Geçim darlığı kader midir?

Açıklama: Üç aydır işsizim ve geçim darlığı yaşıyorum. Bir çıkış kapısı arıyorum ancak bir türlü hayatım istediğim gibi olmuyor? Bu benim kaderim midir, ne tavsiye edersiniz?

Dünyada her şey bir kader ve ilahi programdan ibarettir. Bu programın dışında kalan hiç bir şey yoktur. Sizin yaşadığınız süreç de bir imtihandır, hayat imtihanınızın bir parçasıdır. Allah daha ağırını göstermesin ve bu imtihanı kolayca aşmayı nasip etsin, aşmak için uğraştığımız süreci de günahlarımızın keffareti, derecemizin artması için vesile kılsın.

Sebepler planında, iradenizin dâhilinde yapabileceğiniz şeyleri siz yaparsınız/yapmaya devam edersiniz, neticeyi Allah’tan beklemeye koyulursunuz. Herkesin rızkı Allah’a ait olduğuna ve Allah da kimseyi rızıksız bırakmadığına göre aç kalmazsınız. Ama her zaman geniş imkânlara da sahip olamayabilirsiniz. Bu Allah’ın bir imtihanıdır. Allah (c.c) dilediğine rızkı kısar, dilediğine de açar (Ra’d Suresi, 13/26). Ama her ikisinde de imtihan vardır. Birinden sabır bekler Allah, diğerinden şükür. Genellikle kazananlar, fakirlerdir. Çünkü sabretmesini bilirler. Zenginler ise genellikle şükretmezler ve kaybederler. Allah (c.c) şükreden kullarım ne de az buyurur (Sebe Suresi, 34/13) Dolayısıyla halinize şükretmeye, sebeplere riayet ederek rızık kapısı aramaya ve Allah’tan yardım dilemeye devam edin.. Mâide sûresi 25 ve 26. ayetlerini her gün sürekli olarak okumaya çalışın ve şu duayı da dilinizden eksik etmemeye çalışın.

Bir gün Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, mescide girdiğinde Ebu Ümame isminde Ensar’dan bir sahabinin mahzun bir şekilde oturduğunu gördü ve sordu: “Namaz vakti değil, neden bu saatte buradasın” Ebu Ümame, “Ya Resulallah, içimde bir sıkıntı var ve borçluyum” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü “Sana, üzüntünü giderecek, borcunu ödemene vesile olacak bir dua öğreteyim mi?” buyurdu. Evet diyen Ebu Ümame’ye sabah akşam okuması için şu duayı talim etti:

Allahım, üzüntüden kederden, acizlikten tembellikten, korkaklıktan cimrilikten, borç altında kalıp ezilmekten ve insanların beni ezmesinden sana sığınırım. (Ebu Davud, İstiaze)

Allah yar ve yardımcınız olsun..

Hz. Hızır’a (as) Kader dairesinde görevli olarak bakılabilir mi?

Kader dairesi değil de, melekût dairesi demek daha uygun. Bu, varlığın iç buudunu teşkil eden bir daire. Kader dairesi de bunun içinde mütalâa edilebilir ama, Hz. Hızır’ın vazifeli bulunduğu daire melekût dairesidir.

Kur’an-ı Kerim’in kıssayı takdiminden çıkan sonuç şudur: Bu seyahat, Hz. Musa (as) için Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’ın miracına benzer bir seyahattir. Hz. Musa’nın yanında balığın dirildiği noktaya kadar, fetâsı Hz. Yuşa da vardır. Balığın dirilmesi, Hz. Hızır’ın sahasına girildiğinin işaretidir. Orada her şey diridir. Seyahati anlatırken Kur’an-ı Kerim hep tesniye (ikil) zamiri kullanır. Bu da göstermektedir ki, artık bundan sonraki seyahatte Hz. Yuşa yoktur. Bu seyahat, maddî âlemde bir seyahat olmayıp, anlaşıldığı kadarıyla, misal veya melekût âleminde bir seyahattir. İhtimal, Hz. Musa Hz. Yuşa ile oturup, yemeklerini yer, yol ahvalinden konuşurken bu esnada seyahat başlamıştır. Bunu şöyle açabiliriz:

Meselâ, bu yemekhanede hepimiz otururuz; ancak içimizden bazıları aynı anda başka âlemlerde, başka buudlarda seyahat ediyor olabilir. Başkaları bunun farkında olmayabilir. Zaten, bütün âlemler, içinde yaşadığımız şehâdet âleminin ötesinde veya üzerinde, hattâ onunla iç içe birer farklı buuddan ibarettir. Âhiret’te gideceğimiz Cennet de yine bu âlemin, Âhiret’e göre alacağı şeklin bir buudu, bir başka ifadeyle, semâlar kadar genişleyecek olan yeryüzünün Âhiret’e göre alacağı şekilden ibaret olacaktır. Ama, bu âlemin mikyaslarıyla Âhiret âlemlerinin tartılmayacağı da bir gerçek.

Hz. Hızır’la olan bir başka buud veya melekût âlemindeki seyahatinde Hz. Musa’nın bedeninin de olmadığı söylenemez. Arz ettiğim gibi, bu seyahat, Efendimiz’in miracına benzetilebilir. Dolayısıyla, bu seyahatte Hz. Hızır’ın yaptıkları, melekût âleminin hükümlerine göredir. Hz. Hızır, bu dünyadaki işlerin iç yüzünü göstermiştir. Burada bizim yanlış veya hakkımızda şer gördüğümüz pek çok şeyin, aslında doğru ve bizim için hayırlı olabileceği vurgulanmıştır. Ne var ki, bu âlemdeki davranış kriterlerimiz bellidir ve biz, bu kriterlere göre davranır ve hükmederiz. İşin melekût yönünü bilemeyiz. Dolayısıyla, Hz. Musa’nın karşı çıkışları, bu âlemin ahkâmına göre yanlış değildir.(M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Kader İle İrade Birbirine Zıt Değil midir?

Esas itibariyle, insan irâdesiyle kader arasında bir zıddiyet yoktur. Yani insan irâdesiyle kader, omuz omuzadır. Şimdi bunu biraz açalım: İnsanlar işledikleri sevaplarla cennete, günahlarla da cehenneme gitmeleri bir vakıa ise, bunların kader dilinde, Cenâb-ı Hakk tarafından tasdik edilmesi, bir bakıma irâdelerinin

kuvvetlendirilmesidir.

Demek insanda, onu hayra, sevaba ve cennete sevkeden veya tamamen tersine, kötüye, günaha ve cehenneme yuvarlanmasına sebep olan bir güç var ki, takdire esas teşkil ediyor. İşte bu güç irâdedir. Ve bu irâdenin var olması Allah’ın takdirine mâni değildir. Esasen bütün fiillerimiz için de böyle düşünebiliriz. Meselâ, elimizi kaldırmak istediğimizde, fizikî bir ârıza söz konusu değilse, elimizi kaldırabilir; konuşmak istediğimizde de konuşabiliriz. Bu fiilleri işlemeye muktedir oluşumuz bize bir şeyi, yani bizde bir irâdenin oluşunu ispat eder. İster buna irâde, ister cüz’-i ihtiyarî, isterse meşîet veya dileme deyin, netice değişmeyecektir. Mahiyetini bilmediğimiz bu şeyin varlığı her türlü ispat gayretinin üstünde, gün gibi ayândır.

İlâhî takdirin ma’nâsına gelince; sanki Cenâb-ı Hakk, insana şöyle demektedir: “Ben, şu zamanda, iradeni şu istikamette kullanacağını biliyorum. Onun için de senin hakkında bu işi o şekilde takdir buyuruyorum.”İşte bu, iradeyi sağlamlaştırmak demektir.

Evet, eşyayı yaratan Allah’tır. Ancak insan iradesinin söz konusu olduğu yerde, yapılan takdirde, insan iradesinin hangi tarafa sarf edileceği Cenâb-ı Hakk tarafından bilinmekte ve takdir ona göre yapılmaktadır. Öyle ise kader, insan iradesini sağlamlaştırıyor, iptal etmiyor. Yani, bir bakıma kader, insan iradesini de içine alıp kuşatıyor, ihata ediyor. Bu ise iradeyi sağlamlaştırmak demektir; iptal etmek değildir…

Allah (cc) Mülkü İstediğine Verdiğine Göre, Neden İnanmayanlara Vermiştir de, İnananlar Geri Kalmış ve Terakkî Edememişlerdir?

Allah (cc) Mülkü İstediğine Verdiğine Göre, Neden İnanmayanlara Vermiştir de, İnananlar Geri Kalmış ve Terakkî Edememişlerdir?

Evvelâ, yaratana suâl sorma mevkiinde olmadığımızı, olamayacağımızı bilmek edebin ifadesidir. Varlığın asıl sahibi O’dur; O, dilediğini aziz, dilediğini zelil; istediğini sultan, istediğini dilenci kılar da kimse ona hesap soramaz. Her icraatında çok hikmet ve maslahatların bulunması her işi, akla ve fikre hayret verecek şekilde cereyan etmesi muhakkaktır. Ne var ki, bütün işlerindeki gerçek mantık ve hikmetleri yine sadece kendisine aittir. Bizim, o fayda ve maslahatlar adına öne süreceğimiz her şey, ya onun anlattıklarının bir tekrarı veya idrak edebildiğimizce ortaya atılmış bir kısım tevilciklerdir. Bu türlü te’vil ve tefsir gayretleri, tereddüt ve şüpheleri gidermeğe yarasa bile, hiçbir zaman asıl hakikati ifâdeye yetmeyecektir.

Bununla beraber, bu hususta söylenmiş ve söylenebilecek bir kısım hakikatleri sıralamada fayda mülahaza ediyoruz:

1. İlk önce, ortaya atılan tereddüt üzerinde duralım: Allah’ın, (c) mülkü ve dünyayı inanmayanlara verip de, bütün bütün inananları mahrum bıraktığı doğru değildir. Aksine, belli devirlerde ve belli şartlarla inananlar, inanmayanları bir hayli gerilerde bırakacak şekilde ilerlemiş ve dünyayı, maddi, mânevi hakimiyetleri altına almışlardır.

Nebiler kumandası altında çok iyi inanmış bir Tevrat toplumu, kitabına ve peygamberine saygılı bir İncil toplumu asırlarca, dünya çapında devletler kurmuş ve hükümran olmuşlardır. Ve hele Kur’an toplumu, köklü inanç ve sağlam prensipleri sayesinde, dünyanın çeşitli kıtalarında, çeşitli medeniyetler kurmuş ve asırlarca beşerin kaderine âdilâne hükmetmiştir.

Bu itibarla, bir kısım inkarcı mürtecilerin zannettikleri gibi, inkar ve ilhadı ilerletici, inancı da geriletici unsurlar olarak görmeye imkan yoktur. Aksine, toplumların ileri ve müreffeh olmasında imanın rolü her türlü takdirin üstünde ve yeri doldurulamayacak kadar büyüktür. Ancak, hikmetlerin kavranması ve sebeplere riayetin şart koşulduğu bu dünya hayatında, o hikmet ve sebepler dairesi içinde harekete de zaruret vardır.

2. Yüce Yaratıcı, imkânlar bahşedip yükseltmek istediği toplumlarda, âdî şart ve vesileler olarak bir kısım şeylerin yerine getirilmesini ister. Bu şart ve vesilelere riayet edildiği takdirde, o toplumu yükseltir ve müreffeh kılar. Aksine, riayet edilmediği zamanda perişan ve derbeder eder. Bu şart ve vesileler inananlar için bahis mevzuu olduğu gibi, inanmayanlar için de her zaman bahis mevzuudur. “Her mü’minin her sıfatının mü’min olması lazım gelmediği gibi, her inançsızın her vasfının da küfür olması lazım gelmez.

Nice kimseler vardır ki, dupduru ve tertemiz inançlarıyla beraber, boylarınca bâtıl vasıflar ve kötü hasletler içindedirler. İnandığı halde haram yiyen, yalan söyleyen, tembellik ve atalet içinde bulunan, tefekkürden hoşlanmayıp, ilmi sevmeyen insanların sayısı hiç de az değildir. Ve, yine nice kimseler vardır ki, inanmadığı halde, ilme aşıktır. Düşünmeyi sever. Başkalarının hukukuna karşı saygılı ve riâyetkardır. Yalan nedir bilmez. Boş oturma ve boş konuşmadan nefret eder. Evvelkisi, kafir sıfatlarını taşıyan bir inançlı, ikincisi de mü’min sıfatlarım taşıyan bir inançsız.. Bütün alemlerin Rabbi olan Yüce Yaratıcı, vasıf ve hasletlere göre hüküm verdiği için, mü’min vasıflarıyla serfiraz olanı, bu dünya hayatında yükseltecek ve bir bakıma mesut edecek, diğerlerini de, yine bu hayat itibariyle perişan ve sefil kılacaktır. Diyelim ki Cenabı Hak, sistemli düşünmeyi, ilmî gayreti, çalışma ve yorulmayı, hususiyle metotlu çalışmayı seviyor. Ve bunların aksi olan, düşünmemeyi, ilimle uğraşmamayı, tembellik ve uyuşukluğu ve çalıştığı zaman da sistemsiz ve metotsuz çalışmayı sevmiyor. Şimdi, buna göre O, yükseltmek ve alçaltmak; aziz ve zelil etmek istediklerini, yukarıda bir kısmını sıraladığımız vasıflara ve hasletlere göre yükseltecek, alçaltacak; aziz ve zelil kılacaktır. Zira O, hükümlerini vasıflara göre vermektedir. Kim, taşıdığı sıfatlarıyla, sonsuz kudret ve inayetle münasebete geçerse, herkesin hukukunu görüp gözeten Erhamürrahimin tarafından te’yid görür ve ilerler.

Evet, hangi toplum sistematik düşünüyor, hangi millette ilim aşkı var; hangi topluluk gayretli ve çalışkan ise, o topluluk inançsız dahi olsa, bu güzel hasletlerinden ötürü, muvakkat dünya hayatında mutlu ve müreffeh olacaktır. Aksine ise, bir şey söylemek oldukça zordur..

Böyle bir muvazenede imanın kendine has ağırlığı ise, gönülden inanmışlar için ebedî saadete vesile olma gibi bir mazhariyettir ki; her mü’min inancının semeresini kat kat görecek demektir.

3. Maddi terakkî ve teknik üstünlük, bir zamanlar bizde de olduğu gibi, halihazırdaki nesle intikal eden mirasın, çok iyi değerlendirilmesine; iş bölümü ve mesailerin tanzimine; atâlet ve miskinlikle mücadeleye bağlıdır. Bir toplum, geçmişini inkar ediyor ve kendine intikal eden mirası hor görüyorsa; keza, herkes her işe karışıyor ve umum işler ehil olmayanların elinde kalıyorsa, o toplumun terakki etmesi asla düşünülemez.

Oysaki, bugün ileri gördüğümüz dünya, kendisine intikal eden mîrası çok iyi değerlendirdi ve asla geçmişi tahkirle uğraşmadı. Tahkirle uğraşmak şöyle dursun, geçmişle, hali, yan yana getirdi ve terkiplerini ondan çıkardı.

Bu dünyada, halihazırdaki parlak durumu ve gelişmiş teknolojiyi, esas ve kıstas kabul ederek, geçmişini inkar eden, onu hakir gören tek ferde rastlayamazsınız. Galileo, bütün hatalarına rağmen Copernik’i saygıyla yad eder; Einstein, yanlışlarını ıslah ettiği Newton’u hürmetle anar. Ve bu anlayış daha sonraki nesillere, onları ve eserlerini müşterek mütalaa etme fikrini ilham eder.

Ah, benim Gazalim, İbn-i Sina’m, El-Cabir’im, Eb-ul Heysem’im, Eb-ullz’im.! (vs) sizi kameti kıymetinize göre tanıyamadık. Bıraktığınız muhteşem mirası batıya kaptırdık ve şimdi onun istirdat [1] yollarını araştırıyoruz. Hayır hayır istirdat değil; batının bin bir akrobatlığı karşısında, şaşkın, beceriksiz, mahkur [2], mezmum [3], menfur [4] ve merdut [5] bir topluluk gibi hediye ve ulufe bekliyoruz.

Ve, yine bu ileri dünya, mesailerin tanzimine, iş bölümüne ve ihtisasa ehemmiyet verdi. Kim, hangi işi yapacaksa, daha başlangıçta o yola girdi ve o istikamette melekelerini geliştirdi. Bütün bir ömrünü böyle belli bir yönde tüketen ve himmetini belli bir noktaya teksif edenin ilerleyip muvaffak olmasından daha tabii ne olabilir? Yoksa, üçüncülüğü kabul eden bir dünyada olduğu gibi, sabah deve çobanı; öğlene doğru zürra [6]; akşam üstü sanayici ve yatarken de idareye talip olanların teşkil ettiği bir toplumda ne memleket kalkınmasından, ne de maddî refah dan bahsetmeye imkân yoktur.

4. Yüce Yaratıcının iki kitap ve iki çeşit kanun mecmuası vardır:

Her bir meselesi bir ilme mevzu olan şu kâinat kitabı,

Bu muhteşem kâinat sarayını kuran zâtın kâinat ve onun seyircileriyle alakalı beyanlarını ihtiva eden Kur’an-ı Kerim.

Birinci kitapta eşya ve hadiseler konuşur. İkinci kitapta ise, söz ve kelimelerle, birinci kitabın şerh ve izahı; seyircilerin vazife, mesuliyet ve gidecekleri yer anlatılır.

Birinci kitap, fizik, kimya, astronomi gibi dillerle kendini bize tanıttırır. Ve elektronlardan nebülözlere kadar geniş bir sahada dersini takrir eder. İkinci kitap, bu dağınıklığı derler, toparlar, ulvî bir bâtının zahirî ve yüce bir hedefin vesilesi haline getirir.

Her iki kitabın kısmen farklı, kısmen de müşterek ahkâmı vardır. Beşer bu iki kitabın ahkâmına da uyma mecburiyetindedir. Her iki kitabın ahkâmına uymanın mükafatı, muhalefetin de cezası vardır. Ancak kâinat kitabına uymamanın cezası ekseriyet itibariyle dünyada, Furkan-ı Mübin’e uymamanın cezası da, umumiyet itibariyle ahirette verilmektedir. Buna göre, her iki cihanın saadeti de, her iki kitabın ahkâmını inceden inceye tetkik edip kavramaya ve o çizgide hareket etmeye vabestedir.

Şimdi, bir toplum, eşya ve hadiseleri didik didik edercesine, tabiat kitabını okuyor ve onun ahkâmına uyuyorsa, dünyada bütün varlıklara merhamet eden Alemlerin Rabbi, O toplumu, bu muvakkat hayatta başarıya ulaştıracak ve yükseltecektir. Aksine, eşya ve hadiselere karşı kör ve sağır yaşayanları da, bu hayatta zelil ve perişan kılacaktır.

Evet, bir toplum, istenildiği gibi ve sıhhatli bir imana sahipse, onun ebediyen mesut olacağında kuşkuya mahal yoktur; ancak, dünya mutluluğu için gerekli olan malzemeyi değerlendirip kullanmadığı zaman da dünya hayatı itibariyle tokat yiyeceği muhakkaktır.

5. Maddî terakkî ve üstünlük, bazen, ruhen yükselememiş toplumları, azdırır ve saldırgan kılar. Günümüzdeki süper devletlerin, insanlığın kaderiyle oynamaları; içtimaî coğrafyayı değiştirip durmaları, maddî güç ve refah seviyelerine göre, kalbî ve ruhî hayatları yükselmemiş bütün toplumların, nasıl birer felaket toplumu olduklarını göstermesi bakımından çok manidardır.

Bu itibarla, inanmış dahi olsa,bir toplum, kendini keşfedeceği, benlik sırlarına ereceği, yani insanlık meleke ve kabiliyetlerini inkişaf ettireceği ana kadar hikmet eli, ona bahşedeceği şeyleri belli ölçüde verecek ve onu azdırmayacaktır. Bu husus inançsız bir toplum için, her zaman bahis mevzuu olmasa bile, inançlı bir toplum için daima söz konusu olur.

6. Toplumun, taban ve tavanı kendi aralarında “uyum”temin edecekleri âna kadar, ehil olmayanların şımarmalarına, kuvvet ve hakimiyet kazanmalarına meydan vermemek için, yükseltme hükmü kısmen imhâl [7] edilir; ama, katiyen ihmâl edilmez.

Sen’in hikmetin ne kadar güzel, hükmün ne kadar tatlı..!

7. Değişen dünya, yenilenen şartlar ve umumî ahval muvacehesinde, aklın ve ruhun harekete geçirilmesi; bize ait kaynakların yeniden ele alınması ve günün ışığı altında didik didik edercesine bir kere daha gözden geçirilmeleri, evet bütün bunlar için, toplumumuzun hayat ve kültür seviyesi muvakkaten düşürüldü. Yani, aldatıcı ticarî emtiaya ve kalp paralara, geçici olarak pazar ve piyasaya çıkma izni verildi. Ta, asırlardan beri karanlık izbelerde ve ufunetli dehlizlerde terkedilmiş bulunan eşsiz elmaslar, sahihleri tarafından, yüzlerindeki tozu toprağı alınarak, saykıllanarak kalp paraların yerine piyasaya sürülsün..

Diğer bir ifade ile, toplumumuz, bu mağlubiyet döneminde, hasımlarının çeşitli hokkabazlıklarıyla karşı karşıya bırakıldı ve tagallüplerin, tahakkümlerin, tasallutların en acılan, kendisine tattırıldı. Ta, ilerideki dünyasını, düşmanları ve onların entrikalarını bilmişlik üzerine kursun ve o dünya için vârid olan tehlikelerin ortaya çıkacağı delikleri şimdiden tıkamış olsun…

8. Ayrıca, her inanan insan, yüce hedefine doğru giderken, yürüyeceği yolun ve kullanacağı vesilelerin de hak olması lazımdır. Zira, batıl yol ve vesilelerle hak hedefe ulaşılamaz. Oysaki, günümüzde makyavelist düşünce o kadar yaygınlaştı ki, inanan insanlar arasında bile, başkalarını aldatmak, yalan söylemek, olduğundan başka görünmek ve hedefine varabilmek için her vesileyi meşru saymak, artık normal görülmekte ve normal kabul edilmekte.. Bu sevimsiz vasıflarından ötürü de, Yüce Yaratıcı, onları terbiye ediyor ve kendilerine gelmeleri için uyarıyor. Hattâ, geçici olarak hasımlarına ezdiriyor. Ama, er geç, gönlünü hakka verenlerin, doğru düşünüp doğru yaşayanların, yanî ezilen milletlerin de günü gelecektir. Bu dönemin sonu, başından daha hayırlı olacak ve rahmeti bol Yaratıcı, verdikçe verip bu toplumu hoşnutluğa erdirecektir.

M Fethullah Gülen

[1] İstirdat: Geri almak, Geri almayı istemek [2] Mahkur: Hakir görülen. Hakarete uğramış [3] Mezmun: Zemm olunmuş, kötü [4] Menfur: Nefret edilen, sevilmeyen [5] Merdud: Reddolunmuş, kabul edilmemiş, kovulmuş [6] Zürra: Ekinciler, ziraatçiler [7] İmhâl: Mühlet verme

Nasıl Oluyor da Allah Bir Şeyi Daha Olmadan Önce Bilebiliyor?

Öncelikle şunu ifade edelim ki, sınırlı olan insanın bilmesi ile, sınırsız Allah’ın bilmesi bir değildir. “Kendisi için geçmiş, hâl ve gelecek diye hiçbir şey mevzubahis olmayan Cenâb-ı Hakk, geçmiş, hâl ve geleceği bir nokta gibi görmektedir.”Şimdi bu ifadeyi anlamak içine biraz akıllarımızı zorlayalım. Allah ezel ve ebet ilmiyle geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği sanki bir noktadaymış gibi, yani aynı hat üzerindeymiş gibi görmekte ve bilmektedir.

İsterseniz meseleyi biraz daha akıl seviyesine indirmek için bir örnek verelim. Bir dağ düşünelim. Dağın kuzey ve güney cephesi olmak üzere her iki tarafında da bir insan olduğunu düşünelim. Şimdi kuzey cephedeki insanın güney cephedeki insanı görmesi, onun ne yaptıklarını bilmesi mümkün mü? Mümkün değil çünkü önünde dağ var ve dağ engeli onun karşı tarafı görmesini engelliyor. Aynı durum diğer insan için de geçerlidir. Şimdi başka bir varlık düşünelim ki bu varlık, konum olarak dağın en tepesinde, yani zirvesinde bulunuyor ve her iki insanın da gayet güzel bir şekilde neler yaptığını görüyor.

İşte Cenab-ı Hak da böyledir. O, zaman ve mekanla kayıtlı olmadığı için, ilmiyle geçmiş ve geleceği sanki bir noktada cereyan ediyormuş gibi görmekte ve bilmektedir. Zaman ve mekan gibi engellerle kayıtlı olan insandır. Bu meseleye daha sonra tekrar döneceğiz.

Şimdi Allah’ın, bir şeyi önceden bilmesinin zorlayıcı olup olmaması meselesi üzerinde duralım. İnsanın hayatında işlemiş ve işleyecek olduğu iyi veya kötü her bir fiilinin, Allah tarafından ezelde bilinip tespit edilmiş olması, onun iradesine rağmen değildir. Zira, insan iradesinin söz konusu olduğu yerde yapılan takdirde, onun iradesinin hangi tarafa sarf edileceği Cenab-ı Hak tarafından bilinmekte ve ona göre takdir edilmektedir. Sanki yüce Yaratıcı bu takdiriyle/tespitiyle insana şöyle demektedir: Ben, şu zamanda, iradeni şu istikamette kullanacağını biliyorum. Onun için de senin hakkında bu işi o şekilde takdir ediyorum. Böyle bir tespit ise, iradeyi iptal etmek değil, onu teyit etmek, demektir.

Aliyyu’l-Karî’nin de önemle belirttiği üzere, Allah, insan iradesiyle alakalı bir şeyi, ‘şöyle şöyle olacaktır’ diye yazmıştır, yoksa ‘şöyle şöyle olsun’ diye yazmamıştır. Şu halde biz bir şeyi, Allah’ın ezelde bilmiş olması ve bu bildiğini kaydetmesinden (kaderden) ötürü yapmıyoruz, bilakis, Allah yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı bildiği için yazıyor. Şayet Allah (cc), durumu vasfetmek için değil de gereğinin yerine getirileceği bir hükümle yazmış olsaydı, o zaman insan iradesinin bir kıymeti kalmayacaktı. (Bkz., el-Karî, Ali, Şerhu Fıkhi’l-Ekber, Beyrut 1997, s.74)

Allah’ın önceden bizim yapacağımız bir şeyi bilmesi asla bir zorlama olarak düşünülmemelidir. Meselenin anlaşılmasına yardımcı olması bakımından her zaman verilen bir örneği burada yeniden hatırlatalım. Astronom sahasında uzman bir insan düşünelim. Bu zat sözgelimi ‘güneş, 2008 yılı kasım ayının 11’inde tutulacaktır’ şeklinde bir tespitte bulunuyor ve bunu bir tarafa kaydediyor. Sonra takvimler o tarihi gösterdiğinde, güneşin tutulduğu gözleniyor. Şimdi burada durup kendimize şu soruyu yöneltelim: Acaba güneş, bu astronomi uzmanının defterine yazmış olduğu kayıttan dolayı mı tutulmuştur? Diğer bir ifadeyle, böyle bir tespitin güneşin tutulmasını zorlayıcı bir tarafının olduğu iddia edilebilir mi? Elbette ki hayır. Şu halde sonuç şu oluyor: O zat önceden güneşin tutulacağını bildiği için bunu yazmıştır, yoksa o yazdığı için güneş tutulmamıştır.

Netice olarak diyebiliriz ki, “Cenab-ı Hak, Uluhiyet’inin gereği olarak, kullarının ileride yapacağı her şeyi bilmesi gerekir. Ve yine mülkünde meydana gelecek ve oluşacak diğer şeyleri de bilmesi icap eder. Aksini düşünmek, O’nun sözünü ettiğimiz mutlak/sınırsız sıfatlarında bir noksanlığı kabul etmek anlamına gelir.”Bu konuya devam edeceğiz.

Ali Demirel

Rızkın Allah Taahhüdü Altında Olduğu Söyleniyor. Halbuki Biz Bazı Ülkelerde Elli Altmış Günlük Açlıktan Sonra Ölenleri Biliyoruz, Açıklar mısınız?

Rızkın Allah’ın taahhüdü altında olduğunu Kurân’da pek çok âyet anlatıyor. Meselâ: “Yeryüzünde yürüyen, hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, Allah onun rızkını taahhüt altına almış olmasın.”(Hûd/6) “Kuvvet ve metanet sahibi Hz. Allah, Rezzak-ı âlem Odur. Evet, rızkı veren Odur.”(Zariyat/58) Kur’ân-ı Kerim’de aynı meâlde daha pek çok âyet var. Bunların hepsi de rızkın taahhüt-ü Rabbânî altında olduğunu gösterir. Kimse acından ölmemektedir. Ancak, insanlar bilmelidirler ki, vücutlarının zaruri ihtiyacı olan, rızıkları taahhüt altına alınmıştır ama; zaruri ihtiyaçlarının dışındaki rızık taahhüt altına alınmamıştır. Yani israfla, su-i istimalle, su-i itiyatla, kötü alışkanlıklarla rızık sayılmayan bir kısım şeyler, onun için zaruri rızık haline gelmişse ve o insan, o türlü rızıksızlıktan ölüyorsa, böyle bir rızk taahhüt altına alınmamıştır ki, bu ölen insanlara da, “rızıksızlıktan ölüyorlar”diyelim…

Şimdi bir kısım basit misallerle arz etmeye çalışalım. Meselâ: bir afyonkeş, afyona alışıyor. Onu afyondan alıkoydukları zaman çıldırıyor. Belki de, alışkanlık derecesine göre ölüyor. Şimdi bu adam, afyon verilmediğinden ölüyor. Ölüyor ama; evvela afyon alışkanlığından sonra da o alışkanlığı usulüne uygun olmayacak şekilde terk ettiğinden dolayı ölüyor. Kezâ, bir başkası sigaraya alışmış ve nikotik olmuş. Sigarayı usulsüz bırakınca bir kısım a’razlar baş gösteriyor. Hatta bazen eli, yüzü, ayağı şişiyor ve doktorlar ona diyorlar ki: “Sen bunu bu şekilde terk edemezsin. Böyle münasebetsiz kesişin bir kısım komplikasyonları olabilir. “Bundan dolayı eskiler: “adetleri terk öldürür.”demişler… Daha başka alışkanlıklar da olabilir. Bir insanın vücudunun günlük ihtiyacı elli gramlık bir protein olmasına karşılık, o her gün bir-iki kilo yemeye alışmışsa; hatta bu arada, aynı şahıs bir kilo meyve bir kilo baklava, bir kilo da et yiyorsa bu alışkanlığı terk edince sarsılabilir, hatta hastalanabilir ve bir daha da belini doğrultamaz. Halbuki bir insan normal olarak 50-l00 gram ağırlığında meyve almış ve o kadar da protein kullanmışsa, günlük ihtiyacını görmüş demektir. Belki bu aldığı şeyler -alışmaya bağlı- bir kaç gün de yetebilir. Hücreler, şuhum-u müdahhare (ihtiyaç stoku) halinde stoklarını alırlar. Ve sonra dıştan gıda gelmezse, o stoklardan azar azar kullanırlar ve böylece de vücud beslenir gider.

Bunun gibi, şurada, burada açlıktan ölen kimseler var. Bunlar eğer Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine lütfettiği rızkı mukannen olarak alsalar; meselâ diyelim ki, Cenab-ı Hak bir insana, bir çuval buğday veriyor. O ise, bu bir çuval buğdayı, hemen iki ayda bitiriyor. Ondan sonra on ay aç kalıyor ve bir müddet sonra da acından ölüyor. Ama o insan,o bir çuval buğdayı, mukannen kullanmak suretiyle, her gün birer avuç yese idi, bir sene ona yetecekti ve tabii esbap açısından ölmeyecekti…

Demek ki, insanlar ölüyorlarsa, rızıksızlıktan, açlıktan ve ihtiyaçtan değil, belki Allah’ın verdiği rızık bir sene kendilerine yetecekken, çarçur ettiklerinden ve vücutlarında da su-i itiyat hâsıl olduğundan ötürü, âdetlerini terk ediyor, dolayısıyla, şeriat-ı fıtriyenin kanunlarının mahkumu olarak ölüyorlar. Rızıksızlıktan ölmüyorlar…

M Fethullah Gülen

İradenin Fonksiyonu Nedir?

Biz, insan iradesine mevcut nazarıyla bakmıyoruz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dediğimiz ve Müslümanların, itikadî meselelerde ekseriyetini temsil eden görüşe göre bu böyledir.

Varlığımızı meydana getiren bütün uzuvları teker teker sayarak onların mevcut olduğunu ve Allah tarafından yaratılmış bulunduklarını kabul ederiz. Meselâ, benim bir başım vardır, bu bir mevcuttur ve Allah tarafından yaratılmıştır. Bir burnum var,

Hendesedeki itibarî ve farazî hatlar gibi, irade ve cüz’-i ihtiyarînin de itibarî ve farazî bir vücudu vardır. Böyle bir varlığı ve böyle bir vücudu ise, herhangi bir tartı ve ölçü ile değerlendirmek mümkün değildir.

İşte irade, hiçbir ağırlığı olmayan böyle izafî bir vücuda sahiptir. Şu kadar var ki o, Cenâb-ı Hakk’ın icraat ve yaratmasına bir şart-ı âdîdir. Yani o kendine düşeni yaptığı zaman ki bu ya meyelandır ya da meyelandaki tasarruftur Cenâb-ı Hakk onun istediği fiili yaratır. Demek oluyor ki, ister meyelan, isterse meyelandaki tasarruf, haddizâtında haricî bir vücuda sahip olmamakla beraber, yaratma işi bu meyelan veya meyelandaki tasarrufa bağlı kılındığı içindir ki, irade apayrı bir değer ve kıymet kazanmaktadır.

İsterseniz bunu da avamca bir misâlle müşahhaslaştıralım. Elimizdeki plân ve projenin, binanın yapılması adına hiçbir tesir ve müdâhalesi yoktur. Bu plân ve projeyi isterseniz her gün yanınızda taşıyın ve gözünüzü ondan hiç ayırmayın, binanın yapımı adına bir milim mesafe alamazsınız. Bu yönüyle plân ve projenin hiçbir değer ve kıymeti yoktur. Ama siz ne zaman binanın yapımı işine mübaşeret ederseniz, işte o zaman bu plân ve proje apayrı bir değer ve kıymet kazanacaktır. Çünkü o olmadan sizin böyle bir bina yapmanız mümkün değildir. İnsanın iradesi de böyle bir plân ve proje gibidir. Aynen o da farazî hatlardan ve çizgilerden ibarettir. “Cüz’i ihtiyarî”veya “irade-i cüz’iye”dediğimiz bu plânın ifade ettiği manâyı vücuda getirecek ise Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasıdır. Fakat dikkat edilecek olursa, Allah’ın yaratması bu plâna göre olmaktadır. Zaten mesûliyetin kaynağı da iradeye ait bu fonksiyondur.

Bizim irademiz zâtında kıymet ve ağırlığı olmayan bir şey olsa bile, işlerimizi yaratacak olan Allah, bu plân üzerine yaratacağı için, biz bu yaratılacak şeye sebebiyet vermekteyiz. Yaratılmasına sebep olduğumuz “hasenât”ise mükafât kazanırız; yok eğer “seyyiât”ise cezaya çarptırılırız. Görülüyor ki, çok mühim ve büyük neticeler hep bu farazî, nazarî ve şart-ı âdî olan irade üzerinde dönüp durmaktadır. Öyle ise mutlak cebir yoktur; ancak şartlı cebir vardır. Yaratan Allah’tır; ama insanın iradesini kendi yaratmasına âdî bir şart yapmıştır. İnsan bu noktada iyi düşünmeli ve kader ile irade arasındaki dengeyi korumalıdır. Esasen kader mevzûunun en mu’dil meselelerinden birine girmiş olduk. Onun için mevzûu birkaç misâlle anlatmaya çalışalım:

Siz büyük bir elektrik mekanizmasının düğmesine dokunuyorsunuz. Halbuki bu büyük mekanizmayı hazırlayan başkasıdır. O, öyle bir sistem kurmuştur ki, siz düğmeye dokunur dokunmaz âdeta bütün cihanı ışığa boğuyorsunuz. Yaptığınız bu küçük işle meydana gelen bu büyük netice arasında makul bir münasebet görülmüyor. Sebep ve netice arasında hiçbir tenasüp ve uygunluk yok. Bu bir bakıma peygamberin mucizeleri gibi…

Diğer taraftan fizik dünyamızla alâkalı olan işlere de bunu kıyas edebiliriz. İşte, size yediğiniz bir lokmanın serencamesi: Siz diyorsunuz ki “Yemek yedik.”Ben de diyorum ki “Hayır, yemek yemedik. Allah bize yemek yedirdi.”Belki benim bu sözümü siz, evvela, bir saygı ifadesi olarak kabulleneceksiniz. Fakat meselenin tetkikini yaptığınızda göreceksiniz ki, esas doğru olan benim söylediğimmiş. Nasıl mı? İşte bakın:

Lokmayı ağzımıza götürüyoruz. O lokmayı bize kim verdi? O lokma o hâle gelinceye kadar hangi devrelerden geçti? Güneş ona nasıl ocaklık yaptı? Zemin onu hangi şartlarda yetiştirdi? Kimin suyu ile suladınız ve ona kimin havasını teneffüs ettirdiniz?

Daha sonra ağzınıza götürdüğünüz o lokmayı başka bir mekanizma devralır. Ondan sonra olup bitenlerden ise, ne bir haberiniz ne de müdâhaleniz olur. Yemek yemeyi ve yenileni hazmetmeyi kendi iradenizle yapmaya çalışsanız, bazen dilinizi çiğnersiniz, bazen mideyi çalıştırmayı unutursunuz, bazen de mideyi çalıştırmaktan usanır ve bağırsaklara öğütülmemiş şeyler gönderirsiniz. Halbuki lokma ağzımıza girdiği anda, hatta bazen onu sadece görmekle ağzımız sulanmaya başlar. Ağzımıza aldığımız lokmanın çeşidine göre bir kısım asitler ifraz edilir. İfraz edilen asidin miktarı ağzımızdaki lokmanın durumuna göre değişir. Miktar ve çeşit ne olursa olsun aynı asitler salgılanacak olsaydı hiçbir zaman istenen netice hâsıl olmazdı. Demek ki salgı bezleri faaliyete geçerken ağzımıza aldığımız lokmanın hazmının güçlük veya kolaylığına göre bir fonksiyon icra ediyor.

Midenin faaliyeti çok daha komplekstir. O da vazifesini en küçük teferruatına kadar yerine getirir. Sonra on iki parmak bağırsağı ve karaciğer de kendilerine ait vazifeyi yerine getirirler. Karaciğer ki üçyüze yakın iş görmektedir. Fakat harıl harıl çalışan içimizdeki bu fabrikadan hiçbirimizin haberi yoktur. Orada her şey alabildiğine sessizdir. Daha sonra bağırsaklar faaliyete geçer. Kılcalları vasıtasıyla besinleri emmek ve damarlara aktarmak bağırsakların vazifeleri arasındadır. Böbrekte süzülme olur. Zararlı maddelerin idrar yollarını tıkamasına meydan verilmez. Böbrek faaliyetini sürdürürken, çalıştırdığı işçilerin yarısına iş gördürür, diğer yarısını ise ihtiyat kuvveti olarak yedekte bekletir. Sonra da ifrazat anındaki kolaylıkları hasıl edecek faaliyet seyri içine girilir. Şimdi lokmayı ağzımıza koyduk, bu andan son neticeye kadar bütün olup bitenleri, birer malumat olarak bilsek bile, faaliyette hiçbir dahlimiz ve müdâhalemiz olmaz. Bütün bu faaliyetleri yaratan doğrudan doğruya Allah’tır. Öyleyse meseleyi tekrar edelim, “yemek yedim”demek mi doğrudur yoksa “Allah yedirdi”demek mi? Ama biz mecâzî bir ifade yolunu seçiyor ve “Yemek yedik”diyoruz. Kelimeyi hakiki manâsında kullanmamız gerekirse “Allah yedirdi”dememiz icap eder.

İşte mes’eleye bu noktadan baktığımızda, irademizle yaptığımız işlerde de durumun çok farklı olmadığını görürüz. Onun için bir teşbihle meseleyi mucizeye benzetmiş olduk. Bu benzetişteki ortak benzerlik (vech-i şebeh) her ikisinde de tenâsüb-ü illiyet prensibinin olmayışıdır. Bu şuna benzer: Koskocaman bir saray düşünün ki yanında bir karınca duruyor. Kalkıp da biri: “Bu sarayı bu karınca yaptı”derse, işte bu söz tenasüb-ü illiyet prensibine göre inandırıcı olmaz. Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler de böyledir. Onun içindir ki bu mucizeler peygamberin peygamberliğine delil oluyor. Yani, biz bir beşerin elinden böyle hârikulâde eşyanın zuhurunu imkânsız gördüğümüz için mecburen diyoruz ki, aslında öyledir de bu mûcizeler o peygambere Allah tarafından veriliyor. İşte, bu hususlara binâen, bizim farazî bir hattan ibaret olan cüz’î iradelerimize bina edilmiş fiillerde de durum aynıdır.

Meselâ, Efendimiz eliyle işaret ediyor ve ay iki parça oluyor. Aynı elin parmakları bir başka zaman on musluklu çeşme hâline geliyor. Meydana gelen bu neticeleri, zahiren sebep gibi görünen eşyaya bina etmek mümkün olmadığı gibi, iradelerimize bina edilen bütün fiilleri de kendimize isnat etmemiz mümkün değildir. Her ikisini de yaratan Allah’tır âyeti, “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı”(Sâffât/96) diyerek bize bu hakikati ihtar ediyor. Bu meseleyi kabullenmek dinî bir zarurettir.

Peygamber Efendimiz bu zarurete işaret buyurmuş ve itizâlî düşüncelere düşenleri bu ümmetin Mecûsîleri olarak vasıflandırmış ve “Her ümmetin, Mecûsileri vardır. Bu ümmetin Mecûsileri ise ‘kader yoktur’ diyenlerdir”buyurmuştur. Zira onlar hayır ve şerri Allah’a vermemekte ve kulu kendi fiilinin yaratıcısı kabul etmektedirler. Önceleri “Kaderiye”ismi cebre kail olanlara verilmişti. Ancak daha sonra hadîsin manâsına uygun olarak bu isim kaderi inkâr edenlere verildi ve böylece isim hakiki sahibini bulmuş oldu. Günümüzde “Kaderiye”yine Mu’tezile mezhebine denir ki, az farklılıkla eski mevcudiyetini muhafaza etmektedir.

İnsanın yaptığı işlerde kendine ait hiçbir fonksiyon yoktur düşüncesi de Cebriye mezhebine aittir. Halbuki yukarıda da ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, bu görüş de doğru değildir. Ehl-i Sünnet mezhebi ise her ikisinden aldığı hakikatla orta yolu temsil eder. Bu yol ifrat ve tefritten korunmuş yoldur. Fiilimizi yaratan Allah’tır, fakat isteyen, talep eden bizleriz. Öyle ise mesuliyet bize aittir. İşte Ehl-i Sünnet görüşü de budur.

M Fethullah Gülen

İnsanın Ne Zaman ve Nasıl Öleceği Önceden Belirlendiğine Göre, Onu Öldürenin Suçu Nedir?

Her şey gibi ölümün de zaman ve keyfiyeti, önceden tespit edilmiştir. Yani kâinat için vârid ve vâki olan her şey, insan, insanın hayatı ve ölümü için de vârid ve vâkidir. Belli yollarla varlığa erme, yine belli esaslar içinde varlığı sürdürme ve belli zaman sonra da sahneden çekilme, her varlık için kaçınılmaz bir hakikatdır. Her şey, çok geniş ve umumî bir kader dairesi içinde ve kendisi için belirlenmiş bir çizgide doğar, gelişir; sonra da söner gider. Bu, ezelî, değişmez bir yol ve ebetlere kadar da devam edecek bir çark ve nizamdır.

Zerrelerden sistemlere kadar, hayret verici bir düzen ve baş döndürücü bir âhenkle işleyen şu koca kâinatın bağrında ortaya çıkarılıp geliştirilen pozitif ilimler, o ilimlere âid sâbit prensipler ve âlem-şümûl kâidelerle, her şey için böyle bir ilk belirleme, bir tayin ve takdîr açıkça müşâhede edilmektedir. Böyle bir ilk plânlama olmadan, ne kainattaki nizam ve âhengi îzâh etmek, ne de onunla alâkalı, müspet ilimlerden herhangi birini geliştirmek mümkün değildir. Kâinatın alabildiğine hendesî, alabildiğine riyazi; yânî, tespit ve takdirlere göre hareket etmesi sayesindedir ki; fizik laboratuarında belli prensiplere göre araştırma yapmak, anatomiyi belli kâideler içinde mütalâa etmek ve anlatmak ve yine sâbit bir kısım kâidelerle, fezânın derinliklerine açılmak kâbil olmuştur.

Âhenksiz bir kainatta, plânsız programsız bir dünyada ve nizamsız işleyen bir tabiat mecmuasında, pozitif ilimlerden hiçbirini düşünmeye imkân yoktur. Aslında ilimler mevcut olan bir kısım kâide ve prensiplere adese olmuş, onları göstermiş ve onlara belli ad ve ünvanlar kazandırmışlardır.

Bu ifade ile, ilimleri ve keşifleri küçümsemek istemiyoruz; sadece,onların yer ve ağırlıklarına dikkati çekerek, çok daha mühim hususların nazara alınması lâzım geldiğini belirtiyoruz ki; o da, ilimlerden ve keşiflerden evvel kâinatın sinesinde bir kalp gibi atan nizam ve ahenktir. Bu nizam ve âhengi, bir ilk belirleme ve kaderî bir programla bütün cihanlara esas yapan kudret ve mübecceldir!

Bugün, bütün varlıklar için hüküm fermâ görünen bu kanunları, insan topluluklarına tatbik etmek isteyen içtimaiyatçılar bile var. Böyle koyu bir kadercilik, daha doğrusu aşırı cebriyecilik her zaman tenkit edilecek bir mevzû olsa bile, âlemşümûl bir âhenk ve bu âhengin dayandığı ezelî programı itiraf bakımından, oldukça manidardır.

Aslında inanç ve itikada müteallik her hakikat, kendi kendine var ve hârici destek ve itiraflara dayanma ihtiyacından da çok muallâ ve müberrâdır. Ne var ki, bakışları bu türlü hâriciliklerle bulanmış, kalbi bunlara ait beyanlarla yerinden oynamış talihsiz neslimize “Yerine dön!”çağrısında bulunurken, onu baştan çıkaranların tenâkuzlarına, işaret yoluyla dahi olsa-temas etmekte fâide olacağı, kanaatindeyiz. Ve, işte bunun için sözü uzattık ve sadet harici beyanlarda bulunduk. Yoksa, bütün kâinatın fevkalâde bir tenâsüp ve uyumluluk içinde işlemesi, atomlardan, galaksilere kadar her şeyin göz doldurucu bir nizam ve intizamla hareketi, bütün eşyayı kıskıvrak bağlayan bir tayin ve takdire, bir hâkimiyet ve cebre delâlet etmektedir. Kuruldu kurulalı bütün dünyalar, bu mutlak hâkimiyete boyun eğmiş, Onun iradesine râm ve O’na inkiyad üzere, hâlden hâle dönerek, bugüne kadar devam ede gelmiştir.

Ancak, insan ve benzeri, irâde ve hürriyete sahip varlıklar için, ilk yaratılış tamamen cebrî ve sâir varlıklarla aynı çizgide olsa bile, daha sonra irâdeliler, irâdeleri altına giren hususlarda, emsâllerinden bütün bütün ayrılırlar. Böyle bir farklılıktan ötürü de “önceden belirleme”nin manâsı, insan ve benzerleri için değişik bir hüviyet alır. Ve, esasen sorulan soru da, insanın bu farklı yönünü sezememiş olmadan ve onu da tıpkı diğer eşya gibi mütalâa etmekten doğmaktadır. Bu îtibarla, insan ve sâir varlıklar arasında mevcut böyle bir farkı kavrama, kısmen dahi olsa, meseleyi halledeceği kanaatindeyiz. Gerisi, ilm-i İlâhînin bütün eşyayı çepeçevre ihâta etmesini kabûllenmekten ibarettir.

Evet, insanın bir hürriyet ve irâdesi, bir meyil ve seçme istidâdı vardır. Ve o hürriyet ve irâde, meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü, sevap ve günah insana nispet edilir. İnsan irâde ve isteğinin, meydana gelen neticeler karşısında, ağırlığı ne olursa olsun; o irâde, Yüce Yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabûl edilmişse, onu hayırlara ve şerlere çevirmesine göre suçlu veya suçsuz olması; irâde dediğimiz şeyin hayra veya şerre meyil göstermesine dayanmaktadır. Bu meylin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına vurulmayacak kadar ağır da olsa, o bu temayülle ona çağrıda bulunduğu için, mesûliyet ve cürüm de ona aittir.. O mesuliyet ve cürümü önceden tâyin ve takdîr eden, sonra da belirlediği zaman içinde onu yaratan zât, mesûliyet ve cürümden muâllâ ve müberrâdır.

Meselâ, O Yüce Zât, iklimlerin değişmesi gibi çok büyük bir hâdiseyi, bizim nefes alıp vermemize bağlamış olup da, dese ki; “Eğer dakikada, şu miktarın üstünde nefes alıp verirseniz, bulunduğunuz yerin coğrafî durumunu değiştiririm.”Bizler, tenâsüp-ü illiyet prensibi açısından nefes alıp-verme ile, iklimlerin değişmesi arasında bir münâsebet görmediğimiz için, yasak edilen şeyi işlesek; o da, vadettiği gibi iklimleri değiştirse, takatımızın çok fevkinde dahi olsa bu işe, biz sebebiyet verdiğimiz için, suçlu da biz oluruz.

İşte bunun gibi, herkes elindeki cüz’î irâde ve ihtiyâriyle, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden ötürü, ya suçlu sayılır ve muâheze görür veya vefâlı sayılır mükâfâta mazhar olur.

Binâenaleyh, ölüme sebebiyet veren de suçlu olur; ulu dergahta afvedilmediği takdirde de mutlaka muâheze görür.

Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, Yaratıcının, her şeyi çepeçevre içine alan ilmiyle, insan irâdesinin tevfik edilme keyfiyetini…

Allah’ın ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi her şey, sebep ve neticeleriyle iç içe ve yan yanadır. O noktada, önce sonra; sebep-netice; illet-malûl; evlat-baba, bahar-yaz bir vâhidin iki yüzü hâline gelir. Ve yine o ilme göre sonra,önce gibi; netice, sebep gibi; malûl de illet gibi; bilinir ve hükmedilir.

Kimin, hangi istikamette nasıl bir temâyülü olacak ve kim âdî bir şart ve sebepten ibaret olan irâdesini, hangi yönde kullanacak, bütün bunlar, önceden bilindiği için; o sebeplere göre meydana gelecek neticeler takdîr ve tespit etmek, insan irâdesini bağlamamakta ve zorlamamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakkında takdirler yapıldığı için, irâdesi kabûl edilmekte ve destek görmektedir. Nitekim, bir büyük zât, hizmetçilerine: “Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz zaman, şahâne hediyeler elde edeceksiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde ise, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itâb göreceksiniz”dese, onların irâdesini kabûl etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, Yüce Yaratıcı kullarından birine: “Sen şu istikamette bir meyil gösterecek olursan, ben de, senin meyil gösterdiğin o şeyi yaratacağım. Ve, işte senin o temâyülüne göre de, şimdiden onu belirlemiş bulunuyorum.”Ferman etse, Onun irâdesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymet vermiş olur.

Binaenaleyh, “ilk belirleme”de irâdeyi bağlama olmadığı gibi, insanı, rızâsı hilâfına herhangi bir işe zorlama da yoktur.

Ayrıca kader ve ilk belirleme Allah’ın (cc) ilmî programlarından ibarettir. Yânî, kimlerin hangi istikâmetlerde meyilleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeylerle, bir plân ve program hâline getirmesi demektir. Bilmekse, hâricde olacak şeylerin, şöyle veya böyle olmasını gerektirmez. Hâricde olup biten şeylerin, şöyle veya böyle olmasını, insanın temayüllerine göre, yaratıcının kudret ve irâdesi icat eder. Bu itibarla varlığa erip meydana gelen şeyler, öyle bilindikleri için varolmuş değillerdir. Bilâkis, var oldukları şekillerle bilinmektedirler ki; ilk takdîr ve tayin de, işte budur. Kelâmcılar bunu, “ilim, malûma tâbîdir”sözüyle ifâde ediyorlardı. Yânî, nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelmiyor. Nasıl ki, bizim, ilmî tasarı ve plânlarımız pratikte, tasavvur ettiğimiz şeylerin vücûd bulmasını gerektirmez. Öyle de, Yüce Yaratıcının tasarı ve plânları sayabileceğimiz ilk belirlemeler de, hâricde, herhangi bir şeyin varolmasını mecbûrî kılmaz.

Hâsılı; Allah, olmuş, olacak her şeyi ihâta eden geniş ilmiyle; sebepleri neticeler gibi; neticeleri de sebepler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarını ve bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını belirlemiş ve takdîr etmiştir. Zamanı gelince de, mükellefin meyil ve niyetlerine göre, takdîr buyurduğu şeyleri dilediği gibi yaratacaktır.

Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden tayin edilmiş olması, mesûliyeti giderici değildir. Zîrâ takdir, onun hürriyet ve irâdesi hesaba katılarak yapılmıştır. Bu itibarla da, cürmü kendisine isnat edilecek ve ona göre de, muâhezeye tâbî tutulacaktır.

Kaderle alâkalı, bu derin meselenin, bilhassa kendi kaynaklarında, tekrar tekrar mütâlâa edilmesi şarttır. Bizim bildiğimiz şey, selefin sağlam prensipleri içinde meselenin avam anlayışına intikal ettirilmesinden ibarettir.

M Fethullah Gülen

Günah İşleyen Bir Kişi Kendi İradesine Uyarak mı Günah İşler, Yoksa Cenab-ı Hakk’ın İrâde-i Külliyesi mi Günah İşletir?

Meselenin kısaca ifâdesi şudur: İnsanın elinde irâde vardır. Biz buna ister cüz’î irâde, ister meşiet-i beşeriye, isterse insanın kesb (kazanma) gücü diyelim. Cenab-ı Hakk’ın yaratmasına da, küllî irâde, halk etme kuvveti yani kudret, irâde ve tekvinin tasarrufu diyelim. (Bunlar Allah’ın sıfatlarıdır). Mesele, Cenab-ı Hakk’a ait yönü ile ele alındığında, âdeta, Cenab-ı Hak zorluyor da, olacak şeyler öyle oluyor, şeklinde anlaşılır ve bu suretle de, işin içine cebir giriyor. Mesele, insana ait yönüyle ele alındığı zaman ise,insan kendi işlerini kendi yapıyor, şeklinde anlaşılıyor ki, o zaman da işin içine “herkes kendi fiilinin hâlıkı”düşüncesinden ibâret olan mu’tezilî düşünce giriyor.

Kâinatta olup biten her şeyi Allah yaratır. Bu soruda “küllî irade”diye geçen şey de işte budur. Hatta, “Vallâhü halakaküm vemâ ta’melûn: Sizi de, işinizi de, Allah yarattı.. “Yani sizin de, sizden sâdır olan ef’âlin de Hâlıkı yalnız Allah’tır.

Meselâ: Siz bir taksi-yapsanız, bir ev inşâ etseniz, bu işleri yaratan Allah’tır. Siz ve ef’âliniz Allah’a aitsiniz. Ama ortaya gelen bütün bu işlerde, size ait bir husus da vardır ki, o da kesb ve mübâşerettir. Bu ise âdî bir şart ve basit bir sebeptir. Tıpkı dünyaları aydınlatacak dev bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunmak gibi… Bu durumda “Sizin hiçbir şeyiniz, hiçbir müdâhaleniz yok”denemeyeceği gibi, işin tamamen size ait olduğu da söylenemez. İş tamamiyle Allah’a aittir. Fakat, Allah size ait bu işleri yaratırken, sizin cüzî müdâhalenizi de âdi şart olarak kabul buyurmuş ve yapacağı şeyleri onun üzerine bina etmiştir.

Meselâ: Şu câminin içindeki elektrik mekanizmasını, Allah kurmuş; işler ve çalışır hâle getirmiştir. Yeniden bunu tenvir etme işi, ameliyesi de Allah’a aittir. Elektron akımlarından bir ışık meydana getirme, câmiyi tenvir etme birer fiildir. Ve bunlar da “Nur’un-Nur, Münevvir’un-nur, Musavvir’un-Nur”olan Hz. Allah’a (cc) aittir. Ama bu câminin aydınlanması mevzuunda, sizin de bir mübâşeretiniz vardır; o da Allah’ın kurduğu bu mekanizmada, Allah’ın ayarladığı düğmeye sadece dokunmanızdır. Sizin irâde ve takatınızın çok fevkinde, o mekanizmanın, tenvir vazifesi yapması ise tamamen Allah’a aittir.

Bir nümûne daha arz edelim: Meselâ; hazırlanıp, işler, çalışır, yürür hâle getirilmiş bir makina düşünelim ki; sadece çalıştırmak için onun düğmesine dokunma vazifesi, size verilmiş. O makinayı harekete getirmek ise, onu kuran ve inşâ eden Zât’a mahsustur. Binaenaleyh, beşere ait bu küçük mübâşerete, “kesb”veya “Cüz l irâde”diyoruz. Allah’a ait olana ise “halk etme, yaratma”diyoruz. Ve böylece bir irâde inkısâmı karşımıza çıkıyor:

1) Küllî irâde, 2) Cüz’î İrâde.

İrâde dediğimiz ki; murat etme, dileme demektir, bu tamamen Allah’a aittir. “Vemâ teşâûne illâ en yeşâ Allah = Allah’ın dilediğinden başkasını dileyemezsiniz. Bu husus, yanlış anlaşılmasın. Biz böyle düşünürken, kulun da “bir parmak dokundurma denecek kadar irâdesi vardır”diyerek, tamamen cebrî bir determinizmden uzaklaşmış bulunuyoruz. İşi meydana getiren Allah’tır, derken de. mûtezile mezhebi ve rasyonalistler gibi düşünmediğimizi gösteriyoruz. Bu suretle de ne Ulûhiyetinde, ne de Rubûbiyetinde Allah’a eş ve ortak koşmamış oluyoruz. Allah (cc) nasıl ki, Zâtında birdir; icrâatında da birdir.. işini başkasına yaptırtmaz. Allah (cc) her şeyi kendisi yaratmıştır. Fakat, teklif, imtihan gibi bir takım sırlar ve hikmetler için, beşerin mübâşeretini de şart-ı âdî olarak kabul buyurmuştur.

Meseleyi daha fazla tenvir için, bir büyük zâtın bu mevzûda îrad ettiği bir misâli sunmak istiyorum. Diyor ki: “Sen bir çocuğun isteğiyle, onu kucağına alsan; sonra sana dese ki; beni falan yere götür; sen de onu oraya götürsen; o da orada üşüyüp hastalansa.. sana: “Beni niye buraya getirdin”diye itirazda bulunabilir mi? tabii ki bulunamaz. Çünkü; kendisi istedi. Üstelik ona: “Sen istedin”diyerek iki de tokat vurursun. Şimdi bu hususta çocuğun iradesi inkâr edilebilir mi? Elbette edilemez. Zira; o talep etti ve istedi. Ama onu oraya götüren sensin… Hastalanmayı da, çocuk kendisi yapmadı. Belki ondan sadece bir talep sâdır oldu. Binâenaleyh, burada hastalığı verenle oraya götüren ve bu işi talep eden birbirinden ayrılmış olur. Biz kadere ve insanın irâdesine bu mânâ ve bu anlayışla bakarız.”

İşin doğrusunu her şeyi takdir eden bilir.

M Fethullah Gülen

Cenab-ı Hak Bir Ayetinde “Ben İstediğim Kulumu Hidayete Erdiririm”Diyor. Bu Durumda Cenâb-ı Hak, Kulları Arasında Bir Ayırım Yapmış Olmuyor mu?

Evvelâ Allah bir ayırım yapsa, kimin hakkı var ki, O’na: “Niçin ayırım yaptın?”desin. Allah, mülk sahibidir. Hepimizi belli şeyler içinde, evirîp çeviriyor; ama, kimsenin, herhangi bir hak iddia etmeye de hakkı yoktur. “O mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder”hakikatının sahibidir. Ayrıca, Onunla alâkalı sual sorulurken, çok nezihane, edibâne sormak lazımdır. Allah, her şeyi kabza-ı tasarrufunda tutan Mâlik’ül-Mülk’tür. Kimsenin böyle, bu tarzda soru sormaya hakkı yoktur ve edebe münâfidir.

Ancak şöyle denebilir. “Cenab-ı Hak beni hidayete veya dalalete atıyorsa sonra acaba beni hangi esas, hangi prensip ve hangi hikmete binaen muaheze edecektir? Zira, O, Hakîm-i Mutlaktır. Acaba bu husustaki hikmetinedir?”

Evet, Allah dilediğini hidayete, dilediğini de dalalete götürür. Bu husus, Kur’an-ı Kerim’in mükerrer yerlerinde hep böyle zikredilmiştir. Meşiet-i İlâhi esastır. Bu mevzuda dikkat edilmesi gerekli olan husus da şudur: Hidayet ve dalâlet Allah’ın yaratmasıyladır. Ama sebebiyet, kulun mübaşere tidir. Kulun mübaşereti o kadar zayıftır ki, âdeta hiç hesaba katılmamakta ve doğrudan doğruya bütün kâinatların yaratılması, kendisine ait olan Allah’ın (cc) Zatı zikredilmektedir.

Bir misal ile meseleyi tavzih edelim: Meselâ; Bizler, yemek yeme, su içme ameliyesini yapıyoruz. Bu yeme ve içmenin neticesinde içimize giren çeşitli proteinler, vitaminler, demirler, bakırlar yerlerini alıyor ve bedende, kendilerine has fonksiyonları ifa ediyorlar. Bütün bu meseleler öyle hassas hesaplarla yapılıyor ki, insanın sadece lokmayı ağzına koyması bu işlerin halli için yetmiyor. Yettiği farz edilse bile, insanın ağzına lokmayı koyması için gerekli olan elindeki kuvvet, kafasındaki dirayet, ta baştan Allah tarafından verilmiş. İnsan lokmayı ağzına koyar-koymaz, Allah tükürük bezlerini harekete geçiriyor, ağzı sulandırıyor ve yemek daha ağızda ıslanırken, hemen beyne haber gidiyor; oradan da mideye şifreler çekiliyor ve ona: “Dikkatli ol!”deniliyor. “Hangi çeşit usare ve asidi ihaz edeceksen, et, çünkü şu cinsten, şu çeşit yemek geliyor.”Derken, midedeki bütün fakülteler faaliyete geçiyor. Sadece buraya kadar olanları dahi, insan, kafasıyla düşünmeye kalkışsa, bunların pek azını bile yapamaz. Kaldı ki onun, bazan yanlışlıkla dahi çiğnediği de oluyor.

Mide kendine ait fonksiyonu ifa ediyor. Kendi eriteceği şeyleri, meselâ; nişastalı, glikozlu şeyleri eritiyor. Ve iş bununla bitmiyor; bağırsağa giderken ona da, bir şifre gönderiliyor: “Şunlar geliyor.”Yani sert ve ancak asitli şeylerle halledilebilir cinsten nesneler. İnsanın bundan sonraki safhada hiç dahli yoktur. Sonra selülozlu şeyler bağırsaklara giriyor, derken onlar faaliyete geçiyor. Bunların bir kısmı, meselâ; elma kabuğu gibi şeylerse -insan vücudunda bu gibi enzimler olmadığından- erimiyor ve dışarıya atılıyorlar. Bütün bunların hepsi fevkâlade hassasiyet içinde ve haberli olarak cereyan ediyor. Evet, midede ne erir, ne erimez bunların hepsi de haberli oluyor. Sonra sıra karaciğere geliyor ve karaciğer de, kendisine ait yüzlerce vazifeyi yapıyor…

Görüyoruz ki, bir lokma, insanın midesine girdikten sonra, onun vücuduna faydalı hale gelinceye kadar, bin ameliye görüp-geçiriyor. Ve bu bin ameliyenin hiç birinde insanın dahli olmuyor.

Şimdi, bu nankör insan kalkıp dese ki; “Ben, lokmayı ağzıma koydum, vücuduma demiri, kömürü gönderdim, stok yaptırdım. Hangi hücrelerin nelere ihtiyacı varsa, onları onlara tevdi ettim. Vitamin isteyene vitamin, protein isteyene protein gönderdim. Hararetlerini de, ayarlayıp hepsini faaliyete geçirdim. “Allah’ın bu icraatına şerik olduğunu iddia etmiş olmaz mı?

Belki, bu mevzuda düşünülmesi ve söylenmesi gerekli olan şey şudur: “Bu esrarengiz mekanizma, gaybî bir el ile çalıştırılıyor. Ben lokmayı ağzıma koyunca, birden bire esrarengiz şeyler olmaya başlıyor. Binaenaleyh, bu lokmanın halledilmesi mevzuunda benim bir dahlim yoktur. Bu işi yaratan Allah’tır (cc). Hazım ve sonrasını yaratan da, Odur.”Böyle demekle insana ait iş, Allah’a isnat edilmiş olmaz. Belki Allah’ın işi, Allah’a isnat edilmiş olur. İnsanın bu mevzuda o kadar cüzî bir mübaşereti vardır ki, bunca işi kendisine isnat etmeye aslâ hakkı yoktur.

Gelelim hidayete. Hidayet, öyle mühim bir meseledir ki, insanın onu elde etmedeki iradesi, çok küçük bir izhâr-ı liyakattan ibarettir. Meselâ; çok defa isterim ki; kalbî bir inşirah bir inbisat içinde bütün hissiyatımla içimi cemaata dökeyim. Halbuki “ve mâ teşaune illâ en yeşaallah””Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz”(İnsan-30)’in sahibi olduğundan, bütün içimi, hissiyatımı ifade edemiyorum: ancak, alâ kaderil-imkân bir şeyler söyleyebiliyorum. İstiyorum ki, nâfiz ü’l-kelîm ve alabildiğine muhlis olarak, Ahkâm-ı İlâhiyeyi, Ahkâm-ı Kur’aniyeyi nakledeyim. Halbuki her şey bir noktada takılıp kalıyor. Ne kadar arzu ediyorum, namaza durduğum zaman kendimden geçeyim; vecd ve istiğraklarla kendimi unutayım, dünya ve mâfihadan bütün bütün sıyrılayım. Halbuki bu arzumun binde birine dahi muvaffak olamıyorum. Demek ki, elimde samimi isem sırf bir istek var. Geri kalanları tamamen Yaratana ait… Ey Rab, göz açıp-kapayıncaya kadar dahi olsa bizi bize bırakma!…

Dikkat buyurulsun; iman zevki, iman aşkı, iman hazzı, cennet iştiyakı ve Cenab-ı Hak’tan gelen her şeyi almaya, kabul etmeye teşne olma keyfiyeti, bütün bunlar öyle ilâhî mevhibelerdir ki, bunları insanın sinesine ancak Allah yerleştirebilir. İnsan, sadece mübâşeret eder. Onun için Saduddin-i Taftazani bu mevzuda “İman, insanın cüzî iradesini kullanması suretiyle, Allah in onun ruhunda yaktığı bir şem’adır. “Şem’ayı yakana ruhlar feda olsun! Böyle büyük bir neticede senin cüz’i irâdeni kullanmaktan başka bir dahlin yoktur. Sanki düğmeye dokunuyorsun ve hayatın tenvir ediliyor. Binler avizenin, bir tek düğmeye dokunmakla etrafı aydınlatması gibi, iman tarafına, cüzi iradenin o kadarcık yönelişi, hidayet nurunun yakılmasına vesile oluyor.

Evet, bu meseleyi de ağızdaki lokma gibi anlama mecburiyetindeyiz.””Ulemâ teşaune illâ enyeşaallah””Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz”(İnsan/30) “Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola iletir”(Müddessr/31) fehvâsınca kimse, Onun dilediğinden başkasını dileyemez… Onun saptırdıklarını hidayete erdiremez, Onun hidayete erdirdiklerini de saptıramaz.

Netice olarak: İşin çoğu O’na aittir. Bize ait olan o kadar cüz”ı, o kadar küçüktür ki, bunları görmemezlikten gelerek,olan şeylerin bütününe sahip çıkmamız Allah’a karşı su-i edep ve cür’etkârlıkdan başka bir şey değildir.

M Fethullah Gülen

Yabancı Memleketlerde Doğanların Durumları Ötede Nasıl Olacaktır?

Bu soru öteden beri sorula gelen meselelerden biridir ve zannımca, diyalektik yapılmak istenmektedir. Yani ” biz Allah’a ve Onun Peygamberine inandığımızdan dolayı Cennet’e gireceğiz; ama İslâm dünyasına çok uzak memleketlerde, meselâ, Paris’te, Londra’da, Moskova’da doğan kimseler bizim sahip bulunduğumuz imkânlara sahip olamadıklarından; erdiğimiz nura eremeyecekler ve dolayısiyle bütünüyle Cehenneme girecekler?” sorusunda iki husus var: Merhamet-i İlahi den daha fazla merhamet gösterme. İslâm’a karşı sinsice bir tenkit…

Evvelâ, soruda belirtildiği ve çoklar tarafından zannedildiği gibi ” bize uzak diyarlarda bulunan kimseler, Cehenneme girecekler”şeklinde umumî bir hüküm yok. Şöyle bir hüküm var: Efendimiz’in (sav) davasını duymuş, davetini işitmiş, Onun neşrettiği nura şahid olmuş kimseler, inatlarından bu işi kabul etmiyor ve kulaklarını kapıyorlarsa, evet bunlar Cehenneme gireceklerdir. Burada Allah’ın merhametinden daha fazla merhamet ileri sürerek. başka türlü iddialarda bulunmak ukalalıktan başka bir şey değildir. Evet, Cehenneme gireceklerdir. Hem de sadece yabancı ülkelerde olanlar değil. bizim memleketimizde de, Efendimiz’in (sav) davasını işitip O’na, icabet etmeyenler, getirdiği esaslarda O’na başkaldırıp arkasından gitmeyenler; onlar da, cehenneme girecek ve ebedî hüsrana uğrayanlardan olacaklardır.

Rabb’in sonsuz rahmetinden ümit ediyoruz ki, bizleri Onun davetine icabet eden, arkasından koşan; herkesin Onu terk ettiği dönemde O’na sahip çıkan kimselerden, eylesin!..

Bu mevzu,öteden beri Kur’ân ve Sünnetin meselelerini, akıl, mantık, muhakeme, saf düşünce ve felsefe yoluyla ispat, teyit ve takviyeye çalışan kelamcılar tarafından da ele alınmış ve enine boyuna tahlîl edilmiş bir mevzudur. Evet, acaba, O’na icabet etmeyenler gibi, icabet etme fırsatını bulamayanlar da ehl-i Cehennem midir?Yoksa bu ikisi arasında bir fark var mıdır?

Günümüzün pek çok önemli meselelerinin yanında, şimdilik bu kâbil sorular üzerinde durulmalı mı, durulmamalı mı? Bu türlü soruların cevabını bulmak, uhrevî hayatımız adına bize ne kazandırır? Pratik hayatımız adına vadettiği şeyler nelerdir? Dev mezhep imamlarının, bu kadar titizlikle üzerinde durdukları bu mesele o kadar önemli ve hayatî bir mesele miydi ki onu, halletmek için bu kadar mesaî sarfettiler?…

Şimdi, bunlar ve bunlar gibi bir sürü soruyu da beraberinde getiren bu meseleyi önce, akaid imamlarının mütalaa ve görüşlerinin hülasası içinde takdim etmeye çalışalım:

Akîde de, iki önemli Ehl-i Sünnet akımından Eş’arîler derler ki: Cenab-ı Hakk’ın adını duymayan, O’na dair hiç bir tebliğe şahit olmayan kimse, nerede, nasıl yaşarsa yaşasın, ehl-i fetret, dolayısıyle de ehl-i necattır. Sizler, Ümmet-i Muhammed olarak Efendimiz’e ait mesajları alıp, dünyanın karanlık iklimlerine götürmemiş iseniz, Eş’âri’ye göre o karanlıktaki kimseler ehl-i necatdırlar ve kurtulmuşlardır. Cenab-ı Hak, belli bir ölçüde onları mükâfâtlandıracak ve Cennetten istifâde ettirecektir…

Maturidîlere gelince ki; bir noktada Mutezile’nin düşüncesi de aynıdır. Derler ki; ” bir insan, aklıyla Yaratıcısını bulursa, adını ünvanını bilsin bilmesin kurtulur. Ama aklıyla mücerred olsun Yaratıcıyı bulamamışsa o kurtulamaz.”Aslında bu iki görüş aynı olmasa bile, birbirinden çok uzak da sayılmaz. Maturidi’ye göre bir insan nerede olursa olsun; dağda, bayırda, çölde şurada veya burada, güneşlerin doğup batmasından ayların tulû ve gurubuna, yıldızların parıldamasından, zeminin nizam-ı intizam içindeki binbir güzelliklerine, dağların mehip duruşlarından, tepelerin ünsiyetli esintilerine; koruların gürül gürül inleyen ikliminden otların-ağaçların ince ince salınmalarına, çiçeklerin cilve çakıp tebessüm etmelerine kadar her şey Ondan sırlı birer mesaj ve O Sultanlar Sultanını anlatan beliğ birer lisandır. İşte, aklı başında bir insan göz kamaştıran bu tablolar ve yürekleri hoplatan bu ses ve renk cümbüşü karşısında, her şeyin arkasındaki o gizli eli sezecek ve mutlaka bir Yaratıcının olduğuna inanacaktır. O Yaratıcının ad ve ünvanlarını, Onun kitap ve elçilerini bilmese de böyle birisi ehl-i necattır.

İşte bu itibarladır ki, başka memleketlerde yaşıyan insanlar hakkında hemen ulu orta, ” inanmadı,öyle ise Cehenneme gidecektir” demiyoruz, diyemeyiz de. Zirâ, mezhep imamlarının bu şekildeki nokta-i nazarı en azından sükut etmemizi gerektirmektedir…

İmam Eş’arî hazretleri elde ettiği hükmü,”Biz Peygamber göndermedikçe (hiçbir millete) azap edecek değiliz.” (İsra/15) gibi ayetlerden istinbat ediyordu. Evet, Allah Kurân’da “Peygamber göndermeden azap etmeyeceğiz” diyordu. Öyle ise; Peygamber görmemiş duymamış kimselere azap edilmese gerek.

Maturidî hazretlerine göre akıl,” hüsün-kubûh” mevzuunda da üzerinde durulduğu gibi,önemli bir unsurdur ve bir ölçüde iyiyi kötüden ayırt edecek kapasitededir. İnsan,aklıyla bir kısım şeyleri birbirinden tefrik edebilir. Bu güzel, bu da çirkin diyebilir. Vakıa aklın, her şeyi sezip bilebileceğini iddia da yanlıştır… Onun içindir ki, Allah iyileri emretmiş, kötüleri de yasaklamış ve bu önemli işi her zaman yanılabilirliği müsellem olan akla havale etmemiştir. Vahy ile bunları tanzim etmiş. aydınlatmış; peygamberleriyle vüzuha kavuşturmuş ve bir nokta muzlim bırakmamıştır. Maturidilere göre akıl, zinanın çirkinliğini. sezebilir. Çünkü onda nesebin zayi olup karışması bahis mevzuu. Kimin malı kimin evlâdına kalacak? Şayet bir kadın iffetini koruyamıyorsa ve çocuklarının nesebi şüpheliyse, evet o zaman kimin malı kime kalacak? Öyleyse zinanın aklen çirkin olduğu söylenebilir. Hırsızlığın da aklen çirkin olduğu sezilebilir. Çünkü, başkasının kan-ter elde ettiği şeyler onun elinden almak çirkindir. Aklen içkinin çirkinliği de sezilebilir. Çünkü insanın aklını izale ediyor. Nesiller üzerinde menfi tesiri sürüp gidiyor ve bir kısım hastalıklara da sebep oluyor… Daha bunlar gibi bir kısım şeylerin bir ölçüde akliliği her zaman söylenebilir…

İyi ve güzel şeyler hakkında da aynı durum bahis mevzuudur. Meselâ; adalet, başkalarına iyilikte bulunma güzel şeylerdir ve bunlar aklen sezilebilir. Kur’ân ve Sünnet ise bu mevzuda emirler vermiş, aydınlatmış ve bizi yanlış anlamadan kurtarmışlardır.

Bunun gibi Allah’a iman da güzel bir şeydir. Çünkü insan o sayede itminana ulaşır. Daha hayatta iken başı cennetlere erer ve ötelere ait güzellikleri burada yaşar. Aynı zamanda, imana ulaştıran yol da,akıl ve muhakeme ile sezilecek mahiyettedir. Nitekim çöldeki bir bedevi bile bunu hissetmiştir. Huzur-u Risaletpanâhi ye gelmiş ve nasıl bir yolla Yüce Yaratıcıya ulaştığı sorulunca: “Bir yerde bir deve tersi, oradan bir devenin geçtiğine, ayak izleri de orada yüründüğüne delâlet eder. Şu sema burç burç ahenk içinde, bu yer, vâdi vâdi güzellikleriyle, bir Alîm ve Habîr olan Allah’a delâlet etmez mi?” diyor. Demek ki bir deve çobanı dâhi aklıyla; her şeyi kabzay-ı tasarrufunda tutan, her şeyi ilimle idare eden ve her şeyden haberdar olan bir Zât’ın varlığına intikâl edebiliyor. Öyleyse imanda, aklîliği bütün bütün kulakardı da edemeyiz.

İşte bu noktadan hareketle, Maturidi; ” insan,aklıyla Yaratıcıyı sezebilir” demiştir. Nitekim cahiliye döneminde ve fetret devrinde bu mesele, çok kimse tarafından hissedilmiştir. Mesela, bunlardan Varaka bin Nevfel ki, büyük Kadın Hatice-i Kübrâ Validemizin amcazâdesidir. Efendimiz (sav) ilk vahiy gelince, Cebrail’i, Arz ve Sema arasında, bütün buutlarıyla kanatlarıyla görmüş, irkilmiş, ürpermiş ve koşa koşa evine gelmiş ve durumu Hatice Validemize hikaye etmişti. O da Peygamberimizi (sav) alıp Varaka’ya götürmüştü. İşte bu zat, daha Efendimiz’e (sav) peygamberlik gelmeden, Yüce Yaratıcının varlığını sezmiş, putların hiçbir şey yaratamayacağını hissetmiş ve aklıyla Allah’ın var olduğuna inanmıştı… Bunlardan bir diğeri de Zeyd idi. Hz. Ömer. Efendimizin amcası… Yer yer putlara sırtını döner ve şöyle derdi: “Bunlara ibadet edilmez, bunların hepsi bâtıldır, bir Yaratıcı var ama, ben bilemiyorum kimdir?… “Vefat ederken de Hz. Ömer ve oğlu Hz. Said de dahil, aile fertlerini topladı ve şöyle dedi: “Ben Allah in bir dini olduğuna inanıyorum ki, onun gölgesi, emâreleri başınızın üzerindedir. “Efendimiz, Peygamberliğini henüz ilân etmiş veya etmemiş; işte o dönemlerde “Ben o dinin gölgesinin başınızın üzerinde olduğunu hissediyorum. O din zuhur ettiği zaman, vakit fevt etmeden hemen dehalet ediniz” diyor, bir çok şeyi aklı ve ferasetiyle anlamış olduğunu gösteriyordu ki, bu da,” insanların elleriyle yapılan bu şeyler asla ilâh olamazlar” demekti. Dolayısıyla, insan eliyle dikilen bu put ve heykellerin hiçbiri, insanların ihtiyaçlarını karşılayamaz. Zira, aslında onlar insanlara muhtaç. Kendileri muhtaç olunca, başkalarının ihtiyaçlarına nasıl cevap verecekler ki?

Binaenaleyh böyle basit bir düşünce ile dahi, hemen herkes, gökleri ve yeri elinde tutan bir Zat’ı idrak edebilir. Zeyd ve Varaka, yakınlarının vicdanlarında birer çığlık olarak kalakalsınlar, zaman ve mekânın Efendisi ilk talili dostlarını, hakikata erken uyanmış bu halkadan seçip, muhakeme ve aklın dizginlerini vahyin eline vererek sonsuzluğa yelken açıp yürüyecektir…

Şimdi yeniden dönüp soruyu tekrar edelim: İslâm diyarının dışında doğan kimseler hemen Cehenneme mi gidecekler? Evet, Efendimiz’i (sav), Kurân’ı duymuş ve Peygamberimizin peygamberliğine şahid olmuş, ama araştırma lüzumunu duymamış ve araştırmamış olanlar Cehenneme girecekler. Fakat bu kadarcık olsun herhangi bir imkâna sahip olamamış, karanlıkta yetişmiş, karanlıkta kalmış, hep karanlık soluklamış, karanlık içinde yatmış-kalkmış kimselere gelince, ümit ederiz ki, Cenab-ı Hakk’ın merhametinden istifâde ederek muaheze görmesinler…

Müsaadenizle bizi alâkadar etmesi bakımından meselenin bir başka buudunu arz etmek istiyorum. İlk Müslümanlar, Müslümanlığı tam temsil edip, Efendimiz’e (sav) ait mesajları dünyanın dört bir yanına götürüyor ve ma’şeri vicdanı uyarıyorlardı. Bugün, onların menkıbelerinin gölgelerinde dahi, öyle büyük, öyle derin bir ruh haleti sezilmektedir ki, insan onların hakikatlarını düşününce, götürdükleri mesajlara insanlığın lakayt kalamayacağını hemen anlar. Bu, alabildiğine pervasız, alabildiğine fütursuz,: gözünü budaktan esirgemeyen insanlar, çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında öyle bir velvele meydana getirdiler ki, âdeta seslerini duymadık hiçbir yer kalmadı. Ve İslâm nuru en karanlık, en muzlim noktaları dahi aydınlattı. Evet, onlar çok hızlı, çok hareketli ve çok üst seviyede İslâm’ı temsil etti ve Kurân’ın mesajlarını, Sebt boğazından Aral gölüne, Anadolu kıyılarından Çin Seddi’ne kadar ulaştırdılar. Evet Hz. Osman döneminde Müslümanlık buralara kadar gelip ulaşmış, Hz. Muaviye döneminde Ukbe İbn-i Nafî’ler vasıtasıyla Herkül burcuna gidip dayanmıştı. Bütün Berberîler, bugünkü Fas, Tunus, Cezayir top yekün Mağrip memleketleri İslâm’ın vesâyâsı altına girmiş ve artık emri ondan alıyordu. Başlangıç itibariyle hesap edilecek olursa henüz 30 sene olmamıştı. Bu 30 sene içinde dünyanın dört bir yanında şem’alar, meş’aleler yaktı ve dünyaları aydınlattılar. Girdikleri yerlerde bihakkın İslâm’ı temsil etti, herkes tarafından sevilip sayıldı ve benimsendiler. Hem öylesine benimsendiler ki, artık Hıristiyan ve Yahudiler onları kendi dindaşlarına tercih ediyorlardı. Hz. Ömer Mescid-i Aksa’ya giderken, Ebû Ubeyde Şam’a girerken sevgiyle karşılanıyordu. Hatta bir aralık Müslümanların Şam’dan çekilmeleri bahis mevzuu olunca, Hıristiyanlar, rahip ve ruhbanlarıyla kiliselere dolup Müslüman vesayasının devamı için dua ettiler. Ve Müslümanlara; “Gittiğiniz gibi inşaallah yine gelirsiniz. Cizye verir ve himayenizde oluruz” dediler. İlk Müslümanların böyle şirin görünmesinden gürül gürül Müslümanlığa akın oluyordu. Aslında her birisi birer Ömer, o mübarek topluluğu görenlerin, Müslüman olmaması da düşünülemezdi ya!… Gece, Hak huzurunda ibadet-ü taat ve âh-u enînlerle yürekler yakan, gündüz at üstünde elinde kılıç kahramanlardan, kahraman ve o ” ruhbanun filleyli ve fursanun finnehar ” olan yiğitler, öyle gönüllere girmiş, herkes üzerinde öyle bir intiba bırakmışlardı ki, çok yakın bir gelecekte bütün cihan kapılarının onlara açılacağına muhakkak nazarıyla bakılıyordu.

Şimdilerde bizler, birer ada ve adacığa söz geçiremememize, elde ettiğimiz yerlerde dahi asayişi temin edemememize karşılık, onların emniyet, kiyâset, dirâyet ve diyanetleri karşısında, onlara, kalelerin kapıları ardına kadar açılıyor ve fahri hemşehrilikler, sembolik anahtarlar değil; hakiki reislik ve gerçek anahtarlar veriliyordu. Bugünkü Suriye ve Filistin, Müslümanların eline geçince, orada bulunan ordu kumandanları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını istemişlerdi. Vazifeli papaz: “Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını alacak zatın şemailini biliyoruz ve bu anahtarları Ondan başkasına vermemiz mümkün değildir.” diyordu. Onlar aralarında konuşa dursunlar, Hz. Ömer çoktan yola çıkmış geliyordu bile… Ve kimsenin nasıl geldiğinden de haberi yoktu. Ama o, papazın bildiği gibi geliyordu. Hazineden bir deve almış onunla yola revan olmuştu. Taksi yok, araba,yoktu ama, bir tane at olabilirdi. Ne var ki, o at da yoktu. Hizmetçisiyle beraber bir deveye münavebeten binerek geliyordu. Yaklaştıklarında kumandanlar, dua ettiler; inşaallah, Ürdün nehrini geçerken binme sırası Hz. Ömer’e gelir. Zira, bu Bizans halkı, kendi saraylarında ihtişâm ve debdebeden başka bir şey görmediği için, başımızdaki halifeyi böyle görürlerse; yani, paçalarını sıvamış, hizmetçisi devenin üzerinde ve kendi deveyi yediyor görürlerse ayıp olur. Haddi zatında ayıp olan şey, adaletsizlik ve hakkaniyetsizlikti; Hz. Ömer de bunu irtikab etmemeye çalışıyordu. Onlar dua ede dursunlar, Allah (cc) en hayırlı olanı tahakkuk ettirmişti bile. Tam nehri geçecekleri zaman, devenin yularından tutma sırası Hz. Ömer’e gelmişti. O, deveden indi yerine köle bindi ve Hz. Ömer devenin yularından tuttu ırmağı öyle geçtiler!.. Devenin üstünde oraya gelinceye kadar, elbiseleri, semere sürtüne sürtüne yırtılmıştı. Oraya gelinceye kadar kim bilir kaç defa eline bir iğne, bir iplik aldı ve bir kenara oturdu, elbisesini yamadı… Üzerindeki elbisede o gün, 14 tane yama vardı. Estağfirullah! ona yama dememek, ona şeref işareti demek lazım… Bu durumu gören papaz: “Tamam, bizim kitaplarımızda yazılı olan bu zattır” diye bağırdı. Meğer büyüklerinin istihraçlarına göre seyahat boyu Hz. Ömer’in yaptığı şeylerin hepsi biliniyormuş. Onun için Hz. Ömer’i tanıma fırsatı bulan papaz: “Biz anahtarları ancak buna veririz” dedi.

Anahtarların ona verilmesi, Mescid-i Aksa’nın Müslümanlara teslim edilmesi gürül gürül Müslümanlığa iltihaklara vesile oldu.

Ben size, Hz. Ömer gibi İslâm’ın şerefi bir kâmetle alakalı vak’aları sıralayıp, his dünyanızı tehyiç etmeyi düşünmedim. Maksadım, dün olduğu gibi, acaba bugün de İslâm, kendi ulviyetine uygun temsil edilebiliyor mu? Onlar 20-25 sene içinde büyük ölçüde Afrika’yı, Taşkent’leri, Semerkantları, Buharaları… Buharileri, Müslimleri, Tirmizileri, İbni Sinaları, Fârâbileri, Birûnîleri yetiştiren mübarek bir dünyayı bir solukta, bir hamlede, bir nefhada elde etmiş; Kafkasya, Azerbeycan, Irak ve İran üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Evet bir hamlede dünyanın dört bir bucağında “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikatını temsil etmiş ve İslâm mesajını herkese duyurmuşlardı.

Bugün o uzak ülkeleri bırakın, biz doğru dürüst kendi dünyamıza dahi bir şey anlattığımızı söyleyemeyiz. Bizi dinleyen bir cemaat içinde bulunuyor, onları inandırmağa çalışıyoruz. Ama, bir türlü inanmıyorlar. Söylediğimiz sözler, buzdan duvarlara aksediyor gibi, soğuk soğuk gelip yüzümüze çarpıyor. Sözde anlatıyoruz ama, bir türlü ruhlarına giremiyoruz. Bunları, Rabbimizin sonsuz lütuflarına karşı küfran-ı nimet sadedinde arz etmiyorum; edemem de. İlk devrin insanlarıyla bizleri mukayese ederken, Ashap-ı Kiramla, aramızdaki mesafeye dikkatlerinizi çekmek maksadıyla takdîm ediyorum.

Üveykler gibi kanatlanmış, küheylanlar gibi şahlanmış ve omuzladıkları ilâhî mesajı herkese, her yere duyurmak için dört-bir yana dağılmışlardı, İran’a, Turan’a ve bütün bir dünyaya… Ukbe bin Nâfi’ye de Afrika’nın fethi düşmüştü. Üst üste muvaffakiyetleriyle, Müslümanların yüzünün akı haline gelen Ukbe, çekemeyenler tarafından gammazlanmış, devrin Emiri tahrik edilmiş ve koluna bir zincir vurularak, İslâm’ı duyurma hareketinden alıkonmuştu., bileklerinde zincir, beş senelik hicran döneminde en büyük hasreti, İslâm’ı anlatmadan alıkonması olmuştu. “Bir baştan bir başa Afrika’da Müslümanlığı neşretmek istiyorum, buna manî oldular ve işte buna üzülüyorum” diyordu. Bir gün, İslam’a çok büyük zararlarının yanında, Ukbe’nin kolundaki zinciri de çözüp, onu yeniden Afrika’ya Vali tayin etmek suretiyle, en büyük iyiliği yapmış olan Yezid, seyyiatına denk bir hayır yapıp Ukbe’yi salıvermekle, tıkanan İslâm fütuhatı ve İslâmlaştırma hareketini yeniden başlattı; Ukbe de varıp bir solukta son noktaya ulaştı. Atını okyanusa sürüyor, denizin içine kadar giriyor ve “Allah im, diyor: “Bu zulmet denizi önüme çıkmasaydı, senin yüce adını denizler aşırı dünyalara da götürecektim!…”Dünyayı öyle biliyor. İhtimal ki, ona yeni bir dünyadan, Amerika’dan bahsedilseydi,” oraya nasıl gidilir” diye onu da düşünecekti…

Evet, bu insanların yaşadığı dönemde, Müslümanlık duyuruluyor ve herkese anlatılıyordu. Duyuramadıkları yerler adına da ızdıraplar çekiliyordu. Bize gelince, ne onu kendi değerleri ölçüsünde temsil edebildik, ne de yıldırım hızıyla dünyanın dört bir yanına götürebildik. Evet, onlar gibi, bu işi varlığımızın gayesi olarak bilemedik. Onun için şahsî işlerimizi terk edemedik. Onun için bir kerecik olsun evlerimizin yolunu unutmadık. Bu işe” birinci iştir” deyip diğer işlerimize, sırasıyla;’ ikinci üçüncü dördüncü…” diyemedik. Vakıa, biz de diyâr-ı küfre gittik; gittik ama, mark getirmeye, dolar getirmeye, şilin getirmeye, frank getirmeye gittik. Allah’ın yüce adını götürmeye gitmedik. Binaenaleyh, onlara yüce hakikatları duyuramadık. Bugün onlar bizim gayretsizliğimizden, bizim aczimizden, bizim beceriksizliğimizden, dalalet, küfür ve küfranlarını yaşıyorlarsa, her halde bir soru onlara, bir soru da bize sorulacaktır.

Dün bir arkadaşımızın marifetiyle oralarda verilen bir konferansı seyretme imkânına sahip oldum. Konferans almanca veriliyordu ve ben hiç bir kelime anlayamıyordum. Fakat, tablo ve manzara bana çok şey ifade ediyordu. Çok kısa zaman, önce Berlin’de bir mezarın başında ayaklarımın bağı çözülmüş ve: “Kurban olayım Allah’ım, senin mübarek namını buralara ve buradakilere duyuramadık” deyip inlemiştim. Şimdi, bu kaseti seyrederken, kendi kendime Neler hissettim neler: “Hollanda’da bir kilisede, bir Müslüman genç konferans veriyor ve kilisenin papazı da oturmuş onu dinliyor. Müslüman olmuş, başı kapalı Hollandalı kadınlar ve iştiyakla İslâm’ı öğrenmek isteyen daha başka kadınlar.. sorular soruluyor, cevaplar veriliyor…”Şimdi, burada onları dile getirmekten aciz bulunuyorum. Ancak, bütün bunlar birer cılız ses ve deneme mahiyetinde amatörce şeylerden ibaret.. Bu türlü gayretler, hizmet yolunda bulunmak sayılsa da, hizmetin kendisi olmadığı muhakkak.

Biz, bugün henüz bu büyük sarayın sofasında dolaşıp durmaktayız. Çok büyük şeyler yaptığımız söylenemez. Ve işte bundan dolayı da çok kimseler hâlâ dalâletlerini yaşamaktadırlar. Zaman zaman oralara din, diyanet adına gittiğimiz de oldu; ama, kısır çekişmelerden kendimizi kurtaramadık. Ve hâlâ kat’iyyen, bir Hz. Ömer seviyesinde, Ukbe bin Nafî seviyesinde, Ebu Ubeyde seviyesinde, Ahnef bin Kays seviyesinde, Mugire bin Şube seviyesinde, Ka’ka’a seviyesinde bu meseleyi temsil edemedik. Kim bilir onların celâdeti, civanmertliği, insanlığı, inancı, azmi ve kararlılığı karşısında hasımlarının yüreği kaç defa hopluyordu ve onları gören gözler kaç defa iman etmeye karar verdiler?.. Onların bu mevzudaki gayretlerine, çok azı müstesna, bugün bağrında Müslümanları barındıran ülkelerin, o ilk kudsîler tarafından fethedilmesi şahit olarak yeter!..

İşte meseleyi bu zaviyeden ele alınca, o zaman Paris’te, Londra’da, Newyork’ta yaşayanlara biraz daha müsamahalı bakacak; hatta belki dizinizi dövecek ve elinizi vicdanınıza götürerek; “Bizlere yazıklar olsun, diyemedik; duyuramadık ve karanlıkları yararak bunları ak günlere çıkaramadık” diyeceksiniz.

Burada meşhur vaizlerimizden Nursaçan Hoca’nın hikaye ettiği yaşanmış bir vakayı aklımda kalanlarıyla nakletmek istiyorum: Bizim işçilerden birisi, Avrupa’da bir evde misafir olarak kalıyor. Beraber oturuyor, beraber kalkıyor, belki beraber yiyor ve beraber içiyorlar. Sonra o işine gidiyor, onlar da kendi işlerine.. ama; Müslüman, dînî duygu ve dînî düşüncelerini yaşama ve anlatmada kusur etmiyor. Gel zaman, git zaman hane sahibi Müslüman oluyor ve tıpkı Amir İbni Tüfeyl gibi, o, Müslüman olunca, hanımı “Efendi şimdiye kadar hep beraberdik yine beraber olalım. Sıratta beraber, Cennette beraber. Şayet, Müslümanlık insanı ötelere ulaştıran bir şey ise, sen gideceksin de ben niye kalacağım” diyor ve “Lâ ilâhe illallah” cümlesiyle o da kanatlanıyor. Derken, cıvıl cıvıl çocuklar ve bütün aile fertleri tekmil Müslüman oluyorlar. İslâmiyet’le tanıştıktan sonra, evleri birden bire cennet köşelerinden bir köşe haline geliyor. Aradan bir zaman geçtikten sonra, bir gün ev sahibi, mürşidine, hepimizi şaşırtacak şu sözleri söylüyor: “Vallahi bazen sevinç ve inşirahımdan seni bağrıma basıp her tarafından öpesim geliyor. Fakat, bazen de öyle öfkeleniyorum ki, yakandan tutup hırpalamak, tokatlamak, dövmek geliyor içimden. Zira, sen bizim evimize geldin, şeref misafiri oldun, seni Efendimiz (sav) takip etti. Evet, sen gelince Hz. muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem de geldi, Kur’ân da geldi, Allah’a iman da geldi. Ve sayende evimiz bir cennet köşesi oldu. Ama benim bir babam vardı. Saf, temiz bir insandı. Sen gelmeden az önce Hıristiyan olarak vefat etmişti. Niye daha önce gelip de ona da anlatmadın?”Bence bu feryat, bu çığlık, bu sarsma ve ırgalama, bütün Hıristiyan ve Yahudi dünyasının, Müslümanlığa karşı, bir siteminin ifadesidir. Biz gidemedik. İslâm’ı götüremedik. Hatta, bulunduğumuz yerlerde dahi dun-himmet olarak davrandık; onu çevremize götüremedik. İslâm’ı yaşayamadık, anlatamadık ve onu muhtaç gönüllere duyuramadık.

Müsaadenizle bir başka hususa da temas etmek istiyorum! Bizi Müslümanlıktan uzaklaştıranlar, -onların ifadesiyle arz edeyim- bu millete sürekli Batı uygarlığı seviyesinde bir hayat tarzı vadettiler. Aradan bir asra yakın, hatta bir yönüyle 150 sene gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ Batı kapısında dilencilik yapıyoruz. Değişen hiç bir şey yok. Bir çuvaldız boyu yol alındığı dahi söylenemez. O gün bugün de Batı bizleri hep kapıkulu ve halâiki gibi gördü. Üç-beş kuruş için yurdunu yuvasını terk eden kapıkulları… Şimdi ben size bir şey soracağım: “Hıristiyan ve Yahudiler Müslüman olmuyor ve elimizdeki bu güzel prensipleri kabul etmiyorlar. Bunun neden böyle olduğunu hiç düşündünüz mü? Sebep gayet basit; birisi böyle güzel prensiplerle size gelse ve mesajların en güzelini getirse, hatta göklerin kapılarını açsa, cennetlere giden yolu gösterse; ama bu zât sizin kapıkulunuz olsa, sizin hizmetlerinizi görse, küçük gördüğünüz işlerde çalışsa siz bunun dinine girmeyi düşünür müsünüz?.. Herhalde, kapıkulunuzun arkasından gitmeyecek hizmetçinize tâbi ve dilencinize dilence olmayacaksınız!..”

Bugün âlem-i İslâm denen bu dünya, beklendiği şekilde derlenip toparlanamamış; kendine gelememiş; İslâm’ı, hayatıyla gösterememiş,temsil edememiş ve hâlâ Batı kapısında dilencilik yapmaktadır. Sen, dünkü, kapıkullarının karşısında böyle elli defa nakavt olur, elli defa onların eşiklerine yüz sürer ve onların karşısında tir tir titrersen, Batılının seni dinlemesi, mesajlarına kulak vermesi katiyyen düşünülemez. Binaenaleyh, tıpkı seleflerimiz gîbi izzetli ve şahsiyetli insanlar olarak çok üst seviyede İslâm’ı temsil edip ve onun temsilcileri hüviyetiyle, Batı kapılarına dayandığımız zaman, bizi dinleyecek ve kabul edeceklerdir.”Dilencilerinin dinini kabul etmek istemiyor, kapılarında amele ve işçi olarak çalıştırdıkları kimselere kulak vermek istemiyorlarsa bir bakıma haklıdırlar;’ diyemeyeceğim ama, kendilerini mazur görebilir ve ihtimal ki, ötede, bir soru onlara sorulduğu takdirde, bir soru da ,İslâm’ı temsil ediyor gibi görünüp de, yüzüne gözüne bulaştıranlara sorulacaktır.

Bence, mesele evvelâ bu zaviyeden ele alınmalı, bize ve onlara ait mesuliyetler müşterek olarak mütalaa edilmeli, hükümler de adalet ve istikamet dairesi içinde verilmelidir. Yoksa bir kısım muvazenesiz kimselerin, dış ülkelerde yaşayan herkesi Cehenneme doldurup, kapısına bekçi gibi dikilmesi gibi bir anlayıştan biz fersah fersah uzağız. Keza, Müslümanlık adına ortaya çıkıp ve yarım yamalak mesajlarını sunar sunmaz, alemin koşup onları takip edeceklerini bekleme hayalperestliklerinden de fersah fersah uzak bulunuyoruz.

Ama inanıyoruz ki, bir gün dünya muvazenesinde bir değişiklik olacak. Orta kuşağın inci mercan dünyası, Türkiye, Mısır, Türkistan gibi ülkeler derlenip toparlanacak. Bu mübarek dünya, şahsiyetli ve yaşatma zevkiyle yaşama arzularından sıyrılabilmiş; tertemiz ve hasbî ruhlar sayesinde yeniden dünya muvazenesindeki yerini alacak… İşte o zaman cihanın doğusu da, batısı da bizi dinleyecektir.

Bu olmayacak diye bir şey yok. Olacaktır, hatta olmaya başlamıştır da. Bugün Batının fikir adamları, Müslümanlığın çarpıcılığı, tazeliği karşısında büyülenmiş gibidir. Ve bu bakış çok ciddi değişikliklere sebep olacak gibi görünmektedir. Çok yakın bir gelecekte, içtimaî coğrafyada ciddi değişikliklerin olacağını uzak görmemek lazım. Evet dünya haritasında bir kısım değişiklikler olacaktır. Ancak, bunu, şahsiyetli, özüyle bütünleşmiş insanlar yapacaktır; kendi işinin altında kalıp ezilmiş, bu türlü meseleleri, bulacağı boş vakitlere bırakmış, tutarsız, yetersiz insanlar değil…

Bir başka zaman arz ettiğim gibi, başlarını mezardan kaldırıp, mezar taşlarının arasından size bakanlar, ” işte bunlar onlardır” dedikleri zaman, sizin işiniz tamam, dünyanın da işi bitmiştir. Evet işte o zaman dünya ile hesaplaşabilirsiniz.

M Fethullah Gülen

Bir Tabii Afette Ölenlerin Hepsinin Eceli Birden mi Gelmiştir?

Ecel, bir varlığın kendi şartları ve kendi buutları içinde geçireceği sürenin sonu ve o varlığın hayat serencâmesinin bitimi demektir. Sonradan var olan her şey aslında böyle bir “son”ve “bitim”yazısıyla dünyaya gelir.

Varlığın akıp gidişi içinde, başlangıçla bitimi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Her şey, bir damla gibi er geç toprağın bağına düşer, erir. Ve bir ırmak gibi er geç akar bir denize karışır.

Bu, hemen bütün varlıkların müşterek alın yazısıdır. Bu yazı ile her varlık gün yüzüne çıkar ve yine bu yazı ile geldiği gibi ayrılır gider.

Başlangıçlar bitimin emâresi; sonradan meydana gelişler, sona erişin esasıdır. Başlangıcı olmayanın sonu da yoktur. Ezelî olandır ki, ancak ebedî olan da Odur.

Sonradan meydana gelen her şeyin varlığına hükmeden, onu belli bir programla bu âleme gönderip ve her şeyini görüp gözeten bir Yüce Varlıktır ki; bütün bu gelip gitmelerin, doğup-batmaların dışındadır. Olmuş, olacak bütün müddetler ve süreler de, Onun tasarrufu altındadır.

Bu îtibarla da, ne gelmelere ne gitmelere “tabii”demek doğru olmayacağı gibi, âfetler ve onlara bağlı hâdiselere de “tabiî”demek katiyyen uygun değildir. Eşyanın varlığa mazhariyeti, hârici bir emir ve irâde ile ve aynı zamanda bir vazife çizgisinde cereyan etmektedir.Bizim eski atalarımız Müslüman olmadan önce yaratıcı bir zâta inanıyorlardı. Belki kendilerine göre, değişik tanrıları da vardı. Ama onlar daha çok kendi lehçeleri ile “Tengri”dedikleri zaman, zât-ı ulûhiyeti kastediyorlardı. Bu kelime sonra biraz daha incelik kazandı ve tanrı şeklini aldı ki, aslında mabud demektir ve Arapça’daki “İlâh”ın, Fransızca’daki “Diyo”nun, Farsça’daki “Hudâ”nın karşılığı olan bir kelimedir.

İnsan, hayvan, nebât ve diğer bütün varlıklar, kendilerine hükmeden bir kudretle gün yüzüne çıkar, teşhîr ve âyinedarlık vazifelerini yerine getirir, sonra yerlerini başkalarına bırakarak sahneden silinip giderler.

Bu âlemde, hem doğuşlar, hem de ölüşler birer teşhîr, birer imtihan olarak cereyan etmektedir. Her şeyin varlığa erişi, gizli bir Mevcûdun apaçık delil ve tercümanı olduğu gibi, müddet hitâmında ayrılıp gitmesi de, evveli olmayan O gizli varlığın, ebediyet ve ölümsüzlüğüne delâlet etmektedir. Evet, hiçten ve yoktan varlığa eren biz ve her şey, varlığımızla birinin varlığını; görmemiz, duymamız ve bilmemizle, gören; bir hayat boyu sırtımızda emânet olarak taşıdığımız her şeyi terk edip gitmekle de, bir – bir gelip bir bir gidenlere, gidip de gelmeyenlere mukâbil, gaybi olan bir “BİR”i göstermekteyiz. O, “O’dur ki, hanginiz daha güzel iş yapacağınızın imtihanını vermek için, hayatı ve ölümü yaratmıştır.”(Mülk/2)

Gelişin sırrını kavrama, bulunuşun imtihanını verme ve gidişe hazır olma. İşte insan için mühim olan da budur.

Şimdi bu küçük hazırlıktan sonra, mevzûmuz olan “bir anda ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiştir”hususunu ele alalım:

Evet hepsinin eceli birden gelmiştir. Ve böyle olması için de ciddî ve kayda değer hiç bir mânî yoktur. Varlığı, bütünüyle elinde tutan Yüce Zât, zerrelerden sistemlere kadar her şeyi ve herkesi kendi kaderi içinde birden var ettiği gibi, birden de öldürebilir. Ne ayrı ayrı yerlerde bulunmaları, ne de vasıf ve keyfiyet farklılığı bu mevzûda hiç bir mânî teşkil edemez.

Kudreti Sonsuzun tasarrufunu göstermek için, tamı tamına o kudreti aksettirecek misâl bulamamakla beraber, yine de, O’na ayna olabilecek, bir fikir verebilecek pek çok şeyden bahsetmek mümkündür.

Ezcümle; güneşe yönelen değişik evsâf ve keyfiyetteki varlıklar, herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermeden, ona bakarak hayatlarını sürdürür; onun ziyâsı altında renkten renge girer; onunla en revnakdâr hâle gelir ve onun doğuşu ve batışıyla ölgünleşir; pörsür ve söner giderler. Aynen onun gibi, her şey aynı baharın kucağında döllenir, aynı yazda serpilir gelişir ve aynı sonbaharda hazanla sararır; fakat, hepsinin kaderi ayrı ayrıdır. Hepsi, o geniş ilmin plân ve programıyla, o sonsuz irâde ve meşîetin yönlendirmesiyle.. evet, gelişi-güzel ve kendi isteklerine göre değil, o muhteşem Meşiet ve irâdenin isteği istikamette varlık gösterir ve mevcudiyetlerini sürdürürler.”O, karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak ve karanlıklar içine gömülen hiç bir dâne yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.”

Ağaçların, otların, tohumların. dânelerin hayat ve ölümleri, gelişme ve semereleri bu kadar ciddi takip edilip de. insan gibi en ekmel bir varlık hiç başıboş bırakılır mı? Bir şeyi görmesi diğer şeyi görmesine; bir şeyi işitmesi diğer şeyi işitmesine mâni olmayan kâinatların Yüce Sâhibi. elbette en azîz mahlûku, en değerli sanatı olan insanın. her hâline ehemmiyet verecek ve Onun bir ferdine. sâir varlıkların cins ve nevinin mazhar oldukları şeyleri lûtfederek, âlemlerin fihristi olan insanı, hususi olarak ele alacak, hususî iltifatına mazhar edecek, husûsî sevkiyâtıyla da huzurunda şereflendirecektir.

Bu davet ve sevkiyât, bazen bir döşekte, bazen bir harp meydanında, bazen de herhangi bir felâket ve âfetle olabilir. Hatta, ayrı ayrı mıntıkalarda, toplu olarak veya teker teker de meydana gelebilir. Yaratıcının insana bakışı zâviyesinden, bunlar, aslâ neticeye te’sir etmezler. Her insanın zimâmını elinde bulunduran; her canlıyı istediği kadar hayatta tutup sonra da salıveren sonsuz ilim ve Kudret Sahibi, nezdindeki kitaba göre, belli fert ve kitlelerin ruhlarını kabzetmesi gayet normal ve makûldür. Evvelce de temas edildiği gibi, bu, önceden terhîs edilmeleri tespit edilmiş bir askerî birliğin, vakti gelince, en büyük kumandan tarafından tezkere işleminin icrâ edilmesi gibi bir şeydir…Ayrıca, ruhların kabziyle vazîfeli meleğin vazîfesinin şümûlüne temas edildiği yerde de belirtildiği gibi, ruhları kabzetme vazifesiyle mükellef o kadar çok melek vardır ki; bir anda binlerce âfetin kol gezdiği her yerde, sâhibinin irâde ve takdîri altında, her vefat edenle bir değil birkaç melek görüşebilir ve ellerindeki kitaplara göre, değişik takdîrlerle kurbanlarını istikbâl edebilirler.

Bu türlü âfetler, çok ciddî tetkiklere tâbî tutulduğu zaman, gerçekten de hem bir ilk takdîri, hem de ölenlerin ecellerinin birden geldiğini görmemek mümkün değildir. Bu husustaki enteresan ve hârika hâdiselerin bütününü tespit etmek için ciltler lâzımdır. Üstelik yazılanlar da ciltleri aşacak kadar çoktur. Gün geçmiyor ki, kitaplara mevzû olacak, böyle fevkalâde hâdiselerden birkaçını matbuatda görmüş olmayalım.

Meselâ şehirlerin altını üstüne getiren korkunç bir zelzelede. binlerce insanın bütün gayretlere rağmen kurtarılamamalarına mukâbil. zelzeleden günlerce sonra. kendini korumadan âciz yüzlerce çocuk, hiç bir zarar ve ziyâna uğramadan toprağın altında istirahat ederken bulunmaları.. hem kanala yuvarlanan bir römork içindeki bütün işçilerin boğulmalarına karşılık, çok ötelerde hiç bir ârızaya uğramadan. suyun üzerinde yüzüp duran kundakta bir çocuğun bulunması, hem bir uçak kazasında, en mâhir ve tecrübeli kimselerin kaçamayıp cayır cayır yanmalarının yanında, uçağın düşmesiyle iki yüz metre öteye fırlayan mini mini bir yavrunun hiç ârıza almadan kurtulması gibi… yüzlerce hâdise ispat emektedir ki; hayat da ölüm de, kendi kendine olmayıp; aksine, bilen, gören ve idâre eden birinin tedbiriyle meydana gelmektedir.

Hayâta, birer birer veya toplu olarak gelen her varlık, kütük ve sicil defterlerindeki vazife bitimi ve ecellerine kadar. fıtratın ince sırlarını kavrama. tabiat ötesi gizlilikleri keşfetme, bizleri ve onları gönderen Zâta âyine ve tercüman olma mükellefiyetiyle ömürlerini doldurur. parça parça veya toplu olarak terhîs edilirler.

Bu bilme tespit ve sonra da vefat ettirme. yâni aynı anda ecellerini getirme ve işlerini bitirme. her şeyi baştan sona en iyi şekilde bilen Allah (cc) için. gayet kolaydır. Kaldı ki. her insanın etrafında bir yığın meleğin bulunduğunu ve bundan başka pek çok can alan meleklerin de olduğunu. gizli açık her şeyi Bilenden öğreniyoruz.

Bu bahiste ayrıca şöyle küçük bir itiraz da varit olabilir: Bu kabil musîbetlerde. müstahak olanlarla beraber bir hayli de masum telef olup gitmektedir. Acaba buna dâir bir şeyler söyleyebilir misiniz?

Hemen arz edeyim ki. bu istifham da yine. akîde ve tasavvurdaki bir yanlışlıktan doğmaktadır. Eğer hayat, sadece dünyevî hayattan ibaret bulunsaydı ve insanın evvel ve âhir yeri burası olsaydı; belki bu itirazın da makûl bir yanı ve bir mesnedi olduğu iddia edilebilirdi. Halbuki, insan için burası bir ekim yeri. bir gayret sahası ve bir bekleme salonu ise: öteki âlem. bir harman ve hasat yeri, bir bağbozumu ve semere zamanı ve nihayet sıkıntılardan kurtulup saâdetlere erme yeridir. Bu itibarla da, burada iyinin kötüyle mücrimin nezihle vefât etmesinde hiç bir gayri tabiîlik yoktur. Bilakis, işin böyle cereyan etmesi en makûl ve en mantıkî olanıdır. Zîrâ ikinci dirilişte, herkes niyetle davranışlarına göre hususi bir varlığa erecek, ona göre muâmele görecek ve ona göre ya tekdire maruz kalacak veya lütûfa mazhar olacaklardır.

Hâsılı; ölüm ve ecel, bu dünyada bulunma ve hizmet etme süresinin bitiminden ibarettir. Böyle bir süre, insanın irâdesini nefyetmeme çizgisinde, önceden hazırlanmış, tescil edilip kütüklere geçirilmiş bir plân keyfiyetinde olup; ve yine her şeyi bilip gören zâtın emir ve fermanıyla, mevsimi geldiğinde infâz edilmesinden başka bir şey değildir. Bunun toplu olmasıyla, münferit olması arasında da, mantıkî hiç bir fark yoktur.

Öyle zannediyorum ki, pek çok meselelerde olduğu gibi burada da, Yüce Yaratıcının sonsuz ilim, kudret ve irâdesini bilememe, inhirâfın başlıca sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Diğer bir sebep de, eşya ve hâdiselere bakış zâviyesinin yanlışlığıdır. Olup biten şeyler muvâcehesinde, kafalarımızı, hatalı tabiat ve tesadüfler anlayışından sıyıramamış ve gönüllerde tecrîde erememişsek; içimiz zayıf akîdelerle. şeytanî vesveselerin muhârebe meydanı hâline gelecektir.

Bir de gönül dünyamızın fakirliği ve yeterince beslenememesine karşılık -mesnetsiz dahi olsa- her gün kâse kâse şüphe ve tereddütlerin içirilmesi, öyle korkunç bir felakettir ki; nesillerin istikâmetinin bozulmasına değil de, hâlâ istikâmetini muhafazada muvaffak olmalarına hayret edilmelidir.

Ehemmiyetsiz gibi görünen bu kabil meselelerde, haddinden fazla tahşîdat yapıldığı iddiâ edilebilir. Ne var ki, imana taâlluk eden hususların hiç birinde biz, böyle bir düşünceye katılmayacağız. Nazarımızda, itikatla alâkalı en küçük mesele, dağlar cesâmetinde ve cihan pahâdır. Bu îtibarla da üzerinde ne kadar titizlikle durulsa, değer ve yerindedir.

M Fethullah Gülen

Allah Niçin Kullarını Bir Yaratmadı? Kimini Kör, Kimisini Topal Olarak Yarattı?

Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse O’na karışamaz ve Onun îcâdına müdâhale edemez. Senin zerratını yaratan, terkibini düzenleyip insanî hüviyeti bahşeden Allah’tır (cc). Sen bunları sana lûtfeden Allah’a daha evvel bir şey vermemişsin ki, Onun karşısında bir hak iddia edebilesin..

Eğer sen, sana verilenler mukâbilinde Allah’a bir şey vermiş olsaydın, “Bir göz değil iki göz ver, bir el değil iki el ver!”gibi iddialarda bulunmaya; “Niye iki tane değil de bir ayak verdin?”diye îtiraz etmeye belki hakkın olurdu. Halbuki sen Allah’a (cc) bir şey vermemişsin ki -hâşâ ve kellâ- O’na adaletsizlik isnadında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin O’na karşı ne hakkın var ki yerine getirilmedi de haksızlık irtikap edildi!..

Allah-u Teâlâ hazretleri seni yokluktan çıkarıp var etmiş: hem de insan olarak… Dikkat etsen; senin dûnunda birçok mahlûkat var ki, pekâlâ onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilirsin.

Cenâb-ı Allah, bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında ahirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini kendisine çevirtip, o insanın duygularına inkişaf verirse, çok az bir şey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki zâhiren olmasa bile, hakikatta bu ona, Allah’ın lûtfunun ifâdesidir. Tıpkı şehit edip cenneti vermesi gibi… Bir insan, muharebede şehit olur. Bu şehâdetle mahkeme-i Kübrâ ve Allah’ın huzurunda, Sıddîkaların, Sâlihlerin gıpta edeceği bir makama yükselir. Onu gören başkaları “Keşke Allah bize de harp meydanında şehâdet nasip etseydi”derler. Binâenaleyh, böyle bir insan parça parça da olsa çok şey kaybetmiş sayılmaz. Belki aldığı şey ona nispeten çok daha büyüktür.

Çok nâdir olarak, bazı kimseler, bu mevzûda küskünlük, kırgınlık, bedbinlik ve aşağılık duygusu ile inhiraf etseler bile, pek çok kimselerde bu kabil eksiklikler, daha fazla, Allah’a teveccühe vesile olmuştur. Bu itibarla haşarât-ı muzırra nev’inden bir kısım kimselerin, bu meseledeki kayıplarının serrişte edilmesi yerinde değildir. Bu mevzûda esas olan, ebede namzet insanların ruhlarında o âleme âit iştiyâkı uyarmaktır. Bu ârızalıda, ârızaların itmesiyle Hakk’a teveccühü; başkalarında da ondan ibret alarak kanatlanmaları şeklinde kendini gösteriyorsa, maksada uygun ve hikmetlidir. “Her işte hikmeti vardır, Abes fiil işlemez Allah.”

M Fethullah Gülen

Allah İnsanları Neden Bir ve Eşit Yaratmamıştır?

İnsan, Sevdiğini Onu Tanıdığı Nispette Sever

Evet insan, sevdiğini onu tanıdığı nispette sever; tanımadığının ise hep düşmanı olmuştur o. Esasen, itiraz işmam eden bütün soruların altında da böyle bir tanımamazlık yatmaktadır. Eğer insan, kendi yaratıcısını tanıma mevzuunda herhangi bir şöhreti tanımaya duyduğu iştiyak kadar arzulu olsaydı.. Rabb’ini tanıtıp tarif eden muarrif üstadların tedrisinden nasiplenerek, kâinat kitabını Kitabullah’ın ölçü ve kıstaslarıyla tetkike tâbi tutabilseydi.. Allah Rasûlü’nden sudûr ile hayata hayat olan hakikatları bir nebze dinleyip, neticede vicdanında hasıl olan nur hüzmelerinin maviliğiyle eşya ve hadiselerin lâhut âlemine ait yönünü seyredebilseydi, zihnini kurcalayan birçok mesele ve istifhama daha işin başında çare bulmuş olacaktı. Gel gör ki, ilmin ve tefekkürün katledildiği bir devrede bunların hiçbirinin varolduğunu söylememiz mümkün değildir.

İnsan Dahil Bütün Varlık ve Bütün Mükevvenat, Cenâb-ı Hakk’ın Mülküdür

İnsanın kendini mâlik zannettiği ve bundan dolayı sahiplendiği nice şeyler vardır ki, az bir düşünce ile onların da hakiki sahip ve mâlikinin Allah olduğu idrâk edilir ve mâlikiyet davâsından vazgeçilir.

Evet, ağzımıza götürdüğümüz tek lokmanın dahi mâliki biz olamayız. Zirâ o tek lokmanın hazırlanıp soframıza gelmesi için koca kâinatın vücudu gerekmektedir. Demek oluyor ki, bize o tek lokmayı bahşeden, ancak bütün kâinatı yaratmaya muktedir olan Zât olabilir. Madem ki her şeyin sahibi O’dur, öyleyse sahip olduğu mülkte tasarruf etme hakkına da yalnız O sahiptir. Zira, mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf edebilir ve mülkünde yalnız mülk sahibi tasarrufta bulunabilir…

Beşerin zulmüne ve cür’etinin derecesine bakın ki, terzinin, model olarak kullandığı insan üzerinde elbiseyi biçip kesmesine ve uzatıp kısaltmasına hakkı olduğunu kabûl eder de, aynı hakkı Cenâb-ı Hakk’a çok görür!..

Allah’ın Sonsuz İsimleri Vardır

Her isim, kendi tecellisine ma’kes olacak âyinelerin vücudunu gerektirir. Meselâ, Rezzâk ismi, rızka muhtaç olanların varlığını iktiza ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkların ve o hastalıklara giriftar olanların mevcudiyetlerini ve var olmalarını ister. Bu tecelli keyfiyetini biz, bize bakan yönüyle te’vil ederken, buna “isimlerin imdada koşması”deriz. Allah (cc), Mucîb ismiyle darda kalanların, Kâbız ismiyle gaflete dalanların, Basit ismiyle de sıkıntıda boğulanların imdadına koşar. Eğer bütün isimler teker teker ele alınıp, tecelli keyfiyetlerinin gerektirdiği âyinedarlık ve o âyınedarlıkla alâkalı hâl, durum ve zemin tetkik edilebilse, işte o zaman içtimâî hayatta farklılık gibi sanılan manzaraların hikmet yüzü görülmüş olacaktır.

Demek oluyor ki Cenâb-ı Hakk, Kendini bize bu sonsuz isimleriyle tanıtmakta ve bizlere Celâlî ve Cemâlî tecellilerini göstermektedir. Bir gülün dikenine Celâlî isimleriyle tecelli edip bize Celâlini tattırdığı gibi, gülün nazik yapraklarına da Cemâlî isimleriyle tecelli eder ve bize Cemâlini tanıttırır. Nasıl ki bir ressam, tablosunda en az bahar mevsimi kadar kışa da yer verir ve bir güzellik buudu olarak kışın o beyaz örtüsü üzerinde de durur; aynı şekilde, bir orman manzarasında renkli çiçeklerin yanısıra ağaçlardan birine de bir yılan konduruverir ve ırmakların, yeşilliklerin yanında kayaları da ihmal etmez.. öyle de, Cenâb-ı Hakk, içtimâî tabloyu çeşitli isimlerinin tecelli kalemiyle çizmekte ve ona ayrı bir buut ve ayrı bir derinlik kazandırmaktadır. Zaten, bunu O’ndan daha güzel kim yapabilir ki..?

Kâinatta Zıtlıklar Hâkimdir

Biz, partiküllerden galaksilere kadar her şeyde artı ve eksi kutup zıtlığını görmekteyiz. Zaten, kâinattaki mükemmel vahdet ve şaşmaz nizam da bu zıtlıktan doğmaktadır. Bu fıtrat kanununa insan da uymalıdır ki, cemiyette vahdet korunmuş olsun. O halde insanlar, birbirine zıd durumları paylaşmalıdır. Bu da, bir kısmının zengin, diğer kısmının fakir; bir bölümünün tok, diğer bölümünün aç; bir gurubun hasta ve sakat, diğer grubun ise sağlam ve sıhhatli olması gibi zıt durumların vücudunu gerektirir. Nasıl kâinatı tamamen aynı kutuplarda toplamak mümkün değilse, aynı şekilde insanları da aynı durum ve seviyede tutmak mümkün değildir. Dıştan yapılacak her müdahale, bu hâkim dengeyi ve vahdetin sağladığı âhengi bozar. Yılanları ve fareleri bile ortadan kaldırmak, tabiat kitabında çıkarılan bir cümleyle değişiklik yapıp manâyı bozmak olacağından, nizama menfi tesir yapar. Herkesi fakir veya zengin yapmaya kalkışmakla, herkesi erkek veya kadın yapmaya çalışmak arasında neticeye tesir yönüyle pek fark yoktur. Ah zavallı gayret ve boşa giden onca emek!..

Arzu Edilen Neticeye Ulaşma Yolunda her bir Meslek İçin Yapılan İmtihan ve Test Sorularının Şekil ve Mahiyetlerinin Yanısıra Sayıları, Zorluk ve Kolaylıkları da Farklı Farklıdır

Cehennem’den kurtulma ve Cennet’e nail olma, netice bakımından az bir mazhariyet midir ki, oraya girmek için belli bir imtihan ve derecesine göre hesaba çekilme mevzûbahis olmasın? Şu dünyada ölmeyecek kadar ve ancak yetecek ölçüde verilen bir maaş için gece gündüz çalışıp didinen, yorulup çile çeken insan, mahrumiyeti ölümden daha beter bir Cennet hayatına erme karşılığında, elbette en azından o maaşa hak kazanma uğrunda maruz kaldığı şeyler kadar olsun bazı mahrumiyetlere maruz kalacaktır. Bundan da anlaşılıyor ki, cemiyet hayatında gördüğümüz birbirine zıd durumlar, herkesin kendi imtihanını verme keyfiyetinin en normal bir tezahürüdür. İmtihan ise, herkesedir ve istisnası da yoktur.

Dünya Mağrem, Ahiret İse Mağnemdir

Meşakkat burdadır, nimetlere konmaksa orada. Ahirette hizmet ve talim olmadığı için bütün sıkıntılar burada çekilecek, üç buutlu sabır ile imtihan burada verilecek, emniyet ve saadet orada elde edilecektir. Zirâ, dünya ahiretin, ahiret de dünyanın rağmına işler. Ruh cesedin, ceset de ruhun rağmına gelişir. Dünyada heveslerine göre yaşamaya çalışanlar, ahirette hiç de hoşlarına gitmeyecek bir hayatla karşılaşırlar. Burada çekilen sıkıntılar ve katlanılan mahrumiyetler, orada kazanılacak ganimetlerin katlanarak verilmesine birer sebep teşkil edecektir. Bir kudsî hadîste bu husus şöyle dile getirilir: “İki emniyeti ve iki korkuyu bir arada vermem.”Allah, sevdiği kullarının ahireti burada tüketmesine razı olmaz ve onlara böyle bir neticeyle karşılaşmayacakları bir yaşama şekli lûtfeder.. hattâ cebreder.. ve bu cebir, bir cebr-i lutfî olur.

Sıkıntı ve Musîbetler İstisnâî Olup, Vasatî Bir İnsan Ömrüne Kıyasla Çok Kısa Bir Zaman Dilimini İşgal Eder

İnsan, yirmidört saatlik ömrünü tetkik etse ve bu tetkikini geçirdiği bütün hayatının zaman dilimlerine tatbik etse, görecektir ki, ömrünün kıyas kabûl etmeyecek oranda ekseriyeti rahat, rehavet, bolluk ve nimetler içinde geçmiştir.

Şimdi, bazı nimetlerin umûmî oluşu sebebiyle üzerlerinde hiç düşünmediğimizi nazara alarak, şu soruları cevaplamaya çalışalım: “Güneş bizim kendi malımız mıdır? Durmadan verdiği ışığın karşısında bugüne kadar hiç sarfiyat faturası ödedik mi? Ya sıcaklık kaynağı olan ısısına ne demeli? Yağmura, buluta, rüzgâra ve toprağa bizi hiç de tanımadıkları halde yaptıkları yardım ve hizmetlerinden dolayı verdiğimiz ücretin faturası acaba kaç kuruştur? Senede kaç saniye hava kesintisine maruz kaldık? Hiç güneşin doğmadığı gün oldu mu? Ve, yılın kaç gününü bir hastalığın ızdırabıyla geçirdik?”

Evet, sıhhatli ve neşeli geçirdiğimiz, nimetlerle burun buruna yaşadığımız günlerimizle, hasta ve mahrumiyetler içinde bulunduğumuz günlerimizin yüzde hesabıyla orantısını çıkarıp şöyle bir istatistik yaptığımızda göreceğiz ki, insanoğlunun şikâyet edip durduğu fakirlik, hastalık, sakatlık, belâ ve musîbet dönemleri hayatında çok kısa bir süre işgal etmekte ve daima gelip geçici olmaktadır. Ayrıca bu süreler, ahiret hesabına çok şey getirip, dünya hesabına çok az şey götürmektedir. Kaldı ki, bu geçici ve kısa devreli hallere sebebiyet vermesi bakımından, insanların ferd, aile ve millet olarak çeşitli sû-i istimalleri, ihmal ve kötü alışkanlıkları da söz konusudur. Bunun ötesinde, musibet ve hastalıkların pek çok rahmet yönleri ve pek çok kazandırdıkları da vardır.

Dünya tarihinde, sulh ile geçen asırların yanında savaş yılları çok cüz’î kalır. Aynı şekilde, zelzele dakikaları toplansa, yüzyıllar içinde bir saatı bile doldurmaz. Yay eğri bile olsa ok doğrudur ve atış isabetli olur.

Yakın mesafeden bakıldığında bir tabloda göze çarpan manâsız ve çirkin denebilecek gölgeler ve karanlık renkler, o tablodaki güzelliklerle birlikte ve bir bütün olarak değerlendirildiğinde, onların fuzulî bir ayıp ve kusur değil, tam aksine manâlı bir âhenk ve güzellik içinde vazife yapmakta oldukları takdir edilecektir. Elverir ki, göz ve kafa sağlam olsun ve bakış mesafesi iyi ayarlanabilsin!..

Maddî İmkânlar Yönüyle İnsanları Aynı Seviyeye Getirmek Mümkün Olmadığı Gibi, Faydalı da Değildir

Nice zenginler vardır ki, bir fakirin geçirdiği mutlu bir gün karşılığında bütün servetini vermeyi canına minnet bilir. Duyduğu huzursuzluk sebebiyle canına kıyan çok zengin vardır. Ancak bu, fakirlik her zaman huzur getirir manâsına anlaşılmamalıdır. Öyle fakirler de vardır ki, her günü diken yutar gibi geçirirler. Bundan da anlaşılıyor ki, ne zenginlik saadetin biricik sebebidir, ne de fakirlik.. Çünkü insan, yalnızca mideden ibaret bir mahlûk değildir. Onun midesinin yanında bir de ruhu, kalbi, duygusu, hisleri ve vicdanı vardır.. ve esasen, insanı insan yapıp diğer varlıklardan ayıran da bunlardır. Bunlar tatmin edilmedikçe bütün dünya tek bir insana verilse, yine o insan huzurdan nasipsizdir. İşte bütün mesele, fert ve toplumları huzur duyup, mutlulukla dolacakları bir zemine, bir ebedî meskene göre hazırlamaktır. Yoksa bu geçici dünyada ona ne verirseniz verin, onu mutlu edemezsiniz… Adalet, Bir Denge Manâsı İfâde Eder

Hayvana yüklenen heybe dengede olduğunda veya terazinin iki kefesi aynı hizada bulunduğunda, lügat manâsıyla adalet yerine gelmiş demektir. Allah âdildir ve dengeyi de bu adalet üzerine oturtmuştur. Atomlardan galaksilere, nebatlardan hayvanlara ve ondan insanlara kadar her varlığa lüzumu derecesinde ve yaratılışlarına uygun cihazlar verilmiştir. Bu verilenlerin mukabilinde ise kimsenin bir şey ödediği yoktur. Eğer adalet, almanın karşılığında aynı oranda olmak şartıyla vermek ve dengeli, karşılıklı mukabelede bulunmak ise, buyurun, Allah’ın size verdiklerinin karşılığını verin!

Mülk bütünüyle Allah’a aittir. Bizim payımıza düşen bir şey mi var? Allah’ın meccanen verdiklerine karşı verecek neyimiz var ki? Allah, “Kulum, üzerinde bulunan ve hayatında istifade ettiğin her şeyden kendine ait olan kısmı bir tarafa, bana ait olanı da bir tarafa ayır”diyecek olsa, herhalde insanın payına düşen sadece bir “sıfır”olacaktır. Hattâ sıfır bile, sahiplik ifâde eden “Benim”ifâdesine muhatap olmayacaktır. Öyleyse mülk sahibinin, kendi mülkündeki tasarrufuna karışma hak ve selâhiyetimiz yoktur. Ayrıca, karşılıksız verilenin ölçüsü ne olursa olsun, insana düşen sadece verilen kısma teşekkür borcunu ifa etmekten ibarettir.

Bir misâlle meseleyi tavzihte fayda var: Fakir, kimsesiz, atıyyenin en küçüğüne dahi muhtaç üç arkadaş farz edelim. Servet sahibi bir zat geldi ve bunların elinden tutarak, Selimiye’nin minareleri gibi üç ayrı yoldan her birini minareye çıkardı. Çıkış esnasında, her basamakta onlara çeşitli ihsanlarda bulundu. Çıktıkça artan bu ihsanlar, onlardan birincisi için birinci şerefede, ikincisi için ikinci şerefede bitti. Üçüncüsü ise, minarenin en üst şerefesine kadar çıkarıldı ve diğerlerine göre daha çok ihsanlara mazhar oldu. Şimdi bu üç kişiden birincisinin, ikinci ve üçüncü şahıslara bakarak şikayette bulunmaya, ikincinin de üçüncüye bakıp, adaletsizlikten dem vurmaya hakkı olduğu söylenebilir mi? Hayır, hiçbirinin zerrece şikâyete hakkı yoktur. Hepsinin hakkı, kendilerini basamak basamak minarenin belli bir seviyesine kadar çıkaran zata şükranlarını sunmaktır. İşte, Cenâb-ı Hakk’ın lütûf ve ihsanlarını da aynı ölçü içinde değerlendirmek mümkündür. O, insanı yokluktan alıp varlık basamağına, oradan da insanlık seviyesine çıkarırken, bunu sadece lütuf ve ihsanıyla yapmıştır. İnsana düşen de, ihsanın her mertebesinde O’na karşı teşekkürde bulunmak ve her nimete mukabil sadece şükran hissiyle coşmaktır.

İnsan biraz daha düşününce, Cenâb-ı Hakk’tan değil şikayet etmek, Ondan herhangi bir şey talep etmekten dahi hicabetmesi gerekir. Zirâ mâzide verdiklerinin şükrünü eda edememiştir ki, istikbali adına O’ndan bir talep ve istekte bulunsun. İstiyorsak, bu sadece O’nun lütûf ve ihsanına olan inancımızdan ve istemeyi de bize Kendisi vermiş bulunmasındandır.

Ek Bir Fezleke

Belâ, musîbet, hastalık ve sakatlıklarda cüz’î bir kısım zararlar olsa bile, bunların netice itibâriyle fevkalâde yararlı oldukları söylenebilir. Zira, bazen terbiye gayesiyle çocuğumuzun kulağını çekiyor, vücudumuzu kurtarmak için kangren olmuş bir parmağı kesiyor ve icabında yılan zehirinden ilaç yapabiliyoruz ve bütün bunlara itiraz eden olmuyor. Çünkü, gelecek büyük fayda için az bir zararın işlenmesine cevaz verilmiş oluyor.

Şahin, serçenin kabiliyetini geliştirir; halbuki zahiren onu korkutup tedirgin etmektedir. Bazen yağmur, elektrik ve ateşten zarar görenler olabilir; fakat umûmî menfaatın hatırına kimse çıkıp da ateşe, yağmura veya elektriğe lânet okumaz. Oruçta ilk bakışta beden için bir zahmet var olduğu kabûl edilebilir. Ancak o, vücuda direnç ve zindelik kazandırır. Asker için de talim ve eğitimi aynı şekilde değerlendirmek mümkündür. Ya ruhumuz; o da hastalık ve musîbetlerle saflaşıp berraklaşarak, neticede Cennet’e ehil hale gelmesin mi? Böyle bir netice, hiç de küçümsenecek bir netice değildir. Az alıp çok vermek, Allah’ın şanındandır. O, icabında gözümüzü, ayağımızı alır ama, karşılığında şehitlik verir.. malımızı alır, ahirette çok nimetlerle mükâfatlandırır; sabrettirir, karşılığında hadsiz sevaplar bahşeder.

Hastalıklara, belâ ve musîbetlere sabır ve tahammül, ibadetin menfî kısmından sayılır. Evet, bunlarla da insan sevap kazanır; sonra bunlarda riyâ korkusu da olmaz. Çünkü hiç kimse, gösteriş için hasta olmaz.

Belâ ve musîbetler, kişinin derecesini de artırır. Dağlarda yükseklere çıkıldıkça oksijen azlığından dolayı insanın göğsünde sıkışma olur; kar, fırtına ve boralar en fazla yüksek dağların zirvesinde bulunur… Bu yüzdendir ki, en şiddetli belâlara daha çok Nebî’ler,veliler gibi kametleri bâlâ kimseler maruz kalmış ve yüceliklere açık kimseler de bu yolla zirveleşmişlerdir. Belâ ve musîbetler, insanlara nimetlerin kadrini öğretir ve şükür yolunu açar. Açlık, ekmeği katmer eder; iftar vakti bir bardak su ne kadar tatlıdır. Hasta, sıhhatin kıymetini daha iyi idrak edip şükrettiği gibi, uzuvlarından biri eksik olan da, diğer uzuvlarının değerini anlamada başkalarından daha fazla mesafe kat’eder.

İnsan, nefis ve şeytan gibi hasımlarına karşı sürekli uyarılmaya ve dikkati çekilmeye muhtaçtır. İşte belâ ve musîbetler, insan için bu vazifeyi görür, onu günahlara karşı ikaz eder ve korurlar. Başkasının tarlasına girmeye yeltenen koyuna şefkatli çobanın attığı ikaz taşları neyse, mü’min için belâ ve musîbetler de odur. Cebi dolu ve sıhhatli insanın günaha girmesi daha kolaydır. Halbuki mahrumiyet ve hastalıklar, onu böyle bir düşüşe karşı muhafaza eder. Ayrıca, hasta bir müsibetzedenin, aczini anlayıp gurur ve kibir hastalığından kurtulmasına sebep olabilen hastalık ve musîbetler de, onun için tiryak ve ilaç hükmündedir. Hattâ öyle günahlar vardır ki, onlara ancak musîbetler keffaret olabilir. Evet, nice belâ ve musîbetler vardır ki, rüzgârın ağaç yapraklarını döktüğü gibi günahları döker ve insanı tertemiz hale getirir. Zaten, pâk olan Cennet’e de ancak böyle paklananlar girecektir.

Meseleyi biraz daha husûsî vechesiyle ele alacak olursak, bir cemaatin yetişmesinde başa gelen belâ ve musîbetlerin rolü çok büyük ve büyüklüğü nisbetinde de mühimdir. Allah, davâyı omuzlayacak hasbî ve diğergâm ruhlarla ham ve menfaatperestleri tefrik edip ayırmak hikmetine binaen çeşitli imtihanlarla davâ elemanlarını sarsar, eler, elekten geçirir, tâ ki saf ve temiz olanlar diğerlerinden ayrılsın. Ve daha yolun yarısında dökülecek zayıf karakterler, işin başında dökülsün ki, ileride çok kritik noktalarda bozgun yaşanmasın!..

Belâ ve musîbetler, bazen umumîleşir. Böyle gelen belâlar, masumları da aynı kervana katar. Zirâ imtihan sırrı, bunun böyle olmasını gerektirmektedir. Şu kadar var ki, masumlar ahirette niyetlerine göre haşrolurlar, diğerleri de kendi niyetlerine göre. her şeye rağmen belâ ve musîbet istenilmez, ancak geldiği zaman sabredilip sîneye çekilir. “Lûtfun da hoş, kahrın da hoş!”diyebilmek ise, ayrı bir merhale meselesidir. İşlenen günah ve isyanlar, belâ ve musîbetlere davetiye çıkarmak gibidir. Geçmişte birçok milletlerin mahvına sebep olan da, işte irtikap ettikleri bu cürümleridir. Bu türlü belâ ve musîbetlere karşı paratoner ve koruyucu durumunda olanlar ise, kendi günahları için ağladığı kadar başkalarının günahları için de göz yaşı dökebilen ve hakîkî ruh inceliğine sahip gönül erleridir

Eşitlik Anlayışı

Zenginden alıp fakire vermek, esasen eşitlik getirmez; aksine kabiliyetlerin körelmesine, çalışma arzusunun sönmesine, üretimin düşmesine ve sevgi, saygı, itaat ve şefkat gibi güzel duyguların ölmesine yol açar. Neticede şahsın eline bir şey geçmeyecek veya geçen miktar da elinden alınacaksa, o zaman sermaye için kim çalışır ve kim ter döker? Bunun içindir ki, komünist blok, ferdî mülkiyeti tanımaya mecbur kalmış ve sistemlerinin temel taşını kendi elleriyle parçalamıştır. O halde, zenginin malını zorla elinden almak çare değildir. Belki çare, onun kalbini kazanıp vermeye hazırlamak ve böylece ona insanî bir duygu kazandırmaktır.

Ticaret ahlâkına riâyet edip çalışan ve böylece meşrû yoldan servet sahibi olan bir insanın malını elinden alıp, kahve köşelerinde çene çalmakla vakit öldüren bir tembele vermek acaba adalet midir? Böyle bir davranış, cemiyetin bir kısmını mağdur ederken, diğer kısmını da sadece başkasının sırtından geçinen asalak bir zümre haline getirmez mi? Böyle bir adalet teklif edenler, elinden malı zorla alınıp fakire verilen insanlarla, asalak haline getirilmiş fakirler arasında meydana gelmesi muhakkak kin ve düşmanlığı acaba ne ile izale edecekler? Bütün bu cevapsız kalan soruların verasında beşerî sistemlerin iflas haberi vardır. Belli ki insanlık, ancak İlâhî sistemle kurtulacaktır!…

Ve işte İslâm, Allah korkusunun nezaretinde hem sermayeye, hem de emeğe gereken önemi vermiş ve serveti zenginlerin elinde dönüp dolaşan bir “devlet”olmaktan çıkarıp, sadaka, zekât ve karz-ı hasen köprüsüyle fakir tabakayı besleyici musluklar ve oluklar tesis ederek, servetin akışını sağlamıştır. Ayrıca İslâm, bir yandan faiz, karaborsa ve spekülatif kazanç gibi meşrû olmayan yollarla fakirin ezilmesinin önüne geçerken, diğer yandan “Çalıştırdığınız kişinin ücretini daha alnının teri kurumadan verin”diye fermanda bulunmuştur. Evet, İslâm bir taraftan bu tedbirleri alırken, diğer taraftan da hasır üzerinde yaşayarak hayatını sürdüren Nebî’sinin bu örnek davranışıyla fakirliğin ahiret için ne demek olduğu dersini vermiştir. Bu sayede yukarıdan şefkat ve merhamet, aşağıdan ise hürmet ve itaatın söz konusu olduğu bir cemiyet teşekkül etmiş ve bütün bir toplum huzura kavuşmuştur. İslâm tarihi, bu türlü duygu ve düşüncelerin ve akılları ve kalpleri teshir eden İlâhî kâidelerin pratiğe dökülüşünün en güzel endam aynasıdır. İnanıyorum ki, onu bu perspektiften okuyup değerlendirme, günümüz insanına pek çok şey kazandıracak ve ictimâî tıkanmaları bertaraf etmenin en müessir yolunu bulmada onun elinden tutacaktır.

Zenginlik veya fakirlikten birini tercih, tamamen ferdin gönül dünyasıyla alâkalıdır. Gözünü yüce ufuklara ve yüce ideallere dikmiş, insanlığı insanlık semasına çıkarmak için çırpınan bir ferdi, ne kadar zorlasanız da ona göre zindan sayılan zenginliğin mahbesine sokamazsınız. Ferdî plânda bu böyle olmakla beraber, cemiyet planında devletin güçlü olabilmesi için gerekli bütün şartların hazırlanması da, vazgeçilmez bir ehemmiyeti haizdir. İşte İslâm, bu muvazene ile insanlığı kucaklamış.. ve tabiî, getirdiği prensiplere riâyet edildiği müddetçe de bu muvazene muhafaza edilmiştir.

Gönüller Sultanı’nın ölçüleri içinde, dünya ahiretin yanında bir gölge, bir ağaç-altı konaklaması, bir eğlence, bir oyun ve ebedî âleme kıyasla, Allah katında sinek kanadı kadar kıymet ve değeri olmayan köhne bir menzildir. Fakat aynı dünya, diğer bir değerlendirme ile, Cenâb-ı Hakk’ın adının bayraklaştırılacağı yüksek ufuklara yükselebilmenin en mühim vasıtasıdır. Bu vasıta iyi kullanılarak mü’minler, dünya devletleri arasında bir muvazene unsuru olacak ve her türlü diplomatik münasebetlerde parmağının işareti takip edilen bir millet haline gelecektir. Nihayet her sahaya olduğu gibi, çarşı ve pazara da mü’minler hâkim olacaktır ki, bunun en güzel örneğini yine Efendimiz’de görüyoruz. Çünkü O’nun Medine’ye teşriflerinden kısa bir müddet sonra Medine pazarına mü’minler hâkim olmuş ve hiçbir zorlama söz konusu olmadığı halde Yahudi, çarşı ve pazarı terk etmek mecburuyetinde kalmıştır.

Hz. Ömer, harbe iştirak edenlerin dışında, değişik yerlerde binlerce at besliyordu. Hz. Osman binlerce deveyi yüküyle beraber bağışlayacak kadar zengin ve cömertti. Zira her ikisini de birleştiren bir nokta vardı ki, o da şuydu: İkisi de sade bir hayat sürüyor, bir parça kuru ekmek yiyor, kum üzerinde yatıyor ve halkla oturup kalkıyorlardı. Zorlama ile elde edilecek neticeler değildi bunlar; bilakis İslâm’ın kazandırdığı ruhtu ki, onları ve onlar gibileri yetiştiriyor ve topluma hâdim kılıyordu.

Eğer insan unsuru, gerçekten en başta gelen bir mesele ise ve bunu bayraklaştırıp köhne fikirlerine payanda yapmak isteyenler de dedikleri ve söylediklerinde yalancı değillerse, o zaman gelin bu meseleye bir çare bulalım. Yani, ondört asır evvel bulunmuş çareyi yeniden gündeme getirelim. Zira insanı bir fazilet âbidesi haline getirecek tek çare, o İlâhî Reçete’yi aynen tatbik edip pratiğe dökmektir… Aksine başka çare aramak, sadece hastalığı müzminleştirecektir.

M Fethullah Gülen

Allah Çok İnsanlara, Araba, Apartman, Mal, Mülk, İtibar, Arkadaş, Şan, Şöhret Vermiş; Bazı İnsanlara da Fakirlik, Dert, Musibet, Elem, Keder Vermiş; Sonraki İnsanlar Çok mu Kötü, Yoksa Allah Öbürlerini Çok mu Seviyor?

Böyle bir soru, ancak öğrenmek maksadı ile sorulabilir. Yoksa başka türlü günaha girilmiş olur. Esasen, içinde böyle bir derdi olan insanın da, bunu sorması lâzımdır.

Allah (cc) dilediğine at, araba, han, hamam, taksi, apartman verir; dilediğine de fakr u zaruret. Fakat, bütün bunlarda, âile ve sâireden gelen bazı sebepler de inkâr edilmemelidir. Meselâ, bir insanın mal kazanma dirâyet ve kiyâsetini inkâr etmek mümkün olmadığı gibi, kendi devrinin şartları içinde kazanma yollarını bilmesi de, kazanç sebebi olması bakımından inkâr edilemez. Bununla beraber Allah (cc), bazı kimseler, liyâkat izhar ettiği halde, yine onlara mal-menâl vermiyor. Mâmâfih, zayıf bir Hadis-i Şerifte; Allah, malı istediğine, ilmi ise isteyene verdiği ifade edilmektedir ki, mevzûmuz itibariyle oldukça manidardır…

Bir de, mal-mülk mutlaka hayır sayılmamalıdır. Evet, bazen Allah (cc) mal-menâl, dünyevî huzur ve saadet isteyenlere, istediklerini verir; bazen de vermez. Ama, Allah’ın (cc) hem vermesi, hem de vermemesi hayırlıdır. Zira, sen iyi bir insan ve verileni de yerinde kullanacak isen, senin için hayırlıdır. İyi bir insan değil ve istikametten de ayrılmış isen, Allah’ın vermesi de vermemesi de senin için hayırlı değildir.

Evet, istikametin yoksa, fakirlik senin için küfre bir vesiledir. Çünkü, seni Allah’a karşı başkaldırmaya sevk eder de, her gün O’na karşı bir isyân bayrağı açarsın. Yine, şayet sen istikamette değilsen; kalbî ve ruhî hayatın da yoksa, senin zenginliğin senin için bir belâ ve musibettir. (1)

Şimdiye kadar çok kimseler bu imtihanı kaybetmiştir. Nice servet sahibi kimseler vardır ki, servet içinde yüzdükleri halde, nankörlüklerinden ötürü, kalplerinde tecellîden en ufak bir parıltı ve aydınlık yoktur.

Binâenaleyh, bunlara Cenab-ı Hakk’ın mal ve menâl vermesi bir istihraçtır (2); dolayısıyla da sapmalarına bir vesiledir. Ama bunlar, her şeyden evvel ruhî ve kalbî hayatlarını öldürdükleri ve Allah’ın verdiği fıtrî kabiliyetleri çürüttükleri için, buna müstahak olmuşlardır.

Bu arada, Efendimizin (sav) şu hadislerini kaydetmek de yerinde olur. “İçinizde öyleleri vardır ki,ellerini kaldırıp Allah’a kasem ettikleri zaman, Allah (cc), onların yeminlerini yerine getirir. Ve yeminlerinde hânis kalmaz. Berâ İbn-i Mâlik. onlardan birisidir.”Halbuki Enes’in kardeşi Berâ’nın ne yiyeceği ne de yatacak bir yeri yoktu, kût-u lâyemûtla yaşıyordu. İşte, Berâ gibi saçı başı karışık, nice pejmürde görünüşlü ve perişan sayılacak kimse vardır ki, onlara büyük insanlar nazarıyla bakılmış ve kalplerinin büyüklüğü, içlerinin aydınlığıyla değerlendirilmişlerdir. Ve işte bunlardır ki, Resûl-ü Ekrem (sav) diliyle, yemin etseler, Allah yeminlerinde yalan çıkarmayacağı kişiler olarak vasıflandırılmışlardır.

Onun için; müstakillen ne servet, ne de fakirlik bir felâket, veya nimet sayılmamalıdır. Belki yerine göre fakirlik, Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Allah Resûlü (sav) irâdesiyle fakirliği ihtiyar buyurmuş. “Emâ terdâ en tekûne lehümü’d-dünyâ. ve lenâ’l-âhiretü”İstemez misin dünya onların olsun. âhiret bizim”buyurmuşlardır. Hz. Ömer, dünya servetleri devlet hazinesine aktığı halde, bir fakir insan gibi, kût-u lâ yemûtla geçinmiş ve fazlasını istememiştir.

Ama, öyle fakirlik de vardır ki, Allah muhafaza buyursun küfür ve dalâlettir. Meselâ: Yukarıdaki sözler tahkik niyetiyle bir müminin ağzından çıkmasaydı da, bir nankörün ağzından çıksaydı, Allah’ın nimetlerine karşı şikâyet eden o kişi, kâfir olurdu.

Demek ki, yerine göre fakirlik nimet, yerine göre de devlet. Asıl mesele, kalp de musaddıkın bulunmasıdır. Yani, Ya Rabbi, senden ne gelirse gelsin makbûlümdür. “Hoştur bana senden gelen, Ya hıl’at ü yahut kefen, Ya taze gül, yahut diken, Lûtfun da hoş, kahrın da hoş”

Şarkî Anadolu’da; “Senden, o hem hoş, hem bu hoş”derler.

İnsan hil’at da giyse, servet içinde de yüzse, Allah’la beraber olduğu takdirde, Abdülkadir Geylanî gibi, yine ayağı velilerin omuzunda ve mübarek başı da Resûl-ü Ekrem’in (sav) dâmenine dokunacaktır. Ama Allah ile münasebeti yoksa, o fakirin dünyâsı da hüsrân, âhireti de hüsran olacaktır. Kezâ, Allah ile beraber olmayan zengin, zâhiren dünyada mesut gibi görünse de, neticede ağır bir hüsrâna uğrayacaktır.

M Fethullah Gülen

[1] “İnnemâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitnetün = Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız bir imtihan ve ibtilâdır…” [2] İstidrâc: Birçok nimetlere mazhar olan kimselerin bu sebeple küfür ve isyana devam ederek Allah’ın azab ve gâzabına yaklaşması.

Kadere İnanan Kederden Kurtulur mu?

Yüce Allah’tan gelen her şeyi hoş görmek, kalbteki îmânın gereğidir. Çünkü kazâya rızâ göstermek ve kadere teslim olmak kâmil bir îmanın en belirgin alâmetlerinden ve en yüce değerlerinden olup insanın dünyasını Cennetlere çevirecek derecede kuvvetli bir huzur kaynağıdır. Öyle ki, bu derece kuvvetli bir îmân ve sağlam bir teslîmiyet, insana gönül rahatlığıyla ve bütün hücrelerine duyururcasına şunu söyletir:

“Hoştur bana senden gelen,

Ya gonca-gül yahut diken,

Ya hıl’at-ü yahut kefen;

Nûrun da hoş nârın da hoş,

Lutfun da hoş kahrın da hoş.”

Evet “Küllü şey’in minel’habîbi habîbün”, yani sevgiliden gelen her şey sevimlidir, hoştur ve güzeldir hükmünce, bir kimse Yüce Allah’ı seviyorsa elbette ki O’nun azameti karşısında haddini bilir, O’nun her türlü takdirine ve kazâsına gönül rızâsıyla boyun eğer, İlâhî takdirde pek çok hikmetin, faydanın ve maslahatın olduğunu düşünür, O’nun kusursuz hikmetine râm olur ve gerek düşünce gerekse davranış plânında asla kaderi tenkit etmeye kalkışmaz.

Ancak bu bilince ve bu düşünceye sahip olabilmek için önce Yüce Allah’a karşı ciddî bir ma’rifet ve muhabbet ehli olmak gerekir. Çünkü insan bilmesi derecesinde sever ve sevmesi derecesinde sevdiğinin irâdesine râm olur ve onun hükmüne boyun eğer.

Evet ancak gerçek ma’rifet ve muhabbet ehli olanlar, kazâ ve kaderin hükmüne ve fetvâsına bin can ile teslimiyet ve tevekkül gösterirler. Yüce Allah’tan gelen her şeyi hoş karşılamakla ilgili olarak verilebilecek şu örnek ne kadar mânâlı ve düşündürücüdür:

Sa’d bin Ebî Vakkâs (ra), Yüce Allah’ın ezeli ilmiyle takdir ettiği şeyin görünüşte çirkin olsa bile, netice itibariyle mutlaka güzel olduğuna inanan bir kimse idi. Yani onun kadere teslimiyeti tamdı. Hayatının sonuna doğru Hz. Sa’d’in (ra) gözleri görmez olmuştu. Bir keresinde ziyâretine gelenlerden biri kendisine,”Sen, duâsı Allah katında makbul olan birisin. Gözlerinin açılması için duâ etsen de gözlerin açılsa olmaz mı?”diye sorunca, Hz. Sa’d (ra), ona şu cevabı verdi:”Yüce Allah’ın benim hakkımdaki takdiri, gözlerimin açılmasından daha iyidir. Hem Rasûlüllah (sav) hayatta değil ki, gözlerim açılsın da doyasıya Ona bakayım. Ben gözlerimle Onu görmeyecek olduktan sonra, Onu görmeyecek olan gözleri ne yapayım. İşte ben bunları düşünüyor ve gözlerimin açılması için duâ etmiyorum.”

Sahâbe-i Kirâm’dan Ümmü Süleym (ra), çocuğu vefat ettiğinde Yüce Allah’ın takdirini gönül rızâsıyla karşılıyor, kadere karşı itirâzı ve ısyânı andıracak en küçük bir davranışta bulunmuyor ve o gece sabaha kadar sabrediyor.

Sabah olunca, kocası Ebû Talha’ya (ra) kadere karşı ciddî bir ruh teslîmiyeti ve gönül hoşnutluğu içerisinde çocuğun vefat ettiğini haber veriyor. Haberi de gayet sakin bir şekilde şöyle veriyor:

Beyefendi! Geçenlerde bizim komşular, hani bizden emânet olarak kazma-kürek gibi şeyler almışlardı ya; dün o emânetlerimizi istemeye gittim. Onlar ise kendilerine vermiş olduğumuz o emânetleri geriye vermek istemediler.

Ümmü Süleym’in bu haberi karşısında Ebû Talha (ra) diyor ki:

Onlar ne kötü komşularmış; mal onların değil ki, vermek istemesinler. Hem emânet olarak alınan bir mal, sahibine teşekkürle birlikte hiç geriye verilmez mi?

İşte kocasından beklediği cevabı alan Ümmü Süleym, ciğerpâresinin ölüm haberini şöyle veriyor:

İşte beyefendi, Yüce Allah’ın bizim nezâretimize emânet olarak verdiği bir çocuğumuz vardı ya; dün akşam Yüce Mevlâ’mız, bize verdiği o emânetini geriye aldı. Bizim bir şey demeye ve Yüce Mevlâ’mıza gönül koymaya hakkımız var mı?

Ebû Talha (ra) da diyor ki:

İyi de, sabaha kadar bana neden haber vermedin? Ben sanki bir şey mi diyecektim?

Yirminci asrın ortalarında İstanbul’da Hüsrev Hoca Efendi diye bir yüce zât vardı. Bu Hoca Efendi, insanlığa faydalı olmak için okumak isteyen bazı talebelere o günün şartları içerisinde, kendi evinde ders okutuyor ve geleceğin mânevî mimarlarını yetiştiriyordu.

Bir gün gelinlik çağında olan kızı vefat ediyor. Fakat bu yüce şahsiyet, kızı vefat ettiği günde bile talebelerine haber vermiyor ve evinde okuttuğu dersi bırakmıyor.

Evde olup bitenlerden ve evdeki cenazeden habersiz bir şekilde derslerini gören talebeler, ders bitiminde evden çıkarken, evin avlusunda gördükleri manzara karşısında hayretler içerisinde kalıyorlar. Çünkü avlunun bir kenarında yakılan bir ateşle, üzerinde konulan ve içi su dolu olan bir kazanla ve yanında bir teneşir tahtası ve bir tabutla karşılaşıyorlar. Geriye dönüp de hocalarına bu manzaranın iç yüzünü sorduklarında ise onun ibret dolu şu cevabı ile karşılaşıyorlar:

Bizim gelinlik çağında bir kızımız vardı. Dün gece Yüce Hakk’ın rahmetine kavuştu. Şu anda kadınlar onun hazırlığını yapıyorlar. Bizim bunun için dersi terk etmemiz gerekmezdi. Sizi de telâşa sokmamak ve morallerinizi bozmamak için ders esnasında size haber vermedim.

Evet Hüsrev Hocamız böyle diyor ve gelinlik çağındaki kerîmesinin vefâtını gönül rızâsıyla işte böyle karşılıyordu.

Hâsılı, kader tarafından beklenmedik bir zamanda insanın başına gelen bazı üzücü hâdiseler karşısında kalp elbetteki üzülür ve göz gözyaşı döker. Bu gayet normal olan bir şeydir. Burada öne çıkan husus, ağızla Allah’ın râzı olmayacağı bir şeyin söylenmemesi ve kaderin tenkit edilmemesidir. Çünkü üzülmek ve ağlamak insanlığın gereği olduğu gibi, yüce Allah’ın hikmetli takdirine râzı olmak ve O’nun kaderini tenkit etmemek de îmân ile ma’rifetin gereğidir.

Vehbi Yıldız

Kişi sağlığına aykırı bir şey yapıyor, sonra da “kaderim buymuş” diyor. Bu durumun kaderle bir ilgisi var mı?

Bu soruya cevap verebilmek için önce kader anlayışının ve inancının çok iyi şekilde belirlenmesi gerekir. Yoksa yanlış telâkkiler, yanlış değerlendirmeler içinde bocalar dururuz.

Kader, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin bir ünvanıdır. Kudretinin ya da iradesinin değil. Allah meşietiyle bir işin olmasını veya olmamasını diler, sonra kudretiyle de onu gerçekleştirir. Başka bir tabirle ezelî ilmiyle planladığı şeylere kudretiyle hâricî vücud verir. İlme gelince o, bir şeyin hariçte vücudunu yani o şeyin olması veya olmamasını gerektirmez, mecburi kılmaz. Onun haricî vücudunu gerektiren husus, insanın dilemesi ve buna bağlı olarak da Allah’ın yaratmasıdır. Ayrıca ilim malûma tâbidir. Yani bir şey nasıl, ne şekilde ve ne zaman olacaksa, Allah onu o şekliyle bilmektedir. Yoksa Allah’ın ezelî ilmiyle onu bilmesinden dolayı oluyor demek değildir. Bu açıdan da başta “kader, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin bir ünvanıdır” demiştik.

Böyle bir yaklaşım, “insan iradesinin hesaba katılmadığı hiçbir takdir yoktur” mânâsına da gelir. Aksi halde cebrîliğe girilmiş olurdu ki, o zaman, dünyanın yaratılması da, cennet ve cehennemin var edilmesi de abesiyete inkılâb eder. Cebrî kader, kâinatta iradesi olmayan varlıklar için geçerlidir. Güneş, ay, toprak, yıldız, taş vs.; iradesi olan cin ve insanlar için ise iradî kader hakimdir.

Buna göre, Cenâb-ı Hakk, bir insanın iradesini hangi yöne sarfedeceğini ezeli ilmiyle bildiği için, ona göre programlamakta, mevsimi gelince de kul iradesini öyle yönlendirdiğinden Allah da irade edilen şeyi yaratmaktadır. Bunlardan birincisine kader, ikincisine de kaza diyoruz. Eğer Cenâb-ı Hakk “atâ-yı İlâhî”si ile kader planında takdir buyurduğu şeyi bozmaz ve değiştirmez ise, o şey aynıyla hayata geçer.. ve kul müsbet şeylerle sevap, menfî hususlarla da günah kazanır.

Şimdi bu kısa ve öz bilgilerden sonra soruya dönecek olursak; diyelim ki bir insan iradesiyle, isteyerek sigara ya da içki içti. Bunun neticesi olarak da kansere yakalandı. Şimdi hata kaderde mi, yoksa neticesi tıp ilminin verdiği verilere göre % 97-98 kanser olan zararlı bir müskiratı iradesiyle içen insanda mı? Elbette insanda. Bu açıdan sağlığa zararlı yiyecek ve içecekleri kullanmaktan dengeli beslenmeye, abur-cubur her şeyi yemekten perhize dikkat etmeye varıncaya kadar herkes, iradesini kullanarak sağlığına zarar verecek şeylerden kaçınma mecburiyetindedir. Koruyucu hekimlik şartlarına riayetsizliğin cezası olarak hastalanan insanın kadere taş atması, “kaderim böyleymiş” demesinin İslâmî naslar açısından izah edilir bir yönü yoktur.

Ayrıca o insan, dünyada elem, ızdırap çekmesi, acılar içinde kıvranması ve daha sonra sıhhatine kavuşma yolunda milyonlar, milyarlar harcayarak hastahane hastahane koşmasının yanında, âhirette kevnî kanunlara riayet etmemenin hesabını Allah’a verebilir. Bu konuda dindar olanla olmayan, Allah’a imanı, itminanı tam olanla yarım olan arasında fark yoktur. Zira “şeriat-ı fıtriye” kuralları, kim olursa olsun herkes için geçerlidir. Onun kurallarını anlayıp yaşayanlar iyiliklere, anlamayan ve yaşamayanlar da ettiklerine maruz kalırlar.

Hasılı soruda bahsedildiği şekliyle bir kader anlayışı İslâm’ın temel öğretilerine zıt bir anlayıştır…

M Fethullah Gülen

Bir İnsanın Kendini Bilerek Öldürmesi Kader midir?

Öncelikle soruyu kısaca şöyle cevaplayabiliriz: Kişinin kendini öldürmesi veya asması hem kaderdir, hem de onun iradesiyle olmuştur. Dolayısıyla işlenen bu fiil ahirette cezayı gerektirir. Yani bizim bütün yapıp edeceğimiz şeyler kader planında belirlenmiştir. Ama bu, irademizi elimizden almaz. Eğer öyle olsaydı o zaman cennet ve cehennemden, azap ve mükâfattan bahsetmenin bir anlamı olmazdı. Kader, Allah’ın her şeyi kapsayan muhit ilmiyle alakalıdır.

Konuyu biraz daha açacak olursak, insanın bir hürriyet ve iradesi, bir meyil ve seçme istîdadı vardır. Ve o hürriyet ve irade, meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü, sevap ve günah insana nispet edilir. İnsan irade ve isteğinin, meydana gelen neticeler karşısında, ağırlığı ne olursa olsun; o irade, Yüce Yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabul edilmişse, onu hayırlara ve şerlere çevirmesine göre suçlu veya suçsuz olması; irade dediğimiz şeyin hayra veya şerre meyil göstermesine dayanmaktadır. Bu meylin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına vurulmayacak kadar ağır da olsa, o bu temayülle ona çağrıda bulunduğu için, mesûliyet ve cürüm de ona aittir.. O mesûliyet ve cürümü önceden tâyin ve takdir eden, sonra da belirlediği zaman içinde onu yaratan Zât, mesûliyet ve cürümden muallâ ve müberrâdır.

Herkes elindeki cüz’î irade ve ihtiyarıyla, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden ötürü, ya suçlu sayılır ve ceza görür veya vefalı sayılır mükâfata mazhar olur.

Binaenaleyh, ölüme sebebiyet veren de, intihar eden de suçlu olur; ulu dergâhta affedilmediği takdirde de mutlaka muaheze (ceza) görür.

Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, Yaratıcı’nın, her şeyi çepeçevre içine alan ilmiyle, insan iradesinin tevfik edilme keyfiyetini ele alalım.

Allah’ın ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi her şey, sebep ve neticeleriyle iç içe ve yan yanadır. O noktada, önce-sonra; sebep-netice; illet-mâlul; evlat-baba, bahar-yaz, bir vahidin iki yüzü hâline gelir. Ve yine o ilme göre sonra, önce gibi; netice, sebep gibi; mâlul de illet gibi bilinir ve hükmedilir.

Kimin, hangi istikamette nasıl bir temayülü olacak ve kim adî bir şart ve sebepten ibaret olan iradesini, hangi yönde kullanacak, bütün bunlar, önceden bilindiği için; o sebeplere göre meydana gelecek neticeler takdir ve tespit etmek, insan iradesini bağlamamakta ve zorlamamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakkında takdirler yapıldığı için, iradesi kabul edilmekte ve destek görmektedir. Nitekim, bir büyük zât, hizmetçilerine: “Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz zaman, şahane hediyeler elde edeceksiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde ise, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itâb göreceksiniz.” dese, onların iradesini kabul etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, Yüce Yaratıcı kullarından birine: “Sen şu istikamette bir meyil gösterecek olursan, ben de, senin meyil gösterdiğin o şeyi yaratacağım. Ve işte senin o temayülüne göre de, şimdiden onu belirlemiş bulunuyorum.” ferman etse, O’nun iradesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymet vermiş olur.

Binaenaleyh, “ilk belirleme”de iradeyi bağlama olmadığı gibi, insanı, rızası hilâfına herhangi bir işe zorlama da yoktur.

Ayrıca kader ve ilk belirleme Allah’ın (c.c.) ilmî programlarından ibarettir. Yâni, kimlerin hangi istikametlerde meyilleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeylerle, bir plân ve program hâline getirmesi demektir. Bilmekse, hariçte olacak şeylerin, şöyle veya böyle olmasını gerektirmez. Hariçte olup biten şeylerin, şöyle veya böyle olmasını, insanın temayüllerine göre, Yaratıcının kudret ve iradesi icat eder. Bu itibarla varlığa erip meydana gelen şeyler, öyle bilindikleri için var olmuş değillerdir. Bilakis, var oldukları şekillerle bilinmektedirler ki; ilk takdir ve tayin de, işte budur. Kelâmcılar bunu, “İlim, malûma tâbidir.” sözüyle ifade ediyorlardı. Yani, nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelmiyor. Nasıl ki, bizim, ilmî tasarı ve plânlarımız pratikte, tasavvur ettiğimiz şeylerin vücut bulmasını gerektirmez. Öyle de, Yüce Yaratıcı’nın tasarı ve plânları sayabileceğimiz ilk belirlemeler de, hariçte, herhangi bir şeyin var olmasını mecburî kılmaz.

Hâsılı; Allah, olmuş, olacak her şeyi ihâta eden geniş ilmiyle; sebepleri neticeler gibi; neticeleri de sebepler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarını ve bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını belirlemiş ve takdir etmiştir. Zamanı gelince de, mükellefin meyil ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yaratacaktır.

Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden tayin edilmiş olması, mesuliyeti giderici değildir. Zira takdir onun hürriyet ve iradesi hesaba katılarak yapılmıştır Bu itibarla da, cürmü kendisine isnat edilecek ve ona göre de muahezeye tâbi tutulacaktır.

Not: Bu sorunun cevabını doğru kavrayabilmek, kaderin iyi anlaşılmasına bağlıdır. Onun için bu konuyla ilgili, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kader” kitabıyla, Mehmed Kırkıncı Hocaefendi’nin “Kader Nedir?” kitaplarını tavsiye ederiz.

Ailesine isyan eden çocuk, çocuklarından çeker mi?

Kur’an’daki “Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz.”(İsra Suresi, 17/15) ve “Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur. (Zilzal Suresi, 99/7-8) gibi ayetlerden biz anlıyoruz ki herkes ancak kendi yaptıklarından sorumlu olacaktır. Eğer böyle olmasaydı imtihan sırrına ters olurdu. Şunu da belirtmek gerekir ki bizler yaptığımız kötülüklerin, işlediğimiz günahların cezasını genel olarak ahirette görecek olsak da bazen bu dünyada da kısmen başımıza gelen felaketlerle cezalandırılırız. Soruda ifade edilen durum da bunlardan biridir.

Bizler başımıza gelen olayların her zaman içyüzünü bilemeyebiliriz. Ve çoğu zaman zahire bakarak hükmederiz. Fakat vardığımız neticelerde çoğu zaman hata eder, zulmederiz. Kader ise her zaman adaletle hükmeder. Çünkü meydana gelen bir hadisenin bazen onlarca, yüzlerce belki daha da fazla sebebi olabilir. Fakat biz o hadiseyi değerlendirmeye kalktığımızda çoğu zaman meseleye birkaç yönüyle bakar ve hataya düşeriz.

Bunu bir kıssayla örneklendirelim; Hz. Musa Cenabı Haktan adaletinin nasıl tecelli ettiğini görmek ister. Kendisine bir yere gitmesi ve olacak hadiseleri seyretmesi söylenir. Olaylar şöyle gelişir. Bir çeşme başına gelen atlı orada bir kese altınını düşürür. Onun ardından gelen bir çocuk bunu bulur ve alıp gider. Ardından kesesini düşürdüğünü anlayan atlı geriye dönüp çeşmenin başına gelir ve orada bir yaşlıyı bulur. Altınlarını yaşlının aldığını düşünen atlı ondan bunları geri vermesini ister. Hiçbir şeyden haberi olmayan yaşlı itiraz edince, atlı, kılıcını çeker ve yaşlıyı öldürür. Gelişmeleri seyreden Hz. Musa aleyhisselam bu olanlarda adalet değil, tam tersine zulüm içinde zulüm görür. Çünkü yaşlı boşu boşuna ölmüş, çocuğun aldığı altınlar yanına kalmış, atlı ise bir taraftan suçsuz birini katlederken diğer yandan altınlarını kaybetmiştir. Meselenin Hz. Musa’ya açıklaması şöyle yapılır: Atlı adam daha önce çocuğun babasından bir kese altın çalmıştı ve çocuk bunu geri almış oldu. Yaşlı adam ise atlının babasını öldürmüştü, buna karşılık kendisi de öldürüldü.

Buna göre her ne kadar babasına kötü davranan bir adamın çocuğu da kendisine kötü davrandığında, çocuğun karşılıksız bir cezaya maruz bırakıldığı akla geliyorsa da Allahu Teala kimseye zerre miktarı haksızlık yapmaz. Yani bütün bunlar bir sebep- sonuç ilişkisi içinde cereyan eden ve hiçbir şekilde zulmün kırıntısı olmayan hadiselerdir. Ne var ki biz bazen iyi düşündüğümüzde bunları anlamlandırabilsek de çoğu zaman bunların gerçek sebepleri bilemeyiz. Evet, ihtimal o çocuğun kötü davranışları, babanın daha önce işlediği günahların cezası olabilir. Allah, evlatlarımızla imtihan etmesin, fakat böyle bir şey başımıza geldiğinde bunu, kendi yaptıklarımızın cezası olarak düşünüp tevbe etmemiz, halimizi düzeltmeye çalışmamız; mü’min olmamızın gereği ve muhasebe ahlâkımızın bir neticesidir.

Şunu da unutmamak gerekir: Cezayı çeken baba için de, ceza kendi eliyle verilen çocuk için de, bir çıkış kapısı var ki o da tevbe kapısıdır. O kapıya ise, iradesini kullanarak ulaşacaktır. İrade ise her şahısta bulunduğundan dolayı, herkes kendi yaptıklarından mesul tutulacaktır. Allahu A’lem.

Evlilik kader midir?

Geçmiş zaman, kaderin ortaya çıkmış halidir. Yani kazadır. Gelecek zaman ise kaderdir. Bizler geçmişe kader, geleceğe de irade nazarıyla bakarız. Yani, evlilik gerçekleşmişse bu artık kaderin ortaya çıkmış şeklidir. Demek ki kaderimizde varmış da evlenmişiz deriz. Daha evlilik olmamışsa, kaderimizi bilmediğimizden dolayı irademizi kullanmak ve bu konuda gerekli sebepleri yerine getirmek zorundayız. Düşünür taşınır, dinimizin emrettiği şekilde bir evlilik gerçekleştirmeye çalışırız. Nitekim sonunda yine kaderimiz ortaya çıkar ve bu kaderin içinde irademiz de büyük rol oynar.

Eğer kader meselesi iyi anlaşılırsa, bu konuda da kafamızda bir soru kalmayacaktır. Bunun içinde size Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kader” isimli kitabını tavsiye edebiliriz.

Allah herkesin rızkını belirlediği halde niçin daha çok rızık için dua ediyoruz?

Evet, Allah kader planında herkesin rızkını, ne kadar yaşayacağını, neler yapacağını, nelere nail olacağını belirlemiştir. Fakat bu kadere bakan yönüyle böyledir. Yani bizler hakkımızda takdir edileni bilemiyoruz. Bunun için de vazifemiz neyse onu yapmakla sorumluyuz. Onun için kul, en iyi şekilde ibadet ü taatini yaptığı gibi duasını da ihmal etmeyecek ve duasında Allah’ın rahmetinin birer tecellisi olan rızkını da Allah’tan isteyecektir.  Esasen bunlar farklı şeylerdir. Çünkü bizler, hakkımızda belirlenen rızklarımızın hangi sebeplere bağlandığını bilemiyoruz. Belki ulaşacağımız nimet bizim gönülden bir yalvarıp yakarmamıza bağlanmıştır da, ancak bunun neticesinde o nimete kavuşacağızdır. Yani Allahu Teala kaderî tayin ve tespitini sebeplerle beraber yapmıştır. Ve yine Allah’ın takdiratı bizim irademiz, işimiz hesaba katılarak tespit edilmiştir.  Burada unutulmaması gereken bir nokta vardır ki, o da duada esas olanın kulluk olmasıdır. Yani insanın bu dünyada duasının semeresini görmesi bir yana, o dua etmekle Allah’a karşı en yüce bir kulluk ve ubudiyette bulunmaktadır. Ayrıca Cenab-ı Hakk’ın, insanın yapacağı dualar neticesinde “atâ” kanunuyla kişinin kaderini değiştirmesi de mümkündür.

Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için Merhum Elmalılı’nın Bakara Suresinin 186. ayetini tefsir ederken yaptığı açıklamayı veriyoruz:

1- Görülüyor ki yukarıdaki şüphelerin başı, kader meselesinden “cebir” ve “icbar”a dayanmaktadır. Hâlbuki bununla duayı inkâra kalkışmak çelişki olur. Çünkü bu durumda insanın dua etmesi ve duaya iman etmesi, ezelde olacağı bilinen bir şey ise, o dua her halde yapılacaktır. Buna şüphe atarak iptale çalışmak, cebir ve kaderden bahsetmek mânâsızdır. Eğer olmayacağı biliniyorsa inkâra kalkışmaya hacet yoktur. Dua zaten yapılmayacaktır. Ezelde duaya bağlı olarak takdir edilen taleplerin de her halde dua şartıyla olacağının bilinmiş olması lazım gelir.

Meselâ; yemek yemeği istemek, yemek yemeğe azmetmek ve yemek yemek şartıyla doymaya muvaffak olacağı takdir edilmiş olanın doymaya muvaffak olması, istemeye, azme ve yemeye bağlı olduğu gibi, dua da öyledir.

Bundan dolayı birinci ve ikinci şüphelerde mutlak olmak üzere yapılan tekrar etme eksiktir. Talep ile dua ile kayıtlı olarak, meydana geleceği bilinen takdirler vardır.

2- Cenab-ı Allah her şeyden öncedir. Bu mana iyi düşünülünce anlaşılır ki kadere mahkûm olan Allah değil, yaratıklardır. Kaderler önce ise, Cenab-ı Allah da kaza ve kaderden öncedir. Dua, bu önceliği ikrar ve itiraf olduğu için kulluk makamlarının en önemlisidir. Bize gelince, Allah Teâlâ’nın ilmi, kaza ve kaderin niteliği, akıllarımızın dışındadır. Kaderin sırrı, meydana gelmesinden önce bilinemez. Bu şekilde Allah’ın hikmeti, kulun ümit ile korku arasında koşup korunmasını gerekli kılmıştır. Ümit ve arzu, başarının sebebi; korku ve çekinme, başarının düzenleyicisidir. Yaşamak, bu iki özelliğin dengesidir. Varlıkla yokluk arasında dönüp dolaşan mümkinin mahiyeti de budur. Bunun için Allah’ın ilmi, hepsini kuşatmıştır. Allah’ın kaza ve kaderi herkes için geçerli olmakla beraber sorumluluk da doğrudur. Biz, hem kanunsuz yaşamadığımızı biliriz; hem de iradenin ve azmin bir kanun olduğunu biliriz. Ümit ve korku, talep ve azim kanunlarının birisi de duadır. Bütün olaylar sebeplere bağlı ise, dua da o sebeplerden biridir.

3- Ashab-ı Kiram, Resulullah’a cebir ve kader meselesini sormuşlar: “Ey Allah’ın Resûlü nasıl görürsün? Bizim amellerimiz, bitirilmiş bir şey midir, yoksa yeni başlayan bir iş midir?” demişler. “Bitirilmiş bir şeydir.” buyurulunca: “O halde amel nerede kalır?” sorusunu sormuşlardı. Bunun üzerine: “Çalışınız, herkes kendisi için yaratılmış olan şeye kolaylıkla ulaşır.” buyrulmuştu. Hem kaderin geçtiğini, hem de kolaylığa kavuşmuş olmak için çalışıp amel etmenin lüzumunu göstererek, işin ne cebir ve ne sırf icab, ne de mutlak hürriyet olmadığını; belki ikisi arasında orta bir yol ve icab ile seçimin toplamı “iki iş arasında bir iş” olduğunu göstermiş, boyun eğdirmemiş, kolaylığa erdirmiştir. Şaşıranlar, bu orta noktanın ya aşırısına veya ihmaline düşenlerdir.

4- Duadan maksat bildirmek değil, kulluk göstermek; tevazu ve alçak gönüllülük arz ederek müracaatta bulunmaktır. Maksat bu olunca, kaza ve kaderine rıza ile beraber Allah’a dua etmek, insanlık hissesini tercih değil; Allah’ın kudretine her şeyden fazla saygı duymaktır. Bu da en büyük makamdır. Cebrail’in ve Hz. İbrahim’in zikredilen sözleri de yerine göre duanın en beliğ olanıdır. İstenenin açıkça ifade edilmesi, duanın zaruretlerinden değildir. Zaman olur ki edep ve yerini bilen huzur ehli için hâl, sözden daha edepli olur. “Ey Rabbim huzurundayım, hâlim sana malum.” demek, söyleyenin makamına, kalbinin doğruluk ve ihlas derecesine göre, en belağatlı dualardan daha belağatlı olur. Daha doğrusu dua açık olduğu gibi kinaye ve ima ile de olur. Bu bakımdandır ki ikram sahibi ve çok cömert olan Allah’a karşı hamd ve övgü arz etmek, duayı da içine alır. Bu sebeple: “Duanın en üstünü, Allah’a hamd olsun, demektir.” buyrulmuştur.

5- Dua hakkında naklî deliller o kadar çoktur ki, bunları ancak kâfirler inkar edebilirler. Bu cümleden olarak bu âyetten başka: “Bana dua ediniz ki size icabet edeyim.” (Mümin Suresi, 40/60), “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua ediniz.” (A’râf Suresi, 7/55), “Yoksa sıkıntıya düşen kimseye, kendisine dua ettiği zaman icabet eden mi?” (Neml Suresi, 27/62), “De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne kıymet verir?”(Furkan Suresi, 25/77), “Hiç olmazsa böyle şiddetimiz geldiği zaman bari yalvarsaydılar. Fakat onların kalbleri katılaşmıştır.” (En’âm Suresi, 6/43) gibi nice âyetler vardır. Bunların sonuncusu gösteriyor ki Allah, dua edip istemeyenlere gazab eder. Daha önce Fâtiha sûresinin, “dua” ve “mesele ta’limi” isimlerini de taşımakta olduğu ve bununla dua âdâbının öğretildiği anlatılmıştı.

Fakirlik kader midir?

Hayır, değildir; evet kaderdir. İnsan iradesine bakan vechesiyle fakirlik kader değildir ama İlahi iradeye bakan yanıyla kaderdir.

Aslında çok karışık gibi gözüken bu husus alabildiğine basit bir husustur. Yeter ki iman nazarıyla hadiseye bakılabilsin, yeter ki im’an-ı nazar devreye sokulabilsin.

Önce İlahi kader açısından ele alalım; Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Mutlak ilim sahibidir. Allah için dün, bugün, yarın gibi zamana ait mefhumların hepsi birdir. O dünü bildiği gibi bugünü de, yarını da bilmektedir. Mutlak ilim sahibi olduğuna göre bizim dün, bugün ve yarın yapacağımız herşey O’na ayandır. O’nun bizim herşeyimizi, nerede, ne zaman ve nasıl davranacağımızı bilmesi irademize konulmuş bir sınır değildir. Başka bir tabirle biz, O bildiği için öyle davranan insanlar değiliz. Ama O, İlahi ve sınırsız ilmiyle bizim nerede, ne zaman ve nasıl davranacağımızı biliyordur. Bu ikisi arasında dağlar kadar fark olduğu muhakkaktir. İşte bunun için fakirlik ilmi İlahi açısından bilindiği için kaderdir dedik.

Ama bizim irademize bakan vechesiyle değildir. Çünkü insanlar hayvan, bitki vb. sair mahlukattan farklı olarak iradi varlıklardır. Bu iradeleridir ki onları Hakk katında mes’ul eder. “Neden böyle yaptın?” sorusuna muhatap olmak ancak böyle seçme hürriyetine sahip kişiler için geçerlidir. Cennet, cehennem, mizan, haşr, sırat, hesap, mizan hep bunun için vardır zaten. Aksi halde rüzgarın önünde uçan yapraklar misali robotvari varlıklar olsaydık, ne dünyada sorumluluğun, ne de ukbada cennet ve cehennemin bir anlamı olurdu.

Bu meselede temeli böylece belirledikten sonra mevzuya dönelim; Allah Rasulu (sav) fakirlikten Allah’a sığınıyor yaptığı dualarda. Bununla ümmetine örnek oluyor. Zenginliği, dünya hayatında kendine yeter olma diye tanımlayacak, ne merde, ne de namerde muhtaç olmama çerçevesine oturtacak olursak, bu anlamda herkesin zengin olmasını istiyor. Helalinden rızk peşinde koşulmasını tavsiye buyuruyor, emr ediyor. Ferdi açıdan kalb selameti, fikir istikameti,  içtimai açıdan da toplumsal huzur, sosyo-ekonomik denge adına yukarıda bizim tanımını yaptığımız çerçevedeki zenginliğin ne kadar önemli olduğu izahtan varestedir. O halde kul olarak bize düşen bu manada fırsatları değerlendirmek, geleceği önceleyerek şimdiden adımlar atmak ve bu uğurda çalışmak çabalamaktır. Tabii helalinden olmak şartıyla. Tabii ki kul olarak hem Rabbimize hem de ailemiz, çevremiz ve insanlığa karşı asli vazifelerimizden dur olmamak şartıyla.

Geçenlerde bir gazetede “erken çocukluk dönemlerinde yaşanan fakirliğin insan beyni için zehir hükmünde olduğu” anlatılıyordu. İlmi bir tesbit olarak sunulan bu bilgi, bu dönemlerde yeterli beslenememe gerekçesine dayandırılıyor. Bugün dünyanın en zengin ülkelerinden sayılan ABD’ de bile bu manada fakirlik oranı %17.4 imiş. Yani beyin gelişimine engel olacak, çocuklarına beyinlerinin gelişmesi zamanında yeterli besin kaynağını bulamayan ailelerin oranı bu. ABD’de böyleyse gerisini siz varın hesap edin diyesi geliyor insanın.

Elbette bu manzarada milli ve milletler arası ekonomik, siyasi, askeri politikaların rolü var. Elbette gelir dağımındaki adaletin gözetilmemesinin etkisi büyük. Ve elbette insanların iradelerini sebepler planında aşan coğrafi şartların, iklimin vs. katkısı söz konusu. Ama bütün bunların varlığı bizim yanlış yorumlayarak, ‘fakirlik kaderimiz” diyerek tembellik yapmamızı gerektirmez.

En kötü zamanlarda dahi şahsi planda yapılabilecek çok şeylerin olduğuna inanıyorum ben. Yeter ki kadere taş atmayalım ve yeter ki helalinden kazanmasını ama bundan önce harcamasını bilelim.

Fakirlik kader midir sorusu üzerinde serd-i kelama başladık, bakın nerelere uzandık!

Ahmet Kurucan

İntihar ederken kader mi irade mi rol oynar?

Öncelikle soruyu kısaca şöyle cevaplayabiliriz: Kişinin kendini öldürmesi veya asması hem kaderdir, hem de onun iradesiyle olmuştur. Dolayısıyla işlenen bu fiil ahirette cezayı gerektirir. Yani bizim bütün yapıp edeceğimiz şeyler kader planında belirlenmiştir. Ama bu, irademizi elimizden almaz. Eğer öyle olsaydı o zaman cennet ve cehennemden, azap ve mükâfattan bahsetmenin bir anlamı olmazdı. Kader, Allah’ın her şeyi kapsayan muhit ilmiyle alakalıdır.

Konuyu biraz daha açacak olursak, insanın bir hürriyet ve iradesi, bir meyil ve seçme istidadı vardır. Ve o hürriyet ve irade, meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü, sevap ve günah insana nispet edilir. İnsan irade ve isteğinin, meydana gelen neticeler karşısında, ağırlığı ne olursa olsun; o irade, Yüce Yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabul edilmişse, onu hayırlara ve şerlere çevirmesine göre suçlu veya suçsuz olması; irade dediğimiz şeyin hayra veya şerre meyil göstermesine dayanmaktadır. Bu meylin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına vurulmayacak kadar ağır da olsa, o bu temayülle ona çağrıda bulunduğu için, mes’ûliyet ve cürüm de ona aittir.. O mes’ûliyet ve cürümü önceden tâyin ve takdir eden, sonra da belirlediği zaman içinde onu yaratan Zât, mes’ûliyet ve cürümden muallâ ve müberrâdır.

Herkes elindeki cüz’î irade ve ihtiyarıyla, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden ötürü, ya suçlu sayılır ve muaheze görür veya vefalı sayılır mükâfata mazhar olur.

Binâenaleyh, ölüme sebebiyet veren de, intihar eden de suçlu olur; ulu dergahta affedilmediği takdirde de mutlaka muaheze görür.

Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, Yaratıcı’nın, her şeyi çepeçevre içine alan ilmiyle, insan iradesinin tevfik edilme keyfiyetini…

Allah’ın ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi her şey, sebep ve neticeleriyle iç içe ve yan yanadır. O noktada, önce-sonra; sebep-netice; illet-mâlul; evlat-baba, bahar-yaz bir vahidin iki yüzü hâline gelir. Ve yine o ilme göre sonra, önce gibi; netice, sebep gibi; mâlul de illet gibi; bilinir ve hükmedilir.

Kimin, hangi istikamette nasıl bir temayülü olacak ve kim adî bir şart ve sebepten ibaret olan iradesini hangi yönde kullanacak, bütün bunlar, önceden bilindiği için; o sebeplere göre meydana gelecek neticeleri takdir ve tespit etmek, insan iradesini bağlamamakta ve zorlamamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakkında takdirler yapıldığı için, iradesi kabul edilmekte ve destek görmektedir. Nitekim, bir büyük zât, hizmetçilerine: “Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz zaman, şahane hediyeler elde edeceksiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde ise, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itâb göreceksiniz.” dese, onların iradesini kabul etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, Yüce Yaratıcı kullarından birine: “Sen şu istikamette bir meyil gösterecek olursan, ben de, senin meyil gösterdiğin o şeyi yaratacağım. Ve işte senin o temayülüne göre de, şimdiden onu belirlemiş bulunuyorum.” ferman etse, O’nun iradesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymet vermiş olur.

Binaenaleyh, “ilk belirleme”de iradeyi bağlama olmadığı gibi, insanı, rızâsı hilâfına herhangi bir işe zorlama da yoktur.

Ayrıca kader ve ilk belirleme Allah’ın (c.c.) ilmî programlarından ibarettir. Yâni, kimlerin hangi istikametlerde meyilleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeylerle, bir plân ve program hâline getirmesi demektir. Bilmekse, hariçte olacak şeylerin, şöyle veya böyle olmasını gerektirmez. Hariçte olup biten şeylerin, şöyle veya böyle olmasını, insanın temayüllerine göre, Yaratıcının kudret ve iradesi icat eder. Bu itibarla varlığa erip meydana gelen şeyler, öyle bilindikleri için var olmuş değillerdir. Bilakis, var oldukları şekillerle bilinmektedirler ki; ilk takdir ve tayin de işte budur. Kelâmcılar bunu, “İlim, malûma tâbidir.” sözüyle ifade ediyorlardı. Yani, nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelmiyor. Nasıl ki, bizim ilmî tasarı ve plânlarımız pratikte, tasavvur ettiğimiz şeylerin vücut bulmasını gerektirmez. Öyle de, Yüce Yaratıcı’nın tasarı ve plânları sayabileceğimiz ilk belirlemeler de, hariçte, herhangi bir şeyin var olmasını mecburî kılmaz.

Hâsılı; Allah, olmuş, olacak her şeyi ihâta eden geniş ilmiyle; sebepleri neticeler gibi; neticeleri de sebepler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarını ve bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını belirlemiş ve takdir etmiştir. Zamanı gelince de, mükellefin meyil ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yaratacaktır.

Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden tayin edilmiş olması, mesuliyeti giderici değildir. Zira takdir onun hürriyet ve iradesi hesaba katılarak yapılmıştır Bu itibarla da, cürmü kendisine isnat edilecek ve ona göre de muahezeye tabî tutulacaktır.

Not: Bu sorunun cevabını doğru kavrayabilmek, kaderin iyi anlaşılmasına bağlıdır. Onun için size bu konuyla ilgili, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kader” kitabıyla, Mehmed Kırkıncı Hoca’nın “Kader Nedir?” kitaplarını tavsiye edebiliriz.

Kader ve İrade, Neden Altı İman Esası Arasına Girmiştir?

İnsan, çoğu zaman ülfet ve ünsiyet sebebiyle, Allah’ın (celle celâluhu) kendisine olan lütufları karşısında “Ben yaptım, ben ettim, ben kazandım; bildim, öğrendim, düşünüp buldum…” gibi sözlerle, her şeyi kendi izafî kudret ve kuvvetine, irade ve kabiliyetlerine verir. İşte böyle durumlarda kader hemen karşısına çıkıp,‘Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.’[1] Öyleyse haddini bil! Elindeki o minik düğmeyle bütün bu işleri yapman mümkün müdür? Değildir.” der ve onu gururdan kurtarıp, hayatında denge ve muvazeneyi sağlar.

İnsan ruhunda güzellik, meziyet ve semerelere sahip çıkıp, bunlarla övünme, iftihar etme, hatta daha da ötesinde gururlanıp kendinden geçme duygusu vardır. İşte böyle bir duyguya karşı, bütün güzellik ve hayırların gerçek sahibinin nefis değil, ancak Allah (celle celâluhu) olduğunu, buna karşılık, bütün kötülük ve günahların nefisten kaynaklandığını ifade için, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük de kendindendir. Seni insanlara elçi gönderdik (buna) şahit olarak Allah yeter.”[2] ihtarını çeken kaderdir.

Hafızanızın şeridini şöyle geriye doğru sardırıp, geçmişinize bir bakın, bakın da, günahlar içindeyken, kaderin sizi en güzelim arkadaşlar arasına katıp, sohbetlerle kafa ve kalbinizi nasıl tedavi ettiğini, bunun neticesinde kalbinizde ve dilinizde rahmet tomurcuklarının açtığını ve göğsünüze ibadet ve ahlâk madalyalarının takıldığını görmeye çalışın; sonra da düşünün, seyredin ve diyebilirseniz “Ben yaptım” deyin!…

Meselenin ikinci bir yönü daha var: İnsan zaman zaman, “Madem beni de, yaptıklarımı da yaratan Allah’tır (celle celâluhu); madem O dilemedikçe ben dileyemem ve madem ben, âdeta kaderin programladığı bir robotum, öyleyse yaptıklarımda ne dahlim var ki, mesul ve günahkâr olayım!” diyerek, Cebrîlik çukuruna da düşebilir. Böyle bir tehlike karşısında da hemen irade karşısına çıkar ve terazinin karşı kefesine binerek, “Hayır, mükellefsin ve mesulsün! Evet, iman ve kullukla mükellef olduğun gibi, yaptığın bütün kötülük ve işlediğin bütün mâsiyetlerden de mesulsün; çünkü ben de varım.” der ve dengeyi sağlar. Öyleyse, ne kader iman, küfür, mükellefiyet, tevbe ve günahların doğrudan kendisine havale edileceği bir mesnet ve nefsin çirkinliklerini örtecek bir kılıf, ne de irade, kişinin Allah’ın (celle celâluhu) kendinde yarattığı meziyet ve güzelliklere sahip çıkıp, firavunane “Ben!” demesi ve bütün acz, zaaf ve fakrına rağmen, karşılıksız sağanak sağanak lütfedilen nimetleri sahiplenmesi için bir vasıta ve sebeptir.

Biz, iradenin bütün güzellik ve hayırlara iki elini birden atıp, üzerinde emanet bir gömlek gibi duran faziletlerle gururlanıp çalım satması tehlikesinden ancak kaderle; buna karşılık, nefsin mesuliyet ve mükellefiyetlerden kurtulmaya kalkışması tehlikesinden de ancak iradeyle halâs olabiliriz ki, irade ve takdirin bahis mevzuu edildiği yerde ‘sırat-ı müstakîm’ işte budur.

İnsanın iyilik ve güzelliklere karşı gayet kısa, günah ve tahribata karşı ise oldukça uzun iki eli vardır. Bu ellerden birine tevbe ve istiğfar verilip, nefsin şerre ve günahlara meyli kesilmeli, tecavüzleri kırılmalı ve bütünüyle Cehennem’e giden yollar kapatılmalı; diğer eline ise dua, Hakk’a teveccüh ve tevekkül verilip, hayır istikametinde şahlandırılmalı; güzelliklere karşı güç, kuvvet ve şevki artırılıp, Cennet yolunda coşturulmalıdır.

M Fethullah Gülen

[1] Sâffât sûresi, 37/96. [2] Nisâ sûresi, 4/79.

İnsanın Kaderi, Elindeki veya Yüzündeki Çizgilerden Okunabilir mi?

Ruh meselesiyle ciddî meşgul olan kimseler, ruhun insan dublesi veya misalî bedene sahip olmasının yanında, onun, sergüzeşt-i hayatına dair kitabeti, tayinat ve takdiratının mevcudiyetinden de haber vermektedirler. Ruhun belirli şekildeki mahiyet ve fonksiyonlarına muttali olunduğu zaman, insanın başından geçeceklere de belirli oranda ıttılâ olunabileceği ileri sürülmektedir ki, Allah (celle celâluhu) dilerse gösterir ve bildirir.

Ve yine ilm-i kıyafetle, yani maddî yapının ifade ettiği mânâlarla uğraşanlar, elin içindeki çizgilerden, kaderin cisme çizgiler hâlinde aksedişinin ifadesi olarak, kişinin başından geçecek şeyleri kısmen de olsa söyleyebilmektedirler. Yanlış anlaşılmasın, bu, gaybı bilmek demek değildir; sadece, Allah’ın (celle celâluhu) cismaniyetimize yerleştirdiği işaret ve alâmetlerden istifadeyle, kişinin hayatına ait bazı yönleri bilebilme fonksiyonudur. Gaybı tam mânâsıyla ancak Allah (celle celâluhu) bilebilir; ve gayb, sadece bu kabîl haberlerden de ibaret değildir.

Allah’ın (celle celâluhu) cismaniyetimize yerleştirdiği işaret ve alâmetlere bakarak kaderi okumaya çalışmak, Devr-i Saadet’te de var olan meselelerdendir. O zaman, bunu yapan kimselere ‘kâif’ denirdi. Aleyhissalatü vesselâm Efendimiz, azadlısı Zeyd b. Hârise’nin oğlu Üsame hakkındaki dedikoduya karşı, bir kâif getirtti. Babası ile çocuğu, üzerleri örtülü olarak yatıyorlardı; sadece ayakları açıktı. Kâif, bir arada yatan baba ve oğulun ayaklarına bakmış ve birbirleriyle alâkalı olduklarını söylemişti ki, Efendimiz de bu suretle, bildiği bir gerçeği bir de kâif dilinden anlayanlar için tescil ve tespit buyurmuş ve Hz. Âişe’ye: “Yâ Âişe, Üsame Zeyd’dendir.” diyerek beşaşet ve bişaret izhar etmişlerdi.[1] Allah’ın (celle celâluhu) bildirmesiyle daha neleri bilen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Üsame’nin durumunu bilmemesi düşünülemezdi. Fakat bir kâif getirmekle, halka mâl olmuş bulunan ve içtimaî hayata yerleşmiş olan bir müesseseyi, halkın bakış açısına uygun bir delil olarak kullanmak istemişti. Kâifin söylediğiyle kendi bildiği birbirine mutabıktı; çünkü, Kur’ân’ın sarih beyanıyla, o Kâmet-i Muallâ ne söylemiş, ne yapmışsa hiçbiri hevasından değildi: “O, hevadan konuşmaz.”[2]

Sözünü ettiğimiz hâdisede, ihtisas ehline müracaata teşvik de olabilir. Nitekim, ağaçların aşılanması hâdisesinde de “Siz dünya işlerinizi bilirsiniz.”[3] buyurmuştu. Bu sözde, “Ben bilmem.” mânâsı yoktur. -Nebi bilmeyecek de kim bilecek?- İzahı çok uzun sürebilecek bu sözle şunlar kastedilmiş olabilir:

a. Belki, ashabına bir iltifattır.

b. İhtimal o zamanlar, bir kısım sahabi arasında sebeplere tesir-i hakikî verme gibi tevhide münafî birtakım inanç ve anlayışlar hâlâ sürüyordu. Nitekim, Hudeybiye musalahası gecesi de benzer bir hâdise vukû bulmuştu. Yağmur yağmış, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bu gün bazıları mü’min sabahladı, bazıları ise kâfir.” buyurmuş; “Nasıl olur?” denince de, “Kim ki, yağmuru Şi’ra yıldızı yağdırdı demişse, işte o kâfir olarak sabahlamıştır; kim de, Allah yağdırdı demişse, o da mü’min olarak sabahlamıştır.” açıklamasında bulunmuşlardı.[4] Bunun gibi, o dönemde hurmalar aşılanmakla mutlaka iyi hurma alınacağına inanılırdı. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) her şeyin Allah’ın (celle celâluhu) elinde olduğunu ve sebeplerin neticeler üzerinde fazla tesiri bulunmadığını böyle pratik bir hâdiseyle ders vermek istemiş de olabilir. “Siz dünya işlerinizi bilirsiniz.” demekle de, ihtimal sebeplerin mutlaka göz ardı edilmesi gibi bir kaidenin olmadığını da göstermek istemiştir.

c. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kıyamete kadar gelecek insanlara nebi ve imam olması hasebiyle, bu sözü teşrî’ maksadına matuf olarak alınabilirdi. Hâlbuki, insan hayatında mutlaka teşrî’ gerektirmeyen veya sükut geçilmesiyle mübah olup, tecrübe ve zamana bırakılan bir sürü mesele vardır. Günümüzde ilimler o kadar ilerledi ki, artık civcivin çıkması için, yumurtalar tavuğun altında 21 gün bekletilmiyor. Şimdi kuluçka makineleri, daha ucuz, daha pratik yolla civciv üretiyor. Yine bitki ve meyvelerin verimini artırmak ve en kısa zamanda en bol ürün almak için seracılık geliştiriliyor. Kim bilir, belki ileride değişik enerji kaynaklarının keşfiyle, meselâ uzaya yerleştirilecek dev aynalarla güneşin ısı ve enerjisi kış mevsiminde dahi dünyanın belirli bölgelerine yansıtılıp, Kur’ân’ın ifadesiyle her mevsim meyve veren ağaçlar misali, yılın dört mevsiminde de ürün alınabilecek ve bunun neticesinde de zekât verilecek kimse kalmayacak derecede bolluk ve zenginlik artacaktır.

d. Efendimiz, “Dünya işlerinizi siz bilirsiniz.” demekle geleceğe açık kapı bırakmış olmaktadır! Bir diğer yönüyle de, “Aşılayın” veya “Aşılamayın” dememekle, vicdanlara, iradelere zincir vurmayıp, çalışma ve araştırmaya teşvikte bulunmuştur.

Hâsıl-ı kelâm, kadere iman tam mü’min olmanın gereğidir. Allah’a, Resûlü’ne, peygamberlere, meleklere, kitaplara, haşre nasıl inanıyorsak, kadere de aynı şekilde inanmak mecburiyetindeyiz. Bu iman esasları, ebedî hayatı kazanma adına burada yaşayacağımız hayatın kaideleri ve sütunları mahiyetindedir. Bu kaidelerden bir tanesini sarstığımız zaman, kurmak istediğimiz şeyi sarsmış, belki de tamamen yıkmış oluruz. Kur’ân ve hadisler, kader etrafında ciddî tahşidat yapmaktadır. Haşirden sonra belki de en fazla üzerinde durulan Allah’ın (celle celâluhu) meşîeti, ilmi ve takdiridir. Kader, pek çok hadislerde, sair iman esasları içinde değil de, mânâ ve ehemmiyetine binaen daha çok Zât-ı Ulûhiyet ve O’nun sıfatlarının anlatıldığı yerde ve onların içinde ele alınmaktadır. Bu demektir ki, Allah’a, Allah’ın istediği mânâda iman etmek isteyen mü’minin kadere de iman etmesi mecburidir. Bir başka deyişle, kadere iman, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ına imanın kemalinin muktezasıdır; yani, kadere iman etmeyen, Allah’ın Zât’ına ve azametine de gerektiği şekilde iman etmiş sayılmaz.

Kadere herkes seviyesine göre inanır, zira Allah (celle celâluhu) hakkındaki mârifet ve Allah (celle celâluhu) ile olan münasebetler farklı farklıdır. Henüz işin başında olan veya başladığı yerde kalan biri, kadere dinî bir formül olarak, taklidî mânâda kendisini mecbur hissettiğinden dolayı ve bir ön şart derecesinde iman etmesi gerektiği için inanacaktır. Çok katmanlar aşmış, derinlere inmiş, mesafeler katetmiş bir müntehî de, vicdanının derinliklerinde her şeyin üzerinde gerçekten Allah’ın (celle celâluhu) tasarrufunu görme noktasına ulaştığı için, kudsî hadiste ifade edilen “Gören gözü, işiten kulağı, tutan eli… olurum.”[5]tecellîsinin mazharı olarak, aksine hiç ihtimal vermeden “Sanki parmağımı dahi Allah’ın oynattığını görüyorum.” diyecektir. Bu da, bir idrak, seviye ve zaviye meselesidir.

Kader, ilmî ve amelî değil, vicdanî ve hâlî bir meseledir. Hiç bal tatmamış bir insana, tadı, muhtevası ve faydalarıyla balı ne kadar anlatırsanız anlatınız veya bu mevzuda ne yazarsanız yazınız, bunun, balın tadını tanıma noktasında ağzına sürülecek bir parmak bal kadar tesiri olmayacaktır. Allah’ın (celle celâluhu) varlığı, nübüvvet ve Kur’ânî meseleleri ilmî tahlillerle anlatmak mümkün olduğu hâlde, kaderi ihsan şuuruyla, Allah’ın (celle celâluhu) icraatından görüyor gibi tanıyabilmek için vicdan sayfalarını karıştırmak lâzımdır.

Kader, ayakları kaydırabilen hassas bir mevzudur. İnsanın çok kaygan bir zeminde her an sürçüp düşmesi muhtemel olduğu gibi, kader de, aynı şekilde kayıp düşülebilecek kaygan bir zemin mahiyetindedir. Öyle ki, bazı âlimler talebelerini kader mevzuunda konuşmaktan men etmişler, “Sen konuşuyorsun ya!” diyenlere de, “Konuşmasına konuşuyorum ama, başımda bir kuş var gibi konuşuyorum; kaçırırım diye de tir tir titriyor ve endişe ediyorum.” karşılığını vermişlerdir.

Kader mevzuunda bir fikir verebilmek veya bir fikir edinebilmek için şu dört ana hususun çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Kaderle ilgili her meselenin bu dört esas ile izah edilebileceği kanaatindeyiz:

  1. Kaderin mertebeleri: İlmî plân, kitabet, meşîet, halk.
  2. Allah’ın (celle celâluhu) sonsuz ilmi; geçmişi, hâlihazırı ve geleceği bir nokta gibi bilmesi.
  3. Cüz’î irade: Mânâsı, mahiyeti ve varlığının delilleri.
  4. Kader ile irade-i cüz’iyyenin telifi ve münasebetleri.

M Fethullah Gülen

[1] Buhârî, fezâilu ashabi’n-nebi 17; Müslim, radâ 40. [2] Necm sûresi, 53/3. [3] Müslim, fezâil 141; ayrıca bkz.: İbn Mâce, ruhûn 15. [4] Buhârî, istiskâ 27; Müslim, iman 125; Ebû Dâvut, tıbb 22. [5] Buhârî, rikâk 38.

Allah neden bizlere sormadan bizi yaratmış ve bizi kadere mahkum etmiştir?

Kader zorlayıcı, zulmedici ve hele asla çirkin değildir. İnsanın iradesi hesaba katılmadan yapılan bir takdir yoktur; kaldı ki, peygamberler gönderip, kitaplar indirmekle Allah (celle celâluhu) bizi devamlı surette ikaz da etmiştir.

İnsan bir işe iradesiyle sahip çıkmadan herhangi bir çirkinlik ve günah meydana gelmez. İnsan, nefsinin tesiriyle iradesini kötüye kullanıp, kötülüklere davetiye çıkarmakla düğmeye dokunmuş ve düşeceği çukurun kapağının açılmasına sebep olmuş olur; sonra da gider o çukura yuvarlanır. Meselâ, bembeyaz nur parçası güneşimiz kirsiz, lekesiz olduğu gibi, hayat için mutlaka gerekli olan ısı ve ışığın kaynağı, aynı zamanda çiçeklerin simasında akseden renk ve güzelliklerin de menbaıdır. Fakat, insan onun altında saatlerce oturur ve gerekli tedbiri de almazsa hastalanır, hatta ölebilir de. Şimdi, bu durumda suç güneşin midir? O kendi suiistimaliyle sebep olduğu hastalığı veya ölümü karşısında, “Güneş olmasın, neden yaratıldı ki?” diyebilir mi? “Altında kaldık, hasta olduk; yemeklerimiz güneşin harareti altında kalıp bozuldu.” gibi tamamen iradî hatalarımızdan kaynaklanan cüz’î şerlerden dolayı güneşin yaratılması ve varlığı şer kabul edilebilir mi?

Evet, kadere yüklenen günah, zarar ve çirkinlikler, esasen kulun iradesini suiistimal etmesinin neticesidir. İrademizi hesaba katmadan birtakım zulüm ve çirkinlikleri kadere yüklersek, hem musibeti ikileştirmiş, hem de kadere karşı küstahlık etmiş oluruz.

Meselâ, insana hem bir lezzet, hem de neslin çoğalması gibi hayırlı bir neticeye götürücü bir sebep olarak şehvet hissi verilmiştir. İnsan, iradesini kötüye kullanarak bu hissini fuhuş gibi yanlış ve haram yollarda tatmine çalışırsa, bu takdirde suç kaderin mi, yoksa bizzat o insanın mı olacaktır? Burada insan, hayra vesile olsun diye verilen ve yerinde kullanılması için her imkânın hazırlandığı bir vesileyi şerre alet etmekle, şer işleyip günaha girmekte ve neticede kendisine zulmetmektedir. Cinayet gibi benzeri meseleleri de buna kıyas edebilirsiniz… Şu kadar ki, insanın suiistimali olmadan içine düştüğü bir kısım belâ ve musibetler de vardır ki, bunların hikmet, fayda ve güzelliklerini yeri geldikçe anlatmaya çalıştık ve çalışacağız da.

Kader, netice ile beraber sebeplere de bakar. İnsan ise, yaratılışı icabı ve kaderi de tam mânâsıyla anlayamadığından, ancak zâhirî ve görebildiği netice ve sebeplere atf-ı nazar etmekle, yanlış hükme varır ve zulmeder. Meselâ, yaşlı birinin, bir çocuğun kulağını çektiğini gördüğünüzde, hâdise yakışıksız olduğundan, hemen çocuğa zulmedildiği neticesine varırsınız. Oysa kulağı çeken kişi belki de çocuğun babasıdır ve sizin de yapabileceğiniz gerekli bir şeyi yapmaktadır. İleride dizini dövmemek, testinin kırılmasını daha baştan önlemek için, yani çocuğunun mânevî hayatı mahvolmasın ve ebedî hayatı ölmesin diye ahlâk dışı bir hareketinden dolayı böyle bir tedibe tevessül etmiştir… Ama, siz zâhire bakıp, görünüşe göre hüküm verdiniz ve o babayı zulümle itham ettiniz; böylece ona değil, kendinize zulmettiniz. Hâlbuki kader, bütün sebeplere birden bakar ve hakikî, görünmeyen sebepleri de bilir; dolayısıyla hükmünü tam ve adaletli verir.

Bir avcı görürsünüz, bir aslanı vurur ve öldürür. Aslana acırsınız ama, bilmezsiniz ki, o aslan bir ceylanın yavrularını anasız bıraktığından, kader ona o cezayı vermektedir. Beri yanda, bir gün gelir, avcının ayağı kırılır; o da, aslanı öldürmesinin cezasını bulur. Bir insan bir başkasını bıçaklar ve yaralar; cezasını görmez ve hâdise unutulur gider. Fakat, bir gün bu şahıs zina iftirasıyla mahkemeye düşer.. böyle bir isnat itibarıyla o suçsuzdur; fakat, hâkim zâhirî sebeplere bakarak kendisini mahkûm eder. Şimdi siz, “Hâkim zulmetti.” dersiniz ama, o kimse hakkında kader, hakikî sebebe bakarak adaletle hükmetmiş ve o şahıs da, unutulup giden bıçaklama suçunun karşılığını görmüştür. İşte kaderdeki güzellik ve bizim hükümlerimizdeki çirkinlik! Evet, kaderin her hükmü ya bizzat güzeldir veya neticesi itibarıyla güzeldir.

Yeri gelmişken, Hz. Musa (aleyhisselâm) ile alâkalı olarak rivayet edilen bir hâdiseyi anlatmakta fayda mülâhaza ediyorum:

Hz. Musa (aleyhisselâm), “Yâ Rabbi, bana adaletini göster.” diye dua eder. Cenâb-ı Allah da kendisine, “Falan çeşmenin yakınında bekle ve olup bitecekleri gözetle.” diye vahyeder. Derken, çeşmenin başına bir atlı gelir, atını sulayıp giderken bir kese altın düşürür. Arkadan hemen bir çocuk gelir ve o bir kese altını alıp uzaklaşır. Sonra, çeşmeye bir âmâ gelir ve o esnada altın kesesini düşürdüğünü fark eden atlı geri döner. Altınlarını âmâdan ister; âmâ, ne kadar ben almadım derse de dinletemez ve atlı âmâyı öldürür. Hep zulüm gibi görünen bu hâdiselerdeki adaleti Hz. Musa, Cenâb-ı Hak’tan sorar ve şu cevabı alır:

“Atlı, vaktiyle çocuğun babasının bir kese altınını çalmıştı; böylece o bir kese altını sahibine iade etmiş olduk. Âmâ ise, vaktiyle atlının babasını öldürmüştü, onu da atlıya öldürterek, kısas uyguladık.”

Evet, hakikî sebepler bilinmeyip, dıştan bakılınca serapa zulüm görülen hâdiseler zinciri, hakikî sebepleriyle serapa adalet olup çıkıyor. İşte kaderin hükmü de böyledir; onda en ufak bir zulüm ve çirkinlik olmayıp, her hükmü mahzâ adalet ve mahzâ güzelliktir.

İnsanın zâhire bakarak kerih gördüğü şeylerde Allah (celle celâluhu) onun için pek çok hayırlar murad etmiştir. Buna karşılık, insanın fayda mülâhaza ettiği pek çok şeyde ise, kendisi için şerler vardır.[1] Meselâ, bilhassa soğuklarda insana abdest almak zor gelebilir, fakat abdestin gerek kendisi, gerekse neticesi pek güzeldir. Cihad, âyetin ifadesiyle[2] ağır ve kerih gelebilir; fakat netice itibarıyla pek çok lütuf ve mükâfatlar getirir. Öyle olur ki, Allah (celle celâluhu) sevdiği bir kulu iflâs ettirir; ama o kul bilmez ki, mal kendisinin sırat-ı müstakîmden sapmasına vesile olacaktı. Kul dua eder, fakat duada istediklerinin verilmemesi karşısında ümitsizliğe düşer; oysa ya istediği aleyhinedir ya da ileride veya ahirette çok daha fazlası ve güzel şekliyle karşılanacaktır.

Öyleyse, Allah’ın (celle celâluhu) hakkımızdaki her hükmünde bilemediğimiz pek çok fayda ve hikmetler vardır. Allah (celle celâluhu), mutlaka kulunun faydasını esas alarak ona hikmetiyle muamele etme mecburiyetinde değildir; fakat nasıl o Hâlık’tır ve Alîm’dir, aynı şekilde Hakîm’dir de; hiçbir zaman abes iş yapmaz; ne var ki, biz çok zaman onun ef’âlindeki hikmetleri bilemeyebiliriz. O hâlde bize düşen, kadere razı ve Cenâb-ı Hakk’a teslim olmak ve O’na teveccüh etmek, “lütfun da hoş, kahrın da hoş” anlayış ve inancıyla, hakkımızdaki her takdirine boyun eğip, itirazda bulunmamaktır.

M Fethullah Gülen

[1] Bkz.: Bakara sûresi, 2/216. [2] Bakara sûresi, 2/216.

Daha anne karnında iken insanın cennetlik veya cehennemlik olduğu belli midir bu nasıl açıklanabilir?

Bu mesele, yerinde yeterince izah edilmiş olmakla beraber, burada da birkaç satırla açıklamaya çalışalım:

Her şeyden önce Allah (celle celâluhu), kulunun ileride iradesiyle nasıl davranacağını, Cennetlik ameller mi yoksa Cehennemlik ameller mi işleyeceğini, sonsuz ilmiyle ezelde bilir ve bildiği için yazar; yoksa kul, Allah (celle celâluhu) öyle yazdığı için Cennetlik veya Cehennemlik, saîd ya da şakî olmaz.

İkinci olarak, Allah (celle celâluhu), kulunun iradesini hangi yönde kullanacağını bildiği gibi, fiillerine tesir eden bütün sebepleri de bilir ve ona göre yazar. O insan üzerinde ailesinin tesir ve terbiyesi nasıl olacak, muhiti kendisini ne yönde etkileyecek, imana ya da küfre götürücü vesileler neler olacak ve o iradesiyle bunları nasıl aşacak, bütün bunları Allah (celle celâluhu) bilir ve ona göre yazar.

Biz, insanın Cennetlik mi Cehennemlik mi olacağını bilemeyiz; çünkü kaderden habersiziz. Hadisin beyanı içinde, sadece zâhirdeki davranışlarına, söz ve fiillerine bakar, bunları din ölçüsüne vurur, küfrünü gerektiren zâhir söz ve davranışları varsa, en fazla ‘kâfir’ der, fakat Cehennemlik diyemeyiz. Çünkü, zâhire göre davranma mecburiyetindeyiz. İşin hakikatine, o kişinin kalbine ve son nefesini nasıl vereceğine vâkıf bulunmadığımızdan, bu hususları Allah’a havale ederiz. Bugün ateist bildiğiniz birisi, bakarsınız bir zaman sonra imanı bütün bir insan oluvermiştir.

Burada yeri gelmişken, Almanya’da bir hoca arkadaşımızın şahit olduğu hâdiselerden birini nakledeyim:

Mescitler herkese açık, sohbet yapılıyor ve önemli bazı mevzular arz edilmeye çalışılıyor. Dinlemeye gelen gençlerden bir tanesi “Biliyor musunuz?” diyor, “Ben komünisttim.” Bu gence hemen ‘Cehennemlik’ der misiniz? Bu genç, bir kısım temiz arkadaşlarla tanışıyor, kendisine usulüne uygun olarak iman meseleleri takdim ediliyor ve bir cumartesi bu genci, yanında yabancı bir arkadaşıyla yatsı namazında görüyoruz. Ona da bir şeyler anlatılsın diye arkadaşını da getirmiş…

Evet, bu gence “Ben komünisttim.” dediğinde hemen ‘Cehennemlik’ yaftası vurup reddetseydiniz ne kazanacak ve son hâlini gördüğünüzde utanmayacak mıydınız? İnsanlar hakkında hüküm vermek ne vazifemizdir, ne de salâhiyetimiz dahilindedir.

Bir başka gencin, neslimizin hissiyatına tercüman olan şu sözlerine bakalım:

“Ben Köln’de kızıl bayraklar altında yürüyüşlere katılıyordum. Bir gün arkadaşlarımın yanına geldim. Sorular soruluyor, cevaplar veriliyordu. Komünizm sempatizanı olduğum için de bir tedirginlik duyuyor, konuşulanları can kulağı ile dinlemekle beraber, “Acaba totemlerime saldıracaklar mı, aleyhte söz söylenip, sloganlar atılacak mı?” diye teyakkuzda duruyordum. Bunların hiçbiri olmadı; fakat hiç duymadığım imanî mevzular anlatıldı. Aksi hâlde, tatmin olmayacak ve içki, kumar gibi alışkanlıklarımı da bırakmayacaktım.”

Yine soralım: Şu anda, hak ve hakikati başka insanlara da anlatmak için arabasıyla sağa sola koşturan bu genci, o hâliyle ve o yaşında nasıl Cehennem’e mahkûm edecektiniz? Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı şekilde, ismi fıtratına uygun olarak ‘Yasir’ yapılan bu yiğidi hemen gayyalara mı atacaktınız?

İşte, verdiğimiz misallerde görüldüğü üzere Allah (celle celâluhu), insanın irade düğmesini bütün sebepleriyle hangi istikamette kullanacağını ve hangi istikamet üzerinde son nefesini vereceğini bildiği için, ruhlar âleminde veya anne karnında onun şakî-saîd, Cennetlik veya Cehennemlik olacağını yazar. İnsan da, hadisin ifadesiyle nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle haşrolur.[1] Bize düşen, Allah’tan (celle celâluhu) ümit kesmeden ve neslimizin geleceğini de karanlık görmeden çalışmak ve imana, hidayete vesile olma yolunda gayret göstermektir.

M Fethullah Gülen

[1] Bkz.: Müslim, cennet 83; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 3/331.

Allah (cc) Mülkü İstediğine Verdiğine Göre, Neden İnanmayanlara Vermiştir?

Evvelâ, yaratana suâl sorma mevkiinde olmadığımızı, olamayacağımızı bilmek edebin ifadesidir. Varlığın asıl sahibi O’dur; O, dilediğini aziz, dilediğini zelil; istediğini sultan, istediğini dilenci kılar da kimse ona hesap soramaz. Her icraatında çok hikmet ve maslahatların bulunması her işi, akla ve fikre hayret verecek şekilde cereyan etmesi muhakkaktır. Ne var ki, bütün işlerindeki gerçek mantık ve hikmetleri yine sadece kendisine aittir. Bizim, o fayda ve maslahatlar adına öne süreceğimiz her şey, ya onun anlattıklarının bir tekrarı veya idrak edebildiğimizce ortaya atılmış bir kısım tevilciklerdir. Bu türlü te’vil ve tefsir gayretleri, tereddüt ve şüpheleri gidermeğe yarasa bile, hiçbir zaman asıl hakikati ifâdeye yetmeyecektir.

Bununla beraber, bu hususta söylenmiş ve söylenebilecek bir kısım hakikatleri sıralamada fayda mülahaza ediyoruz:

1. İlk önce, ortaya atılan tereddüt üzerinde duralım: Allah’ın, (c) mülkü ve dünyayı inanmayanlara verip de, bütün bütün inananları mahrum bıraktığı doğru değildir. Aksine, belli devirlerde ve belli şartlarla inananlar, inanmayanları bir hayli gerilerde bırakacak şekilde ilerlemiş ve dünyayı, maddi, mânevi hakimiyetleri altına almışlardır.

Nebiler kumandası altında çok iyi inanmış bir Tevrat toplumu, kitabına ve peygamberine saygılı bir İncil toplumu asırlarca, dünya çapında devletler kurmuş ve hükümran olmuşlardır. Ve hele Kur’an toplumu, köklü inanç ve sağlam prensipleri sayesinde, dünyanın çeşitli kıtalarında, çeşitli medeniyetler kurmuş ve asırlarca beşerin kaderine âdilâne hükmetmiştir.

Bu itibarla, bir kısım inkarcı mürtecilerin zannettikleri gibi, inkar ve ilhadı ilerletici, inancı da geriletici unsurlar olarak görmeye imkan yoktur. Aksine, toplumların ileri ve müreffeh olmasında imanın rolü her türlü takdirin üstünde ve yeri doldurulamayacak kadar büyüktür. Ancak, hikmetlerin kavranması ve sebeplere riayetin şart koşulduğu bu dünya hayatında, o hikmet ve sebepler dairesi içinde harekete de zaruret vardır.

2. Yüce Yaratıcı, imkânlar bahşedip yükseltmek istediği toplumlarda, âdî şart ve vesileler olarak bir kısım şeylerin yerine getirilmesini ister. Bu şart ve vesilelere riayet edildiği takdirde, o toplumu yükseltir ve müreffeh kılar. Aksine, riayet edilmediği zamanda perişan ve derbeder eder. Bu şart ve vesileler inananlar için bahis mevzuu olduğu gibi, inanmayanlar için de her zaman bahis mevzuudur. ‘Her mü’minin her sıfatının mü’min olması lazım gelmediği gibi, her inançsızın her vasfının da küfür olması lazım gelmez.

Nice kimseler vardır ki, dupduru ve tertemiz inançlarıyla beraber, boylarınca bâtıl vasıflar ve kötü hasletler içindedirler. İnandığı halde haram yiyen, yalan söyleyen, tembellik ve atalet içinde bulunan, tefekkürden hoşlanmayıp, ilmi sevmeyen insanların sayısı hiç de az değildir. Ve, yine nice kimseler vardır ki, inanmadığı halde, ilme aşıktır. Düşünmeyi sever. Başkalarının hukukuna karşı saygılı ve riâyetkardır. Yalan nedir bilmez. Boş oturma ve boş konuşmadan nefret eder. Evvelkisi, kafir sıfatlarını taşıyan bir inançlı, ikincisi de mü’min sıfatlarım taşıyan bir inançsız.. Bütün alemlerin Rabbi olan Yüce Yaratıcı, vasıf ve hasletlere göre hüküm verdiği için, mü’min vasıflarıyla serfiraz olanı, bu dünya hayatında yükseltecek ve bir bakıma mesut edecek, diğerlerini de, yine bu hayat itibariyle perişan ve sefil kılacaktır. Diyelim ki Cenabı Hak, sistemli düşünmeyi, ilmî gayreti, çalışma ve yorulmayı, hususiyle metotlu çalışmayı seviyor. Ve bunların aksi olan, düşünmemeyi, ilimle uğraşmamayı, tembellik ve uyuşukluğu ve çalıştığı zaman da sistemsiz ve metotsuz çalışmayı sevmiyor. Şimdi, buna göre O, yükseltmek ve alçaltmak; aziz ve zelil etmek istediklerini, yukarıda bir kısmını sıraladığımız vasıflara ve hasletlere göre yükseltecek, alçaltacak; aziz ve zelil kılacaktır. Zira O, hükümlerini vasıflara göre vermektedir. Kim, taşıdığı sıfatlarıyla, sonsuz kudret ve inayetle münasebete geçerse, herkesin hukukunu görüp gözeten Erhamürrahimin tarafından te’yid görür ve ilerler.

Evet, hangi toplum sistematik düşünüyor, hangi millette ilim aşkı var; hangi topluluk gayretli ve çalışkan ise, o topluluk inançsız dahi olsa, bu güzel hasletlerinden ötürü, muvakkat dünya hayatında mutlu ve müreffeh olacaktır. Aksine ise, bir şey söylemek oldukça zordur..

Böyle bir muvazenede imanın kendine has ağırlığı ise, gönülden inanmışlar için ebedî saadete vesile olma gibi bir mazhariyettir ki; her mü’min inancının semeresini kat kat görecek demektir.

3. Maddi terakkî ve teknik üstünlük, bir zamanlar bizde de olduğu gibi, halihazırdaki nesle intikal eden mirasın, çok iyi değerlendirilmesine; iş bölümü ve mesailerin tanzimine; atâlet ve miskinlikle mücadeleye bağlıdır. Bir toplum, geçmişini inkar ediyor ve kendine intikal eden mirası hor görüyorsa; keza, herkes her işe karışıyor ve umum işler ehil olmayanların elinde kalıyorsa, o toplumun terakki etmesi asla düşünülemez.

Oysaki, bugün ileri gördüğümüz dünya, kendisine intikal eden mîrası çok iyi değerlendirdi ve asla geçmişi tahkirle uğraşmadı. Tahkirle uğraşmak şöyle dursun, geçmişle, hali, yan yana getirdi ve terkiplerini ondan çıkardı.

Bu dünyada, halihazırdaki parlak durumu ve gelişmiş teknolojiyi, esas ve kıstas kabul ederek, geçmişini inkar eden, onu hakir gören tek ferde rastlayamazsınız. Galileo, bütün hatalarına rağmen Copernik’i saygıyla yad eder; Einstein, yanlışlarını ıslah ettiği Newton’u hürmetle anar. Ve bu anlayış daha sonraki nesillere, onları ve eserlerini müşterek mütalaa etme fikrini ilham eder.

Ah, benim Gazalim, İbn-i Sina’m, El-Cabir’im, Eb-ul Heysem’im, Eb-ullz’im.! (vs) sizi kameti kıymetinize göre tanıyamadık. Bıraktığınız muhteşem mirası batıya kaptırdık ve şimdi onun istirdat [1] yollarını araştırıyoruz. Hayır hayır istirdat değil; batının bin bir akrobatlığı karşısında, şaşkın, beceriksiz, mahkur [2], mezmum [3], menfur [4] ve merdut [5] bir topluluk gibi hediye ve ulufe bekliyoruz.

Ve, yine bu ileri dünya, mesailerin tanzimine, iş bölümüne ve ihtisasa ehemmiyet verdi. Kim, hangi işi yapacaksa, daha başlangıçta o yola girdi ve o istikamette melekelerini geliştirdi. Bütün bir ömrünü böyle belli bir yönde tüketen ve himmetini belli bir noktaya teksif edenin ilerleyip muvaffak olmasından daha tabii ne olabilir? Yoksa, üçüncülüğü kabul eden bir dünyada olduğu gibi, sabah deve çobanı; öğlene doğru zürra [6]; akşam üstü sanayici ve yatarken de idareye talip olanların teşkil ettiği bir toplumda ne memleket kalkınmasından, ne de maddî refah dan bahsetmeye imkân yoktur.

4. Yüce Yaratıcının iki kitap ve iki çeşit kanun mecmuası vardır:

 Her bir meselesi bir ilme mevzu olan şu kâinat kitabı,

 Bu muhteşem kâinat sarayını kuran zâtın kâinat ve onun seyircileriyle alakalı beyanlarını ihtiva eden Kur’an-ı Kerim.

Birinci kitapta eşya ve hadiseler konuşur. İkinci kitapta ise, söz ve kelimelerle, birinci kitabın şerh ve izahı; seyircilerin vazife, mesuliyet ve gidecekleri yer anlatılır.

Birinci kitap, fizik, kimya, astronomi gibi dillerle kendini bize tanıttırır . Ve elektronlardan nebülözlere kadar geniş bir sahada dersini takrir eder. İkinci kitap, bu dağınıklığı derler, toparlar, ulvî bir bâtının zahirî ve yüce bir hedefin vesilesi haline getirir.

Her iki kitabın kısmen farklı, kısmen de müşterek ahkâmı vardır. Beşer bu iki kitabın ahkâmına da uyma mecburiyetindedir. Her iki kitabın ahkâmına uymanın mükafatı, muhalefetin de cezası vardır. Ancak kâinat kitabına uymamanın cezası ekseriyet itibariyle dünyada, Furkan-ı Mübin’e uymamanın cezası da, umumiyet itibariyle ahirette verilmektedir. Buna göre, her iki cihanın saadeti de, her iki kitabın ahkâmını inceden inceye tetkik edip kavramaya ve o çizgide hareket etmeye vabestedir.

Şimdi, bir toplum, eşya ve hadiseleri didik didik edercesine, tabiat kitabını okuyor ve onun ahkâmına uyuyorsa, dünyada bütün varlıklara merhamet eden Alemlerin Rabbi, O toplumu, bu muvakkat hayatta başarıya ulaştıracak ve yükseltecektir. Aksine, eşya ve hadiselere karşı kör ve sağır yaşayanları da, bu hayatta zelil ve perişan kılacaktır.

Evet, bir toplum, istenildiği gibi ve sıhhatli bir imana sahipse, onun ebediyen mesut olacağında kuşkuya mahal yoktur; ancak, dünya mutluluğu için gerekli olan malzemeyi değerlendirip kullanmadığı zaman da dünya hayatı itibariyle tokat yiyeceği muhakkaktır.

5. Maddî terakkî ve üstünlük, bazen, ruhen yükselememiş toplumları, azdırır ve saldırgan kılar. Günümüzdeki süper devletlerin, insanlığın kaderiyle oynamaları; içtimaî coğrafyayı değiştirip durmaları, maddî güç ve refah seviyelerine göre, kalbî ve ruhî hayatları yükselmemiş bütün toplumların, nasıl birer felaket toplumu olduklarını göstermesi bakımından çok manidardır.

Bu itibarla, inanmış dahi olsa,bir toplum, kendini keşfedeceği, benlik sırlarına ereceği, yani insanlık meleke ve kabiliyetlerini inkişaf ettireceği ana kadar hikmet eli, ona bahşedeceği şeyleri belli ölçüde verecek ve onu azdırmayacaktır. Bu husus inançsız bir toplum için, her zaman bahis mevzuu olmasa bile, inançlı bir toplum için daima söz konusu olur.

6. Toplumun, taban ve tavanı kendi aralarında ‘uyum’ temin edecekleri âna kadar, ehil olmayanların şımarmalarına, kuvvet ve hakimiyet kazanmalarına meydan vermemek için, yükseltme hükmü kısmen imhâl [7] edilir; ama, katiyen ihmâl edilmez.

Sen’in hikmetin ne kadar güzel, hükmün ne kadar tatlı..!

7. Değişen dünya, yenilenen şartlar ve umumî ahval muvacehesinde, aklın ve ruhun harekete geçirilmesi; bize ait kaynakların yeniden ele alınması ve günün ışığı altında didik didik edercesine bir kere daha gözden geçirilmeleri, evet bütün bunlar için, toplumumuzun hayat ve kültür seviyesi muvakkaten düşürüldü. Yani, aldatıcı ticarî emtiaya ve kalp paralara, geçici olarak pazar ve piyasaya çıkma izni verildi. Ta, asırlardan beri karanlık izbelerde ve ufunetli dehlizlerde terkedilmiş bulunan eşsiz elmaslar, sahihleri tarafından, yüzlerindeki tozu toprağı alınarak, saykıllanarak kalp paraların yerine piyasaya sürülsün ..

Diğer bir ifade ile, toplumumuz, bu mağlubiyet döneminde, hasımlarının çeşitli hokkabazlıklarıyla karşı karşıya bırakıldı ve tagallüplerin, tahakkümlerin, tasallutların en acılan, kendisine tattırıldı. Ta, ilerideki dünyasını, düşmanları ve onların entrikalarını bilmişlik üzerine kursun ve o dünya için vârid olan tehlikelerin ortaya çıkacağı delikleri şimdiden tıkamış olsun…

8. Ayrıca, her inanan insan, yüce hedefine doğru giderken, yürüyeceği yolun ve kullanacağı vesilelerin de hak olması lazımdır. Zira, batıl yol ve vesilelerle hak hedefe ulaşılamaz. Oysaki, günümüzde makyavelist düşünce o kadar yaygınlaştı ki, inanan insanlar arasında bile, başkalarını aldatmak, yalan söylemek, olduğundan başka görünmek ve hedefine varabilmek için her vesileyi meşru saymak, artık normal görülmekte ve normal kabul edilmekte.. Bu sevimsiz vasıflarından ötürü de, Yüce Yaratıcı, onları terbiye ediyor ve kendilerine gelmeleri için uyarıyor. Hattâ, geçici olarak hasımlarına ezdiriyor. Ama, er geç, gönlünü hakka verenlerin, doğru düşünüp doğru yaşayanların, yanî ezilen milletlerin de günü gelecektir. Bu dönemin sonu, başından daha hayırlı olacak ve rahmeti bol Yaratıcı, verdikçe verip bu toplumu hoşnutluğa erdirecektir.

Sızıntı, Ağustos 1981, Cilt 3, Sayı 31, Sayfa 19

M Fethullah Gülen


[1] İstirdat: Geri almak, Geri almayı istemek [2] Mahkur: Hakir görülen. Hakarete uğramış [3] Mezmun: Zemm olunmuş, kötü [4] Menfur: Nefret edilen, sevilmeyen [5] Merdud: Reddolunmuş, kabul edilmemiş, kovulmuş [6] Zürra: Ekinciler, ziraatçiler [7] İmhâl: Mühlet verme

İrade-i Külliye ve İrade-i Cüz’iyye Ne Demektir?

İrade-i Külliye, avam halk arasında, Cenâb-ı Hakk’ın iradesine verilen bir isimdir. Fakat, sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn döneminde bu ıstılah söz konusu değildir. Yani, onlar Cenâb-ı Hakk’ın iradesine Külli İrade; beşerin iradesine Cüz’î İrade dememişlerdir. Ne var ki, halkın meseleyi anlayabilmesi için böyle bir ıstılah vaz’etmede çok fazla zarar olmasa gerek. Tabiî, benim bu sözüm de yine tenkide açıktır.

Esasen böyle bir ıstılah, vak’aların neticelerinden çıkarılmış tabiî bir değerlendirme ifadesidir. Dolayısıyla da bu değerlendirmenin haklı bir dayanak noktası var sayılabilir.

Aslında, Cenâb-ı Hakk’ın iradesine Külli İrade denmekle, şu mânâlar kasdolunmuştur: Bütün irade Allah’a aittir. İrade, O’nun iradesine verilen bir isimdir. O murad buyurduğu zaman, başkasının iradesine bakmaksızın, murad buyurduğu şeyi yaratır. Burada, daha önce dikkatinizi çektiğimiz bir hususu yeniden hatırlatmak istiyoruz. Bazıları yanlış olarak, “O dilediğini yaratır, dilemediğini yaratmaz” der. Bu söz yanlıştır. Doğrusu şu şekilde olmalıdır: “Allah’ın (cc) olmasını murad ettiği şey olur. Olmamasını murad ettiği şey de olmaz.”

Kâinatta cebir hâkimdir. Allah (cc), kâinatı yaratırken hiç kimseye sormamış ve hiçbir iradeyi esas almamıştır. O,فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ“Dilediğini yaratır.” (Bürûç, 85/16) Fakat, insanlara da bir irade vermiştir. Bu irade, insan için bir terakkî veya tedennî vasıtasıdır. İradenin verilişi Cenâb-ı Hakk’ın, Rahmân ve Rahîm isimleriyle alâkalıdır. Yani, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın bu isimlerin tecellisiyle insana bir lütfudur. Yoksa, İsm-i Azam ve “Allah” lafzı hesabıyla eşyaya bakacak olursak tüm kâinat ciddi bir cebir içinde çalkalanıp, durmaktadır. Evet, “Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder”, kaidesi bütün varlıklar için geçerlidir. Sadece insandır ki, ona mahiyeti meçhul bir irade verilmiştir. O, bu iradesini hayra sarfettiği zaman, Allah (cc) hayrı yaratacak, şerre sarfettiği zaman da, eğer murad buyurursa, şerri yaratacaktır. Burada bizi böyle bir hüküm verme cüretine sevkeden de yine Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyyet ve Rahîmiyyetine olan itimadımızdır.

Yani, biz hayrı istediğimiz zaman kat’iyen inanıyoruz ki, Cenâb-ı Hak o hayrı yaratacaktır. Fakat, bazen insanın istediği şerri Allah (cc) lütfu olarak yaratmaz. Mesela, birisi insanın kafasına girer, onu yoldan çıkarmak ister, o da ona meyleder. Fakat Cenâb-ı Hak o insanın ya mazide işlediği güzel bir ameli sebebiyle ya da istikbalde yapacağı iyi amelleri vesilesiyle onun dalâletini murad etmez ve onun için o kötülüğü yaratmaz. Hatta bir engel çıkarır ve onu öyle bir kötülükten alıkor, kötü yere gitmesine meydan vermez. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın atâsıdır. Ancak, Cennet dahi bir bakıma insanın iradesini kullanmasına bağlı olduğundan, Cenâb-ı Hak hayır adına istenen şeyleri yaratır. Elverir ki insan bütün hayırları silip süpüren büyük bir günahla Cenâb-ı Hak’tan gelecek atâ ve ihsana liyakatını ortadan kaldırmış olmasın.

M Fethullah Gülen

Meydana gelen sel ve deprem gibi musibetlere mümince bir bakış nasıl olmalıdır?

Kâinâtta cereyan eden hiçbir hâdise tesadüfî değildir. Her hâdisenin zimamı Allah’ın elindedir. Ve Allah abes iş işlemekten münezzeh ve müberradır. Bu düşünce çizgisinde Üstad Bedîüzzaman’ın İzmir ve Erzincan depremi münasebetiyle yaptığı değerlendirmeler çok enfestir. Ona göre, o yerlerde küfür ve dalâlet almış başını gidiyor. Üstelik bu küfür ve dalâlete karşı koyacak ıslahçı bir güç de yok. Yani dinî tabirle “emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’l münker” yapan bir zümre mevcud değil. Veya varsa bile çok az ve mağlup durumda. Tabir-i diğerle arzedecek olursak, din, imân, İslâm adına boyunduruk tamamiyle yere konmuş. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk deprem ile oraları sarsıyor; yani İlâhî ikazını yapıyor. Bu açıdan gerek deprem gerekse sair semâvî ve arzî bela ve musibetleri, İlâhî ikaz ve güçlü bir tembih edici şeklinde değerlendirmek çok önemlidir.

Ayrıca, musibetler ile ilgili şu husus üzerinde de durmakta fayda var. Umumî musibetlerde kötüler cezalarını çekiyor, fakat iyiler de ölüyor. Hz. Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadiste ifade edildiği gibi, “Bir ordu savaş için Kabe’ye doğru çıkacağı; Beyda denilen bir yerde bütünüyle helak olacağı” ifade buyrulur. Hz. Âişe Validemiz: “Ya Resûlallah nasıl olur da hepsi helak edilir. Oysa ki içlerinde onlardan olmayıp ticaret için çıkanlar da olabilir” der. Efendimiz ise: “Bütünüyle helak edilir ama niyetlerine göre diriltilirler” diye cevap verir. Yani bir zararları, kayıpları olmayacak; iyi insanlar iyiliklerinin ve iyi niyetlerinin karşılığını göreceklerdir. Hatta bunların zayi olan malları bile sadaka olarak kabul edilecektir. Tabii öte taraftan da bu hâdise ile geride kalanlara çok etkili bir tenbih yapılmış oluyor ve bir toplum kendine geliyor, yaşayışında istikamete eriyor. Kaldı ki, bu kadar güçlü nasihat için, ciltler dolusu kitap okusanız, aylarca anlatsanız, milleti ayağa kaldırsanız, böyle bir hassasiyet meydana getirmeniz mümkün değildir.

Allah dostlarından bazıları da bela ve musibetlerin, aynı zamanda daha büyük musibetlere karşı bir paratoner olduğunu söylemektedirler. Yani Allah (cc) bir musibetle, başka gelecek musibetleri savar ve dolaylı yoldan insanlığa merhamet eder. Meselâ; bu tesbîte göre, Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’na katılmamasını değerlendirecek olursak; Türkiye 2. Dünya Savaşı’nda neredeyse Almanların yanında yer alacaktı, alacaktı ve kıl payı ile kurtuldu. Evet, Cenab-ı Hakk, Türkiye’yi düşmanlarının eliyle bu bâdireden kurtardı. Yoksa Almanlarla birlikte mağlup düştüğümüz zaman Türkiye, Ankara’ya kadar Rusya’nın elinde kalırdı ve akıbetimiz bugünkü Gürcistan ve Azerbaycan gibi olabilirdi.. hatta daha beteri de Türkiye’nin diğer yarısında da, Amerikan bayrağı dalganabilir ve Almanya’nın başına gelenler aynen bizim başımıza da gelebilirdi. İşte Allah, bir avuç kurbanla böyle bela ve musibeti savdıysa az şey kaybedilmiş, çok şey kazanılmıştır. Rusya’daki Müslümanların çektiklerine bakılınca, bizim çektiklerimiz birşey sayılmaz. Daha çok sıkıntı çekenlere bakıp değerlendirmeyi ona göre yapmalıyız. Ancak o zaman, “Her işinde, bir değil bin hikmeti vardır. Allah abes fiil işlemez” hakikatini daha iyi anlarız.

M Fethullah Gülen

Hidayete vesile olunabildiği gibi ihmalimizle insanların cehenneme gitmesinden mesul olur muyuz?

Açıklama: 

Allah bizi insanların hidayetine vesile kıldığından, bizim ihmalimizle onların Cehennem’e gidişlerinde suç bizim ise, onların bunda suçu nedir? Yok eğer günah onlarınsa, ahirette bizim yakamızı niçin tutsunlar ve biz neden onların hâline ağlayıp sızlayalım?

Soruda iki husus üzerinde durulmaktadır: Konunun, bir, Hakk’a dilbeste olmuş ehl-i hidayete, bir de, inanmamış ehl-i dalâlet ve ehl-i küfre bakan tarafı var.

Ehl-i hidayet, bir vazife olarak inandığı, bulduğu, bildiği, tattığı, dolduğu, doyduğu ve onunla olgunlaştığı hakikatleri başkalarına ulaştırmalı ve onları da kurtarmalıdır. Bu, evvelâ insanî ve vicdanî bir borçtur. Bilen insan, mahiyetinde ve vicdanında Hakk’ın bir ihsanı olarak bulunan bu hakikati, bilmeyenlere anlatmalı ve Allah’a giden yolları onlara da açıp göstermelidir. Başkalarına hak ve hakikatleri anlatma mevzuu, insanî bir mesele olmasının yanında, hem Allah’ın âyât-ı beyyinatıyla, hem de Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) nurlu beyanlarıyla bizzat emrettiği ve belki de birçok mü’minin öbür âlemde kurtuluş reçetesi olabilecek çok yüce bir vazifedir.

İsterseniz şimdi Cenâb-ı Hakk’ın konuyla alâkalı beyan buyurduğu hususlara bir göz atalım: “Mü’min erkeklerle mü’­min kadınlar birbirlerinin velileri ve yardımcılarıdır. Onlar insanları iyiliğe teşvik edip kötülüklerden menederler.”[1] Başka bir âyette: “Ey mü’minler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulacak olanlar da bunlardır.”[2]Allah (celle celâluhu), insanlara hakkı duyuranları her zaman şerefli bir ümmet olarak ele almıştır: “Siz, milletlerin en hayırlısı olarak çıkarıldınız. Siz, Allah’ın emrettiği iyi şeyleri emredersiniz, kötülüklerden de nehyedersiniz. Zira sizler Allah’a tam inanırsınız.”[3]

Üzerimize insanî bir borç olan bu meseleye ilâhî iklimden gelen tayflar ışık tutmuştur. Pek çok âyet ve hadisle bu mevzu herhangi bir tevil ve tefsire tâbi tutulmayacak kadar açık ve nettir. Dolayısıyla bizler bundan, her hâlükârda ilâhî hakikatleri anlatmakla mükellef olduğumuzu anlıyoruz. Hatta bir gün yeryüzünde hiç kimse kalmasa, dış dünyalarda, Sirius yıldızına bağlı bir kolonide, Herkül burcunun etrafında ayrı bir sistemde, Samanyolu’nun bilmem hangi bucağında insanlar olabileceği ihtimaliyle oralara doğru kentler kura kura sıçrayacak, atlayacak, ferden olmasa bile nev’en o noktalara ulaşmayı düşünecek, düşleyecek ve gönlümüzün ilhamlarını orada bulunan (eğer varsa) insanların sinelerine de boşaltacağız. Onlarla hemhâl olacak ve onlara da Allah’a giden yolları göstereceğiz. Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) dediği gibi “Lâ ilâhe illallah deyin, felah bulun, kurtuluşa erin.” diyecek ve hep bununla soluklanacağız. Bu, bizim vazifemiz. Onların vazifesi de bu sese kulak vermek, kendilerini huzura çağıran bu nidayı dinlemek ve gezdikleri her yerde doğru yolu araştırıp onu bulmaya çalışmaktır.

Biz vazifemizi yapmazsak, bundan dolayı hem insanlara hem de Cenâb-ı Hakk’a karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirmemiş oluruz; dinî bir vazifeyi yapmadığımızdan ötürü de hesaba çekiliriz. Cenâb-ı Hak yakamızdan tutar ve: “Biliyordunuz, niye bildirmediniz? Tanıyordunuz, niye tanıttırmadınız? Doğru yolu görüyordunuz, niye işaret etmediniz? Işıklara vâkıftınız, neden başkalarının dikkat nazarlarını o tarafa çekmediniz?” der. Aynı zamanda bizler onlara karşı insanî vazifemizi yapmadığımızdan dolayı da vicdansızlık yapmış oluruz. Onların dalâlet ve küfürlerini gördükçe burada vicdanî azap çeker âdeta Cehennem hayatı yaşarız.

Bir nass ışığında arz ediyorum; o gün Cenâb-ı Hak onlara da şöyle diyecektir: “Siz böyle bir İslâm dini gördünüz, duydunuz, tattınız da neden ona inanma lüzumu hissetmediniz? En ince teferruatına kadar behimî hislerinizin hepsini tatmin ettiniz de bu mevzuda niçin tam tatmin olacağınız yolu araştırmadınız? Hatta en bunalımlı olduğunuz sıkıntılı ve krizli anlarınızda dahi bir kerecik olsun bu yola tevessül etmeyi düşünmediniz? Diğer bir ifadeyle; dünyevî refahınız adına her kapıyı çaldınız, her çareye başvurdunuz, değişik sistemleri denediniz, neden bir kerecik olsun, semavî olduğunu az buçuk duyduğunuz hak dini hayata hayat kılmayı düşünmediniz?”

Netice itibarıyla Cenâb-ı Hak, herkesi kendi günahıyla muaheze edecektir. Biz onlara hakikati duyurmakla mükellef olduğumuzdan, vazifemizdeki kusurdan ötürü muaheze olacağız. Onlar da araştırmadıklarından ve eğer duymuşlarsa hakikate yürekten kulak vermediklerinden ötürü muaheze olacaklar. Rabbim bizleri emr-i bi’l-mâruf yapma imkânına sahipken, onu yapmamak suretiyle baş aşağı gitmekten muhafaza buyursun! (Âmin)

M Fethullah Gülen

[1] Tevbe sûresi, 9/71. [2] Âl-i İmrân sûresi, 3/104. [3] Âl-i İmrân sûresi, 3/110.

Allah’ın dilediğini hidayet edip, dilediğini dalâlete sevk etmesi nasıl anlamak gerekir?

Meşietin ilim nev’inden sayılması açısından, “Allah dilediğini hidayet eder, dilediğini dalâlete sevkeder” âyetini, Allah, ezelî ilmiyle kimin hidayeti talep edeceğini bildiğinden, onun için hidayeti yazmış, kimin dalâleti tercih edeceğini de bildiğinden, Bir manâda böyledir. Meşîet ilim nev’indendir. Fakat burada çok önemli bir noktanın da gözden kaçmaması lâzım gelir: İnsanın, yeme-içme gibi iradî ve tamamen kendine ait fiillerinde bile rolü son derece az ve sınırlıdır. İnsan, sadece eliyle yemeği ağzına götürür ve çiğneyip yutar. Onun dışında, yemekle ilgili bütün faaliyetler, insanın iradesi dışında bedene aittir. O bedeni çalıştırma bize bırakılmış olsaydı, onu âhenk içinde bir-iki günlüğüne bile devam ettiremezdik. Yeme-içme gibi, tamamen bize ait görünen en basit işlerde bile, şayet irademize düşen (binde bir) denecek kadar az ise, iman ve hidayet gibi, son derece önemli ve kalbî bir meselede irademizin ne ölçüde pay sahibi olabileceği düşünülmelidir. Kur’an-ı Kerim, Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır” buyuruyor. Evet hidayeti de yaratan Allah’tır, dalâleti de. Kalb, O’nun elindedir ve O, kalbi dilediği gibi evirir-çevirir. Bundandır ki, Efendimiz (sav) günde pek çok defa, “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzerinde sâbit kıl!” diye dua buyururlardı. Bunu o kadar çok tekrar ederlerdi ki, bir defasında Ümm-ü Seleme vâlidemiz, “Yâ Rasûlellah, bunu ne kadar çok söylüyorsunuz!” diye hayretlerini ifade etmişlerdi. O da “Kalb, Allah’ın iki parmağı arasındadır. Dilediği şekilde evirip çevirir” cevabını vermişlerdi.

Hidayette daha pek çok önemli faktörler vardır. Her şeyden önce, bakış zâviyesinin çok iyi ayarlanması lâzımdır. Bakış zâviyesi yanlış olursa, insanı hidayete götürmesi gereken pek çok delil, işaret, onun dalâletine sebep olur. Meselâ Firavun, veziri Hâmân’a, “Bir kule yap da, Musa’nın iddia ettiği Allah nerede bakayım!” der. Onun asırlarca önceki bu sözüyle, bu asırda, Rus astronotu Gagarin’in “Ben gökte baktım, Allah’ı göremedim” sözü arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de, aynı yanlış bakış zâviyesinden hareket etmektedir. Gagarin’in bu sözüne merhum Necip Fazıl, kendine has üslûbu ve konuşma şekliyle şöyle cevap verirdi: “A ahmak! Allah’ın gökte bir balon olduğunu sana kim söyledi?”

Bakış zâviyesinin yanlışlığı gibi, zulüm ve kibir de küfrün sebepleri arasındadır ve bunlar, hidayete manidir.

Hidayeti yaratan Allah olduğu içindir ki, günlük namazlarımızın her rekatında, Fatiha sûresinde, “Bizi Sırat-ı Müstakîm’e hidayet et” diye Allah’a dua ediyoruz. Esved ibn Yezid en-Nehâî gibi zatlar, bast-ı zamanda yaşadıkları için ihtimal bu duayı günde bin defa yapabiliyorlardı. Bu da, bize meselenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu göstermektedir.”

(M. Fethullah Gülen, Amerika’da Bir Ay)

Üç kardeş meselesini izah eder misiniz?

Üç kardeş meselesi, mezhep imamları tarafından münakaşa konusu hâline getirilen tasavvurî bir mevzudur. Bu mesele, bilinen şekli ile, Eş’arî mezhebinin kurucusu Ebu’l-Hasan el-Eş’arî ile hocası Ebû Ali el-Cübbâî arasında geçen münazarada söz konusu edilmiştir.

Allah’a hiçbir şeyin vacip olmayacağı görüşünü benimseyen İmam Eş’arî –ki bu Ehl-i Sünnet’in genel kabulüdür– bunu ispat etmek için Kelâm tarihinde “Üç kardeş meselesi (ihve-i selâse)” diye bir örnek tasarlamış ve hocası Ali el-Cübbâî’ye: biri mü’min, diğeri kâfir, üçüncüsü de henüz çocukken ölen üç kardeş hakkındaki kanaatini sormuştur. Cübbâî’nin, birincisinin Cennet’e, ikincisinin Cehennem’e, üçüncüsünün ise azaptan kurtulmakla birlikte Cennet’e giremeyeceği şeklinde cevap vermesi üzerine Eş’arî üçüncü kardeşin şöyle bir mazeret ileri sürebileceğini söyler: “Yâ Rabbi! Beni yaşatsaydın ben de Sana iman ve itaat ederek yaşayıp Cennet’e girseydim. Benim için en uygun olan bu olmaz mıydı?” Bunun üzerine Ebû Ali el-Cübbâî buna şöyle cevap verir: “Cenâb-ı Hak, bu çocuk için en uygun olanı yaratmıştır. Zira yaşasaydı günahlara girecek ve netice itibarıyla Cehennem’e gidecekti. Onun böyle çocuk yaşta ölmesi bir rahmettir.”[1]

Burada meselenin nirengi noktası, büyüyüp de kâfir olan kardeşin durumudur. Evvelâ şunu ifade etmeliyim ki çocukken ölenin Cennet’e gideceğine dair kat’î bir nas yoktur. Ancak biz, rahmetin enginliği açısından Cennet’e gideceği ümidini taşıyabiliriz. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, “Onlar babalarına tâbidir.” buyurmaktadır. Sahabe, herhangi bir amel işlemeden mi diye sorunca da “Ne amel edeceğini Allah bilir.”[2] buyurmuşlardır. Ayrıca bu yaklaşımın, hadislerin telifi açısından münakaşası yapılabilir. Binaenaleyh konuyu hemen kesip atmamak gerekir.

Sâniyen, Allah mülk sahibidir. Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Kimisini geç, kimisini erken öldürür ve dilediğini dilediği kadar yaşatır. Âyet-i kerimenin ifadesiyle, kimse Allah’a, yaptığından dolayı soru soramaz. Ama Allah herkesi sorgular.[3] Bu hakikati İbrahim Hakkı şu mısralarla dile getirmektedir:

“O’na bir kimse cebriyle bir iş işletemez asla, Ne kim Kendi murad eder, vücuda ol gelir billâh.”

Sâlisen, kader mevzuunda bir önemli kıstas vardır: Cenâb-ı Hak meselâ, o çocuğun büyümesine ve kâfir olmasına imkân verirken büyümesini kâfir olmasına veya kâfir olmasını büyümesine bağlamamıştır. Küfür ayrı şey, büyümek ayrı bir şeydir. Şöyle ki her büyüyen, kâfir olmaz. Zira nice büyüyenler vardır ki küfür ortamında olsalar dahi mü’min olabilmiş ve mü’min olarak ölmüşlerdir.

Üçüncü çocuk “Yâ Rabbi, beni yaşatsaydın da Sana iman ve itaat ederek yaşasaydım ve Cennet’e girseydim!” derken acaba bir hakkı mı istemektedir, yoksa Cenâb-ı Hakk’ın atâsından bir şey mi talep etmektedir? Görünüşe bakılırsa bu çocuk, sadece Cenâb-ı Hakk’ın lütfundan istifade etmeyi düşünmektedir. Cenâb-ı Hak bir kimseyi çocuk yaşta öldürürse, bu bir atiyye-i ilâhiyedir.

Bunu şöyle bir misalle açabiliriz: İki arkadaş bir uçurumun kenarından geçerken birisi diğerine, “Buradan gitmeyelim, yuvarlanıp uçurumdan aşağıya düşebiliriz!” der. Arkadaşı, “Bir şey olmaz, gidelim!” diye ısrar eder. Giderlerken bu sözü söyleyen kişinin ayağı kayıp uçurumdan aşağıya yuvarlanır. “Gitmeyelim!” diyen kimse ise bir inâyetle kurtulmuş olur.

Şimdi uçurumdan aşağıya düşen kişi, arkadaşını kurtaran inâyet eline, “Sen onu kurtardın da beni niye kurtarmadın?” diyebilir mi? Diyemez, çünkü bu durumda O Zât ona şöyle diyecektir: Sen iradenle o uçurumdan aşağıya yuvarlandın. Ancak arkadaşına olan ihsanım, benim hediyem ve bahşişimdir. Ben herkese bahşiş verme mecburiyetinde değilim.

Dalâlet ve küfre düşen kimse de işte böyledir. O, kendi iradesiyle dalâlet ve küfrünü hazırlamıştır.[4] Evet, Allah’ın, çocukken birinin canını alması, ona olan hususî bir lütfudur. Cenâb-ı Hak, herkese ihsanda bulunacak diye de bir husus söz konusu değildir. Allah (celle celâluhu) ona, atâyâ-i sübhaniyesinden ihsanda bulunmuş, diğerine ise bulunmamıştır. Ve o şahsın kendi iradesiyle hakkında küfür takdir edilmiştir. Ancak Efendimiz’in buyurduğu gibi –Allahu a’lem– yaşasaydı kâfir olacaktı. Evet, o kendi iradesiyle kendi küfür ve küfranını hazırlamıştır. Artık bir talepte bulunmaya da hakkı yoktur. İyilikler Allah’tan, kötülükler ise kişinin nefsindendir.[5] Yani küfre giden, kendi isteğiyle gitmiştir. Allah kişinin küfrana gideceğini bilmektedir ve bildiğini yazmıştır.

Biraz açalım; yani bu kişi yaşayacak, iradesini kötüye kullanacak ve Cehennem’e gidecektir. Bu arada Allah onu yaşatırken, ona inanma fırsatı sayılan bir hayat bahşetmiştir. Zira çocukken ölen bir insan kabiliyetlerini inkişaf ettirme imkânını bulamamıştır. Bir diğerini Allah, gençlik, zindelik, güç ve çok imkânlara sahip olma şerefiyle şereflendirmiştir. Yani ona bağ ve bahçe vermiş, “Burayı ek, mahsulünü al, istifade et ve ahiretine zâd-ı ahiret gönder!” demiştir. O ise bu imkânları değerlendirmemiş ve değerlendirmesi için kendisine verilen iradesini suistimal ederek Cehennemini hazırlamıştır.

Binaenaleyh varlık, yaşama ve dünyada kalma, insan için çok hayırlıdır. O zaman o kimsenin böyle bir şeyi talep etmeye hakkı yoktur. İhtimal Cenâb-ı Hak böyle birine şöyle diyecektir: “Ben seni yaşattım ki doğruyu bulasın. Sen ise inhiraf ettin ve baş aşağıya gittin. O çocuk, kabiliyetlerini inkişaf ettiremedi ve çocukken öldü. Sen ise imkânlarını suistimal ettin. Hem o çocuğa Benim verdiğim şey Benim lütfumdur. Hiç kimsenin Benden bir şey alma gibi bir hakkı yoktur. Ben istediğime veririm, istediğime vermem. Evet, senin daha önceden Bana geçmiş bir hakkın bulunsaydı onu istemeye hakkın olurdu.

Her şeyin doğrusunu Allah bilir.

[1] el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf 3/288. [2] Ebû Dâvûd, sünnet 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/84. [3] Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/23. [4] Ebû Dâvûd, sünnet 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/84. [5] Bkz.: Nisâ sûresi, 4/79.

Kaynak: M. Fethullah Gülen, Çizgimizi Hecelerken

Çocuklarım bana çok düşkün.. öleceğimden ve onları annesiz bırakacağımdan korkuyorlar…ne yapmalıyım..nasıl davranmalıyım?

İçinizdeki sabır kuvvetini geleceğe dağıtarak kuvvetsiz kalıyorsunuz. Böylece kendi kendinize sıkıntı çıkarıyorsunuz. Hâlbuki insanın sabrı, içinde bulunulan zamana harcandığında her türlü felakete karşı yeterlidir. Gelecekte neler olacağını bilmiyorsunuz, bilmediğiniz bir gelecek için şimdiden ah vah etmek, akıl karı değildir. Ölüm herkes için ve her an söz konusudur. Bu konuda Allah’a teslim olmalı, O’ndan ve O’nun icraatlarından razı olmalı. Allah kullarına zulmetmez, onları aç açık bırakmaz. Allah insana, insanın kendisinden daha merhametlidir. Öyleyse bırakın sizi Allah korusun, kendi kendinizin derdine düşmeyin. Hem ölsek ne olacak! Dünyadan daha güzel bir âlem bizi beklerken burada durmanın derdini çekmek gereksizdir. Dünyada nice yetim büyüyenler vardır. Ama hayatlarından memnundurlar, güzel yetişmişlerdir, Allah onları korumuştur. Siz ne zaman öleceğinizi düşünmekten daha çok, şu anda ne yaptığınıza nasıl yaşadığınıza, Allah ve Resulünün istediği istikamette olup olmadığınıza bakın. Önemli olan budur.. Evet, size yakışan böyle gereksiz, lüzumsuz şeyleri düşünmek değil, Allah takdirine razı olmak Ona tevekkül etmek ve iyi bir kul olarak yaşamaktır. Bu duygu ve düşünceleri seviyelerine göre çocuklarınıza da aşılayın ve onları geleceğe, ahirete hazırlayın. Geleceğe dair onlara hep ümitli bahsedin, ahiret yurdunun güzelliğini anlatın, Allah’a dayanıp güvenmelerini sağlayın, cesaretle yaşamalarını temin edin.

Bütün Sorular

Sitemizdeki bütün soruları aynı anda görmek isterseniz