Niçin tecdid-i iman yapıyoruz?

Aslında bu soru “Niçin tecdid-i iman yapmıyoruz?” şeklinde de sorulabilirdi. Allah’a inanıyor ve bu inancımızı “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” kudsî cümlesiyle ilan ediyoruz. Biz bu sözü söylerken, aynı zamanda kalbdeki tasdik ve iz’ana dilimizi de tercüman kılıyoruz ki, ahkâm-ı ilâhiyenin üzerimizde tatbik edilmesi konusunda bu bir esastır.

Sâniyen, kelimeyi söylemekle, şahsî hayatımızı aydınlatmış, nuranîleştirmiş oluyoruz ki, bu bizim için mutlak bir ihtiyaç. Her şeyden evvel bizler, mütemadiyen tahavvül edip değişen varlıklarız: Ben, dünkü ben değilim, tabiî evvelki günkü ben de değilim. Hele geçen seneki ben, hiç mi hiç değilim. Geçen seneki ben ile şu andaki ben arasında upuzun bir mesafe vardır. Öyle ise geçen sene ben “Lâ ilâhe illallah” deyip tecdid-i iman yaptıysam, değişen şimdiki ben yeniden tecdid-i iman yapmak suretiyle ruh, his ve kalb dünyamı tenvir etme mecburiyetindeyim.

Sâlisen, üzerinde yaşadığımız dünya da bizim gibi değişiyor: Küre-i arz durmadan dönüyor; Güneş devamlı hareket ediyor. Değişen dünyaları da ayrıca tenvir etmek ve içinde bulunduğumuz yurdumuzu, yuvamızı, otağımızı aydınlatmak için yine “Lâ ilâhe illallah” kudsî cümlesiyle hayatımızı aydınlatmak mecburiyetindeyiz.

Râbian, insan farkına vararak veya varmayarak pek çok defa, kendisini küfre sokacak davranış, iş ve sözlerde bulunabilmektedir. Bu türlü davranış, iş ve sözler onun mânevî hayatını karartır, zulümatlı hâle getirir ve kapkaranlık yapabilir. İşte eğer insanın, küfre götüren ve dalâlete iten bu türlü sözlerle iç dünyası kararmışsa böyle birinin “Lâ ilâhe illallah” ile hayatını yeniden tenvir edip tecdid-i iman yapması onun için elzem ve zarurîdir.

Hâmisen, uhrevî âlemimiz itibarıyla ne zaman vefat edersek, dilimiz kelime-i tevhid ile ıslanmış olarak Allah’ın huzuruna gitmemiz bizim için hayatî bir mevzudur. Onu söylemiş ve o ahd ü peymâna sadakat içinde Allah’ın huzuruna gitmiş olmak, bizim için önemi çok büyük, kazandıran hususlardandır. Evet, bir hadis-i şerifte: “İnsan vefat ederken, kelime-i tevhidle dili ıslak olarak Allah’ın huzuruna giderse, Cenâb-ı Hak onu mağfiret buyurur.” şeklinde ifade edilmektedir.

İmamların camilerde yaptırdıkları tecdid-i iman ve tecdid-i nikâh meselesine gelince; bu mânâ günümüzde bir âdet olarak icra edilmektedir. Resûl-i Ekrem devrinde böyle bir tecdid-i iman yapma meselesi bahis mevzuu değildi. İnsanın günün her dakikası ve her saatinde günahlara ve küfre karşı içinde bir burkuntu ve tiksinti duyup da gönlünden gele gele “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” demesi, bir tecdid-i iman cehdidir ve mümkünse bu her zaman yapılmalıdır.

M. Fethullah Gülen

Geçim darlığı kader midir?

Açıklama: Üç aydır işsizim ve geçim darlığı yaşıyorum. Bir çıkış kapısı arıyorum ancak bir türlü hayatım istediğim gibi olmuyor? Bu benim kaderim midir, ne tavsiye edersiniz?

Dünyada her şey bir kader ve ilahi programdan ibarettir. Bu programın dışında kalan hiç bir şey yoktur. Sizin yaşadığınız süreç de bir imtihandır, hayat imtihanınızın bir parçasıdır. Allah daha ağırını göstermesin ve bu imtihanı kolayca aşmayı nasip etsin, aşmak için uğraştığımız süreci de günahlarımızın keffareti, derecemizin artması için vesile kılsın.

Sebepler planında, iradenizin dâhilinde yapabileceğiniz şeyleri siz yaparsınız/yapmaya devam edersiniz, neticeyi Allah’tan beklemeye koyulursunuz. Herkesin rızkı Allah’a ait olduğuna ve Allah da kimseyi rızıksız bırakmadığına göre aç kalmazsınız. Ama her zaman geniş imkânlara da sahip olamayabilirsiniz. Bu Allah’ın bir imtihanıdır. Allah (c.c) dilediğine rızkı kısar, dilediğine de açar (Ra’d Suresi, 13/26). Ama her ikisinde de imtihan vardır. Birinden sabır bekler Allah, diğerinden şükür. Genellikle kazananlar, fakirlerdir. Çünkü sabretmesini bilirler. Zenginler ise genellikle şükretmezler ve kaybederler. Allah (c.c) şükreden kullarım ne de az buyurur (Sebe Suresi, 34/13) Dolayısıyla halinize şükretmeye, sebeplere riayet ederek rızık kapısı aramaya ve Allah’tan yardım dilemeye devam edin.. Mâide sûresi 25 ve 26. ayetlerini her gün sürekli olarak okumaya çalışın ve şu duayı da dilinizden eksik etmemeye çalışın.

Bir gün Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, mescide girdiğinde Ebu Ümame isminde Ensar’dan bir sahabinin mahzun bir şekilde oturduğunu gördü ve sordu: “Namaz vakti değil, neden bu saatte buradasın” Ebu Ümame, “Ya Resulallah, içimde bir sıkıntı var ve borçluyum” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü “Sana, üzüntünü giderecek, borcunu ödemene vesile olacak bir dua öğreteyim mi?” buyurdu. Evet diyen Ebu Ümame’ye sabah akşam okuması için şu duayı talim etti:

Allahım, üzüntüden kederden, acizlikten tembellikten, korkaklıktan cimrilikten, borç altında kalıp ezilmekten ve insanların beni ezmesinden sana sığınırım. (Ebu Davud, İstiaze)

Allah yar ve yardımcınız olsun..

Defni yapılmış bir cenazeyi nakletmek caiz midir?

Açıklama: Ben Hollanda’da yaşıyorum. Arkadaşımın bundan 23 yıl once 14 aylık iken vefat eden erkek kardeşinin mezarının toprak müddeti dolduğu için (24 yıl için 2400 euro yeni kontrat için bir yıl içinde karar bekliyorlar)üç seçenek sunuluyor. 1- Cenazenizi alın istediğiniz yere götürün. 2- Cenazenizi yakalım küllerini size verelim. 3- Yeni 24 yıllık kontrat imzalayalım. Biz bu hususta evladımıza nasıl sahip çıkabiliriz diye bana sual yönelttiler. Bu konuda bizlere yardımcı olabilir misiniz.

Cenazenin, gömüldükten sonra başka yere nakledilmesi, bir zaruret olmadıkça caiz görülmemiştir. Zarurete misal olarak da, kabrin gasbedilmiş bir toprak olduğu anlaşılması, birisinin sonradan sahip olduğunun ortaya çıkması, kabri deniz ya da ırmak sularının basması, düşman yurdunda kalıp gereken hürmetin gösterilmemesi gibi halleri göstermişlerdir. Bu tür hükümlerin beyan edildiği dönemlerde mezar parası gibi şeyler söz konusu olmadığı için bunlar konuşulmamış olabilir. Bugün eğer bu bahsettiğimiz şartlardan biri söz konusu ise cenaze nakledilebilir. Ayrıca 24 yıl için 2400 euro ödemek size külfet oluşturuyorsa, ciddi manada zorlanıyorsanız nakletmeyi düşünebilirsiniz. Ancak, böyle bir külfet yoksa, rahatlıkla veya biraz zorlanarak da olsa ödeyebilecekseniz, ödeyin ve mezarı hiç açmayın…

Not: 24 yılda bir cenazenin kemikleri dahi çürümüş olabilir. Toprağa göre değişir. Bu durumda götürecek bir şey bulamayabilirsiniz.

İnsan günah işlerken iman ondan çıkar mı?

Açıklama: “Müslüman, kebairi işlediği sırada o an iman ondan alınır, günahı bitirdikten sonra imanı geri verilir; yani o günahı imanıyla işlemesi mümkün olmayacağından o günahı işlerken iman kalbini terkeder, günahtan sonra geri gelir” anlamında Üstad’ın bir ifadesi var mıdır? Eğer varsa, kişi günah işlerken ölürse imansız mı ölür, diğer tarafta durumu nasıl olur?

Üstadın büyük günahlarla alakalı şöyle bir ifadesi vardır:

“Günah-ı kebireyi (büyük günahı) işleyen, nasıl mü’min kalabilir?” diye suallerine cevab ise; … Nefs-i insaniye, muaccel (peşin) ve hazır bir dirhem lezzeti; müeccel (ileride), gaib (görünmeyen) bir batman lezzete tercih ettiği gibi, hazır bir tokat korkusundan, ileride bir sene azabdan daha ziyade çekinir. Hem insanda hissiyat (duygular) galib olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz bir lezzet-i hazırayı (hazır lezzeti), ileride gayet büyük bir mükâfata tercih eder. Ve az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük bir  azab-ı müecceleden (ilerdeki azabdan) ziyade (fazla) çekinir. Çünki tevehhüm (evham etmek) ve heves ve hiss, ileriyi görmüyor belki inkâr ediyorlar. Nefs dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlub oluyorlar. Şu halde kebairi (büyük günahları) işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki hiss ve hevesin ve vehmin galebesiyle akıl ve kalbin mağlubiyetinden ileri gelir.” (13. Lem’a)

Ayrıca, günah işlerken o günahın helal olduğuna inanmadan işler, helalliğine dair imanı söz konusu olmaz diye değerlendirenler de vardır. Allahu a’lem. Ancak, Üstad hazretlerinin dediği gibi, günahı işleme anında aklın ve kalbin, dolayısıyla kalpte olan imanın, nefse yenik düşmesi söz konusudur. Yoksa büyük günah işleyen insan imandan çıkar demek değildir. Nitekim, ehli sünnet ve cemaat alimleri, ittifakla amelin imandan bir cüz olmadığını, dolayısıyla kötü amel işleyenlerin imansız kalmayacaklarını kabul ederler. Bu konudaki delillerinden biri de imanla amel kelimelerinin Kur’an’da ayrı ayrı zikredilmeleri ve “ve” bağlacıyla birbirlerine bağlanmalarıdır. Eğer “ev= veya” bağlacıyla bağlansalardı, ikisi aynı olur, dolayısıyla günah işleyen imanını da kaybederdi derler.

Bu bilgiden sonra şunu da arz etmek gerekir: Her ne kadar büyük günah işleyenler imanlarını kaybetmeseler de, günahlar imana büyük zarar verir. Allah korusun insan, bir de günah işlerken ölürse, biz ona imansız gitti demesek/diyemesek bile durumunun tehlikeli olduğu kanaati ağır basar. Allah Teala Hazretleri, kötü encamdan ehli imanı muhafaza buyursun.

Adem aleyhisselam cennetten niçin çıkarılmıştır? Hikmeti nedir?

Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şunları söylüyor: Hikmeti, tavziftir. Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki; bütün terakkiyat-ı maneviye-i beşeriyenin ve bütün istidadat-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün esma-i İlahiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netaicindendir. Eğer Hazret-i Âdem Cennet’te kalsaydı; melek gibi makamı sabit kalırdı, istidadat-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sahibi olan melâikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlahiye, nihayetsiz makamatı kat’edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melâikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan malûm günahla Cennet’ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Âdem’in Cennet’ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem’e idhalleri, haktır ve adâlettir.

Onuncu Söz’ün Üçüncü İşaretinde denildiği gibi: Çendan, kâfir az bir ömürde bir günah işlemiş, fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünki küfür, bütün kâinatı tahkirdir, kıymetlerini tenzil etmektir ve bütün masnuatın vahdaniyete şehadetlerini tekzibdir ve mevcudat âyinelerinde cilveleri görünen esmâ-i İlâhiyeyi tezyiftir. Onun için, mevcudatın hakkını kâfirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhâr-ı Zülcelâl’in kâfirleri ebedî cehenneme atması, ayn-ı hak ve adâlettir. Çünki nihayetsiz cinayet, nihayetsiz azabı ister. (On ikinci Mektup)

Bu açıklamaya bağlı şöyle kısa bir özet de mevcut:

Bir zelle sebebiyle Hz. Âdem’in cennetten çıkarılmasının, hikmeti tek kelime ile “ilahî görevlendirme”dir. Beşeriyetin bütün fikri ve manevî terakkileri ve her türlü kabiliyetlerinin gelişmesi ve insanlığın mahiyetinin Allah’ın isimlerine mükemmel bir ayna olması, o görevin sonuçlarındandır. Şayet cennette kalsaydı, melekler gibi makamı sabit kalırdı. Çok sayıda melâike zaten vardı. Allah’ın hikmeti, dünyanın mâmur edilmesini ve nihayetsiz makamlara çıkabilecek insanın istidatlarını geliştirmeye elverişli bir imtihan diyarı gerektiriyordu. (Prof. Dr. Suat Yıldırım)

Fethullah Gülen Hocaefendinin dünyadaki imtihanla alakalı açıklamaları da şöyle:

Cenâb-ı Hak bizim bu dünyada nasıl hareket edeceğimizi biliyor. Emirlerine uyup uymayacağımızı da bi­li­yor. İmtihana neden lüzum görüyor da bizi dünyaya gönderiyor?

Evet, Allah nasıl hareket edeceğimizi biliyor, bununla beraber imtihan etmek için dünyaya gönderiyor, tâ sırtımıza yüklediği mükellefiyetlerle istîdat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirelim. Evet, O bizi yaratırken, tıpkı madenler gibi yaratmıştır.[1] Bakır madeni, kömür madeni, demir madeni, altın madeni, gümüş madeni.

Bunu, her şeyi var edip geliştiren Rabbimiz olarak yap­­mış. Nasıl bir sanatkârın mimarî ve estetik gibi kabiliyetleri, maharetleri olur. Ve o, bu sanat eseriyle görünüp bilinmeyi arzu eder. Aynen onun gibi; Cenâb-ı Hakk’ın da birçok isim­leri ve bunların tecellîsi olarak sanatları vardır. İşte, bu çeşit çeşit sanatlarını insanların nazarlarına arz etmek için, bu meşhergâhı açarak gizli güzelliklerini izhar buyurmuştur.

Daha açık ifadesiyle, kömür madeninde isimler nasıl tecellî ediyor; demirde, altında, gümüşte nasıl kendisini gös­­teriyor; sonra insanın müdahalesi ile som altında, som gü­­müşte, mamûl demirde nasıl tecellî ediyor. Ve, bir adım at­­makla, kömürün elmas olmasında -nasıl kendisini göstere­­ceğini nazarımıza arz etmek için, çeşitli derece ve kademe­­lerde- isimlerinin cilvelerini sergiliyor ve böylece, kendisini tam tanıyabilmemize, tam bir fikir edinmemize imkân veri­­yor. Evet, her şeyi yapan O’dur. Hem de, her şeyden bin­lerce meyve verdirerek…

Neticede O’nun bu icraatıyla insanlar tasaffi ediyor, saflaşıp berraklaşıyor ve Cennet’e ehil hâle geliyor. Yani, ma­­denler altın oluyor, elmas oluyor, gümüş oluyor. Bu hususta Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “İnsanlar tıpkı maden gibidir. Cahiliyede hayırlı olanı, İslâ­miyet’te de hayırlıdır.”[2] Yani, cahiliyede izzetli, onurlu Ö­mer, İslâmiyet’te de, vakârlı, ciddiyetli, gönül sahibi, azametli ve aziz Ömer… Birinde, oldukça sert, oldukça haşin ve istedi­ğini yaptırtan; öbüründe tevazu kanatları yerlere kadar ve insan­ların ayağının altında; fakat kâfirlere, fâcirlere karşı a­zîm, cesim bir Ömer!.. Cahiliye devrinde maden olarak nasıl­sa İslâmiyet’te de öyle.. Onun için; atak, canlı, kanlı insanlar gördüğümüzde arzu ederiz ki, Müslüman olsunlar… Çünkü cahiliyede aziz olan, İslâm’da da aziz olacaktır.

İslâm, -insan unsuru olan- bu madeni ele alır. Yoğurur; olgunlaştırır; som altın hâline getirir. Sahabi böyle som altın hâline gelmişti. Sonraları, değer ve ayar düşmeye başladı. 22 ayar, derken 21, 20, 18, 17, 15… Yirminci asırda Müslüman­lar arasında 1 ayara kadar düşenler de oldu. Evet bu asır, o kadar cürûfu, züyûfu fazlalaşmış bir asır!..

Demek ki biz, dünyada imtihana tâbi tutuluyoruz; tasaffî edelim… Bu arada Allah (c.c.) ne yolla sâfileşeceğimizi biliyor da bizi imtihana tâbi tutuyor? -Hâşâ- O bilmediği şeyi bizden öğrenmek için değil. Yani O, bizi bizimle imtihan ediyor. Daha doğrusu biz kendi kendimizle imtihan oluyoruz.

Evet, biz cehd ve sa’y ettiğimiz, tasaffî etme yolunda bulunduğumuz; demir madeni isek demir olma; altın madeni isek, altın olma sevdâsına tutulup yoluna girdiğimiz.. evet, böyle bir gayretimiz olduğu takdirde Rabbimizin ezelde bil­diği şeyin ortaya çıkmasına vesile olmuş bulunacağız. Ve işte biz, bunlarla kendi kendimizi imtihan edip O’nun yüce huzu­runa kendi durumumuzla çıkacağız. Kur’ân’ın ifade ettiği gibi “O gün onların elleri ayakları -ilâve edelim- gözleri kulakları, dilleri dudakları aleyhlerinde şehâdet edecek.”[3] Sen de bu­nu biliyorsan kendi kendinle imtihan olduğunu anlarsın. Al­lah (c.c.) senin durumunu -hâşâ- öğrenmek için imtihan et­miyor. Bilakis seni sana gösteriyor ve seni, seninle de imtihan ediyor. Her şeyin en doğrusunu O bilir. (Asrın Getirdiği Tereddütler-1)

İman İnsanı Cennete Ulaştırır mı?

İnanç yolu ise, insanı huzura, itminana ve ruh aleminde cennetlere ulaştırır. “Dünyayı bir misafirhane, mevcudatı, Yüce Yaratıcının isimlerinin aynaları ve bütün ilahî sanatları her vakit tazelenen birer mektup”ve birer nâme gören kimse, fânî ve zâil şeylerin her zaman gönlünü yaralamasına karşılık, varlığıyla huzura erdiği Zâtın mevcudiyetini düşünerek o yaraları tedavi eder ve karanlık vehimlerden kurtulur. Evet, böyle birinin nazarında “Ölüm ve ecel öbür âlemdeki ahbaba kavuşmanın başlangıcı ve asıl vatana bir seyahattir.”

Demek ki hayatın zevk ve lezzetini arayanlar, onu, imanla donatılmış kalplerle aramalı ve kulluk mükellefiyetlerini yerine getirme esasiyle takip etmelidirler. Yoksa, bu dairenin dışında zevk ve lezzet arayanlar -kendilerini aldatacak bir kısım şeyler bulsalar bile- ızdıraptan ızdıraba düşecek ve bu dünyaya geldiklerine bin pişman olacaklardır. Bu itibarla, “kim dünya hayatını esas maksat yaparak, kendini fânî şeylerin kucağına”atacak olursa, zâhiren bir cennet içinde dahi bulunsa manen cehennemdedir. Ve aksine “kim de, ciddî olarak ebedî hayata yönelirse, dünyası çok fena ve sıkıntılı da olsa”burayı, öbür âlemi bekleme salonu gördüğünden- huzurlu ümitli ve mesuttur.

Bunun içindir ki, her şey gibi, talim ve terbiye de, inanç ve kalbin kuvvetine dayandığı sürece, verimli ve semereli olsa bile, inançsızlık, kalbî ve ruhî tatminsizlik içinde verilmek istenen talim ve terbiyenin faydalı olacağını iddia etmek oldukça zordur. Evet, böyle inkarcılar, serâzât gönüllerine esen her fenalığı yapacak, her levsiyata girecek ve zabt u rabt altına alamadıkları nefisleriyle hiçbir kötülükten geri kalmayacaklarından ötürü, iyi güzel ve doğru adına onlara bir şey anlatmak mümkün olmayacaktır.

Bir kere daha tekrar edelim ki; insan ancak inançlarıyla var ve onlarla mutlu ve bahtiyardır. Yüce yaratıcıya inanç ve ona inancın bir uzantısı olan öldükten sonra dirilme (ba’s-ü ba’de-el mevt) ye, dirilip iyiliklerinin mükafatını ve kötülüklerinin cezasını görmeye yakîni sayesinde insan, yaşamanın zevkine erer ve geleceğini de garanti altına alır… Emniyetin, ümidin ve huzurunun remzi olan bu yüce düşünceden uzak kaldığı sürece de, hem kendi dünyasını hem de içinde yaşadığı toplumun dünyasını zindan eder.

Evet, “insanoğlunun hemen hemen yarısını teşkil eden çocuklar, ancak cennet fikriyle, onlara çok dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve yine bu cennet fikriyle (Bu küçük kardeşimiz veya arkadaşımız öldü. Cennetin bir kuşu oldu. Şimdi bizden daha güzel yaşıyordur) diyerek tam teselli bulabilirler. Yoksa, her vakit etrafında kendileri gibi çocukların”veya büyüklerin vefatlarını gören o zayıf ve biçâre yavrular, kırılan-mukavemetleri ve sarsılan kuvve-i maneviyeleri, yıkılan kalp, ruh ve akıllarının enkazı altında mahvolup gidecekti…

Ve yine, takriben “beşerin yarısını teşkil eden ihtiyarlar, sadece ahiret inancıyla, çok yakınlarına kadar sokulan kabre karşı tahammül ve çok alâkadar oldukları hayatlarının sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına karşılık, evet, bu en dehşetli ümitsizliklerini ancak âhiret inancıyla yenebilirler. Yoksa, şefkate çok muhtaç, sükûnet ve itminana çok hâhişkâr o muhterem”anne ve babalar; nene ve dedeler ruhlarının feryadı ve kalplerinin efganıyla dünyayı bir matemhaneye çevireceklerdi.

Ve yine, insanlığın büyük bir bölümünü oluşturan ve içtimaî hayatın mühim bir rüknü sayılan “Gençler, hissiyatlarının taşkınlık ve aşırılığı ve çok ifratlâr bulunan nefislerinin tecavüz ve tahribini, ancak ve ancak hesap ve cehennem düşüncesiyle”frenleyebilirler. Yoksa, büyük bir kısmı itibariyle o delikanlılar, azgınlaşmış ruhlarıyla, zavallı âciz ve zayıflar için bu dünyayı cehenneme çevireceklerdi.

Bunun gibi, yuvanın emniyet ve huzuru; köy, kasaba ve şehirlerin âsâyiş ve sükûnetli sadece ve sadece kalbi ve ruhu itibariyle yetişmiş, Allah’a ve ahirete inanmış nesiller sayesinde kabildir…

Evet, “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”

M. Fethullah Gülen

Cennet-Cehennem esprileri yapmak doğru mudur?

Cennet, büyük bir arzu ve ümit ile istenilecek yer, cehennem ise büyük bir dehşetle kaçılacak neticedir. Dolayısıyla, insanlığın bu iki büyük neticesi hakkında, hafife alıcı, işi sulandırıcı, ciddiyeti bozucu, bir mana ifade etmeyen şakalar yapmak uygun olmasa gerek. Fakat, bazı latifeler ve fıkralar vardır ki (şaka demiyoruz), bir hakikati anlatır, ciddi bir meseleyi değişik bir üslupla vurgular. Bu türlü latife ve fıkralar uygun olabilir. Ayrıca bu latife ve fıkraları, tebliğ maksatlı kullanmak en güzelidir. Arkadaşlara arasında en ciddi meseleler bile bir eğlence haline gelebilme ihtimaline binaen konuşulması sakıncalı olabilir. Saygılar.

Ölüye telkin caiz midir?

Açıklama: Cenaze defnedildikten sonra ölüye telkin yapılıyor. Bunun dinimizdeki yeri nedir? Kaynaklarda bununla ilgili bir delil mevcut mudur?

Ölüye telkin yapılmasına dair zayıf rivayetler olsa da bu meselenin Kur’an ve Hadiste tatmin edici bir yeri yoktur. Ölümden sonra, ölenin arkasından onun adına istiğfar edilmesi ve sevabı ona bağışlanmak üzere sadaka verilmesi tavsiye edilmiştir. Esas olan ölümden önce telkin yapılmasıdır ve ölümden sonra insanın teklif (mesuliyet) dairesinden çıkmış olmasıdır.

Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururlar: “Ölüm haline gelene (sekeratta yaşayana) “Lâ ilâhe illallah”ı telkin edin. Muhakkak ki o, selin binaları yıktığı gibi hataları yıkar. Sahabi sorar: “Dirilere nasıldır?”Efendimiz buyurur ki, “Daha güzel yıkar, daha güzel yıkar.”(Abdürrezzak, 3/387)

Kelime-i tevhidle beraber özellikle ölüm anında hastaya Yasin okunması çok tesirlidir.

Telkinden maksat, insanın Allah’ın huzuruna varmadan önceki son sözünün kelime-i tevhid olmasıdır. Hadiste de ifade edildiği gibi, “Kimin son sözü La ilahe illallah olursa, cennete girer.”(Müslim, Cenâiz, 1-2: Ebû Dâvud, Cenâiz, 16)

Ancak, yine de tesiri yaratan Allah’tır. Zaman-mekan elinde olan Allah, duayı alır kime gönderilmişse ulaştırır. Allah’ın bileceği iştir. Bundan dolayı da kabrin başında Kur’an okuyup, dua ederek ölüye bağışlamakta mezhep imamlarımızın çoğu bir mahzur görmemişlerdir.

Allah’ı Ne Kadar Zikretmeliyiz Ya da Zikir Ne Ölçüde Olursa Yeterli Denebilir?

Zikir; anma-hatırlama, belli duaları belli bir sayı ve şekilde okuma, Allah’ı dil ve kalb ile yâdetme ve hayatı duyarak yaşayıp varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alma demektir. Her ne kadar zikir dendiğinde, Esmâ-i Hüsnâ’dan bazılarını veya bir kısım duaları tekrar etme anlaşılıyorsa da asıl olan kalb ve latîfe-i Rabbâniye’nin bu hatırlama ve anmaya bağlanmasıdır.

Dille yapılan zikirde özellikle Cenâb-ı Hakk’ın isimleri tekrar edilmektedir. Bir mürşidin irşadı ve gözetiminde, o En Güzel İsimler’den bazıları belli bir sayıya göre söylenmektedir. Sayı mevzuunda Kitap ve Sünnet’te kat’î bir şey yoktur. Fakat selef-i salihînden bazıları, o mübarek isimleri ebced hesabındaki karşılıklarına göre çekmişlerdir. Meselâ, Allah lafz-ı celâlinin ebced karşılığı 66’dır. Zikir sırasında bu lafz-ı celâl’i bazıları 66 kez, bazıları da 66’nın katları adedince tekrar etmişlerdir. Bununla beraber, Esmâ-i İlâhî’den hangisinin sizin üzerinizde galip ve hakim olduğunu biliyorsanız, o isme devam etmenizi tavsiye etmişlerdir. Meselâ “Latîf”ismine mazhar olabilirsiniz. O zaman her namazdan sonra onu 129 defa söylersiniz; çünkü bizim bildiğimiz iki ebced hesabından birine göre Latîf ismi 129’a denk düşmektedir.

Zikir adına bazıları “Lâ mevcûde illallah”bazıları “Lâ meşhûde illallah”ya da “Lâ ilâhe illallah”ve bazıları da “lâ”dan sonra bütün esmâ-i ilâhiyeyi birden mülâhaza ederek “illallah”demişler ve böyle küllî bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile “kelime-i tevhîd”e devam etmişlerdir. Tekyelerde zikir dendiğinde çoğunlukla “Lâ ilâhe illallâh”çekme anlaşılmıştır. Bu zikir “O’ndan başka Ma’budu bi’l-Hak, Maksûdu bi’l-istihkak yok, sadece O var.”manasını ifade etmesi açısından kamil bir zikirdir. Hemen hemen bütün değişik tasavvuf yolları veya tarikat versiyonları “Lâ ilahe illallah”ta birleşir, onu çeker, sonra da “Muhammedu’r-Rasulullah”la zikri bağlarlar.

Aslında zikir daha şümullü düşünülmelidir; yani anma, unutan bir insanın hatırlaması olarak değil de hatırlamanın sürekli olması, her fırsatta O’nu bir kere daha yâdetme ve bunun insan tabiatının bir yanı haline gelmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Bu zaviyeden namaz, oruç, zekat, hac ve tefekkür de bir zikirdir.

Meselâ, namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’an-ı Kerim, “ve ekımi’s-salâte lizikrî – Beni hatırlamak için namaz kıl”(Taha, 20/14) ayetiyle bu hakikati nazara verir. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.”(Hûd, 11/114) ayeti de bu hususu ifade eder. Bu ayetten anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekün bir hasenât teşkil etmesi ve bu hasenâtın seyyiâtı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca, ayet-i kerîmenin sonunda, “Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn – İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır.”denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.

İşte zikri, Esmâu’l-Hüsnâ’dan bazı isimleri çokça tekrarlama, O’nu anma; hatırlamayı namaz, oruç gibi ibadetlerimizle sürekli hale getirme ve bu yâdetmeyi tefekkürle iyice derinleştirerek bütün benliğimize mâl etme çerçevesinde anlamak lazımdır.

Zikirde zirve nokta başta “Latîfe-i Rabbâniye”olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâdetmek, yâni varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlığı ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; her zaman bir nabız gibi atan varlığın O’na şahitlik edişine dair mülâhazalarla oturup-kalkmak şeklindeki kalbî zikirdir.

Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Zikretme, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile de mukayyet değildir. “Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar”(Âl-i İmrân, 3/191) fehvâsınca ne zaman, ne de hâl itibârıyla zikrullah’a tahdid konmamıştır.

Ayrıca, Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Yâ eyyuhe’llezîne âmenü’z-kürullâhe zikran kesîrâ ve sebbihûhu bükraten ve asîlâ – Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, sık sık anın. O’nu sabah akşam takdis ve tenzih edin.”(Ahzâb, 33/41-42) buyurmaktadır. Bu, bize gösterilen bir hedef, yakalamamız gereken bir ufuktur. Cenâb-ı Hakk’ı bize bahşettiği nimetler ölçüsünde anmaya çalışmamız gerekir. Ne var ki, hiç bir zaman Rezzâk-ı Kerîm’in nimetlerine gereğince karşılık veremeyiz.. veremeyiz zira, her gün binlerce defa O’nu ansak, nimetlerine şükretsek de bu Cenab-ı Allah’ın üzerimizdeki nimetlerine karşı çok az bir şükür sayılır. Çünkü “Ve in teuddû ni’metallahi lâ tuhsûhâ – Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız”(İbrahîm, 14/34) fehvasınca O’nun sayılamayacak kadar çok nimeti vardır üzerimizde..

M. Fethullah Gülen

Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir?

Açıklama : Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir? Bizim de hayatımızda bu duyguyu yaşayabilmemiz adına neler tavsiye edersiniz?

Dünyada iken, cennetin yamaçlarında dolaşmak, bir yönüyle hayatın ahirete göre plânlanıp yaşanması demektir. Daha açık ifadesiyle hayatın, iman, amel, ilim, irfan vb. unsurlarla yoğrularak, İlahî teveccüh ve rahmet esintilerine açık hale getirilmesi demektir ki, bu şekildeki bir hayat, dâima Cenâb-ı Hakk’ın müşahedesi altında şekillenen bir form içinde cereyan eder; eder ve santim sapma ve kayma olmaz. Aslında böyle bir hayata yükselebilme, -Allah’ın izniyle- herkes için söz konusu olabilir.

Ne var ki temelde bütün varidâtı manevî âlemlerden kopup gelen feyizlere bağlı böyle bir hayat, irfan yolunda sürekli cehde ve amel-i salihte ısrara vâbestedir. İnancım o ki, kul, kullukta biraz ısrar edince, Cenâb-ı Hak da onun gözlerini gayp âlemine açacak ve onu ötelerden süzülüp gelen envâra, esrâra muttali kılacaktır. Örnek olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i alacak olursak O, hayatı boyunca vitr namazını hiçbir zaman, hemen yatsı namazının akabinde kılıp yatmamıştır. O, “Ey örtünüp bürünen (Rasulüm!) Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’ân’ı tane tane oku.” [1] âyetinin emri gereği, daima gece kalkıp ibadet etmiş; kıldığı teheccüdlerin arkasından da vitr’i edâ etmiştir. Hz. Âişe Vâlidemiz, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu durumunu, “Ayakları şişinceye kadar namaz kılardı.” şeklinde anlatır. Ve kendisine: “Ya Rasulallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği halde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?” diye sorduğunda, O da, “şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?”  cevabını verir.

Efendimiz’i adım adım izleyen ve O’ndan gelen en küçük işareti dahi emir telâkki eden sahabe efendilerimiz, hayatlarını aynı çizgide devam ettirmiş ve meleklerle at başı hale gelmişlerdir. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara Kur’ân’ın ruhunu duyurmuş ve onları âdeta uhrevîleştirmiş, onlar da ruhlarına üflenen bu mânâların kanatlarıyla, nebilerden sonra ulaşılabilecek en yüksek zirvelere ulaşmış ve erilmezlere taht kurmuşlardır. Evet onlar, duygu ve düşüncelerini bir pergel gibi açarak, bir ayaklarıyla dünyada dolaşmış, diğeriyle de hep cennetin yamaçlarında gezinmişlerdir; gezinmiş ve başdöndürücü bir dünya-ahiret dengesi kurmuşlardır; kurmuşlardır ama, ihtimal onların çoğu serfirâz kılındıkları bu nimetlerin farkına bile varmamışlardır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın en büyük bir lütfu da, lütfunu bildirmemesidir…

Öyle zannediyorum ki bizler bile, üç-beş yıl bu müstakîm çizgi üzerinde hayatımızı devam ettirebilsek, vicdanlarımızda daha farklı şeyleri duyabiliriz. Bunun için de, her tecrübenin kendi sahasında, kendi lâboratuvarında yapılması gerektiği prensibinden hareketle, kalbî, ruhî, vicdanî.. duyguların inkişafı için, bu letâifin temrinata tabi tutulmasına ihtiyaç vardır. Daha kestirmeden bir ifade ile, Cenâb-ı Hakk’la irtibat sağlam tutulduğu oranda, bu duygular inkişaf eder ve insan daha dünyada iken, onda “Senin (gözünden) perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” sırrına mazhar olur.. ve gözden perde kalkınca çok hakikatler de ayan-beyan görülmeye başlar. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu halin asgarîsini, “Mü’minin firasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifi ile ifade eder.

Bazen bu halin meydana gelmesi, seyr-ü sülûk-ı ruhânîyle ve bu yolda ‘erbeîn’lere bağlıdır. Bu, kırk gün, belki kırk ay, belki de kırk sene.. tertemiz bir hayat yaşama demektir. Bazı istidatlar, az bir gayret ve kısa bir zaman içinde, âdeta bir kibrit çakar gibi, hemen inkişaf edebilir; bazıları da uzun zaman ve uzun cehde ihtiyaç duyarlar. Küçük bir örnek olarak, bir insan kırk gün yalan söylemezse, içine hikmetler akmaya başlar. Bir başka insan da, otuz sene erbeîn yaptığı halde duyguları inkişaf etmeyebilir. Ancak, ne çabuk inkişaf eden fahirlenmeli, ne erbe’inlerden kurtulamayan ye’se düşmelidir. Aksine, “Demek benim inkişafıma kırk yıl lazımmış..” demeli ve yoluna devam etmelidir. Evet, ancak bu şekilde bir ısrar ve gayretle, daha dünyada iken, cennet yamaçlarında gezmek mümkün olabilir.

Evliya ve asfiyadan bazılarının cennet yamaçlarında gezmeleri çok vuku bulan şeylerdendir. Bu durum istidat ve kabiliyetlerinin yanında, Allah’ın hususî ihsanlarına mazhariyetleriyledir ve o mazhariyetin derinliği ölçüsündedir. Doğrusu bu bizi aşan bir mevzudur. Zira herkesin âsâr-ı feyzi, kendi istidadına göredir. Halk arasında meşhurdur; nisan yağmuru yağınca yılan ondan zehirini, sadef de incisini alırmış.. dolayısıyla mercan, bağrında inciler besler; yılan da zehir. İstidatlı olan insanlar, inşaallah o velilik makamını yakalar, yaşar ve o mazhariyete ulaşırlar.

Evet, hem şahsen insan-ı kâmil olmada, hem de bütün insanlığın toplu halde insan-ı kâmil olmaya yönlendirilmesinde, her zaman himmetler, olabildiğine âli tutulmalıdır. “Halka açılıp dağılırsak, ihlası kaybederiz.. keyfiyeti muhafaza için, öncelikle kendi nefsimizi ıslah etmeliyiz vb.” düşünceler, şeytanın aldatması ve nefsin mırıltılarından ibarettir. Üç-beş kişiyle bir yerde oturup, dinî mevzuları müzakere etme, nefse daha hoş geleceğinden nefis onu, insana, ihlası elde etmede tek vesile gösterebilir. Ama belki de aynı hareket, diğer taraftan ucbun, gururun girdapları arasında ruhun kolunu-kanadını da kırabilir.

Himmetler âli tutulmalı ve hep zora, büyüğe talip olunmalıdır. Üstad, bir lâhikada, insanın daima azami takvâya, azami ihlâsa, azami velâyete talip olması gerektiğine işaret eder. Tabiî bunun yolu, gözlerin içine Allah’tan başka hayalin girmemesinden; dilin O’ndan başkasını konuşmamasından; kulağın O’ndan başkasını dinlememesinden geçer. Ayrıca, az gülüp çok ağlamanın, Ümmet-i Muhammed’in dert ve problemlerinden ötürü ciğer dağlamanın, onların dertlerini paylaşmanın ve hayatını onların mutluluğuna bağlamanın, amûdî velâyet yolu olduğu unutulmamalıdır.

Evet, bu yol takip edildiği takdirde, umulur ki Cenâb-ı Hak insanı bir gün velâyet tahtına oturtur ve onun gözünden perdeyi kaldırır. Ama bazen O (celle celâluhu), insanın liyakati olmadığı halde de, bu büyük ve pahalı şeyleri ona verebilir ki, böyle bir durumda da kul her zaman şükretmeli ve bunun bir istidraç olabileceği mülâhazasıyla da tir tir titremelidir.

M. Fethullah Gülen

[1] Müzzemmil, 73/1-4

Ne Cennet Sevdası, Ne Cehennem Korkusu Sözü Nasıl İzah Edilir?

Açıklama: “Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu var…”  sözü nasıl izah edilir?

Bu ve buna benzer sözleri şimdiye kadar pek çok Allah dostu söylemiş; söylemeseler bile bu hali fiilen yaşamışlardır. Meselâ Hz. Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh), “Ya Rabbi! Vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemi sadece ben doldurayım, oraya bir başkası girmesin.” dediği rivayet edilmektedir. Bu sözü, her ne kadar hadis kriterleri açısından sağlam bir zincire bağlamak mümkün değilse de, Hz. Ebû Bekir, ruh derinliği bakımından tek başına cehennemi doldurup, başkalarının girmesine yer vermeyecek kadar hasbî, diğergâm bir insandır. O, bunu bütün o nezihlerden nezih hayatıyla hem de tam 23 sene baş döndürücü bir sadâkat çerçevesinde, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanından ayrılmamasıyla, daha sonra da iki buçuk yıllık peygamberâne idaresiyle ispatlamıştır.

Ayrıca, ehlullahtan naz makamını temsil eden kimseler, bu tür ifadeleri, belli bir hal, anlayış ve istiğrâkın tesiriyle söylemişlerdir ve bu sözlerden dolayı da onlar mazurdurlar ve muâheze edilmemelidirler. Bediüzzaman Hazretleri de, milletinin perişan hali karşısında hafakanlara girmiş ve “Ben cemiyetin iman ve selâm‎eti yolunda ahiretimi de fedâ ettim, dünyamı da. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Milletimin imanı namına bir Said değil, bin Said fedâ olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selâm‎ette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” diyerek istiğrak buudlu bir ızdırapla iki büklüm olup inlemiştir. Kanaat-ı âcizânemce, bu sözü söyleme veya böyle bir davranışa gönülden razı olma, biraz da Haliliyye meslek ve meşrebinden olmaya bağlıdır. Zira kendi milleti ve cemaati adına ateşe atılan Hz. İbrahim ile böyle bir ufka ulaşan kutlular arasında çok gizli ve sırlı bir münasebet vardır. Bu sebeple mesleği ve meşrebi Haliliye olanların günümüzdeki temsilcileri içinde bile, öyle zannediyorum ki, din-i mübin-i İslâm’ın selâm‎eti ve ümmet-i Muhammed’in saadeti adına kendini cehennemin alevleri içine atmaya hazır pek çok insan çıkar.

O müzdarip insanın, o andaki hafakan ve ızdırabını anlamayanlar bu sözü tenkit edebilirler. Ancak, biraz düşünüldüğünde, bazı durumlarda hemen herkesin aynı şeyi yapabileceği veya söyleyebileceği görülecektir. Bir şefkatli baba düşünün ki, evladı mahsur kaldığı bir yangın içinde yanmaktadır. Şimdi böyle bir durumda evladından yükselen feryat o babanın ciğerini dağlarken, onun davranışları nasıl akıl ve mantık kriterlerini aşar; öyle de ümmet-i Muhammed’e karşı azamî ölçüde şefkatli bu büyük insanın, ümmetin düştüğü durum itibarıyla, müstahak oldukları o korkunç neticeyi düşündükçe, yukarıdaki ifadeye benzer sözler sarfetmesi gayet normaldir. İşte, bu türlü sözler değerlendirilirken böyle bir ölçü içinde değerlendirilmelidir. Yoksa umumî mânâda bu sözleri ölçü almak doğru değildir.

Evet bu söz, onun Hz. Ebû Bekir veya Hz. İbrahim meşrebinde (Haliliyye) olmasının tezahürüdür. Bu söz, milletinin dertleriyle hiç dertlenmemiş ve bu uğurda bir gececik olsun uykusunu terkedememiş sıradan insanların sözü olamaz. Bu söz, olsa olsa Hz. İbrahim, Hz. Ebû Bekir ve onlardan sonra temsil eden İmam Gazali, İmam Rabbânî ve “Sen hiç hayatında evlenmeyi düşünmedin mi?” diye sorduklarında “Milletin dertlerini düşünmekten onu düşünmeye vakit bulamadım” cevabını verecek kadar çilekeş ve hasbî bir sîneye sahip olan Hz. Pîr-i Mugân gibi kimselerin söyleyebileceği bir sözdür. Ve bu söz, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, temaşa edilen müthiş bir tablo karşısında irkilme, ürperme, sarsılma ve Rabb’in rahmetine, o anda, o sözlerin açıcı bir anahtar olduğu düşüncesiyle müracaat etme, hatta büyük bir fedai gibi kendisini milletine fedâ etmenin bir ifadesidir. Benzer durum, Hallac-ı Mansur için de anlatılır: Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde “Enelhak” demiş, onu anlayamayanlar da, Hallac’ın ellerini-kollarını kesmiş, sonra da berdâr etmişler. Ne var ki o, uğruna başını verdiği dinin, kendi hakkında kesip biçtiği hükme o kadar razıdır ki, kanlar şakır şakır vücudundan akarken, o bir taraftan bu kanlarla âdeta yüzünü yıkamakta bir taraftan da dudaklarından şu cümleler dökülmektedir: “Allah’ım! Bana bu ezâ ve cefâyı revâ görenleri affetmedikten sonra Sana ruhumu teslim etmek istemiyorum.” Bu söz, böyle büyük bir insana yaraşır sözdür. Asrın büyük çilekeşinin ufku da işte budur. O da Hallac-ı Mansur gibi kendisine ezâ ve cefâ edenlere, işkence yapanlara, memleket memleket sürgüne gönderenlere ve hatta insanca yaşama hakkından mahrum bırakanlara hakkını helâl etmiş ve “Ben onlara beddua bile etmiyorum” demiştir.

Hâsılı, normal şartlarda sabah-akşam “Allahümme ecirnâ minennâr ve edhılnâ’l-cennete mea’l-ebrâr.” diyerek Allah’tan, cehennemden koruma ve cennete girme isteğinde bulunan birisinin temel öğretileri açısından bu sözü kabul etmek mümkün değildir. Evet bu söz, ümmetin dehşetengiz manzarası karşısında girilen bir şok hâlinin ve hususî bir ruh hâletinin (buna tasavvufî mânâda sekir hali dememiz de mümkündür) tesiriyle söylenmiştir.

M. Fethullah Gülen

Kabir ziyareti nasıl olmalıdır?

Kabirleri ziyaret etmek, genel olarak müstehabtır. Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyaret etmek mendup sayılmıştır. Kadınların kabirleri ziyaret etmesi ise, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve oralarda değişik bid’atlara girme gibi bir fitne korkusu olmadığı zaman câizdir. Peygamber Efendimiz (sav), henüz kader inancının kökleşmediği ve câhiliye alışkanlıklarının devam ettiği bir dönemde kabir ziyaretini muvakkaten yasaklamış, fakat daha sonra serbest bırakmıştır.

Kur’an-ı Kerîm’e saygıdan dolayı, oraların nezih yerler olmaması yönüyle ‘kabirlerde Kur’an okunmaz’ diyenler olmuştur. Fakat, günümüzde türbeler ve mezarlıklar temiz, bakımlı ve görümlü yerlerdir; hatta bazılarında yerlere sergi bile serilmiştir. Oralarda tazimle Kur’an okumanın Allahu a’lem mahzuru yoktur.

Aslında mezarlarda Kur’an okunacağına dair kesin bir dini hüküm yoktur. Selefi sâlihînden bazılarının kabir ziyareti sırasında Yasin ve Mülk Sûrelerini okudukları rivâyet edilir. Onbir defa ihlas okunabileceğini de Hedyu’n Nebî gibi bazı kitaplarda görmüştüm. Oralarda insanları tenbihe matuf genel manzara ve atmosferi değerlendirerek bir iki söz söyleme matlup olsa da, kabristanda konuşulacağına ve nutuk atılacağına dair bir şey de yoktur dinimizde. Günümüzde olduğu gibi nutuk atmalar, saygısızca bağırıp çağırmalar, çığlıklar, dua yapıyorum diye millete Peygamberin ağuşunda yer ayırmalar ve insanın en ciddi olması gerektiği yerde küstahlıktan başka bir şey ifade etmeyen çirkin davranışlar yoktur.

Peygamber Efendimiz’in (sav) zaman zaman kabir ziyaretinde bulunduğunu ve oradaki davranışını hadis kitaplarında görüyoruz. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm, kabristana uğradığında mezarlara dönerek: “Esselamu aleyküm (selam üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiniz. Biz de arkanızdan geleceğiz.” buyuruyor.

Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Biz bir cenaze vesilesiyle Baki’u’l-Ğarkad’da idik. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm çıkageldi ve yanımıza oturdu. Biz de etrafında (halka yapıp) oturduk. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğuyla yere bir şeyler çizmeye başladı. Sonra: “Sizden kimse yok ki, şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olsun!” buyurdular. Cemaat: “Ey Allah’ın Rasûlü!”, dedi. “Öyleyse hakkımızda yazılana itimad edip ona dayanmayalım mı?” “Çalışın.” buyurdular. “Herkes kendisi için yaratılmış olana erecektir. Cennetlik olanlar, saadete götüren amelde muvaffak olacaktır. Şekâvet ehli olanlar da şekâvete götüren amelde muvaffak olacaktır!”

Sonra şu meâldeki ayeti tilavet buyurdular: “Malını Allah yolunda harcayıp O’na saygı duyarak haramdan sakınan; o en güzel kelimeyi, kelime-i tevhîdi tasdik eden kimseyi, Biz de en kolay yola muvaffak ederiz.” (Leyl, 92/57)

Bir başka defa da, Efendimiz (sav) kabristana gidiyor. Mübarek simasında elem izleri beliriyor. Sebebi sorulunca kabirdeki iki kişinin azap görüyor olduklarını; bu azabın büyük bir şeyden değil de, birinin bevl ihtiyacını giderirken temizliğine dikkat etmemesinden ve diğerinin de nemîmede (koğuculukta, söz taşımada) bulunmasından dolayı olduğunu söylüyor. Sonra yaş bir odun parçası alıyor, ikiye ayırıyor. Her kabrin başına birer tane dikiyor. Niye öyle yaptığının sorulması üzerine de “O ağaç parçaları kuruyana kadar kabirdeki o iki kişinin azaplarının hafifletileceğini ümit ettiğini” ifade buyuruyorlar.

Bir başka kabir ziyaretini İbn Mes’ud (ra) şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamber (sav) yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinad eden bir kısım küçük çizgiler attı.

Rasûlullah (sav) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musibetlerdir. Bu musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”

Efendimiz’in (sav) ölümü ve eceli hatırlatışı sahabenin gözlerini yaşartmış, Hz. Osman gibi bazıları ağlamışlardı. Evet, orası ağlanacak bir yerdir. Kabir, insanın bir gün kendisinin de içine gireceğini düşünmesi gereken bir yerdir. Orası ‘ya kurtulurum ya kurtulamam’ mülahazasına bağlı olarak geçilmesi gereken bir mekandır.

İbn Mes’ud (ra) rivayet ediyor: “Rasûlullah (sav) buyurdular ki: “Ben size kabir ziyaretini yasaklamıştım, fakat artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü kabir ziyareti, dünya bağını kırar, ahireti hatırlatır.” Hadis-i şerifte de görüleceği üzere burada hükmün menâtı (sebep ve hikmeti) dünyanın fâni olduğunun düşünülmesi ve ahiretin hatırlanmasıdır.

Maalesef, şimdilerde mezarlar pek çoklarına bir şey ifade etmiyor. Eğer hükmün menâtı ahireti hatırlamaya matuf ise, şimdi mezarlar ziyaret edilmese de olur. Gerçi, Üstad Hazretleri, “Ve o gençliğin suiistimâliyle gelen hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere ve kalb ve ruhun gıdasızlık ve vazifesizliğinden neş’et eden sıkıntılarla meyhanelere, sefahethanelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahanelerden ve hapishanelerden ve meyhanelerden ve kabristandan sor. Elbette, ekseriyetle gençlerin gençliğinin suiistimalinden ve taşkınlıklarından ve gayrı meşru keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvahlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.” diyor ve nimetlerin kadrini bilmek, kıymetini anlamak için kabirleri ziyaret etmek gerektiğini de zikrediyor. Fakat neylersiniz ki, bugün insanların kalbleri ölmüş. Çok az kimse etrafına ibretle bakıp, muhasebe ve murakabede bulunuyor.

M. Fethullah Gülen

Allah’a yakın olabilmenin yollarını izah eder misiniz?

Bir insan için en önemli mesele kurbettir; yani, Allah’a yakın olmaktır. Allah’a yakınlık, cismin cisme yakınlığı değildir; o mânevî bir yakınlıktır. Bizim müteşâbihâta girmeme adına kullandığımız üslûb içinde, kurbet, kendi uzaklığımızı aşma demektir. Evet, O bize her şeyden, herkesten daha yakındır; gözsüz göremese, sağırlar duyamasa, hisleri, ihsasları işlemeyen mahrumlar anlayamasalar da O’ndan daha ayân, daha yakın kimse yoktur. O herkese herkesten daha yakındır; bir uzaklık sözkonusu ise, o insanlara aittir. Uzaklık, cismaniyetle, bedenle, nefis mekanizmasıyla alakalı bir husustur. Şehvet, gazap, öfke, kin, nefret, hırs ve inat… gibi kuvveler uzaklaştırıcı faktörlerdir. Bu açıdan, yakınlık, bu kuvvelerin ifrat ve tefritlerini aşmak, istikamet üzere olmak, güzel ahlakı yakalamak, Cenâb-ı Allah’ın yarattığı üzere fıtrat-ı asliyeyi korumak, o kaybedilmiş ise ciddi bir gayretle tekrar öze dönmek demektir.

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i sahîha, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın değişik yolları olduğundan bahsediyor. Mesela, Hazreti Ebu Hureyre’nin (ra) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) diyorlar ki: “Allahu Teâlâ ferman buyurdu: “Her kim Benim velîlerimden bir velîye düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona îlân-ı harp ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili hiçbir amel ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de, kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli… olurum (Yani; onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye başlar). Böylesi bir kul Benden birşey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyânetim altına alırım.”

Bu hadisin ifadesiyle, insan farzlarla belli bir ölçüde Cenâb-ı Hakk’a yaklaşır. Farzlarla kurbeti yakalama en sağlam bir yoldur. Çünkü farz dediğimiz şeyler, dindeki zarûriyattır, olmazsa olmaz esaslardır. Hakikî zarûriyât imân esasları; bir manada zarurîyât da İslâm’ın şartlarıdır. Evet, farzlar çok önemli bir kurbet vesilesidir; ama, hadis-i şerifte özel bir kurbetten daha bahsediliyor. Yani, “iyyâke n’abudu ve iyyake nesta’în – Allahım, yanlız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileniriz.” diyerek sürekli istediğimiz bir kurbet daha vardır. Bu, kendimizi, kendi uzaklığımızı aşmaya mâtuf bir kurbet talebidir. Yardım O’ndan olduktan sonra, Cenâb-ı Hak hiç umulmadık şekilde öyle kurbetler ihsan eder, öyle kurbet cilvelerine mazhar kılar ki, belki hiç düşünmediğimiz, aklımızın köşesinden hiç geçmeyen, hiç tasavvur etmediğimiz, hayalimize de hiç gelmemiş olan yakınlıklara ulaştırılırız. Çünkü nafileler ile kurbet ifade edilirken “…onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli… olurum.” deniyor. Evet, bu ifadeler bir mânâda müteşâbih olsa da, hadiste nafileler yoluyla daha derince bir kurbete ulaşmanın mümkün olduğu vurgulanıyor. Bu husus, nafilelerin “cebren linnoksan-eksikleri kapama, yarayı sarma” vazifesi görmeleri itibâriyledir. Yani farzında eksiği, gediği, kusuru olan insan nafilelerle onu telafi ettiği için, farzlarla arzulanan netice nafilelerle elde ediliyor. Öyleyse, ana atkılar yine farzlardır; nafileler ise, onların üzerindeki dantela gibi işlenmiş nakışlar…

Ayrıca, kurbet-i nevâfil (nafileler vesilesiyle yakınlık) daha ziyâde evliyâullaha mahsustur. Peygamberler onu aşmıştır; onlar, kurbet-i ferâiz karîbleridir (farzları eda yoluyla yakınlığa eren kutlulardır). Farzların hakkını vererek Allah’a yaklaşma, Enbiyâ-ı izâm ve onların hâlis varisleri olan Asfiyâ-ı Kirâm efendilerimize mahsus bir kurbettir. İmam-ı Rabbânî hazretleri Mektubat’ında bu mevzu üzerinde ısrarla duruyor; farzlarla Allah’a yakın olmanın ehemmiyetine dikkat çekiyor; hatta nafilelere çok düşkünlük gösterirken düşünce ve kanaat itibariyle dahi olsa farzlara gölge düşürmeyi hatarlı-tehlikeli görüyor. Mesela, her gün 100 rekat nafile namaz kılan biri “Şu farzı kılayım da kendi namazlarıma başlayayım.” şeklinde düşünse ve “kendimin” dediği nafileleri farzların önüne çıkarsa, onun, kurb-u ferâizle alınan mesafenin çok gerisinde kalacağını belirtiyor.

Bir kurbet eri, Allah emrettiği için, Allah’ın rızasına ulaşmak için yapar yapacağı şeyleri; yani, onun yegâne hedefi Allah’ın rızasıdır. O, “Rabbimin benden hoşnut olmasından başka hiçbir talebim yok” der durur. Gönlünü tamamen o hedefe bağlamıştır. Öyle ki, yer yer beşerî ve cismânî farklı mülahazalar bu duygusunun önüne dökülse, ciddi rahatsızlık duyar. Dahası, ihlasla alakalı bir sırrı başkaları tarafından bilinince tevbe eder. Hatta sebebini bilemediği, iradesiyle önünü alamadığı çok ciddi bir heyecan, bir gözyaşı… dahi onu rahatsız eder, odasına girer ağlar; “Ya Rabbi, tam ayırt edemedim; o hissim, o gözyaşım ve o davranışımla sadece Seni mi hedeflemiştim, yoksa başka mülahazlarla da kirlettim mi o anı? İrademle önleyebilir miydim başkalarına şirin görünen o tavırlarımı? Yoksa ihlas düsturuna ihanet mi ettim?” der, vurunur, dövünür. Gece, yüzünü yere koyduğu zaman gündüz yaptığı ibadetlerden dolayı bile “estağfirullah” der. Busîrî, Kaside-i Bürde’sinde “Amelsiz sözden Allah’a sığınırım.” diyor. Kurbet eri de, iyilik adına yaptığı çok şeyden dolayı dahi Allah’a sığınır, zahirî yüzü itibariyle güzel görünen amellerine bile “estağfirullah” der, “İhlassız, beklentilere bina edilmiş amelden Allah’a sığınırım” söz ve itikadını vird edinir, sadece O’nun rızasına kilitlenir, ihlasa düğümlenir ve her şeyinde O’nu arar.

Bir diğer husus da şudur: Sa’d b. Ubade’nin oğlu dua ederken, uzun uzun tarifler yapıyor, istediği her şeyi bir bir sayıp döküyor; mesela, “Allah’ım bana Cennet ver, kenarında şöyle ırmaklar aksın, üzerinde böyle kuşlar uçuşsun…”diyor. Hazreti Sa’d hemen oğlunu uyarıyor; “Oğlum, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) duayı böyle yapmayı, duanın teferruatında mübalağayı men etmişti.” diyor. Acaba neden duada mübalağa men ediliyor? Çünkü biz meseleleri dar havsalamıza göre şekillendiriyoruz; oysa ki, Allah (celle celâluhu) kudsî hadiste şöyle buyuruyor: “Ben, sâlih kullarıma -her davranışı sağlam, arızasız, hayatını iyilik ve hayır dairesinde sürdüren, yaptığı iyi bir iş ile yeni bir iyi işe ulaşan ve sâlih amel yapışanlara- öyle şeyler hazırladım ki, onları ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de herhangi bir insan tasavvur etmiş. Tasavvur edilmedik şeyler, sürpriz nimetler… Evet, Cenâb-ı Hakk’ın sâlih kullarına, hâlis kullarına hazırladığı şeyler bu vus’atte ise, meseleyi insanın dar havsalası ve dar idrâkine havale etmek uygun düşmeyecektir. İnsan, sadece burada gördüğü, alıştığı, lezzet dediği, zevk olarak bildiği argümanları esas alır, o argümanların darlığına hapsolur ve onların kalıplarına sıkışmış isteklerde bulunursa Allah’ın çok geniş olarak vaz’ ettiği şeyleri daraltmış olur. İşte duada mübalağanın yasaklanmasının mânâsı da burada gizlidir. Esas olan insânî ve dünyevî kalıpların darlığında sıkışmamaktır; yoksa bir kul sürekli dua etse, ilâhî rahmete müteveccih ellerini/kollarını hiç indirmese yine de duada mübalağa etmiş sayılmaz.

Rıza-yı İlâhî

Öyleyse, amelini Allah rızası için yapacaksın; onu herhangi bir beklentiye bağlamayacaksın. Beklentiye bağladığın zaman, beklentin senin o amelinin karşılığı olur ve o karşılık da beklentinin sığlığına mahkum kalır. Yani; elindeki çok kıymetli, antik bir eserle, mesela beşbin senelik bir çömlekle çarşıya gitsen, onu satmak istesen ve ona dedenin yaptığı çömleğin değeri kadar bir değer biçsen, ne kadar büyük zarar edersin. Oysa, o çömleğin asıl değerini bilen bir antikacıya itimat edip ondan bir fiyat alsan, o fiyata satsan, o zaman antik eserin kıymetini elde edersin.

İşte, ihlâstaki temel espri de budur; amel, Allah için olmalı, Allah rızasına bağlanmalı ve o amelle rıza-yı ilâhîden başka bir şey de aranmamalı. Hatta zevk-i ruhânî peşinde dahi olunmamalı. Mektûbât’ta “îman-ı billah, marifetullah, muhabbettullah, zevk-i ruhânî” deniyorsa da orada netice ifade ediliyor. Yani, zevk-i ruhânî, amelin ona bağlandığı bir iş değildir, amele terettüp eden bir şeydir, amelin gayesi değil semeresidir.. insan zevk-i rûhânîye ulaşmak için amel yaparsa, zevk-i ruhânî, o amelin karşılığı ve gayesi olmuş olur, dolayısıyla, o amel kıymetini kaybeder. Oysaki zevk-i ruhânînin ötesinde de pekçok ilahî teveccüh vardır; mesela, Allah sana “yakîn-i etemm”, “ihlâs-ı etemm” ihsan eder, Allah seni asfiyanın arasına katar, Enbiya ile beraber haşreder. Fakat sen bunların hiç birini aklına getirmemelisin. Çünkü, Allah, Allah olduğu için Mâbud’dur; ibadet edildiği için Allah değildir. Hakkıdır O’nun Kendisine ibadet edilmesi. Kulluk hesabına ne yapıyorsan o, O’nun hakkıdır. Desen ki, ben günde bin rekat namaz kılıyorum, hakkıdır O’nun. O’nda bir hakkın olduğunu iddia etmek ve onu istemek ise, hakkın değildir senin. Öyleyse, hakkı olanı O’na ver, sonra da telattuf (lütfetme) dalga boyunda yapacağı şeyleri, sana olan ihsanlarını sen tayin etme, belirleme, takdir etme.. evet, beklentisiz olma ve ihlas yörüngeli yaşama da bir kurbet yolu, yani Allah’a yaklaşma vesilelerinden birisidir.

Diğer bir kurbet yolu da, Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği mevhibeleri ve varidâtı onun rızası istikametinde kullanmaktır. Mevhibe, bağış, ihsan, hak vergisi ve ekstra ilâhî lütuflar mânâsına gelir. Kalbe gelen, içe doğan ve insanın gönlüne tulû eden vârid ise, yoldakilere Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühü, bir iltifatı, bir atiyyesi, bazı ahvâlde hususi bir tenvir ve irşadıdır. Evet, Allah Teâlâ bize el vermiş, ayak vermiş, göz, kulak, dil, dudak vermiş -O’na binlerce hamd ve senâ olsun-. Bu azaların alıp değerlendireceği eşyâyı var etmiş. O eşyâyı değerlendirme vasıtası tatma, koklama, dokunma.. gibi hisler yaratmış, dahası bizi ihsas ve ihtisaslarla donatmış. Bu nimetlerin kıymetini ancak bunlardan mahrum insanlar bilebilir. Cenab-ı Allah, ihsan sahibidir; istediğine istediği kadar verir, istemediğine de vermez. Mal-mülk, nimet O’nundur; onu dilediği kullarına dilediği ölçülerde lütfeder. İşte, bu espriyi kavrayamayanlar, “Neden Velid İbni Mugire, Urve İbni Mesud es-Sekafî’ye peygamberlik gelmedi de o vazife (Hazreti) Muhammed’e verildi?” deyip durmuş ve imandan olmuşlardır. Kaldı ki, Hazreti Üstad’ın o çok güzel, pek şık yaklaşımıyla ifade edecek olursak, Allah (celle celalühu) O zatın (Efendimizin) istikbalde iradesinin hakkını vereceğini görmüş, O’na lütuflarda bulunmuştur; ne yapacağını bilmiş, avanslar vermiştir.

Evet, Allah’ın bizi nimetleriyle şereflendirmiş; mesela, bizi var etmiş. Sonra, var etmekle kalmamış, bizi insan yapmış; insan yapmakla kalmamış, insan-ı mümin yapmış; insan-ı mümin yapmakla da kalmamış, Rahman u Rahîm bizi ümmet-i Muhammed arasına dahil etmiş. -Bir hadis-i şerifin ifadesiyle; ümmet-i Muhammed’in iki şanlı ucu vardır. Birisi, Efendimize, O’nun nurlu asrına dayanan ucu; diğeri de kıyâmetten az önce gelip bütün zorluklara rağmen dine sahip çıkacak olan bahtiyarlara uzanan ucudur. Rasul-ü Ekrem, birincilere “arkadaşlarım” demiş; kıyâmete yakın geleceklere de “kardeşlerim” hitabıyla seslenmiştir.- Evet, Allah bizi ümmet-i Muhammed yapmakla da kalmamış, âhir zamanda, din boyunduruğu yere konduğu bir dönemde, bu boyunduruğu yerden kaldıracak kutlulardan biri olma konumunda yaratmış. Bunların hepsi ayrı ayrı birer mevhibedir ve hepsi ayrı ayrı şükür ister. Bu şükrü eda etmenin yolu da Cenâb-ı Hak’ın bize ihsan ettiği bütün nimetleri Rabbimizin rızasını tahsil etme istikametinde kullanmaktır. O’nun rızasını tahsil yollarının en kestirmesi ise, Îlâ-yı Kelimetullah’tır, Allah’ın Yüce Adı’nın dört bir yanda şehbâl açması istikametinde gayret göstermektir.

Hakiki insan olmayı harikulâdeliklerde gören, herkesten farklı ve fâik görünme gibi lüksleri bulunan çocuk-meşrep kimseler, Allah rızasını esas maksat yapmadıklarından ve ekseriya hırslı bir beklenti içinde bulunduklarından dolayı, çoğu zaman şeytanın bir-iki doğruya yakın ilkaâtına kanarak yüzlerce bâtılı hak görebilir ve değişik yalanların arkasından ömür boyu koşturabilirler. Bu konuda aldanmamanın biricik yolu, Efendimizin vesâyeti altında Hak rızası hedefli yaşamaktan, keramet ve zevk-i rûhânî dahi olsa Hakk’a kullukta hiçbir beklentiye girmemekten geçer.

Öyleyse, bütün mevhibe ve varidatı rıza-ı ilâhî istikametinde kullanmalı; çünkü insan böyle bir yola girmiş ve Hak rızası gibi bir büyük pâyeye dilbeste olmuşsa, o gayeye yürürken ardına düştüğü başka bazı şeyler temelde o büyük isteği daraltmış, ona gölge düşürmüş olur. Çünkü o yolda sadece Allah istenmeli, yalnızca O’nun hoşnutluğu dilenmelidir. Kalb ile Allah arasına hiç bir şey girmemeli; kalb, Allah deyip kalkmalı, Allah deyip oturmalı, Allah deyip yatmalı, Allah deyip doğrulmalı, Allah deyip yemeli, Allah deyip içmeli. O büyük Zatın dediği gibi: “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için görüşünüz, Allah için konuşunuz, lillah, livechillah, lieclillah rızası dairesinde hareket ediniz.. o zaman ömrünüzün saniyeleri seneler hükmüne geçer.” Saniyelerinizin seneler hükmüne geçmesini istiyorsanız, Allah’dan istediğiniz şeyleri kendi dar ölçülerinizle daraltmayın. Böyle bir semere dururken siz deseniz ki, “Bana Cennet’te bin tane köşk ver”, yine kaybetmiş olursunuz. Allah’a kulluk yapsanız, her gün Kur’an-ı Kerim’i iki rekatta bir kere hatmetseniz ve bunun karşılığında deseniz ki, “Allah’ım, şöyle bir idarecilik, böyle bir dünya nimeti istiyorum.” Hatta, daha da masumane bir istekle “Rabbim, Cennet bahçeleri ver.” deseniz, himmetinizi yine daraltmış sayılırsınız, Allah’ın lütfuna tahdit koymuş, isteğinizi kendi dar fotoğrafınızla Allah’a sunmuş olursunuz. “Allah’ım, ben Senin rızâna tâlibim, Sana tâlibim.” deyip O’nu dilemek varken niye öyle yapasınız ki?

Hani anlatılır ya: Abbâsîler döneminde Harun Reşid’in vezirleri arasında, Bermekîlerden Câfer de vardır. Harun Reşid, halkına hediyeler dağıttığı bir gün Câfer’e de teklif eder, der ki: “Ey vefalı, sadık vezirim, sana da şunları vereyim.” Vezir, “İstemem Efendim” diye cevap verir. Hükümdar “Herkese şu kadar verdim ama sana servetimin çeyreğini vereyim” der, fakat yine aynı sözle karşılaşır, “İstemem Sultanım.” Birkaç değişik teklifin kabul edilmediğini görünce Harun Reşid sorar, “Peki sen ne istersin?” “Ben sadece seni isterim Sultanım, senin rızanı dilerim. Çünkü sen benim olunca servetin zaten benim olur. Senin hoşnutluğun olmazsa servetinden ne olur?” İşte rıza-ı İlâhî’yi talepte bu espri vardır ve insan O’na tâlib olmalıdır.

Evet, Allah’ın bize ihsan ettiği mevhibeleri yine O’nun yolunda kullanma, kurbet vesilelerinin önemlilerindendir. Bugün, bu hareketin gönüllüleri böyle bir fırsatın başında bulunuyor. İnşâllah, İlâ-yı Kelimatullah yaparlar. Hem dünyevî, hem uhrevî makam, mansıb, pâye beklentisine girmezler. Korkusuz, tereddütsüz, kendilerini adadıkları o davada her zaman kemerbesteyi ubûdiyyet içinde Allah karşısında dururlar ve Allah’tan yine Allah’ı isterler. Sürekli, “Allahım, beni, Sen’den uzaklaştıracak şeylerin insafsızlığına terketme ve gönlüme maiyyetini duyur!” der ve rıza besteleri terennüm ederler.

M. Fethullah Gülen

Taklîdî iman ve Tahkîkî iman ne demektir?

Taklit; başkasının fikir ve düşüncelerini doğruluğunu test etmeden kabullenmek, onun hal ve hareketlerini tekrarlamak, ona benzemeye çalışmak ve bir şeyin “kalp”ını yapmak demektir. Bir insanın, bir hocadan veya kitaptan okuyup öğrenmeden, anne-babasından ve çevresinden görüp işittiği şekilde inanmasına ve inandığı esasların doğruluk derecesini ve hakikatini araştırmadan onları kabul etmesine “taklîdî iman” denir.

Tahkik ise; bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmak ve o hususta hakikata ulaşmak için çalışıp didinmek, cehd ve gayret göstermek demektir. İman esaslarının mahiyet ve hakikatini araştırıp soruşturduktan sonra yani tahkik sonucu ulaşılan imana da “tahkîkî iman” denir.

Taklit bütün bütün mezmum değildir, peygamberler ve hak dostları gibi taklit edilmesi faydalı hatta gerekli olan şahıslar da vardır. Bu, özleri sâfi, düşünceleri duru; kafaları Hak’la halk arasında büyük gerçeğin haliçesini ören müstesna insanları taklit doğruya yönlendirici ve maddî ma’nevî huzura erdiricidir. Bu taklitte, hürriyet ve iradeyi nefy ve inkâr yoktur; bilakis hürriyet ve iradeyi müdafaa ama su-i istimale de meydan vermeme vardır. Zararlı taklit ise, akl-i selim kâle alınmadan, müspet fenlerin ortaya koyduğu neticeler düşünülmeden, insanın, yine kendisi gibi insanların düşüncelerini benimsemesi ve onların hareketlerini tekrarlamasından ibarettir. Böyle bir taklit, insanlık mânasına hakarettir ve insanı, kendi gibi aciz ve zayıf varlıklara köle yapar.

Bir insanın, herhangi bir araştırma lüzumunu duymadan, görüp duyduğu gibi, inanması ve netice itibarıyla da davranışlarını ona göre ayarlaması bir taklittir. Bu türlü davranışta muhakeme ve dolayısıyla da “ilm-i yakîn” bulunmadığından, kitlelerin akışına, hârîcî müessirlerin ağır basmalarına göre, sık sık yer ve yön değiştirmeler olabilir. Ayrıca, fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfran karşısında taklit müslümanları mukavemet edemezler. Bu bakımdan da -bilhassa günümüzde- tahkîkî imana ulaşma yollarının araştırılmasına ve bu konuda insanların uyarılmasına ihtiyaç hatta zaruret vardır.

Kaldı ki, Kur’an-ı Kerim, yer yer, duygu, düşünce ve bakışlarımıza hep yeni yeni şeyler sunmakta ve bize daima yeni ve isabetli bakış açıları kazandırmaktadır. Dahası, İlâhî beyanın takriben beşte biri insanı araştırmaya, âfakî ve enfüsî tetkîk ve tefekküre teşvik ederek “tahkîk”in önemini göstermektedir.

Tahkîkî imanı kazanma ve hakikate ulaşmanın yolları hakkında farklı farklı mütalaalar vardır. Mesela; insanı tamamen aklî bir varlık olarak gören ve havass-ı hamse (beş duyu organı) ile gelen malzemenin aklın kurallarına göre şekillendiği zaman doğru bir bilgiye ulaşılabileceğini savunan Meşşaîlere göre hakikate akılla varılır. Akılcı Meşşaiye’ye karşı çıkan Sühreverdi ve diğer İşrâkiye müntesipleri ise, hakikate akıl yoluyla değil sezgi yoluyla varılabileceğini savunurlar. Tasavvuf dilinde işrak, sezgi yoluyla bilgi edinme manasına gelir. İşrakiyyun, aklın insanı belli bir sınıra kadar götürdüğüne, onun yanlızca kavrama gücü sınırlı bir ölçü olduğuna, hakikatin aklın ötesinde kaldığına inanır ve aklın yerine sezgiyi koyarlar. İlâhi hakikatlere ulaşmanın tek yolunun sezgi olduğunu söylerler. Hakikate, Cenâb-ı Hakk’ın insanın içini açmasıyla ve içinde bir inşirah yaratmasıyla ulaşılabileceğine inanırlar. “Allah kimi doğru yola koymak isterse, onun kalbini İslâm’a açar.” (En’am, 6/125) mealindeki ayet-i kerimede de bu hususa işaret vardır. Evet, bir insanın kalbinin inşirahla dolması, Allah’tan gelen bir nur ve bir ışıkla olur.

Bu düşünce, imanın tarifiyle ve tarifte kullanılan ifadelerle de uyuşmaktadır. İman, Sa’d-ı Taftazani’nin ifadesiyle; “Cenab-ı Hakkın, istediği kulunun kalbine, cüz-ü ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” Yani iman, insanın aklını kullanması veya âfâkî-enfusî tefekkürü sonunda, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı sübhânîsiyle onun içinde yaktığı bir ışıktır, bir nurdur. Demek ki, bir işrak ve bir cezb ü incizâb sözkonusu olabilir; fakat, usulu’d-din uleması, insanın âfakî-enfusî tefekkürü, araştırması, o mevzuudaki cehd u gayretini de nazara verdikten sonra, “iman Cenâb-ı Hakk’ın, murad buyurursa, kalbde hasıl edeceği bir nurdur” derler. Eserlerinde bu tarife de yer veren Bediuzzaman hazretleri “iman, Şems-i Ezeliden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kainatla bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve keza, iman, Şems-i Ezeliden ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi, saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltıyla, vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları bir şecere-i tuba gibi neşvünemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider.” der.

Tahkîkî İmana Giden Yollar

Tahkik meselesine gelince; sofîlere ya da işrak yolunda yürüyenlere göre hakiki iman biraz da Cenab-ı Hakk’ın zatını bilmeye bağlıdır. Deliller, Zat-ı uluhiyetin bilinmesinde tek başına yeterli değildir. İnsan, kainat kitabını elli defa hallac etse, kendisindeki hilkat eserlerini ve tevhid delillerini de görse, yine de Zat-ı uluhiyeti bilemeyebilir. Öyle bir yolla, insan ancak Zat-ı uluhiyetin varlığı konusunda bir fikir ve kanaata sahip olur. Cenab-ı Hak, o fikir ve kanaati, insanın içinde bir iz’an haline getirirse Zat-ı uluhiyet de duyulabilir. Fakat, Üstad Bediüzzaman, mutasavvıf ve mütekellimlerde gördüğü ifrat ve tefrit üzerine, Fahreddin-i Razi ile Muhyiddin İbn Arabi arasında meydana gelen bir diyalogu hatırlatarak der ki: “Evet, ilm-i Kelâm vasıtasıyla kazanılan marifet-i İlâhiye, marifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur’ân-ı Hakîm’den alınan marifet ise, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki başıbozukluktan çıkarıp, Cenâb-ı Hak namına istihdam eder. Her şey mir’at-ı marifet olur.”

Evet, Allah’ı bilmek Zâtını bilmekten farklı şeydir. Zat-ı Ulûhiyet’in bilinmesi, insanın içindeki bir inkişafa vâbestedir. O, bazen bir hads ile bilinir ve insan entüvisyon da diyebileceğimiz çok küçük bir sezmeyle birdenbire çok büyük bir hakikate ulaşabilir. Bir karıncanın hareketinden aniden bir Zat-ı Ulûhiyet hakikatine intikâl edebilir. Hem öyle intikâl eder ki, artık iman o şahsın içine yerleşir.. yerleşir de, o kul Zat-ı uluhiyet için “Şu anda bana şah damarımdan daha yakın ama aynı zamanda bütün sistemleri de O idare ediyor.” der ve tam olarak hisseder bu dediğini.

Ancak, kanaât-i âcizânemce, herkes için geçerli olan tahkik yolu araştırma, tedkik, o mevzuda isteklilik, süreklilik, ısrar ve temâdî ile beraber ibadette derinleşme yoludur. Şart-ı âdî planında iradeyi öne çıkaranlar ve Maturîdî eğiliminde bulunanlar için bu yol Cenab-ı Hakk’ın lûtfetmesi adına daha geçerli bir sebeptir. İnsanlar araştırma mevzuunda hem ciddi, kararlı ve sürekli olurlar, hem de elde ettikleri bilgileri ibadette derinleşme hesabına kullanırlarsa bugün olmazsa yarın tahkîke ulaşabilirler. Kant da, Saf Aklın Kritiği’nde, Allah’ın nazarî akılla değil, amelî akılla bilineceğini söyler. Evet, güzel davranışlar, salih ameller ve ibadetler, bir süre sonra insanın tabiatı haline gelerek onu, mücerret bilgiyle ulaşılamayan noktalara ulaştırır. Mücerret bilgi ve malûmat, insanı hiçbir zaman, amelin, yaşamanın, tecrübe etmenin ve ibadetin yükselttiği seviyeye yükseltemez. Tecrübe ve uygulamadan yoksun, amel ve ibadetten mahrum bir insan, kütüphaneler dolusu kitap okusa da, vicdanında duyulması gerekenleri kat’iyen duyamaz; sadece delillere dayanarak kafasına yerleştirmeye çalıştığı bir ulûhiyet telakkisiyle hiçbir zaman imana ilişen problemlerden kurtulamaz. Öyleyse, vicdan mekanizmasını işlettirmek ve ondan semere almak için insan “salih amel”e yapışmalı, çokça ibadet etmeli, ibadeti tabiatının bir yanı haline getirmelidir. İmanın, akıldan ziyade kalbe oturması ya da en az akıl kadar kalbin de işletilmesi, ibadetle cilalanması ve neticede kalb ve kafa izdivacının sağlanması şarttır. Yoksa, iman zayıf bir lehimle tutturulmuş gibi olur. O da, nâmüsait şartlar altında birden bire eriyiverir, kırılır gider. İşte, tahkike ulaşmak, belki senelerce sürecek olan bir ibadet cehd u gayretine bağlıdır. Fakat, böyle bir cehd neticesinde tahkîkî iman hedefine ulaşan bir kulun karşısına bin tane şeytan bin çeşit hile ve oyunla çıksa da -Allah’ın izniyle- ona hiçbir zarar dokunmaz.

Burada unutulmaması gereken bir husus daha vardır: Bir Yaratıcının, halkeden bir gücün mevcudiyetine inanma başkadır, Zât-ı Ulûhiyeti “Huve” lafzının delâleti ölçüsünde “min haysü huve huve” deyip tanıma daha başkadır. Biz O’nu, Rahman, Rahîm, Ehad… gibi isimleriyle; hayat, ilim, irade… gibi sıfatlarıyla tanımaya çalışsak da, yine de O’nu tam bildiğimizi iddia edemeyiz ve “el-aczü anil idraki idrakün=İnsanın, O’nu idrak etmekten aciz olduğunu anlaması idraktir” mülahazasına sığınırız. Böyle bir idrak de yine Cenâb-ı Hakk’ın hidayetine bağlıdır.

Dolayısıyla, tahkîkîn değişik mertebe ve merhaleleri vardır. Bir mertebede siz, tekvînî emirleri okuyarak, teşrîî emirlere bakarak, âfâkı ve enfüsü tetkîk ederek size ârız olan şüphe, tereddüt ve engellerden kurtulur; gönlünüzün Allah’la buluşmasını sağlarsınız ve şöyle-böyle iman hakikatini duyma ufkuna ulaşırsınız. Dolayısıyla bir Mevcud-u Meçhul’un var olduğuna tam iman edersiniz. Fakat sizin için bir de bir Mevcudu Maruf’a ulaşma sözkonusudur. Evet, O ihata edilemez.. O’nu idrak edememe, idraktir.. O’nu bilememe, bilmedir.. işte bu mülahazalara sâdık kalmakla beraber, O’nu o delillerin ifade ettiğinin çok üstünde anlamanız, bilmeniz ve kabullenmeniz de mümkündür. Bu manada O’nu bilmeniz, tamamen O’nun sıfât-ı Sübhaniyesiyle kuşatılmanız ve bir lahza bile fasıla olmaksızın O’nun tarafından görülüp gözetildiğinize inanmanız demektir. El ve ayaklarınızı hareket ettirirken dahi O’nun huzurunda bulunduğunuz mülahazasıyla hareket ettirmeniz demektir. Bu mertebede, kendinizi zorlamanız, öyle düşünmeye ve o tür mülahazalara girmeye çalışmanız da gerekmez. Orada her şey tabiidir, zorlamadan, doğrudan doğruya öyle bir hâle girersiniz ki, O’nu daima yanınızda hissedersiniz. Hayatınızın her saniyesinde, her sâlisesinde, O’nun hakimiyetini görür, her işinizde O’nun tasarrufuna şahit olursunuz. Hatta bazen tenzîhin sıkıntılarını çekebileceğiniz bir maiyyet ufkunu bile yakalarsınız.. yakalar ve burnunuzu silme, yeme, içme.. gibi bazı beşerî ihtiyaçları kendinize yakıştıramaz; “Ben, O’na bu kadar yakınken, bendeki her şeyin O’na ait olduğunu bu kadar hissetmişken cismaniyete ait bu şeyler de ne oluyor?” der, bunlarda tenzihte zorlanırsınız. İşte bu da bir Zât-ı Ulûhiyeti bilme demektir ve bu, tahkîkin mertebe-i kusvâsıdır. Ne var ki, bu mazhariyet herkese müyesser değildir.

Allahım, Bizi Taklitten Kurtar!

Tahkîkî imana ulaşma vesileleri ve süresi fıtrattan fıtrata göre de değişebilir. Tahkike erme ve imanda derinleşme mevzuunda bazıları için bir ân-ı seyyale yetebilir. Bazıları içinse seneler gereklidir. Kimileri araştırma ve tetkikte gerekli olan azmi ortaya koyamamış olabilirler. Kimileri zaviyeyi yakalayamamıştır, bakış açıları yanlıştır. Kimileri de aşmaları gerekli olan bazı engelleri aşamamışlardır; mesela, hâlâ “ben” diyor ve kibirleniyorlardır. Oysa ki, bir mahiyette iki “ben” olmaz. O bütün benliğimize hâkim ise, onun “Ben” dediği yerde ikinci bir “ben” sesi olmamalı. İnsan kendisini nefyetmeli ki, isbata ulaşabilsin.. kendini “illa”nın berisinde tutmalı, “illa”nın ötesini sadece O’na bırakmalı ki hakîki tevhide ersin. O noktaya ulaşabilmek için azim, kararlılık ve temadî gereklidir; kibirden, bencillikten, kendini beğenmekten ve yaptığı işleri kendine mâl ederek şirke düşmekten sakınmak lazımdır. Evet, her şeyi Sahibine vermelisin ki, Sahib kendisini ifade etsin senin mahiyetinde. Sen bazı fiilleri kendine mâl eder, -hâşâ ve kellâ- onların gerçek Sahibini dışlarsan; eğer “düşündüm, ettim, yaptım” dersen, hakîki imana ulaşman veya iman-ı tahkîkînin semerelerini elde etmen imkansızdır. Bazen, böyle bir şirke düşsen de Allah Teala önce sana imhal imhal üstüne mehil verebilir. Bir daha kendini kontrol etmen ve gönlünü teste tabi tutman için sana süre tanınabilir. Hatandan döner, tevbe ve istiğfarla O’nun rahmet kapısına yönelirsen, bir kere daha sana kurtulma ve tahkike erme fırsatı doğar; aksi taktirde, sağlam zannettiğin iman direğinin kırılması, hayat enkazının altında kalman an meselesidir.

Bazıları senelerce oldukları yerde mübtediyâne kalırlar. Belki çok okurlar, çok kitap karıştırırlar; âleme de ders verirler, kendileri anlamış gibi başka insanların huzurunda ahkam keserler. Ne var ki, kendileri bir ömür boyu kat’iyen Allah’ı bilememişlerdir. Sadece, bir yaratıcının varlığına taklîdî olarak inanmışlardır. Oysa, ehl-i sünnet imamlarından bazıları göreneğe dayalı imanın makbul olmadığı kanaatindedirler. Öyleyse, herkes kendi düşünce ve inanç sistemini, tıpkı bir çorabı söküyor gibi söküp, yeniden örgülemelidir.. “Ben şunu böyle kabullenmiştim ama işin hakikati nedir acaba?” deyip inandığı esasları kalb ve kafa süzgecinden geçirerek kendine mal etmelidir. Üstad Hazretlerinin şeytanla mülakatında yaptığı şekilde, “Bunu şöyle farz edelim.. şuna şöyle yok diyelim.. eğer şöyle dersen…” gibi değişik ihtimallerin hepsi üzerinde kendi tahkîk, tedkik ve araştırmalarına göre düşünce ve inanç sistemini yeni baştan inşa ve tahkim etmelidir.

Biz bu telakkiyi ve üsûlu’d-din imamlarının bu mevzuudaki mülahazalarını nazar-ı itibara almasak ve “Allah’ın rahmeti geniştir, o rahmetten taklitçiler bile istifade edebilirler” desek bile asıl matlub olan tahkike ulaşmaktır. Hazreti Üstad da eserlerinde hep tahkik yolunu göstermiştir. O, tahkik adına ortaya koyduğu eserleriyle, sergilediği tahkik yörüngeli tavırlarıyla, dile getirdiği tahkîk desenli nasihatlarıyla milletin hakikî imana ulaşması için üzerine düşen vazifeyi tam eda etmiştir. O yapması gerekli olan hizmeti yapmıştır ama tahkîkin sonucunu hâsıl etmeye onun gücü yetmez. Bu konuda, sizin Allah’a, Hazreti Kur’an’a ve Peygamber Efendimize teveccühünüz ve günümüzde Kur’an’ı Kerim’in tercümanı olmaları itibarıyla, iman hakikatlerini anlatan eserlere itimadınız lazımdır.

Hasılı, her insan kendi inanç, düşünce, anlayış ve iman dünyasını yeniden bizzat kendisi inşâ etmelidir ki imanıyla ayakta durabilisin. Yoksa, bir insan, başkaları tarafından kendisine empoze edilmiş bir inanç sistemiyle, yani taklidî imanla yerinde çok sağlam duramayabilir. Nitekim, taklîdin hüküm fermâ olduğu bir dönemde, akide adına ortaya atılan bir kısım şüpheler karşısında sarsılmadık insan kalmamış, Hazreti Üstad’ın lâhikalarda dediği gibi, kırk kişiden otuzsekizi sarsılmıştı. Öyleyse, insanın çok sağlam kulplara tutunması, Urvet-ül-Vüskâ’ya sıkı sıkıya yapışması lazımdır ki o sapasağlam kulp da tahkîkî imandır. Aksi taktirde -Allah korusun- insan her an sarsılıp düşmekle karşı karşıyadır.

Bununla beraber, en az tahkik kadar, belki ondan da önemli bir şey daha vardır; o da, Allah’a çok itimat etmek, O’na çok güvenmek ve her an O’na sığınmaktır. Siz bana sorsanız ve deseniz ki, “Biz sabah-akşam bin defa “Allah’ım, Sensiz edemeyiz; elimizden tut, bizi yanlız bırakma! diyoruz. Bu kadarı yeterli midir?” Ben de derim ki, “Bin defa daha deseniz daha iyi olur.” Çünkü, o kadarına bizim ihtiyacımız var. Sakın, hiç kimse hâl-i hazırdaki durumuna güvenmesin, şu anki konumuna itimat etmesin. Maalesef, çoğumuz bir yalan üzerinde duruyoruz. Ma’siyetler karşısındaki zaaflarımız bu yalanların emareleridir. Cismaniyete ait bir kısım boşluklarımız durduğumuz yerin çatırdadığının işaretleridir. Dünya karşısında mümince bir duruş sergileyemiyorsak, beklentisiz olamıyor ve “Bir kuruş gelmese de olur, evim-barkım olmasa da olur” diyecek babayiğitliği ortaya koyamıyorsak yıkılma temayülleri gösteriyoruz demektir. Bu zaaf ve boşlukların hepsinden bizi avlayabilirler. Şeytan avlayabilir, şeytanın insî ve cinnî avanesi avlayabilir, nefs-i emmare avlayabilir. Evet, Allah tutmazsa ayakta duramayız. O’ndan diliyor ve dileniyoruz: Bizi taklitten ve mukallitlikten kurtarsın; tahkîke ve hakiki mü’min olmaya ulaştırsın.

M. Fethullah Gülen

Tekvini emirlere uymadığımızda ahirette mesul olur muyuz?

Kur’an-ı Kerim ve kainat kitabının okunması birer vecîbedir. Kur’ân-ı Kerim’in yanında, kâinatın ve tekvinî emirlerin de çok iyi tahlil edilmesi, hayatın bütün kanunları ve kurallarıyla bu Kur’ânî ve tekvinî emirlere göre şekillendirilmesi şarttır. Bununla beraber, teşriî emirlerin karşılığı büyük ölçüde ahirette verilir. Yani, Kur’ân-ı Kerim’le gelen emirlere uymanın ücreti öteye bırakılır, riayet etmemenin cezası da yine ahirette verilir. Tekvinî emirlerin cezası ise büyük ölçüde dünyada tatbik edilir, kısmen de ahirete bırakılır.

Tekvinî emirlere uymamanın ahirette de cezası olduğunu sürekli söylüyorum. Çünkü onları iyi okuma, değerlendirme ve uygulama; terakkiyat-ı hâzıranın, dünyadaki zenginliğin önemli yanlarından, esaslarından ve argümanlarından biridir. Size başkalarının bakışı, hakkınızdaki takdirleri ve sizi kabul etmeleri de çok önemlidir. Çünkü o bakış, takdir ve kabule göre sizi değerlendirir, size saygı duyar ya da duymaz, sizi dinler ya da dinlemezler. İşte, eğer sizin-bizim ihmalimizle yeryüzünde Müslümanlar sefaletin temsilcisi gibi görünürlerse ve bundan dolayı da kimse onları dinlemez, onlara değer vermezse, inananlar inandırıcı olamazlar. Bu sefalet, İslâm’a ve Kur’ân’a fatura edilir. Dine sıcak bakan, yakın duran birkaç insan varsa onlar da bizim halimize takılır. Bu açıdan da, tekvinî emirlerin çok iyi okunup değerlendirilmesi, onun yanında teşriî kurallara da hassasiyetle riayet edilmesi çok önemlidir.

Ayrıca biz, “takvâ” mülâhazamızı da, bu iki emrin ikisine birden riayet etmeye bağlıyoruz. Bize göre, Kur’ân-ı Kerim’den tam istifade etmek, hem tekvinî emirleri çok iyi okumaya hem de teşriî emirler karşısında çok hassas yaşamaya bağlıdır ki, zaten insan ancak bu hususa dikkat ederse hakikî muttakî olur.

Kâmil mü’min, bu iki kitabı beraberce mütalâa edip emirlerine uyan mü’mindir. Bu hususta eksikleri olan insanın, mü’minliğinde de o derece eksikliği ve kusuru vardır. Bu kusur ötede sorulur mu, sorulmaz mı? Müslümanlığa getirdiği olumsuz yanları itibarıyla sorulabilir. Tekvinî emirler bile sorulabilir. Mesela, hicrî üçüncü dördüncü asır, bir yönüyle belki bizim Rönesans’ımız sayılır; o tedvin dönemi çok göz alıcıdır. O dönemde, müthiş beyin fırtınaları yaşanmıştır. Allah (celle celâluhû) mü’minlere, “Neden bu meseleyi daha dördüncü asırda öldürdünüz, ileriye getiremediniz?” diye sorabilir. “Neden verici iken dilenci haline geldiniz? Neden sizin bir yere kadar getirdiğiniz şeyleri Batı aldı değerlendirdi de, siz onlara karşı gâfilâne yaşadınız?” diye sorabilir. Çünkü bu mevzudaki eksiğimizin gediğimizin hepsi İslâm’a fatura edilmiştir/edilmektedir.

Evet, biz tekvinî emirleri de tahlil etmeli ve sebeplerin hakkını da vermeliyiz. Bu mevzudaki ölçümüz de şu olmalı: Sebeplere öyle riayet edeceksin ki, dıştan bakanlar seni bir determinist sanacaklar. Fakat her işin sebeplerini yerine getirip neticeyi öylesine Allah’tan (celle celâluhû) bekleyeceksin ki; öyle bir tevekkül, öyle bir teslim sergileyeceksin ki; hatta öyle bir tefviz ve öyle bir sikaya tutunacaksın ki; bu halini görenler “Bu adamın sebeplere saygısı hiç yok” diyecekler. Yani, bu iki hususun bir yönüyle kesiştiği nokta mü’minin duracağı noktadır; sebeplere riayette hiç kusur etmemek ve her işin neticesini Allah’tan beklemek, ona vermek.

M. Fethullah Gülen

Kâinatta Görülen Umûmî Hikmet Hakkında Ne Söylersiniz?

Kâinatta her şeyi kuşatan bir hikmet müşahede ediyoruz. her şeyde bir fayda, maslahat ve gaye gözetilmiştir. Materyalistler, ille-i gaiye denilen hikmeti inkâr ederek Cenâb-ı Hakk’ın icraatının makul olmadığını söylerler. Halbuki O, şundan dolayı şunu yapmak mecburiyetinden müstağnidir.

‘O’na, bir kimse cebriyle bir iş işletemez asla. Ne kim kendi murad eder, vücuda gelir billah. Yani, meşieti neye taalluk ederse o olur.’

‘Alemlerin Rabb’i Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz’ (İnsan/30). Ve insan O’nun dilediğinden başkasını da dileyemez. Zira O, mutlak hâkimdir. Fakat yarattığı her şeyde bir de hikmet gözetmiştir.

İnsan bir an için nazar etse, kendisindeki birtakım hikmet ve maslahat mânâlarının tebessümkâr vaziyetinin hemen ortaya çıktığını görecektir. Onu bir bütün halinde taazzuv ettiren unsurlar teker teker ele alındığında, görülecektir ki, ona yerleşen bir atom dahi lüzumsuz ve abes değildir.

Büyük bir insan olan kâinat da, böyle hikmetlerle donatılmıştır. Öyle ki bütün bu mevcudatta sinek kanadı kadar dahi bir mânâsızlık bulunamaz. Bize faydasız gibi görünen, kıpırdamadan duran bir ağaç yaprağında bile bilemediğimiz nice faydalar gizlidir. Gerçi bunları böyle yaratmaya Cenâb-ı Hakk mecbur değildir, fakat O’nun Hakîm ismi bunu iktiza etmektedir.

Evet makro âlemden normo âleme, oradan da mikro âleme kadar bütün bir âlemi kuşatan hikmet ve maslahat müşahede edilmektedir. Bütün bu âlemler içinde en mükerrem varlık, en seçkin yaratık olma liyakatına sahip insan; bu dünyada sadece maddî ve cesede ait yönüyle binlerce hikmetle serfiraz olmuşken yalnız üç-beş günlük dünya için gelmiş ve bir daha dirilmemek üzere ölüme mahkum bir zavallı olamaz.

Maddî yönüyle dahi bu dünya onu tatmin edip cevap veremezken, hayal ve bekâ arzusu gibi kâinatı kuşatacak istidât ve kâbiliyetlerine cevap vermesi düşünülemez. İnsanda hiçbir duygunun boş ve abes yaratılmadığını başta kabul ettiğimize göre, bu bekâ, ebedî yaşama duygu ve arzularının bu dünyada karşılığını göremeyen insan elbette, kendisine bir hikmete mebni olarak verilen bu duygularının karşılığını başka bir âlemde görecektir.

‘Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?

Hak pâdişah olan Allah, pek yücedir. O’ndan başka tanrı yoktur. O, (bütün kâinatı kuşatan, kâinatın hayat kaynağı olan) kerim Arş’ın sahibidir.’ (Mü’minun/115,116)

Siz abes mi yaratıldığınızı zannediyorsunuz? Allah’a döndürülmeyeceğinizi mi düşünüyorsunuz? Müteâl ve mübârek olan Allah böyle bir fiilden çok münezzeh ve mukaddestir. Sizi buraya getirip serfiraz eden, maddî cesedinizin bütün arzularını veren, kâinatta cereyan eden hâdiselere göre en küçük varlığın en küçük arzusunu yerine getiren Allah (cc) elbette sizin en büyük arzunuz olan ‘bekâ’ arzusunu yerine getirecek ve sizin için ebedî bir âlem açacaktır.

Nebiler Nebisi saâdet meclisinde oturuyordu. Mescide bir esir grubu getirildi. O sırada Allah Rasûlü (sav) bir kadının yana yakıla bir şeyler aradığını gördü. Kadın yakaladığı her çocuğu sinesine basıyor, kokluyor sonra bırakıyordu. Sonra kendi yavrusunu buldu, bağrına bastı. Doyma bilmeden onu öpüyor, kokluyor, tekrar bağrına basıyordu. Allah Rasûlü (sav) bu manzara karşısında iyice doldu. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak parmağıyla yanındakilere bu kadını gösterdi ve: ‘Şu kadını görüyor musunuz?’ dedi. Sahâbî cevap verdi: ‘Evet Ya Rasulallah!’ Allah Rasûlü (sav) tekrar: ‘Bu kadın şu kucağındaki çocuğunu cehenneme atar mı?’ diye sordu. Sahâbî ‘Hayır ya Rasulallah!’ karşılığını verdi. Ve işte bunun üzerine İki Cihan Serveri şu hikmet dolu sözleri söyledi: ‘Allah o kadından daha şefkatlidir, kullarını cehenneme atmaz.’

Benim bu misalde esas anlatmak istediğim husus ise şudur: Kulunu cehenneme atmayan ve bu kadar şefkatli olan Allah, buradaki adalet, rahmâniyet, rahîmiyet, şefkat ve re’fetine zıt olarak bir kulunu bir daha dirilmemek üzere yokluğa atar mı? Evet, ebedî cehennem dahi, yok olmaya kıyasla insanın ruhunda cennet kadar kıymetlidir. Yokluk, cehenneme dahi rahmet okutacak ve insanın ebediyet isteyen ruhunu feryat ettirecek, tarifi mümkün olmayan müthiş bir azaptır.

Dünyadaki her kıymete onu tartabilecek bir mizan ve ölçü vaz’ edilmiştir. Ancak akıl, ruh, his, kafa ve bunların neticeleri için herhangi bir ölçü konmamıştır. Aklın semeresini tartabilecek bir ölçüye malik değiliz. Halbuki yediğimiz, içtiğimiz gıdaları tartabilecek mizanlar vardır. Bunlar memleket içinde veya dış ülkelerde para kuruna göre bir kıymet ifade ederler. İthalat, ihracat bu değerlere göre yapılır. Bunun gibi bir toprak parçasını dahi tartıp değerlendirebiliriz.

Fakat büyük bir fetânet, kıyâset ve dirâyeti tartıp değerlendirebileceğimiz bir mizan ve ölçü yoktur. Mesela bir Shakespeare ve Hugo gibi müthiş dimağlar, burada kafalarının semeresini görememişlerdir. Bu, meselenin sathî tarafı. Bir de meseleyi ciddi plânda ele alıp bir Nebi’nin fetânetini düşünelim. Mesela, Efendimiz’in aklının, nâmütenahi kalp ve hislerinin semerelerini tefekkür edelim. Ayrıca bütün nebilerin bu kalbî duygularını bir araya getirelim, bunlar için bir mizan ve terazi vaz’ edilmediğini nazara alalım. Bu düşünce ve tefekkür bizi şu neticeye götürecektir. Bu duyguların tartılacağı bir mizan ve terazi vaz’ edilecektir. Bu, bu dünyada olmuyorsa muhakkak başka bir âlemde olacaktır.

‘Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı iş), bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.’ (Enbiyâ/47)

Âyette de görüldüğü gibi bu dünyada, insan ledünniyatını tartabilecek bir mizan yoktur. İçe doğru her derinleşmede inkişaf eden bir duygunun semeresini tartamıyoruz. İnsanın, sır, hafî gibi duyguları aynı zamanda insana, dünya ve mâfihayı elinin tersiyle ittiren ve onu Cenâb-ı Bâri’den başka kimseye ve hiçbir şeye razı olmaz hale getiren; bunca ulvî duyguları ölçebilecek bir terazi bilmiyoruz. Hatta birçok defalar bu duygularla meşbû bulunan insanlar dahi bunların mahiyetini bilememektedirler. Öyle ise bütün bu ulvî duyguları dahi tartacak bir mizanın kurulacağı âhiret denen gün olacaktır. Ve bu duygular orada kılı kırk yarar şekilde tartılacaktır. Zira insanın dış uzvîyatı için bir ölçü vaz’ edilmiştir. Halbuki onun dışından daha parlak ve çok daha ulvî olan ledünniyatı için herhangi bir mizan, ölçü konulmamıştır. Bu ölçü içinde yaşadığını dünyada görülmediğine göre âhirette vaz’edilecektir.

‘Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, (çünkü) Biz ona şah damarından daha yakınız.’ (Kâf/16)

İnsanı Biz yarattık, içinde ne denli vesveselerin oynaşıp kaynaştığını biliyoruz. Ve meseleyi mefhum-u muhalifiyle ele alalım: ‘İnsanı Biz yarattık ve içinde ne denli ulvî duyguların oynaşıp kaynaştığını da biliyoruz.’

İçinden kötü şeyler geçip sığlaşan, yozlaşan ve bodurlaşan; semere vermez hale gelip kalpsiz yaşayan bir insanı Allah, orada kupkuru bir odun gibi haşredecek. Yine, eski elbiselerin içinde, zahiren çok sönük gözüken, fakat katresinde ummanların mevcelendiği çok büyük insanlar vardır ki, onların içine de Allah (cc) muttali ve nigehbandır. Onu da hesaba çekecek ve derinliğine göre mizan vaz’ edecek, ve ona göre mükâfat verecektir.

Haşir için hiçbir sebep olmazsa bile, ahsen-i takvim sırrına mazhar insanın, öbür alemde amellerinin tartılabilmesi ve gerçek değerini bulabilmesi için bir mahşere ve bir mahkeme-i kübrâya mutlaka lüzum vardır. Esasen hiçbir lüzum ve vücub Cenâb-ı Hakk’ı bağlamaz. Fakat O’nun Hakîm isminden yola çıkarak buradaki lütuflarından istidlâl ile gidiyor ve neticede mahşerin kurulacağı hakikatına varıyoruz.

Cenâb-ı Hakk’ın gayeye matuf ve maksada uygun muhteşem bir saltanatı vardır. Bu saltanat atomlar âleminden başlar ve en büyük sistemlere kadar sürer gider. Böyle bir saltanata delil, bütün bu âlemlerde O’nun sikke ve mührünün görülmesidir. Mikro, normo ve makro âlemde hep onun sikkesi müşahede edilmektedir. Bu saltanat öyle muhteşemdir ki, en küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir dairede gayrın müdahalesini kabul etmez. O, bir mizan vaz’ etmiştir. Varlığını bildiğimiz fakat hakikatini anlayamadığımız kanunla icraatını devam ettirmektedir. Esasen bizim isimlendirdiğimiz kanunlar, meydana gelen vak’aları izaha yeterli sebep değildir. Meselâ cisimler arasındaki dengeyi, câzibe-dâfia denilen itme ve çekme kuvvetleriyle izah etmek; vâki olan hadiseyi haddizatında izah için kâfi değildir. Ancak bizim meselenin daha ötesine ıttılaımız olmadığından bu kadarıyla iktifa etmeye kendimizi mecbur sayıyoruz. Bu mevzuda bizi aldatan husus o prensibin her yerde doğru olması hususudur. Halbuki, bu prensibin doğruluğu, sadece o prensibi vaz’edenin güç ve kuvvetini izah eder. Yoksa meseleyi izah etmez. İlim bize vak’aları anlatır. Niçin ve nedenini izah etmez. Fakat meselenin neden ve niçinini izah edemesek de, her şeyde bir hikmetin varlığı apaşikârdır. Buna binaen olan ve olacak her şey bir gaye ve hikmete uygun olarak vücuda gelmektedir.

Ebede uzanmış emeller taşıyan; ebedden ve ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle tatmin olmayan; ‘Ebed! Ebed!’ diye feryat eden ve cennet ve Cemâlullah’ı arzulayıp duran insanın yaratılışında da bir gaye ve hikmet vardır. Aydın ruhlar işte bu gaye ve hikmeti vicdanlarının en derin noktalarında bile hissedebilirler.

Hz. Ebu Bekir’in (ra) İslâm’a girişini anlatan çeşitli rivayetler vardır. Bunların içinde sıhhati en kuvvetli olan rivayetlerden birisi de şudur:

Allah Rasûlü’ne (sav), örtüsünden sıyrılıp halkı inzâr etmesi emri gelince İki Cihan Serveri kendi kendine düşündü: ‘Ben bu hakikati ilk defa kime anlatayım?’ hemen aklına gelen ilk isim Hz. Ebu Bekir (ra) oldu.

Allah Rasûlü (sav) bu düşünceler içinde bulunurken, Hz. Ebu Bekir’de (ra) evde şöyle düşünüyordu. Beni ve bu kâinatı yaratan birisinin varlığını biliyorum. Fakat O’na bir isim veremiyorum. Bu mevzuyu gidip Muhammed’e (sav) açmalıyım. Zira O, bu gibi meseleleri herkesten daha iyi bilir.

Allah Rasulü (sav) ve Hz. Ebu Bekir (ra) birbirlerinden habersiz, birisi Hakkı talim, diğeri ise Rabbi taallüm düşüncesiyle yekdiğerinin evine gitmek üzere evlerinden çıkarlar. Her ikisi de bir sokakta karşı karşıya gelirler. Bu vakitsiz karşılaşış her ikisini de hayrette bırakır. Birbirlerine çıkış sebeplerini sorarlar; her ikisi de duygu ve düşüncesini dile getirir. Ve Allah Rasulü (sav) büyük bir sevinçle Hz. Ebu Bekir’i (ra) hak dine davet eder. O da derhal İslâm’a girip, Müslüman olur.

Büyük basar ve basiretler, eşya ve hadiselere nüfuz etmek suretiyle, Cenâb-ı Hakk’ı bulma mevzuunda bir hükme varabilirler. Ve işte Hz. Ebu Bekir (ra) küçük bir eksiklikle doğruyu bulmuş, o eksikliğini de Allah Rasulü (sav) tamamlayarak onu hakikata erdirmiştir.

Eşya ve hadiseleri tetkik eden herkes bütün bunların üstünde Cenâb-ı Hakk’ın mührünü görecek, âfâkî ve enfüsî tefekkür neticesinde şu hükme varacaktır: ‘Beni burada başıboş bırakmayan, elbette kabre girdikten sonra da başıboş bırakmayacak ve bahar mevsiminde nebatatı haşrettiği gibi, çekirdek haline gelmiş zerrelerimi de ikinci bir hayatta yeniden diriltecek ve bir mahkeme-i kübra açacaktır.’

M. Fethullah Gülen

Ölümden sonra telkin yapılır mı? Arkasından Yasin-i Şerif okunur mu?

Allah Rasulüne isnad edilen telkine dâir zayıf rivayetler var; Allah dilerse fayda verir. Ama, esas olan, insanın ölünce teklif dâiresinin dışına çıkmış olmasıdır. Onun için bu telkin, daha dünyada iken ve rûhunu teslim etmeden evvel yapılmalıdır. Zira, son söz ve mülâhazaların tevhidle alâkası çok mühimdir. Mezarlarda yapılan telkinin Kitap ve Sünnet’teki yeri itibariyle çok tatmin edici değildir. Yasin-i Şerif’in de ölüm anında okunması lazımdır ki; sekerattaki insan onun ma’nâ ve muhtevasıyla dolsun-taşsın, merciin ve meabın Allah olduğunu bilsin, tefekkür ve tezekkür kapıları ona açılsın. Bununla beraber, ölünün ardından okunmasında ve sevabının bağışlanmasında da bir beis olmasa gerek…

M. Fethullah Gülen

“Cennet olmazsa, Cehennem ta’zib etmez.” deniyor. Bu nasıl olur?

Bu sözü birkaç mânâda anlamak mümkündür. Öncelikle mutlak ve kâmil mânâda Cehennem’in azap etmesi Cennet’in, Cennet’in de tam bir nimet olması Cehennem’in mevcudiyetine bağlıdır. Bunun kâmil mânâda olması ile, insanın bütün duygularını ve letâifini doyuracak şekilde olmasını kastediyorum.

Cenâb-ı Hak, ehl-i Cehennem’den bir kısmına belki de hepsine Cennet’i gösterecek ve sonra da onları Cehennem’e koyacaktır. Zaten Sırat’tan geçmeyen hiçbir kimse Cennet’e giremeyecektir. Allah (celle celâluhu) herkesin ateşe uğrayacağını şu âyetle bildirmektedir: “Sizden hiçbir kimse yoktur ki oraya uğramasın. Bu, Rabbinin değişmez bir kanunudur.”[1]

Burada mü’minlerin ateşe uğrayıp geçmesi ile alâkalı şu hususu da belirtmekte fayda var; âyetteki girme mânâsına gelen vürûd kelimesi “uğrayıp geçme” mânasında bir girmeyi ifade eder. Bu durumu, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) biraz daha açarak şöyle buyururlar: “Herkes Cehennem’e girer, fakat ateş mü’minler için Hz. İbrahim’e olduğu gibi serin ve selâmet olur.”

Bu, Cenâb-ı Hakk’ın bozmayacağı ve değiştirmeyeceği bir kanundur. Âyetin devamında ise mealen şöyle buyrulur: “Sonra orada Allah’a karşı saygılı olup fenalıklardan sakınan müttakileri kurtararak zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette bırakacağız.”[2] Cenâb-ı Hak bizlere necat ihsan eylesin ve daire-i takvaya hidayet buyursun!

Âyetlerden, herkesin mutlaka ateşe uğrayacağı veya onu göreceği anlaşılmaktadır. Böylece mü’minler Cehennem’i gördükten sonra Cennet’e gireceklerinden zevkleri iki kat olacak, âdeta orada yerini görecek ve onun dehşetinden ürperecek ama ona maruz kalmayacaklar. Cehennem’den kurtulma mülâhazaları içinde ve Cennet esintilerinin her yanı sardığı bir anda bir de Cenâb-ı Hakk’ın şu buyrukları ile karşılaşacaklar: “Esenlikle ve emin olarak girin oraya.”[3] veya “Selâm olsun sizlere, ne mutlu size ki, (güzel ve nezih bir hayat yaşadınız) haydi, ebediyen kalmak üzere, giriniz oraya!”[4]

İşte bu sözler, inanan insanlar için Cehennem’i gördükten sonra ayrı bir Cennet olacaktır.

Cennet olmasa Cehennem’in azap etmeyeceğini şu şekilde de anlayabiliriz:

İnsanlar Cennet gibi bir hayat olmasa, alev içinde yetişseler ve Cennet’i hiç bilmeseler, hayatın sadece kendi yaşadıklarından ibaret olduğunu zannedebilirler. Hatta Cehennem hayatından daha beter ve küfür içinde yaşayanlar vardır. Onlar ölecek, kabirde çürüyecek, içinde kaynaşan kurtlar daima onların hayallerinde endişelerini kurcalayacak, böylece onlar Cehennem’den bin beter bir hayat yaşamış olacaklardır. Ne var ki, böyleleri başka bir hayat bilmediklerinden, bu Cehennemnümûn hayata razı olacaklardır.

Şimdi bir insan düşünün; Allah onu Cehennem’in içinde yaratmış ve o hiç Cennet’i görmemiş ve o orada nasıl bir hayat olduğunu bilmemektedir. Bu insan, hayatın sadece yaşadığından ibaret olduğunu zanneder, daimî olarak orada Allah tarafından tecdit edilir ve bu hayatı mecburen çekeceğini zanneder. Buna mukabil başka bir insan da hiç Cehennem’i görmemiş ve sadece Cennet’i bilmektedir; o da azabın ne olduğunu bilemez. Onun bildiği tek bir şey varsa o da Cennet’tir.

İşte, her şey nasıl ki zıddıyla bilinir, aynen öyle de Cehennem ateşine uğramadan Cennet nimeti tam olarak anlaşılamayacak ve bundan ötürü herkes bir mânâda ateşe uğrayacaktır. Bunun gibi insanlar Cennet gibi bir hayatı tatmadan Cehennem’in azabını tam olarak duyamayacaklardır. Böyleleri de şöyle-böyle Cehennemlik olsalar da Cennet’e muttali olacaklardır.

M. Fethullah Gülen

[1] Meryem sûresi, 19/71. [2] Meryem sûresi, 19/72. [3] Hicr sûresi, 15/46. [4] Zümer sûresi, 39/73.

Mucizeler, Allah’ın kendi eliyle koyduğu kanunları, yine kendisinin bozması mıdır?

Açıklama: Mucizeler, Allah’ın kendi eliyle koyduğu kanunları, yine kendisinin bozması mıdır? Bazıları üstadın mucizelere getirdiği yorumların bilimsel olmadığını söylüyorlar öyle mi?

Kâinatta bizlerin uymakla zorunlu olduğumuz bir takım sebepler kanunlar vardır. Cenabı Hakk’ın kâinatta vazettiği bu kanunlara uygun hareket etme, bir manada şeriatı fıtriyeye uymaktır ki, bizlerin dünyada başarılı olmamız adına son derece ehemmiyetlidir.

Ancak bu kurallara uygun hareket etme veya sebeplere riayet etme zorunluluğu Cenabı Hak için (hâşâ) zorunlu değildir. Bundan dolayı Allah için bu kanunları değiştirme, ortadan kaldırma, yeni kanunlar vaz etme mümkündür. Yani mucizelerin, tabiattaki cari kanunlara zahiren zıt görünmesi, bize bakan yönüyledir.

Üstadın mucizelere getirdiği yorumların bilimseldir, değildir şeklinde tartışılmasını da uygun görmüyoruz. Öncelikle burada bilimsellikten ne anlaşıldığının ortaya konması lazımdır. Neticede Üstad Kur’an ayetlerinde ve Hadisi Şeriflerde geçen mucizelere bir yorum ve tevil getirmiştir. Eğer bu yorumlar dinin ruhuna ters değilse, naslarla çatışmıyorsa, kimsenin bunlara karşı çıkmaya hakkı yoktur. Fakat şunu da belirtelim ki, bizler de Üstadın mucizelerle veya cennet ve cehennemle ilgili ya da bunlar gibi objektif olmayan yorum ve açıklamalarını kabul etmesi noktasında kimseyi zorlayamayız.

Hz. Âdem’in (a.s.) cennette yediği yasak meyvenin adı nedir?

Bakara suresi 35. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ve dedik ki: “Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz.”

Ayette, ağaca yaklaşmayın ifadesinden maksat ağacın meyvesinden yemeyin demektir. Bu meyvenin ne olduğu konusunda müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu meyvenin üzüm, buğday, incir olduğunu söyleyenler olmuştur. Fakat kanaatimizce bu ayeti “Mahiyetinize konulmuş olan fena duygulara yanaşmayın” şeklinde anlamak mümkündür. (M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 1)

Evet, insanın içine, iradenin hakkı verilerek iyi yönlere çevrilsin ve birer sevap kaynağı olsun diye bazı olumsuz duygular yerleştirilmiştir. Eğer İslam suyuyla, iman toprağıyla terbiye edilmezse, insanı cennetten çıkaran bu duygular, Allah korusun onu ebedi hüsrana da sürükleyebilir. Terbiye edildiği takdirde ise, aynen güzel duygular gibi birer kazanç kaynağı haline gelir, insanı kulluğun zirvelerine taşır ve ona hızlı bir şekilde velayet (Allah dostluğu) kazandırır.

İtikad konusunda kafam karışık neler tavsiye edersiniz?

Açıklama: Bazıları Allah semadadır, derler ve bunu kabul etmeyen başka cemaatin şeyhine zındık derler. “Allah mekansız olarak vardır” hadisi için mevzu derler. Tahavi akidesini öneriyorlar, o hadis yok, bu hadis yok deyip bizleri bütün hadislerden şüphelenmeye sevkediyorlar. Kafam çok allak bullak. Kimisi başkasını zındıklıkla suçluyor, kimisi kendi şeyhini her şeyi görür bilir diye vasıflandırıyor ve şirke giriyor.. Ben nasıl bir dünyadayım, kim doğru, kim yanlış, nasıl ayırt edeceğiz. Acilen manevî yardıma ihtiyacım var. Allah şimdiden sizden razı olsun.

Öncelikle nerede olduğunuzu, hangi kitapları okuduğunuzu, kimlerle muhatap bulunduğunuzu, tahsil durumunuzu bilmemiz iyi olurdu. Bu bilgileri bilmediğimizden dolayı şu kadar söyleyelim: Kafa karışıklığına hiç sebep ve mahal yoktur. Bizim imani mevzularımız  Rabbimizi, O’nun sıfatlarını, fiillerini ve icraatlarını, imani mevzuları, Efendimizin konumunu, hadislerin dinimizdeki yerini anlatan gayet müstakim eserler elhamdulillah piyasada çoktur. Bunlardan mesela Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihalinin veya yine bir ilmihal olan Bir Müslümanın Yol Haritası eserinin baş kısmından imani mevzuları, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İnancın Gölgesinde Kitabını, yine Hocafendinin Kalbin Zümrüt Tepeleri adlı eserinin 4. cildindeki Esma-i Hüsna ve Sıfat-ı Sübhaniye makalelerini okuyabilir ve yeterli özet bilgiyi alabilirsiniz. Bunlar yeterli olmaz veya daha fazla okumak istiyorum derseniz bunları okuduktan sonra size daha başka kitaplar da tavsiye edebiliriz.. Said Nursi Hazretlerinin Risalelerini de ayrıca tavsiyede bulunmak isteriz. Ehli sünnet ve cemaatin yolunu öğrenmeniz adına Fethullah Gülen Hocaefendinin Sonsuz Nur adlı eseri de enfestir. Bu eserde, Peygamberimizin hayatı anlatılıyor fakat sadece hayatı değil, anlayışı, bakış açısı, maksadı da vurgulanıyor. Efendimizin hayatı üzerinden ehli sünnet vel cemaatin genel fikriyatı anlatılıyor, orjinal bakış açısıyla günümüze mesajlar veriliyor. En sonunda da hadislerin nasıl toplandığı, nasıl günümüze kadar geldiği uzun uzun açıklanıyor.

Talebenin ruhunu bizzat Allah’ın (c.c) alması ve Azrail’e (aleyhisselam) dahi bırakmaması ne demektir?

Bu mesele biraz, orucun sevabını doğrudan Allah’ın yazmasına benzemektedir. Allah Teala buyurur ki, “orucu siz yazmayın, onu bizzat Ben yazacağım”. Bu teveccüh, elbette orucun yüksek kıymetini göstermektedir. Evet, oruç o kadar kıymetlidir ki onu bizzat Allah yazmaktadır. Bu şekilde oruca teşvik, oruçluyu da takdir ve tebşir buyrulmuştur.

İlim meselesi de öyledir. Bilindiği üzere, aslında her canlının ruhunu alan hakikatte Allah’tır. Fakat Allah (c.c), her icraatına bazı melekleri de şahit ya da nezaretçi olarak tavzif buyurur. Bu, onları şereflendirmek içindir. Yoksa –hâşâ- Allah’ın ihtiyacı yoktur. Öyleyse her canı almada ya Azrail (aleyhisselam) ya da onun yardımcıları vazifelendirilmişlerdir.(Enam Suresi, 6/61) Ancak ilim ehline has bir keyfiyettir ki, onun ruhunu doğrudan, vasıtasız bir şekilde Allah kabzetmektedir. Bu teveccüh, ilmin şerefini, âlimin değerini göstermekte ve bizi teşvik etmektedir.

Gerek Kur’an-ı Kerimde, gerekse hadislerde çeşitli yerlerde Rızkın Allah’ın garantisi altında olduğu belirtiliyor. Öyle ise Dünyada açlıktan ölen insanlar veya hayvanlar neden var?

İktisat risalesini 12. Lema’yla beraber okumak lazım. Orada sizin cevabınız daha açık yer almaktadır. Üstad Hazretleri, orada şöyle diyor:

“Evet zîhayatın bedeninde şahm suretinde iddihar edilen rızk-ı fıtrî, hadd-i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hatta bir marazın veya bir istiğrak-ı ruhanî neticesinde iki kırkı geçer. Hatta bir adam, şedid bir inad yüzünden Londra mahpushanesinde yetmiş gün sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayatı devam ettiğini, onüç -şimdi otuzdokuz- sene evvel gazeteler yazmışlar. Madem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor ve madem Rezzâk ismi, gâyet geniş bir surette rûy-i zeminde cilvesi görünüyor ve madem hiç ümid edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür-şerr beşer, sû-i ihtiyarıyla müdahâle edip karışmazsa, her halde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel, o zîhayatın imdadına o isim (Rezzak) yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor. Öyle ise: Açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyen rızıksızlıktan değildir. Belki “Terk-ül-âdât min-el-mühlikât” (Adetleri terk etmek, insanı ölüme götürür) sırriyle, sû-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir.

Öyle ise: Açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.” Evet, burada da zikredildiği üzere, garanti altında olan rızık 40 gün içindir. Ondan sonra garanti bitiyor. Yani 40 gün içinde insanın biraz iradesini kullanarak fiili duada bulunması lazım ki hayatını devam ettirsin. Bir insan 40 günden sonra ölürse açlıktan ölür belki ama kanaat eder, şükrederse biraz da didinirse Allah onun da rızkını gönderir bir yerlerden. Kanaat, gayret ve şükür ölmüşse, insan da ölüyor.

Dikkat edilirse, Bediüzzaman Hazretleri, “insanın süistimali karışmazsa” diye bir şart ileri sürüyor. Hâlbuki şimdi insanlar, kaynakları, şartları ve iradelerini süistimal ediyorlar. Eğer bir insan 40 gün içinde ölüyorsa bu yeme içme alışkanlığını terkten dolayıdır. Yeme içme âdeti deyince, ölçü bizim her gün yediğimiz üç öğün değildir. O bizim işi süistimal etmemizin ifadesidir. Bir zamanlar bizim toplumumuzda bile günde iki öğün yeniyordu: Bir kuşluk vaktinde bir de ikindi üzeri. Hâlbuki bugün batı medeniyetinin sayesinde biz günde üç öğün yemeye alışmışız. Evet, işin esasında insana yeten, yediği bir kaç lokmadır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” (Tirmizî, Zühd 47) buyuruyor. Nitekim kendileri de öyle yaşamışlardı. Evet, kendini alıştıran insan için günde bir poğaça yeter hatta daha azı da yeter. Böyle yaşayanlar az değildir tarihte ve günümüzde. Bizim ilk beş asrımızın insanı ve Sahabe nesli genelde böyle yaşıyordu. Demek ki insana günlük bir iki lokma yeterken, o daha fazlasına alışıyor ve bu alışkanlık gidince ölüyor. Bu yüzden Afrika’daki çocuklara bakmak lazım: Kaç tane çocuk 40 gün içinde ölüyor? Çoğu, belki de hepsi 40 günden sonradır. Bu da garanti bittiği halde insanın iradesini kullanmaması, rızka ulaşmak için hiç olmazsa öksürmeye bile çalışmamasındandır. Hem bu durum, sadece Afrika’nın değil pek çok coğrafyanın imtihanıdır. Afrika’nın şöyle bir hususiyeti de var: Sömürge devletleri, oranın insanına çalışmayı unutturmuşlar. İnsanlar çalışmıyorlar, çalışmak için düşünseler, yapacak çok işler bulurlar. Biraz iklimin de tesiriyle rahat-rehavet hâkim olmuş. Hâlbuki Afrikanın çoğu yeri yeşildir. Tropikal iklime sahiptir. İnsanlar biraz bir şeyler ekmek için didinseler çok şey yetişir. İşte kırk gün sonra bu irade ortaya konmayınca insanlar acından ölüyor. Diğer bir husus bu felaketin yaşandığı yerde iç savaş ortamı var. Yani insanlar millet olarak kardeşliği unutunca bereket oralardan kalkmıştır. Bunun yanında dünyanın en verimli topraklarının üzerinde oturup da açlıktan ölmek de ayrı trajedik bir durum. Bunları düşününce –hâşâ- suçu burada Razzak-ı Kerime bulmak haddimize düşmüyor. Sebeplere riayet bu dünyanın kanunlarındandır. Sünnetullah, bu dünyada sebeplere riayettir ve her insana çalıştığı kadar karşılığının verilmesi de yine sünnetullahtandır. Eğer bu insanlar, toprağı ekip biçtiklerinde toprak ürün vermese bu noktada belki bir şeyler denebilir ancak sebeplere riayet olmayınca, fiili dua olmayınca, uhuvvet olmayınca Allahın Rezzak isminin tecellisi mümkün olmuyor. Allah açlık çeken kardeşlerimize yardımcısı olsun…

Kaynaklar: 12. Lema ve 19. Lema, Asrın Getirdiği Tereddütler–2

Sınırlı olan mevcudat, sınırsız olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyeye nasıl mikyas olmaktadır?

İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının nokta-i mihrakiyesidir. Kâinata dağılan esmâ-i ilâhiye, insan mahiyetinde belli bir noktaya tevcih edilmiştir. İnsan, bin bir esmâ-i ilâhiyenin cilvegâhı veya kısm-ı âzamının tecellî ettiği bir varlıktır. Bu mahiyetiyledir ki insan, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına ayna olabilecek zenginlikte yaratılmıştır.

Bir diğer husus, insan kendisinde bulunan sınırlı ve nâkıs vasıfların çehresinde nâkıs olmayan birinin esmâ ve sıfatlarını okuyabilir. Evet insan, varlığıyla bunları kendisine veren ve ihsan edenin hazinesinde her şeyin bulunduğu kanaatine ulaşır ve “Bunlar bana, O’ndan geliyor.” der. Meselâ onda bir cemal varsa, O Hz. Cemil’den, idrak varsa O’nun ilim sıfatından, irade varsa yine O’nun Mürid isminden, kudret varsa o da Kudret sıfatından geldiğini idrak edebilir. Yani insan kendisinde mevcut olan şeyleri gördükten sonra kendisini yaratan Zât’ta da bunların mevcut olduğu kanaatine varır.

Ayrıca bizde her şey sınırlı ve muhat, Cenâb-ı Hak’ta ise nâmütenâhîdir. Biz bizdeki sınırlı şeylerle O’nda bunların nâmütenâhî olduğunu görürüz. Bizim iktidar ve gücümüz elimizin ulaştığı daire içinde cereyan eder. Bu itibarla da elimizin ulaşamadığı daire içinde tasarrufta bulunamayız. İşte biz, böylesine dar bir irade ve kuvvetle, kâinat çapında cereyan eden hâdiselere bakar, Hâlık’ın nâmütenâhî kudret ve iradesine muttali olur, belli ölçüde O’nu tanıma imkânına ulaşırız. Keza ilmimiz de dar bir sahada cereyan eder. Âyet-i kerimenin ifadesiyle Allah’ın bildirdiğinden başka bir şey bilemeyiz ve ancak O’nun dilediği kadar bir şeye muttali olabiliriz.[1] Biz yarın ne olacağını bilemeyiz. Çünkü ilmimiz sınırlıdır.

İşte bu kadar dar bir dairede cereyan eden sınırlı ilmimizle Hâlıkımız’da bunun nâmütenâhî olduğunu görürüz. Çünkü bütün kâinatı baştan sona sarsmadan, bozmadan, bir arıza meydana vermeden, hâdiseleri aksatmadan idare etmek öylesine muhit bir ilim ister ki, ilk sebeple en son müsebbebi birden görsün ve her şeyi arızasız sevk ve idare etsin. Evet, sebep ve müsebbebi vaz’eden O, onları gören O, sağlam bir tenasüp içinde onları birbirine bağlayan O, muhit ilmiyle her şeyi plânlayan, keşfeden, kontrol eden ve hepsinin üzerinde nigehbân olan da yine O’dur (celle celâluhu).

Konuya Üstad Bediüzzaman’ın yaklaşımı bir hayli enfestir. O, şöyle der: Mutlak ve muhit bir şeyin hudut ve nihayeti olmadığından ona bir mahiyet biçilemez, bir suret ve taayyünle hükmedilemez. Meselâ, zulmetsiz daimî bir ziya bilinemez ve hissedilemez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık haddi çekilir, işte o zaman bilinebildiği kadar bilinir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın ilim, kudret… gibi sıfatları; Hakîm, Rahîm… gibi isimleri, muhit, hudutsuz, şeriksiz olması itibarıyladır ki, onlar mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun bilinemez ve hissedilemezler. Bu gibi isim ve sıfatların hakikî nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî birer had çizilmelidir ki bilinebilsinler. İşte onu da vehmî ve hayalî evsaf ve buudlarıyla enaniyet yapar.[2]

Esasen bizim kelâmî (maksadı ifade) gücümüz de oldukça dardır. Değil Allah’a ait evsafın ve kâinat esrarının ifade edilmesi, kendi içimizde oluşan mefhumları dahi ifadeden âciziz. Zannediyorum hiç kimse içinde hissettiklerini tam ifade edemez. Onun için büyük şair, “Ben o nağmeden müteheyyicim / Ki yoktur ihtimal-i terennümüm.” der. Bundan da anlaşıldığı üzere içte hissedilen şeyler çok başkadır.

Şimdi gelin Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatına bakalım. Allah bütün kâinata ve bütün insanların kalbine bir anda ilhamda bulunur ve konuşur. Her kalb, vicdanında Mevlâ’nın sesini bî kem u keyf hissettiği zaman ve her vicdan Mevlâ’ya ait ilhamlara mehbit olduğu zaman –bunlar mecazdırlar– Allah onunla konuşuyor demektir. Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud karıncadan alın da insana kadar her varlıkla konuşur. Allah, hayvanata da ilhamda bulunur. Nitekim “Rabbin arıya vahyetti.” (Nahl sûresi, 16/68) âyeti bu hakikati ifade eder. Arı o muhteşem peteğini hazırlamasında, “sevk-i ilâhî” diyeceğimiz Allah’ın ilhamıyla yapacağını yapar. Yeryüzünde veya diğer gezegenlerde ne kadar canlı hevam veya haşerat varsa hepsi her an Cenâb-ı Hakk’ın sevkiyle sevk olunmaktadır. Demek ki, Allah, hususî telefonuyla bunların hepsiyle birden konuşmaktadır.

İşte bu kelâm sıfatıdır ki, Cenâb-ı Hak onunla Hz. Musa’ya teveccüh edince Hz. Musa şöyle der: “Senin kelâmın bu mu Allahım; bu kelâm bin insanın sözünden daha kuvvetlidir.” Burada bin rakamı, kesretten kinayedir; Hz. Musa’nın orada duyduğu kelâm-i ilâhî belki milyar kere milyar insan sözünün çok üstündedir. Bunun üzerine Hz. Musa kendinden geçer ve bayılır.[3] Bu, “Vâhidiyet” tecellîsiyle kelâm sıfatının zuhur ve in’ikasıdır. Bu, ehadiyetin mazharı olabilme itibarıyla işi kavrayacak olan Hz. Musa’nın tahammül edeceği bir şey değildi. O zaman biz bizdeki dar kelimeyle bütün kâinatla bir anda konuşan ve biriyle konuşması diğeriyle konuşmasına mâni olmayan Hz. Allah’ın “kelâm” sıfatında nâmütenâhîliğini anlarız.

Bunun gibi duyma mevzuunda da biz, duyulacak olan şeylerin milyonda beş-altısını ancak duyarız. Bir defasında Hac’da şöyle bir hâl yaşamıştım: “Cenâb-ı Hak, her elini açıp ‘Yâ Rabbi!’ diyene ‘Lebbeyk!’ diyor ve birinin duası, diğerinin duasının dinlenmesine mâni olmuyor.” Evet, milyar defa milyar diller O’na dua eder de Allah hepsinin duasını duyar. Tabir caizse Sem’-i Mukaddesiyle her şeyi dinler. Evet, işte biz de mahdut ve sınırlı duyuşumuzla Cenâb-ı Hak’taki bu sınırsızlığı idrak ederiz.

Şimdi meseleyi biraz daha açalım: Bizde Cenâb-ı Hakk’a ait bir kısım hakikatlerin gölgeleri vardır. Biz bu gölgeler sayesinde bunların birer asılları olabileceği kanaatine varırız. Bu sınırlı şeyler, her şeyiyle sınırsız birinden gelir. Hatta bizdeki tûl-i emel, ölmeme arzusu, ebediyet iştiyakı, Cennet isteği, Cenâb-ı Hakk’ın ebediyetinden gelen arzulardır. Bu sınırsızlık arzusu Allah’tan gelmeseydi bizde böyle bir arzu olamazdı. Evet, her insan kendi kendine: “Babam öldü. Ondan evvel dedem öldü ve bütün bunlar bana kat’î telkin etti ki, ben de burada ebedî değilim.” demelidir. Herkes bu telkin altında kalıp da böyle ebedî olmadığına öyle inanmalıdır ki, hiçbir mülâhaza onun o kanaatini değiştirmemelidir. Bununla beraber bin tane vâiz ve nâsih ona ders verse ve fâni olduğunu anlatsa o yine “Ah bekâ!” der. Bu, Hâlık’taki ebediyetten insan ruhu, fıtratı ve vicdanına in’ikas eden bir hakikatin ifadesidir. Onun için rasyonalizmin kurucularından Descartes “Bende bir kısım nâmütenâhî arzu ve istekler var. Bunlar, benden olamazlar. Çünkü ben sınırlıyım. Etrafımdaki eşyadan da olamaz. Çünkü onlar da sınırlı. Öyleyse bende kendisini gösteren bu nâmütenâhîlik arzusu bir nâmütenâhîden geliyor.” der.

Bunun gibi, her vicdan sahibi kendi vicdanını dinlediği zaman, kendisinde eksik ve gedik birer evsaftan ibaret olan hakikatlere tutunmak suretiyle bu gölgelerin asıllarının, hakikatlerin hakikati olarak Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’da bulunduğunu görüp gerçeği idrak edecektir. O zaman insanın hakikatini oluşturan sıfât, esmâ ve şuunat-ı ilâhiyenin nokta-i mihrakiyesi bir varlık, kısmen bunları kendisine mâl edecek ve “Bunlara ben sahibim!” diyecektir. Daha sonra bunlardaki eksiği ve gediği görerek eksik ve gedik olmayan, her zaman münezzeh ve mukaddes bulunan esmâ ve sıfâta intikal edecek ve her şeyi Allah’a verecektir.

Meselenin diğer bir yönü de şudur: İnsanın kendisine –bir maslahata binaen– benlik arzusu verilmiştir. Bu biraz iradeye de bağlıdır. Zira iradeli olan herkes bir bakıma “Ben” der. İşte bu irade suistimal edilince bundan firavunluk, nemrutluk veya karunluk çıkabilir. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle Karun, “Bana verilen her şey nezd-i beşeriyetimde bulunan ilimle bana verilmiştir. Bütün mal, menal ve servet benim malûmatımın semeresidir.”[4] der. İşte bunlar, suistimal edilmiş bir benliğin ifadesidir. Bu benlik, şeriat-ı garrânın tezgâhından geçip terbiye gördüğü, Efendimiz’in irşad potasında eridiği zaman vâhid-i kıyasî olarak Allah’ı tanımaya vesile olur. Yani bunlar insanda benliğin gereğidir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tasavvufî bir üslûpla ele alınırken “Nokta” diye anılır. Gerçi günümüzde insanlar tasavvufa ve tasavvuf terminolojisine çok yabancılar. Oysaki eskiden “Nokta”ya dair risaleler yazılmıştır. Meselâ, Bismillâh’taki “be”nin noktasıyla alâkalı bir kitap yazılmış ve bununla hakikat-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) anlatılmıştır. Bunun hulâsası şudur:

Nokta, bir çizginin en küçük parçasıdır ve kalem hakikatinin ucunun ademe temasıyla ilk meydana gelen mevcuttur. Bununla adem gibi görülen şeye bir işaret konmak suretiyle adem parçalanmış ve verâsında mutlak ademin olmadığı görülmüştür. Zıddı ve niddi olmayan bir vücudun bilinmesi için böyle bir nokta lâzım ve zarurî idi ki o, bir vâhid-i kıyasî olarak verâsında kendi gibi olmayan şeyi göstersin. Çünkü Allah’ın zıddı ve niddi yoktur. Bu itibarla da Allah, Mevcud-u Mutlak olarak bilinemez. Nasıl karanlıksız bir ışık bilinemez ve mertebeleri ihata edilemez. Bu durumda ışığın içine bir karanlık koymak lâzımdır ki, derecesine göre bütün ışıklar bir tertip çerçevesinde sıraya girsin ve bilinebilsinler. Meselâ, sıfır derecede karanlık, bir derecede karanlık, iki derecede karanlık, üç derecede karanlık… Bunları bir tertibe koyabilmek için karşısında bir ışık tasavvuru gerekir. Veya bir derece ışık, iki derece ışık, üç derece ışık diyebilmek için yine bir karanlık mevcudiyetine ihtiyaç vardır.

İşte mutlak nur, mutlak feyiz ve feyezan olan ve Vücud-u Akdes’ten gelen şeylere karşı, O’nun envarı karşısında ve Cenâb-ı Hakk’ın yokluk âleminde varlığının gölgesi mahiyetinde, Nur-u Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) bir nokta hâlinde Allah ism-i celilinin remzi “Elif”in üzerine konunca elif bilinmeye başladı. Biz “Elif”i ancak “Nokta” sayesinde bildik. İşte bu “Nokta” “Elif”in hâsiyetine işaret etmektedir. Elif’te ne varsa tecellî cihetiyle min vechin noktada vardır. Ancak bunların hâsiyetini toplayabilmek, bir yerde toparlayıp nokta-i mihrakiye hâline getirmek için milyar defa milyar nokta gerekir. Sonra o “Elif”e ait bütün hâsiyetlerin hepsi bunda vardır denebilir.

Evet, noktaya dair çok kitap yazılmış ve bizde bunlar hep anlatılmıştır. Hulâsa edecek olursak bunun mânâsı şudur: Zıddı olmayan bir şey bilinmez. Onun için Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri bir kısım aynalar yaratmıştır ki, o sayede kendi varlığı idrak edilsin. İşte bu ayna, insan enaniyeti ve benliğidir. Yeryüzüne şuurlu varlıklar gelmeden evvel, Allah bilinemezdi. Onun için tasavvufçular insana çok önem vermektedirler. Tasavvufta bunun mânâsı şudur: İnsan yeryüzünde var olacağı ana kadar kâinatta Allah câmi sıfât ve esmâsıyla bilinemiyordu. Bunlar ancak insan sayesinde bilindi. Allah, Hz. Âdem’e esmâyı talim etti ve Kendisini bildirdi. Allah yeryüzünde insan sayesinde bilinir oldu ve bir Mevcud-u Meçhul olarak kendini duyurdu.

Keza insan, benliği sayesinde, “Buraya kadar ben kendi irademle yapıyorum. Benim iradem bu kadardır ve o bir nokta gibidir. Verâsında bütün işleri Allah yapıyor. Benim izafî kudretimle her şey buraya kadar benim tasarrufum dahilindedir. Ötesi Allah’ın tasarrufu içindedir.” der. İnsan, sem’i, basarı ile buna bir hat çizer. Kendi benliğinin yerini tayin etmeye çalışır. Sonra onunla Allah’ın nâmütenâhî varlığına intikal eder.

Bu noktada insan terbiye-i Ahmediye ile müteeddip olmuşsa, nefsine ayırdığı bu şeylerden de vazgeçer ve neticede elindeki o noktayı da atıverir. Çünkü o nokta oraya kadar işe yarıyordu. İşi bitince, “Sen O’nu bana sadece tanıtmak için verilmiş bir emanetsin.” der ve kullanılmış partal bir eşya gibi onu da atıverir. Evet o, insana Hâlık’ını tanıtmak için verilmiş bir emanettir. İnsan, onun işi bitince ve yükselip Hâlık’ını tanıyınca onu kaldırır atar. Neticede temerrüt etmeden, firavunluk gayyâsına düşmekten kurtulur ve nübüvvete ait mânânın şahikalarına yükselir.

[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/32. [2] Bediüzzaman, Sözler s.584 (Otuzuncu Söz, Birinci Maksat). [3] et-Taberî, Câmiu’l-beyân 6/30; İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 4/1119. [4] Bkz.: Kasas sûresi, 28/78.
Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Cenâb-ı Allah, Hz. Âdem’i yarattıktan sonra onu hangi âyetle harekete geçirmiştir?

Doğrusunu Allah bilir fakat bu konuda akla gelen şudur: Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılış keyfiyeti, –Kur’ân’daki âyetler ve sahih hadislerin ışığında– bir balçıktan alınıp hamur veya belli bir protein çorbası şekline getirildikten sonra tahcir edilerek, ardından kendisine hayat nefhedilmesi şeklinde olmuştur. Bu, bir mucizedir. Yani tabiî hâdiselere bağlı böyle bir durumu izah etmemiz mümkün değildir.. evet, Hz. Âdem’in yaratılışı fevkalâdedendir. Aslında diğer yaratmalar fevkalâde değil mi? Elbette ki onlar da fevkalâdedendir; ama esbabın perdedarlığı cihetiyle bunları Allah’ın vaz’ettiği kanunlar içinde belli çerçevede izah etmek mümkündür. Tohum toprağa gömülür. Hava, su ona merhaba deyince rüşeym başını dışarıya çıkarır. Çıkarmayabilir de ama âdet-i ilâhî olarak bu böyle cereyan etmektedir. Sonra da çiçeğe, sünbüle, başağa yürür.

Hz. Âdem’in yaratılmasına gelince, o bunlardan başkadır. İskeletine hayatın nefhedilmesini Cenâb-ı Hak, “Tam tesviye edip kıvamına getirdikten (ruhuna göre bir madde verip iç-dış yapısı bütünlüğünü hâsıl ettikten, daha doğrusu potansiyel olarak ahsen-i takvîme mazhar kıldıktan) sonra Kendi ruhumdan ona nefhettim.” (Hicr sûresi, 15/29) anlamlarına gelen ifadelerle anlatmaktadır. Ruh, her şeyi kemale erdiren, terbiye edip olgunluğa ulaştıran ilâhî bir kanun-u emrîdir.[1] Hz. Âdem’e nefhedilen ruh, yine Rabbinden ona bir emir olarak gelmiştir. –Hâşâ– Cenâb-ı Hak için bir ağız, bu ağızda bir nefes mülâhaza etmek ve sonra Hz. Âdem’e nefeslenince Hz. Âdem hayata mazhar oldu şeklinde düşünmek tecsimdir, dolayısıyla da dalâlettir. Hayatın nasıl nefhedildiğinin mecazî mânâları da vardır. Bunlar müteşabihattır ve biz onların hakikatini idrak edemeyiz. Allah’ı idrak edemiyoruz ki, icraatını idrak edelim. Bildiğimiz tek bir şey vardır: Cenâb-ı Hak, harikulâdeden yarattığı Hz. Âdem’e, harikulâdeden, nezd-i ulûhiyetinde bulunan harikulâde bir ruhu, harikulâde bir keyfiyet ile intikal ettirmiştir.

Hâsılı, Hz. Âdem öyle anlaşılmaktadır ki, وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوحي “Ona Kendi ruhumdan nefhettim.” (Hicr sûresi, 15/29) âyetinde anlatılan bir harikulâde teveccühle mutasavver kaderî bir formattan makdûrî bir keyfiyete yönlendirilmiştir.

[1] Bkz.: İsrâ sûresi, 17/85.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

İnsanların yaratılmasındaki hikmet-i ilahi nedir?

Açıklama: Cenâb-ı Hakk’ın bize ihtiyacı yoktur. Öyleyse çok yönüyle çirkin, fena şeyleri yapan nev-i beşerin yaratılmasında ne hikmet vardır?

Allah (celle celâluhu), yaratma işinde pek çok maslahata ve umumî neticeye bakar; murad-ı sübhânî olan neticeler elde edilirken meydana gelecek izafî şerler nazar-ı itibara alınmaz. Haddizatında insanların da “hayır” diye yaptıkları pek çok şeyin altında bir kısım izafî “şer”ler vardır. Meselâ, insanlar atomu keşfetmişlerdir. Şayet atom, milletler arasında sulh-i umumîyi temine matuf olarak kullanılsa, atomun keşfi hayır olacaktır. Meselâ o, insanlığa zarar vermeden, denizaltılarını yürütmede, aydınlatma ve ısıtma işlerinde kullanılabilse insanlığın yararına olacaktı. Ama Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları insanlığın yararına olmamış, aksine seksen kilometrelik bir alanı senelerce canlı yaşamaz hâle getirmiştir. O gün üç yüz binden fazla insanın hayatına mâl olan bu bombanın, zararlı tesirleri hâlâ devam etmektedir. Atom bu hâliyle bir mânâda şerdir ve olabildiğine çirkindir. Atomu insanoğlu icat etti, geliştirdi ve beşerin başına belâ yaptı. Görüldüğü gibi şer için yapılmasalar bile insanoğlunun sebebiyet vermesiyle onun şerre dönüştüğü de olabiliyor.

Bir başka misal; pek çok ilim adamımızın ve hususiyle bir kısım gençlerin, kendisini Cennet’e sokmak için onun avukatı kesildikleri biri vardır. Bu, ampulün icadında bir numara sayılan Edison’dur. Bunlar, bu müdafiler “Edison, Hz. Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselâm) inanmıyorsa bunca iyiliğine rağmen Cennet’e giremez mi?” diye sorarlar. Demek ki, Edison’un büyük bir iyilik yaptığını herkes kabul ediyor. Çünkü o, her şeyden evvel insanlığa elektrikten yararlanma imkânını kazandırmıştır. Oysaki Edison’un bulduğu ışık Allah’ın yarattığı maddededir ve onun tezahürüdür. Edison bunu yaratmamıştır. Onu, Allah yaratmıştır. O ise sadece Allah’ın yarattığını keşfetmiştir. Ama bu büyük bir iyilik sayıldığından Edison’u Cennet’e koymak isteyenin haddi hesabı yoktur. Öyle ki onun ahiretteki durumuyla alâkalı olumsuz bir şey söyleyenin başına kızıl kıyamet koparırlar.

Biz, insanlığa büyük bir iyilik yapmış olan Edison hakkında eğer o “Lâ ilâhe illallah” dediyse, bu şarta bağlı olarak Allah onu mesut etsin deriz. Ama bulmuş olduğu elektrikte, pek çok hayrın yanında şer de vardır. Evet, sesimizin çok uzaklara gitmesini o elektrikle sağlıyoruz. Karanlıkta birbirimizin yüzünü onunla görüyor, fabrikaları onunla çalıştırıyor ve her yeri onunla tenvir ediyoruz. İlk bakışta bunların hepsi hayırdır ve o da bu hayırların sebebidir.

İşte bunlar umumî neticelerdir. Fakat bunun altında bazen şer de olabilir. İçine su kaçırdığınız zaman kontak yapar; tedbirsiz ve ihtiyatsız olarak uğraşırsanız da sizi çarpıp öldürebilir. Görüldüğü üzere, mutlak hayır gibi görünen elektriğin bile bir kısım şer neticeleri olabiliyor. Şimdi elektriğin sadece bu şer yönünü düşündüğümüzde, “Allah cezasını versin Edison’un!” demeye hakkımız var mıdır? Evet, o zâhiren insanlığın başına yedi başlı bir belâyı salmıştır. Ne var ki bugün böyle bir şey söyleyen kimse yoktur. Aksine halk, onu umumî neticeleri itibarıyla ele alıyor, ortaya çıkan kusurlardan da kendini veya elektriği suistimal edenleri kınıyor.

Bunun gibi Allah suyu yaratmıştır. Su, Allah’ın emriyle buharlaşarak yağmur oluyor, toprağı suluyor. Bu arada toprağın denizlere akmaması, şehirlerin ve köylerin sele kapılmaması, insanlara emanet edilmiş bir sorumluluktur. Avrupa ülkeleri nehirleri kullanıyor, içlerinde gemileri yüzdürüyorlar. Bunun için de bazı yerlerde kanallar açarken bazı yerleri de derinleştirerek sorumluluklarını yerine getiriyorlar. Onlar eşya ve hâdiselere hükmediyor ve Allah’ın kâinatta vaz’ettiği tekvînî âyetleri iyi okuyorlar. Sel felâketi daha çok bizde ve bazı geri kalmış ülkelerde var. Şimdi asıl felâket olan şey su ve sel değil, uyuşukluktur. Asıl korkulacak şey de, eşya ve hâdiseleri bilememe, varlığın ruhundan habersiz yaşama ve Allah’ın neyi niçin yarattığını idrak edememektir.

Şimdi sorudaki meseleye gelelim. Evet, bir kısım insanlarda bazı şerler vardır. Ama bu hususta da asıl olan, büyük hayırlardır. Beşer, Allah’ın emriyle eşya ve hâdiselere müdahale etme kabiliyetine sahiptir. Her şeyden evvel ahsen-i takvîme mazhar olan beşer, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. O öyle bir ağacı temsil eder ki, o ağacın potansiyel donanımı çekirdek ve meyvesi, melâike-i kiramı dahi geride bırakacak mahiyettedir. Miraçta mesafeler Efendimiz’in ayağının altında dürülüp en büyük nebülözler ayaklarının altında kaldırım taşı hâline gelirken orada Cibril’in sesi duyulur: “Yürü yâ Muhammed! Bundan öte bana bir adım atmak dahi mümkün değildir.”[1] İşte insanoğlu böyle bir meyve vermeye de müsaittir.

Mahz-ı hayır için yaratılan beşer, cismaniyette Allah’ın en canlı aynasıdır. O, hem maddede hem mânâda hem akılda hem de ruhta bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın bin bir isminin nokta-i mihrakiyesidir. İşte bütün bunlarda, melekler dahil Cenâb-ı Hakk’a ayna olabilecek ikinci bir varlık gösterilemez. Beşer bu âyinedarlığı yaparken, kendisine Cennet’e gitme ve cemalullahı görme yanında bir imtihan kabiliyetini inkişaf ettirme adına ona şehevî, behîmî, gadabî duygular ve suistimalâta açık akıl gibi kabiliyetler de verilmiştir. Bunlar şer gibi görünmekle beraber mutlak şer değil, hayırda da kullanılabilecek kabiliyetlerdir. Pürşer beşer bunları suistimal ettiği zaman, kendi hazırladığı felâketlerde boğulmuş olacaktır. Yoksa haddizatında o hem potansiyeli hem de kendinde meknî bulunan hakikatlerle mahz-ı hayırlar âbidesidir. Evet, beşer mahz-ı hayırdır, onu şer hâline getiren de yine kendisidir. Allah (celle celâluhu) pür-şer hâline gelmemiş beşeri pür-nur eylesin!

[1] Bkz.: Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 2/214

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Cevaplayan : hikmet.net Tarih : 12/19/2011
Cenâb-ı Hak bizim bu dünyada nasıl hareket edece­ğimizi biliyor. Emirlerine uyup uymayacağımızı da bi­li­yor. İmtihana neden lüzum görüyor da bizi dünyaya gönderiyor? Evet, Allah nasıl hareket edeceğimizi biliyor, bununla beraber imtihan etmek için dünyaya gönderiyor, tâ sırtımıza yüklediği mükellefiyetlerle istîdat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirelim. Evet, O bizi yaratırken, tıpkı madenler gibi yaratmıştır.[1] Bakır madeni, kömür madeni, demir madeni, altın madeni, gümüş madeni. Bunu, her şeyi var edip geliştiren Rabbimiz olarak yap­­mış. Nasıl bir sanatkârın mimarî ve estetik gibi kabiliyetleri, maharetleri olur. Ve o, bu sanat eseriyle görünüp bilinmeyi arzu eder. Aynen onun gibi; Cenâb-ı Hakk’ın da birçok isim­leri ve bunların tecellîsi olarak sanatları vardır. İşte, bu çeşit çeşit sanatlarını insanların nazarlarına arz etmek için, bu meşhergâhı açarak gizli güzelliklerini izhar buyurmuştur. Daha açık ifadesiyle, kömür madeninde isimler nasıl te­­cellî ediyor; demirde, altında, gümüşte nasıl kendisini gös­­teriyor; sonra insanın müdahalesi ile som altında, som gü­­müşte, mamûl demirde nasıl tecellî ediyor. Ve, bir adım at­­makla, kömürün elmas olmasında -nasıl kendisini göstere­­ceğini nazarımıza arz etmek için, çeşitli derece ve kademe­­lerde- isimlerinin cilvelerini sergiliyor ve böylece, kendisini tam tanıyabilmemize, tam bir fikir edinmemize imkân veri­­yor. Evet, her şeyi yapan O’dur. Hem de, her şeyden bin­lerce meyve verdirerek… Neticede O’nun bu icraatıyla insanlar tasaffi ediyor, saflaşıp berraklaşıyor ve Cennet’e ehil hâle geliyor. Yani, ma­­denler altın oluyor, elmas oluyor, gümüş oluyor. Bu hususta Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “İnsanlar tıpkı maden gibidir. Cahiliyede hayırlı olanı, İslâ­miyet’te de hayırlıdır.”[2] Yani, cahiliyede izzetli, onurlu Ö­mer, İslâmiyet’te de, vakârlı, ciddiyetli, gönül sahibi, azametli ve aziz Ömer… Birinde, oldukça sert, oldukça haşin ve istedi­ğini yaptırtan; öbüründe tevazu kanatları yerlere kadar ve insan­ların ayağının altında; fakat kâfirlere, fâcirlere karşı a­zîm, cesim bir Ömer!.. Cahiliye devrinde maden olarak nasıl­sa İslâmiyet’te de öyle.. Onun için; atak, canlı, kanlı insanlar gördüğümüzde arzu ederiz ki, Müslüman olsunlar… Çünkü cahiliyede aziz olan, İslâm’da da aziz olacaktır. İslâm, -insan unsuru olan- bu madeni ele alır. Yoğurur; olgunlaştırır; som altın hâline getirir. Sahabi böyle som altın hâline gelmişti. Sonraları, değer ve ayar düşmeye başladı. 22 ayar, derken 21, 20, 18, 17, 15… Yirminci asırda Müslüman­lar arasında 1 ayara kadar düşenler de oldu. Evet bu asır, o kadar cürûfu, züyûfu fazlalaşmış bir asır!.. Demek ki biz, dünyada imtihana tâbi tutuluyoruz; tasaffî edelim… Bu arada Allah (c.c.) ne yolla sâfileşeceğimizi biliyor da bizi imtihana tâbi tutuyor? -Hâşâ- O bilmediği şeyi bizden öğrenmek için değil. Yani O, bizi bizimle imtihan ediyor. Daha doğrusu biz kendi kendimizle imtihan oluyoruz. Evet, biz cehd ve sa’y ettiğimiz, tasaffî etme yolunda bulunduğumuz; demir madeni isek demir olma; altın madeni isek, altın olma sevdâsına tutulup yoluna girdiğimiz.. evet, böyle bir gayretimiz olduğu takdirde Rabbimizin ezelde bil­diği şeyin ortaya çıkmasına vesile olmuş bulunacağız. Ve, işte biz, bunlarla kendi kendimizi imtihan edip O’nun yüce huzu­runa kendi durumumuzla çıkacağız. Kur’ân’ın ifade ettiği gibi “O gün onların elleri ayakları -ilâve edelim- gözleri kulakları, dilleri dudakları aleyhlerinde şehâdet edecek.”[3]Sen de bu­nu biliyorsan kendi kendinle imtihan olduğunu anlarsın. Al­lah (c.c.) senin durumunu -hâşâ- öğrenmek için imtihan et­miyor. Bilâkis seni sana gösteriyor ve seni, seninle de imtihan ediyor. Her şeyin en doğrusunu O bilir.  

[1] Buhârî, Menâkıb 41; Müslim, Birr 160
[2] Buhârî, Menâkıb 41; Müslim, Birr 160

[3] Nûr sûresi, 24/24

Allah kâinatı yaratmaya neden lüzum gördü ve neden daha önce ya­ratmadı da sonradan yarattı?

 

Bu sorunun iki yönü var: Biri; kâinatın niçin yaratılmış olduğu, ikincisi ise neden daha önceden yaratılma­­dığıdır. Evvelâ, hemen arz edeyim ki, biz insanlar her şeyi kendi ölçülerimiz zaviyesinden ele alıyor ve ona göre fikirler imâl ediyoruz. Meselâ, biz bir şeyi yaparken lüzum hisseder öy­le yaparız. Ve çok defa, kat’î zaruretlerle ancak harekete geçeriz. Böyle bir düşünce saplantısıyla, Cenâb-ı Hakk’ı da kendimize kıyas ederek öyle yapacağını zannediyoruz. Hâl­­buki böyle bir soruyu tevcih ederken düşünmeliyiz ki; Al­lah birer eksiklik ve noksanlık olan bu türlü şeylerden mü­­nezzehtir.

“Allah, kâinatı niye yarattı?” sorusunu cedel yoluyla ele almak da mümkündür: Kimdir kâinatın yaratılmasından ra­­hatsız olan? Bir insan gösterebilir misiniz ki; şu tohum atma, döllendirme, mahsûl alma ve bütün imkânlarını en iyi şe­kilde kullanarak mes’ut olma yollarını araştırmasın? Evet, bir kısım sıkıcı hâdiseler karşısında, aceleden verilmiş ka­rarlarla, dün­yaya gelişine pişmanlık izhar edenler, hatta hayatlarına kı­yanlar vardır; fakat bunlar nedret ifade edecek kadar ehem­miyetsizdir. Yoksa, herkes “Var” olduğuna, ha­yata mazhari­yetine, insan olarak bulunuşuna, pişmanlık şöyle dursun, şükranla dolup taşmaktadır. Rica ederim, ço­cuk olup kucak­larda bulunmaktan, delikanlılıkta iliklerine kadar varlığının neşvesini duymaktan, olgunlukta aile ve çoluk çocukla hem­hâl olmaktan şikâyet etmek mümkün müdür? Ve hele ötelere inanan insanlar için… Bir de bu in­san, bütün bir saadetin te­minâtı olan ebedî bahtiyarlığın to­humlarını nemâlandıra­bi­­liyorsa, şikâyet etmek şöyle dur­sun; mutlak saadete açılan menfezlerin sırlı anahtarlarını keşfettiğinden ötürü çok çok memnun olacaktır.

Evet biz, bütün bunları vicdanlarımızda duyuyor ve kâ­i­natı yaratan, bizi buraya getiren Zât’a, kalb dolusu şükran­­larımızı arz ediyoruz.

Meselenin, kendi realitesi içinde izahına gelince: Bu kâ­­inatın, büyük-küçük, canlı-cansız, rengârenk sanat eserle­riyle süslenmiş; bitip tükenme bilmeyen bir “manzaralar resmî geçidive bir meşher mahiyetinde, herkesi seyr ve tenezzühe sevk edecek cazibedârlık içinde hazırlanmış ol­duğu görünü­yor.

Bu güzel manzaralar, bu fevkalâde süs ve ihtişamlar, bir sel gibi akıp giden hâdiseler üzerinde, bir iş ve ameli, o iş ve amele hâkim kudretli ve sevimli eli gösteriyor. Biz­ler, bu fiiller adesesiyle dalgalanan isimlere şâhit oluyor ve maşukuna vi­sal aşkıyla koşan âşıklar gibi, bu çakıp çakıp göz kırpma­ların, parlayıp parlayıp işaret etmelerin arkasına düşüyor ve ken­dimizi bizim için bir belirsizlik arz eden sıfatlar dairesi önünde buluyoruz. Şaşkın, yorgun ve alabildiğine arzulu… Kalbe açı­lan menfezlerle zâtîşeinleri takibe ça­lışıyor ve kendimizden geçiyoruz. Bir yükseliş ve urûc için­de cereyan eden bu yolcu­luk, eşya ve hâdiselerden tut tâ insan-kâinat münasebet­lerine; ondan insanın Allah’ın isim­leri, sıfatları dairesiyle alâ­kasına kadar çok geniş bir sahada cereyan etmektedir.

Şimdi, biraz da Yaratıcı’nın maksadı mevzuunda bir şey­ler söylerken, bu idrak ve inkişâfı, bir avam anlayışı içinde takip edelim:

Meselâ, pek çok işte çok mahir bir sanatkâr düşüne­lim ki, bu sanatkârın mahir olduğu yönlerden bir tanesi de, güzel yazı yazma (hüsnühat)dır. Bu maharetiyle O, objek­tifi aşıyor, sübjektife başkaldırıyor ve inşa gücüyle kendini gösteriyor ve yine farzedelim ki, bu sanatkâr, aynı zaman­da fevkalâde bir heykeltıraştır; birkaç çekiç darbesiyle en sert mermerlere âde­ta canlılık getiriyor, dudağına tebessüm, ya­nağına gamze hâkkettiği suretlerle ayrı bir maharet izhar ediyor. Hüsnühat yönüyle alkışlanan sanatkârımız, heykeltıraşlığı ile de hak­kında yazılan methiye ve takdirleri dinleyedursun, biz onun üçüncü bir kabiliyetini daha kurcala­yalım:

Meselâ, sanat dehâmız aynı zamanda mahir bir dülger olsun.. cevize sanat ruhunu aksettiren, gürgene ölümsüzlük kazandıran, abanozu sanat ruhuyla dirilten üstün bir dülger.. Sanat ve sanatkârdan anlayan eller bu hususta da onu alkış­laya dursun, biz onun maharetlerinin bir başka yönüne daha bakalım:

Meselâ, şimdi de aynı zâtın mükemmel bir ressam ol­­duğunu düşünelim. Fırçasının geçtiği yerlerde en güzel mo­­tifler, en şahane kombinezonlar sıralansın dursun ve bir-iki el hareketiyle insanı kendinden geçirecek şeyleri resmet­sin… Daha bir sürü sanat sıralayabiliriz ki, ilâve edilen her yeni sanat, sanat-dehâmızın ayrı bir yönüne aydınlık getir­mekte ve onu o yönüyle de tanımamıza yardımcı olmak­tadır.

Şimdi, böyle bir sanatkâr, kabiliyetleriyle kendini gös­­termedikten sonra, onu bilmemiz mümkün olmayacağı gi­bi, bazı sanatlarını izhar etmemesiyle de, tam ve kusursuz bir tanımadan söz edilemeyecektir. Bu itibarladır ki, her istîdat, kendinde saklı kabiliyetleri izhar ve ilim planındaki var­lıklara, haricî vücût giydirip teşhir etmek ister. Tohumda­ki hayat ukdesinin uyanması, spermin var olma kavgasındaki aşk ve heyecanı, rutubet habbeciklerinin yağmur olmak için bin bir güçlüklere katlanmaları, hep bu görünme ve gös­terme şevkiyle yapılan şeylerden değil midir?

Bunlar, hem bizde, hem de bütün varlıklarda bir zaafın, bir arzunun ve önüne geçilmez bir iştiyakın ifadesidir ki, za­­ten, aslından aksetmiş gölgeleri, bunun dışında da düşüne­meyiz. Ama, asıl Sanatkâr’a gelince, O, kendi sanatlarında eksiklik ifade eden bu türlü ârâzlardan münezzehtir. Şu­rası unutulmamalıdır ki, aslın ne cilvesi, ne de cilvenin ter­tibi, kat’iyen gölgedeki gibi olmayacaktır.

Evet, bütün kevn ü mekânları dolduran rengârenk ve çeşit çeşit dalgalanmalar, bize bin bir isimden haber vermekte ve her isim bir sanat âbidesi üzerinde aydınlatıcı bir nur gi­bi, hünerli bir Zât’ın sıfatlarını tanıtmaya rehberlik yapmakta ve o gizli Zât’ın mesajlarıyla kalbimizi uyarmaktadır.

Büyük Sanatkâr, güzelliğin, envai ile kendi güzelliğini, nizam ve ahengin şiirimsi keyfiyetiyle irade ve kuvvetini, kalbin en gizli arzularına kadar her şeyi vermesi ile rahmet ve şefkatini ve daha bunlar gibi binlerce sıfat ve unvanlarıyla kendini bizlere tanıttırmak, hem de eksiksiz olarak ta­nıttırmak istemektedir.

Tabir-i diğerle O, geniş ilmindeki ilmî mahiyetleri, haricî vücutlarla sahneye sürüp, kudret ve iradesinin cilvesini gös­termek; en hârika sanat eserlerini, şuurlu varlıkların idrak menşurundan geçirerek, zeminden semâya kadar bir hay­ret ve hayranlık, bir idrak ve takdir velvelesi uyarmak istiyor.

Demek mahir, hem binlerce fende mahir bir Sanatkâr, sanatlarıyla hârika istîdat ve kabiliyetlerini gösterdiği gibi, en yüce mânâsıyla, bu kâinatın Sahibi de, kendi sanat şe’nini göstermek için, bu muhteşem kâinat sarayını yaratmış…

Şimdi de, “Daha önce niye yaratmadı?” meselesine gele­lim: Evvelâ “Daha önce” ne demek? “Şu kadar zaman, şu kadar sene de, neden daha fazla değil” demek istiyor­sak; za­man kaydına giren sonsuz “evvel’lere dahi aynı su­al vârit olacaktır. Meselâ, niye bir trilyon sene evvel yarattı da, yüz trilyon sene evvel yaratmadı? Bilmem ki, böyle bir sual ve itiraza, mâkul bir sebep göstermek mümkün olabilecek midir?

Şayet, “Niye daha evvel yaratmadı?” sözüyle, ezeliyeti, yani zaman kaydı altına girmemeyi kasdediyorsak, o husus varlığı kendinden olan Zât-ı Ecell-i Âlâ’nın kendine has sıfatı ve Zâtı’nın lâzımıdır. Yani O, O’ndan başkasına ait olamaz, başkasında ezeliyet bulunmaz.

Ancak, mahlûkatın Allah’ın ilmi içinde bir ilmî vücûtları vardır ki; istersek ona tasavvufî ifade ile “sabit ayn’lar, zılâl-i envârdiyelim; istersek O’nu sadece plân ve proje gibi sınırlı ve mahdut şeyler olarak ele alalım; lizâtiha onlara ezeliyet atfetmek hata; bizim böyle bir hususu kurcalamamız da en azından; Allah’a karşı sû-i edep olacaktır.

Bizler, daracık kıstaslarımızla haricî vücut giymiş, şu cesetler ve ruhlar hakkında bir şeyler söylesek bile, bizim için gayp sayılan hususlar hakkında söz söylemek, en hafif mânâsıyla kendini bilmemezliktir.

Bütün kevn ü mekânlar, Kürsî’sine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesinde kalan ve Arş’ına nispeten de, Kürsîsi o hâle gelen, Arş-ı Azîm’in Sâhibi’ni, insan nasıl bilecek ki; O’nun Daire-i Ulûhiyetinin sırlarına tercüman olsun!..

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kendine has işlerine ve Zât’ına ayna olacak pek çok şey vardır. Evvelâ, mahlûkat yok iken de O, kendini bilir, eşyaya muhtaç olmadan kendine has işleri bilir; isimlerinde Zatî şe’nlerini görür, bilir isimler âle­­minde esirde, partiküller dünyasında ve nihayet atom ve büyük mürekkeplerde, isimlerinin cilveleriyle kendini bilir, bildirir ve şuurlu mahlûkatlarına da gösterir..

İlm-i ezelisinde ayrı bir bilme, isimler âleminde -bize göre-­ ayrı bir bilme; eterde ayrı bir bilme devam edip gider de, O’nda bir değişme olmaz. Zira O, İbrahim Hakkı’nın dediği gibi:

“Yemez içmez, zaman geçmez, beridir cümleden Allah, Tebeddülden, tegayyürden dahi elvan u eşkâlden, Muhakkak ol müberrâdır, budur Selb-i Sıfâtullah.”[1]

Biz bugün, O’nun neleri tertip edip sahneye sürdüğünü görüyoruz; ama, dün ne olduğumuzu ve yarın ne hâle gele­­ceğimizi bilemiyoruz ve kestiremiyoruz. İlmî varlık ne idi? Ayân-ı sabite ne idi, ruhlar âlemi neyin ifadesi ve nebülozla-rın helezonik keyfiyeti, varlığın hangi muzlim noktasını şiir­leştirip âhenge kavuşturuyor ve vuzuh getiriyordu? Bütün bunları bilemediğimiz gibi, yarınki “ukbâhayatıyla yine önüne ve sonuna bakacak, bu büyük bilmece karşısında: ‘‘Seni de şuûnatını da hakkıyla bilemedik ey Mâruf!”diye­­ceğiz.

Şayet, sözü biraz uzattı isem, bu türlü meselelerde ihti­­yatlı olmak gerektiği için uzattım, hata etti isem, O’ndan bağışlanmamı dilerim.

Her şeyin en doğrusunu O bilir.-

Cedel: Münakaşa. Galibiyet için çekişme. Diyalektik

Zâtî şe’n: Zâta ait iş, hâl ve tavır.

“Allah, Âdem’i kendi sûretinde veya Rahmân sûretinde yarattı.” hadisinde anlatılmak istenen nedir?

Bu hadis, kaynaklarda değişik şekillerde geçmektedir:

“İnnallahe halaka âdeme alâ sûratihî – Allah, Âdem’i kendi sûretinde yarattı.”; “İnnallahe halaka’l-insane alâ sûrati’r-rahmân – Allah, insanı Rahmân sûretinde yarattı.”; “La takbahu’l-veche feinne’bne âdeme hulika alâ sûrati’r-rahmân tebâreke ve teâlâ – Yüzden sakının. Zira Âdem oğlu Rahmân sûreti üzere yaratılmıştır.”; “İzâ darabe ahadüküm felyectenibi’l-veche feinnallahe halaka Âdeme alâ sûratihi – Birine vuracağınızda yüzüne vurmayın. Muhakkak Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı.”

Görebildiğimiz kadarıyla farklı lâfızlarla gelen bütün rivayetlerde Hz. Âdem’in yaratılışı ile ilgili iki ifade karşımıza çıkmaktadır. Birisi, “alâ sûratihî” diğeri de, “alâ sûrati’r-rahmân”dır. Şimdi bu iki anlatım üzerinden meseleyi tahlil etmeye çalışalım:

“Alâ sûratihî” okuyanlara göre mânâ şöyle olur: “Allah, Âdem’i kendi sûretinde yarattı.” Âdem’in sembol olarak misalî bir şekli vardır. Yani Âdem, kini, nefreti, kaprisi, şehveti, aklı ve gadabı, âlem-i cismaniyete ait gözü, kulağı, burnu ve şu şekilde heykeli olan bir varlıktır. İşte Allah, Âdem’i misal âlemindeki şekliyle veya oradaki proje ve plân üzerine yaratmıştır. Ulemâ bunu “Allah, kaderdeki plânı tatbik etti.” mânâsında anlamışlardır.

Bazıları “alâ sûrati’r-rahmân” ifadesinde Allah isminin olmadığını, dolayısıyla bunu, “alâ sûratillah” olarak anlamanın yanlış olacağını ifade etmişlerdir. Buradaki Rahmân ile Allah kastedilmediğine göre mânâsı hakkında şu tevcih düşünülebilir:

İnsan, öylesine Allah’ın merhametine mazhardır ki, o âdeta temessül etmiş bir rahmettir. İnsanın rahm-i mâdere düştüğü andan, küre-i arzı ve bütün kevn ü mekânı emrine musahhar keyfiyetiyle kavrayacağı âna kadar takip edildiğinde, onun kadar Allah’ın rahmetinden istifade eden ikinci bir varlığın olmadığı görülecektir. Onun için Cenâb-ı Hak, kudsî hadisinde, “İnne rahmetî sebakat alâ gadabî – Rahmetim benim gadabıma sebkat etmiştir (Yarışı rahmetim kazanmıştır. Rahmetim devamlı öndedir.)” buyurmuştur. Perde perde içinde, üç perdenin verâsında, rahm-i mâderde bütün embriyolojik safhalarda insan öyle bir merhametle perverde edilmektedir ki, onun o hâline bakıldığında, rahmetin âdeta onda tecessüm etmiş olduğu görülecektir. Yavru dünyaya geldiğinde bakımı, görümü için annenin şefkati, öyle ki onun için uykusunu terk etmesi, işini bırakıp onunla meşgul olması, ağlarken oturup beraber ağlaması, hastalandığında bir hekime gitmesi hep o rahmetin cilvelerindendir. Allah, annenin kalbine Rahmân isminden koyduğu şefkat, öylesine anneyi çocuğuna musahhar kılmıştır ki, âciz, zayıf ve kolunu dahi kaldıramayacak kadar muhtaç o çocuğun durumuna bakıldığında, onda apaçık rahmetin tecessüm ettiği müşâhede edilecektir.

Arapça’da terkiple alâkalı şöyle bir üslup vardır. Meselâ Hz. Ömer’in âdil oluşu “Omeru adlün” cümlesiyle anlatılır ki esasen bu “Ömer adalettir.” anlamına gelir. Hâlbuki Ömer adalet değildir. “Adl” kelimesi bir masdardır. Öyle ise “Ömer adaletlidir.” demek için “adl” kelimesinin ism-i fâili olan “âdilun” kelimesinin kullanılması, yani “Omeru âdilun” denilmesi daha uygundur. Bu, adalet Ömer’in işi mânâsına gelir. Yoksa Ömer, adalet işinin kendisi değildir. Ancak Arapça’da özellikle “Omeru adlün” ifadesi kullanılır. Çünkü Ömer, öyle adl’dir ki, neresinden bakarsanız bakınız onda adalet görünür. Yani sanki o, adaletin kendisi olmuştur. Bunu Türkçemizde de kullanırız. Meselâ “Adam cömert değil, cömertliğin ta kendisi.” deriz.

Aynı açıdan meseleyi ele alacak olursak, insan, hususiyle hayatının başından sonuna kadar, hemen her devirde gördüğü Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin, rahmâniyetinin iltifatlarıyla öyle mücessem bir rahmettir ki, ona bakıldığı zaman o, âdeta rahmet sûretinde yaratılmıştır denir ki, buna işareten hadiste “alâ sûreti’r-rahmân” buyrulmuştur.

Hadis âlimleri bu hadisi tenkit etmişlerdir. Hadis, tenkit edilse de, bir kitapta mevcut olan bu hadis-i şerifi izah eden büyüklerimizin tarz-ı izahları içinde meseleyi açıklamak daha uygun olur zannediyorum.

Bu hadisi,[1] Yahya İbn Said İbn Ferruh el-Kattân gibi büyük hadis imamlarının kendisinden hadis rivayet ettikleri, tâbiînin küçüklerinden Muhammed İbn Aclân rivayet etmektedir. Saîdü’l-Kattân, çok takva ve hadisçilerce, “Hayatında Allah’a hiç isyan etmedi.” dedikleri binlerce insanı künyeleri ile birlikte, babası ve kardeşi gibi tanıyan dev bir hadisçidir. Aynı zamanda o, 50-60 senelik hayatında yastığa baş koymamış, büyük bir baş ve büyük bir dimağdır.

Saîdü’l-Kattân bu hadisi İbn Aclân’ın rivayet ettiğini duyduktan sonra onu bırakmış ve ondan hadis rivayet edilmeyeceği hükmüne varmıştır. Çünkü Saîdü’l-Kattân bu hadiste teşbih ve tecsime (Allah’ı mahlukata benzetmeye) bir işaret hissetmiştir. Daha sonra başka imamlar da İbn Aclân’ı terk etmişlerdir. Bununla birlikte İbn Aclan’ın hadisleri Buhârî, Müslim, Nesâî ve Ebû Davud’un Sünen’inde yer almaktadır. Vâkıa İbn Aclân, başlı başına bir imamdır. Bu bir zelle ise neden mâruz kalmıştır diye bunu araştırmak gerekir. Değilse muhakkak bunun bir izahı vardır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bu hadisi ele alıp izah etmiştir.[2]

Cenâb-ı Hak, Âdem’i sûret-i Rahmân’da yaratması mevzuunda zannediyorum en mâkul izah tarzı, insanın çok merhamete muhtaç mahiyette yaratılmış olmasıdır. İnsanın simasına bakıldığında, orada, Rahmân ve Rahîmi, hususiyle Rahmân ismini yani vâhidî bir tecellî içinde ehadî iltifatı görmek mümkündür. Burada simadan kasıt, simanın verâsında bütün kafayı, kafatası içindeki beyni ve beynin fakültelerini, insanın duyarlılığını, görürlülüğünü, onda hitap çiçeğinin açmasını, onun konuşma bilmesini, kokuların çeşit çeşidine muttali olmasını, renklerin, görebildiği dalga boyları içindeki çeşitlerine muttali ve nigehbân olmasını düşünebiliriz. Sem u basar gibi Allah sıfatlarının gölgelerini taşıyan, ilim ve mârifet fakültelerini bulunduran, bu mahiyetteki bir varlık, imkân âlemi içinde, vücub âleminden gelen, feyz-i akdesin dalgalanmalarına mâkes olmuş bir simaya, sûret-i Rahmân denmiş gibi bir şeydir.

Bir ikinci yaklaşım da şöyledir: Bütün mahlukat içinde Rahmân ü Rahîm Hz. Allah’ın rahmâniyetine en çok muhtaç olan varlık insandır. Diğer varlıklar annesinden doğar doğmaz, medar-ı maişetinin nereden geleceğini bilir ve birkaç dakika sonra da âdeta çevresine meydan okumaya başlar. Bir buzağı hemen annesinin ayakları arasında süt emeceği âb-ı hayat musluklarını bulur, emer ve ihtiyacını giderir. Ama insan 15-20 yaşına kadar hayrını zararını bilemez. Daima ihtiyacını hissettirir ve muhtaç olduğunu arz eder. Evet, o, bütün bir hayatı boyunca Rahmân ü Rahîm’e muhtaçtır. Hususiyle ebediyete uzanmış emelleri, arzularıyla, ahireti ve Cennet’i arzulayan istekleriyle Rahmân ü Rahîm’in tecellîsine o kadar çok muhtaçtır ki, onun sima-i mânevîsine bakan, onda sûret-i Rahmânı müşâhede edecektir.

Bin bir esmâ-i ilâhiyenin nokta-i mihrakiyesi olan bir nakş-ı a’zamla, kâinatın muhteşem bir dili ve dalı olabilecek, ahsen-i takvîme mazhar olan insanın ilm-i ilâhîde bir şekli vardır. İlm-i ilâhîdeki şekline göre Allah, Âdem’i yaratmıştır. Bu tevilde bir mahzur görmüyoruz. Bu şekliyle “alâ sûratihî”deki “hû” zamiri insana gitmektedir.

“Hû” zamirini Allah’a ircâ edenler de olmuştur. Bunun da masum bir tevili vardır. Allah, sûretten münezzeh, şekilden müberradır. Bu hakikati İbrahim Hakkı şu mısralarla dile getirmektedir:

“Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde Ve sûretten münezzehtir mukaddestir Teâlallah, Şerîki yok, berîdir doğmadan, doğurmadan ancak, Ehaddir küfvi yok İhlâs içinde zikreder Allah.”

Biz, Cenâb-ı Hakk’ı esmâsıyla biliyor ve sıfatlarıyla muhat tanıyoruz. O, zâtıyla da bizim için bir Mevcud-u Meçhuldür. Burası makam-ı hayret ve hayranlıktır. O noktaya gelince, kendimizden geçer ve şaşkınlığa düşeriz. Zira bu noktada dua ve dil yok, sükut vardır.

Allah hakkındaki malumatımız, isimlerinden gelmektedir.

“Allah, insanı sûreti üzerine yarattı.” mânâsını, isimlerinin şu kevn ü fesat âleminde meydana getireceği bir varlık şeklinde yarattı olarak anlarsak, işte Allah insanı o isimlerinin meydana getireceği varlık, şekil ve sûretinde yarattı demek olur. Çok güzel resim veya heykel yapan bir sanatkâr düşünelim. Bu sanatkâr, kendinde bulunan bütün kabiliyetlerini ortaya dökerek bunların umumunun hulâsasından bir macun yapmaktadır.

Şimdi, Cenâb-ı Hak, esmâsının tecellîsiyle insanı yaratmıştır. Âdeta misaldeki macun gibi insanda bin bir esmânın tecellîsinin karışımı vardır ve bu ilâhî bir sanattır. İşte insan, bu Sanatkâr-ı A’zam’ın bir bakıma tecellî etmiş esmâ ve sıfatlarının âdeta hulâsası ve enmûzecidir. Bu noktadan insan, Cenâb-ı Hak sûretindedir. Ancak Zât-ı ulûhiyet sûretinde değildir. İnsan, Allah’ın esmâsının tecellîsi neticesinde meydana gelen bu ihtilat, imtizaç ve bunun meydana getirdiği bir mihraklaşma (odaklaşma) keyfiyetinden ibarettir.

Hadisin diğer rivayetinde “alâ sûrati’r-rahmân” ifadesi geçmektedir ki, o zaman karşımıza başka bir mesele çıkmaktadır. Rahmân, Cenâb-ı Hakk’ın ism-i sıfatıdır. Bu, Allah’tan başka kimseye verilmez. Beşerden herhangi birisine Rahîm denilebilir ama Rahmân denilmesi caiz değildir.

Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyeti vardır. Yeryüzünde rahmâniyete en çok muhtaç olan ve cebrî kanunlar içinde en çok acınacak biri insandır. İnsan, dünyaya çok muhtaç bir hâlde gelmektedir. Allah, annenin kalbine rahmâniyetten bir damla damlatmakta ve ona evlâdına bakması için şefkat vermektedir. Anne onca meşakkat çekmesine rağmen yine de çocuğuna zevkle bakmaktadır.

Aslında insan da, hayvan ve ağacın yaratıldığı atomlardan yaratılmıştır. Ancak Allah merhamet ederek insana eşya ve hâdiseleri kavrama imkânı vermiştir. Ayrıca o, insan mü’min olursa, ayrı bir rahmâniyete mazhar demektir. Bunları çoğaltmak mümkündür…

İşte bu yönüyle insan, tam mânâsıyla rahmâniyete mazhardır. Âdeta insanın maddî ve mânevî simasında gamzeden rahmâniyet, tecessüm etmiş de insan olmuş gibidir.

Hadis âlimleri bu hadisin tenkidini yapmışlardır. Şimdi, onların tenkidini de hesaba katarak meseleyi bir başka açıdan tahlil edelim.

Evvelâ, Allah, Âdem’i kendi suretinde, yani Âdem’i Âdem sûretinde yaratmıştır. Bu durumda “sûratihî”deki zamir, Âdem’e râci olmaktadır. Ehl-i tahkik bu mânâyı ihtiyar etmişlerdir. Her şeyin misal âleminde bir şekli vardır. Meselâ hayırlı bir söz konuşmak, ötede insanın dudaklarının önüne bir üzüm salkımı gibi uzanır. Şerli bir söz ise bir yılan eti şeklinde temessül eder. Âdem’in ifade ettiği bir mânâ vardır. Âdem kelimesi, dillere düştüğü andan itibaren, temessülât âleminde Âdem’in şekli insan sûretinde görünmüştür. İşte bu mânâda “İnnallahe halaka Âdeme alâ sûratihî” ifadesi “Allah, insanı misal âlemindeki şekliyle yarattı.” demektir. Sair hakikat böyle değildir. Meselâ mânâlar vardır. Zina, çirkin bir şeydir. Ama mânâ âleminde zina, başkasına faydası dokunma demektir; burada şekille sûret birbirinden farklıdırlar. Yani temessül âlemindeki durumla hakikatteki durum birbirinden farklı olmaktadır. Meselâ birini çekiştirme, onu yerme ve kendisini onun yerine oturtma mevzuunun bizim âlemimizde bir mânâsı vardır. Hâlbuki misal âleminde bunun şekli et yeme, et kokusu neşretme, et kaynatma ve başkalarına et takdim etmedir. Hz. Âdem’in ise misal âleminde kendisine verilen kamet, kıymet boy pos ne ise Allah onu, ona uygun yaratmıştır.. evet, insanoğlu, insanoğlu şeklinde misal âleminde temessül eder ve görünür.

Bir diğer mânâ ise şudur: “Alâ sûratihî”deki “hû” zamiri, Allah’a râci olduğunda “Allah, Âdem’i kendi sûretinde yarattı.” mânâsına gelmektedir. Allah sûret, keyfiyet, kemmiyet, tebeddül, tağayyür ve elvandan münezzeh ve müberradır. O’na, bizim tasavvur ettiğimiz şekilde hiçbir şey diyemeyiz. Ehl-i Sünnet, “Küllema hatara bibâlike fallahu teala gayru zâlik” demişlerdir ki, bu, “Allah, aklına gelen her şeyden başkadır.” mânâsına gelmektedir. İmam Rabbanî Hazretleri ise, “Küllema hatara bibâlik vallahu verâe verâe zâlik Aklına ne gelirse Allah onun verâsının verâsındadır.” demektedir.

Cenâb-ı Hak isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla meçhuldür. Biz, Allah hakkındaki bütün malumatımızı, O’nun isimleri ve isimlerinin cilvelenmesinden ve hayret içindeki ıttılaımız kadar sıfatlarından anlıyoruz. Zât-ı Bâri’ye gelince onu tasavvur edemiyoruz. Ama herhâlde O’nu tam bilmek istediğimizde, bütün mahlukatta mütecellî olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyeyi bütün mertebeleri ile müşâhede ettiğimiz zaman, Zât-ı Bâri hakkında bir fikre sahip olabileceğiz.

Bunu biraz daha açayım. Düşünelim ki, mekânın bize en uzak ucu, beş milyar defa beş milyar ışık hızıyla ötede bir yer olsun. Oradan bize, bizden de başka istikamete kadar büyük mekân içinde iki kutup tasavvur edelim. Rakamlarla ifade edilmeyen bu iki kutup arasındaki korkunç mesafe ve buud, bütün bu mekânda cereyan eden hâdiseler Allah’ın isimlerinin tecellîsi ile olmaktadır. Allah, o büyük nebülozlardan, vücudumuzu teşkil eden hücrelere, hücreleri teşkil eden atomlara tecellî ettiği gibi bizim kalblerimizde de tecellî etmektedir. En küçük âlemden, en büyük âleme kadar Allah bütün esmâsıyla mütecellîdir. Şimdi Zât-ı Bâri’nin sûretten, kemmiyet ve keyfiyetten uzak tam varlığı hakkında kanaate varıp “İşte şudur” diyebilmek için bütün mekânı birden görür bir göze, her hâdiseyi bilir bir kalbe ve her şeye muttali olan bir akla sahip olmak lâzımdır ki biz de bir fikir sahibi olabilelim. Cenâb-ı Hak, bütün bu kâinatta mütecellî olan ne kadar esmâ-i ilâhiye varsa, bunların fihristi olarak Hz. Âdem’i yaratmak sûretiyle bu fihristte toplamıştır. Onda sem’, basar, kelâm, ilim, şefkat ve merhametten bir mânâ vardır. Allah, onu esmâ-i ilâhiyenin âdeta nokta-i mihrakiyesi ve enmûzeci mahiyetinde bir varlık olarak yaratmıştır.

O hâlde Cenâb-ı Hak kâinata nasıl, ne denli ve ne keyfiyetle tecellî etmişse, bütün bu tecellîler insanda vardır. Bu vaziyetiyle insan, kâinatın bir nüsha-i kübrâsı, bir misal-i musağğarı mahiyetinde ve Allah’ın bütün esmâsının nokta-i mihrakiyesi şeklinde görülür. Allah’ı tanımak için insana bakmak kâfidir. Binaenaleyh insan, Allah’ın bir mir’âtı ve aynası olur. İşte bu mânâda “alâ sûratihî” denebilir.

[1] Ahmed b. Hanbel’in Müsned, 2/251, 434’deki rivayetleri kastediliyor. [2] Bkz.: Lem’alar, 14. Lem’anın ikinci makamı.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki nimetlerini tam takdir edebiliyor muyuz?

Türk atasözleri arasına girmiş Hayâlî’ye ait bir söz vardır:

“O mâhiler ki deryada yaşar deryayı bilmezler.” Günümüzde belli rahatlıklar içinde iman ve Kur’ân hakikatlerine uyananlar, içinde bulundukları zaman diliminin dışını görüp bilmediklerinden, hâlihazırda, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki lütuflarını ve mazhariyetlerimizi de -çok çekinerek söylüyorum- hakkınca takdir edemiyorlar.

Evet, bazılarımız itibarıyla deryada yaşayan mâhiler gibiyiz. Allah daha binlercesini bu deryanın içinde yaşamaya ulaştırsın; ulaştırsın ama vicdanlarımıza da bu nimetlere mazhariyetleri duyursun.

Nimetlere mazhariyet çok önemlidir. Allah’ın size iman bahşetmesi ve yükselme, terakki etme helezonunda belli bir noktaya çıkarması önemli bir mazhariyet ve lütuftur. Bence, bu lütuftan daha büyük bir lütuf varsa o da, bu lütfun vicdanda sezilmesi, duyulması ve insanın her dakika, hâlen, kâlen Allah karşısında iki büklüm olup “Allah’ım, Sana çok şükür.” diyebilmesidir.

Eğer, ateizmin hükmettiği bir ülkede doğup büyüme boşluğunu az buçuk duyup tatmış olsaydınız -Allah (celle celaluhu) duyurup tattırmasın- dinsizliğin, imansızlığın paletleri altında ezilip preslenmenin ne demek olduğunu; mâbetsizliğin, mescitsizliğin, minaresizliğin, ezansızlığın ve duygu-düşüncede Allahsızlığın, peygambersizliğin, kitapsızlığın ne mânâya geldiğini biraz olsun anlayabilirdiniz…

Bir dönemde belli İslâm ülkelerinde de aynı şeyler yaşandı ve yaşanıyor. Bu meş’um dönemin şiddetini, hiddetini, öfkesini, karını-buzunu idrak edip yaşayan nesiller, o dönemi bütün ızdırabı, bütün dehşeti ve bütün ürperticiliğiyle yaşadılar. Böyle şiddetli bir zulüm ve istibdadın hâkim olduğu bazı ülkelerde, bir tek insanın arkasına âdeta ordular takılıyor ve onun her hareketi yakın takibe alınıyordu. Buralarda bir cami dolusu insanı aynı duyguya ve aynı düşünceye düğümlenmiş, bağlanmış ve bir mâbette bir araya geldiklerini görmek şöyle dursun, evinin en ücra köşesinde dahi endişesiz, korkusuz Rabbine karşı sorumluluklarını getirmek çok zordu.

Evet, işte bu ülkeler, hakikî bir tek mü’mine hasret duyulan ülkelerdi. Buralarda, hayatın içinde din yoktu; diyanet de yoktu. Dinî değerler genç nesillere unutturulmaya çalışılıyor, her şeye rağmen dinini gönlünce yaşamak isteyenler baskı altına alınıyor, sinenler siniyor; sinmeyenler ya hapse atılıyor ya da sürgün ediliyordu. Menfâlar ve zindanlar herkesin korkulu rüyası idi. Sibirya’da ve Sibirya’daki kar-buz içinde hayat sürme gibi bir durum kimin korkulu rüyası olmaz ki!

O gün insanların kimisi düpedüz cinnet ve hezeyan yaşıyor, kimisi de sabah-akşam vahşetle inliyordu.

“Her taraf Muş’tu Yollar yokuştu Kardeş kardeşi yiyordu Bilinmez ne işti.”

Haktan, hürriyetten bahsetmek mümkün değildi. Hak da, hürriyet de sadece hükmedenlere ait özel bir imtiyazdı. Üstüste baskıların yaşandığı böyle bir dönemde, olan genç nesillere oluyordu. Onlara, geçmişleri bütünüyle unutturuluyor, millî ve dinî değerleri tezyif ediliyor ve sistemli olarak kimliksizliğe itiliyorlardı. Kitleler Allah’tan koparılmış, ülkeden ülkeye farklılık arz etse de, bütün değerler alt üst olmuştu. Hem o kadar alt üst olmuştu ki, siz her zaman bir şahlanmanın, bir coşmanın, dünyaya kendinizi ifade etmenin heyecan ve mesajlarını aldığınız minarelerin başında artık ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açmıyordu.

Şair, ufukları kararan bazı ülkelerde özel durumu nazara alarak şu mısralarla inlemişti; bilemeyiz ama işin içinde bir inkisarın olduğu açıktı.

“Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedi Gök nura gark olur nice yüz bin minareden Şehbal açınca ruh-u revân-ı Muhammedi”

Izdırap şairinin ezanla alâkalı duyguları ise tam bir duadır.

“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”

Şehadetleri dinin temeli o ezanların sesi çok yerde kesilmiş; kesilmemiş görünenler de kısılmış ve bir kısım tali’siz ülkelerde din u diyanet adına açılan ağızlara âdeta fermuar vurulmuştu. Doğruyu konuşmak Haktan, Hakk’ın hukukundan bahis açmak cürm-ü meşhutluk bir konu hâline gelmişti. Cezası da ya zindan veya Sibirya türü bir yere sürgündü.

Dünyada din zayıflamış, kaba kuvvet temsilcileri ise güçlenmişlerdi. Kaba ve hoyrat küfür düşüncesi bu defa inkâr-ı ulûhiyet ve ateizm düşüncesiyle taarruzlar plânlıyor, kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımıyor, bin senelik zengin mirası yakıyor-yıkıyor ve onun yerine kendi düşüncesinin o anlamsız âbidelerini ikame ediyordu.

Böylece her şeyi götürüp kendi düşünceleri, kendi anlayışları, kendi idrak ufuklarında mânâsızlaştırıyor ve koskoca bir dünyanın bahtını, ikbalini karartıyordu. Öyle ki gün geldi bir mübarek coğrafyada değer adına hiçbir şey kalmadı. Âkif’in ifadesiyle:

“Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler; … Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar; … Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar, Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

Bu yitik dünya ile alâkalı hicranlı birkaç söz de Alvar İmamı Efe Hazretlerinden:

“Bâd-i hazan esti bağlar bozuldu Gülistanda katmer güller kalmadı, Şecerler kırıldı, bağlar bozuldu, El atacak dahi dallar kalmadı. Bozuldu dünyanın bağı bostanı, Zağ-ı siyah yaktı bu gülistanı; Bülbüller okusun dertli destanı, Elvan nakış nakış allar kalmadı, Er olan eridi yağ gibi gitti Şirin erler zir-i turaba yattı; Sümbüller yerinde mugeylan bitti, Petekler söndü ballar kalmadı.”

Birkaç adım daha öteye giderseniz, Bayburtlu Zihni şu tasvirleriyle aynı hicranı seslendiriyor gibidir:

“Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş Canan göçmüş ıssız kalmış otağı Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş, Sakiler meclisten kesmiş ayağı.”

Evet, mübarek bir coğrafyanın durumu işte bu idi.

İşin başlangıcında gafil durup gafil davranan bazı kimseler, sonra yakıp yıktıkları bir dünyanın külleri altında kalıp nedametle inlemişlerdir ama bunların hiçbir yararı yoktu.

“Kaza-i diyanet yerde süründü, Türk’ün ruhu zorla asi göründü, Hem Peygamberine hem Allah’ına.”

Artık el elden üzülmüş, yâr elden gitmişti; ne bağırıp çağırma ne de şuna-buna lânet yağdırma neticeyi değiştirmeyecekti.

Bir zamanlar dünya insanları bizim yamaçlarımızda tıpkı Mescid-i Aksâ’ya, Kâbe’ye, Ravza’ya göç tertip edip tenezzühe çıktığı gibi tenezzühe çıkar ve bizim coğrafyada, bizim aramızda aradığını bulurdu. Bu dünya kendine ait büyüsü, kendine ait nefaseti ile o kadar cazipti ki, onu görenler kendilerini âdeta bir rüya âleminde hissederlerdi. Kimilerine göre o bir kere olmuştu ve artık tarihti. Bir bandı başa çevirmek gibi zamanı geriye işletmek veya aynı şeyleri bir kere daha yaşamak mümkün değildi.

“O yiğitler o atlara binip gitmişlerdi ve bir daha da geriye dönmeyeceklerdi.” (Ömer Seyfettin)

Bizim akıncı destanımızın, akıncı şuurumuzun, akıncı şiirimizin ana teması ise:

“Bekle, gözlerim yollarda, cepkeni kolunda Pişdonu belinde, yeniden bir kere daha döneceği anı bekle!”

Evet, sizler, bizler ve milletçe hepimiz, çevremiz harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, yarın bilmeyen geceler gördük. Uzak yakın bu çevrede hiçbir şey yoktu; sadece insanı andıran gölgeler vardı. Evet, “Kimse yok mu?” sesinize karşılık, “yok” diyecek ciddî bir ses yoktu. O yıkılmış coğrafyada İmam Hatip yoktu, Kur’ân Kursu yoktu. Üç beş insana Kur’ân okutmayı göze alan bir insan, aynen Hz. Ebû Bekir’in, -Muhyiddin İbn Arabî’nin Musâmeretü’l-Ebrar isimli kitabında naklettiğine göre- Hz. Ali’ye “Yâ Ali, sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayzla bilendiğiyle karşılaşır; içeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi ve bütün bunları göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik ve bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.” dediği gibi…

Bu sözleriyle Hz. Ebû Bekir, tarihî devr-i daimler içinde bir vahşet, bir zulüm, bir istibdat ve küfrün taarruz dönemlerinden biri sayılan ilk cahiliyeye ait korkunç bir baskı dönemini anlatıyor. Aslında ondan sonra da tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bu, kaç defa tekerrür etmiştir ve edecektir de. Yeniden Ebû Cehiller, yeniden Ebû Lehebler olacak ve yeniden şeytan fitneye körük çekerek farklı stratejilerle karşınıza çıkacak ve sizin gibiler tulumbaları ellerinde hep yangından yangına koşacak ve fitne ateşlerini söndürerek sulhun sükûnun, emniyetin temsilcileri olduklarını gösterecekler.

Evet, bir dönemde bazı ülkelerde, birine Allah dedirtmeden evvel ölümü göze almak lâzımdı. Kendi kimliğinden bahsetmek yürek istiyordu. “Geçmiş”, “kültür”, “tarih”, “mukaddes miras”ım demek her babayiğidin kârı değildi.

Şimdilerde bu meş’um ülkelerde de karlar, buzlar erimeye başladı. Toprağı delip başını dışarıya çıkaran filizlerin hadd ü hesabı yok. Sağda solda nadir de olsa ‘hak’, ‘adalet’, ‘hürriyet’ diyenlerden söz edilebilir.

Buna, yüzlerce yıldan beri ölüm uykusuna yatmış kimselerin “ba’sü ba’de’l-mevt”i de denebilir. Evet, günümüzün nesillerine -bu mazlumlar ve mağdurlar dünyasının neresinde bulunurlarsa bulunsunlar- İsrafil sûrunu duymuş baharlıklar nazarıyla bakabiliriz.

Bu itibarla ben de size Hz. Ebû Bekir’in Hz. Ali’ye dediği gibi diyebilirim: Siz gözlerinizi hayata, üst üste güzelliklerin tulû ettiği bir dönemde açtınız. Gerçi tam size göre bir dünya yoktu; tam bir huzur, tam bir itminan, tam bir emniyet, tam bir hürriyet yoktu; ama bu dünyada eşedd-i zulüm, eşedd-i küfür, eşedd-i istibdat da yoktu; hücreler yoktu, hapishaneler yoktu, Sibiryalar yoktu. O dönemdekiler için var olan çok şey sizin için yoktu.

Biri: “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı, Divan-ı Harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim, aylarca ihtilattan men edildim…” diyor idiyse bu fotoğrafı iyi okumak icap eder.. tabiî, “Ne yapayım acele ettim kışta geldim, siz cennetâsâ bir baharda geleceksiniz. Mezarımın başına geldiğiniz zaman bir demet gülle “Selâmünaleyküm” dediğiniz zaman “Henîen leküm” sesini işiteceksiniz.” müjdesini de…

Bugün milletimizin de bağlı bulunduğu milletler topluluğunun geldiği nokta, o gün görülen rüyaların bir nevi tezahürüdür. Ve bugün bizler çok büyük lütuflara mazhar sayılırız. Bu lütuflara mazhariyet bir şükür ister. Daha önemlisi de bu lütufları tam takdir edip değerlendirmek icap eder. O da geleceğe matuf olması itibarıyla irade buudludur; yani, siz isterseniz ve dilerseniz -Allah’ın izniyle- o da olur. Evet, bundan ötesini -Allah’ın inayet ve keremiyle- yapma, hazırlama, şekillendirme size düşmektedir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Kainatta görülen umumi hikmeti açıklar mısınız?

Kâinatta her şeyi kuşatan bir hikmet müşahede ediyoruz. her şeyde bir fayda, maslahat ve gaye gözetilmiştir. Materyalistler, ille-i gaiye denilen hikmeti inkâr ederek Cenâb-ı Hakk’ın icraatının makul olmadığını söylerler. Halbuki O, şundan dolayı şunu yapmak mecburiyetinden müstağnidir.

‘O’na, bir kimse cebriyle bir iş işletemez asla. Ne kim kendi murad eder, vücuda gelir billah. Yani, meşieti neye taalluk ederse o olur.’

‘Alemlerin Rabb’i Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz’ (İnsan/30). Ve insan O’nun dilediğinden başkasını da dileyemez. Zira O, mutlak hâkimdir. Fakat yarattığı her şeyde bir de hikmet gözetmiştir.

İnsan bir an için nazar etse, kendisindeki birtakım hikmet ve maslahat mânâlarının tebessümkâr vaziyetinin hemen ortaya çıktığını görecektir. Onu bir bütün halinde taazzuv ettiren unsurlar teker teker ele alındığında, görülecektir ki, ona yerleşen bir atom dahi lüzumsuz ve abes değildir.

Büyük bir insan olan kâinat da, böyle hikmetlerle donatılmıştır. Öyle ki bütün bu mevcudatta sinek kanadı kadar dahi bir mânâsızlık bulunamaz. Bize faydasız gibi görünen, kıpırdamadan duran bir ağaç yaprağında bile bilemediğimiz nice faydalar gizlidir. Gerçi bunları böyle yaratmaya Cenâb-ı Hakk mecbur değildir, fakat O’nun Hakîm ismi bunu iktiza etmektedir.

Evet makro âlemden normo âleme, oradan da mikro âleme kadar bütün bir âlemi kuşatan hikmet ve maslahat müşahede edilmektedir. Bütün bu âlemler içinde en mükerrem varlık, en seçkin yaratık olma liyakatına sahip insan; bu dünyada sadece maddî ve cesede ait yönüyle binlerce hikmetle serfiraz olmuşken yalnız üç-beş günlük dünya için gelmiş ve bir daha dirilmemek üzere ölüme mahkum bir zavallı olamaz.

Maddî yönüyle dahi bu dünya onu tatmin edip cevap veremezken, hayal ve bekâ arzusu gibi kâinatı kuşatacak istidât ve kâbiliyetlerine cevap vermesi düşünülemez. İnsanda hiçbir duygunun boş ve abes yaratılmadığını başta kabul ettiğimize göre, bu bekâ, ebedî yaşama duygu ve arzularının bu dünyada karşılığını göremeyen insan elbette, kendisine bir hikmete mebni olarak verilen bu duygularının karşılığını başka bir âlemde görecektir.

‘Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?

Hak pâdişah olan Allah, pek yücedir. O’ndan başka tanrı yoktur. O, (bütün kâinatı kuşatan, kâinatın hayat kaynağı olan) kerim Arş’ın sahibidir.’ (Mü’minun/115,116)

Siz abes mi yaratıldığınızı zannediyorsunuz? Allah’a döndürülmeyeceğinizi mi düşünüyorsunuz? Müteâl ve mübârek olan Allah böyle bir fiilden çok münezzeh ve mukaddestir. Sizi buraya getirip serfiraz eden, maddî cesedinizin bütün arzularını veren, kâinatta cereyan eden hâdiselere göre en küçük varlığın en küçük arzusunu yerine getiren Allah (cc) elbette sizin en büyük arzunuz olan ‘bekâ’ arzusunu yerine getirecek ve sizin için ebedî bir âlem açacaktır.

Nebiler Nebisi saâdet meclisinde oturuyordu. Mescide bir esir grubu getirildi. O sırada Allah Rasûlü (sav) bir kadının yana yakıla bir şeyler aradığını gördü. Kadın yakaladığı her çocuğu sinesine basıyor, kokluyor sonra bırakıyordu. Sonra kendi yavrusunu buldu, bağrına bastı. Doyma bilmeden onu öpüyor, kokluyor, tekrar bağrına basıyordu. Allah Rasûlü (sav) bu manzara karşısında iyice doldu. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak parmağıyla yanındakilere bu kadını gösterdi ve: ‘Şu kadını görüyor musunuz?’ dedi. Sahâbî cevap verdi: ‘Evet Ya Rasulallah!’ Allah Rasûlü (sav) tekrar: ‘Bu kadın şu kucağındaki çocuğunu cehenneme atar mı?’ diye sordu. Sahâbî ‘Hayır ya Rasulallah!’ karşılığını verdi. Ve işte bunun üzerine İki Cihan Serveri şu hikmet dolu sözleri söyledi: ‘Allah o kadından daha şefkatlidir, kullarını cehenneme atmaz.’

Benim bu misalde esas anlatmak istediğim husus ise şudur: Kulunu cehenneme atmayan ve bu kadar şefkatli olan Allah, buradaki adalet, rahmâniyet, rahîmiyet, şefkat ve re’fetine zıt olarak bir kulunu bir daha dirilmemek üzere yokluğa atar mı? Evet, ebedî cehennem dahi, yok olmaya kıyasla insanın ruhunda cennet kadar kıymetlidir. Yokluk, cehenneme dahi rahmet okutacak ve insanın ebediyet isteyen ruhunu feryat ettirecek, tarifi mümkün olmayan müthiş bir azaptır.

Dünyadaki her kıymete onu tartabilecek bir mizan ve ölçü vaz’ edilmiştir. Ancak akıl, ruh, his, kafa ve bunların neticeleri için herhangi bir ölçü konmamıştır. Aklın semeresini tartabilecek bir ölçüye malik değiliz. Halbuki yediğimiz, içtiğimiz gıdaları tartabilecek mizanlar vardır. Bunlar memleket içinde veya dış ülkelerde para kuruna göre bir kıymet ifade ederler. İthalat, ihracat bu değerlere göre yapılır. Bunun gibi bir toprak parçasını dahi tartıp değerlendirebiliriz.

Fakat büyük bir fetânet, kıyâset ve dirâyeti tartıp değerlendirebileceğimiz bir mizan ve ölçü yoktur. Mesela bir Shakespeare ve Hugo gibi müthiş dimağlar, burada kafalarının semeresini görememişlerdir. Bu, meselenin sathî tarafı. Bir de meseleyi ciddi plânda ele alıp bir Nebi’nin fetânetini düşünelim. Mesela, Efendimiz’in aklının, nâmütenahi kalp ve hislerinin semerelerini tefekkür edelim. Ayrıca bütün nebilerin bu kalbî duygularını bir araya getirelim, bunlar için bir mizan ve terazi vaz’ edilmediğini nazara alalım. Bu düşünce ve tefekkür bizi şu neticeye götürecektir. Bu duyguların tartılacağı bir mizan ve terazi vaz’ edilecektir. Bu, bu dünyada olmuyorsa muhakkak başka bir âlemde olacaktır.

‘Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı iş), bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.’ (Enbiyâ/47)

Âyette de görüldüğü gibi bu dünyada, insan ledünniyatını tartabilecek bir mizan yoktur. İçe doğru her derinleşmede inkişaf eden bir duygunun semeresini tartamıyoruz. İnsanın, sır, hafî gibi duyguları aynı zamanda insana, dünya ve mâfihayı elinin tersiyle ittiren ve onu Cenâb-ı Bâri’den başka kimseye ve hiçbir şeye razı olmaz hale getiren; bunca ulvî duyguları ölçebilecek bir terazi bilmiyoruz. Hatta birçok defalar bu duygularla meşbû bulunan insanlar dahi bunların mahiyetini bilememektedirler. Öyle ise bütün bu ulvî duyguları dahi tartacak bir mizanın kurulacağı âhiret denen gün olacaktır. Ve bu duygular orada kılı kırk yarar şekilde tartılacaktır. Zira insanın dış uzvîyatı için bir ölçü vaz’ edilmiştir. Halbuki onun dışından daha parlak ve çok daha ulvî olan ledünniyatı için herhangi bir mizan, ölçü konulmamıştır. Bu ölçü içinde yaşadığını dünyada görülmediğine göre âhirette vaz’edilecektir.

‘Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, (çünkü) Biz ona şah damarından daha yakınız.’ (Kâf/16)

İnsanı Biz yarattık, içinde ne denli vesveselerin oynaşıp kaynaştığını biliyoruz. Ve meseleyi mefhum-u muhalifiyle ele alalım: ‘İnsanı Biz yarattık ve içinde ne denli ulvî duyguların oynaşıp kaynaştığını da biliyoruz.’

İçinden kötü şeyler geçip sığlaşan, yozlaşan ve bodurlaşan; semere vermez hale gelip kalpsiz yaşayan bir insanı Allah, orada kupkuru bir odun gibi haşredecek. Yine, eski elbiselerin içinde, zahiren çok sönük gözüken, fakat katresinde ummanların mevcelendiği çok büyük insanlar vardır ki, onların içine de Allah (cc) muttali ve nigehbandır. Onu da hesaba çekecek ve derinliğine göre mizan vaz’ edecek, ve ona göre mükâfat verecektir.

Haşir için hiçbir sebep olmazsa bile, ahsen-i takvim sırrına mazhar insanın, öbür alemde amellerinin tartılabilmesi ve gerçek değerini bulabilmesi için bir mahşere ve bir mahkeme-i kübrâya mutlaka lüzum vardır. Esasen hiçbir lüzum ve vücub Cenâb-ı Hakk’ı bağlamaz. Fakat O’nun Hakîm isminden yola çıkarak buradaki lütuflarından istidlâl ile gidiyor ve neticede mahşerin kurulacağı hakikatına varıyoruz.

Cenâb-ı Hakk’ın gayeye matuf ve maksada uygun muhteşem bir saltanatı vardır. Bu saltanat atomlar âleminden başlar ve en büyük sistemlere kadar sürer gider. Böyle bir saltanata delil, bütün bu âlemlerde O’nun sikke ve mührünün görülmesidir. Mikro, normo ve makro âlemde hep onun sikkesi müşahede edilmektedir. Bu saltanat öyle muhteşemdir ki, en küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir dairede gayrın müdahalesini kabul etmez. O, bir mizan vaz’ etmiştir. Varlığını bildiğimiz fakat hakikatini anlayamadığımız kanunla icraatını devam ettirmektedir. Esasen bizim isimlendirdiğimiz kanunlar, meydana gelen vak’aları izaha yeterli sebep değildir. Meselâ cisimler arasındaki dengeyi, câzibe-dâfia denilen itme ve çekme kuvvetleriyle izah etmek; vâki olan hadiseyi haddizatında izah için kâfi değildir. Ancak bizim meselenin daha ötesine ıttılaımız olmadığından bu kadarıyla iktifa etmeye kendimizi mecbur sayıyoruz. Bu mevzuda bizi aldatan husus o prensibin her yerde doğru olması hususudur. Halbuki, bu prensibin doğruluğu, sadece o prensibi vaz’edenin güç ve kuvvetini izah eder. Yoksa meseleyi izah etmez. İlim bize vak’aları anlatır. Niçin ve nedenini izah etmez. Fakat meselenin neden ve niçinini izah edemesek de, her şeyde bir hikmetin varlığı apaşikârdır. Buna binaen olan ve olacak her şey bir gaye ve hikmete uygun olarak vücuda gelmektedir.

Ebede uzanmış emeller taşıyan; ebedden ve ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle tatmin olmayan; ‘Ebed! Ebed!’ diye feryat eden ve cennet ve Cemâlullah’ı arzulayıp duran insanın yaratılışında da bir gaye ve hikmet vardır. Aydın ruhlar işte bu gaye ve hikmeti vicdanlarının en derin noktalarında bile hissedebilirler.

Hz. Ebu Bekir’in (ra) İslâm’a girişini anlatan çeşitli rivayetler vardır. Bunların içinde sıhhati en kuvvetli olan rivayetlerden birisi de şudur:

Allah Rasûlü’ne (sav), örtüsünden sıyrılıp halkı inzâr etmesi emri gelince İki Cihan Serveri kendi kendine düşündü: ‘Ben bu hakikati ilk defa kime anlatayım?’ hemen aklına gelen ilk isim Hz. Ebu Bekir (ra) oldu.

Allah Rasûlü (sav) bu düşünceler içinde bulunurken, Hz. Ebu Bekir’de (ra) evde şöyle düşünüyordu. Beni ve bu kâinatı yaratan birisinin varlığını biliyorum. Fakat O’na bir isim veremiyorum. Bu mevzuyu gidip Muhammed’e (sav) açmalıyım. Zira O, bu gibi meseleleri herkesten daha iyi bilir.

Allah Rasulü (sav) ve Hz. Ebu Bekir (ra) birbirlerinden habersiz, birisi Hakkı talim, diğeri ise Rabbi taallüm düşüncesiyle yekdiğerinin evine gitmek üzere evlerinden çıkarlar. Her ikisi de bir sokakta karşı karşıya gelirler. Bu vakitsiz karşılaşış her ikisini de hayrette bırakır. Birbirlerine çıkış sebeplerini sorarlar; her ikisi de duygu ve düşüncesini dile getirir. Ve Allah Rasulü (sav) büyük bir sevinçle Hz. Ebu Bekir’i (ra) hak dine davet eder. O da derhal İslâm’a girip, Müslüman olur.

Büyük basar ve basiretler, eşya ve hadiselere nüfuz etmek suretiyle, Cenâb-ı Hakk’ı bulma mevzuunda bir hükme varabilirler. Ve işte Hz. Ebu Bekir (ra) küçük bir eksiklikle doğruyu bulmuş, o eksikliğini de Allah Rasulü (sav) tamamlayarak onu hakikata erdirmiştir.

Eşya ve hadiseleri tetkik eden herkes bütün bunların üstünde Cenâb-ı Hakk’ın mührünü görecek, âfâkî ve enfüsî tefekkür neticesinde şu hükme varacaktır: ‘Beni burada başıboş bırakmayan, elbette kabre girdikten sonra da başıboş bırakmayacak ve bahar mevsiminde nebatatı haşrettiği gibi, çekirdek haline gelmiş zerrelerimi de ikinci bir hayatta yeniden diriltecek ve bir mahkeme-i kübra açacaktır.’

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Kıyamet akşam kopacak deniyor ancak her yerde aynı anda akşam olmuyor ki?

Soruda da ifade edildiği gibi devamlı dönüp duran küre-i arzda farklı dairelere göre vakit değişmekte ve her yerde akşam aynı saatte olmamaktadır Allahu a’lem, hadisin ifade ettiği manayı iki şekilde anlamak mümkündür: Birincisi, hadisteki akşam kelimesi mecâzî manadadır Veya yeryüzünün tamamen kararmasından kinayedir Yeryüzünde karanlık tam doruk noktaya ulaştığı, her yanın karardığı zaman kıyamet vuku bulacaktır, manası murat olabilir Ayrıca maneviyat adına tam bir kararmadan kinaye de olabilir ki, hadis-i şeriflerin ifadesiyle, “yeryüzünde Allah Allah diyen kalmayınca kıyamet kopacaktır” gerçeğine işarette bulunulmuş olabilir Diğer bir yaklaşımla dünyayı tenvir edecek cemaat mümin ve muvahhidlerdir Bunlar yok olunca küre-i arzın günü bitmiş ve akşam vakti gelmiş demektir Evet, küre-i arz tamamen dinsizlik ve imansızlık karanlıkları altında olunca kıyamet kopacak ve ardından da haşr-i bahari gelecektir İkinci olarak, devr-i risaletpenahide yerin belli bir kısmında Müslümanlar vardı ve on asır kadar da Müslümanlar hep belli bir dilimde oldular Bu belli dilimin veya dilimlerde hemen hemen sabah ve akşam aynı anda gerçekleşmektedir Mesela Arap yarımadası, Mısır, Suriye, Türkiye uzun zaman âlem-i İslam’ın beşiği durumunda oldu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gaybbin nazarıyla hususiyle şu andaki durumu itibarıyla hilafet ve saltanatın hükümferma olduğu bu yerlere işaret buyurarak, bu mekanlarda akşam vaktinde kıyametin kopacağını ifade etmiş olabilir Bunu belli bir dilimde bulunan insanların başına kıyamet kopacak manasına hamletmek doğru değildir Üçüncü olarak, kıyametin mebdei akşam vaktinde kopabilir Bu da küre-i arz üzerinde gelişen bir arıza şeklinde başlayabilir Yani birdenbire bir infilakla değil de yirmi dört saatlik bir vetirede tamamlanır demektir Küre-i arz devrini tamamlarken, haliyle yeryüzünde gece ve gündüz seyrine tabi çeşitli arz ve tûl daireleri peşi peşine kıyamet mukaddemesini yaşar Mesela bu, yavaş yavaş suların kabarmasıyla başlayacaksa belli bir daireden başlayacak, muttasıl devam edip gider ve bu durum her yerin akşam vaktine rastlar Çünkü bizim bizden bir daire sonraki yere nispeten akşam vaktimiz hemen ona bitişik saatin yanındadır Bizim akşam vakti biterken, diğer yerin akşam vakti olacaktır Bundan anlaşılan şudur: Suların kaynaması, dağların yürümesi birbirini takip ederek yirmi dört saat içinde tamam olacak ve bu, herkesin akşam vaktine rastlayacaktır.

Kabir ziyaretinin âdâbı ve yasak olan uygulamalar nelerdir?

Dinimiz, kabir ziyaretini teşvik etmekle kalmamış, bunun şekil ve usûlünü de ta’lim buyurmuştur. Özellikle günümüzde kabristanlarda ve türbe başlarında işlenen bid’atlere baktığımızda, her amelimizde olduğu gibi kabir ziyaretinde de dinin getirdiği usul ve prensiplere ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlıyoruz. Dinimiz yasakladığı hâlde ölülere kurbanlar kesilmekte, onlardan dilekler dilenmekte, kabirlere mum dikme, çaput bağlama gibi yapanların dahi ne yaptıklarının farkında olmadıkları günahlar irtikâp edilmekte ve kabirdekilere karşı saygısızlık sayılacak tarzda hareketlerde bulunulmaktadır. Bütün bunlar, kişiyi şirke sokabilecek davranışlardır.

Dinimizde hayatta olanlar kadar ölüler de muhteremdir ve onlar da saygıya layıktır. Dolayısıyla cenazelere saygı gösterdiğimiz gibi vefat edenlerin kabirlerine de saygı göstermeliyiz.

Kabristanlar kişinin kendisini muhasebeye çekeceği ibret mekânları olduğu için oralarda yüksek sesle ağlama, bağırıp çağırma gibi davranışlardan uzak durulmalıdır. Nitekim hadis-i şeriflerde ölen kimsenin, kabrinin başında feryâd ederek ağlayanlar yüzünden azâb göreceği, sıkıntı duyacağı haber verilmiştir.[1]Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir hadislerinde de: “Kim, ölen bir kimse için; avuçlarıyla yanaklarını döver ve yakasını yırtarsa ve Cahiliye âdeti olarak bağırıp çağırırsa o bizden değildir.”[2] buyurarak kabir başında kaderi tenkit manasını taşıyan davranışlardan uzak bulunulması gerektiğini ifade etmiştir. Aynı durumu ifade sadedinde Ebû Musa el-Eşârî Hazretleri de şöyle buyurmuştur: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi uzaklaştırdığı şeylerden ben de sizi uzaklaştırıyorum, yasaklanan şeyler şunlardır: “Saçını başını yolmak, yaka paça yırtmak, sesini yükselterek bağırıp çağırmak.”[3]

Aynı şekilde mezarda yatanlar aleyhinde konuşmaktan ictinab etmek ve diline sahip olmak da dikkat edilmesi gereken hususlar arasındadır.  Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ölenlerin aleyhinde konuşmaktan bizleri menederek: اُذْكُرُوا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ وَكُفُّوا عَنْ مَسَاويهِمْ“Ölülerinizin iyiliklerini anınız, kötülüklerini anmayınız.”[4];bir başka hadiste de وَنَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ فَمَنْ أَرَادَ أَنْ يَزُورَ فَلْيَزُرْ وَلَا تَقُولُوا هُجْرًا “İsteyen (kabirleri) ziyaret etsin (fakat ziyaret esnasında sakın) kötü söz söylemeyiniz.”[5] buyurmuştur.

Dinlenmek maksadıyla bile olsa zaruret bulunmadıkça kabrin üzerine oturmak mekruhtur. Kabirlerin üzerinde yürümek ve onlara yaslanmak da aynı hükme tâbidir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: لَأَنْ يَجْلِسَ أَحَدُكُمْ عَلٰى جَمْرَةٍ فَتُحْرِقَ ثِيَابَهُ فَتَخْلُصَ إِلٰي جِلْدِهِ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أَنْ يَجْلِسَ عَلٰى قَبْرٍ “Birinizin kor üstüne oturup da (o korun) elbisesini yakıp ta tenine kadar işlemesi, kabir üstüne oturmasından daha hayırlıdır.”[6] buyurmuştur. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) başka bir hadislerinde de bu yasağı şu ifadeleriyle dile getirmiştir: لَا تَجْلِسُوا عَلَى الْقُبُورِ وَلَا تُصَلُّوا إِلَيْهَا “Kabirlerin üzerine oturmayınız ve onlara doğru namaz kılmayınız.”[7]Çünkü kabrin üzerine oturmak veya basmak kabirde yatana bir çeşit eziyet verdiği gibi aynı zamanda ona karşı yapılan bir saygısızlıktır.

Kabirleri mescit edinmek, oralarda kandil veya mum yakmak, kabirlere çaput bağlamak, kabir başında kurban kesmek ve Allah’ı unutarak kabirdekilerden istek ve dileklerde bulunmak da câiz olmayan uygulamalar arasındadır.[8] Hatta bunlar insanı şirke bile düşürebilir.

Kabir ziyaretine gidenlerin kabristana vardığında orada yatanlara selam vermesi ve onlar için Allah’tan bağışlanma dilemesi Peygamberimizin uygulamaları arasında yerini almıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Medine mezarlığına uğradığında mezarlara doğru yönelmiş ve: السَّلَامُ عَلَيْكُمْ يَا أَهْلَ الْقُبُورِ! يَغْفِرُ اللّٰه لَنَا وَلَكُمْ أَنْتُمْ سَلَفُنَا وَنَحْنُ بِالْأَثَرِ “Esselamu aleyküm ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiniz. (Yani bizden önce ahirete göçenlersiniz.) Biz de arkadan gelip size katılacağız.”[9] buyurmuştur. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir seferinde de mezarlığa uğradığında şunları söylemiştir: اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الدِّيَارِ مِنَ الْمُؤْمِنينَ وَالْمُسْلِمينَ! وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللّٰه لَلَاحِقُونَ “Selam üzerinize olsun ey müminler cemaatinin mahalle halkı! İnşaallah biz de sizlere kavuşacağız!”[10]

Bu hadislerde aynı zamanda kabir ziyaretinde bulunan kimsenin hangi halet-i ruhiye üzere bulunması gerektiğine de işaret vardır çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sizler bizim seleflerimizsiniz.”, “İnşaallah biz de sizlere kavuşacağız.”[11] gibi ifadeleriyle ölümü tezekkür etmiş, dünyanın faniliğine karşılık ebedî diyarın ahiret yurdu olduğunu ve hayat serüveninin kabirle noktalandığını ima etmiş ve bizlere de bu konuda hüsn-ü misal olmuştur.

Kabir ziyaretinde bulunan kimseler, oturarak veya ayakta ziyaretlerini gerçekleştirebilirler. Kabir ziyaretinde müstehap olan, oturup Yasin-i Şerîf okumaktır. Ayakta durarak on bir İhlâs-ı Şerîf de okunabilir.[12] Bunun yanında dileyenler Kur’ân okuyarak bunun sevabını ölenlere bağışlayabilirler.

Kabir ziyareti için kesin ve kat’i bir gün olmamakla birlikte Hanefîler, özellikle Cuma ve Cumartesi günleri kabir ziyaretinde bulunmanın daha faziletli olduğunu ifade etmişlerdir.


[1] Buhârî, cenâiz 45; Ebû Dâvud, cenâiz 29.

[2] Nesâî, cenâiz 19; Tirmizî, cenâiz 22; İbn Mâce, cenâiz 52.

[3] Nesâî, cenâiz 18; İbn Mâce, cenâiz 52; Ebû Dâvud, cenâiz 29.

[4] Buhârî, edeb 42; Tirmizî, cenâiz 34.

[5] Nesâî, cenâiz 100.

[6] Müslim, cenâiz 96.

[7] Müslim, cenâiz 97.

[8] bkz.: Ebû Dâvud, cenâiz 81; Tirmizî, cenâiz 238.

[9] Tirmizî, cenâiz 59.

[10] Müslim, cenâiz 104.

[11] Ebû Dâvud, cenâiz 24.

[12] Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 612.

Allah’ın her şeye gücü yetiyorsa kendisini öldürebilir mi?

Açıklama: Geçen günlerde dersteyken öğrencilerim bazı ateist arkadaşlarının şöyle dediğini söyledi: Allah’ın her şeye gücü yetiyorsa kendini öldürsün, eğer öldüremiyorsa her şeye gücü yetmiyordur. (Hâşâ). Bu durumda çocuklara nasıl yeterli bir açıklama yapabilirim?

Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir: Birincisi, Allah (c.c) Ezelîdir Ebedîdir, doğmadığı, doğurulmadığı gibi ölmez ve öldürülemez de.. Kendisi hakkında ölümün söz konusu olmadığı bir yaratıcı için, kendi kendini öldürmek de söz konusu olmaz, olamaz. Ölmek muhalse, ebedilik bir hakikat ve vacipse (mutlaka olması lazımsa), o zaman ölüm gibi bir muhal ebedilik gibi bir hakikatle aynı anda bulunamaz. Bir şey, hem geçici hem de ebedî olamaz. Eğer olur denecek olursa, iki zıt şeyi aynı anda var kabul etmek zorunda kalırız ki, bu da aynı anda gece ile gündüzün varlığını kabul etmek gibi gülünç olur.

İkincisi, biz Allah’ı kendimiz gibi düşünüp O’nu imtihan edemeyiz. O (c.c) kendine ait yüce sıfatlarla sıfatlanmıştır ve istediğini yapar. o bizi imtihan için yaratmıştır. O’nu kendimiz gibi düşünsek, o zaman ilah olamaz. İlah ile yaratılan aynı cinsten olamaz. Çünkü aynı cinsten olanlar birbirlerinin bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz. Hâlbuki biz, inandığımız Allah’ı, her türlü ihtiyacımızı karşılayan bir ilah olarak tanıyoruz.

Bu cevaplar onları tatmin etmeyebilir.. Bu bir açıdan çok önemli değil. Önemli olan bizim sahip olduğumuz Allah inancını onlara anlatmamızdır. İkna olmamaya karar vermişler zaten ikna olmazlar, ama insaflılar, sizin makul ve sevecen yaklaşımlarınızla, ileride ilah anlayışınızı da kabul edecektir.

Hz. Hızır’a (as) Kader dairesinde görevli olarak bakılabilir mi?

Kader dairesi değil de, melekût dairesi demek daha uygun. Bu, varlığın iç buudunu teşkil eden bir daire. Kader dairesi de bunun içinde mütalâa edilebilir ama, Hz. Hızır’ın vazifeli bulunduğu daire melekût dairesidir.

Kur’an-ı Kerim’in kıssayı takdiminden çıkan sonuç şudur: Bu seyahat, Hz. Musa (as) için Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın miracına benzer bir seyahattir. Hz. Musa’nın yanında balığın dirildiği noktaya kadar, fetâsı Hz. Yuşa da vardır. Balığın dirilmesi, Hz. Hızır’ın sahasına girildiğinin işaretidir. Orada her şey diridir. Seyahati anlatırken Kur’an-ı Kerim hep tesniye (ikil) zamiri kullanır. Bu da göstermektedir ki, artık bundan sonraki seyahatte Hz. Yuşa yoktur. Bu seyahat, maddî âlemde bir seyahat olmayıp, anlaşıldığı kadarıyla, misal veya melekût âleminde bir seyahattir. İhtimal, Hz. Musa Hz. Yuşa ile oturup, yemeklerini yer, yol ahvalinden konuşurken bu esnada seyahat başlamıştır. Bunu şöyle açabiliriz:

Meselâ, bu yemekhanede hepimiz otururuz; ancak içimizden bazıları aynı anda başka âlemlerde, başka buudlarda seyahat ediyor olabilir. Başkaları bunun farkında olmayabilir. Zaten, bütün âlemler, içinde yaşadığımız şehâdet âleminin ötesinde veya üzerinde, hattâ onunla iç içe birer farklı buuddan ibarettir. Âhiret’te gideceğimiz Cennet de yine bu âlemin, Âhiret’e göre alacağı şeklin bir buudu, bir başka ifadeyle, semâlar kadar genişleyecek olan yeryüzünün Âhiret’e göre alacağı şekilden ibaret olacaktır. Ama, bu âlemin mikyaslarıyla Âhiret âlemlerinin tartılmayacağı da bir gerçek.

Hz. Hızır’la olan bir başka buud veya melekût âlemindeki seyahatinde Hz. Musa’nın bedeninin de olmadığı söylenemez. Arz ettiğim gibi, bu seyahat, Efendimiz’in miracına benzetilebilir. Dolayısıyla, bu seyahatte Hz. Hızır’ın yaptıkları, melekût âleminin hükümlerine göredir. Hz. Hızır, bu dünyadaki işlerin iç yüzünü göstermiştir. Burada bizim yanlış veya hakkımızda şer gördüğümüz pek çok şeyin, aslında doğru ve bizim için hayırlı olabileceği vurgulanmıştır. Ne var ki, bu âlemdeki davranış kriterlerimiz bellidir ve biz, bu kriterlere göre davranır ve hükmederiz. İşin melekût yönünü bilemeyiz. Dolayısıyla, Hz. Musa’nın karşı çıkışları, bu âlemin ahkâmına göre yanlış değildir.(M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Kabirde insana bütün hayatından hesap sorulacak mıdır?

Kabirde insana bütün hayatından hesap sorulacak mıdır? Sorulacaksa kıyamet günündeki hesaba ne lüzum var? Mü’min ve kâfir kabirde nasıl bir hayat yaşar?

Sorunun son tarafı berzah hayatıyla alâkalı. İnsan için çeşitli hayat mertebeleri söz konusudur. Ehl-i şuhud ve keşif, bu mertebelerin çoğuna muttalidirler. Meselâ, hayalin kendine mahsus bir âlemi vardır; hayali geniş olan kimseler, bizim göremediğimiz pek çok şeyi âdeta görür gibi olurlar. Onlar için safha safha geçmiş ve satır satır gelecek birden duyulur ve yaşanır. Hayalin hemen bir adım gerisinde rüyalar âlemi; rüyalar âleminin az ötesinde berzah buudu; berzahın daha ötesinde ise, Cennetiyle-Cehennemiyle en hakikî ve râsıh âlem olan ukbâ vardır. Oradan bu tarafa gelirken berzah âlemi, Cennet âleminden biraz uzak, bizden de biraz ötede bulunmaktadır. Bu âlem, ruhanîlerin cevelangâhı gibi bir yerdir. Burası rüyalar âleminden biraz daha râsıh ve köklü bir âlem mahiyetindedir. Berzah âlemiyle içli dışlı yaşayanlar orayı burayı bir arada görürler. Tabiî bu tür hâlleri, مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ fehvâsınca tatmayan da bilmez.

Şimdi sorunun ilk bölümüne gelelim. Bir insan imansız olarak ölürse kabirde azap görecektir. Hadisin ifadesiyle “dağtatü’l-kabr” yani kabrin sıkıştırması haktır.[1] Fakat orada hesap yoktur; zira hesap, mahkeme-i kübrâda görülecek ve imansız ölen bir insan Cehennem’e gidecektir.

Bununla beraber Kur’ân, kabir azabına da işarette bulunur.[2] Bununla beraber, mü’minin dünyada çektiği sıkıntılar, onun günahlarına keffaret olduğu gibi, ölüm esnasındaki ızdırapları, kabirde maruz kaldığı/kalacağı tecziye türü hususların da ahiret azabını hafifletme adına arındıran birer ameliye oldukları söylenebilir.

Çok sıhhatli olmasa da siyerde şöyle bir vak’a nakledilir: Hz. Abbas, Hz. Ömer’i çok sevmektedir. O, Hz. Ömer’in vefatından sonra onu rüyasında görmek ister. Ancak aradan altı ay geçtikten sonra onu rüyasında görür ve sorar: “Yâ Ömer! Altı aydır neredeydin, seni bir türlü göremedim!” Hz. Ömer ona, “Ancak hesaptan kurtuldum!” der.[3] Hz. Ömer, âbide-i İslâmiye ve insaniyedir.. ve nebilerden sonra ka’bına ulaşılamazlardandır. Ancak, ihtimal onun da mukarrabîn ölçüsünde bazı lememleri vardı. Mahkeme-i kübrâda “hasenât-ı ebrâr” diyeceğimiz lememden en ufak bir iz kalmayacak şekilde –muhtemel– bir arınma faslı yaşamıştı.

Şimdi de bizzat rüyada kendim yaşadığım bir müşâhedemi arz etmek istiyorum: Yakın zamanda bir yakınımı gördüm. Arkasından yürüyordum. –Şuuraltı olduğuna ihtimal vermiyorum.– Ona, bir buçuk senedir nerede olduğunu sorunca bana şöyle cevap verdi: “Bir buçuk senede ancak paçayı kurtarabildim!”

Evet, binlerce ehl-i keşif ve müşâhedenin açıktan açığa müşâhedesiyle bir kısım küçük günahları irtikâp etmiş mü’minler, hesaptan evvel kabrin sıkıştırmasıyla herhâlde bu günahlarından arındırılıyor ve huzur-u kibriyaya öyle alınıyorlar.

Kabir sıkmasına, Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh) gibi seviye insanı bir sahabinin durumu açık bir örnektir. O Sa’d ki vefatında Cibril (aleyhisselâm), Allah Resûlü’ne gelip şöyle demişti: “Sa’d’ın ölümüyle Arş ihtizaza geldi yâ Resûlallah!”[4] Ayrıca cenazesine iştirak eden Allah Resûlü, ayaklarının ucuna basarak yürüyünce bunun sebebi soruldu. Efendimiz de şöyle cevap verdi: “Cenazesini teşyî için o kadar melâike indi ki, onları rahatsız etmemek için böyle davrandım.”[5]

İşte böylesine yüce bir kamet olan Hz. Sa’d kabre konunca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Fesübhânallah, kabir Sa’d b. Muaz’ı da sıkarsa!”[6] deyip taaccüplerini ifade etmişlerdi. Evet, muhacirlerin efendisi Hz. Ebû Bekir olduğu gibi, Sa’d b. Muaz da ensarın Ebû Bekir’idir. O, Hendek’te şehit olmuştur. Ne hikmete binaen söylediğini bilmesem de o, yaralı bir vaziyette ve üzerinden kanlar akarken şöyle diyordu: “Allahım! Habibin uğrunda O’nun düşmanlarına karşı yine savaştıracaksan beni yaşat. Eğer bir daha savaşamayacaksak, benim yaşamamın da mânâsı yoktur ve Sen, beni vefat ettir.”[7] Evet, onun hayatının gayesi hep Allah yolunda mücadele ve mücahede olmuştur. Bu itibarla, nazarımda Sa’d o kadar büyük ve âlidir ki Everest Tepesi onun yanında derin bir çukura dönüşür.

Sahanın uzmanı ve “ehl-i keşf-i kubur” olmadığım için kabir azabının keyfiyetini anlatma mevzuunda bu kadarlıkla iktifa etmek istiyorum.

[1] Bkz.: İbn Hibbân, es-Sahîh 7/379; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/232. [2] Bkz.: Mü’min sûresi, 40/46. [3] Bkz.: Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çehar-ı Yâr-ı Güzin s.183. [4] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 12; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 123. [5] Bkz.: İbn Abdilberr, el-İstîâb 2/604; İbn Hacer, el-İsâbe 3/84. [6] Bkz.: İbn Hibbân, es-Sahîh 7/379; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/232. [7] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/141; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/6.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Kârun, Hz. Musa’nın Ümmetinden Olduğu Halde, Neden Kafirler Gibi Helâk Edildi?

Kârun’un Hz. Musa’nın kavminden olduğunu Kur’an anlatır. Ne var ki o, ayetin ifadesiyle, kendisine verilen hazinelerin anahtarlarını güçlü, kuvvetli bir topluluğun ancak taşıyabileceği o geniş imkanlarını çalım ve böbürlenme vesilesi yapmış ve ardından da helak olmuştu. Dahası, kendisine yapılan ısrarlı telkinlere ve “şımarma, Allah şımarıkları sevmez”tenbihlerine kulak asmamış; ve, “Bu servet, bana kendi bilgim sayesinde verilmiştir”diyerek Allah’a karşı nankörlük etmiştir. (Kasas/77,78)

Şimdi bu bilgiler ışığında, soruya cevap olabilecek bir-kaç hususu ard arda sıralamaya çalışalım;

Kârun öncelikle kafir değildi. Ancak işlediği öyle büyük günahlar vardı ki, bunlardan biri bile insanı küfre götürmeye yeterdi. Üstad’ın yaklaşımıyla, “her bir günah içinden küfre giden bir yol vardır.”İşte bu tür günahlar, Kârun’da bir değil, belki daha çok idi ki, cimrilik, kibir, zekat vermeme bunlardan sadece bir kaçıydı. “Derken Kârun, ihtişam ve debdebe ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, ‘Keşke Kârun’a verilenin benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı dediler'”(Kasas/79) ayetinin ifadelerine göre Kârun, hayatı itibariyle büyük bir kibir, çalım, gösteriş ve debdebe içindeydi. Halbuki Allah Rasulü, kalbinde zerre kadar kibir bulunan insanın cennete giremeyeceğini bildirir. Yani kibir, insanın Müslüman olmasını engelleyen bir faktör olduğu gibi, önceden iman etmiş olanlar için de bir inhiraf vesilesidir.

Kârun’un kendisine yapılan onca ısrarlı tembih ve ikazlara rağmen, halinden, tavrından, düşüncesinden hiç mi hiç taviz vermemesi, onun sui akibetini netice veren bir başka âmildir.

Mağrem-mağnem, yani ganimet-meşakkat münasebeti içinde, Kârun Hz. Musa gibi “ulu’l-azm”bir peygambere ümmet olma, hatta onunla aynı zaman dilimini paylaşma şerefine nail olmuş bir insandı. Yani manevi açıdan ona bağlı ve müntesib olmanın yanında, cibilli karabet itibariyle de Hz. Musa’ya yakın biriydi. Bir bakıma o, peygamberlik sarayının içinde bulunuyordu.. bulunuyordu ama, bu yakınlığı değerlendirememişti. Allah da (cc), Kur’an’da ifade buyurduğu gibi onun cezasını hem dünyada verdi hem de ahirette katmerli olarak verecek.

Kur’an, bahsini ettiğimiz hakikati, Hz. Peygamber’e (sav) zevce olma payesine ermiş annelerimize hatırlatır ve der ki “Ey Peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayasızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır”(Ahzab/30). Yine Mekke gibi kudsî bir mekandan insanları alıkoymaya, ibadet etmelerini engellemeye çalışanlara “Kim orada böyle bir zulüm ile haktan sapmak isterse, ona o acı azabı tattırırız”(Hac/25) buyurarak, bu kabil mütecavizlerin acı akibetlerini haber verir.

İşte Kârun da, Hz. Musa gibi bir peygambere yakınlığın hakkını veremediğinden, böyle kötü bir akibete maruz kalmıştır.. evet, “Kurbu’s sultan, âteş-i suzân buved”.

Kârun’un Hz. Musa ve dini karşısındaki genel tutumu eğer cezalandırılmasaydı, başkalarına kötü örnek olma ihtimali vardı. Yani ondan cesaret alan başkaları da, tıpkı Kârun gibi Hz. Musa’nın başına bela olabilirlerdi. Kârun’un akibeti o karakterdeki insanların akıllarını başlarına getirdi ve onun gibi olma temennisinden vazgeçtiler. Nitekim Kur’an bunu çok açık bir şekilde anlatır: “Daha dün onun yerinde olmak isteyenler: Demek ki Allah, rızkı, kullarından dilediğine bol bol veriyor, dilediğine de az. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Vay! Demek ki, inkarcılar iflah olmazmış! demeye başladılar”. (Kasas/82)

Kârun’un, büyük bir servet sahibi olmasını ve onun toplumda böyle bir servetle sebebiyet verdiği şeyleri basite irca etmemek gerekir. Bugün bazı modern iktisatçılar “Yeryüzünde kapitalizmin fikir babası ve ilk kapitalist, Kârun’dur”derler. Zira Kârun, stok etmiş olduğu bu “kenz”ile, böyle bir gelişimin en azından hazırlayıcısı olmuş, iktisadî açıdan toplumdaki sınıflar arası köprüleri yıkıvermişti. İhtimal “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!”(Tevbe/34) ayetinde ifade edilen, maldaki Allah hakkının verilmeyişi, bilhassa günümüzde kapitalist toplumlarda olduğu gibi, daha belirgin hale geldi. Bu ise bir toplumdaki hem iktisadî, hem de sosyal dengelerin alt-üst olması demekti. İşte Kârun, yaptığı bu “kenz”ile böyle bir oluşuma öncülük ettiği için yerin dibine batırılma gibi ancak kafirlere verilecek bir ceza ile cezalandırılmıştı.

Tirmizi, naklettiği bir hadis-i şerif ile bu meselenin farklı bir buuduna daha işaret eder: Allah Rasulü hadis-i şerifte “Cömert Allah’a yakın, insanlara yakın, cennete yakın, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, insanlardan uzak, cennetten uzak, cehenneme yakındır”buyurur. Demek ki cömertlik veya cimrilik yolların ayrımında tam kavşak noktada bulunuyor. Kârun bu kavşakta cehenneme giden yolu seçmişti.

Tarihi tekerrürler açısından meseleye bakacak olursak; bu iş Kârun’la başlamamış ve Kârun’la da bitmemiştir. Mühim olan insanın kulluk şuuru ile yaşayabilmesidir. Zenginlik, makam, şöhret, ilim vb. şeyler Muhammedî yoldan çıkan insanların -Kâbe’de dahi olsa- gayyâlara gitmesine vesiledir. Akibet çok önemlidir.. evet hüsn-ü hâtime, ahirete inanan insan için vazgeçilmez bir esastır. Öyleyse “Bizde var olan her şey, O’ndandır”deyip, tevhid ufkunu yakalamalı, sonra o ufkun gereklerini taviz vermeden yerine getirerek, sürekli hüsn-ü hâtimeye -inşaallah- ulaşma çabası içinde bulunmalıyız.

Hz. Musa, Hz. Yusuf ve Ashab-ı Kehf, Bir Saray Ortamında Büyüyorlar, Fakat Her Birinin Ortaya Koyduğu Hizmet Modeli Farklı Gibi Görünüyor. Bu Farklılık, Zaman ve Şartlardan Kaynaklanan Bir Farklılık mıdır?

Ashab-ı Kehf’in bizzat sarayda doğup büyüyen gençler olduğu anlaşılıyor. Mü’min-i âl-i Firavun da, bir saray mensubu. En kritik bir noktada Hz. Musa’yı koruma adına ortaya atılıyor. Ya-Sin Sûresi’nde geçen ve “aksa’l-medine”, yani şehrin öte ucundan geldiği beyan buyurulan, bazı rivayetlerde isminin Habibü’n-Neccar planlarını da, ona âksa’l-midene”den gelen bir kişi haber vermişti. Anlaşıldığı kadarıyla, “aksa’l-medine”den kasıt, şehrin en yüksel yeri, yani idare konağı, saray demek oluyor. Mü’min-i Âl-i Firavun’la Habibü’n-Neccar’ın fonksiyonu aynı olduğunu anlatılan zat da, herhalde ona benzer bir saray mensubuydu. Hz. Musa’ya, sarayda hakkında yapılan öldürme gibidir. İkisi de, Allah’ın peygamberlerini korumak için kritik bir noktada ortaya çıkmışlardır; bir farkla ki, Habibü’n-Neccar şehid edilirken, Mü’min-i Âl-i Firavun’un kurtulduğunu, hattâ muvaffak olduğu anlaşılıyor. Mü’min-i Âl-i Firavun’un, Firavun’un ordularının başkumandanıydı; Hz. Âsiye’nin ağabeyi olduğu da söyleniyor.

Hz. Musa (as), sarayda büyümüşse de, gençliğinde orayı terk etmek zorunda kalmış, 10 yıl sonra risalet vazifesiyle geri dönmüştür. İsrail Oğulları’na gönderilmiş bir peygamber olması hasebiyle, misyonu Hz. Yusuf’unkinden farklı bir keyfiyet arz etmektedir. İsrail Oğulları’na, unuttukları Hak Din’i hatırlatacak, onları Mısır’dan alıp, Firavun’un zulmünden kurtaracak ve bir başka diyara götürecektir. Hz. Yusuf (as) ise, bilindiği gibi, Mısır’da saraya bir köle olarak girmiştir. Sarayda önemli bir kadın kendisine tutulunca, bu musibetten korunmaya çalışmış; o kadar ki, “belki onların ısrarlı davetleri ve tahrikleri karşısında bir kapılma emaresi gösterebilirim”korkusuyla zindanı tercih etmiştir. Diğer tarafın onu baştan zindana atma niyeti yoktur; ancak iş ortaya çıkınca, eğer Hz. Yusuf zindana atılmazsa, Hz. Yusuf’un masumiyeti bütün bütün tebarüz eder ve töhmet tamamen üzerlerinde kalır endişesiyle, onu zindana atmaya karar verirler. Hz. Yusuf da, günahtan korunma adına zindanı tercih eder. Tebliğine de burada başlar. İlmi, irfanı, basiret ve firaseti ve değeri burada, zindan arkadaşları arasıda anlaşılır ve Allah, daha sonra bütün kapıları ona ardına kadar açar.

Ashab-ı Kehf, sarayda doğup büyümüş gençlerdi. Ülkede putlara tapılmasının karşısında gürül gürül bir sesle ortaya çıktılar, kıyam ettiler; Nureddin Topçu’nun egzistansiyalistlerden alarak çok işlediği ‘isyan ahlâkı’ diyebileceğimiz bir tavırla baş kaldırırlar: “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasına asla ilâh demeyiz; aksi halde, gerçek dışı, pek saçma bir şey söylemiş oluruz.”İdarenin üzerlerine gelmesiyle de, saraydan uzaklaşıp, bir mağaraya sığınırlar. Onların, böyle yapması gerekiyordu. Sarayda büyümüş gençler; suçları sadece “Rabbimiz Allah”demek; bu suçla sarayı terk etmek zorunda bırakılınca, sarayda ve aileleri arasında, mazlumiyetlerinden gelen bir duygu hareketlenmesi, kalp hareketlenmesi ortaya çıkar. Onların, esasen sarayda duramamalarına sebep olacak hiçbir kötü davranışları, suçları olmamıştı. Tamamen inançlarından dolayı bir sürgüne maruz bırakılıyorlardı. Bir süre sonra o sarayın da, onun bulunduğu memleketin de Hak Din’e teslim olması, onların mebde’deki bu hareketlerinin, başkaldırmalarının ardından gelen mazlumiyetlerinin neticesidir.

İsmail Ünal

Hazret-i Âdem’den Evvel Kim Vardı?

Bâzı âlimlere göre, Âdem’den (as) önceki dünyada yaşayan vardı. O günkü dünya bugünkünün aynı olmadığı için o yaşayanların yapısı da bugünkü insanlar gibi değildi. Muhtemelen bunlar (Cin) tâifesinin bir nevi idi. Kendi yapılarına elverişli şekilde bulunan o günkü dünyada yaşıyorlar, normal hayatlarını sürdürüyorlardı. Ancak, cinlerin de içlerinde iyileri ve kötüleri, zâlimleri ve âdilleri bulunduğundan, bir ara istikametlerini kaybedip birbirlerine düştüler, hattâ kan döktüler, karşılıklı cinayetlere girdiler. Allahü Azîmüşşân da onların bu isyanlarından dolayı nesillerini mahvedip, yerlerine itâat ve ibâdet edecek olan Âdem’i (as) gönderdi. Âlimler arzettiğim bu hükmü âyetin (sarih) mânasından değil, sadece (işarî) mânasından çıkarmaktalar. Meselâ: Rabbimiz meleklerine: “Yeryüzünde Halife yaratacağım”buyurduğunda, Melekler buna: “Yeryüzünde tekrar kan dökücüleri mi yaratacaksın?”diye sordular. Bundan anlaşılmaktadır ki, yeryüzünde kan döken bir kavim varmış, o melekler bunlar gibi bir başka âsi varlık yaratmanın hikmetini merak edip sormak ihtiyacı duymuşlar. Ayrıca, Halife tabiri de bu mânayı te’yid etmektedir. Çünkü Halife, gidenin yerine gelen mânasına da gelmektedir. Demek ki, Âdem’den (as) önce bir kavim varmış ki, onlar selef olarak gidiyor, Hazret-i Âdem de halef olarak, yâni Halife vasfıyla gelmiş oluyor. İşarî mânalardan çıkarılan bu hükme bâzı jeologlar da iştirâk etmekte, dağ başındaki bâzı insan fosillerinin başka türlü yapıya sahip olduklarını, bugünkü insanlara benzemediğini, Âdem’den (as) önceki devre âit olabileceğini ifade etmekteler. Âlimlerin diğer kısmı ise: — Elimizde bu mevzuda açık seçik dinî delil yoktur, olmayınca da iddiamız kuvvetli olmamaktadır. İşarî mânalarla ileri sürülen hususlar varid olabilir de, olmayabilir de… diyerek meselenin üzerinde durmamaktadır. İtikada âit bir husus olmadığı için üzerinde durmakla mükellef olmadığımıza dikkatimizi çekmekteler. Bu iki çeşit izahtan anladığımız odur ki: — Yeryüzüne ilk inen insan Hazret-i Âdem’dir (as). Biz insanlar, onun nesli olarak kıyâmete kadar yeryüzünde yaşayacağız. Buna inanıp itikat etmek mecburiyetindeyiz. Çünkü bu husus âyetin sarih hükmüyle sâbittir. Ancak, Âdem’den (as) önceki dünyada cin ismini taşıyan bir kavmin varlığı hususu, itikada âit bir mes’ele değildir. Bu mevzudaki delilleri zayıf görüp kabûl etmeyenlere birşey lâzım gelmez, ille de böyle düşüneceksin, diye dinî bir teklif vâki olmaz. Rivâyetlerin içinde kuvvetli olanı da bu sonuncu görüştür.

Ahmet Şahin

Hz. Musa İle Olan Kıssasıdan Hareketle; Hz. Hızır’a (as) Kader Dairesinde Görevli Olarak Bakılabilir mi?

Kader dairesi değil de, melekût dairesi demek daha uygun. Bu, varlığın iç buudunu teşkil eden bir daire. Kader dairesi de bunun içinde mütalâa edilebilir ama, Hz. Hızır’ın vazifeli bulunduğu daire melekût dairesidir.

Kur’an-ı Kerim’in kıssayı takdiminden çıkan sonuç şudur: Bu seyahat; Hz. Musa (as) için Efendimiz aleyhisselâtü vesselâm’ın miracına benzer bir seyahattir. Hz. Musa’nın yanında balığın dirildiği noktaya kadar, fetâsı Hz. Yuşa da vardır. Balığın dirilmesi, Hz. Hızır’ın sahasına girildiğinin işaretidir. Orada her şey diridir. Seyahati anlatırken Kur’an-ı Kerim hep tesniye (ikil) zamiri kullanır. Bu da göstermektedir ki, artık bundan sonraki seyahatte Hz. Yuşa yoktur. Bu seyahat, maddî âlemde bir seyahat olmayıp, anlaşıldığı kadarıyla, misal veya melekût âleminde bir seyahattir. İhtimal, Hz. Musa Hz. Yuşa ile oturup, yemeklerini yer, yol ahvalinden konuşurken bu esnada seyahat başlamıştır. Bunu şöyle açabiliriz.

Meselâ, bu yemekhanede hepimiz otururuz; ancak içimizden bazıları aynı anda başka âlemlerde, başka buudlarda seyahat ediyor olabilir. Başkaları bunun farkında olmayabilir. Zaten, bütün âlemler, içinde yaşadığımız şehâdet âleminin ötesinde veya üzerinde, hattâ onunla iç içe birer farklı buuddan ibarettir. Âhiret’te gideceğimiz Cennet de yine bu âlemin, Âhiret’e göre alacağı şeklin bu buudu, bir başka ifadeyle, şemâlar kadar genişleyecek olan yeryüzünün Âhiret’e göre alacağı şekilden ibaret olacaktır. Ama, bu âlemin mikyaslarıyla Âhiret âlemlerinin tartılmayacağı da bir gerçek.

Hz. Hızır’la olan bir başka buud veya melekût âlemindeki seyahatinde Hz. Musa’nın bedeninin de olmadığı söylenemez. Arz ettiğim gibi, bu seyahat, Efendimiz’in miracına benzetilebilir. Dolayısıyla, bu seyahatte Hz. Hızır’ın yaptıkları, melekût âleminin hükümlerine göredir. Hz. Hızır, bu dünyadaki işlerin iç yüzünü göstermiştir. Burada bizim yanlış veya hakkımızda şer gördüğümüz pek çok şeyin, aslında doğru ve bizim için hayırlı olabileceği vurgulanmıştır. Ne var ki, bu âlemdeki davranış kriterlerimiz bellidir ve biz, bu kriterlere göre davranır ve hükmederiz. İşin melekût yönünü bilemeyiz. Dolayısıyla, Hz. Musa’nın karşı çıkışları, bu âlemin ahkâmına göre yanlış değildir.

İsmail Ünal

Diğer Peygamberlerin Ümmetlerine Olan Sevgileri İle Peygamberimizin Ümmetine Olan Sevgisi Farklı mıdır? Ayrıca Kendi Ümmetinin Fertleri Arasında da Sevgi Farkı Var mıdır?

Soruda birkaç husus var. Evvelâ,bütün peygamberler kastedilerek onların ümmetlerine olan sevgi ve muhabbetleriyle, Efendimizin (sav) sevgisi arasındaki fark;sonra da İki Cihân Serveri’nin kendi ümmetinin fertlerine gösterdiği farklı muhabbet ve sevgi hakkında ma’lûmat isteniyor.

Her peygamber kendi ümmetini sever. Bu sevgiden bazan sevginin kendisi bazan da şefkat manâsı kast olunabilir. Her ikisi de peygamberlerde en ulvî seviyede vardır. Ancak peygamberlerin kendi aralarında derece farkları mevzûbahis olduğu gibi, onlardaki duygu ve düşüncede de farklılıklar söz konusudur. İşte bu hakîkata binâen, bütün peygamberlerde var olan sevgi ve muhabbet Efendimizde en a’zam derecede vardır. Vardır ki,Cenâb-ı Hakk (cc) O’nun bu şefkat ve muhabbetini anlatma sadedinde kendi isimlerini O’na izâfe etmiş ve Allah Resûlü’ne “Raûf, Rahîm”demiştir. O müminlere karşı işte böyle bir sevgi ve şefkat âbidesidir.

Ve yine Onda öyle bir sevgi ve şefkat vardır ki, doğduğu zaman “ümmetî, ümmetî”demiş ve her nebînin, her velînin “nefsî nefsî”diyeceği yerde o yine “ümmetî, ümmetî”diyecektir.

Bu şefkat ve sevgiye bakın ki, mirâç vasıtasıyla ulaştığı zirveden, hem de başka hiçbir beşere nasip olmayan o yüksek pâyeden, sırf ümmetini kurtuluşa götürebilme ve ellerinden tutup onlara da böyle bir mirâç zevkini tattırabilme için geriye dönmüş ve dünyâya ızdırap yudumlamaya gelmişti.

O nasıl bir şefkattir ki, kendisini taşlayan ve vücudunu kan revan halde bırakanlara melek feverân ediyor ve “müsâade et de şu dağı onların başına geçireyim”diyor; fakat O,”kıyâmete kadar onların zürriyetinden bir fert ümmetime dâhil olacaksa, hayır istemem”karşılığını veriyor..

Ondaki sevgi ve şefkat işte bu manâda hiçbir peygamberle dahi kıyâs kabul etmeyecek kadar büyüktür.Onun târihî hayatı yüzlerce şefkat ve merhâmet misâlleriyle örülmüş bir kanevice gibidir. Meselenin ledünnî cephesi ise onu bizim kavramamız mümkün değildir.

Burada, Peygamberimizin kendi ümmeti arasındaki sevgi farkına geçmeden bütün peygamberler için geçerli bir kâideyi söyleyeyim: Her peygamber kendi ümmeti içinde en çok kendi nübüvvetine vâris olanları sever. Bu umûmî bir kâidedir ve Allah Rasûlü de bundan müstesnâ değildir. Çünkü bütün peygamberlerin dünyâya geliş gâyesi nübüvvete ait mânâları tebliğden ibarettir. Onlar, mîrâs olarak geride kalanlara ne mal ne de makam bırakırlar. Bıraktıkları tek mîrâs teblîğ ettikleri dindir ve o dinin esaslarıdır. O dine sahip çıkanlar öncelik sırasına göre elbette Peygamberlerin de en çok sevdikleri kimseler olacaktır.

Kâinatın Efendisi bir hadîslerinde meâlen şöyle buyurdular: “Size iki şey bırakıyorum: Allah’ın kitabı Kur’ân ve ehl-i beytim.”

Ehl-i beyte bu teveccüh, sadece sıhrî karâbetten değildir. Bunda ince bir sır vardır ve Allah Rasûlü bu sırra binâen ehl-i beytini nazara vermektedir. Zira, Ehl-i beyt-i Nebevî, cibilli olarak Kitabullah’a ve Resûlullah’a (sav) ve Onun getirdikleri ne sahip çıkmaktadırlar. Onun içindir ki, daha sonraki devirlerde onlara sahip çıkmak aynen dine sahip çıkmak gibi olmuştur. İşte bu hikmete mebni O, daha çok ehl-i beytini nazara vermektedir.

Diğer taraftan Allah Rasûlünün davâsını temsilde ve nübüvvet manâsına sahip çıkmada vârisleri Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz. Ali gibi zâtlardır. Bunlar Efendimiz’in gerçek vârisleridir.

Bu noktadan hareketle Efendimiz’in Peygamberlik davâsına birinci plânda sâhip çıkanlar Sahâbe-i Kirâmdır. Daha sonra da çeşitli devirlerde o pâk nesilden gelen ve yaşadıkları dönemde İslâm’ı en ulvî şekilde temsîl edip tekye ve zâviyeleriyle gönüllere hayat üfleyen Ehl-i Beyt olmuştur. Vâkıa dînî hayat ve dîne hizmet daha önce gelir. Hangi devirde olursa olsun Allah Rasûlünün (sav) gerçek mîrâsına sahip çıkanlar O’nun en yakınları ve Ehl-i Beyti sayılırlar.

Onun içindir ki, günümüzde bu hizmetlere sahip çıkan bir cemâata “Bunlar peygamberin vârisleridir”dense doğru söylenmiş olur. Çünkü onlar nübüvvet davâsına vâristirler.

Meseleye bu açıdan bakılacak olursa, Hz.Ebû Bekir’le başka bir sahâbî arasında fark yoktur. Zira hepsi de davâyı nübüvvetin vârisleridir. Fakat husûsî fazilette bütün ümmet bir araya gelse yine Hz. Ebu Bekir’e (ra) denk olamazlar.

Demek oluyor ki, ister kendi asrı içinde ve kendi devrinde yaşayanlar, isterse daha sonraki asırlarda yaşayanlar kim nübüvvet davâsına ve hangi ölçüde sâhip çıkarsa, o ölçüde Allah Rasûlü (sav) tarafından sevilmeye liyâkat kesb edecektir.

Nasıl ki, “Vemâ ale’r-Rasûlü ille’l-belâğ”sırrıyla peygamberlere düşen vazife sadece tebliğdir; aynen öyle de, kendisinden sonra bu işi omuzlayacak olanlara düşen vazife de yine sadece teblîğdir. Keza bu noktada bize düşen de O’nun arkasında edeple el bağlayıp “Bizim vazîfemiz ancak tebliğdir”demek olacaktır.Bu şekilde bir intisâpla O’na bağlandığımızdan ötürü de, kendimizi dünyânın en tâlihlileri arasında kabûl edebiliriz.

Şimdi de meselenin bir başka yönüne dikkatlerinizi istirhâm ediyorum:

Efendimiz (as) nübüvvet nûrunu görerek ve O’nun pırıl pırıl atmosferi içinde yetişerek vâris olan kimselerin durumu, diğerlerinden çok farklıdır. Bu da gâyet normaldir. Zira onlar bizzat Efendimizi (sav ) gördüler, Onun nurundan istifâde ettiler Onun her haline vâkıf oldular,sağnak sağnak vahiy yağan bir iklimde, vahyin ürpertici serinliğini dâima iliklerine kadar hissettiler.Ve O şanlı muallim ve üstat tarafından yetiştirildiler.Öyleyse, Efendimiz’in (sav) de onlara diğerlerinden daha farklı bir muhabbet beslemesi, onlara ihtimâm göstermesi ve onları aziz tutarak “Ashâbıma söven benden değildir”; “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir”şeklinde ifâdelerle onları taltîf etmesi, öyle bir mürüvvet âbidesine yakışan en uygun ifâde ve hareket tarzıdır. Beşeriyet içinde O’nu en çok onlar sevdi; Allah Rasûlü’de (sav) bu sevgiye mukâbelede bulundu, O da onları sevdi.

Ayrıca, Efendimiz bu hareketiyle kendinden sonra gelip cemâatların önüne geçen ve onları sevk idâre durumunda olanlara da bir hikmet dersi vermekte ve onlara bir usûl öğretmektedir. Her devir ve her devrede, birinci plânda duran ve mücâdele verenler hep birinci plânda tutulmalı ve başkaları onlara tercih edilmemelidir.

Bu bir vefâ borcudur. Allah Rasûlü (sav) ise insanlar arasında, bu yönüyle dahi en zirvededir. Ondan daha vefâlı bir ikinci insan gösterilemez.

Kendisine gelip “En çok kimi seviyorsun?”diye soran sahâbîye “Âişe’yi”buyurur. “Erkeklerden kastetmiştim”diye devam edince de “Babasını”karşılığını verir.

Burada, sevme ile vazife tahmîli arasındaki farkı izâh etmeme gerek yoktur zannederim. O her istidâdı yerinde kullanmada da misli görülmemiş bir fetânet sahibiydi. Kimi nerede istihdâm edeceğini çok iyi biliyordu. Öyle biliyordu ki, bu mevzûda târihin tespit ettiği aksi bir vak’a bilmiyoruz. Seçtiği insan hangi iş için seçilmişse, muhakkak diğerleri arasında o, mevzûu en iyi temsîl edenlerden biridir.

İki Cihân Serveri nasıl ısmarlama yaratılmış bir insandı, ona sahâbî olacak kimseler de kendi çaplarında ısmarlama insanlardı. Bunun manâsı şudur:

Efendimiz (sav) daha dünyâya geldiğinde peygamber olarak gelmiştir. Çünkü Onun çocukluk döneminde dahi bütün davranışları, daha sonraki durumunu destekleyici mâhiyettedir

Meselâ, bir kerenin dışında, câhiliye insanının anadan doğma üryan gezdiği devrede dizinden yukarısını açmamıştır. O biricik vakada da melek gelmiş ve ikâz etmiştir. Onun içindir ki, risâlet vazifesi kendisine teblîğ edilmeden evvel dahi, Mekke ve civarında, iffet, nâmus, hayâ denince ilk akla gelen O’nun ismi olurdu.İsmet sâhibiydi. Hiç günâha girmemişti. Ahde vefâda, doğrulukta, verdiği sözü yerine getirmede ve emanette emin olmada onun üstüne kimse yoktu. O’nun bir adı da “Emîn”idi. Tertemiz bir hayat yaşadı. Tertemiz olarak bu dünyayı terk etti. Vefatını duyup Medîne’ye gelen en yakın dost Hz. Ebû Bekir’in ona hitâben söylediği son sözler ne kadar mânidârdır.”Hayatın da pırıl pırıl, mübârek nâşın da pırıl pırıl ey Allah’ın Rasûlü’.’ Bu ifâdeler aynı zamanda başlangıcından sonuna kadar Allah Rasûlü’nün hayatını bir tek cümlede ifâde etmekti. O, bir çocuk masûmiyetiyle dünyâya gözlerini açmış.. yaşadığı seviyeli hayatla melek masûmiyetine ulaşmış ve zirveleşmenin akıl almazlığı içinde uçup ötelere gitmişti.

Onun içindir ki Mekke müşrikleri Allah Rasûlüne ettikleri bunca iftira arasına, onun nezih ahlâkını tenkit ifâde eden, tek kelime sokamadılar ve hep, akıl sahibi bir kimsenin kabûl etmeyeceği iftiralarda bulundular. Sâhir, şâir dediler de, meselâ, hiç kimse yalancı, dönek veya buna benzer isnatlarda bulunamadılar Bir yönüyle Cenâb-ı Hakk (cc) O’nun nezih ahlâkını, müşriklerin ağzına bir tokat gibi vurdu ve hepsini susturdu.

O, büyük bir davâyı temsîl etmek için gelmişti. Cenâb-ı Hakk (cc) O’na ümmet, sahâbî ve arkadaş olacakları da,öyle bir davâyı ilk omuzlayacaklar olmaları itibâriyle, bu işin altından kalkabilecek kıvam ve mâhiyette, husûsî olarak yarattı. Evet, onlar husûsî ve ısmarlama insanlardı.

Düşünün ki Hâlid b. Velid, Mûte’ye iştirâk ettiğinde henüz iki aylık bir Müslüman’dı. Bir nefer olarak harbe iştirâk etmişti. O gün ismi sayılan kumandanlar arasında onun adı yoktu. Zeyd b. Hârise, Cafer b. Ebî Tâlib ve Abdullah b. Revâha sırasıyla sayılmış ve “eğer ona da bir şey olursa sancağı Allah’ın kılıçlarından bir kılıç alsın”denilmişti.

Mûte’de Müslümanların sayısı üç bin, Bizans ordusu ise tam bunun 66 misli, yani ikiyüzbin kişiydi. Bazıları tereddüt geçirdi. Biz bu kadar sayıda bir düşman beklemiyorduk, Medîne’ye geri dönelim, dediler. Ancak Zeyd önlerine dikildi. Nasıl bütün hayatı boyunca ve hangi mevzûda olursa olsun hiç dönmemişti, burada da dönmeyecekti. O tecessüm etmiş bir itaatti. İki Cihan Serveri ona, anası yaşında bir kadınla, Ümmü Eymen’le evlenmesini söylemiş hiç tereddüt etmeden kabul etmişti.Tâif’te Allah Rasûlüne (sav) atılan taşlara kalkanlık yapmış ve her tarafı kan revân içinde kalmıştı. Bugün bir ordu kumandanıydı. İşin mâhiyeti değişse bile özü değişmemişti. O hep itaat ediyordu. Arslanlar gibi kükredi. Düşmanın sayısı ne olursa olsun geri dönülmeyecekti. Zira Allah Rasûlü (sav) onlara bunu emretmişti.

Altıncı güne kadar savaşıldı. Altıncı gün bütün ordu komutanları sırasıyla şehit.oldular. Sancak yere düşeceği sırada bir nefer onu kaptı ve sâhibini aramaya koyuldu. Hâlid’i görünce de sancağı ona uzattı. Fakat Hâlid (ra) “sen benden önce Müslüman oldun, daha lâyıksın”diyerek sancağı almak istemedi. Ancak, çok ısrar edilince kabul etti. Zaten bütün bu olanları Allah Rasûlü, Medîne’de ashâbına anlatıyordu. Evet hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve anlatıyordu…

Hâlid b.Velid (ra) o gün büyük bir iş yapmıştır. Bazıları Mûte’ye zafer değildir, deseler bile, Mûte destandır, zaferdir. Ve bu zaferi Cenâb-ı Hakk, Hâlid’in (ra) eliyle nasip etmiştir.

O gece orduyu yedi sekiz bölüğe ayırır. Cenahları değiştirir. Sağ’ cenahı sola, solu sağa taşır. Öndekileri arkaya, arkadakileri de öne geçirir. Ayrıca birkaç gruba da vazîfe verir. Gizlice Medîne tarafına doğru gidecekler ve geceleyin Medîne’den yeni bir güç geliyor gibi def ve dümbelek çala çala geleceklerdir.

Denilenler ayniyle yapılır. Ertesi gün düşman neye uğradığını anlayamaz. Herkesin karşısına tanımadığı bir sîma çıkmıştır. Hele nümâyiş içinde Medîne tarafından gelenler onları iyiden iyiye yıpratır ve artık psikolojik olarak çökmüşlerdir.

Ertesi gün Hâlid atına biner ve düşmanın merkezine hücum eder. Gözü hiçbir şey görmemektedir. Dikkat edin henüz Müslüman olalı iki ay olmuştur. Ne bildi ne öğrendi de bu kadar kısa bir zaman içinde bu mâhiyete geliverdi..!

Stratejisi de tam tatbîk ediliyordu. Arkaya yerleştirdiği insanlar tembih edildiği şekilde durmadan geliyordu. Düşman iyice sarsıldı ve gerilemeye başladı. Bunu-fırsat bilen Hâlid (ra) hemen ordusunu topladı ve Medîne’ye avdet etti. Fakat düşman öyle korkmuştu ki, onun geri dönüşünü dahi, bir harp taktiği zannediyorlardı, dolayısıyla da takîbe cesâret edemediler.

Ben Hâlid’i bir misâl olarak söyledim. Siz buna bütün diğer büyük istidâtları, kendisinden sonra cihânı idâre edecek olan halifeleri, siyâsî dehâsı herkesçe müsellem Amr b.Asları, ordu kumandanlarını veya hep bir nefer gibi cansiperâne bir harp meydânından diğer harp meydânına koşanları, gece bir âbid, gündüz bir muharip olanları ekleyin düşünün; Efendimiz (sav) gibi onların da birer ısmarlama insan olduklarını ve daha sonra gelenlerden hiç kimsenin onlara benzemelerinin mümkün olmadığını aynel yakîn bir surette kabûl ve ilân edeceksiniz.

İşte Allah Rasûlü (sav) öbür âlemden buraya, el ele, omuz omuza ve kol kola geldiği bu cemâatını, diğerlerinden üstün tutuyor ve onlara asıl vârisleri nazarıyla bakıyordu.

Şu kadar var ki, o vefâ âbidesi insan ümmetinin diğer kısmını da unutmuş değildi. Kendine bağrını açan taşı toprağı dahi unutmayan o insan, asırlarca sonra dahi olsa,Ona ümmet olmayı şeref bilen ümmetini unutur muydu hiç? Her cumartesi Kubâ’yı ziyaret ederdi. Çünkü orası O’na ilk konaklık yapan yerdi. Mekke’den ayrılınca ilk defa ona Kubâ sînesini açmış ve “burada kal Ya Rasulûllah”demişti. O da her hafta giderek bu vefâ borcunu ödüyordu. Uhud’u da mutat vakitlerde ziyaret eder, Bakîdeki dostları için göz yaşı dökerdi. Son ziyaretinde de “Kardeşlerime selâm olsun”demişti. Sahâbî: “Biz senin kardeşlerin değil miyiz”dediler. “Onlar henüz gelmedi”buyurdu. İşte O’nun”kardeşlerim”dediği sizlersiniz. Çünkü sahâbî Onun arkadaşlarıydı. O’nunla beraber yaşamışlardı. Daha sonra gelip, görmeden O’na biat edip, davâsı uğruna gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırâbı göğüsleyen ve böylece davâyı nübüvvete vâris olduğunu gösterenler de O’nun kardeşleriydi. Zira Allah Rasûlü (sav) onlara selâm gönderirken “Kardeşlerim”demişti. Belki de şu ifâdelerin içinde husûsî olarak, birbirini kardeş kabul eden ve kardeşte fâni olmayı şiâr edinen cemâatın fertlerine de husûsî bir iltifât vardı. O kendisine yakışır şekilde iltifât ederken, bu iltifâtın muhatapları da liyâkatlarını göstererek kendilerine yakışanı bir vazife şuuru içinde edâ etmelidirler. Aksi tablo ise, o büyük rûhu her an dilgîr eder.

Onlar kendi devirlerine ait vazifeyi kendilerine has ferâsetle yerine getirdiler. Şimdi, ayni vazifeyi aynı şuurla yerine getirme vazifesi bize düşmekte…

Hz. Havva, Hz. Adem’in (as) Eğe Kemiğinden mi Yaratılmıştır?

İnsan, tekâmül neticesi şu hali iktisap etmiş bir varlık değildir. O müstakillen, bir nev’i olarak yaratılmıştır. Yoksa, nev’ilerin değişmesi neticesinde bir şeyler iktisap ede ede bu hâle gelmemiştir. İstifa-i tabii’ye (natürel seleksiyon) uğrayarak da bu hale gelmiş değildir. İnsan, nev’i olarak, Allah tarafından yaratılmıştır. Hz. Adem de bir bakıma, Hz. Mesih gibi mucize olarak yaratılmıştır. Sebepler alemi içinde mucizeyi izah etmeye de imkan yoktur. Doğrusu, canlının meydana gelişini, ne tabiatçılar, ne de tekamülcüler pozitif olarak ispat etmiş değillerdir. Ortaya attıkları nazariyeler, ilmî bir tarafı olmayan tutarsız şeylerdir ve çok zayıf payandalar üzerinde durmaktadırlar… Yapılan haklı tenkitler karşısında da, artık iflas etmiş sayılırlar. Bu hususta yazılmış eserler, yapılmış konuşmalar var; istifade için onlara başvurulabilir…

Sebepler alemi içinde bir meseleyi ele alırken, onu illet-malul (sebep-netice) dengesi içinde “tenâsüb-ü illiyet prensibi”ne göre ele alırız. Mesela diyoruz ki; bir tohumdan bir ağacın meydana gelmesi için, Allah’ın (cc) izniyle evvelâ buna zemin, toprak, vasat, atmosfer, tohumun ve tohumun da ukde-i hayatiyesinin müsait olması gibi şartlar lazımdır. İşte bu sebepler, omuz omuza verince “illet-i tâmme”dediğimiz şey meydana gelir. Bu illet (sebep), malûlün (netice) vücudunu zarurî kılar. Yani, Allah’ın izniyle bu sebepler toplanınca, bir ruşeym bir başak, bir yumurta da bir civciv olur.

İnsanın ilk yaradılışı bir mucizedir. Bu meseleyi sebep-netice münasebeti içinde şöyle ele alabiliriz. Diyelim ki; bir canlıdan, diğer bir canlı elde etmek için, bir kuşla bir tavuğu veya bir atla merkebi çiftleştirdiniz; birincisinden hiçbir şey olmaz. İkincisinden de nesli devam etmeyecek olan katır meydana gelir. Burada illet eksiktir; yani “tenâsüb-ü illiyet”prensibine göre neticeye gitmede kusur vardır. Ama, erkek ve kadından, bir insanın elde edilmesi için, erkek spermi, kadının rahminde yumurta ile bütünleşirse, mualece tam, sebepler eksiksiz ve her şey mükemmeldir. O zaman Allah’ın emri ve izniyle cenin teşekkül edebilir, büyür.. geçireceği safhaları geçirir ve dünyaya gelir. Burada, sebepler tam içtima ettiğinden, beklediğiniz neticeyi elde etmiş olursunuz. Vakıa, harikulâde kabilinden Allah (cc) onu da değiştirebilir ve ayrı bir kabiliyette, değişik mahiyette de dünyaya getirebilir…

Evet bu, işin esbap içinde îzahıdır. Mesele, illetle-ma’lûller, sebepler-neticeler üstü cereyan ederse, o zaman evolüsyonla, natürel seleksiyonla değil, Allah’ın (cc) ve Resulünün (sav) anlattığı şekilde kabul etmemiz iktiza eder.

Allah diyor ki: “Sizin izah edemediğiniz noktayı ben size anlatayım;”bu bir mûcizedir. Hz.Adem annesiz babasız; Hz. Mesih ise babasız bir mucizedir. Allah, herhangi bir varlığı bazan anasız, bazan babasız meydana getirdiği gibi, bazen de hem anasız, hem de babasız yaratabilir. Ve işte, Hz. Adem’in yaratılması da böyledir ve bu yaratılışı sebeplerle izah etmeye, imkân yoktur. Kur’an-ı Kerim meydan okuyor. “Gezsinler yeryüzünü, hilkat nasıl başladı görsünler.”(Ankebut/20) Yokluktan varlığa geçişi nasıl izah edecekler?

Bunun gibi, Hz. Havva’nın, Hz. Adem’den yaratılması meselesi de, başka bir mucizedir. Onun için, sebeplerin cereyanı içinde bunu da, izah edemiyoruz. Tabii edemiyoruz diye inkâra kalkışmak da, safdillik olur. Çünkü aynı şey Hz. Adem ve Hz. Mesih için de bahis mevzuudur.

Hz. Adem ve Havva’nın yaradılışı unutulduğu için, Hz. Mesih’in yaratılışı ile Allah, yeniden ilk yaratılışa nazarları çeviriverdi ve Hz. Mesih’in dünyaya gelişini soranlara: “Allah’ın nezdinde Hz. İsâ’nın durumu, Hz. Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra da ona “ol”dedi ve oluverdi.”(Ali İmran/59) buyurmaktadır..

Evet, insanlık ilk mebdei unutmuştu. Hz. Mesih’le Allah (cc) onu yeniden hatırlatıverdi.

Şimdi serrişte edilmek istenen Hz. Havva’nın, Hz. Adem’in eğe-kemiğinden yaratılması meselesine gelelim: Ben bu hususta da yine bir diyalektik yapılmak istendiği kanaatindeyim. Diyalektiğe mevzu teşkil eden husus şu: Hz. Adem’in kaburgalarının en küçük, en kısa kaburgasından bir parça alınıp, ondan Hz. Havvâ yaratılıyor.. Niye eğe kemiği ve niye Hz. Adem’den? Evvelâ şuna dikkatinizi rica edeceğim; insanın Allah tarafından yaratıldığına o kadar kuvvetli deliller vardır ki, bunu inkâr etmek mümkün değildir. Ve aynı zamanda bu, Allah’ın varlığına zâhir ve bâhir bir delildir. Kâinat binlerce kanun, nizam ve prensipleriyle aynı şeyi anlatıyor. İnsanın, enfüsi hüviyeti, iç alemi, kalbi, sırrı, daha keşfedilemeyen bir sürü letâifi hep Allah’ı gösteriyor. Daha bunlar gibi Allah’ın varlığına kati şahit olacak binlerce delil var. Hemen herkes; feylesof, mütefekkir, kelamcı, bu delillerden bir kısmına tutunmuş, onlarla sahil-i selamete çıkmağa çalışıyor. Hele bunların bin tânesi bir araya getirilince, Allah’ın varlığını gösteren ne müthiş, ne güçlü bir delil olur, kıyası dahi kabil değil.

Şimdi bir kısım inkârcılar, bütün delillere gözlerini kapayarak sadece, Hz. Adem’in eğe kemiğinden, Hz. Havva’nın, yaratılması meselesini, inkâra vesile gibi göstermek istemektedirler. Bunların durumunu Büyük Mürşit şöyle bir misalle dile getiriyor: “Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük onun vücudunda devam ettiği müddetçe, hakikat güneşinin görünmesine bir engel teşkil eder. Evet, müşahede ile sabittir ki; bir mimar elinden çıktığını gösteren katı, yakîn bürhan ve delillerle dolu büyük bir kalede. küçük bir taşta, küçük bir muvazenesizlik görülse, o kör olası nefis, o kaleyi tamamen inkâr eder ve altını üstüne getirir. İşte nefsin cehaleti, hamakatı bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır.”Bu düpedüz bir şartlanmışlık, bir peşin hükümlülük ve muhakemesizlikten başka bir şey değildir. Evet, ister insan, ister kâinat, baştan aşağıya, Allah’ın varlığı hakkında, binlerce delil, binlerce beyan olarak bu hakikatı ilân ettiği halde, her şeye böyle tek taraflı bakmak, mahrumiyet değil de ya nedir..?

Eğe kemiği meselesi, Buhari, Müslim, Ahmet b. Hanbel’in Müsned’inde anlatılıyor. Bu kitaplarda zikredilen hadis-i şerif, Hz. Havva’nın, Hz. Adem’in eğe kemiğinden yaratıldığını ifade ettiği gibi, Kur’an-ı Kerim de Nisa suresinde “Ey insanlar O Adab’a karşı gelmekten sakının, korkun ve himayesine girin ki, O sizi bir nefisten yarattı ve eşini de ondan yarattı.”Sure şeklinde meseleye temas ediyor. Burada Arap dilinin karakteristik hususlarından birisine dikkatinizi rica edeceğim. Dişiye râci zamirler “H┺eklinde; erkeğe râci zamirler “Hû”şeklindedir. Bunu aşağıdaki ayette açık olarak görmek mümkündür: “Sizi bir nefisten yarattı; eşinizi de ondan yarattı.”(Zümer/6) Bu ifade üzerinde biraz duralım. Demek ki, Cenab-ı Hak evvelâ Hz. Havva’yı, zât-ı Adem’den değil de mâhiyet-i Adem’den yarattı. Çok dakik bir husustur bu… Nefs-i Adem, mâhiyet-i Adem’den başkadır. Meselâ bir insanın, “zatı budur, boyu şu kadar, kilosu bu kadar, edası şöyledir”denilir. Bir de onun mahiyeti, iç ve dış âlemi, düşünceleri, Allah’a yakınlık ve uzaklığı vardır. Eğer bir insan esas benliği ile ele alınacaksa, ikinci şıkkı, yani mâhiyetiyle ele alınacaktır. Aslında öbür yanı, sırf bir iskelettir. Şimdi bu mânâdaki bir insan, benliği ve nefsi itibariyle başka, cesedi itibariyle başkadır. Kur’an-ı Kerim Hz.Havva’nın hilkatini ele alırken:”minha”sözüyle “o nefisten”diyor; Adem’den değil.

Ayrıca, hadis mütevatir olmayıp, âhâdi olduğu için, böyle tek kişinin rivayet ettiği bir hadisi âyetle izah etmek icap eder. Bu husus ayet ve hadislerin izahında önemli bir usûldur. Ayet burada mütevatir ve Allah’ın kelâmıdır. Öyle ise, hadisi ayete ircâ etmek ve müphem noktaları ayetle aydınlatmak gerekir. Evvela, Resul-ü Ekrem’in (sav) bu Hadis-i Şerif’i ifade buyururken, bu sözün söylenmesine esas teşkil eden hususun bilinmesi çok önemlidir ve mutlaka buna dikkat etmek lazım gelir. Buyuruyor ki:”Kadınlara hayır tavsiye edin.”Yani,onlara daima iyiliği, güzelliği anlatın ve nasihatçı olun ki, istikamet kazansınlar. Çünkü kadın eğe kemiğinden yaratılmıştır. Eğer onları çarçabuk düzeltmeye kalkarsanız kırıverirsiniz; İhmal ederseniz, bu sefer de eğri kalırlar. Demek ki, burada sözün irâdına sebep olan şey, yani hadisin üzerinde dönüp durduğu husus, “menat”kadının terbiyesi ve ev siyasetidir. Evet, onu çabuk düzelteyim derseniz kırıverirsiniz; hiç düzeltmeyeyim derseniz, bu defa da olduğu gibi kalır.

Allah’ın Resulü (sav) bunu anlatmak için bir husus tespit ediyor. O da, erkeğe nispeten kadının eğriliğe daha müsait olması, inceliği ve kırılırlığı… Demek ki, esasen Hadis-i Şerifte anlatılmak istenilen şey, Hz.Havva’nın eğe kemiğinden yaratılmış olması değil; kadının kendi haline bırakılırsa eğri kalacağı, ölçüsüz bir düzeltmeye gidince de, kırılacağı hususudur.

Tabii, burada ifadenin bu şekilde irâd edilmesi ne hikmete binâendir, o da ayrı bir mesele…

Resul-ü Ekrem (sav) bunu ifade ederken,”min dal’ihî””eğe kemiğinden”demiş. Buradaki ‘inin”Türkçe’mizde, “den”karşılığıdır. Ama bu bazan “teb’iz”içindir, bir şeyin bir parçasından, bazısından demektir. Bazen “beyan”mânâsına gelir, şu cins şeyden demektir. Binâenaleyh, burada Resul-ü Ekrem (sav) meseleyi kestirip atmadığına göre, başka mânâlar da akla gelebilir.

Efendimiz’in (sav) bu türden pek çok ifadeleri vardır… Meselâ buyuruyor ki, Her canlının bir şeytanı vardır. Hayvanların şeytanı da şudur.”Kaçan bir deve münasebeti ile, bunu söylüyor. Ve devam ediyor; “Deve şeytandan yaratılmıştır.”Şeytanın artığından gibi bir şey… Esasen Efendimiz (sav) bu ifadelerinde; nasıl insanların şeytanları var;öyle de, hayvanlar içinde de, şeytanların yaptığı şeyleri yapanlar vardır; diyerek şeytandan ziyade, şeytanca davranışa dikkati çekmiştir. Aslında bizler de duygusuz, hissiz bir adama: “Bu adam odundandır.”deriz. Elbette ki hiç kimse, bu adamın maddesinin odun olduğuna hükmetmez. Belki duygusuz, katı, en ufak bir hassasiyet yoktur, mânâsına hamleder ve öyle anlar. Bunun gibi “Falan insan şeytandır”dendiği zaman; iğfal, idlâl eder, insanları baştan çıkarır mânâsı kastedilmiştir.

Şimdi, başta söylediğim âyetin mânâsına dikkat ederek Efendimiz’in (sav) sözüne bakalım. Kadın, erkeğin “eğe kemiğinden yaratılmıştır. Yani, bir bakıma kadın erkeğin bir parçasındandır; yani, aynen erkeğin cinsinden ve mahiyetinden bir varlıktır. Yani onun protein çorbası ne ise, onun ki de odur. Yoksa aynı cinsten olmasalar, telkih ve aşılama olmadığı gibi nesil de üremez. Çünkü ayetin sonunda şöyle diyor: “Sonra onlardan birçok erkek ve kadınlar üretiverdi.”(Nisa/1) Ayrı cinsten olsa üreme olmayacaktı. Demek ki aynı olması lazım…

Hadiste “dalâa”kelimesinin kullanılması, kök itibariyle eğrilik tabirinden daha çok,eğriliğe meyilli olduğuna, çabuk eğrilebilecek durumda olduğuna işaret içindir.

Resul-ü Ekrem (sav) bu tabiri seçmişlerdir. Yani kadın erkekten daha çabuk bozulabilir ki, böyle bir husus, münakaşası yapılmayacak kadar açıktır ve hal-i âlem buna şâhiddir. Evet, bugün ehl-i gaflet, ehl-i dalâlet; kadını, erkekleri baştan çıkarmak için bir olta olarak kullanmaktadır. Hele şu 20. asırda kadın, öyle pâyimâl olmuştur ki, hiçbir devirde onun bu kadar zebil olduğunu göstermek mümkün değildir. Reklamlar müessir olsun diye en âdi reklamlarda dahi onun âlet edilmesi, hadiste işaret buyurduğu gibi, onun boşluk ve zaaflarını göstermesi bakımından fevkalâde manidâr olur.. Tekerleklerin üzerine; helâ ve banyo malzemesi üzerine, sucuk ve sosis üzerine yapıştırılan kadın resimlerini izah etmek mümkün müdür? Ve bu bayağı şeylerle kadın arasındaki münasebet nedir…? Demek ki, kadın ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet tarafından bir kısım eğriliğe-büğrülüğe alet edilecekmiş ki, ileride zuhur edecek böyle bir eğriliği, Resul-ü Ekrem (sav) erkeğin en eğri tarafından alınmış diye ifade buyurdular. Evet, sanki kadın, o cinsin en eğri yanlarını nefsinde toplamış da bir mânâda eğriliğin timsali olmuş gibidir. Herhalde bu hususu ifade etmek için, bundan daha güzel ve tatlı bir tâbir seçilemezdi.

Ayrı bir hususu daha bu münasebetle ele alalım. Tevrat’ın Tekvin bölümünde Hz. Havva’nın, Hz. Adem’in bir tarafından alınıp yaratıldığı açıkça ifade edilmektedir. Esasen Hz. Adem’in herhangi bir tarafından Hz. Havva’nın alınmasında hiç bir beis yoktur. Allah’ın mucize olarak yarattığı Hz. Adem, daha su-toprak arası bir halde iken, o çorbanın bir tarafından bir parça alınıp, ondan da Hz. Havva’nın yaratılması, hiçte istiğrab edilecek bir husus değil. Aslında, ilk hilkat bir mucizedir. Hz. Adem de, Havva da bu mucizenin eseridirler. İlim, bu hususta kolsuz, kanatsız, gözsüz ve sağırdır ve ilk hilkat için bir şey söyleyememekte, ma’kul bir tefsir getirememektedir. Binâenâleyh ilk hilkati zaten mucize olarak ele alıyor ve Allah’ın dediğine teslim oluyoruz. Bunu da ceffel-kalem, körü körüne değil, bilakis, atomdan-kâinata, her şeyde Allah’ın ilim, irade ve kudretinin Kahhar hakimiyetini ilim ve fen pencerelerinden göre göre, hissede hissede kabul ediyoruz.

Doğruyu O bilir ve doğru O’nun dediklerinde aranmalıdır.

Diğer Peygamberlerin Hemen Hepsinin Misyonlarının Bir Noktasında Hicret Olmasına Mukabil, Hz. Musa da (as) Risaleti Öncesi Bir Hicret Var. Bunun Hikmeti Nedir?

Hicret’in temel esprisi, temel manâsı, bir misyon sahibinin, doğup büyüdüğü, çocukluğunu geçirip tanındığı yerden, tanınıp bilinmediği bir başka yere göç etmesi ise, bütün hicretleri bu manâ zaviyesinden ele alabiliriz. Bir insana, doğup büyüdüğü yerde fazla itibar edilmez. Çocukluğundaki bir kusuru, gençliğindeki bir hatası göze batar; ayrıca, o orada, “bizim falanca”dır. Fakat bir misyon ve o sahada hizmet aşk ve şevkiyle bir başka diyara giden insan, orada yepyeni biri olarak karşılanır. Hz. İbrahim, (as) doğup büyüdüğü Irak’tan Kenan diyarına gelmiş; Hz. Lût (as), Sodom ve Gomore’ye gitmiş, Efendimiz (sav) ise, Medine’ye hicret buyurmuşlardır. Hz. Musa ise, kendisine risalet verilmeden önce Medyen’den 10 yıl kadar kalmıştır ki, bu, onun için sanki bir eğitim ve risalete hazırlık dönemi olmuştur. Daha önce de bahsi geçtiği gibi, Firavun’dan firarla, Cenab-ı Hakk’a mülâkî olma dönemi geçirmiş ve 10 yıl önce geldiği yerden, hüküm sahibi bir Rasûl olarak dönmüştür.

İsmail Ünal

Hz. Süleyman’ın (as), Şükre Muvaffak Kılması İçin Cenâb-ı Allah’tan Yardım İstemesini Kendi Adımıza Nasıl Değerlendirmeliyiz?

Neml Suresi, Süleyman aleyhisselamın şükredebilmek için yardım istemesini ve o duasına vesile olan hadiseyi meâlen şöyle anlatır: “Günün birinde, Süleymanın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplanmış, hepsi birlikte, düzenli olarak kendisi tarafından sevkediliyordu. Derken Karınca vadisine geldiklerinde, onları gören bir karınca: “Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları, sizi farketmeyerek ezip çiğnemesinler!”diye seslendi. Onun sesini işiten Süleyman tebessüm ederek: “Ya Rabbi, dedi, beni nefsime öyle hakim kıl ki gerek bana gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, Seni razı edecek güzel ve makbul işler yapabileyim. Bir de lutfedip beni salih kulların arasına dahil eyle!”(Neml, 27/17-19)

Hz. Süleyman aleyhisselam, babası Davûd aleyhisselam aracılığıyla kendilerine şükür emredildiğini; verilen onca nimete aynı ölçüde mukabelede bulunmanın da sadece Allah’ın yardımıyla mümkün olacağını biliyor ve “Sen bizi tutar, destekler, teyid buyurur ve kalbimizi, ruhumuzu, hissimizi açar, bir lisanla bin türlü şükretme imkanını bahşedersen Sana ancak o şekilde layıkıyla şükredebiliriz.”manasına gelen bir talepte bulunuyor.

Hani insan ister ki, evliyâullaha müyesser olduğu gibi öyle bir tesbih çeksin, bir tesbihe binlerce “sübhanallah”ı sığdırsın.. bir defa desin ama binlerce tesbihi birden demiş gibi kalbi açılsın. Bu hal mümkündür ve o çok büyük, engin bir kalbe vâbestedir. İşte Süleyman Nebi gibi peygamber efendilerimiz ve ehlullahtan bazı hak erleri zerrât-ı kâinatı adeta tesbih tanesi gibi kullanır; bir tesbihle binlerce sübhanallahi seslendirirler. Allah’a karşı şükürde bulunacaklarsa, bir kapıdan “şükür”der, ama şükür sesini, hamd sadâsını yüz kapıdan birden yükseltir; fakat, yine bunu da az görürler. Çünkü onlar, nimetlerin farkındadırlar. Farkında olmak, o nimette bir enginlik hasıl eder onların gönlünde. Yapıp ettikleri fiilî, kavlî ve fikrî hiçbir şükrü yeterli görmezler ve “Ben bu nimetlerin şükrünü eda edemem..”der şükrü daha iyi eda edebilme yolları ararlar.

Onlardaki bu hali şöyle düşünebilirsiniz: Biz, bir sofrada yemek yer, ellerimizi kaldırır, dua ve şükrederiz. Dua ve şükrümüz, bir yönüyle sadece yediğimiz yemek etrafında döner. Oysa ki, kalbimiz engin olursa, biz yediğimiz o yemeği, dün yediğimiz, -ömrümüz olursa- yarın yiyeceğimiz yemekle ve aynı zamanda sevdiğimiz insanlara lutfedilen rızıklarla, bütün müminlerin yemekleriyle beraber duyar, Rezzâk-ı Kerîm’in topyekün varlığı rızka boğmasını hisseder ve kendimizi çok azim bir nimet sofrası önünde buluruz.. buluruz da, sadece o an soframıza konan nimetleri değil; bütün varlığa bahşedilen lütufları tahayyül eder, ağzımız kuvve-i zâikasıyla o nimeti tattığı, gözlerimiz onlardan ayrı bir zevk aldığı, kulaklarımız bambaşka bir haz zemzemesi duyduğu ve letâifimiz apayrı bir lezzete açıldığı gibi herkese verilen bütün rızıkları nazara alarak bütün zerrelerimizle şükrederiz. İşte, sadece mevcut nimetlere “elhamdulillah”deme başkadır, bir de engin gönüllü insanların geniş bir kapı aralayıp bin dille şükretmeleri başkadır. Birisi kalıplar arasında sıkışmış çok dar bir teşekkür, öbürüyse binlerce dille seslendirilen geniş bir şükürdür.

Evet, şükre esas teşkil edecek, ister doğrudan doğruya, isterse de şöyle-böyle şahsımızı, insanî hislerimizi alakadar eden, bizde bir ilgi uyaran başka varlıklara ait ne kadar nimet varsa onların hepsini birden nazar-ı itibara alarak Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunup “eşşükrü lillah”demek, o lisanlar sayısınca birbirini çağrıştıran ve nâmütenâhî keyfiyete bürünen bir şükür olur. Fakat, böyle bir şükür dahi, Zat-ı Ulûhiyetin büyüklüğüne uygun değildir. İşte Süleyman aleyhisselam bunun idrakıyla “Ya Rabbi, diyor, beni nefsime öyle hakim kıl ki, gerek bana gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim.”Cenab-ı Hak’dan kendisini te’yid etmesini, ona zahir olmasını istiyor. Ayrıca, salih amel hususunda da Allah Teâla’nın inayetine sığınıyor. Ve dahası, salih amel isterken de Rahman u Rahîm’in rızası hangi amel ve hangi yönde ise ona muvaffak kılınmayı, O’nun rızasına ermeyi talep ediyor.

Hz. Âdem’le Havva’dan Dünyaya Gelen Çocuklar O Zaman Evleniyorlardı. Şimdi Neden Yasak Edildi?

Bu sorunun da, benzeri sualler gibi, belli mihraklarca ayarlanıp, sistemli olarak gençler arasında neşredildiğini esefle müşahede etmekteyiz. Evvelâ, bu ve benzeri soruları ortaya atanların samimiyetine inanmak oldukça güçtür. Bunun arkasında söylemek istedikleri şey ise az bir dikkâtle anlaşılacak kadar açık ve vazıhtır. Bu türlü soru imâl etme gayretlerinin en mühim hedeflerinden birisi, belki de birincisi, dinin esaslarında bir kısım tenâkuzların, zıtlıkların bulunduğu zannını uyarmaktır.

Ve, aynı cinsten soruların hemen hepsinde nifak rejiminin menfî kâideleri mevcuttur. Hâşâ… “Allah yoktur. Din bir afyondur. Mukaddesler birer tabu ve emperyalizmin istismâr vasıtaları… Âile ve onda haram ve helâl sınırları âlem-şümûl hakikatlara zıt ve belli bir dönemin değişik istismar unsurları vs. “Perdenin aralanmasıyla ortaya çıkan şu şeyler ise doğrusu tüyler ürperticidir: Birbirine zıt emirlerle, bugüne kadar devam ede gelen din, artık akıl ve mantık’ın zaferi karşısında merciiyetini kaybetmiştir. Öyle ise serâzâd ve çakırkeyf, aklımıza esen her şeyi yapmalıyız. Bu, kız kardeş, hala ve teyze ile evlenmek bile olsa…

İşte masum gibi görülen sualin arkasındaki, tüyler ürpertici, şenî tasavvurlar ve iğrenç plânlar! Ve işte “Pozitivizm”ve “Rasyonalizm”kalkan yapılarak, körpe dimağların iğfal edilmesi!..

Cemiyetimizin bir kesiminde, din ve neslin muhâfazası prensiplerini tahrip etmeyi hedef alan bu türlü istifhamlar, îmâl edildiği çevreye bakılarak; “Bu da onların çarpık fikirlerinden biri, doğrular ise, onların iddiasının aksi olduğuna göre, bunun böyle olması en doğrudur”demek, en isabetli cevap olacaktır. Ama, biz, yine bir de bir iki cümle ile bunun üzerinde durup bir şeyler söylemek istiyoruz.

Evvelâ, bu bir dînî mesele, hem de dinin teferruâtına âid bir meseledir. Dîne inanmayanın, hele dînin temel prensiplerini kabul etmeyenin, bu türlü şeyleri kurcalamağa asla hakkı yoktur.

Din, emir ve yasaklarıyla inananlar için bağlayıcı olduğunda kimsenin tereddüdü olmasa bile, inkârcılar için böyle bir şey her zaman söz konusu olmasa gerek. Bu îtibarladır ki, bir kısım kimseler serâzâd, çakırkeyf, her istediklerini yaptıkları halde, inanan hiçbir insan onlara karışmamaktadır; nitekim şu anda da bilip karışmadığı gibi. Zira, amel ve davranışlardaki sapıklık ve inhiraflar sadece ve sadece, düşünce, tasavvur ve kanaat bozukluğundan doğar. Bunlara istikâmet kazandırılamadıktan sonra, davranışları düzeltmeğe uğraşmak beyhûdedir.

Bu mesele, dinin teferruâtına âid bir meseledir. Bu türlü meselelerde, beşerin tekâmülüne muhâzî (paralel) olarak, gelişme mânâsında değişmeler her zaman olmuştur. Şu anda muhatabı bulunduğumuz emir ve yasaklar -hikmetlerden kat-ı nazar- o zamanki emir ve yasaklardan farksızdır. Bu hususta mühim olan Âmirin emridir. O; dün bir batında dünyaya gelenlerin izdivacını yasaklar; bugün de anne-baba münasebeti zaviyesinden yeni yasaklar kor ve “bu muamele haramdır”der. Bu, tıpkı bir çocuğun bütün bir gelişme döneminde, hayatına ait kanunlara müdahale edilip, yemesi, içmesi, giymesi değiştirildiği; hatta seviyesine göre bir dil kullanılıp tenezzülât yapıldığı gibi.. devamlı gelişme kaydeden beşer hayatında da, aynı şeylere riayet edilmiştir. Nasıl ki, çocuğun bakım, görüm ve anlayışına riayet etmek bir küçüklük; hatta bilgisizlik değildir; aksine bir büyüklük ve irfan nişanesidir. Öyle de, dünden bugüne gelişen ve olgunlaşan insanlığın, her devrine göre kanun koymak ayn-ı hikmet ve hakikatdır.

Bu meselenin, suâlde ifâde edildiği şekilde cereyan etmesi, itimat edeceğimiz kaynaklarda mevcut değildir. İsrailiyat menşeli de olabilir. Ancak, Kurân’ın naslarına istinâden, hilkat zincirini Âdem (as) ve zevcesine bağladığımız için, böyle bir şeyi kabûl etmeye kendimizi mecbur biliyoruz. Meselenin aslına inilmeden olduğu gibi kabûl edildiği takdirde, insanoğluna, maslahatlara riayet etme dersi vermek sadedinde, muvakkaten tecviz edilmiş, sonra da yasaklanmak suretiyle, zamanla bu kâbil ahkâmın değişebileceği hatırlatılmıştır.

Muvakkaten tecviz edilen böyle bir muamele, muhataplarının farklılığıyla hususiyet arz etmektedir. Evet, yetiştikleri yuva, gökten gelen emirlerle daima nurlu ve hâne halkı olarak vicdanları devamlı uyanık olan bir aile, elbette ki başkalarından çok farklı olacaktır.

Yeryüzünde ilk insan olma tazeliği; işlenen küçük günahın büyük cezasının, gönüllerde ürperti hasıl eden dehşetinin devam etmesi ve böyle bir sürçme ile cennetten uzaklaştırılmış anne ve babanın inkisâr dolu birer gönülle, başında bulundukları bir yuvada, mübahlar dahi endişe verici ve ürkütücüdür. Böyle bir yuvada, birbiriyle izdivaç yapacak kimseler, yan yana dursalar dahi, oruçlu insan gibi, ferman çıkacağı âna kadar birbirlerine ters bile bakmazlar. Böyle bir yuvada kalplerin eğilmesi, vahyin yıldırım gibi çarpan âyetleriyle düzeltilir. Ve, böyle bir yuvada bütün sınırlar yok edilse dahi, insanlar, vicdanlarının yol vermeyen surlarını aşamazlar ve aşmazlar.

Ulü’l Azm Peygamberleri Hangileridir ve Niçin Bu İsim Sadece Onlara Verilmiştir?

“Ulû”kelimesi Arapça’da “sâhip”demektir. Kıyas dışında, yine aynı manâya gelen “Zû”kelimesinin çoğuludur. Meselâ, Zülmal,”mal sahibi”ulü’l- elbâb ise “akıl sâhipleri”manâsına gelir.

Azm, kararlılık, irâde ve dönme bilmeme gibi manâlar için kullanılır. Başına “Ulû”kelimesi getirilince de mana,azim ve karar sâhipleri olur. Mevzûmuzla alâkalı olmamakla beraber, bu kelimenin tedâi ettirdiği bir Âyete sadece işaret etmek istiyorum. Hz. Âdem hakkında “Onu azimli bulmadık”(Tâhâ/110) meâlindeki Âyette müfessirlerden bazıları onu günaha girmeme mevzûunda azimli bulmadık, gibi bir tefsirde bulunmuşlar. Ben şahsen, bir nebî hakkında böyle bir tefsiri kabul edemeyeceğim. Gönlüm böyle bir manâyı kabule yanaşmıyor. Şöyle bir manâ vermek, bana daha muvafık geliyor:”O bilmeyerek bir günaha girdi. Fakat bunu daha önce plânlayıp kararlaştırmış değildi. Bu mevzûda ısrar mânâsına azmi de yoktu..”

Ulü’l-Azm peygamberlere gelince, bunlar Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır; “Hatırla, bir vakit peygamberlerden söz almıştık: ‘Sen’den, Nûh’tan, İbrahim’den, Mûsâ’dan ve Meryem oğlu İsâ’dan… Onlardan sapsağlam bir söz aldık. “Sen’den”tabiriyle kastedilen Efendiler Efendisi Hz. Muhammed (as), Hz. Nûh (as) Hz.İbrahim (as) Hz.Mûsâ (as) ve bir de Hz.İsâ (as).

Her peygamber peygamberdir, ama, bunların pazarında her şey çok pahalıdır ve bunlar çok çetin imtihanlardan geçmişlerdir. Bu peygamberlere ait Kur’ân’da zikredilen kıssalar iyiden iyiye tetkik edilse niçin bunlara “azim”sahibi peygamberler dendiği çok iyi anlaşılır. Allah Rasûlü (as) kendisine yapılan her türlü ezâ ve cefâya katlanmanın yanında ağzından şikayet manâsına ve kaderi tenkit ifade eden tek kelime dahi çıkmamıştır. Bedirde gâlip gelir, ancak Uhud bir dağ gibi O’nun omuzlarına biniverir. Uhud’tan dönerken, söz dinlemedeki nezâketi tam kavrayamadığından bozguna sebebiyet veren sahâbiye tevbih işmam eden hiçbir kelâm sarfetmez. Hz. Hamza’nın şehadeti onu çok dilgîr etmiştir, ancak O,bu mevzûda dahi ızdırâbını sînesine gömmeyi bilmiştir.

Onun bir derdi vardır, insanların hidâyete ermesi. O bu mevzûda çok hırslıdır. O kadar ki,. kendisini bu uğurda telef edecek duruma gelmiştir. Âyet O’nu: “Bu Kur’ân’a inanmıyorlar diye nerdeyse üzüntünden kendini telef edeceksin”(Kehf/6) diyerek îkâz ediyor, ve bize onu böyle bir tablo ile gösteriyor.

O daima hak uğruna kendini bitirip tüketme ufkunda yaşıyor. Küsme, darılma, gönül koyma. O’nun semtine yanaşamıyor. O bütün başına gelenlere dayanma noktasında hep azimle sebat ediyor.

Yıllarca bir kanaviçe örüyor ve gelen gaybî bir el O’nu paramparça ediyor.. O hiç hayıflanmadan başlıyor yeniden örüyor..

Esâsen bu husus, peygamberlere ait umûmî bir vasıftır. Ancak, her peygamberler, derece itibariyle aynı olmadıkları gibi, marûz kaldıkları belâ ve musîbet itibariyle de bir değildirler. Ve tabîi ümmetleri itibâriyle de.

Bu mevzûda, Allah Rasûlü’nün beyan buyurduğu bir manzara ne kadar mânidardır. Gayb perdesi aralanıyor ve O’na bütün peygamberler gösteriliyor. Gerisini O’nun mübarek dudaklarından dökülen şu cümlelerden dinleyelim: “Öyle peygamberler gördüm ki arkasında tek bir ümmet dahi yoktu. Bazılarının ardında üç-beş insan vardı. Bir kalabalık cemaatın gelmekte olduğunu gördüm. Bu benim ümmetim mi? diye sordum. Hayır, dediler Bu Musâ’nın ümmetidir. Biraz sonra ondan çok daha kalabalık bir ümmet gördüm ve onların benim ümmetim olduğu haberini aldım.”

Düşünmek gerekir, bir peygamber ömür boyu çalışıp didiniyor da; kendisini anlayacak tek bir aşina sîmâ bulamadan vefat ediyor. Bazıları sadece bir kaç kişilik ümmete sâhip oluyor. Bizler bu şekilde imtihan olsak, bu işin altından kalkabileceğimizi tahmin etmiyorum.

Hz. İbrahim, mancınıkla atılmak üzere elleri bağlı getiriliyor. Biraz sonra alevleri okyanus dalgaları gibi göğe yükselen dehşet verici ateşin içine atılacaktır. Melek müsâade istiyor, yardım etmek için çırpınıyor. Fakat o, tevekkülünden zerrece taviz vermeyerek “Allah bana yeter o ne güzel vekîldir”diyor.

Hz. Nûh asırlar süren çırpınışları neticesinde bir avuç insanla ancak gemiye biniyor ve öz evladını dahi yanına alamıyor. Nebî rûhunu taşıyan bir baba için bu manzara ne ızdırap vericidir. Bunu bizim anlamamız çok zordur hatta mümkün değildir.

Hz. Mesîh, öldürülmek istendiğinde henüz otuz üç yaşındadır. Kafasını uzatsa dışarıda kendisini parçalamak için bilenen kılıçları görecektir. Fakat o azimle yerinde duruyor ve bir an dahi tereddüt göstermiyor.

Evet, onlar “Allahü yastafî..”sırrına mazhar insanlardan seçilmiş seçkin ve yüce istidatlardır. Allah’ın rahmâniyet ve rahîmiyetiyle kaynattığı varlık kâsesindeki sütte onlar kaymak durumundadırlar. Cenâb-ı Hakk’ın Kudret ve irâdesi onlarda bu şekilde tecelli etmiştir. Derin bir tevekkül ve pörsüme bilmeyen bir azim,onların ayrılmaz vasıflarıdır. Ve onun için onlara Ulü’l-azm, denmiştir. Derecesine göre her nebî ve velîde de azim vardır. Fakat bu hasletin en müntehâ noktasında bulunanlar işte isimlerini saydığımız bu peygamberlerdir.

Peygamberlere Vahyi Tebliğ Eden Hz. Cebrail’in, Kur’an-ı Kerim’de Başka Sıfatlarla Değil de Özellikle “Emîn”Sıfatıyla Vasfedilmesinin Önemi ve Hikmetleri Nelerdir?

Herşeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, enbiya-ı izâma vahiy getiren melek, sadece Cebrail (as) değildir. Hz. Cebrail’le beraber Hz. Mikail’in, Hz. İsrafil’in ve hatta hiç bilinmedik bir meleğin de peygamberlere vahiy getirmesi söz konusudur. Ancak vahiy, genelde Cibril’le tanınmakta ve “Cibril”denildiğinde de “vahyin emîni bir melek”akla gelmektedir. Evet, Hz. Cebrail vahiyle böylesine bütünleşmiş büyük bir melektir. Cebrail’in bir diğer misyonu, enbiya-ı izâmı korumaktır. Nitekim Cebrail (as), Mikail (as) ile birlikte Bedir’de Efendimiz’i (sav) düşmana karşı korumuşlardır.

Hz. Cebrail’in bir diğer misyonu ise Bedir’de “ukdum Hayzum”diyerek atını sağa-sola koşuşturarak düşmanları kırbaçlamak suretiyle yaptığı gibi bir taraftan düşmanların moralini bozmak, diğer taraftan da inanan insanların kuvve-i maneviyelerini takviye edip onları şahlandırmaktır. Bunlar gibi Cebrail’in daha değişik misyonları vardır, ama bu misyonları arasında en önemlisi onun “vahiy meleği”olması ve vahiy getirmesidir. Kur’an-ı Kerim’de bu mübarek melekten bahsedilirken onun Allah’ın her emrine karşı iki büklüm, inkıyad içinde bulunduğu ve makam itibariyle de “emîn”olduğu bildirilmektedir (Tekvîr, 81/21) ki bu, Hz. Cibril’in önemli bir vasfıdır. Cibril-i Emîn, gelecekte tamamen emanetle irtibatlı önemli bir vazifeyi yükleneceğinden, yüklendiği bu vazifeyi tam ve bihakkın eda edeceğinden dolayı bu önemli vasıf bizzat Cenab-ı Hak tarafından ona adeta bir ilk lütuf ve bir avans olarak bahşedilmiştir.

Enbiya-ı izâm gibi bir elçi olması itibariyle Cibril-i Emin’in de emin olmasının yanında daha başka sıfatları da vardır. Ama ihtimal ki bu sıfatlar, onun bir melek tabiatı taşıması ve zaten başka türlü olamayacağından dolayı ayrıca zikredilmemiştir. Mesela enbiya-ı izâmın “iffet”sıfatı vardır; ancak melekler zaten şehevânî duygu taşımadıkları için haramlara karşı kapalı sayılırlar; bu açıdan iffet, tabii olarak Hz. Cibril’in önemli bir yanı ve derinliği olmasına rağmen, o iffetle nazara verilmez. Aynı zamanda melekler yalan söylemeyen varlıklardır. Daha doğrusu Hakk’ın mükerrem ibadıdırlar. Evet onlar, Allah’ın emirlerine kilitlenmiş olduklarından tabiatları itibariyle yalana kapalıdırlar. Öyle ise sıdk (doğruluk) onların tabiatı demektir. Doğruluk, haddizatında emniyetin bir yanı olduğundan dolayı bu husus emanet içinde de mütalaa edilebilir. Enbiya-ı izâm, insanları tiksindirip kaçıracak yara, bere, hastalık.. vb gibi kusurlardan mualla, müberra ve mukaddestirler. Cibril de bir melek olduğu için tabiatı daima güzelliklere açıktır ve kendisi için kusur sayılabilecek her türlü durumdan mualla, müberra ve mukaddestir.

Cibril’in tabiatı tek buutlu değildir. İbn Arabi Hazretleri, Cenab-ı Hakk’ın bir kısım isimleri okunduğunda cinlerin halden hale geçip değişik şekil aldıklarını söylemiştir. İhtimal cinler gibi melekler de Allah’ın isimlerinden bazılarını okuduklarında o isimlere göre değişik şekillerde temessül edebilmektedirler. Efendimiz’in (sav) vahyin kendisine nasıl geldiğini soran Hâris bin Hişam’a vermiş olduğu şu cevap da bu hakikatı ifade etmektedir: “(Vahiy) Bazen çıngırak sesi gibi gelir ki bana en ağır geleni de budur. Benden o hal zail olur olmaz (meleğin) bana söylediğini iyice bellemiş olurum. Bazen melek bana bir insan olarak temessül eder. Benimle konuşur. Ben de onun söylediğini tastamam bellemiş olurum…”(Buhari, Bed’ul-vahiy, 2) Nüzul şekilleri farklı farklı olan bu vahyin bir kısmını değişik şekillerde tecelli ederek Cibril-i Emin tebliğ etmiştir. Öyle ise Cibril değişik şekillere girebilme ve her an değişebilme kabiliyetine sahip bir varlıktır. Efendimiz (sav) onu asıl keyfiyetiyle sadece iki defa görmüştür ki, bunlardan ilki Mekke’nin doğusunda Ciyad denilen yerde, ikincisi ise Miraç’da Sidretü’l-müntehâ’da vuku bulmuştur. Melekler, sınırsız denebilecek kadar buutları olan engin varlıklardır. Onların sahip oldukları bu buutlar genelde “kanat”olarak da ifade edilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de melekler “ulî ecnihatin”ifadesiyle tavsif edilerek onların “kanat sahibi”varlıklar oldukları bildirilmiştir. (Bkz: Fâtır, 35/1) Evet, meleklerin kendilerine has derinlikleri vardır. Onlar bu derinlikleri ile değişik temessül keyfiyetlerini haizdirler ve bu hususiyetleri ile onlar bir anda hem Efendimiz’in huzurunda vazife icrasıyla meşgul, hem Allah’ın azameti karşısında mehâbet ve mehâfetle iki büklüm, hem de bir başka yerde bir mazlum, mağdur ve mahkumuna imdat etmekte ve bir başka yerde de başka birinin kuvve-i maneviyesini yükseltmektedirler. Melekler, nurânî varlıklar oldukları için temessülleri de nurânîdir ve pek çok aynada bütün hususiyetleri ile birden tecelli edebilirler. Nitekim Üstad Bediüzzaman “nurânî bir şey hadsiz ayineler vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül edebilir”(Mektubat, s. 351) sözüyle bu hakikate işaret etmektedir. İşte böylesine engin temessül kabiliyeti olan bir meleğin herhangi bir kusurla vasıflandırılması elbette mümkün değildir. Dolayısıyla bu yönüyle de ayıp ve kusurlardan müberra olma da meleğin tabiatıdır denebilir.

Tekrar emniyet mevzuuna dönecek olursak; Cibril melek olduğu için zaten emindir ve o, Cenab-ı Hak vahyi kime götürmesini emretmişse ona götürmüştür. Burada bir taraftan Yahudiler’den diğer taraftan da Râfizilerden bir kısım insanların Cibril hakkındaki yanlış tarz-ı telakkilerine karşı cevap vardır. zira Cenab-ı Hak, ona vahyi, ne Yahudilerden herhangi birisine ne de Hz. Ali’ye (ra) değil İnsanlığın İftihar Tablosu’na götürmesini emretmiştir ve Cibril (as) de O’na (sav) götürmüştür. Belağatta, sözü söyleyen kimsenin cümlenin içinde yer alan hükmü kendisinin de bildiğini muhataba bildirmesine “lazım-ı faide-i haber”denir. Yani o haberde mutlaka gözetilen bir fayda ve maslahat vardır. Dolayısıyla ayet-i kerimede Cibril’in emin olmasının vurgulanması, Cibril’in emin olması mevzuunda şüphe ve tereddüt olduğundan dolayı değildir. Zira Cibril’in emin olduğu zaten malumdur. Kur’an-ı Kerim bu ifadesiyle Yahudiler ve daha sonra zuhur edecek Râfiziler gibi bir kısım kimselerin onunla alakalı münasebetsiz iddialarını önlemek için Cibril’in emniyetini nazara vererek muhtemel inhirafları önlemek istemiştir.

Bütün resuller emindir, çünkü emanet, her peygamberin sıfatıdır. Cebrail de (as) Efendimiz’e (sav) vahyi getirme makamında anıldığından dolayı, o makamda önemli olan emniyet sıfatıyla yadedilmiştir. Mevzuyu bir misalle tavzih edecek olursak; mesela hırsızlık ve yolsuzluk yapması söz konusu bile edilemeyecek bir insanın hırsızlık ve yolsuzluğa müsait olmayan, fakat açık saçık kadınların bulunduğu bir çarşı ve pazarda dolaştığını düşünelim. Bu insanın “nezahetini”ifade için “bu adam hırsızlık ve yolsuzluk yapan bir insan değildir”yerine “bu kişi çok iffetlidir”denilir. Çünkü o zemin, hırsızlık ve yolsuzluğun yapılmasına müsait değildir. Oralarda dolaşan bu insan, göz, düşünce veya hayal zinası yapabilir ve hatta fiilen o işin içine yuvarlanabilir. Genel atmosfer, hırsızlık ve yolsuzluğa müsait olmadığından dolayı o kişinin bu yönüyle alakalı herhangi bir şey değil de, onun “afif”olduğu söylenir. Bu insan, sadece iffeti nazara verilip iffeti adına müdafaa edildiği zaman bu, onun diğer güzel vasıflara sahip olmadığı manasına gelmez. Zira o kişinin konumu ve üzerinde durulması gereken husus itibariyle orada onun iffetli olduğuna dikkat çekilmesi gerekmektedir. İşte Cibril de söz konusu ayet-i kerimede peygamberlere mesaj getirmesi ve onlara elçilik yapması konumu ile ele alınmaktadır. Öyle ise orada önemli olan mesele, Cibril’in peygamberlere getireceği mesaj mevzuundaki emniyetidir. O, Cenab-ı Hakk’tan aldığı mesajları “emin”olarak getirmiştir ve onun emanete hıyanette bulunması da söz konusu değildir. İşte böylesine değişik mülahazalarla hem şahsının emin olması, hem de şahsı hakkında “emin değildir”vehmini izale etmesi, ayrıca Yahudi ve Râfizilerin yanlış mülahazaları gibi değişik düşüncelere karşı, vahyi getirmede emniyet yanının hususiyet arz etmesinden dolayı Cibril, Kur’an-ı Kerim’de daha ziyade o yanıyla ele alınmış ve onun emin oluşuna dikkat çekilmiştir. (Allahu a’lem)

Yüklendiği misyon itibarıyla Hz. Mesih’i anlatır mısınız?

Hz. Mesih, olabildiğine maddeci bir topluma peygamber olarak gönderilmiştir. Böylesine maddeci bir topluluğun ıslahı adına Hz. Mesih, onların karşısına ruhçu bir düşünceyle çıkmış ve onların maddeci düşüncelerini ta’dil etmiştir.

Müşrikliği ve putperestliği, doğrudan doğruya din ünvanı ve din referansıyla diyanet blokajı üzerine oturtan toplumların, daha sonra o dinî telâkkiden sıyrılıp, yeni bir dinî düşünceye ulaşmaları oldukça zordur. İşte Hz. Mesih, meb’us bulunduğu toplumdan, maddeciliği tâdil ederek, metafiziğe kapı aralamış.. ve aynı zamanda vahy-i semavi ile, ifrat ve tefrite girmeden madde ve ruh arasında bir denge te’sis ederek bu zorluğu aşmıştır. Ne var ki, daha sonra gelen onun müntesipleri, bu dengeyi muhafaza edememiş.. bundan dolayı da zamanla bütün güçleriyle ruhçuluğa ve spiritüalizme yönelerek maddeyi bütün bütün inkâr etmişlerdir. Kuı’an-ı Kerimin de ifadesiyle (Hadid, 57/27) onlar, ruhbanlığı kendilerine farz kılarak, sözde bununla değerler üstü değerlere ulaşacaklarını zannetmişlerdir. Oysaki onlara böyle bir zorluk tahmil edilmemişti. Evet onlar, Allah’ın rızasını tahsil maksadıyla, dinin ruhunda olmayan şeyleri icat etmiş ve daha sonra da icat ettikleri bu şeylere yenik düşüp, onların ağırlığı altında dinin aslından uzaklaşmışlardı. Halbuki meşru dairedeki zevk ve lezzet, hem keyfe kâfi, hem de zarurî ve lüzumludur. İnsan için aile hayatı, çoluk çocuk, hayati bir ihtiyaçtır. Onların bir kısmı, bu mubaha karşı müstenkif kalmış ve farkına varamayarak kiliseleri o işin gayr-i meşru levsiyâtı ile kirletmişlerdir.

Hıristiyanlıkta, bu türlü daha birçok tağyir, tahrif ve yanlış anlamalar mevcuttur. Örneğin Yuhanna İncilinde, “Eğer yüzüne bir tokat vururlarsa, dön diğer yüzüne de bir tokat vursunlar” diye bir ifade vardır. Günümüzde bu mânâ ve ruh, belli ölçüde değerlendirilebilir. Bu bir nevi, “Dövene elsiz, sövene dilsiz” sözünün değişik bir versiyonudur. Ancak insanların zulümlere karşı teslimiyetçi bir şekilde davranmaları yanlışlığa açık bir durumdur. Zira, zulmedenler hiçbir zaman zulmetmeye doymazlar. Hristiyanlık, zuhur ettiği zaman itibarıyla, değişik baskılar altında kendini anlatma ve kendini ispat etme imkânını elde edememişti. Bu baskı ve zulümlere karşı onlara, “mukabele etmeme” fikri aşılanmış ve bu, daha sonra onlarda bir karakter haline gelmiştir. Bu düşüncenin uzantısı olarak onlar; harp etmemeyi, kendilerine ne yapılırsa yapılsın, karşı koymamayı ve dünya zevklerinden uzak kalarak ruhbanca bir hayat yaşamayı vs. bir disiplin olarak benimsemişlerdi. Ne var ki, bu disiplinlerin pratik hayattaki yansımalarına bakıldığında manzaranın hiç de aslına uygun ve iç açıcı olmadığı görülecektir. Çünkü onlar, bugün dünyanın değişik yerlerinde -esefle müşahede etmekteyiz- benimsedikleri bu prensiplere aykırı olarak, yer yer hayatın karşılarına çıkardığı ve insan fıtratının bir gereği olan ihtiyaçlarını gayr-i meşru yollardan giderme ve duygularını tatmin etme yollarına girmişler; uzantıları günümüze kadar gelen kanlı savaşlar yapmışlar ve birçok insanın haksız yere ölmesine sebep olmuşlardır.

Hz. İsa (a.s)’nın materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketi, aynı zamanda kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak, başta da ifade ettiğimiz gibi daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkâr etmişlerdi. Fetih sûresinin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Burada o âyetle alâkalı birkaç hakikati arzetmek istiyorum:

Âyet, “Muhammedun Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu âyette, daha ziyade Kur’ân, Efendimiz (s.a.s)’in etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve mânâya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. “Muhammedun Rasulullah”, önemli ve hayâtî bir gerçektir. Bunun için Sâdî, Üstad’ın da Mektubat’ta ifade ettiği gibi, “Muhammedun Rasulullah demeden râh-ı selamet muhaldir” der. Necip Fazıl da bu hakikati ifade adına, Pascal’ı koştura koştura rıhtıma kadar getirir; ancak “Muhammedun Rasulullah” demediği için onun gemiyi kaçırdığını söyler. Evet, bu mânâda Efendimiz (s.a.s)’in rasat noktasına ulaşmayanın sahil-i selamete ulaşması mümkün değildir. Şimdi tekrar âyetin mevzumuzla alâkalı yönüne dönelim:

Peygamberle beraber maiyet-i nebevîye eren herkes, maiyet-i İlahîye’ye de ermiş demektir. Bir yönüyle âlem-i cismaniyet ve âlem-i halka ait Efendimiz’le maiyet, aynı zamanda âlem-i emre ait Cenâb-ı Hakk’la maiyetin bir izdüşümüdür. İşte ayet-i kerimede, “Vellezıne maahû” derken bahsettiğimiz bu beraberlik anlatılmaktadır; ayetin devamında ise, bu ufku yakalayan insanların özelliklerinden bahsedilmektedir.

Bu özelliklerden biri, onların “Eşiddâu ale’l-küffâr” olmalandır. Yani mahiyetlerindeki inanma istidadını körelten, bunca delail Allah’ın varlığını ilan ederken bütün bütün onları tekzip edip inkâra sapan ve İlâhî meş’aleyi söndürmeye çalışan insanlara karşı şedittirler. İkinci özellikleri ise, “Ruhamâu beynehüm”; kendi aralarında fevkalâde şefkatli ve merhametlidir. Bu özellikler, “Terâhum rükkean, sücceden, yebteğûne fadlen minallâhi ve rıdvânâ; “Sen, onları sürekli rükû ve secde halinde görürsün. Allah’ın lütuf ve rızasını ister dururlar.” Demek ki onlar, ayaklarını koyduklan yere başlarını da koyarak bir halka haline gelmiş ve böylece Allah’a en yakın bulunma halini ihraz etmişler. Aynı zamanda onlar, her şeylerini Allah’ın fazlından bilirler. Zaten neticede onların istedikleri sadece ve sadece Allah rızasıdır. “Sîmâhum fî vücûhihim min eseras-sücûd; onların nişanlan yüzlerindeki secde izidir.”

“Zâlike meselühum fi’t-tevrât; işte bunlar, ümmet-i Muhammed’in Tevrat’taki vasıflarıdır.” Tevrat, Hz. Musâya inen ve daha sonra tahrif edilerek büyük ölçüde hüdanın yerini hevanın, ruhun yerini maddenin aldığı bir kitaptır. Tevrat’ta ümmet-i Muhammed anlatılırken, manevî yönleri ve yanlarıyla ve metafizik cepheleriyle anlatılmaktadır. Diğer taraftan “ve meselühum fıl-incîl; Onların İncil’deki vasıflanna gelince: “Kezer’in; onlar tıpkı bir ekin gibidirleı-“. Ekin, tohumla meydana gelir ve maddîdir. Tohum, bir cisimdir ve tıpkı yumurtadaki ukde-i hayatiye ve insandaki sperm gibi hayat programı yüklenmiş bir varlıktır. “Ehrace şat’ehû; topraktan ri.işeymini çıkanı-” ki, o da bir maddedir. “Şat” kelimesinde maddî yapının zuhunı gibi bir musıki de gizlidir. Burada her kelime, mükemmel sözcüğüyle ifade edilemeyecek ölçüde seçilmiş.. seçilmiş ve âdeta bir dantelanın atkıları halinde örgülenmiştir. “Festağlaza; gılzet kazanır, kalınlaşır, sertleşir.” Burada da mesele hep madde etrafında dönmektedir. Zira mânânın, ruhun, metafiziğin kalınlaşması mümkün değildir. “Festevâ, o maddî yapı üzerinde kalkar, doğrııluı” demektir. “Alâ sûkihî”, insanın sâkı, bacaklandır. Filiz ve ağacın sâkı ise sapıdır. “Yü cibıi z-zurrâa”; öyle ki, tohumu, toprağın bağnna atan insan bile, onu bu haliyle gördüğü zaman şaşkınlıktan kendisini alamaz. “Liyağîza bihimul-küffâr; kafirleri öfkelendirir.” Bu ise, başkalarının gözünü doldurması , onların içine takdir, dehşet ve korku salması gibi hep maddeye müteallik şeylerdir.

Dikkat edildiği takdirde, İncil’de yer alan meseleler, fizikî açıdan, tamamen maddeci bir anlayışı aksettirmekte ve her şey mahsusata müteallik yanları ile nazara verilmektedir. Tevrat’ta zikredilen hakikatler ise, hiçbiri elle tutulur, gözle görülür ve pozitivistçe mülâhazalarla mahsusata taalluk eden şeylerden değildir. Bunların hepsi âdeta insanları âlem-i emir ve mücerret hakâik etrafında dolaştıran manevî şeylerdir. İşte bu incelik, Seyyidinâ Hz. Mesih’in konumunu anlama bakımından çok önemlidir. Hz. Mesih, Yahudi maddeciliğini tadil etme misyonunu yüklenmiştir. Böyle bir misyonla gelen insanın, bu misyonu gerçekleştirebilecek donanımla gelme zarureti vardır ki daha dünyaya teşrif buyuracağı zaman O, çok iyi bir yuvada neşet etmiştir. O’nu yetiştirme mevzuunda Hz. Meryem ölçüsünde başka bir kadın göstermek mümkün değildir. Kur’an, değişik ayetlerinde Hz. Meryem’in karakterini ifade eden kelimeleri yerli yerinde kullanarak onun hususiyetini vurgulamaktadır. Bu yüce kadın, iffetine o kadar düşkündür ki, meleğin karşısında bile müthiş bir ürperti yaşamıştır.

Hz. Meryem’in annesi, “Allahım bana bir çocuk verirsen onu mabede adavacağım”(At-i İmran, 3/35) diyerek bir adakta bulunmuş; ancak çocuk kız olarak doğunca, teessür içinde bu kutlu anne, “Ben erkek çocuk bekliyordum ki onu mabede adavayım” (Al-i İmran, 3/36) demiş, ne var ki, çocuk doğmadan önce mabede adandığı için mabedde bırakılmıştır. Seyyidetina Hz. Meryem, maneviyatla lebâleb bir şekilde İlâhî vâridatlan iliklerine kadar teneffüs edeceği böyle bir metafizik ortamda neşet etmiş ve daha sonra da, farklı bir misyon için gelen Hz. Mesih’e yine sebepler üstü bir şekilde hamile kalmıştır.

Hulâsa, Hz. Mesih, hayatı böylesine sebepler üstü ve harikuladelikler içinde cereyan eden bir anneden dünyaya gelmiş ve tamamen bir ruh insanı olarak Cenab-ı Hakk’ın himayesinde ve sıyanetinde büyümüştür. Zira O’nun karşısında, senelerden beri devam eden maddeciliği, tamamen bir din haline getiren ve yıkılması, yenilenmesi, değiştirilmesi çok zor olan bir toplum vardı ve O, hayatı boyunca böyle bir toplumla mücadele etmişti. Hz. Mesih, peygamberlik vazifesiyle gönderilirken bu insanları doyuracak bir donanımla techiz edilmiş ve onların putlaştırdıkları maddeyi; babasız dünyaya gelme, ölmüş insanı diriltme, hastaları iyileştirme, en onulmaz dertlere şifa dağıtma gibi pek çok mucizeler göstererek aslî hüviyetine kavuşturmuş.. ve materyalizme kilitlenmiş bir düşünceyi ta’dil ederek, ruhçu bir düşünceye yollar açmış, böylece İnsanlığın İftihar Tablosuna giden yollara köprüler kurmuştur.

Hz Mesih’in nüzul keyfiyetini nasıl anlamak gerekir?

Hz. Mesih’in âhirzamanda tekrar dünyaya döneceğini ve bu nüzûl keyfiyetini bildiren yaklaşık yüz kadar hadis-i şerif var. Bu hadislerden en az kırk kadarı, hadis kriterleri açısından sahih sayılır.

Biz, bu hadislerden şimdi sadece bir-iki örnek verelim: Meselâ, Buhârî, Tirmizî ve Müsned’de rivayet edilen bir hadiste Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, adaletli bir hükümdar olarak Meryem oğlu İsa’nın aranıza inmesi yakındır. Haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak ve bolca mal dağıtacak. Mal o kadar çoğalacak ki, artık kimse onu kabul etmeyecek” buyurmaktadır. Yine Müslim, Ebû Davud ve Müsned’de rivayet edilen bir başka hadiste de: “Ümmetimden hak üzere cihat eden bir taife kıyamete kadar devam edecektir. İsa b. Meryem nâzil olunca müslümanların emiri: “Buyurun bize namaz kıldırın” diyecek, Hz. İsa da: “Hayır, siz birbirinizin emirisiniz. Bu Allah’ın İslâm ümmetine bir ikramıdır.” diyecektir” buyurur.

Bunlar gibi daha başka hadisleri de kitabında toplayan Allâme Keşmirî, bir kısım âlimlerin, Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ettiğini kabul ettikleri dört âyet-i kerimeyi de almıştır. Bunlar: “Beşikte ve yetişkinlikte insanlarla konuşacak ve iyilerden olacaktır.” (Al-i İmran, 3/46) Âlimler, bu âyetten hareketle Hz. İsa’nın yetişkinlikte insanlarla konuşmasının nüzûl vaktinde olacağını söylemişlerdir. “Kitap ehlinden her biri ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.” (Nisa, 4/159) İbn Abbas ve Ebû Hüreyre gibi sahabiler, bu âyet-i kerime hakkında Hz. İsa’nın nüzûlüne işaret ediyor şeklinde yorumda bulunmuşlardır. “O, kıyamete bir alâmettir.” (Zuhruf, 43/61) Bu âyette geçen “Hu= O” zamirini yine âlimler, Hz. İsa’ya işaret ediyor demiş ve onun nüzûlünü kıyamet alametlerinden saymışlardır. Bu hususta diğer bir âyet ise: “Doğduğum gün, öleceğim ve diri olarak gönderileceğim gün bana selâm‎ olsun.” (Meryem, 19/33) âyetidir. Burada da âlimler, âyetin genel bir haşirin yanında Hz. İsa’nın hususî gönderilişiyle alâkalı olduğunu söylemişlerdir.

 Yukarıdaki âyet ve hadisler hakkında farklı yorumlarda bulunan âlimler de olmuştur. Onlardan bazıları, Hz. İsa’nın şahsen nüzûlünü, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine aykırı bularak, bu nüzûla “şahs-ı mânevî” nüzûlü olarak bakmışlardır. Bazıları da âyet ve hadisleri daha değişik şekilde te’vil etmişlerdir. Günümüz âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ise, daha farklı bir yorumda bulunarak Hz. Mesih’in nüzûlünün şahsen olacağını nefyetmemekle beraber, daha çok şahs-ı mânevî üzerinde durmuş ve Hz. Mesih’in nüzûlünü, Hıristiyanlık âleminin İslâm’a iktida etmesi şeklinde anlamıştır.

 Üstad, temelde meseleye böyle yaklaşırken, nüzûl keyfiyetiyle alâkalı hadislerde zikredilen Şam’da Ak Minare’ye inmesi, bir atın üzerine binmesi.. vb. hususlarda da kat’iyen tafsilata girmemiştir. Bu konuda zannediyorum sadece o değil; daha başka muhakkikler de, sû-i istimale yol açar ve ileride büyük bir yalan olarak yüzümüze çarpılır düşüncesiyle, her zaman dikkatli davranmış ve bu türlü konularda gereksiz yorumlara girmemişlerdir; girmemişlerdir zira bilinen bir gerçektir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), gaybtan verdiği haberlerde, açık ve herkesin anlayabileceği bir dil kullanmamış; aksine olay ve hâdiseleri bir temsil ya da müteşabih bir ifadeyle anlatmıştır. Hem Üstad, hem de diğer muhakkikîn, Hz. Mesih’in nüzûlüyle alâkalı bir kısım müteşabih, ya da muğlak ifadelerin, bazı ravilerin tevili olduğu ve yine bir takım isimlerin de onlar tarafından hadise sokulduğu görüşündedirler. Dolayısıyla da, hadiste geçen Şam, minare, at.. vb. isimler, bu çerçevede değerlendirilebilir. Nitekim sadece muhakkikinin anlayacağı bu tür eklemeler, başta (kasdî olmaksızın) Sahabe Efendilerimiz tarafından yapılmıştır. Burada, Ebû Hüreyre ile alâkalı şu hususu misal olarak zikredebiliriz. Efendimiz: “Ben ümmetimi ahirette abdest azalarından tanırım” buyurur. Hadiste abdest azalarının parlaklığını ifade için kullandığı tabir, “gurren muhaccelîn =alınları bembeyaz” ifadesidir. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), burada hadise bir ekleme yapararak, “abdest uzuvlarının daha genişçe beyazlaması için siz onları daha geniş yıkayın” der ve kendisinin kollarını/ayaklarını dirseklerinin üstüne ve dizlerine kadar yıkadığını bildirir. Bundan dolayı diyebiliriz ki Hz. Mesih’in ahirzamanda iniş keyfiyetiyle ilgili bir takım kelimeler, daha sonra hadise katılmış ilavelerdir ve bunlar, Efendimiz tarafından söylenmiş gibi gözükse de, O’na ait değildir.

 Bu hususta bir hâtıramı aktarmak istiyorum: Bir gün, duasını alayım düşüncesiyle, sevip-saydığım büyük bir zatın ziyaretine gitmiştim. Mesele dönüp dolaşıp Hz. Mesih’in nüzûlüne gelince; ahirzamanda Hz. Mesih nüzûl edecek, eline kılıcını alacak, insanları haklaya haklaya İstanbul’a kadar gelecek, sonra da kılıcını Sultanahmed’in minaresine asacak dedi. Ben böyle birisinin bu şekildeki açıklamalarına şaşıp kalmıştım. Haddizâtında çok zeki ve aynı zamanda Arapça’ya hakim olan bu zat, zannediyorum hakkında hüsn-ü zan ettiği ya da keşfine-kerâmetine inandığı insanlardan duyduğu bu tür şeylere, i’mâl-ı fikir etmeden ve bu kabil konuları muhkemata ircâı düşünmeden inanıyordu. Hâlbuki birazcık düşünmüş olsaydı, Efendimiz döneminde ne minare denen nesnenin, ne de Sultanahmet camiinin olmadığını düşünerek böyle bir ifadeden vazgeçecekti. Bu türlü şeyler zaman zaman belki hepimizde olabilir; hakkında hüsn-ü zan ettiğimiz kimselerden duyduğumuz şeylerle alâkalı ne Kur’ân’da, ne Sünnet’te, ne de büyüklerin yorumlarında hiçbir şey olmamasına rağmen, onları hemen kabul eder ve çevremize de anlatırız.

 Bir de, Üstad’ın çokça üzerinde durduğu bir zılliyet ve asliyet mevzuu var ki, bununla ilgili kısa açıklamada bulunmanın da yerinde olacağı kanaatindeyim. Şöyle ki enbiya-ı izam Cenâb-ı Hakk’ın Zâtî tecellilerini temsil ederler. Bunun aklen bütün insanlar için düşünülmesi de söz konusu olabilir. Zira hemen her insan üzerinde, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri daha hâkimdir. Dolayısıyla aynı mazhariyeti paylaşan insanlar, bazen birbiriyle karıştırılabilir. Diyelim, Hz. Mesih bir reşhadır. Bir başkası ise, velâyet-i kübrâya mazhar olduğundan, seyr-i ruhânîyesinde onunla aynı yörüngeyi paylaşır ve seyrini o zatın izinde, onun ekseninde sürdürebilir. Dolayısıyla o zata bakılınca, bazen asla iltibas da söz konusu olabilir. Yani bazen gölge, asıl zannedilir. Hâlbuki bu bir yanılmadır. Bu mânâda cüz’ün kül’ görünmesi, daha doğrusu vehmedilmesi çokları için her zaman bir iptila vesilesi olagelmiştir…

 Bu açıklamalardan hareketle, aslında Hz. Mesih’in nüzûlü, Mesihiyet şeklinde değil; Mehdîlik ve Muhammedîlik şeklinde olacaktır, denebilir. Böyle bir gerçeğin tahakkuk keyfiyeti ne şekilde olursa olsun, bence mühim olan her müslümanın Kur’ân’ın ruh ve mânâsını ârızasız temsil edip her zaman bu “menheli’l-azbi’l-mevrûd=tatlı su kaynağı”nın başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan yararlanıp ve başkalarını da yararlandırmaktır. Bir diğer önemli husus da, bütün bunları belli şahıslara bağlama yerine, konuyu bir şahs-ı mânevî konusu olarak değerlendirmektir. Yine de bu mesele, çok münakaşası yapılacak bir meseledir. Zira bu konuda ötedenberi sevâd-ı azam’ın kabul ettiği esaslar var. Bu esaslar çiğnendiğinde, ciddî iftiraklar doğabilir. Zaten Üstad da, belki elli yerde bu nüzûl ve temsili anlatmış ve ancak onu nûr-u firâsetle bakanlar sezebilir demiştir. O halde, bütün bunları nazar-ı itibara alarak, ahirzamanda Hz. Mesih’in gökten inmesini intizar etmenin bizim vazifemiz olmadığını ifade edebiliriz.

 Hristiyan âleminin İslâm’a iktidâ etmesi meselesine gelince; Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) âhirzamanda yeryüzünü işgal edecek insanların fizyonomilerini çizip resmederken, daha ziyade bazı Uzak Doğu insanlarını âdeta resm ve tarif etmektedir. Bu tariflerde daha çok ablak suratlı, kalkık çeneli, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, burunları basık, gözleri çukur insanlar nazara çarpmaktadır. Ayrıca yine bu hadislerde Hz. Mesih ve Mehdi’nin ortaya çıkması ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir bütün olarak hareket etmesi de, yeryüzünün bu insanlar tarafından işgal edildiği zamana rastlayacağı vurgulanmaktadır.

 Bu hadisle ilgili yorumlarda, Hıristiyanlığın iktidâsının, tamamen İslâmiyet’e dehalet şeklinde olabileceği gibi, içinde bulundukları karışık, bulanık ve kaoslu bir ortamdan sıyrılıp, ıstıfâ (saflaşıp) edip tekrar Hz. Mesih çizgisine gelmeleri şeklinde de olabileceği akıldan uzak değildir. O halde onlar, ihtimal tam mânâsıyla Şeriat-ı İslâmiye’yi benimsemeyecekler ama, başları sıkıştığı an Müslümanların vesâyetini kabul edecek ya da günümüzde bazı bölgelerde olduğu gibi, gelip toplu halde Müslümanlığa gireceklerdir. Dolayısıyla, bu birlik ve beraberliği sadece ahirzamanda dünyanın işgal edildiği âna has kılmak yanlış olur. Zira günümüzde de, aynı tür vifak ve ittifak, cüz’î ölçüde de olsa var sayılabilir. Nitekim biz bunu, Komünizm’in yıkılacağı ana kadar belli ölçüde yaşadık; Hıristiyanlıkta sabit kalanlarla bir araya gelerek, inkar-ı Ulûhiyet’e, ateizme karşı bir pakt kurduk. Gelecekte de daha değişik tehlikelere karşı, başka birleşmeler de söz konusu olabilir.

Sosyal ve ferdî problemleri çözmede İsrailoğullarının tavırlarından ders alınabilir mi?

Soru: Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın Allah (celle celâluhu)’dan on emri almaya gittikten sonra arkada bıraktığı kavmi İsrail-oğulları arasında meydana gelen fitneye karşı Hz. Harun (aleyhisselâm)’ın tavrı, döndükten sonra Musa (aleyhis-selâm)’ın Harun (aleyhisselâm)’a karşı davranışı, Sâmirî ve Musa (aleyhisselâm) arasında geçen konuşmalar, gerek ferdî gerekse içtimaî sahada patlak veren problemlerin çözümü adına bize ne gibi mesajlar sunuyor?

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan bu hâdise, genel mânâda, o dönemdeki İsrailoğulları’nın karakterini ortaya koyan ve peygamberleriyle olan ilişkilerini gün yüzüne seren uzunca bir serancâmedir. Yine aynı hâdise, o günkü Musevîlerin kendi karakteristik yapılarının, rehberlerine de -ki enbiyâ-i izamın fâikiyetleri hakkındaki mülâhazalarımız mahfuz- bir ölçüde aksedişinin ifadesidir. Nasıl ki beşerin peygamberi beşerden, meleklerin resûlü meleklerden oluyor; aynen öyle de, Hz. Musa (aleyhisselâm) da, hususî bir karakterle inşa edilmiş kendi cemaatinin bir peygamberidir.

Şayet Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o dönemde peygamber olarak gönderilse idi, herhalde Hz. Musa gibi olur; bütün bütün o topluluğun tarz-ı telâkkîlerinden, maddeye yaklaşımlarından, mânâ anlayışlarından süzülen bir düşünce halîtasını nazar-ı itibara alarak mesajlarını sunardı. İhtimal sadece Allah nezdindeki makbul çerçeve korunup, onun ötesinde zaman-mekân-insan mülâhazasına göre her şey vaz’edilirdi. Nitekim Hz. Musa’dan sonra Seyyidina Hz. İsa, İsrailoğullarında benimsenen genel çerçeveyi tâdil edici şeylere girmiştir. Bu açıdan Hz. Musa’nın, Hz. Harun ile arasındaki münasebeti, Hz. Harun’un İsrailoğulları’na karşı tavrını, İsrailoğulları ile peygamberleri arasındaki diyaloğu vb. doğrudan doğruya bizim eğitim anlayışımız, hizmet felsefemiz için ele almak tam yerinde olmayabilir. Çünkü ümmet-i Muhammed, yapı, karakter, hususiyet itibarıyla o topluluktan çok farklıdır.

Kur’ân kıssalarının hikmet açısından bir diğer yönü de eğitimdir ve insanların ondan ibret alması esasıdır. Her ne kadar İsrailoğulları yapı, karakter itibarıyla ümmet-i Muhammed’den farklı da olsa, bizim içimizde de her zaman o karakterde insanların çıkması muhtemeldir. Hatta belki İsrail-oğulları ile münasebette bulunacak, onlarla içli-dışlı olacak ve biz farkına varmasak da, bir gizli etkileşimle bu tür anlayışlar bizde de tesir icra edecektir. Bu açıdan o dönemde cereyan eden hâdiselerin ve bu hâdiselerin yorumlarının bilinmesinde yarar var. Başka bir ifadeyle en az ihtimalle de olsa ümmet-i Muhammed arasında ahlâk bakımından bir başkalaşma söz konusu olduğu zaman veya küçük küçük de olsa, bizden evvelkilerin tesirine girmeme bakımından takınılacak tavırlar önemlidir. Evet, bizim genel tavrımız, genel ahlâkımız, iman ve Kur’ân’a hizmet felsefemiz, Muhammedî ruh ve Muhammedî mânâya endekslidir. Ancak bunun değişmeden hep böyle kalacağına dair teminatımız yoktur.

Bunların toplumumuzdaki problemlerin çözümünde uygulamaya konulması meselesine gelince, ben o tür problemler üzerine gitme ve onlara nasıl müdahale edilmesi gerektiği hususunda takınılacak tavır ve kullanılacak dinamikler açısından, yeterince üzerinde durduğum kanaatindeyim. Eğer söylenecek ve akla gelecek şeyler bunlardan farklı ise, başta o hâdiselerin bir kere daha cereyan şekli, kendilerine has karakteristik çizgileri ile ele alınması ve bize vereceği ne var ne yok, bunların incelenmesi gerekir. Meseleye genel yaklaşımımızı bu şekilde özetledikten sonra, şimdi de sorulan soru muvâcehesinde kıssadan çıkarılabilecek nükteleri, Kur’ân-ı Kerim’in değişik âyetlerini de nazar-ı itibara alarak takip etmeye çalışalım.

Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm), vahiy ile Tur’da karşılaşır; kendisine ilk defa orada vahiy gelir. Nasıl Kâbe, âlemşümul bir dinin hem kitabı, hem vahyi, hem de peygamberi ile alâkalıdır. Yani Efendimiz Mekkî (Mekkeli); Kur’ân, ilk nüzûlü itibarıyla Mekkî ve ilk vahiy onun o nurlu dağlarında nüzûl etmiştir; Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm) için de Tur öyledir. -Hz. Musa’nın büyüklüğü müsellem- bazı dönemlerde kabîlevî bir şekil alan ve çerçevesi oldukça daralan bu dinin ilk mesajı, Tur dağında tecelli etmiştir. Bu itibarla da Seyyidina Hz. Musa (aleyhisselâm)’nın, Tur’la çok sıkı bir münasebeti vardır. Bu yüzden İsrailoğulları, tarih boyu Tur’la irtibatlarını korumuş ve en az Müslümanlar kadar ona önem vermişlerdir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da bu dağa şöyle yemin eder: “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki..”[1] Âyet-i kerimede Beled-i Emin diye tabir edilen yer Mekke’dir. “Oraya giren emniyette olur..” [2] âyet-i kerimesi, bunu daha açık şekilde ifade eder. Başka bir âyet-i kerimede ise, “Bu beldeye yemin ederim ki..” [3] buyurularak sadece Kâbe’ye kasem edilmektedir. Beled-i Emin tabirinin âyetin sonunda zikredilmesi, o Beled-i Emin Peygamberi’nin en son zuhur etmesinden ve o güne kadar diğer peygamberlerin irtibatlı bulundukları yerlerin önde olmasından dolayıdır. Yoksa zâtî değeri itibarıyla ele alınacak olursa, Beled-i Emin başta gelir. Zaten âyette yapılan kaseme cevap olarak, “Biz insanı en güzel biçimde yarattık..”[4] âyeti zikredilmektedir ki, Üstad’ın bir yerde işaret ettiği gibi sultanlar, ancak kendi adlarına hazırlığın yapıldığı, keşif kollarının geldiği yerlere teşrif ederler. O açıdan Efendimiz ve Beled-i Emin’e nispeten diğerleri sanki mukaddime nevindendir.

Bazı yerler vardır ki, oralar eşyanın perde arkasına, hatta bazen verâların verâsına açılma adına menfez gibidirler. Çok defa buluşmalar ancak o halvethânelerde olur. Nasıl ki insanın insanî yapısı içinde gönül bir buluşma halvethânesidir; insan Rabbiyle orada buluşur ve orada O’nu “kenzen” bilir.. ve oradan semâlara doğru yükselirken, merdivenin bir ayağını hep oraya yerleştirir; bir kere de adımını oraya attı mı, artık arzu ettiği makama ulaşması muhakkak ve mukadder gibidir.. işte insan içindeki bu yer, bu ölçüde önemli olduğu gibi, yeryüzündeki bu mekânlar da öyle önemlidirler. Evet Hz. Musa (aleyhisselâm), ilk vahyi Tur’da almış ve orada Cenâb-ı Hak’la mükâlemede bulunmuştur. Onun, Cenâb-ı Hak’la mülâki olduğu anı, Kur’ân şöyle anlatır: “(Bana ibadet etmesi için) Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilave ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu. Musa, kardeşi Harun’a dedi ki: Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.” Hemen sonraki âyette ise: “Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelince Rabbi onunla konuştu..”[5] buyurulmaktadır. Zaten Hz. Musa (aleyhisselâm), kendi ümmetine, eğer oradan değil de, kaynağı Mekke’de o “Menhelü’l-azbi’l-mevrud”dan sunsaydı, kavmi onu içemezdi. Çünkü onların tabiatı henüz öyle bir kaynaktan içmeye müsait değildi. Hz. İsa (aleyhisselâm) buna işaret eder ve: “Benim size daha çok söyleyeceklerim vardı ama, siz bunları dinlemeye tahammül edemezsiniz. Onları Âlemin Efendisi söyleyecek.” der. (Yuhanna, Bab, 16, âyet: 12, 13). Demek insanlığın bir bakıma alışması ve ruh dünyasında kemalini tamamlaması gerekiyor. Onun içindir ki, ne Tevrat, ne de İncil ashabı, kendi dönemlerinde Kur’ân kaynağından içemezlerdi. Diğer taraftan da, Kur’ân kaynağından su içenler, İncil’le Tevrat’la doygunluğa eremezlerdi.

Üstad’ın da bir yerde işaret ettiği gibi, âyetlerle anlatılan esas nokta, maddeci düşüncenin, bazı milletlerin tabiatının bir parçası hâline gelmiş olmasıdır. Bu maddeci anlayış, başlarında peygamber olduğu dönemlerde bile çoğu zaman kendisini hissettirmiştir. Çünkü Hz. Musa (aleyhisselâm), “Allah’a iman edin.” dediği zaman, bazıları “Bize Allah’ı göster, O’nu görmeden iman etmeyiz.”[6] demişlerdi. Günümüzde bu anlayışın temsilciliğini yapan pozitivistler de, aynı şekilde ancak zâhirî duygularımızla algıladığımız şeyleri kabul ederiz derler. Bu açıdan denebilir ki, hakikî materyalizmi yeryüzünde temsil edenler hep aynı düşüncenin temsilcileri olmuştur. İşte böylelerinin bakış ve düşünce ufukları nazar-ı itibara alınmış olacak ki, Hz. Musa’ya vahiy gelirken, Efendimiz’de olduğu gibi mücerret, “Yaratan Rabbinin adıyla oku..”[7] şeklinde değil de, levhalara yazılı olarak gelir. Yani Ehadî tecellinin gereği Cenâb-ı Hak, onlara merhametinin ve tenezzülünün ifadesi olarak, on emri, levhalar üzerinde yazılı olarak gönderir. Bu örnekte meseleyi hangi yönüyle ele alırsanız alınız, gözümüzle görmediğimiz şeye inanmayız diyen bir anlayışı temsil eden kimseleri de görebilirsiniz. Bunlar öyle bir anlayışa kilitlenmişlerdi ki, muvakkaten dahi olsa başlarında peygamberlerinin gölgesi olmadığı zaman hemen inhiraf edegelmişlerdir.

Meselâ; buzağıya tapma hâdisesi, Hz. Musa’nın, Tur’da Rabbiyle mülâki olmak için gittiği anda ortaya çıkmıştır. Yani O’nun kırk günlük kavminden ayrılığı, böyle büyük bir hâdise meydana getirmişti. Böyle bir durum, bazı kimselerin sürekli peygamberlerle idare edilmesi lazım geldiği hissini uyarmaktadır. Zaten hem Sünnet-i sahîhada hem de Kur’ân’ın işaretlerinden anlaşılan da, geçmiş bazı kavimlerin hep peygamberlerle idare edildiğidir. Hatta bunlar, muvakkaten peygamber gelmediği dönemlerde dahi, yine peygamberleri tarafından tayin edilen meliklerle idare edilmişler. Peygamber Efendimiz henüz gelmeden önce şehit edilen Hz. Zekeriya, Hz. Yahya ve öldürülmeye kastedilen Hz. Mesih ise bunlardan sadece birkaçıdır.

Belki bu yüzden Hz. Musa (aleyhisselâm), Rabbiyle mülâki olmak için Tur’a giderken kavminden bazılarını da götürür. “Musa, tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti..”[8] âyetiyle de ifade edildiği gibi, bunlar yetmiş kişilik bir murahhas heyettir. Fakat bu yetmiş kişinin genel durumu, otuz günde Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna çıkacak, O’nu görecek, sözlerini duyacak ve o huzura yakışır şekilde hâl ve harekette bulunacak durumda olmadığından, Cenâb-ı Hak bu süreyi artırır ve otuzun üzerine on daha ekleyerek müddeti kırka tamamlar. Bu yüzden de, nübüvvet vesâyetinde olmayan çilelerde hep kırk sayısı esas alınmıştır. Ancak bu kırk gün de olabilir, kırk yıl da…

Yetmiş seçkin insanın Hz. Musa ile birlikte gitmesiyle geride kalanlar, bu seçkin insanlardan da mahrum kalınca toplum içinde yine problem yaşanır. Meselenin bu yanının, çok iyi tespit edilmesi gerektiği kanaatindeyim. Çünkü Hz. Musa (aleyhisselâm‎) yokken, halkı gözetip kollayacak, Hz. Musa’nın halife olarak seçtiği Hz. Harun (aleyhisselâm‎)’dan başka akl-ı meâdla serfirâz insan kalmamıştır. Dolayısıyla bir peygamber vesâyeti altında oldukları sürece ancak istikametlerini koruyan bazı kimselerin İslâmî hayatları, artık bıçak sırtında gibi ve kaderdenk noktasındadır. Risalelerde bu duruma işaret edilir ve onlardan bir kurban kesmeleri istenmesiyle, küllî bir disipline işaret edilmiştir denilir. Bilindiği gibi İsrailoğulları, Mısır’da uzun zaman ikamet etmiş bir topluluktur. Mısır’da ziraatın revaçta olması hasebiyle, Mısır halkı nazarında buzağının ayrı bir önemi vardır ve ona âdeta tapılmaktadır. İsrailoğulları, bu durumdan hem müteessir olmuş, hem de bu hâdise onların ruhuna işlemiş ve iz bırakmıştır. Hz. Musa (aleyhisselâm‎)’a inandıktan sonra bile, şuuraltılarındaki bu etki yer yer kendini hissettirmiştir. Hatta, öyle ki Allah’ın elçisi olarak içlerinde bulunan o seçkin insandan, çok az bir süre uzak kalınca, hemen o duyguları depreşivermiştir. İsterseniz siz bunu, henüz rüşdüne ermemiş ve şuuraltılarına yerleşmiş bir kısım düşüncelerin zaman zaman depreştiği 0-5 yaş grubu çocukların durumuna benzetebilirsiniz. Bu sahanın ilim adamları, bu yaşlarda şuur altına yerleşen bazı hususların, ileriki yaşlarda fırsat bulduğu zaman tekrar nüksedeceğini bildirirler. Dolayısıyla buzağıya tapan bir cemaat içinde neş’et etmiş olmanın kazandırdığı bu ahlâk ve bu alışkanlık, bir kısım İsrailoğullarının, âdeta kromozomlarına işlemiş, genleri ile bütünleşmiş gibiydi. O ana kadar Hz. Musa onlarla birlikte olduğu için de bu duygu baskı altındaydı ve hortlama fırsatı bulamıyordu. Hz. Musa (aleyhisselâm‎)’ın ayrılmasıyla bu baskı kalkıyor ve onların bu duyguları nüksediyordu. Derken Sâmirî’nin yapmış olduğu buzağıya tapmaya başlanıyordu. Buna siz atmosferin ferağı ya da negatif olarak ele alıp atmosferin eşyaya terk edilmesi diyebilirsiniz.

Burada, bir hususa daha işaret etmek istiyorum: İmam Şâ’râni, ben bir bînamazla bir saat oturduğum zaman, kırk gün ibadet ü teatimin zevkini duyamıyorum, der. Eğer namaz kılmayan bir insan, o atmosfer içine neşrettiği şerâreyle bir insanın kırk gün namazının feyzinden istifadesine mani oluyorsa, onca seçilmiş insanın ayrılıp gitmesiyle atmosferin büyük ölçüde eşrâra terk edilmesi, ya da ferağı, o insanlarda buzağı düşüncesinin hortlamasına müsait bir zemin oluşturduğu söylenebilir. Kendi iç âlemlerinde sessiz uyuyan o gulyâbâni gibi düşünceler, birden hortlar ve buzağı olarak şekillenebilir. Orada Sâmirî’nin -ki o da İsrailoğullarındandır- söylediği şey ise sadece kuru bir mazerettir; Hz. Musa’nın: “Senin zorun nedir ey Sâmirî?” [9] demesine karşılık o: “Ben onların görmediklerini gördüm.” [10] cevabını verir. Çoğu müfessir, meseleye, Sâmirî, Cibrîl’in bastığı yerden bir avuç toprak aldı ve onu buzağı yapımında kullandı şeklinde yaklaşmışlardır ki, bu gerçekten öyle de olabilir; evet o, nasıl gönüllerin ve ruhların dirilmesine vesile olan ilahî vahyi taşıyordu; cansız cesetlerde hayat kaynağı da olabilirdi. Bu açıdan da onun ayağını bastığı yerler yeşerebilir, oradan alınan bir avuç toprakla bütün ölüler dirilebilir. Ne var ki, bunun doğruluğunu gösteren sağlam bir hadis bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla böyle bir yorum, İsrailiyat olabilir.

Buradaki asıl husus, Kur’ân’ın Hz. Musa’nın diliyle ifade ettiği gibi, bunun bir fitne ve imtihan olmasıdır. Gerçekten bir fitne olarak Cebrâil (aleyhisselâm‎), Sâmirî’ye görülebilir; o da bir avuç toprak alıp buzağının içine atabilir. Ancak çoğu büyük müfessirler, bu fitnenin o buzağının konumu ile alâkalı bir şey olduğunu söylerler. Zaten Kur’ân, buzağının sesini ifade için “lehû huvârun; böğürebilen” kelimesini kullanır ki bu da, buzağı, konumu itibarıyla bir tarafından hava girip öbür tarafından çıkınca, kavalın uygun bir şekilde delinmiş deliklerine göre içine giren havanın ses vermesi gibi, o da belli bir ses çıkarıyor olabilir. Tabiî, avam halk bunu anlayacak durumda olmadığından, gerçekten o buzağıda bir kerâmet olduğuna inanmışlardı. Hâlbuki Kur’ân, o buzağının hiçbir şey olmadığını ifade için: “Onun, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi?”[11] buyurur. Bu da göstermektedir ki, ikinci kategoride mütâlaa ettiğimiz müfessirînin sözleri daha yerinde görünmektedir. Yani bu hâl, gözleri ile görmediklerine inanmayan bir toplum için tam bir fitne idi. Atmosferleri, peygamber esintilerinden fâriğ olunca, tabiatlarında mündemiç bulunan maddeperestlik hortluyordu. Dolayısıyla da hemen bir başkaldırma ve hezeyana giriyorlardı. Sanki o ana kadar hiç kitap görmemiş ve peygamber tanımamış bir hâl alıyorlardı.

Evet, böyle toplumlar içinde, hem iyilik adına, hem de kötülük adına onları ayaklandıracak ve şuur birliğine ulaştıracak daima bir temsilci bulunmuştur. Hatta biz, günümüzde de bunun üzerinde duruyor, bir ölçüde Mehdiyet ve Mesîhiyete biraz da bu nazarla bakıyoruz. Ancak bu hususlar, belli mânâları ve belli misyonları itibarıyla bazen şahıslar tarafından temsil edilebileceği gibi, bazen de şahs-ı manevîlerle temsil edilegelmişlerdir. Ogünkü İsrailoğulları’nın ruhunda putperestliğe veya fizik dünyaya aşırı bir temayül vardı. Bu temayülü harekete geçiren de Sâmirî oldu. Sâmirî, Kıptîlerden dersini almış karakteristik kıptî alaşımlı bir Yahudi idi. Hz. Musa’nın ümmeti içine girmiş ve fırsatını bulunca da o cemaati ifsat etmişti. Bu açıdan ona verilen ceza da, toplumdan tam tecrit edilmesiydi ki, hayatı boyunca söyleyeceği “lâ misâse; bana dokunmayın.”[12] sözü, böyle bir hızlânın sesi-soluğuydu. İsrail kaynaklarında, Kur’ân-ı Kerim’in bu âyetinin yorumu sadedinde, Allah’ın kendisine bir hastalık verdiği ve yanına her gelene bu sözü söylediği rivayet edilir. Evet, bu onun toplumu ifsat etmesine karşı kendisine verilen bir tecrit cezası idi.

Şimdi bütün bunlar, bizim düşüncemiz ve hizmet felsefemiz adına ne ifade eder, bunlardan istifade edilecek şey nedir? sorusuna gelince; evvela, bizim içimizde de her zaman bu türlü şeylerin cereyan edebileceği mülâhazası ile, Kur’ân’ın o kıssadaki hikmetleri bu istikamette değerlendirilebilir. Meselâ, biz de hep başımızdaki büyüklerimize saygı duymuşuzdur. Bu bağlılık ve saygı, bir yerde velilere, kutuplara, gavslara bağlanma da olsa, ayarı kaçırıldığı zaman farklı düşüncelere yol açtığı olmuştur. Bir misal arz etmek gerekirse; Hz. Ömer, Halid b. Velid’i komutanlıktan azleder ve gerekçe olarak da, halkın, elde edilen zaferleri Halid’in şahsından bulmasını gösterir.. evet bazıları bu düşüncelerinde o kadar ileriye gitmişlerdir ki, cephe, Halid’in bulunduğu cephe ise gideriz; yoksa “hayır” diyebiliyorlardı. Oysaki Müslümanlık adına cihad her cephede yapılmalı ve herkes cihada iştirak etmelidir. Halid ise, bir fâni ve herkes gibi bir insandı. O olsa da, olmasa da cihad devam edecekti. Nitekim Halid’in dalgalandırdığı bayrağı daha sonraları Ukbe b. Nâfi, Ahnef b. Kays ve daha nice fatih komutanlar, İstanbul’a kadar taşıyabildiler.

Evet, bazı kimseler, tamamen şahıslara bağlanmış, her şeyi onlarda görmüş ve onlara bağlanmış.. onların tutmasıyla yerlerinde kalıp çizgilerini koruyabilmiş.. ve o zatların ayrılmasıyla da hemen inhiraf edivermişlerdir. Hususiyle de, şahısların yerini şahs-ı mânevînin aldığı günümüzde, topluluktan ayrıldığı zaman varlığını koruyamayacak, tek başına kalmanın dezavantajlarını ve risklerini göğüsleyemeyecek kadar zayıf karakterler için bu husus çok önemlidir. Burada bir misal teşkil eder mülâhazasıyla, bir zamanlar yaşadığım bir olayı anlatmanın yararlı olacağını düşünüyorum; Üstad’ın vefat ettiği yıllarda ben Edirne’de bulunuyor idim. Onun vefat haberini duyar duymaz kendi kendime: “O henüz misyonunu eda etmedi, şimdi cemaat arasındaki vahdet-i rûhiye nasıl korunacak..” vb. düşüncelerle, ciddî bocaladım ve bir sarsıntı yaşadım. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, “Her nefis ölümü tadacaktır.”[13] buyuruyor; öyle ki bu devvâr-ı gaddarın elinden Azrail dahi kurtulamayacaktır. Ne var ki, ben ve benim gibilerin yıkılışının arkasında, Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) düşüncesi olmalıydı; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in vefatı hengâmında, Hz. Ömer’in dahi, “Kim Muhammed öldü derse, onun boynunu alırım.” dediği bir hengâmda o, kürsüye çıkmış, “Kim Hz. Muhammed’e inanıyorsa bilsin ki O ölmüştür. Ama kim Allah’a inanıyorsa bilsin ki Hay ve diri olan O’dur.” demiş ve büyük bir idrak, firâset ve sebat örneği sergilemişti.

Evet, bizler doğrudan doğruya Allah’a iman duygusuna düğümlenmiş bulunuyoruz. Bu duygu ve düşüncemiz daimî olmalıdır. Fâni varlıklara bağlananlar ve her şeyi onlarla kaim görenler bilmelidirler ki, onlar bugün olmasa da yarın mutlaka göçüp gideceklerdir. Dolayısıyla da her iş, herkesin göçüp gitmesine göre plânlanmalıdır. Bu demek değildir ki, o insanların zâtî hiçbir değeri yoktur; hayır kat’iyen öyle değildir; herkesin ayrı bir yeri vardır; ancak bu yerin dışında da kimseye bir değer atfedilmemelidir. Meselâ; bizim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e saygımız sonsuzdur; ama bu saygı hiçbir zaman Allah’a olan saygımızın önüne geçmemelidir. Çünkü Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dahi Kelime-i Tevhid’de, kendi ismini “Lâ ilahe illallah” sözünün önüne geçirmemiştir.

Evet, her zaman güçlü pazularla sevk ve idare edilenler veya bir kısım kudsî me’hazlere bağlı kalarak hayatlarını idame ettirenler, o me’hazlerin ufûlüyle inhiraflar yaşayabilirler. Bu açıdan Hz. Musa’nın çıkabilecek hadiselere karşı temkin ve tedbiri yerindedir; vâkıa yetmiş tane seçilmiş insanı alıp gitmiş ama, onların yerini dolduracak Hz. Harun (aleyhisselâm)’ı da yerine halef bırakmıştır. Hz. Harun (aleyhisselâm), öyle hayırlı bir kardeştir ki; İsrail kaynaklarına göre Hz. Musa’dan sekiz yaş büyük olmasına rağmen, ikinci bir adam olarak çok önemli bir misyon eda etmiştir. Hz. Musa (aleyhisselâm‎), Cenâb-ı Hak’la mükâlemesinde: “Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver. Kardeşim Harun’u”[14] demiş ve kendisine yardımcı olarak onu istemiştir. Bu istek, Hz. Musa (aleyhisselâm)’a ait bir terbiye olabileceği gibi, Hz Harun’un maksadını rahat anlatma düşüncesinden de kaynaklanabilir. Zira Hz. Harun, duygularını anlatmakta da rahattı. Başka bir âyet-i kerimede de: “Kardeşim Harun’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ederim.” [15] demişti ki, bunlar birbirlerini tamamlayan hususlar sayılabilirler. Hz. Musa (aleyhisselâm)’nın vahiy ile konuşmanın dışında duraklaması, tutuk olması O’nun peygamberliğinin bir mucizesi olabilir. Çünkü dili sadece vahyi konuşur. Nitekim Efendimiz’in ümmiyeti de kendisine ayrı bir derinlik kazandırıyordu. Ayrıca Hz. Musa (aleyhisselâm), Firavun’un sarayında neş’et etmiş olmanın hâsıl ettiği psikolojik bir ruh hâleti itibarıyla etkilenip konuşurken daha temkinli olacağı, hatta böyle bir ruh hâlinin bir takım sürçmelere bâdî olacağı mülâhazası ile, hayatında Firavun’u hiç tanımamış ve hiç tesirine girmemiş, fakat ona karşı sürekli bilenmiş, serâzat ruhlu Hz. Harun’u kendisine yardımcı istemesi gayet yerindedir.

Bu hususla alâkalı yine İsrail kaynaklı, fakat bizim kitaplarımıza da girmiş bir takım bilgiler var; anlatılanlara göre “Hz. Musa daha sarayda bir çocuk iken, Firavun: Bu çocuk çok şey biliyor, kendi yaşını aşkın hareketlerde bulunuyor, bir gün gelir bizim başımıza gâile açabilir endişesiyle, onun önüne ateş koyuyor. Allah da Hz. Musa’nın ateşi ağzına koymasına müsaade ediyor ve Hz. Musa’nın dili yanıyor, dolayısıyla da kısmen kekeme oluyor. Bu, bana göre kat’iyen doğru değildir. Zira peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Buna göre, bir peygamberin yüzünde başkalarının dikkatini çekecek “ben” dahi olamaz. Hepsi derecesine göre birer erkek güzeli ve müşekkel birer insandırlar. Onlar iffetli, günahsız, doğruyu konuşan ve emin oldukları gibi, ayıptan da münezzehtirler. Yine onların devamlı bir hastalık ve bir rahatsızlıkları da olmaz. Hz. Eyyub (aleyhisselâm)’ın rahatsızlığı, muvakkat bir imtihandır. Netice olarak diyebiliriz ki, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın dilinde kekemelik yoktu. Bizim belki hiçbirimizin dilinde kekemelik yok ama, yine de çoğu dualarımızda o büyük peygambere (Hz Musa) iktidâen, “Rabbim! Yüreğime genişlik ver, işimi kolaylaştır. Dilimden şu bağı çöz ki sözümü anlasınlar.” [16] şeklinde yakarışta bulunuruz. Firavun’un karşısına çıkacak olan bir Allah elçisinin, bütün bunları Allah’tan istemesi gayet normaldir. Hatta, “Dediler ki Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize aşırı derecede kötü davranmasından yahut iyice azmasından korkuyoruz”[17] âyetinde ifade edilen Hz. Musa (aleyhis-selâm)’nın ve Hz. Harun’un korkması da bu yüzden olabilir.

Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın, Hz. Harun (aleyhisselâm)’ı halef olarak bırakmasının Kur’ân-ı Kerim’de genel bir prensip olarak nazara verilmesi, toplumun hiçbir zaman başıboş bırakılmaması gerektiği esasını vurgular. Aslında buradan istinbat edilecek şey de bu olsa gerek. Yani muvakkaten dahi olsa toplumun lidersiz kalmaması, liderin bir yere ayrılması hâlinde halkı idare edebilecek bir temsilcinin seçilmesi gerekmektedir. Bunun bir esas olup olmaması, peygamberlerden sonra, Efendimiz’in ashabının tavırlarından istinbat edilmesi mümkündür. Bir kere başta Hz. Ebu Bekir (radiyallâhu anh), kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiye etmiş ve O’nu halef bırakmıştır. Kaldı ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, savaşa çıktığı zamanlarda yerine bazen Hz. Ali’yi, bazen de Ümm-ü Mektûm’u halef bırakmıştır. Bir defasında Hz. Ali’nin, “Siz savaşa gidiyorsunuz beni ise çocukların ve kadınların başında tıpkı bir kadın gibi bırakıyorsunuz.” demesi üzerine, halef olmanın da önemli bir pâye olduğuna işaret sadedinde: “İstemez misin yâ Ali, benim nezdimde Hz. Harun’un Musa’ya nisbeti gibi olasın.” cevabını vermişlerdir. Yani o nasıl Musa’nın veziri ise, sen de benim vezirimsin demektir.

Burada vurgulanan bir ikinci husus da, geride bırakılan halefin, her yönüyle boşluk bırakmayacak birinin olması; yani liyâkatli ve asılın yerini dolduracak birinin olmasıdır. Çünkü emir ve tavsiyelerle iş, bir yere kadar götürülebilir ama, halefin şahsî karizması, performansı bunlardan çok daha önemlidir. Bu özellikler, toplumun itaat ve inkiyat anlayışı adına oldukça ehemmiyetlidirler. Ayrıca bu, insanlığa faydalı olmaya çalışan günümüzdeki inanan gönüller açısından da çok önemlidir. Evet, sık sık arzetmeye çalıştığımız gibi, iman ve Kur’an davasına gönül vermiş nice irşat eri, çoğu defa istidat ve kabiliyetleri göz önünde bulundurulmadan, kendilerinden yüce ve yüksek vazifeler bekleniyor. Oysa ki onları tavzif eden ne Hz. Musa’dır, ne de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Dolayısıyla kriterler, bazen doğru olmayabilir ve dolayısıyla da bir takım yanlışlıklar yapılabilir. Ancak, madem o şahıslar gönderilmiş ve belli konumlara getirilmişler; iradelerinin hakkını verip göbeklerini çatlatırcasına çalışmalı ve mutlaka bulundukları konumun hakkını yerine getirmelidirler. Aksine, meselenin sadece tavzif ve tavsiye plânında bırakılması durumunda, bütün zaaf ve beceriksizlikler, onları tavzif eden insanlara râci olur ki, bu da işin temelden sarsılması demektir.

Halef, kendisinden evvel gelen selefin bütün misyon ve vazifelerini yerine getirebilecek kişi demektir. Böyle birinin her şeyden evvel ıslahçı ve uzlaşmacı bir yapıda olması ve herkesle iyi geçinmesi çok önemlidir. Herkesle kavga eden, hiçbir kesimle münasebet tesis edemeyen birinin, insanlar arasında arabuluculuk vazifesi yapması beklenemez. Hz. Ali (radıyallâhu anh), fitnelerin her tarafta kol gezdiği ve denizlerin dalgaları gibi birbirinin üzerine yürüdüğü çok kritik bir dönemde bile, o korkunç hadiseleri çok rahatlıkla bastırabilmiştir. Nehrivan’da zatını ve saltanatını tehdit eden Hâricîler’in toplanması üzerine kendisine, “Kılıçlar gayzla bileniyor, hançerler zehirleniyor, atlar mahmuzlanıyor ve bunlar hep senin üzerine saldırmak için yapılıyor. Şimdi tam zamanıdır; eğer üzerlerine yürürsen işlerini bitirirsin.” dendiğinde o, şu cevabı verir: “Onlar gelip benim üzerime silah çekmedikten sonra ben öyle bir şeye teşebbüs edemem. Onların bana gelmeleri mümkündür; ama bana karşı silah kullanmadan nasıl onların üzerine gider, cinayet işlerim!” Evet, Üstad’ın dediği gibi imkân ayrıdır, vukuat ayrı. Ebû Hanife Hazretleri, o açık ve engin mantığı ile, diğer mezhep imamlarına muhalif olarak, Hz. Ali’nin bu düşüncesini fıkhında esas alır ve der ki, “Yol kesiciler size hücum etmedikleri sürece, ihtimale binaen siz onların üzerine gidemezsiniz.” Hz. Ali ile perçinleşen ve asırlarca İlhanlılar, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar hukuk sistemlerinde önemli bir yeri olan Ebû Hanife fıkhının günümüzdeki demokrasi anlayışından ne kadar ileride olduğunu bilmem ki hatırlatmaya gerek var mı! Üstad, bunu bir yerde: “Fitnelerin kol gezdiği dönemde Ali gibi bir insan lâzımdı ki dayanabilsin ve dayandı.” der. Evet, halef dediğin Hz. Harun gibi, Hz. Ali gibi olmalı!..

Burada üzerinde durulması gerekli bir diğer mesele de, insanlar kendilerini böyle bir hizmete yeterli görseler de, yine vazifeye talip olmamalıdırlar. Nitekim Hz. Harun’un bu mevzuda herhangi bir isteğinin olduğu bilinmediği gibi, Hz. Ali’nin isteği de söz konusu değildir. Evet bu vazife, onu harîsâne isteyen insanlara verilmez. Çünkü harîs insanın onu ne şekilde kullanacağı belli değildir. Bu açıdan da bizim bu kıssadan alacağımız ders çok önemlidir. İnsanlarda, onların benliklerinden kaynaklanan “Neden ben değil de falan şahıs? Ben bu vazifeyi yapamaz mıydım?” vb. düşünceler her zaman bulunagelmiştir. Oysaki bu tür düşünceler, peygamberlik dâvâsının mirasçıları olma yolunda bulunanlar için çok mezmûm, hatta hiç düşünülüp akıldan dahi geçirilmemesi gerekli olan bir şeydir. Aksine sürekli başkaları nazara verilmeli ve: “Neden benim üzerimde bu kadar duruluyor, falan şahıs bu işi daha güzel becerir.” denmelidir. Zaten İslâmî terbiyenin gereği de budur.

Kaldı ki Efendimiz de, bu hususta ısrarlı olanları sürekli ikaz etmiş ve bu arzudan vazgeçirmeye çalışmıştır. Meselâ bir defasında, Hz. Abbas (radıyallâhu anh) gelip imâret istediğinde -ki belki bu o büyük sahabinin hakkıydı; zira siyer kitaplarının bize verdiği bilgilere göre ilk inananlardandır ve Efendimiz hesabına Mekke’de gözdü, kulaktı.. ve çok ağır şartlar altında Efendimiz’le alâkalı çok önemli hizmetler görüyordu- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hemen karşı çıkmış ve: “Biz bu vazifeyi isteyene vermeyiz.” buyurmuştu.

Bir başka sefer kendisine Ebu Zer (radıyallâhu anh) gelip aynı talepte bulununca, “Sen zayıf bir insansın. Bu vazife de ağır bir iştir; sen götüremezsin.” der ve reddeder. Bütün bunlar, vazifenin istenmeyeceğini, verildiğinde de kerhen kabul edileceğini göstermektedir. Ancak bu meselenin de bir istisnası vardır; şayet o vazifeyi sizin ölçünüzde yapabilecek başka bir Müslüman yoksa, -Hz. Yusuf’un Kıptîler içinde vazifeye talip olduğu gibi ki, “Beni ülkenin hazinelerinin bağına tayin et; çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işi bilirim.”[18] demişti- böyle bir durumda talepte mahzur olmayabilir. Hz. Yusuf (aleyhisselâm), bu sözü hiçbir müslümanın olmadığı, peygamberlik esintilerinin bulunmadığı, Allah’ın bilinmediği bir yerde imarete talep sadedinde söylemişti. Bu ölçüye göre bir yerde o işi temsil edenler varolduğu sürece, bizce talip olunması gerekli olan şey, belediye başkanlığı yerine çöpçülük olmalıdır. Bu yapılabildiği oranda kavgadan uzak kalınır ve inşallah “eslih; ıslah et.”[19] gerçeği tahakkuk eder.

Hz. Harun’un fıtratına gelince; Hz. Musa (aleyhisselâm) mustafa (seçilmiş) bir insan olduğuna göre, O’nun halefi de aynı şekilde seçilmiş ve temiz bir fıtrata sahip olması gerekir. Esasen Hz. Musa’nın kendi yerine onu seçip halef bırakması, bu konuda bir İlahî intihabın söz konusu olduğu esprisini hatırlatmaktadır. Meselâ; siz Allah’a çok dua eder, falan şahsa şunu ver-bunu ver.. dersiniz, ama onların hiçbiri verilmez. Çünkü onun liyâkati yoktur. Hz. Harun’un halef olarak seçilmesinde ise, her iki intihabın, yani hem Hz. Musa’nın intihabındaki isabetin hem de Allah’ın icabetinin tevafuku vardır. Hz. Harun, Hz. Musa’nın kriterlerine göre herhalde yatıştırıcılığı, arabuluculuğu yönüyle çok önemli bir zat idi ki, onun bu vasfına işaret ederek “Kavmimin içinde benim yerime geç, onları ıslah et, bozguncuların yoluna girme.” [20] deyivermişti. Bu da, Hz. Harun (aleyhisselâm)’ın o meselenin eri olduğunu gösterir ki, o zaman da Hz. Musa için, böyle bir zatı kendi yerine halef bırakmasından daha tabiî bir şey olamazdı.

Diğer bir husus da, yine Hz. Harun’un fıtratında uzlaştırıcı bir tavır var idi ki, Hz. Musa ona: “Eslih”; yani ıslahçı ol, rıfk ile muamele et demişti. Zannediyorum Hz. Harun da bu nasihatleri tam tuttu ve o toplum içinde ıslahçı olmaya çalıştı. Bütün bunları, Hz. Musa’ya söylediği, “Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Şimdi gel, düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma.” [21] sözlerinden anlamak mümkün. Cenâb-ı Hak, Uhud savaşından sonra Efendimiz’e hitaben: “Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz ashap, etrafından dağılıp giderlerdi.” [22] buyurmaktadır. Bu, sen böyle değilsin, öyleyse karakterinin gereğini yerine getirdin demektir. Hiddetli, şiddetli olduğu her halinden belli olan bir insana, rıfk ile muamele et, ıslahçı ol demenin bir mânâsı olamaz. Onun ıslahı olsa olsa, Hz. Halid’in ilk İslâm’la şereflendiği günlerde, henüz sadrına sinesine imanı sindirememiş Ebu Süfyan’a, “Senin kelleni alırsam kafanda hiçbir şüphe kalmaz ve tastamam Allah’a inanırsın.” demesi gibi olur. Günümüz dünyasında güç ve kuvveti elinde bulunduran kimselerin, herhangi bir yerdeki fitne ve fesadı önlemede, tenkile başvurmaları da onların bu kabil sulh felsefelerinden kaynaklanıyor olsa gerek. Onların bu felsefesine göre, bir köyde bir şaki varsa, o şaki yüzünden bütün bir köyün kökünü kazırsanız hiçbir problem kalmaz. Hâlbuki böyle bir düşünceyi ne günümüz insan haklarıyla ne de demokrasi anlayışıyla bağdaştırmak mümkündür.

Yeterlilik ve sağlam karakter çok önemlidir; Hz. Harun halef olarak seçilir, ama gerçekten onda fevkalâde denecek ölçüde iyiyi, güzeli, mükemmeli temsil kabiliyeti vardır. O’nun, Hz. Musa’nın yokluğunda toplum içinde çıkan olaylara fiili müdahalede bulunmaması, o esnada öyle olması gerektiği için pasif mukavemet şeklinde anlaşılmalıdır; ama buna kat’iyen pasiflik de denmemelidir. Biz bazen pasif mukavemetle aktif mukavemeti birbirine karıştırabiliriz. Meselâ, günümüzde siyasilerin meydanlarda nutuk atmaları, milleti siyasi zemine çekmeleri aktif mücadele gibi görünebilir. Buna karşılık Bediüzzaman’ın ve Gandi’nin hareket ve hamleleri birer pasif mukavemet şeklinde algılanabilir. Oysaki durum hiç de öyle değildir. Eğer Hint halkı, Gandi’nin muarızlarının yolunda mücadele verseydi, belki de kat’iyen netice elde edilemeyecekti. Bu itibarla da Gandi, pasif olarak değerlendirilmemelidir. Zira fert ve toplumu, insanlık semasına, rıza ufkuna ulaştırma yolunda selâmetle yol alabilmek ve neticeye ulaşabilmek için, çok yüksek tepeleri aşmak, çok virajlı yolları geçmek gerekir. Değilse kendinizi beyhude tüketmiş olursunuz. Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretleri de, büyük sabır isteyen, sevgi, müsamaha ve mülâyemet yolunu seçmiştir. O, milleti, akıbeti meşkûk, macera sayabileceğimiz mücadelelere salmaktan hep tevakkî içinde bulunmuştur. O gün toplumun değişik kesimlerinde eğer Müslümanlığı temsil adına bazı kimseler yetişmişse bu, Bediüzzaman’ın onların içine saldığı ümitle olmuştur. Evet, onun, yanına birkaç kişi alarak ders okuması ve telif edilen eserlerini etrafa dağıtması, ümitsizlikten inkisara düşmüş olan insanların tekrar intibaha gelmesine vesile olmuş ve onlara; “Bunlar yapılabiliyorsa ne diye ümitsizliğe düşeceğiz.” dedirtmiştir.

Gerçi siz, Bediüzzaman’ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir. Evet, o bir hizmet dâhîsi ve hakikat-i Ahmediye’nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir.

Bu yüzden biz bazı şeyleri bilemeyiz; şayet Hz. Harun güç kullansaydı, o toplum içinde savaş çıkabilirdi. O, Hz. Musa (aleyhisselâm)’ın dönmesini bekledi ve böylece insanlar Hz. Musa’nın mazhariyetine bir kez daha şaşıp hayretler yaşadı ve mütereddit, mütehayyir olanlar da yeniden Hz. Musa’yı bir kere daha tanıdılar. Evet, bir bünye içinde kokuşan ve çürüyen azalar gibi, o cemaat içinde buzağıya tapanlar da Hz. Musa’nın; “Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun için Yaradanınıza tevbe edin de nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün..”[23] ifadesiyle yeniden temizlenip tevbe ettiler.

[1] Tin, 95/1-3

[2] Âl-i İmrân, 3/97

[3] Beled, 90/1

[4] Tin, 95/4

[5] A’raf, 7/142, 143

[6] Bakara, 2/55

[7] Alak, 96/1

[8] A’raf, 7/155

[9] Tâhâ, 20/95

[10] Tâhâ, 20/96

[11] Tâhâ, 20/89

[12] Tâhâ, 20/97

[13] Âl-i İmrân, 3/185; Enbiya, 21/35; Ankebût, 29/57

[14] Tâhâ, 20/29, 30

[15] Kasas, 28/34

[16] Tâhâ, 20/25-27

[17] Tâhâ, 20/45

[18] Yusuf, 12/55

[19] A’raf, 7/142

[20] A’raf, 7/142

[21] A’raf, 7/150

[22] Âl-i İmrân, 3/159

[23] Bakara, 2/54

İnsanları Peygamberlerin Çizgisine Yükseltmek Mümkün müdür?

Peygamberler, Allah’ın seçtiği ve özel donanımlı mükemmel insanlardır. Maddî-mânevî en güzel sıfatlarla donanmış bu insanlar, aynı zamanda herkesin kendisine örnek ve model kabul edeceği câmiiyete de sahiptirler. İnsanlar, Allah’ın kendilerinden beklediği ve yakalamalarını istediği noktada örnek olarak peygamberleri görürler.. onlar, komutanlıkları, babalıkları, devlet başkanlıkları, hâkimlikleri ve mucizeleriyle, hâsılı hayatın her sahasında insanlar için birer sınır çizgisi mesabesindedirler.

Şimdi bu mülâhazalara bağlılık içinde şunu ifade edebiliriz: Peygamber dimağı, fiziği aşkınlık içinde aynı zamanda metafiziğe de açıktır. Çünkü biz hâlâ vahiy telakkisini, onun melekle görüşme meselesini çözebilmiş değiliz. Onun hayattaki bütün başarılarına fetanet-i uzmâ diyoruz. Fetanet-i uzmâ, muhteşem ve insan üstü akıl demektir. Allah’ın kudsî elçileri, bir kısım mazhariyetlerle pek çok problemi çözmüşlerdir. Haddizatında bu, sebep olarak onların dimağlarının dimağlar üstü bir dimağ olmasıyla hâsıl olmaktadır. Yani Allah, sıradan bir insanı o büyük vazife ile serfiraz kılmamıştır. Allah, peygamberlerin ruhu gibi dimağlarını da fevkalâdeden inkişaf ettirmiştir. Bu açıdan peygamberlerin dimağlarının seviyesi de dimağ adına son sınırdır ve başkalarının da, yakalama cehdi içinde bulunmaları gereken bir müteal serhattır.

Peygamberlerin mucizeleri de, ilmî araştırma, gelişme ve telakkilerin son sınırını göstermesi açısından serhat sayılır. Hz. Süleyman’ın (aleyhisselâm) Belkıs’ın tahtını Sebe’den getirmesi ve oradaki insanların da bunu görmesi celb-i surete işaret etmektedir.[1][1] Peygamber bunu bir mucize olarak gerçekleştirmiştir ve bu, insanlık için bir son sınırdır. Beşer, fen ve terakki ile ancak onun biraz yakınına ulaşabilir. Nitekim televizyonun icadı beşerin bu noktaya vardığını göstermektedir. Yine Hz. İsa (aleyhisselâm), en onulmaz dertlere derman bulan -Kur’ân-ı Kerim’in ifadesi içinde- Allah’ın izniyle ölüleri dirilten, kör olanları gördüren, abraş hastalarını iyileştiren bir peygamberdir.[2][2] Bu âyet-i kerimeyle Allah, peygamberi vasıtasıyla insanlığa şu mesajı vermektedir: “Tıp mevzuunda bir gün öyle ilerlenecektir ki, ölüme hayat rengi verilecektir.” Tabiî bu, “Ölmüş insanlar tekrar diriltilecek.” anlamına gelmemektedir. Keza, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, insanın da bu ufka ulaşması adına bir davetiye hükmündedir. Bugün insanoğlu amyant maddesini keşfederek bunun küçük bir kısmını gerçekleştirmiş sayılır. Beyan Sultanı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, ifade ve beyan hususunda insanlığın, kendisine yaklaşması beklenen bir zirvedir.

Buradan hareketle insanlık, gelecekte bir kısım hakikatlerin mâşerî vicdan tarafından kabul edilmesi için gücünü, kuvvetini beyandaki edadan alacak; üslûp ve beyandaki eda, hakikaten en müessir bir silah hâline gelecektir, diyebiliriz. Zaten kitle iletişim araçları vasıtasıyla bu gün tahrip veya tamir adına yapılanlar da o noktanın önemini bize anlatmıyor mu..?

Evet, ölüme hayat rengi vermek ve ateşin içinde yanmamak mümkündür. Hatta belki de gelecekte suretleri celp etmekten ziyade, ışınlama meselesi de vuku bulacaktır. Gerçi bu mesele bana fizikî olarak biraz uzak geliyor. Çünkü cisimler, hareket ettikleri istikamette boylarından kaybetmekte ve ışık hızına çıkınca da yok olmaktadırlar. Bu durumda kalb ve nabız nasıl olur bilemiyorum.! Ancak gelecek, pek çok sürpriz ve fevkalâdeliklere gebe gibi görünüyor. Teknik ve teknolojik gelişmeler ilerledikçe bunlar bir bir müşâhede edilecektir. Beşer bu gelişmelerle peygamberlerin tutturduğu ufuklara ulaşabilecektir ama onun o ufku tam olarak ihraz etmesi de mümkün değildir.

Evet, peygamberler, insanların önünde maddî-mânevî her yönden birer örnek ve model olarak ulaşılması gereken birer işaret âbidesi ve Allah’ın seçtiği en mükemmel insan topluluğudur. Allah’ın rızası, selâmı onların ve bizim Peygamberimiz’in üzerine olsun.

[1][1]  Bkz.: Neml sûresi, 27/40.

[2][2]  Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/49; Mâide sûresi, 5/110.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz