Ramazan Ayında şeytanlar nasıl bağlanır?

Açıklama: Ramazan ayında şeytanlar zincire vurulduğu halde niçin bazı zamanlarda vesveseler geliyor ve erkekler ihtilam oluyorlar.

Seytanların zincire vuruldugu hadis-i serifte ifade buyuruluyor. Orada beyan buyurulan “merede”kelimesi, şeytanın bir sıfatıdır ve inatçılar, direnenler demektir. Demek ki, bütün şeytanlar değil, en inatçı şeytanlar bağlanmaktadır. Hadis-i Şerif’ten anlaşıldığına göre şeytan tamamen etkisiz hale getirilmiyor., büyükleri, en azılıları bağlansa bile diğerleri belli bir alanda icraatlarını devam ettiriyor. Eger insan, onların icraat alanına girmezse bir sey olmaz. Seytanlar ona yaklaşamaz. Mesela, barlar pavyonlar şeytanın kol gezdiği yerlerdir. İnsan buralara gider içki içer, eğlenir, kendinden geçer de, silahıyla bir adamı vurursa, “hani şeytanlar bağlanmıştı”diyemez. Şeytan, ölmüyor ramazanda, sadece sınırları daraltılıyor, tesir gücü azaltılıyor, faaliyet alanı küçültülüyor. İnsan da bu arada dikkatli olmalı, onun sahasına girmemeli ve ramazanda büyük bir ivme kazanarak, ramazan sonrası şeytanların her yanda avını kurup beklediği zamanlar için manevi gerilim elde etmeye çalışmalıdır.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Ramazan’da herkes, az çok kendini günah ve kötülüklerden alıkor. Önceden yaptığım günahları bari Ramazan’da işlemeyeyim diye kendine çeki düzen verir. Her tarafta coşkun bir maneviyat yaşanır. Namazlar, oruçlar, iftarlar, sahurlar, teheccüdler, teravihler..vs. derken bütün inananlar adeta bir maneviyat dopingine tabi olurlar. İşte bu cennet gibi iklimde şeytanlar homurdanır dururlar ama yapacakları pek fazla bir şey yoktur. Zira, mü’minler ellerinden geldikçe bu mübarek zaman diliminin sürükleyici akımına katılırlar ve her an binbir ruhani zevk yaşarlar. Bu manzara karışısında şeytan, inanmış gönüllere hükmedemez hale gelir ve hıncından adeta kudurur.

Bahsettiğiniz vesvese meselesi, ayrıca üzerinde durulmalıdır. Pek çok yönü var. Ancak, ramazanda vesvesenin gelmesi de yine şeytanın tamamen yok edilmemesiyle irtibatlı olarak düşünülmelidir. Şeytan zincire vurulsa da içimizdeki nefis ve bazı duygular, bizi bu türlü vesveselere sürükleyebilir. Vesveselerin tamamen kalkması, imtihan sırrına ve insanın inkişafı hakikatine zıttır. Az da olsa olacaktır. Olacaktır ve insan vesveselerle boğuşarak Ramazan’da daha da kuvvetli bir imana erişecektir. Zaten vesvese de, imanı olan insana gelir. İhtilam meselesine gelince, bunu tamamen şeytana bağlamak doğru değildir. İnsan manen iyi olduğu zamanlarda da ihtilam olabilir. Ayrıca işin sıhhi tarafı da unutulmamalıdır. Soğuk, ağır kaldırma, aklı aşırı derecede kullanma gibi insan vücuduyla alakalı boşalmalar da olabilir.

Kadir gecesinde ölen kimse cennete mi gider?

Öncelikle şu hususun anlaşılması lazım. Ahirete intikal eden bir kişi hakkında “cennete gitti veya cehenneme gitti” şeklinde bir değerlendirmede bulunmak doğru değildir. Çünkü Peygamberimiz ashabını bu konuda uyarmış ve kendisinin bile ölen kişinin cennete mi yoksa cehenneme mi gittiğini bilmediğini söylemiştir. Çünkü bizlerin her ne kadar bir kimsenin yaşantısına, ibadetlerine bakarak bir fikre varmamız mümkün gibi görünse de, diğer yandan biz kimsenin kalbini, Allah’la münasebetini ve son anında nasıl bir halde ahirete intikal ettiğini bilemeyiz. Bundan dolayı bu hususta kesin şeyler konuşmak hatalıdır.

Ancak sizin soruda da bahsettiğiniz gibi, bir insanın böyle mübarek bir gecede vefat etmesi ve rüyalarınızda onu güzel bir halde görmeniz, onun hakkında hüsnü zanda bulunmanız için bir işaret olabilir. Hatta bizler, Allah’ın rahmet ve merhametinin genişliğini mülahazaya alarak, Müslüman olarak ölen herkes için hüsnü zanda bulunuruz ve hakkında Cenab-ı Hakk’a dua ederiz.

Son olarak Ebu Davud’da geçen bir hadisi ve açıklamasını aktaralım:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Benî İsrail’de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Âbid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: “Vazgeç!” derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, “vazgeç” dedi. Öbürü:

“Beni Allah’la baş başa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?” dedi. Öbürü: “Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: “Allah seni cennetine koymaz!” dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabbülâlemînin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri ibadette gayret edene: “Sen benim elimdekine kâdir misin?” dedi. Günahkâra da dönerek: “Git, rahmetimle cennete gir!” buyurdu. Diğeri için de: “Bunu ateşe götürün!” emretti.”

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)  der ki: “(Adamcağız Allah’ın gadabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de heba etti.” (Ebu Dâvud, Edeb 51)

Hadisin Açıklaması:

1- Bu hadis, amele güvenmemek gerektiğine dair canlı bir örnek sunmaktadır. Yapılan hayırlı amellere rağmen nasıl bir sonla karşılaşacağını kimse bilemez. Keza şer üzere olan kimselere karşı da peşin hükümlü olmamak, onların da hayırlı bir sonla bahtiyarlar zümresinden olabileceğini nazar-ı dikkate almak gerekmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir Müslim hadisinde: “Kendisinden başka ilah olmayan zata yemin olsun, biriniz cennet ehlinin amelini işler işler, cennetle arasında bir zira’lık bir mesafe kala, kader galebe çalar, ateş ehlinin amelini işleyiverir ve ateşe gider. Biriniz cehennem ehlininin amelini işler işler, cehennemle arasında bir zirâ mesafe kala kader galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işler ve cennete girer.”

Şu halde dinimizde amele güvenmemek, ölünceye kadar, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden ümid, gadabından da korku üzere olmak esastır. Âlimler, kesinlikle “cennetliğim” veya kesinlikle “cehennemliğim” demeyi büyük günahlardan addetmişlerdir. Bir başkası hakkında verilecek hüküm de böyle. Kimse hakkında kesinlikle “cennetliktir”, “cehennemliktir”  gibi kesin hüküm verilemez. Bu gayba âşinâlık iddası olur. Dinimizde cennetlik olduğu belirtilen belli sayıda insan vardır ki, bunların bir kısmı meşhur Aşere-i Mübeşşere (on müjdelenmişler) adıyla bilinen on sahabidir. (Kütübü Sitte Tercümesi, c.11, s.540)

Kadir Gecesi, ismini nereden alır?

Bu gecede kaderin bir çeşit istinsahı yapıldığı anlaşılıyor. Yani İmam-ı Mübîn’den, Kitâb-ı Mübîn’e istinsahı. Nazarı oraya ulaşanlar, kaderin bu kısmına da muttali olabilirler. Efendimiz (sav)’in Mi’raç’ta seslerini duyduğu kalemler de bunlar olsa gerek…

Mes’elenin diğer bir yüzü de, Kadir Gecesi “kadr” den gelir. Yani o gece bir kadirşinaslık rûh ve ma’nâsı nümayandır. Öyle ise o gecenin kadrini bilin ki, kadriniz bilinsin. Ayrıca Allah (cc)’ın fevkalâdeden atâsının verildiği şeyler de olabilir bu gecede. Tıpkı ulûfe gibi…

Bu gece, bin aydan hayırlı olmasına gelince bu kesretten kinayedir ve herkes için de söz konusu değildir, belki her geceyi Kadir bilenler içindir. Evet sanki o, her geceyi ihyâ etmiş de, bu gecede bardağı taşıran rahmet damlayıvermiş… Derken kul, damla ile deryaya ermiş… Gizli olmasında da ayrı bir sır vardır. Efendimiz (sav) onu önce biliyordu, sonra unutturuldu. Ta ki, ihyâ edilsin. Sadece bu geceyi ihyâ eden de belki hissemend olabilir ama, her geceyi Kadir bilip ihyâ edenin nasibdar olacağından şüphe yoktur.

M. Fethullah Gülen

Kadir Gecesi, ismini nereden alır?

Bu gecede kaderin bir çeşit istinsahı yapıldığı anlaşılıyor. Yani İmam-ı Mübîn’den, Kitâb-ı Mübîn’e istinsahı. Nazarı oraya ulaşanlar, kaderin bu kısmına da muttali olabilirler. Efendimiz (sav)’in Mi’raç’ta seslerini duyduğu kalemler de bunlar olsa gerek…

Mes’elenin diğer bir yüzü de, Kadir Gecesi “kadr” den gelir. Yani o gece bir kadirşinaslık rûh ve ma’nâsı nümayandır. Öyle ise o gecenin kadrini bilin ki, kadriniz bilinsin. Ayrıca Allah (cc)’ın fevkalâdeden atâsının verildiği şeyler de olabilir bu gecede. Tıpkı ulûfe gibi…

Bu gece, bin aydan hayırlı olmasına gelince bu kesretten kinayedir ve herkes için de söz konusu değildir, belki her geceyi Kadir bilenler içindir. Evet sanki o, her geceyi ihyâ etmiş de, bu gecede bardağı taşıran rahmet damlayıvermiş… Derken kul, damla ile deryaya ermiş… Gizli olmasında da ayrı bir sır vardır. Efendimiz (sav) onu önce biliyordu, sonra unutturuldu. Ta ki, ihyâ edilsin. Sadece bu geceyi ihyâ eden de belki hissemend olabilir ama, her geceyi Kadir bilip ihyâ edenin nasibdar olacağından şüphe yoktur.

M. Fethullah Gülen

Ramazan ayında hatim cd’leri ile mukabele takip etmek doğru mudur?

Kur’an’la meşguliyetin derecesine göre sevabı vardır. Kur’an’ı okumak, dinlemek, gözle takip etmek gibi fiillerin her biri sevaptır. Tabii ki Kur’an’ı CD’den dinlemek güzeldir ve kişiye sevap kazandırır. Ancak bizzat okuyandan dinlemek daha güzeldir. Bu açıdan imkanı olanların CD yerine bizzat mukabele dinlemeleri tavsiye edilebilir. Ancak bir kişinin buna imkânı yoksa Kur’an’ın nurundan ve feyzinden mahrum kalmaması için en azından CD’den veya televizyondan takip etmesi de tavsiye edilir. Tabii ki bütün bunların yanında bizim bizzat kendimizin Kur’an okumamız hatta onu meal ve tefsirlerden öğrenmeye çalışmamız en güzelidir.

Oruç Tutmanın Mekruh Olduğu Günler Hangileridir?

1— Senenin beş gününde oruç tutmak (tahrimen) mekruhtur. Yâni, harama yakın şekilde mekruh sayılmıştır. Bu günler Ramazan Bayramı’nın ilk günü ile Kurban Bayramı’nın ilk dört günüdür.

Bu günlerde tutulan oruç yine oruç olmasına rağmen yenirse kazası lâzım gelmez. Zira kendisi mekruh olan şeyin borç olması makul olmaz.

2— Tek başına cuma günü, yahut tek başına cumartesi günü de oruç tutmak (tenzihen) mekruhtur. Zira cuma bayramdır. Mü’minlerin bayramına iştirak etmenin gereği oruçlu olmamaktır. Cumartesi ise Yahudilerin özel günleridir. Onlara benzememek için yalnız o güne mahsus şekilde oruç tutmak münasip değildir.

3— Muharrem ayının yalnız onuncu günü, yâni Âşura günü oruçlu bulunmak da aynı şekilde (tenzihen) mekruhtur. Yalnız o güne hasredilen oruç, mahzurdan hâli olmaz. Ancak bir gün önceden başlanırsa, yahutta devam edilen oruç tutulursa mahzur olmaz.

4— (Nevruz) ve (Mehrican) denen ilkbahar günlerine mahsus olarak kasti şekilde oruçlu olmak da aynı şekilde mekruhtur. Kasti olmaksızın, mutat olan orucun bugünlere rastlamasında ise mahzur olmaz.

Otuzuncu günü Ramazan mı, Şaban ayının son günü mü kestirilemeyen gündür. Böyle şek edilen günde niyette şüphe olduğundan mekruh olur.

Niyette şüphe olmaz da Şaban’ın son günü olduğu bilinir, nafileye niyet edilerek tutulursa, bunda mahzur olmaz. Sonra o günün Ramazan olduğu bilinse o tek günlük nafile farz olan oruç yerine kâim olur.

Ancak “bugün Ramazansa farz olan oruca, değilse nafileye niyet ediyorum şeklinde şek ile yapılan niyetle oruç tutulmaz. Buna dikkat etmek gerek.

Yalnız pazar günü de oruçlu olmak mekruh değildir. Şayet bugüne tazim niyetiyle tutmuyorsa. Ahmet Şahin

Diş fırçalamak orucu bozar mı?

Diş fırçalamakla oruç bozulmaz. Bununla birlikte, diş macununun, misvak parçalarının veya suyun boğaza kaçması hâlinde oruç bozulur. Orucun bozulma ihtimali dikkate alınarak, dişlerin imsakten önce ve iftardan sonra fırçalanması uygun olur.

Astım hastalarının kullandığı sprey orucu bozar mı?

Akciğer hastalarının kullandıkları spreyden, bir kullanımda 1/20 ml. gibi çok az bir miktar ağıza sıkılmaktadır. Bunun da önemli bir kısmı ağız ve nefes boruları cidarında emilerek yok olmaktadır. Bundan geriye bir miktarın kalıp tükrük ile mideye ulaştığı konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Abdest alırken ağızda kalan su ile kıyaslandığında, bu miktarın çok az olduğu görülmektedir. Halbuki oruçlu, abdest alırken ağzına verdiği sudan geri kalan miktarın mideye ulaşması halinde orucun bozulmayacağı konusunda hadis (Dârimî, Savm, 21) ve İslâm bilginlerinin icmaı vardır. Ayrıca, misvaktan bazı kırıntıların ve kimyevi maddelerin mideye ulaşması kaçınılmaz olduğu halde, Hz. Peygamber’in oruçlu iken misvak kullandığı, sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır (Buharî, Savm, 27; Tirmîzî, Savm, 29). Diğer taraftan, “kesin olarak bilinen, şüphe ile bozulmaz” kaidesi gereğince, mideye ulaşıp ulaşmadığı konusunda şüphe bulunan bu şeyle oruç bozulmaz.

Bu itibarla astımlı hastaların, sağlığı oruç tutmalarına uygun olup başka bir hastalıkları da yoksa, rahat nefes almalarını sağlamak amacıyla ağza püskürtülen oksijenli ilaç orucu bozmaz. (Diyanet İşleri Yüksek Kurulu)

Sahur yapmak şart mı?

Nafilede de farz oruçta da önemli olan niyettir. Akşamdan niyet etmeniz yeterlidir. Ancak, sahura kalkmanın ayrı bir ehemmiyeti vardır. Peygamber Efendimiz (sas), sahurun bereketinden bahsederek şöyle buyurur:”Sahura kalkın, çünkü sahur yemeğinde bereket vardır.” (Buhari, Savm, 20)  Sahur yapmak müstehap görülmüştür. Sahurun vakti ise gecenin sonudur yani son altı da biridir. Sahuru geciktirmek müstehap görülmüştür fakat vaktin çıktığında şüpheye düşecek geciktirmek mekruh görülmüştür.

Göz damlası orucu bozar mı?

Uzman göz doktorlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20’si olan 50 mikrolitre) olup bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Damlanın yok denilebilecek kadar çok az bir kısmının, sindirim kanalına ulaşma ihtimali bulunmaktadır. Bu bilgiler, yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde, göz damlası orucu bozmaz.(Diyanet İşleri Yüksek Kurulu) Fetavay-ı Hindiye’de şöyle geçmektedir: Göze damlatılan bir ilacın tadını, boğazında hisseden kimsenin orucu, bize göre bozulmaz.”

Anestezi orucu bozar mı?

Acı ileten sinir yolları üzerinde, ulaşımın değişik seviyelerde engellenmesi anestezi oluşturmaktadır. Lokal, bölgesel ve genel anestezi olmak üzere, üç türlü anestezi vardır. Küçük ameliyatlarda ameliyat bölgesinin yakın çevresine ulaşmasını engelleyen ilaçların verilmesi ile oluşan anesteziye lokal anestezi denir. Vücudun daha geniş bölgeleri, mesela belden aşağısı veya bir yarısı, ulaşımın omurilik düzeyinde engellenmesi için omuriliğe veya omuriliğe varmadan geniş bir sinir grubunun oluşturduğu bağlantı yerleri üzerine ilaç verilerek oluşturulan anesteziye bölgesel anestezi denir. Hastanın uyutulup ağrının duyulması beyin düzeyinde engellenirse bu tür anesteziye genel anestezi denir.

Anestezi, nefes yolu veya iğne ile vücuda ilaç verilerek oluşturulmaktadır. Nefes yolu veya iğne ile yapılan anestezi, mideye ulaşmadığı gibi, yeme-içme anlamı da taşımamaktadır. Ancak bölgesel ve genel anestezide, acil durumlarda ilaç ve sıvı vermek maksadıyla damar yolu açılarak, bu açıklık işlem süresince serum vermek suretiyle sağlanmaktadır. Bu itibarla, lokal anestezi, orucun sıhhatine engel değildir. Bölgesel ve genel anestezide serum verildiği için oruç bozulur. (Diyanet İşleri Yüksek Kurulu)

Dil altı orucu bozar mı?

Bazı kalp rahatsızlıklarında dil altına konulan ilaç, doğrudan ağız dokusu tarafından emilip kana karışarak kalp krizini önlemektedir. Söz konusu ilaç ağız içinde emilip yok olduğundan mideye bir şey ulaşmamaktadır. Bu itibarla, dil altı kullanmak orucu bozmaz. (Diyanet İşleri Yüksek Kurulu)

Diyaliz ünitesinde tedavi olmak orucu bozar mı?

Böbrek yetmezliği hastalarına uygulanan diyaliz, periton diyalizi, hemodiyaliz olmak üzere iki çeşittir.

Periton diyalizi, karın boşluğuna verilen özel bir solüsyon aracılığı ile hastanın kendi karın zarı kullanılarak kanın zararlı maddelerden arındırılması ve sıvı dengesinin sağlanması işlemidir. Hemodiyaliz ise, kanın vücut dışında bir makina yardımı ile temizlenip vücuda geri verilmesi işlemidir. Kan bir iğne aracılığı ile hastanın kolundan alınır. Hemodiyaliz makinası, diyalizör denen bir filtreden kanı sürekli geçirerek zararlı maddeleri ve fazla suyu filtre eder. Filtre edilen temiz kan ikinci bir iğne ile hastanın damarına geri verilir. Bu işlem yapılırken bazen, gıda içerikli sıvı verilmesi gerekmektedir.

Buna göre hastaya herhangi bir sıvı maddesi verilmeden gerçekleştirilen hemodiyalizde oruç bozulmaz. Diğer diyaliz çeşitlerinde ise, vücuda gıda içerikli sıvı verildiği için oruç bozulur. (Diyanet İşleri Yüksek Kurulu)

İğne yaptırmak orucu bozar mı?

Çiçek aşısı gibi deri üzerinden yapılan aşılamalar, orucu bozmaz. Çünkü deri vücudun dış kısmındadır. İğneyle vücudun içine ilâç ve su gibi maddeler enjekte edilirse oruç bozulur. Dinimiz, hasta ve tedavi sürecinde olan kişilerin oruç tutmamalarına izin vermektedir. Bu nedenle, tedavisi devam eden kimseler, sağlıklarına kavuşup, tedavileri tamamlanıncaya kadar oruçlarını erteleyebilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayında herkesle birlikte oruca devam etmeyi arzu ediyorlar ve oruç tutmalarına başka bir engelleri de bulunmuyorsa, iğnelerini iftardan sonra yaptırmaları yerinde olur.

Kan vermek orucu bozar mı?

Kan vermenin orucu bozup bozmayacağı konusunda, Peygamberimiz (sas)’den rivayet edilen “Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur.” (Ebû Davûd, Sıyam, 28) hadisinden hareketle bazı İslâm alimleri kan vermekle orucun bozulacağını söylemişlerdir. Alimlerimizin çoğunluğu ise, Peygamberimiz (sas)’in oruçlu iken hacamat olduğuna dair rivayeti (Buhârî, Savm, 32; Ebû Dâvûd, Sıyam, 29) esas alarak kan vermenin orucu bozmayacağını söylemişlerdir.

Bu iki hadis ve diğer rivayetler birlikte değerlendirildiğinde, “Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur.” hadisinin “hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulma tehlikesiyle karşı karşıyadır.” şeklinde anlaşılmalıdır. Zira hacamat yapan kişi emerek kanı aldığı için boğazına kan kaçma ihtimali, hacamat yaptıranın ise zayıf düşeceğinden yeme içme zorunda kalma ihtimali bulunmaktadır. Nitekim Enes b. Malik de, hacamat yaptırmanın oruçluyu zayıf düşüreceğinden dolayı hoş karşılanmadığını söylemiştir(Buhârî, Savm, 32).  Bu itibarla, oruçlu iken kan vermek orucu bozmaz. (Diyanet İşleri Yüksek Kurulu)

Anjiyo yaptırmak orucu bozar mı?

Halk arasında anjiyo olarak bilinen operasyon, teşhise yönelik (anjiyografi) ve tedaviye yönelik olarak uygulanmaktadır. Anjiyografi vücut damarlarının görüntülenmesi demektir. Damar içine damarların görünür hale gelmesini sağlayan ve kontrast madde olarak tanımlanan ilaç verilerek, anjiyogram adı verilen filmler elde edilir. Anjiyografi sayesinde organları besleyen damarlar görüntülenerek damar hastalıkları veya bu damarlardan beslenen organlara ait tanı koydurucu bilgiler edinilir. Tedaviye yönelik olarak uygulanan anjiyonun klasik yöntemi anjiyoplastidir. Bu ise, dar veya tam tıkalı damarların balon ya da stent denilen özel araçlarla tekrar açılması için yapılır.

Bu bilgiler ışığında gerek anjiyografi, gerekse anjiyoplasti operasyonlarında yemek ve içmek anlamı bulunmadığından, oruç bozulmaz. (Diyanet İşleri Yüksek Kurulu)

Oruç Tutamayanların Fidyesi Nasıl Verilir?

Fidye Sürekli bulunan bir hastalıktan veya yaşlılıktan dolayı oruç tutamayan kimselerin, tutmaları gereken her gün için bir fakiri iki öğün doyuracak kadar verdikleri yaptıkları yardıma fidye denir. Fidye iyileşmesi mümkün olmayan hastalar ve çok yaşlı kimseler için bir ibadet sevabına ortak olma vesilesidir. Şu da unutulmamalıdır ki oruç tutamadığından dolayı fidye veren kimse daha sonra sağlığına kavuşursa fidyesini verdiği günlerin kazasını yapar.

Fitreler Ramazandan sonra verilebilir mi?

Sadaka-i fıtır, Ramazan Bayramı’nın birinci günü tan yerinin ağarmasıyla vacip olmakla birlikte, Ramazan ayı içinde de verilebilir. Hatta fakirlerin bayram ihtiyaçlarını karşılamaları için, bayramdan önce verilmesi daha iyidir. Ancak Bayram sabahına kadar sadaka-i fıtır verilmemiş ise, Bayram günlerinde ödenmesi gerekir. Zamanında ödenmeyip sonraya kalan fitreler ise, mümkün olan ilk fırsatta ödenmelidir.

Emzikli ve Hamile kadınlar oruç tutar mı?

Oruç tutmamayı mubah kılan özürlerden biri de, kadının hamile olması veya çocuk emzirmekte bulunmasıdır.

Hamile olan veya çocuk emziren kadınlar, kendi sağlıklarından ya da çocuklarının sağlığından korkarlarsa, oruç tutmayabilirler veya iftar edebilirler. Bu durumdaki kadınlara keffâret gerekmez; oruçlarını kaza ederler.  (Fetava-i Hindiyye)

Oruçlu Bir İnsan Yemeğin Tadına Bakabilir mi?

Herhangi bir mazeret olmaksızın bu şekilde hareket etmek mahzurludur. Fakat eğer bir mahzur varsa mesela beyi yemeğin tuzuna dikkat eden bayanlar boğazlarına kaçırmadan dil ucuyla yemeğin tadına tuzuna bakabilirler. Bu halde dikkat edilmeli yemeği boğaza kaçırmamalıdır yoksa oruç bozulmuş olur.

Uyurken İhtilâm Olan Kimse, Günün Orucuna Devam Edebilir mi?

Gece imsak vaktine az bir süre kala veya gün içerisinde uyurken ihtilam olan kimse orucuna devam edebilir. Bu hal oruca mani değildir. Fakat elinden geldiğince bu halden kurtulmaya çalışmalı, gusül abdestini almalıdır. Gusül abdesti esnasında ağza ve burna su verirken boğazına su kaçmamasına dikkat etmelidir yoksa orucu bozulabilir. Bu şekilde oruç bozulursa kazası gerekir.

İnanarak Oruç Tutmak Ne Demektir?

Açıklama: Bir hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyurulurken “imanen ve’htisaben” kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?

Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen ve’htisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri günahlarının affedileceğini müjdelemiştir.

“İmanen” kelimesi, inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alakalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.

Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Bizim O’na karşı yaptığımız şeyler O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdârdır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; “O eller geriye boş olarak dönmeyecektir.”

Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, duaları işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icâbet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na gönülden inanmaktır. İnanacaksın ki, samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkartmaz, seni mahçup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

“İhtisap” kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfâtı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabi anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Allah’tan dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; O’nun hakkı olduğu için kulluğumuzu O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, onları vazifemiz olduğu için eda etmeliyiz.

Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin -ki bu sizin vazifenizdir- Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur” demiştir. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.

Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfâtı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

“Ramazan, Bütün Hayırları İçine Alır”Sözü Nasıl Anlaşılmalıdır?

Açıklama: İmam Rabbanî Hazretleri, “Mübarek Ramazan ayı, bütün hayırları ve bereketleri câmidir. Kim Ramazan ayını çok iyi değerlendirip hayır ve bereketinden nasipdâr olursa, bütün senesini o câmiiyet içinde geçirmeye muvaffak olur.” buyuruyor. Bu tespitin bir tahlilini lütfedip, mübarek Ramazan ayını en rantabl şekilde değerlendirme adına neler tavsiye edersiniz?

Bilindiği gibi bazı mübarek ay, gün ve gecelere ait bir kısım faziletlerden bahsedilmiştir. Mesela, Kur’ân’ın ifadesiyle, Kadir Gecesi’ni ihya eden bir insan, bin ayı ihya etmiş gibi sevap alır. Yine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadesiyle, vatanı korumak gayesiyle bir saat nöbet tutan insan, bir sene ibadet yapmış gibi sevap kazanır; keza bir saat tefekkür eden insan, bir sene ibadet yapmış gibi olur… Demek bu türlü az ve dar bir zaman dilimi içinde, yine hayatî önem taşıyan bir mekanda bir insanın yapacağı bazı hususi, cüzî, zıllî şeyler, cüz’iyetten çıkıp külliyet kesbediyor, zılliyetten çıkıp asliyete inkılap ediyor ve Cenab-ı Hakk’ın katında aslı eda edilmiş gibi kabul ediliyor.

İmam Rabbani Hazretleri’nin Ramazan’la ilgili değerlendirmesine gelince; en başta meselenin teşvik yanı söz konusu. Yani bir insan, Ramazan-ı şerifi, gecelerini kıyamla, gündüzlerini de oruçla geçirirse, onun için Kadir Gecesi’nde vaat edilen İlahi lütuflar bahis mezvuu olabilir. Dolayısıyla bütün bir seneyi câmi bir mümin olarak geçirir ve böyle bir insanın sakatatı olmaz. Bu da, o insan için bir sâlih (doğurgan) dairenin teşekkül etmesi demektir ki, böyle bir durumda her hayır, başka bir hayrı doğurur ve derken o insan için bir hayırlar dairesi teşekkül eder.

Evet, bir insan gecesiyle gündüzüyle bir Ramazan-ı şerifi ihya etmekle, bütün sene hayırlara açık olabilir ve hep hayır yollarında dolaşabilir. Tabii böyle potansiyel bir lütf-u İlahi herkes için söz konusudur. Ramazan-ı şerifi tastamam ihya eden bir insan için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kim inanarak ve aynı zamanda sevabını da Allah’tan bekleyerek oruç tutarsa, işlediği bütün günahları Allah (celle celâluhû) affeder.” buyurur. Demek bu türlü mübarek ibadetlerde insanın niyeti, hülusu, yakîn mülahazası çok önemli ki, bunların derinliğine göre Allah (celle celâluhû), bazen bire on, bazen yüz ve bazen de milyon veriyor. Tabii böyle bir sevap katlaması, o insanın ömrünün senelerini aşar.

Bunu küçük bir misalle anlatmak gerekirse, diyelim ki Ramazan-ı şerifte Kadir Gecesi’ni yakaladınız. Bu, bin ay hesabına göre seksen sene yapar. Buna göre, o insan sanki seksen sene yaşamış gibi sevap kazanır; başka bir ifadeyle, bin ay namaz kılmış, bin ay oruç tutmuş gibi olur. Bu ise, bir insanın ömrünü aşkın bir şeydir; zira ümmet-i Muhammed’in en uzun yaşayanları bile seksen yaşını biraz aşkın yaşamışlardır/yaşıyorlar. Yine bu öyle bin ay ve öyle seksen sene ki, içinde riya yok, süm’a yok.. mesela siz namaz kılar, rükua gidersiniz ama içinizden, “çevredeki insanlar da gördü, iyi bir rüku çıkardım” diye geçirseniz; yine secdeye gider, Cenab-ı Hakk’ın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) secdesini tarif ederken “Secde edenler arasında kıvrım kıvrım halini Allah görüyor..” ifadesinde olduğu gibi, kıvrım kıvrım bir secde eda edersiniz; ama aklınızın köşesinden, ‘nasıl secde edilirmiş insanlar bir görsün’ diye geçirseniz, sizin bu düşünceniz o secdeyi de, rükuu da ve onların önündeki şeyleri de alır götürür. Sadece yatıp kalkmanız ve bir de yorgunluğunuz yanınıza kâr kalır. Ama Kadir Gecesi’nde kazandığınız şey, öyle bir netice verir ki, gecenin bir ânında ve kimsenin olmadığı bir ortamda yaptığınız ibadet ü taati riya, süm’a fırtınaları alıp götürmez. Yine onun içinde başka günahlar da yoktur; mesela harama bakmamış, yalan söylememiş, din-i mübîn-i İslam’ın esaslarına aykırı hareket etmemişsinizdir.

Bir ehl-i tahkikten bu geceyle ilgili şöyle bir değerlendirme duymuştum; bu zat derdi ki, mesela birinin malını yemişsiniz, birine sövmüşsünüz ya da birinin gıybetini etmiş, çekiştirmişsiniz. Bütün bunların karşılığını ötede sizin sevabınızdan alır, ona verirler. Ancak bu verilecek şeyler, sizin yaptığınız şeylerden verilir; fazlî olan, yani Allah’ın (celle celâluhû) size fazlından verdiği şeylerden verilmez. O halde, eğer Cenab-ı Hak bir gecede size seksen senelik bir ecir vermişse, seksen bin adama borcunuz da olsa, eğer sizin sadece o geceniz varsa, o geceniz alınıp onlara taksim edilir; ama Allah’ın fazlî surette size verdiği şey, seksen seneye muâdil olarak bitevî size kalır…

İşte Ramazan ayı, böylesine hayırlara, hasenata açık ve aynı zamanda önemli hayırlar doğuran bir aydır. Ancak hususiyle Kur’ân hizmetkârlarının, Ramazan’ı da, başka zamanları da ayrı bir önem arz etmektedir. Çünkü günümüzde hiç kimsenin yapamayacağı her mevsime ait işleri, Allah (celle celâluhû) bu hizmet erlerine yaptırıyor. Böylece onlar, sadece Ramazan ayını değil, adeta bütün ömürlerini mücahede ruhu ile bir dantela gibi örüyorlar. İşte bu durum, İmam Rabbani Hazretleri’nin dediği, münhasıran bir Ramazan’ı ihya etmeyi, onu değerlendirmeyi ve Ramazan’ın değerlendirilmesiyle çok engin, çok geniş hayırlara açılma işini çok çok aşar. Çünkü bu insanlar, göz doldurucu ve çok çalımlı işler yapıyor ve belki şu anda gerçek değeriyle değerlendiremeyeceğimiz şekilde bir tarih yazıyorlar. Bu açıdan da eğer bir Ramazan ayı ihlaslı bir insana seksen senelik ömür kazandırıyorsa, her halde onlarınkini hesap etmek mümkün olmayacaktır.

Unutulan Bir Sünnet: İtikâf

Dînî bir terim olarak i’tikâf; cemaatle namaz kılınan bir mescid veya o hükümde bir yerde, ibadet niyetiyle durmak ve ikâmet etmek demektir. İ’tikâf’a giren kimseye de “Mu’tekif” veya “Âkif” denir.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye hicretinden sonra, âhirete irtihâllerine kadar her Ramazan’ın son 10 gününü i’tikâf ile geçirmişlerdi.

İslâm büyüklerinden Atâ’ şöyle der:

“İ’tikâf’a giren kimse ihtiyacından dolayı büyük bir zâtın kapısında oturup “Hacetimi yerine getirmedikçe buradan ayrılıp gitmem.” diye yalvaran bir kimseye benzer ki, Allahü Teâlâ’nın bir ma’bedine sokulmuş ve adeta “Beni bağışlayıp mağfiret etmedikçe buradan ayrılıp gitmem.” demektedir.”

İ’tikâf’a ilk gece güneş batmadan girilmelidir. Son gün güneş battıktan sonra çıkılabilir. İ’tikâflar 3 kısımdır:

1- Vâcib İ’tikâf: Bir kimsenin i’tikâf’a girmeyi adaması durumunda yapması gereken i’tikâf’tır. En az müddeti 1 gündür, oruçlu geçirilmesi gerekir. Bozulunca kazası lâzım gelir.

2- Sünnet İ’tikâf: Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatına kadar devamlı yapmış oldukları bir ibadet olduğu için sünnet-i müekkede olan i’tikâf’tır. Vakti ise Ramazan-ı Şerif’in son 10 günüdür.

3- Müstehap İ’tikâf: Vâcib veya sünnet olmadığı halde Ramazan’ın son 10 günü dışında yapılan i’tikâf’lardır. Belli bir süresi ve oruçlu olma şartı yoktur. İ’tikâf niyetiyle cemaatle namaz kılınan yere her giriş, müstehap i’tikâf’a dahildir. İ’tikâf’ın Şartları: 1- Mu’tekif; müslüman, akıllı ve temiz olmalıdır. 2- İ’tikâf’a niyet edilmiş olmalıdır. 3- İ’tikâf, içinde cemaatle namaz kılınan mescid veya mescid hükmünde bir mekânda yapılmalıdır. İ’tikâf’ın büyük câmilerde yapılması ise daha faziletlidir. 4- Vâcib i’tikâf’larda mu’tekif, oruçlu bulunmalıdır. Orucun bozulması ile i’tikâf bozulmaz. Sünnet ve müstehap olan i’tikâf’larda ise oruçlu olmak şart değildir.

İ’tikâf’ı Bozan ve Bozmayan Şeyler:

1- Vâcib olan i’tikâf’ta mu’tekif, i’tikâf’a girdiği yerden -Cuma namazını kılabilmek için başka mescide gitme, abdest ve gusül ihtiyaçlarını giderme ve bulunduğu mescidin yıkılması veya oradan zorla çıkarılma gibi bir özrü olmadan- dışarıya çıkarsa i’tikâf’ı bozulur. Sünnet ve müstehap i’tikâf’ta ise bozulmaz. 2- Vâcib olan i’tikâf’ta hasta ziyareti ve cenaze namazı için çıkılması özür sayılmaz; çıkılsa i’tikâf bozulur. Sünnet ve müstehap i’tikâf’ta dışarıya çıkmakla zaten bozulmaz. 3- Mu’tekif; yeme-içme, kendisi ve ailesi için alış-veriş muamelesini dışarıya çıkmadan içeride yerine getirir. 4- Mu’tekif’e, i’tikâf esnasında bir kaç günlük baygınlık veya delilik ârız olmasıyla, her türlü i’tikâf bozulmuş olur. 5- Vâcib olan i’tikâf’ta kişi kasden yemek sûretiyle orucunu bozarsa i’tikâf’ı da bozulur; fakat unutarak yemekle i’tikâf’ı bozulmaz. Sünnet ve müstehap i’tikâf’ta oruçlu olma şartı olmadığından orucun kasden bile olsa bozulması i’tikâf’ı bozmaz. 6- Dedikodu etmek, iftira atmak, laf gezdirmek gibi fiillerle i’tikâf bozulmasa da bunları yapan yine büyük günah işlemiş olur.

Bozulan İ’tikâf’ın Hükmü: Özürlü veya özürsüz, i’tikâf’ın bozulması hâlinde durum şöyledir: Eğer bozulan i’tikâf, vâcib olan bir i’tikâf ise ve herhangi bir ayda i’tikâf’a girilmek adanmış, fakat vakit belirlenmemişse toplam bir aylık adanan bu i’tikâf esnâsında 1 gün oruç bozulsa veya dışarıya çıkılsa, yalnız 1 günlük i’tikâf kazâ edilir. Fakat belirsiz olarak aralıksız 1 ay için adanmış bir i’tikâf esnâsında, böyle 1 gün oruç bozulacak veya dışarıya çıkılacak olsa, 1 aylık i’tikâf’a yeniden başlamak gerekir. Eğer Ramazan’ın son 10 gününde yapılan sünnet i’tikâf’a başlanıp bozulsa veya yarıda bırakılsa Hanefîler’in büyük çoğunluğuna göre sadece i’tikâf’ın bozulduğu gün veya günler kazâ edilir. Vâcib veya sünnet olmayıp müstehap olan i’tikâf’ların bozulmasından dolayı bir şey lâzım gelmez.

İ’tikâf’ın Âdâbı: 1- İ’tikâf sırasında hayırdan başka söz söylenmemelidir. Günah ifadesini taşımayan sözlerde gerçi bir beis yoktur, fakat mu’tekif için boş konuşmayıp, hayırlı şeyler konuşmak âdâptandır. İbâdet inancıyla tamamen susup hiç konuşmamak ise mekruhtur. Ama dilini gıybet, boş söz gibi şeylerden korumak niyetiyle susmak ise mekruh olmadığı gibi aynı zamanda makbul bir ibâdet de sayılır. 2- İ’tikâf esnasında, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîf’lerle meşgul olmak, Peygamber Efendimiz’in ve diğer peygamberlerin hayatlarına ve kıssalarına dâir kitaplar okumak, kısaca dînî meseleleri müzâkere etmek de âdâptandır. 3- Mu’tekif, i’tikâf’a girerken en temiz elbiselerini giymeli ve üzerine güzel kokular sürünmelidir. 4- Vâcip olan i’tikâf’a girecek kimse, buna yalnız kalben niyet etmekle yetinmemeli, dili ssile de söylemelidir. 5- Eğer i’tikâf’a giren kişinin i’tikâf’ı bayram gecesine bitişik ise bayram gecesini de i’tikâf’ta geçirmesi âdâptandır.

Ahmet Çetinkaya

Ramazan’da Yeni Alışkanlıklar Nasıl Kazanılır?

Açıklama: Birer disiplin insanı haline gelebilmemiz için Ramazan ayının ne gibi katkıları olabilir? Ramazan-ı Şerif bizde ne türlü alışkanlıklar hasıl etmelidir?

Disiplin, frenkçe bir kelimedir; intizamın te’mini için uyulması gereken emir ve yasaklar, dengeli bir insan olabilmek için lazım gelen zihnî, ahlâkî, ruhî terbiye ve “düzen ruhu” manalarına gelmektedir. Disiplin insanı ise, belli kaide ve prensipler çerçevesinde yaşayan, tertip ve düzen hususunda hassas davranan insan demektir.

Aslında, bir mü’minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, ne zaman ne yapması gerektiğini, nelerle meşgul olması ve hangi işlerle uğraşması lazım geldiğini önceden bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Onun, hangi işi önce yapacağını belirleme ve bir programa göre çalışma niyeti haricinde “Acaba şimdi ne yapsam?” şeklinde bir düşüncesi olmamalıdır. O, hem Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk vazifelerini hem diğer insanlarla alakalı sorumluluklarını hem de kendi şahsî işlerini ve bunlardan hangisini ne zaman yapacağını mutlaka önceden tayin etmeli; her haliyle bir düzen ve intizam örneği sergilemelidir. Haddizatında, ibadetler iş tanzimi ve vakit taksimi için çok önemli birer köşe taşıdır ve inanan insan çoğu zaman işlerini o ibadet takvimine göre ayarlar: “Öğle namazından sonra; akşam namazından önce..” diyerek gününü belli dilimlere ayırır ve hiçbir anını boş geçirmemeye çalışır.

Zamanın kıymetini bilen ve ömrü, değerlendirilmesi gereken çok önemli bir nimet olarak gören kimseler, yeme içmeden yatıp-kalkmaya kadar her şeyi zabt u rabt altına alırlar; hiçbir meselelerini dağınıklık içinde ve sürüncemede bırakmazlar. Onlar bilirler ki, hem insanların hem de kurumların en verimli oldukları anlar, en düzenli oldukları zamanlardır.

İşte, Ramazan ayı, yemek-içmek-uyumak gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleyerek, bunları ihtiyaç ölçüsünde ve hamd ü şükür duyguları içerisinde gidermek suretiyle hayatı disipline etmeyi öğretir. Nefsanî isteklere karşı, kalb ve ruh atmosferine sığınarak, vicdanı harekete geçirip iradeyi güçlendirerek sürekli istikamet üzere olabilmeyi ders verir.

Ramazan-ı şerif, insanın en zayıf damarlarından biri olan yeme-içme isteğini sınırlamayı ve kontrol altında tutmayı sağlar. Adeta bir beslenme disiplini talim eder. Evet, hayatı devam ettirebilmek için mutlaka yemeye, içmeye ihtiyaç vardır. Ne var ki, sağlık prensipleri hesaba katılmadan yenip içilen her şey beden için zararlı olduğu gibi; midenin, kalbi ezecek kadar güçlenip insanı kalb ve ruhun derece-i hayatından hayvaniyet ve cismaniyet çukurlarına düşürmesi de bir felakettir. Evet, vakitli vakitsiz sürekli bazı şeyler yiyip içmek ve mideyi hep dolu bulundurmak, hem bedene zarardır hem de Cenâb-ı Hakk’ın hoşlanmadığı bir davranıştır.

Bu mübarek ay boyunca tutulan oruç, yemek vakitlerini belirleme, israftan ve mideyi tıka-basa doldurmaktan kaçınma, hem beden hem de ruh sağlığına zarar veren şeylerden uzak durma ve aynı zamanda mutlaka helâl dairesinde kalarak harama asla el uzatmama hususlarında temrinat yaptırır; Ramazanlaşan insanlara bu konularda disiplin ruhu kazandırır.

Ramazan, ondan nasiplenmesini bilen her insanı, seviyesine göre bir sadâkat eri haline getirir. Oruç tutan ve ondaki sırrı kavramaya çalışan bir mü’min, hem Hakk’a teveccühünde hem de halkla münasebetlerinde hep vefa ve sadâkat peşinde olur. O, sadece belli vakitlerde ibadet eden bir insan olmakla yetinmeyip, ubudiyet ufkuna yürür ve bütün gününü kulluk şuuruyla değerlendirir, her an ibadet ediyor olma duygusuyla yaşar. Dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden birazcık sıyrılınca, kendini Cenâb-ı Hakk’a adama ve bir hakikat eri olma hedefi belirir önünde. Bu hedefe ulaşmak maksadıyla, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, hep Allah için düşünme, Allah için konuşma, Allah için muhabbet duyma, “lillah, livechillah, lieclillâh” dairesi içinde kalma ve her zaman Hakk’a müteveccih bulunma denemeleri yapar; bu denemeler neticesinde başarıyı yakalamaya her gün biraz daha yaklaşır. Derken, tam bir vefa ve sadâkat insanı olur.

Zaten oruç, vefa duygusunun en güzel bir alametidir. Zira o, Allah ile kul arasında yapılmış bir anlaşmadır: Kul, belirli süreler dahilinde, belirli şeylerden vazgeçer ve bu suretle ahdinde vefalı olduğunu gösterir; Cenâb-ı Hak da onun mükafatını bizzat Kendisinin vereceğini vaat eder. Allah’a karşı vefalı davranan bir insan, zamanla ailevî ve içtimaî hayatında da tam bir “vefa abidesi” durumuna yükselir. Bu duyguyla, sıla-yı rahimi gözetir, herkese yardım eli uzatır; zekatını ödemekten asla kaçmaz, hatta sadaka vermeye ve infak etmeye hiç doyamaz.

Hak’la münasebetin önemli bir şiarı da Kur’an okumak, dua dua Cenab-ı Allah’a yalvarmak ve sürekli O’na teveccühte bulunmaktır. Ne var ki, Kur’an-ı Kerim’in işlemeli sandıklar ve ipekten kılıflar arasındaki hapsine son verip, onu dil ve gönüllere şeker-şerbet yapmak da pek çokları için bir manada ancak Ramazan-ı Şerifte mümkün olmaktadır. Bu kutlu ay, damaklara bir Kur’an tadı çalmakta ve insanlara bir evrad ü ezkar disiplini de aşılamaktadır.

İşte, bir ay boyunca, yeme-içmeden yatıp kalkmaya, ibadet ü taatten evrad ü ezkâra kadar hayatın hemen her alanıyla alakalı bazı kaide ve kurallar çerçevesinde davranan, bir ölçüde disiplin ruhuna kavuşan ve düzenli yaşamaya alışan insanlar, Ramazan’dan sonra da aynı nizam ve intizamı korumalı, devam ettirmelidirler. Mesela, bir ayın her gecesinde uykuyu bölüp sahurun bereketinden istifade etmeye koşan, bu arada seccadeyle de bir vuslat yaşayan mü’minler, bu otuz geceyi bir temrinat süresi olarak değerlendirmeli ve artık senenin her gecesini bir vuslat koyu bilmeli, gecelerini hiç olmazsa bir kaç rekat teheccüd namazıyla aydınlatmalıdırlar.

Evet, bir disiplin insanı, nasıl yaşayacağını ve nerede nasıl davranacağını önceden belirler; belli prensipler çerçevesinde kendine bir rota çizer ve attığı her adımı bilerek atar. Bizim, tavır ve davranışlarımızın renk, desen ve çizgilerini de dinimiz çok önceden belirlemiştir. Mesela, Allah’a ve Rasûlü’ne iman bizim için en önemli esastır. Bu esas, sonraki adımlarımızın yönünü de tayin eden bir yol işaretidir. Biz, inandığımız Rabbimizi, rehber bildiğimiz Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i herkese anlatmakla mükellefiz. Dinimizi neşretmek bizim görevimizdir. Dolayısıyla, gönüllere girmeye çalışırız; çok güzel olan İslam’ın güzelliklerini sergilemek için onu güzelce temsil etmeye gayret gösteririz. Bu niyete matuf olarak, dinî kaynaklarımızın şekillendirdiği tavır ve davranışlarımızla insanların arasında bulunur; onlara kendi değerlerimizi tanıtırız. Gönül verdiğimiz hakikatleri herkese anlatmak için, şer’an katî haram olan meselelere girmeme kaydıyla, o mevzuda kullanılmasına cevaz verilen bütün vesileleri kullanır ve ne yapıp edip insanlarla iman hakikatleri arasındaki engelleri ortadan kaldırmak için çabalarız. Aynı zamanda, disiplin insanı olmakla kuralcı olmak arasındaki farka da dikkat eder; içinde yaşadığımız zamanın şartlarını göz önünde bulundurma, kendi kültür ortamımızın gerçeklerini gözetme ve devrin insanlarına onların anlayacağı bir dil ve üslupla hitap etme gibi hususlara da azami özen gösteririz.

Şayet, kendimizi Cenâb-ı Hakk’ın rızasına adamış ve o rızayı da Zât-ı Uluhiyeti duyurmaya bağlamışsak, artık nerede olursak olalım, hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, bizim için durmak, acizliğe düşmek ve mesuliyetten kaçmak söz konusu değildir. Zira, “Bahar gelsin, hava ısınsın, çiçekler açsın, bülbüller ötmeye başlasın… işte o zaman ben de şakırım!” şeklindeki bir düşünce bir disiplin insanının mülahazası olamaz. O kışta da şakımalıdır, yazda da; baharda da güle türküler söylemelidir güzde de. O, her mevsime ve her döneme göre bir dil ve üslup tutturmalı, dilbeste olduğu hakikatleri terennüm etmekten asla geri durmamalıdır.

Tabii ki, böyle bir gönül yüceliği ve bu denli bir disiplin ruhu -hususî bir inayet olmazsa- bir anda kazanılmaz. O ufka ulaşmak, uzun bir zaman ve ciddi temrinat ister. Şu kadar var ki, Ramazan bir başlangıçtır ve o güzel hasletlere ulaşmak için çok bereketli bir ekim mevsimidir.

Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir. Otuz günde kazandığı güzel hasletleri hayat boyu devam ettirmesini bilenlerdir ki, onlar, burada biraz aç ve susuz kalmaya bedel, ötede “Kullarım, çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna Benim için katlanıyordunuz. O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yiyin, için.” hitabını duyacak ve işte o gün asıl iftarı yapacaklardır.

Sıhhi Açıdan Orucun Etkileri Nelerdir?

İnsanların farklı zamanlarda, farklı mevsimlerin yiyeceklerine karşı perhizi, bu hastalıklara karşı onları koruyucu olur. İnsanın doğumundan ölümüne kadar devamlı surette çalışan sindirim sisteminin, senenin belli ayında yarım günden (12 saatten) fazla dinlendirilmesinin tıbbi faydaları tartışılmaz bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Her oniki ayın birinde, vücudun dinlendirilmesi demek olan orucun da, vücuda kazandırdığı faydaların yanında koruyucu hekimlik yönünden faydalan inkâr edilemeyecek kadar açıktır. Ayrıca, bir ay vücudun değişik bir beslenme rejimine adaptesi (uyumu), vücudun hastalıklara karşı mukavemetini artırır, gıda maddelerinden vücuda tam istifade fırsatını temin eder. Bütün gün hafif vücutla çalışmayı, geceleyin de tam bir istirahat ve beslenmeyi sağlar. Bu esnada gösterilen sabır ve tahammülün, şahsiyet teşekkülünde ki rolü; kanın bağırsakta değil de beyinde kullanılması neticesi kişiye salim bir düşünüş; eşyayı kendi kıymetine göre tanıma ve hadiselere bakışta berraklık kazandırması ele alınırsa, bu çeşit bir perhizin yani orucun insan için zaruri olduğu kesinlik kazanmış olur…

Orucun ruh ve beden sağlığına faydası hakkında şu ana kadar çok söz söylenmiş, bu hususta bir hayli makale ve kitap yazılmıştır. Bu sebeple konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşacağız. Oruç hakkında yer yer alternatif fikirlerle karşılaşmaktayız. Önce orucun metabolizma üzerine menfi bir etkisi olup olmadığı üzerinde duralım. Kısa süreli açlıklarda protein metabolizmasının menfi etkilenmesi söz konusu değildir. Vücut önce karbonhidratını enerji kaynağı olarak kullanır. Vücudun karbonhidrat depo miktarı (kas ve karaciğerdeki glikojen açısından) birkaç yüz gramdır ve yarım gün vücudun enerji ihtiyacını karşılar. Daha sonra primer enerji kaynağı olarak yağlar gelir. Ancak birkaç hafta hiçbir şey yenmediği takdirde vücut proteinleri üzerinde menfi bir tesir meydana gelir.(1) Ege Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmada kağıt elektroforez metoduyla, oruç tutanların serum proteinleri inceleniyor ve orucun serum proteinleri üzerinde menfi bir etkisi olmadığı Aydar ve Gündüz tarafından bildiriliyor.(2) Orucun ülser üzerinde menfi bir etkisi olup olmadığı hakkında tartışmalar yapılmaktadır. Mide ve oniki parmak ülserleri üzerinde açlığın negatif bir etkisi olabilmektedir. Bilindiği üzere ülser belli mevsimlerde artış göstermektedir. Burada üzerinde özellikle durmamız gereken son derece önemli bir husus vardır: Oruç, bir diğer ifadeyle Ramazan ayı ülserin aktif aylarına denk geldiği aylarda ancak menfi bir tesir olabilir. Zaten ibadet ve diğer konularda kolaylık gösteren dinimiz de ülserin aktif dönemlerinde oruç tutulmayabileceğini, daha ileri aylarda ülserin aktif olmadığı dönemlerde bunun kaza edilebileceğini ifade buyurmaktadır. Yukarıdaki tezimizi teyid eden bazı çalışmalar da vardır. Haydarpaşa Numune Hastanesi I.Dahiliye kliniğinde “Gastrit ve Ulcus Kanamalarının Ramazan Ayları ile İlişkisi” isimli bir doktora tezinin sonuçlarına göre ülser ve gastrit kanamalarında, oruç tutma sebebi ile midenin uzun süre boş kalmasının denklanşan bir faktör olarak etki göstermediği, ülserin aktif olduğu aylar ile Ramazan aylarının çakıştığı dönemlerde ancak menfi bir netice olacağı hususu ortaya çıkmıştır.(3) Pakistan Dekar Tıp Fakültesinde yapılan bir araştırmaya göre klinik ve biyokimyasal olarak orucun böbrek dolaşım ve kan üzerine menfi bir etkisi görülmemiştir.(4)

Vakıf Gureba Hastanesiyle, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde 20 yıllık sürede orucun ülserlerde mide delinmesine etkisi olup olmadığı araştırılmıştır. Ataseven ve Aydınlıoğlu grubunun çalışmasına göre ülser perforasyonu (mide delinmesi) Ramazan ayında aşikâr bir artma göstermemektedir.(5) Bu şartlar altında orucun insan sağlığı üzerinde menfi bir etkisi yoktur. Bazı özellik arzeden hastalarda da zaten dinimiz kolaylık göstermekte, onların oruç tutmamalarına izin vermektedir:

Hiçbir hâlukârda orucu tutmaya gücü yetmeyecek tarzda hastalık olursa orucu bozmak vacip olur. Zarar görerek ve meşakkat çekerek ancak oruç tutabilen hastaya orucunu bozması müstahabtır. İbni-Sirin “İnsan hastadır denilecek bir duruma düştüğünde orucu bozabilir” dedi. Sefer illetinden ötürü orucunu bozabilecek misafire kıyas etti. Hasan Basri “Ne zaman hastalıktan ötürü namazda ayakta duramıyorsa o zaman orucunu bozar” dedi. Buhari “Nişabur’da hafifçe hastalandım. Bu da Ramazan ayına tesadüf etti. O esnada İshak b. Raheveyh beni ziyarete geldi. Beraberinde bir kaç arkadaşı da vardı. Bana “ey Eba Abdullah orucunu bozdun mu?” dedi. Ben “Evet bozdum” dedim. İshak, “Ruhsatın kabul edilmesinden zaif kalınabileceğinden korktum. Onun için sordum” dedi. Abdullah İbni Mubarek’ten o da İbni Cureyiç’ten rivayet “Atadan sordum: Hangi hastalıktan ötürü orucumu bozabilirim”. Ata “Hangi hastalık olursa” diye cevap verdi. Ebu Hanife “Eğer kişi orucunu bozmadığı takdirde bedeninin daha fazla acı çekeceğinden ve sıtmanın daha şiddetleşeceğinden korkarsa orucunu bozar” dedi.(6)

Bu şartlar altında şu sonuçlara varabiliriz. Orucun insan sağlığı üzerinde menfi etkisi yoktur. İnsan sağlığına zararı olabilecek durumlarda da tutulmamasına dinimizce izin verilmiştir.

Orucun zararı olmadığını gösteren bir çok yayın olmasının yanısıra sıhhi açıdan birçok faydası da vardır. Yüce Rehberimiz “Oruç tutun, sıhhat bulursunuz”(7) ifadesiyle bu noktaya işaret etmektedir. Alman profesör Cehardet iradenin takviyesi konusunda yazdığı kitapta, orucu tavsiye ederek, insanın maddi meyillerinin esiri olmaması, nefsinin dizginlerine malik bir hayat yaşamaması için ruhun cesede hakimiyetini temin edecek en tesirli yolun oruç olduğunu belirtir(8). Profesör Hamidullah da bu noktada şunları söyler, “Oruç ayı olan Ramazan devir devir kış veya yaz senenin bütün mevsimlerine tesadüf eder ve bir kimse böylelikle yazın kavurucu sıcaklıklarında olduğu kadar kışın dondurucu soğuklarında da bu mahrumiyetlere alışmış olur. Şüphe yok ki bir kimse bundan sıhhi, askeri vb. bir takım faydalar kazanır(9) Dr. Rawy ise bu hususta, “Oruç vücudun hastalıklara karşı mukavemetini artırır. Bu önemli tıbbî hakikati İslam, orucu farz kılarak ortaya koymuş, bugünkü modern tıp ise orucu hastalıklara karşı koruyucu ve ilaç olarak kullanmaktadır” demektedir.(10) Bu hususu teyiden Dr.Nurbaki şöyle der, “Oruçta özellikle gündüz besin alınmaması nedeni ile karaciğer besin depolama işinde fevkalade rahatlar. Ve de bu rahatlık sırasında vücut için hayatî önemi haiz globulinler hazırlar. Bu sayede korunma sistemimiz güçlenir.(11) Yukarıda Dr.Ravvy’nin sözlerini teyid edercesine Dr.Henri Lahman’ın Saksonya’nın Dresden şehrindeki hastanesinde, Dr. Berşerbenr, Dr.Moliere ait sağlık evlerinde oruçla tedavi yapılmaktadır.(12) Bugün beslenmeyi kontrol altına alma ve perhizle vakaların birçoğunda ilaçsız olarak yüksek tansiyon kontrol altına alınabiliniyor ve serum kolesterol trigliserid, açlık kanşekeri ve serum ürik asit seviyeleri müspet şekilde etkilenebiliyor. Stamler Grim ve Gosch’ın yayınları bunu destekler mahiyettedir.(13) Oruç da bu durumu çok uygun bir şekilde yerine getirebiliyor.

Sigara, sağlıklı kimselerin damar duvarının daha sertleşmesine ve atar damar kan akımında menfi etkiye yol açarak damar sertliği gelişmesine vesile olmaktadır.(14)

Bu noktada Ord. Prof. Kazım Gürkân ise şöyle fikrini açıklar, “Oruç bir rejimden ibarettir. Gayesi de yine, beşerin sıhhat yoluyla saadetini sağlamaktır… Düşünmeli ki hamiye’nin (rejim) en büyük tedavi yolu olduğu bir dogma halinde konduğu zaman tansiyondan, kolesterolden, lipitten bu insanların haberleri yoktu. Bundan dolayı ben bu dini rejime çok saygı gösteririm.(15)

Orucun müspet bir tesiri de kan yapımı üzerinedir. Oruçlu iken kanda besinler en az seviyeye düşünce kemik iliği uyarılır. Bu yüzden kanlıların tersine böyle kansızlar oruç tuttuklarında daha kolay kan yaparlar. Oruçlu iken karaciğer dinlenmiş olduğundan kemik iliğinin kan yapmak için ihtiyaç duyduğu maddeleri daha da iyi ve sağlıklı hazırlar.(11)

Orucun en önemli tesiri de kanser oluşumunu azaltıcı oluşudur. Oruçta günlük enerji alımı kısıtlanmaktadır. Diyetle günlük enerji alımının kısıtlanması DBA ve C3H farelerde meme kanserlerinin oluşumunda Swiss micelarda (farelerde) akciğer kanserlerine ABC micelarda benzopirin ile oluşturulan deri tümörlerinin oluşumunu azaltmıştır. Bu hususta Tannenbaum ve arkadaşlarına ait bir araştırma vardır.(16) Ross ve Brass da kısıtlı enerji ile bu hayvanlarda kanser oluşumunun azaldığı ve hayat süresinin arttığını tespit etmişlerdir.(17) Hankin ve Ravviing ise Asya ve bazı Afrika ülkelerinde kanser oranının düşüklüğünü, günlük enerji alımının düşük oluşuna bağlamaktadır.(18) Burada etkili faktörün İslam ülkelerinde oruç mefhumunun mevcudiyeti; gerek hadislerin ve gerekse mutasavvifinin ısrarla az yenmesini tavsiye etmesidir. Orucun insanlarda da kanseri azalttığını Prof. Trüb fizyopatolojik temelli izahatla söylemektedir(15) Bu şartlar altında ilmi gerçekler şu Yüce Beyan ifadesini tefsir edici mahiyettedir “Eğer biliyor iseniz (Yani vücut fizyoloji ve fizyopatolojisini biliyorsanız) sizin oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” (Bakara-184). (19)

Dr. Kenan Dildar

LİTERATÜR

1-) Guyton, A.C: Textbook of Medical Physıology. Sixth ed. VV.B.Saunders Co.Philadelphia.1981. p:867,905.

2-) Aydar, S.Gündüz, M.: Oruç tutan normal şahıslarda serum proteinlerinin kâğıt elektroforezi ile incelenmesi. Ege.Ün.Tıp.Fak.Mecm.9:431,1970

3-) Yazıcıoğlu, M.: Gastrit ve Ulcus Kanamalarının Ramazan Ayları ile İlişkisi. Haydarpaşa Numune Hastanesi. İhtisas tezi. 1975.

4-) Ataseven, A.,Aydınlıoğlu, K ve ark: Ülser perforasyonunun açlıkla ilişkisi. Cerrahpaşa Tıp.Fak.Derg.6:203,1975.

5-) Arslan A: Büyük Kur’an Tefsiri. Arslan yay.İst.1987.1/598

6-) Said Havva: İslam. İkbâl yay. Ankara.1/150.

7-) Berki, H:250 Hadis. Diyanet yay. Ank. 1977 s:130

😎 Abdulfettah Tabbara: İlmin Işığında İslamiyet.İst.1977 s:274

9-) Muhammed Hamidullah: İslama Giriş. İrfan yay.İst.1973 s:104 10-) Kırca Celal, Kur’an-ı Kerimde Fen Bilimleri. Marifet yay.İst.1984 s:141 11-) Nurbaki Haluk, Kur”an-ı Kerimden Ayetler ve İlmi Gerçekler. Diyanet yay.Ank.1983.2/36,39 12-) Abdurrezzak Nevfel: İslam ve Modern İlim. Sönmez yay. İst. 1970 s:209

13-) Standler, R.et. al: JAMA. 257:1484-1491,1987 14-)Caro G.et. al: Lancet.2:11-13, 1987

15-) Özönder, H:Peygamberimizin Sağlık Öğütleri. İrfan matb.İst.1974 s:408

16-) Aksoy M: Beslenme ve Kanser. Çağ matb.Ank.1984 s:40 17-) Ross H.H.Bras G:J, Nutr. 103:944-949, 1973 18-) Haskın J.Rawling. V:Am.J.CIin Nutr.31:2005-2016,1978 19-) Arslan, A.Büyük Kur’an Tefsiri. Arslan yay. İst. 1987 1/591

Ramazan gecesi, kişinin eşiyle ilişkiye girmesi caiz midir?

“(Ey kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize yaklaşmak size helâl kılındı. Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için yüzünüze bakıp, size bu lütufta bulundu. Artık bundan böyle onlara yaklaşıp Allah’ın sizin için takdir buyurduğu neslin arayışı içinde olun. Şafak vaktine, günün ağarması gecenin karanlığından fark edilinceye kadar yeyin için. Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın yasak sınırlarıdır, sakın o hudutlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah insanlara, zararlardan sakınıp korunmaları için âyetlerini iyice açıklar.” (Bakara, 2/187)

Ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği gibi, Ramazan ayının gecelerinde kişinin eşiyle ilişkiye girmesi helal kılınmıştır. Yani oruçlu bulunduğumuz esnada geçerli olan cinsel ilişki yasağı, iftarla birlikte ortadan kalkar ve bu, imsağın kesilmesine kadar devam eder.

Fidye Vermek ile Orucu Kaza Etmek Arasında Serbest miyiz?

“Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir. Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/184)

Aslında bu ayeti kerime bizlere sorunun cevabını açıkça ifade ediyor. Buna göre Ramazan ayına giren akıl-bâliğ bir mümine oruç tutmak farzdır. Ancak Ramazan ayına girdiği halde, oruç tutmasına mani olacak hastalık veya seferi olması gibi bir mazereti varsa bu kimse, tutamadığı günler sayısınca daha sonra bu oruçlarını kaza edecektir. Ancak oruç tutmaya hiçbir şekilde güç yetiremeyecekse, ancak o zaman tutamadığı her bir gün için fidye verir. Fidye miktarı da, bir fakirin bir günlük yiyeceği kadardır (Fakiri iki öğün doyurmak veya bu miktar bir parayı ona vermek). Ancak bu fidye miktarı en alt sınırdır. Bundan dolayı ayeti kerime durumu iyi olanlar için fidye miktarını daha da arttırmaya teşvik etmiş ve onlar için bu durumun daha hayırlı olduğunu ifade etmiştir.

Buna göre oruç için edaya veya kazaya güç yetirebilen bir kimse fidye vererek oruç borcundan kurtulamaz. Fidye vermesi caiz olanlar, şimdi veya daha sonra oruç tutamaya imkânı olmayan kimselerdir. Bunlar da, çok yaşlılarla, artık iyileşme imkânı kalmayan hastalardır. Yoksa hamilelik, çocuk emzirme, geçici hastalık, yolculuk gibi durumlar oruç tutmamak için birer özürse de, fidye vermek için birer özür değildir. Bu kişiler daha sonra ilk fırsatta oruçlarını kaza etmekle yükümlüdürler.

Hatta bir hasta, artık iyileşme imkânı kalmadığına inanarak veya doktorun sözü üzerine oruç tutmasa ve bunun yerine fidye verse, fakat daha sonra iyileşse, verdiği fidyeler ondan oruç borcunu düşürmeyecek ve kazaya kalan oruçlarını tutması gerekecektir.

Açlıktan Dolayı Oruç Bozulur mu?

Açıklama: Bir kişi ramazanda sahura kalkamayıp uyandığında şiddetli açlık hissedip o gün oruç tutmazsa kaza mı gerekir keffaret mi?

Oruç ister farz, ister kaza veya nafile olsun bütün çeşitlerinde niyet şarttır. İbâdeti âdetten ayırmak için namazda olduğu gibi oruçta da niyet gerekir. Oruç zimmette borç olan bir oruç ise buna geceden niyet edilmesi ve belirlenmesi gerekir. Ramazan orucunun kazası, bozulan nafile orucun kazası ve keffâret oruçları gibi. Bu çeşit oruçlara niyetin geceleyin veya en geç ikinci fecrin başlangıcında yapılması şarttır. Çünkü bu oruçlar için İslâm’ın belirlediği bir gün yoktur. Bu yüzden bunu oruç yükümlüsünün niyetiyle belirlemesi gerekir. Diğer yandan akşamdan böyle bir oruca karar verilmiş veya bunun için sahura kalkılmış olması da niyet yerine geçer. Bazı oruçlara ise geceden niyetlenmek şart değildir. Ramazan orucu, zamanı belli adak orucu, bütün nâfile oruçlar bu niteliktedir. Bu gibi oruçlara akşam güneşin batışından, ertesi gün, gündüzün yarısından öncesine kadar niyet edilebilir. Fakat güneşin batmasından önce veya tam istivâ zamanında yahut öğleden sonra akşama kadar hiçbir oruca niyet edilemez. Bu konuda mukîm ile yolcu veya hasta ile sağlam kimse arasında bir fark yoktur (Kâsânî, Bedâyi ; 2/ 85; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadir, 2/ 43-50, 62)

Sorunuza göre şu durumda eğer geceden sonraki günün orucuna niyet edilmediyse sahuru geçiren birisi ramazan ayında öğlene kadar niyet edebilir. Sahura kalkmadığı için insanın açlık çekmesi çok tabiîdir. Bu açlığın orucu açmamamıza neden olabilmesi için insanın ölecek dereceye gelmesi veya bir hastalığa sebebiyet verecek kadar ağırlaşması gerekir. Yoksa her insanın başına gelen bir açlık sebebiyle oruç bozulmaz. Akşamdan niyet ederek uyuyup gündüz açlık gibi tabiî bir sebepten dolayı orucu bozmanız durumunda keffaret gerekir. Niyet etmediği halde ramazan günü oruç tutmamak ise Allah’a isyan manasında günahtır. Sonradan bu orucun kaza edilmesi gerekir. Ayrıca Allah (cc) emrettiği halde açık bir şekilde emrine karşı gelindiği için tövbe istiğfarda bulunmak icab eder.

Eşim hasta, oruç tutmasa olur mu?

Açıklama: Eşim rahatsız olduğu için oruç tutamıyor. Oruca niyetlendiği gün aşırı halsizlik ve aşırı açlık hissi duyma gibi rahatsızlık çekiyor. Bu durumda yapmamız gereken yükümlülük nedir?

Orucun daha sonra tutulması veya oruç yerine fidye verilmesi için bazı özürler vardır. İşte bunlardan biri de hastalıktır. Eğer kişi hastalığının artmasından veya iyileşmenin gecikmesinden korkuyorsa, orucunu tutmayarak, iyileştiğinde tutamadığı günler sayısınca oruçlarını kaza edebilir. Fakat burada hastalığın şiddeti veya orucun bu hastalığa yapacağı tesir, kişinin kendisinin bileceği bir husus olmakla beraber, daha ziyade hâzık ve dindar bir doktorun vereceği karar önemlidir. Çünkü hastalığa dair birtakım vehimlerden dolayı orucu kazaya bırakmak doğru olmadığı gibi, sağlığını tehlikeye atma pahasına oruç tutmak da doğru değildir.

Aslında halsizlik ve açlık hissi duyma her oruç tutan kişide bir derece olur. Zaten orucun hikmetlerinden birisi de budur. Yani Allah için aç kalarak, belli bir sıkıntıya katlanmakla kişi, Allah’ın verdiği nimetlerin kıymetini daha iyi anlar, açların ve fakir insanların durumunun farkına varır, nefsini terbiye eder, sabretmeyi ve şükretmeyi öğrenir. Ancak bu durum eşinizde aşırı ise ve hakikaten sağlığı açısından tehlikeliyse- ki bunu öğrenmenin en sağlıklı yolu, ifade ettiğimiz gibi güvenilir ve dindar bir doktora muayeneden geçer- o zaman oruç tutmamak için bir mazereti var demektir. İyileşince tutamadığı günlerin kazasını yerine getirir.

Zilhicce Orucu Hakkında Bilgi Verebilir misiniz?

Zilhicce’nin başında dokuz gün oruç tutmak müstehaptır. Çünkü zilhiccenin ilk on günüyle alakalı hadisler bulunmakta bu günlerin salih amellerle geçirilmesi tavsiye edilmektedir. Niyet ederken de nafile oruca diye niyet edilebilir. Zilhicce orucuna zilhicce ayının birinde başlanıp dokuzuna kadar tutulabilir. Bayramın birinci günü oruç tutmak haramdır. Çünkü bugün Müslümanların bayramıdır.

Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a.) diyor ki: “Allah Resulü (s.a.s.), dört şeyi terk etmezdi: Aşure günü orucu, Zilhicce’nin ilk on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahın iki rekât sünneti.” Ebu’d-Derda (r.a.) Zilhicce ayının önemini şöyle anlatıyor: “Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir. Çünkü Resulullah (s.a.s.): “Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun” buyurdu.”

Efendimiz (s.a.s.), bir hadislerinde de şöyle buyururlar: “Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (La ilahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin.” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257)

Hacı olmayanlar, eğer Zilhiccenin ilk dokuz gününü tutamayacaklarsa bile arefe günü oruç tutabilirler. Bu gün, kamerî aylardan Zilhicce’nin 9. günüdür. Peygamber Efendimiz, bu gün tutulan orucun, geçmiş ve gelecek birer yıllık günaha kefaret olacağını bildirmiştir. (Müslim, Sıyâm 196, 197) Bu günün faziletiyle alâkalı olarak da: “Arefe gününden daha çok Allah’ın cehennem ateşinden insanları âzad ettiği bir gün yoktur.” buyururlar.

Hacceden insanların arefe günü oruç tutmaları Rasulü Ekrem tarafından yasaklanmıştır. Zira bu gün oruçlu olan kimse hacca ait vazifelerini yapmakta zorlanır, belki tam manasıyla ifa edemez. O zaman da öncelikle yapması gereken vazifeyi, ikinci dereceye atmış olur ki, bu da doğru bir şey değildir.

Ramazan ayında orucum bozulduktan sonra cinsel ilişkiye girmem keffaret gerektirir mi?

Kişinin Ramazan orucu kazayı ya da keffareti gerektirecek şekilde bozulduktan sonra, cinsel ilişkiye girmesi veya yiyip-içmesi ayrıca bir kefaret gerektirmez. Çünkü zaten o esnada oruçlu değildir. Kefaret gerektirmemesi, rahatlıkla cinsel ilişkiye girebilir, yiyip içebilir manasına gelmez elbette. Vaktin oruç vakti olmasına binaen o vakte saygının gereği yeme içmesini keser, cimaya girmez ve akşama kadar herkes gibi sabreder.

Ramazan ayında bilerek oruç tutmayana keffaret gerekir mi?

Bu durumda kaza gerekir, kefaret gerekmez. Kefaret, niyet edip başlanılan bir orucu bozmakla gerekir. Ancak Peygamber Efendimiz (s.a.s), Ramazan ayında kaçırılan bir gün orucun sevabına yetişmek için kişinin bir sene boyunca oruç tutsa yine de bu sevaba nail olamayacağını söylemiştir. Bunun için Ramazan ayında özürsüz olarak orucu terk etmek, büyük bir günah olduğu gibi, hem Ramazan ayına hürmetsizlik hem de bütün Müslümanlara karşı bir saygısızlıktır.

Ramazan ayında gün içerisinde adeti biten kadın ne yapmalıdır?

“Ramazan’da orucu fasit olan kimseye, fecrin doğmasından sonra temiz olan hayızlı ve nifaslıya, iyileşen deliye, bülüğa eren çocuğa ve mühtedi olana o günün geri kalan kısmını vaktin hakkını kazaya benzeterek imsak etmek (oruç tutmak), sahih olan kavil üzere vacip ve bir kavle göre müstehap olup son ikisinden başkasına kaza dahi lazım gelir.” (Nimetü’l-İslam, s.671)

Görüldüğü gibi Ramazan ayında gün içinde bir kadının âdeti kesilecek olsa, günün geri kalan kısmında yeme-içmeyi terk etmeli ve sonradan o günün kazasını da tutmalıdır.

Ezan okunurken sahura devam edilebilir mi?

Açıklama: Sahur yaparken, ezan okunduğunda, ezan bitinceye kadar yemeğe devam edebilir miyiz? Bazen biz yemek yerken ezan okunuyor ve biz ağzımızdakileri çıkarıyoruz ve su içmeye de vakit kalmıyor. Bu durumda ne yapmalıyız?

Kişinin fecir vaktinden şüpheye düşecek derecede yemeyi içmeye devam etmesi mekruhtur. Ezan başladıktan sonra da, bu şüpheli vaktin girdiğini söyleyebiliriz. Hatta ezanın başlaması yeme-içme yasağının girdiğini gösterir. Ancak eğer sahura biraz geç kalktıysak ve tam biz yemeği yerken ezan okunduysa, hemen yemeği kesip, suyumuzu içebiliriz. Böyle bir davranışı da alışkanlık haline getirmemeliyiz. Ancak ezanın bitimine kadar yemek yemeyi sürdürmek ve sonunda su içmek doğru değildir. Orucumuzu bozabilir.

Sahura kalkmadan oruç tutmak caiz midir?

Sahura kalkmak müstehaptır ve Peygamber Efendimizin bir sünnetidir. Hadis-i şerifte: “Sahur yemeği yiyin, zira sahurda bereket var.” (Buhari, Savm 20) buyrulmuştur. Ancak sahura kalkmak oruç tutmanın bir şartı değildir. Yani kişi sahura kalkamasa da Ramazan orucunu tutmak zorundadır. Kişi oruca akşamdan niyet edebileceği gibi, sahura kalkamadığında, sabah uyanınca da niyet edebilir.

Kaza ve nafile oruçlarda sahura kalkma mecburiyeti var mıdır?

Hiçbir oruçta sahura kalkma diye bir mecburiyet yoktur. Ancak Peygamberimiz sahura kalkmayı tavsiye etmiştir. “Sahur yemeği yiyin, zira sahurda bereket vardır” (Buhari, Savm 20; Müslim, Sıyâm 45) Yani sahura kalkmak orucun bir şartı olmamakla birlikte müstehab olan bir davranıştır. Ve bir mazeret olmadıkça bu bereket ve feyizden mahrum kalmamak için, sahur terk edilmemelidir.

Bir de, kaza orucu tutarken, imsaktan önce niyet etme şartı vardır. Yani kişi kaza orucu tutacak ve sahura kalkmayacaksa, geceden niyet etmeli niyetini sabaha bırakmamalıdır. Ancak nafile oruçlarda öğle vaktine kadar niyet edilebilir.

Çocukların kaç yaşında oruç tutması gerekir?

Buluğ çağından sonra oruç tutmak farzdır. Bundan dolayı ergenlik çağına gelene kadar oruç tutmak farz değildir. Bununla beraber “Ağaç yaşken eğilir.” gerçeğini de unutmadan ibadete alıştırmak maksadıyla çocuklarımıza erken yaşlarda oruç tutturmak tavsiye edilmektedir.

Çocukların oruç tutması namaz gibidir. Bunun için on yaşında bulunan bir çocuğa oruç tutması emredilir. Bununla beraber tutmazsa, kaza etmesi gerekmez. Bir de çocuğun oruca gücü yetmelidir. Oruçtan zarar görecek olan çocuğa: “Oruç tut!” diye emredilmez.

Başı açık olan bayan oruç tutabilir mi?

Bir kadının el, yüz ve ayakları dışındaki yerleri avret mahalli sayıldığı için buraları göstermesi câiz değildir. Bununla birlikte başın kapalı olması namaz için şart olsa da oruç tutmanın şartlarından birisi değildir. Bu açıdan başı açık olan bir bayan da oruç tutabilir. Oruç tutmaktan elde edilecek sevap ayrıdır, baş açmanın günahı ayrıdır.

Yolcular, tutamadıkları oruçları kaza etmek zorunda mıdırlar?

İslâm, insanlara üstesinden gelemeyecekleri mükellefiyetleri yüklemez. Emirler güç yetirebilme ölçüsündedir. Yolculuk ise, zaman zaman meşakkat ve sıkıntıların olduğu bir durumdur. Böyle bir durumdaki Müslüman yolculuğun vereceği meşakkat karşısında oruç tutmada zorlanabilir. Bundan dolayıdır ki Cenâb-ı Hak, Bakara sûresinin 184. âyetinde bu durumdaki kimselere oruç tutmama noktasında ruhsat vermiştir. Seferde iken oruç tutmayan daha sonra kaza eder. Ancak dileyen kimseler, yolcu oldukları hâlde bu orucu tutabilirler.

Yolculuğa çıkılan yerde on beş günden çok kalınacaksa oruç tutmak farz mıdır?

Yolculuğa çıkan insanlar oruçlarını tutmayabilirler. Evlerinden çıktıktan sonra yolcu sayılırlar. Ancak yolculuğa çıkan kişilerin oruçlu olması faziletlidir. Kişi durumuna göre dilerse tutar, dilerse tutmaz.

Gittiği yerde on beş günden az kalmaya niyet ederse oruçlarını tutmayabilirler. Ancak on beş günden fazla kalmaya niyet ederlerse veya on beş günden fazla kalmaları gerektiğini öğrenirlerse gittikleri yerde oruç tutmaları farzdır.

Devamlı olarak uzun yola gidenler, namaz ve oruçları nasıl yerine getirmelidir?

Dinimiz, Ramazan ayında oruç tutamayan hasta ve yolcuların sonradan kaza etmelerini emreder. Mazeret ne kadar devam ederse dinimizin öngördüğü ruhsat da o kadar devam eder. Böyle kimseler bir sene veya on sene sonra, mazeretleri ortadan kalkınca zamanında tutamadıkları Ramazan oruçlarını kaza ederler. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

“Sizden bir kimse hasta veya yolcu olursa oruç tutmadığı günler sayısınca daha sonra diğer günlerde tutsun.” (Bakara, 2/185)

Bununla beraber, zaruret olmaksızın meslek icabı da olmayan durumlarda yolculuk zamanlarını Ramazan ayına denk getirmeye çalışanların bu fiillerinin Rabbe kulluk manasıyla örtüşmediğini ifade etmek gerekir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz