Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapmış olduğu şifa duası

(El, ağrıyan yere konur ve öyle okunur)                  

اَللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ ، مُذْهِبَ البَأْسِ ، اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي ، لَا شَافِيَ إِلاَّ أَنْتَ  شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَماً

“Allahım! Ey insanların Rabbi ve ey ıstırapları dindiren! Şifa ihsan et. Senden başka Şâfî (dertlilere şifa veren) yoktur. Öyle bir şifa ver ki hiçbir hastalık bırakmasın.”

Her türlü hastalığa ve musibete karşı okunabilecek bir duadır:

اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ

 اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ اَللهُ أَكْبَرُ

فَرْدٌ حَيٌّ قَيُّومٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ… يُرْزَقُونَ

فَرِحِينَ بِمَا أتَاهُمْ سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ.

لِلَّذِينَ أمَنُوا هُدًا وَ شِفَاءٌ.

Not: Her gün münasip bir vakitte baştan sona kadar, suya 19 defa okunacak ve her defasında bir yudum su alınacak. Bu dua, Büyük Cevşen’deki Tahmidiye duasının başındadır. Sabah Namazından sonra okunması tavsiye edilmektedir. Su yerine hurmaya vs. de okunup yenebilir. Bediüzzaman Hazretleri sürekli bu duayı hastalıklarına okumuştur.

Ayak parmaklarını secdede kıbleye çevirmek şart mıdır? Bundan maksat nedir? Secdede ayakları kaldırmak namazı bozar mı?

Namazda secdedeyken, ayakların ikisi birden secde boyunca yerden kalkarsa namaz bozulur. Ancak secdeden kalkarken ya da secde esnasında anlık olarak ayakları yerden kaldırmanın namaza bir zararı yoktur.

Ayak parmaklarının secdede kıbleye doğru çevrilmesinden maksat, parmakların bükülmesidir ve bu sünnettir. Bunun tersi olan, parmakları bükmeden ayağın sırtını yere koymak mekruhtur. Çünkü bir sünnetin tersi yapılmaktadır. Ancak bununla beraber bu hareket namazı bozmaz.

Cuma namazında hutbe esnasında konuşmak namaza zarar verir mi?

Peygamberimiz cuma namazı hakkında bir hadisinde şöy­le buyurur:

Kim Cuma günü imama yakın olup susarak hutbeyi dinler ve bir söz söylemezse (birisi sustuğu, diğeri dinlediği için) ona iki se­vap vardır. Kim imama uzak yerde olup tam olarak konuşmayı duymadığı halde susup dinler, her hangi bir söz söylemezse ona bir sevap vardır. Kim imama yakın olup susmaz, dinlemez ve ko­nuşursa ona iki günah vardır. İmama uzak olan, susup dinleme­yen, konuşan kimseye bir günah vardır. Kim ki cuma hutbesi sı­rasında yanında bulunan kimseye sus derse konuşmuş demektir. Konuşanın da cuması yoktur! (Ebu Dâvud)

Buradaki cuması yoktur ifadesinin manası, her ne kadar cuma far­zını ödemiş olursa da cuma sevabından mahrum olur, demektir. Bir başka görüşe göre kılınan cuma, öğle namazına dönüşür demektir.

Bir başka hadiste ise şöyle buyrulmuştur: Arkadaşına hutbe sırasında sus diyen günaha girmiş olur. (Ebu Dâvud) Buradaki günaha girmek ifadesi “sevabı olmayan bir şey söyle­miş” şeklinde de yorumlanmıştır.

Bir diğer hadis de şöyledir: Cuma günü imam hutbe okurken konuşan kimse ciltlerce kitap ta­şıyan merkep gibidir. Ona sus diyenin de cuması yoktur. (Heytemî, Zevâid)

Abdullah b. Ömer’den rivayet olunduğuna göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

Cuma namazında üç tip kimse bulunur:

1. Namazda hazır olup (hutbe sırasında) konuşan kimse. Bunun cuma namazından nasibi budur.

2. Namazda hazır bulunup (hutbe sırasında) dua eden kişi. Allah (c.c) dilerse onun istediğini verir, dilerse vermez.

3. Namazda hazır olup susan ve hutbeyi dinleyen ve camide bu­lunan hiç kimseye eziyet edip, hiç bir Müslümanın omzuna bas­mayan kimse. İşte bu cuma namazı, kendisini izleyen cumaya ka­dar, üç gün fazlası ile işlenen hatalara keffarettir. Çünkü Allah (c.c) “Kim bir iyilikle gelirse ona iyiliğinin on misli vardır” bu­yuruyor. (En’am Suresi, 6/160) (Ebu Dâvud)

Fıkıh bilginleri açık bir şekilde bildirmiştir ki cuma hutbesi sıra­sında konuşmak haramdır. İsterse bu konuşma bir iyiliği emretmek için olsun. Susmak ve hutbeyi dinlemek farzdır. Bu tüm namaz kılanlar içindir. Cuma namazında ilk saflarda bulunanların, imam hutbe okur­ken konuşması daha kötü, daha çok günahtır.

Bundan anlaşılıyor ki imam hutbe okurken kendisini mecbur eden bir durum olmadıkça dünya kelâmı konuşmak uygun değildir. Cema­atin imama yakın olması ile uzak olması arasında fark yoktur. Yolun doğrusuna yöneltecek olan Allah’tır.

Malî ve bedenî ibadetler hakkında bilgi verir misiniz?

Dînimizde ibadetler, esas itibariyle iki bölümde mütalâa edilir: 1 Malî ibadetler. 2. Bedenî ibadetler. Yalnız bu taksimi birbirinden kesin hatlarla ayrılmış, birinin diğeri ile uzaktan yakından ilgi ve alâkası olmayan bir ayrım şeklinde düşünmek doğru değildir. Belki bu ikisi birbiri ile iç içe, ve omuz omuzadırlar. Meselâ namaz bedenî bir ibadettir ama, namazı bütün bütün maddeden tecrid etmeniz mümkün değildir. Namazda zaman, mekân unsurları tamamen madde ile izahı yapılabilecek hususlardandır ki, namazın içindeki ve dışındaki şartları tetkik edildiğinde bunlar apaçık görülecektir. Hem meselâ zekât malî bir ibadettir ama, kişinin zekât verebilecek seviyeye gelinceye kadar çarşıda-pazarda çalışması, çabalaması da onun bedenle olan ilgisini gösterir. Bir de hac vazifesi vardır ki, bu da, bir yönüyle malî, bir yönüyle bedenî bir ibadettir. Hac farizasını ifada harcanacak paraları temin, işin malî cihetini teşkil ederken, uzun hac yolculuğu, tavaf, vakfe, şeytan taşlama sa’y vs. gibi menâsik de işin bedenî cihetini teşkil eder. Oruç da bu çerçeve içinde değerlendirilebilir. Görüldüğü gibi, İslâm’ın şartları içinde yer alan 4 ana unsurun mânâ ile olduğu gibi madde ile de çok ciddî bir alâkası vardır. Dolayısıyla Allah’a karşı yapılan ubudiyetlerin âdetâ maddeden tecerrüdü imkânsız gibidir.

 Bu kısa açıklamadan sonra, soruya esas teşkil eden mevzuya geçebiliriz: Günümüzde, imân ve Kur’ân’a sahip çıkmada ve onu neşretme vazifesini üzerine alma konusunda, çok defa, madde ön plâna çıkmaktadır. Meselâ; malıyla Allah yolunda mücadele etme, yani onu hak yolunda, zekât ve zekâtın ötesi hibe, vakıf, sadaka vs. şeylerle destekleme.. (Yalnız burada yanlış anlamalara sebebiyet verebilecek ince ve dakik bir noktaya işaret etmek istiyorum). Allah’ın kendilerine mal-mülk ihsan ettiği insanlar, zekâtlarını versinler, hatta zekâtın ötesinde ve onun çok çok üstünde infaklarda bulunsunlar, ama bedenen hizmet yolunda koşmasalar da olur demek doğru değildir. Bu konudaki mütalâalarımı farklı yerlerde ve defaatle arz etmişimdir. Yeri geldiği için kısaca tekrar etmek istiyorum: Meselâ, Hz. Ebû Bekir (ra), İnsanlığın İftihar Tablosu (sav)’nu tanıdığında, Mekke’nin ileri gelen zenginleri arasındaydı. Vefat ettiğinde ise geride bıraktıkları hepimizin mâlumu!. Evet O, Allah Rasûlü’nü (sav) tanıdıktan sonra, bütün mal varlığını İslâm yolunda harcamış ve bitirmişti. Ama beri taraftan da, başta hicret olmak üzere, Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Tebük vs. bütün muharebelere, bütün mücahedelere bedenen de iştirak etmişti. Görüldüğü gibi malın hepsini Allah yoluna infak etmek, bedenen yapılan mücadelelere katılmaya engel değil. Farz-ı muhal, Hz. Ebû Bekir (ra), bunlardan birisine katılmasaydı, belki de Allah Rasûlü (sav) Tebuk hareketi dönüşü, Ka’b b. Malik’e, dediği şeyleri ona da diyecek; Ka’b b. Malik ve arkadaşlarına uyguladığı boykotu ona da uygulayacak ve hakkında semavî afv fermanı gelinceye kadar onunla konuşmayacak, kimseyi de konuşturmayacaktı. Nereden biliyorsunuz?

Evet, başa dönecek olursak, İslâm ve Kur’ân’a hizmette bazen madde ön plâna çıkar.. çıkar ama, bu mutlak bir hakikat değildir. Zamana, mekâna ve kişilerin durumuna göre değişkenlik arz eder şekilde çıkar.

Bunu böylece tesbit ettikten sonra, mes’eleyi iki ayrı açıdan değerlendirebiliriz: 1. İnsanların az veya çok sahip oldukları maddî imkânları Allah yolunda harcamaları ve infak etmeleri. 2. Bu mevzuda yapılabilecek fedakârlığın, İslâm’ın getirmiş olduğu sınırlar içinde ele alınması.

Evet; günümüzde, mü’minler arasında çok çarpık ve çarpık olduğu kadar da yanlış bir anlayış var. Diyorlar ki; “benim maddî imkânlarım geniş değil, servetim yok, dolayısıyla malî ibadetler, yani zekât, hibe, vakıf, sadaka vs. benim işim değil.” Hayır. Bu düşünce kat’iyen doğru değil. Herkes, Allah’ın kendisine bahşettiği imkânlarla, O’nun yolunda kullukta bulunmakla mükelleftir. Öyleyse, on milyona sahip olan da, yüz milyara sahip olan da, elinde bulundurduğu meblağ içinde, Allah’ın hakkını araştırarak, halkın hakkını araştırarak infakta bulunup Rabbisinin rızasını kazanmaya çalışacaktır. Hususiyle günümüzde, Allah’ın yüce dîninin yüceltilmesi ve yükseltilmesi uğrunda, bu yüce davaya inanan herkesin ama herkesin, sahip bulunduğu imkânlarla bu kervana katılması şarttır. Dolayısıyla “şu anda fakirim, zengin olayım da, ondan sonra infak ederim” mü’min anlayışı değildir ve olamaz da.

Evet, Allah kendi katında amelleri değerlendirirken, onun azlığına ve çokluğuna göre değil, o işin ihlaslıca yapılıp yapılmadığına bakar. Onun için Bediüzzaman’ın ifadeleriyle “bazen bir zerre ihlaslı amel batmanlarla halis olmayana racih gelebilir.”

Netice itibariyle; herkes sahip bulunduğu imkânlarla Allah yolunda seferber olmakla mükelleftir. Birinin atı vardır; o atını alıp gider ve kervana katılır; bir diğerinin atı da yoktur, arabası da, o da o haliyle orduya katılır; bir başkasının atı hatta atları yanında, birçok askerî teçhizatı vardır, o da onları alır askere gider ve hep birlikte, Allah yolunda mücadele ederler. İşte bütün bunlar belki de Cenab-ı Hakk indinde atbaşı sayılabilir ve hepsi de aynı sevabı alır. Çünkü, bunların hepsi sahip oldukları bütün imkânlarıyla seferber olmuşlardır.

Burada bir ayrı hususa bilhassa temas etmekde fayda mülâhaza ediyorum: Bir insanın hem çok vermesi hem de ihlasını koruması olabildiğine zordur.. zordur ama “meşakkat miktarınca sevap” kaidesince böyle bir davranışın sevabı da çok fazladır. Evet, maddî imkânların bir yandan refah, ferah va’dettiği, bir yandan da riya ve sum’aya kapılar açtığı bir dönemde, insanın ihlasını, samimiyetini ve Rabbisi ile irtibatını koruması elbette onun ecir ve sevabının da çok olmasını netice verecektir.

Mes’elenin diğer yanı, İslâm’ın fedakârlıklar adına getirmiş olduğu ölçü ile alâkalı idi. Şahsen ben bu mevzû üzerinde sabit bir ölçü bilmiyor ve hatırlamıyorum. Gerçi zekât ve öşür adına âyet ve hadîslerle tesbiti yapılan sabit miktarlar vardır.. ve bu miktarlar insanı mes’uliyetten kurtaracak minimum sınırları bildirirler. Meselâ; altın, gümüş ve ticarî emtia’da nisab 20 miskal altın, tarladan elde edilen ürünlerde onda bir vb. gibi. Yalnız bu miktarlar, işin minimum yanıdır.. ve bu, zekât veya öşür verilirken bu İlâhî kıstasların altına düşülmemesi demektir. Tıpkı namazlarda olduğu gibi… Yani biz nasıl 5 vakit namazı 4’e, 3’e indiremiyor 6’ya, 7’ye çıkartamıyoruz; vakitlerde veya rekât adetlerinde değişiklik yapamıyoruz; aynen öyle de zekât veya öşürde de aynı şekilde yorumlama mecburiyetindeyiz. İbn-i Mace’nin rivayet ettiği bir hadîse göre sahibi bulunduğumuz mallar üzerinde zekâtın haricinde hak vardır ki, hadîs şarihlerinin ifadelerine göre, devlet reisi ihtiyaç anında bunu teb’asından talep edebilir. Nitekim devlet ve millet bütünlüğünün tehlikeye düştüğü dönemlerde, sadece mallar değil, canlar da istenmiş ve millet seve seve bunu vermiştir. İşte bu duruma düşmemek için, malların infakı hem de zekât miktarından çok çok üstün ölçülerle infakı gerekiyorsa, bu mutlaka yapılmalıdır.

Bu perspektifle günümüze bakacak olursak; günümüzde din-i mübin-i İslâm payimaldir… Allah Rasûlü (sav)’nün yâd-ı cemili unutturulmak istenmektedir.. yeryüzünde İslâm âlemi adına muvazene unsuru olabilecek şerefli, haysiyetli, ağırlıklı bir devlet yoktur… Amerika, Rusya ve sair devletlere karşı Müslümanın hak ve hukukunu koruyabilecek ve onu müdafaa edebilecek güçte değildir. İşte bütün bunlar, Müslümanın değil malının yarısını, hatta hepsini, canını dahi bir kesenin içine koyup mücadele ve mücahedeye atılması için yeterli sebeptir. Evet bu gayret Müslümanın ma’kus talihinin değişmesi, cereyan eden her şeyin Müslümanın lehine cereyan edebilmesi için yapılacak zarurî faaliyetlerdir ve bunlar kırkta bir ölçüsünde verilecek zekât ile olacak şeyler de değildir. Onun için dava şuuruna sahip her ferd, ukba-dünya muvazenesini çok çok iyi değerlendirip, inancı ve imânı ölçüsünde minimum zekât miktarının üstünde yapacağı infaklarla mutlaka bu kervana katılmalıdır. Hatta katılmak zorundadır. Bana öyle geliyor ki, bugün Allah adına ne verilirse verilsin, Hakk katında çok hora geçecek ve bire binler sevap verilecektir.

Evet, herkes inandığı ölçüde Allah yolunda -malıyla, canıyla- hizmet etmekle mükelleftir. Bunun ölçüsü de bir manâda yoktur veya bunun ölçüsü izafîdir. Yani kim ne kadar Allah’a ve O’nun yüce adının ufkumuzda şehbal açmasının lüzumuna, Rasûlullah nam-ı cemilinin sinelerimizin dermanı olduğuna inanıyorsa, değil sadece malını, o canını dahi verecektir.. verecek ve “ah keşke, kırk canım olsaydı onu da verseydim” diyecektir. Tıpkı Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî gibi. Hani onu, Bizanslılar esir edip, işkencenin akla-hayale gelmeyenini tatbik ettikten sonra idamına karar kıldıklarında Abdullah İbn-i Hüzafetü’s-Sehmî ağlamaya başlar. Ona: “Niçin ağlıyorsun?” diye sorarlar. O dakikaya kadar defalarca kafasını kaynar suya sokmuşlar, atların arkasına bağlayıp sürüklemişler ve Abdullah’ın dayanıklılığı karşısında hayran olup “Keşke Hristiyan olsa” düşüncesine kapılmışlar.. onu çok iyi tanıyorlar, tanıyorlar ve bütün bunlara katlanan birinin ağlamasını görünce de hayrete düşüyorlar.. düşüyor da “Korkuyor musun?” diye soruyorlar. Abdullah ise; “Hayır! Böyle bir tek canla gideceğim için üzülüyorum. Arzu ederdim ki, başımdaki saçlarım adedince canlarım olsun da, onları sevdiğim Allah ve Rasûlünün uğrunda feda edeyim. Ama şu anda buna sahip değilim ve ben burada çok basitçe, sadece bir insan olarak ölüyorum…”

Bizler de, o şanlı sahâbi gibi varımızı-yoğumuzu Allah yolunda infak etsek, ikame etmeyi düşündüğümüz hakikatin ikame edilmesi karşısında yine de az görmemiz, “keşke başımızdaki saçlarımız adedince başlarımız olsaydı da, hepsini feda etseydik” düşüncesine iştirak etmemiz gerekir.

M. Fethullah Gülen

Yola çıkmadan önce sadaka vermenin hükmü nedir?

Hz. Ali radiyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: “Sadaka vermede acele edin. Çünkü belâ sadakanın önüne geçemez.” (Feyzu’l-Kadîr, 3, 195).

Bu ve benzeri pek çok nurlu beyan, yola çıkmadan sadaka verilmesi konusunda fikir vermiş ve zamanla yaygın hale gelmiştir. Çünkü yolculukta pek çok bela ve sıkıntıların yaşanması muhtemeldir. Muhtemel belaları defetme kabilinden sadaka verilmesi müstehap kabul edilebilir.

Kur’ân’ın mealiyle namaz kılınabilir mi?

Dini konularda bir şeyin olup olmamasına kendi görüşümüzle değil de ancak dinî delillere -ki bunların başında Kur’ân ve Sünnet gelir- göre karar verebiliriz. Namaz konusu Kur’ân’ın onlarca âyetinde emredilen önemli bir ibadettir ve Müslümanlığın da şartlarındandır. Ancak namazın nasıl kılınacağını bizlere Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) göstermiştir. Bu açıdan baktığımızda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah tarafından Arapça bir lafızla indirilen Kur’ân ile namazlarını kılmış ve ömür boyu buna devam etmiştir.

Resûlullah’ın halifeleri de aynı şekilde kılmışlardır. Allah Resûlü’nün her davranışını yakından takip eden sahabe de, namazlarında Arapça Kur’ân’dan başkasını okumamıştır. O hâlde, bunun bize de farz olması gerekir. Ayrıca başlangıçtan günümüze bütün İslâm ümmeti memleketlerinde, namazlarını Kur’ân’ın Arapça okunuşuyla kılmıştır ki, bu konuda kesin bir ittifak meydana gelmiştir.

Müslümanlar, namazlarında Kur’ân okumakla emredilmişlerdir. Başka bir dilde Kur’ân okuyan kimse, Kur’ân okumuş olmaz. Okumayınca da bu emrin gereğini yerine getirmiş olamaz. Çünkü Cenâb-ı Hakk: “Elbette bu Kur’ân, Rabbü’l-âlemin’in indirdiği bir kitaptır. Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.”[1] buyurmuştur.

“De ki: “Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler.”[2] âyeti de açıkça göstermektedir ki başka dilde meydana getirilen bir söz, bu konuda kabul edilmeyecektir. Çünkü Kur’ân deyince, Cenâb-ı Hakk tarafından indirildiği şekli kastedilmektedir. Bunun dışındaki bir okuma şekli olunca, Kur’ân okunmuş sayılmaz.

İslâm bilginleri de başlangıçtan günümüze namazda Kur’ân’ın ancak Arapça okunabileceği üzerinde ittifak etmişlerdir. Kişinin, Kur’ân’ı güzel okuyup okuyamaması durumu değiştirmez. Zira Kur’ân-ı Kerim, lafız ve mânâsıyla bir mucizedir. Onda bir değişiklik yapılacak olursa, Allah tarafından indiren söz düzeni bozulur, dolayısıyla Kur’ân olmaz, onun benzeri de olmaz. Olsa olsa onun bir tefsiri olur; tefsir ise tefsir edilenden ayrı bir şeydir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül


[1] Şuârâ Sûresi, 26/192-195.

[2] İsrâ Sûresi, 17/88.

Çocuğum için adak kurban kesebilir miyim?

Açıklama: Ben, “Allahım çocuğum sağ salim doğduğunda, bir kurban keseceğim ve 7 gün üst üste oruç tutacağım” dedim. Bu yaptığım doğru mudur? Çünkü kurban sadece Allah için kesilir diye bir bilgiye ulaştım. Şimdi ben ne yapmalıyım?

 Evet, kurbanın yalnızca Allah için kesileceği doğrudur. Ama kişinin böyle bir adak adaması, bu adadığı kurbanı Allah için kesmesine mani değildir. Yani bir kişi hayırlı bir iş olduğunda buna şükür olarak, Allah’a bir kurban kesmeyi veya Ona ibadet ü taatta bulunmayı adayabilir ve bu işi olduğunda bu adağını yerine getirmesi vacip olur. Dolayısıyla şimdi sizin yapmanız gereken adadığınız kurbanınızı kesmeniz, (tabii ki bunu Allah için, size verdiği bu nimete bir şükür olarak keseceksiniz) ve oruçlarınızı tutmanızdır. Kestiğiniz kurbanın etinden siz ve usul-furuunuz (yani, çoluk çocuğunuz ile anne babanız) yiyemezsiniz. Yerseniz yediğiniz miktarın parasını fakirlere tasadduk edersiniz.

Ramazan Ayında şeytanlar nasıl bağlanır?

Açıklama: Ramazan ayında şeytanlar zincire vurulduğu halde niçin bazı zamanlarda vesveseler geliyor ve erkekler ihtilam oluyorlar.

Seytanların zincire vuruldugu hadis-i serifte ifade buyuruluyor. Orada beyan buyurulan “merede”kelimesi, şeytanın bir sıfatıdır ve inatçılar, direnenler demektir. Demek ki, bütün şeytanlar değil, en inatçı şeytanlar bağlanmaktadır. Hadis-i Şerif’ten anlaşıldığına göre şeytan tamamen etkisiz hale getirilmiyor., büyükleri, en azılıları bağlansa bile diğerleri belli bir alanda icraatlarını devam ettiriyor. Eger insan, onların icraat alanına girmezse bir sey olmaz. Seytanlar ona yaklaşamaz. Mesela, barlar pavyonlar şeytanın kol gezdiği yerlerdir. İnsan buralara gider içki içer, eğlenir, kendinden geçer de, silahıyla bir adamı vurursa, “hani şeytanlar bağlanmıştı”diyemez. Şeytan, ölmüyor ramazanda, sadece sınırları daraltılıyor, tesir gücü azaltılıyor, faaliyet alanı küçültülüyor. İnsan da bu arada dikkatli olmalı, onun sahasına girmemeli ve ramazanda büyük bir ivme kazanarak, ramazan sonrası şeytanların her yanda avını kurup beklediği zamanlar için manevi gerilim elde etmeye çalışmalıdır.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Ramazan’da herkes, az çok kendini günah ve kötülüklerden alıkor. Önceden yaptığım günahları bari Ramazan’da işlemeyeyim diye kendine çeki düzen verir. Her tarafta coşkun bir maneviyat yaşanır. Namazlar, oruçlar, iftarlar, sahurlar, teheccüdler, teravihler..vs. derken bütün inananlar adeta bir maneviyat dopingine tabi olurlar. İşte bu cennet gibi iklimde şeytanlar homurdanır dururlar ama yapacakları pek fazla bir şey yoktur. Zira, mü’minler ellerinden geldikçe bu mübarek zaman diliminin sürükleyici akımına katılırlar ve her an binbir ruhani zevk yaşarlar. Bu manzara karışısında şeytan, inanmış gönüllere hükmedemez hale gelir ve hıncından adeta kudurur.

Bahsettiğiniz vesvese meselesi, ayrıca üzerinde durulmalıdır. Pek çok yönü var. Ancak, ramazanda vesvesenin gelmesi de yine şeytanın tamamen yok edilmemesiyle irtibatlı olarak düşünülmelidir. Şeytan zincire vurulsa da içimizdeki nefis ve bazı duygular, bizi bu türlü vesveselere sürükleyebilir. Vesveselerin tamamen kalkması, imtihan sırrına ve insanın inkişafı hakikatine zıttır. Az da olsa olacaktır. Olacaktır ve insan vesveselerle boğuşarak Ramazan’da daha da kuvvetli bir imana erişecektir. Zaten vesvese de, imanı olan insana gelir. İhtilam meselesine gelince, bunu tamamen şeytana bağlamak doğru değildir. İnsan manen iyi olduğu zamanlarda da ihtilam olabilir. Ayrıca işin sıhhi tarafı da unutulmamalıdır. Soğuk, ağır kaldırma, aklı aşırı derecede kullanma gibi insan vücuduyla alakalı boşalmalar da olabilir.

Tevbe-i Nasuh Nedir?

Tevbe-i Nasuh ile alâkalı bir âyette inanan insanlar muhatap alınıyor ve şöyle deniyor: “Ey iman edenler! Kendi nefsiniz hakkında hayırhahlık düşüncesiyle Allah’a tevbe edin.”(Tahrim, 66/8)

Ayette üzerinde durulması gereken üç kelime var. Bunlar sırasıyla: İman, tevbe ve nasuh kelimeleridir.

Birinci kelime imandır. İman, İslam’ın bütününü dil ile ikrar kalb ile tasdik etmek, demektir. İnanılması gereken meselelerin hepsine inanmadıkça insan iman etmiş sayılamaz.

Bizim için mühim olan imanın şer’i ma’nâsıdır. Bununla beraber “İman”kelimesinin lügat ma’nâsı nazara alınacak olursa, her iman eden insan Allah’ın teminatı altına girmiş olur. Evet, dünyada, dağlar gibi hadiselerin altında kalıp ezilmekten; ahirette ise dünyanın en büyük musibet ve belasına rahmet okutacak kadar dehşet verici azabın pençesine düşmekten, insan ancak imanı sayesinde kurtulur ve emniyete erer.

İkinci kelime tevbedir. Tevbe kişinin kendini yenilemesi ve bir iç-onarımdır. Yani, sapdırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbi muvânezeyi, yeniden düzene koyma uğrunda, ferdin, Hak’dan Hakk’a kaçması, daha doğrusu, O’nun gazabından lütfuna, hisabından rahmet ve inâyetine sığınmasıdır tevbe.

Tevbeyi, günah duygusuyla, benliğin bir hisablaşması şeklinde ta’rif etmek de mümkündür. Yani, nefsin, hayatı sorumsuzca sevk ve idaresine karşı, benlik ve iradenin, yüce dağlar gibi, günahların karşısına dikilip ona geçit vermemesidir tevbe.

Günah, muvâzenesizce bir çukura yuvarlanıp gitmekse, tevbe, usûlüne göre bir hamlede hoplayıp oradan dışarıya çıkmakdır. Diğer bir ifade ile, günah; vicdanın muvakkat bir murakabesizliğinden, rûhun aldığı yara ise, tevbe; kalbin, sürekli bir ızdıraba düşmesi ve çok ciddi olarak kendi kendini kontrole koyulması ve böylece duyguların yeniden fer ve kuvvet kazanmasıdır.

Günah, insanda şeytanın hâkimiyeti ve nefsin tesiriyle olduğuna göre, tevbe, şeytana karşı duyguların müdafaası ve ruhdaki âhenksizliği, dezarmoniyi düzenleme gayreti demektir.

Günah, erozyonlarının; ruhu törpüleyip aşındırmasına karşılık tevbe, gönül zeminini, düşünce ve sözlerin en güzeli “kelime-i tayyibe”ile çimlendirmek ve o erozyonların tahribatını önlemekdir. Gözlerin döneyazacağı, yüreklerin hoplayacağı gün gelmeden, yürekleri hoplatan tevbe gayreti ne mübecceldir! Keşke onu, her günahın açdığı gediği kapatacak seviyede, âh-u eninlerle yapmaya muvaffak olabilseydik!

İnsanlar dünyaya günahsız ve masum olarak gelirler. Hiçbir eğrilikleri yoktur. Fıtratın bu temiz ve doğru yolundan ayrılan insanlar, kendilerini kuvve-i inbatiyesi olmayan bir toprağın bağrına atar ve orada çürürler. Evet, günahlar insanları, yolun kenarına atıp çürüten faktörlerdir. Günahtan sonra insanın yeniden rücûu hakkında bir ayette “Ve enibu ilâ rabbiküm ve eslimû.”(Zümer, 39/54) “Allah’a inâbe edin (döndüm-geldim) deyin, Allah’a teslim olun”buyuruluyor. Öyleyse tevbe, insanın bazen günahlarla temizliğini yitirince, hemen temizlenip asliyetine dönmesidir. Nitekim bir hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “İnsan günah işleyince, kalbinde bir siyah nokta belirir. Tevbe ile hemen onu silmezse, o nokta kalbinde öylece kalır. Sonra ikinci bir günah işlerse, kalbinde bir nokta daha belirir.”Yani günah işleme fikri artık onun dimağında gelişmiş olur. Nasıl ki merdivenin ilk basamağına adım atan bir insan, ikinci basamağa adım atma fikrine de hazırlanır. İkiye atan, üçe çok rahat adımını atar ve bir kere günah istikametinde perdeyi yırtınca -Allah korusun- artık sıkılmadan, haya etmeden, peşi peşine çok günahlar işleyebilir.. ve günah merdivenlerinden aşağıya, gayyaya doğru gitmeye başlar. Onun için yine büyük bir söz sultanı diyor ki: “Herbir günah içinden küfre giden bir yol vardır.”Tevbe, bu yolları tıkama, aşağıya doğru atılan adımı değiştirme, insanı Allah’a götüren helezona girdirme ve Allah’a yükseltme gayretidir.

Tevbe şaşmışlıktan, yoldan çıkmışlıktan sonra, tekrar dönüp-gelip sahibini bulmadır. Onun içindir ki; Efendimiz Buhari ve Müslim’deki bir hadislerinde bu dönüşü şu şekilde anlatmaktadır: “Allah kulunun tevbesinden sonsuz derecede memnun ve mesrûr olur. Şöyle ki, bir insan çölde yolculuk yapıyor. Bütün azığı, eşyası ve suyu üzerinde olan devesi onu bırakıp kaçıyor. Adam sağa-sola koşuşup devesini arıyor; fakat sonunda yorgun ve ümitsiz bir halde bir ağacın altında uyuya kalıyor. Gözlerini açtığında bir de ne görsün; devesi, üzerindeki eşyasıyla beraber başucunda durmaktadır. Adam sevincinden öyle hale geliyor ki, Cenab-ı Hakk’a şükrederken yanlışlıkla, “Ben Senin rabbin, Sen de benim kulumsun”diyor. İşte tevbe eden kulu karşısında Cenab-ı Hakk’ın ferahı bu adamınkinden daha fazladır.”

Elbetteki Hadiste geçen “ferah”tabirini, bizim anladığımız ma’nâda ve bizim ölçülerimiz içinde Cenab-ı Hakk’a izafe ve isnad edemeyiz. O’nun ferahı istiğna-ı mutlakına uygun bir ferah-ı mukaddestir ki, biz onun keyfiyetini idrakten aciziz. Bununla beraber, kulun tevbesi, Cenab-ı Hakk’ı işte bu şekilde memnun etmektedir. Ve bizim için mühim olan da bu ma’nâyı anlamaktır.

Tevbenin iki yönü vardır. Bunlardan birincisi bize, ikincisi ise Cenabı Hakk’a aittir. İşte bu ma’nâ içindir ki, Efendimiz: “Men tâbe tâbellah”. “Tevbe edene Allah da tevbe eder.”buyuruyor. Bizden tevbe Allah’a dönmektir. Allah’ın tevbesi ise rahmetiyle bize teveccüh buyurup, kapısını yeniden açmasıdır. Biz yoldan çıkmakla, Allah’ın bize bakan bütün pencereleri kapanmış, bütün menfezleride tıkanmış oluyor. Sonra da pişmanlık duyuyor ve: “Neden yaptık? Niçin fıtratımıza zıt bir yola girdik?”diyoruz. Biz içimizden kendimizi düzeltmeye başlarken ve nedamet hissiyle çırpınıp bir metafizik gerilime geçerken, birdenbire bakıyoruz ki, kapılar-menfezler bize yeniden açılmaya başlanmış. Birincisi bizim tevbemizdi. Yani o, bir niyet, bir düşünce ve bizi kıvrandıran bir nedametti. İkincisi de Allah’ın tevbesi. O da bize kapıyı ve menfezleri açtı ve “Kullarım Ben sizi unutmadım, terketmedim, siz Beni hatırladığınız sürece; ahd-ü peymanınızı elli defa dahi bozsanız Beni burada bulacaksınız.”dedi… Evet, O Erhamürrahimindir. Ne yaparsak yapalım dilimizden: “Ya Erhamerrahimin irhamna ya Gafûr ya Gaffar veğfirlenâ zünûbenâ ve tecavez ann seyyiatinâ”demeyi düşürmemeliyiz.

Üçüncü kelime “Nasûh”dur. Nasuh, “faûl”vezninde ism-i fail bir kelimedir. Mubalağa ifade eder. Çok ciddi hayırhahlık, nefsine nasihat edicilik demektir. O, nasihat ile aynı kökten gelir. Nasihat, bir insanın iyi düşünmesi, iyi görmesi, başkalarının iyiliğini istemesidir. “Eddinü ennasiha””Din, nasihattir.”derken, başkaları hakkında hayırhah olarak hareket etmek kasdedilmektedir. Yoldan sapmasınlar diye insanların ellerinden tutma, Allah’ı, Peygamberi anlatma, bunun icabıdır. Bugün, İslam’a hizmet eden güzide müslümanlar, nûrani kadro, Hz.Mesih’in dilinde “kudsiler ordusu”diye isimlendirilmektedir. Zuhur eden hadiseler karşısında gök parça parça üzerlerine dökülse, yer şak şak olup açılan korkunç kraterleriyle onları yutmaya çalışsa, yine de İslam’a hizmet eden bu kudsiler, dine sahip çıkacak ve elinde kor taşıyan yiğitlerin ruh haletiyle kendilerine düşen vazifeyi bir lahza hatırlarından çıkarmayacaklardır.

Evet, Allah’ı, Resulü’nü, Kur’an’ı, İslam’ı ve mübarek dinimizi anlatma, itminansız gönüllere itminan kazandırma, ahiret ümidi adına her şeyi kaybetmiş insanların vicdanında yeniden ahiret duygusunu tüttürme ve insanların gönüllerinde cennetin binlerce sene hayatı bir dakika rü’yeti cemaline mukabil gelmeyen Cenab-ı Hakk’ın cemalini görme arzusunu mayalama.. işte bunların hepsi hayırhahlıktır. Ve bunların hepsine bir çırpıda, Efendimiz “En nasiha”buyuruyor. Ve sonra da “Dinin ruhu nasihattır”diyor. Nasûh yukarıda da söylediğimiz gibi, çok hayırhah demektir. İnsanın en fazla hayırhahlığı da kendi nefsine olmalıdır. Kişi en başta nefsini bütün kötülüklerden korumalıdır. Nefsin korunması, temel hukukun beş prensibinden bir tanesidir. İnsan nefsini yani kendisini içkiden, zinadan, küfre ve dalâlete girmeden koruyacaktır. Bu korumalardan her birisi “Usul-ü hamse”den biriyle alakalıdır. İnsan nefsini cehenneme layık bir hatab haline gelmekten muhafaza etmelidir. Eğer odun gibi yaşarsa, odun gibi haşrolur, odunların gideceği yer de bellidir. Kur’an; “İnnehüm hatabü cehennem.””Onlar, cehennemin odunlarıdır.”diyor. Böyle olunca, her insanın nefsine karşı hayırhahlığı, günahlara karşı çok dikkatli, titiz ve hassas olmasıyla mümkündür. İnsan nefsi için o kadar hayırhah davranmalıdır ki, “Allah onu bir kere küfür ve dalâletten çıkardıktan sonra, küfre ve dalâlete dönme, ona cehenneme girmekten daha ziyade ızdırap verici olmalıdır.”

Bununla beraber insan yine sürçüp kayabilir. Böyle bir durum karşısında da o hemen akıl ve vicdanını harekete geçirerek, “Ben Allah’tan kopmakla bu hâle geldim. Öyle ise, ancak O’na yeniden bağlanmakla bu durumdan kur-tulabilirim.”diyecek ve Cenab-ı Hak’la olan irtibatını kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Onun bu cehdi, nasûh tevbenin bir yanını teşkil etmektedir.

Onun diğer yanı da şudur: İnsan bir daha eski günahlarına dönmeyerek, nefsi hakkında hep hayır düşünmüş olmalıdır. İnsan nasıl evlatlarının istikbâlleri hakkında hep hayır düşünür, onların iyi olmasını ve yükselmelerini diler, öyle de kendi hakkında da hep iyi şeyler dilemelidir. Onun için de, daha işin başında günahlara girmemeye azimli olmalı ve günahları açısından nefsini ele alırken, kendisinin Allah’dan uzaklaşmasını affedilmez çok büyük bir cürüm ve kapatılmaz bir uçurum olarak kabul etmelidir ki, böylece nasûh tevbe yapmış sayılsın. Allah (c.c.) bu zâviyeden buyuruyor ki: “Tûbû ilallahi tevbeten nasûha”Yani siz, imanınız sayesinde, emniyet zemininde bulunuyorsunuz evet, iman etmişsiniz, gözünüz açılmış, akı-karayı birbirinden tefrik eder duruma gelmişsiniz; sonra Allah’a güvenmiş ve dayanmışsınız. Bu bakımdan, şayet sürçseniz yada bir an yoldan inhiraf etseniz, katiyyen ye’se (ümitsizlik) düşmemelisiniz; zira ye’se düşmeyi gerektiren hiçbir şey yok; çünkü Allah, şirkten başka her şeyi mağfiret edeceğine söz vermiştir (Nisa, 4/84). Öyleyse düştüğünüz yerde kalakalmamalısınız; hemen harekete geçip, Alah’a yönelerek, eski günahlara da nedamet edip; kendinizi yeniden bulmaya çalışmalısınız ki, zannediyorum “tevbe-i nasûh”denen müstesna yöneliş de bu olsa gerek. Ayrıca, bu tevbe için şu şartları öne sürmüşlerdir:

Birincisi: İşlenen günah kul hakkıyla alâkalı ise, evvelâ o hak sahibine verilmeli ve ondan helallik dilenilmelidir.

İkincisi: Bir daha aynı günaha dönmemek üzere ciddi ve kesin bir kararlılık içinde olunmalıdır.

Üçüncüsü: O günahla tevbe arasında ikinci bir günah işlemeye vakit bırakmamalı, yani elden geldiğince günahlar beş dakika bile tevbesiz kalmamalıdır.

Tevbenin bir başka buudu da şudur: Günah, ruhda bir ızdırap şeklinde duyulmalı, vicdan da o günaha karşı bir nefret, bir tiksinti ve bir ürperti hissetmelidir. Bir insan, işlediği günahlar karşısında hasta olmuyor ve ızdırap çekmiyorsa, alışa geldiği gibi ağzıyla tevbe etse dahi, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz söylemekten ibaret kalır. Tevbe, vicdanın duyduğu nedamet ve bu nedametle insanın iki büklüm olmasıdır. Dil ile söylemek ise, sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır. Evet, tevbe ancak ızdırabın terennümüdür. Ne varki bu terennümü de yine Sahib-i Şeriat’tan öğreneceksin. Yani nedamet ve ızdıraplarını Resulullah’dan öğrendiğin şeylerle soluklayacaksın: “Esteğfirullah el-azim el-kerim ellezi lâ ilâhe illahu tevbete abdin zalimin layemlikü linefsihi mevten velâ hayaten vela nüşurâ””Tevbe ve istiğfar ediyorum. Öyle bir kul, bir bende, bir tasmalının tevbesi gibi tevbe ediyorum ki, kendi kendine, ne dirilebilir, ne ölebilir, ne hareket edebilir, ne yatabilir, ne kalkabilir. İşte ben böyle acizlerden aciz bir zavallı; Sana günah ve zulümlerimden dolayı tevbe ediyorum.”Allah Resulü’nden mervi bir hadiste, tevbe ve istigfardan önce iki rekat namaz kılmaktan, sonra da tevbe edenin başını yere koyarak tam konsantre olup, Rabbin rahmetiyle münasebete geçeceği ana kadar, secdede “Ya Hayyu ya Kayyûm bi rahmetike esteğisü eslihli şe’ni külleh velâ tekilni ilâ nefsi tarfete ayn””Ey Hayy-u Kayyum, benim her halimi ıslah eyle, Sen beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsimle başbaşa bırakma”gibi dualardan da söz ediliyor. Yani içteki nedametin bu sözlerle soluklanması tavsiye ediliyor. Bu mevzuda yine Efendimiz’den (asm) şeref südûr olmuş, sabah akşam okunan ve “seyyid-ül istiğfar”diye bilinen bir dua daha mervidir ki oda: “Allahümme ente rabbi, lâ ilâhe illâ ente halakteni ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va’dike mesteta’t euzü bike min şerri ma sana’t, ebûu leke bini’metike aleyye ve ebûu bizenbi feğfirli feinnehu leyağfiruzzunûbe illa ent”istiğfarıdır. Seleften bazıları, “ente”kelimesinin sonuna “Ya Gaffar, Ya Gafûr”isimlerini de ilave etmişler. Bunlar, Efendimiz’den mervi olanlar arasında olmasa da Rabbimiz’in iki mübarek ismini şefaatçi yaparak Allah’a teveccüh etme mânâsında çok güzeldir.

Evet tevbe, kalbin nedamet ve ızdırap duymasıdır. Biz böyle bir ızdırabı, tevbe ve istiğfarda kullanılan kelimelerle eda ettiğimiz sürece makbuldür. Ancak, içimizde günaha karşı hiçbir ızdırap duymadan, dilimiz: “Estağfirullah estağfirullah el azim el kerim ellezi lâ ilâhe illahü el-hayyel-kayyum ve etubü ileyh.”veya “Elimle, dilimle, ağzımla, gözümle, kulağımla işlediğim her günahdan tevbe ettim, pişman oldum..”diyor fakat duygu ve düşüncelerimiz bu kelimelere refakat etmiyorsa ve içteki dalgalanmalar soluklarımızı kesecek kadar ağırlıklarını hissettirmiyorsa, boşuna uğraşıyoruz demektir. İnsan hiç olmazsa Allah karşısında günahlarını ifade de, vicdanından gelen sesleri soluklamalıdır. Evet tevbe ve istiğfar ederken şaka ve merasim yapmıyor, herhangi bir folklörü icra etmiyoruz. Bilakis Allah karşısında gerçekten işlediğimiz bir günahtan gerçek bir nedamet duygusunu Allah’a takdim ediyoruz.

Ve son olarak burada şunu da arzedeyim: Camilerde yapılan nikah ve iman tecdidi gibi, aslı esası olmayan, ve bir mânâ ifade etmeyen sözlerin müminlere kazandıracağı hiçbirşey yoktur. Hele nikah gibi, ciddi bazı esaslara bağlı bir mesele de, “İnni üridü en üceddidel-imane vennikahe”demek sadece bir tevbe olarak değil söz, dil kaideleri bakımından da tenkide açıktır. Çünkü adam: “Ben nikahımı ve dinimi yenilemeyi düşünüyorum.”diyor. Yenilediğini de söylemiyor. Yani, düşünüyorum ilerde yenileyebilirim, demek istiyor. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir ifadedir. Çünkü bir insan, bilerek veya bilmeyerek kelime-i küfrü telaffuz etmişse hemen anında tecdidi iman etmesi lazımdır. Bunun yegane çaresi vicdanından gelerek, işlediği bütün günahlara, ciddi bir hissi nedametle arkasını dönüp “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulüh.”demektir. Bunun ise tehire tahammülü yoktur. Müslümanları boş şeylerle avutmak faydasızdır. Ciddi tevbe edelim. Her hata ve her sürçmelerimizden ürperelim ve Allah’a yönelelim. Bütün bunları yaparken de Allah Resulü’nün ta’lim ve irşad daireleri içinde kalmaya çalışalım.

M. Fethullah Gülen

Cevşen hakkında bilgi verir misiniz?

Açıklama: Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da alabildiğine ilgisiz, hattâ habersiz. Bu sebeple, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız?

Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arzetmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazalarımızı aktarmak istiyoruz:

1. Cevşen halisane yapılmış bir duâdır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü duâ takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izafe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, “bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.

2. Efendimiz’e ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüçhaniyet ve üstünlüğü vardır. O’na ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda O’na ait malzemeleri kullanmak hem önemli hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de bu bir tercih mes’elesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duâları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duânın aslına tesir etmez; zira Cenab-ı Hakk bütün dilleri bilir ve duâya icabette sadece duânın samimî ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretini ele veren âyetlerden değil mi?

3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezahüründen başka birşey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği pek çok hadis var ki; aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kafî’inde yer almaktadır. Ne var ki Ehl-i Sünnet alimleri Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buharî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet hem de lafız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kafî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, senet yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihsizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücud bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.

4. Bazen hadis kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadis alması hiç de az vaki olmuş hâdiseler-den değildir. İmam Rabbanî der ki: “Ben, İbni Mesud’dan, Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olmadığına dair rivayetini görünce, bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’ân’dan olduğuna dair ihtar aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım.” Bazılarının bizim Kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’ân’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbanî’den bir misal.. diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şafiî’yi taklid ediyordum. Ancak bana İmam Ebu Hanife’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsas edildi. Ben de Ebu Hanife’ye iktida ettim…”

Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen birşeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu kategoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “keşfen aldık” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadis kriterleri içinde tahlil etmek imkânsızdır. Onun için de hadisçiler bu türlü ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı mânâsına da gelmez.

Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibariyle Efendimiz’e ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.

Bu hususlara şunu da ilave etmek faydalı olur kanaatindeyim. İmam Gazalî gibi bir allame, Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bediüzzaman gibi bir sahibkırân, Cevşen’i kabullenip onu vird edinmişlerdir. Hatta İmam Gazalî ona bir şerh yazmıştır. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhan olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.

M. Fethullah Gülen

Kadir gecesinde ölen kimse cennete mi gider?

Öncelikle şu hususun anlaşılması lazım. Ahirete intikal eden bir kişi hakkında “cennete gitti veya cehenneme gitti” şeklinde bir değerlendirmede bulunmak doğru değildir. Çünkü Peygamberimiz ashabını bu konuda uyarmış ve kendisinin bile ölen kişinin cennete mi yoksa cehenneme mi gittiğini bilmediğini söylemiştir. Çünkü bizlerin her ne kadar bir kimsenin yaşantısına, ibadetlerine bakarak bir fikre varmamız mümkün gibi görünse de, diğer yandan biz kimsenin kalbini, Allah’la münasebetini ve son anında nasıl bir halde ahirete intikal ettiğini bilemeyiz. Bundan dolayı bu hususta kesin şeyler konuşmak hatalıdır.

Ancak sizin soruda da bahsettiğiniz gibi, bir insanın böyle mübarek bir gecede vefat etmesi ve rüyalarınızda onu güzel bir halde görmeniz, onun hakkında hüsnü zanda bulunmanız için bir işaret olabilir. Hatta bizler, Allah’ın rahmet ve merhametinin genişliğini mülahazaya alarak, Müslüman olarak ölen herkes için hüsnü zanda bulunuruz ve hakkında Cenab-ı Hakk’a dua ederiz.

Son olarak Ebu Davud’da geçen bir hadisi ve açıklamasını aktaralım:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Benî İsrail’de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Âbid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: “Vazgeç!” derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, “vazgeç” dedi. Öbürü:

“Beni Allah’la baş başa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” dedi. Öbürü: “Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: “Allah seni cennetine koymaz!” dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabbülâlemînin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kâdir misin?” dedi. Günahkâra da dönerek: “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” emretti.”

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)  der ki: “(Adamcağız Allah’ın gadabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de heba etti.” (Ebu Dâvud, Edeb 51)

Hadisin Açıklaması:

1- Bu hadis, amele güvenmemek gerektiğine dair canlı bir örnek sunmaktadır. Yapılan hayırlı amellere rağmen nasıl bir sonla karşılaşacağını kimse bilemez. Keza şer üzere olan kimselere karşı da peşin hükümlü olmamak, onların da hayırlı bir sonla bahtiyarlar zümresinden olabileceğini nazar-ı dikkate almak gerekmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir Müslim hadisinde: “Kendisinden başka ilah olmayan zata yemin olsun, biriniz cennet ehlinin amelini işler işler, cennetle arasında bir zira’lık bir mesafe kala, kader galebe çalar, ateş ehlinin amelini işleyiverir ve ateşe gider. Biriniz cehennem ehlininin amelini işler işler, cehennemle arasında bir zirâ mesafe kala kader galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işler ve cennete girer.”

Şu halde dinimizde amele güvenmemek, ölünceye kadar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümid, gadabından da korku üzere olmak esastır. Âlimler, kesinlikle “cennetliğim” veya kesinlikle “cehennemliğim” demeyi büyük günahlardan addetmişlerdir. Bir başkası hakkında verilecek hüküm de böyle. Kimse hakkında kesinlikle “cennetliktir”, “cehennemliktir”  gibi kesin hüküm verilemez. Bu gayba âşinâlık iddası olur. Dinimizde cennetlik olduğu belirtilen belli sayıda insan vardır ki, bunların bir kısmı meşhur Aşere-i Mübeşşere (on müjdelenmişler) adıyla bilinen on sahabidir. (Kütübü Sitte Tercümesi, c.11, s.540)

Zengin olmak için duada ısrar etmek doğru mudur?

Biz her şeyimizi Allah’tan isteriz. Çünkü O’nun her şeye gücünün yettiğini/yeteceğini biliriz. Vermeyi dilediğinde her şeyi verebilir. Vermemeyi dilediğinde de bir hikmetten dolayı vermez. Bu yüzden, istediğimiz şeylerin hayırlısını istemek gerekir. İslam’da, Allah’tan zenginlik istemek yasaklanmamış ama tavsiye de edilmemiştir. Çünkü hakkımızda neyin hayırlı olduğunu bilemeyiz. Bu yüzden Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, azdıran zenginlikten, Allah’ı unutturan fakirlikten Allah’a sığınmıştır. Bize düşen de bu tavırdır. Yani, Allah’tan sürekli hidayet, istikamet, başkasına muhtaç olmamayı istemek, eğer mal veya herhangi bir dünyalık isteyeceksek ahiret merkezli istemek ve “Allahım eğer şükrünü eda edebileceksem ve bu mal beni dünyada ve ahirette rezil rüsvay etmeyecekse” gibi şartları da beraberinde zikretmektir. Çünkü inanmış bir insan, zenginliği bile kendisi için değil Allah yolunda kullanarak şükrünü arttırmak ve ebedi saadeti yakalamak için ister. Eğer bu mal bizi şımartacak, Karun misali bizi Allah’tan uzaklaştıracaksa istememek icab eder.

Nitekim sorunuzla alakalı olarak bir rivayet vardır. Medine Müslümanlarından olan Sâlebe’nin, mala-mülke karşı aşırı derecede hırsı vardı. Zengin olmak istiyordu. Bunun için Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem’den dua istedi.

Onun bu talebine Allâh Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem, şöyle cevap verdi:

“Şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…”

Bu ifâde üzerine isteğinden vazgeçen Sâlebe, bir müddet sonra hırsının yeniden depreşmesi ile tekrar Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi ve sellem’e gelip:

“Yâ Rasûlallâh! Duâ et de zengin olayım!” dedi.

Bu defa Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Ben senin için kâfi bir örnek değil miyim? Allah’a yemin ederim ki, isteseydim şu dağlar altın ve gümüş olarak arkamdan akıp gideceklerdi; fakat ben müstağni kaldım.”

Salebe, yine isteğinden vazgeçti. Fakat içindeki ihtiras fırtınası dinmiyordu. Kendi kendine; “Zengin olursam, fakir fukarâya yardım eder, daha çok ecre nâil olurum!” şeklinde zannî bir sebebe sarılmış ve nefsinin şiddetli talebine yenilmiş olarak üçüncü kez Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’in yanına gitti ve:

“Seni hak peygamber olarak gönderene yemîn ederim ki, eğer beni zengin ederse, fakir fukarâyı koruyacak, her hak sâhibine hakkını vereceğim!..” dedi.

Nihâyet bu kadar ısrar karşısında Allâh Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem:

“Yâ Rabbî! Sâlebe’ye istediği dünyalığı ver!” diye dua eyledi.

Çok geçmeden bu dua vesilesiyle Allah Teâlâ, Sâlebe’ye büyük bir zenginlik ihsan etti. Sürüleri dağı taşı doldurdu. Lâkin o âna kadar “mescid kuşu” ifâdesi ile vasıflandırılan Sâlebe, mal ve mülkü ile uğraşmaktan yavaş yavaş cemâati aksatmaya başladı. Gün geldi sadece Cuma namazlarına gelir oldu. Ancak bir müddet sonra Cuma namazlarını da unuttu.

Bir gün onun durumunu sorup öğrenen Allâh Rasûlü sallâllâhu aleyhi ve sellem:

“Sâlebe’ye yazık oldu!..” buyurdular.

Sâlebe’nin gaflet ve cehâleti, bu yaptıklarıyla kalmadı. Kendisine zekât toplamak için gelen memurlara:

“Bu sizin yaptığınız düpedüz haraç toplamaktır!” deyip, daha evvel vereceğini va’dettikleri şöyle dursun, fakir fukarânın âyetle sâbit olan asgarî hakkını dahî vermekten kaçınacak kadar ileri gitti. Münâfıklardan oldu.

Bu hâl, âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Onlardan (münâfıklardan) kimi de: Eğer Allâh, lutuf ve kereminden bize verirse, mutlaka sadaka vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden olacağız! diye Allâh’a söz verdi. Fakat Allah, onlara lutfundan (zenginlik) verince, onda cimrilik edip (Allah’ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler.” (1)

Kendi ahmaklığı yüzünden Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’in îkâzını dinlemeyerek hareket edip de sefîl ve perîşân bir şekilde bedbaht ve hazîn bir âkıbete dûçâr olan Sâlebe, dünyanın geçici servetine aldanarak ebediyyet fukarâsı olmuştu. Büyük bir pişmanlık içinde ölürken kulaklarında Hazret-i Peygamber sallâllâhu aleyhi ve sellem’in şu sözleri çınlıyordu âdeta:

“Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır.

Evet, bu kıssadan hissemizi almamız gerekir. Selametle…

(1) Tevbe Suresi, 75-76

Kadir Gecesi, ismini nereden alır?

Bu gecede kaderin bir çeşit istinsahı yapıldığı anlaşılıyor. Yani İmam-ı Mübîn’den, Kitâb-ı Mübîn’e istinsahı. Nazarı oraya ulaşanlar, kaderin bu kısmına da muttali olabilirler. Efendimiz (sav)’in Mi’raç’ta seslerini duyduğu kalemler de bunlar olsa gerek…

Mes’elenin diğer bir yüzü de, Kadir Gecesi “kadr” den gelir. Yani o gece bir kadirşinaslık rûh ve ma’nâsı nümayandır. Öyle ise o gecenin kadrini bilin ki, kadriniz bilinsin. Ayrıca Allah (cc)’ın fevkalâdeden atâsının verildiği şeyler de olabilir bu gecede. Tıpkı ulûfe gibi…

Bu gece, bin aydan hayırlı olmasına gelince bu kesretten kinayedir ve herkes için de söz konusu değildir, belki her geceyi Kadir bilenler içindir. Evet sanki o, her geceyi ihyâ etmiş de, bu gecede bardağı taşıran rahmet damlayıvermiş… Derken kul, damla ile deryaya ermiş… Gizli olmasında da ayrı bir sır vardır. Efendimiz (sav) onu önce biliyordu, sonra unutturuldu. Ta ki, ihyâ edilsin. Sadece bu geceyi ihyâ eden de belki hissemend olabilir ama, her geceyi Kadir bilip ihyâ edenin nasibdar olacağından şüphe yoktur.

M. Fethullah Gülen

Kadir Gecesi, ismini nereden alır?

Bu gecede kaderin bir çeşit istinsahı yapıldığı anlaşılıyor. Yani İmam-ı Mübîn’den, Kitâb-ı Mübîn’e istinsahı. Nazarı oraya ulaşanlar, kaderin bu kısmına da muttali olabilirler. Efendimiz (sav)’in Mi’raç’ta seslerini duyduğu kalemler de bunlar olsa gerek…

Mes’elenin diğer bir yüzü de, Kadir Gecesi “kadr” den gelir. Yani o gece bir kadirşinaslık rûh ve ma’nâsı nümayandır. Öyle ise o gecenin kadrini bilin ki, kadriniz bilinsin. Ayrıca Allah (cc)’ın fevkalâdeden atâsının verildiği şeyler de olabilir bu gecede. Tıpkı ulûfe gibi…

Bu gece, bin aydan hayırlı olmasına gelince bu kesretten kinayedir ve herkes için de söz konusu değildir, belki her geceyi Kadir bilenler içindir. Evet sanki o, her geceyi ihyâ etmiş de, bu gecede bardağı taşıran rahmet damlayıvermiş… Derken kul, damla ile deryaya ermiş… Gizli olmasında da ayrı bir sır vardır. Efendimiz (sav) onu önce biliyordu, sonra unutturuldu. Ta ki, ihyâ edilsin. Sadece bu geceyi ihyâ eden de belki hissemend olabilir ama, her geceyi Kadir bilip ihyâ edenin nasibdar olacağından şüphe yoktur.

M. Fethullah Gülen

Ramazan ayında hatim cd’leri ile mukabele takip etmek doğru mudur?

Kur’an’la meşguliyetin derecesine göre sevabı vardır. Kur’an’ı okumak, dinlemek, gözle takip etmek gibi fiillerin her biri sevaptır. Tabii ki Kur’an’ı CD’den dinlemek güzeldir ve kişiye sevap kazandırır. Ancak bizzat okuyandan dinlemek daha güzeldir. Bu açıdan imkanı olanların CD yerine bizzat mukabele dinlemeleri tavsiye edilebilir. Ancak bir kişinin buna imkânı yoksa Kur’an’ın nurundan ve feyzinden mahrum kalmaması için en azından CD’den veya televizyondan takip etmesi de tavsiye edilir. Tabii ki bütün bunların yanında bizim bizzat kendimizin Kur’an okumamız hatta onu meal ve tefsirlerden öğrenmeye çalışmamız en güzelidir.

İftar Duası

Oruçlu, iftar ederken şöyle der:

ذَهَبَ الظَّمَأُ وَابْتَلَّتِ الْعُرُوقُ وَثَبَتَ اْلأَجْرُ إِنْ شَاءَ الا تَعَالَى

أَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ وَأَكَلَ طَعَامَكُمُ اْلأَبْرَارُ وَصَلَّتْ عَلَيْكُمُ الْمَلائِكَةُ

اَللّهُمَّ إِنّـِـي أَسْأَلُكَ بِرَحْمَتِكَ الَّتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَـْيءٍ أَنْ تَغْفِرَ لِي ذُنُوبِي

“Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve inşaallah mükâfat gerçekleşti.

Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi  hep iyi insanlar yesin ve melekler de sürekli bağışlanmanız için duacınız olsun.

Allahım, her şeyi kuşatan rahmetinle Senden benim günahlarımı bağışlamanı istiyorum.”

Yemek hazır olunca besmele ile yemeğe başlar, ama besmeleyi unutursa, hatırladığında “bismillâhi evvelehû ve evsatahû ve âhirahû”, yani “hem başında, hem ortasında, hem de sonunda Allah’ın ismini anarım.” der.

Saç Kremi, Saç Boyası Abdeste, Gusle Mani midir?

Saç kremi, saç boyası gibi saça sürülen şeyler tabaka teşkil edip etmediğine göre hüküm alır. Şayet saça sürülen madde, kına gibi tabaka teşkil etmiyor da, suyun saç tellerini ıslatmasını önlemiyorsa, abdeste de mani değildir, gusle de. Eğer tırnak üzerindeki oje gibi tabaka teşkil ediyor da, altına suyun geçmesine mani oluyorsa, abdeste de mani olur, gusle de… Buna göre durumu tespit etmeye ihtiyaç vardır. Gusülde de, abdestte de saç telleri ıslanıyor mu ıslanmıyor mu? Kına gibi ıslanıyor, tabaka teşkil etmiyorsa mahzur akla gelmemelidir. Sürülen boyalar saçın ıslanmasını, yani yıkanmasını önlüyorsa elbette mesele var demektir. Tabaka teşkil etmeyeni tercih etmek gerekecektir. Ahmet Şahin

Hangi Akıntı Guslü Gerektirir?

Bazen bir akıntının guslü mü, yoksa sadece abdest almayı mı gerektirdiğini anlayamayız. İşin içine evham da girince konu içinden çıkılmaz bir hâl alır.

Bazen yürürken ya da otururken iç çamaşırımda bir akıntının ıslaklığını hissediyorum. Bu defa şüpheye düşüyorum. İnsanı cünüp yapan akıntıdan mıdır habersizce gelen bu ıslaklık?

Yoksa sadece (varsa) abdesti bozan; ama gusül gerektirmeyen bir akıntı mı? Doğrusu, vesveseye kapılıyorum bu konuda.

Çoğu zaman da cinsel konuların tahrikinden sonra da gelen bu gibi akıntılardan gusül mü gerekir, yoksa sadece (varsa) abdest mi bozulmuş olur? Buna bir açıklama lütfen…

Bu sorunun cevabını daha açık ve net anlamak için hayat-üs’sahabede geçen şu tarihî olayı birlikte okumamızda fayda vardır. Bakalım bu durum nasıl inceleniyor, geçmiş büyük alimlerin arasında görelim.

Tefsir ve fıkıh âlimi Abdullah bin Abbas namaz kılıyordu. Yanında ise tasavvuf âlimlerinden Tavus ile Atâ oturuyorlardı. Ansızın bir adam girdi içeriye. Önce selâm verdi, hemen arkasından da sordu:

– Abdest aldıktan sonra bazen beyaz bir akıntı geliyor idrar mahallinden. Bundan dolayı huzursuz oluyor, gusletmem icap ettiğini sanıyorum. Ne dersiniz, idrar yolundan sızan bu akıntılardan sonra hemen gusül yapmam gerekir mi? Yoksa sadece abdestim mi bozulur? Akıntının kirlettiği yeri yıkadıktan sonra abdestimi yenilesem mesele biter mi?

– Geldiğini söylediğin akıntı, çocuğun ana rahmine düşmesine sebep olan akıntıdan mıdır, deyince:

– Ben öyle sanıyorum. dedi soru sahibi.

– Öyle ise dediler, bu akıntı gelince sana gusül farz olur! Namaz abdesti alman kurtarmaz. Boy abdesti alman gerekir!

Adam bu cevaba çok üzüldü. “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn!”diyerek ölenlerin arkasından okunan ayeti okuyarak çıkıp gitti.

Bununla abdestten sonra sık sık gelen akıntı yüzünden üst üste gusletmesinin kendisine ölüm gibi geleceğini söylemek istiyordu.

Bu sırada namazını bitiren fıkıh âlimi Abdullah bin Abbas sordu:

– Sual sahibi nereye gitti?

– Şu tarafa doğru gitti. Hem de ölülerin arkasından okunan ayeti okuyarak.. dediler.

– Hemen yetişin, onu bulup getirin, diyen Abdullah bin Abbas, Tavus ve Atâ’ya dönerek sordu:

– Siz abdest aldıktan sonra gelen akıntıdan dolayı gusül lâzım geleceğini hangi ayet veya hadiste gördünüz?

– Ayet ve hadiste bunun aynını görmedik. Ama çocuk doğmasına sebep olan akıntının gelmesiyle gusül lâzım geleceğini biliyoruz. İşte bu zattan da o akıntı gelmemiş midir?

– Hayır, gelmemiştir! dedi Abdullah bin Abbas. Bu akıntı guslü gerektiren akıntıdan sayılmaz. Sorulması lâzım gelen başka hususlar vardı işin içinde. Onun aydınlanması lâzımdı.. Derken, yoldan çevrilen adam da içeri girdi. Abdullah bin Abbas yeniden sordu:

– Abdest aldıktan sonra mesaneden geldiğini söylediğin beyaz ve biraz da koyu akıntı, sana lezzet vererek, şiddetle mi fışkırıyor? Yoksa zevk vermeden, yavaşça sızıntı halinde mi geliyor?

– Hiç zevk vermeden, yavaşça geliyor. Hatta haberim bile olmadan geliyor bazen.

Bir sual daha sordu:

– Peki, bu akıntıdan sonra kendinde bir bitkinlik, yorgunluk hissediyor musun?

– Hayır, hiçbir bitkinlik ve yorgunluk hissetmiyorum! Sadece meydana gelen ıslaklıktan anlıyorum bir sızıntının geldiğini, çamaşırımın kirlendiğini… Bu defa fıkıh alimi kelimelere basa basa fetvasını verdi:

– Haydi git, (zevksiz ve patlamasız) gelen bu sızıntıdan dolayı sana gusül lâzım gelmez. Sadece varsa abdestin bozulmuş olur, o kadar. Zira bu gibi akıntılar, çoğu zaman cinsel duyguların tahrik olmasından, müstehcenleri düşünüp seyretmekten, idrarın bekletilmesinden, ağır yük yüklenmesinden, yani çeşitli sebeplerden dolayı gelen özür akıntısıdır. Guslü gerektirecek (zevkle fırlayan sperm patlaması) değildir…”

İşte bu incelemeden de anlıyoruz ki, idrar mahallinden gelen akıntının gusül gerektirmesi için (şiddetle ve şehvetle) gelmesi gerekir. (Yavaşça ve zevksizce) gelen özür sızıntıları guslü gerektirmez. Bu akıntılar idrar cinsinden sayılan, çoğu zaman da cinsel konuların hayalinden sonra gelen akıntılardır. Varsa abdesti bozar; ama guslü gerektirmez. Vesveseye kapılmaya gerek yoktur. Islattığı zemin yıkanır, abdest alıp namaz kılınır.

Bilmem naklettiğimiz bu olayla okuyucum guslü gerektiren şiddetli patlama ile gerektirmeyen şiddetsiz sızmanın ayrımını yapabildi, her birinin gereğini anladı mı? Ahmet Şahin

Gusül alırken abdesti bozan bir durum gusle de zarar verir mi?

Yıkanırken abdesti bozucu bir akıntı gelirse, sadece guslün abdest olma vasfını bozmuş olur, gusle mani olmaz. Gusül tamamdır… Çünkü gusül, bedenin tümünü yıkamak demektir. Kuru yer kalmayınca gusül tamam olur. Akıntı ise yıkanmaya mani değildir ki guslü bozmuş sayılsın. Sadece guslün abdest olma vasfını bozar. Artık bu gusülle namaz kılınmaz. Çünkü abdest, gelen akıntı ile bozulmuştur. Namaz için ayrıca abdest almak gerekir..

Dişe elmas taktırmak abdeste ve ibadetlere mani midir?

Abdest almada ağız ve burnu yıkamak sünnettir. Elmas, suyu geçirmediğinden ağzınızı yıkamamış ve büyük bir sünnetin sevabını kaçırmış olursunuz. Gusül abdestinde ağzı yıkamak farzdır, elması mutlaka çıkarmanız gerekmektedir. Ayrıca. Elmas türü şeyleri bir bayanın dışarıda takması (genel manada da dışarıda süslenmesi) caiz değildir. Evde kocası için takabilir. Eğer takıp çıkarmak zorsa hiç takmayın. Sevaplardan mahrum kalır, dişlere elmas takmak gibi fantezi bir iş yapmakla israfa girmiş olursunuz. İsraf ise, Allah’ın haram kıldığı bir şeydir. Hem maddi israf, hem de vakit israfı.. Peygamberimiz, kızının kolundaki altınları görünce onu bile çıkarttırmış. Fatıma validemizin altın takması yasak değildi ama Peygamberimiz onun hassas olmasını, ahiret nimetlerini burada yemesini istemiyordu.

Namaz abdestiyle Kur’an okuyabilir, namaz kılabilirsiniz. Ama gusül abdesti almanız gerekiyorsa mutlaka elmasları çıkarmalısınız.

Abdest alırken niyet şart mıdır?

Niyet, bir şeyi yapmayı kalbinden geçirmektir. Kalpten niyet etmeden, yalnız dil ile niyeti söylemek yeterli değildir. Hanefilerde, abdest için niyet müstehap bir sünnettir. Ancak Şafiî mezhebine göre niyet, başlı başına bir ibadet olduğundan abdeste niyet de farzdır. Bu sebeple Şafi mezhebine göre, niyetsiz abdest olmaz.

Hanefi mezhebinde abdestten önce niyet etmek sünnet olduğundan kişi niyetsiz abdest alsa da abdesti geçerlidir. Fakat bilerek niyeti terk etmek sünnete muhalefet olacağından, hoş bir davranış olmaz. Bunun için her şeyin en güzeli olduğu gibi abdestin en güzeli de sünnetine hatta adâbına varıncaya kadar dikkat göstererek abdest almaktır.

Eğer bu sıkıntınız dil ile söylemekten geliyorsa kalbinizden niyet edersiniz. Fakat bu sıkıntınız vesvese gibi bir şeyse ve devamlı surette oluyorsa, buna aldırış etmezsiniz.Kendinizi zorlayarak dil ile de söylemeye çalışırsınız.

Abdest alırken uzuvların yıkanmasında sıra gözetmek şart mıdır?

Abdest alırken farzların ve sünnetlerin yerini yanlışlıkla, unutkanlıkla değiştirdiğimde yeniden abdest almama gerek var mı?

 Abdestte yıkanması gereken organları sırasıyla yıkamak sünnettir. Eğer bunların sırası değiştirilirse sadece sünnete muhalif davranılmış olur. Yoksa abdeste bir halel gelmez.

Fakat Şafi mezhebinde abdest azalarını sırasıyla yıkamak (tertibe uymak) farz olduğundan, buna riayet etmeyen Şafi mezhebine mensup birisinin tekrar abdest alması gerekir.

Çıplak olarak banyo yapmak caiz midir?

Açıklama: Karı-koca beraber banyo yapabilirler mi ve banyoda üzerimize bir şey giymeli miyiz?

Dinimizde erkek ve kadınlar için avret olan yerler, yani kimlere karşı nerelerin açılmasının günah sayılacağı ayrıntısıyla açıklanmıştır. Buna göre eşler arasında avret yoktur. Bununla beraber Âlimlerimiz, Efendimizden bize intikal eden çıplaklık, banyo adabı, haya, avret gibi konulardaki hadislere bakarak bununla ilgili birtakım açıklamalarda bulunmuşlardır.

Banyoda kişinin tek başına yıkanırken üzerine bir örtü almasının sünnet olduğunu söyleyen fıkıhçılarımız varsa da bunun guslün en önde gelen edeplerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Bunun gibi guslün edep ve sünnetlerine tam riayet edilmediğinde her ne kadar bu gusül geçerli de olsa kerahetten kurtulmamış olur. Bu konuda Efendimizden nakledilen hadislerden bazıları şu şekildedir:

 Behz İbnu Hakîm (radıyallâhu anh) anlatıyor: “(Bir gün Hz. Peygamber’e sorarak) dedim ki:

“Ey Allah’ın Resülü! Hangi avretimizi açıp, hangi avretimizi örtelim?”

“Zevcen ve sağ elinin sahip oldukları dışında herkese karşı avretini koru!” cevabını verdi. Ben tekrar:

“Ey Allah’ın Resülü, erkekle olursa?” dedim,

“Gücün yeterse avretini kimseye gösterme!” dedi.

“Kişi tek başına olursa?” dedim.

“Kendisine karşı haya edilmeye Allah daha lâyıktır” dedi.” (Ebu Dâvud, Hamâm 3; Tirmizî, Edeb 22)

İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Çıplaklıktan sakının! Zîra sizin yanınızda sadece helâya girdiğiniz zaman ve erkek hanımına sokulunca ayrılan melekler var. Onlardan utanın ve onlara karşı saygılı olun.” (Tirmizî, Edeb 42)

“Biriniz eşiyle cinsi münasebette bulunduğu zaman eşi ile kendisinin arkasına bir örtü alsın. Eşler iki vahşi eşek gibi örtüden (büstünün) arınmasınlar.” (Müslim, Hayz,10)

Yine Efendimiz bir hadislerinde Allahın hayâ sahibi olduğunu ve hayâ sahibi olup örtünenleri seveceğini ifade ettikten sonra bizlere yıkanma esnasında da örtünmemizi tavsiye buyurmuşlardır. Bunun sebebi de yine hadislerde zikredilerek Allaha karşı saygılı olma, rahmet melekleriyle olan münasebeti koparmama gibi mülahazalara bağlanmıştır.

Hz. Aişe’nin Peygamberimiz’le (sas) beraber yıkandığını nakleden hadisi şerif Buhari’de geçmektedir. Fakat buradan eşlerin beraber yıkanmalarının caiz olduğu anlaşılsa da büsbütün örtüden sıyrılmaları çıkarılamaz. Fakat ifade ettiğimiz gibi hanımıyla veya tek başına yıkanırken örtüsüz bulunmak haram değildir. Ancak gülsün adabına riayet edilmemiş olur.

Fakat banyoda veya hamamda kişinin mahremi olan kimseler varsa, o takdirde örtünme hususunda ayrı bir titizlik göstermeli, erkekse diz kapağıyla göbek arasını kimseye göstermemeli, açık bulunduranlara da bakmamalıdır.

Abdestli iken sakal traşı olmanın bir mahzuru var mıdır?

Abdestli iken sakal traşı olmakta bir mahzur yoktur. Kan vs. vücuttan çıkmadıkça abdestiniz bozulmaz. Hatta abdestliyken traş olmanızın daha güzel bir davranış olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu şekilde vücudunuzdan ayrılan parçalar abdestliyken vücudunuzdan ayrılmış olur. Fakat abdestliyken traş olduktan sonra, namaz kılınacak veya Kur’an okunacaksa, ihtiyaten abdest almak yerinde olur. Çünkü bir yerin kanaması, bir sivilcenin kesilmiş olması ihtimali vardır.

Bebek Kusmuğu Necis midir?

Fethü’l-Kadîr’de şöyle deniliyor: “Bir çocuk emer de sonra kusarak annesinin elbisesine bulaşırsa ağız dolusu kustuğu takdirde pistir ve dirhem miktarını geçerse namaza mânidir. İmam Hasan’ın İmam A’zam’dan rivayetine göre pek fazla olmadıkça namaza mâni değildir. Çünkü emdiği süt her vecihle değişmemiştir. Sahih olan da budur”. (İbn Abidin, Necasetler Babı)

Eğer bebek henüz sadece süt emip bu şekilde kusarsa bu necis olmaz. Ama mama gibi yemek türünden bir şeyler yedikten sonra kusarsa bu takdirde necaset-i galiza yani ağır necasete girer. El ayasından fazla miktar yer kaplarsa elbisede bu namaza manidir. Yıkanması gerekir.

Aynı şekilde bebeğin büyük abdesti, namaza mani olan diğer necasetler gibidir. 3 grama kadar müsaade edilmiştir. İdrarın ise sınırı el ayası kadardır. Fazlası namazı bozar. Fakat hiç gıda almamış tamamen anne sütü ile beslenmiş bebeğin idrarının üzerine su dökmekle temizlenmiş olur.

Sel Suyu ve Çamurlu Suyla Abdest Alınır mı?

Açıklama: İlimizde yağan yağmurlar sonucu musluklardan çamurlu su gelmeye başladı. Gün ise cumaydı. Bu su ile abdest almak zorunda kaldık. Genellikle bu suyla abdest alınamayacağı söyleniyor. Bu konuda bizlere yardımcı olabilir misiniz?

Önce genel kaideleri hatırlayalım:

Çamur, toprak, kireç alçı sebebi ile veya uzun süre beklemekten dolayı bozulmuş olan, mutlak su ile abdest almak caiz olur. Mutlak su, yaratıldığı tabii halini koruyan, mahiyetini değiştirecek başka maddeler karışmamış sudur.Yağmur,kar,deniz,ırmak,kaynakve kuyusularınormaldeböyledir.Mutlaksuyunüçözelliğiveikitabiatıvardır. Özellikleri,rengi,kokusuvetadıdır;ikitabiatı dainceliğiveakıcılığıdır.

Temizlik için kullanılacak su; yağmur, kar, nehir, deniz, göl, kuyu, pınar ve sarnıç suları olabilir. Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Su temizdir. Onu; rengini, tadını veya kokusunu değiştirmesi dışında hiçbir şey kirletmez(Zeylai, Nasbu’r-Râye, 1/94).

Akan suyun içine bir pislik düşmesi halinde ise, bu pisliğin renk, koku veya tattan ibaret olan bir niteliği görülmedikçe bu su ile abdest almak caizdir. Çünkü akan su pisliği alıp götürür.

Şimdi de sizin cevabınıza gelelim: Suyu galib olup, ince olduğu zaman, her ne kadar toprak karışmış olsa da, sel suyu ile abdest almak caizdir. Sel suyunun, acı veya tatlı olması arasında da bir fark yoktur. Fakat eğer çamur gibi katı bir kıvama ulaşmışsa, sel suyu ile abdest almak caiz olmaz. (Fetavay-ı Hindiye)

Fetavay-ı Hindiye’den yapmış olduğumuz bu son alıntıda, sel suyuna karışmış olan toprağın suyun akıcılığını etkilemedikçe bu sudan abdest alınabileceği söylenmektedir. Abdest almış olduğunuz su, akıcı olup, çamura veya toprağa göre daha galip ise bu suyla abdest alınabilir.

Abdest Alırken Vesvese Geliyor, Ne yapmalıyım?

Açıklama: Abdestte, gusül abdestinde ve namazlarımda sürekli vesvese yaşıyorum. Bundan dolayı da aynı şeyi defalarca yapmak zorunda kalıyorum. Bir çıkış yolu gösterir misiniz?

Siz ciddi bir vesveseye tutulmuşsunuz. Bir şeyin vesvese olduğunu bilmek, onu çözme konusunda önemli bir ipucudur. Vesvese şeytandandır. Nas suresinde şeytan vesvas olarak sıfatlandırılmıştır. Yani çok sinsi ve çok vesvese veren demektir.. Öncelikle şeytanın bu tarafını bilmek lazım. Düşmanın taktiğini bilmek, onu yenmenin en önemli yoludur. Şeytanın taktiği de, insanı şüpheye düşürüp vesveselendirmek, panikletmek ve normal şartlarda yapabileceği en kolay ibadetlerden bile insanı soğutmaktır. Şeytanın bu oyununa karşı sizin kullanacağınız taktik ise, “ehemmiyet vermemektir”. “Seni biliyorum ey şeytan, sen benim en azılı düşmanımsın ve beni Allahtan uzaklaştırmaya çalışıyorsun” deyip, geçmektir. Yani abdestinizi aldığınızda şüphe olursa, ehemmiyet vermeyeceksiniz, tekrar abdest de almayacaksınız. Yolunuza devam edeceksiniz. Gusülde ve namazda da aynı şey söz konusudur. Tekrar gusül almayacaksınız ve namazda çok iyi bildiğiniz bir hata yapmadıkça sehiv secdesi yapmayacaksınız. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Biriniz namazını dört rekât mı yoksa üç rekât mı kıldığında şüpheye düşerse, şüpheyi atsın ve yakinen (çok iyi) bildiğine göre davranıp namazını tamamlasın. Selâm vermeden önce de iki secde yapsın. Eğer beş kılmış ise bu secdeler namazına şefaatçi olur, eğer namazını tam kılmış ise bu secdeler şeytanın uzaklaştırılmasına vesile olur.” (Buharî, Sehv 6-7)

Dikkat ederseniz Peygamberimiz (s.a.s.), “şüpheyi atsın, kalbi neye yatıyorsa ona göre hareket etsin” diyor. Demek ki, o an şüpheyle uğraşmayacaksınız. Hemen kalbinizi şüpheden çevireceksiniz, en emin olduğunuz şeyi yapacaksınız. Namazım kabul olmadı diye de düşünmeyeceksiniz. Allah, rahmetiyle kabul eder. Fazlası şefaatçi olur, eksiği varsa Allah tamamlar onu. Her şey Allah’ın elinde. Şeytanın tuzağına düşmemek, oyununa gelmemek çok önemlidir ve Peygamberimiz (s.a.s.) de buna işaret etmektedir.

Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Yaptığım şeyden emin olamıyorum ki, emin olduğumu yapayım veya emin olduğumla yetineyim? Evet, yaptığınız şeyden emin olamayabilirsiniz. Ama dinin size öğrettiği neyse onu uygulayın ve “Allah’ın izniyle olmuştur, tamam” deyin ve devam edin. Mesela, abdestte ayaklarınızı yıkadınız. Oldu mu acaba diye bir soru aklınıza geldiğinde hiç şüphe etmeyin. “Allah’ın emrettiği şekilde yaptım, parmaklarımı yıkadım, topuklarımı, ayaklarımın altını vs. yıkadım. Kuru kalmayacak şekilde yaptım ama kuru kaldıysa Allah onu affeder. Allah -haşa- çok  mu merhametsiz ki, böyle ufak bir şeyle beni cezalandıracak” diye kendi kendinize konuşun ve ibadetinizi tamamlayın.

Başlangıçta belki her abdestte, her namazda, bu ölçülerle kendinizi şartlandıracaksınız. İradenizi bizzat kullanarak “hayır, namazımı tam kıldım, abdestimi tam aldım” diyeceksiniz. Sonra zamanla inşallah vesveselerden kurtulacaksınız. Bu arada bol bol fatiha, felak ve nas surelerini okumayı da unutmayın.

Şeytanın vesvese vermesindeki sebeplerden biri, insanı ümitsizliğe düşürmektir. Yani, insan uğraşsın didinsin fakat bir türlü ibadetlere tam muvaffak olamasın, sonra da kulluğumu tam yapamıyorum diye Allah’ın rahmetinden ümidini kessin. İşte bu, en büyük tehlikelerden biridir. Zira, Allah’ın rahmetinden ancak kafirler ümidini keser. Mü’mine gelince o, yapabildiğini yapar yapamadığını, Allah’ın, rahmetiyle tamamlayacağını düşünür. Niyetin, amelden üstünlüğüne inanır. (C.Sağir, 3810) Amellerindeki boşlukları niyetiyle tamamlamaya çalışır ve hep Allah’a tevekkül eder. O’nun hakkında hep hüsnüzan besler. (Buhârî, Tevhîd 15; Müslim, Zikir 2, 19, 50)

Hasılı, vesveseye ehemmiyet vermeyin ve namazlarım kabul oluyor mu diye düşünüp üzülmeyin. Zira vesveseler önem verdikçe şişer, büyürler ve başa bela olurlar. Allah’a çokça dua edin ve ona tevekkül kılın.

Bir kez daha hatırlatalım: Felak, Nas, Fatiha, İhlas ve Ayete’l kürsiyi bol bol okumayı ihmal etmeyin. İnşaallah tez zamanda kurtulursunuz.

Cünupken Diş Dolgusu Yaptırılır mı?

Gusül abdestiniz yerine geldiği gibi, sürekli cünüp kalma gibi bir durum da söz konusu olmaz. Hanefi mezhebinde gusül abdesti sırasında ağzın içinin de yıkanması farzdır. Fakat bir zaruretten dolayı diş dolgusu yaptırıldığında, yıkanması farz olan kısım o dolgunun üzeri olmaktadır. Bunun cünüpken yaptırılması da, daha sonraki gusül abdestlerinin sıhhatine bir zarar vermez. Çünkü gusül esnasında, ağızda sabit bulunan dolgunun çıkarılarak, altının yıkanmasına imkân yoktur. Dolayısıyla bu zarureti gidermek için dolguların veya kaplamaların dış yüzeylerinin yıkanması yeterli olacaktır. Nitekim, vücutta bulunan bir yaranın üzerine sarılmış bir sargının üzerinin yıkanması da, altının yıkanması hükmüne geçmektedir.

Fakat mecbur kalmadıkça bu tür şüphelerden uzak kalmak için, dolguyu da temiz olduğumuz zamanda yaptırmak en güzelidir.

Diş dolgusu gusül abdestine zarar verir mi?

Gusül abdestiniz yerine geldiği gibi, sürekli cünüp kalma gibi bir durum da söz konusu olmaz. Hanefi mezhebinde gusül abdesti sırasında ağzın içinin de yıkanması farzdır. Fakat bir zaruretten dolayı diş dolgusu yaptırıldığında, yıkanması farz olan kısım o dolgunun üzeri olmaktadır. Bunun cünüpken yaptırılması da, daha sonraki gusül abdestlerinin sıhhatine bir zarar vermez. Çünkü gusül esnasında, ağızda sabit bulunan dolgunun çıkarılarak, altının yıkanmasına imkân yoktur. Dolayısıyla bu zarureti gidermek için dolguların veya kaplamaların dış yüzeylerinin yıkanmasıyla guslün bu farzı yerine gelmiş olacaktır.

Ancak diş dolgusu için verilen bu fetva, zaruret ve ihtiyaç anında geçerlidir. Yoksa süs ve ziynet için gereksiz yere dişe yaptırılan dolgular için, guslün sahih olacağı şeklinde bir fetva verilemez.

Vücutta bulunan bir yaranın üzerine sarılmış bir sargının üzerinin yıkanması da, altının yıkanması hükmüne geçer.

Abdestte farz ve sünnetlerin yeri karıştırılırsa ne olur?

Abdestte yıkanması gereken organları sırasıyla yıkamak sünnettir. Eğer bunların sırası değiştirilirse sünnete muhalif davranılmış olur ancak bu durum abdestimizi bozmaz.

Fakat Şafi mezhebinde abdest azalarını sırasıyla yıkamak (tertibe uymak) farz olduğundan, buna riayet etmeyen Şafî mezhebine mensup birisinin tekrar abdest alması gerekir.

Düşük yapan ya da kendisine kürtaj yapılan kadın loğusa sayılır mı?

Şayet düşüğün organlarının hepsi veya el, ayak, parmak, saç gibi uzuvları belirmiş ise, anne loğusa sayılır.(1)  Loğusalık ise kadından kadına değişir. Bazı kadınlarda bu süre, bir gün dahi olabilir. Loğusalık süresi, kanın kesilmesiyle son bulur. Loğusalığın asgarî süresi yoktur. Azamî süre ise kırk gündür.(2)

Eğer loğusalık kanı kırk günü geçecek olursa, bu kan istihaza kanıdır ve kadın özürlü sayılır. Bir özürlü gibi davranır. Her namaz için abdest alarak namazını kılabilir. Kur’an okuyabilir. Ancak cinsi münasebette bulunabilirse de ihtiyaten bulunmaması daha iyidir. Çünkü kan henüz devam etmektedir.

Düşüğün organları teşekkül etmemiş ise gelen kan üç günden az sürerse, bu kan istihaza kanıdır. Bu durumda kadın özürlü sayılır ve yukarıdaki özürlü için geçerli hususlar burada da geçerlidir. Eğer bu kan en az üç gün sürerse ve öncesinde de tam bir temizlik dönemi geçmişse, adet kanıdır.

Bir kadın, düşükten önce veya sonra kan görür ve düşüğün organları da belli olursa, kadının önceki görmüş olduğu kan loğusalık kanıdır. Düşükten sonra kan gördüğü için, o kadın loğusa sayılır.(3)

Kürtajla alınan çocuk da aynen düşük gibi değerlendirilir.

Dipnotlar:

1- El- Hidaye, 1/42

2- Ebû Dâvud, Taharet 119; Tirmizî, Taharet, 105

3- Fetava-i Hindiyye, 1/132–133; Fethu Babi’l İnaye, 1/146; Mülteka, Terc. Nifas bahsi.

Hangi sulardan abdest alınır?

Öncelikle suyun İslam fıkhına göre ayrımını yapalım. Sular mutlak ve mukayyed olmak üzere ikiye ayrılır.

Buna göre “yaratıldığı tabi halini koruyan, mahiyetini değiştirecek başka maddeler karışmamış suya” mutlak su; içine temiz bir maddenin katılmasıyla incelik ve akıcılığını kaybetmiş mutlak sulara veya tabii bir oluşumla meydana gelip özel bir isimle anılan sulara mukayyet su denmektedir.

Bu açıklamadan sonra sizin bahsettiğiniz olay mutlak sular kısmına girmektedir. Suyun temizleyici olmasının ölçüsü onun içilebilmesi değildir. “Rengi, tadı, kokusu bozulmamış, içine pis bir madde karışmamış, kullanılması mekruh ve şüpheli hale gelmemiş sular hem temiz hem de temizleyici sayılırlar.”

Bütün bunlara bakarak kaplarda biriktirdiğiniz sularda yukarıda açıklanan ölçülerde bir kirlenme yoksa abdest alabilirsiniz. (Türkiye Diyanet Vakfı İlmihali, I. Cilt, sy. 187)

Vücudumda yaralar var, krem sürüyorum, guslü nasıl alabilirm?

Öncelikle şu hususun anlaşılmasında fayda var. Dinimiz hiç kimseye takatinin üstünde sorumluluk yüklemez. Yani İslam’ı her Müslüman her şartta yaşayabilir. Çünkü dinde kolaylık vardır. Buna göre gusülde veya abdestte de biz elimizden geldiği kadar yıkanması gereken yerleri yıkamaya özen gösteririz. Ama mesela kişi gusülden çıktıktan sonra kuru yer kaldığını anlasa, sadece bu kuru kalan yeri yıkaması yeterli olur. Veya bir rahatsızlıktan dolayı vücudunda sargı bulunsa ya da bir yerine ilaç sürse, eğer buranın ıslatılması kişiye zarar verecekse, bu sargının veya ilaç sürdüğü yerin üzerini mesheder. Hatta mesh de zarar veriyorsa, buraya hiç dokunmaz.

Şimdi sizin durumunuza bakacak olursak, siz problemli olan yerinizi mümkün olduğu kadar temizlemeye çalışırsınız. Ama artık bundan sonra şüphe etmeye gerek yoktur. Yani siz göbeğinizi dikkatli bir şekilde yıkarsınız, zararlı değilse bu ilaç kalıntılarını temizlemeye çalışırsınız. Artık bundan sonra da guslünüzün olduğuna kanaat getirirsiziniz. Eğer göbeğinizde ciddi yara varsa ve yıkadığınızda bu daha da ilerleyecek veya daha geç iyi olacaksa burayı yıkamayarak mesh edebilirsiniz.

Bazen bu gibi durumlarda şeytan kişiye vesvese vererek, guslünün, abdestinin veya namazının hep eksik kaldığı hissini verebilir. Bu tür vesveselere itibar etmemek lazım. Eğer biz temizlik ve ibadette üzerimize düşeni yapmışsak, gerekli özen ve itinayı göstermişsek ve bundan sonra hala bir şeylerin eksik kaldığı şüphesini taşıyorsak, bu durumda Rabbim kabul eder deyip bu vesvesenin üzerine gitmemeliyiz.

Gözdeki akıntı özür sayılır mı?

Abdesti bozacak nitelikteki herhangi bir özrün geçerli olması için bir süre vardır. Şöyleki: bir özür başlangıçta abdest alınıp namaz kılınacak kadar bir süre kesilmemek üzere, tam bir namaz vakti devam eder, daha sonra da her namaz vaktinde en az bir defa tekrar ederse sahibi özürlü sayılır. Fakat böyle bir özür tam bir namaz vakti içinde bir defa olsun ortaya çıkmazsa artık kesilmiş ve sahibi de özürlü olmaktan çıkmış bulunur.

Mesela: Bir kimsenin burnu, bir gün öğle vaktinin başından sonuna kadar yani ikindi vakti girinceye kadar, abdest alıp namaz kılacak kadar bir süre kesilmeksizin kanamaya devam eder ve bundan sonra da her namaz vaktinde bir defa olsun kanarsa o kimse özürlü sayılır.

Özürlü kimse her farz namaz vakti için abdest alır, bu özür halinin abdesti bozmadığı var sayılarak, o vakit içinde aldığı abdestle onu bozan yeni bir durum meydana gelmedikçe, dilediği kadar farz, vacip, sünnet, eda ve kaza namazı, Cuma ve bayram namazı kılabilir. Kabeyi tavaf edebilir, mushafı tutabilir. Namaz vaktinin çıkmasıyla özürlü kimsenin abdesti bozulmuş olur.

İstibra nasıl yapılır?

İstibra, erkeklerin, idrardan sonra, akıntı tamamen kesilene kadar beklemeleri ve buna özen göstermeleridir. İstibra çok dikkat edilmesi gereken bir meseledir. Çünkü kişi abdest aldıktan sonra bir damla bile idrar akacak olsa, abdesti bozulur.  Hatta bazıları, mevzuun ehemmiyetini bildiği halde özen göstermeyip öylece namaz kılan insanı, kasten abdestsiz namaz kılan insana benzetmişlerdir. İdrar sızıntısı her insanda olur. Ancak bazı kimselerde çabuk kesilir; bazılarında ise, akıntı bir müddet daha devam eder. Herkes durumunu bilerek, abdest almadan önce sızıntının kesilmesine çalışmalı, sonra abdest almalıdır.

Öncelikle kişi tuvaletteyken, def-i hacetini oturarak yapmalı, tuvaletten sonra akıntının iyice kesilmesini bekleyerek acele etmemelidir.

İstibranın, yani idrar sızıntısını durdurmanın çeşitli yolları vardır: tuvaletteyken ıkınmak, sağa sola eğilerek idrarın tamamen boşalmasını sağlamak, tuvaletten çıktıktan sonra hemen abdest almayıp biraz yürümek, öksürmek, ayakları biraz kımıldatmak gibi.. Herkes kendi durumunu bilerek bu yollardan birini tatbik eder. Mühim olan sızıntının kesilmesidir.

Elimdeki yaradan dolayı her vakit abdest almam gerekir mi?

Yaranız, akan bir yaraysa ve bu bir namaz vakti kadar devam ediyor, daha sonraki namaz vakitlerinde de en az bir defa ortaya çıkıyorsa siz özürlü sayılırsınız. Yaranızı sarın ve her namaz için ayrı abdest alın. Bu abdestle o vakit içinde Kur’an okuyabilir, nafile ibadetler yapabilirsiniz.

Eğer yara akmayan bir yara ise, abdest alırken üzerine elinizle mesh verirsiniz. Eğer yara azacaksa elinizi değdirmeden, yara azmayacaksa, sulanıp akmayacaksa elinizi yara üzerine sürerek mesh yaparsınız. Akmayan bir yarayı da, zarar görmemesi için sarabilirsiniz. Sargının üzerine mesh yaparsınız.

Abdestsiz olarak cep telefonundan Kur’an okunur mu?

Soru: Abdestsiz olarak cep telefonlarına yüklediğimiz Kur’an-ı Kerim programlarından Kur’an okumamızda ve yine abdestsiz olarak Kur’an yüklü bu telefonları elimizde tutmamızda bir mahzur var mıdır?

Cevap: Cep telefonlarına yüklenen Kur’an, Mushaf gibi değildir. Kur’an-ı Kerim’de, “Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası dokunamaz.” (Vâkıa Suresi, 56/79) buyrulmaktadır. Buna göre Kur’an’ı Kerim’i (içinde Kur’an metni yazılı Mushaf’ı) abdestsiz ellemek caiz değildir. Yine diğer dini kitaplarda bulunan ayetlere de abdestsiz el sürülmez. Fakat cünüp olmamak şartıyla, abdestsiz olarak Kur’an’a el sürmeden bakarak veya ezberden Kur’an okumakta bir beis yoktur.

Buna göre içinde Kur’an yüklü cep telefonuyla tuvalete girmekte veya abdestsiz olarak bu telefona bakarak Kur’an okumakta bir sakınca yoktur.  Bununla birlikte her halükarda Kur’an okurken abdestli bulunmak müstehaptır.

Diş dolgusu yaptırıldığında alınan guslün durumu nedir?

Hanefî fukahâsı, gusül âyetinde emrin ‘fettahherû’ şeklinde mübalâğa ifade eden bir sîgası ile gelmesinden hareketle, gusülde ağzın içinin de yıkanmasının farz olduğu neticesine varmışlardır. Fakat, ağzın içi, dişin de içi demek değildir. Gusülde ağzın yıkanması farz olan kısım, bizzat ağzın içi, dolayısıyla da dişlerin çeperi, yani dış yüzeyidir. Bu yüzey, diş doldurulduğu zaman dolgu, kaplandığında ise kaplama olur.

Bir diğer açıdan, “zarûretler mahzurlu şeyleri mübah kılar.” Zarûret, icabında insana guslü terk ettirir; haram et yedirir; hattâ, zaruretin derecesine göre küfür kelimesini bile mahzursuz hale getirir. İnsan hayat ve sağlığı açısından dişin ehemmiyeti tartışma kabûl etmez. Bu bakımdan, dişin ağızda muhafazası ancak doldurma veya kaplama ile olacaksa, o takdirde bunun yapılmasında hiçbir mahzur yoktur. Fakat, kaplamanın altından olması İmam Ebû Hanife’ye göre mahzurludur. Bazıları, Ebû Hanife’nin bu kavlini, dolgu veya kaplama yaptırmanın câiz olmadığı şeklinde anlamaktadırlar. Halbûki İmam-ı A’zam Ebû Hanife’nin tartışmasını yaptığı mevzû, dişe dolgu veya kaplama yapılır mı yapılmaz mı değil, dolgu veya kaplamada altın kullanılıp kullanılmayacağıdır. M. Fethullah Gülen

Cinler insana cünupluk halinde mi musallat olurlar?

Açıklama: Cinlerin insana daha ziyade cünüplük halinde veya kadınlar için düşündüğümüzde hayız ve nifas halinde musallat oldukları söyleniyor, doğru mudur?

İnsanı, maddî sebepler itibarıyla Allah’ın sıyanetinden (koruması) çıkarabilecek bazı hâller vardır. Meselâ erkekler için cünüp olma hâli buna örnek sayılabilir. Bu hâlden kurtulmak iradî olduğu için, insanın yıkanmasını tehir etmesi, ilâhî sıyaneti inkıtaya uğratabilir. Onun için bu hâli fazla uzatmamak ve hemen o hâlden kurtulmak gerekir. Zira bu, hadisin ifadesiyle kanın aktığı mecrada dolaşan şeytan ve emsali varlıklar için en müsait bir zemin ve vasattır. Kadınlara gelince; şerir mahlukların musallat olması, genelde onların hayız ve nifas dönemlerine rastlar. Bu dönemde kadınların kendilerini korumaları meselâ, namaz abdesti alarak, namaz kılamasalar dahi vakit içinde namaz kılınacağı süre seccade üzerinde kıbleye müteveccih olarak oturmaları öteden beri tavsiye edilen bir husustur. M. Fethullah Gülen

Doğum muayenesinden dolayı gusül gerekir mi?

Ön ve arka yoldan birisine parmak veya başka bir cismi sokmak guslü gerektirmez. Parmağın erkek parmağı ile kadın parmağı olması arasında bir fark yoktur fakat cinsî bir lezzet duyma düşüncesiyle ön tarafa parmak sokulursa gusül gerekir. Şöyle ki: Kadının fercine plastik bir âletin sokulması hâlinde kadın şehvet duymuşsa yıkanması gerekir, duymamışsa gerekmez. Bunun için bir kadın, ferciyle alâkalı olarak doktora muayene olurken cinsî bir haz duyarsa bunun için gusül gerekirken, cinsî haz duymazsa hiçbir şey gerekmez. Doktor kadın da olsa, erkek de olsa hüküm aynıdır.[1]


[1] İbn Âbidîn, Haşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 1/166.

Küfretmek abdesti bozar mı?

Fıkıh kitaplarında abdesti bozan şeyler açıklanmıştır. Bunların arasında küfretmek (sövmek) yoktur. Fakat abdesti bozmasa da bir Müslüman’ın ağzından bu şekilde kötü söylerin çıkması ona yakışan bir davranış değildir. Çünkü ağız ve dil bu şekilde kötü şeyleri konuşmak için değil, hayırlı yerlerde kullanmak için, Kur’an okumak, Allah’ı tesbih ve takdis etmek vs. işler için yaratılmıştır. Dolayısıyla bizler ağzımızdan çıkan kelimelere mukayyed olmalı, hele başkalarını rahatsız edecek, üzecek şeyleri konuşmaktan şiddetle kaçınmalıyız.

Peygamber Efendimiz’in dili muhafaza etmekle ilgili birkaç hadisi şerifi şöyledir:

Bir sahabi anlatıyor: Dedim ki, “Ey Allah’ın Resulü! Benim hakkımda en çok korktuğunuz şey nedir?” Eliyle dilini tutup sonra: “İşte şu!” buyurdu.” (Tirmizî, Zühd 61)

“Kim bana çeneleri ile bacakları arasındaki şeyler hususunda garanti verirse, (onları günaha karşı korursa) ben de ona cennet hususunda garanti veririm.” (Buharî, Rikak 23, Hudud 19)

“Ademoğlu sabaha erdi mi, bütün azaları, dile temenna edip: “Bizim hakkımızda Allah’tan kork. Zira biz sana tabiyiz. Sen istikamette olursan biz de istikamette oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız!” derler.” (Tirmizî, Zühd 61)

Misafirlikte gusül alamazsak ne yapmamız gerekir?

Bir yerde misafirlikte bulunuyorsunuz ama gusül almanız gerekiyor. Fakat yanlış anlaşılmasından korktuğunuz için gusül alamıyorsunuz. Bu durumda ne yapmamız gerekir? Misafirlikte, yolculukta veya başka bir durumda bulunan bir kişi, gusül durumunda fitneden, töhmetten korkar da gusül abdesti alamazsa, niyet etmeden ve Allahu Ekber lafzını söylemeden ellerini kaldırır. Namaz kılar gözükür. Daha sonra bu namazını kaza eder. Fakat dikkat edilmesi gereken nokta “fitne”nin kesin olmasıdır. Kişinin evhamlarına binaen bu şekilde hareket etmesi caiz olmaz. Mesela kendi yakın akrabalarının yanında olmasına rağmen utancından dolayı bunu fitneye hamlederek fetvayla amel etmesi caiz olmaz. Bu fetva zaruri durumlara binaen verilmiştir. Bu fetva İbn Abidin’de aşağıdaki şekilde geçmektedir: “Bir adam şübhe ve töhmetten korkarsa namaz kılar görünerek niyetsiz ve tahrimesiz ellerini kaldırır. Bir şey okumaz. Namaz kılar gibi rükû eder, yatıp kalkar.”

Abdest alırken uzuvları yıkamada sırayı gözetmek şart mıdır?

Abdestte yıkanması gereken organları sırasıyla yıkamak sünnettir. Eğer bunların sırası değiştirilirse sadece sünnete muhalif davranılmış olur. Yoksa abdeste bir halel gelmez.

Fakat Şafi mezhebinde abdest azalarını sırasıyla yıkamak (tertibe uymak) farz olduğundan, buna riayet etmeyen Şafi mezhebine mensup birisinin tekrar abdest alması gerekir.

Gusül ve abdestte yarayı yıkamak gerekir mi?

Açıklama: Ayağımda bulunan bir rahatsızlıktan dolayı, yaklaşık bir haftadır kullandığım sıvı ilaç, sürdüğüm yerlerde ve derinin içine nüfuz edip dış deride bir tabaka oluşturuyor. Bu tabakanın kaldırılması da ancak derinin kazınmasıyla mümkün ki acı veren bir durum. Bu şekliyle gusül ve normal abdestime mani teşkil eder mi?

Siz ayağınıza bu ilacı bir zaruretten dolayı sürdüğünüz için, böyle bir durum gusle mani olmaz. Nitekim Mehmet Mevkufâtî’nin “Mülteka’l-Ebhur”a yazdığı şerhinde şu hüküm bulunmaktadır: “Bir kimsenin ayaklarında yarık olup, altına su geçirmeyince ilaç koysa ilacın üstünü yıkamak kifayet eder.” (Mülteka Tercümesi, 1/83)

Dinimizde “kolaylık” temel bir prensip olduğundan, kişi ibadet ve temizliklerini mümkün olduğunca asıl hüviyetleriyle yerine getirir, bir zarurete binaen yerine getiremiyorsa ruhsatlardan istifade eder.

Gusül abdesti alması gereken birisi, su olmadığı için teyemmüm alsa, sonra namaz kılmak için tekrar teyemmüm almalı mıdır?

Gusül ve abdest için ayrı ayrı teyemmüm almaya gerek yoktur. Çünkü teyemmüm ikisini de kapsar. Teyemmüm alırken hadesin büyüğü olan cünüplüğü kesin olarak belirtmek şart değildir. Taharet niyeti hadesin iki kısmı olan cünüp, abdestsizlik için de kâfidir. (Nimet-i İslam, Mehmed Zihni Efendi)

Akupunktur gusle zarar verir mi?

Kulağa yapıştırılan bantlar suyun deriye sirayet etmesine engel ise bu takdirde gusül geçerli olmaz. Eğer akupunktur tedavisi gerçekten ciddi bir sağlık problemi nedeniyle yapılıyorsa, akupunktur tedavisinden başka bir yol yok ise ve bu tedaviye dini yönden hassas uzman doktorlar “olur” demiş ise o takdirde bu durum zaruret kapsamına girer ve bantlı olan yerler meshedilerek gusül tamamlanır. Eğer saydığımız şartlar söz konusu değilse gusül geçerli olmaz.

Banyonun küçük – büyük ölçüsüne bakılmadan peştamalsız banyo yapılabilir mi?

Günümüz banyolarının camekânlı olması bizim örtüsüz banyo yapmamıza sebep olamaz. Her halükarda kişinin banyo yaparken en azından galiz (kaba) avretlerini örtmesi gerektiği, fıkıh kitaplarında belirtilmiştir ve bu mesele edep anlayışımıza da en uygun olanıdır. Fıkıh kitaplarında şöyle denilmiştir:

1- İnsan çıplak iken habis varlıklar insana musallat olabilirler. Bu zaviyeden kişinin çıplak durması sakıncalıdır. Diğer bir nokta banyodan sonra çabucak giyinme guslün adaplarındandır.

2- İnsanla birlikte olan 360 kadar melek vardır. Bu nuranî varlıkları kendimizden uzaklaştırmama adına muvakkat da olsa çıplak olarak durmamalıyız.

3- “Sen Allah’ı görmüyorsan da Allah seni görüyor” hadisi şerifince ihsan duygusuyla hareket eden ve her an Allah’ın huzurundaymışçasına yaşayan mü’minlerin çıplak olarak durması ihsan şuuruna muhaliftir.

Bu itibarla banyo yaparken mümkün olduğunca avret yerlerinin peştamal vs. ile örtülmesi edeb ve haya açısından yerinde bir davranıştır.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz