Defni yapılmış bir cenazeyi nakletmek caiz midir?

Açıklama: Ben Hollanda’da yaşıyorum. Arkadaşımın bundan 23 yıl once 14 aylık iken vefat eden erkek kardeşinin mezarının toprak müddeti dolduğu için (24 yıl için 2400 euro yeni kontrat için bir yıl içinde karar bekliyorlar)üç seçenek sunuluyor. 1- Cenazenizi alın istediğiniz yere götürün. 2- Cenazenizi yakalım küllerini size verelim. 3- Yeni 24 yıllık kontrat imzalayalım. Biz bu hususta evladımıza nasıl sahip çıkabiliriz diye bana sual yönelttiler. Bu konuda bizlere yardımcı olabilir misiniz.

Cenazenin, gömüldükten sonra başka yere nakledilmesi, bir zaruret olmadıkça caiz görülmemiştir. Zarurete misal olarak da, kabrin gasbedilmiş bir toprak olduğu anlaşılması, birisinin sonradan sahip olduğunun ortaya çıkması, kabri deniz ya da ırmak sularının basması, düşman yurdunda kalıp gereken hürmetin gösterilmemesi gibi halleri göstermişlerdir. Bu tür hükümlerin beyan edildiği dönemlerde mezar parası gibi şeyler söz konusu olmadığı için bunlar konuşulmamış olabilir. Bugün eğer bu bahsettiğimiz şartlardan biri söz konusu ise cenaze nakledilebilir. Ayrıca 24 yıl için 2400 euro ödemek size külfet oluşturuyorsa, ciddi manada zorlanıyorsanız nakletmeyi düşünebilirsiniz. Ancak, böyle bir külfet yoksa, rahatlıkla veya biraz zorlanarak da olsa ödeyebilecekseniz, ödeyin ve mezarı hiç açmayın…

Not: 24 yılda bir cenazenin kemikleri dahi çürümüş olabilir. Toprağa göre değişir. Bu durumda götürecek bir şey bulamayabilirsiniz.

Ölüye telkin caiz midir?

Açıklama: Cenaze defnedildikten sonra ölüye telkin yapılıyor. Bunun dinimizdeki yeri nedir? Kaynaklarda bununla ilgili bir delil mevcut mudur?

Ölüye telkin yapılmasına dair zayıf rivayetler olsa da bu meselenin Kur’an ve Hadiste tatmin edici bir yeri yoktur. Ölümden sonra, ölenin arkasından onun adına istiğfar edilmesi ve sevabı ona bağışlanmak üzere sadaka verilmesi tavsiye edilmiştir. Esas olan ölümden önce telkin yapılmasıdır ve ölümden sonra insanın teklif (mesuliyet) dairesinden çıkmış olmasıdır.

Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir hadiste Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururlar: “Ölüm haline gelene (sekeratta yaşayana) “Lâ ilâhe illallah”ı telkin edin. Muhakkak ki o, selin binaları yıktığı gibi hataları yıkar. Sahabi sorar: “Dirilere nasıldır?”Efendimiz buyurur ki, “Daha güzel yıkar, daha güzel yıkar.”(Abdürrezzak, 3/387)

Kelime-i tevhidle beraber özellikle ölüm anında hastaya Yasin okunması çok tesirlidir.

Telkinden maksat, insanın Allah’ın huzuruna varmadan önceki son sözünün kelime-i tevhid olmasıdır. Hadiste de ifade edildiği gibi, “Kimin son sözü La ilahe illallah olursa, cennete girer.”(Müslim, Cenâiz, 1-2: Ebû Dâvud, Cenâiz, 16)

Ancak, yine de tesiri yaratan Allah’tır. Zaman-mekan elinde olan Allah, duayı alır kime gönderilmişse ulaştırır. Allah’ın bileceği iştir. Bundan dolayı da kabrin başında Kur’an okuyup, dua ederek ölüye bağışlamakta mezhep imamlarımızın çoğu bir mahzur görmemişlerdir.

Kabir ziyareti nasıl olmalıdır?

Kabirleri ziyaret etmek, genel olarak müstehabtır. Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyaret etmek mendup sayılmıştır. Kadınların kabirleri ziyaret etmesi ise, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve oralarda değişik bid’atlara girme gibi bir fitne korkusu olmadığı zaman câizdir. Peygamber Efendimiz (sav), henüz kader inancının kökleşmediği ve câhiliye alışkanlıklarının devam ettiği bir dönemde kabir ziyaretini muvakkaten yasaklamış, fakat daha sonra serbest bırakmıştır.

Kur’an-ı Kerîm’e saygıdan dolayı, oraların nezih yerler olmaması yönüyle ‘kabirlerde Kur’an okunmaz’ diyenler olmuştur. Fakat, günümüzde türbeler ve mezarlıklar temiz, bakımlı ve görümlü yerlerdir; hatta bazılarında yerlere sergi bile serilmiştir. Oralarda tazimle Kur’an okumanın Allahu a’lem mahzuru yoktur.

Aslında mezarlarda Kur’an okunacağına dair kesin bir dini hüküm yoktur. Selefi sâlihînden bazılarının kabir ziyareti sırasında Yasin ve Mülk Sûrelerini okudukları rivâyet edilir. Onbir defa ihlas okunabileceğini de Hedyu’n Nebî gibi bazı kitaplarda görmüştüm. Oralarda insanları tenbihe matuf genel manzara ve atmosferi değerlendirerek bir iki söz söyleme matlup olsa da, kabristanda konuşulacağına ve nutuk atılacağına dair bir şey de yoktur dinimizde. Günümüzde olduğu gibi nutuk atmalar, saygısızca bağırıp çağırmalar, çığlıklar, dua yapıyorum diye millete Peygamberin ağuşunda yer ayırmalar ve insanın en ciddi olması gerektiği yerde küstahlıktan başka bir şey ifade etmeyen çirkin davranışlar yoktur.

Peygamber Efendimiz’in (sav) zaman zaman kabir ziyaretinde bulunduğunu ve oradaki davranışını hadis kitaplarında görüyoruz. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm, kabristana uğradığında mezarlara dönerek: “Esselamu aleyküm (selam üzerinize olsun) ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiniz. Biz de arkanızdan geleceğiz.” buyuruyor.

Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Biz bir cenaze vesilesiyle Baki’u’l-Ğarkad’da idik. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm çıkageldi ve yanımıza oturdu. Biz de etrafında (halka yapıp) oturduk. Elinde bir çubuk vardı. Çubuğuyla yere bir şeyler çizmeye başladı. Sonra: “Sizden kimse yok ki, şu anda cennet veya cehennemdeki yeri yazılmamış olsun!” buyurdular. Cemaat: “Ey Allah’ın Rasûlü!”, dedi. “Öyleyse hakkımızda yazılana itimad edip ona dayanmayalım mı?” “Çalışın.” buyurdular. “Herkes kendisi için yaratılmış olana erecektir. Cennetlik olanlar, saadete götüren amelde muvaffak olacaktır. Şekâvet ehli olanlar da şekâvete götüren amelde muvaffak olacaktır!”

Sonra şu meâldeki ayeti tilavet buyurdular: “Malını Allah yolunda harcayıp O’na saygı duyarak haramdan sakınan; o en güzel kelimeyi, kelime-i tevhîdi tasdik eden kimseyi, Biz de en kolay yola muvaffak ederiz.” (Leyl, 92/57)

Bir başka defa da, Efendimiz (sav) kabristana gidiyor. Mübarek simasında elem izleri beliriyor. Sebebi sorulunca kabirdeki iki kişinin azap görüyor olduklarını; bu azabın büyük bir şeyden değil de, birinin bevl ihtiyacını giderirken temizliğine dikkat etmemesinden ve diğerinin de nemîmede (koğuculukta, söz taşımada) bulunmasından dolayı olduğunu söylüyor. Sonra yaş bir odun parçası alıyor, ikiye ayırıyor. Her kabrin başına birer tane dikiyor. Niye öyle yaptığının sorulması üzerine de “O ağaç parçaları kuruyana kadar kabirdeki o iki kişinin azaplarının hafifletileceğini ümit ettiğini” ifade buyuruyorlar.

Bir başka kabir ziyaretini İbn Mes’ud (ra) şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamber (sav) yere çubukla, kare biçiminde bir şekil çizdi. Sonra, bunun ortasına bir hat çekti, onun dışında da bir hat çizdi. Sonra bu hattın ortasından itibaren bu ortadaki hatta istinad eden bir kısım küçük çizgiler attı.

Rasûlullah (sav) bu çizdiklerini şöyle açıkladı: “Şu çizgi insandır. Şu onu saran kare çizgisi de eceldir. Şu dışarı uzanan çizgi de onun emelidir. (Bu emel çizgisini kesen) şu küçük çizgiler de musibetlerdir. Bu musibet oku yolunu şaşırarak insana değemese bile, diğer biri değer. Bu da değmezse ecel oku değer.”

Efendimiz’in (sav) ölümü ve eceli hatırlatışı sahabenin gözlerini yaşartmış, Hz. Osman gibi bazıları ağlamışlardı. Evet, orası ağlanacak bir yerdir. Kabir, insanın bir gün kendisinin de içine gireceğini düşünmesi gereken bir yerdir. Orası ‘ya kurtulurum ya kurtulamam’ mülahazasına bağlı olarak geçilmesi gereken bir mekandır.

İbn Mes’ud (ra) rivayet ediyor: “Rasûlullah (sav) buyurdular ki: “Ben size kabir ziyaretini yasaklamıştım, fakat artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü kabir ziyareti, dünya bağını kırar, ahireti hatırlatır.” Hadis-i şerifte de görüleceği üzere burada hükmün menâtı (sebep ve hikmeti) dünyanın fâni olduğunun düşünülmesi ve ahiretin hatırlanmasıdır.

Maalesef, şimdilerde mezarlar pek çoklarına bir şey ifade etmiyor. Eğer hükmün menâtı ahireti hatırlamaya matuf ise, şimdi mezarlar ziyaret edilmese de olur. Gerçi, Üstad Hazretleri, “Ve o gençliğin suiistimâliyle gelen hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere ve kalb ve ruhun gıdasızlık ve vazifesizliğinden neş’et eden sıkıntılarla meyhanelere, sefahethanelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahanelerden ve hapishanelerden ve meyhanelerden ve kabristandan sor. Elbette, ekseriyetle gençlerin gençliğinin suiistimalinden ve taşkınlıklarından ve gayrı meşru keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvahlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.” diyor ve nimetlerin kadrini bilmek, kıymetini anlamak için kabirleri ziyaret etmek gerektiğini de zikrediyor. Fakat neylersiniz ki, bugün insanların kalbleri ölmüş. Çok az kimse etrafına ibretle bakıp, muhasebe ve murakabede bulunuyor.

M. Fethullah Gülen

Ölümden sonra telkin yapılır mı? Arkasından Yasin-i Şerif okunur mu?

Allah Rasulüne isnad edilen telkine dâir zayıf rivayetler var; Allah dilerse fayda verir. Ama, esas olan, insanın ölünce teklif dâiresinin dışına çıkmış olmasıdır. Onun için bu telkin, daha dünyada iken ve rûhunu teslim etmeden evvel yapılmalıdır. Zira, son söz ve mülâhazaların tevhidle alâkası çok mühimdir. Mezarlarda yapılan telkinin Kitap ve Sünnet’teki yeri itibariyle çok tatmin edici değildir. Yasin-i Şerif’in de ölüm anında okunması lazımdır ki; sekerattaki insan onun ma’nâ ve muhtevasıyla dolsun-taşsın, merciin ve meabın Allah olduğunu bilsin, tefekkür ve tezekkür kapıları ona açılsın. Bununla beraber, ölünün ardından okunmasında ve sevabının bağışlanmasında da bir beis olmasa gerek…

M. Fethullah Gülen

Kabir ziyaretinin âdâbı ve yasak olan uygulamalar nelerdir?

Dinimiz, kabir ziyaretini teşvik etmekle kalmamış, bunun şekil ve usûlünü de ta’lim buyurmuştur. Özellikle günümüzde kabristanlarda ve türbe başlarında işlenen bid’atlere baktığımızda, her amelimizde olduğu gibi kabir ziyaretinde de dinin getirdiği usul ve prensiplere ne kadar ihtiyacımız olduğunu anlıyoruz. Dinimiz yasakladığı hâlde ölülere kurbanlar kesilmekte, onlardan dilekler dilenmekte, kabirlere mum dikme, çaput bağlama gibi yapanların dahi ne yaptıklarının farkında olmadıkları günahlar irtikâp edilmekte ve kabirdekilere karşı saygısızlık sayılacak tarzda hareketlerde bulunulmaktadır. Bütün bunlar, kişiyi şirke sokabilecek davranışlardır.

Dinimizde hayatta olanlar kadar ölüler de muhteremdir ve onlar da saygıya layıktır. Dolayısıyla cenazelere saygı gösterdiğimiz gibi vefat edenlerin kabirlerine de saygı göstermeliyiz.

Kabristanlar kişinin kendisini muhasebeye çekeceği ibret mekânları olduğu için oralarda yüksek sesle ağlama, bağırıp çağırma gibi davranışlardan uzak durulmalıdır. Nitekim hadis-i şeriflerde ölen kimsenin, kabrinin başında feryâd ederek ağlayanlar yüzünden azâb göreceği, sıkıntı duyacağı haber verilmiştir.[1]Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir hadislerinde de: “Kim, ölen bir kimse için; avuçlarıyla yanaklarını döver ve yakasını yırtarsa ve Cahiliye âdeti olarak bağırıp çağırırsa o bizden değildir.”[2] buyurarak kabir başında kaderi tenkit manasını taşıyan davranışlardan uzak bulunulması gerektiğini ifade etmiştir. Aynı durumu ifade sadedinde Ebû Musa el-Eşârî Hazretleri de şöyle buyurmuştur: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bizi uzaklaştırdığı şeylerden ben de sizi uzaklaştırıyorum, yasaklanan şeyler şunlardır: “Saçını başını yolmak, yaka paça yırtmak, sesini yükselterek bağırıp çağırmak.”[3]

Aynı şekilde mezarda yatanlar aleyhinde konuşmaktan ictinab etmek ve diline sahip olmak da dikkat edilmesi gereken hususlar arasındadır.  Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ölenlerin aleyhinde konuşmaktan bizleri menederek: اُذْكُرُوا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ وَكُفُّوا عَنْ مَسَاويهِمْ“Ölülerinizin iyiliklerini anınız, kötülüklerini anmayınız.”[4];bir başka hadiste de وَنَهَيْتُكُمْ عَنْ زِيَارَةِ الْقُبُورِ فَمَنْ أَرَادَ أَنْ يَزُورَ فَلْيَزُرْ وَلَا تَقُولُوا هُجْرًا “İsteyen (kabirleri) ziyaret etsin (fakat ziyaret esnasında sakın) kötü söz söylemeyiniz.”[5] buyurmuştur.

Dinlenmek maksadıyla bile olsa zaruret bulunmadıkça kabrin üzerine oturmak mekruhtur. Kabirlerin üzerinde yürümek ve onlara yaslanmak da aynı hükme tâbidir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: لَأَنْ يَجْلِسَ أَحَدُكُمْ عَلٰى جَمْرَةٍ فَتُحْرِقَ ثِيَابَهُ فَتَخْلُصَ إِلٰي جِلْدِهِ خَيْرٌ لَهُ مِنْ أَنْ يَجْلِسَ عَلٰى قَبْرٍ “Birinizin kor üstüne oturup da (o korun) elbisesini yakıp ta tenine kadar işlemesi, kabir üstüne oturmasından daha hayırlıdır.”[6] buyurmuştur. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselam) başka bir hadislerinde de bu yasağı şu ifadeleriyle dile getirmiştir: لَا تَجْلِسُوا عَلَى الْقُبُورِ وَلَا تُصَلُّوا إِلَيْهَا “Kabirlerin üzerine oturmayınız ve onlara doğru namaz kılmayınız.”[7]Çünkü kabrin üzerine oturmak veya basmak kabirde yatana bir çeşit eziyet verdiği gibi aynı zamanda ona karşı yapılan bir saygısızlıktır.

Kabirleri mescit edinmek, oralarda kandil veya mum yakmak, kabirlere çaput bağlamak, kabir başında kurban kesmek ve Allah’ı unutarak kabirdekilerden istek ve dileklerde bulunmak da câiz olmayan uygulamalar arasındadır.[8] Hatta bunlar insanı şirke bile düşürebilir.

Kabir ziyaretine gidenlerin kabristana vardığında orada yatanlara selam vermesi ve onlar için Allah’tan bağışlanma dilemesi Peygamberimizin uygulamaları arasında yerini almıştır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün Medine mezarlığına uğradığında mezarlara doğru yönelmiş ve: السَّلَامُ عَلَيْكُمْ يَا أَهْلَ الْقُبُورِ! يَغْفِرُ اللّٰه لَنَا وَلَكُمْ أَنْتُمْ سَلَفُنَا وَنَحْنُ بِالْأَثَرِ “Esselamu aleyküm ey kabir halkı! Allah sizi de bizi de mağfiret buyursun. Sizler bizim seleflerimizsiniz. (Yani bizden önce ahirete göçenlersiniz.) Biz de arkadan gelip size katılacağız.”[9] buyurmuştur. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) başka bir seferinde de mezarlığa uğradığında şunları söylemiştir: اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ أَهْلَ الدِّيَارِ مِنَ الْمُؤْمِنينَ وَالْمُسْلِمينَ! وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللّٰه لَلَاحِقُونَ “Selam üzerinize olsun ey müminler cemaatinin mahalle halkı! İnşaallah biz de sizlere kavuşacağız!”[10]

Bu hadislerde aynı zamanda kabir ziyaretinde bulunan kimsenin hangi halet-i ruhiye üzere bulunması gerektiğine de işaret vardır çünkü Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Sizler bizim seleflerimizsiniz.”, “İnşaallah biz de sizlere kavuşacağız.”[11] gibi ifadeleriyle ölümü tezekkür etmiş, dünyanın faniliğine karşılık ebedî diyarın ahiret yurdu olduğunu ve hayat serüveninin kabirle noktalandığını ima etmiş ve bizlere de bu konuda hüsn-ü misal olmuştur.

Kabir ziyaretinde bulunan kimseler, oturarak veya ayakta ziyaretlerini gerçekleştirebilirler. Kabir ziyaretinde müstehap olan, oturup Yasin-i Şerîf okumaktır. Ayakta durarak on bir İhlâs-ı Şerîf de okunabilir.[12] Bunun yanında dileyenler Kur’ân okuyarak bunun sevabını ölenlere bağışlayabilirler.

Kabir ziyareti için kesin ve kat’i bir gün olmamakla birlikte Hanefîler, özellikle Cuma ve Cumartesi günleri kabir ziyaretinde bulunmanın daha faziletli olduğunu ifade etmişlerdir.


[1] Buhârî, cenâiz 45; Ebû Dâvud, cenâiz 29.

[2] Nesâî, cenâiz 19; Tirmizî, cenâiz 22; İbn Mâce, cenâiz 52.

[3] Nesâî, cenâiz 18; İbn Mâce, cenâiz 52; Ebû Dâvud, cenâiz 29.

[4] Buhârî, edeb 42; Tirmizî, cenâiz 34.

[5] Nesâî, cenâiz 100.

[6] Müslim, cenâiz 96.

[7] Müslim, cenâiz 97.

[8] bkz.: Ebû Dâvud, cenâiz 81; Tirmizî, cenâiz 238.

[9] Tirmizî, cenâiz 59.

[10] Müslim, cenâiz 104.

[11] Ebû Dâvud, cenâiz 24.

[12] Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 612.

Kabirde insana bütün hayatından hesap sorulacak mıdır?

Kabirde insana bütün hayatından hesap sorulacak mıdır? Sorulacaksa kıyamet günündeki hesaba ne lüzum var? Mü’min ve kâfir kabirde nasıl bir hayat yaşar?

Sorunun son tarafı berzah hayatıyla alâkalı. İnsan için çeşitli hayat mertebeleri söz konusudur. Ehl-i şuhud ve keşif, bu mertebelerin çoğuna muttalidirler. Meselâ, hayalin kendine mahsus bir âlemi vardır; hayali geniş olan kimseler, bizim göremediğimiz pek çok şeyi âdeta görür gibi olurlar. Onlar için safha safha geçmiş ve satır satır gelecek birden duyulur ve yaşanır. Hayalin hemen bir adım gerisinde rüyalar âlemi; rüyalar âleminin az ötesinde berzah buudu; berzahın daha ötesinde ise, Cennetiyle-Cehennemiyle en hakikî ve râsıh âlem olan ukbâ vardır. Oradan bu tarafa gelirken berzah âlemi, Cennet âleminden biraz uzak, bizden de biraz ötede bulunmaktadır. Bu âlem, ruhanîlerin cevelangâhı gibi bir yerdir. Burası rüyalar âleminden biraz daha râsıh ve köklü bir âlem mahiyetindedir. Berzah âlemiyle içli dışlı yaşayanlar orayı burayı bir arada görürler. Tabiî bu tür hâlleri, مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ fehvâsınca tatmayan da bilmez.

Şimdi sorunun ilk bölümüne gelelim. Bir insan imansız olarak ölürse kabirde azap görecektir. Hadisin ifadesiyle “dağtatü’l-kabr” yani kabrin sıkıştırması haktır.[1] Fakat orada hesap yoktur; zira hesap, mahkeme-i kübrâda görülecek ve imansız ölen bir insan Cehennem’e gidecektir.

Bununla beraber Kur’ân, kabir azabına da işarette bulunur.[2] Bununla beraber, mü’minin dünyada çektiği sıkıntılar, onun günahlarına keffaret olduğu gibi, ölüm esnasındaki ızdırapları, kabirde maruz kaldığı/kalacağı tecziye türü hususların da ahiret azabını hafifletme adına arındıran birer ameliye oldukları söylenebilir.

Çok sıhhatli olmasa da siyerde şöyle bir vak’a nakledilir: Hz. Abbas, Hz. Ömer’i çok sevmektedir. O, Hz. Ömer’in vefatından sonra onu rüyasında görmek ister. Ancak aradan altı ay geçtikten sonra onu rüyasında görür ve sorar: “Yâ Ömer! Altı aydır neredeydin, seni bir türlü göremedim!” Hz. Ömer ona, “Ancak hesaptan kurtuldum!” der.[3] Hz. Ömer, âbide-i İslâmiye ve insaniyedir.. ve nebilerden sonra ka’bına ulaşılamazlardandır. Ancak, ihtimal onun da mukarrabîn ölçüsünde bazı lememleri vardı. Mahkeme-i kübrâda “hasenât-ı ebrâr” diyeceğimiz lememden en ufak bir iz kalmayacak şekilde –muhtemel– bir arınma faslı yaşamıştı.

Şimdi de bizzat rüyada kendim yaşadığım bir müşâhedemi arz etmek istiyorum: Yakın zamanda bir yakınımı gördüm. Arkasından yürüyordum. –Şuuraltı olduğuna ihtimal vermiyorum.– Ona, bir buçuk senedir nerede olduğunu sorunca bana şöyle cevap verdi: “Bir buçuk senede ancak paçayı kurtarabildim!”

Evet, binlerce ehl-i keşif ve müşâhedenin açıktan açığa müşâhedesiyle bir kısım küçük günahları irtikâp etmiş mü’minler, hesaptan evvel kabrin sıkıştırmasıyla herhâlde bu günahlarından arındırılıyor ve huzur-u kibriyaya öyle alınıyorlar.

Kabir sıkmasına, Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh) gibi seviye insanı bir sahabinin durumu açık bir örnektir. O Sa’d ki vefatında Cibril (aleyhisselâm), Allah Resûlü’ne gelip şöyle demişti: “Sa’d’ın ölümüyle Arş ihtizaza geldi yâ Resûlallah!”[4] Ayrıca cenazesine iştirak eden Allah Resûlü, ayaklarının ucuna basarak yürüyünce bunun sebebi soruldu. Efendimiz de şöyle cevap verdi: “Cenazesini teşyî için o kadar melâike indi ki, onları rahatsız etmemek için böyle davrandım.”[5]

İşte böylesine yüce bir kamet olan Hz. Sa’d kabre konunca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Fesübhânallah, kabir Sa’d b. Muaz’ı da sıkarsa!”[6] deyip taaccüplerini ifade etmişlerdi. Evet, muhacirlerin efendisi Hz. Ebû Bekir olduğu gibi, Sa’d b. Muaz da ensarın Ebû Bekir’idir. O, Hendek’te şehit olmuştur. Ne hikmete binaen söylediğini bilmesem de o, yaralı bir vaziyette ve üzerinden kanlar akarken şöyle diyordu: “Allahım! Habibin uğrunda O’nun düşmanlarına karşı yine savaştıracaksan beni yaşat. Eğer bir daha savaşamayacaksak, benim yaşamamın da mânâsı yoktur ve Sen, beni vefat ettir.”[7] Evet, onun hayatının gayesi hep Allah yolunda mücadele ve mücahede olmuştur. Bu itibarla, nazarımda Sa’d o kadar büyük ve âlidir ki Everest Tepesi onun yanında derin bir çukura dönüşür.

Sahanın uzmanı ve “ehl-i keşf-i kubur” olmadığım için kabir azabının keyfiyetini anlatma mevzuunda bu kadarlıkla iktifa etmek istiyorum.

[1] Bkz.: İbn Hibbân, es-Sahîh 7/379; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/232. [2] Bkz.: Mü’min sûresi, 40/46. [3] Bkz.: Şemseddin Sivasî, Menâkıb-ı Çehar-ı Yâr-ı Güzin s.183. [4] Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 12; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 123. [5] Bkz.: İbn Abdilberr, el-İstîâb 2/604; İbn Hacer, el-İsâbe 3/84. [6] Bkz.: İbn Hibbân, es-Sahîh 7/379; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/232. [7] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/141; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/6.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Ölüm istenir mi, ölüye ağlanır mı?

Ölüm mü’minin Allah’a kavuşmasıdır. Seven her zaman sevdiğine kavuşmak ister. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ifâdesiyle “..mü’mine ölüm gelince, Allah’ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Önünde ölümden başka daha sevgili bir şey yoktur.. Mü’min Allah’a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever. ..kâfir ise ölümden hoşlanmaz…”  (Buhârî, Rikâk 41). Ölüm bir terhistir. Bu dünyadan gitmek, öbür âleme geçiş için olması gereken yolculuktur. Ölüm bir pasaporttur. Almak zorunda olduğumuz, yaşamak zorunda kaldığımız gerçektir. Peygamberimiz ölümü hatırlamamızı ve hatırdan hiç çıkarmamamızı istemektedir. “Lezzetlerin, tatların yıkıcısı olan ölümü çokça anın.”, “Sizden hiçbiriniz başına gelen bir sıkıntıdan ötürü ölümü asla temenni etmesin. Şayet ölümü istercesine olağanüstü bir darlıkta kalırsa, o zaman şöyle desin: Allah’ım! benim için yaşamak hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, benim için ölüm hayırlı olduğu vakit de beni öldür” (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet 26; Zühd 4).

Âlimler, bu hadis-i şerife dayanarak, ölümü temenni etmenin mekruh olduğunu beyan etmişlerdir. Ölümü temenni etmek nasıl yasaksa, her ne şekilde olursa olsun intihar etmek de kesinlikle haramdır. “Her kim bir uçurumdan aşağı atlarsa, Cehennem ateşinde daimi sûrette kendini yüksekten aşağı bırakır. Kim, zehir içer de canına kıyarsa, elinde zehir içer bir halde ebedî olarak Cehennemde azab olunacaktır. Her kim de, kendini herhangi bir demir parçası (bıçak, vs.) ile öldürürse, o da, bıçağı elinde karnına vurarak aynı sûrette Cehennemde azab olunacaktır.” (Tirmizî, Tıb 7).

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hastalığın-da amcası Hz. Abbas’ı ziyarete gittiklerinde, amcasının ha-linden şikayetçi olduğunu ve ölümü temenni ettiğini görünce “Ey amcacığım, ölümü temennî etme! Çünkü sen iyilerden isen (yaşarsan), iyiliğin üzerine iyilik artırırsın ki, bu senin için hayırlı olur. Eğer günahkâr isen, o zaman da ölümün geciktirilmekle affedilmeyi istersin, günahlarından tevbe edersin ki, bu da senin için hayırlıdır.” (Buhârî, Temenni 6) buyurdu.

Allah’ın yersiz ve manasız bir şey yapmayacağına gönülden inanan bir mü’mine düşen, mütevekkil bir edâ ile boyun büküp kadere razı olmaktır. Başa gelen bir sıkıntıya katlanamayıp ölümü istemek, kadere bir nevi itiraz anlamı taşır. Ömür bir fırsattır, hayatın uzun ve amellerin iyi olması daha hayırlıdır. “Ömrü uzun ve ameli güzel olana ne mutlu!” (Tirmizî, Zühd 21, 22).

Ölüye ağlamaya gelince; Ölüm önemli bir hâdisedir. Bu hâdise sebebiyle insanın hüzünlenmesi, kederli bir hâl alması normaldir. Hatta açığa vurup sessizce ağlaması ve gözyaşı dökmesinde bir sakınca yoktur. Peygamberimiz de oğlu İbra-him’in,  kızının,  ve kızının çocuğunun  vefâtlarında ve as-habtan Sa’d b. Ubâde’nin (v.15/636) hastalığında, bizzat gözlerinden yaşlar akıtarak ağlamış; kendisine, ağlamayı yasakladıkları hatırlatılınca, bunun yasak olan ağlama şekli olmayıp, gözyaşı dökmekle Allah’ın azap etmeyeceğini, ancak mübârek diline işâret ederek onunla azab edeceğini belirtmiş ve “Muhakkak ki ölü, ehlinin üzerine bağırıp çağırmasıyla azap duyar”  buyurmuştur. (Buhârî, Cenâiz 43).

Ölüye sessiz ağlamanın câiz ve mübah olduğu açıktır. Yüksek sesle ve bağırarak ağlamak ise, Hanefî ve Mâlikî mezheplerine göre haramdır; Şafiî ve Hanbelî mezhebi ise yüksek sesle ağlamayı mübah görmüşler, ancak cahiliyye de olduğu gibi ölünün birtakım iyiliklerini sayıp dökerek, vay benim yiğidim, arslanım, evimin direği… gibi sözlerle bağırıp ağlamak, saçını başını yolmak, başına, yüzüne veya dizine vurmak, elbiselerini yırtmak câiz değil, haramdır, demişlerdir.

Bir yakınını ve sevdiği kişileri kaybedenlerin, eğer güçleri yetiyorsa sabretmeleri ve ağlamamaları en iyi harekettir. Sabredildiği takdirde karşılığının Cennet olduğu bildirilmiştir. Buna güç yetiremeyenlerin, sessizce ağlamaları ve gözden yaş akıtmaları câizdir. Ama ölünün birtakım iyiliklerini ve hayatta yaptığı işleri sayıp dökerek ve ağıtlar düzerek ağlamak, kesinlikle haram ve yasaktır. “Benim çocuğumu, benim kocamı, benim babamı Allah niçin aldı? Başkasının canını alsaydı, başkasını öldürseydi ya…” gibi ifadeler, bu sözleri sarf ederek ağlama ve sızlanmalar bir nevi kadere itiraz manasını içereceğinden Rasûlullah tarafından mahzurlu görülmüştür, Rasûlulallah (sallallahu aleyhi ve sellem), oğlu küçük İbrahim’in vefâtında gözlerinden yaşlar akıtmış, “..göz ağlar, kalp üzülür, Rabbimizin razı olmayacağı söz söylemeyiz” (Bkz. Buhârî, Cenâiz 32, 42, 43) buyurmuştur.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı).

Son nefesteki hastaya ne yapmak gerekir?

Ziyâret edilip tövbe istiğfâr yapılmalı, yanında iyi şeyler konuşulmalı, kelime-i şehâdet okunmalıdır. “Sizler bir hastanın veya ölünün yanında bulunduğunuz zaman hayır söyleyin. Muhakkak ki melekler sizin orada konuştuklarınıza amin derler.”  (Müslim, Cenâiz 3). Ölümü çok yaklaşmış olan kimsenin ağzı ve boğazı susuzluktan kurur. Kendisi de su isteyemez. Şeytan ise imânını almak için bir bardak su ile görünür. İmanına karşılık suyu vereceğini söyler. Bu yüzden hastanın su ihtiyacının giderilmesi gerekir.

Can verdikten sonra ölüye şunları yapmak iyidir:

Gözleri kapamak, çeneyi bağlamak: Gözler kapatılmazsa ve çene bağlanmazsa, kan donduğu için gözler bir daha kapanmamakta ve çene de bağlanamamaktadır. Eğer gözler açık ve çene de bağlanmazsa, oluşacak görüntü, yakınları üzerinde  psikolojik etki yapabilmekte, ayrıca çenenin açık kalması yıkanma esnasında ölünün ağzına su girmesine sebep olabilmektedir.

Elbiselerini çıkarıp üzerini bir örtü ile örtmek:

Ölen kişinin elbiseleri hemen çıkarılmazsa, yukarıda sebebi belirtildiği üzere, sonradan çok zorlanılmaktadır.

Ölünün techiz ve tekfininde acele etmek:

Ölünün yıkanması ve kefenlenmesi işlerini fazla geciktir-memek gerekir. Bu işlerden sonra da ölümü ilân etmek gerekir.

Son nefeste dil neden dolayı tutulur?

İnsan hayatı boyunca nasıl yaşarsa son nefeste de öyle olur. Yani içinde bulunduğu ortamı, dünyası nasılsa, son nefeste de öyledir. Ecelin; ne zaman, nerede, nasıl geleceği (Lokman, 31/34) bilinmediği için; hangi ruh durumumuzda, düşünce ufkumuzda isek öylece son nefesimizi veririz. Kur’ân’ın bize belirttiği iman çizgisinde olursak, hem burada hem de âhirette kazançlı çıkarız. Şeytan çizgisinde olursak son nefeste de zorlanırız. Zorlukların, meşakkatlerin, azâpların başlangıcıdır ölüm..

Bu hâle sebep olan âmeller vardır. Yani son nefeste Keli-me-i Şehâdet veya Tevhid’i söylemeye dil dönmez. Mesela; ezân, kâmet, hutbe ve Kur’ân-ı Kerim okunurken dünya sözü söylemek, dinlememek, bunları alaya alır mahiyetinde konuşmak, dinî konular anlatılırken, alaya almak, dinlememek, tuvalette ihtiyaç giderirken dünya sözü söylemek (Ebû Dâvud, Taharet 7),  ana ve babasına haksız yere asî olmak, insanlara iftira ve zulmetmek gibi amellerin son nefeste dili tutacağı bildirilmektedir.

Dilde “Kelime-i Tevhid veya Şehâdet” olup da kalpte olmazsa, bunun önemi olmayacağı aşikârdır. Son nefeste dilin kalbe bağlanacağı bilinmektedir. İleride de açıklanacağı üzere, Ölüm meleğini gören kişinin dili artık gerçekleri konuşur. Dünya ile irtibatı kesilir. Son nefeste, Sırat-ı Müstakîm çizgisinde dünyadan ayrılmak önemlidir. İç dünyasında, kalb’te hidâyet çizgisinde dünyadan ayrılan kişinin, dili elbetteki Sırat-ı Müstakîm çizgisinde olacaktır. Allah ve Rasûlünün yolunda olmayan, onları sevmeyen, gönlünde onlara yer vermeyen kişilerin, son nefeste hidâyet çizgisinde olmaları ve dillerinin gerçekleri söylemeleri beklenemez.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı).

Son nefeste telkin’in önemi nedir?

Ölmek üzere olanlara lâ ilâhe illallah’ı telkin edilmesi gerektiği son sözün Lâ ilahe illallah olursa Cennete girileceği belirtilir.  (Tirmizî, Cenâiz 3). Bundan maksat, kişinin kalbinin imân çizgisinde olmasıdır. Çünkü kim ne üzere ölürse öylece diriltilecektir.  (Müslim, Cennet 19). Mü’min imânı üzere, münâfık da nifakı üzere dirilecektir. Son nefesteki hastanın yanında Yasin sûresi okumanın faydası da bundan dolayıdır.  (Bkz. Ebû Dâvud, Cenâiz 34).  Âyetleri duyunca Allah’ı ve Rasûlünü hatırlaması ve imân çizgisinde ruhunu teslim etmesi umulduğundan, telkin mahiyetinde Yasin süresinin okunması tavsiye edilmiştir.

“O’nu (Yasin sûresini) ölülerinizin (ölmek üzere olan hastalarınızın) yanında okuyunuz.” (İbn Mâce, Cenâiz 4.).

Dikkat edilirse, Yasîn sûresinde âhiret motifleri ve İmân hakikatları vardır. Yasin sûresinin ikinci sayfasında geçen olayların, Türkiye’de Antakya’da geçtiği müfessirler tarafından açıklandığını da hatırlatmadan geçmeyelim.

Yanında telkin yapılırken veya Kur’ân okunurken zorlama olmaması için de La ilâhe illallah veya tövbe istiğfar söylenir. “Kimin son sözü la ilahe illallah olursa Cennete girer.”  (Tirmizî, Cenâiz 7). Tavsiyesine uyularak telkin yanı başında okunur; ama kendisinin de tekrarlaması söylenmez.

“Siz ölülerinize (ölmek üzere olan hastalarınıza) la ilahe illallah’ı telkin ediniz.”  (Müslim, Cenâiz 1). Hadis-i Şerif’te de ifade edildiği üzere zorlama yapılmaz. Kendisinin irâdesi ile imân çizgisinde olması temenni edilir. Zorlama ile imânın faydası yoktur. Son nefeste olan ölünün hidâyet üzere, Sırat-ı Müstakîm üzere âhirete gitmesi umulur.

“Kim ne üzere ölürse, öylece diriltilir.” (Müslim, Cennet 19).

Sekerât–ı mevt ne demektir?

Sekerât-ı Mevt, insanın son nefeste ölümüne delâlet eden ölüm baygınlığı, sarhoşluğu demektir. “Bir de sekerât-ı mevt (ölüm sarhoşluğu, baygınlığı, can çekişme) gerçek olarak gelmiştir. (Ey insan) işte bu, senin kaçıp durduğun şey.” (Kaf, 50-/19)

Hz.Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in son hastalığında, yanlarında bir kap içerisinde su vardı. Mübarek ellerini suya daldırıp yüzüne sürüyor ve şöyle diyordu: “Allah’tan başka Tanrı yoktur. Muhakkak ki ölümün sekerâtı vardır.” Sonra ellerini kaldırıp “Refiku’l A’la: Ey Yüce Dost! Allah’ım! Sekerât-ı Mevtte bana yardım et”; Ruhu kabzolunup eli düşünceye kadar böyle duâ etmişti. (İbn Mâce, Cenâiz 64).

Sekerât-ı Mevt hâli olan kişi kötü kişi değildir. Asla böyle anlaşılmamalıdır. Peygamberimiz bile ölüm baygınlığı geçiriyorsa varın gerisini siz düşünün… Peygamberimizin dizlerinde vefât ettiği Âişe vâlidemiz diyor ki: “Ben Hz. Peygamberin çektiği ızdırabı gördükten sonra, kolay ölmesinden dolayı kimseye gıpta etmem” (Tirmizî, Cenâiz 8), diğer rivayette; “…kimse için çirkin saymam” (Nesâî, Cenâiz 6).

Sekerât-ı Mevt’in faydaları şunlardır:

Allah, manevî derecesini daha çok yükseltmek istediklerine ölümü ânında ızdırap çektirir.

Allah, günahlarını affetmek istediği mü’min kullarının günahlarına keffaret olsun diye Sekerât-ı Mevt’i şiddetli yapar; bu kullar, dünya hayatının sonunda bir kez daha denenir, imtihana tâbi tutulurlar. (Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kabir nedir?

Kabir, ilk duraktır. (Müsned, 1/63-64). Kabir ve Berzah kelimeleri Kur’ân-ı Kerim’de geçmektedir.  (Bkz. Müminun, 23/100). “Sonra onu öldürdü, kabre koydu. Sonra dilediği zaman onu yeniden diriltir.” (Abese, 80/21); Kabir aynı zamanda dünyada temizlenmemiş bazı günahların hesabının da yapıldığı ve temizlendiği bir yerdir. (Isfahani, Müfredat, 589). Küçük polisiye olaylar karakollarda veya yerel mahkemelerde; büyük cinayetler, şehirlerde ve ağır ceza mahkemelerinde görüldüğü gibi; kabir, Mahkeme-i Kübrâ’ya bırakılan büyük cinayetlerin yanında, önemsiz sayılabilen günah ve lekelerin bir kısmının silindiği yerdir. Büyük günahların yanında küçük günahları da olan kimselerin birtakım kusurları, dünyada çekilen sıkıntı, musibet ve hastalıklarla temizlenirken, bazısı da vefât ânında (Sekerât-ı Mevt) ile silinir; kalanlar da büyük Mahkeme’ye bırakılmasın diye kabirde bir temizleme ameliyesinden geçer. Kabrin temizleyemeyeceği ölçüde kabarık olan leke ve günahlar ise ileride Haşir’de, Mîzân’da, Sırat’ta ve daha da olmazsa Cehennem’de temizlenir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kabir suâlinde neler sorulacaktır?

İnsan kabre konulunca (Bilinmeyen, tanınmayan, yadırga-nan manasında) Münker ve Nekir denilen iki melek gelerek onun ilk sorgusunu yaparlar. İlk sorguda ve imtihanda başarılı olanlar, dünya hayatından çok daha iyi ve Cennet hayatına yakın bir güzellikteki hayat ile yaşarlar. Sorgu ve imtihanda başarılı olamayanlar ise bu dünya hayatından çok daha sıkıntılı ve Cehennem hayatına yakın bir hayat içinde yaşarlar. Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukur olur. Hadis-i şerifte, kabirde suâl sormak için gelen meleklerin siyah tenli mavi gözlü iki melek oldukları, birine “Münker”, diğerine de “Nekir” denildiği haber veriliyor. (Tirmizî, Cenâiz 70).

“O iki melek ona (mü’mine): ‘Rabbin Kim?’ derler. O: ‘Rabbim Allah’tır.’ der. Melekler: ‘Dinin nedir?’ derler. O: ‘Dinim İslâm’dır.’ der. Melekler: ‘Size gönderilmiş olan kimdir?’ derler. O: ‘Allah’ın Rasûlü Muhammed’ der. Melekler: ‘Amelin nedir?’ derler. O da: ‘Allah’ın kitabını okudum, ona imân ettim ve onu tasdik ettim.’ der…” ( Müsned, 4/287-288; 4/295-296).

İman sahipleri bu sorulara doğru cevap verebilecekler, kâfir ve münâfıklar ise doğru cevap veremeyeceklerdir. Ehl-i Sünnet âlimleri, suallerin itikâdî, inanç konusunda olacağında ve bir defa da, definden sonra olacağında müttefiktirler. Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ölüyü defnettiği zaman, defnetme işi bitince kabrin yanında durur ve şöyle derdi: “Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret dileyin ve Allah’tan (itikadında) sabit kılmasını isteyin. Muhakkak ki o şu anda sorguya çekiliyor.” (Ebû Dâvud, Cenâiz 73).

Halk arasında yaygın olan bir soru-cevap şekli vardır. Ka-birde cevap; Rabbim, Allah Teâlâ, Peygamberim; Hz. Muham-med Aleyhisselâm, Dinim; Din-i İslâm, Kitabım; Kur’ân-ı Azîmü’ş-Şân, Kıblem; Kabe-i Şerif, itikadda mezhebim; Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, Amelde mezhebim; İmâm-ı Azam Ebû Hanife, Zürriyetim; Hz. Âdem (Aleyhisselâm), Ümmet-i Muhammed’denim, Mü’minim, Müslüman’ım Elhamdulillah…

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kabir Azâbına Sebep Olan Ameller Nelerdir?

Kabir azâbına sebep olan amelleri şöyle sıralayabiliriz:

İdrardan sakınmamak ve temizlenmemek: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), rastladığı iki kabirde bulunanlardan birinin idrardan sakınmadığı, diğerinin gıybet ve dedikodu yaptığı için azâp çektiğini haber vermektedir.(Buhârî, Vudu 57; Cenâiz 79).

Gıybet ve Nemime yapmak: Koğuculuk yapmak, lâf getirip-götürmek, Müslüman kardeşinin hoşlanmayacağı sözleri arkasından konuşmak kabir azâbını gerektiriyor.  (Buhârî, Cenâiz 79; 88).

Borçlu ölmek: “Mü’minin ruhu üzerindeki borcu ödeninceye kadar borcuyla bağlıdır.”  (İbn Mâce, Sadakat 12) hadisine göre, borçlu ölenin kabir azâbını göreceği bilinmekte, Peygamberimiz de borçlunun cenâze namazını kıldırmamış, borcu ödendikten sonra kıldırmıştır.

Yüksek Sesle ağlamak; “Ölü, kabrinde kendisine nevha yapılmasından (birtakım, iyiliklerini sayarak sesli ağlanmasından) ötürü azâp görür.”  (Buhârî, Cenâiz 33). Bir yakınını ve sevdiği kişileri kaybedenlerin, eğer güçleri yetiyorsa sabretmeleri ve sesli ağlamamaları en iyi harekettir. Sessizce ağlamak ve gözden yaş akıtmak da câizdir. Ama ölünün birtakım iyiliklerini ve hayatta yaptığı işlerini sayıp dökerek ve mersiyeler, ağıtlar düzerek ağlamak, bağırmak kesinlikle yasaktır.

Yalan söylemek; Kur’ân öğrenip ahkamıyla amel etmemek, zînâ yapmak, Fâiz yemek; Bu dört fiilin kabirde azâp olacağına, Rüya hadisi delildir.  (Bkz. Buhârî, Cenâiz 92). Azâp içinde gördüğü kimselerin sebeplerinin bu dört fiil olduğunu Cebrâil (aleyhisselâm) bildiriyor.

“Eğer ölüleri defnetmeniz endişesi olmasaydı, kabir azâbının bir kısmını sizlere işittirmesi için Allah’a duâ ederdim.”  “(Müslim, Cennet 17). Müşrikler kabirlerinde öyle bir azapla Azâp olunuyorlar ki seslerini hayvanlar işitir.”  (Müsned, 6/362). İçki ve sigara içerek beden emânetine zarar vermenin, hakkına razı olmamanın, ganimet taksiminden önce mal çalmanın, hırsızlık, yalancı şahitlik, namuslu kadına iftira etmenin, insanların dili ile eziyet vermenin, bâtıl yollarla başkalarının mallarını ve yetim malı yemenin, livata (homoseksüellik) yapmanın, hile yapmanın, Müslümanların hatalarını araştırmanın, adam öldürmenin Akrabaları ziyaret etmemenin, mahluklara acımamanın vs. kabirde azâba sebep olacağı  bilinmektedir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kabir’de suâl sorulmayacak olanlar kimlerdir?

Öldükleri zaman Kabirde suâl sorulmayacak olanlar şun-lardır: Peygamberler: Peygamberler, görevleri büyük, sorumlulukları çok olduğu için Mahkeme-i Kübrâ’da hesabını vereceklerdir. Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Peygamberler, küçük ve büyük günahlardan korunmuşlardır.

Kabirde sual sorulmayacak olan diğer zümreler ise:

Şehitler (Nesâî, Cenâiz 112), Allah yolunda murabıt olanlar (Müslim, İmare 50), Cuma günü veya gecesi ölenler (Tirmizî, Cenâiz 73), Karın ağrısından ölenler (Nesâî, Cenâiz 3-11), Mülk sûresini her gece okuyanlar, Mükellef olmayanlar; Deliler, Çocuklar, Aptallar, Fetret devrinde ölenler.. Yapılan amelle-rin kıymet ve değeri Allah katında makbul olduğu için kabir suâlinden muâf olduğu Allah Rasûlü tarafından haber verilmiştir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kabir Azâbını Kaldıran veya Hafifleten Âmeller Nelerdir?

Haramlardan sakınmak, Kabir Azâbından Allah’a sığınmak: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kabir azâbından Allah’a sığınmayı emretmiş, (Müslim, Cennet 17)  ve Ümmü Habibe’ye (v.44/664) duâ öğretmiş,  bizzat kendisi de şu duâyı yapmıştır. “Ey Allah’ım! Muhakkak ki ben kabir azâbından sana sığınırım. Cehennem azâbından da sana sığınırım. Ve yine diri ve ölülerin fitnesinden ve Mesih, Deccal’ın fitnesinden de sana sığınırım.” (Buhârî, Cenâiz 86). Gerek cenaze namazında, gerek sabah, akşam vesair zamanlarda yaptığı dualarda Peygamberimiz, Cehennem ve Kabir azâbından Allah’a sığınarak duâ etmişlerdir.(Müslim, Cenâiz 26).

Cenâze namazı kılmak: “Siyâhî bir kadın mescidin kayyumluk -süpürüp temizleme- hizmetini yürütüyordu. Rasûlullah bir ara onu göremez oldu. Kadın hakkında “Ona ne oldu?” diye sordu. “O öldü.” dediler. Bunun üzerine: “Bana niye haber vermediniz?” buyurdular. Ashab, sanki kadıncağızın ölümünü mühim addetmeyip küçümsemişlerdi. “Kabrini bana gösterin” diye emrettiler. Kabir gösterildi. Rasûl-ü Ekrem, kabri üzerinde cenaze namazı kıldı. Sonra: “Bu kabirler, sahiplerine karanlıkla doludur. Allah, onlar için kıldığınız namazla kabirleri onlara aydınlatır” (Buhârî, Cenâiz 67) buyurdular.

Şehit olmak: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehitlerin Kabir Azâbından korunacağını haber veriyor. (Tirmizî, Cihad 21, 25).

Nöbet esnasında ölmek: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Her ölenin ameli son bulur. Ancak Allah yolunda nöbet tutarken ölenler müstesna, onların amelleri kıyâmet gününe kadar çoğalır ve onlar kabir azâbından korunurlar.”  (Tirmizî, Cihad 2) buyuruyor.

Kabir Üzerine yaş dal dikilmesi: Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) azâp gördüklerini haber verdiği kişilerin kabri üzerine yaş dal dikmiş ve bunlar kurumadıkça bunların tesbih ve zikirleri hürmetine, Allah’ın, o kabirdekilerin azâbını hafifletmesinin ümit edileceğini belirtmiştir.  (Buhârî,Vudu’57) “Ya Rasûlallah! Müş-rikler kabirlerinde azâp mı olunuyorlar?” sorusuna “Evet, onlar kabirlerinde öyle bir azâpla azâp olunuyorlar ki (onların azâbın şiddetinden attıkları çığlıkları) hayvanlar işitir.”  (Müsned, 2/362) buyurmuştur. Kâfir ve Münâfık’ın azâbı için de Allah Rasûlü; “Sonra demirden bir tokmakla ensesine öyle bir vurulur ve kâfir yahut münâfık öyle bir bağırır ki, insan ve cinden başka, ona yakın olan her şey onun feryadını işitir.” (Buhârî, Cenâiz 66, 85) buyurmuştur.

Mülk sûresini okuyanların, karın ağrısından ölenlerin, cuma günü ve gecesi ölenlerin de kabir azâbının hafifleyeceğini veya kaldıracağını yine Allah Rasûlü haber veriyor.   

Açlık eziyeti çekenler; Ehl-i sünnet âlimleri açlık gibi dün-yada eziyet çekenlerin azâp görmeyeceklerini belirtirler.

Ebû Hureyre anlatıyor; “Bir gün Allah Rasûlü’nün yanına gittim. Namazı oturarak kılıyordu. Namazını tamamlayınca sordum: “Ya Resûlallah hasta mısınız?” diye sordum. “Hayır, açlık!. Ya Eba Hureyre,” dedi. Ağlamaya başladım. Kâinat, kendisi için yaratılmış, Allah’ın en sevgilisi, açlık ve gıdasızlık sebebiyle ayağa kalkacak gücü olmadığından namazını oturarak kılıyordu. Benim ağladığımı görünce teselli etti. “Ağlama Ya Eba Hureyre!. Bu dünyada açlık ızdırabını çeken, diğer tarafta Allah’ın azabından emin olacaktır.” (Kenzul-Ummal, 7/199).

Allah Rasûlü, Hayatı boyunca karnını arpa ekmeği ile dahi doyurmamıştı.  Bazen günler, haftalar ve aylar geçerdi de O’nun saadet dolu hanesinde yemek pişirmek için ne bir ocak yanar ne de bir tas çorba kaynardı.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Kabirde Azâp Şekilleri Nelerdir?

Âyet ve hadislere göre, kısaca azâp şekilleri şöyledir:

a) Kabir Sıkması; Kabir, mü’minleri annenin yavrusunu okşaması gibi sıkacak (Müsned, 6/55, 99), kâfir ve münâfıkları da şiddetli bir şekilde sıkacaktır. (Tirmizî, Cenâiz 70).

b) Tokmakla Vuruş; Kâfir ve münafığın ense köküne öyle bir vurulur ve o öyle bir feryat eder ki; feryadını insan ve cin hariç her mahluk duymaktadır. ( Buhârî, Cenâiz 66, 85).

c) Sabah-Akşam Ateşe Arz edilmek; Kulun gideceği yer Cehennem ise, sabah-akşam gösterilir. (Bkz. Mü’min, 40/46; Bkz. Buhârî, Cenâiz 88).

d) Haşerâtın Ölüyü Isırması ve Sokması; Kâfire doksan dokuz ejderha saldırtılır; ejderhalar onu ısırırlar, sokarlar. Ejderhanın birisi yeryüzüne üfleye­cek olsa, dünya da yeşillik kalmayacak derecede ateş püs­kürtür. (Bkz. Darimi, Rikak 94; Müsned, 3/38). Deve boynu gibi kırbaç, düğümü ateşten olan, kulakları sağır olan bir mahluk ile azâp edilir. (Müsned,6/653).

e) Toprağın İbret Olsun Diye Dışarı Atması, Hristiyan’ken Müslüman olmuş ve Vahiy katipliği yapmış, sonradan tekrar Hristiyanlığa dönmüş birisi, Kur’ân’la, vahiyle alay ediyordu. Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu adam öldü­ğünde “Yer onu kabul etmeyecektir.” buyurmuş,  (Buhârî, Menâkıb 25) hakikaten de toprak onu kabul etmemiştir.

Ehl-i Sünnet âlimleri, aslında bunun sünnetullah’a aykırı olduğunu, ama bazı kötü kimselerin, bilhassa İslâm dini ile, Allah’la, Kur’ân’la alay edenlerin cesetleri ibret olsun diye, Allah’ın böyle göstermiş olabileceğini belirtirler.

Neccâr oğullarından Hristiyan bir adam vardı. Müslüman olup Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okumuştu. Peygamber (Aleyhisselâm)’e vahiy yazardı. Bu adam irtidat ederek Hris­tiyanlığa döndü ve “Muhammed bir şey bilmez. Ancak benim kendisine yazdığım şeyleri bilir.” demeye başladı. Allah onu vefat ettirince, Hristiyanlar gömdüler. Fakat sabah olunca gördüler ki, gömüldüğü yer onu dışarı atmıştı.

Bunun üzerine Hristiyanlar “Bu, Muhammed ile ashabının işidir. Onların arasından çıkıp kaçtığı için, bu din kardeşimizin ölüsünden kefenini soydular ve onu meydanda bıraktılar.” diye iftirada bulundular. Derin bir çukur kazarak onu oraya gömdüler. Fakat ertesi sabah, gömüldüğü yerin, onu yine dışarı attığı görüldü.

Hristiyanlar yine Müslümanları suçladılar. Bir yerde yine bir çukur kazdılar. Güçleri yettiği kadar derinleştirdiler. Fakat sabah olunca o yerin de onu dışarı attığı görüldü. Bunun üzerine Hristiyanlar, bu işin insanlar tarafından yapılmadığını anladılar ve onun ölüsünü açıkta bıraktılar. Hz. Peygamber bu adam öldüğünde “Yer onu kabul etmeyecektir.” buyurduğu bilinmektedir.

f) Bakırdan tırnaklarla yüzleri ve göğüsleri tırmalamak; Peygamber efendimiz Miraca çıktıklarında, orada bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalayan insanlar gör­düğünü ve Cebrâil (Aleyhisselâm)’dan bunların kim olduk­larını sorduğunda, bunların gıybet eden kimseler olduğunu öğren­diğini haber vermektedir. (Bkz. Buhârî, Menakıb 25; Cenâiz 92).

Mü’min için kabir nimetleri nelerdir?

Kabir nimetlerini mü’min için şöylece sıralayabiliriz: Yedi kat göklere mü’minin ruhu yükselir.  (Müsned, 4/287-288). Mü’mine Cennetteki makamı gösterilip Cennete bir kapı açılarak oradan Cennetin güzel kokusu gelir. (Müslim, Cennet 17). Kabir çok genişler, (Müslim, Cennet 17) Kabir salih amellerle; namaz ve Kur’ân ile aydınlanır. (Buhârî, Salat 72, 74).  Kabir, mü’min için Cennet bahçelerinden bir bahçe, kâfirler için Cehennem çukurlarından bir çukur olur. (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet 14).

“Biriniz öldüğü zaman, ona, sabah akşam oturacağı yer gösterilir. Eğer Cennet ehlinden ise Cennet gösterilir. Cehennem ehlinden ise Cehennem gösterilir. Ona işte Allah seni kıyâmet gününde tekrar diriltinceye kadar oturacağın yerin burasıdır, denilir.” (Buhârî, Cenâiz 88).

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Ayrı zamanlarda ölenlerin kabirde azap durumu aynı mı?

Bu, zamanla alâkalı olduğu gibi sevinç ve üzüntü ile ilgili bir durumdur. Cennete âit pencereler açılan, Cennetleri seyreden mü’minin ruhu, kıyâmeti beklerken zamanın geçişini bilemez. Sevinçli, mutlu anların, günlerin, yılların çarçabuk geçmesi gibi.. Dünyada çirkin yaşayanlara, temessülü de çirkin olur, Cehennemler gösterilir. O ruh için kıyâmetin kopması çok uzundur.

Zaman mefhumu, dünya hayatına âit bir mahluktur. “Rabbin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir.”  (Bkz. Hac, 22/47). Bize göre milyonlarca yıl, Allah’a göre bir ân’dır. “Fakirler, Cennete zenginlerden 500 yıl önce girerler. Bu (Allah indinde) yarım gündür.”  (Tirmizî, Zühd 37).

Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle duâ etmişti. “Allah’ım! beni miskin olarak yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyâmet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret” Hz. Âişe “Niçin ey Allah’ın Rasûlü?” diye sorunca Peygamberimiz; “Çünkü onlar Cennete zenginlerden kırk bahar önce girecekler. Ey Âişe fakirleri sev ve onları yaklaştır, ta ki kıyâ-met günü Allah da sana yaklaşsın” (Tirmizî, Zühd 37), “Ey Yoksul Muhacirler, size müjdeler olsun, Size kıyâmet günündeki tam nuru müjdeliyorum. Sizler Cennete insanların zenginlerinden yarım gün önce gireceksiniz. Bu yarım gün (dünya günleriyle) beş yüz yıl eder.” (Ebû Dâvud, İlim 3).

Zaman, mü’min için ayrı, kâfir için ayrıdır. Mü’min için bir gün bin yıl gibi uzarken, kâfir için elli bin yıl gibi uzayacaktır. Bu sebepledir ki, âhirette herkes 30 veya 33 yaşında diriltilecektir. Dünyadaki gibi zaman mefhumu olsa, yaşlanmaları gerekir. Ama orada yaşlanma, hastalanma, kin, nefret, ölüm yoktur, olmayacaktır.

Berzah’ta, kabirde Âdem (Aleyhisselâm)’den beri bekleyen, iyi ruh ise, bir dakikadır beklemektedir. Kötü ruh ise, uzun bir süre beklemektedir. Zaman mefhumu dünyadaki gibi olmayınca belki de ruh, bizim zannettiğimiz gibi uzun süre değil, hangi zaman diliminde olursa olsun bir dakika bile olmayan bir süre beklemektedir. Allah Teâlâ mutlak Âdildir.

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

İyi kimselerin kabirde cesedi çürümez mi?

Ruh, bedende bulunduğu müddetçe beden diri ve uyanık olur. Bedenden tamamıyla ayrılırsa beden ölür. Normal şartlar altında cesedin kokması, toprağa gömüldükten sonra çürümesi gerekir. Sünnetullah böyledir.

Hadis-i Şeriflerde kabirde cesedi çürümeyenler zikredilmiştir. Fizikî ve biyolojik araştırmalar bazı şartlarda –mumyalamak vs.- cesedin çürümediğini göstermektedir.

Ehl-i sünnet âlimleri arasında bu gibi hadisleri gerçek manada anlayanlar olduğu gibi mecâzi olarak anlayanlar da vardır. Âyet ve Hadislerde zikredilenler şunlardır:

Peygamberler; Peygamberlerin cesetleri çürümez. “Allah’ın peygamberleri diridir, rızıklanır”  (İbn Mâce, Cenâiz 65).

Şehitler; Ayetler ve hadisler şehitlerin ölmediğini, diri olduklarını da haber vermektedir. (Ebû Dâvud, Cenâiz 75).

(Osman Oral, 100 Soruda Ahiret Hayatı)

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz