun bunun hakkının bulunmamasına dikkat etmelidir. Helalinden kazanmalı ve maddî-manevî tertemiz olan şeylerden -meşru dairede kalmak suretiyle- faydalanmalıdır.

Hakk’ın Mahbubu Nasırlı Eller

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “İbadet on parçadan müteşekkildir; bu on parçanın dokuzu helal rızkın aranmasındadır.” buyurarak, haramı, helali gözetmenin ehemmiyetini nazara vermiş; daha pek çok hadis-i şeriflerinde, rızık teminine matuf sa’y ü gayretleri övmüş ve ümmetini helal kazanca teşvik etmiştir. Lâl ü güher bir beyanında, “Öyle günahlar vardır ki, onlara ne namaz, ne oruç, ne de hac keffâret olabilir, onları ancak geçim temini için çalışmak affettirir, siler götürür” buyurmuş; bir başka zaman da, “Çalışmaktan elleri nasır bağlayan ve yorgun olarak uyuyan kimse mağfur olur, günahlarından kurtulur!” müjdesini vermiştir.

Evet, “Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın nebisi Hazreti Davud da elinin emeğini yerdi.” buyuran Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), alnının teriyle ailesinin iâşesini temin etmeye çalışan herkesi takdir etmiş ve bu hususta her fırsatı değerlendirerek ashabını helal kazanca yönlendirmiştir. Mesela, bir gün Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) Sa’d b. Muaz (radiyallahu anh) ile karşılaşıp onunla musâfaha yapmış (tokalaşmış) ve Hazreti Sa’d’ın ellerinin nasırlı olduğunu görünce bunun sebebini sormuştur. Büyük sahabi, “Ailemin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaktan böyle oldu!” deyince, Habîb-i Ekrem Efendimiz, “İşte Allah’ın sevdiği eller!..” buyurarak aziz dostunun nasırlı ellerini işaret etmiştir.

Yüce Rehberimiz, bütün sözleriyle ve örnek hayatıyla göstermiştir ki; şu kısacık ömür öyle de geçecektir böyle de. İnanan bir insan, yaptığı işin zorluk ya da kolaylığından, itibarlı bir meslek olup olmadığından ziyade kazancının helal mi yoksa haram mı olduğuna bakmalı ve ne yapıp edip helal rızkını temine çalışmalıdır. Gerekirse o, gidip bir yerde taş kırmalı ya da eline bir kürek alıp işsizlerin beklediği yerde beklemeli, sonra da fırsatını bulup birinin bahçesinin toprağını atmalı, diğerinin yolunu yapmalı.. ama mutlaka Cenâb-ı Hakk’ın meşru saydığı bir yolla iâşesini sağlamaya bakmalıdır. Evet, helal kazanma niyet ve gayretinde olduktan sonra icrâ edilen mesleğin türü ya da yapılan işin mahiyeti çok önemli değildir; bazı kimseler bir kısım işleri küçümseseler de, meşru her iş Hak katında makbuldür.

Kalbin Kâtili: Haram Lokma

Harama düşmeme hususunda azamî dikkat göstermek gerektiğini ifade eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır. Şu da bilinmelidir ki, cesette bir et parçası mevcuttur; o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur, o bozulunca beden de bozulur. İşte o, kalbdir!”

Pek çok hakikati ihtiva eden bu nebevî sözden işarî yolla şu husus da istinbat edilebilir: Şayet kalbe akıp gelen ve onun tarafından da bütün vücuda pompalanan kan, helal rızkın ürünü ise, onunla hem kalb sağlıklı olacak ve sıhhatli çalışacaktır hem de o selim kalbin pompaladığı temiz kanla bütün cesedin sıhhati teminat altına alınmış olacaktır. Aksine, necis kanın deveranıyla meşgul bir kalb bozulmaktan kurtulamayacak ve püskürttüğü kirli kandan dolayı da bütün vücudu fesada uğratacaktır.

Binaenaleyh, Hak dostlarından biri şöyle demiştir: “Bazen haram bir lokma ile kalb öyle bir değişir ve başkalaşır ki, bir daha da eski halini alamaz. Bütün günahlar kalbi katılaştırır ve özellikle gece kıyamına mani olur. Teheccüd namazıyla ve gece ibadetiyle karanlıkları aydınlatmanın önündeki en büyük engel haram lokmadır. Helal lokma da, başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde kalbe müsbet tesir eder ve onu cilalandırır; kalbi iyiliğe ve ibadete sevkeder. Kalblerini murakabe halinde bulunduranlar, haram lokmanın ya da helal rızkın tesirlerini -İslam’ın şehadetinden başka- kendi tecrübeleriyle de bilirler.”

Nitekim Nur Müellifi, haram lokmayı da dahil ettiği tehlikeli alanı anlatırken şöyle söyler: “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa doymuyor; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti kaldıramıyor; yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan sönüyor ve ölüyor. Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.”

Haramın insana neler kaybettirdiğini anlama açısından Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şu gaybî ihbarı çok ibret vericidir. Bilindiği üzere, hacca koşanlar ovayı-obayı “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” sözüyle inletirler. Bu söz, mü’minlerin hac esnasında ve ihramda bulundukları müddetçe sürekli tekrar ettikleri mukaddes kelimelerdendir; “Emret yâ Rabbi, buyur yâ Rabbi!.. Çağırdın, biz de geliyoruz yâ Rabbi!.. Davetine sözümüz ve özümüzle geliyoruz, buyur Allahım. Ey ortak ve benzeri olmaktan münezzeh Rabbimiz! Hamd Senin, minnet Senin ve mülk de Senin. Sen teksin, eşsizsin, emsalsizsin, buyur yâ Rabbi!” demektir. İşte, samimi kulların can ü gönülden bu cümleyle mukaddes beldeyi inlettikleri bir anda, sırtında haram parayla alınmış bir elbise ve midesinde haram yoldan sağlanmış bir lokma bulunan bir insan da “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” diye seslenir. Rahmân ü Rahîm (celle celâluhu) kendi hâlis misafirlerini Zâtına has bir memnuniyetle ve ilahî ikramlarla karşılarken, haramla beslenen ve harama bürünen o adama “La lebbeyke ve la sa’deyk” der. Bu söz, kısaca “Lebbeyk’in de sa’deyk’in de senin olsun; sen hoş gelmedin, safalar getirmedin!” manasına gelmektedir.

Demek ki, mü’min, elbisesinin ipliğinin bile haram ve şüpheli olmamasına dikkat etmeli, bilmeyerek olanından da Allah’a (celle celâluhu) sığınmalı ve harama düşme endişesiyle gönlü her zaman tir tir titremelidir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Haramdan sakının! Midesine haram lokma giren bir insanın duası kırk gün kabul olmaz.” buyurmuştur. Başka bir hadis-i şerifte de, “Allah tayyiptir, helal ve temiz olandan başkasını kabul etmez.” diyerek aynı hususa dikkat çekmiştir.

Bir gün Sa’d bin Ebi Vakkas hazretleri, “Ya Rasûlallah, dua buyur da, Allah Teâlâ, benim her duamı kabul etsin!” istirhamında bulununca, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Dualarınızın kabul olmasını istiyorsanız, helal lokma ile besleniniz! Çok kimse vardır ki, haram yer, haram giyinir; sonra da ellerini kaldırıp dua eder. Böyle birinin duası nasıl kabul olunur ki?” demiştir. Bir başka vesileyle de bu beyanını şöyle teyid etmiştir: “Helal ve temiz gıdalarla beslen ki, duaların kabul olsun.”

Haram Karşısında Sahabe Hassasiyeti

Dahası, Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), haram lokmayla beslenen bir insanın vücudundaki haramın ancak Cehennem’le temizleneceğini belirterek ümmetini uyarmıştır. Helal-haram mevzuundaki bu nebevî teşvik ve tergîblerden dolayıdır ki, başta Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz olmak üzere bütün ehlullah harama bulaşmamaya azamî derecede hassasiyet göstermişlerdir. Selef-i salihînin sergüzeşt-i hayatları bu hassasiyetin misalleriyle doludur.

Bir örnek olması açısından, Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) şu hali hatırlanabilir: Sıddık-ı Ekber, yemeğini getiren hizmetçisine, her defasında onu nereden getirdiğini ve hangi yolla tedarik ettiğini sorardı. Bir defasında, ihtimal uzun zaman aç kaldıktan sonraki bir iftar anında, hizmetçisinin verdiği lokmayı yiyip sütü içinceye kadar her zamanki gibi yemeğin nereden temin edildiğini sormak aklına gelmemişti. Birkaç lokmadan sonra birden durmuş ve endişeli bir ses tonuyla, hizmetçisine “Bu yemek neredendi, bunu hangi parayla almıştın?” demişti. Hazreti Ebu Bekir’in yanında bir köle, bir hizmetçi gibi değil, bir dost, bir arkadaş misali muamele gören insan, “Ben cahiliye devrinde arraflık yapıyordum; fala bakıyor, gâipten haber veriyor ve kâhinlikten para kazanıyordum. O dönemde yaptığım arraflıktan dolayı birisinden alacağım vardı. Dün o adam borcunu getirdi, ondan ücretimi aldım ve bu yemeği de o parayla hazırladım.” cevabını vermişti. Bunu duyan Hazreti Ebu Bekir birden sendelemiş, düşecek gibi olmuş, beti benzi atmıştı. Hemen parmağını gırtlağına kadar sokmuş, zorla istifrağ etmiş ve yediği şeylerin hepsini dışarıya çıkarmıştı. Sonra da, büyük bir mahcubiyetle, “Allahım, midemde kalıp damarlarıma karışan kısmından da Sana sığınırım.” demişti.

Hazreti Sıddık’ın bu hassasiyetini gören sahabi, “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi! Bu kadarı fazla değil mi? Ne diye kendine bu denli ızdırap veriyorsun?” diye sorunca, Ebu Bekir (radiyallahu anh) şöyle cevap vermişti: “Rasûl-ü Ekrem’den bizzat dinledim; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücudunda bir tek haram lokma bulunan bir kimsenin ancak Cehennem’le temizleneceğini söylemişti.”

Evet, bu hassasiyet, başta Sahabe efendilerimiz olmak üzere bütün selef-i salihînin hayat çizgisinin esasını teşkil ediyordu. Hazreti Ömer de (radiyallahu anh) bir gün yanlışlıkla devlet hazinesine ait olan bir zekât devesinin sütünden içmiş; onun milletin malı olduğunu farkeder etmez de hemen parmağını gırtlağına kadar sokarak istifrağ etmiş; o haramın kanına karışmasına ve bedeninin bir parçası haline gelmesine mani olmaya çalışmıştı.

İffetli Nesillerin Gıdası: Helal Lokma

İbrahim Edhem hazretleri, “Ashab-ı kemal, ancak midelerine gireni kontrol etmekle kemale erebilmişlerdir.” der ve bilmeden de olsa haram yiyip içmekten çok korkardı.

Hazreti Mevlânâ da, “İlim de hikmet de helal lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helal lokmayla meydana gelir. Bir lokma, haset ve hileyi netice verirse, cehalete ve gaflete sebeb olursa, bil ki, o lokma haramdır. Hiç buğday ekilip de arpa hasat edildiğini gördün mü?” demiş; hem sâlih bir insan olmanın hem de sâlih evlat yetiştirmenin helal rızıkla çok alâkalı olduğuna vurguda bulunmuştur.

Bir başka Hak dostu ise “helal lokma”nın iffetli nesiller üzerindeki tesirine şöyle dikkat çekmiştir: “Bu zamanda marifet ehli ve hakikat eri olan kimselerin ortaya çıkmayışının sebebi, iç temizliğinin ve batın tasfiyesinin eksikliği, hatta yokluğudur. Batın tasfıyesi ise, her şeyden önce helal lokma ile olur, helal yiyecek azalınca marifet ve hakikat kaybolur.”

İşte, ayet-i kerimelere, hadis-i şeriflere ve selef-i salihînin ikazlarına kulak verdiğimizde açıkça görüyoruz ki, selim bir kalbe sahip sâlih birer kul olabilmemiz için mutlaka haramlardan kaçınmalı ve helallerle iktifa etmeliyiz. Temiz nesiller yetiştirebilmek için de, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımızı ve ailemizin diğer fertlerini helal, hoş ve temiz gıdalarla besleme mecburiyetindeyiz. Şüphesiz, ektiğimiz her tohum ya zakkum olup başkalarını zehirleyecek ya da kökü yerin derinliklerine uzanan, dalları semaları tutan mübarek bir ağaca dönüşerek gölgesiyle, dallarıyla, yapraklarıyla ve meyveleriyle insanlığa hizmet edecektir. Gayr-i meşrû yollarla elde edilen kazanç ancak bir cehennem zakkumu mesabesindedir ve o kazançla beslenen çocuklar da bir gün mutlaka hem anne-babasına hem de topluma kan kusturacaktır. Allah korusun, şayet yediğimiz haram, içtiğimiz haram, giydiğimiz haram ve hayatımız haramlarla iç içe ise, hem kendi manevî hayatımızı karartıyoruz hem de çocuklarımızın saadet ihtimalini yok ediyoruz demektir. Bu itibarla, zaman değişse de, asır başkalaşsa da, herkes gayr-i meşrû yollara sapsa ve helal haram demeden dünyevî imkanlardan istifade etse de, biz haram yiyemeyiz, bakmakla mesul olduğumuz kimseleri de haramla besleyemeyiz.

Hekimler, çocuk bekleyen bir kadına diyazem gibi rahatlık verici ilaçların dahi verilmemesini, çünkü bu tür ilaçların rahm-i mâderdeki ceninin maddî yapısına tesir edebileceğini, bir kısım uzuvlarının bozulmasına yol açabileceğini söylemektedirler. Bu ilaçlar her bebeğe ve her dönemde tesir etmeyebilir; fakat, yüzde bir ihtimal bile olsa, annenin, hekimin tavsiyesine uyarak hassas hareket etmesi ve özellikle doğumdan önceki birkaç aylık dönemde bu tür ilaçlardan uzak durması gerekir. Aynen bunun gibi, Abdulkadir Geylanî, İmam Şazilî, Şah-ı Nakşibend ve İmam Gazâlî misillü mana aleminin sultanları da tasavvufi tecrübeleriyle haram lokmanın insanlar üzerinde menfi tesir icra ettiğini ve haramla beslenen anne-babadan dünyaya gelecek çocuğun da -istisnalar hariç- manevî yapısının bozuk olacağını belirtmektedirler. Onlar da bu sahanın hekimleri olarak haram lokmaların bazı haramzâdelerin meydana gelmesine yol açtığını söylemektedirler.

İmam Gazâlî, haram yiyip içen bir kadının sütüyle beslenen çocuğun, ileride habîs şeylere ve çirkin işlere meyledeceğini söyler. Çocuğu, ancak haram yemeyen sâliha bir kadının emzirmesi gerektiğini, çünkü haramdan hâsıl olan sütün bereketinin olmayacağını ve ondan emzirdiği veya haram yedirdiği zaman çocuğun tabiatının o haramla münasebeti bulunan kötü şeylere yöneleceğini belirtir. “Çocuğun şirret olmasının kaynağı haram yemektir.” der. Ehlullah’tan biri de “Ahmak ve gafil kadının sütü zarar verir; gafletle emzirdi isen kustur!” diyerek bu konudaki hassasiyet ölçüsüne işaret eder.

Öyleyse, çocuğunun fizikî ve biyolojik açıdan sağlıklı doğması için gereken her şarta riayet eden ve yüzde bir-iki nispetinde dahi olsa her ihtimali değerlendirip en doğru olanı yapmaya çalışan valideynin, onun manevî yönden sıhhatli olması için de aynı hassasiyeti göstermesi gerekmez mi?

“Mübarek” Bir Damat

Seleflerimiz bu hususta o derece dikkatli davranmışlardır ki, ailelerinin helal rızıkla beslenmesi, çocuklarının manevî açıdan da selim fıtrat üzere doğması ve sıhhatli büyümesi için adeta tir tir titremişlerdir. Menkıbelerde asla değil fasla bakılması gerektiğini bir kere daha hatırlatarak anlatacağım şu hadise de bu hassasiyetin güzel bir misalidir.

Bir devirde, Merv şehrinin Kadısı, kızının evlilik çağına geldiğini düşünür ve ona layık bir eş aramaya başlar. Dünürcüler birer birer kapıya dayansa da Kadı efendinin acelesi yoktur, adayları teker teker değerlendirir, biricik kızını vereceği en uygun insanı bulmaya çalışır. O günlerde Kadı bir rüya görür; rüyasında kendisine kızını “Mübârek” adlı kölesine vermesi söylenir. Aynı rüyayı birkaç defa görünce ve kölesini değişik şekillerde deneyip onun sâlih bir insan, hayırlı bir damat adayı olduğuna kanaat getirince, bu düşüncesini eşe-dosta açar. Bazıları daha münasip, asil ve zengin kimseler de bulunabileceğini söyleyerek kadı kızının bir köleye verilmesine razı olmasalar da, Merv Kadısı kararını vermiştir. Kızının da rızasını alır, kölesini çağırır ve onları evlendirir.

Nikahın üzerinden bir ayı aşkın bir süre geçmiştir ki, Kadı Efendi, kızının ve damadının hallerini sormak için onları ziyaret edince, kızcağız “Babacığım, damadın çok iyi bir insan ama daha peçemi indirmedi, evlendiğimizden beri benden uzak duruyor; yediriyor, içiriyor, fakat elini elime sürmüyor.” der. Kadı bu hale taaccüp eder, hemen damadını bulur ve ona bu davranışının sebebini sorar. Aldığı cevap karşısında Kadı gözyaşlarına boğulur ve kızını doğru insana verdiğini görmenin sevinciyle şükür hisleriyle dolar. Damat şöyle der: “Efendim, ne olur alınmayınız, su-i zanda bulunduğumu zannetmeyiniz; fakat, siz şehrin kadısısınız, size çok gelen giden olur, evinize hediyeler yollanır; Cenâb-ı Hakk’ın bana bir emaneti ve hediyesi olan kızınızın o şüpheli şeylerden yemiş olmasından korktum. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bedendeki haram bir lokmanın tesirinin ancak kırk günde geçeceğini söylediğini öğrenmiştim. Muhtereme eşimi hiç değilse kırk gün alın terimle kazandığım helal lokmayla beslemek istedim; ta ki, Hâlık-ı Kerîm nasip ederse, evladımız sâlihlerden olsun.”

Evet, bu bir menkıbedir; aynıyla olmuş mudur bilinmez. Evlenen herkesin böyle bir erbaîn çıkarması da gerekmez. Mübarek adlı o Hak erinin kırk gün beklemesi sübjektif bir meseledir. Ne var ki, maneviyat aleminin sultanlarından, büyük veli Abdullah bin Mübarek işte o temiz izdivaçtan neş’et etmiştir.

İmam-ı Azam’ın Babası ve Helallik Alma Gayreti

Mevzu açısından benzer bir hadise de İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretlerinin muhterem pederi Sâbit hakkında anlatılmaktadır: Sâbit, bir gün dere kenarında abdest alırken, suya düşmüş bir elma görür. Abdestini tamamladıktan sonra, nasıl olsa çürüyüp gideceğini düşünerek “Bari zâyi olmasın!” der ve o elmayı alıp yer. Fakat, çok geçmeden tükürme ihtiyacı hisseder ve tükrüğünde kan görür. O zamana kadar benzer bir haline şahit olmadığı için o kanın yediği elmadan ileri geldiğini düşünür ve onu yediğine çok pişman olur. Elmanın sahibiyle helalleşmek için dere boyunca yürür; sorup araştırır ve sonunda adamı bulur. Hadiseyi ona anlatıp helallik dileyince adam hakkından vazgeçmek için onu uzun bir süre yanında çalıştırır, değişik şekillerde imtihan eder, sâlih bir Hak eri olduğuna inanınca da son bir şart koşar: “Benim kör, sağır, dilsiz ve kötürüm bir kızım var. Bununla evlenmeye razı olursan o zaman elmayı sana helal edebilirim.” der. Sâbit Hazretleri âhirete kul hakkıyla gitmemek için bu teklifi kabul eder.

Nikahları kıyılınca Sâbit Hazretleri henüz yüzünü göremediği zevcesinin bulunduğu odaya girer; fakat, odaya girmesiyle çıkması bir olur. Hemen kayınpederine koşup, “Bir yanlışlık var galiba, içeride sizin bahsettiğiniz vasıflarda bir kız yok!” der. Kayınpederi tebessüm ederek, “Evladım o benim sana nikahladığım kızımdır, senin de helalindir. Ben sana kör dediysem, o hiç haram görmemiştir. Sağır dediysem, o hiç haram duymamıştır. Dilsiz dediysem, o hiç haram konuşmamıştır. Kötürüm dediysem, o hiç harama gitmemiştir. Var git helalinin yanına, Allah Teâlâ hanenizi mübarek ve mesut etsin.” cevabını verir.

İşte böyle bir ana ve babadan da İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri dünyaya gelir. Tabii, bu da bir menkıbedir. Fakat, önemli olan, İmam-ı Azam gibi bir sultanın yetişmesine dayelik eden o yuvanın hangi esaslar üzerine bina edilmiş olabileceğine dair ip uçları yakalayabilmek ve bunlardan kendi hesabımıza ibretler çıkarabilmektir.

Annenin Tığı Oğlun Çuvaldızı Oluverir!..

Evet, bir bebeğin, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlanarak helal ve meşrû rızıkla beslenmesi fevkalâde önemlidir. Öyle ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hadisedeki kopukluk, negatif bir vâkıa olarak -muvakkaten dahi olsa- çocuğa akseder. Anne-babanın damarlarındaki bir parça haram, çocuğun muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.

Ebu Vefa Hazretleri bu mevzuyu anlatırken şahsî hayatından ve kendi çocuğunun bir huyundan misal verir: Hazret’in oğlu sürekli elinde bir çuvaldızla dolaşmakta ve devamlı surette tulumlarla su taşıyan insanların tulumlarını delmektedir. Ebu Vefa Hazretlerinin üzülmesine gönülleri razı olmayan ahâlî bu durumu uzun süre gizli tutar ve şikayetçi olmazlar. Fakat, zamanla iş çığırından çıkar ve çekilmez hale gelir; halk mecburen meseleyi Hak dostuna açar ve oğlundan şikayetçi olurlar. Hazret, oğlunun yaptıklarını öğrenince gerçekten çok üzülür ve bir o kadar da şaşırır. Durumu eşine anlatır; bunun sebebinin ikisinden biri olduğunu söyleyip hanımından çocuğa hamileyken yanlış bir harekette bulunup bulunmadığını sorar.

Anne düşünür taşınır ve eşine şunları söyler: “Çocuğun doğmasından birkaç ay evvel komşunun evine gitmiştim. Orada portakal ve nar gibi meyveler gördüm. Canım çok çekti ama istemeye de utandım. Komşum görmeden elimdeki örgü tığımı meyvelere saplayıp saplayıp ağzıma götürdüm ve böylece onları tadarak meyve arzumu giderdim.” Ebu Vefa hazretleri bunu duyunca “İşte tığını meyveye saplayıp birkaç damla da olsa izinsiz ve haram olan meyve suyunu tatman, evladımızda tulumları delme şeklinde tezahür etti. Şimdi huzur-u kibriyaya yönel, ağla ki Allah günahını affetsin.” der. Annenin, kabahatini anlayıp ağlayarak dua dua yalvardığı ve sonra da komşusundan helallik aldığı aynı anda, çocuğunun içini bir pişmanlık hissi doldurur ve “Bu yaptığım iş bana hiç yakışmıyor. Artık, böyle bir şey yapmayacağım” diyerek elindeki çuvaldızı atar.

Hâsılı, kendimiz ve çocuklarımız hakkında en çok korkmamız gereken hususlardan biri de haram yemek olmalıdır. Zira, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Haram lokma ile beslenip büyüyen bir insana ateş daha layıktır.” buyurmuştur. Her haram, ya yiyip içenden ya da onun çoluk çocuğundan burada olmazsa ötede mutlaka çıkacaktır. Evet, helal, kalbin cilası olduğu gibi, haram da onun karasıdır. İbadetlerinin mûteber, dualarının makbul ve çocuklarının sâlih birer kul olmasını arzu edenler, helal dairesinden ayrılmamaya azamî îtîna göstermelidirler.

M. Fethullah Gülen

Alkolsüz biranın dinî hükmü nedir?

Önce tespitlere bakalım:

“Birada %5-7 nisbetinde etil alkol bulunur. Alkolsüz biranın elde edilişi, biradaki alkolün vakumla azaltılmasıdır. Yoksa kesinlikle alkolsüz denilen birada da %1-1,5 nisbetinde etil alkol mevcuttur.

Alkolsüz bira diye piyasaya sürülen bira, içerisinde %5-7 nisbetinde etil alkol bulunan biranın, etil alkol oranı vakumla azaltılmış halidir. İçerisinde kesinlikle %1-1,5 nisbetinde etil alkol bulunur.” (Gıda Bilimi ve Teknolojisi. AÜ Ziraat Fak Teksir No: 113, s.173, Ankara, 1983) (www.diyanet.gov.tr)

Bazı Marketlerde “Alkolsüz Bira” satılmaktadır. Bu ürün helâl midir?

“Alkolsüz Bira” ismi ile satılan içeceklerde % 0.5 alkol bulunmaktadır. T.S.E. Standartları da bu miktara izin vermektedir. “Çoğu sarhoşluk veren maddenin azı da haramdır” şer’î ölçüsü karşısında Müslüman’ın bu biradan uzak olması gerekir. (Gıda Raporu)

Görüldüğü gibi, alkolsüz bira adı altında satılan içeceğin, aslında tamamen alkolsüz olmaktan ziyade az alkollü olduğunu anlıyoruz. Dinimizde çoğu sarhoşluk veren maddenin azı da haramdır. Zaten bu içeceği üreten firmalara baktığımızda, bu içeceğin üretilmesinde helal-haram kaygısı taşınmadığını anlayabiliriz. İsmi de bize oldukça itici gelmektedir. Yani sadece isminin bira olması bile, şüphe uyaran bir durumdur.

Besmelesiz kesilen bir hayvanı yemenin hükmü nedir?

Hanefî Mezhebi, “Üzerine Allah’ın ismi anılmayan (yani besmele çekilmeyen) şeyleri yemeyin” ayetine ve birtakım hadis-i şeriflere dayanarak, besmelesiz kesilen hayvanların etlerinin yenilemeyeceğine hükmetmiştir. Buna karşılık Şafiîler, Buharî’de geçen bir hadîsi farklı yorumlayarak, besmele kasden terkedilmediği takdirde, hayvan besmelesiz de kesilmiş olsa, yerken besmele çekmenin yeterli olduğu görüşündedirler.

Buharî’deki hadis şöyledir: “Efendimiz (sav)’in Mekke’de bulundukları bir sırada, etraf kabilelerden müslüman olan bir topluluk, kendilerine hediye et gönderir. Besmeleli mi, değil mi belli olmayan bu etin yenilip yenilemeyeceği kendilerine sorulduğunda, Efendimiz (sav), “Besmele çekin ve yiyin” buyururlar. İmam Şafiî Hazretleri bu hadisi mutlak olarak ele alıp, hayvan besmelesiz kesilmiş de olsa, yerken besmele çekmenin kâfî olduğu neticesini istinbat eder. İmâm-ı Âzam Efendimiz ise, “eti gönderen kabile müslümandı ve ilgili Kur’ân ayetinden haberdardı. Dolayısıyla, besmele çekip çekmedikleri sadece bir şüphe mes’elesiydi şeklinde yaklaşırlar. Allah Rasûlü (sav), hayvanı keserken besmele çekmişlerdir hüsn-ü zannıyla etin yenmesini buyurdular. Zaten, yemeğe başlarken besmele çekilir” diyerek, bunun besmelesiz etin yenilebileceğine bir delil teşkil etmediği hükmünü vermişlerdir.

Müslümana gereken ve yaraşan, dinin en küçük bir mes’elesinde dahi hassasiyet göstermektir. O, bir taraftan ferdî hayatında besmelesiz etleri yemezken, içtimâî hayat adına da ağırlığını koyar ve etlerin “Besmele” ile kesilmesi için gereken herşeyi yapar.

Pislik yiyen balıklar yenir mi?

Denizde veya belli havuzlarda domuz yağı katılmış yemle beslenen balıkların yenmesinde mahzur yoktur. Çünkü bu yem, balıkların vücudunda belli istihalelere, yani kimyevî değişikliklere uğrar. Şu kadar ki, nasıl sokaklarda salma gezen hayvanlar boğazlanmadan önce birkaç gün bekletiliyor, öyle de, necisü’l-ayn yani tabiatıyla pis bir şey yiyen balıklar da bir-iki gün bekletilmelidir. M. Fethullah Gülen

Çekirge yemenin hükmü nedir?

Çekirge hakkında gelen hadislerden yola çıkan ulema onun yenmesinin helal olduğu hususunda icma etmiştir. Kim tarafından tutulursa tutulsun, kendi kendine ölsün veya öldürülsün farketmez, helaldir.  Konuyla ilgili hadisler şu şekildedir:

1- İbnu Ebî Evfa (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber (altı veya yedi sefer) gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında (aleyhissalâtu vesselâm)’la birlikte çekirge yedik.” (Buhârî, Sayd 13; Müslim, Sayd 52)

2- Selman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a çekirgeden sorulmuştu.” “Onlar, Allah’ın en kalabalık ordularıdır. Onu ne yerim ne de haram kılarım” buyurdular.” (Ebû Dâvud, Et’ime 35; İbnu Mâce, Sayd 9)

3- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Biz, hacc veya umre için Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’le birlikte yola çıkmıştık. Yol esnasında bir çekirge sürüsüne rastladık. Kamçı ve yaylarımızla vurmaya başladık. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Bunu yeyin, zîra o deniz avından (sayılır)” dedi.” (Ebu Dâvud, Menâsik 42; Tirmizî, Hacc 27)

Tavuk kesiminde besmele çekmek gerekir mi?

Açıklama: Avrupa’da yaşadığım için son zamanlarda sürekli gördüğümüz 100% helal kesim damgalı firmaların kestiği tavukların ne kadar helal olduğu benim için şüphe uyandırıcı olmaya başladı. Son birkaç aydır kendim de bir tavuk firmasında çalışıyorum ve helal kesim denen olayın sadece makineyi ilk çalıştırırken salâvat getirilmesi olduğunu öğrendim. Bir salâvat ile günde binlerce kesim yapılması sonucu üretime verilen tavuklar sizce yeteri kadar helal mi?

Cevaplar

Asıl olan, salâvat değil besmeledir. Tıpkı, vurulan birkaç kuşu yakalamak üzere gönderilen köpeği besmele ile salmak gibi bir besmele çekmek yeterli olur. Ancak, bildiğimiz kadarıyla tavuk kesim yerlerinde sabah basılan düğmeyle akşama kadar kesim yapılmamaktadır. Aralarda durmalar olmaktadır. Dolayısıyla her düğmeye basışta ayrı besmele çekilmesi gerekir.

Besmeleden başka bir de tavuğun tüylerinin temizlendiği suyun sıcaklığı ve o suya pislik karışmaması önemlidir. Su çok sıcak olduğunda tavuğun içindeki pislikler etine nüfuz eder. O zaman tavuğun et kalitesi düşer. Pislik karışmış bir et sağlık açısından iyi olmayacağı gibi dinen de yenilmesi helal değildir. Bugün bazı firmalar dinî hassasiyetlerinden dolayı bazı firmalar da kalite düşüncesiyle bu sıcaklığa dikkat ederler.

Dini hassasiyetiyle bilinen markaların, “biz bu konulara dikkat ediyoruz, rahatlıkla yiyebilirsiniz” demelerinin ardından artık suizan etmemek ve hele hele gıybete girmemek gerekir. Ancak, bununla beraber, dikkat derecelerinden de emin olmadan yememek icab eder. Zira bazı firmalar dikkat ediyoruz diyorlar ama soruda bahsedildiği gibi besmele yerine salâvat getiriyorlar veyahut da akşama kadar aralıklı seanslarla kesilen tavuklar için bir besmeleyi yeterli görüyorlar. Bu durumda tavuk, dini hassasiyetlere göre kesilmiş olmuyor. Zira her seansta ayrı besmele çekilmesi gerekiyor.

Evet, yediğimize içtiğimize dikkat edelim, güvendiğimiz insan ve firmalardan alışveriş yapalım, şüphelendiğimiz yerlerde şüpheli olmayanla yetinelim ve gıybet, suizan ve dedikodulara girmemeye özen gösterelim.

Zebra yemek niçin helaldir?

Öncelikle bir hususu açıklayalım. Dinde bir şeyin helalliğine delil aranmaz. Çünkü eşyada asıl olan ibâhadır. Yani bir şeyin haramlığına delil bulunmadığı sürece o şey helaldir. Dinimizde eti yenmeyen hayvanlar veya bunların özellikleri açıklanmıştır. Zebra bu guruptan değildir. Çünkü o, avını azı dişiyle yakalayan veya leş yiyen hayvanlar grubunun dışındadır.

Mutfağında domuz etinin pişirildiği bir lokantada helal olduğunu bildiğimiz bir eti yememiz doğru mudur?

Bizler bu gibi Müslüman olmayan ülkelerde yaşarken ancak helal olduğunu kesin olarak bildiğimiz gıdaları tüketebiliriz. Dolayısıyla eğer domuz etiyle diğer helal olan koyun, inek eti aynı mutfaktan çıkıyorsa, şu ihtimaller akla geliyor. Bunların kesiminde pişirilmesinde aynı bıçak aynı kap vs. kullanılmış olabilir. Ve bir de burada çalışanlar bu hususta yeterince hassas davranmıyorlarsa, durum daha da ileri gidebilir. Bunun için böyle bir yerden et tüketmeniz çok doğru gözükmüyor.

Ancak bunların işlendiği ve pişirildiği bölümler tamamen farklıysa ve yediğimiz ete hiç bir şekilde haram bir şey bulaşıp karışmadığından eminseniz bu takdirde buradan et alınıp yenilebilir.

Haramlarla helaller bellidir. Arada kalanlar ise şüphelidir. Şüpheli şeylerden kaçınmak da dinimizde bir esas olup takvanın ileri derecesi sayılan veranın alametidir.

Biz gayr-i müslim bir ülkede yaşıyoruz ve hınzır eti satıyoruz. Hükmü nedir?

Önce hınzır hakkında kısa bir malumat verelim sonra da söyleyeceğimizi ifade edelim:

Domuz “necisü’l-ayn”‘dır. Yâni tamamen pistir. Ne eti, ne derisi, ne de kemiği hiçbir suretle temizlenmez, temizlik kabul etmez. Bu sebeple domuzun ölüsü şöyle dursun, dirisi bile alınmaz, satılmaz. İnsan tabiatı bundan istikrah eder, nefret duyar. Hele tarlada vurulup da arazide günlerce bekleyen domuz leşini ise, istifâdeye müsâit bulmaz. Etiyle, kemiğiyle, derisiyle pis olan bir mahlûku satmak, pisliği satmak demektir ki, bu da ne alan, ne de satan için câiz olmaz. Domuz leşleri boş araziye terk edilir. Hayvanların içinde domuzdan daha pis ve mikroplusu mevcut değildir. Bu yüzden olacak ki, Kur’ân-ı Kerîm’de bâzı hayvanların vasıfları itibariyle haramlığı sayılırken, domuzun ismi tasrih edilir, açıkça ismi söylenerek haramlığı anlatılır: “Size, leş, kan ve (hınzır) haram kılındı” buyrulur.

İslâm temizlik dinidir. Hattâ temizlik İslâm’da o kadar mühim bir yer işgal eder ki, pislik yediği belli olan bir tavuk kesilecekse, üç gün kadar pislik yemeyeceği bir yerde temiz gıda ile bekletilir, bundan sonra kesilir. Domuz ise tamamen pislikle beslenir, bünyesi pis şeylerle dolup taşar. Hattâ bir gayr-i müslim ülkesinin lâğım kanallarının bozulmasıyla pislik sokakları istilâ ettiğinde domuzlardan istifade etme ciheti düşünülmüş, çiftliklerde ne kadar domuz varsa getirilip lâğım kanallarına bırakılarak pisliği yiyip tüketmeleri çaresi ileri sürülmüştür. Demek ki domuz bütünüyle necis sayılmaya lâyık bir yaşayış içindedir. Bünyesinde çeşitli mikropları barındıran bir pislik tüketicisidir. Aslında domuzdaki mikroplar sayılamayacak kadar çoktur. Eti bilmem şu kadar sıcaklıkta kaynatmakla da bu mikroplardan temizlenmez. Buna rağmen hastalık saçan hususiyeti devam eder. En iyisi bütünüyle uzak kalmaktır. Zarar verince vurup terk etmek, hiçbir cihetle pislikten istifâdeyi düşünmemektir. Bir rivâyette, domuz kılından sadece ayakkabı dikişi ile badana fırçası câiz görülmüştür ki şimdi buna da ihtiyaç yoktur. Çünkü alternatifleri çoktur.

Sorunuza gelince, Hıristiyanlar, her ne kadar domuzu kendilerine helal görse de, bu durum, bizim onlara domuz eti satmamızı helal hale getirmez. Bu konuda fetva verenler olsa da bu durum, pek çok âlimimiz tarafından kabul görmemiştir. Öyleyse Müslümanlar, Allah’ın pistik dediği şeylere yaklaşmamalı, temiz işlerle uğraşmalı, temiz kazanıp temiz yeyip Allah’ın huzuruna temiz çıkmalılar.

Kefir ve kombu çayı caiz midir?

Kefir, kımız, boza, yoğurt, ayran, meyve suları gibi ürünlerin yapımında, tabiî olarak cüzi miktarlarda alkol oluşmaktadır. Bunlar insanı sarhoş edecek dereceye gelmedikten sonra -ki gelmemektedir- içilmelerinde sakınca yoktur. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva kurulu da kefirin içilmesine caiz dedi. Bu tür ürünlerin içilmesinde dikkat edilecek iki husus vardır: Birincisi bunların yapımı sırasında fermantasyonla oluşan alkol derecelerinin sarhoş edici seviyeye ulaşmaması, ikincisi üretim sırasında dışarıdan alkol katılmaması. Ayrıca, kefir, kımız ve boza gibi içecekleri taze içmenizi tavsiye ederiz. Kombucha mantarı da bu anlattıklarımızla aynı çerçevede değerlendirilebilir.

Gazlı içecekleri içmekte bir mahzur var mıdır?

Gazlı içeceklerde iki türlü durum vardır. Birincisi, içine doğrudan alkol katılanlar. Alkolün büyük havuzlarda yapılan karışımlar neticesinde istihaleye uğradığını yani içecekle bütünleşip kendi kimliğini kaybettiğini söyleyenler olduğu gibi, çözülmeyip kendi halinde kaldığını söyleyenler de mevcuttur. Bu sebeple, alkolün dışarıdan katıldığı durumlar, kesin bir kanaat oluşmamakla beraber, en azından şüphe doğurmaktadır. Dolayısıyla içeriğinde, üretim sırasında dışarıdan doğrudan alkol katıldığı belirtilen içeceklerden kaçınmak gerekir. Bu durum bazen içeriğinde yazmamaktadır. Bu durumda firmaları arayıp sormak icab eder. Bu türlü şüpheli şeylerden kaçınmak hem takvanın neticesidir hem de takvaya kuvvet verir.

İkinci durum ise sonradan içerisinde alkol oluşanlar. Bu tür içecekleri içmekte bir sakınca yoktur. Meyvenin tabii asitinin biraz kaynaması neticesinde ortaya çıkan, sarhoş eden alkol cinsinden değildir. Zaten alkol yapılması için özel bir işleme tabi tutulmuş da değildir.

Yenilen içilen şeylerin, haramlık-helallik hassasiyetinin yanında bir de insan karakterine, manevi hayatına tesiri söz konusudur. Bu yönüyle de meseleyi ele almalı yeyip içtiğimiz şeylerde fevkalade dikkatli olmalıyız. Allah’a inanmak, Kur’an okumak, namazı iştiyakla kılmak, ahiret özlemiyle yaşamak gibi ne kadar duygu ve latifelerimiz varsa, bütün bunlar yediğimiz içtiğimiz şeylerden etkilenmektedir. Bu mesele ilk etapta objektif görünmese de hem kalb ehli büyüklerin tesbitleri hem de yaşanan realiteler, bizleri teyakkuza sevk etmektedir. Zira günümüzde işlenen bunca günahın ve akla hayale gelmeyen günah çeşitlerinin perde arkasında haram lokmanın payı büyüktür diye düşünüyoruz. Nitekim eskiden maneviyat büyüklerimiz, “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” derlermiş.

Bu sebeple, yeme içme mevzularında her zaman aşağıda verilen ölçüler içinde hareket etmeliyiz:

 —    Araştırma yapmak,

—    İhtiyatlı olmak,

—    Güvenilir insanlara ve işin uzmanlarına sormak,

—    Şüphelerden kaçınmak, takvayı esas almak,

—    İhtiyaç ölçüsünde hareket etmek, fantezi ve lükse girmemek.

Umumi manada bütün yiyecek  ve içeceklerde, hususi manada ise sorulan konu olan gazlı içeceklerde, yukarıda zikredilen ölçülere dikkat etmenin yanında bir önemli konu daha var ki o da; gerek haram ve helal olan gerekse haramlığı-helalliği şüpheli bulunan şeylerin takdiminde, anlatılmasında, müzakere edilmesinde insanların birbirlerini kırmamaları, ayıplamamaları, gıybet etmemeleri, aksine, kesin bilinen hükümlerin belirtilmesi, şüpheli şeylerde de hassasiyet ve takvanın tavsiye edilmesi, neticenin ise tercihe bırakılmasıdır.

Avrupada helal ürün bulmak zor, ne yapabiliriz?

Bu konuda şu ürün helaldir, şu değildir diyecek seviyeye henüz gelemedik. Zira böyle bir sistemimiz, araştırma merkezimiz henüz yok. Yapılan küçük çapta çalışmalar var. Bunlar geleceğin büyük araştırma merkezlerinin çekirdekleri olsa da şu an itibariyle yetersiz. İnşallah Rabbimiz, tamamına erdirir ve bizler de inananların helal yemesi konusunda yeterli bilgiyi verebiliriz.

Malum hayvanın etinin, yağının çeşitli ürünlerde fermantasyona uğrayıp mahiyetini kaybettiğini biliyoruz. Mesela havuzlarda yetiştirilen balıklara verilen yemlerde hınzır katkıları var. Bunlara, fermantasyona uğradığı, balığın içinde mahiyetini kaybettiğinden dolayı fetva veriliyor. Sizin bahsettiğiniz ürünlerde de aynı şey olabilir ama işi ihtimale bırakmamak gerekiyor. Bu yüzden, kosher de olsa en güvenilir markaları almanızı tavsiye ederiz. Ayrıca, bulunduğunuz yerlerin şartlarını zorlayarak kendiniz kesip yeseniz daha iyi olur. Mesela, bir kaç aile birleşip aylık, iki aylık periyotlarla bir inek kestirip paylaşabilirsiniz.  Bir mahkum gibi eli bağlı oturmamak ve olabilecek imkânları zorlamak gerekiyor. Hatta bıkmadan usanmadan kanuni şartları zorlamak icab ediyor. Ta ki, iş oluruna bırakılmasın, bulunduğunuz devletler Müslümanların varlığını ve isteklerini bilsin ve zamanla da kabul etsinler. Netice itibariyle bir taraftan sizler kendi sosyal ve ekonomik imkânlarınızı zorlayacaksınız bir taraftan da devletin kanunlar çerçevesinde bir şeyler yapmasını sağlayacaksınız ve inşaallah ilerde bu iki yol bir yerde birleşecektir.

Merhum Muhammed Hamidullah hoca, Fransa’da yıllarca kalıp hocalık yaptığı halde et yememiş, Suat Yıldırım hoca misali talebelerinden onun gibi davrananlar da olmuş. Belki bu yol tercih edilerek azimete göre davranılacak.. Kim bilir!.. Allah yardımcınız olsun..

Hangi katkı maddeleri haramdır ya da sağlığa zararlıdır. Aldıklarımızdan emin olmanın bir yolu var mıdır?

Açıklama: Eskiden haram ve sağlığa zararlı katkı maddeleriyle ilgili listeler gezer ve herkes onlardan uzak dururdu. Son zamanlarda bu hassasiyet azaldı. Boğazdan geçenlere dikkat edilmiyor. Hangi katkı maddeleri haramdır ya da sağlığa zararlıdır. Aldıklarımızdan emin olmanın bir yolu var mıdır?

Bizim vazifemiz, çevremizin ne kadar bozulduğunu araştırmak ve insanlar hakkında doğru veya yanlış bazı hükümler vermek değil, kendimize bakmaktır. Biz her zaman hassas olur ve çevremizi de harama karşı uyarırsak bu konuda yapmamız gerekenleri yapmış oluruz.

Bir Müslüman olarak zor bir dönemde yaşıyoruz. Yediğimiz, içtiğimiz, baktığımız, bakmadığımız, yaptığımız ve yapmadığımız her şeyin hesabının bize sorulacağını düşününce bu zorluk daha da belirginleşiyor. Şartlar ne kadar zor olursa imtihan sonunda elde edilecekler de o kadar büyük olabileceği gibi, şartların zorluğuna göre bazı hafifleştirmeler de söz konusudur. Dini hayatına taşımanın elde kor taşımak gibi olduğu bir dönemde bazı kusurlar –inşallah- bile bile işlenmedikten ve kaçınmak da mümkün olmadıktan sonra Allah tarafından yok sayılabilir ümidindeyiz. Zaten O (c.c.) demiyor mu “Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah bütün günahları affeder. Çünkü O, gafur ve rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır).” (Zümer Suresi, 39/53) Efendimiz, bu ayeti dünyadaki hiçbir şeye değiştirmeyeceğini ifade ediyor. Evet, günahların bizi çepeçevre sardığı bir ortamda niyetlerimizi sağlam tuttuğumuz takdirde biz de Allah’ın rahmetine sığınabiliriz, tabii ki şartlarına uyarak.

Yediğimiz, yiyebileceğimiz pek çok şey maalesef haram maddelerle içli dışlı. O zaman yapılacak olan şey, özellikle yiyecek ürünleri İslami hassasiyetini bildiğimiz yerlerden almak. Firmalar da önemli, bazı firmalar özellikle buna dikkat ettiklerini söylüyorlar ki, bu konuda açık ifadeleri varsa, onları daha fazla araştırma mecburiyetimiz yok. Önce güvenebilecek yerler bulup sonra da oralardan alışveriş yapmak lazım.

İnternette bazı siteler, yenilen ve içilen şeylerin muhtevası hakkında bilgi veriyorlar. Muhtevada caiz olmayan bir şey yoksa, “asıl olan mübah olma”dır hükmüne dayanabiliriz. İnternette maalesef milletimizin hassasiyetini suistimal edenler de var. Milletin eline bir liste tutuşturup, market market dolaştırmak pek uygun bir şey olmasa gerek. Ama temel prensipler bellidir. Biraz dikkat insana yeter. Tekrarla söyleyelim: Yapılması gereken, bu konulardaki hassasiyeti bilinen ürün ve firmaları tercih etmek. Herhalde bu hayatın devam etmesine ve yerine göre zevk ve lezzet almaya da yeter. Bunun yanında önümüze çıkan her şey de haram değil. Allah’ın helal olarak rızıkları çok. Müslümanlar onları bulmalı ve üretip çoğaltmalı. Tüketiciler de bu hassasiyete karşı hassasiyet göstermeli.

At etinin haram olduğunu söyleyen İmam-ı Âzam ve İmam Mâlik’in delilleri nelerdir?

Bu iki büyük imam, at etinin haram olduğuna ya da harama yakın mekruhluğuna hükmetmişlerdir. Delil olarak da وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً “Hem binmeniz, hem de zînet olsun diye atlar, katırlar, merkepler yarattı.” (Nahl Suresi, 16/8) ayetini delil getirmişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ile İmam Mâlik, atların yaratılış gayesinin “binmek” ve “zînet” olduğunu kabul ederek at etinin haramlığına kail olmuşlardır ki, bu rivayet İbni Abbas’tan menkuldür. Ayrıca İmam Azam’a göre atın savaşlarda kullanılması ve buna ciddi ihtiyaç olması da bir delildir. Halid b. Velid’den gelen bir rivayet şöyledir: “Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) at, katır ve ehli eşek etlerini nehyetti (haram kıldı).” İmam Azam’ın vefatından üç gün önce, at etinin haramlığı görüşünden döndüğü de rivayet edilmektedir. (1)

İmam Şâfiî, İmam Ahmed b. Hanbel, İshak b Rahûye ise at etinin helal olduğunu kabul etmişlerdir ki, bu da Hasan Basri, Kadı Şüreyh, Atâ b. Ebi Rabah ve Said b. Cübeyr’den (r.a) nakledilmiştir. Hanefilerden İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e (r.a) göre de at eti helaldir. Delil olarak Hazreti Enes’in (r.a) rivayetini gösterirler: “Biz Allah Resulü zamanında at eti yedik” Diğer bir rivayet de şöyledir: Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) Hayber günü ehli eşek etinden nehyetti, at etine izin verdi” (2)

Bütün bu rivayet ve görüşleri değerlendiren İmam Serahsi’ye göre at etinin haram olmasının delilleri daha ağır basmaktadır. At etinin yenilmesine dair rivayetler de, haram kılınmasından önceki döneme aittir. Haram kılan deliller, helal kılan delillere tercih edilmelidir.(3)

Ancak diğer imamlarca da değerlendirilen bu hususta varılan netice şudur: Hanefi mezhebinde söylenmiş son söz (fetvaya esas olan görüş) at etinin helalliğidir. (4)

Buradan anlaşılan, at etini yiyenin de yemeyenin de Hanefi mezhep içerisinde dayandığı bir imam ve delil mevcuttur. Öyleyse bu mevzuda kimse kimseye haram iş işliyor nazarıyla bakmamalıdır.  Tercih durumunda kalanlar da İmam Serahsi’nin dediği gibi haram kılan delili tercih edip yemeyebilirler.

Dipnotlar:

1- Mecmeu’l Enhur, 4/133

2- İhtiyar, 2/462

3- Mebsut, 11/234

4- Mecmeu’l Enhur, 4/133

Margarin kullanmak caiz midir?

Piyasada çok çeşit margarin var. Bunların hepsiyle ilgili araştırma yapmadan bir hüküm vermek doğru olmaz. Ancak margarin şeklindeki yağlar sağlık yönünden tavsiye edilmiyor. Bu yönüyle uzak durmakta fayda var. İlla da kullanılacaksa müspet olduğuna inandığımız firmaları tercih etmek şimdilik en kolay çözüm gibi duruyor. Allahu a’lem…

Tavuk çiftliklerinde hasta, zayıf ve erkek civcivlerin itlaf edilmesi caiz mi?

Tıpkı insanlarda olduğu gibi hayvanların da yaşama hakkı vardır. Bir zaruret söz konusu olmadığı sürece bir hayvanın hayatına son verilemez. Bir hayvanın öldürülmesini meşru kılan gerekçeler şunlardır: Hayvanın insana zarar verme ihtimalinin olması, saldırgan bir hayvana karşı kişinin meşru müdafaaya başvurması, bulaşıcı bir hastalık taşıma gibi bir sebepten dolayı kamu sağlığını tehdit etmesi, beslenme (etinden faydalanma), etini satmak suretiyle kişinin hayvancılığı geçim kaynağı edinmesi, gerekli olduğu durumlarda hayvanı kobay olarak kullanma ve ibadet (kurban kesme).

Buna göre kümeslerde uygulanan civciv öldürme hadisesine baktığımızda şunları söylemek mümkündür: Şayet kümeste bulunan bir civcivin bulaşıcı bir hastalık taşıdığı tespit edilirse, kümesteki diğer hayvanların ve onu yiyen insanların sağlıklarını korumak için söz konusu civcivin itlaf edilmesinde mahzur yoktur. Fakat civcivin erkek olması, tam gelişmemesi veya zayıf kalması gibi sebepler bu civcivin öldürülmesi için meşru bir gerekçe teşkil edemez. Yani söz konusu civcivlerin yetiştirilmesinin ekonomik olarak karlı olmaması, bu hayvanların öldürülmesi için bir zaruret değildir. Bu sebeple firmalar bu tür civcivlerin itlaf edilmeyerek işe yarar hale gelmesi için alternatif çözümler üzerinde kafa yormalıdır.

Taşıdığı bir hastalıktan dolayı itlaf edilmesi gereken tavuklara gelince, bunların ölümü hızlı, acı çektirmeden, insanî ve ahlakî yollarla gerçekleştirilmelidir. İslâm’ın hayvan öldürmeyle ilgili getirmiş olduğu metod, boğazlamadır. Bu açıdan mümkün olduğu takdirde bu tür hayvanlar keskin bir bıçakla boğazlanarak itlaf edilmelidir. Kesimin mümkün olmaması veya kümese zararlı olması durumunda ise, konunun uzmanları olan veteriner hekimlerin hayvanın en hızlı ve acı çekmeden ölmesi için uygun gördükleri metod uygulanmalıdır.

Piyasadaki yiyecek ve içecekler karşısında tutumumuz nasıl olmalıdır?

İslam, hoş ve temiz olan yiyecekleri helal kılarken, pis ve zararlı olanları haram kılmıştır. Hangi yiyecek maddesi olursa olsun, muhteviyatında İslam’ın yasaklamış olduğu maddeler varsa yenmez, yoksa yenebilir. Onun için, bu yiyeceklerin formülüne bakılır, laboratuar tahlilleri yapılır, yaptırılır, ehl-i ihtisas insanlara sorulur. Netice İslam’ın kaideleri ile karşılaştırılır, yukarıda dediğimiz gibi şer’an mahzurlu şeyler varsa yenmez, yoksa yenilebilir. Böyle bir araştırma imkânı yoksa, kullanma mecburiyeti de varsa en sağlam olanı tercih etmek güzel olur. Bundan daha güzeli de, şüphe duyduğumuz her bir şeyden kaçınmaktır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar:

“Kul, günahlardan kaçına kaçına, günah olma ihtimali olan şeylerden dahi kaçınır hâle gelmedikçe, gerçek takvaya ulaşamaz.” (Tirmizî, Kıyâmet 19; İbni Mâce, Zühd 24) Demek ki şüpheli şeylerden kaçınmak, takvalı olmanın bir alametidir.

Ayrıca, ibadetlerimizden haz almak bir esas değildir ama yaptığımız ibadetlerin içimize sinmesi ve o ibadetlerde kendimizi Allah huzurunda hissedebilmemizin vesilelerinden biri de, yenilen, içilen şeylere dikkat etmektir. Zira yiyip içtiklerimizin, ruhumuza, karakterimize, manevi hayatımıza tesir ettiği bilinen bir gerçektir. Hem, yeme içmede hassas olmamak, bedene de yük getirir. Evet, araştırmadan, her önümüze geleni yememiz, hem maddî hem de manevi hayatımız adına zarardır.

Bazı ürünlerin içindekiler kısmındaki muhteviyatta dinen sakıncalı bir madde bulunmuyorsa buna haram denemez belki fakat günümüzde insanların üretimde İslam’ın hassasiyetlerini göz önünde bulundurduklarını söylemek biraz zordur. Öyleyse biz, şu temel ölçüler çerçevesinde hareket etmeliyiz:

—    Araştırma yapmak,

—    İhtiyatlı olmak,

—    Güvenilir insanlara ve işin uzmanlarına sormak,

—    Şüphelerden kaçınmak, takvayı esas almak,

—    İhtiyaç ölçüsünde hareket etmek, fantezi ve lükse girmemek.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz