Ayak parmaklarını secdede kıbleye çevirmek şart mıdır? Bundan maksat nedir? Secdede ayakları kaldırmak namazı bozar mı?

Ayak parmaklarını secdede kıbleye çevirmek şart mıdır? Bundan maksat nedir? Secdede ayakları kaldırmak namazı bozar mı?

Namazda secdedeyken, ayakların ikisi birden secde boyunca yerden kalkarsa namaz bozulur. Ancak secdeden kalkarken ya da secde esnasında anlık olarak ayakları yerden kaldırmanın namaza bir zararı yoktur.

Ayak parmaklarının secdede kıbleye doğru çevrilmesinden maksat, parmakların bükülmesidir ve bu sünnettir. Bunun tersi olan, parmakları bükmeden ayağın sırtını yere koymak mekruhtur. Çünkü bir sünnetin tersi yapılmaktadır. Ancak bununla beraber bu hareket namazı bozmaz.

Cuma namazında hutbe esnasında konuşmak namaza zarar verir mi?

Cuma namazında hutbe esnasında konuşmak namaza zarar verir mi?

Peygamberimiz cuma namazı hakkında bir hadisinde şöy­le buyurur:

Kim Cuma günü imama yakın olup susarak hutbeyi dinler ve bir söz söylemezse (birisi sustuğu, diğeri dinlediği için) ona iki se­vap vardır. Kim imama uzak yerde olup tam olarak konuşmayı duymadığı halde susup dinler, her hangi bir söz söylemezse ona bir sevap vardır. Kim imama yakın olup susmaz, dinlemez ve ko­nuşursa ona iki günah vardır. İmama uzak olan, susup dinleme­yen, konuşan kimseye bir günah vardır. Kim ki cuma hutbesi sı­rasında yanında bulunan kimseye sus derse konuşmuş demektir. Konuşanın da cuması yoktur! (Ebu Dâvud)

Buradaki cuması yoktur ifadesinin manası, her ne kadar cuma far­zını ödemiş olursa da cuma sevabından mahrum olur, demektir. Bir başka görüşe göre kılınan cuma, öğle namazına dönüşür demektir.

Bir başka hadiste ise şöyle buyrulmuştur: Arkadaşına hutbe sırasında sus diyen günaha girmiş olur. (Ebu Dâvud) Buradaki günaha girmek ifadesi “sevabı olmayan bir şey söyle­miş” şeklinde de yorumlanmıştır.

Bir diğer hadis de şöyledir: Cuma günü imam hutbe okurken konuşan kimse ciltlerce kitap ta­şıyan merkep gibidir. Ona sus diyenin de cuması yoktur. (Heytemî, Zevâid)

Abdullah b. Ömer’den rivayet olunduğuna göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

Cuma namazında üç tip kimse bulunur:

1. Namazda hazır olup (hutbe sırasında) konuşan kimse. Bunun cuma namazından nasibi budur.

2. Namazda hazır bulunup (hutbe sırasında) dua eden kişi. Allah (c.c) dilerse onun istediğini verir, dilerse vermez.

3. Namazda hazır olup susan ve hutbeyi dinleyen ve camide bu­lunan hiç kimseye eziyet edip, hiç bir Müslümanın omzuna bas­mayan kimse. İşte bu cuma namazı, kendisini izleyen cumaya ka­dar, üç gün fazlası ile işlenen hatalara keffarettir. Çünkü Allah (c.c) “Kim bir iyilikle gelirse ona iyiliğinin on misli vardır” bu­yuruyor. (En’am Suresi, 6/160) (Ebu Dâvud)

Fıkıh bilginleri açık bir şekilde bildirmiştir ki cuma hutbesi sıra­sında konuşmak haramdır. İsterse bu konuşma bir iyiliği emretmek için olsun. Susmak ve hutbeyi dinlemek farzdır. Bu tüm namaz kılanlar içindir. Cuma namazında ilk saflarda bulunanların, imam hutbe okur­ken konuşması daha kötü, daha çok günahtır.

Bundan anlaşılıyor ki imam hutbe okurken kendisini mecbur eden bir durum olmadıkça dünya kelâmı konuşmak uygun değildir. Cema­atin imama yakın olması ile uzak olması arasında fark yoktur. Yolun doğrusuna yöneltecek olan Allah’tır.

Kur’ân’ın mealiyle namaz kılınabilir mi?

Dini konularda bir şeyin olup olmamasına kendi görüşümüzle değil de ancak dinî delillere -ki bunların başında Kur’ân ve Sünnet gelir- göre karar verebiliriz. Namaz konusu Kur’ân’ın onlarca âyetinde emredilen önemli bir ibadettir ve Müslümanlığın da şartlarındandır. Ancak namazın nasıl kılınacağını bizlere Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) göstermiştir. Bu açıdan baktığımızda Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah tarafından Arapça bir lafızla indirilen Kur’ân ile namazlarını kılmış ve ömür boyu buna devam etmiştir.

Resûlullah’ın halifeleri de aynı şekilde kılmışlardır. Allah Resûlü’nün her davranışını yakından takip eden sahabe de, namazlarında Arapça Kur’ân’dan başkasını okumamıştır. O hâlde, bunun bize de farz olması gerekir. Ayrıca başlangıçtan günümüze bütün İslâm ümmeti memleketlerinde, namazlarını Kur’ân’ın Arapça okunuşuyla kılmıştır ki, bu konuda kesin bir ittifak meydana gelmiştir.

Müslümanlar, namazlarında Kur’ân okumakla emredilmişlerdir. Başka bir dilde Kur’ân okuyan kimse, Kur’ân okumuş olmaz. Okumayınca da bu emrin gereğini yerine getirmiş olamaz. Çünkü Cenâb-ı Hakk: “Elbette bu Kur’ân, Rabbü’l-âlemin’in indirdiği bir kitaptır. Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.”[1] buyurmuştur.

“De ki: “Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler.”[2] âyeti de açıkça göstermektedir ki başka dilde meydana getirilen bir söz, bu konuda kabul edilmeyecektir. Çünkü Kur’ân deyince, Cenâb-ı Hakk tarafından indirildiği şekli kastedilmektedir. Bunun dışındaki bir okuma şekli olunca, Kur’ân okunmuş sayılmaz.

İslâm bilginleri de başlangıçtan günümüze namazda Kur’ân’ın ancak Arapça okunabileceği üzerinde ittifak etmişlerdir. Kişinin, Kur’ân’ı güzel okuyup okuyamaması durumu değiştirmez. Zira Kur’ân-ı Kerim, lafız ve mânâsıyla bir mucizedir. Onda bir değişiklik yapılacak olursa, Allah tarafından indiren söz düzeni bozulur, dolayısıyla Kur’ân olmaz, onun benzeri de olmaz. Olsa olsa onun bir tefsiri olur; tefsir ise tefsir edilenden ayrı bir şeydir.

Doç. Dr. Muhittin Akgül


[1] Şuârâ Sûresi, 26/192-195.

[2] İsrâ Sûresi, 17/88.

Misvakı abdest esnasında mı yoksa namazdan önce mi kullanmak sünnettir?

Hanefi ve Maliki mezheplerine göre abdest esnasında misvak kullanmak sünnettir. Hanefi mezhebinde mazmaza (ağza su verme) esnasında misvak kullanmak sünnet olarak kabul edilmişken Maliki mezhebinde mazmazadan önce misvak kullanmak sünnettir. Bu iki mezhebe göre abdest esnasında misvak kullanmak unutulmuşsa namazdan önce misvak kullanmak mendub olur.

Hanbelî ve Şafiî mezheplerine göre ise her namaz esnasında misvak kullanmak sünnettir.

Bunların dışında genel olarak uyku, yemek, açlık, uzun süre susmak veya çokça konuşmak gibi sebepler dolayısıyla ağızda veya dişlerde değişiklik olması halinde de misvak kullanmak sünnet olur. (İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli, c. 1/218)

Namaza niyet ederken, türkçe mi, yoksa arapça mı yapmak daha efdaldir?

Namaza başlarken yapılacak olan niyetin illa dille söylenmesi yani niyet edilen şeyin telaffuz edilmesi şart değildir. Niyetin mahalli kalptir. Niyet, yapılacak olan şeye kalbin kast etmesidir. Hanefi fukahası kalbin kastettiği o ibadeti, dilin tercüman olmasını müstehap görmüştür.(1) Yalnız İmam Rabbani’nin bu konuyla ilgili şöyle bir görüşü de vardır: “Gafletin hüküm-fermâ olduğu şu devirde, niyet ağızla yapılmamalı, dilin telaffuzu terkedilmeli. Çünkü ağız bunu söylerken, asıl kalp yapması gerekli olan kastı terk edebilir.”

Buradan hareketle, bana göre makam-ı cem’in sahibi olan ya da onlar gibi hareket edebilecek olanlar, yani ağzı ile niyeti söylerken, kalbi ile de bu akdi yapacak ve namaz sonuna kadar şuurluca akdine sadık kalacak olanların arapça veya türkçe niyetini söylemesinde bir mahzur yoktur. Aksi halde, bir müstehap yapayım derken, farz -ki niyet farzdır, onsuz namaz bâtıldır- terk edilmiş olur.

1)Tirmizi, Fezailü’l-Cihad,12.

Beş Vakit Namaz Farzdır. Kutuplarda İse, Bazen Altı Ay Gece, Altı Ay Gündüz Olur. Burada Nasıl Namaz Kılınacak?

Bu soruyu soranların samimi olup olmadığını bilmiyoruz. Zîrâ, şimdiye kadar bu soru hep İslâmiyet’in âlem-şümûl bir din olduğunu inkâr eden mülhitler tarafından soruldu. Ve demek istendi ki: Siz İslâmiyet’i âlem-şümûl kabûl ediyorsunuz ama, altı ay gece ve altı ay gündüz olan bazı yerlerde namazıyla, orucuyla bunu yaşamak acaba mümkün olacak mıdır?

Hemen arz edeyim ki: Dünyada hiçbir sistem hatta, bu sistem sadece iktisâdî bir sistem dahi olsa, katiyyen, İslâm’ın ulaştığı âlem-şümûl hüviyete ulaşamaz. İşte günümüzdeki bin-ârıza sistemler ki, insan bunlara sistem demeye sıkılır. Hatta bunların içinde, daha sistemin nazariyecisi hayatta iken, bir kaç defa revizyona tâbi tutulanları da var… Meselâ, Marks’ın iktisâdî sistemi, Engels’le beraber birkaç defa gözden geçirilip düzeltilmiş olmasına rağmen, birbirini takip eden enternasyonellerde, yer yer yine tadilâta girilmiş, rötuşlar yapılmış ve her defasında ayrı bir kılığa sokulmuştur.

Bu husus, günümüzdeki her iktisadî sistemde böyle olduğu gibi, bütün zamanlarda ve çeşit çeşit sistemlerde de, sık sık göze çarpan tabiî kusur ve beşerîliğe ait bir ârızadır.

Şunu da hemen ilave edeyim ki, ben böyle mukayese ile işi örtbas edip hafife almak niyetinde değilim. Ne var ki, hasımlarımızın meslek ve meşrebi diyalektik olduğundan bizim için de muvakkat bir tenezzül ve çocuk edâsına girmeye sebep oluyor…

Sâniyen, acaba dünya nüfusunun kaçta kaçı bu türlü yerlerde yaşıyor ki, onların biraz da hususiyet arz eden durumlarıyla, öyle âlem-şümûl bir din tenkîde tâbi tutuluyor. Evet, o buzullar ve karanlıklar diyarında yaşayanlar insanlığın kaçta kaçıdır? Belki de milyonda biri bile değil. Öyle ise, küre-i arzın her tarafını ve bütün beşeri bir tarafa bırakarak, üç-beş gayr-i medeni ve zavallı kimselerin durumlarını mevzû kanunlara menat gibi gösterip tereddüt îmâl etmeye çalışmak, nasıl samimiyetle ve ilmîlikle te’lif edilecek ki!..

Sâlisen, acaba kutuplarda Müslüman var mıdır ki, Müslümanların namaz meselesi dert ediliyor da, kutuplarda yaşayan insanların namaz kılacakları soruluyor. Eğer bir gün insanlık kutuplarda yerleştikten sonra, bazı kimseler ibâdetü taatı sormaya gelirlerse o zaman böyle bir soru îrad etmenin de mânâsı olur. Yoksa şimdilik öyle bir soruyu sırf mâsum gönüllere şüphe atmak için uydurulmuş kabul edeceğiz. Materyalistlerle konuşurken, gönül istemediği hâlde dil, diyalektik yapıyor. Affola!

Şimdi de İslâm’ın bu hususta bir şey deyip demediğini kısaca arz edelim. Şurası muhakkak ki hiç bir noktada açıklık bırakmayan İslâm bu mevzûu da ihmâl etmemiştir. Evet bu husus bir hâdise münasebetiyle, tâ ilk asırda vuzûha kavuşturulmuştur. İmam Buhârî’nin Sahih’i ile, Ahmet b. Hanbel’in Müsned’inde, Efendimizle Ashâbı arasında şöyle bir müzâkerenin cereyan ettiğini görüyoruz. Peygamberimiz: “Dinden dönüldüğü zaman, deccal çıkar”başka bir rivayette: “O, şarktan zuhur eder ve kırk günde, yeri bir baştan bir başa dolaşır. Onun bir günü sizin bir seneniz… Ve bir günü de vardır ki, bir ayınız; diğer bir günü bir haftanız; sâir günleri ise sizin günleriniz gibidir”buyurur. Sahâbi sorar: “Miktarı bir sene olan o günde, bir günlük namaz yeter mi?”O cevap verir: “Hayır, takdir ve hesap edersiniz.”yani, bütün bir gece ve gündüz olan ayları ve haftaları yirmi dört saatlik günlere böler, ibadetinizi ona göre yaparsınız.

Mesele fukahanın eline geçince, herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde, Şafiî’nin “El Umm”kitabından, mezhebindeki “Menhec”e kadar ve Hanefîlerin, kadîm kitaplarından “Tahtavi ‘ hâşiyesine kadar, üzerinde durulmuş ve işlene işlene herkesin bileceği bir mesele haline getirilmiştir.

Bu mevzû, vakitlerin namaza sebep olması bahsinde ele alınır ve îzah edilir. Biz bu mevzûda sadece meselemizle alâkalı kısma temas edeceğiz.

Vakitler, namazların sebepleridir. Vakit bulamayınca, namaz da farz olmaz. Meselâ, bir yerde yatsının vakti tahakkuk etmiyorsa, yatsı namazı da farz olmaz. Ama bu, günün bir vaktinin bulunmadığı yerler içindir; yoksa deccal hadîsinde anlatıldığı gibi, senenin büyük bir kısmı gece veya gündüz olduğu yerlerde, o uzun gün veya geceyi, günlerimiz ve gecelerimiz ölçüsüne göre bölüp, hesap ve takdir etmekle vazifelerimizi yerine getiririz. Yani o mıntıkaya en yakın yerin imsakiyesini kullanarak, mevcut gece ve gündüzü, belli bölümlere ayırıp, geceleri, gecede yapılan ibadeti, gündüzleri de, gündüz yapılan ibadeti eda ederiz. Tıpkı yeme, içme, yatma ve kalkmada, tabiî ve fıtrî olarak bu parçalama işini yaptığımız gibi…

Evet aylarca güneşin batmadığı ve doğmadığı yerlerde, fıtrat kanunlarına karşı nasıl iki büklüm isek, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerde de, yaşadığımız hayata hem âhenk olarak, aynı âhengi muhafaza etme mecburiyetindeyiz.

Hâsılı, diyebiliriz ki, İslâm, bu hususu da katiyyen ihmâl etmemiş, kutuplara en yakın yerlerden, beş vaktin tahakkuk ettiği bir daireye ait evkât cetvelinin kullanılması prensibini getirmiştir.

Burada diğer bir meselenin de ele alınması uygun olacaktır. O da vaktin bulunmadığı yerde namazın da tahakkuk etmeyeceği hususudur. Evet, gerçi vakitler namazlara sebep gösterilmiş ise de, namazın hakiki sebebi Allah’ın emridir. Binâenaleyh, vaktin tahakkuk etmediği yerlerde dahi başka bir vakit içinde o namazın kaza edilmesi ihtiyata muvafıktır.

İşin doğrusunu O bilir.

Allah’ın Bizim İbadetimize İhtiyacı Olmadığına Göre, Biz İbadetlerimizi Neden Kendi Keyif Ve İsteğimize Göre Yapmıyoruz?

İbadet duygusu insanda Cenab-ı Hakk’ı bilmeye terettüp eden bir keyfiyettir. Yani insan, bir tarafta bu muhteşem kâinatı yaratan Zat’a delâlet edecek tablolar, levhâlar.. meselâ nizam ve intizâm levhâları görür. Sonra bu fevkalâde nizamı kuran, nizam sahibi nâzıma intikâl eder. İşte böyle, dikkat ve ibretle kâinata bakabilen hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremez ve dolayısıyla kendisinin de bu nizama göre hareket etmesi lâzım geldiğini anlar.

Kezâ; varlığa güzellik ve estetik yönünden baksa, onu öylesine güzel, o kadar harika bulur ki, âdeta daha güzelini tasavvur etmek imkânsızdır. İnsanın çehresinden zeminin yüzüne, ondan semanın yıldızlarla yaldızlanmış simasına kadar öyle büyüleyici bir güzellik, öyle başdöndürücü bir edâ ve insanı çıldırtan öyle tatlı bir şive vardır ki, bu çizgiler, bu renk ve bu âhengi görüpte, bu muhteşem ve sihirli meşheri sergileyen Zat’ı görüp bilmemek mümkün değildir…

İster âfâki, ister enfüsi tetkik ve tefekkür, insana, içini okşayan öyle şirin ilhamlar kazandırır, öyle coşturur ve öyle tablodan tabloya koşdurur ki, sevinç ve heyecandan bir çocuk gibi çığlık atıp zıplamak gelir insanın içinden… En güzel iş ve icraat üzerinde en güzel isimlerin ışıkdan kelebekler gibi konup kalkdığını gördükçe, bizleri bütün insani duygularımızla alıp içinde eriten bu güzelliklerin kaynağı, güzel sıfatları takdirlerle alkışlar; hayret, hayranlık ve edeple onların Sahib-i Zişanı karşısında kendimizden geçeriz.

Bir başka zaviyeden kâinatta herşey, âdeta bir başka yerde hazırlanmış ve insanın istifadesine arz edilmiş gibidir. Kimisi konserve, kimisi meyve şeklinde takdim edilen bu nimetlerle, yeryüzü âdetâ geniş bir nimet sofrası; bağlar, bahçeler de birer tablacı haline gelirler. İnsan önüne konan bu nimet sofrasındaki nimetlere elini uzattıkça, gerçek nimet sahibini duyuyor, hissediyor gibi olur. Ve kendini bir başka zevk, haz, hayret ve hayranlık buudunda bulur. Evet, şuurlu farzedildiği takdirde bir yavru, ağzını, rahmet muslukları olan annesinin memelerine yapıştırdığı zaman, kendisi için hazırlanmış çok nâfi bir gıdanın, bir başka âlemden onun imdadına koştuğunu duyar ve hadiselerin ötesinde fevkalâde nimet veren, fevkalâde ikramda bulunan birisini hisseder. O’nu düşünür, O’nun nimetleri karşısında, iki büklüm olur.

Evet, her nimet her ihsân bir tarafdan o nimet ve ihsan sahibine delalet eder, diğer taraftan da bizleri, O’nun karşısında saygılı olmaya zorlar. Nerede bir nimet , bir güzellik, bir nizam ve intizam tablosu varsa, orada, o ni’met, o güzellik, o in’am, o ihsan tablolarına karşı takdir, hayranlık ve kulluk tablosu da olmalıdır. Yani Allah (C.C)’ın kendisine bildirmesine karşı hemen ubudiyyetle mukabele edilmelidir. Bu noktadan hareket ederek, Mu’tezile ve bir ölçüde Mâturidiler -ki, itikatda bizim de bağlı bulunduğumuz mezheptir-, derler ki: Hiç bir Nebi gelmese ve hiçbir mürşid insanları irşad etmeseydi, kâinatın yüzüne serpiştirilen hakikatlara bakarak, insan Allah’ı bilme ve ona göre tavır alma mecburiyetindeydi. Mâturidilerin noktayı nazarına bir hayli misâl bulmak mümkündür. Meselâ Efendimizin (sav) çevresindeki bazı kimseler, putlarla dolu olan Kâbe’nin hariminde neş’et etmiş, kendilerine Allah’a giden yolu gösteren kimseyi görmemişlerdi. Başta Efendimiz olmak üzere, tevhid adına kendilerine bir şey telkin edilmemişti. Fakat Bedevüıin dediği gibi: “Bir yerde bir hayvan tersi oradan hayvan geçtiğini, bir yerde izler ise orada birisinin yürümüş olduğunu gösterir. Bakın şu burç burç olan semâ ve onun âhengine ve vâdi vâdi yeryüzüne, bütün bunlar, herşeyi bilen ve her şeyden haberdâr olan Allah’a delalet etmez mi?”Bedevi söylüyor bunu. Çölden, kumdan başka bir şey bilmeyen birisi böyle düşünürse, diğerlerini hesap etmek lazım… Efendimiz insanlığı kurtarıp yükseltecek çok geniş bir idrakle gelmişti. Tabir caizse insan üstü bir insandı. O, ısmarlama anlayış ve idrakiyle kâinatın gerçek ma’nasını kavramış ve kendisine henüz peygamberlik gelmeden kâinat kitabında Hakk’ı sezmiş; aramaya başlamış ve Gâr-ı Hira’ya çekilerek; kendini ibadete vermişti… Ayşe vâlidemiz Buhari’nin başındaki bir Hadis-i Şerifte, Hatice validemizden naklen kendisini ibadete verdiğini ve ancak azığını tedarik etmek maksadıyla ara-sıra evine döndüğünü söylüyor ki, bunlar, idrakla, insanın bazı şeyleri keşfedeceğini ve keşfettikten sonra da Cenab-ı Hakk’a belli ölçüde kulluk yapılabileceğini ifade etmektedir. Bu mevzuda, Zeyd bin Amr’ın vefatı esnasındaki düşünce ve sözleri de üzerinde durulmaya değer mahiyettedir. Zeyd, Hz. Ömer’in amcası oluyordu. Vefatı sırasında, bütün aile efradını etrafına topladı ve gelecek peygamberle alâkalı bildiği şeyleri onlara anlattı. Bu zat, Efendimiz’in (sav) peygamberliğine yetişememişti. Yani atını sürmüş, sahile yanaşmış, fakat İslam vapuruna yetişememişti… Ama, bütün ruhuyla Efendimiz’in (sav)atmosferini, O’nun gerçek mânâ ve mahiyetini, hakikât-ı Ahmediye’yi sezmiş, iliklerine kadar doymuş; ancak, duyduğu hissettiği bu şeylere ad koyamamıştı. Diyor ki: “Allah’ın ufukda bir nuru var. Zuhur edeceğine inanıyorum. O’nun âsârını başımızın üzerinde görüyor gibi oluyorum. “Sonra, Cenab-ı Hakk’a teveccüh ediyor: “Ey Yüce Yaratıcı, ben seni tam bilemedim; bilseydim yüzümü yere koyacak bir daha da kaldırmayacaktım”mealinde hislerini ifade ediyor. Görüldüğü gibi, tertemiz, dupduru bir vicdan, şayet putperestlikle telvis edilmemiş ve şartlanmamışsa; kâinata, nizama, âhenge baktığı zaman, bu umumi armoni içinde o da kendine çeki-düzen verip ubûdiyet tavrı takınacak ve Allah’a kulluk yapacaktır.

Demek Allah’ı bilme ve tanımanın yanında, hemen AIlah’a kulluk başlıyor… Evet, mâdem bu binbir nimetle bizi perverde eden Allah var. Öyle ise kulluk da var. İşte Allah (C.C), insan vicdanında mekni olan bu kulluk düşüncesini formüle ediyor. Yani “Yüzümü yere koyacağım, kıyamete kadar başımı kaldırmayacağım.. azametin karşısında iki büklüm duracağım.. “ve Recaizade Ekrem’in “Nerede Allah’ım dizlerin, başımı koyayım.. “Bir başkasının: “Nerede o mübarek elin ki başımın üstünde olduğunu hissediyorum.”Bunlar ve bunlar gibi ilâhi aşk, ilâhi heyecanla, insanın ne diyeceğini bilemediği esnada, vahy-i semavi gerçek kulluk düşüncesi, kulluk şekli ve kulluk anlayışıyla gelip, bizlerde düşünce sürçmelerine meydan vermeyecek aşk ve heyecanımızı Yaratıcının emirlerine göre imâle edecektir. Yani, Allah O’na: “Ben Allah’ım, sen de benim kulumsun. Nimetlerimle beni tanıdın. Ben de sana kulluğun adabını öğreteceğim. Benim huzuruma şöyle girilir. Evvelâ abdest alınır, ondan sonra içeriye girildiği zaman da nefsi boğazlama mânasına “Büyük sensin Allah’ım, senden gayri her şey küçüktür”denir.. kulluk şuuru içinde elpençe-divan durulur ve sonra, benim huzurumda derinleşilebildiği kadar derinleşilir. Miracının gölgesinde, dereceye göre, ruhen Nebiler Sultanının yükseldiği yerlere yükselme arzusu uyanır, yükseldikçe şükran hissiyle rükua gidilir, rükûda eğildikçe yeni bir buuda ulaşılır, derken, secdeye varılır; oradaki mahviyet ve tevazuu ölçüsünde ayrı bir derinliğe erilir. Kalkılır, bir soluk alınır, sonra yeni bir arayışla tekrar ikinci secdeye gidilir ve daha sonra “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde ânıdır. Secde ettiğiniz zaman Allah’a çok dua ediniz”buyruğu vicdanlarda duyulur.”Ve tekallubeke fissâcidin”(şuara-2l9) “Secde edenler arasında dolaşmanı da görüyor”sırrıyle, secde edenler arasında kıvrım kıvrım eğilip bükülmeler ve hakiki namaz içinde, kabiliyetlere göre, namazın aslı sayılan miraca muvaffak olunur.

İşte, ibadet,”Allah’a iman ve Zât-ı Ulûhiyet hakkındaki marifet ve buğu buğu bu marifetten yükselen muhabbet ve hayretle yapılması gerekli olan şeylerin, Cenab-ı Hakk’ın iş’ar ve irşadıyla yine O’nun emirlerine göre kanalize ve formüle edilmesi “demektir.

Bunlarla meselenin bir yönünü arzetmiş oluyorum. Yani, Rabbimizi bilip tanıma karşısında şaşkınca ve uygunsuz işler yapmamak için, O’nun âyât-ı beyyinâtının rehberliği ve Efendimizin neşrettiği ışıklar altında, matluba uygun kulluk yapıyor ve yaratıcının hoşnutluğunu araştırıyoruz.

İkinci meseleye gelince, insan; ticari, ilmi, fenni, zirai, ve sınai işlerinde daima bir rehbere ve ondan bazı şeyler öğrenmeye muhtaçtır. Meselâ; diyelim ki, her birerlerinizin bir işi var. Kiminizin bir fabrikası var ve mensucatçılık yapıyor; kiminiz plâstikle meşgul oluyor, kiminiz de tuhafiyecilikle… Birisi, bizim menfaat ve faydamızı, yaptığımız şeylerde aldanmamamızı, ticari prensipleri iyi bilerek, iyi iş yapmamızı temin için bizleri, alıp önüne oturtuyor ve diyor ki: “Siz bu işi mutlaka yapacaksınız. Çünkü, bunu yapmanız hem bir zaruret hem de bir ihtiyaçtır. Ancak, bu işi en iyi şekilde, en semereli biçimde yapmanız için, insan unsurunu, güç unsurunu çok iyi kullanmanız şu tasarruf tedbirlerini almanız ve daha… şunu şunu yapmanız lazımdır..

Şimdi, bizde zerre kadar insaf varsa, onun yaptığı bu ikaz ve irşad karşılığında hiçbir talepde bulunmayan bu ihlaslı, bu hayırhah insanı dinler, onun fizibilite raporlarına önem verir ve tekliflerine göre bir düzenlemeye gideriz. Aynen bunun gibi; Rabbinize karşı olan ibadet-ü taatı, kendi arzumuza ve şaşkınlık içinde yapacağımız herhangi bir keyfiyete göre değil de, belki herbirisiyle bizleri ayrı bir sema yolculuğuna hazırlayan, herbirisinde ayrı bir mirac ruhu bulunan O’nun formüle ettiği ibadet kalıpları içinde yerine getirdiğimiz zaman, yaptığımız şeyler “yedi-veren”başaklar gibi bereketlenecektir. Bilemiyoruz; belki de,”Allahu ekber”dediğimiz zaman rahmet âlemlerinin düğmesine dokunmuş oluyor ve ruhumuz bunlarla ilhamlara açılıyordur. Belki, Fâtiha-i Şerif’i okuduğumuz zaman sırlı bir anahtarla, şifreli bir kilidi açıyoruzdur. Ve daha namazın diğer rükünleriyle; hatta diğer ibadet şekilleriyle kimbilir ne sırlı kapıları açmaya muvaffak oluyoruzdur. Evet, secdeye vardığımızda bütün yolların dümdüz olup, bütün kapıların açıldığını söyleyebiliriz. Dualarımızın ona yükselip, soluklarımızın nezd-i uluhiyyette duyulduğunu ve melaike-i kiram’ın etrafımızı aldığını ifade edebiliriz. Bütün bunların olmadığını kim iddia edebelir ki… Kaldı ki Muhbir-i Sadık’ın bunları destekleyen nurlu beyanları da var… Öyleyse en makul ibâdet keyfiyeti, Rabbimizin bize tarif buyurduğu keyfiyettir. Zira, şu insan makinesini yapan Allah (C.C), bu makinanın en semereli şekilde çalışmasını, dünya ve ukbâ adına en verimli olmasını da yine kendisi bilir. Makina ve fabrikayı yapan zat, onun bir tarafına şayet bir katalog sıkıştırmışsa, onu, ona göre idare etmek en akıllıca idare şeklidir. İşte bu itibarladır ki, şu-bu şekilde değil; Efendimiz (sav)’in tâlim dairesi içinde ve Allah’ın emirlerine uygun şekilde kulluk yapmak en akıllıca kulluk şeklidir. Bunu Allah, Ümmet-i Muhammed’e ihsan etmiş.. Ümmet-i Muhammed içinde de bihakkın, kulluk şuurunda olanlara ve bilhassa, değişik devirlerde, dini ihya hareketleri içinde vazife alanlara lutfetmiş ve gözlerini hakikata açmıştır. Buna, sadece”hâzâmin fadli rabbi “veya “min fadli rabbenâ “deriz. Evet bu, Rabbimizin bize sırf bir ihsanıdır. Rabbim lütfuyla, bunu bizlere verdiği, bağışladığı gibi, yine lütfuyla devam ve temâdisini temin buyursun. Bizi-Efendimiz’in (sav) duasıyla arzedeyim göz açıp kapayıncaya kadar, hatta daha az bir süre içinde nefsimizle başbaşa bırakmasın!..

İbadetlerden Feyiz Almak, İbâdetin Tam Olarak Yapılmasına Bağlı mıdır? Meselâ Namazlarda Tadil-i Erkân Olmazsa, Mânevî Dereceler Elde Etmeye Tesiri Olur mu?

Sorudaki “Feyiz”kelimesini, “haz”ve “zevk”şeklinde değiştirmek herhalde daha muvâfık olacak. Zira, “feyiz”in ne olduğunu anlamak mümkün değildir.

Feyiz, dünyada, insanın kalbî ve ruhî hayatı ile alâkalı olarak gelen Vâridât-ı Sübhaniyedir. Ahirette ise feyiz, insanın cennete ulaşması, Rıza’ya kavuşması ve Cemâlullah’ı görme şerefine nâil olması gibi mazhariyetlerdir. Durum böyle olunca, “feyiz”kelimesinin ifâde ettiği muhtevâyı idrak ve ihâta bizler için imkansızdır. Belki dört bir yanımızdan feyizler taşıp geliyor ve ruhumuzu sarıyordur da biz bunun farkında olamıyoruzdur. Belki de bizim farkında olamayışımız yine bize Cenab-ı Hakk’ın bir ihsan ve lütfudur. Zira O’nun en büyük ihsanı, ihsanını hissettirmemesindedir.

Mes’ele bu yönüyle ele alınınca, denebilir ki: Cenab-ı Hakk’a karşı yapılan bütün ibadetlerde mutlaka bir feyiz ve bereket vardır. O’nun Rahmet kapısına yönelen bir insanın mahrum kalması düşünülemez. Ancak insan yapacağı ibadetlerini, alacağı feyze, daha doğrusu haz ve zevke bağlamamalıdır. Bazan öyle namaz olur ki, siz onu kabz halinizde, yani ruhunuzun sıkıldığı, gönlünüzün daraldığı bir anda eda etmiş olursunuz. Zahire göre ve acele ile hüküm verecek olursanız, böyle bir namaz hakkında kötümser düşünebilirsiniz. Halbuki o en makbul namazlardan biri olmuştur. Zira maddi-mânevî füyûzat hislerinden tecerrüt etmiş olduğunuz bir zamanda dahi siz, kulluğunuzu unutmamış ve Cenab-ı Hakk’ın huzuruna gelmişsiniz. Size hiç avans verilmiyor; fakat bu durum aynı zamanda sizin sadakatinizden bir şey de eksiltmiyor.. ve işte hâlis kulluk da budur. “Madem Cenab-ı Hak, “Üd’ûnî estecib leküm”buyurarak dudaklarımızdan dökülecek her duaya icabet edeceğini bildiriyor; öyle ise ben de O’nun kapısının eşiğini aşındırmaya devam etmeliyim.”deyip oradan ayrılmamak bir bağlılık ve sadâkat ifadesi olacaktır. Eğer bir insan hayatı boyunca, hiçbir haz ve lezzet duymadan böyle bir kulluk yapıyorsa, bütün hayatı boyunca ihlas ve samimiyet içinde, ömrünü sürekli, en halisane kullukta geçirmiş sayılır.

Diğer taraftan, mânevî dereceler elde etmek de kulluğa hedef ve gaye yapılmamalıdır. Onun içindir ki, cennet arzusuyla kulluk yapanlar için Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri “İbadü’l-Cennet”demiştir. Yani “Cennetin kulu”demektir. Halbuki Cennet, amel ve ibadet için maksat olmaz. İbadet, Hak emrettiği için ve O’nun rızasını elde etmek maksadıyla yapılır. Evet, ibadetin gerçek sebebi, Allah’ın emridir. Yani biz ibadeti Allah emrediyor diye yaparız. Evet, cehennem endişesiyle tir tir titreyerek, kalkıyor, Allah (cc) karşısında kemer beste-i ubudiyet içinde iki büklüm oluyor.. namaz kılıyor.. böyle birine “Abdü’n-Nar”yani “Cehennemin kulu”deniliyor. O zaman, Allah’ın kulu nasıl olacak? Kişi ibadetini, ne cennet sevdası ne de cehennem korkusundan değil, belki sırf Allah’ın kulu olduğu ve Allah o vazifeyi ona emrettiği için yapacaktır.

İnsan, maddi-mânevî bütün füyûzat hislerinden mahrumiyet içinde bulunduğu kabz halinde de mutlaka namazını kılmalıdır. Hatta insanın ağlama ve sızlaması bir feyiz ve bereket vesilesi olabileceği gibi, bazan bir ibtila ve imtihan da olabilir. Kesin hüküm veremeyiz. Evet, kalbini her an fikir ve murakabe elinde tutamayan bir insanın ağlaması, sızlaması bile onun için ciddi bir tehlike olabilir. Çünkü o, kalbinin derinliklerine çok vakıf ve nigehbân olamaz. Hatta bu haller tamamen namaza verilmiş atiyye ve ihsanlar da olsa, bu yüzden de insan namaz kılarken hep onları takip etse, ihlasa dair çok mühim bir kısım noktaları kaybetmiş olur. Zira, kapalı bir sandık gibi, Allah huzuruna, sadece Allah rızası duygusuyla meşbû ve meşgul olarak gitmek çok önemlidir. Rabbimiz’den dileyelim, samimiyette, kendisine bağlılıkta, ihlasta bizi zirvelere ulaştırsın… Buna karşılık, durumumuz halkın nazarında varsın mukassî, yıkık-dökük ve hırpani olsun. Böyle bir dış görünüşün pek önemi yoktur. Bu noktaya parmak basan Efendimiz (sav) “Allah’ım! Beni halkın nazarında büyük, kendi nazarında küçük etme”diyor. Çünkü halkın nazarında nice şişirilmiş insanlar vardır ki, Allah nazarında sinek kanadı kadar kıymetleri yoktur. Önemli olan Allah’ın nazarında büyük olmaktır. Bu noktada herkes endişe ile iki büklüm olmalı ve “Allahümmec’alnî fi ayni sağiran ve fi aynike kebiran”yani “Allah’ım beni kendi nazarımda küçük yap, Nazar-ı Uluhiyetinde de olabildiğince büyük yap!”diye dua etmelidir.

Bir diğer husus da şudur ki, ibadette Cenâb-ı Hak rûhani zevkler ihsan edebilir. Evet, bazı büyük kimseler vardır ki, bunlar ucb denen şeyi kalplerinden silip atmış ve tam tevhide ermişlerdir. Onlar mazhar oldukları bütün güzellikleri, o güzellikleri sırtlarına bir urba gibi giydiren Zattan bilirler. Onun için, bu gerçeği gürül gürül söylemeyi de tahdis-i nimet sayarlar. Meselâ Efendimiz (sav) şecaat-ı kudsiyesi ile Huneyn’de kükrediği zaman, amcasının oğlu Harise bin Ubeyde veya amcası Hz.Abbas atının zimamından tutup engellemeye çalışır. O, öyle kükremiştir ki düşmana doğru tek başına gider. Orada: “Ene’n-Nebiyyü la kezib Enebnü Abdilmuttalib Lâ fahra”Yani “Ben Peygamberim, bunda yalan yok; ben Abdulmuttalib’in torunuyum bunda fahr yok”der. Allah Rasûlü (sav) bunları söylerken, makam-ı imtinanda söyler. Ve yine aynı makam içinde buyurur ki; “Herkes haşrolduğu zaman, ben Liva’ül Hamdin sahibi olarak haşrolacağım.”ve yine makam-ı imtihanda buyururlar ki: “Allah bana beş şey verdi ki başka Peygamberlere vermedi.”Bunlar imtinan makamında söylenen şeylerdir. Bir tanesi bana güzel bir urba giydirmiş, gezdiğim her yerde, o zatın bana karşı cemilesini, hediyesini, ifade ediyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyor ve diyorum ki: “Bu sırtımdaki elbise güzel, hatta bana da güzellik katıyor, Rabbimin yarattığı hilkatteki güzelliğe ayrı bir buud kazandırıyor. Ama bu elbiseyi bana giydiren Zâtı anlatıyorum.”İşte bu mânâda, Rabbimizin, başımızın üzerinde olan ikramlarını söylemede beis yoktur; hatta çok defa onları gizlemek belki nankörlük olur. Bu noktada Üstad Bediüzzaman Hazretleri yazdığı kitaplar için “Avazım çıktığı kadar bağırıp diyecektim: -Yazılan sözler güzeldir, ama benim değildir, çünkü onlar Kurân’ın bağrında çimlenip geliştiler”diyor. Bunu Hassan bin Sabit’in Efendimiz (asm)’ı senâ sadedinde söylediği bir sözden iktibâsen alır. “Allahümme eyyidhü bi rüh’il-kudus”sözüyle teyit edilen koca şâir, Hassan İbn-i Sabit, her yanıyla, ince ve nârin bir şâirdir.. onun için, Nebîler Nebisi, İslâmiyet’i medh-ü sena ettiği, göklere çıkardığı, Kur’ân’ı müdafaada bulunduğu ve o büyüleyici sözleriyle müşriklerin kuvve-i mâneviyesini kırdığı için Mescid-i Nebevide kürsü tahsis ederdi. İşte, kendisi için kürsü konulan bu Hassan bin Sabit o kılıçtan daha keskin sözleriyle, kâfirlerin başlarına darbeler indirir ve müminleri sevindirirdi. Bir kere de şöyle demişti:

Ve mâ medahtü Muhammeden bi makâletî

Velâkin medahtü mekâletî bi Muhammedin (sav)

Yani “Ben güzel söz söylüyorum ve bu sözlerimle Hz.Muhammed’i medh ediyorum zannetmeyiniz. Benim perişan ve derbeder sözlerim, O’nun medhine dair mevzular içine girdiğinden dolayı güzellik kazanıyor.”İşte bu, Hassan bin Sabit adına, tahdis-i nimettir. Bunları Allah’ın Peygamberine emretmiş olduğu: “Ve emma bi nimeti Rabbike fehaddis”Yani “Habibim! Sen Rabbinin nimetini dile getir!”emrine tam muvâfıktır. Hani şeytan gibi bir kadın olan (Ümmü Cemil) dedi ki, “Muhammed’in (haşa!) şeytanı artık gelmiyor.”Allah Resulünü teselli için buyuruldu ki, “Mâ veddeake Rabbüke ve mâ galâ”Yani “Rabbin seni kat’iyyen terk etmedi. Ve Rabbin sana darılmadı, arkasını dönmedi, göreceksin Habibim, çok yakın bir gelecekte, bugüne göre yarın, dünyaya göre âhiret, senin için daha hayırlı olacak.”bir gün geldi ki, insanlığın beşte biri ve arzın yarısı O’nun getirdiği hidayet hediyesiyle serfiraz oldu. O muhteşem hidayetle şahlandı, küre-i arzın her tarafında minareler dikildi, çil çil kubbeler inşa edildi. her gün 5 defa, Ezan-ı Muhammedî yeryüzünde ilan edilir oldu. Yerin bir diliminde biterken, öbür diliminde sürekli “Eşhedü enne Muhammederrasûlullah”sözü çınladı durdu. Her tarafta Ruh-u Revan-i Muhammedî şehbal açtı ve dalgalandı.

Evet, Duha Sûresiyle hem müjde hem de müşriklere cevap veriliyordu: “Allah seni hiç terk etmedi. Esasen şeytan onlara musallat olmaktadır.”İsterseniz evvelki cümle “Ve lesevfe yu’tîke Rabbüke fe terdâ”Yani “Allah sana öyle verecek, öyle verecek ki, artık razı olacaksın.””Velleyli”sûresinden “Vedduha”suresine geçerken de -zaten iki sûre arasında çok ciddi bir mutabakat var- önceki sûre “Allah seni razı edecek, hoşnut edecektir.”ile biter, bu sûrede de hemen “Allah seni hoşnut edecektir.”der.. ve bu iki sûre arasında tam bir birlik olduğunu ortaya koyar. Yani, dünyada ve ahirette sana öyle verecek öyle verecek ki, hoşnut olacaksın. Bu hoşnutluk Mahkeme-i Kübrada ve ahirette de devam edecektir. “İrfa’ re’seke işfa’tüşfa’ sel tu’te”Yani “Kaldır başını, iste, istediğin verilecek, şefaat et, şefaatin kabule karîn olacaktır.. kimseye verilmeyen şeyler sana verilecektir. O dakikada sana “Habib-i zîşanım, artık razı mısın?”diye sorulsa sen “Evet râzıyım.”diyeceksin. Öyleyse: “Fe emmel yetîme felâ takhar””Sen yetime kahretme””Ve emme’s sâile felâ tenhar””Dilenciyi de kovma””Ve emma bi nimeti Rabbike fehaddis””Rabbinin nimetini tahdis et.”Evet, şu mübarek ve muhteşem ümmete bak, tahdis et. Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen peşinden gelenlere bak..!

Evet Ravza-i Tahireye girildiğinde, insanın içini bir his kaplamaktadır. Sanki Allah Rasûlü hayatta da, huzuruna varılınca O da görülüverecekmiş gibi olur. Bu ne eskimezlik!. Bu ne tazelik!. Bu ne yeniliktir ki, zihinlerimizde ve kalplerimizde, üzerinden 14 asır geçmiş olmasına rağmen, O (sav) vicdanlarımızda hâlâ taptazedir. Bugün O’na karşı duyulan saygı, O’nun daima vicdanlarda taptaze yaşadığını göstermektedir. İşte bunlar, Allah’ın O’nu hoşnut etme istikametinde, O’na lütfettiği nimetlerdir. Ve Cenab-ı Hak O’na nimetlerini tahdis etmesini emretmiştir. O da bir tahdis-i nimet olarak, yukarıda kısaca işaret ettiğimiz sözlerini ifade buyurmuştur. İşte yine böyle bir tahdis-i nimet sadedinde, “Namaz benim şehvetimdir”demiştir. Ancak Efendimiz, hiçbir zaman namazdan aldığı ruh-i haz için namaz kılıyor değildir. Belki müstaitlere bu mevzuda işaret yapılmaktadır. Himmet âli tutulacak ve namaz o hale gelinceye kadar çalışma ve gayret devam edecektir.

Bütün bu söylenenler mahfuz olmakla beraber, namazın ta’dil-i erkânla kılınması ekser fukahaya göre farzdır. Ebu Yusuf’un dışında Hanefi mezhebi ta’dil-i erkâna vacip demiştir.

Ta’dil-i erkân, namazdaki rükûnların sükunetle yerine getirilmesi ve uzuvlarda itminan hasıl olacağı âna kadar devam edilmesidir. Bu, insan cesedinin maddi olarak namazda alacağı vaziyettir ki, ona riayet etmeden namaz tamam olmaz. Kanaatimce, ta’dil-i erkâna farz diyenlerin görüşüne uymak ihtiyata daha muvafıktır. Madem bunu söyleyen zâtlar, kendilerini tamamen Kur’ân’a vermiş; Kur’an ve Sünneti anlamayı hayatlarına gaye edinmiş büyük insanlardır, onların aralarında ihtilaf ettikleri hususlarda ihtiyatla amel etmek en doğru hareket tarzıdır.

Ayrıca, mü’minlerin ibadet-ü taatlarındaki zâhirî hallerine bakarak onlar hakkında hüküm vermek bize düşmez. Kaldı ki: “Senin haccın beyhûde; meşakkat çekme, namazın yatıp kalkma, geceleri kıyamın sırtında bir yük olmadan başka bir şey değil, orucun ise ancak bütün gün aç durmaktan ibarettir”gibi su-i zannın ifadesi olan sözlerle, sanki bir meçhulün müdafaasını yapıyor gibi davranma, müminlikle bağdaştırılamaz. Zira insan nefsine karşı bir savcı gibi davranmalı; fakat, diğer mü’min kardeşlerinin avukatlığını yapmalıdır. Kendimiz için: “Doya doya namaz kılıp, namazlarımdan feyiz ve bereket alamıyorum. Acaba şu haliyle namazım kabul olur mu olmaz mı?”diye, günahlarımızı da hatırlayarak bu tür şeyler düşünebiliriz. Fakat başka mü’minler hakkında meseleyi hep hüsn-ü zann zaviyesinden ele alma mecburiyetindeyiz. Zira Efendimiz (sav), ondan sonraki sahabe ve tâbiîn efendilerimiz böyle davranmışlar, hiçbir zaman mü’minlerin hallerini günaha, fesada hamletmemişler, ehl-i kıble, ehl-i salat bir mü’minin bir takım fena yönlerini serrişte edip onu tecrim etme yoluna gitmemişlerdir. O’nun hakkında hep güzel düşünüp ve hasenatını bayraklaştırmışlardır. Onlar adeta gül bahçesinde gezerken, ellerine, ayaklarına dikenlerin batıp kanatmasına mukabil “Huz ma safa da’ ma keder”prensibiyle hareket etmiş, güllerin güzelliğine ait türküler söylemişlerdir. İşte o güzide topluluk arasında bir Nuayman vardı. -Bedir’de bulunduğu da rivayet edilir.- İçki yasak edilmiş olmasına rağmen, koruk gibi şeylerden ve usarelerden içki imal ediyor ve içiyordu. Defaatla sarhoş olarak yakalandı ve birkaç defa da Huzur-u Risalet Penâhîye getirilerek te’dib edildi. Yine böyle bir durumdan dolayı Efendimiz’in huzurundaydı. Orada bulunanlardan birisi Nuayman’ı kastederek: “Allah cezanı versin. Sen ne kötü adamsın. Bu kaçıncı oldu, böyle huzura geliyorsun”gibi sözler sarfetti. Bunu duyan Allah Rasûlü (sav) “Mü’min kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın! Yani: Onun yüzüstü düşmesini, perişan ve derbeder olmasını arzu eden şeytandır. Allah onun böyle olmasını istemiyor”buyurarak onu ikaz etti.

Başka bir rivayette ise itab edene: “Sus! O Allah ve Rasulullah’ı sever.”diyordu ve böylece Allah ve Rasûlü’ne karşı kalbinde muhabbet taşıyan ve fakat defaatle de olsa sürçmüş-düşmüş birisine el uzatıyordu. Sebep de O’nun Allah ve Resûlünü sevmiş olmasıydı. Allah ve Rasûlü de sevdiklerini derbeder etmezdi. O’nun için bu mevzuda çok insaflı ve izanlı olmak lazım…

Allah (cc), adaletli mizanında, hayır ve şerrin birbirine rüçhaniyetine göre hüküm verecektir. Hepimiz O’nun huzuruna gideceğiz. O gün sağımıza, solumuza bakacağız. Orada Everest tepesi gibi yığın yığın günahlara girdiğimizi göreceğiz. O günahların cesameti karşısında belki ümitsizliğe düşecek ve her birimiz orada çok küçük amellerimizi hatırlayacağız. “Bir kere anama su vermiş, babamın ayakkabısını çevirmiştim. Başka bir zaman salih bir kişinin cenaze namazında bulunmuştum. Bir defa da iki secde arasında, kalkınca -Rabbiğfir verham- demiş ve bunu tâ yüreğimde duymuştum”diyecek ve sonra da, “Rabbim! Acaba bunlarla Senin gufranına mazhar olur muyum.”diye ümit besleyeceğiz. Eğer orada Rabbimiz bizi mağfiret ederse, biz de “Mağfiret Sana ne güzel yakışıyor.”diye zevkle gerilecek ve huzura ereceğiz.

Hakkımızda bugün veya yarın tasarladığımız bu güzel şeyleri her mü’min kardeşimiz hakkında da tasavvur etmeli ve onların bazı eksik gibi görünen hallerine karşı: “İhtimal ki, Cenab-ı Hak bu kardeşimize ahirete ait semereleri dünyada yedirmek istemiyor. Onun için bunlar çok parlak görünmüyorlar.”deyip, meseleyi hüsn-ü zan zâviyesinden ele almalıyız.

Bir Saat Tefekkur, Bir Sene Nafile İbadet Hükmüne Geçer”Mealinde Tefekkürün Yolu, Usulü, Metodu Nasıldır? Belli Bir Vird veya Zikri Var mıdır? En Çok Tefekküre Sevkeden Ayetler Hangileridir? Sessizce Yapılan Dualar Tefekkür Yerine Geçer mi?

Zannediyorum, soru sorulurken cevabı da verilmiş oldu. Bir saat tefekkür, bir sene nâfile ibâdet hükmünde olduğu zayıf bir hadis-i şerifte ifade ediliyor ama; hadisten daha ziyade K. Kerim’de bu meseleyi te’yid eden pekçok ayet var: “Göklerin ve yerin yaradılışında, gece ve gündüzün ihtilafında aklı başında olan kimseler için gerçekten açık ibretler vardır.”(Ali İmran-l90). Evet, ayların, güneşlerin âhenk içinde doğup batmasında, nizamın baş döndürücü bir keyfiyetle deverân ve cereyan edip durmasında, düşünebilen kimseler için ibretler vardır. Bu ayet-i kerime tefekkür mevzûunda sarih bir delildir. Efendimiz (sav), “Bir insan bu âyeti okur da düşünmezse, yazıklar olsun ona”buyururlar. Ümmü Seleme validemiz, bu ayet nâzil olduğu zaman veya Efendimiz (sav) bu âyeti okurken, ağladığını nakleder. Zaman ve mekânın Efendisi bir gece, teheccüd vaktinde bu ayeti okuyup hıçkıra hıçkıra ağlamışdı. Düşünmeye açılan bir kapı ve tefekkür iklimine açılan yollarda birer rehber sayılan bu ve emsali ayetler, İslam’ da düşünce hayatının buudlarını göstermeleri bakımından çok önemlidirler.

Yalnız, önce tefekkürün ne demek olduğunu bilmek lâzım. Tefekkür, evvelâ, bir ilk bilgiye dayanmalıdır. Yoksa âmiyâne, câhilane tefekkürlerle hiçbir yere varılamaz. Böyle kapalı tefekkür, zamanla bıkkınlık meydana getirir. Sonra da insan tefekkür etmez olur. Bir insanın evvelâ, tefekkür edeceği mevzuu çok iyi bilmesi, tefekküre esas teşkil edecek hususları zihninde hazır malzeme haline getirmesi, yani bir mâlumat-ı sabıkası bulunması lâzımdır ki, sistemli düşünmesi mümkün olabilsin. Ayların, yıldızların, cereyân ve deverânını, onların insanoğluyla münâsebetini, insanı teşkil eden zerrelerin akıllara durgunluk veren hareket ve faaliyetlerini, biraz olsun biliyorsa, bunlarla alâkalı düşündüğü zaman bu bir “tefekkür”olabilir. Yoksa, ayların güneşlerin harekâtına bakıp da, şairane ilhâmlarla birşeyler duyup birşeyler söyleyenlere mütefekir değil, ilhamlarını söyleyen hayâlci denir. Keza; tabiat bataklığına saplanmış bir kısım natüralist düşünür ve şairlere de mütefekkir demek mümkün değildir. Hele Cumhuriyet dönemi, kalburüstü gösterilen şair ve yazarlarımız arasında mütefekkir o kadar azdır ki, bir elin parmak sayısını geçmez. Onlar da dini duygu ve dini düşüncelerinden ötürü ademe mahkûm edilmiş ve toplumun onları tanımasına katiyyen meydan verilmemiştir.

Bu dönemde az bir zümre, eşya ve varlığı kurcalamış ama, onlar da eşyanın hakikatına katiyen nüfuz edememişlerdir. Vakıa, bu dönemin tabiat sever şairlerinin beyanları içinde insan, cennetleri dinliyor gibi olur: Suların şakır şakır akmasında yağmurun şıpır şıpır yağmasında, ağaçların hemhemesinde, kuşların demdemesinde öyle destanlar keserler ki, insan kendisini cennetlerin ortasında zanneder. Fakat bu insanlar hep, netice ve ötelere kapalı yaşadıklarından, eskinin düşmanı, yeninin de cahili olarak kalakalmışlardır. Ömürleri, şehadet âleminin, tenteneli perdesi üzerinde sayıklamakla geçmiş ve tek kürekli sandalla seyahat ediyor gibi, kendi etraflarında dönüp durmuşlardır. Bunların, hayata dair düşüncelerinin her yanında bir tıkanıklık vardır; bunların tefekkür dedikleri şey de, bu tıkanıklık içindeki ümitsizce ızdıraplardır. Ve tabü böyle bir tefekkürün hiç bir faydası da yoktur.

Tefekkür etmek için evvelâ, bir ilk malumat; hâl-i hazırdaki durumun kavranması, öze uygun yeni terkipler, yeni komprimeler ve bütün bunlar üzerinde gerçeği arama düşüncesiyle fikir sancısı lâzımdır. Bu sistemle düşünebilen şahıs, düşüncede sürekli,’yeni yeni hükümlere varabilir; bu hükümleri daha başka düşünce hamlelerine esas yaparak, daha ilerilere sıçrayabilir; ondan yeni yeni neticeler çıkararak tefekküründe derinleşip buudlaşır. Sonrada tek buudlu veya çift buudlu düşüncesini. üç buııdlu, çok buudlu tefekküre ulaştırarak, zamanla “zülcenaheyn”bir mütefekkir ve bir insan-ı kâmil seviyesine çıkabilir.

Hasılı, düşünmenin ilk esası olarak; okuma, kâinat kitabını mütalaaya alışma, sinesini Hakk’dan gelen esintilere, kafasını şeriat-ı fıtriyenin prensiplerine karşı açık tutma, varlığa, onun mukaddes tercümesi sayılan Kur’an adesesiyle bakma gibi hususları sıralayabiliriz… Yoksa, kutup yıldızı şurada duruyor, güneş şöyle batıyor, Zühre şöyle, Merih böyle… başı, hedefi, gayesi belirlenememiş, cahilce eşyanın yüzüne bakış katiyyen tefekkür olmayacağı gibi, böyle bir düşünceyle bir yere varmağa da imkân yoktur. Sevap kazandırıp kazandırmadığı da her zaman münakaşa edilebilir.

Bir saat tefekkürün, senelerce yapılan ibadete denk olması şundandır. İnsan, bir saat sağlam tefekkür sayesinde onda, erkân-ı imaniye inkişaf eder; içinde marifet nurları parlar; derken kalbinde muhabbet-i ilâhi belirir… Sonra rûhani zevklere ulaşır ve kanatlanmış gibi olur.

İşte böyle bir tefekkürle herhangi bir insan, bu türlü tefekkürden mahrum bir işin, bin ayda varabildiği mesafeye varmış, dolayısıyle de en büyük kazançlara ermiş sayılır. Böyle bir anlayış ve şuur içinde Rabbine teveccüh edememiş bir insana gelince, bin sene durmadan yatıp-kalksa, terakki adına bir adım atmış sayılmaz. Bu itibarla da yaptığı şeyler bir saat tefekküre mukabil gelmez. Ama bu demek değildir ki, onun bin sene yaptığı ibadet-ü taat boşa gitmiştir. -haşa- Allah karşısında onun ne bir rükûu, ne bir secdesi, ne bir kavmesi, ne de bir celsesi boşa gitmemiştir.”Kim zerre kadar hayır yapsa onu görür, kim de, zerre kadar şer yapsa onu görür.”(Zilzal7-8).Yani herkes kazancına göre bir kısım şeylere mazhar olur. Bu esasa binâen ne şekilde olursa olsun o da vazife-i ubûdiyetini edâ etmiş; kulluğunu yerine getirmiş ve Rabbiyle bir çeşit münasebete geçmiş sayılır. Fakat tefekkürden hâsıl olan şeyleri elde edemez.

Evet, bu ma’nâdaki bir tefekkür, arzettiğim gibi bin sene ibadete mukabil gelebilir.

Bir diğer şey daha soruluyor: Tefekküre esas teşkil eden veya vesile olan belli vird veya zikir var mıdır? Belli virdler ve zikirler insanın tefekkürünü geliştirebilir mi?

Bu da yine kâinat kitabını mütalaada olduğu gibi, şuurlu olmaya bağlıdır. Şuurlu dua, şuurlu münacat, şuurlu yakarış, bazen insanın içdünyasında en paslı gibi görünen kilitleri de açabilir. Ancak, bu vird ve zikrin, nereden, nasıl seçilip alınacağına dair birşey söyliyemiyeceğim. Bu durum, istidat ve kabiliyetlere göre farklılık arz edeceği gibi, şahısların inanç ve kanaatlerine göre de değişik olabilecektir. Bu itibarla, isteyen sinesini “cevşen’e, isteyen “evrad-ı kudsiye”ile isteyen “me’surât”la, isteyen Şazeli, Şah-ı Geylâni, Ahmet Rufai ve Ahmet Bedevi Hazeratından birinin evradıyla coşturabilir. Bu büyük zatların, büyük virdleriyle meşgûl olurken, insan o zatları adeta yanında hisseder ve o huzur içinde okuduğu şeylerin zevkine doyamaz. Keşke, herkes bu virdleri okuyup onlardan istifade edebilseydi; kendilerini yenileyecek ve Allah’la münasebetlerini kuvvetlendireceklerdi…!

Bir diğer husus da şu; tefekküre sevkeden âyetler, sessizce yapılan duâlar, tefekkür yerine geçer mi?

Manâsı anlaşılmıyor ve insan onda derinleşemiyorsa tefekkür olmaz. Sevap olur da tefekkür olmaz. Tefekkür, fikretmeden gelir. Vak’alarla yeni vak’aları bir araya getirme ve terkipler yapmak demekdir. Bir şeyin sebebiyle neticesi illetle malul arasında münasebet kurma Allah’la kul-mabut münasebetini perçinleştirme her zaman bir tefekkür sayılsa da bu kudsi münasebete ulaşdırmayan evrad-u ezkar veya en mübarek zatların dersi de olsa, sevap olur, fakat tefekkür olmaz. Tefekkür olabilmesi, ruhu ve gönlü çalıştırmaya, tefekküre mevzu olan şeyin üzerinde durmaya, araştırmaya, Rabbimizle münasebetlerimizi derinleştirip kuvvetlendirmeye bağlıdır. Rabbim muvaffak eylesin. Günümüzde en kıt,en az olan şey tefekkürdür. Bu itibarla insanımızın tefekkür noktasında yaya olduğu söylense mübalağa yapılmış sayılmaz.

Manevî Hayatımızdaki Bir Sıkıntı ve Kabz Halinde Ne Yapmalıyız; Kitap mı Okumalıyız, Evrâd-u Ezkârımızı mı Artırmalıyız Ya da Nafile Namaz mı Kılmalıyız?

Belki bunların hepsini belli nisbetlerde yapmak icab eder. Her şeyden önce bir değişiklik, psikolojik tavır ve durum değişikliği gerekir. Psikologlar, insanın kendini yenilemesi ve üzerindeki sıkıntı halini atabilmesi için bir hal, tavır ve durum değişikliğini tavsiye etmektedirler. Bazen insan ağır ve bunaltıcı bir kabz hali yaşayabilir; öyle bir durumda Cenâb-ı Hakk’a çok ciddi teveccüh etmesi iktiza eder. Tevbe ve istiğfar ile O’na yönelmesi gerekir. Bazen gönlün bir halvete girmesi, bir yere kapanıp yakarışa geçmesi, içini O’na dökmesi lazım gelir. Bazen de insanın arkadaşlarıyla oturup kendi durumunu ortaya koymasına, başkalarının düşüncelerini de yanına almasına, kendisi olarak ayakta duramayacağı düşüncesiyle başkalarına dayanmasına ihtiyaç vardır. Bazı şeyleri müzakere etmeli, lahûtîliğe açılmalı, biraz gönlünün sesini dinlemeli, ruhu sıkan o dış saikler biliniyorsa dıştan gelen seslere, gelip çarpan gürültülere karşı biraz daha kapanmalı, vicdanda bazı şeyleri görmeye, duymaya ve hissetmeye çalışmalıdır.

Eskiden kulaklarımızı iki yandan da kapadığımız zaman duyduğumuz gürültü ve uğultunun Kevser’in sesi olduğunu söylerlerdi. Espriyle karışık söylenen bu sözün bence derin bir manası vardır: Dıştan gelen ses ve gürültülere karşı kapandığınız zaman kalbinizin kan pompalamasını, vücudunuzdaki gürül gürül kan deverânını duyarsınız. Oysaki normal durumda o sesi farketmezsiniz. Parmaklarınızın ucunu kulaklarınıza ne kadar sıkı tıkarsanız, o sesi o kadar net duyarsınız. İşte imkan varsa insanlar, içlerindeki sesi duyabilmek için bir ortam hazırlamalılar; içlerine kulak vermeli, kendi özlerini dinlemeli ve oradaki Kevser çağıltısına ulaşmalılar.

Ayrıca bir kabz halinde yapılması gereken şey şahıstan şahısa, durumdan duruma da değişebilir. Önce ruhun sıkılması, kalbdeki heyecanın pörsüyüp solması, ruh dünyasının matlaşması arkasındaki saikler düşünülmeli ve mücadele o saiklere uygun bir plan dahilinde verilmelidir. Ruhdaki matlaşmayı açma, onu yeniden yeşertme yolları bulma, o hali hazırlayan sebepler gözetilerek ele alınmalıdır. Her insan dış yüzü itibariyle hasta görüntüsü sergileyebilir. Eğer meselenin üzerine sadece bir hastalık şeklinde gidilirse tedavi zorlaşır. Oysa meseleye hastalık değil de ” hasta” açısından yaklaşılırsa, daha isabetli teşhis konulup uygun tedavi yolları bulunabilir. Değişik münasebetlerle tekrarladığım ” hastalık yok, hasta var” prensibiyle her şahıs fert fert düşünülmeli, ” bu şunun, bu da şunun hastası”şeklinde o ferdin durumuna uygun bir tedavi yolu takip edilmelidir.

Öyle insan vardır ki, ondaki donuklaşma, duraklaşma, bıkkınlık, yılgınlık ve yorgunluk hali size ait meselelerden dolayı olmuş olabilir. Küçük bir latife ve bir nükte ile o kilitlenmeyi açmak gerekir. Yerinde alıp bir tenezzühe çıkarmak, tenezzüh ufku itibariyle ona bazı şeyler anlatmak iktiza eder. Bazen açıp bir kitap okumak, bir başka zaman da bazı şeyleri müzakere etmek faydalı olur.

Mesela, insanda ibadet ü tâata karşı bir ülfet hasıl olmuşsa ve bu hal kalbde bir sıkıntı meydana getirmişse, o noktada zorlamamak, muhatabın o durumda kaldıramayacağı şeyleri söylememek gerekir. O durumda daha yumuşak, ümit verici ve reca duygusunu canlandırıcı bir üslup kullanmak uygun olur. Hani ashâb-ı kirâm efendilerimiz, Kur’an-ı Kerim’in ardarda gelen emirlerinin yüklediği mesuliyet karşısında çok etkilenmiş, kendi duyuşları ve hassasiyetleri ölçüsünde adeta kemikleri birbirine geçmişti de o sırada Yusuf Suresi nazil olmuştu. Ahsanü’l-kasas (en güzel beyan) olarak nazil olan bu sure çok büyük hikmetler ihtiva ediyor, Hakîm ve Alîm isimlerinin gölgesinde Enbiyâ-i İzam’la alakalı bir serencâmeyi anlatıyor, ailevî ve içtimâî hayat için önemli dersler veriyordu.. veriyordu fakat, bütün o önemli dersler bir kıssa çerçevesinde anlatıldığından dolayı hem sahabe rahat bir nefes alıyor ve hem de ilâhî beyanın kendilerine verdiği mesajı kavrıyorlardı.

Evet, kabz halinin saikleri farklı farklı olabilir. Bir insan bir günah işlemiş ve uzaklaşmıştır.. bir başkası çok yakın olma fırsatı bulmuş, yakınlığın hakkını verememiş ve dolayısıyla uzak muamelesi görmüştür. Çok yakınlara celbedildiği halde, yakınların yapması gereken şeyi yapmadığı için uzaklara düşmüştür. Dolayısıyla o da kendini çok uzak görür. Böyle bir insanın içinde bulunduğu o ruh haleti mutlaka gözönünde bulundurulmalıdır.

Bilinmelidir ki; -Allahın izin ve inâyetiyle- her kapalı ve kilitli insanı bir şekilde açmak mümkündür. Fakat bir mürşide ihtiyaç vardır. Tasavvuftaki mürşidlik manasına demiyorum, az da olsa insanların genel ufkunu kavrayan bir rehberi kastediyorum. Bazen bir insan, birdenbire bütün duyguları dumura uğramış gibi, olumsuz, nâmüsait bir ortamda yapraklarını salan çiçekler gibi kendini salmış olabilir. Böyle bir durumda onu iyi dinlemeniz gerekir.. Gücünüz yetiyorsa gayet tatlı ve mülâyim bir eda ile onu dinlemek, bir psikanalize tabi tutmak, içini okumaya çalışmak ve sonra da içinde bulunduğu ruh haletine uygun bir üslupla o sıkıntılı durumunu gidermesine yardımcı olmak iktiza eder.

Vasıta Üzerinde İken Namaz Nasıl Kılınacak?

1) Vakit çıkmadan vasıtanın duracağı sanılıyorsa mutlaka beklemeli, vasıta durunca namazı yerde kılma ciheti tercih edilmelidir.

2) Vasıtanın durmayacağı öğrenilmişse artık vakit de çıkmaya yaklaşmışsa vasıta içinde mümkünse ayakta ve kıbleye doğru yönelerek namaz kılınmalıdır. Bu mümkün değilse, kanepede oturarak, kıbleye yönelerek (secdeyi rükûdan daha da aşağıya eğilmek suretiyle yaparak) namaz ima ile kılınmalıdır.

3) Otururken namaz boyunca kıbleye yönelmek mümkün olmuyorsa sadece ilk tekbirde (mümkünse tabiî) kıbleye yönelmeli, gerisinde kıbleden ayrılmak zorunda kalınırsa namaza mani olmayacağı bilinmeli, namaza devam edilmelidir. Buna da muvaffak olunamamışsa, Rabbimizin vaktinde kılınamayan namazları, bulunan ilk fırsatta kaza etme emri verdiği hatırlanmalı, varılan yerde ilk iş olarak kılınamayan bu namazları hemen kaza etme dikkati gösterilmelidir. Şurası unutulmamalı ki, dinimizde imkânsızlıklar yoktur. Ya hep, ya hiç’çilik ise hiç yoktur. Vaktinde kılma titizliği gösterilmeli, ama muvaffak olunamamışsa artık herşey bitmiş sanılmamalı, varılan yerde bulunan ilk fırsatta kaza etmenin de bir borçtan kurtuluş çâresi olduğu bilinmelidir. Ahmet Şahin

Namazlarda gizli veya açıktan okumayı neye göre yapıyoruz?

Akşam, yatsı ve sabah namazlarının farzında imamın sesli okuması vaciptir. Unutur da gündüz namazı gibi sessiz okursa sehiv secdesi lazım gelir vacibi terk ettiği için.

Gündüz namazı dediğimiz öğle ikindi namazlarında ise, sesli değil gizli okumak vaciptir. Yanılır da gece namazı gibi Fatiha’yı, zammı süreyi sesli okursa vacibin terkinden dolayı yine sehiv secdesi lazım gelir…

Demek oluyor ki, gece namazı ile gündüz namazının kendilerine mahsus özelliği vardır. İlgili kitaplarda bu sesli sessiz okuyuşun sebebine ait şu tarihî olayı okumaktayız:

Efendimiz (sav) Hazretleri namazın farz kılındığı Miraç gecesinden sonra Mekke’de kıldığı namazlarında gece gündüz demeyip hepsinde de sesli okuyordu. Gizli okuma yoktu başlangıçta. Ancak gelip Efendimiz’in (sav) sesli okuyuşunu dinleyen müşrikler, işittikleri ayetlere kendi şiirlerini de karıştırarak şurada burada şiirli ayet okuyarak zihinleri bulandırmaya çalışıyorlardı. Bundan ise Efendimiz (sav) Hazretleri rahatsızlık duyuyordu. O sıralarda İsra Suresi ayet 110 nazil oldu. Bu ayet gündüzleri gizli okumayı, geceleri ise sesliliği sürdürmeyi işaretliyordu…

Böylece müşrikler gündüzleri bir şey duyamıyorlar, geceleri de meşgul olduklarından gelemiyorlar, kafaları karıştıracak istismar malzemesi de bulamıyorlardı…

İslam’ın ilk günlerinde ne türlü zorluklarla karşılaşıldığının bilinmesi hikmetinden dolayı bu uygulama kıyamete kadar böyle bırakılıyordu anlaşılan…

Bu sebeple Peygamberimiz, ‘Namazınızı benim kıldığım gibi kılın!’ buyurmuş, O’nun sesli sessiz okuyuşu da bizlere aynen ayetin işareti gereği olarak da intikal etmiştir.

Bundan dolayı imam, gece namazlarını mutlaka sesli kıldırır. Gündüz ise sessizlik devam eder. Ancak tek başına gece namaz kılan kimse serbesttir. İsterse sessiz kılar. İsterse kendini nefsinin imamı kabul eder, peşinde meleklerin cemaat olabileceğini de düşünerek imam gibi sesli kılabilir. Yani tek başına akşamı, yatsıyı, sabahı evinde kılan kimse isterse imam gibi rahatlıkla sesli okuyarak kılabilir. Hatta evdekiler de arkasından cemaat olarak kendisine uyabilirler. Efendimiz (sav) Hazretleri bir hadislerinde, ‘Evlerinizi mezara benzetmeyin!’ ikazında bulunarak, mezardakilerin namaz vakitlerinde bir cemaat olma işareti göstermedikleri gibi, siz de evlerinizde namaz hazırlığı işaretinden mahrum kalmayın, tavsiyesinde bulunmuştur. Demek ki, içinde namaza hazırlanan ev halkı, mezardaki ölülere benzemekten kurtulmuş olurlar.

Sözü buraya getirmişken sesli sessiz okumanın tarifine de bir açıklık getirelim izin verirseniz. Çünkü çoğu kimse bunda yanlışlara maruz kalmaktadır.

Sessiz okumak demek, kendi okuduklarını kendi kulağında fısıltı halinde hissetmek demektir. Şayet okuduklarını kendi kulağında fısıltı halinde hissetmiyorsa, okumuyor, sadece kalbinden geçiriyor demektir. Kalbinden geçirmek ise okumak sayılmaz. Sadece Fatiha’yı, zammı sureyi kalbinden geçirmiş olur… Bunun için gizli okumalara dikkat etmek gerekir. Okuyor mu yoksa kalbinden geçirmekle mi yetiniyor, kontrol etmeli okuyuşunu.

Bazı kitaplarda, “Kendi işiteceği kadar okumak gizli okumaktır, yanındaki işitecek kadarı da sesli okumaktır”diye de tarif ediliyor okuyuşlar. Geceleri teheccüd sünneti sünnetin en çok sevaplısıdır. İlaveten kaza namazları kılmak da uygun düşer. Kaza namazı kılarken her farzın başında erkekler için kamet getirmek sünnettir. Camide kılarken müezzinin ezan okuyup kamet getirmesi cemaat için kâfi gelirse de tek başına kaza kılarken kamet sünneti terk edilmemelidir. Hatta camide cemaat kılıp çıkınca gelen yeni bir cemaat dahi önceki kameti kâfi bulup farza başlayabilirler. Yeni cemaat için yeni kamete ihtiyaç duyulmayabilir.

Kaza namazı elbette farz olan borçlarımızdır. Farz borcu olanların sünnet kılmayıp kaza kılmaları Şafii’de mecburi ise de, Hanefi’de mecburi değildir. Hanefi’de sünnetler kaza namazı kılmak için terk edilmemeli, sünnetler yine kılınmalı, kaza namazları da ayrıca kılınmalıdır. Kaza namazı için sünnetler terk edilirse, bir kazanılmış, bir de kaybedilmiş olunur. Kazanılan kılınan kaza namazıdır. Kaybedilen de kılınmayan sünnetlerin sevabıdır.

Sözün özü: Herkes kıldığının sevabını alır, kılmadığının da sevabından da mahrum kalır. Hem kılmayıp hem de sevap alanları ise bilemiyoruz nasıl ibadetsiz sevap ise?!. Ahmet Şahin

Teravih Namazı Konusunda Bilgi Verir misiniz?

Ramazan ayının İslâm Dîni’nde ayrı bir yeri ve önemi vardır. O, orucuyla, iftarıyla, mııkabelesiylc, teravih ve sahuru ile insanların aşk ve şevk ile Allah’a ibadete koktuğu bir aydır. Bu mübarek ay. bütün insanî hususiyetlerin inkişafına açık bir fırsat, bir ganimet dönemidir. Allah Resulü (aleyhi ekmeli’t-tehâyâ), Kur’ân’ın nazil olduğu, Cennet kapılarının ardına kadar açıldığı, mağfiretle tüllenen bu mübarek ve bereketli zaman dilimini ümmetinin dolu dolu geçirmesini, gerek fiili ile gerekse sözleri ile teşvik etmiştir.

1 Ramazan ayında diğer zamanlarda olmayan bir ibadet vardır ki, bu, gündüz oruçla melekliğe, ruhani l iğe açılan insanların, geceleyin cemaat hâlinde Allah’a kulluk borcu olarak eda ettikleri teravih namazıdır. Teravih namazı, İslâmî şeairden kabul edilmiştir. Şeair, Müslümanlığın sembolleri, bir diyarın Müslüman diyarı, bir toplumun Müslüman toplumu, bir ferdin de Müslüman olduğunu gösteren alâmetlerdir; ezan gibi, Cuma ve bayram namazları gibi, Kurban gibi. Bu bakımdan, şeairin sünnet olanları, şahsî farzlardan daha öte bir değere sahiptir.

Teravihin kelime manâsı

Teravih, rahatlamak, dinlendirmek manâsına gelen “terviha”nın çoğuludur. Ramazan ayına mahsus olan ve yatsı namazından sonra eda edilen bu ibadetin her dört rekatının sonunda istirahat için oturulmasına terviha denmiştir. Sonraları, bu kelimenin çoğulu olan teravih. Ramazan gecelerinde yapılan ibadetin, kılınan namazın adı olmuştur.2

Teravih Namazının Dinimizdeki Yeri

Teravih namazını kılmak, âkil, baliğ erkek ve kadın Müslüman için sünnet-i müekkededir.1 Farzların cemaatle kılınması İslâm’ın şiarı olduğu gibi, teravihin cemaatle kılınması da, bu sünnetin şiarı olmuştur.’ Teravih, Peygamber Efendimizin sünneti olup,’ aynı zamanda İslâm dininin şiarlarından ve zahiri alâmetlerinden kabul edilmiştir.6 Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s), bir çok hadislerinde Ramazan gecelerinde ibadeti teşvik etmiştir:

Kim Ramazan’da inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek, O’nun rızasını kazanmak için kıyam ederse (teravih kılarsa), geçmiş günahları bağışlanır.7

Allah, Ramazan ayında oruç tutmamızı farz kıldı. Ben de, Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnet kıldım. Kim, inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlâsla oruç tutar ve kıyanı ederse (teravih namazı kılarsa), annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından temiz hâle gelir.8

Hadislerde geçen “Ramazan’da kıyam etme”ile teravih namazının kastedildiği hususunda ittifak vardır.9

Allah Resulü, sözlü teşvikinin yanında bizzat kendisi Ashabı ile birlikte bir-kaç gece teravih namazını kıldırmış, fakat farz kılınır endişesi ile devam ettirmemiş.tir. Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre, Peygamber Efendimiz, iki veya üç gece mescidde cemaatle teravih namazını kılmış, üçüncü veya dördüncü gece insanların yoğun ilgisini görünce yatsı namazını kıldırıp, hücresine çekilmiş ve teravihi kıldırmak için çıkmamıştı. İnsanlar, Hz. Peygamber’in (sas) çıkacağını umdukları için beklemişler, hattâ uyudu ise uyansın diye Öksürmeye başlamışlardı, Hz, Peygamber (sas), (sabah namazı vaktinde) mescide çıkıp, orada bekleyenlere şöyle buyurdu: “Sizin bu namazı kılma hususunda ne kadar istekli olduğunuzun farkındayım; onu size kıldırmama da bir engel yok. Fakat teravihin size farz kılınmasından endişe ettiğim için çıkıp kıldırmadım. Şayet farz kılınacak olsa, bunu hakkıyla yerine getiremezsiniz.”10

Allah Resulü (sas), şahsî hayatında dinin emirlerini en zirvede yaşamaya çalışırdı. Gece ayakları şişinceye kadar namaz kılardı”ama, buna rağmen hemen her mevzuda ümmetinin hepsinin uygulayabileceği ölçüde dinin emirlerini tavsiye ederdi. Hz. Aişe validemizin beyanlarıyla O, “İki şey arasında muhayyer bırakıldığında, ümmeti için kolay olanı seçerdi,”12 Meselâ, misvak konusunda “Eğer ümmetime zor gelmeyeceğini bilseydim, her namaz öncesinde, misvaklanmalarını emrederdim.”buyurmuştur. Teravih namazını farz kılınır endişesi ile bırakması da, O’nun ümmetine olan şefkat ve merhametinin ayrı bir tezahürüdür.

Peygamber Efendimizin (sas) ashabına teravih namazı kıldırmak için Ramazan ayının hangi gecelerinde Çıktığını ise Ebû Zerr’den gelen şu rivayet açıklamaktadır.”Hz. Peygamber, Ramazan’ın bitmesine bir hafta kalıncaya kadar bize farz dışında hiçbir namaz kıldırmadı. Ramazanın 23. gecesinde gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar bize namaz kıldırdı. Ramazanın 24. gecesinde bize namaz kıldırmadı. Bir gün sonra, 25. gecesinde yine kıldırdı. Ben, “Ey Allah’ın Resulü, gecenin kalan yarısında da bize namaz kıldırsaydınız.”deyince, Hz. Peygamber cevaben, “İmam namazı bitirinceye kadar onunla namaz kılmak, bütün geceyi ihya etmeye eş değerdir.”buyurdu. Ramazan’ın 26’sında gecenin üçte birine kadar beklediğimiz hâlde, Hz. Peygamber bize namaz kıldırmadı. Ramazanın 27. gecesi Allah Resulü (sas), ailesini ve Ashabım topladı, bize bütün gece namaz kıldırdı. Namaz o kadar uzadı ki, biz sahur vakti geçecek sandık. Ramazan’ın geri kalan gecelerinde ise Peygamberimiz bize namaz kıldırmadı.”15 Bu rivayetten Hz. Peygamber’in, Ramazanın 23, 25 ve 27. gecelerinde çıkıp teravih namazı kıldırdığı anlaşılmaktadır.

Teravihin sünnet oluşunun delilleri

Teravih namazı, icmâ ile Peygamber Efendimiz’in sünnetidir. Bazılarının iddia ettiği gibi, Hz. Ömer’in (r.a.) ihdas ettiği bir ibadet değildir.1″Aşağıdaki hadisler, bu konuda yeter delildir:

1. Bizzat Peygamber Efendimiz, teravih namazı kılmanın kendi sünneti olduğunu ifade etmişlerdir:

Allah, Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (buradaki “kıyam”dan maksat icmâ ile teravih namazıdır) sünnet kıldım. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihlâs ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazı kılarsa) annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenir.”17

Hadisin metnindeki “Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı sünnet kıldım.)”ifadesi, teravih namazının Peygamber Efendimiz’in (sas) sünneti olduğunu açıkça göstermektedir.18

2. Peygamber Efendimiz (sas), daha önce de geçtiği üzere, kendisi birkaç gece çıkarak cemaatle teravih kılmış, daha sonra farz kılınır endişesi ile cemaatle kılmamıştır. Fakat kılınmasını da tavsiye buyurmuşlardır: Kim Ramazan’da inanarak ve sevabım Allah’tan bekleyerek, O’nun rızasını kazanmak için kıyam ederse (teravih namazı kılarsa), geçmiş günahları bağışlanır.19

3. Hz. Peygamber (s.a.s), Ramazan ayında bir gece mescide çıkmış ve mescidin bir kenarında namaz kılan insanlar görerek, “Bunlar ne yapıyorlar?”diye sorduğunda, orada bulunanlardan biri şöyle cevap vermiştir: “Ey Allah’ın Resulü, bunlar hafız olmayan kimseler; Übeyy İbn Ka’b onlara namaz kıldırıyor.”Resûlüllah, bu cevaptan memnun olarak,”Ne güzel yapmışlar, isabet etmişler!'”buyurmuştur.’20 Allah Rasûlü’nün Sahabenin yaptığını istihsan etmesi, O’nun takririni ve rızasını gösterir ki bu da, sünnetin bir çeşididir.21

4. Hz. Peygamber’in Raşid Halifelerinin yaptığı da sünnet hükmündedir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas) “Benim sünnetime ve Râşid Halifelerimin sünnetine sarılın; hem de azı dişlerinizle sımsıkı yapışın”22 buyurmuştur. Hz. Ömer de, Râşid Halifelerden birisi olduğundan dolayı onun yaptığı da sünnet hükmündedir.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, teravih namazı, Peygamberimizin teşvik ve tertip ettiği bir sünnetidir. Hz. Ömer ise, ancak Resûlüllah’ın (s. a. b.) arzuladığı ve hoşnut olduğu bir uygulamayı ortaya koymuştur. Ümmetine karşı çok şefkatli ve merhametli olan Allah Resulü, farz kılınır endişesi ile cemaatle kılmayı bırakmış, fakat teşvik etmişti. Çünkü, Allah Resûlü’nün zamanı vahiy ve teşri zamanı idi. Bu şekilde cemaatle devam edildiği takdirde vahyin gelmesi mümkündü. Fakat O’nun vefatıyla farz kılınma endişesi ortadan kalkmış oluyordu.

Hz. Ömer, kendi zamanında farzlarda herhangi bir artma veya eksilmenin söz konusu olamayacağını bildiğinden, teravihin yeniden cemaatle kılınması için Übeyy İbn Ka’b’ı görevlendirmiştir.23

Nitekim, Hz. Ömer, Hz. Übeyy Ibn Kab’ın arkasında insanları topladığında cemaat olarak Hz. Osman, Ali, İbn Mes’ud, İbn Abbas, Talha, Zübeyr, Muaz gibi önde gelen sahabilerin de içinde bulunduğu Muhacir ve Ensar’dan bir çok insan namaz kılmıştır. Bunlardan herhangi birisinden en küçük bir itiraz gelmemiştir. İtiraz etmek şöyle dursun, Hz. Ömer’in yaptığının Allah Resûlü’nün sünneti olduğunu bildiklerinden dolayı takdirle karşılamış,, uygulanmasında yardımcı olmuş ve daha sonra da devam ettirmişlerdir.24 Hz. Ömer’in bu icraatını hep hayırla yad ederek, onun için şöyle dua etmişlerdir: “Ömer, mescidlerimizi nurlandırdı; Allah da onun kabrini nurlandırsın.”25

Teravih namazı, İslâm’ın şiarlarından kabul edilmiş ve Asr-ı Saadct’ten günümüze kadar camilerde cemaatle kılınmıştır. Bu kadar yerleşmiş bir sünneti hafife almak doğru değildir. Çünkü, bu namazı inkâr eden kimse İslam âlimlerine göre bid’atçı, dalâlete düşmüş/çizgi dışına çıkmış olarak kabul edilmiş ve şahitliği de reddedilmiştir.26

Teravihin namazı kaç rekattır?

Teravih namazının rekât sayısı ile ilgili görüşleri iki kategoride değerlendirmek mümkündür.

1. Teravih namazının 20 rekât olduğunu söyleyenler ve delilleri:

Teravih namazı Hanefî27, Şafiî25, Hanbelî29 mezheplerine göre 20 rekâttır.30″Maliki mezhebinde ise 20 ve 36 rekât olduğu şeklinde iki görüş vardır. Fakat teamülün, seleften halefe 20 rekât olduğu da, halisi geçen mezhebin bazı kitaplarında ifade edilmiştir.31 Şafiî Mezhebi’nin en önemli imamlarından olan İmam Nevevî, teravih namazının âlimlerin icmâsı ile sünnet olduğunu vurguladıktan sonra, mezheblerine göre 20 rekât olduğunu da açık bir şekilde ifade etmektedir.52

Daha önce geçtiği üzere, Hz. Aişe’den gelen rivayette Peygamber Efendimiz, Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış, sonra da farz kılınır endişesi ile bırakmış, fakat Ashabının kılmasını teşvik etmiştir. Bu rivayette Hz. Peygamber’in kaç rekât kıldırdığı belli değildir.

Hz. Ömer, Sahabeyi Ubey İbn Ka’b’ın33 imamlığında bir araya toplayarak 20 rekât olmak üzere teravih namazını kıldırtmış ve Sahabeden hiç kimse de buna itiraz etmiştir. Bu durum, onların bu konuda bildikleri bir şeyin olduğunu gösterir. Nitekim İmam A’zam, buna dikkat çekerek, Hz. Ömer’in bu uygulamayı kendiliğinden ortaya atmadığını, bu hususta bir bid’at işlemediğini, Allah Resûlü’nden öğrendiği bir bilgiye dayanarak böyle yaptığını söylemiştir.34 Sahabenin bu şekilde Hz. Ömer’in yaptığını güzel görerek muvafakat etmeleri, onların bu konudaki temâlarını göstermektedir. Bu icmâın dayanağı da, Hz. Peygamber’in fiilidir. Onların bir meselede icmâ etmesi ise, nass/dini delil gibidir.15 Teravih namazı, daha sonra Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de 20 rekât olarak kılınmış ve o günden bugüne bu şekilde amel edilmiştir.56 Teravih namazının “20 rekât”olduğu hususunda, muhaddislerin kriterlerine göre menfi olarak gelen sahih bir rivayetin bulunmaması, bu meseleye zarar vermez. Zira sahabenin icmâ ile ortaya koyduğu tatbikat bellidir.

Hz. Ömer’in teravihin 20 rekât olarak cemaatle kılınmasını emretmesi, dağınıklığı önlemek içindir. Çünkü önceden mescidde fert ve grup olarak dağınık bir şekilde kılınıyordu.

Teravih namazı, o günden bu güne mescidde cemaatle 20 rekât olarak kılınagelmiştir. Nitekim İbn Abidin, teravihin doğuda ve batıda 20 rekât kılındığını kaydetmekle, bu teamülün ne kadar güçlü olduğunu ifade etmiştir37

Sahabenin fiilî olarak teravih namazını 20 rekât kılmalarını destekleyen rivayetler de vardır. Bunlar şunlardır:

1. İbn Abbas’dan (r.a), “Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da 20 rekât teravihi ve vitri kıldırdığı rivayet edilmektedir.3″Bu rivayet her ne kadar zayıf olsa da, sahabenin fiilî icmâı ile kuvvetlenmektedir.5″Çünkü Hz. Aişe’den Hz. Peygamber’in Ramazan gecelerinde çok namaz kıldığını bildiren rivayetler, sahabenin 20 rekâtta icmâ ve cumhur ulemanın teravihin 20 rekât olduğunda ittifak etmesi gibi hususlar, İbn Abbas’tan gelen bu rivayeti güçlendirmektedir. Zikredilenler, hadisin sıhhatine çok kuvvetli karinedir.*’

2. Saib İbn Yezid’den, “Biz Hz. Ömer zamanında 20 rekât ve vitri kılardık.”40 rivayeti vardır.

2. Teravihin 8 rekât olduğunu söyleyenler ve delilleri:

Teravihin 8 rekât olduğunu söyleyenler de vardır. Bunların delillerinin başında, Hz. Aişe Validemizin, “Hz. Peygamber, ne Ramazan’da ne de Ramazan dışında 11 rekâttan fazla kılmazdı.”12 rivayeti gelmektedir. Bu rivayet, yine ondan gelen, “Ramazan ayı gelince Allah Resûlü’nün rengi değişir, çok namaz kılar, Allah’a dua dua yalvarırdı.0 ve “Allah Resulü, Ramazan’ın son 10 gününde başka zamanlarda ibadet hususunda göstermediği cehd ve gayreti gösterirdi.”11 rivayeti eriyle bir arada ele alınıp, teravihten çok teheccüdle alâkalı bulunmuş, 11 rekâttan 8 rekatının teheccüd, 3 rekâtının ise vitir olduğu -bir hadis-i şerifte, “Gece kıldığınız son namaz vitir olsun.”’50 Duyurulmaktadır- üzerinde durulmuş, dolayısıyla teravihin 20 rekâttan az olmadığı kabul edilmiştir.46

Teravihin 8 rekât olduğunu söyleyenlerin diğer delilleri, Hz. Cabir’den (r.a.), Peygamber Efendimiz’in Ramazan’da 8 rekât ve vitir namazı kıldırdığı”rivayeti ile, Hz. Ömer’in Übey İbn Ka’b’a teravihi 11 rekât kıldırmasını emrettiğine dair rivayettir. Bu rivayetlerden birincisi, senedinde, Yahya İbn Main’e göre münkerü’l-hadis, Ebû Davud ve Nesaî’ye göre ise metruk olan İsa İbn Cariye’nin48 bulunması; diğeri ise, bizzat Übeyy İbn Ka’b’dan teravihin 13 ve 23 rekât kılındığı rivayetleri, bir de söz konusu rivayetin senedinde yer alan Muhammed0 İbn Yusuf sebebiyle mualleldir. Ayrıca, Hz. Ömer döneminde teravihin 20 rekâttan az kılındığına dair sahih rivayet olmadığı gibi, aksine 20 rekât kılındığı bir çok sahih rivayetlerle sabittir.49

Hanefılerden İbn Hümam, teravihin 20 rekât, bunun 8 rekâtının sünnet, geriye kalanın ise müstehap olduğu görüşündedir. Fakat, İbn Hümam’ın bu görüşü icmâya terstir. Çünkü kendilerine iktida edilen dört mezheb imamlarından İmam A’zam, Şafiî ve Ahmed İbn Hanbel’e göre teravih 20 rekât, İmam Malik’ten ise teravihin 36 rekât olduğu görüşü rivayet edilmektedir. Görüldüğü üzere, 20 rekâtta icmâ vardır ve 20 rekâtın şu kadarı sünnet, kalanı müstehap şeklinde bir yaklaşım söz konusu edilmemiştir. Dolayısıyla İbn Hümam, bu görüşünde münferid kalmıştır. Kaldı ki, yukarıda iktibas ettiğimiz “Benim sünnetime ve Raşit Halifelerimin sünnetine sarılın, hem de azı dişlerinizle sımsıkı yapışın (dört elle sarılın)”hadisine göre, Hz. Ömer’in uygulaması da sünnet hükmündedir.

Gözden uzak tutulmaması gereken bir husus da şudur: Sahabe içerisinde Râşid Halifelerin, onların içinde de Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in ayrı bir yeri vardır. Peygamber Efendimiz (sas) onların bu durumuna şu hadisleri ile dikkati çekmiş tir: “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun; onların çizgisinden gidin.”50

Netice itibariyle, teravih namazı İslâm’ın şearindendir. Sünnet-i müekkededir. Sahabenin icmâı ile 20 rekâttır ve cemaatle kılınması çok daha faziletlidir. Dünden bugüne 20 rekât olarak ve tercihan cemaatle kılınagelmiştir.

Dr. Ergün ÇAPAN

Dipnotlar

1- Buhari, salatü’t-teravih 1;Müslim,salatü’l-müsafirin 174; Tirmizi, fezail 82;

2- Ayni,el-Binaye fi şerhi’l-Hidaye 2/659;el-Mevsuatü’l-fıkhiyye 27/135, İbn Manzur, Lisanu’l-Arab “rvh”md.

3- el-Mevsuatü’l-fıkhiyye 27/136; Mevsili, el-İhtiyar 1/472; İbn Abidin,Reddül-Muhtar 2/4

4- Serahsi, el-Mebsut 2/145, Kandehlevi, Evcezü’l-mesalik 2/294.

5- Ibn Kudeme, el-Muğni 1/833; Buhuti (Hanbeli), Keşşafu’l-kına I/425; Kasım İbn Abdillah el-Konevi, Enisu’l-fukaha 1/107; Muhammed Said es-Sağarci, el-Fıkhu’l-Hanefi 1/225.

6- Ebu İshak el-Hanbeli, el-Mübdi 2/17.

7- Buhari, salatü’t-teravih 1;Müslim, salatü’l-müsafirin 174.

8- Nesai,sıyam 40, İbn Mace,ikame 173; Müsned 1/191.

9- Ayni, Udetü’l-kari 9/198; Şerbini,el-İkna I/117

10- Buhari, salatü’t-teravih 2;Müslim,salatü’l-müsafirin 178.

11- Buhari, teheccüd 6; Müslim, sıfatu’l-kıyamet 81.

12- Buhari, menakib 23; Müslim, fazail 77.

13- Buhari, iman 26; Müslim,taharet 42.

14- Kandehlevi, Evcezü’l-mesalik 2/285 -286; el-Mevsuatü’l-fıkhiyye 27/137; Haydar Hatipoğlu, Sünen-ibn Mace Terceme ve Şehri 4/102.

15- Ebu Davud, salat 318; Tirmizi,savm 81; İbn Mace,ikame 173.

16- Nevevi,el-Mecmü 4/37; Buhuti,Keşşafu’l-kına I/425, Ebu İshak el-Hanbeli, el-Mübdi 2/17.

17- Nesai, sıyam 40, ibn Mace, ikame 173; Müsned 1/191.

18- Tehanevi, İ’laü’s-sünen 7/57-58; Ayni, el-Binaye fi şehri’l-hidaye 2/662.

19- Ebu Davud, Ramazan 1; Zeylai, Nasbu’r–raye 2/175; Tehanevi, İ’laü’s-sünen 7/59-60; Bu rivayetin senedindeki Müslim İbn Halid’den dolayı zayıf olduğunu söyleyenler varsa da bu isabetli değildir.Çünkü İbn Main ve Darakutni bahsi geçen ravinin sika olduğunu söylemişlerdir.Üstelik bu zat İmam Şafii’nin de hocasıdır.Bkz.Kandehlevi Evcezü’l-Mesalik 2/292.

20- Tehanevi,İlaü’s-sünen 7/59-60

21- Tirmizi,ilim 16; Ebu Davud,sünnet 5; İbn Mace, mukaddime 6.

22- Bkz.İbn Abdi’l-Berr, İstizka 2/237-9;Şatibi, el-İ’tisam 1/193-194,292.

23- Mevsili,el-İhtiyar, 1/168-69;Sağarcı, el-Fıkhu’l-Hanefi,1/226.

24- Serahsi,el-Mebsut 2/144.

25- İbrahim Halebi, Mülteka, s; Tahtavi,Haşiye ala Meraki’l-Felah s. 334.

26- Serahsi,el-Mebsut 2/144; İbn Abidin, Reddü’l-muhtar 2/45;el-Mevsuatü’l-fıkhıyye 27/141.

27- Şihabüddin er-Remli, Nihayetü’l-muhtac 2/126.

28- Buhuti, Keşşafu’l-kına 1/425; İbn Kudeme, el-Muğni 7/834.

29- İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid 8/113; es-Seyyid el’Bekri, İanetü’t-talibin 1/265; Ebu İshak el-Hanbeli,el-Mübdi 2/17; Gaffal,Hilyetü’l-ulema 2/119; Hatib Şirbini,Muğni’l-muhtac I/226.

30- Düsüki,Haşiye ale’ş-Şerhi’l-Kebir 1/503.Bkz.Hafid İbn Rüşt, Bidayetü’l-müçtehid 1/166.Kandehlevi,Evcezü’l-mesalik 2/304.

31- İbn Teymiye,el-Muharrer fi’l-fıkh 1/90.

32- Nevevi,el-Mecmu 4/37.

33- Hz.Ömer’in Übey İbn Ka’b’ı seçmesi onun Allah Resulü zamanında teravih kıldırmasından dolayıdır.Kandehlevi, Evcezü’l-Mesalik 2/296.

34- Mevsili,el-İhtiyar 1/68;Muhammed Said es-Sağarci, el-Fıkhu’l-Hanefi1/225-226.

35- Bkz.Kasani,Bedai’üs-sani’ 2/275;Ibn Kudeme ,el-Muğni 1/834-835; el-Mevsuatü’l-fıkhıyye 27/141; İbn Abidin, Reddü’l-muhtar 2/43-44.

36- el-Mevsuatü’l-fıkhıyye 27/141;Ayni,el-Binaye fi şehri’l-Hidaye 2/660.

37- İbn Abidin,Reddü’l-muhtar,2/45;el-Mevsuatü’l-fıkhiyye, 27/141.

38- Abd İbn Humeyd, el-Müsned I/218; Taberani, el-Mu’cemu’l-evsat 5/324; el-Mucemu’l-kebir 11/393; İbn Ebi Şeybe, el-Musennef 2/164.

39- Kandehlevi,Evcezü’l-Mesalik 2/298.

40- Kandehlevi,a.g.e 2/286.

41- Beyhaki,es-Sünenü’l-kübra 2/496;Zeylai,Nasbu’r-raye 2/175; Tehanevi,İ’laü’s-sünen 7/60.

42- Buhari, teheccüd 16,teravih 1;Müslim,müsafirin 125; Tirmizi, mevakit 208; Muvatta, salatü’l-leyl 9.

43- Beyhaki,Şuabu’l-iman 3/310.

44- Müslim, i’tikaf, 8; Tirmizi,savm 72.

45- Buhari,mağazi 33; Muvatta, salat 76.

46- Tehanevi,İ’laü’s-sünen 7/70.

47- İbn Hüzeyme, es-Sahih 2/138; İbn Adiyy,el-Kamil fi’d-duafa 5/1889; Tehanevi,İ’laü’s-sünen 7/60.

48- İbn Hacer,Tehzibü’t-Tehzib 4/448;Kandehlevi,Evcezü’l-mesalik 2/286.

49- Tirmizi, salat 80.

50- Tirmizi, menakib,16; İbn Mace, Mukaddime 11; Müsned 5/382.

Teşehhüdde parmak kaldırmak sünnet midir?

Hanefilerde, teşehhüdde işaret parmağını “Lâ”derken kaldırıp, “illallah”derken indirmek sünnettir. Ancak parmak kaldırmanın bazı şekilleri var ki hepsi de Hadislerde ve şerhlerinde zikredilmiştir ve diğer bazı mezhepler bu şekilleri tercih etmişlerdir. Kaldırıp tutmak, kaldırıp indirmek, kaldırıp çevirmek şeklinde hepsi de rivayet ve şerhlerinde mevcut. Tirmizi, 219. Hadiste işaret parmağını kaldırır ve onunla dua ederdi buyruluyor. Tehanevî’nin İ’laü’s Sünen’inde 832 den 838. hadise kadar bu konu ele alınıyor ve kaldırış şekillerine kadar şerhlerinde açıklanıyor. Beyhaki Sünenü’l Kübrasında, 2779 ve devamındaki hadislerde bu konuyu işliyor. 2786. hadiste parmağını hareket ettirmediği söylenirken, 2787. hadiste hareket ettirdiği Vail bin Hucr’dan rivayet ediliyor. 2788. hadiste ise, hareket ettirmenin şeytanı korkutmak olduğu İbni Ömer tarafından haber veriliyor. Dolayısıyla, bu çerçevede yapılan her parmak kaldırma sünnet dahilindedir denebilir.

Alkollü elbise ile namaz kılınabilir mi?

Açıklama: Bir Müslümanın Yol Haritası”adlı eserde alkollü parfüm olan kıyafet ve ten ile namazın olmayacağı belirtiliyor. Fakat daha önce güvenilir kişilerin yazdığı eserlerde alkolün uçtuğu, bu yüzden de namazın kabul olacağı belirtiliyordu. Bu konuda bizi net bir şekilde aydınlatabilir misiniz?

Bu konuda Türkiyedeki hocaların kanaati kolonya veya alköllü parfüm ile namazın olacağı şeklindedir. Ancak bizim bu konuda bazı tereddütlerimiz mevcuttur. Şöyleki alköllü parfüm ya da kolonya elbise ve bedene sürüldüğünde her ne kadar alkol uçucu bir madde olsa da elbise veya bedende bu parfümden kalan necasetler olabilir. Aslında bu meselenin iyice incelenip işin ehli olan insanlar tarafından araştırılması lazım. Bu yönüyle biz, bu konuda net bir kanaata sahip olamayıp şüphe içerisinde bulunduğumuzdan bize bu soruyu yöneltenleri temkinli olmaya davet ediyoruz. Allahu alem…

Bayanların özel günlerde namaz kılma yerine ne yapmalıdır?

Bu davranış, namazın manevi havasını özel günlerde bütün bütün kaybetmeme ve evdeki çocuklara örnek olma açısından yerinde ve tavsiye edilen bir davranıştır. Anne, seccadesini yere serer, günlük duasını ve kitabını okur. Böylece hem seccadeden ve manevi havadan kopmamış hem de çocuklara o havayı yaşatmış olur.

Namaz kıldıktan sonra aynı namaz için imamlık yapılabilir mi?

Mesela ?öğle namazını‎ kı‎ldı‎ran veya k‎ılan bir kiş‏i, üzerine farz olan ?öğle namazı‎nı‎ eda etmiş‏kabul edilir. Aynı‎ vakit içerisinde baş‏ka birisine uyarak ?öğle namazı‎nı‎ bir kez daha kı‎lması‎ nafile hükmünde değerlendirilir.

Kendisinin ikinci kez k‎ıldığı‎‎ nafile olduğu için, baş‏kası‎na imam olamaz.

Çünkü kendisi nafile kı‎lm‎ış‏ olacak, halbuki kendisine uyanların ise farz namaz‎ı kı‎lmaları‎ gerekiyor. Farzlar nafileler üzerine bina edilemez.

Cuma günü cuma kılamayanlar öğle namazını cemaatle kılabilir mi?

El-Hidaye’de Cuma günü herhangi bir özürleri sebebiyle cumaya gidemeyenlerin öğle namazını cemaatle kılamayacakları yazılır. Çünkü bunda cuma cemaatini ihlal etme manası vardır. Cuma’yı bir özür sebebiyle kılamayanların öğleyi niçin cemaatle kılamayacaklarına dair değişik sebepler de sayılmıştır. Bunlardan birisi de herhangi bir camide kılınan cumayı kaçıran bir kimsenin diğer camilere yetişebileceği dolayısıyla cemaatle öğle kılmamalıdır. Çünkü bir kimse cumaya gitmemekte mazur olabilir ama, öğleyi cemaatle kıldırırsa kendisine uyacak olanları da muhtemelen yetişebilecekleri bir cumadan alıkoymuş olur. Bununla beraber öğleyi cemaatle kılabilirler diyen âlimler de vardır.

İnternet üzerinden online cemaate uyulabilir mi?

Namazda imama uymak için bazı şartlar vardır. Bunlardan biri de imam ile cemaatin yerlerinin hükmen bir olmasıdır. İmamla cemaatin arası kopuksa mesela, arada yüksek bir duvar olup imamın görülmesini veya sesinin işitilmesini engelliyorsa bu durumda o imama uymak sahih olmaz.

Yine, imam ile cemaat arasında veya imama uyan birisi ile öndeki saf arasında uzaklık bulunsa bakılır: Eğer namaz mescid dışında kılınıyorsa ve aradaki mesafe bir saf bağlanacak miktardan az ise, imama uymak sahih olur. Fakat mesafe bundan daha çok ise uymak sahih olmaz. Ama namaz mescid içinde kılınmakta ise, aradaki uzaklık ne olursa olsun imama uymaya engel olmaz.

Yine, camide veya başka bir yerde imam ile imama uyan bir kimse arasında kayık geçecek büyüklükle bir ırmak veya araba yürüyecek genişlikle saflardan boş bir yol bulunsa, imama uymaya engel olur.

Bunlardan da anlaşılıyor ki, bir insan Kâbe’de namaz kıldıran imam bile olsa aynı mekanı paylaşmadığı hocanın arkasında ona uyarak namaz kılamaz.

İmamın namazlarda sesli ve sessiz okuması neye göre ayarlanmıştır?

İbadetlerde esas olan taabbudiliktir, yani Allah ve Resulü nasıl istemişlerse o şekilde olur. Bunun için de bizim için canlı bir örnek vardır: Peygamber Efendimiz. O bir hadislerinde “Beni nasıl namaz kılıyorken görüyorsanız öyle namaz kılın”(Buhari, Ezan 18) buyurur. Esasen bazı kitaplarda gündüz müşriklerin Efendimiz’i rahatsız ettiği ve onun da bu yüzden sessiz okuduğu gibi hususlar zikredilse bile bunlar bir sebep değil ancak netice ve hikmet olabilir.

Yatsıyla beraber teheccüd kılınabilir mi?

Açıklama: Teheccüd namazı kılmak için her halükarda yatsı namazının kılınmasından sonra uyuyup kalkmak mı gerekiyor. Yani saat 11’de yatsıyı kılmadan uyuyup gece 3’te kalkarsak hem yatsı hem teheccüt kılabilir miyiz? Bu şekilde kıldığımız namaz teheccüd namazı olur mu?

Böyle bir uygulama tavsiye edilmez. Zira Allah Resulü yatsı namazını kılmadan yatmayı nehyetmiştir. Fakat, gece kalkıp kılınan yatsının arkasından teheccüd namazı kılmak caizdir. Çünkü teheccüdde esas olan uykudan uyanıp da kılmaktır. Sünnette bu şekildedir. Hiç uyumadan da teheccüd kılmak mümkündür. Çünkü teheccüd, gece namazı demektir. Geceni ilerleyen saatlerinden itibaren bu namaz herhangi bir saatte kılınabilir. Bu sebeple, her gece ya da çoğu gece teheccüd kılan fakat o gece geç yattığı için kalkamayacağını düşünen kişi, teheccüd kılıp yatabilir. Tabii ki bunu alışkanlık haline getirmemek gerekir. Yatsıyı kılmadan yatan kişi de kalkıp yatsıyı kıldıktan sonra arkasından teheccüd kılabilir ama bunu da yine alışkanlık haline getirmemelidir.

Seferiliği Devamlı Olan Şoförlerin Durumu Nasıldır?

Doksan kilometreden az olmayan uzaklığa seyahat eden şoförler devamlı seferî sayılırlar. Seferilikleri ancak evlerine döndüklerinde kalkar. İkamet ettikleri yerin sınırlarını çıkınca tekrar başlar. Meselâ, Ankara’da ikamet eden bir şoför, devamlı İstanbul’a yolcu taşıyorsa, Ankara dışına çıktığında seferîlik başlar. Tekrar Ankara’ya girişinde seferîlik bitmiş olur. Seferîliğin başlama ve bitme sınırı, ikamet edilen yerin evleridir. Evler çıkılınca başlar, tekrar girişteki evlere gelince biter. Ahmet Şahin

Fıkıh Kitaplarında “Üç Gündüz ve Gece Yürüme”Denilerek Kayıt Altına Alınan ve Yaklaşık 90 km Olarak Bilinen Sefer Mesafesinde Bir Değişiklik Bahis Mevzu mudur?

Bugüne kadar bilinen şeyler, seferilikte mesafenin yani mekanın esas alındığı ve dolayısıyla bu mesafe ne ile ve ne kadar zamanda alınırsa alınsın insanın seferi olacağı gerçeğiydi. Halbuki belki de Elmalılı Hamdi Yazır’dan başlayan bir çizgi ile günümüzde bazıları seferilîkte mesafenin değil zamanın ve meşakkatin esas alınması lazım geldiğini ve bunun için de hangi vasıta ile yolculuk yapılırsa yapılsın, ancak üç günlük bir yolculuktan sonra seferî olunacağını söylemektedirler. Bu açıdan tartışmalara bir son vermek ve bu konuda nihaî hükmü öğrenme hepimizin isteği ve arzusudur.

İşte bu gaye ve düşünce ile seferilik meselesinin sadece bu yönünü köşemizin sınırları içinde ele alıp incelemeye çalışacağız.

Fıkıh kitaplarımızda fukahanın meseleye bakış açısı şu şekildedir. Deve veya yaya yürüyüşü ile üç gündüz ve gecede alınan mesafe seferilik mesafesidir. Burada vasat yani orta bir yürüyüş esas alınarak, çok hızlı veya yavaş yürüyüşe itibar edilmeyecektir. Kara yolculuğu için ortaya konan bu ölçü, deniz yolculuğunda aynıyla geçerli değildir, Denizde, denizin şartları içinde yine üç gündüz ve gecede alınan mesafe esastır. Fukaha bu ölçüyü Efendimiz (s.a.s)’in şu hadisine dayanarak vermişlerdir. “Mukim kimse tam bir gün bir gece, seferi üç gün üç gece mesh eder.”(1)

Yalnız, yolculuklarda üç gün üç gece yürümek şart değildir. Hergün istirahatların da hesaba katıldığı sabahtan öğleye kadar olan orta bir yürüyüş esastır. Ayrıca sefer mesafesi hakkında bazı kaynaklarda zikredilen, “üç merhale, üç konak”tabiri buraya kadar söylediklerimize ters değildir. Zira o günkü ölçüler içinde bir insan günde ancak bir merhale yürüyebiliyor ve o konaklarda dinlenerek ertesi gün yolculuğuna devam ediyordu.

Son olarak Hanefi alimleri seferiliğin tahakkuk edeceği yolculuğu zaman olarak günde altı saatten on sekiz saat, mekan olarak da onbeş fersah olarak belirlemişlerdir. Ortalama bir fersah 5 km olduğuna göre, demek ki 90 km’lik bir yolculuğa çıkmak insanı seferi kılar. Hatta insan bu mesafeyi çok hızlı bir şekilde giderek üç günden kısa bir zamanda da olsa, yine seferidir. (2)

Buraya kadar arzetmeye çalıştığımız bilgiler, sadece Hanefi mezhebince kabullenilmiş, fıkıh kitaplarımızda yer alan bilgilerdir. Sair mezheplerin bu konuda kabullendiği hükümler bazı noktalarda Hanefi mezhebi ile örtüşmekte, bazı noktalarda ise ayrılmaktadır.

Günümüze gelince; başta da belirttiğimiz gibi belki de Elmalılı Merhum ile başlayan bir çizgide bazı kimseler üç gün ve üç gece yapılacak olan yolculukta, “sevâd-ı âzam”denilen ümmetin çoğunluğunun yolculuklarında kullanmış olduğu vasıtanın esas alınması gerektiği, onun vasat bir seyirle 18 saatte alacağı mesafe ile ancak seferiliğin tahakkuk edebileceğini söylüyorlar. Onlara göre, bu hükmün tesbit edildiği dönemde ulaşım genelde ya yaya olarak yada deve ile yapılmaktaydı. Bu sebeple onlar ölçü olarak ele alındı. Günümüzde ise artık yolculuklar ne yaya ne de deve ile yapılmaktadır. Ayrıca nasıl dağda yolculuk yapıldığında inişi çıkışı daha fazla olduğu için o şartlar altında yapılan üç günlük yolculukta -ki bu kafiyen 90 km’yi bulmaz- seferilik tahakkuk ediyor veya deniz yolculuğunda denizin sakin, rüzgarın mutedil olduğu şartlar baz olarak alınıyorsa, şimdi de halkın çoğunluğunun yolculuklarını yaptığı vasıtalar bu meselede esas alınmalıdır. Meselâ bu tren ise, onunla 18 saat gidilmeli ve trenin 18 saat içinde vasat bir hızla alacağı mesafe veya otobüs ise yine onun 18 saat içinde alacağı mesafe, seferilik mesafesi olmalıdır.

Öte yandan İslam, üç gün üç gecelik yolculuğa çıkana yolcu demiş ve namazları kısaltma, orucu tutmama gibi bir takım kolaylıklar sağlamıştır. Bir iki günlük yolculuk yapacak olanlara yolcu, seferi dememiştir. (3)

Elmalılı’nın 20 sayfayı bulan mevzu ile ilgili açıklamalarına bir bütün halinde baktığımızda karşımıza onun hareket noktası olan iki mühim unsur çıkıyor. Bunlardan birincisi, yukarıda bahsettiğimiz, Efendimiz ve daha sonra fıkıh ekollerinin ortaya çıktığı dönemlerde, yolculuğun genellikle yaya olarak veya deve ile yapılmasıdır. Onun için seferilik mesafesini tespitte bunların ölçü alınması kadar doğal bir şey yoktur. Günümüzde ise yolculuk hem şartları hem de vasıtalar itibarıyla değişmiştir. Öyleyse bu ölçünün günümüz vasıtalarına göre değiştirilmesi, İslâmı tağyir, fukahayı red vs. değil belki dinin ruhu ve ümmetin maslahatı adına yapılması gerekli olan bir şeydir.

Bu görüşü ortaya atan ve savunanların ikinci hareket noktaları, meşakkattir. Yani günümüz şartları içinde otobüs, tren, gemi, yada uçakla 90 km’lik mesafeyi alan insanların hemen hemen hiçbir meşakkat, sıkıntı ve zorluk ile karşılaşmamalarıdır. Bu konuda şöyle diyor merhum Elmalılı: “…Bir gün akşama kadar ayakları patlayarak yaya yol giden bir adama bile verilmeyen kolaylığı, trenle üç-beş saatte gidenlere vermek gerekir, demek pek büyük haksızlık olmaz mı?”Ve üslûbunu biraz daha sertleştirerek “…tren yolcusuna İslâm öyle bir imtiyazı hangi kitapta vermiş de ona şer’î müsaade demeye kadar gidiyorsunuz? Ve fıkıh kitaplarında meşhur bir görüş varmış var sayıyorsunuz?”(4)

Bizim ise bu mesele ile alâkalı arzettiğimiz çıkış noktasından daha farklı bir mülâhazamız olacak. İslamî emir ve yasaklarda illet (sebep) ayrıdır, hikmet ayrıdır. Bunların mutlaka birbirinden bağımsız olarak mütalâa edilmesi şarttır. Aksi halde önü alınmaz fikrî kargaşaların içine girme ihtimali vardır. Buna göre; mesela namaz kumada illet, Cenâb-ı Hakk’ın emridir. Hikmet ise onun bizlere sağlayacağı dünyevî ve uhrevî sayılamayacak kadar çok olan faydalardır.

Yani namaz kılan insanın eklemlerinde kireçlenme olmaması, kan dolaşım seyrinin normal olması, beynin kan ile beslenmesinin rantabl olması vs. Şimdi namaz kılmada bu faydalar olmasaydı biz namaz kılmayacak mıydık? İşte bu misalde olduğu gibi seferilik mevzuunda da esas olan sefer mesafesinin alınması ve ardından Cenâb-ı Hakk’ın yolcuya tanımış olduğu kolaylıkların uygulanmasıdır. Yolculuğa çıkan şahsın Efendimiz (s.a.s)’in de bir hadislerinde beyan buyurdukları gibi “yolculuk, azaptan bir parçadır”(5) fehvasınca sıkıntı ve meşakkat içinde olması o kolaylaştırıcı hükümlerin ancak hikmetleri olabilir. Burada illet, sefer yani yolculuktur. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri bir eserinde bu mevzuya temas eder ve aynen şöyle der: “Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise tercihe sebeptir; icaba ve icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Mesela, seferde namaz kısaltılır, iki rekat kılınır. Şu şer’î ruhsatın illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kısaltılır. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa namazın kısaltılmasına illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise maslahat ve hikmeti, illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihat arziyedir, semavî değildir.”(6) Burada makâsıd-ı şeriayı arzederken, Şafiî mezhebine tâbi olmasına rağmen Bediüzzaman Hazretlerinin Hanefi mezhebi nokta-i nazarından tahlil yapması ayrıca üzerinde durulmaya değer bir husustur.

Seferilikte çekilen meşakkatin şahıstan şahısa değişeceği de muhakkaktır. Herkesin kendi istek, arzu, beklenti, yada karakterleri itibarıyla değişkenlik arzeden bu sosyo-psikolojik olay üzerinde, objektif kaideler vaz’etme doğru olmasa gerek. Bazısı vardır ki uçak yolculuğu yapar, sıkıntı üzerine sıkıntı çeker. Bazısı da vardır ki aynı mesafeyi otobüsle yada taksi ile alır, olabildiğine rahat eder. Bu açıdan ulaşım vasıtalarının lüks yada seri olmasına göre değil evinden, işinden, vatanından ayrı yolculuk yapan şahısların hallerine, düşüncelerine bakarak karar vermenin bu konuda daha isabetli olacağı kanaatini taşıyorum.

Ayrıca; seferiliğe taalluk eden hükümler açısından seferilik ayrı bir önem taşımaktadır. Namazların kısaltılması, (7) kadının mahremi olmaksızın sefer mesafesi yolculuğa yalnız çıkmaması, (8) Ramazan’da oruç tutup-tutmama muhayyerliğinin yolcuya tanınması (9) gibi meseleler seferililikle içli-dışlı olan şeylerdir. Dolayısıyla baştan beri mütalâa ettiğimiz hususta ölçünün değişmesi, bu hükümlerin de değişmesini netice verecektir. Buna göre bir kadın trenle 18 saatlik bir yolculuğa yalnız çıkabilecek, bu kadar müddet yolculuk yapmayan bir insan Ramazan orucunu tutmak zorunda kalacak vs. Bu açıdan, bahis konusu yapılan meselenin toplum hayatımız, sosyal yaşantımız itibarıyla getireceği-götüreceği şeylerin de hesabının inceden inceye yapılması şarttır.

Sonuç olarak; beraberinde birçok hükümlerin de değişmesini netice verecek olan sefer mesafesi meselesi üzerinde ferdî ve indî yorumlardan ziyade, ehliyetli insanlardan teşekkül eden ilmî bir heyetin kararına şiddetle ihtiyaç vardır. Bu konuda ortaya konan ferdî yorumlar, ümmet-i Muhammed arasında fikir dağınıklığına sebebiyet verecektir. Nitekim merhum Elmalılı belki de bu hususu sezdiği için meşhur makalesini “Bir kitapta bir görüşün açıklanması ile herkesin ona uymaya mecbur olduğu iddia edilemez. Fetva sorumluluğu da bana ait değildir. Ben de bir görüş açıklamasında bulundum.”(10) diyerek bitirmiştir. Bizim bu konuda söyleyeceğimiz son söz Merhum Elmalılı’nın sarahaten ifade buyurduğu hususun -meşakkat meselesi hariç- İslam hukukunun temel öğretileri ile örtüştüğü, aklî ve mantıkî esaslar üzerine oturduğudur. Fakat son sözü, ilmî yeterliliğe sahip bir heyetin söylemesi gerektiği görüşünde ise ümmet-i Muhammed’in maslahatı ve dinin ruhu açısından ısrar etmekteyiz.

Ahmet Kurucan

[1] Nasbu’r-Raye, 2/183 [2] Hidaye, Merginanî, 1/80; İhtiyar, Mevsılî, 1/79; Vehbe Zuhaylî, el-Fıkhu’1-İslâmî, 2/315; el-Mevsuatu’1-Fıkhıyye, 25/30 [3] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 10/235 [4] Elmalık Hamdi Yazır, a.g.e., 10/248 [5] Buhari, Umre, 19; Cihad, 126 [6] Said Nursî, Sözler, 468 [7] Nisa, 101 [8] Buhari, Taksir, 4; Müslim, Hac, 413-424 [9] Bakara, 184-185 [10] Elmalılı Hamdi Yazır, a.g.e., 10/255

Otobüste namaz kılabilir miyiz, köyümüzde seferi sayılır mıyız?

Efendim, seyahatlerde ilk tedbir, namaz vakitlerinde durmayacağını tahmin ettiğiniz vasıtaya abdestli olarak binmektir. Çünkü her şeyden önce abdest varsa mecbur kalınca hemen namazı kılma imkanı da vardır. Abdest yoksa fırsat olsa da namaz kılma imkanı yok demektir…

Bunu böylece ifade ettikten sonra yolculuk sırasında bilinmesi gereken mühim maddeleri şöyle sıralayabilirim:

1) Seyahatlerde içinde yolculuk yaptığınız vasıtanın namaz vakti çıkmadan bir yerde duracağını ümit ediyorsanız namaz için beklemelisiniz. Vakit içinde durduğu yerde hemen inip namazınızı normal şekilde kılmayı tercih etmelisiniz. Çünkü yerde kılınan namaz tamdır. Vasıta içinde koltukta kılınan ise eksiktir. Kıyamı, secdesi yarımdır. Tamı kılmak mümkünken elbette yarımı tercih etmek uygun olmaz. Bu sebeple, sorumlulardan namaz kılmak için müsait yerde durmasını teklif etmeli, vaktin sonunda da olsa yerde kılmaya gayret göstermelidir…

2) Vasıtanın durmayacağına kanaatiniz kesinleşmiş, vaktin sonuna doğru da yaklaşılmışsa, artık daha fazla beklemeye sebep yoktur. Namazınızı kazaya bırakmaktansa hemen oturduğunuz koltukta mümkün olan nasılsa öylece kılmalısınız. Koltuktaki oturuşunuzu namazda ayakta durmak, biraz eğilmeyi rüku’a eğilmek, biraz daha aşağıya eğilmeyi de secdeye inmek olarak kabul eder, namazınızı oturduğunuz koltukta böylece kılarsınız. Bu sırada başınızı önünüzdeki koltuğa dayamak, koymak gibi bir mecburiyetiniz olmaz. Başın ayakların ucuna bakıyor şekilde boşluğa secde etmesi yeterlidir.

3) Koltukta namaza başlarken ilk tekbiri kıbleye yönelik olarak almak güzel bir başlangıç olur. Ancak bu da mümkün olmuyorsa kıble mecburiyeti de kalkar. Böylece, otobüste abdestli bulunan kimse vaktin sonuna yaklaşınca namazını oturduğu yerden kolayca kılar, yerine getirilmesi mümkün olmayan bir zorluk ve imkansızlıkla karşı karşıya kalmaz…

4) Bütün bu kolaylıklara rağmen yine de namazını vasıta içinde kılma fırsatını kaçırmış olan kimse için her şey mahvoldu, bütün çareler bitti, manevi hayat da tümüyle gitti.. demek değildir. Rabbimiz af ve mağfiret sahibidir. Bu durumda yapılacak ilk iş, varılan yerde kılınamayan bu namazı hemen kaza ederek kılmak, namaz borcuyla kalmamaya özel bir dikkat göstermek, böylece vaktinde kılma sevabından mahrum kalsa da borcundan kurtulma huzurunu yaşamak…

5) Doksan kilometreyi geçen yolculuklarda kılınamayan namazlar, sonra kaza edilirken yolcu namazı olarak kaza edilir. Yani kısa kılınır. Borç ne kadar ise kaza edilecek namaz da o kadar olur.

6) Yolcu şayet ikamet ettiği yerden çıkıp da vaktiyle doğup büyüdüğü köyüne gidiyorsa, yol boyunca seferi sayıldığı halde köyüne varınca (bir görüşe göre) seferiliği biter, diğer görüşe göre köyünde de olsa seferiliği devam eder. Bu konuda iki farklı içtihat vardır. Bunlar iyi bilinmediğinden farklı cevaplardan şaşırmalar olmaktadır.

Bu sebeple, aile ve çocuklarıyla ikamet ettiği yerden kalkıp (doksan kilometreden uzak olan) doğup büyüdüğü memleketine doğru yola çıkan kimse, yol boyunca seferi olduğu halde vardığı memleketinde (evi, bahçesi, tarlası duruyorsa İmam-ı Muhammed’e göre) seferilik biter… Artık burada namazlarını tam olarak kılar. Çünkü evi, tarlası duruyor. Demek ki çifte vatandaşlık geçerli bu görüşte. İki uçtaki vatanlarda seferilik yok. Sadece yol boyunca vardır.

Diğer iki imama göre ise, vaktiyle terk ettiği memleketine gelince de seferiliği devam eder. Çünkü burasını bırakmış, yeni bir memleket edinmiştir. Onun memleketi artık ailesiyle yaşadığı yeni yeridir. Terk ettiği doğup büyüdüğü eski memleketinde artık seferi sayılır. (Şayet on beş günden az kalacaksa.) On beş günden çok kalacaksa zaten seferilik nerede olursa olsun hemen bitmiş olur…

Hangi içtihat tercih edilmeli? Her iki görüşle de amel edenler vardır. Dileyen birinci görüşü tercih eder, evi, tarlası bulunan memleketine gelince seferiliği hemen bitirebilir. Namazlarını kısaltmadan kılar. Çünkü insanın kendi köyünde kendisini misafir sayması pek de cazip gelmez…

Müçtehitlerimizin bu gibi farklı içtihatlarının hayır getireceğine önceden işaret eden Efendimiz;”Ümmetimin ihtilafında rahmet vardır!”buyurmuştur. Hangi içtihadı tercih ederseniz ondaki rahmete nail olursunuz, demektir… Ahmet Şahin

Kerahet Vakitleri İçinde Kaza Namazı Kılınır mı?

Namaz, Allah tarafından Müslüman olan her insan üzerine teklif olunan farz bir ameldir. Bu husus, birçok ayet ve hadis-i şerifte net bir biçimde izah edilmektedir. Ama bir insan İslâm’a geç uyandı, hayatının belli bir döneminde namaz kılmadı ise, onları kaza etmek mecburiyetindedir.

Kaza, bir farz veya vacibi vakti çıktıktan sonra yapmak demektir. Dolayısıyla namaz kendilerine farz olduktan sonra onu özürsüz olarak kılmayan kişiler elbette günahkar olur. Namazların kaza edilmesi gerektiği hakkında Allah Rasulü (sav) Enes b. Malik’in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte “Biriniz uyuyarak ya da unutarak namazını kılamadıysa hatırladığı an hemen o namazı kılsın. Zira Allah, “Beni anmak için namaz kılın” buyurmaktadır.” (1)

Yine Nebiler Serveri (sav), Hz. Enes’in rivayet ettiği bir başka hadiste “Kim uyuyarak veya unutarak namazını geçirirse o namazın kefareti, hatırladığında onu kılmasıdır. Bunun haricinde onun kefareti yoktur” demektedir. (2) Ayrıca Allah Rasulü (sav) bir yolculuk esnasında nöbetçinin uyuyakalması neticesi sabah namazını kılamamış, peşi sıra onu hemen kaza etmiş (3), Hendek Savaşında savaş sebebiyle ikindi namazını fırsatını bulamamış ve onu da güneş battıktan sonra kaza etmiştir. (4)

Aslında soru ile direkt irtibatı olmasa da ” fevt edilen namazların kazası yoktur” gibi düşüncelerin dolaştığı günümüzde, bu sözde fikirlerin bir geçerliliği olmadığını birkaç hadis ile arzedelim istedik.

Gelelim kerahet vakitleri içinde namaz kılınıp kılınamayacağına; hepimizin bildiği gibi kerahet vakitleri beş tanedir ve bunlar Allah Rasulü (sav) tarafından iki ayrı hadiste beyan edilmiştir. Bunlara göre, güneşin doğma, istiva (göğün ortasında durduğu vakit) ve batma anları ile (5), sabah namazından sonra güneş doğana ve ikindi namazından sonra güneş batana kadar olan vakittir. (6) Bu vakitler içinde -cuma ve günün ikindi namazı hariç- namaz kılmak, ölüleri gömmek, tilavet secdesi yapmak, cenaze namazı kılmak mekruh sayılmıştır. Kerahet vakitleri içinde ilk üç vaktin başlangıç ve bitiş süreleri ortalama 40-50 dakika arasıdır. Yani güneşin doğması ile bir mızrak boyu yükselmesi, güneşin tam tepe noktasından zevale doğru gitmesi ve sararma vaktinden batımına kadar olan bu 40-50 dakikalık süreler, kerahet vakti olarak kabul edilmiştir. Buna göre güneşin doğmasından 40-50 dakika sonrası ve öğle ezanı ile akşam ezanı vakitlerinden 40-50 dakika öncesi kerahet vakitleridir.

Mezheplerin bu konudaki hükümlerine gelince; Hanefî mezhebine göre, saydığımız beş vakit içinde namaz kılmak tahrimen mekruhtur. Şafiî mezhebine göre ilk üç vakit içinde tahrimen mekruh, diğer iki vakitte tenzihen mekruhtur. Malikilere göre ilk üç vakitte nafile namaz haram, diğer iki vakitte tenzihen mekruh ve Hanbelilere göre ise, beş vakit içinde de namaz kılmak haramdır. (7)

Burada ilk üç vakit içinde namaz kılmanın (mezheplerin farklı hükümlerine göre) haram veya mekruh olmasının illeti Efendimiz (sav)’in beyanına göre güneşin doğarken ve batarken güneşe tapan kafirlerin ibadet vakti olması, istiva anında ise cehennemin tutuşturulmasıdır. Sabah ve ikindi namazlarının edasından sonra namaz kılınmamasının hikmeti ise, bu vakitlerde namaz kılmak mesnun değildir. Çünkü, Allah Rasulü (sav) hayat-ı seniyeleri içinde bu vakitlerde hiç namaz kılmamıştır. Bununla beraber bu kerahet vakitleri içinde namaz kılınca, mea’l kerahe caiz olup, iadesi gerekmez. (8)

Fakat kaza namazları mezhepler içinde ehemmiyetine binaen farz ve nafile namazlardan ayrı mütalâa edilmiştir. Buna göre, Hanefi mezhebi ilk üç vakit içinde kaza namazı kılmak caiz değil derken, sabah ve ikindi namazlarından sonra caiz demektedir. Maliki, Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ise, kerahet vakitleri de dahil bütün vakitlerde ” kim bir namazı uyuyarak ya da unutarak kılamamışsa, hatırladığı an onu kılsın” hadisine dayanarak kaza namazlarının kılınabileceği hükmünü çıkartmışlardır. (9)

Netice itibarıyla; namaz bizim Rabbimize karşı olan kulluk borcumuzdur. Dolayısıyla onu her halükârda ve her türlü şartlar altında yerine getirmekle mecbur ve mükellefiz. Şayet şu ya da bu sebeple, bunları vaktinde yerine getirmedi veya getiremediysek, ölümün her an başımıza gelebileceği, Rabbimizin ” neden, niçin?” soruları karşısında hacaletimizden iki büklüm olacağımızı hatıra getirerek, onları İslam’ın öngördüğü şartlar içinde kaza etmemiz gerekmektedir.

Ahmet Kurucan

[1] Ahmed bin Hanbcl, Müsned, 3/184 [2] Buhari, Mevâkîtü’s-Salât, 37 [3] Buharı, Mevâkîtü’s-Salât, 35 [4] Buharı, Mevâkîtü’s-Salât, 36; Müslim; Mesâcid, 209 [5] Müslim, Müsâfirin, 294 [6] Müslim, Müsâfirin, 285, 286 [7] Vehbe Zuhayli, el-fıkhu’1-İslâmî, l /521 [8] Müslim, Müsâfirin, 294 [9] Vehbe Zuhayli, a.g.e, 2/143-144

Güneş ve Ay Tutulmasında Niçin Namaz Kılınır?

Güneş ve ay tutulmasında ikişer rekât nafile namaz kılmak, tutulmaları önlemek, yahut gidermek için değildir. Belki bu hâdiseler, böyle ibadetlerin vakitleri olmasındandır. Nasıl güneş göğün tam ortasına gelince öğle namazının vakti geldi, diyor, namaz kılıyorsak; güneş tutulunca, yahut ay kapanınca da, işte böyle iki rekât sünnetin vakti geldi deyip Resûlullah’a ittiba ederek namaza duruyor, dünyayı ve kâinatı vaz ettiği kanunlarıyla idare eden Rabbimize hamd ve şükürler ediyoruz. Kaldı ki, iki rekât namaz kılma sünneti, sadece bu iki hâdiseye münhasır değildir. Bütün felâketlerde, sel yangın, zelzele ve düşman tehlikesi gibi hallerde Allah’a yönelmek, mahuz kalınan bu gibi afetlerden ümmet-i Muhammed’i korumasını niyaz etmek de sünnettendir. Her türlü beşerî tedbirlerin yok olup, tesirsiz kaldığı demlerde Rabbimizden meded umup, imdad istemek en güzel ve zaruri bir ilticadır. Başka Ümit kapısı, imdat yeri de yoktur zaten. Dinî meseleleri bilmeyen bazı itikatsız kimseler, bu namazları, başlayıp bitmesi hesaplarla belli olan bu hâdiseleri önlemek, yahut gidermek için kılınan namazlar zannettiklerinden itiraz ediyor, ehl-i imanı zan altında tutmak istiyorlar. Halbuki, bu gibi hâdiseler böyle namazların vaktidir, edâ etme zamanıdır. Yoksa önleme, giderme sebebi değildir. Nitekim günde beş vakitte kıldığımız namazlar da, zamanı değiştirmek, gidişatı önlemek için olmayıp vakitlerinin gelişinden dolayı kılınan namazlar olduğu gibi. Ahmet Şahin

Doktor Hastasını Bırakıp Cumaya Gidebilir mi?

Hastanın cumaya gidip gelinceye kadar müsaade etmeyecek kadar sıkı bir bakıma ihtiyacı varsa, bu ihtiyacı karşılayacak cuma mükellefiyetinde olmayan biri de mevcut değilse (cuma kendisine farz olmayan kadın gibi) bu bakıcı cumaya gitmeye mecbur olmaz. Cuma yerine öğle namazını kılmakla o günkü ibadet mükellefiyetini eda etmiş olur. Namaz borcuyla kalmaz.

Bu husus, bütün zaruri mecburiyetler için böyledir. Cuma namazında imtihana girmek zorunda kalan talebe, girmediği takdirde bu hakkını kaybediyor, bir daha kolayca o hakkı elde edemiyorsa imtihana girer, çıkınca kılınmış olan cuma namazı yerine o günkü öğle namazını kılar. Böylece öğle vakti ibadet mükellefiyetini yerine getirmiş olur. Cumayı kılamamışsa da öğleyi kılmış olmakla öğle ibadeti borcundan kurtulmuş olur.

Dinimizde, ya hep, ya hiç’cilik yoktur. Elbette ki, en güzel olanı cumayı kılmaktır. Şayet büyük veya küçük zaruretlerden dolayı cumayı kılamamışsa artık her şey mahvolmuş, dini hayatı yıkılmış demek değildir. Cumayı kılamayan, hiç olmazsa öğle namazını kılar, böylece yapılması lâzım geleni yapar. Öğle ibadeti borcunu eda etmekle vicdanen müsterih olur. Mesuliyet, bu hakkını kullandırmayan idarecilere ait bulunur. Ahmet Şahin

Seferî Olan Kimseye Cuma Namazı Farz mıdır?

Seferi kimseye cuma farz değil, demek, cuma kılarsa câiz olmaz, demek değildir.

Belki seferî kimse cumayı kılmaya mecbur değil demektir. Yâni seferî kimse fırsatını bulur da cumasını kılarsa, yerli kimse gibi cuması sahih olur. Ayrıca öğle namazı kılmaya mecbur olmaz. Öğleyi kılarsa kaza niyetiyle kılar, iyi etmiş olur. Ahmet Şahin

Önce Kim İmam Olur?

Sayacağımız vasıflar kimde bulunursa imamlığı önce o yapacağından, tereddütleri zâil olur… İmamlık yaparken kimler ön sırayı alır?

1) Bir topluluğun içinde imamlık yapacak olan, o topluluğun namazın farzını, sünnetini en iyi bileni olmalıdır. Hangisi namazla alâkalı mes’eleleri diğerlerinden daha fazla bilir, namazın neden bozulup, neden sehiv secdesi gerekeceğini iyi kestirirse o, imamlıkta en önde gelir, ilk hak onundur.

2) Bundan sonraki sırada, okuyuşu güzel olan, tecvid üzere okuyan gelir. Hangisi Kur’ân-ı Kerîm’i güzel okur, tecvidine riayetle edâ ederse o imamlık yapar.

3) Bundan sonra da, takvâ üzere olanı seçilir. Haram – helâl titizliğinde önde geleni tercih edilir.

4) Dördüncü olarak yaşlı olanı seçilir, beşerî duyguları yorulmuş, ruhî tarafı artık gençleşmiş ihtiyarlar imamlığa dâvet edilir.

5) Beşinci olarak ise, herkesle iyi geçinen güzel ahlâklı kimse tercih edilir. Bıraktığı iyi intiba yüzünden imamlığı tasvip göreceği düşünülür. Fıkıh kitapları, bir cemaat ve topluluk içinde imamlık yapacakların sırasını böyle tespit eder.

Şu sıralamalarda kimlerin imamlık yapmaları gerektiği açıkça izah edildiğinden, artık falan, ya da filân yapmalı şeklinde bir şüpheye hiç sebep yoktur. Namazla alâkalı farzı, vâcibi, sünneti hangisi en iyi biliyorsa, ilk imamlık hakkı onundur. Bu hak ona âittir. Bundan sonra da iyi Kur’an okuyan, tecvidi ve usûlünü en iyi bilen imamlık yapacaktır… Şurasını da unutmamak gerekir ki, bu saydığımız sıra, vazifeli kimse bulunmadığı, yahut hâne sahibi imamlığa talip olmadığı takdirdedir. Şâyet orada imamlığa resmen tâyin edilmiş biri varsa, hak onundur. Yahut da ev sahibinin olur. Ancak, bu saydığımız sıra, onların müsaadesinden sonra bahis mevzuu olur. Hatırlanması gereken bir başka husus da, bu sıraya riayet edilmeden yapılan imamlığın da sahih olduğudur. Cemaat içinde namazın farzını, vâcibini, sünnetini en iyi bilen biri varken, böyle bilgi sahibi olmayan bir başkasını imamlık yapmaya zorlayabilirler. Mihraba o geçebilir. Biz onun arkasında da Resûl-i Ekrem Efendimizin şu hadîs-i şerîf’i bütün fıkıh kitaplarında nazara verilmektedir: “Her iyi ve kötünün arkasında namazınızı kılın!”Şu kadar var ki, yakınımızda iki imam varsa, biz bunun en bilgili ve takvâlısını tercih ederiz. Öteki kötü tavırlıya gitmek istemeyiz. Buna da şu hadîs-i şerîf teşvikçi olur: “Müttakî bir imamın arkasında namaz kılmak, Peygamber arkasında namaz kılmak gibidir.” Ahmet Şahin

Bazı Günahları İşlediğini Bildiğimiz İmamın Arkasında Namaz Kılamaz mıyız? Bu Halinden Dolayı İmamın, Dedikodusunu Yapmamız Câiz midir?

Resûl-i Ekrem Efendimiz: “Her iyi ve günahkâr kimsenin arkasında namazınızı kılın”buyumuş, bize bu mevzuda en nihâî ölçüyü vermiştir. Demek ki, imamın bazı günah ve hatalarını bilsek, yahut tahmin etsek bile arkasında namaz kılmaktan vaz geçip dedikodusunu yapmamız uygun olmaz. İslâm büyükleri imamın kusur ve hatalarını öne sürüp de arkasından dedikodu yapmayı uygun bulmamış, Yezid ve Velid gibi bir sürü fısk-ı fücûrun sahiplerinin arkasında bile namazlarını kılmış, ıslahları için gayret göstermişlerdir.

Bu yüzden fıkıh kitaplarında, fâsık imamın arkasında namaz kılınacağı yolunda hükümler vaz edilmiştir.

Ancak, hal ve tavırlarını beğenmediğimiz imamı bırakıp beğendiğimiz imama gidebiliriz. Bu bir tercih meselesidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz takvâ imamın arkasında kılınan namazı Peygamber arkasında kılınan namaza benzetmiş, imamın takvâsının tercihe şâyân olduğuna işarette bulunmuştur.

Ancak bu, beğenmediğimiz imamın gıybetini yapmaya, hakkında söylentiler çıkarmaya cevaz vermez. İmamı ikâz ve faydalı olmak başka şey. Söylentilere sebep olacak bir fitne meydana getirmek de bir başka şey. Fitneden korkmak lâzımdır. Çünkü fitneye sebep olana lânet vardır.

Bununla beraber cemaati kaçıran imamı ikâz eden hadisler de vardır. Birinin meâli şöyledir:

— Kendisinden nefret ettirdiği insanlara imamlık yapmakta ısrar eden kimseye Allah lânet eder!

Cemaatini sevmeyen, kendisini onlara sevdirmeyen imama bundan daha ağır ikâz ve ihtar olur mu? İmam, cemaati küstüremez, kendisi de cemaatine küsemez, küçük görüp basite alamaz. Onların görüş ve düşüncelerine saygı duyacak, haklı olanlarını benimseyecek, olmayanlarını da yumuşak bir dille izah edip, doğrusunu gösterecektir. İrşad makamının gereği budur.

Şüphesiz ki cemaat da böyle imamın dedikodusunu yapamaz, söylentilere sebep olamaz. Olursa fitneci damgasını yemekten kurtulamaz. Ahmet Şahin

İş yoğunluğundan dolayı namazlarımızı kaza edebilir miyiz?

Her meselenin başı ve esası iman olduğu gibi, bu meseleye de öncelikli olarak bu çerçeveden yaklaşmak gerekir. Şöyle ki, imanın şartları arasında sayılan esaslar, ferdin dünyaya bakış açısını şekillendirmektedir. Buna göre Allah’a iman, kalbî huzurun yegane esası ve teminatıdır. Allah’a imandan nasibi olmayan kalbler, bu boşluğu kat’iyen başka bir şeyle kapatamazlar. “Dikkat edin. Kalbler başka deği! ancak Allah’ı zikir ile tatmin olur.”(Râd, 13/28) âyeti bu hakikatı hatırlatır.

Peygamberlere iman; maziyi karanlık, geleceği ise endişeler içinde görme bahtsızlığından kurtaran önemli bir faktördür. Biz, onlara ve hususiyle de Nebiler Sultanı’na iman sayesinde, dünya ve ukbanın en tehlikeli yerlerini berk-i hâtif gibi geçeceğimize inanır, O’nun şefaat-i uzması ile hayal ufuklarımızı aşan nimetlerle serfiraz olacağımıza iman ederiz.

Meleklerine iman; bize, en yalnız kaldığımız anlarda dahi onlarla beraber olduğumuz, onların kontrol ve gözetimi altında bulunduğumuz hissini verir. Bu mülâhaza ile davranışlarımızı kontrol altına alır ve hayatımızı duyarak hissederek yaşarız.

Kadere iman; musibet veya meserret televvünlü başa gelen her şeyin O’ndan olduğuna, aksine ihtimal vermeyecek kat’iyette inanma demektir.

Âhirete iman; iman esasları içinde yer alan ve davranışlarımızı murakabe altına almamızı sağlayan en büyük unsur olmanın yanında, hadd ü hesaba gelmeyen nice dünyevî faydalar da sağlamaktadır. Ayrıca her bir müminin gaye-i hâyâli olan, Allah Rasulü ile vicahî görüşmek, ancak ahirette olacaktır. Enbiyâ-yı izâm, selef-i salihin, evliya-yı kiram, asfiya-yı fihâm hazerâtının hemen hepsi ahirettedir. Dolayısıyla bunlarla kavuşma aşk u şevki içinde bulunan müminlerin, ahirete imanı ve o imanın kazandırdıkları bir başkadır.

Şimdi, bu esasların bütününe iman etmek, kişiyi, öncelikle akide konusunda, oturması gereken yere oturtacak ve onu gerçek huzura kavuşturacaktır. Bundan sonra da, bu huzuru ihlal eden unsurlar iradî olarak def edilecek ve yine huzurun devamını sağlayacak ibadetler yerine getirilecektir. Dolayısıyla, soruda bahsedilen husus, şayet vâki ise, bu problemin menşei ibadet öncesindeki icmalen arzettiğimiz iman esaslarında aranmalıdır. İmanı tam tekmil olanlar için böylesi problemler aslâ bahis mevzuu olamaz.

Burada soruya cevap ararken, namaz ile ilgili bazı mücmel değerlendirmeler de yapılabilir zannediyorum. Namaz, yukarıda kısaca üzerinde durduğumuz iman esaslarını teker teker hatırlatan bir ibadettir. Namazda her zaman, potansiyel bir hatırlatma ve derin bir zevk vardır. O, insana, Rabb karşısındaki acz ve fakrını hatırlatır. Üstesinden gelinmesi mümkün olmayan ya da öyle gözüken problemleri çözme yollarını gösterir ki, bunun aslı ve esası da her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Mutlak’a imandır. Bu son hususu, Fatiha ayetleri üzerinde durarak biraz daha açabiliriz:

Elhamdü’lillahi rabbi’1 alemin: Hamd, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi terbiye eden, yetiştiren. olgunlaştıran Allah’a mahsustur. Binbir hadise karşısında elimizden tutan ve bizi boğulmaktan kurtaran böyle bir Rabbe inandıktan sonra ben ne için ümitsiz olacağım ki?

Er-IZahmani’r-Kahim: O dünya ve ukbada, kafirlere de müminlere de merhametlidir. Rahmeti, gadabını ve öfkesini aşkındır. Öyleyse ne diye ümitşiken olacağım ki?

Mâliki yevmi’d-din: O, ceza gününün tek sahibidir. Her kulun burada yapmış olduğu en küçük amelleri dahi, kendisine arzedecek ve hesabını soracaktır. Ama rahmeti gadabını geçmiş olan Allah’ım bana orada da yardım elini uzatacaktır.

İyyake na’büdü ve iyyake nestain: Kulluğumuzu sadece Sana hasrettik.. ve sadece Senden yardım diliyoruz. Senin Rububiyetin, Uluhiyetin karşısında boynumuzda tasma ve kulağımızdaki küpe ile kapına geldik. Bu halimizle sana köle olduğumuzu ilan ve itiraf ediyoruz. Fakat bu ne şerefli bir kölelik; Sultanımız, Sultanlar Sultanı olan Sensin Allah’ım. Ayrıca bizler, hiçbir mahlûka boyun eğmeyecek kadar aziz ve şerefliyiz. Senin hoşnutluğunun olmadığı her şeye başkaldırmaya hazırız.. ve biz sadece Seni dileriz. Yunus’un ifadeleri içinde

“Cennet cennet dedikleri Birkaç köşkle birkaç huri İsteyene ver onları

Bana Seni gerek Seni” diyoruz.

Şimdi, her tarafında tevhid akidesi nümayan ve şuurla yapılan bu kulluğun arzedilmesi ve yardım dileme aslında Allah’ın lütuf ve ihsanları karşısında yapılması gerekli olan şükrün, ibadetin tam yapılamadığının bir itirafıdır. Hâlık-Mahlûk münasebetini kavramış olmanın esprisi içinde âciz ve fakir olunduğunun beyanıdır. Öyle ise, bu anlayış ve bu düşünce içinde bulunan bir insan nasıl ümitsiz olur ki?

Fatihâ’nın devam eden cümleleri de aynı minval üzere değerlendirilebilir. Ancak ifade edilmek istenen mânâ anlaşıldığı zannıyla kısa kesiyorum. Evet, bu duygu ve düşüncelerle namaz kılmaya muvaffak olabilen bir insanın, dünyevî işlerini bahane ederek namaz kılmaması düşünülemez. Öyleyse imanın yanı sıra, namaz hakikatinin de bu insanlara anlatılması ve mümkünse, bunları duymasına yardımcı olunması şarttır.

İnsan, namaz ibadeti ile, tıpkı günebakan çiçeklerinin güneşe bakarak gelişimlerini tamamlamaları gibi gelişmesini tamamlayabilir. Günde 5 defa Rabbisine teveccüh ederek, pörsüyen duygularını, solan şuurunu yeniden canlandırabilir.. ve tekrar zindelik kazanabilir.. kazanabilir ve böylece Rabbisine olan ahd ü peymanını yeniler. Bu yönüyle namaz, Allah’ın bizlere en büyük bir lütfudur. Bunun yokluğu, güneşin yokluğu gibidir. Nasıl güneş olmadığında -sebepler plânında- günebakan çiçekleri de yoktur; öyle de ibadet olmadığında, bir anlamda insan da yoktur. Öyleyse ibadete gerçek anlamda muhtaç olan bizleriz.

Namaz kılan ve Rabbisinin huzurunda şarj olan bir insan, atılacağı ticarî hayatında haramlardan, mekruhlardan olabildiğine kaçınır. Özellikle gün ortasında kıldığı öğle, ikindi namazları, insanın murakabe ve muhasebe hislerini çoşturur. O mekanizmayı harekete geçirir ve insanı yanlışlar içine düşmekten kurtarır. Akşam, yatsı, teheccüd ve sabah namazları ise

“Nâçar kaldığı yerde nâgah açar ol perde

derman olur her derde” dizeleriyle anlatılmak istenen esrarın tecelli merkezleridir.

Ve namaz Müslümanın günlük hayatını düzen ve nizam altına alan cebrî bir faktördür. Günde 5 defa Rabbin huzuruna çıkan insan, ister-istemez, hayatını bir düzen içine sokar. Sabah namazından sonra işine başlar. 6-7 saatlik bir yoğun mesai ile yeniden yorulunca, öğle namazı ile yeniden zindelik kazanır. Döner ikindiye kadar tekrar çalışır. İkindi namazı ile yeniden zihnî ve bedenî dinlenme faslı yaşar. Zaten böyle bir mesaî tanzimi olmasa, o iş yerinden netice almak, adeta imkansız denecek ölçüde azalır. Namazdaki bu esasları bilemeyen, sezemeyen insanlar huzursuzluk girdabına kapılır ve bunalımdan bunalıma sürüklenir giderler.

Hasılı, işlerinin çokluğundan namaza vakit bulamayanlar, İlâhî gerçeklere gözleri kapalı olanlardır. Buna göre imandaki zafiyet, iman esaslarına inanılması gerektiği ölçüde inanmama ve bir-iki noktasına temas ettiğimiz namaz hakikatini kavrayamama, maalesef insanımızı bu türlü düşünceler içine sokabilmektedir. Bunlardan kurtuluş yolu ise, yukarıda kısmen izah etmeye çalıştığımız gibi, yakîn derecesinde bir iman ve onun hayata yansıtılmasıdır.

Namazın zikir ve tevbe yönünden bahseder misiniz?

Açıklama: “Beni (zikir) hatırlamak için namaz kıl” ayetindeki namaz ile zikir arasındaki münasebeti biraz açar mısınız?

Zikir, mümini Allah’a en seri şekilde yaklaştıran bir ibadet ve gaflet bulutlarını dağıtan en tesirli bir rüzgardır. Zikir; anma-hatırlama ve insanın hayatı duyarak yaşaması ya da varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alması demektir. Bu mânâda zikir ile namaz arasında sıkI bir irtibat söz konusudur. Hatta diğer ibadetlerdeki zikir, namazdaki zikrin yanında ancak, tâli bir mübarekiyeti hâizdir. Zaten o ölçüde Allah’ı hatırlatacak ve insanın görme, düşünme, anlama ve değerlendirme ufkundan gafleti izale edecek başka bir ibadet olsaydı, Allah, namazın yerine o ibadeti emir ve tavsiye buyururdu.

Namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’ân-ı Kerim, “ve ekimi’s-salate lizikrî; Beni hatırlamak için namaz kıl” (Taha, 20/14) ayetiyle bu hakikati hatırlatır. Evet, ayette de ifade edildiği gibi hatırlama (zikir) ile namaz arasında sıkı bir münasebet vardır. Namazın bu ölçüdeki öneminden ötürü Kur’an’da Allah (c.c), günde beş vakit namazı sık sık vurgulamıştır.

Oruç, gizli bir ibadettir ve oruçlu bir kimsenin oruçlu olduğunu kimse bilemez. Vakıa oruç, gizliliğinden ötürü nezd-i uluhiyette de ayrı bir hususiyet arz eder ki, Allah (c.c), onu da kudsî bir hadisiyle tebcil ederken, “Oruç bana aittir ve mükafatını da ben veririm” buyurur. Ancak eğer Allah (c.c), oruçta da namazdaki zaruri temadî söz konusu olsaydı, bize savm-ı Davud gibi gün aşın oruç tutmayı farz kılardı. Bu itibarla denebilir ki, namazın bu çok güçlü hatırlatma tesiri, kat’iyen başka bir ibadette mevcut değildir. Belki cuma namazı veya hac gibi küllî ibadetlerde böyle güçlü bir tesirden söz edilebilir ve bunların hatırlatıcılığı önemli seviyede bir zikir sayılabilir. Ancak, bunlar dahi namaz gibi her gün ve aynı zamanda günde beş defa olmadığı için namazın yerini tutmaları mümkün değildir.

Namaz, insanları günahlardan arındıran ve ondaki isi-pası temizleyen bir kurna gibidir. Her gün onda beş defa yıkananlar günahlarından arınır ve tertemiz hale gelirler. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.” (Hûd, 11/114) ayeti, bu gerçeği delillendirmektedir. Bu ayetten anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekün bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca âyet-i kerimenin sonunda, “Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn; İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır.” denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.

Zikir ile namaz münasebetini bu şekilde tesbit ettikten sonra, tevbe ile namaz arasındaki irtibata gelince; tevbe, kişinin Allah’a yönelmesi ve kendi içini Allah’a (c.c) açıp dökmesidir. Tevbe, Allah’ın, bizim mahiyetimize dercettiği günahlarla deformasyona uğrayan temiz ve latif duygularda, yeniden bir yapılanma meydana getirme ameliyesidir.

Her günah işleyen insan, sevaptan yüzünü çevirip küfre doğru bir adım atmış sayılır. Evet Üstad Hazretleri’nin de ifadeleriyle “Her günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Öyleyse her günah işleyen, bir adım Allah’tan uzaklaşmış ve bir adım da şeytana yaklaşıyor demektir. Tevbe ile insan, “Eyledim hadsiz günah, nihayet tasmalı boynumla döndüm sana İlâhî” diyerek, tekrar Allah’a dönmüş olur ki, böyle bir insan aynı zamanda seyyiatını da hasenata çevirmiş sayılır. Üstad’ın yaklaşımı ile tevbe, insanı sürekli kötülüklere açık olan kabiliyetlerini, hayra tevcih etmektedir ki, bu da potansiyel olarak insanın hayır yapması demektir. İşte namazda da bu durum söz konusudur. Zira namaz, insanda gerçek mânâda bir tevbe şuuru meydana getirir. Her ne kadar insan, günde beş defa kavlî olarak tevbe etmese bile, onun kılmış olduğu namazlar, fiilî bir tevbe yerine geçmektedir. Kaldı ki, namazda okunan evrad u ezkarda, tevbe-istiğfar mânâsı taşıyan birçok dua ve ayetler vardır. Mesela; mümin namaza, “Allahu ekber” sözüyle başlamaktadır. Allahu ekber’le başka işlerden kopma ve kesilme adına âdeta eldeki fikir ve şuur balyozu malâyanî şeylerin üzerine indirilmekte ve Allah (c.c)’a teveccüh edilmektedir. Evet namazda, masivadan kopma ve Hakk’ın davetine icabet edip, O’na yönelme söz konusudur. Ne var ki, böyle bir teveccühü, herkes ancak kendi kamet-i kıymetine göre gerçekleştirebilmektedir.

Daha sonra “Subhanekallahümme ve bihamdik” gelir ki, bu, makam-ı cem’in ifadesi bir sözdür. Subhaneke, “Şu varlık içinde Sana şerik koşulabilecek hiçbir şey yoktur. Sen, zatında, sıfatlarında ve icraatında teksin. Ne benim ef’alim, ne de kâinatta cereyan eden hadiseler, Senden başkasına verilemez. İşte ben, böyle bir şirk düşüncesine sırtımı dönüyor, Seni tesbih ve takdis ediyorum” demektir.

Ve bihamdik, “hamd yalnızca Sana mahsus” anlamına gelir. Subhaneke sözünde Cenab-ı Hakk’ı bütün noksanlıklardan tenzih ederek, vâhidî tecelliye karşı tam bir ubudiyet ortaya koyma mânâsı, böyle bir tenzih ifadesinden sonra gelen “Ve bihamdik”le insan, “Ben, bu mânâyı ihata edemem ama Sen, bana bunu duyuruyorsun. Zira Sen bunları bana duyurmazsan ben duyup hissedemem. Öyleyse ben Seni bir taraftan tesbih ederken, aynı zamanda hamdle medyuniyet ve şükranlanlarımı da sadece sana takdim ederim demektir.

Ve tebareke’smük, “Senin ismin bereket kaynağıdır. Benim gibi boynu tasmalı, ayağı pırangalılara, o engin hazinenden bir şeyler versen ne çıkar! Zira Sen, Seni inkar edip, şirke koşanlara bile nice nimetler bahşediyorsun. Ben de bütün günah ve inhiraflarıma rağmen, Sana teveccüh ederek, Senin bereket kaynağı mübarek ismine sığınıyor ve Alvar İmamı edasıyla;

Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,

Kerem kesmek yakışır mı Keremkâne gedâlerden”

diyerek huzurunda inim inim inliyorum, demektir.

‘Ve teâlâ ceddük’te, “Senin şanın mütealdir. Nitekim Sultana sultanlık, gedaya da gedalık yaraşır. Ben çok düşüp kalkmış olabilirim, ancak şimdi iki büklüm olup kapına geldim; zira Sen’den başka gidecek melce ve menca yoktur.. ve bu mülâhazada; evet günah bana yaraşmaz doğru, fakat af da Senin şanındır” mânâsı vardır.

‘Ve lâ ilâhe ğayruk’ ise, “Başkasına nasıl dönebilirim ki; Sen’den başka Mabud u bi’l-hak ve Maksud u bi’l-istihkak yoktur” demektir.

Evet, namazda Allahu ekber’den başlayıp selam verene kadar hep böyle tevbe yörüngeli bir teveccüh söz konusudur ve işte bu teveccüh zamanla kulu, adım adım ihsan yamaçlarına doğru götürebilir…

Dinimizin Namaza verdiği önemden bahseder misiniz?

İslâm dininde namazın yeri çok büyüktür. Kur’ân’da, inanmaya ait meselelerin hemen ardından namazdan bahsedilir. Biz, başkaları için öyle düşünmesek de, sahabe kendi aralarında namaz kılmayana neredeyse “kafir” derlerdi. Bu konuda, “Kul ile şirk arasında sadece namazın terki vardır.” hadisi sahabenin bu yaklaşımını destekleyen önemli bir mesnettir. Namazın huşû içerisinde kılınması ise aşağıda arz edeceğimiz üzere namaz ile gelen vâridatlar adına ayrı büyük bir önem arz etmektedir.

Namaz, İslâm dini içinde ibadetlerin en câmiidir. Bu açıdan denebilir ki, namaz, kâmil insanın en kâmil ibadetidir. Evet namaz Allah’a ulaşmaya, varlığı yorumlamaya, değişik ilimlerle kâinatı hallaç etmeye müsait yaratılan bu mükemmel insanın tabiatına en uygun bir ibadettir. O, mahiyetindeki mükemmelliğini, ancak namaz gibi bir ibadetle ifade edebilir ve Allah’ın istediği insan olma özelliğini ortaya koyar.

Evet, insanın maddî-manevî mükemmelliği tartışma götürmez bir gerçektir. Meselâ onun boyu, posu, endamı ve uzuvları arasındaki tenasüp ve hendese, herkeste hayranlık uyandıracak kadar güzeldir, mükemmeldir. Bunu, Roma’lıların sanat dehâları çok iyi kavramıştır ama, tevhide yönelemediklerinden dolayı, bu duygularını müşahhasın daraltan hendesesine hapsetmişlerdir. Fakir, insana olan bu hayranlığımı değişik zaman ve zeminlerde, eğer Allah’ın kendinden başka birine secde etme müsaadesi olsaydı, insana secde edilmelidir şeklindeki sözlerimle ifade edegelmişimdir. Bu espriyi, bir yönüyle, meleklerin, Hz. Adem’e secde etmekle emrolunması da destekliyor gibidir.. tabiî mesele‎nin taabbudî buudu daha ağır.

İnsanla çok yakından irtibatlı böyle bir ibadetin kamil mânâda edâ edilmesi, yukarıda ifade ettiğimiz vâridat adına çok önemlidir. Mü’minun suresinde “Şüphesiz, namazı huşu içinde edâ edenler kurtuldu.” buyurulmaktadır ki, -her şeyden mefhûm-u muhalif çıkarmak doğru olmasa da zira onun kendine göre bir kısım şartları ve kaideleri var- bu âyetin mefhûm-u muhalifi alınacak olursa, bundan, “namazı huşû ile edâ etmeyenler kurtulamazlar” mânâsı çıkarılabilir.

Biz bu yoruma temâyül etmesek de, ihtimal dahilinde bulundurmama ihtiyat kaydı altına almamayı da temkinsizlik sayıyoruz. Bu açıdan, namazın, aç bir insanın yemek yemeyi duyması, susuz birisinin su içerken onu zevketmesi, havasızlıktan sıkışmış bir insanın ferahfezâ bir atmosferde havayı ciğerlerine çekerken onu hissetmesi gibi, duyarak edâ edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Evet namaz halk tabiriyle verip-veriştirilip, geçiştirilecek bir şey değildir. O, kendisine hususî bir vaktin ayrılması ve başlamadan önce de mutlaka konsantre olunması gereken bir ibadettir. Aslında namaz ve namaz öncesi hazırlıklar, bu konsantreyi sağlayabilecek güçtedir ve sıralanmaları itibarıyla namaz vetiresinin enstrümanları gibidirler.

Meselâ def-i hâcetle vücuttaki fazlalıkların atılmasıyla bir rahatlama meydana gelir. Ardından, modern yorumcuların ifade ettikleri gibi abdestle vücudumuzdaki kinetik enerji dengelenir; bununla da ayrı bir rahatlama ve kendimizi bulma gerçekleşir. Bunu takiben camilerin minarelerinde şehbâl açan ezan-ı Muhammedî bizi ayrı bir teveccühe ve derinliğe çeker. Sonra camiye, âdeta Allah’a vâsıl oluyor gibi huşû, içinde yürüyüş, müezzinin tatlı nağmeleriyle ayrı bir âleme açılış ve nihayet sünnetlerin edâsı.. müezzinin kâmeti, konsantrasyonun ayrı birer unsuru gibidirler. Evet bütün bunlar, farzı dolu dolu kılmak için iç derinliğine, Allah’ı duymaya ve O’nu sürekli mülâhazaya hazırlayan çağrılardır.

Namazın bu ölçüde derince duyularak kılınması “gâye-i hayâl” olması açısından, namaz öncesi yapılan bu şeyler, o duyuşu gerçekleştirecek stratejiler olarak da değerlendirilebilir. Kaba bir tabirle, belli gâyeleri gerçekleştirme adına ortaya konan politikalar gibi bunlar da, o kâmil namazı tahakkuk ettirmek için kullanılan politikalardır denebilir. Ezan, kâmet, abdest, nâfile namazlar ve diğer amellerin hiçbirisi “maksûdun bizzat” değillerdir. Bütün bunlar, fıkhî ifadesiyle cebren li’n noksan/ eksikliği giderme gâyesiyle, varlığın en kâmili, ahsen-i takvime mazhar insanın, ibadetinin de kendine yakışır olması için ortaya konmuş vesilelerden ibarettir.

Şüphesiz iç ve dış yapısı itibarıyla böyle mükemmel bir varlığın, kendisini Allah’a yaklaştıracak ve gerçekten insan olmasının ifadesi sayılan namaz mutlaka ciddî bir iç derinlikle edâ edilmelidir. Bunu tam edâ edememe endişesi veya gerçekten edâ edememenin ızdırabının yaşanması, kul adına önemli bir seviye farkıdır. Burada, gâye-i hayâl olan böyle bir namazın “çok az” insana müyesser olduğunu da ifade etmeliyim. Burada kullandığım “çok az” kelimesi izâfîdir. Meselâ birisi başını secdeye koyduğunda kaldırmayı düşünmüyor.. bir başkası namaza durunca, kendisini gül bahçesine salmış gibi hissediyor.. bir başkası namazda kendini cennet yamaçlarında sanıyor.. bir diğeri kendini ruhânîlerin önünde görüyor olabilir vb. Bu herkesin istidadına göre yakalayabileceği bir ufuktur. Ne var ki biz, niyetlerimizle mükemmelin peşinde olduğumuz müddetçe, hedefe ulaşamasak da niyetlerimizle hedeflediğimiz şeyi her zaman yakalayabiliriz. Unutmayalım ki, “Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır.”

Bazen insanlar namaz adına her şeyi tam tekmil yerine getirdikleri halde, değişik sebeblerden dolayı namazı doya doya kılamayabilirler. Meselâ bulunduğu ortamda namaza durulduğu anda çocuklar gelir sırtına binerler ki, bu çok defa Allah Resulü’nün de başına geliyordu. Veya namaz esnasında büyük bir gürültü duyulur da, bütün dikkatler o noktaya kayar. Dolayısıyla da namazda zirveye ulaşılamaz.

Namazda bize ârız olan hallerin bazıları vardır ki, onlar her zaman bizi aşar; bazıları da vardır ki bunlar da bizim beşeriyetimizden kaynaklanır. Meselâ; insanın kendi iç dünyasında kurguladığı hayâller gelir namazda insanın içine akar ve namazın önüne geçerek, ona perde olurlar. Bu durumda insan sürekli bir sisin-dumanın berisinde kendini hisseder. Hz. Ömer gibi semâlarla irtibatlı bir insan bile, namaz kılarken şaşırır ve üç rekat kılar. Etrafındakiler, yanıldınız deyince de; “Namazda Irak’a asker gönderiyordum” cevabını verir. Bu konunun ayrı bir yönü de, namaz kılınan atmosferle alâkalıdır. Hiçbir sıkıntının ve meşakkatin olmadığı bir atmosferde kılınan namaz ile, binbir ızdırap, sıkıntı ve değişik düşüncelerin sıkıştırmaları altında kılınan namaz arasında çok büyük farkların olacağı açıktır. İkinci türden namazlar, namazdaki derinliğin ayrı birer buudu gibidirler. Gerçi her ne kadar huzur, sağdan soldan gelen değişik şeylerle bin bir defa deliniyor ise de, bu streslerin ve sıkıntıların arasında namazı farklı bir zâviyeden tıpkı nefes alma gibi duyma ve hissetme, namaza bizim anlayamadığımız farklı bir renk kazandırmaktadır. Bence önemli olan da işte budur.

O sebebtendir ki savaş esnasında kılınan namazlar normal zamanlarda kılınanlardan kat kat daha fazla sevaplıdırlar. Bu namazın kılınış şekline baktığımızda, çok garipsediğimiz tablolar çıkar karşımıza. Nisâ suresinde bu namaz şöyle anlatılır: “Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir kısmı seninle beraber namaza dursunlar, silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece (namazı kılıp) secde edince (diğer kısım) arkanızda olsunlar. Sonra hemen namazını kılmamış olan diğer kısım gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar ve onlar da ihtiyât tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. O kafirler arzu ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olsanız da üstünüze birden baskın yapsalar…” [1]

İşte bu şekilde, acaba ne zaman bir kurşuna hedef oluruz veya bir bombardımana maruz kalırız gibi mülâhazalar altında kılınan namaz, bu namazın kılınış keyfiyetini yadırgasak da, sâir namazlara göre çok daha büyük ve çok daha önemlidir.

Netice itibarıyla, sırtında bir yük hissederek, zaman içindeki boşlukları kollayıp, ne pahasına olursa olsun mutlaka onu edâ etmeliyim mülâhazasıyla kılınan namazda da öyle bir enginlik vardır ki, bu noktayı, tekkelerde, zâviyelerde, hatta Kâbe’de namaz kılanların bile yakalayabileceğine ihtimâl veremiyorum.

[1] Nisâ, 4/102

Namaz hakkıyla nasıl kılınabilir?

İnsanın, Rabb’iyle münasebetinde asıl olan mânâdır, özdür, ruhtur. Fakat onları taşıyan da lâfızlardır, şekillerdir, kalıplardır. Bundan dolayı, mutlaka o lâfızlara, kalıplara da dikkat edilmelidir. Esas alınan mânâyı, mazmunu o kalıpların taşıması lâzım. Dolayısıyla, kalıp ve şekillerin hiçbir mânâsı yok denilemez. Zâhirî ahkâm onlara bina edilir. Ne var ki, namaz vardır namazdan içeri, oruç vardır oruçtan içeri. Onun için buyurulur ki, “Kad eflehal mü’minûn. Ellezîne…” (Mü’minler kurtuldu. O mü’minler ki…)” (Mü’minun, 23/1) Bu âyetteki ism-i mevsûlün sılası “hüm fi salâtihim hâşiûn” (Mü’minun, 23/2) şeklinde geliyor. Yani,“Onlar, her zaman namazlarında huşû içindedirler.” “Hüm yusallûn” (Onlar namaz kılarlar) denmiyor. Sebata ve devama işaret eden bir kalıp kullanılıyor. Yani, buyuruluyor ki; ne zaman olursa olsun namazda haşyet yaşayanlardır, huşû arayanlardır kurtulanlar.

Biz bir insanın sadece namazına bakarak onun namazda huşû arayan biri olup olmadığını belirleyemeyiz. Bu, insanın vicdanı ile Allah arasındadır. Dolayısıyla biz kendimizi hüsn-ü zan etmeye zorlarız. Ama bazı kimseler namazlarında, oruçlarında öyle dikkatsizdirler ve iffetleri mevzuunda çarşıda pazarda öyle sulu hareket ederler ki; insan ne kadar hüsn-ü zan ederse etsin, şahit olduğu hareket hakkında olumlu düşünceyi İslâmî çerçevede bir yere koyamaz. Mesela, birisi hemen tekbir alır ve sen daha Fâtiha’nın yarısına gelmeden rükûa varır. Burada kendini ne kadar zorlarsan zorla ona namaz kıldı diyemezsin. Mesela, rükûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek -bazı fukahaya göre- bir kere “Sübhâne rabbiyel azîm” demek şarttır. Çok hızlı söyleniyorsa mânâsı yoktur onun. Bazı fukahaya göre ise, onu en az üç defa söylemek gerekir. Onun için, rükûda ve secdede en az üç defa, yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbihi söylemeliyiz. Daha az söylüyorsak, başkalarını hakkımızda müsbet düşünme hususunda zorlamış oluruz. Böylece bazı kalıplar, bizim onunla edâ etmeye çalıştığımız mânâ, muhteva ve mazmunu taşıyıcı olmaz. Dolayısıyla, hakkımızda hüsn-ü zan edenler, vehme ve kuruntuya hüsn-ü zan etmiş olur.

Çok kimselerin hızlı hızlı okuduğu Fâtiha, Kur’ân değildir. Çünkü, Kur’ân öyle inmemiştir. Böyle alelacele okunan Fâtiha ile kılınan namaz, namaz değildir. Bir nefeste, o nefes bitmeden sûreyi sona erdirme telaşıyla, soluğun tıkandığı yerde hızlıca ve can havliyle alınan ara nefeslerle okunan Kur’ân’la kıraat farzı yerine gelmiş olmaz. Lâfızlar mânâların kalıbıdır; ama kalıbın mânâya uygun olması lâzımdır. Bast-ı zaman olabilir, o ayrı. Birisi bana demişti ki; “Hakkını vere vere okuyarak, beş dakikada kırk veya doksan rek’at kıldım.” Âdet-i ilâhî açısından bu her zaman olmaz. Bir kere müyesser olan da caka yapıyorum diye onu söylerse bir daha ona da müyesser olmaz.

Namaz inkişaf eder mi?

Namazın ruhu, mânâsı hemen inkişaf etmeyebilir. Kendisinde namazın ruhu inkişaf eden bir insan, en tatlı bir işle meşgulken fırlayıp namaza durmak ister ve namazdan zevk alır. Her zaman olmasa bile, çok defa der ki: “Keşke ömür hiç bitmese ve ben hep ayakta dursam böyle.” Ama bunun inkişaf etmesi için insana bazen yirmi, bazen otuz, bazen kırk sene lâzımdır. Kırk sene kemerbeste-i ubûdiyet içinde o kapıda durursun ve namaz ancak o zaman inkişaf eder. Namazın mahiyeti inkişaf ederse ne olur: Sen o zamana kadar hep bir altın namaz damarını aramak için madende toz toprak içinde dolaşmıştın, fakat ısrar ettin. “Bu damardan oraya gidiliyor” dedin. “Bu damar, o damar; bu damar, o damar” dedin ve bir gün kendini o hazine içinde buldun. O âna kadarki çalışmalarının hepsi altın olur mu, olmaz mı?

Âyet-i kerimede “Ve tebettel ileyhi tebtîlâ” (Müzemmil, 73/8) buyuruluyor. Fiil “tefa’ul” babında olduğu için bir zorlama ifade ediyor. Ve başlangıçta Hz. Peygamberimize (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle hitap ediliyor. Ama Efendimiz zamanla o hale geliyor ki, “Sizin yeme içme ve cinsî münasebete karşı duyduğunuz arzuyu ben namaza karşı duyuyorum” diyor. Aynen öyle de, bu hususta gereğince ısrarlı olsan ve sabretsen, namazın mânâ peçesinin senin için de açılmasını beklesen, sonunda sana deseler ki “Cennette sofralar hazırlanmış”; sen, “Namazımı kılayım ondan sonra. Namazımı feda edemem ben” diyecek hale gelirsin. Azrail aleyhisselâm gelse “Müsaade edersen vakti giren namazımı kılayım, kaçmasın. Ondan sonra ne yaparsan yap” dersin. Öyle bir ruh haleti hâsıl olur ki, ölecek bile olsan namazını edâ etmeye çalışırsın. Namazlaşırsın artık. Hz. Hubeyb’in şehid edilmeden önce bütün teklifleri geri çevirip sadece namaz kılmak istemesini de bu şekilde anlayabiliriz, artık namaz onun ruhuna mal olmuştur.

Namazda Huşu ve Hudu Nasıl Olmalıdır?

Namazda “iç tâdil-i erkân” sözü çok kullanılmamıştır. Bu, huşû ve hudû ile alâkalı bir tabir olarak söylenebilir. Huşû ve hudû, meseleyi namazın mazmununa bağlı götürmektir. Rica ederim, namazda huşû ile alâkalı bu kadar tahşidâtı çok bulmayın. İman ve namaz ikiz kardeştir; şu kadar var ki, iman az önce doğdu. Üstad namazın beş vakte tahsisini anlattığı yerde, onun mânâsının ne olduğunu da açıklıyor. Muhyiddin İbn Arabî, Fütühat-ı Mekkiye‘de namazın mânâsıyla alâkalı şeyler ortaya koyuyor. Şah Veliyyullah Dehlevî namazla alâkalı bir kısım hususlar söyleyip, onun ehemmiyetine dikkat çekiyor. Ben onun için bazı arkadaşlara rica ettim; ne olur arkadaşlardan birkaçı doğru dürüst namaz kılsalar da, örnek olsalar. Yoksa bu işin içinde olan kimseler arasında dahi hakikî mânâsıyla namaz kılınmıyor. Beş vakit yatılıyor, kalkılıyor; ama namaz kılınmıyor.

Ayrıca, “feveylün lilmusallîn” (Maun, 107/4) de anlatılan sadece sehiv meselesi değildir. Namazla alâkalı o kadar çok eksiğimiz var ki… Mesela “Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar ” (Nisa, 4/142) âyetinin anlattığı husus, bunlardan birisi. Hadislerde insanın o türlü namazı insanî davranışın dışında addediliyor. Namaz bir insanî davranıştır. Fakat o çizgi içinde kalınmadığı zaman yapılan hareketler hayvanî hareketlere benzetiliyor. Mesela, imamdan önce rükûa giden kimse için “İster misiniz, Allah rükûdan kalkarken suretlerinizi eşek suretine çevirsin!” deniliyor. Demek ki, imamdan evvel harekete geçme meselesi kulluk çizgisinden çıkma mânâsına geliyor. “Herhangi biriniz secdeye gittiği zaman horozun daneyi gagaladığı gibi yapmasın” deniliyor. Bakın, o bir hayvan davranışı; alnını yere vurup kaldırma bir hayvan davranışı. “Köpek gibi ellerini yere sermesin” deniliyor. Oturmadan secdeye, secdeden rükûya, rükûdan kıyama kadar davranışların hayvan davranışlarından farklı olması gerektiğine dikkat çekiliyor.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu mübarek sözleriyle bizi bir insanî davranış mecmuasına çağırıyor. Evet, huşû ve hudû ancak o kalıplarla ifade edilir. “Ben huşû ve hudû içindeyim” dediğin zaman hayvanî kalıpları aşman gerekir. Allah’ın huşû ve hudû atiyyesini, ancak o atiyyeyi taşıyabilecek matiyyesi götürebilir.

Cemaatle Namaz Kılmanın Öneminden Bahseder misiniz?

Namazı cemaatle kılmak çok önemlidir. Hiç ihmal etmeye gelmez. Biz Hanbelî mezhebinden değiliz; ama İmam Ahmed b. Hanbel’in cemaat hakkındaki anlayışı dikkate değer. O, cemaati namazın şartı sayar. Tabiîn efendilerimiz cemaat hususunda ne kadar titizdirler. Mesela, A’meş (Süleyman b. Mihran) yetmiş sene boyunca ilk tekbiri hiç kaçırmamıştır. Yetmiş sene, tek bir rek’atı bile kazaya bırakmamıştır. Bir başkası, ömrü boyunca namazlarda başkasının ensesini görmemiştir; çünkü hep en ön saftadır.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) cemaatin önemini anlatırken şöyle buyuruyor: “Çok defa içime geliyor ki, birisi namaz için kamet okusun, cemaat namaza dursun, ben de gideyim cemaata gelmeyenlerin evini yakayım.” Evet, cemaat çok önemli. Ben size sorsam: “Hayatınızda cemaatsiz, münferit kaç namaz kıldınız?” Ondan fazla ise cemaatsız namazınız, söylemeyin onu, Allah’a (celle celâluhû) karşı ayıptır. O on vakit de, ya yolda, ya havaalanında, ya da uçakta, yani cemaate imkân bulamadığınız yerlerde olmalı.

Hayat namaza göre tanzim edilmeli. Namaz bir takvim gibi hayatın her noktasını kuşatmalı. Hayatın gerçek takviminin blokajı namaz üzerine oturtulmalı. Namaz vakitleri köşe taşları olmalı ve sair işler bu köşe taşlarına göre programlanmalı. Eskiler bir iş için sözleştiklerinde “Sabah namazından önce… Öğle namazından sonra” derlerdi. Kur’ân’da da bu espri muhafaza edilir ve pek çok yerde “Namaz kılındıktan sonra… Namaza kalktığınızda… Namaza durduğunuzda” (Bkz.: Maide, 5/6) gibi ifadelerle ferman buyrulur.

Namazdaki hassasiyetin dünya ve ahirete bakan yönleri nelerdir?

Kalb inceliği bir iman emaresidir. Kalb inceliğinin dili olan gözyaşı da, bağrı yanık, ciğeri dağlı sevgi kahramanlarının bir boşalma ameliyesidir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:“Mahşerde, cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail aleyhisselâm elinde bir bardak suyla görünür. Ona, ‘Bu ne?’ diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: ‘Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri gözyaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.” Evet, gözyaşları ötede cehennem alevlerini, burada da hasret ve hicran yangınlarını söndürebilecek tek iksirdir.

Kur’ân-ı Kerim de, yer yer kalb inceliğini tebcil ve takdir ederek “Onlar, Allah’ın âyetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanırlar” (İsrâ, 17/107) buyurur. Bir başka yerde ise “Az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe, 9/82) ihtarında bulunur. Ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ürpermeyen kalbden, yaşarmayan gözden sana sığınırım Allah’ım!” diye yalvarır.

İnce bir kalb, ürperen bir gönül, muhasebe ve murakabeye açık olur. Kendisini sık sık sorgular. Elde ettiği başarıları kendinden bilmediği gibi yaptıklarını da sürekli az görür. Hayır ve hasenat adına doyma bilmeyen bir “Hel min meziddaha?” (Yok mu?…) kahramanı olur.

Kalbi ince bir insan için ibadetler konusunda da doyma ve yeterli bulma diye bir husus söz konusu değildir. Farzları yerine getirdikten sonra, daha ne kadar ibadet edeceği şahsın kanaatine kalmış bir meseledir. Bir insan, kıldığı namazlar hakkında “Ben şunları huzur-u kalble kılamadım, gereğince edâ edemedim, bâri yerlerine nafile kılayım veya dikkatsiz kıldığım bu namazları kaza edeyim.” diyebilir. Belli miktarlar tayin eder. Ölümün ne zaman geleceği belli olmadığı için kısa zamana sıkıştırır ve mesela her gün birkaç günlük de kaza namazı kılarak eksiğini gediğini kapatır.

Nafile ibadetler için “cebren li’n-noksan”, yani, “kırıkçıkık için sargı” ifadesini kullanıyor; onlarla farz ibadetlerimizdeki eksiği gediği kapama, kırığı çıkığı yerinde sarmayı hedefliyoruz. İşte, bu husus şahsın vicdanına kalmış bir şeydir. Mesela, bir şahıs belli bir müddet, kalbini Cenâb-ı Hakk’a tam tevcih edemeden farza durmuştur. Bir gün niyetin hakikatini anlar, niyete kalbin kastı ve teveccühü şeklinde bir tarifle yaklaşır. Teveccühü de, mâsivâyı tamamen kalbden silme, o anda her şeyi unutup sadece Allah (celle celâluhû) mülâhazasına girme olarak anlar. Niyeti böyle anlayan birisi, bu şekilde bir niyetle namaza durmamışsa namaza hiç durmamış, namaz kılmamış sayılır. Bu meselede herkesin kendi seviyesine göre davranması gerekir. Bazı Hanefî kitaplarında, nereden çıktığı belli olmasa da, “Niyeti ağızla söylemek daha evlâdır” diye kaydedilmiş. Konuşurken kalbin tevcihi nasıl olacak onu da bilemiyorum; ama bu âdet haline gelmiş, insanlar namaza dururken “Neveytü en usalliye lillahi” diyerek sesli niyet ediyorlar. Eğer bu şekilde kalbin Cenâb-ı Hakk’a teveccühü sağlanabiliyorsa ne âlâ Ama lâfızda kalınıyor ve ne dendiğinin bile farkına varılmadan bazı kelimeler söylenip namaza duruluyorsa ve kalb, yönelmesi gereken tarafa yönelmemişse namazın olmama ihtimali vardır. İşte, niyeti bu şekilde öğrenen ve böyle bir irtibat içinde yaşamaya başlayan bir insan “Namaz vakitlerini boş geçirmemişim, fakat ibadetin hakkını verebildim mi bilemiyorum. ‘Cebren li’n-noksan’ yapmalıyım, nafile kılmalıyım” diyebilir. Allah (celle celâluhû) bir otuz sene daha ömür verirse, her gün bir günlük kaza kılar ve eksiğini gediğini kapamış olur.

Ayrıca, Hanefîlerde beş vakit farz namaz çok dikkatle kılındığı gibi, beş vakit namazın sünnetleri de kılınmalıdır. Bunların on iki rek’atı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından te’kitle emredilmiş, müekked sünnettir. İkindinin sünneti için böyle bir te’kit yoktur. Ama o da fedâildendir. Yatsının ilk dört rek’at sünneti de fedâildendir. O da Kütüb-ü Sitte‘de yoktur; fakat Ali el-Kâri’nin Fethu Babi’l-İnâye adlı kitabında, Said b. Mansur’un Sünen‘indeki bir hadise dayanarak kaydettiği üzere, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yatsıdan önce de dört rek’at sünnet namaz kılmıştır.

Teheccüd namazı da çok önemlidir. Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanların berzah hayatları da ışıl ışıl olacaktır. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, berzahın zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır.

Kur’ân’da birkaç yerde teheccüde işaret edilmiştir. Mesela: “Sana mahsus bir namaz olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabb’inin seni ‘Makam-ı Mahmûd’a eriştireceğini umabilirsin” (İsrâ, 17/79); “Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümid içinde olarak Rabb’lerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar” (Secde, 32/16); “Sabah akşam Rabb’inin adını zikret! Gecenin bir kısmında da ona secde et, geceleyin uzun bir süre ona tesbih ve ibadet et” (İnsan, 76/25-26).

Teheccüd namazı iki rek’at kılınabileceği gibi, sekiz rek’at olarak da kılınabilir. Buharî ve Müslim’in rivayetine göre, Abdullah İbn Ömer, rüyasında iki dehşetli kimsenin gelip, kollarından tutarak kendisini derin, alevli bir kuyunun başına getirdiklerini ve atacaklar diye korkunca da “Korkma, senin için endişe yok” dediklerini Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) anlatır. Allah Resûlü, “İbn Ömer ne güzel insandır; keşke, teheccüd namazını da kılsa!” şeklinde tabir ve tevcihde bulunurlar. Allah, rüyasında İbni Ömer’e cehenneme ait bir berzah levhasını göstermiş ve ona hazırlık yapmasını iş’ar buyurmuştur.

Bunlara ilaveten, “duhâ” ve “evvâbîn” namazları gibi diğer nafile namazlar da farz namazlardan kalan eksik ve gediklerimize sargı vazifesi görecek, onları tamamlayacaktır. Allah (celle celâluhû) farzlardaki boşluklarımızı nafilelerle dolduracaktır.

Bunu teyit eden bir hadis-i şerifte anlatıldığı üzere, ahirette ilk defa soru sorulacak konuların başında namaz gelir. Cenâb-ı Hak “Kulumun namazı tamam mı?” diye sorar. “Tamam” derler, “O zaman o geçsin” buyurur. Eğer “Namazları eksik” denilirse, “Nafileleri var mı?” diye sorar. “Var” denilince “Nafileleri farzlar yerine koyun” buyurur. Rahmet-i ilâhî olarak, nafileler farzlardan noksanların yerine konur. Bunu da isterseniz, “Cebren li’n-noksan, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın iradesi ve meşîetiyle oluyor; yani, sargıyı ahirette Allah (celle celâluhû) sarıyor” diye yorumlayabilirsiniz.

Hâsılı, kalb inceliğimiz ve farzıyla nafilesiyle namazlara dikkat etmemiz, bu dünyada kulluk vazifesini yerine getirmemiz için bir aşk, şevk, güç ve moral kaynağı; ötede de ölümle başlayan ve cennete uzanan hatarlı yolda sadık bir yol arkadaşı ve şefaatçi olur. Namaz, bizi Yüce Yaratıcı’ya yaklaştıran bir vesile ve yerimizde durmamız için tutunacağımız kopmaz bir ip, çok sağlam bir tutamak ve bir kulptur. Namazın bizler için nezih hayat kaynağı ve fuhşiyâttan alıkoyan bir sur olduğunu da hatırlatıp, bunu ifade eden ayet-i kerimenin meâliyle bu bahsi kapatalım: “Sana vahyedilen ‘Kitab’ı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla ifâ et. Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir” (Ankebût, 29/45). 

Şeytanın namazdan çalması ne demektir?

Namazda sağa sola bakmaya, şeytanın namazdan hırsızlaması denilir. Yani; o, namazı tamamen çalamıyor da ondan bir kısmı hırsızlıyor. Erkânı çalamıyor. Son kozunu nazarları çalma ile kullanıyor. “Sağa baktırabilir miyim, sola baktırabilir miyim?” diye çabalıyor.

Var mısınız, namazdan başlayalım işe! Üstad’ımız ne kadar edepli insan. Ne diyor bakın: “İnşaallah tam ihlâsa mazhar olursunuz. Beni de tam ihlâsa sokarsınız.” Ben de onun gibi diyorum: “İnşaallah tam namaz kılarsınız. Bana da tam namaz kılmanın âdâb ve erkânını öğretirsiniz.” O zaman kim kimin arkasına takılırsa kurtulur. Gelin hep beraber kurtulmaya karar verelim.

Namazdan hiçbir şey çaldırmamak lâzım. O bir emanettir. Şeytan ne bakmadan çalsın, ne yatmadan kalkmadan çalsın, ne şundan ne de bundan. Tam tekmil namaz emanetinin emini insanlar olarak, hakikat-ı namaz misâlî mahiyetiyle neden ibaretse ona uygun şekilde namazı edâ etmeli. Mesela, ben namazı ebedî yolculukta refik olacak; gökçek yüzlü; boyu posu, edası endâmıyla hiçbir tarafı tenkit edilemeyecek uhrevî bir misâlî vücuda sahip görüyorum. Şimdi, bir yerde şeytanın hırsızlığına mâni olamazsanız, o onun bir kulağına vurur, bir burnuna vurur, bir dudağına vurur. Bir yandan kolunu götürür, bir yandan ayağını… O hale getirir ki, onun misâlî vücudu ahirette size ne der bilemiyorum. Mutlaka diyeceği şeyler vardır. “Allah hayrınızı versin, beni zayi ettiniz!” mi der, “Beni berbat ettiniz” mi der, bir şey der mutlaka. Fakat orada rahatsızlık yaşamamak için sizin burada namaza rahatsızlık vermemeniz ve hırsız elinin ona uzanmasına mâni olmanız gerekir. Bütün kalbiniz, hissiyatınız ve letâifinizle Allah’a (celle celâluhû) müteveccih olmalı; hiçbir yerinden hiçbir şey çaldırmamalısınız. Mebdedekilerin o meseleyi duyarak yapması zor. Yalan olur “Duydum” derse. Fakat Allah bir gün o kapıyı aralar. Hele siz dişinizi sıkın; en önemli, en müsait vaktinizi ona verin ve zorlayın kendinizi. İnşaallah, bir gün gelir, onu güzel eda etme imkânı doğar.

İhtimal, hakikat-i salâta ulaşmak için bazıları her gece bin rek’at namaz kılıyordu. Üstad’ın ilk talebeleri özene özene namaz kılıyordu. Ben gerçekten namaz kılan insanlar gördüm. Birkaç yüz rek’at kılan çoktu, sayılamayacak kadar. Bu millet namaz kılmayı unuttu. Camiler şekillere bağlı kaldı. O halılar gözyaşına hasrettir şimdi. Seccadeler temiz alınlara hasrettir…

Namaz ibadetin kalbidir. Namazın her rüknünün kendine göre bir kıymeti vardır. Ama onun en kıymetli parçası, alnın yere konması halidir; secdedir. “Kulun Allah’a en yakın olduğu yer secdedir” buyurulur. Evet, namaz secde ile taçlanır.

Namaz vaktinde kılmanın öneminden bahseder misiniz?

Namazı vaktinde kılmak çok önemlidir; ilk vaktinde kılmak evlâdır. Bütün fakihler, muhaddisler, müfessirler bu noktaya dikkat çekerler. Bununla beraber, siz hayatınızı öyle standart hale getirmişsinizdir ki; kerahet vaktine girmeden namazlara belli vakitler tahsis edersiniz. Namazı ve ona bağlı ibadetleri huzur-u kalb ile edâ etmek için o vakti kollarsınız. Ezanın ezan, kâmetin kâmet olması lazımdır. Onların duaları var. Bunların hepsi adım adım konsantrasyon adına çok şeyler ifade eder. Bir sofranın bile bir adabı vardır. Önce ne konacak, sonra ne getirilecek bir usulü, bir adabı vardır. Yemekten tam lezzet almak için bunlara uyulur. Namaz mâide-i semâviyesinin tadını çıkarmak için de onlara uymak lazım.

Namaz, Allah (cc) ile senin arandaki bir alış-veriştir. Seni Allah’a o kadar hızlı ve o kadar yakın hale getirecek namazdan başka bir şey yoktur. Bir kere, başta nazarî planda senin zihninde o asıl kıymetine ulaşmalıdır. Yani; henüz tatmamışsın, duymamışsın, hissetmemişsindir; ama nazarî planda “Bu, budur.” demen lazım. Çünkü, sendeki arayış duygusunu bu kabullenme meydana getirecektir. Arayış duygusunu tetikleyecek, ona start verecek şey budur. Böyle bir duygun yoksa, namazın içinde buna ulaşma düşüncen yoksa, neyi hedefleyeceksin ki sen onda? “Rabb’im bana burada O’na kul olma fırsatı veriyor. Ben şimdi kemâl-i edeble, kemerbeste-i ubudiyet içinde bu taabbüdî işi O’na bir arz edeyim. O ne kadar büyük, ben ne kadar küçüğüm; O ne kadar sonsuz, ben ne kadar sıfırım.. işte ona göre ben bunu edâ edeyim. Kulluğumu ifade etme fırsatıdır bu, küçüklüğümü haykırma fırsatı, O’nun azametini ilan etme fırsatı.” Evet, önce bu duyguyla dopdolu olmak lazım.

Huzurun iki mânâsı var: Birincisi, zevk-i ruhânîye erme. İnsan “keşke olsa” diye düşünebilir; ama bana göre ona da talip olmamak lazım. İkinci huzur, senin küçüklüğün, sıfırlığın ve hiçliğinle beraber kabul buyurulman.. huzur anını ve huzurda kendini ifade etme imkanını elde etmen. İşte bu huzura bağlı olarak O’nun huzuruna talip oluyoruz.

Namazda inlemek namazın ruhuna uygun mudur?

Namazda “ah.. vah..” etme, inleme ve ses çıkarma eğer gayrı irâdî ise sakıncası yoktur. Bu, bir derecenin gereği ise ve cezbeden kaynaklanıyorsa buna bir şey demem. Yani, bir kimse öyle bir hal yaşayacak, kendini kaybedecek ve farkında olmadan ses çıkaracak, inleyecek.. sonra ona “böyle yaptın” denilince “öyle mi, ben hiç hatırlamıyorum” diyecek, hiç farkında olmayacak yaptığının. Öyle değilse ses çıkarmamalı, farklılık izhar etmemeli. Ağlamak da böyle. Mümkün olduğunca mani olmaya çalışacaksın. Ama engel olamıyorsan, gayrı irâdî içinden geliyorsa bir mahzuru olmaz.

Üstadın namaza başlarken ve namaz içindeki hallerini anlatırlar, gözleri bir garip olur, sesi garip çıkardı, derler. O bir seviye işidir. Seviyesi o olmayanın bunu taklit edip bu çeşit hareketler sergilemesi hiç doğru değildir.

İnsanlarla beraber eda edilen ibadetlerde şirk ve riya tehlikesi vardır. Yalnız başına namazını verip veriştiren adam, başkalarının yanında uzatıyorsa, süslüyorsa bu -Allah muhafaza- şirktir. Yalnızken uzun uzadıya kılan birisi, başkalarının yanında kısa kılıyorsa bu da riyadır; çünkü, o davranışta da insanların mevcudiyetini kâle alma ve ona bir değer atfetme vardır. Öyleyse, insan yalnızken nasıl namaz kılıyorsa cemaat içinde de öyle kılmalı. Ne uzun ne kısa.. hiçbir farklılık ortaya koymamalı. Adeta bir çobanın koyunları yanında kıldığı namaz gibi. -Teşbihte hata olmasın- çoban kıldığı namazı koyunlarının görmesini dikkate alır mı? Bu arada namazını kamil namaz seviyesine çıkarmak için hep gayret içinde olmalı.

 Namaz bizi kurtaracak bir ibadettir. Ondaki su-i istimalimizle öbür tarafta başımıza iş açmasın sonra!..

“Ateş düştüğü yeri yakar.” sözünden iğreniyorum. Eğer müminsem, niçin her yere düşen ateş beni de yakmıyor! Mustarip insan ne kadar da az!.. Dünya yansa dertsizin bir tutam otu yanmıyor.

Kollektif şuura bağlanarak da olsa, bir heyetin her şeyi yapacağına inanma Allah’a (cc) karşı saygısızlıktır ve küllî bir enâniyetdir. Bu şekildeki ‘ene’ (benlik), ‘nahnu’ (biz duygusu) içinde beslenir ve büyür. Diğer insanlara ve topluluklara tepeden bakma olur. “Bir cemaate giren kurtulur.” inancı ise çok tehlikelidir. Cemaate güven değil, Allah’ın rahmetine recâ beslemek esastır. Kinleri, nefretleri ve hasetleri olan bir cemaati Allah (cc) muvaffak kılsa, onların dünyaya bırakacağı miras kin, nefret ve hasettir. Allah dünyayı böyle Müslümanlarla niye kirletsin ki!

Rıza Talebiyle Hacet Namazı Kılınır mı?

Evet, kılınır, kılınmalıdır da. Bir insan için rızâdan daha büyük bir pâye yoktur; eğer olsaydı Allah, Cennet ötesi âlemlerde sevdiklerini onunla pâyelendirirdi.. oysaki, ötelerde sonu olmayan en son nimet “Ve rıdvanun minAllahi Ekber = Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72) fehvâsınca Hakk’ın hoşnutluğudur.. Öyleyse, biz kullar için ondan daha büyük bir hacet yoktur, ondan daha büyük bir şey de talep edilemez. Dolayısıyla, rıza talebiyle hacet namazı kılınır.

Daha küçük şeyler için kılıyoruz biz hacet namazını: başımız ağrıyor, dişimiz iltihaplanıyor hacet namazı kılıyoruz; dünya adına bir ihtiyacımız hasıl olduğunda hacet namazına koşuyor, dua ediyoruz. Bir insan için mertebe-i kusva Cenab-ı Hakkın rızasıysa, Allah’ın rızası gibi çok önemli bir maksûd, bir matlûba matuf olarak hacet namazı neden kılınmasın ki?

Sadece Allahın rızasını istemek.. rıza-yı îlâhîyi hırs ölçüsünde istemek lazım. Allah rızası mevzuunda ne kadar hırslı olabilirseniz olun; yatmayın sabahlara kadar, O’nun rızası için ağlayın, yalvarıp yakarın. Her gün, her gece salât u selamlarla bezeyerek rıza dilekçeleri gönderin dergâh-ı ilâhîye. Allah’ın rızasını ısrarla istediğiniz zaman dilimlerinde dua ve yakarışlarınızın bir ucuna şu duayı da eklemeyi unutmayın: “Allahummec’alnâ min ıbâdike’l-muhlisîne’l-muhlasîne’z-zâhidîne’l-veriîne’r-râdîne’l-merdıyyîne’s-sâfîne’l-muhibbîne’l-mahbûbîne’l-mukarrabîne ve’l-mütehallıkîne biahlâkı’l-Kur’an = Allahım! Bizleri hâlis; ihlâsın zirvesine erdirilmiş; zühdü esas edinen; kılı kırk yararcasına takva hayatı yaşayan; Sen’den razı olmuş, Senin de kendilerinden razı olduğun; nefsin râdiye ve merdıyye mertebelerini aşmış, “sâfiye”ye ulaşmış; Seni deli gibi seven, Senin de kendilerini sevdiğin; kurbiyetine mazhar olmuş ve Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanmış kullarından eyle!” deyin.

Çünkü, bu dualardan biri kabul olursa, her birimiz nasiptar olur, kendi payımızı alırız.. Biz aynı gayenin talipleriyiz, vahid-i sahih bir gönüllüler topluluğuyuz. Bir kere vahid-i sahih olunca, birimizin duası hepimiz hakkında geçerlidir. Öyleyse, dua ederken himmet âlî tutulmalı. Hatta, duada dost, kardeş, arkadaşla beraber mütehayyirler, sempati duyanlar ve iyi zamanın dostları da zikredilmeli. Ola ki, birimizin duası makbul olur da herkes o rahmetten istifade eder.

Bu bahsi de İhlas Risalesi’nden bir bölümle şimdilik bitirelim: “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.”

Namazda elbiseyi düzeltmek namazı bozar mı?

Namaz kılarken havaların sıcak olmadığı zamanlarda cübbe giyiyorum. Eğilip doğrulurken zaman zaman cübbe üzerimden kayıyor, üzerine bastığım oluyor ve çekip tekrar düzeltiyorum. Ayağa kalkınca cübbeyi toparlıyorum. Bunun namazın sıhhatine zararı var mı?

Bu yapılan davranışın namazı bozma şüphesinin bulunması, bunun amel-i kesirden sayılıp sayılmamasıyla alakalıdır. Bunun için öncelikle bunun açıklamasını yapmak gerekir.

Amel sözlükte; iş, eylem, hareket demektir. Kesir ise çok anlamına gelir. Sıfat tamlaması olarak amel-i kesir, “çok hareket” demektir. Fıkıhta namazı bozan işlerle ilgili olarak kullanılan bir terimdir. Bir kimse namazda iken, dışarıdan gören kimsenin onun namazda olmadığına kanaat getirecek derecede ilâve hareketler yapıyorsa buna “amel-i kesir” denir. Eğer dışarıdan bakan kişi, namaz kılanın namazda olup olmadığında şüphe ederse, buna “amel-i kalîl (az hareket)” denir. Namazda yapılan çok hareket (amel-i kesir) namazı bozar. Meselâ namaz kılan kimsenin, namaz içinde ceketini çıkarması, çorap giymesi, birisiyle konuşması gibi. Paltonun eteklerini toplama, takke veya sarığı düzeltme gibi hareketler ise az hareket (amel-i kalîl) sayılır ve namazı bozmaz.

Fıkıh kitaplarımızda, amel-i kesîr ve kalîl için şu ölçüler verilmiştir:

1) Uzaktan bakanın namaz kılan şahsın, yapması sebebiyle namazda olmadığına şüphe etmediği iş amel-i kesîr; namazda olup olmadığında şüphe ettiği iş ise amel-i kalîl’dir. 2) Âdet olarak iki elle yapılan iş amel-i kesîrdir. Bunun bir elle yapılması hükmü değiştirmez. Sarık sarmak, kemer bağlamak gibi. Âdeten bir el ile yapılan iş amel-i kalîldir. Takke giymek ve çıkarmak gibi. Ancak bunu üç defa tekrar ederse ameli kesîr olur.

3) Birbiri ardınca yapılan üç hareket amel-i kesir, değilse amel-i kalîl sayılır. 4) Amel-i kesîr kasten yapılan iştir.

5) Durum namaz kılanın görüşüne bırakılır. Onun çok gördüğü iş ameli kesir, az gördüğü ise amel-i kalîldir.

Buna göre cübbeyi düzeltirken amel-i kesirde bulunulmamalı, mümkün olduğu kadar az hareketle bu düzeltme işini yapmalıdır. Böyle yapıldığı takdirde bu davranış ameli kesire girmez ve dolayısıyla namaz bozulmaz.

Bir kişi başka mezhepten bir imama uyabilir mi?

Mezhep ayrılığı imamete ve iktidaya (imama uymaya) engel değildir. Yani, bir şafi imama, bir Hanefi veya bir Hanefi imama bir Şafi uyabilir.

Kendi mezhebinden olmayan bir imama uyan kimse, o imamda kendi mezhebine göre namaza mâni olacak bir şey görmedikçe ve yakinen bilmedikçe ona uyarak namaz kılması caiz, namazı da sahihtir. Ancak arkasında namaz kıldığı imamda kendi mezhebine göre namazı bozacak bir durumu gören, buna vâkıf olan kimsenin o imama uyması caiz olmaz. Bu, Hanefi ve Şafilerin görüşüdür. Maliki ve Hanbelîlere göre, namazın kabul olması için imamın kıldırdığı namazın kendi mezhebinde sahih olması cemaat için de yeterli görülmüştür.

Gusül Abdestiyle Namaz Kılınır mı?

Gusül abdesti almakla abdestte almış olunur. Fakat, gusül alırken abdesti bozan durumlardan birisi gerçekleşirse sadece gusül almış olunup abdest alınmış olmaz. Gusül abdesti alınırken abdesti bozan durumlardan birisi olmadıysa o gusül abdestiyle namaz kılınılabilir.

Namazda Kaçıncı Rekatta Olduğumuzu Unutursak Ne Yapmalıyız?

Bir kimse, kıldığı bir namazın rekatlarında şübhelense bakılır: Eğer bu şübhe kendisine ömründe ilk kez arız olmuşsa, o namazı yeniden kılar. Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “Sizden biri namazında kaç rekat kıldığı hususunda şüpheye düşerse namazı yeniden kılsın.” buyurmuştur.(1) Fakat birkaç defa olmuşsa araştırır ve kanaatine göre hüküm verir. Bu hususa dair hadisi şerif de şöyledir: “Sizden biri şüphelendiği zaman doğruyu araştırsın ve galip kanaatine göre namazını tamamlasın.”(2)Namazı yeniden kılması gerekmez. Araştırmada kalbin şahidliği yeterlidir. Mesela,sabah namazını kılarken bir rekat mı kıldım, iki rekat mı? diye şübhelenip de bir rekat kılmış olduğuna kalben hüküm verse, ihtiyaten buna bir rekat daha ilave eder. Bu husustaki tereddütlerinden dolayı da sehiv secdeleri yapar. Aksine olarak iki rekat kılmış olduğuna hüküm verirse bu takdirde oturur. Teşehhüdden ve selamdan sonra sehiv secdelerini yapar. Hiç birine karar veremiyorsa, az olanı esas alır, çünkü az olanda kesinlik vardır. Bu konuda ise, şöyle bir hadisi şerif beyan buyurulur: “Sizden biri namazında şüphe ederse, üç mü yoksa dört mü kıldığını bilemezse, şüphelenmeyi bıraksın ve en az rekatı esas alarak namazına devam etsin.”(3)Bu durumda bir rekat daha kılar; ancak bu takdirde şübhelendiği rekatin sonunda oturur. Ondan sonra kalkıp o bir rekatı kılar. Çünkü önceden iki rekat kılmış olması ihtimali vardır. Bu durumda namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.Dört rekatlı bir namaza başlamış olan kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı, ikinci rekat mı? olduğunda şübhe edip bir bir karar veremezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve her bir rekatın sonunda ihtiyat olarak bir kere teşehhüd mikdarı oturur; bu şekilde dört defa kade yapılmış olur. Çünkü birinci sayılan rekatın ikinci ve üçüncü sayılan rekatın dördüncü rekat olması ihtimali vardır.Bir kimse kıldığı rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı? olduğundan şübhe etse, bu rekatın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemezse, bunu ikinci rekat sayar. Geri kalan rekatları da tamamlar. Akşam namazı ile vitir namazı bu hükmün dışındadır. Bu şekildeki bir şüphelenme bu namazlardan birinde olursa, oturmak gerekir. Çünkü şübhelenilen rekatın üçüncü rekat olması da ihtimal dairesindedir. Bu durumda teşehhüdden sonra bir rekat daha ilave edilir. Çünkü şübhelenilen rekatın ikinci rekat olması da mümkündür. Sonunda da sehiv secdeleri yapılır.Dört rekatlı namazlarda, kılınan rekatın dördüncü rekat mı, beşinci rekat mı olduğunda ve sabah namazında kılınan rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda, akşam ile vitir namazlarında da kılınan rekatın üçüncü rekat mı, dördüncü rekat mı, olduğunda şübheye düşülse, sonunda oturulur ve teşehhüdden sonra kalkılıp bir rekat daha kılınır. Çünkü bu rekatların üçüncü, dördüncü veya beşinci rekat olması muhtemeldir. O halde ilave edilen birer rekat ile fazla olan mikdar nafile olmuş olur. Sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu şübhe, kıyam veya rükü veya rükudan kıyama geçiş halinde olduğuna göredir. İlk secde yapıldıktan sonra şübhelenme olursa, ittifakla namaz batıl olur. Çünkü şübhe edilen rekat fazla olup son oturuşun terk edilmiş olması ihtimali vardır.

Dipnotlar:

1- Zeylaî, Nasbu’r Râye, 2/1732

2-Buhari, Sehv 6-7; Müslim, Salât 19-20

3- Zeylâî, a.g.e. 2/174

Cemaatle Kaza Namazında İmamla Cemaatin Aynı Namazı mı Kılması Gerekir?

Cemaatin imama uymasının bazı şartları vardır. Bunlardan biri de, imamla cemaatin kıldıkları namazın aynı olmasıdır. Veya imamın namazı cemaatin namazından daha üstün olmalıdır. (Nafile namazı kılan kişinin farz namazı kılan imama uyması gibi). Buna göre Hanefî mezhebinde cemaatle kaza namazı kılmanın şartı, imam ve cemaatin aynı vaktin namazını kılmalarıdır. Eğer cemaat farklı bir namazı kılıyorsa bu nafile yerine geçer.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz