Defni yapılmış bir cenazeyi nakletmek caiz midir?

Açıklama: Ben Hollanda’da yaşıyorum. Arkadaşımın bundan 23 yıl once 14 aylık iken vefat eden erkek kardeşinin mezarının toprak müddeti dolduğu için (24 yıl için 2400 euro yeni kontrat için bir yıl içinde karar bekliyorlar)üç seçenek sunuluyor. 1- Cenazenizi alın istediğiniz yere götürün. 2- Cenazenizi yakalım küllerini size verelim. 3- Yeni 24 yıllık kontrat imzalayalım. Biz bu hususta evladımıza nasıl sahip çıkabiliriz diye bana sual yönelttiler. Bu konuda bizlere yardımcı olabilir misiniz.

Cenazenin, gömüldükten sonra başka yere nakledilmesi, bir zaruret olmadıkça caiz görülmemiştir. Zarurete misal olarak da, kabrin gasbedilmiş bir toprak olduğu anlaşılması, birisinin sonradan sahip olduğunun ortaya çıkması, kabri deniz ya da ırmak sularının basması, düşman yurdunda kalıp gereken hürmetin gösterilmemesi gibi halleri göstermişlerdir. Bu tür hükümlerin beyan edildiği dönemlerde mezar parası gibi şeyler söz konusu olmadığı için bunlar konuşulmamış olabilir. Bugün eğer bu bahsettiğimiz şartlardan biri söz konusu ise cenaze nakledilebilir. Ayrıca 24 yıl için 2400 euro ödemek size külfet oluşturuyorsa, ciddi manada zorlanıyorsanız nakletmeyi düşünebilirsiniz. Ancak, böyle bir külfet yoksa, rahatlıkla veya biraz zorlanarak da olsa ödeyebilecekseniz, ödeyin ve mezarı hiç açmayın…

Not: 24 yılda bir cenazenin kemikleri dahi çürümüş olabilir. Toprağa göre değişir. Bu durumda götürecek bir şey bulamayabilirsiniz.

Cennet-Cehennem esprileri yapmak doğru mudur?

Cennet, büyük bir arzu ve ümit ile istenilecek yer, cehennem ise büyük bir dehşetle kaçılacak neticedir. Dolayısıyla, insanlığın bu iki büyük neticesi hakkında, hafife alıcı, işi sulandırıcı, ciddiyeti bozucu, bir mana ifade etmeyen şakalar yapmak uygun olmasa gerek. Fakat, bazı latifeler ve fıkralar vardır ki (şaka demiyoruz), bir hakikati anlatır, ciddi bir meseleyi değişik bir üslupla vurgular. Bu türlü latife ve fıkralar uygun olabilir. Ayrıca bu latife ve fıkraları, tebliğ maksatlı kullanmak en güzelidir. Arkadaşlara arasında en ciddi meseleler bile bir eğlence haline gelebilme ihtimaline binaen konuşulması sakıncalı olabilir. Saygılar.

Ölüye telkin caiz midir?

Açıklama: Cenaze defnedildikten sonra ölüye telkin yapılıyor. Bunun dinimizdeki yeri nedir? Kaynaklarda bununla ilgili bir delil mevcut mudur?

Ölüye telkin yapılmasına dair zayıf rivayetler olsa da bu meselenin Kur’an ve Hadiste tatmin edici bir yeri yoktur. Ölümden sonra, ölenin arkasından onun adına istiğfar edilmesi ve sevabı ona bağışlanmak üzere sadaka verilmesi tavsiye edilmiştir. Esas olan ölümden önce telkin yapılmasıdır ve ölümden sonra insanın teklif (mesuliyet) dairesinden çıkmış olmasıdır.

Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururlar: “Ölüm haline gelene (sekeratta yaşayana) “Lâ ilâhe illallah”ı telkin edin. Muhakkak ki o, selin binaları yıktığı gibi hataları yıkar. Sahabi sorar: “Dirilere nasıldır?”Efendimiz buyurur ki, “Daha güzel yıkar, daha güzel yıkar.”(Abdürrezzak, 3/387)

Kelime-i tevhidle beraber özellikle ölüm anında hastaya Yasin okunması çok tesirlidir.

Telkinden maksat, insanın Allah’ın huzuruna varmadan önceki son sözünün kelime-i tevhid olmasıdır. Hadiste de ifade edildiği gibi, “Kimin son sözü La ilahe illallah olursa, cennete girer.”(Müslim, Cenâiz, 1-2: Ebû Dâvud, Cenâiz, 16)

Ancak, yine de tesiri yaratan Allah’tır. Zaman-mekan elinde olan Allah, duayı alır kime gönderilmişse ulaştırır. Allah’ın bileceği iştir. Bundan dolayı da kabrin başında Kur’an okuyup, dua ederek ölüye bağışlamakta mezhep imamlarımızın çoğu bir mahzur görmemişlerdir.

Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir?

Açıklama : Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir? Bizim de hayatımızda bu duyguyu yaşayabilmemiz adına neler tavsiye edersiniz?

Dünyada iken, cennetin yamaçlarında dolaşmak, bir yönüyle hayatın ahirete göre plânlanıp yaşanması demektir. Daha açık ifadesiyle hayatın, iman, amel, ilim, irfan vb. unsurlarla yoğrularak, İlahî teveccüh ve rahmet esintilerine açık hale getirilmesi demektir ki, bu şekildeki bir hayat, dâima Cenâb-ı Hakk’ın müşahedesi altında şekillenen bir form içinde cereyan eder; eder ve santim sapma ve kayma olmaz. Aslında böyle bir hayata yükselebilme, -Allah’ın izniyle- herkes için söz konusu olabilir.

Ne var ki temelde bütün varidâtı manevî âlemlerden kopup gelen feyizlere bağlı böyle bir hayat, irfan yolunda sürekli cehde ve amel-i salihte ısrara vâbestedir. İnancım o ki, kul, kullukta biraz ısrar edince, Cenâb-ı Hak da onun gözlerini gayp âlemine açacak ve onu ötelerden süzülüp gelen envâra, esrâra muttali kılacaktır. Örnek olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i alacak olursak O, hayatı boyunca vitr namazını hiçbir zaman, hemen yatsı namazının akabinde kılıp yatmamıştır. O, “Ey örtünüp bürünen (Rasulüm!) Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’ân’ı tane tane oku.” [1] âyetinin emri gereği, daima gece kalkıp ibadet etmiş; kıldığı teheccüdlerin arkasından da vitr’i edâ etmiştir. Hz. Âişe Vâlidemiz, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu durumunu, “Ayakları şişinceye kadar namaz kılardı.” şeklinde anlatır. Ve kendisine: “Ya Rasulallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği halde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?” diye sorduğunda, O da, “şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?”  cevabını verir.

Efendimiz’i adım adım izleyen ve O’ndan gelen en küçük işareti dahi emir telâkki eden sahabe efendilerimiz, hayatlarını aynı çizgide devam ettirmiş ve meleklerle at başı hale gelmişlerdir. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara Kur’ân’ın ruhunu duyurmuş ve onları âdeta uhrevîleştirmiş, onlar da ruhlarına üflenen bu mânâların kanatlarıyla, nebilerden sonra ulaşılabilecek en yüksek zirvelere ulaşmış ve erilmezlere taht kurmuşlardır. Evet onlar, duygu ve düşüncelerini bir pergel gibi açarak, bir ayaklarıyla dünyada dolaşmış, diğeriyle de hep cennetin yamaçlarında gezinmişlerdir; gezinmiş ve başdöndürücü bir dünya-ahiret dengesi kurmuşlardır; kurmuşlardır ama, ihtimal onların çoğu serfirâz kılındıkları bu nimetlerin farkına bile varmamışlardır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın en büyük bir lütfu da, lütfunu bildirmemesidir…

Öyle zannediyorum ki bizler bile, üç-beş yıl bu müstakîm çizgi üzerinde hayatımızı devam ettirebilsek, vicdanlarımızda daha farklı şeyleri duyabiliriz. Bunun için de, her tecrübenin kendi sahasında, kendi lâboratuvarında yapılması gerektiği prensibinden hareketle, kalbî, ruhî, vicdanî.. duyguların inkişafı için, bu letâifin temrinata tabi tutulmasına ihtiyaç vardır. Daha kestirmeden bir ifade ile, Cenâb-ı Hakk’la irtibat sağlam tutulduğu oranda, bu duygular inkişaf eder ve insan daha dünyada iken, onda “Senin (gözünden) perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” sırrına mazhar olur.. ve gözden perde kalkınca çok hakikatler de ayan-beyan görülmeye başlar. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu halin asgarîsini, “Mü’minin firasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifi ile ifade eder.

Bazen bu halin meydana gelmesi, seyr-ü sülûk-ı ruhânîyle ve bu yolda ‘erbeîn’lere bağlıdır. Bu, kırk gün, belki kırk ay, belki de kırk sene.. tertemiz bir hayat yaşama demektir. Bazı istidatlar, az bir gayret ve kısa bir zaman içinde, âdeta bir kibrit çakar gibi, hemen inkişaf edebilir; bazıları da uzun zaman ve uzun cehde ihtiyaç duyarlar. Küçük bir örnek olarak, bir insan kırk gün yalan söylemezse, içine hikmetler akmaya başlar. Bir başka insan da, otuz sene erbeîn yaptığı halde duyguları inkişaf etmeyebilir. Ancak, ne çabuk inkişaf eden fahirlenmeli, ne erbe’inlerden kurtulamayan ye’se düşmelidir. Aksine, “Demek benim inkişafıma kırk yıl lazımmış..” demeli ve yoluna devam etmelidir. Evet, ancak bu şekilde bir ısrar ve gayretle, daha dünyada iken, cennet yamaçlarında gezmek mümkün olabilir.

Evliya ve asfiyadan bazılarının cennet yamaçlarında gezmeleri çok vuku bulan şeylerdendir. Bu durum istidat ve kabiliyetlerinin yanında, Allah’ın hususî ihsanlarına mazhariyetleriyledir ve o mazhariyetin derinliği ölçüsündedir. Doğrusu bu bizi aşan bir mevzudur. Zira herkesin âsâr-ı feyzi, kendi istidadına göredir. Halk arasında meşhurdur; nisan yağmuru yağınca yılan ondan zehirini, sadef de incisini alırmış.. dolayısıyla mercan, bağrında inciler besler; yılan da zehir. İstidatlı olan insanlar, inşaallah o velilik makamını yakalar, yaşar ve o mazhariyete ulaşırlar.

Evet, hem şahsen insan-ı kâmil olmada, hem de bütün insanlığın toplu halde insan-ı kâmil olmaya yönlendirilmesinde, her zaman himmetler, olabildiğine âli tutulmalıdır. “Halka açılıp dağılırsak, ihlası kaybederiz.. keyfiyeti muhafaza için, öncelikle kendi nefsimizi ıslah etmeliyiz vb.” düşünceler, şeytanın aldatması ve nefsin mırıltılarından ibarettir. Üç-beş kişiyle bir yerde oturup, dinî mevzuları müzakere etme, nefse daha hoş geleceğinden nefis onu, insana, ihlası elde etmede tek vesile gösterebilir. Ama belki de aynı hareket, diğer taraftan ucbun, gururun girdapları arasında ruhun kolunu-kanadını da kırabilir.

Himmetler âli tutulmalı ve hep zora, büyüğe talip olunmalıdır. Üstad, bir lâhikada, insanın daima azami takvâya, azami ihlâsa, azami velâyete talip olması gerektiğine işaret eder. Tabiî bunun yolu, gözlerin içine Allah’tan başka hayalin girmemesinden; dilin O’ndan başkasını konuşmamasından; kulağın O’ndan başkasını dinlememesinden geçer. Ayrıca, az gülüp çok ağlamanın, Ümmet-i Muhammed’in dert ve problemlerinden ötürü ciğer dağlamanın, onların dertlerini paylaşmanın ve hayatını onların mutluluğuna bağlamanın, amûdî velâyet yolu olduğu unutulmamalıdır.

Evet, bu yol takip edildiği takdirde, umulur ki Cenâb-ı Hak insanı bir gün velâyet tahtına oturtur ve onun gözünden perdeyi kaldırır. Ama bazen O (celle celâluhu), insanın liyakati olmadığı halde de, bu büyük ve pahalı şeyleri ona verebilir ki, böyle bir durumda da kul her zaman şükretmeli ve bunun bir istidraç olabileceği mülâhazasıyla da tir tir titremelidir.

M. Fethullah Gülen

[1] Müzzemmil, 73/1-4

Ne Cennet Sevdası, Ne Cehennem Korkusu Sözü Nasıl İzah Edilir?

Açıklama: “Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu var…”  sözü nasıl izah edilir?

Bu ve buna benzer sözleri şimdiye kadar pek çok Allah dostu söylemiş; söylemeseler bile bu hali fiilen yaşamışlardır. Meselâ Hz. Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh), “Ya Rabbi! Vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemi sadece ben doldurayım, oraya bir başkası girmesin.” dediği rivayet edilmektedir. Bu sözü, her ne kadar hadis kriterleri açısından sağlam bir zincire bağlamak mümkün değilse de, Hz. Ebû Bekir, ruh derinliği bakımından tek başına cehennemi doldurup, başkalarının girmesine yer vermeyecek kadar hasbî, diğergâm bir insandır. O, bunu bütün o nezihlerden nezih hayatıyla hem de tam 23 sene baş döndürücü bir sadâkat çerçevesinde, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanından ayrılmamasıyla, daha sonra da iki buçuk yıllık peygamberâne idaresiyle ispatlamıştır.

Ayrıca, ehlullahtan naz makamını temsil eden kimseler, bu tür ifadeleri, belli bir hal, anlayış ve istiğrâkın tesiriyle söylemişlerdir ve bu sözlerden dolayı da onlar mazurdurlar ve muâheze edilmemelidirler. Bediüzzaman Hazretleri de, milletinin perişan hali karşısında hafakanlara girmiş ve “Ben cemiyetin iman ve selâm‎eti yolunda ahiretimi de fedâ ettim, dünyamı da. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Milletimin imanı namına bir Said değil, bin Said fedâ olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selâm‎ette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” diyerek istiğrak buudlu bir ızdırapla iki büklüm olup inlemiştir. Kanaat-ı âcizânemce, bu sözü söyleme veya böyle bir davranışa gönülden razı olma, biraz da Haliliyye meslek ve meşrebinden olmaya bağlıdır. Zira kendi milleti ve cemaati adına ateşe atılan Hz. İbrahim ile böyle bir ufka ulaşan kutlular arasında çok gizli ve sırlı bir münasebet vardır. Bu sebeple mesleği ve meşrebi Haliliye olanların günümüzdeki temsilcileri içinde bile, öyle zannediyorum ki, din-i mübin-i İslâm’ın selâm‎eti ve ümmet-i Muhammed’in saadeti adına kendini cehennemin alevleri içine atmaya hazır pek çok insan çıkar.

O müzdarip insanın, o andaki hafakan ve ızdırabını anlamayanlar bu sözü tenkit edebilirler. Ancak, biraz düşünüldüğünde, bazı durumlarda hemen herkesin aynı şeyi yapabileceği veya söyleyebileceği görülecektir. Bir şefkatli baba düşünün ki, evladı mahsur kaldığı bir yangın içinde yanmaktadır. Şimdi böyle bir durumda evladından yükselen feryat o babanın ciğerini dağlarken, onun davranışları nasıl akıl ve mantık kriterlerini aşar; öyle de ümmet-i Muhammed’e karşı azamî ölçüde şefkatli bu büyük insanın, ümmetin düştüğü durum itibarıyla, müstahak oldukları o korkunç neticeyi düşündükçe, yukarıdaki ifadeye benzer sözler sarfetmesi gayet normaldir. İşte, bu türlü sözler değerlendirilirken böyle bir ölçü içinde değerlendirilmelidir. Yoksa umumî mânâda bu sözleri ölçü almak doğru değildir.

Evet bu söz, onun Hz. Ebû Bekir veya Hz. İbrahim meşrebinde (Haliliyye) olmasının tezahürüdür. Bu söz, milletinin dertleriyle hiç dertlenmemiş ve bu uğurda bir gececik olsun uykusunu terkedememiş sıradan insanların sözü olamaz. Bu söz, olsa olsa Hz. İbrahim, Hz. Ebû Bekir ve onlardan sonra temsil eden İmam Gazali, İmam Rabbânî ve “Sen hiç hayatında evlenmeyi düşünmedin mi?” diye sorduklarında “Milletin dertlerini düşünmekten onu düşünmeye vakit bulamadım” cevabını verecek kadar çilekeş ve hasbî bir sîneye sahip olan Hz. Pîr-i Mugân gibi kimselerin söyleyebileceği bir sözdür. Ve bu söz, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, temaşa edilen müthiş bir tablo karşısında irkilme, ürperme, sarsılma ve Rabb’in rahmetine, o anda, o sözlerin açıcı bir anahtar olduğu düşüncesiyle müracaat etme, hatta büyük bir fedai gibi kendisini milletine fedâ etmenin bir ifadesidir. Benzer durum, Hallac-ı Mansur için de anlatılır: Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde “Enelhak” demiş, onu anlayamayanlar da, Hallac’ın ellerini-kollarını kesmiş, sonra da berdâr etmişler. Ne var ki o, uğruna başını verdiği dinin, kendi hakkında kesip biçtiği hükme o kadar razıdır ki, kanlar şakır şakır vücudundan akarken, o bir taraftan bu kanlarla âdeta yüzünü yıkamakta bir taraftan da dudaklarından şu cümleler dökülmektedir: “Allah’ım! Bana bu ezâ ve cefâyı revâ görenleri affetmedikten sonra Sana ruhumu teslim etmek istemiyorum.” Bu söz, böyle büyük bir insana yaraşır sözdür. Asrın büyük çilekeşinin ufku da işte budur. O da Hallac-ı Mansur gibi kendisine ezâ ve cefâ edenlere, işkence yapanlara, memleket memleket sürgüne gönderenlere ve hatta insanca yaşama hakkından mahrum bırakanlara hakkını helâl etmiş ve “Ben onlara beddua bile etmiyorum” demiştir.

Hâsılı, normal şartlarda sabah-akşam “Allahümme ecirnâ minennâr ve edhılnâ’l-cennete mea’l-ebrâr.” diyerek Allah’tan, cehennemden koruma ve cennete girme isteğinde bulunan birisinin temel öğretileri açısından bu sözü kabul etmek mümkün değildir. Evet bu söz, ümmetin dehşetengiz manzarası karşısında girilen bir şok hâlinin ve hususî bir ruh hâletinin (buna tasavvufî mânâda sekir hali dememiz de mümkündür) tesiriyle söylenmiştir.

M. Fethullah Gülen

Kabir ziyareti nasıl olmalıdır?

Kabirleri ziyaret etmek, genel olarak müstehabtır. Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyaret etmek mendup sayılmıştır. Kadınların kabirleri ziyaret etmesi ise, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve oralarda değişik bid’atlara girme gibi bir fitne korkusu olmadığı zaman câizdir. Peygamber Efendimiz (sav), henüz kader inancının kökleşmediği ve câhiliye alışkanlıklarının devam ettiği bir dönemde kabir ziyaretini muvakkaten yasaklamış, fakat daha sonra serbest bırakmıştır.

Kur’an-ı Kerîm’e saygıdan dolayı, oraların nezih yerler olmaması yönüyle ‘kabirlerde Kur’an okunmaz’ diyenler olmuştur. Fakat, günümüzde türbeler ve mezarlıklar temiz, bakımlı ve görümlü yerlerdir; hatta bazılarında yerlere sergi bile serilmiştir. Oralarda tazimle Kur’an okumanın Allahu a’lem mahzuru yoktur.

Aslında mezarlarda Kur’an okunacağına dair kesin bir dini hüküm yoktur. Selefi sâlihînden bazılarının kabir ziyareti sırasında Yasin ve Mülk Sûrelerini okudukları rivâyet edilir. Onbir defa ihlas okunabileceğini de Hedyu’n Nebî gibi bazı kitaplarda görmüştüm. Oralarda insanları tenbihe matuf genel manzara ve atmosferi değerlendirerek bir iki söz söyleme matlup olsa da, kabristanda konuşulacağına ve nutuk atılacağına dair bir şey de yoktur dinimizde. Günümüzde olduğu gibi nutuk atmalar, saygısızca bağırıp çağırmalar, çığlıklar, dua yapıyorum diye millete Peygamberin ağuşunda yer ayırmalar ve insanın en ciddi olması gerektiği yerde küstahlıktan başka bir şey ifade etmeyen çirkin davranışlar yoktur.

Peygamber Efendimiz’in (sav) zaman zaman kabir ziyaretinde bulunduğunu ve oradaki davranışını hadis kitaplarında görüyoruz. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm, kabristana uğradığında mezarlara dönerek: “Esselamu aleyküm (selam üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiniz. Biz de arkanızdan geleceğiz.” buyuruyor.

Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Biz bir cenaze vesilesiyle Baki’u’l-Ğarkad’da idik. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm çıkageldi ve yanımıza oturdu. Biz de etrafında (halka yapıp) oturduk. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğuyla yere bir şeyler çizmeye başladı. Sonra: “Sizden kimse yok ki, şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olsun!” buyurdular. Cemaat: “Ey Allah’ın Rasûlü!”, dedi. “Öyleyse hakkımızda yazılana itimad edip ona dayanmayalım mı?” “Çalışın.” buyurdular. “Herkes kendisi için yaratılmış olana erecektir. Cennetlik olanlar, saadete götüren amelde muvaffak olacaktır. Şekâvet ehli olanlar da şekâvete götüren amelde muvaffak olacaktır!”

Sonra şu meâldeki ayeti tilavet buyurdular: “Malını Allah yolunda harcayıp O’na saygı duyarak haramdan sakınan; o en güzel kelimeyi, kelime-i tevhîdi tasdik eden kimseyi, Biz de en kolay yola muvaffak ederiz.” (Leyl, 92/57)

Bir başka defa da, Efendimiz (sav) kabristana gidiyor. Mübarek simasında elem izleri beliriyor. Sebebi sorulunca kabirdeki iki kişinin azap görüyor olduklarını; bu azabın büyük bir şeyden değil de, birinin bevl ihtiyacını giderirken temizliğine dikkat etmemesinden ve diğerinin de nemîmede (koğuculukta, söz taşımada) bulunmasından dolayı olduğunu söylüyor. Sonra yaş bir odun parçası alıyor, ikiye ayırıyor. Her kabrin başına birer tane dikiyor. Niye öyle yaptığının sorulması üzerine de “O ağaç parçaları kuruyana kadar kabirdeki o iki kişinin azaplarının hafifletileceğini ümit ettiğini” ifade buyuruyorlar.

Bir başka kabir ziyaretini İbn Mes’ud (ra) şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamber (sav) yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinad eden bir kısım küçük çizgiler attı.

Rasûlullah (sav) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musibetlerdir. Bu musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”

Efendimiz’in (sav) ölümü ve eceli hatırlatışı sahabenin gözlerini yaşartmış, Hz. Osman gibi bazıları ağlamışlardı. Evet, orası ağlanacak bir yerdir. Kabir, insanın bir gün kendisinin de içine gireceğini düşünmesi gereken bir yerdir. Orası ‘ya kurtulurum ya kurtulamam’ mülahazasına bağlı olarak geçilmesi gereken bir mekandır.

İbn Mes’ud (ra) rivayet ediyor: “Rasûlullah (sav) buyurdular ki: “Ben size kabir ziyaretini yasaklamıştım, fakat artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü kabir ziyareti, dünya bağını kırar, ahireti hatırlatır.” Hadis-i şerifte de görüleceği üzere burada hükmün menâtı (sebep ve hikmeti) dünyanın fâni olduğunun düşünülmesi ve ahiretin hatırlanmasıdır.

Maalesef, şimdilerde mezarlar pek çoklarına bir şey ifade etmiyor. Eğer hükmün menâtı ahireti hatırlamaya matuf ise, şimdi mezarlar ziyaret edilmese de olur. Gerçi, Üstad Hazretleri, “Ve o gençliğin suiistimâliyle gelen hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere ve kalb ve ruhun gıdasızlık ve vazifesizliğinden neş’et eden sıkıntılarla meyhanelere, sefahethanelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahanelerden ve hapishanelerden ve meyhanelerden ve kabristandan sor. Elbette, ekseriyetle gençlerin gençliğinin suiistimalinden ve taşkınlıklarından ve gayrı meşru keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvahlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.” diyor ve nimetlerin kadrini bilmek, kıymetini anlamak için kabirleri ziyaret etmek gerektiğini de zikrediyor. Fakat neylersiniz ki, bugün insanların kalbleri ölmüş. Çok az kimse etrafına ibretle bakıp, muhasebe ve murakabede bulunuyor.

M. Fethullah Gülen

Ölümden sonra telkin yapılır mı? Arkasından Yasin-i Şerif okunur mu?

Allah Rasulüne isnad edilen telkine dâir zayıf rivayetler var; Allah dilerse fayda verir. Ama, esas olan, insanın ölünce teklif dâiresinin dışına çıkmış olmasıdır. Onun için bu telkin, daha dünyada iken ve rûhunu teslim etmeden evvel yapılmalıdır. Zira, son söz ve mülâhazaların tevhidle alâkası çok mühimdir. Mezarlarda yapılan telkinin Kitap ve Sünnet’teki yeri itibariyle çok tatmin edici değildir. Yasin-i Şerif’in de ölüm anında okunması lazımdır ki; sekerattaki insan onun ma’nâ ve muhtevasıyla dolsun-taşsın, merciin ve meabın Allah olduğunu bilsin, tefekkür ve tezekkür kapıları ona açılsın. Bununla beraber, ölünün ardından okunmasında ve sevabının bağışlanmasında da bir beis olmasa gerek…

M. Fethullah Gülen

“Cennet olmazsa, Cehennem ta’zib etmez.” deniyor. Bu nasıl olur?

Bu sözü birkaç mânâda anlamak mümkündür. Öncelikle mutlak ve kâmil mânâda Cehennem’in azap etmesi Cennet’in, Cennet’in de tam bir nimet olması Cehennem’in mevcudiyetine bağlıdır. Bunun kâmil mânâda olması ile, insanın bütün duygularını ve letâifini doyuracak şekilde olmasını kastediyorum.

Cenâb-ı Hak, ehl-i Cehennem’den bir kısmına belki de hepsine Cennet’i gösterecek ve sonra da onları Cehennem’e koyacaktır. Zaten Sırat’tan geçmeyen hiçbir kimse Cennet’e giremeyecektir. Allah (celle celâluhu) herkesin ateşe uğrayacağını şu âyetle bildirmektedir: “Sizden hiçbir kimse yoktur ki oraya uğramasın. Bu, Rabbinin değişmez bir kanunudur.”[1]

Burada mü’minlerin ateşe uğrayıp geçmesi ile alâkalı şu hususu da belirtmekte fayda var; âyetteki girme mânâsına gelen vürûd kelimesi “uğrayıp geçme” mânasında bir girmeyi ifade eder. Bu durumu, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) biraz daha açarak şöyle buyururlar: “Herkes Cehennem’e girer, fakat ateş mü’minler için Hz. İbrahim’e olduğu gibi serin ve selâmet olur.”

Bu, Cenâb-ı Hakk’ın bozmayacağı ve değiştirmeyeceği bir kanundur. Âyetin devamında ise mealen şöyle buyrulur: “Sonra orada Allah’a karşı saygılı olup fenalıklardan sakınan müttakileri kurtararak zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette bırakacağız.”[2] Cenâb-ı Hak bizlere necat ihsan eylesin ve daire-i takvaya hidayet buyursun!

Âyetlerden, herkesin mutlaka ateşe uğrayacağı veya onu göreceği anlaşılmaktadır. Böylece mü’minler Cehennem’i gördükten sonra Cennet’e gireceklerinden zevkleri iki kat olacak, âdeta orada yerini görecek ve onun dehşetinden ürperecek ama ona maruz kalmayacaklar. Cehennem’den kurtulma mülâhazaları içinde ve Cennet esintilerinin her yanı sardığı bir anda bir de Cenâb-ı Hakk’ın şu buyrukları ile karşılaşacaklar: “Esenlikle ve emin olarak girin oraya.”[3] veya “Selâm olsun sizlere, ne mutlu size ki, (güzel ve nezih bir hayat yaşadınız) haydi, ebediyen kalmak üzere, giriniz oraya!”[4]

İşte bu sözler, inanan insanlar için Cehennem’i gördükten sonra ayrı bir Cennet olacaktır.

Cennet olmasa Cehennem’in azap etmeyeceğini şu şekilde de anlayabiliriz:

İnsanlar Cennet gibi bir hayat olmasa, alev içinde yetişseler ve Cennet’i hiç bilmeseler, hayatın sadece kendi yaşadıklarından ibaret olduğunu zannedebilirler. Hatta Cehennem hayatından daha beter ve küfür içinde yaşayanlar vardır. Onlar ölecek, kabirde çürüyecek, içinde kaynaşan kurtlar daima onların hayallerinde endişelerini kurcalayacak, böylece onlar Cehennem’den bin beter bir hayat yaşamış olacaklardır. Ne var ki, böyleleri başka bir hayat bilmediklerinden, bu Cehennemnümûn hayata razı olacaklardır.

Şimdi bir insan düşünün; Allah onu Cehennem’in içinde yaratmış ve o hiç Cennet’i görmemiş ve o orada nasıl bir hayat olduğunu bilmemektedir. Bu insan, hayatın sadece yaşadığından ibaret olduğunu zanneder, daimî olarak orada Allah tarafından tecdit edilir ve bu hayatı mecburen çekeceğini zanneder. Buna mukabil başka bir insan da hiç Cehennem’i görmemiş ve sadece Cennet’i bilmektedir; o da azabın ne olduğunu bilemez. Onun bildiği tek bir şey varsa o da Cennet’tir.

İşte, her şey nasıl ki zıddıyla bilinir, aynen öyle de Cehennem ateşine uğramadan Cennet nimeti tam olarak anlaşılamayacak ve bundan ötürü herkes bir mânâda ateşe uğrayacaktır. Bunun gibi insanlar Cennet gibi bir hayatı tatmadan Cehennem’in azabını tam olarak duyamayacaklardır. Böyleleri de şöyle-böyle Cehennemlik olsalar da Cennet’e muttali olacaklardır.

M. Fethullah Gülen

[1] Meryem sûresi, 19/71. [2] Meryem sûresi, 19/72. [3] Hicr sûresi, 15/46. [4] Zümer sûresi, 39/73.

Kıyamet akşam kopacak deniyor ancak her yerde aynı anda akşam olmuyor ki?

Soruda da ifade edildiği gibi devamlı dönüp duran küre-i arzda farklı dairelere göre vakit değişmekte ve her yerde akşam aynı saatte olmamaktadır Allahu a’lem, hadisin ifade ettiği manayı iki şekilde anlamak mümkündür: Birincisi, hadisteki akşam kelimesi mecâzî manadadır Veya yeryüzünün tamamen kararmasından kinayedir Yeryüzünde karanlık tam doruk noktaya ulaştığı, her yanın karardığı zaman kıyamet vuku bulacaktır, manası murat olabilir Ayrıca maneviyat adına tam bir kararmadan kinaye de olabilir ki, hadis-i şeriflerin ifadesiyle, “yeryüzünde Allah Allah diyen kalmayınca kıyamet kopacaktır” gerçeğine işarette bulunulmuş olabilir Diğer bir yaklaşımla dünyayı tenvir edecek cemaat mümin ve muvahhidlerdir Bunlar yok olunca küre-i arzın günü bitmiş ve akşam vakti gelmiş demektir Evet, küre-i arz tamamen dinsizlik ve imansızlık karanlıkları altında olunca kıyamet kopacak ve ardından da haşr-i bahari gelecektir İkinci olarak, devr-i risaletpenahide yerin belli bir kısmında Müslümanlar vardı ve on asır kadar da Müslümanlar hep belli bir dilimde oldular Bu belli dilimin veya dilimlerde hemen hemen sabah ve akşam aynı anda gerçekleşmektedir Mesela Arap yarımadası, Mısır, Suriye, Türkiye uzun zaman âlem-i İslam’ın beşiği durumunda oldu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gaybbin nazarıyla hususiyle şu andaki durumu itibarıyla hilafet ve saltanatın hükümferma olduğu bu yerlere işaret buyurarak, bu mekanlarda akşam vaktinde kıyametin kopacağını ifade etmiş olabilir Bunu belli bir dilimde bulunan insanların başına kıyamet kopacak manasına hamletmek doğru değildir Üçüncü olarak, kıyametin mebdei akşam vaktinde kopabilir Bu da küre-i arz üzerinde gelişen bir arıza şeklinde başlayabilir Yani birdenbire bir infilakla değil de yirmi dört saatlik bir vetirede tamamlanır demektir Küre-i arz devrini tamamlarken, haliyle yeryüzünde gece ve gündüz seyrine tabi çeşitli arz ve tûl daireleri peşi peşine kıyamet mukaddemesini yaşar Mesela bu, yavaş yavaş suların kabarmasıyla başlayacaksa belli bir daireden başlayacak, muttasıl devam edip gider ve bu durum her yerin akşam vaktine rastlar Çünkü bizim bizden bir daire sonraki yere nispeten akşam vaktimiz hemen ona bitişik saatin yanındadır Bizim akşam vakti biterken, diğer yerin akşam vakti olacaktır Bundan anlaşılan şudur: Suların kaynaması, dağların yürümesi birbirini takip ederek yirmi dört saat içinde tamam olacak ve bu, herkesin akşam vaktine rastlayacaktır.

Kabir ziyaretinin âdâbı ve yasak olan uygulamalar nelerdir?

Dinimiz, kabir ziyaretini teşvik etmekle kalmamış, bunun şekil ve usûlünü de ta’lim buyurmuştur. Özellikle günümüzde kabristanlarda ve türbe başlarında işlenen bid’atlere baktığımızda, her amelimizde olduğu gibi kabir ziyaretinde de dinin getirdiği usul ve prensiplere ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlıyoruz. Dinimiz yasakladığı hâlde ölülere kurbanlar kesilmekte, onlardan dilekler dilenmekte, kabirlere mum dikme, çaput bağlama gibi yapanların dahi ne yaptıklarının farkında olmadıkları günahlar irtikâp edilmekte ve kabirdekilere karşı saygısızlık sayılacak tarzda hareketlerde bulunulmaktadır. Bütün bunlar, kişiyi şirke sokabilecek davranışlardır.

Dinimizde hayatta olanlar kadar ölüler de muhteremdir ve onlar da saygıya layıktır. Dolayısıyla cenazelere saygı gösterdiğimiz gibi vefat edenlerin kabirlerine de saygı göstermeliyiz.

Kabristanlar kişinin kendisini muhasebeye çekeceği ibret mekânları olduğu için oralarda yüksek sesle ağlama, bağırıp çağırma gibi davranışlardan uzak durulmalıdır. Nitekim hadis-i şeriflerde ölen kimsenin, kabrinin başında feryâd ederek ağlayanlar yüzünden azâb göreceği, sıkıntı duyacağı haber verilmiştir.[1]Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir hadislerinde de: “Kim, ölen bir kimse için; avuçlarıyla yanaklarını döver ve yakasını yırtarsa ve Cahiliye âdeti olarak bağırıp çağırırsa o bizden değildir.”[2] buyurarak kabir başında kaderi tenkit manasını taşıyan davranışlardan uzak bulunulması gerektiğini ifade etmiştir. Aynı durumu ifade sadedinde Ebû Musa el-Eşârî Hazretleri de şöyle buyurmuştur: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi uzaklaştırdığı şeylerden ben de sizi uzaklaştırıyorum, yasaklanan şeyler şunlardır: “Saçını başını yolmak, yaka paça yırtmak, sesini yükselterek bağırıp çağırmak.”[3]

Aynı şekilde mezarda yatanlar aleyhinde konuşmaktan ictinab etmek ve diline sahip olmak da dikkat edilmesi gereken hususlar arasındadır.  Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ölenlerin aleyhinde konuşmaktan bizleri menederek: اُذْكُرُوا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ وَكُفُّوا عَنْ مَسَاويهِمْ“Ölülerinizin iyiliklerini anınız, kötülüklerini anmayınız.”[4];bir başka hadiste de وَنَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ فَمَنْ أَرَادَ أَنْ يَزُورَ فَلْيَزُرْ وَلَا تَقُولُوا هُجْرًا “İsteyen (kabirleri) ziyaret etsin (fakat ziyaret esnasında sakın) kötü söz söylemeyiniz.”[5] buyurmuştur.

Dinlenmek maksadıyla bile olsa zaruret bulunmadıkça kabrin üzerine oturmak mekruhtur. Kabirlerin üzerinde yürümek ve onlara yaslanmak da aynı hükme tâbidir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: لَأَنْ يَجْلِسَ أَحَدُكُمْ عَلٰى جَمْرَةٍ فَتُحْرِقَ ثِيَابَهُ فَتَخْلُصَ إِلٰي جِلْدِهِ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أَنْ يَجْلِسَ عَلٰى قَبْرٍ “Birinizin kor üstüne oturup da (o korun) elbisesini yakıp ta tenine kadar işlemesi, kabir üstüne oturmasından daha hayırlıdır.”[6] buyurmuştur. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) başka bir hadislerinde de bu yasağı şu ifadeleriyle dile getirmiştir: لَا تَجْلِسُوا عَلَى الْقُبُورِ وَلَا تُصَلُّوا إِلَيْهَا “Kabirlerin üzerine oturmayınız ve onlara doğru namaz kılmayınız.”[7]Çünkü kabrin üzerine oturmak veya basmak kabirde yatana bir çeşit eziyet verdiği gibi aynı zamanda ona karşı yapılan bir saygısızlıktır.

Kabirleri mescit edinmek, oralarda kandil veya mum yakmak, kabirlere çaput bağlamak, kabir başında kurban kesmek ve Allah’ı unutarak kabirdekilerden istek ve dileklerde bulunmak da câiz olmayan uygulamalar arasındadır.[8] Hatta bunlar insanı şirke bile düşürebilir.

Kabir ziyaretine gidenlerin kabristana vardığında orada yatanlara selam vermesi ve onlar için Allah’tan bağışlanma dilemesi Peygamberimizin uygulamaları arasında yerini almıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Medine mezarlığına uğradığında mezarlara doğru yönelmiş ve: السَّلَامُ عَلَيْكُمْ يَا أَهْلَ الْقُبُورِ! يَغْفِرُ اللّٰه لَنَا وَلَكُمْ أَنْتُمْ سَلَفُنَا وَنَحْنُ بِالْأَثَرِ “Esselamu aleyküm ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiniz. (Yani bizden önce ahirete göçenlersiniz.) Biz de arkadan gelip size katılacağız.”[9] buyurmuştur. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir seferinde de mezarlığa uğradığında şunları söylemiştir: اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الدِّيَارِ مِنَ الْمُؤْمِنينَ وَالْمُسْلِمينَ! وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللّٰه لَلَاحِقُونَ “Selam üzerinize olsun ey müminler cemaatinin mahalle halkı! İnşaallah biz de sizlere kavuşacağız!”[10]

Bu hadislerde aynı zamanda kabir ziyaretinde bulunan kimsenin hangi halet-i ruhiye üzere bulunması gerektiğine de işaret vardır çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sizler bizim seleflerimizsiniz.”, “İnşaallah biz de sizlere kavuşacağız.”[11] gibi ifadeleriyle ölümü tezekkür etmiş, dünyanın faniliğine karşılık ebedî diyarın ahiret yurdu olduğunu ve hayat serüveninin kabirle noktalandığını ima etmiş ve bizlere de bu konuda hüsn-ü misal olmuştur.

Kabir ziyaretinde bulunan kimseler, oturarak veya ayakta ziyaretlerini gerçekleştirebilirler. Kabir ziyaretinde müstehap olan, oturup Yasin-i Şerîf okumaktır. Ayakta durarak on bir İhlâs-ı Şerîf de okunabilir.[12] Bunun yanında dileyenler Kur’ân okuyarak bunun sevabını ölenlere bağışlayabilirler.

Kabir ziyareti için kesin ve kat’i bir gün olmamakla birlikte Hanefîler, özellikle Cuma ve Cumartesi günleri kabir ziyaretinde bulunmanın daha faziletli olduğunu ifade etmişlerdir.


[1] Buhârî, cenâiz 45; Ebû Dâvud, cenâiz 29.

[2] Nesâî, cenâiz 19; Tirmizî, cenâiz 22; İbn Mâce, cenâiz 52.

[3] Nesâî, cenâiz 18; İbn Mâce, cenâiz 52; Ebû Dâvud, cenâiz 29.

[4] Buhârî, edeb 42; Tirmizî, cenâiz 34.

[5] Nesâî, cenâiz 100.

[6] Müslim, cenâiz 96.

[7] Müslim, cenâiz 97.

[8] bkz.: Ebû Dâvud, cenâiz 81; Tirmizî, cenâiz 238.

[9] Tirmizî, cenâiz 59.

[10] Müslim, cenâiz 104.

[11] Ebû Dâvud, cenâiz 24.

[12] Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 612.

Kabirde insana bütün hayatından hesap sorulacak mıdır?

Kabirde insana bütün hayatından hesap sorulacak mıdır? Sorulacaksa kıyamet günündeki hesaba ne lüzum var? Mü’min ve kâfir kabirde nasıl bir hayat yaşar?

Sorunun son tarafı berzah hayatıyla alâkalı. İnsan için çeşitli hayat mertebeleri söz konusudur. Ehl-i şuhud ve keşif, bu mertebelerin çoğuna muttalidirler. Meselâ, hayalin kendine mahsus bir âlemi vardır; hayali geniş olan kimseler, bizim göremediğimiz pek çok şeyi âdeta görür gibi olurlar. Onlar için safha safha geçmiş ve satır satır gelecek birden duyulur ve yaşanır. Hayalin hemen bir adım gerisinde rüyalar âlemi; rüyalar âleminin az ötesinde berzah buudu; berzahın daha ötesinde ise, Cennetiyle-Cehennemiyle en hakikî ve râsıh âlem olan ukbâ vardır. Oradan bu tarafa gelirken berzah âlemi, Cennet âleminden biraz uzak, bizden de biraz ötede bulunmaktadır. Bu âlem, ruhanîlerin cevelangâhı gibi bir yerdir. Burası rüyalar âleminden biraz daha râsıh ve köklü bir âlem mahiyetindedir. Berzah âlemiyle içli dışlı yaşayanlar orayı burayı bir arada görürler. Tabiî bu tür hâlleri, مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ fehvâsınca tatmayan da bilmez.

Şimdi sorunun ilk bölümüne gelelim. Bir insan imansız olarak ölürse kabirde azap görecektir. Hadisin ifadesiyle “dağtatü’l-kabr” yani kabrin sıkıştırması haktır.[1] Fakat orada hesap yoktur; zira hesap, mahkeme-i kübrâda görülecek ve imansız ölen bir insan Cehennem’e gidecektir.

Bununla beraber Kur’ân, kabir azabına da işarette bulunur.[2] Bununla beraber, mü’minin dünyada çektiği sıkıntılar, onun günahlarına keffaret olduğu gibi, ölüm esnasındaki ızdırapları, kabirde maruz kaldığı/kalacağı tecziye türü hususların da ahiret azabını hafifletme adına arındıran birer ameliye oldukları söylenebilir.

Çok sıhhatli olmasa da siyerde şöyle bir vak’a nakledilir: Hz. Abbas, Hz. Ömer’i çok sevmektedir. O, Hz. Ömer’in vefatından sonra onu rüyasında görmek ister. Ancak aradan altı ay geçtikten sonra onu rüyasında görür ve sorar: “Yâ Ömer! Altı aydır neredeydin, seni bir türlü göremedim!” Hz. Ömer ona, “Ancak hesaptan kurtuldum!” der.[3] Hz. Ömer, âbide-i İslâmiye ve insaniyedir.. ve nebilerden sonra ka’bına ulaşılamazlardandır. Ancak, ihtimal onun da mukarrabîn ölçüsünde bazı lememleri vardı. Mahkeme-i kübrâda “hasenât-ı ebrâr” diyeceğimiz lememden en ufak bir iz kalmayacak şekilde –muhtemel– bir arınma faslı yaşamıştı.

Şimdi de bizzat rüyada kendim yaşadığım bir müşâhedemi arz etmek istiyorum: Yakın zamanda bir yakınımı gördüm. Arkasından yürüyordum. –Şuuraltı olduğuna ihtimal vermiyorum.– Ona, bir buçuk senedir nerede olduğunu sorunca bana şöyle cevap verdi: “Bir buçuk senede ancak paçayı kurtarabildim!”

Evet, binlerce ehl-i keşif ve müşâhedenin açıktan açığa müşâhedesiyle bir kısım küçük günahları irtikâp etmiş mü’minler, hesaptan evvel kabrin sıkıştırmasıyla herhâlde bu günahlarından arındırılıyor ve huzur-u kibriyaya öyle alınıyorlar.

Kabir sıkmasına, Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh) gibi seviye insanı bir sahabinin durumu açık bir örnektir. O Sa’d ki vefatında Cibril (aleyhisselâm), Allah Resûlü’ne gelip şöyle demişti: “Sa’d’ın ölümüyle Arş ihtizaza geldi yâ Resûlallah!”[4] Ayrıca cenazesine iştirak eden Allah Resûlü, ayaklarının ucuna basarak yürüyünce bunun sebebi soruldu. Efendimiz de şöyle cevap verdi: “Cenazesini teşyî için o kadar melâike indi ki, onları rahatsız etmemek için böyle davrandım.”[5]

İşte böylesine yüce bir kamet olan Hz. Sa’d kabre konunca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Fesübhânallah, kabir Sa’d b. Muaz’ı da sıkarsa!”[6] deyip taaccüplerini ifade etmişlerdi. Evet, muhacirlerin efendisi Hz. Ebû Bekir olduğu gibi, Sa’d b. Muaz da ensarın Ebû Bekir’idir. O, Hendek’te şehit olmuştur. Ne hikmete binaen söylediğini bilmesem de o, yaralı bir vaziyette ve üzerinden kanlar akarken şöyle diyordu: “Allahım! Habibin uğrunda O’nun düşmanlarına karşı yine savaştıracaksan beni yaşat. Eğer bir daha savaşamayacaksak, benim yaşamamın da mânâsı yoktur ve Sen, beni vefat ettir.”[7] Evet, onun hayatının gayesi hep Allah yolunda mücadele ve mücahede olmuştur. Bu itibarla, nazarımda Sa’d o kadar büyük ve âlidir ki Everest Tepesi onun yanında derin bir çukura dönüşür.

Sahanın uzmanı ve “ehl-i keşf-i kubur” olmadığım için kabir azabının keyfiyetini anlatma mevzuunda bu kadarlıkla iktifa etmek istiyorum.

[1] Bkz.: İbn Hibbân, es-Sahîh 7/379; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/232. [2] Bkz.: Mü’min sûresi, 40/46. [3] Bkz.: Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çehar-ı Yâr-ı Güzin s.183. [4] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 12; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 123. [5] Bkz.: İbn Abdilberr, el-İstîâb 2/604; İbn Hacer, el-İsâbe 3/84. [6] Bkz.: İbn Hibbân, es-Sahîh 7/379; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/232. [7] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/141; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/6.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Cehennemin, Cehennemdeki İnsanları Terbiye Edici Rolü Var mı?

Cehennem bir cezadır, kötü amellerin cezası.. Orada, buradaki kötü işlerin cezası çekilecektir. Burada mü’min belli şeylere katlanarak, Cennet’e girme hüviyet, hal ve hususiyetini kazanamamışsa, bu iş bir mânâda tamamlanacaktır. Bütün bütün istidat ve kabiliyetlerini küfürle kaybetmiş kimselere gelince, onlarda en küçük bir maya olmadığından dolayı, Cennet hesabına onlarda bir mayalanma olmayacaktır. Bir şeyin içinde alkolleşmeye dair bir hususiyet varsa, onda bir fermantasyon olur, fakat, hiç böyle bir hususiyet yoksa, onda hiç bir ekşime görülmez. Aynen öyle de, Efendimiz (sav): “Zerre kadar imanı olan, cennete girer.” buyurur. Çünkü onun içinde onu Cennet’e ehil hale getirebilecek böyle önemli ve hayati bir cevher var.

Demek ki, burada seyrini tamamlayamamış, kavsiyelerini bitirememiş, miraçlarını yapamamış olanlar; buna karşılık, kabirden başlamak üzere, bir azap, bir işkence silsilesi içinde değişik bir seyre tâbi tutulacaklar. Buna göre bazı kimseler, hesaplarını kabirde bitirecekler. Meselâ; rüyalarına girdiği kimselere bazı hak dostları diyorlar ki: “Altı ay çektik bitti…”Tabii rüya doğru ise, maksat mukarrebin hesabıdır. Daha başkaları, kabir hırpalamasıyla hesap ve mîzan dağdağasından kurtulacaklardır. Bazılarının işi mahşere kadar devam edecek. Mahşerde sorgu-suale ya çekilecek veya çekilmeyecek. Sonra bazıları, cehenneme girecek -Allah bizi muhafaza buyursun- Onlar da burada fevt ettikleri şeyleri tedarike çalışacaklar. Allah orada çalıştıracak, sonra çıkaracak.. ama cehennemlik olarak yad edilecek ve cennete girecekler. Böylece burada almaları gerekli olan hüviyeti almış olacaklar.. Yani özlerine ulaşacak ve fıtratı asliyelerine kavuşacaklar. Neticede, dünyaya ilk geldikleri gibi temizliği yeniden elde edecekler.. ve Allah da onları Cehennemden alıp Cennet’e koyacak.

M Fethullah Gülen

Kıyamet Alâmeti Olarak Anlatılan Dabbetül-Arz’ın AIDS Hastalığı İle Alakası Var mıdır?

AIDS virüslerin sebep olduğu bir enfeksiyon olup hızla yayıldığı ve öldürücü olduğu için “asrın hastalığı”olarak isimlendirilmektedir. Yakalanan kişi sayısı 10 ayda iki katına çıkmakla birlikte AIDS’i ilk tarif eden ilim adamlarından olan Dr. M. Gottlieb’in tabiri ile “tedavi kelimesi henüz lügatte yoktur.”

AIDS ilk olarak 1981 yılında fark edildi ve gösterilen alâka sonraki yıllarda giderek büyüdü. Tıp camiası ne olduğunu, nasıl bulaştığını, nasıl seyrettiğini, tedavisini ortaya koymak için seferber olurken, halk arasında da büyük bir panik meydana geldi.

1980’li yıllara kadar böyle bir hastalık bilinmezken AIDS’in aniden ortaya çıkışı hakkında bazı ilim adamları, gelişmiş ülkelerde virüslerle yapılan araştırmalarda, bazı virüslerin yapısının değiştirildiği ve bu virüslerin iyi muhafaza edilemeyerek insanları enfekte etmesi ile AIDS’in yaygınlık kazandığı iddiasında bulunmaktadırlar.

Başlıca bulaşma yolu eşcinsel ilişkidir ve kurbanların yaklaşık %72’si eşcinsel erkeklerdir. Kan ve kan ürünlerinin verilmesi ile bulaşabileceği gibi virüsü taşıyan hamile anneden çocuğuna geçebilir. Hastaların yaklaşık %17’si uyuşturucu müptelalarıdır.

Virüslerle her enfekte oranda AIDS gelişmez. Bu kişilerde ya belirti yoktur veya hafif şikayetler vardır, fakat virüsü taşırlar ve yukarıda bahsedilen yollarla başkalarına AIDS’i bulaştırabilirler, AIDS amilleri, bağışıklık sisteminin işleyişini bozduğu için bulaşıcı hastalıklara direnci azalır ve Pneumocystis Carinü pnomonisi, Condida albicans, Herpes.Simpiex enfeksiyonları gibi fırsatçı enfeksiyonlar, Kapesi sarkomu baş gösterir ve hasta kısa sürede ölüme gider.

Bu mesele günün meselelerinden ve aktüel mevzulardan biri olması itibariyle, bir seneden beri belki bir kaç defa soruldu; ben de her defasında bir şeyler demeye çalıştım. Şimdi bir kere daha sormuş oluyorlar. Ben de bu arzuya hürmeten bir kere daha arz edeceğim.

Dabbetül-arz tabiri hem Kur’ân-ı Kerimde hem de hadis-i şeriflerde var. Dabbe kelimesi, yerde debelenen, ayakları üzerine yürüyen, canlı demektir. Meselâ, Allah, yeryüzünde debelenip duran, yürüyen, ayakları üzerine emekleyen değişik varlıkları bir çırpıda anlatırken buyuruyor ki: “Allah her canlıyı sudan yarattı: Onlardan kimi karnı üzerinde (sürünerek) yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört (ayak) üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır…”(Nur/45) Bunlar, şu ana kadar sizin bildikleriniz. Evet mikroorganizmalardan en büyük varlıklara kadar, eskilerin dinazorları, daha sonraların mamutları, filleri ve gergedanları; bütün bu varlıkların hepsi, bu umûmî hükmün altına girer. Ama, bir de sizin bilmediğiniz şeyler vardır ki, Allah murat buyurduğu zaman, ilerde, değişik değişik türleriyle onlar da yaratılacaktır. Mikroorganizma türüyle AIDS de onlardan olabilir. Atmosfere, iklime göre değişik,çeşit çeşit varlıklar olabilir. Hatta bunlar canlı varlık olmayıp başka tür varlıklar da olabilir…

Kur’ân-ı Kerimde, başka bir yerde, dâbbe; Allah’ın rızıklandırdığı dâbbeler sadedinde “Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah’a aid olmasın.”(Hûd/6) “Nice canlı (dâbbe) var ki rızkını taşıyamaz, onları da sizi de Allah besler.”(Ankebut/60) Evet, nice dâbbeler vardır ki, sizin de onların da rızkını Allah tekeffül ve taahhüt buyurmuştur. Besleyen, büyüten ve çoğaltan yalnız Odur.

Mevzumuzla alakalı dâbbe ise, Neml suresinde geçer. “O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe (canlı) çıkarırız; o, onlara insanların, ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler”(Nemf/82) yani, işiniz bitti artık yeryüzünde teşhir vazifesini gördünüz, yeryüzü de, meşher olma vazifesini bitirdi. Bu meşherin açılmasından maksat şu idi: Allah burada, bilinip tanınmasını ve bunun ilan edilmesini istiyordu. Şu anda artık bilinmediğine ve yeryüzünde Allah diyenlerin sayısı her gün biraz daha azaldığına göre, öyleyse, Allah sizin hakkınızda yok olma hükmünü verdi. İşte bu hükmün verilmesi için de biz, yerden konuşan bir dâbbe çıkarıverdik. O dâbbe ister kâliyle, ister mikrofonla, isterse hâl diliyle olsun konuşan bir dâbbedir ve artık bundan böyle, insanların iman etmeyeceklerini ilân edecektir. Yani dâbbenin çıkması, mevcut îmanî durum ve iman kadrosunun duraklaması, bir ölçüde geriye gitmesi zayıflaması, hatta bitmesi ve tükenmesi demektir. Zaten bu ayetin arkasında da hemen haşr-ü neşirle alâkalı ayetler geliyor ki; bundan da, bunun önemli bir kıyamet alâmeti olduğu anlaşılıyor.

Dâbbetül-arz, zuhur edecek 10 kıyamet alâmetinden bir tanesi ve ihtimal ki aynı zamanda sonuncularından birisidir. Öyle bir sonuncu ki, ayetin siyak ve sibakından anlaşıldığına göre, bu hayvanın zuhuruyla artık yeryüzünde iman mevcelenmesi, çağlaması duracak ve İslâm’a ait her şey, süratle kuruma ve tükenmeye doğru gidecek. İnanmışları, arkadan başka inananlar takip etmeyecek, inanmış olanlar da bundan böyle inançları adına yakîn hasıl edemeyecekler. Demek ki, fen ve felsefe çok ileriye gidecek; teknik ve teknolojide baş döndürücü muvaffakiyetler olacak; insanlar yaratma (!) sevdasına kapılacaklar.. tüplerde, tüp bebekler yapacaklar ve robot adamlar yapılacak; dünyanın idaresi de onlara bırakılacak… Her yanı, “yarattım”diyen sergerdanlar saracak ve katiyyen Allah hakkında yakîne yanaşmayacaklar. İşte ayetin siyak ve sibakından anlaşılan şeyler…

Dabbetü’l-arz Efendimiz’in (sav) mübarek hadislerinde de, Kur’ân-ı Kerim’in anlattığı şekle uygun olarak ele alınmakta ve yapacağı şeylere temas edilmektedir. “Dabbe çıkacak, yeryüzünde dolaşacak ve hemen her tarafta görülecek”gibi hususlarıyla…

Dabbet’ü arz’ın AIDS ile alâkası olup olmadığına gelince, evvelâ, şunu arz etmek istiyorum. Bir kısım arkadaşlarımız -muhakkak ki hüsnü niyetlidirler- günümüzde zuhur eden bir kısım hadiselerle, âyetler ve hadisler arasında bir mutâbakat aramak suretiyle,Kur’ân ve Efendimiz’in beyanlarının takviyesini düşünmektedirler. Bir yönüyle bu türlü gayretler, gelişen fünun-u müsbete, pozitivizm ve rasyonalizm cereyanları karşısında -doğru veya yanlış- Kur’ân ve Sünnete ait meseleleri, ilmî ve tecrübî neticelerle, tevfîk etmek, desteklemek; bu yolla ilim ve tecrübe insanına bir şeyler anlatmak maksadıyla yapılmaktadır. Ve kanaat-i acizânemce, gelecekte tenkit edilebilme durumu mahfuz olmakla beraber, şimdilik bütün bütün zararlı olduğunu söylemek de acelecilik olsa gerek… Vakıa, Kurân’ın ve Sünnetin nurlu beyanları, ilimlerin koltuk değneğine ihtiyaç olmadan da, insan vicdanı tarafından sezilecek kadar parlak ve yanıltmaz olduğundan, her zaman hüsnü kabul görecek mahiyettedir. Bundan da öte, beyan edilecek her delil, Kur’ân ve Sünneti, ilimlerle uzlaştırma, anlaştırma, tevfik etme istikametinde gösterilen her gayrete, bizim, kendi zavallı akıllarımızı saran tozu toprağı süpürme maksadıyla müracaat ediliyorsa, buna bir şey demeyeceğim; kimse de dememelidir. Yok, bu deliller, bu sözler, bu beyan ve bu gayretler, Kur’ân ve Sünnet hakikatını omuzlayıp taşımak içinse, bence o omuzlar bu yüce hakikatları taşıyamayacak kadar cılız ve çelimsizdirler. Binaenaleyh, hal-i hazırdaki durumları itibariyle dahi ümit ve itimat va’d etmeyen bu şeylere nasıl bel bağlanabilir? Yarın bir başka ilmî fırtına tarafından sürüklenip bir tarafa itilmeyeceklerine kim teminât verebilir? Ve böyle vâhî emirlere Kur’ân ve Resulullah’ın beyanlarını bina etmek, hatta Kitap ve Sünneti ilme vize ettirmeye kalkmak, müdafaasını üzerimize aldığımız hakikatlara karşı saygısızlık olmaz mı?

Şimdi de, AIDS ile Dâbbetül-arz’ın alâkası üzerinde duralım: Bildiğiniz gibi bu mesele, asrın dışa vurmuş çirkinliklerinden sadece bir tanesi… Düşüncem icabı, bâtılı tasvir etmek istemem. Hele AIDS gibi, söylerken dahi, utanıp kulaklarımıza kadar kızardığımız bir mevzuda…

Şimdi sâfi zihinleri bulandırmayacak şekilde arz etmeye çalışayım. Evvela, “AIDS Dabbet-ül arz cüz’iyatının bir parçasıdır”denmesi doğru olsa da, “AIDS, dabbedir”demek doğru değildir. Zira, onu ayete biricik te’vil yapmak, yıkılıp gittiği zaman, ayetin ruhunu zedeleyecektir. Bugüne kadar çok hastalıklar çıktı ve insanlığı kastı kavurdu, sonra da çekip gitti. “Allah devâsını indirmediği bir hastalık indirmemiştir.”Ebu Davut’un Ümmü Seleme validemizden rivayet buyurduğu bu hadiste, her hastalık karşısında, Allah’ın bir de ilaç indirdiği anlatılmaktadır ve dermanı bulunmayan dert yoktur, sadece: Ölümün dermanı bulunmamaktadır; Efendimizin bir diğer ifadesinde; “bir de ihtiyarlığın dermanı yoktur”denilmektedir. Herkes behemehal ihtiyarlayacak ve ölecektir. Evet ihtiyarlık ve ölümün çaresi yoktur, ama bunun dışında her derde derman olabilir… Şimdi bununla onun tevfikini yapmaya çalışalım:

Bir kere. AIDS dediğimiz bu hastalık, dünyanın bazı yerlerinde görüldü ama -çok şükür- Türkiye’de çok fazla görüldüğü söylenemez. Bunu da kafalarımızdan atıp da, ruhlarımızdan söküp atamadığımız, İslâm’ın yüksek ahlâk ve disiplinlerine borçluyuz. AIDS bir zamanların verem ve vebasının, şimdilerin kanserinin ulaştığı noktaya henüz ulaşmamıştır. Dün o hastalıklara, bugün de kansere Dâbbet-ül arz denebilirdi ve denmelidir de. Ama “Dabbet-ül arz”küllî hakikatının bir cüz’ü olarak, geçmişin o dehşetli heyulaları verem ve veba, Allah’ın yarattığı ilaçlara yenildi ve “Dabbet-ül arz”defterinden silindiler. Kanser son tabyelerini kullanıyor; darısı AIDS’in başına.. Veba eskilerin korkulu rüyasıydı. Düşünün ki, tek bir tablo olarak, Amvas’da, Ashap-ı Kiram arasında otuz bine yakın insanı alıp götürmesi ne müthiş hadise..! Bazı ihmâle uğramış ülkeler müstesnâ, günümüzde artık bu türlü hastalıklara rastlanmıyor. Eğer veba, önü alınmadan evvel böyle ayet ve hadislerle, günümüzde yorumlandığı gibi yorumlansaydı, Dâbbetülarz’a veba virüsü demek uygun düşecekti. Zira hem çok yaygın, hem de çok korkunçtu.

Keza, bugün insanların çoğunda kanser var. Bu mevzuda uzmanlar diyorlar ki; bir insanda beliren kanser hücrelerinin, ancak çok zaman sonra önü alınmaz bir tehlike olduğu sezilebilmektedir. Bugün, dünya çapında yapılan istatistiklere göre, kanserli nispetinin, insanın içinde ürperti hasıl edecek seviyede olduğu söylenmektedir. Ve henüz ciddi bir tedavi sisteminin tatbik edildiği de söylenemez. Söylenemez ama, uğraşıyorlar, Allah’ın izni ve inâyetiyle önleyecek gibi görünüyorlar. Şimdi eğer bir şeye Dâbbetül-arz nazarıyla bakılacaksa, bence kanser de bu mevzuda hatırı sayılan namzetlerden biridir. Hatta, kanser ve AIDS bugüne göre, nispetlendirilse, AIDS’in”kanserin yüzde birine ulaşmadığı görülür. Evet, mesele kemmiyet planında ele alınacak olursa, bugünkü durumu itibariyle AIDS’in çok önünde korkunç hastalıklar var: Dermanı olmadığından dolayı, keyfiyet planında düşünülüyorsa; yarın, buna da derman bulunduğu takdirde acaba, hadise karşı itimadı sarsmış olmayız mı?.. Müsaadenizle bir hadisle alâkalı, küçük bir mütâlaa ile buna ışık tutmağa çalışacağım:

Bir çoğunuz duymuşsunuzdur; bir kısım kimseler, önünü arkasını düşünmeden ve ilim adına bir şeyler yapıyorum diye hadisleri ve âyetleri aceleden te’vil ederek, Efendimiz’in (sav): “Cüzzamdan aslandan kaçar gibi kaçınız”mealindeki hadisine, sözde ilmî ve Efendimiz’in gaybe aşinâ olduğuna delalet eder bir yorum getirmek için, diyorlar ki: “Biliyor musunuz, neden peygamberimiz, arslandan kaçma teşbihiyle anlattı? Çünkü, cüzzamın mikrobu, tıpkı aslana benziyor da ondan…”Şimdi bu, o kadar aceleden söylenmiş bir sözdür ki, ilerde bu mikrobun, mikroskobun altında hiç de arslana benzemediği ortaya çıkınca, dine yararlı mı, zararlı mı olacağı hesap edilmemiştir. Zira, izah hadise dayandırılarak yapıldığından, sanki hadis böyle demiş gibi anlaşılmaktadır. Dolayısıyla izâhın yanlışlığı mikroskop altında ortaya çıkınca -hâşâ- bu hilâf-ı vâki beyan, Efendimiz’den şeref sudur olmuş gibi kabul edilecek ve dolayısıyla hadis darbelenecektir.

Bu itibarladır ki, işin aslını iyi öğrenmeden böyle şeyler söylemek çok yanlış ve zararlı olmaktadır. Değil bunlar gibi vâhî teviller; islâmî meseleler, pozitif usullerle en sağlam yorumlara tabî tutulduğunda dahi, eskilerin ifâdesiyle “fıkhi nazar”deyip mülâhaza dairesini açık bırakmak, başka ihtimâlleri göz ardı etmemek ve ifâdelerin müsaadesi ölçüsünde alternatif yorumlara da yer vermek mecburiyetindeyiz. Kaldı ki bugün, pozitivizmin ayaklan yerden kesilmiştir. Ve ona artık şüphe ve tereddüt içinde bakılmaktadır. Bugün Batı’da ilim adına en yaygın düşünce, her şeyin bir ölçüde yanlışlığını kabul etmek çizgisinden hareketle, ilim adına bu yanlışları bıraka bıraka ilerde yanlışsız ilime ulaşma düşüncesidir. Bu düşünce de, diğer düşünce sistemleri gibi tenkit edilebilir. Ne var ki, pozitivizm ve rasyonalizmin saltanatlarının sarsıldığını ifade bakımından oldukça önemlidir.

Binaenaleyh, bugün en sağlam gibi görülen, tecrübî ilimlerde dahi bu kadar kuşku, bu kadar tereddüt bahis mevzuu olursa; o kadar dahi güç Ye ağırlığı olmayan nazariyelerle, âyâtü beyyinatı ve hadis-i şerifleri bu nazariyelere göre te’vil etmek;’ayete ve sünnete kuvvet kazandırıyoruz”derken, onlara karşı bir cinayet mânâsınadır. Günümüzde bu mevzuda bir kitap enflasyonu var. Evet kısa zamanda çok kitap yazıldı; ama fazla değil, bir kaç sene sonra, bunların hepsini alıp okuyacak nesiller, bunlara gülecek ve bizler gibi yazıp anlatanların talihsizliğine vereceklerdir… Ama meseleyi değişik ihtimaller içinde ve daha geniş perspektifli ele alarak, şu da, şu da olur diyenler, yazıp söyledikleri şeylerin üzerinden 100 sene dahi geçse, yine de taze ve orijinal bulunacaklardır.

Evet, bu anlayışla yazılan eserlerin üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen hâlâ tatlı, hâlâ cedid, hâlâ ceyyid, hâlâ, taze, hâlâ duru, hâlâ tertemiz olarak bulunuyorlar.

Meselâ, önce delil dediğimiz nesnelerin doğruluğunu kabul ediyor; sonra, netice ve müddeayı bunlara dayıyoruz. Oysa yukardan aşağıya doğru tedellî usulüyle gelmek de mümkün. Mesela: Allah var ve bu deliller de Onu gösteriyor, Resulullah Hatem’ül enbiyadır; şunlar da ona delalet ediyor. Ayağımın altında şu küçük karıncalar, şu mikroskobik organizma size anlatmak istediğim hakikatlara işaret ediyorlar… şeklinde olmalı. Bu bakış başka; “delil”diye ele aldığımız bu zayıf, bu cılız şeylere tutuna tutuna, göklerin ve yerin yaratıcısı, O, “Lehd makâlî düssemâvâti vel-ard”olan Zat’ı anlatmak başkadır. İşte, zannımca AIDS’de de, böyle bir bakış zaviyesi hatası yapıldı. Bunu imanlı ve insaflı kimseler yaptıkları için; yaptıkları işin sevabını da kazandılar. Ancak, yarınki imansız ve insafsızlar, bu tahlîl ve te’villeri, serrişte ettikleri zaman, bu iman ve Kur’ân kahramanları çok utanacak ve yanlış yorumlarının hacaletiyle iki büklüm olacaklardır.

Bu itibarladır ki, hadisler ve Kurân’ın ayetleri bahis mevzuu olduğu yerlerde, her mümin, çok dikkatli konuşmalı, dikkatli düşünmeli ve onlarla âlâkalı hususlarda dikkatli olmalıdır.

Eğer bu mevzuu hüsnü niyetle ele alan kardeşlerimiz deselerdi ki; AIDS’de Dâbbet-ül-arz nev’inden bir fert olabilir- İnşaallah maksat ve niyetleri de budur-Ben bunu öper başıma kordum. Evet AIDS, Dabbet-ül arz hakikatının bir parçası olabilir ve ona ait bir vazifeyi de görebilir. Hâlâ tahribatını bütün şiddetiyle devam ettiren kanser de o Dabbet-ül arz nevinin bir ferdi olup ona ait bir kısım küçük vazifeleri görebilir. Ancak, bütün bunlar, insanların artık sağlam inanmayacağına bir dil, bir tercüman olduğu ifade edilen, teknoloji ve ilmin su-i istimalinden meydana geleceği sezilen, kendine has mânasıyla “Dabbet-ül arz”her şeyden başka hatta kendi cüzlerinden de başka, nevi şahsına mahsus, garabetinden zor sezilen bir harikadır ve onun çıkması da islâmî değerlerin sonu demektir. Oysa ki biz hâlâ, Buhari ve Müslim’de zikredilen bir hadis-i şerife dayanarak diyoruz ki: Müslümanlar ergen bir gün mutlaka dünyaya hakim olacaklar. Şimdi eğer Dâbbetül-arz çıkmışsa; bu bizim ümidimize indirilmiş büyük darbedir. Çünkü Dâbbet-ül-arz, diyor ki; bundan sonra yakîn, bundan sonra iman yok; bundan sonra sükut, bundan sonra gerileme var. Oysa ki biz, İslâm’ın, afâk-ı âlemde şehbâl açacağına ve dünya muvazenesinde yeniden ağırlık kazanacağına inanıyoruz. Bugün burada gördüğümüz insanlar gibi, dünyanın dört bir bucağında da Müslümanlar, soluk soluğa Hz. Muhammed’i (sav) arayacak ve Onunla bir kere daha buluşacaklardır. Dabbetül-arzın canı cehenneme! Biz onu daha sonraları bekliyoruz ve inancımıza göre o,kâfirlerin başına Kıyametin kopacağı ana yakın zuhur edecektir. Aksine bir düşünce ise hem akidemize ters, hem de ümidimize indirilmiş bir darbeden başka bir şey değildir.

Hem, Dabbet-ül-arz olmaya namzet, sıra bekleyen, muhakkak ve mutasavver daha bir sürü yaratık var. Meselâ, onlardan bir tanesi şimdi de kurgu bilim yazarlarını meşgul eden ve ilerde insanlığın kaderine hakim olacağından bahsedilen robotlar… Kur’ân işaret ediyor ki: Yeryüzünde şu tür, şu tür canlıların dışında Allah’ın yaratacağı bazı şeyler var ki siz onları bilmiyorsunuz. Yani ne laf dinlerler, ne merhametten anlarlar. Ne ağlamaları, sızlamaları dinler ne de ayaklarına kapanmakla merhametlerini celbedebilirsiniz…

Hatta böyle bir şey, şimdiden o kadar endişe salmaktadır ki, bu teknolojiyle meşgul olanlar bile, bir gün bunlar programlanıp, ayarlanıp fezaya salındıktan sonra etrafı yakıp yıkacaklarından; sulh istense dahi sulha yanaşmayacaklarından; yeryüzünde tam bir fesat unsuru olarak her şeyin altını üstüne getireceklerinden bahsediyorlar ki: Dâbbe hakikatının bir cüzüne ciddi bir namzet gibi görünmekte…

Ancak bu kadarı dahi, aceleden verilmiş bir karar olacağından, daha dikkatli konuşmak icab edecektir. Öyleyse tekniğin tankından; geleceğin robot adamlarına kadar; bugünün küçük virüslerinden, bilmem daha sonraların hangi azgın ve salgın hastalıklarına ve küçük yaratıklara kadar; ondan da, Ahir zamanda, eşi görülmedik büyük, katliâmlarla hortlayacak ve milyonların ölümünü netice verecek, henüz adı konmamış hastalık amillerine kadar hepsi; önce ruhun, sonra bedenin ölümünün dili olan “Dabbet-ül arz”ın birer temsilcisi olabilir. Bence, meseleye böyle bakmakla, bir ölçüde, Kurân’ın ayâtü beyyinatına ve Sünnete karşı saygı korunduğu gibi, diğer yandan da metinlerin lâhûti buutları açık tutulmuş olacaktır.

Şunu kemal-i samimiyetle ifâde edeyim ki, yukarda bahsedilen yorumcu arkadaşların saffet ve samimiyetleri yanında, kendime bir dirhemlik beyân hakkını dahi lâyık görmediğim o muhlis kardeşlerim, çok ihlâslı olmalarına rağmen, ihlâsın sadece bir rükün teşkil ettiği çok yönlü bir mesele de yanlış iş yapıyorlar. İhlas ayrı mesele; Sünnete, Kitaba saygılı olma ve onların ruhuna sadakat içinde bulunma ayrı bir meseledir.

M Fethullah Gülen

Ahir Zaman Fitneleri Karşısında Durumumuz Nedir Ve Nasıl Korunabiliriz?

On dokuzuncu asır, çeşitli İslâm ülkelerinin istilâya uğradığı ve batının bâtıl düşünce ve efkârının hegemonyası altında ezildiği bir devrenin adı gibidir. Gerçi Avrupa zâlim ve münafıkları, madde plânında istilâ ettikleri bu yerleri terk edip geriye çekilmişlerdir. Ancak; düşünce adına ne kadar erâcifleri varsa hepsini, zehirli bir tohum gibi işgal ettikleri ülkelere saçıp öyle gitmişlerdir. İçinde yaşadığımız asır, işte böyle tâlihsiz bir asırdır ki o tohumların nesepsiz neticeleri sînemizde boy atmış ve bizleri düşünce ve ahlâk plânında birer sefil durumuna düşürmüştür. Onlardan intikal eden bütün bu fitne kıvılcımları cehennemî bir yangın meydana getirmiş, bu yangın cemiyet.hayatını yakıp kavurmaktadır. Bu fitneler yüzlercedir. Ve günümüzün nesli, işte, böyle fitnelere karşı tavrının ne olması gerektiğini sormaktadır. Şu sorunun sorulmaya başlanması bile bizi sevindirmektedir. Bence bu bir merhale kât edişin belirtisi olarak kabul edilip değerlendirilmelidir.

Küfür cephesi, evvelâ okunu tevhîd akîdesi üzerine atmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın varlık ve birliği hakkında zihinleri bulandırmak istemiş ve belli bir devre bunda muvaffak da olmuştur. Bu millet, Allah’ı inkâr etmenin bir moda hâlini aldığı devirleri de görmüştür. O devrede din bütünüyle hafife alınır olmuş ve dinin mukaddes saydığı mefhûmlar hakârete mâruz bırakılmıştır.

Milletin Kur’ân’a olan bağlılığı sistemli şekilde ruhlarda yok edilerek onun yerine başka kitapların gönüllerde yer etmesine gayret edilmiş, inananların sînelerinde apayrı bir sevgi tahtında oturan Hz. Muhammed’in (as) yüce isminin oradan sökülüp, başkalarının yerleştirilmesine çalışılmış, hatta Kâbe’nin yerine başka yerler teklif edilmiş ve işte nesiller böyle bir kaos içine itilerek özünden ve kökünden koparılmak istenmiştir. Bütün bu hareketler umum millette bir tesir icrâ edemese bile yeni ve toy nesiller buna mukâbele etme irâde ve gücünü kaybettiklerinden pek çoğu itibâriyle o akıntıya kapılıp gitmişlerdir.

Bugün bu fitne sebebiyle, nice ruhlar yaralı, nice kafalar mâlül ve nice vicdanlar kapkaranlıktır… İrtidât ve dinden dönmelerin haddi hesabı yok… Taşıdıkları isimler kendimizi uğruna fedâ edeceğimiz şahıslara âit isimler olmasına rağmen, firavuna rahmet okutacak kadar, o isimlerin taşıdığı mânâ ve muhtevâya düşman kesilen insanların zuhuru, hiçbir asırda bu kadar çıldırtıcı buuda ulaşmamıştır. Bu devrede sadece dünyâ nazara verildi. Cismâniyeti kamçılayan şeyler sevdirildi. İnsanlar, âhirete mukâbil şu fâni ve geçici dünyâyı satırı alır oldular. Çünkü meydana getirilen umûmî efkâr o merkezdeydi. Ve herkes bilerek veya bilmeyerek böyle bir yarışın içine çekilmişti. Âhireti tercih edip o yola girenler horlanıyor, diğerleri ise itibâr görüyordu. Ve bunların hepsi birer fitneydi ve insanı dinden uzaklaştırıyordu…

İşte neslimiz. böyle bir sırattan geçme mecburiyetinde bırakıldı. O sırat ki. bir tarafta kadın bir çengel olarak asılmış duruyor, başka bir yerde içki, bir başka yerde de kumar. rüşvet. ihtikâr. fâiz… Evet. bütün bunlar birer çengel gibi asılmıştı ve nesiller için de bu yoldan geçme mecbûriyeti vardı. Geçenler birinden kurtulsa büyük bir ihtimâlle diğer çengellerden birine katılıp kalıyordu. Karşıya geçebilen seçkinler ise tahmin edilenden daha az. hatta azlardan da azdı…

Bir kuyuya nereden düşüldüyse çıkış ve kurtuluş yeri de oradan olacaktır. İşte bu hakikatı, en erken kavrayanlardan biri olan çağın Dev Pişdarı onların tahrîp ettiği noktalardan tamire başlaması bu hikmetten olsa gerek. Onlar bir ateş tutuşturmak istediler ve Cenâb-ı Hakk da onların tutuşturduğu fitne ateşini söndürmeyi murat buyurdu. Emrinde gâlip olan Allah’tır ve fitne ateşi, akîde plânında geldiği deliğe tekrar tıkanmıştır. Amelle ilgili fitnelere, günahlarla alâkalı kıvılcımlara gelince, Kuran’dan, Allah Rasûlünün nurlu beyânlarından ve okuduğumuz eserlerden aldığımız derslerle inşâallah bizde hâsıl olan kevserle o ateşi de bizler söndürmeye çalışacağız. Ancak bu mevzûda cemaatın desteğine ihtiyacımız muhakkaktır. Zira fitneler birer düşman ordusu gibi üzerimize gelirken, fert olarak onlara mukâbelemiz gayet güçtür, hatta imkânsızdır. Ve unutmamalı ki; Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti dâima cemaatla beraberdir.

M Fethullah Gülen

Cennet ve Cehennemin Müşterek Yönleri Nelerdir?

1) Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Allah Teâla Hazretleri cenneti yarattığı zaman Cibril’e (as): “Git ona bir bak!” buyurdular. O da gidip cennete baktı ve: ” (Ey Rabbim!) Senin izzetine yemin olsun, onu işitip de ona girmeyen kalmayacak, herkes ona girecek!” dedi. (Allah Teâla Hazretleri) cennetin etrafını mekruhlarla çevirdi. Sonra: “Hele git ona bir daha bak!” buyurdu. Cebrail gidip ona bir daha baktı. Sonra da: “Korkarım, ona hiç kimse girmeyecek!” dedi. Cehennemi yaratınca, Cebrail’e: “Git, bir de şuna bak!” buyurdu. O da gidip ona baktı ve: “İzzetine yemin olsun, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!” dedi. Allah Teâla hazretleri de onun etrafını şehvetlerle kuşattı. Sonra da: “Git ona bir kere daha bak!” dedi. O da gidip ona baktı. Döndüğü zaman: “İzzetine yemin olsun, tek kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum!” dedi.” (1)

2) Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Cennetin etrafı mekârihle (nefsin hoşlanmadığı şeylerle) sarılmıştır. Cehennemin etraf ı da şehevi (nefsin arzuladığı, cazip) şeylerle sarılmıştır.”Sahiheyn’de, Ebu Hureyre’den bu rivayet aynen gelmiştir. Ancak iki yerde ” huffet” (sarılmış) kelimesine bedel ” hucibet” (örtülmüş) kelimesi kullanılmıştır.

3) Yine Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Cehennem, içerisine âsiler atıldıkça: “Daha var mı?” demekten geri durmaz. Bu hal, Rabbu’l-İzze’nin cehennemin üzerine ayağını koyup, iki yakasını dürüp birleştirmesine kadar devam eder. İşte o zaman cehennem: “Yeter, yeter. İzzet ve keremine yemin olsun yeter!” der. Cennette fazlalık devam eder. Allah, ona mahsus yeni bir halk yaratır ve bunları cennetin fazla kısmına yerleştirir.” (2)

Doç. Dr. M. Akgül


[1] Ebu Davud, Sünnet 25; Tirmizî, Cennet 21; Nesai, Eyman, 3 [2] Buhari, Tefsir, Kaf 1, Eyman, 12, Tevhid 7; Müslim, Cennet, 37

Kur’an’da Cennet ve Cehennem’de Kalacaklar İçin “Yer ve Gökler Durdukça Orada Kalacaklardır. Allah’ın Dilemesi Hariç”(Hud, 11/105-108) Diye Belirtildiğine Göre, Cehennem ve Cennet Geçici Değil mi?

Kur’an, Arap diliyle geldiğine göre, maksadını açıklamak için doğal olarak o dildeki deyim ve benzetmelerden yararlanır. Araplar, bir şeyin sonsuzluğunu ifade etmek için bazı deyimler kullanır. Bir tanesi de, “Gökler ve yer durdukça ifadesidir. Dolayısıyla ayetten, “Gökler ve yer geçici olduğuna göre, Cennet, Cehennem de geçicidir gibi bir mana çıkarılamaz.

Öte yandan, şu dünyadaki gökler ve yerin mevcut şekli geçici olsa da, ahirette apayrı bir şekle dönüşecekler ve oraya uygun haliyle devam edeceklerdir (bk. Kur’an, 14/18). Yani, oranın da kendine özgü yeri ve göğü bulunacaktır “Allah’ın dilediği müstesnâî ifadesine gelince, bu da ne kadar günahkâr olursa olsun ve ne kadar uzun süre kalırsa kalsın kalbinde zerre kadar iman bulunan kimselerin Cehennemde ebedî kalmayacağına işarettir. Yani, suçlu bedbahtlar orada sonsuza dek kalacaklar, iman taşıyanlar hariç, demektir.

Cennetlikler için de aynı ifadenin kullanılması, yine, aslında imanlı olup sonunda Cennete gireceği halde suçunun cezasını belli bir süre çekmesi gereken kimselerin Cennet dışında geçirecekleri sürelerine işarettir. Yani, Allah’ın dileyeceği miktar dışında, kesintisiz olarak Cennette yaşayacaklar. Bu konuda, on kadar yorum daha var. Hiçbirinde geçicilik iddia edilmez.

Abdülaziz Hatip

Peygamber ve Şehitlerin Gıpta Ettikleri Kimseler Kimlerdir?

Hz. Ömerin rivayetine göre, Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:”Mutlaka Allah’ın kullarından bazı insanlar vardır ki, onlar ne Peygamber, ne de şehitlerdir. Fakat kıyamet gününde, Allah katındaki makamlarından dolayı nebiler ve şehitler onlara gıpta edecekler.”

Sahabeler dediler: “Ey Allah’ın Resulü bize haber ver, onlar kimlerdir?”

Resulullah: “Onlar öyle bir topluluk ki, aralarında bir akrabalık, alıp verecekleri mal-mülk olmaksızın Allah için birbirlerini severler. Hem, vallahi şüphesiz onların yüzleri pırıl pırıl nurdur. Şüphesiz onlar nur üzerindedirler. (İşleri nurdur) insanlar korktuğu zaman onlar korkmazlar, halk mahzun olduğu zaman onlar mahzun olmazlar” (1) buyurdu ve şu ayeti okudu: ” iyi bil ki, Allah’ın velilerine, sevdiklerine korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

Bir başka rivayet de şöyledir:”Mutlaka Allah’ın kullarından, nebilerin ve şehitlerin kendilerine gıpta edecekleri kullar vardır. Sahabeler tarafından denildi ki: Onlar kimlerdir ey Allah’ın Resulü, bize haber ver ki onları sevelim. Resulullah onların bu isteği üzerine, şöyle buyurdu: Onlar öyle bir topluluktur ki, aralarında mal (ticari ilişki) ve akrabalık olmaksızın birbirlerini severler. Onların yüzleri nurdur. Nurdan minberler üzerindedirler. Halk korktuğu zaman korkmamayı sürdürürler. İnsanlar mahzun oldukları zaman onlar üzülmezler” dedi ve sonra “Dikkat edin! Mutlaka Allah’ın evliyası için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.” ayetini okudu. (2)

Resulullah (asm) kendisinden sonra gelecek ‘kardeşleri’ni bir başka hadis-i şerifte şöyle dile getirmişti. Ebu Hureyre’nin bildirdiğine göre, bir gün “Resulullah (asm) kabristana geldi ve: “Ey müminler yurdunda yatanlar, selam üzerinize olsun. İnşaallah biz de size kavuşacağız buyurdu”. Sonra hasretle iç geçirerek: “Kardeşlerimi öyle göreceğim geldi ki” diye ekledi. Yanında bulunan sahabeler: “Ey Allah’ın Resulü biz senin kardeşlerin değil miyiz? dediler. Resulullah (asm): “Sizler ashabımsınız, kardeşlerim henüz gelmiş değildir.” buyurdu.

Yukarıda geçen hadislerde olduğu gibi burada da Resulullah, ashabdan bir kısmı ile Medine kabristanı yanından geçerken kendisinden sonra gelecek “İhvanı’nı görme arzusunu” ve onlara olan hasretini ifade etmektedir. Çünkü dünyada onları görmesi mümkün olmayacaktır. Onlar Resulullah buradan göçtükten sonra, şu veya bu zamanda, Allah dilediğinde hayat sahnesine çıkacaklardır. Onlarla ancak ahirette görüşmek nasip olacaktır.

Sahabeler, onun hasretini bir nebze olsun söndürmek için, kendilerinin ona olan yakınlıklarını bildiklerinden, “Biz senin kardeşlerin değil miyiz?” diye sormuşlardır. Fakat Resulullah (asm) onlara “Ashab” diğerlerine ” ihvan” (kardeş) ünvanı vermiştir. Resulullahın devrinde onu görenler, sohbet edenler sahabe veya ashab diye anıldığı ve ashab sözü onlar için çok kullanıldığı gibi ihvan, kardeş veya kardeşler sözü de sonra gelecekler arasında çok kullanılacak, belki de onlar hangi ırktan veya beldeden olursa olsun birbirlerine ” kardeş!” diye hitap edeceklerdir. İslam ve imanla birbirlerini soy kardeşten daha çok sevecekler, mesleklerinin esası, kardeşlik olacak, birbirlerine en fedakar kardeş, en civanmert arkadaş olacaklardır. Yani sonradan geleceklerin en önemli özellikleri ve mesleklerinin en mühim esası, İslâm kardeşliği olduğu için, Resulullah (asm) onlara kardeş, ihvan, kardeşler ünvanını vermiş, bu kimselerin sonlarının iyi olacağına, imanla kabre gireceklerine de bir işaret vardır.

Resulullah ” kardeşlerim henüz gelmiş değillerdir” buyurunca, sahabeler daha dünyaya gelmeyen kimseleri Resulullahın hiç görmeden nasıl tanıyacağını, ahirette nasıl bileceğini düşünmeliler ki, şöyle sordular:”Peki ya Resulullah! Sen ümmetinden henüz dünyaya gelmemiş olan bu kimseleri nasıl bileceksin?”

Resulullah bunun üzerine şöyle sordu:”Bir kimsenin alnı ve ayakları ak nişanlı bir atı bulunsa, onu siyah ve boz atlar arasında iken tanıyabilir mi?”

Sahabeler: “Evet” dediler.

Resulullahın o ak bahtlı kimseleri, alnında akı, ayaklarında sekisi bulunan atlara benzetmesi gösteriyor ki, bu kimseler beş vakit namazlarını sürekli kılan, büyük günahları terk eden kimselerdir. Ayette belirtildiği gibi (Fetih, 48/29) onların alınlarında imanlarının ve secdelerinin izi ve işareti olan bir nur ve beyazlık olacaktır.

Hadis-i şerifin devamında şu husus dile getirilir:”İşte o kardeşlerimde abdestlerinden hasıl olan nur sebebi ile abdest uzuvları pırıl pırıl parlayarak mahşere gelirler. Ben ise onları Kevser havuzumun yanında beklerim. Dikkat edin, bir kısım kimseler de şaşkın develerin kovalandığı gibi kevser havuzumdan kovulur. ‘Buraya gelin’ diye onlara seslenirim. Denilir ki, ‘onlar senden sonra hal ve durumlarını değiştirdiler.’ Ben de o zaman, ‘helak oldular, helak oldular’ derim.” (3)

Doç. Dr. Murat Sarıcık

[1] Mecma’ût-Tefasir (Lubabu’t-Te’vil) III, 267 [2] Tefsiru’l Kuran’l-Azim II, 422 [3] Kırk Hadis, 27

Akibet endişesini nasıl aşabiliriz?

Soru: Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri: “Herkesin iman mukabilinde bu zemin mukabili kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve daimi bir tarla ve mülk kazanmak veya kaybetmek davası başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyunluk taanuyla çoklar o davasını kaybediyor. Hatta bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesinin kazandığını sekeratte müşahade etmiş; ötekiler kaybetmişler” buyuruyor. Bu durum karşısında halimizden endişe ediyoruz. Ne yapmamızı tavsiye edersiniz?

Kişinin, kendi akıbetinden endişe etmesi çok önemli bir hadisedir. Çünkü bu endişe, Allah’a yönelmenin ve günahlara karşı tavır almanın hem ilk saiki, hem de ilk merhalesini teşkil eder. Bu yönüyle ona, gelecekte tehlikeli hallere maruz kalmamak için, kulun teyakkuza geçmesi ve uyanık olması da diyebiliriz. Halinden endişe etmeyenlere gelince onlar, bir kısım gafilane yaşayanlardır ki, Kur’ân-ı Kerim onların bu halini çarpıcı bir üslupla şöyle anlatır: “Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Tevbe, 9/109) Ayette geçen “cüruf” kelimesi, dere kenarında sel sularının dibini yalayıp oyduğu toprak parçasını ifade etmektedir ki bu, her an yıkılmaya hazır bir yar demektir. Bu toprak parçası üzerine yapılan binanın ne kadar çürük olacağını ise vann siz tasavvur edin. İşte ameline güvenen ve akıbetinden endişe etmeyen insanlar da, tıpkı bu toprak parçası üzerine yapılan ev gibi, her an bir kayma ve yıkılma ile karşı karşıyadırlar.

Evet, Allah (c.c)’ın rahmeti olabildiğine geniştir ve bir kudsî hadiste ifade edildiği gibi, O’nun rahmeti gadabını aşmıştır. Hatta bu rahmetin boyutları, Yunus’un ifadesiyle:

Benden kemter kula benzer

Günahı pek çoğa benzer

Her biri bir dağa benzer

Allahu Allah, Allahu Allah..

kulun, dağlar kadar günah ve kusurları olmasına rağmen, her günah işlediğinde: “Allah’ım, ben yine günah işledim. Günahımı affet..” demesi karşısında onu affedecek kadar geniştir. Ve işte bu yönüyle o, insanı hayrete düşürecek ölçüdedir. Allah Rasulü (s.a.s), bu hususa dikkat çekmek için bir mecliste ashabına: “Kimse ameliyle kurtulamaz” der. Sahabe: “Sen de mi Ya Rasulallah!” dediğinde, O: “Evet, Allah’ın rahmeti ve fazlı olmadan ben de kurtulamam” cevabını verir. Cenâb-ı Hakk, başka bir kudsî hadiste ise, tevbe edip salih amel işleyen kullarına, başka sürprizlerinin de olacağını ifade için: “Ben, salih kullarıma gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım” buyurmuş ve tefsircilerin “cennette cemalullah’ı görme” şeklinde tefsir ettikleri bir “zaide” vereceğini bildirmiştir. Ebu Hureyre (r.a) de, “eğer buna inanmıyorsanız, “Yaptıklarına karşılık Allah katında onlar için göz aydınlığı olacak, ne mükafatların saklandığını kimse bilemez” (Secde, 32/17) ayetini okuyun” demiştir.

Ancak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bunca genişliğine rağmen, kul yine de endişe etmeli; kabre imansız girmekten tir tir titremelidir. Zira Allah Rasulü nün ifadeleri içerisinde, akşam mü’min olanın sabah kafir; sabah mü min olanın da akşam kafir olabileceği şu dönemde, kimse akıbetinden emin olmamalıdır.

Evet, Üstad’ın 1940-45’li yılları arasında ifade ettiği bu hakikatin, üç yönden incelenmesi gerekir. Bir; ehl-i keşif ve tahkik kimdir? İki; Üstad, bu sözü hangi şartlarda söylemiştir? Üç; aynı mesele, günümüzde de geçerli midir?

Bir: Yaygın bir kanaate göre o “ehl-i keşif ve tahkik” Bediüzzaman’ın kendisidir. Evet, kendinin şuurunda ve farkında olan, fakat bunu etrafına açmayan Hakk dostu onun kendisidir. Aslında daha 20-25 yaşlarında iken, kabirde olup-biteni sezecek kadar keşfe-keramete açık bir insanın, bir yerde ölen insanlardan ancak kırkta bir ya da ikisinin imanla, gerisinin imansız kabre girdiğini haber vermesi normal sayılabilir. Hayatı boyunca, gözlerini harama kapayan bir insanın, Cenâb-ı Hakk kalb gözünü açmış ve onunla berzah âleminde olup biteni seyrettirmişse bu Allah’ın ona bir lütfudur.

İki: Üstad bu sözü hangi şartlarda söylemiştir? Herkesin bildiği gibi, onun yaşadığı devir, her yönüyle farklıdır. Tefsir yazacak seviyedeki din alimleri bile, birtakım İslâm düşüncesiyle telifi imkânsız olan fikrî cereyanlara maruz kalmış; hilkat mevzuunda evolüsyona inanacak kadar tereddüde düşmüşlerdir. Böyle bir dönemde elbette avam halkın, kamil bir imânâ sahip olması düşünülemez. Kamil imânâ sahip olmaları bir yana, insanlar küfür seylapları önünde yuvarlanan birer kütük haline gelmişlerdir. Dönemin bu özelliği, elbette o dönemde yaşayan insanlar üzerinde etkili olmuştur. İman ve Kur’ân adına en küçük bir kıvılcımın bile tutuşturulmasına müsaade edilmeyen bir dönemde Üstad, o döneme mahsus ölen insanların kırkta bir yada ikisinin ancak imanı olarak kabre girdiğini haber vermiştir. Üç: Aynı mesele günümüzde de geçerli midir? Üstad’ın bundan 40-50 yıl önceki bir müşahedesini, bunca Allah’a iman etmiş ve gönül vermiş insanın olduğu şu döneme teşmil ve tamim etmek doğru olmasa gerek diye düşünüyorum. Zira o, aynı mesele ile ilgili başka bir yerde, iman ve Kur’ân’a hizmet dairesi içine girenlerin imanla kabre gireceklerini müjdeler. Dolayısıyla bugün, aynı daire içinde bulunup dünyanın dört bir yanına dağılmış, kalbleri aynı duygu ve aynı düşünce etrafında atan binlerce insan vardır. Bu insanlar her akşam-sabah ellerini kaldırıp: “Allahümme ecirna minennar; Allah’ım! İslâm’a gönül vermiş bütün Müslümanları cehennem ateşinden koru..” diyerek birbirlerine dua etmektedirler. Bu dua, ferdan ferda herkes için söz konusudur. Bir insanın duasını bile geri çevirmeyen Allah (c.c)’ın bunca insanın duasına hayır demesini düşünmek, O’nun hakkında yapılacak en büyük sû-i zan olur. Cenâb-ı Hak’tan ümidimiz, şimdilerde İslâm ı tanıyıp kabullenen, O’na gönül veren ve hatta iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanlara ses çıkarmayan insanlara bile, -bir kısım ibadetleri eksik ve kusurları olsa bile- imanla kabre girmeyi nasip edeceği istikametindedir.

Burada üzerinde durulacak başka bir husus ise, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hayatı boyunca yazdığı eserlerle, insanların zihnindeki şüpheleri izale edip, imanı tahkime çalışan bir İslâm âlimidir. Belki de Cenâb-ı Hakk, bu görevi daha çevik-çavak yapsın diye, ona bu imansızlık fezaat ve fecaatini göstermiş, aşk ve şevkle iman hizmetinde bulunmasını sağlamıştır.

M Fethullah Gülen

Öldükten sonra diriltilmenin gereği ve bu inancın bize kazandırdıklarını anlatır mısınız?

İnsan bütün varlıklar içinde Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin nokta-yı mihrâkiyesidir. O her ismin âzam derecede tecellisine mazhar mükemmel bir varlıktır. Gülleri, çiçekleri, bağları-bahçeleriyle bütün yeryüzü, ayları, güneşleri, kehkeşanları ve dev adalarıyla topyekün sema, insan mahiyeti karşısında çok sönük kalır. Akif’in ifadesiyle bütün cihanlar insanın mahiyetinde matvîdir. Evet bütün âlemler bir fihrist gibi, insanın mahiyetiyle ifade edilmektedir. Demek ki Allah (celle celâluhu), insanın yaratılmasına hususî ehemmiyet vermiş, Hakîm isminin tecellisi ile, insanı tam bir hikmet âbidesi haline getirmiştir. Diğer bir ifadeyle kainatı bir kitap, insanı da onun fihristi olarak tanzim etmiş.

Şimdi eğer bu mahiyetteki bir varlık, öldükten sonra diriltilmeyecek olursa, ihtimamla yaratılanın ihmali gibi bir durum söz konusu olur ki, Cenâb-ı Hak, böyle bir abes fiili işlemekten münezzeh ve müberrâdır. Evet, insan öldükten sonra dirilecek ve gerçek değerini de işte o zaman bulacaktır.

Bu hakikatı şöyle de ifade edebiliriz: Cenâb-ı Hak, kainatta cemal ve kemâlini göstermek için, daima esma ve sıfatlarıyla tecellî etmektedir. Hatta kâinat bu tecellilerin tecessüm etmesinden ibarettir denebilir. İşte bu tecellilerin daha dar bir noktada, herkesin görüp anlayabileceği, meleklerin rahatça sezebilecekleri, cin taifesinin, rûhânilerin mütalaa edebilecekleri küçük bir kitap halindeki şekillenmesi ise insandır. Bu itibarla da insanın ehemmiyeti çok büyüktür. Kaldı ki Cenâb-ı Hak, her sene pek çok şeyi “ba’sü ba’delmevt”e mazhar edip yeniden diriltmektedir. Şimdi hiç mümkün mü her sene en ehemmiyetsiz şeyleri haşr u neşr etsin, yeniden diriltsin, hatta en ehemmiyetsiz çekirdekleri dahi yeni bir hayata mazhar etsin de; insan gibi çok mânâ ifade eden, önemli bir varlığa ehemmiyet vermesin.. burada çok güzel olan o sıfat ve isimlere ayna olan insanı, öbür âlemde de aynı mahiyette, sıfatlarına ve isimlerine ayna yapmasın.. işte bu, her işinde pek çok hikmet bulunan Cenâb-ı Hakk’ın icraatına muhaliftir. Her şeyi hikmetle yaratan ve hiç abes işlemeyen Allah (celle celâluhu), insanı bu kadar hikmetlerle donattıktan sonra, çürümeye terk eder mi?

Rabbimize ait yönüyle haşr ü neşrin luzumu adına -haşir risalesine bakılabilir- bu çizgide daha çok şeyler söylenebilir. Evet, kainatta var olan sâir cinsler cins olarak ahirette diriltilecekler; insan ise, tek başına bir cinsmiş gibi, fert fert diriltilecektir ve kendine has karakteri, duyguları, latifeleriyle uhrevîliğin bütün hususiyetlerini aksettiren bir mucize-i kudret olarak mutlaka yeniden yaratılacaktır.

Konunun bize ait yönlerine gelince; içtimaî hayatın, nizam ve ahenk içinde yürümesinin, ailevî huzurun temin edilmesinin, her yaş ve başta ferdi huzurun sağlanmasının en güçlü ve tutarlı müeyyidesi, öldükten sonra dirilme hakikatına inanmaktadır. Evet haşr ü neşr akîdesinin olmadığı bir yerde ferd, kat’iyen huzur içinde olamaz. Buna, “inanmayanlar da huzur içinde olamaz” diyebiliriz. Hatta bu akîde üzerine oturtulamamış bir toplumun da huzurlu olduğu söylenemez.

Evet, haşr ü neşr akîdesi gereği, dirilme, Rabbin huzurunda hesap verme, defterini sağ elinden alıp cennete girme, Rabbimizin cemalini görmeye namzet olma gibi.. hususlar, ümitli ve huzurlu bir yaşama adına çok önemli esaslardır. Bir insan ötelere ait bu mazhariyetlere inanıyorsa, hem Rabbin istediği istikamette yaşayacak hem de hep huzur içinde olacaktır. Şöyle ki, bir ferdin kalbinde öldükten sonra o dirilme inancı ve inanç çizgisinde amelleri varsa, o ferd, ahirette ölümsüzlük içinde yeni bir gençlik kazanacak, burada inkişaf ettirdiği duyguları orada kendisine iâde edilecek, Rabbi uğrunda, dünyada gösterdiği bütün ceht ve gayreti değişik değişik cennet nimetleri halinde kendisine sunulacaktır. Bu, “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” [1] âyetinin tam anlamıyla zuhuru demektir.

Evet, haşre iman ferdin biricik huzur kaynağıdır. Bu hususu çok iyi kavrayan sahabe-i kiram, yaşarken huzur içinde olmuş, ölüme giderken de sevinçle gitmişlerdir. Meselâ; İslâm adına ciddî bir mücâdele ve kavganın verildiği esnada bir sahabi, hurma ağacının dalına dayanmış, hurma yerken birdenbire Efendimiz’in ümitle gürleyen sesi duyulur: “Bugün kim sevabını sırf Allah’tan bekleyerek ölürse, cennete hangi kapısından dilerse girebilir.” Bunu duyan sahabî elindeki hurmaları etrafa saçar, “Beh beh! eğer bunların (kafirlerin) eliyle cennete gireceksem bu canıma minnet.” der.. evet ölümü bile insana sevdiren, öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Ve işte bu, fert için önemli bir huzur kaynağıdır.

Öte yandan; insanın gençlik zamanında ve hevesatının galeyânı hengâmında arzularını frenleyecek, nefsine gem vurabilecek bir şey varsa o da, öldükten sonra dirilme duygusudur. Bu duyguyla genç, “Hesaba çekilmezden evvel nefsinizi hesaba çekin.” fehvâsınca nefsini hesaba çeker ve yanlış adım atmamaya gayret eder. Bu ise hem şahsın, hem ailesinin hem de toplumun rahat ve huzur içinde olması demektir.

Bu çizgide Hz. Yusuf’un daha peygamberlik vazifesi ile muvazzaf kılınmadan, Zeliha’nın teklifi karşısında “Allah’a sığınırım.” demesini hatırlatmak yeter zannediyorum.

Benzeri bir vak’a da Hz. Ömer döneminde cereyan ediyor: Fettân bir kadının entrikalarına maruz kalan bir delikanlı, tam devrileceği sırada dilinde “Takvâya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gözlerini dört açarlar.” [2] âyetiyle, kendine gelir ve âyetin ruhunda uyardığı heyecanla da ahirete yürür.

Hz. Üstad’ın konu ile alâkalı mülâhazalarından hareketle; çocukların saadet düşüncelerinin devam etmesi de yine, ancak öldükten sonra dirilme inancına bağlıdır. Aksi halde o zayıf, nahif, minnacık dimağlar, etraflarında ölüp giden kimselerin, onların ruhlarında açacakları yaralarla hep yutkunup duracak ve kat’iyen huzur duyamayacaklardır.

 Evet, çocukların ölüm hadiseleri karşısında tek tesellileri, öldükten sonra dirilme inancıdır. Onlar, çevrelerindeki ölümler karşısında, “Doğru, yakınlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz öldüler ama Cenâb-ı Allah onları daha güzel bir yere aldı, şimdi bizden daha iyi yaşıyorlar, belki cennetin bağ ve bahçelerinde dolaşıyorlar. Cennetin ırmaklarına girip çıkıyorlar ve kevserlerinden içiyorlar.” inancıyla o zayıf ruhlarında, mukavemet kazanacak ve değişik belâlar, musibetler ve ölümlerle yüzyüze geldiklerinde mukavemet edebileceklerdir.

Gençlik için de benzeri şeyler söylenebilir. Şöyle ki; Gençlik dönemi, beşerî garîzaların gemi azıya aldığı bir dönemdir. Zira gençler büyük ölçüde serâzât ve çakırkeyftirler. Önlerine gelen ve akıllarına esen her şeyi yapmak isterler. Onların gücü, kuvveti ve serâzât keyifleri karşısında, milletin ırzı, namusu, hatta bütünlüğü daima tehlikededir. Hâlbuki bu hususların korunması hemen her sistemin temel prensibidir. Öldükten sonra dirilme inancı, gönlünce yaşamak isteyen gençler için de frenleyici bir özelliğe sahiptir. Bakın bu akîdenin nesillerimizin dimağlarından ve ruhlarından sökülüp atılmaya başlandığı günden itibaren dinamik güçler, büyük çoğunluğu itibarıyla, dinamik anarşi unsurları haline geldiler ve toplum huzurunu tehdit ediyorlar. Bu açıdan eğer yeni bir nesil inşa etme düşünülüyorsa, yapılacak ilk ve en etkili şey, onları haşr ü neşre inandırmak olmalıdır.

Avrupa’da da, Orta Çağı müteakip dönemde Russo, E. Renan gibi kimseler dini inkâr ediyor, Allah, Peygamber ve haşri kabul etmiyorlardı. Ancak, gün gelip de her yanı anarşi ve huzursuzluk alınca, bunlar ve diğer bazı mütefekkirler “tabiî din” düşüncesi ortaya atarak gerçeğinden uzaklaştırdıkları nesilleri sahtesiyle rehabilite etmeye çalıştılar. Bu şu demekti: “Eğer insanları mevhûm dahi olsa beşer üstü bir güce ve kuvvete inandırmazsak, bunları zabt u rabt altına alma imkânı olmayacaktır.” Ne var ki, bu temelsiz teşebbüsler hiçbir işe yaramadı.

Öyle ise yeni bir dünya kurmak isteyenler, mutlaka iman kaynağına müracaat etmelidirler. Yoksa gençlerin karınlarını doyurmakla, sırtlarına birer urba giydirmekle, her yerde bir petrol kuyusu kazıp, petrol fışkırtmakla, onları tatmin etmek mümkün olmayacaktır. Çünkü ebet için yaratılan insan, ebedden ve ebedî Zat’dan başka hiçbir şeyle tatmin edilemez. “Dikkat edin kalbler ancak Allah ile itminana erer.” [3]

Aile içinde huzurun zembereği, esâsı, kâidesi, yine öldükten sonra dirilmeye inanmaktır. Erkek ve kadın öldükten sonra dirilmeye inanıyorlarsa, gençliklerini, sıhhatlerini kaybetmeleri, onların mutluluğuna dokunmayacaktır. Evet onlar, “Biz bugüne kadar genç, tatlı, güzel bir hayat yaşadık, bundan sonra -inşaallah- öbür âlemde bu hayatımızı, aynıyla devam ettireceğiz.” deyip hep ilk günlerin neşvesini soluklayacaklardır.

Hâsılı insanlara hayatı ve tabiatın güzelliklerini sevdiren, Rabbe giden yolları açan, ruhları şahlandıran, insana insanın ebediyete namzet olduğunu gösteren; Allah’a ve öldükten sonra dirilmeye inançtır ki, bunlar huzurun, rahatın ve emniyetin de kaynağıdırlar. Bakınız maddî imkân ve zenginlik içerisinde bulunuyor olmalarına rağmen bugün yeryüzündeki birçok ülkede ciddî bir huzursuzluk hakim. Bazı ülkelerin nüfusunun % 60-70’i alkolik. Uyuşturucu kullanımı had safhada. Ahâksızlık ve rezalet diz boyu.. ve daha nice olumsuzluklar. Bu problemlerin kaynağı nesillerin tatmin edilemeyişi ve daima mihrap ve minber değiştirmeleridir. Ayrıca onların çare adına atmış oldukları her adım da yeni bunalımlara kapı aralamakta ve onları yeni yeni buhranlara sürüklemektedir. Zira çıkış noktaları yanlış.

Evet bir milletin huzur ve saadetini düşünenler, en başta o millete ahirete giden yolları açmalı ve gençleri, öldükten sonra dirilmeye inandırmalıdırlar. Bu sayede, anarşist ve dinsiz olan gençler birdenbire karıncayı ezmeyen, haşerâta ayağını basmayan, meleknümûn insanlar haline geleceklerdir. Tarih içinde öyle insanlar olmuştur ki, karıncayı, basıp öldürdüklerinden dolayı hep keffâret yolları araştırıp durmuştur. Muhasebe duygusunda bu kadar derinleşen bir insanın, ferdi, aileyi huzursuz etmesine, toplumu sarsacak problemler çıkartmasına imkan yoktur.

M Fethullah Gülen

——————————————————————————–

[1] Necm, 53/39

[2] A’raf, 7/201

[3] Ra’d, 13/28

Berzah İçin Zaman Kavramı Var mıdır?

Berzah, kelime itibarıyla, iki şey arasındaki perde, set ve engel demektir. Istılahî olarak ise; ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları âlem, kabir âlemi, dünya ve ahiret arasındaki koridor, bir bekleme salonu mânâlarına kullanılmaktadır. Berzah, dünyayla âhiret arasında bir köprüdür.

Zaman kavramının söz konusu olmaması sadece Zâtı Ulûhiyet içindir. Zât-ı Ulûhiyet için zamanın söz konusu olmaması, Ezel ve Ebed şeklinde ifade ettiğimiz gibi evveli ve âhiri olmaması mânâsına gelir. Bu meselenin keyfiyetine aklımız ermez bizim; ihata edemeyiz, kavrayamayız onu.

Berzah için de bir zaman söz konusudur. Fakat, dünyevî kıstaslar yönüyle buradaki zaman değil de, oraya ve ahiret ölçülerine göre bir zaman vardır. Mahşerde de zaman vardır. Ahiret için bazen “zaman üstü” denmesi, insanın büyük ölçüde başına gelecek şeyleri orada görmesi açısındandır.

Ayrıca, hasta bir insanın geceyi kıvrana kıvrana, her dakikayı bir saatmiş gibi duya duya geçirmesiyle, çok yorgun yatan ve ne zaman sabah olduğunun farkına varamayacak kadar kesintisiz uyuyan bir insanın zamanı algılamaları da farklı farklıdır. Aynen öyle de, berzahta müminler namazlarını, Kur’an’larını, Allah (cc) yolundaki hizmetlerini, gönüllerine inşirah ve sürur verici birer enîs, birer dost olarak bulurlar. Cennete ait pencereler açılır; nazarlarına en lâtif sermedî manzaralar, güzel tablolar arz edilir ve cennetlerini seyredip dururlar. Dünyâda çirkin yaşayanlara gelince, onlar için temessüller de çirkin olur ve onlara cehennem gösterilir. Biri, Kıyâmet’in bir an önce kopmasını arzularken, diğeri hiç kopmamasını ister. Berzah âleminde Kıyâmet koptuktan sonra ne kadar kalınacağını ise ancak Allah (cc) bilir.

M Fethullah Gülen

Cehennem Ağır Bir Ceza mıdır?

Açıklama: 

Allah’ın bizi yaratma sebebinin gizli hazinelerini bize göstermek olduğunu biliyoruz. Ama insanın aklına cehennemin bu gaye için ağır bir ceza olduğu geliyor. Bunun mantıklı bir açıklaması var mıdır?

“İkinci ve Sekizinci Sözlerde ispat edildiği gibi, iman, mânevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi, mânevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Nasıl ki küfür, Cehennemin bir çekirdeğidir. Öyle de, Cehennem, onun bir meyvesidir.

Nasıl ki küfür, Cehenneme girmeye sebeptir. Öyle de, Cehennemin vücuduna ve icadına dahi sebeptir. Zira, küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne dese, “Beni tedip etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.

Halbuki, kâfir, Cehennemi inkâr etmekle, sonsuz izzet, gayret ve celâl sahibi, gayet büyük ve nihayetsiz kudret malik bir Zâtı tekzip etmiş oluyor ve O’na acziyet isnadında bulunuyor. O’nu yalancılıkla ve aczle itham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline karşı isyan ederek ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak, Cehennemin hiçbir varlık sebebi bulunmasa, şu derece tekzip ve acz isnadını içinde barındıran bir küfür için, bir Cehennem yaratılacak ve kâfir onun içine atılacaktır.”(Bediüzzaman, Sözler, Şahdamar Yayınları, s.674)

Cehennemde ebedi kalacak olanlar kafirler ve münafıklardır. Yukarıda da görüldüğü gibi bir insanın iman etmemesinin anlamı; onun Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını yalanlaması, kâinatta Allah’ın varlık ve birliğine delalet eden bütün delilleri yok sayması, bütün inananları karşısına alıp onları yalancılıkla itham etmesi, hatta Peygamberlerin ve evliyaullahın bütün söyleyip yaptıklarını tekzip etmesi anlamlarına gelir. Yani küfür basit bir mesele değildir. Küfreden kişi Âlemlerin Rabbine karşı gelmektedir. Bir kişi kasıtlı olarak bir Padişahın bardağını bile kırsa, büyük bir ceza alacaktır. Allah’ın onca uyarıcı ve müjdeleyici peygamber göndermesine, kitaplar indirmesine ve kâinatı ve insanı kendi varlığına en büyük birer alamet olarak yaratmasına rağmen hâlâ şeytanın ve nefsinin kulu kölesi olmuş ve ömrünü inkâr karanlıklarında geçirmiş birinin gideceği yer de cehennemden farklı bir yer olamaz.

Yani burada işlenen suçun zaman bakımından kısalığına ve basitliğine değil mahiyetine ve içerdiği anlamlara bakmak lazım. Dünyada bir kişi bir dakika bile sürmeyen bir zamanda bir cinayet işliyor, ama yirmi otuz yıl hatta ömür boyu hapiste kalabiliyor. Biz demiyoruz ki, bir iki dakikalık suçtan dolayı bu kadar yıl hapis yatılır mı? Kâfir ise bir iki dakika değil, bütün ömrünü bu şekilde azim cinayetler işleyerek geçiriyor.

Ayrıca kâfirlerin ve münafıkların cehenneme gitmesi, Müminlerin ise cennete gitmesi Allah’ın adaletinin gereğidir. Çünkü inanan kişi dünyasını Allah’a kulluk ve itaatte geçirirken diğeri bunun tam karşısında yer almıştır. Dolayısıyla ömrü boyunca yüzünü secdeye koymamış, kul hakkına riayet etmemiş, Allah’ı tanıyıp onun nimetlerine şükretmemiş vs. birisinin cehennemden başka gideceği bir yer de yoktur. Çünkü kâinatın ve insanın yaratılış gayesi budur.

Tevbe edilen günahlar ahirette karşımıza çıkacak mı?

İşlenen bir günahın akabinde yapılabilecek hayırlı bir amelin o günahı sileceğine dair hadisler mevcuttur. Günahın arkasından yapılacak bir tevbe, duyulacak bir pişmanlık, günahtan dönüş, yapılabilecek bir infak, kılınacak bir namaz günahların silinmesine sebeptir.

“Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder. (Furkân Suresi, 25/70)

Ebu Zerr, Cündüb bin Cünade ve Muaz ibni Cebel (r.anhüm) demişlerdir ki,  Rasulullah  (s.a.s.) şöyle buyuruyordu: “Her nerede olursan ol, Allah’tan kork, günahın ardından bir iyilik yap ki o günahı silsin. Halka da güzel muamele et.” (Tirmizi, Birr 4/355)

Yine dünyada insanın başına gelen hastalık ve sıkıntılar da hadislerin ifadesine göre günahların affedilmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden âyet-i kerîmede tevbe ile günâhların affedilmesi ayrı ayrı zikredilmiştir diyoruz. Bakın Şûrâ sûresinde Rabbimiz bu hususu nasıl beyan ediyor: “Başımıza gelen her hangi bir musîbet ellerimizle işlediklerimizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.” (Şûrâ Suresi, 42/30)

Evet, anlıyoruz ki zerre kadar da olsa karşımıza çıkacak kötülüklerimizden bazıları, başımıza gelen musibetlerle siliniyor. Ancak, bazı ayetlerde de beyan ediliyor ki, insanın her yaptığı amel defterinde yazılmış olarak karşısına çıkacak. O halde, bütün yaptıklarımızın önümüze çıkacak olmasıyla bazı günahların silinecek olmasını telif edeceğiz? Bu konuda İbni Mesud efendimizin bir izahı var: “Kıyamet günü kişiye amel defteri arz edilecek ve adam yaptıklarının tümünü orada yazılmış bulacak. Sonra kula denilecek ki, defterine bir daha bak. Adam defterine ikinci bakışında o günahlarının silinmiş olduğunu görecek ve çok sevinecek.” (Ali Küçük, Beşairü’l-Kur’an, Zilzal süresinin tefsiri)

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Hangi günahlarımızın affedilip hangilerinin affedilmeyeceğini biz bilemeyiz. Biz bize düşeni yapar, gerisini Allah’a bırakırız. Bize düşen de öncelikle günaha girmeme hususunda kesin bir kararlılık ve azim içinde bulunmaktır. Yani günahın Allah’a karşı gelme, onun emirlerini çiğneme olduğunu bilerek, küçük olsun büyük olsun her bir günahtan yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmaktır. Buna rağmen insan olmamız hasebiyle nefis ve şeytanın tuzağına düşerek bir günah işleyecek olursak, hiç vakit kaybetmeden hemen tevbe ve istiğfar etmek ve günah kirlerinden kurtulmaya çalışmaktır. Evet, günahlarımızın ardından tevbe eder, bir iyilik yapar ve ibadet ü taata koşarız. Allah’ın rahmet ve mağfiretini düşünerek onların affı hususunda kuvvetli bir ümit içinde oluruz.

Hz. Ömer (r.a) Hudeybiye antlaşması sırasında Peygamberimiz’e karşı biraz sesini yükselterek konuştuğu için, ömrü boyunca sadaka verip, köle azat ettiğini anlatıyor. Buna göre tevbe ve istiğfarımız devamlı olmalı ve bir taraftan da Allah’a karşı hep bir korku içinde olmalıyız; olmalı ve günahlarımızdan dolayı kendimizi affettirmenin yollarını aramalıyız. Hazreti Ömer’in gayreti de böyle bir arayıştı.

Biz bu ölçüler içinde hareket ettiğimizde inşallah Cenab-ı Hak da günahlarımızı bağışlayacaktır. Zaten bir müminin Allah’ın rahmet ve mağfiretini anlatan hadis ve ayetleri düşündüğünde ümitsizliğe düşmesi mümkün değildir.

Öldükten sonra insana ulaşacak sevaplar nelerdir?

Her şeyden önce, dünyadan göçen ruh, o âlemlerde kendisine lâzım olacak hediyeleri, erzakı ve istifade edeceği hemen her şeyi, bu dünyadan bizzat kendisi götürecek, İlâhi bir kaide olarak her nefis, burada kazandığını orada hazır bulacaktır. Nasıl bir ülkeden diğerine geçilirken pasaport ve vize isteniyorsa, aynen bunun gibi, kabirde başlayıp tâ Cennet’in kapısına kadar uzanan hayatında da insandan şekil ve kalıp değil, kalbde iman ve amel-i salih istenecektir.  Ayrıca, şefaat dairesine girebilmek için de, adres bırakmak, alında, yüzde nur, işaret ve alâmet taşımak gerekecektir. Binaenaleyh, giden nasıl ve neyle gitmişse, orada öyle muamele görecektir. Ancak, üç menfez ve pencere vardır ki, bunlardan da istifade mümkündür:

a. Sadaka-i cariye denilen, insanların istifade edebileceği yol, köprü, cami, çeşme, mescid, vakıf müesseseleri ve bunları en verimli ve hayırlı şekilde kullanacak nesillerin yetişmesi için de yurtlar, yuvalar, mektepler ve müesseseler yapmak gibi salih amellerde bulunmaktır ki, arkada bırakılan bu türden bir müessese ayakta kaldığı müddetçe, -Efendimiz (sav)’in beyanları çerçevesinde, iyi bir çığıra vesile olunduğu için Kıyâmet’e kadar orada yetişenlerin kazandıkları sevapların bir misli de, bu müesseseleri kuranların amel defterlerine kaydedilecektir.

b. İlim erbabının bıraktığı eserler de sadaka-i cariyedendir. Âlim, kapasitesine göre bunlardan alacağı mükâfatı alır. Ayrıca ilim erbabına omuz verme, sahip çıkma, hakiki ilim yolunda yürüyen ve ayaklarının altına meleklerin kanatlarını yaydığı nesle kanat germe ve onların kitap, defter, yiyecek ve giyeceğini temin etme şeklinde yapılan çalışmalar da, hayır cihetinde kapanmaz birer menfez ve birer sadaka-i cariye sayılabilir.

c. Giden ruh, ardından hayırlarda bulunacak ve hayırlı nesiller yetiştirecek hayırlı bir evlâd ister. Allah, zaten çocuklarınızın dünyasını hazırlamıştır; siz de onlara sahip çıkmış, müesseselerini hazırlamış, hizmet vermiş ve yetişmelerine itina göstermişseniz, bu takdirde arkanızda hayırlı evlâdlar ve nesiller bırakmışsınız demektir. Ancak bıraktığınız böyle bir nesildir ki, ahiret hesabına size yararlı olacaktır. Yoksa giden ruh, ne helva, lokma, yemek; ne yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gece, ne mevlit, ne paralı hatim, ne telkin, ne devir, ne de duvara asılacak eski bir resim bekler! Frekans tutarsa onları ziyaret et, selâm ver ve kendi gönlünü hoplat; dilde duâ ve istiğfar, gözünde de damla damla yaş olsun.. ve onlara, o âlemde geçer akçe olan hediyeler gönder! (Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde 1)

Bunlar, insanın ölmeden önce yapacağı şeylerdir. Arkada kalanların ölenlere göndereceği şeyler ise genel olarak; dua, istiğfar ve sadaka sevabıdır. Ölen için namaz kılıp, oruç tutarak sevabını bağışlamak gibi hususlar da zikredilir ki, bu da Allah’ın rahmetinden ümit edilerek yapılabilir.

M Fethullah Gülen

Cennetin sekiz kapısından bahsediliyor, bundan ne anlaşılmalıdır?

Ayet-i kerimelerde Cennet’in kapılarına temas edilmiş; hadis-i şeriflerde ise onların sekiz tane olduğuna, bazılarının isimlerine ve kimlerin hangi kapıdan gireceklerine dair bilgiler verilmiştir. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “ikâme” keyfiyeti içerisinde namazlarını eda edenlerin Salât kapısından; Hak yolunda mücahedede bulunanların Cihad kapısından; Allah için açlığa, susuzluğa katlanan oruç ehlinin Reyyan kapısından ve sürekli hayr ü hasenât peşinde koşan infak kahramanlarının da Sadaka kapısından çağrılıp oradan Cennet’e giriş yapacaklarını beyan etmiştir. Ayrıca, Hazreti Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) bu kapıların hepsinden birden davet alacağını ve onun dilediğinden ebedî saadet yurduna dahil olacağını müjdelemiştir.

Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi; insanların burada yaptıkları ibadetler, sırtlarına aldıkları mükellefiyetler ve çektikleri sıkıntılar öbür âlemde çok farklı manalara bürünecek ve farklı mahiyetler şeklinde sahibinin karşısına çıkacaktır. Nasıl ki, küçücük bir tohum kocaman bir ağacın programını taşımakta ve toprağın bağrına atılınca neşv ü nema bularak o ağacın şeklini almaktadır; aynen öyle de, bu dünyada eda edilen ibadetler, katlanılan musibetler ve kulluk hesabına ortaya konulan fiiller, öbür tarafta büyüyüp boy atacak ve meyveye duracak birer çekirdek mahiyetindedir. Buradaki her bir tekbir, tehlil ve tesbih, tıpkı toprağıyla buluşmuş bir tohum gibi, ahirette değişik Cennet nimetlerini netice verecektir.

Hatta denebilir ki; Cennet’te çeşit çeşit nimetlerin inkişafı, -bir şart-ı âdî olarak- mü’minin dünyadaki ameline bağlıdır. Binaenaleyh, Ehl-i Sünnet’e göre, şu anda Cennet bir nüve halinde mevcuttur. Cennet’i inkâr etmek Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat daire-i kudsiyesinden dışarıya çıkmak demektir. Ancak, Cennet’in, bir çekirdeğin bir ağaç haline gelmesi misillü gelişip olgunlaşması ve tamamiyet kazanması mü’minlerin amellerine vâbestedir. Ameller devam ettikçe onun inkişafı da sürüp gidecektir. Bu itibarla, her mü’min, hayatı boyunca kendi Cennet’ini inşa, ikmal ve itmam etmeye çalışacaktır. O, yaşadığı sürece namazıyla, orucuyla, haccıyla, zekâtıyla ve sadâkatiyle kendi Cennet’ine yeni yeni buudlar kazandıracak, renkler katacak, onun revnaktarlığını arttıracak; nihayet, haşr u neşr olup ahirete gittiği zaman onu tam inkişaf etmiş olarak bulacaktır. İşte o zaman, insanın amelleri de semereler verecek ve mü’min onlardan istifade edecektir; mesela, dünyadayken bir “Elhamdülillah” diyen, orada bir meyve-i Cennet yiyecektir.

Bundan dolayıdır ki, Cennet’in de tabakaları vardır; Firdevs, Adn, Naim, Daru’l-Huld, Me’va, Daru’s-Selâm ve İlliyyûn gibi isimlerle anılan bu tabakalardan her birinde, mü’minlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri mertebeler bulunmaktadır. Nur Müellifi’nin yaklaşımıyla; dâr-ı saadet ve ebediyet olan Cennet’te, dost dostu ile beraber iken, sofra-i Rahmânirrahîm’den, herbirisi kendi istidadına göre hisse alır. Girdikleri Cennet tabakaları ayrı ayrı da olsa, bu, beraber bulunmalarına engel teşkil etmez. Çünkü, Cennet’in tabakaları birbirinden yüksek oldukları halde, umumunun damı Arş-ı âzamdır. Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, kaidesinden zirvesine kadar birbiri içinde, birbirinden yüksek, surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de, cennetlerin buna yakın bir tarz ile olduğu çeşitli hadis-i şeriflerdeki ifadelerden anlaşılmaktadır. Ayrıca, Cennet’in her tabakasının da pek çok seviyesi vardır; nitekim, ayet-i kerimelerde “Naim Cennetleri” veya “Firdevs Cennetleri” şeklinde çoğul ifade kullanılması bu farklı mertebelere işaret etmektedir. Şu kadar var ki, herkes kendi marifet ufkunun enginliğine göre ve istidadlarının inkişaf edişi ölçüsünde Cennet nimetlerini duyacak ve tadacak olsa da, Cennet’in hangi tabakasında yer alırsa alsın, orada her mü’min, kendi halinden memnun kalacak, hususî mertebesini zirve gibi algılayacak ve hep itminan içinde bulunacaktır.

M Fethullah Gülen

Dünyadaki salih ameller cennet meyvesine dönüşür mü?

Evet, ahiretteki her nimet, bir yönüyle bir amelin sevabı ve o sevabın temessülünden ibarettir; oradaki sermedî lütuflar, amel tohum ve çekirdeklerinin başakları ve sümbülleri olarak zuhur edecektir. Bu itibarla da, dünyadaki amel ile oradaki nimet birbirine bir iç benzeyişle müteşâbihtir. Öbür tarafta, oruç ve namaz gibi ibadetler öyle bir mahiyet alacaklardır ki, mü’minler onları birer nimet olarak önlerinde bulduklarında “Allahım, bu ne nefis bir lütuf; namazıma benziyor ama namaz değil, üzerinde orucumun şebnemi var ama oruç değil!..” diyeceklerdir. Belli bir rasat ve temaşa noktasından baktıkları zaman, hangi nimetin hangi sâlih amele terettüp ettiğini anlayabilecek; fakat, onları çok farklılaşmış, güzelleşmiş ve bambaşka birer ihsan halini almış olarak bulacaklardır. Dolayısıyla da, Cennet nimetlerinden her rızıklanışlarında, “Bu, dünyada veya az önce Cennet’te lutfedilen şeylerdendir!” diyecek, hem o benzerliğin hem de nimetlerdeki televvün ve tazeliğin farkına varacaklardır. Nitekim, bu hakikati ifade sadedinde Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Öyle cennetler ki ne zaman, meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse, ‘Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!’ diyeceklerdir. Oysa bu, onların aynısı değil benzeri olarak kendilerine sunulacaktır.” (Bakara, 2/25)

Şu kadar var ki, bugün biz bu iki şey arasındaki münasebeti tam anlayamayabiliriz. Çünkü, her şeyi sebepler dairesi içinde mütâlaa ettiğimizden, tahlil ve terkiplerimizde belli ölçüde sebeplerin tesirinde kalmaktan kurtulamıyoruz. İmam-ı Gazali’nin deyimiyle, sahip olduğumuz “akl-ı meâş”tan dolayı ukbaya ait meseleleri dünyada çok iyi anlayamıyoruz. Fakat, ahirette “aklı meâd” ile donatılacağımız ve orada her şeyin metafizik kanunlar çerçevesinde cereyan ettiğini göreceğimiz için, o zaman “Elhamdülillah” deme ile Cennet meyvesi yeme arasındaki münasebeti kavrayacak ve oradaki mükâfatlarla buradaki amellerin nasıl bir sebep-sonuç alâkasıyla irtibatlı olduğunu apaçık müşahede edeceğiz.

İşte, amel tohumlarının sermedî lütuflara dönüşmesi ve çeşit çeşit meyveler vermesi daha Cennet’e giriş esnasında kendisini hissettirecektir; çünkü, her amelin kendine mahsus bir kapısı olacaktır ve o amel ile bütünleşen kimse o kapıdan çağrılacaktır. Aslında, sâlih ameller sekizden çok daha fazladır; fakat, ihtimal, Cennet’in sekiz kapısı bu amellerin en önemlilerinin isimlerini almıştır. Bir yönüyle, Salât, Cihad, Reyyan, Sadaka, Hac, (insanları çokça bağışlayanların gireceği) Afv, (öteye görülmemiş hesaplar bırakmayan mübareklere ayrılmış) Eymen ve Zikir-İlim adındaki ebvâb, Cennet’in ilk giriş kapılarıdır; Allahu a’lem, kabul salonundan sonra, büyüklü küçüklü her güzel iş ve güzel ahlak sahipleri için ayrılmış başka bablar da vardır.

M Fethullah Gülen

Cehennemin yedi kapısından bahsediliyor, mahiyetini açıklar mısınız?

Diğer taraftan; mü’minler, şart-ı adi mesabesindeki amellerine, hususiyetlerine, karakterlerine ve iradelerinin hakkını vermelerine göre, çeşit çeşit ilahî nimetleri duya duya ve doya doya farklı farklı kapılardan Cennet’e girecekleri gibi; şakîler de küfür, şirk, dalalet, inkar, inat, zulüm ve temerrütlerinin keyfiyetine göre, türlü türlü azabı tada tada ve içten içe yana yana değişik değişik boşluklardan ateşe yuvarlanacaklardır. Nitekim, Kur’an-ı Kerîm’de, mealen “Cehennem’in yedi kapısı vardır; o kapıların herbiri için birer grup ayrılmıştır.” (Hicr, 15/44) denilmektedir.

Cennet’in sekiz, Cehennem’in ise yedi kapısının olmasında, Cenâb-ı Hakk’ın merhametinin enginliğine ve rahmetinin gazabına sebkat ettiğine de bir işaret vardır. Bir hadis-i şerifte, aslında Cennet’e girecek olan bazı kimseler için de Cehennem’de bir yer bulunduğu ama Allah Teâlâ’nın, engin merhametiyle onları oraya düşmekten kurtaracağı ifade edilmektedir. Evet, Hazreti Rahmân u Rahîm, istihkakları açısından kendilerine Cehennem’de yer hazırlanan bir zümreye rahmetiyle tecelli edecek ve bir ateş çukuruna açılan kapılarını kapalı tutarak o çok büyük zümreyi de Cennet’ine alacaktır. Bir yönüyle, işte o zümreye ait olan Cehennem kapısına bedel, Cennet’te onlara yeni bir kapı açılınca rahmet-i ilahiyenin tecellisi olarak Saadet Yurdu için sekiz, Şekavet Diyarı için de yedi giriş kapısı mevcut olacaktır.

Gerçi, Ebu’s-Suûd Efendi gibi bazı müfessirler, bu kapılardan maksadın insanın mükellef organları olduğunu söylemiş ve Cehennem’in yedi, Cennet’in de sekiz kapıya sahip oluşunu kalbin Allah’a müteveccih bulunmasına bağlamışlardır. Bu anlayışa göre; insanın mükellef organları kalb, dil, kulak, göz, el, ayak, ağız ve apışarası olmak üzere sekiz tanedir. Şayet, kalb doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a açık olursa, bu sekiz organın her biri Allah’ın emri üzere hareket ederek Cennet’e giriş kapısı mahiyetini alacaktır. Fakat, eğer kalb kapısı Mevlâ-yı Müteâl’e karşı kapanmış bulunursa, diğer yedi uzvun her biri Cehennem’e açılan bir medhal şekline bürünecektir. Bununla birlikte, marifet kapısı olan kalbin, Cehennem’e açılma ihtimali yoktur; o ya bütün bütün sürgülüdür, ya da ondan yalnızca Cennet’e yürünür. Dolayısıyla, Cehennem için yedi, Cennet için ise sekiz kapı söz konusudur. Kanaat-i acizânemce, bu güzel bir te’vil sayılsa da, meseleyi sadece vücudun azalarına hasretmek doğru değildir; bu organları, mezkur kapılara götüren birer vesile bilmek daha isabetli olsa gerektir.

Cehennem’in Derekeleri

Ayrıca, İslam âlimleri, ayet ve hadislerde yer alan ifadelerden yola çıkarak, azgınlığın çeşitlerine ve derecelerine göre, ahiret azabının da derekeleri (aşağı seviyeleri) bulunduğunu ifade etmişler ve bunların Cehennem, Lâzâ, Saîr, Sakar, Hâviye, Hutame ve Cahîm isimleriyle anılan başlıca yedi grup olduğunu belirtmişlerdir.

Demek ki, azabın da dereceleri ve çeşitleri vardır; alevlisinden kor halinde olanına, hâlisinden kıpkızılına, bir uçurum gibi duranından bir alev topu olup kalbleri saranına kadar türlü türlü Cehennem ateşinden bahsetmek mümkündür. Bu itibarla, ötedeki azabı sadece cayır cayır yanmak ve erimek şeklinde anlamamak lazımdır; orada hicranın benzersiz bir azabı, hasretin farklı bir ızdırabı, firkatin apayrı bir kederi, imansızlığın bambaşka bir elemi ve amelsizliğin değişik bir acısı olacaktır. İslam’a saldırma, Müslümanlara hayat hakkı tanımama, sürekli diş gösterme ve herkese salya atıp dolaşma ahirette tarifi imkansız bir pişmanlığa ve kedere dönüşecektir. Cehennemlikler iç içe hirkat, hicran ve elemle kavrulacaklar; onlar da hangi çirkinliklerinin ne türlü acılara inkılap ettiğini işte orada anlayacaklardır. Anlayacak ve “Falan mü’mine şöyle iftira etmiştik; filana gazete-televizyon diliyle böyle saldırmıştık; dinin şu emrini şu şekilde çarpıtmış ve yalanlamıştık! Heyhat ki, şimdi bunların hepsi birer ızdırap kaynağı olarak döküldü önümüze! Eyvahlar olsun bize!..” diyeceklerdir.

Evet, kâfirler için hazırlanan zincirlerin, bukağıların ve çılgın alevlerin herkesi dehşete düşüreceği; kapkara, ekşi ve asık bir suratla bekleyen münkirlerin pek çoğunun âdeta bel kemiklerinin kırılacağı; dünyada kulluk vazifesini yerine getirmeyenlere “Haydi yalanladığınız şeye doğru yürüyün! Yürüyün, gölgesi olmayan ve alevden korumayan üç buudlu (katmerli) Cehennem karanlığına!” denileceği ve müflislerin yüzükoyun sürüm sürüm ateşe sürükleneceği o gün gelecek ve bütün insanlar önlerinde yalnızca yapıp ettiklerini bulacaklar. Herkesin hesap defteri kendi önüne konulduğunda, mücrimler defterdeki kayıtlardan korkacak, dehşete kapılacak ve “Eyvah bize! Bu deftere de ne oluyor? Ne küçük koymuş ne büyük, yazılmadık şey bırakmamış!” (Kehf, 18/49) diye yakınacaklar. Hele bir de hesap defterlerini sol taraflarından alınca artık tarif edilemez bir hicran, hasret, nedamet, inilti ve feryad u figan koparıverecekler; “Eyvah! Keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım! N’olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok olup gitti!” (Hakka, 69/25-29) sözleriyle ağıtlar yakacaklar.

Mü’minler, hangi Cennet nimetinin hangi sâlih amele terettüp ettiğini anlayacakları gibi; Cehennem’e gidenler de dünyadaki çirkin söz, tavır ve fiillerine karşılık gelen cezaları çehrelerinden tanıyacaklar. Onlar da geriye doğru bir yolculuk yaptıklarında ve temaşa noktalarını bulduklarında, yürüdükleri o yolun sonunda neyin neyi doğurduğunu görecekler. Bütün zâlimler, işledikleri zulümlerin birer nüve olmaktan çıkıp azabın değişik parçalarını oluşturmak üzere önlerine döküldüğünü müşahede edecekler: “Bu alev falan küfür sözümün meyvesi.. bu hicran filan müşrikçe davranışımın yansıması.. bu nedâmet şu zalimce tavrımın izdüşümü!..” diyecek ve “Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım!” çığlıklarıyla inleyecekler.

Hâsılı, gün gelip de ötelerin perdeleri aralanınca, bir yandan imanlı gönüllerdeki tûba-i Cennet çekirdeği dal-budak salacak ve yapraklarına tutunanları sırlı bir asansör gibi huzura, emniyete, rıdvana ve ebediyete taşıyacak.. diğer taraftan da, ölü kalblerdeki inançsızlık tohumu boy atacak ve Cehennem zakkumuna dönüşerek kendi ehline en büyük acıları tattıracak. Mü’minler, gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği nimetlere erişmek üzere Cennet’in sekiz kapısından birine doğru ilerlerken; münkirler de bin bir pişmanlık içinde, gayızla gürleyip öfkeyle köpüren Cehennem’e sürüklenecekler.. ateşin karşısında durdurulunca, “Ah n’olurdu, dünyaya bir geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini inkâr etmesek, mü’minlerden olsak!”(En’am, 6/27) diyecek ve kendilerine yeni bir fırsat verilmesini temenni edecekler. Ne var ki, oradaki zamansız nedametlerinin hiçbir faydasını göremeyecek ve Cehennem’in yedi girişinden birinden bir ateş çukuruna yuvarlanıverecekler.

Merhameti her şeyi kuşatan Rabbimiz, bizi kabrin çeşit çeşit azaplarından ve Cehennem’in türlü türlü yangınlarından muhafaza buyursun! Özü ve sözüyle sadâkate kilitlenmiş Ebrâr kullarıyla ve kurbetine mazhar kıldığı Mukarrebîn ile beraber bizi de Cennet’ine dâhil eylesin! Ulvî hakikatleri, oldukları gibi görüp idrak edebilmemiz için gözlerimizdeki perdeleri kaldırsın. Bu âciz bendelerini ötede Nebiyy-i Ekrem’in şefaatine erdirsin; Rü’yet, Rıza ve Rıdvan nimetleriyle sevindirsin. Amin!..

M Fethullah Gülen

Meleklerin ahirette insanları karşılamasını nasıl anlamak gerekir?

Nasıl ki, burada herkes seviye, makam ve mansıbına göre istikbal edilmektedir; misafirin konumuna göre bazen müsteşarlar, bazen bakanlar ve bazen de başbakan karşılama heyetinde hazır bulunmaktadır. Hatta, kimi zaman bizzat cumhurbaşkanı, misafirini tören kıtasıyla karşılamakta ve ona daha uçaktan iner inmez “hoşgeldiniz” demektedir. Bir manada, misafire bu ülkede göreceği i’zaz u ikram daha giriş kapısında hissettirilmektedir. Aynen öyle de, Mevlâ-yı Müteâl, saadet yurdunda ebedî misafir edeceği kullarına orada lütuf buyuracağı nimetleri daha kapıdan içeriye girerken hatırlatmakta ve melekleri onlara teşrifatçı yapmaktadır. Bu kutlu istikbali haber veren ayetlerin birinde meâlen şöyle denilmektedir: “Rabb-i Rahim’e karşı gelmekten sakınanlar ise bölük bölük Cennet’e sevkolunurlar. Nihayet oraya varıp da kapıları açılınca Cennet bekçileri şöyle derler: Selam olsun sizlere, ne mutlu size! Haydi, giriniz buraya, ebediyyen kalmak üzere!” (Zümer, 39/73)

Bu karşılamanın kendisi başlı başına bir lütuftur; onda insanın iliklerine kadar duyabileceği zevkler mevcuttur.. ve bu zevkler gelip geçici de değildir; onlar, üzerinize sürüldükten sonra güzel kokusu hiç kaybolmayan ve senelerce kendisini hissettiren bir misk gibi mütemadî lezzetlerdir. Evet, Cennet kapılarının herbirinde, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir insanın tasavvur edemeyeceği sürprizler vardır; her mü’min, derecesine göre, onları duyacak, sezecek ve zevk edecektir.

Ayrıca, Cennet’in belli bir kapısından giren insan, öbür kapıların ardındaki nimetlerden de mahrum kalmayacaktır. Farklı hususiyeti, oturmuş karakteri, gelişmiş cibilliyeti ve bir yönüyle kemalâtının istihkakı zaviyesinden onun için bir kapı takdir edilmiş olsa da, o kapıdan geçip o şekildeki istikbale has ihsanlara erdikten sonra, diğer kapıların anahtarları olan amellerin mükafatını da alacaktır. Mesela; bir insan namaz, oruç, hac ve zekat gibi ibadetlerin hepsini bihakkın eda etmiş olabilir; fakat, şayet onu asıl zirveye çıkaran vesile i’lâ-yı kelimetullah yolundaki gayretleri ise, o, Cihad kapısından Cennet’e dahil olacaktır; öncelikle bu kapının hususi lütuflarından yararlanacaktır ama diğer kapıların herkese açık nimetlerinden de pay alacaktır. Bir kapıdan girerken oranın güzelliklerinden asliyet planında istifade edecek, diğerlerini ise zılliyet planında duyup tadacaktır. Bu itibarla da, bir kapıdan geçiyor olma diğerlerinden mahrumiyet manasına gelmemektedir.

M Fethullah Gülen

Ruhlarla beraber cesed de haşrolacak mı?

Önce şu hususu belirtelim ki, cesedin ruh ile münasebetinin keyfiyeti değişik âlemlere göre farklı farklıdır; bu âlemde başka, kabirde başka, berzahta başka ve ahirette daha başkadır. Bu dünyada biz, maddî cismaniyetimizin tesiri altında bir ruh ve ceset münasebetine şahit olmaktayız.

Pek çok ehl-i tahkik, zerrât-ı asliye denilen insandaki asıl ve temel zerrelerden bahseder. İnsanın ilk zerreleri, yani insan bedenine âdeta kâide ve temel olup, hadîste “acbü’z-zeneb”, yani kuyruk sokumu kemiğiyle ifade edilen bu zerrât-ı asliyenin tam nerede olduğunu tesbit etmek mümkün değildir. Allah (c.c.), insanı bu temel zerreler üzerine kurmuştur ve ahirette de onlar üzerinde haşr edecektir. İnsana ait hususiyetleri camî olan bu zerreler, kim bilir, belki de genlerdir. Eğer böyleyse, bir insandaki genler, bir yüksüğü ya doldurur, ya doldurmaz. Ama bu kadarcık az bir şey, ruhla kontak olduğu zaman cismaniyet adına acı duyuyorsa, elbette lezzet de duyacaktır.

İhtimal, haşir esnasında ve daha sonraki âlemlerde insanın bütün zerreleri değil de, kendine ait bu aslî zerreler ruh ile temas kuracak ve çoklarının parmak bastığı üzere, Allah (c.c.)’ın lütfuyla, sağdan soldan alınmış diğer zerreleriyle birlikte, meyvelerin ve zeminin zerreleri gibi, şu dünyada hizmet eden daha başka zerreler de cismaniyeti teşkil edecektir. Bunun böyle olmasına mâni bir durum olmadığı gibi, zannediyorum aslında makul olanı da budur. Diğer zerreler ise, o âleme muvafık şekilde asıl zerrelerin etrafında toplanıp, insan bedenini teşkîl edebilirler….

M Fethullah Gülen

Erkeklere cennette huri verileceği Kur’an’da geçiyor, kadınlar için de aynı durum söz konusu muıdur?

Cennet İslami bir kavram olarak Kur’an’da tanımlanmıştır: “O gün cennet halkı sevinç ve mutluluk dolu bir meşguliyet içindedirler. Kendileri de eşleri de gölgeliklerde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Orada taptaze meyveler onların ve istek duydukları her şey onlarındır…” (Yasin Suresi, 36–55)

Demek ki, kadın olsun erkek olsun, orada her istediklerini elde edeceklerdir. Bu bakımdan aralarında fark yoktur.

Bir ayette şöyle buyrulur: “On­la­ra, pek de­ğer­li eş­ler de ver­dik. Biz o eş­le­ri, yep­ye­ni bir ya­ra­tı­lış­la ya­ra­tıp, sû­ret ve sî­ret­le­ri­ni son de­re­ce gü­zel­leş­tir­dik. Böy­le­ce on­la­rı, ashab-ı ye­min için ba­ki­re kız­lar, ko­ca­la­rı­na âşık ya­şıt­lar kıl­dık.” (Vakıa Suresi, 56/34–38)

Bizlerk, ayette belirtilen o yeni yaratılışın ihtiyaçlarını, arzu ve isteklerini bilemiyoruz. Eğer onlar kocalarından başka erkek istemeyeceklerse, bundan tiksineceklerse onlara bir sürü erkekle beraber olmalarının mümkün olduğunu müjdelemek onlar için bir özgürlük ve lütuf değil, onlara azap ve zulüm etmek olur.

Fakat ifade ettiğimiz gibi cennet mükâfat yeri olduğundan dolayı, Allah kullarına her istediğini verecek ve onların bütün ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Şunu da bilmek gerekir ki, hadisi şerifin ifadesiyle “cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hayallere dahi gelmeyen güzellikler hazırlanmıştır.”

Vefâttan Sonra Ruhlara Gönderebileceğimiz En Büyük Hediyeler Nelerdir?

Her şeyden önce, dünyadan göçen ruh, o âlemlerde kendisine lâzım olacak hediyeleri, erzakı ve istifade edeceği hemen her şeyi, bu dünyadan bizzat kendisi götürecek, ilâhî bir kaide olarak her nefis, burada kazandığını orada hazır bulacaktır. Nasıl bir ülkeden diğerine geçilirken pasaport ve vize isteniyorsa, aynen bunun gibi, kabirde başlayıp ta Cennet’in kapısına kadar uzanan hayatında da insandan şekil ve kalıp değil, kalbde iman ve amel-i salih istenecektir. Ayrıca, şefaat dairesine girebilmek için de, adres bırakmak, alında, yüzde nur, işaret ve alâmet taşımak gerekecektir. Binaenaleyh, giden nasıl ve neyle gitmişse, orada öyle muamele görecektir. Ancak, üç menfez ve pencere vardır ki, bunlardan da istifade mümkündür:[1]

a. Sadaka-i cariye denilen, insanların istifade edebileceği yol, köprü, cami, çeşme, mescit, vakıf müesseseleri ve bunları en verimli ve hayırlı şekilde kullanacak nesillerin yetişmesi için de yurtlar, yuvalar, mektepler ve müesseseler yapmak gibi salih amellerde bulunmaktır ki, arkada bırakılan bu türden bir müessese ayakta kaldığı müddetçe, -Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanları çerçevesinde- iyi bir çığıra vesile olunduğu için kıyamete kadar orada yetişenlerin kazandıkları sevapların bir misli de, bu müesseseleri kuranların amel defterlerine kaydedilecektir.

b. İlim erbabının bıraktığı eserler de sadaka-i cariyedendir. Âlim, kapasitesine göre bunlardan alacağı mükâfatı alır. Ayrıca ilim erbabına omuz verme, sahip çıkma, hakikî ilim yolunda yürüyen ve ayaklarının altına meleklerin kanatlarını yaydığı nesle kanat germe ve onların kitap, defter, yiyecek ve giyeceğini temin etme şeklinde yapılan çalışmalar da, hayır cihetinde kapanmaz birer menfez ve birer sadaka-i cariye sayılabilir.

c. Giden ruh, ardından hayırlarda bulunacak ve hayırlı nesiller yetiştirecek hayırlı bir evlât ister. Allah, zaten çocuklarınızın dünyasını hazırlamıştır; siz de onlara sahip çıkmış, müesseselerini hazırlamış, hizmet vermiş ve yetişmelerine itina göstermişseniz, bu takdirde arkanızda hayırlı evlâtlar ve nesiller bırakmışsınız demektir. Ancak bıraktığınız böyle bir nesildir ki, ahiret hesabına size yararlı olacaktır. Yoksa giden ruh, ne helva, lokma, yemek; ne yedinci, kırkıncı ve elli ikinci gece, ne mevlid, ne paralı hatim, ne telkin, ne devir, ne de duvara asılacak eski bir resim bekler! Frekans tutarsa onları ziyaret et, selâm ver ve kendi gönlünü hoplat; dilde dua ve istiğfar, gözünde de damla damla yaş olsun.. ve onlara, o âlemde geçer akçe olan hediyeler gönder!

M Fethullah Gülen

[1] Müslim, vasiyet 14; Ebû Dâvut, vesâyâ 14; Tirmizî, ahkâm 36.

Kâlû-belâ Ne Demektir?

Bu sözler, Yaradan’ın yarattıklarıyla; hususiyle insanla olan mukavelesine ait bir kısım sözlerdir ki, bu mukavelede: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorulur. Karşılığında da: “Evet, Rabbimizsin.”(A’raf sûresi, 7/172) cevabı alınır.

Bu meselenin iki yönü vardır:

1) Bu soru kime ve nasıl sorulmuştur? 2) Ne zaman sorulmuştur?

Birinci şık itibarıyla, birkaç mülâhaza arz edilebilir.

1) İnsan henüz hiçbir şey değilken “var olma” emrini alması ve onun da bu emre, “evet” demesi ki; tekvînî mahiyette bir soru-cevap ve bir mukavele sayılır.

2) İnsan atomlar âleminde, hatta bu âlemin de ötesinde parçacıklardan ibaret iken, her şeyi bir kemâle doğru sevk edip terbiyeye tâbi tutan Rabbülâlemîn, bu parçacıklara insan olma şevkini duyurarak, o istikamette onlardan bir söz ve mîsâk almasıdır ki; bu da, her zerrenin kendi tâkatinin çok üstünde, Kafdağı’ndan ağır yükleri omuzlayarak, Rabbin “varetme” teklifine “evet” demesinden ibaret sayılabilir.

Bu iki şekilde cereyan eden “soru-cevap” veya “teklif ve kabul” söz ve beyanla değil gibidir. Buna binâen, bir kısım tefsirciler bu mukaveleye istiâre-i temsîliye tarîkiyle yapılmış bir mukavele nazarıyla bakmışlardır. Yani, sanki öyle denilmiş, öyle cevap verilmiş ve öyle hukûkî kıymeti hâiz bir sözleşme kabul edilmiş; yoksa, beyanla ve yazışma ile yapılmış bir akit değildir.

Aslında, bin bir çeşit hitap ve bin bir çeşit cevap sahibi Rabbin, “hitap ve cevap” indeksini nazara almadan böyle bir hükme varmak, tekellüften sâlim olamaz. Yeri gelince ona da temas edeceğiz.

3) Bu türlü bir ikrar isteği ve şehâdette bulunma sözleşmesi, insanın kendini duyması ve kendinin, kendinden başka bir şey olmadığını anlamasından ibaret, bir nefis mârifeti, bir “Nefsini bilen Rabbini bilir.” (1) hakikatini temsil; bir mahiyet âyinesini seyre koyulma ve bu yolla şuuruna akseden rengârenk hakikatlerin petekleşmesine şâhit olma ve bu şehâdeti ilân etmektir. Ne var ki, bu icâp ve kabul; bu söz verip-söz alma, bu duyma ve duyurma, çok açık ve hemen sezilecek gibi de değildir. Belki, çok ikaz ve tenbihlerle duyulup hissedilebilecek şeylerdendir ki; irşâdın ehemmiyeti de, bu noktadan ileri gelmektedir.

İnsana emanet edilen nefis veya benlik “ego”, Yaratıcı’nın yüce varlığını bilmek ve itiraf etmek için ona verilmiştir. Zaten onun varlığının gâyesi de bu bilme ve itiraftan ibarettir. Binâenaleyh, insan, varlığıyla O’nun varlığını, sıfatıyla O’nun sıfatlarını gösterdiği gibi, kusurlarıyla O’nun kemâlini, ihtiyaçlarıyla O’nun servet ve gınâsını, aczi ve fakrıyla O’nun iktidar ve ihsanlarını gösterir. Bu bir ilk mevhibe ve ilk ihsandır. Bu ilk ihsana terettüp eden idrak ve irfan ise, her varlıkta onun varlığını; her ziyâda O’nun nurunu hissettiği yüce Yaratıcı’yı, ilân ve itiraftır. Bu ise “elestü” ve “belâ” mukavelesi demektir.

Bu sözleşme, kudret ve iradenin yazdığı muhteşem kitabın mânâsını anlama ve hâdisat satırlarının sırlarını kavrama neticesinde, âdeta bir “icâp ve kabul” gibidir.

4) Bu sözleşme ve sözleşme içindeki sual-cevap, cismâniyete göre düşünülmemeli ve yine ona göre değerlendirilmemelidir. Hak (cc) bütün varlıklara, kendi mahiyetlerine göre emirler verir ve yine mahlûkattan yükselen sesleri, sadâları dinler.. anlar ve yerine göre onları is’âf eder, yerine getirir. Kelâmî ıstılahla ifade edecek olursak; insan gibi ayrı ayrı dil ve lehçelerle meramını ifade eden varlıkların her dediğini anlayan Hz. Allah (cc), aynı zamanda, öyle ayrı ayrı lisan ve lehçelerle, onlara emirler verir, hakikatleri anlatır; insan ve kâinatı şerh eder; yarattıklarından sözler alır, mîsâklar yapar ve mukavelelerde bulunur ki, lâfzî kelâm ve beyanla yapılan bunların hepsi “kelâm-ı lâfzî” cümlesindendir. Bir de, bize göre kelâm ve beyan olduğu açık olmayan, hayvanlara olan ilhamdan meleklerin mazhar olduğu ilâhî hitap tarzına kadar, Hakk’ın bir çeşit konuşması vardır ki, o da, “kelâm-ı nefsî”nin ayrı bir tezâhür ve tecellîsidir.

Allah’ın, bu çeşit konuşması, insanın kalbine gelen esintilerden, melekler âlemine kadar çok geniş bir dairede cereyan ediyor olmasına rağmen, her dairenin “alma-verme” keyfiyeti başka başka olduğu için, bu dairelerden herhangi birine gelen mesajı, ondan yükselen söz ve ifadeyi, bir başka daireye göre ne duymak, ne de tespit etmek mümkün değildir.

Aslında bizlerin, her şeyi duyabileceğini iddia etmek de çok yanlış bir kanaattir. Zira, bugün artık anlamış bulunuyoruz ki, bizler, duyulma cinsinden olan şeylerin ancak, milyonda birkaçını duyabilmekte; görülebilecek şeylerden de ancak, o kadarını görebilmekteyiz. Bu demektir ki, bizim duyduğumuz ve gördüğümüz âlem, duymadığımız ve görmediğimiz âlemlere nispeten hiç hükmündedir.

Bu itibarla, Cenâb-ı Hakk’ın zerrelerle konuşması, sistemlere emirler vermesi, terkipler, tahliller yapması, çok yüce buutlarda cereyan edip durduğundan bizim küçük ölçücüklerimizle tespit edilmesi mümkün olmayacaktır.

Allah (cc) zerrelerle mukavele yapacak, moleküllerle mukavele yapacak, hücrelerle mukavele yapacak; atomlar âleminde, anne karnında, çocukluk devresinde mukavele yapacak, fakat biz bunları, kendi ölçülerimiz içinde açık seçik olarak hiçbir zaman tespit edemeyeceğiz.

Hele bu görüşme, insan ruhu ve o ruhta bir mekanizma olan vicdanla olmuşsa…

İnsan ruhu, müstakil bir varlıktır ve bu husus bugün artık münakaşa götürmeyecek şekilde vuzûha kavuşmuştur. Çeşitli dallarıyla, bütün ilim dünyasını saran parapsikoloji, günümüzde ruhu, mevcudiyetiyle, fonksiyonlarıyla; düşleriyle, temennileriyle; ümitleriyle, emelleriyle öylesine merak mevzûu hâline getirdi ki, ondan bahsedilmedik bir sosyete salonu ve ilmî mehâfil kalmadı… Tamamen ayrı ve müstakil bir mevzû teşkil eden ruhun üzerinde başka zaman durduğumuz için, şimdilik mevzûumuzla alâkalı kısmına temas edeceğiz.

Ruh, insan bedeninden evvel ve bir bakıma zamanüstü mahiyete sahip bulunduğundan, mîsâkla alâkalı icâp ve kabul onunla yapıldığı takdirde, anlama ve anlatma kıstaslarımız içinde onu kavramamız kat’iyen mümkün olmayacaktır. Evet, o rüyalardaki diline ve duymasına benzer şekilde konuşuyor, telepatide olduğu gibi, ses titreşimlerine ihtiyaç duymadan muhâbere temin edip anlaşabiliyor ve hatta bu husus kendine has ağırlığıyla, komunizmin hakim olduğu dönemde Sovyetler Birliği’nde dahi -materyalist bir dünya olması itibarıyla çok mânidârdır- alâka görüyorsa, ruhun kendine mahsus konuşması kabul ediliyor demektir. Bu farklı konuşma, farklı bantlara alınacak; farklı kasetlerde korunacak ve yeri geldiğinde kendine has hitâbetle ortaya çıkacak; kendi dilini kullanarak konuşacak ve yine nev’i şahsına mahsus tedâileriyle ortaya çıkacaktır.

Binâenaleyh, “elest” bezminde de ruhlar Rab’le mukaveleye çağrıldılar. Cismâniyet berzâhı arada olmadığı için, her şeyi ayan beyan gördüler ve “evet” diyerek böyle bir mukaveleye imza attılar. (A’râf, 7/172) Ancak günümüzde çokça bulunduğu gibi bir kısım kimseler, ruh kitabının vicdan bölümünü hiç kurcalamadıkları için böyle bir imzaya ve mîsâka rastlamadılar. Rastlamalarına da imkân yoktu; çünkü ne o âleme bir bakışları, ne de o âlemle ilgili bir araştırmaları olmuştu. Aslında, Kant’ın; Yaratıcıyı tarif istikametinde yazılan bütün kitapları arkaya atarak, Bergson’un, umum kâinata sırt çevirerek dinlemek istedikleri sessiz kitap da işte bu idi… Ruh dinlenilecek; ruhun ilhamlarına kulak verilecek; vicdanın dilini anlama lâboratuvarları tesis edilecek ve şuura akseden indekste hakikatin çehresi görülmeye çalışılacak…

Bu kitap başlı başına yüce hakikatin en yanılmaz şâhidi ve mukaveleye imza atan âkittir; ama, böyle bir dili öğrenme cehdinden mahrum olanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır.

Şayet kafalar şartlanmışlıktan arınabilseydi, insan, vicdanının bu ilk mîsâka “evet” dediğini duyacak ve görecekti. Aslında âfakî ve enfüsî tefekkür ve araştırmalardan maksat da budur: Zihin kendi saplantılarından kurtarılacak; mefkûreye hürriyet kazandırılacak ve serbest düşünce adesesiyle vicdandaki bu ince yazılar okunmağa çalışılacak… Bu yolla kalbin derinliklerine bakmağa kendini alıştırmış nice kimseler vardır ki, iç müşâhede ve iç duygularıyla, elde ettikleri vâridatı, hiçbir kitapta görmeleri mümkün değildir. İlâhî kitapların remiz ve işaretleri dahi, ancak bu adese altında kendilerine has renklilikleriyle zuhur ederler. Bu ufku göremeyen ve kendini aşamayanlar ise, bundan hiçbir zaman, hiçbir şey anlayamayacaklardır.

Şimdi, gelelim meselenin ikinci yönüne. Acaba bu mukavele ne zaman yapıldı? Hemen arz edeyim ki; bu mevzûda, âyet ve hadis olarak bir şeyin gösterilmesi oldukça güçtür. Ancak bir kısım tefsircilerin, bir kısım beyanlarından bahsetmek mümkündür.

Bu icâp ve kabul, spermin dölyatağına seyahâti esnasında olmuştur. Ceninin insan şeklini iktisap ettiği zaman olmuştur. Veyahut, çocuğun rüşde erdiği, kendini bildiği zaman olmuştur… ilh.

Bütün mütalâaların kendilerine göre müdâfaa yol ve usûlleri de vardır. Ne var ki, bunlardan birini diğerine tercih ettirecek; hatta bunlardan başka bir diğer hususu râcih kılacak ciddî bir sebep göstermek de bir hayli zordur.

Bu mîsâk ruhlar âleminde olabildiği gibi, ruhun kendi atomlarıyla münasebete geçtiği başka bir âlemde de olabilir. Embriyolojik safhaların herhangi bir devresinde olduğu gibi, rüşde erileceği âna kadar geçen herhangi bir devrede de olabilir…

Düne, bugünle beraber seslenen ve dünü bugünle beraber duyan ve dinleyen Allah (cc) bütün bu devrelerin hepsinde de, bu mîsâkı almış olabilir. Bizler, vicdanlarımızın derinliklerinden gelen böyle bir sesi duymakta ve kalbimizin bu bezme şehâdetine muttali bulunmaktayız.

Ne var ki, mide, açlığını kendine has diliyle anlattığı, vücut, elem ve acılarını kendi kelimeleriyle dile getirdiği gibi, vicdan da kendi dilini kullanarak, kendi terminolojisine sadık kalarak sözleşmelerden bahisler açıyor, duyduğu acı ve ızdıraplar için inliyor; verdiği sözde sadık kalmak için çırpınıyor ve muttasıl bir dalgalanma hâlinde heyecanlarını sürdürüyor. Bir çocuk gibi, iniltileriyle dikkati çektiğinde, kendini mes’ut ve talihli sayıyor; hâlini anlatamadığı, derdine nigehbân bulamadığı zamanlarda da inkisar içinde kıvranıp duruyor.

En yüce hakikate pırıl pırıl bir ayna olan gönül, ne zengin bir kütüphâne, ne muhteşem bir kayıt defteri, ne âlî bir mahfazadır ama; ondan anlayan mütalâacının nazarında!..

M Fethullah Gülen


Adese: Ölçü, bakış açısı Belâ: Elest bezminde, ruhların Allah Teâlâ’nın, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Evet, rabbimizsin.” diye cevap vermeleri. Berzâh: Perde Elestü: Allah Teâlâ’nın ezelde ruhları yarattıktan sonra onlara, “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” şeklinde hitap etmesi Gınâ: Zenginlik İs’af: Bir isteği bir ricayı kabul ederek yerine getirme Mefkûre: İdeal, gaye-i hayal, ülkü Mîsâk: Verilen söz, yemin Muttasıl: Sürekli, aralıksız, biteviye Râcih kılmak: Daha üstün kabul etmek, tercih etmek Tahlil: Çözümleme, ayrıştırma, analiz Tedâi: Çağrışım Tekellüf: Zahmet, külfet Tekvînî: Yaratılışla ilgili Telepati: Uzakta meydana gelen bir olayı hissedebilme hali Terettüp etmek: Gerekmek, lazım gelmek Terkip: Birkaç şeyin birleşmesinden meydana gelen yeni şey, sentez Vuzûh: Açık olma, belirginlik


[1] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliya 10/208; el-Münavî, Feyzu’l-Kadîr 1/225, el Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 2/343

Adn cennetini mi yoksa firdevs cennetini mi talep etmeliyiz?

Açıklama: Hadislerden anlaşıldığına göre, Adn cenneti, cennet nimetlerinin hepsinin toplandığı bir yerdir. Bazı hadîslerde ise “Firdevs cennetini isteyin” buyuruluyor. Bunu nasıl te’lif edebiliriz?

1. Adn cenneti, bütün cennet nimetleri ile dayalı-döşeli bir yerdir. Firdevs cenneti ise, (cennet’i piramid gibi farzedersek) bütün cennet mertebelerinin birlikte müşahede edileceği en yüksek bir yer ve uç noktadır.

2. Bazı insanlarda cismanî hevesler inkişaf eder. Onları şâirâne ilhamlar ve ruhun istifade edeceği zevkler pek alâkadar etmez. Bu açıdan Adn cenneti üstündür. Bazılarında ise rûhî hevesler, duygular inkişaf etmiştir. Ruhânî halleri arzu ederler. Onlar için yeme, içme, huri vs. pek önemli değildir. Bu açıdan da Firdevs cenneti üstündür.

3. Geçmiş ümmetlerde gaybe iman, ümmet-i Muhammed’e nisbeten çok az gelişmiştir. Onlarda nazarî ilim daha galipti. Bu noktadan, bir bakıma cismaniyet cenneti diyebileceğimiz Adn cenneti, diğer ümmetlerin ufuk noktasıdır. Buna karşılık, Muhammed Ümmeti, gaybe imanda çok derinleştiği için, onlara da Firdevs cenneti hedef olarak gösterilmiştir.

M Fethullah Gülen

Dünyada güzel şeyler yiyip içen bir kimse, bununla cennet nimetlerini mi tüketmektedir?

“Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcayıp tükettiniz; onların zevkini sürdünüz” âyetinin mazmûnunca, dünyada tadılan meşrû-gayr-ı meşrû her nimet ve lezzet, ahiretin lezzet ve nimetlerinden bir şeyler noksanlaştırır. Yalnız, burada dikkat isteyen bir nokta vardır ki, o da şudur: “Lezzetten eksilme, muâheze olunmak “sorguya çekilmek” demek değildir. İnsan, meşrû dairede aldığı lezzetlerden Âhiret’te muâhezeye tabi tutulmaz; fakat, burada tattığı lezzet ve faydalandığı nimetler ölçüsünce, Ahiret’teki mükâfat ve tadacağı lezzetlerden eksilme olur.

M Fethullah Gülen

Cennet cehennem haşirden sonra olmasına rağmen Efendimiz’in “Falanı cennette gördüm” demesini nasıl yorumlamalıyız?

Bu bir ayan-ı sabite, yani ilmî ve kaderî vücutların berzahdaki timsalleridir. İnsanlar yaratılmazdan önce, kimin cennette, kimin cehennem’de olacağı belli idi. Ve Efendimiz (sav) onların kaderine bakıyor, görüyor ve haber veriyordu.

Cennetliklerin aldığı lezzet veya cehennemliklerin çektikleri elemle ilgili haberlere gelince: Sözü edilen lezzet de, elem de cismanî değil, ya ruhanî veya akıbet itibariyledir. Zira, Efendimizin haber verdiği cennet veya cehennemdeki vücudlar ilmî vücudlardır. Evet dünyadaki vücudların haricî vücud olmasına karşılık diğerleri ilmî vücudlardır. Birincisine ilim, ikincisinde ilimle beraber meşiet ve kudret taallûk eder.

M Fethullah Gülen

Kul hakkına girmiş bir kişinin ahirette sevapları hak sahiplerine mi dağıtılacak?

Ahiretteki hesaplaşmada -karşılıklı alıp vermelerde- kişinin bizatihî kazandığı sevaplardan verilir; fazlî olarak kazandıklarından verilmez. Meselâ, bir sadaka mukabilinde on misli sevap kazandınız. Bunun bir tanesi alacaklınıza verilir de geriye kalan dokuzu verilmez. Çünkü o dokuz taneyi siz bizzat kazanmadınız. Onlar doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın fazlından geldi.

M Fethullah Gülen

Cennette insanların içlerinde kötü duyguların yer almayacağından bahsediliyor? Meseleyi izah eder misiniz?

Kur’ân-ı Kerîm “gıll u gışş” diye tabir ettiğimiz kin ve nefret gibi menfî duyguların cennet insanlarının içlerinden giderileceğini haber verir.

“(Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız.” (A’raf, 7/43)

“Biz o cennetliklerin kalplerindeki kinleri söküp atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde ve karşılıklı koltuklara otururlar” (Hicr, 15/47) âyetleri bu mes’eleyi gayet sarih ve net olarak ifade etmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığı üzere, cennette, kötü duygu ve düşüncelere merkezlik yapan ne kadar hassa varsa, hepsi insandan sökülüp atılacaktır. Dolayısıyla da insanlar, cennette, başkalarına karşı kin ve nefret duymayacaklardır. Zaten aksi olsaydı orası cennet olmazdı. Zira bir insanın öfkeleneceği zaman halim-selim olması, nefret duyacağı zaman içinin sevgiyle dolması, hırs duygusunun gerildiği ve insanın bütün benliğine hakim olduğu bir zamanda onun müstağni kalması imkân sınırlarını zorlayacak kadar çetindir. Nitekim dünya hayatında yaşadığımız bütün menfî durumlar buna açık birer örnektir. Demek ki bu, bizim irâdemizi, tasavvurlarımızı, gayretimizi ve gücümüzü aşan bir mazhariyettir ki, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu ve bir cennet nimeti olarak anlatılmaktadır. Bir yönüyle de bu hal, insanın melekleşmesi, beşerî garizalardan kurtulup rûhânîleşmesi ma’nâsına gelir. Böyle bir hâli kazanmak ise kolay olmasa gerek.

Esasen mes’eleye şöyle bir nükteyle yaklaşmak da mümkündür. Kur’ân-ı Kerîm: “Ve onların kalplerini birbiriyle uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan herşeyi verseydin, yine onların kalplerini te’lif edemezdin; Allah’dır ki onların arasını buldu ve uzlaştırdı. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal, 8/63) buyurur. Halbuki, yukarıdaki âyette de geçtiği üzere, mü’minler cennette, karşılıklı koltuklarda beraberce ve bir arada oturacaklar. Her iki ayeti bir arada ma’nâlandıracak olursak, belki cennette de insanlar, kin ve nefreti potansiyel olarak içlerinde taşıyacaklar ama, Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla, bu kin ve nefretin açığa çıkmasına meydan verilmeyecektir ki, bu da cennete âit bir nimettir.

Kanaatimce, konuya bir yaklaşım şekli de şu olmalıdır: Dünya ahiretin bir tarlasıdır. Buradaki müsbet ibadetler ahirette, keyfiyetlerini bilemeyeceğimiz şekilde müsbet neticeler doğuracağı gibi; buradaki negatif görünümlü ibadetler de yine orada müsbet neticeler doğuracaktır. Meselâ, nasıl namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetlerin bir cennet nimeti olarak karşımıza çıkacağı söz konusudur; öyle de çekilen sıkıntıların, ızdırapların, hastalıkların da birer cennet nimeti olarak bize bahşedileceği her zaman düşünülebilir. Nitekim, Allah Rasûlü’nün açlık sebebiyle oturarak namaz kıldığını öğrenen ve bu yüzden gözyaşı döken Ebu Hureyre’ye, Efendimiz “Ağlama ya Eba Hureyre, bu dünyada açlık çekenler ahirette açlık elemi duymazlar” mukabelesinde bulunmuş ve yerinde açlığın da ibadet sevabı kazandıracağına dikkatleri çekmiştir. Bir insanın şehevî arzularına karşı koyup iffetli olmaya çalışması, meşru zevk ve lezzetlerle iktifa edip harama girmemesi ve bedenî isteklerini ma’kul ölçüler içinde devamlı frenlemesi, cismanî buud ve derinlikleriyle, o insanın karşısına cennette hep birer nimet olarak çıkacaktır. Tohum burada atılır. Başaklar orada devşirilir. Herşey buğdaylar gibi burada değirmene dökülür, orada ambarlarda muhafaza edilen un halinde karşımıza çıkar. Her uhrevî varlık burada yaratılır, orada onlara hayat üflenir. Güzelliğe esas teşkil edecek malzemeler burada ambalajlanır, orada ise bu ambalajlar teker teker açılır ve muhteşem, müdebdeb, göz kamaştıran bir hayatın parçaları haline gelir. Aynen öyle de, insanlar burada kin, nefret, hased gibi kalbî hastalıklarına karşı savaş verir; belki bazen yenik düşer, bazen galebe çalarlar, ama, yılmadan, usanmadan, hep bu kavgalarına devam ederler ise, ahirette de, böylesine kötü duyguların kalplerinden silinmesi şekliyle mükafat görürler. Ancak onlar da bilirler ki, bu duyguların kalplerinden silinmiş olması onlara Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetinin bir tezahürüdür. Yoksa dünyada yakından tanıdıkları ve karşılarında bazan aciz kaldıkları bu duyguların kendilerine bakan güç ve iradeyle ortadan kaldırılmış olması imkânsızdır.

Evet, kudret yurdu olan ahirette, her nimet insana “Allah” dedirttiği gibi, bu nimet de yine insanlara Allah’ı hatırlatacak ve “Allah” dedirtecektir. O Allah ki, kendisini bize “Rahman ve Rahim” olarak tanıtmaktadır. Bir hadisin de işâret ettiği gibi, dünyada O’nun rahmetinin ancak yüzde biri tecelli etmektedir. Geriye kalan kısım ise, bütünüyle ahirette tecelli edecektir. İşte böyle bir tecelli ile cennet ehlinin kalplerinden kin ve nefret duyguları silinecek ve onlar, her şeyleriyle insan olarak kalmakla birlikte âdetâ melekleşeceklerdir.

Burada son bir mülahazayı da arzetmeden geçemeyeceğim. Nice insanlar vardır ki, maddî açıdan mutluluk adına her türlü imkâna sahiptirler. Fakat içlerinde kendilerini rahatsız eden herhangi bir sebeple, hakiki huzur ve mutluluktan her zaman mahrumdurlar. Aynen onun gibi, insanlar, altlarından ırmaklar akan, her türlü konfor ve rahatın mevcut olduğu bir cennette dahi olsalar, eğer içlerinde kendilerini rahatsız edecek bir duygu, bir endişe var ise, orası onlara hususî bir cehennem olacaktır. Yani insan cennette olabilir, etrafında huri-gılman bulunabilir; fakat kalbi sürekli huzura açık ve huzursuzluğa götürücü sebeplere kapalı değilse, o insan yine rahatsızlık duyabilir. Halbuki insanın rahatsızlık duyduğu yer cennet değildir. Öyleyse insanın bulunduğu mekânın cennet olması ne ölçüde önemli ise, o insanın iç dünyasının cennete göre ayarlanmış olması da o derece önemlidir ve hamd edilmesi gereken en büyük nimet de işte budur!

M Fethullah Gülen

Müminlerin cennette Allah’ı göreceklerini biliyoruz. Allah’ı görme keyfiyeti bütün müminler için aynı mı olacaktır?

Mü’minler cennette Cenâb-ı Hakk’ı müşahede edeceklerdir. Efendimiz görme keyfiyetini misallendirirken, “ayın ondördünde ve bulutsuz bir gecede, Ay’ı görür gibi” teşbihinde bulunmaktadır. Elbette bu görme, Cenâb-ı Hakk’a bir mekan izafesi ma’nâsına gelmez. Çünkü, “mü’minler, cennette Cenâb-ı Hakk’ı göreceklerdir” demek, Cenâb-ı Hakk, mekân itibariyle cennette olacak demek değildir. O, zaman ve mekân kayıtlarından mukaddestir, yücedir.

İşte bu görme, her mü’min için marifeti nisbetinde olacaktır. Kim Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar biliyorsa, marifet-i İlâhî’de ne kadar derinleşmişse, gözünden açılan perde de o nisbette olacaktır. Onun içindir ki, bir nebi, bir veli ve sıradan diğer bir insanın orada müşahedeleri farklı farklı olacaktır. Bu sebeple Allah bilgisi çok önemlidir. Bu bilginin mutlaka marifet eksenli temrinlerle, ibadetlerle takviye edilmesi gerekir. 0 Mesihî rûhun bir başka yanı da, onda kozalite’nin, yani sebep-netice münasebetinin aşılmış olmasıdır. Tefekkür, marifete ayrı derinlik kazandırır; ibadet onu insanın tabiatı hâline getirir. Kim dünyada ne kadar derinleşmişse cennetten de, Cemalullah’ı müşahededen de o derece zevk ve lezzet duyar.

M Fethullah Gülen

Güneşin âhiretteki fonksiyon ve vazifeleri neler olacaktır?

Güneş, Cenâb-ı Hakk’ın “Nûru’n-Nûr”, “Münevviru’n-Nûr”, “Musavviru’n-Nûr”, “Hâliku’n-Nûr”, “Mukaddiru’n-Nûr”, “Müdebbiru’n-Nûr”.. gibi isimlerinin madde âlemindeki bir cilvesidir. Aslında, bütün varlığın özü-esası da yine nurdur. Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde “Allah’ın ilk yarattığı şey (yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu), benim nurumdur.” buyurarak bir müteşabih hakikati dikkatlerimize takdim buyurur. Nûr mahluktur. Bu açıdan nûrdan yaratılmış bir varlık olan güneş de bir mahluktur ve onun yaratılışı Efendimiz’in (s.a.s) plân ve programından çok sonra olmuştur. Evet, Nûr isminin bir tecellisi olarak, Cenâb-ı Hakk’ın bütün mahlukât içinde yarattığı ilk varlık, hakikat-i Ahmediye’dir. Bu, Efendimiz’in (s.a.s) cismî değil berzahî ve ilm-i İlâhîdeki vücududur ki, bu kabil vücutlara “âyân-ı sâbite” denilmektedir. Dolayısıyla ilk zuhur ve ilk tecelli, hakikat-i Ahmediye’dir.

İnsanlar âhirette, güneşin nûru ile değil Cenâb-ı Hakk’ın nûrunun gölgesinin gölgesi bir ziya ile aydınlanacaklardır. Nitekim bir hadis-i şerifte, âhirette Cenâb-ı Hakk’ın gölgesinden başka gölgenin olmadığı ifade edilmektedir. Evet, orada ziya da gölge de O’na aittir. “Cenâb-ı Hakk’ın gölgesi” sözcüğüyle anlatılan gerçeği, yakıcı şeylere karşı nûrunun ayrı bir televvünü ve ayrı bir buudu şeklinde izah etmek mümkündür.

Değer itibarıyla ne güneşin, ne de başka bir yıldızın insanın sahip olduğu değere ulaşması mümkün değildir. Zira hilkat-i âlemden maksat insandır. Avâlim onda pinhandır, cihanlar onda matvîdir. Üstad Bediüzzaman, bir şairin “Güneş mahbûbumun hüsnünü görüp utanıyor, görmemek için, bulut perdesini başına çekiyor.” sözüne karşı ciddî bir tepki gösterir ve: “Ey âşık efendi! Ne haddin var, sekiz ism-i âzamın bir sahife-i nûranisi olan güneşi böyle utandırıyorsun?” diyerek şaire serzenişini ifade eder. Evet güneş de diğer mahlukat gibi kendi değerleri içinde kabul edilmelidir. Bütün varlık insana nispeten çok küçük kalmaktadır. Bu açıdan güneşin âhiretteki fonksiyon ve vazifeleri o kadar da önemli değil. Vakıa bazı hadislerde güneşin mahşerde insanlara yaklaşacağı ifade edilmektedir. Kanaat-i âcizânemce orası cennetin berisinde olduğu için oradaki güneş de berzahî bir keyfiyette olacaktır.

Evet, âhiretin kendine mahsus kıstasları vardır. Dolayısıyla güneş de dünyanın değil âhiretin kıstasları içerisinde ele alınıp mütalâa edilmelidir.

M Fethullah Gülen

Kızım vefat etti, onu ahirette görebilecek miyim?

Bu dünyanın ölçü ve kriterleriyle ahiret hakkında konuşmak çok isabetli olmaz. Ahiret hakkında bizim bilebildiğimiz Kur’an ve sünnetin bize bildirdiğinden öteye geçmez.

Biz şunu biliyoruz ki, cennetlikler birbirleriyle görüşebileceklerdir. Ve yine mümin olarak vefat eden kişiler, sevaplarının ağır gelmesine göre ya doğrudan cennete gidecekler ya da günahları daha ağır geldiyse, cehennemde günahlarının cezasını çektikten sonra cennete gireceklerdir. Ancak biz cennetlikleri ve cehennemlikleri bilemediğimiz için bu konuda net bir şey söyleyemeyiz.

Ve yine bizim göz önünde bulundurmamız gereken diğer bir husus da, cennette hiçbir şekilde üzüntü, tasa, keder vs. hiçbir sıkıntını bulunmadığıdır.  Yani cennette hiç kimse bir yakının göremediğinden vs. üzülmeyecektir. Demek ki, Allah Teala bir şekilde cennetlikleri razı ve memnun edecektir. Buna göre eğer kişinin sevdiği bir yakını cehenneme gitmiş olsa bile, değişik alternatifler düşünülebilir. Ya Allah bu kişinin yüzü suyu hürmetine o cehennemliği de cennete alır veya o kişinin aklına onu hiç getirmez ya da kişi o kişinin cehennemde olduğunu bildiği halde Allah’ın adalet ve rahmetini gördükten sonra onun cehennemi hak etmiş olduğunu düşünür ve buna hiç üzülmez. Hatta Allah’ın cehenneme giden o yakınının aynısını cennette de yaratarak, o kulunu razı etmesi de düşünülebilir. Ama bunların hiçbiri hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz.

Ayrıca Efendimiz’in şu hadisi de size ve sizin durumunuzda olanlara bir müjde vermektedir.

“Her kim kız çocuklarından bir şeyle imtihan olunursa, onlar ateşe karşı kendisine perde olurlar.” (Müslim, Birr ve Sıla 46)

Âhiret hayatı ne demektir?

Âhiret hayatı, kainatta mevcut düzenin bozularak yok ol-ması sonucunda, yeni birtakım âlemlerin var olması ve ölen-erin tekrar hayat bularak mahşerde toplanmaları ile başlayan sonsuz bir hayat demektir. Âhiret, ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişten sonra ebedîyen devam edecek olan bir hayattır. Âhiret gününe; âhiretteki ebedî hayatın kıyâmetin kopuşundan sonra başlaması sebebiyle “Kıyâmet günü”, yapılan iyilik ve kötülüklerin karşılığı tam olarak orada alınacağı için “Din günü, ceza günü”, geçici olan dünya hayatının karşıtı olduğu için de “gerçek hayat, ebedî âlem, bâki âlem” gibi isimler verilmiştir.

Âhiret günü; Kur’ân’da, mü’minler Allah’a kavuşacakları için “Kavuşma Günü” (Mü’min, 40/15), insanlar ve bütün mahlûkât o günde bir araya toplanacağı için “Toplanma günü” (Teğabün, 64/9), dünya hayatlarında Allah’a imân edip O’nun emir ve yasaklarına kulak asmayanların aldandıkları ortaya çıkacağı için “Aldanma günü” (Teğabün, 64/9), dirilişten sonra herkes kabrinden çıkacağı için “Çıkış günü” (Kâf, 50/34) ve kâfirler amellerinin boşa gittiğini görünce yeniden dünyada dönmek isteyecekleri için “Hasret günü” (Meryem, 19/40) gibi isimlerle de zikredilmektedir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı).

Ölüm istenir mi, ölüye ağlanır mı?

Ölüm mü’minin Allah’a kavuşmasıdır. Seven her zaman sevdiğine kavuşmak ister. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ifâdesiyle “..mü’mine ölüm gelince, Allah’ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Önünde ölümden başka daha sevgili bir şey yoktur.. Mü’min Allah’a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever. ..kâfir ise ölümden hoşlanmaz…”  (Buhârî, Rikâk 41). Ölüm bir terhistir. Bu dünyadan gitmek, öbür âleme geçiş için olması gereken yolculuktur. Ölüm bir pasaporttur. Almak zorunda olduğumuz, yaşamak zorunda kaldığımız gerçektir. Peygamberimiz ölümü hatırlamamızı ve hatırdan hiç çıkarmamamızı istemektedir. “Lezzetlerin, tatların yıkıcısı olan ölümü çokça anın.”, “Sizden hiçbiriniz başına gelen bir sıkıntıdan ötürü ölümü asla temenni etmesin. Şayet ölümü istercesine olağanüstü bir darlıkta kalırsa, o zaman şöyle desin: Allah’ım! benim için yaşamak hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, benim için ölüm hayırlı olduğu vakit de beni öldür” (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet 26; Zühd 4).

Âlimler, bu hadis-i şerife dayanarak, ölümü temenni etmenin mekruh olduğunu beyan etmişlerdir. Ölümü temenni etmek nasıl yasaksa, her ne şekilde olursa olsun intihar etmek de kesinlikle haramdır. “Her kim bir uçurumdan aşağı atlarsa, Cehennem ateşinde daimi sûrette kendini yüksekten aşağı bırakır. Kim, zehir içer de canına kıyarsa, elinde zehir içer bir halde ebedî olarak Cehennemde azab olunacaktır. Her kim de, kendini herhangi bir demir parçası (bıçak, vs.) ile öldürürse, o da, bıçağı elinde karnına vurarak aynı sûrette Cehennemde azab olunacaktır.” (Tirmizî, Tıb 7).

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hastalığın-da amcası Hz. Abbas’ı ziyarete gittiklerinde, amcasının ha-linden şikayetçi olduğunu ve ölümü temenni ettiğini görünce “Ey amcacığım, ölümü temennî etme! Çünkü sen iyilerden isen (yaşarsan), iyiliğin üzerine iyilik artırırsın ki, bu senin için hayırlı olur. Eğer günahkâr isen, o zaman da ölümün geciktirilmekle affedilmeyi istersin, günahlarından tevbe edersin ki, bu da senin için hayırlıdır.” (Buhârî, Temenni 6) buyurdu.

Allah’ın yersiz ve manasız bir şey yapmayacağına gönülden inanan bir mü’mine düşen, mütevekkil bir edâ ile boyun büküp kadere razı olmaktır. Başa gelen bir sıkıntıya katlanamayıp ölümü istemek, kadere bir nevi itiraz anlamı taşır. Ömür bir fırsattır, hayatın uzun ve amellerin iyi olması daha hayırlıdır. “Ömrü uzun ve ameli güzel olana ne mutlu!” (Tirmizî, Zühd 21, 22).

Ölüye ağlamaya gelince; Ölüm önemli bir hâdisedir. Bu hâdise sebebiyle insanın hüzünlenmesi, kederli bir hâl alması normaldir. Hatta açığa vurup sessizce ağlaması ve gözyaşı dökmesinde bir sakınca yoktur. Peygamberimiz de oğlu İbra-him’in,  kızının,  ve kızının çocuğunun  vefâtlarında ve as-habtan Sa’d b. Ubâde’nin (v.15/636) hastalığında, bizzat gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamış; kendisine, ağlamayı yasakladıkları hatırlatılınca, bunun yasak olan ağlama şekli olmayıp, gözyaşı dökmekle Allah’ın azap etmeyeceğini, ancak mübârek diline işâret ederek onunla azab edeceğini belirtmiş ve “Muhakkak ki ölü, ehlinin üzerine bağırıp çağırmasıyla azap duyar”  buyurmuştur. (Buhârî, Cenâiz 43).

Ölüye sessiz ağlamanın câiz ve mübah olduğu açıktır. Yüksek sesle ve bağırarak ağlamak ise, Hanefî ve Mâlikî mezheplerine göre haramdır; Şafiî ve Hanbelî mezhebi ise yüksek sesle ağlamayı mübah görmüşler, ancak cahiliyye de olduğu gibi ölünün birtakım iyiliklerini sayıp dökerek, vay benim yiğidim, arslanım, evimin direği… gibi sözlerle bağırıp ağlamak, saçını başını yolmak, başına, yüzüne veya dizine vurmak, elbiselerini yırtmak câiz değil, haramdır, demişlerdir.

Bir yakınını ve sevdiği kişileri kaybedenlerin, eğer güçleri yetiyorsa sabretmeleri ve ağlamamaları en iyi harekettir. Sabredildiği takdirde karşılığının Cennet olduğu bildirilmiştir. Buna güç yetiremeyenlerin, sessizce ağlamaları ve gözden yaş akıtmaları câizdir. Ama ölünün birtakım iyiliklerini ve hayatta yaptığı işleri sayıp dökerek ve ağıtlar düzerek ağlamak, kesinlikle haram ve yasaktır. “Benim çocuğumu, benim kocamı, benim babamı Allah niçin aldı? Başkasının canını alsaydı, başkasını öldürseydi ya…” gibi ifadeler, bu sözleri sarf ederek ağlama ve sızlanmalar bir nevi kadere itiraz manasını içereceğinden Rasûlullah tarafından mahzurlu görülmüştür, Rasûlulallah (sallallahu aleyhi ve sellem), oğlu küçük İbrahim’in vefâtında gözlerinden yaşlar akıtmış, “..göz ağlar, kalp üzülür, Rabbimizin razı olmayacağı söz söylemeyiz” (Bkz. Buhârî, Cenâiz 32, 42, 43) buyurmuştur.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı).

Âhiret inancının önemi nedir?

İslâm’da âhiret gününe inanmak, imânın bir rüknü, inancın bir parçasıdır. Âhirete imân etmeyen, gerçek mü’min olamaz. Kur’ân’da mü’minin özellikleri sayılırken “(Onlar) namaz kılan, zekât veren ve Âhirete de kesinlikle inanan (mü’minlerdir)”(Bakara, 2/4; Neml, 27/3) buyrulur. Âhirete inanmanın insan için önemi büyüktür. Bu sebeple Kur’ân’da Âhiret hayatı çokça zikredilmekte, bazan delil ve hüccetlerle, bazan de misaller verilmek ve tasvirler yapılmak sûretiyle, âhiret, insan zihnine iyice yerleştirilmeye çalışılmaktadır. “Ben neyim? Nereden, niçin geldim? Ne olacağım?” gibi sorulara âhirete imân sayesinde cevap bulunabilmektedir. Nereden gelip nereye gideceğini bilen insan, gelecek hakkındaki endişelerden kurtulur, gayesini belirler. Dünya hayatı anlam kazanır. “Sizi boş yere yarattığımız ve bize döndürülme-yeceğinizi mi sandınız?” (Müminun, 23/115), “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölü idiniz sizi O diriltti. Sonra öldürecek, sonra tekrar (haşir için) diriltecek ve sonunda O’na döneceksiniz.” (Bakara, 2/8), “Kim Allah’ı, meleklerini, Kitaplarını, Peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, mutlaka haktan çok uzak, derin bir sapıklığa sapmıştır.”(Nisa, 4/136), “Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayan kimselerin işleri boşa gitmiştir.” (A’raf, 7/147)

Âhirete inanmayan, bu inanca sahip olmayan huzursuz olur; dünyasını Cennet yapar ama mutlu olamaz, hem dün-yasını hem âhiretini berbat eder. Dünya ve Âhiret birbirine bağlıdır. Dünya, âhiretin tarlası yani âhiret için olduğu gibi âhiret de bu dünyanın nizam ve düzeni içindir. Âhirete imân, dünya ve dünya üzerindeki muamelelerin ıslahı ile âhiretin kazanılmasını içine alan bir esastır. Denebilir ki, İslâm dini bu dünya için gelmiştir. Bu dünyada mutlu olamayan âhiretini de berbat etmiş demektir.

Âhirette kâinatın yaratıcısı önünde hesap verme duygusu, toplumda; fenalıkları, fitne ve fesadı, zulüm, cinâyet ve haksız-lıkları önleyen âmildir. Âhirete imânı olanın ölüm korkusu yoktur. Çünkü o, insanın bu dünyaya, geçici zevkler peşinde koşarak ebedî hayat hazırlığını unutmak için değil, ebedî saa-deti kazanmak için geldiğini bilmektedir.

Bu dünyada, uyuduğumuzda gördüğümüz rüyâlar, bir çeşit bizi âhiret hayatına götürür. Kur’ân-ı Kerîm birçok âyetlerinde, görülen rüyâları anlatmakta, sahih hadis kitaplarında, görülen rüyâlar, bazen bizzat Hz. Peygamber tarafından da yorumlanmaktadır. Hatta âlemleri çınlatan Ezân-ı Muhammedî, rüya ile olmuştur. Bir-iki saniyede gördüğümüz rüyâyı, akşam yattığımızdan beri gördüğümüzü sanırız. Korkulu rüya gördüğümüzde, uyanır uyanmaz, “İyi ki rüyâ imiş!” deriz. Ve gördüğümüz rüyâyı birkaç saat sonra unuturuz. Ayrıntıları çok az hatırlayabiliriz. İşte ölüm de dünya rüyâsından bir nevi uyanıştır. Rüyâyı hatırlayamadığımız gibi, ölünce de dünyamızı hatırlayamayız. Kirâmen Kâtibin melekleri bize dünya hayatını hatırlatmaya çalışır.

Cehennemlikler, ebedî olarak Ateş’in lezzeti içindedirler. Esasen ızdıraplarla ve yoksullukla hırpalandığı halde, rüyasında mutluluk içinde ve zengin olduğunu gören bir insanın durumu bununla kıyaslanabilir. Sert yatak, hastalık, ağrılar, fakirlik ve yaralar içinde uyuyan bir kimseyi değerlendirirsen “O azâptadır” dersin.(Bkz. Salih, Subhî, Ölümden Sonra Diriliş, s. 9).

Cehenneme girenlerin durumu da böyledir. Çünkü zaman kavramı, dünya hayatına âit bir mahlûktur. Zaman, mü’min için ayrı, kâfir için ayrıdır. (Bkz. Hac, 22/47); Mü’min için bir gün bin yıl gibi uzarken, kâfir için elli bin yıl gibi uzayacaktır. (Bkz. Secde, 32/5)

Âhirete inanan kimse, iyi amellerle ebedî saadete kavuşacağını bildiğinden ibadetlerinden haz duyar. Âhiret inancı gençlere şu telkini vererek aklını başlarına getirir: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” Âhirete inanan yaşlı Müslümanlara; Merak etmeyiniz, sizin ebedî bir gençliğiniz var; gelecek ve sizi bekliyor, iyilikleriniz muhafaza edilmiş, mükâfatlarını görecek-siniz. Kaybettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz, diye teselli verir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret İnancı).

Son nefesteki hastaya ne yapmak gerekir?

Ziyâret edilip tövbe istiğfâr yapılmalı, yanında iyi şeyler konuşulmalı, kelime-i şehâdet okunmalıdır. “Sizler bir hastanın veya ölünün yanında bulunduğunuz zaman hayır söyleyin. Muhakkak ki melekler sizin orada konuştuklarınıza amin derler.”  (Müslim, Cenâiz 3). Ölümü çok yaklaşmış olan kimsenin ağzı ve boğazı susuzluktan kurur. Kendisi de su isteyemez. Şeytan ise imânını almak için bir bardak su ile görünür. İmanına karşılık suyu vereceğini söyler. Bu yüzden hastanın su ihtiyacının giderilmesi gerekir.

Can verdikten sonra ölüye şunları yapmak iyidir:

Gözleri kapamak, çeneyi bağlamak: Gözler kapatılmazsa ve çene bağlanmazsa, kan donduğu için gözler bir daha kapanmamakta ve çene de bağlanamamaktadır. Eğer gözler açık ve çene de bağlanmazsa, oluşacak görüntü, yakınları üzerinde  psikolojik etki yapabilmekte, ayrıca çenenin açık kalması yıkanma esnasında ölünün ağzına su girmesine sebep olabilmektedir.

Elbiselerini çıkarıp üzerini bir örtü ile örtmek:

Ölen kişinin elbiseleri hemen çıkarılmazsa, yukarıda sebebi belirtildiği üzere, sonradan çok zorlanılmaktadır.

Ölünün techiz ve tekfininde acele etmek:

Ölünün yıkanması ve kefenlenmesi işlerini fazla geciktir-memek gerekir. Bu işlerden sonra da ölümü ilân etmek gerekir.

Son nefeste dil neden dolayı tutulur?

İnsan hayatı boyunca nasıl yaşarsa son nefeste de öyle olur. Yani içinde bulunduğu ortamı, dünyası nasılsa, son nefeste de öyledir. Ecelin; ne zaman, nerede, nasıl geleceği (Lokman, 31/34) bilinmediği için; hangi ruh durumumuzda, düşünce ufkumuzda isek öylece son nefesimizi veririz. Kur’ân’ın bize belirttiği iman çizgisinde olursak, hem burada hem de âhirette kazançlı çıkarız. Şeytan çizgisinde olursak son nefeste de zorlanırız. Zorlukların, meşakkatlerin, azâpların başlangıcıdır ölüm..

Bu hâle sebep olan âmeller vardır. Yani son nefeste Keli-me-i Şehâdet veya Tevhid’i söylemeye dil dönmez. Mesela; ezân, kâmet, hutbe ve Kur’ân-ı Kerim okunurken dünya sözü söylemek, dinlememek, bunları alaya alır mahiyetinde konuşmak, dinî konular anlatılırken, alaya almak, dinlememek, tuvalette ihtiyaç giderirken dünya sözü söylemek (Ebû Dâvud, Taharet 7),  ana ve babasına haksız yere asî olmak, insanlara iftira ve zulmetmek gibi amellerin son nefeste dili tutacağı bildirilmektedir.

Dilde “Kelime-i Tevhid veya Şehâdet” olup da kalpte olmazsa, bunun önemi olmayacağı aşikârdır. Son nefeste dilin kalbe bağlanacağı bilinmektedir. İleride de açıklanacağı üzere, Ölüm meleğini gören kişinin dili artık gerçekleri konuşur. Dünya ile irtibatı kesilir. Son nefeste, Sırat-ı Müstakîm çizgisinde dünyadan ayrılmak önemlidir. İç dünyasında, kalb’te hidâyet çizgisinde dünyadan ayrılan kişinin, dili elbetteki Sırat-ı Müstakîm çizgisinde olacaktır. Allah ve Rasûlünün yolunda olmayan, onları sevmeyen, gönlünde onlara yer vermeyen kişilerin, son nefeste hidâyet çizgisinde olmaları ve dillerinin gerçekleri söylemeleri beklenemez.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı).

Son nefeste telkin’in önemi nedir?

Ölmek üzere olanlara lâ ilâhe illallah’ı telkin edilmesi gerektiği son sözün Lâ ilahe illallah olursa Cennete girileceği belirtilir.  (Tirmizî, Cenâiz 3). Bundan maksat, kişinin kalbinin imân çizgisinde olmasıdır. Çünkü kim ne üzere ölürse öylece diriltilecektir.  (Müslim, Cennet 19). Mü’min imânı üzere, münâfık da nifakı üzere dirilecektir. Son nefesteki hastanın yanında Yasin sûresi okumanın faydası da bundan dolayıdır.  (Bkz. Ebû Dâvud, Cenâiz 34).  Âyetleri duyunca Allah’ı ve Rasûlünü hatırlaması ve imân çizgisinde ruhunu teslim etmesi umulduğundan, telkin mahiyetinde Yasin süresinin okunması tavsiye edilmiştir.

“O’nu (Yasin sûresini) ölülerinizin (ölmek üzere olan hastalarınızın) yanında okuyunuz.” (İbn Mâce, Cenâiz 4.).

Dikkat edilirse, Yasîn sûresinde âhiret motifleri ve İmân hakikatları vardır. Yasin sûresinin ikinci sayfasında geçen olayların, Türkiye’de Antakya’da geçtiği müfessirler tarafından açıklandığını da hatırlatmadan geçmeyelim.

Yanında telkin yapılırken veya Kur’ân okunurken zorlama olmaması için de La ilâhe illallah veya tövbe istiğfar söylenir. “Kimin son sözü la ilahe illallah olursa Cennete girer.”  (Tirmizî, Cenâiz 7). Tavsiyesine uyularak telkin yanı başında okunur; ama kendisinin de tekrarlaması söylenmez.

“Siz ölülerinize (ölmek üzere olan hastalarınıza) la ilahe illallah’ı telkin ediniz.”  (Müslim, Cenâiz 1). Hadis-i Şerif’te de ifade edildiği üzere zorlama yapılmaz. Kendisinin irâdesi ile imân çizgisinde olması temenni edilir. Zorlama ile imânın faydası yoktur. Son nefeste olan ölünün hidâyet üzere, Sırat-ı Müstakîm üzere âhirete gitmesi umulur.

“Kim ne üzere ölürse, öylece diriltilir.” (Müslim, Cennet 19).

Sekerât–ı mevt ne demektir?

Sekerât-ı Mevt, insanın son nefeste ölümüne delâlet eden ölüm baygınlığı, sarhoşluğu demektir. “Bir de sekerât-ı mevt (ölüm sarhoşluğu, baygınlığı, can çekişme) gerçek olarak gelmiştir. (Ey insan) işte bu, senin kaçıp durduğun şey.” (Kaf, 50-/19)

Hz.Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in son hastalığında, yanlarında bir kap içerisinde su vardı. Mübarek ellerini suya daldırıp yüzüne sürüyor ve şöyle diyordu: “Allah’tan başka Tanrı yoktur. Muhakkak ki ölümün sekerâtı vardır.” Sonra ellerini kaldırıp “Refiku’l A’la: Ey Yüce Dost! Allah’ım! Sekerât-ı Mevtte bana yardım et”; Ruhu kabzolunup eli düşünceye kadar böyle duâ etmişti. (İbn Mâce, Cenâiz 64).

Sekerât-ı Mevt hâli olan kişi kötü kişi değildir. Asla böyle anlaşılmamalıdır. Peygamberimiz bile ölüm baygınlığı geçiriyorsa varın gerisini siz düşünün… Peygamberimizin dizlerinde vefât ettiği Âişe vâlidemiz diyor ki: “Ben Hz. Peygamberin çektiği ızdırabı gördükten sonra, kolay ölmesinden dolayı kimseye gıpta etmem” (Tirmizî, Cenâiz 8), diğer rivayette; “…kimse için çirkin saymam” (Nesâî, Cenâiz 6).

Sekerât-ı Mevt’in faydaları şunlardır:

Allah, manevî derecesini daha çok yükseltmek istediklerine ölümü ânında ızdırap çektirir.

Allah, günahlarını affetmek istediği mü’min kullarının günahlarına keffaret olsun diye Sekerât-ı Mevt’i şiddetli yapar; bu kullar, dünya hayatının sonunda bir kez daha denenir, imtihana tâbi tutulurlar. (Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

İnsanın ölürken tanıdıklarını tanıyamaz hâle gelmesi doğru mu?

Evet, insanlar ölürken yanı başında bulunanları ya zor tanır ya da hiç tanıyamaz. Hayatta iken anlayamadığı şeyler, o ânda anlaşılır hâle gelir. Son nefesteki hastada görülen ve başucundakiler tarafından anlaşılamayan bazı sözler ve ifâdeler, bu durumla alâkalıdır. Yoksa aklî kuvvetinin zayıfla-masından değildir. Kur’ân’da, insanların ölüm ânında karşılaştıkları lütûf ve cezaya işâretler bulunmaktadır. “Gerçekten Rabbimiz Allah’dır, deyip de sonra sebat gösterenler (ve salih amel işleyenler var ya) onların üzerine (ölüm ânında): Korkmayın, mahzun olmayın, vadolunan Cennetle müjdelenin, diye melekler inecektir.” (Fussilet, 41/30).

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) herkese ölüm ânında makamının, gideceği yerin gösterileceği; mü’minin Allah’a kavuşmayı isteyeceği, kâfirin ise istemeyeceğini bildirir.  (Bkz. Buhârî, Rikak 41). Kur’ân, müşrikin de gitmek istemediğini (Mü’min, 23/99-100) anlatır. Cenneti gören kişi sevinir. Cehennemi gören korkar, yüz ifadeleri değişir, abuk-sabuk konuşabilir. Takva sahipleri o kimselerdir ki melekler canlarını hoş ve rahat oldukları halde alırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükâfatı olarak girin Cennete, derler.” (Nahl, 16/32).

Kabir nedir?

Kabir, ilk duraktır. (Müsned, 1/63-64). Kabir ve Berzah kelimeleri Kur’ân-ı Kerim’de geçmektedir.  (Bkz. Müminun, 23/100). “Sonra onu öldürdü, kabre koydu. Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltir.” (Abese, 80/21); Kabir aynı zamanda dünyada temizlenmemiş bazı günahların hesabının da yapıldığı ve temizlendiği bir yerdir. (Isfahani, Müfredat, 589). Küçük polisiye olaylar karakollarda veya yerel mahkemelerde; büyük cinayetler, şehirlerde ve ağır ceza mahkemelerinde görüldüğü gibi; kabir, Mahkeme-i Kübrâ’ya bırakılan büyük cinayetlerin yanında, önemsiz sayılabilen günah ve lekelerin bir kısmının silindiği yerdir. Büyük günahların yanında küçük günahları da olan kimselerin birtakım kusurları, dünyada çekilen sıkıntı, musibet ve hastalıklarla temizlenirken, bazısı da vefât ânında (Sekerât-ı Mevt) ile silinir; kalanlar da büyük Mahkeme’ye bırakılmasın diye kabirde bir temizleme ameliyesinden geçer. Kabrin temizleyemeyeceği ölçüde kabarık olan leke ve günahlar ise ileride Haşir’de, Mîzân’da, Sırat’ta ve daha da olmazsa Cehennem’de temizlenir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kabir suâlinde neler sorulacaktır?

İnsan kabre konulunca (Bilinmeyen, tanınmayan, yadırga-nan manasında) Münker ve Nekir denilen iki melek gelerek onun ilk sorgusunu yaparlar. İlk sorguda ve imtihanda başarılı olanlar, dünya hayatından çok daha iyi ve Cennet hayatına yakın bir güzellikteki hayat ile yaşarlar. Sorgu ve imtihanda başarılı olamayanlar ise bu dünya hayatından çok daha sıkıntılı ve Cehennem hayatına yakın bir hayat içinde yaşarlar. Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukur olur. Hadis-i şerifte, kabirde suâl sormak için gelen meleklerin siyah tenli mavi gözlü iki melek oldukları, birine “Münker”, diğerine de “Nekir” denildiği haber veriliyor. (Tirmizî, Cenâiz 70).

“O iki melek ona (mü’mine): ‘Rabbin Kim?’ derler. O: ‘Rabbim Allah’tır.’ der. Melekler: ‘Dinin nedir?’ derler. O: ‘Dinim İslâm’dır.’ der. Melekler: ‘Size gönderilmiş olan kimdir?’ derler. O: ‘Allah’ın Rasûlü Muhammed’ der. Melekler: ‘Amelin nedir?’ derler. O da: ‘Allah’ın kitabını okudum, ona imân ettim ve onu tasdik ettim.’ der…” ( Müsned, 4/287-288; 4/295-296).

İman sahipleri bu sorulara doğru cevap verebilecekler, kâfir ve münâfıklar ise doğru cevap veremeyeceklerdir. Ehl-i Sünnet âlimleri, suallerin itikâdî, inanç konusunda olacağında ve bir defa da, definden sonra olacağında müttefiktirler. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ölüyü defnettiği zaman, defnetme işi bitince kabrin yanında durur ve şöyle derdi: “Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyin ve Allah’tan (itikadında) sabit kılmasını isteyin. Muhakkak ki o şu anda sorguya çekiliyor.” (Ebû Dâvud, Cenâiz 73).

Halk arasında yaygın olan bir soru-cevap şekli vardır. Ka-birde cevap; Rabbim, Allah Teâlâ, Peygamberim; Hz. Muham-med Aleyhisselâm, Dinim; Din-i İslâm, Kitabım; Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân, Kıblem; Kabe-i Şerif, itikadda mezhebim; Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, Amelde mezhebim; İmâm-ı Azam Ebû Hanife, Zürriyetim; Hz. Âdem (Aleyhisselâm), Ümmet-i Muhammed’denim, Mü’minim, Müslüman’ım Elhamdulillah…

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kabir Azâbına Sebep Olan Ameller Nelerdir?

Kabir azâbına sebep olan amelleri şöyle sıralayabiliriz:

İdrardan sakınmamak ve temizlenmemek: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), rastladığı iki kabirde bulunanlardan birinin idrardan sakınmadığı, diğerinin gıybet ve dedikodu yaptığı için azâp çektiğini haber vermektedir.(Buhârî, Vudu 57; Cenâiz 79).

Gıybet ve Nemime yapmak: Koğuculuk yapmak, lâf getirip-götürmek, Müslüman kardeşinin hoşlanmayacağı sözleri arkasından konuşmak kabir azâbını gerektiriyor.  (Buhârî, Cenâiz 79; 88).

Borçlu ölmek: “Mü’minin ruhu üzerindeki borcu ödeninceye kadar borcuyla bağlıdır.”  (İbn Mâce, Sadakat 12) hadisine göre, borçlu ölenin kabir azâbını göreceği bilinmekte, Peygamberimiz de borçlunun cenâze namazını kıldırmamış, borcu ödendikten sonra kıldırmıştır.

Yüksek Sesle ağlamak; “Ölü, kabrinde kendisine nevha yapılmasından (birtakım, iyiliklerini sayarak sesli ağlanmasından) ötürü azâp görür.”  (Buhârî, Cenâiz 33). Bir yakınını ve sevdiği kişileri kaybedenlerin, eğer güçleri yetiyorsa sabretmeleri ve sesli ağlamamaları en iyi harekettir. Sessizce ağlamak ve gözden yaş akıtmak da câizdir. Ama ölünün birtakım iyiliklerini ve hayatta yaptığı işlerini sayıp dökerek ve mersiyeler, ağıtlar düzerek ağlamak, bağırmak kesinlikle yasaktır.

Yalan söylemek; Kur’ân öğrenip ahkamıyla amel etmemek, zînâ yapmak, Fâiz yemek; Bu dört fiilin kabirde azâp olacağına, Rüya hadisi delildir.  (Bkz. Buhârî, Cenâiz 92). Azâp içinde gördüğü kimselerin sebeplerinin bu dört fiil olduğunu Cebrâil (aleyhisselâm) bildiriyor.

“Eğer ölüleri defnetmeniz endişesi olmasaydı, kabir azâbının bir kısmını sizlere işittirmesi için Allah’a duâ ederdim.”  “(Müslim, Cennet 17). Müşrikler kabirlerinde öyle bir azapla Azâp olunuyorlar ki seslerini hayvanlar işitir.”  (Müsned, 6/362). İçki ve sigara içerek beden emânetine zarar vermenin, hakkına razı olmamanın, ganimet taksiminden önce mal çalmanın, hırsızlık, yalancı şahitlik, namuslu kadına iftira etmenin, insanların dili ile eziyet vermenin, bâtıl yollarla başkalarının mallarını ve yetim malı yemenin, livata (homoseksüellik) yapmanın, hile yapmanın, Müslümanların hatalarını araştırmanın, adam öldürmenin Akrabaları ziyaret etmemenin, mahluklara acımamanın vs. kabirde azâba sebep olacağı  bilinmektedir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz