Cennet-Cehennem esprileri yapmak doğru mudur?

Cennet, büyük bir arzu ve ümit ile istenilecek yer, cehennem ise büyük bir dehşetle kaçılacak neticedir. Dolayısıyla, insanlığın bu iki büyük neticesi hakkında, hafife alıcı, işi sulandırıcı, ciddiyeti bozucu, bir mana ifade etmeyen şakalar yapmak uygun olmasa gerek. Fakat, bazı latifeler ve fıkralar vardır ki (şaka demiyoruz), bir hakikati anlatır, ciddi bir meseleyi değişik bir üslupla vurgular. Bu türlü latife ve fıkralar uygun olabilir. Ayrıca bu latife ve fıkraları, tebliğ maksatlı kullanmak en güzelidir. Arkadaşlara arasında en ciddi meseleler bile bir eğlence haline gelebilme ihtimaline binaen konuşulması sakıncalı olabilir. Saygılar.

Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir?

Açıklama : Dünyada iken cennetin yamaçlarında dolaşmak ne demektir? Bizim de hayatımızda bu duyguyu yaşayabilmemiz adına neler tavsiye edersiniz?

Dünyada iken, cennetin yamaçlarında dolaşmak, bir yönüyle hayatın ahirete göre plânlanıp yaşanması demektir. Daha açık ifadesiyle hayatın, iman, amel, ilim, irfan vb. unsurlarla yoğrularak, İlahî teveccüh ve rahmet esintilerine açık hale getirilmesi demektir ki, bu şekildeki bir hayat, dâima Cenâb-ı Hakk’ın müşahedesi altında şekillenen bir form içinde cereyan eder; eder ve santim sapma ve kayma olmaz. Aslında böyle bir hayata yükselebilme, -Allah’ın izniyle- herkes için söz konusu olabilir.

Ne var ki temelde bütün varidâtı manevî âlemlerden kopup gelen feyizlere bağlı böyle bir hayat, irfan yolunda sürekli cehde ve amel-i salihte ısrara vâbestedir. İnancım o ki, kul, kullukta biraz ısrar edince, Cenâb-ı Hak da onun gözlerini gayp âlemine açacak ve onu ötelerden süzülüp gelen envâra, esrâra muttali kılacaktır. Örnek olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’i alacak olursak O, hayatı boyunca vitr namazını hiçbir zaman, hemen yatsı namazının akabinde kılıp yatmamıştır. O, “Ey örtünüp bürünen (Rasulüm!) Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt, ya da çoğalt ve Kur’ân’ı tane tane oku.” [1] âyetinin emri gereği, daima gece kalkıp ibadet etmiş; kıldığı teheccüdlerin arkasından da vitr’i edâ etmiştir. Hz. Âişe Vâlidemiz, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu durumunu, “Ayakları şişinceye kadar namaz kılardı.” şeklinde anlatır. Ve kendisine: “Ya Rasulallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği halde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?” diye sorduğunda, O da, “şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?”  cevabını verir.

Efendimiz’i adım adım izleyen ve O’ndan gelen en küçük işareti dahi emir telâkki eden sahabe efendilerimiz, hayatlarını aynı çizgide devam ettirmiş ve meleklerle at başı hale gelmişlerdir. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara Kur’ân’ın ruhunu duyurmuş ve onları âdeta uhrevîleştirmiş, onlar da ruhlarına üflenen bu mânâların kanatlarıyla, nebilerden sonra ulaşılabilecek en yüksek zirvelere ulaşmış ve erilmezlere taht kurmuşlardır. Evet onlar, duygu ve düşüncelerini bir pergel gibi açarak, bir ayaklarıyla dünyada dolaşmış, diğeriyle de hep cennetin yamaçlarında gezinmişlerdir; gezinmiş ve başdöndürücü bir dünya-ahiret dengesi kurmuşlardır; kurmuşlardır ama, ihtimal onların çoğu serfirâz kılındıkları bu nimetlerin farkına bile varmamışlardır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın en büyük bir lütfu da, lütfunu bildirmemesidir…

Öyle zannediyorum ki bizler bile, üç-beş yıl bu müstakîm çizgi üzerinde hayatımızı devam ettirebilsek, vicdanlarımızda daha farklı şeyleri duyabiliriz. Bunun için de, her tecrübenin kendi sahasında, kendi lâboratuvarında yapılması gerektiği prensibinden hareketle, kalbî, ruhî, vicdanî.. duyguların inkişafı için, bu letâifin temrinata tabi tutulmasına ihtiyaç vardır. Daha kestirmeden bir ifade ile, Cenâb-ı Hakk’la irtibat sağlam tutulduğu oranda, bu duygular inkişaf eder ve insan daha dünyada iken, onda “Senin (gözünden) perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” sırrına mazhar olur.. ve gözden perde kalkınca çok hakikatler de ayan-beyan görülmeye başlar. Allah Rasulü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu halin asgarîsini, “Mü’minin firasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifi ile ifade eder.

Bazen bu halin meydana gelmesi, seyr-ü sülûk-ı ruhânîyle ve bu yolda ‘erbeîn’lere bağlıdır. Bu, kırk gün, belki kırk ay, belki de kırk sene.. tertemiz bir hayat yaşama demektir. Bazı istidatlar, az bir gayret ve kısa bir zaman içinde, âdeta bir kibrit çakar gibi, hemen inkişaf edebilir; bazıları da uzun zaman ve uzun cehde ihtiyaç duyarlar. Küçük bir örnek olarak, bir insan kırk gün yalan söylemezse, içine hikmetler akmaya başlar. Bir başka insan da, otuz sene erbeîn yaptığı halde duyguları inkişaf etmeyebilir. Ancak, ne çabuk inkişaf eden fahirlenmeli, ne erbe’inlerden kurtulamayan ye’se düşmelidir. Aksine, “Demek benim inkişafıma kırk yıl lazımmış..” demeli ve yoluna devam etmelidir. Evet, ancak bu şekilde bir ısrar ve gayretle, daha dünyada iken, cennet yamaçlarında gezmek mümkün olabilir.

Evliya ve asfiyadan bazılarının cennet yamaçlarında gezmeleri çok vuku bulan şeylerdendir. Bu durum istidat ve kabiliyetlerinin yanında, Allah’ın hususî ihsanlarına mazhariyetleriyledir ve o mazhariyetin derinliği ölçüsündedir. Doğrusu bu bizi aşan bir mevzudur. Zira herkesin âsâr-ı feyzi, kendi istidadına göredir. Halk arasında meşhurdur; nisan yağmuru yağınca yılan ondan zehirini, sadef de incisini alırmış.. dolayısıyla mercan, bağrında inciler besler; yılan da zehir. İstidatlı olan insanlar, inşaallah o velilik makamını yakalar, yaşar ve o mazhariyete ulaşırlar.

Evet, hem şahsen insan-ı kâmil olmada, hem de bütün insanlığın toplu halde insan-ı kâmil olmaya yönlendirilmesinde, her zaman himmetler, olabildiğine âli tutulmalıdır. “Halka açılıp dağılırsak, ihlası kaybederiz.. keyfiyeti muhafaza için, öncelikle kendi nefsimizi ıslah etmeliyiz vb.” düşünceler, şeytanın aldatması ve nefsin mırıltılarından ibarettir. Üç-beş kişiyle bir yerde oturup, dinî mevzuları müzakere etme, nefse daha hoş geleceğinden nefis onu, insana, ihlası elde etmede tek vesile gösterebilir. Ama belki de aynı hareket, diğer taraftan ucbun, gururun girdapları arasında ruhun kolunu-kanadını da kırabilir.

Himmetler âli tutulmalı ve hep zora, büyüğe talip olunmalıdır. Üstad, bir lâhikada, insanın daima azami takvâya, azami ihlâsa, azami velâyete talip olması gerektiğine işaret eder. Tabiî bunun yolu, gözlerin içine Allah’tan başka hayalin girmemesinden; dilin O’ndan başkasını konuşmamasından; kulağın O’ndan başkasını dinlememesinden geçer. Ayrıca, az gülüp çok ağlamanın, Ümmet-i Muhammed’in dert ve problemlerinden ötürü ciğer dağlamanın, onların dertlerini paylaşmanın ve hayatını onların mutluluğuna bağlamanın, amûdî velâyet yolu olduğu unutulmamalıdır.

Evet, bu yol takip edildiği takdirde, umulur ki Cenâb-ı Hak insanı bir gün velâyet tahtına oturtur ve onun gözünden perdeyi kaldırır. Ama bazen O (celle celâluhu), insanın liyakati olmadığı halde de, bu büyük ve pahalı şeyleri ona verebilir ki, böyle bir durumda da kul her zaman şükretmeli ve bunun bir istidraç olabileceği mülâhazasıyla da tir tir titremelidir.

M. Fethullah Gülen

[1] Müzzemmil, 73/1-4

Ne Cennet Sevdası, Ne Cehennem Korkusu Sözü Nasıl İzah Edilir?

Açıklama: “Gözümde ne cennet sevdası, ne cehennem korkusu var…”  sözü nasıl izah edilir?

Bu ve buna benzer sözleri şimdiye kadar pek çok Allah dostu söylemiş; söylemeseler bile bu hali fiilen yaşamışlardır. Meselâ Hz. Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh), “Ya Rabbi! Vücudumu o kadar büyüt ki, cehennemi sadece ben doldurayım, oraya bir başkası girmesin.” dediği rivayet edilmektedir. Bu sözü, her ne kadar hadis kriterleri açısından sağlam bir zincire bağlamak mümkün değilse de, Hz. Ebû Bekir, ruh derinliği bakımından tek başına cehennemi doldurup, başkalarının girmesine yer vermeyecek kadar hasbî, diğergâm bir insandır. O, bunu bütün o nezihlerden nezih hayatıyla hem de tam 23 sene baş döndürücü bir sadâkat çerçevesinde, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanından ayrılmamasıyla, daha sonra da iki buçuk yıllık peygamberâne idaresiyle ispatlamıştır.

Ayrıca, ehlullahtan naz makamını temsil eden kimseler, bu tür ifadeleri, belli bir hal, anlayış ve istiğrâkın tesiriyle söylemişlerdir ve bu sözlerden dolayı da onlar mazurdurlar ve muâheze edilmemelidirler. Bediüzzaman Hazretleri de, milletinin perişan hali karşısında hafakanlara girmiş ve “Ben cemiyetin iman ve selâm‎eti yolunda ahiretimi de fedâ ettim, dünyamı da. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Milletimin imanı namına bir Said değil, bin Said fedâ olsun! Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimin imanını selâm‎ette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” diyerek istiğrak buudlu bir ızdırapla iki büklüm olup inlemiştir. Kanaat-ı âcizânemce, bu sözü söyleme veya böyle bir davranışa gönülden razı olma, biraz da Haliliyye meslek ve meşrebinden olmaya bağlıdır. Zira kendi milleti ve cemaati adına ateşe atılan Hz. İbrahim ile böyle bir ufka ulaşan kutlular arasında çok gizli ve sırlı bir münasebet vardır. Bu sebeple mesleği ve meşrebi Haliliye olanların günümüzdeki temsilcileri içinde bile, öyle zannediyorum ki, din-i mübin-i İslâm’ın selâm‎eti ve ümmet-i Muhammed’in saadeti adına kendini cehennemin alevleri içine atmaya hazır pek çok insan çıkar.

O müzdarip insanın, o andaki hafakan ve ızdırabını anlamayanlar bu sözü tenkit edebilirler. Ancak, biraz düşünüldüğünde, bazı durumlarda hemen herkesin aynı şeyi yapabileceği veya söyleyebileceği görülecektir. Bir şefkatli baba düşünün ki, evladı mahsur kaldığı bir yangın içinde yanmaktadır. Şimdi böyle bir durumda evladından yükselen feryat o babanın ciğerini dağlarken, onun davranışları nasıl akıl ve mantık kriterlerini aşar; öyle de ümmet-i Muhammed’e karşı azamî ölçüde şefkatli bu büyük insanın, ümmetin düştüğü durum itibarıyla, müstahak oldukları o korkunç neticeyi düşündükçe, yukarıdaki ifadeye benzer sözler sarfetmesi gayet normaldir. İşte, bu türlü sözler değerlendirilirken böyle bir ölçü içinde değerlendirilmelidir. Yoksa umumî mânâda bu sözleri ölçü almak doğru değildir.

Evet bu söz, onun Hz. Ebû Bekir veya Hz. İbrahim meşrebinde (Haliliyye) olmasının tezahürüdür. Bu söz, milletinin dertleriyle hiç dertlenmemiş ve bu uğurda bir gececik olsun uykusunu terkedememiş sıradan insanların sözü olamaz. Bu söz, olsa olsa Hz. İbrahim, Hz. Ebû Bekir ve onlardan sonra temsil eden İmam Gazali, İmam Rabbânî ve “Sen hiç hayatında evlenmeyi düşünmedin mi?” diye sorduklarında “Milletin dertlerini düşünmekten onu düşünmeye vakit bulamadım” cevabını verecek kadar çilekeş ve hasbî bir sîneye sahip olan Hz. Pîr-i Mugân gibi kimselerin söyleyebileceği bir sözdür. Ve bu söz, biraz önce de ifade ettiğimiz gibi, temaşa edilen müthiş bir tablo karşısında irkilme, ürperme, sarsılma ve Rabb’in rahmetine, o anda, o sözlerin açıcı bir anahtar olduğu düşüncesiyle müracaat etme, hatta büyük bir fedai gibi kendisini milletine fedâ etmenin bir ifadesidir. Benzer durum, Hallac-ı Mansur için de anlatılır: Hallac-ı Mansur, istiğrak halinde “Enelhak” demiş, onu anlayamayanlar da, Hallac’ın ellerini-kollarını kesmiş, sonra da berdâr etmişler. Ne var ki o, uğruna başını verdiği dinin, kendi hakkında kesip biçtiği hükme o kadar razıdır ki, kanlar şakır şakır vücudundan akarken, o bir taraftan bu kanlarla âdeta yüzünü yıkamakta bir taraftan da dudaklarından şu cümleler dökülmektedir: “Allah’ım! Bana bu ezâ ve cefâyı revâ görenleri affetmedikten sonra Sana ruhumu teslim etmek istemiyorum.” Bu söz, böyle büyük bir insana yaraşır sözdür. Asrın büyük çilekeşinin ufku da işte budur. O da Hallac-ı Mansur gibi kendisine ezâ ve cefâ edenlere, işkence yapanlara, memleket memleket sürgüne gönderenlere ve hatta insanca yaşama hakkından mahrum bırakanlara hakkını helâl etmiş ve “Ben onlara beddua bile etmiyorum” demiştir.

Hâsılı, normal şartlarda sabah-akşam “Allahümme ecirnâ minennâr ve edhılnâ’l-cennete mea’l-ebrâr.” diyerek Allah’tan, cehennemden koruma ve cennete girme isteğinde bulunan birisinin temel öğretileri açısından bu sözü kabul etmek mümkün değildir. Evet bu söz, ümmetin dehşetengiz manzarası karşısında girilen bir şok hâlinin ve hususî bir ruh hâletinin (buna tasavvufî mânâda sekir hali dememiz de mümkündür) tesiriyle söylenmiştir.

M. Fethullah Gülen

“Cennet olmazsa, Cehennem ta’zib etmez.” deniyor. Bu nasıl olur?

Bu sözü birkaç mânâda anlamak mümkündür. Öncelikle mutlak ve kâmil mânâda Cehennem’in azap etmesi Cennet’in, Cennet’in de tam bir nimet olması Cehennem’in mevcudiyetine bağlıdır. Bunun kâmil mânâda olması ile, insanın bütün duygularını ve letâifini doyuracak şekilde olmasını kastediyorum.

Cenâb-ı Hak, ehl-i Cehennem’den bir kısmına belki de hepsine Cennet’i gösterecek ve sonra da onları Cehennem’e koyacaktır. Zaten Sırat’tan geçmeyen hiçbir kimse Cennet’e giremeyecektir. Allah (celle celâluhu) herkesin ateşe uğrayacağını şu âyetle bildirmektedir: “Sizden hiçbir kimse yoktur ki oraya uğramasın. Bu, Rabbinin değişmez bir kanunudur.”[1]

Burada mü’minlerin ateşe uğrayıp geçmesi ile alâkalı şu hususu da belirtmekte fayda var; âyetteki girme mânâsına gelen vürûd kelimesi “uğrayıp geçme” mânasında bir girmeyi ifade eder. Bu durumu, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) biraz daha açarak şöyle buyururlar: “Herkes Cehennem’e girer, fakat ateş mü’minler için Hz. İbrahim’e olduğu gibi serin ve selâmet olur.”

Bu, Cenâb-ı Hakk’ın bozmayacağı ve değiştirmeyeceği bir kanundur. Âyetin devamında ise mealen şöyle buyrulur: “Sonra orada Allah’a karşı saygılı olup fenalıklardan sakınan müttakileri kurtararak zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette bırakacağız.”[2] Cenâb-ı Hak bizlere necat ihsan eylesin ve daire-i takvaya hidayet buyursun!

Âyetlerden, herkesin mutlaka ateşe uğrayacağı veya onu göreceği anlaşılmaktadır. Böylece mü’minler Cehennem’i gördükten sonra Cennet’e gireceklerinden zevkleri iki kat olacak, âdeta orada yerini görecek ve onun dehşetinden ürperecek ama ona maruz kalmayacaklar. Cehennem’den kurtulma mülâhazaları içinde ve Cennet esintilerinin her yanı sardığı bir anda bir de Cenâb-ı Hakk’ın şu buyrukları ile karşılaşacaklar: “Esenlikle ve emin olarak girin oraya.”[3] veya “Selâm olsun sizlere, ne mutlu size ki, (güzel ve nezih bir hayat yaşadınız) haydi, ebediyen kalmak üzere, giriniz oraya!”[4]

İşte bu sözler, inanan insanlar için Cehennem’i gördükten sonra ayrı bir Cennet olacaktır.

Cennet olmasa Cehennem’in azap etmeyeceğini şu şekilde de anlayabiliriz:

İnsanlar Cennet gibi bir hayat olmasa, alev içinde yetişseler ve Cennet’i hiç bilmeseler, hayatın sadece kendi yaşadıklarından ibaret olduğunu zannedebilirler. Hatta Cehennem hayatından daha beter ve küfür içinde yaşayanlar vardır. Onlar ölecek, kabirde çürüyecek, içinde kaynaşan kurtlar daima onların hayallerinde endişelerini kurcalayacak, böylece onlar Cehennem’den bin beter bir hayat yaşamış olacaklardır. Ne var ki, böyleleri başka bir hayat bilmediklerinden, bu Cehennemnümûn hayata razı olacaklardır.

Şimdi bir insan düşünün; Allah onu Cehennem’in içinde yaratmış ve o hiç Cennet’i görmemiş ve o orada nasıl bir hayat olduğunu bilmemektedir. Bu insan, hayatın sadece yaşadığından ibaret olduğunu zanneder, daimî olarak orada Allah tarafından tecdit edilir ve bu hayatı mecburen çekeceğini zanneder. Buna mukabil başka bir insan da hiç Cehennem’i görmemiş ve sadece Cennet’i bilmektedir; o da azabın ne olduğunu bilemez. Onun bildiği tek bir şey varsa o da Cennet’tir.

İşte, her şey nasıl ki zıddıyla bilinir, aynen öyle de Cehennem ateşine uğramadan Cennet nimeti tam olarak anlaşılamayacak ve bundan ötürü herkes bir mânâda ateşe uğrayacaktır. Bunun gibi insanlar Cennet gibi bir hayatı tatmadan Cehennem’in azabını tam olarak duyamayacaklardır. Böyleleri de şöyle-böyle Cehennemlik olsalar da Cennet’e muttali olacaklardır.

M. Fethullah Gülen

[1] Meryem sûresi, 19/71. [2] Meryem sûresi, 19/72. [3] Hicr sûresi, 15/46. [4] Zümer sûresi, 39/73.

Cennet ve Cehennemin Müşterek Yönleri Nelerdir?

1) Ebu Hureyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Allah Teâla Hazretleri cenneti yarattığı zaman Cibril’e (as): “Git ona bir bak!” buyurdular. O da gidip cennete baktı ve: ” (Ey Rabbim!) Senin izzetine yemin olsun, onu işitip de ona girmeyen kalmayacak, herkes ona girecek!” dedi. (Allah Teâla Hazretleri) cennetin etrafını mekruhlarla çevirdi. Sonra: “Hele git ona bir daha bak!” buyurdu. Cebrail gidip ona bir daha baktı. Sonra da: “Korkarım, ona hiç kimse girmeyecek!” dedi. Cehennemi yaratınca, Cebrail’e: “Git, bir de şuna bak!” buyurdu. O da gidip ona baktı ve: “İzzetine yemin olsun, işitenlerden kimse ona girmeyecektir!” dedi. Allah Teâla hazretleri de onun etrafını şehvetlerle kuşattı. Sonra da: “Git ona bir kere daha bak!” dedi. O da gidip ona baktı. Döndüğü zaman: “İzzetine yemin olsun, tek kişi kalmayıp herkesin ona gireceğinden korkuyorum!” dedi.” (1)

2) Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Cennetin etrafı mekârihle (nefsin hoşlanmadığı şeylerle) sarılmıştır. Cehennemin etraf ı da şehevi (nefsin arzuladığı, cazip) şeylerle sarılmıştır.”Sahiheyn’de, Ebu Hureyre’den bu rivayet aynen gelmiştir. Ancak iki yerde ” huffet” (sarılmış) kelimesine bedel ” hucibet” (örtülmüş) kelimesi kullanılmıştır.

3) Yine Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Resûlullah (sav) buyurdular ki: “Cehennem, içerisine âsiler atıldıkça: “Daha var mı?” demekten geri durmaz. Bu hal, Rabbu’l-İzze’nin cehennemin üzerine ayağını koyup, iki yakasını dürüp birleştirmesine kadar devam eder. İşte o zaman cehennem: “Yeter, yeter. İzzet ve keremine yemin olsun yeter!” der. Cennette fazlalık devam eder. Allah, ona mahsus yeni bir halk yaratır ve bunları cennetin fazla kısmına yerleştirir.” (2)

Doç. Dr. M. Akgül


[1] Ebu Davud, Sünnet 25; Tirmizî, Cennet 21; Nesai, Eyman, 3 [2] Buhari, Tefsir, Kaf 1, Eyman, 12, Tevhid 7; Müslim, Cennet, 37

Cennetin sekiz kapısından bahsediliyor, bundan ne anlaşılmalıdır?

Ayet-i kerimelerde Cennet’in kapılarına temas edilmiş; hadis-i şeriflerde ise onların sekiz tane olduğuna, bazılarının isimlerine ve kimlerin hangi kapıdan gireceklerine dair bilgiler verilmiştir. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “ikâme” keyfiyeti içerisinde namazlarını eda edenlerin Salât kapısından; Hak yolunda mücahedede bulunanların Cihad kapısından; Allah için açlığa, susuzluğa katlanan oruç ehlinin Reyyan kapısından ve sürekli hayr ü hasenât peşinde koşan infak kahramanlarının da Sadaka kapısından çağrılıp oradan Cennet’e giriş yapacaklarını beyan etmiştir. Ayrıca, Hazreti Ebu Bekir’in (radıyallahu anh) bu kapıların hepsinden birden davet alacağını ve onun dilediğinden ebedî saadet yurduna dahil olacağını müjdelemiştir.

Değişik vesilelerle ifade edildiği gibi; insanların burada yaptıkları ibadetler, sırtlarına aldıkları mükellefiyetler ve çektikleri sıkıntılar öbür âlemde çok farklı manalara bürünecek ve farklı mahiyetler şeklinde sahibinin karşısına çıkacaktır. Nasıl ki, küçücük bir tohum kocaman bir ağacın programını taşımakta ve toprağın bağrına atılınca neşv ü nema bularak o ağacın şeklini almaktadır; aynen öyle de, bu dünyada eda edilen ibadetler, katlanılan musibetler ve kulluk hesabına ortaya konulan fiiller, öbür tarafta büyüyüp boy atacak ve meyveye duracak birer çekirdek mahiyetindedir. Buradaki her bir tekbir, tehlil ve tesbih, tıpkı toprağıyla buluşmuş bir tohum gibi, ahirette değişik Cennet nimetlerini netice verecektir.

Hatta denebilir ki; Cennet’te çeşit çeşit nimetlerin inkişafı, -bir şart-ı âdî olarak- mü’minin dünyadaki ameline bağlıdır. Binaenaleyh, Ehl-i Sünnet’e göre, şu anda Cennet bir nüve halinde mevcuttur. Cennet’i inkâr etmek Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat daire-i kudsiyesinden dışarıya çıkmak demektir. Ancak, Cennet’in, bir çekirdeğin bir ağaç haline gelmesi misillü gelişip olgunlaşması ve tamamiyet kazanması mü’minlerin amellerine vâbestedir. Ameller devam ettikçe onun inkişafı da sürüp gidecektir. Bu itibarla, her mü’min, hayatı boyunca kendi Cennet’ini inşa, ikmal ve itmam etmeye çalışacaktır. O, yaşadığı sürece namazıyla, orucuyla, haccıyla, zekâtıyla ve sadâkatiyle kendi Cennet’ine yeni yeni buudlar kazandıracak, renkler katacak, onun revnaktarlığını arttıracak; nihayet, haşr u neşr olup ahirete gittiği zaman onu tam inkişaf etmiş olarak bulacaktır. İşte o zaman, insanın amelleri de semereler verecek ve mü’min onlardan istifade edecektir; mesela, dünyadayken bir “Elhamdülillah” diyen, orada bir meyve-i Cennet yiyecektir.

Bundan dolayıdır ki, Cennet’in de tabakaları vardır; Firdevs, Adn, Naim, Daru’l-Huld, Me’va, Daru’s-Selâm ve İlliyyûn gibi isimlerle anılan bu tabakalardan her birinde, mü’minlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri mertebeler bulunmaktadır. Nur Müellifi’nin yaklaşımıyla; dâr-ı saadet ve ebediyet olan Cennet’te, dost dostu ile beraber iken, sofra-i Rahmânirrahîm’den, herbirisi kendi istidadına göre hisse alır. Girdikleri Cennet tabakaları ayrı ayrı da olsa, bu, beraber bulunmalarına engel teşkil etmez. Çünkü, Cennet’in tabakaları birbirinden yüksek oldukları halde, umumunun damı Arş-ı âzamdır. Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, kaidesinden zirvesine kadar birbiri içinde, birbirinden yüksek, surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de, cennetlerin buna yakın bir tarz ile olduğu çeşitli hadis-i şeriflerdeki ifadelerden anlaşılmaktadır. Ayrıca, Cennet’in her tabakasının da pek çok seviyesi vardır; nitekim, ayet-i kerimelerde “Naim Cennetleri” veya “Firdevs Cennetleri” şeklinde çoğul ifade kullanılması bu farklı mertebelere işaret etmektedir. Şu kadar var ki, herkes kendi marifet ufkunun enginliğine göre ve istidadlarının inkişaf edişi ölçüsünde Cennet nimetlerini duyacak ve tadacak olsa da, Cennet’in hangi tabakasında yer alırsa alsın, orada her mü’min, kendi halinden memnun kalacak, hususî mertebesini zirve gibi algılayacak ve hep itminan içinde bulunacaktır.

M Fethullah Gülen

Dünyadaki salih ameller cennet meyvesine dönüşür mü?

Evet, ahiretteki her nimet, bir yönüyle bir amelin sevabı ve o sevabın temessülünden ibarettir; oradaki sermedî lütuflar, amel tohum ve çekirdeklerinin başakları ve sümbülleri olarak zuhur edecektir. Bu itibarla da, dünyadaki amel ile oradaki nimet birbirine bir iç benzeyişle müteşâbihtir. Öbür tarafta, oruç ve namaz gibi ibadetler öyle bir mahiyet alacaklardır ki, mü’minler onları birer nimet olarak önlerinde bulduklarında “Allahım, bu ne nefis bir lütuf; namazıma benziyor ama namaz değil, üzerinde orucumun şebnemi var ama oruç değil!..” diyeceklerdir. Belli bir rasat ve temaşa noktasından baktıkları zaman, hangi nimetin hangi sâlih amele terettüp ettiğini anlayabilecek; fakat, onları çok farklılaşmış, güzelleşmiş ve bambaşka birer ihsan halini almış olarak bulacaklardır. Dolayısıyla da, Cennet nimetlerinden her rızıklanışlarında, “Bu, dünyada veya az önce Cennet’te lutfedilen şeylerdendir!” diyecek, hem o benzerliğin hem de nimetlerdeki televvün ve tazeliğin farkına varacaklardır. Nitekim, bu hakikati ifade sadedinde Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır: “İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Öyle cennetler ki ne zaman, meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse, ‘Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!’ diyeceklerdir. Oysa bu, onların aynısı değil benzeri olarak kendilerine sunulacaktır.” (Bakara, 2/25)

Şu kadar var ki, bugün biz bu iki şey arasındaki münasebeti tam anlayamayabiliriz. Çünkü, her şeyi sebepler dairesi içinde mütâlaa ettiğimizden, tahlil ve terkiplerimizde belli ölçüde sebeplerin tesirinde kalmaktan kurtulamıyoruz. İmam-ı Gazali’nin deyimiyle, sahip olduğumuz “akl-ı meâş”tan dolayı ukbaya ait meseleleri dünyada çok iyi anlayamıyoruz. Fakat, ahirette “aklı meâd” ile donatılacağımız ve orada her şeyin metafizik kanunlar çerçevesinde cereyan ettiğini göreceğimiz için, o zaman “Elhamdülillah” deme ile Cennet meyvesi yeme arasındaki münasebeti kavrayacak ve oradaki mükâfatlarla buradaki amellerin nasıl bir sebep-sonuç alâkasıyla irtibatlı olduğunu apaçık müşahede edeceğiz.

İşte, amel tohumlarının sermedî lütuflara dönüşmesi ve çeşit çeşit meyveler vermesi daha Cennet’e giriş esnasında kendisini hissettirecektir; çünkü, her amelin kendine mahsus bir kapısı olacaktır ve o amel ile bütünleşen kimse o kapıdan çağrılacaktır. Aslında, sâlih ameller sekizden çok daha fazladır; fakat, ihtimal, Cennet’in sekiz kapısı bu amellerin en önemlilerinin isimlerini almıştır. Bir yönüyle, Salât, Cihad, Reyyan, Sadaka, Hac, (insanları çokça bağışlayanların gireceği) Afv, (öteye görülmemiş hesaplar bırakmayan mübareklere ayrılmış) Eymen ve Zikir-İlim adındaki ebvâb, Cennet’in ilk giriş kapılarıdır; Allahu a’lem, kabul salonundan sonra, büyüklü küçüklü her güzel iş ve güzel ahlak sahipleri için ayrılmış başka bablar da vardır.

M Fethullah Gülen

Erkeklere cennette huri verileceği Kur’an’da geçiyor, kadınlar için de aynı durum söz konusu muıdur?

Cennet İslami bir kavram olarak Kur’an’da tanımlanmıştır: “O gün cennet halkı sevinç ve mutluluk dolu bir meşguliyet içindedirler. Kendileri de eşleri de gölgeliklerde tahtlar üzerinde yaslanmışlardır. Orada taptaze meyveler onların ve istek duydukları her şey onlarındır…” (Yasin Suresi, 36–55)

Demek ki, kadın olsun erkek olsun, orada her istediklerini elde edeceklerdir. Bu bakımdan aralarında fark yoktur.

Bir ayette şöyle buyrulur: “On­la­ra, pek de­ğer­li eş­ler de ver­dik. Biz o eş­le­ri, yep­ye­ni bir ya­ra­tı­lış­la ya­ra­tıp, sû­ret ve sî­ret­le­ri­ni son de­re­ce gü­zel­leş­tir­dik. Böy­le­ce on­la­rı, ashab-ı ye­min için ba­ki­re kız­lar, ko­ca­la­rı­na âşık ya­şıt­lar kıl­dık.” (Vakıa Suresi, 56/34–38)

Bizlerk, ayette belirtilen o yeni yaratılışın ihtiyaçlarını, arzu ve isteklerini bilemiyoruz. Eğer onlar kocalarından başka erkek istemeyeceklerse, bundan tiksineceklerse onlara bir sürü erkekle beraber olmalarının mümkün olduğunu müjdelemek onlar için bir özgürlük ve lütuf değil, onlara azap ve zulüm etmek olur.

Fakat ifade ettiğimiz gibi cennet mükâfat yeri olduğundan dolayı, Allah kullarına her istediğini verecek ve onların bütün ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Şunu da bilmek gerekir ki, hadisi şerifin ifadesiyle “cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, hayallere dahi gelmeyen güzellikler hazırlanmıştır.”

Adn cennetini mi yoksa firdevs cennetini mi talep etmeliyiz?

Açıklama: Hadislerden anlaşıldığına göre, Adn cenneti, cennet nimetlerinin hepsinin toplandığı bir yerdir. Bazı hadîslerde ise “Firdevs cennetini isteyin” buyuruluyor. Bunu nasıl te’lif edebiliriz?

1. Adn cenneti, bütün cennet nimetleri ile dayalı-döşeli bir yerdir. Firdevs cenneti ise, (cennet’i piramid gibi farzedersek) bütün cennet mertebelerinin birlikte müşahede edileceği en yüksek bir yer ve uç noktadır.

2. Bazı insanlarda cismanî hevesler inkişaf eder. Onları şâirâne ilhamlar ve ruhun istifade edeceği zevkler pek alâkadar etmez. Bu açıdan Adn cenneti üstündür. Bazılarında ise rûhî hevesler, duygular inkişaf etmiştir. Ruhânî halleri arzu ederler. Onlar için yeme, içme, huri vs. pek önemli değildir. Bu açıdan da Firdevs cenneti üstündür.

3. Geçmiş ümmetlerde gaybe iman, ümmet-i Muhammed’e nisbeten çok az gelişmiştir. Onlarda nazarî ilim daha galipti. Bu noktadan, bir bakıma cismaniyet cenneti diyebileceğimiz Adn cenneti, diğer ümmetlerin ufuk noktasıdır. Buna karşılık, Muhammed Ümmeti, gaybe imanda çok derinleştiği için, onlara da Firdevs cenneti hedef olarak gösterilmiştir.

M Fethullah Gülen

Dünyada güzel şeyler yiyip içen bir kimse, bununla cennet nimetlerini mi tüketmektedir?

“Dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcayıp tükettiniz; onların zevkini sürdünüz” âyetinin mazmûnunca, dünyada tadılan meşrû-gayr-ı meşrû her nimet ve lezzet, ahiretin lezzet ve nimetlerinden bir şeyler noksanlaştırır. Yalnız, burada dikkat isteyen bir nokta vardır ki, o da şudur: “Lezzetten eksilme, muâheze olunmak “sorguya çekilmek” demek değildir. İnsan, meşrû dairede aldığı lezzetlerden Âhiret’te muâhezeye tabi tutulmaz; fakat, burada tattığı lezzet ve faydalandığı nimetler ölçüsünce, Ahiret’teki mükâfat ve tadacağı lezzetlerden eksilme olur.

M Fethullah Gülen

Cennet cehennem haşirden sonra olmasına rağmen Efendimiz’in “Falanı cennette gördüm” demesini nasıl yorumlamalıyız?

Bu bir ayan-ı sabite, yani ilmî ve kaderî vücutların berzahdaki timsalleridir. İnsanlar yaratılmazdan önce, kimin cennette, kimin cehennem’de olacağı belli idi. Ve Efendimiz (sav) onların kaderine bakıyor, görüyor ve haber veriyordu.

Cennetliklerin aldığı lezzet veya cehennemliklerin çektikleri elemle ilgili haberlere gelince: Sözü edilen lezzet de, elem de cismanî değil, ya ruhanî veya akıbet itibariyledir. Zira, Efendimizin haber verdiği cennet veya cehennemdeki vücudlar ilmî vücudlardır. Evet dünyadaki vücudların haricî vücud olmasına karşılık diğerleri ilmî vücudlardır. Birincisine ilim, ikincisinde ilimle beraber meşiet ve kudret taallûk eder.

M Fethullah Gülen

Cennette insanların içlerinde kötü duyguların yer almayacağından bahsediliyor? Meseleyi izah eder misiniz?

Kur’ân-ı Kerîm “gıll u gışş” diye tabir ettiğimiz kin ve nefret gibi menfî duyguların cennet insanlarının içlerinden giderileceğini haber verir.

“(Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız.” (A’raf, 7/43)

“Biz o cennetliklerin kalplerindeki kinleri söküp atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde ve karşılıklı koltuklara otururlar” (Hicr, 15/47) âyetleri bu mes’eleyi gayet sarih ve net olarak ifade etmektedir. Bu âyetlerden anlaşıldığı üzere, cennette, kötü duygu ve düşüncelere merkezlik yapan ne kadar hassa varsa, hepsi insandan sökülüp atılacaktır. Dolayısıyla da insanlar, cennette, başkalarına karşı kin ve nefret duymayacaklardır. Zaten aksi olsaydı orası cennet olmazdı. Zira bir insanın öfkeleneceği zaman halim-selim olması, nefret duyacağı zaman içinin sevgiyle dolması, hırs duygusunun gerildiği ve insanın bütün benliğine hakim olduğu bir zamanda onun müstağni kalması imkân sınırlarını zorlayacak kadar çetindir. Nitekim dünya hayatında yaşadığımız bütün menfî durumlar buna açık birer örnektir. Demek ki bu, bizim irâdemizi, tasavvurlarımızı, gayretimizi ve gücümüzü aşan bir mazhariyettir ki, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu ve bir cennet nimeti olarak anlatılmaktadır. Bir yönüyle de bu hal, insanın melekleşmesi, beşerî garizalardan kurtulup rûhânîleşmesi ma’nâsına gelir. Böyle bir hâli kazanmak ise kolay olmasa gerek.

Esasen mes’eleye şöyle bir nükteyle yaklaşmak da mümkündür. Kur’ân-ı Kerîm: “Ve onların kalplerini birbiriyle uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan herşeyi verseydin, yine onların kalplerini te’lif edemezdin; Allah’dır ki onların arasını buldu ve uzlaştırdı. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal, 8/63) buyurur. Halbuki, yukarıdaki âyette de geçtiği üzere, mü’minler cennette, karşılıklı koltuklarda beraberce ve bir arada oturacaklar. Her iki ayeti bir arada ma’nâlandıracak olursak, belki cennette de insanlar, kin ve nefreti potansiyel olarak içlerinde taşıyacaklar ama, Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla, bu kin ve nefretin açığa çıkmasına meydan verilmeyecektir ki, bu da cennete âit bir nimettir.

Kanaatimce, konuya bir yaklaşım şekli de şu olmalıdır: Dünya ahiretin bir tarlasıdır. Buradaki müsbet ibadetler ahirette, keyfiyetlerini bilemeyeceğimiz şekilde müsbet neticeler doğuracağı gibi; buradaki negatif görünümlü ibadetler de yine orada müsbet neticeler doğuracaktır. Meselâ, nasıl namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetlerin bir cennet nimeti olarak karşımıza çıkacağı söz konusudur; öyle de çekilen sıkıntıların, ızdırapların, hastalıkların da birer cennet nimeti olarak bize bahşedileceği her zaman düşünülebilir. Nitekim, Allah Rasûlü’nün açlık sebebiyle oturarak namaz kıldığını öğrenen ve bu yüzden gözyaşı döken Ebu Hureyre’ye, Efendimiz “Ağlama ya Eba Hureyre, bu dünyada açlık çekenler ahirette açlık elemi duymazlar” mukabelesinde bulunmuş ve yerinde açlığın da ibadet sevabı kazandıracağına dikkatleri çekmiştir. Bir insanın şehevî arzularına karşı koyup iffetli olmaya çalışması, meşru zevk ve lezzetlerle iktifa edip harama girmemesi ve bedenî isteklerini ma’kul ölçüler içinde devamlı frenlemesi, cismanî buud ve derinlikleriyle, o insanın karşısına cennette hep birer nimet olarak çıkacaktır. Tohum burada atılır. Başaklar orada devşirilir. Herşey buğdaylar gibi burada değirmene dökülür, orada ambarlarda muhafaza edilen un halinde karşımıza çıkar. Her uhrevî varlık burada yaratılır, orada onlara hayat üflenir. Güzelliğe esas teşkil edecek malzemeler burada ambalajlanır, orada ise bu ambalajlar teker teker açılır ve muhteşem, müdebdeb, göz kamaştıran bir hayatın parçaları haline gelir. Aynen öyle de, insanlar burada kin, nefret, hased gibi kalbî hastalıklarına karşı savaş verir; belki bazen yenik düşer, bazen galebe çalarlar, ama, yılmadan, usanmadan, hep bu kavgalarına devam ederler ise, ahirette de, böylesine kötü duyguların kalplerinden silinmesi şekliyle mükafat görürler. Ancak onlar da bilirler ki, bu duyguların kalplerinden silinmiş olması onlara Cenab-ı Hakk’ın engin rahmetinin bir tezahürüdür. Yoksa dünyada yakından tanıdıkları ve karşılarında bazan aciz kaldıkları bu duyguların kendilerine bakan güç ve iradeyle ortadan kaldırılmış olması imkânsızdır.

Evet, kudret yurdu olan ahirette, her nimet insana “Allah” dedirttiği gibi, bu nimet de yine insanlara Allah’ı hatırlatacak ve “Allah” dedirtecektir. O Allah ki, kendisini bize “Rahman ve Rahim” olarak tanıtmaktadır. Bir hadisin de işâret ettiği gibi, dünyada O’nun rahmetinin ancak yüzde biri tecelli etmektedir. Geriye kalan kısım ise, bütünüyle ahirette tecelli edecektir. İşte böyle bir tecelli ile cennet ehlinin kalplerinden kin ve nefret duyguları silinecek ve onlar, her şeyleriyle insan olarak kalmakla birlikte âdetâ melekleşeceklerdir.

Burada son bir mülahazayı da arzetmeden geçemeyeceğim. Nice insanlar vardır ki, maddî açıdan mutluluk adına her türlü imkâna sahiptirler. Fakat içlerinde kendilerini rahatsız eden herhangi bir sebeple, hakiki huzur ve mutluluktan her zaman mahrumdurlar. Aynen onun gibi, insanlar, altlarından ırmaklar akan, her türlü konfor ve rahatın mevcut olduğu bir cennette dahi olsalar, eğer içlerinde kendilerini rahatsız edecek bir duygu, bir endişe var ise, orası onlara hususî bir cehennem olacaktır. Yani insan cennette olabilir, etrafında huri-gılman bulunabilir; fakat kalbi sürekli huzura açık ve huzursuzluğa götürücü sebeplere kapalı değilse, o insan yine rahatsızlık duyabilir. Halbuki insanın rahatsızlık duyduğu yer cennet değildir. Öyleyse insanın bulunduğu mekânın cennet olması ne ölçüde önemli ise, o insanın iç dünyasının cennete göre ayarlanmış olması da o derece önemlidir ve hamd edilmesi gereken en büyük nimet de işte budur!

M Fethullah Gülen

Cennete giden kadınlara ne gibi ikramlar vardır?

Açıklama: Cennete giden erkeklere huri verileceğinden bahsediliyor. Peki, cennete giden kadınlara ne gibi ikramlar vardır?

Ahirette cisimlerimiz oraya uygun bir hal alacak, duygu ve zevk anlayışımız da oraya göre olacaktır. Ahirette arzularımızın, duygularımızın, isteklerimizin dünyadaki gibi olacağını söylemek isabetli değildir. Gerçi Kur’an’da, cennetliklere verilecek nimetler, dünyada bildiğimiz nimetlerin (bunların içinde huriler de vardır) isimleriyle anılmış, “bağ, bahçe, çiçek, köşk, huri, gılman ve çeşitli meyveler” zikredilmiştir, ama bunlar yalnızca isim bakımından benzerler, mahiyetleri tamamen farklıdır. Ayette bu durum anlatılırken, “İman edip makbul ve güzel işler yapanları müjdele: Onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Öyle cennetler ki ne zaman, meyvelerinden kendilerine bir şey ikram edilirse: ‘Bu, daha önce de dünyada yediğimiz şey!’ diyecekler. Oysa bu, onların aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacaktır. Orada onların tertemiz eşleri de olacak ve onlar orada devamlı kalacaklardır.” (Bakara Suresi, 2/25) Dünyada çeşitli zaafları, arzuları, zevkleri olan insanları güzel davranışlara teşvik için cennet nimetlerinden bahseden Kur’ân, cennetteki nimetlerin onlara ait özel isimlerini dünya hayatında bilmek mümkün olmadığı için, dünyada bildiğimiz ve hoşlandığımız nimetleri zikretmiş, insanları bunlarla teşvik eylemiştir. Sevgili Peygamberimiz de (s.a.s.) “Bana şu atımı, kılıcımı… verecekler mi?” diye soranlara “Evet” demiş, ama arkasından da “Rabbimiz Allah’tır, deyip sonra da istikamet üzere, doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip: ‘Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vâd edilen cennetle sevinin!’ derler. Dünya hayatında da, âhirette de biz sizin dostunuzuz. Orada sizin canınızın çektiği her şey, gafur ve rahîm’den bir ikram olarak sizindir. Hem orada siz bütün istediklerinize kavuşacaksınız.” (Fussilet Suresi, 41/30-32) ayetlerini okumuştur.

Cennetin nimetleri anlatıldıktan sonra en büyük nimetin Allah’ın ahirette mü’minlerden razı olduğunu beyan etmesidir. Bu durum, Âl-i İmran suresinin 15. ayetinde anlatılır. Ahirette Allah’ın cemalini müşahede etmek (güzelliğini görmek), rıdvanına nail olmak diğer bütün lezzetlerin üzerindedir.

Evet, bu çerçevede erkeklere huri verildiği gibi kendisine dünyada eşlik eden eşi de -eğer saliha bir kadın ise- onunla beraber olacaktır. Erkeklerin cennette faydalandığı bütün nimetlerden kadınlar da faydalanacaktır. Kadın olmak, köle olmak, sakat olmak önemli değildir. Önemli olan Allah’ın huzuruna selim bir kalple ve salih amelle gidebilmektir. Allah (c.c.) insanın cinsiyetine, makamına değil onun kalbine bakar. Ahiret, kudret yurdudur. Orada Allah’ın kudreti konuşacaktır. Ondandır ki kişi bir şeyi istediğinde hemen onu önünde buluverecektir. Bunu dünyayla kıyaslayarak cenneti anlamaya çalışmak akıntıya karşı kürek çekmekten başka bir şey ifade etmez.

Cennetin bütün nimetleri hem erkekler hem de kadınlar içindir ve huriler de buna dâhildir, yani kadınlara da huri verilir. Huri deyince biz bu dünyadaki bakış seviyemizle hemen şehevi düşünüyoruz. Ancak Cennetteki nimetler de zevkler de dünyadakilerden farklıdır. Bunu da görebileceğimiz bir hadiste Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurur: “Cennet ehlinin bir çarşısı vardır. Her cuma oraya gelirler. Derken kuzey rüzgârı eser, elbiselerini ve yüzlerini okşar. Bunun tesiriyle hüsün ve cemalleri artar. Böylece ailelerine, daha da güzelleşmiş olarak dönerler. Hanımları: ‘Vallahi, bizden ayrıldıktan sonra sizin cemal ve güzelliğiniz artmış!’ derler. Erkekler de: ‘Sizler de, Allah’a kasem olsun, bizden sonra çok daha güzelleşmişsiniz!’ derler.” (Müslim, Cennet 13) Bu hadis de bize cennetin tamamen farklı bir boyutta olduğunu ve nimetlerin dünyayla kıyaslanmaması gerektiğini gösterir.

Cennetle alakalı bazı hadisleri buraya alıyoruz ki, cennetin farkı iyice ortaya koyulmuş olsun:

Bir adam Resulullah’a (s.a.s): “Cennette at var mı?” diye sordu. Aleyhissalatu vesselam da: “Allah Teala hazretleri seni cennete koyduğu takdirde, kızıl yakuttan bir at üzerinde orada dolaşmak isteyecek olsan, o seni istediğin her yere uçuracaktır” buyurdular. Bunun üzerine diğer biri de: “Cennette deve var mı?” diye sordu. Ama buna Aleyhissalatu vesselam öncekine söylediği gibi söylemedi. Şöyle buyurdular: “Eğer Allah seni cennete koyarsa, orada canının her çektiği, gözünün her hoşlandığı şey bulunacaktır. (Tirmizi, Cennet 11)

Resulullah (s.a.s) buyurdular ki: “Allah Teâlâ Hazretleri ferman etti ki: ‘Ben Azimu’ş-Şan, salih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen nimetler hazırladım.’ Hadisi rivayet eden Ebu Hureyre (r.a) ilaveten dedi ki: “Dilerseniz şu ayet-i kerimeyi okuyun, (Mealen): ‘İşte onların dünyada yaptıkları makbul işlere mükâfat olarak gözlerini aydın edecek, gönüllerini ferahlatacak hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.’ (Secde, 32/17) (Buhari, Bed’ül-Halk 8, Tefsir Secde 1, Tevhid 35; Müslim, Cennet 2)

Cennete giren herkes Allah’ı (celle celaluhû) görebilecek mi?

Cennette bulunanların nail olabileceği en büyük mutluluk ve nimet, Allah’ın kendisini kullarına göstermesidir. Allah (c.c.) bu durumu bizzat kendisi bize haber verir: “Yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlayacaktır, Rabbilerine bakacaklardır.”(Kıyâme Sûresi, 75/22-23.) Bu âyetin anlamının bu şekilde anlaşılması gereğini teyit eden sahih bir rivâyette ise, şöyle buyrulur: “Muhakkak ki siz şu Ay’ı gördüğünüz gibi, Rabbinizi de göreceksiniz, ve orada izdihamdan ötürü birbirinize zarar vermiş de olmayacaksınız.”

Bu hadis-i şerifte Allah’ın mü’minler tarafından ‘Ay’ın görülmesi gibi’ görüleceği belirtiliyor. Esasında bu ifade, Allah’ın görülmesi hususunda belirebilecek bir şüpheyi kesin bir cevapla ortadan kaldırmak içindir; yani Allah’ın mutlaka görüleceğini vurgulayan bir ifadedir, yoksa insanların, Allah’ın Zat-ı Ulûhiyetini olduğu gibi görecekleri/idrak edecekleri anlamına gelmez. Böyle düşünmeye “Gözler O’nu idrak edemez, O gözleri idrak eder.”(En’am sûresi, 6/103.) âyeti de izin vermez. Zira yaratılan, Yaratanını hiçbir zaman olduğu gibi ihata edemez. Şu hâlde -keyfiyeti bizce meçhul olan bir şekilde- Cennet’teki her bir mü’min, dünyada imanını, marifetullahını inkişaf ettirdiği ölçüde Allah’ı görecektir. Buna göre, herhangi bir mü’minle, peygamberlerin Allah’ı görmeleri, keyfiyet açısından farklı olacaktır.

Netice olarak, cennet ehlinin her istediği yerine getirilecektir. Cennetlik birinin en büyük isteklerinden biri de Allah’ı görmek olacaktır. Cennetine koyduğu ve onlardan razı olduğu kullarını Allah, elbette bu isteklerinden mahrum bırakmayacak ve kendisini onlara gösterecektir. Fakat biz meseleye bütün kalbimizle inanmakla beraber, bu görünmenin ve görmenin keyfiyetini (nasıl olacağını) bilemeyiz.Allah her şeyin en iyisini bilir.

Kur’an’da cennet nimetlerinin cismani yörüngeli anlatılmasının hikmeti nedir?

Açıklama: 

Kur’an’da, insanın cismen ve şehevî olarak arzu duyduğu hususlarla alakalı bazen teferruatlı tasvirler bulunmakta ve bunlar cennette mükafât olarak vaat edilmektedir. Mesela el değmemiş bakirelerden, bağlardan, bahçelerden bahsedilmektedir. (misal olarak İnsan, Vakıa ve Nebe surelerine bakılabilir) Bazılarınca bu husus tenkit konusu oluyor ve mukaddes kitabımız hakkında ağza alınmayacak laflar ediliyor. Bu ayetleri nasıl anlamalı ve bu tenkitçilere karşı cevabımız ne olmalı?

Kur’an’da insanların şehevi yönlerinden, uzuvlarından, zevklerinden ve bunların cennette bulunacağından bahsedilmesi hem haktır hem tabiîdir hem de hikmetlidir. Allah (c.c), insanın yaratıcısı olduğundan dolayı onun ihtiyaçlarının ne olduğunu en iyi bilendir. İnsanın en önemli yanlarından biri de şehvettir. Bu yön iyi yolda kullanılırsa insanı yüceltir, kötü yönde olursa insanı alçaltır. Şehvet aynı zamanda insan için en tehlikeli imtihan unsurlarındandır. Çokları bu unsur yüzünden imtihanı kaybetmekte ve ebedi hayatını bu yüzden tehlikeye atmaktadır. İşte, insana hitap eden ve insanın dünya ahiret saadetini vaadeden Kur’an, şehvetin imtihan yönünü belirtmekle beraber, şehevî yönden insanı bekleyen mükafaatları da bildirmektedir ki insan bu dünyada şehvetinin altında kalıp ezilmesin, helaliyle iktifa etsin, harama karşı sabretsin ve o büyük mükâfatları kaçırmasın. Bu sebeple, Kur’an’da karşı cinsin cazibesinin anlatılması büyük bir hakikattir. Bu hakikati iyi anlayan bir insan, dünyada bu imtihan unsuruna karşı sabreder ve der ki, burada biraz sabır var ama Allah ötede bunları lutfedecektir hem de dünyadakinden daha güzel, daha daimi bir şekilde.. Ayrıca sadece kadın unsuru değil, bağ bahçe, içki gibi şeyler de bazen teferruatıyla Kur’an’da nazara verilmektedir.

Genel manada anlamamız gereken husus kısaca şudur: Bu dünyada Allah tarafından yasaklanan şeyler nelerse, cennette bunlar serbest bırakılacaktır. Tabi ki livata vs. hariç. Çünkü o fıtrî değildir. Dünyada ibadet ve sabır türünden emredilen şeyler de nelerse, bunlar cennette olmayacak, insan bunlarla mükellef tutulmayacaktır. Tabiri diğerle, burada imtihan olarak yasak edilen bütün cazip şeyler, ötede ebedi olarak helal kılınacaktır. Kuran, bu hususları beyan etmekle, cennete olan iştiyakı artırmakta ve dünyadaki geçici zevklere dalmaktan korumaktadır.

Kur’an’daki bu gibi ayetlerle alay edenler, onları diline dolayanlar ya her fırsatta saldırmak isteyen düşmanlardır, düşmanlıklarını ortaya koyuyorlar ya da cahildirler, insanın mahiyetini, ihtiyaçlarını, beklentilerini.. görmezlikten, anlamazlıktan geliyorlar, adeta kendilerini inkar ediyorlar. Hâlbuki Kur’an, insanı anlatıyor, onun gizli açık ihtiyaçlarına cevap veriyor, onu her yönden tatmin ediyor, ötede de tatmin olacağını haber veriyor. Öyleyse bu tür ayetlerde yadırganacak bir durum yoktur. Gayet tabiidir, güzeldir, ihtiyaçtır.

Hayvanlar cennete girecek mi? Girecekse hangileri girecek?

Allah’ın (c.c) isimlerinden biri de Hakîm’dir. Hakîm, hikmetle yaratan, hikmetle iş yapan demektir. Bu isim, yaratılan şeylerin boşa gitmemesini, israf edilmemesini, yokluğa atılmamasını gerektirir. Buradan hareketle hayvanların da yokluğa atılmayacağını, onların ötede bazı şekil ve hallerde hayatlarını devam ettireceklerini çıkarabiliriz. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, konuyla alakalı olarak özetle şöyle demektedir: Hayvanların ruhlarının bâki kalacağı, Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselam) Hüdhüd kuşu ve karıncası, Hazreti Salih’in (aleyhisselam) devesi ve Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi bazı hususi hayvanların hem cesetleriyle hem de ruhlarıyla baki kalacağı, her tür hayvanın kullanılmak üzere ara sıra ceset  giyeceği sahih rivayetlerden anlaşılacağı gibi(1), hikmet, hakikat, rahmet ve rubûbiyet öyle iktiza eder.(2)

1- Begavî, Meâlimü’t-tenzil, 3/154; Ebu’s-Suud, Tefsiru Ebi’s-Suud 5/212.

2- Şualar, Üçüncü Şua, s. 66.

Hıristiyanlar cennete girebilir mi?

“Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resûlullah” demeyen, bu hakikate inanmayan cennete giremez. Hıristiyanların ve diğer gayr-i müslimlerin bülûğa ermeyen çocukları öldüklerinde mükellef olmadıkları için cennete gireceklerdir. Mükellef Hıristiyanlar, eğer fetret ehli değillerse Allah’ı ve Efendimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) kabul etmedikten sonra cennete giremezler. Fetret ehli iseler, fetret ehlinin kurtulacağına dâir ulemâ ittifak ediyor. Zamanımızda ise fetretin devam ettiği hükmü ağır basmaktadır. Fakat kimin ehli fetret olduğunu kimin olmadığını bilmek normal şartlarda çok zordur. Bu ancak ehl-i keşfe müyesser olur. Günümüzde fetretin devam ettiğini belirten, ehl-i keşif zâtlardan Bediüzzaman Hazretleri, bu konudaki bir müşâhedesini, hakîkatten aldığı haberi, manevî ihtârı şöyle dile getiriyor:

(Gayet ehemmiyetlidir)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musîbet-i beşeriyeden bîçarelere gelen felâketler, helâketler, sefâletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musîbetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevî merhamet ve mükâfat vardır ki, o musîbet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musîbet-i semâviye, masumlar hakkında bir nevî şehâdet hükmüne geçiyor.

Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa’da Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimât, bu elîm elem-i şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

O musîbet-i semâviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musîbeti hiçe indirir.

On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem’den kurtarır. Çünki âhirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedî’ye (aleyhissalâtü vesselâm) bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhirzamanda Hazret-i İsa’nın (aleyhisselâm) din-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (aleyhissalâtü vesselâm) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felâketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaîfler, müstebid büyük zalimlerin cebr ü şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalaletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîn’e hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem-i şefkatten teselli buldum. (Kastamonu Lâhikası, Şahdamar Yay. s.83).

Dikkat edilirse, burada Üstad Hazretleri, meseleyi masûmiyete, mazlûmiyete ve Hazreti İsâ’ya mensubiyete bağlıyor ve bu sıfatlara sahip olanların kurtuluş ümidinden bahsediyor. Yoksa meseleyi umûmîleştirip bütün Hıristiyanlar cennete girecek demiyor.

Not: Sitemizden “fetret” kelimesiyle arama yapınız.

Bebek olarak ölenler cennete gidiyorsa o halde dünyaya gönderilmelerinin hikmeti nedir?

Hayatın bin bir hikmeti vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle hayatın bize bakan fayda ve hikmeti bir ise, Allah’a bakan yönü bindir. Bir insanın bir dakikalık hayatı bile Allah nazarında çok değerlidir. Çünkü onu Allah bir sanat harikası olarak yaratmıştır, ona hikmetler takmış, maslahatlar yüklemiştir. Bu yüzden biz meseleyi, kendi dar ufkumuza göre değerlendirmemeli, bu hikmet ve maslahatları görmeye çalışmalıyız.

Anne baba sevinir çocuğumuz oldu diye, sonra da onu kaybedince üzülürler. Bu durumda eğer sabrederlerse kazanırlar, ahiret adına büyük bir yatırım olur. Orada çocuklarıyla ebediyyen beraber olurlar.  Belki çocuk büyüseydi, cenneti kazanamayacaktı. Belki çocuk ölmeseydi, anne babası ve kardeşleri bu kadar ahirete bağlanmayacaklardı ve onlar da kaybedeceklerdi. Ölüm, onları ahirete bağladı..vs. Bunun gibi pek çok hikmet düşünülebilir.

Hayatın anlamı için Bediüzzaman Hazretlerinin 30. Lem’a’daki Hay isminin tefsirine, ayrıca çocuk taziyenamesi olan 17. Mektuba bakmanızı tavsiye ederiz.

Yalnız Allah’a inanıp Peygamberimiz’e inanmayan bir insan Cennet’e girer mi?

Tefsir, hadis ve kelâm kitaplarında ulemâ, Efendimiz’in devrini ve sonrasını idrak ettikten sonra O’nu (aleyhissalâtü vesselâm) tanımadan necat söz konusu olmadığı hususunu açıkça ifade etmektedirler. Bazı kimseler Efendimiz’e karşı anlamsız bir inat içindedirler. Kaldı ki, Efendimiz onlara kapalı da değildi; bilinip kabul edilmemesi çok garip düşmektedir.

Ancak şunu da ifade etmeliyim ki, O’nu kabul etmeyenlerin hepsi aynı ölçüde mülhit değildir. O’na açıktan karşı çıkanlar ve getirdiklerine savaş ilân edenler, âkıbetlerini bütün bütün karartmış ve azab-ı ilâhîye istihkak kesbetmiş sayılırlar. Çünkü bunlar tam mülhittirler ve her türlü mesaviye de açıktırlar. Allah, eski devirlerde bu türlü mülhitlerden, Lut kavmi gibi bazılarını yerin dibine batırmış, Âd kavmi gibilerini fırtınayla cezalandırmış, Semud kavmi gibi inatçıları da bir sayha ile hâk ile yeksân etmiştir. Günümüzde Müslümanlar, Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi bir kaptana dayandıkları, O’nun mesajını neşrettikleri için geçmiş kavimlerde olduğu gibi toptan helâk olmayacaklardır. Eğer O’na inananlar olmasaydı, dokuz-on asırdır şüheda kanıyla yoğrulmuş bu toprakta, Allah bugünküleri de –ama başka şekilde– mutlaka cezalandırırdı.

Mevzuyla alâkalı ikinci bir husus da, biz Müslümanlar olarak dünyaya İslâm mesajını duyurmadık. İslâmî hak ve hakikati onlara ulaştıramadık. Bu sebeple hakikat onlara karşı kapalı kaldı. Allah, onları hesaba çekerken, bizi de İslâm’ı onlara götüremedik diye hesaba çekecektir.

Üçüncüsü, insanlık içinde, Efendimiz’i hiç duymayan, çok ücra yerlerde bulunan kimseler, bir nevi fetret hayatı yaşamaları itibarıyla –Büyük bir müceddidin beyanına dayanarak ifade ediyorum– inşâallah onlar, fetret devri insanının tâbi olduğu muameleye tâbi olurlar.[1] Çünkü onlar ötede diyebilirler ki: “Müslümanlar bize İslâm hakikatini getirmediler; yâ Rabbi, getirseler inanırdık!” ihtimal, Cenâb-ı Hak da onlara farklı muamelede bulunur.

Soru: Bir hadis-i şerifte, “Lâ ilâhe illallah” diyen, Allah’a eş koşmayan kimsenin Cennet’e gireceği[2] ifade ediliyor. Bu söz, hangi anlamda söylenmiştir?

Gönülden “Lâ ilâhe illallah” diyen, bunu iz’an eden, muktezasını kabullenen ve tasdik eden kimse mü’min demektir ve böyle bir kimse Allah’ı mâbud-u mutlak, maksud-u bi’l-istihkak olarak kabullenmiş demektir. Efendimiz böyle bir kimsenin Cennet’e gireceğini pek çok sahih hadisinde ifade buyurmuşlardır.

Bunun mânâsı şudur: Bir insan “Lâ ilâhe illallah” der, Allah’a karşı ahd ü peymânda bulunur ve bu mazmuna sadakat içinde ruhunu O’na teslim ederse, Allah böyle bir kişiye dilerse azap eder, dilerse onu Cennet’e koyar. Başka bir hadiste bu husus şöyle dile getirilmektedir: “Lâ ilâhe illallah” diyen ve bunun ışığında imandan, irfandan nasiptar olan kimseyi Allah, sonsuz rahmeti gereği ebedî Cehennem’de bırakmaz. Bazı bâtıl mezheplerden, bu türlü kimselerin ebediyen Cehennem’de kalacağına kâil olanlar da az değildir.

Bu arada “Lâ ilâhe illallah” ile kurtulan bir zümre de olacaktır. Bu zümreye ait insanlar hayatlarında ibadet ü taat yapacak kadar değil, sadece “Lâ ilâhe illallah” diyecek kadar bir fırsat bulmuşlardır. Ben biraz da bu tarafa temayül ederek bu hadisin bu zümreye mahsus olabileceğini düşünüyorum. Yoksa bu, onun uzun süre sadece “Lâ ilâhe illallah” diyerek yaşadığı mânâsına değildir. Ancak bunlar, ikrar ve tasdiklerinde sadakat içinde olurlarsa, Allah da dilerse onları affeder. Öyle olmuştur ki bir şahıs Müslüman olmuş, ardından hemen bir harbe iştirak ederek şehit düşmüş ve bir namaz kılma bile kendisine nasip olmamıştır.[3] İşte böyle bir insanın “Lâ ilâhe illallah” demesi onu kurtarır. Diğerlerine gelince, Allah dilerse affeder, dilerse azap eder. Evet, “Lâ ilâhe illallah”ı küçük görmemek gerekir.

[1] Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası s.83. [2] Buhârî, tevhîd 33; Müslim, îmân 153. [3] Müslim, imâret 144.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz