Yola çıkmadan önce sadaka vermenin hükmü nedir?

Hz. Ali radiyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: “Sadaka vermede acele edin. Çünkü belâ sadakanın önüne geçemez.” (Feyzu’l-Kadîr, 3, 195).

Bu ve benzeri pek çok nurlu beyan, yola çıkmadan sadaka verilmesi konusunda fikir vermiş ve zamanla yaygın hale gelmiştir. Çünkü yolculukta pek çok bela ve sıkıntıların yaşanması muhtemeldir. Muhtemel belaları defetme kabilinden sadaka verilmesi müstehap kabul edilebilir.

Oruç tutmasak da yerine fidye versek olmaz mı?

Bakara suresinin 184. âyetinde anla-tıldığı üzere Ramazan ayına giren akıl-bâliğ mümin bir kimseye oruç tutmak farzdır. Ancak Ramazan ayına girdiği halde, oruç tutmasına mani olacak hastalık veya seferi olması gibi bir maze-reti varsa bu kimse, tutamadığı günler sayısınca daha sonra bu oruçlarını kaza edecektir. Ancak oruç tutmaya hiçbir şekilde güç yetiremeyecekse, ancak o zaman tutamadığı her bir gün için fidye verir. Öyleyse, oruç için edaya veya ka-zaya güç yetirebilen bir kimse fidye vere-rek oruç borcundan kurtulamaz. Fidye vermesi caiz olanlar, şimdi veya daha sonra oruç tutmaya imkânı olmayan kimselerdir. Bunlar da, çok yaşlılarla, artık iyileşme imkânı kalmayan hastalar-dır. Yoksa hamilelik, çocuk emzirme, geçici hastalık, yolculuk gibi durumlar oruç tutmamak için birer özürse de, fidye vermek için birer özür değildir. Bu kişiler daha sonra ilk fırsatta oruçlarını kaza etmekle yükümlüdürler.

Hatta bir hasta, artık iyileşme imkânı kalmadığına inanarak veya doktorun sözü üzerine oruç tutmasa ve bunun yerine fidye verse, fakat daha sonra iyi-leşse, verdiği fidyeler ondan oruç borcu-nu düşürmeyecek ve kazaya kalan oruç-larını tutması gerekecektir.

Fıtır sadakası nedir? “Baş zekâtı” ve “fitre” aynı şey midir?

Fıtır, “yaratılış, hilkat, orucu açmak” manalarına gelmektedir. Fıtır sadakasına “fitre” de denir. Fıtır sadakası; Ramazan Bayramı’na kavuşan ve temel ihtiyaçlarının dışında nisap miktarı mala sahip olan Müslümanların kendileri ve velâyetleri altındaki kimseler için yerine getirmekle yükümlü oldukları malî bir ibadettir.

Fıtır sadakası vermek Hanefîlere göre vacip, diğer mezheplere göre ise farzdır. Fıtır sadakasına “baş zekâtı” da denmektedir. Bu şekilde denmesinin sebebi onun şahsa bağlı, şahıs başına konmuş malî bir mükellefiyet olmasındandır. Teknik ifadesiyle fıtır sadakasının vacip olmasının sebebi, şahsın Ramazan Bayramı’nın birinci gününe kavuşmasıdır.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) birçok hadisi şeriflerinde fıtır sadakası verilmesini emretmiştir. “Abdullah b. Ömer’den rivayet edilen bir hadis-i şerif şöyledir: “Allah Resûlü, fıtır sadakasını köle, erkek, kadın, küçük ve büyüklerin üzerine 1 sâ’ (ölçek) hurma ve 1 sâ’ arpa olmak üzere takdir etmiş ve insanlar bayram namazına çıkmadan önce verilmesini emretmiştir.” (Buhârî, Zekât, 76).

Bu konuda Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir rivayet de şöyledir: “Biz Peygamber Efendimiz döneminde fitreyi yiyecek maddelerinden 1 sâ’ olarak verirdik. O zaman bizim yiyeceğimiz arpa, kuru üzüm, hurma ve keş (yağı alınmış peynir) idi.” (Buhârî, Zekât, 74).

Başka bir hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Vekâ­letiniz altındaki kimselerin fıtır sadakasını verin.” (Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, 4/161).

Fıtır sadakası, Cenâb-ı Allah’ın kişiye ve velayeti altındaki kimselere lütfettiği hayat ve vücud nimetine karşı bir şükran olmak üzere dindeki yerini almış bir ibadettir. Nitekim fıtır sadakasının vacip olması için oruç tutmak şart değildir. Oruç tutamayan veya tutmayanlara da fıtır sadakası vermek vaciptir.

Fıtır sadakası, o yılın oruç ibadetini eda edebilen Müslümanların böyle bir ibadeti yapmaya muktedir kıldığı için Yüce Allah’a bir şükür manası da taşır.

Aynı zamanda hadis-i şerîfte bildirildi-ği üzere fıtır sadakası, oruç tutan Müslümanın oruçluya yakışmayan davranışlarla zedelenen ibadetinin eksiklikle-rini tamamlar. Yoksulların bayram sevincine katılmalarını sağlar. (Ebû Dâvûd, Zekât, 17).

Ayrıca fıtır sadakası verilmesinin orucun kabul edilmesine, felaha ermeye, sekerâtü’l mevtten (ölüm anındaki ızdırap) ve kabir azabından kurtulmaya vesile olduğu da söylenilmiştir.

Fıtır sadakası zekâttan çok daha geniş bir dairede mükellefler tarafından yerine getirilir. Böylece imkânı olan herkes Allah yolunda bir şeyler vermenin hazzını tatmakta ve toplumdaki muhtaç insanların durumlarını daha yakından görmekte ve anlamaktadır. Diğer taraftan fakir kimselere de onurları korunarak, isteme mecburiyetinde bırakılmadan yardım eli uzatılmış olmaktadır. Böylelikle aynı toplumda yaşayan fertler arasında kardeşlik, dostluk köprülerinden biri daha hem kurulmakta hem de işlerlik kazanmaktadır.

Fıtır sadakası nasıl ödenir?

Fıtır sadakası bir ibadettir. İbadetlerde de niyet şarttır. Bu itibarla fitre verirken niyet etmek gerekir. Fitre verilirken niyet edildiği gibi, verilecek miktar önceden ayrılırken de niyet edilebilir. Niyet, fitreyi Allah rızası için verdiğine kalbin kastetmesidir. Kalbin kastı asıl olmakla birlikte dil ile de söylenebilir. Veren şahıs Allah’ın kendisine fakire, fukaraya, talebeye verilmek üzere emanet olarak verdiği malı, sahiplerine tevzi ediyor gibi verme-lidir.

Fitreyi verirken “bu fitredir” demeye gerek yoktur.

Fakirin her türlü ihtiyacını karşılama-sına yardımcı olması açısından fitrenin para olarak verilmesi daha iyidir. Bunun-la birlikte ihtiyaç durumuna göre zikredi-len gıda maddelerinden de verilebilir.

Fitrenin “temlik” suretiyle yani bizzat şahsın eline mülk olarak verilmesi gere-kir. Dolayısıyla fitre ile mükellef olan bir kimsenin, bir fakirden alacağına mahsup ederek ona fitre vermesi geçerli olmaz.

Bir yıl oruç tutmak üzere adak adadım ne yapmam gerekir?

Açıklama: Ben bir akrabamla bir daha konuşmayacağım diye söz verdim. Ve eğer onunla konuşursam bir sene oruç tutacağım dedim. Ancak daha sonra onunla konuştum. Ben şu anda oruç tutmaya başladım. Orucuma devam edeyim mi, yoksa başka bir çözümü var mı?

Adak genel olarak şarta bağlı olan ve şarta bağlı olmayan diye ikiye ayrılır.

1) Şarta Bağlı Olan Adaklar:

Bunlara “muallâk adaklar” da denir. İkiye ayrılır:

a) Bazı hususların gerçekleşmesine ve yapılmasına bağlanan adaklar. Meselâ; “Hastalığım iyileşirse şu kadar oruç tutayım” veya “Kurban keseyim” diye yapılan adak şartıdır. Bu hastalık iyileşirse adağı yerine getirmek vacip olur.

b) Meydana gelmesi istenmeyen olumsuz bir şarta bağlanan adaklar: Mesela; bir kimse kendisini yalan söylemekten men için; “Eğer yalan söylersem bir ay oruç tutayım” diye adakta bulunduktan sonra yine yalan söylese, bu kimse muhayyer olur. İsterse bu adağını yerine getirir, yani bir ay oruç tutar ve isterse yemin kefareti yapar.  Çünkü yalan söylemek şartı kendisince istenen bir şey değildir. Bu adak bir çeşit yemin niteliğindedir.

Sizin durumunuzda “b” şıkkına girmektedir. Buna göre isterseniz nezrettiğiniz orucunuza devam ederek bunu tamamlayabilirsiniz. Önceden aralıksız tutacağım diye bir şart koşmadıysanız aralarda tutmadığınız gün olsa da, siz orucu bir seneye tamamlamaya devam edersiniz. Ve yine isterseniz yemin kefareti ödeyebilirsiniz.

Tesettürlü olacağıma dair adak adamıştım, yerine getirmem gerekir mi?

Açıklama: Yıllar önce çocuğum ateşli bir hastalığa yakalandığında iyileştiği takdirde kapanacağıma dair Allah a söz vermiştim. Ancak buna bir türlü muvaffak olamıyorum. Acaba bu ahdimi yerine getiremediğim takdirde bir kefaret ödeyerek sorumluluğundan muaf olma imkânım var mı?

Aslında sizin tesettüre riayet etmeyerek başınızın açık durması, bu ahdinizi yerine getirememekten daha büyük bir mesuliyet ve sorumluluktur. Yani böyle bir adakta bulunmamış olsanız bile, zaten başınızı örtmediğinizden dolayı günaha giriyorsunuz. Çünkü bu dinde kesin olarak Allah’ın farz kıldığı bir emirdir.

Aslında insanın zaten yapmakla mesul olduğu farzları veya vacipleri adakta bulunması doğru değildir. Yani bir kişi “Allah’ım şu işim olursa öğle namazını kılacağım veya Ramazan’da oruç tutacağım” diyemeyeceği gibi, “başımı örteceğim, gıybet etmeyeceğim, kumar oynamayacağım” da diyemez. Çünkü bunlar zaten kişinin yapmakla sorumlu olduğu farz ve haramlardır.

Ancak kişi yapmakla zorunlu tutulmadığı başka bir ibadeti adak olarak adayabilir. Mesela, falan şey olursa şu kadar nafile namaz kılacağım veya nafile oruç tutacağım ya da bir kurban keseceğim diyebilir. Bundan dolayı sizin yapmanız gereken, böyle bir adakta bulunmamış olsanız bile, başınızı örtmenizdir. Böyle bir adakta bulunduğunuza göre demek ki, bu sizin yapabileceğiniz bir şey. Dolayısıyla sizi bu emri yerine getirmekten alıkoyan sebepleri düşünüp bunların üzerine gidin. Eğer ciddi ister ve gayret gösterirseniz, tesettüre riayet edebilirsiniz. Çünkü Allah kullarına güç yetiremeyecekleri mükellefiyetler yüklemez.

Bilerek yalan yere yemin eden kimse ne yapmalıdır?

Allah adı anılarak edilen yeminler ğamûs, lağv ve mün’akide olmak üzere üç çeşittir;

Ğamûs yemin; geçmişteki veya bu zamandaki bir olayın ilgili olarak, bile bile yalan yere yemin etmektir. Mesela bir kimsenin, borcunu ödemediğini bildiği halde “ödedim” diye veya hâli hazırda cebinde parası olduğu halde parasının olmadığını söyleyerek yemin etmesi birer ğamûs yeminidir. Böyle bir yemin büyük bir günahtır. Hz. Peygamber (s.a.s) bir çok hadisinde yalan yere başkasının malını almak için yemin etmenin Allah’a ortak koşmak, adam öldürmek, anaya babaya isyan etmek gibi büyük günahlardan olduğunu, böyle yemin edenlerin Cennet’in mahrum olup, Cehennem’i hak ettiklerini, dolayısıyla oradaki yerlerine hazırlananları gerektiğini haber vermektedir (bkz. Buhârî, Eyman, 16, 18, el-Mürteddin, 1; Müslim, İman, 220, 221; Ebu Dâvud, Eyman, 1; Tirmizî, Büyü, 42; İbn Mâce, Ahkâm, 7; Ahmed b. Hanbel, 1/379, 442, 5/211, 212; Zeylâî, Nasbu’r-Râye, 3/292, 293).

Hanefi, Hanbelî ve Malikilere göre ğamûs yemininden dolayı keffaret yoktur. Yemin eden kişi Allah’tan af dilemeli, tevbe istiğfar etmelidir. Çünkü bu yemin Allah’a karşı büyük bir cür’ettir, onu hafife almaktır; böyle büyük bir günahın keffaretle giderilmesi mümkün değildir. Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde beş şeyden dolayı keffaret olmadığını söylemiş ve kişinin uymak zorunda olduğu yemini bunlardan saymıştır (Şevkânî, Neylü’l-Evtar, 8/264). Buradaki kefaretin olmayışından maksat, bu yeminin günahını kefaretin silemeyeceğidir. Kâsanî (v. 587/1191) tevbe ve istiğfarın, ğamûs yemininin keffareti olduğunu söylemektedir (Kâsânî, a.g.e., 3/15). Şâfiîlere göre bu yeminden dolayı keffaret gerekir (Hidaye, 2/72; İbn Kudâme, 11/178; Şirbînî, 4/325). (Şamil İslâm Ansiklopedisi)

Görüldüğü üzere böyle bir yemine “yemin-i gamus” denir. Ve yemin sahibine gereken, bir daha böyle bir günaha girmeme adına ciddi bir kararlılık ve derin bir pişmanlık içinde tevbe ve istiğfar etmektir.

Yemin ederken Allah’tan başka bir şeye yemin edebilir miyim?

Yeminde adı zikredilen varlık çok büyük ölçüde yüceltilmiş olduğu için Allah’tan başkası adına yemin edilmez. Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ömer’in (r.a) “ve ebî” (babama yemin olsun ki) şeklinde yemin etmesi üzerine “Allah, babalarınıza yemin etmenizi yasaklıyor. Kim yemin edecekse Allah’a yemin etsin veya sussun” buyurmuştur (Buhari, Eyman 3). Hadisin bir rivayeti de “Babalarınıza yemin etmeyin. Kim Allah’tan başka bir şeye yemin ederse şirk koşmuş olur” şeklindedir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/47)

Allah’ın Kur’an’da çeşitli varlıklara veya zamanlara yemin etmiş olması, O’nun zatına mahsus bir özellik olarak kabul edilir. Fıkıhçılar bu ilkeden hareketle Peygamberi, Kâbe veya Kur’an da dâhil olmak üzere Allah’tan başkasına kasem şeklinde (ve’l-Kabeti gibi) yemin edilmesini uygun görmezler ve bunları başlangıçta yemin de saymazlarken daha sonrakiler, örfe bağlı olarak görüş değiştirmişler ve Kur’an’a doğrudan yapılan yeminde de kefâret gerekeceğini söylemişlerdir.

Buna karşılık söze kuvvet vermek ve muhatabı inandırmak için itikadî açıdan küfrü gerektiren hususların zikredilmesi, helal olan bir şeyin haram sayılması da yemin kabul edilir. Meselâ “…yapmışsam Kur’an’dan uzak olayım”, “… Peygamberden uzak olayım”, “…Allah’ım olmasın” veya “…yemek yemek haram olsun”, “…şu arabaya binmek haram olsun” şeklindeki ifadeler böyledir. Örfe bağlı olarak, Allah’ın adı veya sıfatı zikredilmeksizin “…yemin ederim”, “…and içerim” tarzındaki ifadeler de yemin sayılır. (Marmara İlahiyat Vakfı)

Daha fazla namaz kılmayı adamak geçerli midir?

Açıklama: 

Ben bundan birkaç sene önce bir adak adamıştım ve dileğim gerçekleşti. Adağım, namazlarıma dikkat etmekti. Daha çok namaz kılacağım demiştim. Şimdi hiç namaz kılamıyorum. Bu adak geçerli midir? Eğer bunu yapamazsam bunun yerine başka bir şey yapsam olur mu? Bunun mesuliyeti nedir?

Adak, istenilen bir hususun olması durumunda yerine getirmek üzere, farz ve vacip ibadet türünden bir şeyin yapılacağına dair Allah’a söz vermektir. Bir diğer ifadeyle farz ya da vacip olmayan bir şeyi üzerine vacip kılmak demektir. Adakta ismi konulan şeyin yapılması gerekir.

Adakta bulunurken namaz demişseniz, bunu oruç tutarak ödeyemezsiniz. Eğer namaz kılacağım derken farz namazları kastetti iseniz bu zaten adak olmaz. Çünkü adasanız da adamasanız da bu sizin boynunuzun borcudur. Dolayısıyla bir şey gerekmez. Yani adakta bulunmamışsınız demektir. Eğer nafile namazları kastetmişseniz, bu işi ciddiye almalı ve elinizden geldiğince kılmalısınız. Şimdi zor gibi görünse de alışırsınız. Alışınca da bırakamazsınız, bırakınca rahatsız olursunuz. Hem bu adak, size farz namazlarınıza devamla beraber nafilelere ehemmiyet vermenize de vesile olur.

Mevcut Bulunan Paramı Araba, Ev veya Başka İhtiyaç Almak İçin Bekletiyorum. Bu Paranın Zekâtını Verecek miyim?

Zekât devresinde mevcut olan paranın zekâtını vermek gerekir. Zarurî ihtiyaç için harcayacağım düşüncesiyle zekâttan mahrum edilemez. Zira zarurî ihtiyaç için zekât gününden önce harcanmış olsaydı, mes’ele biter, zekât gerekmezdi. Ancak, harcanmamış bekletilmiş, Yâni para, ya mecburî ihtiyaca sarf edilecek, yahut da edilmemişse zekâtı verilecektir. Bu mes’eleye yakın olarak şunlar da söylenebilir:

Elinde ev almak için parası bulunan, bu parayı bu ihtiyaca harcamışsa zekât düşmez. Çünkü aslî ihtiyacı için harcamıştır. Ama harcamamış, zekât gününde mevcut bulunuyorsa, buna zekât düşer. “Aslî ihtiyacım olan ev almak için bekletiyorum”sözü zekâttan düşürmez. Hac da böyledir. Hac mevsimi gelince elinde hacca götürecek kadar parası bulunsa, hac farz olur. Ya bu parayı aslî ihtiyacı olan ev almak gibi yere harcamış olacak, yahut da hacca gitme borcunu edâ edecektir.(Ahmet Şahin)

Bir Kimseye Zekât’ın Farz Olması İçin Onda Bulunması gereken Şartlar Nelerdir?

1) Zekat verecek kimse, Müslüman, hür, akla nisap ve buluğ çağına ermiş olmalıdır. Buna göre, Müslüman olmayanlar, köle ve cariyeler, mecnunlar ve çocuklar zekat vermekle yükümlü değillerdir. Gayri müslimler zekat vermekle mükellef değillerdir. Öyle ki, (Allah korusun), bir Müslüman bir müddet hak dinden çıkıp ondan sonra tevbe ederek Allah’tan mağfiret dilese, dinden çıkış (irtidat) zamanında zekat vermek ona farz olmayacağı gibi, irtidatından daha önceki zamana ait zekat borçları da düşmüş olur. Çünkü zekatın farzıyetinde İslam şart olduğu gibi, bekasında da şarttır.

Kölelerle cariyelere gelince, onlar aslen bir mala nisap olamayacakları için, zekat vermeye ehil değillerdir. Kendilerine ticaret için izin verilse de, yine hüküm aynıdır.

Mecnunlara gelince, bunlarda iki durum düşünülebilir. Birincisi, doğuştan beri mecnun (deli) bulunmaktır. Bunların bu durumu devam ettikçe, onlar zekatla yükümlü olmazlar. Fakat bunlar buluğ çağına erdikten sonra iyileşip düzelseler, sağlığa kavuşmalarından itibaren zekat vermekle mükellef olurlar. İkincisi, buluğa erdikten sonra bir müddet mecnun olmaktır. Bu durumda bunların cinnetleri (delilikleri) bütün bir yıl devam ederse, bu yıl için zekat vermeleri onlara farz olmaz. Çünkü bu durumda onlardan yükümlülük düşmüş olur. Fakat bu yıl içinde bir iki gün gibi kısa bir zaman iyileşecek olsalar, zekat vermeleri onlara farz olur.

Bu mesele İmam Muhammed’e göredir, İmam Ebû Yusuf’ a göre, yılın çoğunda sağlık üzere bulunmadıkça, o yılın zekatı gerekmez.

Baygınlık hali ise, zekat verme mükellefiyetine engel değildir.

Çocuklara gelince, bunlar akılları başlarında olarak buluğa ermedikçe, zekat vermekle yükümlü olmazlar. Onun için bunların mallarından velileri zekat veremez. Bunların zekat vermeleri buluğ çağına ermekle başlar. Bir sene sonunda yerine getirilmesi gerekir. (İmam Şafiî’ye göre çocukların ve delilerin mallarından zekat verilmesi gerekir. Bunu velileri mallarından öderler. Çünkü zekat mala gereken bir haktır. Küçüklük ve noksanlık bu hakkın varlığını gideremez. Öşürde de durum böyledir.) Bize göre zekat malî bir ibadettir. Bunlar ise ibadetle mükellef değillerdir.

2) Zekat verecek kimse, temel ihtiyaçlarından ve borçlarından başka nisap miktarı veya daha fazla bir mala nisap bulunmalıdır. Bu miktar malı bulunmayana zekat farz olmaz.”Nisap”, şeriatın bir şey için koymuş olduğu belli bir ölçü ve miktar demektir.

Şöyle ki: Zekat vermek için altının nisabı yirmi miskaldır. Gümüşün nisabı iki yüz dirhemdir. Koyun ile keçinin nisabı kırk koyun veya keçidir. Sığır ile mandanın nisabı otuz ve deveninki de otuz beştir.

Temel ihtiyaçlar: Bundan maksat, oturacak ev ile eve gerekli olan eşya, kışlık ve yazlık elbise, gerekli silah ve aletler, kitaplar, binek hayvanı, hizmetçi, köle veya cariye, bir aylık -doğru kabul edilen başka bir görüşe göre, bir yıllık- nafaka demektir. Borç karşılığı olarak elde bulunan para da böyledir.

3) Zekatı verilmesi gereken mal, gerçekten veya hüküm bakımından artıcı bulunmalıdır. Böyle olmayan mallardan zekat gerekmez. Nisap miktarından fazla olması hükmü değiştirmez.

Gerçekten artıcılık, ticaret veya doğurma ve üreme yolu ile olur. Ticaret için kullanılan herhangi bir eşya ve hayvan zekata bağlı olduğu gibi, dölünü veya sütünü almak için, yılın çoğunu kırlarda otlayarak idare eden ve “Saime”adını alan hayvanlar da zekata bağlıdır, ileride anlatılacaktır.

Hüküm itibariyle artış da, çoğalmaya ve artmaya elverişli bulunan ve nisabının veya vekilinin elinde olan altın ve gümüşteki geçerliliktir. Altın ve gümüşün maddeleri ile ihtiyaçlar giderilemez. Bunlar ticarette kullanılmak ve malların değiştirilmesinde vasıta olmak yolu ile ihtiyaçları karşılar. Bu yönü ile bunlar, yaratılış bakımından artmaya ve ticarete mahsustur. Onun için elde bulunan altın ve gümüş paralar, külçeler ve süs eşyaları, kendileriyle ticarete niyet edilmese veya bunlar nafakaya ve ev satın alınmasına harcanmak üzere saklansa bile, nisap miktarına ulaşınca zekata tabi olurlar.

4) Zekatın gereği için, tam bir mülkiyet bulunmalıdır. Bir malın mülkiyetiyle beraber onun elde de bulunması gerekir. Onun için bir kadın mehrini eline geçirmedikçe, onun zekatı ile yükümlü olmaz. Çünkü o mehre (nikah bedeline) malik ise de, onu eline geçirmiş değildir.

Yine, elinde rehin mal bulunan bir kimseye, rehinden dolayı zekat gerekmez. Çünkü rehin, bir borç karşılığıdır. Bunda malikinin ele geçirip nisap olma hakkı yoktur.

Satın alınıp da henüz de geçirilmemiş bulunan bir mal, ele geçmiş hükmünde olarak zekata bağlıdır. Bu nisaba girer, ondan zekat vermek gerekir.

Yolculuk halinde bulunan kimse de, malının zekatını vermekle yükümlüdür. Her ne kadar o, malını elinde bulundurmuyorsa da, vekili aracılığı ile onu kullanmaya gücü vardır.

5) Zekat gerekmesi için, bir mal üzerinden tam bir yıl geçmiş bulunmalıdır. Buna “Havl-i havelân”denir. Çünkü bu zaman içinde artış ve çoğalma gerçekleşir, döllenme ve üreme olur. Mevsimlerin değişmesiyle ihtiyaçlar ve fiyatlar değişir.

Şöyle ki: En az nisap miktarında olmak şartı ile artmaya elverişli bir mal üzerinden tam bir kamerî yıl geçip son bulmadıkça ona zekat gerekmez. Nisap miktarı hem senenin başında, hem de sonunda bulunmalıdır. Bu miktarın sene ortasında azalması, zekatın verilmesine engel olmaz. Aksine olarak sene içinde artan mal da, sene sonunda diğer mal ile beraber zekata tabi olur.

Örnek: Bir kimsenin (1364) senesi başında temel ihtiyaçlarından fazla iki yüz dirhem gümüş miktarı artıcı bir malı olup mal, sene sonuna kadar devam etse, bundan beş dirhem zekat vermek gerekir. Bu mal, sene ortasında yüz dirheme indiği halde, sene sonunda yine iki yüz dirhem miktarına çıkmış bulunsa, yine beş dirhem zekat gerekir.

Sene başında en az iki yüz dirhem miktarı iken, sene içinde ticaret, bağış ve miras gibi sebeplerle dört yüz dirhem miktarına çıkıp sene sonuna kadar devam etse, on dirhem miktarı zekat gerekir. Fakat böyle bir mal, sene başında yüz doksan dirhem miktarı iken sene sonunda iki yüz veya üç yüz dirhem miktarına çıkmış bulunsa yahut sene başında iki-üç yüz dirhem miktarı iken, sene sonunda yüz doksan dokuz dirhem miktarına düşse, zekat gerekmez. Ancak iki yüz dirhem olduğu günden itibaren devam edecek olan bir yıl sonunda yine aynı miktara veya daha fazlasına erişecek olursa zekat gerekir.

İmam Züfer’e göre, nisap miktarı, senenin başından sonuna kadar bulunmalıdır. (İmam Şafiî’ye göre, saime denilen hayvanlarda da hüküm böyledir. Fakat ticaret mallarında nisabın yalnız ticaret mallarında sene sonunda tam bulunması lazımdır. Sene başında ve ortasında nisabın noksan olması, zekatın verilmesine engel olmaz.)

Zekata bağlı bir mal üzerinden bir yıl geçtikten sonra bu mal artacak olsa, ana paraya bağlı olarak yıl sonunda zekata girer. (Ömer Nasuhi Bilmen)

Zekatı Verirken veya Onu Ayırırken Niyetin Bulunması Şart mıdır?

Verilen bir zekatın sahih olabilmesi için, zekatı verirken veya onu ayırırken niyetin bulunması şarttır. Bu esastan şu meseleler doğar: 1) Zekatı fakire verirken veya zekat için bir mal ayırırken bunun zekat olduğunu kalp ile niyet etmek gerekir. Dil ile söylenmesi gerekmez. Öyle ki, bir malı fakire zekat niyeti ile verirken bunun bir bağış veya bir borç olarak verildiğini dil ile söylemek zekata engel değildir. 2) Bir mal fakire niyetsiz olarak verilince bakılır: Eğer mal henüz fakirin elinde bulunuyorsa, zekata niyet edilmesi yeterlidir. Fakat elinden çıkmış ise, niyet edilmesi yeterli değildir. Yine, bir kimse, bir adamın malından onun adına zekatını verdiği zaman, o kimse buna rıza gösterirse bakılır: Eğer o mal fakirin yanında mevcut bulunuyorsa, bu zekat sahih olur; değilse olmaz. 3) Zekat vermede vekilin niyeti değil, müvekkilin niyeti geçerlidir. Onun için bir kimse, zekatını vermek için bir adamı vekil tayin etse, zekat olarak vereceği malı teslim etliği zaman veya o malı vekil fakire vereceği zaman zekata niyet etmesi gerekir. Vekilin niyeti yeterli olmaz. Bu vekil, Müslüman olabileceği gibi, bir gayri müslim (Zimmî) de olabilir. 4) Zekat vermek niyetinde olan bir kimse, bunun için bir mal ayırmaksızın zaman zaman fakirlere bir şeyler verdiği halde, zekata niyet etmek hatırına gelmese, bu verdikleri zekata sayılmaz. Fakat fakire böyle bir mal verirken: “Bunu niçin veriyorsun?”diye sorulacak soruya, düşünmeksizin hemen “zekat olarak veriyorum”diyebilecek bir durumda ise, bu niyet yerine geçer. 5) Bir kimse fakirlere bir gün sadaka verdikten sonra: “Şu süre içinde verdiğim sadakaların zekatımdan olmasına niyet ettim.”demesi yeterli olmaz. 6) Bir kimse elinde bulunan bir malı zekata niyet etmeksizin tamamen sadaka olarak verse, bunun zekatı kendisinden düşmüş olur. İster nafile sadakaya niyet etmiş olsun, ister olmasın, hüküm aynıdır. Fakat verilen bu mal ile bir nezre veya başka bir vacibe niyet etmiş olursa, bu mal o niyete göre verilmiş olur. Verilen bu mala düşecek zekatı ayrıca ödemek gerekir. 7) Bir kimse, üzerine zekat düşen malının bir kısmını bir fakire bağışlasa, buna isabet eden zekat kendisinden düşer. Örnek: Bir zengin, bir fakirde olan yüz bin lira alacağını o fakire bağışlasa, yalnız bir yüz bin liranın zekatını vermiş olur. Burada zekata niyet edip etmemek eşittir. Bu yüz bin lirayı diğer mallarının zekatına sayamaz. Yine, fakir olmayan bir borçluya bir mal bağışlansa, bununla ne o malın ve ne de başka mallarının zekatı verilmiş olmaz. Sahih olan görüşe göre, bu bağışlanan mala düşen zekatın da ayrıca verilmesi gerekir. (Ömer Nasuhi Bilmen)

İnfakın Sosyolojik Faydaları Nelerdir?

Fertleri, manevî hasletlerini yitirmiş, cimrilik, istiğnâ ve inkâr gibi şeylerle köreltip dünyevileşmiş bir toplumda, fert-toplum, toplum-fert münasebeti ve etkileşmesi sebebiyle dünya hırsı, bencillik, israf, lüks ve servetle şımarma ön plana çıkar; özellikle bu menfî sıfatlarda öne çıkan kimseler, toplumu daha bir yozlaşmaya ve çöküşe götürür.

Allah yolunda, insanlığın yararına yapılan infakın, insan psikolojisi ve kişiliği üzerinde katkı ve etkileri olduğu gibi, toplumların varlıklarını idamede, sosyal yapılanmaları üzerinde de etkileri vardır. Sosyal dayanışma ve yardımlaşma hem içtimaî hayatın kalitesini yükseltir, hem de umumî huzura büyük ölçüde zemin hazırlar. Medeniyetlerin ve milletlerin gerek inşasında, gerekse çöküşünde verme kültürünün (infak) rolü büyüktür.

Toplumlardaki dünyevileşmeyi, dolayısıyla da yozlaşmayı ve çürümeyi hazırlayan temel faktörlerden birisi, israf ve lükstür (terf); bir mânâda, infakın doğru ve sıhhatli gerçekleşmemesidir. Bu durum, ya infakın ihmaliyle ve terkiyle, ya da onun gerektiği yere, gerektiği şekilde ve gereken niyetle verme olmaktan çıkıp, lükse, israfa ve savurganlığa dönüşmesiyle meydana gelir. Bir toplumda, infak terk edilirse o cemiyet helâk sürecine girmiş demektir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav), cimriliğe (şuhh) karşı inananları uyarmış ve onu toplumların helâk sebebi/sebeplerinden biri olarak nitelemiştir. Toplumun ekonomik gücünün belli bir kesimin tekelinde toplanması ve bunun bir yol hâline gelmesi, sosyal denge-sizlikleri, dolayısıyla da toplumun bölünüp parçalanmasını beraberinde getirir.

İnsanlık tarihinin her döneminde, Allah’ın kendilerine verdiği bol mal-mülkten dolayı şımarıp israfa ve inkâra sapanlar, diğer insanlara yardım etmeyi düşünmeyen müsrif ve mütref (lüks ve refahtan şımarmış) kişiler, içinde barındıkları medeniyetlerin çöküşünü hazırlamışlardır. (1) Gerçekten gerek cimrilik, gerekse israf ve mütref olma, medeniyetleri içten içe çökerten, mukavemetlerini kıran ölümcül bir illettir:

Herhangi bir beldeyi helâk etmek istediğimizde, oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına (mütrefîn) (Şeriat-ı Tekviniyemiz çerçevesinde) emrederiz de orada onlar itaatten çıkarlar. Bu sebeple o belde hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz. (İsrâ Sûresi, 17/16)

Âyet-i kerimedeki emir kelimesinin anlamı ve fısk ile irtibatı şöyle açıklanmıştır: İnsanların amellerini yaratan Allah olduğu gibi, gerek ferdî gerekse içtimaî hayatlarında ne yaparlarsa neyle karşılaşacaklarını belirleyen, insan hayatı için dinî kanunların yanısıra tekvinî kanunları da koyan yine Allah’tır. Dolayısıyla, bir yerde lüks ve refah ölçüsüz arttığı, böylesi lüks ve refaha dalmış kesim topluma hakim olduğu zaman, Allah’ın koyduğu bu kanunlar çerçevesinde artık o toplum için yıkım ufukta demektir.

Erdemli bir toplumun ve medeniyetin kurulmasında infak nasıl önemli bir basamak ise, aynı şekilde muhafazasında da aynı ölçüde yapıcı katkıya sahiptir. Ebû Eyyub el-Ensârî’den rivayet edildiği üzere, Medine döneminde, Yüce Allah (cc), Peygamberine yardım etmiş ve İslâm da düşmanlarına galip gelmişti. Bunun üzerine Ensar, savaşlar sebebiyle bağ ve bahçelerimizle yeterince ilgilenemedik, ihmal ettik, artık mallarımızın başına dönelim, onların ıslahıyla uğraşalım demişlerdi de, bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil olmuştu: “Allah yolunda infak edin, infak etmeyerek kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her hususta ihsan ile muamele edin, yaptığınızı güzel yapın. Allah ihsan şuuruyla hareket edenleri sever.”(Bakara, 2/195)

Söz konusu “tehlike”kelimesinin anlamıyla ilgili, İbn Cerir et-Taberî, tefsirinde yukarıdaki rivayeti zikrederek, şu yorumları nakletmektedir: Tehlike, (a) Allah yolunda ister nafile ister farz olan harcamanın, maddî manevî fedakarlığın ve vazifelerin, yani infakın terkedilmesidir. (b) Vermekten ve harcamaktan dolayı maddî kayba uğrama endişesidir. (c) Günahlara dalmanın neticesinde tevbe etmek yerine kişinin rahmet-i ilâhiden ümit kesmek suretiyle eski hâline devam etmesidir. “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın”ifadesi, kısaca elinden gelen şeyleri yapmayan teslimiyetçi kişiler için söylenen bir darb-ı meseldir. (2) Yine Tebeu’t-Tâbiîn’in ileri gelenlerinden Süfyan es-Sevrî’den nakledilen “Âyet savaş hakkında değil, Allah yolunda sarf ile ilgilidir.”(3) haberi de aynı hususu desteklemektedir. Buna göre, Müslümanlar Allah yolunda infâk etmemek suretiyle kendi sonlarını hazırlamakta, içtimaî çöküş ve gerilemelerine yine kendileri sebebiyet vermiş olmaktadırlar. Elmalılı Hamdi Yazır’ın da belirttiği gibi, infakın terk edilip sadece para kazanma ve istirahat etme sevdasına düşülmesi, toplumları ve medeniyetleri ayrıca esarete ve mahkûmiyete götürür. (4) Böylece inançlarını ve ibadetlerini özgürce yerine getiremez, ekseriyetle reaksiyoner (tepkici) ve savunmacı çözümler üretmekten kurtulamaz ve kendi düşünce dünyalarını yeniden inşa edemezler.

Yüce Allah (cc), insanlığın bidayetinden bu yana dinini her devirde temsil edecek insanlar yaratmış ve seçmiştir. Yeryüzünün mirasçılarının da salih kulları olduğunu beyan buyurmuştur. (Enbiyâ, 21/105) Yeryüzünün mirasçıları olabilmeyi, onun üzerinde medeniyetler kurmayı ve en önemlisi de Allah’ın yüce dinini temsil etmeyi sağlayan şartlar vardır. Bu şartların yokluğu aksi bir durumu netice verir. İşte infak, medeniyet ve toplumların varlık şartlarından, sosyal değişimi belirleyen unsurlardan (sünnetullah) biridir. Şu âyette bu durum ifade edilmektedir: “İşte sizler Allah yolunda harcamaya davet ediliyorsunuz. İçinizden bazıları cimrilik ediyor. Her kim cimrilik ederse, ancak kendine eder. Ganî ve müstağnî Allah’tır, muhtaç olan sizlersiniz. Şayet, imandan, takvadan ve infaktan yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir millet getirir de, onlar sizin gibi hayırsız, itaatsiz olmazlar.”(Muhammed, 47/38)

Yardımlaşmayı ve infakı şiar edinmiş milletlerin kurdukları medeniyetler, sahip oldukları ilmî ve iktisadî birikimlerini başkalarıyla paylaşır, onları birer tahakküm aracı hâline getirmezler. Bu açıdan İslâm medeniyeti, veren, sulhün ve adaletin teminatı bir medeniyet olmuştur.

Yunus Ekin

[1] Erdoğan Pazarbaşı, Kur’ân ve Medeniyet, 315 [2] Taberî, 2/273-280 [3] Süleyman Ateş, İşarî Tefsir Okulu, 59 [4] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, 2/39

İnfakın Psikolojik Faydaları Nelerdir?

İnsanın dünyevileşmesinde mühim noktalardan birisi, dünyevî şeylerin, özellikle de servetin insan psikolojisi üzerindeki etkisi, diğer bir ifadeyle dünya metâı’nın insan aklı ve duygusuna negatif baskısıdır. Kur’ân, bu durumu “istiğna”, yani kendini yeterli görme, Allah’a -hâşâ- muhtaç hissetmeme olarak tasvir eder. Bu his ve kabul, bir başkaldırıyı, tuğyanı, fesadı ve neticede inkârı sinesinde barındırır.

Negatif anlamda insan-metâ’ ilişkisini ortaya koyan çok anlamlı âyetler vardır. “Hayır, insan kendisini müstağni görerek azıp haddi aştı”(Alâk, 96/6-7) âyeti, insanın, kendini yeterli görmekle, Allah’ı ve Âhiret’i unuttuğu, neticede dünyevileşme batağına saplandığını belirtir. “Malının kendisini ebedileştirdiğini zanneder.”(Hümeze, 104/3) âyeti, mal ve mülkün insanı ebediyet vehmine sürüklediği, fakat herkes gibi onu da ölümden kurtaramaması bir yana, dünyada onu hapsettiği maddenin boğucu duvarlarının Âhiret’te de Cehennem olarak tecelli edeceği ikazında bulunur.”Ey kavmim! Mısır’ın mülkü ve yönetimi, ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi? Görmüyor musunuz?”(Zuhruf, 43/51) diyen Firavun, ülkesinde zorbalık yaptı, büyüklük tasladı, halkını çeşitli fırkalara ayırdı, tanrılık iddiasında bulundu ve helâk oldu. Yine Karun, “‘Bu servete ilmim sayesinde kavuştum.’ dedi.”(Kasas, 28/78) Allah’ın kendisine verdiğinden insanlara vermedi, sadece dünyalık peşinde koşup cimrilik yaptı. Neticede yerin dibine geçirildi.

İşte, dünya metâ’ının insan üzerindeki söz konusu menfî, boğucu baskısına karşı, insanın sinesini imana ve yüzünü uhrevî âleme yöneltici en mühim faktörlerden birisi infaktır. Kur’ân’da mü’min olmakla infak etmek arasında sıkı bir ilişki kurulur. Vermek (infak), kişiyi iman etmeye götüren önemli bir etken, yine cimrilik, inancın önündeki mühim bir engel olarak anlatılır. Riyadan uzak, insanların başına kakmaksızın, Allah rızası gözetilerek ve inanarak yapılan bir infak, imanın göstergesi olduğu gibi, onu kuvvetlendirici bir tesire de sahiptir. Ayrıca onun ahlakî kişiliği ve psikolojik yapısında da önemli etkilerde bulunur. İnfak eden bir kişinin kalbi daha duyarlı olup, müsbet tepkiler verebilme özelliğine sahiptir. (1) O, dinî öğretilere karşı daha şuurlu, inancının gereğini daha yoğun hisseden, yaşayabilen ve Âhiret’te de yaptıklarının karşılığını kat kat görecek bir insandır:

Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki imanı kökleştirmek için mallarını hayra sarf edenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile, bir çisenti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir. (Bakara, 2/265)

İnfak, yukarda belirtildiği gibi, kişinin inancına katkıda bulunmakla kalmamakta, inanmayanların da, İslâm’a ve İlâhî çağrıya icabet etmelerine zemin hazırlamakta, kişilerin ön yargı ve dünyevî ihtiraslardan kurtularak iman etmelerini kolaylaştırmaktadır:

Malını Allah yolunda harcayan, O’na saygı duyarak haramdan sakınan ve en güzel kelimeyi (Kelime-i Tevhid’i) tasdik eden kimseyi Biz de en kolay yola muvaffak ederiz.

Cimri davranan, bir de kendini güçlü sanıp Allah’tan müstağni gören ve en güzel kelimeyi, yalanlayanı ise en güç yola sardırırız. (Leyl, 92/5-10)

Nitekim bu âyetlerde, “i’tâ, ittika ve tasdîk”kelimeleri sıralanmak suretiyle infakın, iyilik etmenin, zulümden ve kötülüklerden ise sakınmanın imana götürücü rolüne işaret edilirken, “buhl, istiğnâ ve tekzib”kelimeleriyle de, cimriliğin ve bencilliğin inkâra sevk edici veya zemin hazırlayıcı niteliğine dikkat çekilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber de (sav), “Bir Müslüman’ın kalbinde cimrilik ve iman bir arada bulunmaz.”(2) buyurmak suretiyle, iman ile infak, inkâr ile cimrilik arasındaki ilişkiyi nazara verir.

Gerçekten, mülkünü başkalarıyla paylaşabilmek ve yardımlaşmak, kişiye kulluk şuurunda yardımcı olan bir faktördür. Zira, cimrilik ve cimriliği besleyen ve doğuran insandaki bencillik duygusu (şuhh) ve mal-mülk hırsı, ubudiyeti ve insanın ebedî kurtuluşunu baltalayan önemli etkenlerden, (3) engebelerden ve sarp geçitlerden biridir. (Beled, 90/11-16) Nitekim şu âyette cimrilik, takvâ, itaat ve ilahî çağrıya kulak vermek gibi erdemlerin önünde bir engel olarak takdim edilmektedir: “O hâlde, gücünüz yettiğince Allah’a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.”(Teğâbün, 64/16)

Yunus Ekin

[1] Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân, 1/309 [2] Nesaî, Cihad, 8; Müsned, 2/256 [3] Firuzâbadî, Besâiru Zevi’t-Temyiz, 3/300

İnfakın Ahlâkî Değeri, Kur’ân’da Sıkça Vurgulanan Bir Husustur. Her Harcama veya İnfak, Dinî-Ahlakî Açıdan Makbul ve Tasvip Edilmekte midir?

Bu mesele, infakın kim tarafından, ne maksatla, hangi maldan ve ne şekilde yapıldığına dair sorulara aranacak cevaplarla tespit edilebilir.

İnfak eden kişi ve maksadı açısından bakıldığında, öncelikle infakın sırf Allah rızası için gerçekleştirilmesi gerekmektedir: “Ve derler ki, biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden bir karşılık istemediğimiz gibi, bir teşekkür bile beklemiyoruz.”(İnsan, 76/9)

Kişi yaptığı hayır ve harcamaları, insanlara gösteriş veya riya için yapmamalı ve yaptığı iyiliği de başa kakmamalı, muhtaçların üzerinde manevî nüfuz ve baskı aracı olarak kullanmamalıdır:”Ey iman edenler! Sadaka verdiğiniz kimselere minnet etmek, incitmek suretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Allah’a da Âhiret’e de inanmadığı hâlde sırf insanlara gösteriş yapmak için malını harcayan kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaypak bir kayaya benzer ki, şiddetli bir yağmur olur olmaz toprağı kayıverir, cascavlak kalır.”(Bakara, 2/264)

İnfakın, “birr”olabilmesinde veya ahlakî değerinin tespitinde diğer bir nokta infak edilen şeylerin cins bakımından temiz, iyi ve kaliteli olmasıdır. Zira insanların, kendi nefisleri için tercih etmeyecekleri değersiz ve bayağı şeyleri Allah için tasadduk etmemeleri gerekir. Bu, ihsan ve infakın olmazsa olmaz vasfıdır:”Ey İman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin faydanız için bitirdiğimiz ürünlerin temiz ve güzel olanlarından Allah yolunda harcayın. Siz göz yummadan, içinize yatmaksızın almayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. İyi bilin ki Allah, her şeyden müstağnidir, asıl hamde lâyık olan O’dur.”(Bakara, 2/267)

Konunun ahlakî çerçevesini oluşturan bir başka ilke ise, yapılan harcamanın israfa dönüşmemesidir. Zira infak bir harcama olmakla beraber, asla bir savurganlık, hesabını bilmeme ve israf değildir: “İmkânı geniş olan imkânına göre nafakayı bol versin. Nasibi sınırlı olan ise Allah’ın kendisine bahşettiği imkân ölçüsünde nafakada bulunsun. Allah, herkesi sadece verdiği imkân ölçüsünde sorumlu tutar. Allah, sıkıntının ardından kolaylık ihsan eder.”(Talâk, 65/7) Bir başka âyette de aynı prensip şöyle ifade edilmektedir: “Rahmanın kulları, harcamalarında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisi arasında bir denge tuttururlar.”(Furkan, 67/25) Yine Kur’ân’a göre, yapılan harcamaların ahlâkiliği hususunda genel bir değer ölçüsü de, insanların inanç ve ibadet hürriyetlerini kısıtlama ve ortadan kaldırma maksadı gütmemektir. İnsanlığın aleyhine yapılan harcamalar ahlâkî açıdan değersiz ve makbul infakın dışındadır. İnsanlığın Yüce Allah’tan uzaklaştırılması ve maddî-manevî sömürülmesi adına yapılacak harcamalar, uzun vadede toplumları köleleştiren yardımlar (!), Kur’ân’da yasaklanmakta ve ahlâkî değeri olmadığı vurgulanmaktadır:

Kâfirler, insanları Allah yolundan uzaklaştırmak için mallarını harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. (Enfal, 8/36)

Onlar, ‘Resulullah’ın etrafındaki fakirlere infak etmeyin ki dağılsınlar’ diyen bedbahtlardır. Hâlbuki göklerin ve yerin bütün hazineleri Allah’ındır, lâkin münafıklar bunu bilmezler, anlamazlar. (Münafikûn, 63/7)

İnfakla aynı kökten türetilen nifaka insanları sevk eden âmillerden birisi de, işte bu dünyevileşme, sadece dünyalık peşinde koşmaktır. (1) Bu itibarla infak, nifaka da çare ve onun zuhurunu önleyen bir engeldir. Âyet-i kerimede, Müslüman toplumların iktisadî açıdan çökertilmesi ve fakirleştirilmesinde özellikle münafıkların rolüne dikkat çekilmekte, bu tür çabaların Müslümanları dinden soğutma, ahlâkî olarak çözme, sahip oldukları yüce değerlerden uzaklaştırma, kısaca dünyevileştirme hedefini gerçekleştirmek için yapıldığına işaret edilmektedir.

Yunus Ekin

[1] Vehbe Zuhaylî, et-Tefsiru’l-Münîr, 10/257

Verdiğimiz burslar zekat yerine geçer mi?

Muhtaç talebelere yardım amaçlı verilen burslar, “zekat niyeti”bulunması kaydı ile, yardım eden kişinin o yılki zekatından düşer. Ögrencilerin, zekat vb. yardımlar ile maddi ihtiyaçlarının karşılanması oldukça önemlidir. Çünkü geleceğin inşasında yer alacak bu fertler, okuyup-yetişerek insanlığa hizmet edeceklerdir. Bu sebeple onlara mutlaka elden gelen yardım yapılmalıdır. Bu yardım ise ancak zekat, fitre, vb. maddi katkılarla gerçekleşebilir.

Alacaklar zekât yerine sayılabilir mi?

Burada dikkat edilmesi gereken birinci husus, bize borcu olan kimsenin fakir bir kişi olmasıdır. Veya zengin de olsa, borçlarını ödedikten sonra elinde kalan parası, nisap miktarına ulaşmayan (zekât veremeyecek durumda olan) bir kişi olmalıdır. Çünkü kendisine zekât verilecek olan yedi gurup insan Kur’an’da açıklanmıştır ki, fakirler ve borçlular da bu  sınıflar arasındadır. Aksi halde zengin olan veya borçlarını ödedikten sonra  elinde zengin sayılabilecek malı kalan kimseye zekât vermek caiz değildir.

Diğer taraftan kişi borcunu doğrudan zekât yerine sayamaz. Çünkü zekâtta  temlik (malı karşı tarafın mülkiyetine geçirme) şarttır. Ancak alacaklı olan şahıs, zekât verirken borçlu olanı tercih eder de ona vereyim derse, önce  zekâtını verme mükellefiyetini yerine getirir. Sonra da ödeme imkânına kavuşan  borçlu o zekâtla gelir borcunu öder. Yani temlik ve temellük (sahiplenme) işi  tamamlandıktan sonra biri zekât farizasını yerine getirmiş, diğeri de borcu  olan miktarı ödemiş olmaktadır.

Fakat alacaklı kişi, borçluya zekâtı verirken, onun kendisine olan borcunu  ödeme gibi bir şart ileri sürmemelidir. Şart koşmadan her iki taraf bunu niyet ederlerse verilen şey zekât sayıldığı gibi borç da kapanmış olur. Hatta borçlu  olan kimse alacaklıya  “benim durumum müsait değildir, bana zekât verirsen ben  senin borcunu kapatırım” dese, o da verirse yine caizdir. Çünkü şartlı olarak  verilmemiştir. Belki sadece bir teklif vaki olmuştur.

Akrabalara zekât verilir mi?

Bu hususta bütün akrabalar eşit değildir. Evet, akrabalara zekât verilir, hatta zekâtımızı verirken öncelikle fakir olan akrabalarımızdan başlamak müstehap görülmüştür. Çünkü bununla kişi zekât borcunu ödediği gibi, dinin emrettiği akrabalık bağlarını da gözetmiş olacaktır.

Fakat diğer taraftan zekâtın verilemeyeceği yerler sayılırken bunlar arasında bir de yakın akraba bulunmaktadır. Buna göre kişi, zaten bakmakla sorumlu olduğu yakın akrabasına zekât veremez. Çünkü bunlara verdiği zekâtın faydası yine kendisine dönecektir. Bir de kişinin aynı çatı altında yaşadığı bu yakın akrabasına zekât ve fitre parasıyla bakması bizim dini duygu ve düşüncemize uygun değildir.

Kişinin zekât veremeyeceği kişiler, ebeveyni, hanımı ve çocuklarıdır. Ebeveyni derken, buna bütün usulü girer. Yani dedeleri ve nineleri de Çocuklarının içine de bütün furû’u girer. Yani torunlar, onların çocukları vs. Çünkü bunlar kişinin zaten bakmakla mesul olduğu, nafakalarını kendisinin karşılaması gereken yakın akrabasıdır. Fakat bunların dışında kalan, dayı, amca, hala, teyze, kayınvalide, kayınpeder, damat, gelin vs. diğer akrabaya zekât verilebilir.

Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da, zekât verirken dindar olanların ve ihtiyacı olanların tercih edilmesidir. Yani zekâtımı akrabama vereceğim diye, dini yaşayışında laubali veya zaten maddi durumu iyi olan kimselere zekâtımızı vermemiz doğru değildir. Eğer maddi durumu itibariyle kendisine zekât düşecek kadar bir mala sahipse zaten ona zekât veremeyiz. Bir de dediğimiz gibi önceliği dindar olanlarına vermeliyiz.

İlim tahsil eden öğrencilere zekât verilir mi?

Zekatın sarf yerlerinden biri olarak ifade edilen “fî sebîlillah” kavramına bazı fıkıhçılar ilim tahsil edenler, bu uğurda emek harcayanlar anlamını vermişlerdir. İlme hizmet eden insanlara Allah yolunda çaba harcayanlar ve dinin ihyâsı için çalışanlar gözüyle bakılarak, her dönemde bu sınıf zekat kapsamına alınmıştır. Bu konudaki ifadeler, daha çok Hanefî kaynaklarının bazılarında İmam Muhammed’e nisbet edilen bir rivayetle ifade edilmektedir. Hanefî fakihlerinden bir kısmı ilim talep etmeyi “fî sebîlillâh” kavramı içerisinde telakki ederek, âlime ve ilim tahsil edene zekât verilebileceğini, gerekçe olarak da bunların çalışmalarını ilme hasredip kazanç imkanlarından mahrum kalmalarından dolayı olduğunu ifade etmişlerdir.

Şafiî kaynaklarda ilim ile uğraşan talebenin kendi geçimini kazanması halinde ilim tahsilinden geri kalabileceği, dolayısıyla da kendisine zekât verilmesinin helal olacağı ifade edilmektedir.

Hayır kurumlarına zekât verilir mi?

Zekâtın en önemli maksatlarından biri öncelikli olarak toplumdaki fakir ve yoksul insanların maddeten desteklenip zaman içerisinde onlara insanlık onuruna yakışır bir hayat standardı kazandırmaktır. Kur’ân bu konuda zekâtın sarfedileceği yerleri zikrederken ilk olarak fakirler sınıfını ele almıştır. Bununla birlikte sadece fakirlere tahsis edilemeyecek olan bu mükellefiyet için farklı alternatif gruplar da yine zekâtın sarf yerleri arasında zikredilmiştir. Bu kavram, taşıdığı anlamlar itibariyle birçok manayı içerisine almaktadır.

İslâm âlimleri “fî sebîlillah” kavramını cihad eden gaziler olarak yorumlamışlardır. Günümüzde Allah yolunda yapılan hizmetlerin çerçevesi çok genişlemiştir ve bu işin yapıldığı en önemli alan da İslâm’ı anlatan, İslâmî değerlerle donatılmış bir nesil yetiştirmek için yapılan eğitim faaliyetleri olsa gerektir. Ayrıca cihad, Allah ile kulları arasındaki engelleri bertaraf edip, insanlarla Allah’ı buluşturma ameliyesidir.

Kur’ân’ın zekât verilecek sekiz sınıfı bildirmesi, zekâtın sadece fakir ve yoksullara tahsis edilemeyeceğini, bunun dışında da mükellefler için değişik alternatifler olduğunu ifade etmesi önemlidir. Zira zekât farziyyetinin yerine getirilmesinde kişilerin bulundukları çevre ve şartlar itibariyle her zaman fakir insanlara ulaşma imkânları olmayabilir. Bu durum, sorumluluk duygusuyla hareket eden insanlar için problem haline getirilmemelidir. İşte bu noktada, zekâtın verileceği sınıflar mükellefler için bu görevin yerine getirilmesinde değişik alternatifler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle “fî sebîlillah” kavramına girebilecek her anlam zekatın verilebileceği yer olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Objektif bir bakışla zekât mükellefiyetini yerine getirebilecekler için “fî sebîlillah” ifadesinin dışındaki alternatif yerlere zekât vermenin imkanı kalmadığı farzedilse bile, bu kavram, mükelleflerin sorumluluklarını yerine getirebilmesi adına diğer yedi kategoriyi de kapsayabileceği gibi, kendi anlam içerisine girebilecek diğer anlamları da kapsamı içerisine alabilecektir.

Muasır ilim ehli, bu kavramın genelde tek bir anlama hasredilemeyip her türlü hayır işlerini kapsayacağını ifade ederek, özelde de Kur’ân ilimleri ve toplumun faydasına olan diğer ilimlerle iştigal eden kişilerin maişetleri, dul kadınlar ve yetimler lehine yapılan hayır işleri, öğrencilere, okullara, hastanelere yapılan harcamalar, İslâm’ın esaslarına davet etmek için merkezlerin kurulması, her dilde yayın yapabilecek bilimsel yayın kuruluşları tesis etmek gibi pek çok hayır hizmetlerinin de dâhil olduğunu ve bu gibi yerlere de zekât fonundan harcamın yapılabileceğini ifade etmektedirler.

Özellikle asrımızda inanan insanlara düşen sorumluluk açısından “fî sebîlillah” kavramı kişilere bir çok alternatifler sunabilmektedir. Allah Resulü’nün (sas) asr-ı saadette bu konudaki ufuk açıcı uygulamaları 21. yüzyıl ve hatta daha sonraki dönemlerde mesuliyet sahibi insanlar için ayrı bir önem arz etmektedir. Kanaatimizce zekât ve diğer maddi fonlarla yapılan eğitim faaliyetleri sayesinde insanlık yeniden İslâm’ın hayat veren soluklarını tanıma imkânı bulacak ve gönüller Allah’la buluşabilecektir. Bu yolda yapılacak infaklar da “fî sebîlillah” çerçevesinde olacaktır.

Zekâtımızı henüz zamanı gelmeden önceden verebilir miyiz?

Zekâtın farz olmasının şartlarından biri de, zekât malının üzerinden bir sene geçmesidir. Ancak bu durum bizim zekâtımızı daha önce vermemize engel değildir. Hatta hesaplayarak gelecek senenin zekâtını bile bu seneden verebiliriz.

Günümüzde Müslümanlar, malın üzerinden bir sene geçip geçmediğine bakmadan, zekâtlarını Ramazan ayında vermeyi tercih etmektedirler. Bu son derece güzel bir olaydır. Çünkü rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazan-ı Şerif’de yapılan ibadetlere diğer aylara oranla daha fazla sevap verilmektedir. Bundan dolayı zekât verecek kadar bir mala sahip bulunan kişi, bir yıl dolmasa da, hesabını yaparak zekâtını Ramazan’da verebilir. Eğer sene sonunda kendisine farz olan zekât miktarından az verdiğini anlarsa, önceden verdiğine ek olarak vereceği zekâtıyla bu eksiğini kapatır.

Hz. Ali’den rivayet edilen bir hadisi şerifte, Hz. Abbas, Efendimiz’e zekâtını vaktinden önce ödeyip ödeyemeyeceğini sormuş, Efendimiz’de ödeyebileceğini ifade buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Abbas da iki senelik zekât borcunu birden ödemiştir. (Ebu Davud, Zekat 22,37)

Zekâtımızı verirken, karşı tarafa bunun zekât parası olduğunu haber vermeli miyiz?

Verilen paranın zekât olmasını sağlayan şey niyettir. Ve bu niyetimizi Allah’ın bilmesi kâfidir. Yoksa zekâtımızı verdiğimiz karşı tarafa bunu bildirme gibi bir mecburiyet söz konusu değildir. Yeter ki bizim niyetimiz sağlam olsun.

Burada önemli olan karşı tarafı rencide etmeden, onu minnet altında bırakmadan zekâtımızı vermek ve ona göre bir üslup kullanmaktır. Hatta zekâtımızı verecek birini bulduğumuz için, karşı tarafı minnet altında bırakma değil, ona minnet duyguları içinde olmalıyız.  Bir de zekâtımızı doğrudan kendimiz verebileceğimiz gibi, bunu başkası aracılığıyla da ihtiyaç sahiplerine ulaştırabiliriz.

Dört-beş yıl vadeyle ev, araba vs. bir mal almış kişi, zekâtını verirken, bu borcun hepsini hesaplayıp, zekât miktarından düşecek mi?

Borç zekâta manidir. Yani kişi nisap miktarı mala sahip olsa bile, eğer borçları çıkarıldığında, elinde bulunan mal nisap miktarından aşağı düşüyorsa bu kişinin zekat vermesi gerekmez. Ancak bunu bütün borçlara teşmil edemeyiz. Mesela, eğer kişi nisap miktarı mala sahip olduktan sonra borçlanacak olsa, bu borç onun zekat vermesine mani olmaz.

Bunun gibi bir kimse iki yıl süre ile taksitle bir araba alsa ve borçlarını vadesi geldiğinde düzenli ödeme imkânı bulunsa (mesela bu kişinin düzenli bir aylığı olsa), buna rağmen şu anda elinde nisab miktarı fazladan bir malı olsa, burada vadeli olan borç zekât nisabına bir engel teşkil etmez.

Şafilere göre nisab miktarını azaltan veya zekât mallarını kapsayan borç, zekâtın farz olmasına engel değildir. Bundan dolayı şartları tahakkuk ettiğinde kişi elinde bulunan mallardan borçlarını hesaba katmaksızın zekât vermek zorundadır. Çünkü borçların biri diğerini ödemeye engel teşkil etmez.

Kadınların ziynet eşyalarından zekât vermeleri gerekir mi?

Altın veya gümüşten yapılmış zînet takımları, tablo, kap, kaşık, çatal ve benzerleri için nisap miktarına ulaşınca zekât gerekir. Çünkü altın ile gümüş büyüyen mallar olup, bunlar yaratılış olarak ticaret için hazırlanmıştır. Ayrıca bunların özünde satış bedeli olma (semen) niteliği vardır. Bu yüzden ister külçe, ister döküm, isterse insanlar için süs eşyası olarak elde bulunsun, sahibi bunların zekâtını vermekle yükümlü bulunur. Zekâta tabi bulunan zinet eşyaları elde bulunduğu sürece ve nisap miktarını aşıyorlarsa bunların zekâtı her yıl verilmelidir.

Zînet altınlara zekâtın farz oluşu şu hadise dayanır: Amr b. Şuayb babası yolu ile dedesinden şöyle bir rivâyet nakletmiştir: “Yemen’li bir kadın kızı ile birlikte Hz. Peygamber’in yanına geldi; kızının elinde iki tane altın bilezik vardı. Hz. Peygamber kadına: “Bunların zekâtını veriyor musun?” diye sordu. Kadın: “Hayır” dedi. Hz. Peygamber: “Kıyamet gününde Yüce Allah’ın bu iki bileziği senin koluna ateşten bilezik olarak takmasını ister misin?” buyurdu. Bunun üzerine kadın, bilezikleri kızının kolundan çıkarıp Allah elçisinin önüne bıraktı ve şöyle dedi: “Bilezikler Allah ve Rasulü’ne aittir.”

Ancak altın ve gümüş haricinde diğer değerli taşlardan imal edilmiş zinet eşyalarından zekât verilmesi gerekmez. Çünkü bunlar zekâta tabi olan mallardan değildir. Ancak kişi bu gibi mücevheratı ticaret için elinde bulunduruyorsa, bunların zekâtını vermelidir.

Geçmişte verilmeyen zekât borçları için ne yapılmalıdır?

Fetvaya esas olan görüşe göre, zekâtın vücubu fevrîdir. Yani kişi nisap miktarı mala ulaşıp, üzerinden de bir yıl geçtiğinde, geciktirmeden zekâtını hemen vermesi gerekir. Bundan dolayı fakihlerimiz özürsüz olarak zekâtını tehir edenin günahkâr olacağını ve hatta şahitliğinin kabul edilmeyeceğini ifade etmişlerdir. Çünkü fakirin hakkı, acele olan işlerdendir. Zekâtın geciktirilmesine özür olarak, zekât almaya layık birinin bulunamaması veya hastalık gibi şeyler gösterilebilir.

Ancak kişi özürsüz olarak zekâtını vermemiş olsa bile, bu miktar onun üzerinde borç olarak durur. Dolayısıyla bu borcu hemen ödeme cihetine gidilmelidir. Bunu yaparken de, öncelikle içinde bulunduğu senenin zekâtını ödemeli, daha sonra da geçmiş senelerdeki zekât borcunu hesap ederek bunu ödemelidir.

Kiraya verilen evin kendisinden mi, yoksa kira gelirinden mi zekât verilir?

Kişinin kendi oturduğu, kullandığı ev asli ihtiyaçlarındandır, bunun için zekât vermesi gerekmez. Bunun dışında evi varsa bakılır; eğer bu kimse ticaret amacıyla bu evleri elinde tutuyorsa bunların asli değeri üzerinden zekât vermesi gerekir. Bir şeyin ticaret malı sayılıp, bundan zekâtın gerekmesi için; malın nisap miktarına ulaşması, üzerinden bir yıl geçmesi, niyetle birlikte fiilî olarak da ticarete başlanılmış olması, ayrıca malların ticaret niyetine elverişli bulunması şarttır. Ticaret için olmayan, ev, arsa, araba ve benzeri şeylerin kıymetleri üzerinden zekât gerekmez. Eğer bunların kazancı (getirisi) varsa ve bu getiriler, sahibinin diğer zekâta tâbi malları ile birlikte nisap ölçüsüne ulaşırsa, yılsonunda getirilerinin zekâtı verilir.

Fakat Malikilerin mesalih-i mürselesine (ümmetin faydasına olan işlerin gözetilmesi prensibi) uyarak mecelle heyeti, mecelleye yazmasalar bile mecelleyi tanzimi düşünürken bu mesele üzerinde müzakere etmiş, bu türlü yatırımların temelinden zekât verilmesi prensibine varmışlardır.

Bununla şunu anlatmak istiyorlar: Diyorlar ki: Servet şimdi ölü yatırımlara gidiyor. Bir taraftan arsalar, bağlar bahçeler alınıyor, fiyatının yükselmesi bekleniyor, sonra parselleniyor ve satılıyor. Bir taraftan adam hiç bir zaman para biriktirmiyor. Mütemadiyen fabrikasını büyütüyor. Elinde hiç para olmuyor, emtia olmuyor ki biz bundan bir zekât alalım. Mecelle heyeti bu meseleyi düşünüyor ve diyorlar ki: Halkın maslahatına, faydasına uygun olan şey budur. Buna mesalih-i mürsele diyoruz ki, bu da İslam Hukuku’nda bir hüccettir. Bir kişi isterse bunu da göz önünde bulundurarak bunların asli değerleri üzerinden zekâtını verebilir.

Himmet: Teveccüh, İnfak ve Gayret ne demektir?

Açıklama: “Himmet” ne demektir? Halk arasında genellikle hak yolunda infakta bulunma ve gayret gösterme manasında kullanılan “himmet” tabirinin bir tasavvuf ıstılahı olarak anlamı nedir?

Himmet kelimesi, lügat itibarıyla, kastetmek, arzulamak, kuvvetle istemek, bir noktaya yönelmek ve bir hususa konsantre olmak manalarına gelmektedir. Tasavvuf erbâbına göre ise; himmet, maddî-manevî bütün alâkalardan sıyrılarak, hatta dünyevî zevkleri, manevî hazları ve Cennete ait lezzetleri bile hatırdan çıkararak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunmak demektir. Bir manada himmet, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelmesi, kalbini istila etmesi muhtemel olan her gaflet bulutu karşısında hemen Hakk’ın rahmetine, ilahî inâyete sığınması ve O’ndan başka her şeye karşı kapanmasıdır. Bu zaviyeden himmet, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her davranış ve her düşünceden dolayı tevbe, inâbe ve evbe kurnalarına koşup pak hâle gelmek suretiyle neticede vuslata ulaşma cehd ve gayretidir.

Evet, iradesinin hakkını vererek bütün hareketlerini yaratılış gayesine bağlayıp sürekli Hak kapısında el pençe divan duran bir kulun teveccühüdür himmet. Ömrünün her anında iradesini Allah’ın rızasını kazanmaya hasrederek, her türlü maddî-manevî füyuzât hislerinden ve makam-mansıp mülahazalarından tecerrüd edip yalnız O’nu düşünen, O’nun marifeti peşine düşen ve hep O’na yönelen, dolayısıyla da, içini yalnızca O’na açan, sadece O’nu isteyen ve O’nun maiyyetinde geçen bir ân-ı seyyâleyi her türlü mazhariyete tercih edebilen bir hak yolcusunun tavrıdır himmet. Ancak tek mahbûba yetebilecek bir kalbe sahip olan insanın, gönül kapısını ağyâr düşüncesine tamamen kapaması ve Hazreti Mahbûb’a kavuşma iştiyakıyla, kendi de dahil hiçbir şeyi görmeyecek kadar O’na tahsîs-i nazar etmesidir himmet.

Himmet tabiri, aynı zamanda, lütufta bulunmak, yardım etmek, imdada yetişmek ve el uzatmak manalarını da ihtiva etmektedir. Bu açıdan da, kula nisbetle, teveccühte bulunmak, azmetmek ve mübarek bir işe hâlis niyetle yönelmek demek olan himmet; Allah’a nisbet edildiğinde ise, ortaya konan bu samimiyete ve teveccühe Hakk’ın mukabelesi manasına gelmektedir. Yani, kuldan inâbe, Cenâb-ı Hak’tan da ona mukabil bir teveccüh söz konusudur. Haddizatında, ilahî mevhibe ve inayetlerin kesintisiz devam etmesi, sürekli Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeye ve O’nun da bu aralıksız yönelişe karşı merhamet teveccühleriyle mukabelede bulunmasına bağlıdır.

Cemâlî Bir Tecellî

Allah Teâlâ bütün mahlukâtı merhametle görüp gözetir; ama var ettiklerinin bazılarına hususî teveccühte bulunup onları ekstra mevhibelerle serfiraz kılar. Umumî himâye, rahmet, şefkat ve inâyet… gibi celâlî ve vâhidî tecellileriyle her şeyi görüp gözetmesinin yanı sıra, bazı kimselere özel bir teveccüh, daha derin bir rahmet ve engin bir inâyetle muamele eder; onlara fevkalâdeden merhamet ve şefkat gibi.. cemâlî ve ehadî teveccühlerde de bulunur. O, bütün varlık ve hâdiselere kuşatan bir nazarla baktığı aynı anda fertlere de tek tek nazar eder; onların ferdî istek ve ihtiyaçlarına, şahsî dua ve niyazlarına da cevap verir; bazılarını ziyade nimetlerle şereflendirir. Dolayısıyla, bu manada bir himmete mazhariyet bütün kulların ilk hedefi olmalı ve mü’minler sürekli,

“Yollardayız Allah’ım, Sen’den ola bir himmet; Lütfunla kullarına bir kez daha imdad et! Olmalı bir mîâdı bu teklemenin elbet; Kurtar bendelerini, gönüllerini şâd et…”

niyazıyla oturup kalkmalı, asıl himmeti Cenâb-ı Hak’tan beklemelidirler.

Bununla beraber, Cenâb-ı Hak, her şeyde esbâbı izzet ve azametine perde yaptığı gibi, değişik konumdaki kullarına bir kısım iltifatlarında da bazen bir nebîyi ya da bir velîyi perde yapar ve hediyelerini onun eliyle sunar. İşte, Allah indinde makbul bir kulun mânevî yardımına ve bir hak dostunun, bir muhtacın imdadına koşmasına da himmet denegelmiştir. Aslında, Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, velilerin himmetleri, imdatları ve feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duadır. Mutlak Hâdî, Mutlak Mugîs ve Mutlak Muîn ancak Allah’tır. Fakat, Cenâb-ı Hak bazen o salih kulları, ilahî hediyelerinin tevzi memuru gibi istihdam etmektedir.

Dolayısıyla, bir nebinin teşrîî ve tekvinî emirleri düzgün okuyup doğru yorumlaması, ilâhî mesajların ışığı altında ümmetini dünyayı imar etmeye ve ebedî saadete ehil hâle getirmesi, sıradan insanlara hakiki insan olma ufkunu göstermesi, Cennet yolunda arkasındakilere rehberlik yapması ve bir şekilde takılıp yolda kalanların ellerinden tutması da bir himmettir. Başta Peygamber Efendimiz olmak üzere Enbiyâ-ı İzam’dan ( salâvatullahi alâ Nebiyyina ve aleyhim ecmaîn) gelen bu çeşit teveccüh, nazar ve insibağ esintilerinin hepsi himmet çerçevesine dahil edilebilir.

Ayrıca, hakikî evliyânın teveccühleri de ilâhî feyizleri alma adına birer nuranî vasıta mesâbesindedir. Bazen bir hak dostunun nazarına mazhar olmak, onun elini tutmak ya da sadece sohbetinde bulunup atmosferini paylaşmak bile hususi teveccühlerin sirâyeti için önemli bir vesiledir. Dolayısıyla, onlar sayesinde diğer kullara ulaşan yakin, mârifet, mevhibe gibi bütün nimet ve inâyetler de bir nevi himmettir. Bu itibarla da, dünden bugüne “Müridden hizmet, mürşidden nefes” denmiş; “Teveccüh et, teveccüh bul” ihtarında bulunulmuş; haklarında hüsn-ü zan edenlere ve kendilerine teveccühte bulunanlara hak dostları tarafından teveccühle mukabele edileceği ve bunun da ilahî inayetlere bir davetçi olacağı hatırlatılmıştır. Evet, “Kendi muhtâc-ı himmet bir dede / Bilmez ki gayra nasıl himmet ede.” sözünün mâsadakı olmayan hakiki mürşitler, ilâhî teveccühlerin birer aynasıdırlar; öyleyse, onlara saygıda kusur edilmemeli ve teveccühleri de hafife alınmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, ilâhî feyizler ve bereketler o aynalar sayesinde diğer insanların ruhlarına aksettirilmektedir ve onlar, kendilerine teveccüh edenlerin inkişaflarına vesile olmaktadırlar.

Himmet ve Gayret Münasebeti

Diğer taraftan, himmet kelimesinin gayret etmek, cehd göstermek, çalışıp didinmek, emek vermek ve bir işe dört elle sarılmak gibi manaları da vardır. “Dede himmet, oğul gayret” atasözü ancak fiilî bir duayla seslendirilen yardım isteğinin kabul göreceğini vurguladığı gibi, himmet bulmanın gayrete bağlı olduğunu da belirtmekte ve himmet ile gayret arasındaki alâkaya da dikkat çekmektedir. Bu zaviyeden himmet, kula nisbetle, çalışma ve gayret gösterme; Cenâb-ı Hakk’a nisbet edildiğinde ise, kulun ortaya koyduğu faaliyetlere rahmet ve inayetle mukabelede bulunma manasına gelmektedir.

İşte, bir yönüyle teveccüh etmek ve yönelmek, diğer bir açıdan yardıma koşmak ve el uzatmak, bir başka zaviyeden de gayret etmek ve çalışıp didinmek manalarına gelen himmetin, bugün halk arasında infakta bulunma ve hayır yollarında koşturup durma anlamında sıkça kullanılan himmetle ciddi bir münasebeti vardır. Belki, dün denecek kadar yakın bir geçmişe dek bu kelime bu ölçüde yaygınca kullanılmıyordu. Fakat son senelerde, âdetâ Cenâb-ı Hakk’a teveccühün bir unvanı sayılan ve O’nun rızasına ulaşmanın bir basamağı kabul edilen hayırlı faaliyetlerin bütününe “himmet” denir oldu. Çünkü, dine ve vatana hizmet, bir teveccüh, bir yardım eli ve bir cehd ü gayret bekliyordu. Önce bu milletin fertleri böyle bir iman ve Kur’an hizmetine teveccüh ettiler; çağrıya koştu, bir çeşit inâbede bulundu ve millet yolunda yapılması gereken işlere el uzattılar. Yönelinmesi, elinden tutulup kaldırılması ve uğrunda ter dökülmesi icap eden husus dine ve millete hizmetti. Dolayısıyla, herkes elindeki imkanlarıyla seferber oldu; herkes maddî-manevî himmette bulunmaya çalıştı. İlmi olan kimseler ilimleriyle himmet ettiler; beyan kabiliyetine sahip bulunanlar söz ve yazılarıyla imdada yetiştiler; malî imkanları geniş insanlar da cömertlik hisleriyle dolup Allah yolunda infak yarışına giriştiler. Yardımına koşulması ve elinden tutulması gerekli olan şey bir şahıs değildi; o iman ve Kur’an hizmetinin ta kendisiydi. Bu itibarla da, fedakar ruhlar, bir ya da birkaç şahsa değil, bir mefkureye yöneldiler; bir ya da birkaç şahsa değil bir davaya gönül verdiler ve yine bir ya da birkaç şahsa değil insanlığa hizmetin kendisine el uzattılar, himmet ettiler.

Himmetin İnfaka Bakan Yanı

Bugün himmet denince bazıları sadece maddî olarak yardımda bulunmayı (infak) anlasalar da, aslında infak, himmetin sadece bir yönünü teşkil ediyordu. Himmetin infak yönü de yine örneğini Allah Rasûlü’nün ve sahabe efendilerimizin hayat-ı seniyyelerinden alıyordu. Mudar kabilesinin fakir insanları huzuruna geldiğinde ya da Tebük Seferine çıkılacağı sırada, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları nasıl yardım ve infak etmeye çağırmışsa, daha sonraki dönemlerde de seferberlik anlarında maddî-manevî fedakârlıkta bulunma çağrıları sık sık yapılmıştı. Belki o zamanlar bu türlü hayır ve hasenâta himmet denmiyordu; fakat, ihtiyaç hissedildiği ve zaruret hasıl olduğu zamanlarda hep yardım, iâne ve infak çağrısında bulunuluyordu. Altından kalkılması gereken bir zorluk veya taşınması icap eden bir yük karşısında herkesin el uzatması isteniyordu. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehaya) mânen el uzatmasına ya da bir Hak dostunun imdada koşmasına benzer şekilde, o istimdadı işiten bütün mü’minler de sesin geldiği yere yöneliyor, ellerindeki imkanlarla seferber olup imdada koşuyor ve yapılması beklenen şeyleri yapma adına ciddi bir cehd ortaya koyuyorlardı.

İşte, bizim zamanımıza doğru gelinirken, yine ortada kaldırılması gerekli olan ağır bir yük vardı. Merhum Akif’in “Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı Hak / Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!” mısraıyla ifade ettiği gibi, samimi kullar, hakkı tutup kaldırma vazifesiyle karşı karşıyaydı ve herbiri o vazifenin kendi omuzlarına yüklendiğine inanıyordu. Hayır ve hasenât adına yapılacak her şey hakkı tutup kaldırma, dine el uzatıp onu sürüm sürüm olmaktan kurtarma, kendi kıymetine yükseltme ve gerçek konumuna ulaştırma demekti. Dolayısıyla, bu manaların hepsi birden mülahazaya alınarak hem yardım çağrısına hem de insanların bu çağrıya icabet edişine himmet dendi.

Bu açıdan, himmeti umumi manada el uzatma şeklinde anlayabilirsiniz. Meseleyi bu yönüyle değerlendirirseniz, Peygamber Efendimiz’in ümmetine el uzatması ya da velilerin bazı insanların imdadına koşması ile günümüzde bazı kimselerin iman ve Kur’an hizmetine el uzatmaları arasında ciddi bir münasebet görürsünüz. Sonra, bu el uzatma ve yardıma koşmanın sadece maddî imkanlarla olmadığını ve insanların, kendilerine lutfedilen nimetlerin herbirine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına giriştiklerini de müşahede edersiniz. Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin de İşaratü’l-İ’caz’da belirttiği gibi, “…ve mim mâ rezaknâhum yünfikûn – Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara, 2/3) ayet-i kerimesindeki “mâ” umumî bir manayı ifade etmektedir. Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; ilim, fikir, kuvvet ve amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara infakta bulunulması gerekmektedir.

İşte, mal ya da para, ilim veya amel, sıhhat yahut zeka.. Cenâb-ı Allah’ın lütuf buyurduğu her türlü rızıktan infakta bulunmak ve bu şekilde dine ve millete hizmet etmektir himmet. Zaten, dünden bugüne bu kudsî vazifeye dilbeste olan fedakârlar, mukaddes mefkure adına bir işin ucundan tutmak için el uzatırken karşılarında kendilerine de bir el uzandığını düşünmüş, böylece hem himmet etmiş hem de himmet dilemişlerdir. Kendi kurtuluşlarını başkalarını kurtarmaya bağlamış ve böyle bir yolda yürürken gerekirse canlarını feda etmeye bile razı oldukları gibi maddî-manevî her türlü füyûzat hislerinden feragatta bulunmayı da daha baştan kabul etmişlerdir. Bu adanmış ruhlar kelimenin tam manasıyla beklentisizlerdir. Evet, bu himmet kahramanları bütün bütün beklentisiz insanlardır; zira onlar, daha yolun başında

“Kadrim bilinmedi deyip darılma! Bilinmeden göçüp gitti büyükler. Darılıp yerinden sakın ayrılma! Himmet bekler taşınacak bu yükler.”

nasihatını dinlemiş ve bu sözleri bir ahd ü peyman olarak kabul etmişlerdir.

Tek Başına Bir Millet

Bu meselenin önemli bir buudu da şudur ki; arz etmeye çalıştığım çerçevede iman ve Kur’an hizmetine himmette bulunmak insanı değerler üstü değerlere ulaştırır. Çünkü, Hazreti Üstad’ın da işaret ettiği gibi, “Bir insanın kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” Aksine, hep “nefsî, nefsî” diyen, sürekli şahsî menfaatlerini düşünen ve milletin istikbaliyle alâkalı hiçbir planı, projesi ya da derdi olmayan bin adam, sadece bir adam hükmündedir. Evet, kimin himmeti yalnızca nefsi ise, o kimse insan bile sayılamayacak bir derekeye düşmüş demektir. Zira, insan fıtraten medenî olarak yaratılmıştır; o tabiatı itibarıyla, kendi cinsinden olanları da düşünüp onlarla beraber yaşamaya mecburdur.

Cenâb-ı Allah’a sonsuz hamd ü senalar olsun ki, günümüz de himmeti milleti olan insanlardan nasipsiz değildir. Bugün de, himmet çağlayanları, ilahi lütuflarla desteklene desteklene bir ummana doğru gürül gürül akmaktadır. Bu devrin himmet erleri de çeşit çeşit olumsuz hadiselere rağmen, kaderî programların kendilerine yüklediği misyonu temsile çalışmaktadırlar.

Ne var ki, her dönemde olduğu gibi içinde yaşadığımız şu zaman diliminde de mesuliyet insanlarının himmet duygularını ve kuvve-i maneviyelerini kırabilecek unsurlar mevcuttur. Bediüzzaman Hazretleri hem himmetin belini kıran bu manileri bir bir saymış hem de onları defedebilmek için gereken tedbirlere işarette bulunmuştur. Bu manilerden ve tedbirlerden bazılarını -biraz tasarrufla- zikrederek bu bahsi bitirmek uygun olsa gerektir:

“Himmetiniz, şevke gelip meydana çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedîd olan yeis (ümitsizlik) rast gelir, onun kuvve-i manevîyesini kırar. Siz o düşmana karşı “lâtaknetû” (ümidinizi kesmeyiniz) kılıcını istimal ediniz. Sonra meylü’t-tefevvuk istibdâdı (üstün olma tutkusu) hücuma başlar. Siz “kûnû lillahi” (Allah’ın rızası dairesinde olunuz) hakikatini o düşmana gönderiniz. Sonra sebepler zincirindeki sırayı atlamakla her şeyi karıştıran acûliyet (acelecilik) çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz “ısbirû vesabirû verâbitû” (Sabırlı olun, birbirinize metanet tavsiye ederek sabırda yarışın, daima hazırlıklı ve uyanık bulunun ) kalkanını siper ediniz.. sonra tabiatı itibarıyla medeni olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infirâdi (bencillik) ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de “hayrunnâsi enfeuhum linnasi” (insanların en hayırlısı onlara en yararlı olanıdır) hakikatini onun karşısına çıkarınız. (…) Sonra da umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan “meylürrahat” (rahat etme arzusu) gelir; himmeti bağlayıp sefalet zindanına atar. Siz de “Leyse lilinsânî illâ mâ seâ” (İnsan için çalıştığından başkası yoktur) mücahidini ona gönderiniz. Evet, size meşakkatte büyük rahat vardır. Zira fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı sa’y ve cidâldedir.”

İnancım o ki, bütün bu manilere rağmen, adanmış ruhlar şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da “Himmetü’r-rical, taklau’l-cibal – Yiğitlerin himmeti dağları yerinden söker.” (Ubeydullah-ı Ahrâr) ‎ anlayışıyla hareket edecek ve bütün samimiyetleriyle Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine sığınıp sorumlulukları istikametinde dönüp arkalarına bakmadan yürüyeceklerdir. Allah’ın rızasını “olmazsa olmaz” bir esas kabul ederek onun dışındaki bütün değerlere karşı kapanacak ve Hazreti Mahbûb’a kavuşma iştiyakıyla, O’na tahsîs-i nazar ederek yollarına devam edeceklerdir.. ve bileceklerdir ki, himmet ettikleri ölçüde himmet görecekler; başkalarına el uzatma gayreti içinde bulundukları nispette de kendilerine ötelerden bir el uzanacaktır.

Aylık maaşla çalışan işçi ve memurlar nasıl zekât verirler?

Memur maaşları işçi ücretleri doktor, mühendis, avukat, terzi ve berber gibi serbest meslek sahiplerinin kazançlarından temel ihtiyaçlar ve borçlar düşüldükten sonra, elde kalan nisap miktarını aşar ve üzerinden de bir yıl geçmiş bulunursa, yüzde iki buçuk zekâta tabi olur. Ancak bu yükümlünün onu zengin kılan zekâta tabi para altın, gümüş, ticaret malı gibi başka ekonomik değerleri varsa dönem sonunda maaş, ücret veya serbest meslek gelirlerinden elde bulunan miktar da bunlara eklenerek tek zekât matrahı üzerinden hesaplama yapılır. (Delilleriyle İslam İlmihali, s. 609)

Bazı alimler ise, bu tür gelirlerin zekata tabi tutulması için bir senelik sürenin geçmesini gereksiz görürler. Onlara göre alınan maaşlar ve serbest meslek sahiplerinin elde ettiği gelirler, kaynaklarda zikri geçen mali müstefad yani miras, bağış, mükâfat gibi yollardan elde edilen gelirlere benzerler.

Bunlardan her iki gurup da sahabe ve sonraki devirlerdeki bazı uygulamaları göstererek görüşlerini delillendirmeye çalışırlar.

Eski dönemlere oranla ekonomik şartların bir hayli değiştiği, enflasyonun adeta kaçınılmaz olduğu ve tüketimin giderek arttığı günümüz toplumlarında memur ve serbest meslek sahiplerinin zekât vermesi için ihtiyaç fazlası gelirlerinin üzerinden bir yılın geçmesi gerektiğini söylemek fazla gerçekçi değildir. Belki daha uygun olan, bu tür düzenli geliri olan kimselerin asli ve temel giderlerini, bu amaçlı tasarruf ve borçlarını düştükten sonra, arta kalan gelir yıl sonu itibariyle toplandığında nisap miktarına ulaşıyorsa, yılın tamamlanmasını beklemeden aylık gelirinden düzenli olarak % 2.5 oranında zekat vermesidir.

Birden fazla evi veya arabası olan kimse, bunların zekâtını vermeli midir?

Öncelikle kişinin bu fazlalık evi ve arabayı hangi niyetle elinde bulundurduğuna bakılır. Eğer, bunları da kullanmak için elinde bulunduruyorsa, bunlar zekât malı olmadığı için zekâta konu olmazlar. Meselâ, kişinin kendi oturduğu evinden başka, bir de yazlığı bulunabilir. Veya ihtiyaca binaen kullandığı ikinci bir otomobili olabilir.

Ancak bunları ticaret için elinde tutuyorsa veya bunların gelirinden istifade ediyorsa durum değişir. Ticaret için elinde tuttuğu ev ve arabanın fiyatları üzerinden kırkta bir zekât vermesi gerekir.

Eğer evi kiraya verdiyse veya arabadan herhangi bir geliri söz konusuysa, bu malların gelirlerinin nisap miktarına ulaşması halinde, bir kameri yıl geçtikten sonra bunlar üzerinden kırkta bir zekât vermelidir.

Haram mala zekât düşer mi veya zekât borcumuz haram maldan verilir mi?

Kişinin elinde bulunan haram yollarla kazanılmış malların zekâtı verilmez. Eğer kişinin kazancının tamamı faiz kazancı veya kumarhane işletmesi gibi haram yoldan ise, bu kişinin elindeki mallar nisap miktarını geçmiş olsa bile, bu mallardan zekât verilmez.

Ancak kişinin elinde haram yollardan kazandığı malların yanında helal yollardan kazandığı mallar da varsa ve bu ikinci sınıf mallar nisap miktarını geçiyorsa, sadece bunların zekâtını verir.

Fakat erkeklerin taktığı altın takılarla, evde bulunan altın veya gümüş kap ve eşyaların kullanılması haram olmakla birlikte, bunların zekâtının verilmesi gerekir.

Haram mala zekât düşmediği gibi, zekât borcumuzu da haram maldan veremeyiz. Çünkü Allah temizdir ve ancak temiz olan şeyi kabul eder.

Devlete ödediğimiz vergilerimizi zekât yerine sayabilir miyiz?

Kısaca ifade edecek olursa devlete verdiğimiz vergi farklıdır, üzerimizde bir nevi fakirlerin hakkı olan, malımızın zekâtı farklıdır. Bunun için bizler devlete verdiğimiz vergileri zekât borcumuz yerine sayamayacağımız gibi, bu ödediğimiz vergilerle mallarımıza terettüp eden zekât ta düşmez.

Çünkü bu ikisi mahiyet itibariyle birbirinden farklıdır. Bir kere zekâtı verebileceğimiz sınıflar Kur’an’la sabit olmuştur ki, bunların arasında devlet yoktur. Çünkü devlet bu vergileri kullanırken kendi gerekli gördüğü yerlere sarf etmekte, ayette belirtilen sekiz sınıfı nazara almamaktadır. Ayrıca zekât belli bir niyetle ifa edilen başlı başına bir ibadettir. Vergide ise böyle bir niyet yoktur. Diğer yandan verginin oranlarıyla zekâtın oranları birbirinden tamamen farklıdır. Dinimizde hangi malımızdan ne şekilde ve ne miktarda zekât vereceğimiz ayrıntısıyla anlatılmıştır.

Ancak devlet aldığı bu paraları zekât olarak alırsa ve bunların dağıtımını yaparken, Kur’an’da belirtilen sınıfları gözetirse o zaman bir de zekâtımızı devlet eliyle gerekli yerlere ulaştırmış oluruz. Bu uygulama zaten Peygamber Efendimiz zamanında ve daha sonraki devirlerde yerini bulmuştur.

Sonuç olarak bizler devlete vergilerimizi vermekle beraber, bunu zekâtımızdan ayrı değerlendirecek ve zekât borcumuzu gerekli yerlere ulaştıracağız.

Ev yapımı veya araba almak için biriktirilen paraya zekât düşer mi?

Bizler bu hususta bazen yanılgıya düşmekteyiz. Yani ev ve arabanın asli ihtiyaç olmasından yola çıkarak, bunları almak için elimizde tuttuğumuz paraya da zekât düşmeyeceğini zannederek hata ediyoruz. Hâlbuki kişinin sahip olduğu ev ve araba başkadır, bunları satın almak için elinde tuttuğu para başkadır. Her ne kadar kişi nihayetinde bu parayla asli ihtiyaçlarını karşılayacak olsa da, eğer bu para nisap miktarına ulaşıyorsa ve üzerinden de bir kameri yıl geçtiyse, kişinin bu parasının zekâtını vermesi gerekir.

Kadının sahip olduğu mehir parasından zekât vermesi gerekir mi?

Kadının kocasından mehir olarak aldığı para veya zinet eşyaları ya da zekâta konu olan diğer mallar, eğer nisap miktarına ulaşacak olursa, bunların üzerinden bir kameri yıl geçtikten sonra kadının bu sahip olduğu mehrinin zekâtını vermesi gerekir. Ancak bu hüküm kadının elinde bulunan mehir için geçerlidir. Yoksa evlilik akdi esnasında konuşulmuş ve ne kadar olduğu belirlenmiş olsa bile, bu mal kadının eline geçmedikçe, bu maldan zekât vermesi gerekmez. Çünkü o mehre nikâh akdi ile malik olmuştur, fakat bu noksan mülkiyettir. Kadın mehri almakla ona tam malik olur.

Zekât borcu olduğu halde vefat eden bir kişinin varisleri, onun terikesinden zekât borcunu vermekle mükellef midir?

Zekât borcu olan bir kimse, imkânı olduğu halde zekât borcunu ödemeden ölse, bu borç onun terikesinden alınamaz. Çünkü onun malları ölümüyle beraber varislerine intikal etmiştir. Varislerin ise, ölen kişinin zekât borcunu ödeme gibi bir mükellefiyetleri yoktur. Ancak kişi ölmeden önce bu borcunu vasiyet etmişse, varisler bu vasiyeti yerine getirmek zorundadırlar. Diğer yandan tabii ki, varisler eğer kendilerine düşen hakkın bir kısmından veya tamamından vazgeçerek teberru suretiyle ölen kişinin bu zekât borcunu ödeyecek olurlarsa, bu da güzel bir davranış olur.

İfade ettiğimiz hüküm Hanefi mezhebine göredir. Şafii mezhebinde ise, kişi vasiyet etmemiş olsa bile, bu borç onun terikesinden ödenir.

Zekâtı ne zaman vermek gerekir?

Kişinin sahip olduğu mal varlığı zekat nisabına ulaştığında ve bunun üzerinden bir yıl geçtiğinde, bu kişinin hemen zekat vermesinin farz olduğu hususunda fakihler görüş birliği içindedirler. Çünkü artık onun malında gerçekleşen zekat borcu kul hakkıdır. Ve tabii ki aynı zamanda Allah hakkıdır. Dolayısıyla özürsüz olarak bu borcun ifasını ertelemek caiz değildir.

Zaten İslam’da hayırlı işlerde acele etmek övülen bir davranıştır. Nitekim Allah Teala Ali İmran suresinde şöyle buyuruyor. “Hayırları işlemede yarış yapınız” (Âl-i İmran, 3/133) Bu ayeti kerimede bütün hayırlı işlerde acele etmek emredildiğine göre, bu durum farz ibadetlerde öncelikle yerine getirilmesi gereken bir durum olacaktır.

Altın, gümüş, para, ticaret malları ve hayvanlarda zekat bir kameri yılın dolmasıyla farz olurken, toprak ürünlerinde zekatın farz olması, tarladan ürünün alınmasına bağlanmıştır. Bunun için eğer tarlandan senede iki kez ürün alınacak olsa, zekatı da iki kez vermek gerekir.

Başkalarından alacağı olan kimseye zekat düşer mi?

Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber Efendimiz’in sünnetinde alacakların zekâtı konusunu açıklayan bir nass (hüküm) yoktur. İlk dönem âlimleri tarafından da, alacakların zekâtı hususunda nakledilen farklı görüşler vardır. Bundan dolayı da bu konu hakkında fıkıh mezhepleri farklı hükümler vermişlerdir.

Genel olarak fukaha alacakları iki gurupta değerlendirmiştir.

1- Tahsil edileceği umulan alacaklar: Bu tür alacaklar ödeme imkânına sahip ve borcunu kabul eden kimsedeki alacaklardır. Alacaklı kendi malları ile birlikte her sene bu alacağın zekâtını da öder.

2- Tahsil edileceği umulmayan alacaklar: Borcunu inkâr eden ya da ödeme imkânı olmayan fakirdeki alacaklarda bu guruba dâhildir. Bu guruba giren alacakların zekâtı hakkında âlimler farklı görüşlerde bulunmuşlardır. Bazıları bu tür alacaklar elde edilince geçmiş yılların da zekâtı verilir derken, diğer bir gurup yalnız bir yıllık zekâtın verileceğini söylemiştir. Ebu Hanife ve İmameyn ise, bu tür alacağı aldıktan ve üzerinden bir yıl geçtikten sonra ancak zekâtın gerekeceğini ifade etmişlerdir.

Hanefiler alacakların zekâtını daha ayrıntılı olarak ele almışlardır. Onların taksimi şu şekildedir:

  1. a) Kuvvetli alacaklar: Borç olarak verilmiş paralar, ticaret mallarının bedeli gibi olan alacaklardır. Elde mevcut bulunan çek ve senetlerde kuvvetli alacak sayılır. Eğer borçlu borcunu kabul ediyorsa bu tür alacakların zekatı her yıl verilir. Ancak zekatın verilmesi borcun tahsiline kadar geciktirilebilir.
  2. b) Orta derecede alacaklar: Ev veya dükkân kirası gibi zekât mevzuu olmayan bir malın bedeli olan alacaklardır. Bu tür alacaklar da eğer nisap miktarına ulaşıyorsa veya kişinin zekâta mevzu olan başka malları varsa bu mallar onlara eklenerek bunların da her yıl zekâtlarının verilmesi gerekir. Ancak bunların zekâtının verilmesi için, nisap miktarı kadar bir malın tahsil edilmesi gerekir.
  3. c) Zayıf alacaklar: Bir mal bedeli olmayan mehir, diyet karşılığı, miras, vasiyet, muhalaa bedeli gibi alacaklardır. Bu alacaklardan zekât gerekmesi için, bunların nisap miktarının tahsil edilip üzerinden bir yıl geçmesi gerekir.

İmam Şafi’ye göre alacak zekatın edasını geciktirmez. Alacak tahsil edilmese de onun zekatını vermek gerekir. Çünkü borç verme tamamen kişinin kendi iradesi ile vuku bulur. Fakirlerin hakkı bu yüzden geciktirilmez.

Hisse senetlerinin ve borsaya yatırılan paranın zekâtı nasıl verilmelidir?

Hisse senedi herhangi bir şirketteki ortaklık payını belirleyen bir belgedir.

Çeşitli şirket ve guruplar tarafından çıkarılıp menkul kıymetler borsasında alınıp satılan hisse senetleri ticaret malı gibi olduğundan, bunların değerleri üzerinden zekât verilmesi gerekir.

Her hangi bir şirkete kar ve zararda ortaklığın belgesi olan hisse senetlerinin zekâtı ise;

Şirket mal alıp satmak suretiyle ticaret yapıyorsa, böyle bir şirketin hisse senetlerine sahip olan kimse de, senetlerin değeri üzerinden zekât verir.

Şirket, sanayi veya işletmecilik yapıyor ve sermayesi makine, alet ve araçlara bağlanmış ise, böyle bir kuruluşa ortak olan kimse zekâtını, elindeki hisse senetlerinin değeri üzerinden değil, yıllık kazancından vermesi gerekir.

Ticaretle uğraşan kişi, sahip olduğu malların zekâtını nasıl hesaplamalıdır?

Sahip olunan ticaret malları, 20 misgal (85 gr) altın değerine ulaştığında bunların zekatını vermek gerekir. Ticaret mallarının kıymeti sene başında ve sene sonunda nisap miktarının altına düşmemelidir. Yoksa sene içerisindeki değişiklerin zekata bir etkisi yoktur.

Ticaret kastı ile elde bulundurulan her çeşit ticaret malı şartları tahakkuk edince zekata tabi olur. Ve sene sonunda kişi, elinde bulunan ticaret mallarının değerini hesaplar ve bu toplamdan borçlarını çıkardıktan sonra, geri kalan miktardan kırkta bir oranında zekat verir. Ve verilen zekât ticaret malının kendi cinsinden olabileceği gibi, toplam değer üzerinden para olarak da verilebilir.

Zekat Malı Temizler mi?

Öncelikle zekât, kelime manasından da hareketle bir temizlenmenin adıdır. Zekât veren kimse, bir yönden malını kirlerinden arındırmakta diğer yönden de günahlarının affına vesile olacak bir yola girmiş olmaktadır. Zekâtı emrederken Allah (c.c.), “Onların mallarından, kendilerini temizleyecek ve yüceltecek bir sadaka al” (1) buyurarak bu noktalara dikkat çekerken, Peygamber Efendimiz de, ‘Allah zekâtı, geride kalan mallarımızı temizlemek için farz kıldı.'(2) diyerek aynı noktanın altını çizmektedir. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü, kendi zatı ve yakın akrabalarına zekât ve sadaka almayı yasaklamıştır. (3) Çünkü aynı zamanda zekât, günahların ortadan kalkması için bir sebep ve keffarettir. Diğer iyilik türleri ve ibadetler yanında zekâtı da sayan Yüce Mevla, bütün bunları, günahların affına birer vesile ve insanı cennete ulaştıracak unsurlar olarak anlatmaktadır.(4)

(1) Tevbe Suresi, 9/103

(2) Ebû Davûd, Zekât, 32

(3) Konuyla ilgili bir hadis, ‘İşte bu sadakalar, insanların kirlerinden başka bir şey değildir. Onlar ne Muhammed’e ne de O’nun ailesine helâl değildir.’ mealindedir. Bkz. Müslim, Zekât, 167, 168; Ebû Davûd, İmâre, 20

(4) Bkz. Maide Suresi, 5/2

Fidye ne zaman verilir?

Açıklama: Ben şeker hastasıyım, dolayısıyla oruç ibadetimi de yerine getiremiyorum. Bu sebepten fidye vermem gerekiyor. Ancak vereceğim bu fidyenin sadece Ramazan ayı içerisinde mi verilmesi gerekli, yoksa ramazandan sonra da fidyemi verebilir miyim?

“O size farz kılınan oruç, sayılı günlerdir. O günlerde sizden kim hasta yahut seferde olur da oruç tutmazsa, tutamadığı günler sayısınca, sıhhat bulduğu veya yolcu olmadığı başka günlerde oruç tutar. Fazla ihtiyarlık veya ağır hastalık gibi sebeplerle oruç tutmaya gücü yetmeyenler üzerine, bir yoksul doyuracak kadar fidye vermek lâzımdır…” (Bakara Suresi, 2/184).

Fidyenin emredildiği ayeti kerimede fidye için bir zaman tayin edilmemiştir. Dolayısıyla kişi istediği zaman fidyesini verebilir. Yani Ramazan’da verebileceği gibi Ramazan’dan sonra da verebilir. Ancak bu tür hayır işlerinde acele etmek ve geciktirmemek her zaman takdire şayandır.

Maaş alana zekât düşer mi, Burslar zekat yerine geçer mi?

Memur maaşları, işçi ücretleri, doktor, mühendis, avukat, terzi ve berber gibi serbest meslek sahiplerinin kazançlarından temel ihtiyaçlar ve borçlar düşüldükten sonra, elde kalan para, nisap miktarını (80 gram altın parasını) aşar ve üzerinden de bir yıl geçmiş bulunursa, yüzde iki buçuk zekata tabi olur. Ancak bu yükümlünün onu zengin kılan zekâta tabi para altın, gümüş, ticaret malı gibi başka ekonomik değerleri varsa dönem sonunda maaş, ücret veya serbest meslek gelirlerinden elde bulunan miktar da bunlara eklenerek tek zekât matrahı üzerinden hesaplama yapılır. (Delilleriyle İslam İlmihali, s. 609)

Maaş alan kimse, eğer aldığı maaştan ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra zekât düşecek miktarda malı kalıyorsa, yılsonunu beklemeden de vermesi gereken zekât miktarını 12’ye bölerek her ay maaşını aldıkça verebilir.

Eğer siz daha önceden, maaşınızdan burs kesmelerini istemiş (veya razı olmuş) ve bununla zekât mükellefiyetini ödemeye niyet etmişseniz, kesilen burs miktarı zekât yerine geçer.

Esasen, verme ahlakı, dinimizin hassasiyetle üzerinde durduğu bir mevzudur. Ayet ve hadislerde zikredilen, cömertlere vaat edilen mükafatlara, cimriliğin tehlikeli neticelerine bakılınca, üzerine zekat düşmese bile, verme ahlakını kazanmak ve cimrilikten korunmak için mutlaka insanın aylık yıllık bir şeyler vermesi gerektiği anlaşılıyor. Bu hususu, gözden uzak tutmamak gerekir. (Bakara Suresi, 2/261-274; Âl-i İmran Suresi, 3/180; Tevbe Suresi, 9/76; İsra Suresi, 17/100; Muhammed Suresi, 47/38)

Yatırım niyetiyle alınan arsalara zekât düşer mi?

Bir mala zekât düşebilmesi için o malın ticaret niyetiyle alınması veya elde bulundurulması gerekir. Malın ticari mal olması ise satış için ilan vermek veya başkasına satış için yetki vermek gibi bir fiil olmadıkça gerçekleşmez. Sadece kalple niyet etmekle de bu mallar zekâta dâhil olmazlar.

Özet ola­rak, bir şe­yin ti­ca­ret ma­lı sa­yı­lıp, bun­dan zekâtın ge­rek­me­si için; ma­lın ni­sap mik­ta­rı­na ulaş­ma­sı, üze­rin­den bir yıl geç­me­si, ni­yet­le bir­lik­te fiilî ola­rak da ti­ca­re­te baş­la­nıl­mış ol­ma­sı, ay­rı­ca mal­la­rın ti­ca­ret ni­ye­ti­ne el­ve­riş­li bu­lun­ma­sı şart­tır. (Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali)

Şu hususu da hatırlatmakta fayda var: Yatırım niyetiyle elde tutulan satışa arz edilmemiş arsalar, hukuken zekâta tabi değilse de, âlimlerimiz bu tür malların ahlâken zekâtının verilmesini uygun görmüşlerdir. Bu açıdan bakıldığında imkân varsa bu tür malların değeri üzerinden zekât verilebilir. Bu takdirde yine zekâttan elde edilecek sevaba nail olunmuş olacaktır.

Zekât hicretin kaçıncı yılında farz kılınmıştır?

Zekâtla ilgili ayetlerden sekizi, Mekke döneminde nazil olmuştur. Bu durum, zekât yükümlülüğünün ahlakî boyutta İslam’ın daha ilk yıllarından itibaren mevcut olduğunu gösterir. Ancak İslam’ın beş temel farzından biri olarak kurumlaşması ve devlet müeyyidesine (yaptırım) dayalı cebrî bir ödeme şeklini alması, tabiî olarak devletin fiilen kurulması sonrasına rastlar. Buna göre zekât, bir müessese olarak hicretin ikinci senesinde, oruçtan evvel farz olmuştur. Kur’an’da zekâtla ilgili otuzun üzerinde ayet bulunmaktadır.

Altının nisap miktarı hakkında 80 veya 85 gram gibi farklı ölçüler bulunuyor. Bunun sebebi nedir? Doğru olan hangisidir?

“Altında yirmi dinara kadar bir şey yoktur. Senin yirmi dinarın bulunduğu ve üzerinden bir yıl geçtiği zaman, ondan yarım dinar zekât vermen gerekir.” (Buhari, Menakibu’l-Ensar 27)

“Yirmi miskalden az altına zekât yoktur.” (Dârekutnî, Sünen, II, 93)

“Hz. Peygamber her yirmi dinarda yarım dinar ve kırk dinarda da bir dinar zekât alıyordu.” (Dârekutnî, Sünen, 2/ 92)

Hadislerde de görüldüğü gibi aslında altının nisabı dinar ve miskal olarak sabittir. Ancak bunun gr. cinsinden hesaplanmasında farklı neticelere ulaşılmıştır. Fakat zekâtın en önemli netice ve hikmetlerinden birisi fakirle zengin arasında bir köprü oluşturmak ve fakirlerin ihtiyacını gidermekse, bu farklı sonuçlardan en azına göre zekât vermek daha uygun olacaktır. Aynı zamanda böyle bir muamele ihtiyata da muvafık düşer. Buna göre zekâtımızı verirken, altının nisap miktarı olarak 80 gramı esas alabiliriz.

Hanefiler dışında kalan diğer üç mezhebe göre altının nisap miktarı 72 gramdır.

Fitre, iftar olarak yani fakirlere iftar dağıtma seklinde verilebilir mi?

Fitreye fıtır sadakası da denir. Fıtr sadakasının hükmü, onu gereken yere ödemekten ibarettir. Fıtır sadakasının ödenme yeri zekâtın sarf yerlerinden biri olan Müslüman fakirlerdir. Fıtır sadakası da zekât gibi temlik olunur. Yani, bizzat şahsın eline verilir, mülkiyetine geçirilir. Dolayısıyla yemek bağışlama ile fitre ödenmiş olmaz. (Ni’met-i İslam)

Görüldüğü üzere fitrenin fakire yemek olarak verilmesi mahzurludur. Fitrede fakirin ihtiyacı gözetilir. Fakir için en iyi olan ne ise fitreyi ona göre vermek gerekir. Fitre ya bizzat gıda olarak ya da onun bedeline karşılık para olarak verilir. Hanefîler, fakirlerin ihtiyacını görmesi açısından fitrenin para olarak verilmesini daha münasip görmüşlerdir.

Öşrün miktarı ne kadardır? Günümüz topraklarının öşre tabi olmadığı hakkında sözle duyuyoruz, doğru mudur?

Öşür, topraktan çıkan ürünün vergisidir. Arazi nehir veya yağmur suyu ile sulanıyorsa, elde edilen mahsulün 1/10’u zekat olarak verilir. Ama dolap, kuyu suyu gibi şahsî emek isteyen su ile sulanıyorsa, bu takdirde ödenecek zekâtın miktarı, ürünün 1/20’sidir. İmam-ı Şafiî hazretlerinin bu husustaki farklı mütalâası vardır ki, buna göre, arazinin bir kısmı yağmur, bir kısmı dolap suyu ile sulanıyorsa, ürünün 1/15’i zekat olarak ödenir.

Öşür, bütün İslâm devletlerinde hemen hemen her zaman verilirdi. Yalnız, Osmanlılar bir ara ‘sultaniye’ veya ‘arazi-i miriyye’ diye devlete ait bir toprak statüsü oluşturdular. Dolayısıyla devlet, kendi topraklarında elde edilen üründen öşür almadı. Fakat bilâhare yapılan arazi reformları, neticesinde statü değişti ve araziler şahıslara temlik edilip, tapuları verildi, tescilleri yapıldı. Bu statü değişikliğine rağmen, bir kısım kitaplarda halâ “o devirde öşür verilmiyordu, yine verilmez. Çünkü arazi, arazi-i miriyyedir” denmektedir. Halbuki, şimdi ortada ne emir, ne ümera, ne de sultan var. Bunlar yok ki, arazi de “arazi-i sultaniyye” veya “miriyye” olsun. Türkiye’deki hal-i hazır uygulamaya göre herkesin arazisi kendi mülküdür ve dolayısıyla öşür bilittifak farzdır. Rica ederim, sizler arazinizi devlete bedava verir misiniz? İstimlak edip, değeri verilmediğinde mahkemeye müracaat etmez misiniz? Öyleyse, Türkiye’de bugünkü toprak statüsü içinde elde edilen üründen öşür vermek farzdır.

Ben bu sene altınlarımın zekâtını veremedim. Bunun yerine kurban kesmek istiyorum. Nasıl bir yol izlemem gerekir?

Zekât ve kurban iki ayrı ibadettir. Bu iki ibadet zenginlik şartına bağlanmıştır. Yani nisap miktarı malı olan kimsenin malının zekâtını vermesi gerektiği gibi, kurban da kesmesi gerekir. Bunlardan birini yapmakla kişi diğer mükellefiyetten kurtulamaz.

Ayrıca zekât her ne kadar malın üzerinden bir yıl geçtikten sonra farz olsa da, bu bir sene dolduktan sonra verilemediği takdirde daha sonra da verilebilir. Yani zekât senenin bütün günlerinde verilebilir. Bunun için vermediğiniz zekâtınızı hâlâ verebilirsiniz. Çünkü o zimmetinizde borç olarak durmaktadır. Söylediğiniz gibi eğer imkânlarınız el veriyorsa, kurbanınızı ayrıca kesmeniz gerekir.

Zekât vermeyen kimse için bir yaptırım uygulanır mı?

Devlet, zekâtını vermeyen kimseler hakkında bir yaptırım uygulama hakkına sahiptir. Gerekirse onlara ceza verebilir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi zekât İslâm toplumunda sosyal güvenliğin sağlanmasında, açların doyurulmasında, cihadın yerine getirilmesinde, borçlulara yardım edilmesinde, yolda kalanların elinden tutup onlara sahip çıkılmasında vs. önemli bir fonksiyona sahiptir. Saydığımız bu gibi şeyler ise devletin görevidir. Zekât verilmeyince devlet bu görevlerini yerine getirmekte zorlanacaktır. Bundan dolayı nasıl ki günümüzde vergisini ödemeyen vatandaşlar hakkında kanunî yaptırım uygulanmaktadır, aynı durum zekât için de geçerlidir.

Meselenin bir diğer yönü de şudur: Kimse Müslüman olmaya zorlanamaz. Ancak Müslüman olduktan sonra herkes Müslümanlığın gereklerini yerine getirmekle mükelleftir.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz