Allah’ı Ne Kadar Zikretmeliyiz Ya da Zikir Ne Ölçüde Olursa Yeterli Denebilir?

Zikir; anma-hatırlama, belli duaları belli bir sayı ve şekilde okuma, Allah’ı dil ve kalb ile yâdetme ve hayatı duyarak yaşayıp varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alma demektir. Her ne kadar zikir dendiğinde, Esmâ-i Hüsnâ’dan bazılarını veya bir kısım duaları tekrar etme anlaşılıyorsa da asıl olan kalb ve latîfe-i Rabbâniye’nin bu hatırlama ve anmaya bağlanmasıdır.

Dille yapılan zikirde özellikle Cenâb-ı Hakk’ın isimleri tekrar edilmektedir. Bir mürşidin irşadı ve gözetiminde, o En Güzel İsimler’den bazıları belli bir sayıya göre söylenmektedir. Sayı mevzuunda Kitap ve Sünnet’te kat’î bir şey yoktur. Fakat selef-i salihînden bazıları, o mübarek isimleri ebced hesabındaki karşılıklarına göre çekmişlerdir. Meselâ, Allah lafz-ı celâlinin ebced karşılığı 66’dır. Zikir sırasında bu lafz-ı celâl’i bazıları 66 kez, bazıları da 66’nın katları adedince tekrar etmişlerdir. Bununla beraber, Esmâ-i İlâhî’den hangisinin sizin üzerinizde galip ve hakim olduğunu biliyorsanız, o isme devam etmenizi tavsiye etmişlerdir. Meselâ “Latîf”ismine mazhar olabilirsiniz. O zaman her namazdan sonra onu 129 defa söylersiniz; çünkü bizim bildiğimiz iki ebced hesabından birine göre Latîf ismi 129’a denk düşmektedir.

Zikir adına bazıları “Lâ mevcûde illallah”bazıları “Lâ meşhûde illallah”ya da “Lâ ilâhe illallah”ve bazıları da “lâ”dan sonra bütün esmâ-i ilâhiyeyi birden mülâhaza ederek “illallah”demişler ve böyle küllî bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile “kelime-i tevhîd”e devam etmişlerdir. Tekyelerde zikir dendiğinde çoğunlukla “Lâ ilâhe illallâh”çekme anlaşılmıştır. Bu zikir “O’ndan başka Ma’budu bi’l-Hak, Maksûdu bi’l-istihkak yok, sadece O var.”manasını ifade etmesi açısından kamil bir zikirdir. Hemen hemen bütün değişik tasavvuf yolları veya tarikat versiyonları “Lâ ilahe illallah”ta birleşir, onu çeker, sonra da “Muhammedu’r-Rasulullah”la zikri bağlarlar.

Aslında zikir daha şümullü düşünülmelidir; yani anma, unutan bir insanın hatırlaması olarak değil de hatırlamanın sürekli olması, her fırsatta O’nu bir kere daha yâdetme ve bunun insan tabiatının bir yanı haline gelmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Bu zaviyeden namaz, oruç, zekat, hac ve tefekkür de bir zikirdir.

Meselâ, namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’an-ı Kerim, “ve ekımi’s-salâte lizikrî – Beni hatırlamak için namaz kıl”(Taha, 20/14) ayetiyle bu hakikati nazara verir. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.”(Hûd, 11/114) ayeti de bu hususu ifade eder. Bu ayetten anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekün bir hasenât teşkil etmesi ve bu hasenâtın seyyiâtı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca, ayet-i kerîmenin sonunda, “Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn – İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır.”denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.

İşte zikri, Esmâu’l-Hüsnâ’dan bazı isimleri çokça tekrarlama, O’nu anma; hatırlamayı namaz, oruç gibi ibadetlerimizle sürekli hale getirme ve bu yâdetmeyi tefekkürle iyice derinleştirerek bütün benliğimize mâl etme çerçevesinde anlamak lazımdır.

Zikirde zirve nokta başta “Latîfe-i Rabbâniye”olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâdetmek, yâni varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlığı ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; her zaman bir nabız gibi atan varlığın O’na şahitlik edişine dair mülâhazalarla oturup-kalkmak şeklindeki kalbî zikirdir.

Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Zikretme, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile de mukayyet değildir. “Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar”(Âl-i İmrân, 3/191) fehvâsınca ne zaman, ne de hâl itibârıyla zikrullah’a tahdid konmamıştır.

Ayrıca, Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Yâ eyyuhe’llezîne âmenü’z-kürullâhe zikran kesîrâ ve sebbihûhu bükraten ve asîlâ – Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, sık sık anın. O’nu sabah akşam takdis ve tenzih edin.”(Ahzâb, 33/41-42) buyurmaktadır. Bu, bize gösterilen bir hedef, yakalamamız gereken bir ufuktur. Cenâb-ı Hakk’ı bize bahşettiği nimetler ölçüsünde anmaya çalışmamız gerekir. Ne var ki, hiç bir zaman Rezzâk-ı Kerîm’in nimetlerine gereğince karşılık veremeyiz.. veremeyiz zira, her gün binlerce defa O’nu ansak, nimetlerine şükretsek de bu Cenab-ı Allah’ın üzerimizdeki nimetlerine karşı çok az bir şükür sayılır. Çünkü “Ve in teuddû ni’metallahi lâ tuhsûhâ – Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız”(İbrahîm, 14/34) fehvasınca O’nun sayılamayacak kadar çok nimeti vardır üzerimizde..

M. Fethullah Gülen

Allah’a yakın olabilmenin yollarını izah eder misiniz?

Bir insan için en önemli mesele kurbettir; yani, Allah’a yakın olmaktır. Allah’a yakınlık, cismin cisme yakınlığı değildir; o mânevî bir yakınlıktır. Bizim müteşâbihâta girmeme adına kullandığımız üslûb içinde, kurbet, kendi uzaklığımızı aşma demektir. Evet, O bize her şeyden, herkesten daha yakındır; gözsüz göremese, sağırlar duyamasa, hisleri, ihsasları işlemeyen mahrumlar anlayamasalar da O’ndan daha ayân, daha yakın kimse yoktur. O herkese herkesten daha yakındır; bir uzaklık sözkonusu ise, o insanlara aittir. Uzaklık, cismaniyetle, bedenle, nefis mekanizmasıyla alakalı bir husustur. Şehvet, gazap, öfke, kin, nefret, hırs ve inat… gibi kuvveler uzaklaştırıcı faktörlerdir. Bu açıdan, yakınlık, bu kuvvelerin ifrat ve tefritlerini aşmak, istikamet üzere olmak, güzel ahlakı yakalamak, Cenâb-ı Allah’ın yarattığı üzere fıtrat-ı asliyeyi korumak, o kaybedilmiş ise ciddi bir gayretle tekrar öze dönmek demektir.

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i sahîha, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın değişik yolları olduğundan bahsediyor. Mesela, Hazreti Ebu Hureyre’nin (ra) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) diyorlar ki: “Allahu Teâlâ ferman buyurdu: “Her kim Benim velîlerimden bir velîye düşmanlık ederse, şüphesiz Ben ona îlân-ı harp ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili hiçbir amel ile Benim kurbiyetime mazhar olamaz. Bir de, kulum nafileler ile Bana yaklaşır ha yaklaşır ve nihayet öyle bir hâle gelir ki artık Ben onu severim. Onu sevince de, onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli… olurum (Yani; onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye başlar). Böylesi bir kul Benden birşey isterse istediğini muhakkak ona veririm. Bana sığınırsa onu hıfz ve sıyânetim altına alırım.”

Bu hadisin ifadesiyle, insan farzlarla belli bir ölçüde Cenâb-ı Hakk’a yaklaşır. Farzlarla kurbeti yakalama en sağlam bir yoldur. Çünkü farz dediğimiz şeyler, dindeki zarûriyattır, olmazsa olmaz esaslardır. Hakikî zarûriyât imân esasları; bir manada zarurîyât da İslâm’ın şartlarıdır. Evet, farzlar çok önemli bir kurbet vesilesidir; ama, hadis-i şerifte özel bir kurbetten daha bahsediliyor. Yani, “iyyâke n’abudu ve iyyake nesta’în – Allahım, yanlız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileniriz.” diyerek sürekli istediğimiz bir kurbet daha vardır. Bu, kendimizi, kendi uzaklığımızı aşmaya mâtuf bir kurbet talebidir. Yardım O’ndan olduktan sonra, Cenâb-ı Hak hiç umulmadık şekilde öyle kurbetler ihsan eder, öyle kurbet cilvelerine mazhar kılar ki, belki hiç düşünmediğimiz, aklımızın köşesinden hiç geçmeyen, hiç tasavvur etmediğimiz, hayalimize de hiç gelmemiş olan yakınlıklara ulaştırılırız. Çünkü nafileler ile kurbet ifade edilirken “…onun işiten kulağı, gören gözü, tutup yakalayan eli… olurum.” deniyor. Evet, bu ifadeler bir mânâda müteşâbih olsa da, hadiste nafileler yoluyla daha derince bir kurbete ulaşmanın mümkün olduğu vurgulanıyor. Bu husus, nafilelerin “cebren linnoksan-eksikleri kapama, yarayı sarma” vazifesi görmeleri itibâriyledir. Yani farzında eksiği, gediği, kusuru olan insan nafilelerle onu telafi ettiği için, farzlarla arzulanan netice nafilelerle elde ediliyor. Öyleyse, ana atkılar yine farzlardır; nafileler ise, onların üzerindeki dantela gibi işlenmiş nakışlar…

Ayrıca, kurbet-i nevâfil (nafileler vesilesiyle yakınlık) daha ziyâde evliyâullaha mahsustur. Peygamberler onu aşmıştır; onlar, kurbet-i ferâiz karîbleridir (farzları eda yoluyla yakınlığa eren kutlulardır). Farzların hakkını vererek Allah’a yaklaşma, Enbiyâ-ı izâm ve onların hâlis varisleri olan Asfiyâ-ı Kirâm efendilerimize mahsus bir kurbettir. İmam-ı Rabbânî hazretleri Mektubat’ında bu mevzu üzerinde ısrarla duruyor; farzlarla Allah’a yakın olmanın ehemmiyetine dikkat çekiyor; hatta nafilelere çok düşkünlük gösterirken düşünce ve kanaat itibariyle dahi olsa farzlara gölge düşürmeyi hatarlı-tehlikeli görüyor. Mesela, her gün 100 rekat nafile namaz kılan biri “Şu farzı kılayım da kendi namazlarıma başlayayım.” şeklinde düşünse ve “kendimin” dediği nafileleri farzların önüne çıkarsa, onun, kurb-u ferâizle alınan mesafenin çok gerisinde kalacağını belirtiyor.

Bir kurbet eri, Allah emrettiği için, Allah’ın rızasına ulaşmak için yapar yapacağı şeyleri; yani, onun yegâne hedefi Allah’ın rızasıdır. O, “Rabbimin benden hoşnut olmasından başka hiçbir talebim yok” der durur. Gönlünü tamamen o hedefe bağlamıştır. Öyle ki, yer yer beşerî ve cismânî farklı mülahazalar bu duygusunun önüne dökülse, ciddi rahatsızlık duyar. Dahası, ihlasla alakalı bir sırrı başkaları tarafından bilinince tevbe eder. Hatta sebebini bilemediği, iradesiyle önünü alamadığı çok ciddi bir heyecan, bir gözyaşı… dahi onu rahatsız eder, odasına girer ağlar; “Ya Rabbi, tam ayırt edemedim; o hissim, o gözyaşım ve o davranışımla sadece Seni mi hedeflemiştim, yoksa başka mülahazlarla da kirlettim mi o anı? İrademle önleyebilir miydim başkalarına şirin görünen o tavırlarımı? Yoksa ihlas düsturuna ihanet mi ettim?” der, vurunur, dövünür. Gece, yüzünü yere koyduğu zaman gündüz yaptığı ibadetlerden dolayı bile “estağfirullah” der. Busîrî, Kaside-i Bürde’sinde “Amelsiz sözden Allah’a sığınırım.” diyor. Kurbet eri de, iyilik adına yaptığı çok şeyden dolayı dahi Allah’a sığınır, zahirî yüzü itibariyle güzel görünen amellerine bile “estağfirullah” der, “İhlassız, beklentilere bina edilmiş amelden Allah’a sığınırım” söz ve itikadını vird edinir, sadece O’nun rızasına kilitlenir, ihlasa düğümlenir ve her şeyinde O’nu arar.

Bir diğer husus da şudur: Sa’d b. Ubade’nin oğlu dua ederken, uzun uzun tarifler yapıyor, istediği her şeyi bir bir sayıp döküyor; mesela, “Allah’ım bana Cennet ver, kenarında şöyle ırmaklar aksın, üzerinde böyle kuşlar uçuşsun…”diyor. Hazreti Sa’d hemen oğlunu uyarıyor; “Oğlum, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) duayı böyle yapmayı, duanın teferruatında mübalağayı men etmişti.” diyor. Acaba neden duada mübalağa men ediliyor? Çünkü biz meseleleri dar havsalamıza göre şekillendiriyoruz; oysa ki, Allah (celle celâluhu) kudsî hadiste şöyle buyuruyor: “Ben, sâlih kullarıma -her davranışı sağlam, arızasız, hayatını iyilik ve hayır dairesinde sürdüren, yaptığı iyi bir iş ile yeni bir iyi işe ulaşan ve sâlih amel yapışanlara- öyle şeyler hazırladım ki, onları ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de herhangi bir insan tasavvur etmiş. Tasavvur edilmedik şeyler, sürpriz nimetler… Evet, Cenâb-ı Hakk’ın sâlih kullarına, hâlis kullarına hazırladığı şeyler bu vus’atte ise, meseleyi insanın dar havsalası ve dar idrâkine havale etmek uygun düşmeyecektir. İnsan, sadece burada gördüğü, alıştığı, lezzet dediği, zevk olarak bildiği argümanları esas alır, o argümanların darlığına hapsolur ve onların kalıplarına sıkışmış isteklerde bulunursa Allah’ın çok geniş olarak vaz’ ettiği şeyleri daraltmış olur. İşte duada mübalağanın yasaklanmasının mânâsı da burada gizlidir. Esas olan insânî ve dünyevî kalıpların darlığında sıkışmamaktır; yoksa bir kul sürekli dua etse, ilâhî rahmete müteveccih ellerini/kollarını hiç indirmese yine de duada mübalağa etmiş sayılmaz.

Rıza-yı İlâhî

Öyleyse, amelini Allah rızası için yapacaksın; onu herhangi bir beklentiye bağlamayacaksın. Beklentiye bağladığın zaman, beklentin senin o amelinin karşılığı olur ve o karşılık da beklentinin sığlığına mahkum kalır. Yani; elindeki çok kıymetli, antik bir eserle, mesela beşbin senelik bir çömlekle çarşıya gitsen, onu satmak istesen ve ona dedenin yaptığı çömleğin değeri kadar bir değer biçsen, ne kadar büyük zarar edersin. Oysa, o çömleğin asıl değerini bilen bir antikacıya itimat edip ondan bir fiyat alsan, o fiyata satsan, o zaman antik eserin kıymetini elde edersin.

İşte, ihlâstaki temel espri de budur; amel, Allah için olmalı, Allah rızasına bağlanmalı ve o amelle rıza-yı ilâhîden başka bir şey de aranmamalı. Hatta zevk-i ruhânî peşinde dahi olunmamalı. Mektûbât’ta “îman-ı billah, marifetullah, muhabbettullah, zevk-i ruhânî” deniyorsa da orada netice ifade ediliyor. Yani, zevk-i ruhânî, amelin ona bağlandığı bir iş değildir, amele terettüp eden bir şeydir, amelin gayesi değil semeresidir.. insan zevk-i rûhânîye ulaşmak için amel yaparsa, zevk-i ruhânî, o amelin karşılığı ve gayesi olmuş olur, dolayısıyla, o amel kıymetini kaybeder. Oysaki zevk-i ruhânînin ötesinde de pekçok ilahî teveccüh vardır; mesela, Allah sana “yakîn-i etemm”, “ihlâs-ı etemm” ihsan eder, Allah seni asfiyanın arasına katar, Enbiya ile beraber haşreder. Fakat sen bunların hiç birini aklına getirmemelisin. Çünkü, Allah, Allah olduğu için Mâbud’dur; ibadet edildiği için Allah değildir. Hakkıdır O’nun Kendisine ibadet edilmesi. Kulluk hesabına ne yapıyorsan o, O’nun hakkıdır. Desen ki, ben günde bin rekat namaz kılıyorum, hakkıdır O’nun. O’nda bir hakkın olduğunu iddia etmek ve onu istemek ise, hakkın değildir senin. Öyleyse, hakkı olanı O’na ver, sonra da telattuf (lütfetme) dalga boyunda yapacağı şeyleri, sana olan ihsanlarını sen tayin etme, belirleme, takdir etme.. evet, beklentisiz olma ve ihlas yörüngeli yaşama da bir kurbet yolu, yani Allah’a yaklaşma vesilelerinden birisidir.

Diğer bir kurbet yolu da, Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği mevhibeleri ve varidâtı onun rızası istikametinde kullanmaktır. Mevhibe, bağış, ihsan, hak vergisi ve ekstra ilâhî lütuflar mânâsına gelir. Kalbe gelen, içe doğan ve insanın gönlüne tulû eden vârid ise, yoldakilere Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühü, bir iltifatı, bir atiyyesi, bazı ahvâlde hususi bir tenvir ve irşadıdır. Evet, Allah Teâlâ bize el vermiş, ayak vermiş, göz, kulak, dil, dudak vermiş -O’na binlerce hamd ve senâ olsun-. Bu azaların alıp değerlendireceği eşyâyı var etmiş. O eşyâyı değerlendirme vasıtası tatma, koklama, dokunma.. gibi hisler yaratmış, dahası bizi ihsas ve ihtisaslarla donatmış. Bu nimetlerin kıymetini ancak bunlardan mahrum insanlar bilebilir. Cenab-ı Allah, ihsan sahibidir; istediğine istediği kadar verir, istemediğine de vermez. Mal-mülk, nimet O’nundur; onu dilediği kullarına dilediği ölçülerde lütfeder. İşte, bu espriyi kavrayamayanlar, “Neden Velid İbni Mugire, Urve İbni Mesud es-Sekafî’ye peygamberlik gelmedi de o vazife (Hazreti) Muhammed’e verildi?” deyip durmuş ve imandan olmuşlardır. Kaldı ki, Hazreti Üstad’ın o çok güzel, pek şık yaklaşımıyla ifade edecek olursak, Allah (celle celalühu) O zatın (Efendimizin) istikbalde iradesinin hakkını vereceğini görmüş, O’na lütuflarda bulunmuştur; ne yapacağını bilmiş, avanslar vermiştir.

Evet, Allah’ın bizi nimetleriyle şereflendirmiş; mesela, bizi var etmiş. Sonra, var etmekle kalmamış, bizi insan yapmış; insan yapmakla kalmamış, insan-ı mümin yapmış; insan-ı mümin yapmakla da kalmamış, Rahman u Rahîm bizi ümmet-i Muhammed arasına dahil etmiş. -Bir hadis-i şerifin ifadesiyle; ümmet-i Muhammed’in iki şanlı ucu vardır. Birisi, Efendimize, O’nun nurlu asrına dayanan ucu; diğeri de kıyâmetten az önce gelip bütün zorluklara rağmen dine sahip çıkacak olan bahtiyarlara uzanan ucudur. Rasul-ü Ekrem, birincilere “arkadaşlarım” demiş; kıyâmete yakın geleceklere de “kardeşlerim” hitabıyla seslenmiştir.- Evet, Allah bizi ümmet-i Muhammed yapmakla da kalmamış, âhir zamanda, din boyunduruğu yere konduğu bir dönemde, bu boyunduruğu yerden kaldıracak kutlulardan biri olma konumunda yaratmış. Bunların hepsi ayrı ayrı birer mevhibedir ve hepsi ayrı ayrı şükür ister. Bu şükrü eda etmenin yolu da Cenâb-ı Hak’ın bize ihsan ettiği bütün nimetleri Rabbimizin rızasını tahsil etme istikametinde kullanmaktır. O’nun rızasını tahsil yollarının en kestirmesi ise, Îlâ-yı Kelimetullah’tır, Allah’ın Yüce Adı’nın dört bir yanda şehbâl açması istikametinde gayret göstermektir.

Hakiki insan olmayı harikulâdeliklerde gören, herkesten farklı ve fâik görünme gibi lüksleri bulunan çocuk-meşrep kimseler, Allah rızasını esas maksat yapmadıklarından ve ekseriya hırslı bir beklenti içinde bulunduklarından dolayı, çoğu zaman şeytanın bir-iki doğruya yakın ilkaâtına kanarak yüzlerce bâtılı hak görebilir ve değişik yalanların arkasından ömür boyu koşturabilirler. Bu konuda aldanmamanın biricik yolu, Efendimizin vesâyeti altında Hak rızası hedefli yaşamaktan, keramet ve zevk-i rûhânî dahi olsa Hakk’a kullukta hiçbir beklentiye girmemekten geçer.

Öyleyse, bütün mevhibe ve varidatı rıza-ı ilâhî istikametinde kullanmalı; çünkü insan böyle bir yola girmiş ve Hak rızası gibi bir büyük pâyeye dilbeste olmuşsa, o gayeye yürürken ardına düştüğü başka bazı şeyler temelde o büyük isteği daraltmış, ona gölge düşürmüş olur. Çünkü o yolda sadece Allah istenmeli, yalnızca O’nun hoşnutluğu dilenmelidir. Kalb ile Allah arasına hiç bir şey girmemeli; kalb, Allah deyip kalkmalı, Allah deyip oturmalı, Allah deyip yatmalı, Allah deyip doğrulmalı, Allah deyip yemeli, Allah deyip içmeli. O büyük Zatın dediği gibi: “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için görüşünüz, Allah için konuşunuz, lillah, livechillah, lieclillah rızası dairesinde hareket ediniz.. o zaman ömrünüzün saniyeleri seneler hükmüne geçer.” Saniyelerinizin seneler hükmüne geçmesini istiyorsanız, Allah’dan istediğiniz şeyleri kendi dar ölçülerinizle daraltmayın. Böyle bir semere dururken siz deseniz ki, “Bana Cennet’te bin tane köşk ver”, yine kaybetmiş olursunuz. Allah’a kulluk yapsanız, her gün Kur’an-ı Kerim’i iki rekatta bir kere hatmetseniz ve bunun karşılığında deseniz ki, “Allah’ım, şöyle bir idarecilik, böyle bir dünya nimeti istiyorum.” Hatta, daha da masumane bir istekle “Rabbim, Cennet bahçeleri ver.” deseniz, himmetinizi yine daraltmış sayılırsınız, Allah’ın lütfuna tahdit koymuş, isteğinizi kendi dar fotoğrafınızla Allah’a sunmuş olursunuz. “Allah’ım, ben Senin rızâna tâlibim, Sana tâlibim.” deyip O’nu dilemek varken niye öyle yapasınız ki?

Hani anlatılır ya: Abbâsîler döneminde Harun Reşid’in vezirleri arasında, Bermekîlerden Câfer de vardır. Harun Reşid, halkına hediyeler dağıttığı bir gün Câfer’e de teklif eder, der ki: “Ey vefalı, sadık vezirim, sana da şunları vereyim.” Vezir, “İstemem Efendim” diye cevap verir. Hükümdar “Herkese şu kadar verdim ama sana servetimin çeyreğini vereyim” der, fakat yine aynı sözle karşılaşır, “İstemem Sultanım.” Birkaç değişik teklifin kabul edilmediğini görünce Harun Reşid sorar, “Peki sen ne istersin?” “Ben sadece seni isterim Sultanım, senin rızanı dilerim. Çünkü sen benim olunca servetin zaten benim olur. Senin hoşnutluğun olmazsa servetinden ne olur?” İşte rıza-ı İlâhî’yi talepte bu espri vardır ve insan O’na tâlib olmalıdır.

Evet, Allah’ın bize ihsan ettiği mevhibeleri yine O’nun yolunda kullanma, kurbet vesilelerinin önemlilerindendir. Bugün, bu hareketin gönüllüleri böyle bir fırsatın başında bulunuyor. İnşâllah, İlâ-yı Kelimatullah yaparlar. Hem dünyevî, hem uhrevî makam, mansıb, pâye beklentisine girmezler. Korkusuz, tereddütsüz, kendilerini adadıkları o davada her zaman kemerbesteyi ubûdiyyet içinde Allah karşısında dururlar ve Allah’tan yine Allah’ı isterler. Sürekli, “Allahım, beni, Sen’den uzaklaştıracak şeylerin insafsızlığına terketme ve gönlüme maiyyetini duyur!” der ve rıza besteleri terennüm ederler.

M. Fethullah Gülen

Mucizeler, Allah’ın kendi eliyle koyduğu kanunları, yine kendisinin bozması mıdır?

Açıklama: Mucizeler, Allah’ın kendi eliyle koyduğu kanunları, yine kendisinin bozması mıdır? Bazıları üstadın mucizelere getirdiği yorumların bilimsel olmadığını söylüyorlar öyle mi?

Kâinatta bizlerin uymakla zorunlu olduğumuz bir takım sebepler kanunlar vardır. Cenabı Hakk’ın kâinatta vazettiği bu kanunlara uygun hareket etme, bir manada şeriatı fıtriyeye uymaktır ki, bizlerin dünyada başarılı olmamız adına son derece ehemmiyetlidir.

Ancak bu kurallara uygun hareket etme veya sebeplere riayet etme zorunluluğu Cenabı Hak için (hâşâ) zorunlu değildir. Bundan dolayı Allah için bu kanunları değiştirme, ortadan kaldırma, yeni kanunlar vaz etme mümkündür. Yani mucizelerin, tabiattaki cari kanunlara zahiren zıt görünmesi, bize bakan yönüyledir.

Üstadın mucizelere getirdiği yorumların bilimseldir, değildir şeklinde tartışılmasını da uygun görmüyoruz. Öncelikle burada bilimsellikten ne anlaşıldığının ortaya konması lazımdır. Neticede Üstad Kur’an ayetlerinde ve Hadisi Şeriflerde geçen mucizelere bir yorum ve tevil getirmiştir. Eğer bu yorumlar dinin ruhuna ters değilse, naslarla çatışmıyorsa, kimsenin bunlara karşı çıkmaya hakkı yoktur. Fakat şunu da belirtelim ki, bizler de Üstadın mucizelerle veya cennet ve cehennemle ilgili ya da bunlar gibi objektif olmayan yorum ve açıklamalarını kabul etmesi noktasında kimseyi zorlayamayız.

Talebenin ruhunu bizzat Allah’ın (c.c) alması ve Azrail’e (aleyhisselam) dahi bırakmaması ne demektir?

Bu mesele biraz, orucun sevabını doğrudan Allah’ın yazmasına benzemektedir. Allah Teala buyurur ki, “orucu siz yazmayın, onu bizzat Ben yazacağım”. Bu teveccüh, elbette orucun yüksek kıymetini göstermektedir. Evet, oruç o kadar kıymetlidir ki onu bizzat Allah yazmaktadır. Bu şekilde oruca teşvik, oruçluyu da takdir ve tebşir buyrulmuştur.

İlim meselesi de öyledir. Bilindiği üzere, aslında her canlının ruhunu alan hakikatte Allah’tır. Fakat Allah (c.c), her icraatına bazı melekleri de şahit ya da nezaretçi olarak tavzif buyurur. Bu, onları şereflendirmek içindir. Yoksa –hâşâ- Allah’ın ihtiyacı yoktur. Öyleyse her canı almada ya Azrail (aleyhisselam) ya da onun yardımcıları vazifelendirilmişlerdir.(Enam Suresi, 6/61) Ancak ilim ehline has bir keyfiyettir ki, onun ruhunu doğrudan, vasıtasız bir şekilde Allah kabzetmektedir. Bu teveccüh, ilmin şerefini, âlimin değerini göstermekte ve bizi teşvik etmektedir.

Gerek Kur’an-ı Kerimde, gerekse hadislerde çeşitli yerlerde Rızkın Allah’ın garantisi altında olduğu belirtiliyor. Öyle ise Dünyada açlıktan ölen insanlar veya hayvanlar neden var?

İktisat risalesini 12. Lema’yla beraber okumak lazım. Orada sizin cevabınız daha açık yer almaktadır. Üstad Hazretleri, orada şöyle diyor:

“Evet zîhayatın bedeninde şahm suretinde iddihar edilen rızk-ı fıtrî, hadd-i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hatta bir marazın veya bir istiğrak-ı ruhanî neticesinde iki kırkı geçer. Hatta bir adam, şedid bir inad yüzünden Londra mahpushanesinde yetmiş gün sıhhat ve selâmetle, hiçbir şey yemeden hayatı devam ettiğini, onüç -şimdi otuzdokuz- sene evvel gazeteler yazmışlar. Madem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor ve madem Rezzâk ismi, gâyet geniş bir surette rûy-i zeminde cilvesi görünüyor ve madem hiç ümid edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür-şerr beşer, sû-i ihtiyarıyla müdahâle edip karışmazsa, her halde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel, o zîhayatın imdadına o isim (Rezzak) yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor. Öyle ise: Açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyen rızıksızlıktan değildir. Belki “Terk-ül-âdât min-el-mühlikât” (Adetleri terk etmek, insanı ölüme götürür) sırriyle, sû-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir.

Öyle ise: Açlıktan ölmek olmaz, denilebilir.” Evet, burada da zikredildiği üzere, garanti altında olan rızık 40 gün içindir. Ondan sonra garanti bitiyor. Yani 40 gün içinde insanın biraz iradesini kullanarak fiili duada bulunması lazım ki hayatını devam ettirsin. Bir insan 40 günden sonra ölürse açlıktan ölür belki ama kanaat eder, şükrederse biraz da didinirse Allah onun da rızkını gönderir bir yerlerden. Kanaat, gayret ve şükür ölmüşse, insan da ölüyor.

Dikkat edilirse, Bediüzzaman Hazretleri, “insanın süistimali karışmazsa” diye bir şart ileri sürüyor. Hâlbuki şimdi insanlar, kaynakları, şartları ve iradelerini süistimal ediyorlar. Eğer bir insan 40 gün içinde ölüyorsa bu yeme içme alışkanlığını terkten dolayıdır. Yeme içme âdeti deyince, ölçü bizim her gün yediğimiz üç öğün değildir. O bizim işi süistimal etmemizin ifadesidir. Bir zamanlar bizim toplumumuzda bile günde iki öğün yeniyordu: Bir kuşluk vaktinde bir de ikindi üzeri. Hâlbuki bugün batı medeniyetinin sayesinde biz günde üç öğün yemeye alışmışız. Evet, işin esasında insana yeten, yediği bir kaç lokmadır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” (Tirmizî, Zühd 47) buyuruyor. Nitekim kendileri de öyle yaşamışlardı. Evet, kendini alıştıran insan için günde bir poğaça yeter hatta daha azı da yeter. Böyle yaşayanlar az değildir tarihte ve günümüzde. Bizim ilk beş asrımızın insanı ve Sahabe nesli genelde böyle yaşıyordu. Demek ki insana günlük bir iki lokma yeterken, o daha fazlasına alışıyor ve bu alışkanlık gidince ölüyor. Bu yüzden Afrika’daki çocuklara bakmak lazım: Kaç tane çocuk 40 gün içinde ölüyor? Çoğu, belki de hepsi 40 günden sonradır. Bu da garanti bittiği halde insanın iradesini kullanmaması, rızka ulaşmak için hiç olmazsa öksürmeye bile çalışmamasındandır. Hem bu durum, sadece Afrika’nın değil pek çok coğrafyanın imtihanıdır. Afrika’nın şöyle bir hususiyeti de var: Sömürge devletleri, oranın insanına çalışmayı unutturmuşlar. İnsanlar çalışmıyorlar, çalışmak için düşünseler, yapacak çok işler bulurlar. Biraz iklimin de tesiriyle rahat-rehavet hâkim olmuş. Hâlbuki Afrikanın çoğu yeri yeşildir. Tropikal iklime sahiptir. İnsanlar biraz bir şeyler ekmek için didinseler çok şey yetişir. İşte kırk gün sonra bu irade ortaya konmayınca insanlar acından ölüyor. Diğer bir husus bu felaketin yaşandığı yerde iç savaş ortamı var. Yani insanlar millet olarak kardeşliği unutunca bereket oralardan kalkmıştır. Bunun yanında dünyanın en verimli topraklarının üzerinde oturup da açlıktan ölmek de ayrı trajedik bir durum. Bunları düşününce –hâşâ- suçu burada Razzak-ı Kerime bulmak haddimize düşmüyor. Sebeplere riayet bu dünyanın kanunlarındandır. Sünnetullah, bu dünyada sebeplere riayettir ve her insana çalıştığı kadar karşılığının verilmesi de yine sünnetullahtandır. Eğer bu insanlar, toprağı ekip biçtiklerinde toprak ürün vermese bu noktada belki bir şeyler denebilir ancak sebeplere riayet olmayınca, fiili dua olmayınca, uhuvvet olmayınca Allahın Rezzak isminin tecellisi mümkün olmuyor. Allah açlık çeken kardeşlerimize yardımcısı olsun…

Kaynaklar: 12. Lema ve 19. Lema, Asrın Getirdiği Tereddütler–2

Sınırlı olan mevcudat, sınırsız olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyeye nasıl mikyas olmaktadır?

İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının nokta-i mihrakiyesidir. Kâinata dağılan esmâ-i ilâhiye, insan mahiyetinde belli bir noktaya tevcih edilmiştir. İnsan, bin bir esmâ-i ilâhiyenin cilvegâhı veya kısm-ı âzamının tecellî ettiği bir varlıktır. Bu mahiyetiyledir ki insan, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına ayna olabilecek zenginlikte yaratılmıştır.

Bir diğer husus, insan kendisinde bulunan sınırlı ve nâkıs vasıfların çehresinde nâkıs olmayan birinin esmâ ve sıfatlarını okuyabilir. Evet insan, varlığıyla bunları kendisine veren ve ihsan edenin hazinesinde her şeyin bulunduğu kanaatine ulaşır ve “Bunlar bana, O’ndan geliyor.” der. Meselâ onda bir cemal varsa, O Hz. Cemil’den, idrak varsa O’nun ilim sıfatından, irade varsa yine O’nun Mürid isminden, kudret varsa o da Kudret sıfatından geldiğini idrak edebilir. Yani insan kendisinde mevcut olan şeyleri gördükten sonra kendisini yaratan Zât’ta da bunların mevcut olduğu kanaatine varır.

Ayrıca bizde her şey sınırlı ve muhat, Cenâb-ı Hak’ta ise nâmütenâhîdir. Biz bizdeki sınırlı şeylerle O’nda bunların nâmütenâhî olduğunu görürüz. Bizim iktidar ve gücümüz elimizin ulaştığı daire içinde cereyan eder. Bu itibarla da elimizin ulaşamadığı daire içinde tasarrufta bulunamayız. İşte biz, böylesine dar bir irade ve kuvvetle, kâinat çapında cereyan eden hâdiselere bakar, Hâlık’ın nâmütenâhî kudret ve iradesine muttali olur, belli ölçüde O’nu tanıma imkânına ulaşırız. Keza ilmimiz de dar bir sahada cereyan eder. Âyet-i kerimenin ifadesiyle Allah’ın bildirdiğinden başka bir şey bilemeyiz ve ancak O’nun dilediği kadar bir şeye muttali olabiliriz.[1] Biz yarın ne olacağını bilemeyiz. Çünkü ilmimiz sınırlıdır.

İşte bu kadar dar bir dairede cereyan eden sınırlı ilmimizle Hâlıkımız’da bunun nâmütenâhî olduğunu görürüz. Çünkü bütün kâinatı baştan sona sarsmadan, bozmadan, bir arıza meydana vermeden, hâdiseleri aksatmadan idare etmek öylesine muhit bir ilim ister ki, ilk sebeple en son müsebbebi birden görsün ve her şeyi arızasız sevk ve idare etsin. Evet, sebep ve müsebbebi vaz’eden O, onları gören O, sağlam bir tenasüp içinde onları birbirine bağlayan O, muhit ilmiyle her şeyi plânlayan, keşfeden, kontrol eden ve hepsinin üzerinde nigehbân olan da yine O’dur (celle celâluhu).

Konuya Üstad Bediüzzaman’ın yaklaşımı bir hayli enfestir. O, şöyle der: Mutlak ve muhit bir şeyin hudut ve nihayeti olmadığından ona bir mahiyet biçilemez, bir suret ve taayyünle hükmedilemez. Meselâ, zulmetsiz daimî bir ziya bilinemez ve hissedilemez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık haddi çekilir, işte o zaman bilinebildiği kadar bilinir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın ilim, kudret… gibi sıfatları; Hakîm, Rahîm… gibi isimleri, muhit, hudutsuz, şeriksiz olması itibarıyladır ki, onlar mahiyet-i nefsü’l-emriyelerine uygun bilinemez ve hissedilemezler. Bu gibi isim ve sıfatların hakikî nihayet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî birer had çizilmelidir ki bilinebilsinler. İşte onu da vehmî ve hayalî evsaf ve buudlarıyla enaniyet yapar.[2]

Esasen bizim kelâmî (maksadı ifade) gücümüz de oldukça dardır. Değil Allah’a ait evsafın ve kâinat esrarının ifade edilmesi, kendi içimizde oluşan mefhumları dahi ifadeden âciziz. Zannediyorum hiç kimse içinde hissettiklerini tam ifade edemez. Onun için büyük şair, “Ben o nağmeden müteheyyicim / Ki yoktur ihtimal-i terennümüm.” der. Bundan da anlaşıldığı üzere içte hissedilen şeyler çok başkadır.

Şimdi gelin Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatına bakalım. Allah bütün kâinata ve bütün insanların kalbine bir anda ilhamda bulunur ve konuşur. Her kalb, vicdanında Mevlâ’nın sesini bî kem u keyf hissettiği zaman ve her vicdan Mevlâ’ya ait ilhamlara mehbit olduğu zaman –bunlar mecazdırlar– Allah onunla konuşuyor demektir. Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud karıncadan alın da insana kadar her varlıkla konuşur. Allah, hayvanata da ilhamda bulunur. Nitekim “Rabbin arıya vahyetti.” (Nahl sûresi, 16/68) âyeti bu hakikati ifade eder. Arı o muhteşem peteğini hazırlamasında, “sevk-i ilâhî” diyeceğimiz Allah’ın ilhamıyla yapacağını yapar. Yeryüzünde veya diğer gezegenlerde ne kadar canlı hevam veya haşerat varsa hepsi her an Cenâb-ı Hakk’ın sevkiyle sevk olunmaktadır. Demek ki, Allah, hususî telefonuyla bunların hepsiyle birden konuşmaktadır.

İşte bu kelâm sıfatıdır ki, Cenâb-ı Hak onunla Hz. Musa’ya teveccüh edince Hz. Musa şöyle der: “Senin kelâmın bu mu Allahım; bu kelâm bin insanın sözünden daha kuvvetlidir.” Burada bin rakamı, kesretten kinayedir; Hz. Musa’nın orada duyduğu kelâm-i ilâhî belki milyar kere milyar insan sözünün çok üstündedir. Bunun üzerine Hz. Musa kendinden geçer ve bayılır.[3] Bu, “Vâhidiyet” tecellîsiyle kelâm sıfatının zuhur ve in’ikasıdır. Bu, ehadiyetin mazharı olabilme itibarıyla işi kavrayacak olan Hz. Musa’nın tahammül edeceği bir şey değildi. O zaman biz bizdeki dar kelimeyle bütün kâinatla bir anda konuşan ve biriyle konuşması diğeriyle konuşmasına mâni olmayan Hz. Allah’ın “kelâm” sıfatında nâmütenâhîliğini anlarız.

Bunun gibi duyma mevzuunda da biz, duyulacak olan şeylerin milyonda beş-altısını ancak duyarız. Bir defasında Hac’da şöyle bir hâl yaşamıştım: “Cenâb-ı Hak, her elini açıp ‘Yâ Rabbi!’ diyene ‘Lebbeyk!’ diyor ve birinin duası, diğerinin duasının dinlenmesine mâni olmuyor.” Evet, milyar defa milyar diller O’na dua eder de Allah hepsinin duasını duyar. Tabir caizse Sem’-i Mukaddesiyle her şeyi dinler. Evet, işte biz de mahdut ve sınırlı duyuşumuzla Cenâb-ı Hak’taki bu sınırsızlığı idrak ederiz.

Şimdi meseleyi biraz daha açalım: Bizde Cenâb-ı Hakk’a ait bir kısım hakikatlerin gölgeleri vardır. Biz bu gölgeler sayesinde bunların birer asılları olabileceği kanaatine varırız. Bu sınırlı şeyler, her şeyiyle sınırsız birinden gelir. Hatta bizdeki tûl-i emel, ölmeme arzusu, ebediyet iştiyakı, Cennet isteği, Cenâb-ı Hakk’ın ebediyetinden gelen arzulardır. Bu sınırsızlık arzusu Allah’tan gelmeseydi bizde böyle bir arzu olamazdı. Evet, her insan kendi kendine: “Babam öldü. Ondan evvel dedem öldü ve bütün bunlar bana kat’î telkin etti ki, ben de burada ebedî değilim.” demelidir. Herkes bu telkin altında kalıp da böyle ebedî olmadığına öyle inanmalıdır ki, hiçbir mülâhaza onun o kanaatini değiştirmemelidir. Bununla beraber bin tane vâiz ve nâsih ona ders verse ve fâni olduğunu anlatsa o yine “Ah bekâ!” der. Bu, Hâlık’taki ebediyetten insan ruhu, fıtratı ve vicdanına in’ikas eden bir hakikatin ifadesidir. Onun için rasyonalizmin kurucularından Descartes “Bende bir kısım nâmütenâhî arzu ve istekler var. Bunlar, benden olamazlar. Çünkü ben sınırlıyım. Etrafımdaki eşyadan da olamaz. Çünkü onlar da sınırlı. Öyleyse bende kendisini gösteren bu nâmütenâhîlik arzusu bir nâmütenâhîden geliyor.” der.

Bunun gibi, her vicdan sahibi kendi vicdanını dinlediği zaman, kendisinde eksik ve gedik birer evsaftan ibaret olan hakikatlere tutunmak suretiyle bu gölgelerin asıllarının, hakikatlerin hakikati olarak Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’da bulunduğunu görüp gerçeği idrak edecektir. O zaman insanın hakikatini oluşturan sıfât, esmâ ve şuunat-ı ilâhiyenin nokta-i mihrakiyesi bir varlık, kısmen bunları kendisine mâl edecek ve “Bunlara ben sahibim!” diyecektir. Daha sonra bunlardaki eksiği ve gediği görerek eksik ve gedik olmayan, her zaman münezzeh ve mukaddes bulunan esmâ ve sıfâta intikal edecek ve her şeyi Allah’a verecektir.

Meselenin diğer bir yönü de şudur: İnsanın kendisine –bir maslahata binaen– benlik arzusu verilmiştir. Bu biraz iradeye de bağlıdır. Zira iradeli olan herkes bir bakıma “Ben” der. İşte bu irade suistimal edilince bundan firavunluk, nemrutluk veya karunluk çıkabilir. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle Karun, “Bana verilen her şey nezd-i beşeriyetimde bulunan ilimle bana verilmiştir. Bütün mal, menal ve servet benim malûmatımın semeresidir.”[4] der. İşte bunlar, suistimal edilmiş bir benliğin ifadesidir. Bu benlik, şeriat-ı garrânın tezgâhından geçip terbiye gördüğü, Efendimiz’in irşad potasında eridiği zaman vâhid-i kıyasî olarak Allah’ı tanımaya vesile olur. Yani bunlar insanda benliğin gereğidir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tasavvufî bir üslûpla ele alınırken “Nokta” diye anılır. Gerçi günümüzde insanlar tasavvufa ve tasavvuf terminolojisine çok yabancılar. Oysaki eskiden “Nokta”ya dair risaleler yazılmıştır. Meselâ, Bismillâh’taki “be”nin noktasıyla alâkalı bir kitap yazılmış ve bununla hakikat-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) anlatılmıştır. Bunun hulâsası şudur:

Nokta, bir çizginin en küçük parçasıdır ve kalem hakikatinin ucunun ademe temasıyla ilk meydana gelen mevcuttur. Bununla adem gibi görülen şeye bir işaret konmak suretiyle adem parçalanmış ve verâsında mutlak ademin olmadığı görülmüştür. Zıddı ve niddi olmayan bir vücudun bilinmesi için böyle bir nokta lâzım ve zarurî idi ki o, bir vâhid-i kıyasî olarak verâsında kendi gibi olmayan şeyi göstersin. Çünkü Allah’ın zıddı ve niddi yoktur. Bu itibarla da Allah, Mevcud-u Mutlak olarak bilinemez. Nasıl karanlıksız bir ışık bilinemez ve mertebeleri ihata edilemez. Bu durumda ışığın içine bir karanlık koymak lâzımdır ki, derecesine göre bütün ışıklar bir tertip çerçevesinde sıraya girsin ve bilinebilsinler. Meselâ, sıfır derecede karanlık, bir derecede karanlık, iki derecede karanlık, üç derecede karanlık… Bunları bir tertibe koyabilmek için karşısında bir ışık tasavvuru gerekir. Veya bir derece ışık, iki derece ışık, üç derece ışık diyebilmek için yine bir karanlık mevcudiyetine ihtiyaç vardır.

İşte mutlak nur, mutlak feyiz ve feyezan olan ve Vücud-u Akdes’ten gelen şeylere karşı, O’nun envarı karşısında ve Cenâb-ı Hakk’ın yokluk âleminde varlığının gölgesi mahiyetinde, Nur-u Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) bir nokta hâlinde Allah ism-i celilinin remzi “Elif”in üzerine konunca elif bilinmeye başladı. Biz “Elif”i ancak “Nokta” sayesinde bildik. İşte bu “Nokta” “Elif”in hâsiyetine işaret etmektedir. Elif’te ne varsa tecellî cihetiyle min vechin noktada vardır. Ancak bunların hâsiyetini toplayabilmek, bir yerde toparlayıp nokta-i mihrakiye hâline getirmek için milyar defa milyar nokta gerekir. Sonra o “Elif”e ait bütün hâsiyetlerin hepsi bunda vardır denebilir.

Evet, noktaya dair çok kitap yazılmış ve bizde bunlar hep anlatılmıştır. Hulâsa edecek olursak bunun mânâsı şudur: Zıddı olmayan bir şey bilinmez. Onun için Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri bir kısım aynalar yaratmıştır ki, o sayede kendi varlığı idrak edilsin. İşte bu ayna, insan enaniyeti ve benliğidir. Yeryüzüne şuurlu varlıklar gelmeden evvel, Allah bilinemezdi. Onun için tasavvufçular insana çok önem vermektedirler. Tasavvufta bunun mânâsı şudur: İnsan yeryüzünde var olacağı ana kadar kâinatta Allah câmi sıfât ve esmâsıyla bilinemiyordu. Bunlar ancak insan sayesinde bilindi. Allah, Hz. Âdem’e esmâyı talim etti ve Kendisini bildirdi. Allah yeryüzünde insan sayesinde bilinir oldu ve bir Mevcud-u Meçhul olarak kendini duyurdu.

Keza insan, benliği sayesinde, “Buraya kadar ben kendi irademle yapıyorum. Benim iradem bu kadardır ve o bir nokta gibidir. Verâsında bütün işleri Allah yapıyor. Benim izafî kudretimle her şey buraya kadar benim tasarrufum dahilindedir. Ötesi Allah’ın tasarrufu içindedir.” der. İnsan, sem’i, basarı ile buna bir hat çizer. Kendi benliğinin yerini tayin etmeye çalışır. Sonra onunla Allah’ın nâmütenâhî varlığına intikal eder.

Bu noktada insan terbiye-i Ahmediye ile müteeddip olmuşsa, nefsine ayırdığı bu şeylerden de vazgeçer ve neticede elindeki o noktayı da atıverir. Çünkü o nokta oraya kadar işe yarıyordu. İşi bitince, “Sen O’nu bana sadece tanıtmak için verilmiş bir emanetsin.” der ve kullanılmış partal bir eşya gibi onu da atıverir. Evet o, insana Hâlık’ını tanıtmak için verilmiş bir emanettir. İnsan, onun işi bitince ve yükselip Hâlık’ını tanıyınca onu kaldırır atar. Neticede temerrüt etmeden, firavunluk gayyâsına düşmekten kurtulur ve nübüvvete ait mânânın şahikalarına yükselir.

[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/32. [2] Bediüzzaman, Sözler s.584 (Otuzuncu Söz, Birinci Maksat). [3] et-Taberî, Câmiu’l-beyân 6/30; İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 4/1119. [4] Bkz.: Kasas sûresi, 28/78.
Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Cenâb-ı Allah, Hz. Âdem’i yarattıktan sonra onu hangi âyetle harekete geçirmiştir?

Doğrusunu Allah bilir fakat bu konuda akla gelen şudur: Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılış keyfiyeti, –Kur’ân’daki âyetler ve sahih hadislerin ışığında– bir balçıktan alınıp hamur veya belli bir protein çorbası şekline getirildikten sonra tahcir edilerek, ardından kendisine hayat nefhedilmesi şeklinde olmuştur. Bu, bir mucizedir. Yani tabiî hâdiselere bağlı böyle bir durumu izah etmemiz mümkün değildir.. evet, Hz. Âdem’in yaratılışı fevkalâdedendir. Aslında diğer yaratmalar fevkalâde değil mi? Elbette ki onlar da fevkalâdedendir; ama esbabın perdedarlığı cihetiyle bunları Allah’ın vaz’ettiği kanunlar içinde belli çerçevede izah etmek mümkündür. Tohum toprağa gömülür. Hava, su ona merhaba deyince rüşeym başını dışarıya çıkarır. Çıkarmayabilir de ama âdet-i ilâhî olarak bu böyle cereyan etmektedir. Sonra da çiçeğe, sünbüle, başağa yürür.

Hz. Âdem’in yaratılmasına gelince, o bunlardan başkadır. İskeletine hayatın nefhedilmesini Cenâb-ı Hak, “Tam tesviye edip kıvamına getirdikten (ruhuna göre bir madde verip iç-dış yapısı bütünlüğünü hâsıl ettikten, daha doğrusu potansiyel olarak ahsen-i takvîme mazhar kıldıktan) sonra Kendi ruhumdan ona nefhettim.” (Hicr sûresi, 15/29) anlamlarına gelen ifadelerle anlatmaktadır. Ruh, her şeyi kemale erdiren, terbiye edip olgunluğa ulaştıran ilâhî bir kanun-u emrîdir.[1] Hz. Âdem’e nefhedilen ruh, yine Rabbinden ona bir emir olarak gelmiştir. –Hâşâ– Cenâb-ı Hak için bir ağız, bu ağızda bir nefes mülâhaza etmek ve sonra Hz. Âdem’e nefeslenince Hz. Âdem hayata mazhar oldu şeklinde düşünmek tecsimdir, dolayısıyla da dalâlettir. Hayatın nasıl nefhedildiğinin mecazî mânâları da vardır. Bunlar müteşabihattır ve biz onların hakikatini idrak edemeyiz. Allah’ı idrak edemiyoruz ki, icraatını idrak edelim. Bildiğimiz tek bir şey vardır: Cenâb-ı Hak, harikulâdeden yarattığı Hz. Âdem’e, harikulâdeden, nezd-i ulûhiyetinde bulunan harikulâde bir ruhu, harikulâde bir keyfiyet ile intikal ettirmiştir.

Hâsılı, Hz. Âdem öyle anlaşılmaktadır ki, وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوحي “Ona Kendi ruhumdan nefhettim.” (Hicr sûresi, 15/29) âyetinde anlatılan bir harikulâde teveccühle mutasavver kaderî bir formattan makdûrî bir keyfiyete yönlendirilmiştir.

[1] Bkz.: İsrâ sûresi, 17/85.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

İnsanların yaratılmasındaki hikmet-i ilahi nedir?

Açıklama: Cenâb-ı Hakk’ın bize ihtiyacı yoktur. Öyleyse çok yönüyle çirkin, fena şeyleri yapan nev-i beşerin yaratılmasında ne hikmet vardır?

Allah (celle celâluhu), yaratma işinde pek çok maslahata ve umumî neticeye bakar; murad-ı sübhânî olan neticeler elde edilirken meydana gelecek izafî şerler nazar-ı itibara alınmaz. Haddizatında insanların da “hayır” diye yaptıkları pek çok şeyin altında bir kısım izafî “şer”ler vardır. Meselâ, insanlar atomu keşfetmişlerdir. Şayet atom, milletler arasında sulh-i umumîyi temine matuf olarak kullanılsa, atomun keşfi hayır olacaktır. Meselâ o, insanlığa zarar vermeden, denizaltılarını yürütmede, aydınlatma ve ısıtma işlerinde kullanılabilse insanlığın yararına olacaktı. Ama Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları insanlığın yararına olmamış, aksine seksen kilometrelik bir alanı senelerce canlı yaşamaz hâle getirmiştir. O gün üç yüz binden fazla insanın hayatına mâl olan bu bombanın, zararlı tesirleri hâlâ devam etmektedir. Atom bu hâliyle bir mânâda şerdir ve olabildiğine çirkindir. Atomu insanoğlu icat etti, geliştirdi ve beşerin başına belâ yaptı. Görüldüğü gibi şer için yapılmasalar bile insanoğlunun sebebiyet vermesiyle onun şerre dönüştüğü de olabiliyor.

Bir başka misal; pek çok ilim adamımızın ve hususiyle bir kısım gençlerin, kendisini Cennet’e sokmak için onun avukatı kesildikleri biri vardır. Bu, ampulün icadında bir numara sayılan Edison’dur. Bunlar, bu müdafiler “Edison, Hz. Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselâm) inanmıyorsa bunca iyiliğine rağmen Cennet’e giremez mi?” diye sorarlar. Demek ki, Edison’un büyük bir iyilik yaptığını herkes kabul ediyor. Çünkü o, her şeyden evvel insanlığa elektrikten yararlanma imkânını kazandırmıştır. Oysaki Edison’un bulduğu ışık Allah’ın yarattığı maddededir ve onun tezahürüdür. Edison bunu yaratmamıştır. Onu, Allah yaratmıştır. O ise sadece Allah’ın yarattığını keşfetmiştir. Ama bu büyük bir iyilik sayıldığından Edison’u Cennet’e koymak isteyenin haddi hesabı yoktur. Öyle ki onun ahiretteki durumuyla alâkalı olumsuz bir şey söyleyenin başına kızıl kıyamet koparırlar.

Biz, insanlığa büyük bir iyilik yapmış olan Edison hakkında eğer o “Lâ ilâhe illallah” dediyse, bu şarta bağlı olarak Allah onu mesut etsin deriz. Ama bulmuş olduğu elektrikte, pek çok hayrın yanında şer de vardır. Evet, sesimizin çok uzaklara gitmesini o elektrikle sağlıyoruz. Karanlıkta birbirimizin yüzünü onunla görüyor, fabrikaları onunla çalıştırıyor ve her yeri onunla tenvir ediyoruz. İlk bakışta bunların hepsi hayırdır ve o da bu hayırların sebebidir.

İşte bunlar umumî neticelerdir. Fakat bunun altında bazen şer de olabilir. İçine su kaçırdığınız zaman kontak yapar; tedbirsiz ve ihtiyatsız olarak uğraşırsanız da sizi çarpıp öldürebilir. Görüldüğü üzere, mutlak hayır gibi görünen elektriğin bile bir kısım şer neticeleri olabiliyor. Şimdi elektriğin sadece bu şer yönünü düşündüğümüzde, “Allah cezasını versin Edison’un!” demeye hakkımız var mıdır? Evet, o zâhiren insanlığın başına yedi başlı bir belâyı salmıştır. Ne var ki bugün böyle bir şey söyleyen kimse yoktur. Aksine halk, onu umumî neticeleri itibarıyla ele alıyor, ortaya çıkan kusurlardan da kendini veya elektriği suistimal edenleri kınıyor.

Bunun gibi Allah suyu yaratmıştır. Su, Allah’ın emriyle buharlaşarak yağmur oluyor, toprağı suluyor. Bu arada toprağın denizlere akmaması, şehirlerin ve köylerin sele kapılmaması, insanlara emanet edilmiş bir sorumluluktur. Avrupa ülkeleri nehirleri kullanıyor, içlerinde gemileri yüzdürüyorlar. Bunun için de bazı yerlerde kanallar açarken bazı yerleri de derinleştirerek sorumluluklarını yerine getiriyorlar. Onlar eşya ve hâdiselere hükmediyor ve Allah’ın kâinatta vaz’ettiği tekvînî âyetleri iyi okuyorlar. Sel felâketi daha çok bizde ve bazı geri kalmış ülkelerde var. Şimdi asıl felâket olan şey su ve sel değil, uyuşukluktur. Asıl korkulacak şey de, eşya ve hâdiseleri bilememe, varlığın ruhundan habersiz yaşama ve Allah’ın neyi niçin yarattığını idrak edememektir.

Şimdi sorudaki meseleye gelelim. Evet, bir kısım insanlarda bazı şerler vardır. Ama bu hususta da asıl olan, büyük hayırlardır. Beşer, Allah’ın emriyle eşya ve hâdiselere müdahale etme kabiliyetine sahiptir. Her şeyden evvel ahsen-i takvîme mazhar olan beşer, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. O öyle bir ağacı temsil eder ki, o ağacın potansiyel donanımı çekirdek ve meyvesi, melâike-i kiramı dahi geride bırakacak mahiyettedir. Miraçta mesafeler Efendimiz’in ayağının altında dürülüp en büyük nebülözler ayaklarının altında kaldırım taşı hâline gelirken orada Cibril’in sesi duyulur: “Yürü yâ Muhammed! Bundan öte bana bir adım atmak dahi mümkün değildir.”[1] İşte insanoğlu böyle bir meyve vermeye de müsaittir.

Mahz-ı hayır için yaratılan beşer, cismaniyette Allah’ın en canlı aynasıdır. O, hem maddede hem mânâda hem akılda hem de ruhta bütünüyle Cenâb-ı Hakk’ın bin bir isminin nokta-i mihrakiyesidir. İşte bütün bunlarda, melekler dahil Cenâb-ı Hakk’a ayna olabilecek ikinci bir varlık gösterilemez. Beşer bu âyinedarlığı yaparken, kendisine Cennet’e gitme ve cemalullahı görme yanında bir imtihan kabiliyetini inkişaf ettirme adına ona şehevî, behîmî, gadabî duygular ve suistimalâta açık akıl gibi kabiliyetler de verilmiştir. Bunlar şer gibi görünmekle beraber mutlak şer değil, hayırda da kullanılabilecek kabiliyetlerdir. Pürşer beşer bunları suistimal ettiği zaman, kendi hazırladığı felâketlerde boğulmuş olacaktır. Yoksa haddizatında o hem potansiyeli hem de kendinde meknî bulunan hakikatlerle mahz-ı hayırlar âbidesidir. Evet, beşer mahz-ı hayırdır, onu şer hâline getiren de yine kendisidir. Allah (celle celâluhu) pür-şer hâline gelmemiş beşeri pür-nur eylesin!

[1] Bkz.: Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 2/214

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Cevaplayan : hikmet.net Tarih : 12/19/2011
Cenâb-ı Hak bizim bu dünyada nasıl hareket edece­ğimizi biliyor. Emirlerine uyup uymayacağımızı da bi­li­yor. İmtihana neden lüzum görüyor da bizi dünyaya gönderiyor? Evet, Allah nasıl hareket edeceğimizi biliyor, bununla beraber imtihan etmek için dünyaya gönderiyor, tâ sırtımıza yüklediği mükellefiyetlerle istîdat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirelim. Evet, O bizi yaratırken, tıpkı madenler gibi yaratmıştır.[1] Bakır madeni, kömür madeni, demir madeni, altın madeni, gümüş madeni. Bunu, her şeyi var edip geliştiren Rabbimiz olarak yap­­mış. Nasıl bir sanatkârın mimarî ve estetik gibi kabiliyetleri, maharetleri olur. Ve o, bu sanat eseriyle görünüp bilinmeyi arzu eder. Aynen onun gibi; Cenâb-ı Hakk’ın da birçok isim­leri ve bunların tecellîsi olarak sanatları vardır. İşte, bu çeşit çeşit sanatlarını insanların nazarlarına arz etmek için, bu meşhergâhı açarak gizli güzelliklerini izhar buyurmuştur. Daha açık ifadesiyle, kömür madeninde isimler nasıl te­­cellî ediyor; demirde, altında, gümüşte nasıl kendisini gös­­teriyor; sonra insanın müdahalesi ile som altında, som gü­­müşte, mamûl demirde nasıl tecellî ediyor. Ve, bir adım at­­makla, kömürün elmas olmasında -nasıl kendisini göstere­­ceğini nazarımıza arz etmek için, çeşitli derece ve kademe­­lerde- isimlerinin cilvelerini sergiliyor ve böylece, kendisini tam tanıyabilmemize, tam bir fikir edinmemize imkân veri­­yor. Evet, her şeyi yapan O’dur. Hem de, her şeyden bin­lerce meyve verdirerek… Neticede O’nun bu icraatıyla insanlar tasaffi ediyor, saflaşıp berraklaşıyor ve Cennet’e ehil hâle geliyor. Yani, ma­­denler altın oluyor, elmas oluyor, gümüş oluyor. Bu hususta Efendimiz (s.a.s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “İnsanlar tıpkı maden gibidir. Cahiliyede hayırlı olanı, İslâ­miyet’te de hayırlıdır.”[2] Yani, cahiliyede izzetli, onurlu Ö­mer, İslâmiyet’te de, vakârlı, ciddiyetli, gönül sahibi, azametli ve aziz Ömer… Birinde, oldukça sert, oldukça haşin ve istedi­ğini yaptırtan; öbüründe tevazu kanatları yerlere kadar ve insan­ların ayağının altında; fakat kâfirlere, fâcirlere karşı a­zîm, cesim bir Ömer!.. Cahiliye devrinde maden olarak nasıl­sa İslâmiyet’te de öyle.. Onun için; atak, canlı, kanlı insanlar gördüğümüzde arzu ederiz ki, Müslüman olsunlar… Çünkü cahiliyede aziz olan, İslâm’da da aziz olacaktır. İslâm, -insan unsuru olan- bu madeni ele alır. Yoğurur; olgunlaştırır; som altın hâline getirir. Sahabi böyle som altın hâline gelmişti. Sonraları, değer ve ayar düşmeye başladı. 22 ayar, derken 21, 20, 18, 17, 15… Yirminci asırda Müslüman­lar arasında 1 ayara kadar düşenler de oldu. Evet bu asır, o kadar cürûfu, züyûfu fazlalaşmış bir asır!.. Demek ki biz, dünyada imtihana tâbi tutuluyoruz; tasaffî edelim… Bu arada Allah (c.c.) ne yolla sâfileşeceğimizi biliyor da bizi imtihana tâbi tutuyor? -Hâşâ- O bilmediği şeyi bizden öğrenmek için değil. Yani O, bizi bizimle imtihan ediyor. Daha doğrusu biz kendi kendimizle imtihan oluyoruz. Evet, biz cehd ve sa’y ettiğimiz, tasaffî etme yolunda bulunduğumuz; demir madeni isek demir olma; altın madeni isek, altın olma sevdâsına tutulup yoluna girdiğimiz.. evet, böyle bir gayretimiz olduğu takdirde Rabbimizin ezelde bil­diği şeyin ortaya çıkmasına vesile olmuş bulunacağız. Ve, işte biz, bunlarla kendi kendimizi imtihan edip O’nun yüce huzu­runa kendi durumumuzla çıkacağız. Kur’ân’ın ifade ettiği gibi “O gün onların elleri ayakları -ilâve edelim- gözleri kulakları, dilleri dudakları aleyhlerinde şehâdet edecek.”[3]Sen de bu­nu biliyorsan kendi kendinle imtihan olduğunu anlarsın. Al­lah (c.c.) senin durumunu -hâşâ- öğrenmek için imtihan et­miyor. Bilâkis seni sana gösteriyor ve seni, seninle de imtihan ediyor. Her şeyin en doğrusunu O bilir.  

[1] Buhârî, Menâkıb 41; Müslim, Birr 160
[2] Buhârî, Menâkıb 41; Müslim, Birr 160

[3] Nûr sûresi, 24/24

Allah kâinatı yaratmaya neden lüzum gördü ve neden daha önce ya­ratmadı da sonradan yarattı?

 

Bu sorunun iki yönü var: Biri; kâinatın niçin yaratılmış olduğu, ikincisi ise neden daha önceden yaratılma­­dığıdır. Evvelâ, hemen arz edeyim ki, biz insanlar her şeyi kendi ölçülerimiz zaviyesinden ele alıyor ve ona göre fikirler imâl ediyoruz. Meselâ, biz bir şeyi yaparken lüzum hisseder öy­le yaparız. Ve çok defa, kat’î zaruretlerle ancak harekete geçeriz. Böyle bir düşünce saplantısıyla, Cenâb-ı Hakk’ı da kendimize kıyas ederek öyle yapacağını zannediyoruz. Hâl­­buki böyle bir soruyu tevcih ederken düşünmeliyiz ki; Al­lah birer eksiklik ve noksanlık olan bu türlü şeylerden mü­­nezzehtir.

“Allah, kâinatı niye yarattı?” sorusunu cedel yoluyla ele almak da mümkündür: Kimdir kâinatın yaratılmasından ra­­hatsız olan? Bir insan gösterebilir misiniz ki; şu tohum atma, döllendirme, mahsûl alma ve bütün imkânlarını en iyi şe­kilde kullanarak mes’ut olma yollarını araştırmasın? Evet, bir kısım sıkıcı hâdiseler karşısında, aceleden verilmiş ka­rarlarla, dün­yaya gelişine pişmanlık izhar edenler, hatta hayatlarına kı­yanlar vardır; fakat bunlar nedret ifade edecek kadar ehem­miyetsizdir. Yoksa, herkes “Var” olduğuna, ha­yata mazhari­yetine, insan olarak bulunuşuna, pişmanlık şöyle dursun, şükranla dolup taşmaktadır. Rica ederim, ço­cuk olup kucak­larda bulunmaktan, delikanlılıkta iliklerine kadar varlığının neşvesini duymaktan, olgunlukta aile ve çoluk çocukla hem­hâl olmaktan şikâyet etmek mümkün müdür? Ve hele ötelere inanan insanlar için… Bir de bu in­san, bütün bir saadetin te­minâtı olan ebedî bahtiyarlığın to­humlarını nemâlandıra­bi­­liyorsa, şikâyet etmek şöyle dur­sun; mutlak saadete açılan menfezlerin sırlı anahtarlarını keşfettiğinden ötürü çok çok memnun olacaktır.

Evet biz, bütün bunları vicdanlarımızda duyuyor ve kâ­i­natı yaratan, bizi buraya getiren Zât’a, kalb dolusu şükran­­larımızı arz ediyoruz.

Meselenin, kendi realitesi içinde izahına gelince: Bu kâ­­inatın, büyük-küçük, canlı-cansız, rengârenk sanat eserle­riyle süslenmiş; bitip tükenme bilmeyen bir “manzaralar resmî geçidive bir meşher mahiyetinde, herkesi seyr ve tenezzühe sevk edecek cazibedârlık içinde hazırlanmış ol­duğu görünü­yor.

Bu güzel manzaralar, bu fevkalâde süs ve ihtişamlar, bir sel gibi akıp giden hâdiseler üzerinde, bir iş ve ameli, o iş ve amele hâkim kudretli ve sevimli eli gösteriyor. Biz­ler, bu fiiller adesesiyle dalgalanan isimlere şâhit oluyor ve maşukuna vi­sal aşkıyla koşan âşıklar gibi, bu çakıp çakıp göz kırpma­ların, parlayıp parlayıp işaret etmelerin arkasına düşüyor ve ken­dimizi bizim için bir belirsizlik arz eden sıfatlar dairesi önünde buluyoruz. Şaşkın, yorgun ve alabildiğine arzulu… Kalbe açı­lan menfezlerle zâtîşeinleri takibe ça­lışıyor ve kendimizden geçiyoruz. Bir yükseliş ve urûc için­de cereyan eden bu yolcu­luk, eşya ve hâdiselerden tut tâ insan-kâinat münasebet­lerine; ondan insanın Allah’ın isim­leri, sıfatları dairesiyle alâ­kasına kadar çok geniş bir sahada cereyan etmektedir.

Şimdi, biraz da Yaratıcı’nın maksadı mevzuunda bir şey­ler söylerken, bu idrak ve inkişâfı, bir avam anlayışı içinde takip edelim:

Meselâ, pek çok işte çok mahir bir sanatkâr düşüne­lim ki, bu sanatkârın mahir olduğu yönlerden bir tanesi de, güzel yazı yazma (hüsnühat)dır. Bu maharetiyle O, objek­tifi aşıyor, sübjektife başkaldırıyor ve inşa gücüyle kendini gösteriyor ve yine farzedelim ki, bu sanatkâr, aynı zaman­da fevkalâde bir heykeltıraştır; birkaç çekiç darbesiyle en sert mermerlere âde­ta canlılık getiriyor, dudağına tebessüm, ya­nağına gamze hâkkettiği suretlerle ayrı bir maharet izhar ediyor. Hüsnühat yönüyle alkışlanan sanatkârımız, heykeltıraşlığı ile de hak­kında yazılan methiye ve takdirleri dinleyedursun, biz onun üçüncü bir kabiliyetini daha kurcala­yalım:

Meselâ, sanat dehâmız aynı zamanda mahir bir dülger olsun.. cevize sanat ruhunu aksettiren, gürgene ölümsüzlük kazandıran, abanozu sanat ruhuyla dirilten üstün bir dülger.. Sanat ve sanatkârdan anlayan eller bu hususta da onu alkış­laya dursun, biz onun maharetlerinin bir başka yönüne daha bakalım:

Meselâ, şimdi de aynı zâtın mükemmel bir ressam ol­­duğunu düşünelim. Fırçasının geçtiği yerlerde en güzel mo­­tifler, en şahane kombinezonlar sıralansın dursun ve bir-iki el hareketiyle insanı kendinden geçirecek şeyleri resmet­sin… Daha bir sürü sanat sıralayabiliriz ki, ilâve edilen her yeni sanat, sanat-dehâmızın ayrı bir yönüne aydınlık getir­mekte ve onu o yönüyle de tanımamıza yardımcı olmak­tadır.

Şimdi, böyle bir sanatkâr, kabiliyetleriyle kendini gös­­termedikten sonra, onu bilmemiz mümkün olmayacağı gi­bi, bazı sanatlarını izhar etmemesiyle de, tam ve kusursuz bir tanımadan söz edilemeyecektir. Bu itibarladır ki, her istîdat, kendinde saklı kabiliyetleri izhar ve ilim planındaki var­lıklara, haricî vücût giydirip teşhir etmek ister. Tohumda­ki hayat ukdesinin uyanması, spermin var olma kavgasındaki aşk ve heyecanı, rutubet habbeciklerinin yağmur olmak için bin bir güçlüklere katlanmaları, hep bu görünme ve gös­terme şevkiyle yapılan şeylerden değil midir?

Bunlar, hem bizde, hem de bütün varlıklarda bir zaafın, bir arzunun ve önüne geçilmez bir iştiyakın ifadesidir ki, za­­ten, aslından aksetmiş gölgeleri, bunun dışında da düşüne­meyiz. Ama, asıl Sanatkâr’a gelince, O, kendi sanatlarında eksiklik ifade eden bu türlü ârâzlardan münezzehtir. Şu­rası unutulmamalıdır ki, aslın ne cilvesi, ne de cilvenin ter­tibi, kat’iyen gölgedeki gibi olmayacaktır.

Evet, bütün kevn ü mekânları dolduran rengârenk ve çeşit çeşit dalgalanmalar, bize bin bir isimden haber vermekte ve her isim bir sanat âbidesi üzerinde aydınlatıcı bir nur gi­bi, hünerli bir Zât’ın sıfatlarını tanıtmaya rehberlik yapmakta ve o gizli Zât’ın mesajlarıyla kalbimizi uyarmaktadır.

Büyük Sanatkâr, güzelliğin, envai ile kendi güzelliğini, nizam ve ahengin şiirimsi keyfiyetiyle irade ve kuvvetini, kalbin en gizli arzularına kadar her şeyi vermesi ile rahmet ve şefkatini ve daha bunlar gibi binlerce sıfat ve unvanlarıyla kendini bizlere tanıttırmak, hem de eksiksiz olarak ta­nıttırmak istemektedir.

Tabir-i diğerle O, geniş ilmindeki ilmî mahiyetleri, haricî vücutlarla sahneye sürüp, kudret ve iradesinin cilvesini gös­termek; en hârika sanat eserlerini, şuurlu varlıkların idrak menşurundan geçirerek, zeminden semâya kadar bir hay­ret ve hayranlık, bir idrak ve takdir velvelesi uyarmak istiyor.

Demek mahir, hem binlerce fende mahir bir Sanatkâr, sanatlarıyla hârika istîdat ve kabiliyetlerini gösterdiği gibi, en yüce mânâsıyla, bu kâinatın Sahibi de, kendi sanat şe’nini göstermek için, bu muhteşem kâinat sarayını yaratmış…

Şimdi de, “Daha önce niye yaratmadı?” meselesine gele­lim: Evvelâ “Daha önce” ne demek? “Şu kadar zaman, şu kadar sene de, neden daha fazla değil” demek istiyor­sak; za­man kaydına giren sonsuz “evvel’lere dahi aynı su­al vârit olacaktır. Meselâ, niye bir trilyon sene evvel yarattı da, yüz trilyon sene evvel yaratmadı? Bilmem ki, böyle bir sual ve itiraza, mâkul bir sebep göstermek mümkün olabilecek midir?

Şayet, “Niye daha evvel yaratmadı?” sözüyle, ezeliyeti, yani zaman kaydı altına girmemeyi kasdediyorsak, o husus varlığı kendinden olan Zât-ı Ecell-i Âlâ’nın kendine has sıfatı ve Zâtı’nın lâzımıdır. Yani O, O’ndan başkasına ait olamaz, başkasında ezeliyet bulunmaz.

Ancak, mahlûkatın Allah’ın ilmi içinde bir ilmî vücûtları vardır ki; istersek ona tasavvufî ifade ile “sabit ayn’lar, zılâl-i envârdiyelim; istersek O’nu sadece plân ve proje gibi sınırlı ve mahdut şeyler olarak ele alalım; lizâtiha onlara ezeliyet atfetmek hata; bizim böyle bir hususu kurcalamamız da en azından; Allah’a karşı sû-i edep olacaktır.

Bizler, daracık kıstaslarımızla haricî vücut giymiş, şu cesetler ve ruhlar hakkında bir şeyler söylesek bile, bizim için gayp sayılan hususlar hakkında söz söylemek, en hafif mânâsıyla kendini bilmemezliktir.

Bütün kevn ü mekânlar, Kürsî’sine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesinde kalan ve Arş’ına nispeten de, Kürsîsi o hâle gelen, Arş-ı Azîm’in Sâhibi’ni, insan nasıl bilecek ki; O’nun Daire-i Ulûhiyetinin sırlarına tercüman olsun!..

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kendine has işlerine ve Zât’ına ayna olacak pek çok şey vardır. Evvelâ, mahlûkat yok iken de O, kendini bilir, eşyaya muhtaç olmadan kendine has işleri bilir; isimlerinde Zatî şe’nlerini görür, bilir isimler âle­­minde esirde, partiküller dünyasında ve nihayet atom ve büyük mürekkeplerde, isimlerinin cilveleriyle kendini bilir, bildirir ve şuurlu mahlûkatlarına da gösterir..

İlm-i ezelisinde ayrı bir bilme, isimler âleminde -bize göre-­ ayrı bir bilme; eterde ayrı bir bilme devam edip gider de, O’nda bir değişme olmaz. Zira O, İbrahim Hakkı’nın dediği gibi:

“Yemez içmez, zaman geçmez, beridir cümleden Allah, Tebeddülden, tegayyürden dahi elvan u eşkâlden, Muhakkak ol müberrâdır, budur Selb-i Sıfâtullah.”[1]

Biz bugün, O’nun neleri tertip edip sahneye sürdüğünü görüyoruz; ama, dün ne olduğumuzu ve yarın ne hâle gele­­ceğimizi bilemiyoruz ve kestiremiyoruz. İlmî varlık ne idi? Ayân-ı sabite ne idi, ruhlar âlemi neyin ifadesi ve nebülozla-rın helezonik keyfiyeti, varlığın hangi muzlim noktasını şiir­leştirip âhenge kavuşturuyor ve vuzuh getiriyordu? Bütün bunları bilemediğimiz gibi, yarınki “ukbâhayatıyla yine önüne ve sonuna bakacak, bu büyük bilmece karşısında: ‘‘Seni de şuûnatını da hakkıyla bilemedik ey Mâruf!”diye­­ceğiz.

Şayet, sözü biraz uzattı isem, bu türlü meselelerde ihti­­yatlı olmak gerektiği için uzattım, hata etti isem, O’ndan bağışlanmamı dilerim.

Her şeyin en doğrusunu O bilir.-

Cedel: Münakaşa. Galibiyet için çekişme. Diyalektik

Zâtî şe’n: Zâta ait iş, hâl ve tavır.

“Allah, Âdem’i kendi sûretinde veya Rahmân sûretinde yarattı.” hadisinde anlatılmak istenen nedir?

Bu hadis, kaynaklarda değişik şekillerde geçmektedir:

“İnnallahe halaka âdeme alâ sûratihî – Allah, Âdem’i kendi sûretinde yarattı.”; “İnnallahe halaka’l-insane alâ sûrati’r-rahmân – Allah, insanı Rahmân sûretinde yarattı.”; “La takbahu’l-veche feinne’bne âdeme hulika alâ sûrati’r-rahmân tebâreke ve teâlâ – Yüzden sakının. Zira Âdem oğlu Rahmân sûreti üzere yaratılmıştır.”; “İzâ darabe ahadüküm felyectenibi’l-veche feinnallahe halaka Âdeme alâ sûratihi – Birine vuracağınızda yüzüne vurmayın. Muhakkak Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı.”

Görebildiğimiz kadarıyla farklı lâfızlarla gelen bütün rivayetlerde Hz. Âdem’in yaratılışı ile ilgili iki ifade karşımıza çıkmaktadır. Birisi, “alâ sûratihî” diğeri de, “alâ sûrati’r-rahmân”dır. Şimdi bu iki anlatım üzerinden meseleyi tahlil etmeye çalışalım:

“Alâ sûratihî” okuyanlara göre mânâ şöyle olur: “Allah, Âdem’i kendi sûretinde yarattı.” Âdem’in sembol olarak misalî bir şekli vardır. Yani Âdem, kini, nefreti, kaprisi, şehveti, aklı ve gadabı, âlem-i cismaniyete ait gözü, kulağı, burnu ve şu şekilde heykeli olan bir varlıktır. İşte Allah, Âdem’i misal âlemindeki şekliyle veya oradaki proje ve plân üzerine yaratmıştır. Ulemâ bunu “Allah, kaderdeki plânı tatbik etti.” mânâsında anlamışlardır.

Bazıları “alâ sûrati’r-rahmân” ifadesinde Allah isminin olmadığını, dolayısıyla bunu, “alâ sûratillah” olarak anlamanın yanlış olacağını ifade etmişlerdir. Buradaki Rahmân ile Allah kastedilmediğine göre mânâsı hakkında şu tevcih düşünülebilir:

İnsan, öylesine Allah’ın merhametine mazhardır ki, o âdeta temessül etmiş bir rahmettir. İnsanın rahm-i mâdere düştüğü andan, küre-i arzı ve bütün kevn ü mekânı emrine musahhar keyfiyetiyle kavrayacağı âna kadar takip edildiğinde, onun kadar Allah’ın rahmetinden istifade eden ikinci bir varlığın olmadığı görülecektir. Onun için Cenâb-ı Hak, kudsî hadisinde, “İnne rahmetî sebakat alâ gadabî – Rahmetim benim gadabıma sebkat etmiştir (Yarışı rahmetim kazanmıştır. Rahmetim devamlı öndedir.)” buyurmuştur. Perde perde içinde, üç perdenin verâsında, rahm-i mâderde bütün embriyolojik safhalarda insan öyle bir merhametle perverde edilmektedir ki, onun o hâline bakıldığında, rahmetin âdeta onda tecessüm etmiş olduğu görülecektir. Yavru dünyaya geldiğinde bakımı, görümü için annenin şefkati, öyle ki onun için uykusunu terk etmesi, işini bırakıp onunla meşgul olması, ağlarken oturup beraber ağlaması, hastalandığında bir hekime gitmesi hep o rahmetin cilvelerindendir. Allah, annenin kalbine Rahmân isminden koyduğu şefkat, öylesine anneyi çocuğuna musahhar kılmıştır ki, âciz, zayıf ve kolunu dahi kaldıramayacak kadar muhtaç o çocuğun durumuna bakıldığında, onda apaçık rahmetin tecessüm ettiği müşâhede edilecektir.

Arapça’da terkiple alâkalı şöyle bir üslup vardır. Meselâ Hz. Ömer’in âdil oluşu “Omeru adlün” cümlesiyle anlatılır ki esasen bu “Ömer adalettir.” anlamına gelir. Hâlbuki Ömer adalet değildir. “Adl” kelimesi bir masdardır. Öyle ise “Ömer adaletlidir.” demek için “adl” kelimesinin ism-i fâili olan “âdilun” kelimesinin kullanılması, yani “Omeru âdilun” denilmesi daha uygundur. Bu, adalet Ömer’in işi mânâsına gelir. Yoksa Ömer, adalet işinin kendisi değildir. Ancak Arapça’da özellikle “Omeru adlün” ifadesi kullanılır. Çünkü Ömer, öyle adl’dir ki, neresinden bakarsanız bakınız onda adalet görünür. Yani sanki o, adaletin kendisi olmuştur. Bunu Türkçemizde de kullanırız. Meselâ “Adam cömert değil, cömertliğin ta kendisi.” deriz.

Aynı açıdan meseleyi ele alacak olursak, insan, hususiyle hayatının başından sonuna kadar, hemen her devirde gördüğü Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin, rahmâniyetinin iltifatlarıyla öyle mücessem bir rahmettir ki, ona bakıldığı zaman o, âdeta rahmet sûretinde yaratılmıştır denir ki, buna işareten hadiste “alâ sûreti’r-rahmân” buyrulmuştur.

Hadis âlimleri bu hadisi tenkit etmişlerdir. Hadis, tenkit edilse de, bir kitapta mevcut olan bu hadis-i şerifi izah eden büyüklerimizin tarz-ı izahları içinde meseleyi açıklamak daha uygun olur zannediyorum.

Bu hadisi,[1] Yahya İbn Said İbn Ferruh el-Kattân gibi büyük hadis imamlarının kendisinden hadis rivayet ettikleri, tâbiînin küçüklerinden Muhammed İbn Aclân rivayet etmektedir. Saîdü’l-Kattân, çok takva ve hadisçilerce, “Hayatında Allah’a hiç isyan etmedi.” dedikleri binlerce insanı künyeleri ile birlikte, babası ve kardeşi gibi tanıyan dev bir hadisçidir. Aynı zamanda o, 50-60 senelik hayatında yastığa baş koymamış, büyük bir baş ve büyük bir dimağdır.

Saîdü’l-Kattân bu hadisi İbn Aclân’ın rivayet ettiğini duyduktan sonra onu bırakmış ve ondan hadis rivayet edilmeyeceği hükmüne varmıştır. Çünkü Saîdü’l-Kattân bu hadiste teşbih ve tecsime (Allah’ı mahlukata benzetmeye) bir işaret hissetmiştir. Daha sonra başka imamlar da İbn Aclân’ı terk etmişlerdir. Bununla birlikte İbn Aclan’ın hadisleri Buhârî, Müslim, Nesâî ve Ebû Davud’un Sünen’inde yer almaktadır. Vâkıa İbn Aclân, başlı başına bir imamdır. Bu bir zelle ise neden mâruz kalmıştır diye bunu araştırmak gerekir. Değilse muhakkak bunun bir izahı vardır.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bu hadisi ele alıp izah etmiştir.[2]

Cenâb-ı Hak, Âdem’i sûret-i Rahmân’da yaratması mevzuunda zannediyorum en mâkul izah tarzı, insanın çok merhamete muhtaç mahiyette yaratılmış olmasıdır. İnsanın simasına bakıldığında, orada, Rahmân ve Rahîmi, hususiyle Rahmân ismini yani vâhidî bir tecellî içinde ehadî iltifatı görmek mümkündür. Burada simadan kasıt, simanın verâsında bütün kafayı, kafatası içindeki beyni ve beynin fakültelerini, insanın duyarlılığını, görürlülüğünü, onda hitap çiçeğinin açmasını, onun konuşma bilmesini, kokuların çeşit çeşidine muttali olmasını, renklerin, görebildiği dalga boyları içindeki çeşitlerine muttali ve nigehbân olmasını düşünebiliriz. Sem u basar gibi Allah sıfatlarının gölgelerini taşıyan, ilim ve mârifet fakültelerini bulunduran, bu mahiyetteki bir varlık, imkân âlemi içinde, vücub âleminden gelen, feyz-i akdesin dalgalanmalarına mâkes olmuş bir simaya, sûret-i Rahmân denmiş gibi bir şeydir.

Bir ikinci yaklaşım da şöyledir: Bütün mahlukat içinde Rahmân ü Rahîm Hz. Allah’ın rahmâniyetine en çok muhtaç olan varlık insandır. Diğer varlıklar annesinden doğar doğmaz, medar-ı maişetinin nereden geleceğini bilir ve birkaç dakika sonra da âdeta çevresine meydan okumaya başlar. Bir buzağı hemen annesinin ayakları arasında süt emeceği âb-ı hayat musluklarını bulur, emer ve ihtiyacını giderir. Ama insan 15-20 yaşına kadar hayrını zararını bilemez. Daima ihtiyacını hissettirir ve muhtaç olduğunu arz eder. Evet, o, bütün bir hayatı boyunca Rahmân ü Rahîm’e muhtaçtır. Hususiyle ebediyete uzanmış emelleri, arzularıyla, ahireti ve Cennet’i arzulayan istekleriyle Rahmân ü Rahîm’in tecellîsine o kadar çok muhtaçtır ki, onun sima-i mânevîsine bakan, onda sûret-i Rahmânı müşâhede edecektir.

Bin bir esmâ-i ilâhiyenin nokta-i mihrakiyesi olan bir nakş-ı a’zamla, kâinatın muhteşem bir dili ve dalı olabilecek, ahsen-i takvîme mazhar olan insanın ilm-i ilâhîde bir şekli vardır. İlm-i ilâhîdeki şekline göre Allah, Âdem’i yaratmıştır. Bu tevilde bir mahzur görmüyoruz. Bu şekliyle “alâ sûratihî”deki “hû” zamiri insana gitmektedir.

“Hû” zamirini Allah’a ircâ edenler de olmuştur. Bunun da masum bir tevili vardır. Allah, sûretten münezzeh, şekilden müberradır. Bu hakikati İbrahim Hakkı şu mısralarla dile getirmektedir:

“Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde Ve sûretten münezzehtir mukaddestir Teâlallah, Şerîki yok, berîdir doğmadan, doğurmadan ancak, Ehaddir küfvi yok İhlâs içinde zikreder Allah.”

Biz, Cenâb-ı Hakk’ı esmâsıyla biliyor ve sıfatlarıyla muhat tanıyoruz. O, zâtıyla da bizim için bir Mevcud-u Meçhuldür. Burası makam-ı hayret ve hayranlıktır. O noktaya gelince, kendimizden geçer ve şaşkınlığa düşeriz. Zira bu noktada dua ve dil yok, sükut vardır.

Allah hakkındaki malumatımız, isimlerinden gelmektedir.

“Allah, insanı sûreti üzerine yarattı.” mânâsını, isimlerinin şu kevn ü fesat âleminde meydana getireceği bir varlık şeklinde yarattı olarak anlarsak, işte Allah insanı o isimlerinin meydana getireceği varlık, şekil ve sûretinde yarattı demek olur. Çok güzel resim veya heykel yapan bir sanatkâr düşünelim. Bu sanatkâr, kendinde bulunan bütün kabiliyetlerini ortaya dökerek bunların umumunun hulâsasından bir macun yapmaktadır.

Şimdi, Cenâb-ı Hak, esmâsının tecellîsiyle insanı yaratmıştır. Âdeta misaldeki macun gibi insanda bin bir esmânın tecellîsinin karışımı vardır ve bu ilâhî bir sanattır. İşte insan, bu Sanatkâr-ı A’zam’ın bir bakıma tecellî etmiş esmâ ve sıfatlarının âdeta hulâsası ve enmûzecidir. Bu noktadan insan, Cenâb-ı Hak sûretindedir. Ancak Zât-ı ulûhiyet sûretinde değildir. İnsan, Allah’ın esmâsının tecellîsi neticesinde meydana gelen bu ihtilat, imtizaç ve bunun meydana getirdiği bir mihraklaşma (odaklaşma) keyfiyetinden ibarettir.

Hadisin diğer rivayetinde “alâ sûrati’r-rahmân” ifadesi geçmektedir ki, o zaman karşımıza başka bir mesele çıkmaktadır. Rahmân, Cenâb-ı Hakk’ın ism-i sıfatıdır. Bu, Allah’tan başka kimseye verilmez. Beşerden herhangi birisine Rahîm denilebilir ama Rahmân denilmesi caiz değildir.

Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyeti vardır. Yeryüzünde rahmâniyete en çok muhtaç olan ve cebrî kanunlar içinde en çok acınacak biri insandır. İnsan, dünyaya çok muhtaç bir hâlde gelmektedir. Allah, annenin kalbine rahmâniyetten bir damla damlatmakta ve ona evlâdına bakması için şefkat vermektedir. Anne onca meşakkat çekmesine rağmen yine de çocuğuna zevkle bakmaktadır.

Aslında insan da, hayvan ve ağacın yaratıldığı atomlardan yaratılmıştır. Ancak Allah merhamet ederek insana eşya ve hâdiseleri kavrama imkânı vermiştir. Ayrıca o, insan mü’min olursa, ayrı bir rahmâniyete mazhar demektir. Bunları çoğaltmak mümkündür…

İşte bu yönüyle insan, tam mânâsıyla rahmâniyete mazhardır. Âdeta insanın maddî ve mânevî simasında gamzeden rahmâniyet, tecessüm etmiş de insan olmuş gibidir.

Hadis âlimleri bu hadisin tenkidini yapmışlardır. Şimdi, onların tenkidini de hesaba katarak meseleyi bir başka açıdan tahlil edelim.

Evvelâ, Allah, Âdem’i kendi suretinde, yani Âdem’i Âdem sûretinde yaratmıştır. Bu durumda “sûratihî”deki zamir, Âdem’e râci olmaktadır. Ehl-i tahkik bu mânâyı ihtiyar etmişlerdir. Her şeyin misal âleminde bir şekli vardır. Meselâ hayırlı bir söz konuşmak, ötede insanın dudaklarının önüne bir üzüm salkımı gibi uzanır. Şerli bir söz ise bir yılan eti şeklinde temessül eder. Âdem’in ifade ettiği bir mânâ vardır. Âdem kelimesi, dillere düştüğü andan itibaren, temessülât âleminde Âdem’in şekli insan sûretinde görünmüştür. İşte bu mânâda “İnnallahe halaka Âdeme alâ sûratihî” ifadesi “Allah, insanı misal âlemindeki şekliyle yarattı.” demektir. Sair hakikat böyle değildir. Meselâ mânâlar vardır. Zina, çirkin bir şeydir. Ama mânâ âleminde zina, başkasına faydası dokunma demektir; burada şekille sûret birbirinden farklıdırlar. Yani temessül âlemindeki durumla hakikatteki durum birbirinden farklı olmaktadır. Meselâ birini çekiştirme, onu yerme ve kendisini onun yerine oturtma mevzuunun bizim âlemimizde bir mânâsı vardır. Hâlbuki misal âleminde bunun şekli et yeme, et kokusu neşretme, et kaynatma ve başkalarına et takdim etmedir. Hz. Âdem’in ise misal âleminde kendisine verilen kamet, kıymet boy pos ne ise Allah onu, ona uygun yaratmıştır.. evet, insanoğlu, insanoğlu şeklinde misal âleminde temessül eder ve görünür.

Bir diğer mânâ ise şudur: “Alâ sûratihî”deki “hû” zamiri, Allah’a râci olduğunda “Allah, Âdem’i kendi sûretinde yarattı.” mânâsına gelmektedir. Allah sûret, keyfiyet, kemmiyet, tebeddül, tağayyür ve elvandan münezzeh ve müberradır. O’na, bizim tasavvur ettiğimiz şekilde hiçbir şey diyemeyiz. Ehl-i Sünnet, “Küllema hatara bibâlike fallahu teala gayru zâlik” demişlerdir ki, bu, “Allah, aklına gelen her şeyden başkadır.” mânâsına gelmektedir. İmam Rabbanî Hazretleri ise, “Küllema hatara bibâlik vallahu verâe verâe zâlik Aklına ne gelirse Allah onun verâsının verâsındadır.” demektedir.

Cenâb-ı Hak isimleriyle malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla meçhuldür. Biz, Allah hakkındaki bütün malumatımızı, O’nun isimleri ve isimlerinin cilvelenmesinden ve hayret içindeki ıttılaımız kadar sıfatlarından anlıyoruz. Zât-ı Bâri’ye gelince onu tasavvur edemiyoruz. Ama herhâlde O’nu tam bilmek istediğimizde, bütün mahlukatta mütecellî olan esmâ ve sıfât-ı ilâhiyeyi bütün mertebeleri ile müşâhede ettiğimiz zaman, Zât-ı Bâri hakkında bir fikre sahip olabileceğiz.

Bunu biraz daha açayım. Düşünelim ki, mekânın bize en uzak ucu, beş milyar defa beş milyar ışık hızıyla ötede bir yer olsun. Oradan bize, bizden de başka istikamete kadar büyük mekân içinde iki kutup tasavvur edelim. Rakamlarla ifade edilmeyen bu iki kutup arasındaki korkunç mesafe ve buud, bütün bu mekânda cereyan eden hâdiseler Allah’ın isimlerinin tecellîsi ile olmaktadır. Allah, o büyük nebülozlardan, vücudumuzu teşkil eden hücrelere, hücreleri teşkil eden atomlara tecellî ettiği gibi bizim kalblerimizde de tecellî etmektedir. En küçük âlemden, en büyük âleme kadar Allah bütün esmâsıyla mütecellîdir. Şimdi Zât-ı Bâri’nin sûretten, kemmiyet ve keyfiyetten uzak tam varlığı hakkında kanaate varıp “İşte şudur” diyebilmek için bütün mekânı birden görür bir göze, her hâdiseyi bilir bir kalbe ve her şeye muttali olan bir akla sahip olmak lâzımdır ki biz de bir fikir sahibi olabilelim. Cenâb-ı Hak, bütün bu kâinatta mütecellî olan ne kadar esmâ-i ilâhiye varsa, bunların fihristi olarak Hz. Âdem’i yaratmak sûretiyle bu fihristte toplamıştır. Onda sem’, basar, kelâm, ilim, şefkat ve merhametten bir mânâ vardır. Allah, onu esmâ-i ilâhiyenin âdeta nokta-i mihrakiyesi ve enmûzeci mahiyetinde bir varlık olarak yaratmıştır.

O hâlde Cenâb-ı Hak kâinata nasıl, ne denli ve ne keyfiyetle tecellî etmişse, bütün bu tecellîler insanda vardır. Bu vaziyetiyle insan, kâinatın bir nüsha-i kübrâsı, bir misal-i musağğarı mahiyetinde ve Allah’ın bütün esmâsının nokta-i mihrakiyesi şeklinde görülür. Allah’ı tanımak için insana bakmak kâfidir. Binaenaleyh insan, Allah’ın bir mir’âtı ve aynası olur. İşte bu mânâda “alâ sûratihî” denebilir.

[1] Ahmed b. Hanbel’in Müsned, 2/251, 434’deki rivayetleri kastediliyor. [2] Bkz.: Lem’alar, 14. Lem’anın ikinci makamı.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki nimetlerini tam takdir edebiliyor muyuz?

Türk atasözleri arasına girmiş Hayâlî’ye ait bir söz vardır:

“O mâhiler ki deryada yaşar deryayı bilmezler.” Günümüzde belli rahatlıklar içinde iman ve Kur’ân hakikatlerine uyananlar, içinde bulundukları zaman diliminin dışını görüp bilmediklerinden, hâlihazırda, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki lütuflarını ve mazhariyetlerimizi de -çok çekinerek söylüyorum- hakkınca takdir edemiyorlar.

Evet, bazılarımız itibarıyla deryada yaşayan mâhiler gibiyiz. Allah daha binlercesini bu deryanın içinde yaşamaya ulaştırsın; ulaştırsın ama vicdanlarımıza da bu nimetlere mazhariyetleri duyursun.

Nimetlere mazhariyet çok önemlidir. Allah’ın size iman bahşetmesi ve yükselme, terakki etme helezonunda belli bir noktaya çıkarması önemli bir mazhariyet ve lütuftur. Bence, bu lütuftan daha büyük bir lütuf varsa o da, bu lütfun vicdanda sezilmesi, duyulması ve insanın her dakika, hâlen, kâlen Allah karşısında iki büklüm olup “Allah’ım, Sana çok şükür.” diyebilmesidir.

Eğer, ateizmin hükmettiği bir ülkede doğup büyüme boşluğunu az buçuk duyup tatmış olsaydınız -Allah (celle celaluhu) duyurup tattırmasın- dinsizliğin, imansızlığın paletleri altında ezilip preslenmenin ne demek olduğunu; mâbetsizliğin, mescitsizliğin, minaresizliğin, ezansızlığın ve duygu-düşüncede Allahsızlığın, peygambersizliğin, kitapsızlığın ne mânâya geldiğini biraz olsun anlayabilirdiniz…

Bir dönemde belli İslâm ülkelerinde de aynı şeyler yaşandı ve yaşanıyor. Bu meş’um dönemin şiddetini, hiddetini, öfkesini, karını-buzunu idrak edip yaşayan nesiller, o dönemi bütün ızdırabı, bütün dehşeti ve bütün ürperticiliğiyle yaşadılar. Böyle şiddetli bir zulüm ve istibdadın hâkim olduğu bazı ülkelerde, bir tek insanın arkasına âdeta ordular takılıyor ve onun her hareketi yakın takibe alınıyordu. Buralarda bir cami dolusu insanı aynı duyguya ve aynı düşünceye düğümlenmiş, bağlanmış ve bir mâbette bir araya geldiklerini görmek şöyle dursun, evinin en ücra köşesinde dahi endişesiz, korkusuz Rabbine karşı sorumluluklarını getirmek çok zordu.

Evet, işte bu ülkeler, hakikî bir tek mü’mine hasret duyulan ülkelerdi. Buralarda, hayatın içinde din yoktu; diyanet de yoktu. Dinî değerler genç nesillere unutturulmaya çalışılıyor, her şeye rağmen dinini gönlünce yaşamak isteyenler baskı altına alınıyor, sinenler siniyor; sinmeyenler ya hapse atılıyor ya da sürgün ediliyordu. Menfâlar ve zindanlar herkesin korkulu rüyası idi. Sibirya’da ve Sibirya’daki kar-buz içinde hayat sürme gibi bir durum kimin korkulu rüyası olmaz ki!

O gün insanların kimisi düpedüz cinnet ve hezeyan yaşıyor, kimisi de sabah-akşam vahşetle inliyordu.

“Her taraf Muş’tu Yollar yokuştu Kardeş kardeşi yiyordu Bilinmez ne işti.”

Haktan, hürriyetten bahsetmek mümkün değildi. Hak da, hürriyet de sadece hükmedenlere ait özel bir imtiyazdı. Üstüste baskıların yaşandığı böyle bir dönemde, olan genç nesillere oluyordu. Onlara, geçmişleri bütünüyle unutturuluyor, millî ve dinî değerleri tezyif ediliyor ve sistemli olarak kimliksizliğe itiliyorlardı. Kitleler Allah’tan koparılmış, ülkeden ülkeye farklılık arz etse de, bütün değerler alt üst olmuştu. Hem o kadar alt üst olmuştu ki, siz her zaman bir şahlanmanın, bir coşmanın, dünyaya kendinizi ifade etmenin heyecan ve mesajlarını aldığınız minarelerin başında artık ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açmıyordu.

Şair, ufukları kararan bazı ülkelerde özel durumu nazara alarak şu mısralarla inlemişti; bilemeyiz ama işin içinde bir inkisarın olduğu açıktı.

“Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedi Gök nura gark olur nice yüz bin minareden Şehbal açınca ruh-u revân-ı Muhammedi”

Izdırap şairinin ezanla alâkalı duyguları ise tam bir duadır.

“Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”

Şehadetleri dinin temeli o ezanların sesi çok yerde kesilmiş; kesilmemiş görünenler de kısılmış ve bir kısım tali’siz ülkelerde din u diyanet adına açılan ağızlara âdeta fermuar vurulmuştu. Doğruyu konuşmak Haktan, Hakk’ın hukukundan bahis açmak cürm-ü meşhutluk bir konu hâline gelmişti. Cezası da ya zindan veya Sibirya türü bir yere sürgündü.

Dünyada din zayıflamış, kaba kuvvet temsilcileri ise güçlenmişlerdi. Kaba ve hoyrat küfür düşüncesi bu defa inkâr-ı ulûhiyet ve ateizm düşüncesiyle taarruzlar plânlıyor, kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımıyor, bin senelik zengin mirası yakıyor-yıkıyor ve onun yerine kendi düşüncesinin o anlamsız âbidelerini ikame ediyordu.

Böylece her şeyi götürüp kendi düşünceleri, kendi anlayışları, kendi idrak ufuklarında mânâsızlaştırıyor ve koskoca bir dünyanın bahtını, ikbalini karartıyordu. Öyle ki gün geldi bir mübarek coğrafyada değer adına hiçbir şey kalmadı. Âkif’in ifadesiyle:

“Harap iller; serilmiş hanümanlar; başsız ümmetler; … Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar; … Emek mahrumu günler fikr-i ferda bilmez akşamlar, Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum; Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

Bu yitik dünya ile alâkalı hicranlı birkaç söz de Alvar İmamı Efe Hazretlerinden:

“Bâd-i hazan esti bağlar bozuldu Gülistanda katmer güller kalmadı, Şecerler kırıldı, bağlar bozuldu, El atacak dahi dallar kalmadı. Bozuldu dünyanın bağı bostanı, Zağ-ı siyah yaktı bu gülistanı; Bülbüller okusun dertli destanı, Elvan nakış nakış allar kalmadı, Er olan eridi yağ gibi gitti Şirin erler zir-i turaba yattı; Sümbüller yerinde mugeylan bitti, Petekler söndü ballar kalmadı.”

Birkaç adım daha öteye giderseniz, Bayburtlu Zihni şu tasvirleriyle aynı hicranı seslendiriyor gibidir:

“Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş Canan göçmüş ıssız kalmış otağı Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş, Sakiler meclisten kesmiş ayağı.”

Evet, mübarek bir coğrafyanın durumu işte bu idi.

İşin başlangıcında gafil durup gafil davranan bazı kimseler, sonra yakıp yıktıkları bir dünyanın külleri altında kalıp nedametle inlemişlerdir ama bunların hiçbir yararı yoktu.

“Kaza-i diyanet yerde süründü, Türk’ün ruhu zorla asi göründü, Hem Peygamberine hem Allah’ına.”

Artık el elden üzülmüş, yâr elden gitmişti; ne bağırıp çağırma ne de şuna-buna lânet yağdırma neticeyi değiştirmeyecekti.

Bir zamanlar dünya insanları bizim yamaçlarımızda tıpkı Mescid-i Aksâ’ya, Kâbe’ye, Ravza’ya göç tertip edip tenezzühe çıktığı gibi tenezzühe çıkar ve bizim coğrafyada, bizim aramızda aradığını bulurdu. Bu dünya kendine ait büyüsü, kendine ait nefaseti ile o kadar cazipti ki, onu görenler kendilerini âdeta bir rüya âleminde hissederlerdi. Kimilerine göre o bir kere olmuştu ve artık tarihti. Bir bandı başa çevirmek gibi zamanı geriye işletmek veya aynı şeyleri bir kere daha yaşamak mümkün değildi.

“O yiğitler o atlara binip gitmişlerdi ve bir daha da geriye dönmeyeceklerdi.” (Ömer Seyfettin)

Bizim akıncı destanımızın, akıncı şuurumuzun, akıncı şiirimizin ana teması ise:

“Bekle, gözlerim yollarda, cepkeni kolunda Pişdonu belinde, yeniden bir kere daha döneceği anı bekle!”

Evet, sizler, bizler ve milletçe hepimiz, çevremiz harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, yarın bilmeyen geceler gördük. Uzak yakın bu çevrede hiçbir şey yoktu; sadece insanı andıran gölgeler vardı. Evet, “Kimse yok mu?” sesinize karşılık, “yok” diyecek ciddî bir ses yoktu. O yıkılmış coğrafyada İmam Hatip yoktu, Kur’ân Kursu yoktu. Üç beş insana Kur’ân okutmayı göze alan bir insan, aynen Hz. Ebû Bekir’in, -Muhyiddin İbn Arabî’nin Musâmeretü’l-Ebrar isimli kitabında naklettiğine göre- Hz. Ali’ye “Yâ Ali, sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayzla bilendiğiyle karşılaşır; içeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi ve bütün bunları göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik ve bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.” dediği gibi…

Bu sözleriyle Hz. Ebû Bekir, tarihî devr-i daimler içinde bir vahşet, bir zulüm, bir istibdat ve küfrün taarruz dönemlerinden biri sayılan ilk cahiliyeye ait korkunç bir baskı dönemini anlatıyor. Aslında ondan sonra da tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bu, kaç defa tekerrür etmiştir ve edecektir de. Yeniden Ebû Cehiller, yeniden Ebû Lehebler olacak ve yeniden şeytan fitneye körük çekerek farklı stratejilerle karşınıza çıkacak ve sizin gibiler tulumbaları ellerinde hep yangından yangına koşacak ve fitne ateşlerini söndürerek sulhun sükûnun, emniyetin temsilcileri olduklarını gösterecekler.

Evet, bir dönemde bazı ülkelerde, birine Allah dedirtmeden evvel ölümü göze almak lâzımdı. Kendi kimliğinden bahsetmek yürek istiyordu. “Geçmiş”, “kültür”, “tarih”, “mukaddes miras”ım demek her babayiğidin kârı değildi.

Şimdilerde bu meş’um ülkelerde de karlar, buzlar erimeye başladı. Toprağı delip başını dışarıya çıkaran filizlerin hadd ü hesabı yok. Sağda solda nadir de olsa ‘hak’, ‘adalet’, ‘hürriyet’ diyenlerden söz edilebilir.

Buna, yüzlerce yıldan beri ölüm uykusuna yatmış kimselerin “ba’sü ba’de’l-mevt”i de denebilir. Evet, günümüzün nesillerine -bu mazlumlar ve mağdurlar dünyasının neresinde bulunurlarsa bulunsunlar- İsrafil sûrunu duymuş baharlıklar nazarıyla bakabiliriz.

Bu itibarla ben de size Hz. Ebû Bekir’in Hz. Ali’ye dediği gibi diyebilirim: Siz gözlerinizi hayata, üst üste güzelliklerin tulû ettiği bir dönemde açtınız. Gerçi tam size göre bir dünya yoktu; tam bir huzur, tam bir itminan, tam bir emniyet, tam bir hürriyet yoktu; ama bu dünyada eşedd-i zulüm, eşedd-i küfür, eşedd-i istibdat da yoktu; hücreler yoktu, hapishaneler yoktu, Sibiryalar yoktu. O dönemdekiler için var olan çok şey sizin için yoktu.

Biri: “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı, Divan-ı Harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim, aylarca ihtilattan men edildim…” diyor idiyse bu fotoğrafı iyi okumak icap eder.. tabiî, “Ne yapayım acele ettim kışta geldim, siz cennetâsâ bir baharda geleceksiniz. Mezarımın başına geldiğiniz zaman bir demet gülle “Selâmünaleyküm” dediğiniz zaman “Henîen leküm” sesini işiteceksiniz.” müjdesini de…

Bugün milletimizin de bağlı bulunduğu milletler topluluğunun geldiği nokta, o gün görülen rüyaların bir nevi tezahürüdür. Ve bugün bizler çok büyük lütuflara mazhar sayılırız. Bu lütuflara mazhariyet bir şükür ister. Daha önemlisi de bu lütufları tam takdir edip değerlendirmek icap eder. O da geleceğe matuf olması itibarıyla irade buudludur; yani, siz isterseniz ve dilerseniz -Allah’ın izniyle- o da olur. Evet, bundan ötesini -Allah’ın inayet ve keremiyle- yapma, hazırlama, şekillendirme size düşmektedir.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

Kainatta görülen umumi hikmeti açıklar mısınız?

Kâinatta her şeyi kuşatan bir hikmet müşahede ediyoruz. her şeyde bir fayda, maslahat ve gaye gözetilmiştir. Materyalistler, ille-i gaiye denilen hikmeti inkâr ederek Cenâb-ı Hakk’ın icraatının makul olmadığını söylerler. Halbuki O, şundan dolayı şunu yapmak mecburiyetinden müstağnidir.

‘O’na, bir kimse cebriyle bir iş işletemez asla. Ne kim kendi murad eder, vücuda gelir billah. Yani, meşieti neye taalluk ederse o olur.’

‘Alemlerin Rabb’i Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz’ (İnsan/30). Ve insan O’nun dilediğinden başkasını da dileyemez. Zira O, mutlak hâkimdir. Fakat yarattığı her şeyde bir de hikmet gözetmiştir.

İnsan bir an için nazar etse, kendisindeki birtakım hikmet ve maslahat mânâlarının tebessümkâr vaziyetinin hemen ortaya çıktığını görecektir. Onu bir bütün halinde taazzuv ettiren unsurlar teker teker ele alındığında, görülecektir ki, ona yerleşen bir atom dahi lüzumsuz ve abes değildir.

Büyük bir insan olan kâinat da, böyle hikmetlerle donatılmıştır. Öyle ki bütün bu mevcudatta sinek kanadı kadar dahi bir mânâsızlık bulunamaz. Bize faydasız gibi görünen, kıpırdamadan duran bir ağaç yaprağında bile bilemediğimiz nice faydalar gizlidir. Gerçi bunları böyle yaratmaya Cenâb-ı Hakk mecbur değildir, fakat O’nun Hakîm ismi bunu iktiza etmektedir.

Evet makro âlemden normo âleme, oradan da mikro âleme kadar bütün bir âlemi kuşatan hikmet ve maslahat müşahede edilmektedir. Bütün bu âlemler içinde en mükerrem varlık, en seçkin yaratık olma liyakatına sahip insan; bu dünyada sadece maddî ve cesede ait yönüyle binlerce hikmetle serfiraz olmuşken yalnız üç-beş günlük dünya için gelmiş ve bir daha dirilmemek üzere ölüme mahkum bir zavallı olamaz.

Maddî yönüyle dahi bu dünya onu tatmin edip cevap veremezken, hayal ve bekâ arzusu gibi kâinatı kuşatacak istidât ve kâbiliyetlerine cevap vermesi düşünülemez. İnsanda hiçbir duygunun boş ve abes yaratılmadığını başta kabul ettiğimize göre, bu bekâ, ebedî yaşama duygu ve arzularının bu dünyada karşılığını göremeyen insan elbette, kendisine bir hikmete mebni olarak verilen bu duygularının karşılığını başka bir âlemde görecektir.

‘Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?

Hak pâdişah olan Allah, pek yücedir. O’ndan başka tanrı yoktur. O, (bütün kâinatı kuşatan, kâinatın hayat kaynağı olan) kerim Arş’ın sahibidir.’ (Mü’minun/115,116)

Siz abes mi yaratıldığınızı zannediyorsunuz? Allah’a döndürülmeyeceğinizi mi düşünüyorsunuz? Müteâl ve mübârek olan Allah böyle bir fiilden çok münezzeh ve mukaddestir. Sizi buraya getirip serfiraz eden, maddî cesedinizin bütün arzularını veren, kâinatta cereyan eden hâdiselere göre en küçük varlığın en küçük arzusunu yerine getiren Allah (cc) elbette sizin en büyük arzunuz olan ‘bekâ’ arzusunu yerine getirecek ve sizin için ebedî bir âlem açacaktır.

Nebiler Nebisi saâdet meclisinde oturuyordu. Mescide bir esir grubu getirildi. O sırada Allah Rasûlü (sav) bir kadının yana yakıla bir şeyler aradığını gördü. Kadın yakaladığı her çocuğu sinesine basıyor, kokluyor sonra bırakıyordu. Sonra kendi yavrusunu buldu, bağrına bastı. Doyma bilmeden onu öpüyor, kokluyor, tekrar bağrına basıyordu. Allah Rasûlü (sav) bu manzara karşısında iyice doldu. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak parmağıyla yanındakilere bu kadını gösterdi ve: ‘Şu kadını görüyor musunuz?’ dedi. Sahâbî cevap verdi: ‘Evet Ya Rasulallah!’ Allah Rasûlü (sav) tekrar: ‘Bu kadın şu kucağındaki çocuğunu cehenneme atar mı?’ diye sordu. Sahâbî ‘Hayır ya Rasulallah!’ karşılığını verdi. Ve işte bunun üzerine İki Cihan Serveri şu hikmet dolu sözleri söyledi: ‘Allah o kadından daha şefkatlidir, kullarını cehenneme atmaz.’

Benim bu misalde esas anlatmak istediğim husus ise şudur: Kulunu cehenneme atmayan ve bu kadar şefkatli olan Allah, buradaki adalet, rahmâniyet, rahîmiyet, şefkat ve re’fetine zıt olarak bir kulunu bir daha dirilmemek üzere yokluğa atar mı? Evet, ebedî cehennem dahi, yok olmaya kıyasla insanın ruhunda cennet kadar kıymetlidir. Yokluk, cehenneme dahi rahmet okutacak ve insanın ebediyet isteyen ruhunu feryat ettirecek, tarifi mümkün olmayan müthiş bir azaptır.

Dünyadaki her kıymete onu tartabilecek bir mizan ve ölçü vaz’ edilmiştir. Ancak akıl, ruh, his, kafa ve bunların neticeleri için herhangi bir ölçü konmamıştır. Aklın semeresini tartabilecek bir ölçüye malik değiliz. Halbuki yediğimiz, içtiğimiz gıdaları tartabilecek mizanlar vardır. Bunlar memleket içinde veya dış ülkelerde para kuruna göre bir kıymet ifade ederler. İthalat, ihracat bu değerlere göre yapılır. Bunun gibi bir toprak parçasını dahi tartıp değerlendirebiliriz.

Fakat büyük bir fetânet, kıyâset ve dirâyeti tartıp değerlendirebileceğimiz bir mizan ve ölçü yoktur. Mesela bir Shakespeare ve Hugo gibi müthiş dimağlar, burada kafalarının semeresini görememişlerdir. Bu, meselenin sathî tarafı. Bir de meseleyi ciddi plânda ele alıp bir Nebi’nin fetânetini düşünelim. Mesela, Efendimiz’in aklının, nâmütenahi kalp ve hislerinin semerelerini tefekkür edelim. Ayrıca bütün nebilerin bu kalbî duygularını bir araya getirelim, bunlar için bir mizan ve terazi vaz’ edilmediğini nazara alalım. Bu düşünce ve tefekkür bizi şu neticeye götürecektir. Bu duyguların tartılacağı bir mizan ve terazi vaz’ edilecektir. Bu, bu dünyada olmuyorsa muhakkak başka bir âlemde olacaktır.

‘Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı iş), bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.’ (Enbiyâ/47)

Âyette de görüldüğü gibi bu dünyada, insan ledünniyatını tartabilecek bir mizan yoktur. İçe doğru her derinleşmede inkişaf eden bir duygunun semeresini tartamıyoruz. İnsanın, sır, hafî gibi duyguları aynı zamanda insana, dünya ve mâfihayı elinin tersiyle ittiren ve onu Cenâb-ı Bâri’den başka kimseye ve hiçbir şeye razı olmaz hale getiren; bunca ulvî duyguları ölçebilecek bir terazi bilmiyoruz. Hatta birçok defalar bu duygularla meşbû bulunan insanlar dahi bunların mahiyetini bilememektedirler. Öyle ise bütün bu ulvî duyguları dahi tartacak bir mizanın kurulacağı âhiret denen gün olacaktır. Ve bu duygular orada kılı kırk yarar şekilde tartılacaktır. Zira insanın dış uzvîyatı için bir ölçü vaz’ edilmiştir. Halbuki onun dışından daha parlak ve çok daha ulvî olan ledünniyatı için herhangi bir mizan, ölçü konulmamıştır. Bu ölçü içinde yaşadığını dünyada görülmediğine göre âhirette vaz’edilecektir.

‘Andolsun insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, (çünkü) Biz ona şah damarından daha yakınız.’ (Kâf/16)

İnsanı Biz yarattık, içinde ne denli vesveselerin oynaşıp kaynaştığını biliyoruz. Ve meseleyi mefhum-u muhalifiyle ele alalım: ‘İnsanı Biz yarattık ve içinde ne denli ulvî duyguların oynaşıp kaynaştığını da biliyoruz.’

İçinden kötü şeyler geçip sığlaşan, yozlaşan ve bodurlaşan; semere vermez hale gelip kalpsiz yaşayan bir insanı Allah, orada kupkuru bir odun gibi haşredecek. Yine, eski elbiselerin içinde, zahiren çok sönük gözüken, fakat katresinde ummanların mevcelendiği çok büyük insanlar vardır ki, onların içine de Allah (cc) muttali ve nigehbandır. Onu da hesaba çekecek ve derinliğine göre mizan vaz’ edecek, ve ona göre mükâfat verecektir.

Haşir için hiçbir sebep olmazsa bile, ahsen-i takvim sırrına mazhar insanın, öbür alemde amellerinin tartılabilmesi ve gerçek değerini bulabilmesi için bir mahşere ve bir mahkeme-i kübrâya mutlaka lüzum vardır. Esasen hiçbir lüzum ve vücub Cenâb-ı Hakk’ı bağlamaz. Fakat O’nun Hakîm isminden yola çıkarak buradaki lütuflarından istidlâl ile gidiyor ve neticede mahşerin kurulacağı hakikatına varıyoruz.

Cenâb-ı Hakk’ın gayeye matuf ve maksada uygun muhteşem bir saltanatı vardır. Bu saltanat atomlar âleminden başlar ve en büyük sistemlere kadar sürer gider. Böyle bir saltanata delil, bütün bu âlemlerde O’nun sikke ve mührünün görülmesidir. Mikro, normo ve makro âlemde hep onun sikkesi müşahede edilmektedir. Bu saltanat öyle muhteşemdir ki, en küçüğünden en büyüğüne kadar hiçbir dairede gayrın müdahalesini kabul etmez. O, bir mizan vaz’ etmiştir. Varlığını bildiğimiz fakat hakikatini anlayamadığımız kanunla icraatını devam ettirmektedir. Esasen bizim isimlendirdiğimiz kanunlar, meydana gelen vak’aları izaha yeterli sebep değildir. Meselâ cisimler arasındaki dengeyi, câzibe-dâfia denilen itme ve çekme kuvvetleriyle izah etmek; vâki olan hadiseyi haddizatında izah için kâfi değildir. Ancak bizim meselenin daha ötesine ıttılaımız olmadığından bu kadarıyla iktifa etmeye kendimizi mecbur sayıyoruz. Bu mevzuda bizi aldatan husus o prensibin her yerde doğru olması hususudur. Halbuki, bu prensibin doğruluğu, sadece o prensibi vaz’edenin güç ve kuvvetini izah eder. Yoksa meseleyi izah etmez. İlim bize vak’aları anlatır. Niçin ve nedenini izah etmez. Fakat meselenin neden ve niçinini izah edemesek de, her şeyde bir hikmetin varlığı apaşikârdır. Buna binaen olan ve olacak her şey bir gaye ve hikmete uygun olarak vücuda gelmektedir.

Ebede uzanmış emeller taşıyan; ebedden ve ebedî Zat’tan başka hiçbir şeyle tatmin olmayan; ‘Ebed! Ebed!’ diye feryat eden ve cennet ve Cemâlullah’ı arzulayıp duran insanın yaratılışında da bir gaye ve hikmet vardır. Aydın ruhlar işte bu gaye ve hikmeti vicdanlarının en derin noktalarında bile hissedebilirler.

Hz. Ebu Bekir’in (ra) İslâm’a girişini anlatan çeşitli rivayetler vardır. Bunların içinde sıhhati en kuvvetli olan rivayetlerden birisi de şudur:

Allah Rasûlü’ne (sav), örtüsünden sıyrılıp halkı inzâr etmesi emri gelince İki Cihan Serveri kendi kendine düşündü: ‘Ben bu hakikati ilk defa kime anlatayım?’ hemen aklına gelen ilk isim Hz. Ebu Bekir (ra) oldu.

Allah Rasûlü (sav) bu düşünceler içinde bulunurken, Hz. Ebu Bekir’de (ra) evde şöyle düşünüyordu. Beni ve bu kâinatı yaratan birisinin varlığını biliyorum. Fakat O’na bir isim veremiyorum. Bu mevzuyu gidip Muhammed’e (sav) açmalıyım. Zira O, bu gibi meseleleri herkesten daha iyi bilir.

Allah Rasulü (sav) ve Hz. Ebu Bekir (ra) birbirlerinden habersiz, birisi Hakkı talim, diğeri ise Rabbi taallüm düşüncesiyle yekdiğerinin evine gitmek üzere evlerinden çıkarlar. Her ikisi de bir sokakta karşı karşıya gelirler. Bu vakitsiz karşılaşış her ikisini de hayrette bırakır. Birbirlerine çıkış sebeplerini sorarlar; her ikisi de duygu ve düşüncesini dile getirir. Ve Allah Rasulü (sav) büyük bir sevinçle Hz. Ebu Bekir’i (ra) hak dine davet eder. O da derhal İslâm’a girip, Müslüman olur.

Büyük basar ve basiretler, eşya ve hadiselere nüfuz etmek suretiyle, Cenâb-ı Hakk’ı bulma mevzuunda bir hükme varabilirler. Ve işte Hz. Ebu Bekir (ra) küçük bir eksiklikle doğruyu bulmuş, o eksikliğini de Allah Rasulü (sav) tamamlayarak onu hakikata erdirmiştir.

Eşya ve hadiseleri tetkik eden herkes bütün bunların üstünde Cenâb-ı Hakk’ın mührünü görecek, âfâkî ve enfüsî tefekkür neticesinde şu hükme varacaktır: ‘Beni burada başıboş bırakmayan, elbette kabre girdikten sonra da başıboş bırakmayacak ve bahar mevsiminde nebatatı haşrettiği gibi, çekirdek haline gelmiş zerrelerimi de ikinci bir hayatta yeniden diriltecek ve bir mahkeme-i kübra açacaktır.’

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

Allah’ın her şeye gücü yetiyorsa kendisini öldürebilir mi?

Açıklama: Geçen günlerde dersteyken öğrencilerim bazı ateist arkadaşlarının şöyle dediğini söyledi: Allah’ın her şeye gücü yetiyorsa kendini öldürsün, eğer öldüremiyorsa her şeye gücü yetmiyordur. (Hâşâ). Bu durumda çocuklara nasıl yeterli bir açıklama yapabilirim?

Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir: Birincisi, Allah (c.c) Ezelîdir Ebedîdir, doğmadığı, doğurulmadığı gibi ölmez ve öldürülemez de.. Kendisi hakkında ölümün söz konusu olmadığı bir yaratıcı için, kendi kendini öldürmek de söz konusu olmaz, olamaz. Ölmek muhalse, ebedilik bir hakikat ve vacipse (mutlaka olması lazımsa), o zaman ölüm gibi bir muhal ebedilik gibi bir hakikatle aynı anda bulunamaz. Bir şey, hem geçici hem de ebedî olamaz. Eğer olur denecek olursa, iki zıt şeyi aynı anda var kabul etmek zorunda kalırız ki, bu da aynı anda gece ile gündüzün varlığını kabul etmek gibi gülünç olur.

İkincisi, biz Allah’ı kendimiz gibi düşünüp O’nu imtihan edemeyiz. O (c.c) kendine ait yüce sıfatlarla sıfatlanmıştır ve istediğini yapar. o bizi imtihan için yaratmıştır. O’nu kendimiz gibi düşünsek, o zaman ilah olamaz. İlah ile yaratılan aynı cinsten olamaz. Çünkü aynı cinsten olanlar birbirlerinin bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz. Hâlbuki biz, inandığımız Allah’ı, her türlü ihtiyacımızı karşılayan bir ilah olarak tanıyoruz.

Bu cevaplar onları tatmin etmeyebilir.. Bu bir açıdan çok önemli değil. Önemli olan bizim sahip olduğumuz Allah inancını onlara anlatmamızdır. İkna olmamaya karar vermişler zaten ikna olmazlar, ama insaflılar, sizin makul ve sevecen yaklaşımlarınızla, ileride ilah anlayışınızı da kabul edecektir.

Allah’ın sonsuz kudretinin ahireti iktiza etmesi nasıl anlaşılmalıdır?

Dudaklarda bir tebessüm meydana getirecek veya dudakları patlatacak her iki manzarayı da hâvi bir mahşerin kurulacağını Cenâb-ı Hakk, Kurân’ında vaad ve vaîd ediyor. Bu ifadeler bir yönüyle müjde diğer yönüyle korkutma mânâsını taşıyor.

O, söz veriyor. Verdiği sözü yerine getirmeye muktedirdir. Sözünden dönmek ise O’nun keyfiyetsiz keyfiyetine asla yakışmaz. Zira O, hulfu’l-vâ’d gibi bir noksanlıktan münezzehtir.

Bütün kâinatta eşya ve hadiselerin içinde veya dışında, Cenâb-ı Hakk’ın muhteşem kudretini müşahede ediyoruz.

Atomlar âleminden, nebülozlar âlemine kadar çok sıkı riyazî bir râbıtanın varlığını biliyoruz. Meselâ, bir atomu ele alalım: Çekirdeğin etrafında dönen elektronlardan başlayıp ona denk içteki ağırlığı teşkil eden ve bu ağırlık içinde esas tecrid ameliyesini yapan nötron ve protonlara kadar inceleyelim. Neticede, atomda çok ciddi bir riyaziyenin hükümferma olduğunu göreceğiz.

Atomlar, yarı müstakil varlıklar oldukları halde bir araya gelip yeni koloniler teşkil ederler ve bunlardan moleküller meydana gelir.

Çekim sahası ve radyasyon durumuyla güneş sistemini ele aldığımızda, peykleriyle güneş arasında çok sıkı bir irtibatın olduğunu görürüz. Bu râbıta kendisini o kadar canlı hissettirir ki, güneşteki hususî durumların yer fiziği üzerinde çok kere tesir icrâ ettiğini müşahede ederiz. Bu tesir, çekim sahası ve radyasyon durumuyla doğru orantılıdır.

Forsed şöyle der: ‘Bir hücrenin diğer hücrelerle münasebeti gibi makro âlemde de münasebet vardır.’

Bir hücre yarı müstakil hükümet gibidir. İçlerindeki emir-komuta hep müstakildir. Kendi yapısını muhafazaya çalışır. Belli bir merkeze ihtiyaçlarını bildirir. O merkez de, kendi üstündeki merkeze tembih yapar, durumu anlatır. Daha önceki müracaatlarında gösterdikleri ihtiyaç listesine göre rızıkları kapılarına kadar gelir. Her hücre, harcamasını müstakil olarak yapar. Bu hücre denen devletçikler yan yana gelerek federatif bir devlet teşekkül ettirirler.

Eşya arasındaki bu râbıta, muhteşem bir şuurun eseri olarak görülüyor. Esas meseleyi bilmeyenlerin söyledikleri her şey şaşkınlıktan öteye gitmiyor, bu şuuru tabiatta aradıklarından dolayı şaşkınlıklarını ifade etmekten başka çare bulamıyorlar. Biz ise: diyor ve hayrette kalışımızı böylece ifadelendiriyoruz. Evet, ‘kudretin sergilediği eserler karşısında akılların hayretten donakaldığı O Zât acz ve kusurdan münezzehtir.’

Vücudu teşkil eden milyonlarca hücrenin her biri, âdetâ Eflâtun’un beynini taşıyor ve dünyayı idare edebilecek bir karihaya sahip. Vücudun korunması; sıhhatle devam etmesi ve hijyen prensipleri içinde hüküm sürmesi için hepsi baş başa vermiş ve anlaşmış gibidir. Onların bu vaziyeti, bütün bunlara hükmeden bir hâkim kudretin varlığını göstermiyor mu?

Mikro âlem denilen küçüklerin oynaştığı, kaynaştığı âlemde de bu böyledir. Makro âlem denilen galaksilerin ve yıldızların cevelan ettiği âlemde de durum aynıdır. Elektromanyetik dalgalar, radyasyonlar, birbirleriyle çok şuurlu bir şekilde alışveriş yapıyorlar. Şayet bu şekilde bir şuurlu alışveriş olmasa, bir kalp gibi çarpan ve genişleyerek bir tarafa doğru giden bir galaksinin hayatını devam ettirmesi mümkün değildir. Görüldüğü gibi büyük bir kuvvet ve kudretle karşı karşıyayız. Bütün varlık arasında şuurlu bir müdahalenin varlığını haykıran sımsıkı bir râbıta var.

Şimdi düşünelim: En küçük âlemden, en büyük âleme kadar, bu şuurlu râbıtayı, inzibat ve hâkimiyeti tesis eden; zavallı, kör, sağır, iktidarsız ve şuursuz şu zerreler midir? Yoksa kemâl sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olan Cenâb-ı Hak mıdır? Evet O’dur. Ve O’nun kudreti sonsuzdur…

İşte böyle kudreti sonsuz olan Cenâb-ı Hakk bir kitap gibi yarattığı şu kâinatı bir gün kapatıp, başka bir gün yeniden açacağını vaad ediyor. Madem ki, söyleyen O’dur; ve bu mevzuun ihtisas sahibi olan nebiler, sıddıklar ve veliler hep buna şehadet ediyorlar; öyleyse muhakkak olacaktır. O halde haşrin meydana geleceğine mümkün olarak değil mutlak vaki’ nazarıyla bakmalıdır.

‘O gün Sur’a üflenir, bölük bölük gelirsiniz. Gök açılmış kapı kapı olmuştur.’ (Nebe/18, 19)

Sırtlarına yüklenen büyük emanet hakkında kendilerine sorulacak sorulara cevap vermek, istintaka tâbi tutulmak üzere, ins ve cinle beraber, melâike de mahşeri saracaktır. Kur’ân-ı Kerim’in müteaddid ayetleri bu hususa dikkati çekiyor.

Kaynak: Fethullah Gülen, Ölüm Ötesi Hayat

“Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim?”Sualine “Evet Rabbimizsin”İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?

Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Ancak bu gibi şeylerin imkânı anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle bir şeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı kalmaz.

Bu soruyu iki cihetten ele alabiliriz:

Böyle bir şey vâki olmuş mudur? Olmuşsa, bunun ispatı nasıl yapılır?

Mümin fert bu işten haberdar olmuş mudur? Evvelâ, Cenab-ı Hakkın, bir âlemde, ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”Onların da: “Evet, Rabbimizsin. ” demesi, kati midir? suali varid oluyor. Bu mevzu Kur’an-ı Kerim’de iki âyette ele alınmıştır. Birisinde: “Rabbin, Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değil miyim”(demişti) (A’râf/172) denilmekte ve böyle bir sözün alındığından bahsedilmektedir. Eski ve yeni bütün tefsirciler bu söz alınma meselesinin zaman hakkında ihtilaf içindedirler.

Bir kısmı” zerrât âleminde daha atomlar halindeyken, ileride terkip hâline gelecek bu zerrelerden, ruhları ile beraber söz alınmıştır” demektedir. Bazı tefsirciler ise; ” bu, çocuğun anne karnına düştüğü zaman alınmış bir sözdür” derler. Bir Hadis-i Şerifin de te’yidine dayanarak, bazı muhakkik müfessirler de derler ki, “hayat nefh edildiği anda o insandan alınmış bir sözdür.”

Esas itibariyle Cenab-ı Hakk’ın varlıklarla konuşması çeşit çeşit ve değişiktir. Biz burada, belli bir şekil, belli bir sitilde konuşuyoruz. Ama, bundan başka bizim iç ve dış duygularımız, zâhir ve bâtınımız, kafa ve ruhumuz, nefsî ve lafzî konuşma tarzlarımız var… Zaman zaman bu dilleri de kullanır ve onlardan anlayanlara bir şeyler anlatırız.

Kalbin kendine göre bir konuşması vardır ki, kaib konuşur ama bu konuşma duyulmaz. Bize deseler: “Kendi içinizden ne konuştunuz öyle?”Biz de: “Şunu, şunu dedik” diye anlatırız. Kelimeleri de sırayla diziveririz. Bu nefsî bir konuşmadır.

Bazen olur ki, rüyâlarımızda bir şeyler konuşuruz. Başkalarından da bir şeyler duyarız. Ama yanımızda bulunan hiç kimse bunu duymamıştır. Sonra da kalkar, kelimesi, kelimesine, konuştuğumuz ve duyduğumuz şeyleri başkalarına naklederiz. Bu da değişik sitilde bir konuşma şeklidir.

Bazı kimseler uyanıkken dahi, misâl âleminden nazarlarına arz edilen misâlî levhaları görür ve misâlî şahıslarla konuşurlar. Belki çok maddeciler bunlara inanmaz ve ” halüsinasyon” derler, varsın desinler… Resul-ü Ekrem’in (sav) mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Âlem-i misâle, âlem-i berzaha ait misâlî levhalar, Onun (sav) kutsi nazarına arz edilir, Oda gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına naklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Vahiy ise,başka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygambere (sav), vahiy geliyordu. Efendimiz (sav) de şuuru açık olarak duyuyor ve hissediyordu; ama, buudlar âdeta başkaydı. Efendimizin (sav) dışında kimse bir şey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek bir şey idiyse yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysa ki, bazan zevcelerinden bir tanesinin dizine başını koyup yatarken, bazan bir sahabinin göğsüne başını dayayıp otururken, mübarek dizini birinin dizine koyduğu halde vahiy gelirdi de, O, (sav) duyardı ama, öbürleri ne bir şey duyar, ne de hissederlerdi. Resul-ü Ekrem (sav), vahyi, harfiyyen beller ve onlara anlatırdı: Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzı.

Velinin kalbine ilham geliyor: âdeta onun içine fısıldanıyor. Bu da değişik sitilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi bir şey… Mors’ta nasıl ” di..di..dit; dâ..dâ..dit” denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, Veli de onlardan bir kısım mânâlar çıkarır. Meselâ: veli: “Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi.” der, açarlar kapıyı bakarlar o adam karşılarında… Bu da ayrı bir konuşmadır.

Bir de telepati var… Şimdinin ilim adamları, bir gün o yolla muhabereleşmeyi hesaplıyorlar. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Kalbin kalbe teveccühü, insanların birbiriyle içten muhabereleşmesi. Bu da bir başka beyan.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah (cc) “lâ yuâd velâ yuhsâ” (sayısız, pek çok) konuşma stilleri yaratmış.

Şimdi gelelim meselemize. Allah (cc) bize “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu; ama,bunu hangi konuşma sitilinde söyledi, bilemiyoruz. Şayet, velinin kalbine dikte edilen mors alfabesi gibi bir tarzla bildirmişse; bunu, herhalde kulaklarımızla duyacağımız bir sesle beklememiz doğru olmaz. Bu bir ilham ise, vahiy değildir. Vahiy ise, ilham değildir. Ruha bir konuşma ise, cesede bir konuşma değildir. Cesede bir hitap ise ruha hitap nevinden değildir…

Şu nokta çok önemlidir, insanlar, misâl âleminde, berzah âleminde veya ervah âleminde gördükleri duydukları şeyleri, bu âlemin mikyasları ile değerlendirdikleri takdirde yanılırlar. Muhbir-i Sâdık (sav) bize diyor ki: “Kabirde Münker-Nekir gelir, size soru sorar”Acaba adamın neyine soru soracaklar? İster cesedine sorsunlar, ister ruhuna; netice değişmez; Ama, ölü duysa bile onun yanında bulunan kimseler bunu duymazlar. Hatta bir teyp koyup, mikrofonunu da kabrin içine sokuverseler, yine bir ses tespit edemezler. Çünkü, artık mükâleme başka buudlarda oluyor; sizin buudlarınızda değil. Hani Einstein’in ve daha başkalarının ortaya attığı dördüncü, beşinci buud var ya,işte bunun gibi, mekân değişikliğine göre mesele değişecek, başka bir hüviyetle karşınıza çıkacaktır.

Binaenaleyh, bu elestü bi-Rabbikum ‘Allah’ın (cc) ruhla olan, ruha mahsus bir mükâlemesidir. Bunun tesirini ben duyayım hıfz edeyim şeklinde beklememek lâzımdır. Belki vicdandan bir his şeklinde aksedeceğini intizar etmek gerektir. Biz vicdanla ve ona gelen ilhamlarla bunu hissedebiliriz.

Bir keresinde bu meselenin izâhını yaparken, birisi dedi ki: “Ben bunu duymadım.”Ben de “Duydum” dedim. “Sen duymamışsan başının çaresine bak! Çünkü, ben duyduğumu çok iyi hatırlıyorum.”Ne ile duyduğum sorulacak olursa, içimdeki ebed arzusuyla, mütenâhi olduğum halde nâmütenâhi arzularımla duydum bu sesi. Evet esasen ben Allah’ı da bilemem; çünkü sınırlıyım. Sınırsızı nasıl idrâk edeyim. İşte sınırsıza karşı içimdeki bu hâhişkârlık ve arzu ile duyduğumu anlıyorum. Şu sınırlı âlemde benim gibi bir böcek, sınırlı aleminde, sınırlı hayatını yaşayıp ölmesi gerekirken ve onun düşünce sahasına giren şeyler de böyle sınırlı şeylerden ibaret olması gerekirken,ben sınırsızlık içinde nâmütenâhiyi düşünüyorum. İçimde ebed arzusu var; Cennet ve Cemâlullah arzusunu taşıyorum. Bütün dünya benim olsa, gamım gitmiyor. İçimde bu hâl var da, bundan dolayı ben ” onu duydum” diyorum.

Vicdan dediğimiz şey ne ise, kendisine ait fakülteleriyle, bölümleriyle daima Allah’ı terennüm eder ve hiç yalan söylemez. Ona arzu ettiği, talep ettiği şeyi verdiğiniz zaman, onu huzura kavuşturmuş olursunuz. Onun için Lâtife-i Rabbâniye olan kalbin ancak, vicdanın bu huzuru ile huzura kavuşacağına işareten Kur’an-ı Kerim “Dikkat edin, kalbler, ancak Allah’ı anış ve onu duyuşla mutmain olur, oturaklaşır ve huzura kavuşur.”(Ra’d/28) buyuruyor.

Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah’ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Bir noktada Kant, “Ben, Allah’ı azametine uygun anlayabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!” diyor. Bergson sadece sezgisiyle bu istikamette gidiyor; tek delil de vicdanı… Vicdan, Allah’ı inkârdan muzdariptir. Vicdan Allah’a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanının sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Mabud arzusunu onun içinde duyacaktır. İşte bu hava, bu edâ, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allahu Tealâ’nın: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına verilen “Evet Rabbimizsin” cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu kafada, cesedde aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında vardır, meknîdir. Ancak, ispatı, kendi sahasında yapılabilir bir husustur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliya ve Enbiya, bunu açık ve seçik, görmüş ve göstermişlerdir.

Ama, aklî ispatına gelince, tabii, bazı meselelere aklî dendiği zaman mahsusâtı ispat ettiğimiz gibi, yani size bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır.

M Fethullah Gülen

“Yoktan Var Olmaz, Vardan da Yok Olamaz”Diyorlar. Zamanımızda Geçerli midir?

Lavoisier’e dayandırılan bu söz sadece bir iddiadır. Diyorlar ki: “Madde enerjiden mürekkeb ve enerjinin şekillenmiş halidir. Madde-enerji, enerji-madde bir devr-i daim halinde sürer gider. Demek ki, var yok olmaz, yok da var olmaz. Meselâ, yeryüzünde insanlar var olurlar, öldüklerinde çürür ve bu sefer de toprak olurlar. Ve varlıklarını toprak şeklinde devam ettirirler. Güneşteki hidrojen helyuma çevrilir, ondan çıkan şua, radyasyon ve çeşitli boydaki dalgalar, dünyanın yedi bucağına yayılır hatta birçok sistemlere kadar gider, ve onlar da kendilerine göre bunlardan istifade ederler. Yani, değişen sadece varlığın keyfiyetidir; yoksa bizzat varlık hep devam etmektedir.”

Evvela, Lavoisier “Var yok olmaz, yok da var olmaz”derken bunu eşyanın kendisine nispet ederek söylemektedir. Yani, hiçbir varlık kendi kendine yok olmaz. Yok olan da yine kendi kendine var olamaz. Aynı zamanda, var ve yok etme gücüne sahip olamayan, sebepler, tesadüfler; hatta varlık içinde en kabiliyetli olan insanlar dahi, bu hükme dahildirler.. onlar da bir varı yok, bir yoku da var edemezler. Onların eliyle sadece terkipler değişir; varlık varlığını devam ettirirken, yok da ebediyyen yok olarak kalır. Ancak, mes’ele Cenâb-ı Hakk’a (cc) isnat edildiğinde bu hüküm tamamen tersine çevrilir. Allah (cc) varı yok eder, yoku da var eder. Her baharda binlerce, yüz binlerce, yoktan ve hiçten yaratılan bunca nebâtatı gördüğü halde, yok var olmaz diyen muannid evvelâ kendisi yok olmalıdır. Evet, Allah (cc) varı yok eder yoku da var eder. Zaten Lavoisier’nin de buna bir itirazı yoktur.

İkincisi: Varlık veya yokluk bizim mâlumatımızın dar mahbesine sıkıştırdığımız şeylerden mi ibarettir ki böyle bir iddiada bulunmak doğru olsun!

Epikür ve Tales’ten bu yana maddenin en küçük parçası olarak bilinen atom bugün daha küçük parçalara ayrılmış olarak bilinmektedir. Atom, kendi çekirdeğinin etrafında dönen, eksi yüklü elektronlar, artı yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan müteşekkildir. Dün bilinmeyen bu husus bugün herkesin malumudur; ve bugün yine her kesin malumudur ki, bunlar durmadan dalga neşretmektedirler. Görülüyor ki, bilgilerimiz daima yenileniyor ve bilgi dağarcımıza her an yeni bilgiler ilâve oluyor. Atom nazariyesi bir çok değişikliğe uğraya dursun, belli bir dönemde foton nazariyesi ortaya atıldı ve ilim adamları artık bütün mesâilerini partiküller üzerine teksif etmeye başladılar. Biz çok şey bildiğimizi zannediyoruz; halbuki çok şey bilmiyoruz. Varlık hakkında bildiklerimiz, bilmediklerimize nisbetle deryada katre kalır…

Biz yine düne kadar, her şeyin atomdan meydana geldiğini kabul ediyorduk. Ancak bugün anti-madde nazariyesiyle atomun karşısında da bir anti-atom olduğu söylenmektedir ki, “Daha bilmediğiniz şeyleri de çift yarattı”(Yasin/36) manâsına gelen âyetin içinde bu manâyı düşünmek de mümkündür.

Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyduğu ilmî gerçeklere ve telkin ettiği îmana bakınız ki, “Atomdan seyyarata kadar, her şeyi Cenâb-ı Hakk (cc) çift olarak yarattı. Tek olan birisi vardır o da Allah’tır (cc).”Sadece O tek olan Zât’tır ki, parçalanmaz, bölünmez, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez, kemmî ve keyfî olarak ele alınmaz. O zâtında vardır ve bir Zât-ı ecell-i âlâdır. Tebeddülden, tağayyürden, elvan u eşkâlden münezzeh ve müberrâdır.

Anderson’dan Asimov’a kadar, fizik ve astrofizik dünyasında yeni bir görüş olarak üzerinde durulan, anti-madde, anti-atom, anti-proton ve anti-nötron hususu bilgi sınırımızı tesbitte ve bilgi kapasitemizin azlığı mevzûunda düşüncelerimize bir buud daha kazandıracak mahiyettedir. Çok şey bildiğini zanneden insan, hiçbir şey bilmediğini bu yeni gelişmelerle daha iyi anlamış durumdadır. Zaten okudukça insanın, bir taraftan ilmi, diğer taraftan da cehâleti artmaktadır.

Anderson, pozitronu bulduktan sonra, elektron yerinde dönen başka bir şey buldu. Çünkü bu bulduğu artı yüklüydü. Halbuki elektron eksi yüklü olması gerekiyordu. Bu, maddenin karşısında zıt bir maddenin olduğunu ispat ediyordu. İlim dünyası şimdi bu sırrı çözmekle meşgul ve yoğun bir faaliyet içinde çalışıp durmaktadır. Bir de sıralamayı devam ettirirsek, bakın iş nereye kadar uzayacakdır: Anti-x, anti-partikül, anti-proton, anti-nötron, anti-elektron, anti-molekül. Ondan sonra da canlılara gelelim. (Yalnız şimdilik böyle bir tabir bilinmiyor) anti-bitki, anti hayvan, anti-insan ve anti-dünya…vs.

Çok sözleri kehânet derecesine varan Einstein demiştir ki, “Görünen üç buudlu mekanın dördüncü bir buudu daha vardır; o da zamandır.”Tabii ki bu sezip görebilmeye bağlıdır. Siz o mekanın içinde bulunsanız, eşyaya bakışınız başka türlü olacaktır. Öyleyse, içinde bulunduğumuz mekânın dışında bu mekandan başka bir mekân vardır. Ve bu mekan hiçbir zaman başka bir maddenin değişmesinden teşekkül etmiş değildir.

Madde ile anti-madde arasındaki münasebet nedir? Bu sorunun cevabında deniliyor ki, bunlar birbirini yok edebilecek bir mahiyette yaratılmışlardır.

Ve yine ilim adamları, bir gün bütün kâinatta, maddenin anti-maddeye galebe edeceğinden bahsetmektedirler. Halbuki onların sözlerini te’yid eden hiçbir delilleri de yoktur. Bunu şunun için söylüyorum; acaba ilim adamları her şeyi biliyorlar mı ki, böyle bir neticeyi hemen kestirip atıyorlar.

Haydi onların bazı dediklerini kabul edelim. Yeryüzünde madde daha çoktur, anti-madde ise daha azdır. Ama bir de ileri sürdükleri hususlar üzerinde düşünelim. Meselâ onlar diyorlar ki, kâinat yaratılırken madde ve anti-madde birbirine mukâbil yaratıldı. Diyelim ki madde tarafında ikibin iki tane madde vardı; anti-madde tarafında ise bu oran ikibin taneydi. Sonra madde anti-maddeyi yedi, tüketti. Sonunda madde, anti-maddeden sadece iki tane fazla kaldı ve bu fazlalıktan dolayı, kalan iki fazla maddeden bu âlem vücuda geldi. Böylece de, madde anti-maddeye galebe çalmış oldu. Aslında hiç de böyle bir durum yoktur. Çünkü, eğer böyle bir şey olsaydı, yeryüzünde anti-maddeden bahsetmeye imkân olmazdı. Zira, iddiaya göre anti-madde baştan bütünüyle yok edilmiş sayılıyordu.

M. Fethullah Gülen

Cenabı Hakk’ın İsimleri ve Sıfatları Arasında Derece Mevzubahis midir?

Biz,bize ait isimleri anne ve babamızın isimlendirmesiyle değil de sonradan elde edeceğimiz mahâretlere göre almış olsaydık kimimiz ekmek pişiren ma’nâsına “Habbaz”, kimimiz, marangozluk işlerini iyi becermesiyle “Neccâr”.. vs. gibi isimler alırdık. Yani kimin mahâreti hangi yönde ise, alacağı isim o ma’nâyı ifâde eden bir isim olurdu. Bazan bu isimler, mübâlâğa kalıbıyla da ifâde edilir. Meselâ normal setredene “Sâtir”, fakat, tastamam ve kusursuz setredene ise “Settâr”normal hamdedene “Hâmid’; ham, vazifesini tam yerine getirene de “hammâd”denir.

Halbuki, bizim isimlerimiz, sonradan kazanacağımız mahârete göre değil de anne ve babalarımızın arzusuna göre verilir. Hatta bazan, hiç de bize uygun düşmeyen veya bizimle alâkası olmayan bir isimle de isimlendirilebiliriz.

Böyle bir benzetme ilk bakışda kaba ve sevimsiz görülebilir. Ne var ki, mücerret hakikatların anlatılmasında öteden beri hep aynı yolda hareket edilmiş ve ifâde tenezzülâtına gidilmiştir.

Cenabı Hakk’a ait isimler, kâinatta icraatı müşahede edilip ve yine O güzel isimler sâhibi tarafından, O’nun has kulları vasıtasıyla bize tâlim edilmiş isimlerdir. Meselâ, kâinatta apaçık gördüğümüz bir güzellik vardır. Gökkuşağı gibi bu güzellikler birbiri içinde bütün varlığı sarmış durumundadır. Ovada, obada, çiçekte baharda, gözde ve kaşta bir güzellikler cümbüşü hâkimdir. Bu güzelliklerin sâdece dış yüzüne bakıp hayranlığını ifade için, binlerce senedir, binlerce edip ve şâir hep bu güzellikleri destanlaştırmaya çalışmış, yine de söylenmesi mümküne kıyasla, çok az şey söyleyebilmişlerdir. Anlatmakla bitiremeyeceğimiz bütün bu güzellikler elbette Cenâbı Hakk’ın bu ma’nâyı ifâde eden bir ismine dayanmaktadır ki o da “Cemil”ismidir.

Yine, kâinatta ince bir nizâm ve intizam dâhilinde, rızık tevziatı yapılmaktadır. Hücreden gergedana kadar her canlı kendine münâsip bir rızıkla beslenmektedir. İbâdet ve tesbihler meleğe rızık olurken, et insana, kemiği de cinlere rızık olmaktadır. İşte gözle gördüğümüz rızka ait bu faaliyet, hiç şüphesiz, Cenabı Hakk’ın bir “Rezzâk”ismi olduğunu isbat etmektedir.

Eğer biz Cenabı Hakk’ın “Cemil”ve “Rezzâk”isimlerini bilmemiş olsaydık icraatını gördükten sonra, Ona hitaben “Sen Cemilsin”, “Sen Rezzâksın”diyecektik. Bunun gibi,diğer isimlerini de icraatından anlayıp yine, O’na o isimlerle seslenecektik. İşte Cenabı Hakk, icraatını gösterdikten sonra, bizi yanıltmamak için kendisini bu isimlerle tesmiye etmiştir. Ancak Esmâ-i İlâhi istikrâidir. Biz, Zât-ı Ulûhiyet hakkında kendi kafamızdan isim uyduramayız.

Bu isimler, Zât-ı Ulûhiyette, bunlara medâr olabilecek bir kısım sıfatlara dayanmaktadır. Yine yukarıdaki misâlden hareketle söyleyecek olursak, kendisi ne “Habbâz”ismi verilen bir insanda eğer ekmek yapma sıfatı yoksa veya”Neccâr”bir marangozluk sıfatına sâhip değilse bu isimlerin ona verilmesi mümkün değildir. İşte, Cenabı Hakk’ın, herşeyin yüzüne perçinlediği güzelliklerle kendisinde varlığını kabul ettiğimiz ve belli bir seviyedeki insanların da müşâhede ettiği “Cemil”ismi, bütün güzelliklerin kaynağı olan “Cemâl”sıfatına dayanmaktadır. Bunun gibi bütün isimler kendilerine kaynak olacak bir sıfata,bütün sıfatlar da “Şe’n”e ki, bunu beşer için kullanacak olursak, kâbiliyet ve istidât diyebiliriz, ancak Cenabı Hakk için böyle bir tabir kullanmamız doğru değildir, dayanmaktadır. Demek oluyor ki fiiller isimlere, isimler sıfatlara, sıfatlar Şuûnât-ı hâhiyeye ve Şuûnat-ı hâhiye ise Cenabı Hakk’ın Zâtına dayanmaktadır. İşin burasında duruyor ve Allah Resulü gibi;’Seni hakkıyla bilemedik Ey Ma’ruf”diyoruz.Ve yine Hz. Ebu Bekir gibi “Seni anlamaktan âciz olmak Seni anlamak demektir”diyor ve edeble iki büklüm oluyoruz..

O vardır. Varlığını iliklerimize kadar hissediyoruz. Fakat O’nu idrak etmekten de âciz bulunuyoruz. O’ndan daha âydn bir nesne yoktur, ama, O yine de bir mevctld-umeçhuldür.

Şimdilik, O’nun isim ve sıfatları arasındaki farka, böyle avamca bir bakışla iktifa ediyor ve tafsilâtını bir başka zamana bırakıyoruz.

M. Fethullah Gülen

Materyalistlerin, İnkârcıların, Din ve Mukaddesat Hakkındaki Propaganda ve Telkinleri Nasıl Değerlendirilmelidir?

Öncelikle, insanın yaratılış itibariyle etkilenebilir bir yapıdadır ve telkine açıktır, bu durumuyla boş bir kabı andırır. Kalp ve beyni olumlu fikir ve hakikatlerle doldurulmazsa, onların yerini, ister istemez menfî ideolojiler, hurafe ve safsatalar alır. Bugün gençliği sarsan psikolojik bunalımların, ruh sıkıntılarının asıl sebebi budur. Bu manevi ızdıraplardan kurtulmanın tek yolu, akıl, kalp ve vicdanlarını Kur’anın getirdiği ulvî hakikatlerle doyurmak iken , bir kısım gençler, ilim ve fikir yerine, aldatıcı sloganlara, sihirli reçetelere (!) daha çok meyleder. Manevî boşluklarını böylece doldurup, huzura kavuşacaklarını ve ızdıraplardan kurtulacaklarını zannederler. Materyalistler, onların bu hâlinden istifade ederek bu safdil ve zavallıları, adalet, eşitlik, gibi hayalî slogan ve propagandalarla aldatır, kendilerine çekerler. Onları sempatizan hâline getirdikten sonra, sosyal problemler için ileri sürdükleri, hayalî vehmî reçeteler yanında yer yer bu gençlerin kafalarına maneviyatı sarsıcı şüpheler atarlar. Belli bir dönemden sonra, sürekli ve yoğun telkinlerle, zavallı muhataplarının beyinlerini yıkaya yıkaya, nihayet onları materyalist ve ateist düşünce dışında hiçbir hakikati kabul edemeyecek, bir hâle sokarlar. Artık bu insanlar mantık ve muhakemelerini kaybederek robotlaşır. Basit bir hanenin dahi ustasız olamayacağı kesin bir gerçek iken, şu muhteşem kâinat sarayını, sahipsiz ve yaratansız kabul ederler. Bir harfin kâtipsiz olması muhal olduğu hâlde, her harfinde nihayetsiz hikmetler bulunan şu kainat kitabını katipsiz kabul ederler. Hem bütün bitkiler, hayvanlar ve insanları, hayatsız ve şuursuz ve iradesiz tabiatın yaptığına, yahut bunların kendi kendine meydana geldiğine inanırlar. Kendilerini gayesiz, vazifesiz, başıboş ve sahipsiz zannederler, korkunç bir dalalete düşerler.

İnsanın kıymet ve mahiyetini elmas derecesinden kömür derecesine indiren, bütün insanî özellikleri silip süpürerek, onu hayvandan çok aşağı dereceye düşüren inkârcılığın iç yüzündeki çirkinliği ve imkânsızlığı göremezler. Hâlbuki kâinattaki büyük ve kuşatıcı hakikatler, küfür ve inkâr ile izah edilemez. Mesela aşağıdaki soruların cevaplarını makul ve tatminkâr bir şekilde asla materyalist felsefede bulamazsınız:

Bu kâinatı ve içindeki hadsiz varlıkları yaratan kimdir?

Bu âlemi atomdan güneşlere kadar, insanın hizmetinde koşturan kimdir?

Gökyüzündeki binlerce gök cismini, mükemmel bir nizam ve hikmetle evirip çeviren kimdir?

Yeryüzünü dağ ve bağlarıyla, deniz ve nehirleriyle, toprağı suyu ve havası ile, insanlara hizmet ettiren kimdir?

İnsanı diğer varlıklara oranla, üstün bir yaratılışta yaratarak, ruhuna harika özellikler veren, o ruha akıl ve hayal gibi her biri dünya kıymetinde binlerce latif hissiyatı takan kimdir?

İnsan bu âleme nereden gelmiştir, bu dünyadaki vazifesi nedir ve nereye gidecektir?

Her an süratle ölüme yaklaşan bir insan ruhu, ancak bu sorulara cevap bulmakla tatmin olur, huzur bulur, dünyada rahata, ahirette saadet ve selamete kavuşur.

Hem inkârın mahiyeti, yalan olmakla beraber, gerçeğin zıddını kabuldür. Mesela, Selimiye Camii’nin mimarını inkâr etmek, hakikatsiz bir safsata ve büyük bir yalandır. Evet, mükemmel plânı, harika estetiği, sanatlı yapılışı ile akılları hayrete düşüren böyle muhteşem bir eser, ortada iken, onun ustasını inkâr etmek en büyük bir safsata, en dehşetli bir zulüm ve en hakikatsiz bir hurafedir.

Aynen bu misal gibi, binlerce menzilleri ihtiva eden şu muhteşem kâinat sarayının Hâlık ve Mâlikini, sahip ve mutasarrıfını inkâr etmek, bu misalden hadsiz derecede çirkin bir yalan, müthiş bir hezeyan, korkunç bir safsatadır.

Mehmet Kırkıncı

“Allah (cc), Esmasıyla Malum, Sıfatlarıyla Muhat, Zâtıyla Mevcud u Meçhuldür.”Sözünü Açar mısınız?

Lafza-i celâle olan “Allah”kelimesi, Cenab-ı Hakk’ın zâtının ismidir ve bu isim, O’nun bütün esma-i hüsnasını ihtiva etmektedir. Üstad’ın ifadesiyle, “Allah (cc), esmasıyla malum, sıfatlarıyla muhat, zâtıyla mevcud u meçhuldur.”

Hakâik-i eşyâ, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin birer tecellisidir. Kainattaki o büyüleyen ışık ve renk kuşağı, o nakış ve sanat eserleri, evet hasılı eşya adına ortada bulunan her şey, hakâik-i esmâ-i İlâhiyedir. Bu tecelliler, bir sinema perdesinde kare kare alınan değişik resimlerin peşi peşine gelmesi sebebiyle kopukluğun hissedilmemesi gibi, herhangi bir inkıtaa ve inkisara uğramadan, peşi peşine ve sürekli devam eder durur. Evet varlık, esmâ-i İlâhi sağanağı karşısında, melekût regülasyonlarından geçerek, kendine has bir şekillenme içinde belli bir tecelli odaklaşmasıdır.

Allahu Teala’nın isimlerinin dışında bir de sıfatları vardır ki, bu sıfatlar, O’nun isimlerinin kaynağını teşkil etmektedir. Mesela Cenab-ı Hakk’ın “Mükevvin”, “Mukaddir”, “Musavvir”gibi isimleri, “Tekvin”sıfatından, kendi hayatını ifade eden “Hayy”ismi de “Hayat”sıfatından nebaan etmektedir.

Evet bu, bir yönüyle Cenab-ı Allah’ın kendisiyle muhat olması demektir. Çünkü zatında Allah muhittir ve aslâ muhat değildir. Yani O, bütün eşyayı çepeçevre kuşatmıştır. O’nu aşkın ve hâric hiçbir yer yoktur. O, her yerde hâzır ve nâzırdır. “O’nun kürsîsi bütün gökleri ve yeri kuşatmıştır.”(Bakara/255) Evet O, muhittir, kuşatandır; dolayısıyla da kuşatılamaz. O’nun emir ve fermanları belli bir kürsîden gelmektedir. Allah Rasulü’nün (sav) nurlu beyanları içinde, ışık hızıyla trilyon sene ötelerde bulunan galaksiler ve galaksiler.. O’nun kürsîsine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesindedir.

Allah (cc) zâtı ile de mevcûd-u meçhuldür. O’nun vücûdu kabul edilmeden mevcudattan bahsedilemez. Zira kainatta mevcut bulunan başdöndürücü nizam ve ölçüler, O’nun ihtiyar ve takdirine delalet ettiği gibi, bütün varlık da heyet-i mecmuasıyla, O’nun vücûduna delalet etmektedir. Esasen, Hz. Vücûd’un kendine has ve enfes yorumlar vardır ama, ben meseleyi dağıtmak istemediğimden, müsadenizle o konuya girmeyeceğim.

Mesnevi-i Nuriye’de de ifade edildiği gibi, Lafz-ı celâl, Cenab-ı Hakk’ın bazı isimlerini “bi’l-mutabaka”, bazılarını “bi’l-iltizam”ve bazılarını da “bi’t-tazammun”ifade etmektedir. Mesala “Hâlık”ve “Rahmân”isimleri, “Allah”lafzını bi’l-mutabaka ifade etmektedir. Hâlık, “Allah’tan başka yaratıcı yoktur”; Rahmân ise, “dünya ve ukbada insanları rahmetiyle kucaklayan”demektir. Bazı isimler de vardır ki, Allah lafzı, o isimleri bi’l-iltizam ifade eder. Allah lafzının bütünleştiği o isimler söylenmezse, O’na bir nakise isnad edilmiş olunur. Oysa ki Allah (cc), noksanlıklardan münezzehtir. Cenab-ı Hakk’ın bazı isimlerinde ise, bir tazammun sözkonusudur. Yani Allah ism-i mubareki, mabud-u mutlak ve maksud-u bi’l-istihkak ünvanı olduğundan, bunları ihtiva eden bütün isimleri kuşatmaktadır. Öyleyse biz, “Allah”dediğimizde aynı zamanda bütün esmâ-i İlâhiyeyi de söylemiş oluruz.

Hz. Ebu Hüreyre (ra), esma-i hüsnâyı “doksan dokuz”olarak rivayet eden tek ravidir. Daha sonraki asırlarda ise, esma-i hüsna doksan dokuz olarak meşhur olmuştur. Aslında Kur’an-ı Kerim’deki esma-i İlahî sayılacak olsa, doksan dokuzdan çok fazla olduğu görülecektir. İhtimal ki, o zaman Hz. Ebu Hüreyre’ye bildirilen esma-i İlahiye o kadardı veya aklında kalanlar bunlardı. Vakıa, Cevşen’de de, müfret ve mürekkep olarak Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi vardır. Burada Goethe’nin şu enfes sözünü hatırlamak da zannediyorum yerinde olur. “Seni onlarca, yüzlerce isimle çağırıyorlar. Ey Mevcudu Meçhul olan Zat! Seni binlerce isimle bile çağırsak, yine de zât-ı ulûhiyetin hakkında ciddi bir şey söylemiş olamayız. “

Evet, Cenab-ı Hakk’ın zatının ismi olan “Allah”lafzı, ism-i hâs olduğu için bütün esma-i İlâhiyeyi tazammun etmektedir. O (cc), isim ve sıfatlarıyla kainatta her an tecelli etmekte ve kainat da o başdöndürücü nizamıyla her dem bu hakikati haykırmaktadır.

M. Fethullah Gülen

Cenâb-ı Hakk Hem Bir Tane Hem de Her Yerde, İzahı Nedir?

Cenab-ı Hak, hem bir tanedir, hem de her zaman ve her mekanda ilmiyle, kudretiyle, hâzır ve nâzırdır. Biz böyle demekle, Allah’ın zatıyla, bir cisim gibi yer tuttuğunu, bir hayyiz işgal ettiğini düşünmüyoruz. Allah bir tanedir derken, celâlinin ve azametinin ifadesini söylüyoruz. Allah her yerdedir derken de, Rahmâniyetiyle, Rahîmiyetiyle, ilmiyle, kudretiyle yani -benzetmek olmasın- güneş şualarıyla başımızı okşadığı halde, biz ona yetişemeyecek kadar bizden uzak olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’da bu sıfatlarıyla bizi kuşattığı ve bize bizden yakın olduğu halde, bizim O’na ulaşmama buudumuzla da bizden nâmütenahi muallâdır. Evet, Cenab-ı Hak “Biz insana şah damarından daha yakınız.”(Kaf/16) buyuruyor. Bana şah damarımdan daha yakın olan Allah, demek ki keyfiyetsiz, kemmiyet siz olarak her yerde hâzır ve nâzırdır. O, “İnsanla kalbi arasına girer”(Enfal/24). Demek ki bana kalbimden de yakın. Eğer ben desem ki, “Kalbimde Allah vardır”doğrudur. Çünkü O beni benden daha iyi bilir. Ben kendi kalbimi anlayamamış olabilirim. Ve yine: “Attığın zaman sen atmadın, attığını Allah attı.”(Enfal/17) buyurulduğuna göre, demek ki Bedir’de ve daha başka yerlerde Efendimiz adına atan da Allah (cc) idi. Öyleyse atmaya varıncaya kadar her şeye doğrudan tesir ediyor. Öyleyse Allah her yerde… Bu ve benzeri ayetler, Rabbimizin, Rahmaniyet ve Rahîmiyetiyle, Cemaliyle, Celaliyle, Kemaliyle, Kudretiyle, İlmiyle, İradesiyle ve diğer sıfat ve isimleriyle her yerde hâzır ve nâzır olduğunu gösteriyor.

Ve, Allah aynı zamanda da bir tanedir. Bir tane olması, hem kâinattaki hakikatların, hem de Kur’an’ın nasslarının ifadesidir. Eğer, -haşa!- kâinatta iki ilah olsaydı, yer gök fesada giderdi. Zaten Allah Kelamı da bundan başkasını söylemiyor. “Allah’dan gayri göklerde ve yerde bir kısım ilâhlar bulunsaydı, yer-gök fesada gider, her yeri bir kaos alırdı”(Enbiya/22) Yani yıldızlar müsademe eder, zerreler ve küreler birbiriyle çarpışırdı. Öbür taraftan güneşten gelen şualar ve radyasyonlar karşısında yeryüzündeki uranyum inkılaplara girerdi, zincirleme reaksiyonlarla her şey yok olur giderdi. Eski kelâmcılar buna “Bürhan u temanü”diyorlar. Yani bu delîle göre, Allah bir tanedir. İki olmaz. Çünkü en küçük bir şey dahi, meselâ bir vapurun dümenine iki el karışsa karıştırır. Bir arabanın iki tarafında iki tane direksiyon olup da, iki şoför tarafından idâre edildiğinde, yollara rağmen keşmekeşliğe girileceği gibi, kâinat da, iki muhtar güç tarafından idâre edildiğinde fesat ve kargaşaya gireceği kaçınılmazdır. Binaenaleyh ahenk içinde devam eden şu kocaman kâinat mekânizması içinde, gizli bir kaderin işlediğini görüyoruz. Makro âlemden normo âleme, ondan mikro âleme kadar, her şeyde baş döndürücü bir nizam ve ahengin varolduğu seziliyor. Bu ahenk ve nizam, ilmî bir plân ister. Bunun, ilmî plândan varlık sahasına çıkması için de bir kudret ve irade gerekir. Sonra da devamlı görüp-gözetme şarttır. Bunun için de bir tek elden başkasının karışmaması. Zira insanlar bile kendi işlerine başkasını müdahale ettirmek istemezken -ki buna “Redd-i müdahale kanunu”denmektedir- nasıl olur da Cenab-ı Hakk’ın bu kâinat çapındaki iç içe işlerine başkası karışabilir. Onun için diyoruz ki, şu kocaman kâinat kitabının, fabrikasının veya saatinin içine iki el birden uzansaydı mutlaka her şey karışacaktı. Karışmadığına göre, kâinatın Sâhibi, Mâliki, İdarecisi bir tanedir.

Şimdi, meseleyi bir de vicdan yönüyle ele alalım:

Çevremizde cereyan eden olaylar, hem bizim iç dünyamızda hem de realite plânında, Allah’ın biricik dayanak, biricik sığınak ve biricik melce olduğunu ispat etmektedir. Çünkü, meselâ, ben âciz ve fakir bir insan olarak, acz ve fakrımı idrak şuuru içinde, kırılmış bir tahta parçası üzerinde, denizin müthiş dalgaları arasında, ellerimi kaldırıp “Ya Rabbi Ya Rabbi!”diyorum. Vicdanımın derinliklerinde biliyorum ki beni duyacak birisi var.. Beni duyması için de O’nun her yerde hâzır ve nâzır bir Rabbûl Âlemîn olması lazımdır. Öyle bir Rabbûl Âlemîn ki, benim niyazımı işittiği aynı anda bir karıncanın kendisine has ızdırar diliyle yaptığı duâ ve taleplerini de işitir.

Demek ki O, karıncaya da şah damarından daha yakın. Dünya çapında kabul olan bütün duâlar bu gerçeği ifade de güçlü birer beyandır.

Allah Rasûlü anlatıyor: -Geçmiş Peygamberlerden biri kavmini topladı, yağmur duâsı için yola çıktı. Yolda bir karınca gördü. Karınca sırtüstü yatmış el ve ayaklarını hareket ettiriyor ve kendine has diliyle duâ ediyordu. O Peygamber yanındakilere hitaben: “Artık geri dönebilirsiniz. Çünkü Allah sizden başkasının duâsı sebebiyle yağmur gönderecektir”dedi. Sonra da ihtiyaç veya ızdırar diliyle o duâyı yapanın karınca olduğunu bildirdi.

En küçüğünden en büyüğüne kadar muztar kalan her varlık Allah’a karşı duâ ve niyazda bulunur, Allah da bu duâlara cevap verir. Cenab-ı Hak “Muzdar duâ ettiği zaman onun duâsına icabet eden kimdir?”(Neml/62) âyetiyle bize bu hakikatı talim edip haber vermektedir. Zaten vicdanlarımız bunun şahidi değil mi?

Öyleyse Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. O, herkesin her halini görür, her sesi duyar, herkesin imdadına koşar, herkese Rahmâniyet ve Rahîmiyeti ile tecellî eder. Binaenaleyh, azametlidir, başka yardımcıya ihtiyacı yoktur. O, her şeyi tek başına yapar; cenneti, baharı yaratma kolaylığı içinde yaratır. Bu O’nun azamet, Celâl ve Vâhidiyetinden kaynaklanan bir neticedir. Ve Allah her yerde, her mekanda hâzır ve nâzırdır, ama cisim olarak ve mekan tutarak değil, O, esma ve sıfatlarıyla keyfiyet ve kemmiyetten müberra ve münezzeh olarak, hâzır ve nâzırdır. Bu da Cenab-ı Hakk’ın Ehadiyetinin, Cemâlinin, Rahmaniyet ve Rahîmiyetinin cilvesidir. Meselâ, işte şahid!

Eğer benim gözümden suyu çekip kurutsa, ve onu hiç sulandırmasaydı, bir hastalık olan göz kuruması gibi bir illete maruz kalacaktım. Demek ki O, her dakika gözümü görüyor ki, hastalıktan korumak için onu sulandırıyor. Gözü bana veren ve eşyayı görmeme onu vesile ve vasıta kılan aynı zamanda gözümü de, gözümün gördüklerini de bilen, birisi olması lazımdır ki, bu işler olsun. Ve yine, meselâ; yediğimi hazmedebilmem için, ağzımda lokmayı sulandıran, mideme şifre gönderen, kafamı harekete geçiren, vücudumdaki gıda maddelerini muhtaç olan hücrelere, hem de en âdil bir şekilde taksim eden bir zât olması lazımdır ki, şu benim hayatım devam edebilsin. Onun içindir ki, “Rabbimizin isimleri bizim üzerimizde Rahmâniyet ve Rahîmiyetiyle tecelli ediyor.”diyoruz. Eğer Rabbimiz her yerde hâzır ve nâzır olmasaydı, lokma ağzımızda kurur kalırdı, mideye inen şey taş gibi inerdi ve hiçbir şey hücrelere âdilane taksim edilemezdi. İşte bütün bunlarla biz, Allah’ın bize bizden daha yakın olduğunu anlıyoruz. Evet, Cenab-ı Hak isim tecellileriyle bize şah damarımızdan daha yakındır. Fakat biz, bize ait hususiyetlerimizle O’ndan çok uzağız…

Şimdi, bunu nasıl tevfik edeceğiz, onu bir misalle izah etmeye çalışalım: Meselâ güneş bize bizden yakındır. Ama biz ondan çok uzağız. Güneş haddizatında bir tanedir, fakat her gün çeşitli boydaki dalgalarıyla başımızı okşar, her gün ağaçların dallarında bizim hesabımıza meyvaları kendi kazanında pişirir, durur.. Güneşin harâreti, ziyası, ışığı, renkleri tıpkı onun sıfatları gibidir. Eğer harareti onun kudreti, ışığı ilmi, yedi rengi de görmesi, duyması vs. gibi duyguları olsaydı bize bizden daha yakın olarak, bizde tasarruf yapacaktı. Kaldı ki güneş, kesif ve maddi bir varlıktır. Onun bünyesinde her zaman Hidrojen helyuma dönüşüp bundan hasıl olan ve milyonlarca tona tekabül eden ışın ve radyasyonlar da gelip bize, küremize, küremiz gibi daha nice yerlere ulaşmaktadır. Kaldı ki, Güneş, netice itibariyle maddeden ibaret bir varlıktır. Halbuki Allah maddeden münezzeh ve müberradır. Allah; ışın, radyasyon veya atom değildir. O, bunları yaratandır. Onun için bunlardan başkadır.. Allah-u Teâlâ Münevvirunnûr’dur. Nûra fer veren O’dur; nûru tasvir eden, şekillendiren O’dur; nûra kaynak olan O’dur; nûru yaratan O’dur. Bütün ziyalar, ışıklar, harâretler, renkler, O’nun kabza-ı tasarrufundadır. Allah’ın yarattığı güneş öyle olunca, elbette Allah (cc) evveliyetle hem bir tane, hem de her yerde hâzır ve nâzır olacaktır. Kaldı ki Nûr ismine mazhar Ehlullah’dan, “Abdal”dediğimiz bir kısım zatlar, “vücud-u mevhibe-i Rabbaniye”leriyle, yani ruh buudlu ikinci vücudla bir anda yüzlerce yerde bulunabiliyorlar. Sözlerine itimat edilir pek çok kişinin şehadetiyle bir zat, aynı günde hem İzmir’de hem Eskişehir ve hem de Ankara’da görülebilmektedir. Ve onu, kim bilir daha nerelerde görenler vardır! Allah’ın maddeden mürekkep âciz bir kulunun, ikinci varlığı olan dublesi, bir anda böyle yüz yerde görülürse, onu bu kadar kâbiliyet ve istidatlarla donatan, maddeden münezzeh ve müberra olan Hâlık, birliğiyle beraber niçin isim ve sıfatları ile her yerde hâzır ve nâzır olmasın ki! Değil mü’min veliler ve onlardaki “vücud-u mevhibe-i Rabbani”, bugün Avrupa’da rûhî tecrübeleriyle bir kısım spritualistler ve medyumlar aynı şeyi yapıyorlar. Gün geçmiyor ki, gazetelerde, mecmualarda bunlara dair pek çok enteresan hâdise neşredilmiş olmasın.

Evet, bunlara dair, her gün bir sürü şey duyuyor ve okuyoruz. Bunlardan birisi diyor ki: “Ben Londra’da bir seansta bulundum, aynı anda Fransa’da bulundum, aynı anda Belçika’da da bulundum.”Hakikaten o şahsı oralarda görüyorlar. Melâike-i Kirâm bir anda pek çok yerde bulunabiliyor, cinler bir anda bir çok yerde görülebiliyor, büyük şeytan, büyük kimselerin hepsine tesir etme yolunda, bir tane olmasına rağmen, tahtını bir yere kuruyor.. ve bilhassa baştakilerin hepsine bir anda sinyaller göndererek, hepsini bir ölçüde tesir altına alabiliyor… Allah’ın en aciz, en hakir varlıkları bu kadar hârika şeylere mazhar olurlarsa, acaba bunları var eden, varlıklarını devam ettiren, O Hayy-u Kayyûm olan Allah (cc), isim ve sıfat tecellileriyle her yerde hâzır ve nâzır olamaz mı?

M. Fethullah Gülen

Allah Tarif Edilebilir mi, Bilinebilir mi?

Allah hakkında, biz bize öğretilenden başkasını bilemeyiz. Akıl, bu sahada bir şey söyleyemez. Bu mevzûda aklın yapacağı şey, vahyin rehberliğini kabulden ibarettir. Bunu şöyle bir misâlle anlaşılır hâle getirebiliriz:

Meselâ; bizler bir çatı altında oturuyoruz. Bir aralık kapının vurulduğunu duyduk. Evet, hakikaten kapı vuruluyordu. İçimizden bazıları, kapının vurulmasından anlaşılanı aşarak, bir kısım mütâlâalarda bulunmaya başladılar: “Efendim kapıyı vuran şöyle bir zâttır, böyle bir zâttır”ilh… Biz, buna tasavvur diyoruz. Bir diğer grup ise, böyle bir meselede, aklın tasavvur etmeye mecâli yoktur. Akla düşen şey, kapının vurulmasıyla arka tarafta birinin bulunduğunu tasdik; fakat kim olduğunu belirleme hususunu, kapıyı vurmak suretiyle kendini bize tanıttırmak isteyen zâta bırakmak olacaktır. Biz buna teakkul akletme, anlama diyoruz.

Bu misâli, mevzuumuza şöylece tatbik edebiliriz: Biz Allah’ı (cc) eserlerinden isimlerine, isimlerinden sıfatlarına, sıfatlarından tecelli-i zât’a (1) yükselerek tanımaya çalışırız. Yani, eserlerinden tecelliden isimleriyle tecelli etmesine geçerek kâinatı dolaşır, sıfatların tecelli ufkuna ulaşır; gaybdan (2) şuhûda (3) yükseliriz ve müşahede zevkimiz arttıkça, tecelli-i zât için sermest ve bîhûs çırpınıp dururuz. Gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh cemâl ve şefkât esintileriyle inbisât eder ve neşeleniriz; gâh celâl, mehâbet ve korku içinde ra’şedâr (4) olup ürpeririz.

Görülüyor ki Zât-ı Bârî hakkında, bizim “ma’rufumuz”ve “malûmumuz”ölçüsü içinde bir şey diyemiyoruz. O’nun, bilinmesini, kendine has lisan ve lehçesi içinde, şehâdet ve gayb âleminin birleşme noktası olan vicdâna bırakıyoruz. Evet, Allah isimleriyle ma’lûm (5), sıfatlarıyla muhât (6), zâtıyla mevcuttur; Hz. Sıddîk’ın ifâdesiyle: O’nu idrâk, idrâkten acz ifâdesi içindedir. Veya en büyük Tarifçiye isnat edilen bir sözdeki itirafla, “Seni hakkıyla bilemedik ey Ma’rûf”ölçüsüyle bir mârûf ve malûm’dur.

Kur’ân-ı Kerim’in, O’nun ef’âli ve icraatına dâir verdiği tariflerde ise, O’nu ef’al ve sıfatlarıyla bir Ma’bud-u Mutlak tanır; kemâl sıfatlarla bilinebileceğine kalben yükselir, cemâlde (sonsuz güzellik kaynağı) olan kemâlini (mutlak eksiksizlik ve kusursuzluğunu) görürüz.

Öyle ise, ahd u peymânımızı bir kere daha yenileyerek, şöyle diyebiliriz: Ey Ma’bud-u Mutlak!… Seni hakkıyla bilemediğimiz muhakkak; ama bizlere şah damarlarından daha yakın olduğu ve normo âlemdeki bu yakınlığın içinde, bütün bir semâvatı kitap sayfaları gibi açıp kapamadaki azametini, sineğin gözü ile güneş manzûmesi arasında vâzettiğin şiirimsi âhengi, rûhumuza bir nurlu yol kabul ederek, binlerce, yüzbinlerce menzilde sana ait eserlerle zâtını tanıyor, tecellilerinde bütünleşiyor ve itmi’nana eriyoruz.

M. Fethullah Gülen

Kelimeler

[1] Tecellî-i Zât: Ani ve berki olan Zâtî tecellî. [2] Gayb: Alâmet ve emare ile bilinmeyen, his ve akıl ötesi âlem. [3] Şuhûd: O’na ait emarelerin sezilip duyulduğu âlem. [4] Ra’şedâr: Titreyen, ürperen. [5] Esmâsı ile malûm: Allah isimleriyle bilinir. [6] Muhât: İhata olunmuş kavranmış.

Allah Kelimesi İle Tanrı Kelimesi Arasında Nasıl Bir Fark Vardır?

Bizim eski atalarımız müslüman olmadan önce yaratıcı bir zâta inanıyorlardı. Belki kendilerine göre, değişik tanrıları da vardı. Ama onlar daha çok kendi lehçeleri ile “Tengri”dedikleri zaman, zât-ı ulûhiyeti kasdediyorlardı. Bu kelime sonra biraz daha incelik kazandı ve tanrı şeklini aldı ki, aslında mabud demektir ve Arapçadaki “İlâh”ın, Fransızcadaki “Diyo”nun, Farsçadaki “Hudâ”nın karşılığı olan bir kelimedir. Ama hiçbir zaman, Cenab-ı Hakk’ın bütün Esmâ-i Hüsnâsını câmi, İsm-i Zât olan Allah kelimesinin karşılığı değildir. Allah dendiği an,bütün kâinatta tecelli eden isimleriyle bir Zât-ı Ecell-i A’lâ akla gelir. Allah kelimesiyle anlaşılan budur. Yani O, Ma’bud-u Mutlak, Hâlık-ı Mutlak, Maksûd-u Mutlak, Rezzâk-ı Mutlak, Bâri-i Mutlak, Cemil-i Mutlak’tır. İlh… Esmâ-i Hüsnâ’yı câmi Allah kelimesinde böyle umumi bir mânâ anlaşılır. Ve, bu itibarla da Allah’ın (cc) ism-i hâssıdır. Allah dendiği an bu Ma’bud-u Mutlak anlaşılır ve Vâcib-ül Vücûd akla gelir. Ama, tanrı dendiği zamân Yunanlının aklına Zeus gelir. Mısırlının Apis Boğası ve Hintlinin aklına da kendi inekleri… Demek tanrı kelimesiyle yerli-yersiz ma’but kelimesinin akla gelmesine karşılık, Lafz-i Celâle olan Allah kelimesi Vâcibül Vücûd’un ism-i hâssı olarak sadece o Esmâ-i Hüsnâ sahibi Zât-ı Zülcelâl-i akla getirir. Onun için bir insan, tanrı demekle Allah yerinde kullanırsa, maksadını anlatamaz ve hata etmiş olur. Tanrı, ilâh kelimesi yerinde Hudâ, Diyo ve God yerinde kullanılabilir; fakat Allah yerinde değil.. AIlah, Cenabı Hakk’ın Zâtının has ismidir. Onun için “L İLÂHE İLLALLAH”diyoruz; fakat “Lâ Allah’a illallah”demiyoruz. Evvelâ ilâhlar, tanrılar ne varsa hepsi nefyediliyor, sonra da isbatta, Ma’bud-u Mutlak, getiriliyor ve sadece Allah vardır, deniliyor.

Mevlid yazarı Süleyman Çelebi, bu hususu çok güzel tefrik ederek “Birdir Allah ondan artık tanrı yok”deyip, her iki kelimenin yerini de tayin ve tesbit etmiştir.

Buna binâen bir insanın ağzından tanrı kelimesi çıktığında, hemen reaksiyon göstermemeli, o adamın maksadına bakmalı, Allah yerinde o mânâyı kullanmışsa tatlıca ikâz etmeli. Aksine, tehevvür gösterilmemeli. Hele günümüzde katiyyen!..

M. Fethullah Gülen

Eğer Allah Varsa Niçin Göremiyoruz?

Görme, ihâta meselesidir. Meselâ: İnsanın vücudunda mikroplar var, hatta bir dişin dibinde belki bir kaç milyon bakteri bulunur. Bunlar kendi ellerindeki imkân ve edevâtla, insanın dişini yontmaya, yıpratmaya, aşındırmaya çalışırlar. Halbuki insan, ne bunların gürültüsünü duyar, ne de mevcudiyetlerinden haberdardır. Onlar da tamamiyle insanı göremez ve hele katiyyen ihâta edemezler. Esasen, insanı görüp tam ihâta edebilmeleri için, onun dışında ve tamamen müstakil olmaları ve aynı zamanda onu görebilecekleri teleskop gibi bir göze sahip bulunmaları lâzımdır. Demek ki, ihâta edemeyişleri görmelerine mâni oluyor. Onlar ise, o anda neyin karşısında bulunuyorlarsa ancak onu görüyorlar…

 

Mikro âlemdeki bu misâle benzer bir misâl de, makro âlemden arz edelim; meselâ: Büyük bir teleskopun başına oturduğumuzu düşünelim ki; bu teleskop, ışık yılıyla dört milyar sene ötesini gösteriyor. Yine de, bütün kâinat ve mekânlar hakkındaki bilgimiz “deryada katre”. Belki, sadece o teleskopla gördüğümüz saha hakkında, bulanık faraziyeler nev’inden bir kısım malûmata sahip olabiliyoruz. Bu faraziyeler ile de yeni faraziyelere ulaşarak başka malûmatlar elde etmeye çalışıyoruz.

Biz burada da, kâinatın idâresini, umumî şeklini, muhtevâsını ve mâhiyetini göremeyecek ve idrâk edemeyeceğiz. Çünkü, mikro âlemde olduğu gibi, makro âlemde de tam bir ihâtaya sahip değiliz.

Görülüyor ki, elimizde mikroskop veya X ışınları, mikro varlıklar karşısında ihatasızlık içinde olduğumuz gibi, makro âlemde de aynı ihâtasızlık içinde bulunuyoruz. Şimdi bir de, Allah’ı (cc) düşünelim: Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor ki: “Allah’ın kürsîsine nispeten, bütün kevn ü mekânlar”yani ışık hızıyla trilyon defa trilyon derinlikleri bulunan kevn ü mekânlar, çöle atılmış bir halka gibidir. “Onun arşına nispeten de kürsî, çöle atılmış bir halka gibidir”. Kemmiyet ve keyfiyet ölçüleri içinde, arş ve kürsî ele alınırken ortaya konan nispetlerle bu ne müthiş azamet!.. Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri, emir ve irâdesini bu arş ve kürsîden tenfiz ve hükmünü oradan icrâ ediyor…

Şimdi, kâinatlara nispeten mikroskobik bir hüviyette olan sizlerin, bütün kevnü mekânları anlayabilme iddianız, nasıl abes bir iş ise, öyle de bütün mekânlar O’na nispeten mikroskobik bir varlık hâline gelen; Arş-ı A’zam’ı anlama gayretiniz de o derece abes bir iştir. Kaldı ki, Arş-ı Âzam da ancak, Allah’ın emirlerinin tenfîz ve icrâ mahâllidir. Böyle olunca, Allah nasıl ihata edilip kavranacak ki?..

Onun için Kurân-ı Kerim’de “Onu gözler ihata edemez; Onun ilmi ise bütün gözleri ihâta eder”(En’am, 103) duyurulmaktadır.

Evet, o basar ve basiretler Ona idrâk ve ihâta edemez. Görmek için ihâta lâzımdır. O, bütün basar ve basiretleri idrâk buyurur, ihâta buyurur da, gözler Onu ihâta edemez. Mevzuun aydınlığa kavuşması için, bu cihetin de böylece bilinmesi şarttır.

Bir diğer yönüyle; Nur, Allah’ın (cc) hicâptır (perde). Biz, nuru bile ihâta edemiyoruz. Efendimize (sav) Miraç’tan dönüşte, sahâbî sordu: “Rabbini gördün mü?”Bir defa şöyle buyurdular: (Ebû Zerr naklediyor) “O bir Nûr; nasıl görürüm Onu”. Başka bir yerde buyururlar ki: “Ben bir nûr gördüm.”Halbuki nur, mahlûktur. Allah, Münevviru’n Nûr’dur. Nûr’a şekil veren, biçim veren, tasvîrini yapan Allah’tır (cc). Nûr, Allah değildir; Onun mahlûkudur. Başka bir hadiste tavzih buyururlar: “Allah in hicâbı nûrdur. “Yânî sizinle Onun arasında bir nûr vardır. Siz, nûr ile muhâtsınız. Burada da ayrı bir derinlik var! Yine muhât diyoruz; ama sıfatları ile, başkası ile değil. Sıfatları ne gayri, ne de aynı…

Ulûhiyete dâir meselelere girince, mevzû derinleşiyor, ağırlaşıyor ve altından kalkılamaz bir hâl alıyor.

Netice olarak diyebiliriz ki: Allah (cc) görülmez. Hicâbı, nurdur Onun. Siz, görseniz-görseniz ancak nur görürsünüz. Meselâ: Nefs-i emmâre sırrını aşmağa çalıştığınız zaman, kızıl bir nur görürsünüz; nefs-i levvâmeye geldiğiniz zaman mavi; nefs-i mütmainneye geldiğiniz zaman da yeşil bir nûr görürsünüz. Sonra bir seviyeye gelirsiniz ki, orada gördüğünüz nûrun rengini tâyin ve tespit edemezsiniz. Bunlar, ehlullahın müşâhedesidir ve ancak vicdânî tecrübelerle inkişaf eder.

Bir fikir verebilmek için, mevzûa bu renklerle girdim ve arz etmeye çalıştım. Binâenaleyh, sizin de göreceğiniz sadece, Cenab-ı Hakk’ın nurunun gölgesinin gölgesinden ibaret olacaktır. Bu îtibarla da yine görmüş sayılmayacaksınız.

Şimdi de, mevzûu bir üçüncü yönüyle ele alalım: İbrahim Hakkı Hazretleri der ki: “Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli, âlemde ve sûretten münezzehtir, mukaddestir, Taâlallah”

Evvelâ, Rabbimizin zıddı yoktur. Bu çok mühim bir husustur. Bir şeyin zıddı olacak ki, görülebilsin. Yani sen ışığı görüyorsun; çünkü onun karşısında karanlık var. Kezâ, bir kısım uzunluklar hakkında fikrini söylüyorsun; Meselâ: Bu iki metre diğeri üç ilh… Zıddı olduğundan dolayı, bunlar tertibe girebiliyorlar.

Allah’ın ne zıddı, ne de niddi vardır ki: karanlık ışığı gösterdiği gibi, O da, zıddıyla görünsün.

Bir de bu meseleyi fizik açısından ele alalım. Acaba insan, şu önüne serilip teşhîr edilen kevn-ü mekânın kaçta kaçını görüyor. Evet, gördüğünüz şeyler hakkında bir rakam verebilir misiniz? Meselâ, düşünelim ki, görülebilecek şeylerden milyar-kere milyar eşya şu kâinat meşherinde bizim nazarımıza arz edilmiş ve “Buyurun, görün, ibret alın; Yaradanı alkışlayın!”denmiş. Halbuki nazarımıza arz edilen bu şeylerin ancak milyonda beşini görebiliyor, geri kalanları ise tanımıyoruz bile. Evet, sadece belli bir boyda, belli ışık dalgaları içinde olanları görüyoruz. O hâlde dikkat buyurun: “Ben niye Allah’ı görmüyorum?”diyen bir insan, milyonda beş gördüğü daracık kâinatın içine, bütün kevn-ü mekânı elinde tutan Allah’ı da sokmak istiyor!.. Âh, sefil düşünce!..

Evet, âyât-ı tekvîniyye (kâinat kitabının mevzû ve meseleleri) karşısında bin türlü kafa sancısı çeken Onu görecektir. Büyük Nebi Hz. Musa ve Nebilerin efendisi Hz. Muhammed (sav) kendi durumlarına göre mutlaka Onu göreceklerdir. Diğerleri de kendi çaplarına göre… Ve, burada araştırma, tefekkür etme hususuna büyük bir teşvik vardır. Ahirette bey ve sultan olmak isteyenler, dünyada, kafa ve kalp yapılarını yenilemeye çalışacak, daha doğrusu, orada, fikren ve rûhen yükselmiş kimselere yakışır şekilde Allah’ı görmek ve duymak için burada, kalp ve ruhlarını yaşayacak, hürmetlerini âli tutacak; bir kova su ile oraya gitmeyecek, bir umman taşıyacaklar ötelere… Tabii istidatlarınca. Zayıf bir hadîste -bazıları mevzû da diyor- İbrahim Hakkı, zayıf olduğuna bakmadan tercüme etmiştir.”Sığmam dedi Hak, arz-u semâya Kenzen bilindi, dil madeninden.”

Cihanlar, azameti yanında zerreler kadar dahi olmayan O yüce varlık, ne lütûfkârdır ki; her müminin kalbindeki “kenzen”bilinir ve onun duygularının itmi’nânına vesîle olur!..

Her şeyin doğrusunu O bilir.

M. Fethullah Gülen

Allah’ın Özü ve Nitelikleri Nelerdir?

Allah, yarattığı şeylerden; onların hakikisinden ve izâfisinden tamamen başkadır. Kaldı ki, insan, şu sınırlı âlemde hep, sınırlı düşünür, sınırlı görür, sınırlı duyar.

Evet, insanın bu âlemde gördüğü şeyler, milyonda beş nisbetindedir. Duyduğu şeyler de o kadar. Meselâ o, sâniyede 40 defa ihtizaz (titreşim) yapan bir sesi duymaz. Binleri aşan ihtizâzı da duymaz. Öyle ise insanın, sesleri duyup alması sınırlıdır. Bu da, ancak milyonda çok küçük nisbetde bir şeydir. O’nun görüş ve duyuş sahası da çok dardır. Bu kadar sınırlı gören, duyan, bilen bir insanın “Allah için görülmüyor? Nasıldır?”demesi -hâşâ!- O’na kemmiyet ve keyfiyet izâfe ederek, O’nun üzerinde düşünmesi, dolayısıyla da haddini bilmemesi demektir. Sen nesin ve neyi biliyorsun ki, Allah’ı da bilesin!.. Allah kemmiyet ve keyfiyetten münezzehtir ve senin nâkıs kıstaslarınla ölçülmeyecek kadar muâllâdır. (1) Sen ışık hızıyla trilyon sene ötelere gitsen ve trilyonlar senelik öteleri görsen, sonra gördüğün bu kâinatları üst üste yığsan; bunlar, O’nun varlığına nisbetle mikroskobik birşey bile olamaz. Bizler daha Antartika kıtasını bilemezken, bütün kevn-ü mekânları evirip çeviren Allah’ın -hâşâ- ve kellâ- “nitelik”ve “niceliği”hakkında nereden bilgimiz olacak!! Allah, Allah olduğu için, O’nun tâbiriyle “nitelik”ve “nicelik”ten de mukaddes ve münezzehtir. O, bizim, her türlü tasavvurlarımızın ötesinde, ötelerin de ötesindedir…

Kelâmcı: “Aklına her ne gelirse, Allah ondan başkadır”der. Tasavvufçu ise: “Aklına ne gelirse, onun verâsının ve verâsının verâsındadır. Ve sen, dâima seni saran perdelerle âdetâ bir fanus içindesin…”

Descartes der ki: “İnsan, herşeyi ile sınırlıdır. Sınırlı olan birşey, sınırsızı düşünemez.”Allah ise, varlığı sınırsızdır; nâmütenâhidir. Binâenaleyh, sınırlı düşünen insanoğlu O’nu ihâta edemez.

Alman edibi Goethe: “Seni binbir isminle anıyorlar, ey Mevcûd-u Meçhûl! Biri değil, seni binlerce isminle ansam, yine de seni senâ etmiş sayılamam. Çünkü sen, hertürlü tavsifin verâsındasın”sözüyle, bu mevcûd-u meçhûlu anlatır bize…

Mütefekkirler, Allah’ı mevcut, fakat idrâk edilmez bir mevcut olarak mütalâa ederler. Allah, insanın kavrayabileceği, bilebileceği şeylerden değildir. Göz, O’nu göremez, kulak O’nu işitemez. Öyle ise, sen, O’nun hakkında sadece Nebilerin ta’limine uyup öylece inanmalısın!..

Allah nasıl bilinir ki: O vücudun da, ilmin de ilk mebdei, ilk illetidir. Varlığımız, O’nun varlığının nurunun gölgesi; ilmimiz, O’nun muhit olan ilm-i İlâhisinin bir şemmesidir. Evet, bir seviyede, Allah’ı bilmenin ve irfan sahibi olmanın yolu vardır: Ne var ki bu yol, eşyayı bilme yolundan bütün bütün başkadır… Yanlış yolla O’nu tanımağa kalkanlar, nefislerinin gururunu kıramamış, iç müşâhedenin ne olduğunu duyamamış, tadamamış bir kısım talihsizlerdir ki; “Allah i aradım da bulamadım”hezeyânıyla fen ve felsefe nâmına dalâletlerini izhâr ederler.

Allah öyle bir Allah’tır ki, gerek enfüsi ve gerekse âfâki, kalb ve ruhun mi’racında seyr-i rûhi ve kalbi varlığını ve varlığının zarûri olduğunu gösterir ve ruhumuzun derinliklerinde kendini bize hissettirir. İşte bütün ilimlerimizin kökü olan bu vicdâni duygu, bizdeki sınırlı ilimlerin, şuurların, akılların, fikirlerin hepsinden daha kuvvetlidir. Böyle iken, biz çok defa vücudumuzdan ve bu iç sezişten zuhul ederiz de hata ve dalâletlere düşeriz.

Kâinat, bunu hatırlatıcı bin dil ve bin teldir. Kur’ân, belâğatlı lisaniyle en büyük hatırlatıcı, Peygamberimiz ise en mükemmel bir tebliğcisidir.”Sığmam dedi hak, arz-u semâya Kenzen bilindi, dil ma’deninden”

Muallâ: Yüce, uzak

M. Fethullah Gülen

Allah’ın Mâsum Canlılara Musibet Vermesi Zulüm müdür?

Hâşâ! Mülk Onundur; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba, san’atkâr bir zat, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp, gayet san’atkârâne yaptığı murassâ bir libası sana giydiriyor; hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor, seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki, “Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin”? Elbette diyemezsin. Dersen divanelik edersin. Aynen öyle de, Sâni-i Zülcelâl göz, kulak, lisan gibi duygularla murassâ, gayet san’atkârâne bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi esmâsının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, müptelâ eder, aç eder, tok eder, susuz eder, bu gibi ahvalde yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmâsını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen, “Beni niçin bu mesâibe müptelâ ediyorsun?”Temsilde işaret edildiği gibi, yüz hikmet seni susturacak.

Zaten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf, bir nevi ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül vücuttur, hayırdır. Hayat, harekâtla kemâlâtını bulur, beliyyat vasıtasıyla terakki eder. Hayat, cilve-i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffî eder, kuvvet bulur, inkişaf eder, inbisat eder, kendi mukadderâtını yazmasına müteharrik bir kalem olur, vazifesini ifa eder, ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkak eder.

Bedîüzzaman Said Nursi

Beş Duyu Organıyla Algılanamayan Şeyler İnkar Edilir mi?

Şurası bir gerçektir ki; varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilebilenlerden ibaret değildir. İnsan görme duyusu ile, maddî varlıkları görür. Dili ile tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Hâlbuki; elektrik, yerçekimi, mıknatısın itme ve çekme kuvveti gibi nice gerçekler vardır ki, bunlar, ne görülürler ne de işitilirler. Bununla birlikte gerçeklerin varlığı şüphe götürmez.

İşte bu prensibi göz ardı eden bir kısım insanlar, görmediğime inanmam diyerek bütün varlık âlemini sadece gözleriyle gördüklerine özgüleyerek büyük bir hataya düşerler. Hâlbuki bir şeyin gözle görünmemesi olmamasına delil olmaz. Zira bu âlemde gördüklerimize oranla göremediklerimiz çok fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza gibi görünmeyen varlıklar, görünenden kat kat fazladır.

Görmediğim şeye inanmam safsatasının altında aklın görevini göze yükleme yanılgısı yatmaktadır. Hâlbuki insandaki her bir duyu ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin görevi diğerinden beklenmez. Mesela, göz kulağın; burun, dilin görevini göremez. İnsan, gözüyle ne yemeğin tadına, ne bülbülün sesine, ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu organların işlevlerini yerine getirmezken, elbette aklın fonksiyonunu da icra edemez. Malumdur ki; herhangi bir eser, göz ile göründüğü hâlde, ustası akıl ile anlaşılır. Görmediğime inanmam, diyen bir insan, bir eserin yapıcısını inkâr durumuna düşer. Aynen bu örnekte olduğu gibi, sonsuz bir kuvvet, ilim ve sanat potansiyelinin ürünü olan bu muhteşem kainatı seyrettiği hâlde, onun ustasını, sanatkârını göremiyorum diyen insan son derece, ilim ve aklıdan uzaklaşmış olur.

Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren, yaratma, rızkı verme, hayat verme gibi sınırsız olayları nasıl açıklayacaktır?

Evet, Allah’ın görme organımız olan göz ile görünmemesi, kudret ve ilmiyle her şeyi kapsamasından ve zıddının yokluğundandır. Mesela, atmosferin yer küreyi her yandan kuşatması gibi, güneşin de bütün feza âlemini, cismi ile kuşattığını farz etsek, o zaman güneşi göz ile görmek mümkün olmaz. Her yer güneşin ışığıyla kaplandığından güneş görünmez olur. Hem gece gibi bir zıddı da olmadığından zıddının yokluğundan dolayı, güneş görülmez ve bilinmez. Bununla beraber, ışığıyla her yerde bulunan ve her yeri kapsayan, güneşin varlığını inkâr etmek de nihayetsiz cehalet olur.

Aynı mantık perspektifi içerisinde, isim ve sıfatlarıyla her şeyi kuşatan ve her yerde hazır olan ve zıddı olmayan Allah’ın da göz ile görülmemesine bir derece bakılabilir.”Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”

Mehmet Kırkıncı

Allah’ın Mahiyeti İnsan Aklıyla Kavranabilir mi?

Öncelikle, şurası iyi anlaşılmalıdır ki bir şeyin varlığını bilmek ayrıdır, mahiyetini bilmek ayrıdır. Kainatta bir çok şey vardır ki; akıl onların varlıklarını apaçık bildiği hâlde mahiyetlerini kavrayamamaktadır.

Mesela insan, bir fizik kanuna olan yerçekimini bildiği ve hatta o kanuna tabi olduğu hâlde, onun mahiyeti hakkında hiçbir fikir sahibi değildir. Annenin, evladına sarılmasıyla varlığını anladığımız şefkat hissinin nasıl bir his olduğu konusunda yine hiç kimse bir fikir sahibi değildir. Ruh, elektrik, hayal gibi hususların varlığı nasıl apaçık bir hakikat ise onların mahiyetlerinin bilinmemesi de aynı derecede açık bir hakikattir.

Akıl ile anlaşılamayacak konuları anlamaya, izaha zorlanmak; demagojidir, cehalettir. Bu davranışıyla insan, doğru düşünce kulvarından sapar ve altından kalkamayacağı ve sonuçta kendisinin helâkine sebep olacak ağır bir yükün altına girer.

Eser ustasının idrak edip anlayamayacağı gibi, akıl da kendisini yaratanın mahiyetini anlamaktan acizdir. Çünkü akıl, yaratılmıştır ve sanat eseridir ve sınırlıdır. Görmenin, işitmenin kısaca beş duyunun sınırlı bir algılama sahası olduğu gibi, aklında belirli bir anlama sahası, sınırlı bir algılama gücü vardır. Cenabıhakk’ın kudsî mahiyetini anlamak, idrak etmek, aklın idrak ve intikal sahasının dışındadır.

Şurası bilinen bir gerçektir ki; insan değil Allah’ın zatını, kendi ruhunun, hayalinin, vicdanının dahi mahiyetini kavrayamaz. Çünkü saydığımız bu özellikler cismanî olmadığından dolayı, akıl onlara bir suret giydiremez, bir şekil veremez. Mesela, hayal için; uzunluk-kısalık, büyüklük-küçüklük, söz konusu olmadığından, akıl onlara bir şekil veremez ve bir sınır çizemez. Bununla birlikte hiçbir insan, mahiyeti bilinmemen bu duyguyu inkâr da edemez.

Kendi mahiyetini bilmekten aciz olan insanın, bütün akılların, hayallerin, ruhların, hislerin, vicdanların, hafızaların ve meleklerin yaratıcısı olan Allah’ın kutsi mahiyetini anlamaya zorlanması, en büyük bir cehalet ve demagojidir.

Allah’ın bütün sıfatları, sonsuzdur, sınırsızdır ezelî ve ebedîdir. Akıl, ise sınırlıdır ve sonradan yaratılmıştır. Sınırlı olan sınırsız olanı, başlangıcı ve sonu olan, ezelî ve ebedî olanı elbette kavrayamaz. İşte gerçek anlamda idrak ve doğru algılama, insanın Allah’ın mahiyetini algılamaktan aciz olduğunu anlaması, idrak etmesidir.

İnsan aklı, bilinmeyene bilinenden, soyuta somuttan, zora kolaydan, genele özelden gitme eğilimindedir. Yüce Allah’ın, eşi, benzeri, ortağı, dengi yoktur ki; insan, kıyas ve temsil yoluyla; deney ve tecrübe vasıtasıyla, düşünce ve hayal aracılığıyla onun kutsi hakikatini anlamaya yol bulabilsin.

Aklın, Allah’ın mahiyetini idraki, mantıksal olarak da çelişkiyi gerektirir. Çünkü o hâlde sınırlı, sınırsızı; sonradan olanın başlangıcı olmayanı kapsaması gerekir. Bu ise imkânsızdır. Akıl, Allah’ı varlığı zorunlu, kudreti sınırsız, iradesi sonsuz, ilmi her şeyi kuşatan olarak bilmekle sorumludur. Zaten yaratılış amacı da budur. Şu hâlde Allah’ın kutsal mahiyeti ne idrak ne hayal ne hissedilebilir. Akılla anlaşılan ve duygularla algılanan her şey mahluktur. Allah’ın varlığı bu dünyada, ancak aklın nuruyla görülür, kalbin sezgisiyle sezilir.

Evet, aklın görevi, Allah’ın kainatta yansıyan büyüklük ve yüceliğini, kudret ve hakimiyetini ve yarattıklarında ortaya koyduğu sınırsız estetik dizaynı ve kulları için yaptığı lütuf ve yardımları gözlemlemek derinden derine düşünmektir.

Mehmet Kırkıncı

Küçük Canlılar Niçin Yaratılmış Olabilir?

Bu soruyu kendisine tevcih ettiğimiz muhterem hocamızın verdiği cevap yıllarca zihnimizi meşgul etmişti. Onun: “Kâinata nisbet edildiğinde siz büyük canlı mısınız, siz niçin yaratıldığınızı düşündünüz mü?”şeklindeki cevabı; bize büyüklük ve küçüklüğün izafî olduğunu öğretiyordu. Allah (cc)’ın çok küçük mahluklara çok büyük işler gördürebileceğini, yıllar sonra anlayabildik. Geçmişte yaşanan veba gibi salgınlarla medeniyetlerin nasıl çökebileceğini, ancak bugün gündeme gelen şarbon veya SARS’ın biyolojik silâh olarak kullanılabilme potansiyelleriyle öğrendik.

Mikroorganizma dendiğinde akla gelen şey, bunların mikroskopik oldukları, yani gözle görülemediğidir. Temizlik hususunda çok hassas olan Efendimiz (sav) tırnakların belli aralıklarla düzenli olarak kesilmesini tavsiye ederken, Hz. Ali’ye hitaben tırnaklarımızın altında barınan ve insanı hasta eden varlıklara dikkat çekmiştir (Deylemi). Daha sonra Orta Çağ boyunca, başta İbni Sina olmak üzere birçok âlim bu görünmez varlıkların tesirlerinden bahsetmiştir.

Mikroorganizma dendiğinde, tek tip varlıklar akla gelmemelidir. Aksine birbirlerinden çok farklı plân ve sistemlerle yaratılmış binlerce canlı bu gruba dahildir. Kabaca sınıflandırıldığında bakteriler, mantarlar, protozoonlar, algler ve virüsleri sayabiliriz. Virüsler önceleri ‘canlı mı, cansız mı’ diye tartışılırken; sahip oldukları organizasyon ve çok ince sanatlı yapılarından dolayı, artık canlı kabul edilmektedir. Bakterilerin bir zarla sınırlanmış çekirdekleri olmadığı halde (prokaryotik hücre), mantar ve protozoa hücrelerinin çekirdekleri vardır (eukaryotik hücre).

Mikroskopik canlıların dünyasının büyüklüğünü ve ihtişamını idrâk için tıp fakültelerinin müfredatı ve Sağlık Bakanlığı istatistikleri incelenebilir. Tıp fakültelerinin parazitoloji, mikrobiyoloji, klinik mikrobiyoloji, bakteriyoloji ve enfeksiyon hastalıkları gibi bölümlerinde, fakülte bittikten sonra üç yıl ihtisas yapılır, doktora tezleri hazırlanır. Mikroskopik canlılar üzerine yıllarca araştırmalar yapılmış ve halen yapılmakta, araştırmalar derinleştikçe bu âlemin büyüklüğü ve bu canlılardaki muhteşem sanatlar çok daha iyi anlaşılmaktadır. Hastalık yapan bakterilere karşı yeni yeni antibiyotikler geliştirilirken, bakteriler de, “Durun, bu dünyada sadece sizler yoksunuz, bizler de varız.”dercesine direnç gösteriyor.

Bakterilerin clostridium cinsi; karbonhidratlardan selülozu, nişastayı, çözünür şekerleri ve hattâ lâktik asiti bile fermente ederek, parçalar. Böylece bütirik asit, asetik asit, CO2 ve H2 gibi ürünlerin açığa çıkmasına sebep olur. Meydana gelen bu maddeler, bakteriler açısından yan üründür. Fakat bu iş insanlar tarafından bütirik asit ve asetik asit elde etmek için yapılırsa, fermantasyon sonunda meydana gelen bu dört madde esas ürün kabul edilir.

I. Dünya Harbi’nde İngiltere’de harp levazımatı yapmak için, bol miktarda asetona ihtiyaç duyulmuştur. Bu hal, asetonun fermantasyon yolu ile yapılması için araştırmalara zemin sağlamıştır. Bir kimyacı olan Weisman, bakterilerden fermantasyon yolu ile aseton elde etmede başarı göstermiştir.

Bakterilerin acetobacter cinsi, alkolü okside ederek asetik asite dönüştürür. Bu bakterilerden istifade edilerek pratikte sirke yapılır. Bakterilerden streptococcus ve leucorostocun bazı türleri ticarî kültürlü ayran, tereyağı ve peynir gibi süt ürünlerinin yapılmasında kullanılır. Bu bakteri türleri tek yoldan madde sentezlemeye programlandığından, sadece lâktik asit istihsal eder. Bu asit, ayranın ekşiliğini temin eder. Yine ticarî maksatla tereyağının tadını daha iyi hale getirmek için, s. lactis ile s. diacetilactis bakterileri kullanılır. Bazı lactobacillus türlerini kullanmak suretiyle elde edilen lâktik asit, plâstiklerin yapılmasında, bazı besin maddelerinin hazırlanmasında, boyacılıkta ve derilerin tabaklanmasında kullanılır. Propionibacterium türleri, bazı özel peynirlerin olgunlaştırılmasında ve İsviçre peynirinin üretilmesinde kullanılır.

Streptosmycetaceae familyasına ait bazı bakteri türleri, antibiyotik istihsali dolayısıyla ekonomik bir öneme sahiptir. Meselâ bugün antibiyotik olarak kullanılan streptesmicin, streptomycesgriseus’tan elde edilir. Hastalıklardan korunmada ve tedavide bakterilerden elde edilen aşılar ve serumlardan istifade edilir. Öldürülmüş veya zayıflatılmış canlı bakteriler kullanılarak aşı hazırlanır. Meselâ tifo aşısı, ölü bakteri; verem (tüberküloz) aşısı, zayıflatılmış canlı bakteri ihtiva eder. Antibiyotikler, insilün gibi bazı hormonlar, kanser tedavisinde kullanılan bazı kimyevî maddeler biyo-teknolojik metotlarla bakterilerden elde edilebilmektedir.

Biyolojik mücadele çalışmalarında, zehirli madde üreten bakteriler kullanılarak zararlılarla savaşılır. Özel olarak üretilip, tarla bitkileri üzerine püskürtülen bu bakteriler, bitkiyi yiyen zararlı böceklerin ölümüne sebep olur. Sivrisineklere karşı bu metot kullanılmaktadır.

Nitrobacteraceae familyasına ait bakterilere daha ziyade toprakta rastlanır. Bunlar topraktaki faaliyetleri neticesi azot devr-i daiminde önemli rol oynayarak toprağın verimliliğini artırır. Bilindiği gibi bitkilerin azot kaynağının mühim bir kısmını, bu bakterilerin oluşturduğu nitratlar teşkil eder. Saprofit (çürükçül) bakteriler, organik maddeleri çürüterek kendileri için besin ve enerji elde ederken, oluşan organik ve inorganik maddeler, toprağın zenginleşmesine, tabiatta sınırlı miktarda bulunan maddelerin tekrar kullanılmasına, madde devr-i daimine vesile olur.

Bitki ve hayvan kalıntılarının çürüyerek toprağa karışmasında, yeryüzündeki madde devr-i daiminde mantarlar da önemli rol alır. Bitkilerin sonbaharda dökülen yaprakları, mantar ve bakteriler vasıtasıyla çürütülerek humuslu organik maddelere dönüştürülür. Oluşan fosfat ve nitrat gibi mineraller, bitkiler tarafından alınarak hayat devrine dahil olur.

Mantarlar; gıda ve fermantasyon (mayalanma) endüstrisi, ilâç sanayii ve çeşitli ürünlerin elde edilmesinde kullanılmaktadır. Peynir, alkol, ilâç ve ekmek yapımında mantarlardan yararlanılır. Mantarlarda minerallerden; kalsiyum, demir, fosfor, potasyum ve bakır bulunmaktadır. Çeşitli antibiyotikler, steroid hormonlar ve birçok vitamin, mantarlardan elde edilir. Son zamanlarda mantarlar, kanser tedavisinde de kullanılmaya başlanmıştır. Penicillumchrysogenum mantarının ürettiği penisilin antibiyotiği, bakteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.

Denizlerde, çok fazla alg çeşidi bulunuyor. Algler; protein, vitamin ve mineraller yönünden zengin canlı grubundandır. Bu alglerden çeşitli besin maddeleri üretilerek beslenme problemlerinin çözümlenebileceğini gösteren uygulamalar vardır. Japonya’da bu gâye ile alg çiftlikleri kurulmuştur. Besin değerleri ve ürettikleri oksijen sebebiyle algler, insanlar ve denizlerdeki hayvanlar için vazgeçilmez canlı grubudur. Gıda zinciri de denen, bir canlının diğer canlıya gıda olması şeklinde açıkladığımız silsilenin en birinci halkası bir hücreli alglerdir. Eğer algler olmasaydı, insana kadar ulaşan bu mükemmel gıda zinciri olmazdı.

Gerek bakteri ve mantarlar, gerekse virüslerin hastalık yapan türleri geçmişten günümüze birçok insanın ölümüne sebep olmuştur. Ölüm olmasaydı, dünyanın ne kadar feci bir hâl alacağını, bilim-kurgu filmlerinde seyretmek bile, insanı ürpertmektedir. Dünyamızın dolup boşaltılmasında ve yeni gelenlere yer açılmasında bu mikroorganizmalara çok iş düşmektedir.

Mikroskopta zor görülen bu minik canlıların anatomik ve fizyolojik mükemellikleri ise, ciltler dolusudur. ‘Büyük saati mi yapmak daha kolaydır, küçük saati mi?’ şeklinde bir soruyla karşılaşıldığında, herkes küçük saatin daha sanatlı ve ince işçilik gerektirdiği için, daha zor olduğunu söyleyecektir. Allah (cc) için zorluk ve kolaylık mevzubahis olmamasına rağmen, bir mikrobun vücudundaki biyokimyevî hâdiseleri ve organcıkları düşünmek, Yaratıcı’mızın kudretinin ve ilminin sonsuzluğunu daha iyi anlamamıza vesile olmaktadır.

Küçük canlıların niçin yaratıldığına dair biyoloji, tıp ve ziraat biliminin ortaya koyduğu neticelerden sadece bazılarına temas ettik. Bu bile yeryüzünün dengesinde küçük canlıların önemli varlıklar olduğunu gösteriyor. İleriki yıllarda ortaya konacak daha çarpıcı neticeleri gördükçe, Allah’ın (cc) küçük canlıları niçin yarattığını çok daha iyi anlayacağız.

Dr. Hacı Lüy

Allah, Yaratmış Olduğu Mahlukları İle Kıyaslanabilir mi?

İnsanı aldatan, önemli hususlardan bir tanesi de yaratıcıya ait sıfat ve niteliklerle yaratılanlara ait özellikleri karşılaştırması ve karıştırmasıdır. Allah, varlığı kendisinden olup başlangıcı ve sonu olmayandır. Mahlukatın, var olmak için mutlaka bir yaratıcıya ihtiyacı olduğu gibi, başlangıç ve sonları da vardır. Allah, bütün sıfatları itibarıyla sonsuz kemaldedir. Aczden, ihtiyaçtan, zaman ve mekan kayıtları ile bağlı değildir.

Yaratılanlar ise varlıklarını devam ettirebilmek için beslenmeye, faaliyet gösterebilmek için zaman ve mekana ihtiyaç duyar. Şurası bilimsel bir gerçektir ki; mukayese ve değerlendirmeler aynı türler arasında yapılır. İki elmanın üç armutla toplanamayacağı ilkokul çocuğunun bileceği bir gerçek iken, varlığı zorunlu olan ile, var ya da yok olması eşit olan, yaratıcı ile yaratılan konumunda olan, sınırlı ile sınırsız olan nasıl birbiriyle kıyaslanabilir?

Mehmet Kırkıncı

Genetik Kopyalama ile Allah’ın Yaratması Aynı mıdır?

İnsanın yaratmasıyla Allah’ın yaratması arasında (yok)la (var) arasındaki kadar fark vardır. Bu büyük farkın farkına varmayanlar, (yarattım) diyenlerin küfre düşeceğini düşünüyorlar. Halbuki, Allah’ın yaratmasıyla kulun yaratması arasında fark vardır. Allah’ın yaratması yoktan var etmesi demektir. Kulun yaratması da var olana şekil vermesi demektir…

Bu sebeple hiçbir kul, yoktan var ederek yaratamaz. Yaratıkların hepsinin de önce bir çekirdeği, özü ve aslı mevcuttur. Bu çekirdek, öz ve asıldan üretmiş, şekillendirmiş, geliştirmiş olur insan. Bu manada kullara yarattı, denebilir. Ama yoktan var etti manasında yarattı denemez. Bir mobilyacı ağaç yaratamaz. Ama yaratılmış ağaçlardan güzel mobilya yapabilir. Buna yarattım derse, yoktan yaratmış olmaz. Belki var olan ağaçtan güzel şekiller yapmış, kendi ifadesiyle yaratmış olur..

Kopyalama olayı da böyledir. Yoktan yaratma değil, var olan geni geliştirme olayıdır.

Nitekim bu konuda Prof. Dr. Hayreddin Karaman Hocaefendi Hayatımızdaki İslam kitabında kopyalamayı soran okuyucuya verdiği cevabında şöyle demektedir:”Kopyalama yaratma değildir! Yaratma, yoktan var etmedir. Allah canlı ve cansız bütün varlıkları yoktan ve önceden mevcut bir örneğe bakmadan, ondan yararlanmadan yaratmıştır. Genetik kopyalama ise mevcut yaratılmış genler üzerinde işlemler yaparak gerçekleştirilmektedir. Bunun yaratma ile bir ilgisi olmadığına göre ortada bir “ikinci yaratıcı”da yoktur.

Genetik kopyalama insanlara uygulanamaz. Hayvan ve bitkiler için ise, insanlara faydalı olmak, hiçbir şeye ve kimseye zarar vermemek kaydıyla uygulanabilir.”

Hemen hatırlatalım ki, yaratma kelimesini kullananların niyetleri mühimdir.

İmanına delil bulunan kimsenin “yarattım”demesiyle küfrüne hüküm verilemez. Ağız alışkanlığı yahut da kelimenin manasının nereye kadar uzandığını bilememesi olarak yorumlanır. Çünkü imanına delil vardır.

Nitekim camiye çocuğuyla birlikte namaza gelmiş olan bir babanın, namazdan çıkışta cami avlusunda çiçekleri koparan çocuğuna söylediği, “Yavrum, çiçekleri koparma. Allah (baba-gökte) seni çarpar sonra!”sözünde küfür kelimeleri vardır.

Çocuğunu terbiye maksadıyla söylenen bu sözlerin içindeki iki kelime küfür manasına gelmektedir. Biri Allah’a (baba) demesi. Allah’ın Hıristiyanlar gibi babalık sıfatının olduğunu söylemiş olması. İkincisi de (gökte) demekle Allah’a mekan göstermiş olması… İkisi de kelam ilminde küfürden başkası değildir.

Şayet bu kelimelere bakarak bu babanın kâfir olduğunu söyleyecek olursak sorarlar:

-Kâfirin camide hem de çocuğuyla işi ne? Adam namaz kılıp çıkmıştır cami avlusuna.

Namaz kılışı imanına delildir. Öyle ise sarf ettiği (Allah baba, Allah gökte) sözlerine bakarak küfrüne hükmedilemez..

İşte burada konuyu aydınlatan Bediüzzaman Hazretleri, meşhur ikazını şöyle yapıyor:”Bazen kelam küfür görünür, ama sahibi kâfir olmaz!”

Bana öyle geliyor ki bu tek cümlelik açıklama, sanki koskoca bir kitap kadar tatmin edici olmakta, imanlı insanları küfür ithamından kurtarmaktadır.

Yoksa aynı safta namaz kıldığımız insanı, avluda çocuğuna söylediği sözleri yüzünden küfürle ithamdan çekinmeyecektik. Çünkü açıkça, “Allah baba”diyor, gökte olduğunu da söylüyor

Evet, bu cümle tekrar edilerek ezberlenmeli:

-Bazen kelam küfür görünür; ama sahibi kâfir olmaz!..

Bununla beraber yanlış anlaşılacak küfür kelimelerini kullanmamalı, su-i zanna sebep olmamalıdır. Onda tartışma yoktur zaten…

Ahmet Şahin

Kâinatın Kumandanı Kimdir?

Nazarını kâinata gezdiren insanın, kendisini ve diğer mahlukatı mükemmel bir tenasüb ile yaratıp gıdalandıran; hazık bir hekim gibi, herşeyi insanlara yarayışlı hâle getiren Allah’ı anlamaması ve tanımaması basiretsizliktir, körlüktür.

Dikkat edildiğinde, insan vücudunun nelere ihtiyacı varsa, hepsinin en uygun şekilde istifadesine sunulduğu görülür. Mesela mikroskopla görülebilen ve mikronla ölçülebilen hücrelerin bile gıdalanması ve hayatiyetlerini devam ettirmeleri sözkonusudur. Asitlerden ve aminoasitlerden mürekkep hücre, ortadaki çekirdek ve etrafındaki stoplazma ile dıştaki incecik zardan müteşekkil elsiz, ayaksız bir şeydir.

En küçük dış müdahalelerden bile zarar görüp hayatiyetini yitirebilecek bu çok hassas yapı, ağzımıza koyduğumuz herşeyden ve teneffüs ettiğimiz havadan nasibini alır.Gerekli minaralleri, vitaminleri, karbonhidratları ve oksijeni temin edip, hareket eder ve çoğalır. Bulunduğu yer ve yapısı itibariyle yürümesi, uçması ve yüzmesi mümkün değildir ama, o hücre, yaratılışının gereği hemen her yöne hareket eder, hemen heryere gider ve bölünerek ürer. Bir iken iki, üç, dört olur. Hususiyetlerini koruyarak mevcudiyetini devam ettirir.

Bir hücrede mütahade edilen bu keyfiyet müteselsil daireler hâlinde, kâinatın her tarafında da müşahade edilir. Hücreyi büyütseniz insan, insanı büyütseniz kâinat olur. Kâinatı küçültseniz insan, insanı küçültseniz atom meydana gelir. İşte kâinatta böylesine bir tenasüb ve tevhid vardır. Bu açıdan: “Kürre-i Arz nedir?”sorusuna: “İnsanı var eden, onu birtakım arzular ve ihtiyaçlarla yaratan Allah’ın o ihtiyaç ve arzulara cevab vermek üzere hazırladığı bir sofra, bir ambar veya bir eczahanedir”cevabı verilebilir.

Yüzünüzü semaya çevirip, uzaktan uzağa göz kırpıp, bize tebessüm eden yıldızlarla yaldızlanmış gökyüzüne baktığınızda; yeryüzündeki kumlardan daha çok ve bizim küremizden binlerce defa büyük küreleri, en küçük bir düzensizliğe meydan vermeden gezdirip dolaştıran, ahenkle yörüngelerinde tutan Allah’ın mevcudiyetini, kudretini ve kayyumiyetini göreceksiniz. Hâttâ, dünyamıza düşerken atmosferde yanıp parçalanan meteorların, adeta, şeytanların başına vurup: “Dikkat et, bunlar Allah’ın kudret ve irâdesiyle dönüyor.”dediklerini duyacaksınız. Bu perspektifle baktığınızda, elektronikten kozmolojiye, atom fiziğinden radyolojiye kadar herşeye hükmü geçen Sani-i Hakîm’i göreceksiniz. Yıldızların, güneşlerin, galâksilerin, kozmik bulutların, hâttâ en küçük meteorların kendi dilleri ile “Allah vardır. Bizi, feza boşluğunda tutup, birbirimize çarptırmadan gezdiren, ahenkle dolaştıran O’dur”dediklerini duyacaksınız.

Zerrelerden gezegenlere kadar herşeyin, Allah’ın emirlerini dinlemeleri ve O’nun emirlerine amade oluşlarını müşahade için kâinata baktığınızda da, O Kumandan-ı Ekmel’in, O Kumandan-ı Ekber’in, adeta, ordularına “İleri Marş!”emrini verişi gibi, zerrelere “Yürüyün!”dediğinde yürüdüklerini, kürelere “İleri!”dediğinde hareket ettiklerini ve herşeye istediği nizamı verdiğini göreceksiniz.

İşte bunları müşahade ederek, ilminiz ve aklınızı kullanıp tefekkür ederek, kâinatın Kumandan-ı Ekmel’ini bulduğunuz an, siz de: “Ey büyük kumandan! Seni tanımaya, azametine uygun kulluk yapmaya geldim”diyecek, secdeye kapanacak, O’nun büyüklüğünü ve kendi küçüklüğünüzü idrak ederek kulluğun tadına varacak, sermest olacaksınız.

M. Fethullah Gülen

Atomları Hareket Ettiren Kuvvet Nedir?

Canlıların en küçük parçası olan hücrenin içine girdiğinizde, harikalarla karşılaşırsınız. Mesela, insan vücudunu teşkil eden hücreler ile hayvanların ve bitkilerin hücrelerini teşkil eden hücrelerin birbirinden farklı olduğunu görürsünüz. İnsan vücudundaki bir hücrenin hemoglabin sayısı altmışdokuzbin ise hayvan hücresindeki hemoglobin sayısı kırkbindir. Bu sayılar hiçbir zaman değişmez. Bunların dizilişi ise karşı karşıya, birbirine mütekabil zincirler gibidir. O halkaların herhangi birine müdahale edildiği an, zincir bozulacak ve canlının hayatiyetinin kaybolmasına sebep olacaktır. O küçücük müdahalenin neticesi olan değişme, canlının ölümüne mal olacaktır.

Her hücrenin içindeki kimyevî maddeler farklı miktar ve çeşitliliktedir. Kimisinde demir, kimisinde fosfor, kimisinde magnezyum bulunmakla birlikte miktarları da farklıdır. Hücrenin yapısına göre değişiklik gösteren bu miktar ve çeşitlerin değişmesi ihtimali ve imkanı da yoktur. İlmî araştırmalar neticesinde, basit bir misal olarak dikkatinizi çektiğim, vücudun en küçük parçası olan hücrenin bu boyutu ile ilgili olarak, şu hakikata varıldı: “Zerreleri hareket ettiren, atomlara yol gösteren; bunları şekillendirip, nizama sokarak insanı, hayvanı, bitkiyi ve bütün eşyayı karekteristik hususiyetlerle ayrı, ayrı yaratıp yaşatan Allah’tır.”

Kimya araştırmacıları, Hegel ve Bughner devrinde ortaya atılmış olan “Protoplazma nazariyesi”nden meded umdular. “Madem ki, yeryüzündeki atomlar insanı varetmeye, yaratmaya müsait değildir. O hâlde ilk canlı başka bir kürede meydana gelmiştir. Mesela, Merih’te meydana gelerek bir kısım anaforlar veya fırtınalar ile hayat cürsümeleri hâlindeki protoplazmalar dünyamıza indi ve hayata menşe’ oldular.Sonra stoplazma, sonra hücre, sonra canlılar meydana geldi”dediler.

Münakaşası yapılan böyle bir nazariyenin kabulüne ve böyle bir şeyin vuku bulmasına imkan yoktur. Düşünüp, kıyaslayalım. Akıllı bir canlı olan insan, binlerce yıllık ilminin ve tekniğinin birikimi ile geliştirdiği füzeyi, binbir hesap ve ihtimamla uzaya gönderiyor. Onun atmosfere girdiği anda sürtünme ile yanabileceği; iç ve dış basınç farklarıyla deforme olup parçalanabileceği; yörüngesinden uzaklaşıp, kaybolabileceği; kullanılan yakıtın tehlikeli durumlara sebebiyet verebileceği; astranotların beslenmesi, solunumu, psikolojik yapıları, vs. gibi milyonlarca menfî durum ve ihtimal hesap ediliyor. En küçük bir hata ve yanlışlığın yapılagelen herşeyi faydasız hâle getireceği bilindiğinden, tesadüflere göre hareket edilmiyor.

Yani, özel olarak eğitilmiş kişiler, özel alaşımlı metallerden yapılmış füzeler ve binbir hesapla belirlenmiş yörüngelerle fezadaki en yakın bir menzile gitmek tesadüfe bırakılmıyor da; bir hayat cürsümesi, bir protoplazma, binlerce menfi şarta, ışık hızıyla hesap edilen mesafelere, kozmik anaforlar ve manyetik fırtınalara, ultroviyole ışın bombardımanlarına rağmen; dünyamıza geliyor, bir köteye konuyor… Mağmalarla ve çevre şartlarıyla mücadele edip yaşama kavgası veriyor…Sabırla, müsbet şartların oluşmasını bekliyor… Sonra stoplazma meydana geliyor… Hücre teşekkül ediyor… Parçalanıyor, ikinci hücre, üçüncü hücre, dördüncü hücre ve basit canlılar… Ardından daha mükemmelleri ve insan…

O hayat cürsümesinin başka bir kürede meydana gelebileceğini kabul etsek bile burada karşımıza çıkan zorluklar orada karşımıza çıkmayacak mı? Dünya gibi, canlıların yaşamasına en müsait ortamda bile meydana gelemeyen bir protoplazmayı, yaşamaya elverişsiz olduğunu bildiğimiz o gezegenlerde nasıl meydana getireceksiniz?

Uzaklara gitmeyin. Buyrun, aynı elementleri, aynı maddeleri alın. En basit bir hücrenin terkibini yapmaya çalışın. Mahiyetini bildiğinizi, terkibini bildiğinizi iddia ettiğiniz, basit bir canlı olan tek hücreli amipe hayatiyet veriniz. Ama, hiçbir şeye ve hiçbir hücreye hayatiyet veremezsiniz, veremeyeceksiniz de…

İşte bu nazariyenin de kıymeti; beşikteki bebelere bile anlatamayacağınız bir safsata.

M. Fethullah Gülen

Allah Neden Sebepleri Çalıştırıyor?

Her şeyin sebeplerle meydana geldiği bir âlemde yaşıyoruz. Yağmur buluttan, meyve ağaçtan, insanlar anne ve babadan bu âleme geliyorlar. Acaba, bütün bu sebepler, kendileriyle meydana gelen şeylerin yaratıcısı mıdır? Onlar olmasa neticeler olmaz mı? Bu konuda Mevlâna şunları söyler:”Ne Hz. Musa’nın, ne de Peygamberimizin mu’cizeleri, sebeplerle değil, Allah’ın yaratmasıyla olmuştur. Yoklara kabiliyet nereden geliyor?”Allah, arayanlar için bu gök kubbenin altında bir âdet koydu. Sebepler ve yollar yarattı. Olayların pek çoğu o âdete göre olagelir. Fakat bazı da olur ki, kudret o âdeti yırtar, kaldırır. “…Fakat arayan muradına erişsin diye, çok defa yaptığı işleri sebeple yapar, sebeple yaratır.”

İlk yaratılış, sebepler olmaksızın meydana gelmiştir. Mevlâna bunu “Yoklara kabiliyet nereden geliyor?”, diye ifade eder. Sonrasında ise, “âdetullah, sünnetullah”tabir edilen İlâhî kanunlarla, neticeler sebeplerle yaratılmaya başlanmıştır. Fakat bu kanunlar -haşa- Allah’ı bağlayıcı değildir. Allah, elbette kendi koyduğu kanunların mahkumu olamaz. Nitekim, Hz. Musa’nın ve Peygamberimizin ve diğer peygamberlerin mu’cizeleri, İlâhî iradenin ispatıdır. Cenab-ı Hak, peygamberlerinin elinde gösterdiği harikulade olaylarla dilediğini, dilediği şekilde yaptığını göstermektedir. “Sebepler, ancak birer perdedir.”

Evliyaullahın kerametleri veya bazı olağanüstü olaylar da, Allah’ın sebepler kanunuyla değil, hususi irade kanunuyla meydana gelir. Mesela, onuncu kattan düşen bir çocuğun ölmemesi, uçuruma yuvarlanan bir taksideki insanların burunları kanamadan kurtulmaları gibi olaylar, nadiren de olsa vuku bulmaktadır. Mevlâna, bu gibi şeylere: “Allah’ın bazen sebepleri tesirsiz bırakmasında ben şaşırmış kalmışım. Hakkı tahayyül ve tasavvur hususunda sofestailer gibi olmuşum”. diyerek dikkat çeker. Yani, sofestailer eşya ve olaylar hakkında kesin hüküm vermekten kaçındıkları gibi, ben de kesin hüküm veremez hale gelmişim. Yarın güneş doğar mı? Belki doğmayabilir. Ateş yakar mı? Bazen yakmayabilir. Bir avuç toprak, bütün düşmanın gözüne isabet eder mi? Allah dilerse edebilir.

Fakat yanlış anlaşılmasın. Sebeplerin perde olması, sebeplerin ihmali demek değildir. Nitekim, Peygamberimiz (asm) sebepleri ihmal etmemiş, harpte zırh giymiş, sipere girmiş, hendek kazmıştır. Mevlâna, bu noktayı da şöyle belirtir:”Kuru duayı bırak! Ağaç isteyen tohum eker. Yere tohum ekmek… Ondan, ne yere bir parlaklık gelir, ne yer sahibi zenginleşir. Bu ancak, ‘bunun aslını yokluk âleminden veren sensin. Bundan bana lazım’ diye işarette bulunmaktan ibarettir. ‘Yedim de, tohumunu da nişane olarak getirdim. Bu nimetten yine bize ihsan et’ demektir.”

Demek, sebepler ihmal edilmemeli, fakat neticeler de Allah’tan beklenmeli. Tohum ekmeden meyve bekleyen Allah’ın kanununa karşı geldiği gibi; tohum ekmekle mutlaka meyve alacağını sanan kişi de, Allah’ın irade ve kudretine karşı geliyor demektir.

Doç. Dr. Şadi Eren

Eşya Birbirine Hem Mahkum Hem De Hakim Olabilir mi?

Her varlık çeşitli atomlardan mürekkeptir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bu atomlar, kâinattaki umumi aşk, cezbe ve incizabdan nasibdar olarak birbirleri etrafında vecd ile döner, birleşir, kendilerinden büyük varlıkları meydana getirmeye çalışırlar. İnsanların ve diğer mahlûkatın vücudunu teşkil eden bu atomlar şuursuz ve cansızdırlar. Hâttâ atomun parçalanıp enerji hâline gelmesi, maddenin kaybolması durumu “Atom madde midir, değil midir?”istifahamını da karşımıza çıkarmıştır. Buna rağmen, mahiyeti tam olarak bilinemeyen, “Madde mi, değil mi?”tartışması yapılan atomda ruh, can ve hayatîyet aranması, hele ruhu, canı ve hayatı verebileceğinin düşünülmesi hangi aklın ve mantığın tezahürüdür?

Bütün vücutlar, başbaşa vererek bir kubbe meydana getiren tatlar gibi birbirine dayanan atomların teşkil ettiği uzuvlardan meydana gelmiştir. Eğer, Allah’ı kabul etmez, bütün uzuvlar ile vücutları O’nun yaratıcılığına vermezsek; adeta, birlikte uzuvlar teşkil eden atomların hem emredip hem de itaat ederek, hem hâkim hem de mahkûm durumunda olduklarını kabul etmemiz gerekecektir. Herhangi bir atom diğerine: “Gel, yanyana duralım, başbaşa verelim. Sen altta kal ben üste çıkayım. Şöyle bir varlık meydana getirelim.”gibi şeyler diyecektir. Veya aynı şeyleri başka bir atom söyleyecektir. Hangisi böyle şeyler dese, diğerleri ona itaat edecek, karşı koymadan kabul edecektir. Birbirinin emsali ve aynısı olan şeyler, yine birbirinin hâkimi ve mahkûmu olacaklardır. Aynı zamanda, her atom kâinattaki bütün dengelere, kanunlara ve şartlara uygun olarak istedikleri uzvu, istedikleri canlıyı meydana getirebilecek sonsuz ilme, iradeye ve ihataya sahip olacakdır.

Bu durumda, eğer, Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti inkar edilip, birbirinin aynı ve emsali şeylerin hem hâkim hem de mahkûm olabileceği kabul edilse bile; her zerreye Eflatun kadar akıl, Aristo kadar muhakeme ve çağları aşan dâhilerinki kadar deha vermek gerekecektir. Bu ise Cenâb-ı Hakk’a layık görülmeyip, O’na verilmeyen kudret, irâde, ilim ve hikmetin şuursuz, ruhsuz ve cansız atomlara layık görülmesi demektir. Böyle bir muhal elbette irâde, ilim ve şuurdan mahrum akılsızlara layık bir iddiadır.

Mesela, parmağınızın ucuna bakın. Oradaki başbaşa vermiş milyarlarca atom, adeta bir kubbeyi meydana getiren taşlar gibidir. Parmağı teşkil eden kemik, tırnak, kılcal damarlar, sinirler vs. hepsi de atomların birleşmesiyle meydana gelmişlerdir. Aynı zamanda kâlbinizdeki ve beyninizdeki bir kısım atomlar müstesna, -onlarda molekül halinde değişir- vücudunuzun tamamı değişmektedir. Bütün insanlar her an değişmekte ve üç-dört senede tamamen başka bir vücuda sahip olmaktadırlar.

İşte bedeninizi teşkil eden atomlar, çeşitli yollarla ayrılıp yerlerini yeni gelenlere bırakırken, çok hassas bir hesap ve plana uygun olarak hareket ederler. Öyle ki, kulağınız veya bir başka uzvunuz hiç bir zaman olduğundan küçük veya büyük hâle gelmez. Gözlerinizin rengi, çenenizin şekli, kaşlarınızın kavsi değişmez. Hastalık ve maraz belirtisi olan arızalar müstesna, vücudunuzun herhangi bir yerinde şişlikler veya yarıklar meydana gelmez. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine ait plana göre teşkil edilen hücreler ve atomlar hadlerini aşmaya kalksalar “Dur! Hududun burasıdır. Buradan ileriye geçemezsin!”emriyle karşılaşırlar. İlmî, şuurî, iktidarî ve irâdî bir sevk ile tedvir ve tedbir edilirler.

M. Fethullah Gülen

Sebepler ve Tabiat Kanunları Yaratıcı Olabilir mi?

Burada, yanlış kanaatler neticesinde revaç bulan mesnetsiz ve çürük iki anlayış üzerinde duracağız. Eşyayı sebeplere vererek “sebepler yarattı”diyenler ile fen adına ortaya çıkıp Cenâb-ı Hakk’ın icraatını “tabiat kanunları”na vererek Allah’ı inkara yeltenenlere sille-i te’dib de bulanacağız.”Eşyayı sebepler yarattı”denilerek herşeyin bir meçhule bağlanması ilim adamı işlenen böyle bir cinayetin ifadesidir. Maalesef bu, kendini ilim adama sayan bir kısım insanlar nazarında da rağbet ve revaç bulmuştur. Hâlâ böyle bir muhal ve hurafenin tesirinde kalan bu insanlara Cenâb-ı Hakk’ın varlığını anlatmak, sebeplerin Allah’a ayine olduklarını göstermek lazımdır.

Meydana gelen herşeyin bir kısım sebeplere bağlı olduğunu görmekteyiz. Çiçeklerin tebessüm etmesi için yağmurun yağması, güneşin şualar neşretmesi, rüzgarın esmesi, toprağın tavına gelmesi, mevsimlerin değişmesi, yeryüzünün bütün gezegenler ile tenasüb içinde bulunması gibi sebeplerin içtimaı gerekmektedir. Ama bu sebepler gerçekten bir çiçeği yaratabilecek, ondaki revnekdar hayatı varedebilecek kabiliyet ve kudrette midirler? Üzerinde asıl durulacak ve düşünülecek nokta budur.

İnsanın ve diğer canlıların yaratılışını bir kısım sebeplere bağlayanlar: “Daha önce şöyle olmuştur, sonra anne ile babanın izdivacı, sonra döllenmeler, üremeler ve türemeler vuku bulmuştur…”gibi şeyler söylerler. Bir çocuğun yaratılışını, karanlıklar ve bilinmezler içindeki spermin yumurtaya ulaşmasını, yumurtanın döllenmeye hazır hâle gelip beklemesini, ceninin kan ve fışkı arasında ışıksız, havasız bir ortamda beslenmesini, doğum vakti gelince en uygun pozisyonu almasını ve diğer gelişmeleri annenin meşimenine verirler. Üstelik Cenâb-ı Hakk’ın mümtaz ve antika bir sanatı olarak kıymet ve değerini ancak O’nun bildiği ve ahsen-i takvim suretinde yarattığı insanın yaratılışını, bir kadın ile erkeğin şehevî hislerinin tatminine bağlayarak, onu sefil arzuların semeresi olarak mütalaa ederler.

Resûl-ü Ekrem’in huzuruna gelen dağdan inmiş, baldırı çıplak bir bedevi şöyle diyordu: “Bir yerdeki deve pisliği, oradan devenin geçtiğine delalet etmez mi? Bir yerdeki ayak izi, orada yürüyen birisinin mevcudiyetine delalet etmez mi? Sema burç burç nizam içinde, yıldızlar ve güneşler ahenkle hareket etmekte, yeryüzü vadi vadi insanlığın ihtiyaçlarına hitab edip cevap vermekte… Bütün bunlar, herşeyi yaratan ve herşeyi bilen Alîm ve Hakîm bir Allah’ın varlığına delalet etmez mi?”O baldırı çıplak bedevi, laboratuar tahlilleriyle bile Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve azametini göremeyen gafil ilim adamlarından daha ileriye gitmiş, esbab perdesini yırtmış, sebeplerin neticesine varıp Allah’ı bulmuş, idrak sahibi bir insandı.

Hayatın ve yaratılışın hiçbir sebebe bağlanamayacağını, “Hayat sırrı”nı izah ederken arz etmiştim. Hayat ve yaratılış bir muammadır ama, ötesinde bulunan mübeyyin kudret izleri ile müzeyyen bir muamma. Ve o muammayı çözmek, bahsi geçen bedevinin bakışı ve anlayışı içinde bakmakla mümkündür. Böylece kâinattaki çeşit çeşit eserler, çok çeşitli izler ve yollar görülecek, bilinecek, kör, şuursuz ve ma’nâsız şeylere bağlanılmayacaktır.

M. Fethullah Gülen

Farklılıklar ve Zıtlıklara Rağmen Uygunluk Nasıl Oluyor?

Yaratılan herşeyde, hâttâ zıtların biraraya gelmesinde bile, birbiriyle uygunluk görülmektedir. Vücudumuzun fizyolojik, anatomik ve ruhî yapılanışı ile yeryüzü, güneş, ay, yıldızlar ve galaksilerin yapılanışı arasında hiçbir aykırılık yoktur. Herhangi bir aykırılık mevzu bahis olsaydı, nebatlardan, hayvanlardan ve aslî unsurlardan istifade ile ihtiyaçlarımızı temin edemeyecek, böylece hayatımızı idame ettiremeyecek, mahvolup gidecektik. Cenâb-ı Hakk birbirinin zıddı şeyleri hayatîyetimize mastar yapmakta, onlar arasındaki mübayenetle hayata ayrı bir neşve katmaktadır. Artı ve eksi kutupların zıtlarını çekip, aynılarını itmesi veya erkek ile dişinin birbiriyle alakası gibi münasebetlerin yanında, insan ile nebat arasındaki tatlı alışveriş gibi… Nebatat ile insanların, biri oksijen alıp karbondioksit verirken, diğerinin karbondioksit alıp oksijen vermesi… Adeta, ellerinde bulunan emtiayı takas ederek ticaret yapmalarını, arz ve talepleri ile yeryüzündeki hayatın devamına vesile olmalarını Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve irâdesine vermediğimiz takdirde, cansız ve şuursuz atomlara yaratıcılık vermemiz gerekecektir ki, bu yüz derece akılsızlığı gösterecek bir hurafedir, deliliktir.

Diğer bir nokta da şudur: Her varlık zamanla çeşitli suretlere girer, hergün ayrı bir şekil alır. Bazı canlılar saniyede, bazıları günde, bazıları ayda, bazıları da yılda birkaç defa değişir, farklı suretlere girerler. İşte bunlar her bir şekil, tavır ve suret için ayrı ayrı modeller ve kalıplar ister. Siz, bezlere sarılmış bir bebek, sokaklarda oynayan bir çocuk veya arzularının itişi ile sağa-sola koşan bir delikanlı iken, ayrı ayrı tavırlar ve kalıplar içinde bulunursunuz. Kudret ve İrâde elinin ahirette göstereceği filimlere, her anınız, ayrı ayrı şekiller ve pozlar olarak kaybedilmektedir. İşte bu tavırların hepsi aslî hüviyetini kaybetmeyen ayrı kalıplar ister ki, herhangi bir tavır ve hareketinizin akabinde kafanızın duruşu, vücudunuzun endamı, iç organlarınızın şekli ile ahlak, huy ve karekterinizde kalıcı değişmeler olmasın.

İlim adamları karakter, manevî yapı ve maddî sima gibi hususiyetlerin kromozonlar tarafından taşındığını ve nesilden nesile aktarıldığını söyleyerek, herşeyi onlara bağlıyorlar. Ama tamamen maddeden müteşekkil ve değişmeye mahkum olan kromozonlar bu işi nasıl yapabilirler? Bütün hususiyetlerini, şifrelerini ve sırlarını kendi yerlerine geçen zerelere bırakmaya ve değişmeye mecbur iken nasıl oluyor da hiçbirşeyi karıştırmadan aktarabiliyorlar? Hangi sırla karekteristik yapılar değişmiyor, fizyonomiler bozulmuyor da uzuvlar kemal buluyor?

Hâlbuki mütemadi değişmeler var. Yenilen şeyler, teneffüs edilen hava, içilen sular, dışarıya atılan şeylerle yer değiştirirken; aslî unsurların hiç değişmemesi ve bozulmaması gösteriyor ki, eşya var edilmeden evvel bir hesap ve hendeseye tâbi tutulmuş, o planlar ve kanunlara göre Âlem-i şehadete gönderilmiştir. Böylece hiçbir karışıklık ve hecr-ü merç meydana gelmemiş, âlemler birbiriyle çekişmemiştir.

Mesela, Allah bir ağacı yaratırken, ona öyle bir mahiyet vermiştir ki, güneşin yakıcı şualarına maruz kaldığı hâlde zarar görmez, bilakis özümleme yaparak gelişmesini temin eder. O ağaca böyle bir karakter verilmeseydi, kavurucu güneş şuaları altında hayatîyetini devam ettiremeyecekti. Keza suda bulunan erimiş ve havada gaz hâlinde bulunan oksijen ile bunlara göre yaratılmış kara ve deniz hayvanlarının ciğerleri, solungaçları ve bunun gibi binlerce misal…

Sizi, binlerce koridora açılan bir kapıdan girmeye mecbur etseler. Geçeceğiniz o koridorların herbirinin adab, usul ve kanunları farklı; giyeceğiniz kıyafetler, yiyeceğiniz şeyler ve alacağınız tavırlar değişik; giriş-çıkış şekilleri, yürüme ve durma tarzları, kapıları açıp-kapama usulleri vs. hepsi ayrı ayrı olsa, siz, hiçbir bilgi ve tecrübeniz olmadan; muhakeme, irade ve insiyatiften mahrum olarak o koridorlara itilseniz, herşeye rağmen bir baştan girip öbür başa kadar, bütün usul ve kaidelere riayet ederek geçip, hiç hata yapmadan öbür taraftan çıkabilir misiniz? Böyle bir teyin vukuu dütünülebilir mi?

Bütün mahluklar, hususiyle Ahsen-i takvim sırrına mazhar olan insan ruhî, bedenî, şehevî gadabî ve aklî yapısı, melekiyete ve şeytaniyete ait yönleriyle her an başka bir koridora, farklı bir Labirente girmekte, kendileri için meçhul olan mukadder ve muhakkak neticeye doğru, her şart ve duruma göre tavır ve şekil alırken aslî hüviyetlerini muhafaza etmektedirler. İşte bu hâl ve keyfiyet, Allah’ın siyanet bulutu hâlinde bütün eşyayı ihata eden mutlak ilmine, irâdesine ve mevcudiyetine delalet eder: “Allah vardır! Bütün sebepleri, sebeplerin de sebeplerini yaratan Müsebbib-ül Esbab O’dur.”der.

M. Fethullah Gülen

Allah her şeyi yarattı, -hâşâ- O’nu kim yarattı?

Ben bu soruyu, Resûl-i Ekrem’in (sas) Peygamberliğinin bir alâmeti olarak görüyor ve verdiği gaybî ihbârın tahakkuku karşısında boynumu büküp “Eşhedü enne Muhammede’r-Resûlullah.” diyerek şehâdet ediyorum. Evet, Resûl-i Ekrem (sas) Allah’ın şerefli elçisidir. Kıyâmete kadar olup bitecek her şeyi, bir televizyon ekranından görüyor gibi seyretmiş ve söylediği her şeyi dosdoğru söylemiştir. Daha sonra meydana gelecek hâdiseler hakkında verdiği hükümler, söylediği şeyler o kadar isabetlidir ki; yeri geldiği zaman hepsi de aynı aynına doğru çıkmıştır.

İşte, bu da onlardan bir tanesidir. Buyurur ki: (Sahabenin aklından böyle bir şey geçmez) “Bir gün gelecek ayağını ayağının üstüne atarak -gurur, kibir, enâniyet içinde ve her meseleyi halletmiş gibi- bunu Allah yarattı, şunu Allah yarattı, Allah’ı kimi yarattı?” diyecekler.[1][1] Ben, bu soru tevcîh edildiği zaman kendi kendime düşündüm ve “Eşhedü enne Muhammede’r-Resûlullah.” dedim. Nasıl da görmüşsün ve nasıl da doğru söylüyorsun!… Şu, nefisleri ve enâniyetleri firavunlaşan, sebeplere ulûhiyet isnat eden ve her şeyi sebepler içinde izaha kalkışan insanların idraksizliğini, düşünce sefaletini bundan daha güzel ifade mümkün olamazdı…

 Asıl meseleye gelince, bu da, inkârcıların ortaya attıkları sorulardan biridir. Çok defa, körpe dimağlar, bu türlü soruların altında kalır ve ezilirler. Evet onlar, nâmütenâhîliği anlayamaz; sebeplerin zincirleme uzayıp gitmesini ve böyle bir aldatmacanın bir şey ifade edip etmemesini kat’iyen değerlendiremezler.

Bundan ötürü tereddüde düşer de, zanneder ki; Allah da bir sebeptir; tıpkı herhangi bir sebep gibi… Ve Allah’ı, meydana getiren bir sebep vardır ki, Allah, ona göre müsebbeptir (sonuçtur). Bu, bir yanlış kanaatin neticesidir. Ve temelinde de Yaratanın bilinmemesi vardır. Allah, Müsebbibü’l-Esbâb’tır ve varlığının evveli yoktur.

Bugüne kadar kelâmcılar, sebeplerin, böyle zincirleme devam edip gidemeyeceğini belli usûllerle ortaya koyarak “Müsebbibü’l-Esbâb” olan Allah’ın varlığını isbâta çalışmışlardır. Onların, bu husustaki düşüncelerinin hulâsasını, bir iki misalle anlatmakta fayda mülâhaza ediyoruz. Kelâmcılar derler ki: Sebeplerin zincirleme (teselsül) devam edip gideceğini düşünmek, o sebeplerin mahiyetini bilmemenin ve Yaratıcı’dan gaflet etmenin ifadesidir. Evet, eşyanın sonsuzdan beri süregelen bir kısım sebepler zincirinden ibaret olduğuna ihtimal vermek doğru değildir. Böyle bir şeyi mümkün görüp ihtimal vermek sırf bir aldanmışlıktır. Meselâ, yeryüzünün yeşermesi, hava, su ve güneşe bağlı olsun; hava, su güneş de bir kısım madde parçacıklarına; oksijen, hidrojen, karbon, azot… vs. gibi.. bu madde parçaları da daha küçüklere ve onlar da kendilerinden küçüklere… Bunun böyle uzayıp gitmesine ihtimal vermek ve eşyanın bu yolla izah edileceğine inanmak bir aldanma ve mugalâtadır. Hele, bir yerde, bunun karşısına anti-madde, anti-atomla çıkılıyor ve metafizik fiziğe galebe çalıyorsa… Ve hele, ilk ve son bütün sebepler fevkalâde âhenk içinde birer kanun, birer memur gibi hareket ediyorlarsa!..

Evet, “Şu şundan, şu şundan, şu da şundan…” demek, herhangi bir meseleyi halletmesi şöyle dursun, bilâkis, her şeyi içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Zira, böyle bir meseleyi mümkün görmek, tıpkı “Yumurta tavuktan, tavuk yumurtadan…” düşüncesinin ilelebet sürüp gideceğine ihtimal verme gibi bir safsataya benzer ki; bunlardan tavuk veya yumurtayı, Kudreti Sonsuz, Ezelî bir Zât’a vereceğimiz âna kadar, iddialar hep mesnetsiz sayılır. Aksine, bunlar varlığı kendinden olan Yüce Yaratıcı’ya isnat edilince mesele birden aydınlığa kavuşur. Ondan sonra, tek bir hücre olarak yumurtanın yaratılmış olması veya kendi neslini devam ettirmek için tavuğun yaratılmış bulunması ve yumurtanın ondan çıkması arasında fark yoktur.

Bunu böyle kabul etmeyip de “O ondan, o da ondan” demekle hiçbir şeye aydınlık getirilemeyeceği gibi, cevaplandırılan her soruyla beraber birkaç tane de istifham ortaya çıkacaktır. Meselâ, yağmur, buluta bağlı; bulut, zâit-nâkıs (artı-eksi) habbeciklere, onlar buharlaşma hâdisesine, o da suların mevcûdiyetine ve nihayet o da suyu meydana getiren unsurlara… Böylece sebepler zinciri, belki birkaç adım daha ilerleyerek devam eder durur; ama durduğu yerde yine “Şöyle de olabilir, böyle de” diyerek insan kendini faraziyelerin kucağında hisseder ve onlarla tatmin olmaya çalışır. Bu ise, fevkalâde bir nizam; bir âhenk ve birbiriyle münasebet içinde, bir hikmet eliyle meydana geldiği sezilen bütün eşyayı çocuk hezeyanlarıyla izah etmeye yeltenmekten başka, bir de ilimlerin ufkunu ve hedefini karartmak demektir. Oysaki, her netice için mutlaka mâkul bir sebebe ihtiyaç vardır. Gayr-i mâkul ve gayr-i mantıkî sebeplerin uzayıp gitmesi, uzayıp gitmenin kerâmeti olarak mâkul hâle geleceğini düşünmek, imkânsızı mümkün görmek gibi bir hezeyandır.

Şimdi bir misalle bu hususu aydınlatmaya çalışalım. Meselâ: Ben, arka ayakları olmayan bir sandalye üzerinde oturuyorum. Sandalye, düşmemesi için, kendisi gibi bir diğer sandalyeye dayandırılmış, o da bir başkasına… İlâ nihâye devam edip gidiyor. Bu hâl, zaman ve mekânlara sığmayan rakamlarla sürüp gitse de, arka ayakları olan ve yere tam oturan bir mesnede dayandırılmadıktan sonra, işi zincirleme uzatıp durmak, sandalyeye arka ayak olamayacaktır.

Bir başka numune, meselâ: Önümüzde bir sıfır olduğunu düşünelim. Bu sıfır, solundaki bir rakamla omuz omuza gelmedikten sonra, mücerret sıfırların çoğaltılması kat’iyen ona bir değer kazandırmayacaktır. Trilyon defa trilyon sıfırlar peşi peşine sıralansa dahi, kıymet yine sıfır olacaktır. Ne vakit soluna bir rakam konulacak, işte o zaman sıfır da solundaki rakama göre bir kıymet alacaktır. Bu, şunu ifade etmektedir: Bir şeyin müstakillen varlığı yok ve kendi kendine kâim değilse, kendisi gibi muhtaçların ona varlık bahşetmelerine ve esas olmalarına imkân yoktur. Hep aynı şeye muhtaç ve aynı hususta âciz olanların bir araya gelmesi, ihtiyacı çoğaltma ve aczi arttırmadan başka bir işe yaramaz. Kaldı ki -muhâl farz- sebeplerin müdahalesi kabul edilse bile, fiziğin sarsılmaz kanunlarından “tenâsüb-ü illiyet” prensibine göre, sebeple netice arasında mâkul bir münasebetin bulunması şarttır. Buna göre, meselâ; yer kürenin hayata müsait hâle gelmesinden, insanın düşünür bir varlık olmasına kadar, her şeye bir sebep bulmak, hem de mâkul ve o neticeyi hâsıl etmeye gücü yetebilecek bir sebep bulmak lâzım gelir.

Oysaki, küre-i arzın hâlihazırdaki durumundan; yani, hızı, Güneş’e olan mesafesi, atmosfer tabakası, periyodiği, hikmetli meyli; atmosferi teşkil eden gazların ihtiva ettiği maslahatlar.. gibi hususlardan tutun da, onun toprak ve nebat örtüsüne; denizlere ve onlarda cereyan eden esrarlı kanunlara, rüzgârlar ve onların yüklendikleri vazifelere kadar binlerce, yüz binlerce hâdise, öyle bir âhenk içinde cereyan etmektedir ki; bütün bunları kör-sağır sebeplere ve serseri tesadüflere havale etmek, aklın kendi kendini nakzetmesi ve çürütmesi demektir.

Vâkıa, bu hususta, kelâmcıların “devir ve teselsül” yoluyla bütün sebepleri kesip biçtikten sonra, işi müsebbibü’l-esbâp olan Allah’a ulaştırıp sonra da her şeye “mümkinü’l-vücûd” demelerine karşılık, bütün sebeplerin, bütün illetlerin gidip O’na dayandığı zâta “Vâcibü’l-Vücûd” diyerek tevhide menfezler açmışlar ise de, onların elde ettikleri neticeyi daha selâmetli bir yolda elde etmek de mümkündür. Evet, Yüce Yaratıcı’nın her eserinde kendine ait mühürlerin, sikkelerin bulunması, O’nun varlığına bir değil, binlerce delillerdir. İlimlerin, kâinatın sırlarına ışık tutmaya başladığı günümüzde, her fen kendine has diliyle O’nun varlığını ilân etmekte ve O’nu haykırmaktadır.

Bu mevzuda pek çok kimsenin yazdığı çok kıymetli eserlere iktifâ ederek sadede dönüyorum.

Evet, her şey sonradan var olmuştur. Var edense Allah’tır. Allah, Allah olduğu için, yaratılmamıştır. Yaratılan her şey mahlûk ve muhtaçtır. O ise, varlığı kendinden ve kimseye muhtaç olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-Itlak’tır. Her şey gidip O’na dayanmakta; bütün karanlıklar, izah edilemeyecek gibi görünen şeyler, O’nunla aydınlığa kavuşmaktadır. Var eden O, varlığı sürdüren O, çeken O, iten O ve bir hedefe götüren de O’dur. Artık, O’ndan öte bir şey yoktur ki, O’na da bir sebep aransın!..

Bunu da yine bir-iki basit misalle izah etmeye çalışalım: Meselâ, vücudumu ayaklarım taşıyor, ayaklarımı da zemin. Artık böyle mâkul bir taşıyıcı bulduktan sonra bunun ötesinde yeni sebepler aramaya hiç de gerek yoktur. Hem meselâ: Diyelim ki, trenin en arkadaki vagonunu onun önündeki hareket ettiriyor; onu da bir diğeri; onu da bir başkası; nihayet gelip lokomotife dayanınca; o, kendine has gücü, kuvveti, yapısı ve işleyişiyle “Kendi kendine hareket ediyor.” deriz. Verilen bu misaller, Allah’ın yarattığı eşyadan ve aldanmış akılların yeni yeni sebeplerle lokomotif değiştirmeleri mümkün olacak cinsten misallerdir. Ne var ki, durmadan lokomotif değiştirseler bile, tıkanıp kaldıkları noktaya “İşte sebeplerin bitişi.” deyip suratlarına çarpacağız.

Burada zihinleri bulandıran diğer bir mesele de, sınırlı düşünen insanoğlunun, ezel mefhumunu kavrayamayarak, maddeyi ezelî görmesi, daha sonra da, rakamlarla izah edilmeyecek bir geçmiş içinde, hiç olmayacak bazı şeylere olabilir ihtimalini vermesidir.

Bir kere ezel gelmiş zamanın sonu değil, o bir zamansızlıktır. Zamanlar, kentrilyon defa “kentrilyon” seneleriyle, ezel karşısında bir âşire bile olamazlar. Oysaki, sebeplerin teselsülünde bir esas olan maddenin bir başlangıcının bulunması bugün hemen herkes tarafından bilinip kabul edilen bir mevzudur. Elektronların hareketi, çekirdek fiziğindeki sır, devamlı radyasyon neşreden Güneş’teki esrarlı işleyiş ve termodinamik kanununun kâinat çapındaki geçerliliği, her şeyin bir sonu olacağına dair yıldızlar cesâmetinde ve güneşler parlaklığında bin bir mesajdır. Sonu olan her şeyin bir başlangıcının bulunması ise, üzerinde münakaşa yapılmayacak kadar açık ve bedihîdir.

Binâenaleyh her şey, başlangıçta varlığa mazhariyetiyle, Yaradan’dan bahsettiği gibi, sönüp gitmesiyle de O’nun evvel ve âhiri olmadığına delâlet etmektedir. Zira, başlangıcı olanın bir gün sonunun geleceği tabiî olduğu gibi, evveli olmayanın, âhiri olmayacağı da zarurîdir. Onun içindir ki bizler madde ve maddeden meydana gelen her şeye, bugün var olsa dahi, yarın yok olacağı nazarıyla bakmaktayız. Ancak, kâinatların tedricî olarak eriyip gitmesi, maddenin yavaş yavaş tükenmesi, çoklarını aldatabilecek mahiyette ve oldukça âhestedir. Ne var ki, yavaş da olsa, uzun bir geçmişten bu yana gelişip genişleyen dünyalar, bir gün büzüle-çekile mutlaka silinip gideceklerdir. Evet madde bugün var ise de, bir kısım pozitif neticelerin ışığı altında, başkalaşmaya doğru gittiğinden kimsenin kuşkusu yoktur. Şimdi bunu size, yine bir tren misaliyle anlatmaya çalışalım:

Farz ediniz ki, İzmir’den kalkan bir tren, “50-55” km ötede bulunan Turgutlu istikametine hareket etti. Hareket esnasında trenin hızı saatte “55” kilometredir. Buna göre, trenimiz bu mesafeyi ancak bir saatte alabilecektir. Bu hızla yarım saat kadar yürüyen tren, yolun geriye kalan kısmında hızını tam yarıya düşürür. Buna göre, yolun henüz kat edilmedik 27.5 kilometrelik mesafesi kalmıştır ki, hızını yarıya düşüren tren bu 27.5 kilometrenin ancak yarısını, yarım saatte alabilecektir. Bu tempoyla hareket eden tren yarım saat gittikten sonra yine hızını yarıya indirdiğini düşünelim; geriye kalan kısmın yarısını da yarım saatte kat edebilecektir. Böylece her yarım saatte bir hızını yarıya düşüren tren, âdeta hiçbir zaman Turgutlu’ya ulaşamayacaktır: ‘Aslında mesafeler bitecek ve varılması gerekli olan yere mutlaka varılacaktır. Ancak, bu tempo ile hareket edildiği sürece, insan hiçbir zaman oraya varamayacağını zannedecektir.

Bunun gibi, madde de bir çözülme ve inhilâle doğru gitmektedir. Bu birkaç milyon sene sonra dahi olsa mutlaka tahakkuk edecektir. Ve, Varlığı Kendinden olanın dışında her şey fenâ ve zevâl bulup gidecek, sadece O kalacaktır.

Netice, Allah bizzat var ve her şeyin yaratıcısıdır. O’na yaratılmışlık isnadı, Yaratıcı’yı yaratılandan ayıramama gibi bir düşünce sefaletidir. Bu türlü ürpertici bir tasavvuru ortaya atan zavallı münkirler, akıllı görüneyim derken, akılla nasıl bir tenakuza düştüklerinin farkında bile değillerdir. Evet bugün artık, birinin kalkıp maddeye, ezeliyet kesip biçmesi ve Zât-ı Ulûhiyeti inkâr etmesi oldukça garip ve garip olduğu kadar da bağnazca bir iddiadır.

Ne var ki, eşya ve hâdiselere gerektiği gibi nüfûz edemeyen bir kısım materyalistler, maddenin ense köküne inen çözülüp dağılmayı, atomun karşısına dikilen tükenişi, mânâ ve neticeleriyle sezip idrak edecekleri güne kadar düşüncelerinde hakikatsiz, beyanlarında yalancı olmalarına rağmen, bir kısım safderûn kimseleri aldatmaya devam edeceklerdir.

İşin doğrusunu, ilmi bütün eşyayı ihâta eden Zât-ı Ulûhiyet bilir.

Kelimeler

 Âşire: Saniyenin onda biri

Fena: Yokluk, yok olma

Ganiyy-i Ale’l-Itlak: Kayıtsız, sınırsız zenginlik sahibi Allah (c.c.)

Gayr-i mâkul: Akla uygun olmayan, saçma

Gayr-i mantıkî: Mantıksız

Habbe: Tohum, tane

Hezeyan: Saçmalama

Muhal farz: Olabileceğini kabul ederek, varsayarak

Nakzetmek: Hükmü bozmak, yok saymak

Müsebbibü’l-Esbab: Sebepleri birbirine bağlı icad eden, yaratan Allah (c.c.)

Nâmütenâhi: Nihayetsiz, sonsuz

Tedrici: Yavaş yavaş, azar azar

Tenâsüb-ü illiyet: Sebep sonuç uygunluğu

Termodinamik: Isı enerjisi ile kinetik enerji arasındaki olayları inceleyen fizik kolu

Teselsül: Art arda gelme, birbirini takip etme, zincirleme

 Zeval: Zail olma, sona erme

Allah Kâinatı Neden Yarattı ve Neden Daha Önce Yaratmadı?

Bu sorunun iki yönü var: Biri; kâinatın niçin yaratılmış olduğu, ikincisi ise neden daha önceden yaratılmadığıdır. Evvelâ, hemen arz edeyim ki, biz insanlar her şeyi kendi ölçülerimiz zaviyesinden ele alıyor ve ona göre fikirler imâl ediyoruz. Meselâ, biz bir şeyi yaparken lüzum hisseder öyle yaparız. Ve çok defa, kat’î zaruretlerle ancak harekete geçeriz. Böyle bir düşünce saplantısıyla, Cenâb-ı Hakk’ı da kendimize kıyas ederek öyle yapacağını zannediyoruz. Hâlbuki böyle bir soruyu tevcih ederken düşünmeliyiz ki; Allah birer eksiklik ve noksanlık olan bu türlü şeylerden münezzehtir.

 

“Allah, kâinatı niye yarattı?” sorusunu cedel yoluyla ele almak da mümkündür: Kimdir kâinatın yaratılmasından rahatsız olan? Bir insan gösterebilir misiniz ki; şu tohum atma, döllendirme, mahsûl alma ve bütün imkânlarını en iyi şekilde kullanarak mes’ut olma yollarını araştırmasın? Evet, bir kısım sıkıcı hâdiseler karşısında, aceleden verilmiş kararlarla, dünyaya gelişine pişmanlık izhar edenler, hatta hayatlarına kıyanlar vardır; fakat bunlar nedret ifade edecek kadar ehemmiyetsizdir. Yoksa, herkes “Var” olduğuna, hayata mazhariyetine, insan olarak bulunuşuna, pişmanlık şöyle dursun, şükranla dolup taşmaktadır. Rica ederim, çocuk olup kucaklarda bulunmaktan, delikanlılıkta iliklerine kadar varlığının neşvesini duymaktan, olgunlukta aile ve çoluk çocukla hemhâl olmaktan şikâyet etmek mümkün müdür? Ve hele ötelere inanan insanlar için… Bir de bu insan, bütün bir saadetin teminâtı olan ebedî bahtiyarlığın tohumlarını nemâlandırabiliyorsa, şikâyet etmek şöyle dursun; mutlak saadete açılan menfezlerin sırlı anahtarlarını keşfettiğinden ötürü çok çok memnun olacaktır.

Evet biz, bütün bunları vicdanlarımızda duyuyor ve kâinatı yaratan, bizi buraya getiren Zât’a, kalb dolusu şükranlarımızı arz ediyoruz.

Meselenin, kendi realitesi içinde izahına gelince: Bu kâinatın, büyük-küçük, canlı-cansız, rengârenk sanat eserleriyle süslenmiş; bitip tükenme bilmeyen bir “manzaralar resmî geçidi” ve bir meşher mahiyetinde, herkesi seyr ve tenezzühe sevk edecek cazibedârlık içinde hazırlanmış olduğu görünüyor.

Bu güzel manzaralar, bu fevkalâde süs ve ihtişamlar, bir sel gibi akıp giden hâdiseler üzerinde, bir iş ve ameli, o iş ve amele hâkim kudretli ve sevimli eli gösteriyor. Bizler, bu fiiller adesesiyle dalgalanan isimlere şâhit oluyor ve maşukuna visal aşkıyla koşan âşıklar gibi, bu çakıp çakıp göz kırpmaların, parlayıp parlayıp işaret etmelerin arkasına düşüyor ve kendimizi bizim için bir belirsizlik arz eden sıfatlar dairesi önünde buluyoruz. Şaşkın, yorgun ve alabildiğine arzulu… Kalbe açılan menfezlerle zâtîşeinleri takibe çalışıyor ve kendimizden geçiyoruz. Bir yükseliş ve urûc içinde cereyan eden bu yolculuk, eşya ve hâdiselerden tut tâ insan-kâinat münasebetlerine; ondan insanın Allah’ın isimleri, sıfatları dairesiyle alâkasına kadar çok geniş bir sahada cereyan etmektedir.

Şimdi, biraz da Yaratıcı’nın maksadı mevzuunda bir şeyler söylerken, bu idrak ve inkişâfı, bir avam anlayışı içinde takip edelim:

Meselâ, pek çok işte çok mahir bir sanatkâr düşünelim ki, bu sanatkârın mahir olduğu yönlerden bir tanesi de, güzel yazı yazma (hüsnühat)dır. Bu maharetiyle O, objektifi aşıyor, sübjektife başkaldırıyor ve inşa gücüyle kendini gösteriyor ve yine farzedelim ki, bu sanatkâr, aynı zamanda fevkalâde bir heykeltıraştır; birkaç çekiç darbesiyle en sert mermerlere âdeta canlılık getiriyor, dudağına tebessüm, yanağına gamze hâkkettiği suretlerle ayrı bir maharet izhar ediyor. Hüsnühat yönüyle alkışlanan sanatkârımız, heykeltıraşlığı ile de hakkında yazılan methiye ve takdirleri dinleyedursun, biz onun üçüncü bir kabiliyetini daha kurcalayalım:

Meselâ, sanat dehâmız aynı zamanda mahir bir dülger olsun.. cevize sanat ruhunu aksettiren, gürgene ölümsüzlük kazandıran, abanozu sanat ruhuyla dirilten üstün bir dülger.. Sanat ve sanatkârdan anlayan eller bu hususta da onu alkışlaya dursun, biz onun maharetlerinin bir başka yönüne daha bakalım:

Meselâ, şimdi de aynı zâtın mükemmel bir ressam olduğunu düşünelim. Fırçasının geçtiği yerlerde en güzel motifler, en şahane kombinezonlar sıralansın dursun ve bir-iki el hareketiyle insanı kendinden geçirecek şeyleri resmetsin… Daha bir sürü sanat sıralayabiliriz ki, ilâve edilen her yeni sanat, sanat-dehâmızın ayrı bir yönüne aydınlık getirmekte ve onu o yönüyle de tanımamıza yardımcı olmaktadır.

Şimdi, böyle bir sanatkâr, kabiliyetleriyle kendini göstermedikten sonra, onu bilmemiz mümkün olmayacağı gibi, bazı sanatlarını izhar etmemesiyle de, tam ve kusursuz bir tanımadan söz edilemeyecektir. Bu itibarladır ki, her istîdat, kendinde saklı kabiliyetleri izhar ve ilim planındaki varlıklara, haricî vücût giydirip teşhir etmek ister. Tohumdaki hayat ukdesinin uyanması, spermin var olma kavgasındaki aşk ve heyecanı, rutubet habbeciklerinin yağmur olmak için bin bir güçlüklere katlanmaları, hep bu görünme ve gösterme şevkiyle yapılan şeylerden değil midir?

Bunlar, hem bizde, hem de bütün varlıklarda bir zaafın, bir arzunun ve önüne geçilmez bir iştiyakın ifadesidir ki, zaten, aslından aksetmiş gölgeleri, bunun dışında da düşünemeyiz. Ama, asıl Sanatkâr’a gelince, O, kendi sanatlarında eksiklik ifade eden bu türlü ârâzlardan münezzehtir. Şurası unutulmamalıdır ki, aslın ne cilvesi, ne de cilvenin tertibi, kat’iyen gölgedeki gibi olmayacaktır.

Evet, bütün kevn ü mekânları dolduran rengârenk ve çeşit çeşit dalgalanmalar, bize bin bir isimden haber vermekte ve her isim bir sanat âbidesi üzerinde aydınlatıcı bir nur gibi, hünerli bir Zât’ın sıfatlarını tanıtmaya rehberlik yapmakta ve o gizli Zât’ın mesajlarıyla kalbimizi uyarmaktadır.

Büyük Sanatkâr, güzelliğin, envai ile kendi güzelliğini, nizam ve ahengin şiirimsi keyfiyetiyle irade ve kuvvetini, kalbin en gizli arzularına kadar her şeyi vermesi ile rahmet ve şefkatini ve daha bunlar gibi binlerce sıfat ve unvanlarıyla kendini bizlere tanıttırmak, hem de eksiksiz olarak tanıttırmak istemektedir.

Tabir-i diğerle O, geniş ilmindeki ilmî mahiyetleri, haricî vücutlarla sahneye sürüp, kudret ve iradesinin cilvesini göstermek; en hârika sanat eserlerini, şuurlu varlıkların idrak menşurundan geçirerek, zeminden semâya kadar bir hayret ve hayranlık, bir idrak ve takdir velvelesi uyarmak istiyor.

Demek mahir, hem binlerce fende mahir bir Sanatkâr, sanatlarıyla hârika istîdat ve kabiliyetlerini gösterdiği gibi, en yüce mânâsıyla, bu kâinatın Sahibi de, kendi sanat şe’nini göstermek için, bu muhteşem kâinat sarayını yaratmış…

Şimdi de, “Daha önce niye yaratmadı?” meselesine gelelim: Evvelâ “Daha önce” ne demek? “Şu kadar zaman, şu kadar sene de, neden daha fazla değil” demek istiyorsak; zaman kaydına giren sonsuz “evvel’lere dahi aynı sual vârit olacaktır. Meselâ, niye bir trilyon sene evvel yarattı da, yüz trilyon sene evvel yaratmadı? Bilmem ki, böyle bir sual ve itiraza, mâkul bir sebep göstermek mümkün olabilecek midir?

Şayet, “Niye daha evvel yaratmadı?” sözüyle, ezeliyeti, yani zaman kaydı altına girmemeyi kasdediyorsak, o husus varlığı kendinden olan Zât-ı Ecell-i Âlâ’nın kendine has sıfatı ve Zâtı’nın lâzımıdır. Yani O, O’ndan başkasına ait olamaz, başkasında ezeliyet bulunmaz.

Ancak, mahlûkatın Allah’ın ilmi içinde bir ilmî vücûtları vardır ki; istersek ona tasavvufî ifade ile “sabit ayn’lar, zılâl-i envâr” diyelim; istersek O’nu sadece plân ve proje gibi sınırlı ve mahdut şeyler olarak ele alalım; lizâtiha onlara ezeliyet atfetmek hata; bizim böyle bir hususu kurcalamamız da en azından; Allah’a karşı sû-i edep olacaktır.

Bizler, daracık kıstaslarımızla haricî vücut giymiş, şu cesetler ve ruhlar hakkında bir şeyler söylesek bile, bizim için gayp sayılan hususlar hakkında söz söylemek, en hafif mânâsıyla kendini bilmemezliktir.

Bütün kevn ü mekânlar, Kürsî’sine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesinde kalan ve Arş’ına nispeten de, Kürsîsi o hâle gelen, Arş-ı Azîm’in Sâhibi’ni, insan nasıl bilecek ki; O’nun Daire-i Ulûhiyetinin sırlarına tercüman olsun!..

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kendine has işlerine ve Zât’ına ayna olacak pek çok şey vardır. Evvelâ, mahlûkat yok iken de O, kendini bilir, eşyaya muhtaç olmadan kendine has işleri bilir; isimlerinde Zatî şe’nlerini görür, bilir isimler âleminde esirde, partiküller dünyasında ve nihayet atom ve büyük mürekkeplerde, isimlerinin cilveleriyle kendini bilir, bildirir ve şuurlu mahlûkatlarına da gösterir..

İlm-i ezelisinde ayrı bir bilme, isimler âleminde -bize göre- ayrı bir bilme; eterde ayrı bir bilme devam edip gider de, O’nda bir değişme olmaz. Zira O, İbrahim Hakkı’nın dediği gibi:

“Yemez içmez, zaman geçmez, beridir cümleden Allah, Tebeddülden, tegayyürden dahi elvan u eşkâlden, Muhakkak ol müberrâdır, budur Selb-i Sıfâtullah.” (İbrahim Hakkı, Ehl-i Sünnet İnancı, 5 ve 6. beyitler)

Biz bugün, O’nun neleri tertip edip sahneye sürdüğünü görüyoruz; ama, dün ne olduğumuzu ve yarın ne hâle geleceğimizi bilemiyoruz ve kestiremiyoruz. İlmî varlık ne idi? Ayân-ı sabite ne idi, ruhlar âlemi neyin ifadesi ve nebülozla-rın helezonik keyfiyeti, varlığın hangi muzlim noktasını şiirleştirip âhenge kavuşturuyor ve vuzuh getiriyordu? Bütün bunları bilemediğimiz gibi, yarınki “ukbâ” hayatıyla yine önüne ve sonuna bakacak, bu büyük bilmece karşısında: “Seni de şuûnatını da hakkıyla bilemedik ey Mâruf!”diyeceğiz.

Şayet, sözü biraz uzattı isem, bu türlü meselelerde ihtiyatlı olmak gerektiği için uzattım, hata etti isem, O’ndan bağışlanmamı dilerim.

Her şeyin en doğrusunu O bilir.

Cedel: Münakaşa. Galibiyet için çekişme. Diyalektik Zâtî şe’n: Zâta ait iş, hâl ve tavır.

M. Fethullah Gülen

İnsanın Esma-i İlahiye ile münasebeti var mıdır?

Soru: “İnsan yaptığı işte ne ölçüde esma-i ilâhiye ile münasebet halinde ise, neticede elde ettiği faydalar da aynı nisbette olacaktır” buyuruyorsunuz. İzah eder misiniz?

İnsan, esmâ-i ilâhiyenin bir nokta-i mihrakiyesi ve bir yörüngesidir. Bütün insanlar, “alâ külli hâl” Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine mazhardırlar. Ancak bu isimlerden bazıları, insanda “gâlip isim” olarak tecelli eder ve bu gâlip isim insandan insana da değişiklik arzeder.

Konuya ışık tutması açısından Efendimiz (s.a.s)’in “Ben enbiyâ-yı izâm arasında Hz. İbrahim’e benzerim; Hz. Ömer, Hz. Nuh ve Hz. Musa’ya; Hz. Ebu Bekir de Hz. İbrahim ve Hz. Mesih’e benzer” sözlerini örnek verebiliriz. Nebiler Serveri (s.a.s)’nin, kendisini Hz. İbrahim’e; Hz. Ömer’i, Hz. Nuh ve Hz. Musa’ya; Hz. Ebu Bekir’i de Hz. İbrahim ve Hz. Mesih’e benzetmesi; ahlâk, huy, karakter, yapı, duygu, düşünce ve insanlarla münasebet açısından milimi milimine bir benzetme demek değildir. Bu sözler, “Efendimiz (s.a.s), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer illa da birine benzetilecek olursa, bu şahıslara benzetilmelidir” mânâsını taşır. Benim burada esas vurgulamak istediğim farklılık, başta Kur’ân-ı Kerim olmak üzere, Sünnet-i Sahiha ve evliyaullahın ilham ve keşif kaynaklı ifadelerinde ortaya konmaktadır: Hz. İbrahim de haliliyet, Efendimiz (s.a.s)’de ise habibiyet hakimdir ki, bu da bize, nebiler dahil, Cenab-ı Hakk’ın her insanda farklı, gâlip ve hâkim bir isminin tecelli ettiğini göstermektedir.

Mevlânâ’nın dediği gibi, insanlar ve insanların içinde birer çiçek mahiyetindeki bu başyüce kametler, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ hazinesini aksettirir. Esmâ-i İlâhiye, kâinatın bağrında gizli bir definedir ve bu define, insanı bir damar ve kanal halinde Zât-ı Ulûhiyetin marifetine götürür. O kenzin bir ucu da, fihrist olarak insanın mahiyetine dercedilmiş bulunmaktadır.

“Sığmam dedi Hakk arz u semaya,

Kenzen bilindi dil madeninde.” (Hz. İ. Hakkı) mısraları

bu mânâyı ne güzel ifade eder!

Öte yandan insanda hâkim olan bu isimler, seyr-i rûhânî ile hükümlerini icra ede ede daha belirgin bir hale gelirler. Tasavvufî bir üslupla ifade edecek olursak, daha sonra hangi isim insanda hâkimse, o isme, mürebbi mânâsına o zatın Rabbi denir. Mesela, bir insanda “Cemil” isminin hâkim olduğu takdirde Cemil isminin terbiyesinde yetişen ve seyr ü sülûkünü tamamlayan insanın Rabbi, yani mürebbisi, Cemil ismi olur.

İnsanda hâkim olarak tecelli eden bazı isimlerin, insanın manevî terakkisi adına da birtakım hususiyetleri vardır. Örneğin “Vedûd” ismine mazhar olan zatlar, umumiyetle sekr içinde yaşar ve âdeta ellerinde İlahî aşk kâseleriyle kâinât meşherinde hep mest ü mahmur dolaşırlar. İşte bu hâl, o isme mazhariyetin bir ifadesidir. Sekir içinde yaşamak, mutlak büyüklük demek değildir. Her zaman onlardan daha büyük kametler olabilir; ancak, bahsini ettiğimiz insanlar, enbiya-yı izam gibi veya velayet-i kübrayı temsil eden Sahabe-i Kirâm gibi tam yakaze ve temkîn insânı değillerdir.

Zannediyorum, Hz. Ebu Bekir (r.a) kadar Allah Rasulünü seven ikinci bir insan yoktur. Oysaki, canından daha çok sevdiği Efendisi vefat ettiği zaman, o büyük temkin insanı, üzüntü ve kederden bayılıp kalması, kendini yerden yere vurması gerekirken, hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği, “Her kim Hz. Muhammed’e inanıyorsa -yani ölmez zannediyorsa- işte o öldü. Her kim de Allah’a inanıyorsa bilsin ki O, Hayy ve Bâki’dir” sözlerini söyleyerek, insanları temkine davet etmiştir. İşte bu durum bir temkin insanı olmanın ifadesidir. İnsan ağlayıp sızlayabilir, ama sürekli temkinli, dikkatli ve teyakkuz içinde olmak, ayrıca Allah’ın, her lâhza, her yerde hâzır ve nâzır olduğu şuuru ile yaşamak.. evet işte bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın, sadece kullarından bazılarına bahşettiği isimlerinin birer tezahürüdür.

Her insanın mayasında hâkim unsur olan bu isimler, tecelli ettikleri insanın benliğinde de bir ip ve bir hat gibi kendilerini hissettirirler. Bunu bazıları keşfen, bazıları da etrafındakilerle kendilerini mukayese ederek onlarla kendisi arasındaki farkı, kavrayabilir. Hiç olmazsa vicdanıyla sezebilir.

Evet, insan esmâ-i İlahiye ile münasebettardır. Onun esmâ-i İlahiyeye dayanarak, kendisinde hâkim olan ismi vird edinip her gün çekmesi, o insanın dualarının kabulüne ve manevi terakki adına ilerlemesine vesile olabilir.

İnsanın kendi mahiyetine konan esmânın hususiyetlerini, renklerini aşması mümkün değildir. İnsan, ister esmâya sığınsın, ister varlık içindeki tecellilerini değerlendirsin, o ancak bir yere kadar ulaşabilir.. evet herkesin bir arş-ı kemâlâtı, bir münteha noktası vardır. O, kabiliyetlerini kullanarak o noktaya ulaşınca, “artık benim ilerleyecek hiçbir şeyim yok, ben de müntehaya ulaştım” der.. der ve müntehaya ermiş olmanın haz, neşe ve zevklerini duyar. Kendi müntehasından başka müntehaların olup olmadığını da bilemediğinden, kendi zirvesinin zevklerini müntehiyâne bir hisle duyar. İnsanın cennetteki hali de böyledir. Orada herkes halinden memnundur ve hiç kimse şikayette bulunmaz. Burada sabır ve tahammülle elde edilmeye çalışılan mazhariyetler, orada mahiyetin açık olduğu terakkiyi sonuna kadar yakalamış olmakla elde edilir. Başı kendi arş-ı kemalâtının kubbesine değen bir insana, “mahlûkat içinde senden daha büyük var mı?” diye bir soru yöneltilse, “Ben çevremde görmüyorum. Şayet varsa benim bilmediğim âlemlerdedir.” şeklinde cevaplandınr. Çünkü o insan, kendi arş-ı kemâlâtının zirvesindedir. Onun için İmam Rabbaniye kadar gelen pek çok veli, kendini velilerin en büyüğü olarak görmüştür. Bu açıdan insanın, mazhar olduğu esmânın terakkisi ile de çok alâkası vardır.

İnsanın terakki adına vird-i zeban ettiği esmânın, yine onun, mahiyet, kabiliyet ve gerçek kimliği ve Allah tarafından onun mahiyetine konan renklerle çok alakası vardır. Mesela ben, ne kadar çok istesem de bir başkasının seviyesini yakalamam mümkün değildir. Çünkü o, doğrudan doğruya duru ve berzahsız esmâ-i İlahiye, sıfat-ı İlahiye ve şe’n-i Rububiyet’e açık bir insandır ve âdeta peyke binmiş gibi Allah’a yükselir. Bu hakikat, 24. Söz’deki Zühre, Katre, Reşha meselelerinde ifade edilmiştir. Zühre yırtılsa, dökülse ve parçalansa da güneşle olan münasebetini değiştiremez. Çünkü güneş, onun renklerinde istihale ederek kendisini ona hissettirir. Yine katre, ne yaparsa yapsın bir reşhanın güneşle münasebetini yakalayamaz. Çünkü o bir cisimdir ve onu, ancak gözbebeğinin içine alabilir.

Hasılı, esmâ-i İlâhi çok önemlidir ve kat’iyen ihmal edilmemelidir. Fıtratlarda hâkim olan isim tesbit edilerek o vird edinilmelidir. Susuzluktan yanmış ve kavrulmuş bir insan suyu nasıl yudumlarsa, esmâ-i İlâhi de öyle yudumlanmalıdır. Böylece her insan, manevî terakkisi adına adım adım yükselir ve kendi kemâlatının arşına ulaşır.

M. Fethullah Gülen

Kulluk şuurunda mükemmellik nasıl yakalanabilir?

Soru: Sohbetlerinizde sık sık kulluk şuurunda mükemmelliğin yakalanmasından bahsediyorsunuz. Bu ne demektir ve buna nasıl ulaşılır?

Tarih boyu hemen her yenilenme (tecdit) döneminde, kullukta mükemmelliğin yakalanması söz konusu olmuştur. Mükemmeli bulma, şahıstan şahısa, durumdan duruma değiştiğinden dolayı da bu, bir mânâda izafî kabul edilebilir. Ama mükemmel kulluk adına ille bir ölçü söylenmesi gerekiyorsa; bunu, emir ve yasaklara saygı ve sadakat dairesinde kalarak Allah nezdinden gelen vâridlerin insan gönlünde hissedilmesi ve kulluğun, nazarî bilginin üstünde keşfen ve zevken de duyulması şeklinde bir ölçü ile özetleyebiliriz. Aslında kulluk adına hepimiz yapılması gerekli olan şeyleri biliriz ama, onların zamanla kalbimizde inkişaf edip bir de zevken, keşfen kendini hissettirmesi meselesi vardır ki, bu tamamen, her şahsın bu hususta biraz kendini zorlamasıyla alâkalıdır. Kendilerini okumaya yanaşmayan insanların üzerlerindeki bu türlü vâridleri hissetmeleri de söz konusu değildir.

Meselâ, namaz nedir? Nezd-i Ulûhiyette ne ifade eder? Kalbte duyulması nedir? Evet kalbte kemmiyetsiz, keyfiyetsiz Zât-ı uluhiyet duyuluyorsa -Allah kelimesini bilhassa kullanmıyorum- evleviyetle en kâmil peygamberin, en kâmil ümmetinin en kâmil ibâdeti, hatta neredeyse iman derecesine yükseltilen namaz, kendine mahsus çizgileriyle insanın vicdanında duyulmalıdır. Bu ise ikinci bir bilgi veya bilginin marifete dönüşmesi ile mümkün olur. Allah hakkında “bir yaratıcı” vardır demek başkadır; zamanla ibadet ü taat, evrad u ezkârla aynı bilginin bir kalb kültürü haline gelmesi tamamen başkadır.

İnsanlığın yaratılışından gaye, insan-ı kâmil olmaktır. “Ve mâ halaktü’l-cinne ve’f-inse illâ liva’büdûn; Ben insanları ve cinleri ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”ayet-i kerimesinde, yaratılışın esas gayesi anlatılırken “ibadet” kelimesinin kullanılması mânidardır. İbadet deyince bizim ilk aklımıza gelen namaz, oruç, zekat, hac nevinden yaptığımız ameller olur. Oysa kelimenin iştikakından istifadeyle yapılacak bir tahkikle meseleye daha farklı yaklaşıldığında görülür ki, ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesi ve yaşanan bu yolun şehrah haline gelmesi demektir. Evet aynı güzargahta sürekli çalışan bir şoförün, o yolun hangi km.sinde kavis, viraj vs. olduğunu çok iyi bilmesi gibi insanın, kulluğu o şekilde duyması, yakından tanıması ve kulluk yolunun insanı şaşırtmayacak kadar işlek bir yol haline gelmesini sağlaması da çok önemlidir. Araplar bu hususu ifade sadedinde, ibadet kökünden gelen bir kelimeyi kullanarak “tarîkun muabbed; işlek yol” tabirini kullanırlar.

Burada, İbn-i Abbas “liyâ budûn” için “liya’rifûn; tanısınlar, marifete ulaşsınlar” şeklindeki tevcihiyle farklı bir noktaya dikkatleri çeker. Bu ibtidaî bir Allah bilgisi anlamının ötesinde o bilgi üzerine bina edilerek işlek hale getirilmiş bir kulluk yolu demektir. Evet kulluk bir yoldur; insan o yolda olmazsa O’na varamaz. Öyleyse varılacak yol da onun içindedir. Yani sebep zikrediliyor, müsebbep murad ediliyor; yol gösteriliyor, o yolla yürüdüğün zaman varacağın hedefe işaret ediliyor. Bu açıdan denebilir ki, ciddî kulluk yolunda olan bir insanın, marifet ufkuna ulaşması da tabiî hatta zarurîdir.

Diğer bir yaklaşımla, esas ulaşılması gerekli olan “liya’rifûn” ufkudur ya da o ufku, herkesin kulluğu derecesine göre duyup hissetmesidir. Bunu bir başka ifade tarzıyla, insanın önce kendi kulluğunu duyması, sonra Mabud-u Mutlak’ın, mabudiyete istihkakını bilip sürekli onun karşısında olduğunu hissetmesi de diyebiliriz. Bu konuda sunîliğe girilmemesi bir esastır. Efendimiz’in duyduğunu, Hz. Ebu Bekir’in duyması, Hz. Ebu Bekir’in duyduğunu Abdülkadir Geylani’nin duyması mümkün değildir. Muvakkaten Bediüzzaman’ın iç alemine nüfuz imkanı olsaydı ve namaz kılarken, Rabbin huzurunda neler duyduğu tesbit edilebilseydi, zannediyorum kendimizden utanırdık. Bereket Allah bize büyüklerin namazlarını duyurmamış!. Yoksa kendi namazlarımızı değersiz bulur, kaldırır bir kenara atardık. Onların namazı, mehabet altında, yerinde ezilme, yerinde eğilme, içinde boyunduruklar dönüyor gibi halden hale girme ve rengi-benzi atmalar içinde gerçekleşir. Onların bu derinlikteki kulluğu bir kahramanlık, başkalarının onları taklidi ise bir sahtekarlıktır. Bu gibi hususlarda artistliğe girilmemeli; herkes kendi olmalı ve karakterini sergilemelidir.

Yukarıda kişinin her lâhza kul olduğunu duymasının yanında, Hz. Mabud-u Mutlak’ın ve Mabud-u Mustahakk’ın o işe istihkakını da her lahza duyabilmesi demiştik. Bunu biraz açmak icap edecek; mesela, kıyamdasınız. Kıyamımı derinleştirme imkanım olsaydı Rabbimin karşısında, bana yakışan, hiç sesimi çıkarmadan bütün bir ömür böyle durmaktır. Bunu yapmam mümkün değil ama, yapsam bile birçok eksiklerim olduğu muhakkaktır. Bunca eksikliğe rağmen keşke, bir taraftan gözümün ucuyla bir nigâh-ı âşinâ kılıp kapı aralığından O’nu temaşa edebilsem, O’nu duysam, diğer yandan da o işi en kâmil mânâda eda etmeye çalışsam; işte o zaman belli ölçüde ona yönelmiş sayılırım.

Bir başka yaklaşım da; belki ben böyle çok kamilâne bir ubudiyet mülâhazam içinde ve tam bir kul olma şuuruyla Rabbimin huzurunda duruyorum ama, bu meselenin bana ait yanları çok su götürür ve kim bilir ne kadar eksiklerim var..? Burada önemli ayrı bir husus daha var ki o da kim ne kadar derin kulluk yaparsa yapsın, Allah’ın buna ve bunun çok üstünde istihkakının olduğudur. İşte insanın vicdanında bunu duyması kullukta kemalin bir başka buududur.

Rükîi da benzer mülâhazalarla rükûu gerçekleştirme.. ve bana ne kadar yakışıyor; her şeyin karşısında iki büklüm olması da Sana ne kadar yakışıyor… Keza secde de bana ne kadar yakışıyor ve Sana ne kadar muvafık… ve diğer rükünlerde de aynı mülâhazalar. Bunun, küçük bir emaresi de var; başını secdeye koyduğun zaman, başını kaldırmayla da memur olduğundan dolayı kaldırmaya yönelme hissiyle ancak kaldıracaksın. Yoksa hiç de başımı kaldırmak içimden gelmiyor. Eğil diyorsun, eğiliyorum; eğiliyorum ama, gerçekten eğilmesi gerekli olan Zât karşısında bir durumsa şayet bu, işte burada sonsuza kadar durulur. Fakat ne yapayım ki, Sen başını kaldır diyorsun, ben de ona uyarak kaldırıyorum. Aynen Efendimiz (s.a.s)’in namazdan kerhen ayrılıp hanımlarının yanına kerhen gitmesi gibi. Allah Rasulünün şu mübarek sözleri de bizler için yakalanması gereken bir hedeftir: “Sizin cismaniyetiniz ve bedeniniz itibarıyla hemcinslerinize karşı duyduğunuz şehveti ben, namaza karşı duyuyorum’..

M. Fethullah Gülen

Kulluk sırrı nasıl anlaşılmalıdır?

Cenâb-ı Hakk’a teveccühte, ibadet ve dualarda bir kulluk sırrı (sırr-ı ubûdiyet) vardır. Yani onlara yüklenen mânâları kul bilemeyebilir; ama sırf emredildiği için onların gereğini edâ eder ve böylece emre âmâde bir kul olduğunu gösterir. Kulluk vesilesiyle, kalbin, ruhun, hissin ve sırrın beslenmesi; Allah’a (celle celâluhû) teveccühü gibi maslahatlar hâsıl olabilir. İnsan biraz düşündüğünde bunlar dışında başka bir kısım hikmet ve faydaların meydana geldiğini de görebilir.

Mesela, zekâtın bir İslâm köprüsü ve fakir ile zenginleri yan yana getirici, ısındırıcı, nifak ve şikakı önleyici bir tedbir olduğu akılla anlaşılabilir. Haccın bir seyahat ve tenezzüh olarak insanı dinlendirdiği, ona yeniden kendine gelme fırsatı verdiği ve aynı zamanda onun âlem-i İslâm çapında bir kongre olduğu düşünülebilir. Oruçla, insan nefsinin itaati öğrendiği, bir nevi perhiz yaptığı ve sıhhat bulduğu neticesi çıkarılabilir.

Fakat bir mü’min ibadetlerini kat’iyen bu fayda ve maslahatlara bağlamaz. Çünkü o bilir ki, ibadetlerde “taabbüdîlik”; yani hikmet ve maslahatları ne olursa olsun, onları anlasın ya da anlamasın, nasıl bildirildi ve emredildi ise ona göre hareket etmek ve o emirde kendi aklının almadığı daha pek çok hikmetler olabileceğini düşünmek esastır. Zekat, oruç ve hacda olduğu gibi namazın belirli vakitlere tahsisi, rek’at sayısındaki farklılıklar, rükû, sücud ve kıyam gibi hususî hareketler için bazı hikmetler aklına gelse de mü’min, bunları her şeyden önce Rabb’imiz böyle emrettiği için bu şekilde yerine getirir ki, fıkıh metodolojisinde ibadetlerde gözetilen bu hususiyete “taabbüdîlik” denir.

Taabbüdî olan şeylerin önemli bir yanı şudur: Siz yaptığınız şeyle, ondan sonra Cenâb-ı Hak tarafından size lütfedilen şey arasında tenâsüb-i illiyet (sebeb-sonuç ilişkisi) prensibine göre bir münasebet göremezsiniz. Mesela, namaz kılarsınız, dünyevî-uhrevî, kalbî-ruhî, aklî-hissî öyle matluplarınız hasıl olur ki, bu nasıl oldu diye şaşırırsınız. Burada ince bir nokta vardır; taabbüdîlik, taabbüdîlik hesabına işler ve sizde sadece emredildiği için ibadet etme duygusunu geliştirir.

Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mucizelerini düşünürseniz, yerdeki bir parmağın kalkmasıyla kamer nasıl iki parça oluyor; parmağıyla işaret edince ağaç nasıl onun yanına geliyor; mübarek elini bir yemeğin üzerinde bir iki defa gezdirince o yemek nasıl bereketleniyor, on kişilikken yedi yüz kişiyi doyuruyor!… Bütün bunlarda tenâsüb-i illiyet prensibine göre, meselenin makul yanı olmadığından öyle anlaşılır ki Allah (celle celâluhû), hususî bir lütufta bulunuyor. Aynen öyle de, insan kendi ibadetleri ve onlardan hasıl olan neticeyi gördükçe; tavırları, davranışları, ruhî ve kalbî hayatı açısından lütuf ve nimetlere mazhar oldukça taabbüdîlik mülahazası da artar.

Ayrıca taabbüdîlik, kulluk vazifesinin arkasında hiçbir şey aramama ve amelleri sadece Allah’ın emrine bağlama duygusunu, Allah’a (celle celâluhû) halisâne teveccüh hissini meydana getirdiği için çok önem arz eder. Onun rıza ve hoşnutluğunu arama duygusunu besler. Hatta sadece farz ibadetlerde değil; insanın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatıyla alakalı vaz’edilmiş esaslarda da bir taabbüdîlik vardır. İnsan günlük hayatında yapageldiği işlerde ve muâmelâtta da sadece emredildiği için yapma niyetini gözetebilir. Âdiyât ve muâmelâtta akla, mantığa ve hikmete muvafık mânâların olduğu hususu daha çok görülse de, onlarda bile “emredilmiş olmaları”nı esas alabilir. Ve kul ister ibadetlerini, isterse günlük hayatta yapageldiği şeyleri, taabbüdîlik mülahazasına bağlı yaparsa, kendisini hâlisâne kulluk ruhuna alıştırmış olur. Bunu Üstad Hazretlerinin sözüyle irtibatlandırabilirsiniz: İnsan yaptığı bir kısım âdetlerini Allah rızası için yapar, onları sağlam bir niyete bağlarsa, mesela Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uyma niyetiyle onun gibi yer, onun gibi oturur kalkar ve her hareketinde ona benzemeye çalışırsa âdetlerini dahi ibadete çevirmiş olur.

Taabbüdîlik esasının temelindeki espri şudur: Cenâb-ı Allah hakikî Mâlik ve hakikî Mutasarrıf’tır; insanlar da onun kulları ve dolayısıyla mülküdürler. Mülk sahibi, mülkünde istediği tasarrufu yapar. Öyleyse, o bizim tavır ve davranışlarımızı belirlemede de “Mutlak Hâkim”dir. Bununla beraber, Allah (celle celâluhû) âdiyât içinde insanlara bir hilafet mânâsı vermiş, eşyaya müdahale etme hakkı tanımıştır ki, bu izâfî bir mâlikiyettir. İnsanlar, “Mutlak Hâkim”e, “Mutlak Mutasarrıf”a taabbüdîlik mülahazasıyla mutlak teslim ve tâbi olmalı; âdiyatta da eşyaya müdahale etme mevzuunda kendilerine tanınan izâfî ve nisbî hakkı kullanmalıdırlar. Ama bu hakkı kullanırken de bilmelidirler ki, asıl mal sahibi ve “Müsebbib-i Hakikî” Allah’tır.

Allah Teâlâ kâinatta âdât-ı Sübhâniye diyebileceğimiz, dâfia-câzibe (itme-çekme) kanunu, sürtünme kanunu, yerçekimi kanunu gibi bazı kanunlar yaratmıştır. Mesela, otlar ve ağaçlar toprakta kuvve-i inbâtiyesini bulduğu, güneşle temasını devam ettirdiği ve bir de suyla buluştuğu sürece büyür, gelişir ve verimli olur. Bitkilerin su vesilesiyle gelişip büyümesi, meyve ve ürün vermesi de Allah’ın bir kanunudur. Aslında sulamadan hasıl olacak neticeyi yaratan Allah’tır (celle celâluhû); ama onu bir sebep olarak halk etmiştir. Biz bu sebebi bilince devrin şartlarına, ilim, teknoloji ve idrakine göre değişik sulama usulleri geliştirir ve onları tatbik ederiz. Tohumu atarken, o tohumdan beklenen neticenin en azamî derecede hasıl olması için nasıl bir ekme metodu uygulamak gerekiyorsa onu arar, bulur ve uygularız.

Fakat daha tohumu atarken de “Benim yapıp ettiklerim sadece bir sebeptir. Ürünü verecek Allah’tır. Bunları büyütürse o büyütür. Bire iki verirse o verir. Fakat izzet ve azametine sebebleri perde yapar” deriz. “İzzet ve Azamet ister ki, esbâb perdedârı dest-i Kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve Celâl de ister ki, esbâb elini çeksin tesir-i hakikîden” mülahazasına bağlı kalırız. İşte böyle bir meseleyi dahi taabüdîliğe bağlayarak Allah’a (celle celâluhû) kulluk eder; o, bize izafî de olsa eşyaya müdahale hakkı ve imkânı verdiği ve bunu da emrettiği için sebepleri yerine getirirsek asıl kulluk şuurunu yakalamış oluruz.

M. Fethullah Gülen

Allah’ı anma ve duada ölçü nasıl olmalıdır?

Hak dostları evrâd u ezkâra (Kur’ân ve dua okumaya, Allah’ı anmaya) çok önem verirler. Her gün bir miktar Kur’ân okuma ve değişik dualarla Allah’a niyazda bulunmanın onunla irtibatımız açısından çok önemli olduğunu söylerler. “Her fert, kendi gücü nisbetinde bir şeyler belirlemeli ve onu her gün okumalıdır” derler. Üstad Hazretlerinin Mecmûatü’l-Ahzâb‘ı on beş günde bir hatmettiğini bir yakınından birkaç defa dinledim. O kitap üç cilttir; demek ki, ciltlerden her birini beş günde bir okuyor. Onca kitap yazma, te’lîf, tashîh, arkadaşlarıyla görüşme, yaşadığı ağır şartlar, hapishaneler, takipler, tevkîfler, tarassutlar, tehcîrler… Bütün bunlara rağmen evrâd u ezkârında hiç kusur etmiyor.

Bazıları “Duada mübalâğa etmemeli, aşırı gitmemeli” falan derler. Zannediyorum aşırı gitme meselesini Ubâde b. Sâmit’in oğluna yaptığı vasiyetteki ifadelerini yanlış anlayarak ortaya atıyorlar. O, dua ederken, mesela, bazılarımızın “Allah’ım! Şöyle bir cennet, yamacında şöyle bir köşk, köşkün yanından akan pırıl pırıl bir çay” dediği gibi, teferruata ait şeyler zikrediyor; ayrıntılara dalıyor. Bu sebeple Hz. Ubâde, “Oğlum, ben Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duada ifrattan sakındıran sözler duydum” diyor. O, ifratı (aşırılığı) meselenin keyfiyetiyle alâkalı detaylarla uğraşma şeklinde anlıyor. Yoksa, Cenâb-ı Hak “Ey iman edenler, Allah’ı çok anın, çok yâd edin” (Ahzab, 33/41) derken, bir insan sabahtan akşama kadar durmadan “Sübhanallâhi ve bihamdihî sübhânallahi’l-azîm” dese, yine duanın hakkını edâ etmiş olamaz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duanın sabah akşam yüzer defa söylenmesini tavsiye ediyor. Ümmü Seleme validemiz de taşları veya fasulye tanelerini yanına koyuyor ve onlarla sayarak her gün yüz defa söylüyor.

Birbirini tanıyan, bilen insanlar değişik gruplar halinde dua okuyabilirler. Mesela, Büyük Cevşen‘i birkaç kişi paylaşıp okuyabilir. Paylaşıldıktan sonra artık her insanın kendisine ayrılan bölümü okuması onun için gerekli olur. Yani “Allah’ı anma, zikretme hususunda ben her gün şu kadar bir şey yapacağım” diyen insan, üzerine bir sorumluluk almış olur ve bu sorumluluğu yerine getirmesi artık zarurîdir. İsteyenler Büyük Cevşen dediğimiz hizbi baştan sona kadar kendi başlarına da okuyabilirler. Fakat bir heyet halinde okuyunca, herkesin defter-i a’mâline o okumanın bütününden hâsıl olan sevap yazılır. Hakikî şahs-ı mânevî teşekkül edince herkes bütünün okuduğu kadar okumuş olur.

Bu hususta özellikle Mecmûatü’l-Ahzâb‘ın çok istifadeli olacağını düşünüyorum; çünkü o kitap, oldukça geniş ve pek çok velinin dualarından değişik bölümler ihtiva ediyor. Gümüşhânevî Hazretleri onları toplarken bugünkü ölçülerde tashîh etme imkânı olmamış. Üstad’ın eline de ondan geçmiş. O okuduğu yerleri kısmen tashîh etmiş. Keşke bir iki gayretli insan yeniden onun üzerinde çalışsa ve o kitabın elden geldiğince hatasız olarak basılmasına vesilelik etse.

O basıldıktan sonra duaya iştiyaklı mü’minler aralarında taksim ederler. Öyle bir metod geliştirirler ki, herkes farklı zamanlarda farklı yerleri okur. Mesela, bir ay boyunca şu bölümü okuyan insan, ikinci ay diğer arkadaşının yerine geçer. O üçüncü arkadaşın, o da dördüncü arkadaşın yerine… Böylece herkesMecmuatü’l-Ahzâb‘ın her yerini okumuş olur. Gördüğü duaların orijinal, yepyeni olması insanda ayrı bir heyecan uyarır. Mesela, Şâh-ı Geylânî’nin insanın gönlünde ürperti hâsıl eden duasını bile otuz gün üst üste okuyan biri, zamanla onu ilk gün okuduğu gibi duyamayabilir. Fakat bu duayı ikinci ay biraz bekletir, başka dualar okur, ona karşı içinde hâsıl olan ülfeti giderir ve bir müddet sonra tekrar o bölüme dönerse yine ilk defa okuyormuş gibi duyup hissedebilir. Benim ömrüm vefa eder mi bilemiyorum; ama istiyordum ki, ben de onu birkaç arkadaşımla paylaşıp okuyayım. Bunun nasip olmasını çok arzu ederim.

Bazen şu husus kafama takılıyor: İşin esası, bir kenara çekilip kimseye demeden dua okumaktır. Fakat burada “Ben de böyle bir kenarda dua okuyabilirim, kimseye ihtiyacım yok” gibi bir gizli bencillik var mıdır, bilemiyorum. Eğer varsa bu çok tehlikelidir. Bir başkası da “Ben kendim bir kenara çekilip dua okuyabilirim; ama arkadaşların dualarının arasında olursa benim dualarımın da kabule daha yakın olacağını umarım” düşüncesinde olabilir. Böyle bir yaklaşımla duanın hiç olmazsa bir parçası, yarısı veya çeyreğini arkadaşlarıyla beraber okur. Fakat bu ikincisinde de görünme, duyulma hissi bulunabilir. Bunların hepsi tehlikelidir. Dua öyle hâlis olmalı ki, ona hiçbir mülâhaza bulaşmamalı. Onun sağından solundan, altından üstünden, neresinden bakılırsa bakılsın şeffaf, saydam bir şey gibi hep Zât-ı Ulûhiyyet tecellîleri görülmeli.

Bazen de, mesela aynı camide namaz kılan insanlar birbirlerine “Gelin selef-i salihînden rivayet edilen şu duaları okuyalım. Mesela, bir gece kalkalım, iki üç saat sürse de on dokuz defa Fetih Sûresi’ni okuyalım” diyebilirler. Ama herkes içinden gelerek katılmalıdır böyle bir dua şirketine. Fırlamalı, kalkmalı yerinden… Bir hâcet namazı kılmalı; Büyük Cevşen‘i, Evrâd-ı Kudsiye‘yi, Sekîne‘yi okumalı. Arkadaşlarıyla beraber on beş yirmi dakika okuyorsa, sonra da kimsenin görmeyeceği, aklına herhangi bir mülâhazanın gelmeyeceği bir yere gitmeli, bir yarım saat de orada okumalı.

Evet, yalnız başına okurken “Bak, arkadaşlardan kaçtım, kendi kendime kimse görmeden yapıyorum, daha ihlâslıca oluyor” duygusuna kapılma veya “insanlar duysun, görsün” diye başkalarına sesini duyurma ve bu ikisinde de şeytana kapı aralama olabilir. Üstad Hazretleri, sesli okuyup insanlara duyurmayı İmam Gazalî’ye dayandırarak istihsan ediyor: “Ben önceleri sesli okuyordum; ama işin içine riya girer mi diye de endişe ediyordum. Sonra gördüm ki, İmam-ı Gazalî ‘Başkalarını uyarma ve teşvik etmeye matûf olunca mahzursuzdur’ diyor.” Fakat bütün bunlarla birlikte kalbimiz Üstad’ın kalbi de değil.

Cennetten içeriye gireceğimiz âna kadar bizim kalbimize her şey girebilir. Kırdaki, bayırdaki deliklerde yılan, çıyan arayacağına elindeki fenerini kalbine çevirmesi gereken bizlerin her hâlükârda çok dikkatli olması lâzımdır.

M. Fethullah Gülen

Allah Kainatı Bilinmek İçin mi Yaratmıştır?

Biz Allah’ı yarattığı mahlukatıyla biliyoruz, tanıyoruz. Öte yandan göremediğimiz şeyler gördüklerimizin milyonda birini bile teşkil etmiyor. Evet, siz bu dünyayı çok önemli görmeyin, gözünüzde çok büyütmeyin. “Galaksiler varmış, on trilyon senelik ömürleri varmış.. dev cüsseli güneşler varmış, bunlardan bazıları kendi enerjilerini tüketmişler.. en başta her şeyin mahiyeti bir hidrojenmiş, sonra helyuma dönmüş, hala da bu dönüşüm devam ediyormuş.. sönen, enkazı üzere çöken bir kısım dev cüsseler bazılarının kehanetlerine göre öbür alemin kapıları gibi kara delikler haline gelmiş…” Bütün bunlar doğrudur ve değişme, tebeddül, tegayyür dediğimiz şeylerdir. Ama bunlar, mesela galaksiler değil trilyon, isterse trilyon defa trilyon sene ömürleri olsun, ezel ve ebed karşısında bir sıfır ifade ederler sadece. Demek Cenab-ı Hak sıfır değerli bir zaman içinde bir çeşit kendini göstermek istemiş ve kainatı yaratmış ve onu mütalaa etmesi için de insanı yaratmıştır.

Bize kalırsa bunlar çok büyük bir projedir. Ama asıl önemli olan bu projenin insanı netice vermesidir. “Hakiki kainatın hikmeti / Dünyaya gele şu mükerrem insan hazreti.” Ama sonuç olarak hem bu muazzam kainat ve hem onun fihristesi olan insanın fani olmaları itibarıyla Sonsuz karşısında değerleri ancak sıfır nisbetindedir.

Evet. Biz ancak fizik alemi içindeki şeylere muttali olabiliyoruz. Hatta onların çoğundan haberdar bile değiliz bunca ilmi gelişmelere rağmen. Kara deliği de bilmiyoruz, ak deliği de. Geleceğin astrofizikçileri daha çok şeyler söyleyecekler ama ihtimal kainatın ömrü bile onları bütünüyle öğrenmeye yetmeyecek. Yıkılıp gideceğiz ve insanoğlunun merakı kursağında kalacak. Sonuçta da bunların hepsi o Sonsuz Kudret, Sonsuz Kuvvet, Sonsuz İlim karşısında bir zerre değerinde bile değildir. Zerre derseniz O’nun büyüklüğü karşısında bunlara bir yer vermiş olursunuz. Daha küçük bir şey bilemediğimiz için zerre diyoruz. Zerre malumunuz olduğu üzere atom demektir; veya partikül..

Öte yandan Allah’ın yarattığı alem fiziki alemden ibaret degildir. Mesela bir ruhaniler alemi var ve melekler var orada. Bunları, sayısını, mahiyetini, vazifelerini tam manasıyla bilmiyoruz. Cebrail’in ömrünü bilemiyoruz mesela; kainatların ömrünü aşacak bir ömre sahipse o Cebrail… O “lâhut burcuna çıkmış, Allah’tan merhaba görmüş” bir varlık. Bütün bunlar bizi aşar. Demek Cenab-ı Hak her zaman bu türlü tebeddülleri, tagayyürler içinde yuvarlanıp giden varlıklar arasında keyfiyeti bizce meçhul kendisini temaşâ ediyor. Yaratıyor, temaşa ediyor.

İnsan esfel-i safilin ile âlâ-yı illiyyin arasında seyahat eden bir varlık olduğu halde “mükerrem bir hazret” nasıl olabilir?

İnsan çelişkili bir varlık. Bir yanı Allah’a bakıyor, bir yanı da sürekli şeytana. O şeytanı aşıp Allah’a ulaşması gerekiyor. Aşamazsa Allah’a ulaşamıyor. Allah’a ulaşmayınca da şeytanın kucağına düşüyor. Aşma-ulaşma veya takılma-düşme söz konusu burada -Allah düşmeden muhafaza buyursun, ulaşmayla şereflendirsin-. İşte insan, gerek mahiyet-i insan gerekse O’na ulaşanlar adına kendisine hazret denilmeyi hak ediyor.

İnsanı şeytanın kucağına düşüren, küfür, dalalet ve nifaka iten bir çok sebep var. Kibir gibi, gurur ve ucub (insanın kendisini beğenmesi) gibi. Bunlar insanın inanmasına manidir. İnhiraf, yani yanlış inanma, yanlış görme, yanlış değerlendirme, yanlış bakma, yanlış yorumlama; öte yandan haddini bilmeme, başkalarına zulüm yapma inanmaya manidir. Çünkü bunlar insanın vicdanındaki o genişliği daraltıyor. Halbuki o vicdan mekanizması içinde Üstad’ın dediği gibi fuad var latife-i Rabbaniye var. Aynı zamanda his var, zihin var. Ama bu dediğimiz şeyler insanın vicdanıyla daralmasını netice veriyor. O zayıflayınca nefis mekanizması vicdan mekanizmasının yerine geçiyor. Böylece insana gerçek derinlik kazandıracak münasebetler kopuyor.

Bu türlü insanların inanması zordur. İnansa bile büyüme istidadı olmayan bodur bir ağaç gibi kalırlar. Onları ne kadar dindar olmaya zorlasanız, ne kadar terbiyeye tabi tutsanız, kibrini aşamazsa, haksızlıklardan sıyrılmazsa, zulmü terk etmezse, haddini bilmezse, Allah’a ait sınırların içine girerse inanması zordur.

İmana mani saydığımız hususlar içinde zulmün ayrı bir yeri var. Kur’an şirke (Allah’a ortak koşma) zulüm demiş. Çünkü zulüm bir nevi uluhiyet iddiasında bulunma demektir. İnsanlığın İftihar Tablosu “Ellezine âmenû ve lem yelbisû imânehum bi zulmin… – İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar…” (En’âm 6/82) ayetini okuyunca, Sahabe-i Kiram Efendilerimiz “Hangimiz var ki nefsine zulm etmemiş olsun?” diye sorar, Efendimiz de Hazreti Lokman aleyhisselam’ın oğluna nasihatında “…Yâ büneyye lâ tüşrik billâhi, inneş-şirke lezulmün azîm – Evladım! Sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk pek büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13) ayetini hatırlatarak meseleyi tavzih buyurmuştur.

Yukarıda saydığımız menfi hususlara bir de taklit ruhunu ekleyebiliriz. Yani atalarından aldığı şeyi hayatına geçirme ve yaşama meselesi. Atalarından körü körüne tevarüs ettiği şeyler kötüyse insanı bütün bütün dalalete sürükler. Saydığımız bu menfi vasıflar varsa bir insanda nefis bunları birer tezgah gibi kullanır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi vicdan mekanizması yenik düşmüş, nefis mekanizması öne çıkmıştır çünkü. Meydan ona kalmıştır ve şeytan, vicdanı kapanmış, enginliklere açılamamış bu insan üzerinde tasarrufta bulunur.

Aslında şeytanı helak eden de budur. Allah’a karşı haddini bilmemiş, küstahlık yapmıştır. Bakış zaviyesini ayarlayamamıştır o da: “Adem topraktan ben ateşten. Ateş toprak önünde eğilmez.” demiş; demiş ve baş aşağı devrilip gitmiş.

Şeytanın En Can Alıcı Silahı: Şehvet

Şehvet şeytanın en çok başvurduğu, en çok kullandığı bir tezgahtır. Mevlana’nın semaha kalktığı zaman irticalen söylediği, Zerkûb veya Hüsamettin Çelebi tarafından kaydedilmiş Rubailerinde anlattığı bir şey var: Mevlana orada şeytanla Cenab-ı Hakk’ı karşı karşıya getirip konuşturuyor. Diyor ki şeytan Allah’a; “İzzetine kasem ederim ki insanların hepsini şirazeden çıkaracağım. Ama onların bir dayanakları var, benim de olması lazım.” Allah “İstediğin kadar para, al kullan onu.” diyor. Memnun olmuyor, ekşitiyor yüzünü. “İstediğin kadar ömür.” diyor, yine yüzünü ekşitiyor. “İstediğin kadar güç, kuvvet.” yine ekşitiyor. “Şehvet” deyince, -Hazreti Mevlana diyor ki-, “Şeytan zil taktı oynadı o zaman.”

Şehvet şeytanın en büyük kozu denilebilir. Bana tarih boyunca şehvet mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş kaç tane babayiğit gösterebilirsiniz? Kalbi hiç inhiraf etmemiş, gözünün içine yabancı bir hülya girmemiş, kulağı o işin mahremini duymamış, o istikamette adım atmamış, el uzatmamış kaç babayiğit? Zira o şeytanın zil takıp oynadığı bir mesele. Allah Rasulu (sallallahü aleyhi vesellem) “Ümmetime bundan daha büyük bir imtihan, bir fitne vesilesi bırakmadım.” buyuruyor. Bizim sabah akşam yaptığımız dualar kişinin şehvetle imtihanı karşısında yaptığı duadır. “Böyle bir imtihanla karşı karşıya gelmeden Sana sığınırım!” demektir. Tek taraflı da değildir bu iş. Erkekler kadınlarla imtihan olurken, kadınlar da erkeklerle imtihan olur.

Şeytan hesabına olacak örgüler ve nakışlardan kaçmak gerek. Başka bir deyişle, örümcek ağına düşmemeli. Ağa düşmüş sinekleri görmüşsünüzdür: Çırpındıkça batarlar, daha perişan hale gelirler. Şeytanın ağı da öyle. O, ağına düşmüşlerin başında bekler; bekler ki kurtulamasın, çırpınsın ve çırpındıkça batsın. Bu sebeple insan potansiyel genişliğini kendi elleriyle daraltmamalı. Kevn ü mekanlara sığmayan, lâ mekanî (bir mekanla sınırlanmayan), lâ zamanî (zamana bağlı olmayan) mahiyetini daracık bir şeye, bir âna, bir lahzaya, bir bakmaya, bir öpmeye, bir daneye, bir lokmaya mahkum etmemeli. Unutmayın, bir kuşu kafese kıstıran şey bir dane hırsıdır. Nizami, Hazreti Adem’in yediği “yasak meyve”nin de buğday olduğunu söyler. “Hazreti Adem yeyince onu, benzi de buğday danesi gibi sapsarı kesildi.” der Mahzen-i Esrar’ında.

Demek asıl mesele şeytanın ağına düşmemek. Kur’an-ı Kerim diyor ki: “Yaidühüm ve yümennîhim… – Onlara vaadde bulunur ve onları boş kuruntulara sevkeder…” (Nisa 4/120) Hiçbir vaadini yerine getirmez o. Onun sözünün hikaye edildiği başka bir ayette açıkça diyor zaten: “…Ben de size bir şeyler vaad ettim, ama sözümde durmadım.” (İbrahim 14/22) Öyleyse insanı boş vaadlerle kandıran ve vaadini asla gerçekleştiremeyecek olan şeytanın ağına düşmemeye bakmalı.

Vicdan Genişliğini Yakalayan ve Koruyanlara Allah’ın Lütufları

Nesimi ne hoş ifade ediyor:

“Bana Haktan nida geldi Gel ey aşık ki, mahremsin Bura mahrem makamıdır Seni ehl-i vefa gördük Mekanım lâ mekân oldu Bu cismim cümle cân oldu Nazar-ı Hak ayân oldu Özüm mest-i likâ gördüm. Sonunda da der ki; Beni mesteyleyen daim O meyden Mustafâ gördüm.”

Yani öyle bir mey sunmuşlar ki içinde Muhammed Mustafa var. Bunlar vicdan genişliğine Allahın bir lütfudur. Allah hakedenlere bütün bunları hem de zırhı ile beraber lütfeder. O zırh ise “ubûdiyet-i kâmile-i tâmme-i dâimedir” (kamil manada, eksiksiz, sürekli ubudiyet).

Sonuç olarak şunu ifade edelim: İnsanın, vicdan mekanizmasını işlettip onu genişlettiğinde, fezalara açılma, göklerde tayaran etme, Esmâ aleminde, Sıfat aleminde dolaşma ve Nesimi’nin dediği gibi, “Hak’tan merhaba alma, melekten merhaba görme” potansiyeli varken, onun, şeytanın kabir gibi dar çukuruna girip müteselli olması akıl kârı mıdır? Allah insanı halifelik makamına layık görmüşken, onun o makama hiç yakışmayan tavır ve davranışlar ortaya koyması uygun mudur?

Öyleyse gelin o genişliği koruyalım. Şeytanın tezgahlarını işletmesine fırsat vermeyelim. Usul-ü fıkıh tabiriyle sedd-i zerâi’ye (henüz oluşmadan kötülüklerin önüne sed çekme) göre, ya da azimete göre davranalım. Bizi fitnenin, imtihan ve ibtilanın içine çekebilecek şeylerden fersah fersah uzak duralım. Gözümüze ilişen haram karşısında hemen tavır alalım, başımızı çevirelim. Böylece onun suretinin ruh dünyamızı kirletmesine izin vermeyelim. Hatta, bırakın gözümüze ilişmesini, bu ihtimalin olduğu yerlerde dahi bulunmayalım. Kısacası duracağımız yeri iyi belirleyelim ki o yer halifelik makamıdır. O halde Allah’ın bizi lütfuyla oturttuğu bu makama yakışır şekilde hareket edelim.

M. Fethullah Gülen

Allah’ı ne kadar zikretmeliyiz ya da zikir ne ölçüde olursa yeterli denebilir?

Zikir; anma-hatırlama, belli duaları belli bir sayı ve şekilde okuma, Allah’ı dil ve kalb ile yâdetme ve hayatı duyarak yaşayıp varlığın koridorlarında gezerken hemen her nesneden Allah’a ait bir mesaj alma demektir. Her ne kadar zikir dendiğinde, Esma-i Hüsnâ’dan bazılarını veya bir kısım duaları tekrar etme anlaşılıyorsa da asıl olan kalb ve latîfe-i Rabbaniye’nin bu hatırlama ve anmaya bağlanmasıdır.

Dille yapılan zikirde özellikle Cenâb-ı Hakk’ın isimleri tekrar edilmektedir. Bir mürşidin irşadı ve gözetiminde, o En Güzel İsimler’den bazıları belli bir sayıya göre söylenmektedir. Sayı mevzuunda Kitap ve Sünnet’te kat’i bir şey yoktur. Fakat selef-i salihinden bazıları, o mübarek isimleri ebced hesabındaki karşılıklarına göre çekmişlerdir. Meselâ, Allah lafz-ı celâlinin ebced karşılığı 66’dır. Zikir sırasında bu lafz-ı celâl’i bazıları 66 kez, bazıları da 66’nın katları adedince tekrar etmişlerdir. Bununla beraber, Esma-i İlâhî’den hangisinin sizin üzerinizde galip ve hakim olduğunu biliyorsanız, o isme devam etmenizi tavsiye etmişlerdir. Meselâ “Latîf” ismine mazhar olabilirsiniz. O zaman her namazdan sonra onu 129 defa söylersiniz; çünkü bizim bildiğimiz iki ebced hesabından birine göre Latîf ismi 129’a denk düşmektedir.

Zikir adına bazıları “Lâ mevcûde illallah” bazıları “Lâ meşhûde illallah” ya da “Lâ ilâhe illallah” ve bazıları da “lâ” dan sonra bütün esmâ-i ilâhîyi birden mülâhaza ederek “illallah” demişler ve böyle küllî bir şuur ve küllî bir mülâhaza ile “kelime-i tevhîd”e devam etmişlerdir. Tekyelerde zikir dendiğinde çoğunlukla “Lâ ilâhe illallâh” çekme anlaşılmıştır. Bu zikir “O’ndan başka Ma’budu bi’l-Hak, Maksûdu bi’l-istihkak yok, sadece O var.” manasını ifade etmesi açısından kamil bir zikirdir. Hemen hemen bütün değişik tasavvuf yolları veya tarikat versiyonları “Lâ ilahe illallah”ta birleşir, onu çeker, sonra da “Muhammedu’r-Rasulullah”la zikri bağlarlar.

Aslında zikir daha şümullü düşünülmelidir; yani anma, unutan bir insanın hatırlaması olarak değil de hatırlamanın sürekli olması, her fırsatta O’nu bir kere daha yâdetme ve bunun insan tabiatının bir yanı haline gelmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Bu zaviyeden namaz, oruç, zekat, hac ve tefekkür de bir zikirdir.

Meselâ namaz, zatında potansiyel olarak hatırlatıcı bir güce sahiptir. Kur’an-ı Kerim, “ve ekımi’s-salâte lizikrî – Beni hatırlamak için namaz kıl” (Taha/14) ayetiyle bu hakikati nazara verir. “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. İşte bu, (Allah’ı) ananlar için bir hatırlatmadır.” (Hûd/114) ayeti de bu hususu ifade eder. Bu ayetten anlaşılan şey, kılınan her namazın, yekün bir hasenat teşkil etmesi ve bu hasenatın seyyiatı silip süpürüp götürmesidir. Ayrıca ayet-i kerimenin sonunda, “Zâlike zikrâ li’z-zâkirîn – İşte bu, Allah’ı ananlar için bir hatırlatmadır” denilerek, namazın hatırlatıcı gücü bir kere daha nazarlara verilmektedir.

İşte zikri, Esmâu’l-Hüsnâ’dan bazı isimleri çokça tekrarlama, O’nu anma; hatırlamayı namaz, oruç gibi ibadetlerimizle sürekli hale getirme ve bu yâdetmeyi tefekkürle iyice derinleştirerek bütün benliğimize mâl etme çerçevesinde anlamak lazımdır.

Zikirde zirve nokta başta “Latîfe-i Rabbaniye” olmak üzere vicdanın bütün rükünleriyle Allah’ı yâdetmek, yâni varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek; enfüsî ve âfâkî yollarla varlığı ve varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; her zaman bir nabız gibi atan varlığın O’na şahitlik edişine dair mülâhazalarla oturup-kalkmak şeklindeki kalbî zikirdir.

Zikrullahın muayyen bir vakti yoktur. Zikretme, zamanın her diliminde serbest dolaşıma sahiptir ve herhangi bir hâl ile de mukayyet değildir. “Onlar Allah’ı ayakta, oturarak, hatta yan gelip yatarken de anarlar” (Âl-i İmrân/191) fehvâsınca ne zaman, ne de hâl itibârıyla zikrullah’a tahdid konmamıştır.

Ayrıca, Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “Yâ eyyuhe’llezîne âmenü’z-kürullâhe zikran kesîrâ ve sebbihûhu bükraten ve asîlâ – Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, sık sık anın. O’nu sabah akşam takdis ve tenzih edin” (Ahzâb/41-42) buyurmaktadır. Bu, bize gösterilen bir hedef, yakalamamız gereken bir ufuktur. Cenâb-ı Hakk’ı bize bahşettiği nimetler ölçüsünde anmaya çalışmamız gerekir. Ne var ki, hiç bir zaman Rezzâk-ı Kerîm’in nimetlerine gereğince karşılık veremeyiz.. veremeyiz zira, her gün binlerce defa O’nu ansak, nimetlerine şükretsek de bu Cenab-ı Allah’ın üzerimizdeki nimetlerine karşı çok az bir şükür sayılır. Çünkü “Ve in teuddû ni’metallahi lâ tuhsûhâ – Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız” (İbrahîm/34) fehvasınca O’nun sayılamayacak kadar çok nimeti vardır üzerimizde..

Salavât Getirmek

Burada istidradî (arasöz) olarak bir hususu da hatırlatmak gerekir: Peygamber Efendimiz’in (sav) mübarek nâm-ı celîli anılınca salavat getirmeyi bazıları vacip kabul ederler. Salavâtı ömürde bir kere söylemenin mutlak vacip olduğunda ihtilaf yoktur, fakat bazıları Efendimiz’in adı her anıldığında “Sallallahu aleyhi ve sellem” demeyi vacip sayarlar. Bundan dolayı da “Tahiyyât” tan sonra “Allahümme salli-Allahümme bârik” okumaya da “vacip” derler. Çünkü tahiyyât’ta “Eşhedu en lâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abdühu ve rasûluh” ifadesi vardır. Orada Efendimiz’in nâm-ı celîli geçtiğine göre arkadan salât u selam okunmalıdır.

Fahr-i Kainat Efendimiz’in (sav) varlığı, varlığımızın gayesini öğrenmemize vesile olmuştur. O, varlığın çehresini aydınlatan bir nur kaynağı, kainatın ille-i gayesidir. Kainat fabrikasının temel ürünü, en kıymetli meyvesi Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’dir. O’nun varlığı, bir yönüyle kainatın mebdeidir; taayyün-ü evvel bir çekirdek gibi O’nunla başlamıştır. Sonra bi’setiyle, vazife ve misyonuyla O, kainat ağacının meyvesi olarak da sonda gelmiştir. İsterseniz Nizamî gibi konuşarak şöyle diyelim; kainat şiiri O’nun adına bestelenmiştir. Hükmü bir kafiye gibi o şiirin sonunda gelmiştir. Öyleyse herşey O’na bağlanmaktadır.

Bu zaviyeden bakınca Efendimiz’e çok şey borçluyuz. Bundan dolayı, O’nun adı anıldığı her zaman salavât getirmeyi vacip sayanlar olmuştur. Fakat hiç kimse Cenab-ı Hakk’ın nâm-ı celîli anılınca, “Allah” denilince her defasında “celle celâlühû” gibi bir ta’zim ifadesi söylemeye “vacip” dememiştir. Neden? Çünkü, Allah Teâlâ’nın nimetlerinin altından kalkılamaz. O’nun her an üzerimize yağdırdığı nimetlerine o nimetler enginliğinde şükürle mukabele edilemez. Mesela, bir düşünce silsilesi farzedelim, altmış dakikalık bir saati düşünelim. Bunu evvela dakikalara ayıralım. Sonra saniyelere, sonra saliselere… sonra da âşirelere ayıralım. Âşirelerin içinde de Cenab-ı Hakk’ın lütuflarına, nimetlerine mazharız. Eğer hiç durmadan O’nun üzerimizdeki varlık, hayat, latife-i Rabbâniye, his, şuur, irade… gibi nimetlerini düşünsek ve bunların hepsine mukabelede bulunmak istesek; hiç durmadan, “elhamdu lillah, elhamdu lillah, elhamdu lillah..” desek yine de yetiştiremeyiz. Çünkü bu “elhamdu lillah”ı biz âşirenin içine sokamayız. Oysaki biz o âşire içinde de varız. Ne ile varız? Allah’ın bizi perverde ettiği nimetleriyle; O’nun bizi insanca donatması ve imana hazırlamasıyla, şuurumuzu açmasıyla varız.

Küçük Bir Sermaye

Öyleyse Allah zikredilir, Allah’a şükredilir, fakat yine de O’nun bütün nimetlerine mukabelede bulunmak mümkün değildir. Ancak biz elimizden ne kadar geliyorsa o kadarını yapmalı, ortaya koyduğumuzun azlığı şuuru içinde O’na dönerek, “Ci’tüke bi bidâatin müzcâtin, fe evfi lenâ Yâ Vefiy! – Ey herşeyin karşılığını tam olarak veren en Vefalı! Sana değersiz, çok küçük bir sermaye ile gelsem de, Sen onu tam kabul et ve bana öyle mukabelede bulun!” demeliyiz. Hani,Yusuf aleyhisalatu ve’s selamın kardeşleri HazretiYusuf’a: “Ci’nâ bi bidâatin müzcâtin, fe evfi lenâ’l-keyle ve tesaddak aleynâ – Biz değersiz bir sermaye ile geldik ama sen (lütuf ve kereminle) tahsisatımızı tam ölçek ver de parasını veremediğimiz kısmı da sadakan say.” demişlerdi. Biz de Cenab-ı Hakk’a, “Hiç bir şeye değmeyen, minnacık bir sermaye ile Sana teveccüh ettik. Sen Vefiysin, bizim bu pek küçük sermayemize çok büyük lütuflarla, ihsanlarla mukabelede bulunmak Senin şanındandır. Şanına sığınıyoruz.” demeliyiz.

Evet, biz Cenâb-ı Hakk’ı ne kadar anarsak analım yine de O’nun nimetlerine karşı şükür, hamd ve tesbih mukabelesini gereğince yerine getirmiş olamayız. Bu sebeple, daha önce hatırlattığım ayet-i kerimede, “Yâ eyyuhe’llezîne âmenü’z-kürullâhe zikran kesîrâ” denilip Allah’ın çokça anılması söylendikten sonra “ve sebbihûhu bükraten ve asîlâ” denilerek Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve takdis etme, O’nun noksan sıfatlardan müberrâ ve münezzeh olduğunu anlatma mevzûu nazara verilmektedir. Zaten biz de bunun için sabah-akşam “Sübhâneke Yâ Allah, teâleyte Yâ Rahman, ecirnâ mine’n-nâr, bi afvike Yâ Rahman” diyor; O’nu tesbih, takdis ve tenzih ediyoruz.

Böylece de, memur olduğumuz şeyleri elimizden geldiğince yerine getirerek bir yönüyle “çok”un misalini ortaya koymuş oluyoruz. Evet, dûn-himmet olmamalı.. “şu kadar yeter” denmemeli. Rabbimizi ne kadar anarsak analım yine de O’nun bize olan nimetleri karşısında zikir ve şükürde bulunamadığımız mülahazası hatırdan çıkarılmamalı.

Diğer taraftan, Cenâb-ı Hak, “Anın Beni ki anayım sizi!” (Bakara/152) buyurmaktadır. Yani biz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâdedeceğiz, O da bizi teşrîf ve tekrîmle anacak.. biz duâ ve münacâtlarla O’nu mırıldanıp duracağız, O da icâbetle bize lütuflar yağdıracak.. biz dünyevî işlerimizin arasında O’nu unutmayacağız, O da dünya ve ukbâ gâilelerini bertaraf ederek bizi ihsanla şereflendirecek.. biz yalnız kaldığımız dönemlerde de O’nunla dolup taşacağız, O da yalnızlıklara itildiğimiz yerlerde bize “Enîs u Celîs” olacak.. biz rahat olduğumuz zamanlarda O’nu dilden düşürmeyeceğiz, O’da rahatımızı kaçıran hâdiseler karşısında rahmet esintileri gönderecek.. biz O’nun yolunda ihlâslı olacağız, O da bizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek.

Allah (cc) ayetin devamında “veşkürû lî ve lâ tekfürûn” buyurmaktadır. Yani, “Beni anın; nimetlerimi, lütuflarımı anın, onlara karşı lâkayd kalmayın, görmezlikten gelmeyin; şükürle mukabelede bulunun, nankörlük etmeyin” demektedir. Acaba, ne yapsak ki körlük ve nankörlük olmasa? Ve ne yapsak ki, O’nu anmış sayılsak ve aynı zamanda O’nun tarafından da anılanlar sırasına girsek?

M. Fethullah Gülen

Ayette bahsedilen Allah’ın korumasını nasıl anlamalıyız?

Peygamber Efendimiz’e tebliğ emri verilen ayeti kerimede Allah’ın korumasından da bahsediliyor. Bu ayeti nasıl anlamalıyız?

Ayetin meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri muradlarına erdirmez.” (Mâide, 5/67)

Her şeyden önce, tebliğ vazifesi çok ciddi bir mesuliyet ve pek ağır bir sorumluluktur. Denebilir ki, peygamberlik pâyesine yükseltilmiş ve o pâyeye uygun bir donanımla yaratılmış bir insanın varlığının gayesi tebliğdir. Bu açıdan, bir peygamber “Ben başka işler de yapayım; bu arada risalet vazifesini de yerine getireyim.” demez/diyemez. Cenâbı Hak, bir insana iffet, fetânet, sıdk ve sadâkat, emniyet, güzel örnek olma, istikâmet, rabbânîlik, hasbîlik, ihlas, çok aşkın bir tebliğ kabiliyeti… gibi üstün kabiliyet ve istidatlar bahşetmiş, sonra da onu peygamberlikle şereflendirmişse, bu özel bir vazife için donanmış olmayı ve o peygamberin hususiyle o iş için yaratıldığını gösterir. Her peygamber bu özel donanımın farkında olarak yaşamıştır. Belki başlangıçta, kuşku, endişe, korku ve telaş hissi az da olsa duymuşlardır. Fakat işin içine girince artık görmüşlerdir ki, (tabiri caizse) bu işten kurtulma, bir kenara çekilme imkanı yoktur. Onlar için mecburi istikamet, risalet yolunda yürümektir.

İşte ayeti kerimede “Ey Peygamber! Rabb’inden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun.” Yani, “Senin konumun risalet konumudur. Peygamberlikle alakalı hususların gereğini tam eda etmediğin takdirde konumunun hakkını vermemiş olursun.” deniliyor. Ayeti böyle anlamazsak, hâşâ Kur’an’ın kelimelerinde haşiv (lüzumsuz ve fazlalık söz) var zannederiz. Her ne kadar meâl verirken, meseleyi belli kısaltma ve tasarruflarla ifade ediyorsak da ayetten asıl anlaşılması gereken “Eğer tebliğ vazifesinde bulunmazsan, tebliğini yapmamış olursun.” demek değildir; “Tebliğ vazifesinin bütün gereklerini yerine getirmezsen, konumunun hakkını, peygamberlikle donanmış olmanın hakkını vermemiş olursun.” demektir. Yani, “Sen bazı endişelerden tam tecerrüd etme ve bazı şeylere de im’anı nazarda bulunma konumundasın. Öyleyse, “Rabb’inin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel.” (Müzzemmil, 73/8) Burada seçimini her şeyi terk etmeye ve sadece Allah’a yönelmeye bağla.” demektir.

Bütün peygamberler gibi Rasûlü Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) da konumunun farkındadır.. farkındadır; ama vazife mahalli olan dünya pek müthiştir. İçinde yaşadığı toplumda ahlak öyle bozulmuş, çirkin huylar öyle yerleşmiş, kötü tavır ve davranışlar öyle tabiat ve adet haline gelmiştir ki, Üstad’ın tabiriyle, bu menfilikler o toplum fertlerinin kan ve damarlarına işlemiştir. Hazreti Bediüzzaman, Efendimiz’in (sav) büyüklüğünü meydan okurcasına nazara verdiği bir yerde şöyle der, “Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâyı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor. İşte, şu Asrı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’lArabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?”

İşte o devrin alışkanlıkları sigara tiryakiliği gibi de değildi. O insanların hepsi belli kötülüklerin morfinmanı, eroinmanı, alkoliği gibi olmuşlardı. Hastalık, ayrıldıkları zaman muvazeneleri bozulacak kadar bütün bünyelerini sarmıştı. Hani uyuşturucu müptelası insanları tutuyor, ellerini ayaklarını bağlıyorlar, o da başlıyor çığlıklar atmaya, yırtınmaya, dövünmeye.. o devirde her fert öyleydi. Alışageldikleri çirkinliklerden ayrılmak onları deli ediyordu. Allah Teâlâ, böyle bir ortamda bulunan Peygamber Efendimiz’e (sav) “Sen her şeye rağmen, sana sunulan mesajları tebliğ et.” diyordu. “Bu senin konumunun gereği.. her konum kendine göre bir duruş ister. Duruşunu çok iyi ayarlayamazsan, Seni o yüce konumdan mahrum ederiz.” mesajı veriyordu.

Diğer taraftan, getirdiği mesajlardan dolayı kendi kavmi, kabilesi ve en yakın akrabası bile Allah Rasûlü’ne (sav) düşman olmuştu. Mesela, Rasûlü Ekrem küçük yaşlarında Ebu Leheb’in evine gitmiş, hem Ebu Leheb ve hem de eşi Ümmü Cemil, Efendimiz’i kucaklarına almış, sevmiş, omuzlarına koymuş, cariyeleri Süveybe’den süt emzirtmişlerdi. Fakat, peygamberliğini ilan ettiği zaman Ebu Leheb ve eşi “eleddi hisam en azgın düşmanlar”dan olmuşlardı. Fert planında böyle olduğu gibi kabile ve ülke planında da Efendimiz’in etrafı düşmanlarla çevrilmişti. Dünyanın en güçlü devletleri bile meseleyi sezdikçe o işin karşısına çıkmışlardı. Çok erken bir dönemde, Efendimiz (sav) daha hayattayken, Bizans ordusu Medine’nin kapılarına kadar gelmişti.

Evet, içten ve dıştan mütedahil daireler halinde, çok korkunç düşman halkaları vardı O’nun etrafında. Bunların hepsinin stratejileri farklı, düşmanlıkları farklı, komploları farklıydı. Bir yerde, Efendimiz’in (sav) mübarek başına taş atıyorlar, bir yerde yemeğine zehir koyuyorlar, bir başka yerde kılıçları onu öldürmek için biliyorlar, aklahayale gelmeyecek komplo ve suikastlar hazırlıyorlardı. İşte, etrafı düşmanlar ve düşmanlıklarla çevrilmiş bir insan için asıl kaynağından bir teminat yerinde olacaktı. “O, teminata ihtiyaç duyuyordu.” demedim; bunu özellikle ve kasden söylemedim. “Böyle bir teminat zaruretti.” de demedim. Çünkü, Efendimiz’in mübarek yapısı bunları aşmaya müsaitti. Allah’ın izin ve inayetiyle, Allah’a (cc) tevekkül ve teslimiyetiyle O bütün menfilikleri aşabilirdi. Fakat, Efendimiz’e (sav) bir iltifat ve tesliye olarak “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.” (Maide, 5/67) buyurulmuştu.

Bu ayet müjde ediyordu ki, “Sen vazifeni yap, başkaları endişe duyabilirler; ama sen endişe etmemelisin. Allah’ın, seni koruyacağına dair va’di var. Sana el uzatmak, kötülük yapmak isteyenlere karşı Allah bütün yolları tıkar. Sana ulaşamaz düşmanların. Sana kötülük niyetiyle gelenler düz yollarda şaşırırlar. Allah seni ins u cinnin şerlerinden koruyacaktır.” Evet, Efendimiz (sav) zaten tevekkül içindeydi. O’nun teslimiyeti tamdı. Hatta o tefviz ufkunda dolaşıyordu. Cenâbı Hak sika adına O’na, “Sen esbâbın bütün bütün geçersiz kaldığı yerde bile Rabb’inin Seni yalnız bırakmayacağı mülahazasına sımsıkı sarıl.” dedi ve O’nda sika duygusunu tetikledi. Ve “sika kahramanı” olan Allah Rasûlü (sav), bu ayetin nüzulünden sonra, daha önce geceleri çadırını bekleyen sahabe efendilerimizi dahi aramaz oldu.

Rabb’ine karşı itimat ve güveni o kadar tamdı ki, Hicret sırasında mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş’in reisleri, mühim bir ücret mukabilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı göndermişler; takip edip Efendimiz’i (sav) ve yanındakileri öldürmeye çalışmasını istemişlerdi. Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebu Bekri Sıddık ile beraber mağaradan çıkıp giderken Sürâka’nın geldiğini görmüşlerdi. Hazreti Ebu Bekir, Peygamberimiz’e (sav) zarar gelmesinden endişe etmişti. İşte o anda Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm mağarada, kendisini takip edenler girişe kadar gelip az eğilseler görebilecek kadar yaklaştıkları bir anda dediği gibi, “Lâ tahzen innellahe meanâTasalanma! Allah, bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40) demişti. Sürâka’ya bir bakmış; o anda Sürâka’nın atının ayakları yere saplanıp kalmıştı. Sürâka, tekrar kurtulmuş, yine takip etmiş; ama atının ayakları yine saplanmış ve saplandığı yerden de duman gibi bir şey çıkmaya başlamıştı. O vakit anlamıştı ki, ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki ona ilişsin. “Elaman” demiş; Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm da aman vermiş ve “Git, öyle birşey yap ki başkası bizi takip etmesin.” demişti.

Aslında Cenabı Hakk’ın Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatında gösterdiği her şey, kıyamete kadar davayı nübüvvetin varisleri için de birer örnek ve daima müracaat edilecek bir misaldir. Kur’anı Kerim’de diğer Enbiyai İzam’ın hayatlarından değişik tablolar birer örnek olarak gösterilmiştir. Mesela, Mümtehine Sûresi’nin dördüncü ayetinde meâlen “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda size güzel bir örnek vardır: Hani onlar hemşehrilerine şöyle demişlerdi: Bizim, ne sizinle, ne de Allah’tan (cc) başka ibadet ettiğiniz şeriklerinizle hiç bir ilişiğimiz kalmamıştır. Siz Allah’ın (cc) tek İlah olduğuna inanmadıkça, biz sizi reddediyor, bizimle sizin aranızda ebedi olarak düşmanlık ve nefret meydana geldiğini ilan ediyoruz. Ne var ki İbrahim’in babasına: “Senin için Rabb’imden mağfiret dileyeceğim. Bununla beraber, Allah’ın senin hakkında dilediği hiç bir şeyi önlemem mümkün değildir.” demesi başka. Onun ve beraberinde olanların duası şudur: “Ey Yüce Rabb’imiz, yalnız sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) denilmektedir. Hz. İbrahim ve ashabının hali, Ashabı Kehf’inki gibi bir baş kaldırma, küfre karşı bir tavır ortaya koymadır. Daha pek çok ayette bu türden örnekler vardır ve onlar sayesinde müminlere belli yol işaretleri gösterilmektedir.

Fakat, o peygamberlerin sergüzeşti hayatlarını isabetli anlayabilmek ve onları doğru değerlendirebilmek için Hakikatı Ahmediye çok iyi bilinmelidir. Efendimiz’in (sav) temsili gezgözarpacık gibi kabul edilip meseleye o zaviyeden bakılmazsa diğer peygamberlerin hayatları vesilesiyle verilen örnekler de doğru anlaşılamaz. Mesela, Hz. Musa’nın kaçması çok farklı yorumlanabilir. Fakat, Hz. Muhammed (sav) ve O’nun mübarek temsili gezgözarpacık gibi kullanılır ve ancak bir hicret penceresinden o kaçışa bakılırsa mesele doğru anlaşılır. Seyyidinâ Hz. Davûd’u doğru yorumlama da, Seyyidinâ Hz. Mesih’i yanlışsız okuma da o sayede olur.

Öyleyse bizim için Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Salih… (as) efendilerimizin hayatında çok önemli dersler vardır. Fakat bizim, bu derslerin adeta bir dantela gibi işlenmiş olmasını, ruhumuz, vicdanımız, hissimiz, bütün zâhir ve bâtın latifelerimizle kabul etmemiz ve onları doğru değerlendirmemiz Hz. Muhammed (sav) kaneviçesini bir model olarak kullanmamıza bağlıdır. Bu açıdan, bizim için isterseniz eski mantıkçıların sözüyle diyeyim evvelen ve bizzat, birinci dereceden örnek, muktedâ bih ve rehberi ekmel Hz. Muhammed’dir. Ondan sonra diğer peygamberlerden de dersimizi alırız; ama O’nun vasıtasıyla alırız. Yani, aramızda O vardır. O’nun yorumuna, O’nun seslendirmesine göre onları değerlendirir ve onlardan istifade ederiz.

Evet, sözü tekrar esas mevzumuza getirecek olursak, Efendimiz (sav) bizim için bir örnektir. Tebliğ vazifesini yaparken Allah’ın korumasına mazhar olması yönüyle de bizim için bir misaldir. Eğer, biz de kendimizi bazı kimselere bir şeyler anlatma konumunda hissediyorsak, belli ölçüde de olsa bize verilmiş bir kısım nimetlerin farkındaysak, işte bu farkındalığın hakkını vermemiz lazımdır. Mesela, siz güzel konuşuyorsunuz. Yani, maksadınızı dini mübini seslendirme adına çok rahatlıkla ifade edebiliyorsunuz. Bir arkadaşınız da kalemi eline aldığı zaman, makâsıdı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, çok rahatlıkla yazabiliyor ve hüsnü kabul de görüyor yazdıkları. Şimdi bunlar birer ilk mevhibedir. İlk mevhibeler, Allah’ın lütfu ve ihsanıdır. Bu ilk mevhibeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de anlatma, yazma, ifade etme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır. Ve dolayısıyla şöyleböyle donanımınız varsa, o donanımınızla siz de kendi konumunuzun hakkını vermeye çalışıyorsanız, sizin de bazı kimselerden kötülük görmeniz her zaman mümkündür, muhtemeldir.

İşte, Üstad’ın “Kadeşlerim biz inayet altındayız; Allah’ın izni ve keremiyle onların elleri bize ulaşamayacaktır.” dediği gibi siz vazifenizi hâlisâne yapmaya çalışırsanız Allah (cc) sizi de eşrârın şerrinden, kötü niyetlilerin entrikalarından siyanet edecektir. Bu koruma va’di, Efendimiz’i (sav) “sika”ya ulaştıran bir iltifat olarak telakki edilmesine karşılık, bizim için tam bir teselli kaynağıdır, çünkü bizim ona ihtiyacımız var. Biz öyle bir teselli ve koruma sözüne muhtacız. Ne ölçüde muhtacız? Tam tevekkülü elde etme, teslimiyete ulaşma adına muhtacız. Çünkü biz zayıfız. Donanımımız, Efendimiz’in (sav) katlandığı o büyük sıkıntılara, dert ve çilelere katlanmaya müsait değil.

Bakın o hususi donanımlı İnsanlığın İftihar Tablosu’na.. Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden, tâ O’nun yanına kadar gelerek, yalın kılıç elinde olduğu halde, Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma, “Şimdi seni elimden kim kurtaracak?” diyor. Adeta kainatı ihtizaza getiren bir ses duyuluyor, “Allah!..” Efendimiz’in (sav), cesareti ve mehîb sesi karşısında Gavres, iki omuzu ortasına gaibden bir darbe yemiş gibi kılıç elinden düşüyor, yere yuvarlanıyor. Allah Rasûlü, kılıcı eline alıyor, “Ya şimdi seni benden kim kurtaracak?” diyor. Ama onu cezalandırmıyor, affediyor. O adam kabilesinin yanına gidince herkes hayrette kalıyor. “Ne oldu sana? Niçin bir şey yapamadın?” diyorlar. O şöyle cevap veriyor: “Ben şimdi insanların en hayırlısının yanından geliyorum.” Evet, bir insanın güçlü olduğu zaman affedici olması çok mühimdir. Allah Rasûlü (sav), güçlü olduğu anın hakkını da veriyor. Elinde güç ve güce ait imkanlar olmadığı zaman da Asıl Güç Kaynağı’na dayanıyor. Hemen “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” cephanesini harekete geçiriyor.

İşte bu hadise de gösteriyor ki, O’nda tevekkülün çok çok üstünde bir sika ufku vardı ve söz konusu ayet O’nun için sika ufkunda bir beyandı. Ama onu, bizim için tevekküle bir çağrı sayabilirsiniz. “Allah’a tevekkül edin, korkmayın. Allah kefil olarak size yeter. Yardımcı arıyorsanız Allah size yeter. Dost isterseniz Allah yeter.” demektir. Evet, biz de Allah’ın (cc) ihsan ettiği ilk mevhibeleri iyi değerlendirir, sorumluğumuzu yerine getirirsek mutlaka bizim önümüze de engeller konacaktır. Dert, sıkıntı, çile ve mukaddes ızdırap bu yolun kaderidir. Fakat unutmamalıyız ki, biz Allah’ın görüp gözetmesi altındayız; O’nun inayet, riayet ve kilaeti altındayız. Elverir ki biz, O’na karşı itimadımızı tam tutalım. Bir de, o riayet çerçevesi içine girme konumunu koruyalım. Yani, eğer özel bazı kimseler oraya alınıyorlarsa, mesela vefalılar, sadıklar, tebliğe kilitlenmiş ve adanmış insanlar, günaha karşı tavır koymuş babayiğitler… o daire içine alınıyor, onlara siyanet, inayet, riayet ve kilaet vadediliyorsa, biz de o vasıfları üzerimizde bulunduralım. Eğer, o mevzuda başımıza bir şey geliyorsa, hıfzı ilâhîyi görmüyor, hissetmiyorsak, o bizim kusurumlarımızdan, olmamız lazım geldiği gibi olamayışımızdandır.. zırhımızda bir delik açıldığından, temrenimiz kırıldığından, sadağımızda ilâhî inayeti avlayacak bir ok kalmadığından dolayıdır.

Bu açıdan iki şeye çok dikkat etmemiz lazımdır: Birincisi, o dairei kudsiye içine girebilmek, yani, ihlas dairesi içinde ihlaslılar, sadıklar, vefalılar ve adanmışlarla beraber olmak; ikincisi, Allah’a (cc) çok güvenmek, çok itimat etmek ve üzerimize düşen vazifeyi mutlaka yapmak.

Bediüzzaman Hazretleri, sohbetimize mevzu olan ayeti kerimenin Efendimiz’in (sav) ve Kur’an’ın mucizelerinde olduğunu ifade eder. Bu faslı da şimdilik, onun sözlerine kulak vererek bitirelim: “Evet, Rasûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir taifeye, bir kavme, bir kısım ehli siyasete veya bir dine, belki umum padişahlara ve umum ehli dine tek başıyla meydan okudu. Halbuki onun amcası en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken, yirmi üç sene nöbettarsız, tekellüfsüz, muhafazasız ve pek çok defa suikaste maruz kaldığı halde, kemâli saadetle, rahat döşeğinde vefat edip Melei Âlâya çıkmasına kadar hıfz ve ismeti, “Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır.” (Maide, 5/67) ayetinin ne kadar kuvvetli bir hakikati ifade ettiğini ve ne kadar metin bir noktai istinad olduğunu, güneş gibi gösterdi.”

M. Fethullah Gülen

O’nun Kapısını Ne Kadar Çaldık?

Yağmur damlaları, rahmet ufkundan dökülen merhamet katreleri olarak iniyorlar ufkumuza. Üzerlerinde muhabbet ve şefkat mührü var. Bundan dolayı, yağmur damlalarının yere iniş anını ganimet bilip, duaların kabul olacağı rivayet edilen o esnada gönülden yakarışa geçmek lazım. Bizim için en önemli dua, hatta kendi kurtuluşumuzu istemekten de önemli olan dua, “Allah’ım! Yüce adını dünyanın dört bir tarafında duyur! Gönüllerimizi ve dünyadaki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’an’a ve ihsana aç! Bu yolda bizleri de istihdam eyle.” niyazıdır. Bu sebeple biz, semadan süzülen her damlayla beraber yeryüzünü teşrif eden meleklerin kanadına bu duayı takıyoruz.

Bugün alemi İslâm’ın mazlumiyet ve mağduriyetini, yüreğimde hicran, gözlerimde kan, seyrediyorum. Müslümanlıklarından dolayı kötü muamelelere maruz kalanlar ya da toprak meseleleri ve istiklal mücadelesi gibi değişik sebeplerden dolayı zor günler yaşayanlar konferanslar tertip ediyor, seslerini duyurmaya çalışıyor, uluslarası arenada destek bulmaya uğraşıyor ve başka toplumlardan yardım istiyorlar.

Fakat, maalesef, Haremeyni Şerîfeyn gibi bazı yerlerde, Südeysî gibi bazı insanların hutbede ve namazın kunutunda yaptıkları dualar hariç, o mağdur, mazlum ve mahkumların onca değişik esbâba tevessüllerinin yanında gönülden, yüreklerini çatlatırcasına “Allah” dediklerine şahit olmadım. Bu sözümü bir kınama kabul etmeyin, ne olur. Ben de Müslümanım elhamdulüllah; acı çeken insanların ızdırabını en az herkes kadar ben de vicdanımda duyuyorum. Ama bir nefis muhasebesi kabîlinden, müminlerin bir eksiğini ifade etmeye çalışıyorum. Sui zan da etmiyorum. Mutlaka dua edenler, gözyaşı dökenler vardır; fakat, onların sayısı ne kadardır acaba? Eğer, masum çocuklar bile katledilirken biz sıcak çayımızı rahatlıkla yudumluyorsak, gönlümüzün bir tuğlası düşmüş değil midir?

Başörtüsü meselesinde de böyle değil mi? Siyasilere yaptığınız müracaat kadar, işin sahibine ağlayıp sızlandık mı hiç? Siyasi mücadele işin bir yanı. Bu bazen iradelerimizi aşan zorluklar içerir. Ama geceler boyunca başlarımızı yere koyarak, “Allah’ım, hangi günahımızdan dolayı bizi böyle te’dip ediyorsun? ‘İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edeceksin Allah’ım!’ (A’raf 7/155) deyip içimizi döktük mü yeterince.

Değişik siyasi platformlarda meselenin çözüleceği, falanın filanın tavassutu ile problemin aşılacağı zannediliyor. Ehli dünyanın kriterleriyle meselelere bakılıyor; hatta onlar taklid edilerek “ağlayıp, sızlayacaksın da ne olacak?” deniliyor. Oysa, müminin en önemli güç kaynağı ve sığınağı “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” inancı ve ikrarıdır. Bu inanç ve ikrar, “cennet hazinelerinden bir mücevher” ve Azîz u Kahhâr’ın kuvvetini, kudretini itirafın ifadesidir. Öyle bir kapıya dayanmayınca müminlerin başa çıkabileceği hiçbir problem yoktur. Alvar İmamı’nın sözlerini çok tekrar etmişimdir; O şöyle der:

“Sular gibi çağlasan Eyyub gibi ağlasan Ciğergâhı dağlasan Ahvalini sormaz mı?”

Rica ederim, biz O’nun kapısında sular gibi çağladık, Eyyub Nebi gibi ağladık da kapı açılmadı mı, yüzümüze bakılmadı mı? Gönlümüzden bir yanık kokusu yayıldı da “bu da nedir?” diye sorulmadı mı?” Ben İslâm dünyasında O’na ilticayı görmüyorum; ama belki de ben göremiyorumdur; belki dertliler, yüreği çatlarcasına O’na el açanlar vardır da ben göremiyorum..

Ne var ki, dualar külliyet kesbedince kabule karîn olur. Münferit bazı kimselerin ağlayıp sızlaması umumun dertleri için yeterli değildir. Duanın külliyet kesbetmesi için icabında bazı dua ve virdler bölüştürülerek uzun süre okunur. Ahdi Atik, Hz. Davud’un yirmi beş sene fasılasız dua edip ağladığını anlatır. Ustûre kitaplarında, O’nun gözyaşlarının aktığı yerlerde otlar yeşerdi denir. Bu, mübalağa adına söylenmiş bir sözdür; ama Hz. Davud’un bir isnad karşısında çok ağladığını gösterme açısından önemli bir örnek teşkil eder.

İşte, eğer, alemi İslâm’a ait dertler bizim de dertlerimizse, gözyaşlarımızla çimler bitmeli. “Allah’a sığınma” mülahazası gönüllerimizde güç kazanmalı. Her şeyden önce, mümin gönüllerin inanç problemi aşılmalı. Hepimiz yürekten inanmalıyız Rabb’imize.. inanmalı ve bir kere daha O’na yönelmeliyiz.

Cenâb-ı Allah, “Ey îman edenler! Siz kendinize bakın, siz doğru yolda iseniz, herhangi bir sapkın kimse size zarar veremez…” (Mâide, 5/105) buyurmaktadır. Siz seçiminizi hidayet istikametinde kullanmış iseniz; hidayet, tabiatınızın bir derinliği haline gelmişse ve Allah’a hakkıyla kul olmaya çalışıyor; başkalarını da aynı kulluğa çağırıyorsanız, hiç kimse zarar veremez size. İşte o zaman inayet, riayet ve himaye altındasınız demektir. Çünkü, “Hasbunallâhu ve ni’mel vekîlAllah bize yeter; O ne güzel vekildir.” şuuru konuşunca bütün vekillerin dili bağlanır.

Eğer, biz emanette emin insanlar isek, Allah (cc) O’nun adına yaptığımız şeyleri niçin yıksın ki!.. Problemlerin kaynağını önce kendi nefsinde aramak inanan bir insanın şiarıdır. Öyleyse, biz her şeyden önce, o emanete adanmış birer ruh, emre amâde ve elleri daima göğsünde birer gönül eri olabildik mi, ona bakmalıyız!..

M. Fethullah Gülen

Allah’ın sevgisini kazanmak için neler yapmalıyız?

Aslında Allah sevgisini kazandıracak işleri burada tek tek saymaya imkân yoktur. Ancak genel olarak şöyle bir ölçü verebiliriz. Onun emirlerini yapıp, yasakladıklarından da kaçınmak Allah’ın bizleri sevmesi için en güzel ölçüdür. Yani bizlere emretmiş olduğu ibadetlerin her biri (namaz, oruç, zekât, Allah Resulü’ne itaat, ana-babaya iyilikte itaat,  akrabaya yardım, fakirlere sadaka vermek, insanlara karşı güzel ahlakla muamele etmek, kurban kesmek vs.) O’nun sevgisini kazanmamıza birer vesiledir. Aynı şekilde zina, içki, yalan söylemek, anne babaya karşı gelmek, gıybet, faiz, rüşvet vs. haramlardan kaçınmak ve helal dairesini keyfe kâfi görmek de Cenab-ı Hakk’ın razı olacağı davranışlardır. Bunun yanında şüphelerden uzak durmak ve Efendimizin (s.a.s) sünnetlerine sımsıkı yapışmak da, bunların yanında sayılabilecek diğer vesilelerdir.

Bu anlattıklarımızı güzel bir şekilde özetleyen Efendimizden şeref südûr olmuş şu hadisi şerife bakalım: “Allah Teâla hazretleri şöyle ferman buyurdu: “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Farzlarla yakınlığını ortaya koyan kulum, nafile ibadetlerle bana yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. ” (Buhârî,  Rikak 38)

Diğer yandan Efendimizin beyanları içerisinde Allah’ın bizi ne kadar sevdiğini bilmek istiyorsak, kalbimizde Allah’ı ne kadar sevdiğimize bakmalıyız. Ne kadarsa Ona karşı sevgimiz, işte biz de o kadar seviliyoruzdur. Dolayısıyla öncelikle Allah’a çok sağlam inanmalı, inancımızı ibadetlerle korumalı/kuvvetlendirmeli, O’nun sevgisiyle dolup taşarak, verdiği nimetler karşısında minnetle iki büklüm olmalı ve ömrümüzü hep şükür-sabır çerçevesinde geçirmeliyiz.

Allah kendinden büyük bir varlık yaratabilir mi?

Soru çelişkili bir mantık oyunudur ve tek kelimeyle demagojidir. “Allah’tan büyük” ve “yaratmak” kavramları birlikte sunulmuş ve sonucu olmayan bir soru ortaya atılmıştır. Allah’ın büyüklüğü denilince çok şeyler hatıra gelir. Meselâ, bunlardan birisi ezeliyettir. Allah ezelîdir, varlığının evveli yoktur. Buna göre soru şöyle oluyor: Allah kendisinden daha önce var olan bir mahlûk yaratabilir mi?

Büyüklüğün bir yönü de sonsuz kudrettir. Buna göre soru şu şekli alır: Allah kendi sonsuz kudretinden daha fazla kudrete sahip bir mahlûk yaratabilir mi? Yaratılan, sonradan olmuş olacağından onun için ezeliyet düşünülemeyeceği gibi, yaratılan bir varlığın kudreti de sonradan verilmiş olacağından böyle bir kudretin sonuz olması da muhaldir. Buna göre soru, bir cevap almaktan çok zihin bulandırmaya yönelik bir oyundur. Bu sorununun bir cevabı olamayacağını soru sahipleri de pek âlâ bilmektedirler.

Bu soruyu çeşitli yönlerden incelemek mümkündür.

Birincisi, soruda çelişki söz konusudur. Bu soruyu soranlar, yaratıcı ve bir olan Allah’tan, varlığı muhal olan bir ortak yaratmasını istiyorlar. Sonra mahlûk olacak o yaratığın yaratıcıdan daha büyük olabileceğine ihtimal vermekle, apaçık bir çelişki sergiliyorlar.

Yaratılanla yaratıcının hiçbir cihetle birbirine benzemeyeceği açık bir gerçektir. Bir insan, yazdığı kitaplara ve bir usta ortaya koyduğu eserlere benzemeyeceği gibi, Allah da mahlûkatına hiçbir cihetle benzemez.

İkincisi, bu soruda, hayal ile gerçek birbirine karıştırılmıştır. Hayalen gökyüzündeki koca güneşin gelip cebimize girmesi mümkün olduğu hâlde, bu olayın gerçekleşmesini akıl kabul edemez.

Üçüncüsü: Bu soru ile yaratılması düşünülen varlığın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir. Hayal edilen varlığın yaratılması, Allah’tan beklenmekte, böylece Allah’ın yaratıcı olduğu, o hayalî varlığın ise mahlûk olacağı kabul edilmektedir. O hayalî varlığın yaratılması, Allah’tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah’tan istenmektedir.

Bu öncüllerden, Allah’ın nihayetsiz büyük, yegâne yaratıcı, ezelî ve ebedî mutlak kâdir olduğu; o mevhum varlığın ise yaratılmaya muhtaç, aciz, zelil, miskin olduğu sonucu çıktığı hâlde, tam tersine o hayalî varlığın Allah’tan büyük olup olmayacağı sorulmaktadır.

Soru ile yapılmak istenen kıyas, çelişkili hükümlere dayandırılmıştır. Dolayısıyla, bu sorunun iddia olma vasfı yoktur. Meselâ “Sonsuzdan daha büyük bir sayı yazılabilir mi?” sorusu, böyle çelişkili bir varsayıma dayanır. Bu sebeple hiçbir ilmî değere sahip değildir. Çünkü sonsuzdan büyük bir sayı olamaz ki, böyle bir soru sorulabilsin. Eğer sonsuz sınırsız bir büyüklüğün sembolü ise, hiçbir rakam, sonsuz ile kıyaslanamaz. Sonsuzdan büyük bir rakam düşünülse, o zaman da sonsuzluk gerçeği ortadan kalkar. Sonlu bir rakamın, sonsuzdan büyük olma çelişkisi ve imkânsızlığı ortaya çıkar. Bu soru da çelişkili kıyaslardan olduğu için mantıkça ve ilim bakımından hiçbir kıymeti yoktur.

Bu soru ile, bir yazarın, yazmış olduğu kitaba, kendi bilgisinden daha fazla bilgi koyması, güneşin kendi ışığından fazlasını bir su damlacığına vermesi gibi bir muhal talep edilmektedir. “Allah, kendinden daha büyük bir varlık yaratabilir mi?” sorusu, “Allah kendi kemâlinden daha fazlasını, bir mahlûka verebilir mi?”, “Yarattığı o mahlûk kâmil, kendisi eksik olabilir mi?” anlamına gelir. İlim adamları, üç çeşit varlık mertebesi olduğundan söz ederler. Vacip (olması zaruri), mümkin (olup olmama ihtimali aynı olan), mümteni (varlığı imkânsız).

Mesela bir heykel ve onu yapan heykeltıraş düşünelim. Heykele nispetle heykeltıraşın olması vaciptir. Yani hiçbir heykel heykeltıraş olmadan olmaz (İğnenin ustasız, harfin katipsiz olamayacağı gibi.). Bu heykel yapılmadan önce, heykeltıraş için onu yapıp yapmamak mümkindir. Yani isterse yapar isterse yapmaz. Heykeltıraşa nispetle heykelin daha usta, daha yetkin, daha güçlü, daha bilgili olması ise mümtenidir. (imkânsızdır)

Eğer yukarıdaki soru bağlamında vücut mertebelerini ele alacak olursak, Allah’ın varlığı vaciptir. Yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyin vücudu mümkün, Allah’ın şeriki, benzeri ve eşinin bulunması ve herhangi mahlûkun kendisinden büyük ve güçlü olması ise mümtenidir. Bu soru ile Allah’ın yaratacağı o mahlûkun “mümkin” olması kaçınılmaz iken, onun vacip olması hatta bu noktada daha ileri bir varlık mertebesine sahip olması istenmektedir.

Soruyu soran kimse “büyüklük” kavramını da yanlış yorumlamaktadır. Allah’ın büyüklüğü yarattıklarına nispetle ortaya çıkan bir büyüklük değildir. Bütün isimleri ve fiilleri sonsuz olan Allah’ın zatı hiçbir mahlûka benzemediği gibi, büyüklüğü de mahlûkatın büyüklüğüne benzemez, ölçüye girmez, tasvire sığmaz, takdirle bilinmez. Mahlûkatın büyüklüğü birbirine göredir, Allah’ın büyüklüğü ise sınırsızdır, nihayetsizdir.

Mehmet Kırkıncı

Allah İnsanları Niçin Cezalandırıyor?

Aslında bu sorunun bir Müslüman tarafından bu üslupla sorulması edebe aykırıdır. Ancak soruyu bu şekliyle bir ateist sormuşsa ve bunun cevabı öğrenilmek isteniyorsa durum değişir. Çünkü bir Müslüman bilir ve inanır ki, Allah bütün eksikliklerden münezzehtir, müberradır. Zaten kıldığımız namazlarımızda ve tesbihlerimizde bunu doğrulamak için sık sık “sübhanallah” demiyor muyuz? O halde ego da ancak bizim gibi aciz ve kusurlu kimseler için söz konusudur. Yoksa Cenab-ı Hak bütün güzel isim ve sıfatların sahibidir. Onun hakkında bu tür ifadeler kullanmak doğru değildir.

Şimdi sorudaki ifadeyi düşünelim. Bir kere cezalandırmak her zaman egodan kaynaklanan bir durum değildir. Pekâlâ, insanlar arasında da, sırf rahmet ve merhametinden dolayı ceza verenler bulunabilir. Mesela bir hocanın öğrencisini cezalandırması veya bir annenin çocuğuna ceza vermesi, onlara olan merhametinden kaynaklanabilir. İkinci bir durum da, cezalandırmanın adaletin bir gereği olmasıdır. Hâkimin suçlulara ceza vermesi gibi. Hiç kimse insanların hakkını yiyen, başkalarına karşı zulmeden, toplumda fitne ve fesat unsuru haline gelen kimselerin hapse girmesinden rahatsız olmaz. Ve onların hapse girmesi de birilerinin egosunu tatmin için yaptığı bir davranış değildir. Demek ki, cezalandırmada, her zaman egoyu tatmin diye bir durum söz konusu değildir.

İşte Allah’ın cehennemi yaratması ve kullarını bu dünyada veya ahirette cezalandırması da, ya O’nun rahmetinden veya adaletinden kaynaklanır. Adaletinden olması, iyilerle kötüleri aynı muameleye tabi tutmamak içindir. Çünkü birileri hayatını Ona kulluk yolunda ibadet ü taatle geçirmiş, her türlü fuhşiyattan ve günahlardan uzak durmuşsa, elbette bu kimsenin ahiretteki konumu, küfrün karanlıklarında yüzen ve kötülüğe kilitlenmiş kâfir ve münafıklardan farklı olacaktır. Ve bu durum aynı zamanda Allah’ın müminlere olan rahmetinin bir sonucudur.

Bazen de, Cenabı Hakk’ın dünyada iken mümin kullarına verdiği bazı cezalar vardır ki, bunlara şefkat tokatları diyebiliriz. Ve bunları bir çobanın, başkasının tarlasına girmek üzere olan koyunlarına attığı taşa benzetebiliriz. Yani bu küçük uyarılarla Allah, doğru yoldan sapmış kullarının, tekrar istikamet kazanmasını istemektedir. Veya onların irtikâp ettikleri bazı günahları ahirete bırakmamak için burada, başlarına gelen bela ve musibetleri o günahların affına vesile kılıyor.

Cehenneme Gidecek İnsan Sayısının Fazla Olması Allah’ın Rahmetiyle Nasıl Telif Edilebilir?

Esasen cehenneme gitmek de, cennete gitmek de kulun cüzî iradesine bağlanmış iki büyük neticedir. Denebilir ki, cennete gitmek cehenneme gitmekten daha kolaydır. Çünkü ayeti kerimede ve hadisi şeriflerde de belirtildiği gibi kötülük yapana bir günah yazılırken, iyilik yapana on sevap yazılmaktadır. Hatta bir insan aklından bir iyilik geçirse ama yapamasa yine ona bir sevap yazılıyor. Ve yine aklından kötülük yapmak geçip de onu yapmayana da bir hasene yani sevap yazılıyor.

Evet, kişinin cennete veya cehenneme gitmesi, Allah’ın ona verdiği irade ve ihtiyarını hangi yönde kullanacağına bağlı bir husustur. Yoksa Cenab-ı Hakk kimseyi kulun iradesini göz önünde bulundurmadan cennetlik veya cehennemlik yaratmamıştır. Meselenin bu yönü kaderle alakalı bir husus olduğundan üzerinde fazla durmak istemiyoruz.

İkinci olarak cennete giden insanlarla, cehenneme giden insanlar keyfiyetçe bir değildir. Şöyle ki, mesela bir insan toprağa yüz hurma çekirdeği atsa, bunlardan sadece on tanesi ağaç olup diğerleri toprak altında çürüse, o kişiye; sen zarar ettin çünkü on ağaç kazanırken karşılığında doksan çekirdekten mahrum kaldın denemez. Çünkü sayı itibariyle her ne kadar çekirdekler ağaçlardan fazlaysa da, keyfiyetçe bırakalım doksan hurma çekirdeğinin on hurma ağacına eşit olmasını, bir ağaca bile denk olamazlar. İşte Allah’ın emirlerine karşı geldiğinden ve Allah’ın kendisine bahşettiği imkânları cenneti kazanma yolunda kullanmadığından dolayı cehenneme giden kişilerin sayısı, cennete giden Müslümanlardan çok da olsa, burada –hâşâ- bir abesiyet veya rahmet-i İlâhiyeye muhalif bir durum yoktur. Çünkü bir mümin taşıdığı vasıflar dolayısıyla yüzlerce kâfirden daha değerlidir. Ayrıca biz kati olarak biliyoruz ki, Allah kesinlikle kullarına zulüm etmez, ancak onlar kendi kendilerine zulmederler. (Bkz: Yunus Suresi, 10/44; Nisa Suresi, 4/40; Enfal Suresi, 8/51)

Küfür, şirk ve itikadî nifakla ölenlerin, ebedi cehennemde kalacağını hatırlattıktan sonra şimdi bir de küfrün mahiyetine bakalım.

Bediüzzaman Hazretlerinin, İkinci ve Sekizinci Sözlerde ispat ettiği gibi, iman, mânevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Küfür dahi, manevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Nasıl ki küfür, Cehennemin bir çekirdeğidir. Öyle de, Cehennem, onun bir meyvesidir.

Nasıl ki küfür, Cehenneme girmeye sebeptir. Öyle de, Cehennemin vücuduna ve icadına dahi sebeptir. Zira, küçük bir hâkimin küçük bir izzeti, küçük bir gayreti, küçük bir celâli bulunsa, bir edepsiz ona serkeşâne dese, “Beni tedip etmezsin ve edemezsin”; herhalde, o yerde hapishane yoksa da, tek o edepsiz için bir hapishane teşkil edecek, onu içine atacaktır.

Halbuki, kâfir, Cehennemi inkâr etmekle, sonsuz izzet, gayret ve celâl sahibi, gayet büyük ve nihayetsiz kudret malik bir Zâtı tekzip etmiş oluyor ve O’na acziyet isnadında bulunuyor. O’nu yalancılıkla ve aczle itham ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline karşı isyan ederek ilişiyor. Elbette, farz-ı muhal olarak, Cehennemin hiçbir varlık sebebi bulunmasa, şu derece tekzip ve acz isnadını içinde barındıran bir küfür için, bir Cehennem yaratılacak ve kâfir onun içine atılacaktır.” (Bediüzzaman, Sözler, Şahdamar Yayınları, s.674)

Cehennemde ebedi kalacak olanlar kafirler ve münafıklardır. Yukarıda da görüldüğü gibi bir insanın iman etmemesinin anlamı; onun Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını yalanlaması, kâinatta Allah’ın varlık ve birliğine delalet eden bütün delilleri yok sayması, bütün inanaları karşısına alıp onları yalancılıkla itham etmesi, hatta Peygamberlerin ve evliyaullahın bütün söyleyip yaptıklarını tekzip etmesi anlamalarına gelir. Yani küfür basit bir mesele değildir. Küfreden kişi Âlemlerin Rabbine karşı gelmektedir. Bir kişi kasıtlı olarak bir Padişahın bardağını bile kırsa, büyük bir ceza alacaktır. Allah’ın onca uyarıcı ve müjdeleyici peygamber göndermesine, kitaplar indirmesine ve kâinatı ve insanı kendi varlığına en büyük birer alamet olarak yaratmasına rağmen hala şeytanın ve nefsinin kulu kölesi olmuş ve ömrünü inkâr karanlıklarında geçirmiş birinin gideceği yer de cehennemden farklı bir yer olamaz.

Yani burada işlenen suçun zaman bakımından kısalığına ve basitliğine değil mahiyetine ve içerdiği anlamlara bakmak lazım. Dünyada bir kişi bir dakika bile sürmeyen bir zamanda bir cinayet işliyor, ama yirmi otuz yıl hatta ömür boyu hapiste kalabiliyor. Biz demiyoruz ki, bir iki dakikalık suçtan dolayı bu kadar yıl hapis yatılır mı?

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz